29.01.2026 Views

Pharma Türkiye January February 2026

Pharma Türkiye Ocak Şubat 2026

Pharma Türkiye Ocak Şubat 2026

SHOW MORE
SHOW LESS

Transform your PDFs into Flipbooks and boost your revenue!

Leverage SEO-optimized Flipbooks, powerful backlinks, and multimedia content to professionally showcase your products and significantly increase your reach.

January February 2026

Artificial intelligence is reshaping the rhythm of medicine

Yapay zekâ ile tıbbın ritmi değişiyor!




Publisher

H. Ferruh IŞIK

on behalf of

İSTMAG Magazin Gazetecilik

İç ve Dış Tic. Ltd. Şti.

Managing Editor

(Responsible)

Mehmet SÖZTUTAN

mehmet.soztutan@img.com.tr

Editor–in–Chief

Dilara CİCA YILMAZ

dilara.cica@img.com.tr

Editors

Didem IŞIK

didem.isik@img.com.tr

Correspondent

Tayfun AYDIN

tayfun.aydin@img.com.tr

Graphic & Design

Sami AKTAŞ

sami.aktas@img.com.tr

Advisory Coordinator

Recep ARSLANTAŞ

recep.arslantas@img.com.tr

Foreign Relations Manager

Ayça SARİOĞLU

ayca.sarioglu@img.com.tr

Digital Assets Manager

Emre YENER

emre.yener@img.com.tr

Accounting Manager

Cuma KARAMAN

cuma.karaman@img.com.tr

Finance Manager

Yusuf Demirkazık

yusuf.demirkazik@img.com.tr

Subscription

İsmail ÖZÇELİK

ismail.özcelik@img.com.tr

Head Office

İHLAS MEDIA CENTER

Merkez Mahallesi 29 Ekim

Caddesi No:11 Medya Blok Kat:1

34197 Yenibosna / İstanbul / Turkey

Tel: 0212 454 22 22 Faks: 0212 454 22 93

Printing

İhlas Gazetecilik A.Ş

Merkez Mahallesi 29 Ekim Cad.

İhlas Plaza NO: 11/A 41

Yenibosna / İstanbul / TURKEY

Tel: 0 212 454 30 00

Index

İçindekiler

16

Strategic appointment at Inpharmus Türkiye

Inpharmus Türkiye’de stratejik atama

20

A new chapter opens in the world of beauty and health

Güzellik ve sağlık dünyasında yeni bir sayfa açılıyor

26

Take good care of yourself!

Kendine iyi bak!

30

“Physical inactivity is no longer just an adult problem”

“Hareketsizlik artık sadece yetişkin sorunu değil”

44

A new era of personalized treatment with

monoclonal antibody injections

Monoklonal antikor enjeksiyonlarıyla kişiye özel

çözüm dönemi


The year of decision

2026 marks a turning point for Türkiye’s pharmaceutical sector—

one in which growth will be measured not by numbers alone, but by

the quality of decisions. Alongside R&D investments, market access

strategies will take center stage; alongside clinical trials, real-world

data will become a core topic of discussion. AI-powered analytics,

digital clinical trials, and data-driven decision-making mechanisms

are no longer elements of a “future vision”—they are now fundamental

components of competitive advantage. Domestic manufacturing,

sustainable supply chains, and innovation aligned with regulatory

frameworks are set to emerge as the inevitable focal points of 2026.

Within this new equation, the pharmaceutical sector’s true test will

not be the ability to generate innovation, but the ability to deliver it at

the right time, with the right stakeholders, and for the right reasons.

Physician engagement is becoming more refined, patient centricity

more tangible, and the value-based healthcare approach more decisive

in shaping the industry’s direction. 2026 does not promise a faster

sector, but a more mature ecosystem. As Pharma Türkiye, we will

continue to examine not only the direction of this transformation, but

its depth as well.

Dilara CİCA YILMAZ

Kararın yılı

2026, Türkiye pharma sektörü için büyümenin sayılardan çok karar

kalitesiyle ölçüleceği bir yıla işaret ediyor. Ar-Ge yatırımları kadar

pazara erişim stratejileri, klinik araştırmalar kadar gerçek yaşam

verileri konuşulacak. Yapay zekâ destekli analizler, dijital klinik

denemeler ve veri temelli karar mekanizmaları artık “gelecek vizyonu”

değil; rekabet avantajının temel bileşeni hâline geliyor. Yerli üretim,

sürdürülebilir tedarik ve regülasyonla uyumlu inovasyon başlıkları ise

2026’nın kaçınılmaz odak alanları olarak öne çıkıyor.

Bu yeni denklemde pharma sektörünün sınavı, yenilik üretmekten

çok yeniliği doğru zamanda, doğru paydaşla ve doğru gerekçeyle

sunabilmek olacak. Hekim iletişimi daha rafine, hasta odağı daha

somut, değer temelli sağlık anlayışı daha belirleyici bir zemine

taşınıyor. 2026, hızlanan bir sektör değil; olgunlaşan bir ekosistem

vadediyor. Biz de Pharma Türkiye olarak, bu dönüşümün sadece

yönünü değil, derinliğini de okumaya devam ediyoruz.

from the

editorin-chief


The silent trap of cold weather: Sinusitis

Soğuk havanın sessiz tuzağı: Sinüzit

Kış aylarının getirdiği soğuk hava, kapalı ve kalabalık

ortamlarda geçirilen uzun saatler ve ısıtma sistemlerinin

oluşturduğu kuru atmosfer… Tüm bu unsurlar, her yıl

olduğu gibi bu kış da sinüzit vakalarında belirgin bir artışı

beraberinde getiriyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının

dalga dalga yükseldiği bu dönemde sinüslerin doğal çalışma

düzeni bozuluyor; toplumun büyük bir kısmı aylarca süren

burun tıkanıklığı, baş ağrısı ve öksürük döngüsüne giriyor.

Kulak Burun Boğaz Hekimi Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz,

sinüzitin özellikle kış aylarında neden daha sık görüldüğünü

ve toplumun bu konuda hangi noktaları gözden kaçırdığını

detaylarıyla anlatıyor.

Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz

Cold air, long hours spent in enclosed and crowded

environments, and the dry atmosphere created by heating

systems… All these factors once again lead to a noticeable

rise in sinusitis cases this winter, just as they do every year.

As upper respiratory infections surge in waves, the natural

functioning of the sinuses becomes disrupted, causing many

people to experience months-long cycles of nasal congestion,

headaches, and persistent cough.

Otolaryngologist Op. Dr. Süleyman Hilmi Yılmaz explains why

sinusitis becomes more common during winter and which

critical points the public often overlooks.

Kış, sinüzitin en verimli zamanı

Soğuk havanın burun iç yüzeyini kurutması, ısıtıcıların

oluşturduğu kuru ortam, virüs yoğunluğunun yükselmesi ve D

vitamini seviyelerindeki azalma… Bu koşullar sinüslerin doğal

drenajını bozuyor, mukusun koyulaşmasına ve iltihabın kolayca

yerleşmesine yol açıyor.

Op. Dr. Yılmaz, tabloyu şöyle özetliyor:

“Kışın nezle ve grip vakalarında ciddi bir artış oluyor. Bu

enfeksiyonların yüzde 10–15’inin sinüzite dönüştüğünü

görüyoruz. Özellikle kapalı ortamlar, enfeksiyon döngüsünü

hızlandıran birer çarpan etkisi sağlıyor.”

Sonuç olarak, burun ve sinüs sisteminin görevini yerine

getirememesi hem çocuklarda hem yetişkinlerde aynı problemi

doğuruyor: Uzayan close-up burun tıkanıklığı, geniz akıntısı ve

giderek ağırlaşan baş ağrısı.

Winter is the most favorable season for sinusitis

Cold air drying out the nasal lining, low humidity from heating

systems, increased viral load, and reduced vitamin D levels…

These conditions hinder natural sinus drainage, thicken mucus,

and make inflammation more likely.

Op. Dr. Yılmaz summarizes the situation as follows:

“In winter, we see a significant rise in cold and flu cases. About

10–15% of these infections progress to sinusitis. Enclosed

environments especially act as multipliers that accelerate the

infection cycle.”

As a result, the inability of the nasal and sinus system to function

properly leads to the same problem in both children and adults:

prolonged close-up nasal congestion, post-nasal drip, and

increasingly severe headaches.

4 Pharma


Antibiotics are not always necessary

Antibiotics are still the first treatment method that comes to

mind when sinusitis is mentioned. However, most sinusitis cases

today are viral. In such cases, antibiotics provide no benefit and

bring significant risks when used unnecessarily.

Op. Dr. Yılmaz is clear on this point:

“We prescribe antibiotics only for bacterial sinusitis. They have

no benefit for viral sinusitis, and unnecessary use can disrupt gut

flora, trigger allergic reactions, and increase fungal infections.”

For this reason, specialists emphasize that antibiotic treatment

should begin only after a physician’s evaluation.

Why are symptoms different in children?

Since the sinuses are not fully developed in children, their

symptoms can differ significantly from those in adults. For

example, the sinuses in the forehead and cheek areas develop

later, which is why the classic “facial pain” symptom rarely

appears in young children.

Op. Dr. Yılmaz highlights this point:

“Children may not describe their complaints the way adults

do, which can delay diagnosis. For them, symptoms such as

nasal congestion and post-nasal drip lasting more than 10 days,

nighttime-worsening cough, bad breath, and mouth breathing

are more critical.”

If not addressed early, sinusitis in children may lead to

complications such as sleep disturbances, loss of appetite, and

difficulty concentrating.

If untreated, it can progress to eye and brain complications

Although sinusitis is often perceived as a mild condition, delayed

or incomplete treatment can lead to serious complications.

One of the most common issues is infections around the eyes. In

advanced cases, even vision loss and life-threatening conditions

such as meningitis may develop.

For this reason, experts underline that symptoms lasting longer

than two weeks or progressively worsening should be evaluated

by a doctor without delay.

Her sinüzitte antibiyotik şart değil

Sinüzit denildiğinde akla ilk gelen tedavi hâlâ antibiyotik oluyor.

Oysa günümüzde sinüzit vakalarının çok büyük bir kısmı viral

kaynaklı. Bu durumda antibiyotiğin hem etkisi yok hem de

gereksiz kullanımın önemli zararları var.

Op. Dr. Yılmaz bu konuda net:

“Antibiyotiği yalnızca bakteriyel sinüzitlerde tercih ediyoruz.

Viral sinüzitte kullanılmasının bir faydası olmadığı gibi bağırsak

florasını bozabilir, alerjik reaksiyonlara yol açabilir ve mantar

enfeksiyonlarını artırabilir.”

Bu nedenle uzmanlar, antibiyotik tedavisinin mutlaka hekim

değerlendirmesiyle başlanması gerektiğini vurguluyor.

Çocuklarda Belirtiler Neden Daha Farklı Seyrediyor?

Çocuklarda sinüslerin tam gelişmemiş olması, belirtilerin

yetişkinlerden oldukça farklı görünmesine yol açıyor. Örneğin

yüz ve alın bölgesindeki sinüslerin geç gelişmesi, çocuklarda

klasik “yüz ağrısı” bulgusunun pek görülmemesine neden

oluyor.

Op. Dr. Yılmaz bu noktaya dikkat çekiyor:

“Çocuklar şikâyetlerini yetişkinler gibi tarif edemeyebilir. Bu da

tanının gecikmesine yol açabiliyor. Onlarda özellikle 10 günden

uzun süren burun ve geniz akıntısı, geceleri artan öksürük, ağız

kokusu ve ağızdan nefes alma gibi bulgular bizim için daha

kritik.”

Erken müdahale edilmediğinde çocuklarda uyku bozuklukları,

iştahsızlık, dikkat dağınıklığı gibi ek sorunlar da gelişebiliyor.

Tedavi edilmediğinde göz ve beyin komplikasyonlarına kadar

ilerleyebilir

Sinüzit çoğu zaman hafif seyirli bir tablo gibi algılansa da

zamanında tedavi edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol

açabiliyor.

En sık görülen sorunlardan biri göz çevresi enfeksiyonları.

Ancak ilerleyen vakalarda görme kaybı, beyin zarı enfeksiyonu

gibi hayati tehlike içeren komplikasyonlar bile ortaya çıkabiliyor.

Bu nedenle uzmanlar, özellikle iki haftayı geçen veya

giderek kötüleşen belirtilerde vakit kaybetmeden bir hekime

başvurulması gerektiğini vurguluyor.

Pharma

5


6 Pharma

Five effective ways to prevent sinusitis during winter

Simple yet effective measures can make a significant difference

in reducing the frequency of sinusitis. Op. Dr. Yılmaz

recommends five essential steps:

* Keep the inside of the nose moist

Daily saline irrigation is one of the most important supports for

sinus health.

* Maintain humidity balance in your environment

Adding moisture to the dry air created by heaters improves

sinus drainage.

* Protect your nose in cold weather

A scarf or mask helps filter cold air that dries the nasal passages.

* Pay attention to hand hygiene and be cautious in crowded

places

Areas with a high viral load significantly increase the risk of

sinusitis.

* Strengthen your immune system

Adequate sleep, balanced nutrition, sufficient fluid intake, and

avoiding smoking directly reduce the frequency of sinusitis.

A call for awareness from specialists

“Any nasal congestion, cough, or headache lasting more than

two weeks must be evaluated,” says Op. Dr. Yılmaz, emphasizing

the importance of not underestimating sinusitis.

Experts remind us that persistent complaints throughout

winter may be more than just a simple cold, and highlight that

early diagnosis significantly reduces both complications and

unnecessary medication use.

Kış aylarında sinüziti önlemenin 5 etkili yolu

Toplumun sinüzitten korunması için basit ama etkili önlemler

büyük fark katıyor. Op. Dr. Yılmaz’ın önerdiği beş temel adım

şöyle:

Burun içini nemli tutmak

Günlük serum fizyolojik kullanımı sinüs sağlığının en önemli

desteklerinden biri.

Bulunduğunuz ortamın nem dengesini koruyun

Isıtıcıların kuruttuğu havayı nemlendirmek drenajı kolaylaştırır.

Soğuk havada burnu koruyun

Dışarı çıkarken atkı veya maske, burun içini kurutan soğuk

havayı filtreler.

El hijyenine dikkat edin ve kalabalık ortamlarda daha temkinli

olun

Virüs yükü yüksek alanlar sinüzit riskini ciddi şekilde artırıyor.

Bağışıklığı güçlü tutun

Düzenli uyku, dengeli beslenme, yeterli sıvı tüketimi ve

sigaradan uzak durmak, sinüzit sıklığını doğrudan azaltan

faktörler.

Uzmanlardan farkındalık çağrısı

“Burun tıkanıklığı, öksürük veya baş ağrısı iki haftadan uzun

sürüyorsa mutlaka değerlendirilmelidir,” diyen Op. Dr. Yılmaz,

toplumun sinüziti hafife almaması gerektiğini vurguluyor.

Kış boyunca süren inatçı şikâyetlerin basit bir nezleden fazlası

olabileceğine dikkat çeken uzmanlar, erken teşhisin hem

komplikasyonları hem de gereksiz ilaç kullanımını önemli

ölçüde azalttığını belirtiyor.



Artificial intelligence is reshaping the

rhythm of medicine

Yapay zekâ ile tıbbın ritmi değişiyor!

Dr. Sarper Erkeskin, Country Medical

Director, AbbVie Türkiye

8 Pharma

Medical science is witnessing one of the most significant

transformations of the 21st century. A drug-development

journey that once required 10–15 years can now be completed

in nearly half the time. Driving this shift are the ambitious

artificial intelligence and machine-learning initiatives

of AbbVie, one of the world’s leading biopharmaceutical

companies.

Today, a new form of “digital science” operates nearly as

quickly as human intelligence to interpret complex biological

data, identify targeted treatments, and optimize drug design.

AbbVie’s ARCH (AbbVie R&D Convergence Hub) platform

sits at the center of this transformation, opening the door to a

groundbreaking acceleration in research and development.

A system that unifies more than 2 billion data points: ARCH

The human body produces trillions of cells, thousands of genetic

codes, and countless biological interactions every second.

AbbVie’s ARCH platform links this immense data flow—from

over 200 internal and external sources—into a single digital

brain. Machine-learning algorithms comparing more than 2

billion data points reveal disease mechanisms, protein-protein

interactions, and genetic variations with unprecedented clarity.

This enables scientists to:

Identify new drug targets much faster,

Tıp bilimi 21. yüzyılın en büyük dönüşümlerinden

birine tanıklık ediyor. Bir zamanlar 10–15 yıl süren ilaç

geliştirme yolculuğu artık yarı sürede tamamlanabiliyor.

Bu dönüşümün arkasındaki güç ise dünyanın önde gelen

biyofarma şirketlerinden AbbVie’nin yapay zekâ ve makine

öğrenimi alanındaki iddialı atılımları.

Bugün, karmaşık biyolojik verilerin anlamlandırılması,

hedeflenen tedavilerin seçilmesi ve ilaç tasarımının optimize

edilmesi için insan zekâsı kadar hızlı çalışan yeni bir “dijital

bilim” devrede. AbbVie’nin geliştirdiği ARCH (AbbVie R&D

Convergence Hub) platformu, bu dönüşümün merkezine

konumlanıyor ve Ar-Ge süreçlerinde çığır açan bir hızlanmanın

kapısını aralıyor.

2 milyardan fazla veri noktasını tek bir akla bağlayan sistem:

ARCH

İnsan vücudu her saniye trilyonlarca hücre, binlerce genetik

kod ve sayısız biyolojik etkileşim üretiyor. AbbVie’nin ARCH

platformu, 200’den fazla iç ve dış kaynaktan gelen bu devasa

veri akışını tek bir dijital beyne bağlıyor. 2 milyardan fazla

bilgi noktasını karşılaştıran makine öğrenimi algoritmaları;

hastalıkların kök sebeplerini, protein-protein etkileşimlerini ve

genetik değişkenlikleri çok daha net bir şekilde ortaya çıkarıyor.


Map the biology of complex diseases at earlier stages,

Design treatments with far greater accuracy than traditional

methods.

AbbVie’s approach is not merely to “access data,” but to build a

system that actively interprets it, generates recommendations,

and delivers strategic insight.

Striking acceleration in clinical research: A full year gained

AI’s most notable impact becomes visible in clinical processes.

Thanks to ARCH and AI-enabled tools:

Selection of clinical sites occurs 50% faster.

Patient enrollment progresses three times more quickly.

Early-effect evaluation phases of clinical trials are reached one

year sooner.

“Lease-like” operations in monoclonal antibody production

gain a full year of time advantage.

Regulatory submissions are prepared more rapidly through

automation, minimizing human error.

This progress does not only accelerate scientific workflows—it

allows patients to access new treatments significantly sooner.

Decoding the language of proteins: A new era of antibody

design

The large language models (LLMs) used by AbbVie read,

analyze, and design protein sequences just as they decode human

language. With this technology, new antibody candidates are

developed that are:

More stable,

More strongly binding to their targets,

Lower in viscosity,

And rapidly optimized.

Processes that once required months of manual design can now

be completed by AI in seconds.

For AbbVie, AI is not just technology—it is a new working

culture

AbbVie positions artificial intelligence not merely as a

scientific tool, but as a strategic pillar that reshapes the entire

organizational workflow.

AbbVie Intelligence (GPT-based platform):

Provides teams with access to secure, advanced AI tools,

bringing speed, precision, and differentiation to operational

processes.

AbbVie Virtual Assistant:

Acts as a 24/7 digital colleague answering questions, guiding

workflows, and facilitating data access for all teams.

Simon (RPA-based digital worker):

Automates processes in data-heavy fields such as regulatory

operations, event management, finance, ethics, and

compliance—reducing workload while increasing accuracy.

This integrated AI ecosystem enables AbbVie to deliver more

Bu sayede bilim insanları:

-Yeni ilaç hedeflerini çok daha hızlı belirleyebiliyor,

-Karmaşık hastalıkların biyolojik haritasını daha erken aşamada

çözebiliyor,

-Tedavi tasarımını klasik yöntemlerden çok daha ileri bir

doğrulukla yapabiliyor.

AbbVie’nin yaklaşımı, yalnızca “veriye erişmek” değil; veriyi

aktif olarak yorumlayan, öneriler sunan ve stratejik içgörüler

üreten bir sistem inşa etmek üzerine kurulu.

Klinik araştırmalarda çarpıcı hızlanma: 1 yıllık zaman

kazancı

Yapay zekânın en büyük etkisi, klinik süreçlerde gözle görünür

hale geliyor. ARCH ve yapay zekâ destekli araçlar sayesinde:

-Klinik merkezlerin belirlenmesi %50 daha hızlı gerçekleşiyor.

-Hasta kabul süreçleri 3 kat hızlanıyor.

-Klinik araştırmaların ilk etkilerini değerlendirmeye yönelik

aşamaya bir yıl daha erken ulaşılabiliyor.

-Monoklonal antikor üretiminde kira benzeri operasyonlar bir

yıllık zaman avantajı sağlıyor.

-Ruhsat başvuruları, otomasyon araçlarıyla daha hızlı

hazırlanıyor ve süreçlerin hata payı en aza iniyor.

Bu tablo, yalnızca bilimsel süreçlerin hızlanması anlamına

gelmiyor; hastaların yeni tedavilere çok daha erken erişmesi

anlamına geliyor.

Proteinlerin “dili” çözüldü: Yapay zekâ ile yeni nesil antikor

tasarımı

AbbVie’nin kullandığı büyük dil modelleri (LLM), tıpkı insan

dilini çözer gibi protein dizilimlerini “okuyor”, analiz ediyor ve

yeni yapılar tasarlayabiliyor. Bu teknoloji sayesinde:

-Daha yüksek stabiliteye sahip,

-Hedefe daha güçlü bağlanan,

-Daha düşük viskoziteli,

-Hızla optimize edilebilen yeni antikor adayları geliştiriliyor.

Buralarda insan elinin aylarca sürecek tasarım döngülerini,

artık yapay zekâ saniyeler içinde gerçekleştirebiliyor.

Abbvie için yapay zekâ bir teknoloji değil, yeni bir çalışma

kültürü

AbbVie, yapay zekâyı yalnızca bilimsel bir araç olarak değil; tüm

iş yapış modelini yeniden şekillendiren stratejik bir yapı taşı

olarak konumlandırıyor.

AbbVie Intelligence (GPT tabanlı platform):

Ekiplerin güvenli ve gelişmiş yapay zekâ araçlarına erişimini

sağlayarak operasyonel süreçlerde hız, doğruluk ve farklılık

sağlıyor.

AbbVie Virtual Assistant:

7/24 çalışan bir dijital mesai arkadaşı gibi tüm ekiplerin

sorularını yanıtlıyor, yönlendirme yapıyor, veri akışını

kolaylaştırıyor.

Simon (RPA tabanlı dijital çalışan):

Pharma

9


personalized and effective communication to both stakeholders

and healthcare professionals.

“We are on the brink of a new era in medicine powered by AI”

AbbVie Türkiye Medical Director Dr. Sarper Erkeskin

summarizes the transformation as follows:

“The human body produces millions of biological data points

simultaneously, and manually analyzing them could take longer

than a lifetime. With our ARCH platform, we consolidate more

than 2 billion data points and use generative AI to optimize

drug design. Our goal is not only to discover new therapies but

to deliver them to patients faster than ever before. With AI, we

are standing at the threshold of a brand-new era in medicine.”

Erkeskin particularly highlights the advantages AI brings to

personalized medicine:

“By analyzing the biological and genetic profiles of different

patients, we can predict which treatment will be most effective

for whom. We are conducting groundbreaking work especially

in oncology and immunology.”

Shorter journeys, faster solutions, more hope

AbbVie’s integration of AI accelerates not only scientific R&D

processes but also delivers meaningful improvements to

patients’ lives. Today, faster target identification, earlier clinical

trial initiation, and more rapidly developed therapies are

reshaping the future of medicine.

AbbVie’s steps represent more than a technological move in

drug development—they mark a revolution redefining the

future of the healthcare ecosystem.

10 Pharma

Ruhsatlandırma, etkinlik yönetimi, finans, etik, uyum

gibi veri yoğunluğunun yüksek olduğu alanlarda süreçleri

otomatikleştiriyor; iş yükünü azaltırken doğruluk oranını

yükseltiyor.

Bu entegre yapay zekâ ekosistemi sayesinde AbbVie, hem

paydaşlarına hem sağlık profesyonellerine daha etkili ve

kişiselleştirilmiş bir iletişim sağlayabiliyor.

“Yapay zekâ ile tıpta yepyeni bir çağın eşiğindeyiz”

AbbVie Türkiye Medikal Direktörü Dr. Sarper Erkeskin, bu

dönüşümü şöyle özetliyor:

“İnsan vücudu milyonlarca biyolojik veriyi aynı anda üretiyor

ve bunların manuel olarak analiz edilmesi bir ömürden daha

uzun sürebilir. ARCH platformumuzla 2 milyardan fazla bilgi

noktasını birleştiriyor, generatif yapay zekâ ile ilaç tasarımını

optimize ediyoruz. Amacımız yalnızca yeni tedaviler bulmak

değil, bunları hastalara her zamankinden daha hızlı ulaştırmak.

Yapay zekâ ile tıpta yepyeni bir çağın eşiğindeyiz.”

Erkeskin, özellikle kişiselleştirilmiş tıp alanında yapay zekânın

sunduğu avantajlara dikkat çekiyor:

“Farklı hastaların biyolojik ve genetik profillerini analiz

ederek hangi tedavinin hangi hastada daha etkili olacağını

öngörebiliyor, özellikle onkoloji ve immünoloji alanlarında

çığır açıcı çalışmalar yürütüyoruz.”

Daha kısa yolculuk, daha hızlı çözüm, daha fazla umut

AbbVie’nin yapay zekâ entegrasyonu yalnızca bilimsel Ar-Ge

süreçlerini hızlandırmıyor; hastaların hayatına dokunan gerçek

bir fark katıyor.

Bugün daha kısa sürede belirlenen hedefler, daha hızlı başlayan

klinik araştırmalar ve daha kısa sürede geliştirilen tedaviler,

tıbbın geleceğini yeniden şekillendiriyor.

AbbVie’nin attığı bu adımlar, ilaç geliştirme dünyasında yalnızca

bir teknoloji hamlesi değil, sağlık sisteminin geleceğini yeniden

tanımlayan bir devrim niteliğinde.



Four critical signs of flat feet that should be detected early

Düztabanlıkta erken fark edilmesi gereken 4 kritik işaret

Çocukların ayak sağlığı, yaşam boyu sürecek duruş ve

hareket alışkanlıklarının temelini oluşturuyor. Ancak çoğu

zaman fark edilmeden ilerleyen bazı ortopedik durumlar,

ileriki yaşlarda ciddi ağrılara ve hareket kısıtlılıklarına yol

açabiliyor. Bu sorunların başında ise toplumda oldukça

sık görülen düztabanlık geliyor. Ayak iç kavsinin yeterince

gelişmemesiyle ortaya çıkan ve tüm tabanın yere temas

etmesiyle karakterize edilen düztabanlık, her çocukta

hastalık anlamına gelmese de bazı durumlarda uzman

takibini zorunlu kılıyor.

Memorial Kayseri Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji

Bölümü’nden Op. Dr. Muhammed Melez, çocuklarda

düztabanlığın hangi durumlarda doğal gelişim sürecinin

bir parçası olduğunu, hangi belirtilerde ise mutlaka ciddiye

alınması gerektiğini anlattı.

Op. Dr. Muhammed Melez

Children’s foot health forms the foundation of posture

and movement habits that last a lifetime. However, some

orthopedic conditions can progress unnoticed and lead to

serious pain and movement limitations in later years. One

of the most common of these conditions is flat feet, which

is widely seen in society. Characterized by insufficient

development of the medial arch and contact of the entire sole

with the ground, flat feet do not indicate a disorder in every

child, but in certain cases they require close monitoring by a

specialist.

Op. Dr. Muhammed Melez from the Department of Orthopedics

and Traumatology at Memorial Kayseri Hospital explains when

flat feet in children are part of a natural developmental process

and which signs should be taken seriously.

Babies are born flat-footed, feet shape over time

Contrary to common belief, most babies are born with flat feet.

The main reason for this is the excess fatty tissue in the sole of

the foot. Once children start walking, the foot arches gradually

begin to form, and this developmental process continues in

most children until the ages of 6 to 10.

For this reason, the appearance of flat feet at an early age

does not always indicate a pathological condition. In-toeing

observed in children who have just started walking is often a

natural part of physiological development. What is critical here

is understanding the normal course of foot development and

avoiding unnecessary interventions.

Problems begin if foot arches fail to develop

Foot arches are among the most important structures that

Bebekler düztaban doğar, ayaklar zamanla şekillenir

Toplumda yaygın olan yanlış inanışların aksine, bebeklerin

büyük bir bölümü doğuştan düztabandır. Bunun temel nedeni,

ayak tabanında bulunan yağ dokusunun fazlalığıdır. Yürümeye

başlanmasıyla birlikte ayak kemerleri yavaş yavaş şekillenmeye

başlar ve bu gelişim süreci çoğu çocukta 6 ila 10 yaşına kadar

devam eder.

Bu nedenle erken yaşlarda fark edilen düztabanlık görüntüsü her

zaman patolojik bir durumu işaret etmez. Özellikle yürümeye

yeni başlayan çocuklarda görülen içe basma şikayetleri, çoğu

zaman fizyolojik gelişimin doğal bir parçasıdır. Burada kritik

olan, ayak gelişiminin doğal seyrinin iyi bilinmesi ve gereksiz

müdahalelerden kaçınılmasıdır.

Ayak kemerleri gelişmezse sorun başlar

Ayak kemerleri, insanın dik durmasını ve dengeli yürümesini

sağlayan en önemli yapılardan biridir. Kemik, eklem ve bağ

dokularının uyumlu gelişimiyle oluşan bu yapı, yeterince

gelişmediğinde düztabanlık kalıcı bir sorun haline gelebilir.

Çocukluk döneminde oluşması beklenen ayak kemeri zamanla

gelişmez ya da ilerleyen yaşlarda çökerse; bu durum yürüyüş

bozukluklarına, ayakta çabuk yorulmaya ve ağrıya yol açabilir.

Bazı vakalarda ayakta tutucu dokuların zayıflaması, travmalar

ya da genetik yatkınlık da düztabanlığın ortaya çıkmasında

etkili olabilir.

Düztabanlığın iki farklı tipi bulunuyor

Çocuklarda düztabanlık tek tip bir sorun değildir ve ortaya çıkış

şekline göre iki ana gruba ayrılır:

Esnek düztabanlık:

Çocukluk çağında en sık görülen formdur ve çoğunlukla

fizyolojiktir. Ayak yere basıldığında kemer kaybolur, ancak

parmak ucuna kalkıldığında ya da yük azaldığında ayak arkı

12 Pharma


enable humans to stand upright and walk in a balanced manner.

Formed through the harmonious development of bones,

joints, and ligaments, these structures can turn flat feet into a

permanent problem if they fail to develop adequately.

If the foot arch expected to form during childhood does not

develop over time or collapses in later years, this may lead

to gait disorders, rapid fatigue in the feet, and pain. In some

cases, weakening of supportive tissues, trauma, or genetic

predisposition may also contribute to the development of flat

feet.

There are two different types of flat feet

Flat feet in children are not a single condition and are divided

into two main types based on their presentation:

Flexible flat feet:

This is the most common form in childhood and is usually

physiological. The arch disappears when the foot bears weight

but reappears when the child stands on tiptoe or when the load

is reduced. It is generally related to ligament flexibility and does

not cause significant complaints in most children. However, in

some cases, pain may occur in the foot and ankle area. If there

are no symptoms, advanced diagnostic tests and aggressive

treatments are not required.

Rigid flat feet:

In this condition, the medial arch does not form at all, whether

the foot is bearing weight or at rest. It may be congenital

or acquired later in life. Structural bone problems, tendon

insufficiencies, trauma, or certain rare diseases can lead to this

condition. Rigid flat feet are usually painful and always require

specialist evaluation.

Four important warning signs families should not overlook

Although not every case of flat feet requires treatment, certain

symptoms may indicate an underlying problem. If the following

signs are present, consulting an orthopedic specialist is

important:

* Pain in the heel or arch area

* Foot pain that increases with movement

* Swelling and tenderness around the ankle

* Marked tightness in the Achilles tendon

These signs may indicate that flat feet have progressed beyond

physiological limits.

Some factors increase the risk

Flat feet may sometimes appear as part of a genetic

predisposition. In addition, certain conditions can increase the

risk over time:

* Excess weight and obesity

* Diabetes

* Rheumatic joint diseases

* Foot and ankle injuries

The presence of these factors requires closer monitoring of foot

structure.

yeniden oluşur. Genellikle bağ dokularının esnekliğine bağlıdır

ve çoğu çocukta belirgin bir şikâyet oluşturmaz. Ancak bazı

vakalarda ayak ve ayak bileği çevresinde ağrı görülebilir.

Bu tipte, şikâyet yoksa ileri tetkik ve agresif tedavilere gerek

duyulmaz.

Sert düztabanlık:

Ayak ister yük altında ister dinlenme halinde olsun, iç

kavsin hiç oluşmadığı durumdur. Doğuştan ya da sonradan

gelişebilir. Kemik yapısal sorunları, tendon yetmezlikleri,

travmalar veya nadir görülen bazı hastalıklar bu tabloya yol

açabilir. Sert düztabanlık genellikle ağrılıdır ve mutlaka uzman

değerlendirmesi gerektirir.

Ailelerin gözden kaçırmaması gereken 4 önemli uyarı

Her düztabanlık tedavi gerektirmese de bazı belirtiler, altta

yatan bir sorunun habercisi olabilir. Özellikle aşağıdaki işaretler

varsa, ortopedi uzmanına başvurulması önem taşır:

-Topuk ya da ayak kemeri bölgesinde ağrı

-Hareket ettikçe artan ayak ağrısı

-Ayak bileğinde şişlik ve hassasiyet

-Aşil tendonunda (topuk bağı) belirgin gerginlik

Bu belirtiler, düztabanlığın artık fizyolojik sınırların dışına

çıktığını gösterebilir.

Bazı faktörler riski artırıyor

Düztabanlık bazen genetik bir yatkınlığın parçası olarak

ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra bazı durumlar zamanla riski

artırabilir:

-Fazla kilo ve obezite

-Diyabet

-Romatizmal eklem hastalıkları

-Ayak ve ayak bileği yaralanmaları

Bu faktörlerin varlığı, ayak yapısının daha yakından izlenmesini

gerektirir.

Pharma

13


14 Pharma

Early diagnosis prevents unnecessary treatment

Not every child with flat feet requires insoles or special footwear.

Scientific studies show that some insoles used in asymptomatic

flexible flat feet may negatively affect normal foot development.

Therefore, instead of the approach that “every case of flat

feet must be treated,” accurate diagnosis and individualized

assessment are of great importance.

However, in cases that cause pain, limit daily activities, or are

defined as rigid flat feet, cause-oriented treatment planning

should be initiated at an early stage. Timely interventions help

children take healthy steps and prevent problems that may arise

in later years.

Erken tanı, gereksiz tedaviden korur

Her düztaban çocuk için tabanlık ya da özel ayakkabı anlamına

gelmez. Yapılan bilimsel çalışmalar, şikâyet oluşturmayan esnek

düztabanlıklarda kullanılan bazı tabanlıkların, normal ayak

gelişimini olumsuz etkileyebileceğini gösteriyor. Bu nedenle

“her düztabanlık tedavi edilmelidir” yaklaşımı yerine, doğru

tanı ve bireysel değerlendirme büyük önem taşıyor.

Ancak ağrıya neden olan, günlük aktiviteleri kısıtlayan veya

sert düztabanlık olarak tanımlanan vakalarda, nedene yönelik

tedavi planlaması erken dönemde yapılmalıdır. Doğru zamanda

yapılan müdahaleler, çocukların sağlıklı adımlar atmasını ve

ileriki yaşlarda oluşabilecek sorunların önüne geçilmesini

sağlar.



Strategic appointment at Inpharmus Türkiye

Inpharmus Türkiye’de stratejik atama

Dr. Mehmet Emin Apaydın

Inpharmus, a global provider of solutions in rare diseases

and oncology, has announced a key leadership change within

its Türkiye organization. Dr. Mehmet Emin Apaydın, known

for nearly 25 years of clinical and industry experience, has

been appointed as the company’s Türkiye Medical Director.

The appointment marks a significant step in Inpharmus’

strategy to strengthen its regional medical structure and

accelerate access to innovative treatments.

Positioning its global healthcare solutions across a wide

geography—from Türkiye to the Middle East, from Africa to

Russia—Inpharmus continues to enhance its medical leadership

framework. The company has announced the appointment of

Dr. Mehmet Emin Apaydın, whose broad experience spans

from clinical practice to the global pharmaceutical industry, as

Türkiye Medical Director.

This strategic appointment is considered an important step

toward supporting Türkiye’s increasing scientific capacity in rare

diseases and oncology, developing real-world evidence–based

solutions and strengthening multidisciplinary collaborations.

Nearly 25 years of experience

A graduate of Uludağ University Faculty of Medicine, Dr.

Apaydın began his professional journey in 2002 as a general

practitioner.

Between 2007 and 2014, he served as Responsible Hemodialysis

Physician and Clinical Manager, deepening his operational and

managerial expertise in clinical processes.

Nadir hastalıklar ve onkoloji alanlarında küresel ölçekte

çözümler sunan Inpharmus, Türkiye organizasyonunda

önemli bir liderlik değişikliğine imza attı. 25 yıla yaklaşan

klinik ve endüstri deneyimiyle tanınan Dr. Mehmet

Emin Apaydın, şirketin Türkiye Medikal Direktörü

olarak atandı. Atama, Inpharmus’un bölgesel medikal

yapılanmasını güçlendirmeyi ve yenilikçi tedavilere erişimi

hızlandırmayı hedefleyen stratejisinin güçlü bir adımı olarak

değerlendiriliyor.

Küresel sağlık çözümlerini Türkiye’den Orta Doğu’ya,

Afrika’dan Rusya’ya uzanan geniş bir coğrafyada konumlandıran

Inpharmus, medikal liderlik yapılanmasını güçlendirmeye

devam ediyor. Şirket, klinik hekimlikten global ilaç endüstrisine

uzanan kapsamlı deneyimiyle dikkat çeken Dr. Mehmet Emin

Apaydın’ın Türkiye Medikal Direktörlüğü görevine atandığını

duyurdu. Bu stratejik atama, özellikle nadir hastalıklar ve

onkoloji alanında Türkiye’nin artan bilimsel kapasitesini

desteklemek, gerçek yaşam verilerine dayalı çözümler üretmek

ve multidisipliner iş birliklerini artırmak açısından önemli bir

adım olarak değerlendiriliyor.

25 yıla yakın deneyim

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Dr. Apaydın,

mesleki yolculuğuna 2002 yılında pratisyen hekim olarak

başladı.

2007–2014 yılları arasında Sorumlu Hemodiyaliz Hekimi ve

Klinik Yöneticisi olarak görev yaparak klinik süreçlerde hem

16 Pharma


Following his transition to the industry, he built a strong profile

in medical leadership. From 2014 to 2020, he worked as Regional

Medical Manager at AbbVie Türkiye, actively contributing to

the development of medical strategies for innovative treatments

in hepatology, gastroenterology and anesthesiology.

Having participated in numerous national and international

scientific meetings and contributed to many academic studies,

Dr. Apaydın is recognized for his vision of uniting field

practices, scientific data and clinical needs in a holistic manner.

Consistent leadership

Dr. Apaydın joined Inpharmus in 2021, taking responsibility for

several critical areas within the company’s medical structure.

During this time, he successfully led major functions

including:

– Rare Diseases and Gastroenterology Medical Management

– Innovation Solutions and Business Development Management

– Scientific Field Team Management

These roles contributed both operationally and strategically

to the evolution of Inpharmus’ model, which focuses on

innovative treatments. Dr. Apaydın delivered notable

achievements particularly in multidisciplinary collaborations,

disease awareness projects, real-world data analysis and the

development of medical excellence programs.

A structure where scientific collaboration deepens and

medical vision expands

In his new role, Dr. Mehmet Emin Apaydın will lead Inpharmus’

medical strategies in Türkiye.

His responsibilities include:

– Strengthening the scientific foundation of innovative

treatment solutions

– Expanding stakeholder collaborations

– Developing sustainable models in the rare diseases and

oncology ecosystem

– Supporting clinical research

– Improving medical processes that enhance patient access to

treatment

This appointment, which will support Inpharmus’ growth

strategy in Türkiye and across the region, is also aligned with

the company’s goal of enhancing scientific capability.

Inpharmus emphasizes “Strong Medical Leadership”

The company highlights that with Dr. Apaydın’s experience,

Inpharmus’ medical vision will be further strengthened,

ushering in a new era of faster translation of scientific innovation

into clinical practice and increased stakeholder engagement.

This approach aligns with Inpharmus’ mission to produce

sustainable, evidence-based and patient-focused solutions in

disease management.

operasyonel hem de yönetsel bilgi birikimini derinleştirdi.

Sektöre geçişiyle birlikte medikal liderlik alanında güçlü bir

profil çizen Dr. Apaydın, 2014–2020 yılları arasında AbbVie

Türkiye’de Bölgesel Medikal Yönetici olarak görev aldı.

Bu dönemde hepatoloji, gastroenteroloji ve anesteziyoloji

alanlarında yenilikçi tedavilere yönelik medikal stratejilerin

geliştirilmesinde aktif rol üstlendi.

Ulusal ve uluslararası birçok bilimsel toplantıda yer alan, çok

sayıda akademik çalışmaya katkı sağlayan Dr. Apaydın; saha

uygulamalarını, bilimsel verileri ve klinik ihtiyaçları bütüncül

şekilde bir araya getirme vizyonu ile tanınıyor.

Süreklilik gösteren liderlik

Dr. Apaydın, 2021 yılında Inpharmus bünyesine katılarak

şirketin medikal yapılanmasının çeşitli kritik noktalarında

sorumluluk aldı.

Bu süre zarfında:

-Nadir Hastalıklar ve Gastroenteroloji Medikal Müdürlüğü,

-İnovatif Çözümler ve İş Geliştirme Müdürlüğü,

-Bilim Takım Ekibi Müdürlüğü

gibi önemli görevleri başarıyla yürüttü.

Bu roller, Inpharmus’un yenilikçi tedavilere odaklanan

modelinin gelişiminde hem operasyonel hem de stratejik

katkılar sundu. Dr. Apaydın, özellikle multidisipliner iş birlikleri,

hastalık farkındalığı projeleri, gerçek yaşam verisi analizleri

ve medikal mükemmeliyet programlarının oluşturulmasında

önemli kazanımlar sağladı.

Bilimsel iş birliklerinin derinleştiği, medikal vizyonun

genişlediği bir yapı

Dr. Mehmet Emin Apaydın, yeni görevinde Inpharmus’un

Türkiye’deki medikal stratejilerine liderlik edecek.

Görev kapsamı;

-Yenilikçi tedavi çözümlerinin bilimsel altyapısının

güçlendirilmesi,

-Paydaş iş birliklerinin genişletilmesi,

-Nadir hastalıklar ve onkoloji ekosisteminde sürdürülebilir

modellerin geliştirilmesi,

-Klinik araştırmaların desteklenmesi,

-Hastaların tedaviye erişimini güçlendiren medikal süreçlerin

iyileştirilmesi,

gibi kritik sorumlulukları içeriyor.

Inpharmus’un Türkiye’de ve bölgesel ölçekte büyüme stratejisini

destekleyecek bu atama, şirketin bilimsel yetkinliğini artırma

hedefiyle de uyumlu bir yapı sergiliyor.

Inpharmus’tan “Güçlü Medikal Liderlik” vurgusu

Şirket, Dr. Apaydın’ın deneyimiyle Inpharmus’un medikal

vizyonunun daha da güçleneceğini belirterek, bilimsel

yeniliklerin klinik uygulamaya daha hızlı taşınması ve paydaşlar

arası etkileşimin artırılması konusunda yeni bir dönemin

başladığını ifade ediyor.

Bu yaklaşım, Inpharmus’un hastalık yönetiminde sürdürülebilir,

kanıta dayalı ve hasta odaklı çözümler üretme misyonu ile

paralellik taşıyor.

Pharma

17


“A 10% weight gain increases apnea risk sixfold”

“Kilo artışındaki yüzde 10’luk artış, apne riskini 6 kat büyütüyor”

Assoc. Prof. Mustafa Emir Tavşanlı

Sleep apnea, the silent threat of the modern era, is no longer

just an adult problem—it is increasingly affecting young

people as well.

Sedentary lifestyles and unhealthy eating habits are driving

a rise in obesity, which in turn is causing a dramatic surge in

sleep apnea cases. This condition significantly reduces quality

of life and can trigger serious health issues ranging from

cardiovascular disease to diabetes. When left untreated, sleep

apnea may even lead to sudden death.

Assoc. Prof. Mustafa Emir Tavşanlı, Neurology Specialist at

Acıbadem Taksim Hospital, emphasizes that obstructive sleep

apnea has become one of the fastest-spreading sleep disorders

of our time.

Assoc. Prof. Tavşanlı explains that obstructive sleep apnea

develops when the muscles surrounding the airway relax

during sleep, narrowing the airway and causing breathing to

stop dozens or even hundreds of times throughout the night.

“In men, the risk increases significantly after the age of 40, and

in women, it rises after menopause. Weight is a critical trigger.

Research shows that even a 10% increase in weight raises the

risk of sleep apnea sixfold,” he notes.

He also adds that individuals with a short neck structure or

those whose throat anatomy is naturally narrow face an even

higher risk.

Modern çağın sessiz tehdidi uyku apnesi artık sadece

yetişkinlerin değil, gençlerin de kâbusu.

Hareketsiz yaşam ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının

tetiklediği obezite, uyku apnesi vakalarında dramatik bir artışa

yol açıyor. Yaşam kalitesini belirgin şekilde düşüren ve kalpdamar

hastalıklarından diyabete kadar pek çok ciddi sağlık

sorununu tetikleyen uyku apnesi, tedavi edilmediğinde ani

ölüm riskine kadar varan sonuçlar doğurabiliyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa

Emir Tavşanlı, özellikle tıkayıcı uyku apnesinin çağımızın en

hızlı yayılan uyku bozukluklarından biri haline geldiğine dikkat

çekiyor.

Tıkayıcı uyku apnesinin, uyku sırasında hava yolunu çevreleyen

kasların gevşeyerek havayolunu daraltması sonucu solunumun

onlarca hatta yüzlerce kez kesintiye uğramasıyla geliştiğini

belirten Doç. Dr. Tavşanlı, “Erkeklerde 40 yaş sonrası, kadınlarda

menopozdan itibaren risk belirgin biçimde artıyor. Ayrıca kilo

faktörü kritik bir tetikleyici. Araştırmalar, sadece %10’luk kilo

artışının uyku apnesi riskini 6 kat artırdığını gösteriyor” diyor.

Doç. Dr. Tavşanlı, özellikle boyun yapısı kısa olan veya anatomik

olarak boğaz bölgesi dar bireylerde riskin daha da yükseldiğini

dile getiriyor.

Uyku apnesi tedavi edilmezse neler oluyor?

Tedavi edilmeyen tıkayıcı uyku apnesi;

-Damar yapısında bozulmaya,

-Kan şekeri ve tansiyon kontrolünün zorlaşmasına,

-Diyabet ve hipertansiyonun dirençli hale gelmesine,

-Kalp ve beyin damarlarında tıkanıklıklara yol açabiliyor.

Bu nedenle erken tanı ve doğru tedavi hayati önem taşıyor.

18 Pharma

What happens if sleep apnea is left untreated?

If obstructive sleep apnea is not treated, it can lead to:

– Vascular deterioration

– Difficulty controlling blood sugar and blood pressure

– Resistant hypertension and diabetes

– Blockages in the heart and brain vessels

For this reason, early diagnosis and appropriate treatment are

crucial.


How is it diagnosed?

The gold standard for diagnosing sleep apnea is

polysomnography. Assoc. Prof. Tavşanlı explains that during

an overnight sleep study, the patient’s brain activity, breathing,

heart rhythm and muscle movements are monitored using

specialized equipment, allowing physicians to determine both

the presence and severity of apnea.

First goal of treatment: Restoring uninterrupted breathing

In the treatment of sleep apnea, the CPAP device—which

delivers positive airway pressure through a nasal mask during

sleep—is one of the most effective methods.

“By eliminating airway narrowing, CPAP therapy ensures

uninterrupted breathing,” Tavşanlı states, adding that weight

control significantly enhances treatment success.

The 9 key symptoms of sleep apnea

Assoc. Prof. Tavşanlı underlines that snoring is not the only sign

of sleep apnea and lists the most common symptoms as follows:

– Loud, intermittent snoring

– Breathing pauses during sleep noticed by others

– Waking up gasping or choking

– Frequent nighttime urination

– Night sweats around the neck and chest

– Waking up tired and unrefreshed

– Excessive daytime sleepiness

– Morning headaches

– Forgetfulness, lack of concentration, attention difficulties

“If a person notices even a few of these symptoms, they should

not delay consulting a physician specialized in sleep medicine,”

he warns.

Tanı nasıl konuyor?

Uyku apnesi tanısında altın standart polisomnografi. Hastanın

bir gece boyunca beyin aktivitesi, solunumu, kalp ritmi ve

kas hareketlerinin özel cihazlarla izlendiğini belirten Doç.

Dr. Tavşanlı, bu incelemeyle hem apnenin varlığının hem de

şiddetinin belirlendiğini söylüyor.

Tedavide ilk hedef: Solunumu kesintisiz hale getirmek

Uyku apnesinin tedavisinde, uyku sırasında buruna takılan

maske aracılığıyla pozitif hava basıncı uygulayan CPAP cihazı

en etkili yöntemlerin başında geliyor.

“CPAP tedavisiyle hava yolundaki daralma ortadan kaldırılarak

kesintisiz solunum sağlanır” diyen Tavşanlı, hastaların kilo

kontrolü sağlamasının tedaviyi çok daha başarılı hale getirdiğini

vurguluyor.

Uyku apnesinin 9 önemli belirtisi

Uyku apnesinde yalnızca horlamanın belirti olmadığının altını

çizen Doç. Dr. Tavşanlı, en sık görülen bulguları şöyle sıralıyor:

-Gürültülü, aralıklı horlama

-Uykuda nefes durmalarının çevredekiler tarafından fark

edilmesi

-Boğulur gibi uyanma

-Gece sık sık tuvalete kalkma

-Ense ve göğüs bölgesinde gece terlemesi

-Sabah yorgun ve dinlenmemiş kalkma

-Gün içinde aşırı uykululuk

-Sabah baş ağrısı

-Unutkanlık, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon güçlüğü

“Kişi kendisinde bu bulgulardan birkaçını dahi fark ediyorsa

uyku tıbbı konusunda uzman bir hekimle görüşmeyi

geciktirmemeli” diyor.

Pharma

19


A new chapter opens in the world of beauty and health

Güzellik ve sağlık dünyasında yeni bir sayfa açılıyor

Geleneksel hayvansal kolajen takviyelerinin yerini, daha

sürdürülebilir, daha erişilebilir ve daha kapsayıcı bir alternatif

alıyor: Bitkisel kaynaklı kolajen peptitleri. Uzmanlara

göre bu yeni nesil formülasyonlar yalnızca kolajen desteği

sunmakla kalmıyor; bağışıklık, cilt ve bağ dokusu sağlığını

bütüncül bir yaklaşımla destekleyen bir sistem sunuyor.

Traditional animal-derived collagen supplements are giving

way to a more sustainable, more accessible, and more inclusive

alternative: plant-based collagen peptides. According to

experts, these next-generation formulations do more than

simply provide collagen support; they offer a holistic system

that supports immune function, skin health, and connective

tissue integrity.

Collagen is the fundamental protein of youth and structural

integrity. From skin elasticity and joint mobility to connective

tissue and organ function, it plays a critical role throughout

almost every part of the body. However, as natural collagen

production declines with age, a range of issues such as skin aging

and connective tissue weakness begin to emerge. While collagen

supplements step in at this point, animal-derived collagen—long

dominant in the market—is no longer the only option.

As interest in plant-based ingredients continues to grow, collagen

supplements are undergoing a major transformation. Plantderived

peptides, commonly referred to as “vegan collagen,” are

opening new possibilities not only for vegans and vegetarians,

but also for anyone who cannot consume animal collagen due to

allergies, intolerances, or ethical considerations.

“Vegan nutrition is on the rise in Türkiye”

Dr. Gamze Kavas, Medical Director at Orzax, evaluates the growing

interest in plant-based collagen with the following remarks:

“Today, the vast majority of collagen supplements are derived

from animal sources. However, their use can be limited for a

significant portion of the population due to intolerance, allergies,

or vegan–vegetarian dietary preferences. Research shows that

approximately 30 out of every 1,000 people in Türkiye follow a

vegan diet. This indicates that plant-based alternatives are no

longer just a preference, but a necessity.”

Dr. Kavas also emphasizes that vegan collagen peptides derived

from peas and rice are not classified as allergens, making them a

safe option for a broad range of users.

Plant-based collagen through the lens of science

One of the most striking features of vegan collagen peptides is that

Kolajen, gençliğin ve yapısal bütünlüğün temel proteini…

Cildin elastikiyetinden eklem hareketliliğine, bağ dokusundan

organ fonksiyonlarına kadar vücudun neredeyse her noktasında

kritik bir görev üstleniyor. Ancak yaş ilerledikçe doğal üretim

hızının azalması, özellikle cilt yaşlanması ve bağ dokusu

zayıflığı gibi pek çok sorunu beraberinde getiriyor. Bu noktada

kolajen takviyeleri devreye girerken, yıllardır pazara hâkim olan

hayvansal kaynaklı kolajen artık tek seçenek olmaktan çıkıyor.

Bitkisel içeriklere yönelişin hız kazandığı günümüzde, kolajen

takviyeleri de büyük bir dönüşüm başlatmış durumda. “Vegan

kolajen” olarak adlandırılan bitkisel kaynaklı peptitler, yalnızca

vegan ve vejetaryen bireyler için değil; alerji, intolerans ya da

etik sebeplerle hayvansal kolajen tüketemeyen herkes için yeni

bir kapı aralıyor.

“Türkiye’de vegan beslenme yükselişte”

Orzax Medikal Müdürü Dr. Gamze Kavas, kolajende bitkisel

içeriklere yönelik artan ilgiyi şu sözlerle değerlendiriyor:

“Günümüzde kolajen takviyelerinin büyük bölümü hayvansal

kaynaklardan elde ediliyor. Ancak toplumun önemli bir

kısmında intolerans, alerji ya da vegan–vejetaryen beslenme

tercihleri nedeniyle kullanım sınırlanabiliyor. Yapılan

araştırmalara göre Türkiye’de her 1000 kişiden yaklaşık 30’u

vegan besleniyor. Bu oran, bitkisel alternatiflerin artık bir tercih

değil, ihtiyaç olduğunu gösteriyor.”

Dr. Kavas, özellikle bezelye ve pirinçten elde edilen vegan

kolajen peptitlerinin alerjen sınıfına girmediği için geniş

bir kullanıcı profili tarafından güvenle tercih edilebileceğini

vurguluyor.

Bilimin gözüyle bitkisel kolajen:

Vegan kolajen peptitlerinin en dikkat çekici özelliklerinden

biri ise yalnızca protein desteği sağlamakla kalmayıp fibroblast

hücrelerine sinyal vererek kolajen sentezini uyarabilmesi.

Bilimsel yayınlarda, bu bitkisel peptitlerin “sinyal peptidi

benzeri etki” ile cildin kendi kolajen üretim döngüsünü harekete

geçirebildiği belirtiliyor. Bu da bitkisel formülleri yalnızca bir

alternatif değil; yapıtaşlarını harekete geçiren aktif bir destek

haline getiriyor.

Esansiyel amino asitler bakımından zengin yapıları sayesinde

bezelye ve pirinç proteinlerinin; kas dokusu, bağ dokusu ve cilt

bütünlüğü için yüksek sindirilebilir protein desteği sunduğu

çeşitli çalışmalarda vurgulanmış durumda.

20 Pharma


Approved

International

Event

7 th International Exhibition for Cosmetics, Beauty, Hair

Cleaning, Private Label, Packaging and Ingredients

Member

INTERNATIONAL EXHIBITIONS LTD.

+90 533 4843030

www.beauty-istanbul.com

7-9 MAY 2026

TUYAP Fair Center 1400 Exhibitors

Istanbul - Türkiye

from 65 Countries

THIS FAIR IS ORGANIZED UNDER SUPERVISION OF TOBB (THE UNION OF CHAMBERS AND COMMODITY EXCHANGES OF TURKEY) IN ACCORDANCE WITH THE LAW NO. 5174


they do more than provide protein support; they can stimulate

collagen synthesis by signaling fibroblast cells.

Scientific publications indicate that these plant-based peptides can

activate the skin’s own collagen production cycle through a “signal

peptide–like effect.” This positions plant-based formulations not

merely as alternatives, but as active supports that stimulate the

body’s own building mechanisms.

Various studies also highlight that pea and rice proteins, thanks to

their rich essential amino acid profiles, provide highly digestible

protein support for muscle tissue, connective tissue, and overall

skin integrity.

22 Pharma

The era of combination formulas in next-generation

supplements

According to experts, modern collagen supplements no longer

focus on a single ingredient. Instead, synergistic combinations that

support collagen synthesis and connective tissue metabolism are

taking center stage.

Dr. Kavas summarizes the key components of this powerful

combination as follows:

Vitamin C: Essential for collagen synthesis and a primary catalyst

in collagen production

Zinc: Plays a critical role in the renewal of connective tissue and

the skin barrier

Vitamin D3: Contributes to strengthening skin barrier function

Vitamin B12: Serves a complementary role, particularly for

individuals following a vegan diet, where deficiency is common

This combination goes beyond targeting collagen synthesis alone,

offering a comprehensive approach that supports immunity, skin

integrity, muscle health, and connective tissue function.

Why plant-based collagen?

Plant-derived collagen peptides are gaining a prominent place in

next-generation beauty and health support thanks to:

-Allergen-free formulations

-Compatibility with vegan and vegetarian lifestyles

-High-bioavailability amino acid profiles

-Signal peptide–like effects that stimulate collagen production

Advantages in sustainable production

Scientific literature supports this approach as well, with a growing

number of studies demonstrating that plant-based peptides can be

used effectively both alongside animal-derived collagen and as a

complete alternative.

The collagen landscape is being reshaped

Beauty and health trends may change, but one thing remains

constant: the body’s need for collagen. At this very point, plantbased

collagen peptides are emerging not merely as an “alternative,”

but as a new-generation standard.

With inclusive formulations, synergistic vitamin–mineral

compositions, and a sustainability-focused ingredient approach,

the era of plant-based collagen is officially beginning.

Yeni nesil takviyelerde kombinasyon çağı

Uzmanlara göre modern kolajen takviyeleri artık tek bir içeriğe

odaklanmıyor; kolajen sentezini ve bağ dokusu metabolizmasını

destekleyen sinergik kombinasyonlar ön plana çıkıyor.

Dr. Kavas, bu güçlü kombinasyonun temel bileşenlerini şöyle

özetliyor:

-C Vitamini: Kolajen sentezinin olmazsa olmazı; kolajen yapım

sürecinde ana katalizör.

-Çinko: Bağ dokusu ve cilt bariyerinin yenilenmesinde kritik bir

rol üstleniyor.

-D3 Vitamini: Deri bariyer fonksiyonunun güçlenmesine katkı

sağlıyor.

-B12 Vitamini: Özellikle vegan beslenen bireylerde eksikliği sık

görüldüğü için tamamlayıcı bir görev üstleniyor.

Bu kombinasyon, yalnızca kolajen sentezini hedeflemekten

öteye geçerek bağışıklık, cilt bütünlüğü, kas ve bağ dokusu

sağlığını çok yönlü bir yaklaşımla destekliyor.

Neden bitkisel kolajen?

Bitkisel kaynaklı kolajen peptitleri;

-Alerjen içermeyen formülleri,

-Vegan–vejetaryen beslenmeye uygun yapıları,

-Yüksek biyoyararlanımlı amino asit profilleri,

-Sinyal peptidi benzeri kolajen üretimi uyarıcı etkileri,

-Sürdürülebilir üretim avantajları sayesinde yeni nesil güzellik–

sağlık desteklerinde önemli bir yer edinmeye başladı.

Bilimsel literatür de bu yaklaşımı destekliyor: Bitkisel peptitlerin

hem hayvansal kolajenlerle birlikte hem de tamamen alternatif

olarak etkili bir şekilde kullanılabileceği giderek daha fazla

çalışma ile ortaya konuyor.

Kolajen dünyasında kartlar yeniden dağıtılıyor

Güzellik ve sağlık trendleri değişiyor; ama değişmeyen tek şey

vücudun kolajen ihtiyacı… İşte tam da bu noktada bitkisel

kolajen peptitleri, yalnızca bir “alternatif ” değil, yeni nesil bir

standart olma yolunda ilerliyor.

Kapsayıcı formüller, sinerjik vitamin–minerallerle desteklenen

kompozisyonlar ve sürdürülebilir içerik yaklaşımıyla bitkisel

kolajen çağı artık resmen başlıyor.



A new era in psychotherapy

Psikoterapide yeni dönem

Beyin parlatma yaklaşımı, zihinsel sağlık ve performansı

aynı potada buluşturuyor.

Zihinsel sağlık artık yalnızca sorunları iyileştirmekle sınırlı

değil; potansiyeli ortaya çıkarmak, odaklanmayı güçlendirmek

ve zihinsel performansı sürdürülebilir kılmak da günümüzün

öncelikleri arasında yer alıyor. Psikoterapi ile nörobiyolojik

bilimin kesişim noktasında konumlanan “beyin parlatma”

yaklaşımı, bu dönüşümün en dikkat çekici başlıklarından

biri olarak öne çıkıyor. Uzmanlara göre bu yenilikçi yöntem,

yalnızca ruhsal iyilik hâlini desteklemekle kalmıyor, aynı

zamanda beynin çalışma biçimini optimize ederek bireylerin

yaşam kalitesini bütüncül biçimde güçlendiriyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog

Özgenur Taşkın, beyin parlatmanın psikoterapiyle birlikte

kullanıldığında ortaya koyduğu etkiyi şu sözlerle özetliyor:

“Beyin parlatma, psikoterapinin derinliğini nörobiyolojik

düzeyde destekleyen, zihnin doğru frekansta çalışmasını

hedefleyen bütüncül bir yaklaşımdır.”

NPİSTANBUL Hospital Clinical Psychologist

Özgenur Taşkın

The brain polishing approach brings mental health and

performance together within a single framework.

Mental health is no longer limited to treating problems alone;

unlocking potential, strengthening focus, and sustaining mental

performance have become key priorities of our time. Positioned

at the intersection of psychotherapy and neurobiological science,

the “brain polishing” approach stands out as one of the most

striking elements of this transformation. According to experts,

this innovative method not only supports psychological wellbeing

but also optimizes the way the brain functions, enhancing

individuals’ quality of life in a holistic manner.

Clinical Psychologist Özgenur Taşkın from Üsküdar University

NPİSTANBUL Hospital summarizes the impact of brain

polishing when used alongside psychotherapy as follows:

“Brain polishing is a holistic approach that supports the depth

of psychotherapy at a neurobiological level and aims to help the

mind operate at the right frequency.”

Psychotherapy and neurobiology meet on common ground

As today’s accelerated pace of life increases mental burdens,

the prevalence of conditions such as depression, anxiety,

OCD, and ADHD continues to rise. According to Clinical

Psychologist Özgenur Taşkın, this situation is rooted not only

in psychological factors but also in neurobiological foundations.

“Brain waves reflect how our brain thinks, feels, and responds.

These waves, which can be measured using EEG devices,

provide important clues about whether mental processes are

functioning in a healthy way. In many psychiatric conditions,

Psikoterapi ve nörobiyoloji aynı zeminde buluşuyor

Günümüzün hızlanan yaşam temposu, zihinsel yükleri

artırırken; depresyon, anksiyete, OKB ve DEHB gibi ruhsal

sorunların görülme sıklığı da giderek artıyor. Klinik Psikolog

Özgenur Taşkın’a göre bu durum yalnızca psikolojik değil, aynı

zamanda nörobiyolojik bir zemine de dayanıyor.

“Beyin dalgaları, beynimizin düşünme, hissetme ve tepki verme

biçimini yansıtır. EEG cihazlarıyla ölçülebilen bu dalgalar,

zihinsel süreçlerin sağlıklı işleyip işlemediğine dair önemli

ipuçları sunar. Pek çok psikiyatrik tabloda, beyin dalgalarının

düzensiz çalıştığını görüyoruz. Beyin parlatma tekniği tam da

bu noktada devreye girerek, beynin optimal frekanslara yeniden

uyumlanmasını amaçlar.”

Bu yaklaşım, psikoterapinin yalnızca konuşma ve farkındalık

düzeyinde kalmasını aşarak, beynin işleyişine doğrudan temas

eden bir destek alanı sağlıyor.

Terapinin etkisini hızlandıran bir destek modeli

Psikoterapinin, bireyin iç dünyasını keşfetmesine ve duygusal

yaralarını onarmasına olanak tanıdığını vurgulayan Taşkın,

bazı vakalarda bu sürecin daha uzun zaman alabileceğine dikkat

çekiyor.

“Beyin parlatma gibi nörolojik temelli teknikler, psikoterapiyle

birlikte uygulandığında zihnin çalışma biçimine doğrudan

müdahale edilebiliyor. Bu da terapi sürecinde daha hızlı

ilerleme, daha derin içgörü ve daha kalıcı sonuçlar anlamına

geliyor.”

Beyin dalgalarının düzenlenmesi; dikkat, duygu regülasyonu

ve stresle baş etme becerilerini desteklerken, bireyin terapi

sürecine daha açık ve hazır hale gelmesine de katkı sağlıyor.

24 Pharma


we observe irregular brain wave activity. The brain polishing

technique comes into play precisely at this point, aiming to realign

the brain with optimal frequencies.”

This approach goes beyond psychotherapy that remains solely

at the level of conversation and awareness, offering a supportive

field that directly engages with brain function.

A support model that accelerates the impact of therapy

Emphasizing that psychotherapy enables individuals to explore

their inner world and heal emotional wounds, Taşkın notes that

this process may take longer in certain cases.

“When neurobiologically based techniques such as brain

polishing are applied together with psychotherapy, it becomes

possible to intervene directly in the way the mind functions.

This means faster progress in therapy, deeper insight, and more

lasting results.”

Regulating brain waves supports attention, emotional

regulation, and stress management skills, while also helping

individuals become more open and receptive to the therapeutic

process.

Performance and emotional balance on the same line

The brain polishing approach is not limited to clinical issues

alone. Today, athletes, artists, executives, and professionals

working in fields that require intense mental effort also show

interest in this method.

“Strengthening brain waves increases focus and boosts

productivity. However, an equally important gain is emotional

balance. Sustainable performance is not possible without inner

balance,” says Taşkın, emphasizing that brain polishing also

supports mental resilience.

Regular brain wave training helps individuals cope with stress

more effectively, increase emotional awareness, and maintain

long-term psychological well-being.

A path from mental health to personal development

Stating that brain polishing techniques, when used together

with psychotherapy, do more than simply reduce symptoms,

Taşkın highlights the strong potential of this approach for

personal development as well.

“Alpha wave sessions conducted a few times a year support the

brain’s capacity for rest, learning, and creativity. Healthy brain

function is one of the cornerstones of emotional and cognitive

recovery.”

Polishing the mind, transforming life

In conclusion, when combined with psychotherapy, brain

polishing presents a new paradigm in the field of mental health.

This approach aims not only to alleviate existing problems but

also to strengthen inner balance, enhance quality of life, and

help individuals reveal their potential more clearly.

“Brain polishing goes beyond repairing the mind and offers an

approach that strengthens it. A brain that operates at the right

frequency means a healthier state of mind and a more balanced

life.”

Performans ve duygusal denge aynı çizgide

Beyin parlatma yaklaşımı yalnızca klinik sorunlara yönelik

değil. Günümüzde sporcular, sanatçılar, yöneticiler ve yoğun

zihinsel efor gerektiren alanlarda çalışan profesyoneller de bu

yönteme ilgi gösteriyor.

“Beyin dalgalarının güçlendirilmesi; odaklanmayı artırır ve

verimliliği yükseltir. Ancak en az bunlar kadar önemli olan bir

diğer kazanım, duygusal dengedir. İçsel denge sağlanmadan

sürdürülebilir performanstan söz etmek mümkün değildir.”

diyen Taşkın, beyin parlatmanın zihinsel dayanıklılığı da

desteklediğini vurguluyor.

Düzenli beyin dalgası eğitimi, bireylerin stresle daha sağlıklı

başa çıkmalarına, duygusal farkındalıklarını artırmalarına

ve uzun vadeli psikolojik iyilik hâlini korumalarına yardımcı

oluyor.

Zihinsel sağlıktan kişisel gelişime uzanan bir yol

Beyin parlatma tekniklerinin, psikoterapiyle birlikte

uygulandığında yalnızca semptomları azaltmakla kalmadığını

belirten Taşkın, bu yaklaşımın kişisel gelişim açısından da güçlü

bir potansiyel sunduğunu ifade ediyor.

“Yılda birkaç kez yapılan alfa dalgası çalışmaları, beynin

dinlenme, öğrenme ve kreatiflik kapasitesini destekliyor.

Beynin sağlıklı çalışması, duygusal ve bilişsel iyileşmenin temel

taşlarından biridir.”

Zihni parlatmak, yaşamı dönüştürmek

Sonuç olarak beyin parlatma, psikoterapiyle birleştiğinde

zihinsel sağlık alanında yeni bir paradigma sunuyor. Bu

yaklaşım; bireylerin yalnızca mevcut sorunlarını hafifletmeyi

değil, içsel dengeyi güçlendirmeyi, yaşam kalitesini artırmayı ve

potansiyellerini daha net bir şekilde ortaya koymayı hedefliyor.

“Beyin parlatma, zihni onarmanın ötesine geçerek, zihni

güçlendiren bir yaklaşım sunuyor. Doğru frekansta çalışan

bir beyin, daha sağlıklı bir ruh hâli ve daha dengeli bir yaşam

demektir.”

Pharma

25


Take good care of yourself!

Kendine iyi bak!

Soğuk havalar kapıyı çaldığında sadece doğa değil,

bedenimiz de yeni bir ritme geçiyor. Kış aylarında bağışıklık

konuşulur, yıllardır bilinen “kendine iyi bak” konsepti

yeniden gündeme taşınır. Peki gerçekten neye ihtiyacımız

var? Bağışıklık, sandığımız kadar karmaşık mı, yoksa günlük

hayatın içindeki sade tercihlerle güçlenen bir sistem mi?

Kış ayları, şehrin ritmini değiştiren bir mevsimsel kırılma

gibidir. Günler kısalır, hava soğur, insan adımları hızlanır,

rutinler sıkılaşır. Bu dönem yalnızca meteorolojik bir geçiş

değildir; beden, zihin ve yaşam tarzı açısından başka bir

döngüye açılan geniş bir kapıdır. Bağışıklık sisteminin “zayıf

düştüğü mevsim” olarak anılan kış, aslında doğru bir bakış

açısıyla ele alındığında, bedenin kendini yeniden yapılandırdığı

dönemin ta kendisidir.

26 Pharma

When the cold weather arrives, not only nature but also our

bodies shift into a new rhythm. During the winter months,

immunity becomes a frequent topic of conversation, and the

long-standing concept of “taking good care of yourself ” comes

back into focus. But what do we truly need? Is immunity as

complex as it seems, or is it a system strengthened by simple

choices woven into daily life?

Winter is like a seasonal break that changes the rhythm of

city life. Days grow shorter, the air gets colder, footsteps

become quicker and routines tighten. This period is not just a

meteorological transition; it is a wide gateway into a different

cycle for the body, the mind, and our lifestyle. Although winter

is often described as “the season when immunity weakens,” it is,

in fact, the very period in which the body restructures itself—

when viewed from the right perspective.

Winter and immunity: The intuitive rhythm of the body

Although the immune system is often portrayed as something

that must be “strengthened,” it is essentially a mechanism built

on adaptation. The reason it is discussed more during winter is

the increase in environmental stress factors: lower temperatures,

longer hours spent indoors, reduced sunlight, and a more

sedentary daily flow.

These shifts do not necessarily mean the immune system is

“under threat”; the body simply reorganizes itself to meet new

conditions. The key is not to overload the system, but to give it

space to function.

Kış ve bağışıklık: Bedenin sezgisel ritmi

Bağışıklık sistemi çoğu zaman “güçlendirilecek bir özellik” gibi

lanse edilse de aslında temel olarak adaptasyon üzerine kurulu

bir mekanizmadır. Kış aylarında daha fazla konuşulmasının

nedeni, bu dönemde çevresel stres faktörlerinin artmasıdır:

düşük sıcaklık, kapalı mekânlarda uzun süre kalmak, azalan

güneş ışığı, daha durağan bir yaşam akışı…

Aslında bütün bu değişiklikler, bağışıklık sisteminin alarm

vermesi gerektiği anlamına gelmez; beden sadece yeni koşullara

göre kendini yeniden organize eder. Bu süreçte yapılması

gereken, sisteme yük olmak yerine onun çalışmasına alan

açmaktır.

Güneşin azaldığı aylar: Işığın bedenle ilişkisi

Kış aylarında çoğumuzun fark etmeden yaşadığı temel değişim,

güneşle kurduğumuz ilişkinin zayıflaması. Gün ışığının

azalması, uyku döngüsünden ruh haline kadar pek çok biyolojik

işleyişi etkiler. Sabah uyanmak zorlaşır, odaklanma değişir,

enerji gün içinde daha çabuk düşer.

Bu durum bağışıklığın düşük olduğu anlamına gelmez;

yalnızca bedenin “ışık eksikliği”ne uyum sağlama sürecidir. Bu

noktada önemli olan, gün içinde mümkün olduğunca doğal

ışığa çıkmak, yüzü ve gözleri açık havaya çevirmek ve bedenin

biyolojik saatini hatırlamasına destek olmaktır. Kısa yürüyüşler

bile bu döngünün yeniden kurulmasına katkı sağlar.

Soğuk havanın sessiz etkisi

Kışın dışarı çıkmak çoğu insan için yaz aylarına kıyasla daha

zordur. Bu nedenle hareket kabiliyeti doğal olarak düşer. Oysa

hareket, bağışıklık sisteminin düzenli çalışması için bedensel

bir sinyal niteliği taşır. Koşmak, ağırlık kaldırmak ya da

profesyonel spor yapmak şart değildir; önemli olan dolaşımı

harekete geçirmek, kasları uyandırmak ve bedeni pasifleşmeye

bırakmamaktır.


The months when sunlight fades: The body’s relationship

with light

One of the most significant changes many people experience

during winter—often without noticing—is a weakened

connection to sunlight. Less daylight affects numerous

biological processes, from the sleep cycle to mood. Waking up

becomes harder, focus changes and energy levels drop more

quickly throughout the day.

This does not indicate a weakened immune system; it is merely

the body adapting to “light deficiency.” What matters is spending

time in natural daylight whenever possible, turning your face

and eyes toward the outdoors and helping your biological clock

realign. Even short walks contribute to rebalancing this cycle.

The quiet effect of cold weather

Going outside in winter is more difficult for many compared with

summer, naturally reducing physical activity. Yet movement is a

strong signal that helps the immune system function properly.

You don’t need to run, lift weights or perform professional-level

workouts; what matters is activating circulation, waking up the

muscles and preventing the body from slipping into passivity.

Short, frequent and sustainable movements are more effective in

winter. Simple at-home mobility exercises, breathing practices

or slow-paced outdoor walks all support the body’s adaptation

to cold. These small routines don’t “boost” immunity but instead

provide the right conditions for it to work.

The season talking to the body

Nutrition is one of the first topics that come to mind when

discussing immunity. Yet the focus should not be on miracle

foods or extreme diet plans. Winter is also a season that brings

a rich variety of vegetables to the table. Root vegetables, fiberrich

foods, warm soups and balanced meals help the digestive

system adjust to the season.

Although the link between digestion and immunity is well

known, what truly matters is providing the body with food that

is balanced, regular and appropriate. Avoiding excess, reducing

sugary and processed foods and staying hydrated all help the

system find its natural rhythm.

Sleep: The quiet guardian of immunity

Sleep patterns change significantly in winter compared with

summer. Early sunsets shift the body’s biological clock into

winter mode, increasing the need for rest. This reflects the

body’s desire for repair.

Sleep is not merely rest; it is a regulatory process for immunity.

Sufficient and uninterrupted sleep balances the day’s stress

cycle. What matters is sleep quality: a dark room, distance from

electronics and a stable sleep–wake schedule all play important

roles in winter adaptation.

Winter psychology: The dance between mood and immunity

Winter can have a noticeable impact on mood. Spending more

time indoors and socializing less may affect motivation and

mental dynamism.

Kış aylarında kısa, sık ve sürdürülebilir hareketler daha etkili

olur. Ev içinde yapılan basit mobilizasyonlar, nefes egzersizleri

veya açık havada yapılan yavaş tempolu yürüyüşler bile bedenin

soğuğa adaptasyonuna katkı sunar. Bu küçük rutinler, bağışıklığı

“güçlendirmekten” çok ona çalışabileceği koşulları sağlar.

Mevsimin bedenle konuşması

Bağışıklık deyince akla ilk gelen konulardan biri beslenme olur.

Ancak burada da odak noktası mucize gıdalar ya da belirli

iddialı menüler değildir. Kış aynı zamanda mevsimin sunduğu

sebzelerin çeşitliliğini masaya getiren bir dönemdir. Kök

sebzeler, lifli gıdalar, sıcak çorbalar ve dengeli öğünler, sindirim

sisteminin mevsime uyum sağlamasında rol oynar.

Sindirim sistemi ile bağışıklığın ilişkisi bilinen bir gerçek olsa

da, bu konuda yapılması gereken tek şey besini bedene uygun,

düzenli ve dengeli şekilde sunmaktır. Aşırıya kaçmamak,

şekerli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, su içmeyi

ihmal etmemek; tüm bunlar sistemin kendi ritmini bulmasına

yardımcı olur.

Uyku: Bağışıklığın en sessiz savunucusu

Kış aylarında uyku davranışları yaz dönemine göre belirgin

şekilde değişir. Havaların erken kararması, vücudun biyolojik

saatini kış moduna alır ve daha uzun dinlenme ihtiyacı doğar.

Bu aslında bedenin kendi kendini tamir etme arzusunun bir

göstergesidir.

Uyku, bağışıklık sistemi için sadece dinlenme değil, düzenleyici

bir süreçtir. Yeterli ve kesintisiz bir uyku, bedenin gün içindeki

stres döngülerini dengeler. Önemli olan uyku kalitesi; karanlık

bir ortam, elektronik cihazlardan uzak bir rutin ve uykuuyanıklık

saatlerini korumak, sistemin kışa adaptasyonunda

önemli rol oynar.

Kış psikolojisi: Ruh halinin bağışıklıkla dansı

Kış ayları, ruh hali üzerinde belirgin etkilere sahip olabilir.

Daha çok evde vakit geçirilen, daha az sosyalleşilen dönemler,

zihinsel dinamizmi ve motivasyonu değiştirebilir. Ancak bu

Pharma

27


28 Pharma

However, this is not a threat that weakens immunity; it is a

natural outcome of the body’s need to turn inward.

The key during this period is to support mental vitality through

small but meaningful actions. Personal hobbies, joining a new

course, creating a reading routine or engaging in activities that

stimulate the mind help maintain balance. Mental stability is

one of the simplest yet strongest supporters of immunity.

The era of indoor living

One of winter’s defining habits is spending more time indoors,

which brings air circulation and shared surfaces into focus. The

most practical way to protect immunity here is maintaining

fresh airflow and consistent hygiene habits.

Briefly airing out living spaces, opening windows for a few

minutes at the workplace or managing crowding in shared

areas are simple adjustments that ease the winter transition.

Hygiene is most effective when practiced consistently rather

than through extreme methods.

The invisible link between social bonds and immunity

Humans are social beings both physically and mentally. Even

though winter reduces social interactions, strong interpersonal

bonds have a positive impact on immunity. Quality time with

close ones, conversations over coffee, family routines and

friendly gatherings relieve stress and help the body recover.

What matters is not social obligations but sustaining genuine,

meaningful connections. Healthy relationships positively

influence the body’s energy balance.

Winter’s quiet support: Mental simplicity

Modern life—combined with the intensified pace of work and

city dynamics during winter—can create mental clutter. One of

the most important things the immune system needs is a sense

of simplicity and order.

Creating rituals, planning the week, reducing excess and

simplifying the home environment all lower the body’s stress

perception.

süreç, bağışıklığı zayıflatacak bir tehdit değil; aksine bedenin içe

dönme ihtiyacının doğal bir sonucudur.

Bu dönemde yapılabilecek en önemli şey, zihinsel canlılığı

destekleyen küçük ama etkili eylemler oluşturmaktır. Kişisel

hobiler, yeni bir kursa başlamak, kitap okuma düzeni oluşturmak

veya farklı faaliyetlerle zihni beslemek, ruh halini dengeler.

Zihinsel denge, bağışıklığın en sade ama en güçlü destekçisidir.

Kapalı mekânlar çağı

Kışın belirgin alışkanlıklarından biri kapalı mekânlarda daha

çok vakit geçirmektir. Bu durum hem hava sirkülasyonunu hem

de temas yüzeylerini gündeme getirir. Bu noktada bağışıklığı

korumanın en pratik yolu taze hava akışını sağlamak ve kişisel

hijyen alışkanlıklarını düzenli sürdürmektir.

Evin kısa süreli havalandırılması, iş yerinde camın birkaç dakika

açılması, ortak alanlarda kalabalıklaşmanın yönetilmesi gibi

basit düzenlemeler, kış rutinine uyum sağlamak için yeterlidir.

Hijyen, abartılı uygulamalardan çok sürdürülebilir bir temizlik

anlayışıyla işlediğinde etkili olur.

Sosyal bağlar ve bağışıklık arasındaki görünmez hat

İnsan bedeni kadar zihni de sosyaldir. Kış aylarında daha az

sosyalleşme eğilimi olsa da güçlü ilişkisel bağlar bağışıklık

üzerinde olumlu etkiler bırakır. Yakın çevreyle geçirilen kaliteli

vakit, kahve eşliğinde yapılan sohbetler, aile içi rutinler ve

dost buluşmaları, stresi azaltarak bedenin kendini toparlama

becerisini artırır.

Burada önemli olan, sosyal yükümlülükler değil; içten gelen

bağların sürdürülebilirliği. İyi hissettiren ilişkiler, bağışıklığın

enerji dengesini olumlu yönde etkileyen faktörlerden biridir.

Kışın sessiz desteği: Mental sadelik

Modern yaşam, özellikle kış aylarında yoğunlaşan iş temposu ve

şehir dinamikleriyle birleştiğinde zihinsel karmaşa oluşturabilir.

Bağışıklık sisteminin en çok ihtiyaç duyduğu unsurlardan biri

ise sadelik ve düzen duygusudur.


A minimalist lifestyle isn’t necessary; it’s enough to provide an

environment where the system can find its natural flow.

The body’s winter setting

Beyond all these habits, the most effective way to support

immunity in winter is to listen to the body. Each person adapts

differently: some sleep more, some move more, and others

become mentally productive.

The body often communicates its needs through small signals.

Recognizing these signals is the most natural way to support the

invisible system we call immunity. Avoiding extreme practices

that strain the body and allowing it to find its rhythm is one of

the best winter strategies.

Winter is a season of recalibration

Speaking of immunity in winter is essentially about

understanding the transformation the season brings. The

immune system, beyond being a powerful mechanism, reflects

the body’s relationship with its environment. Winter—marked

by slowing down, turning inward and changing rhythm—

creates space for the body to restructure itself.

The goal is not to push the conditions, but to build a balanced

lifestyle that makes it easier for the system to function. Getting

sunlight, staying active, eating balanced meals, prioritizing

sleep, nourishing the mind and maintaining meaningful social

ties… These are not ways to “strengthen” immunity but to give

it the environment it needs to work.

Winter is the season when immunity resets. Just as nature

renews itself, the human body is part of the same cycle. What

we need is simply to live in harmony with this cycle and listen to

the rhythm of the season.

Bu dönemde ritüeller oluşturmak, haftayı planlamak, ihtiyaç

fazlasını azaltmak, ev düzenini sadeleştirmek bile bedenin

stres algısını düşürür. Minimal bir yaşam tarzı benimsemek

gerekmez; yalnızca sistemin kendi akışını bulabileceği bir ortam

sağlamak yeterlidir.

Bedenin kış ayarı

Tüm bu alışkanlıkların ötesinde, kışın bağışıklığı desteklemenin

en etkili yolu bedeni dinlemekten geçer. Her bireyin kışa uyum

biçimi farklıdır; kimisi daha çok uyur, kimisi daha çok hareket

eder, kimisi ise zihinsel üretkenlik dönemine girer.

Beden, ihtiyaçlarını çoğu zaman küçük sinyallerle anlatır.

Bu sinyalleri okumak, bağışıklık denen görünmez sistemi

güçlendirmenin en doğal yoludur. Kış aylarında yapılabilecek

en iyi şeylerden biri, bedene yük binmesine neden olan aşırı

uygulamalardan kaçınmak ve onun kendi ritmini bulmasına

izin vermektir.

Kış bir yeniden ayarlama mevsimidir

Kış aylarında bağışıklığı konuşmak aslında mevsimin sunduğu

dönüşümü anlamaktan geçer. Bağışıklık sistemi, güçlü bir

mekanizma olmanın ötesinde, bedenin çevreyle kurduğu

ilişkinin en hassas aynasıdır. Kış; yavaşlamanın, içe dönmenin,

ritim değiştirmenin mevsimi olarak bedenin kendini yeniden

yapılandırmasına alan açar.

Bu süreçte yapılabilecek en iyi şey, koşulları zorlamak değil;

sistemin çalışmasını kolaylaştıracak dengeli bir yaşam düzeni

kurmaktır. Işıkla buluşmak, hareket etmek, dengeli beslenmek,

uykuya alan tanımak, zihni beslemek ve sosyal ilişkileri

sürdürülebilir kılmak… Tüm bunlar bağışıklığı “güçlendirmek”

için değil, ona işini yapabileceği bir ortam sağlamak içindir.

Kış, bağışıklığın yeniden ayarlandığı bir dönemdir. Doğa

nasıl kendini yeniliyorsa, insan bedeni de aynı döngünün bir

parçasıdır. Yapılması gereken yalnızca bu döngüyle uyum içinde

yaşamak ve mevsimin ritmine kulak vermektir.

Pharma

29


“Physical inactivity is no longer just an adult problem”

“Hareketsizlik artık sadece yetişkin sorunu değil”

30 Pharma

Dr. Gamze Başkent, Chair of the Physiotherapy and

Rehabilitation Department at Istanbul Rumeli University,

states that increasing inactivity with colder weather affects

not only the musculoskeletal system but also psychological

resilience. “Spending more time indoors during winter

significantly limits physical movement. Yet physical activity

is one of the most essential pillars of both physical and mental

health,” she warns.

The alarm is sounding for children too!

According to Dr. Başkent, physical activity includes every

movement performed using skeletal muscles in daily life.

However, with modern lifestyles, the amount of such movement

is decreasing critically.

“Today, chronic conditions linked to inactivity—such as

hypertension, diabetes or obesity—are appearing even in

childhood,” she notes, emphasizing the vital importance of

encouraging movement from infancy onward.

This process has a wide impact—from reducing disease risks in

adulthood to supporting motor development in children.

Dr. Başkent highlights that the benefits of movement are not

limited to muscle strength and posture. She notes that exercise

strongly supports mental health:

– Protects cardiovascular health

– Reduces fatigue

– Helps regulate weight

– Enhances stress-coping capacity

– Boosts self-confidence

– Strengthens social interaction

“Individuals who move regularly cope much better with mood

fluctuations,” she adds, emphasizing that physical activity

improves psychological resilience.

“Exercising at home is easier than we think”

Dr. Başkent reminds us that an active lifestyle does not require

a gym. The recommended 150 minutes of moderate exercise

per week can be achieved through activities such as walking or

cycling. Even small movements at home can make a noticeable

difference:

– Starting the day with 5–10 minutes of stretching

– Relaxing the neck, shoulder and back with short routines

– Choosing stairs instead of the elevator

– Taking a few mini exercise breaks throughout the day

– Repeating short movements such as squats, wall push-ups,

shoulder circles or knee lifts

– Doing daily chores like cleaning or organizing at a quicker

pace

According to Dr. Başkent, these small touches help relieve

tension caused by long periods of sitting and increase daily

energy.

İstanbul Rumeli Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon

Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Gamze Başkent, soğuyan

havalarla birlikte artan hareketsizliğin yalnızca kasiskelet

sistemini değil, ruhsal dayanıklılığı da etkilediğini

söylüyor. Dr. Başkent, “Kışın iç mekâna kapanmak, bedensel

hareketliliği büyük ölçüde kısıtlıyor. Oysa fiziksel aktivite,

beden ve zihin sağlığının en temel dayanaklarından biri”

diyerek toplumu uyarıyor.

Çocuklarda da alarm çalıyor!

Dr. Başkent’e göre fiziksel aktivitenin tanımı, günlük yaşam

içinde iskelet kaslarını kullanarak yapılan her hareketi kapsıyor.

Ancak modern yaşamla birlikte bu hareket miktarı kritik ölçüde

azalıyor.

“Bugün hipertansiyon, diyabet ya da obezite gibi hareketsizlik

kaynaklı kronik hastalıklar çocukluk çağında dahi karşımıza

çıkabiliyor,” diyen Başkent, bebeklik döneminden itibaren

çocukların hareket etmeye teşvik edilmesinin hayati önem

taşıdığını vurguluyor. Süreç, yetişkinlikteki hastalık risklerinin

düşürülmesinden, çocuklarda motor gelişimin desteklenmesine

kadar geniş bir etki alanına sahip.

Dr. Başkent, hareketin faydalarını yalnızca kas gücü ve postürle

sınırlamıyor. Ona göre egzersiz, zihin sağlığının da güçlü bir

destekçisi:

-Kalp-damar sistemini korur

-Yorgunluğu azaltır

-Kiloyu düzenlemeye yardım eder

-Stresle baş etme kapasitesini artırır

-Özgüveni yükseltir

-Sosyal temasları güçlendirir

“Düzenli hareket eden bireylerin duygudurum dalgalanmalarıyla

baş etmede daha başarılı olduğunu görüyoruz,” diye ekleyen

Başkent, fiziksel aktivitenin psikolojik dayanıklılığı artırdığına

dikkat çekiyor.

“Evde hareket etmek sandığımızdan daha kolay”

Dr. Başkent, spor salonu şartı olmadan da aktif bir yaşam

sürülebileceğini hatırlatıyor. Haftada 150 dakika orta

şiddette egzersiz, yürüyüş ya da bisiklet gibi aktivitelerle

tamamlanabiliyor. Ancak ev içindeki ufak hareketler bile bütün

dengeyi değiştirebilir:

-5–10 dakikalık esneme ile güne başlamak

-Boyun, omuz ve sırt bölgesini kısa rutinlerle rahatlatmak

-Asansör yerine merdiven tercih etmek

-Gün içerisinde birkaç dakikalık mini egzersiz molaları

oluşturmak

-Squat, duvar şınavı, omuz dairesi veya diz kaldırma gibi kısa

hareketleri tekrarlamak

-Ev temizliği ve düzenleme gibi günlük işleri daha tempolu

yapmak



“Barriers are not excuses: Neither age nor equipment prevents

movement”

She emphasizes that physical activity doesn’t require

expensive equipment:

“A walk in the park, simple exercises at home or joining local

group activities is more than enough. What matters is making

movement a habit.”

This approach is especially motivating for individuals with busy

schedules or limited resources.

Small, sustainable steps are the key to a healthy future

Dr. Başkent’s message is clear: There is no need to wait for the

perfect time or conditions to start moving.

“Physical activity can be done at any age and benefits everyone.

A habit of movement gained in youth becomes one of the most

important determinants of independence in older age. What

matters is making this habit part of life with small but consistent

steps.”

These recommendations offer an effective roadmap for

protecting both physical and mental health against winter’s

increasing inactivity.

Dr. Başkent’e göre bu küçük dokunuşlar, uzun süre oturmanın

neden olduğu gerginliği azaltırken gün içinde enerji artışı da

sağlıyor.

“Engel bahane değil: Yaş da ekipman da hareket etmeye mani

değil”

Fiziksel aktivite için pahalı ekipmanlara gerek olmadığını

belirten Başkent, hareketin erişilebilirliğini şöyle anlatıyor:

“Parkta yürüyüş yapmak, evde basit egzersizler uygulamak ya

da mahalledeki grup etkinliklerine katılmak bile yeterli. Önemli

olan, hareketi bir alışkanlık hâline getirmek.”

Bu yaklaşım, özellikle yoğun çalışma temposu ya da kısıtlı

imkânları olan bireyler için motivasyon kaynağı niteliğinde.

Sürdürülebilir küçük adımlar sağlıklı bir geleceğin anahtarı

Dr. Başkent’in mesajı net: Hareket etmek için ideal zaman ya da

koşul beklemeye gerek yok.

“Fiziksel aktivite her yaşta yapılabilir ve herkes için faydalıdır.

Gençlikte kazanılan hareket alışkanlığı, yaşlılık döneminde

bağımsızlığı belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Önemli

olan küçük ama sürekli adımlarla bu alışkanlığı yaşamın bir

parçası yapmak.”

Kışın getirdiği durağanlığa karşı bu öneriler, hem beden hem

ruh sağlığını korumak için etkili bir yol haritası niteliği taşıyor.

32 Pharma



Silent guests in the intestinal wall

Bağırsak duvarındaki sessiz misafirler

Yıllarca belirti vermeden kalın bağırsakta biriken küçük

kesecikler… Ve bazen ani bir iltihaplanmayla ciddi klinik

tablolara dönüşen divertikülit süreci. İstanbul Okan

Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi

Osman Anıl Savaş, hastalığın oluşum mekanizmalarını,

risk faktörlerini ve güncel cerrahi yaklaşımları detaylarıyla

anlatıyor.

Kalın bağırsakta zamanla oluşan küçük kesecikler tıp

literatüründe divertikülozis olarak adlandırılıyor. Keseciklerin

neden geliştiği tam olarak bilinmese de, en güçlü teoriler

bağırsak içi basıncın artışı üzerinde birleşiyor. Bu süreç

genellikle sessiz ilerliyor; hatta çoğu kişi divertiküllere sahip

olduğunu tesadüfen öğrendiğini söylüyor. Belirti veren

vakalarda ise daha çok hafif karın krampları, gaz, şişkinlik ve

dışkılama alışkanlığında dalgalanmalar gibi hafif ama yaşam

kalitesini etkileyebilen şikâyetler görülüyor.

Assistant Professor Osman Anıl Savaş

34 Pharma

Small pouches that accumulate in the colon for years

without causing any symptoms… And at times, an abrupt

inflammation that suddenly turns into a serious clinical

picture: the process known as diverticulitis. Dr. Osman Anıl

Savaş, General Surgery Specialist at Istanbul Okan University

Hospital, explains the mechanisms behind the condition, its

risk factors, and the current surgical approaches in detail.

Small pouches that gradually form in the colon are referred to as

diverticulosis in medical literature. Although the exact reason

for their development is unknown, the strongest theories point

to increased pressure inside the intestine. This process often

progresses silently; in fact, many individuals discover they have

diverticula only incidentally. In cases that do cause symptoms,

mild abdominal cramps, gas, bloating, and fluctuations in bowel

habits may occur—seemingly minor yet capable of affecting

quality of life.


The picture changes when these pouches become inflamed.

This condition, known as diverticulitis, appears with striking

and severe symptoms, in contrast to its quiet onset: sudden

and intense abdominal pain, fever, chills, nausea, vomiting, and

significant loss of appetite. Experts emphasize that when severe

abdominal pain is accompanied by fever, seeking medical

attention without delay is vital.

Dr. Osman Anıl Savaş notes that the development of diverticula

is not solely influenced by dietary habits; age-related structural

weakening of the intestinal wall and genetic predisposition

also play a significant role. Individuals with a low-fiber diet,

sedentary lifestyle, or chronic constipation are considered

high-risk. Savaş particularly stresses that the condition is more

common in people over the age of 60.

During diagnosis, diverticula are often detected incidentally

during screenings performed for other reasons. In addition,

colonoscopy and computed tomography (CT) are key methods

for assessing the stage of the disease. Treatment varies according

to the severity:

In the silent phase, medication is unnecessary, and lifestyle

changes form the first step.

Mild attacks are managed with rest, a liquid-based diet, and

antibiotics prescribed by a physician.

In severe attacks, hospitalization, intravenous antibiotics, and

bowel rest may be required.

Although rare, complications such as bowel perforation,

recurrent diverticulitis attacks (two or more episodes), and

frequent bleeding may necessitate surgical intervention. The

main principle of surgical treatment is to remove the diseased

segment of the intestine and connect the healthy ends. Today,

surgeons often prefer the laparoscopic (minimally invasive)

approach in suitable patients. This method, performed through

3–4 small incisions in the abdomen, offers advantages such

as less pain, smaller scars, shorter hospital stays, and faster

recovery.

One of the greatest concerns for patients is the possibility of

a stoma—a bag that collects stool—after surgery. Dr. Savaş

emphasizes that in modern laparoscopic techniques, a stoma

is usually not required. The diseased segment is removed, and

the healthy ends can be directly rejoined. However, in highly

inflamed emergency cases, a temporary stoma may be created

to reduce the risk of leakage at the surgical site. Even then,

the process is not permanent: after infection is controlled, the

stoma is typically closed with a second minor surgery within

3–6 months, restoring the intestine to its original structure.

Thanks to minimally invasive techniques and personalized

treatment planning in modern surgery, diverticulitis can be

successfully managed when addressed at the right time. Simple

lifestyle measures such as improving dietary habits, increasing

fiber and water intake, and maintaining regular physical activity

can significantly help control the progression of the disease.

Asıl tablo, bu keseciklerin iltihaplanmasıyla değişiyor.

Divertikülit olarak bilinen bu durum, sessiz başlangıcın aksine

oldukça tipik ve şiddetli belirtilerle kendini gösteriyor: ani ve

yoğun karın ağrısı, ateş, üşüme–titreme, bulantı, kusma ve

belirgin iştah kaybı… Bu nedenle uzmanlar, özellikle şiddetli

karın ağrısı ile ateşin bir arada olduğu durumlarda vakit

kaybetmeden doktora başvurmanın hayati olduğunun altını

çiziyor.

Dr. Öğr. Üyesi Osman Anıl Savaş, divertiküllerin gelişiminde

yalnızca beslenme alışkanlıklarının değil, yaşlanmayla birlikte

bağırsak duvarında oluşan yapısal zayıflıkların ve genetik

eğilimlerin de önemli rol oynadığını belirtiyor. Liften zengin

beslenmeyen, hareketsiz bir yaşam süren ve kronik kabızlık

yaşayan bireylerin risk grubunda olduğunu aktaran Savaş,

özellikle 60 yaş üzerindeki kişilerde hastalığın daha sık

görüldüğünü vurguluyor.

Tanı sürecinde çoğu zaman başka nedenlerle yapılan

taramalarda divertiküllere rastlanıyor. Bunun dışında

kolonoskopi ve bilgisayarlı tomografi (BT), hastalığın evresini

değerlendirmede temel yöntemler arasında yer alıyor. Tedavi ise

evrelere göre değişiyor:

- Sessiz evrede ilaç gerekmezken, yaşam tarzı değişiklikleri ilk

basamağı oluşturuyor.

- Hafif ataklarda istirahat, sıvı ağırlıklı diyet ve doktor tarafından

verilen antibiyotikler uygulanıyor.

- Şiddetli ataklarda ise hastanede yatış, damardan antibiyotik

tedavisi ve bağırsağın dinlendirilmesi gerekebiliyor.

Nadir de olsa bağırsak delinmesi, iki veya daha fazla sayıda

tekrarlayan divertikülit atağı ve sık kanama gibi durumlarda

cerrahi müdahale gündeme geliyor. Cerrahi tedavide temel

prensip, hastalıklı bağırsak bölümünün çıkarılması ve sağlıklı

uçların birbirine bağlanması. Günümüzde cerrahlar, uygun

hastalarda laparoskopik (kapalı) yöntemi tercih ediyor. Karın

bölgesine açılan 3–4 küçük kesiyle gerçekleştirilen bu teknik;

daha az ağrı, daha küçük iz, daha kısa hastanede kalış süresi ve

daha hızlı iyileşme avantajları sunuyor.

Hastaların en büyük kaygılarından biri ise ameliyattan sonra

dışkının bir torbaya dolması yani stoma gerekliliği. Dr. Savaş,

modern laparoskopik tekniklerde genellikle torbaya ihtiyaç

duyulmadığını özellikle belirtiyor. Hastalıklı segment çıkarılıp

sağlıklı uçlar doğrudan birleştirilebiliyor. Ancak çok iltihaplı

acil vakalarda, dikişlerin tutmama riskini önlemek için geçici

stoma açılabiliyor. Bu durumda bile hastalar için süreç kalıcı

değil: enfeksiyon kontrol altına alındıktan yaklaşık 3–6 ay

sonra yapılan ikinci küçük ameliyatla bağırsak eski yapısına

kavuşturuluyor ve torba iptal ediliyor.

Günümüz cerrahisinin sunduğu kapalı teknikler ve bireye özel

tedavi planlamaları sayesinde divertikülit, doğru zamanda

müdahale edildiğinde başarılı sonuçlarla yönetilebilen bir

hastalık. Özellikle beslenme düzeni, su tüketimi ve hareketin

artırılması gibi basit yaşam tarzı adımlarıyla hastalığın

ilerlemesi önemli ölçüde kontrol altına alınabiliyor.

Pharma

35


A new milestone in Türkiye’s healthcare sector

Türkiye’de sağlıkta yeni eşik

Barış Erdoğan, CEO, Evideep AG, Dr. Sinan Şahin,

Digital Diagnosis Director, MLP Care,

Derya Köker, Türkiye General Manager, Alexion AstraZeneca Rare Diseases

MLP Care, Alexion AstraZeneca Rare Diseases and Evideep

have launched a digital transformation project that will reshape

the diagnosis process of rare diseases in Türkiye through

artificial intelligence.

A new chapter has opened in the digitalization of Türkiye’s

healthcare ecosystem. The Digital Transformation Project for PNH

Diagnosis, jointly initiated by MLP Care, Alexion AstraZeneca Rare

Diseases and Evideep, stands out as one of the first comprehensive

collaborations that place AI-driven early diagnosis of rare diseases

at its core. The project aims to shorten the years-long diagnostic

journey, accelerate accurate referral pathways and enhance the

effectiveness of clinical decision-making processes.

Digital power for Türkiye’s rare disease strategy

The signing ceremony was attended by leaders from all three

organizations. In line with the Ministry of Health’s 2023–2027 Rare

Diseases Health Strategy Document, this strategically important

project is recorded as one of the first collaborations designed to:

– Provide digital support to healthcare professionals

– Enable earlier identification of high-risk patient groups through

artificial intelligence

– Contribute to the healthcare system with locally developed

technology

MLP Care’s extensive hospital network and expert staff, Alexion’s

more than 30 years of global experience in rare diseases and

Evideep’s advanced technological infrastructure will combine to

establish a new standard in rare disease management.

Diagnosis of rare diseases can take up to 5 years

The diagnosis of many rare diseases—especially Paroxysmal

Nocturnal Hemoglobinuria (PNH)—still faces significant delays

today. Research shows that:

– It takes an average of 5 years for a patient to receive a diagnosis

– Patients consult up to 8 different specialists during this period

MLP Care, Alexion AstraZeneca Nadir Hastalıklar ve

Evideep, Türkiye’de nadir hastalıkların tanı sürecini yapay

zekâ ile yeniden şekillendirecek dijital dönüşüm projesine

imza attı.

Türkiye’de sağlık ekosisteminin dijitalleşmesinde yeni bir sayfa

açıldı. MLP Care, Alexion AstraZeneca Nadir Hastalıklar ve

Evideep tarafından hayata geçirilen PNH Tanısı için Dijital

Dönüşüm Projesi, nadir hastalıkların erken tanısında yapay

zekâ kullanımını merkezine alan ilk kapsamlı iş birliklerinden

biri olarak öne çıkıyor. Proje, nadir hastalıkların tanısında yıllar

sürebilen bekleme sürecini kısaltmayı, doğru yönlendirmeyi

hızlandırmayı ve klinik karar süreçlerini daha etkin hale

getirmeyi amaçlıyor.

Türkiye’nin nadir hastalık stratejisine dijital güç

İmza töreni, üç kurumun yöneticilerinin katılımıyla gerçekleşti.

Sağlık Bakanlığı’nın 2023–2027 Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji

Belgesi doğrultusunda kritik önem taşıyan proje;

-Sağlık çalışanlarına dijital destek sunmayı,

-Yapay zekâ ile riskli hasta gruplarının daha erken fark

edilmesini,

-Yerli teknoloji ile sağlık sistemine katkı sağlamayı hedefleyen

ilk iş birliklerinden biri olarak kayıtlara geçti.

MLP Care’in yaygın hastane ağı ve uzman ekibi, Alexion’un

30 yılı aşkın global nadir hastalık deneyimi ve Evideep’in ileri

teknolojik altyapısıyla birleşerek nadir hastalık yönetiminde

yeni bir standart oluşturacak.

Nadir hastalıklarda tanı 5 yıl sürebiliyor

Paroksismal Noktürnal Hemoglobinüri (PNH) başta olmak

üzere, birçok nadir hastalığın tanısı bugün hâlâ büyük

gecikmelerle konabiliyor. Araştırmalar;

-Bir hastanın tanı almasının ortalama 5 yılı bulduğunu,

-Bu süreçte 8 farklı uzmana başvurduğunu,

-Vakaların %35–40’ında yanlış tanı nedeniyle doğru tedaviye

erişimin geciktiğini gösteriyor.

Yeni dijital dönüşüm projesiyle, yapay zekâ tabanlı klinik

algoritmalar sağlık profesyonellerini uyaracak; risk

taşıyan hastalar çok daha erken süreçte doğru uzmanlara

yönlendirilecek.

Pilot çalışma Medical Park ve Liv Hospital’da başlıyor

Pilot uygulama, MLP Care bünyesindeki hastanelerde

gerçekleştirilecek. Proje kapsamında kurulacak dijital platform,

-Klinik karar destek sistemleri,

-Yapay zekâ uyarıları,

-Hastanın risk profilini analiz eden algoritmalar ile sağlık

çalışanlarının tanı sürecine aktif katkı sağlayacak.

Bu teknoloji, hem hasta yolculuğunu kısaltmayı hem de

Türkiye’nin sağlık verilerinin daha etkin kullanılmasını

36 Pharma



– In 35–40% of cases, misdiagnosis delays access to appropriate

treatment

With the new digital transformation project, AI-based clinical

algorithms will alert healthcare professionals, allowing at-risk

patients to be directed much earlier to the right specialists.

Pilot study begins at Medical Park and Liv Hospital

The pilot implementation will take place in hospitals within the

MLP Care network. The digital platform developed for the project

will include:

– Clinical decision support systems

– AI-driven alerts

– Algorithms that analyze patient risk profiles

These tools will actively support healthcare professionals

throughout the diagnostic process.

This technology aims to both shorten the patient journey and

create a strong foundation for future scientific research by enabling

more efficient use of Türkiye’s healthcare data.

“Years-long diagnostic journeys will be shortened”

Dr. Şahin describes the project as a significant milestone for

Türkiye’s healthcare sector and states:

“As MLP Care, we are placing digital diagnostic methods at the

center of our healthcare service standards. This AI-supported

transformation will significantly shorten the time it takes thousands

of people with rare diseases to receive a diagnosis. This step will

not only directly improve patients’ quality of life but also reduce

long-term healthcare costs resulting from years of misdiagnosis

or delayed diagnosis. Moreover, the data pools we will build will

form a scientific basis for the development of future diagnostic and

treatment methods.”

“Türkiye can become a leading country in this field”

Köker emphasizes that the use of advanced technologies in rare

diseases will give Türkiye a strategic advantage:

“At Alexion, we have been developing innovative solutions for the

treatment of rare diseases for more than 30 years. We believe in

Türkiye’s digital transformation capacity, its dynamic healthcare

strategies and its potential to become a model leader globally.

This project is a critical step toward enabling individuals with rare

diseases to reach the right diagnosis more quickly. With our datadriven

and locally focused technological approach, we aim to make

a meaningful difference.”

“Artificial intelligence is revolutionizing diagnostic processes”

Erdoğan summarizes the transformative impact of AI in rare

disease management as follows:

“Thanks to machine learning and big data analytics, diagnostic

processes that once took years are now becoming much faster

and more reliable. This collaboration will strengthen physicians’

decision-making while directly improving patients’ quality of life.

It is a major step in early diagnosis, effective treatment planning

and increasing public awareness. This transformation is not only

medical but also a social responsibility.”

sağlayarak gelecekteki bilimsel çalışmalara güçlü bir altyapı

oluşturmayı hedefliyor.

“Yıllar süren tanı yolculuğu kısalacak”

Dr. Şahin, projeyi Türkiye sağlık sektörü için önemli bir dönüm

noktası olarak nitelendirerek şöyle konuşuyor:

“MLP Care olarak dijital tanı yöntemlerini sağlık hizmeti

standartlarımızın merkezine alıyoruz. Yapay zekâ destekli

bu dönüşüm, nadir hastalıkları olan binlerce kişinin tanıya

ulaşma süresini kayda değer ölçüde kısaltacak. Bu adım; hem

hastaların yaşam kalitesini doğrudan artıracak hem de yıllarca

süren yanlış veya gecikmiş tanılardan kaynaklanan uzun

vadeli sağlık maliyetlerini azaltacak. Ayrıca oluşturulacak veri

havuzları geleceğin tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi

için bilimsel bir temel oluşturacak.”

“Türkiye bu alanda lider ülke olabilir”

Köker, nadir hastalıklarda ileri teknoloji kullanımının Türkiye’ye

stratejik güç kazandıracağını belirterek şunları ekliyor:

“Alexion olarak 30 yılı aşkın süredir nadir hastalıkların

tedavisinde yenilikçi çözümler geliştiriyoruz. Türkiye’nin dijital

dönüşüm kapasitesine, dinamik sağlık stratejilerine ve global

ölçekte örnek bir lider ülke olma potansiyeline inanıyoruz.

Bu proje, nadir hastalığa sahip bireylerin doğru tanıya daha

hızlı ulaşması için kritik bir adım. Veriye dayalı, yerli teknoloji

odaklı yaklaşımımızla fark katmayı hedefliyoruz.”

“Yapay zekâ tanı süreçlerinde çığır açıyor”

Erdoğan, yapay zekânın nadir hastalık yönetimindeki

dönüştürücü etkisini şöyle özetliyor:

“Makine öğrenimi ve büyük veri analitiği sayesinde yıllar süren

tanı süreçleri artık çok daha hızlı ve güvenilir hale geliyor. Bu

iş birliği; hekimlerin karar süreçlerine güç katarken hastaların

yaşam kalitesini doğrudan iyileştirecek. Erken tanı, etkin tedavi

planlaması ve toplumda farkındalık artışı açısından büyük bir

adım. Bu dönüşüm yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda sosyal bir

sorumluluk olarak da değerlidir.”

38 Pharma



Weight control is vital for healthy vision!

Kilo kontrolü, sağlıklı bir görüş için hayati önem taşıyor!

Obezite, günümüzde yalnızca estetik bir sorun olarak

değil; kalp-damar hastalıklarından diyabete, eklem

problemlerinden hormonal bozukluklara kadar pek çok

ciddi sağlık probleminin temel nedenlerinden biri olarak

kabul ediliyor. Ancak çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek

var: Fazla kilo, göz sağlığını da doğrudan tehdit ediyor. Türk

Oftalmoloji Derneği (TOD), obezitenin özellikle görme

siniri üzerinde oluşturabileceği kalıcı hasarlara dikkat

çekerek kamuoyunu uyardı.

Prof. Dr. Feyza Önder

Obesity is now recognized not only as an aesthetic concern,

but as one of the main underlying causes of many serious

health problems, ranging from cardiovascular diseases

and diabetes to joint disorders and hormonal imbalances.

However, one important fact is often overlooked: excess

weight also poses a direct threat to eye health. The Turkish

Ophthalmological Association (TOA) has issued a public

warning, drawing attention to the risk of permanent damage

to the optic nerve associated with obesity.

“Increased intracranial pressure progresses silently”

Prof. Dr. Feyza Önder, Chair of the Executive Board of the

Neuro-Ophthalmology Unit of the Turkish Ophthalmological

Association, emphasized that obesity-related increases in

intracranial pressure can follow an insidious course while

leading to serious consequences. This condition, which is more

commonly seen in overweight women between the ages of 20

and 40, can cause irreversible vision loss over time by exerting

pressure on the optic nerve.

Prof. Dr. Önder stated: “Intracranial pressure increases related

to weight gain usually progress slowly and without obvious

symptoms. One of the structures most affected by this pressure

is the optic nerve. Patients often consult neurologists with

complaints of severe headaches before experiencing noticeable

vision loss. However, delays in undergoing an eye examination

significantly increase the risk of permanent damage.”

“Kafa içi basınç artışı sessizce ilerliyor”

Türk Oftalmoloji Derneği Nörooftalmoloji Birim Yürütme

Kurulu Başkanı Prof. Dr. Feyza Önder, obeziteyle ilişkili kafa içi

basınç artışının sinsi seyreden ancak ciddi sonuçlar doğurabilen

bir tablo olduğuna dikkat çekti. Özellikle 20–40 yaş arası kilolu

kadınlarda daha sık görülen bu durum, uzun vadede görme

sinirine baskı yaparak geri dönüşü olmayan görme kayıplarına

yol açabiliyor.

Prof. Dr. Önder, “Kilo artışına bağlı kafa içi basınç artışı

genellikle yavaş ve belirti vermeden ilerliyor. Bu basınçtan en çok

etkilenen yapılardan biri göz siniri. Hastalar çoğu zaman görme

kaybı yaşamadan önce şiddetli baş ağrısı şikâyetiyle nöroloji

uzmanlarına başvuruyor. Ancak süreçte göz muayenesinin

gecikmesi, kalıcı hasar riskini artırıyor” ifadelerini kullandı.

“Erken tanı görmeyi kurtarabilir”

Hastalığın erken evrede fark edilmesinin kritik önem taşıdığını

vurgulayan Prof. Dr. Önder, multidisipliner yaklaşımın altını

çizdi. “Bu tabloda öncelikli hedefimiz kilo kaybı sağlamak.

Diyetisyenler ve fizik tedavi uzmanlarıyla birlikte yürütülen

kontrollü kilo verme programları, kafa içi basıncın azalmasına

ve göz siniri üzerindeki baskının hafiflemesine yardımcı oluyor”

dedi.

Bazı durumlarda geçici olarak ilaç tedavilerine başvurulabildiğini

belirten Prof. Dr. Önder, “İlaçlar semptomları hafifletebilir

ancak kalıcı çözüm sağlamaz. Esas tedavi kilo kaybıdır. Kilo

verilemez ve hastalık ilerlerse cerrahi seçenekler gündeme

gelebilir. Bu nedenle baş ağrısı şikâyeti olan ve fazla kilosu

bulunan bireylerin mutlaka göz muayenesinden geçmesini

öneriyoruz” şeklinde konuştu.

“Zayıflama ilaçları masum değil”

Son dönemde popülerleşen kilo verdirici ilaçların da ciddi

riskler barındırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Önder, önemli

bir uyarıda bulundu:

“Kilo kaybı amacıyla kullanılan bazı ilaçların, göz siniri

dolaşımını bozarak kalıcı görme kaybına hatta körlüğe

varan sonuçlara yol açabildiğini gösteren bilimsel çalışmalar

mevcut. Bu nedenle diyet ve fiziksel aktivite temelli yöntemler

denenmeden bu tür ilaçlara başvurulmamalıdır. Mutlaka hekim

kontrolünde ilerlenmelidir.”

40 Pharma


“Obeziteyle mücadele, görme sağlığının da anahtarı”

Prof. Dr. Feyza Önder, obeziteyle mücadelenin yalnızca kalp,

şeker veya eklem sağlığı açısından değil; görme sağlığının

korunması açısından da kritik olduğunu vurgulayarak sözlerini

şöyle tamamladı:

“Baş ağrısı yaşayan, fazla kilosu olan bireyler yalnızca nörolojik

değil, mutlaka göz muayenesinden de geçmelidir. Erken fark

edilen her olgu, görme kaybının önüne geçme şansı sunar.

Sağlıklı kilo, sağlıklı gözler demektir.”

Türk Oftalmoloji Derneği, toplumda obezitenin göz sağlığı

üzerindeki etkilerine yönelik farkındalığın artırılmasının,

önlenebilir görme kayıplarının önüne geçilmesinde önemli bir

adım olduğunun altını çiziyor.

“Early diagnosis can save vision”

Highlighting the critical importance of early detection, Prof. Dr.

Önder underlined the need for a multidisciplinary approach.

“Our primary goal in managing this condition is to achieve

weight loss. Controlled weight loss programs carried out in

collaboration with dietitians and physical therapy specialists

help reduce intracranial pressure and relieve the stress on the

optic nerve,” she said.

She noted that temporary medication therapies may be used in

some cases, adding: “Medications can alleviate symptoms, but

they do not provide a permanent solution. The cornerstone of

treatment is weight loss. If weight reduction cannot be achieved

and the disease progresses, surgical options may come into

consideration. For this reason, we strongly recommend that

individuals who experience headaches and have excess weight

undergo a comprehensive eye examination.”

“Weight loss drugs are not harmless”

Prof. Dr. Önder also issued a strong warning regarding the

growing popularity of weight loss medications, pointing out

that they may carry serious risks:

“There are scientific studies showing that some drugs used

for weight loss can impair optic nerve circulation, leading to

permanent vision loss and even blindness. Therefore, such

medications should not be used without first trying diet- and

physical activity-based methods, and they must always be taken

under medical supervision.”

“Fighting obesity is also the key to protecting vision”

Concluding her remarks, Prof. Dr. Feyza Önder emphasized

that combating obesity is essential not only for heart health,

diabetes control, or joint health, but also for preserving vision:

“Individuals who experience headaches and are overweight

should undergo not only neurological evaluations but also

comprehensive eye examinations. Every case detected early

offers a chance to prevent vision loss. A healthy weight means

healthy eyes.”

The Turkish Ophthalmological Association stresses that raising

public awareness about the effects of obesity on eye health is a

crucial step in preventing avoidable vision loss.

Pharma

41


The silent threat accumulates on the vessel walls

Sessiz tehdit damar duvarında birikiyor

42 Pharma

Dr. Ozan

Kocakaya,

Faculty

Member

Cardiovascular diseases continue to rank among the leading

causes of death both worldwide and in Türkiye. One of the

most critical yet often overlooked risks behind this picture

is elevated LDL, commonly known as “bad cholesterol.”

Accumulating on vessel walls for years without causing

any symptoms, LDL cholesterol gradually turns into

atherosclerotic plaques, posing a serious threat to the heart,

brain, and the entire circulatory system.

Dr. Ozan Kocakaya, Faculty Member and Internal Medicine

Specialist at Acıbadem Fulya Hospital, emphasizes that high

LDL is no longer a problem limited to older age groups but

has become a significant health issue among young adults as

well. “With the increasing prevalence of sedentary lifestyles,

unhealthy nutrition, and obesity, elevated LDL levels can now

be seen even in people in their 20s. For this reason, regular

monitoring of cholesterol levels is critical in preventing heart

attacks and strokes,” he says.

Arterial hardening can lead to heart attacks

Cholesterol plays vital roles in the body, such as building cell

membranes and producing hormones. However, when its

balance in the blood is disrupted, it can lead to serious health

problems. Dr. Kocakaya reminds that cholesterol is mainly

divided into two types: good (HDL) and bad (LDL), sharing the

following information:

“The only cholesterol value we want to increase is HDL, known

as good cholesterol. HDL levels above 50–55 mg/dl have a

protective effect on vascular health. When bad cholesterol

LDL rises, it accumulates on arterial walls and causes vascular

hardening known as atherosclerosis.”

These accumulations can result in coronary artery disease in the

vessels supplying the heart, stroke in the vessels supplying the

brain, and peripheral artery disease in the vessels of the arms

and legs. As a result, the risk of heart attack and stroke increases

significantly. Dr. Kocakaya warns that “LDL cholesterol should

ideally be kept below 130, and levels above 190 should never be

allowed.”

Kalp ve damar hastalıkları hem dünyada hem de Türkiye’de

ölüm nedenleri arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Bu

tablonun arkasındaki en önemli ancak çoğu zaman fark

edilmeyen risklerden biri ise “kötü kolesterol” olarak bilinen

LDL yüksekliği. Yıllarca hiçbir belirti vermeden damar

duvarlarında biriken LDL kolesterol, zamanla aterosklerotik

plaklara dönüşerek kalbi, beyni ve tüm dolaşım sistemini

tehdit eder hale geliyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim

Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün yalnızca ileri yaşların

değil, günümüzde genç erişkinlerin de ciddi bir sağlık sorunu

haline geldiğini belirterek, “Hareketsiz yaşam, yanlış beslenme

ve obezitenin yaygınlaşmasıyla birlikte LDL yüksekliği artık

20’li yaşlarda bile karşımıza çıkabiliyor. Bu nedenle kolesterol

değerlerinin düzenli takibi, kalp krizi ve felçten korunmada

kritik öneme sahiptir” diyor.

Damar sertliği kalp kriziyle sonuçlanabiliyor

Kolesterol, vücutta hücre zarı yapımı ve hormon üretimi

gibi hayati görevler üstleniyor. Ancak kandaki dengesinin

bozulması, ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Dr.

Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolün iyi (HDL) ve kötü

(LDL) olarak iki ana gruba ayrıldığını hatırlatarak şu bilgileri

paylaşıyor:

“Kolesterolde yükselmesini istediğimiz tek değer, iyi kolesterol

olarak bilinen HDL’dir. HDL’nin 50–55 mg/dl’nin üzerinde

olması, damar sağlığı açısından koruyucu bir etkidir. Kötü

kolesterol LDL ise yükseldiğinde atardamar duvarlarında

birikerek ‘ateroskleroz’ adı verilen damar sertliğine yol açar.”

Bu birikimler, kalbi besleyen damarlarda koroner arter

hastalığına, beyne giden damarlarda felce, kollara ve bacaklara

giden damarlarda ise periferik damar hastalığına neden

olabiliyor. Sonuç olarak kalp krizi ve inme riski belirgin

şekilde artıyor. Dr. Kocakaya, “LDL kolesterolün ideally 130’un

altında tutulması, 190’ın üzerine çıkmasına ise kesinlikle izin

verilmemesi gerekir” uyarısında bulunuyor.

Kötü kolesterol belirti vermeden yükseliyor

LDL kolesterolün en tehlikeli yönlerinden biri, yıllarca hiçbir

yakınmaya yol açmadan damarları tahrip edebilmesi. Bu

nedenle hastalar çoğu zaman riskin farkına ancak kalp krizi

veya felç gibi ciddi bir tabloyla karşılaştıklarında varabiliyor.

Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu duruma dikkat çekerek,

“Kötü kolesterol sessiz ilerler. Herhangi bir şikâyet olmaması,

riskin olmadığı anlamına gelmez. Bu nedenle düzenli ölçüm

hayati önem taşır” diyor.

Uzmanlara göre, kolesterol takibine 20 yaşından itibaren

başlanması gerekiyor. Erkeklerde 20–44 yaş arasında 5 yılda

bir, 45–60 yaş arasında 1–2 yılda bir, 65 yaş sonrasında ise

her yıl kolesterol ölçümü öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz


Bad cholesterol rises without symptoms

One of the most dangerous aspects of LDL cholesterol is its

ability to damage blood vessels for years without causing any

complaints. As a result, many patients become aware of the risk

only after facing serious conditions such as a heart attack or

stroke.

Drawing attention to this issue, Dr. Kocakaya says, “Bad

cholesterol progresses silently. The absence of symptoms does

not mean there is no risk. That is why regular testing is vital.”

According to experts, cholesterol monitoring should begin at the

age of 20. For men, cholesterol measurement is recommended

every five years between the ages of 20 and 44, every one to two

years between 45 and 60, and annually after the age of 65. For

women, testing every five years before menopause is advised,

while annual measurements are recommended after menopause,

as estrogen’s protective effect on blood vessels decreases.

Risk factors determine monitoring frequency

In addition to age and gender, individual risk factors also

determine how often cholesterol should be monitored. Dr.

Kocakaya highlights the importance of personalized evaluation

by stating, “If there is a family history of early heart attack or

stroke, if the person smokes, or if diabetes or obesity is present,

physicians prefer to monitor cholesterol levels much more

closely.”

He emphasizes that in these groups, bad cholesterol tends to rise

at earlier ages and that early diagnosis plays a decisive role in

preventing cardiovascular diseases.

Nutrition and physical activity are the cornerstones of

treatment

Dr. Kocakaya notes that simply knowing cholesterol levels is not

sufficient and that treatment should be addressed together with

lifestyle changes.

“Unhealthy eating habits are among the most important

causes of elevated bad cholesterol. Foods rich in saturated fats,

processed products, and fast food increase LDL levels, whereas

regular physical activity and healthy nutrition raise HDL.”

When diet and exercise are insufficient, medication may

be required. Dr. Kocakaya explains, “Cholesterol-lowering

medications protect blood vessels by reducing cholesterol

production in the liver. Compared to the risks posed by

cardiovascular diseases, these medications are extremely safe

and effective.”

Don’t be late for heart health

Emphasizing that controlling high bad cholesterol dramatically

reduces the risk of heart attack and stroke, Dr. Ozan Kocakaya

concludes with the following warning:

“Although heart attacks may seem to occur suddenly, they are

actually the result of risks that accumulate silently over many

years. Cholesterol monitoring is one of the most effective ways

to break this chain. Regular check-ups starting from the age of

20 are among the most important steps toward a healthy future.”

öncesinde 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damarları

koruyucu etkisi azaldığı için yılda bir ölçüm yapılması tavsiye

ediliyor.

Risk faktörleri takip aralığını belirliyor

Yaş ve cinsiyetin yanı sıra bireysel risk faktörleri de kolesterol

takibinin sıklığını belirliyor. Dr. Kocakaya, “Ailede erken

yaşta kalp krizi veya felç öyküsü varsa, kişi sigara içiyorsa,

diyabet ya da obezite sorunu mevcutsa hekimler kolesterolü

çok daha yakından takip etmek ister” diyerek, kişiye özel

değerlendirmelerin önemine dikkat çekiyor.

Bu gruplarda kötü kolesterolün daha erken yaşlarda yükselme

eğiliminde olduğunu vurgulayan Dr. Kocakaya, erken tanının

kalp-damar hastalıklarının önlenmesinde belirleyici rol

oynadığını ifade ediyor.

Beslenme ve hareket, tedavinin temel taşı

Kolesterol değerlerini bilmenin tek başına yeterli olmadığını

belirten Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, tedavinin yaşam

tarzı değişiklikleriyle birlikte ele alınması gerektiğini söylüyor.

“Yanlış beslenme alışkanlıkları kötü kolesterolü artıran en

önemli nedenlerden biri. Doymuş yağdan zengin besinler,

işlenmiş gıdalar ve fast food LDL’yi yükseltirken; düzenli fiziksel

aktivite ve sağlıklı beslenme HDL’yi artırır.”

Diyet ve egzersizin yetersiz kaldığı durumlarda ise ilaç tedavisine

başvurulabildiğini belirten Dr. Kocakaya, “Kolesterol düşürücü

ilaçlar, karaciğerde kolesterol üretimini azaltarak damarları

korur. Bu ilaçlar, kalp-damar hastalıklarının oluşturduğu

risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenli ve etkilidir”

diyor.

Kalp sağlığı için geç kalmayın

Kötü kolesterol yüksekliğinin kontrol altına alınmasının, kalp

krizi ve felç riskini dramatik biçimde azalttığını vurgulayan

Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, sözlerini şu uyarıyla

tamamlıyor:

“Kalp krizi çoğu zaman bir anda gelir gibi görünse de, aslında

yıllar içinde sessizce biriken risklerin sonucudur. Kolesterol

takibi, bu zinciri kırmanın en etkili yollarından biridir. 20

yaşından itibaren düzenli kontrol yaptırmak, sağlıklı bir gelecek

için atılacak en doğru adımlardan biridir.”

Pharma

43


A new era of personalized treatment with

monoclonal antibody injections

Monoklonal antikor enjeksiyonlarıyla kişiye özel çözüm dönemi

44 Pharma

Dr. Rıza Caferzade

Migraine, which affects a significant portion of the

population, is no longer a condition managed solely with

painkillers. Specialists emphasize that monoclonal antibody

treatments—popularly known in recent years as the

“migraine vaccine”—offer promising results, especially in

chronic and treatment-resistant cases.

Severe headaches, light sensitivity, nausea, and attacks lasting

for days… Migraine is not just a headache; it is a neurological

disorder that directly affects daily life, work performance, and

social functioning. More common among women, migraine

significantly reduces the quality of life for hundreds of thousands

of people in Türkiye.

The new treatment method commonly referred to as the

“migraine vaccine” is opening an important door in migraine

management. However, experts underline that the application

is not technically a vaccine, but a modern therapeutic option

consisting of injections containing monoclonal antibodies that

target the neural transmission pathways involved in migraine

formation.

Promising results for patients unresponsive to traditional

treatments

Many individuals continue to experience chronic attacks

despite using standard migraine medications. This is where

monoclonal antibody therapies come to the forefront, offering

an effective alternative particularly for patients classified as

having refractory migraine.

Neurology Specialist Dr. Rıza Caferzade of Çamlıca Erdem

Hospital explains the scientific basis of this treatment:

“Monoclonal antibodies target neuropeptides involved in

migraine pathways, suppressing the processes that trigger

Toplumun önemli bir kısmını etkileyen migren, artık

yalnızca ağrı kesicilerle yönetilen bir hastalık olmaktan

çıkıyor. Uzmanlar, son yıllarda “migren aşısı” olarak bilinen

monoklonal antikor tedavilerinin özellikle kronik ve dirençli

migren vakalarında yüz güldüren sonuçlar sunduğunu

vurguluyor.

Şiddetli baş ağrıları, ışığa duyarlılık, bulantı ve günler süren

ataklar… Migren, yalnızca bir baş ağrısı değil; günlük yaşamı,

iş performansını ve sosyal hayatı doğrudan etkileyen nörolojik

bir hastalık. Üstelik kadınlarda daha sık görülen bu rahatsızlık,

Türkiye’de yüz binlerce kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde

düşürüyor.

Son yıllarda gündeme gelen ve halk arasında “migren aşısı”

olarak adlandırılan yeni tedavi yöntemi ise migrenle mücadelede

önemli bir kapı aralıyor. Ancak uzmanlara göre bu uygulama

teknik olarak bir aşı değil; migrenin oluşumunda rol oynayan

sinirsel iletim mekanizmalarını hedef alan monoklonal antikor

içeren enjeksiyonlardan oluşan modern bir tedavi seçeneği.

Klasik tedavilere yanıt vermeyen hastalarda yüz güldüren

sonuçlar

Migren tedavisinde kullanılan ilaçlara rağmen atak sıklığı

azalmayan pek çok kişi, kronik ağrılarla yaşamaya devam

ediyor. İşte bu noktada devreye giren monoklonal antikor

tedavileri, özellikle inatçı migren olarak tanımlanan bu grupta

etkili bir alternatif sunuyor.

Çamlıca Erdem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Rıza

Caferzade, bu tedavinin bilimsel temeline dikkat çekerek

şunları söylüyor:

“Monoklonal antikorlar, migren oluşumunda rol alan

nöropeptidleri hedef alarak atakların tetikleyici süreçlerini

baskılıyor. Özellikle ilaç tedavilerine yanıt vermeyen, ayda 10–

15 kez atak yaşayan kronik migren hastalarında ciddi iyileşme

oranları görüyoruz. Uzun vadede koruyuculuk sağlayan

modern bir yaklaşım.”

Ayda bir uygulama ile konforlu tedavi

Tedavi genellikle subkutan yani cilt altı enjeksiyon yoluyla

uygulanıyor. Standart protokol ayda bir uygulama yönünde olsa

da bazı hastalarda iki–üç ayda bir yapılan enjeksiyonlarla dahi

olumlu sonuçlar alınabildiği belirtiliyor.

Caferzade, tedavi programını şu sözlerle özetliyor:

“Genellikle 5–6 aylık bir plan yapıyoruz. Ancak bazı

hastalarımızda iki–üç ay arayla uyguladığımızda da tatmin edici

sonuçlar elde ettik. Tedavi tamamen hastanın klinik tablosuna

göre düzenleniyor.”


attacks. We observe significant improvement especially in

chronic migraine patients who experience 10–15 attacks per

month and do not respond to medication. It offers a modern,

long-term preventive approach.”

Comfortable treatment with once-monthly injections

The therapy is typically administered via subcutaneous

injection. While the standard protocol is monthly application,

some patients achieve favorable outcomes even with injections

given every two to three months.

Dr. Caferzade summarizes the treatment plan as follows:

“We usually plan a 5–6-month course. However, in some

patients, administering injections at two- or three-month

intervals has also yielded satisfactory results. The treatment

is completely personalized based on the patient’s clinical

condition.”

A strong safety profile

One of the most common questions regarding new treatments

is: “Are there any side effects?” In migraine injections, no severe

side effects have been reported to date. Mild redness or local

irritation may occur but is considered temporary.

Dr. Caferzade emphasizes, “We have not encountered any side

effect requiring discontinuation of treatment so far. The safety

profile is quite high,” highlighting the reassuring aspect of the

therapy.

Who is eligible?

Monoclonal antibody treatments are particularly considered

for individuals who:

-Have a diagnosis of chronic migraine

-Do not respond adequately to medication

-Experience more than 8–10 attacks per month

-Are negatively affected by frequent attacks due to a busy work

schedule

According to Dr. Caferzade, the treatment not only reduces the

frequency of pain but also significantly improves participation

in daily activities, work performance, and overall quality of life.

Awareness and accurate guidance are essential

Although migraine is common, many people seek treatment

late or turn to methods that do not offer long-term solutions.

Specialists emphasize the importance of evaluating and

planning modern treatments through a neurologist.

Drawing attention to misinformation in society, Dr. Caferzade

makes the following call:

“Not every migraine patient needs the same treatment.

Therefore, proper patient selection is critical. When monoclonal

antibody therapy is planned individually, it provides dramatic

improvement in quality of life. Conscious consultation and

accurate guidance are essential.”

Monoclonal antibody injections are opening the doors to a new

era in migraine treatment. Guided by specialists, this therapy

offers hope for chronic migraine patients and stands out as one

of the most effective methods modern medicine has developed.7

Güvenilirlik konusunda öne çıkan profil

Yeni tedaviler söz konusu olduğunda en sık sorulan sorulardan

biri “Yan etkileri var mı?” oluyor. Migren enjeksiyonlarında ise

şimdiye kadar ciddi bir yan etki bildirilmediği ifade ediliyor.

Gözlenen hafif kızarıklık, lokal tahriş gibi etkilerin geçici

olduğu belirtiliyor.

Uzm. Dr. Caferzade, “Bugüne kadar tedaviyi kesmemizi

gerektirecek bir yan etkiyle karşılaşmadık. Güvenilirlik

profili oldukça yüksek” diyerek sürecin güven verici yönünü

vurguluyor.

Kimler için uygun?

Monoklonal antikor tedavileri özellikle:

-Kronik migren tanısı olanlar,

-İlaç tedavilerinden yeterli yanıt alamayanlar,

-Ayda 8–10’dan fazla atak yaşayan hastalar,

-Yoğun iş temposu nedeniyle sık ataklardan etkilenen kişiler

için değerlendiriliyor.

Caferzade’ye göre tedavi yalnızca ağrı sıklığını azaltmakla

kalmıyor; hastaların günlük yaşama katılımını, iş performansını

ve genel yaşam kalitesini de belirgin şekilde artırıyor.

Farkındalık ve doğru bilgilendirme şart

Migren toplumda yaygın olmasına rağmen pek çok kişi tedaviye

geç başvuruyor veya kalıcı çözüm sunmayan yöntemlere

yöneliyor. Bu noktada uzmanlar, modern tedavilerin bir nöroloji

hekimi tarafından değerlendirilerek planlanması gerektiğinin

altını çiziyor.

Caferzade, toplumdaki bilgi kirliliğine dikkat çekerek şu

çağrıda bulunuyor:

“Her migren hastası aynı tedaviye ihtiyaç duymuyor. Bu nedenle

uygun hasta seçimi kritik. Monoklonal antikor tedavisi kişiye

özel planlandığında yaşam kalitesinde dramatik bir iyileşme

sağlıyor. Bilinçli başvuru ve doğru yönlendirme çok önemli.”

Monoklonal antikor enjeksiyonları, migrenle mücadelede yeni

bir dönemin kapılarını aralıyor. Uzmanların yönlendirmesiyle

uygulanan bu tedavi, kronik migren hastalarının yaşamına

umut veriyor ve modern tıbbın sunduğu en etkili yöntemlerden

biri olarak öne çıkıyor.

Pharma

45


A silent, progressive danger

Sessiz ilerleyen tehlike

Assoc. Prof. Baran Şimşek

Evening leg swelling, pain, and a persistent feeling of heaviness…

Many people dismiss these symptoms as simple fatigue, yet they

may actually signal chronic venous insufficiency. Cardiovascular

Surgeon Assoc. Prof. Baran Şimşek emphasizes that although

this valve-related vascular disorder is more common in

women, a sedentary lifestyle and obesity have caused cases to

rise significantly—even among younger adults. “With early

diagnosis, it is possible to stop progressive damage. If left

untreated, the condition can advance to severe skin problems

and non-healing ulcers,” he warns.

Chronic venous insufficiency occurs when malfunctioning

venous valves cause blood to pool in the legs. Despite being

common, it often goes unnoticed in its early stages. While

many view it as a cosmetic concern, its progression can result in

permanent skin changes, chronic pain, and ulcers, making early

detection critically important.

Assoc. Prof. Şimşek, Cardiovascular Surgery Specialist at

Yeditepe University Kozyatağı Hospital, notes that the condition

is increasingly seen in the younger population, turning it into a

growing public health issue.

Gün sonunda artan bacak şişliği, ağrı, dolgunluk hissi… Birçok

kişinin yorgunlukla ilişkilendirip geçiştirdiği bu belirtiler

aslında kronik venöz yetmezliğin habercisi olabilir. Kapakçık

bozukluklarına bağlı gelişen bu damar hastalığının kadınlarda

daha sık görülmesine karşın, hareketsiz yaşam ve obezite

nedeniyle artık genç yaşta da belirgin şekilde arttığına dikkat

çeken Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Baran Şimşek,

“Erken tanı ile ilerleyici hasarı durdurmak mümkün. Tedavi

edilmediğinde ise tablo ciddi cilt problemlerine ve yaralara

kadar ilerleyebiliyor” diyor.

Toplardamar kapakçıklarının işlevini yitirmesiyle bacaklarda

kan göllenmesine neden olan kronik venöz yetmezlik,

toplumda sık görülmesine rağmen çoğu zaman geç fark edilen

bir hastalık. Estetik bir sorun gibi algılansa da ilerlediğinde

kalıcı cilt hasarlarına, kronik ağrıya ve iyileşmeyen yaralara yol

açabildiği için erken tanı kritik önem taşıyor.

Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Kalp ve Damar

Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Baran Şimşek, özellikle genç nüfusta

artan vakalara dikkat çekerek kronik venöz yetmezliğin giderek

daha büyük bir halk sağlığı sorununa dönüştüğünü söylüyor.

Kadınlar daha risk altında, ancak artık gençlerde de sıklık

artıyor

Kronik venöz yetmezliğin kadınlarda hormonal nedenlerle

daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Şimşek, gebeliğin de

etkili bir risk faktörü olduğunun altını çiziyor:

“Östrojen, damar duvarında gevşemeye yol açtığı için kadınlarda

toplardamar yetmezliği daha sık görülüyor. Gebeliğin özellikle

son aylarında karın içi basıncın artması da venöz kaçak riskini

yükseltiyor. Gebelik sayısı arttıkça komplikasyon şiddeti de

artıyor.”

46 Pharma

Higher risk in women, rising prevalence among young adults

Assoc. Prof. Şimşek explains that chronic venous insufficiency

is more common in women due to hormonal factors and

highlights pregnancy as a significant contributor:

“Estrogen causes relaxation of the vein walls, which is why

venous insufficiency is more frequent in women. During the

later months of pregnancy, increased intra-abdominal pressure

further raises the risk of venous reflux. The more pregnancies a

woman has, the more severe the complications become.”


However, he also underlines an alarming trend:

“We now see venous insufficiency even in individuals under

the age of 21. Congenital venous anomalies can lead to early

onset, and the rise in obesity and sedentary habits accelerates

this process.”

Post-pandemic weight gain and prolonged inactivity have

contributed to a marked increase in cases.

Symptoms often mistaken for fatigue

Assoc. Prof. Şimşek lists the most common early symptoms,

which are frequently ignored:

• Leg pain and heaviness that worsen by the end of the day

• Noticeable swelling in the legs and ankles

• Night-time cramps

• Symptoms worsening with prolonged standing and improving

with rest

In advanced stages, more serious signs can appear:

• Skin discoloration

• Hardening and thickening of the skin

• Ulcers (non-healing wounds)

“Our aim is to begin treatment before patients reach these

advanced stages. Venous Doppler ultrasonography is the gold

standard for diagnosis and treatment planning.”

Venous insufficiency vs. varicose veins: one is the disease, the

other its result

Assoc. Prof. Şimşek also clarifies a common misconception:

“Chronic venous insufficiency begins with increased venous

pressure caused by reflux.

Ancak hastalığın günümüzde yalnızca orta yaş ve üzeri

bireylerde değil, 21 yaş altı gençlerde dahi görülebildiğine

dikkat çekiyor:

“Damar gelişim anomalileri nedeniyle çok genç yaşta bile venöz

yetmezliğe rastlıyoruz. Obezite ve hareketsiz yaşamın artması

bu tabloyu daha da hızlandırıyor.”

Özellikle pandemi sonrası artan kilo sorunları ve uzun süreli

hareketsizlik, kronik venöz yetmezliğin görülme sıklığını

belirgin biçimde artırmış durumda.

Belirtiler yorgunlukla karıştırılıyor

Hastalığın başlangıç aşamasında belirtilerin çoğu zaman

ihmal edildiğini söyleyen Doç. Dr. Şimşek, en sık karşılaşılan

semptomları şöyle sıralıyor:

Bacaklarda gün sonunda artan ağrı ve dolgunluk hissi

Ayak bileği ve bacaklarda belirgin şişlik

Özellikle geceleri artan kramplar

Ayakta kalınca şikayetlerin artması, dinlenince azalması

Hastalığın ilerleyen dönemlerinde ise:

Ciltte renk değişiklikleri

Sertleşme

Yaralar (ülserler)

gibi ciddi tablolar ortaya çıkabiliyor.

“Bizim amacımız hastayı bu aşamalara gelmeden tedaviye

almak. Venöz Doppler ultrasonografi, tanı koymada ve tedavi

planlamasında altın standarttır.”

Venöz yetmezlik ve varis arasındaki fark: Biri hastalık, diğeri

sonucu

Toplumda sıkça karıştırılan bir konuya da dikkat çeken

Pharma

47


Doç. Dr. Şimşek, varisin neden değil sonuç olduğunu

vurguluyor:

“Kronik venöz yetmezlik, toplardamar içindeki kaçak nedeniyle

basıncın artmasıyla başlar. Varis, bu durumun dışa yansıyan

sonucudur. Varisleri C0’dan C6’ya kadar sınıflıyoruz; C0’da

görünüm yokken C6 evresinde iyileşmeyen yaralar görülebilir.”

Varicose veins are the visible outcome of this process—not

the cause. We classify varicose veins from C0 to C6; C0 has no

visible signs, while C6 involves persistent ulcers.”

Three-step treatment: from compression stockings to laser

ablation

Treatment varies according to the disease stage. Assoc. Prof.

Şimşek summarizes the main approaches:

1. Conservative Methods

• Compression stockings

• Regular exercise

• Weight management

These measures help reduce symptoms and slow progression in

early stages.

2. Medication

• Oral venotonics

• Anticoagulant therapy in moderate to advanced disease

3. Interventional and Surgical Methods

Modern, minimally invasive techniques have largely replaced

open surgery:

• Endovenous laser ablation (EVLA)

• Radiofrequency ablation (RFA)

• Foam sclerotherapy (for small varicose veins)

“With these procedures, the faulty vein is closed, disease

progression stops, and symptoms improve significantly.”

Tedavide üç basamak: Çoraptan lazer ablasyona

Kronik venöz yetmezlikte tedavi hastalığın evresine göre

değişiyor. Doç. Dr. Şimşek tedavi yöntemlerini şöyle özetliyor:

1. Koruyucu Yöntemler

Varis çorapları

Düzenli egzersiz

Kilo kontrolü

Bu yöntemler erken evrede şikayetleri azaltıyor ve ilerlemeyi

yavaşlatıyor.

2. İlaç Tedavisi

Ağızdan alınan venotonikler

Orta–ileri evrede kan sulandırıcı tedaviler

3. Girişimsel ve Cerrahi Yöntemler

Artık açık cerrahi yerine modern ve minimal invaziv teknikler

kullanılıyor:

Endovenöz lazer ablasyon (EVLA)

Radyofrekans ablasyon (RFA)

Köpük skleroterapi (küçük varisler için)

“Bu işlemlerle kaçak yapan damar kapatılır, hastalığın ilerlemesi

durdurulur ve şikayetler belirgin şekilde azalır.”

Erken tanı, egzersiz ve kilo kontrolü

Doç. Dr. Şimşek, kronik venöz yetmezliğin erken dönemde fark

edilirse tamamen kontrol altına alınabileceğini vurgulayarak

sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Hastalık ilerleyici ama yönetilebilir. Erken tanı koymak, kilo

kontrolü, hareketli yaşam ve düzenli takip tedavinin en kritik

parçalarıdır. Bu adımlarla hem yaşam kalitesi yükseliyor hem de

ileri evre komplikasyonların önüne geçilebiliyor.”

Early diagnosis, exercise, and weight control

Assoc. Prof. Şimşek concludes by emphasizing that chronic

venous insufficiency is manageable when recognized early:

“The disease is progressive but controllable. Early diagnosis,

weight control, an active lifestyle, and regular follow-up are the

most critical components of treatment. With these measures,

quality of life improves and advanced complications can be

prevented.”

48 Pharma



EN 1789

Advan

Internat

Ambulance

EN 1789 Lorem Certified Ipsum

Ambulance

EN 1789 Lorem Manufacturer

Certified Ipsum

Ambulance Manufacturer

Globa

Advanc

Intern

Global E

FACTORY

Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)

Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı

Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE

FACTORY

Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)

Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı

Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE

BRANCH DUBAI

Tel : + 971 4 880 64 68

Address : P.O. Box 261410

Dubai U.A.E.

BRANCH DUBAI

Tel : + 971 4 880 64 68

Address : P.O. Box 261410

www.emsambulance.com

Dubai U.A.E.

FACTORY

Tel : + 90 312 589 88 88


Lorem Ipsum

Certified

Manufacturer

EN 1789 Lorem Certified Ipsum

Ambulance Manufacturer

Advanced Solutions

Global Export Experience

Advanced Solutions

International Certiications

Global Export Experience

International Certiications

(pbx)

FACTORY

Tel : + 90 312 589 88 88 (pbx)

Address : 1.Organize Sanayi Bölgesi Kırım Hanlığı

Cad. No:9 06930 Sincan/ANKARA / TÜRKİYE

BRANCH DUBAI

Tel : + 971 4 880 64 68

BRANCH DUBAI

Tel : + 971 4 880 64 68

Address : P.O. Box 261410

Dubai U.A.E.

BRANCH GERMANY

Tel : +49 211 680 20 53

BRANCH GERMANY

Address: Kalkumer Straße 125

40468 Düsseldorf GERMANY

Tel : +49 211 680 20 53


Living with reflux is not destiny!

Reflüyle yaşamak kader değil!

Kapalı reflü ameliyatı, uykusuz geceleri ve yanma şikâyetlerini

büyük ölçüde ortadan kaldırabiliyor.

Göğüs arkasında yanma hissi, boğaza kadar gelen acı su, geceleri

uykudan uyandıran ağrı… Reflü, yalnızca mideyi değil, günlük

yaşamı da sessizce ele geçiren yaygın bir sağlık sorunu olarak

öne çıkıyor. Toplumda her 7 kişiden birini etkileyen bu hastalık,

uzun vadede yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor; tedavi

edilmediğinde ciddi sağlık risklerini de beraberinde getiriyor.

Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi

Uzmanı Doç. Dr. Anıl Ergin, ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri

devam eden hastalarda laparoskopik (kapalı) reflü ameliyatının

kalıcı ve yüz güldürücü sonuçlar sunduğunu belirtiyor. Doğru

hasta seçimiyle uygulandığında, bu yöntemle hastaların yüzde

90–95’inde reflüye bağlı yakınmaların tamamen ortadan

kalkabildiğine dikkat çekiyor.

Doç. Dr. Anıl Ergin

Minimally invasive reflux surgery can largely eliminate

sleepless nights and burning complaints.

A burning sensation behind the chest, bitter fluid rising up to

the throat, pain that wakes patients from sleep at night… Reflux

stands out as a common health problem that silently takes

over not only the stomach but also daily life. Affecting one in

every seven people, this condition not only reduces quality of

life in the long term but also brings serious health risks if left

untreated.

Assoc. Prof. Dr. Anıl Ergin, General Surgery Specialist at

Yeditepe University Kozyatağı Hospital, states that in patients

whose symptoms persist despite medical treatment, laparoscopic

(minimally invasive) reflux surgery offers permanent and highly

satisfactory results. When applied with proper patient selection,

reflux-related complaints can be completely eliminated in 90–

95% of patients.

Reflü küresel bir sorun: yaklaşık 1 milyar kişi etkileniyor

Reflü hastalığının yalnızca bireysel bir rahatsızlık değil, aynı

zamanda küresel ölçekte bir halk sağlığı problemi olduğunu

vurgulayan Doç. Dr. Ergin, dünya genelinde görülme sıklığının

yüzde 14–15 civarında olduğunu belirtiyor. Bu oran, yaklaşık

bir milyar insanın reflüden mustarip olduğu anlamına geliyor.

“Reflü; yutma güçlüğü, göğüs arkasında yanma, ağıza acı su

gelmesi gibi klasik belirtilerin yanı sıra, inatçı öksürük, ses

kısıklığı ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarıyla da karşımıza

çıkabiliyor” diyen Ergin, hastalığın bazen mideyle ilgisiz gibi

görünen şikâyetlerle kendini gösterebildiğini ifade ediyor.

Tedavide ilk basamağın mide asidini baskılayan ilaçlar

olduğunu belirten Ergin, özellikle genç hastalarda uzun süreli

ilaç kullanımının her zaman ideal bir çözüm olmayabileceğinin

altını çiziyor.

52 Pharma

Reflux is a global problem: nearly 1 billion people are affected

Emphasizing that reflux disease is not merely an individual

complaint but a global public health issue, Assoc. Prof. Dr. Ergin

notes that its prevalence worldwide is around 14–15%. This

corresponds to nearly one billion people suffering from reflux.

“Reflux may present not only with classic symptoms such as

difficulty swallowing, burning behind the chest, and bitter fluid

reaching the mouth, but also with persistent cough, hoarseness,

and recurrent lung infections,” says Ergin, adding that the

disease can sometimes manifest with complaints that seem

unrelated to the stomach.


Ergin points out that the first step in treatment is medication

that suppresses stomach acid, but underlines that long-term

drug use may not always be an ideal solution, especially for

younger patients.

When medication is insufficient, surgery comes into focus

Assoc. Prof. Dr. Ergin explains that surgical treatment becomes

an important option in patients whose complaints do not resolve

despite medication, who develop advanced esophageal damage,

or who have large hiatal hernias. He notes that minimally

invasive reflux surgery offers both an anatomical and functional

solution.

“We have two main goals in this surgery,” says Ergin,

summarizing the process as follows:

“First, we repair the enlarged opening in the diaphragm muscle

to correct the hiatal hernia. Second, we wrap the upper part

of the stomach around the esophagus to create a new valve

mechanism to replace the dysfunctional one. In this way, the

backflow of stomach contents into the esophagus is prevented.”

Faster recovery and less pain with the minimally invasive

approach

Highlighting that laparoscopic reflux surgery offers significant

advantages over open surgery, Assoc. Prof. Dr. Ergin states that

this method considerably shortens the recovery period.

İlaç yeterli olmadığında cerrahi gündeme geliyor

İlaç tedavisine rağmen şikâyetleri geçmeyen, yemek borusunda

ileri derecede hasar gelişen ya da büyük mide fıtığı bulunan

hastalarda cerrahi tedavinin önemli bir seçenek haline geldiğini

söyleyen Doç. Dr. Ergin, kapalı reflü ameliyatının hem anatomik

hem de fonksiyonel bir çözüm sunduğunu belirtiyor.

“Bu ameliyatta iki temel hedefimiz var” diyen Ergin, süreci şöyle

özetliyor:

“Birincisi diyafram kasındaki genişlemiş açıklığı onararak

mide fıtığını düzeltmek. İkincisi ise midenin üst kısmını yemek

borusu etrafında sararak, işlevini kaybetmiş olan kapakçığın

yerine yeni bir kapak mekanizması oluşturmak. Böylece mide

içeriğinin yemek borusuna geri kaçması engelleniyor.”

Kapalı yöntemle daha hızlı iyileşme, daha az ağrı

Laparoskopik yöntemle yapılan reflü ameliyatlarının, açık

cerrahiye kıyasla hastaya önemli avantajlar sunduğunu

vurgulayan Doç. Dr. Ergin, bu yöntemin iyileşme sürecini

belirgin şekilde kısalttığını ifade ediyor.

Kapalı ameliyat sayesinde:

-Hastanede kalış süresi 1–2 geceye kadar düşüyor

-Ameliyat sonrası ağrı minimal düzeyde oluyor

-Günlük yaşama dönüş çoğu hastada bir hafta içinde mümkün

hale geliyor

Pharma

53


Thanks to minimally invasive surgery:

* Hospital stay is reduced to 1–2 nights

* Postoperative pain remains minimal

* Most patients can return to daily life within one week

* A full return to normal life is usually possible within about

one month

These advantages positively change the perspective on surgery,

especially for patients with active working lives.

Correct patient selection determines success

Stressing that the key to success in reflux surgery is correct

patient selection, Assoc. Prof. Dr. Ergin particularly emphasizes

that not every reflux patient is suitable for surgery.

“We recommend surgery for patients whose symptoms persist

despite medication, who have advanced esophageal damage,

large hiatal hernias, or young patients who do not wish to use

long-term medication,” says Ergin, drawing attention to an

important point regarding current surgical approaches.

He notes that instead of the previously common full wrap

(Nissen fundoplication), partial wrap techniques are now

preferred more frequently, significantly reducing side effects

such as difficulty swallowing, gas, and bloating.

Detailed preoperative evaluation is vital

Assoc. Prof. Dr. Ergin emphasizes that patients must undergo

a comprehensive evaluation before a surgical decision is made,

stating that the diagnostic process has three main pillars:

* Endoscopy

-Yaklaşık bir ay içinde tamamen normal hayata dönülebiliyor

Bu avantajlar, özellikle aktif çalışma hayatı olan hastalar için

cerrahiye bakış açısını da olumlu yönde değiştiriyor.

Doğru hasta seçimi başarıyı belirliyor

Reflü cerrahisinde başarının anahtarının doğru hasta seçimi

olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Ergin, her reflü hastasının

ameliyat için uygun olmadığını özellikle belirtiyor.

“Ameliyatı; ilaca rağmen şikâyetleri süren, yemek borusunda

ileri derecede hasar saptanan, büyük mide fıtığı bulunan

ya da uzun süreli ilaç kullanmak istemeyen genç hastalarda

öneriyoruz” diyen Ergin, güncel cerrahi yaklaşımlarla ilgili de

önemli bir noktaya dikkat çekiyor.

Eskiden yaygın olarak uygulanan tam sarma (Nissen

fundoplikasyonu) yerine artık daha çok kısmi sarma

yöntemlerinin tercih edildiğini belirten Ergin, bu sayede yutma

güçlüğü, gaz ve şişkinlik gibi yan etkilerin belirgin şekilde

azaldığını ifade ediyor.

Ameliyat öncesi detaylı tetkik hayati önem taşıyor

Cerrahi karar öncesinde hastaların mutlaka kapsamlı bir

değerlendirmeden geçirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr.

Ergin, tanısal sürecin üç temel ayağı olduğunu söylüyor:

-Endoskopi

-pH metre ile asit ölçümü

54 Pharma


* Acid measurement with pH monitoring

* Esophageal pressure and motility assessment with manometry

“Manometry is particularly important,” says Ergin, warning

that performing the wrong type of surgery in patients with

esophageal motility disorders can lead to serious problems.

Therefore, he stresses that surgical decisions should only be

made after thorough diagnostic testing.

A significant improvement in quality of life

Assoc. Prof. Dr. Ergin states that a marked improvement in

patients’ quality of life is observed after minimally invasive

reflux surgery, noting that nighttime reflux attacks are largely

eliminated.

“In the long term, some patients may feel the need to use

medication again, but symptoms are much milder,” says Ergin,

adding that surgery not only alleviates symptoms but also helps

reduce long-term tissue damage caused by reflux and lowers the

risk of esophageal cancer.

Manometri ile yemek borusu basınç ve hareket

değerlendirmesi

“Özellikle manometri çok önemli” diyen Ergin, yemek

borusunda hareket bozukluğu olan hastalarda yapılacak yanlış

bir ameliyatın ciddi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Bu nedenle cerrahi kararın ancak detaylı tetkikler sonrasında

verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Yaşam kalitesinde belirgin artış sağlanıyor

Kapalı reflü ameliyatı sonrası hastaların yaşam kalitesinde ciddi

bir iyileşme gözlemlendiğini belirten Doç. Dr. Ergin, özellikle

gece reflü ataklarının büyük oranda ortadan kalktığını ifade

ediyor.

“Uzun vadede bazı hastalar yeniden ilaç kullanma ihtiyacı

hissedebilir, ancak şikâyetler çok daha hafif seyreder” diyen

Ergin, cerrahinin yalnızca semptomları değil, reflünün uzun

vadede yol açabileceği doku hasarlarını ve yemek borusu kanseri

riskini de azaltmaya yardımcı olduğunu sözlerine ekliyor.

Pharma

55


Global alliance for artificial intelligence in healthcare

Sağlıkta yapay zekâ için küresel güç birliği

56 Pharma

The international PHRESH project, hosted in Istanbul

by MLP Care, marks the beginning of a new era in digital

transformation in healthcare. Bringing together leading

institutions from seven countries, the project aims to

integrate a broad technology ecosystem into healthcare

services — from AI-supported early warning systems to

quantum-resistant security.

The international PHRESH project, which focuses on the

integration of artificial intelligence and advanced digital

technologies in healthcare, officially launched with an

opening meeting hosted by MLP Care in Istanbul. Held at

Istinye University’s Topkapı Campus, the meeting brought

representatives from healthcare institutions, technology

companies, universities, and research centers from the

Netherlands, Canada, Türkiye, Spain, Portugal, Romania, and

the United Kingdom to the same table.

Named after the English initials of “Patient Health Intervention

for Connected Health Services in Emergency and Secure

Environments,” the PHRESH project stands out as a visionary

framework program designed to transform the global healthcare

ecosystem.

A connected, secure, and AI-supported healthcare ecosystem

The project aims to move the patient’s healthcare journey

into an end-to-end digital structure — from sensors to data

security, from AI-supported decision mechanisms to real-time

emergency response systems.

MLP Care’in ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen

uluslararası PHRESH projesi açılış toplantısı, sağlıkta dijital

dönüşümün yeni çağına işaret ediyor. Yedi ülkeden öncü

kurumları bir araya getiren proje; yapay zekâ destekli erken

uyarı sistemlerinden kuantuma dayanıklı güvenliğe kadar

geniş bir teknoloji ekosistemini sağlık hizmetlerine entegre

etmeyi hedefliyor.

Sağlıkta yapay zekâ ve ileri dijital teknolojilerin entegrasyonuna

odaklanan uluslararası PHRESH projesi, MLP Care’in ev

sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen resmi açılış toplantısıyla

start aldı. İstinye Üniversitesi Topkapı Kampüsü’nde düzenlenen

toplantı, Hollanda, Kanada, Türkiye, İspanya, Portekiz,

Romanya ve Birleşik Krallık’tan sağlık kuruluşları, teknoloji

şirketleri, üniversiteler ve araştırma merkezlerinin temsilcilerini

aynı masada buluşturdu.

Adını “Acil Durum ve Güvenli Ortamlarda Bağlantılı Sağlık

Hizmetleri İçin Hasta Sağlığı Müdahalesi”nin İngilizce

başlıklarından alan PHRESH projesi, küresel ölçekte sağlık

ekosistemini dönüştürmeyi hedefleyen vizyoner bir çerçeve

programı olarak dikkat çekiyor.

Bağlantılı, güvenli ve yapay zekâ destekli sağlık ekosistemi

Projeyle amaçlanan; hastanın sağlık yolculuğunu sensörlerden

veri güvenliğine, yapay zekâ destekli karar mekanizmalarından

gerçek zamanlı acil müdahale sistemlerine kadar uçtan uca

dijital bir yapıya taşımak.


Dr. Hasan Selçuk Selek, Deputy President of TÜBİTAK

TEYDEB, and Prof. Dr. Bestami Özkaya, Vice Rector of Istinye

University, emphasized that Türkiye’s R&D capacity in health

technologies will be strengthened through international

collaborations.

“A vision where science, technology, and clinical practice

converge”

Speaking at the meeting, Prof. Dr. Bestami Özkaya highlighted

Türkiye’s vision of becoming a regional hub in health

technologies and stated:

“We are on the threshold of a new era shaped by AI-supported

healthcare services. As Istinye University and MLP Care, we

bring together academia, clinical practice, and technology

under the same roof. PHRESH is a unique collaboration that

carries our scientific capacity to an international scale for early

diagnosis, stronger decision support, and improved patient

outcomes.”

Özkaya added that the university aims to become one of the

leading research centers developing innovation in health

technologies in the coming years.

“A strategic meeting for the future of health technologies”

Esra Alkurt, Deputy Director of Project Management at MLP

Care and one of the project leads in Türkiye, emphasized that

the meeting is not only a beginning but also a milestone for

knowledge transfer, technology sharing, and strengthening

strategic collaborations:

“This initiative integrates numerous innovations — from highaccuracy

sensors and AI-supported early warning systems to

5G/6G-enhanced ambulance-hospital data flow and quantumresistant

encryption technologies.”

Alkurt noted that Türkiye has a key role in the project,

particularly in the early diagnosis of lung diseases.

Wearable technologies powered by artificial intelligence,

digitally integrated platforms connecting hospitals, and mobile

applications to be developed for both patients and healthcare

professionals are among the main focus areas of the Türkiye

consortium.

The project is built on four main innovation areas

As participating countries shared their case studies during the

meeting, it was announced that the project will focus on four

critical technology fields:

Sense for Health:

Continuous patient data monitoring and condition analysis

with advanced sensors.

Alert to Prevent:

AI-based early warning mechanisms for identifying risks in

advance.

Connected Transport:

Seamless, real-time data flow from 5G/6G-equipped ambulances

to hospitals.

Toplantıya katılan TÜBİTAK TEYDEB Başkan Yardımcısı Dr.

Hasan Selçuk Selek ve İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Bestami Özkaya, Türkiye’nin sağlık teknolojilerindeki

Ar-Ge kapasitesinin uluslararası iş birlikleriyle güçleneceğine

dikkat çekti.

“Bilim, teknoloji ve kliniğin ortak paydada buluştuğu bir vizyon”

Toplantıda konuşan İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.

Dr. Bestami Özkaya, Türkiye’nin sağlık teknolojilerinde bölgesel

bir çekim merkezi olma vizyonunu hatırlatarak şunları söyledi:

“Yapay zekâ ile desteklenen sağlık hizmetlerinin şekillendiği

yeni bir dönemin eşiğindeyiz. İstinye Üniversitesi ve MLP

Care olarak aynı çatı altında akademiyi, klinik uygulamayı ve

teknolojiyi bir araya getiriyoruz. PHRESH, erken teşhis, daha

güçlü karar desteği ve iyileştirilmiş hasta sonuçları için bilimsel

kapasitemizi uluslararası ölçeğe taşıyan benzersiz bir iş birliği.”

Özkaya, üniversitenin önümüzdeki yıllarda sağlık

teknolojilerinde inovasyon geliştiren lider araştırma

merkezlerinden biri olmayı hedeflediğini de sözlerine ekledi.

“Sağlık teknolojilerinin geleceği için stratejik bir buluşma”

Türkiye ayağındaki proje yürütücülerinden MLP Care Proje

Yönetimi Direktör Yardımcısı Esra Alkurt, toplantının yalnızca

bir başlangıç değil, aynı zamanda bilgi transferi, teknoloji

paylaşımı ve stratejik iş birliklerinin güçlenmesi açısından

dönüm noktası olduğunu vurguladı: “Bu girişim; yüksek

doğruluklu sensörlerden yapay zekâ destekli erken uyarı

sistemlerine, 5G/6G altyapısıyla güçlendirilmiş ambulanshastane

veri akışından kuantuma dayanıklı şifreleme

teknolojilerine kadar pek çok yeniliği entegre ediyor.”

Alkurt, Türkiye’nin projede özellikle akciğer hastalıklarının

erken teşhisi konusunda kritik bir görev üstlendiğini belirtti.

Yapay zekâ ile çalışan giyilebilir teknolojiler, hastanelerle entegre

dijital platformlar ve hem hastalar hem de sağlık profesyonelleri

için geliştirilecek mobil uygulamalar, Türkiye konsorsiyumunun

odak başlıkları arasında yer alıyor.

Proje dört ana yenilik alanı üzerinde yükseliyor

PHRESH kapsamındaki ülkeler toplantı süresince kendi vaka

sunumlarını paylaşırken, projenin dört kritik teknoloji alanına

odaklanacağı açıklandı:

Sense for Health:

Gelişmiş sensörlerle sürekli hasta verisi takibi ve durum analizi.

Alert to Prevent:

Yapay zekâ tabanlı erken uyarı mekanizmalarıyla risklerin

önceden tespiti.

Connected Transport:

5G/6G destekli ambulanslardan hastanelere kesintisiz ve gerçek

zamanlı veri akışı.

Pharma

57


58 Pharma

Secure & Collaborative Learning:

Privacy-enhancing, quantum-resistant security technologies

and collaborative learning models.

A revolution in access to healthcare services

PHRESH is expected not only to introduce new digital tools

to healthcare systems but also to contribute economically at

national and global levels.

With the global digital health market expected to reach a size

of 505 billion dollars by the end of 2025, Türkiye is projected to

become an active player in this market through its investments

in artificial intelligence and digital transformation.

With the project, the expected outcomes include:

-Easier access to healthcare services

-Improved service quality

-Increased efficiency and competitiveness in healthcare

institutions

-High added value for companies

Secure & Collaborative Learning:

Gizlilik artırıcı, kuantuma dayanıklı güvenlik teknolojileri ve

ortak öğrenme modelleri.

Sağlık hizmetlerine erişimde devrim

PHRESH’in yalnızca sağlık sistemlerine yeni dijital araçlar

kazandırmakla kalmayacağı; aynı zamanda ulusal ve küresel

ölçekte ekonomik katkı sağlayacağı da öngörülüyor.

2025 yılı sonunda küresel dijital sağlık pazarının 505 milyar

dolar büyüklüğe ulaşması beklenirken, Türkiye’nin de yapay

zekâ ve dijital dönüşüm yatırımlarıyla bu pazarın etkin

oyuncularından biri olacağı ifade ediliyor.

Projeyle birlikte:

-Sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması,

-Hizmet kalitesinin yükselmesi,

-Sağlık kurumlarında verimlilik ve rekabet gücünün artması,

-Firmalara yüksek katma değer sağlaması beklenen sonuçlar

arasında yer alıyor.



One in seven adults lives with type 2 diabetes

Her 7 yetişkinden biri Tip 2 diyabetle yaşıyor

Dr. Funda Öztürk

Type 2 diabetes, one of the most common metabolic diseases

of our time, is no longer just an individual health issue; it

has become a rapidly growing global public health crisis.

According to data from the International Diabetes Federation

(IDF), approximately 13–14 percent of the adult population

worldwide—nearly one in seven people—are living with type

2 diabetes. While this rate has increased dramatically over

the past 30 years, the picture in Türkiye is even more striking.

Endocrinology and Metabolic Diseases Specialist Dr. Funda

Öztürk notes that nearly 16 percent of the adult population in

Türkiye has diabetes and summarizes the main reasons behind

this rise as follows:

“Unhealthy eating habits, a sedentary lifestyle, and obesity are

the strongest triggers of type 2 diabetes. However, the good

news is that scientific evidence clearly shows that type 2 diabetes

is largely preventable.”

According to Dr. Öztürk, diabetes should no longer be viewed

solely as a disease to be treated, but as a preventable and

manageable life condition.

Günümüzün en yaygın metabolik hastalıklarından biri

olan Tip 2 diyabet, yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil;

giderek büyüyen küresel bir halk sağlığı krizine dönüşmüş

durumda. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF)

verilerine göre dünya genelinde yetişkin nüfusun yaklaşık

yüzde 13–14’ü, yani her 7 kişiden biri Tip 2 diyabetle yaşıyor.

Bu oran, son 30 yılda çarpıcı biçimde artış gösterirken;

Türkiye’de tablo daha da dikkat çekici.

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Funda

Öztürk, Türkiye’de yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 16’sının

diyabetli olduğunu hatırlatarak, bu artışın arkasında yatan

temel nedenleri şöyle özetliyor:

“Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve

obezite, Tip 2 diyabetin en güçlü tetikleyicileri. Ancak iyi haber

şu: Bilimsel veriler, Tip 2 diyabetin büyük ölçüde önlenebilir bir

hastalık olduğunu açıkça ortaya koyuyor.”

Dr. Öztürk’e göre diyabet artık yalnızca tedavi edilmesi gereken

bir hastalık değil; önlenmesi mümkün, yönetilebilir bir yaşam

sorunu olarak ele alınmalı.

1. Hareket edin: en güçlü ilaç egzersiz

Düzenli fiziksel aktivitenin diyabet riskini yüzde 40’a varan

oranlarda azaltabileceğini belirten Dr. Öztürk, bu etkinin

bilimsel çalışmalarla da net biçimde ortaya konduğunu söylüyor.

2001 yılında Finlandiya’da yayımlanan ve referans kabul edilen

bir çalışmada, egzersiz ve kalori kısıtlamasıyla diyabet riskinin

yüzde 58 azaltılabildiği gösterildi. Aerobik (dayanıklılık)

egzersizlerinin yanı sıra direnç (kas güçlendirici) egzersizlerinin

de insülin duyarlılığını artırdığı ve kan şekeri kontrolünü

belirgin şekilde iyileştirdiği biliniyor.

“En kolay ve sürdürülebilir egzersiz, 30 dakikalık tempolu

yürüyüştür. Haftada en az 3 gün, ideal olarak her gün yürümek;

buna ek olarak haftada 2 gün kas güçlendirici egzersiz yapmak

diyabetten korunmada son derece etkilidir.”

60 Pharma

1. Get moving: exercise is the most powerful medicine

Dr. Öztürk emphasizes that regular physical activity can reduce

the risk of diabetes by up to 40 percent, a fact clearly supported

by scientific studies.

A landmark study published in Finland in 2001 showed that

diabetes risk could be reduced by 58 percent through exercise

and calorie restriction. In addition to aerobic (endurance)

exercise, resistance (muscle-strengthening) training is also

known to improve insulin sensitivity and significantly enhance

blood glucose control.

“The easiest and most sustainable form of exercise is a 30-minute

brisk walk. Walking at least three days a week—ideally every

day—and adding muscle-strengthening exercises two days a

week is highly effective in diabetes prevention.”


2. Eat healthy, manage your weight

Diet plays a key role in preventing type 2 diabetes. The

Mediterranean diet, in particular, stands out as one of the most

effective nutritional models for reducing diabetes risk.

Meta-analyses show that individuals with high adherence

to the Mediterranean diet have a 20–30 percent lower risk of

developing type 2 diabetes. A 2024 study conducted in China

with 12,575 participants found that each increase in adherence

score to this diet reduced the risk of new-onset diabetes by 17

percent.

Vegetables, fruits, whole grains, legumes, fish, nuts, and olive oil

should form the basis of daily nutrition, while processed foods,

refined carbohydrates, and sugary beverages should be avoided.

“Diets that lead to rapid weight loss but cannot be sustained do

not protect against diabetes. The real goal should be to establish

a lasting and realistic eating pattern.”

3. Do not underestimate your family history

Type 2 diabetes is a condition in which genetic predisposition

plays an important role. Dr. Öztürk points out that individuals

with first-degree relatives who have diabetes face a higher risk,

and stresses that this should be seen not as a threat but as an

opportunity for early prevention.

“Family history is a strong warning sign for lifestyle changes.

Risk awareness is the first step toward prevention.”

4. Limit screen time

Prolonged time spent in front of screens can increase insulin

resistance by reducing physical activity. Research shows that

long periods of inactivity seriously impair metabolic health.

Limiting screen time, taking active breaks, and using timers on

digital devices are small but effective steps.

2. Sağlıklı beslenin, kilonuzu yönetin

Beslenme biçimi, Tip 2 diyabetin önlenmesinde kilit rol

oynuyor. Özellikle Akdeniz tipi beslenme, diyabet riskini

azaltan en güçlü modellerden biri olarak öne çıkıyor.

Metaanalizler, Akdeniz diyetine yüksek uyum gösteren

bireylerde Tip 2 diyabet riskinin yüzde 20–30 daha düşük

olduğunu ortaya koyuyor. 2024 yılında Çin’de 12.575 kişiyle

yapılan bir çalışmada ise bu diyete uyum puanı her arttığında

yeni diyabet gelişme riskinin yüzde 17 azaldığı saptandı.

Sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, balık, kuruyemişler

ve zeytinyağı temel besinler olmalı; işlenmiş gıdalar, rafine

karbonhidratlar ve şekerli içeceklerden uzak durulmalı.

“Hızlı kilo verdirip sürdürülemeyen diyetler diyabetten

korumaz. Asıl hedef, kalıcı ve gerçekçi bir beslenme düzeni

oluşturmak olmalıdır.”

3. Aile geçmişinizi hafife almayın

Tip 2 diyabet, genetik yatkınlığın etkili olduğu hastalıklardan

biridir. Birinci derece akrabalarında diyabet bulunan bireylerin

riskinin daha yüksek olduğunu belirten Dr. Öztürk, bu durumu

bir tehdit değil, erken önlem için bir fırsat olarak görmek

gerektiğini vurguluyor.

“Aile öyküsü, yaşam tarzı değişiklikleri için güçlü bir uyarı

işaretidir. Risk bilinci, önlemin ilk adımıdır.”

4. Mavi ekran süresini sınırlandırın

Uzun süre ekran karşısında kalmak, fiziksel aktiviteyi azaltarak

insülin direncini artırabiliyor. Araştırmalar, uzun süreli

hareketsizliğin metabolik sağlığı ciddi biçimde bozduğunu

gösteriyor.

Ekran süresini sınırlandırmak, aktif molalar vermek, cihazlarda

zamanlayıcı kullanmak; küçük ama etkili adımlar arasında yer

alıyor.

5. Uyku düzenini korumak bir lüks değil, gereklilik

Uyku; hormon dengesi, iştah kontrolü ve insülin duyarlılığı

üzerinde doğrudan etkili. Yetersiz ya da düzensiz uyku, kan

şekeri kontrolünü bozabiliyor.

“Uyku ritmi bozulduğunda vücudun tüm metabolik dengesi

etkilenir. Sağlıklı bir uyku düzeni oluşturmak bazen haftalar

alabilir; ancak bu çaba diyabetten korunmada çok kıymetlidir.”

5. Maintaining a regular sleep pattern is not a luxury, but a

necessity

Sleep has a direct impact on hormonal balance, appetite control,

and insulin sensitivity. Insufficient or irregular sleep can disrupt

blood glucose control.

“When sleep rhythms are disrupted, the body’s entire metabolic

balance is affected. Establishing a healthy sleep routine may

take weeks, but the effort is extremely valuable in preventing

diabetes.”

Pharma

61


62 Pharma

6. Use preventive medications under medical supervision

when necessary

In high-risk individuals, preventive medication may be

considered in addition to lifestyle changes. Dr. Öztürk notes

that certain medications can delay the development of diabetes

by 30–40 percent.

At this point, regular medical check-ups, personalized

evaluation, and treatment adherence are crucial. Annual fasting

blood glucose and HbA1c measurements are particularly

important for early diagnosis in individuals over the age of 45.

7. Recognize stress and learn to manage it

Stress directly affects sleep patterns, eating habits, and physical

activity levels, and is one of the most powerful invisible factors

increasing diabetes risk in the long term.

“Setting overly rigid rules for yourself and feeling guilty when

they are broken increases stress. Making small, sustainable

changes and seeking professional support when needed are

extremely valuable.”

8. See every day as a new beginning

Consistency is essential in diabetes prevention—not perfection.

Even if diet and exercise routines are occasionally disrupted, not

giving up is the strongest protective step.

Diabetes is not destiny

Dr. Funda Öztürk concludes by emphasizing that type 2 diabetes

is not an inevitable disease:

“Science tells us this clearly: type 2 diabetes is largely preventable.

With early awareness, the right habits, and a sustainable

lifestyle, it is possible to build a strong defense against this silent

epidemic.”

6. Gerekirse koruyucu ilaçları hekim denetiminde kullanın

Yüksek riskli bireylerde, yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak

koruyucu ilaç kullanımı gündeme gelebilir. Dr. Öztürk,

bazı ilaçların diyabet gelişimini yüzde 30–40 oranında

geciktirebildiğini belirtiyor.

Bu noktada düzenli hekim kontrolleri, kişiye özel değerlendirme

ve tedavi uyumu büyük önem taşıyor. Özellikle 45 yaş üstü

bireyler için yıllık açlık kan şekeri ve HbA1c ölçümleri erken

tanı açısından kritik.

7. Stresi tanıyın ve yönetmeyi öğrenin

Stres; uyku düzenini, beslenme alışkanlıklarını ve hareket

kapasitesini doğrudan etkiliyor. Uzun vadede diyabet riskini

artıran en güçlü görünmez faktörlerden biri.

“Kendinize katı kurallar koymak ve bozulduğunda suçluluk

duymak, stresi artırır. Küçük, sürdürülebilir değişikliklerle

ilerlemek ve gerektiğinde profesyonel destek almak çok

değerlidir.”

8. Her günü yeni bir başlangıç olarak görün

Diyabetten korunmada süreklilik esastır; mükemmellik değil.

Beslenme ve egzersiz zaman zaman aksasa bile, vazgeçmemek

en güçlü koruyucu adımdır.

Diyabet kader değil

Dr. Funda Öztürk, Tip 2 diyabetin kaçınılmaz bir hastalık

olmadığını vurgulayarak sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Bilim bize şunu söylüyor: Tip 2 diyabet, büyük ölçüde

önlenebilir. Erken farkındalık, doğru alışkanlıklar ve

sürdürülebilir bir yaşam tarzı ile bu sessiz salgına karşı güçlü bir

savunma oluşturmak mümkün.”





Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!