dünden bugüne insan hakları hareketi ve diyalog

e.kutuphane.ihop.org.tr

dünden bugüne insan hakları hareketi ve diyalog

..

DünDen Bugüne

İnSan haKları hareKetİ

ve Dİyalog

İnsan hakları açısından uzun yıllardır tartışılan Türkiye’de,

artık varlığını ve etkinliğini dünyaya kanıtlamış bir

insan hakları hareketi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kuşkusuz “insan hakları hareketi” deyince, yaptıkları

fedakârlıklarla ve ödedikleri ağır bedellerle ön plana çıkmış

birkaç insan hakları örgütünü kastetmiyoruz. Biliyoruz

ki, bu ülkede hak ve özgürlük mücadelesini sadece birkaç

sivil toplum örgütü vermiyor. İnsan hakları alanlarının

tamamına ya da büyük bir çoğunluğuna yönelik ihlalleri

izlemeye ve raporlamaya, bunlarla ilgili olarak kamuoyunu

bilgilendirmeye, yöneticiler üzerinde de baskı kurmaya

çalışan örgütlerimiz var. Ancak bunların yanı sıra, kadınlar,

çocuklar, engelliler, işçiler, azınlıklar vb. bir ya da birkaç

alanla veya toplumsal kesimle ilgili sorunlar üzerinde

çalışan örgütlerimiz de var. Sivil toplum örgütlerinin

dışında, üniversitelerde insan haklarının farklı boyutları

üzerinde çalışan bilim insanlarımız, merkezlerimiz var.

Aynı şekilde, kamu idaresi içinde de, aynı değerleri ve

ilkeleri, tamamen ya da kısmen, az veya çok paylaştığımız

yetkililer, görevliler var. İnsan hakları hareketi deyince,

bulunduğu yerde ve zamanda, tüm dünyada genel kabul

görmüş insan hakları değerlerini, ilkelerini ve standartlarını

her yerde, herkes için isteyenlerin, bunun için çalışanların

tamamını kastediyoruz.

>

13


14

BAŞLARKEN

diyaIog MAYIS-HAZİRAN 2009

Elbette insan hakları için savunucularının, diğer bir ifadeyle, insan hakları hareketini

oluşturan bireylerin, örgüt ya da kurum temsilcilerinin her konuda tam mutabakat

içinde olmaları mutlaka gerekmiyor. Fakat insan haklarının herkes için geliştirilmesi,

korunması ve herkes tarafından kullanılabiliyor olması için çalışma konusunda,

insan haklarını amaç edinme hususunda tam bir uzlaşı içinde olmaları da gerekiyor.

Bu temelde bir uzlaşma gerçekleştiğinde de, temel hedeflere ulaşılabilmesi için bir

diyalog ve işbirliği, kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyor.

Neden diyalog ve işbirliği bir gereksinim olarak kendisini dayatıyor? Çünkü Türkiye’de

hâlâ insan hakları ihlalleri, bazı kamu görevlilerinin keyfi uygulamaları yüzünden zaman

zaman ortaya çıkan arızî bir sorun değil. Ülkemizdeki insan hakları sorunlarının anayasal,

yasal, toplumsal ve kültürel dayanakları ve kökleri, varlıklarını korumayı sürdürüyor.

Öte yandan, yıllarca uygulanan polarizasyon politikaları sonucu, toplumda derin bir

kutuplaşma ve ayrışma söz konusu. Herkesin, her kesimin zihninde, sınırları çok derin ve

keskin “öteki”ler var. Tüm bunlara ek olarak, insan haklarını korumaya elverişli olmayan,

tam tersine insan hakları sorunları üretmeye devam eden bir hukuki ve siyasi sistem,

bunca reforma rağmen, varlığını, hükümranlığını devam ettiriyor. Dolayısıyla işimiz,

havsalamızın alabildiğinden de zor. Sivil toplumda, üniversitede ya da kamu idaresinde

çalışan insan hakları savunucuları olarak önümüzde, hukukla sınırlı hale getirmemiz,

hak ve özgürlüklerin güvencesi kılmamız gereken devasa bir devlet aygıtı ve neredeyse

insan haklarıyla ilgili tüm algılarını ve yaklaşımlarını köklü bir değişime ve dönüşüme

zorlamamız gereken bir toplum var. O yüzden de, birbirimize, birbirimizin düşüncelerine,

deneyimlerine ve birikimlerine gerçekten çok ihtiyacımız var.

Aslında sözünü ettiğimiz diyalog ve işbirliğinin çok ufuk açıcı tarihsel köklerine de

sahibiz. Modern dünyada insan hakları alanındaki ilk örgütlenmeler olarak Uluslararası

PEN (1921), Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu/FIDH (1922), uzunca bir aradan

sonra Amnesty International/Uluslararası Af Örgütü (1961) ortaya çıkıyor. Daha

sonraki yıllarda pek çok ulusal ve uluslararası insan hakları örgütü kuruluyor.

İnsan hakları hareketinin geçmişi

Türkiye’de ise, Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle Birinci Meclis döneminde, ciddi bir

demokrasi, hak ve özgürlük mücadelesi verildiğini görüyoruz. Bugünkünden bile çok

daha demokratik ve yapıcı tartışmaların yaşandığı Birinci Meclis’te muhalefet vardı ve

söz sahibiydi. 18 Nisan 1921’de Kastamonu Milletvekili Ali Kemali Bey, birey hak ve

özgürlüklerinden, bu özgürlüklerin dokunulmazlığından vazgeçilemeyeceğini ve var

olan ceza yasasının bu özgürlükleri karşılayamadığını öne sürerek Hürriyet-i Şahsiye

adlı bir teklif verdi. Teklif, hükümetçe iki yıl Adalet Komisyonunda bekletildikten sonra,

17 Ocak 1923 tarihinde Meclis gündemine geldi ve sert tartışmalara yol açtı. Önerge

ile ilgili söz alan Erzurum Milletvekili Avni Bey, “vatanın selametinin birkaç insanın


inanış ve kararıyla yürütüldüğünü, millet egemenliğinin olmadığı”nı ifade ederken,

Ali Şükrü Bey, milletin baskı altında olduğuna dikkat çekti. Hükümet ise bu yasanın

çıkarılması için şartların uygun olmadığını ve zamana ihtiyaç olduğunu ileri sürdü.

Önerge sahibi Ali Kemali Bey, 7 Şubat 1923’teki görüşmede, “hükümetin kanunsuz

olduğu”nu savundu ve yasa 12 Şubat’ta oy çokluğuyla kabul edildi. Birinci Meclis’te

rejimin giderek halk egemenliğini yadsıdığını ve otoriterleştiğini gören muhalif

milletvekillerinin çabalarıyla kabul edilen bu yasa da birey hak ve özgürlüklerini

koruyamadı ve bu milletvekillerinin, korku ve kaygılarında ne kadar haklı oldukları

kısa sürede anlaşıldı. Mustafa Kemal ise, birkaç kez Meclis’in kapatılması gerektiğini

söyledi; hatta muhalif bazı milletvekillerinin adlarını da vererek, “Onların halk

tarafından linç edilmeye layık olduğu”nu vurguladı.

Meclis’te oluşan İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu, daha sonra, son derece demokratik

talepler içeren bir program oluşturdu. Programda, “Milletin egemenlik hakkına karşı

yetki ve imtiyazların kaldırılması, Başkumandanlık Yasası’nın gereğinde değiştirilmesi

ve kaldırılması, İstiklal Mahkemelerinin kaldırılması” dile getiriliyordu. Programa

ek olarak hazırlanan sonraki düzenlemelerde ise, “siyasal suçlarda idam cezasının

kaldırılması, işkencenin yasaklanması” istemleri ifade ediliyordu. Ne var ki, Birinci

Meclis’in önde gelen muhalif milletvekillerinden Ali Şükrü Bey, 26 Mart 1923’te

(yasadan 45 gün sonra) ortadan kaybolduktan sonra, cesedi Ankara yakınlarında

bulundu ve olaydan sorumlu tutulan Giresun Alay Komutanı ile arkadaşları da “ölü ele

geçirildiler.”

Sivil örgütlenme

Tek Parti dönemi boyunca, hak ve özgürlükleri savunma amaçlı ciddi bir örgütlenme,

ne siyasi alanda, ne de sivil alanda yapılabildi. 1945’lere geldiğimizde, hem çok partili

hayata geçildi hem de insan hakları alanında sivil örgütlenmeler başladı. 1945’te,

İstanbul Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Ali Fuat Başgil’in öncülüğünde

ilk İnsan Hakları Derneği kuruldu. İnsan hakları alanındaki ilk örgütlenme olan bu

derneğin kurucuları arasında sağ görüşlü Başgil’in yanı sıra, Vakit Gazetesi –sonradan

Vatan Gazetesi – Başyazarı Ahmet Emin Yalman da vardı. Dernek, bir süre sonra

kapandı. 16 Ekim 1946 tarihinde Ankara’da BM İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri

Sağlama ve Koruma Türk Grubu kuruldu. Derneğin kurucuları arasında milletvekilleri,

akademisyenler, diplomatlar bulunuyordu. Dernek, İnsan Hakları adlı aylık bir dergi de

çıkarmıştı.

Zekeriya Sertel, Cami Baykurt ve Tevfik Rüştü Aras’ın önderliğinde, Mareşal

Fevzi Çakmak’ın da içinde olduğu bir grup tarafından 1946’da ikinci İnsan Hakları

Derneği kuruldu. Zekeriya Sertel “Hatırladıklarım” kitabında bu derneğin özgürlük

ve demokrasiyi savunmak amacıyla kurulduğunu belirtiyor. 19 Ekim 1946’da yapılan

15

BAŞLARKEN


16

BAŞLARKEN

diyaIog MAYIS-HAZİRAN 2009

ilk toplantıda, Mareşal Fevzi Çakmak başkanlığa, Tevfik Rüştü Aras da genel

sekreterliğe getirildi ve 20 Ekim’de dernek resmen kuruldu. Kurucular arasında eski

milletvekilleri, emekli generaller, eski büyükelçiler ve siyasi parti yöneticileri vardı.

Kısa sürede, basında derneğe yapılan saldırılar sonucu DP, Fevzi Çakmak ve Tevfik

Rüştü Aras ile ilişkilerini kesti. Bir süre sonra saldırıların şiddetlenmesi ve kendisine

komünist denilmesi üzerine, önce Mareşal Fevzi Çakmak, daha sonra sırasıyla Celal

Bayar ve DP İstanbul İl Başkanı Kenan Öner, dernekle olan ilgilerini kestiler. Oysa

22 Ekim 1946 tarihli Ulus gazetesinde Çakmak “İnsan haklarını arıyoruz, milliyet ve

siyasi ideoloji bahis konusu değildir. İşaret ettiğimiz kutuplar, insan haklarını aramak

hususunda birleşmişlerdir” diyordu. Ne var ki, dernek yöneticileri artık kendilerini

savunma durumundaydılar. O günün siyasal iktidarı, daha işin başında, Falih Rıfkı

Atay başta olmak üzere basındaki kalemleriyle İnsan Hakları Derneği’ni yıpratmaya

yönelik kampanyalar örgütledi ve kısa zamanda bunu başardı. Ve Tan Matbaasının

yerle bir edildiği, Dünya Gazetesinin, Sosyalist Partinin, Türkiye Sosyalist Köylü-

Emekçi Partisinin kapatıldığı günlerde İnsan Hakları Derneği de dağıtıldı.

Daha sonra, 14 Temmuz 1950’de İstanbul’da “dünya barışına katkıda bulunmak”

amacıyla, Türkiye Barışseverler Derneği kuruldu. Genel Başkanlığa Behice Boran,

Genel Sekreterliğe de Adnan Cemgil getirildi. Kurulur kurulmaz, Türkiye’nin Kore’ye

asker gönderme kararı protesto edilerek TBMM Başkanlığına telgraf çekildi. Bu olay

nedeniyle 29 Temmuz 1950’de, yani kuruluşundan 15 gün sonra kurucular tutuklanarak

derneğin etkinliklerine son verildi ve kuruculara 15’er ay hapis cezası verildi.

Uzunca bir aradan ve 27 Mayıs askeri darbesinden sonra, Temel Hakları Yaşama

Derneği (1962), Barış Derneği (1977), Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi (1978)

kuruldu ama bu kez de 12 Eylül darbesi yapıldı. 12 Eylül ile başlayan süreç, gözaltında

ve cezaevlerinde işkenceyi yoğunlaştırdı, ölümler yaşandı. Siyasal partiler, dernekler,

sendikalar kapatıldı, yöneticileri cezaevlerine konuldu. Başta Anayasa olmak üzere tüm

temel hak ve özgürlüklerle ilgili yasalar değiştirildi. Ülkenin anayasal ve yasal çerçevesi

12 Eylül yönetimince yeniden çizildi. Bu da oldukça anti-demokratik bir çerçeveydi.

Yaklaşık bir yıl süren, tutuklu ve hükümlü yakınlarıyla bir grup aydının başlattığı

tartışma sürecinden sonra, 17 Temmuz 1986 tarihinde, 98 kişi tarafından üçüncü İnsan

Hakları Derneği (İHD) kuruldu. Tüzüğe göre, “Derneğin tek ve belirli amacı, ‘insan hak

ve özgürlükleri’ konusunda çalışmalar yapmaktır.”

1990’lı yıllar, hem insan hakları sorunlarının yeniden tırmandığı hem de insan hakları

alanında resmi ve sivil örgütlenmelerin, inisiyatiflerin, kurumsallaşmaların hızla çoğalıp

geliştiği bir dönem oldu. İHD, kuruluşundan yaklaşık dört yıl sonra, 32 insan hakları

savunucusu aydınla birlikte, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’nı kurdu. Bundan

bir ay kadar sonra, 28 Ocak 1991’de, 54 kişi tarafından “zalimlere karşı mazlumdan


yana tavır koymak ve her türlü baskı ve işkenceye karşı insan hak ve hürriyetlerinin

savunuculuğunu yapmak üzere”, MAZLUMDER (İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin

Dayanışma Derneği) kuruldu. 1993’te, temel hak ve özgürlükler, barış, demokrasi,

çoğulculuk alanlarında çalışmak amacıyla Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd) kuruldu.

Bu süreç, 2000’li yıllarda da, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi (2002), İnsan

Hakları Gündemi Derneği (2003) ve İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (2006)

gibi derneklerle sürdü. İsimlerini saydıklarımız, genel insan hakları üzerinde çalışma

yapanlar; bunların dışında, birtakım toplumsal gruplarla ilgili olarak ya da bazı spesifik

sorunlar üzerinde çalışmak amacıyla çok sayıda dernek, vakıf kuruldu, platform ve

inisiyatif oluşturuldu, çeşitli meslek kuruluşlarının bünyesinde insan hakları birimleri

faaliyete sokuldu.

Resmi kurumsallaşma ve ilişkilerde yeni dönem

Bu sivil inisiyatiflerin yanı sıra, birtakım resmi kurumlar bünyesinde de insan hakları

birimleri oluşturuldu. Buna paralel olarak, devletin sivil örgütlerle ilişkilerinden yana

bir kırılma meydana geldi. Sivil örgütlere yönelik olarak uzun bir dönem sürdürülen yok

sayma ve baskılarla yıldırma politikası, 1990’lı yılların sonlarına doğru yerini, diyalog

kurmaya terk etti. Bu bağlamda 1991’den itibaren kabinelerde yer almaya başlayan

“İnsan Haklarından Sorumlu Bakan”lar, düzenli olmasa da insan hakları örgütleriyle

ve uzmanlarıyla bir araya geldiler. Derken, yüzyılın son insan hakları zirvesi, 1999

AGİT Zirvesi İstanbul’da yapıldı ve hemen ardından AB Helsinki Konseyi, Türkiye’ye

aday ülke statüsü verdi. Bu süreçte, toplantılara davet edip görüşlerini alma yerine,

oluşturulacak komisyon ve kurullarda insan hakları örgütlerinin de yer alması teşvik

edilmeye başlandı.

Söz konusu dönemde, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, İnsan Hakları

Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi, Başbakanlık İnsan Hakları Üst Kurulu, Başbakanlık

İnsan Hakları Başkanlığı, ardından İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları, Başbakanlık İnsan

Hakları Danışma Kurulu gibi yeni yapılanmalar devreye sokuldu. Ancak “insan hakları

örgütlerine de buralarda yer veriyormuş gibi yapma” politikasından hiç vazgeçilmedi.

Örneğin, bir yerlerde bu örgütlere yer vermek gerekiyorsa, o zaman çok sayıda başka

örgütler de katılarak, insan hakları örgütleri etkisiz ve işlevsiz kılınmak istendi. Bu

politika, ihtiyaç halinde yeni insan hakları dernekleri kurdurmaya kadar vardırıldı.

Öte yandan, hiçbir zaman kendilerine gerekli ve yeterli önem verilmese ve ihtiyaçları

karşılanmasa da, bu yapılanmalar, şu sonucu doğurdular: Bu birimlerin bünyesinde

çalışanların hiç değilse bir kısmı, kendi kurumları içinde ciddi bir insan hakları

mücadelesi vermeye başladılar. Ve artık bugün, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, tüm

bu birimlerde, aynı duygu ve düşünceleri önemli ölçüde paylaştığımız insan hakları

savunucuları yetiştiler. Son derece büyük bir direnç gösterilmekle birlikte, bu sürece

17

BAŞLARKEN


18

BAŞLARKEN

diyaIog MAYIS-HAZİRAN 2009

yargı da girmiş bulunmaktadır. Ne var ki, resmi kurumlarda çalışan insan hakları

savunucularının işlerinin, bir bakıma daha zor olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Nitekim çeşitli kurumlarda hak ve özgürlük mücadelesi verenleri bırakalım bir yana,

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkan ve üyelerinin zaman zaman

verdikleri mücadeleler, karşılaştıkları engellemeler ve ödedikleri bedeller, henüz

hafızalardaki tazeliğini korumaktadır.

Aynı şekilde, çeşitli üniversitelerin bünyesinde insan hakları merkezlerinin kurulduğunu

ancak buralarda çalışan akademisyenlerin de yeterli ilgiyi görmediklerini, ihtiyaç

duydukları imkânların, kadroların ve kaynakların kendilerine sağlanmadığını, dahası,

akademik özgürlüklerinin önünde hâlâ önemli engeller olduğunu biliyoruz. Tüm bu

olumsuzluklara rağmen, buralarda insan hakları teorisi, insan hakları hukuku ve insan

hakları politikaları etrafında oldukça önemli çalışmalar yapıldığını da vurgulamak

gerekiyor.

Tüm bu iç karartıcı tabloya karşın, içinden geçmekte olduğumuz süreçte, insan hakları

çifte standartsız ve ayırımsız bir perspektifle, kararlı ve istikrarlı bir biçimde herkes

için talep eden ve savunan insan hakları savunucularının önemi, tüm dünyada her

geçen gün artmaktadır. Artık ulus üstü düzeyde örgütlenmiş olan ve çeşitli ülkelerden

çok sayıda insanı, vatandaşlık bağından daha güçlü bir bağla birleştiren, uluslararası

insan hakları platformundan ve bu platformda somutlaşan bir global insan hakları

cemaatinden, ailesinden söz etmek mümkündür. Gerçekten de insan haklarının üstün

bir evrensel değer olarak hükümranlığını ilan etmesine paralel bir biçimde, çeşitli

ülkelerin insan hakları savunucuları, birbirleriyle irtibat kurmakta ve tüm devletleri,

insan haklarına saygı göstermeye zorlamak için işbirliği yapmaktadırlar.

İHOP kuruluyor

Artan bu önemlerinin yanı sıra, insan hakları hareketi, çeşitli ve çok boyutlu sorunlarla

ve engellerle de karşı karşıyadır. Bu sorunları çözmek ve engelleri birlikte aşabilmek

amacıyla Türkiye’deki belli başlı örgütler, her geçen gün yoğunluğu artan biçimde

bir araya gelerek ortak tutumlar aldılar, ortak etkinlikler düzenlediler, ortak metinler

yayınladılar. Bu süreç sonunda gelişen ilişkiler, 2005 yılında İnsan Hakları Ortak

Platformu (İHOP)’nu doğurdu. Kuşkusuz her örgüt, kendi çalışmalarını aynı şekilde

sürdürmektedir; ancak tek başlarına yapamayacakları ya da birlikte yapmaları

daha anlamlı olacak kimi çalışmaları da bir ağ bünyesinde gerçekleştirmektedirler.

Bu cümleden olarak İHOP, 2005’den beri, kendisini kuran ve bugüne kadar getiren

Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları

ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) ve Uluslararası Af Örgütü

Türkiye Şubesi (UAÖ–Türkiye) başta olmak üzere, pek çok örgütle ilişki, işbirliği ve

dayanışma içerisinde faaliyetlerini sürdürüyor. Bazen kendi bileşeni olan – olmayan


ama hak temelli çalışan örgütler için doğrudan programlar hazırlayıp tek başına ya da

ortaklıklar kurarak kendisi yürütüyor, bazen örgütlere, koalisyonlara sadece destek

sağlıyor.

Türkiye’de insan hakları alanında mücadele eden hükümet dışı kuruluşların

oluşturduğu bağımsız bir dayanışma ve paylaşma ortamı olan İHOP, Türkiye’de sivil

toplumun karar alma süreçlerine etkili bir biçimde katıldığı ve diyalog ortamının

sürdürüldüğü, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, hukukun üstünlüğünün egemen

olduğu katılımcı ve çoğulcu bir ortamın geliştirilmesi ve kalıcı kılınmasına katkıda

bulunmak gibi bir vizyona sahiptir. “Diyalog ve Savunuculuk”, İHOP’un ana stratejik

eksenlerinden sadece birisidir. İşte İnsan Hakları İçin Diyalog dergisi, İHOP’un

güçlendirmeye çalıştığı diyalog ve işbirliği perspektifinin ürünlerinden biridir. Bir

bakıma İnsan Hakları İçin Diyalog, bir süreden beri gittikçe geliştiğini gözlediğimiz,

düzensiz de olsa yer yer uyguladığımız, uygulamaktan kaçınmadığımız ama henüz

tam da benimseyip içselleştiremediğimiz bir anlayışı ve yöntemi temsil etmektedir.

Bu yaklaşım, temel olarak şu düşünceye dayanmaktadır: İnsan hakları sadece hukuki

değil, aynı zamanda ahlaki taleplerdir. Bu yüzden de yalnızca yasal düzenlemelerle

vence altına alınıp uygulanabilmeleri mümkün değildir. Bundan ötürü, sadece

Türkiye’de değil, tüm dünyada gerçekten adaletin, hak ve özgürlüklerin egemen olması

ve zulmün, haksızlığın, baskının ve sömürünün son bulması için çok yönlü düşünmek,

çalışmak ve farklı deneyimleri ve birikimleri paylaşmak gerekmektedir.

Kuşkusuz, etkili ve işlevsel bir diyalog ve işbirliği için herkese görev düşüyor. Ancak

bu görevlerin yerine getirilebilmesi için de, öncelikle var olan ve yüksek sesle itiraf

edilmesi gereken güven bunalımını aşmak icap ediyor. Dolayısıyla kısa vadede, “güven

artırıcı” önlemlere, girişimlere ve zeminlere, daha doğru bir ifadeyle, önyargıları bir

kenara koymaya ve doğrudan tanışmaya ihtiyacımız var. İşte İnsan Hakları İçin

Diyalog, bu zemini sağlamaya talip ve bu doğrultuda sizlere her türlü hizmeti vermeye

hazır olarak elinizde duruyor.

Bir devlette

ne kadar çok kanun varsa,

devlet o kadar çok yozlaşmış demektir.

Facitut

19

BAŞLARKEN

Similar magazines