03.02.2026 Views

Medikal Teknik Şubat 2026

Medikal Teknik February 2026

Medikal Teknik February 2026

SHOW MORE
SHOW LESS

Transform your PDFs into Flipbooks and boost your revenue!

Leverage SEO-optimized Flipbooks, powerful backlinks, and multimedia content to professionally showcase your products and significantly increase your reach.




Publisher

H. Ferruh IŞIK

on behalf of

İstmag Magazin Gazetecilik

İç ve Diş Tic. Ltd. Şti.

Managing Editor

(Responsible)

Mehmet SÖZTUTAN

mehmet.soztutan@img.com.tr

Editor–in–Chief

Dilara Cica Yılmaz

dilara.cica@img.com.tr

Advisory Coordinator

Recep Arslantaş

recep.arslantas@img.com.tr

+90 537 441 97 68

Germany Correspondent

Abdulkadir Blum

Correspondent

Serhan IŞIK

serhan.isik@img.com.tr

Foreign Relations Manager

Ayça SARIOGLU

ayca.sarioglu@img.com.tr

Accounting Manager

Cuma KARAMAN

cuma.karaman@img.com.tr

Finance Manager

Yusuf DEMİiRKAZIK

yusuf.demirkazik@img.com.tr

Digital Assets Manager

Emre YENER

emre.yener@img.com.tr

Graphic & Design Advisor

Sami AKTAŞ

sami.aktas@img.com.tr

Subscription

İsmail ÖZÇELIK

ismail.ozcelik@img.com.tr

Bursa Represantation

Ömer Faruk GÖRÜN

omer.gorun@img.com.tr

Buttim Plaza D Blok Kat: 4 No:1267 BURSA

Tel:+90 224 211 44 50 / Fax: 224 211 4481

Head Office

İstanbul Magazin Grubu

İHLAS MEDIA CENTER

Merkez Mahallesi 29 Ekim Caddesi

No:11 Medya Blok Kat:1

34197 Yenibosna / İstanbul / Turkey

Tel: 0212 454 22 22 Faks: 0212 454 22 93

www.medikalteknik.com.tr

e-mail: info@medikalteknik.com.tr

PRINTED BY:

İHLAS GAZETECİLİK A.Ş.

Merkez Mahallesi 29 Ekim Caddesi İhlas Plaza

No:11 A/41 Yenibosna–Bahçelievler/ İSTANBUL

Tel: 0212 454 30 00

www.ihlasmatbaacilik.com

İMG - Medikal Teknik dergisinde

yer alan makalelerdeki fikirler

yazarlarına aittir.

Yayınlanan ilanların sorumluluğu

reklam verene aittir.

İMG - Medikal Teknik dergisinin

bütün yayın hakları İstmag Magazin Gazetecilik

İç ve Dış Tic. Ltd. Şti.’ne aittir.

Yazılar kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

0

6

1

8

2

2

3

0

5

4

P&G’s health legacy built on trust

P&G’nin güvenle büyüyen

sağlık mirası

Bocavirus infections may

increase the risk of wheezing

and pneumonia

Bocavirüs enfeksiyonları, hırıltılı

solunum ve zatürre riskini artırabiliyor

A new way to face fears:

Virtual reality therapy

Korkularla yüzleşmenin yeni yolu:

Sanal gerçeklik terapisi

Nutrition designed by science:

A personal biological roadmap

Bilimle tasarlanan beslenme:

Kişisel biyolojik yol haritası

Myopia no longer stops

in adulthood

Miyopi artık yetişkinlikte

de durmuyor

medikalteknik

Recep Arslantaş



İnovasyon, klinik gerçekle yüzleşiyor

Şubat, medikal sektör için hızdan çok derinliğin konuşulduğu bir ara

istasyon. Yılın ilk heyecanı yerini daha net sorulara bırakırken; yapay

zekâ çözümleri klinik fayda testinden geçiyor, dijital sağlık projeleri “olur

mu?”dan “nasıl daha iyi olur?” noktasına taşınıyor. Global fuarlar, sektörel

buluşmalar ve regülasyon gündemleri, inovasyonun yalnızca teknik değil;

etik, güvenlik ve sürdürülebilirlik boyutlarıyla da ele alınması gerektiğini

hatırlatıyor. Şubat, parlayan fikirlerin değil, ayakta kalan sistemlerin ayı.

Bu ay, medikal teknolojiler dünyasında sesini yükseltenler değil;

verisi, klinik karşılığı ve uzun vadeli vizyonu olanlar öne çıkıyor. Klinik

beklentilerle mühendisliğin daha sert biçimde yüzleştiği, pazarlama

dilinin daha sofistike hâle geldiği bir eşiğin tam ortasındayız. Gelecek artık

vitrinde değil, masada tartışılıyor. Biz de bu sayımızda; geçici trendlerin

değil, kalıcı dönüşümlerin izini sürüyor, Şubat’ın arka planında şekillenen

medikal aklı mercek altına alıyoruz.

Dilara Cica Yılmaz

From the

Editorin-Chief

Innovation meets clinical reality

February stands as an interim moment for the medical sector—one

defined less by speed and more by depth. As the initial excitement of the

year gives way to sharper, more precise questions, artificial intelligence

solutions are put to the test of clinical value, and digital health initiatives

move beyond “Can this work?” toward “How can it work better?” Global

trade shows, industry gatherings, and regulatory agendas collectively

underscore a crucial reminder: innovation must be addressed not only

through a technical lens, but also through ethics, safety, and long-term

sustainability. February is not the month of ideas that simply shine—it is

the month of systems that endure.

This month, it is not the loudest voices in medical technology that

command attention, but those grounded in data, validated by clinical

relevance, and guided by long-term vision. We find ourselves at a critical

threshold where clinical expectations confront engineering realities

more directly, and where marketing language becomes increasingly

sophisticated and accountable. The future is no longer on display—it

is under discussion. In this issue, we turn our focus away from fleeting

trends and toward lasting transformations, examining the medical

mindset taking shape beneath February’s surface.



6

P&G’s health legacy built on trust

P&G’nin güvenle büyüyen sağlık mirası

Sağlık kategorisinde global ölçekte güven inşa

eden P&G, Vicks’in 130 yıla yaklaşan köklü mirasını

yenilikçi vizyonuyla buluşturuyor. Klinik veri, güçlü

Ar-Ge yetkinliği ve regülasyon uyumunu odağına

alan bu yaklaşım, markanın sağlık çözümlerini dünya

genelinde daha erişilebilir kılma hedefini destekliyor.

P&G Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Pazarlama,

Sağlık ve Ağız Bakım Ticari Operasyonlarından

Sorumlu Başkanı Özge Erdem ile gerçekleştirdiğimiz

bu keyifli röportajda, markanın sağlıkta güvene

dayalı yolculuğunu ve gelecek vizyonunu konuştuk.

P&G Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Pazarlama,

Sağlık ve Ağız Bakım Ticari Operasyonlarından Sorumlu Başkanı Özge Erdem

Building global trust in the health category, P&G

brings together Vicks’ nearly 130-year heritage

with its forward-looking, innovation-driven vision.

Anchored in clinical data, strong R&D capabilities,

and regulatory compliance, this approach supports

the company’s goal of making health solutions more

accessible worldwide. In this engaging interview,

we spoke with Özge Erdem, President of Marketing,

Health and Oral Care Commercial Operations for

P&G Türkiye, Caucasus and Central Asia, about the

brand’s trust-based journey in health and its vision

for the future.

Could you share P&G’s journey to date in building

global trust within the health category?

“At P&G, our focus in health is on improving quality

of life by delivering modern, reliable, and innovative

solutions that are present at every stage of life. With our

extensive global health portfolio and deep expertise, we

offer consumers a comprehensive range of treatment

solutions.

This portfolio, which reaches consumers around the

world, addresses a wide spectrum of health needs, including

healthy pregnancy, respiratory health, sleep, pain

management, nerve care, digestive health, insect bites,

and micronutrient supplementation. These products are

designed to support the well-being of all age groups—

Sağlık kategorisinde global ölçekte güven inşa eden

P&G’nin bugüne uzanan yolculuğunu sizden dinleyebilir

miyiz?

“P&G olarak sağlıkta yaşam kalitesini artırarak; çağdaş,

güvenilir, yenilikçi çözümlerle hayatın her evresinde yer

almaya odaklanmaktayız.Küresel ölçekte geniş sağlık

ürünleri portföyümüz ve uzmanlığımızla tüketicilere kapsamlı

bir tedavi çözümü yelpazesi sunmaktayız. Dünyanın

dört bir yanında tüketiciler ulaşan bu portföy; sağlıklı

gebelik, solunum sağlığı, uyku, ağrı yönetimi, sinir bakımı,

sindirim sağlığı, böcek ısırıkları ve mikro besin takviyesi

gibi farklı sağlık ihtiyaçlarını kapsamaktadır. Bu ürünler,

çocuklardan yetişkinlere tüm yaş gruplarının refahını

desteklemek ve yaşlanan nüfusun özel gereksinimlerine

yanıt vermek üzere tasarlanmaktadır.

P&G’nin sağlık kategorisindeki yolculuğunun merkezinde

yer alan ana markalardan biri, Vicks. 130 yıla yaklaşan

geçmişiyle bu markamız soğuk algınlığı ve öksürük

alanında yalnızca ürün geliştiren değil, nesiller boyunca

güven inşa eden bir marka olarak öne çıkmaktadır.

Markamızın hikâyesi, 1890’lı yıllarda eczacı Lunsford

Richardson’ın solunum yolu şikâyetlerine yönelik çözümler

geliştirmesiyle başlamıştır. 1985 yılında P&G’nin bu

markayıi bünyesine katmasıyla birlikte, bu köklü miras

güçlü bir bilimsel yaklaşım, klinik araştırmalar ve yüksek

üretim standartlarıyla daha da ileri taşınmıştır. P&G, markanın

tarihsel güvenini korurken, markayı küresel ölçekte

erişilebilir, regülasyonlara uyumlu sağlık çözümleri sunan

bir yapıya dönüştürmüştür.

Bugün Vicks markası sunduğu ürünlerle 5 kıtada, 71

ülkede varlık göstermektedir. Yılda satılan paket sayısına

göre dünyanın bir numaralı öksürük ve soğuk algınlığı

markası olarak P&G’nin sağlık kategorisinde global güven

inşasının en somut örneklerinden biridir. Bu yolculuk,

Şubat - February 2026


7

from children to adults—while also responding to the

specific needs of an aging population.

One of the cornerstone brands at the heart of P&G’s

journey in the health category is Vicks. With a history

spanning nearly 130 years, Vicks stands out not only as a

brand developing solutions for cold and cough relief, but

also as one that has built trust across generations.

The story of the brand began in the 1890s, when pharmacist

Lunsford Richardson developed remedies for respiratory

complaints. Following P&G’s acquisition of the

brand in 1985, this strong heritage was further advanced

through a robust scientific approach, clinical research,

and high manufacturing standards. While preserving the

brand’s historical trust, P&G transformed Vicks into a

globally accessible provider of health solutions that fully

comply with regulatory requirements.

Today, Vicks is present across five continents and in 71

countries. Based on annual unit sales, it is the world’s

number one cough and cold brand, making it one of the

clearest examples of P&G’s ability to build global trust

within the health category. This journey demonstrates

how P&G’s long-term vision in health, when combined

with scientific depth and manufacturing excellence,

creates sustainable trust.”

FROM GLOBAL SCALE TO REGIONAL GROWTH

How does P&G’s health category—particularly the

Vicks brand—fit into the company’s global and

regional growth strategy?

“Vicks is positioned as one of the strongest and most

widely recognized brands within P&G’s global health

portfolio. The solutions it offers make it a key brand in

both our global and regional growth strategies.

With an annual production volume of approximately 23

million units and a presence in 71 countries, Vicks clearly

demonstrates its scale and sustainability within P&G’s

health portfolio. This scale directly supports P&G’s objective

to deliver reliable, clinically proven health solutions

that reach broad consumer audiences.

Health accounts for 14% of P&G’s total net sales. This

figure clearly highlights the quantitative contribution of

the Vicks brand to P&G’s long-term growth strategy.”

Vicks is a long-established brand with a strong emotional

bond with consumers. In the face of rapidly evolving

consumer expectations, what strategic steps are being

taken to keep Vicks relevant and trustworthy today?

“Understanding and anticipating the current and future

needs of users around the world is critically important in

unlocking new innovative health solutions. Transforming

consumer feedback into new product technologies takes

time. However, our deep scientific knowledge of cold

symptoms, combined with strong market insight, regulatory

expertise, and manufacturing excellence, provides a

solid foundation for this process.

We recognize that the common cold affects not only

physical health, but also emotional and social well-being.

P&G’nin sağlık alanında uzun vadeli bakış açısının, bilimsel

derinlik ve üretim mükemmeliyetiyle birleştiğinde nasıl

sürdürülebilir bir güven oluşturduğunu göstermektedir.”

GLOBAL ÖLÇEKTEN BÖLGESEL BÜYÜMEYE

P&G’nin sağlık kategorisi, özellikle de Vicks markası,

şirketin global ve bölgesel büyüme stratejisinde

nasıl bir konumda yer alıyor?

“Vicks, P&G’nin sağlık kategorisi içinde küresel ölçekte en

güçlü ve en yaygın markalardan biri olarak konumlanmaktadır.

Sunduğu çözümler, P&G için onu hem global hem

de bölgesel büyüme stratejilerinde önemli bir marka

haline getirmektedir.

Bugün yılda yaklaşık 23 milyon kutuya ulaşan üretim

hacmine ve 71 ülkeye ulaşması, Vicks markamızın P&G

sağlık portföyü içerisindeki ölçeğini ve sürdürülebilirliğini

ortaya koymaktadır. Bu ölçek, P&G’nin sağlık kategorisinde

güvenilir, klinik olarak kanıtlanmış ve geniş kitlelere

ulaşabilen çözümler sunma hedefini doğrudan desteklemektedir.

P&G’nin toplam net satışlarında sağlık kategorisinin payı

%14’tür. Bu oran, Vicks markasının P&G’nin uzun vadeli

büyüme stratejisindeki nicel katkısı net bir şekilde ortaya

koymaktadır.”

Vicks, uzun yıllardır tüketicilerle güçlü bir bağ kurmuş

köklü bir marka. Bugünün hızla değişen tüketici

beklentileri karşısında Vicks’i güncel ve güvenilir

kılmak için hangi stratejik adımlar atılıyor?

“Dünyanın dört bir yanındaki kullanıcılarımızın bugüne ve

yarına ilişkin ihtiyaçlarını anlamak ve öngörmek yeni inovatif

sağlık çözümlerinin kilidini açmak için büyük öneme

sahiptir. Kullanıcılardan alınan geri bildirimlerin yeni bir

ürün teknolojisine dönüştürmek zaman almaktadır. Ancak

soğuk algınlığı belirtilerinin arkasındaki derin bilimsel

birikim, bulunduğumuz pazara ilişkin bilgi ve düzenleyici

Şubat - February 2026


8

We believe that recovery is strengthened through rich

sensory experiences and the support of family and friends.

Guided by this understanding, Vicks has become one

of the most widely recognized brands worldwide.

The brand’s long-standing trust continues to grow

through the systematic listening of user feedback and

the integration of these insights into scientifically driven

product development processes.”

THE INTERSECTION OF CLINICAL

DATA, R&D, AND INNOVATION

How do you strike a balance between clinical data,

R&D, and innovation in your product development

processes?

“In Vicks’ product development

approach, clinical data, R&D,

and innovation are not treated

as separate elements, but as

complementary components

that reinforce one another.

Regulatory expertise, manufacturing

capabilities, and quality

standards are also integral

parts of our R&D processes,

ensuring that innovative solutions

are brought to life within a

robust and reliable framework.”

A SUSTAINABLE BALANCE BETWEEN TRADITION

AND INNOVATION

How do you maintain a balance between tradition

and innovation while carrying a brand as strong as

Vicks into the future?

“The core approach to future-proofing the brand lies in

preserving the elements that define its essence, while

reinterpreting that essence in line with today’s needs.

For Vicks, tradition and innovation are not a choice

between two paths, but two fundamental elements that

coexist and ensure long-term sustainability.”

BEYOND TREATMENT

How would you summarize P&G’s vision for the health

category in a single framework moving forward?

“At P&G, we believe that personal care plays a vital role

for both individuals and society by saving time, money,

and stress. Without personal care, the healthcare system

would not be sustainable; unmet personal care needs

would lead to an increase in illness, placing greater pressure

on healthcare professionals and increasing patient

load per physician.

Based on this understanding, P&G’s approach to the health

category is built on a holistic concept of well-being

that goes beyond treatment alone. This vision focuses

on deeply understanding users’ health needs and making

reliable solutions accessible within a framework of

trusted manufacturing and regulatory compliance.”

ortamı ve üretim kapasitemizdeki mükemmeliyet sayesinde

sağlam bir zemine oturmaktadır.

Soğuk algınlığının yalnızca fiziksel sağlığı değil, aynı

zamanda duygusal ve sosyal iyi oluşu da etkilediğinin

farkındayız. İyileşme sürecinin zengin duyusal deneyimler

ve aile ile arkadaşların desteği sayesinde güçlendiğine

inanmaktayız. Bu yaklaşımlarımız doğrultusunda Vicks,

dünya genelinde en çok tanınan markalardan biri olmayı

başarmıştır.

Markanın uzun yıllara dayanan güven ilişkisi, kullanıcı

geri bildirimlerinin sistematik olarak dinlenmesi ve bu

içgörülerin bilimsel temelli ürün geliştirme süreçlerine

aktarılmasıyla güçlenmeye devam etmektedir.”

KLİNİK VERİLER, AR-GE VE İNOVASYONUN

KESİŞİM NOKTASI

Ürün geliştirme süreçlerinde klinik veriler, Ar-Ge ve

inovasyon dengesini nasıl kuruyorsunuz?

“Vicks’in ürün geliştirme yaklaşımında klinik veriler, Ar-Ge

ve inovasyon birbirinden ayrışan değil, birbirini tamamlayan

unsurlar olarak ele alınmaktadır.

Aynı zamanda, regülasyon bilgisi, üretim kapasitesi ve

kalite standartları, Ar-Ge süreçlerinin ayrılmaz bir parçası

olarak ele alınmakta; böylece yenilikçi çözümler güvenilir

bir çerçeve içinde hayata geçirilmektedir.”

GELENEK İLE YENİLİK ARASINDA

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DENGE

Vicks gibi güçlü bir markayı geleceğe taşırken,

gelenek ile yenilik arasında nasıl bir denge

kuruyorsunuz?

“Bu markanın geleceğe taşınmasında temel yaklaşım,

markanın özünü oluşturan unsurları korurken, bu özü

günümüz ihtiyaçlarına uygun şekilde yeniden yorumlamaktır.

Vicks markası için gelenek ve yenilik bir tercih değil,

birlikte var olan ve sürdürülebilirliğini sağlayan iki temel

unsurdur.”

TEDAVİNİN ÖTESİNDE

Önümüzdeki dönemde P&G’nin sağlık kategorisi

vizyonunu tek bir çerçevede nasıl özetlersiniz?

“P&G olarak kişisel bakımın birey için zaman, para ve

stresten tasarruf sağlayarak hem birey hem toplum için

önemli bir rol oynadığına inanmaktayız. Kişisel bakım

olmadan sağlık sistemi sürdürülemez olacaktır çünkü bu

bakım yapılmadığında hastalıklar daha baskın gelecek,

bunun sonucunda doktor başına düşen hasta sayısı ve iş

yükü artacaktır. Bu anlayış doğrultusunda P&G’nin sağlık

kategorisine yaklaşımı, tedavinin ötesine geçen bütüncül

bir iyilik hali anlayışı üzerine kuruludur. Bu vizyon; kullanıcıların

sağlık ihtiyaçlarını derinlemesine anlamayı, bu

çözümleri güvenilir üretim ve regülasyon çerçevesi içinde

erişilebilir kılmayı hedeflemektedir.”

Şubat - February 2026



10

ADHD is on the rise globally, affecting nearly

7 out of every 100 children in Türkiye

DEHB dünya genelinde yükseliyor,

Türkiye’de her 100 çocuktan yaklaşık 7’sini etkiliyor!

Dersin ortasında dalıp giden bakışlar, yarım kalan

ödevler, bitmek bilmeyen hareket… Çoğu zaman “şımarıklık”

ya da “ilgisizlik” diye geçiştirilen bu işaretler,

aslında beynin dikkat ve öz denetim sistemlerine

dair önemli sinyaller olabilir.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB),

çocukluk çağında başlayan ancak etkileri çoğu zaman

yetişkinlik dönemine de taşan en yaygın nörogelişimsel

bozukluklardan biri olarak öne çıkıyor. Eğitim hayatından

sosyal ilişkilere, akademik başarıdan iş yaşamına kadar

birçok alanda günlük işlevselliği etkileyebilen DEHB,

günümüzde yalnızca klinik bir tanı değil, aynı zamanda

küresel bir halk sağlığı meselesi olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlara göre erken tanı, aile desteği ve kişiye özel

müdahale programlarıyla DEHB yönetilebilir bir durum.

Bu noktada, geleneksel tedavi yaklaşımlarını destekleyen

yenilikçi nöroteknolojik yöntemler de giderek daha fazla

gündeme geliyor.

A gaze drifting off in the middle of a lesson, unfinished

homework, endless movement… Often dismissed as

“spoiled behavior” or “lack of interest,” these signs may

in fact be important signals related to the brain’s attention

and self-regulation systems.

Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) stands

out as one of the most common neurodevelopmental

disorders, beginning in childhood and often extending

into adulthood. Affecting daily functioning across many

areas—from education and social relationships to academic

performance and professional life—ADHD is now

regarded not only as a clinical diagnosis, but also as a

global public health issue.

According to experts, ADHD can be managed with early

diagnosis, family support, and individualized intervention

programs. In this context, innovative neurotechnological

approaches that complement traditional treatment

methods are increasingly coming into focus.

+++Rates in Türkiye approach 7 percent

Türkiye’de oran yüzde 7’ye yaklaşıyor

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, DEHB’nin Türkiye’de çocukluk

çağındaki görülme oranı yüzde 5–7 aralığında seyrediyor.

Erkek çocuklarda tanı oranı, kız çocuklara göre 2

ila 3 kat daha yüksek. Ancak uzmanlar, kız çocuklarında

belirtilerin daha içe dönük seyretmesi nedeniyle tanının

sıklıkla geciktiğine dikkat çekiyor.

Dünya genelinde ise tablo daha da çarpıcı. Ulusal Çocuk

Sağlığı Araştırması’ndan elde edilen verilere göre, Amerika

Birleşik Devletleri’nde bugün yaklaşık 6 milyon çocuk

DEHB tanısı almış durumda. Bu, her 11 çocuktan birinden

fazlası anlamına geliyor. Avustralya’da ise 2013–2020

yılları arasında DEHB tanısı konan çocuk sayısının iki

katından fazla arttığı bildiriliyor.

Uzmanlara göre bu artış, yalnızca tanı kriterlerindeki

değişimi değil; aynı zamanda çevresel uyaranların yoğunluğu,

dijital ekran maruziyeti ve modern yaşamın beyin

üzerindeki yükünü de işaret ediyor.

“Sorun davranışta değil, beynin

düzenleme sistemlerinde”

Ders sırasında birkaç dakika içinde dikkatin dağılması, sı-

Şubat - February 2026


11

According to data from the Ministry of Health, the prevalence

of ADHD among children in Türkiye ranges between

5 and 7 percent. Diagnosis rates are 2 to 3 times

higher in boys than in girls. However, experts emphasize

that symptoms in girls often present in a more internalized

manner, which can lead to delayed diagnosis.

Globally, the picture is even more striking. Data from the

National Survey of Children’s Health indicate that approximately

6 million children in the United States have

been diagnosed with ADHD—more than one in every

eleven children. In Australia, the number of children

diagnosed with ADHD more than doubled between 2013

and 2020.

Experts note that this increase reflects not only changes

in diagnostic criteria, but also the growing intensity of

environmental stimuli, digital screen exposure, and the

cognitive load imposed by modern life.

“The issue is not behavior, but the brain’s regulation

systems”

Losing focus within minutes during class, being unable to

stay still while waiting in line, jumping from topic to topic

while speaking, or constantly postponing daily tasks…

These behaviors are often interpreted as “unwillingness”

or “lack of discipline.” However, according to experts,

ADHD is associated with developmental differences in

the brain networks responsible for attention, planning,

and impulse control—independent of a child’s intentions.

rada beklerken yerinde duramama, konuşurken konudan

konuya atlama ya da günlük görevleri sürekli erteleme…

Bu davranışlar çoğu zaman “isteksizlik” ya da “disiplinsizlik”

olarak yorumlanıyor. Oysa uzmanlara göre DEHB,

çocuğun niyetinden bağımsız olarak, beynin dikkat,

planlama ve dürtü kontrolüyle ilgili ağlarındaki gelişimsel

farklılıklarla ilişkili bir durum.

Bu nedenle DEHB’ye yaklaşımda cezalandırıcı ya da

etiketleyici tutumlar yerine, çocuğun beyin gelişimini

destekleyen bütüncül yöntemler önem kazanıyor.

Beyin de antrenmanla güçlenebilir mi?

Artan tanı oranlarının, etkili ve sürdürülebilir müdahale

yöntemlerine olan ihtiyacı da beraberinde getirdiğini

vurgulayan Auto Train Brain CEO’su Dr. Günet Eroğlu,

DEHB yönetiminde nörogeribildirim (neurofeedback) gibi

yöntemlerin önemine dikkat çekiyor:

“DEHB’de hedefimiz yalnızca belirtileri bastırmak değil,

beynin kendi düzenleme kapasitesini güçlendirmek.

Nörogeribildirim, kişinin kendi beyin dalgalarını gerçek

zamanlı olarak gözlemlemesini ve bu aktiviteyi bilinçli

biçimde düzenlemeyi öğrenmesini sağlar. Bu da dikkat,

odaklanma ve öz denetim becerilerinin gelişmesine

destek olur.”

Dr. Eroğlu’na göre bu yaklaşım, ilaç tedavileri ve davranışçı

terapilerin yerine geçmekten ziyade, onları tamamlayan

bir ‘beyin antrenmanı’ modeli sunuyor.

Şubat - February 2026


12

For this reason, punitive or labeling approaches are

increasingly being replaced by holistic methods that

support brain development.

Can the brain be strengthened through training?

Emphasizing that rising diagnosis rates also increase the

need for effective and sustainable intervention methods,

Dr. Günet Eroğlu, CEO at Auto Train Brain, highlights

the role of approaches such as neurofeedback in ADHD

management:

“In ADHD, our goal is not merely to suppress symptoms,

but to strengthen the brain’s own capacity for self-regulation.

Neurofeedback allows individuals to observe their

brain waves in real time and learn how to consciously

regulate this activity. This supports the development of

attention, focus, and self-control skills.”

According to Dr. Eroğlu, this approach does not replace

medication or behavioral therapies, but rather offers a

complementary ‘brain training’ model.

How does neurofeedback work?

In neurofeedback applications, brain signals are measured

through specialized sensors and converted into

real-time visual or auditory feedback. For example, while

watching a video, the image becomes clearer when attention

levels increase; when focus decreases, the image

may blur or the sound may be interrupted.

Through this system, the brain learns to recognize and

regulate its own activity. Dr. Günet Eroğlu, CEO at Auto

Train Brain, summarizes the process as follows:

“With regular, personalized sessions, brain waves

responsible for focus can be strengthened, while waves

associated with impulsivity and distractibility can be

better regulated. The brain, much like muscles, becomes

stronger with training.”

This method plays a supportive role particularly in

long-term attention maintenance, task completion, and

impulse control.

Nörogeribildirim nasıl çalışıyor?

Nörogeribildirim uygulamalarında kişinin beyin sinyalleri,

özel sensörler aracılığıyla ölçülüyor ve bu sinyaller

anlık olarak görsel ya da işitsel geri bildirimlere dönüştürülüyor.

Örneğin kişi bir video izlerken, dikkat seviyesi

arttığında görüntü netleşiyor; odak düştüğünde bulanıklaşıyor

ya da ses kesintiye uğruyor.

Bu sistem sayesinde beyin, kendi aktivitesini tanımayı

ve düzenlemeyi öğreniyor. Dr. Günet Eroğlu süreci şöyle

özetliyor:

“Düzenli ve kişiye özel yapılan seanslarla, odaklanmadan

sorumlu beyin dalgaları güçlendirilirken; dürtüsellik ve

dikkat dağınıklığıyla ilişkili dalgaların yönetimi sağlanabiliyor.

Beyin de tıpkı kaslar gibi çalıştırıldıkça güçleniyor.”

Bu yöntem, özellikle uzun vadeli dikkat sürdürme, görev

tamamlama ve dürtü kontrolü alanlarında destekleyici

bir rol üstleniyor.

Erken tanı, doğru yaklaşım, uzun vadeli kazanım

Uzmanlar, DEHB’nin erken dönemde fark edilmesinin

hem akademik hem de psikososyal gelişim açısından

kritik olduğunun altını çiziyor. Etkili bir yönetim planı, yalnızca

çocuğu değil; aileyi, öğretmenleri ve sosyal çevreyi

de kapsayan çok paydaşlı bir yaklaşım gerektiriyor.

DEHB, doğru yöntemlerle ele alındığında çocuğun potansiyelini

sınırlayan değil; doğru şekilde yönlendirildiğinde

güçlü yanlarını ortaya çıkarabilen bir nörogelişimsel

farklılık olarak değerlendiriliyor.

Artan farkındalık, bilimsel gelişmeler ve yenilikçi yöntemlerle

birlikte, dikkat dağınıklığı artık kader değil; yönetilebilir

bir süreç olarak yeniden tanımlanıyor.

Early diagnosis, the right approach, long-term gains

Experts underline that recognizing ADHD at an early

stage is critical for both academic and psychosocial

development. An effective management plan requires

a multi-stakeholder approach involving not only the

child, but also families, teachers, and the broader social

environment.

When addressed with appropriate methods, ADHD is not

a condition that limits a child’s potential; rather, when

properly guided, it can be understood as a neurodevelopmental

difference that allows strengths to emerge.

With increasing awareness, scientific advances, and innovative

approaches, attention difficulties are no longer

seen as fate, but are being redefined as a manageable

process.

Şubat - February 2026



14

If colors are fading, your eyes may be sounding the alarm

Renkler soluyorsa gözleriniz alarm veriyor olabilir

Assoc. Prof. Alper Yazıcı

If whites appear gray and reds look dull, the cause

may not be fatigue—it could be optic nerve or retinal

disease.

Eye health is built on a delicate balance that often

deteriorates unnoticed yet directly affects quality of life.

Color fading that is brushed off as “a bit of tiredness”

amid daily hustle may, in fact, be an important warning

signal originating from the deeper layers of the eye. A

reduced perception of color vibrancy, whites shifting

to dirty tones, or difficulty distinguishing between red

and green are considered early indicators of conditions

related to the optic nerve or the retina.

Assoc. Prof. Alper Yazıcı, MD, Ophthalmology Specialist

at Batıgöz Health Group Çankaya Branch, emphasizes

that changes in color perception are frequently mistaken

for eye strain but, in some cases, may be the first sign of

damage that is difficult to reverse.

Color perception reflects the brain–eye connection

The ability to see colors is made possible by specialized

cells located in the retina. These light-sensitive cells

transmit visual information to the brain via the optic ner-

Beyazlar griye, kırmızılar matlaşıyorsa sebebi yorgunluk

değil; görme siniri ya da retina hastalıkları

olabilir.

Göz sağlığı, çoğu zaman fark edilmeden bozulan ama

yaşam kalitesini doğrudan etkileyen hassas bir denge

üzerine kurulu. Günlük koşuşturma içinde “biraz yorgunluk”

olarak geçiştirilen renk solmaları, aslında gözün

derin tabakalarından gelen önemli bir uyarı sinyali

olabilir. Özellikle renklerin eskisi kadar canlı algılanmaması,

beyazların kirli tonlara dönmesi ya da kırmızı ve yeşil

ayrımının zorlaşması; görme siniri veya retina kaynaklı

hastalıkların erken habercisi olarak değerlendiriliyor.

Batıgöz Sağlık Grubu Çankaya Şubesi Göz Hastalıkları

Uzmanı Doç. Dr. Alper Yazıcı, renk algısındaki değişimlerin

çoğu zaman göz yorgunluğuyla karıştırıldığını ancak

bazı durumlarda geri dönüşü zor hasarların ilk belirtisi

olabildiğini vurguluyor.

Renk algısı beynin gözle kurduğu hassas iletişimin

aynasıdır

Renkleri görme yetisi, retina tabakasında yer alan özel

hücreler sayesinde mümkün olur. Işığı algılayan bu hücre-

Şubat - February 2026


15

ve. Damage occurring at any point along this transmission

pathway directly affects how colors are perceived.

Assoc. Prof. Yazıcı explains the process as follows:

“When colors are perceived as pale, hazy, or grayish, it

suggests that the optic nerve is not transmitting signals

to the brain properly. If this change is more pronounced

in one eye, simple fatigue becomes a less likely explanation,

and detailed examination becomes essential.”

An early clue to silently progressing diseases

Disruptions in color perception often do not cause pain

and tend to progress gradually. As a result, patients

may adapt to the change over time and fail to notice

it. However, color fading can be the earliest and most

significant sign of diseases affecting the deeper tissues

of the eye.

If color fading is accompanied by the following symptoms,

specialist evaluation is strongly recommended:

-Difficulty distinguishing colors (especially red–green

tones),

-Blurred, shadowed, or faded central vision,

-Increased light sensitivity and reduced contrast,

-Objects appearing dull and lifeless,

-Worsening vision in low-light conditions.

These complaints may become more noticeable in the

morning, in dim environments, or after prolonged screen

use.

Which conditions may be associated?

Assoc. Prof. Alper Yazıcı notes that color fading is not a

disease in itself but may be an early sign of several serious

ocular conditions:

Optic Neuropathy (Optic Nerve Damage): May present

with sudden color vision loss and blurred vision, often

affecting one eye.

Macular Degeneration: Affects central vision, leading to

reading difficulty and dulling of colors.

ler, gelen bilgiyi görme siniri aracılığıyla beyne iletir. Ancak

bu iletim zincirinin herhangi bir noktasında yaşanan

hasar, renklerin algılanma biçimini doğrudan etkiler.

Doç. Dr. Yazıcı bu süreci şöyle açıklıyor:

“Renklerin soluk, puslu ya da gri tonlarda algılanması;

görme sinirinin beyne sağlıklı sinyal gönderemediğini

düşündürür. Özellikle bu durum tek gözde daha belirgin

hissediliyorsa, basit bir yorgunluk ihtimali geri planda

kalır ve detaylı inceleme şart hale gelir.”

Sessiz ilerleyen hastalıkların ilk ipucu olabilir

Renk algısındaki bozulmalar çoğu zaman ağrıya neden

olmaz ve yavaş ilerler. Bu nedenle hastalar uzun süre bu

değişime adapte olur ve fark etmez. Oysa renklerdeki

solma, gözün derin dokularını etkileyen bazı hastalıkların

ilk ve en önemli bulgusu olabilir.

Aşağıdaki belirtiler renk solmasıyla birlikte görülüyorsa

mutlaka uzman değerlendirmesi gerekir:

-Renkleri ayırt etmede zorlanma (özellikle kırmızı–yeşil

tonlarda),

-Merkezi görmede bulanıklık, gölgelenme veya silikleşme,

-Işığa karşı aşırı hassasiyet ve kontrast kaybı,

-Nesnelerin mat ve cansız görünmesi,

-Düşük ışıkta görme güçlüğünün artması.

Bu yakınmalar özellikle sabah saatlerinde, loş ortamlarda

ya da uzun süre ekran kullanımı sonrası daha belirgin hale

gelebilir.

Hangi hastalıklarla ilişkili olabilir?

Doç. Dr. Alper Yazıcı, renk solmasının tek başına bir hastalık

olmadığını ancak birçok ciddi göz probleminin erken

işareti olabileceğini belirtiyor:

Optik Nöropati (Görme Siniri Hasarı): Ani başlayan renk

algısı kaybı ve görme bulanıklığıyla ortaya çıkabilir.

Şubat - February 2026


16

Glaucoma: Progresses silently over time; pressure on the

optic nerve reduces color contrast.

Diabetic Retinopathy: Damage to retinal vessels may

reduce color sensitivity.

The common denominator of these conditions is that

early detection allows disease progression to be largely

controlled.

Small changes may signal major problems

Alterations in color perception are often attributed to

“natural aging.” However, in individuals with diabetes,

hypertension, smoking habits, or a family history of eye

disease, these symptoms should be evaluated with much

greater care.

“The eye does not signal problems with pain, but with

a loss of quality,” says Assoc. Prof. Yazıcı, stressing that

even the slightest visual change should be taken seriously.

Five golden rules for protecting eye health

Protecting the eyes is not only about preventing refractive

errors—it also means maintaining long-term retinal

and optic nerve health.

Make digital breaks a habit

The 20-20-20 rule (every 20 minutes, look 6 meters away

for 20 seconds) relaxes eye muscles and reduces digital

strain.

Pay attention to lighting balance

Neither overly dim nor excessively bright environments

are ideal. Diffused lighting at eye level is recommended.

Adopt a retina-friendly diet

Foods rich in omega-3, lutein, and zeaxanthin help protect

retinal cells against oxidative damage.

Limit smoking and alcohol consumption

These habits impair optic nerve oxygenation and reduce

color sensitivity.

Do not neglect regular eye examinations

OCT, color vision tests, and visual field analyses can detect

problems before damage occurs.

Early diagnosis prevents vision loss

Assoc. Prof. Alper Yazıcı concludes with the following

remarks:

“When you notice colors becoming dull, do not attribute

it solely to age or fatigue. In conditions such as cataracts,

glaucoma, and macular degeneration, success depends

on early diagnosis and proper follow-up. Regular eye

examinations are our strongest tool for slowing vision

loss and preserving quality of life.”

Çoğunlukla tek göz etkilenir.

Makula Dejenerasyonu (Sarı Nokta Hastalığı): Merkezi

görmeyi etkileyerek okuma güçlüğü ve renklerde donuklaşmaya

yol açar.

Glokom (Göz Tansiyonu): Uzun süre belirti vermeden ilerler;

görme sinirine baskı yaparak renk kontrastını azaltır.

Diyabetik Retinopati: Retina damarlarının hasarı, renk

hassasiyetinin azalmasına neden olabilir.

Bu hastalıkların ortak noktası ise erken fark edildiğinde

ilerlemenin büyük ölçüde kontrol altına alınabilmesidir.

Küçük değişiklikler büyük sorunların habercisi

olabilir

Renk algısındaki bozulmalar genellikle “yaşlanmanın

doğal sonucu” olarak değerlendirilir. Ancak özellikle

diyabet, hipertansiyon, sigara kullanımı ve ailesinde göz

hastalığı öyküsü olan bireylerde bu belirtiler çok daha

dikkatli ele alınmalıdır.

“Göz, ağrı ile değil kalite kaybı ile sinyal verir,” diyen Doç.

Dr. Yazıcı, bu nedenle en ufak görsel değişikliğin bile

ciddiye alınması gerektiğinin altını çiziyor.

Göz sağlığını korumak için 5 altın kural

Gözleri korumak yalnızca görme kusurlarını önlemek değil;

retina ve görme sinirini uzun vadede sağlıklı tutmak

anlamına gelir.

Dijital molaları alışkanlık haline getirin

20-20-20 kuralı (20 dakikada bir, 20 saniye boyunca 6

metre uzağa bakmak), göz kaslarını rahatlatır ve dijital

yorgunluğu azaltır.

Işık dengesine dikkat edin

Ne çok loş ne de aşırı parlak ortamlar idealdir. Dağınık ve

göz hizasında aydınlatma tercih edilmelidir.

Retina dostu beslenin

Omega-3, lutein ve zeaksantin içeren besinler; retina

hücrelerini oksidatif hasara karşı korur.

Sigara ve alkolü sınırlandırın

Bu alışkanlıklar, göz sinirinin oksijenlenmesini bozarak

renk hassasiyetini azaltır.

Düzenli göz kontrollerini ihmal etmeyin

OCT, renk görme testleri ve görme alanı analizleri, hasar

oluşmadan önce sorunları yakalayabilir.

Erken tanı görme kaybının önüne geçer

Doç. Dr. Alper Yazıcı bülteni şu sözlerle noktalıyor:

“Renklerin soluklaştığını fark ettiğinizde bunu yalnızca

yaşla veya yorgunlukla açıklamayın. Katarakt, glokom ve

sarı nokta gibi hastalıklarda başarı; erken tanı ve doğru

takipten geçer. Görme kaybını yavaşlatmak ve yaşam

kalitesini korumak için düzenli göz muayenesi en güçlü

silahımızdır.”

Şubat - February 2026



18

Bocavirus infections may increase the risk of wheezing and pneumonia

Bocavirüs enfeksiyonları, hırıltılı solunum ve zatürre riskini artırabiliyor

Dr. Fikret İşbilir

Respiratory tract infections are common in childhood

and often present with similar symptoms. While

complaints such as fever, cough, and runny nose

are now almost considered “routine” by families,

some viruses progress quietly, worsen the clinical

picture, and are easily confused with other illnesses.

Bocavirus (Human Bocavirus – HBoV) is among the

leading infections in this group.

Dr. Fikret İşbilir, Pediatric Health and Diseases Specialist

at Batıgöz Balçova Surgical Medical Center, notes that

with advances in diagnostic methods in recent years, Bocavirus

has been identified more clearly in many patients

presenting with prolonged cough and wheezing.

+++Nearly all children under five encounter it

Bocavirus infections typically peak in late winter and early

spring. Emphasizing that the virus is far more common

than generally assumed, Dr. İşbilir states:

Çocukluk çağında sıkça karşılaşılan solunum

yolu enfeksiyonları çoğu zaman benzer belirtilerle

seyrediyor. Ateş, öksürük ve burun akıntısı gibi

şikâyetler aileler için artık neredeyse “olağan”

kabul edilirken; bazı virüsler var ki sessizce

ilerliyor, tabloyu ağırlaştırabiliyor ve kolayca başka

hastalıklarla karıştırılabiliyor. Bocavirüs (Human

Bocavirus – HBoV) da bu enfeksiyonların başında

geliyor.

Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve

Hastalıkları Uzmanı Dr. Fikret İşbilir, son yıllarda tanı

yöntemlerinin gelişmesiyle birlikte özellikle uzamış

öksürük ve hırıltılı solunum şikâyetiyle başvuran

birçok vakada Bocavirüsün daha net biçimde ortaya

konabildiğini söylüyor.

Şubat - February 2026


19

“Epidemiological data show that almost all children

under the age of five encounter Bocavirus at least once.

Because other viral infections often accompany it, the

infection may pass unnoticed.”

Not limited to a simple common cold

Bocavirus is a DNA virus belonging to the Parvoviridae family.

Its most distinguishing feature compared to other

respiratory viruses is its strong tendency to affect the

lower respiratory tract.

“This virus may not be limited to nasal discharge and

mild cough,” says Dr. İşbilir, summarizing the clinical

picture as follows:

“In clinical practice, we most frequently see cases described

as ‘acute wheezing children,’ where whistling-like

sounds are heard during breathing. Bocavirus can trigger

asthma-like attacks and, in some children, may pave the

way for the development of pneumonia.”

Persistent fever should raise alarm bells

The symptoms of Bocavirus infections largely overlap

with those of other viruses such as RSV, influenza, or

adenovirus. This similarity may lead families to underestimate

the condition.

At this point, Dr. İşbilir offers a clear warning to parents:

“If fever lasts longer than three to four days, cough progressively

worsens, the child’s appetite decreases, or their

general condition deteriorates, a medical evaluation is

essential. The assumption of ‘it’s viral, it will pass’ is not

5 yaş altındaki çocukların neredeyse tamamı

karşılaşıyor

Bocavirüs enfeksiyonları özellikle kış sonu ve ilkbahar

başında pik yapıyor. Dr. İşbilir, bu virüsün sanıldığından

çok daha yaygın olduğunu vurgulayarak şunları söylüyor:

“Epidemiyolojik veriler bize gösteriyor ki 5 yaş altındaki

çocukların neredeyse tamamı Bocavirüs ile en az bir kez

karşılaşıyor. Çoğu zaman başka viral enfeksiyonlar eşlik

ettiği için fark edilmeden atlatılabiliyor.”

Basit bir soğuk algınlığıyla sınırlı değil

Bocavirüs, Parvoviridae ailesine ait, DNA yapılı bir virüs.

Onu diğer solunum yolu virüslerinden ayıran en önemli

özellik ise alt solunum yollarını tutma eğiliminin yüksek

olması.

“Bu virüs sadece burun akıntısı ve hafif öksürükle sınırlı

kalmayabilir,” diyen Dr. İşbilir, tabloyu şöyle özetliyor:

“Klinikte en sık ‘akut hışıltılı çocuk’ dediğimiz, nefes

alırken ıslık benzeri seslerin duyulduğu vakalarla

karşılaşıyoruz. Bocavirüs, astım benzeri atakları

tetikleyebildiği gibi bazı çocuklarda zatürre gelişimine de

zemin hazırlayabiliyor.”

Ateş uzuyorsa alarm zilleri çalmalı

Bocavirüs enfeksiyonlarının belirtileri RSV, influenza

ya da adenovirüs gibi diğer virüslerle büyük ölçüde

benzerlik gösteriyor. Bu durum, ailelerin tabloyu hafife

almasına yol açabiliyor.

Şubat - February 2026


20

The course differs from child to child

Although Bocavirus usually causes a mild, self-limiting

infection in healthy children, it may follow a more severe

course in certain risk groups.

Dr. İşbilir points out that in premature infants, children

with chronic lung disease, and immunocompromised

individuals, the infection may last longer and hospital

follow-up may be required.

Gold standard in diagnosis: respiratory panel PCR

Stating that it is not possible to distinguish viruses based

solely on clinical symptoms, Dr. İşbilir emphasizes the

importance of definitive diagnosis:

“Clinically, Bocavirus is almost indistinguishable from

RSV or influenza. For a definitive diagnosis, we use

respiratory panel PCR tests. These nasal swab tests allow

us to identify the responsible virus and, in some cases,

detect co-infections caused by two viruses simultaneously.

This helps prevent unnecessary antibiotic use.”

Supportive care, not antibiotics, is key to treatment

Underlining that Bocavirus is a viral infection, Dr. İşbilir

notes that one of the most common misconceptions in

the community is the expectation of antibiotics:

“The main approach in treatment is to control symptoms.

Fever-reducing measures, keeping nasal passages

open with saline solutions, ensuring adequate fluid

intake, and bronchodilator support when necessary are

the most important steps. Antibiotics only come into

consideration if a bacterial infection is added.”

Dr. İşbilir bu noktada ebeveynleri özellikle uyarıyor:

“Ateşin 3–4 günden uzun sürmesi, öksürüğün giderek

artması, çocuğun beslenme isteğinin azalması ya

da genel durumunun bozulması mutlaka hekim

değerlendirmesi gerektirir. ‘Nasıl olsa viraldir, geçer’

yaklaşımı her zaman doğru değildir.”

Her çocukta aynı seyri izlemiyor

Bocavirüs çoğu sağlıklı çocukta hafif ve kendiliğinden

düzelen bir enfeksiyon oluştursa da, bazı risk gruplarında

daha ağır seyredebilir.

Prematüre bebekler, kronik akciğer hastalığı olan

çocuklar ve bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde

enfeksiyonun daha uzun sürebileceğini belirten Dr. İşbilir,

bu gruplarda hastane takibinin gerekebileceğine dikkat

çekiyor.

Tanıda altın standart: Solunum paneli PCR

Klinik belirtilerle virüsleri ayırt etmenin mümkün

olmadığını söyleyen Dr. İşbilir, kesin tanının önemini şu

sözlerle vurguluyor:

“Bocavirüs, klinik olarak RSV ya da influenza ile

neredeyse ayırt edilemez. Kesin tanı için solunum

paneli PCR testlerini kullanıyoruz. Burun sürüntüsüyle

yapılan bu testler sayesinde hangi virüsün sorumlu

olduğunu, hatta bazen iki virüsün aynı anda yaptığı

ko-enfeksiyonları saptayabiliyoruz. Bu da gereksiz

antibiyotik kullanımının önüne geçiyor.”

Şubat - February 2026


21

It may affect digestion as well as breathing

Dr. İşbilir explains that some Bocavirus subtypes (HBoV-

2, 3, and 4) can also involve the gastrointestinal system,

adding diarrhea and vomiting to a clinical picture that

starts with cough and fever.

“This worries families, but it is often related to the

systemic spread of the virus. During this period, plenty of

fluids, appropriate nutrition, and probiotic support help

speed up recovery.”

Toys and surfaces may be hidden carriers

Drawing attention to the virus’s high resistance to environmental

conditions, Dr. İşbilir stresses the importance

of breaking the chain of transmission:

“It can remain viable for hours on door handles, table

surfaces, and toys. Therefore, not only hand contact but

also shared toys are sufficient for transmission. Schools

and families should be especially meticulous about cleaning

and ventilation during these periods.”

Golden advice for parents from an expert

Dr. Fikret İşbilir concludes with the following recommendations:

“It is natural for children to experience viral infections

several times a year as part of immune system development.

However, with viruses like Bocavirus that affect

the lower respiratory tract, waiting can sometimes

increase risk.

If there is persistent cough, rapid breathing, chest retractions,

or feeding difficulties, specialist evaluation is

essential. With timely and appropriate supportive care,

the risk can be significantly reduced. Healthy breathing is

the foundation of a healthy future.”

Tedavide antibiyotik değil, doğru destek önemli

Bocavirüsün viral bir enfeksiyon olduğunun altını çizen

Dr. İşbilir, toplumdaki en büyük yanlışlardan birinin

antibiyotik beklentisi olduğunu belirtiyor:

“Tedavide temel yaklaşım semptomları kontrol

altına almaktır. Ateş düşürücü uygulamalar, burun

kanallarının serum fizyolojik ile açık tutulması, yeterli

sıvı alımı ve gerekirse bronş genişletici destekler en

önemli adımlardır. Antibiyotik ancak bakteriyel bir

enfeksiyon eklenmişse gündeme gelir.”

Sadece solunumu değil, sindirimi de etkileyebilir

Bocavirüsün bazı alt tiplerinin (HBoV-2, 3 ve 4)

bağırsak sistemini de tutabildiğini belirten Dr. İşbilir,

öksürük ve ateşle başlayan tabloya ishal ve kusmanın

eklenebileceğini söylüyor.

“Bu durum aileleri endişelendiriyor ancak çoğu zaman

virüsün sistemik yayılımına bağlıdır. Bu süreçte bol

sıvı, uygun beslenme ve probiyotik desteği iyileşmeyi

hızlandırır.”

Oyuncaklar ve yüzeyler gizli taşıyıcı olabilir

Bocavirüsün çevresel koşullara oldukça dayanıklı

olduğuna dikkat çeken Dr. İşbilir, bulaş zincirini

kırmanın önemini vurguluyor:

“Kapı kolları, masa yüzeyleri ve oyuncaklar üzerinde

saatlerce canlı kalabilir. Bu nedenle sadece el teması

değil, ortak kullanılan oyuncaklar da bulaş için

yeterlidir. Okullar ve aileler bu dönemlerde temizlik ve

havalandırma konusunda daha titiz olmalıdır.”

Ebeveynlere uzmanından altın öneriler

Dr. Fikret İşbilir sözlerini şu uyarılarla tamamlıyor:

“Çocukların yılda birkaç kez viral enfeksiyon geçirmesi

bağışıklık sisteminin gelişimi açısından doğaldır. Ancak

Bocavirüs gibi alt solunum yollarını tutan virüslerde

beklemek bazen riski artırabilir.

Geçmeyen öksürük, hızlı nefes alıp verme, göğüs

kafesinde çekilmeler veya beslenme güçlüğü varsa

mutlaka uzman değerlendirmesi gerekir. Erken

dönemde doğru destek tedavisiyle risk büyük oranda

azaltılabilir. Sağlıklı bir nefes, sağlıklı bir geleceğin

temelidir.”

Şubat - February 2026


22

A new way to face fears: Virtual reality therapy

Korkularla yüzleşmenin yeni yolu: Sanal gerçeklik terapisi

When words are not enough, experience becomes

healing… VR therapy opens the door to safe confrontation

in psychotherapy.

Fears are often deeply embodied experiences that are

difficult to put into words. Phobias that are suppressed

for years, avoided, or postponed with the belief that they

will “fade over time” can quietly restrict daily life, health-related

behaviors, and self-confidence. In recent years,

virtual reality (VR) technology used in psychotherapy has

begun to change this picture by offering a safe, controlled,

and scientifically grounded way to confront fears.

Can Karpat, Clinical Psychologist at NPİSTANBUL Hospital

of Üsküdar University, explains how VR therapy strengthens

classical psychotherapy methods—especially in

anxiety disorders and phobias—why it offers a therapy

experience that is “lived rather than told,” and under

which conditions it delivers effective results.

Anlatmak yetmediğinde, yaşamak iyileştiriyor…

VR terapisi psikoterapide güvenli yüzleşmenin kapısını

aralıyor.

Korkular, çoğu zaman kelimelerle anlatılamayacak kadar

derin ve bedensel bir deneyimdir. Yıllarca bastırılan, kaçınılan

ya da “zamanla geçer” denilerek ertelenen fobiler;

kişinin günlük yaşamını, sağlık davranışlarını ve özgüvenini

sessizce sınırlandırabilir. Son yıllarda psikoterapide

kullanılan sanal gerçeklik (VR) teknolojisi ise korkularla

yüzleşmenin güvenli, kontrollü ve bilimsel bir yolunu

sunarak bu tabloyu değiştirmeye aday görünüyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik

Psikolog Can Karpat, VR terapinin özellikle kaygı bozuklukları

ve fobilerde klasik psikoterapi yöntemlerini nasıl

güçlendirdiğini, neden “anlatılan değil yaşanan” bir terapi

deneyimi sunduğunu ve hangi koşullarda etkili sonuçlar

verdiğini anlattı.

Şubat - February 2026


23

VR therapy is not a school of thought, but a strategic

tool that strengthens the therapeutic process

Emphasizing that psychotherapy fundamentally provides

access to an individual’s inner world, Can Karpat notes

that some fears cannot be transformed solely by talking

about them or imagining them:

“In psychotherapy, clients often describe what they are

afraid of. However, there are experiences for which putting

them into words is simply not enough. This is where

VR therapy comes in. It is not a standalone therapeutic

school; rather, it is a powerful tool that enhances the

effectiveness of evidence-based approaches such as

cognitive behavioral therapy.”

Karpat explains that VR therapy enables clients to confront

situations they avoid in real life, allowing many environments

that cannot be recreated in a therapy room

to be integrated into the therapeutic process in a safe

and structured way through virtual reality. In this sense,

VR functions as an ‘intermediate space’ that prepares

the client for real life.

In this therapy, fear is not described—it is experienced

in a controlled way

The most fundamental difference between VR therapy

and traditional methods is that fear shifts from an

abstract narrative to a concrete experience. Can Karpat

summarizes this distinction as follows:

“In traditional therapies, the client either talks about the

feared situation or visualizes it mentally. In VR therapy,

the experience is lived. The client enters the fear visually

and auditorily. The therapist can control the intensity,

duration, and triggering elements of the environment in

real time, making the process both safe and measurable.”

Through this structure, clients encounter situations they

are not yet ready to face in real life, but within a controlled

setting. Avoidance behaviors decrease; panic responses

from the body are recognized earlier and become

more manageable. All of this contributes to both faster

and deeper therapeutic progress.

From dental anxiety to fear of heights: scenarios are

tailored to the individual

Karpat notes that VR therapy is effective not only for

common phobias but also for specific fears—such as

dental anxiety—that significantly affect quality of life,

adding that this fear is often more complex than it

appears:

“Dental fear is rarely just about pain. Loss of control,

feelings of helplessness, and past traumatic experiences

often lie at its core.”

In VR therapy, this fear is addressed step by step. Karpat

describes the process as follows:

The client first finds themselves in a dental clinic waiting

room, then sits in the dental chair, hears the sounds of

instruments, and finally approaches the intervention

itself. All scenarios are carefully structured according to

Can Karpat, Clinical Psychologist at NPİSTANBUL Hospital of Üsküdar University

VR terapisi bir ekol değil; terapötik süreci

güçlendiren stratejik bir araç

Psikoterapinin temelde kişinin iç dünyasına açılan bir

alan sunduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Can Karpat,

bazı korkuların sadece konuşarak ya da hayal edilerek

dönüştürülemediğine dikkat çekiyor:

“Psikoterapide danışan çoğu zaman korktuğu şeyi

anlatır. Ancak bazı deneyimler vardır ki, onları kelimelere

dökmek yeterli olmaz. VR terapisi tam da burada devreye

girer. Bu yöntem, başlı başına bir terapi ekolü değil;

bilişsel davranışçı terapi gibi kanıta dayalı yaklaşımların

etkisini artıran güçlü bir araçtır.”

VR terapisinin, danışanın gerçek hayatta kaçındığı

durumlarla yüzleşmesini sağladığını belirten Karpat,

seans odasında oluşturulması mümkün olmayan

pek çok ortamın sanal gerçeklik sayesinde güvenli

ve yapılandırılmış biçimde terapötik sürece dâhil

edilebildiğini söylüyor. Bu yönüyle VR, danışanı gerçek

yaşama hazırlayan bir “ara alan” işlevi görüyor.

Bu terapide korku anlatılmaz, kontrollü

biçimde yaşanır

VR terapisini geleneksel yöntemlerden ayıran en temel

fark, korkunun soyut bir anlatı olmaktan çıkıp somut bir

deneyime dönüşmesidir. Klinik Psikolog Can Karpat, bu

farkı şöyle özetliyor:

“Geleneksel terapilerde danışan, korktuğu durumu

ya anlatır ya da zihninde canlandırır. VR terapide ise

bu deneyim yaşanır. Danışan, görsel ve işitsel olarak

korkunun içine girer. Terapist, ortamın yoğunluğunu,

süresini ve tetikleyici unsurlarını anlık olarak kontrol eder.

Bu da süreci hem güvenli hem ölçülebilir kılar.”

Bu yapı sayesinde danışan, gerçek hayatta henüz hazır

olmadığı durumlarla ilk kez kontrollü bir ortamda

karşılaşır. Kaçınma davranışları azalır; bedenin verdiği

panik tepkileri daha erken fark edilir ve yönetilebilir hâle

gelir. Tüm bunlar terapi sürecinin hem hızlanmasına hem

de derinleşmesine katkı sağlar.

Şubat - February 2026


24

the client’s fear level, past experiences, and therapeutic

goals.

“The aim is not to throw the client directly into fear, but

to help them experience—step by step—that they can

cope with it,” says Karpat, adding that noticeable relief is

often observed within just a few sessions, particularly in

mild to moderate phobias.

A short-term impact that builds long-term confidence

One of the most striking aspects of VR therapy is that its

effects can often be observed relatively quickly. Many

clients begin to believe, sometimes for the first time,

that a real appointment or confrontation may actually

be possible. This threshold represents a critical turning

point in therapy.

However, the benefits of VR therapy extend beyond a

single fear. Drawing attention to its long-term impact,

Can Karpat states:

“The most valuable outcome of VR therapy is that the

client internalizes the feeling of ‘I can cope.’ As sessions

progress, avoidance behaviors decrease and physical

anxiety responses become milder. Over time, this resilience

extends to other medical procedures and stressful

life situations.”

Like any powerful tool, it must be

used by the right hands

Despite its high potential, Karpat emphasizes that VR

therapy must be applied carefully and ethically. One of

the main risks is exposing a client to a level of intensity

they are not yet ready for. He also notes that some

clients may perceive the technology as a ‘game,’ while

others may experience physical side effects such as

dizziness or nausea.

For this reason, he stresses that VR therapy requires

clinical experience and professional expertise:

“VR therapy is not a magical solution on its own. If not

structured properly, it can even have adverse effects.

However, when applied based on scientific principles

and within ethical boundaries, it does not only transform

a single fear—it also reshapes the individual’s confidence

in themselves.”

Dişçi korkusundan yükseklik fobisine: Senaryolar

kişiye özel hazırlanıyor

VR terapisinin yalnızca yaygın fobilerde değil, dişçi

korkusu gibi spesifik ama yaşam kalitesini ciddi biçimde

etkileyen durumlarda da etkili biçimde kullanıldığını belirten

Karpat, bu korkunun çoğu zaman sanılandan daha

karmaşık bir temele dayandığını söylüyor:

“Dişçi korkusu genellikle sadece ağrıdan ibaret değildir.

Kontrol kaybı, çaresizlik hissi ve geçmişte yaşanan travmatik

deneyimler bu korkunun temelini oluşturur.”

VR terapide bu korkunun adım adım ele alındığını aktaran

Karpat, süreci şöyle anlatıyor:

Danışan önce bir dişçi kliniğinin bekleme salonunda bulunur,

ardından dişçi koltuğuna oturur, alet seslerini duyar

ve en son müdahaleye yaklaşır. Tüm bu senaryolar danışanın

korku düzeyine, geçmiş deneyimlerine ve terapötik

hedeflere göre özel olarak yapılandırılır.

“Buradaki amaç danışanı bir anda korkunun içine atmak

değildir. Amaç, korkuyla baş edebildiğini adım adım deneyimlemesini

sağlamaktır,” diyen Karpat, özellikle hafif

ve orta düzey fobilerde birkaç seans içinde belirgin bir

rahatlama gözlemlendiğini ifade ediyor.

Kısa sürede fark edilen etki, uzun vadede güçlenen

özgüven

VR terapisinin en dikkat çekici yanlarından biri, etkisinin

görece kısa sürede gözlemlenebilmesidir. Birçok danışan,

bu terapi sonrasında ilk kez gerçek bir randevunun ya da

yüzleşmenin mümkün olabileceğini düşünmeye başlar.

Bu eşik, terapi sürecinde kritik bir dönüm noktasıdır.

Ancak VR terapinin sağladığı kazanımlar yalnızca tek bir

korkuyla sınırlı kalmaz. Klinik Psikolog Can Karpat, uzun

vadeli etkiye dikkat çekerek şunları söylüyor:

“VR terapinin en değerli çıktısı, danışanın ‘başa çıkabilirim’

duygusunu içselleştirmesidir. Seanslar ilerledikçe kaçınma

davranışları azalır, bedensel kaygı tepkileri hafifler.

Zamanla bu dayanıklılık, diğer tıbbi işlemlere ve stresli

yaşam durumlarına da yayılır.”

Her güçlü araç gibi, doğru ellerde kullanılmalı

VR terapinin yüksek potansiyeline rağmen dikkatli ve

etik biçimde uygulanması gerektiğini vurgulayan Karpat,

en büyük risklerden birinin danışanın hazır olmadığı

bir düzeyde maruz bırakılması olduğunu söylüyor. Bazı

danışanların teknolojiyi bir “oyun” gibi algılayabildiğini,

bazılarında ise baş dönmesi ve mide bulantısı gibi fiziksel

yan etkiler görülebileceğini belirtiyor.

Bu nedenle VR terapisinin, klinik deneyim ve uzmanlık

gerektirdiğinin altını çiziyor:

“VR terapi tek başına mucizevi bir çözüm değildir. Doğru

yapılandırılmadığında ters etki oluşturabilir. Ancak

bilimsel temellere dayanarak, etik ilkeler çerçevesinde

uygulandığında; sadece bir korkuyu değil, kişinin kendine

olan güvenini de dönüştürür.”

Şubat - February 2026



26

A brain organoid model is being developed for

TBL1XR1 disease for the first time in Türkiye

Türkiye’de ilk kez TBL1XR1 hastalığı için beyin

organoidi modeli geliştiriliyor

The rare neurodevelopmental disorder associated

with the TBL1XR1 gene is attracting growing attention

in the scientific community. While the TBL1XR1

gene has long been known for its various biological

functions, recent research has clearly established

its direct link to developmental delays, epilepsy, and

autism-like symptoms observed in children. Now,

for the first time in Türkiye, a brain organoid–based

study is being launched to better understand this

rare condition.

The research project, carried out in collaboration with

Acıbadem University, Altınbaş University, and the HER-

DEM Çare Association, aims not only to deepen scientific

understanding of TBL1XR1 disease but also to explore

potential treatment pathways for this genetic disorder.

The scientific leadership of the study is undertaken by

the Rare Diseases and Orphan Drugs Application and

Research Center (ACURARE), operating under Acıbadem

University.

What makes this initiative particularly significant is that

a disease-specific “brain organoid” will be developed for

TBL1XR1 for the first time in Türkiye. These laborator-

TBL1XR1 geniyle ilişkili nadir nörogelişimsel

hastalık, bilim dünyasının gündeminde giderek daha

fazla yer buluyor. Uzun yıllar boyunca farklı biyolojik

görevleriyle tanınan TBL1XR1 geninin, çocuklarda

görülen gelişimsel gecikmeler, epilepsi ve otizm

benzeri belirtilerle doğrudan ilişkili olduğu son

dönemde netlik kazandı. Şimdi ise bu nadir hastalık

için Türkiye’de ilk kez beyin organoidi temelli bir

araştırma başlatılıyor.

Acıbadem Üniversitesi, Altınbaş Üniversitesi ve HERDEM

Çare Derneği’nin iş birliğiyle yürütülecek çalışma,

yalnızca TBL1XR1 hastalığını anlamayı değil; aynı

zamanda bu genetik bozukluğun olası tedavi yollarını

araştırmayı hedefliyor. Araştırmanın bilimsel liderliğini

ise Acıbadem Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren

Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma

Merkezi (ACURARE) üstleniyor.

Bu çalışma, Türkiye’de ilk kez TBL1XR1 hastalığına özgü

“beyin organoidi” geliştirilecek olmasıyla dikkat çekiyor.

Laboratuvar ortamında oluşturulan bu “mini beyin”

modelleri sayesinde hastalık, insan beynine en yakın

biyolojik yapıda incelenecek.

Şubat - February 2026


27

y-generated “mini brain” models allow researchers to

examine the disease within a biological structure that

closely resembles the human brain.

“Rare,” but not as uncommon as it seems

It is estimated that more than 6,000 rare diseases exist

worldwide. The figures are striking: approximately 300

million people globally live with a rare disease. When

adapted to Türkiye, this corresponds to an estimated 5–6

million individuals.

Speaking at a conference held at Acıbadem University,

Prof. Dr. Yasemin Alanay, Director at ACURARE and Pediatric

Genetics Specialist, emphasized that the concept of

“rare” is often misunderstood:

“Diseases may be labeled as rare, but the number of people

affected is far from small. Many rare diseases today

are not even reflected in statistics because they remain

undiagnosed.”

According to Prof. Dr. Alanay, a significant proportion

of rare diseases are caused by single-gene mutations.

TBL1XR1 disease falls into this category and is often confused

with diagnoses such as autism, epilepsy, or intellectual

disability. For families, this frequently means years

of uncertainty. Globally, the average time to reach an

accurate diagnosis for a rare disease is around five years.

From patient cells to a ‘mini brain’

Despite the fact that genetic diagnostic capabilities are

highly advanced in Türkiye, Prof. Dr. Alanay points out

that treatment remains the key challenge:

“Today, only about 5 percent of rare genetic diseases

have an available treatment. However, science is advancing

rapidly. We believe this ratio will be reversed in the

coming years. To achieve this, we must understand the

disease at the cellular level.”

This is where brain organoid technology becomes central

to the study. Brain organoids are microscopic brain models

developed in laboratory settings from patients’ skin

or hair follicle cells, carrying the genetic and functional

characteristics of the human brain.

Using this method, disruptions in the TBL1XR1 gene can

be observed in an environment that closely mirrors the

human brain, allowing researchers to examine in detail

which cells and developmental stages are affected by

the disease.

“Without animal testing, using the patient’s own

genetics”

One of the researchers involved in the project, Assoc.

Prof. Dr. Kaya Bilgüvar, Head of the Department of Medical

Genetics at Acıbadem University, summarized the

scientific value of brain organoids as follows:

“The greatest advantage of this technology is that it

allows us to work directly with a model carrying the patient’s

own genetic makeup, without the need for animal

experiments. This enables us to clearly observe where

and how the disease emerges in the brain.”

The next step of the research involves gene-editing

techniques. According to Assoc. Prof. Dr. Bilgüvar, the

key question is:

“Nadir” ama sanıldığı kadar az değil

Dünya genelinde 6 binden fazla nadir hastalık olduğu

tahmin ediliyor. Rakamlar ise düşündürücü: Yaklaşık 300

milyon insan nadir bir hastalıkla yaşıyor. Bu sayı Türkiye’ye

uyarlandığında 5–6 milyon kişiye karşılık geliyor.

Acıbadem Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta

konuşan ACURARE Müdürü ve Çocuk Genetik Hastalıkları

Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay, “nadir” tanımının yanlış

algılandığını vurguluyor:

“İsimleri nadir olabilir ama etkiledikleri kişi sayısı hiç de

az değil. Bugün pek çok nadir hastalık, tanı alamadığı için

istatistiklere bile giremiyor.”

Prof. Dr. Alanay’a göre nadir hastalıkların önemli bir

bölümü tek gen mutasyonlarından kaynaklanıyor.

TBL1XR1 hastalığı da bu grupta yer alıyor ve çoğu

zaman otizm, epilepsi veya zihinsel yetersizlik tanılarıyla

karışabiliyor. Bu durum, aileler için yıllar süren belirsizlik

anlamına geliyor. Dünya genelinde nadir hastalıklarda

doğru tanıya ulaşma süresi ortalama 5 yılı buluyor.

Hasta hücresinden “mini beyin”e

Genetik tanı olanaklarının Türkiye’de oldukça gelişmiş

olmasına rağmen, asıl sorunun tedavi olduğuna dikkat

çeken Prof. Dr. Yasemin Alanay, çarpıcı bir verinin altını

çiziyor:

“Bugün nadir genetik hastalıkların yalnızca yüzde 5’inin

tedavisi var. Ancak bilim hızla ilerliyor. Önümüzdeki

yıllarda bu oranın tersine döneceğine inanıyoruz. Bunun

için hastalığı hücresel düzeyde anlamamız şart.”

Bu noktada devreye giren beyin organoidi teknolojisi,

araştırmanın omurgasını oluşturuyor. Beyin organoidleri;

hastadan alınan cilt veya saç kökü hücrelerinden

laboratuvar ortamında geliştirilen, beynin genetik ve

işlevsel özelliklerini taşıyan mikroskobik beyin modelleri

olarak tanımlanıyor.

Bu yöntem sayesinde TBL1XR1 genindeki bozulma, insan

beynine en yakın ortamda gözlemlenebiliyor; hastalığın

hangi hücreleri, hangi gelişim aşamalarını etkilediği

detaylı biçimde incelenebiliyor.

“Hayvan deneyi olmadan, hastanın kendi genetiğiyle”

Çalışmayı yürüten isimler arasında yer alan Acıbadem

Üniversitesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr.

Kaya Bilgüvar, beyin organoidlerinin bilimsel değerini şu

sözlerle özetliyor:

“Bu teknolojinin en büyük avantajı, hayvan deneylerine

ihtiyaç duymadan, doğrudan hastanın kendi genetik

yapısını taşıyan bir modelle çalışmamıza olanak

sağlaması. Hastalığın beyinde nerede ve nasıl ortaya

çıktığını bu şekilde net biçimde görebiliyoruz.”

Araştırmanın bir adım ötesinde ise gen düzenleme

teknikleri yer alıyor. Doç. Dr. Bilgüvar’a göre temel soru

şu:

“Laboratuvar ortamında mutasyonu düzelttiğimizde,

hücreler normale dönüyor mu? Eğer dönüyorsa, bu

gelecekte geliştirilecek tedaviler için son derece güçlü bir

umut anlamına gelir.”

Şubat - February 2026


28

“If we correct the mutation in the laboratory environment,

do the cells return to normal? If they do, this represents an

extremely strong source of hope for future therapies.”

A bridge between science and hope: HERDEM Çare

Association

One of the most important elements ensuring that the

research extends beyond the laboratory is the HERDEM

Çare Association. Its Chair, Dr. Ayşegül Altınbaş, explains

that the organization was founded following her personal

journey after her son Erdem was diagnosed with TBL1XR1

disease.

“For eight years, we went from doctor to doctor. When we

finally received a diagnosis, we felt relieved—but then we

were faced with the question, ‘What happens now?’”

According to Dr. Altınbaş, loneliness is one of the biggest

challenges in rare diseases:

“The more patients and families come together, the more

data becomes available for science. Through our association,

we have reached more than 13 families across Türkiye.

Rare diseases can be isolating, but no one is alone. One

day, single-gene diseases will certainly have treatments.”

In parallel with the research, awareness initiatives are

also being conducted to help guide undiagnosed families

toward the appropriate medical centers.

Genetic data

Rare diseases and gene therapies involve not only medical,

but also legal and social dimensions. Prof. Dr. Tekin Memiş,

who works in the field of health law and genetic data,

highlights the importance of a clear legal framework in

this area:

“Genetic data is extremely sensitive information. We need

transparent and secure regulations that protect individual

rights while also enabling scientific research. Without

establishing this balance, it will not be possible to develop

new treatments.”

Bilimle umut arasında bir köprü: HERDEM çare

derneği

Bu araştırmanın yalnızca laboratuvarlarda sınırlı

kalmamasını sağlayan en önemli yapılardan biri ise

HERDEM Çare Derneği. Derneğin Başkanı Dr. Ayşegül

Altınbaş, oğlu Erdem’e TBL1XR1 tanısı konulmasının

ardından yaşadıkları sürecin, bu yapının doğmasına vesile

olduğunu anlatıyor.

“Sekiz yıl boyunca doktor doktor dolaştık. Tanı aldığımızda

rahatladık ama bu kez ‘Şimdi ne olacak?’ sorusuyla baş

başa kaldık.”

Dr. Altınbaş’a göre nadir hastalıklarda en büyük

sorunlardan biri yalnızlık:

“Ne kadar çok hasta ve aile bir araya gelirse, bilim için o

kadar çok veri oluşuyor. Derneğimiz sayesinde Türkiye

genelinde 13’ten fazla aileye ulaştık. Nadir hastalıklar

insanı yalnızlaştırıyor ama kimse yalnız değil. Tek gen

hastalıklarının bir gün mutlaka tedavisi olacak.”

Araştırmaya paralel yürütülen farkındalık çalışmaları, tanı

alamayan ailelerin doğru merkezlere yönlendirilmesini de

amaçlıyor.

Genetik veriler

Nadir hastalıklar ve gen tedavileri, yalnızca tıbbi değil aynı

zamanda hukuki ve toplumsal boyutlar da taşıyor. Sağlık

hukuku ve genetik veriler alanında çalışan Prof. Dr. Tekin

Memiş, bu alanda net bir yasal çerçevenin önemine dikkat

çekiyor:

“Genetik veriler son derece hassas bilgiler. Bireyin haklarını

koruyan, ancak bilimsel araştırmaların da önünü açan

şeffaf ve güvenli düzenlemelere ihtiyaç var. Bu denge

kurulmadan yeni tedavilerin geliştirilmesi mümkün değil.”

Şubat - February 2026



30

Nutrition designed by science: A personal biological roadmap

Bilimle tasarlanan beslenme: Kişisel biyolojik yol haritası

For many years, the “one-size-fits-all” approach

dominated the world of nutrition. Today, this mindset

is steadily giving way to more personalized, more

scientific, and more sustainable solutions. Extensive

scientific research conducted in recent years clearly

shows that metabolic responses to the same foods,

the same calorie intake, or the same diet programs

can differ significantly from person to person.

At the core of these differences lie genetic variations.

From carbohydrate and fat metabolism to vitamin and

mineral utilization, from insulin sensitivity to energy

balance, many biological processes are shaped by an

individual’s genetic code. This reality makes it clear that

nutrition can no longer be addressed solely through

calorie counting or macronutrient distribution, but must

be evaluated on the basis of biological infrastructure.

Why the era of standardized diets has come to an end

Scientific evidence demonstrates that individual

metabolic responses cannot be explained only by

Uzun yıllar boyunca beslenme dünyasında hâkim

olan “herkese uyan tek model” yaklaşımı, yerini

giderek daha kişisel, daha bilimsel ve daha sürdürülebilir

çözümlere bırakıyor. Son yıllarda yapılan

kapsamlı bilimsel çalışmalar; aynı besinlere, aynı

kalori miktarına ya da aynı diyet programlarına verilen

metabolik yanıtların kişiden kişiye ciddi biçimde

farklılaştığını ortaya koyuyor.

Bu farkların temelinde ise genetik varyasyonlar yer alıyor.

Karbonhidrat ve yağ metabolizmasından vitamin–mineral

kullanımına, insülin duyarlılığından enerji dengesine kadar

pek çok biyolojik süreç; bireyin genetik koduna göre

şekilleniyor. Bu tablo, beslenmenin artık yalnızca kalori

hesabı ya da makro dağılımı üzerinden değil, biyolojik altyapı

temelinde ele alınması gerektiğini açıkça gösteriyor.

Tek tip diyet dönemi neden sona erdi?

Bilimsel veriler, bireylerin metabolik yanıtlarının yalnızca

yaşam tarzı ya da irade gücüyle açıklanamayacağını

ortaya koyuyor. Aynı diyeti uygulayan iki kişi arasında kilo

Şubat - February 2026


31

lifestyle or willpower. Two people following the same

diet may experience dramatic differences in weight

loss, fat–muscle distribution, satiety duration, and

blood glucose balance.

Behind these differences are numerous genetic

factors, including:

* genetic responses to carbohydrates,

* the speed of fat metabolism,

* micronutrient absorption capacity,

* predisposition to inflammation,

* insulin and leptin sensitivity.

For this reason, taking genetic variant analyses into

account is no longer an option for dietitians and

healthcare professionals; it has become a fundamental

requirement of scientific accuracy.

A personal biological roadmap

Offering a concrete and applicable solution at this

point, Epigenext Biotechnology integrates genetic

science into daily life with its Nutriform DNA Test.

Designed with the expertise of dietitians, the Nutriform

DNA Test enables deeper analysis of individuals’

responses to macro- and micronutrients, weight

management potential, and metabolic risks. Going

beyond conventional diet lists, test results support the

development of sustainable and measurable nutrition

strategies aligned with each individual’s biological

reality.

In this way, genetic data becomes more than a test

result—it turns into a personal life guide. Which food

groups are supportive, which should be limited, and

which metabolic pathways function more effectively

during weight loss or weight maintenance become

clearly visible on a scientific basis.

kaybı, yağ–kas dağılımı, tokluk süresi ve kan şekeri dengesi

açısından dramatik farklar oluşabiliyor.

Bu farklılıkların arkasında;

-karbonhidratlara verilen genetik yanıt,

-yağ metabolizmasının hızı,

-mikro besin emilim kapasitesi,

-inflamasyona yatkınlık,

insülin ve leptin duyarlılığı gibi çok sayıda genetik faktör

bulunuyor. Dolayısıyla diyetisyenler ve sağlık profesyonelleri

için genetik varyant analizlerini dikkate almak,

artık bir tercih değil; bilimsel doğruluğun temel gerekliliği

olarak öne çıkıyor.

Kişisel biyolojik yol haritası

Kişiselleştirilmiş sağlık anlayışına bu noktada somut ve

uygulanabilir bir çözüm sunan Epigenext Biyoteknoloji,

geliştirdiği Nutriform DNA Testi ile genetik bilimi günlük

yaşama entegre ediyor.

Diyetisyenlerin uzman görüşleriyle dizayn edilen Nutriform

DNA Testi; bireylerin makro ve mikro besinlere

verdikleri yanıtları, kilo yönetimi potansiyellerini ve metabolik

risklerini daha derinlemesine analiz etmeye olanak

tanıyor. Test sonuçları, klasik diyet listelerinin ötesinde;

kişinin biyolojik gerçekliğine uygun, sürdürülebilir ve ölçülebilir

beslenme stratejileri oluşturulmasını destekliyor.

Böylece genetik veriler, yalnızca bir analiz sonucu değil;

kişisel bir yaşam rehberine dönüşüyor. Hangi besin

A new tool for nutrition professionals

The Nutriform DNA Test offers not only individuals but

also dietitians a powerful decision-support mechanism.

Thanks to this genetics-based approach, nutrition

professionals can:

* provide more targeted recommendations to their

clients,

* reduce trial-and-error periods,

* improve long-term adherence and sustainability.

This model strengthens personal motivation while also

enhancing trust and predictability in the dietitian–client

relationship.

Epigenext Biotechnology: A vision beyond testing

Epigenext Biotechnology positions itself not merely

as a technology company developing DNA tests, but

as a pioneer of personalized living. The company aims

to transform genetic data from a simple analysis into

actionable decisions applicable to everyday life.

Şubat - February 2026


32

Within this vision, the following tests have been

developed:

* Nutriform DNA Test (nutrition and metabolism),

* Epifit DNA Test (sports and physical performance),

* Derma Regen DNA Test (skin health and aging).

Each offers genetics-based guidance designed to

improve quality of life and stands out as a tangible step

toward truly personalized healthcare.

Genetics-based life guidance

Epigenext Biotechnology’s approach does not limit health

to a single domain. It is built on the understanding

that nutrition, sports, skin health, and daily habits are all

directly linked to genetic infrastructure.

The company summarizes this approach as follows:

“At Epigenext Biotechnology, our goal is to develop measurable

and scientific life guides based on genetic data.”

Personalized healthcare delivers lasting

transformation

Today, nutrition science has entered a new phase—one

that goes beyond calorie counting and places individual

biological differences at its core. Personalized healthcare

offers not only short-term weight goals, but also

a strong foundation for long-term metabolic balance,

quality of life, and sustainable health.

With the end of the standardized diet era, the new norm

in nutrition is clear: science-based, personalized, and

practical solutions.

grubunun destekleyici, hangisinin sınırlayıcı olduğu;

kilo verme veya koruma sürecinde hangi metabolik

yolların daha etkin çalıştığı bilimsel temelde görünür

hâle geliyor.

Beslenme profesyonelleri için yeni bir araç

Nutriform DNA Testi, yalnızca bireylere değil; diyetisyenler

için de güçlü bir karar destek mekanizması

sunuyor. Genetik veriye dayalı bu yaklaşım sayesinde

beslenme uzmanları:

-danışanlarına daha hedefli öneriler sunabiliyor,

-deneme–yanılma süresini kısaltabiliyor,

-uzun vadede uyum ve sürdürülebilirliği artırabiliyor.

Bu model, kişisel motivasyonu güçlendirdiği gibi,

diyet–danışan ilişkisinde güven ve öngörülebilirlik de

sağlıyor.

Epigenext Biyoteknoloji: Testten öte bir vizyon

Epigenext Biyoteknoloji, yalnızca DNA testleri geliştiren

bir teknoloji şirketi olmanın ötesinde; kişiselleştirilmiş

yaşam anlayışının öncüsü olarak konumlanıyor.

Şirket, genetik verinin yalnızca analiz edilmekle kalmayıp,

gündelik hayatta uygulanabilir kararlara dönüştürülmesini

hedefliyor.

Bu vizyon doğrultusunda geliştirilen:

-Nutriform DNA Testi (beslenme ve metabolizma),

-Epifit DNA Testi (spor ve fiziksel performans),

-Derma Regen DNA Testi (cilt sağlığı ve yaşlanma)

Bireylerin yaşam kalitesini artırmayı amaçlayan genetik

tabanlı rehberler sunuyor. Her biri, “kişiye özel sağlık”

anlayışının hayata geçen somut adımları olarak öne

çıkıyor.

Genetik veriye dayalı yaşam rehberleri

Epigenext Biyoteknoloji’nin yaklaşımı, sağlığı tek bir

alana indirgemiyor. Beslenmeden spora, cilt sağlığından

günlük alışkanlıklara kadar pek çok alanın genetik

altyapıyla doğrudan ilişkili olduğu gerçeğinden yola

çıkıyor.

Bu yaklaşımı şirket şu sözlerle özetliyor:

“Epigenext Biyoteknoloji olarak hedefimiz; genetik

veriye dayalı, ölçülebilir ve bilimsel yaşam rehberleri

oluşturmaktır.”

Kişiselleştirilmiş sağlık, kalıcı dönüşüm sağlıyor

Bugün beslenme bilimi; kalori saymanın ötesine geçen,

bireyin biyolojik farklılıklarını merkeze alan yeni bir

evreye girmiş durumda. Kişiselleştirilmiş sağlık anlayışı,

yalnızca kısa vadeli kilo hedefleri değil; uzun vadeli metabolik

denge, yaşam kalitesi ve sürdürülebilir sağlık

için güçlü bir zemin oluşturuyor. Tek tip diyet döneminin

kapanmasıyla birlikte, beslenmede yeni norm artık

net: Bilime dayalı, kişiye özel, uygulanabilir çözümler.

Şubat - February 2026



34

Foam sclerotherapy helps restore healthy circulation

Köpük skleroterapi ile dolaşım yeniden düzenleniyor

Estetik kaygıdan öte bir sorun olan varis

hastalığında, doğru hasta için doğru yöntem hayat

kalitesini belirliyor.

Op. Dr. Şükrü Özbek

In varicose vein disease—more than an aesthetic

concern—the right method for the right patient determines

quality of life.

Although varicose vein disease is often associated solely

with visible vein enlargements on the skin surface, it is

fundamentally a chronic and progressive circulatory disorder

stemming from dysfunction of the venous system

in the legs. If left untreated, it may lead to symptoms

such as leg pain, a feeling of heaviness, swelling, night

cramps, and, over time, skin changes.

Today, alongside surgical approaches, minimally invasive

techniques that can be applied without disrupting a patient’s

daily comfort have become an important option

in varicose vein treatment. Among these, foam sclerotherapy

stands out for delivering successful outcomes in

appropriately selected patients.

Op. Dr. Şükrü Özbek, General Surgery Specialist at Batıgöz

Balçova Surgical Medical Center, draws attention to

the advantages foam sclerotherapy offers in terms of

both aesthetics and circulatory health.

Varis hastalığı, çoğu zaman yalnızca cilt yüzeyinde

görülen damar genişlemeleriyle ilişkilendirilse de,

temelde bacaklardaki toplardamar sisteminin işlev

bozukluğuna dayanan kronik ve ilerleyici bir dolaşım

hastalığıdır. Tedavi edilmediğinde bacaklarda ağrı,

dolgunluk hissi, ödem, gece krampları ve uzun vadede

cilt değişiklikleri gibi şikâyetlere yol açabilir.

Günümüzde varis tedavisinde cerrahi yöntemlerin yanı

sıra, hastanın yaşam konforunu bozmadan uygulanabilen

minimal invaziv teknikler de önemli bir seçenek haline

gelmiştir. Bu yöntemlerin başında ise, uygun hasta

grubunda başarılı sonuçlar sunan köpük skleroterapi

gelmektedir.

Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Genel Cerrahi

Uzmanı Op. Dr. Şükrü Özbek, köpük skleroterapinin

hem estetik hem de dolaşım sağlığı açısından sunduğu

avantajlara dikkat çekiyor.

Köpük skleroterapi nedir, nasıl etki eder?

Köpük skleroterapi; varisli damarın içine, özel tekniklerle

köpük formuna getirilmiş bir ilacın enjeksiyonu ile

uygulanan bir tedavi yöntemidir.

What is foam sclerotherapy and how does it work?

Foam sclerotherapy is a treatment method performed

by injecting a medication—converted into a foam form

using special techniques—directly into the varicose vein.

The foam form increases the contact time between the

Şubat - February 2026


35

medication and the vein wall, enabling the vein to close

in a controlled manner. Over time, the treated vein is

absorbed by the body, and circulation continues through

healthy veins.

Op. Dr. Şükrü Özbek explains the mechanism as follows:

“Foam sclerotherapy provides a targeted effect, particularly

in superficial and medium-diameter varicose veins. It

creates a controlled reaction on the inner surface of the

vein, removing that vein from the circulatory system. As

a result, blood is redirected to healthy veins.”

With this feature, foam sclerotherapy emerges as an

alternative treatment option to conventional surgical

interventions.

Not all varicose veins are the same: the right treatment

for the right patient

Varicose vein disease does not present as a single uniform

condition. Vein diameter, depth, valve structure,

and underlying circulatory disorders vary from person

to person. Therefore, foam sclerotherapy may not be

suitable for every patient.

Emphasizing that a detailed evaluation of the venous

structure using color Doppler ultrasound is essential

before treatment, Op. Dr. Özbek highlights the following

point:

“The most critical step in varicose vein treatment is

correct patient selection. Doppler ultrasound allows us

Köpük formu, ilacın damar duvarıyla temas süresini

artırarak kontrollü bir şekilde damarın kapanmasını

sağlar. Tedavi edilen damar zaman içerisinde vücut

tarafından emilir ve dolaşım, sağlıklı damarlar

üzerinden devam eder.

Op. Dr. Şükrü Özbek, yöntemin etki mekanizmasını

şöyle açıklıyor:

“Köpük skleroterapi, özellikle yüzeyel ve orta çaplı

varislerde hedefe yönelik bir etki sağlar. Damarın iç

yüzeyinde kontrollü bir reaksiyon oluşturur ve bu

damar artık dolaşım dışında bırakılır. Böylece kanın

sağlıklı damarlara yönelmesi sağlanır.”

Bu yönüyle köpük skleroterapi, klasik cerrahi

girişimlere alternatif bir tedavi seçeneği olarak öne

çıkmaktadır.

Her varis aynı değildir: Doğru tedavi, doğru hasta

Varis hastalığı tek tip bir tablo değildir; damarın

çapı, derinliği, kapak yapısı ve altta yatan dolaşım

bozuklukları kişiden kişiye değişiklik gösterir. Bu

nedenle köpük skleroterapi her hasta için uygun bir

seçenek olmayabilir.

Tedavi öncesinde mutlaka renkli doppler ultrason ile

damar yapısının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi

gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Özbek, şu noktaların

altını çiziyor:

“Varis tedavisinde en önemli aşama doğru hasta

Şubat - February 2026


36

to clearly determine which veins should be treated and

the direction of blood flow. Without this assessment,

no method can provide lasting and healthy results.”

Foam sclerotherapy is generally preferred in patients who:

Have superficial varicose veins,

Experience medium-diameter varicose vein complaints,

Are not suitable for surgery or do not wish to undergo

surgery, Have recurrent varicose veins after previous

treatments.

The goal is not only cosmetic improvement, but

circulatory relief

Although foam sclerotherapy is often perceived as a

cosmetic procedure, the primary aim of treatment is

to reduce circulatory load in the legs and improve the

patient’s quality of life.

In suitable patients, functional benefits may include:

Reduction in leg pain and burning sensation,

Relief from feelings of heaviness and fullness,

Decrease in end-of-day swelling.

The absence of surgical incisions, no need for general

or local anesthesia, and the ability for patients to return

to daily life the same day are among the key advantages

of this method.

Post-treatment follow-up is part of success

Foam sclerotherapy is typically a short procedure. After

treatment, an individualized follow-up plan is initiated.

During this period, patients may be advised to wear

compression stockings for a duration recommended by

their physician. Temporary effects such as mild bruising,

firmness, or tenderness may occur after the procedure,

but these usually resolve on their own in a short time.

Treatment effectiveness is assessed during scheduled

follow-up visits, and additional sessions may be performed

if needed.

Specialist evaluation is essential

Foam sclerotherapy may not be suitable for patients

with advanced deep vein insufficiency, during pregnancy,

or in certain specific medical conditions. Therefore,

the treatment decision should be made by considering

all of the patient’s health data.

Op. Dr. Şükrü Özbek summarizes the core principle of

varicose vein treatment as follows:

“Foam sclerotherapy is an effective, surgery-alternative

method for treating varicose veins in appropriately

selected patients. However, not every varicose vein

should be evaluated in the same way. The best outcomes

are achieved through a detailed assessment of the

patient’s venous structure and the creation of a personalized

treatment plan. Our goal is not merely aesthetic

improvement, but healthy and sustainable circulation.”

seçimidir. Doppler ultrason ile hangi damarların tedavi

edileceğini, dolaşımın hangi yönde olduğunu net

şekilde belirlemek gerekir.

Bu değerlendirme yapılmadan uygulanacak hiçbir

yöntem kalıcı ve sağlıklı sonuç vermez.”

Köpük skleroterapi genellikle;

Yüzeyel varisleri bulunan,

Orta çaplı varis şikâyeti olan,

Cerrahi tedaviye uygun olmayan ya da cerrahi istemeyen,

Daha önce tedavi görmüş ancak varisleri tekrarlayan

hastalarda tercih edilebilmektedir.

Amaç yalnızca görünümü düzeltmek değil, dolaşımı

rahatlatmak

Köpük skleroterapi çoğu zaman estetik bir işlem gibi

algılansa da, tedavinin temel hedefi bacaklardaki

dolaşım yükünü azaltmak ve hastanın yaşam kalitesini

artırmaktır.

Uygun hastalarda;

Bacaklarda ağrı ve yanma hissinin azalması,

Ağırlık ve dolgunluk hissinin hafiflemesi,

Gün sonu şişliklerinin gerilemesi

gibi fonksiyonel faydalar da elde edilebilmektedir.

Cerrahi kesi gerektirmemesi, genel ya da lokal anesteziye

ihtiyaç duyulmaması ve hastanın aynı gün günlük

yaşamına dönebilmesi yöntemin önemli avantajları

arasında yer almaktadır.

Tedavi sonrası süreç de başarının bir parçası

Köpük skleroterapi genellikle kısa sürede tamamlanan

bir işlemdir. Uygulama sonrasında hastaya özel olarak

planlanan bir takip süreci başlar. Bu süreçte hekimin

önerdiği süre boyunca varis çorabı kullanımı gerekebilir.

İşlem sonrası hafif morarma, sertlik veya hassasiyet

gibi geçici etkiler görülebilir. Bunlar çoğunlukla kısa

sürede kendiliğinden düzelir. Tedavinin etkinliği ise

planlanan kontrol muayeneleri ile değerlendirilir; ihtiyaç

halinde ek seanslar uygulanabilir.

Uzman değerlendirmesi şart

İleri derecede derin ven yetmezliği bulunan hastalarda,

gebelik döneminde ya da bazı özel sağlık durumlarında

köpük skleroterapi uygun olmayabilir. Bu nedenle

tedavi kararı, hastanın tüm sağlık verileri göz önünde

bulundurularak verilmelidir.

Op. Dr. Şükrü Özbek, varis tedavisine yaklaşımın temel

ilkesini şu sözlerle özetliyor:

“Köpük skleroterapi, uygun hastalarda varis tedavisinde

cerrahiye alternatif, etkili bir yöntemdir. Ancak her

varis aynı şekilde değerlendirilmemelidir. En doğru

sonuç; hastanın damar yapısının ayrıntılı şekilde incelenmesi

ve kişiye özel bir tedavi planı oluşturulmasıyla

elde edilir. Tedavide hedefimiz yalnızca estetik iyileşme

değil, sağlıklı ve sürdürülebilir bir dolaşımdır.”

Şubat - February 2026



38

Menarini Türkiye brings science and social ımpact together

With a broad impact area

ranging from clinical decisionmaking

processes to young

people’s psychological

resilience, Menarini Türkiye

was recognized with awards

in two separate categories

at the Golden Pulse Awards.

From AI-powered clinical

education to youth-focused

social responsibility initiatives,

this achievement highlighted

the company’s multidimensional

approach to health

communication.

Known for its deep-rooted global

heritage in healthcare, Menarini

continues to invest in Türkiye

not only in therapeutic areas,

Zekiye Taş Aydin_

Pazarlama Müdürü & Ecem

Uzel_Kıdemli Ürün Müdürü

but also in the way knowledge is delivered and social

value is created. This vision earned Menarini Türkiye

two prestigious awards at the Golden Pulse Awards—

one of the most respected platforms in healthcare

communications.

Menarini Türkiye received:

the Jury Special Award for its AI-powered “CaseTalk”

project in the field of hypertension,

and the Best Social Responsibility

Project of the Year Award for the

“Manage Your Anxiety, Discover

Your Potential” initiative, carried out

in collaboration with the Community

Volunteers Foundation (TOG),

once again affirming its scienceand

human-centered approach to

healthcare communication.

A new AI-supported language for

clinical

decision-making: CaseTalk

Honored with the Jury Special

Award, CaseTalk stands out as an

innovative case simulation project

that enables physicians to experience

patient profiles encountered in

daily clinical practice within a virtual,

real-time, and interactive environment.

As a first of its kind in Türkiye in the field of hypertension,

the project included:

implementation across seven different cities in Türkiye,

eight separate meetings, and active participation by 269

physicians, who worked directly on AI-supported virtual

patient cases.

Menarini Türkiye, bilimle toplumsal etkiyi buluşturdu

Klinik karar süreçlerinden gençlerin psikolojik

dayanıklılığına uzanan geniş bir etki alanıyla

Menarini Türkiye, Golden Pulse Ödülleri’nde iki ayrı

kategoride ödüle layık görüldü. Yapay zekâ destekli

klinik eğitimden sosyal sorumluluk odaklı gençlik

projelerine uzanan bu başarı, şirketin sağlık iletişimine

bakış açısındaki çok boyutlu yaklaşımı gözler önüne

serdi.

Sağlık sektöründe köklü global mirasıyla bilinen Menarini,

Türkiye operasyonlarında yalnızca tedavi alanlarına değil,

bilginin aktarım biçimine ve toplumsal faydaya da yatırım

yapmayı sürdürüyor. Bu vizyon, sağlık iletişiminin en

saygın platformlarından Golden Pulse Awards’ta Menarini

Türkiye’ye iki önemli ödül kazandırdı.

Menarini Türkiye;

Hipertansiyon alanında hayata geçirdiği yapay zekâ

destekli “CaseTalk” projesiyle Jüri Özel Ödülü,

Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) iş birliğiyle yürüttüğü

“Kaygını Yönet, Potansiyelini Keşfet” projesiyle ise Yılın

En Başarılı Sosyal Sorumluluk Projesi Ödülü alarak sağlık

iletişiminde bilimi ve insanı merkeze alan yaklaşımını bir

kez daha tescilledi.

Klinik karar süreçlerine yapay zekâ destekli

yeni bir dil: CaseTalk

Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen CaseTalk, hekimlerin

günlük klinik pratiklerinde karşılaştıkları hasta profillerini

sanal ortamda, gerçek zamanlı ve interaktif bir şekilde

deneyimlemelerine olanak tanıyan yenilikçi bir vaka

simülasyon projesi olarak öne çıkıyor.

Hipertansiyon alanında Türkiye’de bir ilk olma özelliği

taşıyan proje kapsamında;

Türkiye’nin 7 farklı şehrinde,

8 ayrı toplantı düzenlendi,

269 hekim, yapay zekâ destekli sanal hasta vakaları

üzerinde aktif olarak çalıştı.

Proje süresince yapay zekâ destekli sistem, 1.500’ün

üzerinde klinik soruya anlık yanıt üretti. Sanal hastalar

üzerinden geliştirilen 292 farklı tedavi senaryosu,

hekimlerin karar verme süreçlerini zenginleştirirken,

katılımcılara klasik sunum formatlarının ötesinde

Şubat - February 2026


39

Throughout the project, the AI-powered system generated

instant responses to more than 1,500 clinical

questions. A total of 292 different treatment scenarios

developed through virtual patients enriched physicians’

decision-making processes and provided participants with

an experiential learning environment that went beyond

conventional presentation formats.

CaseTalk is regarded as a strong example of how clinical

knowledge can move beyond passive transfer to become

an interactive and sustainable learning model.

A social impact model extending to

youth mental health

Menarini Türkiye’s second award reflected its broader

understanding of health—one that is not limited to

physiological well-being alone. The “Manage Your Anxiety,

Discover Your Potential” project was selected as Best

Social Responsibility Project of the Year for its model aimed

at strengthening young people’s ability to cope with

exam-related stress and future anxiety.

Implemented in collaboration with the Community Volunteers

Foundation (TOG), the project reached more than

800 students during the last academic year. It is planned

to expand its scope and reach an even wider audience in

the 2025–2026 academic year.

At the core of the model lies peer-to-peer communication.

Within the project, volunteer university students—following

specialized training—visited high schools to engage

primarily with 10th and 11th grade students, sharing

knowledge and experiences related to exam anxiety,

stress management, self-confidence development, and

psychological resilience.

This approach helps young people feel that they are not

alone, while supporting them in viewing anxiety not as

something to suppress, but as an emotion that can be

managed constructively.

“We address health from a multi-dimensional

perspective”

Commenting on the awards, Işıl Çelik Uzunçakmak, Marketing

and Corporate Communications Director at Menarini

Türkiye, shared the following message:

“At Menarini Türkiye, we embrace the power of science

without ever losing sight of the human perspective. With

CaseTalk, we support physicians’ clinical decision-making

processes through an innovative, interactive, and technology-driven

platform, while with the ‘Manage Your

Anxiety, Discover Your Potential’ project, we contribute to

helping young people approach life with greater strength

and hope.

These two awards from Golden Pulse are a powerful

reflection of our mission of ‘more health, more happiness,

more life.’ I would like to thank all our team members and

stakeholders who contributed to this journey.”

deneyimsel bir öğrenme ortamı

sundu.

CaseTalk, klinik bilginin pasif

aktarımından çıkıp, etkileşimli ve

sürdürülebilir bir öğrenme modeline

dönüşmesinin güçlü bir örneği olarak

değerlendiriliyor.

Gençlerin ruh sağlığına uzanan bir

sosyal etki modeli

Menarini Türkiye’nin ikinci ödülü ise,

sağlık kavramını yalnızca fizyolojik

iyilik haliyle sınırlamayan yaklaşımının

bir yansıması oldu. “Kaygını Yönet,

Potansiyelini Keşfet” projesi,

gençlerin sınav ve gelecek kaygısıyla

baş etme becerilerini güçlendirmeyi

hedefleyen sosyal sorumluluk

modeliyle Yılın En Başarılı Sosyal

Sorumluluk Projesi seçildi.

Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) iş

birliğiyle hayata geçirilen proje,

geçtiğimiz eğitim-öğretim döneminde 800’den fazla

öğrenciye ulaştı. Projenin, 2025–2026 eğitim yılında daha

geniş bir kapsama alanıyla büyümesi planlanıyor.

Modelin temelinde akran iletişimi yer alıyor. Proje

kapsamında gönüllü üniversite öğrencileri, aldıkları özel

eğitimlerin ardından liselere giderek; özellikle 10. ve 11.

Duygu Başak Mumcu_Kurumsal İletişim

Süreç Yöneticisi & Süheyla Taş_Kurumsal İletişim Uzmanı

sınıf öğrencileriyle sınav kaygısı, stres

yönetimi, özgüven geliştirme ve

psikolojik dayanıklılık üzerine bilgi ve

deneyim paylaşıyor.

Bu yaklaşım, gençlerin yalnız

olmadıklarını hissetmelerini

sağlarken, kaygıyı bastırmak yerine

yönetilebilir bir duygu olarak ele

almalarına destek oluyor.

“Sağlığı çok boyutlu ele alıyoruz”

Menarini Türkiye Pazarlama ve

Kurumsal İletişim Direktörü Işıl

Çelik Uzunçakmak, ödüllere ilişkin

değerlendirmesinde şu mesajı verdi:

“Menarini Türkiye olarak, bilimin

gücünü insan odağından hiç

koparmadan ele alıyoruz. CaseTalk ile

hekimlerimizin klinik karar süreçlerini

yenilikçi, etkileşimli ve teknolojik

bir platformda desteklerken;

‘Kaygını Yönet, Potansiyelini Keşfet’

projesiyle gençlerimizin hayata daha güçlü ve umutlu

bakabilmelerine katkı sunuyoruz.

Golden Pulse’tan aldığımız bu iki ödül, ‘daha fazla sağlık,

daha fazla mutluluk, daha fazla hayat’ misyonumuzun

güçlü bir yansıması. Bu yolculukta emeği geçen tüm ekip

arkadaşlarımıza ve paydaşlarımıza teşekkür ediyorum.”

Şubat - February 2026


40

A global scientific leadership

appointment at Pfizer from Türkiye

Standing out for the successful medical and scientific

work carried out within Pfizer Türkiye, Oldaç Uras

Dursun, Clinical Science Director for Vaccines at Pfizer,

has been appointed to a global role. This appointment

serves as a strong indicator of the contribution made by

scientists trained in Türkiye to Pfizer’s global scientific

vision.

Pfizer continues to strengthen its global organization with

professionals distinguished by their scientific expertise and

leadership potential. In this context, Oldaç Uras Dursun,

Clinical Science Director for Vaccines at Pfizer, who has

taken on key responsibilities across different therapeutic

areas at Pfizer Türkiye since 2019, has been appointed to

the global position of Clinical Science Director for Vaccines

at Pfizer.

In this new role, Dursun will play an active part in shaping

Pfizer’s clinical science strategies in the field of vaccines and

in managing global scientific output processes.

A scientific journey from Türkiye to the global stage

Graduating from Marmara University Faculty of Pharmacy

Pfizer’de global bilimsel liderliğe

Türkiye’den bir imza

Pfizer Türkiye bünyesinde başarıyla yürüttüğü medikal

ve bilimsel çalışmalarıyla öne çıkan Ecz. Oldaç Uras

Dursun, Pfizer Aşı Klinik Bilim Direktörü olarak global

göreve atandı. Bu atama, Türkiye’den yetişen bilim

insanlarının Pfizer’in küresel bilimsel vizyonuna

katkısının güçlü bir göstergesi oldu.

Pfizer, bilimsel uzmanlığı ve liderlik potansiyeliyle dikkat

çeken kadrolarını global ölçekte güçlendirmeye devam

ediyor. Bu kapsamda Pfizer Türkiye’de 2019 yılından

bu yana farklı terapötik alanlarda önemli sorumluluklar

üstlenen Ecz. Oldaç Uras Dursun, global bir görev olan

Pfizer Aşı Klinik Bilim Direktörlüğü pozisyonuna atandı.

Yeni göreviyle birlikte Dursun, Pfizer’in aşı alanındaki klinik

bilim stratejilerinin şekillendirilmesinde ve küresel bilimsel

üretim süreçlerinin yönetiminde aktif rol üstlenecek.

Türkiye’den globale uzanan bir bilim yolculuğu

Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden 2019 yılında

mezun olan Ecz. Oldaç Uras Dursun, akademik ve mesleki

gelişimini uluslararası düzeyde sürdürdü. Hacettepe

Üniversitesi Sağlık Ekonomisi ve Farmakoekonomi

Şubat - February 2026


41

in 2019, Oldaç Uras Dursun, Clinical Science Director

for Vaccines at Pfizer, has pursued academic and

professional development at an international level. He

completed a master’s degree in Health Economics and

Pharmacoeconomics at Hacettepe University in 2024

and also gained international academic experience in

pharmacology at the Faculty of Pharmacy of Jagiellonian

University.

This multidimensional educational background, supported

by clinical and real-world data, has formed the foundation

of the roles undertaken at Pfizer.

Broad therapeutic experience, strong scientific

contributions

Joining Pfizer Türkiye as a Medical Project Manager,

Dursun has led critical initiatives throughout his career in

a wide range of therapeutic areas, including breast cancer,

lung cancer, biosimilars, meningitis, and RSV.

In his role as Medical Project Manager, he oversaw

Expanded Access Programs and conducted observational

studies. As Oncology Medical Lead, he led launch

processes for new treatment areas. In particular, through

numerous scientific publications focused on lung cancer,

he contributed to the generation of data supporting

clinical practice.

In the field of vaccines, he has taken on key roles in

publications and projects that strengthened scientific

dialogue and supported data-driven decision-making

processes.

Shaping the clinical science roadmap in a global role

Having assumed his position as Clinical Science Director

for Vaccines at Pfizer, Oldaç Uras Dursun, Clinical Science

Director for Vaccines at Pfizer, will be responsible for

critical areas including:

•Structuring real-world evidence (Real World Evidence),

•Scientifically clarifying disease definitions,

•Defining clinical and observational study methodologies,

•Establishing data management and scientific quality

standards. This role aims to sustainably strengthen Pfizer’s

global scientific approach in the field of vaccines.

A global scientific value originating from Türkiye

This appointment once again demonstrates that Pfizer

Türkiye is a key reference point within the global

organization not only through its commercial success,

but also through its scientific capabilities and strength

in developing human capital. The new role undertaken

by Oldaç Uras Dursun, Clinical Science Director for

Vaccines at Pfizer, stands out as a concrete example of

the contribution made by experts trained in Türkiye to the

international healthcare ecosystem.

alanındaki yüksek lisans eğitimini 2024 yılında tamamlayan

Dursun, ayrıca Jagiellonian Üniversitesi Eczacılık

Fakültesi’nde farmakoloji alanında uluslararası akademik

deneyim kazandı.

Bilimsel altyapısını klinik ve gerçek yaşam verileriyle

destekleyen bu çok yönlü eğitim süreci, Dursun’un

Pfizer’de üstlendiği rollerin temel yapı taşlarını oluşturdu.

Geniş terapötik deneyim, güçlü bilimsel katkılar

Pfizer Türkiye’ye Medikal Proje Müdürü olarak katılan

Dursun, kariyeri boyunca meme kanseri, akciğer kanseri,

biyobenzerler, menenjit ve RSV başta olmak üzere pek çok

terapötik alanda kritik çalışmalara imza attı.

Medikal Proje Yöneticisi rolünde, Genişletilmiş Erişim

Programları’nın yönetimini üstlenen ve gözlemsel

çalışmalar yürüten Dursun; Onkoloji Medikal Alan Müdürü

olarak ise yeni tedavi alanlarının lansman süreçlerine

liderlik etti. Özellikle akciğer kanseri odağında hazırladığı

çok sayıda bilimsel yayınla, klinik pratiğe katkı sağlayan

verilerin oluşmasına öncülük etti.

Aşı alanındaki çalışmalarında ise, bilimsel diyaloğu

güçlendiren ve veri temelli karar süreçlerini destekleyen

yayın ve projelerde kilit roller üstlendi.

Global görevde klinik bilimin yol haritasını

şekillendirecek

Pfizer Aşı Klinik Bilim Direktörü olarak görevine başlayan

Ecz. Oldaç Uras Dursun, yeni rolünde:

-Gerçek yaşam verilerinin (Real World Evidence)

yapılandırılması,

-Hastalık tanımlarının bilimsel olarak netleştirilmesi,

-Klinik ve gözlemsel çalışma metodolojilerinin

belirlenmesi,

-Veri yönetimi ve bilimsel kalite standartlarının

oluşturulması gibi kritik sorumluluklar üstlenecek. Bu

görev, Pfizer’in aşı alanındaki küresel bilimsel yaklaşımının

sürdürülebilir biçimde güçlendirilmesini hedefliyor.

Türkiye’den çıkan global bilimsel değer

Bu atama, Pfizer Türkiye’nin yalnızca ticari başarısıyla

değil; aynı zamanda bilimsel yetkinlik ve insan kaynağı

yetiştirme gücüyle de global organizasyon içinde

önemli bir referans noktası olduğunu bir kez daha

ortaya koyuyor. Ecz. Oldaç Uras Dursun’un yeni görevi,

Türkiye’den yetişen uzmanların uluslararası sağlık

ekosistemine sunduğu katkının somut bir göstergesi

olarak öne çıkıyor.

Şubat - February 2026


42

Global recognition of a people-centric culture:

Boehringer Ingelheim named Global Top Employer for the sixth time

İnsan odaklı kültürün küresel tescili:

Boehringer Ingelheim Altıncı Kez Global En İyi İşveren

Boehringer Ingelheim has been named a “Global

Top Employer” for the sixth consecutive time by

the Top Employers Institute, in recognition of its

corporate culture that places employee well-being

and continuous development at its core. The

company also earned the title of “Regional Top

Employer” for the third year in a row in the IMETA

Region and in Türkiye.

With more than 135 years of experience in developing

innovative and groundbreaking solutions in human and

animal health, Boehringer Ingelheim has once again

received global recognition for its people-focused

corporate culture. The company was awarded the

“Global Top Employer” title for the sixth consecutive

Boehringer Ingelheim, çalışan esenliğini ve sürekli

gelişimi merkeze alan kurum kültürüyle Top Employers

Institute tarafından altıncı kez “Global Top Employer”

seçildi. Şirket, IMETA Bölgesi ve Türkiye’de

ise üst üste üçüncü kez “Bölgesel En İyi İşveren”

unvanının sahibi oldu.

135 yılı aşkın süredir insan ve hayvan sağlığı alanlarında

yenilikçi ve çığır açan çözümler geliştiren Boehringer Ingelheim,

çalışanlarını merkeze alan kurum kültürünü bir

kez daha global ölçekte tescilledi. Şirket, Top Employers

Institute (En İyi İşverenler Enstitüsü) tarafından üst üste

altıncı kez “Global Top Employer” unvanına layık görülürken;

IMETA (Hindistan, Ortadoğu, Türkiye ve Afrika

Şubat - February 2026


43

year by the Top Employers Institute, while also being

named “Regional Top Employer” for the third year in a

row in the IMETA Region (India, Middle East, Türkiye and

Africa) and specifically in Türkiye.

This achievement highlights not only Boehringer

Ingelheim’s strong position in science and R&D, but

also the strategic importance it places on employee

experience at an international level.

++A consistent and sustainable people strategy

As part of the Top Employers Institute’s 2025

evaluations, Boehringer Ingelheim earned this

prestigious certification in 31 countries. By also

receiving the “Regional Top Employer” title across Asia

Pacific, Europe, Latin America and the Middle East, the

company once again demonstrated its commitment

to a consistent and sustainable people management

approach on a global scale.

Boehringer Ingelheim has remained among the world’s

top employers across different countries and regions for

the past 12 years, maintaining stability and a strong longterm

vision in this field.

A multi-dimensional employee experience

At the core of this success lies a holistic corporate

culture that supports employees not only professionally,

but also physically, mentally, socially and financially.

Boehringer Ingelheim’s approach to employee wellbeing

aims to foster a sustainable state of well-being

that encompasses every aspect of an individual’s life.

Key initiatives include regular health screenings, fitness

and movement programs, specially designed mental

health training for employees and leaders, psychological

counseling services, and employee assistance programs.

In addition, the company encourages volunteering

activities and offers financial education and retirement

planning opportunities to support employees in

investing in both their present and future.

Continuous learning, flexibility and strong career

journeys

Boehringer Ingelheim addresses well-being alongside

career development. Within a lifelong learning

framework, employees benefit from tailor-made

development tools and flexible working models.

Boehringer Ingelheim University, a dedicated foreign

language learning platform, mentoring and coaching

programs are among the key tools supporting individual

and team development. Global assignments, crossdepartmental

mobility and international career

opportunities further strengthen employees’ long-term

career journeys.

Work-life balance is tangibly supported through remote

Ülkeleri) Bölgesi ve Türkiye özelinde ise üst üste üçüncü

kez “Bölgesel En İyi İşveren” seçildi.

Bu başarı, Boehringer Ingelheim’ın yalnızca bilim ve Ar-Ge

alanındaki güçlü konumunu değil; aynı zamanda çalışan

deneyimine verdiği stratejik önemi de uluslararası ölçekte

ortaya koyuyor.

Tutarlı ve sürdürülebilir bir insan politikası

Top Employers Institute’un 2025 yılı değerlendirmeleri

kapsamında Boehringer Ingelheim, 31 ülkede bu prestijli

ödülü almaya hak kazandı. Şirket; Asya Pasifik, Avrupa,

Latin Amerika ve Orta Doğu bölgelerinde de “Bölgesel

En İyi İşveren” unvanını elde ederek, küresel ölçekte

tutarlı ve sürdürülebilir bir insan yönetimi yaklaşımı

benimsediğini bir kez daha gösterdi.

Boehringer Ingelheim, son 12 yıldır dünyanın farklı

ülkelerinde ve bölgelerinde en iyi işverenler arasında yer

alarak, bu alandaki istikrarını ve uzun vadeli vizyonunu

korumayı sürdürüyor.

Çok boyutlu bir çalışan deneyimi

Şirketin bu başarısının temelinde, çalışanların yalnızca

profesyonel değil; fiziksel, zihinsel, sosyal ve finansal

açıdan da desteklendiği bütüncül bir kurum kültürü

bulunuyor. Boehringer Ingelheim’ın çalışan esenliği

yaklaşımı, bireyin tüm yaşamını kapsayan sürdürülebilir

bir iyi olma hâlini hedefliyor.

Bu kapsamda sunulan uygulamalar arasında;

-Düzenli sağlık taramaları,

-Fitness ve hareket programları,

-Çalışanlar ve liderler için özel olarak yapılandırılmış ruh

sağlığı eğitimleri,

-Psikolojik danışmanlık hizmetleri ve çalışan destek

programları öne çıkıyor.

Şirket, bunun yanı sıra gönüllülük faaliyetlerini teşvik

ederken, çalışanların bugününe ve geleceğine yatırım

yapmalarını desteklemek amacıyla finansal eğitimler ve

emeklilik planlaması olanakları da sunuyor.

Sürekli öğrenme, esneklik ve güçlü kariyer

yolculukları

Boehringer Ingelheim, iyi olma hâlini kariyer gelişimiyle

birlikte ele alıyor. Çalışanlar; yaşam boyu öğrenme

yaklaşımı çerçevesinde, özel olarak tasarlanmış

gelişim araçlarından ve esnek çalışma modellerinden

yararlanıyor.

Boehringer Ingelheim Üniversitesi, çalışanlara özel

yabancı dil öğrenme platformu, mentorluk ve koçluk

programları; bireysel ve ekip gelişimini destekleyen

önemli araçlar arasında yer alıyor. Global görevler,

departmanlar arası geçiş imkânları ve uluslararası kariyer

Şubat - February 2026


44

and hybrid working models, team and company social

events, additional annual leave and volunteering leave.

Third consecutive year as a top employer in Türkiye

Boehringer Ingelheim also continued its global success

in Türkiye. Boehringer Ingelheim Türkiye was named

“Top Employer” for the third consecutive year by the Top

Employers Institute, reinforcing its value proposition for

employees and its people-centric approach at the local

level. Commenting on the achievement, Okan Güner,

General Manager at Boehringer Ingelheim Türkiye, said:

“Adding value to human and animal health has always

placed our employees at the center of our mission.

Building a culture in which our people feel safe, valued

and open to development forms the foundation of our

long-term success. Receiving the Global Top Employer

title for the sixth time demonstrates that this approach

resonates internationally and serves as a strong source

of motivation for us.”

Özlem Kar, Human Resources Director at Boehringer

Ingelheim Türkiye, added:

“We prioritize providing an inclusive working

environment where our employees can realize their

potential and where learning and development are

actively encouraged. Our holistic approach—ranging

from flexible working models and personal development

opportunities to well-being initiatives and volunteering

activities—enables us to continuously enhance the

employee experience. This award is a strong indicator of

our sustainable success in this area.”

fırsatları ise çalışanların uzun vadeli yolculuklarını

güçlendiren unsurlar olarak öne çıkıyor.

Uzaktan ve hibrit çalışma modelleri, takım ve şirket

içi sosyal etkinlikler, ek yıllık izinler ve gönüllülük izni

gibi uygulamalarla iş-yaşam dengesi somut bir şekilde

destekleniyor.

Türkiye’de üst üste üçüncü kez en iyi işveren

Boehringer Ingelheim, küresel başarısını Türkiye’de de

sürdürdü. Boehringer Ingelheim Türkiye, Top Employers

Institute tarafından üst üste üçüncü kez “En İyi İşveren”

seçilerek, çalışanlarına sunduğu değer önerisini ve insan

odaklı yaklaşımını yerel düzeyde de tescillemiş oldu.

Boehringer Ingelheim Türkiye Genel Müdürü Okan

Güner, elde edilen başarıya ilişkin şunları söyledi:

“İnsan ve hayvan sağlığı için değer katma hedefimizin

merkezinde her zaman çalışanlarımız yer alıyor.

Çalışanlarımızın kendilerini güvende, değerli ve gelişime

açık hissettikleri bir kültür inşa etmek, uzun vadeli

başarımızın temelini oluşturuyor. Global Top Employer

unvanını altıncı kez almak, bu yaklaşımımızın uluslararası

ölçekte karşılık bulduğunu gösterirken, bizim için de

güçlü bir motivasyon kaynağı oluyor.”

Boehringer Ingelheim Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü

Özlem Kar ise şu değerlendirmede bulundu:

“Çalışanlarımızın potansiyellerini ortaya koyabilecekleri,

öğrenmenin ve gelişimin teşvik edildiği kapsayıcı bir çalışma

ortamı sağlamayı önceliklendiriyoruz. Esnek çalışma

modellerinden kişisel gelişim fırsatlarına, esenliği destekleyen

uygulamalardan gönüllülük çalışmalarına uzanan

bütüncül yaklaşımımız, çalışan deneyimini sürekli olarak

ileri taşımamıza olanak sağlıyor. Bu ödül, bu alandaki

sürdürülebilir başarımızın önemli bir göstergesi.”

Şubat - February 2026



46

A 70-year journey, eight years of consistency:

Sandoz Türkiye once again among Top Employers

70 yıllık yolculuk, 8 yıllık istikrar:

Sandoz Türkiye Yeniden En İyi İşverenler arasında

Sandoz Türkiye, insanı merkeze alan kurum kültürü

ve sürdürülebilir İK uygulamalarıyla Top Employers

Institute tarafından üst üste sekizinci kez “En İyi

İşveren” seçildi. 70 yıllık köklü geçmişini geleceğe

taşıyan şirket, güçlü çalışan deneyimiyle fark katıyor.

Serkan Binici, Human Resources Director at Sandoz Türkiye

With its people-centered corporate culture and

sustainable HR practices, Sandoz Türkiye has been

named a “Top Employer” for the eighth consecutive

year by the Top Employers Institute. Carrying its 70-

year legacy into the future, the company continues

to stand out with a strong employee experience.

Having begun its operations in Türkiye in 1955 and

celebrating its 70th anniversary as of 2025, Sandoz Türkiye

has once again had its consistent success in human

resources officially recognized. With an approach that

places corporate culture and employee experience at its

core, the company was awarded the “Top Employer” title

by the Top Employers Institute for the eighth consecutive

time.

This significant achievement highlights not only Sandoz

Türkiye’s deep-rooted history, but also its future-oriented,

people-first corporate structure that successfully

adapts to the evolving world of work.

Comprehensive assessment, sustainable success

The Top Employers Institute evaluates organizations

through a detailed assessment process covering 20 key

criteria across six core HR domains, including Human

Resources Strategy, Work Environment, Talent Management,

Performance Management, Career Development,

Learning, Well-being, Diversity and Inclusion.

Following this comprehensive evaluation, Sandoz Türkiye

once again met high standards in 2025, proving for

the eighth time that it offers one of the best working

environments in Türkiye. This continuity in HR excellen-

1955 yılında Türkiye’deki faaliyetlerine başlayan ve 2025

itibarıyla 70. yılını kutlayan Sandoz Türkiye, insan kaynakları

alanındaki istikrarlı başarısını bir kez daha tescilledi.

Şirket, kurum kültürü ve çalışan deneyimini odağına alan

yaklaşımıyla, Top Employers Institute tarafından üst

üste 8. kez “En İyi İşveren (Top Employer)” unvanına layık

görüldü.

Bu önemli başarı, Sandoz Türkiye’nin yalnızca köklü

geçmişini değil; aynı zamanda değişen çalışma dünyasına

uyum sağlayan, insanı önceleyen ve geleceğe odaklanan

kurumsal yapısını da ortaya koyuyor.

Kapsamlı değerlendirme, sürdürülebilir başarı

Top Employers Institute, şirketleri;

İnsan Stratejisi, Çalışma Ortamı, Yetenek Yönetimi,

Performans Yönetimi, Kariyer Gelişimi, Öğrenme, Esenlik,

Çeşitlilik ve Dahil Etme başlıkları başta olmak üzere 20

ana kriter ve 6 temel İK alanında detaylı bir değerlendirme

sürecinden geçiriyor.

Sandoz Türkiye, bu kapsamlı analizler sonucunda 2025

yılında da yüksek standartları karşılayarak, Türkiye’nin en

iyi çalışma ortamlarından birine sahip olduğunu sekizinci

kez kanıtladı. Şirketin İK alanındaki bu sürekliliği, güçlü

kurum kültürünün ve uzun vadeli insan politikalarının

somut bir göstergesi olarak öne çıkıyor.

Üretimde de aynı başarı

Sandoz’un dünya genelindeki en büyük üç üretim tesisinden

biri olan Gebze Fabrikası da bu başarıyı sürdürdü.

Geçtiğimiz yıl ilk kez “En İyi İşveren” unvanını alan fabrika,

bu yıl da aynı ödüle layık görülerek, üretim sahasında da

insan odaklı yaklaşımın istikrarlı biçimde hayata geçirildiğini

gösterdi.

Cengiz Zaim: “70 yıldır olduğu gibi, çalışanlarımızla

geleceğe yürüyoruz”

Sandoz META Bölgesi ve Türkiye Ülke Başkanı Cengiz

Zaim, ödüle ilişkin değerlendirmesinde çalışanların rolüne

dikkat çekti:

“Sandoz Türkiye olarak 2025 yılında 70. yılımızı kutladık.

Şubat - February 2026


47

ce stands out as a tangible reflection of the company’s

strong corporate culture and long-term people strategies.

The same success in manufacturing

One of Sandoz’s three largest manufacturing sites

worldwide, the Gebze Plant, also continued this success.

After receiving the “Top Employer” title for the first time

last year, the facility was once again awarded the same

recognition this year, demonstrating that a people-focused

approach is being consistently implemented on the

production floor as well.

Cengiz Zaim: “As we have for 70 years, we move

forward together with our employees”

Commenting on the award, Cengiz Zaim, META Region

and Türkiye Country President at Sandoz, emphasized

the role of employees:

“As Sandoz Türkiye, we celebrated our 70th anniversary

in 2025. Since 1955, for a full 70 years, we have continued

our journey with the commitment of ‘We are committed

to Türkiye’s health.’ Winning the ‘Top Employer’

award for the eighth consecutive time is a reflection of

our strong corporate culture, which we have built year

after year, and the value we place on our employees.

From our headquarters to our field teams and our factory

in Gebze, our top priority is ensuring that every colleague

feels like a valued member of the Sandoz family.

In the period ahead, we will continue to work shoulder

to shoulder with our employees to deliver solutions that

enable more people in Türkiye to access more medicines

as quickly as possible.”

Serkan Binici: “Sandoz is not just a workplace, but a

space for growing together”

Highlighting the company’s people-centric approach,

Serkan Binici, Human Resources Director at Sandoz

Türkiye, said:

“At Sandoz, people are at the heart of our culture. Being

selected as a ‘Top Employer’ for the eighth time is a

strong indicator of our approach, which unlocks our

employees’ potential, supports their development, and

provides an inclusive working environment.

For us, Sandoz is not merely a workplace; it is a center for

learning, sharing, and growing together. We will continue

to listen to our employees’ voices and to further

strengthen the Sandoz culture through innovative and

value-adding HR policies.”

A global reference point

Recognized as a global authority in human resources,

the Top Employers Institute has positively impacted the

lives of more than 12 million employees by certifying

over 2,300 employers across 121 countries and regions

worldwide. Sandoz Türkiye’s inclusion on this platform

for eight consecutive years further reinforces its strong

position at both national and international levels.

Cengiz Zaim, META Region and Türkiye Country President at Sandoz

1955’ten bu yana, tam 70 yıldır olduğu gibi bugün de

‘Türkiye’nin sağlığındayız’ diyerek yolumuza devam ediyoruz.

Üst üste sekizinci kez kazandığımız ‘En İyi İşveren’

ödülü, her yıl üzerine koyarak inşa ettiğimiz güçlü kurum

kültürümüzün ve çalışanlarımıza verdiğimiz değerin bir

yansımasıdır.

Merkez ofisimizden sahamıza, Gebze’deki fabrikamıza

kadar her bir çalışma arkadaşımızın Sandoz ailesinin bir

parçası olduğunu hissetmesi en büyük önceliğimizdir.

Önümüzdeki dönemde de çalışanlarımızla omuz omuza

vererek, Türkiye’de daha fazla yurttaşın daha fazla ilaca

en hızlı şekilde erişmesine katkı sağlayacak çözümler

üretmeye devam edeceğiz.”

Serkan Binici: “Sandoz, sadece bir iş yeri değil;

birlikte büyüme alanı”

Sandoz Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Serkan Binici

ise insan odaklı yaklaşımın altını çizdi:

“Sandoz’da kültürümüzün merkezinde insan var. Sekizinci

kez ‘En İyi İşveren’ seçilmemiz; çalışanlarımızın

potansiyelini ortaya çıkaran, gelişimlerini destekleyen ve

kapsayıcı bir çalışma ortamı sunan yaklaşımımızın önemli

bir göstergesi.

Bizim için Sandoz yalnızca bir iş yeri değil; öğrenmenin,

paylaşmanın ve birlikte büyümenin merkezi. Çalışanlarımızın

sesini dinlemeye, yenilikçi ve fark katan İK politikalarımızla

Sandoz kültürünü daha da güçlendirmeye

kararlılıkla devam edeceğiz.”

Global bir referans noktası

Top Employers Institute, dünya genelinde 121 ülke ve

bölgede, 2.300’ü aşkın işvereni sertifikalandırarak 12

milyondan fazla çalışanın hayatına olumlu katkı sağlayan,

insan kaynakları alanında küresel bir otorite olarak kabul

ediliyor. Sandoz Türkiye’nin bu platformda üst üste sekiz

yıl yer alması, ulusal ve uluslararası ölçekteki güçlü konumunu

pekiştiriyor.

Şubat - February 2026




50

When is “pigeon-toed walking” harmless,

and when does it require follow-up?

“Güvercin Yürüyüşü” ne zaman masum, ne zaman takip gerektirir?

Yürümeye yeni başlayan ya da koşarken ayaklarını

içe doğru çeviren çocuklar, ebeveynlerin en sık endişelendiği

konuların başında geliyor. Halk arasında

“güvercin ayaklılık” olarak adlandırılan bu yürüyüş

şekli, çoğu zaman büyümenin doğal bir parçası olsa

da bazı durumlarda ortopedik değerlendirme gerektirebiliyor.

Children who are just starting to walk or who turn

their feet inward while running are among the most

common sources of concern for parents. Commonly

referred to as “pigeon-toed walking,” this gait

pattern is often a natural part of growth. However, in

some cases, it may require orthopedic evaluation.

In-toeing is particularly common between the ages of 1

and 4 and is often linked to the fact that bones, muscles,

and joints have not yet fully matured. İbrahim Akmaz,

Associate Professor of Orthopedics and Traumatology at

Anadolu Medical Center, emphasizes that this condition,

which frequently worries parents, is usually temporary

and resolves on its own as part of normal development.

“Walking with the feet turned inward is one of the most

common reasons families visit orthopedic clinics. In most

cases, however, this is not a permanent problem and improves

over time without the need for treatment,” says

Akmaz, underlining the importance of avoiding unnecessary

interventions.

How does in-toeing develop?

In-toeing is usually first noticed at the level of the feet.

While walking or running, the feet point inward rather

than remaining parallel to a straight line. In some children,

this can place pressure on the sole muscles and soft

tissues, leading to complaints such as pain, a burning

sensation, or early fatigue.

Özellikle 1–4 yaş aralığında sık görülen içe basma, kemik,

kas ve eklem yapısının henüz tam olarak olgunlaşmamış

olmasına bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Anadolu Sağlık

Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı

Doç. Dr. İbrahim Akmaz, ebeveynleri kaygılandıran

bu durumun büyük çoğunlukla geçici ve kendiliğinden

düzelen bir gelişim süreci olduğunu vurguluyor.

“Çocukların ayaklarını içe basarak yürümesi, ailelerin

ortopedi polikliniklerine en sık başvurma nedenlerinden

biri. Ancak çoğu vakada bu durum kalıcı bir sorun değildir

ve tedavi gerektirmeden zamanla düzelir,” diyen Doç. Dr.

Akmaz, gereksiz müdahalelerden kaçınılması gerektiğinin

altını çiziyor.

İçe basma nasıl ortaya çıkar?

İçe basma genellikle ayak tabanından başlayarak fark edilir.

Yürürken ya da koşarken ayakların düz hatta paralel

değil, içe doğru yönelmesiyle kendini gösterir. Bu durum

bazı çocuklarda ayak tabanı kasları ve yumuşak dokular

üzerinde baskı oluşturarak ağrı, yanma veya çabuk yorulma

gibi şikâyetlere de yol açabilir.

Doç. Dr. İbrahim Akmaz’a göre içe basmanın en yaygın

nedenleri arasında şunlar yer alıyor:

-Kaval kemiğinin (tibia) içe dönük yapısı: Dizler düz baksa

bile ayaklar içe dönebilir.

-Bebeklik döneminde anne karnındaki pozisyon: Bazı

bebeklerde ayaklar doğuştan hafif içe kıvrık olabilir.

-Kas dengesizlikleri: Kasların gergin ya da yeterince güçlü

olmaması yürüyüş şeklini etkileyebilir.

“Sağlıklı çocuklarda görülen içe basma çoğu zaman

büyüme sürecinin doğal bir parçasıdır. Kemiklerin gelişimi

tamamlandıkça ve kaslar güçlendikçe yürüyüş de

kendiliğinden düzelir,” diyen Akmaz, erken yaşlarda bu

durumun daha belirgin görülebildiğini ifade ediyor.

Özel ayakkabı gerekir mi?

Toplumda yaygın olan inanışın aksine, içe basan her çocuk

için özel ayakkabı, tabanlık ya da atel kullanımı gerek-

Şubat - February 2026


51

According to İbrahim Akmaz, Associate Professor of

Orthopedics and Traumatology at Anadolu Medical

Center, the most common causes of in-toeing include:

* Inward rotation of the shinbone (tibia): Even when

the knees face forward, the feet may turn inward.

* Position in the womb during infancy: Some babies are

born with feet that are naturally turned slightly inward.

* Muscle imbalances: Tight or insufficiently strong

muscles can affect walking patterns.

“In healthy children, in-toeing is usually a natural part

of the growth process. As bone development progresses

and muscles strengthen, gait typically corrects

itself,” Akmaz explains, noting that the condition tends

to be more pronounced at younger ages.

Are special shoes necessary?

Contrary to popular belief, not every child with in-toeing

needs special shoes, insoles, or braces. According

to experts, natural movement and appropriate activities

are sufficient in most cases.

Akmaz shares several simple yet effective recommendations:

* Activities that encourage outward foot use, such as

ballet, horseback riding, and martial arts

* Swimming styles like the frog kick, which work the

lower extremity muscles in a balanced way

* Simple stretching and strengthening exercises performed

through play

These activities support muscle development and

contribute to the gradual improvement of walking

patterns.

When should parents be more cautious?

Not every case of in-toeing is entirely benign. In some

children, this walking pattern may be a sign of an underlying

neurological or musculoskeletal condition. The

primary goal of orthopedic assessment is to determine

whether the situation is harmless or requires further

investigation.

“During examination, we assess muscle strength, range

of motion, and nervous system functions. We also

review birth history, developmental milestones, and

whether there is a family history of hereditary muscle

or nerve disorders,” says Akmaz, adding that even rare

but significant conditions can be ruled out early through

this approach.

li değil. Uzmanlara göre çoğu çocukta bu tür müdahaleler

yerine doğal hareket ve uygun aktiviteler yeterli oluyor.

Doç. Dr. Akmaz, basit ama etkili önerileri şöyle sıralıyor:

-Ayakların dışa doğru kullanımını teşvik eden bale, binicilik,

dövüş sporları

-Kurbağa stili yüzme gibi alt ekstremite kaslarını dengeli

çalıştıran aktiviteler

-Oyun yoluyla yapılan basit germe ve güçlendirme egzersizleri

Bu tür aktiviteler, hem kas gelişimini destekliyor hem de

yürüyüş modelinin zamanla düzelmesine katkı sağlıyor.

Ne zaman dikkatli olunmalı?

Her içe basma durumu masum olmayabilir. Bazı çocuklarda

bu yürüyüş şekli, altta yatan nörolojik veya kas-iskelet

sistemiyle ilgili bir problemin işareti olabilir. Bu nedenle

ortopedik değerlendirmenin temel amacı, durumun iyi

huylu mu yoksa ileri inceleme gerektiren bir tablo mu

olduğunun ayrımını yapmaktır.

“Muayenede çocuğun kas gücü, hareket açıklığı ve sinir

sistemi fonksiyonlarını değerlendiriyoruz. Aynı zamanda

doğum öyküsü, gelişim basamakları ve ailede kas ya da

sinir sistemiyle ilgili kalıtsal bir hastalık olup olmadığını

sorguluyoruz,” diyen Akmaz, nadir de olsa önemli sorunların

bu şekilde erkenden dışlanabildiğini belirtiyor.

İzleyin, ama panik yapmayın

Uzmanlar, içe basmanın büyük çoğunlukla zamana bırakılması

gereken bir gelişim süreci olduğunu vurguluyor.

Düzenli kontroller, çocuğun genel gelişiminin izlenmesi

ve gerektiğinde uzman görüşü alınması çoğu zaman

yeterli oluyor.

“Her çocuğun büyüme hızı ve gelişim paterni farklıdır.

Önemli olan aceleci davranmamak, kulaktan dolma bilgilerle

müdahaleye yönelmemek ve gerektiğinde uzman

değerlendirmesini ihmal etmemektir.”

Doğru bilgilendirme ve bilinçli takip sayesinde, içe basma

çoğu çocuk için sağlıklı büyüme yolculuğunun geçici bir

durağı olarak geride kalıyor.

Observe, but don’t panic

Experts emphasize that in most cases, in-toeing is a

developmental phase that should be monitored over

time. Regular check-ups, observing the child’s overall

development, and seeking specialist advice when needed

are usually sufficient.

“Every child’s growth rate and developmental pattern

are different. The key is not to rush, to avoid acting

on hearsay, and to ensure timely specialist evaluation

when necessary.”

With accurate information and conscious follow-up,

in-toeing often remains a temporary stop along a

healthy child’s growth journey.

Şubat - February 2026


52

“This is not a treatment, but a temporary optical illusion”

“Bu bir tedavi değil, geçici bir optik illüzyon”

Son dönemde sosyal medya platformlarında hızla

yayılan estetik trendlerden biri olan yüz germe

bantları, “invaziv olmayan”, “doğal botoks etkili” ve

“anında gençleştiren” çözümler olarak pazarlanıyor.

Kısa sürede geniş kitlelere ulaşan bu ürünler, pratik

kullanımı ve anlık görsel değişim vaadiyle özellikle

kamera karşısında daha pürüzsüz bir görünüm

arayan kullanıcıların ilgisini çekiyor.

One of the aesthetic trends that has recently spread

rapidly across social media platforms is facial

lifting tapes, marketed as “non-invasive,” “naturally

botox-like,” and “instantly rejuvenating” solutions.

Reaching wide audiences in a short time, these

products attract particular attention from users

seeking a smoother appearance on camera, thanks

to their practical use and promise of immediate

visual change.

Uzmanlar, bu yöntemin kalıcı bir gençleşme

sağlamadığını, üstelik yanlış beklentiler oluşturarak cilt

sağlığı açısından riskler barındırabildiğini vurguluyor.

Medikal Estetik Hekimi Dr. Asel Seda Bal, yüz germe

bantlarının etki mekanizmasını ve sınırlarını net bir dille

açıklıyor: “Yüz germe bantları cilt üzerinde tamamen

mekanik bir germe etkisi oluşturur. Bant ciltteyken

kırışıklıkların görünümü azalabilir, yüz daha gergin

görünebilir. Ancak bu etki bant çıkarıldığı anda ortadan

kalkar. Cilt dokusunda herhangi bir yenilenme, kolajen

artışı ya da kalıcı toparlanma söz konusu değildir.”

Dr. Bal’a göre bu uygulamayı bir gençleştirme yöntemi

olarak konumlandırmak hem tıbbi gerçeklikten uzak hem

de tüketici açısından yanıltıcı.

“Bilimsel dayanak yok, risk göz ardı edilmemeli”

Yüz germe bantlarının popülerliğine karşın, bu ürünlerin

cilt yaşlanmasını azalttığına ya da cilt dokusunu

However, experts emphasize that this method does not

provide permanent rejuvenation and may even pose

risks to skin health by creating unrealistic expectations.

Dr. Asel Seda Bal, Medical Aesthetic Physician, explains

the mechanism and limitations of facial lifting tapes in

clear terms:

“Facial lifting tapes create a purely mechanical

tightening effect on the skin. While the tape is on, the

appearance of wrinkles may decrease and the face

may look more lifted. However, this effect disappears

the moment the tape is removed. There is no tissue

regeneration, increase in collagen, or permanent

tightening of the skin.”

According to Dr. Bal, positioning this practice as a

rejuvenation method is both medically inaccurate and

misleading for consumers.

Şubat - February 2026


53

“No scientific evidence, risks should not be

overlooked”

Despite their popularity, there is no scientifically proven

study showing that facial lifting tapes reduce skin aging

or improve skin structure. On the contrary, various

side effects may occur, particularly in individuals with

sensitive skin or when the tapes are used frequently and

for extended periods.

“Repeated stretching and adhesive application on the

skin can, over time, lead to irritation, redness, sensitivity,

and even micro-level tissue stress,” says Dr. Asel Seda

Bal, emphasizing that these products should not be

viewed as harmless accessories.

Skin aging is not a one-dimensional process

Dr. Bal reminds that skin aging is not limited to wrinkles

alone; it is a multi-layered process involving collagen loss,

decreased elasticity, volume loss, the impact of facial

muscles, and lifestyle factors.

“Skin aging is not a superficial problem. Therefore, it

cannot be managed with temporary and surface-level

methods such as tapes. Lasting and healthy results can

only be achieved through scientifically based treatments

planned according to the needs of the skin.”

Expert opinion, not trends, should be decisive

Emphasizing that aesthetic trends spreading rapidly

on social media should not be confused with medical

practices, Dr. Bal notes that especially younger users can

be misled by such content.

“Aesthetic procedures are personalized and always

require a physician’s evaluation. Temporary solutions

may seem attractive, but in the long term, protecting

skin health depends on scientific, safe, and controlled

approaches.”

The right address for lasting

results: science and planning

For healthier and more

sustainable outcomes, Dr.

Asel Seda Bal states that

skin-specific medical skincare

treatments, injection-based

applications, energy-based

device technologies, and

lifestyle adjustments should be

considered together.

Concluding her remarks

by saying, “Rejuvenation

is not a moment, but a

process,” Bal underlines that

in aesthetic applications,

accurate information should

take precedence over quick

promises, and scientific

evidence over popularity.

iyileştirdiğine dair bilimsel olarak kanıtlanmış bir çalışma

bulunmuyor.

Aksine, özellikle hassas cilt yapısına sahip bireylerde veya

bantların uzun süreli ve sık kullanımı halinde çeşitli yan

etkiler ortaya çıkabiliyor.

“Cilde tekrar eden germe ve yapıştırma işlemleri,

zamanla tahrişe, kızarıklığa, hassasiyete hatta mikro

düzeyde doku stresine yol açabilir,” diyen Dr. Asel Seda

Bal, bu ürünlerin masum bir aksesuar gibi görülmemesi

gerektiğinin altını çiziyor.

Cilt yaşlanması tek boyutlu bir süreç değil

Dr. Bal, cilt yaşlanmasının yalnızca kırışıklıklarla sınırlı

olmadığını; kolajen kaybı, elastikiyet azalması, hacim

kaybı, mimik kaslarının etkisi ve yaşam tarzı faktörlerinin

birlikte rol oynadığı çok katmanlı bir süreç olduğunu

hatırlatıyor.

“Cilt yaşlanması yüzeysel bir problem değildir. Dolayısıyla

bant gibi geçici ve yüzeysel yöntemlerle yönetilmesi

mümkün değildir. Kalıcı ve sağlıklı sonuçlar ancak

cildin ihtiyacına göre planlanan, bilimsel temele dayalı

uygulamalarla elde edilebilir.”

Trendler değil, uzman görüşü belirleyici olmalı

Sosyal medyada hızla yayılan estetik trendlerin, tıbbi

uygulamalarla karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan

Dr. Bal, özellikle genç kullanıcıların bu tür içeriklerden

etkilenerek yanlış yönlenebildiğine dikkat çekiyor.

“Estetik uygulamalar kişiye özeldir ve mutlaka hekim

değerlendirmesi gerektirir. Geçici çözümler cazip

görünebilir ancak uzun vadede cilt sağlığını korumanın

yolu bilimsel, güvenli ve kontrollü yaklaşımlardan geçer.”

Kalıcı etki için doğru adres: Bilim ve planlama

Dr. Asel Seda Bal, daha sağlıklı ve sürdürülebilir sonuçlar

için; cilt yapısına

uygun medikal cilt

bakımları, enjeksiyon

bazlı uygulamalar,

enerji temelli cihaz

teknolojileri ve yaşam

tarzı düzenlemelerinin

birlikte ele alınması

gerektiğini belirtiyor.

“Gençleşme bir

‘an’ değil, süreçtir”

diyen Bal, estetik

uygulamalarda hızlı

vaatler yerine doğru

bilginin, popülerlik

yerine bilimsel

kanıtların esas

alınması gerektiğini

vurgulayarak sözlerini

tamamlıyor.

Şubat - February 2026


54

Myopia no longer stops in adulthood

Miyopi artık yetişkinlikte de durmuyor

In the digital age, eyes are raising the alarm—and a

non-surgical alternative comes into focus: Ortho-K

Once thought to be limited to childhood and adolescence,

myopia is now crossing age boundaries under the influence

of today’s digital habits. Prolonged screen time,

uninterrupted near-work, and constant visual stimulation

can cause eye prescriptions to continue progressing

well into the twenties and beyond.

The long-standing belief that “eye numbers stabilize after

the age of 18–20” is steadily losing validity in modern

living conditions. Prof. Dr. Sinan Emre, Ophthalmology

Specialist at Batıgöz Health Group Balçova Surgical Medical

Center, draws attention to the increasing number

of myopia cases in adults and evaluates the possibilities

offered by Ortho-K (Orthokeratology), a non-surgical

and reversible treatment option.

Why does modern life accelerate myopia?

Myopia is a refractive error closely linked to the eye’s

focusing mechanism. However, this mechanism is continuously

strained by all-day exposure to digital screens.

Prof. Dr. Sinan Emre explains the rise of myopia in adults

as follows:

Dijital çağda gözler alarm veriyor, cerrahiye alternatif

bir yöntem öne çıkıyor: Ortho-K

Bir zamanlar yalnızca çocukluk ve ergenlik dönemiyle

sınırlı olduğu düşünülen miyopi, günümüzün dijital

alışkanlıklarıyla birlikte yaş sınırlarını aşıyor. Uzayan ekran

süreleri, kesintisiz yakın mesafe çalışmaları ve yoğun

görsel uyarı, 20’li yaşlardan sonra da göz numarasının

ilerlemesine yol açabiliyor.

Toplumda hâlâ yaygın olan “18–20 yaşından sonra göz

numarası sabitlenir” algısı, modern yaşam koşullarıyla

birlikte geçerliliğini yitiriyor. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova

Cerrahi Tıp Merkezi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı

Prof. Dr. Sinan Emre, erişkin yaş grubunda artan miyopi

vakalarına dikkat çekerek, cerrahi dışı ve geri dönüşümlü

bir yöntem olan Ortho-K (Ortokeratoloji) tedavisinin

sunduğu olanakları değerlendiriyor.

Modern yaşam miyopiyi neden körüklüyor?

Miyopi, gözün odaklanma mekanizmasıyla yakından

ilişkili bir kırma kusuru. Ancak bu mekanizma, gün boyu

süren dijital ekran maruziyetiyle sürekli zorlanıyor. Prof.

Dr. Sinan Emre, erişkinlerde görülen miyopi artışını şöyle

açıklıyor:

“Üniversite yılları, uzun süreli okuma, bilgisayar ve

Şubat - February 2026


55

“University years, prolonged reading, and constant

exposure to computer and phone screens cause the eye

to remain locked at near distance. This can lead to the

progression of myopia not only in children, but also in

adults. Therefore, neglecting eye examinations under

the assumption that ‘my prescription has stabilized’

poses a significant risk.”

According to experts, office workers, academics, students,

and professionals with intensive screen exposure

are among the highest-risk groups.

What is Ortho-K? Can vision really change during

sleep?

Ortho-K (Orthokeratology) is a special contact lens method

designed to control myopia and mild astigmatism

without surgical intervention. The treatment is applied

using rigid, high oxygen-permeable lenses worn only

during sleep.

These lenses temporarily and precisely reshape the outermost

layer of the cornea, enabling clear vision during

the day without the need for glasses or contact lenses.

How does Ortho-K work?

* Lenses are worn before going to sleep

* During sleep, the cornea is gently flattened

* In the morning, lenses are removed and clear vision is achieved

throughout the day without additional visual aids

* The effect is reversible; when treatment is discontinued,

the cornea gradually returns to its original shape

Why is it gaining attention among adults?

While Ortho-K has long been used to slow myopia progression

in children, its appeal in adults lies primarily in

the quality-of-life advantages it offers. According to Prof.

Prof. Dr. Sinan Emre

telefon ekranına maruz kalma, gözün yakın mesafeye

kilitlenmesine neden oluyor. Bu durum yalnızca çocuklarda

değil, yetişkinlerde de miyopinin ilerlemesine yol

açabiliyor. Dolayısıyla ‘numaram artık sabitlendi’ düşüncesiyle

göz muayenelerini ihmal etmek önemli bir risk

oluşturuyor.”

Uzmanlara göre özellikle masa başı çalışanlar, akademisyenler,

öğrenciler ve dijital ekranla yoğun temas halinde

olan meslek grupları bu risk grubunun başında geliyor.

Ortho-K nedir? görme uykuda değişebilir mi?

Ortho-K (Ortokeratoloji), miyopi ve hafif astigmatı cerrahi

müdahale olmaksızın kontrol altına almayı hedefleyen

özel bir kontakt lens yöntemidir. Tedavi, yalnızca uyku

sırasında takılan, yüksek oksijen geçirgenliğine sahip, sert

yapılı özel lenslerle uygulanır.

Şubat - February 2026


56

Dr. Sinan Emre, the key benefits for adults include:

* May reduce dry eye complaints: Continuous daytime

use of soft contact lenses often causes dryness and

irritation. Since no lenses are worn during the day with

Ortho-K, these symptoms may be significantly reduced.

* A reversible alternative to surgery: It offers an important

option for patients who are hesitant about laser

surgery or whose corneal structure is not suitable for

surgical procedures.

* Compatible with an active lifestyle: Ideal for athletes,

swimmers, and individuals working in dusty or high-intensity

environments, providing freedom throughout

the day.

Is Ortho-K suitable for every case of myopia?

Like any treatment method, Ortho-K is not ideal for

every patient. Success largely depends on proper patient

selection. Prof. Dr. Sinan Emre summarizes the suitability

criteria as follows:

“We generally achieve very satisfactory results in myopia

up to –6.00 diopters and in cases of mild astigmatism.

However, before making a decision, corneal topography,

ocular surface health, and a comprehensive eye examination

are essential.”

In addition, strict adherence to hygiene rules, proper

lens care, and regular follow-up examinations are critical

both for treatment success and overall eye health.

“There is no single right option—there is a personalized

roadmap”

Emphasizing that multiple options exist for managing

progressive myopia in adulthood, Prof. Dr. Sinan Emre

highlights the importance of an individualized approach:

“Ortho-K is a very strong non-surgical alternative for

suitable patients. However, there is no single correct

solution in the management of refractive errors. What

truly matters is determining the most appropriate method

by evaluating the individual’s lifestyle, expectations,

and eye structure through a detailed examination.”

Experts underline that protecting eye health in the

digital age is possible through regular check-ups and

informed choices, noting that myopia is no longer only a

childhood issue—but one that also requires close attention

in adulthood.

Bu lensler, korneanın en üst tabakasını geçici ve kontrollü

biçimde yeniden şekillendirerek gündüz saatlerinde ek

bir görme aracına ihtiyaç duyulmadan net görüş sağlamayı

amaçlar.

Ortho-K nasıl etki gösterir?

-Lensler gece yatmadan önce takılır

-Uyku süresi boyunca kornea hafifçe düzleştirilir

-Sabah lensler çıkarıldığında, gün boyu gözlük veya kontakt

lense gerek kalmadan net görüş elde edilebilir

-Etkisi geri dönüşümlüdür; tedavi bırakıldığında kornea

zamanla eski formuna döner.

Yetişkinler için neden öne çıkıyor?

Ortho-K, çocuklarda miyopi ilerlemesini yavaşlatmak

amacıyla uzun süredir kullanılsa da, erişkinlerde tercih

edilme nedeni daha çok yaşam kalitesini artırmaya yönelik

avantajlar sunmasıdır. Prof. Dr. Sinan Emre’ye göre,

yöntemin yetişkinlerde öne çıkan yönleri şöyle:

Kuru Göz Şikâyetlerini Azaltabilir: Gün boyu yumuşak

kontakt lens kullanımı, birçok yetişkinde kuruluk ve batma

hissine yol açar. Ortho-K’de gündüz göze lens takılmadığı

için bu şikâyetler büyük oranda ortadan kalkabilir.

Cerrahiye Alternatif ve Geri Dönüşümlü: Lazer operasyonundan

çekinen ya da kornea yapısı cerrahiye uygun

olmayan hastalar için önemli bir seçenek sunar.

Aktif Yaşam Uyumlu: Spor yapanlar, yüzücüler, tozlu ya

da yoğun tempolu ortamlarda çalışan kişiler için gün

içinde özgürlük sağlar.

Her miyopi Ortho-K İçin uygun mu?

Her tedavi yöntemi gibi Ortho-K de her hasta için ideal

bir çözüm olmayabilir. Başarının temelinde doğru hasta

seçimi yatar. Prof. Dr. Sinan Emre, uygunluk kriterlerini şu

sözlerle özetliyor:

“Genellikle –6.00 diyoptriye kadar olan miyopilerde ve

hafif astigmatlarda yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. Ancak

karar vermeden önce kornea topografisi, göz yüzeyi

sağlığı ve detaylı bir göz muayenesi mutlaka yapılmalı.”

Ayrıca tedavi sürecinde hijyen kurallarına titizlikle uyulması,

lens bakımının doğru yapılması ve düzenli hekim

kontrollerinin aksatılmaması hem tedavinin başarısı hem

de göz sağlığı açısından kritik önem taşıyor.

“Tek bir doğru yok, kişiye özel yol haritası var”

Erişkin yaşta ilerleyen miyopinin yönetiminde farklı seçenekler

bulunduğunun altını çizen Prof. Dr. Sinan Emre,

yaklaşımın kişiye özel olması gerektiğini vurguluyor:

“Ortho-K, uygun hastalarda cerrahi dışı çok güçlü bir

alternatiftir. Ancak görme kusurlarının yönetiminde tek

bir doğru yoktur. Asıl önemli olan, ayrıntılı muayene ile

kişinin yaşam tarzını, beklentilerini ve göz yapısını birlikte

değerlendirerek en doğru yöntemi belirlemektir.”

Dijital çağda göz sağlığını korumanın, düzenli kontroller

ve bilinçli tercihlerle mümkün olduğuna dikkat çeken

uzmanlar, miyopinin artık yalnızca çocukluk çağının değil,

erişkinliğin de dikkatle izlenmesi gereken bir sorunu

olduğuna işaret ediyor.

Şubat - February 2026



58

“Consult Your Doctor, Regain Your Health”

“Doktoruna Danış, Sağlığına Kavuş”

Novo Nordisk aims to transform the way obesity is

perceived through its “Consult Your Doctor, Regain

Your Health” campaign, emphasizing that obesity

is not a condition to be managed through individual

effort alone, but a chronic disease that requires

medical support.

Today, obesity is no longer a problem limited to excess

weight; it has become one of the most significant public

health challenges of modern societies. With this reality in

mind, Novo Nordisk Türkiye has launched the “Consult Your

Doctor, Regain Your Health” awareness campaign to draw

attention to obesity and challenge widespread misconceptions

surrounding the disease.

Rather than focusing solely on diet and exercise for weight

management, the campaign highlights the importance of

addressing the complex biological mechanisms underlying

obesity under physician supervision. Through this approach,

Novo Nordisk underscores that obesity is not a matter

of “willpower,” but a serious and chronic disease that requires

proper diagnosis, treatment, and long-term follow-up.

Novo Nordisk, obezitenin bireysel çabalarla değil,

hekim desteğiyle yönetilmesi gereken kronik bir

hastalık olduğuna dikkat çeken “Doktoruna Danış,

Sağlığına Kavuş” kampanyasıyla obeziteye bakış

açısını dönüştürmeyi hedefliyor.

Obezite, günümüzde yalnızca kilo fazlalığıyla sınırlı bir

sorun olmaktan çıkıp, modern toplumların en önemli

halk sağlığı problemlerinden biri haline gelmiş durumda.

Novo Nordisk Türkiye, bu gerçeğe dikkat çekmek ve

obeziteye yönelik yanlış algıları dönüştürmek amacıyla

“Doktoruna Danış, Sağlığına Kavuş” farkındalık kampanyasını

hayata geçirdi.

Kampanya, kilo yönetiminde tek başına diyet ve egzersize

odaklanmak yerine, obezitenin altında yatan karmaşık

biyolojik süreçlerin hekim kontrolünde ele alınması

gerektiğini vurguluyor. Novo Nordisk, bu yaklaşımıyla

obezitenin bir “irade sorunu” değil; tanı, tedavi ve uzun

dönemli takip gerektiren ciddi ve kronik bir hastalık olduğunun

altını çiziyor.

Şubat - February 2026


59

Not a weight issue, but a health issue

Defined as a disease by the World Health Organization

(WHO) nearly 30 years ago, obesity is now recognized

as a progressive health condition associated with more

than 200 diseases, including cardiovascular diseases,

type 2 diabetes, certain types of cancer, musculoskeletal

disorders, and mental health conditions.

As in many parts of the world, obesity prevalence in

Türkiye has reached alarming levels. One in three adults

in Türkiye lives with obesity, while one in four is overweight.

Affecting more than half of the adult population,

this situation makes obesity not only an individual concern

but also a top priority for healthcare systems.

Despite this, studies show that the majority of individuals

living with obesity or excess weight attempt to manage

their weight on their own, relying on diets, short-term

exercise programs, or methods lacking scientific evidence.

Low rates of physician consultation, in turn, contribute

to unsustainable weight loss and the progression of

obesity-related diseases.

A reliable source of scientific information:

kilovesaglik.com

One of the key components of the “Consult Your Doctor,

Regain Your Health” campaign is the kilovesaglik.com

platform, which aims to bring reliable and science-based

information to the public. As part of the campaign,

individuals are directed to this digital platform to access

accurate information on obesity and weight management.

Kilovesaglik.com offers up-to-date, evidence-based, and

easy-to-understand content on the causes of obesity and

overweight, their impact on health, treatment approaches,

and weight management. By doing so, the platform

seeks to prevent misinformation and help individuals

ask the right questions before consulting a physician,

enabling a more informed and conscious approach to

the process.

Kilo sorunu değil, sağlık sorunu

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yaklaşık 30 yıl önce hastalık

olarak tanımladığı obezite; bugün kalp-damar hastalıkları,

tip 2 diyabet, bazı kanser türleri, kas-iskelet sistemi

problemleri ve ruh sağlığı bozuklukları dahil olmak üzere

200’den fazla hastalıkla ilişkili, ilerleyici bir sağlık sorunu

olarak kabul ediliyor.

Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de obezite prevalansı

alarm verici düzeylere ulaşmış durumda. Türkiye’de

yetişkin her üç kişiden biri obeziteyle yaşarken, her

dört kişiden biri fazla kilolu. Yetişkin nüfusun yarısından

fazlasını etkileyen bu tablo, obeziteyi yalnızca bireylerin

değil, sağlık sistemlerinin de öncelikli gündem maddelerinden

biri haline getiriyor.

Buna karşın yapılan araştırmalar, obezite veya fazla kilo

ile yaşayan bireylerin büyük bölümünün kilo yönetimini

çoğunlukla kendi başına, diyetler, kısa süreli egzersiz

programları veya bilimsel dayanağı olmayan yöntemlerle

sürdürmeye çalıştığını gösteriyor. Hekime başvurma

oranlarının düşük olması ise, sürdürülebilir olmayan kilo

kayıplarına ve obeziteye bağlı hastalıkların ilerlemesine

zemin hazırlıyor.

Bilimsel bilgiye güvenilir bir kaynak:

kilovesaglik.com

“Doktoruna Danış, Sağlığına Kavuş” kampanyasının

önemli bileşenlerinden biri de toplumu güvenilir ve

bilimsel içeriklerle buluşturmayı amaçlayan kilovesaglik.

com platformu. Kampanya kapsamında bireyler, obezite

ve kilo yönetimiyle ilgili doğru bilgiye ulaşmaları için bu

dijital platforma yönlendiriliyor.

Kilovesaglik.com; obezite ve fazla kilonun nedenleri,

sağlık üzerindeki etkileri, tedavi yaklaşımları ve kilo

yönetimine dair güncel, kanıta dayalı ve anlaşılır içerikler

sunarak, bilgi kirliliğinin önüne geçmeyi hedefliyor.

Platform, bireylerin hekime başvurmadan önce doğru

soruları sormasına ve süreci daha bilinçli yönetmesine

katkı sağlamayı amaçlıyor.

“Obesity is not a simple matter of energy balance”

Endocrinology and Metabolic Diseases Specialist Prof.

Dr. Hasan Aydın points out that public perception of

obesity does not align with scientific facts and shares the

following insights:

“Explaining obesity solely through calories consumed

and calories burned is no longer sufficient. Hormones

that regulate hunger and satiety, genetic predisposition,

metabolic mechanisms, psychological state, and environmental

factors all play a decisive role in weight control.

For this reason, obesity can no longer be considered a

problem that can be resolved in a short time through

individual willpower alone.

Effective and sustainable weight management requires a

long-term treatment process conducted under physician

supervision, taking into account accompanying diseases

and individual medical history. Early professional support

Şubat - February 2026


60

not only increases success in weight management but

also plays a critical role in preventing obesity-related

conditions such as diabetes, hypertension, and cardiovascular

diseases.”

A long-term social responsibility approach from

Novo Nordisk

With nearly 20 years of expertise in obesity treatment,

Novo Nordisk aims to transform its scientific knowledge

in this field into societal benefit. Novo Nordisk Türkiye

General Manager Bike Başaklar summarizes the core

approach behind the campaign as follows:

“As Novo Nordisk, we are a healthcare company with

a foundation-owned structure, focused on diabetes

and obesity for over 100 years and guided by the vision

of a ‘healthier future.’ Nearly 20 years ago, under the

guidance of science, we demonstrated that obesity is

not merely the result of lifestyle choices, but a condition

driven by a strong and complex biology.

Through our ‘Consult Your Doctor, Regain Your Health’

campaign, we emphasize that obesity is a health issue

that cannot be resolved without physician support, and

that the path to health begins with consulting a doctor.

Our goal is to change the way individuals approach

obesity and to ensure they meet the right specialist at

the right time.”

Broad impact through multi-channel communication

The “Consult Your Doctor, Regain Your Health” campaign

reaches wide audiences through influencer collaborations

on digital platforms such as Instagram and YouTube,

as well as outdoor applications in gyms, shopping malls,

and metro screens. With this multi-channel communication

strategy, Novo Nordisk Türkiye aims to increase awareness

of obesity and its treatment, ultimately driving a

meaningful societal transformation.

More information about the campaign and obesity is

available at kilovesaglik.com.

“Obezite basit bir enerji dengesi meselesi değil”

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof.

Dr. Hasan Aydın, obeziteye dair toplumsal algının bilimsel

gerçeklerle örtüşmediğine dikkat çekerek şu değerlendirmelerde

bulunuyor:

“Obeziteyi yalnızca alınan ve harcanan kalori üzerinden

açıklamak artık yeterli değil. Açlık ve tokluk hissini

düzenleyen hormonlar, genetik yatkınlık, metabolik

mekanizmalar, psikolojik durum ve çevresel faktörler kilo

kontrolünde belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle obezite,

bireysel iradeyle kısa sürede çözülebilecek bir sorun

olmaktan çıkıyor.

Etkili ve sürdürülebilir kilo yönetimi; eşlik eden hastalıkların

ve bireysel öykünün değerlendirilmesiyle, hekim

kontrolünde yürütülen uzun soluklu bir tedavi sürecini

gerektiriyor. Erken dönemde alınan profesyonel destek

hem kilo yönetiminde başarıyı artırıyor hem de diyabet,

hipertansiyon ve kalp-damar hastalıkları gibi obeziteyle

ilişkili hastalıkların önlenmesinde kritik rol oynuyor.”

Novo Nordisk’ten uzun vadeli bir toplumsal

sorumluluk yaklaşımı

Obezite tedavisinde yaklaşık 20 yıllık uzmanlığa sahip

olan Novo Nordisk, bu alandaki bilimsel birikimini toplumsal

faydaya dönüştürmeyi hedefliyor. Novo Nordisk

Türkiye Genel Müdürü Bike Başaklar, kampanyanın arkasındaki

temel yaklaşımı şu sözlerle özetliyor:

“Novo Nordisk olarak 100 yılı aşkın süredir diyabet ve

obezite alanlarına odaklanan, vakıf şirketi kimliğine sahip

ve ‘daha sağlıklı bir gelecek’ vizyonuyla hareket eden bir

sağlık şirketiyiz. Yaklaşık 20 yıl önce, obezitenin yalnızca

yaşam tarzı tercihlerinden ibaret olmadığını; arkasında

güçlü ve karmaşık bir biyoloji bulunduğunu bilimin rehberliğinde

ortaya koyduk.

‘Doktoruna Danış, Sağlığına Kavuş’ kampanyamızla, obezitenin

hekim desteği olmadan çözülemeyecek bir sağlık

sorunu olduğuna ve sağlığa giden yolun doktora danışmaktan

geçtiğine dikkat çekiyoruz. Amacımız, bireylerin

obeziteye yaklaşımını değiştirmek ve doğru zamanda

doğru uzmanla buluşmalarını sağlamak.”

Çok kanallı iletişimle geniş etki

“Doktoruna Danış, Sağlığına Kavuş” kampanyası; Instagram

ve YouTube başta olmak üzere dijital mecralarda

influencer iş birlikleriyle, aynı zamanda spor salonları,

alışveriş merkezleri ve metro ekranlarında yer alan outdoor

uygulamalarla geniş kitlelere ulaşıyor. Novo Nordisk

Türkiye, bu çok kanallı iletişim stratejisiyle obezite ve

tedavisi konusundaki farkındalığı artırmayı ve toplumsal

bir dönüşüm sağlamayı amaçlıyor.

Kampanya ve obezite hakkında daha fazla bilgiye kilovesaglik.com

web sitesi üzerinden ulaşılabiliyor.

Şubat - February 2026



62

Türkiye makes its mark at AEEDC Dubai with İKMİB’s national participation

İKMİB’in milli katılım organizasyonuyla AEEDC Dubai’de Türkiye imzası

Türkiye’nin kimya ve medikal sanayideki ihracat

gücünü uluslararası platformlara taşıyan İstanbul

Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği

(İKMİB), ağız ve diş sağlığı alanında dünyanın en

prestijli buluşma noktalarından biri olan AEEDC Dubai

Fuarı’na bu yıl 7’nci kez milli katılım organizasyonu

gerçekleştirdi. Dental sektörde faaliyet gösteren

39 Türk firması, ileri teknolojiye sahip ürünleri ve

yüksek katma değerli çözümleriyle Türkiye’yi küresel

vitrine taşıdı.

Carrying Türkiye’s export strength in the chemical

and medical industries to international platforms, the

Istanbul Chemicals and Chemical Products Exporters’

Association (İKMİB) organized the national

participation at AEEDC Dubai for the seventh time

this year. Recognized as one of the world’s most

prestigious meeting points in the field of oral and

dental health, AEEDC Dubai once again provided a

global showcase for Türkiye. A total of 39 Turkish

companies operating in the dental sector represented

the country with advanced-technology products

and high value-added solutions.

85 bini aşkın profesyonel, binlerce yenilikçi çözüm

Bu yıl 19–21 Ocak 2026 tarihleri arasında Birleşik Arap

Emirlikleri’nin Dubai kentinde düzenlenen AEEDC Dubai

Fuarı, 30 yılı aşkın köklü geçmişiyle dental sektörünün en

önemli uluslararası etkinlikleri arasında yer alıyor. Ağız

ve diş sağlığı alanındaki en son bilimsel gelişmelerin, ileri

teknolojik çözümlerin ve yenilikçi ürünlerin sergilendiği

fuar, bu yıl 85 binden fazla ziyaretçiyi ağırladı.

Toplamda 3 bin 900’ün üzerinde katılımcı firmanın yer

aldığı organizasyon, Orta Doğu’dan Afrika’ya, Asya’dan

Avrupa’ya uzanan geniş bir ticaret coğrafyasını tek çatı

altında buluşturdu. İKMİB öncülüğünde gerçekleştirilen

milli katılım kapsamında 19 firma, bireysel katılımla ise 20

Türk firması fuarda yer aldı. Türk dental sektörü; üretim

gücü, kalite standartları ve teknoloji odaklı yaklaşımıyla

ziyaretçilerin ilgi odağı oldu.

Over 85,000 professionals, thousands of innovative

solutions

Held in Dubai, United Arab Emirates, from 19–21 January

2026, AEEDC Dubai boasts a history of more than 30

years and ranks among the most important international

events in the global dental industry. Showcasing the

latest scientific developments, advanced technological

solutions, and innovative products in oral and dental health,

the exhibition welcomed more than 85,000 visitors

this year.

With over 3,900 exhibiting companies, the event brought

together a vast commercial geography spanning

the Middle East, Africa, Asia, and Europe under one

Şubat - February 2026


63

roof. Within the framework of the national participation

organized by İKMİB, 19 companies took part, while an additional

20 Turkish companies participated individually.

Türkiye’s dental sector drew significant attention with its

strong manufacturing capabilities, high quality standards,

and technology-driven approach.

Official engagements and sectoral cooperation

During the exhibition, İKMİB Chairman of the Board Adil

Pelister, together with İKMİB Medical and Medical Devices

Sector Representatives Mehmet Ahmet Ünlü and

Namık Kemal Ayhan, visited the stands of Turkish companies,

offering direct support to sector representatives.

The exhibition was also visited by H.E. Onur Şaylan,

Consul General of the Republic of Türkiye in Dubai; Trade

Counsellors of the Republic of Türkiye in Dubai, Hacı Hasan

Kaygısız and Muhammed Emin Erkal; and Erkan Uçar,

Chairman of the Board of DİŞSİAD. They conveyed their

best wishes to Turkish exhibitors, reinforcing the visibility

of Türkiye’s institutional strength and public–private

sector cooperation in the dental field on an international

stage.

Adil Pelister: “The Turkish dental sector exports

trust and quality”

Commenting on AEEDC Dubai, İKMİB Chairman Adil

Pelister highlighted the Turkish dental sector’s position

in global markets, stating:

Resmî temaslar, sektörel güç birliği

Fuar süresince İKMİB Yönetim Kurulu Başkanı Adil

Pelister, İKMİB Medikal–Tıbbi Cihaz sektör temsilcileri

Mehmet Ahmet Ünlü ve Namık Kemal Ayhan ile birlikte

Türk firmalarının stantlarını ziyaret ederek sektöre

destek verdi.

Ayrıca fuar; T.C. Dubai Başkonsolosu Onur Şaylan, T.C.

Dubai Ticaret Ataşeleri Hacı Hasan Kaygısız ve Muhammed

Emin Erkal, DİŞSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erkan

Uçar tarafından da ziyaret edilerek Türk firmalarına

başarı dilekleri iletildi. Bu temaslar, Türkiye’nin dental

alandaki kurumsal gücünü ve kamusal–özel sektör iş

birliğini uluslararası platformda görünür kıldı.

Adil Pelister: “Türk dental sektörü güveni ve kaliteyi

ihraç ediyor”

AEEDC Dubai Fuarı’na ilişkin değerlendirmelerde bulunan

İKMİB Yönetim Kurulu Başkanı Adil Pelister, Türk dental

sektörünün küresel pazarlardaki konumuna dikkat çekerek

şu açıklamalarda bulundu:

“AEEDC Dubai, Türk ağız ve diş sağlığı sektörü için yalnızca

bir fuar değil; Orta Doğu, Afrika ve Asya pazarlarına

açılan stratejik bir ticaret kapısıdır. İKMİB olarak bu yıl

yedinci kez milli katılım organizasyonunu üstlendiğimiz

bu önemli buluşmada, ülkemizden 39 firmayla yer aldık.”

Pelister, Türk dental sektörünün sahip olduğu yetkinliklere

de vurgu yaptı:

Şubat - February 2026


64

“AEEDC Dubai is not merely a trade fair for Türkiye’s oral

and dental health sector; it is a strategic gateway to the

markets of the Middle East, Africa, and Asia. This year, as

İKMİB, we proudly organized our national participation for

the seventh time and took part in this major event with 39

companies from Türkiye.”

Pelister also emphasized the sector’s core strengths:

“The Turkish dental sector stands out in global markets as

a reliable solution partner, thanks to its strong manufacturing

infrastructure, high quality standards, competitive

pricing advantage, and flexible production capabilities.

A global platform such as AEEDC—one of the world’s

largest dental exhibitions—offers an extremely strategic

environment for bringing these strengths together with

international buyers.”

Showcasing not only products, but the Türkiye brand

Stressing that participating companies represented not

only their products but also Türkiye’s engineering strength,

R&D capabilities, and identity as a reliable supplier,

Pelister continued:

“Our companies demonstrated a performance that further

strengthened the perception of ‘Made in Türkiye.’ We

firmly believe that this exhibition, where the foundations

of new partnerships and long-term commercial relationships

were laid, will make tangible contributions to the

export performance of our dental sector.”

İKMİB’s determined steps toward global targets

İKMİB continues to position the dental sector as one of

the strategic pillars of Türkiye’s chemical and medical

exports. The strong interest and high level of engagement

achieved at AEEDC Dubai once again highlighted the

Turkish dental sector’s growth potential in global markets.

“As İKMİB, we will continue with determination to enhance

the international visibility of the Turkish dental sector,

open new markets for our companies, and expand our

export targets.”

“Türk dental sektörü; güçlü üretim altyapısı, yüksek kalite

standartları, rekabetçi fiyat avantajı ve esnek üretim kabiliyetiyle

küresel pazarlarda güvenilir bir çözüm ortağı olarak öne

çıkıyor. AEEDC gibi dünyanın en büyük dental fuarlarından

biri, bu yetkinliklerin uluslararası alıcılarla buluşması açısından

son derece stratejik bir zemin sunuyor.”

Yalnızca ürün değil, Türkiye markası da sergilendi

Fuara katılan firmaların yalnızca ürünlerini değil, aynı zamanda

Türkiye’nin mühendislik gücünü, Ar-Ge yetkinliğini ve güvenilir

tedarikçi kimliğini de başarıyla temsil ettiğini belirten

Pelister, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Firmalarımız bu organizasyonda, ‘Made in Türkiye’ algısını

güçlendiren bir performans sergiledi. Yeni iş birliklerinin ve

uzun vadeli ticari ilişkilerin temellerinin atıldığı bu fuarın,

dental sektörümüzün ihracat performansına somut katkılar

sağlayacağına inanıyoruz.”

İKMİB’den küresel hedeflere kararlı adımlar

İKMİB, dental sektörünü; Türkiye’nin kimya ve medikal

ihracatının stratejik başlıklarından biri olarak konumlandırmayı

sürdürüyor. AEEDC Dubai Fuarı’nda elde edilen yüksek

temas trafiği ve güçlü ilgi, Türk dental sektörünün küresel

pazarlardaki büyüme potansiyelini bir kez daha ortaya koydu.

“İKMİB olarak Türk dental sektörünün uluslararası pazarlardaki

görünürlüğünü artırmaya, firmalarımızı yeni pazarlara

açmaya ve ihracat hedeflerimizi büyütmeye kararlılıkla

devam edeceğiz.”

Şubat - February 2026



66

Allergan Aesthetics Türkiye appoints Esin Tekce to lead the Allergan Medical Institute

Allergan Aesthetics Türkiye, a division

of AbbVie, has announced a strategic

appointment that further strengthens

its vision of placing scientific education

at the center of medical aesthetics.

Esin Tekce, who stands out with many

years of industry experience, has been

appointed as Director of the Allergan

Medical Institute (AMI), an initiative established

to support the professional

development of physicians.

This appointment is considered a strong

indication of Allergan Aesthetics Türkiye’s

determination to shape the sector not

only through products and technologies, but also through

knowledge, education, and a focus on clinical excellence.

Leadership centered on scientific education

Since its establishment, the Allergan Medical Institute

has supported the development of healthcare professionals

through training programs that place a scientific

approach, ethical practices, and clinical competence at

the core of medical aesthetics. In her new role, Esin Tekce

will further advance AMI’s mission and lead the vision of

positioning Türkiye as an international-standard education

hub in the field of medical aesthetics.

Under Tekce’s leadership, AMI aims to expand

the scope and accessibility of scientific training

programs designed to enhance physicians’

knowledge and technical competencies in areas

such as:

* patient consultation,

* application techniques,

* complication management,

* and case-based clinical training.

A sector vision shaped by education

Allergan Aesthetics Türkiye believes that sustainable

success in medical aesthetics is achieved

not only through innovative products, but also through

clinically sound practices supported by accurate and upto-date

knowledge. Positioned with this understanding,

the Allergan Medical Institute continues to serve as a

trusted reference point throughout physicians’ continuous

learning journeys.

With Esin Tekce’s leadership, AMI is expected to become a

key driver of education-focused transformation in the medical

aesthetics sector through training content supported

by current scientific data, international expertise sharing,

and a multidisciplinary approach.

Allergan Aesthetics Türkiye, Allergan Medical Institute liderliğini Esin Tekce’ye emanet etti

Bir AbbVie divizyonu olan Allergan Aesthetics Türkiye,

medikal estetik alanında bilimsel eğitimi merkeze alan

vizyonunu güçlendiren stratejik bir atamaya imza attı.

Hekimlerin mesleki gelişimini desteklemek amacıyla

hayata geçirilen Allergan Medical Institute’un (AMI)

Direktörlüğü görevine, sektörde uzun yıllara dayanan

deneyimiyle öne çıkan Esin Tekce atandı.

Bu atama, Allergan Aesthetics Türkiye’nin yalnızca ürün ve

teknolojilerle değil, bilgi, eğitim ve klinik mükemmeliyet

odağında da sektöre yön verme kararlılığının güçlü bir

göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Bilimsel eğitimi merkeze alan bir liderlik

Allergan Medical Institute, kurulduğu günden bu yana

medikal estetikte bilimsel yaklaşımı, etik uygulamaları

ve klinik yetkinliği merkeze alan eğitim programlarıyla

sağlık profesyonellerinin gelişimini destekliyor. Esin

Tekce, yeni görevinde AMI’nin bu misyonunu daha da ileri

taşıyarak, Türkiye’yi medikal estetik alanında uluslararası

standartlarda bir eğitim merkezi haline getirme vizyonuna

liderlik edecek.

Tekce’nin öncülüğünde AMI çatısı altında;

-hasta konsültasyonu,

-uygulama teknikleri,

-komplikasyon yönetimi,

vaka bazlı klinik eğitimler gibi alanlarda hekimlerin bilgi

birikimini ve teknik yetkinliklerini artırmaya yönelik

bilimsel eğitim programlarının kapsamının ve erişiminin

güçlendirilmesi hedefleniyor.

Eğitimle şekillenen bir sektör vizyonu

Allergan Aesthetics Türkiye, medikal estetikte kalıcı

başarının yalnızca inovatif ürünlerle değil, doğru bilgiyle

desteklenen klinik uygulamalarla mümkün olduğuna

inanıyor. Bu anlayışla konumlanan Allergan Medical

Institute, hekimlerin sürekli öğrenme yolculuklarında

güvenilir bir referans noktası olmayı sürdürüyor.

Esin Tekce’nin liderliğiyle birlikte AMI’nin, güncel bilimsel

verilerle desteklenen eğitim içerikleri, uluslararası

uzmanlık paylaşımları ve çok disiplinli yaklaşımıyla medikal

estetik sektöründe eğitim odaklı dönüşümün önemli bir

aktörü olması amaçlanıyor.

Şubat - February 2026





70

Significant appointment from Pfizer Türkiye

Pfizer Türkiye’den önemli atama

Aytaç Yeğin has been appointed

as Hospital Portfolio and

Operations Lead at the Pfizer

International Commercial

Office.

Standing out in the healthcare

sector with its innovative approach,

strong scientific foundation,

and global impact, Pfizer draws

attention with a significant

appointment from Türkiye to

its international organization.

Aytaç Yeğin, who has held various

strategic roles at Pfizer Türkiye

for many years and most recently

served in a Commercial Leadership position, assumed

his new role as Hospital Portfolio and Operations Lead

within the Specialty Category of the Pfizer International

Commercial Office as of February 1, 2026.

This appointment not only represents a strong indicator

of Pfizer Türkiye’s vision to bring its qualified talent pool

into the global organization, but also marks an important

milestone in Aytaç Yeğin’s multi-layered career

journey.

New role: Shaping international hospital strategies

In his new role, Aytaç Yeğin will lead the commercial

and operational strategies of the hospital portfolio

within the Specialty Category of the Pfizer International

Commercial Office. His responsibilities will include

hospital-focused portfolio management across international

markets, the implementation of market-shaping

initiatives, the development of diagnostic capabilities for

next-generation therapies, and the delivery of operational

excellence.

This critical role supports Pfizer’s objective of expanding

access to innovative solutions within its hospital

portfolio across broader patient populations, while also

enabling Aytaç Yeğin to leverage his diverse experience

across different therapy areas on a global scale.

Extending from Pfizer Türkiye to the international

organization, this appointment stands out as a reflection

of both the company’s global talent strategy and the

strong professional expertise developed within Türkiye’s

healthcare sector on the international stage.

Aytaç Yeğin, Pfizer Uluslararası

Ticari Ofisi’nde

Hastane Portföyü ve Operasyonlar

Liderliği görevine

atandı.

Sağlık sektöründe yenilikçi

yaklaşımı, güçlü bilimsel altyapısı

ve küresel ölçekte sağladığı

etkiyle öne çıkan Pfizer,

Türkiye’den uluslararası organizasyonuna

gerçekleştirdiği

önemli bir atamayla dikkat

çekiyor. Pfizer Türkiye’de uzun

yıllardır farklı stratejik rollerde

görev alan ve son olarak Ticari

Liderlik pozisyonunu üstlenen Aytaç Yeğin, 1 Şubat 2026

itibarıyla Pfizer Uluslararası Ticari Ofisi Uzmanlık Kategorisi

bünyesinde Hastane Portföyü ve Operasyonlar Lideri

olarak yeni görevine başladı.

Bu atama, Pfizer Türkiye’nin global organizasyon içindeki

yetkin insan kaynağını uluslararası platformlara taşıma

vizyonunun güçlü bir göstergesi olmasının yanı sıra, Aytaç

Yeğin’in çok katmanlı kariyer yolculuğunda da önemli

bir kilometre taşı niteliği taşıyor.

Yeni Görev: Uluslararası Hastane Stratejilerinin

Mimarlığı

Aytaç Yeğin, yeni görevinde Pfizer Uluslararası Ticari Ofisi

Uzmanlık Kategorisi bünyesinde yer alan hastane portföyünün

ticari ve operasyonel stratejilerine liderlik edecek.

Uluslararası pazarlarda hastane odaklı portföy yönetiminin

yanı sıra, pazarı dönüştüren girişimlerin hayata geçirilmesi,

yeni nesil tedavilere yönelik tanı olanaklarının

geliştirilmesi ve operasyonel mükemmeliyetin sağlanması

Yeğin’in sorumluluk alanları arasında yer alacak.

Bu kritik rol, Pfizer’in hastane portföyünde yenilikçi

çözümleri daha geniş hasta popülasyonlarına ulaştırma

hedefini desteklerken, Aytaç Yeğin’in farklı terapi alanlarında

edindiği çok yönlü deneyimi de global ölçekte

değerlendirmesine olanak tanıyacak.

Pfizer Türkiye’den uluslararası organizasyona uzanan bu

atama, hem şirketin global insan kaynağı stratejisinin

hem de Türkiye’nin sağlık sektöründeki güçlü profesyonel

birikiminin uluslararası arenadaki yansımalarından biri

olarak öne çıkıyor.

Şubat - February 2026



72

A new strategic chapter begins at Gilead Türkiye

Gilead Türkiye’de stratejik bir dönem başlıyor

Leadership in market access

and health policy entrusted

to Esra Koç.

Gilead Sciences, a global pioneer

in innovative therapies,

has announced a significant

leadership appointment within

its Türkiye organization. With

many years of experience in

market access, health policy,

and public affairs in the

pharmaceutical industry, Esra

Koç has assumed her new role

as Market Access Director at

Gilead Türkiye.

This appointment is regarded

as a strong reflection of Gilead’s

commitment to further

advancing its vision of supporting

timely, sustainable, and

equitable access to innovative

treatments for patients in

Türkiye.

Strategic strengthening in

access to innovative therapies

With its science-driven approach

and patient-focused

solutions, Gilead Türkiye not

only develops innovative

treatments but also designs holistic strategies aimed at

reducing structural barriers to access. Strengthening its

organizational structure in this direction, the company

will continue its efforts in market access and health

policy with a more strategic and long-term perspective

under the leadership of Esra Koç.

In her new role, Esra Koç will lead Gilead Türkiye across a

broad scope of responsibilities, ranging from reimbursement

and pricing strategies to health economics models,

from collaborations with public authorities to multi-stakeholder

policy development processes.

This key appointment in the field of market access once

again demonstrates Gilead Türkiye’s determination and

long-term vision to connect innovative therapies with

healthcare systems.

Pazar erişimi ve sağlık politikaları

alanındaki liderlik,

Esra Koç’a emanet…

Yenilikçi tedaviler alanında

küresel ölçekte çığır açan

çalışmalara imza atan Gilead

Sciences, Türkiye organizasyonunda

önemli bir liderlik

atamasını duyurdu. İlaç sektöründe

pazar erişimi, sağlık

politikaları ve kamu ilişkileri

alanlarında uzun yıllara dayanan

deneyimiyle öne çıkan

Esra Koç, Gilead Türkiye’nin

yeni Pazar Erişimi Direktörü

olarak göreve başladı.

Bu atama, Gilead’ın Türkiye’de

hastaların yenilikçi tedavilere

zamanında, sürdürülebilir

ve eşit koşullarda erişimini

destekleme vizyonunu daha

da ileri taşıma hedefinin güçlü

bir yansıması olarak değerlendiriliyor.

Yenilikçi tedavilere erişimde

stratejik bir güçlenme

Gilead Türkiye, bilim temelli

yaklaşımı ve hasta odaklı

çözümleriyle yalnızca tedavi

geliştirmekle kalmıyor; bu tedavilere

erişimin önündeki yapısal engelleri azaltmaya

yönelik bütüncül stratejiler de geliştiriyor. Organizasyon

yapısını bu doğrultuda güçlendiren şirket, pazar

erişimi ve sağlık politikaları alanındaki çalışmalarını

Esra Koç’un liderliğinde daha stratejik ve uzun vadeli

bir bakış açısıyla sürdürecek.

Yeni görevinde Esra Koç; geri ödeme ve fiyatlandırma

stratejilerinden sağlık ekonomisi modellerine, kamu

otoriteleriyle yürütülen iş birliklerinden çok paydaşlı

politika geliştirme süreçlerine kadar geniş bir alanda

Gilead Türkiye’ye liderlik edecek.

Gilead Türkiye’nin pazar erişimi alanındaki bu önemli

ataması, şirketin yenilikçi tedavileri sağlık sistemleriyle

buluşturma konusundaki kararlılığını ve uzun vadeli

vizyonunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Şubat - February 2026



Yurdumuzun

her yerindeyiz

Şimdi daha güvenli

Sektörde 23 yıldır varlığını sürdüren Benay tıbbi gaz

sistemleri, medikal gaz sistemlerinin kurulum, danışmanlık

ve bakım-onarım işlerini yaparken yenilikçi, etkili ve hızlı

çözümler sunmaktadır.

Gaz sistemlerinin hayati öneminin farkında olan firmamız

7/ 24 hizmet sonrası Periyodik bakım ve onarım konusunda

sektörde lider konumdadır.

FALİYET KONUSU: Merkezi medikal gaz sistemleri,

hastanelerde , laboratuvarlar ’da sağlık kuruluşlarında

kullanılan medikal gazların ; Oksijen (O2) , Azotprotoksit

(N2O) , Vakum ( Vac ) , Medikal ve Cerrahi Hava (MA4 –

MA7) , Atık gaz tahliye (AGSS) merkezden elde edilerek

, bakır boru hattı ile gerekli ünitelere dağılımını sağlayan

emniyetli ve uzun ömürlü sistemlerdir.

• Merkezi medikal gaz sistemi hastanelere ve sağlık

kuruluşlarında pratik kullanımlı, emniyetli ve kalıcı bir

çözüm sunar.

• Tüplerin hastane içerisinde dağıtılmasını ve tekrar

toplanmasını engeller.

• Tüplerin hastane içerisine transferi sırasında hijyen

kurallarının ihlal edilmesini önler.

• Gaz kullanım sarfiyatını azaltır.

• Cihazların tek bir noktadan kontrol ve müdahale edilmesine

olanak sağlar.

• Bakım ve onarım maliyetlerinin düşük olmasını sağlar.

HİZMETLER:

Medikal Gaz Santralleri

Bakır Boru Tesisatı

Gaz Prizleri

Flowmetre ve Aksesuarları

Hastabaşı ve Yoğunbakım Üniteleri

Pendant Üniteleri

Medikal Gaz Sistemleri Periyodik Bakım Onarım Hizmetleri

BENAY TIBBI GAZ SİSTEMLERİ SAN. TİC. LTD. ŞTİ.

ADRES: BEŞİKKAYA MAH. 1916 CAD 37/G

ALTINDAĞ / ANKARA

YÖNETİCİ BÜŞRA GÜMÜŞ :0533 472 99 10

TEKNİK MÜDÜR SERVET ÇAĞLAYAN :

0551 830 40 74

WEB: www.benaymedikal.com

E-MAİL:info@benaymedikal.com

We are everywhere

in our country

Now safer

Benay Medical Gas Systems, which has been in the

sector for 23 years, offers innovative, effective and fast

solutions while performing installation, consultancy and

maintenance-repair works of medical gas systems.

Our company, which is aware of the vital importance of gas

systems, is the leader in the sector in periodic maintenance

and repair after 7/24 service.

SUBJECT OF ACTIVITY: Central medical gas systems are

safe and long-lasting systems that provide the distribution

of medical gases used in hospitals, laboratories and health

institutions; Oxygen (O2), Nitrogenprotoxide (N2O),

Vacuum (Vac), Medical and Surgical Air (MA4 - MA7),

Waste gas discharge (AGSS) from the center and distribute

them to the necessary units with copper pipeline.

- Central medical gas system offers a practical, safe and

permanent solution for hospitals and health institutions.

- It prevents the distribution and re-collection of cylinders

within the hospital.

- Prevents violation of hygiene rules during the transfer of

cylinders into the hospital.

- Reduces gas consumption.

- Allows control and intervention of devices from a single

point.

- Ensures low maintenance and repair costs.

SERVICES:

Medical Gas Plants

Copper Pipe Installation

Gas Sockets

Flowmeters and Accessories

Bedside and Intensive Care Units

Pendant Units

Medical Gas Systems Periodic Maintenance and Repair

Services

BENAY MEDICAL GAS SYSTEMS

ADDRESS: BEŞİKKAYA MAH. 1916 CAD 37/G

ALTINDAĞ / ANKARA

DIRECTOR: BÜŞRA GÜMÜŞ :0533 472 99 10

TECHNICAL MANAGER: SERVET ÇAĞLAYAN :

0551 830 40 74

WEB: www.benaymedikal.com

E-MAIL: info@benaymedikal.com



76

A strategic threshold from local strength to global player

Yerli güçten küresel oyunculuğa stratejik bir eşik

Polifarma enters a new phase in

its globalization journey with the

TURQUALITY Support Program.

Building a strong ecosystem spanning

production, R&D, exports, and

branding with nearly 40 years of

deep-rooted experience in the Turkish

pharmaceutical industry, Polifarma

has been included in the TURQUALITY

Support Program implemented by

the Ministry of Trade of the Republic

of Türkiye. For Polifarma, this development

goes beyond participation

in a support program; it represents

the official recognition of corporate

maturity, brand strength, and global

competitiveness.

Ranked among Türkiye’s top 500

industrial enterprises, Polifarma has

passed a significant milestone in its globalization journey

by being accepted into the TURQUALITY program, while

aiming to increase its export capacity and represent the

Turkish pharmaceutical industry more strongly in international

markets.

A strong validation mechanism in branding and

institutionalization

As the world’s first and only state-supported branding

program, TURQUALITY offers a comprehensive development

model designed to enable Turkish brands to

achieve sustainable success in international markets and

become globally competitive players. Beyond financial

support, the program aims to strengthen companies’

entire value chain—from production infrastructure and

supply chain management to marketing strategies and

after-sales services—through a holistic approach.

Polifarma’s inclusion in the TURQUALITY program demonstrates

not only its production and export strength,

but also that its brand strategy, corporate governance

structure, and long-term vision have been shaped in line

with international standards.

The global reflection of 40 years of expertise

Contributing to public health and the healthcare sector

for nearly four decades, Polifarma maintains its leading

position in the industry with its modern production

facilities built on a 62,000-square-meter site in Tekirdağ–

Ergene, a strong R&D infrastructure, and advanced tech-

Şubat - February 2026

Vildan Kumrulu, Vice Chairman of the Board of Polifarma

Polifarma, TURQUALITY

Destek Programı’yla

globalleşme yolculuğunda

yeni bir faza geçiyor.

Türk ilaç sektöründe 40 yıla

yaklaşan köklü birikimiyle

üretimden Ar-Ge’ye, ihracattan

markalaşmaya uzanan

güçlü bir ekosistem inşa

eden Polifarma, T.C. Ticaret

Bakanlığı tarafından yürütülen

TURQUALITY Destek

Programı kapsamına alındı.

Polifarma için bu gelişme,

yalnızca bir destek programına

dahil olmanın ötesinde;

kurumsal olgunluğun, marka

gücünün ve küresel rekabet

yetkinliğinin resmî olarak

tescillenmesi anlamını taşıyor.

Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu arasında yer

alan Polifarma, TURQUALITY kapsamına alınarak globalleşme

yolculuğunda önemli bir eşiği geride bırakırken,

ihracat kapasitesini artırmayı ve Türk ilaç sektörünü uluslararası

pazarlarda daha güçlü bir şekilde temsil etmeyi

hedefliyor.

Markalaşma ve kurumsallaşmada güçlü bir onay

mekanizması

Devlet destekli ilk ve tek markalaşma programı olan

TURQUALITY; Türk markalarının uluslararası pazarlarda

sürdürülebilir başarı elde etmesini, küresel ölçekte

rekabet edebilen oyuncular haline gelmesini amaçlayan

kapsamlı bir gelişim modeli sunuyor. Program; finansal

desteklerin yanı sıra, şirketlerin üretim altyapısından

tedarik zincirine, pazarlama stratejilerinden satış sonrası

hizmetlere kadar tüm süreçlerini bütüncül bir bakış açısıyla

güçlendirmeyi hedefliyor.

Polifarma’nın TURQUALITY programına dahil edilmesi,

şirketin yalnızca üretim ve ihracat gücünü değil; marka

stratejisini, kurumsal yönetişim yapısını ve uzun vadeli

vizyonunu da uluslararası standartlarda yapılandırdığını

ortaya koyuyor.

40 yıllık birikimin küresel sahnedeki karşılığı

Yaklaşık 40 yıldır toplum sağlığına ve sağlık sektörüne

katkı sağlayan Polifarma; Tekirdağ-Ergene’de 62 bin metrekare

alan üzerine kurulu modern üretim tesisleri, güçlü



78

nology-based manufacturing capacity. Holding GMP

certifications from 14 different countries, including

EU-GMP, the company meets international quality

standards and has an annual production capacity of

approximately 500 million boxes and serum units.

With more than 650 domestic and international

licenses and exports to over 50 countries, Polifarma

builds a strong healthcare bridge extending from

Türkiye to the world. Its steady rise in the ISO 500

list each year stands as a concrete indicator of this

sustainable growth.

“This step is the result of our shared vision and

disciplined work”

Evaluating their acceptance into the TURQUALITY

Support Program, Vildan Kumrulu, Vice Chairman of

the Board of Polifarma, described the development

as a critical turning point in the company’s long-term

journey:

“On the path we embarked on 40 years ago as a

100% locally owned company in the pharmaceutical

industry, we now operate as a stronger Polifarma

in global markets. Our production strength, R&D

capabilities, and international quality certifications

reflect the importance we place on sustainable

growth. Being included in the TURQUALITY program

is a strong indication of the efforts we have demonstrated

over the years, our disciplined working

culture, and our shared vision. At the same time, it is

an important validation of the investments we have

made in our brand and our consistent institutionalization

process.”

Kumrulu also emphasized the human capital behind

this achievement, thanking all employees who have

contributed to Polifarma’s journey to date.

A new era: Innovation, R&D, and the goal of becoming

a global hub

Sharing insights into Polifarma’s future goals, Kumrulu

highlighted the special significance of the company’s

40th year:

“This year, we are celebrating our 40th anniversary

and defining this period as our ‘Ruby Year.’ Like a

ruby, we are talking about a structure that is strong,

resilient, and long-lasting. For 40 years, we have

progressed with an approach that places people

at the center, science as our guide, and healing as

a responsibility. In the coming period, especially in

2026, we aim to further strengthen our production

and R&D capacity through advanced technology

investments.”

Increasing the number of export destinations and

enhancing the global visibility of Türkiye’s pharmaceutical

industry are also among Polifarma’s strategic

priorities. Inclusion in the TURQUALITY program is

expected to create strong momentum toward achieving

these goals.

Ar-Ge altyapısı ve ileri teknolojiye dayalı üretim kapasitesiyle

sektördeki öncü konumunu sürdürüyor. Şirket; EU-GMP dahil

olmak üzere 14 farklı ülkeden aldığı GMP sertifikalarıyla uluslararası

kalite standartlarını karşılarken, yıllık yaklaşık 500

milyon kutu ve serum üretim kapasitesine sahip bulunuyor.

650’den fazla yurt içi ve yurt dışı ruhsatı ve 50’den fazla ülkeye

gerçekleştirdiği ihracat ile Polifarma, Türkiye’den dünyaya

uzanan güçlü bir sağlık köprüsü kuruyor. İSO 500 listesinde

her yıl daha üst sıralara yükselmesi ise bu istikrarlı büyümenin

somut bir göstergesi niteliğinde.

“Bu adım, ortak vizyonumuzun ve disiplinli çalışmamızın

bir sonucu”

Polifarma Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vildan Kumrulu,

TURQUALITY Destek Programı’na kabul edilmelerini, şirketin

uzun soluklu yolculuğunda kritik bir dönüm noktası olarak

değerlendirdi:

“İlaç sektöründe 40 yıl önce yüzde 100 yerli sermayeli bir

kuruluş olarak çıktığımız bu yolculukta; bugün global pazarlarda

daha güçlü bir Polifarma olarak varlık gösteriyoruz.

Sahip olduğumuz üretim gücü, Ar-Ge yetkinliği ve uluslararası

kalite sertifikasyonları, sürdürülebilir büyümeye verdiğimiz

önemin bir yansımasıdır. TURQUALITY programına dahil

edilmemiz, yıllardır ortaya koyduğumuz emeğin, disiplinli

çalışma anlayışımızın ve ortak vizyonumuzun güçlü bir göstergesidir.

Aynı zamanda markamıza yaptığımız yatırımların

ve istikrarlı kurumsallaşma sürecimizin önemli bir teyididir.”

Kumrulu, bu başarının arkasındaki insan kaynağına da vurgu

yaparak, Polifarma’nın bugünlere gelmesinde emeği geçen

tüm çalışanlara teşekkür etti.

Yeni dönem: İnovasyon, Ar-Ge ve küresel üs hedefi

Polifarma’nın gelecek dönem hedeflerine ilişkin değerlendirmelerde

bulunan Kumrulu, 40. yılın şirket için ayrı bir anlam

taşıdığına dikkat çekti:

“Bu yıl 40’ıncı yılımızı kutluyoruz ve bu dönemi ‘Yakut yılımız’

olarak tanımlıyoruz. Yakut gibi; güçlü, dayanıklı ve uzun

ömürlü bir yapıdan söz ediyoruz. 40 yıldır insanı merkeze

alan, bilimi rehber edinen ve şifayı bir sorumluluk olarak

gören bir anlayışla ilerliyoruz. Önümüzdeki dönemde, özellikle

2026 yılında üretim ve Ar-Ge kapasitemizi ileri teknoloji

yatırımlarıyla daha da güçlendirmeyi hedefliyoruz.”

İhracat yapılan ülke sayısının artırılması ve Türkiye’nin ilaç

sektöründeki gücünün global ölçekte daha görünür kılınması

da Polifarma’nın stratejik öncelikleri arasında yer alıyor.

TURQUALITY programına dahil edilmenin, bu hedefler doğrultusunda

güçlü bir ivme oluşturması bekleniyor.

Şubat - February 2026





Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!