Pharma Türkiye January February 2026
Pharma Türkiye Ocak Şubat 2026
Pharma Türkiye Ocak Şubat 2026
- TAGS
- pharma
- pharma turkiye
- pharmacy
Transform your PDFs into Flipbooks and boost your revenue!
Leverage SEO-optimized Flipbooks, powerful backlinks, and multimedia content to professionally showcase your products and significantly increase your reach.
January February 2026
Artificial intelligence is reshaping the rhythm of medicine
Yapay zekâ ile tıbbın ritmi değişiyor!
Publisher
H. Ferruh IŞIK
on behalf of
İSTMAG Magazin Gazetecilik
İç ve Dış Tic. Ltd. Şti.
Managing Editor
(Responsible)
Mehmet SÖZTUTAN
mehmet.soztutan@img.com.tr
Editor–in–Chief
Dilara CİCA YILMAZ
dilara.cica@img.com.tr
Editors
Didem IŞIK
didem.isik@img.com.tr
Correspondent
Tayfun AYDIN
tayfun.aydin@img.com.tr
Graphic & Design
Sami AKTAŞ
sami.aktas@img.com.tr
Advisory Coordinator
Recep ARSLANTAŞ
recep.arslantas@img.com.tr
Foreign Relations Manager
Ayça SARİOĞLU
ayca.sarioglu@img.com.tr
Digital Assets Manager
Emre YENER
emre.yener@img.com.tr
Accounting Manager
Cuma KARAMAN
cuma.karaman@img.com.tr
Finance Manager
Yusuf Demirkazık
yusuf.demirkazik@img.com.tr
Subscription
İsmail ÖZÇELİK
ismail.özcelik@img.com.tr
Head Office
İHLAS MEDIA CENTER
Merkez Mahallesi 29 Ekim
Caddesi No:11 Medya Blok Kat:1
34197 Yenibosna / İstanbul / Turkey
Tel: 0212 454 22 22 Faks: 0212 454 22 93
Printing
İhlas Gazetecilik A.Ş
Merkez Mahallesi 29 Ekim Cad.
İhlas Plaza NO: 11/A 41
Yenibosna / İstanbul / TURKEY
Tel: 0 212 454 30 00
Index
İçindekiler
16
Strategic appointment at Inpharmus Türkiye
Inpharmus Türkiye’de stratejik atama
20
A new chapter opens in the world of beauty and health
Güzellik ve sağlık dünyasında yeni bir sayfa açılıyor
26
Take good care of yourself!
Kendine iyi bak!
30
“Physical inactivity is no longer just an adult problem”
“Hareketsizlik artık sadece yetişkin sorunu değil”
44
A new era of personalized treatment with
monoclonal antibody injections
Monoklonal antikor enjeksiyonlarıyla kişiye özel
çözüm dönemi
The year of decision
2026 marks a turning point for Türkiye’s pharmaceutical sector—
one in which growth will be measured not by numbers alone, but by
the quality of decisions. Alongside R&D investments, market access
strategies will take center stage; alongside clinical trials, real-world
data will become a core topic of discussion. AI-powered analytics,
digital clinical trials, and data-driven decision-making mechanisms
are no longer elements of a “future vision”—they are now fundamental
components of competitive advantage. Domestic manufacturing,
sustainable supply chains, and innovation aligned with regulatory
frameworks are set to emerge as the inevitable focal points of 2026.
Within this new equation, the pharmaceutical sector’s true test will
not be the ability to generate innovation, but the ability to deliver it at
the right time, with the right stakeholders, and for the right reasons.
Physician engagement is becoming more refined, patient centricity
more tangible, and the value-based healthcare approach more decisive
in shaping the industry’s direction. 2026 does not promise a faster
sector, but a more mature ecosystem. As Pharma Türkiye, we will
continue to examine not only the direction of this transformation, but
its depth as well.
Dilara CİCA YILMAZ
Kararın yılı
2026, Türkiye pharma sektörü için büyümenin sayılardan çok karar
kalitesiyle ölçüleceği bir yıla işaret ediyor. Ar-Ge yatırımları kadar
pazara erişim stratejileri, klinik araştırmalar kadar gerçek yaşam
verileri konuşulacak. Yapay zekâ destekli analizler, dijital klinik
denemeler ve veri temelli karar mekanizmaları artık “gelecek vizyonu”
değil; rekabet avantajının temel bileşeni hâline geliyor. Yerli üretim,
sürdürülebilir tedarik ve regülasyonla uyumlu inovasyon başlıkları ise
2026’nın kaçınılmaz odak alanları olarak öne çıkıyor.
Bu yeni denklemde pharma sektörünün sınavı, yenilik üretmekten
çok yeniliği doğru zamanda, doğru paydaşla ve doğru gerekçeyle
sunabilmek olacak. Hekim iletişimi daha rafine, hasta odağı daha
somut, değer temelli sağlık anlayışı daha belirleyici bir zemine
taşınıyor. 2026, hızlanan bir sektör değil; olgunlaşan bir ekosistem
vadediyor. Biz de Pharma Türkiye olarak, bu dönüşümün sadece
yönünü değil, derinliğini de okumaya devam ediyoruz.
from the
editorin-chief
The silent trap of cold weather: Sinusitis
Soğuk havanın sessiz tuzağı: Sinüzit
Kış aylarının getirdiği soğuk hava, kapalı ve kalabalık
ortamlarda geçirilen uzun saatler ve ısıtma sistemlerinin
oluşturduğu kuru atmosfer… Tüm bu unsurlar, her yıl
olduğu gibi bu kış da sinüzit vakalarında belirgin bir artışı
beraberinde getiriyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının
dalga dalga yükseldiği bu dönemde sinüslerin doğal çalışma
düzeni bozuluyor; toplumun büyük bir kısmı aylarca süren
burun tıkanıklığı, baş ağrısı ve öksürük döngüsüne giriyor.
Kulak Burun Boğaz Hekimi Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz,
sinüzitin özellikle kış aylarında neden daha sık görüldüğünü
ve toplumun bu konuda hangi noktaları gözden kaçırdığını
detaylarıyla anlatıyor.
Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz
Cold air, long hours spent in enclosed and crowded
environments, and the dry atmosphere created by heating
systems… All these factors once again lead to a noticeable
rise in sinusitis cases this winter, just as they do every year.
As upper respiratory infections surge in waves, the natural
functioning of the sinuses becomes disrupted, causing many
people to experience months-long cycles of nasal congestion,
headaches, and persistent cough.
Otolaryngologist Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz explains why
sinusitis becomes more common during winter and which
critical points the public often overlooks.
Kış, sinüzitin en verimli zamanı
Soğuk havanın burun iç yüzeyini kurutması, ısıtıcıların
oluşturduğu kuru ortam, virüs yoğunluğunun yükselmesi ve D
vitamini seviyelerindeki azalma… Bu koşullar sinüslerin doğal
drenajını bozuyor, mukusun koyulaşmasına ve iltihabın kolayca
yerleşmesine yol açıyor.
Op. Dr. Yılmaz, tabloyu şöyle özetliyor:
“Kışın nezle ve grip vakalarında ciddi bir artış oluyor. Bu
enfeksiyonların yüzde 10–15’inin sinüzite dönüştüğünü
görüyoruz. Özellikle kapalı ortamlar, enfeksiyon döngüsünü
hızlandıran birer çarpan etkisi sağlıyor.”
Sonuç olarak, burun ve sinüs sisteminin görevini yerine
getirememesi hem çocuklarda hem yetişkinlerde aynı problemi
doğuruyor: Uzayan close-up burun tıkanıklığı, geniz akıntısı ve
giderek ağırlaşan baş ağrısı.
Winter is the most favorable season for sinusitis
Cold air drying out the nasal lining, low humidity from heating
systems, increased viral load, and reduced vitamin D levels…
These conditions hinder natural sinus drainage, thicken mucus,
and make inflammation more likely.
Op. Dr. Yılmaz summarizes the situation as follows:
“In winter, we see a significant rise in cold and flu cases. About
10–15% of these infections progress to sinusitis. Enclosed
environments especially act as multipliers that accelerate the
infection cycle.”
As a result, the inability of the nasal and sinus system to function
properly leads to the same problem in both children and adults:
prolonged close-up nasal congestion, post-nasal drip, and
increasingly severe headaches.
4 Pharma
Antibiotics are not always necessary
Antibiotics are still the first treatment method that comes to
mind when sinusitis is mentioned. However, most sinusitis cases
today are viral. In such cases, antibiotics provide no benefit and
bring significant risks when used unnecessarily.
Op. Dr. Yılmaz is clear on this point:
“We prescribe antibiotics only for bacterial sinusitis. They have
no benefit for viral sinusitis, and unnecessary use can disrupt gut
flora, trigger allergic reactions, and increase fungal infections.”
For this reason, specialists emphasize that antibiotic treatment
should begin only after a physician’s evaluation.
Why are symptoms different in children?
Since the sinuses are not fully developed in children, their
symptoms can differ significantly from those in adults. For
example, the sinuses in the forehead and cheek areas develop
later, which is why the classic “facial pain” symptom rarely
appears in young children.
Op. Dr. Yılmaz highlights this point:
“Children may not describe their complaints the way adults
do, which can delay diagnosis. For them, symptoms such as
nasal congestion and post-nasal drip lasting more than 10 days,
nighttime-worsening cough, bad breath, and mouth breathing
are more critical.”
If not addressed early, sinusitis in children may lead to
complications such as sleep disturbances, loss of appetite, and
difficulty concentrating.
If untreated, it can progress to eye and brain complications
Although sinusitis is often perceived as a mild condition, delayed
or incomplete treatment can lead to serious complications.
One of the most common issues is infections around the eyes. In
advanced cases, even vision loss and life-threatening conditions
such as meningitis may develop.
For this reason, experts underline that symptoms lasting longer
than two weeks or progressively worsening should be evaluated
by a doctor without delay.
Her sinüzitte antibiyotik şart değil
Sinüzit denildiğinde akla ilk gelen tedavi hâlâ antibiyotik oluyor.
Oysa günümüzde sinüzit vakalarının çok büyük bir kısmı viral
kaynaklı. Bu durumda antibiyotiğin hem etkisi yok hem de
gereksiz kullanımın önemli zararları var.
Op. Dr. Yılmaz bu konuda net:
“Antibiyotiği yalnızca bakteriyel sinüzitlerde tercih ediyoruz.
Viral sinüzitte kullanılmasının bir faydası olmadığı gibi bağırsak
florasını bozabilir, alerjik reaksiyonlara yol açabilir ve mantar
enfeksiyonlarını artırabilir.”
Bu nedenle uzmanlar, antibiyotik tedavisinin mutlaka hekim
değerlendirmesiyle başlanması gerektiğini vurguluyor.
Çocuklarda Belirtiler Neden Daha Farklı Seyrediyor?
Çocuklarda sinüslerin tam gelişmemiş olması, belirtilerin
yetişkinlerden oldukça farklı görünmesine yol açıyor. Örneğin
yüz ve alın bölgesindeki sinüslerin geç gelişmesi, çocuklarda
klasik “yüz ağrısı” bulgusunun pek görülmemesine neden
oluyor.
Op. Dr. Yılmaz bu noktaya dikkat çekiyor:
“Çocuklar şikâyetlerini yetişkinler gibi tarif edemeyebilir. Bu da
tanının gecikmesine yol açabiliyor. Onlarda özellikle 10 günden
uzun süren burun ve geniz akıntısı, geceleri artan öksürük, ağız
kokusu ve ağızdan nefes alma gibi bulgular bizim için daha
kritik.”
Erken müdahale edilmediğinde çocuklarda uyku bozuklukları,
iştahsızlık, dikkat dağınıklığı gibi ek sorunlar da gelişebiliyor.
Tedavi edilmediğinde göz ve beyin komplikasyonlarına kadar
ilerleyebilir
Sinüzit çoğu zaman hafif seyirli bir tablo gibi algılansa da
zamanında tedavi edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol
açabiliyor.
En sık görülen sorunlardan biri göz çevresi enfeksiyonları.
Ancak ilerleyen vakalarda görme kaybı, beyin zarı enfeksiyonu
gibi hayati tehlike içeren komplikasyonlar bile ortaya çıkabiliyor.
Bu nedenle uzmanlar, özellikle iki haftayı geçen veya
giderek kötüleşen belirtilerde vakit kaybetmeden bir hekime
başvurulması gerektiğini vurguluyor.
Pharma
5
6 Pharma
Five effective ways to prevent sinusitis during winter
Simple yet effective measures can make a significant difference
in reducing the frequency of sinusitis. Op. Dr. Yılmaz
recommends five essential steps:
* Keep the inside of the nose moist
Daily saline irrigation is one of the most important supports for
sinus health.
* Maintain humidity balance in your environment
Adding moisture to the dry air created by heaters improves
sinus drainage.
* Protect your nose in cold weather
A scarf or mask helps filter cold air that dries the nasal passages.
* Pay attention to hand hygiene and be cautious in crowded
places
Areas with a high viral load significantly increase the risk of
sinusitis.
* Strengthen your immune system
Adequate sleep, balanced nutrition, sufficient fluid intake, and
avoiding smoking directly reduce the frequency of sinusitis.
A call for awareness from specialists
“Any nasal congestion, cough, or headache lasting more than
two weeks must be evaluated,” says Op. Dr. Yılmaz, emphasizing
the importance of not underestimating sinusitis.
Experts remind us that persistent complaints throughout
winter may be more than just a simple cold, and highlight that
early diagnosis significantly reduces both complications and
unnecessary medication use.
Kış aylarında sinüziti önlemenin 5 etkili yolu
Toplumun sinüzitten korunması için basit ama etkili önlemler
büyük fark katıyor. Op. Dr. Yılmaz’ın önerdiği beş temel adım
şöyle:
Burun içini nemli tutmak
Günlük serum fizyolojik kullanımı sinüs sağlığının en önemli
desteklerinden biri.
Bulunduğunuz ortamın nem dengesini koruyun
Isıtıcıların kuruttuğu havayı nemlendirmek drenajı kolaylaştırır.
Soğuk havada burnu koruyun
Dışarı çıkarken atkı veya maske, burun içini kurutan soğuk
havayı filtreler.
El hijyenine dikkat edin ve kalabalık ortamlarda daha temkinli
olun
Virüs yükü yüksek alanlar sinüzit riskini ciddi şekilde artırıyor.
Bağışıklığı güçlü tutun
Düzenli uyku, dengeli beslenme, yeterli sıvı tüketimi ve
sigaradan uzak durmak, sinüzit sıklığını doğrudan azaltan
faktörler.
Uzmanlardan farkındalık çağrısı
“Burun tıkanıklığı, öksürük veya baş ağrısı iki haftadan uzun
sürüyorsa mutlaka değerlendirilmelidir,” diyen Op. Dr. Yılmaz,
toplumun sinüziti hafife almaması gerektiğini vurguluyor.
Kış boyunca süren inatçı şikâyetlerin basit bir nezleden fazlası
olabileceğine dikkat çeken uzmanlar, erken teşhisin hem
komplikasyonları hem de gereksiz ilaç kullanımını önemli
ölçüde azalttığını belirtiyor.
Artificial intelligence is reshaping the
rhythm of medicine
Yapay zekâ ile tıbbın ritmi değişiyor!
Dr. Sarper Erkeskin, Country Medical
Director, AbbVie Türkiye
8 Pharma
Medical science is witnessing one of the most significant
transformations of the 21st century. A drug-development
journey that once required 10–15 years can now be completed
in nearly half the time. Driving this shift are the ambitious
artificial intelligence and machine-learning initiatives
of AbbVie, one of the world’s leading biopharmaceutical
companies.
Today, a new form of “digital science” operates nearly as
quickly as human intelligence to interpret complex biological
data, identify targeted treatments, and optimize drug design.
AbbVie’s ARCH (AbbVie R&D Convergence Hub) platform
sits at the center of this transformation, opening the door to a
groundbreaking acceleration in research and development.
A system that unifies more than 2 billion data points: ARCH
The human body produces trillions of cells, thousands of genetic
codes, and countless biological interactions every second.
AbbVie’s ARCH platform links this immense data flow—from
over 200 internal and external sources—into a single digital
brain. Machine-learning algorithms comparing more than 2
billion data points reveal disease mechanisms, protein-protein
interactions, and genetic variations with unprecedented clarity.
This enables scientists to:
Identify new drug targets much faster,
Tıp bilimi 21. yüzyılın en büyük dönüşümlerinden
birine tanıklık ediyor. Bir zamanlar 10–15 yıl süren ilaç
geliştirme yolculuğu artık yarı sürede tamamlanabiliyor.
Bu dönüşümün arkasındaki güç ise dünyanın önde gelen
biyofarma şirketlerinden AbbVie’nin yapay zekâ ve makine
öğrenimi alanındaki iddialı atılımları.
Bugün, karmaşık biyolojik verilerin anlamlandırılması,
hedeflenen tedavilerin seçilmesi ve ilaç tasarımının optimize
edilmesi için insan zekâsı kadar hızlı çalışan yeni bir “dijital
bilim” devrede. AbbVie’nin geliştirdiği ARCH (AbbVie R&D
Convergence Hub) platformu, bu dönüşümün merkezine
konumlanıyor ve Ar-Ge süreçlerinde çığır açan bir hızlanmanın
kapısını aralıyor.
2 milyardan fazla veri noktasını tek bir akla bağlayan sistem:
ARCH
İnsan vücudu her saniye trilyonlarca hücre, binlerce genetik
kod ve sayısız biyolojik etkileşim üretiyor. AbbVie’nin ARCH
platformu, 200’den fazla iç ve dış kaynaktan gelen bu devasa
veri akışını tek bir dijital beyne bağlıyor. 2 milyardan fazla
bilgi noktasını karşılaştıran makine öğrenimi algoritmaları;
hastalıkların kök sebeplerini, protein-protein etkileşimlerini ve
genetik değişkenlikleri çok daha net bir şekilde ortaya çıkarıyor.
Map the biology of complex diseases at earlier stages,
Design treatments with far greater accuracy than traditional
methods.
AbbVie’s approach is not merely to “access data,” but to build a
system that actively interprets it, generates recommendations,
and delivers strategic insight.
Striking acceleration in clinical research: A full year gained
AI’s most notable impact becomes visible in clinical processes.
Thanks to ARCH and AI-enabled tools:
Selection of clinical sites occurs 50% faster.
Patient enrollment progresses three times more quickly.
Early-effect evaluation phases of clinical trials are reached one
year sooner.
“Lease-like” operations in monoclonal antibody production
gain a full year of time advantage.
Regulatory submissions are prepared more rapidly through
automation, minimizing human error.
This progress does not only accelerate scientific workflows—it
allows patients to access new treatments significantly sooner.
Decoding the language of proteins: A new era of antibody
design
The large language models (LLMs) used by AbbVie read,
analyze, and design protein sequences just as they decode human
language. With this technology, new antibody candidates are
developed that are:
More stable,
More strongly binding to their targets,
Lower in viscosity,
And rapidly optimized.
Processes that once required months of manual design can now
be completed by AI in seconds.
For AbbVie, AI is not just technology—it is a new working
culture
AbbVie positions artificial intelligence not merely as a
scientific tool, but as a strategic pillar that reshapes the entire
organizational workflow.
AbbVie Intelligence (GPT-based platform):
Provides teams with access to secure, advanced AI tools,
bringing speed, precision, and differentiation to operational
processes.
AbbVie Virtual Assistant:
Acts as a 24/7 digital colleague answering questions, guiding
workflows, and facilitating data access for all teams.
Simon (RPA-based digital worker):
Automates processes in data-heavy fields such as regulatory
operations, event management, finance, ethics, and
compliance—reducing workload while increasing accuracy.
This integrated AI ecosystem enables AbbVie to deliver more
Bu sayede bilim insanları:
-Yeni ilaç hedeflerini çok daha hızlı belirleyebiliyor,
-Karmaşık hastalıkların biyolojik haritasını daha erken aşamada
çözebiliyor,
-Tedavi tasarımını klasik yöntemlerden çok daha ileri bir
doğrulukla yapabiliyor.
AbbVie’nin yaklaşımı, yalnızca “veriye erişmek” değil; veriyi
aktif olarak yorumlayan, öneriler sunan ve stratejik içgörüler
üreten bir sistem inşa etmek üzerine kurulu.
Klinik araştırmalarda çarpıcı hızlanma: 1 yıllık zaman
kazancı
Yapay zekânın en büyük etkisi, klinik süreçlerde gözle görünür
hale geliyor. ARCH ve yapay zekâ destekli araçlar sayesinde:
-Klinik merkezlerin belirlenmesi %50 daha hızlı gerçekleşiyor.
-Hasta kabul süreçleri 3 kat hızlanıyor.
-Klinik araştırmaların ilk etkilerini değerlendirmeye yönelik
aşamaya bir yıl daha erken ulaşılabiliyor.
-Monoklonal antikor üretiminde kira benzeri operasyonlar bir
yıllık zaman avantajı sağlıyor.
-Ruhsat başvuruları, otomasyon araçlarıyla daha hızlı
hazırlanıyor ve süreçlerin hata payı en aza iniyor.
Bu tablo, yalnızca bilimsel süreçlerin hızlanması anlamına
gelmiyor; hastaların yeni tedavilere çok daha erken erişmesi
anlamına geliyor.
Proteinlerin “dili” çözüldü: Yapay zekâ ile yeni nesil antikor
tasarımı
AbbVie’nin kullandığı büyük dil modelleri (LLM), tıpkı insan
dilini çözer gibi protein dizilimlerini “okuyor”, analiz ediyor ve
yeni yapılar tasarlayabiliyor. Bu teknoloji sayesinde:
-Daha yüksek stabiliteye sahip,
-Hedefe daha güçlü bağlanan,
-Daha düşük viskoziteli,
-Hızla optimize edilebilen yeni antikor adayları geliştiriliyor.
Buralarda insan elinin aylarca sürecek tasarım döngülerini,
artık yapay zekâ saniyeler içinde gerçekleştirebiliyor.
Abbvie için yapay zekâ bir teknoloji değil, yeni bir çalışma
kültürü
AbbVie, yapay zekâyı yalnızca bilimsel bir araç olarak değil; tüm
iş yapış modelini yeniden şekillendiren stratejik bir yapı taşı
olarak konumlandırıyor.
AbbVie Intelligence (GPT tabanlı platform):
Ekiplerin güvenli ve gelişmiş yapay zekâ araçlarına erişimini
sağlayarak operasyonel süreçlerde hız, doğruluk ve farklılık
sağlıyor.
AbbVie Virtual Assistant:
7/24 çalışan bir dijital mesai arkadaşı gibi tüm ekiplerin
sorularını yanıtlıyor, yönlendirme yapıyor, veri akışını
kolaylaştırıyor.
Simon (RPA tabanlı dijital çalışan):
Pharma
9
personalized and effective communication to both stakeholders
and healthcare professionals.
“We are on the brink of a new era in medicine powered by AI”
AbbVie Türkiye Medical Director Dr. Sarper Erkeskin
summarizes the transformation as follows:
“The human body produces millions of biological data points
simultaneously, and manually analyzing them could take longer
than a lifetime. With our ARCH platform, we consolidate more
than 2 billion data points and use generative AI to optimize
drug design. Our goal is not only to discover new therapies but
to deliver them to patients faster than ever before. With AI, we
are standing at the threshold of a brand-new era in medicine.”
Erkeskin particularly highlights the advantages AI brings to
personalized medicine:
“By analyzing the biological and genetic profiles of different
patients, we can predict which treatment will be most effective
for whom. We are conducting groundbreaking work especially
in oncology and immunology.”
Shorter journeys, faster solutions, more hope
AbbVie’s integration of AI accelerates not only scientific R&D
processes but also delivers meaningful improvements to
patients’ lives. Today, faster target identification, earlier clinical
trial initiation, and more rapidly developed therapies are
reshaping the future of medicine.
AbbVie’s steps represent more than a technological move in
drug development—they mark a revolution redefining the
future of the healthcare ecosystem.
10 Pharma
Ruhsatlandırma, etkinlik yönetimi, finans, etik, uyum
gibi veri yoğunluğunun yüksek olduğu alanlarda süreçleri
otomatikleştiriyor; iş yükünü azaltırken doğruluk oranını
yükseltiyor.
Bu entegre yapay zekâ ekosistemi sayesinde AbbVie, hem
paydaşlarına hem sağlık profesyonellerine daha etkili ve
kişiselleştirilmiş bir iletişim sağlayabiliyor.
“Yapay zekâ ile tıpta yepyeni bir çağın eşiğindeyiz”
AbbVie Türkiye Medikal Direktörü Dr. Sarper Erkeskin, bu
dönüşümü şöyle özetliyor:
“İnsan vücudu milyonlarca biyolojik veriyi aynı anda üretiyor
ve bunların manuel olarak analiz edilmesi bir ömürden daha
uzun sürebilir. ARCH platformumuzla 2 milyardan fazla bilgi
noktasını birleştiriyor, generatif yapay zekâ ile ilaç tasarımını
optimize ediyoruz. Amacımız yalnızca yeni tedaviler bulmak
değil, bunları hastalara her zamankinden daha hızlı ulaştırmak.
Yapay zekâ ile tıpta yepyeni bir çağın eşiğindeyiz.”
Erkeskin, özellikle kişiselleştirilmiş tıp alanında yapay zekânın
sunduğu avantajlara dikkat çekiyor:
“Farklı hastaların biyolojik ve genetik profillerini analiz
ederek hangi tedavinin hangi hastada daha etkili olacağını
öngörebiliyor, özellikle onkoloji ve immünoloji alanlarında
çığır açıcı çalışmalar yürütüyoruz.”
Daha kısa yolculuk, daha hızlı çözüm, daha fazla umut
AbbVie’nin yapay zekâ entegrasyonu yalnızca bilimsel Ar-Ge
süreçlerini hızlandırmıyor; hastaların hayatına dokunan gerçek
bir fark katıyor.
Bugün daha kısa sürede belirlenen hedefler, daha hızlı başlayan
klinik araştırmalar ve daha kısa sürede geliştirilen tedaviler,
tıbbın geleceğini yeniden şekillendiriyor.
AbbVie’nin attığı bu adımlar, ilaç geliştirme dünyasında yalnızca
bir teknoloji hamlesi değil, sağlık sisteminin geleceğini yeniden
tanımlayan bir devrim niteliğinde.
Four critical signs of flat feet that should be detected early
Düztabanlıkta erken fark edilmesi gereken 4 kritik işaret
Çocukların ayak sağlığı, yaşam boyu sürecek duruş ve
hareket alışkanlıklarının temelini oluşturuyor. Ancak çoğu
zaman fark edilmeden ilerleyen bazı ortopedik durumlar,
ileriki yaşlarda ciddi ağrılara ve hareket kısıtlılıklarına yol
açabiliyor. Bu sorunların başında ise toplumda oldukça
sık görülen düztabanlık geliyor. Ayak iç kavsinin yeterince
gelişmemesiyle ortaya çıkan ve tüm tabanın yere temas
etmesiyle karakterize edilen düztabanlık, her çocukta
hastalık anlamına gelmese de bazı durumlarda uzman
takibini zorunlu kılıyor.
Memorial Kayseri Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji
Bölümü’nden Op. Dr. Muhammed Melez, çocuklarda
düztabanlığın hangi durumlarda doğal gelişim sürecinin
bir parçası olduğunu, hangi belirtilerde ise mutlaka ciddiye
alınması gerektiğini anlattı.
Op. Dr. Muhammed Melez
Children’s foot health forms the foundation of posture
and movement habits that last a lifetime. However, some
orthopedic conditions can progress unnoticed and lead to
serious pain and movement limitations in later years. One
of the most common of these conditions is flat feet, which
is widely seen in society. Characterized by insufficient
development of the medial arch and contact of the entire sole
with the ground, flat feet do not indicate a disorder in every
child, but in certain cases they require close monitoring by a
specialist.
Op. Dr. Muhammed Melez from the Department of Orthopedics
and Traumatology at Memorial Kayseri Hospital explains when
flat feet in children are part of a natural developmental process
and which signs should be taken seriously.
Babies are born flat-footed, feet shape over time
Contrary to common belief, most babies are born with flat feet.
The main reason for this is the excess fatty tissue in the sole of
the foot. Once children start walking, the foot arches gradually
begin to form, and this developmental process continues in
most children until the ages of 6 to 10.
For this reason, the appearance of flat feet at an early age
does not always indicate a pathological condition. In-toeing
observed in children who have just started walking is often a
natural part of physiological development. What is critical here
is understanding the normal course of foot development and
avoiding unnecessary interventions.
Problems begin if foot arches fail to develop
Foot arches are among the most important structures that
Bebekler düztaban doğar, ayaklar zamanla şekillenir
Toplumda yaygın olan yanlış inanışların aksine, bebeklerin
büyük bir bölümü doğuştan düztabandır. Bunun temel nedeni,
ayak tabanında bulunan yağ dokusunun fazlalığıdır. Yürümeye
başlanmasıyla birlikte ayak kemerleri yavaş yavaş şekillenmeye
başlar ve bu gelişim süreci çoğu çocukta 6 ila 10 yaşına kadar
devam eder.
Bu nedenle erken yaşlarda fark edilen düztabanlık görüntüsü her
zaman patolojik bir durumu işaret etmez. Özellikle yürümeye
yeni başlayan çocuklarda görülen içe basma şikayetleri, çoğu
zaman fizyolojik gelişimin doğal bir parçasıdır. Burada kritik
olan, ayak gelişiminin doğal seyrinin iyi bilinmesi ve gereksiz
müdahalelerden kaçınılmasıdır.
Ayak kemerleri gelişmezse sorun başlar
Ayak kemerleri, insanın dik durmasını ve dengeli yürümesini
sağlayan en önemli yapılardan biridir. Kemik, eklem ve bağ
dokularının uyumlu gelişimiyle oluşan bu yapı, yeterince
gelişmediğinde düztabanlık kalıcı bir sorun haline gelebilir.
Çocukluk döneminde oluşması beklenen ayak kemeri zamanla
gelişmez ya da ilerleyen yaşlarda çökerse; bu durum yürüyüş
bozukluklarına, ayakta çabuk yorulmaya ve ağrıya yol açabilir.
Bazı vakalarda ayakta tutucu dokuların zayıflaması, travmalar
ya da genetik yatkınlık da düztabanlığın ortaya çıkmasında
etkili olabilir.
Düztabanlığın iki farklı tipi bulunuyor
Çocuklarda düztabanlık tek tip bir sorun değildir ve ortaya çıkış
şekline göre iki ana gruba ayrılır:
Esnek düztabanlık:
Çocukluk çağında en sık görülen formdur ve çoğunlukla
fizyolojiktir. Ayak yere basıldığında kemer kaybolur, ancak
parmak ucuna kalkıldığında ya da yük azaldığında ayak arkı
12 Pharma
enable humans to stand upright and walk in a balanced manner.
Formed through the harmonious development of bones,
joints, and ligaments, these structures can turn flat feet into a
permanent problem if they fail to develop adequately.
If the foot arch expected to form during childhood does not
develop over time or collapses in later years, this may lead
to gait disorders, rapid fatigue in the feet, and pain. In some
cases, weakening of supportive tissues, trauma, or genetic
predisposition may also contribute to the development of flat
feet.
There are two different types of flat feet
Flat feet in children are not a single condition and are divided
into two main types based on their presentation:
Flexible flat feet:
This is the most common form in childhood and is usually
physiological. The arch disappears when the foot bears weight
but reappears when the child stands on tiptoe or when the load
is reduced. It is generally related to ligament flexibility and does
not cause significant complaints in most children. However, in
some cases, pain may occur in the foot and ankle area. If there
are no symptoms, advanced diagnostic tests and aggressive
treatments are not required.
Rigid flat feet:
In this condition, the medial arch does not form at all, whether
the foot is bearing weight or at rest. It may be congenital
or acquired later in life. Structural bone problems, tendon
insufficiencies, trauma, or certain rare diseases can lead to this
condition. Rigid flat feet are usually painful and always require
specialist evaluation.
Four important warning signs families should not overlook
Although not every case of flat feet requires treatment, certain
symptoms may indicate an underlying problem. If the following
signs are present, consulting an orthopedic specialist is
important:
* Pain in the heel or arch area
* Foot pain that increases with movement
* Swelling and tenderness around the ankle
* Marked tightness in the Achilles tendon
These signs may indicate that flat feet have progressed beyond
physiological limits.
Some factors increase the risk
Flat feet may sometimes appear as part of a genetic
predisposition. In addition, certain conditions can increase the
risk over time:
* Excess weight and obesity
* Diabetes
* Rheumatic joint diseases
* Foot and ankle injuries
The presence of these factors requires closer monitoring of foot
structure.
yeniden oluşur. Genellikle bağ dokularının esnekliğine bağlıdır
ve çoğu çocukta belirgin bir şikâyet oluşturmaz. Ancak bazı
vakalarda ayak ve ayak bileği çevresinde ağrı görülebilir.
Bu tipte, şikâyet yoksa ileri tetkik ve agresif tedavilere gerek
duyulmaz.
Sert düztabanlık:
Ayak ister yük altında ister dinlenme halinde olsun, iç
kavsin hiç oluşmadığı durumdur. Doğuştan ya da sonradan
gelişebilir. Kemik yapısal sorunları, tendon yetmezlikleri,
travmalar veya nadir görülen bazı hastalıklar bu tabloya yol
açabilir. Sert düztabanlık genellikle ağrılıdır ve mutlaka uzman
değerlendirmesi gerektirir.
Ailelerin gözden kaçırmaması gereken 4 önemli uyarı
Her düztabanlık tedavi gerektirmese de bazı belirtiler, altta
yatan bir sorunun habercisi olabilir. Özellikle aşağıdaki işaretler
varsa, ortopedi uzmanına başvurulması önem taşır:
-Topuk ya da ayak kemeri bölgesinde ağrı
-Hareket ettikçe artan ayak ağrısı
-Ayak bileğinde şişlik ve hassasiyet
-Aşil tendonunda (topuk bağı) belirgin gerginlik
Bu belirtiler, düztabanlığın artık fizyolojik sınırların dışına
çıktığını gösterebilir.
Bazı faktörler riski artırıyor
Düztabanlık bazen genetik bir yatkınlığın parçası olarak
ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra bazı durumlar zamanla riski
artırabilir:
-Fazla kilo ve obezite
-Diyabet
-Romatizmal eklem hastalıkları
-Ayak ve ayak bileği yaralanmaları
Bu faktörlerin varlığı, ayak yapısının daha yakından izlenmesini
gerektirir.
Pharma
13
14 Pharma
Early diagnosis prevents unnecessary treatment
Not every child with flat feet requires insoles or special footwear.
Scientific studies show that some insoles used in asymptomatic
flexible flat feet may negatively affect normal foot development.
Therefore, instead of the approach that “every case of flat
feet must be treated,” accurate diagnosis and individualized
assessment are of great importance.
However, in cases that cause pain, limit daily activities, or are
defined as rigid flat feet, cause-oriented treatment planning
should be initiated at an early stage. Timely interventions help
children take healthy steps and prevent problems that may arise
in later years.
Erken tanı, gereksiz tedaviden korur
Her düztaban çocuk için tabanlık ya da özel ayakkabı anlamına
gelmez. Yapılan bilimsel çalışmalar, şikâyet oluşturmayan esnek
düztabanlıklarda kullanılan bazı tabanlıkların, normal ayak
gelişimini olumsuz etkileyebileceğini gösteriyor. Bu nedenle
“her düztabanlık tedavi edilmelidir” yaklaşımı yerine, doğru
tanı ve bireysel değerlendirme büyük önem taşıyor.
Ancak ağrıya neden olan, günlük aktiviteleri kısıtlayan veya
sert düztabanlık olarak tanımlanan vakalarda, nedene yönelik
tedavi planlaması erken dönemde yapılmalıdır. Doğru zamanda
yapılan müdahaleler, çocukların sağlıklı adımlar atmasını ve
ileriki yaşlarda oluşabilecek sorunların önüne geçilmesini
sağlar.
Strategic appointment at Inpharmus Türkiye
Inpharmus Türkiye’de stratejik atama
Dr. Mehmet Emin Apaydın
Inpharmus, a global provider of solutions in rare diseases
and oncology, has announced a key leadership change within
its Türkiye organization. Dr. Mehmet Emin Apaydın, known
for nearly 25 years of clinical and industry experience, has
been appointed as the company’s Türkiye Medical Director.
The appointment marks a significant step in Inpharmus’
strategy to strengthen its regional medical structure and
accelerate access to innovative treatments.
Positioning its global healthcare solutions across a wide
geography—from Türkiye to the Middle East, from Africa to
Russia—Inpharmus continues to enhance its medical leadership
framework. The company has announced the appointment of
Dr. Mehmet Emin Apaydın, whose broad experience spans
from clinical practice to the global pharmaceutical industry, as
Türkiye Medical Director.
This strategic appointment is considered an important step
toward supporting Türkiye’s increasing scientific capacity in rare
diseases and oncology, developing real-world evidence–based
solutions and strengthening multidisciplinary collaborations.
Nearly 25 years of experience
A graduate of Uludağ University Faculty of Medicine, Dr.
Apaydın began his professional journey in 2002 as a general
practitioner.
Between 2007 and 2014, he served as Responsible Hemodialysis
Physician and Clinical Manager, deepening his operational and
managerial expertise in clinical processes.
Nadir hastalıklar ve onkoloji alanlarında küresel ölçekte
çözümler sunan Inpharmus, Türkiye organizasyonunda
önemli bir liderlik değişikliğine imza attı. 25 yıla yaklaşan
klinik ve endüstri deneyimiyle tanınan Dr. Mehmet
Emin Apaydın, şirketin Türkiye Medikal Direktörü
olarak atandı. Atama, Inpharmus’un bölgesel medikal
yapılanmasını güçlendirmeyi ve yenilikçi tedavilere erişimi
hızlandırmayı hedefleyen stratejisinin güçlü bir adımı olarak
değerlendiriliyor.
Küresel sağlık çözümlerini Türkiye’den Orta Doğu’ya,
Afrika’dan Rusya’ya uzanan geniş bir coğrafyada konumlandıran
Inpharmus, medikal liderlik yapılanmasını güçlendirmeye
devam ediyor. Şirket, klinik hekimlikten global ilaç endüstrisine
uzanan kapsamlı deneyimiyle dikkat çeken Dr. Mehmet Emin
Apaydın’ın Türkiye Medikal Direktörlüğü görevine atandığını
duyurdu. Bu stratejik atama, özellikle nadir hastalıklar ve
onkoloji alanında Türkiye’nin artan bilimsel kapasitesini
desteklemek, gerçek yaşam verilerine dayalı çözümler üretmek
ve multidisipliner iş birliklerini artırmak açısından önemli bir
adım olarak değerlendiriliyor.
25 yıla yakın deneyim
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Dr. Apaydın,
mesleki yolculuğuna 2002 yılında pratisyen hekim olarak
başladı.
2007–2014 yılları arasında Sorumlu Hemodiyaliz Hekimi ve
Klinik Yöneticisi olarak görev yaparak klinik süreçlerde hem
16 Pharma
Following his transition to the industry, he built a strong profile
in medical leadership. From 2014 to 2020, he worked as Regional
Medical Manager at AbbVie Türkiye, actively contributing to
the development of medical strategies for innovative treatments
in hepatology, gastroenterology and anesthesiology.
Having participated in numerous national and international
scientific meetings and contributed to many academic studies,
Dr. Apaydın is recognized for his vision of uniting field
practices, scientific data and clinical needs in a holistic manner.
Consistent leadership
Dr. Apaydın joined Inpharmus in 2021, taking responsibility for
several critical areas within the company’s medical structure.
During this time, he successfully led major functions
including:
– Rare Diseases and Gastroenterology Medical Management
– Innovation Solutions and Business Development Management
– Scientific Field Team Management
These roles contributed both operationally and strategically
to the evolution of Inpharmus’ model, which focuses on
innovative treatments. Dr. Apaydın delivered notable
achievements particularly in multidisciplinary collaborations,
disease awareness projects, real-world data analysis and the
development of medical excellence programs.
A structure where scientific collaboration deepens and
medical vision expands
In his new role, Dr. Mehmet Emin Apaydın will lead Inpharmus’
medical strategies in Türkiye.
His responsibilities include:
– Strengthening the scientific foundation of innovative
treatment solutions
– Expanding stakeholder collaborations
– Developing sustainable models in the rare diseases and
oncology ecosystem
– Supporting clinical research
– Improving medical processes that enhance patient access to
treatment
This appointment, which will support Inpharmus’ growth
strategy in Türkiye and across the region, is also aligned with
the company’s goal of enhancing scientific capability.
Inpharmus emphasizes “Strong Medical Leadership”
The company highlights that with Dr. Apaydın’s experience,
Inpharmus’ medical vision will be further strengthened,
ushering in a new era of faster translation of scientific innovation
into clinical practice and increased stakeholder engagement.
This approach aligns with Inpharmus’ mission to produce
sustainable, evidence-based and patient-focused solutions in
disease management.
operasyonel hem de yönetsel bilgi birikimini derinleştirdi.
Sektöre geçişiyle birlikte medikal liderlik alanında güçlü bir
profil çizen Dr. Apaydın, 2014–2020 yılları arasında AbbVie
Türkiye’de Bölgesel Medikal Yönetici olarak görev aldı.
Bu dönemde hepatoloji, gastroenteroloji ve anesteziyoloji
alanlarında yenilikçi tedavilere yönelik medikal stratejilerin
geliştirilmesinde aktif rol üstlendi.
Ulusal ve uluslararası birçok bilimsel toplantıda yer alan, çok
sayıda akademik çalışmaya katkı sağlayan Dr. Apaydın; saha
uygulamalarını, bilimsel verileri ve klinik ihtiyaçları bütüncül
şekilde bir araya getirme vizyonu ile tanınıyor.
Süreklilik gösteren liderlik
Dr. Apaydın, 2021 yılında Inpharmus bünyesine katılarak
şirketin medikal yapılanmasının çeşitli kritik noktalarında
sorumluluk aldı.
Bu süre zarfında:
-Nadir Hastalıklar ve Gastroenteroloji Medikal Müdürlüğü,
-İnovatif Çözümler ve İş Geliştirme Müdürlüğü,
-Bilim Takım Ekibi Müdürlüğü
gibi önemli görevleri başarıyla yürüttü.
Bu roller, Inpharmus’un yenilikçi tedavilere odaklanan
modelinin gelişiminde hem operasyonel hem de stratejik
katkılar sundu. Dr. Apaydın, özellikle multidisipliner iş birlikleri,
hastalık farkındalığı projeleri, gerçek yaşam verisi analizleri
ve medikal mükemmeliyet programlarının oluşturulmasında
önemli kazanımlar sağladı.
Bilimsel iş birliklerinin derinleştiği, medikal vizyonun
genişlediği bir yapı
Dr. Mehmet Emin Apaydın, yeni görevinde Inpharmus’un
Türkiye’deki medikal stratejilerine liderlik edecek.
Görev kapsamı;
-Yenilikçi tedavi çözümlerinin bilimsel altyapısının
güçlendirilmesi,
-Paydaş iş birliklerinin genişletilmesi,
-Nadir hastalıklar ve onkoloji ekosisteminde sürdürülebilir
modellerin geliştirilmesi,
-Klinik araştırmaların desteklenmesi,
-Hastaların tedaviye erişimini güçlendiren medikal süreçlerin
iyileştirilmesi,
gibi kritik sorumlulukları içeriyor.
Inpharmus’un Türkiye’de ve bölgesel ölçekte büyüme stratejisini
destekleyecek bu atama, şirketin bilimsel yetkinliğini artırma
hedefiyle de uyumlu bir yapı sergiliyor.
Inpharmus’tan “Güçlü Medikal Liderlik” vurgusu
Şirket, Dr. Apaydın’ın deneyimiyle Inpharmus’un medikal
vizyonunun daha da güçleneceğini belirterek, bilimsel
yeniliklerin klinik uygulamaya daha hızlı taşınması ve paydaşlar
arası etkileşimin artırılması konusunda yeni bir dönemin
başladığını ifade ediyor.
Bu yaklaşım, Inpharmus’un hastalık yönetiminde sürdürülebilir,
kanıta dayalı ve hasta odaklı çözümler üretme misyonu ile
paralellik taşıyor.
Pharma
17
“A 10% weight gain increases apnea risk sixfold”
“Kilo artışındaki yüzde 10’luk artış, apne riskini 6 kat büyütüyor”
Assoc. Prof. Mustafa Emir Tavşanlı
Sleep apnea, the silent threat of the modern era, is no longer
just an adult problem—it is increasingly affecting young
people as well.
Sedentary lifestyles and unhealthy eating habits are driving
a rise in obesity, which in turn is causing a dramatic surge in
sleep apnea cases. This condition significantly reduces quality
of life and can trigger serious health issues ranging from
cardiovascular disease to diabetes. When left untreated, sleep
apnea may even lead to sudden death.
Assoc. Prof. Mustafa Emir Tavşanlı, Neurology Specialist at
Acıbadem Taksim Hospital, emphasizes that obstructive sleep
apnea has become one of the fastest-spreading sleep disorders
of our time.
Assoc. Prof. Tavşanlı explains that obstructive sleep apnea
develops when the muscles surrounding the airway relax
during sleep, narrowing the airway and causing breathing to
stop dozens or even hundreds of times throughout the night.
“In men, the risk increases significantly after the age of 40, and
in women, it rises after menopause. Weight is a critical trigger.
Research shows that even a 10% increase in weight raises the
risk of sleep apnea sixfold,” he notes.
He also adds that individuals with a short neck structure or
those whose throat anatomy is naturally narrow face an even
higher risk.
Modern çağın sessiz tehdidi uyku apnesi artık sadece
yetişkinlerin değil, gençlerin de kâbusu.
Hareketsiz yaşam ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının
tetiklediği obezite, uyku apnesi vakalarında dramatik bir artışa
yol açıyor. Yaşam kalitesini belirgin şekilde düşüren ve kalpdamar
hastalıklarından diyabete kadar pek çok ciddi sağlık
sorununu tetikleyen uyku apnesi, tedavi edilmediğinde ani
ölüm riskine kadar varan sonuçlar doğurabiliyor.
Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa
Emir Tavşanlı, özellikle tıkayıcı uyku apnesinin çağımızın en
hızlı yayılan uyku bozukluklarından biri haline geldiğine dikkat
çekiyor.
Tıkayıcı uyku apnesinin, uyku sırasında hava yolunu çevreleyen
kasların gevşeyerek havayolunu daraltması sonucu solunumun
onlarca hatta yüzlerce kez kesintiye uğramasıyla geliştiğini
belirten Doç. Dr. Tavşanlı, “Erkeklerde 40 yaş sonrası, kadınlarda
menopozdan itibaren risk belirgin biçimde artıyor. Ayrıca kilo
faktörü kritik bir tetikleyici. Araştırmalar, sadece %10’luk kilo
artışının uyku apnesi riskini 6 kat artırdığını gösteriyor” diyor.
Doç. Dr. Tavşanlı, özellikle boyun yapısı kısa olan veya anatomik
olarak boğaz bölgesi dar bireylerde riskin daha da yükseldiğini
dile getiriyor.
Uyku apnesi tedavi edilmezse neler oluyor?
Tedavi edilmeyen tıkayıcı uyku apnesi;
-Damar yapısında bozulmaya,
-Kan şekeri ve tansiyon kontrolünün zorlaşmasına,
-Diyabet ve hipertansiyonun dirençli hale gelmesine,
-Kalp ve beyin damarlarında tıkanıklıklara yol açabiliyor.
Bu nedenle erken tanı ve doğru tedavi hayati önem taşıyor.
18 Pharma
What happens if sleep apnea is left untreated?
If obstructive sleep apnea is not treated, it can lead to:
– Vascular deterioration
– Difficulty controlling blood sugar and blood pressure
– Resistant hypertension and diabetes
– Blockages in the heart and brain vessels
For this reason, early diagnosis and appropriate treatment are
crucial.
How is it diagnosed?
The gold standard for diagnosing sleep apnea is
polysomnography. Assoc. Prof. Tavşanlı explains that during
an overnight sleep study, the patient’s brain activity, breathing,
heart rhythm and muscle movements are monitored using
specialized equipment, allowing physicians to determine both
the presence and severity of apnea.
First goal of treatment: Restoring uninterrupted breathing
In the treatment of sleep apnea, the CPAP device—which
delivers positive airway pressure through a nasal mask during
sleep—is one of the most effective methods.
“By eliminating airway narrowing, CPAP therapy ensures
uninterrupted breathing,” Tavşanlı states, adding that weight
control significantly enhances treatment success.
The 9 key symptoms of sleep apnea
Assoc. Prof. Tavşanlı underlines that snoring is not the only sign
of sleep apnea and lists the most common symptoms as follows:
– Loud, intermittent snoring
– Breathing pauses during sleep noticed by others
– Waking up gasping or choking
– Frequent nighttime urination
– Night sweats around the neck and chest
– Waking up tired and unrefreshed
– Excessive daytime sleepiness
– Morning headaches
– Forgetfulness, lack of concentration, attention difficulties
“If a person notices even a few of these symptoms, they should
not delay consulting a physician specialized in sleep medicine,”
he warns.
Tanı nasıl konuyor?
Uyku apnesi tanısında altın standart polisomnografi. Hastanın
bir gece boyunca beyin aktivitesi, solunumu, kalp ritmi ve
kas hareketlerinin özel cihazlarla izlendiğini belirten Doç.
Dr. Tavşanlı, bu incelemeyle hem apnenin varlığının hem de
şiddetinin belirlendiğini söylüyor.
Tedavide ilk hedef: Solunumu kesintisiz hale getirmek
Uyku apnesinin tedavisinde, uyku sırasında buruna takılan
maske aracılığıyla pozitif hava basıncı uygulayan CPAP cihazı
en etkili yöntemlerin başında geliyor.
“CPAP tedavisiyle hava yolundaki daralma ortadan kaldırılarak
kesintisiz solunum sağlanır” diyen Tavşanlı, hastaların kilo
kontrolü sağlamasının tedaviyi çok daha başarılı hale getirdiğini
vurguluyor.
Uyku apnesinin 9 önemli belirtisi
Uyku apnesinde yalnızca horlamanın belirti olmadığının altını
çizen Doç. Dr. Tavşanlı, en sık görülen bulguları şöyle sıralıyor:
-Gürültülü, aralıklı horlama
-Uykuda nefes durmalarının çevredekiler tarafından fark
edilmesi
-Boğulur gibi uyanma
-Gece sık sık tuvalete kalkma
-Ense ve göğüs bölgesinde gece terlemesi
-Sabah yorgun ve dinlenmemiş kalkma
-Gün içinde aşırı uykululuk
-Sabah baş ağrısı
-Unutkanlık, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon güçlüğü
“Kişi kendisinde bu bulgulardan birkaçını dahi fark ediyorsa
uyku tıbbı konusunda uzman bir hekimle görüşmeyi
geciktirmemeli” diyor.
Pharma
19
A new chapter opens in the world of beauty and health
Güzellik ve sağlık dünyasında yeni bir sayfa açılıyor
Geleneksel hayvansal kolajen takviyelerinin yerini, daha
sürdürülebilir, daha erişilebilir ve daha kapsayıcı bir alternatif
alıyor: Bitkisel kaynaklı kolajen peptitleri. Uzmanlara
göre bu yeni nesil formülasyonlar yalnızca kolajen desteği
sunmakla kalmıyor; bağışıklık, cilt ve bağ dokusu sağlığını
bütüncül bir yaklaşımla destekleyen bir sistem sunuyor.
Traditional animal-derived collagen supplements are giving
way to a more sustainable, more accessible, and more inclusive
alternative: plant-based collagen peptides. According to
experts, these next-generation formulations do more than
simply provide collagen support; they offer a holistic system
that supports immune function, skin health, and connective
tissue integrity.
Collagen is the fundamental protein of youth and structural
integrity. From skin elasticity and joint mobility to connective
tissue and organ function, it plays a critical role throughout
almost every part of the body. However, as natural collagen
production declines with age, a range of issues such as skin aging
and connective tissue weakness begin to emerge. While collagen
supplements step in at this point, animal-derived collagen—long
dominant in the market—is no longer the only option.
As interest in plant-based ingredients continues to grow, collagen
supplements are undergoing a major transformation. Plantderived
peptides, commonly referred to as “vegan collagen,” are
opening new possibilities not only for vegans and vegetarians,
but also for anyone who cannot consume animal collagen due to
allergies, intolerances, or ethical considerations.
“Vegan nutrition is on the rise in Türkiye”
Dr. Gamze Kavas, Medical Director at Orzax, evaluates the growing
interest in plant-based collagen with the following remarks:
“Today, the vast majority of collagen supplements are derived
from animal sources. However, their use can be limited for a
significant portion of the population due to intolerance, allergies,
or vegan–vegetarian dietary preferences. Research shows that
approximately 30 out of every 1,000 people in Türkiye follow a
vegan diet. This indicates that plant-based alternatives are no
longer just a preference, but a necessity.”
Dr. Kavas also emphasizes that vegan collagen peptides derived
from peas and rice are not classified as allergens, making them a
safe option for a broad range of users.
Plant-based collagen through the lens of science
One of the most striking features of vegan collagen peptides is that
Kolajen, gençliğin ve yapısal bütünlüğün temel proteini…
Cildin elastikiyetinden eklem hareketliliğine, bağ dokusundan
organ fonksiyonlarına kadar vücudun neredeyse her noktasında
kritik bir görev üstleniyor. Ancak yaş ilerledikçe doğal üretim
hızının azalması, özellikle cilt yaşlanması ve bağ dokusu
zayıflığı gibi pek çok sorunu beraberinde getiriyor. Bu noktada
kolajen takviyeleri devreye girerken, yıllardır pazara hâkim olan
hayvansal kaynaklı kolajen artık tek seçenek olmaktan çıkıyor.
Bitkisel içeriklere yönelişin hız kazandığı günümüzde, kolajen
takviyeleri de büyük bir dönüşüm başlatmış durumda. “Vegan
kolajen” olarak adlandırılan bitkisel kaynaklı peptitler, yalnızca
vegan ve vejetaryen bireyler için değil; alerji, intolerans ya da
etik sebeplerle hayvansal kolajen tüketemeyen herkes için yeni
bir kapı aralıyor.
“Türkiye’de vegan beslenme yükselişte”
Orzax Medikal Müdürü Dr. Gamze Kavas, kolajende bitkisel
içeriklere yönelik artan ilgiyi şu sözlerle değerlendiriyor:
“Günümüzde kolajen takviyelerinin büyük bölümü hayvansal
kaynaklardan elde ediliyor. Ancak toplumun önemli bir
kısmında intolerans, alerji ya da vegan–vejetaryen beslenme
tercihleri nedeniyle kullanım sınırlanabiliyor. Yapılan
araştırmalara göre Türkiye’de her 1000 kişiden yaklaşık 30’u
vegan besleniyor. Bu oran, bitkisel alternatiflerin artık bir tercih
değil, ihtiyaç olduğunu gösteriyor.”
Dr. Kavas, özellikle bezelye ve pirinçten elde edilen vegan
kolajen peptitlerinin alerjen sınıfına girmediği için geniş
bir kullanıcı profili tarafından güvenle tercih edilebileceğini
vurguluyor.
Bilimin gözüyle bitkisel kolajen:
Vegan kolajen peptitlerinin en dikkat çekici özelliklerinden
biri ise yalnızca protein desteği sağlamakla kalmayıp fibroblast
hücrelerine sinyal vererek kolajen sentezini uyarabilmesi.
Bilimsel yayınlarda, bu bitkisel peptitlerin “sinyal peptidi
benzeri etki” ile cildin kendi kolajen üretim döngüsünü harekete
geçirebildiği belirtiliyor. Bu da bitkisel formülleri yalnızca bir
alternatif değil; yapıtaşlarını harekete geçiren aktif bir destek
haline getiriyor.
Esansiyel amino asitler bakımından zengin yapıları sayesinde
bezelye ve pirinç proteinlerinin; kas dokusu, bağ dokusu ve cilt
bütünlüğü için yüksek sindirilebilir protein desteği sunduğu
çeşitli çalışmalarda vurgulanmış durumda.
20 Pharma
Approved
International
Event
7 th International Exhibition for Cosmetics, Beauty, Hair
Cleaning, Private Label, Packaging and Ingredients
Member
INTERNATIONAL EXHIBITIONS LTD.
+90 533 4843030
www.beauty-istanbul.com
7-9 MAY 2026
TUYAP Fair Center 1400 Exhibitors
Istanbul - Türkiye
from 65 Countries
THIS FAIR IS ORGANIZED UNDER SUPERVISION OF TOBB (THE UNION OF CHAMBERS AND COMMODITY EXCHANGES OF TURKEY) IN ACCORDANCE WITH THE LAW NO. 5174
they do more than provide protein support; they can stimulate
collagen synthesis by signaling fibroblast cells.
Scientific publications indicate that these plant-based peptides can
activate the skin’s own collagen production cycle through a “signal
peptide–like effect.” This positions plant-based formulations not
merely as alternatives, but as active supports that stimulate the
body’s own building mechanisms.
Various studies also highlight that pea and rice proteins, thanks to
their rich essential amino acid profiles, provide highly digestible
protein support for muscle tissue, connective tissue, and overall
skin integrity.
22 Pharma
The era of combination formulas in next-generation
supplements
According to experts, modern collagen supplements no longer
focus on a single ingredient. Instead, synergistic combinations that
support collagen synthesis and connective tissue metabolism are
taking center stage.
Dr. Kavas summarizes the key components of this powerful
combination as follows:
Vitamin C: Essential for collagen synthesis and a primary catalyst
in collagen production
Zinc: Plays a critical role in the renewal of connective tissue and
the skin barrier
Vitamin D3: Contributes to strengthening skin barrier function
Vitamin B12: Serves a complementary role, particularly for
individuals following a vegan diet, where deficiency is common
This combination goes beyond targeting collagen synthesis alone,
offering a comprehensive approach that supports immunity, skin
integrity, muscle health, and connective tissue function.
Why plant-based collagen?
Plant-derived collagen peptides are gaining a prominent place in
next-generation beauty and health support thanks to:
-Allergen-free formulations
-Compatibility with vegan and vegetarian lifestyles
-High-bioavailability amino acid profiles
-Signal peptide–like effects that stimulate collagen production
Advantages in sustainable production
Scientific literature supports this approach as well, with a growing
number of studies demonstrating that plant-based peptides can be
used effectively both alongside animal-derived collagen and as a
complete alternative.
The collagen landscape is being reshaped
Beauty and health trends may change, but one thing remains
constant: the body’s need for collagen. At this very point, plantbased
collagen peptides are emerging not merely as an “alternative,”
but as a new-generation standard.
With inclusive formulations, synergistic vitamin–mineral
compositions, and a sustainability-focused ingredient approach,
the era of plant-based collagen is officially beginning.
Yeni nesil takviyelerde kombinasyon çağı
Uzmanlara göre modern kolajen takviyeleri artık tek bir içeriğe
odaklanmıyor; kolajen sentezini ve bağ dokusu metabolizmasını
destekleyen sinergik kombinasyonlar ön plana çıkıyor.
Dr. Kavas, bu güçlü kombinasyonun temel bileşenlerini şöyle
özetliyor:
-C Vitamini: Kolajen sentezinin olmazsa olmazı; kolajen yapım
sürecinde ana katalizör.
-Çinko: Bağ dokusu ve cilt bariyerinin yenilenmesinde kritik bir
rol üstleniyor.
-D3 Vitamini: Deri bariyer fonksiyonunun güçlenmesine katkı
sağlıyor.
-B12 Vitamini: Özellikle vegan beslenen bireylerde eksikliği sık
görüldüğü için tamamlayıcı bir görev üstleniyor.
Bu kombinasyon, yalnızca kolajen sentezini hedeflemekten
öteye geçerek bağışıklık, cilt bütünlüğü, kas ve bağ dokusu
sağlığını çok yönlü bir yaklaşımla destekliyor.
Neden bitkisel kolajen?
Bitkisel kaynaklı kolajen peptitleri;
-Alerjen içermeyen formülleri,
-Vegan–vejetaryen beslenmeye uygun yapıları,
-Yüksek biyoyararlanımlı amino asit profilleri,
-Sinyal peptidi benzeri kolajen üretimi uyarıcı etkileri,
-Sürdürülebilir üretim avantajları sayesinde yeni nesil güzellik–
sağlık desteklerinde önemli bir yer edinmeye başladı.
Bilimsel literatür de bu yaklaşımı destekliyor: Bitkisel peptitlerin
hem hayvansal kolajenlerle birlikte hem de tamamen alternatif
olarak etkili bir şekilde kullanılabileceği giderek daha fazla
çalışma ile ortaya konuyor.
Kolajen dünyasında kartlar yeniden dağıtılıyor
Güzellik ve sağlık trendleri değişiyor; ama değişmeyen tek şey
vücudun kolajen ihtiyacı… İşte tam da bu noktada bitkisel
kolajen peptitleri, yalnızca bir “alternatif ” değil, yeni nesil bir
standart olma yolunda ilerliyor.
Kapsayıcı formüller, sinerjik vitamin–minerallerle desteklenen
kompozisyonlar ve sürdürülebilir içerik yaklaşımıyla bitkisel
kolajen çağı artık resmen başlıyor.
A new era in psychotherapy
Psikoterapide yeni dönem
Beyin parlatma yaklaşımı, zihinsel sağlık ve performansı
aynı potada buluşturuyor.
Zihinsel sağlık artık yalnızca sorunları iyileştirmekle sınırlı
değil; potansiyeli ortaya çıkarmak, odaklanmayı güçlendirmek
ve zihinsel performansı sürdürülebilir kılmak da günümüzün
öncelikleri arasında yer alıyor. Psikoterapi ile nörobiyolojik
bilimin kesişim noktasında konumlanan “beyin parlatma”
yaklaşımı, bu dönüşümün en dikkat çekici başlıklarından
biri olarak öne çıkıyor. Uzmanlara göre bu yenilikçi yöntem,
yalnızca ruhsal iyilik hâlini desteklemekle kalmıyor, aynı
zamanda beynin çalışma biçimini optimize ederek bireylerin
yaşam kalitesini bütüncül biçimde güçlendiriyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog
Özgenur Taşkın, beyin parlatmanın psikoterapiyle birlikte
kullanıldığında ortaya koyduğu etkiyi şu sözlerle özetliyor:
“Beyin parlatma, psikoterapinin derinliğini nörobiyolojik
düzeyde destekleyen, zihnin doğru frekansta çalışmasını
hedefleyen bütüncül bir yaklaşımdır.”
NPİSTANBUL Hospital Clinical Psychologist
Özgenur Taşkın
The brain polishing approach brings mental health and
performance together within a single framework.
Mental health is no longer limited to treating problems alone;
unlocking potential, strengthening focus, and sustaining mental
performance have become key priorities of our time. Positioned
at the intersection of psychotherapy and neurobiological science,
the “brain polishing” approach stands out as one of the most
striking elements of this transformation. According to experts,
this innovative method not only supports psychological wellbeing
but also optimizes the way the brain functions, enhancing
individuals’ quality of life in a holistic manner.
Clinical Psychologist Özgenur Taşkın from Üsküdar University
NPİSTANBUL Hospital summarizes the impact of brain
polishing when used alongside psychotherapy as follows:
“Brain polishing is a holistic approach that supports the depth
of psychotherapy at a neurobiological level and aims to help the
mind operate at the right frequency.”
Psychotherapy and neurobiology meet on common ground
As today’s accelerated pace of life increases mental burdens,
the prevalence of conditions such as depression, anxiety,
OCD, and ADHD continues to rise. According to Clinical
Psychologist Özgenur Taşkın, this situation is rooted not only
in psychological factors but also in neurobiological foundations.
“Brain waves reflect how our brain thinks, feels, and responds.
These waves, which can be measured using EEG devices,
provide important clues about whether mental processes are
functioning in a healthy way. In many psychiatric conditions,
Psikoterapi ve nörobiyoloji aynı zeminde buluşuyor
Günümüzün hızlanan yaşam temposu, zihinsel yükleri
artırırken; depresyon, anksiyete, OKB ve DEHB gibi ruhsal
sorunların görülme sıklığı da giderek artıyor. Klinik Psikolog
Özgenur Taşkın’a göre bu durum yalnızca psikolojik değil, aynı
zamanda nörobiyolojik bir zemine de dayanıyor.
“Beyin dalgaları, beynimizin düşünme, hissetme ve tepki verme
biçimini yansıtır. EEG cihazlarıyla ölçülebilen bu dalgalar,
zihinsel süreçlerin sağlıklı işleyip işlemediğine dair önemli
ipuçları sunar. Pek çok psikiyatrik tabloda, beyin dalgalarının
düzensiz çalıştığını görüyoruz. Beyin parlatma tekniği tam da
bu noktada devreye girerek, beynin optimal frekanslara yeniden
uyumlanmasını amaçlar.”
Bu yaklaşım, psikoterapinin yalnızca konuşma ve farkındalık
düzeyinde kalmasını aşarak, beynin işleyişine doğrudan temas
eden bir destek alanı sağlıyor.
Terapinin etkisini hızlandıran bir destek modeli
Psikoterapinin, bireyin iç dünyasını keşfetmesine ve duygusal
yaralarını onarmasına olanak tanıdığını vurgulayan Taşkın,
bazı vakalarda bu sürecin daha uzun zaman alabileceğine dikkat
çekiyor.
“Beyin parlatma gibi nörolojik temelli teknikler, psikoterapiyle
birlikte uygulandığında zihnin çalışma biçimine doğrudan
müdahale edilebiliyor. Bu da terapi sürecinde daha hızlı
ilerleme, daha derin içgörü ve daha kalıcı sonuçlar anlamına
geliyor.”
Beyin dalgalarının düzenlenmesi; dikkat, duygu regülasyonu
ve stresle baş etme becerilerini desteklerken, bireyin terapi
sürecine daha açık ve hazır hale gelmesine de katkı sağlıyor.
24 Pharma
we observe irregular brain wave activity. The brain polishing
technique comes into play precisely at this point, aiming to realign
the brain with optimal frequencies.”
This approach goes beyond psychotherapy that remains solely
at the level of conversation and awareness, offering a supportive
field that directly engages with brain function.
A support model that accelerates the impact of therapy
Emphasizing that psychotherapy enables individuals to explore
their inner world and heal emotional wounds, Taşkın notes that
this process may take longer in certain cases.
“When neurobiologically based techniques such as brain
polishing are applied together with psychotherapy, it becomes
possible to intervene directly in the way the mind functions.
This means faster progress in therapy, deeper insight, and more
lasting results.”
Regulating brain waves supports attention, emotional
regulation, and stress management skills, while also helping
individuals become more open and receptive to the therapeutic
process.
Performance and emotional balance on the same line
The brain polishing approach is not limited to clinical issues
alone. Today, athletes, artists, executives, and professionals
working in fields that require intense mental effort also show
interest in this method.
“Strengthening brain waves increases focus and boosts
productivity. However, an equally important gain is emotional
balance. Sustainable performance is not possible without inner
balance,” says Taşkın, emphasizing that brain polishing also
supports mental resilience.
Regular brain wave training helps individuals cope with stress
more effectively, increase emotional awareness, and maintain
long-term psychological well-being.
A path from mental health to personal development
Stating that brain polishing techniques, when used together
with psychotherapy, do more than simply reduce symptoms,
Taşkın highlights the strong potential of this approach for
personal development as well.
“Alpha wave sessions conducted a few times a year support the
brain’s capacity for rest, learning, and creativity. Healthy brain
function is one of the cornerstones of emotional and cognitive
recovery.”
Polishing the mind, transforming life
In conclusion, when combined with psychotherapy, brain
polishing presents a new paradigm in the field of mental health.
This approach aims not only to alleviate existing problems but
also to strengthen inner balance, enhance quality of life, and
help individuals reveal their potential more clearly.
“Brain polishing goes beyond repairing the mind and offers an
approach that strengthens it. A brain that operates at the right
frequency means a healthier state of mind and a more balanced
life.”
Performans ve duygusal denge aynı çizgide
Beyin parlatma yaklaşımı yalnızca klinik sorunlara yönelik
değil. Günümüzde sporcular, sanatçılar, yöneticiler ve yoğun
zihinsel efor gerektiren alanlarda çalışan profesyoneller de bu
yönteme ilgi gösteriyor.
“Beyin dalgalarının güçlendirilmesi; odaklanmayı artırır ve
verimliliği yükseltir. Ancak en az bunlar kadar önemli olan bir
diğer kazanım, duygusal dengedir. İçsel denge sağlanmadan
sürdürülebilir performanstan söz etmek mümkün değildir.”
diyen Taşkın, beyin parlatmanın zihinsel dayanıklılığı da
desteklediğini vurguluyor.
Düzenli beyin dalgası eğitimi, bireylerin stresle daha sağlıklı
başa çıkmalarına, duygusal farkındalıklarını artırmalarına
ve uzun vadeli psikolojik iyilik hâlini korumalarına yardımcı
oluyor.
Zihinsel sağlıktan kişisel gelişime uzanan bir yol
Beyin parlatma tekniklerinin, psikoterapiyle birlikte
uygulandığında yalnızca semptomları azaltmakla kalmadığını
belirten Taşkın, bu yaklaşımın kişisel gelişim açısından da güçlü
bir potansiyel sunduğunu ifade ediyor.
“Yılda birkaç kez yapılan alfa dalgası çalışmaları, beynin
dinlenme, öğrenme ve kreatiflik kapasitesini destekliyor.
Beynin sağlıklı çalışması, duygusal ve bilişsel iyileşmenin temel
taşlarından biridir.”
Zihni parlatmak, yaşamı dönüştürmek
Sonuç olarak beyin parlatma, psikoterapiyle birleştiğinde
zihinsel sağlık alanında yeni bir paradigma sunuyor. Bu
yaklaşım; bireylerin yalnızca mevcut sorunlarını hafifletmeyi
değil, içsel dengeyi güçlendirmeyi, yaşam kalitesini artırmayı ve
potansiyellerini daha net bir şekilde ortaya koymayı hedefliyor.
“Beyin parlatma, zihni onarmanın ötesine geçerek, zihni
güçlendiren bir yaklaşım sunuyor. Doğru frekansta çalışan
bir beyin, daha sağlıklı bir ruh hâli ve daha dengeli bir yaşam
demektir.”
Pharma
25
Take good care of yourself!
Kendine iyi bak!
Soğuk havalar kapıyı çaldığında sadece doğa değil,
bedenimiz de yeni bir ritme geçiyor. Kış aylarında bağışıklık
konuşulur, yıllardır bilinen “kendine iyi bak” konsepti
yeniden gündeme taşınır. Peki gerçekten neye ihtiyacımız
var? Bağışıklık, sandığımız kadar karmaşık mı, yoksa günlük
hayatın içindeki sade tercihlerle güçlenen bir sistem mi?
Kış ayları, şehrin ritmini değiştiren bir mevsimsel kırılma
gibidir. Günler kısalır, hava soğur, insan adımları hızlanır,
rutinler sıkılaşır. Bu dönem yalnızca meteorolojik bir geçiş
değildir; beden, zihin ve yaşam tarzı açısından başka bir
döngüye açılan geniş bir kapıdır. Bağışıklık sisteminin “zayıf
düştüğü mevsim” olarak anılan kış, aslında doğru bir bakış
açısıyla ele alındığında, bedenin kendini yeniden yapılandırdığı
dönemin ta kendisidir.
26 Pharma
When the cold weather arrives, not only nature but also our
bodies shift into a new rhythm. During the winter months,
immunity becomes a frequent topic of conversation, and the
long-standing concept of “taking good care of yourself ” comes
back into focus. But what do we truly need? Is immunity as
complex as it seems, or is it a system strengthened by simple
choices woven into daily life?
Winter is like a seasonal break that changes the rhythm of
city life. Days grow shorter, the air gets colder, footsteps
become quicker and routines tighten. This period is not just a
meteorological transition; it is a wide gateway into a different
cycle for the body, the mind, and our lifestyle. Although winter
is often described as “the season when immunity weakens,” it is,
in fact, the very period in which the body restructures itself—
when viewed from the right perspective.
Winter and immunity: The intuitive rhythm of the body
Although the immune system is often portrayed as something
that must be “strengthened,” it is essentially a mechanism built
on adaptation. The reason it is discussed more during winter is
the increase in environmental stress factors: lower temperatures,
longer hours spent indoors, reduced sunlight, and a more
sedentary daily flow.
These shifts do not necessarily mean the immune system is
“under threat”; the body simply reorganizes itself to meet new
conditions. The key is not to overload the system, but to give it
space to function.
Kış ve bağışıklık: Bedenin sezgisel ritmi
Bağışıklık sistemi çoğu zaman “güçlendirilecek bir özellik” gibi
lanse edilse de aslında temel olarak adaptasyon üzerine kurulu
bir mekanizmadır. Kış aylarında daha fazla konuşulmasının
nedeni, bu dönemde çevresel stres faktörlerinin artmasıdır:
düşük sıcaklık, kapalı mekânlarda uzun süre kalmak, azalan
güneş ışığı, daha durağan bir yaşam akışı…
Aslında bütün bu değişiklikler, bağışıklık sisteminin alarm
vermesi gerektiği anlamına gelmez; beden sadece yeni koşullara
göre kendini yeniden organize eder. Bu süreçte yapılması
gereken, sisteme yük olmak yerine onun çalışmasına alan
açmaktır.
Güneşin azaldığı aylar: Işığın bedenle ilişkisi
Kış aylarında çoğumuzun fark etmeden yaşadığı temel değişim,
güneşle kurduğumuz ilişkinin zayıflaması. Gün ışığının
azalması, uyku döngüsünden ruh haline kadar pek çok biyolojik
işleyişi etkiler. Sabah uyanmak zorlaşır, odaklanma değişir,
enerji gün içinde daha çabuk düşer.
Bu durum bağışıklığın düşük olduğu anlamına gelmez;
yalnızca bedenin “ışık eksikliği”ne uyum sağlama sürecidir. Bu
noktada önemli olan, gün içinde mümkün olduğunca doğal
ışığa çıkmak, yüzü ve gözleri açık havaya çevirmek ve bedenin
biyolojik saatini hatırlamasına destek olmaktır. Kısa yürüyüşler
bile bu döngünün yeniden kurulmasına katkı sağlar.
Soğuk havanın sessiz etkisi
Kışın dışarı çıkmak çoğu insan için yaz aylarına kıyasla daha
zordur. Bu nedenle hareket kabiliyeti doğal olarak düşer. Oysa
hareket, bağışıklık sisteminin düzenli çalışması için bedensel
bir sinyal niteliği taşır. Koşmak, ağırlık kaldırmak ya da
profesyonel spor yapmak şart değildir; önemli olan dolaşımı
harekete geçirmek, kasları uyandırmak ve bedeni pasifleşmeye
bırakmamaktır.
The months when sunlight fades: The body’s relationship
with light
One of the most significant changes many people experience
during winter—often without noticing—is a weakened
connection to sunlight. Less daylight affects numerous
biological processes, from the sleep cycle to mood. Waking up
becomes harder, focus changes and energy levels drop more
quickly throughout the day.
This does not indicate a weakened immune system; it is merely
the body adapting to “light deficiency.” What matters is spending
time in natural daylight whenever possible, turning your face
and eyes toward the outdoors and helping your biological clock
realign. Even short walks contribute to rebalancing this cycle.
The quiet effect of cold weather
Going outside in winter is more difficult for many compared with
summer, naturally reducing physical activity. Yet movement is a
strong signal that helps the immune system function properly.
You don’t need to run, lift weights or perform professional-level
workouts; what matters is activating circulation, waking up the
muscles and preventing the body from slipping into passivity.
Short, frequent and sustainable movements are more effective in
winter. Simple at-home mobility exercises, breathing practices
or slow-paced outdoor walks all support the body’s adaptation
to cold. These small routines don’t “boost” immunity but instead
provide the right conditions for it to work.
The season talking to the body
Nutrition is one of the first topics that come to mind when
discussing immunity. Yet the focus should not be on miracle
foods or extreme diet plans. Winter is also a season that brings
a rich variety of vegetables to the table. Root vegetables, fiberrich
foods, warm soups and balanced meals help the digestive
system adjust to the season.
Although the link between digestion and immunity is well
known, what truly matters is providing the body with food that
is balanced, regular and appropriate. Avoiding excess, reducing
sugary and processed foods and staying hydrated all help the
system find its natural rhythm.
Sleep: The quiet guardian of immunity
Sleep patterns change significantly in winter compared with
summer. Early sunsets shift the body’s biological clock into
winter mode, increasing the need for rest. This reflects the
body’s desire for repair.
Sleep is not merely rest; it is a regulatory process for immunity.
Sufficient and uninterrupted sleep balances the day’s stress
cycle. What matters is sleep quality: a dark room, distance from
electronics and a stable sleep–wake schedule all play important
roles in winter adaptation.
Winter psychology: The dance between mood and immunity
Winter can have a noticeable impact on mood. Spending more
time indoors and socializing less may affect motivation and
mental dynamism.
Kış aylarında kısa, sık ve sürdürülebilir hareketler daha etkili
olur. Ev içinde yapılan basit mobilizasyonlar, nefes egzersizleri
veya açık havada yapılan yavaş tempolu yürüyüşler bile bedenin
soğuğa adaptasyonuna katkı sunar. Bu küçük rutinler, bağışıklığı
“güçlendirmekten” çok ona çalışabileceği koşulları sağlar.
Mevsimin bedenle konuşması
Bağışıklık deyince akla ilk gelen konulardan biri beslenme olur.
Ancak burada da odak noktası mucize gıdalar ya da belirli
iddialı menüler değildir. Kış aynı zamanda mevsimin sunduğu
sebzelerin çeşitliliğini masaya getiren bir dönemdir. Kök
sebzeler, lifli gıdalar, sıcak çorbalar ve dengeli öğünler, sindirim
sisteminin mevsime uyum sağlamasında rol oynar.
Sindirim sistemi ile bağışıklığın ilişkisi bilinen bir gerçek olsa
da, bu konuda yapılması gereken tek şey besini bedene uygun,
düzenli ve dengeli şekilde sunmaktır. Aşırıya kaçmamak,
şekerli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, su içmeyi
ihmal etmemek; tüm bunlar sistemin kendi ritmini bulmasına
yardımcı olur.
Uyku: Bağışıklığın en sessiz savunucusu
Kış aylarında uyku davranışları yaz dönemine göre belirgin
şekilde değişir. Havaların erken kararması, vücudun biyolojik
saatini kış moduna alır ve daha uzun dinlenme ihtiyacı doğar.
Bu aslında bedenin kendi kendini tamir etme arzusunun bir
göstergesidir.
Uyku, bağışıklık sistemi için sadece dinlenme değil, düzenleyici
bir süreçtir. Yeterli ve kesintisiz bir uyku, bedenin gün içindeki
stres döngülerini dengeler. Önemli olan uyku kalitesi; karanlık
bir ortam, elektronik cihazlardan uzak bir rutin ve uykuuyanıklık
saatlerini korumak, sistemin kışa adaptasyonunda
önemli rol oynar.
Kış psikolojisi: Ruh halinin bağışıklıkla dansı
Kış ayları, ruh hali üzerinde belirgin etkilere sahip olabilir.
Daha çok evde vakit geçirilen, daha az sosyalleşilen dönemler,
zihinsel dinamizmi ve motivasyonu değiştirebilir. Ancak bu
Pharma
27
28 Pharma
However, this is not a threat that weakens immunity; it is a
natural outcome of the body’s need to turn inward.
The key during this period is to support mental vitality through
small but meaningful actions. Personal hobbies, joining a new
course, creating a reading routine or engaging in activities that
stimulate the mind help maintain balance. Mental stability is
one of the simplest yet strongest supporters of immunity.
The era of indoor living
One of winter’s defining habits is spending more time indoors,
which brings air circulation and shared surfaces into focus. The
most practical way to protect immunity here is maintaining
fresh airflow and consistent hygiene habits.
Briefly airing out living spaces, opening windows for a few
minutes at the workplace or managing crowding in shared
areas are simple adjustments that ease the winter transition.
Hygiene is most effective when practiced consistently rather
than through extreme methods.
The invisible link between social bonds and immunity
Humans are social beings both physically and mentally. Even
though winter reduces social interactions, strong interpersonal
bonds have a positive impact on immunity. Quality time with
close ones, conversations over coffee, family routines and
friendly gatherings relieve stress and help the body recover.
What matters is not social obligations but sustaining genuine,
meaningful connections. Healthy relationships positively
influence the body’s energy balance.
Winter’s quiet support: Mental simplicity
Modern life—combined with the intensified pace of work and
city dynamics during winter—can create mental clutter. One of
the most important things the immune system needs is a sense
of simplicity and order.
Creating rituals, planning the week, reducing excess and
simplifying the home environment all lower the body’s stress
perception.
süreç, bağışıklığı zayıflatacak bir tehdit değil; aksine bedenin içe
dönme ihtiyacının doğal bir sonucudur.
Bu dönemde yapılabilecek en önemli şey, zihinsel canlılığı
destekleyen küçük ama etkili eylemler oluşturmaktır. Kişisel
hobiler, yeni bir kursa başlamak, kitap okuma düzeni oluşturmak
veya farklı faaliyetlerle zihni beslemek, ruh halini dengeler.
Zihinsel denge, bağışıklığın en sade ama en güçlü destekçisidir.
Kapalı mekânlar çağı
Kışın belirgin alışkanlıklarından biri kapalı mekânlarda daha
çok vakit geçirmektir. Bu durum hem hava sirkülasyonunu hem
de temas yüzeylerini gündeme getirir. Bu noktada bağışıklığı
korumanın en pratik yolu taze hava akışını sağlamak ve kişisel
hijyen alışkanlıklarını düzenli sürdürmektir.
Evin kısa süreli havalandırılması, iş yerinde camın birkaç dakika
açılması, ortak alanlarda kalabalıklaşmanın yönetilmesi gibi
basit düzenlemeler, kış rutinine uyum sağlamak için yeterlidir.
Hijyen, abartılı uygulamalardan çok sürdürülebilir bir temizlik
anlayışıyla işlediğinde etkili olur.
Sosyal bağlar ve bağışıklık arasındaki görünmez hat
İnsan bedeni kadar zihni de sosyaldir. Kış aylarında daha az
sosyalleşme eğilimi olsa da güçlü ilişkisel bağlar bağışıklık
üzerinde olumlu etkiler bırakır. Yakın çevreyle geçirilen kaliteli
vakit, kahve eşliğinde yapılan sohbetler, aile içi rutinler ve
dost buluşmaları, stresi azaltarak bedenin kendini toparlama
becerisini artırır.
Burada önemli olan, sosyal yükümlülükler değil; içten gelen
bağların sürdürülebilirliği. İyi hissettiren ilişkiler, bağışıklığın
enerji dengesini olumlu yönde etkileyen faktörlerden biridir.
Kışın sessiz desteği: Mental sadelik
Modern yaşam, özellikle kış aylarında yoğunlaşan iş temposu ve
şehir dinamikleriyle birleştiğinde zihinsel karmaşa oluşturabilir.
Bağışıklık sisteminin en çok ihtiyaç duyduğu unsurlardan biri
ise sadelik ve düzen duygusudur.
A minimalist lifestyle isn’t necessary; it’s enough to provide an
environment where the system can find its natural flow.
The body’s winter setting
Beyond all these habits, the most effective way to support
immunity in winter is to listen to the body. Each person adapts
differently: some sleep more, some move more, and others
become mentally productive.
The body often communicates its needs through small signals.
Recognizing these signals is the most natural way to support the
invisible system we call immunity. Avoiding extreme practices
that strain the body and allowing it to find its rhythm is one of
the best winter strategies.
Winter is a season of recalibration
Speaking of immunity in winter is essentially about
understanding the transformation the season brings. The
immune system, beyond being a powerful mechanism, reflects
the body’s relationship with its environment. Winter—marked
by slowing down, turning inward and changing rhythm—
creates space for the body to restructure itself.
The goal is not to push the conditions, but to build a balanced
lifestyle that makes it easier for the system to function. Getting
sunlight, staying active, eating balanced meals, prioritizing
sleep, nourishing the mind and maintaining meaningful social
ties… These are not ways to “strengthen” immunity but to give
it the environment it needs to work.
Winter is the season when immunity resets. Just as nature
renews itself, the human body is part of the same cycle. What
we need is simply to live in harmony with this cycle and listen to
the rhythm of the season.
Bu dönemde ritüeller oluşturmak, haftayı planlamak, ihtiyaç
fazlasını azaltmak, ev düzenini sadeleştirmek bile bedenin
stres algısını düşürür. Minimal bir yaşam tarzı benimsemek
gerekmez; yalnızca sistemin kendi akışını bulabileceği bir ortam
sağlamak yeterlidir.
Bedenin kış ayarı
Tüm bu alışkanlıkların ötesinde, kışın bağışıklığı desteklemenin
en etkili yolu bedeni dinlemekten geçer. Her bireyin kışa uyum
biçimi farklıdır; kimisi daha çok uyur, kimisi daha çok hareket
eder, kimisi ise zihinsel üretkenlik dönemine girer.
Beden, ihtiyaçlarını çoğu zaman küçük sinyallerle anlatır.
Bu sinyalleri okumak, bağışıklık denen görünmez sistemi
güçlendirmenin en doğal yoludur. Kış aylarında yapılabilecek
en iyi şeylerden biri, bedene yük binmesine neden olan aşırı
uygulamalardan kaçınmak ve onun kendi ritmini bulmasına
izin vermektir.
Kış bir yeniden ayarlama mevsimidir
Kış aylarında bağışıklığı konuşmak aslında mevsimin sunduğu
dönüşümü anlamaktan geçer. Bağışıklık sistemi, güçlü bir
mekanizma olmanın ötesinde, bedenin çevreyle kurduğu
ilişkinin en hassas aynasıdır. Kış; yavaşlamanın, içe dönmenin,
ritim değiştirmenin mevsimi olarak bedenin kendini yeniden
yapılandırmasına alan açar.
Bu süreçte yapılabilecek en iyi şey, koşulları zorlamak değil;
sistemin çalışmasını kolaylaştıracak dengeli bir yaşam düzeni
kurmaktır. Işıkla buluşmak, hareket etmek, dengeli beslenmek,
uykuya alan tanımak, zihni beslemek ve sosyal ilişkileri
sürdürülebilir kılmak… Tüm bunlar bağışıklığı “güçlendirmek”
için değil, ona işini yapabileceği bir ortam sağlamak içindir.
Kış, bağışıklığın yeniden ayarlandığı bir dönemdir. Doğa
nasıl kendini yeniliyorsa, insan bedeni de aynı döngünün bir
parçasıdır. Yapılması gereken yalnızca bu döngüyle uyum içinde
yaşamak ve mevsimin ritmine kulak vermektir.
Pharma
29
“Physical inactivity is no longer just an adult problem”
“Hareketsizlik artık sadece yetişkin sorunu değil”
30 Pharma
Dr. Gamze Başkent, Chair of the Physiotherapy and
Rehabilitation Department at Istanbul Rumeli University,
states that increasing inactivity with colder weather affects
not only the musculoskeletal system but also psychological
resilience. “Spending more time indoors during winter
significantly limits physical movement. Yet physical activity
is one of the most essential pillars of both physical and mental
health,” she warns.
The alarm is sounding for children too!
According to Dr. Başkent, physical activity includes every
movement performed using skeletal muscles in daily life.
However, with modern lifestyles, the amount of such movement
is decreasing critically.
“Today, chronic conditions linked to inactivity—such as
hypertension, diabetes or obesity—are appearing even in
childhood,” she notes, emphasizing the vital importance of
encouraging movement from infancy onward.
This process has a wide impact—from reducing disease risks in
adulthood to supporting motor development in children.
Dr. Başkent highlights that the benefits of movement are not
limited to muscle strength and posture. She notes that exercise
strongly supports mental health:
– Protects cardiovascular health
– Reduces fatigue
– Helps regulate weight
– Enhances stress-coping capacity
– Boosts self-confidence
– Strengthens social interaction
“Individuals who move regularly cope much better with mood
fluctuations,” she adds, emphasizing that physical activity
improves psychological resilience.
“Exercising at home is easier than we think”
Dr. Başkent reminds us that an active lifestyle does not require
a gym. The recommended 150 minutes of moderate exercise
per week can be achieved through activities such as walking or
cycling. Even small movements at home can make a noticeable
difference:
– Starting the day with 5–10 minutes of stretching
– Relaxing the neck, shoulder and back with short routines
– Choosing stairs instead of the elevator
– Taking a few mini exercise breaks throughout the day
– Repeating short movements such as squats, wall push-ups,
shoulder circles or knee lifts
– Doing daily chores like cleaning or organizing at a quicker
pace
According to Dr. Başkent, these small touches help relieve
tension caused by long periods of sitting and increase daily
energy.
İstanbul Rumeli Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Gamze Başkent, soğuyan
havalarla birlikte artan hareketsizliğin yalnızca kasiskelet
sistemini değil, ruhsal dayanıklılığı da etkilediğini
söylüyor. Dr. Başkent, “Kışın iç mekâna kapanmak, bedensel
hareketliliği büyük ölçüde kısıtlıyor. Oysa fiziksel aktivite,
beden ve zihin sağlığının en temel dayanaklarından biri”
diyerek toplumu uyarıyor.
Çocuklarda da alarm çalıyor!
Dr. Başkent’e göre fiziksel aktivitenin tanımı, günlük yaşam
içinde iskelet kaslarını kullanarak yapılan her hareketi kapsıyor.
Ancak modern yaşamla birlikte bu hareket miktarı kritik ölçüde
azalıyor.
“Bugün hipertansiyon, diyabet ya da obezite gibi hareketsizlik
kaynaklı kronik hastalıklar çocukluk çağında dahi karşımıza
çıkabiliyor,” diyen Başkent, bebeklik döneminden itibaren
çocukların hareket etmeye teşvik edilmesinin hayati önem
taşıdığını vurguluyor. Süreç, yetişkinlikteki hastalık risklerinin
düşürülmesinden, çocuklarda motor gelişimin desteklenmesine
kadar geniş bir etki alanına sahip.
Dr. Başkent, hareketin faydalarını yalnızca kas gücü ve postürle
sınırlamıyor. Ona göre egzersiz, zihin sağlığının da güçlü bir
destekçisi:
-Kalp-damar sistemini korur
-Yorgunluğu azaltır
-Kiloyu düzenlemeye yardım eder
-Stresle baş etme kapasitesini artırır
-Özgüveni yükseltir
-Sosyal temasları güçlendirir
“Düzenli hareket eden bireylerin duygudurum dalgalanmalarıyla
baş etmede daha başarılı olduğunu görüyoruz,” diye ekleyen
Başkent, fiziksel aktivitenin psikolojik dayanıklılığı artırdığına
dikkat çekiyor.
“Evde hareket etmek sandığımızdan daha kolay”
Dr. Başkent, spor salonu şartı olmadan da aktif bir yaşam
sürülebileceğini hatırlatıyor. Haftada 150 dakika orta
şiddette egzersiz, yürüyüş ya da bisiklet gibi aktivitelerle
tamamlanabiliyor. Ancak ev içindeki ufak hareketler bile bütün
dengeyi değiştirebilir:
-5–10 dakikalık esneme ile güne başlamak
-Boyun, omuz ve sırt bölgesini kısa rutinlerle rahatlatmak
-Asansör yerine merdiven tercih etmek
-Gün içerisinde birkaç dakikalık mini egzersiz molaları
oluşturmak
-Squat, duvar şınavı, omuz dairesi veya diz kaldırma gibi kısa
hareketleri tekrarlamak
-Ev temizliği ve düzenleme gibi günlük işleri daha tempolu
yapmak
“Barriers are not excuses: Neither age nor equipment prevents
movement”
She emphasizes that physical activity doesn’t require
expensive equipment:
“A walk in the park, simple exercises at home or joining local
group activities is more than enough. What matters is making
movement a habit.”
This approach is especially motivating for individuals with busy
schedules or limited resources.
Small, sustainable steps are the key to a healthy future
Dr. Başkent’s message is clear: There is no need to wait for the
perfect time or conditions to start moving.
“Physical activity can be done at any age and benefits everyone.
A habit of movement gained in youth becomes one of the most
important determinants of independence in older age. What
matters is making this habit part of life with small but consistent
steps.”
These recommendations offer an effective roadmap for
protecting both physical and mental health against winter’s
increasing inactivity.
Dr. Başkent’e göre bu küçük dokunuşlar, uzun süre oturmanın
neden olduğu gerginliği azaltırken gün içinde enerji artışı da
sağlıyor.
“Engel bahane değil: Yaş da ekipman da hareket etmeye mani
değil”
Fiziksel aktivite için pahalı ekipmanlara gerek olmadığını
belirten Başkent, hareketin erişilebilirliğini şöyle anlatıyor:
“Parkta yürüyüş yapmak, evde basit egzersizler uygulamak ya
da mahalledeki grup etkinliklerine katılmak bile yeterli. Önemli
olan, hareketi bir alışkanlık hâline getirmek.”
Bu yaklaşım, özellikle yoğun çalışma temposu ya da kısıtlı
imkânları olan bireyler için motivasyon kaynağı niteliğinde.
Sürdürülebilir küçük adımlar sağlıklı bir geleceğin anahtarı
Dr. Başkent’in mesajı net: Hareket etmek için ideal zaman ya da
koşul beklemeye gerek yok.
“Fiziksel aktivite her yaşta yapılabilir ve herkes için faydalıdır.
Gençlikte kazanılan hareket alışkanlığı, yaşlılık döneminde
bağımsızlığı belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Önemli
olan küçük ama sürekli adımlarla bu alışkanlığı yaşamın bir
parçası yapmak.”
Kışın getirdiği durağanlığa karşı bu öneriler, hem beden hem
ruh sağlığını korumak için etkili bir yol haritası niteliği taşıyor.
32 Pharma
Silent guests in the intestinal wall
Bağırsak duvarındaki sessiz misafirler
Yıllarca belirti vermeden kalın bağırsakta biriken küçük
kesecikler… Ve bazen ani bir iltihaplanmayla ciddi klinik
tablolara dönüşen divertikülit süreci. İstanbul Okan
Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi
Osman Anıl Savaş, hastalığın oluşum mekanizmalarını,
risk faktörlerini ve güncel cerrahi yaklaşımları detaylarıyla
anlatıyor.
Kalın bağırsakta zamanla oluşan küçük kesecikler tıp
literatüründe divertikülozis olarak adlandırılıyor. Keseciklerin
neden geliştiği tam olarak bilinmese de, en güçlü teoriler
bağırsak içi basıncın artışı üzerinde birleşiyor. Bu süreç
genellikle sessiz ilerliyor; hatta çoğu kişi divertiküllere sahip
olduğunu tesadüfen öğrendiğini söylüyor. Belirti veren
vakalarda ise daha çok hafif karın krampları, gaz, şişkinlik ve
dışkılama alışkanlığında dalgalanmalar gibi hafif ama yaşam
kalitesini etkileyebilen şikâyetler görülüyor.
Assistant Professor Osman Anıl Savaş
34 Pharma
Small pouches that accumulate in the colon for years
without causing any symptoms… And at times, an abrupt
inflammation that suddenly turns into a serious clinical
picture: the process known as diverticulitis. Dr. Osman Anıl
Savaş, General Surgery Specialist at Istanbul Okan University
Hospital, explains the mechanisms behind the condition, its
risk factors, and the current surgical approaches in detail.
Small pouches that gradually form in the colon are referred to as
diverticulosis in medical literature. Although the exact reason
for their development is unknown, the strongest theories point
to increased pressure inside the intestine. This process often
progresses silently; in fact, many individuals discover they have
diverticula only incidentally. In cases that do cause symptoms,
mild abdominal cramps, gas, bloating, and fluctuations in bowel
habits may occur—seemingly minor yet capable of affecting
quality of life.
The picture changes when these pouches become inflamed.
This condition, known as diverticulitis, appears with striking
and severe symptoms, in contrast to its quiet onset: sudden
and intense abdominal pain, fever, chills, nausea, vomiting, and
significant loss of appetite. Experts emphasize that when severe
abdominal pain is accompanied by fever, seeking medical
attention without delay is vital.
Dr. Osman Anıl Savaş notes that the development of diverticula
is not solely influenced by dietary habits; age-related structural
weakening of the intestinal wall and genetic predisposition
also play a significant role. Individuals with a low-fiber diet,
sedentary lifestyle, or chronic constipation are considered
high-risk. Savaş particularly stresses that the condition is more
common in people over the age of 60.
During diagnosis, diverticula are often detected incidentally
during screenings performed for other reasons. In addition,
colonoscopy and computed tomography (CT) are key methods
for assessing the stage of the disease. Treatment varies according
to the severity:
In the silent phase, medication is unnecessary, and lifestyle
changes form the first step.
Mild attacks are managed with rest, a liquid-based diet, and
antibiotics prescribed by a physician.
In severe attacks, hospitalization, intravenous antibiotics, and
bowel rest may be required.
Although rare, complications such as bowel perforation,
recurrent diverticulitis attacks (two or more episodes), and
frequent bleeding may necessitate surgical intervention. The
main principle of surgical treatment is to remove the diseased
segment of the intestine and connect the healthy ends. Today,
surgeons often prefer the laparoscopic (minimally invasive)
approach in suitable patients. This method, performed through
3–4 small incisions in the abdomen, offers advantages such
as less pain, smaller scars, shorter hospital stays, and faster
recovery.
One of the greatest concerns for patients is the possibility of
a stoma—a bag that collects stool—after surgery. Dr. Savaş
emphasizes that in modern laparoscopic techniques, a stoma
is usually not required. The diseased segment is removed, and
the healthy ends can be directly rejoined. However, in highly
inflamed emergency cases, a temporary stoma may be created
to reduce the risk of leakage at the surgical site. Even then,
the process is not permanent: after infection is controlled, the
stoma is typically closed with a second minor surgery within
3–6 months, restoring the intestine to its original structure.
Thanks to minimally invasive techniques and personalized
treatment planning in modern surgery, diverticulitis can be
successfully managed when addressed at the right time. Simple
lifestyle measures such as improving dietary habits, increasing
fiber and water intake, and maintaining regular physical activity
can significantly help control the progression of the disease.
Asıl tablo, bu keseciklerin iltihaplanmasıyla değişiyor.
Divertikülit olarak bilinen bu durum, sessiz başlangıcın aksine
oldukça tipik ve şiddetli belirtilerle kendini gösteriyor: ani ve
yoğun karın ağrısı, ateş, üşüme–titreme, bulantı, kusma ve
belirgin iştah kaybı… Bu nedenle uzmanlar, özellikle şiddetli
karın ağrısı ile ateşin bir arada olduğu durumlarda vakit
kaybetmeden doktora başvurmanın hayati olduğunun altını
çiziyor.
Dr. Öğr. Üyesi Osman Anıl Savaş, divertiküllerin gelişiminde
yalnızca beslenme alışkanlıklarının değil, yaşlanmayla birlikte
bağırsak duvarında oluşan yapısal zayıflıkların ve genetik
eğilimlerin de önemli rol oynadığını belirtiyor. Liften zengin
beslenmeyen, hareketsiz bir yaşam süren ve kronik kabızlık
yaşayan bireylerin risk grubunda olduğunu aktaran Savaş,
özellikle 60 yaş üzerindeki kişilerde hastalığın daha sık
görüldüğünü vurguluyor.
Tanı sürecinde çoğu zaman başka nedenlerle yapılan
taramalarda divertiküllere rastlanıyor. Bunun dışında
kolonoskopi ve bilgisayarlı tomografi (BT), hastalığın evresini
değerlendirmede temel yöntemler arasında yer alıyor. Tedavi ise
evrelere göre değişiyor:
- Sessiz evrede ilaç gerekmezken, yaşam tarzı değişiklikleri ilk
basamağı oluşturuyor.
- Hafif ataklarda istirahat, sıvı ağırlıklı diyet ve doktor tarafından
verilen antibiyotikler uygulanıyor.
- Şiddetli ataklarda ise hastanede yatış, damardan antibiyotik
tedavisi ve bağırsağın dinlendirilmesi gerekebiliyor.
Nadir de olsa bağırsak delinmesi, iki veya daha fazla sayıda
tekrarlayan divertikülit atağı ve sık kanama gibi durumlarda
cerrahi müdahale gündeme geliyor. Cerrahi tedavide temel
prensip, hastalıklı bağırsak bölümünün çıkarılması ve sağlıklı
uçların birbirine bağlanması. Günümüzde cerrahlar, uygun
hastalarda laparoskopik (kapalı) yöntemi tercih ediyor. Karın
bölgesine açılan 3–4 küçük kesiyle gerçekleştirilen bu teknik;
daha az ağrı, daha küçük iz, daha kısa hastanede kalış süresi ve
daha hızlı iyileşme avantajları sunuyor.
Hastaların en büyük kaygılarından biri ise ameliyattan sonra
dışkının bir torbaya dolması yani stoma gerekliliği. Dr. Savaş,
modern laparoskopik tekniklerde genellikle torbaya ihtiyaç
duyulmadığını özellikle belirtiyor. Hastalıklı segment çıkarılıp
sağlıklı uçlar doğrudan birleştirilebiliyor. Ancak çok iltihaplı
acil vakalarda, dikişlerin tutmama riskini önlemek için geçici
stoma açılabiliyor. Bu durumda bile hastalar için süreç kalıcı
değil: enfeksiyon kontrol altına alındıktan yaklaşık 3–6 ay
sonra yapılan ikinci küçük ameliyatla bağırsak eski yapısına
kavuşturuluyor ve torba iptal ediliyor.
Günümüz cerrahisinin sunduğu kapalı teknikler ve bireye özel
tedavi planlamaları sayesinde divertikülit, doğru zamanda
müdahale edildiğinde başarılı sonuçlarla yönetilebilen bir
hastalık. Özellikle beslenme düzeni, su tüketimi ve hareketin
artırılması gibi basit yaşam tarzı adımlarıyla hastalığın
ilerlemesi önemli ölçüde kontrol altına alınabiliyor.
Pharma
35
A new milestone in Türkiye’s healthcare sector
Türkiye’de sağlıkta yeni eşik
Barış Erdoğan, CEO, Evideep AG, Dr. Sinan Şahin,
Digital Diagnosis Director, MLP Care,
Derya Köker, Türkiye General Manager, Alexion AstraZeneca Rare Diseases
MLP Care, Alexion AstraZeneca Rare Diseases and Evideep
have launched a digital transformation project that will reshape
the diagnosis process of rare diseases in Türkiye through
artificial intelligence.
A new chapter has opened in the digitalization of Türkiye’s
healthcare ecosystem. The Digital Transformation Project for PNH
Diagnosis, jointly initiated by MLP Care, Alexion AstraZeneca Rare
Diseases and Evideep, stands out as one of the first comprehensive
collaborations that place AI-driven early diagnosis of rare diseases
at its core. The project aims to shorten the years-long diagnostic
journey, accelerate accurate referral pathways and enhance the
effectiveness of clinical decision-making processes.
Digital power for Türkiye’s rare disease strategy
The signing ceremony was attended by leaders from all three
organizations. In line with the Ministry of Health’s 2023–2027 Rare
Diseases Health Strategy Document, this strategically important
project is recorded as one of the first collaborations designed to:
– Provide digital support to healthcare professionals
– Enable earlier identification of high-risk patient groups through
artificial intelligence
– Contribute to the healthcare system with locally developed
technology
MLP Care’s extensive hospital network and expert staff, Alexion’s
more than 30 years of global experience in rare diseases and
Evideep’s advanced technological infrastructure will combine to
establish a new standard in rare disease management.
Diagnosis of rare diseases can take up to 5 years
The diagnosis of many rare diseases—especially Paroxysmal
Nocturnal Hemoglobinuria (PNH)—still faces significant delays
today. Research shows that:
– It takes an average of 5 years for a patient to receive a diagnosis
– Patients consult up to 8 different specialists during this period
MLP Care, Alexion AstraZeneca Nadir Hastalıklar ve
Evideep, Türkiye’de nadir hastalıkların tanı sürecini yapay
zekâ ile yeniden şekillendirecek dijital dönüşüm projesine
imza attı.
Türkiye’de sağlık ekosisteminin dijitalleşmesinde yeni bir sayfa
açıldı. MLP Care, Alexion AstraZeneca Nadir Hastalıklar ve
Evideep tarafından hayata geçirilen PNH Tanısı için Dijital
Dönüşüm Projesi, nadir hastalıkların erken tanısında yapay
zekâ kullanımını merkezine alan ilk kapsamlı iş birliklerinden
biri olarak öne çıkıyor. Proje, nadir hastalıkların tanısında yıllar
sürebilen bekleme sürecini kısaltmayı, doğru yönlendirmeyi
hızlandırmayı ve klinik karar süreçlerini daha etkin hale
getirmeyi amaçlıyor.
Türkiye’nin nadir hastalık stratejisine dijital güç
İmza töreni, üç kurumun yöneticilerinin katılımıyla gerçekleşti.
Sağlık Bakanlığı’nın 2023–2027 Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji
Belgesi doğrultusunda kritik önem taşıyan proje;
-Sağlık çalışanlarına dijital destek sunmayı,
-Yapay zekâ ile riskli hasta gruplarının daha erken fark
edilmesini,
-Yerli teknoloji ile sağlık sistemine katkı sağlamayı hedefleyen
ilk iş birliklerinden biri olarak kayıtlara geçti.
MLP Care’in yaygın hastane ağı ve uzman ekibi, Alexion’un
30 yılı aşkın global nadir hastalık deneyimi ve Evideep’in ileri
teknolojik altyapısıyla birleşerek nadir hastalık yönetiminde
yeni bir standart oluşturacak.
Nadir hastalıklarda tanı 5 yıl sürebiliyor
Paroksismal Noktürnal Hemoglobinüri (PNH) başta olmak
üzere, birçok nadir hastalığın tanısı bugün hâlâ büyük
gecikmelerle konabiliyor. Araştırmalar;
-Bir hastanın tanı almasının ortalama 5 yılı bulduğunu,
-Bu süreçte 8 farklı uzmana başvurduğunu,
-Vakaların %35–40’ında yanlış tanı nedeniyle doğru tedaviye
erişimin geciktiğini gösteriyor.
Yeni dijital dönüşüm projesiyle, yapay zekâ tabanlı klinik
algoritmalar sağlık profesyonellerini uyaracak; risk
taşıyan hastalar çok daha erken süreçte doğru uzmanlara
yönlendirilecek.
Pilot çalışma Medical Park ve Liv Hospital’da başlıyor
Pilot uygulama, MLP Care bünyesindeki hastanelerde
gerçekleştirilecek. Proje kapsamında kurulacak dijital platform,
-Klinik karar destek sistemleri,
-Yapay zekâ uyarıları,
-Hastanın risk profilini analiz eden algoritmalar ile sağlık
çalışanlarının tanı sürecine aktif katkı sağlayacak.
Bu teknoloji, hem hasta yolculuğunu kısaltmayı hem de
Türkiye’nin sağlık verilerinin daha etkin kullanılmasını
36 Pharma
– In 35–40% of cases, misdiagnosis delays access to appropriate
treatment
With the new digital transformation project, AI-based clinical
algorithms will alert healthcare professionals, allowing at-risk
patients to be directed much earlier to the right specialists.
Pilot study begins at Medical Park and Liv Hospital
The pilot implementation will take place in hospitals within the
MLP Care network. The digital platform developed for the project
will include:
– Clinical decision support systems
– AI-driven alerts
– Algorithms that analyze patient risk profiles
These tools will actively support healthcare professionals
throughout the diagnostic process.
This technology aims to both shorten the patient journey and
create a strong foundation for future scientific research by enabling
more efficient use of Türkiye’s healthcare data.
“Years-long diagnostic journeys will be shortened”
Dr. Şahin describes the project as a significant milestone for
Türkiye’s healthcare sector and states:
“As MLP Care, we are placing digital diagnostic methods at the
center of our healthcare service standards. This AI-supported
transformation will significantly shorten the time it takes thousands
of people with rare diseases to receive a diagnosis. This step will
not only directly improve patients’ quality of life but also reduce
long-term healthcare costs resulting from years of misdiagnosis
or delayed diagnosis. Moreover, the data pools we will build will
form a scientific basis for the development of future diagnostic and
treatment methods.”
“Türkiye can become a leading country in this field”
Köker emphasizes that the use of advanced technologies in rare
diseases will give Türkiye a strategic advantage:
“At Alexion, we have been developing innovative solutions for the
treatment of rare diseases for more than 30 years. We believe in
Türkiye’s digital transformation capacity, its dynamic healthcare
strategies and its potential to become a model leader globally.
This project is a critical step toward enabling individuals with rare
diseases to reach the right diagnosis more quickly. With our datadriven
and locally focused technological approach, we aim to make
a meaningful difference.”
“Artificial intelligence is revolutionizing diagnostic processes”
Erdoğan summarizes the transformative impact of AI in rare
disease management as follows:
“Thanks to machine learning and big data analytics, diagnostic
processes that once took years are now becoming much faster
and more reliable. This collaboration will strengthen physicians’
decision-making while directly improving patients’ quality of life.
It is a major step in early diagnosis, effective treatment planning
and increasing public awareness. This transformation is not only
medical but also a social responsibility.”
sağlayarak gelecekteki bilimsel çalışmalara güçlü bir altyapı
oluşturmayı hedefliyor.
“Yıllar süren tanı yolculuğu kısalacak”
Dr. Şahin, projeyi Türkiye sağlık sektörü için önemli bir dönüm
noktası olarak nitelendirerek şöyle konuşuyor:
“MLP Care olarak dijital tanı yöntemlerini sağlık hizmeti
standartlarımızın merkezine alıyoruz. Yapay zekâ destekli
bu dönüşüm, nadir hastalıkları olan binlerce kişinin tanıya
ulaşma süresini kayda değer ölçüde kısaltacak. Bu adım; hem
hastaların yaşam kalitesini doğrudan artıracak hem de yıllarca
süren yanlış veya gecikmiş tanılardan kaynaklanan uzun
vadeli sağlık maliyetlerini azaltacak. Ayrıca oluşturulacak veri
havuzları geleceğin tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi
için bilimsel bir temel oluşturacak.”
“Türkiye bu alanda lider ülke olabilir”
Köker, nadir hastalıklarda ileri teknoloji kullanımının Türkiye’ye
stratejik güç kazandıracağını belirterek şunları ekliyor:
“Alexion olarak 30 yılı aşkın süredir nadir hastalıkların
tedavisinde yenilikçi çözümler geliştiriyoruz. Türkiye’nin dijital
dönüşüm kapasitesine, dinamik sağlık stratejilerine ve global
ölçekte örnek bir lider ülke olma potansiyeline inanıyoruz.
Bu proje, nadir hastalığa sahip bireylerin doğru tanıya daha
hızlı ulaşması için kritik bir adım. Veriye dayalı, yerli teknoloji
odaklı yaklaşımımızla fark katmayı hedefliyoruz.”
“Yapay zekâ tanı süreçlerinde çığır açıyor”
Erdoğan, yapay zekânın nadir hastalık yönetimindeki
dönüştürücü etkisini şöyle özetliyor:
“Makine öğrenimi ve büyük veri analitiği sayesinde yıllar süren
tanı süreçleri artık çok daha hızlı ve güvenilir hale geliyor. Bu
iş birliği; hekimlerin karar süreçlerine güç katarken hastaların
yaşam kalitesini doğrudan iyileştirecek. Erken tanı, etkin tedavi
planlaması ve toplumda farkındalık artışı açısından büyük bir
adım. Bu dönüşüm yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda sosyal bir
sorumluluk olarak da değerlidir.”
38 Pharma
Weight control is vital for healthy vision!
Kilo kontrolü, sağlıklı bir görüş için hayati önem taşıyor!
Obezite, günümüzde yalnızca estetik bir sorun olarak
değil; kalp-damar hastalıklarından diyabete, eklem
problemlerinden hormonal bozukluklara kadar pek çok
ciddi sağlık probleminin temel nedenlerinden biri olarak
kabul ediliyor. Ancak çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek
var: Fazla kilo, göz sağlığını da doğrudan tehdit ediyor. Türk
Oftalmoloji Derneği (TOD), obezitenin özellikle görme
siniri üzerinde oluşturabileceği kalıcı hasarlara dikkat
çekerek kamuoyunu uyardı.
Prof. Dr. Feyza Önder
Obesity is now recognized not only as an aesthetic concern,
but as one of the main underlying causes of many serious
health problems, ranging from cardiovascular diseases
and diabetes to joint disorders and hormonal imbalances.
However, one important fact is often overlooked: excess
weight also poses a direct threat to eye health. The Turkish
Ophthalmological Association (TOA) has issued a public
warning, drawing attention to the risk of permanent damage
to the optic nerve associated with obesity.
“Increased intracranial pressure progresses silently”
Prof. Dr. Feyza Önder, Chair of the Executive Board of the
Neuro-Ophthalmology Unit of the Turkish Ophthalmological
Association, emphasized that obesity-related increases in
intracranial pressure can follow an insidious course while
leading to serious consequences. This condition, which is more
commonly seen in overweight women between the ages of 20
and 40, can cause irreversible vision loss over time by exerting
pressure on the optic nerve.
Prof. Dr. Önder stated: “Intracranial pressure increases related
to weight gain usually progress slowly and without obvious
symptoms. One of the structures most affected by this pressure
is the optic nerve. Patients often consult neurologists with
complaints of severe headaches before experiencing noticeable
vision loss. However, delays in undergoing an eye examination
significantly increase the risk of permanent damage.”
“Kafa içi basınç artışı sessizce ilerliyor”
Türk Oftalmoloji Derneği Nörooftalmoloji Birim Yürütme
Kurulu Başkanı Prof. Dr. Feyza Önder, obeziteyle ilişkili kafa içi
basınç artışının sinsi seyreden ancak ciddi sonuçlar doğurabilen
bir tablo olduğuna dikkat çekti. Özellikle 20–40 yaş arası kilolu
kadınlarda daha sık görülen bu durum, uzun vadede görme
sinirine baskı yaparak geri dönüşü olmayan görme kayıplarına
yol açabiliyor.
Prof. Dr. Önder, “Kilo artışına bağlı kafa içi basınç artışı
genellikle yavaş ve belirti vermeden ilerliyor. Bu basınçtan en çok
etkilenen yapılardan biri göz siniri. Hastalar çoğu zaman görme
kaybı yaşamadan önce şiddetli baş ağrısı şikâyetiyle nöroloji
uzmanlarına başvuruyor. Ancak süreçte göz muayenesinin
gecikmesi, kalıcı hasar riskini artırıyor” ifadelerini kullandı.
“Erken tanı görmeyi kurtarabilir”
Hastalığın erken evrede fark edilmesinin kritik önem taşıdığını
vurgulayan Prof. Dr. Önder, multidisipliner yaklaşımın altını
çizdi. “Bu tabloda öncelikli hedefimiz kilo kaybı sağlamak.
Diyetisyenler ve fizik tedavi uzmanlarıyla birlikte yürütülen
kontrollü kilo verme programları, kafa içi basıncın azalmasına
ve göz siniri üzerindeki baskının hafiflemesine yardımcı oluyor”
dedi.
Bazı durumlarda geçici olarak ilaç tedavilerine başvurulabildiğini
belirten Prof. Dr. Önder, “İlaçlar semptomları hafifletebilir
ancak kalıcı çözüm sağlamaz. Esas tedavi kilo kaybıdır. Kilo
verilemez ve hastalık ilerlerse cerrahi seçenekler gündeme
gelebilir. Bu nedenle baş ağrısı şikâyeti olan ve fazla kilosu
bulunan bireylerin mutlaka göz muayenesinden geçmesini
öneriyoruz” şeklinde konuştu.
“Zayıflama ilaçları masum değil”
Son dönemde popülerleşen kilo verdirici ilaçların da ciddi
riskler barındırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Önder, önemli
bir uyarıda bulundu:
“Kilo kaybı amacıyla kullanılan bazı ilaçların, göz siniri
dolaşımını bozarak kalıcı görme kaybına hatta körlüğe
varan sonuçlara yol açabildiğini gösteren bilimsel çalışmalar
mevcut. Bu nedenle diyet ve fiziksel aktivite temelli yöntemler
denenmeden bu tür ilaçlara başvurulmamalıdır. Mutlaka hekim
kontrolünde ilerlenmelidir.”
40 Pharma
“Obeziteyle mücadele, görme sağlığının da anahtarı”
Prof. Dr. Feyza Önder, obeziteyle mücadelenin yalnızca kalp,
şeker veya eklem sağlığı açısından değil; görme sağlığının
korunması açısından da kritik olduğunu vurgulayarak sözlerini
şöyle tamamladı:
“Baş ağrısı yaşayan, fazla kilosu olan bireyler yalnızca nörolojik
değil, mutlaka göz muayenesinden de geçmelidir. Erken fark
edilen her olgu, görme kaybının önüne geçme şansı sunar.
Sağlıklı kilo, sağlıklı gözler demektir.”
Türk Oftalmoloji Derneği, toplumda obezitenin göz sağlığı
üzerindeki etkilerine yönelik farkındalığın artırılmasının,
önlenebilir görme kayıplarının önüne geçilmesinde önemli bir
adım olduğunun altını çiziyor.
“Early diagnosis can save vision”
Highlighting the critical importance of early detection, Prof. Dr.
Önder underlined the need for a multidisciplinary approach.
“Our primary goal in managing this condition is to achieve
weight loss. Controlled weight loss programs carried out in
collaboration with dietitians and physical therapy specialists
help reduce intracranial pressure and relieve the stress on the
optic nerve,” she said.
She noted that temporary medication therapies may be used in
some cases, adding: “Medications can alleviate symptoms, but
they do not provide a permanent solution. The cornerstone of
treatment is weight loss. If weight reduction cannot be achieved
and the disease progresses, surgical options may come into
consideration. For this reason, we strongly recommend that
individuals who experience headaches and have excess weight
undergo a comprehensive eye examination.”
“Weight loss drugs are not harmless”
Prof. Dr. Önder also issued a strong warning regarding the
growing popularity of weight loss medications, pointing out
that they may carry serious risks:
“There are scientific studies showing that some drugs used
for weight loss can impair optic nerve circulation, leading to
permanent vision loss and even blindness. Therefore, such
medications should not be used without first trying diet- and
physical activity-based methods, and they must always be taken
under medical supervision.”
“Fighting obesity is also the key to protecting vision”
Concluding her remarks, Prof. Dr. Feyza Önder emphasized
that combating obesity is essential not only for heart health,
diabetes control, or joint health, but also for preserving vision:
“Individuals who experience headaches and are overweight
should undergo not only neurological evaluations but also
comprehensive eye examinations. Every case detected early
offers a chance to prevent vision loss. A healthy weight means
healthy eyes.”
The Turkish Ophthalmological Association stresses that raising
public awareness about the effects of obesity on eye health is a
crucial step in preventing avoidable vision loss.
Pharma
41
The silent threat accumulates on the vessel walls
Sessiz tehdit damar duvarında birikiyor
42 Pharma
Dr. Ozan
Kocakaya,
Faculty
Member
Cardiovascular diseases continue to rank among the leading
causes of death both worldwide and in Türkiye. One of the
most critical yet often overlooked risks behind this picture
is elevated LDL, commonly known as “bad cholesterol.”
Accumulating on vessel walls for years without causing
any symptoms, LDL cholesterol gradually turns into
atherosclerotic plaques, posing a serious threat to the heart,
brain, and the entire circulatory system.
Dr. Ozan Kocakaya, Faculty Member and Internal Medicine
Specialist at Acıbadem Fulya Hospital, emphasizes that high
LDL is no longer a problem limited to older age groups but
has become a significant health issue among young adults as
well. “With the increasing prevalence of sedentary lifestyles,
unhealthy nutrition, and obesity, elevated LDL levels can now
be seen even in people in their 20s. For this reason, regular
monitoring of cholesterol levels is critical in preventing heart
attacks and strokes,” he says.
Arterial hardening can lead to heart attacks
Cholesterol plays vital roles in the body, such as building cell
membranes and producing hormones. However, when its
balance in the blood is disrupted, it can lead to serious health
problems. Dr. Kocakaya reminds that cholesterol is mainly
divided into two types: good (HDL) and bad (LDL), sharing the
following information:
“The only cholesterol value we want to increase is HDL, known
as good cholesterol. HDL levels above 50–55 mg/dl have a
protective effect on vascular health. When bad cholesterol
LDL rises, it accumulates on arterial walls and causes vascular
hardening known as atherosclerosis.”
These accumulations can result in coronary artery disease in the
vessels supplying the heart, stroke in the vessels supplying the
brain, and peripheral artery disease in the vessels of the arms
and legs. As a result, the risk of heart attack and stroke increases
significantly. Dr. Kocakaya warns that “LDL cholesterol should
ideally be kept below 130, and levels above 190 should never be
allowed.”
Kalp ve damar hastalıkları hem dünyada hem de Türkiye’de
ölüm nedenleri arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Bu
tablonun arkasındaki en önemli ancak çoğu zaman fark
edilmeyen risklerden biri ise “kötü kolesterol” olarak bilinen
LDL yüksekliği. Yıllarca hiçbir belirti vermeden damar
duvarlarında biriken LDL kolesterol, zamanla aterosklerotik
plaklara dönüşerek kalbi, beyni ve tüm dolaşım sistemini
tehdit eder hale geliyor.
Acıbadem Fulya Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim
Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün yalnızca ileri yaşların
değil, günümüzde genç erişkinlerin de ciddi bir sağlık sorunu
haline geldiğini belirterek, “Hareketsiz yaşam, yanlış beslenme
ve obezitenin yaygınlaşmasıyla birlikte LDL yüksekliği artık
20’li yaşlarda bile karşımıza çıkabiliyor. Bu nedenle kolesterol
değerlerinin düzenli takibi, kalp krizi ve felçten korunmada
kritik öneme sahiptir” diyor.
Damar sertliği kalp kriziyle sonuçlanabiliyor
Kolesterol, vücutta hücre zarı yapımı ve hormon üretimi
gibi hayati görevler üstleniyor. Ancak kandaki dengesinin
bozulması, ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Dr.
Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolün iyi (HDL) ve kötü
(LDL) olarak iki ana gruba ayrıldığını hatırlatarak şu bilgileri
paylaşıyor:
“Kolesterolde yükselmesini istediğimiz tek değer, iyi kolesterol
olarak bilinen HDL’dir. HDL’nin 50–55 mg/dl’nin üzerinde
olması, damar sağlığı açısından koruyucu bir etkidir. Kötü
kolesterol LDL ise yükseldiğinde atardamar duvarlarında
birikerek ‘ateroskleroz’ adı verilen damar sertliğine yol açar.”
Bu birikimler, kalbi besleyen damarlarda koroner arter
hastalığına, beyne giden damarlarda felce, kollara ve bacaklara
giden damarlarda ise periferik damar hastalığına neden
olabiliyor. Sonuç olarak kalp krizi ve inme riski belirgin
şekilde artıyor. Dr. Kocakaya, “LDL kolesterolün ideally 130’un
altında tutulması, 190’ın üzerine çıkmasına ise kesinlikle izin
verilmemesi gerekir” uyarısında bulunuyor.
Kötü kolesterol belirti vermeden yükseliyor
LDL kolesterolün en tehlikeli yönlerinden biri, yıllarca hiçbir
yakınmaya yol açmadan damarları tahrip edebilmesi. Bu
nedenle hastalar çoğu zaman riskin farkına ancak kalp krizi
veya felç gibi ciddi bir tabloyla karşılaştıklarında varabiliyor.
Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu duruma dikkat çekerek,
“Kötü kolesterol sessiz ilerler. Herhangi bir şikâyet olmaması,
riskin olmadığı anlamına gelmez. Bu nedenle düzenli ölçüm
hayati önem taşır” diyor.
Uzmanlara göre, kolesterol takibine 20 yaşından itibaren
başlanması gerekiyor. Erkeklerde 20–44 yaş arasında 5 yılda
bir, 45–60 yaş arasında 1–2 yılda bir, 65 yaş sonrasında ise
her yıl kolesterol ölçümü öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz
Bad cholesterol rises without symptoms
One of the most dangerous aspects of LDL cholesterol is its
ability to damage blood vessels for years without causing any
complaints. As a result, many patients become aware of the risk
only after facing serious conditions such as a heart attack or
stroke.
Drawing attention to this issue, Dr. Kocakaya says, “Bad
cholesterol progresses silently. The absence of symptoms does
not mean there is no risk. That is why regular testing is vital.”
According to experts, cholesterol monitoring should begin at the
age of 20. For men, cholesterol measurement is recommended
every five years between the ages of 20 and 44, every one to two
years between 45 and 60, and annually after the age of 65. For
women, testing every five years before menopause is advised,
while annual measurements are recommended after menopause,
as estrogen’s protective effect on blood vessels decreases.
Risk factors determine monitoring frequency
In addition to age and gender, individual risk factors also
determine how often cholesterol should be monitored. Dr.
Kocakaya highlights the importance of personalized evaluation
by stating, “If there is a family history of early heart attack or
stroke, if the person smokes, or if diabetes or obesity is present,
physicians prefer to monitor cholesterol levels much more
closely.”
He emphasizes that in these groups, bad cholesterol tends to rise
at earlier ages and that early diagnosis plays a decisive role in
preventing cardiovascular diseases.
Nutrition and physical activity are the cornerstones of
treatment
Dr. Kocakaya notes that simply knowing cholesterol levels is not
sufficient and that treatment should be addressed together with
lifestyle changes.
“Unhealthy eating habits are among the most important
causes of elevated bad cholesterol. Foods rich in saturated fats,
processed products, and fast food increase LDL levels, whereas
regular physical activity and healthy nutrition raise HDL.”
When diet and exercise are insufficient, medication may
be required. Dr. Kocakaya explains, “Cholesterol-lowering
medications protect blood vessels by reducing cholesterol
production in the liver. Compared to the risks posed by
cardiovascular diseases, these medications are extremely safe
and effective.”
Don’t be late for heart health
Emphasizing that controlling high bad cholesterol dramatically
reduces the risk of heart attack and stroke, Dr. Ozan Kocakaya
concludes with the following warning:
“Although heart attacks may seem to occur suddenly, they are
actually the result of risks that accumulate silently over many
years. Cholesterol monitoring is one of the most effective ways
to break this chain. Regular check-ups starting from the age of
20 are among the most important steps toward a healthy future.”
öncesinde 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damarları
koruyucu etkisi azaldığı için yılda bir ölçüm yapılması tavsiye
ediliyor.
Risk faktörleri takip aralığını belirliyor
Yaş ve cinsiyetin yanı sıra bireysel risk faktörleri de kolesterol
takibinin sıklığını belirliyor. Dr. Kocakaya, “Ailede erken
yaşta kalp krizi veya felç öyküsü varsa, kişi sigara içiyorsa,
diyabet ya da obezite sorunu mevcutsa hekimler kolesterolü
çok daha yakından takip etmek ister” diyerek, kişiye özel
değerlendirmelerin önemine dikkat çekiyor.
Bu gruplarda kötü kolesterolün daha erken yaşlarda yükselme
eğiliminde olduğunu vurgulayan Dr. Kocakaya, erken tanının
kalp-damar hastalıklarının önlenmesinde belirleyici rol
oynadığını ifade ediyor.
Beslenme ve hareket, tedavinin temel taşı
Kolesterol değerlerini bilmenin tek başına yeterli olmadığını
belirten Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, tedavinin yaşam
tarzı değişiklikleriyle birlikte ele alınması gerektiğini söylüyor.
“Yanlış beslenme alışkanlıkları kötü kolesterolü artıran en
önemli nedenlerden biri. Doymuş yağdan zengin besinler,
işlenmiş gıdalar ve fast food LDL’yi yükseltirken; düzenli fiziksel
aktivite ve sağlıklı beslenme HDL’yi artırır.”
Diyet ve egzersizin yetersiz kaldığı durumlarda ise ilaç tedavisine
başvurulabildiğini belirten Dr. Kocakaya, “Kolesterol düşürücü
ilaçlar, karaciğerde kolesterol üretimini azaltarak damarları
korur. Bu ilaçlar, kalp-damar hastalıklarının oluşturduğu
risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenli ve etkilidir”
diyor.
Kalp sağlığı için geç kalmayın
Kötü kolesterol yüksekliğinin kontrol altına alınmasının, kalp
krizi ve felç riskini dramatik biçimde azalttığını vurgulayan
Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, sözlerini şu uyarıyla
tamamlıyor:
“Kalp krizi çoğu zaman bir anda gelir gibi görünse de, aslında
yıllar içinde sessizce biriken risklerin sonucudur. Kolesterol
takibi, bu zinciri kırmanın en etkili yollarından biridir. 20
yaşından itibaren düzenli kontrol yaptırmak, sağlıklı bir gelecek
için atılacak en doğru adımlardan biridir.”
Pharma
43
A new era of personalized treatment with
monoclonal antibody injections
Monoklonal antikor enjeksiyonlarıyla kişiye özel çözüm dönemi
44 Pharma
Dr. Rıza Caferzade
Migraine, which affects a significant portion of the
population, is no longer a condition managed solely with
painkillers. Specialists emphasize that monoclonal antibody
treatments—popularly known in recent years as the
“migraine vaccine”—offer promising results, especially in
chronic and treatment-resistant cases.
Severe headaches, light sensitivity, nausea, and attacks lasting
for days… Migraine is not just a headache; it is a neurological
disorder that directly affects daily life, work performance, and
social functioning. More common among women, migraine
significantly reduces the quality of life for hundreds of thousands
of people in Türkiye.
The new treatment method commonly referred to as the
“migraine vaccine” is opening an important door in migraine
management. However, experts underline that the application
is not technically a vaccine, but a modern therapeutic option
consisting of injections containing monoclonal antibodies that
target the neural transmission pathways involved in migraine
formation.
Promising results for patients unresponsive to traditional
treatments
Many individuals continue to experience chronic attacks
despite using standard migraine medications. This is where
monoclonal antibody therapies come to the forefront, offering
an effective alternative particularly for patients classified as
having refractory migraine.
Neurology Specialist Dr. Rıza Caferzade of Çamlıca Erdem
Hospital explains the scientific basis of this treatment:
“Monoclonal antibodies target neuropeptides involved in
migraine pathways, suppressing the processes that trigger
Toplumun önemli bir kısmını etkileyen migren, artık
yalnızca ağrı kesicilerle yönetilen bir hastalık olmaktan
çıkıyor. Uzmanlar, son yıllarda “migren aşısı” olarak bilinen
monoklonal antikor tedavilerinin özellikle kronik ve dirençli
migren vakalarında yüz güldüren sonuçlar sunduğunu
vurguluyor.
Şiddetli baş ağrıları, ışığa duyarlılık, bulantı ve günler süren
ataklar… Migren, yalnızca bir baş ağrısı değil; günlük yaşamı,
iş performansını ve sosyal hayatı doğrudan etkileyen nörolojik
bir hastalık. Üstelik kadınlarda daha sık görülen bu rahatsızlık,
Türkiye’de yüz binlerce kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde
düşürüyor.
Son yıllarda gündeme gelen ve halk arasında “migren aşısı”
olarak adlandırılan yeni tedavi yöntemi ise migrenle mücadelede
önemli bir kapı aralıyor. Ancak uzmanlara göre bu uygulama
teknik olarak bir aşı değil; migrenin oluşumunda rol oynayan
sinirsel iletim mekanizmalarını hedef alan monoklonal antikor
içeren enjeksiyonlardan oluşan modern bir tedavi seçeneği.
Klasik tedavilere yanıt vermeyen hastalarda yüz güldüren
sonuçlar
Migren tedavisinde kullanılan ilaçlara rağmen atak sıklığı
azalmayan pek çok kişi, kronik ağrılarla yaşamaya devam
ediyor. İşte bu noktada devreye giren monoklonal antikor
tedavileri, özellikle inatçı migren olarak tanımlanan bu grupta
etkili bir alternatif sunuyor.
Çamlıca Erdem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Rıza
Caferzade, bu tedavinin bilimsel temeline dikkat çekerek
şunları söylüyor:
“Monoklonal antikorlar, migren oluşumunda rol alan
nöropeptidleri hedef alarak atakların tetikleyici süreçlerini
baskılıyor. Özellikle ilaç tedavilerine yanıt vermeyen, ayda 10–
15 kez atak yaşayan kronik migren hastalarında ciddi iyileşme
oranları görüyoruz. Uzun vadede koruyuculuk sağlayan
modern bir yaklaşım.”
Ayda bir uygulama ile konforlu tedavi
Tedavi genellikle subkutan yani cilt altı enjeksiyon yoluyla
uygulanıyor. Standart protokol ayda bir uygulama yönünde olsa
da bazı hastalarda iki–üç ayda bir yapılan enjeksiyonlarla dahi
olumlu sonuçlar alınabildiği belirtiliyor.
Caferzade, tedavi programını şu sözlerle özetliyor:
“Genellikle 5–6 aylık bir plan yapıyoruz. Ancak bazı
hastalarımızda iki–üç ay arayla uyguladığımızda da tatmin edici
sonuçlar elde ettik. Tedavi tamamen hastanın klinik tablosuna
göre düzenleniyor.”
attacks. We observe significant improvement especially in
chronic migraine patients who experience 10–15 attacks per
month and do not respond to medication. It offers a modern,
long-term preventive approach.”
Comfortable treatment with once-monthly injections
The therapy is typically administered via subcutaneous
injection. While the standard protocol is monthly application,
some patients achieve favorable outcomes even with injections
given every two to three months.
Dr. Caferzade summarizes the treatment plan as follows:
“We usually plan a 5–6-month course. However, in some
patients, administering injections at two- or three-month
intervals has also yielded satisfactory results. The treatment
is completely personalized based on the patient’s clinical
condition.”
A strong safety profile
One of the most common questions regarding new treatments
is: “Are there any side effects?” In migraine injections, no severe
side effects have been reported to date. Mild redness or local
irritation may occur but is considered temporary.
Dr. Caferzade emphasizes, “We have not encountered any side
effect requiring discontinuation of treatment so far. The safety
profile is quite high,” highlighting the reassuring aspect of the
therapy.
Who is eligible?
Monoclonal antibody treatments are particularly considered
for individuals who:
-Have a diagnosis of chronic migraine
-Do not respond adequately to medication
-Experience more than 8–10 attacks per month
-Are negatively affected by frequent attacks due to a busy work
schedule
According to Dr. Caferzade, the treatment not only reduces the
frequency of pain but also significantly improves participation
in daily activities, work performance, and overall quality of life.
Awareness and accurate guidance are essential
Although migraine is common, many people seek treatment
late or turn to methods that do not offer long-term solutions.
Specialists emphasize the importance of evaluating and
planning modern treatments through a neurologist.
Drawing attention to misinformation in society, Dr. Caferzade
makes the following call:
“Not every migraine patient needs the same treatment.
Therefore, proper patient selection is critical. When monoclonal
antibody therapy is planned individually, it provides dramatic
improvement in quality of life. Conscious consultation and
accurate guidance are essential.”
Monoclonal antibody injections are opening the doors to a new
era in migraine treatment. Guided by specialists, this therapy
offers hope for chronic migraine patients and stands out as one
of the most effective methods modern medicine has developed.7
Güvenilirlik konusunda öne çıkan profil
Yeni tedaviler söz konusu olduğunda en sık sorulan sorulardan
biri “Yan etkileri var mı?” oluyor. Migren enjeksiyonlarında ise
şimdiye kadar ciddi bir yan etki bildirilmediği ifade ediliyor.
Gözlenen hafif kızarıklık, lokal tahriş gibi etkilerin geçici
olduğu belirtiliyor.
Uzm. Dr. Caferzade, “Bugüne kadar tedaviyi kesmemizi
gerektirecek bir yan etkiyle karşılaşmadık. Güvenilirlik
profili oldukça yüksek” diyerek sürecin güven verici yönünü
vurguluyor.
Kimler için uygun?
Monoklonal antikor tedavileri özellikle:
-Kronik migren tanısı olanlar,
-İlaç tedavilerinden yeterli yanıt alamayanlar,
-Ayda 8–10’dan fazla atak yaşayan hastalar,
-Yoğun iş temposu nedeniyle sık ataklardan etkilenen kişiler
için değerlendiriliyor.
Caferzade’ye göre tedavi yalnızca ağrı sıklığını azaltmakla
kalmıyor; hastaların günlük yaşama katılımını, iş performansını
ve genel yaşam kalitesini de belirgin şekilde artırıyor.
Farkındalık ve doğru bilgilendirme şart
Migren toplumda yaygın olmasına rağmen pek çok kişi tedaviye
geç başvuruyor veya kalıcı çözüm sunmayan yöntemlere
yöneliyor. Bu noktada uzmanlar, modern tedavilerin bir nöroloji
hekimi tarafından değerlendirilerek planlanması gerektiğinin
altını çiziyor.
Caferzade, toplumdaki bilgi kirliliğine dikkat çekerek şu
çağrıda bulunuyor:
“Her migren hastası aynı tedaviye ihtiyaç duymuyor. Bu nedenle
uygun hasta seçimi kritik. Monoklonal antikor tedavisi kişiye
özel planlandığında yaşam kalitesinde dramatik bir iyileşme
sağlıyor. Bilinçli başvuru ve doğru yönlendirme çok önemli.”
Monoklonal antikor enjeksiyonları, migrenle mücadelede yeni
bir dönemin kapılarını aralıyor. Uzmanların yönlendirmesiyle
uygulanan bu tedavi, kronik migren hastalarının yaşamına
umut veriyor ve modern tıbbın sunduğu en etkili yöntemlerden
biri olarak öne çıkıyor.
Pharma
45
A silent, progressive danger
Sessiz ilerleyen tehlike
Assoc. Prof. Baran Şimşek
Evening leg swelling, pain, and a persistent feeling of heaviness…
Many people dismiss these symptoms as simple fatigue, yet they
may actually signal chronic venous insufficiency. Cardiovascular
Surgeon Assoc. Prof. Baran Şimşek emphasizes that although
this valve-related vascular disorder is more common in
women, a sedentary lifestyle and obesity have caused cases to
rise significantly—even among younger adults. “With early
diagnosis, it is possible to stop progressive damage. If left
untreated, the condition can advance to severe skin problems
and non-healing ulcers,” he warns.
Chronic venous insufficiency occurs when malfunctioning
venous valves cause blood to pool in the legs. Despite being
common, it often goes unnoticed in its early stages. While
many view it as a cosmetic concern, its progression can result in
permanent skin changes, chronic pain, and ulcers, making early
detection critically important.
Assoc. Prof. Şimşek, Cardiovascular Surgery Specialist at
Yeditepe University Kozyatağı Hospital, notes that the condition
is increasingly seen in the younger population, turning it into a
growing public health issue.
Gün sonunda artan bacak şişliği, ağrı, dolgunluk hissi… Birçok
kişinin yorgunlukla ilişkilendirip geçiştirdiği bu belirtiler
aslında kronik venöz yetmezliğin habercisi olabilir. Kapakçık
bozukluklarına bağlı gelişen bu damar hastalığının kadınlarda
daha sık görülmesine karşın, hareketsiz yaşam ve obezite
nedeniyle artık genç yaşta da belirgin şekilde arttığına dikkat
çeken Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Baran Şimşek,
“Erken tanı ile ilerleyici hasarı durdurmak mümkün. Tedavi
edilmediğinde ise tablo ciddi cilt problemlerine ve yaralara
kadar ilerleyebiliyor” diyor.
Toplardamar kapakçıklarının işlevini yitirmesiyle bacaklarda
kan göllenmesine neden olan kronik venöz yetmezlik,
toplumda sık görülmesine rağmen çoğu zaman geç fark edilen
bir hastalık. Estetik bir sorun gibi algılansa da ilerlediğinde
kalıcı cilt hasarlarına, kronik ağrıya ve iyileşmeyen yaralara yol
açabildiği için erken tanı kritik önem taşıyor.
Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Kalp ve Damar
Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Baran Şimşek, özellikle genç nüfusta
artan vakalara dikkat çekerek kronik venöz yetmezliğin giderek
daha büyük bir halk sağlığı sorununa dönüştüğünü söylüyor.
Kadınlar daha risk altında, ancak artık gençlerde de sıklık
artıyor
Kronik venöz yetmezliğin kadınlarda hormonal nedenlerle
daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Şimşek, gebeliğin de
etkili bir risk faktörü olduğunun altını çiziyor:
“Östrojen, damar duvarında gevşemeye yol açtığı için kadınlarda
toplardamar yetmezliği daha sık görülüyor. Gebeliğin özellikle
son aylarında karın içi basıncın artması da venöz kaçak riskini
yükseltiyor. Gebelik sayısı arttıkça komplikasyon şiddeti de
artıyor.”
46 Pharma
Higher risk in women, rising prevalence among young adults
Assoc. Prof. Şimşek explains that chronic venous insufficiency
is more common in women due to hormonal factors and
highlights pregnancy as a significant contributor:
“Estrogen causes relaxation of the vein walls, which is why
venous insufficiency is more frequent in women. During the
later months of pregnancy, increased intra-abdominal pressure
further raises the risk of venous reflux. The more pregnancies a
woman has, the more severe the complications become.”
However, he also underlines an alarming trend:
“We now see venous insufficiency even in individuals under
the age of 21. Congenital venous anomalies can lead to early
onset, and the rise in obesity and sedentary habits accelerates
this process.”
Post-pandemic weight gain and prolonged inactivity have
contributed to a marked increase in cases.
Symptoms often mistaken for fatigue
Assoc. Prof. Şimşek lists the most common early symptoms,
which are frequently ignored:
• Leg pain and heaviness that worsen by the end of the day
• Noticeable swelling in the legs and ankles
• Night-time cramps
• Symptoms worsening with prolonged standing and improving
with rest
In advanced stages, more serious signs can appear:
• Skin discoloration
• Hardening and thickening of the skin
• Ulcers (non-healing wounds)
“Our aim is to begin treatment before patients reach these
advanced stages. Venous Doppler ultrasonography is the gold
standard for diagnosis and treatment planning.”
Venous insufficiency vs. varicose veins: one is the disease, the
other its result
Assoc. Prof. Şimşek also clarifies a common misconception:
“Chronic venous insufficiency begins with increased venous
pressure caused by reflux.
Ancak hastalığın günümüzde yalnızca orta yaş ve üzeri
bireylerde değil, 21 yaş altı gençlerde dahi görülebildiğine
dikkat çekiyor:
“Damar gelişim anomalileri nedeniyle çok genç yaşta bile venöz
yetmezliğe rastlıyoruz. Obezite ve hareketsiz yaşamın artması
bu tabloyu daha da hızlandırıyor.”
Özellikle pandemi sonrası artan kilo sorunları ve uzun süreli
hareketsizlik, kronik venöz yetmezliğin görülme sıklığını
belirgin biçimde artırmış durumda.
Belirtiler yorgunlukla karıştırılıyor
Hastalığın başlangıç aşamasında belirtilerin çoğu zaman
ihmal edildiğini söyleyen Doç. Dr. Şimşek, en sık karşılaşılan
semptomları şöyle sıralıyor:
Bacaklarda gün sonunda artan ağrı ve dolgunluk hissi
Ayak bileği ve bacaklarda belirgin şişlik
Özellikle geceleri artan kramplar
Ayakta kalınca şikayetlerin artması, dinlenince azalması
Hastalığın ilerleyen dönemlerinde ise:
Ciltte renk değişiklikleri
Sertleşme
Yaralar (ülserler)
gibi ciddi tablolar ortaya çıkabiliyor.
“Bizim amacımız hastayı bu aşamalara gelmeden tedaviye
almak. Venöz Doppler ultrasonografi, tanı koymada ve tedavi
planlamasında altın standarttır.”
Venöz yetmezlik ve varis arasındaki fark: Biri hastalık, diğeri
sonucu
Toplumda sıkça karıştırılan bir konuya da dikkat çeken
Pharma
47
Doç. Dr. Şimşek, varisin neden değil sonuç olduğunu
vurguluyor:
“Kronik venöz yetmezlik, toplardamar içindeki kaçak nedeniyle
basıncın artmasıyla başlar. Varis, bu durumun dışa yansıyan
sonucudur. Varisleri C0’dan C6’ya kadar sınıflıyoruz; C0’da
görünüm yokken C6 evresinde iyileşmeyen yaralar görülebilir.”
Varicose veins are the visible outcome of this process—not
the cause. We classify varicose veins from C0 to C6; C0 has no
visible signs, while C6 involves persistent ulcers.”
Three-step treatment: from compression stockings to laser
ablation
Treatment varies according to the disease stage. Assoc. Prof.
Şimşek summarizes the main approaches:
1. Conservative Methods
• Compression stockings
• Regular exercise
• Weight management
These measures help reduce symptoms and slow progression in
early stages.
2. Medication
• Oral venotonics
• Anticoagulant therapy in moderate to advanced disease
3. Interventional and Surgical Methods
Modern, minimally invasive techniques have largely replaced
open surgery:
• Endovenous laser ablation (EVLA)
• Radiofrequency ablation (RFA)
• Foam sclerotherapy (for small varicose veins)
“With these procedures, the faulty vein is closed, disease
progression stops, and symptoms improve significantly.”
Tedavide üç basamak: Çoraptan lazer ablasyona
Kronik venöz yetmezlikte tedavi hastalığın evresine göre
değişiyor. Doç. Dr. Şimşek tedavi yöntemlerini şöyle özetliyor:
1. Koruyucu Yöntemler
Varis çorapları
Düzenli egzersiz
Kilo kontrolü
Bu yöntemler erken evrede şikayetleri azaltıyor ve ilerlemeyi
yavaşlatıyor.
2. İlaç Tedavisi
Ağızdan alınan venotonikler
Orta–ileri evrede kan sulandırıcı tedaviler
3. Girişimsel ve Cerrahi Yöntemler
Artık açık cerrahi yerine modern ve minimal invaziv teknikler
kullanılıyor:
Endovenöz lazer ablasyon (EVLA)
Radyofrekans ablasyon (RFA)
Köpük skleroterapi (küçük varisler için)
“Bu işlemlerle kaçak yapan damar kapatılır, hastalığın ilerlemesi
durdurulur ve şikayetler belirgin şekilde azalır.”
Erken tanı, egzersiz ve kilo kontrolü
Doç. Dr. Şimşek, kronik venöz yetmezliğin erken dönemde fark
edilirse tamamen kontrol altına alınabileceğini vurgulayarak
sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Hastalık ilerleyici ama yönetilebilir. Erken tanı koymak, kilo
kontrolü, hareketli yaşam ve düzenli takip tedavinin en kritik
parçalarıdır. Bu adımlarla hem yaşam kalitesi yükseliyor hem de
ileri evre komplikasyonların önüne geçilebiliyor.”
Early diagnosis, exercise, and weight control
Assoc. Prof. Şimşek concludes by emphasizing that chronic
venous insufficiency is manageable when recognized early:
“The disease is progressive but controllable. Early diagnosis,
weight control, an active lifestyle, and regular follow-up are the
most critical components of treatment. With these measures,
quality of life improves and advanced complications can be
prevented.”
48 Pharma
EN 1789
Advan
Internat
Ambulance
EN 1789 Lorem Certified Ipsum
Ambulance
EN 1789 Lorem Manufacturer
Certified Ipsum
Ambulance Manufacturer
Globa
Advanc
Intern
Global E
FACTORY
Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)
Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı
Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE
FACTORY
Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)
Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı
Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE
BRANCH DUBAI
Tel : + 971 4 880 64 68
Address : P.O. Box 261410
Dubai U.A.E.
BRANCH DUBAI
Tel : + 971 4 880 64 68
Address : P.O. Box 261410
www.emsambulance.com
Dubai U.A.E.
FACTORY
Tel : + 90 312 589 88 88
Lorem Ipsum
Certified
Manufacturer
EN 1789 Lorem Certified Ipsum
Ambulance Manufacturer
Advanced Solutions
Global Export Experience
Advanced Solutions
International Certiications
Global Export Experience
International Certiications
(pbx)
FACTORY
Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)
Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı
Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE
BRANCH DUBAI
Tel : + 971 4 880 64 68
BRANCH DUBAI
Tel : + 971 4 880 64 68
Address : P.O. Box 261410
Dubai U.A.E.
BRANCH GERMANY
Tel : +49 211 680 20 53
BRANCH GERMANY
Address: Kalkumer Straße 125
40468 Düsseldorf GERMANY
Tel : +49 211 680 20 53
Living with reflux is not destiny!
Reflüyle yaşamak kader değil!
Kapalı reflü ameliyatı, uykusuz geceleri ve yanma şikâyetlerini
büyük ölçüde ortadan kaldırabiliyor.
Göğüs arkasında yanma hissi, boğaza kadar gelen acı su, geceleri
uykudan uyandıran ağrı… Reflü, yalnızca mideyi değil, günlük
yaşamı da sessizce ele geçiren yaygın bir sağlık sorunu olarak
öne çıkıyor. Toplumda her 7 kişiden birini etkileyen bu hastalık,
uzun vadede yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor; tedavi
edilmediğinde ciddi sağlık risklerini de beraberinde getiriyor.
Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi
Uzmanı Doç. Dr. Anıl Ergin, ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri
devam eden hastalarda laparoskopik (kapalı) reflü ameliyatının
kalıcı ve yüz güldürücü sonuçlar sunduğunu belirtiyor. Doğru
hasta seçimiyle uygulandığında, bu yöntemle hastaların yüzde
90–95’inde reflüye bağlı yakınmaların tamamen ortadan
kalkabildiğine dikkat çekiyor.
Doç. Dr. Anıl Ergin
Minimally invasive reflux surgery can largely eliminate
sleepless nights and burning complaints.
A burning sensation behind the chest, bitter fluid rising up to
the throat, pain that wakes patients from sleep at night… Reflux
stands out as a common health problem that silently takes
over not only the stomach but also daily life. Affecting one in
every seven people, this condition not only reduces quality of
life in the long term but also brings serious health risks if left
untreated.
Assoc. Prof. Dr. Anıl Ergin, General Surgery Specialist at
Yeditepe University Kozyatağı Hospital, states that in patients
whose symptoms persist despite medical treatment, laparoscopic
(minimally invasive) reflux surgery offers permanent and highly
satisfactory results. When applied with proper patient selection,
reflux-related complaints can be completely eliminated in 90–
95% of patients.
Reflü küresel bir sorun: yaklaşık 1 milyar kişi etkileniyor
Reflü hastalığının yalnızca bireysel bir rahatsızlık değil, aynı
zamanda küresel ölçekte bir halk sağlığı problemi olduğunu
vurgulayan Doç. Dr. Ergin, dünya genelinde görülme sıklığının
yüzde 14–15 civarında olduğunu belirtiyor. Bu oran, yaklaşık
bir milyar insanın reflüden mustarip olduğu anlamına geliyor.
“Reflü; yutma güçlüğü, göğüs arkasında yanma, ağıza acı su
gelmesi gibi klasik belirtilerin yanı sıra, inatçı öksürük, ses
kısıklığı ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarıyla da karşımıza
çıkabiliyor” diyen Ergin, hastalığın bazen mideyle ilgisiz gibi
görünen şikâyetlerle kendini gösterebildiğini ifade ediyor.
Tedavide ilk basamağın mide asidini baskılayan ilaçlar
olduğunu belirten Ergin, özellikle genç hastalarda uzun süreli
ilaç kullanımının her zaman ideal bir çözüm olmayabileceğinin
altını çiziyor.
52 Pharma
Reflux is a global problem: nearly 1 billion people are affected
Emphasizing that reflux disease is not merely an individual
complaint but a global public health issue, Assoc. Prof. Dr. Ergin
notes that its prevalence worldwide is around 14–15%. This
corresponds to nearly one billion people suffering from reflux.
“Reflux may present not only with classic symptoms such as
difficulty swallowing, burning behind the chest, and bitter fluid
reaching the mouth, but also with persistent cough, hoarseness,
and recurrent lung infections,” says Ergin, adding that the
disease can sometimes manifest with complaints that seem
unrelated to the stomach.
Ergin points out that the first step in treatment is medication
that suppresses stomach acid, but underlines that long-term
drug use may not always be an ideal solution, especially for
younger patients.
When medication is insufficient, surgery comes into focus
Assoc. Prof. Dr. Ergin explains that surgical treatment becomes
an important option in patients whose complaints do not resolve
despite medication, who develop advanced esophageal damage,
or who have large hiatal hernias. He notes that minimally
invasive reflux surgery offers both an anatomical and functional
solution.
“We have two main goals in this surgery,” says Ergin,
summarizing the process as follows:
“First, we repair the enlarged opening in the diaphragm muscle
to correct the hiatal hernia. Second, we wrap the upper part
of the stomach around the esophagus to create a new valve
mechanism to replace the dysfunctional one. In this way, the
backflow of stomach contents into the esophagus is prevented.”
Faster recovery and less pain with the minimally invasive
approach
Highlighting that laparoscopic reflux surgery offers significant
advantages over open surgery, Assoc. Prof. Dr. Ergin states that
this method considerably shortens the recovery period.
İlaç yeterli olmadığında cerrahi gündeme geliyor
İlaç tedavisine rağmen şikâyetleri geçmeyen, yemek borusunda
ileri derecede hasar gelişen ya da büyük mide fıtığı bulunan
hastalarda cerrahi tedavinin önemli bir seçenek haline geldiğini
söyleyen Doç. Dr. Ergin, kapalı reflü ameliyatının hem anatomik
hem de fonksiyonel bir çözüm sunduğunu belirtiyor.
“Bu ameliyatta iki temel hedefimiz var” diyen Ergin, süreci şöyle
özetliyor:
“Birincisi diyafram kasındaki genişlemiş açıklığı onararak
mide fıtığını düzeltmek. İkincisi ise midenin üst kısmını yemek
borusu etrafında sararak, işlevini kaybetmiş olan kapakçığın
yerine yeni bir kapak mekanizması oluşturmak. Böylece mide
içeriğinin yemek borusuna geri kaçması engelleniyor.”
Kapalı yöntemle daha hızlı iyileşme, daha az ağrı
Laparoskopik yöntemle yapılan reflü ameliyatlarının, açık
cerrahiye kıyasla hastaya önemli avantajlar sunduğunu
vurgulayan Doç. Dr. Ergin, bu yöntemin iyileşme sürecini
belirgin şekilde kısalttığını ifade ediyor.
Kapalı ameliyat sayesinde:
-Hastanede kalış süresi 1–2 geceye kadar düşüyor
-Ameliyat sonrası ağrı minimal düzeyde oluyor
-Günlük yaşama dönüş çoğu hastada bir hafta içinde mümkün
hale geliyor
Pharma
53
Thanks to minimally invasive surgery:
* Hospital stay is reduced to 1–2 nights
* Postoperative pain remains minimal
* Most patients can return to daily life within one week
* A full return to normal life is usually possible within about
one month
These advantages positively change the perspective on surgery,
especially for patients with active working lives.
Correct patient selection determines success
Stressing that the key to success in reflux surgery is correct
patient selection, Assoc. Prof. Dr. Ergin particularly emphasizes
that not every reflux patient is suitable for surgery.
“We recommend surgery for patients whose symptoms persist
despite medication, who have advanced esophageal damage,
large hiatal hernias, or young patients who do not wish to use
long-term medication,” says Ergin, drawing attention to an
important point regarding current surgical approaches.
He notes that instead of the previously common full wrap
(Nissen fundoplication), partial wrap techniques are now
preferred more frequently, significantly reducing side effects
such as difficulty swallowing, gas, and bloating.
Detailed preoperative evaluation is vital
Assoc. Prof. Dr. Ergin emphasizes that patients must undergo
a comprehensive evaluation before a surgical decision is made,
stating that the diagnostic process has three main pillars:
* Endoscopy
-Yaklaşık bir ay içinde tamamen normal hayata dönülebiliyor
Bu avantajlar, özellikle aktif çalışma hayatı olan hastalar için
cerrahiye bakış açısını da olumlu yönde değiştiriyor.
Doğru hasta seçimi başarıyı belirliyor
Reflü cerrahisinde başarının anahtarının doğru hasta seçimi
olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Ergin, her reflü hastasının
ameliyat için uygun olmadığını özellikle belirtiyor.
“Ameliyatı; ilaca rağmen şikâyetleri süren, yemek borusunda
ileri derecede hasar saptanan, büyük mide fıtığı bulunan
ya da uzun süreli ilaç kullanmak istemeyen genç hastalarda
öneriyoruz” diyen Ergin, güncel cerrahi yaklaşımlarla ilgili de
önemli bir noktaya dikkat çekiyor.
Eskiden yaygın olarak uygulanan tam sarma (Nissen
fundoplikasyonu) yerine artık daha çok kısmi sarma
yöntemlerinin tercih edildiğini belirten Ergin, bu sayede yutma
güçlüğü, gaz ve şişkinlik gibi yan etkilerin belirgin şekilde
azaldığını ifade ediyor.
Ameliyat öncesi detaylı tetkik hayati önem taşıyor
Cerrahi karar öncesinde hastaların mutlaka kapsamlı bir
değerlendirmeden geçirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr.
Ergin, tanısal sürecin üç temel ayağı olduğunu söylüyor:
-Endoskopi
-pH metre ile asit ölçümü
54 Pharma
* Acid measurement with pH monitoring
* Esophageal pressure and motility assessment with manometry
“Manometry is particularly important,” says Ergin, warning
that performing the wrong type of surgery in patients with
esophageal motility disorders can lead to serious problems.
Therefore, he stresses that surgical decisions should only be
made after thorough diagnostic testing.
A significant improvement in quality of life
Assoc. Prof. Dr. Ergin states that a marked improvement in
patients’ quality of life is observed after minimally invasive
reflux surgery, noting that nighttime reflux attacks are largely
eliminated.
“In the long term, some patients may feel the need to use
medication again, but symptoms are much milder,” says Ergin,
adding that surgery not only alleviates symptoms but also helps
reduce long-term tissue damage caused by reflux and lowers the
risk of esophageal cancer.
Manometri ile yemek borusu basınç ve hareket
değerlendirmesi
“Özellikle manometri çok önemli” diyen Ergin, yemek
borusunda hareket bozukluğu olan hastalarda yapılacak yanlış
bir ameliyatın ciddi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekiyor.
Bu nedenle cerrahi kararın ancak detaylı tetkikler sonrasında
verilmesi gerektiğini vurguluyor.
Yaşam kalitesinde belirgin artış sağlanıyor
Kapalı reflü ameliyatı sonrası hastaların yaşam kalitesinde ciddi
bir iyileşme gözlemlendiğini belirten Doç. Dr. Ergin, özellikle
gece reflü ataklarının büyük oranda ortadan kalktığını ifade
ediyor.
“Uzun vadede bazı hastalar yeniden ilaç kullanma ihtiyacı
hissedebilir, ancak şikâyetler çok daha hafif seyreder” diyen
Ergin, cerrahinin yalnızca semptomları değil, reflünün uzun
vadede yol açabileceği doku hasarlarını ve yemek borusu kanseri
riskini de azaltmaya yardımcı olduğunu sözlerine ekliyor.
Pharma
55
Global alliance for artificial intelligence in healthcare
Sağlıkta yapay zekâ için küresel güç birliği
56 Pharma
The international PHRESH project, hosted in Istanbul
by MLP Care, marks the beginning of a new era in digital
transformation in healthcare. Bringing together leading
institutions from seven countries, the project aims to
integrate a broad technology ecosystem into healthcare
services — from AI-supported early warning systems to
quantum-resistant security.
The international PHRESH project, which focuses on the
integration of artificial intelligence and advanced digital
technologies in healthcare, officially launched with an
opening meeting hosted by MLP Care in Istanbul. Held at
Istinye University’s Topkapı Campus, the meeting brought
representatives from healthcare institutions, technology
companies, universities, and research centers from the
Netherlands, Canada, Türkiye, Spain, Portugal, Romania, and
the United Kingdom to the same table.
Named after the English initials of “Patient Health Intervention
for Connected Health Services in Emergency and Secure
Environments,” the PHRESH project stands out as a visionary
framework program designed to transform the global healthcare
ecosystem.
A connected, secure, and AI-supported healthcare ecosystem
The project aims to move the patient’s healthcare journey
into an end-to-end digital structure — from sensors to data
security, from AI-supported decision mechanisms to real-time
emergency response systems.
MLP Care’in ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen
uluslararası PHRESH projesi açılış toplantısı, sağlıkta dijital
dönüşümün yeni çağına işaret ediyor. Yedi ülkeden öncü
kurumları bir araya getiren proje; yapay zekâ destekli erken
uyarı sistemlerinden kuantuma dayanıklı güvenliğe kadar
geniş bir teknoloji ekosistemini sağlık hizmetlerine entegre
etmeyi hedefliyor.
Sağlıkta yapay zekâ ve ileri dijital teknolojilerin entegrasyonuna
odaklanan uluslararası PHRESH projesi, MLP Care’in ev
sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen resmi açılış toplantısıyla
start aldı. İstinye Üniversitesi Topkapı Kampüsü’nde düzenlenen
toplantı, Hollanda, Kanada, Türkiye, İspanya, Portekiz,
Romanya ve Birleşik Krallık’tan sağlık kuruluşları, teknoloji
şirketleri, üniversiteler ve araştırma merkezlerinin temsilcilerini
aynı masada buluşturdu.
Adını “Acil Durum ve Güvenli Ortamlarda Bağlantılı Sağlık
Hizmetleri İçin Hasta Sağlığı Müdahalesi”nin İngilizce
başlıklarından alan PHRESH projesi, küresel ölçekte sağlık
ekosistemini dönüştürmeyi hedefleyen vizyoner bir çerçeve
programı olarak dikkat çekiyor.
Bağlantılı, güvenli ve yapay zekâ destekli sağlık ekosistemi
Projeyle amaçlanan; hastanın sağlık yolculuğunu sensörlerden
veri güvenliğine, yapay zekâ destekli karar mekanizmalarından
gerçek zamanlı acil müdahale sistemlerine kadar uçtan uca
dijital bir yapıya taşımak.
Dr. Hasan Selçuk Selek, Deputy President of TÜBİTAK
TEYDEB, and Prof. Dr. Bestami Özkaya, Vice Rector of Istinye
University, emphasized that Türkiye’s R&D capacity in health
technologies will be strengthened through international
collaborations.
“A vision where science, technology, and clinical practice
converge”
Speaking at the meeting, Prof. Dr. Bestami Özkaya highlighted
Türkiye’s vision of becoming a regional hub in health
technologies and stated:
“We are on the threshold of a new era shaped by AI-supported
healthcare services. As Istinye University and MLP Care, we
bring together academia, clinical practice, and technology
under the same roof. PHRESH is a unique collaboration that
carries our scientific capacity to an international scale for early
diagnosis, stronger decision support, and improved patient
outcomes.”
Özkaya added that the university aims to become one of the
leading research centers developing innovation in health
technologies in the coming years.
“A strategic meeting for the future of health technologies”
Esra Alkurt, Deputy Director of Project Management at MLP
Care and one of the project leads in Türkiye, emphasized that
the meeting is not only a beginning but also a milestone for
knowledge transfer, technology sharing, and strengthening
strategic collaborations:
“This initiative integrates numerous innovations — from highaccuracy
sensors and AI-supported early warning systems to
5G/6G-enhanced ambulance-hospital data flow and quantumresistant
encryption technologies.”
Alkurt noted that Türkiye has a key role in the project,
particularly in the early diagnosis of lung diseases.
Wearable technologies powered by artificial intelligence,
digitally integrated platforms connecting hospitals, and mobile
applications to be developed for both patients and healthcare
professionals are among the main focus areas of the Türkiye
consortium.
The project is built on four main innovation areas
As participating countries shared their case studies during the
meeting, it was announced that the project will focus on four
critical technology fields:
Sense for Health:
Continuous patient data monitoring and condition analysis
with advanced sensors.
Alert to Prevent:
AI-based early warning mechanisms for identifying risks in
advance.
Connected Transport:
Seamless, real-time data flow from 5G/6G-equipped ambulances
to hospitals.
Toplantıya katılan TÜBİTAK TEYDEB Başkan Yardımcısı Dr.
Hasan Selçuk Selek ve İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı
Prof. Dr. Bestami Özkaya, Türkiye’nin sağlık teknolojilerindeki
Ar-Ge kapasitesinin uluslararası iş birlikleriyle güçleneceğine
dikkat çekti.
“Bilim, teknoloji ve kliniğin ortak paydada buluştuğu bir vizyon”
Toplantıda konuşan İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.
Dr. Bestami Özkaya, Türkiye’nin sağlık teknolojilerinde bölgesel
bir çekim merkezi olma vizyonunu hatırlatarak şunları söyledi:
“Yapay zekâ ile desteklenen sağlık hizmetlerinin şekillendiği
yeni bir dönemin eşiğindeyiz. İstinye Üniversitesi ve MLP
Care olarak aynı çatı altında akademiyi, klinik uygulamayı ve
teknolojiyi bir araya getiriyoruz. PHRESH, erken teşhis, daha
güçlü karar desteği ve iyileştirilmiş hasta sonuçları için bilimsel
kapasitemizi uluslararası ölçeğe taşıyan benzersiz bir iş birliği.”
Özkaya, üniversitenin önümüzdeki yıllarda sağlık
teknolojilerinde inovasyon geliştiren lider araştırma
merkezlerinden biri olmayı hedeflediğini de sözlerine ekledi.
“Sağlık teknolojilerinin geleceği için stratejik bir buluşma”
Türkiye ayağındaki proje yürütücülerinden MLP Care Proje
Yönetimi Direktör Yardımcısı Esra Alkurt, toplantının yalnızca
bir başlangıç değil, aynı zamanda bilgi transferi, teknoloji
paylaşımı ve stratejik iş birliklerinin güçlenmesi açısından
dönüm noktası olduğunu vurguladı: “Bu girişim; yüksek
doğruluklu sensörlerden yapay zekâ destekli erken uyarı
sistemlerine, 5G/6G altyapısıyla güçlendirilmiş ambulanshastane
veri akışından kuantuma dayanıklı şifreleme
teknolojilerine kadar pek çok yeniliği entegre ediyor.”
Alkurt, Türkiye’nin projede özellikle akciğer hastalıklarının
erken teşhisi konusunda kritik bir görev üstlendiğini belirtti.
Yapay zekâ ile çalışan giyilebilir teknolojiler, hastanelerle entegre
dijital platformlar ve hem hastalar hem de sağlık profesyonelleri
için geliştirilecek mobil uygulamalar, Türkiye konsorsiyumunun
odak başlıkları arasında yer alıyor.
Proje dört ana yenilik alanı üzerinde yükseliyor
PHRESH kapsamındaki ülkeler toplantı süresince kendi vaka
sunumlarını paylaşırken, projenin dört kritik teknoloji alanına
odaklanacağı açıklandı:
Sense for Health:
Gelişmiş sensörlerle sürekli hasta verisi takibi ve durum analizi.
Alert to Prevent:
Yapay zekâ tabanlı erken uyarı mekanizmalarıyla risklerin
önceden tespiti.
Connected Transport:
5G/6G destekli ambulanslardan hastanelere kesintisiz ve gerçek
zamanlı veri akışı.
Pharma
57
58 Pharma
Secure & Collaborative Learning:
Privacy-enhancing, quantum-resistant security technologies
and collaborative learning models.
A revolution in access to healthcare services
PHRESH is expected not only to introduce new digital tools
to healthcare systems but also to contribute economically at
national and global levels.
With the global digital health market expected to reach a size
of 505 billion dollars by the end of 2025, Türkiye is projected to
become an active player in this market through its investments
in artificial intelligence and digital transformation.
With the project, the expected outcomes include:
-Easier access to healthcare services
-Improved service quality
-Increased efficiency and competitiveness in healthcare
institutions
-High added value for companies
Secure & Collaborative Learning:
Gizlilik artırıcı, kuantuma dayanıklı güvenlik teknolojileri ve
ortak öğrenme modelleri.
Sağlık hizmetlerine erişimde devrim
PHRESH’in yalnızca sağlık sistemlerine yeni dijital araçlar
kazandırmakla kalmayacağı; aynı zamanda ulusal ve küresel
ölçekte ekonomik katkı sağlayacağı da öngörülüyor.
2025 yılı sonunda küresel dijital sağlık pazarının 505 milyar
dolar büyüklüğe ulaşması beklenirken, Türkiye’nin de yapay
zekâ ve dijital dönüşüm yatırımlarıyla bu pazarın etkin
oyuncularından biri olacağı ifade ediliyor.
Projeyle birlikte:
-Sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması,
-Hizmet kalitesinin yükselmesi,
-Sağlık kurumlarında verimlilik ve rekabet gücünün artması,
-Firmalara yüksek katma değer sağlaması beklenen sonuçlar
arasında yer alıyor.
One in seven adults lives with type 2 diabetes
Her 7 yetişkinden biri Tip 2 diyabetle yaşıyor
Dr. Funda Öztürk
Type 2 diabetes, one of the most common metabolic diseases
of our time, is no longer just an individual health issue; it
has become a rapidly growing global public health crisis.
According to data from the International Diabetes Federation
(IDF), approximately 13–14 percent of the adult population
worldwide—nearly one in seven people—are living with type
2 diabetes. While this rate has increased dramatically over
the past 30 years, the picture in Türkiye is even more striking.
Endocrinology and Metabolic Diseases Specialist Dr. Funda
Öztürk notes that nearly 16 percent of the adult population in
Türkiye has diabetes and summarizes the main reasons behind
this rise as follows:
“Unhealthy eating habits, a sedentary lifestyle, and obesity are
the strongest triggers of type 2 diabetes. However, the good
news is that scientific evidence clearly shows that type 2 diabetes
is largely preventable.”
According to Dr. Öztürk, diabetes should no longer be viewed
solely as a disease to be treated, but as a preventable and
manageable life condition.
Günümüzün en yaygın metabolik hastalıklarından biri
olan Tip 2 diyabet, yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil;
giderek büyüyen küresel bir halk sağlığı krizine dönüşmüş
durumda. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF)
verilerine göre dünya genelinde yetişkin nüfusun yaklaşık
yüzde 13–14’ü, yani her 7 kişiden biri Tip 2 diyabetle yaşıyor.
Bu oran, son 30 yılda çarpıcı biçimde artış gösterirken;
Türkiye’de tablo daha da dikkat çekici.
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Funda
Öztürk, Türkiye’de yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 16’sının
diyabetli olduğunu hatırlatarak, bu artışın arkasında yatan
temel nedenleri şöyle özetliyor:
“Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve
obezite, Tip 2 diyabetin en güçlü tetikleyicileri. Ancak iyi haber
şu: Bilimsel veriler, Tip 2 diyabetin büyük ölçüde önlenebilir bir
hastalık olduğunu açıkça ortaya koyuyor.”
Dr. Öztürk’e göre diyabet artık yalnızca tedavi edilmesi gereken
bir hastalık değil; önlenmesi mümkün, yönetilebilir bir yaşam
sorunu olarak ele alınmalı.
1. Hareket edin: en güçlü ilaç egzersiz
Düzenli fiziksel aktivitenin diyabet riskini yüzde 40’a varan
oranlarda azaltabileceğini belirten Dr. Öztürk, bu etkinin
bilimsel çalışmalarla da net biçimde ortaya konduğunu söylüyor.
2001 yılında Finlandiya’da yayımlanan ve referans kabul edilen
bir çalışmada, egzersiz ve kalori kısıtlamasıyla diyabet riskinin
yüzde 58 azaltılabildiği gösterildi. Aerobik (dayanıklılık)
egzersizlerinin yanı sıra direnç (kas güçlendirici) egzersizlerinin
de insülin duyarlılığını artırdığı ve kan şekeri kontrolünü
belirgin şekilde iyileştirdiği biliniyor.
“En kolay ve sürdürülebilir egzersiz, 30 dakikalık tempolu
yürüyüştür. Haftada en az 3 gün, ideal olarak her gün yürümek;
buna ek olarak haftada 2 gün kas güçlendirici egzersiz yapmak
diyabetten korunmada son derece etkilidir.”
60 Pharma
1. Get moving: exercise is the most powerful medicine
Dr. Öztürk emphasizes that regular physical activity can reduce
the risk of diabetes by up to 40 percent, a fact clearly supported
by scientific studies.
A landmark study published in Finland in 2001 showed that
diabetes risk could be reduced by 58 percent through exercise
and calorie restriction. In addition to aerobic (endurance)
exercise, resistance (muscle-strengthening) training is also
known to improve insulin sensitivity and significantly enhance
blood glucose control.
“The easiest and most sustainable form of exercise is a 30-minute
brisk walk. Walking at least three days a week—ideally every
day—and adding muscle-strengthening exercises two days a
week is highly effective in diabetes prevention.”
2. Eat healthy, manage your weight
Diet plays a key role in preventing type 2 diabetes. The
Mediterranean diet, in particular, stands out as one of the most
effective nutritional models for reducing diabetes risk.
Meta-analyses show that individuals with high adherence
to the Mediterranean diet have a 20–30 percent lower risk of
developing type 2 diabetes. A 2024 study conducted in China
with 12,575 participants found that each increase in adherence
score to this diet reduced the risk of new-onset diabetes by 17
percent.
Vegetables, fruits, whole grains, legumes, fish, nuts, and olive oil
should form the basis of daily nutrition, while processed foods,
refined carbohydrates, and sugary beverages should be avoided.
“Diets that lead to rapid weight loss but cannot be sustained do
not protect against diabetes. The real goal should be to establish
a lasting and realistic eating pattern.”
3. Do not underestimate your family history
Type 2 diabetes is a condition in which genetic predisposition
plays an important role. Dr. Öztürk points out that individuals
with first-degree relatives who have diabetes face a higher risk,
and stresses that this should be seen not as a threat but as an
opportunity for early prevention.
“Family history is a strong warning sign for lifestyle changes.
Risk awareness is the first step toward prevention.”
4. Limit screen time
Prolonged time spent in front of screens can increase insulin
resistance by reducing physical activity. Research shows that
long periods of inactivity seriously impair metabolic health.
Limiting screen time, taking active breaks, and using timers on
digital devices are small but effective steps.
2. Sağlıklı beslenin, kilonuzu yönetin
Beslenme biçimi, Tip 2 diyabetin önlenmesinde kilit rol
oynuyor. Özellikle Akdeniz tipi beslenme, diyabet riskini
azaltan en güçlü modellerden biri olarak öne çıkıyor.
Metaanalizler, Akdeniz diyetine yüksek uyum gösteren
bireylerde Tip 2 diyabet riskinin yüzde 20–30 daha düşük
olduğunu ortaya koyuyor. 2024 yılında Çin’de 12.575 kişiyle
yapılan bir çalışmada ise bu diyete uyum puanı her arttığında
yeni diyabet gelişme riskinin yüzde 17 azaldığı saptandı.
Sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, balık, kuruyemişler
ve zeytinyağı temel besinler olmalı; işlenmiş gıdalar, rafine
karbonhidratlar ve şekerli içeceklerden uzak durulmalı.
“Hızlı kilo verdirip sürdürülemeyen diyetler diyabetten
korumaz. Asıl hedef, kalıcı ve gerçekçi bir beslenme düzeni
oluşturmak olmalıdır.”
3. Aile geçmişinizi hafife almayın
Tip 2 diyabet, genetik yatkınlığın etkili olduğu hastalıklardan
biridir. Birinci derece akrabalarında diyabet bulunan bireylerin
riskinin daha yüksek olduğunu belirten Dr. Öztürk, bu durumu
bir tehdit değil, erken önlem için bir fırsat olarak görmek
gerektiğini vurguluyor.
“Aile öyküsü, yaşam tarzı değişiklikleri için güçlü bir uyarı
işaretidir. Risk bilinci, önlemin ilk adımıdır.”
4. Mavi ekran süresini sınırlandırın
Uzun süre ekran karşısında kalmak, fiziksel aktiviteyi azaltarak
insülin direncini artırabiliyor. Araştırmalar, uzun süreli
hareketsizliğin metabolik sağlığı ciddi biçimde bozduğunu
gösteriyor.
Ekran süresini sınırlandırmak, aktif molalar vermek, cihazlarda
zamanlayıcı kullanmak; küçük ama etkili adımlar arasında yer
alıyor.
5. Uyku düzenini korumak bir lüks değil, gereklilik
Uyku; hormon dengesi, iştah kontrolü ve insülin duyarlılığı
üzerinde doğrudan etkili. Yetersiz ya da düzensiz uyku, kan
şekeri kontrolünü bozabiliyor.
“Uyku ritmi bozulduğunda vücudun tüm metabolik dengesi
etkilenir. Sağlıklı bir uyku düzeni oluşturmak bazen haftalar
alabilir; ancak bu çaba diyabetten korunmada çok kıymetlidir.”
5. Maintaining a regular sleep pattern is not a luxury, but a
necessity
Sleep has a direct impact on hormonal balance, appetite control,
and insulin sensitivity. Insufficient or irregular sleep can disrupt
blood glucose control.
“When sleep rhythms are disrupted, the body’s entire metabolic
balance is affected. Establishing a healthy sleep routine may
take weeks, but the effort is extremely valuable in preventing
diabetes.”
Pharma
61
62 Pharma
6. Use preventive medications under medical supervision
when necessary
In high-risk individuals, preventive medication may be
considered in addition to lifestyle changes. Dr. Öztürk notes
that certain medications can delay the development of diabetes
by 30–40 percent.
At this point, regular medical check-ups, personalized
evaluation, and treatment adherence are crucial. Annual fasting
blood glucose and HbA1c measurements are particularly
important for early diagnosis in individuals over the age of 45.
7. Recognize stress and learn to manage it
Stress directly affects sleep patterns, eating habits, and physical
activity levels, and is one of the most powerful invisible factors
increasing diabetes risk in the long term.
“Setting overly rigid rules for yourself and feeling guilty when
they are broken increases stress. Making small, sustainable
changes and seeking professional support when needed are
extremely valuable.”
8. See every day as a new beginning
Consistency is essential in diabetes prevention—not perfection.
Even if diet and exercise routines are occasionally disrupted, not
giving up is the strongest protective step.
Diabetes is not destiny
Dr. Funda Öztürk concludes by emphasizing that type 2 diabetes
is not an inevitable disease:
“Science tells us this clearly: type 2 diabetes is largely preventable.
With early awareness, the right habits, and a sustainable
lifestyle, it is possible to build a strong defense against this silent
epidemic.”
6. Gerekirse koruyucu ilaçları hekim denetiminde kullanın
Yüksek riskli bireylerde, yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak
koruyucu ilaç kullanımı gündeme gelebilir. Dr. Öztürk,
bazı ilaçların diyabet gelişimini yüzde 30–40 oranında
geciktirebildiğini belirtiyor.
Bu noktada düzenli hekim kontrolleri, kişiye özel değerlendirme
ve tedavi uyumu büyük önem taşıyor. Özellikle 45 yaş üstü
bireyler için yıllık açlık kan şekeri ve HbA1c ölçümleri erken
tanı açısından kritik.
7. Stresi tanıyın ve yönetmeyi öğrenin
Stres; uyku düzenini, beslenme alışkanlıklarını ve hareket
kapasitesini doğrudan etkiliyor. Uzun vadede diyabet riskini
artıran en güçlü görünmez faktörlerden biri.
“Kendinize katı kurallar koymak ve bozulduğunda suçluluk
duymak, stresi artırır. Küçük, sürdürülebilir değişikliklerle
ilerlemek ve gerektiğinde profesyonel destek almak çok
değerlidir.”
8. Her günü yeni bir başlangıç olarak görün
Diyabetten korunmada süreklilik esastır; mükemmellik değil.
Beslenme ve egzersiz zaman zaman aksasa bile, vazgeçmemek
en güçlü koruyucu adımdır.
Diyabet kader değil
Dr. Funda Öztürk, Tip 2 diyabetin kaçınılmaz bir hastalık
olmadığını vurgulayarak sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Bilim bize şunu söylüyor: Tip 2 diyabet, büyük ölçüde
önlenebilir. Erken farkındalık, doğru alışkanlıklar ve
sürdürülebilir bir yaşam tarzı ile bu sessiz salgına karşı güçlü bir
savunma oluşturmak mümkün.”