Madrid’de

hayatimfutbol

Madrid’de

24 Mayıs 2013 - Sayı 83

Madrid’de

bir Bayrampaşalı

Mahallenin neşeli çocuğundan

Atletico’nun 10 numaralı

yıldızına, Arda Turan…

Enine Boyuna

Brezilya Ligi

Aslında Kim

Kazanacak?

Amsterdam

Çıkarması


HAYATIM

#83

Yayın Koordinatörü

İlker Yılmaz

Editör

Uğur Karakullukçu

Yazarlar

Alper Öcal

Emre Çelik

Fırat Topal

Güner Çalış

Mustafa Demirtaş

Salih Demirci

Varol Döken

Arda…

FUTBOL

Türkiye’de yetişen en özel oyunculardan biri olduğu şüphe

götürmeyen Arda, sadece yetenekleriyle değil, kişiliğiyle de ön

planda olan isimlerden. Altyapısını Türkiye’de almış olmasına

karşın birçok örneğin aksine Avrupa’da da kendini ispatlayan

Arda’nın bu renkli kişiliğinin başarısındaki payını merak ettik ve

okulu ile mahallesinde Arda’nın ayak izlerini takip ettik. Bize bu

konuda yardımcı olan Şehremini Anadolu Lisesi ve başta kardeşi

Okan Turan olmak üzere tüm Bayrampaşa sakinlerine teşekkür

ederiz. Okumaktan memnun kalacağınız, daha önce hiçbir yerde

okumadığınız anekdotlarla bezeli bir Arda dosyası dergimizin

83.saysının kapak konusu…

Bu dosyanın yanı sıra yine başlamak için gün sayan Brezilya

Serie A’ya dair detaylı bir çalışma, F Amsterdam’daki Avrupa Ligi

finalinden izlenimler, basında geniş yer bulan “Biz kazanacağız”

manifestosuna farklı bir bakış açısı getiren bir değerlendirme

başta olmak üzere birçok değerli yazı bulunuyor.

Keyifli okumalar,

Uğur Karakullukçu

iletisim@hayatimfutbol.com

reklam@hayatimfutbol.com


#83

Bu Sayıda

Brezilya Dosyası

Lig tarihi

Sezon önizlemesi

Derbisi

Ekonomisi

Aslında

kim kazanacak?

Futbolda mı şiddet var, yoksa

şiddette futbol mu?

Kripton’dan gelenler

Bir mucize gerekir ve ‘O’ gelir. Hayır,

uçak değil!

Gittim, gezdim, yazdım

Fırat Topal’dan Avrupa Ligi’nde

final izlenimi

Arda Turan

Atleti’nin beyni

Mahallenin Neşeli ve

Yetenekli Çocuğu: Arda Turan

Maç Bahane

Varol Döken bu kez Amsterdam’ı

bahane etti

Premier League

son takımını bekliyor

Championship’te kıran kırana

Premier League savaşı


Türkiye

HF

#

83

Salih Demirci

Aslında Kim Kazanacak?

“Şurası kesin ki, içerisinde yaşadığımız dünyada yalnızca futbolda şiddeti

önlemek mümkün değil; onun adı olsa olsa görünmez kılmak olur. Eğer istenen

buysa, bunun yolunu yordamını gösterenlere bakılabilir.”

Geçtiğimiz Salı günü pek çok gazetenin spor

sayfasında bir manifesto yayımlandı. ‘Biz

kazanacağız!’ başlığını taşıyan bildiri, bazı

köşe yazarlarınca da desteklendi. Bilhassa

sosyal medyada ses getirdi, bir süre konuşuldu.

“…Ben utanma duygusunun, medeniyetin,

adaletin, vicdanın tarafında olduğumu

buradan haykırıyorum. Benimle aynı tarafta

olanları ayağa kalkmaya ve haykırmaya davet

ediyorum” gibi hiç kimsenin karşı çıkmayacağı

bir dizi çağrıyı barındırmasıyla karşılık buldu

ve ayrıca imza kampanyasıyla da desteklendi.

Nihayetinde ‘bizler’ ve ‘onlar’ şeklinde iki grup

oluşturarak, bildiriye imza verenleri futbol

ortamının temizlenmesi için mücadeleye

çağırdı.

Fakat söz konusu mücadelenin içeriği,

-yazıdan anlaşıldığı kadarıyla- henüz boş

görünüyor. Pekâlâ aşama aşama düşünülmüş

de olabilir; ancak şiddet temalı haberlerin

futbol gündeminde yeniden yer işgal etmesiyle

yazımı tetiklenen metnin mevcut hali,

amacına ulaşmaktan fazlasıyla uzak. Zira

temel bir problem olarak herhangi bir idealin

savunulmasından ziyade bir dizi temenni

içeriyor. Ülkenin futbol ortamını sanki toplum

hayatından uzakmışçasına konumlandırıyor,

bunun yanı sıra işaret ettiği noktaya doğru

giden herhangi bir yol çizmekten de uzakta

duruyor. Üstelik desteğini açıklayan bazı medya

mensupları tarafından söylem düzeyinden

öteye geçmeyeceği de biliniyor. Bu nedenlerden

ötürü metnin altına imza atmamak için

‘onlar’ grubundan olmak şart değil. Meseleyi

tartışmaya açmak, nispeten daha anlamlı

görünüyor.

İpler daha gergin

Futbolumuzun gündemi, her sezon sonunda

muhakkak şiddete odaklanıyor. Geçen yıl

yaşanan ‘Kadıköy Olayları’nın ardından takip

eden sezonun final derbisi, yine beraberinde

bir dizi şiddet haberini getirdi. Tribünde

görülen muzlar hâlihazırda yeterince önemli

bir olay iken Edirnekapı’da yaşanan cinayet

vakası meseleyi başka bir noktaya taşıdı. Daha

öncesinde ise ‘Sporda Şiddet Yasası’ ortaya

konulmuş, ama hiçbir sonuç alınamamıştı. Her

geçen gün de görüldüğü üzere kanunla gelen

bir iyileşmeden söz etmek mümkün değil.

Nitekim 2012/13 futbol sezonunu farklı

tribünlerden takip etmek, durumun daha da

kötüye gittiğini görmemde bana yardımcı

oldu. Fenerbahçe’nin ve Galatasaray’ın

stadyumlarının hem ev sahibi, hem de

deplasman tribünlerinde izlediğim maçlarda

tribünlerden saçılan en yoğun his, öfkeydi.

Apaçık şekilde doğru olduğu gözlenebilen bir

hakem kararının henüz maçın ilk dakikası

dahi olsa inançla reddedildiği bir ortamın

sağlıklı şeyler üretmesi mümkün olmuyordu.

Hakemler nasılsa stadyumda olduğu kadar

kamuoyunda da yalnızdılar ve her iki statta da

tribünler, geçen yıllara göre çok daha saldırgan

ve tahammülsüzdü.


Türkiye

HF

#

83

Hiç kuşkusuz bu değişimin arkasında Şike

Davası ve beraberinde yaşananların tortusu

var. Fenerbahçe ve Galatasaray tribünlerinde

sezonun karar haftaları yaklaştıkça artan

duygu yoğunluğu, diğer tribünlere kıyasla çok

daha yukarıda seyretti. Diğer yanda ‘Feda

Sezonu’ yaşayan Beşiktaş tribünleri, geçen

yıllara kıyasla sakin bir sezon geçirdi. Göztepe

taraftarları ise küme düşen takıma kızıp

kulüp binasını bastı. Bu örnekler gösteriyor ki

yaşananlar, şiddeti artırıyor, azaltıyor; yahut

hedefini değiştirebiliyor. Karşımızda ontolojik bir

şiddet tablosu yok, dolayısıyla ‘bizler’ ve ‘onlar’

kampları arasında geçişler, değişimler mevcut.

Nerede bu şiddet?

Yine de bu demek değildir ki Türkiye toplumu,

şiddetle örtülmüş şekilde yaşamıyor. Aksine,

en vahşisinden en gündeliğine kadar şiddetli

bir şiddet hali yaşıyoruz. Futbol sahasında

ve sonrasında olan-biteni de bu durumun

yoğunluğu artırılmış bir yansıması olarak

görmek gerekli; zira kulüplerin neredeyse

devletle aynı dili konuştuğu ve göbek bağının

bulunduğu futbol alanının ülke siyasetini

şekillendiren faktörlerden azade olması

mümkün değil. Aynı şekilde ana akım

medyanın da dili, aynı yere yaslanmakta.

Bunların bilincinde olunduğu takdirde futbolun

izole bir ortamı olduğu ve büyük ölçekli

toplumsal meselelerin futbola yansımasını

futbol üzerinden çözme gibi düşüncelerin

anlamsızlığı, kolayca fark edilebilir.

Buna mukabil şiddetle/ırkçılıkla yaşayan tek

ülke Türkiye değil ve önümüzde meseleleri

çözmüş ya da yoğunluğunu düşürmüş

yekpare bir Avrupa yok. Yer yer farklılıklar

var, doğal olarak ülkelerin futbol ortamları

da birbirinden farklılık gösteriyor. UEFA’nın

10 maç talebine karşın ırkçılığa 5 maç cezayı

uygun gören İngiltere Futbol Federasyonu ve

Roma tribünlerinden Mario Balotelli’ye yönelik

yapılan ırkçı tezahüratlara 50 bin avro para

cezası veren İtalya Futbol Federasyonu gibi

trajik-komik örnekler henüz taze. FIFA’nın

günaşırı ırkçılık konuşmasına karşın hakiki

bir yaptırım kararı alamaması ve var olan

uygulamaların da lafta kalması, ırkçılığın

bazı toplumlar içerisinde kök salmışlığının

adeta tekrar ispatı. Eğer ‘sıfır tolerans’

kuralları uygulanırsa, futbolun haritası baştan

yazılabilir. Ancak şiddeti futboldan uzaklaştıran

ülkeler yok değil.

Görünmese yeter…

Doğrusu, görünmez kılmayı başaran… 80’li

yılların İngiltere’de işsizliğin ve bununla

birlikte futbol holiganizminin zirve yaptığı

zamanlar olduğu bilinir. Meydanlardaki halk

hareketlerinin futbol takımlarının tribün

gruplarıyla hem kesişim, hem de bileşim

kümesi oluşturmasıyla mesele artık tümüyle

futboldan çıkar. Maç günü, legal eylem saatine

dönüşmüştür. Sonuçta Heysel Faciası yaşanır,

onu Hillsborough takip eder ve sonucunda

vaktiyle tribünde yer alanların çocukları,

artık stadyumlara giremeyecektir. Futbol

tribünleri dönüştürülür, bilet fiyatları artırılır

ve düşük gelir grubundan insanlar tribünden

uzaklaştırılır.


Türkiye

HF

#

83

Çok çeşitli biçimleri de olsa İngiltere’de futbol

holiganizminin temeli, toplum hayatında

aniden yaşanan değişim sürecine dayanıyordu.

Bu sürecin tetikleyicileri olan politikacılar da

elbette ki yanlışta olduklarını düşünmüyorlardı,

fikirlerini aynı şekilde uygulamaya

devam ettiler. En basitinden “Çocukların,

kadınların, yaşlıların; didişmek için değil,

keyif için gelenlerin futboldan uzaklaşmaya

başladığını…” fark ettiler ve bunun futbol

ekonomisini zarara uğratacağını düşündüler.

Sonunda şiddeti göz önünden, stadyumlardan

uzaklaştırdılar. Yakın zaman önce Londra

sokaklarını ateşe verenlerin bir kısmının babası,

muhtemelen eski bir futbol müdavimi idi.

Arka sokaklara itildiler. Nitekim ülkemizde

de Fenerbahçe - Galatasaray maçı sonrası biri

bıçaklanıyorsa, kentin arka sokaklarda her gün

böyle yüzlercesi yaşanıyor. Kısa bir özet için

gazetelere bakmak yeterli.

Aslında kim kazanır?

Benel Hızarcı’nın twitter’da yazdığı, “Sporda

şiddet yok, öfke ve şiddet zeminli bir ülkede spor

var.” cümlesi, tüm yazılanlara dair nükteli bir

özet. Futbol ortamını şiddetten temizlemek

güzel bir istekse de onu üreten koşulları

değiştirmeden temenniden öteye geçmesi

mümkün değil.

Gayet tabii kurumlardan sorumluluklarını

yerine getirmesi beklenebilir, suç-ceza

noktasında eksik kalınmaması gerekir. Fakat

söz konusu manifestonun işaret ettiği üzere

‘bizler’ ve ‘onlar’ olarak futbol ortamını

ayırmak, eğer ucu futbolun bileşenlerine

dokunmuyorsa (yöneticiler, futbol ekonomisi

vs.) hiçbir anlam ifade etmez. Şiddet üretenlere

karşı futbolseverler kamplaşmasında devletin

ve kulüplerin destekleyeceği taraf bellidir,

hadise İngiltere’de de benzer şekilde cereyan

etmiştir. Çoğunluğu alt gelir grubundaki

insanlardan oluşan şiddet üreticileri, hep

birlikte futbol sahalarından uzaklaştırılır.

Kalitesi artan stadyumlar, makbul seyirciler

için nezih birer ortam olarak hazırlanırlar ve

bu süreçte taraftar kimlik kartına ya da polisin

stadyumlardaki varlığına, karşı olmak derin

çelişkiler doğurur.

Bununla birlikte İngiltere’den farklı olarak

Türkiye’nin kitle kulüplerinin amatör branşları

da ciddi birer rekabete sahne oluyor. Futbol

stadyumlarının fiziksel standartları ‘yalnızca

keyif için maça gelenler’ için değiştirilse bile

dışarıda kalan hatırı sayılır bir insan grubu,

toplumsal gerçeği salonlara taşıyacaktır.

Yani bundan kaçış yok. Tabii ki her sosyal

mesele gibi şiddetin sebep ve sonuçları da

fazlasıyla karmaşıktır. Ama şurası kesin ki,

içerisinde yaşadığımız dünyada yalnızca

futbolda şiddeti önlemek mümkün değil;

onun adı olsa olsa görünmez kılmak olur.

Eğer istenen buysa, bunun yolunu yordamını

gösterenlere bakılabilir. Fakat sanırım söz

konusu manifestonun yazarları Bağış Erten

ve Banu Yelkovan, Türkiye’ye İngiltere’deki

dönüşümü önermeyeceklerdir. Ancak aksi bir

şey öneriyor gibi de görünmüyorlar ve eminim,

hayatta benzer durumların benzer sonuçlar

doğurduğunu biliyorlardır. Kimin kazanacağı ise

galiba şimdiden belli.


Arda Turan

HF

#

83

Emre Çelik

1995/96 sezonu sona erdiğinde Medya patronu

Jesus Gil’in sportif oyuncağı Atletico Madrid,

İspanyolların tabiri ile “La Doblete” yapmış,

hem La Liga’yı hem de Copa del Rey’i müzesine

götürmüştü. Fakat takribi yıllarda Atletico

Madrid için İspanya arenası hiç de istenilen

şekilde gitmedi. Ta ki 2011 senesinde Enrique

Cerezo’nun yürüttüğü transfer operasyonları

ile takıma Radamel Falcao, Arda Turan ve Gabi

gibi isimler katılana katar. Sonrası malum...

Kadroyu yönetebilecek isimlerden biri olan

Diego Simeone’nin de sezon ortasında takımın

başına getirilmesiyle birlikte başkentin

kırmızıları 1,5 senede öyle bir evrim yaşadı ki

hem Avrupa Ligi’ni kaldırdı hem 14 sezondur

mağlup edemediği Real Madrid’i yenerek Copa

del Rey’i müzesine götürdü hem de La Liga’yı

3’üncü sırada bitirerek 2009/10 sezonunun

ardından ilk kez Şampiyonlar Ligi bileti almaya

hak kazandı. Peki Atleti’nin içinden geçtiği bu

evrim sürecinde Arda Turan nasıl bir rol oynadı?

Vicente Calderon tribünlerinin El Turco diye

hitap ettiği Arda’nın Atletico için önemini

anlayabilmek için öncelikle Diego Simeone’nin

Atleti’nin beyni

Atletico Madrid 1995/96’dan bu yana

İspanya’da en iyi sezonunu geride bırakmak

üzere. Peki bu başarıda lejyonerimiz Arda

Turan’ın sahip olduğu pay ne kadar?

takıma oturttuğu sisteme göz atmak hiç

şüphesiz daha sağlıklı olacaktır. Basit bir

istatistikle konuya girmek gerekirse, La Liga’da

geride kalan 36 haftada sadece 30 gol yiyen

Atletico Madrid, bu dalda hem Barcelona’yı

hem de Real Madrid’i geride bırakarak ligin

kalesinde en az gol gören ekibi olmayı başardı.

Saha içi dinamikler incelendiği zaman ise Atleti

için İspanya’nın en iyi alan daraltan, topun

arkasına en iyi yerleşen ve kompakt savunmayı

en iyi uygulayan ekip olarak tanımlamak

kesinlikle yanlış olmaz. Lâkin bu denli kaliteli

bir savunmaya rağmen lider Barcelona’nın 22,

ezeli rakibi Real Madrid’in ise 9 puan arkasında

yer almaları kolaylıkla tahmin edilebileceği

üzere hücumdaki problemlerden kaynaklanıyor.

Her ne kadar takımda Radamel Falcao gibi

Avrupa’nın en üst düzey santrforlarından biri

yer alsa da Atletico Madrid’in Kolombiyalı

golcüyü beslemek konusunda ciddi zaafları

bulunuyor. Hatta bu yük tamamen Arda

ve Koke’nin üzerinde dense yanlış olmaz.

Kısacası Atletico Madrid, hücumda yaratıcılık

konusunda tamamen Arda ve Koke ikilisine

endeksli.


Arda Turan

HF

#

83

Arda’nın hücumdaki önemi

Atletico Madrid’in sistemini biraz daha açmak

gerekirse klasik 4-4-2’ye yakın bir dizilimle

sahaya yayılıyorlar. Fakat ligde yer alan diğer

takımların büyük çoğunluğunun 4-2-3-1 ile

oynadığı düşünülürse en basit mantıkla

Atletico Madrid birçok rakip karşısında orta

sahada -özellikle de göbekte- sayıca sürklase

ediliyor. Buna bir de Atleti’nin göbeğinde

oynayan Gabi ve Mario Suarez’in hücum

bölümündeki kısıtlı yetenekleri dâhil edilince

Koke ve Arda’nın topu ileri taşıma konusunda

öne çıktığını söylemek hatalı olmaz. Zaten La

Liga’daki istatistiklere bakılınca da Atletico

Madrid’in hücuma çıkarken %76 oranında

kenarları kullandığı verisi bunu destekler

nitelikte.

Fakat La Liga’da 3’üncülüğü elde etmenin

sadece kanatlardan hücum ederek mümkün

olmayacağı da bir gerçek. Bu problemi çözmek

adına ise Diego Simeone’nin geliştirdiği

sistem ise top soldayken -yani Arda ve Filipe

Luis’in kontrolündeyken- Koke’nin göbeğe

deplase olması, diğer kanatta da tam tersinin

uygulanması. Fakat kağıt üzerinde sağ kanatta

görev alan Koke’nin özellikle de hız ve adam

eksiltebilme yeteneklerinin bir kenar oyuncusu

profili için yeterli olmamasından dolayı -zaten

orijini de orta sahanın göbeği- sağ taraftan

gelişen hücum organizasyonlarında Atletico

Madrid’i handikaplı kılıyor. Zaten sol taraftan

gelişen ataklarla sağ taraf kullanımı arasında

da yaklaşık %10 civarında bir fark mevcut.

Simeone’nin bu probleme çözümü ise Arda’yı

sağ tarafta da kullanmak -zaman zaman da

Diego Costa’nın kanada deplase olması geçici

çözümü de mevcut- oldu denebilir. Arda’nın

sağa geçtiği anlarda ise her zamanki gibi Koke

ortaya kayıyor.

Kısacası Arda, Atletico Madrid için sıradan bir

sol kanat oyuncusundan ziyade takımın ana

hücum planının temelini oluşturan bir oyuncu

-özellikle de Diego’nun sezon başında takımda

kalmamasının ardından. Zaten Simeone’nin

yaptığı “Falcao ve Arda Turan’ı takımda tutmak

istiyorum. Her ikisi de bu takımın çok önemli

parçaları” açıklaması bir bakıma Atletico

Madrid’in hücumda bu iki oyuncuya ne kadar


Arda Turan

HF

#

83

endeksli olduğunu ortaya koyuyor. Arda için

özel olarak söylediği “Arda bu takımın kalbi

ve saha içi lideri” sözleri de Diego sonrası

Arda’nın rolü ve önemini net bir biçimde ifade

ediyor. Zaten Atletico Madrid’in bu sezonki

La Liga macerasında hem 1000 pası geçebilen

5’isimden biri hem de %84’lük pas isabet oranı

ile takımın düzenli olarak görev alan en yüzdeli

pas ayağı. Falcao ve Diego Costa’nın ardından

en fazla faul alan oyuncu olması ve Atletico

Madrid’in açık ara bu sezon en fazla adam

eksilten oyuncu olması da (La Liga: 46 Arda, 33

Filipe Luis, 32 Falcao) rakip adına oluşturduğu

tehdidi açıkça gözler önüne seriyor. İki sezonda

toplamda 9 gol atan ve 20 tane de attıran Arda,

o gün ne kadar yaratıcı ve formdaysa Atletico

Madrid de ofansif anlamda o denli üretken.

Atleti’nin Arda’ya kattıkları

Arda’nın hücumdaki yaratıcılığı ve yetenekleri

üç aşağı beş yukarı herkes tarafından bilinen bir

faktör. Fakat Arda’nın İspanya’daki gelişiminde

belki de en önemli nokta işin savunma -daha

doğrusu takım savunmasına verdiği katkı-

ve fizik kondisyon olarak nitelendirilebilir.

Simeone’nin tabiri ile “Atletico Madrid’de

savunmaya yardım etmeyen, kaybedilen

top için kendini paralamayan oyuncunun

yeri yok.” Buradan yola çıkarak Arda’nın da

takımdaki yerini geliştirebilmek adına kendisini

geliştirmesi şarttı. Zaten Diego Simeone’nin

gelişinin Arda’nın gelişmek zorunda kalmasını

gösteren en güzel istatistikler de Arda’nın

sahada kalma dakikalarıydı. Gregorio

Manzano’nun Simeone’ye göre laçka ve

başarısız takımında çıktığı maçların %40’ında

90 dakika sahada kalan Arda, Arjantinli

teknik adamın gelişiyle geçen sezon 25 maçta

sadece 2 kez 90 dakikayı tamamlayabildi

(%8). Simeone, takımın başına gelişiyle

birlikte bu konuyu direkt olarak açıklamadan

çekinmeyerek Arda’nın fizik/kondisyonunun

yetersizliğini dile getirdi. Özel bir program

dâhilinde çalışan Arda, bu sezon sakatlık

öncesi sahada yer aldığı 32 maçta 11 kez 90

dakikayı tamamladı (%34). Simeone’nin

kriterleri değişmeyeceğine göre elbette

Arda’nın kapasitesi, hem de ciddi ve fark edilir

biçimde, idi artan. Arda’nın Atletico Madrid’de

savunmaya katkısını gösteren en önemli

istatistik çaldığı top sayısı. Atletico Madrid

formasıyla bu sezon La Liga’da 10 maçın

üzerinde görev alan oyuncular arasında maç

başına top çalma ortalamasında 5’inci sırada

Arda yer alıyor (2,16 | 30 maçta 65 top çalma).

Bu da kaybettiği topların peşinden gidişini ve

defansif katkısını açıkça gösteriyor. “Arda’nın

takımdan ayrılmasını karşıyım” diyen Simeone

de kendi yarattığı bu çift yönlü ve mücadeleci

oyuncunun avucunun içinden kaçmasını haklı

olarak istemiyor.

Her ne kadar La Liga, Avrupa’nın en iyi liglerinin

arasında yer alsa ve Arda da Falcao üzerinden

Atletico Madrid’i La Liga’da taşımaya devam

etse de önümüzdeki sezonun çok daha ciddi

bir sınav olacağını söylemek yanlış olmaz. Arda

kendisini La Liga’da kabul ettirdi ama takımda

önümüzdeki sezon da kalırsa Şampiyonlar

Ligi’nde neler yapabileceğini, Avrupa’nın en

önemli turnuvasında Atletico Madrid’i ne kadar

sırtlayabileceğini hem kendisi hem de bizler

daha net biçimde görüp Arda’nın Avrupa’daki

yıldızlar hiyerarşisinin neresinde olduğunu tam

olarak tespit etme şansına sahip olacağız.


Mustafa Demirtaş & Uğur Karakullukçu

Arda Turan

HF

#

83

Mahallenin Neşeli ve Yetenekli Çocuğu:

Arda Turan

Bugünün büyük futbol yıldızları, dünün mahallesinden

geçen futbol toplarına hayat veren çocuklarıdır aslında.

O büyük yetenekleriyle Bayrampaşa ile Madrid arasını

yakınlaştıran Arda Turan’da olduğu gibi…

Yolda yürürken size doğru gelen sahipsiz bir top

gördüğünüz anda, sanki babasının elini bırakıp

kaybolmuş bir çocuğu bulmuş gibi hisseder,

hemen etrafınıza bakınırsınız… Çok geçmeden,

o topa dokunmayı dünyanın en büyük

eğlencesi olarak bellemiş bir grup çocuktan

“abiii, ablaaa!” seslerini duymanız kesindir.

Çünkü onlar için top bir oyuncaktan çok daha

fazlasıdır.

O top, bir kenara atılmış dört kaldırım taşına

“çift kale” süsü verir, geçen arabaların sık

sık maçı durdurduğu o dar asfalt yollara ise

futbol sahası… Yolun kenarındaki duvarlar,

kaldırımlar; artık sizin verkaç yapacağınız forvet

partneriniz olur. Başka bir dünyaya geçmiş gibi

hisseder, büyülenirsiniz ve bu oyuna ilk kez o

sokaklarda âşık olursunuz. Her futbolcunun

hikâyesi de oradan başlar.

Zamanla büyümeye başlanınca, o asfalt

yollar size gittikçe daha da dar gelmeye

başlayınca; hikayenin devamı halı sahalara

taşınır. Artık meşin top da size eskisi gibi ağır

gelmez… Ayrıca o halı sahalarda gol attığınız

vakit, muhteşem file sesinden de mahrum

kalmazsınız. Her maçın sonunda, o ana kadar

sahada ne olmuşsa geçmiştir, “ayağınıza sağlık

beyler!” sesleri bunu simgeler. En gerçek ve

samimi fair-play gösterisidir belki de… Zaten

mahalle futbolunu her şeyden ayrı tutan şey

tam da budur: Samimiyet…

“Arda’yı alıyorum!”

Mahallenin neşe kaynağı, aynı zamanda

futbol topunu ayağına aldığı zaman daha

o günlerde harikalar yaratan Bayrampaşalı

Arda’nın da hikâyesi böyle başlamıştı.

Henüz 6 yaşındayken, televizyonda izlediği

Okan Buruk’un ayağının kırılmasına üzülüp,

kardeşinin adını Okan konulmasını isteyecek

kadar Galatasaraylıydı Arda ve bu oyunu da çok

seviyordu. O dar sokaklarda mahallenin tüm

çocuk nüfusunu çalımladığı için değil, bu güzel

oyunun kaderi olduğu için seviyordu, sevecekti.

“Onunla karşılıklı oynamak çok zevkliydi. Karşı

takımda olduğu zaman hep kaybediyorduk


Arda Turan

HF

#

83

ama yine de keyifliydi…” diyordu mahalle

arkadaşları. Arda, mahalle maçlarının

geleneksel transfer dönemi olan “adam

alışmalarında” her zaman ilk adı söylenen

oluyordu. Onun olduğu takım, 1-0’ın da

ötesinde galip başlıyordu maça. Çok farklıydı…

Bir gün o futbol topuyla çok daha başka

yerlerde olması gereken, lezzetli bir yeteneğe

sahipti. Bunu da yine en samimi şekilde

çocukluk arkadaşları söylüyordu “Bir gün

Atletico Madrid’de futbol oynayacağını tahmin

ediyor muydunuz?” sorusuna cevaben: “Çok

daha fazlasını bekliyorduk!”

Arda ‘Özgüven’ Turan

Şimdilerde adı “Arda Turan Tesisleri” olan,

Bayrampaşa Stadı’nın hemen yukarısındaki

toprak sahada parıldayan yetenekleri, bir

gün kendisini Florya’ya kadar itecekti… Bir

yandan Galatasaray formasıyla “geleceğin

yıldızı” sesleriyle anılıyor, diğer yandan da

kendisi gibi birçok milli sporcuya sıralarını

veren Şehremini Lisesi’nde öğrenim görüyordu

Arda. Elbette, hayatının büyük bölümünü

futbola adadığından dolayı dersleriyle yeterince

ilgilenemiyordu. Ama hocaları bundan pek de

şikâyetçi olmamışlardı.

“Aslında başarılı da bir öğrenciydi. Okula bazen

içinde kitap olmayan spor çantasıyla gelse de

derslerini geçiyordu. Çok neşeli, özgüvene sahip

bir çocuktu.” Onun öğrencilik yıllarından tanıyan

okul müdüründen tutun da sınıf öğretmenine

kadar karşılaştığımız her hocasının söyledikleri

şeyler bunlardı. Özellikle de “özgüvenli çocuk”

kısmı, en popüler cevaptı; sanki hocaları

tarafından ortakça addedilmiş bir göbek adıydı.

Özgüven dediğimiz şey, yine o özümüzdeki

yetenekleri açığa vuran, temel nokta değil midir

zaten? Arda da buna sahipti… İşte bu yüzden,

yetenekleri Bayrampaşa’nın mütevazı ama

bir o kadar da candan sokaklarına sığmadı.

Halen İstanbul’a döndükçe görüştüğü o

çocukluk arkadaşları ve neşesi başta olmak

üzere kendine çok benzeyen kardeşi Okan’a

göre, o yetenekleri hala bir yerlere sığacak gibi

de değildi. Arda Turan o çok sevdiği futbol

topundan vazgeçmediği sürece, her zaman bir

yukarısı daha olacaktı.

6 numaralı yelek

Arda Turan’ın Galatasaray’a adım atışıyla

özdeşleşen 66 numaranın hikayesi

oldukça ilginç. 66 numaralı Arda’nın

gözü esasen 6 numaradaydı, bunun ise

iki sebebi var. İlki Arda’nın gençliğinde

Arif Erdem’e ve onun 6 numarasına olan

hayranlığı, ikincisi ise pek bilinmeyen

bir detay. Bayrampaşa’da adımını attığı

Altıntepsispor’dayken Galatasaray

seçmelerine giren 13 yaşındaki Arda’nın

bu seçmelerde giydiği yeleğin numarası

6’ydı. Arda o yeleği hiç unutmadı ve 66

numaranın arkasında giydiği o yelek vardı.

Ayrıca Arda’nın doğup büyüdüğü, hala

ailesinin yaşadığı evinin kapı numarası 14.

Milli takımdaki numarasıyla ilgisi var mı,

bilemedik!


Arda Turan

HF

#

83

Öğretmenlerinin gözünden

Arda Turan

“Arda renkli bir öğrenciydi, şaka ve espri

anlayışı farklı olduğundan sivrilirdi.

Öğretmenleriyle iyi geçinen biriydi, sınıfı

birbirine kaynaştıran bir kişiliği vardı.”

“Arda’yı 9.sınıftayken tam okul takımında

oynatacaktık, takımın iskeletini kurduk, o

Aralık ayında Fatih Terim onu profesyonel

yaptı!”

“Arda’nın sınıfı 70 kişiydi, öğretmenleri çok

çekti onlardan! (gülüyor) O sınıfta milli

voleybolculardan basketbolculara kadar

birçok başarılı öğrencimiz vardı.”

“Halı sahada bile espri üretir, arkadaşlarını

neşelendirirdi. Sahada bireysel olarak

elinden gelenin hepsini yapardı, ölümüne

oynardı ama hırsını kontrol ederdi.”

Dönemin müdür başyardımcısı İsmail Can

“Özgüveni yüksek birisiydi Arda, diyaloğa

açıktı. Dersleri sporcu olması sebebiyle

zaman zaman aksayabiliyordu ama her

zaman öğretmenlerin gülümseyerek

karşıladığı öğrencilerdendi”

“Arda düzenli bir öğrenciydi, milli

takımlara gitmediği zaman ders

kaçırmazdı.”

“Bazı öğrenciler vardır, kötü not alınca

kızar, darılır. Arda bu açıdan farklıydı,

takılmazdı. Onunla da eğlenmeyi bilirdi.”

Öğretmen Murat Ay

Arda Galatasaray’a nasıl seçildi?

Arda Turan bir gün Bayrampaşa’da

daha sonra “Arda Turan Tesisleri”

olarak isimlendirilecek kum sahada top

oynarken Galatasaray altyapısından bir

hoca onu yanına çağırır, kart vermek için.

Genç Arda’nın ise cevabı nettir: “Ben

tanımadığım insanların yanına gitmem,

annem kızar!” Bu cevap hocanın hoşuna

gider, “Peki o zaman bir arkadaşını yolla,

sana kartımı vereyim” der. O kartla eve

giden Arda ailesine danışır ve hayallerinin

takımının altyapısına girer.


C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K

Acaip_VF_Smart2_210x297.ai 1 07.12.2012 20:43


İngiltere

HF

#

83

Güner Çalış

Wembley 3 gün içinde 2 dev maça ev sahipliği

yapacak. Bunlardan ilki 27 Mayıs Pazartesi

günü oynanacak Championship play-off

finalinin, Der Klassiker’den çok daha önemli

olduğunu söylemek için haklı nedenlerimiz var.

En azından kendimizce.

Saygın araştırma şirketi Deloitte’nin 2 sene

evvel yaptığı bir duyuruya göre, Premier

League’e yükselme maçının değeri tam 90

milyon pound. Buna, bu sene ortalama 20

milyon pound kadar artan yayın gelirleri

ve başka şeyleri de ekleyince, düz hesap

120’ye kadar ulaşabiliriz. Futbolu bu kadar

maddiyata indirmek istemezdik; fakat bir

noktada konunun önemine dair ciddi bir vurgu

yapmak gerekiyordu. Şüphesiz ki Watford ve

Crystal Palace taraftarının o gün Wembley’de

bulunmaları çok daha değerli.

Blackpool’daki eğlenceli döneminden

hatırlayacağınız Ian Holloway, bu kez farklı

bir takımla, Crystal Palace’la Premier League

peşinde. Rakipleri, Holloway’in yıl içinde çok

kereler eleştirdiği, ‘gülünç’ bulduğu Watford.

Nedir hikayenin aslı?

120 milyon

pound’luk maç

Premier League’in son yolcusu kim olacak?

Pilot takım Watford

Sir Elton John’ın -evet, bildiğimiz Elton

John- kulüp başkanlığını yaptığı 1980’lerde

altın çağını yaşayan Watford, bir süredir

yolunu kaybetmiş şekilde alt ligde yarışmayı

sürdürüyordu. Bir önceki başkan Bassini’nin

usülsüzlük yaptığı ortaya çıkınca, Ağustos

ayına kadar geçerli transfer yasağıyla da

karşılaştılar. Fakat yeni patronlarınız İtalyan

Pozzo ailesiyse, böyle bir ceza göründüğü kadar

kötü olmayabilir.

Watford’u bu sezon başında, Haziran 2012’de

satın alan Pozzolar kulüp yönetiminden çok iyi

anlıyorlar. Futbol takımlarını oyuncağa çeviren

pek çok diğer deniz aşırı sahibe oranla bu işte

inanılmaz bir tecrübeleri ve başarı tabloları var.

Pozzolar, İtalya’da Udinese’nin ve İspanya’da

Granada’nın da sahibi. Dünya çapında müthiş

bir scouting ağları var; bu oyuncuları bulup,

işleyip, yüksek paralara satıyorlar.

Watford’un başına bir başka İtalyan, Chelsea

efsanesi Gianfranco Zola’yı getirdikten sonra

alışılmadık bir transfer yolu izlediler. Daha

önce Granada’yı Udinese’nin pilot takımı gibi


İngiltere

HF

#

83

kullanan Pozzolar, aynı yolu Watford’da takip

ettiler. Transfer yapmak yerine kiralama yolunu

seçen Watford, Udinese’den 9 ve Granada’dan

3 ve 2 de başka takımdan oyuncu kiralayarak

14 yeni oyuncuyu kadrosuna kattı. Bunların

büyük kısmı Udinese ekibinin gözlediği, yüksek

potansiyelli oyuncular olduğundan, Zola’nın

ofansif, maceracı oyun sistemiyle mükemmel

bir uyum gösterdiler. Yine de kimse bu kadar iyi

olacaklarını beklemiyordu.

Ekim ayında kurulan bir takım olarak

başlangıçta çok uyumsuz gözüken ve Derby

County’e 5-1 kaybederek dibi gören Watford,

durduralamaz bir çıkışla Cardiff’in hemen

ardından ligin en etkileyici takımı haline geldi.

Watford’un bu işleyiş biçimi, başta Crystal

Palace hocası Holloway olmak üzere ligden

pek çok takım tarafından hoş karşılanmadı.

Aslında, Pozzoların tek yaptığı sistemin açığını

değerlendirmekti.

Takdir edersiniz, bir takımın bu kadar fazla

sayıda kiralık kontrat yapamaması için birtakım

kısıtlamalar olmalı. Fakat Football League

kitapçığında yazana göre, bu kurallar yalnızca

ülke içinden alınan oyuncular için geçerli. Ülke

dışından alınan oyuncular -İskoçya dahi yurt

dışı sayılıyor- kiralık değil, transfer statüsünde

sayılıyorlar; dolayısıyla, yeni kurallar gelene

kadar Udinese’den 9 değil, 20 oyuncu dahi

kiralamanız mümkün. Ülke içindense

maksimum 5 kiralık oyuncuyu maç kadronuzda

bulundurabiliyorsunuz. Chelsea’nin değerli

savunmacısı Chalobah’ın dahil olduğu 2 kişilik

minik bir yerli grup da mevcut.

Pozzoları alışıldık paragöz yabancı sahiplerden

değiller; yalnızca akıllılar. 1986’dan beri bu işin

içindeler ve özellikle Udinese’den görülebileceği

üzere, uzun vadeli politika belirlemede çok

başarılılar. Watford taraftarı da takımlarının

‘doğal’ olduğu konusunda ısrarcı ve bu

başarıyı parayla gelmiş yapay bir başarı olarak

görmüyorlar.

Ligin son gününde yaşanan inanılmaz dramada

90’da yedikleri gol olmasa, iş buraya kadar

varmadan doğrudan Premier League’in yolunu

tutacaklardı. Finale gelmeden önceki son

maçlarındaysa, 2-1 önde oldukları Leicester

karşısında 90. dakikada penaltıyı çıkardılar ve

hemen dönüşünde golü yapıp 3-1 kazandılar.

Watford için hikayesi bol, rüya gibi bir sezon.

Watford’un en büyük kozu, forvet ikilisi Matej

Vydra ve Troy Deeney. Özellikle ikinci yarıda

büyük çıkış yapan ve Çek milli takımında da

goller atmaya başlayan Vydra, Udinese’den

gelen kiralık oyunculardan. Kalede tanıdık

bir isim var, Arsenal’ın eski kalecisi Manuel

Almunia.


İngiltere

HF

#

83

Müzmin underdog Crystal Palace

Crystal Palace sezonun hemen her kısmında

underdog, yani favori olmayan taraf olarak

gösterildi ve elbette sezonun final maçında

da işler değişmeyecekti. İki takımın güçleri

birbirinden çok uzak değil, ama bir favori

göstermek gerekirse çoğunluk Watford’u tercih

ediyor.

En son bundan 8 sene evvel Andy Johnson’lı

kadrosuyla Premier League’de boy gösteren

Palace, aynı Johnson gibi, bir daha aynı

seviyeye çıkmayı başaramadı. Bu yıl ilk üç maçı

kaybedip son sırada yer alıyorlarken farklı bir

sezon olmayacağı bekleniyordu; sonra, aynı

Watford gibi sürekli yükseldiler. Ligi 5. bitirip

play-off oynamaya hak kazandılar ve burada

yine şaşırtıp favori görünen Brighton’ı elediler.

Brighton’ı elemiş olmak ayrıca iki kat daha

değerliydi; keza Palace en büyük rekabeti

Brighton’la görüyordu. Brighton taraftarının

maç sonu saldırılarına maruz kalmaları da bu

yüzdendi.

Palace’ı buraya kadar getiren üç değerli isimden

biri final karşılaşmasında oynayamayacak ve

bir diğerinin de kulüpteki son maçı olacak.

Takımın golcüsü 30 gollü Glenn Murray

Brighton eşleşmesinde dizini sakatladı

ve iyileşmesinin 6 ayı bulacağı söyleniyor.

15 milyon pound’a Manchester United’a

transfer olan Wilfried Zaha da bu sezonun

sonunda yeni takımına katılıyor. Üçüncüye,

Ian Holloway’e bu durumda daha fazla görev

düşecek. Belki işleri biraz daha ağırdan alması

gerekebilir.

İki hocanın da agresif oyun karakterleri

gereği bol gole ve eğlenceye sahne olan lig

maçlarından sonra, daha sıkı bir maç Crystal

Palace’a daha uygun. Watford’un asıl sıkıntıyı

savunurken yaşadığı ve kanat savunmasında

çok da iyi olmadığı göz önüne alınırsa, doğru

bir kullanımla Zaha’nın yıldızlaşacağı bir veda

maçı olabilir.

İngiliz futbolunun gerçek sempatikliği ve

doğallığı alt liglere gittikçe artıyor. Bu yazıda

anlattığımız hikayeler bunun tersine işaret

ediyor olabilir, ama Championship’in de

Premier League’in bir alt basamağı olduğu

unutulmamalı. Maç sonu kutlamalarıyla görsel

şölene dönüşecek Wembley’i, muhtemelen

sahaya akın edecek taraftarları izlemek

ve olası Palace galibiyeti sonrası Holloway

aforizmalarını dinlemek ayrı bir keyif olacak.

Merdivenin bir alt basamağında her şey daha

samimi ve doğal.


Maç Bahane

HF

#

83

Varol Döken

Amsterdam,

sende ah’ım kaldı

Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Yarı

finaldeydik o zaman. Amsterdam Amsterdam…

Bugüne kadar yazdığım en zor yazıya bu satırlarla

başladım zira takımın finale çıkacak diye yaptığın

bir organizasyonda el takımlarını izlemek keyifli

olduğu kadar acı vericiydi. Böyle anlatınca biraz

karışık oldu, anneye anlatır gibi anlatayım zira

yerim geniş vaktim çok. (sizin vaktiniz azsa parça

parça okuyun, biraz dinlenin, gene gelin gene

okuyun)

Lazio’yu elediğimiz akşam, yarı finalde 3

rakibimiz vardı. Basel, Benfica ve Chelsea.

Bunlardan sadece Chelsea’yi 2 maçta elememiz

zor olur diye düşünüyordum ben, Basel’i

beklesem de sıtmaya razıydım. Benfica’yı

çektiğimiz an organizasyonumu yapmaya

başladım, zira orta halli bir çalışandım, Türk’tüm,

vizeye, para ve izin durumumu ayarlamaya

ihtiyacım vardı. Amsterdam’a direkt uçuş pahalı

olur diye rotayı can ciğer bir arkadaşımın olduğu

Berlin’e çizdim. Böylece hem kalma yerinden hem

uçaktan biraz tasarruf ettim. Yarı final 2. maçı

oynanmadan maç biletim hariç tüm planlarım

hazırdı yani. Sonrası Nico Gaitan sonrası Oscar

Cardozo…

Fenerbahçe elenince kalbim büyük kırıldı yalan

yok, sadece planlarımın suya düşmesine değil,

hayatta bir daha böyle bir fırsatı canlı izleme

olanağı bulamayacağıma da… Neyse ki hayattan

bundan büyük üzüntüler olduğunu bilecek

yaştaydım, üzüntümü kalbime, kıyafetleri bavula

gömerim dedim, planı aynen uygulamaya karar

verdim.Oralara kadar gitmişken maçı izlememek

de olmazdı, o kupayı Benfica’ya yâr etmeyecek,

İngilizlerle kol kola şampiyonluğa yürüyecektim,

hedef buydu. Ama Amsterdam sokaklarında


Maç Bahane

HF

#

83

işler değişti. Buna yazının ilerleyen kısımlarında

değineceğim.

Maç biletine gelince, bunun için burada daha

önce defalarca ‘‘bana sponsor bul allahsız’’ diye

taşladığım Tuncay ve onun arkadaşı Hüseyin

Abaş’a büyük bir teşekkür borçluyum. Zira

alkolümden kısıp 200 avroya kadar veririm

dediğim bileti, Fenerbahçe daha gruplardayken

UEFA’dan alan Hüseyin bana aldığı fiyata bıraktı.

Hatta kendisi maça gelemeyince bir anda 2

maç biletim birden oldu. Bu hikayeye de yazının

ilerleyen zamanlarında değinmek üzere 4-5

haftadır sürdürdüğüm nasıl gidilir, ne yenilir,

nerede kalınır paragraflarına geçiyorum.

Nasıl gidilir?

Amsterdam’a eğer deli veya aktivist değilseniz

en kolay uçakla gidilir. Önceden alınacak her bilet

gayet ucuz oluyor, dünya çapında biletler için

www.skyscanner.com.tr’yi inceleyebilirsiniz.

Ben yukarıda yazdığım gibi önce Berlin’e oradan

da aldığım vakte göre gayet iyi sayılabilecek bir

fiyata Easy Jet ile Amsterdam’a geçtim. Direkt

Amsterdam uçuşu daha ucuz olabilirdi ama maç

gününden önce gitmek bu sefer extra kalma

masrafı olacaktı zira ben yıllık iznimden 1 haftayı

bu lanetli plan için harcadım.

Nerede kalınır?

Kolunu sallasan otele çarpan Amsterdam’da

kalacak yer bulamamanız söz konusu değil. Ben

maç gününe yakın bir tarihte plan yaptığım için

otel fiyatları biraz tuzluydu. Neyse ki şirketimizin

bilirkişisi ve benim akli adamım Serkan Mutlu abi

airbnb.com.tr dedi. Ben o ne falan derken kendimi

bir hafta sonra havalimanına 10 dakikalık bir

mesafedeki orijinal bir Hollanda evinin tamamen

bana ayrılmış odasında buldum. Baktığım otellere

göre fiyatı 3’te 1’iydi. Size de bu harika siteyi

mutlaka tavsiye ediyorum.

Bunun dışında elbette çeşitli yer bulma metotları

vardır onu da sizin hayal gücünüze ve İngilizcenize

bırakıyorum!

Nasıl bir yer?

Tüm kenti dolaşan su kanallarıyla ve 17. yüzyıl

mimarisiyle dikkat çeken Amsterdam, tarih,


Maç Bahane

HF

#

83

kültür, eğlence ya da sakinlik, tatil tercihi ne

olursa olsun her türlü turisti memnun edebilen

bir yapıya sahiptir… Wikipedia tadında devam

etmeyeceğim herhalde, kitaplarda yazan

Amsterdam’ı her yerde okursunuz.

Bana göre Amsterdam, 18 yaşını geçmiş her kız

veya erkek gencimizin görmesi gereken bir yer.

Yalnız gitmeyin, hatta mümkünse 3 kişi gidin, her

gece 2 kişi eğlensin 1 kişi bekçilik yapsın. Bekçilik

başkasından gelecek tehlikelerden çok sizi

kendinizden korumak için. Anladınız siz onu!

Amsterdam’a ben Salı sabahı vardım, 3 gün

kaldım. 3 gün boyunca hava kötüydü, buna

rağmen oldukça yer gezdim diyebilirim.

Amsterdam için, Avrupa’nın en küçük büyük şehri

diyorlar, bir reklamcı olarak bu slogana revize

vermiyorum. 3 günde gezebilirsiniz evet ama

gezi anlayışınız bir şehri baştan sona yürüyerek

arşınlamaktan ibaret değilse! Birçok müze, birçok

tarihi mekânın yanı sıra binlerce eğlence yeri,

restoran çeşitliliğiyle Amsterdam daha fazlasını

hak ediyor.

Bu sayıda bulacağınız yazısında, Fırat Topal’ın

‘‘adamı Red Light batağında bulup çıkardım’’

sözlerine ise sakın itimat etmeyiniz zira aralarında

Rembrandt’ın Evi, Anne Frank Evi, Rijksmuseum

olmak üzere birçok yerini de gezdim. 6 yaşımdan

beri müze geziyorum lan ben!

Neyse benim kişisel maceralarım bana kalsın,

size özetle söyleyebileceğim bu şehir sadece içki,

uyuşturucu, seks çılgınlığından ibaret değil, gidin

gezin için (veni vidi fıçı)

Nasıl gezilir?

Söylediğim gibi, kaldığım yer Schiphol

Havaalanı’na 10 dakika bir mesafedeydi. Ben

orayı merkez alarak önce havaalanına oradan da

gitmek istediğim her yere kolayca gittim. Ulaşım

geç saatlere kadar var ve ilk günkü alışmadan

sonra oldukça basit. Otobüs şoföründen dilenciye

herkes İngilizce konuşuyor. Navigasyon cihazıyla

yönünü bulamayan ben kaybolmadıysam siz hiç

kaybolmazsınız. Kaybolursanız da zaten gibin

kendinizi direkt kayıp eşyalar bölümüne teslim

edin!

Havaalanından otobüs, tren veya taksiyle şehir

merkezine geldikten sonra şehir içinde en ideal

ulaşım tabanvay. Bu gaz ilk gün gidecektir o

yüzden sonra tramvayı kullanabilirsiniz. Bisikleti

ise ben şahsen tavsiye etmiyorum, kendinizi

İngiltere’de araç kullanır gibi hissedebilirsiniz. Ne

zaman duruyorlar ne zaman geçiyorlar yayadan

çok mu hakları var ben hâlâ anlamadım.

Nerelere gidilir, ne yenir, ne içilir?

Ben 2. günümü tamamen maç gününe

ayırdığımdan planladığımdan çok yer gezemedim.

Ama Amsterdam’a gelip de Rembrandt Evi

Müzesi, Anne Frank Evi Müzesi, Van Gogh

Müzesi, Rijksmuseum’u (Ulusal Müze)

gezmeyeni kanala atıyorlarmış. Bunun dışında

gezilecek onlarca müze, tarihi yer, Red Light

sokakları (ben burayı tek sokak zannediyordum

ama bölgenin genel adıymış) vs. var. 5 avroya al

bir kitapçık gez işte, iyice dandik gezi bloguna

benzedi bu yazı!

Diğerlerini anlatmayacağım ama benden

bekleneceği gibi ben en çok vaktimi Heineken

Müzesi’ne ayırdım. Birasını sevmesem de

Heineken Experience dedikleri şeyin ne olduğunu

çok iyi anladım ve hayran kaldım. Adamlar

önce ürün değil marka yaratma peşinde. Yani

tat ve kalite olarak istediğimiz kadar geçelim,

marka olma yolunda arpa kadar yol alamamışız

maalesef!

Yeme-içmeye gelince. Yemeğin de içkinin de

tillahı var. Her milletten restoran, her musluktan

bira fışkırıyor. Ortalaması pahalı değil. O kadar

çok mekân var ki saymaya kalksam yazı bitmez.

Siz gitmeden araştırın bulun çökün. Coffee

Shop’lar ile kısmı da çok kısa geçeyim: Demek ki

oluyormuş!

Genel Amsterdam bilgisi bu kadar yeter biz maç

gününe geçelim.

Maç günü

Yukarıda adını zikrettiğim Hüseyin Abaş

arkadaşım, Brüksel’den daha önceden aldığı

biletleri iş yüzünden almaya gidemeyince ben

sabahtan Amsterdam Arena’nın yolunu tuttum.

Saat 12 civarı taraftarlar olsa da etraf çok kalabalık

değil. Genel Tribün 2. kategorideki 2 bileti cebime


Maç Bahane

HF

#

83

koyup maç saatine kadar vakit geçirmek için

tekrar merkeze iniyorum.

Şehrin yabancısı olduğum için kaybolmam kolay.

Fırat Bey’in yazısında belirttiği ‘‘onu Red Light

sokaklarından aldım’’ dediği o. Ben sanki nerede

olduğumu biliyorum!!! Yine de sağolsun Hayatım

Futbol’un Hollanda şubesi Fırat Topal beni saat

17’de alıyor ve doğru Arjantin Steak’çisinin yolunu

tutuyoruz. Bu şehirde aç kalmanız mümkün

değil her ülkenin mutfağından fazlasıyla var.

La Pampa adındaki restoran hesapta pompa

ihtimalini aklıma getirmiyor değil ama Fırat bir

İngiliz centilmenliğiyle rahat ol bendensin diyor. O

krediyle 100 gram yiyeceğim eti 500 yapıyorum!

Yanına da bir kadeh kırmızı şarap, oh mis (bir

şişe içerdim de Fırat’ı bekleyene kadar kafa

benim zaten çoktan kelle, bunu fark edip sesini

çıkarmadığı için kendisini bir seferlik büyük tebrik

ediyorum)

Şimdi bende 2 bilet var, Fırat’ın da daha önce yine

UEFA genel tribün satışından almış olduğu bir

bilet. 3’ü de aynı kategori. Fırat’ınkini okutur diğer

ikisiyle yan yana otururuz diyoruz. Merkez tren

istasyonunun orada kalemi kağıdı alıp; ‘‘Ticket

For Sale, No Blackmarket’’ yazıyorum. Maksat

sazanları çekip karaborsanın dibine vurmak!

Ama nerede, İngilizler cami avlusuna çocuk

bırakanlar gibi, kendi biletlerini satıyorlar 2 bira

daha fazla içmek için! 300 avro diyorum yok 200

avro diyorum kahkahalar, 100 avro ıh ıh! Allahınız

pariteniz yok mu lan sizin diye bağırıyorum,

Fırat oğlum sakin başımızı belaya sokma yürü

stada ben orada hallederim diyor.Bir trenle stada

geçiyoruz saatlerimiz artık 19.30’u gösteriyor. Her

yer dolu, elimdeki mini pankartı kaldırıyorum,

adam bilet mi istiyorsun diye geliyor. Ha evet, İBB-

Kasımpaşa maçına bilet arıyorum for sale yazılı

pankartımla! Ben de sinir katsayı yapıyor, ben bu

bileti bir içten sarılmaya veririm arkadaş diyorum.

Bu arada Fırat’ın yazısında ‘‘Free Ticket for Free

Sex’’ olarak okuyacağınız kısım külliyen yanlış

onun aslı ‘‘Free Ticket for Free Hug!!!’’ (gözlerini

bir kontrol ettir)

Neyse ki Fırat, bir Avrupalı sakinliğiyle duruma el

koyuyor, 10 dakika içinde orada ne işi olduğunu

anlamadığım Ruslardan birine bileti 90 avroya

okutuyor. 20 avroya 2 Grolsch maç gününün kârı…

Biralarımızı çakıp G kapısından içeri dalıyoruz.


Maç Bahane

HF

#

83

Nasıl maçtı?

Geldik şimdi ah alma kısmına… Arkadaş eğer

Chelsea bu taraftarıyla final gördüyse bize yazık

kere yazık. Sadece 3 kişiyle (maç öncesinde Fırat’ı

beklerken buluştuğumuz başka Fenerbahçelilerle)

Amsterdam’ın yarısını susturduğumuz, statta he

scores when he wants isimli kolpa tezahüratları

duyduğumuz bir finalde olmamak, beni kalbimin

en derin yerinden yaralıyor. Futbol hakkında kolay

kolay iddialı konuşmam ama finale çıksaydık

‘‘Yar Saçları Lüle Lüle Chelsea Sana Bye Bye Dear

ya da You Are The Champions and We F..k the

Champions’’ şarkılarını söylerdik çok açık ve net!

Maç öncesinin de, tribünlerin de, sahanın da

yıldızı Benfica. Ben Chelsea kazansın diye

gelmiştim ama maç günü yaşadıklarım tamamen

Benfica’ya dönmemi sağlıyor. Gerçekten kibar

insanlar, Fenerbahçe’ye saygı duyuyorlar ve

kontrollerini kaybetmiyorlar.

Sahada ezen Benfica, tribünde ezen Benfica,

topları ezen Chelsea… Ama bir yerde olmayınca

da olmuyor. Torres ve Ivanovic kupayı İber

Yarımadası’ndan Britanya topraklarına

çaktırmadan kaçırıyorlar.

Böyle futbolun adaletini s…m iç sesleriyle

çıkıyorum stattan, Fırat çaktırmasa da halime

üzülüyor. Onunla stattaki tren istasyonunda

ayrılıyoruz. Bu gece İngilizler hiç çekilmez diyip

merkeze uğramadan kaldığım yere dönüyor,

kendimi yatağa atıyorum (evet belki bir damla

gözyaşı döküyorum ama orası sizi ilgilendirmez!)

Son olarak

Gene Oscar töreni konuşması gibi olacak ama

içtenliğime verin. Bilet için aracılık eden Tuncay

Yavuz’a, fazla biletini benimle paylaşan ve

şanssızlık sonucu maça gelemeyen Hüseyin

Abaş’a, tatil boyunca üs olarak kullandığım

Berlin’deki kardeşim Erkan Türkel’e, çalıştığım

ajansta yaptığımız kampanya ile oraya gelen

Nesine.com’un güzel müşterilerine ve Pazarlama

ve İş Geliştirme Müdürü Arda Uysal’a, son

günümde seni hayatta bırakmayız diyip

Almere’deki evlerinde misafir eden Cebe Ailesi’ne

ve benim gibi bir Fenerbahçeli’ye size müstehak

demeyip her türlü ev sahipliğinin kralını gösteren

Fırat Topal’a çok teşekkür ederim.

İmkânlar el verirse dünyada Maç Bahane için

gidemeyeceğim yer olduğunu gösterdim sanırım

bu yazıyla, gerisi sponsorlara kalmış!

Türkiye’de sezon bitti ama daha Şampiyonlar Ligi

Finali, U-20 Dünya Kupası vs. bir sürü maç var. O

yüzden her zaman dediğim gibi haftaya yeni bir

mekân, belki yeni bir şehir hatta ülkede görüşmek

üzere…

Yazıyı bitirirken sizi şu muhteşem şarkıyla baş

başa bırakıyorum http://www.youtube.com/

watch?v=cMzAmrNS164 (atara atar gidere gider

kültüre kültür Fırat Efendiii!)

Mekân önerileriniz için: twitter.com/dokenvarol

Amsterdam: Almanya’yı geçince sağda,

Belçika’dan az ileride!


Gittim, gezdim, yazdım

HF

#

83

Fırat Topal

Jorge Jesus’un çilesi

İngilizler finali izlemeye değil, Red Light District’te vitrinlere bakmaya

gelmişler. Zaten orta yaşlı, kel, göbekli İngilizlerin bir şehri harap etme aşkı

Chelsea’nin oyununa yansısaydı daha zevkli bir Avrupa Ligi finali izleyebilirdik.

Ocak ayında UEFA e-mail adresime “Tebrikler

UEFA Avrupa Ligi başvurunuz olumlu

sonuçlanmıştır” mailini attığında 5 ay sonra

Amsterdam hayalini kuran bir dolu Fenerbahçeli

taraftardan bileti satma talebi alacağımı

düşünmemiştim elbet. Bunlardan bir tanesi

olan derginin maç bahanecisi Varol Döken

Cardozo’nun gazabına rağmen gemileri yakıp

‘gidiyorum Amsterdam’a’ deyince ağırlamak

da bize düştü. Hoş ağırlamak dediysek adamı

elinden tutup Türk gencinin ‘şirin dar sokaklar’

fetişizmine salmadık tabii. Şimdi dostlar

Amsterdam, İngiliz, İspanyol ve İtalyan zirzop

ekibinin tüm dünyaya tanıtmak istediği gibi

sadece vitrin ardından kız seçilen, meşhur

spacecake ile kafanın bulunduğu, her restoranda

‘efendim bir de sarma sigara getirelim mi

müessesemizin ikramıdır’ diye her yanıbaşında

keşin, kokainmanın, ‘manken gibi’ kızların cirit

attığı bir yer değildir. Amsterdam Rembrandt

demektir, Van Gogh demektir, kanallar

demektir, Heineken demektir. O yüzden 8 sene

önce Hollanda’ya yerleşme planımı duyunca

“Fıratcım en güzelini yapıyorsun, yaklaş gel gel,

Fırat bana söyle isminde 2 tane ‘.m’ olan başka

bir şehir var mı dünyada ya” diye bana moral

veren Laleli Dışbank şubesinin şimdi adını

hatırlayamadığım ticari pazarlama yetkilisinin

moduna girmeye gerek yok bu şehre

gelirken. Ha ben böyle dedim ama bizimkini

Amsterdam’da ağzı açık halde ‘vay babağın

lalesine’ diye etrafa şaşkın gözlerle bakarken

bulmadım mı, buldum? Nerede buldum?

Red Light’ta. Kimi buldum Varol’u. Varol her

şey olurdun şu hayatta ama Amsterdam’da

belirtili nesne olacağını hele hele bunu Red

Light dolaylı tümleçken yapacağını hiç aklıma

getirmemiştim.


Gittim, gezdim, yazdım

HF

#

83

Biz black market’in çocuğuyuz aslanım

Bizim için gün akşama doğru başladı. Hollanda

halkı iki gündür, ülkeye gelecek 30 bin civarında

turistin haberini vermiş, hazırlıklara çoktan

başlamıştı ya Utrecht istasyonunda boynumda

Ferençvaroş atkısı varken, yanındaki arkadaşını

Eusebio görmüş gibi dürtüp ‘aha Benfica’ diye

beni işaret eden Hollandalı’ya giderek ‘Kardeş

Benfica kırmızı, bu boynumdaki yeşil, askerlik

muayenehanesinde donunu indirtmediler

sana galiba’ demek içimizden gelmedi değil.

Amsterdam’a vardığımda gördüğüm manzara

tam beklediğim gibi. Aynı fabrikadan çıkmış

iki insan grubu. 10’ar bin kişi olmak üzere zayıf

orta boylu, esmer tenli, kirli sakallı Portekizliler

ve kel, göbekli,beyaz tenli, mavi gözlü İngilizler.

Dam Meydanı’na doğru yürüdükçe ağır İngiliz

aksanı ile final için özel üretilmiş atkıları

kaliteye göre 5 veya 10 avrodan satan insanlar

görüyorum. Ya sırf bu iş için İngiltere’den

geldiler, ya maça gidecekler ve yol masrafını

çıkarmaya uğraşıyorlar ya da Amsterdam’da

yaşayan İngilizler fırsattan istifade ediyor.

Onlar istifade ederken Red Light District, resmi

adıyla Oudezijds Voorburgwal isimli sokaktaki

Portekizliler de fazla içmekten istifra ediyor.

İngilizler için böyle bir durum yok tabii. Adalılar

için bir süre sonra şişen göbeğin içinde bira için

ikinci bir karaciğer oluştuğu efsanesi dolaşır ki

hafiften inanmıyor değilim.

Bizim Varol’u alıp Dam Meydanı’nın en güzel

restoranlarından La Pampa’ya döndürüyoruz

yolumuzu. La Pampa ve La Boca bu muhitin

en iyi Arjantin Bifteği restoranlarından. La

Boca’yı hiç denemedim ama La Pampa’ya

her sene 2-3 defa giderim. Bir ara bütün

garsonlar Messi formasıyla arz-ı endam

ediyorlardı ama personel Maradona’nın

teknik adamlığı dönemindeki Arjantin milli

takımı gibi olduğundan her gittiğimde farklı

bir kitle görüyorum. Hatta bu sefer devşirme

oyunculara da el atmışlar, bize servis yapan

garson bildiğin Napolitan çıktı. Yemeği halledip

stadyuma doğru yol alıyoruz. Yabancı ülkede o

ülkenin yerlisinin yanınızda olması önemli bir

avantaj. Portekizli ve İngiliz taraftarlar metroya

doluşup tıkış tıkış Arena’nın yolunu tutarken

biz trenle koltuklarda yayıla yayıla aynı masrafa

hem de daha çabuk şekilde Arena’ya varıyoruz.


Gittim, gezdim, yazdım

HF

#

83

Maça girmeden önce son bir işimiz daha var.

Varol’un elindeki fazladan 1 bileti satmak.

Aslında bu tür karaborsa işlerine hiç bulaşmak

istemem ama bizimki “Şunu bir satalım

Grolsch ısmarlayacağım” deyince yemini

bozuyorum. 10 dakika süren çabalar sonunda

bizimkinin hevesi çabuk kırılınca “Fırat ben

şuraya free ticket, free sex yazayım”, “Şu geçen

kız istesin bedava vereyim” gibi Keynezyen

ekonomistten çıkıp Freudyen sosyolog rolüne

geçiş yapıyor. Derken Sovyetler diyarından bir

ekip yanımıza yaklaşıyor ve bir şekilde 20 avro

kârla bileti kendilerine satıyoruz.

Chelsea’nin ‘du bakali n’olecak’ taktiği

Aziz Nesin’in meşhur hikayesidir yukarıdaki.

Rafa Benitez’in sahaya çıkardığı takımın

maç içindeki tavrı da nerede ise aynı. Benfica

Arena’da, kendi ülkesindeki finali yöneten

Björn Kuipers’ın ilk düdüğünden itibaren

oyunu rakip kaleye yıkıyor, Chelsea de rakibini

bekliyor ama ne bir kontratak girişimi, ne bir

oyunun kontrolünü eline alma çabası var. Arada

bir Lampard ve Mata topla buluştuğunda

olgunlaşacak bir ataklarını bekliyoruz ama

nafile. Zaten etrafımızdaki Chelsea taraftarları

da ilk yarım saatten sonra gelecek sezon

gönderilmesi gereken oyuncuları saymaya

başlıyor, hatta tam arkamdaki taraftar işi

iyice abartıp ‘Oscar Chelsea’nin oyuncusu

değil beyler’ dediğinde Arena’nın kale arkası

tribünündeki ot kokusu gidiyor mis gibi

çekirdek kokusu etrafa yayılıyor. Birisi de çıkıp

‘tam John Terry’nin maçıydı gençler’ dese gidip

avucumu açıp ‘kardeş dök dök’ diyeceğim.

Chelsea o kadar etkisiz ki İngiliz taraftarların

meşhur devre arası sandviç yolculuğu 38.

dakikada başlıyor. Devreyi üst katın en önünde

oturan emektar amca Ramires’e “You cheap

fuc..ing bastard” diyerek bitiriyor. Benficalı

taraftarlar ise umutlu, sadece ceza sahası

etrafında bir dolu pas yapıp bir türlü ‘şut

çekmezse ölecek’ hastalığını yenememeleri

golü bulmalarını engelliyor. İlk yarı sonrası

bizim Varol’a “Şu Fener turu geçse bugün

kupayı alırdı Varol, şu Chelsea’nin haline bak”

diyorum. Varol’un gözler hüzünlü, Varol’un

gözler yanıyor, Varol’un gözler çileli...Meğer

Arena yemek kartını satan Hollandalı kızı

kesiyormuş...


Gittim, gezdim, yazdım

HF

#

83

Şimdi hakkını yemeyelim Amsterdam

Arena, ulaşımıyla, lokasyonuyla çok güzel bir

stadyum. Gelin görün ki tribünler o kadar dik ki,

o tribünleri Türkiye’ye yapsanız her sezon 4-5

tane intihar vakası olur. Nerede ise 85 derece

açıyla yapılmış tribünlerin hemen önünde de

beton bir alan var. Top kale arkasındaki bu

beton alana gittiğinde bir teyze çıkıp ‘gidin

kapınızın önünde oynayın serseriler’ dese

tam araba yolu-apartman teyzesi bileşkesi

tamamlanacak.

Tavşan dostu Benitez

İkinci yarı o tribünlerdeki yerimizi aldığımızda

Chelsea taraftarlarının maç boyu söylediği

tek şarkı yine dillerde “We know what we are,

champions of Europe, we know what we are”.

Ha bunu söylediler diye ikinci yarıda takımda bir

kıpırdanma oluyor mu? Hak getire. Hatta öyle

silikler ki Chelsea’nin 1 saat dolarken attığı gol

(sonradan izlediğimde farkettim) televizyondan

Benfica atağının tekrarı gösterilirken oluyor.

Maç boyunca yalnızları oynayan Torres, Cech’in

eliyle başlattığı ve Mata’nın sektirdiği topta

Luisão’yu birebirde geçiyor ve sonra da kaleci

Artur’u geçip takımını 1-0 öne geçiriyor. Chelsea

taraftarları şaşkınlıktan “Torres, he score when

he wants” gibi talihsiz bir tezahürata imza

atıyorlar. Adamın tüm Chelsea kariyerindeki

golünü bizim Gekas yarım sezonda attı, hala

‘ver Torres’e yaz deftere’ muhabbetindeler.

Zaten 8 dakika sonra da cezalarını buluyorlar ve

İspanyol defans oyuncuları César Azpilicueta,

2 dakika önce oyuna girmiş Lima’nın kafayla

ceza sahasına daldığı topu elle kesip penaltıya

sebebiyet veriyor. Cardozo da en son ne zaman

penaltı kurtardığını hatırlayamadığım Cech’i

mağlup ediyor. Sonraki 20 dakikada bizi

uyutmaktan alıkoyan tek an, Lampard’ın 30

metreden vurduğu ve içeri girse tribüne çıkıp

Abramovich’e ‘sen bir çek yaz bakalım, 10

milyon kadar….o kadarrrrr’ diye yeni kontratı

uzatacağı şut ama top üst direkte patlıyor. 3

dakikalık uzatma. Son dakikasında Chelsea

korner kazanıyor. Bizim Varol’a “Eğer bu gol

olursa Jorge Jesus intihar eder” diyorum.

Lampard’ın korneri süzülüyor ve Branislav

Ivanović’in kafasına düşüyor, o da topa

bombeli bir vuruş yapıp Artur’un kalesinin uzak

tarafına düşürüyor. 3 gün içinde önce 90+2’de

şampiyonluğu şimdi de 90+3’te Avrupa

Ligi finalini kaybeden Jesus sadece sakızını

yedek sırasına fırlatmakla yetiniyor ama

oyuncular yıkılıyorlar. Chelsea, maç boyunca

taraftarlarının hiçbirinin inanmadığı kupayı iki

kere tavşan çıkarıp evine götürüyor.

Bu arada bir de parantez açayım. Kupa finalleri

sonrası kaybeden oyuncuları sırf madalya

alacaklar diye sahada tutmanın manası yok.

O üzüntüde, etrafında sevinen rakip takımı

görünce daha da üzülüyorlar, hiçbirisinin

gözünde madalyanın bir değeri yok. Dünya

Kupası’nda 3.lük maçı da yapıldığı için bir

nebze madalya almanın anlamı var, ama

kulüp müsabakalarında (FIFA Dünya Kulüpler

Kupası dışında) böyle bir uygulama yok.

Bırakın o adamları gitsinler, soyunma odasında

kendileriyle başbaşa kalsınlar. Taraftar

üzüntüyle çekip gidiyor ama o oyuncular yarım

saat orada tutuluyorlar.

Portekizliler final sonrası göz yaşları içinde,

sahadaki futbolcusu, tribündeki ve saha

dışındaki taraftarı. Hepsinde Dulce Pontes

kulaklarına Cancao del Mar’ı fısıldamış gibi bir

hava var (yazıyı böyle de entellektüel şekilde

bağlarım gençler, Varol’un “bana içecek mekan

bulun” yazılarına benzemez). 4 gün içindeki

travmalardan sonra nasıl çekecekler o uçak

yolculuğunu bilemiyorum. Futbol böyle dostlar,

yazımızı da günün anlam ve önemini anlatan

Lizbon yöresinden bir şarkıyla bitiriyorum.

Nerede kaldı Eusebio, nerede kaldı fado, Bela

Guttmann kim lan, alemin kralı Ronaldo…..

Ama şişman Ronaldo hey de hey….


Transfer

HF

#

83

Mustafa Demirtaş

Beşiktaş 100. yılına girerken ‘şampiyonluk’

kelimesi her zamankinden daha fazla dile

getiriliyordu. Ancak cılız bir sesti o, tonu pek

de inandırıcı değildi… Kadroda bir önceki

sezondan kalma lezzet bırakan İlhan Mansız,

Tümer Metin ikilisi vardı aslında. Dönemin

en potansiyel golcülerinden Ahmet Dursun

da… Ancak bir şeyler eksikti, Beşiktaş o ‘güçlü

takım’ havasını veremiyordu. Ta ki bir ismin

dönüşüne kadar: Sergen Yalçın!

O günden sonra Beşiktaşlı sezona daha umutlu

bakar olmuştu. Sabah çayını yudumlayıp,

gazetesini aldığında, artık Beşiktaş sayfasını

okurken şampiyon olabilecek bir takımın

taraftarı özgüveniyle geçiyordu satırları.

Ali Eren bile o gözlere Roberto Ayala

gibi görünüyordu artık… Çünkü yapboz

tamamlanmıştı, Beşiktaş’ı yeniden Beşiktaş

yapabilecek biri vardı. Sergen Yalçın, bu takıma

maç kazandırmanın bir yolunu bulurdu…

Tümer’in sağdan getirdiği o meşhur topa

dokunduğu sol ayağı, Beşiktaş’ı o sezon

Kripton’dan

Transfer

Sadece çizgi romanlarda, beyaz

perdede değildir süper kahramanlar.

Bazı zamanlar futbol sahalarında

da onları görürüz, kostümleri

formalarıdır, isimleri sırtında yazar

ama amaçları aynıdır…

şampiyon yapmıştı yapmasına da aslında o

şampiyonluk, Sergen’in adı duyulduğunda

zaten çoktan gelmişti. Çünkü memleketimizde

şampiyonluk en çok ‘hava yakalama’ işiydi;

o hedefe önce kendi kitlenin inanması ve

odaklanması durumu… Beşiktaş sezon

başında bunu yaşamıştı, 2-2’lik İstanbulspor

beraberliğiyle bile emin olunmuştu.

Başka gezegenin insanları

Son iki sezonun şampiyonu Galatasaray için

de o ‘kelebek etkisini’ sağlayan benzer bir isim

vardı zira… Memleket topraklarında yetişen ve

Barcelona’ya koysan dahi oyun zekâsı, yetenek

bakımından sırıtmayacak bir orta saha; Selçuk

İnan… Orta sıralarının da altında sezonu

bitirmiş, Avrupa kupalarına katılamayacak olan

Galatasaray’ı tercih ediyordu. Her ne kadar yeni

başkan büyük düşündüğünü yaptığı hoca ve

yabancı transferiyle belgelese de; Selçuk’un o

tercihi, Galatasaraylı’da ‘evet, biz hala büyük

takımız!’ hissini uyandırmıştı. O his, daha ligin

başlarında şampiyonluk havasına büründü ve

bugünlerde de etkisi pek geçmiş değil.


Transfer

HF

#

83

Avrupa futbolunda da buna benzer örnekler

vardır aslında. Birkaç sezon önce, Ibrahimovic’i

transfer ederek San Siro’daki daha ilk maçında

sanki şampiyonluk maçına çıkıyormuşçasına

bir büyü yakalayan Milan gibi… O büyüyle fark

edilmeden yitirilen Andrea Pirlo’ya siyah-beyaz

çubukluyu giydiren Juventus gibi…

Onlar, tek başına bir takımı değiştirecek

yetenekte oyuncular olmalarının dışında,

geldikleri kulüplerin kaderini etkileyen

insanlardır. Yıldız değil, süper kahraman olarak

Kripton’dan transfer edilmişlerdir… Getirdikleri

tek şey futbol lezzeti değil; umuttur, zihinsel

olarak büyüklüktür, inanmışlıktır…

Diriliş zamanı

Günden güne üçüncülüğün başarı olarak

görülmeye başlandığı Beşiktaş’ın da o

Kripton’dan bir transfere ihtiyacı var gibi

görünüyor… Yeniden zirveyi ‘gizli’ değil asıl

hedef görebilecek bir çatı altında, o hedefi

Beşiktaşlıya da inandıracak, 2003’ün Sergen’i,

1994’ün Ertuğrul’u, 1981’nin Ali Kemal’i

etkisini yaratacak bir isim… Takımdaki futbol

olarak mevkisel, kafa olarak özgüven açığını

kapatacak bir süper kahraman, imitasyon

yıldızlardan değil…

O kahramanlar, takım arkadaşları için de bir

kalkandır aslında. Zira kimse takımda Sergen

varken Kaan Dobra’nın, İbrahim Üzülmez’in,

Yasin’in yaptığına bakmaz. Odak bellidir,

‘Sergen elbet çıkar, bir şeyler yapar’… Geriye

kalan takım oyuncular, baskıdan kurtulup

işini yaparlar. Çoğu zaman maçın kahramanı

onlardan biri de olur aslında, ama adına ‘gizli

kahraman’ konur. Ancak o kalkan olmayınca,

odak onlarda toplanır ve baskı kaldırılamaz

hale gelir. Yapabilecekleri bir şeyler varsa da

yapamazlar…

Beşiktaş’ın Necip’i, Oğuzhan’ı, Mustafa

Pektemek’i, Olcay’ı o kalkanı altında

parlatacak, siyah-beyazlı formayı yeniden

‘büyük takım’ kisvesine dönüştürecek bir

kahramana ihtiyacı var, yine yeniden…

Fernandes’in, özellikle Carvalhal’li dönemde

kadro dışından dönmesinden sonraki hali,

tam da o senaryoya uygundu. Ama iki saatlik

bir filmin sadece 15 dakikasında görünen bir

süper kahraman olamaz. Feda Zamanı, gerekli

bir süreçti ancak Beşiktaş için artık Diriliş

Zamanı… İçindekiler: O dirilişi sağlayacak bir

proje, o projeyi uygulayacak teknik yönetim, o

projenin sembolü olacak bir kahraman… Artık

Kripton’dan kim düşerse…


Bi’ saniyede değişir dünya,

Vodafone Süper İnternet’le

yakala!

10 MB 3

ABONE SUPER10 3636

100 MB 9

ABONE SUPER100 3636

Paketler vergiler dahil aylık 10 MB/3 TL, 100 MB/9 TL, 250 MB/12 TL, 500 MB/17 TL, 1 GB/21 TL’dir. 250 MB, 500 MB, 1 GB kampanyalı fiyatları 31.03.2013’e kadar geçerlidir. Bu kampanyadan tüm aboneler yararlanabilir.

İlgili paketlerde kotaya ulaşıldığında dönem sonuna kadar internet erişimi kesilir. İnternet erişimini kesmek için bağlantı hızı 1 Kbps’ye düşer. İnternet erişimine devam etmek için ek paket satın alınması gerekir. Bilgi: www.vodafone.com.tr

Ayrıntılı bilgi için: Vodafone Cep Merkezleri | vodafone.com.tr | forum.vodafone.com.tr | facebook.com / VodafoneTR | twitter.com/ VodafoneTR | 444 0 542


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Alper Öcal

Yeni başlayanlar için Brezilya Ligi

Dünya’nın en başarılı milli takımına sahip Brezilya, artık ligiyle de gözde...

Bir futbolsever için kuşkusuz en sıkıcı dönem

futbolsuz geçen yaz aylarıdır. Aslı astarı

belli olmayan transfer spekülasyonlarının

yoğunlaştığı yaz aylarında, eğer imdada yetişen

bir Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası da

yoksa rotayı kadife ayakları ve doğaçlamalarıyla

ünlü Brezilya’ya çevirmek en iyisi.

Gelecek 3 sene içinde Dünya Kupası ve

Olimpiyat Oyunları’na da ev sahipliği

yapacak olan kıtanın en büyük ülkesi,

turnuvalar için yapılan tesis hamlelerinin

ve gelişen ekonomisin meyvelerini kendi

futbol ortamında da almaya başladı. Saf

yetenekleri ve milli takımı dışında ligi pek de

kaale alınmayan Brezilya artık uluslararası

bir güç olmaya aday. World Soccer tarafından

geçtiğimiz ay, Fransa ve Hollanda liglerinin

önünde Dünya’nın en iyi 5. ligi seçilen Brezilya

Serie A, nam-ı diğer Campeonato Brasileiro

tarihçesi hayli ilginç, zaman zaman pes

dedirtecek olaylarla dolu.

Eyalet geleneği

Brezilya’da futbol sezonu Avrupa ve

Türkiye’dekine göre hayli farklı ve yoğun.

Geniş ve çetin coğrafi koşulların, futbolun

yükselmeye başladığı 20. yüzyılın başlarındaki

teknolojik imkânlar da göze alındığında

ulaşımda yarattığı sıkıntılar ulusal çapta bir lige

uzun süre engel oldu.

Brezilya’nın federatif yapısı sebebiyle,

futbol çok uzun süre CBF ismiyle bilinen

ulusal federasyondan bağımsız eyalet

bazında kurulan birliklerin altında mahalli


Brezilya Dosyası

HF

#

83

oynandı. Halihazırda oynanan 27 eyalet ligi

içinde, Paulista adıyla bilinen, Sao Paulo’da

düzenlenen lig 1902 yılından beri oynanıyor ve

içlerinde en eskisi.

Ocak ayında başlayan bu ligler, Mayıs ortasına

dek oynanıyor ve pekçok düşük profilli kulübü

içermesine rağmen ülkenin futbol geleneğinde

tartışılmaz bir ağırlığa sahip.

Ulusal lige geçiş

Öte yandan, Arjantin ve Uruguay’ın öncülük

ettiği bir kıta şampiyonası fikrinin yeşermesiyle

birlikte, 1960 yılında başlayacak Copa

Libertadores’e katılacak kulübün belirlenmesi

için Brezilya ulusal bir şampiyona ihtiyaç

duydu. 1959-68 yılları arasında Taça Brasil

ve daha sonra 1954’te hayatını kaybeden

Paulista Federasyonu başkanı Ricardo Gomes

Pedrosa adına aynı isimle 1970 yılına dek 5

güçlü eyaletin kalburüstü takımlarının bir araya

geldiği bir turnuva düzenlendi.

1971 sezonu öncesinde, piramidin en üstündeki

federasyon olan CBD, şimdiki adıyla CBF,

merkez bankasının sağladığı lotarya gelirinin

de katkısıyla kulüplerin seyahat masraflarını

karşılayacağını belirterek ülke çapında bir lig

organize etti. Rio, Sao Paulo, Minas Gerais,

Rio Grande do Sul, Parana eyaletlerine eklenen

Pernambuco, Ceara ve Bahia ile birlikte 8

eyaletten 20 takım ilk ulusal ligi 10 takımlı

2 grupta, tek devre usulüyle oynadılar. İlk

12 takım 4 takımlı 3 gruba ayrılarak , bu kez

çift devre usulüyle bir kez daha karşılaştılar.

Gruplarını lider bitiren Atletico Mineiro,

Botafogo ve Sao Paulo takımları aralarında bir

kez daha oynayarak şampiyonu belirledi ve

Atletico Mineiro ilk şampiyon oldu.

1971’den sonra mali dengesi bozuk, merkeziyetçi

bir yönetim geleneğin yerleşmediği Brezilya’da bir

takım anlaşmızlıklar yüzünden, ulusal şampiyona

tam 7 farklı isimde ve çok çeşitli statülerde

oynanmaya devam etti.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

1986 krizi

1986 yılındaki bir olay ise etkileri günümüze

kadar uzanan bir örgütlenmeyi beraberinde

getirecekti. CND ismiyle müsemma “Ulusal

Spor Konseyi,” statüdeki düzensizliklerin

önüne geçmek için, 1987 yılında organize

edilecek ligde yer alan takım sayısını düşürmek

istiyordu. İlk turda 4 grupta mücadele eden 44

takım arasından, gruplarında ilk 6 içine girerek

başarılı olup ikinci tura yükselen 24 takım onlar

için yeterliydi.

Operario’da yaşanan doping skandalı üzerine

mağdur olan Joinville’e 2 puan eklenince

dışarıda kalan Vasco kulübü, lig oynanırken

kısaca STDJ denen Spor Yüksek Adalet

Mahkemesi’ne itiraz etti. Davaları olumlu

sonuçlandı. Brezilya Futbol Federasyonu (CBF)

sonraki gruba Joinville yerine Vasco’yu alınca

bu kez Joinville itiraz etti. CBF iki kulübü de üst

tura alıp Portuguesa’yı dışarıda bırakma kararı

alınca, pekçok kulüp isyan bayrağını çekerek

ligden çekileceklerini açıkladı. CBF yeniden

statü değiştirdi ve takım sayısını 33’e çıkardı

ama bu kez de tek sayılı katılımcının fikstürü

ve sıralamayı zorlaştırması üzerine 3 takım

daha organizasyona dahil edildi.

1987’de 24 takımla planlanan ulusal

şampiyonada ufuk 36 takımı gösteriyordu.

Federasyon ve spor konseyi 24 takımda diretti.

Dışarıda kalan Botafogo, Coritiba gibi güçlü

kulüpler yüksek mahkemeye çıktı, onu diğer

hakkı yenen kulüpler takip etti. STDJ hepsini

haklı buldu, ligde 36 takım olacaktı.

Starta iki hafta kala kaos yaratacak bir gelişme

oldu. Lotarya gelirinin toplanmasında problem

yaşayan CBF, finansal dar boğaz içine girdiğini

belirterek bu kadar çok takımın seyahat

masraflarını karşılayamayacağını belirtti.

Kulüplerin giderlerini kendileri karşılayacağı 16

takımlı bir lig önerdi ya da sponsor bulun dendi.

13 Büyükler’in doğuşu

11 Haziran 1987’de, belirsizlikten ötürü çok

büyük maddi kayba uğrayacak olan Sao

Paulo(4), Rio(4), Minas Gerais(2), Rio Grande do

Sul(2) ve Bahia(1) eyaletlerindeki sıralamada en

iyi yere sahip ve ülkedeki en popüler 13 takım,

‘Clube dos 13’ ismiyle bir birlik kurdu.

Santos, Sao Paulo, Corinthians, Palmeiras,

Flamengo, Fluminense, Vasco, Botafogo,

Internacional, Gremio ve Bahia kulüplerine

3 kulüp daha eklendi. 1985 ve Parana eyalet

şampiyonu Coritiba, Pernambuco eyalet

şampiyonu Santa Cruz ve Goias şampiyonu

Goias da davet edilerek CBF’nin istediği 16

sayısı yakalandı.

Bu kulüpler kendi gelirlerini bir havuz içinde

toplayarak kendileri yönetecekti ve küçük

takımlara karşı yapılan önemsiz maçlardan

kaynaklanan maddi kayıp da projeyle bypass

ediliyordu.

13 Büyükler, Brezilya Ulusal Spor Konseyi’nin

de desteğini alıp CBF’ye giderek, Copa Uniao

projesini önerdi.

Popüler olmadıkları ve gelir üretemedikleri

gerekçesiyle organizasyonun dışında kalan

kulüplerin başkanları, 13 Büyükler’in bu

tavrına karşı hakarete varan demeçler verdiler.

Turnuvaya sıcak bakan CBF de eleştirilerden

nasibini aldı.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Kurulamayan lig

15 Temmuz 1987’de federasyon kendi önerisiyle

geldi. 13 büyükler içinde yer alan ve Bahia

dışındaki 12 kulübün doğrudan katılacağı, kalan

26 eyaletteki 48 takım arasında oynanacak

elemede başarılı olan 8 takımın da ekleneceği

20 takımlı yeni bir lig önerdi.

13 Büyükler, bir önceki sezon ligi 5. sırada

bitiren, gişe gelirinde ilk 4 arasına giren ve CBF

sıralamasında 12. sırada yer alan Bahia’nın

garanti katılanlar arasından çıkarılmasını

kabul etmedi. Görüşmeler uzadı, CBF bir ara 30

takıma kadar çıktı. 13’ler sıfır toleransla hareket

etti ve hiçbir teklifi kabul etmedi.

Ne olursa olsun, hatta lotarya gelirinden

dahi vazgeçeceklerini ve kendi düşündükleri

turnuvayı oynayacaklarını belirtti.

CBF sonunda birliği yasal olmamakla suçladı

ve isyancılar olarak niteleyerek federasyonun

200’den fazla kulübün hakkını koruduğunu, 13

kulübün çıkarlarının bir hiç olduğunu belirterek;

eğer kendilerinden bağımsız bir lig kurulsa

katılımcı kulüplerin cezalandırılacağını söyledi.

Ulusal Spor Konseyi’nin desteğini alan 13

Büyükler, bunun yakında yapılacak başkanlık

seçimi için politik bir manevra olduğunu

belirterek, federasyonun böyle bir yetkisinin

olmadığı konusunda ısrarcı oldu.

U dönüşü ve 13’lerin başarısı

Dışarıda kalan takımlar CBF’nin istediğini

yaparak giderlerini karşıladı ve CBF çatısı

altında başka bir lig oynadılar.

Copa Uniao ise ülkenin en büyük yayıncı

kuruluşu ve Coca Cola’nın sponsorluğunda

başladı. En iyi oyuncuların bir arada olduğu,

rekabet ve kalite standardı yüksek lig haliyle

ilgiyi de çekti. Diğer lig umursnamıyordu ve

dışarıda kalan kulüplerin baskısıyla CBF sezon

devam ederken bir dizi yeni kural yayımladı.

CBF kendi ligine “sarı grup”, Copa Uniao’ya ise

“yeşil grup” diyerek iki grup ilk ikileri arasında

dörtlü final düzenleneceğini ve finalistlerin

Copa Libertadores’e gideceğini gazetelere

verdiği ilanlarla duyurdu.

Copa Uniao bu girişimlerin hiçbirini tanımadı.

Flamengo ve Internacional takımları, sarı grup

rakipleri Sport Recife ve Guarani karşısında

oynayacakları maçlara da çıkmadı.

CBF her ne kadar Flamengo’yu yıllarca

1987 şampiyonu olarak tanımasa da,

1988 sezonununda istediğini alan taraf 13

Büyükler’di. Televizyon gelirleri, stadyum ve

pazarlama gelirleri zirve yapmıştı.

1988 sezonunda iki lig, 13 Büyükler’in istediği

şekilde 24 takıma düşürülerek birleşti. Dışarıda

kalanlar 2. ligi oluşturdu ve ilk kez küme düşme

uygulaması yapıldı. 1990 yılında hedeflenen

20 takımlı lig için, ilk iki sezon 4’er takım

düşürülüp 2’şer takım zirve lige alındı.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Gremio ve Fluminense sorunsalı

20 takımlı standart lig hayali pek uzun

sürmedi, zira 13 Büyükler üyesi olan Gremio

takımı 1991’de küme düştü. Ertesi sezon tekrar

Serie A’ya çıkması bekleniyordu ama olmadı. 13

Büyükler tekrar devreye girip federasyona baskı

yaptı.

1993 yılında, sırf Gremio’nun da varolması için

lig 32 takımla oynandı ve statü de Gremio’nun

küme düşmeyeceği şekilde düzenlendi.

Gremio’nun yer aldığı 13 büyükler üyesi 16

kulüp 8’er takımlı iki gruba ayrıldı. Bu gruba

düşme uygulanmazken, ikinci lig temsilcilerinin

ağırlıkta olduğu yine 16 takımlı diğer iki gruptan

son 4’er takım küme düşecek şekilde ayarlandı.

3 yıl boyunca lig 24 takımla oynandı. Gremio

kurtarıldı ve benzer bir durum yaşanmaması

için statü sadece iki takımın düşeceği

şekilde ayarlandı ama bu çaba nafileydi.

1996 sezonunda, bu kez kurucu üyelerden

Fluminense küme düştü. Gremio’ya göre çok

daha geniş kitlesi ve geliri olan Fluminense de

kurtarıldı. 1997 sezonu 26 takımla oynanacak

ve ertesi sezon sayının artmaması için 4 takım

küme düşecekti.

Arjantin modeli

Fluminense yine küme düşünce ve ona bir

diğer üye Bahia da eşlik edince, 13 Büyükler’in

eli kolu bağlandı. Operasyon daha fazla

uzatılmadı. Ligde ilk kez Sao Paulo – Rio

ekiplerinden biri küme düşmüştü.

13 Büyükler bu kez işi garantiye almak istedi

ve ertesi sezon Fluminense’nin tekrar lige

yükseleceğini düşünerek başka bir çare buldu.

Arjantin modeline geçildi. Son iki sezonda en

kötü puan ortalamasına sahip olan iki takım

küme düşecekti. Fluminense’nin bu kez ikinci

ligden, üçüncü de düşmesiyle bu hamle de suya

dşerken, yeni format bir başka krizi tetikledi.

Hiroshi krizi

1999 sezonunda Sao Paulo’da forma giyen

Sandro Hiroshi’nin kulübe transferinde, eski

kulübü Tocantinopolis’in para almaması için,

Rio Branco’dan ayrılırken sahte evrak kullandığı

ortaya çıktı. Hiroshi iki maçta forma giymişti ve

federasyon oyuncunun forma giydiği maçlarda

Sao Paulo’nun kazandığı 4 puanı silerek

rakipleri Botafogo’ya 3, Internacional’e ise 2

puan ekledi.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Düşme kararında son iki sezonun

ortalamasının alındığı ligde, Hiroshi krizi patlak

vermeden önce Gama kulübü ligde kalıyordu.

Oysa rakipleri Internacional ve Botafogo’ya

puan eklenmesiyle durum değişti. Botafogo

paçayı kurtarırken, Gama düştü.

Bütün bunlar olurken, federasyonun kucağına

bir kriz daha bırakılıyordu. Parana maçında

üç oyuncusunun atılmasının ardından Vasco

başkanı Eurico Miranda sahaya girerek, maç 1-1

devam ederken takımı 89. dakikada sahadan

çekti. Parana da düşme hattındaydı ve hükmen

galibiyet istiyordu. CBF ise maçı 1-1 tescil etti.

116 takımlı lig

Brezilya’nın mimar Oscar Niemeyer vizyonuyla

yeni yaratılan başkenti Brasilia’nın dahil olduğu

27. federal eyaletin kulübü olan Gama, arkasına

siyasi desteği de alarak Spor Yüksek Adalet

Mahkemesi’ne başvurdu. Parana da onlara

eşlik etti.

2000 sezonun başlamasına günler varken,

iki dava da çözülememişti. Spor mahkemesi

kulüplerin aleyhinde, sivil mahkeme ise lehinde

karar vermişti. Gama kaynaklı siyasi baskılar da

artıyordu.

Ne yapacağını şaşıran CBF, yeni sezonun

düzenlemelerini yayımlamama kararı aldı

ve topu bu kez ligi yönetmesi için kendisi 13

Büyükler’e attı.

13 yıl önce krize yol açan 13 Büyükler birliği

bıyık altında gülerek, bu isteği geri çevirmedi.

1987’de olduğu gibi 16 takımlı elit bir lig

yerine, 13 yıl önce küfür kıyamet karşılarında

duran tüm kulüplerin gönlünü alacak bir

organizasyona gitti.

116 takımlı devasa bir lig kuruldu. 1998 yılında

FIFA’dan emekli olan başkan Joao Havelange’ın

adı ligde ölümsüzleştirildi.

Herkesin ağzına bir parmak bal çalındığı

milenyumun ilk sezonundan sonra ipler tekrar

CBF’ye verildi ama Fluminense ve Bahia’nın

yanı sıra, birliğe sonradan üye olan Juventude

ve America Mineiro gibi alt liglerde debelenen

dört takımı tekrar zirve lige döndüren 13

Büyükler istediğini almıştı.

Hedef Avrupa

28 takımla başlayan ve tekrar tek devre ve

playoff usulüne dönülen 2001 sezonundan

itibaren CBF yeniden idareyi eline aldı. Brezilya

Ligi’ni artık Avrupai bir çerçeveye sokmak

isteyen federasyon, 1990’ların başında olduğu

gibi , 4 düşen 2 çıkan yöntemiyle, takım sayısı

kademeli olarak düşürdü.

2003’te toplam 24 takımın katıldığı ilk çift

devre usulü ve playoffsuz lig oynandı. 2006

yılına dek bu uygulama devam etti ve takım

sayısı 20’ye inince düşenler ve çıkanlar için 4-4

uygulamasına geçildi.

Yapısal düzenlemenin en önemli etkisi istikrar

oldu. Sürekli değişen takım sayısı ve statüden

dolayı takvimi bir türlü belli olmayan lig, artık

düzenli olarak Mayıs – Aralık esasına göre

oynanmaya başladı.

Ertesi sezon nasıl bir lig olacağını öngöremeyen

kulüpler artık hem sportif hem de idari olarak

uzun vadeli planlama yapabiliyorlar.

Ligdeki oyun kalitesi de ve rekabet düzeyi hem

yukarıda hem aşağıda gittikçe artmakta.

Brezilya’da son 9 sezonda 6 farklı takım

şampiyon oldu. Son 5 sezonda 4 kez

şampiyonlar son hafta belirlendi. 13

Büyükler’den Vasco, Corinthians, Palmeiras,

Botafogo, Atletico Mineiro, Gremio ve

Fluminense gibi uluslararası bilinirliği olan

kulüpler küme düştü ve kurtarılmadı.

Brezilya’nın en uzun futbol geleneği olan

Eyalet Ligleri ise Ocak – Mayıs ayları arasında

takvimde kendine yer buldu.

Eyalet ligleri aynı zamanda 1989 yılından beri

eleminasyon usulüyle oynanan, şampiyonunun

Libertadores’e katıldığı Brezilya Kupası’nı

besliyor. Zira katılmak için eyalet liginde derece

almak ya da federasyonun belirli esaslara göre

yayımladığı kulüpler sıralamasında ilk 10 sırada

olmak gerekiyor.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Brezilya, eyalet liglerinin bitiminin hemen

ardından asıl mücadelenin yaşanacağı Serie

A’ya hazır. Aralık ayına dek sürece maraton tam

38 hafta sürecek ve Aralık ayında sona erecek.

Dünya Kupası için yapılan statların bazıları bitti

ve ligde de kullanılacak.

Campeonato Brasileiro’da sezon sonunda

puanlarda eşitlik olması durumunda klasman

belirlenirken kıstaslar Avrupa’ya göre biraz

daha farklı. Galibiyet sayısı daha fazla olan

takım avantajlı. Gol averajı, atılan gol sayısı,

ikili averaj, kırmızı kart, sarı kart sayısı bu

sırayla diğer belirleyici kıstaslar. Eğer eşitlik

yine bozulmamışsa kura çekiliyor.

Brasileiro’yu son 4 sırada bitiren 4 takım

düşecek. İlk 4 sırada bitiren takım Libertadores

Kupası’na katılma hakkı elde edecek.

Güney Amerika’nın ikinci kupası olan Sul

Americana’ya ise Brezilya Kupası’nda 4. turdan

önce elenip de ligde 5-13. sıralar arasında yer

alan toplam 8 takım vize alacak.

Atletico Paranaense, Criciuma, Vitoria ve Goias

ligin yeni takımları. İlk hedefleri de haliyle ligde

kalmak.

Fluminense ise son şampiyon ve üç renklileri

zorlayacak pek çok takım var.

Monet dergisinin ligde oynayacak 343 oyuncu

arasında yaptığı ankette şampiyonluğa en

yakın aday olarak geçen sene ligi 2. sırada

bitiren Atletico Mineiro olarak gösterildi. 2012

sezonunu 6. sırada tamamlayan Corinthians

onları takip ediyor. 2012 sezonunu ilk 4

içinde bitiren Fluminense, Gremio ve Sao

Paulo ise futbolcuların önde gördüğü diğer 3

şampiyonluk adayı.Brezilya Ligi’ni etkileyen

pekçok faktör var.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Ligin şifreleri

Lig başladığında Libertadores Kupası’nda 2.

tur ve çeyrek final maçları kapıda olduğu için

iki turnuvada da varolan takımlar odak sorunu

yaşayabiliyor. Corinthians geçen sene ligin ilk

5 haftasında galip gelemeyerek sadece 1 puan

alabilmiş ve ligde son sıraya kadar düşerek

yarışa erken veda etmişti. Libertadores’i

kazandıktan sonra ise 32 haftada sadece 3

kez kaybedip 56 puan toplayarak sezonu 6

bitirdiler.

Atletico Mineiro ve Fluminense ligin doğal

şampiyonluk adayı ve eğer Libertadores’te bu

hafta başlayan çeyrek final maçlarından sonra

turnuvaya devam ederse benzer bir akıbeti

yaşayabilir.

Palmeiras da geçen sezon şampiyonunun

Libertadores’e gittiği Brezilya Kupası’ndan

ötürü ligin ilk haftalarını önemsemeyerek

Corinthians vari bir başlangıç yapmıştı. Ne var

ki onlar toparlayamadı ve Scolari yönetiminde

ezeli rakiplerine yenilerek küme düştüler.

Ah şu Avrupalılar

İkinci önemli etken ise Brezilya’da oynanan ligle

Avrupa’da yaz transfer sezonunun çakışması.

Milli takım seviyesinde ya da geleceği parlak

futbolculara sahip olan kulüpler, Avrupa

karşısında çekirdek kadronun vazgeçilmez

futbolcularını ellerinde tutamayarak ligde irtifa

kaybedebiliyor. Faturasını ise kovulan teknik

direktörler ödüyor.

Vasco da Gama geçen sezon lige iyi

başlamasına rağmen, maddi dar boğazda

olduğu için Romulo, Fagner, Diego Souza gibi

omurgasından üç önemli oyuncuyu Spartak

Moskova, Wolfsburg ve Al Ittihad’e satmıştı.

Takım haliyle düşüşe geçmiş ve yönetim

aynaya bakmaktansa çareyi teknik direktör

Cristovao Borges’i yollamakta bulmuştu.

Tersini yapan, taraftar baskısından da

çekindikleri için bu sebeple talibi olan

futbolcuları tutmayı tercih edenler de var.

Galatasaray’ın gündeminde olan Carlinhos’un

transferinin geçen sezon gerçekleşmemesinin

en önemli sebebi Fluminense’nin şampiyonluk

potasında olmasından ötürü oyuncusunu

bırakmak istememesiydi.

Milli oyuncu sorunu

Milli takım ise ligi etkileyen bir diğer faktör.

Brezilya’da milli takım haftalarında lige

ara verilmiyor. Şampiyonluk mücadelesi

veren takımlar arasında, Brezilya ya da diğer

kıtanın diğer milli takımlarında top koşturan

oyunculara sahip kulüpler bu haftalarda büyük

yara alıyor.

Santos geçen sezon Neymar’ın olmadığı

haftalarda, Internacional ise Leandro Damiao

ve Forlan’ın olmadığı haftalarda ligde puan

almakta çok zorlanmıştı. Sırasıyla sezonu 8 ve

10. sırada tamamladılar. Internacional sezonda

üç teknik direktör eskitirken, Santos ise hocası

Muricy Ramlaho’ya sahip çıkmıştı.

Fluminense, Atletico Mineiro, Sao Paulo,

Gremio gibi ligde fark yaratan ama milli

takımlardan yaş veya form sebebiyle gözden

düşmüş tecrübeli isimlere sahip takımlar ise

sezonu ilk 4’te bitirdiler.

Brezilya Ligi’nde şampiyon olmanın ilk

adımı lige iyi başlamaktan geçiyor. Takımı

sürükleyecek lider birkaç oyuncu alıp, milli

takım ve Avrupa’daki transfer sezonunun

yaratabileceği hasarı minimize edecek şekilde

geniş kadro kurmak ikinci adım. İyi teknik

direktör seçimi ve kötü günlerde ona sahip

çıkan dirayetli yönetime sahip olmakla üçleme

tamamlanıyor.

Bu girişin ardından kısaca takımlara bakalım.

Sezon başı değerlendirmeler olup, transfer

sezonu uzun süre açık olduğu için dengelerin

değişme ihtimali mümkündür.

Atletico Mineiro

Siyah beyazlı ekip geçen sezonun ikincisi.

1971’den beri şampiyon olamıyor ve en büyük

motivasyonları da bu. Teknik direktör Cuca

geçen seneden beri takımın başında. Takıma

yerleştirdiği bir futbol disiplini var. Lider oyuncu

işini Ronaldinho ile geçen sene çözmüşleri.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Josue ve Gilberto Silva eklemeleriyle bu sayıyı

çoğalttılar. Geçen sezon Jo ve Ronaldinho

olmadığında tüm yük genç Bernard’ın

omuzlarına kalmıştı. Dortmund’un kıskacında

olan yıldız oyuncu bu yükü omuzlasa da

yetmedi. Yönetim bu sene hücum rotasyonunu

Diego Tardelli, Alecsandro ve Luan gibi tecrübeli

oyuncularla genişletti. Atletico Mineiro bu sene

daha homojen bir takım. Tek sorun sol bek

Junior Cesar’ın yedeğinin olmaması.

Tahmin: Şampiyon

Yıldız adayları: Bernard, Marcos Rocha, Leleu

Atletico Paranaense

1996’da girdiği stat, tesis ve altyapı atağından

sonra 15 yıl kesintisiz zirve ligde kalan Parana

bölgesinin takımı, 2011’de küme düşmesinin

ardından bir yıl ara vererek tekrar lige döndü.

Atletico-PR ligin 24 yaş ortalamasıyla en

dinamik takımlarından biri. Altyapıdan gelen ve

beraber oynama alışkanlığı olan 13 oyuncuları

var. Çekirdek kadroyu fazla oynamadılar.

Kendi sahalarında fantastik bir atmosfer

oluşturuyorlar. 38 yaşındaki veteran kaptan

Paulo Baier ile lider açıklarını kapatıyorlar.

31 kişilik geniş bir kadroları var. Brezilya milli

Ciro’nun yanı sıra, Paulista eyalet liginin flaş

takımı Mogi Mirim’den Juninho ve Carlos

Alberto’yu aldılar. Arsenal keşfi Fran Merida ve

Pedro Botelho da diğer önemli isimler. Teknik

direktör ve tecrübe en önemli dezavantajları.

Tahmin: 13

Yıldız adayları: Manoel, Deivid, Douglas

Coutinho, Hernani, Leo Pereira

Bahia

Geçen sezon 4 farklı teknik adamlar çalışarak

kümede kalan Bahia bu sezon yola, geçen

sene Vasco’da yönetim kurbanı olan Cristovao

Borges ile çıktı. Kadro çok fazla değişti.

Gabriel, Ananias, Kleberson, Ciro gibi önemli

oyuncularını kaybettiler. Rotasyon darlığı büyük

problem. Yeni gelen tecrübeli Obina, santrfor

Souza ve kaptan Fahel’e düşen yük büyük.

Toro, Magal, Rafael Donato gibi geldikleri

takımlarda düzenli oynamayan ve hâlâ

patlaması beklenen Adu’dan verim almaları

gerekiyor. Küme düşmemeye oynayacaklar

ve yeni stat Arena Fonte Nova ile muhteşem

taraftarları en önemli avantajları olacak.

Tahmin: 18

Yıldız adayları: Anderson Talisca, Madson,

Marquinhos Gabriel

Botafogo

Botafogo da yoluna aynı teknik direktörle

devam eden nadir kulüplerden. Oswaldo de

Oliveira çok yüksek profilli bir teknik adam

olmasa da takıma oyun istikrarı kazandırdı.

Seedorf, Renato ve Jefferson gibi üç karakter

oyuncuya sahip Botafogo, geçen sezon

sonunda Elkeson ve Azevedo gibi iki önemli

oyuncusunu kaybetse de eyalet ligini domine

etti. Lodeiro nihayet form tuttu. Siyah

beyazlı takım geçen sene iyi hücum etmiş

ama kırılgan savunmasından çok çekmişti.

Avrupa devlerinin kıskacındaki Doria aşama

kaydetti ve yanına Bolivar gibi bir tecrübe

geldi. Rafael Defendi ile de yedeklediler. Sol

beke de Gremio’da iyi sezon geçiren, tecrübeli

Julio Cesar alındı. Kadro geniş ve dinamik.

Geçen sene 7. bitirmişlerdi, bu sene ilk 4 için

oynayacaklar.

Tahmin: 5

Yıldız adayları: Doria, Jadson, Sassa, Bruno

Mendes, Henrique, Lima

Corinthians

Masal gibi bir 2012 yaşayan Corinthians sezonu

tarihinde ilk kez Copa Libertadores ve FIFA

Kulüpler Dünya Kupası zaferleriyle kapattı.

2013 sezonuna da eyalet ligini kazanarak

başladılar. Tite ligin en iyi teknik adamlarından.

Oyunculara bağlılığı minimuma indirilmiş çok

iyi bir yapı kurdu. Mali olarak ligin en güçlü

takımı. Paulinho ve Ralf gibi talibi olan önemli

oyuncuları takımda tutmakla kalmadılar Pato,

Renato Augusto ve Gil gibi Avrupa tecrübesi


Brezilya Dosyası

HF

#

83

olan yıldız isimlerle takım güçlendirildi. Ralf ve

Paulinho’nun milli takıma gitmelerinden ötürü

ders alıp merkeze derinlik katacak Ibson ve

Maldonadotransferleri yapıldı. Chicao, Danilo

ve Alessandro gibi lider oyunculara sahipler.

Pacaembu’da neredeyse kapalı gişe oynuyorlar.

Ligin en önemli şampiyonluk adaylarından biri

konumundalar.

Tahmin: 2

Yıldız adayları: Romarinho, Edenilson, Igor.

Coritiba

Deivid’in sezon sonuna doğru takıma

katılmasıyla küme düşmekten kurtulan ve 13.

sıraya kadar tırmanan Coritiba’da bu sezon

hedef daha yukarı sıralar. Alex gibi bir efsane

ve lideri alarak bu yolda en önemli hamleyi

yaptılar. Lincoln ve Julio Cesar gibi tanıdık

iki yüz daha var takımda. Dinamo Kiev’den

gelen Leandro Almeida ve Flamengo’dan

alınan tecrübeli Bottinelli diğer önemli isimler.

Coritiba’nın en önemli sorunlarından ilki dar

rotasyon. Özellikle savunma ve orta saha

tandeminde alternatif az ve omurganın en

zayıf halkası kaleci Vanderlei yerine daha iyisi

lazım. 33 yaşındaki Marquinhos Santos’un

ilk önemli teknik direktörlük deneyiminde

Brezilya alt yaş milli takımlarındaki portföyünü

kullanabilir. Diğer sorun da sakatlıklar.

Keirrison, Everton Costa, Aquino, Emerson

gibi önemli oyuncular sakat. Alex önderliğinde

hava yakalayıp eyalet şampiyonu olarak yine de

moral topladılar.

Tahmin: 9

Yıldız adayları: Denis, Luccas Claro, Abner,

Arthur

Criciuma

Futbolu düşüşte olan Santa Catarina

bölgesinin takımı olan Criciuma son 3

sezonda 3. ve 2. ligden yaptığı çıkışla lige bu

sene yükseldi. Düşmemek ilk amaçları ama

rotasyonda çok büyük değişiklikler oldu.

Geçen sene 37 gol atan Ze Carlos ve Lucca

gibi iki yıldızı kaybettiler. Kadroları daraldı ve

tecrübesizler. Daniel Carvalho ve Fabio Fereira

transferlerini bu yüzden yapsalar da iki oyuncu

da sakat ve performans aralıkları çok geniş.

Eyalet Ligi’ni geçen sezon ligin en az galibiyet

alan takımı Figueirense ve 2. ligdeki Avai’yi

geçerek kazandılar. Serie A’da tutunmaları için

ise almaları gereken yol hayli fazla. Vadao’yu

zor bir görev bekliyor.

Tahmin: 20

Yıldız adayları: Diego Renan, Bruno Renan,

Tiago Dutra

Cruzeiro

2012 sezonunu çok istikrarsız geçiren ve

hayâlkırıklığı yaratan Cruzeiro yeni sezona

fırtına gibi girdi. Vasco’nun iki yıldızı Dede ve

Nilton’un yanı sıra, geçen sezona Vasco’da

başlayan ama para için satılan Diego Souza’yı

Araplardan, Bruno Rodrigo’yu da Santos’tan

alarak sorunlu omurgalarına şahane dört

transfer yaptılar. Hücumda çektikleri

sıkıntıyı aşmak için de yıllardır Avrupa’nın

bir türlü göremediği Dagoberto, Coritiba’nın

yıldızlarından Everton Ribeiro, Portuguesa’yı

kümede tutan Ananias transferlerini yaptılar.

Criciuma ve Goias’ın bu sezon birinci ligde

olmasında attıkları 27 golle payları büyük olan

iki genç Lucca ve Ricardo Goulart’ın yanı sıra

Martinuccio, Anselmo Ramon, Luan da bu

rotasyonun arkasını dolduracak. Montillo’nun

gidişi sorun olmaktan çıktı. Takımın yaş

ortalamasını düşürmekle kalmadılar,

ıskartalardan kurtularak kaliteyi de arttılar.

Cruzeiro eyalet liginde fırtına gibi esti. 17 maçta

15 galibiyet ve sadece 1 yenilgi aldılar ama o

yenilgi finale denk gelince kupasız kaldılar.

Geniş kadroları; Borges, Fabio, Tinga, Leandro

Guerreiro gibi liderleriyle Cruzeiro bu sezon

zirveye oynayacaklardan.

Tahmin: 3

Yıldız adayları: Dede, Everton Ribeiro, Lucca,

Ricardo Goulart, Lucas Silva, Mayke

Flamengo


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Brezilya’nın çok taraftarı olan kulübü ve en

çok borcu olan da. Giderleri düşürmek için

Vagner Love, Liedson, Bottinelli, Ibson, Cleber

Santana, Alex Silva, Welinton gibi isimlerle

yolları ayırdılar. Avrupa’dan iki önemli ismi,

Carlos Eduardo ve Elias en önemli transferleri.

İç piyasadan Gremio’nun gözden çıkardığı

Marcelo Moreno dışında aldıkları önemli

bir oyuncu yok. Ortalama takımlardan

rotasyonu dolduracak isimler geldi. Savunma

hatları yetersiz ve dar. Hücum takımı olmak

zorundalar ve altyapıdan gelen yetenekli

isimlerin artık patlama yapması lazım. Kötü

geçen 2012 sezonundan sonra kaderleri genç

oyuncularına ve bir dönemin efsane futbolcusu

şimdinin teknik direktörü Jorginho’nun

yapacaklarına bağlı. Diğer takımlar hayli

güçlendiği için işleri zor olacak.

Tahmin: 11

Yıldız adayları: Adryan, Mattheus, Gabriel, Luiz

Antonio

Fluminense

Şampiyon bu sezona da aynı hedefle giriyor.

Lig ise bu sene daha çetin ve Fluminense

devam eden Libertadores Kupası’nda da

ilerliyor. İki kulvarı götürmenin ne kadar zor

olduğunu geçen sene Corinthians göstermişti.

Fluminense kadrosunu aynen korusa da,

borçları yüzünden transferde manevra da

yapamadı. Vasco’da sözleşmesi biten eski

Galatasaraylı veteran oyuncu Felipe’nin yanı

sıra Flamengo’dan stoper ve bek oynayabilen

Wellington Silva’yı alabildiler. Abel Braga

geçen sezon öne geçip skoru korumayı çok

iyi başarmıştı. Tek farkla çok maç kazandılar.

Oyun anlayışları mekanize oldu ama bu sene

savunma rotasyonları da kalite eksikliği, hele

de Carlinhos giderse işlerini zorlaştıracaktır.

Deco, Fred, Jean, Diego Cavalieri, Leandro

Euzebio gibi tecrübeli oyuncuların yine karakter

koyması ve Thiago Neves’in daha istikrarlı

oynaması gerekecek.

Tahmin: 6

Yıldız adayları: Wellington Nem, Marcos Junior,

Rhayner

Goias

Genç teknik adam Enderson Moreira ilk ciddi

deneyiminde Goias’ı şampiyon yaparak, iki

yıl aradan sonra tekrar Serie A’ya taşıdı. As

kadrodan yaratıcı orta saha Ricardo Goulart,

orta saha Marcos Paulo ve sol bek Egidio’yu

kaybettiler. Kiralık sol bek Bruno Collaço da

Gremio’ya geri döndü. Yerine geçen sene

küme düşen Goianiense’nin parlak birkaç

oyuncusundan biri olan Eron alındı. Dinamik

ve patlayıcı forvet rotasyonuna Araujo, Hugo

ve Neto Baiano gibi geçen sezonu iyi geçiren ve

çok tecrübeli üç isim eklendi. Savunma hatları

Ernando dışında lig için soru işareti. CSKA

ve Olympiakos performanslarıyla iz bırakan,

eski milli Dudu Cearense ise takımın yıldızı ve

kümede kalmaları için ona çok ihtiyaçları var.

Tahmin: 16

Yıldız adayları. Walter, Felipe Amorim

Gremio

Elano’nun gelişiyle geçen sezon orta sıralardan

kurtulup tırmanışa geçerek şampiyonluk

mücadelesi veren Gremio’nun başında, bir

tecrübe abidesi Vanderlei Luxemburgo var. 60

bin kişilik yeni Gremio Arena’da oluşturdukları

atmosfer hayranlık verici. Ligin oyuna en iyi

tepki veren taraftarına sahipler. Geçen sezon

hücumda Elano’ya çok bağlı bir yapı vardı, bu

sene Andre Santos, Hernan Barcos, Welliton,

Eduardo Vargas, Maxi Rodriguez gibi önemli

eklemeler yaptılar. Orta sahayı Santos’tan

tecrübeli Adriano ve genç Figueirense’den

genç Deretti ile güçlendirdiler. Geçen seneyi

sakat geçiren Fabio Aureio iyileşti. Kaleyi

Portuguesa’nın kümede kalmasında büyük

payı olan veteren Dida’ya verdiler. Kağıt

üzerinde her şey iyi ama Luxemburgo bu

aralar çok tartışılıyor. Eyalet ligini kazanamadı,

Libertadores’ten elendiler. İyi başlamaları çok

önemli.

Tahmin: 4

Yıldız adayları: Fernando, Alex Telles, Jean

Deretti, Yuri Mamute


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Internacional

Dorival Junior ile geçen seneye başlayıp önce

Fernandao, ardından Loss ile yola devam

ederek kötü bir sezon geçiren Internacional

bu sene yola Dunga ile çıkıyor. Brezilya milli

takımında tartışılan Dunga ilk kez kulüp

çalıştıracak. Internacional onu yetiştiren

kulüp. Taraftar destansı bir sezon beklese

de işleri rakiplerin güçlendiği zor olacak.

Nei, Bolivar, Guinazu, Dagoberto gibi önemli

isimleri kaybettiler ve takımın yıldızı Leandro

Damiao’nun da Tottenham’a gitmesi çok

olası. Udinese’den alınan Willians çok

iyi transfer ama başka direkt oynayacak

oyuncu alamadılar. Robinho ismi gündemde.

Tandemde Juan ve Indio çok önemli iki lider

ve çok iyi oyuncular ama yaş ortalamaları 36.

Yedekleri Moledo ve Dalton soru işareti. Merkez

rotasyonu dar. D’alessandro sık sakatlanıyor ve

alternatifsiz. Forlan’a çok iş düşecek.

Tahmin: 10

Yıldız adayları: Fred.

Nautico

Denizciler geçen sene iç sahada, coşkulu

taraftarının da desteğiyle parmak ısırtan bir

performans sergilemiş ve rahat bir sezon

geçirmişti. Teknik direktör Alexandre Gallo’yu

milli takım altyapısına kaptırdılar. Takımın

en önemli golcüsü Kieza Çin’e, yardımcısı

Araujo ise Goias’a, merkezin yaratıcı Souza

ise Palmeiras’a gitti. Omurganın yanı sıra

rotasyonda başka değişiklikler de oldu. Silas

yeni teknik direktör olarak atandı. Rüştü

sorgulanır. Eyalette de başarılı olamadı. Sao

Paulo’dan gelen stoper Joao Felipe bazen fazla

risk alsa da düzenli oynarsa faydalı olacağına

inandığım, Jean Rolt ile tandemde başarılı

olabilecek bir isim. Yaratıcı orta saha ve forvet

hattında ise hem kalite hem derinlik sorunları

var. Nautico için bu sezon biraz daha zor

geçmeye aday.

Tahmin: 15

Yıldız adayları: Douglas Santos, Rogerio

Ponte Preta

Gilson Kleina yönetiminde geçen sene iyi

giderlerken hocanın Palmeiras’a transferi işleri

bozdu ve son haftalarda Ponte düşme korkusu

hissetti. Eyalet liginde çok iyi gittiler ama

Corinthians’a direnemediler. Takım oyununu iyi

oynayan, zor gol yiyen ama takımdaki tecrübeli

oyuncu yetersizliği sebebiyle çabuk havlu

atabilen bir takım Ponte Preta. Transferde

de pasif kaldılar. Hücumda yetenek sorunları

var ve kadroları genel olarak dar. Bu sezon

tabelanın ikinci yarısından yukarı çıkmaları bir

tarafa küme düşmemeya oynama ihtimalleri

çok yüksek.

Tahmin: 17

Yıldız adayları: Chiquinho, Cesar Henrique

Martins

Portuguesa

Portekiz göçmenlerinin takımını üç sene

aradan sonra tekrar yükseldikleri zirve ligin

2012 sezonunda ilahlar ve Dida korumuş, Bruno

Mineiro attığı gollerle rahatlatmıştı. Dida ve

Bruno Mineiro bu sezon yok. Marcelo Cordeiro

ve Maylson gibi iki önemli parça da eksildi.

Forvete zamanında Olympiakos’a 10 milyona

sattıkları ama orada tutunamayan Diogo’yu

geri aldılar. Uzun zamandır oynamıyor ve

soru işareti. Orta sahaya yapılan Correa gerek

tecrübesi, gerekse de kalitesi ve liderliğiyle

iyi bir transfer. Arjantinli Canete yaratıcı

ama istikrarsız. Arraya eyaletin alt liginde iyi

sezon geçirdi ama Serie A kalitesini ölçmüyor.

Seyirci destekleri vasat. Ligde kalite bu denli

artmışken, Portuguesa için düşmemek yine ilk

hedef.

Tahmin: 19

Yıldız adaları: Henrique, Canete

Santos

Santos çok iyi bir teknik direktör olan

Ramalho’ya sahip olsa da, kadro 2011’deki

Libertadores zaferinden beri irtifa kaybediyor.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Elano, Ganso, Danilo, Alex Sandro, Borges,

Ibson, Adriano gibi isimlerin ayrılmasından

sonra Neymar’a fazla bağımlı bir takım oluştu.

Ve onun artık transferi an meselesi. Kiralık

Andre Ribeiro da Vasco’ya gitti. Ramalho’nun

elinde güvenilir bir golcü yok. Son transfer

Willian Jose yetenekli ama ham. Cicero ve

Montillo dışında da yaratıcı tek oyuncu Felipe

Anderson. Fazlasıyla orta saha ağırlıklı ve

üretkenliği kısır bir takım görünümdeler

Yeniden yapılanarak Giva, Victor Andrade,

Neilton, Leandrinho gibi gençleri takıma

kazandırma senesi olabilir.

Tahmin: 8

Yıldız adayları: Felipe Anderson, Neilton, Giva,

Victor Andrade, Leandrinho

Sao Paulo

Eyalet Ligi’nde playofflara kadar kazanarak

gittiler ama rakipler ciddileşince tutunamadılar.

Libertadores’ten de şampiyonluktaki Atletico

Mineiro’ya iki maçta da yenilerek elendiler.

Ney Franco sorgulanıyor, takım içinde çok

fazla tartışma oldu. Sonunda 4 önemli

oyuncu kadro dışı bırakıldı. Ganso’nun sürekli

sakatlanmasından ötürü Jadson’a çok bağlı

bir yapı oluştu. Denilson-Wellington tandemi

güvenilir değil. Maicon’un formu dalgalı. Felipe

Melo’yu istiyorlar. Osvaldo dışında hücumda

dinamizm sorunu yaşıyorlar. Ceni, Lucio, Luis

Fabiano gibi oyuncuların hep formda oynaması

şart. Şampiyonluk beklentisi olsa da işleri

geçen seneye göre daha zor olacak.

Tahmin: 7

Yıldız adayları: Ademilson, Wellington, Rodrigo

Caio.

Vasco da Gama

Vasco geçen sezona iyi başlayan ama

borçlarından ötürü aslarını satınca düşüşe

geçmişti. Bu sezon da en önemli yıldızları Dede,

Nilton ve Felipe gitti. Atletico Mineiro’dan

kiralanan Andre Ribeiro dışında mali

problemler yüzünden iyi oyuncu alamadılar.

Sezona çok iyi başlayan 22 yaşındaki Bernardo

geçtiğimiz Nisan ayında ağır bir sakatlık yaşadı

ve 6 ay oynayamayacak. Paulo Autuori iyi bir

teknik adamdır ama Carlos Alberto dışında elit

oyuncusu yok ve bu kadroyla zirve kovalaması

zor. Vasco zor bir sezon geçirecek takviye

gelmezse.

Tahmin: 12

Yıldız adayları: Fillipe Soutto, Thiaguinho,

Bernardo

Vitoria

Bahia eyalet ligini domine ederek, iki yıl aradan

sonra tekrar zirve lige döndüler. Çekirdek

kadroyu korudular. Santos forması giyen David

Braz’ı kiralamak dışında önemli bir transfer

yapmadılar ama Caio Junior yönetiminde

stil kazanmayı başardılar. Rotasyon darlığı

en önemli sorunları. Nino Paraiba ve Luis

Alberto gibi ismin sakatlıkları da can sıkıcı.

Takviye yapmaları lazım. İç sahadaki

atmosfer ve sağlam savunmaları ligde kalma

mücadelelerinde en önemli avantajları.

Tahmin: 14

Yıldız adayları: Gabriel Paulista, Mansur,

Marquinhos


Brezilya Dosyası

HF

#

83

“Yurtdışında halklar hakkında fikir sahibi olmak

için romanlarını okursunuz. Brezilya’da ise

stada gitmeniz lazım. “

Nelson Rodrigues, ölmeden bir kaç sene önce

dramaturg, edebiyatçı ve gazeteci kimliğiyle

böyle demişti. Brezilya insanının sahip olduğu

futbol tutkusu olağanüstü. Ülkenin sahip

olduğu federatif yapı ve yıllarca ulusal bir lig

olmadığı için eyalet bazında liglerin oynanması

futbol ortamının yerelleşmesini sağlıyor. Kendi

kiliselerini kuracak kadar...

Brezilya’da yaşanan derbiler öylesine güçlü

bir atmosfere sahip ki, ligde son 5 sezonun

4’ünde şampiyonların son haftada belli olması

ancak iddiasız takımların rotasyona gitmesi

üzerine, federasyon, son haftaları takımların

maksimumunu vermesi için derbi haftası ilan

etmişti.

Skordan bağımsız çıkan olaylar, polisin aynı

anda 8-10 derbiye yetişememesi üzerine bu

uygulama bu sene kaldırıldı.

Kaçıncı hafta oynanırsa oynansın, Brezilya

Serie A’da gazozuna bile oynasalar izlemeye

değer pekçok derbi var. Ligin yapısına şöyle bir

bakıldığında Sao Paulo eyaleti 5 takımla başı

çekiyor. Rio eyaleti onları 4 takımla izliyor. Rio

Grande do Sul, Minas Gerais, Parana ve Bahia

eyaletleri de 2’şer takımla temsil ediliyor.

Bu demek oluyor ki sadece Sao Paulo ve Rio

eyaletleri dışında 4 derbiye şahitlik edilebilecek.

Rio ve Sao Paulo da dahil edildiğinde bu

sayı 20’yi geçiyor. Rio ve Sao Paulo’nun ülke

futbolunun geleneğindeki dominasyonundan

ötürü, kimi kulüplerin birbirleri arasında

oynadığı maçlar da derbi statüsünde ele

alınıyor. Brezilya’da en çok taraftara sahip

olan Corinthians ve Flamengo’nun arasındaki

maçlar bunlardan biri ama yerel rekabet kadar

ateşli değil.

Brezilya Ligi’ni televizyondan ya da çok

şanslı olup yerinde takip edebilecek

futbolseverlerdenseniz bazı derbilere itina

göstermek ortamdan alacağınız keyfi

arttırabilir.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Flamengo vs. Fluminense

Brezilya’da ve Rio’da 20. yüzyılın başındaki popüler spor futbol değil kürekti. Flamengo da adındaki

Regatas uzantısından anlaşılacağı üzere bir kürek kulübü. İngiliz kökeni olan, eğitimini İsviçre’de

almış ve Rio şehrine futbolu getiren Oscar Cox ise bir futbol kulübü olan Fluminense’nin kurucusu.

İki ekibin yollarını kesiştiren şey Flamengo’da kürek sporunu yapan Alberto Borgerth gibilerin futbol

oynamak için öğleden sonra Fluminense’ye gitmesiyle başlıyor. Fluminense’de kıdemlilerle çaylaklar

arasında, 1911 yılında yaşanan bir krizden ötürü 9 futbolcunun Flamengo’ya gelerek futbol şubesini

kurmasıyla rekabet başlıyor.

Aristokrat takımı olan Fluminense’de ülkedeki Afro halkın kulüpte futbol oynamasına 1950’lere dek

izin verilmemesi, bazı oyuncuların vücuduna pudra sürerek etnik kökenini gizlemeye çalışmasıyla

varoşların desteğini Flamengo’ya kaydırıyor. Gazeteci Mario Filho’nun taktığı isimle Fla – Flu rekabeti

böylece doğuyor. Flamengo tarafı rakiplerinin ırkçı geçmişini öne çıkaran iğnelemeler yaparken,

Fluminense tarafıysa varoş kökenlerine atıfta bulunuyor.

Maracana’da oynanan ve 1963 yılındaki eyalet finalinde Rio’da hayatı durdurarak 194.603 kişiyi

tribüne çeken maç kulüpler arasında en çok seyircisinin olduğu maç olarak tarihe geçti. Zico, Junior,

Rivellino, Romario, Tele Santana, Gerson, Fred gibi yıldızlar bu derbinin sportif tarafında unutulmaz

karakterler arasında.

Corinthians vs. Sao Paulo

Brezilya’nın en eski ligi Paulista’da, öğrencilerin kurduğu ve hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesi kabul

eden rekabetin en genç takımı Sao Paulo bir yanda. Şehrin göçmen mahallesinde aynı isimli Londra

merkezli bir takımı izledikten sonra demiryolu işçilerinin kurduğu ve halkın takımı olarak bilinen

Corinthians diğer yanda.

Brezilya’da Flamengo’dan sonra en çok taraftara sahip iki kulübün rekabetine ‘majestoso’ yani

‘muhteşem’ deniyor. 2006 ve 2008 arasında üstüste üç kez şampiyon olarak tarihe geçen Sao Paulo,

bu rekabette ayrıca yıllarca uluslararası alanda Brezilya’nın en başarılı kulübü olmakla övünmüştür.

Corinthians geçen sene tarihinde ilk kez Libertadores’i ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nı kazanarak

arayı bir nebze kapattı. 2007 yılında Sao Paulo şampiyon olurken küme düşmüş olmaları ise Tricolor

yani ‘üç renkli’ taraftarların dilinden asla düşmeyecek.

Socrates, Biro Biro, Rivellino, Baltazar, Bellini, Rai, Cafu, Kaka, Ceni gibi efsane isimleri bu rekabetin

tarihinde görmek mümkün. Fabio Luciano, Roberto Carlos, Lugano gibi tanıdık isimler de cabası.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Flamengo vs. Vasco da Gama

Rio merkezli ve iki kulübün taraftar sayısının çok fazla olmasından ötürü “milyonların derbisi” olarak

anılan 100 yılı aşkın bir rekabet. Fluminense rekabetindeki sınıf farkı yok, çünkü Vasco ülkede siyah

halkın spor yapabildiği ilk kulüp. Öte yandan Flamengo vs. Vasco derbisinde milliyetçilik damarı

ağır basıyor. Zira siyah beyaz renklere sahip Vasco da Gama kulübü isminden de anlaşılacağı gibi

Portekizli göçmenlerin kurduğu bir organizasyon. Flamengo gibi kuruluş amacı kürek.

Brezilya’nın yerlisi Flamengo ile önce kürekte, sonra da Vasco’nun yine Portekiz’den gelen bir takım

sayesinde futbolla tanışması üzerine çimde rakip oluyorlar. Fluminense’nin seçkinci yapısı sebebiyle

Rio şehri genelde bu iki kulüp etrafında kutuplaşıyor. Ortaya kiliseleri bile ayrı olan, ateşli bir derbi

iklimi çıkıyor.

Flamengo’nun zaten başarı anlamında üstün olduğu rekabette, Vasco’nun 2008 yılında küme

düşmesiyle beraber eğlencesi tavan yapıyor. Zico ve Roberto Dinamite döneminde rekabet zirve

yapıyor. Edmundo, Romario, Bebeto, Tita, Zizinho gibi efsaneler ise derbideki diğer önemli aktörler.

1976 yılında, Maracana’da oynanan ve 174.770 kişinin izlediği eyalet ligi maçı unutulmazlar arasında.

Santos vs. Corinthians

Classico Alvinegro, yani Siyah Beyaz derbi. İsminin bu olmasının sebebi ırkçı temele sahip olması

değil, bilakis Santos öğrenci Corinthians ise halkın takımı ama iki takımın da renkleri aynı. Siyah

beyaz.

Sao Paulo şehrinin en eski derbisi ve ünü özellikle Pele ve Rivelino’nun rakip oldukları dönemde ülke

sınırlarını aşıyor. Santos vs. Corinthians derbisinin ilginç tarafı tabuları. İki takımın da birbirine karşı

kazanamadığı uzun seriler var.Santos’un en uzun kazanamama serisi ise 1976-83 arasındaki 7 yıllık

periyod.Corinthians ise 1956-68 arasında Pele’nin Santos’u karşısında tek bir maç bile kazanamıyor.

1968’de seriyi bozan Paulo Borges oluyor. 3 aylığına kiralanan ve fiyatı pahalı olduğu için yönetimin

bonservisini almayı düşünmediği Borges maçta attığı golle efsane mertebesine yükselerek kulüpte

kalıyor. Tribünler de Pele’niz varken tabuyu sonlandırdık diye tempo tutuyor.

Corinthians için derbinin son tatlı hatırası ise daha geçen hafta, Santos’un evi Vila Belmiro’da

rakiplerinin ligde 3 yıl üstüste süren şampiyon serilerini bozarak kupayı kazanmalarıyla yaşandı.

Santos bu kez bir başka süperstara, Neymar’a sahipti.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Gremio vs. Internacional

Rio Grande do Sul eyaletindeki Porto Alegre şehrini ikiye bölen iki takım. Brezilya’nın bu sebeple Rio

ve Sao Paulo’daki muadillerine göre daha ateşli ve ülke geneline göre de en iyi derbisi.

Gremio vs. Internacional rekabeti hem renkleri hem de tabanları açısından Milan ve Inter arasındaki

rekabete çok benziyor. Zira Gremio tıpkı Milan gibi şehirde Alman ağırlıklı ve İngilizlerin de bulunduğu

göçmenler tarafından kurulan bir zümre takımı. 1909’da oynanan ilk derbide golü atan da bir Alman

olan Edgar Booth. 2012’de biten yeni statlarını da 1983’te yenip Kıtalararası Kupa’yı kazanmalarının

anısına bir Alman takımı olan Hamburg ile açtılar.

Internacional ise tıpkı Internazionale gibi şehirde bu sebeple futbol oynamayanların kurduğu

‘diğerlerinin’ takımı. Kapıları herkese açık. Kısaltmaları da aynı.

1926 yılında aynı zamanda bir Gremio taraftarı olan gazeteci Ivo dos Santos Martins iki takımın

isminin çok yer kaplaması üzerine gazetesine Grenal yazarak bu klasiğin evrensel ismini koymuş.

Gremio tarafı asla kırmızı, diğer taraf da mavi giymiyor. Internacional’in çıkışı 1969’da Beira Rio

Stadı’na kavuşmalarıyla başlarken, Gremio’nun baskın olduğu dönem ise sınıf yapısından çıkarak

1952’de rakibin en önemli ismi Tesourinha’yı aldıkları ve tüm takımı siyahlardan kurdukları döneme

rastlıyor.

Gremio tarafı uluslararası başarılarıyla övünüp rakibini “belediye” lakabıyla aşağılarken, Internacional

ise uzun süre yerel ligdeki ağırlığı ve rakibinin iki kez küme düşmüş olmasıyla yanıt verdi. Son dönemde

Pato, Nilmar, Alex, Rafael Sobis, Daniel Carvalho, Leandro Damiao, Giuliano, Taison gibi yetiştirme

yıldızlarıyla son 6 senede 2 Libertadores ve 1 Kıtalararası Kupa kazanarak öne çıktı.

Jardel’in, 95 ve 96’da Gremio forması ve Scolari yönetimi altında hem eyalet hem de Libertadores

zaferine katkılarından ötürü klasikteki efsanelerden biri olduğunun da altını çizmek lazım. Elano,

Cris, Andre Santos gibi tanıdık yüzleri de bu derbide bu sene izleyebileceğiz. Internacional ise gücünü

geleneğinden alacak. Diego Forlan ve Andres D’Alessandro en önemli iki kozları.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Atletico Mineiro vs. Cruzeiro

Minas Gerais eyaletinde yaşanan ve tıplı Grenal’da olduğu gibi Belo Horizonte şehrini ikiye bölen bir

derbi. Brezilya’da çıkan olaylar yüzünden taraftar yasağının uygulandığı ilk derbi.

Atletico Mineiro futbolu sınıf tekelinden çıkarmak için maden işçilerinin kurduğu bir kulüp. Lakabı

horozlar. Maden işçilerin erken kalkmasıyla alakası yok. Bir karikatüristin kulübü resmederken

“horoz” figürü kullanmasından ötürü bu maskotu ve lakabı benimsiyorlar.Cruzeiro ise İtalyan

göçmenlerin 1921 yılında kurduğu, ve orjinali Palestra Italia olan isminden, Brezilya’nın 2. Dünya

Savaşı’na girip hükümetin düşman devletlerin adlarının kullanımını yasaklamasıyla feragat etmiş

bir kulüp. Lakapları ve maskotları tilki.

Türkiye’deki derbilerde taraftarların birbirlerini kanarya, aslan, kartal, hamsi sembolleri üzerinden

hicvetmesi, Belo Horizonte’de de çok yaygın. Cruzeiro rakibine tavuk diyerek aşağılıyor. Atletico

Mineiro’nun 2005’te küme düşmesi, hiç yurtdışı başarısının olmaması ve ligde daha fazla şampiyon

olmaları da diğer gurur kaynakları. Cruzeiro tarihinin en başarılı dönemini Mineirao Stadı’nın açıldığı

1965 yılında, tüm ülkenin efsanelerinden biri olan Tostao’ya kavuşmasıyla başlıyor. Alex de Souza

önderliğindeki epik 2003 sezonundan sonraysa kontak kapatıyorlar.Atletico Mineiro ise geleneği,

tarihi ve yerel ligdeki başarısıyla övünür. 1971’de ligin ilk ulusal şampiyon olmalarından sonraysa

hiçbir ciddi başarıları yok. Ronaldinho sayesinde bu sene bu kaderi değiştirmeye çok yakınlar.

Bahia vs. Vitoria

Brezilya’nın genelde alt liglerinde mücadele ettikleri için en underrated ama sadece Salvador şehrinin

değil, tüm ülkenin en ateşli derbilerinden biri.Bahia kulübü o dönem şehirde faaliyet gösteren tenis ve

kriket amaçlı iki kulübün futbol şubelerini kapatması üzerine, sporcular tarafından 1931’de kuruluyor.

Vitoria ise her ne kadar 1899 tarihli olsa da, kriketi tekeline alan İngiliz göçmenlere alternatif

olmak için, eğitimini İngiltere’de almış iki kardeşin kurduğu bir kriket kulübü. Bahia’nın futboldaki

yükselişiyle birlikte futbola ağırlık veriliyor.Bahia hem yerel bazda hem ulusal bazda başarı olarak

Vitoria karşısında dominant. Zirve lig geleneği daha fazla. Vitoria ise Dani Alves ve Cicero dışında

uluslararası bir kariyer parlatamamış Bahia’ya göre hayli yetiştirici bir kulüp. Kırmızı siyahlılar Bebeto,

Vampeta, Hulk, Matuzalem, David Luiz, Alex Silva, Dida, Dudu, rahmetli Alex Alves, Elkeson gibi

isimleri futbol pazarına sundu.

Sınıf ya da köken kaynaksız, duygusal bir rekabetin olduğu Ba-Vi derbisinde, iki kulüp birbirine

statları üzerinden dokundurmayı seviyor. Vitoria’nın 1989’dan sonraki çıkışında büyük katkısı olan

Barradao Stadı eskiden bir çöp havzası olduğu için Bahia tarafı bol bol kokulu espri yapıyor. Vitoria

ise Bahia’nın kendi stadı olmadığı için rakibini ‘evsizler’ diyerek aşağılar.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Coritiba vs. Atletico Paranaense

Brezilya’ya futbolu getiren İskoç bir babayla Brezilyalı bir annenin oğlu Charles Miller ise, Parana’ya

futbolu getiren de şehirdeki Alman göçmenlerden biri olan Fritz Essenfelder.

1909 yılında gençlerin spor yapmak için toplandığı bir meydanda, elindeki meşin yuvarlak ve

ayakkabılarıyla halka futbolu tanıttı. Almanlardan oluşan ilk futbol takımını kurdu ve şehirdeki bir

mühendislik tekelinde çalışan İngiliz ve Amerikan karmasıyla futbol oynadı.

Curitiba’nın yerli halkı oyunu çok sevince, Almanlara rakip olarak kendi kulüplerini kurdular. Alex’in

efsanesi olduğu Coritiba Futbol Kulübü böyle doğdu. Atletico Paranaense ise yaklaşık 15 yıl sonra

şehirdeki düşük profilli iki kulübün birleşmesiyle oluştu.

1915 yılında İtalyan, İngiliz, Alman ve Amerikan göçmenlerin ve demiryolu işçilerinin Operario

takımlarıyla organize edilmeye başlanan Parana Eyalet Ligi’yle birlikte de rekabet yeşermeye

başladı.

Coritiba eyaletin uzun süre en başarılı takımı oldu ve 1985’te ulusal şampiyonluk kazandı. Atletico

ise rakibinden 5 yiyerek küme düştükten sonra yeniden yapılanarak geri döndü. 1999’da dönemin

en modern stadı olan Arena Baixada’yı yaptı. 2001’de şampiyon oldu. 2005’te Libertadores finali

oynadı.

Coritiba ise bu kalkınmaya ayak uyduramayarak 2006 ve 2009 yıllarında iki kez küme düştü.

Atletico Paranaense de ligde geçirdiği 15 kesintisiz yılın ardından 2011’de aynı hissi tattı.

Herhangi bir sınıfsal temele dayanmayan bu sportif rekabette iki kulüp tekrar zirve ligde buluştu.

Atmosferi çok yoğun, olaysız geçmeyen bu rekabete Alex de Souza, geçtiğimiz günlerde tüm

gerçekleri kulüplerin yüzüne vurarak “önce Parana futbolu” göndermesiyle bir yandan biraz akıl

katmaya çalışırken, bir yandan da 24 yaş ortalamasına sahip dinamik ezeli rakibini alt etmeye

çalışacak.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Brezilya bayrağına şöyle biraz yakından

bakıldığında, bir motto dikkati çeker. Ülkenin

kurulduğu tarih olan 1889 yılında, Rio

şehrinden görülen yıldızların yer aldığı mavi

gökyüzünün üzerine bir şerit içinde “ordem e

progresso” yani “düzen ve kalkınma” yazar.

Sosoyoloji ve pozitivizmin kurucusu August

Comte’nin, “sevgi prensibimiz, düzen

temelimiz, kalkınma amacımızdır.” sözünden

esinlenerek yaratılan bu mottoya, futbol

penceresinden bakıldığında henüz yürümeye

yeni başlandığı göze çarpıyor.

Brezilya futbolunun temel alacağı düzenin,

lig tarihçesi yazısını okuduysanız, çok büyük

kaoslardan sağ çıktığını ve düzenin henüz 6

yaşında olduğunun farkına varmışsınızdır.

Kalkınma notu da haliyle AA olmuyor, sadece

gelişmekte olan ortalama bir puan alabiliyor.

Brezilya söz konusu milli takım olduğunda

evrendeki en başarılı ülke ama artık ligin kadar

konuştuğun bu dönemde daha fazlasına

ihtiyaç var ve bunun için çalışıyor. 2014 Dünya

Kupası bu gelişim için en büyük araç.

2014 ve açılan musluklar

Özel bir şirketin yaptığı araştırmaya göre devlet

ve özel sektörün kupa için yapacağı toplam

yatırım yaklaşık 60 milyar €’yu bulacak. Statlar

dahil olmak üzere ulaşım, enerji vb. inşaat,

altyapı ve modernizasyon çalışmalarının yanı

sıra, turizm ve güvenlik üzerinden insana

yapılacak hizmet sektörü yatırımları da bu

sayının içinde.

Brezilya’nın sıfırdan yapılan ya da yenilenen

12 stat için yapacağı yatırım ise 2.5 milyar

€’yu aşıyor. Almanya’nın kupa sonrası liginde

yakaladığı ivme düşünüldüğünde bu yatırımın

meyvelerini lig özelinde de vermemesi için

hiçbir sebep yok.

FIFA’nın 2007’de açıkladığı ev sahipliğinden

sonra katedilen mesafe bile kaydadeğer.

Patlayan yayın gelirleri

Spor yönetimi ve pazarlama uzmanı Amir

Somoggi’nin araştırmasına göre, Brezilya’da en

büyük 20 kulübün kulüplerin bir senede ürettiği

toplam gelir 2007 yılından yaklaşık 650 milyon

€ seviyesindeydi. 2012 sonunda ise neredeyse

iki kat artarak 1.2 milyar € civarına kadar çıktı.

Fransa’yı geçtiler.

Son Libertadores ve FIFA Kulüpler Dünya

Kupası şampiyonu Corinthians geçen sezon,

gelir kaleminde 150 milyon € sınırına dayanarak

zirveye çıktı. Türkiye’deki hiçbir kulüp bu gelire


Brezilya Dosyası

HF

#

83

sahip değil. Corinthians eğer bir Avrupa kulübü

olsaydı, bu gelirle 2013 Deloitte Para Ligi’nde

Marsilya, Lyon, Hamburg, Roma ve Newcastle

United’ı geçerek ilk 20’ye girebiliyordu.

(Euro için çapraz kur yaklaşık 0.4)

2011 ve 2012 arasındaki gelir artışı ise yaklaşık

% 38 oldu. Bu sıçramanın altında yatan en

önemli sebep ise kuşkusuz imzalanan yeni

yayın anlaşması. 2011 yılında yıllık 190 milyon €

olan bedel, yeni anlaşmada 412 milyon € oldu.

Brezilya böylece, Avrupa’nın 5 büyük liginin

ardından ligini en yüksek bedele satan 6. lig

konumuna yükseldi.

Corinthians bu alanda da zirveyi bırakmadı

ve sadece ligin yayın haklarından senede

33 milyon € kazandı. Libertadores ve FIFA

Kulüpler Dünya Kupası da eklendiğinde

Corinthians’ın yıllık televizyon geliri 60 milyon

€ civarında.

Sponsor desteği

Brezilya kulüplerinin televizyon dışında kalan

sponsorluk gelirleri de son dönemde inanılmaz

bir artış gösteriyor. 2012 verilerine göre 13

büyükler olarak bilinen kulüplerin sadece

formalarındaki göğüs reklamlarından elde

ettiği yıllık ortalama 7 milyon € kazanç; sadece

Türkiye’deki büyük kulüplerin değil, Avrupa’da

da elit liglerde mücadele eden pekçok kulübün

gelirinden fazla. Tüm forma sponsorlukları

eklendiğinde ise 14 milyon €’yu geçiyor.

Corinthians listede, senelik 30 milyon €’ya

yaklaşan geliriyle yine zirvede. 2007 yılında aynı

gelir kaleminin karşısında sadece 7.5 milyon €

yazıldığı düşünülürse, ilerleme göz kamaştırıcı.

68 bin kişilik statları açıldığında sıçrama daha

da artacaktır.

Bu verilere dahil edilmemekle birlikte,

Flamengo’nun tedarikçisi Adidas ile yaptığı

yıllık 15 milyon € ve Sao Paulo’nun bir başka

tedarikçi Penalty ile yaptığı yıllık 13 milyon

€ tutan yeni sponsorluk anlaşmaları da

ilerlemenin sadece Corinthians ile sınırlı

olmadığını gösterir cinsten.

Sponsorlar sadece nakit sağlamakla kalmıyor,

aynı zamanda flaş oyuncu transferinde imaj

haklarına ortak olarak futbolcunun Avrupa

ülkelerinde kazandığı Brezilya için astronomik

gelebilecek maaş giderine de el atıyor.

O gişe kapanacak !

Brezilya kulüplerinin aşama kaydedemediği

belki de tek alan stat ve maç günü gelirleri

olarak göze çarpıyor. Statların eski, konforsuz

ve erişilebilir olmaması bunda en büyük

etken. Kombine geleneği de henüz oluşmamış

durumda.

2011 sezonunda 14.854 olan maç başına seyirci

ortalaması, 2012 Serie A’da düştü ve 12.983

oldu. Doluluk oranı % 70’in üzerine çıkan

tek kulüp, 40 yıl aradan sonra şampiyonluğa

oynayan ve Ronaldinho’ya sahip Atletico

Mineiro olabildi. 20 bin ortalamanın üzerinde

ise sırasıyla Corinthians, Sao Paulo ve Gremio

bulunuyor.


Brezilya Dosyası

HF

#

83

Statların bakıma girmesi, alternatif arenalarda

maç yapılması bahane olarak öne sürülebilir;

tabi Coritiba gibi aynı statta oynadığı halde

17.894 ortalamadan 12.579’e düşen kulüpler

hariç. Alex de Souza geçtiğimiz günlerde

yaptığı açıklamada, “yönetim 30 binden

fazla kayıtlı taraftarıyla övünüyor ama maça

gelmiyorlar.” diyerek durumu eleştirmişti.

Brezilya’da açıkça henüz maç günü

organizasyonları yetersiz, ve bu statların

kötü fiziksel koşullarıyla da birleştiğinde

kulüplerin gelir kalemlerinde sadece % 7’lik

bir yer kaplıyor. Yayın, sponsorluk ve transfer

gelirlerinin yanı sıra amatör sporlardan elde

edilen gelirlerin dahi gerisinde bir rakam.

2014 için sıfırdan yapılan ya da yenilenen

statlardan sonra ibrenin çok hızlı bir şekilde

yükselmesi bekleniyor. Stat ve doluluk

kalitesindeki bu değişimle birlikte sadece maç

günü değil, sponsorluk gelirlerinde de ciddi artış

muhtemel. Örneğin, ikinci ligde oynamasına

rağmen ve henüz stadını bitirmemesine

rağmen, Palmeiras şimdiden Bayern Münih’e

de sponsor olan Allianz ile isim hakkı

konusunda 20 yıllığına anlaştı.

El yakan vergi borçları

Madalyonun parlak tarafı böyle, karanlık

tarafında ise borçlar var. İlk kez 1 milyar €

sınırını geçen gelirlerin ardından, ligdeki 20

kulübün 1,78 milyar € borcu olduğu açıklandı.

Flamengo % 109’luk artış ve toplam 297

milyon € borcuyla zirvede. Yönetim de bu

yüzden değişti. Rio kulüplerinin dört büyüğü

Flamengo, Botafogo, Fluminense ve Vasco’nun

hepsi borç batağında. Bakanlığın açıkladığı

rakamlara göre, devlete olan vergi borçları 1,78

milyar €’luk tutarın içinde % 50’ye yakın bir yer

kaplıyor ve başı çekiyor. Milli stoper Dede’nin

Cruzeiro’ya transferi Vasco’nun vergi borcu

sebebiyle maliye tarafından durdurulmuştu.

Hükümet, kulüplerin bu borçlarını düzenlemeye

hazır. Yapılan açıklamada borçların sadece

% 10’u, o da vadeli olarak ödenecek şekilde

kulüplerden istenip kalan % 90’lık kısım

silinebilir. Şartları var elbette. İlk olarak

kulüpler, tesislerini çevre de yaşayan ve imkânı


Brezilya Dosyası

HF

#

83

TV Sponsorluk Transfer

KULÜPLERİN GELİR DAĞILIMLARI

olmayan gençlere ücretsiz olarak açıp sosyal

proje geliştirecek. İkinci şart ise UEFA Financial

Fair Play benzeri bir model. Gelirlerin %60’lık

bölümünü harcayabilecek bir yapı isteniyor.

Futbol Federasyonu kabul eder ve lig takvimini

Avrupa’ya göre yeniden düzenlerse kadroların

da 25 futbolcuyla sınırlı tutulması muhtemel.

Sonuç

Brezilya ekonomisiyle birlikte ülkedeki futbolun

ekonomisi de gitgide gelişiyor. Sponsorlar

ligin düzene kavuşması ve 2014’ün yaratacağı

etkiyle yatırımlarını arttırdı. Neymar artık

senede 10 milyon € üzeri maaş verilerek

kulüpte tutabiliyor ve ortalama oyuncular dahi

artık yok pahasına satılmıyor. Brezilya’daki

düzen Oscar ve Lucas gibi yeteneği tartışılmaz

ama henüz ne kulüplerinde ne de milli

takımlarında başarı kazanmamış oyuncuları

ancak tarihi bonservislerle Avrupa’ya

Amatör

Sporlar

Gişe Diğer

yolluyor. Leandro Damiao, Pauinho, Ganso,

Wellington Nem, Bernard, Doria, Dede gibi

parlak oyuncular için de benzeri söz konusu

olabilir.Brezilya’dan yetişmiş ve Avrupa’da

top koşturan pek çok önemli yıldız ya da

vasat üstü oyuncu da emekliye ayrılacak yaşa

gelmemelerine rağmen ülkelerine dönüyor.

Ronaldinho, Pato, Fred, Luis Fabiano, Vagner

Love, Renato Augusto, Andre Santos,

Denilson, Carlos Eduardo, Elano, Welliton

gibi isimler pekala Avrupa’da kalabilecekken

aynı parayı, hatta fazlasını kazanabilecekleri

için geri döndüler. Deco, Ze Roberto, Lucio,

Alex, Dida gibi veteranlar da. Yüksek maaşa

sahip bu oyuncuların gideri imaj haklarının bir

bölümü karşılığında sponsorların özel olarak

fonlamasıyla karşılanıyor. Seedorf, Forlan,

Guerrero gibi Avrupa’da isim yapmış futbolcular

için de, böylece Brezilya yavaş yavaş bir cazibe

merkezi haline gelmeye başladı.

More magazines by this user
Similar magazines