PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!
SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.
I I I<br />
SIVRISINEK<br />
SAYI: 11 / HAZİRAN ‘14<br />
ORADA<br />
OLMAYAN<br />
ADAMA<br />
MEKTUP<br />
BOSNA’YI<br />
TERK<br />
EDİYORUM<br />
DÖVİZ KURU<br />
VE TANZANYA<br />
MÜŞKÜLATIN<br />
ANAHTARI
www.iussozluk.com
EDITÖR’den<br />
Sivrisinek’ten herkese merhaba..<br />
Uzun bir aradan sonra yeniden ve yenilenerek bir<br />
sayımızı daha çıkarmanın heyecanını yaşıyoruz.<br />
Hem yeni bir derginin ilk saysını yayımlıyormuş gibi<br />
heyecanlı ve istekli hem de geçmişi olan bir derginin<br />
devam sayısını yayımlıyormuş gibi tecrübeli olarak,<br />
eksiklerimizi, hatalarımızı fark edip düzeltme gayretini<br />
göstererek karşınızdayız.. Yeni sayımızda ekibimize yeni<br />
isimler katıldı. Yeni arkadaşlarımızın katkılarıyla bizler de<br />
çeşitli yenilikler<br />
yapmaya çalıştık. Artık daha profesyönel<br />
bir dizaynla kalitemizi artırmaya çalışıyoruz. Bu<br />
sayımızda Gençlik ve Zaman konusunu işlemeye<br />
çalıştık; dilimizin döndüğü, klavyemizin elverdiğince.<br />
“Akıp giden zamana dur diyemiyorsak; zamanın için de<br />
durup düşünebilir miyiz?” diye merak ettik. Yeni say;ı<br />
yeni bir soluk, yeni bir başlangıç olur diye ummaktayız.<br />
Elbette bu yeni başlangıçta derginin ilk sayısından son<br />
sayısına kadar gayret eden herkesin emeği olduğunu<br />
düşünüyoruz. Bize bu fırsatı oluşturan, vesile olan<br />
herkese teşekkürü bir borç biliriz. İnşaallah bu sayıdan<br />
itibaren daha istikrarlı ve düzenli olarak dergimizi<br />
yayımlama gayreti göstereceğiz.<br />
ESMANUR HANGÜL
icindekiler<br />
icindekiler<br />
MEKÂN<br />
TANITIMI<br />
8<br />
6<br />
İLMÎ<br />
GENÇ<br />
2<br />
BAŞIMIZA<br />
NE İŞLER<br />
AÇTIN<br />
BUHAR<br />
MAKİNESİ<br />
7<br />
10<br />
12<br />
13<br />
14<br />
17<br />
18<br />
20<br />
BOSNA’YI TERK<br />
EDİYORUM<br />
DÖVİZ KURU VE<br />
TANZANYA<br />
İNCİ DAKİKALARI<br />
ORADA OLMAYAN<br />
ADAMA MEKTUP<br />
MÜŞKÜLATIN<br />
ANAHTARI<br />
SON DEVRİN DİN<br />
MALUMLARI<br />
AFRİKA’NIN CENNETİ<br />
GABON<br />
ÜLKE<br />
TANITIMI<br />
20
SOMA<br />
Soma Faciası, 13 Mayıs 2014'te Türkiye'nin Manisa ilinin Soma ilçesindeki<br />
kömür madeninde çıkan yangın nedeniyle çok sayıda<br />
madencinin ölümüyle sonuçlanan facia. 301 işçinin yaşamını<br />
yitirmesine sebep olan olay, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok<br />
can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara<br />
geçti. Facianın gerçekleşmesinden sonra Türkiye'de üç günlük<br />
ulusal yas ilan edildi. Ülke halkı faciadan dolayı çeşitli tepkiler<br />
gösterdi ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Soma'da protestolara<br />
maruz kaldı. Türkiye ve dünya basınında facianın<br />
sorumlularından çok denetim mekanizması olan hükümete yapılan<br />
eleştiriler gündeme geldi.<br />
Mısır’da cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor. Ülke 26-27 Mayıs’ta<br />
yapılacak seçimde yeni liderini belirleyecek. Yarışın eski Savunma<br />
Bakanı Abdulfettah El-Sisi ile Halk Akımı Platformu Başkanı Hamdin<br />
Sabbahi arasında geçmesi bekleniyor. ‘Kanlı Cumhurbaşkanlığı<br />
Seçimini Boykot Edelim' adıyla yapılan gösterilerde, Mısır’ın<br />
başkenti Kahire’nin yanı sıra Giza, Şarkıyye, Minya, İsmailiye,<br />
İskenderiye, Kalyubiye ve Kefr eş-Şeyh kentlerinde protestocular<br />
sokağa döküldü. Mısır halkının meşru yollarla seçtiği cumhurbaşkanı<br />
Muhammed Mursi hapisteyken yapılacak olan seçimin meşruiyeti<br />
ise kabul edilemez.<br />
Gazze'ye insani yardım götüren Mavi<br />
Marmara gemisine İsrail askerleri<br />
tarafından 2010 yılı Mayıs ayında yapılan<br />
baskında 9 vefat etmiş, Uğur Süleyman<br />
Söylemez abimiz ise ağır yaralı olarak<br />
yoğun bakıma kaldırılmıştı. Dört yıl sonra<br />
Ankara'da tedavi gördüğü hastanede 51<br />
yaşında vefat etti. Allah şahadetini kabul<br />
etsin…<br />
Mayısın ortasında başlayan yağışlarla beraber nehirlerin<br />
taşması sonucu Saraybosna sular altında kaldı. Evleri sular<br />
altında kalan vatandaşlar, bölgedeki itfaiye ekiplerince<br />
botlarla tahliye ediliyor. Aşırı yağışlar nedeniyle Bosna<br />
Hersek'in başta Saraybosna olmak üzere birçok kentinde<br />
elektriklerde ve içme suyu şebekelerinde de sorunlar<br />
yaşanıyor. Sel sadece yıkımı değil aynı zamanda<br />
kardeşliği ve beraberliği de beraberinde getirdi. Sel<br />
bölgesine kaldırılan otobüsler, dolup taşan marketler;<br />
felaket zamanında Boşnakların kardeşliğini yeniden<br />
gözler önüne serdi… tarih sadece kayıpları değil, bu<br />
kardeşliği de yazacak.<br />
Dünya’dan haberler. Hazırlayan: Sümeyye Yeşil<br />
5
İLMÎ GENÇ<br />
YUNUS EMRE ERYILMAZ<br />
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik..<br />
“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik..”<br />
“<br />
Sözlerime rahmetli Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in sözleriyle başlamak, konunun akışına yön vermesi<br />
hasebiyle daha doğru olacaktır. Çünkü ‘Gençlik’ lafzı dile alındığında, üstadın ‘Gençliğe<br />
Hitabe’sinde, görmeyi arzuladığı gençlik, ideal bir gençliğe işaret etmektedir. Dolayısıyla ‘Genç’<br />
dendiğinde üstad ile başlamak, sözü daha bir manidar kılacaktır.<br />
Üstad ile başlamışken kelama; ‘Gençliğe Hitabe’sinden “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının,<br />
evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik..” sözlerini de hatırlamakta fayda var. Zira değerlerinin<br />
bekçisi olan genç, ne yapması gerektiğini bilen gençtir. Bilen genç, ilmi olan gençtir.<br />
Bilgi çağının en değerli ürünü olan tek şey ‘İlim’dir. Bilmenin kaynağı olan ilim, insanda irfanı artırır,<br />
tecrübeyi daha anlaşılır bir kalıba sokar. Sorulara verdiğimiz cevabın doğruluğu, sorulan sorunun<br />
doğruluğuna paraleldir. Yani doğru cevabı bulabilmek için doğru soruyu sormak gerek. İşte ilim,<br />
bize doğru soruyu sorma imkanını verir. Doğru sorular da doğru cevaba kendiliğinden sürükleyip<br />
cevaplar dairesinin tam ortasına bırakır. Örnek vermek gerekirse; ‘Yok’luğun<br />
sorusunu sorabilmek için ‘Var’lığın ilminden nasiplenmiş olmak gerekmez mi?<br />
Her yiğidin ayrı bir yoğurt<br />
yeme şekli vardır. Elbette bu söz haybeye<br />
söylenmiş değildir. İlim, fedakârlık isteyen meşakkatli bir<br />
yola girmeyi göze almakla başlar. Eskiler, ilim deryasında yol<br />
alabilmek için yeri gelmiş deve sırtında fersahlar katetmiş, yeri gelmiş bir hocanın<br />
dizinin dibinde yıllarca sükûnet içinde dört kulak kesilmiş. İşte bu sebeple Farabî’ler, İbn Sîna’lar,<br />
Harezmî’ler bilimin günümüzdeki son şeklini almasına vasıta olmuşlardır.<br />
Uzun lafın kısası, adanmışlık, sabır ve istikrar ilim deryasını aşmanın yegâne prensipleridir. Ne yazık<br />
ki bu prensipler, günümüz gençliğinin noksan kaldığı önemli hususlardır. Gelecek de bu<br />
noksanlıklarını tamamlamış ve ilim menzilinde ilk adımlarını atmış gençlerin elinde olacaktır. Bu<br />
derya, balıklama dalıp içinde yüzecek biz gençleri her daim beklemekte. Unutmadan; “Genç<br />
inancı ve ideali uğruna fedakârlık yapabilendir.”<br />
6
BAŞI<br />
MIZ<br />
A<br />
NE<br />
İŞLE<br />
R<br />
AÇTI<br />
N<br />
BUH<br />
AR<br />
MA<br />
KİNE<br />
Sİ<br />
Emin Akben<br />
James Watt 1807 yılında buhar makinesini icat etti. Buhar makinesinin<br />
icadı sanayileşmeye ön ayak oldu. Sanayi Devrimi 19. Yüzyıl’ın<br />
başlarında İngiltere’de cereyan etti ve başımıza olmadık işler açtı.<br />
Zamanın önde gelen mucitlerinden James Watt buhar makinesinin ilk<br />
prototipini yaptığında ipini çekip çalıştırmak için çok korkmuştu.<br />
Korkmasının sebebi, bu aletin tüm dünyanın kaderini sonsuza kadar<br />
değiştirecek olması değildi tabii ki. Nihayetinde bu adam bir<br />
mühendisti. Korkmasının sebebi çalışmayacak olmasıydı ki zamanın<br />
İngiltere Kralı Majesteleri Sör III. George ile yapılan icadın sunumu üzerine<br />
çoktan bir randevu ayarlanmıştı bile. Majestelerinin karşısına<br />
çalışmayan bir makine ile çıkmak söz konusu bile değildi. Ama benim<br />
korkma sebebim başkaydı. Ben bu aletinin başımıza olmadık işler<br />
açacağını biliyordum. Neyse, makinanın ipine sertçe asıldı James, ve<br />
makine çalıştı. O sevindi, ben korktum. O kendi geleceğini gördü, ben<br />
insanlığın geleceğini gördüm.<br />
Ertesi sabah bir merasim ile makine majestelerinin huzuruna çıkarıldı.<br />
Etrafımızda toplanmış onlarca göz bizim üzerimizdeydi. James makinenin<br />
ipine bir kere de majestelerinin huzurunda asıldı. Makine yine<br />
çalıştı, James yine sevindi, ben yine korktum, majestelerinin gözleri<br />
parladı. Bu akıllara zarar alet ile neler yapılabileceği geldi aklına. Ne<br />
makineler yaptıracaktı bu buhar teknolojisi ile, ne fabrikalar<br />
kurduracaktı, neler üretip nerelere satacaktı. Sanayiler kurulacaktı,<br />
fabrikalar açılacaktı, fabrikaların patronları, patronların işçileri olacaktı.<br />
İşçiler sefalet içinde yaşayacak, arada bir isyan edeceklerdi. Dünyanın<br />
geldiği bu sanayi kültürü sonucunda insanlar arasında oluşacak<br />
uçurumlardan rahatsız olup bir gün birisi bir kitap yazacaktı, o ideolojinin<br />
müridleri olacak, kapital altında ezilip kalacaklardı. Öyle mutlu olacaktı<br />
onlar. Kapital büyüdükçe büyüyecek, buhar makinesi yetmez olacak,<br />
elektrikli makinalar icat edilecek o da yetmeyecek enformasyon çağı<br />
patlak verecekti. Daha televizyon icat edilecek, birileri popüler olacak,<br />
unutulacaktı. Bir kaç dakika sonra gelecek olan metroyu beklerken,<br />
kapitalin ne yapıp ne edip bir şekilde biz fakirlere de zenginlerle aynı<br />
televizyon programını izleme, aynı müziği dinleme, aynı “Survivor”<br />
yarışmacısına oy atma şansını tanıdığı için teşekkür edecektik. Zengin ile<br />
fakir aynı kolayı içecekti, komünizm dedikleri bu olsa gerekti.<br />
Bir an majesteleri ile göz göze geldim. Galiba onun bildiklerini benim de<br />
bildiğimi anlamıştı. Ama James bilmiyordu. İnsanlığı, sonsuza dek<br />
içinden çıkamayacağı bir dünyanın içine sürükleyecek olan makinenin<br />
ipi ellerindeydi. James ipi çekti, makine çalıştı. Bir daha durmadı.
ir kese<br />
toz<br />
SÜMEYYE<br />
NUR ÇALIŞ<br />
‘Welcome to the world<br />
of UBLEHA’<br />
Size de Alice’in Harikalar Diyarı kadar büyülü hissettirdi mi bu karşılama yoksa hayallere dalmış<br />
şekilde fazla mı zaman geçiriyorum dersiniz? Halbuki insanları, onları yoran gerçeklerden alı koymak<br />
için dekore edilmiş bir kafenin girişinde sizi karşılayan sadece bir cümle bu. Aylar öncesinden<br />
varlığından ‘müze kafe’ diye haberdar olduğum fakat bir türlü uğrayamadığım bir kafeye<br />
taşıyacağım düşüncelerinizi. Dergi aracılığıyla sonunda görmek nasip oldu nam-ı diğer Golden Fish’i.<br />
Golden Fish ismini bu kafeye veren iki minik balığa yuva aynı zamanda bu kafe. Türklerin kullandığı<br />
müze kelimesi belki de bu kafenin dekorasyonunu Türkçe’de en iyi ifade eden kelime. Müze gezmek<br />
sıkıcı bir hal alırken, ortaya birkaç masa-sandalye atıp, fincanlar elinizde arkadaşlarınızla sohbet<br />
ettiğinizi düşünmek müzeler için hayal edilebilecek en eğlenceli yöntem sanırım. Tabii bir de<br />
1960’ların John Coltrane & Don Cherry – The Invisible’ı... Saksafon kokan müzikler, beyzbol ve golf<br />
malzemeleri<br />
yle, antika madalyon ve fotoğraflarla süslenmiş duvarlar, adeta batan geminin yıllar<br />
sonrasının kaptan köşkünü andıran düzenlemeleriyle<br />
düşüncelere<br />
dalmak için biçilmiş bir mekan Golden<br />
Fish. Öyle ki, kafeye girince sağ üstteki televizyon bile<br />
kendinden<br />
geçmiş, uyur numarası yapan afacan bir<br />
çocuk<br />
gibi, antika rolü üstlenmiş bozuk bir<br />
kanalda kala kalmış. Farklı meyveler<br />
yerleştirilmiş cam kaselere, tarihli ve imzalı,<br />
değişik dönemlere ait paralar süslemiş<br />
masalardaki camların içini. İsteğe<br />
bağlı olarak birer hatıra<br />
bırakabilirsiniz masalardaki<br />
camların içine. Belki bir<br />
fotoğraf, belki bir iki cümle...<br />
Öyle ki, aşkta şansını denemek<br />
isteyenlere telefon numarası<br />
bile bırakılmış.<br />
8
Bir duvarda posterler boy gösteriyor ki<br />
kahvenizi yudumlarken sanatsal faaliyetlerden<br />
de haberdar olabilirsiniz. Golden Fish’in<br />
menüsü ise oldukça renkli. Bosna-Hersek kafe<br />
standartlarına uygun olarak oluşturulmuş,<br />
uygun fiyatlara sahip diyebileceğimiz, alkollüalkolsüz<br />
içecek menüsüne sahip.<br />
Bir çalışanıyla sohbet ettiğim zaman<br />
öğreniyorum ki 3 yıl kadar önce bir fast-food<br />
kafe olarak hizmet veriyormuş Golden Fish.<br />
Kafenin sahibi neden böyle bir değişikliğe<br />
gitmiş bilemeyiz fakat, gerçek bir kontesi<br />
ağırlamayı başarmış ve adını Sarajevo’daki<br />
başarılı kafeler listesine taşımıştır. Kafe çalışanını<br />
yakalamışken çoğu kız gibi meraklı yanımı<br />
ortaya çıkarıp ‘Welcome to the worl of<br />
UBLEHA’ daki Ubleha’nın anlamını soruyorum.<br />
Büyüye kapılmış olsam gerek gizemli bir yanıt<br />
bekliyorum, aldığım cevapsa beni şaşırtıyor.<br />
Boşnaklar arasında bir espri olduğundan bahsediyor,<br />
Google’a sorunca ise Ubleha’nın<br />
tanımı; sivil sosyetede en üstün sınıf. Boşnaklara<br />
göre; Ubleha’nın dünyasında ne yaparsan<br />
yap, Ubleha’nın ötesinde başka bir şey göremezsin,<br />
duyamazsın, başka bir şey<br />
düşünemezsin.<br />
Temel görüntüden bahsettim, kıymetli vaktinize<br />
değecek olan bu mekanı görün ve<br />
ayrıntıları sizler keşfedin. Güzel bir günde,<br />
hoşça...
BOSNA’YI<br />
TERK EDİYORUM<br />
ZAYTUNG BIH - D.K<br />
Evet! aynen böyle söyledim sınır kapısındaki görevliye:<br />
‘ Bosna’yı terk etmek istiyorum. ’ Ama her<br />
nedense çıkarmadı beni sınır kapısından. Bir de sanki<br />
bir şey kaçırıyormuşum gibi üstümü aradı gece gece.<br />
Neyse, efendiliğimi bozmayıp karşı çıkmadım kendisine<br />
ama ayıptır; gecenin bir vakti yürüyerek sınıra<br />
kadar gelmiş bir Türk vatandaşına yapılacak muamelemiydi<br />
bu? Malum uçak biletleri pahalı. Arabamız da<br />
yok. Mecbur yürüyerek çıkacaktım sınırdan. Bi çıksam<br />
her şey hallolacaktı sanki. Öyle bir his vardı içimde;<br />
umarsızca barındırdığım.<br />
Peki neden terk ediyordum bu ülkeyi!?. Doğal güzellikleri,<br />
ucuz yaşamı, temiz havası, anlayışlı insanları<br />
varken; yapılacak iş miydi bu? Evet aslında oldukça<br />
haksızdım; burayı terk etmekte. Yoksa gerimi<br />
dönmeliydim evime? Yoo, hayır sınırı geçmek daha<br />
mantıklı idi. Hem büyük ihtimalle 20- 30 kilometre<br />
sonra mutlaka bir benzinlik bulup, espressomu yudumlayabilirdim.<br />
Şu espressoyu da Bosna’da öğrenmiştim<br />
zaten.<br />
İlk defa Bosna'da kahve sipariş ettiğimde,<br />
önüme getirdikleri küçük bir fincanın yüzde 10'luk<br />
kısmına konulan zehir zemberek bir sıvıydı bu. Bütün<br />
dünyada shot yapılarak içilen bu kahveyi, Boşnak<br />
ahbaplarımla 2 saatlik zaman dilimlerine yayarak<br />
bitirmekten oldukça keyif alırdık. ‘ Ahh, ne güzel<br />
günlerdi…’ diye iç geçirdim bi an. Ama, hayır sınırı<br />
geçip Türkiye’ye varmalı ve gerçek arkadaşlarımla<br />
çay edebiyatı yapıp, son olayları konuşmalıydık.<br />
Aslında benim Bosna’yı terk etmemin en büyük sebeplerinden<br />
biri de hep şu son olaylardı!. Bosna’da son<br />
olay yoktu; arada bir bazı olaylar oluyordu ve bu bazı<br />
olaylar en az 6 ay konuşuluyordu. Halbuki Türkiye öyle<br />
miydi! Her gün yeni bir olay, yeni bir atraksiyon. Ahh<br />
ahh bak gene özledim, en iyisi şu sınırı bi geçeyim.<br />
Derken yağmur yağmaya başladı, az önce t-shirtle<br />
duruken sırt çantamdan, ne olur ne olmaz diye<br />
bulundurduğum yağmurluğu giydim, sınırda beni<br />
bekleten polis, Boşnakça:<br />
‘ - bu hava kar topluyor dedi. ’<br />
Pek bi şaşırmıştım bu tabiri kullanmasına. En son bu<br />
tabiri Davutpaşa’da dayımın arabasını tamir<br />
ettirirken, orada bulunan bir esnaftan duymuştum.<br />
2 dakika sonra, polisin pis bir sırıtışıyla birlikte karın<br />
üzerimize çiğ tanesi gibi yağdığına şahit oldum. Ve<br />
titredim ama bir türlü kendime gelemedim. Türkiye’de<br />
4 mevsimi yaşamakla övünürken; Bosna'da 1 saat<br />
içerisinde 4 farklı mevsimi yaşıyorduk. Haziran ayında<br />
kar görmüş Türklerin Facebook'ta, Twitter'da<br />
umarsızca kar fotoları paylaşmasına şimdi anlam<br />
verebiliyordum. Oysa, o dönemlerde pek bir<br />
eleştirirdim bu tarz hareketlerde bulunan<br />
arkadaşlarımı. Şimdiyse ‘ keşke internetim olsa da, şu<br />
anı İnstagrama atabilsem ’ diye düşündüm ve<br />
bulduğum wireless ağının şifresini öğrenmek için polise<br />
sordum ve bana hiçte öyle ağza alınmayacak küfürler<br />
etmedi çünkü edemedi. Zavallı ülkede küfür bile<br />
bir taneydi. Bir an düşündüm; acaba terk etmesemiydim<br />
bu ülkeyi.<br />
Karnım da iyicene acıkmaya başlamıştı, yaklaşık 150<br />
kilometredir yürüyordum. Sınıra en yakın şehir olan<br />
Visegrad’da açık pekara bulamamıştım. Çantama<br />
attığım 100 adet Kifla ve çeşme suyundan<br />
doldurduğum Jana şişe suyum çoktan bitmişti bile. En<br />
yakın benzinliğinde 30 km ötede olduğunu varsayarak,<br />
işimin gerçekten zor olduğunun farkına vardım<br />
ama bu uzun sürmedi sonra tekrardan unuttum.<br />
Allahtan acıktığımı unutmuştum yoksa işim gerçekten<br />
zordu.<br />
10
Hep İzmir’e benzetirdim Bosna’yı. Simit'e djevrek<br />
börek'e burek, yastığa jastuk derlerdi. İlla bir şeyi<br />
değiştireceklerdi ama hiç bir zaman soğan dolma'da<br />
ki soğana, ''luka'' demelerini anlayamayacaktım.<br />
Böyle anlayamayacağım bir çok şeyi vardı aslında,<br />
mesela; kontrolcü geldiğinde topyekün aşağıya inen<br />
halkın, bir dakika sonra gelecek olan tramvaya tekrar<br />
binebilmesi gibi. Bir de 1 Mayıslarda sözleşmişler gibi<br />
aynı anda mangal yakmalarını, büyük dönerle küçük<br />
dönerin aynı boyutta olmasını, Moricahan’da büyük<br />
çay ile küçük çayın aynı fiyatta olmasını, tramvay<br />
şöförlerinin parayı bozamayınca bedava bilet<br />
vermesini... Derken anlayamadığım bir çok şeyin<br />
olduğunu fark ettim ve “bu ülkede bunca sene nasıl<br />
yaşamışım” diye kendi kendime hayret ettim. Gerçekten<br />
bir derviş sabrı taşıdığımı anlayıp kendimle bir an<br />
övündüm.<br />
Yeni gelen bir polis arabasının sireniyle bir an irkildim<br />
ve beni arabaya bindirdiklerinin farkına varmam çok<br />
gecikmedi. Evet, sınırı geçiyorduk, hem de arabayla,<br />
yürümek zorunda kalmayacaktım onca yolu. Şöföre<br />
beni ilk benzinlikte bırakmasını söylediysem de;<br />
herhangi bir cevap alamadım. Mükemmel<br />
Boşnakçamla anlaşabileceğimi düşünürken; bir an<br />
hata yaptığımın farkına vardım. Çünkü artık<br />
Sırbistan’daydım. Yani Sırpça konuşmam gerekiyordu.<br />
Aynı soruyu bu kez Sırpça sordum. Bosna’dayken<br />
zamanımı boşa harcamamış; 3 tane yeni dil<br />
öğrenmiştim. Hırvatistan'da Hırvatça, Sırbistan'da<br />
Sırpça konuşabiliyordum. Çok donanımlıydım gerçekten!.<br />
Bu özelliğime ben de hayrandım doğrusu. Polis<br />
Sırpçamı da anlamamış olacak ki bana cevap<br />
vermedi, biraz bekledikten sonra bir yerde durduk.<br />
Durduğumuz yer; bana eski Yugoslav filmlerindeki<br />
karakolları anımsatmıştı. Tito'nun Komünist İşçi<br />
Partisi’nden attığı insanları içeride tuttuğu karakollar<br />
geldi aklıma fakat kaderin cilvesi, şu anda içinde<br />
bulunduğum memleket de eski Yugoslavya idi ve ben<br />
filmlerde gördüğüm o karakollardan birindeydim. ‘<br />
Acaba suçum ne?’ diye düşünürken polisler kolumdan<br />
tutarak beni içeri attılar. Hayatımda hiç içine<br />
girmediğim nezarethane kültürünü, Sırbistan’da<br />
tecrübe edecektim. İşe olumlu tarafından baktım<br />
yine ve Allah’tan Türkiye’de bu deneyimi yaşamadım<br />
dedim zira içeride bulunan travestiler, sarhoşlar ve<br />
çingenelerle zaman geçmek bilmezdi doğrusu.<br />
içeride benden başka bir Hırvat genci vardı. Nerelisin<br />
diye sorduğumda beni anlamamasını, bu sefer<br />
normal karşılamıştım çünkü Sırpça sormuştum bu<br />
soruyu. Muhabbet ilerledikçe tipik ‘ nerden düştün bu<br />
dama, kader seni nasıl sürükledi buraya, karakolda<br />
gerçekten ayna var mı, sende mi kız davası ’<br />
sorularının Balkanlarda yeri olmadığını anladım zira bu<br />
soruları Hırvatça sormama rağmen hiç bir cevap<br />
alamamıştım.<br />
Biraz sonra bir memur geldi ve 10 dakika sonra<br />
mahkemeye çıkacağımı söyledi, sanırım nöbetçi<br />
mahkeme sistemi burda da vardı, tanrım sonunda<br />
ortak bir noktamızı buldum diye sevinirken, bir an işin<br />
ciddiyetini kavrayarak avukat bulmam gerektiğinin<br />
farkına vardım. 10 dakika sonra mahkemeye çıkacak<br />
olmam gerçekten kabul edilebilir değildi. En azından<br />
1 hafta süre verseler, her türlü ben o avukatı bulurdum<br />
diye düşünmüştüm.<br />
Mahkemede gardiyandan bozma çakma bir hakim<br />
beni Bosna’ya geri yollama kararı aldığını açıkladı,<br />
halbuki bana kimse fikrimi dahi sormamıştı hatta<br />
suçum ne onu bile bilmiyordum, bir dakika hakim bey<br />
diyerek kendisinden söz hakkı istediysem de yine fazla<br />
dil bilmenin kurbanı olmuştum, ağzımdan çıkan<br />
Boşnakça kelimeler ırkçı olduğu belli olan hakim bey<br />
tarafından hiç te iyi karşılanmamıştı.<br />
Centrotours'un ilk Saraybosna otobüsüne bilet aldım<br />
ve yola koyuldum, Bosna sınırına tekrar geldiğimde<br />
daha 3 - 4 saat önce beni çıkarmaları için yalvardığım<br />
sınır polislerine, bu sefer almaları için yalvarıyordum.<br />
Neyse ki bu sefer pek fazla zorlamadan içeri girebildim.<br />
Tipik bir Türk gibi pasaportuma vurulan mührü<br />
ararken pasaportumun süresinin geçmiş olduğunun<br />
farkına varmamla şok geçirmem bir oldu, sanırım<br />
dünyada sadece Bosna'da böylesine bir hataya göz<br />
yumulabilirdi, tekrar sevdim Bosna’nın bu kendine<br />
buyruk kuralsız yapısını, belli ki oda benim gibiydi,<br />
kuralsızdı ama can yakmadan kuralsızdı, sonra<br />
düşündüm ve Hanka Paldumun bütün roportajlarında<br />
tekrarladığı aforizmayı kendi kendime tekrar ettim ;<br />
“Sarajevo je moja ljubav a Bosna život “ *<br />
*Sarajevo benim aşkım Bosna hayatım.
DÖVİZ KURU VE TANZANYA<br />
Kahrolsun bütün üst geçitler<br />
valizlerle çıkması zor geliyor.<br />
Kahrolsun izlemek istediğimiz video öncesi<br />
bize zorla izlettirilen reklamlar<br />
vaktimizi çalıp asabımızı bozuyorlar.<br />
Tık rekoru kıran videolara konu olanların hali gibi ülkemiz<br />
ilkemiz idi eskiden küçüklerimizi korumak ve büyüklerimizi saymak<br />
kahrolsun tesettür moda tasarımcıları<br />
sebebini sen biliyorsun.<br />
Milli eğitimde kahrolsun sözde milli olduğundan<br />
Milli takıma sponsor olan coca cola da kahrolsun<br />
kanıma dokunuyor bütün bunlar<br />
düşüncelerimde depremler oluyor<br />
enkaz altında kalıyor ileri demokrasi<br />
huzurumu kaçırıyor bütün yazar kasalar.<br />
Bir gökdelenin birinci katından atlayıp<br />
ölmek istiyorum.<br />
Raydan çıkmamın sorumlusu<br />
devlet demir yolları değil elbette<br />
küresel güçlerde değil bu sefer<br />
bir açılım yapmalıyım kendime<br />
ama nereden başlamalıyım açılmaya<br />
bilmiyorum.<br />
Egzoz dumanı ciğerime doluyor sevgilim<br />
aklımda yine sen yoksun,<br />
aklımda olan döviz kuru ve Tanzanya<br />
Televizyonda ihracat rakamlarının arttığını söylüyorlar<br />
23 Nisan pek kutlu geçmedi sanki bu sene<br />
gazetelerde kaybolan çocuklar,<br />
tecavüz haberleri<br />
idam geri gelmeli mi, Mancini gitmeli mi<br />
bilmiyorum.<br />
Dokunmatik telefon kullanan dedeler anlar neler hissettiğimi<br />
zikirmatiğimin pili bitti<br />
bankalarla kankalığımız bozulmasın Tanrım,<br />
amen.<br />
Y. Selim Deliaci<br />
12
İnci Dakikaları<br />
Sen bana yeni yılsın her dakika<br />
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum<br />
Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni<br />
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın<br />
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında<br />
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın<br />
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın<br />
Erkek ağlar mı diyeceksin<br />
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı<br />
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum<br />
Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında<br />
Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden<br />
Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey<br />
Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya<br />
Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde<br />
Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya<br />
Sen benim ağlamamı erkeklığıme<br />
Uyanan ölmeyen yenilenen<br />
Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan<br />
Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say<br />
Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu<br />
Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say<br />
Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam<br />
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım<br />
Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım<br />
Şehrin ölümünü yanlış anlama<br />
Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar<br />
Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar<br />
Senin odan günışığı en güzel müzik bana<br />
Farklılıklar odası<br />
Giden tren buharları içinde örümcek ağı<br />
Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak<br />
Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş<br />
Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı<br />
Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum<br />
Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır<br />
Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim<br />
İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum<br />
Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur<br />
Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler<br />
Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur<br />
Oldukları yerde bile<br />
Sezai Karakoç
DÖVİZ KURU VE TANZANYA<br />
ORADA OLMAYAN<br />
ADAMA MEKTUP<br />
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız. *<br />
Çocukluk masal diyarıdır, başkalarının masalı.<br />
Başkalarının, yani ailenin, akrabanın, çevrenin<br />
diyarı. Hayatında ilk sorunu kendine sual ettiğin<br />
andır; gençlik. Çocuk sormaz, öğrenir. Onun da<br />
soruları vardır elbet fakat hepsi fonksiyoneldir. Bir<br />
insan teki, “ben kimim” diye sorduğunda kendine,<br />
onun için gençlik çağı başlamıştır. Sorular<br />
sorunları, sorunlar bunalımı getirir ve önümüzde<br />
bir genç belirir. İlk kez yalnız kalır insan genç<br />
olunca. Yetim çocuklar yalnız değil kimsesizdir.<br />
Yalnızlık; kendini her şeyinle yalıtmandır dünyadan.<br />
İlmin yarısı, gençliğin başlangıcıdır sorular.<br />
Neden bedenimizdeki oluşan değişiklerle<br />
gelişmelerle değil de, zihnimizin derinliklerinde<br />
dalgalan bir soruyla başlar gençlik? Bu gençlik<br />
çağını yaşamadan, yaşlılığı tecrübe eden insan<br />
tekinin varlığının olabileceğini de gündeme<br />
getirir değil mi? Böyle düşündüyseniz, iz sürmeyi<br />
biliyorsunuz demektir. Gençliğin sorularla<br />
başlaması iddiasını, biyolojiyi inkar edip, salt<br />
metafizik yanlısı olmakla itham ettiyseniz bu<br />
yazarı iz sürmede çok başarılı olduğunuzu söyleyemem.<br />
Ve korkarak söyleylenebilir ki bu bir<br />
bunama belirtisi olabilir. Eğer gençliği biyolojik bir<br />
şey olarak görürsen, ey okur, insanın toprağa<br />
düşen bir tohumdan farkı olmadığını iddia etmiş<br />
olursun, farkında mısın?<br />
Akıl, bilinç ve zihin. Akıl baliğ olmanın tercümesi<br />
nasıl yapılır bilemem materyalist kafaya. Fakat<br />
eğer her şey biyolojiyse, çaresizlikle dökülen<br />
gözyaşlarının hangi elektro sinyallerle<br />
güdülendiğini nasıl izah ediyor senin fizik<br />
kuralların?<br />
Gençlik soruyla başlar isyan ile devam eder.<br />
“Masalını yıkmak” der bir şair. Masalını yani tüm<br />
ezberlediğin cevapları. Çocuk isyan etmez,<br />
yerine gelmesini istediği dilekleri vardır onun.<br />
İsyan hiçbir anlamın olmadığı yerde bir intihar<br />
girişimidir. Fakat biyolojik varlığını değil, o<br />
anlamsız cilt cilt cevapları öldürmektir var olmak<br />
için.<br />
Çocuk doğar. Genç var olur. Varlığına bir<br />
sebep arar önceleri. Sonra var olmak için<br />
amaçlar edinir. Çocukta kendini gösterme,<br />
gençte ise kendini tanıtma, kendini ispatlama<br />
arzusu vardır.<br />
Yanlış sorulara doğru cevap verenler asla genç<br />
olamaz dostum. Birinci olmak yarışmalarda,<br />
popüler olmak sosyal medyada, kariyer sahibi<br />
olmak gelecekte yanlış sorulara verilen doğru<br />
cevaplardır desem kafan karışır mı ey okur?<br />
Şöhret, sahip olma duygusu, güçlü olmak gibi<br />
güdülerle büyüdük. Bu içinde doğduğumuz<br />
masalda hayatta kalmamız ve görünür olmamız<br />
için gerekliydi belki. Lanet olsun, koca bir nesli<br />
insanları güldürerek, pahalı marka kıyafetleri<br />
giyerek, lüks arabalara binerek, bir masumu<br />
öldürerek, emir veren konuma gelerek var<br />
olacaklarına inandırdılar. Bir nesil çocuk olarak<br />
ölecek. Varoluşunun sebebini bu dünyada<br />
arayanlara bir dakika saygı duruşu şimdi ey<br />
okur. Madem durduk düşünelim, düşünmek için<br />
durmak gerektiğini bilerek. Varoluş sebebini<br />
biyolojinin sağlam bir şekilde çalışmasında<br />
aramak, değil midir, ey okur, yemek, üremek,<br />
eğlenmek üzerine kurulu bir hayat.<br />
Haksızsam söyle ey okur. Seni anlayabilirim,<br />
gencim çünkü. Tabularım yani üzerine<br />
düşünmediğim cevaplarla çevrili bir sur yok<br />
zihnimde. Açığım sana karşı. Bu fikre saygıdan<br />
öte bir şey. O zaman bozalım saygı duruşumuzu<br />
ey okur. Büyüklerimize yani bize dayatılan<br />
fikirlere saygısızlık edelim ve soralım; “ben niçin<br />
kafama duvarlara vurarak öldürmüyorum<br />
kendimi? Niçin hala hayatta olmak istiyorum?<br />
Yaşadıkça alıştığım, alıştıkca bıktığım, bıktıkça<br />
bunaldığım bir hayat benimkisi. En büyük<br />
zevkler zamanla kayboluyor. Ya bıkıyorum ya<br />
elimden alınıyor. Bir sonu var hayatımın.” Dün<br />
gördüm bunu ey okur. Masalı bozmaktan<br />
yargılanıyormuş. Ağaca bağlı bir ip dolamışlar<br />
boynuna ve uçurumlara salmışlar ayaklarını.<br />
14 * İsmet Özel
Gözlerini gördüm ey okur. Kedimin de gözleri böyleydi, bir<br />
pitbullun ağzında can verirken. Veda ediyordu ve çok acı çekiyordu.<br />
Bilmezdim öleceğimi dostum. Ölü kelimesi uzaklarda<br />
yaşayan anneannemin ismiydi benim için. Kedimin gözlerini<br />
gördüğüm o gün, anladım ki anneannem hiç gelmeyecek<br />
artık. Anlayabiliyor musun, dostum genç olmuştum. İlk kez<br />
ağlıyordum bir şeyi öğrendiğim için.<br />
Gençtim artık ve serseriydim. Serseri olmak ey okur, kaçınılmaz<br />
olanı kabul etmekti benim için. Bir ahengi bir düzeni vardıysa<br />
hayatın benim niçin boşa çabalıyordum. Ölmek için<br />
yaşadığımı bildiğim günden beri soru sormak benim için isyan<br />
etmekti. İsyanım bana bunu unutturan masalların konforuydu. Masal diyarında zaman hazza giden<br />
bir yoldur. Hazza yani başarıya, şöhrete ve yalana. Haz en büyük yalandır okur. Acılar vardır yalnızca.<br />
Acı duyarak hazza ulaşırız.<br />
Acıların ıstıraba dönüştüğü yerde ayrılır çocuklukla gençliğin yolları. Istıraplar bizi buhrana, buhran<br />
şüpheye, şüphe bizi yola davet eder. Masal diyarının çıkış kapısına. Ölümle ilk karşılaşmam çok canımı<br />
yakmıştı dostum. Bu her şeyin her an yok olabileceği demekti. Şüphelerle yola düştüm; inanmak için.<br />
İnanmak yaratıldığıma.<br />
İnanmıştım mahlûk olduğuma. İşte genç olmak böyle bir şey okur. Bilincimiz yoktur aslında çocuklukta.<br />
Kendini bilmeye yaramayan bir bilinç hayvanda da var. Mahlûksam, bu her şeyin anlamı demekti. Var<br />
oluşumun sebebi neyse, amacı da o olmak zorunda değil mi<br />
ey kelimelerin izini süren okur. ( Stalker mı demeliydim? Daha<br />
afili. Daha kalıplaşmış.)<br />
Kelimelerin anlamının sözlüğe<br />
benden öncekilerin yazdığını öğrendiğimden beri<br />
kelimeleri hapseden ve gerçek manayı gizleyenlere<br />
de isyan ateşini yaktım ey okur. Gençtim çünkü.<br />
Allah, Adem’e nasıl öğrettiyse kelimeleri, öyle bilmek<br />
istiyordum anlamlarını. Kelimelerin dahi sınırlandırıldığı<br />
bu dünyada artık çocukça özgür olduğunu<br />
söylemekten vazgeçip bir köle olduğunu ve<br />
bunun kaçınılmaz olduğunu idrak<br />
etmedikçe genç olamaz hiçbir insan teki.<br />
Gencim ya, bu yüzden afili bir cümleyle<br />
bitsin yazım ve yazgım;<br />
Hayat ile ölüm birbirlerinden ayrılmayan<br />
ikiz dilberledir ve insan şaşkın âşık.<br />
Bilal Yakup
YUNUS<br />
EMRE VE<br />
ÜNİVERSİTEL<br />
ERE GİRİŞ<br />
SINAVI<br />
Değme kişi gönül evin düzemez,<br />
Hakk’ın takdirini kimse bozamaz,<br />
Tarikat ummandır dalıp yüzemez,<br />
Aşkın deryasını boylamayınca.<br />
“Halk ve tasavvuf şiirinin öncüsü olan Yunus Emre<br />
1240’da Eskişehir’de doğmuştur. Tapduk Emre<br />
Dergâhında 40 yıl yaşamış, şiirlerinin çoğunu o<br />
dönemde kaleme almıştır. Dergâhına değil<br />
insanın eğrisini, odunun bile eğrisini sokmayan<br />
Yunus Emre, şiirlerini hece ölçüsüne göre<br />
yazmıştır. Şimdi hece ölçüsünün kurallarını<br />
tahtaya yazacağım, herkes defterlerine not<br />
alsın, çünkü bu konu sınavda kesin çıkacak!”<br />
Aynen böyle söylemişti edebiyat hocamız.<br />
Sınavda kesin çıkacaktı bu konu. Bir an önce<br />
ezberlemeliydik şu hece ölçüsünü. Gerçi ben<br />
sayısal öğrencisiydim, ne yapacaktım Yunus<br />
Emre şiirlerini ama bir şekilde bu şiirler ezberlenecekti.<br />
Öyle de oldu. Edebiyat kitabımızın halk<br />
şiiri kısmında daha nice şairler vardı ama bu<br />
Yunus Emre’nin üzerinde pek bir duruyordu<br />
“edebiyatçı”. Zaten gıcık oluyordum adama.<br />
Ne işim vardı benim yunusla emreyle. Ama o<br />
şiirlerin kaçlı hece ölçüsü ile yazıldığını bir şekilde<br />
öğrenecektik işte. Öyle de oldu. Çılgınlar gibi<br />
Yunus Emre şiiri ezberledik.<br />
Değme kişi gönül evin düzemez,<br />
“Değme” dokunma gibi bir şeydi herhalde.<br />
“kişi” tamam onu biliyoruz.<br />
“gönül” onu da bildik.<br />
“evin düzemez” ev düzmek derken ne demek<br />
istedi onu anlamadık?<br />
Hakk'ın taktirini kimse bozamaz.<br />
“Hakk’ın” Allah diyor yani.<br />
“Taktir” takdirnameydi. Bu sene kesin alacaktım<br />
“Kimse bozamaz” Kesinlikle kimse bozamaz, bu<br />
sene kesin alacağım.<br />
Tarikat ummandır dalıp yüzemez,<br />
“Tarikat” televizyonlarda çıkıyordu arada bir bu<br />
tarikatlar. Uğur Dündar basmıştı bir keresinde<br />
bunların evini.<br />
“Ummandır” kötü bir şey herhalde.<br />
“Dalıp yüzemez” bu umman yüzülen bir şey olsa<br />
gerek<br />
Aşkın deryasını boylamayınca.<br />
“Aşkı” hepimiz çok iyi biliyorduk zaten,<br />
“Derya” Derya da belli ki kızın adı<br />
“Boylamayınca” Bu Yunus Emre Derya diye bir<br />
kıza aşık mı ne olmuş, sonra bir şeyleri boylamış<br />
ama onu tam çözemedik. Bir de tarikat marikat<br />
diyor. Neyse canım, bana ne, ben işime<br />
bakarım. Bu şiirler bir şekilde ezberlenecekti.<br />
Derken sınav günü geldi, bildiklerimiz yazdık,<br />
bilmediklerimiz Allah’a emanet ettik. İyi kötü<br />
geçtik dersten. Elimizde Üniversitelere giriş<br />
sınavında biraz daha tutarlı atabilmek için işimize<br />
yarayacak bir kaç bilgi kaldı şu Yunus Emre ile<br />
ilgili. 1240’da mı doğmuştu ne? Evet evet! 1240.<br />
D şıkkı 1240. Aşkın deryasını boylamayınca. Hah!<br />
işte bu da Yunus Emre. Bir soruyu da böyle<br />
işaretledik. Allah bereket versin, şu Yunus’dan<br />
çok şey öğrendik.<br />
Emin Akben<br />
16
MÜŞKÜLATIN ANAHTARI<br />
Öyle vakitlerden bir vakittir ki güneş taç<br />
olacaktır başına. Kumsaldasındır. Dalgalar<br />
topuklarını avuçladıkça koşma isteği uyanır<br />
içinde maviliğin kucağına. Bir uğultu okşar<br />
kulaklarını ve çakıl taşlarının arasında kaybolur<br />
bakışların. Öyle bir çakıl farkedersin ki, güneşin<br />
ellerinin suya kavuşmasından nasibini fazlasıyla<br />
alarak farklı parlar. Tıpkı farklı parlayan o çakıl<br />
taşı gibi öyle bir kelime mevcuttur ki lûgatımızda<br />
‘bir kimseyi bir şeyden alı koymak, hapsetmek,<br />
tutmak’ gibi anlamlara gelir. Arapça’daki<br />
‘sabr’ kelimesinden dilimize ‘sabır’ olarak<br />
kazandırılmış olan bu kelime Necip Fazıl’ın<br />
kalemine derd-u dermanın sabır olduğunu<br />
haykırtmıştır:<br />
‘Bir sır ki aşikare,<br />
Avcı yenik şikare.<br />
Yalnız, yalnız sabırda,<br />
Çaresizliğe çare.’<br />
Mektubat’ta bahsedildiği üzere dertlere<br />
deva olan, insanı sıkıntılarından hayra, ferahlığa<br />
taşıyan bu erdemin noksan olduğu bir adam<br />
tahayyül edebiliriz ki ihtiyatlı ve akıllıca<br />
davranmadığı için önündeki basamakları; ya<br />
atlar düşer yahut noksan bırakır; yaşam gayesi<br />
ne ulaşamaz. Onun bu davranışı söz konusu<br />
olduğunda ise hırs, kaybı doğurur.<br />
Sabrın karşımıza üç farklı şekilde çıktığı<br />
belirtilmiştir. Bunlardan birincisi; isyan, günah ve<br />
asilikten kendini çekip sabretmektir; bu sabır<br />
takvadır. İkincisi; musibetlere karşı sabırdır ki<br />
tevekkül ve teslimiyettir. Üçüncü sabır; ibadet<br />
üzerine sabırdır, bu sabır insanı arzu edilen<br />
makama kadar çıkarır.<br />
Mevlana’da sabır konularını Mesnevi’de ve<br />
Fi hi Mafih’te işlemiştir. ‘Tespihlerinizin ruhu<br />
sabırdır. Sabır, başlı başına bir tespihtir. O<br />
derece hiçbir tespih yoktur. Sabırlı ol, sabır<br />
kurtuluşun anahtarıdır. Sabır, sırat gibi insanı<br />
cennete ulaştırır.’ (Mesnevi, II / 3175-3177)<br />
Sabır kelimesi her ne kadar katlanılmaz<br />
acıları çağrıştırsa da bu erdem olmadan<br />
sürebileceğimiz hayat sığlıktan kurtulamaz.<br />
Tahammül gücümüz sınanır, teslimiyetimiz<br />
sınanır. Sahip olamadıklarımızın gölgesinde<br />
sahip olduklarımızı göremez hale geliriz. Hayat<br />
bizi sabrın muhayyelimizden yansıyan soğuk<br />
kollarına iter, bizi o kollara sarılmaya mecbur<br />
bırakır. Halbuki ne sıcak kollardır o kollar... Ne<br />
güvenli kollar...<br />
nur-u rayiha<br />
17
SON DEVRİN DİN<br />
MAZLUMLARI<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı resmi ideolojinin<br />
de tarih yazımında görülen odur ki,<br />
çarpıtalarak bir çok konu yazılmıştır. Resmi<br />
ideolojik kodları çözmek için bu soyutlama durumunun<br />
her zaman dikkate alınması gereken bir<br />
olgu olduğu anımsanmalı ve tüm okumalarda<br />
dile getirilen olay değil,tarihsel bütünlük<br />
içerisinde olayın konumunun ne olduğu sorusu<br />
tekrar tekrar sorulmalıdır. Cumhuriyet dönemine<br />
ilişkin tarih yazımının çoklukla propaganda<br />
broşürleri veya gençlik bildirileri seviyesindeki<br />
eserlerle temsil ediliyor olmasında, hiç kuşku yok<br />
ki her türlü kusurdan toz pembe tablolar çizmeyi<br />
marifet sayan çevrelerin büyük bir payı vardır;<br />
zira bu dönem olaylarını tasvir eden kimselerin<br />
biligiden ziyade yargıyı öğrenmekten çok etkile-<br />
‘Tarih tekerrür diye ta’rif ediyorlar; Hiç<br />
ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.’<br />
Mehmet Akif Ersoy.<br />
‘Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ömrü boyunca<br />
yaptığı araştırmalardan derlediği hassas<br />
kitaplarından bir tanesidir ve yakın tarihimizin<br />
bilinmeyen, yanlış bildiğimiz ve yanlış öğretilen<br />
birçok safsataya karşı hazırlanmış bir kitap ve<br />
birçok safsataya karşı ışık tutmaktadır !’<br />
Tarihin bilimsel bir disiplin olarak doğuşu ve<br />
yerleşikleşmesi ulus-devletlerin kurumlaşmalarıyla<br />
başlar.Hiçbir ideolojinin ulus-devletin dayandığı<br />
temel ideoloji olan milleyetçilk kadar tarihe<br />
ihtiyacı olmamıştır ve bu yüzden milliyetçi<br />
söylemler histrorisizmle (tarihteki huzurlu dünyaya<br />
kaçma isteği) çok yakın ilişki kurmuşlardır. Ulusdevletlerin<br />
ve ulusal duyarlıkların ortaya çıkışıyla,<br />
bunlara bitişik tarih anlayışının ortaya çıkışı<br />
meyi çekiçi ve kışkırtıcı kılmak istedikleri durumlarda<br />
böylesi toptancılıklar işe yaramakta hem<br />
de onları fazla emek harcamak zahmetinden<br />
kurtarmaktadır.<br />
Tek parti devrinin düşünceyi de teke zorlayan<br />
baskısı altında, başka türlü düşünülebileceğini ilk<br />
sezdiren Necip Fazıl Kısakürek ‘Son Devrin Din<br />
Mazlumları’ kitabında farklı bir tarih yazımı ortaya<br />
koyuyor. Son devrin İslam alimlerinin rejım<br />
tarafından yapılan baskı ve zulümlerin detaylı<br />
değil fakat birkaçı hakkında yapılmış olan ilk<br />
çalışmalaradan bir tanesi sayılır. Rahmetli Necip<br />
Fazıl Kısakürek’in yapmış olduğu bu çalışma yeni<br />
gençliğe, yeni rejim tarafından ne kadar zulüm ve<br />
işkencelerin yapıldığı; nelere maruz kaldığı hakkında<br />
özet bir çalışmadır. Beyni ‘resmi ideoloji’ tarafından<br />
tahrip edilmemiş bir çok okuyucu için ibretlik bilgilerin<br />
yer aldığı kitapta; 31 Mart İsyanı, Menemen olayı,<br />
Dersim Faciası gibi tarihin karanlığında kalan<br />
birbirini izler.<br />
18
noktadalarına projektör tutuluyor. Taraflı bir yazıyla<br />
her zamankinden daha iyi savunarak kitabı ilgi çekici<br />
hale getirmiştir üstad burada. Rejimi oturtmak isteyen<br />
kesim İslam ulemasına ve aydınlarına karşı neler<br />
yaptığını, nasıl yaptığını, nasıl tavsiye edildiğini ilk bize<br />
bu kitap göstermiştir.<br />
İskipli Atıf Hoca, Said Nursi, Şeyh Esad Efendi, Süleyman<br />
Hamdi Tunahan gibi din alimlerine uygulanan,<br />
Kazım Karabekir’in hatıralarında sözünü ettiği,<br />
Lozan’dan hemen gelmiş bulunan İsmet İnönü ile<br />
Cumhuriyet dönemine ilişkin her türlü yargının<br />
doğrudan günümüzü ilgilendiren bir mahiyet<br />
taşıması, kitabın önemini arttıran bir başka faktör<br />
olarak karşımızda durmaktadır. Kitabı okuyunca 31<br />
Mart Ayaklanması’yla 28 Şubat Post-Modern<br />
Darbe’sinin, Menemen olayıyla Danıştay Cinayetinin,<br />
Şeyh Said İsyanı ve Dersim katliamıyla Kürt sorununun<br />
arkasındaki zihin yapısının ne kadar benzeştiğini<br />
göreceğiz. Bu benzerliği çözümlemek için resmi<br />
ideolojinin çocukluk dönemine inmek ve bugün<br />
arasında geçen tartışmalaları istinaden zikrettiği: 1)<br />
yaşadığı ruhi bunamayı anlamak istiyorsak<br />
Son<br />
İslam terakkiye manidir 2) Arapoğlunun yavelerini<br />
Türklere öğretilmeli 3) Hocaları toptan ortadan<br />
kaldırmalı* şeklindeki resmi ideolojik formülünün<br />
üçüncü maddesinin nasıl uygulamaya konulduğunu<br />
olanca açıklığıyla ortaya koyuyor.<br />
Necip Fazıl Kısakürek elbette tarihçi değildir fakat<br />
Devrin Din Mazlumları’ kitabını mutlaka okumalıyız.<br />
Dipnot:<br />
*Kazım Karabekir anlatıyor. Uğur Mumcu, Umag<br />
Yayınları s.87<br />
Ahmet Furkan Demir<br />
araştırmacı kişiliğiyle, tarihi yaşayan kaynaklardan<br />
edinmiş olduğu bilgilerle bu eseri meydana getirmiştir.<br />
Kitabın güvenilirliği hakında şüphesi olanlar olabilir;<br />
fakat yaşayan kaynaklara müracaat ederek bu eseri<br />
meydana getirdiğinden, tarihin yazılmasında bu<br />
kaynakların kullanılması, tarih açısından önemli bir<br />
kaynak olarak kabul edilmektedir. Ama en büyük<br />
sorunlarımızdan birisi ‘-muş’lu ve ‘-mış’lı kelimelerin<br />
çok kullanılması. Bu da onun kulaktan duyma<br />
sözcüklere eserinde yer verdiğini gösteriyor. Tabi bu<br />
eser ilk çalışmalarındandır belkide başlangıcıdır.<br />
Daha sonra yapılacak birçok çalışmaya kaynaklık<br />
edecektir, etmiştir ve ediyordur. Bundan başka<br />
Anadolu İslam ulemasına yapılmış olan baskıları<br />
anlatmakta öncülük etmiştir. Dönemin en önemli<br />
şahsiyetlerinin üzerinde tek tek durarak, onların hayat<br />
gayelerini en muhim şekilde anlatmıştır ve kendi<br />
düşüncelerini katarak kitabı biraz daha ilgi çekici hale<br />
sokmuştur.
AFRİKA’NIN<br />
CENNETİ<br />
GABON<br />
Havva Ertekin<br />
Gabon Afrika’nın en zengin ve en huzurlu<br />
birkaç ülkesinden birisidir. Resmi adıyla<br />
Gabon Cumhuriyeti, orta Afrika'nın batısında<br />
bulunur. Batıda Gine Körfezi, kuzeyde Ekvator<br />
Ginesi ve Kamerun, doğuda ise Kongo ile<br />
çevrilidir. Bağımsızlığını 17 Ağustos 1960<br />
tarihinde Fransa'dan kazanmıştır. Nüfusu<br />
1.253.000 olup, başkenti “özgür şehir”<br />
anlamına gelen Libreville’dir. Resmi dilin<br />
Fransızca olduğu Gabon’da, günlük<br />
yaşamda yerel diller ve lehçeler de yaygın<br />
olarak kullanılmaktadır.<br />
Birçok ülke gibi Gabon’da<br />
sömürge kültüründen nasibini<br />
almıştır. Avrupa’da köle<br />
ticaretini men eden kanunların<br />
kabulünden sonra, bizi “çok<br />
düşünen” ülkelerden olan<br />
Fransa bu ticareti önlemek için<br />
19. Yüzyılın ikinci yarısında<br />
buraya yerleşmeye başlamıştır.<br />
Fransızlar yerli kabilelerle de<br />
anlaşarak, bölgeye hâkim olup,<br />
Gabon kolonisini kurdular.<br />
Gabon, 1888’de Fransız Kongosuna<br />
bağlandı. 1910’da<br />
Çat’tan Kongo’ya kadar bütün<br />
Fransız sömürgeleri “Fransız<br />
Ekvator Afrikası” adı altında<br />
birleştirilince Gabon da bu<br />
birliğe bağlandı. 1958’de Fransa<br />
Milletler topluluğuna üye olarak<br />
muhtar bir cumhuriyet olan<br />
Gabon, 17 Ağustos 1960’ta tam<br />
istiklaline kavuştu.<br />
20
Başta Gabon ve Ogoue Irmağı olmak üzere birçok<br />
ırmağı bulunmaktadır. Ekvator çizgisinin hemen hemen<br />
ortasından geçtiği Gabon’da sıcak ve yağışlı ekvator<br />
iklimi hâkimdir. Yağışlar Eylül-Mart döneminde olur. Senelik<br />
sıcaklık ortalaması 22-35°C arasında değişir. Bu bol<br />
yağışlar sebebiyle ülke sık ormanlarla kaplıdır.<br />
Ülkenin gelişmekte olan ekonomisinin temelini<br />
madencilik oluşturur. Dünyanın dördüncü büyük manganez<br />
yataklarına sahip olan ülkede petrol ve uranyum<br />
yatakları da ekonomiye çok büyük katkı sağlar. Madencilik<br />
ve petrol dışında diğer önemli faaliyet keresteciliktir.<br />
Tarımsal üretim genellikle geçimlik düzeyde sürdürülür.<br />
Tarım konusunda çok gelişmediğinden mutfak<br />
kültüründe çok gelişmemiştir. Genel olarak Fransız<br />
mutfağından etkilendiyse de Dünya mutfağından da<br />
seçenekleri bulunmaktadır. Bölgeye özgü balıklar<br />
oldukça lezzetlidir. İçecek olarak da taze sıkılmış meyve<br />
suları çokça tüketilmektedir.<br />
Fransızlar yıllarca burayı sömürmüş, kendi kültürlerini<br />
yerleştirmişler, buradaki insanlara da köle muamelesi<br />
yapmışlardır. Gabon’da yaşayan halkın çoğunluğu<br />
Hıristiyanlığın Katolik mezhebine mensuptur. Ancak<br />
İslâmiyet süratle gelişmekte ve Müslümanların nüfus oranı<br />
artmaktadır. Bunun yanında Animist azınlıklar da mevcuttur.<br />
Para birimi AFT frangıdır.<br />
Bu ülkeyi gerçekten beğendik ve gitmek istiyoruz<br />
diyorsanız, size güzel bir de haber verelim. 7 Ocak 2013<br />
tarihinde Türkiye ve Gabon arasında karşılıklı olarak<br />
vizelerin kaldırılmasına dair anlaşma imzalanmıştır. Gerisi<br />
sizin kararlılığınıza ve Türk Hava Yolları’nın insafına<br />
kalıyor.:)
YÜCEL<br />
OĞURLU<br />
KİMDİR?<br />
Kısa hayat hikâyem şöyle: 1970 İstanbul<br />
doğumluyum. İlk okulu, ortaokulu ve liseyi<br />
İstanbul’da okudum İstanbul Bayrampaşa’da<br />
çocukluğumu geçirdim. Boşnaklar, Arnavutlar ve<br />
Muhacirler arasında geçen bir çocukluğum oldu<br />
diyebilirim. 1970’li yılların Bayrampaşa’sı bir köydü.<br />
Çamurları çiğneyerek ilkokula ulaşmak<br />
zorundaydık. Ulaşım imkânları yoktu. İnsanlar<br />
genelde Bayrampaşa’dan Karagümrük veya<br />
Topkapı’ya nadiren gelen minibüs veya otobüse<br />
binmek yerinde yürümeyi tercih ederdi.<br />
İstanbul’un Bayrampaşa cezaevinden sonraki<br />
kesimi yoktu zaten. İlkokuldan Doktoraya kadar<br />
bütün öğrenim hayatım Istanbul’da geçti. Evliyim,<br />
biri üniversite, biri lise, biri de ilkokul okuyan<br />
çocuğum var. Üniversiteyi ilk tercihim olan İstanbul<br />
hukuk fakültesinde okudum. Kendi dönemin<br />
içerisinde ilk tercihime 1. olarak girmiştim. Hukuk<br />
fakültesi çok da ağır gelmedi. Bu sebeple olsa<br />
gerek derslere çok da ağırlık vermedim. Açıkçası<br />
çok sıkı bir çalışma performansı gösterdiğimi<br />
söyleyemem, fakat dersleri çok rahat kavrayabiliyordum.<br />
Bunun için, üniversite yıllarında ortanın<br />
biraz üzerinde bir öğrenciydim. Yüksek lisans ve<br />
doktorayı Marmara Üniversitesi’nde tamamladım.<br />
Yüksek lisansımı Mali Hukuk alanında, doktoramı ise<br />
Kamu Hukuku alanında yaptım. İdari Hukuk<br />
alanında bir tez yazdım ve 1999 yılında da Kamu<br />
Hukuku alanında doktora ünvanını kazandım. 1993<br />
yilinda yüksek lisansa başlamadan önce hakimlik<br />
sınavına girmiştim ve kazanmıştım, fakat önüme bir<br />
de Erzincan Hukuk Fakültesi’nde araştırma<br />
görevliliği imkanı çıkmıştı. Ben kendime daha<br />
uygun olduğunu düşündüğüm akademisyenliği<br />
seçtim. Erzincan Hukuk Fakültesi bize kendi dönemimiz<br />
için iyi imkanlar sundu. Kuruluşunda 25.000<br />
kitaplık bir kütüphane ile yola çıkmıştı. Anadolu’da<br />
ücra bir yerde, kimsenin tercih etmediği bir yer gibi<br />
görünebilir ilk bakışta, fakat biz o dönemde 60 kişi<br />
olarak göreve başladık ve şu anda Erzincan Hukuk<br />
Fakültesi’nin o döneminin asistanları Türkiye’nin<br />
birçok yerinde dekan yardımcısı, dekan, rektör
yardımcısı ve rektör olarak kariyerlerine devam<br />
ediyorlar. Orada yetişen öğrencilerimiz avukat,<br />
akademisyen, hakim ve savcı olarak mesleğe<br />
devam ediyorlar. O dönem, mesleğe giriş yıllarında<br />
kendimizi geliştirmek için ilk tecrübeleri<br />
kazandığımız ortamlardı diyebilirim. 1999’da<br />
doktorayı bitirdikten sonra yardımcı doçent olarak<br />
atandım. 2004 yılı ortalarında da İdari Hukuk<br />
alanında doçent oldum ki idari hukuk bu bölümün<br />
en zor alanlarından biridir. Çift doçentlik eseriyle<br />
başvurdum ve doçent unvanina ilk eser incelemesi<br />
ve kolekyumda hak kazandım. 2010 yılında da<br />
profesör ünvanına hak kazandım. Profesörlükte<br />
sadece eserleriniz bakımından bir değerlendirme<br />
yapılıyor ve hukuk açısından çalışmalarım takdir<br />
ediliyordu. Türkiye’deki 11 İdari Hukukçudan bir<br />
tanesiydim. Toplamdaki sayımız zaten profesör<br />
olarak oldukça azdı. Şu anda profesör ve doçent<br />
olarak sayımız 15’i geçmez. Yetmiş milyonluk bir<br />
ülke için bu rakam oldukça azdır. Kiyader (Sınırsız<br />
Kardeşlik ve İnsani Yardım Derneği) kurucu<br />
başkanıyım. Kamu ve vakıf üniversitelerinde dekan<br />
yardımcılığı, vekil rektörlük, rektör yardımcılığı ve<br />
rektörlük görevlerini yürüttüm. IUS’tan önce<br />
İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektör Yardımcılığı<br />
görevindeydim. Farklı dillerde yayınlanmış 5<br />
kitabım, kitap bölümlerim, makale ve bildirilerim<br />
var.<br />
Bosna’ya ilk gelme fikri çıkınca ne<br />
düşündünüz?<br />
Bir aile reisi olarak ilk düşünmek zorunda olduğunuz<br />
şey çocuklarınızın okulları ve geleceğidir. İkinci<br />
olarak İstanbul’dan ayrılma, üçüncü olarak<br />
İstanbul’daki pozisyonumdu. İstanbul Ticaret<br />
Üniversitesi rektör yardımcısıydım ve bu İstanbul<br />
sartlarinda iyi bir pozisyondur. Fakat Bosna’ya<br />
veya dünyanın diğer coğrafyalarına da insanların<br />
emek ve gayret göstermeleri gerektiği kanaatini<br />
taşıyorum. Fedakârlık yapmamız gerektiğini<br />
düşünüyorum ve bu konuda İstanbul’da değerli bir<br />
profesör hocamız Sabri Orman ile istişare ettim ve<br />
kendisi hiç unutmadığım şu cümleyi söyledi ‘ Eğer<br />
fedakârlık yapılması gereken bir yer varsa, Bosna<br />
bunun için çok güzel ve fedakârlık yapmaya<br />
değecek bir yerdir’ dedi. Hocamın da kanaatiyle<br />
buraya gelme fikri daha fazla aklıma yatmış oldu.<br />
Pişman olmadığımı da rahatlıkla söyleyebilirim.<br />
Kendim ve ailem için iyi bir tercihte bulunduğumu<br />
düşünüyorum.<br />
Hiç tramvaya bindiniz mi?<br />
Bosna’da hayır binmedim.<br />
Boşnakçada öğrendiğiniz ilk kelime<br />
nedir?<br />
İlk olarak yavaş anlamına gelen ‘polako’ kelimesini<br />
öğrendim. Komşumuz olan bir teyze ile konuşurken<br />
Türkiye’de alıştığımız acelecilikle konuşurken<br />
kendisi “polako” diyerek yavaş olmam gerektiğini<br />
kastetti.<br />
Başçarşı’da gitmeyi en çok sevdiğiniz yer<br />
neresidir?<br />
En çok Morica Han’a gitmeyi seviyorum.<br />
Boşnak kahvesine alıştınız mı?<br />
Tabi, her sabah güne bir Boşnak kahvesiyle<br />
başlıyorum.<br />
FOTOĞRAF: YUNUS EMRE ERYILMAZ
Belki de herkes Olması gereken yaşta..<br />
Yunus Emre Eryılmaz
Enes Güler<br />
Emin Akben
ÖĞ<br />
REN<br />
Cİ<br />
İŞLE<br />
Rİ<br />
ZAYTUNG BIH<br />
IUS student affairs bu sabah düzenlediği basın<br />
toplantısında kendileri hakkındaki bütün spekülasyonlara<br />
açıklık getirdi. Açıklamada ''o konuyla'' öğrenci işlerinin<br />
ilgilenmediğinin bir kez daha altı çizilirken, o konuyla<br />
herhangi bir alakası olmayan diğer konuyla ilgili olarak da<br />
"dekan hala imzalamadı" ifadelerine yer verildi.<br />
Student Affairs adına açıklamalarda bulunan Başkan<br />
yardımcı yardımcısı Maher Talibovic(20), öncelikle<br />
müdürün şu an yerinde olmadığını söyleyerek imza için<br />
bekleyenlerin yarın 9.30'da tekrar bi uğramalarını istedi.<br />
Kuyruktaki 8 kişinin ayrılmasının ardından geride kalanlara<br />
seslenen Talibovic, ''arkadaşlar lütfen kalabalık<br />
yapmayalım, hepinize yardımcı olmak istiyoruz ama<br />
bizimde bir kahve molamız var'' sözleriyle, şu an için ellerinden<br />
gelen bir şey olmadığına tekrar vurgu yaptı.<br />
Bir soru üzerine “az önce çıkan arkadaşa senin sorunu<br />
cevaplamıştım" ifadelerini kullanan Talibovic, öğrencinin<br />
''ben nereden bulayım şimdi o arkadaşı?'' şeklindeki<br />
itirazına ise başını önündeki monitöre gömüp sessiz kalarak<br />
yanıt verdi. Öğrenci ile yaklaşık 3 dakikalık karşılıklı<br />
konuşmadan bekleme savaşını ise kazanan taraf yine<br />
Talibovic oldu.<br />
Hala çıkmayan potvrdalar(boşnakça öğrenci belgesi)<br />
içinse ellerinden gelen bir şeyin olmadığını, dekanın hala<br />
imzalamadığını söyleyerek bir toplantıda 2 kere topu<br />
dekana atmış olan Talibovic, ''bazılarınız ayda 3,4 defa<br />
potvrda talebinde bulunuyorlar'' biz bu potrvrdaları<br />
ağaçtan toplamıyoruz diyerek, gelecek seneye en çok 3<br />
potvrda kuralını getireceklerinin de altını çizdi.<br />
Kahve molasının ardından tekrar odasına dönen Student<br />
Affairs başkan yardımcı yardımcısı, saatin 15.59' a gelmesi<br />
nedeniyle toplantıya son verdi. Kuyruğun geri kalanına<br />
“dilekçe yazıp bırakın, haftaya bi check edin” sözleriyle<br />
uğurlayan Talibovic'in masasında günün bilançosuysa<br />
şöyle:<br />
- 4 kayıp SAT belgesi talebi<br />
-3 adet Edin Jahic şikayet dilekçesi<br />
- 5 adet Prof'a tekrar girebilme talebi<br />
- 21 para yatırmama, eksik dekont vakası<br />
- Geri dönmeyen 3 kalem, bant ve uhu<br />
- 16 bardak çay, 4 boşnak kahvesi, 3 Candy Crush isteği<br />
ZAYTUNG BIH
ALİ ENES ŞAHİN
ŞEHRİN ORTASINDA BİR<br />
KERVANSARAY<br />
1551 yılında Osmanlı tarafından inşa ettirilen Morica<br />
Han, günümüzde mimari olarak benzerleri olsa da,<br />
zamanının havasını taşımaya devam eden nadir<br />
mekânlardan birisidir. Saraybosna’da,<br />
Osmanlı’dan günümüze kalan tek kervansaray<br />
olan bu han, 1697 yılında çıkan bir yangından<br />
sonra Gazi Hüsrev Bey vakfı tarafından<br />
günümüzdeki hali şeklinde onarılmıştır.<br />
Gerçek bir kervansaray olarak işlediği zamanlarda;<br />
300 kişiyi ağırlayabilen bu Han’ın tarihteki en önemli<br />
misafiri şüphesiz Evliya Çelebi olmuştur. 16. Yüzyıl<br />
Osmanlı Mimarisi’nin en güzel örneklerinden<br />
olmanın yanı sıra, Hurmasica tatlısı, boşnak kahvesi,<br />
insanı asırlar öncesine götüren atmosferi ve<br />
sıcak insanları ile 500 yıl sonra hâlâ<br />
saraybosna’nın en güzide mekânlarından biri<br />
olmak kalmayı başarmıştır. Özellikle ramazan<br />
aylarında bambaşka bir havaya bürünen<br />
Morica Han, sahur vaktine kadar açık ve<br />
ramazanların vazgeçilmez bir geleneği haline<br />
dönüşmüş durumda orada sahur yapmak.<br />
Bosna’ya gelen hemen her ziyaretçinin mutlaka<br />
uğradığı bu mekân bu güne kadar, Sezen<br />
Aksu’dan, Kemal Kılıçdaroğlu’na hiç akla<br />
gelmeyecek yüzlerce ünlü ismi de ağırladı.<br />
Daha da ağırlamaya devam etmesi dileği ile
Sucuklu Bayat Ekmekli<br />
Köfte<br />
malzemeler:<br />
sucuk<br />
kaşar peyniri<br />
1 orta boy soğan<br />
bayat ekmek<br />
nane<br />
kara biber<br />
kirmizi biber<br />
kimyon<br />
tuz<br />
domates biberlerinizi<br />
güzelce yıkayın. İçlerini temizleyin.<br />
Daha sonra soğanlarınızı küp<br />
küp yapıp, yağı ilave edip<br />
pembeleştirin. Üzerine pirinç ve maydanozunuzu<br />
ekleyip biberlerinize<br />
fazla doldurmadan ilave edin.<br />
Tencerenize dizdikten sonra 1 kaşık<br />
salça ve 3 su bardağı ılık su ılave<br />
edin. Sonra tekrar su ilave<br />
edebil-<br />
Patates Salatası<br />
malzemeler:<br />
6 adet patates<br />
1 orta boy soğan<br />
1 orta boy havuç<br />
salça<br />
sıvıyağ<br />
tuz<br />
üstü için<br />
22<br />
ekmeğinizi ufalayın.<br />
Sonra soğanı rendeden geçirin.<br />
Sucuğunuzu küçük küçük doğrayıp, kaşar<br />
peyniriniz ile beraber ekleyin. Son olarak<br />
baharatlarınızı, şekiller verip yağda kızartın.<br />
üstü için:<br />
közlenmiş kırmızı biber , salatalık<br />
turşusu<br />
yoğurt , baharatlar<br />
patatesleri haşlayın, soğanları<br />
ince ince doğrayıp tavada yağ<br />
ile pembeleştirin. Daha sonra<br />
havucu rendeleyin. Üzerine<br />
ekleyin ve salçayı da ilave<br />
edin. Sonra haşlanmış<br />
patatesleri de ekleyip püre<br />
haline getirin.<br />
Sonra da köznemiş kırmızı biberı<br />
ve salatalık turşusunu ince ince<br />
doğrayıp üzerine ekleyin, en<br />
üstüne de yoğurt ilave edin,<br />
baharat ile süsleyin.<br />
ilk<br />
olarak unu çok az yağ ile<br />
kavurun. Daha sonra sütü ilave<br />
edin, sonra karıştırın suyu ilave<br />
edin. Kaynadıktan sonra<br />
ocağınızı kısıp, kavurmalarınızı<br />
ilave edin, sonra da tuzu ve<br />
küçük bir tavada naneyi<br />
tereyağda eritin, ilave edin.<br />
Zeytin Yağlı Dolma<br />
malzemeler:<br />
1 kilo dolmalık biber<br />
2 su bardağı pirinç<br />
3 kaşık sıvıyağ<br />
1 orta boy sogan<br />
maydanoz<br />
tuz<br />
margarini kurabiyenizi yapmadan<br />
önce, oda sıcaklığında bırakıp yumuşamasını<br />
sağlayın, daha sonra oval bir kaba un hariç malzemeleri<br />
karıştırıp yoğurun daha sonra da unu azar<br />
azar ekleyin. Ayrı bir kasede tarçın ve tozşekeri<br />
birbirine karıştırıp, hamurunuzdan ceviz büyüklüğü<br />
kadar parçalar alın ve tarçınlı harcın içine atın, hamurunu<br />
bulayın, ve tepsiye dizin.. tepsinizi unlamanız<br />
yeterli olacaktır.<br />
Öğrenci Usulü Çorba<br />
malzemeler:<br />
1 kase kavurma<br />
2 su bardağı süt<br />
4 su bardağı ılık su<br />
4 kaşık un<br />
1 tutam tuz<br />
nane<br />
tereyağ<br />
Kurabiye<br />
malzemeler :<br />
1 paket margarin<br />
1 çay bardağı sıvıyağ<br />
1 su bardağı şeker<br />
1 yumurta<br />
1 paket kabartma tozu<br />
aldığı kadar un<br />
üst malzemesi için :<br />
2 kaşık tarçın<br />
3 yemek kaşığı toz şeker