Der Klassiker

hayatimfutbol

Der Klassiker

17 Mayıs 2013 - Sayı 82

Der Klassiker

El Clasico finali beklentisini boşa çıkaran Almanların peşinde…

Glasgow okulu

Fergie & Moyes

Amsterdam’ın

yeni hegemonyası

Barça’ya şampiyonluğu

Real Madrid mi verdi?


HAYATIM

#82

Yayın Koordinatörü

İlker Yılmaz

Editör

Uğur Karakullukçu

Yazarlar

Alican Koçak

Emre Çelik

Fatih Demireli

Fırat Topal

Güner Çalış

Orhan Uluca

Rafet Eryılmaz

FUTBOL

Dortmund - Bayern

Uzay takımı Barcelona, Los Galacticos Real Madrid derken

Almanlar, genç oyuncu turnuvalarında verdikleri sinyalleri sahaya

döktü ve iki Alman devi, iki İspanyol rakibini yenerek Şampiyonlar

Ligi finalinde birbirine rakip oldu. Hayatım Futbol bu sayısında

Almanların çıkışını, Bayern’in yükselen yıldızı Müller’i ve Klopp’un

Dortmund’unu ele aldı.

Hayatım Futbol’un 82. sayısında ayrıca; emekliliğini açıklayan

Alex Ferguson ve yerine gelen David Moyes, La Liga’daki

şampiyonluk yarışının şifresi, Hollanda şampiyonu Ajax ve sona

eren Eredivisie’nin parlayan yıldızlarını bulabilirsiniz.

Keyifli okumalar,

İlker Yılmaz

iletisim@hayatimfutbol.com

reklam@hayatimfutbol.com


#82

Bu Sayıda

Final Özel

Bayern’in kabusu: Klopp

Bir başka Müller

Alman finaline yolculuk

Futbolun kalbi Wembley

Altın tepside

şampiyonluk

La Liga’da şampiyon Barça ama…

Eredivisie Dosyası

Şampiyon Ajax

Ligin öne çıkanları

Glasgow okulu

Ferguson’un veliahtı olarak Moyes


C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K

Acaip_VF_Smart2_210x297.ai 1 07.12.2012 20:43


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Orhan Uluca

Bu sezon Londra’da finalde karşılaşacak

iki takımın da başında teknik adam olarak

Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırmış efsane

Ottmar Hitzfeld’e göre finalin favorisi Bayern

Münih, Jürgen Klopp tehdidi altına. Deneyimli

teknik adama göre Dortmund’un başındaki

Klopp, Bayern’i yenme konusunda yetkin

olduğunu pek çok defa ispatlamış bir teknik

direktör. Bu konuda tabiri caizse ‘ustalaşmış’

olduğunu dile getirdi. Son 3 sezonda 2 kez

Şampiyonlar Ligi finali oynayıp kaybetmiş

olan Bayern Münih dördüncü sezonunda

üçüncü kez finalden eli boş dönebilir. Daha

da korkutucu olan ise iki şampiyonluk ve bir

DFB Kupası’nı ellerinden alan Jürgen Klopp’un

‘triple’ yapıp Şampiyonlar Ligi Kupası’nı da

Bavyera ekibinden çalma ihtimali. Bugüne

kadar iki takım arasında gerçekleşen düellolara

baktığınız zaman Bayern Münih’in daha iyi

oynadığı ama kazananın Dortmund olduğu bir

final maçı kimseyi şaşırtmayacaktır. Bu yüzden

form durumu ve kadro derinliği açısından

Dortmund’dan üstün olduğunun farkında olan

Bayern Münih yine de fazlasıyla endişeli.

Bayern Münih’in kabusu

JÜRGEN KLOPP

İki yıl üst üste Borussia Dortmund’u Bundesliga

şampiyonu yapan Jürgen Klopp’u diğerlerinden

ayıran en önemli farklılığı Bayern Münih’i üst

üste beş kez yenme başarısı göstermesi. Finalde

Bavyera ekibi pek çok açıdan rakibi Borussia

Dortmund’dan daha üstün olsa da Jürgen Klopp’un

varlığı onları endişelendirmeye yetiyor

Maç planı

Stoper Neven Subotic bu önemli final maçı

öncesi en önemli kozlarının Jürgen Klopp

olduğunu belirtirken “O bizi her zaman olduğu

gibi maça göre uygun bir plan içerisinde doğru

şekilde konumlandırarak gerekli hamleleri

yapacaktır” sözleriyle teknik adama duyduğu

güveni dile getirdi. Ligin gol krallığı yarışında

ikinci sırada bulunan Robert Lewandowski

ise kupayı kaldırmak için yine en büyük

güvencesinin Alman teknik adamın maç planı

olduğunun altını çizdi. Kadro kalitesi denk ya

da düşük takımlara karşı sistemi makine gibi

işletip çağdaş futbol prensiplerini ortaya koyan

Klopp daha nitelikli kadrolar karşısında ise

futbol aklını ortaya koyarak sonuç aldı. Mainz

teknik direktörü Thomas Tuchel’in son yıllarda

Alman futbol literatürüne kazandırdığı ‘maç

planı’ ayrıntısı özellikle Dortmund-Bayern

eşleşmelerinde sarı tarafın başarısının nedeni

olarak sıklıkla dillendirilmeye başlanıldı. Ligde

kendisine 20 puan fark atan takımı finalde alt

etmek için Dortmund camiası ve futbolcuları

Jürgen Klopp’un Bayern’e özel geliştireceği


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

stratejiye güveniyor. Geçtiğimiz yıl Dortmund

kupa finalinde 5 gol atarak Bayern Münih’i

geçip Alman kupasını kaldırdığı vakit Bayern

kaptanı Philipp Lahm “90 dakika içerisinde

aslında biz daha iyi oynadık” diyordu. Lahm’ın

bu beyanatı talihsiz bir maç analizi değil,

Jürgen Klopp’un zekâsının farklı şekilde

tasviriydi aslında. Bayern Münih daha iyi

oynuyor gözüküyordu belki ama sonucu sıklıkla

Dortmund alıyordu. Üstelik üst üste 5 resmi

maçta bu gerçekleşti!

‘Sahte hücum’

Borussia Dortmund’un çok uzun zamandır

topa sahip olma oranı ile maç içerisinde

geliştirdiği atak sayısı ters orantıda ilerliyor. Bu

da aslında Jürgen Klopp’un ısırgan futbolunun

sonuç alıcı göstergelerinden sadece birisi.

Klopp oyuncularını saha içerisinde doğru

noktada çoğaltarak topa stratejik önemi

olan yerde sahip olup öldürücü atağı kısa

sürede gerçekleştirip sonuç alma üzerine

felsefesini belirledi. Barcelona’nın forvetini

saklayarak sahte dokuz formasyonunda

Messi’yi oynatması gibi Jürgen Klopp da

maç boyunca hücum bölgesini saklayarak

‘sahte hücum’ içeren bir oyun anlayışına

sahip diyebiliriz. Gerek görüldüğü zaman

doğru yerde Messi’nin forvetleşmesi gibi

plan işlediğinde Dortmund’un topun

arkasına geçmiş oyunculardan dördü hızlı

bir şekilde hücum setini kurup sonuç almayı

başarıyor. Oyuncusu Götze’nin Guardiola’yı

tercih etmesine bozulan Klopp’un “Ben tikitaka

değil ‘Umschaltspiel’ oynatıyorum”

diyerek tanımlaştırdığı futbolunun kısa

özeti bu. Hazırlıksız yakalanılan rakibin

hücum alanında bitiveren Dortmund atağı...

Etkili hücum organizasyonları sıklıkla top

rakipteyken başlıyor. Reaksiyon görünümlü

bu organizasyonlar aslında maç öncesinde

planlanmış olup bir bütünlük içermesi

bakımından aksiyon olarak da nitelendirilebilir.

Rakibin güçlü bölgesi ve oyun kurma

stratejisine göre savunma stratejisi ve atağın

başlangıç noktasını belirlemesi açısından

bakarsak da ‘rakibe göre konumlandırma’

yani reaksiyon olduğunu da söyleyebiliriz.

Savunma pozisyonu aynı zamanda hücum

organizasyonunun bir parçası. Jürgen


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Klopp’un Dortmund’u için pek çokları ‘çok

iyi bir kontra atak takımı’ diyorlar belki ama

bu daha çok rakibi hazırlıksız yakalamak için

karşı tarafa verilmiş topun istediği zaman

geri alma planının bir olağan sonuçlarından

sadece birisi. Zira kontra atak futbolu oynayan

takımlar oyunu kendi sahasında kabul edip

atağı sıklıkla kendi ceza sahası çevresinden

başlatırken Klopp’un Dortmund’u rakip ceza

sahasında baskı yapıp rakibi

hücuma çıkış aşamasında

avlıyor. Kaç sıfır öne geçerse

geçsin hücumun başlangıç

noktasında top rakibin

ayağındadır.

‘O bir dönüştürücü’

Bayern Münih’i korkutan Jürgen

Klopp’un sadece saha içi taktisyenliği

olduğunu söyleyemeyiz. 2002 yılında

yarıştığı üç kulvarda da finale ulaşma

başarısı gösteren Bayer Leverkusen’in

elinden Michael Ballack, Ze Roberto ve

Lucio’yu çalarak kadrosunu güçlendirmesinin

yanı sıra rakibi güçsüzleştirmeyi de başaran

Bayern Münih için bu plan burada işlemeyebilir.

Bugün önlerinde engel olan muazzam

bütçelerle ya da olağanüstü keşiflerle

oluşturulmuş bir kadro değil Jürgen Klopp’un

dönüştürdüğü oyuncu birliği söz konusu.

Ne Dortmund’un ilk şampiyonluğunda

sezonun oyuncusu olan Nuri Şahin ne de

ikinci şampiyonluğun mimarlarından olan

Shinji Kagawa Avrupa’nın dev kulüplerinde

Jürgen Klopp’da olduğu kadar başarılı bir

performans sergileyebildiler. Belki de bu

Klopp’un dönüştürücü etkisinin en önemli

örneği İlkay Gündoğan. Dursunbeyli gurbetçi

çocuğu İlkay parlayan bir genç yetenek olsa

da mücadeleden uzak ofansif on numara

kimliğinden çok başka özelliklerle donatılmış

defansif orta sahaya dönüşmesi, Klopp’u

anlatan en iyi örnektir. O sisteminin ihtiyacı

olduğu futbolcuyu istediği kalıba sokmayı

başarıyor. Mönchengladbach’ta pişmiş olan

Marco Reus’u dışarıda bırakırsak bu kadronun

Klopp öncesi ve sonrası bireysel başarıları

Dortmund efsanesinin bütçe ve keşiften

uzak bir Jürgen Klopp eseri olduğunu gösterir.

Uli Höness’in menajerliği bırakmasının

ardından Bundesliga’nın en uzun süreli görev

yapan sportif direktörü Michael Zorc ve 2004

yılından bu yana Dortmund’da CEO olan Hans

Joachim Watzke’nin Klopp öncesi sportif

başarısı da ortadadır. Ligde 20 puanlık fark

Borussia Dortmund’un iki ligden birisini tercih

etmesiyle de açıklanabilir. Bayern Münih’in

elinden Lig Şampiyonluğunu ve Kupa’yı alan

Borussia Dortmund olur da Şampiyonlar Ligi’ni

de kazanırsa maçı izleyen futbolseverler ve

Bayernliler muhtemeldir ki kırmızıların daha iyi

oynadığını dile getirecektir ama bu dahi sonuca

giden yolda bir görüntü aldatmacasının bir

parçası olur.


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Fatih Demireli

Bir Başka Müller

Bayern Münih’in çıkışını simgeleyen isimlerin başında gelen Thomas Müller, farklı bir

yüzünü ortaya koyarken Bayern’in finale yaklaşımını birinci ağızdan anlatıyor.

16 ülkeden 136 tane gazeteci, 20 küsurdan

fazla kamera ve canlı yayın ekibi. Allianz Arena,

maç günleri dışında tarihinin en kalabalık

gününü yaşıyordu. Bayern Münih’in Medya

Departmanı Direktörü Markus Hörwick’ün

bilgisine göre “Arena’da hiç bu kadar gazeteci

akredite olmamıştı.” Kulübün Spordan Sorumlu

Yönetim Kurulu Üyesi ve Sportif Direktörü

Matthias Sammer, sadece basın mensuplarını

selamlamak için Arena’ya gelmişti. 25 Mayıs’ta

Londra’nın Wembley Stadı’nda oynanacak

olan UEFA Şampiyonlar Ligi Finali öncesi

Bayern Münih dünyanın dört bir yanından

basın mensuplarını “Medya Günü”ne davet

etmişti. Bilgi turları, basın toplantıları ve 90

dakika canlı antrenman. 3.5 saatlik basın

toplantısı maratonunda önce Jupp Heynckes

çıkmıştı kürsüye, yarım saat boyunca Bayern

ve Dortmund hakkında tüm sorulara cevap

vermişti tüm içtenlikle. Alman yapısına uygun

çok dakik bir program söz konusuydu ve buna

uymak için taviz vermiyordu kulüp.

Samimi, sıcak, başarılı…

Heynckes yerinden kalkar kalmaz, Philipp

Lahm ve Bastian Schweinsteiger kürsüye doğru

yol aldı. Hörwick, iki oyuncuyu uluslararası

basın mensuplarına takdim ederken, salona

Thomas Müller geldi. Hörwick, “Sıra sende

değil Thomas, sen Arjen ile geleceksin” diye

uyardı genç oyuncuyu. Müller ise “Benim

programımda bu şekilde yazıyor, ben


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

anlamam” diye karşılık verdikten sonra,

Hörwick tekrar “Thomas dışarıda kola iç,

bira iç, bir şeyler yap. Hemen bitecek” diye

çıkıştı. Müller ise “Çok sinirlendim, çok” diye

söylenerek salonu terk etti. O anda Müller’i

tanımayan biri, Bayern Münih’in en önemli

günlerinden birinde dünyanın gözü önünde

skandal bir diyalogun yaşandığını iddia

edebilirdi. Alman medyasından katılımcılar

gülünce, yabancılar da bunun bir tiyatro

sahnesi olduğunu anlayıp tebessüm etti.

Thomas Müller’i belki de sadece bu sahne bile

özetleyebilir.

Müller, mevcut dönemde dünyanın en iyi

takımlarından birinin en önemli oyuncuları

arasında. Müller ayni zamanda dünyanın en iyi

çıkış yapan ve zirveyi zorlayan Milli Takımının

da yıldız ismi. Ama aynı Müller 2009 yılında

yaptığı çıkış esnasında kendini nasıl tanıttıysa,

bugün kariyerinin zirvesinde de aynı. Samimi,

sıcak ama bir o kadar da başarılı.

Kazanma zorunluluğu

Müller, Bayern Münih’in 2012/2013 sezonunda

ortaya koyduğu rekor performansın en önemli

parçalarından biri oldu. 53 maçta attığı 25

gol ve yaptığı 19 asist ne kadar iyi bir sezon

geçirdiğinin kanıtı. Bayern’in kupasız geçirdiği

iki yılın ardından yaptığı çıkış Müller’in de

çıkışı olarak gösterildi otoriteler tarafından.

Oysa Müller düşüşte gözüktüğü 2011/2012

sezonunda da gayet iyi performans ortaya

koymuştu ve yine benzer istatistiklere imza

atmıştı. “Normal oynadığım zaman (Müller

kötü) diyorlar, buna alıştım” diyor Müller.

O yüzden bu sezon normal olmamayı, yine

olağanın dışında bir performans göstermek

için yoğun bir çabanın içinde. Bu yaklaşımında

ana etken sadece kendi performansını

artırmak değil, aynı zamanda takımının da

kupa özlemini bitirme adına katkı sağlamaktı.

Müller şöyle özetliyor: “İki yıl kupasız kaldığınız

zaman, üstelik iki Şampiyonlar Ligi finali

kaybettiğiniz zaman, loser (kaybeden) damgası

yemeniz gayet normal. Bunu önlemek için hep

kazanmak zorundayız.”

Bundesliga şampiyonluğunu doyasıya kutlayan

Bayern’de hedef Şampiyonlar Ligi finali.

Özellikle Müller için önemli bir hedef. 2012

finalinde maçın bitimine yaklaşırken Bayern’i

Chelsea karşısında 1-0 öne geçiren golü atan

ancak daha sonra sakatlanarak çıkan Müller,

bu sefer hüsran yasamak istemiyor. “Yaşım

genç ve kazanmak için daha çok fırsatım olacak

ama artık bu kulaklı kupayı almanın vakti

geldi.” Bayern Teknik Direktörü Jupp Heynckes

de Müller’e çok güveniyor. Özellikle birden çok

mevkide oynama yeteneği, değişken oynayan

Alman ekibi için önemli bir nokta. Sezona sağ

açıkta başlayan, Toni Kroos’un sakatlığından

sonra merkeze gecen Müller, burada da oldukça

verimli bir görüntü veriyor. “Prototip bir oyuncu

değilim, bazen beni 20 dakika sonra oyundan

almak istersiniz ama bu yanlış düşünce çünkü

bazen bir saniye içinde bir şey yapabilirim.”

Bunu Heynckes de biliyor, Hörwick de...


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Rafet Eryılmaz

“Şimdi biz buraya neden çıktık?

Niçin çıktık? Nasıl çıktık?”

Wembley’de oynanacak Alman finali öncesinde Bayern Münih ve Borussia

Dortmund’un bu sezon yakaladıkları başarının arkasındaki etkenleri mercek

altına aldık. Kemal Sunal’ın dediğinin aksine bu başarıyı izaha gerek var!

1 Mayıs 2013’te Bayern Münih ve Borussia

Dortmund’un Wembley’deki Şampiyonlar

Ligi Finali’nde oynayacakları kesinleşince

tüm futbolseverler Alman futbolunun altın

dönemine girdiğini düşünüyordu. Ne var ki

UEFA’nın Fransız başkanı Michel Platini,

herkesi şaşırtacak bir açıklama yaptı. “Her

sezon finale kalan takımlar üzerinden

çıkarımlar yapılıyor” diyen Platini, Dortmund-

Bayern finalini geçmişteki örneklerle açıklama

çalıştı. “Beş yıl önce Chelsea ile Manchester

United finalde karşılaşınca İngilizler zirve yaptı

dendi. Aynı şey Juventus-Milan finali olunca

İtalyanlar için yapılmıştı.”

Platini’nin bu sözleri neden söylediğini

bilemiyoruz. Ancak tek bildiğimiz bu sezon

Wembley’de oynanacak Alman finalinin daha

önceki tek uluslu finallerden pek çok yönden

farklılaştığı. Zaten bu farklılık da Borussia

Dortmund ve Bayern Münih’in dominant

performanslarla finale çıkmasını sağladı.

Bu farklılıkları belirlemek Almanların neden

finalde olduğunu ve Platini’nin haksızlığını

açıklamakta yardımcı olacaktır.

En iyi lig paradigması

TDK’nın Büyük Türkçe Sözlük’ü Fransızca

kökenli “paradigma” sözcüğünü “Değerler

dizisi” olarak tanımlıyor. Futbolun da sahip

olduğu değerler itibarıyla oluşturduğu

paradigmaların yıllar içinde değişmesine

defalarca tanıklık ettik. 1990’ların büyük

bölümünde İtalyan futbolu ve Serie A en iyi lig

olarak kabul edilirken, 2000’lere adım attığımız

dönemde İngiltere Premier League bu tahta

oturmayı başarmıştı. İspanya Milli Takımı’nın

Euro 2008 zaferi ve sonrasında yaşanan

Barcelona dominasyonu da son yıllara La

Liga’nın damga vurmasını sağlamıştı. Ancak bu

sezon Bayern Münih ve Borussia Dortmund’un

yakaladıkları başarıların en iyi lig paradigmasını


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Bundesliga lehine kaydırdıklarını söylemek

mümkün.

Bunun en temel nedeni 2006 Dünya Kupası

sonrasında Alman kulüplerinin futbol

anlayışlarında yaşanan değişme olarak

görünüyor. Modern stadyumlar, genç

oyunculara verilen önemin artışı ve hücum

futboluna verilen değer Bundesliga’yı

Avrupa’nın zirvesine taşımayı başardı. Alman

futbolunun efsane isimlerinden Oliver Bierhoff,

bu değişimi “Elbette Bayern ve Dortmund ön

plana çıkıyor. Ancak ligimizdeki diğer takımlar

da futbol kalitesini yükseltiyorlar. 10 yıl önce

federasyonun altyapıya, antrenör eğitimine ve

genç futbolculara yaptığı yatırımın meyvesini

topluyoruz” diyerek açıklıyor. “Bana göre

Bundesliga, Avrupa futbolunda ciddi bir

değişim yaşanmasını sağlıyor.”

Bundesliga’da ortaya konan heyecan verici

hızlı futbolun tarafsız izleyicileri keyiflendirdiği

çok açık. Bu durumun Şampiyonlar Ligi

başarısına yansıması da çok doğal. Alman

kulüplerinin Platini’nin bahsettiği İtalyan ve

İngiliz dominasyonundan çok farklı bir yerde

olduklarını görmemek imkansız. Bugün ne

Bayern’in ne de Dortmund’un kadrosunda

Andriy Shevchenko, Didier Drogba veya

Cristiano Ronaldo gibi yabancı yıldızlar var.

Takımların altyapılarından yetiştirdikleri


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

veya yetenek avcılığı çalışmaları sonrasında

kadrolarına kattıkları oyuncular sistemlerinde

büyük yer tutuyor. Yani Almanlar “paradigma”

kelimesinin karşıladığı değerler dizisini

kendileri oluşturdular. İngiliz veya İtalyan

ekipleri gibi bu değerleri satın alma yoluna

gitmediler. Dolayısıyla Avrupa futbolundaki

Alman egemenliğinin Platini’nin verdiği

örneklerden çok daha uzun soluklu olacağı

kesin.

Barcelona’nın ötesinde

2009’da Pep Guardiola’nın göreve gelişiyle

köklerine dönen ve rakipleri üstünde hakimiyet

kuran oyun stiliyle iki defa Avrupa’nın zirvesine

çıkan Barcelona’nın sistemi pek çok takım

tarafından uygulanmaya çalışıldı. Ancak

bunların çoğu başarısız taklit denemelerinden

öteye gidemedi. Barcelona’nın taktiğini bir tez

olarak görürsek karşısına Jose Mourinho’nun

Inter ve Real Madrid’de uyguladığı taktiği

antitez olarak koymamız gerekir. İşte Alman

ekipleri bu noktada devreye girerek kusursuz

bir sentez yaratmayı başardılar. Her fırsatta

Mourinho’ya olan hayranlığını dile getiren

Jürgen Klopp’un Götze-Lewandowski-

Reus’lu hücum üçlüsüyle Barça’nın hareketli

hücumlarının benzerine ulaştığını görüyoruz.

Aynı şekilde Bayern’in de orta sahadaki yüksek

pas yüzdesi ve top hakimiyetini öldürücü

hücumlarla birleştirerek Real Madrid’i alt

ettiğini gördük.

Yani Alman ekipleri kendi tarzlarını Avrupa’nın

zirvesine çıkan sistemlerle birleştirerek

başarıya ulaştılar. Dortmund veya Bayern’in

yüksek teknik kapasitesinin yanında fiziksel

olarak da çok iyi durumda oldukları bir gerçek.

Yani Barcelona’nın tarzını uygularken oyunu

sertleştirecek rakiplerle karşılaştıklarında buna

verecek cevapları mevcut. Bierhoff bu konuda

da görüşlerini açıklarken “İki takımımız da

olağanüstü bir karışım sunuyorlar. Almanlığın

getirdiği disiplin ve atletikliğin yanında

yüksek teknik kapasiteyle rakiplerine zor anlar

yaşatıyorlar” ifadelerini kullanıyor. Bayern’in

iki maçta da 2-0 yenerek elediği Juventus’un

deneyimli kalecisi Gianluigi Buffon da aynı

görüşü paylaşanlardan. “Bayern, biz de dahil

olmak üzere tüm Avrupa ekiplerinden iki adım

önde” diyor. “Üstelik bu sezon Şampiyonlar

Ligi’ni kazanmaları halinde bile güçlenmeye

ve gelişmeye devam edeceklerdir. Onları

yakalamak çok zor olacak.”

Her soruna karşı çözüm üretebilen, uzun vadeli

planlara dayalı ve üst düzey antrenörlerin

elinde gelişen Alman kulüpleri ürettikleri

sentez sistemle Avrupa’nın zirvesinde yer

almaya devam edecekler gibi görünüyor.

Üstelik en zorlu rakipleri Barcelona’nın, Real

Madrid’in veya Manchester United’ın çok daha

ötesinde futbol oynayarak bunu yapacaklar...

Rakipler geride

Alman ekiplerinin bu sezon yakaladığı başarıda

kendi çabalarının yanı sıra zorlayıcı olmasını

beklediği rakiplerin geride kalması da rol

oynadı. Bu fırsatı çok iyi değerlendiren Borussia

Dortmund ve Bayern Münih’in oynadıkları

kaliteli futbolla finale çıkmaları ise şaşırtıcı

olmadı.

Uzun bir aradan sonra hiçbir İngiliz ekibi

çeyrek finale çıkamadı. Kupanın şampiyonu

Chelsea, grubunda üçüncü olup Avrupa Ligi’ne

yollanırken; Borussia Dortmund’un da yer aldığı

ölüm grubunun bir diğer üyesi Manchester City

ise sonuncu olarak elendi. Manchester United

ve Arsenal’in ikinci turdaki mücadeleleri ise

Premier Lig’in yaşadığı düşüşle paralel olarak

yetersiz kaldı.

Elbette İngilizlerin düşüşünün yanında La

Liga’nın iki devi Real Madrid ve Barcelona’nın


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

yarı finalde yaşadıkları hayal kırıklıkları

Almanların işini çok daha kolaylaştırdı.

Bu iki ekip, son yıllarda birbirleriyle olan

çekişmelerinde büyük yara almış gözüktüler.

Sadece birbirlerini alt edebilecek taktikler

üzerinde yoğunlaşmaları kusursuz bir sentezle

kendi tarzını oluşturan Almanlar karşısında zor

anlar yaşamalarına neden oldu.

Bireysel patlamalar

Alman ekiplerinin kusursuz disiplinle

uyguladıkları sistemleri göz kamaştırıcı

yeteneklere sahip oyuncuların ön plana

çıkmasına olanak sağlıyor. Dolayısıyla Thomas

Müller, Robert Lewandowski ve Mario Götze

gibi isimlerin Şampiyonlar Ligi’ne vurdukları

damga hiç şaşırtıcı değil.

Öyle ki duayen teknik adam Ottmar Hitzfeld,

bu oyunculardan birinin Lionel Messi’nin

ambargo koyduğu Altın Top Ödülü’ne

uzanabileceğini düşünüyor. Daha önce

Dortmund ve Bayern’e Devler Ligi’ni kazandıran

kurt hoca, “Müller bu sezon etkileyici bir

gelişim gösterdi. Lewandowski de tıpkı Müller

gibi harikaydı. Götze ise şimdiden dünyanın üst

düzey oyuncuları arasında olduğunu kanıtladı.

Altın Top’a Wembley’deki finalde oynayan bir

oyuncu ulaşabilir” ifadelerini kullandı.

Rakamlara göz atınca Hitzfeld’in haklı

olduğunu görmek mümkün. Heynckes’in

bu sezon daha serbest bir rol biçtiği Müller,

12 Şampiyonlar Ligi maçında 8 gol atarak

takımını finale taşıyan isim oldu. Dortmund

hücumlarına ise Lewandowski-Götze ortaklığı

damgasını vurdu. Polonyalı santrfor 10 gol

atarken; önümüzdeki sezon Bayern formasıyla

izleyeceğimiz Götze yaptığı 5 asistle takım

arkadaşına pozisyonlar hazırladı.

Bu oyuncular sayesinde Bayern ve

Dortmund’un Şampiyonlar Ligi’nin en golcü

üç takımından ikisi olmasına şaşırmamak

gerek. Aynı şekilde önümüzdeki sezon Altın

Top Ödülü’nün Lionel Messi yerine bu üçlüden

birinin elinde yükselmesine şaşırmamamız

gerektiği gibi.


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

Alican Koçak

Futbol’un kalbi Wembley

İngilizler’in gözbebeği Wembley, her zaman görkemli ve heyecanlı Şampiyonlar

Ligi finallerine ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan bir yenisine 25 Mayıs’ta da tanıklık

edeceğimize şüphe yok…

Dünya futbolunda herkesin saygı duyduğu

ender statlardandır Wembley. Her takımın,

her ülkenin, her futbolcunun bir anısı vardır

Wembley’de. Buram buram futbol tarihi

kokar Wembley. Her ne kadar İngilizler

Wembley’i İmparatorluk stadyumu olarak da

adlandırsa da her futbolsever Wembley’de

kendinden bir parça bulur. Wembley Stadyumu

futbolseverlere gözlerini 1923 yılında açmıştır

ve o günden bu yanada 4 yıllık bir ara hariç

herzaman futbolseverlere hizmet vermiştir.

Ancak Wembley Stadyumu da çoğu şey

gibi zamana yenik düşmüş ve yenilenmesi

gerekmiştir. 2003 yılında yıkılan Wembley

1 yıllık gecikmeyle 2007 yılında yeniden

inşa edilmiştir. 90 bin kişilik kapasitesiyle

Avrupa’da Camp Nou’dan sonraki en büyük

stadyumdur. Wembley Stadı, eski haliyle 5

Şampiyonlar Ligi finaline, 1 Dünya Kupası ve 1

Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliğinin yanı sıra

sayısız konsere ve Federasyon Kupası finaline

ev sahipliği yapmıştır. Yeni Wembley’de

eskisinin geleneğini devam ettirerek 2011

yılında Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği

yapmıştır. Wembley, bu yılki finale de İngiltere

Federasyon’unun 150. kuruluş yıldönümü

olması nedeniyle ev sahipliği yapacak.

Şimdi tarihin tozlu sayfalarında bir gezintiye

çıkalım ve Wembley’deki eski Şampiyonlar Ligi

finallerini hatırlayalım.


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

1962/63 Milan 2-1 Benfica

İtalya şampiyonu olarak Şampiyon Kulüpler

Kupasına katılan İtalyan ekibi Milan, finalde

Portekiz temsilcisi Benfica’yı 2-1 mağlup

ederek müzesindeki 7 Şampiyonlar Ligi

kupasının ilkini kazanmıştı. Mücaleye iyi

başlayan Benfica, kulüp ve ülke tarihinin

en önemli oyuncularından olan Eusebio ile

bulduğu golle ilk yarıyı önde kapatmıştı Ancak

mücadelenin 2. Yarısında Jose Altafini attığı iki

golle kupayı İtalyan’lara getiriyordu. Bu kupa

Milan ve İtalyan kulüplerinin ilk Avrupa kupası

olmuştur. Benfica ise finali kaybederek kupayı

3 kez üst üste kazanma şansını kaybediyordu.

1967/68 Manchester United 4-1 Benfica

Wembley Portekizlilere pek yaramıyordu.

Benfica Wembley’de oynadığı 2. 6 yılda

oynadığı 3. Avrupa Finalini kaybetmişti. Öte

yandan Mancheter United ise ilk finalinde

ilk kupasını kazanmış ve kupayı İngiltere

topraklarına getiren ilk kulüp olmuştu. Final

mücadelesi sessiz başlamış ilk yarı golsüz

geçilmişti. 2. Yarının başlarında İngiliz’lerin

altın çocuğu Bobby Charlton eşitliği bozarak

takımını 1-0 öne geçirdi. Ancak Portekizli

Jaime Graça mücadeleyi eşitlik getirmiştir.

Final uzatmaya giderken taraftarlar eşitliğin

bozulmasını çok fazla beklememiş ve George

Best 93. Dakikada Machester United’ı 2-1

öne geçirmiştir. Poreteki’liler Best’in golünün

şaşkınlığını üzerlerinden atamazken Brian Kidd

skoru 3-1’e getirecek golü atmıştır. Mücadelenin

kapanış golünü ise açılış golünü atan Bobby

Charlton atmıştır.

1970/71 Ajax 2-0 Panathinaikos

Hegomonyanın ilk adımları. Holanda’nın ünlü

kulübü Ajax 70’li yılların başında Avrupa da

hegomonya kurmuştu. Ajax ligde ve Avrupa’da

1970-1971 sezonundan itibaren 3 yıl üst üste

şampiyon olmuştur. Ajax’ın ilk Avrupa kupası

şampiyonluğunda ki rakibi de kendisi gibi ilk

defa final oynayan Yunan ekibi Panathinaikos

olmuştur. Mücadeleye hızlı başlayan Ajax

3.dakikada Dick van Dijk’in golüyle 1-0

öne geçmişti. Mücadelenin 2.yarısında ise

bu sefer bitime 3 dakika kala Arie Haan

mücadelenin skorunu belirlemiş ve Ajax’a

kupayı müjdelemişti. Ajax kazandığı bu ilk


Şampiyonlar Ligi

HF

#

82

kupanın moraliyle 2 yıl daha kupayı kimselere

bırakmamıştır. Yunan ekibi Panathinaikos,

eline geçen fırsatı iyi değerlendirememiş ve bir

daha asla Avrupa’nın en büyüğü olma şansını

yakalayamamıştır.

1977/78 Liverpool 1-0 Club Brugge

Her oyuncuya nasip olmaz yeni transfer

olduğu bir takımda Avrupa kupası finalinde

gol atmak. Ama oyuncunun ismi Kenny

Dalglish ise bir şeyin mümkün olmaması gibi

bir durum yok. İskoç forvet takıma katıldığı

ilk sezonda takımının 2. Avrupa kupasını

kazanmasında başrolü oynadı. Mücadelenin

tek golünü 65.dakikada kaydeden İskoç oyuncu

Belçikalıların Avrupa kupası hayallerine son

veriyordu. İngiliz ekibi Liverpool kupayı üst üste

2.defa alırken gelecek olan diğer 3 kupayı da

müjdeliyordu. Belçika ekibi Club Brugge ise bir

daha asla Şampiyonlar Ligi kupasına bu kadar

yaklaşamadı.

1991/92 Sampdoria 0-1 Barcelona

Katalan harikası Barcelona tarihindeki

ilk Şampiyonlar Ligi lupasını almak için

Wembley’e çıktığında karşısında İtalyan

ekibi Sampdoria’yı bulmuştu. Kadrosunda

Laudrup, Stoichkov, Guardiola ve Koeman

gibi dünya yıldızlarını barındıran Barcelona

finalin favorisiydi ancak maç beklendiği gibi

geçmemişti. İtalyanlar iyi direnmiş ve maçı

uzatmaya taşımıştı. Ancak uzatmada sahneye

çıkan Ronald Koeman takımını 1-0 öne geçirmiş

ve takımına kupayı kazandırmıştı. Tarihinde ilk

defa Şampiyonlar Ligi’nde bu kadar ilerleme

şansı yakalayan İtalyanlar peri masalını finale

kadar devam ettirmiş ancak finalde karşılarına

çıkan Barcelona peri masalına son vermiştir.

2010/11 Barcelona 3-1 Manchester United

Yine Wembley, yine Barcelona ve yine kupa

İspanyolların… Milenyumun –şimdilik- en

başarılı takımı olan Barcelona 6 sezonda 3

defa Şampiyonlar Ligi finali oynarken bu

sefer ki rakibi İngiliz devi Manchester United

olmuştu. Mücadeleye iyi başlayan ekip

Barcelona olmuştu ve finalin ilk golünü de

Pedro’nun ayağından 27. Dakikada bulmuştu.

Ancak İngiliz’ler çabuk bir reaksiyon göstererek

yalnızca 7 dakika sonra Rooney’in attığı güzel

golle skoru eşitlemişti. Takımlar soyunma

odasına bu skorla giderken, maçın 53.

dakikasında sahneye Arjantinli süpersolak

çıkmıştı. Messi bulduğu şık golle takımını

2-1 öne geçirirken, takımında kupanın bir

kulpundan tutmasını sağlamıştı. Skoru

belirleyen golü ise süper forvet David Villa

uzaktan attığı golle United kalecisini avlamıştı.

Barcelona, kazandığı bu kupayla müzesindeki

Şampiyonlar Ligi kupası sayısını 3’e çıkarırken

o sezondan bu yana müzesine bir kupa daha

ekleme şansı elde edemedi.


Bi’ saniyede değişir dünya,

Vodafone Süper İnternet’le

yakala!

10 MB 3

ABONE SUPER10 3636

100 MB 9

ABONE SUPER100 3636

Paketler vergiler dahil aylık 10 MB/3 TL, 100 MB/9 TL, 250 MB/12 TL, 500 MB/17 TL, 1 GB/21 TL’dir. 250 MB, 500 MB, 1 GB kampanyalı fiyatları 31.03.2013’e kadar geçerlidir. Bu kampanyadan tüm aboneler yararlanabilir.

İlgili paketlerde kotaya ulaşıldığında dönem sonuna kadar internet erişimi kesilir. İnternet erişimini kesmek için bağlantı hızı 1 Kbps’ye düşer. İnternet erişimine devam etmek için ek paket satın alınması gerekir. Bilgi: www.vodafone.com.tr

Ayrıntılı bilgi için: Vodafone Cep Merkezleri | vodafone.com.tr | forum.vodafone.com.tr | facebook.com / VodafoneTR | twitter.com/ VodafoneTR | 444 0 542


Hollanda

HF

#

82

Fırat Topal

Amsterdam’ın Yeni Hegemonyası

Eğer birileri, Frank de Boer 6 Aralık 2010’da Ajax’ın başına geçici olarak

geldiğinde; burada 3 sezonda 3 şampiyonluk kazanacağını söyleseydi buna Ajax

taraftarlarından başka inanacak kimseyi bulmakta zorlanabilirdiniz. Bugün

ülke, Ajax’ın Hollanda futbolunda tekrar kurduğu hegemonyadan bahsediyor.

2010 Aralık ayında Amsterdam kulübü 6 yıldır

şampiyonluk göremiyor, Avrupa’da esamesi

okunmuyordu ve Martin Jol ligin ilk yarısının

Amsterdam Arena’daki 1-1’lik NEC beraberliği

ile bitmesi sonucu istifayı vermişti. Takım

o sırada ligde 4. sıradaydı, lider PSV’nin 5

puan gerisindeydi. 2003/04 sezonunda

Ronald Koeman’la şampiyon olduktan sonra

6 sezonda 7 teknik direktör değiştirilmişti

ve üstüne üstlük sadece Ajax değil Hollanda

futbolu üzerine muazzam bir etkisi olan

Johan Cruijff, De Telegraaf’taki köşesinde

Ajax yönetimini, altyapısını ve futbol takımını

yerden yere vurarak ufak çapta bir darbe

başlatma girişiminde bulunmuştu. Cruijff’un

karşısında durduğu bir dolu Ajax emekçisi

(Edgar Davids, Danny Blind, akademi direktörü

Jan Oude Rekering, altyapı hocası Heini Otto,

sağlık ekibinde yer alan Edwin Goedhart –

sırf Louis van Gaal ile daha önce çalıştığı ve

Cruijff ile Van Gaal’in arasında 20 yıldır süren

kavga yüzünden şutlandı- ve hatta başkan Uri

Coronel) birer birer sahneden çekilmek zorunda

kaldılar. Frank de Boer o sırada akademide

görev yapıyordu ve bu çalkantıda uzak durmayı

başardı, ama basının iddiasına göre Cruijff’un

çetesindendi. Göreve getirilişi aslında kontrat

bazında geçiciydi.

Eğer görevinizdeki ilk maçınızda Avrupa

futbolunun en prestijli turnuvasında

Milan’ı San Siro’da mağlup ederseniz ölü

toprağını üzerinizden atmayı bırakın geri

püskürtmüşsünüz demektir. Doğrusunu

söylemek gerekirse bu galibiyete rağmen Ajax

kadrosu adeta bir çöplük gibiydi. Emekliliğini


Hollanda

HF

#

82

bekleyen 2 defans oyuncusu Andre Ooijer

ile Oleguer, Groningen’den transfer edilen

ancak bekleneni veremeyen Rasmus Lindgren

ile Bruno Silva, neden transfer edildikleri

anlaşılmayan Teemu Tainio, Mido, Thimothee

Atouba gibi oyunculara bir de hocası ile

problemler yaşayan Mounir El Hamdaoui

eklendi. De Boer bu problemleri akademiye

dönerek aştı. Lorenzo Ebecilio, Vurnon Anita,

Eyong Enoh ve 17 yaşında De Graafscvhap’tan

transfer edilen Siem de Jong gibi oyuncular

takımın önemli kozları haline geldiler. De

Boer’ın asıl temizliği izleyen yıl oldu ve 2

senedir önemli yıldızlarını pazarlayan ancak

takımdaki sorumluluğu sürekli dağıtan kadro

bu sezon onun yönetiminde 3’te 3 yapmayı

başardı.

Son düzlük koşuları

Ajax 3 sezondur ilk devreyi liderin arkasında

bitirmesine rağmen lig sonundaki müthiş

koşularıyla şampiyonluğu kazanıyor. Sırasıyla

son 3 sezonun 2. yarılarında 41, 43 ve 40 puan

aldılar. 2010/11’de son 6 maçı kazandıktan

sonra 2011/12 sezonunda son 14 maçta tek

puan dahi kaybetmediler. Bu sezon da son 9

maçın 8’ini kazandılar. Ajax bunları yaparken,

Luis Suarez’in gidişi sonrası (ki gittiği dönem

Frank de Boer’in göreve geldiği dönemdi) sezon

başına en golcü oyuncusunun gol sayısı 13’ü

geçmedi. Siem de Jong son iki sezon’u 13 ve

12 golle gol kralı olarak tamamlıyor ve kendisi

saf bir forvet oyuncusu bile değil. Bu sezon

Ajax kadrosundan şampiyonlukta en büyük

pay sahibi olan ismi seçmeye çalıştığınızda

ciddi anlamda zorlanıyorsunuz, çünkü hafiften

öne çıkan 2-3 oyuncunun dışında kadrodaki

hemen herkes şampiyonluğa eşit seviyede

katkı yaptı. Hollanda basınının sezon sonu

değerlendirmesinde tüm futbolcuların

notları 6,5 ile 8 arasında değişiyordu ve

Frank de Boer bu şampiyonluğu ‘kolektif

şampiyonluk’ olarak tanımladı. Ricardo van

Rhijn, Toby Alderweireld, Niklas Moisander

ve Daley Blind’den oluşan geri dörtlünün yaş

ortalaması 24’tü ve özellikle Daley Blind bu

sezon inanılmaz bir çıkış yaptı. Bu dörtlünün

önünde De Boer zaman zaman 5-1 zaman

zaman da 3-3 dizilişini kullandı. Ancak

ortadaki Christian Eriksen, Siem de Jong,

Viktor Fischer

Frank De Boer


Hollanda

HF

#

82

Lasse Schöne 3’lüsü iskeletten hiç kopmadı

ve bu 3’lüye duruma göre Derk Boerrigter,

Christian Poulsen, Kolbein Sigthorsson,

Ryan Babel gibi oyuncular dönüşümlü olarak

katıldılar. Bu sezonun en büyük patlamasını

gerçekleştiren Viktor Fischer ise attığı 10 golle

takımın en golcü 3 isminden birisi oldu. Bu

yaz döneminde takımdan ayrılmasına kesin

gözüyle bakılan Danimarka’nın harika çocuğu

Eriksen’in 10 gol 13 asistle en üretken oyuncu

olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Tabii

sezonun hayal kırıklıkları da yok değildi onlar

adına. Çok şey beklenen 24 yaşındaki İsveçli

sağ açık Tobias Sana, Siem de Jong’a iyi bir

alternatif olamadı ve Ajax tarihinin en pahalı

transferi Miralem Sulejmani’nin 5 senedir

parlamasını bekleyen Ajax taraftarları artık

çileden çıktı. Üstüne üstlük Sulejmani bir de

kulübe hiç para kazandırmayacak şekilde yeni

sezon için Benfica’ya imza atınca Sırp oyuncu

genç takıma gönderildi ve sezonu orada

bitirdi... Ve evet Ajax’ın hâlâ Wilfried Bony ve

Graziano Pelle gibi etkin bir santraforu yok.

İçeride bu pek sorun yaratıyor görünmüyor

ama Şampiyonlar Ligi’nde en azından grupları

geçmek istiyorlarsa iyi bir golcü bulmak

zorundalar.

Ajax bunları yaparken sezonun iki hayal kırıklığı

Twente ve PSV oldular. Twente’yi 2010 yılında

şampiyonluğa ulaştıran Steve McClaren’in 2.

dönemi çok erken bitti ve İngiliz hoca görevde

1 yılını doldurmuşken sezon ortasında istifa

etti. Dick Advocaat’ın PSV’si ise hem ligde hem

kupada 2.liklerle yetinmek zorunda kaldı ve

Advocaat kupa finalinden sonra görevinden

istifa ederek koltuğu Philip Cocu’ya bıraktı.

Vitesse, Gürcü işadamı Merab Jordania’nın

3 sene önce takımı satın aldığında verdiği 3

sezon içinde şampiyonluk sözünü son haftalara

kadar zorladı ama özellikle ligin alt sıralarındaki

takımlara karşı kaybettikleri puanlar onların

havlu atmasına sebep oldu. Feyenoord ise

geçen sezon olduğu gibi Şampiyonlar Ligi’ne

odaklanmıştı ama yaş ortalaması 22’lerde

dolaşan takımın hala olgunlaşmaya ihtiyacı var.

Yine de mevcut kadroya 1-2 yerinde takviye ile

gelecek sezon ezeli rakiplerinin hegemonyasını

yıkmaya çalışabilirler Willem II lig sonuncusu

olarak lige veda ederken SC Cambuur onların

Christian Eriksen

Siem de Jong

Miralem Sulejmani


Hollanda

HF

#

82

yerini aldı. Halen play-off karşılaşmaları

oynanıyor ve gelecek sezon ligde mücadele

edecek 17. ve 18. takım 26 Mayıs’ta belli olacak.

Sezonun gol krallığına ise ayrıca değineceğiz.

Ajax’ın muhtemel çaylak yıldızları

Dejan Meleg: Sırp oyuncu Vojvodina

altyapısından yetiştikten sonra geçen yılın

aralık ayında transfer edildi. Henüz 18 yaşında

ve genç takımda forma giyiyor. Eriksen

ayrıldığında yerini dolduracak oyuncuya iyi bir

alternatif olabilir. 2016 yazına kadar kontratı

var.

Riechedly Bazoer: PSV birkaç yıl sonra başını

Philips buzdolaplarına vurabilir. Altyapılarında

kendisinden çok şey beklenen bir adamı

Ajax’a kaptırdılar. Bazoer 16 yaşında bir defans

oyuncusu. Manchester City’nin de peşinde

olduğu oyuncu 2016’ya kadar kontrat imzaladı

ve Ajax’ın kendisiyle ilgili gelecek planının daha

tatminkar olduğunu gerekçe gösterdi.

Vaclav Cerny: Onun daha parlamasına çok

var. Yaş daha 15, ama Çek Cumhuriyeti’nin

Primbram kentinde doğup, aynı isimdeki

takımında mücadele eden oyuncu bu yaşta

Amsterdam’a taşınmayı cazip buldu. Henüz

Hollanda’ya gelmiş değil, 16 yaşını dolduracak

ve gelecek sezonun ara transfer döneminde

akademiye yerleşecek. Sol açık mevkiinde

oynuyor.

Nathan Leyder: Zulte Waregem bu sezon

Belçika şampiyonluk yarışının sürpriz ekibi

olurken önemli bir yeteneklerini kaybettiler. 16

yaşındaki defans oyuncusu, doğum gününün

ertesi günü 2016 hazirana kadar kontrat

imzaladı. Daha şimdiden çok iyi bir 4 numara

olacağı söyleniyor.

Ottar Magnus Karlsson: İzlanda Ligi’nde

sonuncu olarak küme düşmüş takımın 15

yaşındaki golcüsünün peşine düşmek ancak

Hollanda takımlarının işi olurdu. Karlsson Ajax

ile 2 deneme periyodu geçirdi, sonunda da

Wim Jonk ve Marc Overmars onun golcülük

yeteneklerine güvendiler. Yine 3 yıllık anlaşma.

Moses Daddy-Ajala Simon: Ajax’ın son

transferi. Daha geçtiğimiz hafta sonu

Tottenham, Liverpool, Twente gibi kulüplerin

elinden onu almayı başardılar. Vitesse’de

forma giyen ve şu an CSKA’da oynayan Ahmed

Musa’yı çıkaran Amichi Futbol Akademisi’in

ürünü. Bu isimle nerenin ürünü olsa da dikiş

tutar. Sağ açık pozisyonunda oynuyor, yaşı 17.

Riechedly Bazoer


Hollanda

HF

#

82

Fırat Topal

Eredivisie’de Sezonun 5 Yıldızı

Graziano Pelle: Ülkesinde değil yurt dışında başarılı

olan bir İtalyan forvet Pelle. AZ ile 2008-09 sezonunda

Van Gaal yönetiminde yaşadığı şampiyonluktan

sonra Serie A’da 2 sezonda 3 kulüp değiştirdi, ancak

dikiş tutturamayınca sevdiği pistlere geri döndü ve

Feyenoord ile önce kiralık, sonra da temmuz ayından

itibaren geçerli olacak 4 yıllık sözleşme imzaladı. Yaş

ortalaması oldukça düşük Feyenoord kadrosunun en

ucunda bir İtalyan golcü ne yapabilirse onu yaptı ve

rakip ağları 27 kez sarstı. Aslında hem Ajax hem PSV bu

sezon onun gibi bir son vuruşçunun eksikliğini çektiler

ama o Rotterdam halkını mutlu ediyor.

Wilfried Bony: O yokken Vitesse de yok, o varken

Vitesse de var. Fildişili oyuncu 28 maçta attığı 31

golle ligi gol kralı olarak bitirirken yaz aylarında

Arnhem kulübünün kasasına girecek yüklü bir

bonservisi de garantiledi. Ligin 3 büyüğü ile yapılan 6

maçın 5’inde forma giydi ve 6 gol kaydetti. Bony’de

Afrikalı oyuncuların genelde sıkıntı yaşadığı son

vuruş becerisi oldukça üst düzeyde ve bu özelliği onu

kıtadan çıkan yırtıcı ama bitirici özellikleri zayıf siyahi

forvetlerden ayırıyor. Bu sene Afrika Kupası’nda da

Fildişi kadrosundaydı ve Premier Lig kulüpleri ile

Rusya Ligi’nde ona ciddi talipler var. Bony cüzdanını

doldurmakla dünyanın en izlenesi ligi arasında bir

seçim yapacak.


Hollanda

HF

#

82

Alfred Finnbogason: Heerenveen’de henüz 1 yılını

doldurdu ama 24 yaşındaki İzlandalı Hollanda’nın

büyük kulüplerinin kıskacına çoktan girmiş durumda.

Reykjavik doğumlu oyuncu 2012’de İsveç Ligi,

Allsvenskan’da yarım sezon oynamasına rağmen

Helsingborgs formasıyla 12 gol atınca kuzeydeki

yetenekleri keşfetmede oldukça hünerli olan Marco van

Basten’in takımı Heerenveen onu 4 yıllığına kadrosuna

kattı. Bugünlerde 10 milyonluk teklifleri geri çevirdikleri

konuşuluyor. Finnbogason özellikle tek vuruşlarda

inanılmaz etkili bir oyuncu, yani tam bir “poacher”.

West Ham onunla ciddi şekilde ilgileniyor. Aston Villa

da Benteke’nin ayrılması durumunda onu alternatif

olarak düşünebilir.

Daley Blind: Bir ara onun için o kadar umutsuz

konuşuluyordu ki babası Danny Blind’in Ajax’a yıllarca

verdiği hizmetin torpili ile oynatıldığı ve tam bir hayal

kırıklığı olacağı söyleniyordu. Orta saha oyuncusu olarak

yetiştirildi ve Martin Jol onu hiçbir zaman sevmedi.

2010’da yarım sezon Groningen’e kiralandı. Ajax’a

döndüğünde Jol hala oradaydı ve formayı göreceği

yoktu. Ama önce sol bek Vurnon Anita’nın orta sahaya

kayması, sonra da Emanuelson’un Milan’a transferi

ile sol bek ona nasip oldu. Geçen sezon yerine alıştı

bu sezon da tam bir patlama yaptı ve ulusal takıma

seçilecek noktaya geldi. Avrupa’nın en iyi hücumcu

beklerinden olacak gibi duruyor.

Jozy Altidore: New York Red Bulls’da o kadar hızlı

parladı ki onu transfer eden her kulüp büyük şeyler

beklemeye başladı. Ama şöyleki Avrupa’da forma

giydiği kulüplerin hiçbirinde doğru dürüst gol bile

atamıyordu. Gol atamayan bir golcünün bu kıtada iş

bulması olanaksızdı, o da golcüleri parlatan ligi tercih

etti. AZ formasıyla Geçtiğimiz yıl 16 bu sezon da 24

gol attı ve Alkmaar kulübünün PSV ile Rotterdam’da

oynayıp kazandığı kupa finalinde gollerden birinin

altına imzasını koydu. Hollanda onun ana diliyle çok

uzun yıllar yaşayabileceği bir ülke. Şimdilik mutlu

görünüyor, eğer ayrılmaya karar verirse Bundesliga iyi

bir seçim olabilir.


İspanya

HF

#

82

Emre Çelik

Altın tepside şampiyonluk

La Liga’da pratikte üçüncü haftanın sonunda belli olan şampiyonluk mücadelesi

resmen sona erdi. Peki, Barça şampiyonluğu ne kadar hak etti? Yoksa Real Madrid,

şampiyonluğu hediye paketinde Barça’ya mı verdi?

Barcelona, La Liga’nın 35. haftasında

matematiksel olarak 2012/13 sezonunu

şampiyon olarak tamamlamayı garantiledi ve

1 sezonun ardından Real Madrid’den unvanını

geri aldı. Hem de bunu uzun bir süre teknik

direktörsüz geçirdiği, Bayern Münih’e karşı

oynadığı turda aldığı 7-0’lık toplam sonuç ile

Şampiyonlar Ligi tarihinin en ağır hezimetini

aldığı, Süper Kupa’yı Real Madrid’e kaptırıp

Copa del Rey’de de final göremediği, Real

Madrid’e karşı oynadığı 6 maçın sadece 1’ini,

kısacası birçok kulvarda başarısız olduğu

bir sezonda başardı. Pep Guardiola sonrası

Barcelona’da geleneklerden kaynaklanan

sistemsel yapıdan ötürü şablon olarak pek

bir değişiklik yaşanmasa da Tito Vilanova

ve ekibinin tercihleri doğrultusunda takıma

empoze ettiği yeni sistem ve Barcelona’nın

taktiksel açıdan yeni görünümü, kağıt üzerinde

Guardiola’nın kaptırdığı şampiyonluğu geri

kazandı. Hem de total futbol felsefesinden

uzaklaşarak, rakip yarı sahadaki presi terk

ederek, B planına sahip olmadan...

Barcelona cephesi: Önce La Liga!

Barcelona teknik ekibinin, istemli veya istemsiz

olarak, sezon başında takımı şampiyonluğa

götürecek değişikliklerin altına imza atarken

aslında son derece temkinsiz davrandığını

söylemek yanlış olmaz. Aslında yapılan

dokunuşlar, La Liga’da daha temkinli ve

sonuca giden bir takım ortaya çıkardı ama


İspanya

HF

#

82

son 7 sezonda 3 kez Şampiyonlar Ligi’ni

kazanan takımın birçok kulvarda mücadele

ettiğini, ve etmesi gerektiğini, göz ardı etmek

asıl temkinsizlikti. Barcelona için La Liga

şampiyonluğunun anahtarı, Messi hariç topun

arkasına geçen ve orta sahada kapılan toplarla

3-4 kişinin katıldığı hızlı hücumlar ve dikine

hücumlarla öncelikle skoru düşünen sistemsel

yapı oldu. Her ne kadar sezon başında

“Tito’nun takımı çok daha dikine oynuyor,

Pep’in takımı gibi gereksiz pas yapmıyor”

gibi bir algı oluşsa da bu durum hiç şüphesiz

sistemin zorunlu kıldığı bir durumdu. La

Liga’daki diğer 18 ekip göz önüne alındığında

bu sistem, daha doğrusu 3-4 kişilik hücum

hattı elbette Barcelona’nın skor bulmasına

yeterli oldu. Fakat Barcelona Tito’nun daha

temkinli ve öncelikle güvenlik ve skor bulmayı

öne çıkaran sisteminden dolayı düşük

seviyeli ekiplere karşı sırıtmasa da özellikle

tempolu oyunu tercih eden rakipler karşısında

Barcelona’da bu 4 kişi ve geri kalan 6 kişinin

ciddi bir biçimde saha içinde30-35 metreye

varan kopmalar yaşandığı gözlendi. Zaten bu

durum da beraberinde rakip yarı alanda pres

yapmayı ve Cruyff’tan bu yana süre gelen

prese dayalı alan savunmasını imkânsız kıldı

ve Barcelona’yı çoğu zaman hat savunması

yaparken izlememize yol açtı.

Bu sezon Tito’nun bir diğer hatası da “B Planı”

eksikliği oldu. Pep döneminde işler sıkışınca

takımın birçok kez 3-4-3’e döndüğüne şahit

olduk ama Tito’nun Barça’sı güvenli sistemini

işler kötü gitse bile koskoca sezonda Camp

Nou’da oynanan Milan maçı olmak üzere

bir kez terk etti. Zaten Barça’nın koskoca

sezonda hücum pres yaptığı tek maç da Milan

karşılaşmasıydı. Tito, La Liga’da işler sıkışınca

genellikle Messi’ye başvurdu. Arjantinli, La

Liga için Barça’ya tek başına yetti ama bu

da İspanyolların MessiDependencia olarak

tabir ettiği üzere Barcelona’yı tam anlamıyla

Messi’ye bağımlı hale getirdi.

Barcelona’da gelen şampiyonluğa rağmen

takımın defosu olarak öne çıkabilecek diğer

iki noktadan biri ise hiç şüphesiz Xavi’nin

performansı. Katalanların orkestra şefi, bu

sezon da hem La Liga’nın hem de Şampiyonlar

Ligi’nin en fazla pas yapan ismi olmayı başardı

ama fark yaratan nüans bu pasların niteliğiydi.

Xavi’nin verdiği pasların son 1,5 yılda ağırlıklı

olarak dikine değil kanatlara oyunu açmak

için verilen paslar olduğu rahatlıkla gözle

görülebiliyor ki bunun sonucu olarak yaptığı ara

pası ve asist sayısındaki düşüş, artık Xavi’nin

rakip için tehdit teşkil etmeyen, sadece tempo

ayarlayan bir oyuncu olarak görülmesine sebep

oluyor.

Tito’nun bu sezon gözle görülen ve Katalan

basını tarafından da fazlasıyla eleştirilen bir

diğer eksikliği ise oyuncuların, özellikle de

santrforların yönetimi oldu. Bundan 2 sezon

önce Avrupa’nın sayılı orta sahalarından biri

olan Cesc Fabregas, bu sezonun en verimli

periyodunu geçirdiği ilk 10 haftanın büyük

bölümünde orta sahada rol alırken geri kalan

haftalarda sadece “sahte 9” olarak kullanıldı

ve bunda fazlasıyla ısrar edildi. Doğal olarak

da oynadığı futbol sonrası Camp Nou’da

ıslıklanmaya varan bir düşüşün içine girdi.

David Villa, formda olduğu bir dönemde bir

anda yedek kulübesine hapsedilirken, 10

ile 25. haftalar arasında deyim yerindeyse


İspanya

HF

#

82

dökülen Pedro ve Alexis’te ısrar edildi.

Nedensiz olarak Villa, 25. haftadan itibaren

11’e dönerken kesilen isim Pedro değil form

tutmaya başlayan Alexis oldu. Tito, Song’un

stoper oynamasının eleştirilmesi üzerine

“Biz Song’u zaten stoper için aldık” derken,

Busquets’in yerine son haftalarda Song’u 11’de

başlatarak tükürdüğünü bile yaladı. Dahası

stoper çıkmazına rağmen en güvenli yol

bildiğim yoldur mantalitesiyle Marc Bartra’ya

elde edilen farka rağmen hiç şans verilmedi.

Fakat Tito, Bartra’yı hazırlamama hamlesiyle

Şampiyonlar Ligi yarı finalinde yüzleşmek

zorunda kaldı. Elbette bütün bu hataların, en

azından La Liga’da sırıtmamasının en büyük

sebebi rakip Real Madrid’in çok daha fazla hata

yapması oldu.

Sezona hazırlanamama - Real Madrid

Real Madrid’in şampiyonluğu kaybetmesindeki

en kritik zaman dilimi olarak hiç şüphesiz ilk 5

hafta oynadığı maçlar olarak öne çıkarılabilir ki

bu durum da bir takımın sezona hazırlığının ne

denli yeterli olduğu konusunda soru işaretleri

oluşmasına sebep oluyor. Her ne kadar Real

Madrid, bir önceki sezonu şampiyon olarak

tamamlasa da gerek Avrupa arenasında

gerekse La Liga’da muadili takımlarla

karşılaştığı bütün maçlarda zorlanmıştı. Bu

durum da zaten Real Madrid’in “La Decima”ya,

yani 10. Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna

erişememesinde en büyük pay sahibi olmuştu.

Fakat gelen şampiyonluğun takımın yeterli

olduğu yönünde bir algıya sebebiyet vermesi,

Başkan Florentino Perez’in yaz döneminde

eşinin sağlık sorunlarıyla uğraşmasıyla

birleşince Real Madrid’de son derece pasif bir

yaz transfer dönemi geçirilmesine yol açtı.

Kadroya dâhil edilen tek isim Modric’in bile

2. haftanın ardından transfer edilmesi, hiçbir

hazırlık maçında oynayamamasına yol açtı.

Real Madrid’in orta sahadaki rotasyonunda

yaşanan zamansız artış, doğru tercih yapma

konusunda Mourinho’yu fazlasıyla zorladı. La

Liga’nın ilk 8 haftasında Mourinho’nun 6 kez

devre arasında oyuncu değişikliğine gitmesi

de yaklaşık 1,5 aylık sürede ideal kadroyu

bulabildiğini kanıtlıyor. Burada Real Madrid

adına kafa karıştıran en büyük noktalardan

birisi ise Modric transferinin 2011/12 sezonunun

sonundan itibaren gündemi meşgul etmesine

rağmen teknik ekibin taktiksel açıdan bu

hamleye göre bir plan yapmamış olması

olarak görünüyor. Modric’ten beklenenlerin, ilk

bölümde realiteyi karşılamaması da bir faktör

olarak değerlendirilecek olsa bile bu durumda

da teknik ekibin 40 milyon avroluk transferde

hatalı davranmış olamayız düşüncesiyle

inatlaşarak durumu sağlıklı değerlendiremediği

iddia edilebilir.

Portekizli teknik adamın Modric ve Mesut

arasındaki git-gelleri hem takımın yaratıcılık

konusunda büyük problemler yaşamasına hem

de takımın tek bir adama ne denli bağlı olduğu

konusuyla yüzleşmesine yol açtı. 1,5 aylık süre

zarfının ardından Mesut, birincil opsiyon olarak

11’deki yerini sağlamlaştırsa da Mourinho,

sezonun geri kalan bölümünde de Mesut’un

oynamadığı anlarda alternatif üretemedi. Real

Madrid’in bu sezon La Liga’da puan kaybettiği

11 maçın 7’sinde Mesut’un 90 dakika sahada

kalmaması da taktiksel açıdan bir tesadüfün

çok daha ötesinde olarak değerlendirilebilir.

Dahası Mesut’a olan bağımlılık ve Alman


İspanya

HF

#

82

yıldızın sezon başında küstürülmesi takım

içindeki kavgayı en fazla tetikleyen unsur

oldu ki Mourinho’nun azılı düşmanlarından

Ramos’un Deportivo La Coruna ile oynanan

maçta formasının içerisine Mesut’un formasını

giymesinin yaptığı etkiye de hep birlikte şahit

olduk.

Başarı = Huzur, ya başarısızlık?

Real Madrid’i bu yolda en fazla baltalayan

konulardan birisi de uzun süredir devam

eden fakat ilk haftalardaki kötü gidişin gün

yüzüne çıkardığı takım içi ego savaşları oldu.

Önceleri Iker Casillas ve Sergio Ramos’un

başını çektiği Hispanikler ile Jose Mourinho ve

Marcelo’nun liderliğini yaptığı Lusophonelar

olarak iki cephe halinde açılan ve 2011/12

sezonunda ilk kez basına yansıyan gruplaşma,

Real Madrid’in sezona kötü başlamasıyla

birden gündeme oturdu ve takım içerisinde

yayılarak devam etti. Bir süre sonra Portekizliler

veya İspanyollar olmaktan çıkan kavga tam

anlamıyla Mourinho’cular ve Mourinho

karşıtları çekişmesine dönüştü. Modric

transferiyle kenara atılan Mesut, Benzema’nın

arkasına hapsolan Higuain ve son aylarda

Varane’ın yedeği olan Pepe bile Ramos’un

etrafında toplandı. Hatta bu çıkar çatışmaları

grup içi değişimlere bile sebep oldu. Başta

Mourinho’yu karşısına alan ve Ronaldo’yu

bu yüzden kışkırttığı iddia edilen Coentrao,

ilk 11’e dönmesiyle Mourinho’nun 1 numaralı

adamlarından birine dönerken; Marcelo’nun

karşı cepheye kaydığı iddia edildi.

Bütün bu takım içi çekişmelerine bir de

Real Madrid’in Marca ile yaşadığı polemik

eklenince İspanyol yazılı basınında her gün

en az 3-4 sayfa Real Madrid’deki sorunlardan

bahsedildi. Marca, meşhur “Marca’da yalan

yok” manşetinin ardından uzun bir süre

Mourinho’yu en büyük kozlarından biri olan

oyuncu yönetiminden vurdu. Marca olayının

takımın sembol isimlerinden birine dönüşen

Ronaldo’nun ‘mutsuzum’ açıklamasının

üzerine gelmesi, geçtiğimiz sene gelen

şampiyonlukla Real Madrid cephesinde

halı altına süpürülen sorunların bir anda

patlamasına sebep oldu ve ortada halı

falan kalmadı. Real Madrid’deki bu kaos

ortamı, Barcelona’da Tito’nun yaklaşık 2 ay

tedavi görmesine ve takımı Jordi Roura’nın

yönetmesine rağmen Başkent temsilcisinin

kendi derdiyle uğraşmaktan puan farkını

indirmesinin önüne geçti.

Kısacası, Mourinho’nun sürekli oyuncularla ve

medyayla yaşadığı problemler Portekizli teknik

adamı Real Madrid’in öyle bir önüne geçti

ki Ronaldo da Dortmund maçının ardından

“Kimin ne yaptığı beni ilgilendirmez, ben Real

Madrid için savaşmaya devam edeceğim”

sözleriyle bu seviyeye gelmesinde büyük rol

oynayan isimlerin başında gelen Mourinho’ya

karşı bile kılıcını çektirdi.

Yanılgıların yol açtığı felaket:

Şampiyonlar Ligi

Dünya medyasının da etkisiyle İspanyollarda

oluşan Real Madrid ve Barcelona dışında

herhangi bir takım yok görüşü, her iki takımı

da tamamen birbirine bağımlı hale gelmesinde

ciddi bir rol oynadığı gerçek. Her iki tarafın da

teknik ekibi, rakibi alt edebilecek taktiksel

varyasyonların Şampiyonlar Ligi de dahil geri

kalan bütün kulvarlarda yer alan takımlara

yeteceğini düşündü ki bu durum her iki takımın

da yarı finalin ötesine geçememesine yol açtı,


İspanya

HF

#

82

özellikle de Barcelona’da. Hatta bu düşünce

öyle kuvvetli ve sorgulanamaz bir biçimde

oluştu ki Real Madrid için, Old Trafford’daki

Manchester United maçı, Türk Telekom

Arena’da oynanan Galatasaray maçı, grup

aşamasında oynanan iki Borussia Dortmund

maçı ve içerideki Manchester City maçı;

Barcelona için ise grup aşamasındaki Celtic

maçı, Paris Saint-Germain eşleşmesi ve San

Siro’daki Milan maçı, deyim yerindeyse “felaket

geliyor” diye bas bas bağırsa da dikkate bile

alınmadı. Mourinho, kontra-atak üzerine

kurulu sistemiyle Barcelona başta olmak üzere

birçok La Liga ekibini alt etti ama geri çekilince

Katalanları durdurmayı başarabilen savunma,

Borussia Dortmund karşısında tel tel döküldü.

Real’in kontraları, Malaga’yı, Valencia’yı,

Barcelona’yı ve Atletico Madrid’i vurdu ama

Dortmund’a yetmedi.

Hakeza Barcelona... Katalanlar, topun arkasına

geçerek diğer İspanyolları durdurdu ve sadece

Messi ile La Liga’da 40’ın üzerinde gol buldu.

Rakip yarı alana yerleşince gerideki iki kişi

Hemed’lere, Helder Postiga’lara, Negredo’lara,

Ruben Castro’lara yetti. Stoperde oynayan

başka mevki orijinli isimler La Liga’daki

rakipler karşısında sırıtmadı. Daha da kötüsü,

Barça’daki sistemin kör topal işlemesi, Real

Madrid ile aradaki mevcut puan farkından

dolayı Tito’nun sorgulanmasının önüne geçti.

Sorgulandığı anlarda ise Barça’nın zaafları

genellikle Tito Vilanova’nın yaklaşık 3 ay

süren tedavi sürecinden dolayı takımın başına

geçen Jordi Roura’ya bağlandı. Dolayısıyla

da bu duruma rağmen fark, “en iyisi biziz”

düşüncesini oluşturdu. Ama teknik ekibin

hataları ve bu hatalı algı öyle bir anda

Barcelona’nın karşısına çıktı ki Barça, tarihinin

en büyük hezimetini aldı. Tito’nun Heynckes

karşısındaki çaresizliği, Cruyff’un 3-4-

3’ünün 1994’te Sacchi’nin Milan’ı karşısında

çökmesinin bile ötesine geçti.

Uzun lafın kısası, futbol hatalar oyunu

sözünde de belirttiği üzere, bu sezon rahatlıkla

La Liga’da daha az hata yapan ekip, yani

Barcelona şampiyon oldu denebilir. Hatta daha

doğru bir ifade ile Real Madrid’in hataları, La

Liga’daki mücadelede başkent ekibi için daha

kritik anlarda yaşandı ve çok daha vurucu oldu.

Her iki takıma da Şampiyonlar Ligi’ne, Real’e

fazladan La Liga’ya mâl olan bu yanlışlar

değerlendirildiği zaman belki de İspanyollar

açısından en olumlu faktör, Almanlar

karşısında alınan yenilgiler oldu. Avrupa arenası

bir bakıma İspanyolları uyandırmayı başardı

ama bunun pratiğe dökülüp dökülmeyeceğini

elbette yazın ve önümüzdeki sezon yapılacak

hamleler gösterecek.


İngiltere

HF

#

82

Güner Çalış

Glasgow Okulu

“İskoçya’nun en değerli ihracatı Sir Alex Ferguson –viskiyi saymazsak.”

David Moyes, 2009’da verdiği bir röportajdan.

Ferguson’ın vedası

Sir Alex Ferguson’ın bir gün emekli olacağı

düşüncesi her ne kadar gerçek üstü

görünüyorsa da, böyle bir günün geleceği

herkesin malumuydu. Bundan önce böyle

olmuştu ve sonra da böyle olacaktı. İşin

gerçekten ilginçliği, açıklamanın aniliği ve yeni

hocanın çok geçmeden resmiyet kazanışında

idi.

Moyes’un tek tercih olarak düşünülmesi,

daha şaşaalı bir süreç ve isim bekleyen pek

çokları için şaşırtıcı geliyor. Peki ya Ferguson’a

ne demeli? Bu yıl bırakacağına dair en ufak

ipucu vermemesi bir yana, emekliliği en büyük

kötülük olarak gören bir Glasgow insanı için

hiç de kolay bir karar değildi. Alex Ferguson, iki

yıl evvel Mourinho’nun biraz daha beklemesi

gerektiğini söylüyor ve emekliliği nasıl

gördüğünü de anlatıyordu.

“Babam 65. doğum gününde emekli oldu ve

bundan bir yol sonra öldü. Yapabileceğiniz en

kötü şey terliklerinizi ayağınıza geçirmek. ‘45 yıl

boyunca çalıştım, artık dinlenme vaktim geldi’

gibi şeyler söylüyorlar. Bu doğru değil; kendinizi

aktif ve iyi durumda tutmalısınız.”

Ferguson geçtiğimiz haftasonu Old Trafford’da

yaptığı veda konuşmasında, emeklilik kararını

geçen kış aldığını fakat ailesine dahi Mart

ayında açıldığını söylüyor. Şüphesiz daha


İngiltere

HF

#

82

uzun süre de devam edebilecekti. Fakat artık

ailesiyle daha fazla vakit geçirmek ve futbola

daha az vakit ayırmak istiyordu. Eşi Cathy,

geçen Christmas’ta vefat eden kız kardeşinin

ardından iyiden iyiye içine kapanmıştı.

Esasında Sir’ün uğurlanışı fazla dramatik

geçmedi. Kendisini alkışlayan iki düzine

futbolcunun ve 75 bin taraftarın önünde elleri

ceplerinde yürürken, bir işi layıkıyla teslim

etmiş olmanın basit rahatlığı ve huzurunu

taşıyordu.

Bir organizasyonu sağ salim ve en güçlü haliyle

teslim etmek, Ferguson’ın iş anlayışında en

temel fikri oluşturuyor. İlla emekli olmak

gerekliyse bunun için doğru bir zaman

gerekiyordu ve Ferguson’ın huzuru, bu zamanın

içinde bulunmasından öte geliyor. Scholes’un

söylediği gibi. “Sir Alex’in bırakması o kadar da

zor olmadı, çünkü şu an doğru zaman ve bugün

harika bir gün.”Alex Ferguson’ın mirasından

bahsederken üzerinde durulması gereken en

önemli nokta bu.

“Bir organizasyondan ayrılırken onu mümkün

olan en güçlü şekliyle bırakmak benim için

çok önemli; ve Manchester United’da bunu

başardığıma inanıyorum. Lig şampiyonu

kadronun kalitesi ve bu kadrodaki oyuncuların

yaş dengesi, en yüksek seviyede devamlı

başarı elde edebilmek için sağlam bir temel

oluşturuyor. Altyapımız da kulübün uzun

vadeli planlarının ve parlak bir geleceğin en

önemli garantörü.” - Manchester United

resmi sitesinde, Ferguson’ın resmi emeklilik

açıklamasından

Son 68 yılın 56’sında Glasgowlu hocalarla

çalışan Manchester United, 27 yılın ardından

rotasından şaşmadı. Alex Ferguson, Bill

Shankly, Matt Busby, Jock Stein gibi dünya

futboluna damgasını vuran isimlerin çıktığı

bu bölgenin sırrı nedir? ‘Glasgow okulu’nun

literatüre girme vakti gelmedi mi?

Drumchapel Amateurs

Açıkça söylemek gerekirse, bir sonraki

Manchester United menajeri olmak için her

zaman en gerçekçi aday David Moyes idi. Şayet

Alex Ferguson’ın mirası ona en çok benzeyen


İngiltere

HF

#

82

kişiye bırakılacaksa, David Moyes’tan daha

kuvvetli bir aday yoktu.

Preston North End’de 5 sene futbol oynadıktan

sonra kenar adamlık kariyerine de bu kulüpte

başlayan Moyes, Manchester United’dan ilk

teklifi henüz 36 yaşındayken alacaktı. Bundan

14 sene evvel kendisine bir yardımcı arayan

Alex Ferguson, listeyi iki kişiye kadar indirmişti

ve bu isimlerden biri, kariyerinin ikinci yılındaki

Moyes’tu. Yardımcılık işini geleceğin İngiltere

milli takımı hocası Steve McClaren kaparken,

Moyes Preston North End’de başardıklarıyla 3

sene sonra Everton’ın başına geçiyordu. Fakat

iki İskoç’un tanışıklığı burada başlamıyor.

Drumchapel Amateurs, İskoçya’nın en meşhur

amatör futbol takımlarından. Andy Gray,

Archie Gemmill gibi çok önemli milli takım

oyuncularının yetiştiği bu kulübün diğer iki

ünlü üyesi de Alex Ferguson ve David Moyes.

Ferguson bir forvet oyuncusu olarak sivrilirken,

bir stoper olan Moyes, buradan Celtic’e transfer

oluyor. Baba Moyes da Drumchapel’de aktif

olarak görev alır, hatta bu kulüpte başkanlığa

kadar yükselirken; oğul Moyes, Celtic’den

arta kalan zamanlarında buraya dönüp genç

takımlara koçluk ediyor.

Değerlerini ilk planda bu ortam içinde

kazanan, işçi sınıfı ahlakı içinde yoğrulmuş

Ferguson ve Moyes’un methodik yaklaşımları

henüz futbolculuk yıllarında beliriyor. Moyes

22 yaşında koçluk belgelerini alırken, aynı

yaşlardaki Ferguson, nasıl bir diyet yapılması

gerektiğine kafa yoracak kadar oyunu geniş

gören bir futbolcuydu. İkisi de futbolculuk

kariyerlerinin en başında bir koç gibi

düşünüyordu ve içinde yetiştikleri ortamın

büyük etkisiyle, saha dışı organizasyonlara da

ciddi olarak kafa yoruyorlardı.

“Profesyonel futbolculuğa adım attığım

dakikada, bir menajer olacağımı biliyordum.

Çıraklığımı 21 yaşında, bir daktilo fabrikasında

tamamladım; bir yıl dükkan işlettim ve 22

yaşında profesyonel futbolculuğa geçiş

yaptım. 22 yaşında, artık kendimi tamamen

bu işe adamaya karar vermiştim. Futbolculuk

kariyerime başladıktan bir yıl sonra B lisans

belgemi aldım; ve 24 yaşında belgelerimi

tamamladım. Ve bundan sonra her yıl, ta

ki bir menacer olana kadar, her yaz koçluk

seminerlerine katıldım.” - Sir Alex Ferguson, The

Blizzard dergisindeki röportajından

Gelişmek ve değişmekten hiçbir zaman geri

kalmayan, kararlılıkla adım adım daha iyisini

başaran bu iki hoca için bir önemli farksa,

başlangıç şekilleri. Futbolculuk kariyerlerine

paralel olarak, Moyes ilk planda çok sağlam

bir defansif omurga oluşturur ve ligin en iyi

duran top takımını yaratır iken Alex Ferguson

her zaman daha agresif bir hoca idi. Geçtiğimiz

günlerde hayatında hiçbir zaman beraberliğe

oynamadığını söylüyordu. Yine de bir kez daha

vurgulamak gerekir ki, ikisi de sürekli daha üstü

hedefleyen ve kendilerini yenileyen isimler

olduklarından; nihayetinde ortak bir paydada

buluşuyorlar. Moyes, bu yıl oynadıkları göz

alıcı futbola vurgu yaparken haksız değildi;

Everton zaman zaman fazla fiziksel oynamakla

suçlansa da bu senenin en tempolu ve göze

hoş gelen futbolunu oynayan takımlardan

biriydi.

“İyi menajerlerin yaptığı sıkı çalışmak,

hazırlanmak ve böylece bir kazanma yolunu

bulmaktır. Oyun stili önemlidir. İyi bir stiliniz


İngiltere

HF

#

82

olabilir ama kazanamıyorsanız muhtemelen

işinizden olursunuz. Bu yüzden önce

kazanmanız gerekir. Buradan sonra gelişmek,

güven aşılamak ve daha iyi oyuncuları

getirebilmek durumundasınız. Everton’ın ilk

yıllarda oynadığı futbolla şu anki birbirine hiç

benzemiyor. Umuyorum stilimiz evrilmiştir ve

pek çok insanın izlemekten memnun kaldığı

bir oyun oynuyoruzdur.” - David Moyes, United

menaceri olacağı resmiyet kazandıktan sonraki

ilk basın toplantısından.

Everton’ı ipten alan adam

Herhangi bir kupa kazanamamış da olsa, David

Moyes’ın 10 yıllık çalışması Everton’ı ezeli

rakipleri Liverpool’ın üstüne taşımayı başardı.

Moyes’dan evvel İngiltere’nin en eski ve köklü

kulüplerinden, 9 kez lig şampiyonu Everton,

önceki 5 sezonunda en iyi olarak 13. sırada

bitirmişti. Moyes ilk sezonunda takımı 7. yaptı

ve ertesi seneki ani düşüşü saymazsak, bir kere

11.lik haricinde takım en kötü 8. sırayı gördü. 10

senelik bir dilimden bahsettiğimizi unutmayın.

Moyes’un gelişiyle kulübün kaçınılmaz görünen

düşüşü sonlanmakla kalmadı; bugünkü haliyle,

uzun yıllar tablonun üst kısmında yer alması

kesin gözüken bir organizasyonun temelleri de

atıldı. 2002’de Everton’da göreve başlamak için

ancak Moyes gibi tecrübesiz ve alt ligde başarılı

bir hoca ikna edilebiliyordu; bugün Barcelona’yı

mağlup eden Neil Lennon ve Villas-Boas

sonrası Porto’nun halihazırdaki hocası Vitor

Pereira’nın adı geçiyor.

Everton’ın ekonomik durağanlığında herhangi

bir değişme olmadı. Verilen maaşların sezon

sonu lig sıralamasıyla çarpıcı olarak birebir

gittiği Premier Lig’de, Everton ancak 10. sırayı

alabiliyor. Değişen yalnız organizasyondu.

Simon Kuper’in deyişiyle, Everton eğer zengin

olsaydı, bunun yarısı kadar akıllı olamayabilirdi.

David Moyes bu takdire şayan başarıyı modern

metotlarına borçlu. Ne şekilde yapması

gerektiğini 20li yaşlardan itibaren düşünen biri

olarak, sürekli gelişiyor ve pratikte uyguluyor.

Bir yandan pragmatizmi elden bırakmayıp

kazanan desenleri yaratırken, öte yandan

oyuncu alışverişlerinden elde ettiği kârlarla

takımın stilini adım adım yukarıya taşıma

amacı güdüyor. Everton daha fazla satın almak


İngiltere

HF

#

82

için öncelikle satmak zorunda olan bir kulüp

olduğundan, takımdaki kalitenin artması ancak

ucuza alıp pahalıya sattığınız oyuncularla

veya altyapıya önem vermekle sağlanabilir.

Moyes’un en pahalı transferi olarak 15 milyon

pound’a gelen Fellaini’den dahi kâr edeceklerini

düşünürsek, bunu başarıyla uyguluyorlar.

Geçtiğimiz aylarda verdiği röportajda Alman

ligine hayranlığını dile getiren ve Güney

Amerika’ya yerleşip oyuncuların nasıl

yetiştirildiğini gözlemlemekten memnuniyet

duyacağını ima eden Moyes; oyuncu izlemenin

kendisi için bir hobi olduğunu söylüyor.

Milwall’dan gelip ilk sezonunda 15 gol atan orta

saha oyuncusu Tim Cahill veya İrlanda liginden

alınan, ilk 11’in sağ beki Seamus Coleman

hayranlık uyandıran transferlerinden yalnızca

ikisi.

Transferlerin bu denli başarılı olması, iyi bir

izleme komitesi kadar oyuncuların en iyi

yaptıkları işlerde kullanılmasında bitiyor. Doğru

zamanda doğru yere koşu yapma ve zıplama

konularında diğer insanlardan ciddi derecede

ayrılan Tim Cahill, gollerinin büyük kısmını

bu şekilde, kafayla atıyordu. Fakat başka bir

desen içinde bu kadar değerli bir oyuncu haline

gelmesi söz konusu olamazdı. Bu, Moyes’un

saf pragmatist yönüne dair önemli bir örnek.

Fellaini takımı çok başka bir boyuta taşıyabilir,

lakin 1.5 milyon pound’a alınan ve 8 sene

boyunca 50’nin üzerinde gol atan Tim Cahill,

başarının sürekliliği açısından çok daha değerli

bir iş olmuştu. Everton’ı seneler boyu tablonun

üst kısmında tutan bu tip pratik çözümler idi.

Yine de, Moyes’un başarısını oyuncu alım

satımı ve pragmatik çözümler üzerinde

toplamak fazlasıyla yanlış olacak. Everton

aynı anda yapılanmak ve başarılı olmak

zorunda olan bir kulüp olduğundan öncelikle

bu özellikleri öne çıkıyordu. Bununla beraber;

Leighton Baines, Leon Osman, Steven Pienaar

ve Phil Jagielka gibi oyuncular üzerindeki

şekillendiriciliği ve günlük kaygılardan uzak

olarak taktiksel yetkinliğini atlamamak

gerekiyor. David Moyes, bugün pek çok

menacerin kullandığı, bir futbol istatistiği

uygulaması olan Prozone’u uzun zamandır

kullanıyor; verilere fazlasıyla değer veriyor ve

takımın uzun vadedeki oyun stilinin gelişimiyle

yakından ilgileniyor. Düzeni oturtma çabasıyla

geçen yıllardan sonra özellikle bu yıl keskin bir

çıkış gösteren Everton’ın Leroy Fer’i transfer

etme isteği, stile yönelik artan kaygıların bir

yansımasıydı.

Mükemmel bir organizasyona sahip

Manchester United’da, şüphesiz Moyes’un

en çok zihnini meşgul edecek olan daha da

artacak bu kaygılara cevaplar aramak olacak. İşi

hiç kolay değil; lakin Moyes, Manchester United

için en doğru seçim.

More magazines by this user
Similar magazines