e-Dergi için tıklayınız... - İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü - Milli ...

istanbul.meb.gov.tr

e-Dergi için tıklayınız... - İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü - Milli ...

2

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

T. C.

İSTANBUL VALİLİĞİ

İL MİLLÎ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ

İSTANBUL

Eğitim ve Kültür Dergisi

(3 ayda bir yayınlanır)

İl Millî Eğitim Müdürlüğü Adına

İmtiyaz Sahibi

Dr. Muammer YILDIZ

Yayın Kurulu

Şerafettin TURAN

Mukadder GÜRSOY

Halime TOROS

Mustafa USLU

Yayın Yönetmeni

Adem YILMAZ

Editör

Bülent PARLAK

Fotoğraflar

Hakan KURT

Adres

İl Milli Eğitim Müdürlüğü

Ankara Cad. No: 2 Cağaloğlu

A- Blok / 3. Kat No: 2

Tel: 212 455 04 62

Mail: imemkultur@gmail.com

Web: http://istanbul.meb.gov.tr

Baskı

Bilnet Matbaacılık

Tel: 216 444 44 03

Başlarken

U

zun bir yaz tatilinin ardından yeniden çocuklarımıza kavuşmuş

olmanın sevinci ve heyecanı içerisindeyiz. Aydınlık yarınlar, mutlu

ve başarılı hayatlar için güzel bir başlangıç önemlidir. “Öğrenme

sanatının unsurları” demiş Proust, “irade, disiplin ve zamandır.” Mevcut

imkânlarımızı değerlendirebilmek yetenek ve irade istiyor. İrade gücünün anahtarı

başarıya inanmak ve bu uğurda düzenli olarak çalışmaktır. Sahip olduğumuz

değerleri küresel dünyaya etkin bir biçimde sunamazsak ideallerimiz

kendi dünyamızla sınırlı kalır. Unutmamak gerekir ki insanı büyük yapan şey

ideallerinin büyüklüğüdür. Çocuklarımızı hayata hazırlarken onlara bilgi

aktarmak yerine, onlara, doğru bilgiye ulaşmanın yollarını araştırmayı, elde

ettiği bilgiyi etkin bir biçimde paylaşabilmeyi, bilgi üretebilmeyi ve insanlığın

yararına kullanabilmeyi öğretmeliyiz.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu güne eğitim sisteminin her tür ve kademesinde

okul, öğretmen ve öğrenci sayısında büyük artışlar oldu. Eğitime olan

talep her geçen gün artıyor. Bugün farklı eğitim modellerinin hayata geçirilmesi

çabalarıyla, dünya milletleri ile rekabet edebilecek bir potansiyele sahibiz.

Bu potansiyeli doğru ve verimli biçimde kullanmak biz eğitimcilerin performansına

bağlıdır.

Çocuklarımızı, milletimizin millî, ahlaki, manevi, tarihî ve kültürel zenginliklerini

benimseyen; ailesini, vatanını ve milletini seven; insan haklarına

saygılı, demokrasiyi özümsemiş, ailesine, çevresine ve dünyaya karşı görev ve

sorumluluklarını bilen, kendini ifade edebilen, soran, sorgulayan, düşünen,

kişileri dil, din, ırk, cinsiyet, sosyal ve ekonomik statü bakımlarından ayırmayan

insanlar olarak yetiştirmek bizim en büyük idealimizdir.

İstanbul gibi muhteşem bir şehirde, ekibimle birlikte gecemizi gündüzümüze

katarak daha iyiye ulaşma çabasındayız. Millî Eğitim camiası olarak örgün

öğretimde; yaklaşık 2500 okulda, 55 bin derslikte, 93 bin öğretmenimizle, 2,5

milyon öğrenciye hizmet veren devasa bir teşkilatız. Çocuklarımız bizim her

şeyimiz ve onlar için elimizden gelenin en iyisini yapma arzusundayız.

Sizlerin desteği ile bu eğitim öğretim yılında da çok güzel başarılara hep

birlikte imza atabilmeyi diliyorum.

Eylül / 2010

Dr. Muammer YILDIZ

İstanbul Millî Eğitim Müdürü


İ ç i n d e k i l e r

1I

2 I

4 I

8 I

10 I

12 I

16 I

18 I

20 I

22 I

24 I

28 I

52 I

56 I

60 I

63 I

66 I

70 I

72 I

74 I

76 I

78 I

80 I

Muammer YILDIZ / Başlarken

İçindekiler

Haberler

Kültür Sanat Haberleri

AB Projelerimiz

Nimet ÇUBUKÇU İle Röportaj

Hilmi YAVUZ / Benim İlkokullarım

Sunay AKIN / İstanbul'da Bir Oyuncak Müzesi

Halime TOROS / Merhaba

Ali URAL / Yazı ve Şiir Atölyesinde Bir Yıldız

Ara GÜLER İle Röportaj

Sadri ALIŞIK / İstanbul Şehri Şiiri

24

Sueda ÖZBENT / Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi

Ahmet AĞIR / Güvenli İnternet Kullanımı

Eylül / 2010

30 I

34 I

37 I

40 I

44 I

47 I

50 I

Ülkü A. ŞAHİN / Toplumsal Çevre Bilincinin Kazanılması

Hediye A. KESKİN / Üç Öykü, Altı Ders, Bir Özür

Talha UĞURLUEL / Tarihte Eğitime Gönül Verenler

Şerafettin TURAN / Adile Sultan Sarayı

Seyfettin Ünlü / Daru’l - Muallimin Mektebi Hatıraları

Haluk ÖNER / Tanpınar’ın Öğretmenlik Yılları

Tahsin YILDIRIM / Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Seçtiğimiz Kitaplar

Sibel ATAGÜN / Umudu Öldürmek En Büyük Cinayettir

12

İçindekiler

Kemal SAYAR / Medya Çağında Çocuk Yetiştirmek

Mehmet Zeki AYDIN / Ailede Ahlak Eğitimi

Halil EKŞİ / Karakter Eğitimi

Sevim CAN / Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Yankı YAZGAN / Eşitsizlik Çağının Sınavları

Ziya SELÇUK / Başarılarımızdan Öğreniyoruz

Nadir ÇOMAK / Okulu Lider Gibi Yönetmek

34

3


4

Haberler

Oryantasyon Semineri

İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü ve Aydın Üniversitesi işbirliği ile Müdür Yardımcıları

Oryantasyon Semineri düzenlendi. Yeni atanan okul ve kurum müdür yardımcıları

için İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü Ar-Ge Birimi ve İstanbul Aydın Üniversitesi işbirliği

ile 22-28 Mart 2010 tarihleri arasında iki grup hâlinde 3 günlük "Eğitim Kurumları

Yöneticiliği Oryantasyon Programı - II" adıyla hizmetiçi eğitim semineri

düzenlendi. 2 grup hâlinde ve 15 oturumda gerçekleşen seminer yeni atanan müdür yardımcılarının

görevlerine uyum süreci için önemli kazanımlar sağladı.

Kapanış töreninde tüm katılımcıları temsilen 5 müdür yardımcısına sertifikalarını veren

İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız, yeni müdür yardımcılarının izlenimlerini

dinledi. Son olarak İl Millî Eğitim Müdürlüğü yöneticileri, Ar-Ge Ekibi ve

Aydın Üniversitesi yetkilileri hatıra fotoğrafı çektirdi.

Kalem Tutan Eller

Millî Eğitim Bakanlığı, Garanti Emeklilik ve Boğaziçi Üniversitesi işbirliğiyle okuyan

ancak sokakta çalışmaya devam eden çocukları tamamen okula döndürmeyi amaçlayan

"Kalem Tutan Eller Projesi", Garanti Bankası Konferans Salonu`nda tanıtıldı. Projenin,

ailelere destek vermeyi, ebeveynleri çocuklarının risk altında oldukları konusunda bilgilendirmeyi,

alternatif gelir kaynakları yaratmaya sevk etmeyi amaçladığını belirten Bakan

Çubukçu, İstanbul`da pilot olarak başlayacak projenin, 2010-2011 yıllarında büyüyen

ve göç alan Mersin, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Van gibi illerde de uygulanacağını bildirdi.

Sokaklarda ulaşılmayı bekleyen çocuklara yönelik olarak son yıllarda önemli adımlar atıldığını

belirterek bu sorunlu alanın metropolleşmeye ve büyümeye devam ederken getirdiği

problemlerin de minimuma indirildiği bir dönemin yaşandığını söyledi. Garanti

Bankası Genel Müdürü Ergun Özen de projenin, Türkiye`nin sosyal gelişiminde önemli

bir rol oynayacağını belirterek toplum için önemli bir ihtiyaç olduğuna dikkati çekti.

Yetimler Gülmek İster

İl Millî Eğitim Müdürlüğümüz ve Doğa Koleji’nin ortak sürdüreceği "Yetimler Gülümsemek

İster" projesinin protokolü ve tanıtım toplantısı yapıldı. Sunumu yapan öğrencilerin

anlatımıyla "öğrenci meclislerinden çıkarak" proje hâline gelen fikir, bir kişinin çok

şey yapması değil, her kişinin birer şey yapması mantığından yola çıkmış. Bu sayede her

katılımcının bir payının bulunacağı proje gönüllülük esası ile başlatılmış. Öğrencilerin

fikir çalışmalarını yaptıkları proje ile her katılımcının yapacağı 100 liralık bağışla bir yetimin

giydirilmesi planlanıyor. İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız, katıldığı

programda proje hakkında görüşlerini belirtirken duygulu anlar yaşandı. Öğrenci

meclisinden çıkan bu proje fikrinin 15000 yetime ulaşacağını belirten Yıldız, demokrasi

eğitimi ve okul öğrenci meclislerinin ne kadar önemli ve yerinde çalışmalar olduğunu

vurguladı. Toplantıya ayrıca İbrahim Sadri, Yetimler Derneği Başkanı Tamer Horasan ve

birçok ilgili katıldı.

Eylül / 2010


Hayırseverlere Vefa Gecesi

İstanbul Ümraniye, Sancaktepe ve Çekmeköy’de okul yaptıran hayırseverlere, Ağaoğlu

My City Hotel`de düzenlenen törenle, plaket ve onur belgesi verildi...

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul

İl Millî Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız ve birçok davetlinin katıldığı törende

eğitime dair konuşmalar yapıldı. Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu konuşmasında

eğitime yapılan yatırımlar ile ülkelerin gelişmişlik düzeyi arasında doğru orantı olduğunu,

sorunların sadece merkezî bütçe imkânlarıyla çözülemeyeceğini vurguladı. İl Millî

Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız da yaptığı konuşmada İstanbul’a yeni okul ve derslik

kazandıran hayırseverlere teşekkür etti. Düzenlenen konserin ardından hatıra fotoğrafı

çektirildi.

YÖNVER`meye Başladık

İl Millî Eğitim Müdürlüğümüz ve Kültür Üniversitesi işbirliği ile devam eden YÖNVER

Projesi ilk toplantısını gerçekleştirdi. İlk olarak tüm İstanbul`daki ilçe milli eğitim müdürleri,

ortaöğretimden sorumlu ilçe milli eğitim şube müdürleri ve okul müdürlerinin

katıldığı toplantı verimli geçti. Toplantıya İstanbul genelinden ilçe milli eğitim müdürü,

şube müdürü ve okul müdürü olan toplam 830 kişi katıldı.

Toplantıya Kültür Üniversitesi’nin ev sahipliğinde katılan İl Milli Eğitim Müdürü Dr.

Muammer Yıldız, projeyi hayata geçiren İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü ARGE Ekibine,

Kültür Üniversitesi ve toplantıya katılanlara teşekkür etti. Kültür Üniversitesi Rektörü

Prof. Dr. Dursun Koçer ise toplantının ve projenin yapılmasında ortak olarak

bulunmaktan duyduğu onuru dile getirdi.

İstanbul’a 5 Yıldız

İstanbul eğitim alanında elde ettiği başarılarda sınır tanımıyor. Bu sene gerçekleştirilen

YGS ve LYS’de İstanbul’da eğitim gören öğrencilerimiz beş dalda altı birincilik alarak

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün gururu oldular. Her geçen yıl eğitim kalitesini

arttıran İstanbul İl Millî Eğitim, bu kalitesini sınavlarda da ortaya koyarak bu başarıların

tesadüf olmadığını kanıtladı. Birincilik alınan dallar ise şöyle; TM, TS, DİL (İngilizce),

DİL (Fransızca) ve DİL (Almanca).

İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız, sınav sonuçlarının açıklanmasının

ardından LYS’de derece yapan öğrencileri kabul etti. Tüm örgenci, öğretmen, idareci ve

velilere teşekkür eden Yıldız, günün anısına öğrencilere birer taşınabilir bilgisayar ve altın

hediye etti.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

5


6

Haberler

Yeni Tiyatro Oyunları İçin Yarışma Başlıyor!

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Eğitim Yönetmenliği’nin ana projelerinden

2010 Okullarda, mevcut eğitim sisteminde geri planda kalmış olan kültür sanat derslerinin

güçlendirilerek ilköğretim çağındaki 3 milyon öğrencinin bilinçli sanat üreticileri

ve tüketicileri olarak yetişmesi için çalışmaya devam ediyor. Kültür sanat alanında projeler

geliştirmek isteyen öğretmenlerin önlerindeki engelleri kaldırmayı öncelikli hedeflerinden

biri olarak belirleyen Eğitim Yönetmenliği, 2010 Okullarda projesi kapsamında,

ilköğretim okulları ve liselerde Türkçe tiyatro oyunu yetersizliğine dikkatleri çekerek ‘Tiyatro

Okullarda! Oyun Yazma Yarışması’nı başladı. Yarışmanın birincisine 5.000 TL,

ikincisine 3.000 TL, üçüncüsüne 2.000 TL ve mansiyon ödülü olarak da 10 kişiye 500

TL para ödülünün verileceği ‘Tiyatro Okullarda! Oyun Yazma Yarışması’ sonuçları 15

Kasım 2010 tarihinde açıklanacak. Yarışmaya katılmak isteyenler için son başvuru tarihi:

15 Ekim Cuma

18. Milli Eğitim Şûrası

18. Millî Eğitim Şûrası İstanbul ön komisyon çalışmaları İstanbul Lisesi’nde yüz eğitimcinin

katılımı ile gerçekleştirildi. İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız

başkanlığında yapılan çalışmalara il millî eğitim müdür yardımcıları, ilçe milli eğitim

müdürleri ve şube müdürleri, okul müdürleri, müdür yardımcıları, sivil toplum kuruluşları,

sendika temsilcileri, öğretmenler, okul aile birliği başkanları ve okul meclis başkanları

katıldı.

26 - 27 Temmuz 2010 tarihlerinde gerçeklesen komisyon çalışmaları altı oturumda gerçekleşti.

Yapılan çalışmalarla 18. Millî Eğitim Şûrası öncesinde İstanbul’da eğitim adına

yapılacak çalışmalarda rehberlik edecek önemli kararlar ele alındı.

Yeni Tiyatro Oyunları İçin Yarışma Başlıyor!

Türkiye Ulusal Beceri Yarışması, WorldSkills ve EuroSkills organizasyonlarının Türkiye

ayağı olan SkillsTürkiye tarafından, Millî Eğitim Bakanlığı Kız Teknik Öğretim Genel

Müdürlüğü koordinasyonunda Türkiye'de ilk defa yapılan yarışmaya, aşçılık ve servis,

ayakkabıcılık, çiçekçilik, çoklu medya yayını, elektronik, hareketli robotlar, hasta bakımı,

kuaförlük, kuyumculuk, mekatronik, nalbantlık, hafif araç otomotiv tamiri olmak

üzere 12 ayrı dalda gerçekleştirildi. Yarışmada mesleki eğitim almış 17-25 yaş arasındaki

gençlerden oluşan 90 yarışmacı; 15 başhakem, 60 hakem, 35 ekip lideri gözetiminde yarıştı.

Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu katıldığı ödül töreninde öğrencilerden, yaptıkları

çalışmalar hakkında bilgi aldı. Bakan Çubukçu, törende yaptığı konuşmada,

girişimcilik, yaratıcı zeka, bilimsel düşünme, rekabet edebilme bilinciyle araştırmaya yönelten

ve teşvik eden yarışmaların, öğrencilerin gelişimindeki önemini vurguladı. Dereceye

girenler, Avrupa beceri yarışmalarında Türkiye'yi temsil edecekler.

Eylül / 2010


Eğitim Doğayla Buluştu

İl Millî Eğitim Müdürlüğümüz ile Darıca Faruk Yalçın Hayvanlar Alemi Ve Botanik

Parkı arasında sosyal sorumluluk projesi kapsamında gerçekleştirildi. İl Millî Eğitim Müdürümüz

Dr. Muammer Yıldız ve Darıca Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı Genel Müdürü

Arif Sankur tarafından 23 Temmuz 2010 Cuma günü Müdürlüğümüz Brifing

Salonu’nda protokol imzalandı. Protokol imza töreninde önce projenin kapsamı ve içeriği

hakkında bilgilendirici bir sunum yapıldı. Ardından taraflar duygu ve düşüncelerini

ifade ettiler. Yeni yaklaşımlar çerçevesinde yapılan çalışmanın ne kadar güzel bir adım

olduğunu ifade eden İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız, öğrencilerin

doğayı yaparak yaşayarak öğrenmekle daha kalıcı bilgiler elde edeceklerini söyledi. Bu

projenin aynı zamanda bir sosyal sorumluluk projesi olduğunu ifade eden Yıldız,

imkânsızlıklar nedeni ile televizyon dışında bu ortamı görme ve gezme imkânı olmayan

öğrencilerin bu çalışma sayesinde bu imkânı elde etmiş olacağı ifade etti.

Dr. Muammer Yıldız Basın Mensupları ile Buluştu

İl Millî Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız, basın mensupları ile buluştu. Beyoğlu

Öğretmenevi’nde gerçekleşen buluşma iftar yemeği ile başladı. Yemekten sonra bir konuşma

yapan Dr. Muammer Yıldız, bugüne kadar gerçekleştirdikleri projeleri anlatarak

yeni dönemde yapacakları çalışmalardan bahsetti. İstanbul’un eğitim sorunlarına dikkat

çeken Yıldız, özellikle derslik ihtiyacını karşılamak için yapılan çalışmaları ayrıntılarıyla

dile getirdi.

Beyoğlu Öğretmenevi’nin tadilatı sonrasında basınla ilk buluşmanın gerçekleştiğini ifade

eden Yıldız, Beyoğlu’nun tarihî yapısı içersinde zamana yenik düşen binanın orijinal yapısı

korunarak şimdiki hâline getirildiğini belirtti. Yemek sonrasında program çay sohbeti

eşliğinde soru-cevap faslıyla devam etti. Gece sonunda, günün anısına basın

mensuplarıyla hatıra fotoğrafı çektirildi.

Mini Mini Birler, Sağlıklı Nesiller

İstanbul’daki ilköğretim okullarına yeni başlayan öğrenciler sağlık taramasından geçirilecek.

İl Sağlık Müdürlüğü ile ortaklaşa yürütülen çalışma sayesinde 10 bin öğrencinin

sağlık taramasından geçirilmesi planlanıyor. "Mini Mini Birler, Sağlıklı Nesiller" başlığı

altında okul çevre şartlarının iyileştirilmesi ve koruyucu sağlık önlemlerinin alınarak bilinçli

ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için yapılan çalışmanın ilk adımı atıldı. Küçükçekmece

Radisson Hotelde gerçekleşen iftar yemeği sonrasında protokol imzalanarak

yürürlüğe giren proje kapsamında 0-18 yaş çocukların tedavisinin ücretsiz olmasına rağmen

bilinçsizlik ve duyarsızlık sonucu muayene ve tedavi edilemeyen ilköğretim 1. sınıf

öğrencileri hedefleniyor. İl Millî Eğitim Müdürlüğü, İl Sağlık Müdürlüğü ve Rotary

Kulübü tarafından imzalanan protokol kapsamında ortak koordinasyonla öğrencilerin

sağlık taraması yapılıp tedaviye ihtiyacı olan öğrenciler özel hastanelerde ücretsiz tedavi

edilecek.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

7


8

Kültür Sanat

Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Kuruluyor

Ölümünün 100. Yılında Osman Hamdi Bey

Türk Müzeciliği’nin kurucusu, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey, ölümünün 100.

yılında Kocaeli Eskihisar’da müzeye çevrilen evinde ünlü Müzisyen Tuluyhan Uğurlu'nun

kendisine adadığı konserle yâd edildi. Konser öncesinde Kocaeli Büyükşehir

Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Osman Hamdi Bey'in Hayatı ve Eserleri

konulu fotoğraf sergisinin açılışını yaptı. Karaosmanoğlu, "Osman Hamdi Bey, bu

tablosu ile bürokrasiyi eleştirmiş ve bürokratların kaplumbağa hızıyla iş yapmasını

hicvetmiştir. Günümüz Türkiye’sinde çok şükür bürokrasinin hantallığı, yerini aktif

çalışma ve dinamizme bırakmaktadır" dedi. Osman Hamdi Bey müzesi ve müzenin

hemen ilerisinde restore edilen kalesi ve sahil boyunca sıralanan eğlence merkezleri, çay

bahçeleri, taverna ve balık lokantaları ile Eskihisar, yakın gelecekte gözde kültür ve tatil

mekanları arasında yer almaya hazır olduğu izlemini veriyor...

Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan, başvurusunu Şubat 2010'da

gerçekleştirdikleri Mevlana Araştırmaları Enstitüsü'nün açılması için Bakanlar Kurulu'ndan

onay çıktığını, kararın 22 Ağustos tarihli Resmî Gazete'de yayımlandığını açıkladı.

Okudan, Rektörlük Senato Salonu'nda düzenlediği basın toplantısında, Mevlana

Araştırmaları Enstitüsü ile Mevlana’yı tüm dünyaya akademik anlamda çok daha etkin

şekilde tanıtmak istediklerini söyledi. Mevlana ile ilgili bilimsel çalışma yapmak isteyen

tüm akademisyenlerin bu enstitüde ortak amaç etrafında bir araya gelmesi gerektiğini

vurgulayan Okudan, enstitünün yüksek lisans ve doktora örgencileri alacağını,

böylelikle bu alanda daha etkin ve bilimsel çalışmaların yapılabileceğini söyledi.

5 yıllık çalışma sonucunda YÖK'ün kararı ile kurulmasına karar verilen Mevlana Araştırmaları

Enstitüsü, Mevlana’yı dünyaya en iyi şekilde anlatmaya çalışacak.

İstanbul’un Yitik Hazinesi Bulundu

Kent ansiklopedisinin ilk önemli örneği olan ancak yarım kalan Reşad Ekrem Koçu'nun

ömrünü adadığı İstanbul Ansiklopedisi'nin kayıp metinleri ve resimleri yıllar sonra ortaya

çıkarıldı ve tamamlanması ümidi doğdu. Koçu, büyük özveri ve kişisel çabasıyla

iki kez yayınlanması için mücadele verdiği ansiklopedinin yayımını ölümüne kadar sürdürmüş

ancak “Gökçınar” maddesine kadar gelebilmişti. İstanbul Ansiklopedisi'nin

kayıp sanılan metinleri, dokümanları, resimleri aslında sessiz sedasız bekliyormuş. Araştırmacı

Nedret İsli, zarflarda bekleyen maddelerin, notların ve resimlerin köklü bir aile

tarafından muhafaza edildiğini ve az bir kısmı hariç günümüze kadar ulaştığını söylüyor.

Kabaca tasnif edilmiş olarak korunan kıymetli arşiv bir hazine niteliği taşıyor. Ortaya

çıkan nüshalar şayet yayınlanabilirse Koçu'nun bir ömür boyu peşinden koştuğu

hayali de gerçekleşmiş olacak.

Eylül / 2010


Yazma Eserlerin Tamamı Dijital Ortama Aktarıldı

Yazma eserlerle ilgili 2002 yılında başlatılan dijital arşivleme çalışması tamamlandı.

Eserlerin tamamı dijital ortama aktarıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve

Yayımlar Genel Müdürlüğü, kuruma bağlı 28 kütüphanede, toplam 167 bin 240 yazma

eseri bilgisayar ortamına aktardı. Yazma eserlere artık çok daha kolay ulaşılabilecek.

Yazma eserlerden sonra basma eserlerin dijital ortama aktarılmasına başlanacak.

Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı Kurulmasını Öngören Kanun Tasarısı TBMM Plan

Bütçe Komisyonu’nda görüşülerek kabul edilmişti. Tasarıyla bu yıl Kültür ve Turizm

Bakanlığı’na bağlı olarak merkezi İstanbul'da kurulacak olan Türkiye Yazma Eserler

Kurumu Başkanlığı için Ankara, İstanbul ve Konya bölge müdürlükleri oluşturma

çalışmaları da sürüyor.

Tarihçi Ziya Nur Aksun Vefat Etti

Söğüt’ten Üç Kıtaya Osmanlı Devleti Sempozyumu

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Bilecik Üniversitesi tarafından düzenlenen ve 17 ülkeden 60'a yakın akademisyenin

katılacağı ''Söğütten Üç Kıtaya Osmanlı Devleti'' sempozyumu 17-20 Eylül tarihleri

arasında Bilecik'te yapılacak. ORDAF, IRCICA, İstanbul Ticaret Üniversitesinin de

katılımıyla düzenlenen sempozyumun bilim kurulunda Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof.

Dr. Azmi Özcan, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, Prof. Dr.

Mehmet İpşirli ve Prof. Dr. Ahmet Kavas gibi ünlü tarihçiler yer alıyor. Sempozyuma,

Yemen, Lübnan, Fas, Irak, Kuveyt, ABD, Mısır, Suriye, Kosova, Cezayir, Libya,

Romanya, Suudi Arabistan, İran, Ukrayna ve Sudan ile Türkiye'nin değişik üniversitelerinden

60'a yakın tanınmış akademisyen katılacak. Söğüt'te başlayacak sempozyum

Bilecik kent merkezinde devam edecek. Sempozyumda Türkçe, Arapça ve İngilizce

olarak tebliğler sunulacak.

Tarihçi Ziya Nur Aksun, tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi Tip Fakültesi Hastanesi’nde

yaşamını yitirdi. 29 Mayıs 1930 tarihinde Konya'da doğan Aksun, Ankara

Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Eserlerinden çok sohbetleriyle tanınan

Aksun, Osmanlı ve İslam tarihi hakkında geniş bilgisi, günlük siyasetin muhtelif

gelişmelerini tarih muhakemesiyle değerlendirmesi, Osmanlı-Türk devlet telakkisi

hakkındaki görüşleriyle birçok kişiyi etkiledi. Aksun'un, Dündar Taşer ve Erol Güngör

ile memleket meseleleri ve milli düşünce etrafında yaptığı sohbetleri Dündar Taşer'in

vefatından sonra derleyerek 1974 yılında Z.N. Rumuzu ve Dündar Taşer'in Büyük

Türkiye’si adıyla yayımladı. Ziya Nur Aksun, müsveddeleri 3 bin sayfayı bulan Osmanlı

Tarihi çalışmasını, Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar yazmış olmasına rağmen

tamamlayamadı.

9


10

Projeler

AB PROJELERİMİZ

Proje Koordinasyon Ekibi

İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü bünyesinde kurulan Proje Koordinasyon Ekibi, AB projeleri konusundaki

farkındalığı arttırmak, yeni açılan hibe programlarını tanıtmak amacıyla bugüne kadar pek çok seminer

düzenledi. Bu yıl 39 ilçeye ayrı ayrı verilen AB Eğitim ve Gençlik Programları toplantılarıyla her okula

ulaşılması hedeflenmiş ve bu hususta da büyük başarı elde edilmiştir.

1- Ortaöğretim öğrencilerinin yanlış

istihdam edilmesini önlemek amacıyla,

kariyer planlamaya yönelik etkili bir

aracın tasarlanması - Career Path Tool

(CPT):

Bu proje, AB Eğitim ve Gençlik programları

çerçevesinde Leonardo da Vinci-

Yenilik Transferi Projeleri kapsamında

Bahçeşehir Üniversitesi Mühendislik Fakültesi

koordinatörlüğü ile Şubat 2008

döneminde, Ulusal Ajans (UA)’a sunulmuştur.

Proje ortakları Yunanistan, Slovenya,

Macaristan, İngiltere’dir. UA

tarafından kabul edilmesiyle, Aralık

2009 tarihinde proje çalışmalarına başlanmıştır.

Proje kapsamında ilk uluslar

arası toplantı Ocak 2009’da İstanbul’da

Bahçeşehir Üniversitesinin ev sahipliğinde

gerçekleştirilmiştir. Proje çalışmalarıyla,

orta öğrenimdeki öğrencilerin

kariyer planlaması için rehber öğretmenlere

yönelik yazılım materyalinin

oluşturulması ve oluşturulan materyalin

nasıl kullanılacağının rehber öğretmenlere

öğretilmesi hedeflenmektedir. Projeden

doğrudan yararlanacak olan hedef

kitle 15-19 yaş grubu öğrenciler ile on-

lara rehberlik etmekte olan rehber öğretmenlerdir.

Bu büyük çaplı olan projemiz

devam etmektedir.

2- İşsiz Gençlerin İstihdam Edilebilirliklerini

Artırmak İçin Kariyer Geliştirme

Sistemi Oluşturmak - CPS- Career Pole

Star System:

Leonardo da Vinci- Yenilik Transferi

Projeleri kapsamında; Bahçeşehir Üniversitesi

Mühendislik Fakültesi koordinatörlüğü

ile 27 Şubat 2009’da Ulusal

Ajans’a sunulmuş ve daha sonra da kabul

edilmiştir. Proje ortağı ülkeler Yunanistan,

Romanya, Slovakya ve Türkiye’dir.

Eylül / 2010

Geliştirilecek olan sistem 30 yaşın altındaki

gençler için, istihdam edilebilirliklerini

artırmak ve sürdürülebilir kılmak

amacıyla bir kariyer planlama sistemi

oluşturmaktır. Bu sistem gençlere kendi

kariyer planları ve gelişimlerini takip

etme, yeni hedefler koyma, kişisel

farkındalık ve karar alma yeterliliği

geliştirme, iş arama becerileri geliştirme,

Bilgi İletişim Teknolojileri üzerine beceriler

kazanma ve eylem planı hazırlayıp

uygulama yeterliliği vermeyi hedeflemektedir.

3- Eğitimde Kariyer Basamakları - Career

Pathways in the Education Sector

(CPES):

İngiltere’den İl Millî Eğitim Müdürlüğü,

Rehberlik Merkezi ve lise olmak üzere üç

ortakla, ayrıca yerelde Korkmaz Yiğit

Anadolu Lisesi ve Beşiktaş RAM ile işbirliği

yapılarak hazırlanan Comenius

Bölgesel Ortaklıklar (Comenius Regio)

projesi Londra Haringey Bölgesi ile ortaklık

kurularak hazırlanmış, sunulmuş

ve kabul almıştır. İki büyükşehirden eğitim

otoroiteleri ve kurumlarının işbirliği


ölgemiz açısından büyük önem taşımaktadır.

Bu yıl ilk kez ülkemizden başvurusu

kabul edilen ve sadece İl Millî

Eğitim Müdürlüklerinin başvurabildiği

bu programda kabul alarak öncü kurumlardan

olmak çalışmalarımızı anlamlı

kılmaktadır. Bu projenin süresi 24

ay ve hem yerel olarak hem de ulusal

çapta çok fazla çalışmaları beraberinde

getirmektedir. Bu bölgesel ortaklık ile

bir ilke imza atılarak çok verimli çalışmalara

ve kültürel köprülere imza atılacaktır.

4- Bir Elin Nesi İki Elin Sesi Projesi –

Hands on Youth:

Bu projemiz, AB Eğitim ve Gençlik

Programları çerçevesinde Gençlik Programı

Eylem 4.3 kapsamında 25-29

Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da

hayata geçirilmiştir. Projenin hedefi

Gençlik programı kapsamında yeni

projeler üretmek için ortaklık kurmaktır

Projeye İtalya, İspanya, Malta, Litvanya,

Letonya, Bulgaristan ve Polonya’dan toplam

15 gençlik çalışanı / öğretmen İstanbul’daki

öğretmenlerle yeni projeler

üretmek ve ortaklık faaliyetleri gerçekleştirmek

amacıyla katılmışlardır. İstanbul

İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nü

temsilen, proje faaliyetlerini organize

eden ve etkinlikleri yürüten AB Projeler

Koordinasyon Ekibi ve üç ayrı lisede

görev yapan 3 öğretmen katılım göstermişlerdir.

Proje faaliyetleri ve katılımcıların

konaklaması Bahçelievler Abidin

Pak Öğretmenevi’nde 5 günlük bir program

çerçevesinde gerçekleştirilmiştir.

Proje faaliyetleri çerçevesinde katılımcılar

yeni proje fikirleri üretmişler, yeni

ortaklıklar kurmuşlar ve ilerleyen dönemlerde

başvuru yapmak üzere çalışmalara

aktif olarak katılmışlardır. Proje

bitiminde üç ayrı grup oluşmuş ve bu

gruplar yeni proje ortaklığı kurarak proje

fikri geliştirmişlerdir.

5- Genel Eğitim Sistemlerinin İncelenmesi

ve Değerlendirilmesi:

15-19 Ekim 2007 tarihlerinde, İstanbul’da

9 program ülkesinden 10 eğitim

yöneticisinin katılımıyla Avrupa’da genel

eğitim sistemlerinin incelenmesi ve değerlendirilmesi

amaçlı Arion çalışma

ziyareti gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılar,

yerel eğitim sistemleri ile ilgili

bilgileri paylaşmış, sistemler incelenmiş

ve değerlendirilmiştir. Bu çalışma ziyareti

sonunda, kuvvetli dostluk bağlarının

kurulmasının haricinde, kurumlar ve

temsilcileri arasında yeni projeler için ortaklık

oluşturulmuştur. Çalışma ziyaretinin

sonucunda, grup raporunda,

“...farklı Avrupa ülkelerindeki benzerlikleri

bulmak daha kolay olacaktır.

Bu çalışma ziyareti

esnasında bazı benzerlikleri

keşfettik ve

bir başka

çalışmada bu bakış açısını geliştirmenin

ilginç olacağını düşünmekteyiz. Çünkü

bu durum Avrupa’da öğretmenler ve öğrenciler

arasında değişim projelerini teşvik

etmek için iyi bir yol olabilir.

Aslında, görüşlerimizi paylaşmak için

benzer toplantılar ve çalışma ziyaretleri

düzenlemek ve ülkelerimiz arası öğrenci

değişimi organize etmeye çalışmak birbirimizi

daha iyi tanımak adına iyi bir

birleştirici olabilir.“ şeklinde dile getirmiştir.

Uluslararası kaynaklı gerçekleştirilen

projelerin dışında PKE tarafından gerçekleştirilen

yerel projeler ve etkinlikler

genel hatlarıyla şöyledir:

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

1- İstanbul Liseler Arası AB Bilgi

Yarışması

ABGS ve AB Bilgi Merkezi tarafından

yürütülen bu projeyle, AB üyelik sürecinde

bir ülke olarak Türkiye’ de toplumun

bu süreç hakkında doğru ve tarafsız

bilgilendirilmesi çok büyük önem taşımaktadır.

Bundan dolayı ortaöğretim

9.sınıflara yönelik yapılan bu proje yarışması

beğeniyle devam ettirilmektedir.

2- Dünyanın Nehirleri Projesi

“Rivers Of e World – ROW”

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve

British Council ortak projesi olup, İngiltere’ki

ames Nehri festivallerini

hedef alan projeyle yüzlerce öğrencimizi

sanat alanında birleştirmek ve öğrencilerimize

sanatsal açılardan değer katmak

hedef olarak belirlenmiştir. İlk etapta 6

ilköğretim okulumuz ile Londra’dan 6

ilköğretim okulları eşleştirilmiş ve çalışmalar

hâlâ devam etmektedir.

3- MyCity – Benim Kentim Projesi

Yine British Council ve

İstanbul İl Milli Eğitim

ortak projesi

olup, Türkiye’nin

farklı 5 ilinde yer

aldığı projeyle öğrencilerimize

sanat odaklı

değerler kazandırmak ve onların

bakış açılarıyla İstanbul’u gözler

önüne sermek amaçlarımızdandır.

Değişik ilçelerden katılımlarla okullarda

öğrencilerimizle sanat çalışmaları hızla

devam etmektedir.

4- Karagöz’ün Avrupa Birliği Dersi

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ve İstanbul

İl Millî Eğitim Müdürlüğü ortak

projesi olup pilot olarak belirlenen 10

okulumuzda Hacivat-Karagöz tiyatro

oyununun 4. ve 5. Sınıf öğrencilerimize

sergilenmesi hedeflenmiştir.

Tüm bu projelerin yanı sıra yine

İstanbul İL PKE proje uzmanları güncel

proje ve hibe çalışmalarına devam

etmektedirler.

11


12

Röportaj

“BAHÇEDE DÜŞEN HER ÇOCUK

BENİ ÜZÜYOR KOLTUĞUMDA”

Adem YILMAZ

Cumhuriyet tarhimizin ilk kadın Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile geçmişten bugüne yaptığı çalışmalardan,

gündelik hayatından, okuduğu kitaplardan, geleceğe yönelik projelerine kadar pek çok konuda

konuşma fırsatı bulduk. İnce bir duyarlılıkla öğrencileri kucaklayan Bakan Çubukçu, bütün çocuklarımızı

mutlu ve bilgiyi hayatın içinde kullanabilecek şekilde yetiştirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk

kadın Millî Eğitim Bakanısınız. Bu konudaki

duygularınız nelerdir?

4 yıl boyunca Sosyal Hizmetlerden Sorumlu

Devlet Bakanı idim. Kimsesiz

çocuklarımız, eli öpülesi yaşlılarımız,

engellilerimiz ve bir şekilde mağdur

olmuş tüm kadınlarımız kısacası toplumun

en dezavantajlı kesimleri benim

sorumluluk alanımdaydı. Büyük özverilerle

ama çok da severek yaptım bu

görevi. Manevi olarak çok büyük kazanımlar

elde ettim bu Bakanlıkta. Sayın

Başbakanımızın tasarrufları sonucu da

4 Mayıs 2009 tarihinde de 6 sene boyunca

eğitimde devrim niteliğinde

adımlar atan Sayın Hüseyin Çelik Bakanımızdan

görevi devraldım. Ben,

Sayın Başbakanımızın böylesine önemli

bir görevi bir kadına teslim etmesini,

Cumhuriyet tarihinde bir ilk olması açısından

çok önemsiyorum.

Eğitim şüphesiz çok geniş bir alan ve bu

alanda her konu en az bir diğeri kadar

önemli. Ancak sizin için en önemli konu

başlıkları nedir?

Eğitim gibi hepimizi ilgilendiren bir

alanda yeni yüzyıla ilişkin perspektifler

oluştururken yeni bir dünya oluşurken

süreci yakından izlemek ve doğru okumak

kadar, “biz nasıl bir Türkiye istiyoruz

ve özlemini duyduğumuz Türkiye’yi

oluşturacak genç nesilleri nasıl yetiştirebiliriz?”

sorusunun da önemli olduğunu

Eylül / 2010

düşünüyorum. Hükûmetimiz eğitimi,

her alanda kalkınmanın temel unsuru

olarak görmektedir. Bu önem doğrultusunda

58. ve 59. hükûmetler döneminde

olduğu gibi, 60. hükûmet

döneminde de kamu kaynaklarının tahsisinde

birinci öncelik eğitime yapılacak

yatırımlara verilmiştir.

Son 8 yılda eğitimin alt yapısına yapılan

yatırımla ciddi bir mesafe kat etmiş

olmakla birlikte, çözmemiz gereken

önemli bazı alanlar olduğunu hepimiz

bilmekteyiz. Bu anlamda önceliğimiz

okul öncesi, ilk ve orta öğretimde %100

okullaşma oranını yakalamaktır. Bunun

için de büyük bir gayret gösteriyoruz.

Bir çocuğumuzun bile eğitim dışında

kalmaması için yaptığımız çalışmaların

başında özellikle kız çocuklarının okullaşmasını

sağlamak için düzenlediğimiz

kampanyalar gelmektedir. ‘Haydi Kızlar

Okula’, ‘Tarladan Okula’ gibi

kampanyalar bu kapsamda değerlendirilebilir.

Ekonomik durumu iyi olmayan

öğrencilerimiz için de burs veriyor


veya annelerin hesabına şartlı nakit

transfer fonundan aylık olarak 25 TL ile

45 TL arasında değişen oranlarda katkı

sağlıyoruz. Fiziksel koşulları bakımından

dezavantajlı olan bölgeler için pansiyonlu

okulları hizmete sokuyoruz.

Çocuklarımızın eğitim dışında kalmaması

için bütün tedbirleri almış durumdayız.

Bu eğitim öğretim yılının

başında da 81 il valiliklerimize gönderdiğim

genelgeyle çocuklarını okula göndermeyen

ve bu tutumlarında ısrar eden

velilere ilişkin Çocuk Koruma Kanunu’ndan

doğan hakkımızı kullanabileceğimizi

hatırlattım.

Kız çocuklarının okullaşmasının artırılması

hedefine önemli bir ivme kazandıran

“Özellikle Kız Çocuklarının

Okullaşmasının Artırılması Projesi” ile

de yeni dönemde “Haydi Kızlar Liseye”

dedik. Bütçesi yaklaşık 32 milyon TL

olan bu proje ile iş piyasasına giriş için

kız çocuklarımızın ortaöğretim seviyesinde

okullaşmasının arttırılmasını

amaçladık. Okul öncesi eğitimi de son

derece önemsiyorum. Bu çerçevede kademeli

bir şekilde okul öncesi eğitimi

zorunlu hâle getiriyoruz. Dört yıl boyunca

yürüttüğüm Devlet Bakanlığı

görevinde geliştirdiğim hassasiyetle engelli

çocuklarımızın eğitimine de ayrı

bir önem veriyorum.

Bakanlığımızda engelli çocuklarımızın

okullara ücretsiz servis hizmeti verilmesinden,

engel durumundan dolayı okula

gidemeyen öğrencilerimize evde eğitim

imkanı verilmesine, engelli envanterini

çıkarılmasından engelli öğrencilerin ailelerine

ayda 432 TL ödenmesine, zihinsel

ve görme engelliler için özel kitap

basımından yeni yapılan okulların engelli

öğrencilerimizi de düşünerek fiziksel

altyapılarının oluşturulmasına kadar

pek çok alanda düzenlemeler gerçekleştirdi.

Ancak kaynaştırmalı eğitim başta

olmak üzere bu konuda kat etmemiz gereken

mesafe var daha. İstihdam açısın-

dan önemli gördüğümüz mesleki eğitime

de öncelik veriyoruz. Şu an %

45’ler düzeyinde olan mesleki ve teknik

eğitimi %50’lerin üzerine çıkarmayı

planlıyoruz. AB standartlarına göre yeniden

yapılandırılan mesleki ve teknik

eğitimde artık yeni bir anlayış söz ko-

nusu. Mezunlarımıza diplomanın yanı

sıra bitirdiği alanla ilgili çalışma belgesi

veriyoruz. Öğrenci çalışma belgesiyle

çalışma hayatında kendine yer bulabilirken

diplomayla da yüksek öğretimini

sürdürebiliyor. Aslında hızlı değişimlerin

yaşandığı bir çağda eğitim sistemimizi

sürekli olarak geliştirmek ve

eğitimde niteliği yükseltme arayışının

hiç bitmeyen bir süreç olarak görülmesi

gerekir. Bu süreci doğru yönetmek daha

sade ve hareket kabiliyeti yüksek yapılanmayı

gerekli kılmaktadır. Eğitim sistemimizin

geliştirilmesi yolundaki

çabalara özel sektörün daha etkin katılmasını,

sivil toplum kuruluşlarının da

eğitimle ilgili karar alma süreçlerinde

yer almalarını önemsiyor ve bu yönde

çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Ülkemizin en büyük zenginliği olan

bütün çocuklarımızı çağın gerektirdiği

bilgi, donanım ve beceriyle zenginleştirerek

yaratıcı, üretken, mutlu ve bilgiyi

hayatın içinde kullanabilecek şekilde yetiştirmek

zorundayız. Eğitim ortamlarının

iyileştirilmesi, bilişim teknoloji-

Ülkemizin en büyük zenginliği olan bütün çocuklarımızı çağın gerektirdiği bilgi,

donanım ve beceriyle zenginleştirerek yaratıcı, üretken, mutlu ve bilgiyi hayatın

içinde kullanabilecek şekilde yetiştirmek zorundayız.

Eylül / 2010

lerinin eğitimde kullanılması, öğretmenlerin

eğitimi gibi konular da milli

eğitimi bir adım daha öne çıkaracak ve

takip ettiğimiz önemli başlıklardandır.

Bir hususu daha belirtmek gerekir ki kadına

karşı ayrımcılık başta olmak üzere

her türlü ayrımcılıkla mücadele etmemiz

gerekiyor. Başka insanların, toplumların

tarih, kültür, inanç ve gelenek

gibi sosyal değerlerinin en az bizimkiler

kadar değerli olduğu duygusunu çocuklarımıza,

gençlerimize verebilmeliyiz.

Milli Eğitim Bakanlığı olarak bu

eğitim öğretim yılında özel azınlık okullarının

ders kitaplarının ücretsiz baskı

ve dağıtımını da yaptık. Demokrasinin

gelişmesi ve eşitlikçi, katılımcı, çoğulcu

bir demokratik kültürün oluşmasının

13


14

Röportaj

önündeki en önemli engel, hiç kuşkusuz

toplumsal cinsiyet ayrımcılığıdır.

Devlet Bakanı olarak görev yaptığım

dönemde kadınların statüsünün güçlendirilmesi

ve her alanda güçlü temsilleri

için verdiğim mücadeleyi eğitimden

sorumlu bakan olarak daha güçlü bir şekilde

sürdürecek olmaktan ayrıca mutluluk

duymaktayım. Bu yaklaşım

sadece kadınlara değil, ülkemizin refah

ve kalkınmasına katkı sağlayacak güzel

sonuçlar doğuracaktır. Çağdaş bir eğitim

için uygun şartlar ve ortam hazır-

lama yolunda gösterilen yoğun çabaya

her kesimin görüş ve güçlü desteğini

bekliyoruz.

Göreve geldiğiniz günden itibaren okul

öncesi eğitimi önemsediğinizi gözlemliyoruz

ki az öce bunu ifade ettiniz zaten.

Milli Eğitim Bakanımız olarak okul öncesi

eğitime bakış açınızı ve okul öncesi

zorunlu eğitimin bir parçası hâline getirme

amacınızı öğrenebilir miyiz?

Okul öncesi eğitime yapılan yatırımı

Türkiye’nin geleceğine yapılan yatırım

olarak görüyorum ve okulöncesi eğitimi

son derece önemsiyorum. Bu çerçevede

kademeli bir şekilde okul öncesi eğitimi

zorunlu hâle getiriyoruz.

2009-2010 eğitim öğretim yılı için 32

ilde okulöncesi eğitimi pilot olarak zorunlu

kıldık. Proje ile okul öncesi eğitim

çağına gelen çocukların zorunlu

eğitime alınmasını hızlandırmış olduk.

Bu 32 il arasında Amasya, Nevşehir, Çanakkale,

Bilecik, Edirne, Karabük, Ardahan,

Gümüşhane, Trabzon, Yalova,

Dünyadaki birçok ülke nüfusundan fazla bizim öğrenci sayımız. Elbette bu kadar çok

öğrencinin, eğitimcinin yer aldığı bir ülkede kaynaklar her zaman yeterli olmuyor ne

yazık ki. Buna rağmen, konuşmamızın başında da değindiğim gibi, iktidarımız boyunca

bütçeden en büyük payı alan bakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı’dır.

Karaman, Tunceli, Kilis, Bolu, Kırıkkale,

Bayburt, Burdur, Kırklareli,

Muğla, Düzce, Bartın, Artvin, Çankırı,

Kütahya, Rize, Isparta, Kırşehir, Giresun,

Uşak, Eskişehir, Sinop ve Samsun

illerimiz bulunuyor. Yüzde 33 olan okul

öncesi okullaşma oranımız bu uygulamamız

ile birlikte % 39’a ulaştı. Yeni

eğitim öğretim yılıyla birlikte de 25 ilimizi

daha okul önsesi eğitimin verileceği

iller arasına ekleyeceğiz. Hedefimiz

okul öncesi eğitimde yüzde 50’ye ulaşmak.

Okul öncesi öğretmen alımında

Eylül / 2010

da bu yıl bir rekora ve ilke imzamızı

attık. Yaklaşık 16 bin okul öncesi öğretmenini

tek seferde atamalarını yaparak

kadrolarımıza dâhil ettik. Bu sayı Milli

Eğitim Bakanlığı tarihinde bir ilktir.

Bunların hepsi okul öncesi eğitime verdiğimiz

önemin bir göstergesi.

Sizleri de bugünlere öğretmenlerin getirdiği

gerçeğinden yola çıkarak öğrenim hayatınız

boyunca sizi derinden etkileyen

öğretmeninizi ve öğrencilik günlerinizle

ilgili bir anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Benim de çok kıymetli bir öğretmenim

var. Hayatımda iz bırakmış, güzele ve

doğruya yönelik pek çok şeyi kendisinden

öğrendiğim sevgili ilkokul öğretmenim

Besim Baş. En son 24 Kasım

Öğretmenler Gününde Ankara’ya geldi

ve bu özel günü birlikte kutladık. Zaten

hayatımın her döneminde Besim Öğretmenim

hep yanımda oldu. Bağlarımız

her daim çok kuvvetliydi. Bu yoğun

çalışma ortamında bile telefonda görüşür,

hayır duasını alırım.

Sayın Bakanım, çok gizli tutmanıza rağmen

ekranlara yansıyan bir haberle ilgili

size soru yöneltmek istiyoruz. Devlet Bakanlığınız

döneminde bir gezinizde

Çocuk Esirgeme Kurumunda kalan kızımıza

sahip çıktınız, ÖSS’ye girerken de

yanında bulundunuz. Bu kızımızla ilgilenmeye

devam ediyor musunuz?

Evet, görüşüyoruz hâlâ. Bahsettiğiniz

kızımızın adı Gülsün. İstanbul’da bir kız

yetiştirme yurdunda devlet koruması altındaydı

Gülsün. İlk kurum ziyaretlerimden

birisinde tanışmıştık. Çok güzel

saz çalıyor ve şarkı söylüyordu. Az

türkü söylememişizdir birlikte. Kızlarımla

birlikte gerçekten çok özel günleri

ve yılları paylaştık biz Devlet Bakanlığında.

Birbirimize kenetlendiğimiz zor

günleri de yaşadık, keyifle ve neşeyle geçirdiğimiz

günlerim de oldu. Bazen

“pastaları yaptık çay partimize bekliyoruz.”

diye mesaj atarlardı, programım


uygunsa hemen yanlarına giderdim.

Şunu söylemem gerekir ki ben onlar

için hiçbir zaman bir bakan olmadım.

Onlar için her zaman ‘Nimet Abla’

oldum. Gülsün, Sabancı Üniversitesi’nde

okuyor artık. Belki de benden de

etkilendi ve iki yılın sonunda alanını seçecek

ve hukuk okuyacağını söylüyor.

16 milyon öğrencimiz, ülkemizin geleceği,

teminatı. Türkiye’nin “çağdaş medeniyetler

seviyesini” aşması bir bakıma çocuklarımıza

yapacağımız yatırımla doğru

orantılı. Hükümet olarak, eğitime verilen

destekten memnun musunuz?

Dünyadaki birçok ülke nüfusundan

fazla bizim öğrenci sayımız. Elbette bu

kadar çok öğrencinin, eğitimcinin yer

aldığı bir ülkede kaynaklar her zaman

yeterli olmuyor ne yazık ki. Buna rağmen,

konuşmamızın başında da değindiğim

gibi, iktidarımız boyunca

bütçeden en büyük payı alan bakanlık,

Milli Eğitim Bakanlığıdır. Özellikle eğitimin

alt yapı sorunları ile öğretmen

alımları başta olmak üzere hükümetimiz

döneminde ciddi atılımlar gerçekleştirilmiştir.

2003 yılından 2010’a kadar 228 bin öğretmen

atadık. Bu, mevcut öğretmenlerimizin

yarısına yakınını bu iktidar

atamıştır demek. Buna ilaveten, 2010

yılı içinde 40.000 kadrolu öğretmen

alacağız dedik ve eğitim ailemize katılacak

10.000 öğretmenimizin atamasını

yaptık. 30.000 öğretmenimizin ataması

ise önümüzde günlerde yapılacak. Buna

ilaveten bu yıl içinde 1000 engelli öğretmen

alımı gerçekleştireceğiz.

Verdiğim bu rakamlar öğretmen alımı

konusundaki duyarlılığımızı gözler

önüne sermektedir. Yine 2003 yılından

bugüne kadar toplam 142.634 derslik

yapımı tamamlanarak öğrencilerimizin

hizmetine sunulmuştur. 2010 yılı için

ise 14 bin dersliği tamamlamayı hedeflemekteyiz.

Bunlar hükûmet olarak eği-

time verdiğimiz önemin ve desteğin sadece

birkaç örneği.

Bunca yoğunluğun üstesinden gelebilmek

için nasıl bir zaman planlaması yapıyorsunuz?

Ailenizle birlikte vakit geçirmeye

zaman bulabiliyor musunuz?

Zaman sıkıntısı yaşasak da birlikte eğlenceli

filmler izlemeyi, yemek yemeği,

hafta sonları fırsat buldukça uzun kahvaltılar

yapmayı çok seviyoruz. En çok

sevdiğimiz şey de birlikte gülmek. Biz

eğlenebileceğimiz, gülebileceğimiz şeyler

yapmaktan mutluluk duyuyoruz.

Lisans Yerleştirme Sınavına malumunuz

olduğu üzere artık çok az kaldı. Sınavdan

sonra da tercih telaşı yaşayacak öğrencilerimiz.

Öğretmenlik mesleğini seçecek

adaylara sizin önerileriniz nelerdir? Kimler

bu alanı seçmeli?

Öğretmenlik toplumda çok saygı duyulan

ve manevi yönünün çok kuvvetli olduğu

gerçekten kutsal bir meslek.

Öğretmen olmayı çok isteyen adaylar ilgili

bölümleri seçmeli. Öğretmenlik,

öğretme isteği, aşkı ve azmi olanlar tarafından

yapılabilecek bir meslek. Günümüz

her ne kadar teknoloji çağı ise

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

de bu kadar çok öğrenme ve araştırma

yöntemlerinin, çeşitliliğinin olduğu bir

dünyada bile hâlâ öğretmenlerimizin

rolü ve değeri çok büyük; vazgeçilmezler.

Fedakârlık ve özveri isteyen bu mesleği

hakkıyla yapabileceğine inanan

adaylar seçmeli.

En son okuduğunuz kitaplar nelerdir?

En son Devlet Ana’yı yeniden okudum.

İstanbul Hatırası, Pazarlık, Biyografisine

Sığmayan Kadın Halide Edib ve Kemal

Karpat’ın Türk Demokrasi Tarihi son

zamanlarda okuduğum kitaplardan bazıları.

Yeni eğitim sezonuyla ilgili neler söylemek

istersiniz?

Devasa bir ülkeyi anımsatan eğitim camiamıza

başarılı ve huzur dolu bir yıl

geçirmelerini temenni ediyorum. Yepyeni

bir yıl, yeni heyecanlar ve yeni

müfredat ile elele vererek bütün sorunların

üstesinden geleceğimizi düşünüyorum.

Hepimiz güzel ülkemizin

geleceği için yavrularımıza daha iyi yarınlar

sunmalıyız.

15


16

Deneme

BENİM İLKOKULLARIM

Hilmi YAVUZ

Şimdi düşünüyorum da, ilkokula başladığım 1942 eylülünden bugüne tastamam 68 yıl geçmişken, belleğimin

kuytularında hâlâ birer mücevher gibi duran o günlere dair hatıralarıyla bahtiyar bir insanım ben.

Herkesin çoğunlukla, sınıf arkadaşları aynıdır: Benim ilkokulun ilk üç sınıfındaki sınıf arkadaşlarımla, dördüncü

ve beşinci sınıflardaki sınıf arkadaşlarım aynı kişiler değildir.

Benim ilkokullarım... Evet, bu başlığı,

sevgili Füruzan’ın ‘Benim Sinemalarım’

adlı kitabının adından esinlenerek koydum…

Ben ilkokula 1942-1943 ders yılında,

Bursa’nın Orhangazi ilçesinde, kasabaya

bir tepenin üzerinden bakan, merasim

merdivenli taş mektepte başladım.

Babam, Orhangazi’de kaymakamdı ve

2.Dünya Savaşı yıllarıydı. Mevhibe Öğretmenin

sınıfıydı birinci sınıf. Okuma

yazmayı Mevhibe ‘Öğretmenim’ öğretmiştir

bana.

Okumayı söktüğümde de 1942 yılı sonudur,

üzerinde Atatürk’ün asker giysileriyle

bir resminin bulunduğu

kartpostal armağan etmişti. Kartpostalın

arkasındaysa şunlar yazılıydı: ‘Birinci sınıftan

Hilmi Yavuz, iyi okuduğu ve iyi

yazdığı için armağandır. Öğretmeni

Mevhibe.’ Bu kartpostalı hâlâ saklarım.

İlkokul un 2. ve 3. sınıflarını da Orhangazi

İlkokulunda okudum. Sınıf arkadaşlarımdan

sadece Orhangazi Hakimi

Ve kar yılıydı, diz boyunu buluyordu

ve askerler vardı, toplar yokuş boyunca

mevzilenmişlerdi, kara gömülmüş.

Okula gitmek için o sabah evden çıkmıştım

ve yokuş yukarı, karlara bata

çıka tırmanmaya savaşıyordum. Çelimsiz,

hattâ sıska, nanemolla bir

çocuk.

Ahmet Tevfik Tunçok’un güzel kızı Doğdunur’u

hatırlıyorum. O çocukluk (ve

ilk) aşkımdı benim… Bir de ‘Geçmiş

Yaz Defterleri’nde anlattığım o kara kışta

donma öyküsünü:

‘Ve kar yılıydı, diz boyunu buluyordu ve

askerler vardı, toplar yokuş boyunca

mevzilenmişlerdi, kara gömülmüş.

Okula gitmek için o sabah evden çıkmıştım

ve yokuş yukarı, karlara bata çıka

tırmanmaya savaşıyordum. Çelimsiz,

hattâ sıska, nanemolla bir çocuk. Okulun

merdivenlerini gördümdü, yaklaşmış

olmalıydım, merdivenlerin demir tırabzanlarını

algıladım, o demirlere güzün,

sarı ayvaları vurup parçalardık, gözüm

Eylül / 2010

kararmış olmalı, kara düştüm yumuşacık,

çantam elimden kaydı, uykum gelmişti,

uzandım. Uzaktan köpek sesleri

mi duyuluyordu belli belirsiz. Daldım.

Uyandığımda evdeydim. Sobanın yanında,

çırılçıplaktım, kalın tüylü bir Siirt

battaniyesine sarmışlardı (…)

Topların başındaki nöbetçi erler görmüşler

düştüğümü. Karda donmak üzereymişim

eve getirdiklerinde…’

Savaş yıllarında idareciler arasında nakil

ve tâyinler durdurulduğu için, Orhangazi’de

neredeyse 7 yıla yakın bir süre

kalmıştık. 1945 yılında savaşın sona ermesinden

hemen sonra, babamı, önce

Rize’nin Güneyce ilçesine tayin ettiler.

Valilik ya da en azından bir vali muavinliği

bekleyen babam, bucaktan ilçe

olmaya henüz yükseltilmiş olan Güneyce’ye

gitmeyi kendine yediremedi; sağlığı

da pek iyi değildi zaten! Rapor aldı

ve biz, Orhangazi’den İstanbul’a göç

ettik ve Fatih’te, Çırçır’da, Fenerci Hüseyin

Çıkmazı’nda babamın dayısının ço-


cuklarının ahşap evlerine ‘misafireten’ taşındık.

Koca üç katlı konak yavrusu

evde, üç kardeş (babamın kuzenleri),

aileleriyle birlikte kalıyorlardı. Bize de

bir oda tahsis ettiler. O odada yaşadık.

Benim İstanbul’la ve tahtakurularıyla

tanışmam, o evde yaşarken olmuştur.

1945-1946 ders yılında Fatih’te, o

zamanki adıyla ‘40. ilkokul’da 4. sınıfa

başladım. (Okullar, numaralı olmaktan

çıkınca adı ‘Akşemseddin İlkokulu’

olmuştur.) Öğretmenlerden bir tek, matematikçi

Şükriye Öğretmeni anımsıyorum.

Bir ayağı aksadığı için ve sanki öc

alırcasına öğrenciler ona ‘Topal Şükriye’

demekteydiler. ‘Öç alırcasına’ dedim,

boşuna değil! Şükriye öğretmen notu kıt

ve acımasız bir öğretmendi çünkü…

Sınıf arkadaşlarıma gelince, adlarını hatırladıklarımı

yazayım: Ataman Sinanoğlu,

Muhsin Sesigür ve Metin

Altıparmak! Metin’le ‘nice yazlardan

sonra’ ve 1957’den 60’lı yılların başlarına

kadar devam eden bir arkadaşlığımız olmuştur.

O yıllarda İstanbul’daki ilkokulların adlarının

belirli sayılarla anıldığını söylemiştim.

Benimki 40. İlkokul’du, evet,

ama Fatih’te elbette başka ilkokullar da

vardı: Fatih Camii’nin hemen yanıbaşındaki

taş mektep, belleğim beni

yanıltmıyorsa, 5. ilkokul’du; Zeyrek’tekiyse,

54. İlkokul… İlkokullarda niçin

numara verildiğini ve bu numaraların

neye dayanarak verildiğine bir türlü akıl

sır erdirememişimdir: Niçin bizim okul

40. İlkokul? Hangi gerekçeyle?

1946 yılı yaz aylarında, ben 5.sınıfa geçmişken

babamın önce Çankırı’nın Şabanözü

ilçesine atandığını öğrendik.

Ankara üzerinden Çankırı’ya, oradan da

Şabanözü’ne gittiğimizi hatırlıyorum.

Onun dışında Şabanözü’ne ilişkin hiçbir

şey yok belleğimde; Şabanözü’nde çok az

kaldık çünkü! Eğer yanılmıyorsam

babam, Ankara’ya gitti; İçişleri Bakanlığı’nda

yetkililerle ne görüştüyse Şaban-

özü’ne döndükten çok kısa bir süre

sonra, Samsun’un Terme ilçesine çıktı tâyini.

1947 yılı Ağustos’unun sonunda, o

ortasından Yeşilırmak’ın kollarından birinin

aktığı, ‘iki geçe’li ve dünya şirini

Terme’deydik.

İlkokul 5. sınıfı Terme’de okudum. 5. sınıfın

meslekten sınıf öğretmeni yoktu.

O yüzden de, öğretmenimiz, Ankara

Hukuk Fakültesi’nde son sınıf öğrencisiyken

birkaç dersten bütünlemeye (o zamanki

adıyla, ‘ikmâl’e!) kaldığı için

Terme’ye dönen İsmet Katar öğretmendi.

Anlaşılan, o yıllarda, öğretmeni

bulunamayan ilkokullara, üniversitelerin

bütünlemeli öğrencilerinin ‘vekil’ sınıf

öğretmeni olarak atanmaları sözkonusu

olmaktaydı…

İsmet Katar Öğretmen hem çok sert

hem de eğlenceli bir hocaydı. Sınıf arkadaşlarımıza,

arasıra, kendi düşürdüğü

kafiyelerle beyitler söylerdi: Bana da,

‘Hilmi Yavuz, Hilmi Yavuz, pek sıska/

Ona kâr etmez gayrı, ne üfürük ne

muska!’ diye takılır, ama biraz şımarırsak

şamarı yerdik. ‘Kaymakamın oğlu’

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

falan diye taktığı yoktu İsmet öğretmenin!

İlginçtir: O sınıftan da iki kız sınıf

arkadaşımı hatırlıyorum. Hacı Kuzu’nun

torunlarıydılar: Olcay ve Günay! Sanırım

ikisine de âşıktım! Çocukluk aşkları

işte; unutulmuyorlar!

İlkokulu Terme’de bitirdim. Terme

Halkevi’nin kitaplığı, benim kitaplığım

gibiydi. Ve orada ‘kaymakamın oğlu’ ol-

manın ayrıcalığını, onlarca kitabı dur

durak bilmeden okuyarak yaşadım.

Bir not: Herkesin çoğunlukla, sınıf arkadaşları

aynıdır: Benim ilkokulun ilk

üç sınıfındaki sınıf arkadaşlarımla, dördüncü

ve beşinci sınıflardaki sınıf arkadaşlarım

aynı kişiler değildir.

Şimdi düşünüyorum da, ilkokula başladığım

1942 eylülünden bugüne tastamam

68 yıl geçmişken, belleğimin

kuytularında hâlâ birer mücevher gibi

duran o günlere dair hatıralarıyla bahtiyar

bir insanım ben…

17


18

Deneme

İSTANBUL’DA

BİR OYUNCAK MÜZESİ

Sunay AKIN

Dünyanın her köşesinden aldığım oyuncaklara, onlarla oynayan çocukların hayallerinin takılı olduğunu

biliyorum. O hayalleri dünyanın en güzel annesinin kucağına, İstanbul’a taşıdım. İnsanlığın tüm düşleri,

İstanbul Oyuncak Müzesi’ni gezen çocukların hayatlarında yeniden yeşerecek. Hayatın gerçek zenginliği

hisse senetlerinde değil, hissî senetlerdedir…

Oyuncağı küçümseyen bir

toplumun geleceği olamaz.

Uygar ülkelerde oyuncak düşleri

artsın, kurduğu hayaller

çoğalsın diye alınır çocuğa.

Gelişmemiş ülkelerde ise

oyuncak bir tek amaçla verilir

çocuğun eline; oyalansın!

Oyuncağa değer vermeyen,

onu aşağılayan milletler başka

devletlerin elinde oyalanmaya

mahkûmdur. Gezdiğim onca

oyuncak müzesinde sergilenen

eserler bu gerçeği haykırdılar,

her seferinde. Oyuncağın tarihi

bilimin tarihidir, sanatın

tarihidir. Önce düş vardır çünkü; gerçek

onun ayak izlerini takip eder.

Oyuncak müzeleri, geleceğimiz olan çocuklarımıza

bilgi toplumu olmanın öneminin

anlatıldığı ilk adımdır. Dünyayı

oyun ve oyuncakla algılayan çocuklar

için oyuncak müzesi sözcüklerin yerini

kurmalı bebeklerin, şatoların, trenlerin,

robotların aldığı bir kitap gibidir. Bu üç

boyutlu masal kitabının içinde çocuklar

hem kendi dünyalarına hem de kendinden

önceki çocukların dünyalarına

doğru bir yolculuğa çıkarlar. Oyuncak

uçakların sergilendiği camekânın

önünde, bir havacılık müzesine sığmayacak

çeşitlilikte uçaklarla karşılaşılır. İnsanın

Ay’a adım attığı 1969 yılından

önce yapılan oyuncak uzay gemileri, düş

kuran, çocukların oyunlarına uzayı

Eylül / 2010

katan milletlerin bunu başardığını

haykırır. Hitler’in iktidara

geldiği 1933 yılından sonra yapılan

oyuncak Nazi askerleri,

II. Dünya Savaşı’nın 1 Eylül

1939’da değil, çocukların düşlerinin,

oyunlarının işgaliyle

başladığının kanıtıdırlar. Tüm

bunlar bize şu gerçeği haykırırlar:

Oyuncaklar üretildikleri ve

oynandıkları dönemlerin en

önemli tanıklarıdırlar.

İstanbul Oyuncak Müzesi,

Erenköy ve Göztepe tren istasyonlarının

tam ortasında bulunan

aileme ait köşkte 23 Nisan

2005’te açıldı. Bu tarih özellikle seçilmiştir.

Çünkü, Mustafa Kemal Atatürk’ün

çocuklara armağanı olan bu

anlamlı gün, oyuncak müzesinin açılmasıyla

bir nevi taçlandırılmıştır. Mutlu

sona giden bu yolu çok kolay yürüdüğümü

söyleyemeyeceğim. Fakat, yaşadıklarımdan

ve yaşayacaklarımdan asla

şikâyetçi değilim. Çünkü, ülkemde bir

müze kurmanın zorluklarını bilerek çık-


tım bu yola… Türkiye’de duyarlı, çocukları,

çocukluğunu ve tarihi seven insanların

çok olduğuna inandım ve asla

hayal kırıklığına uğramadım. Bir pergelin

çivisi gibi yüreğimi bu inançtan hiç

ayırmadım ve gerçeği arama yolunda asla

yalnız kalmadım.

Sonunda kazanan ben değil, “biz” olduk.

İstanbul Oyuncak Müzesi’nin kapısından

içeri giren bir anne ya da baba bir

eliyle çocuğunu tutuyorsa ayrılırken de

öteki elinden kendi çocukluğu tutuyor…

Bunu yaşamanın, görmenin mutluluğundan

daha büyük, daha yüce bir

ödül tanımıyorum.

Bir oyuncak müzesini ilk kez, yıllar önce

gittiğim Almanya’nın Nürnberg kentinde

görmüştüm. O kadar çok etkilendim

ki, tüm günümü hiç farkına

varmadan orada geçirdim. İstanbul

Oyuncak Müzesi’nin ilk oyuncağını da

Berlin’deki bir oyuncakçıdan satın aldım.

Bu oyuncak tekerlekli bir attır ve ben,

onun süvarisi olarak çıktığım yolda asla

bir oyuncak koleksiyoncusu olmaya niyetlenmedim.

Yaklaşık dört bin antika

oyuncağı bir araya getirirken bir tek

amacım vardı; İstanbul’da bir oyuncak

müzesi açmak!

Masal diyarı İstanbul, bir oyuncak müzesini

fazlasıyla hak ediyor. Ona olan

sevgimi, hayranlığımı kitaplarımın dı-

şında bir de oyuncak

müzesiyle anlatabildiysem

ne mutlu

bana.

Ne İstanbul kirlensin

istiyorum, ne de

çocuklarımızın düşleri.

Vapurlarıyla,

camileriyle, martılarıyla,

kuleleriyle İstanbul

bana hep, bir

halının üstüne çocukların

kurduğu

oyuncak bir kent

gibi görünmüştür.

Başımı ne zaman bu kentin sokaklarında

yürürken gökyüzüne kaldırsam, bulutla-

rın arkasına gizlenen ve bizlerle oynayan

o çocukları görür gibi olurum. İstanbul’da

yağmur o çocukların gözyaşları,

güneş ise gülümseyişleridir.

Dünyanın her köşesinden

aldığım oyuncaklara,

onlarla oynayan

çocukların

hayallerinin takılı olduğunu

biliyorum. O

hayalleri dünyanın en

güzel annesinin kucağına,

İstanbul’a taşıdım.

İnsanlığın tüm

düşleri, İstanbul

Oyuncak Müzesi’ni

gezen çocukların hayatlarında

yeniden

yeşerecek. Her şeyi-

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

mizi elimizden alabilirler ama düşlerimize

dokunmalarına izin vermemeliyiz.

Hayatın gerçek zenginliği hisse senetlerinde

değil, hissî senetlerdedir. Oyuncak

müzesiyle İstanbul’un daha da güzelleştiğine

ve daha da zenginleştiğine inanıyorum.

Bir müzeyi ilk kez altı yaşındayken ziyaret

etmiştim. Trabzon’dan yaz tatili için

İstanbul’a gelmiştik ve babam bizi ilk

gün Arkeoloji Müzesi’ne götürmüştü.

Bir ay kaldığımız İstanbul’dan geri döndüğümüzde

yeni bir oyun bulmuştum:

Müzecilik!

Annemin kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini

büyük bir çekmecenin içine koyuyor,

çekmeceyi de yerinden çıkararak

sokağa taşıyordum. Müzecilik oyunum

çok uzun sürmemişti; altın ve gümüş

takılarının sokakta olduğunu gören

annem pencereden öyle bir çığlık atmıştı

ki, “Müzedeki Hayalet” filmini izlerken

bile o kadar korkmamıştım!

Galiba ben hâlâ bu oyunu oynuyorum!

Not: Müzeye

www.istanbuloyuncakmuzesi.com

adresinden ulaşabilirsiniz.

19


20

Deneme

MERHABA...

Halime TOROS

“İnsanların, bedenlerin, düşüncelerin, duyguların ve eylemlerin birbiriyle buluşmasının, değişimin en

önemli tetikleyicilerinden biri olduğuna inanıyorum. Kurulan her bağlantı, eğer hepsini gözümüzle görebilseydik

dünyayı örümcek ağıyla sarmalamış gibi gösterecek incecik birer iplik teli gibidir.”

Aslında bütün ilişkiler bu büyülü sözcükle;

“Merhaba” ile başlıyor. Yüzlerce

insanın yüzünü bilmektense, bir insanın

adını bilmenin ne denli önemli olduğunu

hissettiğimiz, kendimizi anlatmanın

ve karşımızdakini anlamanın zorlu

ama bir o kadar da keyifli bir serüven olduğunun

farkına vardığımız, hayata bir

ilmek daha attığımız, dünyaya bir insanla

daha tutunduğumuz an...

Kendi yalnızlığımızda başka dünyaların

yanıp sönen ışıklarını görmenin elbette

avutucu bir yanı vardır. Olağanüstü

çeşitlilikte, olağanüstü zenginlikte ve olağanüstü

renkte ışıklar veren bu dünyalarla

konuşacak çok şeyimiz olduğunu

da sezeriz belli belirsiz. Ama çoğunluk

birbirimize nasıl yaklaşacağımızı, konuşmaya

neresinden başlayacağımızı bilemeyiz.

İşte bir ilişkiyi başlatmanın ilk

adımıdır “Merhaba”.

Ortega y Gasset’in tanımıyla selam;

“Rastladığımız insanlarla ilk alışverişimiz,

onlarla yapmayı düşündüğümüz her şeyden

önce yaptığımız şeydir. Demek ki bir

açış, bir başlangıç hareketidir. Belli bir şeyi

yapmaktan çok, çevremizdekilerle sahiden

bir şey yapmaya girişmeden önceki giriştir.”

Yine onun ifadeleriyle selam, insanlık

tarihi boyunca evrim geçiren bir

Eylül / 2010

yakınlaşma tekniği, yakınlaşma yordamıdır.

Tabi her tanışıklık, her “merhaba”

mesafeleri kısaltıp insanları birbirine yakınlaştırmaz.

Kimi insanlar mesafeli durmayı yeğler.

Bunu, ya “benden uzak durun” anlamına

gelen duruşları, jestleri, ifadeleriyle

yaparlar ya da fiziksel ortamlarını ona

göre düzenlerler. Ama bu yazının konusu,

bir sözcükten yola çıkarak başkalarının

hikâyelerine girmek, başka

hayatlarla tanışmak, başka dünyalarla genişlemek,

tanış olmak ve sahiden bir şey

yapmaya girişmek niyetinde olanların

verdikleri selam.

Daha az insanla karşılaşıp ama daha çok

konuştuğumuz günlerle kıyaslandığında,

günümüzde yüzlerce insanla rastlaşıyor,

ama daha az “tanış”ıyoruz. Kent hayatının

insanlara öğrettiği o “uygar kayıtsızlık”

hâli, bütün yaşama alanlarımızda

varlığını hissettiriyor.

O kalabalığa rağmen yanımızdan kimse

geçmiyormuş gibi yürümek, yanımızda


kimse oturmuyormuş gibi seyahat

etmek, hele de belediye otobüslerinin

karşılıklı konulmuş koltuklarında oturuyorsak

karşımızda kimse yokmuş gibi

davranmak, apartmanlarımızda kimse

oturmuyormuş gibi yaşamak... Yani tanışmadan,

konuşmadan, dokunmadan

ve dertleşmeden sürdürmek yaşamı.

Durakta, yolda her gün karşılaştığımız

insanlara ilişkin belki zihnimizde bir

sürü hikâye yazıyoruz. Hatta aynı saatte

aynı yerde rastlaşmazsak kaygı bile du-

yabiliyoruz. Ama galiba dünyanın en

zor ve cesaret isteyen işlerinden biri, karşılık

göreceğimizden emin olmadığımız

insanlara selam vermek.

Çünkü selam yalnızca tanışıklık, yalnızca

sevgi iletisi, sıcaklık belirtisi değil, aynı

zamanda bir onurlandırma ve saygı göstergesi

de. Yerine getirilmediğinde öfke

uyandırır, saygısızlık addedilir. Üstün-

körü verilmiş bir selam ya da bize uzatılan

eli iğreti bir şekilde sıkmak da muhatabında

aynı duyguları uyandırır.

Selamı sabahı kesmek, selam vermemek,

görmezden gelmek de bir cezadır karşıdakine.

“Ben insanlığı birbiriyle henüz doğru dürüst

tanışmamış bir aile olarak görüyorum”

diyor “İnsanlığın Mahrem

Tarihi”nin yazarı eodore Zeldin:

“İnsanların, bedenlerin, düşüncelerin,

duyguların ve eylemlerin birbiriyle buluş-

masının, değişimin en önemli tetikleyicilerinden

biri olduğuna inanıyorum.

Kurulan her bağlantı, eğer hepsini gözümüzle

görebilseydik dünyayı örümcek

ağıyla sarmalamış gibi gösterecek incecik

birer iplik teli gibidir.”

Selamı kesmek bizi hayata bağlayan o incecik

gümüşsü ipliklerden birini daha

koparmak demek.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Eksilmek bir anlamda; yalnızlaşmak…

Kıyısına kimsenin gelmediği ıssız bir ada

olmak…

Kalabalıkta kaybolmak…

Öyle bir yalnızlıktır ki bu, kimselerle

paylaşılmaz.

Özdemir Asaf’ın dediği gibi,

“Paylaşılsa, yalnızlık olmaz”

Öyleyse yeniden merhaba.

Ne okusak?

eodore Zeldin,

İnsanlığın Mahrem Tarihi

Ortega y Gasset,

İnsan ve “Herkes”

Fotoğraf: Ara Güler

21


22

Deneme

YAZI VE ŞİİR ATÖLYESİNDE

BİR YILDIZ

A. Ali URAL

Her hafta bir yazarı ve üslubunu ele alıyoruz. Türk ve dünya edebiyatının başyapıtları sahnemize çıkıyor

bir bir. Yunus Emre’den Mevlana’ya, Ömer Seyfettin’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Dante’den Baudelaire’e,

Balzac’tan Faulkner’e, Refik Halit Karay’dan Peyami Safa’ya, Sabahattin Ali’den Sait Faik’e, Rilke’den

Rimbaud’ya büyük bir resmigeçit bu. Âkif’i de seviyoruz Fikret’i de. Nazım’ı da seviyoruz Necip Fazıl’ı da.

Üç yıldır her cumartesi sabahı

Mehmet Âkif Ersoy’a koşuyorum

heyecanla. Mehmet Âkif

Ersoy, Pendik Belediyesi’ne ait

bir sanat merkezi. Bembeyaz

bir kültür köşkü. Pendik İstasyonu’na

birkaç adım mesafede.

İçeriye girdiğinizde bir sergi salonu

karşılıyor sizi. Bakalım

hangi ressamın resim sergisi var

bu hafta. Salonun içinde küçük

bir sanat turu atıp merdivenleri

iniyorum coşkuyla. Coşkuyla

evet, buraya gelip coşku duymamak

mümkün değil.

Bu kadar sevimli ve sıcak bir konferans

salonu var mıdır İstanbul’da bilmiyorum.

İki yüz kişilik küçük bir salon bu.

Fakat kahverenginin tonları o kadar

güzel, iç mimari o kadar yerli yerinde ki

ilk bakışta kucaklıyor sizi salon ve bırakmıyor.

Fakat coşkumun nedeni sandalyeler,

duvarlar ve sahne değil. Burada üç

yıldır kar kış demeden her cumartesi sabahı

beni bekleyen sıcak bir topluluk

var. Yediden yetmişe koca bir aile. Beni

görür görmez yüzleri ışıldıyor. Aynı ışık

benim yüzümde de var. Çünkü ben de

onları gördüm. Gülümseyerek selamlıyoruz

birbirimizi. Edebiyat ocağımızda

bir kere daha buluştuğumuz için seviniyoruz

içten içe. Sınıf başkanımız Kamil

Remzi Cin her zaman olduğu gibi bana

doğru yürüyor güven veren tebessümüyle.

Ahmet Özbilen (68) ağabeyimiz

başıyla selamlıyor olduğu yerden. Lütfiye

Yücel(69) ablamız da hemen onun

Eylül / 2010

arkasında. Sandalyesinden

kalkmış, “Evladım hoş geldin!”

diyerek karşılamaya hazırlanıyor.

Necdet Tarım

kardeşimiz bir meteoroloji

uzmanı. Onunla da el sıkışıyoruz

sahneye çıkmadan

önce. Bu sınıfın iklimini en

iyi o biliyor: Şiir, hikâye,

roman...

Küçük öğrencilerimizden Ertuğrul

Burak ve kardeşi Neslişah

el sallıyor uzaktan.

Uzaktan el sallayanlar arasında

diğer küçüklerimiz Yasemin

Titiz ve Büşra Kaya da var.

Gençlerimiz Abdurrahman Ayan, Songül

Yalçın, Meryem Kılıç, Gülendam

Ulusoy, Gülden Orhan, Serpil Yıldız

Şen, Sümeyra Yaman, Tuna Yukay yerlerinden

gülümsüyorlar. Sahne merdivenlerini

tırmanırken Mustafa Ayvacı,

Nurgül Uçar ve Yasemin Çaylı da yerlerini

alıyorlar. Elbette salonda bulunanlar

isimlerini hatırladığım edebiyat sevdalılarıyla

sınırlı değil. Elli altmış kişilik seç-


kin bir topluluk bu. Mikrofonu elime

alıp ilk cümlelerimi kurmaya başlıyorum

ki, salonun kapısı açılıyor ve yaşlı bir

adam elinde güllerle içeri giriyor. O salona

girdiği zaman bir alkış kopuyor.

Zira her hafta tekrarlanan bir seremoni

bu. En yaşlı öğrencimiz halk şairi Ali

Rıza Kaya’nın(72) bahçesinde yetiştirdiği

çiçekler kürsüdeki yerini almadan

başlamıyor ders. Her hafta bir yazarı ve

üslubunu ele alıyoruz. Türk ve dünya

edebiyatının başyapıtları sahnemize çıkıyor

bir bir. Yunus Emre’den Mevlana’ya,

Ömer Seyfettin’den Ahmet

Hamdi Tanpınar’a, Dante’den Baudelaire’e,

Balzac’tan Faulkner’e, Refik Halit

Karay’dan Peyami Safa’ya, Sabahattin

Ali’den Sait Faik’e, Rilke’den Rimbaud’ya

büyük bir resmigeçit bu. Akif’i

de seviyoruz Fikret’i de. Nazım’ı da seviyoruz

Necip Fazıl’ı da.

Türk edebiyatının parçalanmaz bir

bütün olduğunun bilincinde edebi değerlerimizi

tek tek ele alıyor, örnek metinler

çerçevesinde yaratıcı edebiyatın

izlerini sürüyoruz. Fakat sadece ustaları

anmakla bitmiyor iş. Sıra geleceğin ustalarında.

“Hadi bakalım sıra sizde. Getirin

çalışmalarınızı!” der demez bir

uğultu kopuyor salonda. Arılar ballarını

taşıyorlar kürsüye.

Tek tek satır satır okuyoruz öğrencilerimizin

ürünlerini. Beğendiğimiz cümleleri

ve mısraları alkışlıyoruz. Üzerinde

çalışılması gerektiğine karar verdiğimiz

yerlere işaret ediyor, reçeteler yazıyoruz.

Bu reçetelerle eczanelere değil kitapçılara

gidiliyor. Kimine Cahit Zarifoğlu iyi geliyor,

kimine Turgut Uyar. Kimine Sait

Faik, kimine Tanpınar.

Pendik Belediye Başkan Yardımcısı Atilla

İpek bundan üç yıl önce kapımızı çalıp,

“Ali Bey, Pendik’te bir yazı ve şiir atölyesi

yapmaya ne dersiniz?” demiş ve başlamıştı

macera. Bu atölyeye katılmanın ne

yaşı var ne şartları. Edebiyata gönül vermek

yeterli. Öğretmenler de katılıyor

öğrenciler de. Yaşlılar da katılıyor gençler

de. Önce iyi bir okur olunuyor. Sonra

yazma serüveninde büyük mesafeler alınıyor.

Geçtiğimiz günlerde bir sürprizle

gözlerimiz aydınlandı. İstanbul Milli

Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız

şereflendirdi atölyemizi. O hafta Homeros’un

İlyada’sını işliyorduk. Her

zaman olduğu gibi ardından öğrencilerimizin

çalışmalarını değerlendirmeye

geldi sıra.

Üç yıldır atölyemize devam eden on beş

yaşındaki Ertuğrul Burak Özkök’ün şiirini

okurken bir alkış koptu salonda. Ertuğrul’un

atölyemizdeki yazı serüvenini

bilenler bu şiiriyle yaşına göre önemli bir

çıkış yaptığını görmüş, duygulanmışlardı.

Aynı heyecanı Dr. Muammer Yıldız

Bey’in yüzünde de gördüm. Nitekim

çok geçmeden o da söz alıp teorik ve uygulamalı

sanat çalışmalarının gençler

için ne büyük bir fırsat olduğuna dair

heyecanlı bir konuşma yaptı. Ertuğrul

Burak’a sarılarak tebrik etti onu. Pendik

Yazı ve Şiir Atölyesi’nin önemine dikkati

çekerek Pendik Belediye Başkanı Sayın

Dr. Salih Kenan Şahin’e teşekkür etti.

“Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta

zayidir.” demiş atalarımız. Teşekkürler

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Sayın Muammer Yıldız! Cevherin kıymetini

sarraf bilirmiş. Bu atölyede yetişip

yıllar sonra birer edebiyat cevheri

olacak gençlerimiz sizi hiç unutmayacak.

KELİME AVCISI

Kırk haramileri kovalarken güneş,

Dondu çığlık…

Denizine küsmüş martı,

Yırtıverdi gümüş dalgaları.

Yıldızlar üşüyor sıcaktan,

Üzerlerini örtüver.

Gitgide çoğalıyor gözlerim,

Zaman gibi.

Güneş göğe çıkmakta kararsız,

Ben susmaya uğraşırken,

Dile geliyor lâl.

Babam; topla kelimelerini oğlum,

Gidiyoruz…

Adımlarım yok baba,

Gelemem ben.

Sen git.

Ben senin sonsuzluğunda,

Kelime avlayacağım baba…

Ertuğrul Burak ÖZKÖK

23


24

Röportaj

“ESKİ İSTANBUL’UN KENDİSİ YOK

AMA FOTOĞRAFI VAR”

Bülent PARLAK

Galatasaray Lisesi'nin tam karşısında bulunan Ara Cafe'de konuştuğumuz Ara Güler, ilerlemiş yaşına

rağmen diriliğiyle gençlere taş çıkartacak gibi durdu tüm röportaj boyunca. Öfkesini ve sevgisini anında

belli eden Ara Güler, dünya çapındaki başarılarını yakasına takıp gezenlerden hiç değil. Sanki Sirkeci’de

karlı bir günde at arabasıyla titreyerek yürüyen o eşsiz fotoğrafı çeken o değil...

Fotoğraf deyince sadece Türkiye’de

değil, dünyada isim yapmış biriyle

röportaj yapmak hem benim için,

hem de fotoğraf severler için özel bir

duygu. Sizi biraz tanısak Ara Bey

nasıl olur?

Evlat, 1928 yılında İstanbul’da

doğmuşum. Çocukluğumdan beri

benim fotoğrafa, kameraya ilgim

zaten var. Muhsin Ertuğrul’un tiyatrosunda

öğrencilik yaptım

kurslara giderek. O zamanlar rejisör

veya oyun yazarı olmak istiyordum.

Muhsin Ertuğrul bana

tiyatro sevgisini katmıştır.

O arada İstanbul Üniversitesi’ne

devam ettim. 1950’de sizler daha

dünyada yokken, dünyada sizden

habersizken gazeteciliğe başladım.

Dünyada hemen hemen gitmediğim

yer kalmadı, çekmediğim fotoğraf.

Birçok ödül aldım, devlet

sanatçılığı ödülü de buna dahil.

Önceleri hikaye de yazardım. Ama

sonra fotoğrafla daha çok şey anla-

Eylül / 2010

tabildiğimi gördüm. Benim fotoğraflarımda

anlayanlar için tiyatro

hala vardır. Film gibidir fotoğraflarım.

Arka plan, ön plan, kompozisyon

görürsün. Mana görürsün.

Ben hikâyeciliği fotoğraflarda sürdürüyorum.

Sanatçılar genelde bu cümleyi kamuoyu

ile paylaşmasalar da sizin

"Çektiklerim içinde en çok beğendiğim

budur." dediğiniz bir fotoğraf

var mı? Hangisini en çok seviyorsunuz

çektiğiniz fotoğraflar arasında?

İnsan her eserini sever ama özel

olanı mutlaka vardır. Sirkeci’de çektiğim

bir fotoğraf var. Sirkeci’de bir

tramvayın önünde at arabasını

çeken arabacının fotoğrafımı çok

severim.

Tam anında çekilmiş bir fotoğraftır,

denk gelmiş ve ben de uyanık

davranmışımdır orada. Anlık bir

olaydır. Bir saniye geç kalsam o fotoğraf

olmazdı. Bir dakika, öylesine


çok uzun bir süredir ki fotoğraf çeken

için. Bunu ancak bu işle uğraşan bilir.

Eski İstanbul fotoğrafları da önemlidir.

Ben çekmeseydim olmayacaktı. Başka

kimse de yok. Eski İstanbul’u çekmiş

olmak İstanbul’un yok olmasının önüne

geçti. Kendisi yok ama fotoğrafı var.

Picasso'dan Hitchcock'a kadar çektiğiniz

birçok fotoğraf var. Bir arşiv oluşturma çalışmanız

yok mu?

Ölmeden bir gün önce hepsini yakmak

lazım. Aksi takdirde bunları kiloyla satarlar.

Sadece Türkiye’nin değil dünyanın

çok önemli arşivi var.

Aslında daha fazlası da var bende fotoğrafların.

Magnum'a bakarsan benim

yaptığım işi yapan bir dolu adam görürsün.

İnternetle birlikte arşivler için çalışmalar

arttı ve bunları da internet

üzerinden insanlara sunuyorlar. İyi de ne

kadarını koyabilirsin ki?

Philip Jones Griffith mesela... Çok iyi bir

foto muhabiridir. "İnternette arayın da

bakalım ne kadar fotoğrafı var?" dedim

yanımdakilere. Adamın o kadar çok fotoğrafı

var ki, internette olan sadece devede

kulak. Benim bildiğim birçok

fotoğrafını koymamışlar mesela oraya.

İnternette sitelere koymazsan insanlar

bilmiyor fotoğraflarını. Şimdi de bu

çıktı: İnternette fotoğraf yayınlatmak,

arşiv yapmak. Bilgisayarda ne kadar

varsa o kadar çekmişsin zannediyorlar.

Binlerce, sayamayacağımız kadar çok fotoğrafları

var fotoğrafçıların ya hu.

Benim de çok ama kutularda duruyor.

Bunların arşivlenmesi için hiçbir çalışmam

yok benim.

Peki bu fotğraflarınızın akibeti ne olacak

Ara Bey?

Bu fotoğrafların dökümünü çıkarmak

gerekiyor. Ama nasıl olacak bu, bilemiyorum.

Benim yerime yapacak birileri de

yok, çünkü ne nerede, bilen yok. Çektiğim

fotoğraflar tarihlerine göre tasnif

edilmedi ki. Mesela, Hindistan ile ilgili

çektiklerim bir kutudadır ama 12 kez

gitmişimdir Hindistan'a! Bir dolu kutu

vardır böyle.

Hangisinin hangi tarihte çekildiğini,

hangi kentte çekildiğini nereden bilebilecekler?

Ben de başlarında duramam.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Başlarında dursam fotoğraf çekmeye

vakit kalmayacak. Arşivle uğraşılacağına

fotoğraf çekmek daha iyi gibi geliyor

bana. Bu arada tanınmış fotoğraflarımın

hepsi yüksek çözünürlüklü olarak taranmıştır.

Ancak onlar taranırken bir şeyi

fark ettim. Meşhur denilen o karelerin

önü ve arkası yoktur, tek karedir. Tramvayın

önünde at arabasını çeken arabacının

filmi tozlanmıştı. Suyun altına

25


26

Röportaj

sokup tozunu alayım dedim film eridi

gitti. Allah’tan elimde baskısı vardı da

röprodüksiyonunu yaptırdım. Hatta

korkudan 20 kopya yaptırmışım. Ancak

bu işlem sırasında netlik kayboluyor,

siyah rengin tonu değişiyor. Neyse ki dijital

teknoloji var ki sıfır kayıpla bu işlemi

yaptırabildim. Bundan iki üç yıl

önceki şartlarda olsaydık gitmişti fotoğraf!

Siz aynı zamanda bir İstanbul tarihçisisiniz.

Neler değişti İstanbul'da? Bir fotoğrafçı

gözüyle ne dersiniz?

Eski İstanbul’u ben bile bilmem. Ama

bildiğim İstanbul’da mesela denize girmek

diye bir şey vardı. Şimdi deniz çok

kirlendi. Balık da çıkmıyor. Ben İstanbul

çocuğuyum. Çocukluğumdan beri

fotoğraf çekerim. Eskiden hatırlıyorum.

Salacak'ta konakların bahçeleri vardı.

Çok güzel, harika yerlerdi oralar.

Evlerin kapıları hâlâ gözümün önünde.

Gözümün önünden gitmiyor. Dün gibi

hatırlıyorum sanki. Hepsi erguvanlarla,

bin bir çeşit güllerle, çiçeklerle falan kaplıydı.

Bu yeşillik arasından bir kedi geçerdi.

Şimdi böyle şeyler yok.

Otomobiller var her yerde. Sokak başında

otoparkçılar var. Gidip bir yeri çekemezsin.

Artık bu şehirde fotoğraf

çekmek için kompozisyon bulmak çok

zor.

Ülkemizi baştan başa dolaştınız. Gitmediğiniz

yer hemen hemen kalmadı sanırım.

Doğuya, güneydoğuya defalarca

gittiniz. Urfa, Antep, Nemrut… Buralardaki

değişimi nasıl anlatırsınız?

Çoğu şey orada da aynı. Maalesef hiçbir

kentin bir özelliği kalmadı. En azından

gördüğüm yerler için bunu söyleyebilirim.

Önceleri Urfa'da birtakım sokaklara

dalardım. Çok güzeldi. Birecik

köprüsünün altında akan Fırat nehrinin

ortasına ip yaparlardı. Her yerde sazlar

vardı. Şimdi git Urfa'ya bak nasıl?

Çok tuhaf bir yer olmış orası. Urfa

Eylül / 2010

mıdır, değil midir, belli değil. Burası neresi?

Dünyanın her yeri olabilir. Ne medeniyeti?

Türk mü? Kürt mü? Roma mı?

Ne? Her yer birbirine benziyor. Antalya

ne hale geldi? Bina yığını... Başka kelime

bulamıyorum. Bunlar hep para kazanma

heveslerinden oldu. Bir kente

turist girdi mi orada kent kalmaz. Turist,

sadece kendi istediği dünyayı yaratıyor

ve geldiği yere istediği yaşamı kuruyor.

Dükkânı turist için, mağazası turist için,

eşyası turist için. Kentleri turistlere satıyoruz

biz.

Kent ve insan arasındaki değişimlerden

bahseder misiniz?

Ne diyebilirim ki şimdi sana? Artık herkes

aynı. İnsanlar çok renksiz, renksizleştiler

iyice. Eskiden mahalle diye bir

şey vardı, meydanda manav vardı, nalbant

vardı, ayakkabılarımızı tamir eden

insanlar vardı. İnsanlar muhabbet ederlerdi

sokaklara oturup. İnsanların bir

arada bulunma zamanları azaldı. Şimdi

sokaklarda otomobil parkından başka


ir şey yok. Artık doğal hayat kayboldu.

Her taraf maden duvar. Herkes maden

kutuların içinde. Hava yok. Sinirler alışıyor.

Çocuklar ona göre doğuyor.

Sadece insanları değil, hayvanları da yok

ettik biz. Tavuklar, fabrikalarda sun’i

olarak büyütülüp kesiliyor. Toprağa basmıyor,

böcek yemiyor. Hormonla şişiriliyor.

Sonra sen onun yumurtasını

yiyorsun. Aslında yediğin yumurta değil.

Artık insanlar da öyle yetişiyor. Yarın bir

firma diyecek ki benim yeraltında çalışacak

beş bin kişiye ihtiyacım var. Hemen

üretilecek.

Fotoğraflarını, portrelerini çektiğiniz bir

sürü ünlü var. Bir anekdot anlatır mısınız?

Alfred Hitchcock ile yaptığımız çalışmayı

unutamam. Onun çekimi biraz sıkıntılı

olmuştu. Ayaklarını ön plana

alarak bir fotoğraf çekmek istedim.

Hitchcock da rejisör falan olduğu için,

fotoğraf işlerini de iyi biliyor. Karşımda

kurnazca hareketler yapıyor. Adam ne de

olsa, korku sinemasının ustası, korkuya

görsellik veren kişi; tabi ki tecrübeli. Çalışırken

sanki rol yapıyor, sesler çıkartıyor,

oyun oynuyordu.

Sabah 11.00’de başladığımız çalışma hiç

unutmuyorum akşam 5’te bitti. Bana

kızdı başlarda, sevmedi ama sonra alıştık

birbirimize. Şakalaşmaya başladık. Baktı

ki, ben ondan daha matrak biriyim,

rahat rahat çalıştık sonra.

Ben de içimden: “Yahu ben, Picasso'larla

falan çalışıyorum. Sen de kim oluyorsun?

Sen Hitckok isen ben de Ara Güler’im.”

diyorum.

Son olarak yine İstanbul ile ilgili soru sormak

istiyorum. Günümüz İstanbul’u sizde

hâlâ o eski heyecanları oluşturuyor mu?

İyi ki bu soruyu sordun evlat! Şu andaki

İstanbul’u soruyorsan hayır, yaratmıyor.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Ama benim şansım o eski günleri de yaşamış

olmam. Bugün dahi İstanbul'un

sokaklarında gezerken eskiyi hatırlayabiliyorum.

Çünkü eski günlerini iyi biliyorum İstanbul’un.

Benim için önemli olan da bu

zaten. “Bu sokakta Rum madam oturuyordu;

güzel bir kadındı, camdan bakardı...”

diyebiliyorum. Ya da sokağın

köşesini döndüğümde 'Buradan tramvay

geçerdi' diye düşünebiliyorum.

Memleket sadece bir bayrak, bir marş

değildir. Yaşadığın topraklardır. İnsanlar

yaşadıkları topraklarda gömülmek isterler.

Babam bir gün bana 'Beni niçin doğduğum

memlekete götürmüyorsun' diye

sordu. Neresiydi gitmek istediği yer? Şebinkarahisar...

Gittik, doğduğu köyü

aradık, bulduk. Hayatındaki en önemli

'mantrası' bu oldu.

27


28

Şiir

İSTANBUL ŞEHRİ ŞİİRİ

Sadri Alışık

Bu benim dünyaya ilk gelişim,

yıkarak saltanatını koca Fatih’in.

Kundakla kefen arasında bir gün,

İstanbul, İstanbul deyişim.

merhaba Kız Kulesi, merhaba Eyüp Sultan,

Kanlıca, Şehremini merhaba…

Bir İstanbul esiyor çocukluğumdan,

ekşi bozalı, Arnavut kaldırımları lapa lapa.

Yuşa’dan mı okunur ezanlar, Hırka-i Şerif’ten mi?

Komşularımız kaptanlar, Malta taşlı ikindilerden kalan.

Hâlâ o beyaz gergeflerde mi?

Bir tarih gömmüşler Karacaahmet’inde Üsküdar’ın,

sanki çarşaflı kadınlar mercan terliklerinde unutulan.

Duyun-u Umumiye emeklisi faytonlar.

Hâlâ bir sonbahar Acıbadem’de

cuma selamlıklarından beri saraylılar.

Merhaba Beylerbeyi, merhaba Sultan Selim,

merhaba iki gözüm İstanbul’um, merhaba…

Aşı boyası sokaklarında ne mevsimler eskimiş..

Sakalsız saçlar kestirdiğim ince boncuklu berber dükkânları.

Kapalıçarşı bakırcılar, lacivert mayıslarda köprü altları,

ve Boğaziçi’nde Şirket-i Hayriye duman duman…

Nerdesin o İstanbul, nerdesin?

Eylül/ 2010


Hani çıkrık seslerinde mehtapları dinlediğim,

Mediha teyzelerin leylak bahçeleri,

büyükbabamın Kuva-i Milliye hikâyeleri.

Hani tahta tekerlekli arabalarım.

Hani bayram yerlerinde unutulan çocukluğum?

Gene bir başka İstanbul’du bir zamanlar kafesli ıtırlarıyla,

beyaz başörtülerin lavanta çiçekli öğleden sonralarında ıslanan.

Açılır kapanır iskemlelerinde uzun çarşının,

İstanbul’u taşırdı bakır siniler.

Sultanîyegâhtan bir hıdrellez mesiresi,

sessiz sadakat şarkıları söylerdi.

Haliç vapurlarında söz kesilmiş tazeler.

Hey yavrum hey!

Burunbahçe dalyanında İstanbul’u çekerlerdi denizden,

ıslatmadan…

Kaç bayram mendil geçmişti elimden çeyiz sandıklarının.

Bütün uykularını koynuma alıp uyurdum İstanbul’un.

Rüyalarımda hâlâ o günahlar uyanır,

hiç geçemediğim sokaklarında işlenen.

Merhaba Sultanahmet, Yerebatan merhaba…

Merhaba iki gözüm İstanbul’um merhaba,

merhaba efendim, merhaba...

Eylül/ 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

29


30

Makale

MEDYA ÇAĞINDA

ÇOCUK YETİŞTİRMEK

Prof. Dr. M. Kemal SAYAR

Psikiyatrist

Çocuklarıyla daha çok zaman geçiren ebeveynler, kendi içsel arzularına karşı çıkmadıkları için zamanla kendilerini

daha iyi ve enerjik hissediyor, daha mutlu oluyor, enerjilerindeki artış, iş ve özel hayatlarına da

olumlu yönde yansıyor. Anne-babaları ile aralarındaki bağın kuvvetlenmesi çocuklarda da huzursuzluk

ve hırçınlık gibi davranışları azaltıyor, kardeşlerle iletişimde olumlu gelişmelere yol açıyor.

Anne-baba olmak hiçbir zaman kolay

değildi. Günümüzde ise daha da zorlaştı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında aileler

çocuklarını daha çok kendi ailelerinde

gördükleri gibi yetiştiriyorlardı. Ebeveynliğin

başlıca kriteri, çocuğun fiziksel

ihtiyaçlarını karşılamaktı. Yaşam

şartları nedeniyle çocuklar da aileye destek

olacak görevler üstlenmek zorunda

kalabiliyorlardı. Sanki bir zorunluluktan,

çocuğun üstlenmesi gereken bir yükten

söz ediyor gibi görünüyoruz ancak, bu

sayede çocuklar da ailelerini daha yakından

izleyebiliyor, böylece yetişkinlerin

kurallarını ve toplumun beklentilerini

öğrenme fırsatını yakalıyorlardı.

Psikoloji biliminin gelişimiyle anne-babalık

ile ilgili teoriler de geliştirilmeye

başlandı. 1950’lerde çocukları ‘kontrol

etmek’ yerine, onlarla ‘arkadaş olma’yı

öneren yeni bir anne-babalık modeli sunuldu.

Zamanla başka teoriler de geliştirildi

ve iyi ebeveyn olabilmek için

yapılması gerekenlerin listeleri çıkarıldı.

Ebeveynlik, artık çocuğun fiziksel ihtiyaçları

karşılamanın ötesinde bir anlama

kavuşmuştu. Çocukların duygusal ihtiyaçlarını

karşılamak ve onlara kaliteli bir

eğitim vermek giderek önem kazanıyordu.

Çocuğun sosyalleşmesine yardımcı

olmak, yaşıtlarıyla birlikte vakit

geçirmesini desteklemek, okul dışı etkinliklere

katılması için ona fırsat vermek

gerekiyordu. İletişim çağıyla birlikte

sosyalleşmenin anlamı ve sınırları da önceki

zamanlarda olmadığı kadar genişledi.

Artık çocuklar için en iyi okulları

bulmak, okul öncesi kurumları seçmek,

Eylül / 2010

okuldan çıkınca gidilecek etüt merkezini

belirlemek, çocukları madde kullanımına

karşı korumak, cinsel konularda

gerekli eğitimi vermek, televizyon ve bilgisayar

başında geçirilen zamanı kontrol

altında tutmak ebeveynin düşünmesi gerekenler

listesinin üst sıralarında.

Araştırmalar, okul öncesi dönemdeki çocukların,

kendilerine yönelik programlar

kadar televizyon dizilerini de

izlediklerini gösteriyor. Üstelik çocuklar

için hazırlanan yapımlarda bile bir saat

içinde ortalama beş tane şiddet içerikli

sahne görülebiliyor. Bazı popüler çocuk

programlarında şiddet içerikli sahnelerin

sayısı saatte 200’e kadar çıkabiliyor.

Özellikle 5 yaş ve altındaki çocuklarda

şiddet içeren davranışlara yönelim artıyor.

Şiddet içerikli bilgisayar oyunları,

her ne kadar üzerlerinde ‘yetişikinlere

yönelik’ yazsa da çocuklar tarafından da

sık sık oynanıyor. Bilgisayar oyunları ve

televizyon programlarında şiddet ve cinsellik

içeren görüntüler arttıkça, çocukların

zihinlerinde oluşturdukları objeler,

hayvanlar, insanlar ve olaylarla ilgili


şemalar şiddet ve cinsellik temaları üzerine

kurulmaya başlamıştır. Medyada

normal dışı gösterimlerin sayısı arttıkça,

çocuklar normal şartlarda kendi dünyalarında

karşılaşma ihtimallerinin çok

düşük olduğu imgelerle farklı bir gerçeklik

kurar hale gelmişlerdir. Üstelik

merak duyguları körelmeye ve yön değiştirmeye

başlamıştır.

Beynin çalışma sistemine kısaca göz

atmak, anlatmak istediklerimizi daha iyi

izah edecektir. Beyin dışarıdan gelebilecek

ve alışılmadık her uyarıyı dikkate

almak üzere çalışır. Aslında beynin bu

fonksiyonu tamamen insan yaşamını

devam ettirmeye yöneliktir. Fakat medyada

gösterilen programların içerikleri

çoğunlukla şiddete veya cinselliğe yönelik

olunca beyindeki bu sistem de her

seferinde devreye girer. Daha gelişmiş olması

gereken düşünce sistemi, bir müddet

sonra bu sistemin devreye girmesiyle

yavaşlar. Hiperaktivite ve huzursuzluk

artar, konsantrasyon yetisi azalır, şiddete

yönelik davranışların sayısında artış

meydana gelir.

Çocukların günlük 4-5 saat televizyon

izlemeleri sırasında bu sistem her üç ile

beş saniye arasında tetiklenir. Oysa çocukların,

yaptıkları işe konsantre olmaları,

bu sırada kendi kendilerine iç sesleri

ile konuşmaları, yaptıklarını sorgulamaları

ve bir sonraki hamleyi hesap etmeye

çalışmaları gerekmektedir.

İç konuşma, özellikle televizyonun açık

olduğu ortamlarda sürekli olarak kesintiye

uğrar. Sürekli uyaran aldıkça ister istemez

beynin dışarıdan gelen verileri

değerlendirme sistemi harekete geçer. Bu

noktada program yapımcılarının kendilerini

savunurken “Biz sadece insanlara

istediklerini veriyoruz.” demeleri bir açıdan

doğrudur. İnsanlar şiddet içerikli

görüntüler izlemeye koşullanırlarsa, bu

tarz programları izleme isteği elbette

artar. Bu durum özellikle yeni gelişen

beyinlerde, yani çocuklukta ve gençlikte

şiddet ve cinsellik içerikli görüntülere

maruz kalan bireylerde sıkça görülür.

Yoğun bir günün ardından, çocuklara

zaman ayırmak anne-babalara zor gelebilir.

Bu nedenle bazı ebeveynler çocuklarla

birebir zaman geçirmek yerine,

onları oyalayıcı başka faaliyetler bulmaya

çalışırlar. Çocuklar bilgisayar başında

veya televizyon karşısındayken ebeveynler

de dinlenme fırsatı bulurlar. Bu yöntem,

pratik bir çözüm olarak ilk başta işe

yarar gibi görünse de, sonrasında ebeveyni

meşgul edecek, üzecek ve hatta

ona suçluluk duygusu hissettirecek sorunlara

da sebep olabilir.

Endüstri çağının beraberinde getirdiği

hızlı hayat, kimi zaman ebeveynlere kim

olduklarını, sorumluluklarını ve önceliklerini

unutturabiliyor. Ancak birçok

inceleme, iş saatlerini ve günlerini çocuklarıyla

vakit geçirmek için yeniden

düzenleyen ebeveynlerin, bu düzenlemelerden

sonra kendilerini çok daha iyi

hissettiklerini gösteriyor. Çocuklarıyla

daha çok zaman geçiren ebeveynler,

kendi içsel arzularına karşı çıkmadıkları

için zamanla kendilerini daha iyi ve

enerjik hissediyor, daha mutlu oluyor,

enerjilerindeki artış, iş ve özel hayatlarına

da olumlu yönde yansıyor. Annebabaları

ile aralarındaki bağın kuvvetlenmesi

çocuklarda da huzursuzluk ve

hırçınlık gibi davranışları azaltıyor, kardeşlerle

iletişimde olumlu gelişmelere yol

açıyor.

Günümüzde sadece çocuklar değil, ebeveynler

de medyanın etkisi altındadır.

Birçok kaynaktan nasıl daha iyi ebeveyn

olunacağına ilişkin bilgi akışına maruz

kalan anne-babalar, aslında çocuklarını

sağlıklı bir biçimde gözlemlediklerinde

ne yapmaları gerektiğine karar verebilecekken

bilgi yağmuru altında kafa karışıklığı

yaşayabilirler. Medyanın

yücelttiği ebeveynlik tutumları anne-babalarda

oradan gelen beklentileri karşılama

gerekliliği hissini doğurabilir.

Bu beklentiyi karşılayamayan ebeveynler

kendilerini toplum tarafından kabul

görmemiş ve hatta reddedilmiş gibi his-

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

İletişim çağıyla birlikte sosyalleşmenin

anlamı ve sınırları da önceki zamanlarda

olmadığı kadar genişledi.

Artık çocuklar için en iyi okulları bulmak,

okul öncesi kurumları seçmek,

okuldan çıkınca gidilecek etüt merkezini

belirlemek, çocukları madde kullanımına

karşı korumak, cinsel

konularda gerekli eğitimi vermek,

televizyon ve bilgisayar başında geçirilen

zamanı kontrol altında tutmak

ebeveynin düşünmesi gerekenler listesinin

üst sıralarında.

sedebilirler. Halbuki ebeveynler çocuklarını

tanımaya, sevmeye ve onlar için

neyin gerekli olup olmadığını bilmeye

çalışarak en sağlıklı kararları alabilirler.

Örneğin, çocuğunun okulda daha sağlıklı

yiyeceklerle beslenmesi için çaba sarf

eden bir anne, oğlunun beslenme çantasına

peynir ve tahıllı ekmekten yapılmış

sandviçler koyarken, diğer ebeveynler

çocuklarının hazır yiyecekler yemesine

izin veriyor olabilir. Bu annenin çocuğu,

kendisini diğer çocuklarla kıyaslayıp

başka annelerin daha ‘lezzetli’ yiyecekler

hazırladıklarını düşünebilir. Ancak anne

bu tutumunun nedenlerini anlatıp çocuğunun

gelişimi için özen gösterdiğini

net bir biçimde ifade edebilirse çocuk

hem yaşadığı ayrıcalığın farkında olacak,

ileride alacağı bazı kararların toplumdan

farklı duruş sergilemesini doğal karşılayabilecektir

hem de kendi ailesinin değer

yargılarını içselleştirecektir.

Televizyonun Çocuğun Psiko-Sosyal

Gelişimine Etkisi

Çocukların gerçek ve hayali ayırt etme

31


32

Makale

becerisi ileri yaşlarda gelişen bir beceridir.

Üç yaştan önce çocuklar için televizyonda

gördükleri her şey gerçektir.

Mesela, televizyonda gördükleri bir bardak

suyun, eğer televizyon yana eğilirse

döküleceğini zannederler. Üç yaşından

sonra ise televizyondaki gerçekliğin yaşamımızdaki

gerçeklikten bir ölçüde

farklılık gösterdiğini anlamaya başlarlar.

Bir şeye atfedilen gerçeklik ne kadar fazla

ise ondan etkilenmemiz de o derece fazla

olacağından gerçeği ve hayali ayırt edemeyen

küçük çocukların televizyondan

etkilenmelerinin daha büyük boyutlarda

olduğunu görebiliriz.

Özdeşim kurdukları sanal kahramanlarla

yatıp kalkan, tıpkı o çizgi kahraman gibi

olmak isteyen, onun gibi kötülerle savaşan,

kavga eden çocuklar için yaşları küçüldükçe

gerçeği ve gerçek olmayanı

ayırt etmek o kadar daha zordur. Çok

fazla televizyon izleyen çocuklar sürekli

izledikleri sanal dünyada yaşamaya ve

gerçek hayata adaptasyon sorunları çekmeye

başlarlar. Bunun trajik bir örneği

de, birkaç yıl önce sevdikleri bir çizgi

film kahramanı gibi uçacağını zannedip

evlerinin üst katından atlayan çocukla

ilgili haberlerdir. Bu elbette çok uç bir

örnektir. Ama aynı zamanda bizi çocukların

dünyasını anlamaya ve gerekli önlemleri

almaya sevk eden bir örnektir.

Benlik Algısı ve Kişilik Gelişimi:

Çocukların kendi özgün kimliklerini

oluşturana kadar özdeşim kurmaları bu

sürecin doğal bir parçasıdır. Çocuk da

zaman zaman kendini izlediği programlardaki

karakterler yerine koymaktadır.

Kahramanı kimse o da o olmayı istemektedir.

Özellikle ergenlikle birlikte bu

süreç daha önem kazanmaktadır. Kimliğini

şekillendirmeye çalışan ergen için

model alacağı kişiler önemli bir etkiye

sahiptir. Ve bu kişiler genelde popüler

medyada yer alan kişilerdir. Televizyonun

-ve aslında tüm medyanın- bize ‘iyi’

olarak sunduğu bireyler, ergenlerin gelecekte

olmayı hayal ettikleri kişilerdir.

Peki nedir bu ‘iyi’?

Televizyon özellikle kızlara zayıflık ve

güzelliği empoze etmekte, onların benlik

algıları reklamlarla etkilenmektedir.

Zayıf olanlar ‘güzel’, normal kilolu ve

toplu olanlar ‘çirkin’ olarak etiketlenmektedir.

Bu etiketlemeye maruz kalan

ergen, kendini kabul edebilmek, iyi ve

güzel algısına sahip olabilmek için erken

yaşlarda rejim yapma, aşırı spor yapma,

kozmetik ürünler kullanma, televizyondaki

zayıf ve güzel kişi olabilme çabasına

girebilir. Televizyondaki kızlar bakımlı,

güzel, zayıf, dışa dönük, bakım ve güzellik

konularıyla ilgilenen; erkekler ise

güçlü, zengin, bakımlı olarak gösterilmekte,

bu standartlara erişemeyen kızlar

ve erkekler kendilerini yetersiz hissede-

bilmektedirler. Dizilerdeki güzel kızı,

zengin ve yakışıklı delikanlı kapmaktadır.

Kızlar o kız gibi güzel olabilmeyi, erkekler

de o erkek gibi zengin ve güçlü

olabilmeyi arzu etmektedir. Kendisini

‘güzel’ gören bazı kızlar karşılarına dizilerdeki

gibi güçlü, zengin ve yakışıklı erkeklerin

çıkmasını beklemektedir. Bazen

de bazı evli kadınlar, eşlerinden kendilerine

dizilerdeki ‘jön’ler gibi davranmalarını,

sürprizler yapmalarını beklemekte,

bu olmadığında ise ciddi hayal kırıklığına

uğramaktadırlar.

Televizyon izlemek pek çok etkinlikten

daha önemli ve eğlenceli hâle gelmiştir.

Çünkü tüm dünya o kutunun içindedir.

Tiyatroya gitmek, sinemaya gitmek,

kitap okumak yerine televizyon izlemeyi

tercih eden çocuğun/ergenin sosyal ilişkileri

zayıflar.

Eylül / 2010

Televizyon ve Şiddet:

Televizyondaki şiddet içerikli gö¬rüntü

ve haberlerin hem yetişkin hem de çocuklar

açısından zararlı yönleri olduğu

su götürmez bir gerçektir. Her gün haberlerde,

dizilerde ve çeşitli programlarda

izlediğimiz şiddet haberleri normal

bir olay gibi sunulmakta, buradan başkalarının

acılarına duyarsız kalmanın sorunları

çözmenin kabul edilebilir bir

yolu olduğu mesajı çıkabilmektedir. Şiddet,

haberlerde, filmlerde, çizgi filmlerde

hayatın doğal bir parçası gibi sunulmaktadır.

Önlem olarak yetişkinlere hitap

eden programların çocuklara izlettirilmediği

evlerde bile çocuk şiddet unsurundan

tam olarak korunamamaktadır.

Yetişkinlerin izlediği şiddet içeren programlardan

korunan çocuğun izlediği

çizgi filmler de şiddet ögeleriyle dolu

olma riski taşımaktadır.

Dünyayı tanımaya çalışan çocuklar için

sorunun ciddiyeti daha ileri boyuttadır.

Çocuk, şiddeti görenle özdeşim kurması

durumunda da şiddeti uygulayanla özdeşim

kurması durumunda da zarar görmektedir.

İlkinde şiddeti görenle

özdeşim kuran çocuk, ‘kötü dünya sendromu’na

yakalanabilir. Yani; dünyaya

olan güvenini yitirir ve kendini güvensiz,

saldırgan bir dünyada yaşayan zavallı

biri gibi görür. Özellikle küçük çocuklarda

korkular geliştirme, uyku ve yeme

bozuklukları, sık sık ağlama nöbetleri,

şiddetin mağduru olacağı korkusu görülebilir.

Bazı çizgi filmlerde kahramanlar

dövüşmekte, yaralamakta ve yaralanmakta,

aldıkları darbelerden sonra bile

bir şey yokmuş gibi ‘özel güçleri’ sayesinde

ayağa kalkmaktadırlar. Yani şiddet

onlara zarar vermemektedir.

Çocuk, izlediği çizgi film kahramanlarıyla

özdeşim kurduğunda ise, kendini

riske atacak davranışlara girişme tehlikesinin

ortaya çıktığını görürüz. Ayrıca

başka bir bireye vurduğunda, şiddet uyguladığında

da aynı o kahraman gibi

hiçbir şey olmayacağını düşündüğünden,

karşısındakine daha kolayca ve


düşünmeden vurabilmekte, zarar verebilmektedir.

Bazen çizgi film kahramanı

kötülerle savaşan, onları cezalandıran ve

kıyasıya şiddet uygulayan biridir. Ancak

o, ‘kötüleri’ cezalandırdığı için, yaptığı

şey kabul edilebilirdir. Çocuk da büyük

bir tezahüratla kahramanın, rakibini

dövmesini desteklemektedir. Kötünün

ne olduğunu dahi bilemeyecek, anlatamayacak

çocuk anlamadığı şiddeti destekler

konuma gelmektedir. Çizgi

filmlerde, şiddet dışında başka çözüm

yolları aramayı öğretmek yerine, en

basit, kaba ve ilkel sorun çözme metoduna

dönüş vardır. Oturup konuşup uzlaşan

çizgi film kahramanları kaç tanedir

dersiniz? Böylece çocuklar alternatifler

üretmeyi, işlevsel çözümler aramayı bırakıp,

kaba gücün hüküm sürdüğü bir

dünyayla tanışmaktadırlar.

Okul Başarısına Etkisi:

Çocukların okul öncesi becerilerinin geliştiği

çağlarda televizyonu çok izlemenin

gelecekte okul başarısını da

düşürdüğü gözlenmiştir. Okul başarısı

ile ilgili çalışmalarda, evlerinde daha çok

televizyon izleyen ve odasında televizyonu

olan çocukların, daha az ve ebeveyn

eşliğinde televizyon izleyenlere göre

daha başarısız oldukları ortaya çıkmıştır.

Araştırmacılar günlük televizyon izleme

süresinin ortalama 2 saat ile sınırlı tutulmasını

ve izlenen programın içeriğinin

eğitsel ve yaşa uygun olmasını, izleme

eyleminin ebeveyn gözetiminde olmasını

ve sonrasında program hakkında konuşulmasını

tavsiye ederler. Böylelikle televizyonun

tek yönlü etkileşimi ortadan

kaldırılmaya çalışılır. İzlenen programda

net olmayan mesajları netleştirmek, oradaki

bir olay hakkında yorum yapmak

ve çocuğun programdan kötü etkilenmesine

sebep olabilecek belirsizlikler,

anlaşılmamış veya yanlış anlaşılmış noktalar

üzerinde konuşup çocuğun izlediğini

anlamlandırmasını sağlamak için,

yetişkin yardımına ihtiyaç vardır. Amerikan

Pediatristler Birliğine göre, çocukluğun

ilk yıllarında pasif biçimde

televizyon izlemek, üreticiliği ve problem

çözme becerisi gelişimini olumsuz

etkilemektedir. Hatta daha da ileri gidilerek,

0-2 yaş aralığındaki çocuklara

televizyon izletilmemesi tavsiye edilmektedir.

Reklamlar ve televizyondaki şovlar, renkli,

canlı ve hareketli bir dünya sunmaktadır.

İmajlar sürekli değişmektedir.

Böylece çocuğun dikkati sürekli bölünmekte

ve uzun süreli olarak bir şeye

odaklanamamaktadır. Televizyondaki

bilgi, eğlence ve her şey hızlı bir biçimde

tüketilmekte, çocuklar da bu hızlı tem-

Araştırmacılar günlük televizyon izleme

süresinin ortalama 2 saat ile sınırlı

tutulmasını ve izlenen programın

içeriğinin eğitsel ve yaşa uygun olmasını,

izleme eyleminin ebeveyn gözetiminde

olmasını ve sonrasında

program hakkında konuşulmasını tavsiye

ederler.

poyu hayatlarına transfer etmektedir.

Böylece derste dakikalarca yerinde oturup

dinlemek, okumak onlara tekdüze

gelmektedir. Oysa televizyon başında geçirdikleri

süre ne kadar canlı, işitsel ve

görsel açıdan hareketlidir! Bu yüzden,

pek çok ebeveyn çocuğun uzun süre televizyon

izleyip bilgisayarda oynadığından,

ama dersi dinlemediğinden şikâyet

eder.

Mahremiyet İhlali:

Uygun olmayan yaşlarda televizyonda ve

artık daha sık şekilde internette maruz

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

kalınan mahremiyet ihlallerinin sadece

küçük çocukların değil, yetişkinlerin de

ruh sağlığı üzerinde oluşturabileceği

olumsuzluklar uzun süredir tartışılmaktadır.

Birey ile toplumun sınırları gün

geçtikçe birbirine karışmaktadır. Pijamayla

başkasının yanına çıkmanın saygısızlık

ve özensizlik sayıldığı bir yaşam

biçiminden, sadece yarışma kurallarının

önem kazandığı, kamera karşısında

mahremiyetin neredeyse ortadan kalktığı

bir yaşam biçimine doğru gelinmiştir.

Özellikle okul öncesi dönem çocuklarının

da evde anneleriyle oldukları gündüz

saatlerinde yayınlanan ‘realite’ programlarında

gündem oluşturan travmatik

olaylar en ince detayına kadar seyirci ile

paylaşılmakta, bu da gelişim dönemi itibarıyla

‘neyin neden olabileceğini’ anlayamayan

çocuğun dünyasına ‘tam olarak

adlandırılamadan’ girmektedir.

Reklamlar:

Çocuklara hitaben yapılan reklamların

bir diğer etkisi de yıllar sonra görülür.

Günümüzün çocukları gelecekte de

senelerce çarpıcı müzikler ve görüntülerle

bilinçaltına işlenen ve iyi kavramlarla

özdeşleştirilen bu markaların sadık

tüketicileri olacaktır. Kısacası bugün reklamlarda

bihassa çocukları etkilemeye

odaklanan stratejilerin arttığı gerçeği ile

yüz yüzeyiz. Reklamların önemli bir

kısmı da yağ, şeker, karbonhidrat oranı

yüksek abur-cubur gıdaları için hazırlanmıştır.

Çocuk televizyonda tanıtılan

abur-cuburu yiyerek televizyonun

önünde oturmaktadır. Daha uzun süre

oturdukça daha fazla yemekte, daha fazla

yedikçe obezite riski artmaktadır. Televizyonun

önünde geçirilen saatler çocuğun

koşup oynayacağı, sağlıklı fiziksel

egzersizlere vereceği zamandan çalmakta,

hatta uyku vakti konusunda pazarlıklara

sebep olmaktadır. Kısacası, televizyon -

izin verildiğinde- bir çocuğun sağlıklı gelişimi

için önemli sayılabilecek uyku,

beslenme ve spor alanlarını sabote edebilme

gücüne sahiptir.

33


34

Makale

AİLEDE AHLÂK EĞİTİMİ

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Cumhuriyet Üniversitesi

Çocuk, sosyal hayata uyum sağlayacak davranışları küçük yaşlarda öğrenir ve öğrenmeler kolay sökülüp

atılamayacak kadar derin bir şekilde yerleşir. Günlük hayatta “huy” dediğimiz karakter vasıflarının pek

çoğunun temeli çocuklukta aile vasıtasıyla atılır. Çocuk sadece insanlarla değil, eşya ile olan ilişkilerinin

esasını da burada öğrenir.

Ahlak, insanın bir amaca yönelik

olarak kendi arzusu ile iyi

davranışlarda bulunup kötülükten

uzak olması ya da bir

toplumda insanların uymak

zorunda oldukları davranış kuralları

şeklinde tanımlanmaktadır.

Ahlakın gerekliliği ve önemi konusunda

çok şey söylenebilir. Bu

konudaki bir soruya verilecek en

basit cevap, ahlak olmazsa toplum

da olmaz, yani insanlar ahlaksız

bir arada yaşayamazlar

şeklindedir.

Kaynağı ister dine, ister başka

bir otoriteye dayansın, insanlar

arası davranışların bir kısmı, her zaman

“iyi” ve “kötü” gibi değer yargılarına

göre değerlendirilecektir. Bu yargıların

bulunduğu her yerde ahlaki davranış söz

konusudur. Yeni yetişen nesillere ahlaki

değerlerin öğretilmesi bu bakımdan

önem taşır. İnsan ahlaki davranışları bilmiş

olarak doğmamaktadır. Bu davra-

nışların değişik toplumlarda değişik şekiller

alması ve farklı olarak değerlendirilmesi

de onların sonradan öğrenilmiş

değerler olduğunu gösteriyor. Biz hangi

durumda nasıl davranmamız gerektiğini,

içinde yaşadığımız toplumun yetişkin bireylerinden

veya yaşıtlarımızdan öğreniyoruz.

Şu hâlde ahlak her şeyden önce

bir eğitim konusudur. Bu eğitim, sadece

Eylül / 2010

okullarda verilen derslerden

ibaret değildir. Bir bakıma,

bütün toplumu bir okul ve her

insanı da bu okulun hem

öğretmeni hem de öğrencisi

sayabiliriz.

Eğitimle ahlak iç içedir. Eğitimle

ilişkisi bakımından ele

alındığında ahlak, hayatla

doğrudan ilgili olması ve insanın

insanca yaşama çabasına

yardımcı olması bakımından

her çağda eğitimin hem amacı

hem de konusu olmuştur. Eğitim,

bireyi ister toplumun

etkin bir üyesi yapma süreci,

ister sorumlu bir yetişkin olarak

hayata kazandırma ya da

bir mesleğe hazırlama çabası olarak düşünülsün,

ahlakın bu süreç içinde herhangi

bir şekilde yer aldığı ve alacağı bir

gerçektir.

Ahlak eğitimi sağlıklı düşünen, hisseden

ve davranan bireylerin yetiştirilmesi için

gerekli ve vazgeçilmez bir eğitimdir.


Sağlıklı bir toplumun oluşumu, bireylerin

sağlıklı olmasına bağlıdır. Geleceğini

garanti altına almak isteyen toplumlar,

ahlaklı bir nesil yetiştirmek için gayret

göstermişler, ahlaki eğitime önem vermişlerdir.

Ahlaki eğitimin amacı, olgun davranışlar

konusunda alışkanlık sağlayıp üstün

ahlakı gerçekleştirmektir. Yine ahlak eğitiminin

amacı, bireyi ve toplumu kötü

ahlaktan korumak ve kurtarmak, bunun

yanında iyi ahlakla donatmak ve devamını

sağlamaktır. Bu nedenle, çocuklara

ahlaki ve ahlaki olmayan özellikler hakkında

doğru bilgiler verilmeli, sağlam

kanaatler oluşturulmalıdır.

Çocuğun ahlak eğitiminde en önemli

kurum ailedir. Aile, ahlaki duyguların

uyandırılması, uygulanması ve ahlaki

bilgilerin kazandırılması yoluyla ahlak

eğitimi görevini yerine getirir. Aile bu

görevlerini gayrı resmî bir ortamda yerine

getirir. Eğitimin mekânı her yerdir

(okul, aile, toplum), fakat bütün eğitimin

temeli ailededir.

Çocuk, sosyal hayata uyum sağlayacak

davranışları küçük yaşlarda öğrenir ve

öğrenmeler kolay sökülüp atılamayacak

kadar derin bir şekilde yerleşir. Günlük

hayatta “huy” dediğimiz karakter vasıflarının

pek çoğunun temeli çocuklukta

aile vasıtasıyla atılır. Çocuk sadece insanlarla

değil, eşya ile olan ilişkilerinin

esasını da burada öğrenir. Cömertlik,

cimrilik, temizlik, düzenlilik, dağınıklık,

çekingenlik ve sosyallik gibi alışkanlıkların

kazanılması hep çocukluktaki eğitime

bağlıdır.

Eğitimciler, çocukların gelecekte uyumlu

ve başarılı olabilmeleri için en sağlıklı

eğitim yollarının geliştirilmesi çabası

içerisindedirler. Her ne kadar kişilik gelişiminin

insanın hayatı boyunca süregeldiğini

kabul etsek de kişilik gelişmesi

ve yapılanmasında temelin çocukluk döneminde

atıldığı gerçeği geçerliliğini korumaktadır.

Sosyal uyum üzerine

yapılan çalışmalar, ailenin çocuk üzerindeki

ilk etkilerinin son derece önemli olduğunu

göstermiştir. Anne babanın ve

ailenin diğer bireylerinin çocukla olan

etkileşimi, çocuğun aile içindeki yerini

belirlemektedir.

Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı

takınılan tavır, ilk yaşantıların örülmesinde

büyük önem taşımaktadır. Okul

öncesi dönemde çocuk, sosyal birey olmayı

öğrenirken aynı zamanda özdeşim

yapacağı bir modele ihtiyaç duyar. Kişilik

oluşumu için gerekli olan özdeşim,

büyük ihtimalle aile içindeki yakın bir

üye ile gerçekleşmektedir. Genellikle özdeşim

nesnesi anne baba olmaktadır;

fakat ağabey, teyze, hala, dayı ya da amca

gibi aile içinden bir erişkin de özdeşim

nesnesi olabilir. Bu üyelerin bozuk bir

kişilik yapısına sahip olması hâlinde,

olumsuz davranış örneğinin çocuğa yansıma

ihtimali artmaktadır.

Eğitimin en iyi gerçekleştirileceği yer ailedir.

İnsanlar, temel değerlerini yeni nesillere

aile aracılığı ile aktarır. Birey, ilk

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

dinî ve ahlaki bilgi ve tutumları ailesinden

öğrenir. Çocuğun eğitimi her şeyden

önce temel ruhî ihtiyaçlarının

karşılanmasına bağlıdır. Bunlar sevgi, disiplin

ve özgürlüktür. Bu üç ihtiyaç, birbiriyle

sıkı sıkıya bağlantılıdır ve birlikte

karşılanır.

Bebeklikte sevgi ihtiyacı yoğundur, ileri

yaşlarda ise sevgi ihtiyacının yanında özgürlüğü

sağlama ve disiplin verme gereği

de ortaya çıkar. Çocuk için ailenin

önemi, sadece onun maddî ihtiyaçlarını

karşılamaktan kaynaklanmamaktadır.

Çocuğun maddî ihtiyaçları şu veya

bu şekilde karşılanabilir. Ancak aile

içinde sağlanan sevgi ve güven ortamını

başka yerlerde sağlamak oldukça zordur.

Eğitimle ahlak iç içedir. Eğitimle ilişkisi bakımından ele alındığında ahlak, hayatla

doğrudan ilgili olması ve insanın insanca yaşama çabasına yardımcı olması bakımından

her çağda eğitimin hem amacı hem de konusu olmuştur.

Eylül / 2010

Çocuk için özellikle anne sevgisi çok

önemlidir. Anne sevgisinden mahrum

kalan çocuk, diğer ihtiyaçları giderilse

bile, dokunma ve sevme ihtiyacı doyurulamadığı

için, psikolojik açıdan tutarsız

davranışlar gösterebilir. Yetiştirme

yurtlarında yapılan araştırmalar bu durumu

açıkça göstermektedir. Çocuk sevgiyi

ailede öğrenmektedir.

35


36

Makale

Her ailenin, çocuğun eğitimiyle ilgili

mutlaka doğru bilgilere sahip olması

gerekir. Bu husus hiçbir şekilde ihmal

edilmemelidir. Anne-babaların çoğu,

ebeveynlerinin kendilerini yetiştirme tarzından

şikâyet ederken kendi çocuklarını

nasıl yetiştirmek istedikleri konusunda

ya fazla fikirleri yoktur ya da bu konuda

düşünmeye vakit bulamazlar. Hayatlarını

devam ettirirken ebeveynliğin kendiliğinden

olacağını zannederler. Bu

“pasif ebeveynlik tutumu” içine düşme

hatası herkesin başına gelebilir.

Ebeveynlik sadece olunan bir şey değil,

yapılması gereken bir görevdir. Annebaba

olmak, boş zaman olduğunda yapılan

basit bir iş olarak değil, aktif bir

öncelik olarak seçilmelidir. Herkes iyi

bir anne-baba olabilir. Bu sadece ebeveynlik

yapmaya hayatta öncelik vermeyi

istemekle sağlanabilir.

Çocukların, hayatı, anne-babalarıyla birlikte

aktif bir şekilde yaşayarak öğrenmeye,

tanımaya ihtiyaçları vardır ve

onlardan ayrı olarak, pasif bir şekilde bu

mümkün değildir. Yasalar da çocukların

yetiştirilmesi görevini aileye vermiştir.

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi

sevgi dolu sıcak bir ortamda yetişmesine

bağlıdır. Böyle bir ortamı

sağlayan ilk ve temel topluluk kuşkusuz

ailedir. Herkes ailesinin bedensel özellikleri

gibi, düşüncelerini, inançlarını,

tutumlarını da taşır. Çünkü bütün bunları

çoğu zaman bilinçsizce, ailenin hayatından,

uygulamalarından alır.

Ailenin yani anne babanın çocuğunun

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi sevgi dolu sıcak bir ortamda yetişmesine

bağlıdır. Böyle bir ortamı sağlayan ilk ve temel topluluk kuşkusuz ailedir. Herkes,

ailesinin bedensel özellikleri gibi, düşüncelerini, inançlarını, tutumlarını da taşır.

eğitiminde bazı görevleri vardır. Bu görevlerinin

başında çocuğun maddî ihtiyaçlarının

karşılanmasından sonra onun

sosyalleşmesi gelmektedir. Sosyalleşme,

toplum içinde yaşayabilmek demektir.

Bunun için toplumun kuralları bilinmelidir.

Toplumda insanlar arasındaki ilişkileri

düzenleyen hukukî düzenlemelerin

yanında ahlaki kurallar önemli bir yer

tutar. O hâlde aile, çocuğuna ahlaki kuralları

öğretmelidir.

Okullar eğitim için çok önemli, vazge-

Eylül / 2010

çilmez ve yeri doldurulamaz kurumlar

durumundadırlar. Okulları örgün eğitim

kurumları olarak nitelendirir, onları

yaygın eğitimden ayırırız. Bu ayırım, aslında

okulu daha yakından tanımak ve

onunla özel olarak meşgul olmak kolaylığı

sebebiyledir. Okullar kadar yaygın

öğretim hizmeti yapan kurum var mıdır

acaba?

Okullar, özellikle ilköğretim okulları vatandaşın

ayağına kadar gitmekte, zorunlu

oluşu sayesinde de yetişmekte olan

yeni nesle ortak değerleri kazandırmaktadır.

Ailelerin bir kısmı çocuklarının

okula gitmesi ile onlarla birlikte okulun

verdiklerinden etkilenmekte, yararlanmaktadırlar.

Her ümidi örgün eğitim

kurumlarına, okullara bağlamak doğru

bir düşünce değildir. Okul bilgi verir.

Bilginin davranış hâline dönüşmesi, bilgili

kişinin iyi ahlaklı, karakterli kişi olması,

o bilgilerin duygularla

bütünleşmesine bağlıdır.

Duygular ise, okul çağından çok önce

insanda vardırlar ve belli yönlerde şekil

almaya başlamışlardır. Eğitim için okul

çağını beklemek, okulun başarısını tehlikeye

atmak demektir. Eğer okul öncesinde

duygular geliştirilmemiş ve doğru

yönlendirilmesine çalışılmamışsa, okulun

verdiği bilgiler büyük çapta eğreti

kalacak, çocuk onları ezberleyecek, fakat

kendisine mal edemeyecektir.

İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini

teorik olarak öğrenip kuralları,

kanunları ezberlediği hâlde, yalan söylemeyi,

rüşvet almayı, çalmayı, kişisel çıkarını

her şeyden üstün tutmayı,

başkalarını bertaraf etmek için onlara iftiralar

atmayı, ayıplarını araştırarak, hilelerle

onlara zarar vermeyi sürdüren,

hatta bunları başarı sayan kimselerin varlığı,

onların öğrendiklerini benimseyememiş

olmalarındandır.


Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

KARAKTER EĞİTİMİ:

ANNE-BABALAR İÇİN STRATEJİLER

Doç. Dr. Halil EKŞİ

Marmara Üniversitesi

Ailelerin çocuklarında olmasını istedikleri özellikleri genel olarak iki başlık altında toplamak mümkündür:

Başarılı ve iyi insan olmaları. Başarılı olmaları, onların okul performanslarının iyi olması, akranları

arasından sıyrılmaları, iyi bir iş sahibi olmaları gibi hususları içerir. Hayatta başarılı olmak, ailelerin

üzerinde hassasiyet gösterdikleri birincil husustur.

Bilindiği gibi, bir çocuk dünyaya getirmek;

pek çok sorumluluğu da beraberinde

getirir. Özellikle “değişim”in ivme

kazandığı, küreselleşme anaforunun,

ailenin çocuk yetiştirme konusundaki

endişelerini artırdığı bugünlerde... Teknolojik

gelişmenin, tarihin hiçbir döneminde

olmadığı kadar hızlı olduğu ve

kültürler arası etkileşimin had safhaya

çıktığı bir ortamda yaşıyoruz. Çocuklarımıza

sunulan imkânlar, tahminlerimizin

çok ötesinde. Tabi bu imkânların

beraberinde getirdiği “yan etkiler” de...

İçinde yaşadığımız kürenin durumunu,

birtakım suç istatistikleri, şiddet yaygınlığı

ve benzerleri ile birlikte düşündüğümüzde

daha da karamsar olmaktayız.

Medyada sıklıkla rastladığımız; iyi okullarda

okuyan gençlerin birtakım

“sapkın” inanç sistemlerine bağlanarak

“intihar” etmeleri durumu, artık kanıksanmaya

başlandı.

Kötü örnekler çoğaltılabilir, ama biz burada

yazıklanma ya da yakınma yerine

daha ziyade “Ne yapmalı?” sorusuna;

başka bir ifadeyle, “Bu kaçınılmaz gibi

görünen meydan okumalara ve iç karartıcı

manzaraya karşı aileler neler yapabilirler?”e

cevap arayacağız.

Ailelerin çocuklarında olmasını istedikleri

özellikleri genel olarak iki başlık altında

toplamak mümkündür: Başarılı

olmaları ve iyi insan olmaları. Başarılı olmaları,

onların okul performanslarının

iyi olması, akranları arasından sıyrılmaları,

iyi bir iş sahibi olmaları gibi husus-

ları içerir. Hayatta başarılı olmak, ailelerin

üzerinde hassasiyet gösterdikleri birincil

husustur. Bu, zaman zaman iyi

insan beklentisinin üzerini örtebilmektedir.

Özellikle de çocuklarımızın okul

değiştirmeleri gereken sınav zamanlarında

artık neyin amaç, neyin araç olduğu

iyice birbirine karıştırılmaktadır.

Oysa öncelikli olan, çocuklarımızın iyi

insanlar olarak yetişmeleridir.

İyi insan; sorumluluk sahibi, saygılı, iyiliksever,

içten, diğerkâm (özgecil), doğru

sözlü olmak gibi temel insani değerleri

benimsemiş, onlarla hareket eden bireyler

olması beklentisini ifade eder. Bu çalışmada

“Karakter Eğitimi” olarak

isimlendirilen ve ailelere, çocuklarının

iyi insan olması beklentilerini gerçekleştirme

konusunda yardımcı olacağını düşündüğümüz

birtakım stratejiler,

öneriler ve bir uygulama örneğinden

bahsedeceğiz.

Öncelikle karakter eğitimi kavramı üzerinde

duralım. Karakter eğitimi, çocuklarımızın

temel ahlaki ve insani değerleri

37


38

Makale

anlama, onlara karşı hassas olma ve onlarla

birlikte yaşamalarına yardımcı

olmak amacıyla gerçekleştirilen “kasıtlı”

birtakım etkinlikler repertuarıdır.

Tanımda geçen “kasıtlı” kelimesinin dikkat

çektiğini tahmin ediyoruz. Kasıtlı,

çünkü sadece doğru düşünme ve problem

çözme gibi sürece yönelik yaşantılarla

çocuklarda “kendiliğinden” iyi

karakterin oluşacağı düşünülemez.

“Karakter eğitimi” yaklaşımı, insan doğasında

var olan birtakım “iyi niteliklerin”

ortaya çıkması, gelişmesi ve doğruya

yönelmesi için “müdahale” edilmesi gerektiğine

inanmaktadır. Çocuklara sadece

ve sadece kendi ayakları üzerinde

durmalarını öğretmek, yukarıda detaylarına

girmediğimiz istatistiklerin ortaya

koyduğu sonuçları doğurmaktadır. Çocukların

kendi ayakları üzerinde durması

elbette gereklidir. Ancak bu yeterli değildir…

Karakter eğitimi, başta aile olmak üzere

okulun ve toplumun ortak sorumluluğundadır.

Aile, ilk ve öncelikli karakter

şekillendiricidir. Ağırlık okul öncesi dönemde

olmak üzere, yükün çoğu ebeveynin

sırtındadır. Çocuklarımızın iyi

birer insan olarak yetiştirilmelerinde, ailelerin

desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Toplum olarak aile yapımızın

sağlamlığı ile övünürüz. Bununla birlikte,

“yeni” dünyanın şartlarına ve

“süper” tehditlerine karşı strateji ve uygulamaya

yönelik etkinliklerle ailenin

desteklenmesi kaçınılmaz görünmektedir.

Stratejiler

Bilindiği gibi karakter eğitimiyle ilgili

öncelikli konu, temel prensiplerin ortaya

konulmasıdır. Çocukların ilk ve öncelikli

karakter “şekillendiricileri” olan ailelerin,

bu işlevlerini yerine getirirken uymaları

gereken ana ilkelerin ne olduğunu bilmeleri

oldukça önemlidir. Aşağıda K.

Ryan ve K. E. Bohlin’in kaleme aldıkları

karakter eğitiminin olmazsa olmaz on

kuralını bulacaksınız.

a) Birinci Kural: Önceliği Ebeveynliğe Vereceksiniz

İyi ve karakterli çocuklar yetiştirmek,

buna zaman ayırmayı ve itinayı gerektirir.

Eğitimciler, nitelikli öğrenmede iki

konuyu önemli bulmaktadır: Zamanında

gerçekleştirilmesi gereken görevler

ve öğrencilerin öğrenmeye ilgi

duymalarının sağlanması.

b) İkinci Kural: İyi Örnek Olacaksınız

“İyi örnek” olunması ve bu iyi örnekliğin

Karakter eğitimi, başta aile olmak

üzere okulun ve toplumun ortak sorumluluğundadır.

Aile, ilk ve öncelikli

karakter şekillendiricidir. Ağırlık okul

öncesi dönemde olmak üzere, yükün

çoğu ebeveynin sırtındadır. Çocuklarımızın

iyi birer insan olarak yetiştirilmelerinde,

ailelerin desteklenmesi

gerektiğini düşünüyoruz.

hiç aksatılmadan sürekli olması beklenir;

insanların çoğu bu beklentiden hoşlanmaz.

Bununla birlikte bu durum anne

babalar için kaçınılmazdır. Çocuk, ahlaki

değerleri de bu yolla öğrenir.

c) Üçüncü Kural: Bu Mesuliyeti Tek Başına

Üstlenmeyeceksiniz

Çocuklarımızın çevresindeki bütün -iyi

veya kötü- insanlar, potansiyel modellerdir.

Bu kişilerin, çocuklarımıza ne tür

etkiler yaptıkları konusunda bilinçli ol-

Eylül / 2010

malı ve kötülüklerden emin, iyinin sunulduğu

ortamlar oluşturmalıyız.

d) Dördüncü Kural: Çocuğun Okul Yaşamıyla

Son Derece İlgili Olacaksınız

Anne babalar çocukların birincil karakter

eğitimcileri olmakla birlikte, öğretmenlerin

ve okulların da bu konuda

önemli rollerinin olduğu unutulmamalıdır.

e) Beşinci Kural: Çocuğun Kalbine ve

Aklına Ne Girdiğine Son Derece Dikkat

Edeceksiniz

İyi karakterli olmanın bir anlamı da

“neyin doğru neyin yanlış, kimin iyi

insan kimin zayıf insan olduğuna dair

bir anlayış geliştirebilme”dir.

f ) Altıncı Kural: Temel Kuralları İhmal

Etmeyeceksiniz

Çocukların doğuştan getirdikleri özelliklerin

iyiye yönlendirilmesi ve ahlaki

değerlerin oluşturulması zaman ister.

Öncelik, dürüstlük, başkalarına saygı ve

sorumluluk gibi temel değerlere verilmelidir.

Büyüdükçe sabır, adalet ve ölçülü

olmak üzerinde yoğunlaşılmalıdır.

g) Yedinci Kural: Seven Bir Kalple Ceza

Vereceksiniz

Çocukların sınırlara ihtiyacı vardır. Ama

maalesef, çoğunlukla bu sınırlar aşılacaktır.

Makul bir ceza, karakter eğitiminin

bir boyutudur. Çocuklar neden

cezalandırıldıklarını bilmeli ve bunun

anne baba sevgisinden kaynaklandığını

hissetmelidirler.

h) Sekizinci Kural: Ahlaki Bir Dil Kullanacaksınız

Olaylar basitçe “uygun” ve “uygun olmayan”

diye sınıflandırılamaz. Başkalarına

zarar veren davranışlar “yanlış” ve

“doğru” olarak nitelendirilmelidir.

ı) Dokuzuncu Kural: Karakter Eğitimini

Asla Tek Başına Kelimelere Yüklemeyeceksiniz

Çocuklar, iyi karakterin kelimelerden

daha fazla bir şey olduğunu erkenden

öğrenirler. Bu yüzden ebeveynler çocuklarına,

karakter eğitiminde temelin davranışlar

-kendi davranışları- olduğunu

öğretmelidir.

j) Onuncu Kural: İyi Karakteri Evinizin

Asli Önceliği Hâline Getireceksiniz


Anne babalar ve çocuklar, sürekli bazı

şeyleri yetiştirmek noktasında baskı altındadır.

Bunlar mazeret olmamalı; çocuklar,

büyüklerin temel dikkatinin,

kendilerinin iyi bir karaktere sahip olmaları

üzerinde yoğunlaştığını bilmelidirler.

Öneriler

Çocuklara iyi karakterlerin kazandırılması,

evin ve okulun gayretlerinin çevre

tarafından desteklenmesiyle mümkündür.

Yaşadığımız çağ, “medya ve akran

gruplarının gençler üzerinde etkisinin

oldukça yüksek olduğu ve dolayısıyla ailelerin,

çocuklarının ahlak gelişiminde

güçlü bir rol almalarını” gerektiren bir

çağdır. İşte size bu çabalarınızı destekleyecek

bir demet öneri:

Evde iyi davranışlara modellik yapın.

Komşusunun haklarına saygı gösteren,

başkalarının arkalarından konuşmayan

ebeveynler, adalet veya sorumluluğa dair

çocuklarıyla konuştuklarında elbette

daha etkili olacaklardır. Kendinize ve ailenize

yüksek ahlaki standartları hedef

edinin.

• Çocuklarınızla değerleriniz ve fikirleriniz

hakkında açık bir biçimde konuşun.

Hangi konulara önem verdiğinizi çocuklarınız

bilmelidirler. Çocuklarınızın,

sizin prensiplerinizin veya düşüncelerinizin

gerekçelerini anladıklarından emin

olmalısınız.

• Eşinize, çocuklarınıza ve diğer aile fertlerine

karşı saygılı olun. Unutmayın, çocuklarınızın

başkalarına karşı duyarlılık

ve empati kazanabilmeleri, diğerlerine

saygıyla davranmalarına bağlıdır ve bu

konuda model sizsiniz.

• Ailenin her ferdine karşı davranış tarzınızda

nezaketi elden bırakmayın. Bu

durum çocukların böyle davranışları

model almalarına ve dolayısıyla öğrenmelerine

yol açacaktır.

• Hem ev içi hem de ev dışı sorunlarını

sağlıklı yollarla nasıl çözebileceklerini,

kendi hayatınızda uygulayarak gösterin.

• Mümkün olan sıklıkla ailenizle yemek

yiyin (televizyonsuz bir ortamda). Yemek

hızlı bir atıştırma bile olsa, bu zamanı,

çocuklarınızın sorunlarını dinlemek için

bir fırsat olarak kullanın.

• Aile etkinlikleri planlayın. Çocuklarınızı

bu planlarınıza dâhil etmeyi unutmayın.

Kendi önerilerine değer

verildiğini fark etsinler.

• Çocuklarınızın yanında asla kötü

alışkanlıklarınızı sergilemeyin (umarız

yoktur). Bu alışkanlıklara karşı çocuklarınıza,

gerekli donanımları sağlayın.

• Çocuklarınıza ahlaki ve manevi değerlerinizi

(hangilerine sahipseniz)

aşılamayı

ihmal etmeyin. Araştırmalar

ahlaken güçlü bireylerin

suça daha az

yönelik eylemler ortaya

koyduklarını göstermektedir.

• Ailenizle birlikte çeşitli

sosyal hizmetlere

katılın. Çocuklarınızla

birlikte yardım kuruluşlarını,

bakıma muhtaç

kişilerin kaldığı

kurumları ziyaret edin.

Çevrenizde yardıma

muhtaç kimseler varsa

onlarla ilgili yapılacak

çalışmalara çocuklarınızı

da dâhil edin. Çocuklarınızla

birlikte

evde okuma zamanı

oluşturun. Özellikle edebî eserler, karakter

gelişimi için harika birer kaynaktır.

Kitaplardaki karakterlerin sergiledikleri

davranışlar üzerine konuşun.

• Çocuklarınızın para harcamaları konusunda

plan yapmalarına yardımcı

olun. Kendi bütçelerini yapsınlar. Siz de

maddi olmayan ödüllendirme yöntemini

kullanmaya özen gösterin.

• Çocuklarınızla sizin hayatınız ya da

geçmiş büyüklerinizin hayatları hakkında

konuşun. Böylece kendi yaşamlarında

başkalarının etkilerini ve önemini

kavrayabilirler. Bu aynı zamanda, bir aile

geleneği oluşturulmasını da sağlar.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

• Çocuklarınıza, hayatınızda değer verdiğiniz,

beğendiğiniz kişilerden bahsedin.

Sahip olduğu hangi özelliklerden

dolayı onları beğendiğinizi izah edin.

Onların kendi kahramanları hakkında

da konuşun.

• Mevcut durumları (okuldaki bir olay,

gazetede bir haber vb.) karakter eğitimi

ile ilgili konuşmalarınızı başlatmak için

fırsat bilin. Unutmayın, karakter gelişimi

hayatın dışında değil, içindedir,

daha doğrusu hayatın kendisidir.

• Çocuklarınızın günlük problemlerini

kendilerinin çözmelerine müsaade edin.

Evde iyi davranışlara modellik yapın. Komşusunun haklarına

saygı gösteren, başkalarının arkalarından konuşmayan

ebeveynler, adalet veya sorumluluğa dair

çocuklarıyla konuştuklarında elbette daha etkili olacaklardır.

Kendinize ve ailenize yüksek ahlaki standartları

hedef edinin.

Seçeneklerden bahsedin, cesaret aşılayın.

• Evle ilgili sorumlulukların bir kısmını

üstlenmelerini sağlayın. Çok küçük dahi

olsalar onların yapabileceği ufak tefek

işler her zaman bulunabilir. Onlar büyüdükçe

sorumlu oldukları daha fazla işleri

olacaktır. Böylece, çokça şikâyet

edilen “sorumsuz çocuklar” yetiştirmenin

önü alınmış olacaktır.

39


40

Makale

EĞİTİMDE

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

Dr. Sevim CAN

MEB - Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı

Toplumsal cinsiyet eşitliği demokrasinin ve adaletin temel bir ilkesi, sürdürülebilir kalkınmanın da koşullarından

biridir. Toplumu güçlendirmenin temelinde de kadınların güçlendirilmesinin önemli olduğu

gerçeği bulunmaktadır. Bu noktadan hareketle kadınların toplumsal konumlarına dayalı mevcut engellerin

aşılması ve buna yönelik tüm önlemlerin alınması zorunluluğu bulunmaktadır.

Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanlarda

değişim, gelişim ve dönüşüm toplumu

oluşturan bireylerin niteliği ve

etkinliğinin artmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu açıdan kadın ve erkeğin her düzeyde

aldığı eğitim önemlidir. Ancak

eğitim süreçlerine katılım ve eğitim imkanlarından

yararlanma konusunda kız

çocukları ve kadınlar aleyhine bir durum

söz konusudur.

Toplumsal cinsiyet eşitliği demokrasinin

ve adaletin temel bir ilkesi, sürdürülebilir

kalkınmanın da koşullarından biridir.

Toplumu güçlendirmenin temelinde de

kadınların güçlendirilmesinin önemli olduğu

gerçeği bulunmaktadır. Bu noktadan

hareketle kadınların toplumsal

konumlarına dayalı mevcut engellerin

aşılması ve buna yönelik tüm önlemlerin

alınması zorunluluğu bulunmaktadır

(TCE Ulusal Eylem Planı, 2009, 3). Kadınlar

ve erkekler arasında hak, özgürlük

ve sorumluluk açısından eşitliğin sağlanması

toplumsal cinsiyete dayalı politikaların

oluşturulmasının da temelidir.

Eğitimin her aşamasında cinsiyete dayalı

eşitsizliğin ortadan kaldırılması için politikalar

üretilmesi yanında bu sürece

dahil bireylerin toplumsal cinsiyet eşitliği

konusunda farkındalık, duyarlılık ve

bilinç kazanmasında da eğitim en

önemli araçtır. “Eğitim” toplumsal cinsiyet

eşitliği konusuda hem sorunun

hem de çözümün ana alanıdır.

Eylül / 2010

Türkiye’de, son yıllarda kadının toplumdaki

statüsünün geliştirilmesi, kadın

haklarının korunması, kadın-erkek eşitliğinin

tam anlamıyla sağlanması için

Anayasa ve yasalarda gerekli düzenlemeler

gerçekleştirilmiştir. Ayrıca toplumsal

cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara

yansımasını sağlamak amacıyla ilgili

tüm tarafların işbirliğiyle “Toplumsal

Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı:

(2008-2013)” hazırlanmıştır. Yol haritası

niteliği taşıyan bu Eylem Planı’nın Eğitim

bölümünde yer alan hedefler şunlardır:

Eğitimin her kademesinde kız çocuklarının

okullulaşma oranlarının artırılması,

• Fiziki ve teknik kapasitenin artırılması,

• Yetişkinler arasında “kadın okur yazarlığı”nın

artırılması,

Eğitimciler, eğitim programları ve materyallerinin

“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ne

duyarlı hale getirilmesi.

Eylem Planı çerçevesinde eğitim süreçlerine

katılım, eğitim imkanlarından

yararlanma, eğitim ortamlarının düzen-


lenmesi, öğretim programları ve eğitim

materyallerinin cinsiyetçi dilden arındırılması,

eğitimcilerin toplumsal cinsiyet

eşitliği konusunda eğitim alması gibi eğitimin

tüm boyutlarıyla ele alındığı çalışmalar

yapılmaktadır.

Eğitim süreçlerine katılım (okul öncesi

eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğrenim

düzeyi) açısından kız çocuklarının

karşılaştığı sorunların başında

okullaşma oranının düşüklüğü gelmektedir.

Kız çocuklarının okullaşma oranları

2009–2010 eğitim-öğretim yılında

okul öncesinde % 47,9, ilköğretimde

%97,8 ve ortaöğretimde ise %

45,7’dir(Kadının Durumu, 2010, 11).

Okullaşma oranlarının artırılması, öğretmen

ihtiyacının karşılanması, fiziki

altyapının tamamlanması, eğitim hizmetlerinin

çeşitlendirilmesi, toplumsal

farkındalık düzeyinin yükseltilmesi vb.

amaçlarla kamu kurumları, özel sektör,

sivil toplum kuruluşları, uluslar arası kuruluşlar

iş birliği ile proje ve kampanyalar

düzenlenmektedir.

Bunlar arasında; “Benim Ailem”, “7

Çok Geç Kampanyası”, “Anne ve Çocuk

Eğitim Programı”, “Baba Destek Eğitimi

Programı”, “Okul Öncesi Eğitim

Kampanyası”, “Anne Baba Çocuk Eğitimi

Projesi”, “Gezici (Mobil) Anaokulu”,

“Haydi Kızlar Okula”, “Eğitime

%100 Destek Projesi”, “Temel Eğitime

Destek Projesi (TEDP)”, “Çocuk Dostu

Okul Projesi”, “Özellikle Kız Çocuklarının

Okullaşmasının Artırılması Projesi”,

“Ana Kız Okuldayız Okuma

Yazma Kampanyası”(http://www.anakizokuldayiz.com)

bulunmaktadır.

2007-2013 yıllarını kapsayan ve uygulamasına

başlanan 9. Kalkınma Planı Stratejisi’nde

(Kalkınma Planı, 2009, 94;

CEDAW, 25), “İlköğretimde okul terklerinin

azaltılması için başta kırsal kesime

ve kız çocuklarına yönelik olmak

üzere gerekli tedbirler alınacak ve ortaöğretime

geçiş oranları yükseltilecektir”

ifadesi ile kız çocuklarının okullulaşması

devlet tarafından öncelikli sorunlar

arasında ele alınmıştıt. Millî Eğitim Bakanlığınca

2010-2014 Stratejik Planlamasında

her ilde en az bir YİBO’nun

“Kız YİBO’ya dönüştürülmesi hedefi yer

almaktadır (Stratejik Plan, 2009, 90).

Okulu bulunmayan, nüfusu az ve dağınık

yerleşim birimlerinde ilköğretim çağındaki

kız ve erkek çocuklarını eğitim

imkânına kavuşturmak üzere “Taşımalı

İlköğretim Uygulaması” yürütülmektedir

(2010 Bütçe Raporu, 2009, 5). Bir

diğer uygulama ise Sosyal Riski Azaltma

Projesi (SRAP) kapsamında yürütülen

Şartlı Nakit Transferi uygulaması ile,

ilköğretime devam eden erkek öğrenciye

20 TL, kız öğrenciye 25 TL, ortaöğretime

devam eden erkek öğrenciye 35

TL, kız öğrenciye 45 TL eğitim desteğinin

sağ-lanmaktadır (2010 Bütçe Raporu,

2009, 5). Bu desteklerin ödemeleri

“Kadının aile ve toplum içindeki konumunun

güçlendirilmesi” amacıyla doğrudan

annelere yapılmaktadır.

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Millî Eğitim Bakanlığı Hizmetiçi Eğitim

Dairesi Başkanlığı, Kız Teknik Öğretim

Genel Müdürlüğünce öğretmenlere

toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda

farkındalık kazandırmak amacıyla

“Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme

Seminerleri” düzenlemektedir.

Ayrıca 2007 yılından bu yana Sabancı

Üniversitesi tarafından "Kadınların ve

Kız Çocuklarının İnsan Haklarının

Korunması ve Geliştirilmesi Ortak Programı

(BMOP)” kapsamında ortaöğre-

“Cinsiyet eşitliği” kavramı tüm dersleri ilgilendirmektedir. Bu nedenle içerik

açısından uygun örnekler üretilirken duyarlı olunmalı ve eşitlikçi bir dil

kullanılmalıdır.

Eylül / 2010

timde görev yapan öğretmenlere yönelik

toplumsal cinsiyet konusunda farkındalık

ve bilinç kazandırabilmek amacıyla,

“Mor Sertifika Programı” düzenlemektedir(http://www.sabanciuniv.edu/ssbf/bm

op/tr/index.html).

Milli Eğitim Bakanlığınca 2004-2006

yılları arasında eğitim materyallerinin

kadınlar ve erkeklerle ilgili kalıp yargıları

yansıtan cinsiyet eşitliğine uygun

olmayan ifadeler, bilgi, resim ve fotoğ-

41


42

Makale

raflardan arındırılması yönünde çalışmalar

yapılmıştır. Bu çalışmaların daha

kalıcı ve sistematik hale gelmesi ve Toplumsal

Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem

Planı belirtilen hedef, stratejileri gerçekleştirmek

amacıyla Talim ve Terbiye

Kurulu Başkanlığı bünyesinde Nisan

2009’da “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Komisyonu” kurulmuştur.

Milli Eğitim Bakanlığınca 2004-2006

yılları arasında eğitim materyallerinin

kadınlar ve erkeklerle ilgili kalıp

yargıları yansıtan cinsiyet eşitliğine

uygun olmayan ifadeler, bilgi, resim

ve fotoğraflardan arındırılması yönünde

çalışmalar yapılmıştır.

Komisyonca Başkanlık bünyesinde bulunan

Kitap İnceleme ve Değerlendirme

Komisyonları ile Program Geliştirme

Özel İhtisas Komisyonlarında görevli

öğretmen ve uzmanlara toplumsal cinsiyet

eşitliği konusunda farkındalık kazandırmak

amacıyla 16 Temmuz 2009

tarihinde Sayın Bakanımız Nimet ÇU-

BUKÇU’nun katılımı ile “Ders Kitaplarında

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Çalıştayı” düzenlemiştir. Çalıştayda

konu ile ilgili araştırma yapan akademisyenler,

sivil toplum kuruluşları, Kadının

Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve

Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü

gibi tüm tarafların katılımı ile bugüne

kadar yapılan çalışmalar, katedilen mesafe,

olumlu-olumsuz gelişmeler, bundan

sonra yapılacaklar ve öneriler ele

alınmıştır. Çalıştayın ardından çalışmanın

somuta dönüştürülmesi amacıyla

“Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet

Eşitliği” kitabı hazırlanmıştır. Kitapta

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (Kavramsal

çerçeve ve tanım), Türkiye’de Kadın-

Erkek Eşitliğini Sağlamaya Yönelik Ulusal

Mevzuat (Anayasa, Medeni Kanun, İş

Kanunu, Ceza Kanununda vb. “eşitlik”

kapsamında yapılan değişiklikler), Toplumsal

Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem

Planı, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve

Eğitim (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın

Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi

kapsamında eğitim alanında yapılan çalışmalar,

Millî Eğitim Bakanlığınca cinsiyet

eşitliğinin sağlanması amacıyla yapılan

çalışmalar, ders kitaplarında inceleme sırasında

dikkat edilecek somut öneriler) bölümleri

yer almaktadır. Kitapta yer alan

önerilerden bazıları şunlardır (Bağlı,

Esen, 2003, 127-153):

• Türkçe’nin isim ve fiil düzeyinde cinsiyete

bağlı değişkenlik gösteren bir dil

olmadığı dikkate alınmalıdır.

• “Cinsiyet eşitliği” kavramı tüm dersleri

ilgilendirmektedir. Bu nedenle içerik

açısından uygun örnekler üretilirken duyarlı

olunmalı ve eşitlikçi bir dil kullanılmalıdır.

• İsim, resim, sayılabilir diğer unsurlar

ve birimlerde kadınlarla erkekler, kız çocuklar

ile erkek çocuklar arasında niceliksel

ve niteliksel bir eşitleme

sağlanmalıdır.

• Kadınları ve kız çocuklarını özne olarak

seçerek olumlu ayrımcılık oluşturulmalıdır.

• “Bilim adamı” ifadesi yerine “bilim insanı”

kullanılmalıdır.

• Öykülerde ve yeniden oluşturulan metinlerde

kadın ve erkek için belirlenmiş

Eylül / 2010

kalıplaşmış rollerin tersine çevrilerek yazılması

sağlanmalıdır.

• Kadın kahramanların da içinde olduğu

metinler yazılmalıdır.

• Meslek sahibi başarılı kadın vurgusu

yapılmalıdır. Kadınlar için “uygun meslek”

kalıp yargısından kurtulmuş bir dil

kullanılmalıdır.

• Cinsiyetler arası iş bölümünde kalıp

rollerden kurtulmuş metin oluşturulmalı,

resim ve fotoğraflar kullanılmalıdır.

• Oyunlar her iki cinsin bir arada oynayabileceği

oyunlardan seçilmeli, oyun ve

oyuncakların cinsiyetten bağımsız düşünülmesi

sağlanmalıdır.

• Annelik ve babalık rolleri “fedakârlık”

ve “itaatkârlık” tanımlamasından uzak

yazılmalıdır.

• Kadın hakları kavramının belli bir döneme

ait olmadığı, devam eden bir süreç

olduğu vurgusu yapılmalıdır.

Kızlar ve erkekler için benimsenen farklı

sosyalleşme biçimlerinin her iki cinsin

tercihlerini etkilediği bilinmektedir. Bu

tespitten hareket eden Millî Eğitim Bakanlığı,

ders kitapları ve eğitim materyallerinde

cinsiyet eşitliğinin sağlanması

ve kadına karşı ayrımcılığın engellenmesi

amacıyla, ilgili kaynaklarda kadın-erkek

ile kız ve erkek çocuklara ait bilgi, fotoğraf

ve resimlerde sayısal ve niceliksel

açıdan eşitlik sağlamaya çalışmaktadır.

Geleneksel olarak kadın için uygun görülen

rollerde/işlerde (öğretmenlik, annelik,

hemşirelik, ev kadınlığı gibi) ya da

önemsiz rollerde gösterilen kadınlar yerine,

toplumda aktif olarak rol alan “başarılı

kadın” vurgusuna yer verilmekte,

erkeğin güçlü, başarılı, zeki, aktif ve bağımsız,

kadının ise uysal, düzenli, duygusal

gibi özelliklerle tanımlanmasından

kaçınılmaktadır.

İlköğretim ders kitaplarında; sporcu,

mühendis, araştırmacı kadın ve kız çocuğu

öğelerine yer verilmekte, metinlerde

yer alan kahramanların kız ve erkek

çocuklardan oluşmasına dikkat edilmek-


tedir. Yine ilköğretim ders kitaplarında

“oy kullanan kadın” fotoğraflarına yer

vermenin yanı sıra, kadın muhtar ve belediye

başkanı figürlerine de yer verilmektedir

(Sosyal Bilgiler 5, 2006, 45;

Sosyal Bilgiler 6, 2006, 161).

Yenilenen ve geliştirilen öğretim programlarına

göre yazılan ders kitaplarında

geleneksel olarak uygun görülen işlerde

ya da önemsiz rollerde gösterilen kadınlar

yerine, toplumda aktif olarak yer alan

başarılı kadına ve cinsiyetler arasındaki

işbölümünde kadın-erkek, anne ve baba

tarafından aile içinde işlerin paylaşıldığına

vurgu yapılmaya çalışılmıştır.

Hayata “toplumsal cinsiyet gözlüğü” ile

bakmak bakış açımızı da değiştirecek,

bugüne kadar alışılmış ve kalıplaşmış

pek çok söz ve davranışın sorgulanmasına

da fırsat sağlayacaktır. Cinsiyet eşitliğinin

her alanda sağlanmasının temel

amacı, toplumu oluşturan bireylerin

kendine güvenen, üretken, mutlu, huzurlu

ve sağlıklı bir hayat sürerek toplumun

gelişmesine katkı sağlamasıdır. Bu

açıdan toplumda birbirine bağımlılık ile

bağlılık dengesini kurmuş kendine güvenen

ve üretken bireylerin yetişmesi

eğitimin temel amaçları arasındadır.

Değişen siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik

şartlara bağlı olarak toplumda

bireylere atfedilen rollerin yeniden ta-

İnsan hakları kavramının tüm insanların

hak ve özgürlüklerden yararlanması

ve sorumluluklarını yerine

getirmesinde yeterli olmadığı ortadadır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının

belirlenmesi, uygulanması

ve bu politikaların kalıcı ve köklü

olabilmesi için “zihniyet değişimine

ve zihinsel dönüşümüne” ihtiyaç

duyulmaktadır.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

nımlamasına ihtiyaç duyulmuştur. Biyolojik

anlamda bireylere yüklenen rollerin

yanında toplumda öğrenilen rollerin

de yeniden tanımlaması ve aktarılmasında

eğitim sisteminin tüm alanlarının

önemi büyüktür.

İnsan hakları kavramının tüm insanların

hak ve özgürlüklerden yararlanması ve

sorumluluklarını yerine getirmesinde yeterli

olmadığı ortadadır. Toplumsal cinsiyet

eşitliği politikalarının belirlenmesi,

uygulanması ve bu politikaların kalıcı ve

köklü olabilmesi için “zihniyet değişimine

ve zihinsel dönüşümüne” ihtiyaç

duyulmaktadır.

Bu tür çalışmaların gerçekleşmesinde bireysel

gayretlerden ziyade kurum kültürünün

oluşmasına ihtiyaç vardır. Farklı

birimlerce yürütülen çalışmaların koordinasyonu

ve takibinin sağlanması ile

2013-2014 yılına kadar belirlenen

hedeflerin gerçekleşmesi ve sürecin takibi

amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı

bünyesinde toplumsal cinsiyet eşitliği

konusunda eğitim almış kişilerden “Toplumsal

Cinsiyet İzleme Birimi” oluşturulmalıdır.

Kaynakça:

BAĞLI, Melike Türkân -Yasemin ESEN, “Ders Kitabı Yazarları İçin İnsan Hakları Işığında Yol Gösterici Bazı Somut Öneriler” Ders Kitaplarında İnsan Hakları:

İnsan Haklarına Duyarlı Ders Kitapları İçin, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 2003, s.131-139.

CAN, Sevim, “Millî Eğitim Bakanlığı Faaliyet ve Uygulamalarının Eğitimde Cinsiyet Eşitli-ğinin Sağlanması Açısından Değerlendirilmesi”, Uluslararası-Disiplinlerarası

Kadın Ça-lışmaları Kongresi (05-07 Mart 2009), Sakarya Üniversitesi, Sakarya (2009). S. 269-280.

CEDAW Ülke Raporları, 6. Ülke Raporu, Ankara 2008.

Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013), DPT Yayınları, Ankara 2007.

Kadına Yönelik Uluslararası Sözleşme ve Kararlar, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Mü-dürlüğü Yayınları, Ankara 1993.

Millî Eğitim Bakanlığı 2010 Yılı Bütçe Raporu, Devlet Kitapları Müdürlüğü, Ankara 2009.

Millî Eğitim Bakanlığı 2010-2014 Stratejik Planı, MEB, Ankara 2009

Türkiye’de Kadının Durumu, KSGM, Ankara 2010.

Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği: Sorunlar, Öncelikler ve Çözüm Önerileri, TÜSİAD, KAGİDER Yayınları, İstanbul Temmuz 2008.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı (2008-2013), KSGM, Ankara 2008.

http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php (erişim 1 mart 2009)

http://www.ksgm.gov.tr/Projeler_tamam_eslestirme.php# (erişim 3 Mart 2009)

İlköğretim Sosyal Bilgiler Ders Kitabı 5, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul 2006.

İlköğretim Sosyal Bilgiler Ders Kitabı 6, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul 2006.

Kadın ve Eğitim (Politika Dokümanı), KSGM, Ankara 2008.

43


44

Makale

EŞİTSİZLİK ÇAĞININ SINAVLARI

Prof. Dr. Yankı YAZGAN

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi

İnsan beyninin gelişim sürecinde gerçekleşen iki ana işlemden birincisi, nöronların yeni dallar geliştirerek

diğer nöronlarla bağlar kurması ile başlıyor. Bu süreci bütünleyen “karşıt” süreç ise, nöronların kullanılmayan

bağlantılarının budanması (yok edilmesi). Gri maddeyi oluşturan nöronlar, yaşanan olaylar ya da

kaydedilen bilgiler ölçüsünde birbirleriyle bağlar kurarak beraber “hareket” etmeye başlarlar.

Beyin gelişim hızındaki eşitsizlikler ergen

sınav adaylarını nasıl etkiler?

İyi sayılan okulların az, o okullarda okumak

isteyenlerin çok sayıda olduğu durumlara

çözüm olarak getirilmiş SBS ya

da OKS gibi topluca girilen, sık sık kaldırılıp

konulan sınavlara değişik zeminlerde

itiraz edilegeldi. Bu yazının en son

kaleme alındığı 2010 yazında, SBS uygulaması

6 .ve 7. sınıflardan kaldırılmıştı.

Nasıl bir sistemin uygulanacağı,

uygulamaların tutarlılık ve saydamlığı

bir yana, binlerce birincisi olan sınavlarla

ne yapılabileceği belirsiz kalmaya devam

edecek gibi gözüküyor. Bu yazıda, sınav

sisteminin eleştirisi gibi uzmanlık alanım

dışındaki bir konuya girmeyeceğim.

Ancak sınavlara giren çocuklara ilişkin,

nörobiyolojik ve psikolojik gelişimlerine

ilişkin bir eşitsizlik üzerinden bazı görüşlerimi

ifade edeceğim.

Sınava ilişkin eşitsizlik eleştirileri arasında

en çok üzerinde durulanlardan birisi,

bu sınavlara hazırlanma sürecinin

ciddi eşitsizlikler içerdiği oldu. Kurslar,

özel öğretmenler gibi mali kaynak gerektiren

durumlardaki eşitsizlikler ise, ya

tarikat dersanelerine fırsat sağladığı, ya

da sınıfsal ayrıcalıkları keskinleştirdiği

için yoğun eleştiriler aldı. Kimsenin pek

kulak asmadığı bu önemli itirazlara ben

de bir perspektif eklemeyi deneyeceğim.

Eylül / 2010

Gelişimleri doğal dağılım gereği eşit olmayan

çocukların, beyinsel ve zihinsel

gelişimlerinin en eşitsiz olduğu dönemde,

sadece sorularda eşitliği sağlayan

bir sınavlar dizisine girmelerini adaletli

görmüyorum.

Gelişimlerinin eşitsizliğinde, sosyal ya da

ekonomik farklılıkları da aşan, beyin gelişimine

ilişkin bir düzensizlik önemli bir

rol oynuyor. Nasıl bir düzensizlik? Önce,

gelişimin düzenini hatırlatmaya çalışayım:

İnsan beyninin gelişim sürecinde gerçekleşen

iki ana işlemden birincisi, nöronların

yeni dallar geliştirerek diğer

nöronlarla bağlar kurması ile başlıyor.

Bu süreci bütünleyen “karşıt” süreç ise,

nöronların kullanılmayan bağlantılarının

budanması (yok edilmesi). Gri maddeyi

oluşturan nöronlar, yaşanan olaylar

ya da kaydedilen bilgiler ölçüsünde birbirleriyle

bağlar kurarak, beraber “hareket”

etmeye başlarlar. Bu yaşantılar ya da

bilgiler tekrar tekrar kullanılmadıkları

takdirde, nöronlar arasındaki uzantıların


oluşturduğu bağ kaybolur; anı da, bilgi

de silinir. Bu yolla “gereksiz” doku azalır.

Gri maddenin toplam kalınlığında

(beynin dış kabuğu) önce bir artış (silinenden

çok kaydedilenin olduğu bir

dönem), sonrasında da azalma, bir incelme

(gereksizliklerden arınılan bir

dönem) olur.

İkinci işlem, gri maddedeki incelmeye

paralel olarak gelişen, beyaz madde olarak

da bilinen destekleyici dokudaki

artıştır. Beynin “beyaz” bölümü, nöronların

ve oluşturdukları dokuların arasındaki

iletişimi sağlayan bir tür “kablo”

sistemi olarak görülebilir. Bu kablolamanın

verimi arttıkça, daha az sayıda

nöron ile bilginin ve yaşantının işlemlenmesi

mümkün olur. Beyaz maddenin

artışına paralel olarak, birinci işlemdeki

incelme döneminin sonucunda (öncekine

göre) daha az gri madde ile en az önceki

kadar zihinsel etkinlik sağlanır.

Bu zihinsel etkinlik artışı, daha hızlı

işlem yapma, “bir bakışta anlama”, “cevabın

hızla akla gelmesi” gibi sınavlara

ilişkin becerilere yansıyacak cinsten bir

değişikliktir. Yaşlıların kendilerinden

daha zeki çocuk ve gençlere göre daha

etkin problem çözücüler olmalarının,

konuları pek iyi bilmeseler bile akıl yürütme

ile sorunları aşabilmelerinin, deneyimlerini

kullanabilmelerinin sırrı bir

parça da bu gri/beyaz oranının düşmesindedir.

Özetle, beyindeki gri maddenin zaman

içinde azalması, beyaz maddenin çoğalması

beyin gelişiminin önemli bir

göstergesidir. Özellikle “problem çözümü”ne

dönük akıl yürütme becerilerinin,

birikmiş deneyim ve bilginin

kullanımın bu gelişimsel gösterge ile ilişkisi

vardır. peki, bu gelişimin en belirgin

olduğu dönem ne zamandır? Bu gelişim

hamlesinin ilk basamağı 18-48 ay arasında

gerçekleşir. İkincisi ise, 11-14 yaşlar

arasında... Hemen her çocuk bu

döneme 11 ile 14 yaş arasında bir dönemde

girer. Bazıları 11, bazıları 12, ba-

zıları 13, bazıları 14 yaşındayken. Yaklaşık

11 yaşına kadar iyi kötü eşit ivmeyle

ilerleyen beyin gelişim hızı, bu

gelişim hamlesi döneminde, kişiden kişiye

büyük farklar göstermeye başlar.

İlkokul yıllarında (çok eski yıllardaki

tipte) benzer sınav uygulamaları yapıldığında,

henüz gelişim ivmeleri arasındaki

makas çok açılmamıştır. O dönemde,

gelişim düzeylerindeki farklılık, ivme

farklılığından ziyade o anda gelebildikleri

noktanın bir yansımasıdır. Sınava

hayatın o döneminde “yakalanmış” olmanın

etkisi, beyin gelişim sürati eşitsizliğini

pek yansıtmaz. Lise çağının son iki

yılı içindeki üniversite adaylarında ise,

gelişim hızları tekrar birbirine yakın düzeye

erişmiş, gelişimin temel basamakları

olabildiğince tamamlanmıştır.

Aradaki farklar iyi kötü kesinleşmiştir.

Üç sınıfa yayılmış sınav uygulamasının

(şu an için) kaldırılması bu eşitsizliği, sınanma

noktası açısından, azaltmış görünebilir.

Diğer yandan gelişim süratinin

eşitsiz olduğu 11-14 yaş dönemi, sınav

bu dönemin son yılında da olsa, 3 yıla

yayılacak bir bilgi birikimini ölçecek bir

sınava hazırlanma sürecini de kapsamaktadır.

On dört yaşındaki ergenlerin en az %

25’lik bir kesiminin beyin gelişimleri,

doğalarına özgü ve herhangi bir patoloji

içermeyen yapısal sebeplerle grubun kalanından

daha yavaş ilerlemektedir.

Özellikle “problem çözümü”ne dönük akıl yürütme becerilerinin, birikmiş deneyim

ve bilginin kullanımın bu gelişimsel gösterge ile ilişkisi vardır. peki, bu gelişimin

en belirgin olduğu dönem ne zamandır? Bu gelişim hamlesinin ilk

basamağı 18-48 ay arasında gerçekleşir. İkincisi ise, 11-14 yaşlar arasında.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Doğal sebeplerle oluşan ve zaman içerisinde

değişme olasılığı olan bir eşitsizliğin,

çocukların kaderini tayin edici

nitelik kazandırılmış bir sınavın belirleyici

olmasına içimiz nasıl razı olacak?

Çocuklar arasındaki kapasite ve eğilim

farklılıklarının henüz kesinleşmediği,

ama farklılık oluşma süratlerinin de birbirinden

alabildiğine farklı olduğu 11-

14 yaş dönemindeki bir hazırlığa dayalı

olarak kıyaslamalı ve sıralamalı ölçümler

yapmak, bırakın toplumsal ve eşitlikçi

eğitim perspektifini, yarışmacı perspektif

açısından bile adil değildir.

45


46

Makale

Hem yaş grupları, hem de cinsiyetler

arasında beyin gelişim hızı açısından

eşitsizliğin en yüksek olduğu 11-14 yaş

dönemini çocukların geleceklerinin belirlendiği

sınavlara hazırlanmakla doldurmak

büyük bir eşitsizlik ve zarar

doğurmaktadır.

ÖSS/SBS’de DEHB’ye Ayrıcalık

Tanınması

Yarışmacı sınavlarda Dikkat Eksikliği

Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı

çocuklara değişik ayrıcalıklar tanınmasını

farklı gelişen çocukların temel

haklarını ilerletme anlamındaki iyi gelişmelerden

birisi olarak görüyorum.

DEHB sebebiyle diğer çocuklarda

olmayan bir dezavantajlı duruma düşen,

kolayca dağılan ve dış etkilere açık

oldukları için zorlanan çocuklara ayrı

salonda girme ve okutman denetimi uygulamalarının,

bir rahatlık getirmesini

beklerim. Bu rahatlık sınav başarısını

etkileyici mi, değil mi? Özellikle, dikkatin

çelinebilirliği yüksek çocuklarda

yarar görme beklentimiz daha fazla. İki

yönde de örneklere rastlıyorum. Verilerin

daha fazla birikmesi gerekiyor.

Ancak, bu hakkın tanınması ve kullanılır

olması ilkesel olarak iyi bir gelişme.

Özellikle “problem çözümü”ne dönük akıl yürütme becerilerinin, birikmiş deneyim

ve bilginin kullanımın bu gelişimsel gösterge ile ilişkisi vardır. peki, bu gelişimin

en belirgin olduğu dönem ne zamandır? Bu gelişim hamlesinin ilk

basamağı 18-48 ay arasında gerçekleşir. İkincisi ise, 11-14 yaşlar arasında.

Benzer ayrıcalıklarda olduğu gibi, fırsatçı

ruhlu vatandaşlarımız, “acaba bizim çocuğumuzun

da dikkati dağınık mıdır?”

(ki “sınavda ayrı salonda ve başımızda bir

okutman ile girebilelim”) diyerek harekete

geçebiliyorlar. Hakkın kötüye kullanımı

olasılığının, resmi çevrelerde bu

ayrıcalığın kaldırılması “refleksi”ni doğurmasından

çekiniyorum.

Çözüm olarak, başvuru tarihinden bir

hafta önce “hastalanma”ya (raporlandırma

anlamına) kısıtlama getirmek ya

da tanının bir süredir mevcut olduğunu

ve çocuğun bir tedavi gördüğünü/görmeye

devamının gerektiğini önkoşul ola-

Eylül / 2010

rak koymak, gerçek ihtiyaç sahiplerini

ayırdedici olabilir.

Lise bitirme çağındaki çocukların girdiği

benzer sınavlardan birisi olan Amerikan

SAT’de, fazladan zaman tanıma gibi uygulamaların

da yapıldığını not düşeyim.

Bu haklardan yararlananların hem geçmiş

durumunun iyi dökümante edilmesi,

hem de önerilen uygulamadan

yararlanacağının bazı denemelerle kanıtlanması

beklenmekte, bir sağlık kurulu

raporu ile yetinilmemekte. Fazladan

zaman tanımanın yararına inanan uzmanlar

olduğu gibi, fazladan zaman tanınsa

da DEHB tanılı çocukların bu

sefer de uzatılmış süreye yetişmekte zorlandıkları

görülebiliyor. Aktif bir tedavi

almakta olan DEHB’li çocuklar, ayrıcalıkların

sağladığı diğerleriyle “eşitlenme”

olanağını daha iyi yakalayabiliyorlar.

Bu ayrıcalıklardan yararlanarak “iyi bir

okul” kazansa da kazandığı okulda başaramaz

diyerek karşı çıkan uzmanlar da

var. Diğer yandan, DEHB’nin gelişimsel

bir bozukluk olması, zaman içinde ortaya

çıkan fırsatların problemin gidişini

değiştirmesine olanak tanıyan bir klinik

yapı sunar. Ayrıcalıkların sağlanmasını

bir “durum eşitleme” olarak görürsek,

bu ayrıcalıkları sunup, yararlanıp yararlanmama

kararını bireylere bırakmayı

uygun görürüm.

Bu tartışmanın son sözünü söyleyecek

kişinin ben olduğunu düşünmüyorum.

Ama, yararlanabilecek bir kişi olsa bile

bu hakkın sürdürülmesinin doğru yaklaşım

olduğuna inancımla bu makaleyi

noktalayayım.

(“Hiperaktif Çocuk ve Ergen Okulda”,

Doğan Kitap, 2010’)


Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

HATALARIMIZDAN DEĞİL

BAŞARILARIMIZDAN ÖĞRENİYORUZ

Prof. Dr. Ziya SELÇUK

Gazi Üniversitesi

Gerçekten hata yaptığımızda neler oluyor? Yaptığımız yanlışları tekrar yapıyor muyuz? Hata yapanlara

karşı toplum ve kültürümüzün tutumu ne şekilde ortaya çıkıyor? Çocuk yetiştirme ve eğitiminde hata nasıl

karşılanıyor? Anne-babalar ve öğretmenler neden hata odaklı bir bakış açısı geliştiriyor? Bütün bu soruların

cevabı elbette karmaşık psikolojik, antropolojik, sosyolojik, nörolojik açıklamalar gerektiriyor.

Günlük hayatta hatalar ve öğrenmeye

ilişkin çeşitli yargılar ve genellemelerle

sık sık karşılaşıyoruz. “Bu bana ders

olsun.” “Tecrübe hayatta yapılan hatalardan

oluşur.” “Hata yapacak ki öğrensin.”

türünde ifadeler bunlara örnek

olarak gösterilebilir. Mehmet Âkif Ersoy’un

bir şiirinde ifade ettiği;

Geçmişten adam hisse kaparmış...

Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarihi tekerrür, diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

dörtlüğü yine bu konuda örnek olarak

gösterilebilir. Gerçekten hata yaptığımızda

neler oluyor? Yaptığımız yanlışları

tekrar yapıyor muyuz? Hata yapanlara

karşı toplum ve kültürümüzün tutumu

ne şekilde ortaya çıkıyor? Çocuk yetiştirme

ve eğitiminde hata nasıl karşılanıyor?

Anne-babalar ve öğretmenler neden

hata odaklı bir bakış açısı geliştiriyor?

Bütün bu soruların cevabı elbette karmaşık

psikolojik, antropolojik, sosyolojik,

nörolojik açıklamalar gerektiriyor.

Neuron adlı derginin 30 Temmuz 2009

tarihli sayısında, MIT Picower Enstitüsü’nden

Nöroloji Profesörü Earl K.

Miller ve çalışma arkadaşları hata ve öğrenme

süreci açısından son derece ilginç

bir araştırmaya imza atmışlar. (Why We

Learn More From Our Successes an Our

Failures).

Bu çalışmada beyin hücrelerinin yapılan

en son davranışların başarılı olup olmadığını

takip ettiği ortaya konulmuş.

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmada,

bir davranış başarılı olduğunda

beyin hücrelerinin hayvanın öğrendiği

şeylere göre ince ayar yaptığı gözlenmiş.

Yapılan bir hata sonrası ise beyinde

47


48

Makale

herhangi bir gelişme olmamakta

veya çok az bir değişim

görülmektedir. Yani

maymun herhangi bir öğrenme

deneyiminde hata

yaptığında ilgili hücrelerde

dikkate değer oranda olumlu

bir değişim ve gelişim olmazken

başarılı bir deneyim

geçirildiğinde beyin hücrelerinde

ciddi gelişmeler kaydedilmektedir.

Bu araştırma, beynin deneyime

yönelik tepkileri değiştirme

yetisine ışık tutuyor.

Ayrıca, nasıl öğrendiğimizi

anlamak, öğrenme bozukluklarını

tanımak ve tedavi

etmek konusunda da yardımcı

oluyor.

Deneyin aşamaları kısaca

şöyle özetlenebilir: Maymunlardan

bilgisayar ekranında

değişen iki resme

bakmaları isteniyor. Resimlerden

birinde, maymun,

bakışını sağa doğru kaydırdığında

ödüllendiriliyor. Diğer

resimde ise sola baktığında

ödüllendiriliyor. Maymunlar

deneme yanılma yoluyla

hangi hareketlerin hangi resimler

için gerekli olduğunu

buluyor.

Doğru bir cevaptan ve buna

gelen ödülden sonra oluşan

sinirsel aktivite, maymunla-

rın birkaç saniye sonra gelen diğer testlerde

daha başarılı olmalarına yardımcı

oluyor. Maymun doğru cevabı bulduğunda

beyninde doğru olanı yaptığını

belirten bir sinyal meydana geliyor.

Doğru bir cevaptan hemen sonra, sinirler

bilgileri daha keskin ve etkili bir biçimde

işliyor. Maymun bir sonraki

seferde doğru cevabı daha kolay buluyor.

Fakat bir hatadan sonra herhangi bir ge-

Öğretmenler, yöneticiler, anne-babalar için ne tür fikirler

geliştirilebilir? Hatalarımızdan değil başarılarımızdan öğreniyoruz.

lişme görülmüyor. Başka bir deyişle, sadece

başarılardan sonra beyin işlem yapmaya

devam ediyor ve maymunun

davranışı gelişme gösteriyor.

İlginç olan bir diğer bulguya göre ise,

maymun herhangi bir öğrenme yaşantısına

gireceği zaman ilgili hücreler konuyla

ilgili önceki yaşantılarının başarılı

olup olmadığını sorguluyor. Miller’e

göre, ön lob korteksi ve bazal ganglion

Eylül / 2010

geniş ölçüde birbirleriyle

bağlantılıdır. Bununla beraber,

beynin geri kalan kısmının,

bir tepkinin doğru ve

yanlış olduğunda ürettiği

kısa, sinirsel sinyaller ile

soyut çağrışımları öğrenmemizde

yardımcı olduğu

düşünülmektedir. Fakat araştırmacılar,

bir saniyeden bile

kısa süren bu geçici aktivitenin

daha sonra gerçekleşen

aksiyonları nasıl etkilediğini

bir türlü anlayamamışlardır.

Araştırmacılara göre, “ödüllendirilen

bir denemeden

sonra yapılan yeni bir denemede

tepki seçiciliği daha

güçlü iken hata yapılan bir

denemede ise daha zayıftı.

Bu durum, hayvanın çağrışım

yapmayı öğrendiği

mi yoksa bu işte zaten iyi mi

olduğu sorusunu ortaya

çıkardı.

Araştırmacılara göre, “Doğru

bir tepkiden sonra, beynin

bu iki bölgesindeki sinirlerden

gelen elektriksel tepkimeler

daha sağlamdı ve daha

çok bilgi naklediyordu. Başarılı

tepkiler, maymunların

bir sonraki denemede doğru

cevaba daha yakın olmasına

yardımcı oldu. Bu durum,

neden hatalarımızdan değil

de başarılarımızdan öğrendiğimizin

sinirsel anlamda

açıklamaktadır.”

Aslında daha kapsamlı olan bu araştırmanın

kısa özetinden nasıl bir değerlendirmeye

ulaşılabilir? Öğretmenler,

yöneticiler, anne-babalar için ne tür fikirler

geliştirilebilir? HATALARIMIZ-

DAN DEĞİL BAŞARILARIMIZDAN

ÖĞRENİYORUZ.

İşte bu cümle tüm eğitim ve öğrenme


süreçleri için anahtar bir anlam taşıyor.

Eğer başarılarımızdan öğreniyorsak

neden öğrencilerin hatalarını bulmaya ve

kaç hatası olduklarına göre onları sıralamaya

dayanan bir ölçme-değerlendirme

sistemimiz var. Neden okul yöneticileri

genel olarak çalışanlarının başarılarından

çok hatalarını bulmaya kodlanmışlar?

Niçin başarısızlara ve başarısızlığa ayrılan

vakit çoğunlukla daha fazla olur?

Eğer beyin bir başarısızlık yaşantısından

sonra öğrenme ve gelişmeye yönelik

etkinlik göstermiyorsa öğrencilerin geçirdiği

başarısızlık deneyimleri onlar üzerinde

nasıl bir etki yaratıyor olabilir?

Örneğin bir öğrencinin hatasını bulduğumuzda

bu davranışımız onun başarısızlığının

bir gerekçesi oluyorsa

başarısızlığın kaynağı kimdir? Ya da bir

öğrencinin sınav kağıdındaki yanlışları

ortaya çıkarmak ona nasıl bir katkı sağlıyor

olabilir?

Teftiş sistemi öğretmenin eksikliklerine

rehberlik ettiğinde öğretmenlere başarısız

oldukları alanları mı hatırlatıyor

acaba? Okul müdürleri daha çok bir

problem olduğunda öğretmenlerle etkileşime

girerse bu yaklaşımın öğretmen

gelişimine ne katkısı olabilir? Anne-babalar

çocuklarını hataları konusunda

uyardıklarında bunun işlevsel bir sonucu

doğuyor mu acaba? Neden “Kırk kere

söyledim hala aynı şeyi yapıyorsun?”

sorusu evlerde ve okullarda çok sık kullanılıyor?

Yukarıda yer alan tüm sorular biz eğitimcilerin

çocuk yetiştirme, öğretmen

eğitimi, yönetici yetiştirme, ölçme-değerlendirme,

müfredat, teftiş sistemi gibi

konuları yeni baştan sorgulamasını gerektiriyor

kanımca.

Günümüzde eğitim araştırmalarının

tıbbi teknolojilerle desteklenmesi, gelenek

görenek, tecrübe ve sınırlı kuramsal

bilgiye dayalı eğitim anlayışımızı farklı

pencerelerden sorgulamamızı zorunlu

kılıyor. Artık MR cihazlarıyla her yıl ya-

pılan öğrenme araştırmalarının sayısı

binleri buluyor. Bu durum, eğitim araştırmaları

konusunda disiplinler arası

perspektifi daha fazla önemsememiz

gerektiğinin de bir işareti. Eğitim araştırmalarında

beyin odaklı ve yüksek

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Günümüzde eğitim araştırmalarının tıbbi teknolojilerle desteklenmesi, gelenek

görenek, tecrübe ve sınırlı kuramsal bilgiye dayalı eğitim anlayışımızı farklı

pencerelerden sorgulamamızı zorunlu kılıyor.

Eylül / 2010

teknoloji destekli bakış açısının önümüzdeki

yıllarda eğitim sistemini daha

fazla etkileyeceğini söyleyebiliriz.

49


50

Makale

OKULU LİDER GİBİ YÖNETMEK

Yrd. Doç. Dr. Nadir ÇOMAK

Muş Alparslan Üniversitesi

Öğretmenlik sevgi kahramanlarının mesleğidir. Öğretmenler en az ana ve babalar kadar sevgi kahramanı

olmayı hak ederler. Bir öğretmen öğrencilerini karşılıksız sever ve sevmelidir. Bir okul yöneticisi öğrencilerine

sevginin gizemli atmosferini teneffüs ettirebilirse inanın karşılaştığı disiplin sorunlarının da önüne

geçebilir. Sevginin verdiği otokontrol çelik halatlardan daha güçlüdür.

Bilgi çağı olarak ifade edilen 21. yüzyılda

bilgiyi üretmek ve kullanmak insanlara

kurumlara ve toplumlara büyük avantaj

sağlamaktadır. Çağımızın okul yöneticisi

her şeyden önce çağın getirdiği yenilik ve

değişimlere karşı bir farkındalık oluşturmalıdır.

Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerini

etkili bir şekilde kullanma

becerisine sahip olmalıdır.

Bir okul yöneticisinde bulunması gereken

becerilerin en önemlilerinden birisi iletişim

becerisidir. İletişim becerisi toplumdan

soyutlanmış ortamlarda, örneğin bir

dağ başında yapılabilecek işlerde çok sık

kullanılan bir beceri olmayabilir. Fakat

eğitim yönetimi için iletişim becerisi en

gerekli becerilerdir.

Bir eğitim yöneticisi, sahip olacağı beceriler

ile okulu gerçek bir öğrenme ortamı

haline dönüştürebilir. Okulda şiddetin ve

zararlı alışkanlıkların önlenmesinin yolu

da öğrenci ile iyi bir iletişim kurmaktan

geçer. Okul ikliminin hoşgörü ve güler

yüzden oluştuğu bir ortamda şiddetin ve

diğer zararlı alışkanlıkların yer bulması

mümkün değildir.

İletişim ustası bir eğitim yöneticisi

Bir okulda öğrenme kültürünün gelişebilmesinin

öncüsü lider konumunda bulunan

eğitim yöneticisidir. Takım

çalışmasının gerekli olduğu bir okul

ortamında atılacak her adımın çalışanların

motivasyonu üzerinde olumlu veya

olumsuz bir sonuç doğuracağı akıldan

uzak tutulmamalıdır.

İletişim, bir öğrenme ortamının iklimini

oluşturan en temel etkendir. İletişim biçimleri

birlikte yaşama kültürünün ren-

Eylül / 2010

gini ve kokusunu belirler. “Bir eğitim yöneticisinde

geliştirilmesi gereken en

önemli beceri iletişim becerisidir.” demek

bir abartı değildir. Çünkü diğer bütün iş

ve işlemlerin insanlara ulaştırmanın iletişimden

başka bir yolu ve yöntemi yoktur.

İnsanlar ancak iletişim becerilerinin gelişmesi

nispetinde yeteneklerini daha iyi

ifade edebilir. Bunu mahir bir yemek ustasının

yaptığı nefis bir yemeği berbat bir

şekilde servis yapmasına benzetebiliriz.

Sizin de servis yapılmayı bekleyen çok

güzel yemekler gibi yeteneklerininiz olabilir.

Önemli olan bu yeteneklerinizi nasıl

sunduğunuzdur.

Liderlik yapan yönetici

“Okul müdürü” dediğimizde aklımıza

iki farklı model gelir. Bunlardan en klasik

olanı patron tavırları ile etrafına emirler

yağdıran model, diğeri ise lider karakterli

bir müdür modelidir.

Özel bir öğretim okulunda 5. sınıf öğrencisi

Merve eski okul müdürü hakkında

şu düşüncelerini dile getirmişti;

“Anneciğim, eski müdürümüz koridorlarda

bağırdığında bizler korkumuzdan


kaçacak delik arardık. Fakat yeni müdürümüz

o kadar güler yüzlü ki, onun bu

davranışları bizi okulumuza daha çok

bağlıyor.” Kalite gözlerden saklanamaz.

Minik yürekler anlamaz, bilmez demeyiniz.

Okul müdürünün konuşurken seçtiği

kelimeler, sesinin tonu ve konuşma

şekli iletişim kalitesini belirler. Birileri sizi

takip ediyor. Takip edenler dünyanın en

zeki ve akıllı varlıkları olan çocuklarımızdır.

Beden dilinin sırrını çözelim

Birlikte yaşadığınız insanların beden dilini

okumak iletişim şifrelerini çözmemizi

sağlar. Unutmayın ki başkalarının beden

dilini okumak kendi beden dilimizi

yönetmekle başlar. Bu nedenle duruşumuzu,

yürüyüşümüzü, jest ve mimiklerimizi

yönetmemiz vermek istediğimiz

mesajı daha sağlıklı bir şekilde ulaştırmamızı

sağlar. Kendi beden duruşunu yöneten

bir yönetici, işi gereği iletişim

kurduğu insanların beden dillerindeki

mesajları da anlayabilir. Böylece personelin

tedirginliğini ve endişelerini önceden

hissederek çözüm üretebilir.

Etkili konuşup, etkili olalım

Bir okul yöneticisi işi gereği insanlara

sözlü olarak hitap etmek zorundadır.

Kendi eğitim hayatınızı bir düşünün;

okul törenlerinde beklemenin bazen dayanılmaz

olduğunu hissetmiş olmalısınız.

Bir işkenceye dönüşen konuşmaları dinlemenin

nesi bu konuşmaları dayanılmaz

hale getirmektedir? Bu sorunun üzerinde

önemle durulmalıdır.

Çünkü öğrencilere çok önemli bilgilerin

kolaylıkla verilebileceği bir fırsat cömertçe

harcanmaktadır. Bizi dinleyen öğrencilere

hitap ederken öncelikle onların

farklı yaş gruplarından oluştuklarını hiç

unutmayıp onların sabırlarını zorlamamalıyız.

Şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki

etkili konuşma becerilerini kullanabilen

bir okul yöneticisi öğrencilere yaptığı her

bir konuşmayı bir eğitim fırsatına dönüştürebilir.

Okul müdürü olarak görev yaptığım bir

özel öğretim kurumunda çok güzel bir

uygulama yapmaya başladık. Öğrencilere

sabah törenlerinde bir soru soruyordum

“Çocuklar okulumuzda güne nasıl başlanır?

Cevap: “Güler yüzle.” Soru sormaya

devam ediyordum: “Okulumuzda gün

nasıl sona erer?” Öğrenciler hep birlikte

“Güler yüzle!” cevabını veriyordu. Özellikle

“Parolamız?” dediğimde “Başarı!”,

başarmak için “Mazeret?” dediğimde

“Yok” cevabını hep birlikte ve gür bir

sesle söylemeleri kendilerini ve dinleyen

herkesi motive ediyordu.

Sanatı sevip etkili yazalım

Bir okul yöneticisinin yazı yazma becerisi

ile resmi yazılara cevap vermekten daha

fazlasını kastediyoruz. Bir okul yöneticisi

aynı zamanda bir yazar hassasiyetinde olmalıdır.

Bir okul yöneticisi yalnızca günlük

tutmayı başarabilse bile her dönem

bir kitap yayınlayabilir. Böylece yazma

becerisini geliştiren bir eğitim yöneticisi

öğrencileri arasından da minik yazarların

ve sanatçıların yetişmesini teşvik etmiş

olur. Sanat sevgisi taşıyan bir okul yöneticisi

güzel sanatların her dalında faaliyette

bulunabilir ve sanatın okul

ortamında gelişmesine katkı sağlayabilir.

Yönetim gücümüzü sevgiden alalım

Bir eğitim yöneticisi arkadaşımdan “Eğitim

ilgi, sevgi ve bilgi işidir” sözünü işitmiştim.

Gerçekten eğitimin sevgisiz,

sevginin bilgisiz ve bilginin de ilgisiz bir

şekilde öğrenciye verilemeyeceğini duyarak

ve hissederek öğrendim. Bilgiyi, insanı

ve özellikle öğrenciyi sevmeyen bir

kişinin öğretmenlik mesleğini yapması

çok zordur.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Öğretmenlik, sevgi kahramanlarının

mesleğidir. Anneler karşılıksız seven en

büyük sevgi kahramanlarıdır. Öğretmenler

en az anne ve babalar kadar sevgi kahramanı

olmayı hak ederler. Bir öğretmen

öğrencilerini karşılıksız sever ve sevmelidir.

Bir okul yöneticisi öğrencilerine sevginin

gizemli atmosferini teneffüs ettirebilirse

inanın karşılaştığı disiplin sorunlarının da

önüne geçebilir. Sevginin verdiği otokontrol

çelik halatlardan daha güçlüdür.

Proje merkezli düşünelim

Bir okul yöneticisi akademik anlamda

proje üretimini bizzat teşvik etmelidir.

Böylece düşünmeye ve üretmeye verdiği

önemi bizzat davranışlarıyla gösterebilir.

Proje hazırlamak öğretmen ve öğrencinin

motive edilmesi ile yakından ilişkilidir.

Okullarımızda görev yapan idarecilerimizin

proje merkezli düşünmeyi benimsemesi

demek öğretmenlerimize proje

hazırlama konusunda rehberlik yapmaları

imkânının ortaya çıkmasını sağlar.

Öğretmenlerin proje hazırlama konusunda

teşvik edilmesi öncelikle proje konusunun

öğretmenlerin gündemine

alınmasını sağlar. Proje hazırlamak için

önce okul idarecileri ve öğretmenlerin

bakış açılarının değişmesi gerekir.

Statükonun olduğu yerde gelişim durur.

Bugün için şunu net bir şekilde ifade edebiliriz

ki, 2003 yılından itibaren içerisinde

İstanbul Milli Eğitim Müdürümüz

sayın Dr. Muammer Yıldız’ın da bulunduğu

bir ekip tarafından başlatılan yeni

öğretim programları hazırlama çalışmaları

ile devlet, çoğu özel öğretim kurumları

ve üniversitelerin önüne geçmiştir.

İstanbul’un donanımlı ve vizyoner bir

lider vasıflarına sahip olan bir İl Milli

Eğitim Müdürü tarafından yönetilmesi

gelişim ve değişim için önemli bir

fırsattır.

51


52

Makale

TÜRKİYE’DE YABANCI DİL EĞİTİMİ

Yrd. Doç. Dr. Sueda ÖZBENT

Marmara Üniversitesi

Her dilin yapısal özelliklerinin yanı sıra mantıksal özellikleri de farklıdır. Bu tip farklılıklar kendilerini özellikle

sayıların, tarihlerin ve saatlerin okunmasında gösterir. Bu gibi özellikler kültürel öğelerle birleşerek

o dili konuşan insanların o dildeki düşünce tarzlarını belirler ve düşündüklerini nasıl ifade edebileceklerinin

sınırını çizer.

Dil nedir, nasıl öğrenilir ve nasıl öğretilir?

İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını

bildirmek için kelimelerle veya

işaretlerle yaptıkları anlaşmaya “dil”

denir (TDK, 1983). Dil bir iletişim aracıdır

ve kökleriyle belli bir kültüre bağlıdır.

“Dil edinimi, insanların dili (dilleri)

nasıl anladıklarına ve konuştuklarına

dair bir süreçtir. Dil edinimi gramer kurallarını

ve kelimeleri ezberlemekten ibaret

değildir” (Özbent, 2008: 27). Bir dile

hakim olmak öncelikle ve özellikle o dili

doğru yerde ve doğru biçimde kullanmak

demektir. Bir dili konuşamadığımız

sürece o dili etkin bir biçimde kullanamayız

ve iletişim kuramayız. “Dil, toplumsal

yönü olan bir anlaşma aracıdır”

(Polat, 2001:35). “İletişimsel yetiyi”

edinmenin yolu ise öncelikle “kültürel

yetiyi” edinmekten geçer. Öyle ise dil

öğrenen bir kişinin sadece iki dil hakkında

bilgilerle değil aynı zamanda iki

kültür hakkındaki bilgilerle donatılması

gerekir. Kültür hakkında yeterli bilgiye

sahip olmayan kişiler bazı şeyleri yanlış

anlayabilirler veya kendilerini doğru biçimde

ifade edemeyebilirler. Aktaş’a göre

yabancı dil eğitimindeki asıl sorun gerek

ders kitaplarında gerekse bir ders sürecinde

temel dil becerilerini de kapsayan

iletişimsel yetinin kazandırılmasına ve

geliştirilmesine yönelik uygulamalara,

değişik stratejilere ve etkinliklere toplu

olarak yeterince yer verilmemesinden

kaynaklanmaktadır” (Aktaş, 2004: 45).

Kültürel bilgilerin aktarılabilmesi için

beden dilinin yanı sıra görsel ve işitsel

ders araç ve gereçleri de gereklidir. Her

dilin yapısal özelliklerinin yanı sıra man-

Eylül / 2010

tıksal özellikleri de farklıdır. Bu tip farklılıklar

kendilerini özellikle sayıların, tarihlerin

ve saatlerin okunmasında

gösterir. Bu gibi özellikler kültürel öğelerle

birleşerek o dili konuşan insanların,

o dildeki düşünce tarzlarını belirler ve

düşündüklerini nasıl ifade edebileceklerinin

sınırını çizer. Mevcut kelime hazinesi

her dilde farklı anlam yelpazeleri

içerisinde değerlendirilir. Türkçe ve yaygın

olarak öğretilen Almanca, İngilizce,

Fransızca gibi diller farklı dil ailelerine

aittirler ve bu sebeple yapıları ve işleyişleri

farklıdır. Bu durum öğrenme ve öğretme

güçlüklerine yol açmaktadır.

Öğrenilmesi gereken dil becerileri dinleme,

konuşma, okuma ve yazmadır.

Tam da konuşma ile ilgili ciddi sıkıntılar

vardır. Yabancı dil dersi için ideal sınıf

mevcudu 20 kişidir. Oysaki devlet okullarının

sınıf mevcudu çok kalabalıktır.

Elbette bunun çeşitli sebepleri vardır.

Fakat yabancı dil derslerinde 20-25 kişilik

şubeler oluşturulabilse çok iyi olur.

Yetersiz olan yabancı dil ders saatinin dışında

öğrencinin pratik yapabilme im-


kanı yoktur. Bu nedenle yabancı dil

derslerinin ağırlıklı olarak yabancı dilde

yapılmasında büyük fayda vardır. Yücel’in

de belirttiği gibi ölçme ve değerlendirme

açısından kolaylık sağladığı

için dersler ağırlıklı olarak yazma ve gramer

eksenli yürütüldüğünden konuşma

becerisini desteklemiyor ve “hedef dilin

kültürüne ait bilgiler aktarılamıyor”

(Yücel, 2008: 855). Ancak burada unutulmaması

gereken çok önemli bir

nokta; öğretmenin yabancı dili öğretebilmesi

için yabancı dili iyi bilmesi ve

bunun eğitimini almış olması gereğidir.

Oysa ki yabancı dilin 4. sınıftan itibaren

öğretilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan

yabancı dil öğretmeni sıkıntısı sınıf öğretmenlerinin

görevlendirilmesiyle aşılmaya

çalışılmaktadır. Ancak sınıf

öğretmenleri bu konuda eğitim almamışlardır.

Bu nedenle son derece doğru

bir düşünce ile yola çıkılmış olmasına

rağmen istenilen sonuç bu uygulama nedeniyle

mümkün olamayacaktır. Yabancı

dil eğitimi daha erken yaşlarda başlarsa

bu konuda daha başarılı olmak mümkündür.

Yapılan araştırmalar çocuk yaşlarda

yabancı dilin çok daha iyi ve çabuk

öğrenilebildiği yönündedir (Chomsky

1980; Wode 1988). Bu konuda çok sayıda

psikolengüistik araştırmalar mevcuttur.

Penfield/Roberts (1951) ve daha sonra

Lenneberg’in (1967) yaptığı klinik araştırmalar

ergenlik öncesi çocukların öğrenme

için her iki beyin lobunu

kullandığı, fakat ergenlik (Lenneberg’e

göre 12 yaş) çağında “kritik dönem”

diye adlandırılan evre ile beyin lobları

arasında görev paylaşımının meydana

geldiğini ve bu yaştan sonra dil ediniminin

yavaşladığını göstermiştir. Bunun

kanıtı olarak ergenlik öncesi herhangi bir

beyin lopunda meydana gelen hasarlarda

bu bölgenin görevini başka beyin bölgelerinin

üstlendiği gösterilmektedir. Yine

aynı çalışmada ergenlik sonrasında böyle

bir telâfinin mümkün olmadığı söylenmektedir.

Yapılan araştırmalar küçük

yaşta yabancı dil öğrenenlerin telaffuzlarının

o dili anadili olarak konuşanlardan

farksız olabileceğini göstermiştir. “Kritik

dönemin” tam olarak hangi yaşa tekabül

ettiği konusu tartışılsa da (Krashen

1973; Penfiel/Roberts 1959; Kinsbourne

1975; Brown/Jaffe 1975) Lenneberg’in

temel görüşü hâlâ geçerlidir. Ergenlik

sonrası dil edinimi ne kadar mükemmel

olursa olsun az da olsa aksan kalacaktır.

Üniversite sınavına odaklanan öğrenci

yabancı dili ihmal ederek

yabancı dilde gerekli olan süreklilik

bozulmakta ve az da olsa öğrenilen

yabancı dil unutulmaktadır.

Sınıfta oluşan monoton ders ortamı

güncel ve özgün iletişim

materyalleriyle ve çağdaş öğretim

ve eğitim araç gereçleriyle desteklenmelidir.

Günlük hayatta kullanmadığı veya ihtiyaç

duymadığı bir dili öğrenmek için

öğrenci çaba sarf etmemektedir. Öğrencilerin

büyük çoğunluğunun aileleri tarafından

desteklenemediği de bir

gerçektir. Yabancı dil bilmeyen anne ve

baba çocuğuna yardım edememektedir.

Ailenin eğitim düzeyi yükseldikçe ya-

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

bancı dile olan ilginin ve desteğin arttığı

bilinmektedir (Taşkaya, 2007: 770).

“Gardner (1973) de öğrencilerin ailelerinin

o dil grubuna olan tutumunun öğrenciyi

etkilediğini belirtmiştir (Akt.:

Taşkaya, 2007: 770). Bu durumda öğrenciye

niçin yabancı dil öğrenmesi gerektiği

öğretmen tarafından açıklanarak

öğrenciyi motive etmek gerekir.

Motivasyon eksikliği yabancı dil edinimini

ve öğretimini olumsuz yönde etkileyen

bir faktördür. İlkhan (2007)

motivasyon düşüklüğünün sebepleri arasında

“yabancı dil bilgisinin üniversite sınavının

ilk basamağında giriş puanlarına

katkısının olmamasını ve iletişim aracı

olarak kullanılmamasını” göstermektedir.

Üniversite sınavına odaklanan öğrenci

yabancı dili ihmal ederek, yabancı

dilde gerekli olan süreklilik bozulmakta

ve az da olsa öğrenilen yabancı dil unutulmaktadır.

Sınıfta oluşan monoton

ders ortamı güncel ve özgün iletişim

materyalleriyle ve çağdaş öğretim ve eğitim

araç gereçleriyle desteklenmelidir.

Fakat maalesef görsel öğeler olmadan

kaset çalardan dinleme yetersizken, çoğu

okulda bu bile mümkün değil. Taşkaya’nın

(2007) yaptığı araştırmaya göre

öğretmenlerden bazıları “okullarda hiç

yabancı dil ders araç-gereci olmadığını

belirtmiştir”(Taşkaya, 2008: 770; Karaca,

2008: 546). Ancak okulda teknoloji

destekli öğrenim materyali olduğu

bazı durumlarda ise öğretmenin bunları

nasıl kullanabileceği hakkında yeterli bilgisinin

olmaması nedeniyle bunlardan

gerektiği gibi faydalanamaması söz konusu

olabilmektedir (Karaca, 2008:

545). Bu durumda materyal kullanımı

hakkında hizmet içi eğitim seminerleri

faydalı olabilir. Aktaş (2004) görsel ve

işitsel araç gereçlerin derse olan motivasyonu

artırıp dersi renklendireceğini söylemektedir.

Öğretmenler araç gereçlerin

derste gerektiği gibi kullanılabilmesi için

ders saatinin artırılmasının gerekli olduğu

görüşündedirler (Karaca, 2008:

546).

53


54

Makale

Küçük yaştaki öğrencilere eğlenceli, sıcak ve kendilerini rahat hissedebilecekleri

bir ortamda bağlama dayalı bilgi sunulmalıdır. Bütünsel öğrenme

esas alınıp kelimeler öğretildikten sonra alfabe, yazım kuralları ve

ilerleyen süreçte de gramer kuralları öğretilebilir.

Küçük yaştaki öğrencilerin konsantrasyonunun

15-20 dakika ile sınırlı olduğunu

göz önünde bulundurarak onları

motive edecek ve dersten zevk almalarını

sağlayacak oyunlar, şarkılar, grup çalışmaları,

drama aktiviteleri vb. yöntemler

kullanılabilir. Öğrenci ne kadar çok

duyu organı ile derse katılırsa öğrenme

başarısı da o derece yüksek olacaktır. Öğrencinin

yaşına ve dil seviyesine göre

görme ve işitmeye, dersin içeriği ile

uyumlu uygulama ve oyunlar eşlik

ederse yabancı dildeki içerikler daha iyi

öğrenilecek ve kalıcı olacaktır. Küçük

yaştaki öğrencilere eğlenceli, sıcak ve

kendilerini rahat hissedebilecekleri bir

ortamda bağlama dayalı bilgi sunulmalıdır.

Bütünsel öğrenme esas alınıp kelimeler

öğretildikten sonra alfabe, yazım

kuralları ve ilerleyen süreçte de gramer

kuralları öğretilebilir.

Öğrenci belli bir melodi eşliğinde çağrışım

yöntemiyle öğrendiği İngilizce bir

kelimeyi seneler sonra bile hatırlayacaktır.

Çünkü müzik sayesinde dil merkezlerinin

ağırlıklı olarak bulunduğu sol

lopa sağ lop da eşlik eder. Öğretmenler

kitaplarla birlikte kaset, CD, DVD gibi

gereçlerin MEB tarafından verilmesinin

iyi olacağı görüşünde birleşmektedir

(Karaca, 2008: 546).

Bu sürecin sonunda öğrenciler üniversiteye

başladıklarında yetersiz yabancı dil

bilgisi ile gelmektedirler. Ancak mezun

olduklarında onları çetin bir iş hayatı

beklemektedir. Çoğu sektör küreselleşen

dünyada rekabet edebilmek için iyi dercede

en az bir, mümkünse iki yabancı dil

bilen eleman aramaktadır. Bu nedenle

hedef, öğrencilerin ikinci bir yabancı dil

öğrenerek üniversiteden mezun olmalarıdır.

Bunu başarabilmek için MEB’in ve

YÖK’ün işbirliği ve uyum içinde çalışmalarını

sürdürmeleri faydalı olacaktır

(İlkhan, 2007: 3; Ozil, 2008: 689).

Ozil’in (2008) de belirttiği gibi genel bir

sınav bunun sağlam temelinin atılması

yönünde gereklidir. “Öte yandan bu

genel sınav ortaöğretim ve üniversite arasında

yabancı dil açısından bir bağ kurulmasına

da yardımcı olacaktır.” (Ozil,

2008: 689). “Bunca emek ve yatırım ve

yabancı dil öğretiminin boşa gitmemesi

Eylül / 2010

için, bir an önce öğretim ve denetim sistemlerinin

ve koşullarının oluşturulması

gerekir” (Ozil, 2008: 690). YÖK’ün Haziran

2006’da hazırladığı ve 2007’de

kitap olarak yayımladığı taslak rapora (*)

göre “AB ülkelerinde öğrencilerin en az

iki yabancı dil bilmelerinin beklendiği,

öğrencilerin en az bir yabancı dil bilerek

liseyi bitirmelerinin gerekli olduğu,

ancak Türkiye’de üniversiteye gelen öğrencilerin

önemli bir bölümünün yabancı

dil bilmediği ve bu eksikliğin

giderilmesinin yükseköğretime kaldığı

vurgulanıyor” (Akt.: Ozil, 2008: 689).

Yücel, çalışmasını uyguladığı bölgedeki

öğretmenlerin “tamamına yakınının (3

öğretmen hariç) öğrendikleri dilin anavatanına

gitme imkânı bulamadıklarını”

vurgulamaktadır (Yücel, 2008: 857).

Tapan’ın da vurguladığı gibi Avrupa Birliği’nin

yabancı dil eğitim politikası her

Avrupa yurttaşının en az iki yabancı dil

bilmesi esasına dayanır. Yabancı dil öğretimi

uzun bir süreçtir. Liseyi yabancı

dil öğrenemeden bitiren bir öğrencinin,

seneler öncesine dayanan bu eksiğini

üniversite eğitimi ile birlikte gidermesi

çok zordur. Bu sürecin sonunda iyi bir

yabancı dil bilmeyen bir öğrenci istediği

işte çalışamayacak veya gelecek nesillere

yabancı dil öğretmekle yükümlü olursa;

kendisinin de iyi bilmediği bir dili öğretemeyecektir.

Dolayısıyla bu kısır döngünün

böyle sürüp gitmemesi için

yukarıda da belirtildiği gibi MEB’in ve

YÖK’ün birlikte yabancı dil eğitim

programları oluşturmaları elzemdir.

Öneriler:

- Yabancı dil derslerinin ilkokul 1. sınıfta

başlatılması ve ders saatlerinin mümkün

olan ölçüde artırılması yararlı olacaktır.

Küçük çocukların aklının karışmaması

için 1. sınıftaki uygulamanın dinleme

esaslı olmasında fayda vardır. Alfabe,

okuma ve yazma öncelikle anadilde edinilirse

öğrenci bu temel üzerine yabancı

dili daha güvenli bir şekilde kurabilecektir.

- 4. ve 5. sınıflar için yeni başlatılmış


olan bu olumlu kararın uygulama aşamasının

düzenli aralıklarla takip edilmesi

ve gözden geçirilmesi maksimum

verimin alınmasını sağlayabilir.

- Kitaplar öğrencilerin ilgisini çekecek

resimlerle ve yeni teknoloji ile birlikte

kullanılacak şekilde düzenlenebilir.

- Ders değişik aktiviteler ve çocuğa hitap

eden kitaplarla sevdirilmelidir.

- Okulların ders için gerekli olan araç gereçlerle

mümkün olduğunca donatılması

ve öğretmenlerin gerek bu araçların kullanımı

ve gerekse yabancı dil öğretimindeki

gelişmeler ile ilgili hizmet içi

eğitimlere düzenli olarak katılması yerinde

olacaktır. Kalabalık sınıfların yabancı

dil dersinde şubelere ayrılması iyi

olacaktır.

- İlköğretim ile başlayan yabancı dil eğitiminin

gelişimi genel olarak denetlenebilirse;

üniversite mezunlarının iyi bildikleri

bir yabancı dile ve belki de ikinci bir yabancı

dile sahip olmaları gerçekleşebilir.

- İngilizce her ne kadar lingua franca olsa

bile, sadece İngilizce ile yetinmeyip imkânlar

dahilinde Almanca, Fransızca ….

(*) T.C. Yükseköğretim Kurulu: Türkiye’nin yükseköğretim Stratejisi (Taslak Rapor). Haziran 2006 Ankara

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

gibi dillerin de seçenek olarak okullarda

sunulması yerinde olacaktır.

Kaynakça:

Aktaş, Tahsin (2004): Yabancı Dil Öğretiminde İletişimsel Yeti. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 12, 45-58

Aktaş, Tahsin (2008): Yabancı dil öğretiminde kültürlerarası yaklaşım. Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi Ulusal Kongresi, Bildiriler, Ankara: Bizim Büro Basımevi,

61-66.

Brown, J. & Jaffe,J. (1975): Hypothesis on cerebral dominance. Neoropsychologia 13, 107-110.

İlkhan, İbrahim (2007): Yabancı Dil Öğretiminin Sorun-Çözüm Bağlamında Değerlendirilmesi Üzerine.

www.yadem.comu.edu.tr/1stELTKonf/TR_Ibrahim_Ilkhan_Sorun_Cozum.htm. (10.2.2010)

Karaca, A. Feride (2008): İngilizce öğretmenleri derslerinde ne tür teknoloji destekli öğretim materyalleri kullanmaktadırlar? Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi Ulusal

Kongresi, Bildiriler, Ankara: Bizim Büro Basımevi, 544-547

Kinsbourne, M. (1975): e ontogeny of cerebral dominance. Aaronson & Rieber, 244-250.

Krashen, S. D. (1973 ): Lateralisation, language learning, and the critical period: Some new evidence. LL 23, 63-74.

Lenneberg, Eric H. (1967): Biological Foundations of Language, New York/London/Sydney: Wiley.

Ozil, Ş. (2008): Türkiye’nin yükseköğretim stratejisi ve üniversitelerde yabancı dil öğretimi. Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi Ulusal Kongresi, Bildiriler, Ankara:

Bizim Büro Basımevi, 686-690.

Özbent, Sueda (2008): Entegrasyon Sürecinde Dilin Önemi: Türkiye’deki Entegrasyon Kursları.Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü Yayını, İstanbul,

cilt 16, sayı/No: 1-2, 25-36

Özbent, Sueda (2007): Sınıfta Beden Dili. Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 2, 259-289

Penfiel, W. & Roberts, L. (1959): Speech and brain mechanismus. Princeton, NY: Princeton University Press.

Polat, Tülin (2001): Avrupalılık bağlamında kültür boyutuyla yabancı dil. Alman Dili ve Edebiyatı Dergisi. Studien zur deutschen Sprache und Literatur XIII,

İstanbul, 29-40.

Türkçe Sözlük, TDK, Ankara, 1983

Tapan, Nilüfer (2001): Eğitimde yeniden yapılanma çerçevesinde Almanca öğretmenlerinin yetiştirim sürecine eleştirel bir bakış. Studien zur deutschen Sprache

und Literatur XIII, İstanbul, 41-56.

Taşkaya, Serdarhan M. (2007): İlköğretim I. Kademede Yabancı Dil Dersine Giren Sınıf Öğretmenlerinin Karşılaştıkları Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Türkiye’de

Yabancı Dil Eğitimi Ulusal Kongresi, Bildiriler, Ankara: Bizim Büro Basımevi, 767-772

Wode, H. (1988): Einführung in die Psycholinguistik. eorien, Methoden, Ergebnisse. Hueber, Ismaning.

Yücel, Erdinç (2008): Devlet okullarında yürütülen yabancı dil eğitimine eleştirel bir bakış. Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi Ulusal Kongresi, Bildiriler, Ankara:

Bizim Büro Basımevi, 854-858.

55


56

Makale

GÜVENLİ İNTERNET KULLANIMI

Yrd. Doç. Dr. Ahmet AĞIR

İstanbul Üniversitesi

İnternet kullanımı çocukların ders çalışmasına, sosyal ilişkilerine, ebevynleri ile olan iletişimine engel olacak

ölçüde artmadan ve internet etkinlikleri bir kaçınma aracı halini almadan, internet kullanımını makul

ölçülerde sınırlandırılmalıdır. Var olan alışkanlığı yasakla sonlandırmaya çalışmak, internet kullanımını

hem daha çekici hale getirir, hem de ergenlikte çocuğun özel yaşamına müdahale olarak algılanır.

Günümüzün en önemli ve etkili aracı

olan Internet, kısaca “dünya üzerindeki

bilgisayar ağı” olarak tanımlanmaktadır.

İngilizce'de "uluslararası ağ" anlamına

gelen “international network” sözcüklerinin

birleştirilmesinden oluşmuştur. Bu

iletişim ağında bilgisayarlar birbirlerine

fiziksel olarak (kablolar, uydu bağlantıları,

vb.) bağlıdır. Bu bağlantılar sayesinde

herhangi bir yerden bilgisayar, cep

telefonu veya özel bir araç ile Internet’e

ulaşılabilinir.

Bugün iki milyara yakın insan bilgilenme,

haberleşme, eğitim, alış-veriş ve

eğlence amacıyla Internet’i kullanmaktadır.

Artık Internet, tüm insanların

günlük yaşamlarının vazgeçilmez öğelerinden

biri haline gelmiştir.

Internet’te sunulan hizmetler sürekli gelişmiş

ve özellikle son beş yıl içindeki gelişmeler

ile sadece sayfaları değil insanları

da birbirine bağlamaya başlamıştır. Bu

şekilde kullanıcılar sadece izleyen, tüketen

değil, aynı zamanda bilgi üreten,

yayınlayan, paylaşan bireyler haline gel-

mektedir. Günümüzde çocuklar ve gençler

nerede olurlarsa olsunlar, buldukları

her olanak ve zamanda (okulda, evde,

Internet kafede, oyun konsollarından,

dizüstü bilgisayarlardan ve/veya cep telefonlarından)

Internet’e erişmektedirler.

Bu kadar yaygın şekilde kullanılan Internet,

doğal olarak kötü niyetli insanlar

için de önemli bir ortam haline gelmiştir.

Bu yüzden Internet’in güvenli bir şekilde

kullanması gerekliliği ortaya

çıkmıştır. Özellikle Internet’e daha kolay

ve sürekli erişim için mobil teknolojilerinin

kullanımının yaygınlaştırılmaya çalışılması,

güvenliğin önemini bir kat

daha arttırmaktadır.

Eylül / 2010

Bu yeni aracı kullanan yetişkinler sahip

oldukları bilgi, tecrübe ve sezgileri ile

zaman zaman sorunlar yaşasalar da

yollarını bulabilmektedirler. Fakat çocuklar

bu yeni ortamında ortaya çıkan

tuzaklara çok açıktırlar ve mutlaka bilgilendirilmeleri

ve bilinçlendirilmeleri gerekmektedir.

Ancak burada temel sorun,

ebeveynlerin de bu yeni aracın olası tehlikeleri

ve nasıl korunulacağı ve nasıl bilinçli

bir kullanıcı olunacağı konusunda

bilgisiz olmaları veya gerekli bilgilere

ulaşamamalarıdır.

Çocuklar ve Internet Kullanımı

Çocuklar ve gençler Internet’i mesajlaşmak,

gezinmek, oyun oynamak, bilgi

edinmek, anında sohbet etmek, resim,

müzik veya metin belgeleri bulmak, indirmek

veya değiş tokuş etmek için kullanmaktadır.

Bunlar arasında Internet’te

gezinme, okul arkadaşları ile anında veya

elektronik posta ile mesajlaşma gibi kullanımlar

ilk sırada yer almaktadır. Arkadaşlıklarını

sürdürmek, arkadaşlar veya

arkadaşlık hakkında konuşmak, sosyal

yaşantıları paylaşmak, gündelik olaylar


hakkında sohbet etmek sosyal ilişkilerini

sürdürmelerini sağlamaktadır. Mesajlaşma,

ergenlik çağındaki çocuklar tarafından

can sıkıntısından kurtulmanın

bir yolu olarak da görülmektedir.

Kızlarla erkeklerin Internet kullanımları

arasında da bazı farklar vardır. Genellikle

kızlar mesajlaşmayı tercih etmekteyken,

erkekler çoğunlukla Internet’te gezinmekten

hoşlanırlar. Bazı çocuklar, yalnızlık

duygusundan kurtulmak için

Internet’te tanımadıkları kişilerle de tanışıp

iletişime geçerler. Dolayısıyla, söz

edilen Internet kullanımları, çocuğun

sosyalleşme süreci içinde, kendini tanıması,

kendi doğru ve yanlışlarını, kurallarını,

değerlerini ve normlarını sınaması

için başka sosyal etkileşimlere ek olarak

kullandığı birer araçtır.

Çocukların İnternet Kullanırken

Karşılaşabilecekleri Olumsuzluklar

Bilgisayar oyunları da doğal olarak çocuklara

çok çekici ve eğlenceli gelmektedir.

Gelişen teknolojiler ve ortamlar

sayesinde görselliği artan oyunlar, hem

yetişkinlerin hem de çocukların ilgisini

çekmektedir. Birçok gencin ve çocuğun

boş zamanlarını değerlendirmek için seçtiği

video oyunlarının yaklaşık %80’ini

şiddet içermektedir. Şiddet içerikli

bilgisayar oyunları çocuklarda şiddet

eğilimlerinin ortaya çıkmasına neden

olabilmektedir. Bu durum, ebeveynleri,

video oyunlarının çocukların davranışlarını

olumsuz etkileyebileceği ihtimali

üzerinde düşünmeye sevk etmektedir.

Oyunlar, çocuklar tarafından her geçen

gün daha çok oynanmakta ve tüketilmektedir.

Oynanan bir oyun nerede ise

bir daha oynanmamakta ve yeni oyunlar

aranmaya başlanmaktadır. Bu şekilde

çocuklar da tüketim toplumunun bir

parçası haline gelmektedir.

Çocuk İstismarcıları

Çocuk pornografisi, kız ve erkek çocuklarının

cinsel istismarını içeren filmler ve

resimlerden oluşan, uluslararası olarak

da yasaklanmış olan zararlı pornografi

türüdür. Bu tür filmlerin çekilmesi,

üretilmesi, indirilmesi, dağıtılması, paylaşılması

ağır bir suçtur. Çocuk pornografisi

yayınları birçok ülkede yasadışı

olmasına rağmen bu sektör büyük bir

hızla genişlemektedir. Yılda 2 milyon

çocuğun bu amaçla kullanıldığı ve pazarın

20 milyar dolara ulaştığı tahmin edilmektedir.

Bu durumda sadece polisiye önlemler

yetersiz kalmaktadır. Her ne kadar ülkemizde

çocuk pornosu ile ilgili durum

tam olarak araştırılamamış olsa da internette

Google arama motorunda bu

isimle yapılan aramalarda Türkiye'den

dört şehrin dünya sıralamasında ilk 10’a

girmiş olması ülkemizde korku yaratmaktadır.

Bu sektör için çalışanlar çocuklara tuzak

kurup kendilerini çocuk gibi tanıtıp

önce güvenlerini kazanmaktadır. Zaman

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Bugün artık tüm dünyada milyonlarca üyeye sahip olan Facebook, FriendFeed,

Twitter, Myspace gibi sosyal ağlara Türkiye’den de yüz binlerce kişi üye olmaktadır.

Bunun yanında, forumlar da bir tür sosyal ağ olarak tanımlanabilmektedir.

Forumlar, içerisinde yüzlerce kişinin belirlenen herhangi bir başlık altında

e-postalarla tartışma yapabildiği, kişilerin görüşlerini ve bilgilerini kolaylıkla

paylaşabildiği sanal ortamlardır.

Eylül / 2010

içinde çocukları cinsel ve uygunsuz

hareketler yapmaya teşvik etmekte kimi

zaman da tehdit ederek amaçlarına ulaşmaktadırlar.

Çocuklar en çok akşam ve gece saatlerinde

tehdit altındadırlar. Kötü niyetli

kişiler gündüz çoğunlukla işte olduklarından,

eve döndüklerinde akşamlarını,

istismar edebilecekleri bir çocuk aramakla

geçirirler. Pornografik resimler,

tacizciler tarafından baştan çıkarmanın

bir aracı olarak kullanılır. Bu resimler

çocuk pornosu içerikli de olabilir.

Bunun amacı, yetişkinler ile çocukların

cinsel ilişkide bulunmalarının normal

olduğunu gösterme isteğidir. Aileler,

çocuklarının bu resimleri sadece bilgisayarda

değil, CD veya hafıza kartlarında

da saklayabileceklerini unutmamalıdırlar.

Çocuk tacizcileri amaçlarına erişmek

için ilk başta interneti kullansalar da bir

süre sonra telefonla da arayabilirler.

57


58

Makale

Bunun amacı, çocuğu telefonda da istismar

etmek veya dışarıda bir görüşme

ayarlayabilmektir. Çocuklar telefon

numarası vermeye isteksiz de olsa cinsel

tacizciler kolaylıkla kendi numaralarını

verirler. Çocuk bu numarayı aradığında,

telefonların arayan numarayı gösterme

özelliği sayesinde çocuğun telefon numarasını

kolaylıkla öğrenebilirler.

İnternet Bağımlılığı

Psikolojik sorunların görünen yüzü olarak

da değerlendirilebilecek internet ve

sohbet bağımlılığı, aslında bağımlı kişilik

hakkında ipuçları sunabilmektedir. O

nedenle sohbet başından ayrılmayan çocuğun

kişilik özelliklerinin incelenmesi

önemlidir. İnternette çok fazla vakit geçiren

bireylerin çok daha hassas, yalnız,

çabuk sıkılan, içedönük, kendine güveni

az olan, bağımlılık geçmişi ya da yatkınlığı

olan bireyler olduğu üzerinde durulmaktadır.

Sosyal Ağlar

Sanal ortamda sosyal iletişim kurmaya

yarayan ağlara “sosyal ağlar” (Social Networks)

denilmektedir. Genellikle ortak

özelliklerden (bölge, meslek, okul, hobi,

vb.) hareketle yola çıkan, çok sayıda

üyesi bulunan ve üyelerin birbirleri ile ilgili

daha fazla bilgi edinebildikleri ortamlar

olan sosyal ağlar günümüzde çok

popüler olmuştur. Bugün artık tüm

dünyada milyonlarca üyeye sahip olan

Facebook, FriendFeed, Twitter,

Myspace gibi sosyal ağlara Türkiye’den

de yüz binlerce kişi üye olmaktadır.

Bunun yanında, forumlar da bir tür sosyal

ağ olarak tanımlanabilmektedir. Forumlar,

içerisinde yüzlerce kişinin

belirlenen herhangi bir başlık altında epostalarla

tartışma yapabildiği, kişilerin

görüşlerini ve bilgilerini kolaylıkla paylaşabildiği

sanal ortamlardır. Dolayısıyla,

forumların da yukarıda bahsedilen sosyal

ağlar ile bu yönüyle ortak özelliklere

sahip olduğu söylenebilir. Bu tür ağlarda

çocukları ve gençleri bekleyen en

büyük tehlike, kimliklerini açığa çıkaracak

kişisel bilgileri vermeleri ve fotoğraflarını

ekleyerek tamamen tanınır,

ulaşılabilir bir hale gelmeleridir.

Sohbet Odaları

İnternette “sohbet”

(chat) ve “anında

karşılıklı mesajlaşma”

(Instant

Messaging-IM ) internet

üzerinden

olarak karşılıklı iki

veya daha fazla kişi

arasında yazışarak

kurulan iletişimdir.

Windows Live Messenger,

Yahoo, Messenger,

Skype vb.

kullanıcıları bu hizmetlerinden ücretsiz

yararlandırmaktadır.

Günümüz teknolojileri, çevrimiçi olarak

sohbet etmeyi, birbirini görerek (bilgisayar

kameraları aracılığı ile) ve üstelik bedava

olması nedeni ile daha da çekici

hale getirmektedir. Bu hizmetlerden yararlanan

kullanıcılar arkadaş listelerine

ekledikleri kullanıcıların çevrimiçi (online)

olup olmadıklarını, çevrimiçi iseler

meşgul olup olmadıklarını görebilmekte,

sohbet etmek veya karşılıklı mesajlaşmak

istemedikleri kişileri engelleyebilmektedirler.

Çocuklar ve gençler anında karşılıklı

mesajlaşma sırasında birbirlerinin

arkadaşları ile de mesajlaşırlar. Bu yüzden

arkadaşlarının arkadaşının da güvenecekleri

kişiler olduğunu düşünürler.

Eylül / 2010

Oysa anında karşılıklı mesajlaşma çok

özel bir iletişim şeklidir ve özen gösterilmelidir.

Sohbet odalarında, istenmeyen davranışlarda

bulunanlar, bazı sitelerde gönüllü

kişiler tarafından gözlemlenir ve

uygunsuz yazı ve davranışlarda bulunanların

o ortama tekrar girişleri engellenir.

Böyle bir denetimin olmadığı

ortamlarda ise yine çocuklar açısından

tehlikeler doğabilmektedir.

Güvenli bir İnternet İçin Ebeveynlere

Öneriler

• Öncelikle, çocukla karşılıklı güvene dayalı

ve iletişime açık bir ilişki kurulmalıdır.

Böylece, çocuklar internet

ortamlarında rahatsız edici kişi veya durumlarla

karşılaştığında ebeveynden yardım

alabileceği güvenine sahip olur.

• Çocukların internette şiddete, pornografiye

veya benzer olumsuz uyaranlara

maruz kalmaması için öncelikle, internet

erişimi için gerekli filtreleme programlarının

bilgisayarda olması

sağlanmalıdır.

• Aileler bilgisayar ve video oyunlarının

çocuklar üzerinde zararlı etkileri olabileceğini

göz önüne alarak onları ekran başında

çok uzun süre kalmalarına izin

vermemelidirler. Oynadıkları oyunların

içeriğine de mutlaka sınırlandırmalar getirmeli

ve denetlemelidirler.

• Ebeveynlerden en az biri, çocuklar

kadar interneti tanımalı ve kullanabiliyor

olmalıdır. Böylece, çocuğun Internet’te

neler yaptığı hakkında bilgi sahibi

olunabilir ve onun neyle uğraştığı takip

edilebilir.

• Çocukla birlikte internette zaman geçirmeli

ve ona interneti kullanma biçimleri

konusunda model olunmalıdır.

Birlikte bilgi aramak, kişisel internet sayfası

hazırlamak veya resim ve müzik dosyaları

bulup indirmek, çocukla kaliteli

zaman geçirilmesini sağlar.

• Evdeki kişisel bilgisayar herkesin gözü

önünde ortak bir yaşam alanında bulundurulmalıdır.

Böylece, bazı istenmedik

durumların daha ortaya çıkmadan

önüne geçilebilinir.


• İnternetin olumsuzlukları ve internette

çocukların karşılaşabileceği istenmedik

durumlarda neler yapabileceği hakkında

çocuklar bilgilendirilmelidir. Örneğin,

çocuğun rahatsız eden iletişimleri sonlandırabileceğini

hatta gerekirse internetten

çıkabileceğinin söylenmesi bile

çocuğun kendine güvenmesini ve kontrolün

kendisinde olduğu inancının gelişmesini

sağlar.

• İnternet kullanımı çocukların ders çalışmasına,

sosyal ilişkilerine, ebevynleri

ile olan iletişimine engel olacak ölçüde

artmadan ve internet etkinlikleri bir

kaçınma aracı halini almadan, internet

kullanımını makul ölçülerde sınırlandırılmalıdır.

Var olan alışkanlığı yasakla

sonlandırmaya çalışmak, İnternet kullanımını

hem daha çekici hale getirir, hem

de ergenlikte çocuğun özel yaşamına

müdahale olarak algılanacağı için işe yaramayabilir.

Her zaman belli zaman dilimlerinde

ve belli bir süre için internet

kullanımı alışkanlığı getirilmelidir.

• İnternet kullanımı çocuğun

gündelik yaşamını sekteye

uğratacak bir düzeye

geldiyse, okuldaki rehber

öğretmene veya bir uzmana

başvurarak durumla

başa çıkabilmek için profesyonel

yardım alınmalıdır.

Sonuç

Fiyatları ucuzlayan özellikleri artan internet

erişimi için geliştirilen ADSL teknolojisi

ile evlerde, okullarda internet

rahatlıkla kullanılabilir olmuştur. Tüm

bu gelişmeler sonucunda doğal olarak

çocukların internet kullanımı artmıştır.

Bu artış ile olumlu gelişmeler yaşandığı

gibi yavaş yavaş bazı olumsuzluklar da

ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ortaya çıkan sorunlara bakıldığında “internet”

sorunların nedeni gibi görünmektedir.

Oysa sadece bir araç olan

internet, kullanıcısına istediği şekilde

hizmet etmektedir. Dolayısı ile sorununun

gerçek kaynağı internet değil

“kullanıcı” dır. Kullanıcının yanlışları,

yetersizliği, bilinçsizliği onun olumsuzluklar

yaşamasına, zarar görmesine

neden olmaktadır.

Benzer sorunlar aslında

uzunca bir süre önce

ortaya çıkan ve

halen devam

eden televizyon

kullanımında da görülmüştür.

Çocuklar gereğinden uzun

süre ve yaşlarına uygun olmayan programları

izleyerek olumsuzluklar yaşamışlardır

ve halen de yaşamaktadırlar. Bu

sorunun yanına ek olarak artık internet

de gelmiştir.

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Ortaya çıkan internet kaynaklı sorunlar

bazı farklılıklar gösterse de hem TV kullanımında

hem de internet kullanımında

çözüm, “bilinçlenme”dir. Bu bilinçlenme

hem ebevynlerde hem de çocuklarda

olmalıdır. Yeni iletişim teknolojileri

çok hızlı geliştiği, değiştiği ve

yaygınlaştığı için kullanıcı kitlesi ortaya

çıkan olumsuzlukların farkına geç varmaktadır.

Yeni teknolojiler her ne kadar

basitçe ve kolaylıkla kullanılması için tasarlanmış

olsalar da ebevynlerin, bu yeni

araçların kullanımı, özellikleri ve olası

zararları hakkında bilgi edinmeleri gerekmektedir.

Son olarak, televizyonda olduğu gibi,

internet araçlarında da reklamlardan

gelir elde etme işlemi yaygınlaşmıştır.

Ücretsiz olarak kullanılan birçok internet

uygulaması, gelirlerini reklamlardan

sağlamaktadır. İnternet reklamları

genelde kullanıcılardan elde edilen bilgilere

göre, kullanıcıya

özel reklamlar

olarak hazırlanıp yay

ı n l a n m a k t a d ı r.

Günümüzde artık reklamların

internette ve

cep telefonlarında yayınlanması

için projeler ve teknolojiler

geliştirilmektedir.

Çok yakında cep telefonlarında

reklamlar ile karşılaşılacak

ve çocuklar bu reklamların

muhtemel olumsuzluklarına maruz kalacaktır.

Bu tür olumsuzluklar için en

önemli önlem “bilinçlenme”, “bilinçli

kullanıcı” olmaktır.

Kaynakça:

Ağır, A. Bilgisayar Oyunları ve İlköğretim Öğrencilerinin Bilgisayar Oyunu Oynama Alışkanlıkları, Oyun Tercihleri. "Yeni İletişim Ortamları ve Etkileşim Uluslararası

Konferansı", İstanbul. , (2006)

Canbek , Gürol – Sağıroğlu, Şeref. Çocukların ve Gençlerin Bilgisayar ve Internet Güvenliği, Politeknik Dergisi, Cilt:10 Sayı: 1, 2007, s. 33-39,

Sharples, Mike ve diğerleri, E-safety and Web 2.0 for children aged 11–16, Journal of Computer Assisted Learning, 25, 2009, s.70–84

Tönel, Adnan. Uzaktan Kumandalı Çocuklar, Hayykitap, İstanbul, 2007.

Turam, Emir. Televizyon ile Yetişen Nesil Ekranaltı Çocukları, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1996.

Vessey, Judith A.; Lee, Joanne E. Violent Video Games Affecting our Children. Pediatric Nursing, Vol.26, No:6, November December 2000, s.607.

Ek kaynaklar: http://www.guvenliweb.org.tr / http://www.guvenlicocuk.org.tr / http://www.ihbarweb.org.tr

Eylül / 2010

59


60

Makale

TOPLUMSAL ÇEVRE

BİLİNCİNİN KAZANILMASI

Yrd. Doç. Dr. Ülkü Alver ŞAHİN

İstanbul Üniversitesi

Çevre ile ilgili konularda aktif katılım sağlayacak, olumsuzluklara karşı tepki oluşturacak, bireysel çıkarların

toplumsal çıkarlardan ayrı düşünülemeyeceği gerçeğini kavratacak bir eğitim yöntemi ve halkın

katılımını amaçlayan eğitim sistemi, kitlelerin düşünme ve karar verme gücünü de geliştirecektir. Çevre

eğitimi, yalnız bilgi vermekle kalmamalı, insan davranışına da etki etmelidir.

Giriş

Anayasamızın 56. maddesinde "Herkes

sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama

hakkına sahiptir, çevreyi geliştirmek,

çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini

önlemek devletin ve vatandaşların

ödevidir." ifadesi yer almaktadır.

Hem anayasamızda hem de 2872 Sayılı

Çevre Kanunumuzda, devlete görevler

verilmesinin yanında çağdaş bir yaklaşımla

bireylere de çevrenin korunması

için sorumluluk vermektedir. Bireysel

olarak çevrenin korunmasında temel

olan ise kişilerin çevre duyarlılığı ve bilincine

sahip olmasıdır. Bu bilincin kazanılmasının

ise en önemli ve kalıcı yolu

beşikten – mezara eğitimdir.

Çevre eğitiminde bireylere çevrenin

önemi konusunda farkındalık yaratmak

en temel hedef olmalıdır. Bireyler çevre

konusunda bilgilendirilmeli, bilinçlendirilmeli

ve bu bilgileri günlük yaşamlarında

kalıcı davranış değişikliklerine

dönüştürebilmeli ve sorunların çözümünde

katkı sağlamalıdırlar. Böylelikle,

tüketim bilinci olan, ihtiyacı kadar tüketen,

gelecek nesillere karşı sorumlu ve

duyarlı çağdaş çevre bilincine sahip yeni

insan modelleri geliştirilmiş olacaktır.

Çevre Kirliliğinin Tanımı

Çevre kavramı canlı yaşamının sürdüğü

“biyosfer”’deki tüm bileşenleri içerir. Yaşadığımız

çevre doğal çevre ve yapay

çevre olarak sınıflandırılabilir. Doğal

çevre canlı yaşamının sürdüğü fiziki ve

biyolojik ortamdır. Yapay çevre ise, insanların

doğal kaynakları kullanarak

Eylül / 2010

oluşturduğu ortamlardır. Hava, su ve

toprak çevrenin fiziki bileşenleridir. Bitkiler,

hayvanlar ve mikroorganizmalar ise

biyolojik çevre unsurlarıdır. (Çınar,

2008) Çevredeki doğal denge ancak bu

fiziki ve biyolojik bileşenler arasındaki

uyuma bağlıdır.

Çevre kirliliği; insanlara ve onların tüm

aktivitelerine olumsuz yönde etki yapan

çevre değişikliği veya kaynakların yanlış

yerde, hatalı kullanımı, başka bir anlatımla

modern insanın ekosistemi, ekolojik

yönden kabul edilemeyecek şekilde

zorlaması olarak tanımlanabilir. (Keleş,

1997)

İnsanoğlunun varlığından itibaren çevre

kirlenmesi mevcuttu. Ancak doğal denge

bu kirlenmeyi tolere edebilmekteydi.

Dünya nüfusundaki hızlı artış ve beraberinde

insanoğlunun rahat ve konforlu

yaşam arzusu sonucu oluşan 19. yüzyılda

sanayi devrimi ile birlikte çevre kirliliği

maksimum boyuta ulaşmıştır. Doğal

çevredeki su, toprak ve hava kirlenmekte

ve asit yağmurları, ozon tabakasında incelme

ve iklim değişimi gibi global kirli-


lik problemleri meydana gelmektedir.

Bunun yanında çarpık, betonlaşmış ve

sağlıksız kentler oluşmaktadır.

Fosil yakıt kullanımı, sanayileşme, hızlı

nüfus artışı, enerji üretimi, ormansızlaşma

gibi etkiler sonucunda atmosfere

salınan gazlar sera etkisinde artış yaratmaktadır.

Bu durum, dünya yüzeyinde

sıcaklığın artmasına ve küresel ısınmaya

yol açmaktadır. Ağaçlandırma, ormancılık

faaliyetleri ve orman yangınları ile

mücadele etmek iklim değişikliğini önlemede

en önemli unsurdur. Toplumsal

kalkınma süreci hızla devam ederken,

teknolojik gelişmelerin ve ulusal politikaların

çevreye duyarlı sistemler ile

bütünleştirilmesi doğal dengenin korunmasında

en etkin yöntem olacaktır.

Çevre kirlenmesinin oluşumundan insanlar

sorumlu olduğu gibi önlenmesi de

insanların elindedir. Bunun için toplumların

çevre bilincine sahip bireylerden

oluşması sağlanmalıdır.

Çevre Bilinci

Günümüzde insanoğlu doğayı sınırsızca

kullanmaktadır. Doğanın verdiklerinden

yararlanmak yetersiz kalmış ve bilim ve

teknoloji gelişmesi ile doğaya üstünlük

kurma eğilimi başlamıştır. İnsanlığın

varlığı doğal kaynakların varlığı ile sürdürülebilecektir

ve bu kaynakları kirleten

insanlık korumak ve temizlemekle

de yükümlü olmalıdır. Ancak doğal kaynakların

ve çevrenin korunmasının, bireyler

üzerinde kanuni yaptırımlar

uygulayarak yapılması kalıcı ve sürdürülebilir

değildir. Çevre kirliliğinin önlenmesi

için en temel çıkış noktası çevre

bilincini kazanmış bireylerin toplumları

oluşturmasıdır.

Çevre bilinci; temelde çevre duygusuna

sahip olunmasıdır. Çevre konularında

bilgisi olan, yorum yapabilen, ilişki kurabilen

ve duyarlı olan bireyler çevre

duygusuna sahiptir. Çevre ile ilgili edinilen

bilgilerin yaşamsal davranış biçimine

dönüştürülmesi gerekir. Aşırı

tüketimin kontrol altına alınması, kay-

nakların daha iyi kullanma imkânlarının

geliştirilmesi, atıkların geri dönüşümünün

ve tekrar kullanımının sağlanması

ve yeni, temiz enerji kaynaklarının kullanımının

tercih edilmesi gibi çevre konuları

bu davranış biçimine sahip

bireylerin oluşturduğu toplumlarda

mümkün olacaktır.

Çöpleri toplatarak çocuklara da yetişkinlere

de çevre bilinci kazandırılamaz ve

onlara çevre eğitimi verilemez. Bu yaklaşım,

ancak ve ancak popüler ve anlamsız

bir yaklaşımdır. Önemli olan, çöpün

ne olduğunu kavratmak ve çevreye atıl-

ması ile oluşacak sorunların ve bu sorunların

bireylerin yaşamını nasıl

olumsuz etkileyeceğini öğretmektir. Bu

yaklaşımla ancak bilinçli toplumlar oluşturulabilir,

bu da ancak etkin bir toplumsal

eğitim ile başarılabilir.

Çevre Eğitimi

Çevre eğitimi, tüm dünyanın gündeminde

olan çevre sorunlarının ortaya çıkardığı

bireysel ve toplumsal bir ihtiyaç

haline gelmiştir. Çevre eğitimi; örgün

eğitim, yaygın eğitim ve hizmet içi eğitim

olmak üzere üç ana başlık altında

toplanabilir. (TÇA, 2004)

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Eğitimlerde bireylerin yaşadıkları çevreyi

fark etmeleri, anlamlandırmaları ve koruma

tedbirlerini planlamaları sağlanmalıdır.

Örgün, yaygın ve hizmetiçi

eğitimler birbirine paralel yürümesi gereken

ve birindeki kitlenin diğerini etkileyeceği

iç içe geçen bir mekanizmadır.

(Şekil 1) Bireysel karakterin oluşumu 5

yaşına kadar olmaktadır. Çocuklar, kendisine

model seçtiği kişileri (aile fertlerini)

taklit ederek oluşturduğu

davranışlarını öğrendiği bilgiler ile birleştirirler.

Model olan kişilerin davranışları

ile öğrettikleri arasında uyum

olmalıdır, çocuk çelişkiye düşmemelidir.

“Yeşili Koru” ifadesi çocukta etki yaratmaz,

aile bireylerinin bunu uygulamalı

olarak anlatması kalıcı ve işlevsel bir etki

yaratacaktır. Bireylerin çocuklukta oluşan

bu karakter ve davranış yapısı ilköğretim

ve ortaöğretim sürecinde yeni

öğrenimlerle gelişir. Dolayısı ile bireysel

eğitimde en temel nokta ailedir. Bilinçli

ve duyarlı bir ailede yetişen çocukların

alacağı çevre eğitimi daha etkin sonuçlar

verecektir ve kalıcı ve bilinçli davranış

değişiklikleri yaratacaktır.

Yaygın eğitimde iletişim araçları ile (televizyon,

gazete, intenet vb.) çevre konuları

sürekli işlenmelidir.

61


62

Makale

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için

kullandıkları, çevrelerinde bulunan

doğal kay-nakları gelişigüzel değil, rasyonel

kullanmaları için gerekli ve sürdürülebilir

bir bilincin kazanılması

öğretilmelidir.

Ailede çevre bilincinin temelini atan çocuklar

eğitimleri süresince (anaokul, ilköğretim,

ortaöğretim ve yüksek öğretim)

sürekli çevre konusunda doğru ve aktif

bilgi almalıdırlar. Çevre eğitimi disiplinler

arası bir eğitim yöntemi ile yapılmalı

ve çocuklarımızın bilgiyi sentezleyebilmesi

sağlanmalıdır. Eğiticilerin hangi disiplinde

eğitim verirlerse versinler

mutlaka öğrenciler üzerinde çevre duyarlılığı

yaratacak bir program çerçevesinde

hareket etmeleri sağlanmalıdır.

Çevre tek bir derste mevcut durum anlatılarak

geçilmemelidir. Çevre eğitimi,

eğitim sistemi içinde aktif olarak irdelenen

ve kirliliğin tanımı uygulamalı ve

görsel olarak mevcut müfredat içerisindeki

ilgili ünitelere monte edilerek yapılmalıdır.

Çevre eğitimi güncel

Kaynaklar:

konulara vurgu yapan dinamik bir sistemle

yapılmalıdır. Bunun için tüm eğiticilerin

çevre konusunda eğitimler

alarak bilinçli toplumlar yetiştirmeyi hedeflemesi

gerekir.

Kamu kuruluşlarında çalışan özellikle

yöneticiler olmak üzere tüm çalışanlara

Çevre eğitimi güncel konulara

vurgu yapan dinamik bir sistemle

yapılmalıdır. Bunun için tüm eğiticilerin

çevre konusunda eğitimler

alarak bilinçli toplumlar yetiştirmeyi

hedeflemesi gerekir.

çevre eğitimi verilmelidir. Kamuda yapılacak

tüm projeler ve planlamalar gelecek

nesilleri doğrudan etkileyen

işlevlerdir ve bu nedenle kamuda çevreyi

düşünen duyarlı ve bilinçli bireylerin

görev alması sağlanmalıdır. Özel sektör

yöneticileri ve çalışanları da çevreye duyarlı

kişiler olmalı ve faaliyetlerinde çevre

korunması öncelikli hedef haline gelmelidir.

Türkiye’de özel sektör çevre korun-

Eylül / 2010

masını mevcut sistemde kanunu zorunluluklar

nedeni ile yerine getirmektedir

ve günü kurtaran çözümler üretmektedir.

Ancak çevrenin korunması günlük

planlama ile değil uzun vadeli sürdürülebilir

politikalar geliştirerek kalıcı olacaktır.

Bu bilincin tüm çalışanlara

kazandırılması eğitimler ile sağlanmalıdır.

Çevre ile ilgili konularda aktif katılım

sağlayacak, olumsuzluklara karşı tepki

oluşturacak, bireysel çıkarların toplumsal

çıkarlardan ayrı düşünülemeyeceği

gerçeğini kavratacak bir eğitim yöntemi

ve halkın katılımını amaçlayan eğitim

sistemi, kitlelerin düşünme ve karar

verme gücünü de geliştirecektir. Çevre

eğitimi, yalnız bilgi vermek ve sorumluluk

hissi oluşturmakla kalmamalı, insan

davranışına da etki yapmalıdır. Unutulmamalıdır

ki; geleceğimiz yapacağımız

tercihlerle şekillenecektir!

1) Keleş, R. 1997, İnsan Çevre Toplum, İmge Kitabevi yayınları ISBN 975-533-025-9.

2) Çınar, Ö. 2008, Çevre Kirliliği ve Kontrolü, Nobel Yayın Dağıtım ISBN 978-605-395-128-5.

3) TÇA (Türkiye Çevre Atlası); XVIII. Çevre Eğitimi, 2004, Çevre ve Orman Bakanlığı, ÇED ve Planlama Genel Müdürlüğü Çevre Envanteri Daire Başkanlığı.


İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

ÜÇ ÖYKÜ, ALTI DERS, BİR ÖZÜR

Hediye Ayanoğlu KESKİN

Bağcılar Lisesi

Belki bu şehre haksızlık ettiğimi önce kendime itiraf etmem gerekiyordu. Belki de yıllarca unutamadığım

bu üç hikâyede hep kötü adam diye İstanbul’u suçladığıma pişmanım. Yaslı, nazlı, boyalı, şımarık,

sevinçli, süslü gelin… Nice kavmin almak istediği taze… ‘’Taşım, toprağım altın.” diyerek bizi birbirimize

düşüren fettan… Oydu belki… Aklımızı çelen, iştahımızı kabartan…

1. Ders:

“Rüyalarımızı gerçekleştirmenin en iyi

yolu uyanmaktır!” (1)

Bundan yaklaşık yirmi yıl evvel elleri

öpülesi öğretmenim bu sözü düşünerek

mi duruyordu tezgâhın başında bilmiyorum.

Ancak 1989 yılının sömestr tatilinde

anımsayabildiğim en berrak resim

küçük bir maydanoz tezgâhının önünde

şubat soğuğuna teslim olmuş öğretmenimin

bir yandan da yeşillikleri satmak

için bağırmasıydı. Kendimi sarsılmış hissettim.

Sadece kürsüde veya tahtada görmeye

alıştığım, çoğu zaman insan mı,

melek mi olduğunu anlayamadığım öğretmenimi

meyvelerin, sebzelerin arasında

görmek tek bir his uyandırdı

içimde: “Utanç!”. Babamın ellerini daha

çok sıkmış, koca gövdesinin arkasına

saklanıp öğretmenimden maydanoz almasın

diye dua etmiştim…

Akşam babam öğretmenimi bana fark

ettirmemek(!) için başımı çevirdiğini,

beni arkasına sakladığını anlatınca annemin:

İstanbul büyük bir alacaklı, ona

hep borçlu kalacağız” cevabını yıllarca

unutamadım.

2. Ders:

“Başarıyı neden insanlığa hizmetimizin ve

onlarla ilişkimizin niteliği yerine, otomobilimizin

fiyatı ve maaşımızın çokluğuyla

ölçeriz!”(2)

1998 yılının yağmurlu bir kasım günü

Göztepe’den Beşiktaş’a gidiyorum. Mar-

Eylül / 2010

mara Üniversitesi, İstanbul gelininin sağ

koluna Abdülhamit tarafından takılan

bir altın bilezik… Sıradan ve bir o kadar

hem gözü hem bedeni yoran bir İstanbul

manzarası. Duraktayım… Panayırın

ortasındayım. Cebelleştiğim dersler

kadar yoruyor beni, gelen otobüse binmek

için o kalabalıkla savaşmak… Boş

yer kapmak ve genellikle kapalı olan

köprü yolunda bir nebze dinlenebilmek

uğruna ilk akbili basan olmak…

Bu rahatlığı bozan şeyse fakülte hocamı

bazen bindiğim otobüste görmek

olurdu. Manzara beni yıllar önce bir pazara

götürürdü… Duyduğum tek şey

yine utanç olurdu. Tek fark bu sefer hocamı

görmezden gelemeyişimden ibaretti.

Oturduğum yeri kendisine

bırakmam için başka bir yol olsa denerdim…

Acaba suçlu İstanbul trafiği mi?

Yoksa ben Martin Luther’in cümleleriyle

başlamamalı mıydım bu hikayeye?..

3. Ders:

“Kaç yaşında olduğunu bilmesen, kaç yaşında

olurdun?”(3)

Coelho der ki: “Çocuklardan öğrenebi-

63


64

Öykü

leceğimiz üç şey, nedensiz yere mutlu

olabilmeleri, her zaman meşgul olacak

bir şey bulmaları, elde etmek istedikleri

şey için tüm güçleriyle savaşmalarıdır.”

Milenyum yılını unutamam. Ben

çocukken 2000’li yıllarda uzaylılarla konuşacağımıza,

Mars’a seyahat edip ışınlanacağımıza

o kadar inanmıştım ki; “Yıl

2001… Kaptanın seyir defteri uzay mekiğinin

dünyadan yüz bin ışık yılı uzakta

olduğunu yazıyor…” diye başlayan 80’li

yılların bilim-kurgu filmlerinin abartısına

mı, kendi saflığımıza mı kızacağımı

bilemiyordum.

Evet, milenyum yılını unutamam… Öğretmen

olmuş ve okul çıkışı sinema

önünde öğrencim Vasıf’ı dev gibi adamların

dev gibi ayakkabılarını boyarken

görmüştüm. Coelho’nun sözlerini o

zaman anımsamıştım işte… Çünkü

Vasıf hep gülümsüyordu… Boya sandığı

boyundan büyüktü ama meşgul olacak

bir şey bulmuştu… Savaşıyordu… Masallardaki

küçük orman cinlerine benziyordu.

Yanına yanaşıp kirli yüzünü

okşamıştım… Sormuştum… Şaşırmıştım…

Ve yine utanmıştım: “Burası İstanbul

hocam! Boğazı olan çalışır.

Boyacıııı!..” diye bağırıp yanımdan uzaklaşırken

duygu kardeşliğine gurur da eklenmişti.

Kaç yaşında olduğunu bilmesem Vasıf

kaç yaşında olurdu? Yakıcı sıcağına rağmen

yüzünü güneşe dönmüş bu çocuğun

gölgesi yolunu kapatmıyordu. Ah

unutmadan! Vasıf için önemli bir ayrıntı

değil gerçi ama onun kollarının doğuştan

hiç olmadığını, ayaklarıyla boya

yapıp, kalemi ağzıyla tutarak bana şiirler

yazdığını söylemiş miydim?

4. Ders:

“Gerçek her zaman görünen değildir.” (4)

Bunları neden anlattığımı bilmiyorum.

Belki bu şehre haksızlık ettiğimi önce

kendime itiraf etmem gerekiyordu. Belki

de yıllarca unutamadığım bu üç hikâyede

hep kötü adam diye İstanbul’u suçladığıma

pişmanım. Yaslı, nazlı, boyalı,

şımarık, sevinçli, süslü gelin… Nice kavmin

almak istediği taze… ‘’Taşım, toprağım

altın.” diyerek bizi birbirimize

düşüren fettan… Oydu belki… Aklımızı

çelen, iştahımızı kabartan… Ancak

o gelini ağlatan, o taşı toprağı talan eden,

denizini karartıp ormanını sarartan, ha

bire şişmanlatıp bizi kustuğunda kızan,

adına; trafik çilesi, gurbetin eli, geçim

derdi, dertler şehri diyerek kapının

önüne koyan bizler değil miyiz?!

Evet… Burada memur olmak meşakkat…

Burada öğrenci olmak sabır… Bu-

Eylül / 2010

rada zengin olmak ayrıcalık… Burada

öğretmen olmak fedakarlık… Burayı yaşamak

ise tarifsiz… Zira gerçek her

zaman görünen değildir.

5. Ders:

“İnsanlar kırmızı bir güle doğru koşarken

ayaklarının altında ezilen kır çiçeklerinden

habersizdirler.”

Madem günah çıkarıyorum, neden pişman

olduğumu sormayacak mısınız? İstanbul’u

affetmemi anlatacağım,

İstanbul beni affedene kadar. Nedim’in

İstanbul’un lale kokulu havasını soluyup,

şarkılar yazdığını anlatırken beni

dinlemek yerine şehre gelen bir rap grubunun

konserine bilet arayan öğrencilerim...

Aslında her şey sizinle başladı.

Verdiğim ödevi inatla internetten indirmek

istediğinizi söyleyince size Beyazıt

Devlet Kütüphanesi’ni gezmenizi şart

koşmuştum. Hayali bir kırmızı gül uğruna

koşup dururken ayaklarınızın altında

ezilen kır çiçeklerini ilk kez o

zaman fark edip onları toplatmaya karar

vermiştim…

Son Ders

“Damın karla kaplı olması evin içinde

ateş olmadığını göstermez.” (5)


Bu size vereceğim dersin temasıydı. Otobüse

doluşurken en azından “bir gün”

nasıl bir şehirde yaşadığınızı bilmenizi istemiştim.

Bakırköy’den E-5’e çıkıp Mecidiyeköy’den

Maslak’a uzanmıştık.

Gökdelenleri görünce sadece New York’ta

olmadıklarına kanaat getirmiştiniz.

Şaşkınlığınız geçmeden İstanbul kartpostallarının

vazgeçilmez resmi “Boğaz

Köprüsü” uzaktan görününce birbirinizi

dürtüp manzarayı seyre dalmıştınız.

Kızkulesi’nin hikâyesini soran arkadaşınıza

öykünün “kaderden asla kaçılamayacağı”

temasını işlediğini söyleyip yine

öğretmencilik oynamıştım. Yalıları içiniz

geçerek izlemiş, bazı korulukların içlerindeki

yalılarla beraber sultan hanımlarına

yüz görümlüğü olarak verildiğini

anlatınca inanmamış, yanlış zamanda

yaşadığınızı söyleyip gülüşmüştünüz.

Köprünün tam ortasında Asya Kıtası’ndan

Avrupa Kıtası’na, Batı’dan

Doğu’ya geçtiğimizi söyleyince alkışlamıştınız.

Çamlıca tepesine varınca simit yiyip çay

içmiştik… Artık sazlar çalınmıyordu

Çamlıca’nın bahçelerinde belki ama Nedim’in

şarkılarını hatırlamıştınız. Uzaktan

dünyanın ilk ve tek altı minareli

camii Sultanahmet ile kardeşi Ayasofya’yı

selamlamıştınız. Topkapı Sara-

yı’nın ihtişamı gözünüzü kamaştırmıştı.

Boğazdan geçen gemilerin iznimiz olmadan

dümen bile kıramayacağını öğrenince

kibirlenmiştiniz... Dünyada iki

kıtayı birbirine deniz altından bağlayan

ilk tüp geçidi anlatınca adını sormuş,

“Marmaray’ı” beğenmiştiniz. Kanlıca’dan,

Kandilli’den ilerleyip Anadolu

Hisarı’nın yarım bıraktığı işi karşıda yavuklusu

Rumeli’nin tamamladığını öğrenip

surlara el sallamıştınız… Hisarı

diken Fatih’in adına yapılan köprüden

dönüş yolculuğuna başlamıştık…

Sağımız Karadeniz, solumuz Marmara,

önümüz Avrupa, arkamız Asya… Altımızdan

geçen mavi atlasın, üstümüze örtülen

yeşil yorganın sarhoşluğu içinizi

ısıtmış olmalı ki başınızı cama dayamıştınız…

İrkildiğinizde otobüsün sizi tarihimizin

en köklü eserlerinden olan

İstanbul Üniversitesi’ne eski adıyla Darü’l-Fünun’a

getirdiğini görünce, inip

test kitaplarınızın kapaklarını süsleyen o

dev kapısını seyre dalmış, bir gün o kapıdan

geçeceğinizin hayallerini kurmuştunuz…

Ve… Semtin adını size sorduğumda

“Beyazıt” demiştiniz.. Adımlarınız sizi

ilerideki devlet kütüphanesine götürmüştü

de ecdadınızın her şeyi buradan

“ilimden, okumaktan” başlattığını anla-

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

mış gezimizin son durağının kütüphane

kapısı olduğunun farkına o zaman varmıştınız.

Artık kucağınız kır çiçekleriyle doluydu.

Soğuk olduğu hissedilen bu kent yaşattığı

acıların, içinde yaşayan insanlardan

kaynaklandığını söyleyemezdi. Çünkü

dili yoktu. O gün konuşamadıklarını

size göstermişti.

Soğuk olan bu kent aslında damı karla

kaplı olan ama içi sıcacık bir yürek

eviydi. İşte çocuklar! Ben kapıyı açıp

içeri girdim, ateşin yanına oturdum. Ellerimle

beraber yüreğimin de buzları

eriyince af dilediğim İstanbul’un bağışladığını

anladım beni…

Ders bitmiştir…

1. Sm Power

2. M.L. Kıng

3. Satchel Paige

4. Arısto

5. Berth Lahr

65


66

Gezi Yazısı

TARİHTE

EĞİTİME GÖNÜL VERENLER

Talha UĞURLUEL

Ne büyük insanlarmış, ne de güzel işler başarmışlar. Dünyayı yönetirken çevrelerine ilim irfan saçmış,

doğruda ve erdemde hep öncü olmuşlar. Peki ya şimdi bu güzel insanların torunları olan bizler neden

böyle olamıyoruz? Nedir bu pejmürdeliğimiz, ilim ve terbiye yoksunluğumuz? Nerede kaldı o büyük

medeniyet ve bizim fukaralığımız? Onları bu kadar yüce yapan şey neydi diye düşünüyorum.

Ağır ağır kaldırıyorum başımı saatlerdir

okuduğum tarih kitabından. Ne büyük

insanlarmış, ne de güzel işler başarmışlar.

Dünyayı yönetirken çevrelerine ilim

irfan saçmış, doğruda ve erdemde hep

öncü olmuşlar. Peki ya şimdi bu güzel

insanların torunları olan bizler neden

böyle olamıyoruz? Nedir bu pejmürdeliğimiz,

ilim ve terbiye yoksunluğumuz?

Nerede kaldı o büyük medeniyet ve

bizim fukaralığımız? Az önce binbir düşünce

içinde yükselen başım yeniden

omuzlarımın önüne düşüyor. Onları bu

kadar yüce yapan şey neydi diye düşünüyorum.

Onlarda olan, fakat bizde olmayan,

onların sonuna kadar bağlı

olduğu fakat bizim ihmal ettiğimiz şey

neydi?

Daha fazla duramıyorum dört duvar arasında.

Kaçarcasına uzaklaşıyorum tarih

kitaplarımın yanından ve sokağa atıyorum

kendimi. Araba gürültüleri, insan

kalabalıkları daha bir sıkıyor içimi. Kafamdaki

soruların cevaplarını bulamamanın

sıkıntısıyla başımı dinleyecek bir

yer arıyorum kendime. Hızlı adımlarla

uzaklaşıyorum kalabalıklardan. Başımı

kaldırıp etrafıma baktığımda binlerce insanın

arasında buluyorum kendimi ama

hiçbiri konuşmuyor, aksine sonsuz bir

sükut haliyle beni seyrediyor gibiler.

Belki de sorumun cevabını asıl sahiplerinden

öğrenmeliyim diyor ve önümde

uzunan mezarlığın içine dalıyorum.

Üzerini adımladığım taş yol beni etrafı

duvarlarla çevrili bir hazireye götürüyor.

Burada, Osmanlı Devleti’nin başında en

Eylül / 2010

uzun süre Şeyhülislamlık yapan Ebu’ssuud

Efendi yatıyor. Kabrinin başına gidiyor

ve ruhuna fatihalar gönderirken

uzun uzun düşünüyorum. Sen hayatta

iken herkes gelir sorunlarını sana açar ve

çaresini senin fetvalarında arardı. Ne

olurdu şöyle bir doğrulsan da bizim bu

zavallılığımızın sebeplerini söyleyiversen.

Gözyaşamı silerken buradan defalarca

geçmeme rağmen şimdiye kadar fark etmediğim

bir şey gözüme çarpıyor. Ebu’ssuud

Efendi’nin kabrinin hemen

dibinde sanki yerden yeni bitmiş gibi

duran küçük bir tuğla taş bina görüyorum.

Ne olduğunu öğrenmek için yaklaştığımda

bunun bir Sıbyan Mektebi,

yani İlköğretim Okulu olduğunu anlıyorum.

Üzerindeki yazıları incelediğimde

hayretim daha da artıyor. Çünkü

okulu yaptıran kişi bizzat Ebu Suud Hz.

Vefatı öncesinde de burada, kendi yaptırdığı

okulun bahçesinde gömülmek

istemiş. Bir mânâ veremiyor ve ilerliyorum.

Az ileride bulunan büyük Sadrazam

Sokullu Mehmet Paşa’nın türbesine

doğru yaklaşıyorum. Kesme taştan yapılma

bir kapıdan geçerek içeriye girdi-


ğimde avlu içinde, başka yapılar da dikkatimi

çekiyor. Türbenin iki köşesinde

iki ayrı bina. Hele bir tanesi çevresindeki

yirmiye yakın kubbeli odası ile ilerilere

doğru uzanıyor. Bunlar Sokullu Mehmet

Paşa’nın hayatta iken yaptırdığı

Medrese ve Darü’l-kurra binaları. Peki

Sokullu Mehmet Paşa neden İstanbul’da

bulunan ve kendisinin yaptırdığı iki

büyük camiden birinin bahçesinde değil

de burada yatmayı istemiş ve Mimar Sinan’a

türbesini buraya yaptırmıştı.

Sanki bana bir şeyler anlatıyor gibiler

ama tam kavrayamıyorum. Yürümeye

devam ediyorum. Köşeyi döndüğümde

19.yy’ın ünlü Kaptan-ı Deryalarından

Hasan Hüsnü Paşa’nın Türbesiyle karşılaşıyorum.

Türbenin tam karşısında ilginç

çatılı bir bina var. Kapısında “Fî hâ

kütübün gayyime ” yazıyor. “İçerideki

kitaplar sağlamdır, kıymetlidir.” Evet

burası bir kütüphane. Hasan Hüsnü

Paşa tarafından yaptırılmış, hem de tam

türbesinin karşısına. Buraya kitap okumaya

gelenler giderken Kütüphanenin

banisinin ruhuna da bir şeyler okusunlar

diye. Allah Allah mezarlıklar içinde

bir kütüphane diyor ve tüm şaşkınlığımla

ilerlemeyi sürdürüyorum.

Muhteşem bir türbe binasıyla daha karşılaşıyorum.

Burası Osmanlı Devleti’nin

35. Padişahı Mehmet Reşad’ın istirahatgâhı.

Kendisi hayatta iken Mimar Kemalettin

Bey’e yaptırmış burasını.

Hemen yanında gül kurusu renginde

büyük bir bina gözüme çarpıyor. Burasının

da bir okul olduğunu söylememe

sanırım gerek yok. Mehmet Reşad Han,

sağlığında bu okulu yaptırarak adını Reşadiye

Numune Mektebi koydurmuş ve

devletin diğer okullarına örnek olsun

diye düşünmüş. Okulun tüm masraflarını

da kendisi üzerine almış. İyi de

neden bu mezarlığa ve türbesinin hemen

yanına diye düşünüyorsanız, Mehmet

Reşad’ın vasiyetine kulak verin derim.

Türbesini bu okulun bahçesine yaptırırken

yanındakilere şöyle demiş yaşlı padişah;

“Ben çocukları çok seviyorum.

Yattığım yerden onların seslerini duymak

istiyorum. Bu sebeple benim türbemi

bu okulun bahçesine yapınız.”

Eğitime bu kadar önem veren atalarım

olduğunu görerek gururla bu iftihar tablosunun

da karşısından ayrılıyorum.

Yolumun bir sonraki köşesinde bir eğitim

kurumuyla daha karşılaşıyorum.

Ama artık eskisi kadar şaşkın değilim.

Burası Ünlü Kaptan-ı Deryalardan, ayrıca

Sadrazamlıkta yapmış olan Büyük

Hüsrev Paşa’nın türbesi. Ama türbesinin

üç yanını da hayır kurumları ile donatmış.

Medfun olduğu yapının hemen

duvar bitişiğinde büyük bir mektep var.

Diğer yanında ise talebelerin ikametleri

için odalar yaptırmış. Türbesinin tam

karşısına da ampir tarzda harika bir kütüphane.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Eğitime gönül vermiş bu yiğit insanların

eserlerinin şahsında artık bir mezarlıkta

gezmediğimin farkındayım. Buraya sadece

bir Eyüp Mezarlığı deyip geçmenin

yanlışlığının idrakinde olarak ilerlemeye

devam ediyorum. Peki bu eğitim gönüllüleri

sadece erkeklerden mi çıkmış. Bayanlardan

okul, kütüphane yaptıran

olmamış mı derken, birkaç adım ötemde

sorumun cevabı ile karşılaşıyorum. 3.

Mustafa’nın hanımı ve 3. Selim’in annesi

Mihrişah Valide Sultan’ın İmaret,

Sebil ve Sıbyan Mektebi bana Osmanlı’da

kadınların da hayır işlerinde erkeklerle

nasıl yarıştıklarını anlatır gibi

duruyorlar. Eğitime o kadar gönül vermişler

ki, ebedi istirahatgâhlarını seçerken

de okullarının bahçelerinde yatmayı

seçmişler.

Peki diyor diğer yanım, böyle hayırsever

hanımlardan başka kimler var. Bulmakta

gecikmiyorum. Aksaray’ın tam

orta yerinde hergün önünden binlerce

insanın geçtiği Sultan Abdülaziz’in annesi

Pertevniyal Valide Sultan yapılarını

hatırlıyorum. O muhteşem cami, bahçesindeki

kütüphane ve ünlü Pertevniyal

Valide Sultan Lisesi ile yaptırdığı bu

eğitim kurumlarının yanında yatan Pertevniyal

Sultan’ın türbesi. Peki başka

diyor yine şüpheci yanım. Zihnim kanatlanmışcasına

Çemberlitaş’a götürüyor

beni. 2. Mahmud haziresindeyim. 2.

Mahmud’un fesli sandukasının yanında

sessizce duran üzeri gümüş tellerle işli

67


68

Gezi Yazısı

puşideli sandukaya bakıyorum. Sultan

Abdülmecid’in annesi hayır eserleriyle

ünlü Bezmialem Valide Sultan yatıyor

burada. Bu hazire acaba hangi eğitim

kurumunun bahçesinde diye düşünüyorum.

Başımı kaldırdığımda yuvarlak

alınlıklı şirin pencereleri olan pembe bir

bina ile karşılaşıyorum. Burası hayırsever

annemizin 1849’da yaptırdığı Valide

Mektebi adıyla meşhur olan okul binası.

Bugün hala Cağaloğlu Anadolu Lisesi

olarak eğitim hizmetlerini sürdürüyor.

Birden mektebin açılış günü canlanıyor

gözlerimin önünde. Mutluluktan gözleri

yaşaran Bezmialem Valide Sultan haremde

okuttuğu talebeleriyle kapının yanında

duruyor. Herkes ellerini açmış

dualar ediyor.

Halkın önünde duran devrin padişahı

Sultan Abdülmecid ise annesinin okulunun

açılışını yaparken, halkını eğitime

önem vermeye teşvik etmek için kendi

çocukları Murat ve Fatma’yı da bu okula

kaydettiriyor.

Fransızca yayınlanan Le Journal de

Constantinople gazetesinin 24 Nisan tarihli

nüshasında okulun tüm masrafları-

nın Bezmialem Sultan tarafından karşılandığını

yazıyor. Ve yaptırdığı okulun

bahçesinde yatan bir eğitim neferini

daha selamlayarak oradan da ayrılıyorum.

Bu küçük zihni seyahat sonrasında yeniden

Eyüp yollarını adımlamayı sürdürüyorum.

Eyüp Camii’nin yanındayım.

Küçük bir kubbenin tam önündeyim.

Üzerinde Saçlı Abdülkadir Tekkesi yazıyor.

Dikkatli bir tetkikten sonra burasının,

devrin büyük Şeyhülislamı Hoca

Saadettin Efendi tarafından bir Darü’l-

Hadis olarak yaptırıldığı öğreniyorum.

Mimar Sinan’a inşa ettirilen ve içerisinde

Peygamber Efendimiz’in mübarek sözlerinin

öğretildiği bu sevimli binanın avlusuna

giriyorum. Beni, İstanbul’un en

büyük mezar taşları karşılıyor. Bunlar

Hoca Saadettin Efendi’nin mezarına ait

baş ve ayak taşları. Evet yanılmıyorum.

Bu büyük alim ve devlet adamı da yaptırdığı

okulun duvarının tam dibinde yatıyor.

İleride silüetini gördüğüm büyük külliyeye

doğru ilerliyorum. Burası Zal Mahmud

Paşa camisi. Fakat burada

Eylül / 2010

enterasan olan şey, bir camiyi çevreleyen

tam iki tane medrese olması. Caminin

bir kapısı bir okula, diğer kapısı diğer

okula açılıyor. Camiye girmek için okullardan

birinin içinden geçmek zorundasınız.

Allah’a giden yolun ilimden

geçtiğini anlatan bu mimarinin muhteşemliğine

bakınız. Medreselerin cami ile

kucaklaştıkları noktada da Zal Mahmud

Paşa ile 2.Selim’in kızı olan hanımı Şah

Sultan’ın birlikte yattıkları türbelerini

görüyorum.

Eyüp Mezarlığı’ndaki bu kısa gezim sırasında

sabahtan beri kafamı kurcalayan

sorunun cevabını artık biliyorum galiba.

Eğitime büyük önem veren, bu uğurda

servetlerini ortaya döken ve ölürken de

bu kurumların bahçelerine defnedilmek

isteyen insanlar başka ne ile açıklanabilir

ki. Zihnim eğitim neferi başka paşalar

düşünüyor ve bulmakta geçikmiyorum.

Çemberlitaş’ta Köprülü Mehmet Paşa

Külliyesi.

Tam Divan Yolu kenarında açık türbesi

ve türbeyi saran Medrese revakları ile o

da bambaşka bir tablo oluşturuyor Divanyolu

kıyısında. Bu külliyede bir güzel

farklılık da, Medresenin ana dersane binası

ile külliyenin mescidinin aynı binada

değerlendirilmiş olması. Külliye’de

gözlerim bu güzel okul ve bahçesinde

yatan Sadrazamımız dışında bir de kütüphane

arıyor. Bulmakta zorlanmıyorum.

Medresenin hemen arka tarafında

Köprülü Mehmet Paşa’nın oğlu Fazıl

Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış olan

şirin Kütüphane binasını görüyorum ve

tabi içerisindeki paha biçilmez el yazması

eserleri de.

Divan yolundan aşağılara doğru ilerledikçe

daha nice kütüphane, cami ve

medrese görüyorum. Ama gözlerim

okullarının bahçelerinde yatan eğitim

neferlerini arıyor. Tam Bayezid Külliyesi’nin

karşısındayım. Alt katları caddeye

bakan dükkanlar şeklinde dizayn edilmiş

şirin külliye burası. Alim ve sanatkar vasıfları

ile ünlenmiş bir paşamıza Koca


Ragıp Paşa’ya ait. Onunda türbesi, kendi

yaptırdığı Sıbyan Mektebi ve Kütüphanesi

ile çevrili. Dünlerde olduğu gibi

bugünlerde de kütüphanesi kitap sevdalıları

ile dolup taşıyor.

Koca Mustafa Paşa Caddesine doğru

ilerlerken başımı nereye çevirsem dev bir

külliye ve insanlığın faydası için şekillendirilmiş

mimariler görüyorum. Elbette

ki banileri de içlerinde yatıyor.

Davutpaşa, Bayrampaşa, Cerrahpaşa

derken Hekimoğlu Ali Paşa’ya geliyorum.

Devasa bir cami ve camiye girmek

için muhakkak altından geçmeniz gereken

bir kütüphane. Altından geçen herkese

sanki, “benim içimdeki kitapları

okumadan geçme” der gibi bir hali var.

Avluya girer girmez de Ali Paşa’nın türbesi

ile karşılaşıyorum. Bir kez daha ellerimi

göklere kaldırıp, halkının ilim ve

irfanı için tüm gayretini sarfeten bu eğitim

gönüllülerine fatihalar gönderiyorum.

Paşaların arasında Eyüp’teki Hasan

Hüsnü Paşa gibi ömrü gemilerde geçenlerde

var. Deniz adamının okul yaptırmakla

ne işi olur diye düşünecek

oluyorum. Ama zihnim yanıldığım konusunda

beni hemen ikaz ediyor. Birçok

denizci paşanın adı geçiveriyor aklımdan.

Cezayirli Hasan Paşalar, Barbaroslar,

hatta Galata’da, Mimar Sinan’a

yaptırdığı dev külliyesinin medrese binaları

ile çevrili avlusunda yatan Kılıç

Ali Paşa’ları hatırlıyorum.

Paşaları ve kadınefendileriyle eğitime

canla başla sarılmış olan bu güzel

teb’anın padişahını düşünüyorum birden.

Bunlar yüzyıllarca dünyaya

hükmetmişler. Yığın yığın altın ve mücevhere

sahip olmuşlar, devasa sarayları,

yüksek yüksek, ihtişamlı şatoları olmalı

derken, şimdiye kadar gördüklerimin kat

kat daha büyüğü devasa yapılar zincirinde

buluyorum kendimi.

Evet gerçekten de muhteşem binalar,

inanılmaz büyüklükte ve sağlamlıktalar.

Fakat hiçbiri de padişahların kendi şahısları

için yapılmamışlar. Dev camileri

merkezine alan bu yapılarda insanlığın

faydasına ne ararsanız görebiliyorsunuz.

İlim adına en küçük kurum olan Sıbyan

Mekteplerinden en yüksek kurum olan

Medreselere, kütüphanelerden, kervansaraylara,

imaretler, hamam, Darü’lkurra,

Darü’l-hadis, tabhane, sebil,

çeşme ve daha neler neler. Tabi her külliyenin

kalbinde de orayı yaptıranın tür-

besi.

Bu hayırsever padişahlardan birkaçını ziyaret

etmek istiyorum. İşte İstanbul’un

şanlı Fatihi ve O’nun bize armağanı olan

büyük Fatih Külliyesi. İşte ilme ve irfana

verilen önemin sembolü yapılar dizisi.

Ortada muhteşem bir mabed. Etrafında

tam sekiz adet devasa Sahn-ı Seman

Medreseleri. Onların arkasında da yine

sekizer adet Tetimmeler. 1460 yılında

atalarımızın ulaştığı bu eğitim anlayışı

insanı hayretlere düşürüyor.

İstanbul’un dördüncü tepesine tırmanıyorum.

Buradan eski İstanbul’u seyretmek

çok güzel. Ama yanımdaki devasa

yapıya bakmaktan şehre pek bakamıyorum.

Çünkü karşımda bütün bir Os-

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

manlı coğrafyasının en büyük külliyesi

duruyor. Cami etrafında insanlık için yapılmış

tam 22 binadan oluşan dev bir

hayır kurumu var. Evvel, Sani, Salis ve

Rabi Medreseleri, Tıp Medresesi, Şifahane

ve diğerleri. Gözlerim Kanuni’nin

türbesini arıyor. Tam aradığım yerde buluyorum.

Bu eğitim kurumlarının ortasında

ve Dar’ül Kurra binasının hemen

yanında. Yattıkları yerlerin yanlarında

devamlı Kur’an okunsun istiyorlar ve

türbelerini hep Kur’an Okullarının yanlarına

yaptırıyorlar. Sultanahmet Cami’nin

banisi 1. Ahmet de bu dev

külliyesinin hemen yanındaki Dar’ül

Kurra ve Dar’ül Hadis’inin yanında yatıyor.

Kafamdaki soru işaretlerinin izale olmasının

verdiği rahatlıkla derin bir nefes

alarak yerimden doğruluyorum. Çünkü

artık onları zirveye taşıyan sırrı biliyorum.

Hepsi de hayatları boyunca eğitim

deyip oturmuş kalkmış, çevrelerini eğitim

kurumları ile donatmış ve bir gün

bir yerlerde düşüp kalırsak bizi bu kurumların

yakınlarına hatta bahçelerine

defnedin demişlerdi.

69


70

Eğitim Tarihi

ADİLE SULTAN SARAYI

KANDİLLİ KIZ LİSESİ

Şerafettin TURAN

İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı

Kandilli Burnu üzerinde İstanbul Boğazı’na nazır en güzel tepelerden birinde Adile Sultan Yokuşu’nda

bulunan Kandilli Kız Lisesi, uzun bir dikdörtgen kitle olarak kayalık ve eğimli bir arazi üzerine doğu-batı

yönünde yerleştirilmiş; batı cephesi Boğaziçi görünümüne yönlendirilmiştir. Bu konumundan ötürü saray,

önde üç, arkada iki katlıdır.

Kandilli Burnu üzerinde İstanbul

Boğazı’na nazır en

güzel tepelerden birinde Adile

Sultan Yokuşu’nda bulunan

Kandilli Kız Lisesi, uzun bir

dikdörtgen kitle olarak kayalık

ve eğimli bir arazi üzerine

doğu-batı yönünde yerleştirilmiş;

batı cephesi Boğaziçi görünümüne

yönlendirilmiştir.

Bu konumundan ötürü saray,

önde (batı) üç, arkada iki katlıdır.

Elli beş odası vardır.

Saray, yaklaşık 32x93 m ebatında

dikdörtgen bir taban

üzerindedir.

Yeri, tarihi kayıtlara göre Sultan I. Mahmut

ile Şeyhülislâm Vani Mehmet

Efendi Vakfıdır. Binayı kardeşine hediye

etmek için Sultan Abdülmecit 1856 yılında

kardeşi için almış fakat Abdülmecit

ölünce Sultan Abdülaziz (d.1830- ö.

1876) tarafından kız kardeşi Âdile Sultan

için yazlık ikâmetgâh (saray) olarak

yaptırılmıştır. Hangi tarihte yapıldığı

kesin olarak bilinmemekle birlikte, Ab-

dülaziz’in tahta çıktığı 1861 yılından

sonra yapıldığı kabul edilebilir. Saray

1914’te Hazine’ye geçmiş ve tapuda Hazine-i

Maliye adına tescili yapılmıştır.

Mimarı, Serkis Balyan Efendi’dir. Galatasaray

Sultanisi’nin (Lise) kızlara ait

tam bir muadili olarak burada açılması

düşünülen kız okulu, bazı nedenlerle bir

türlü açılamamıştır. Araya I. Dünya Savaşı

girmiş, Trablusgarp öksüzlerine yurt

yapılması düşüncesiyle Harbiye Nezareti

tarafından binaya sahip çıkılmış, fakat

Eylül / 2010

1916 yılında Maarif Nezareti

konuya el koyarak binayı geri

almış ve nihayet aynı yıl, aynı

yapıda “Adile Sultan İnas

Mekteb-i Sultanisi” adı altında,

ilk ve yuva bölümlerini

de kapsayacak nitelikte, Türkiye’nin

ikinci kız lisesi açılmıştır.

(İlki bugünkü adı

İstanbul Kız Lisesi olan Bezmi

Âlem İnas Sultanisi’dir.)

Okul 10 sınıflık bir düzende

kurulmuştur. Kuruluşa göre

ilk 5 sınıfı Kısm-ı İrtidai (İlkokul)

6, 7, 8, 9 ve 10. sınıfları

da Kısm-ı Sultani olacak ve ayrıca yuva

bölümü de bulunacaktı.

Bu kuruluşa rağmen o tarihte okulda

yalnız 6 ve 7. sınıflar bulunuyordu. Okul

bu düzen içinde Almanya’dan bu iş için

özel olarak getirilen Frau Crommer’in

idaresine verilmiştir (1916-1918). 1919-

1920 öğretim yılı sonunda 5 kişiden ibaret

ilk mezunlarını veren okulun, sonraki

yıllarda mezun sayısının her yıl büyük

bir hızla arttığı görülecektir. 10 yıl öğre-


nim süreli Kandilli İnas Mekteb-i Sultanisi,

1924- 1925 eğitim- öğretim yılında

yapılan bir değişiklikle Kandilli Kız

Orta Mektebine dönüştürülmüş ve 7 yıl

bu nitelikte çalışmıştır. Daha sonra Boğaziçi

halkının ve özellikle Anadolu yakası

sakinlerinin kızlarının gidebileceği

bir liseye şiddetle ihtiyaç duyulması üzerine,

okulun yeniden lise haline getirilmesi

için müdürlükçe bir daha girişimde

bulunulduğu halde, fen derslerini okutacak

öğretmen bulunmadığı gerekçesiyle,

teklif Maarif Vekâletince kabul

olunmamıştır.

1931-1932 eğitim- öğretim yılı başında

Kandilli Rasathanesi Müdürü merhum

Fatin Gökmen’in (Gökmen Hoca) matematik

ve fizik dersleri için rasathane

mensuplarından yararlanılabileceğini

bildirmesi üzerine, 1931 yılı Eylülünden

başlanmak üzere okul, tekrar lise olarak

kullanılmaya başlamıştır. 1969-1970

eğitim- öğretim yılıyla birlikte yeni yapılan

binaya taşınılmıştır ve halen okul

öğrencileri öğretimini modern bir eğitim

tesisi olan bu binada sürdürmektedir. Tepedeki

tarihi yapı ise pansiyon olarak

kullanılmakta iken 7 Mart 1986 tarihinde

çıkan yangında kullanılmaz hale

geldi. 364 yatılı öğrenci diğer kız okullarına

dağıtılarak öğretim yılı tamamlandı.

Kandilli Kız Lisesi yangından üç

yıl sonra yeni pansiyon binasına kavuştu.

Onarım için KANKEV, İstanbul Valiliği

ve Özel İdare’nin katkılarıyla gerekli projeler

hazırlanarak ilk maddi kaynak devlet

tarafından sağlandı ve binanın kaba

yapısının yeniden inşası 1999 depreminden

evvel bitirilerek yok olma tehlikesinden

kurtuldu.

İstanbul Valiliği’nin katkılarına ilâveten

merhum Sakıp Sabancı’dan gelen büyük

destekle iki etapta hayata geçirilen projenin

ihale çalışmaları sonlandırıldı.

Proje sarayın orijinaline uygun olması

için İTÜ Restorasyon bölümündeki

değerli hocalarla birlikte hazırlandı. Orijinaline

uygun hazırlanan projede özel-

likle uygulama esnasında çok hassas

davranıldı. Uygulamada alanında uzman

kalemkarlar, varakçılar, ressamlar, hattatlar

özveriyle önemli restorasyonlar

yapmışlardır. Aslına uygun Restorasyonu

yapılan saray 2005 yılı içinde Sakıp Sabancı

Kandilli Kültür ve Kongre Merkezi

olarak hayat bulmuştur. Okul iki

eğitim binası ve bir pansiyon binası

olmak üzere 3 ayrı binada eğitim hizmeti

vermektedir. Saraydan elde edilen kira

geliriyle okul binaları depreme karşı güçlendirilmiş

ve yenilenmiştir.

Saray planı şematik olarak üç bölümden

oluşmaktadır: Batı bölümü: Âdile Sultan'a

ait olan bu bölüm, yüksek bir

subasman üzerindedir. Sarayın birinci

kattaki cümle kapısına iki kollu

bir merdivenle çıkılır. Dört kolonla

taşınan bir şahnişin, girişin üstünü

örter ve revaklı bir sahanlık oluşturur.

Girişte mermer döşeli büyük bir taşlık

ve iki yanında büyük odalar vardır.

Merdiven kirişini taşıyan bir çift

kolonun iki yanında yükselen iki

kollu bir merdivenle üst kata çıkılır.

Sultanın özel dairesinin bulunduğu

üst katın, zemin ile benzer bir şeması

vardır. Yalnız buradaki salonun veya

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

sofanın denize bakan cephesine, girişin

üzerini örten şahniş eklenmiştir. Beş

pencere ile manzaraya açılan sofanın iki

yanında büyük salonlar bulunmaktadır.

Sofa, merdivenin iki yanından birer koridorla

orta bölüme bağlanır.

Doğu bölümü: Bu bölümün girişinde

uzun ve büyük bir taşlık vardır. Geniş ve

rahat bir merdivenle üst kata ulaşılır. Bu

katın da odaları büyük bir sofa konumunda

olan salonun kuzey ve güney tarafında

yer almaktadır. Salonun doğu

ucunda servis hacimleri, batı kenarında

ise orta bölüme açılan kapılar bulun

maktadır.

71


72

Hatıra

BİR ÖĞRETMENİN DARÜ’L

MUALLİMİN MEKTEBİ HATIRALARI

Seyfettin ÜNLÜ

Kadıköy’ünden Cihangir’ine, Çamlıca’sından Beyoğlu’suna, Eyüp’ünden Bebek’ine böyle bu. Günün hangi

saatinde hangi semtine giderseniz gidin mutlaka şiirle karşılaşırsınız. Bir yerde tarih size şiir olarak

gülümserken bir başka yerde günlük hayatın karmaşası, telaşı, tazeliği sizi şiirin içinde yaşatır.

1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı

ile açılan ve bugünkü eğitim-öğretim

sistemimizin ilk modelini oluşturan Rüştiye

Mektepleri’nde başarılı öğretim yapılabilmesi

için ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının

karşılanması yönünde atılan adımların başında

Dar’ül Muallimin Mektepleri gelmektedir.

Rüştiye Mekteplerinin öğretmen

ihtiyacının giderilmesi, o yılların eğitim

kurumları olan medreselerden karşılanamayacağını

düşünen Tanzimatçıların çabaları

sonucunda Sultan Abdülmecit’in

fermanı ile öğretmen yetiştirmek amacı ile

16 Mart 1848’de İstanbul’da Darul-Muallimin

adı ile ilk öğretmen okulu açılmıştır.

Bu okula sadece erkek öğrenci

alınıyordu. Programında yapılan değişikliklerle

zamanla ilkokullar, liseler içinde

öğretmen yetiştirilen üç bölümlü bir okula

dönüştürüldü. 1870 yılında ilk ve orta öğretim

kız mekteplerine kadın öğretmen yetiştirmek

amacı ile Darul-Muallimat adı

ile kız öğretmen okulu da açıldı. Öğrencilerine

maaş bağlanan bu okullarda program

tamamen fen bilimlerini ön plana

alan bir eğitim modeline dayanmaktaydı.

Bu okullar 1924 yılında Maarif Vekaletine

bağlanmış ve kız öğretmen okulu ve erkek

öğretmen okulu olarak adları değiştirilmiş

vecumhuriyetin en önemli eğitim kurumlarından

olmuşlardır. 1948 yılında kuruluşlarının

100. yılı kutlamaları

çerçevesinde dönemin İlköğretim dergisinin

1 Temmuz 1948 yılı 249-251 sayılarında

çeşitli hatıralar yayımlanmıştı. Bunlardan

biri de o yıllara içerden bir yaklaşım getiren

II. Maarif Kongresi (1943) heyetinde yer

alan dönemin Talim Terbiye Dairesi Muamelat

Müdürü Behiç Enver Koryak’ın hatıralarıdır.

Bu hatıralarda akıcı bir dille

bir dönemin panoraması çizilmektedir:

DARÜ’L MUALLİMİN-İ ÂLİYE

YILLARIM

Biz girdiğimiz vakit öğretmen okulunun

adı böyle idi ve yaşı henüz altmışla sayı-

Eylül / 2010

lırdı. Üstad Hakkı Altunbezer’in kaleminden

çıkma “Dar’ül Muallimin-i

Aliye” yazısı Moda sırtındaki binanın

demir parmaklıklı kapısında önce gözlerimizi

aldı, sonra gitgide gönlümüzü

sardı. Onun siyah cama pırıl pırıl altın işleyen

istifinde hayalimiz nur ordusunun

yolunu görürdü. İkiz “ayın”lar çoğalarak

oradan fırlar, ellere “meşale-i irfan”ı tutuşturur,

kalplere “azizm ve ümit”i doldurur

ve ordu cehaleti, geceyi yıka yıka

hep ilerlerdi.

Merhum Altunbezer, ruhumuzun dokusunda

bir altın nakıştır. Tek ve Çift kanatlı

bölüklere ayrılmış büyük kapı...

Kırmızı cepken ve poturlu kapıcı... Kenarlarına

şimşirler, duvar çekmiş, tepesine

ağaçlar kemer örmüş, beton köşeli orta

yol… Siyah pelerinler bu dekorun içinde

meydana çıkar veya gözden kaybolurdu.

O zamanlar “Fikir Ordusu”nun üniforması

pelerindi. Mayıs ayları Fener stadında

ilk defa gençlik bayramı yapanlar,

“Dağ başını duman almış” şarkısını ilk

söyleyenler siyah pelerinlilerdir. Birini yakasından

eteğine kadar daima ilikliyerek

“Muallim Mim Cevdet” giyerdi. Öğretmen

okulunu onsuz düşünmek mümkün


değildir. Mim Cevdet, İstanbul’u İstanbul

eden her yeri öğretmen adaylarına tanıttı;

ince sesini, derslerinkinden başka,

kâh okullarının tarihini anlatırken “Cevdet

efendi- Cevdet Paşa”yı yaşanan güne

bağlayarak. Kâh yabancı dil müzekereleri

yaparak, kâh bir meslek konusunu ele

alarak yorulmadan ve bıkmadan öğretmen

adaylariyle konuşmakta tüketti; nihayet

gırtlağından hastalanıp göçtü.

Öğretmen okulunun yetmişinci yılını

Kadıköy’ünde kutlamıştık. Binanın deniz

tarafına doğru inişli müsamere salonu

tıklım tıklım misafir, öğretmen, öğrenci

dolu idi. Işıklar hep sahneye birikip de

koro ve orkestra okul marşına başlar başlamaz

toptan ayağa kalkma ile kabaran

heyecanımızı hiç unutabilir miyiz? Sanki

ayağa değil, havaya kalkıyorduk.

Ayat-ı hakikat okunur rayetimizde.

Bu bayrak bulutların üzerinde dalgalanmıyor,

uçlarıyle alnımızı okşamıyor

muydu?

Ye’sin ebedi hasmıyız, ümmidi muazzez

Rehberlik eder mişyet-i zi-fikretimizde.

Ölümüne henüz alışamadığımız Tevfik

Fikret’in ruhu öğretmen okuluna armağanı

olan marşın temposunda, şimdi bizimle

beraber değil miydi?

Cehlin, gecenin hadimiyiz…

Kara cehli, karanlığı, geceyi yıkacaktık.

“Ferda” bu idi.

Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir;

Bir ufk-u iytila açılır…

Ve arkasından başka bir marş:

Yüksel ve yükselt!

Ülkü sıtması marşlarla sona eriyor. Müsamerenin

gerisinde ne var ki? Bize meslek

ülküsünü aşılayan örnek öğretmenleri

ilkin Kadıköy’ünde tanıdık. Faik Sabri,

pencereleri Kalamış’a bakan coğrafya dersanesinde

harita ve levhaları askılara geçirmiş,

şemaları ve grafikleri renkli

tebeşirlerle tahtalara çizmiş, vereceği dersin

özetini çıkarmış, talebelerini beklerdi.

Yeşil hasır perdeli resim dersanesinde Şevket

Dağ’ı hazır, gün ışığını ayarlı, çifte

modelleri sehbalarında, cilbentleri tek ki-

şilik özel masalara dağıtılıyor bulurduk.

Onun karşısında müzik dersanesini Musa

Süreyya’nın sanatı, kibarlığı ve çok sesli

okul şarkılarının ahengi doldururdu. Seracettin

ya cebinde harvağ tohumları, ya

elinde bir tutam bitki, hakim ve mürebbi,

“nebatat” dersine gelirdi.

Bazan da bizi bitkilere, Uzunçayır’a götürür,

bu bilginin insana ekmek, peynir

kadar lazım olduğunu söylerdi. Bedros

sevimli titizliğiyle matematik dersinde biçimsiz

ve hizasız rakam yazdırmaz, zihin

hesabında gecikmeye tahammül etmezdi.

Mahi Bey, geometri teoremlerini açmak

ve tekrarlamakta sabır misalleri verir,

Mesut Efendi kürsüsüne pürüzsüz bir “ilmiye”

vekarıyle geçerdi. Fizyoloji dersine

gelen Ebul Muhsin Kemal’i idare ağır alışının

timsali gibi görürdük. Okulun başında

ölen Servet, ne başarıcı bir insandı!

Ya İhsan Şerif’le İhsan Sungur hangi öğretmen

onlardan fazla sevilebilmiştir. Sınıfta

sesi keser, çıt çıkarmaz, “Baba”nın

yolunu gözlerdik. O dersini tavanda uzak

bir noktaya bakarak anlatırdı, biz onun

ağzının içine bakardık ev isterdik ki, ders

hiç bitmesin, tarih hep böyle tatlı akıp

geçsin. Tatbikatçı İhsan Bey elimizden

tutup bizi öğrenci sırasından öğretim

kürsüsüne çıkaran adamdı.

Meslek “besmele”sini onun önünde çektik,

ondan “destur” aldık. İlk dersimizin

heyecanını o gördü, bize ilk cesareti o

verdi. Onun ufuk açan derslerini daha

küçük sınıflardan özlerdik. Bizi, o sınıflardan

tanımağa çalışır, mütalaalarımıza

gelir, teneffüslerimize katılır, rehberlik

edecek yüz vesile bulurdu. Gelişmesinde

başlıca âmil olduğu Talim ve Terbiye

mesleğini okuldan sonra yıllarca Bakanlık

Talim ve Terbiye Kurulu’nda da Müsteşarlıkta

da irfanıyle destekledi.

Aziz ölüler! Hepinizin kalbimizde yeri,

kafamızda izi var. 1918 Sonbaharı, bozgun...

Okulumuz Cağaloğlu’ndaki küçük

binada. Mütareke, memleketi bir mengene

gibi sıkıyor. Çözülüşü yakından

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

gören asker arkadaşlarımız sınıflara dönmüş,

hepimizde hüzün ve darlık duygusu.

Şimdi İstanbul solgun bir güldü.

Öksüz kalbime bir parça dökül,

Solgun gül, solgun gül!

Sonra 1919 Mayıs’ı. İzmir’in işgali, siyah

bayraklar, Fatih ve Sultanahmet mitingleri,

Halide Edip’in meydanlarda uzayan

mazlûm sesi: ‘Türkler… Müslümanlar!...

Karanlık günler içinde yaşıyoruz...’

Gece, okulun arka tarafındaki anfili salonda

geç vakitlere kadar toplu duruyor,

gazete idarehanelerinden haber bekliyoruz.

Bu haberler acı, ezici, kahredicidir.

Ama:

Ye’sin ebedî hasmıyız…

Çalışıyoruz. Dersler, el yazması Hayat

dergisi… Küçük bir mukavemet havadisi

gözlerimizi yaşartıyor, göğüslerimizi kabartıyor.

Akşam yine heyecanla konuşuyoruz.

Türk şairi Mehmet Emin’in

bastırıp yaydığı “Türk’ün Hukuku”nu

okuyoruz. 1919-20’de milli hareket büyümüştür.

Bir gün Ruşen Eşref Ünaydı,

kürsüsüne Anadolu’dan bir kalpakla dönüyor.

Azm-ü Ümit...

Sonra İstanbul’un işgali… Letafet apartımanı.

Tekrar:

Ufukta günün boynu büküldü…

Arkasından Süleyman Nazif’in ateşten

alevden hitabesi.

Ve yaz sonlarında küçük vapurlar genç

öğretmen gruplarını birer birer “vatan

semti”ne götürüyor. Artık kimimiz dersanede,

kimimiz kurtuluş cephesindeyiz.

Daha sonra zafer, İstiklal ve Cumhuriyet.

O zamandan beri kaç yaz geçti ve her yaz,

eğitim ordumuza okullardan “meşale-i

irfan”la donanmış ne kadar genç katıldı.

Bir vakit ki gençler şimdi yaşlıdır, fakat

yine yolda, hakikat bayrağının altındadır.

Behiç Enver KORYAK

(İlköğretim 1948, sayı 249- 251)

73


74

Araştırma

AHMET HAMDİ TANPINAR’IN

ÖĞRETMENLİK YILLARI

Haluk ÖNER

Tiryaki Hasanpaşa İlköğretim Okulu

“Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri ve biraz da bu branşlardaki seçkin güzellikler dolayısıyla öbür

fakültelerden gelen gençler, Tanpınar’ın yumuşak-kısık sesini dinliyorlardı. Bu derslerde katı çizgileri

yumuşatan birleştirici ve ruhları bir potada eritip sonra yeniden şekillendiren bir konuşmanın sırrını gördüm.

Sevilenlerin rıhtım taşına düşen gölgelerini onunla seyrettik. O bize güzel olanı görmesini öğretti.”

“Ben bütün bir masalı olan adamdım.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Edebiyat ve kültür dünyamızın son 40 yılında

kendisinden en çok bahsettiren

isimlerdendir, Ahmet Hamdi Tanpınar.

Yaşadığı dönemde hak ettiği ilgi ve övgüyü

göremeyen Tanpınar pek çok entelektüel

gibi ölümünden sonra

keşfedilmiştir. Yalnızca şiir, roman ve hikâyeleriyle

değil edebiyat tarihi ve düşünce

alanında yazdıklarıyla da devrini

aşmış bir sanatçıdır. Eserlerinde geçmiş,

yaşanan zaman, edebiyat, plastik sanatlar,

şiir, psikoloji, estetik, musiki ve felsefe iç

içe geçmiş haldedir. Edebiyat ve kültür tarihimizi

bir bütün halinde ve devam düşüncesiyle

görmek isteyenlerin başvuracağı

ilk kaynak, bu alanlardaki boşlukları dolduran,

kopuklukları geçmiş ile gelecek

arasında kurduğu köprülerle sağlamlaştıran

eserleriyle Ahmet Hamdi Tanpınar olmalıdır.

Şiirleri; Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler,

Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanları;

XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi ve

sonradan kitaplaştırılan pek çok makale ve

denemesi ile Tanpınar, şiiri, musikiye;

düzyazıyı, şiirselliğe dökmüş bir sanatçı-

dır. Örneğin onun XIX. Asır Türk Edebiyatı

Tarihi’ni okuyanlar edebiyat tarihinin

yanında bu tarihe estet bir bakış açısının

da en güzel örneğini okumuş olurlar.

23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da

doğan Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul'da

Ravza-i Maarif İptidaisi’nde, Sinop

ve Siirt rüştiyelerinde, Vefa, Kerkük ve

Antalya sultanilerinde öğrenim görür.

Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul

Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden

Eylül / 2010

1923 yılında mezun olur. Tanpınar

1923’te üniversiteyi bitirdiği yıl Erzurum

Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır.

Erzurum’da bir buçuk yıl kalan Tanpınar,

Erzurum’u yıkan 1924 depreminde oradadır.

Erzurum’da kaldığı süre içinde,

şehri ziyaret eden Atatürk’le tanışma fırsatını

da bulmuştur. Erzurum’da “bir savaş

artığı, bilge/meczup” olan Tahsin’den

ilham aldığı “Erzurumlu Tahsin” hikâyesini

yazmıştır.

Tanpınar, “Hayatımızda kaybolan şeylerin

ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı

beslenen iştiyaktır.”diye tanımladığı Beş

Şehir denemelerinin de ilk adımlarını da

Erzurum’da atmıştır. Erzurum, Konya Ankara,

Bursa ve İstanbul’dan oluşan şehir

denemeleri ile ilgili izlenimlerini öğretmenlik

yaptığı sıralarda edinmiştir.

1925’te iki yıl boyunca çalışacağı Konya

Edebiyat Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak

atanır. Güzellik anlayışını besleyen

temel şiirlerinden biri olan “Eşik” manzumesini

Konya’da yazar: “Eşik manzumemi

Claude Farrere’in Çin’e dair bir konferansında

(Les Annales) gördüğüm bekleyiş

manasında bir Çin havuzu; kapı ile eşik

arasında bir göz bana ilham etti. O zaman


Konya’da idim.” Beş Şehir’in bir bölümünü

de yine Konya’daki görevi sırasında

yazmıştır.

1927’den sonra beş yıl boyunca kalacağı

Ankara’ya atanır. Ankara’da çalıştığı ilk

okul Ankara Lisesi’dir. Sonrasında yine

edebiyat öğretmeni olarak Gazi Terbiye

Enstitüsü’nde çalışır. Ankara’da günlerini

mesai ve oda arkadaşı Suut Kemal Yetkin’le

geçirir. Bu yıllarda öğretmenlikten

arta kalan zamanının çoğunu yeni çıkan

yayınları takip ederek ve ‘aydınların tek

buluşma yeri’ olan İstanbul Pastanesi’nde

sohbetler yaparak geçirir. Ankara yıllarına

dair izlenimlerini Beş Şehir’in Ankara bölümünde

bulmak mümkündür. Suut

Kemal Yetkin’in bir şantiyeye benzettiği

Ankara, Tanpınar’ın gözünde “yeni insan

ve yeni devlet” çalışmalarının merkezi olmaktadır.

Merkez olma gücünü de bütün

bir kültür tarihimizden almaktadır. 1930

yılında ‘Türkçe ve Edebiyat Muallimleri

Kongresi’ne de Ankara’da bulunduğu yıllarda

katılır.

Çocukluk ve gençlik yıllarını anlatırken“daima

iki memuriyet arasında” oradaydık

dediği İstanbul’a 1932 yılında bir

daha ayrılmamak üzere gelir. İstanbul’da

geçirdiği dönemler, Tanpınar’ın yıllar

boyu yaptığı okumalar ve edindiği yaşam

tecrübelerinin edebi eserlere yansıdığı en

verimli dönemleridir. Önce Kadıköy Lisesi’nde

çalışır.1933 yılında da Ahmet Haşim’in

vefatı nedeniyle boşalan ‘Güzel

Sanatlar Akademisi sanat tarihi öğretmenliği’

kadrosuna atanır. Aynı dönem

Amerikan Koleji'nde Türk Edebiyatı derslerini

de verir. Ertesi yıl estetik ve mitoloji

dersleri de vermeye başlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar, öğretmenliğe 15

Kasım 1939’a kadar devam eder. O tarihte

İstanbul Üniversitesi’nde açılan XIX. Asır

Türk Edebiyatı Kürsüsü’nün başına getirilir.

1942–1946 yılları arasında Maraş

Milletvekilliği ve sonrasında 1949’a kadar

Milli Eğitim Müfettişliği görevlerini de

yapan Tanpınar, vefatına kadar (1962) bu

görevde kalır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Anadolu’da

yaptığı öğretmenlik dönemine ve öğretmenliğine

dair bilgilere rastlamak oldukça

zordur. Ancak üniversitedeki hocalık yıllarına

dair bilgileri ve öğrencilerinin onun

hakkındaki düşüncelerini pek çok anı kitabı

ve müstakil yazıda görmek mümkündür.

Tanpınar’ın derslerinde aldığı notları

yıllarca bir hazine gibi saklayan ve sonrasında

yayınlanmasına izin veren Gözde

Halazoğlu onun hocalığı ve dersleri için

şu anlamlı sözleri söyler: “1958 öncesi

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olma

şansına eriştim. Derslerinde ve seminerlerinde

anlattıklarını, en ufak bir değişiklik

ve ilave yapmadan, yazıya geçirmeye çalıştım.

Bunu yaparken hiçbir zaman onları

mezuniyet imtihanlarında sorulabilecek

bilgiler olarak düşünmedim. Hocamızın

kelimeleri birer mücevherdi ve ben bunları

yıllar boyunca defterimizin sahifeleri

arasından çıkarıp ilk günkü ışıltıları ile

seyredebilecektim. Tanpınar Hocamıza

çok şey borçluyuz. Bir gülün gülden başka

bir şey de olduğunu bize o öğretti... Sevilenlerin

rıhtım taşına düşen gölgelerini

onunla seyrettik. O bize güzel olanı görmesini

öğretti.”

Kaynakça:

Haz. Uçman Abdullah- İnci Handan, Bir Gül Bu Karanlılarda Tanpınar Üzerine Yazılar, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2002

Enginin, İnci- Kerman Zeynep, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa Dergâh Yayınları, İstanbul 2008

Tanpınar Ahmet Hamdi, Edebiyat Dersleri, (haz. Abdullah Uçman) Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002

Tanpınar Ahmet Hamdi, Yaşadığım Gibi, (haz. Birol Emil) Dergâh Yayınları, İstanbul 2002

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Tanpınar’ın öğrencilerinden ve asistanlığını

da yapmış olan Turan Alptekin onun

ilk dersini ve hocalığını şu sözlerle dile getirmiştir:

“Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ilk

olarak bu şiir yıllarında dinledim. O

zaman Fındıklı’da bulunan Edebiyat Fakültesi’nin

giriş katındaki soldaki anfide,

edebiyat fakültesi ve Güzel Sanatlar Akademisi

öğrencileri ve biraz da bu branşlardaki

seçkin güzellikler dolayısıyla Teknik

Üniversite ile öbür fakültelerden gelen

gençler, çoğu ayakta, Tanpınar’ın yumuşak,

kısık sesini dinliyorlardı. Hoca da

kürsüde ayakta konuşuyordu. Bu derslerde

katı çizgileri yumuşatan birleştirici

ve ruhları bir potada eritip sonra yeniden

şekillendiren bir konuşmanın sırrını gördüm.”

Birol Emil, onu anlamanın yalnızca derslerini

dinlemekle mümkün olmadığını,

bunun yanında eserlerini de dikkatle incelemek

gerektiğini anlatır: “Ahmet

Hamdi Tanpınar bir buçuk aydan beri hocamdı.

Kendim için çok yüklü bulduğum

derslerine alışmaya çalışıyor, her yeni ve

güzele duyulan o hayranlıkla cümlelerinden,

konuşmalarından parıltılar kapmak

istiyordum. Fakat anlıyordum ki o sadece

derslerinden ibaret değildi. Kendisini

derslerinin dışında bir yerde aramak lazımdı.

Bir gün, çok sevdiğim bir arkadaşımın

tesadüfen mırıldandığı ‘Bursa’da

Zaman’ın mısraları o vakte kadar farkında

olmadığım bir güzellik duygusuyla içime

yerleşti ve o andan itibaren ben, gittikçe

derinleşen bir hayranlığın ve sevginin bir

çeşit talihim olduğuna karar verdim.”

Bir toplumun yakalayabileceği en büyük

talihlerden biri, tek başına bir dünya kurmayı

başarabilen, zamanın sınırlarını

aşmış, çok yönlü sanatçılara sahip olabilmektir.

Ahmet Hamdi Tanpınar Türk kültür

ve edebiyat tarihinin yakaladığı en

büyük talihlerden biridir.

75


76

Müzelerimiz

İSTANBUL

TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

Tahsin YILDIRIM

Kısıklı İlköğretim Okulu

İstanbul öyle etkileyici ve büyüleyici bir şehir ki, görüp de onun hakkında övgü dolu sözler sarf etmeyen

neredeyse yok gibidir. Şairler, edipler, sanatçılar ve ünlü kişiler İstanbul'un farklı boyutlarını veciz ifadelerle

dile getirmişler. Bu durum, tarih boyunca sürmüş ve görünen o ki gelecekte de böyle sürecek. İstanbul’un

fethi dünya tarihinin önemli olaylarından biri olarak tarihteki yerini almıştır.

İnsanların önceleri meraktan topladıkları

eşyalarının, savaş ganimetlerinin,

zenginliklerinin sergilendiği mekânlar,

zamanla toplumların gurur duydukları,

geçmişleri ile övündükleri ve inşa edecekleri

kimliklerine bir meşruiyet kaynağı

olması için ziyarete açtıkları

sergilere dönüşmüştür. Bu dönüşüm ilgi,

merak ve köken arayışından müzecilik

doğmuştur.

Türk tarihinde ilk müze denemesi

1845–46 yıllarında Tophane-i Amire

müşiri Ahmet Fethi Paşa tarafından İstanbul’da

yapılmıştır. Paşa, ordudaki eski

silahları ve çeşitli tarihî eşyaları sergilemek

için Aya İrini Kilisesi’nin alanına bu

eserleri yerleştirir. O dönemde ancak

özel izinle gezilebilen bu mekân, ilk kez

1869’da müze olarak nitelendirilip resmen

bir müdürlük hâline getirilmiştir.

Ardından eski eserlerin korunmasına yönelik

önlemler için ilk yasal düzenleme

13 Şubat 1869 tarihinde yürürlüğe

konan Asar-ı Atika Nizamnamesi ile olmuştur.

1877 yılında müze komisyonu

kurulmuş, 1881 yılında da Osman

Hamdi Bey müze müdürlüğüne atanmasından

sonra bizde müzecilik modern

bir kimliğe bürünmeye başlamıştır. Bahsimize

konu olan Türk ve İslâm Eserleri

Müzesi ise adından da anlaşılacağı üzere

Türk ve İslâm sanatı eserlerini bir çatı altında

toplayan ilk Türk müzesidir. 19.

Yüzyılın sonunda başlayan kuruluş çalışmaları,

1913 yılında tamamlanmış ve

müze, Süleymaniye Camisi külliyesi

içinde yer alan imaret binasında 1914'de

"Evkaf-ı İslâmiye Müzesi" (İslâm Vakıfları

Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır.

Cumhuriyet'in ilanından sonra ise

"Türk ve İslâm Eserleri Müzesi" adını almıştır.

Müze 1983 yılına kadar burada

hizmet vermiştir.

Eylül / 2010

1983 yılında, bugün içinde bulunduğu

İbrahim Paşa Sarayı'na taşınmıştır. Yapılış

tarihi kesin bilinmeyen bu saray 16.

Yüzyıl Osmanlı sivil mimarî örneklerinin

en önemlilerindendir.

İbrahim Paşa sarayı Roma kalıntıları

üzerine inşa edilmiştir. Saraya ismini

veren kişi Kanuni Sultan Süleyman'ın

damadı ve veziri olup ona 13 yıl sadrazamlık

yapmıştır. At Meydanı Sarayı olarak

da bilinen yapı İbrahim Paşa'nın

Kanuni'ye damat olmasından sonra

İbrahim Paşa Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır.

Sarayın Kanuni Sultan Süleyman

tarafından Sadrazam İbrahim

Paşaya hediye edildiği de kaynakların

naklidir.

İbrahim Paşa Sarayı birçok düğün, şenlik

ve kutlamanın yanı sıra isyanlara da

sahne olmuş, İbrahim Paşa'nın 1536'da

öldürülmesinden sonrada başka sadrazamlarca

da kullanılmış, ayrıca kışla, elçilik

sarayı, defterhane, mehterhane,

dikimevi ve cezaevi olarak da kullanılmıştır.

Dört büyük iç avlu çevresinde yer


alan saray, çoğu ahşap olan Osmanlı sivil

yapılarının aksine, taştan yapılmış olması

nedeniyle, günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Yapı 1966–1983 yılları

arasında onarım görmüştür. Türk ve

İslâm Eserleri Müzesi, 1984 yılında Avrupa

Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri

Özel Ödülü'nü, 1985 yılında da Avrupa

Konseyi-Unesco tarafından çocuklara

kültür mirasını sevdirme konusundaki

çalışmalarından ötürü verilen ödülü almıştır.

Teması itibariyle dünyanın sayılı müzeleri

arasında yer alan Türk ve İslâm Eserleri

Müzesi, kırk bin eseri aşan

koleksiyonu ile İslâm sanatının hemen

her döneminden ve her türünden seçkin

eserlere sahiptir. Müze yedi bölümden

oluşmaktadır.

Etnografya Bölümü: Müzede sonradan

oluşturulan bölümdür. Burada Anadolu'dan

toplanmış halı-kilim tezgâhları,

dokumalar, yün boyama teknikleri, halk

dokuma ve işleme sanatı örnekleri, yöresel

zenginlikleri içinde kostümler, ev eşyaları,

el sanatları, el sanatı aletleri,

çadırları kendilerine özgü mekânlar

içinde sergilenmektedir.

Halı Bölümü: Dünyanın en zengin halı

koleksiyonunu oluşturan halı bölümü,

yurtdışında Müzenin tanıtımına büyük

katkı sağlamıştır. Bu özelliğinden dolayı

Müze, uzun yıllar "Halı Müzesi" olarak

anılmıştır. Ender bulunan Selçuklu halıları,

15. yüzyıla ait seccade ve hayvan

figürlü halılar, 15.-17. yüzyıllar arasında

Anadolu'da üretilen ve Batı'da "Holbein

Halısı" olarak anılan geometrik desenli

ya da kûfî yazıdan esinlenen halılar bu

bölümün önemini ve değerini bizlere

göstermektedir.

El Yazmaları ve Hat Sanatı Bölümü: İslamiyet’in

ilk zamanlarından günümüze

kadar uzanan zaman diliminde meydana

getirilmiş yazmalar ve hat sanatı örnekleri

İslamiyet’in yayıldığı coğrafyalardan

gelmiştir. Bu bölüm müzede önemli ve

geniş bir yer tutmaktadır.

Çeşitli

milletlere ait hat sanatının

ender ürünleri

bu müzededir.

Elyazmaları arasında,

Kur'an-ı Kerim’ler

dışında

çeşitli konularda yazılmış

kitaplar ve

bunların ciltleri ilgi

çekicidir. Osmanlı

sultanlarının tuğralarını

taşıyan fermanlar,

beratlar, her

biri bir sanat eseri niteliğindeki tuğralar,

İslam dünyasının minyatürlü yazmaları

ve divanlar müzenin önemli parçalarındandır.

Ahşap Eserler Bölümü: 9.-10. yüzyıl

Anadolu ahşap sanatının örneklerinden

oluşmaktadır. Anadolu Selçukluları ve

Beylikler döneminden kalan ender parçaların

yanı sıra, Osmanlı döneminin

eşsiz ahşap eserleri, Kur'an cüzü muhafazaları,

rahleler, çekmeceler müzenin

ilgi çekici parçalarıdır.

Taş Sanatı Bölümü: Gerek İslam gerekse

Türk tarihinin kimi motifli kimi figürlü,

ama hemen hepsi yazılı taş eserleri burada

bir araya getirilmiştir. Selçuklu Dönemi

taş sanatının ender ve seçkin

örnekleri, erken dönem taş eserleri, çeşitli

dönemlerde farklı üslupla yazılmış

kitabeleri gerek nitelik, gerek nicelik açısından

önemlidir.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

Seramik ve Cam Sanatı Bölümü: 1908–

1914 yılları arasında yapılan kazılarda

elde edilen parçalar bu bölümün ana

kaynağını teşkil etmektedir. Erken-İslâm

Dönem seramik sanatının aşamalarını

bu eserler vasıtasıyla görmek mümkündür.

Buradaki seramik ve cam eşyalar

Müslüman milletlerin çeşitli coğrafyalardaki

9. yüzyıldan günümüze ortaya

koyduğu eserleri ihtiva etmektedir.

Maden Sanatı Bölümü: Büyük Selçuklu

İmparatorluğu dönemine ait, tarihli

ender örneklerden havan, buhurdan,

ibrik, ayna, cami kapı tokmakları ve

İslâm maden sanatı alanında önemli bir

yeri olan burç ve gezegen sembolleriyle

bezeli figürlü 14. yüzyıl şamdanları koleksiyonun

önemini ortaya koymaktadır.

Müzede ayrıca Osmanlı maden sanatı

önemli ürünlerinden olan gümüş, pirinç,

tombak, değerli taşlarla süslü sorguç,

kandil, gülabdan, buhurdan,

leğen/ibrikler de yer almaktadır.

Not: Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür

Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne

bağlı olan İstanbul Türk ve İslam Eserleri

Müzesi Sultanahmet Meydanı İbrahim

Paşa Sarayındadır. Müze pazartesi hariç

her gün 09.30-16.30 saatlerinde ziyarete

açıktır.

77


78

Seçtiğimiz Kitaplar

Orhan Okay / Bir Hülya Adamının Romanı: AHMET HAMDİ TANPINAR / Dergâh Yayınları

Orhan Okay, hem Tanpınar’ın hem de Mehmet Kaplan’ın öğrencisidir ve o da bir mihverdir. Uzun

yıllar boyunca Tanpınar hakkında çeşitli yazılar yazmış, eserlerini yorumlamıştır. Okay’ın bu eserinde,

okuyucular Tanpınar’ın bugüne kadar ulaşılmamış kaynaklardan derlenen bin bir ayrıntı

ile zenginleştirilmiş bir biyografisini bulacakları gibi, birçok da resimle karşılacaklardır.

Yıllardan beri oluşturduğumuz Tanpınar resimleri arşivini bu kitapta kullandık. Eser, Tanpınar’ın

daha da derinlikli olarak bilinmesine kaynaklık edecektir. Bütün eserlerini yayımladığımız Prof.

Dr. Orhan Okay’ın bu çalışması da geniş yankı uyandıracaktır.

MEHMET AKİF DÜZYAZILAR / A.VAHAP AKBAŞ / Beyan Yayınları

Hem İstiklal Marşı’nı yazdığı hem de Safahat gibi önemli bir şiir şaheseri bıraktığı için daha çok

şair yönü ön plana çıkmış olan Mehmet Akif’in az bilinen başka bir yönünü ortaya çıkaran yeni

bir eser yayımlandı. Mehmet Akif’e ait tüm metinleri yayınlamaya devam eden Beyan Yayınları

tarafından fikir dünyamıza sunulan bu eser Düzyazılar ismini taşıyor ve Mehmet Akif’in Safahat

dışında kalmış yazılarını; makalelerini, sohbetlerini, vaazlarını ve Kuran tercüme ve tefsirlerini içeriyor.

Akif’in Düzyazıları, kişiliği, fikri, zevki, besleyici kaynakları, donanımı, dil ve edebiyat anlayışı,

çevresi ile ilgili çıkarımlara müsait olması bakımından da önemlidir. Kitabı oluşturan yazılar,

Safahat’la ve dostlarının hatıratıyla hafızalarımıza çizilen Âkif portresini tamamlamaktadır.

İmparatorluk Başkentinden Kültür Başkentine İstanbul / Prof. Dr. Feridun Emecen / Kitabevi

İstanbul tarih boyunca gerek Doğu ve gerekse Batı dünyasında dini ve siyasi açıdan çok önemli

bir yere sahip olmuştur.İki kıtanın geçiş yerinde ne tam Doğu’ya ne de tam Batı’ya ait bulunan

bu şehir, her iki medeniyetin adeta bir temsilcisi olarak asırlarca süren farklı bir misyonu ruhunda

taşımış ; her iki medeniyetin mensuplarınca değişik amaçlarla fakat sonuçta benzeri algılayışlarla

ilginç bir tarihi geçmişten süzülüp gelmiştir.

Eserde, İstanbul tarihinin kadim asırlardan zamanımıza kadar ulaşan süreçteki serüveni, her biri

ciddi araştırma mahsulü olan makaleler bağlamında ortaya konmaktadır.

Tezkireden Biyografiye / Mustafa İsen / Kapı Yayınları

Divan Edebiyatının gizli kahramanları bu kitapta... Tezkire yazarları. Yüzyılların zevki onlarla bugüne

taşındı.Mustafa İsen, onlara yeniden bilimin ve sanatın gözüyle baktı. Dünü bugüne, bugünü

düne taşıdı.

“Doğu ve Batı Türkçesi arasında kültür elçiliği görevi üstlenerek hem bu iki edebî lehçeyi birbirine

yaklaştıran hem de arada kopukluklar olmasına engel olan bu kahramanların rolünü takdir

etmek lazım. Bir kısmı zorunlu olarak doğdukları toprakları terk ederek başka yerlerde yaşamak

zorunda kalsalar bile onlar, kültür tarihimiz için son derece hayırlı hizmetler ifa etmişler, medeniyet

mozayiğimizi zenginleştirmişlerdir.”

Eylül / 2010


Leonardo da Vinci / Yazılar / YKY

Dünya tarihinin büyük dehalarından, çok yönlü Rönesans adamı Leonardo da Vinci yalnızca sanat

alanında değil, bilindiği üzere bilimsel konularda, mimarlık ve askerî mühendislik alanlarında da

çalışmıştır. Yazılar – Masallar, Kehanetler, Nükteler ve diğerleri, Leonardo da Vinci’nin doğrudan

bilimsel araştırmaları ya da görsel sanatlarla ilgili yazıları dışındaki bütün metinlerini bir araya getiriyor.

İtalya’da ilk baskısı 1952’de yapılan Yazılar, Da Vinci’nin bizzat kaleme aldığı, yaklaşık yedi

yüz sayfalık iki elyazması 1967 yılında Madrid Ulusal Kütüphanesi’nde bulununca, genişletilmiş

yeni baskısıyla okurla buluşur. Madrid elyazmalarında Da Vinci resim ve mekanik ilgisini bir yana

bırakır ve farklı alanlarda düşüncelerini kaleme alır.

Çocuklara Söz Geçirme Sanatı / Ali Çankırılı / Zafer Yayınları

Doğru ve kabul edilebilir davranışları öğrenmeye çalışan çocuklar için de durum aynıdır.

Koyduğunuz sınırlar yol gösteren levhalar gibidir. Sınırlar, sanıldığı gibi, çocukların haklarını kısıtlamak,

onlara baskı uygulamak değildir. Sınırlar, çocuklara korundukları, güvende oldukları ve

değer verildikleri duygusu kazandırır. Aile içi kurallara uymalarını, işbirliği yapmalarını, otoriteye

saygı duymalarını sağlar. Sorumluluk kazandırır. Sınırlar, onaylanan davranışları tanımlayan, çocuğa

hatalı davranışlarını düzeltme fırsatı veren eğitici ve öğretici bir etkiye sahiptir.

Bu kitap çocuklara nasıl doğru sınırlar koyacağınızı, bağırmadan, sinirlenmeden, ceza vermeden

nasıl söz geçireceğinizi anlatmaya çalışacaktır.

Dünya Nimeti / Knut Hamsun / Timaş

Nobel ödüllü ünlü yazar Knut Hamsun’un eseri Behçet Necatigil’in büyülü çevirisi ve kapsamlı

önsözüyle okurlarla buluştu. “Dünya Nimeti 1917’de çıktı. Issız toprakları canlandırmak için insan

gücünün verdiği imtihanları, tabiat kuvvetleri ile çetin savaşları hikâye eden bu roman, katı ve

boş topraklara düşen alın terlerinin önce kıt kanaat, giderek cömert hasadını, bu başarıdaki

büyük hazzı dile getirir. Roman, cahil bir göçmen olan Isak’ın basit, cahil karısı Inger’le birlikte

çorak ve haşin toprakları sabırla nasıl bereketli, yeşil bir yurt parçası haline getirdiğini anlatır.

Eser, usta edebiyatçı Behçet Necatigil’in başarılı çevirisiyle edebiyat severleri Hamsun’un kaleminin

bereketli sofrasına, “Dünya Nimeti”ne davet ediyor!

Kapı Yayınları

Hiperaktif Çocuk ve Ergen Okulda / Prof. Dr. Yankı Yazgan / Doğan Kitap

Bu kitapta; her çocuğa ve ergene ihtiyacı ölçüsünde bilgi ve beceri kazandırmayı amaçlayan, çocuklara

yapıştırılan etiketlerden ziyade onların kim olduklarıyla ilgilenen öğretmenler, okul psikologları,

danışmanlar ve rehberlik servisi uzmanları, sınıftaki işlerini kolaylaştırıcı bilgi ve

yöntemleri bulacaklar. Anne ve babalar ise öğretmenlerin çocuklarıyla ilişkilerini kuvvetlendirmeye

yarayabilecek bilgileri, ev ortamında çocuklarının gelişimini desteklemek için kullanılabilecek

öğrenme ve davranış ilkelerini öğrenecekler. Kitapta, dikkati dağınık, dalgın, sabırsız,

hiperaktif çocuklar okul hayatında ne tür zorluklar yaşarlar? Öğretmen ile anne-baba arasındaki

işbirliği nasıl geliştirilebilir? gibi pek çok konuda çözüm önerileri sunulmaktadır.

Eylül / 2010

İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi

79


80

Sinema

Charlie Banks / Umudu Öldürmek

En Büyük Cinayettir

Sibel ATAGÜN

Charlie Banks...1970'lerin New

York'unda, kültürlü bir ailenin

şanslı çocuğu olarak büyüyen on

yaşında bir çocuk Charlie.

Charlie (Jesse Eisenberg) üniversite okumuş

ve saygın bir işi olan ebeveynlerinin şefkat

dolu gözetiminde büyürken bir yanda

maddi zorluklar içerisinde zengin insanlara

kin güderek büyüyen gençlerle arkadaşlık

kurmaktadır. Bu arkadaşları arasında, çevresinde

asi ve cesur tavırlarıyla sivrilen, her

türlü serseriliğine kendisinin hışmına uğrama

korkusundan ses çıkaramayan gençleri

toplayan Mick Leary (Jason Ritter) de

vardır. Mick'in agresif tavırlarına kimsenin

ses çıkaramamasını hayret ve dehşetle izleyen

Charlie, nihayet kimsenin cesaret edemediğini

yapacak ve Mick'in sebepsiz yere

döverek arkadaşlarını öldürmesini ihbar

edecektir.

Doğru bildiğinden vazgeçmeme, adaletten

yana olma ile çevresini ve arkadaşlarını kaybetme

korkusu arasında kalan Charlie, şikayetini

geri alarak üniversite yollarını tutsa

da anne ve babası onun yarım bıraktığı işi

tamamlayacak ve Mick'in hapse girmesini

sağlayacaklardır. Bundan sonra Mick'i ve ispiyonculuğunu

unutmayı seçerek üniversite

hayatına atılan Charlie, yıllar sonra karşısında

Mick'i bulunca çocukluğundan gelen

korkular geri dönecektir. Mick bir yandan

Charlie'nin arkadaşları arasında popülerliği

elde etmeye başlar. Bir yandan da hayatında

ilk kez okumaya, düşünmeye çaba sarfetmektedir.

Her ne kadar değişmeye başlasa,

bir şeyler okusa, bilmediği kültürel ortamlara

girmeye, değişik bir çevre ile başbaşa olmaya

başlasa da, Mick, anne-baba

ilgisinden uzak yurtlarda ve sokaklarda sevgisiz

geçen hayatının verdiği hırsa yenilerek

yeni edindiği arkadaşlarına da şiddet eylemleri

göstermeye başlamıştır. Böylece onu

kısa sürede hayranlıkla bağrına basan yeni

zengin çevresi, bir o kadar hızlı bir şekilde

hayatlarından atmaya çalışacaklar ve

Mick'in değişme ihtimali yarım bırakılarak,

Mick, geldiği yerlere, sokaklara geri gönderilecektir.

Bir çocuğun yetişmesinde aile ya da başka

bir kurumdan gördüğü sevginin ne kadar

önemli olduğu, sevgisiz ve şiddet dolu sokaklarda

büyüyen bir gencin belli bir yaştan

sonra cennetin içerisine dahil edilse de

değişmesinin ne kadar zor olduğu vurgulanırken,

değişme taraftarı olan birine gösterilmesi

gereken sabrın önemi de ortaya

dökülüyor.

Mick Leary'nin final sahnesinde Charlie'ye

söylediği sözler bu anlamda dikkat çekici.

"Sen benim bağışlamak istediğim ilk ve tek

ispiyoncusun. Çünkü bana ümit etmeyi öğrettin".

Mick, engellemeler ve şiddet içerisinde,

ayakta kalabilmek için zor

kullanmayı, gerektiğinde öldürmeyi öğrenmiş

bir "suçlu". Hayatında ilk kez kitap

okumaya başlamış, düşündüklerini ifade

Eylül / 2010

Ve Charlie'nin yatağının altında korkuyla

büyüttüğü çocukluk kabusu,

kenar mahallelerin fakir çocuğu

Mick Leary.

edebildiğini, dünya, insan, varlık hakkında

düşünüp sorgulayabildiğini farketmiş ve

bunun heyecanını yaşamaya başlamış. Ama

hala, kendisini hor gördükleri için küçüklüğünden

beri nefret ettiği "zenginler" arasında

kendini savunma ve ispat etme gereği

hissetmekte. Ve kendisine yöneltilen en

küçük suçlamada hırsı, nefreti ve öfkesi zengin

insanlara karşı ayaklanmış ve eski şiddet

eylemlerine geri dönmüştür. Normal şartlarda

asla bağışlamayacağı ve hatta öldüreceği

Charlie'yi sadece hırpalamakla

yetinerek kaçmış, Charlie'nin deyimiyle

mezuniyetinin ilk adımını atmış, çünkü hayatında

ilk ve son kez merhamet göstermiştir.

Mick'e karşı biraz daha sabır ve hoşgörü

gösterilse, demir haline gelen insanlığının

erimesine biraz daha zaman verilse bir şeyler

daha değişecek miydi? Yoksa nefret içerisinde

büyümüş bir gencin değişmesi

imkansız mıdır? Belki de Durst'un bize düşündürmek

ya da kendisine sormak istediği

soru budur. Ne kadar meşakkatli olsa, uzun

sürse dahi neticede kainatı içinde barındıran

"bir insan"ın değişmesi, kalbedilmesi ise

söz konusu olan, asırlarca beklemeye değmez

mi?

İnsan, sevgi ile büyür, sevgi ile yaşar. Sevgiye

karşı duyarsız olacak hiçbir canlı yoktur.

Sadece bu cevherin parlaması için biraz

sabır, biraz zaman, biraz emek gerekmektedir.

Her bir cevher başka hayatlara değecekse,

o cevheri ortaya çıkarmak herkesin

borcudur.

More magazines by this user
Similar magazines