PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!
SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ Temmuz-Ağustos 2011 Sayı 61<br />
Sayı 61 Temmuz-Ağustos 2011<br />
61
‹mtiyaz Sahibi<br />
Mimar ve Mühendisler Grubu adına<br />
Genel Başkan<br />
Avni Çebi<br />
Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü<br />
Hasan Kurt<br />
Yay›n Kurulu<br />
Mehmet İşci, Osman Arı, Yakup Güler,<br />
Mahmut Çelik, Yavuz Sarı,<br />
Mesut Uğur,<br />
Osman Şahbaz, Yılmaz Ada<br />
Bu Say›ya Katk›da Bulunanlar<br />
Sunullah Doğmuş,<br />
Kadem Ekşi,<br />
Yasin Karagöz,<br />
Yay›n Dan›flma Kurulu<br />
Prof. Dr. İlhami Karayalçın,<br />
Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Adnan Çelik,<br />
Prof. Dr. Nizamettin Aydın,<br />
Prof. Dr. Zeki Çizmecioğlu,<br />
Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Kültür,<br />
Ali Reyhan Esen, Fatih Dönmez<br />
‹letiflim Adresi<br />
Kuştepe Biracılar Sok. No: 7<br />
Mecidiyeköy/İstanbul<br />
Tel: 212 217 51 00<br />
Fax: 212 217 22 63<br />
Web: www.mmg.org.tr<br />
E-posta: mmg@mmg.org.tr<br />
Yay›n Koordinatörü<br />
İsmail Şaşmaz<br />
ismail@ajanspiksel.com<br />
Editör<br />
A. Kadir Mermertaş<br />
kadir@ajanspiksel.com<br />
Görsel Yönetmen<br />
Nevzat Albayrak<br />
Renk Ayr›m›<br />
Muhammet Dilsiz<br />
Reklam<br />
Fatih Göksu<br />
reklam@ajanspiksel.com<br />
Eski Osmanlı Sok. Cansun Apt. 5/7<br />
Mecidiyeköy/İstanbul<br />
Tel: 212 273 27 50<br />
Fax: 212 273 27 51<br />
Web: www.ajanspiksel.com<br />
E-posta: info@ajanspiksel.com<br />
Bas›m<br />
Milsan Basın San. A.Ş.<br />
0212 471 71 50<br />
editörden<br />
Merhabalar…<br />
Mimar ve Mühendis Dergisi olarak “İş Sağlığı ve<br />
Güvenliği” konusu ile yeni sayımızda birlikteyiz. İş<br />
dünyasını, işçiyi ve işvereni yakından ilgilendiren bu<br />
önemli konuyu her açıdan dergimizde değerlendirmeye<br />
çalıştık.<br />
İş sağlığı ve güvenliği konusu AB üyelik sürecinin de<br />
etkisiyle son günlerde sıkça gündeme gelmektedir.<br />
Konu sağlık açısından ne kadar işçiyi ilgilendiriyorsa<br />
da iş verimliliği açısından da işvereni o derece<br />
ilgilendiriyor. Çünkü verimli üretim sağlıklı ve güvenli<br />
ortamlarda yapılır. Bu ortamı da sağlayacak olan<br />
işverendir.<br />
Bu sayımızda dosya konusu olarak ele aldığımız “İş<br />
Sağlığı ve Güvenliği” konusunu konunun uzmanları<br />
ile derinlemesine inceledik. Başta Çalışma ve Sosyal<br />
Güvenlik Bakanı Faruk Çelik olmak üzere iş dünyası<br />
temsilcileri, akademisyenler konuyu dergimiz için<br />
değerlendirdi.<br />
Ayrıca ağustos ayı hepimizin bildiği gibi büyük acılar<br />
yaşadığımız Marmara Depremi’nin yıldönümü.<br />
Depremin bize hatırlattıklarını, daha sağlam ve<br />
güvenli şehirlerde yaşamak için yapılması gerekenleri<br />
bu sayımızda yeniden değerlendirdik. Çünkü<br />
uzmanların söylediği kaçınılmaz bir İstanbul depremi<br />
bizleri bekliyor. Bu depreme yeniden hazırlıksız<br />
yakalanırsak yaşayacağımız acılar Marmara<br />
Depremi’nden daha hafif olmayacaktır.<br />
Mimar ve Mühendis Dergisi’nin her sayısında olduğu<br />
gibi makaleleri, gezi yazılarını, mimari<br />
değerlendirmeleri, Mimar ve Mühendisler<br />
Grubu’ndan haberleri bu sayımızda da okuma fırsatı<br />
bulacaksınız.<br />
Gelecek sayılarda buluşmak dileğiyle…<br />
Yay›n Türü<br />
İki ayda bir yayınlanır.<br />
Yerel Süreli Yayın<br />
Ücretsizdir<br />
Yazı ve reklamların içerik sorumluluğu<br />
sahiplerine aittir. Kaynak gösterilerek<br />
alıntı yapılabilir.
içindekiler<br />
6 Bizden Haberler<br />
22 Mimarl›k; Mehmet ‹flci<br />
fiehir ve Medeniyet<br />
76 Kent ve Yaflam; Emre Tozal<br />
Mimarinin Odak Noktas› ESTET‹K<br />
28<br />
82 Yak›n; fiirin Bir ‹lçemiz<br />
‹ZN‹K<br />
KAPAK; Güvenli çal›flma ortam›, ifl bar›fl›n›n, daha verimli<br />
çal›flman›n oldu¤u kadar h›zl› ve sa¤l›kl› kalk›nman›n da ön flart›d›r.<br />
Özellikle geliflmekte olan ülkelerde ifl sa¤l›¤› ve güvenli¤i, toplumsal<br />
kalk›nman›n belirleyici unsurlar› aras›nda yer almaktad›r. Çünkü ifl<br />
kazalar› ve meslek hastal›klar›, sonuçlar› itibariyle insan hayat›n› ve<br />
sa¤l›¤›n› tehdit etmesinin yan› s›ra iflletmeleri de a¤›r faturalara<br />
mahkûm etmektedir.<br />
86 Makale; Prof. Dr. Ali Osman Öncel<br />
Deprem Risk Yönetim Modeli<br />
89 Makale; Kadem Ekfli<br />
fiehirlerimizin Gelece¤i,<br />
Tehditler ve F›rsatlar<br />
16 Haber Analiz<br />
Al›nteri<br />
UNUTULAN fiEFKAT<br />
94 Sinema ve<br />
Mühendislik<br />
Frans›z tiyatro<br />
sanatç›s› Georges<br />
Méliés, kardefli Gaston<br />
ile birlikte<br />
senaryosunu yazd›¤›<br />
konulu bir film çekiyor.<br />
Konusu da ne biliyormusunuz?<br />
AYA<br />
SEYAHAT<br />
4 M‹MAR VE MÜHEND‹S
BAfiKANDAN<br />
‹fl Sa¤l›¤› ve Güvenli¤i ile De¤erlerimiz<br />
‹NSANLAR, geçimlerini temin etmek, kişisel gelişimini sağlamak ve değer üretmek için<br />
çalışma hayatına girmektedir. Bireyin üretken hale gelmesi uzun bir süre almakta, ailesi<br />
ve devlet eğitim hayatında önemli yatırımlar yapmaktadır. Bireyin üretken hale gelmesi ve<br />
kendi başına bir yetkinliğe ulaşması için günümüzde doğumundan itibaren yaklaşık 23 yıllık<br />
bir süre gerekmektedir. Yapılan bu uzun yatırımlar sonucu birey ancak çalışma hayatına<br />
hazırlanmaktadır. İşveren ve çalışan olarak sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir bir çalışma<br />
hayatı için bu çabaları yeni eğitim ve teknik desteklerle sürekli hale getirmeliyiz.<br />
Sanayi toplumunun başlangıcında ağır çalışma koşullarında çocuk denecek yaşta insanlar<br />
haftanın hemen her günü 16 saati aşan süre geçimlerini karşılamak için karın tokluğuna<br />
çalışmakta ve hiçbir iş sağlığı, güvenliği ve güvencesine sahip değillerdi. Sanayi devriminin<br />
ilk döneminin bu işçi sınıfı adeta kölelerden daha kötü yaşam koşullarında ücret karşılığı<br />
çalışıyorlardı. Köle sahiplerinin kölesine sahiplenmesi gibi bir duygu işverende işçisine<br />
karşı yoktu. İşveren verdiği ücreti biliyor ve maksimum verimi almaya çalışıyordu. Çalışanın<br />
nerede yaşadığı, ne yiyip içtiği ailesini nasıl geçindirdiği konusunda hiçbir kanaati yoktu.<br />
Bu dönem modern sendikal hareketlerin başlandığı 20. yüzyıl başlarına kadar böylece<br />
devam etti. 20. yüzyılın 2. yarısından sonra batıda refah toplumuyla beraber üretilen değerden<br />
çalışana daha fazla pay ayrılmaya başlandı ve çalışma koşulları iyileştirildi.<br />
Hayatın amacını salt üretmek, tüketmek, rekabet ve haz merkezine koyan bugünün dünyasında<br />
özelikle gelişmekte olan ülke çalışanları büyük bedeller ödemek durumunda kalmaktadır.<br />
Bir kısım işverenlerin kendi refah ve daha iyi yaşama istemleri adına büyük insan<br />
kitlelerini, yığınlaştırdığı ve ötekileştirdiği bir üretim-tüketim ekosistemi yerine insanın<br />
mutluluğunu esas alan yeni bir çalışma hayatına ihtiyaç vardır. Bu hayatın merkezine zayıfı<br />
koruyan, adaleti ve infakı merkeze alan kadim insani geleneğin değerleri yer almalıdır. Bireyin<br />
geçimini sağlamak, sağlıklı ve güvenli bir çalışma hayatını oluşturmak için çalışma<br />
hayatına daha bütüncül bakan, değer merkezli düzenlemelere ihtiyaç vardır.<br />
Günümüzde bir malın fiyatı ve marka değeri içersinde onun nasıl ve hangi şartlarda üretildiği<br />
konuşulmakta, insan haklarının bir uzantısı olarak; çalışma hayatının süresi, çalışma<br />
koşulları, üretimde kullanılan teknoloji ve hammadde de bir artı değer olarak göz önüne<br />
alınmaya çalışılmaktadır. Bizim inancımızda yediğimizden yedirmek, giydiğimizden giydirmek<br />
ve gücünden fazla işi teklif etmemek, emeğinin karşılığını alın teri kurumadan vermek<br />
esastır. Bugünün ve dünün insanı kuşatan değerleriyle daha barışçı ve üretken bir<br />
çalışma hayatının oluşması için işveren ve çalışanlar olarak gayret göstermeliyiz.<br />
Çalışma hayatında her geçen gün gündeme gelen çalışanın sağlığını koruyan, işin daha<br />
güvenli ve istenilen kalitede üretilmesini sağlayan, iş güvencesi ve sürekliliğini esas alan<br />
“İş Sağlığı ve Güvenliği” Mimar ve Mühendisler Grubu’nun öncelikli gündem maddelerinden<br />
biri olacaktır. Konuyla ilgili olarak gündemin sağlıklı bir zeminde sürdürülmesi için<br />
gerekli çalışmaları mimar ve mühendislerden oluşan üyelerimizle yapmaya çalışacağız.<br />
11-15 Eylül 2011 tarihinde İstanbul’da yapılacak “19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongre<br />
ve Fuarı”nda yerimizi alacağız. Burada gündeme gelecek konuların takipçisi olmaya da<br />
devam edeceğiz.<br />
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayının rahmet ve bereketinin bizleri kuşatmasını, çalışma<br />
hayatımıza bereket getirmesini diler, bayrama mağduriyet içersinde giren Somalili kardeşlerimizi<br />
unutmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatarak bayramınızı tebrik ederim.<br />
Bir k›s›m iflverenlerin<br />
kendi refah ve daha iyi<br />
yaflama istemleri ad›na<br />
büyük insan kitlelerini,<br />
y›¤›nlaflt›rd›¤› ve<br />
ötekilefltirdi¤i bir<br />
üretim-tüketim<br />
ekosistemi yerine insan›n<br />
mutlulu¤unu esas alan<br />
yeni bir çal›flma hayat›na<br />
ihtiyaç vard›r.<br />
Avni Çebi<br />
Genel Başkan<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 5
B‹ZDENHABERLER<br />
MMG YÖNET‹M‹<br />
TRT’Y‹ Z‹YARET ETT‹<br />
MMG’DEN ‹STANBUL<br />
VAL‹L‹⁄‹’NE Z‹YARET<br />
MİMAR ve Mühendisler Grubu (MMG) Yönetimi İstanbul Valiliği’ne bir<br />
ziyaret düzenledi. Ziyarette MMG Genel Başkanı Avni Çebi, Yönetim<br />
Kurulu Üyeleri Kadem Ekşi, Murat Özdemir, Mustafa Yanartaş ve MMG<br />
Genel Sekreteri Mustafa Küçükkural yer aldı.<br />
MMG heyetini İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu adına ağırlayan Vali<br />
Yardımcısı Fevzi Güneş, sahasındaki en güçlü STK’lardan biri olan MMG’yi<br />
misafir etmekten duydukları memnuniyeti ifade ederek Mimar ve<br />
Mühendisler Grubu ve benzeri sivil toplum kuruluşların ülkemiz açısından<br />
büyük öneme sahip olduklarını söyledi.<br />
Düzenlenen ziyaret sırasında, 17 Ağustos akşamı verilecek olan geleneksel<br />
MMG iftarına davet edilen İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu adına davetiye<br />
bırakan MMG’liler Marmara Depremi’nde yaşamını yitiren<br />
vatandaşlarımızın anısına düzenlenecek olan “Deprem ve İnsan” konulu<br />
fotoğraf sergisiyle iftar programını daha anlamlı kılmayı düşündüklerini<br />
ifade etti.<br />
“DEPREM GÜVENL‹⁄‹NDE<br />
AC‹L EYLEM PLANI fiART”<br />
TRT Anadolu’da yayınlanan Gerçek Gündem:<br />
Kalkınma, programının konuğu olan<br />
MMG Genel Başkan Yardımcısı Kadem<br />
Ekşi, deprem güvenliği ve kentleşme konularında<br />
çarpıcı tespitlerde bulundu.<br />
Kentsel dönüşüm ve şehirleşme konularındaki<br />
çalışmalarına hız kesmeden devam<br />
eden MMG, yoğunlaştırdığı medya çalışmalarıyla<br />
da bu konularda gündem oluşturmayı<br />
sürdürüyor. MMG Genel Başkan<br />
Yardımcısı Kadem Ekşi, TRT Anadolu ekranlarında<br />
yayınlanan programda Türkiye’nin<br />
2023 vizyonuna uygun şehirler inşa<br />
etmenin önemine değinerek bu alanda<br />
üretilecek proje ve eylem planlarında deprem<br />
odaklı hareket edilmesi gerektiğini<br />
ifade etti.<br />
MMG Yönetim Kurulu Üyeleri, Ulus’ta bulunan<br />
TRT merkezine bir ziyaret düzenleyerek prodüktör<br />
ve İstanbul Televizyonu Müdür Yardımcısı Hüseyin<br />
Başusta ile görüştü.<br />
Ziyarette MMG Medya ve Kurumsal İletişimden Sorumlu<br />
Yönetim Kurulu Üyesi ve Jeofizik Mühendisi<br />
Kadem Ekşi, Şehircilikten Sorumlu Yönetim Kurulu<br />
Üyesi ve İnşaat Mühendisi Murat Özdemir ve MMG<br />
Genel Sekreteri ve Sosyal Antropolog Özkan Mustafa<br />
Küçükkural bulundu.<br />
MMG heyetini konuk eden TRT İstanbul Televizyonu<br />
Müdür Yardımcısı Hüseyin Başusta, Prodüktör<br />
Süleyman Bektaş ve Yapımcı Rıza Sezgin, konuklarından<br />
MMG’nin faaliyetleri ve kuruluş yapısı hakkında<br />
bilgi aldı. Ziyarette,<br />
Türkiye’nin şehircilik<br />
ve kentsel dönüşüm<br />
konularında<br />
yeni fikirlere ve farklı<br />
yaklaşımlara ihtiyaç<br />
duyduğunu belirten<br />
Kadem Ekşi,<br />
MMG’nin bu boşluğu dolduracak faal ve etkin bir<br />
oluşum olduğunu ifade etti. Kadem Ekşi, 19 Kasım’da<br />
düzenlenecek olan “Şehirlerimizin geleceği,<br />
tehditler ve fırsatlar” başlıklı sempozyumla Çevre<br />
Şehircilik Bakanı Edoğan Bayraktar, İstanbul Büyükşehir<br />
Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Valisi<br />
Hüseyin Avni Mutlu, Yıldız Teknik Üniversitesi<br />
Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek, İ.T.Ü. Rektörü<br />
Prof. Dr. Muhammed Şahin ve daha birçok akademisyen<br />
ve kamu görevlisini araya getirerek şehircilik<br />
konusunu çok yönlü ve tüm disiplinlerin katılımını<br />
sağlayacak bir yaklaşımla ele alacaklarını söyledi.<br />
MMG tarafından yürütülen çalışmaları beğeni ile<br />
karşıladığını belirten Hüseyin Başusta ise ülkemizin<br />
önemli ihtiyaçlarına cevap veren STK ve benzeri<br />
kuruluşlara ellerinden gelen desteği sağlamaya hazır<br />
olduklarını ve değer üreten her yapıya katkı sağlamanın<br />
TRT açısından öncelikli bir amaç olduğunu<br />
ifade etti.<br />
6 M‹MAR VE MÜHEND‹S
B‹ZDENHABERLER<br />
için aerodinamik ve yapısal dizayn elemanı, uçak prototipi imal<br />
edecek uzman ve montajda kullanılacak hiçbir araç-gerecin bulunmadığının<br />
altını çizen Yüksek, “Türkiye’de, yer ve uçuş testlerini<br />
yapacak eleman yok. Sonuca göre tadilat yapacak eleman, bu<br />
elemanları yetiştirecek usta veya uzman yok. Tecrübe birikimi ve<br />
arşiv de yok. Sertifika verecek dairemiz olsa personel yok” dedi.<br />
İktidarlar İzin Vermedi<br />
Türkiye’de uçak üretimiyle ilgili tüm yetkili ve sorumluların külahını<br />
önüne koyup derin derin düşünmesi ve uygun çözümü bulması<br />
gerektiğini belirten Yüksel, “İTÜ Makine Fakültesi Uçak Bölümü’nde<br />
okudum. 1979’da Hava Yastığı-Howercraft tezi ile profesör<br />
oldum. Sadece İTÜ Uçak Bölümü’nün fakülte haline dönüştürülmesi<br />
için 3 sene mücadele ettim. Fakülte dekanlığım sırasında<br />
üniversitemiz; uçak, robot ve helikopter dizaynı ile yapay zekada<br />
ülkenin en iyisi haline gelmişti. Daha sonra hepsini silip süpürdüler.<br />
1980’den sonra münhasıran uçak dizaynına odaklandım. Bilgilerimi<br />
“İleri Uçak Dizaynı” olarak kitaplaştırdım. Fakat düşünce<br />
ve tasarımlarıma mevcut iktidarlar izin vermedi” diye konuştu.<br />
Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel:<br />
“UÇAK ÜRET‹M‹ ‹Ç‹N HERKES<br />
EL‹NDEN GELEN‹ YAPMALI”<br />
Konya Üniversitesi, MMG Konya fiubesi,<br />
Müsiad Konya fiubesi, Konya Ticaret Odas›<br />
ve Konya Sanayi Odas› ile birlikte organize<br />
edilen “Uçak Sanayindeki Geliflmeler ve<br />
Konya Sanayi” konulu konferans, MÜS‹AD<br />
konferans salonunda gerçeklefltirildi.<br />
Konferansa konuflmac› olarak kat›lan ‹TÜ<br />
Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Eski<br />
Dekan› Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel,<br />
Türkiye’nin kendi uça¤›n› üretip üretemeyece¤ine<br />
iliflkin de¤erlendirmelerde<br />
bulundu.<br />
İSTANBUL Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi<br />
Eski Dekanı Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Türkiye’de uçak<br />
imal edecek kapasitede eleman ve altyapı olmadığını belirterek,<br />
“Herkes külahını önüne koyup derin derin düşünsün ve uygun<br />
bir çözüm bulsun” dedi.<br />
Endonezya’nın uçak üreten bir ülke olduğuna işaret eden Prof. Dr.<br />
Yüksel, Türkiye’nin uçak yapımı teknolojisinin ilerlediği sürecin<br />
hiçbir aşamasında çalışma yapmadığını kaydetti. Türkiye’de şu an<br />
Uçak Üretimine Öneri<br />
Türkiye’de uçak üretilebilmesi için çözüm önerilerini sıralayan<br />
Yüksel, “Öncelikle ilk hedef olarak yapmak istediğimiz uçağı belirlemeliyiz.<br />
Buna uygun yabancı bir firma ile bire bir uçak yapım<br />
ortaklığı kurmalıyız. Bu ortaklık; uçağı dizayn, imal ve test ederken,<br />
hiç bırakmadan kendi dizayn uzmanlarımızı yetiştirmeliyiz.<br />
Bu uzmanlar birçok dizayn yapmalı.<br />
Öte yandan Sivil Havacılık Dairesi İstanbul’a taşınmalı. Sivil Havacılık<br />
Dairesi, uzmanlardan hizmet almalı, ruhsat verebilecek katile<br />
ve kapasiteye getirilmeli. Soydaş, dildaş, dindaş, komşu, dost<br />
ülkelerle ortaklık kurup dizayn, prototip, testler ve üretim yapılmalı.<br />
Her bir ortak ülkede geçerli sertifika verilebilmeli. 20-30<br />
milyon kilometrekare alan, 1-2 milyar nüfus, yeraltı-yerüstü sonsuz<br />
zenginlik, 10 bin kilometre uçuş derinliği imkanları sonuna<br />
kadar kullanılmalı” şeklinde konuştu.<br />
Konya Ne Yapmalı?<br />
Uçak sanayisinin Konya’da getirilmesi ve geliştirilmesi konusunda<br />
neler yapılması gerektiğine de değinen Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel,<br />
“Konya’da sanayiciler, KOBİ’ler, şirketler ve üniversiteler bir<br />
araya gelmeli. Tamamen özel teşebbüs olarak şirket ve bir vakıf<br />
kurmalı. Konya Üniversitesi bünyesindeki Uçak Bölümü, uçak<br />
mühendisi öğretim elemanlarına kavuşarak akademik güç haline<br />
gelmeli. Hemen ilana çıkmalı ve İTÜ Uçak Bölümü mezunlarından<br />
8-10 uçak mühendisi ile yüksek lisans karakterinde eğitime<br />
başlamalı. Bu anlayışını her sene tekrarlamalı. Bir taraftan da kurulan<br />
özel şirket, vakıf ve üniversite, uçak dizayn elemanı yetiştirme<br />
ve uçak dizaynı yapmaya yönelik ortaklaşa kapsamlı bir proje<br />
hazırlayarak TÜBİTAK başta olmak üzere ilgili kurumlara sunmalı.<br />
Resmi destek ve teşvik almalı” önerisinde bulundu.<br />
MMG KONYA fiUBES‹`NDEN BÜYÜKfiEH‹R BELED‹YES‹NE Z‹YARET<br />
MMG Konya Şubesi yönetim kurulu üyeleri Konya Büyükşehir<br />
Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Şenol Aydın’ı makamında<br />
ziyaret etti.<br />
Ziyarette MMG Konya Şube Başkanı Arif Kösen derneğin çalışmaları<br />
hakkında bilgi verirken, mimar ve mühendislerin dayanışmasının<br />
ve yaşadığı kente sağlaması gereken katma değerlerin<br />
öneminden söz etti. Konya Büyükşehir Belediyesi Genel<br />
Sekreter Yardımcısı Şenol Aydın, sivil toplum kuruluşlarının<br />
kent ve ülke yönetimindeki etkinliklerinin demokrasinin gelişimi<br />
için önemini vurguladı.<br />
Konya şehrinde yapılacak olan projelerle ilgili de bilgi veren<br />
Aydın, Konya`nın turizm konusunda da sanayisi kadar öne çıkarak<br />
hak ettiği yere gelmesi için yeni projeleri hayata geçireceklerini<br />
söyledi. Mevlana’nın yeterince tanıtılamadığından,<br />
mesajının tam olarak insanlara ulaştırılamadığından bahseden<br />
Aydın, bu mesajın insanlara ulaşmasını sağlamak anlayışla beraber<br />
şehrin dokusuna uygun yeni imar çalışmalarının hız kazanacağı<br />
bir döneme girdiklerini söyledi.<br />
8 M‹MAR VE MÜHEND‹S
MMG SAKARYA<br />
fiUBES‹’NDEN<br />
SAKARYA<br />
T‹CARET VE<br />
SANAY‹<br />
ODASI’NA<br />
Z‹YARET<br />
MMG GELECE⁄‹N‹ ‹NfiA ED‹YOR<br />
22 May›s’ta düzenlenen genel kurulda yeni yönetim kurulunu<br />
seçen MMG, orta ve uzun vadeli planlar›n belirlendi¤i iki y›ll›k<br />
strateji belirleme toplant›s›nda bir araya geldi.<br />
“Üye sayısında artış sağlanmalı”<br />
Kurulduğu 1993 yılından bu yana faaliyetlerini aralıksız sürdüren ve Türkiye genelinde 7 şubesiyle<br />
ülkesine katma değer sağlayacak hizmetler üreten MMG önümüzdeki 2 yıl içinde üye sayısını<br />
arttırmayı öncelikle hedefler arasında görüyor. 2 binin üzerindeki üye sayısını yeni dönemde<br />
4 bine çıkarmayı planlayan MMG, üyelerinin mesleki gelişimine katkı sağlayacak eğitim faaliyetlerini<br />
öncelikli faaliyetler arasına aldı.<br />
“Üyeler arası ilişkileri güçlendirmeliyiz”<br />
MMG’nin kuruluş amaçları arasında yer alan üyeler arası ilişkilerin güçlendirilmesi ve üyelerin<br />
sosyal ve ticari imkânlarının geliştirilmesi konusu yeni dönemde de önceliğini koruyacak. Konuyla<br />
ilgili yürütülen çalışmaların MMG internet sitesinde temel düzeyde hayata geçirilmesini ileriki<br />
aşamalarda daha geniş konseptli programlar takip edecek ve MMG üyelerinin birbirleriyle olan<br />
ilişkilerinde ticari, sosyal, mesleki eğitim gibi değerlerin paylaşımı ve geliştirilmesi esas gaye olacak.<br />
“Gelecek öngörülerinde bulunmalıyız”<br />
Toplantıda tartışılan konular arasında bölgesel ve küresel değişimler ve beklentiler de göz önünde<br />
bulundurularak MMG’nin gelecek vizyonuna dair kurgular üretildi. Siyasi alanda meydana gelen<br />
değişiklikler, yeni anayasa tartışmaları, AB süreci, global değişiklikler, ekonomi, demografik yapıda<br />
meydana gelen değişiklikler gibi faktörlerin MMG’nin hedeflerini ve faaliyetlerini nasıl etkileyeceğini<br />
tartışan MMG yönetim kurulu üyeleri, sivil bir anayasanın hazırlanması için gerekli toplumsal<br />
kanaatin oluştuğunu, istikrara kavuşan siyasi süreçte AB üyeliği, yeni yasa ve mevzuatlar, ekonomik<br />
gelişmeler v.b. alanlarda olumlu gelişmelere açık bir Türkiye gerçeği olduğunu, bu durumun<br />
sivil toplum kültürüne sağlayacağı katkıyla MMG için de avantajlar barındırdığını vurguladı.<br />
Avantajların yanı sıra risk ve tehlikelere değinilen toplantıda istikrara kavuşan ekonomimizin cari<br />
açık tehdidi karşısında hassas olduğuna dikkat çekilirken son zamanlarda Kuzey Afrika ülkelerinde<br />
yaşanan gelişmelerin de Türkiye için olumsuz sonuçlar doğurabileceği görüleri ifade edildi.<br />
Gerçek bir ihtiyaç olduğu toplum tarafından da kabul gören yeni bir anayasa hazırlığına giden<br />
Türkiye’nin özellikle etnik milliyetçilik konusunda titiz davranması gerektiğinin de altını çizen<br />
MMG yönetim kurulu üyeleri ülkenin birlik ve beraberliğini pekiştirecek adımlara ihtiyaç duyulduğunu<br />
belirtti.<br />
MMG Sakarya Şubesi Yönetim<br />
Kurulu üyeleri, Sakarya Ticaret<br />
ve Sanayi Odası Meclis<br />
Başkanlığı’na seçilen Adnan<br />
Borazancıoğlu`na hayırlı olsun<br />
ziyareti gerçekleştirdi. Meclis<br />
başkanlığı görevine seçilen ve<br />
aynı zamanda MMG Sakarya<br />
üyesi ve Yönetim Kurulu Yedek<br />
Üyesi olan Adnan<br />
Borazancıoğlu’nu makamında<br />
ziyaret eden MMG heyeti, sivil<br />
toplum kuruluşları ve<br />
çalışmalarına Sanayi ve Ticaret<br />
Odası tarafından sağlanabilecek<br />
katkılar üzerine kısa bir sohbet<br />
gerçekleştirdi.<br />
Sakarya ilinin ve ülkemizin<br />
temel dinamikleri, kaynakları,<br />
avantajlı olunan noktalar, şehre<br />
ve ülkeye MMG olarak yapabilecek<br />
katkı ve çalışmaların da<br />
görüşüldüğü sohbet sırasında<br />
ülke olarak bazı AB formlarına<br />
katkı sağlamamıza rağmen bu<br />
fonlardan yeteri kadar kredi<br />
kullanmadığımız ve bu konuda<br />
kapatılması gereken bir açıklık<br />
bulunduğuna değinildi.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 9
B‹ZDENHABERLER<br />
“TÜRK‹YE KEND‹<br />
ÜN‹VERS‹TE MODEL‹N‹<br />
GEL‹fiT‹RMEL‹”<br />
MMG DEN‹Z FENER‹N‹ A⁄IRLADI<br />
YURTİÇİNDE ve yurtdışında düzenlediği yardım organizasyonları ve projelerle<br />
mazlum ve mağdurlara umut ışığı olan Deniz Feneri Derneği, Mimar ve<br />
Mühendisler Grubu’na bir ziyaret gerçekleştirdi.<br />
Deniz Feneri Derneği Genel Başkanı Mehmet Cengiz, Genel Başkan Yardımcısı<br />
Recep Koçak ve Genel Sekreter İbrahim Altan’dan oluşan heyeti Mimar ve Mühendisler<br />
Grubu Genel Başkanı Avni Çebi ağırladı.<br />
Deniz Feneri Derneği’nce yürütülen çalışmalar hakkında bilgi veren Genel Başkan<br />
Mehmet Cengiz, Sosyal Dönüşüm Projesi, Oğulduruk Yayla Bağı Projesi,<br />
Misafirhaneler, Bir Hayat Kurtar, Güzel Evim, Eritreli Yetimlere Eğitim, Şanlıurfa<br />
Yetim Evleri, 1001 Çocuk 1001 Dilek gibi pek çok çalışmayı bir arada yürüttüklerini<br />
ve hayırseverlerin<br />
katkılarıyla binlerce kişiye hizmet<br />
üretmeye devam ettiklerini<br />
ifade etti.<br />
Genel Başkan Mehmet Cengiz<br />
sadece yurtiçiyle sınırlı kalmayıp<br />
yurtdışında da faaliyetler<br />
yürüten ve projeler üreten Deniz<br />
Feneri Derneği’nin özellikle<br />
Kuzey Afrika Bölgesi’ndeki kuraklık<br />
ve su kaynaklarının yetersizliği<br />
nedeniyle yaşanan acılara<br />
çözüm üretmek için titiz çalışmalar yürüttüklerini belirtti.<br />
Yer altı suları bakımından zengin olan çoğu bölgede sadece<br />
teknik yetersizlikler nedeniyle kuraklık ve susuzluk yaşanması<br />
gibi trajik durumlarla karşılaştıklarını söyleyen Cengiz,<br />
bu sorunlara çözümler üretmek üzere Mimar ve Mühendisler<br />
Grubu’nun da katılımıyla “Yeryüzü Mühendisleri” adlı bir<br />
oluşum halinde çalışma başlatılabileceğini ifade etti.<br />
Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi ise<br />
büyük bir toplumsal ihtiyaca cevap veren Deniz Feneri gibi<br />
oluşumlara sadece ülkemizde değil tüm dünyada büyük ihtiyaç<br />
duyulduğunu belirterek yürütülen faaliyetlerden dolayı<br />
Deniz Feneri yetkililerine teşekkürlerini sundu. Birlikte projeler<br />
üretmek ve insanlığın kanayan yaralarını bir inanç ve<br />
gönül birliği halinde birlikte dindirmek için atılacak adımlara<br />
memnuniyetle katkı sağlayacaklarını ifade eden MMG Genel<br />
Başkanı Çebi, süreli olarak yayınlanan Mimar ve Mühendis<br />
Dergisi’nin yeni sayısında da Deniz Feneri Derneği tarafından<br />
yürütülen çalışmalar hakkında bilgiler paylaşılacağını,<br />
bu vesileyle müşterek faaliyetlerin ilk adımının atılmış olacağını<br />
ifade etti.<br />
Genel Baflkan<br />
Mehmet Cengiz<br />
sadece yurtiçiyle<br />
s›n›rl› kalmay›p<br />
yurtd›fl›nda da<br />
faaliyetler yürüten<br />
ve projeler üreten<br />
Deniz Feneri<br />
Derne¤i’nin özellikle<br />
Kuzey Afrika<br />
Bölgesi’ndeki<br />
kurakl›k ve su<br />
kaynaklar›n›n<br />
yetersizli¤i<br />
nedeniyle yaflanan<br />
ac›lara çözüm<br />
üretmek için titiz<br />
çal›flmalar<br />
yürüttüklerini<br />
belirtti.<br />
MMG’nin da katılımıyla UTESAV’da(Uluslararası<br />
Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar<br />
Vakfı) düzenlenen üniversite ve değerler beyin fırtınası<br />
toplantısından önemli mesajlar çıktı.<br />
UTESAV’ın üniversite ve değerler beyin fırtınası<br />
toplantısında bir araya gelen akademisyenler, işadamları<br />
ve gazeteciler Türkiye’nin bilimsel bir atılım<br />
gerçekleştirebilmesi için kendi değerlerine özgü<br />
bir üniversite modeli geliştirmesi gerektiğini<br />
vurguladı. Toplantıya MMG’yi temsilen MMG<br />
Akedemik Kurul Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk<br />
Kültür katılarak MMG`nin konuya dair yaklaşımı<br />
hakkında bilgi aktardı. Mimar ve Mühendis<br />
Dergisi’nde de kapsamlı şekilde ele alınan Üniversiteler<br />
ve YÖK meselesini adem-i merkeziyetçi bir<br />
anlayışla tekrar gözden<br />
geçirmemiz gerektiğini<br />
ifade eden Ömer Faruk<br />
Kültür, üniversite-özel<br />
sektör ve sivil toplum<br />
işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu<br />
söyledi.<br />
UTESAV merkezinde<br />
gerçekleşen programın<br />
açılışında konuşan<br />
UTESAV Başkanı İsrafil<br />
Kuralay, Türkiye’nin<br />
ekonomide ve dış politikada<br />
önemli gelişmeler<br />
kaydettiğini ancak bilimsel araştırmalarda gelişmiş<br />
ülkelere göre oldukça geride olduğunu belirterek<br />
şunları söyledi: “Türkiye son 9 yılda önemli<br />
bir performans göstererek bölgesinde ve uluslararası<br />
alanda dikkat çekici bir başarı sağlamıştır. Bu<br />
başarıların devam ettirilebilmesi için üniversite<br />
eğitimine, bilimsel çalışmalara önem verilmelidir.<br />
Kalkınma sadece ekonomi ile değil bilimsel gelişme<br />
ile birlikte olur. Türkiye’nin kendi değerleri ile<br />
barışık bir üniversite modeline ihtiyacı var.”<br />
Beyin fırtınasının moderatörlüğünü gerçekleştiren<br />
Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr.<br />
Recep Şentürk, “Üniversiteyi Müslümanlar oluşturmuştur.<br />
Batılılar bizden alarak geliştirmişlerdir.<br />
Örneğin eğitimin tescillenmesi yani diploma bir İslam<br />
kültürüdür. Üniversite kurumunu batı bizden<br />
aldı ve onu dönüştürüp geliştirdi. Şimdi de<br />
biz onlardan kopyalıyoruz. Eğitimin metalaşması<br />
büyük bir sorundur. Bu konu üzerinde ayrıca durulmalıdır.<br />
Türkiye’de toplumun değerleri ile çatışan,<br />
batılı değerleri öğrencilere benimsetmeye çalışan<br />
bir üniversite modeli var. Bize ait bir üniversite<br />
modeli geliştirmek zorundayız” diye konuştu.<br />
10 M‹MAR VE MÜHEND‹S
KOBİ’ler Neden Desteklenmelidir?<br />
• Ülke ekonomilerinde, önemli bir yere sahiptirler,<br />
• Sayıları, açılma ve kapanma hızları yüksektir,<br />
• En kolay, istihdam yaratma yoludur<br />
• Kriz dönemlerinde, en dayanıklı sektördür,<br />
• Dinamiktirler, değişen pazara hızla uyum gösterirler ve ekonomiye<br />
canlılık kazandırırlar,<br />
MMG ‹ZM‹R fiUBES‹’NDEN<br />
G‹R‹fi‹MC‹L‹K SEM‹NER‹<br />
MMG İzmir Şubesi tarafından düzenlenen seminerle girişimciler<br />
için çok değerli bilgiler paylaşıldı. Optimal Danışmalık & Eğitim<br />
Hizmetleri’nde Hakan Selçuk’un uzman olarak katıldığı ve MMG<br />
üyelerine “Girişimcilere Ön Bilgilendirme Eğitimi” başlığı ile sunduğu<br />
seminer sonunda katılımcılar düzenlenen etkinlikle girişimcilik<br />
hakkında önemli bilgiler elde ettiler.<br />
Hakan Selçuk, KOBİ nedir, neden desteklenmelidir, KOBİ’lerin yaşadığı<br />
sıkıntılar nelerdir sorularına öncelik verdiği konuşmasında istatistikî<br />
bilgileri ortaya koyarak girişimciliğin tanımını ve ilkelerini<br />
doğru tespit etmek gerektiğini, bu sayede KOBİ’lerin yaşadığı çoğu<br />
zorlu sorunun kolayca çözüleceğini belirtti.<br />
KOBİ nedir?<br />
250 kişiden az yıllık çalışan istihdam eden ve yıllık net satış hâsılatı<br />
ya da mali bilançosu 25 milyon Türk Lirası’nı aşmayan mikro,<br />
küçük ve orta büyüklükteki işletmelere KOBİ denir.<br />
KOBİ’lerin Sıkıntıları;<br />
• Yurtiçi ve yurtdışı teknik ve ticari gelişmeleri yeteri kadar izleyememektedirler.<br />
• Doğru yere, doğru sektöre uygun şekilde yatırım<br />
politikaları üretememektedirler. • Vergiler ile Sosyal Güvenlik primlerinden<br />
kaçınmak için, yaygın olarak kayıt dışı çalışmaktadırlar ve<br />
bu durum da haksız rekabete yol açmaktadır.<br />
İstatistikler; kendi işini kuran kişilerin; • %70’i kendilerini, iş kurma<br />
konusunda yeterince hazırlamamakta, • %90’ı piyasa araştırması<br />
yapmamakta • İmalat sanayindeki işletmelerin %20’si, kuruldukları<br />
ilk yıl kapanmaktadır.<br />
“Gerçekleşmeyecek hayal yoktur,<br />
gerçekleştiremeyecek insan vardır”<br />
Girişimci Kişiliğin Özellikleri<br />
• Güçlü bir biçimde başarılı olma isteği, • Kendine güven – ancak,<br />
sınırların bilerek, • Gerçekçi olmak ve olayları olduğu gibi<br />
görebilmek, • Zihinsel ve fiziksel dayanıklılık, • İnsiyatif sahibi olmak,<br />
karar alma ve uygulama yeteneği, • Mücadeleci ve azimli olmak,<br />
• Kararlılık, • Liderlik, hedefleri için başkalarına yön gösterebilmek,<br />
VİZYON sahibi olmak • Fırsatları sezebilme yeteneği,<br />
• Sorumluluk ve risk alabilme arzu ve yeteneği,<br />
Girişimcinin, bir iş kurmak için 5 temel unsura ihtiyacı vardır;<br />
1. Motivasyon, 2. İş Fikri, 3. Girişimcilik nitelikleri , 4. Yönetim bilgi<br />
ve becerileri 5. Kaynaklar<br />
MMG ‹ZM‹R fiUBES‹’NDEN “YURTDIfiINDA YÜKSEK L‹SANS<br />
VE DOKTORA E⁄‹T‹M‹” SEM‹NER‹<br />
MMG İzmir Şubesi, Dr. İsmail Tirtom’un konuk konuşmacı olarak<br />
katıldığı “Japonya da Burslu Lisansüstü Eğitim Olanakları” konulu<br />
bir seminer düzenledi. Verilen seminerde Dr. İsmail Tirtom<br />
öncelikle istenen lisans programına göre üniversite seçiminin yapılması<br />
ve üniversitenin kabul için şartlarının<br />
araştırılması ile diploma, İngilizce<br />
yeterlilik belgesi gibi istenen diğer belgeler<br />
yanında adayın kendisini ifade<br />
edeceği, özenle yazılmış niyet mektubunun<br />
hazırlamasının önemli olduğunu<br />
vurguladı.<br />
Mambuşko MEB burslu iki çeşit başvuruda<br />
bulunulmakta. Birincisi Büyükelçilik<br />
vasıtası ile burada yılda 10-12 kişi ve çoğu<br />
sözel çıkışlı kişilere yönelik burslar<br />
veriliyor. İkincisi için Japonya’daki üniversitelerin<br />
kontenjanları araştırılarak lisans yapacağınız programların<br />
belirlenmesi gerekmektedir. Bazı üniversitelerde doktora için<br />
burs varken, master için burs yok. Bunlardan biri de Japonya Üniversitesi.<br />
Diğer bir örnek de Mambuşko bursu. Bu programda gidiş<br />
- geliş ücretleri ödeniyor yalnız harç ödemesini kişi kendisi karşılıyor.<br />
Burs miktarı master için yüzde 50, doktora için yüzde 60.<br />
Tabii araştırma yapmak istediğiniz konuyu daha önce belirlemek<br />
gerekiyor. Oraya gidince düşünüp karar veririm demek Japonların<br />
düşüncesi ile ters bir durum. Burada ne<br />
yapmak istediğinizi çok iyi ifade edebilmeniz<br />
gerekmektedir. Kendinizi geliştirmek istediğiniz<br />
konuyu ve okulu belirledikten sonra<br />
konunuza danışman olacak hoca ile temas<br />
halinde olmanız fazlasıyla önem taşımaktadır.<br />
Ayrıca Japonların Üniversitelerinin özellikle<br />
araştırmaya dönük maddi imkanları ABD<br />
den çok iyi, çok daha geniş. Ben araştırmacı<br />
olmak istiyorum diyen kişi için Japonya’da<br />
akademik kariyer yapmak önemli. Bir şeyi<br />
geliştirmede çok ileride olduklarını, imkanlarda sınır tanımadıklarını,<br />
araştırma yapılan konuya katkı sağlayacağına inandığınız<br />
cihaz alımı ya da seyahat edip farklı ülkelerde bulunulmak gibi<br />
durumlarda finansman sağlayan etkin bir sistem mevcut.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 11
B‹ZDENHABERLER<br />
MMG YÖNET‹M‹<br />
YAZEV‹’N‹<br />
Z‹YARET ETT‹<br />
MMG ‹L ÖZEL ‹DARES‹’N‹<br />
Z‹YARET ETT‹<br />
MMG yönetimi geçtiğimiz günlerde İstanbul İl Özel İdaresine ziyaret düzenleyerek<br />
Genel Sekreter Sabri Kaya’nın misafiri oldu.<br />
Yeni dönemde daha aktif ve yoğun bir çalışma sürecine adım atan MMG yönetimi<br />
kurumsal temaslarını sürdürüyor. İftar yemeği, sempozyum, fuar etkinlikleri ve<br />
seminerler gibi çeşitli organizasyonların hazırlıklarını sürdüren MMG Yönetim<br />
kurulu üyeleri, bu kez İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sabri Kaya’nın misafiri olarak<br />
gelecek dönemdeki çalışmalar hakkında bilgi verdi. MMG Genel Başkanı Avni<br />
Çebi, Yönetim Kurulu Üyeleri Kadem Ekşi, Murat Özdemir, Mustafa Yanartaş ve<br />
Genel Sekreter Mustafa Küçükkural’dan oluşan MMG grubu 17 Ağustos’ta düzenlenecek<br />
olan iftar yemeği ve “İnsan ve Deprem” konulu fotoğraf sergisi hakkında<br />
bilgi verdikleri Genel Sekreter Sabri Kaya’yı programa davet ettiler.<br />
Ayrıca 19 Kasım tarihinde düzenlenecek olan “Şehirlerimizin geleceği, tehditler ve<br />
fırsatlar” konulu sempozyum hakkında da bilgi veren Avni Çebi, geniş bir akademisyen<br />
çevresinin katılım göstereceği sempozyumun yerel yönetim ve sivil toplum<br />
kuruluşu işbirliğine de örnek teşkil edeceğini, Üsküdar Belediyesi’nin katkılarıyla<br />
düzenlenecek olan etkinliğin kitapçık hazırlıklarının sürdüğünü ifade etti.<br />
Konuyla ilgili bilgi aktaran MMG Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı<br />
Kadem Ekşi ise Kentsel Dönüşüm çalışmalarının kararlılıkla yürütüldüğü bu<br />
süreçte şehirleşme konusunu ele alan sempozyum ve benzeri etkinliklerin yerel<br />
yönetimler için yol gösterici olacağını, özellikle İstanbul’da bu eksikliğin hissedildiğini<br />
ifade etti.<br />
İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sabri Kaya ise ziyaretten memnuniyet duyduğunu<br />
ve MMG tarafından düzenlenen etkinliklere memnuniyetle katılacağını belirtti.<br />
MİMAR Mimar ve Mühendisler Grubu<br />
Yönetim Kurulu Üyeleri Kadem Ekşi,<br />
Murat Özdemir ve Genel Sekreter Mustafa<br />
Küçükkural, Genel Başkan Avni Çebi<br />
ile birlikte YazEvi Yazılım’ı ziyaret etti.<br />
Aynı zamanda MMG Yönetim Kurulu<br />
Üyesi ve Bilişim Komisyonu Başkanı olan<br />
YazEvi Yazılım kurucularından Dr. Mustafa<br />
Yanartaş, firmaları bünyesinde verilen<br />
yazılım hizmetleri ve ERP ürünleri<br />
hakkında bilgi verdi.<br />
AVAKOZA ERP ürünü ile işletmelere Kurumsal<br />
Kaynak Planlama projelerini gerçekleştirme<br />
imkânı sağlayan YazEvi, AVA-<br />
KOZA ERP programıyla işletmenin tüm<br />
iş süreçlerini aynı çatı altında toplayıp<br />
işletmelere yeni iş modellerini bir bütünlük<br />
içinde sunuyor. YazEvi Yazılım, AVA-<br />
KOZA ERP ürünün geliştirmesi, desteği,<br />
eğitim ve pazarlamasını çözüm ortakları<br />
ile beraber yapıyor. Aynı zamanda bir<br />
Ar-Ge firması olan YazEvi Yazılım, geliştirmiş<br />
olduğu AVAX İş Geliştirme Stüdyosu<br />
ile yazılım takımlarını sağlam bir altyapıyla<br />
sunuyor. YazEvi yazılım, REPX<br />
adında çok kullanışlı web tabanlı raporlama<br />
aracını da uzun bir Ar-Ge çalışması<br />
olarak müşterilerine ulaştırıyor.<br />
Elektronik-Haberleşme Mühendisi olan<br />
Avni Çebi, özellikle yazılım ve Ar-Ge çalışmalarının<br />
günümüzde büyük öneme<br />
sahip olduğunu ifade ederek bu alanda<br />
faaliyet gösteren firmaların desteklenmesi<br />
gerektiğini ve Ar-Ge çalışmalarına ülke<br />
olarak ihtiyaç duyduğumuzu belirtti.<br />
MMG YÖNET‹M‹ SAKARYA fiUBES‹ ‹FTARINA KATILDI<br />
MMG geleneksel hale gelen iftar programlarının ilkini Sakarya Şubesi ev sahipliğinde<br />
düzenledi. MMG Genel Başkanı Avni Çebi, Yönetim Kurulu Üyeleri Osman Arı, Murat<br />
Özdemir, Şehmus Yıldırım, Şenol Arslan, Oktay Korkmaz ve Genel Sekreter Mustafa<br />
Küçükkural’dan oluşan genel merkez heyeti katıldı. Düzenlenen programda söz<br />
alan MMG Sakarya Şubesi Başkanı Erol Demiralay birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının<br />
pekişmesini sağlayan ramazanın feyzinden yararlanmak gerektiğini ifade etti.<br />
MMG Genel Başkanı Avni Çebi ise MMG’nin kuruluş ilkeleri ve ahlak düsturu olarak<br />
kaydettiği hikmet, imar ve ihsan kavramları üzerinde durdu. “Hikmet, kainatı ve insanı<br />
aşkın bir bakış açısıyla ele almak, imar; bu bakış açısıyla insana ve çevreye yararlı<br />
şeyler bina etmek, ihsan ise imar edilen değerleri insanların yararına sunmak ve<br />
paylaşmaktır” diyen Avni Çebi, iftar sofralarının bereketi paylaşmak için bir fırsat olduğunu<br />
söyledi.<br />
12 M‹MAR VE MÜHEND‹S
B‹ZDENHABERLER<br />
17 A⁄USTOS 1999 MARMARA DEPREM‹ ARDINDAN<br />
BEKLENT‹LER VE ÇÖZÜMLER<br />
Tarihi belli olmayan, ancak olaca¤›na bilim adamlar›n›n hemfikir oldu¤u y›k›c› bir deprem beklenmektedir.<br />
‹stanbul’da olmas› muhtemel deprem neticesi ile yap›lan öngörüler ise dehflete<br />
düflürmektedir. Bugün teknik olarak depremi önleme imkân› yoktur. Ancak binalar›m›z›<br />
depreme karfl› dayan›kl› yaparak depremin verece¤i hasar› en aza indirebiliriz. Bunun maliyeti<br />
depremin verece¤i maliyetten daha büyük de¤ildir.<br />
MİMAR ve Mühendisler Grubu, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin<br />
hissettirdiklerini, yaşattıklarını, düşündürdüklerini; ülkemizin<br />
önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri olarak sahip olduğu<br />
vizyon ve misyonu altında aynı sıcaklığı ve tazeliği ile yaşamaktadır.<br />
Son büyük depremde hatırlanacağı gibi 20 binden fazla insanımız<br />
enkaz altında hayatını kaybetmiş on<br />
binlercesi yaralanmış, yüzlerce fabrika<br />
ve sanayi tesisi kullanılamaz hale<br />
gelmiş, yollar, köprüler çökmüş ve<br />
milyarlarca dolarlık maddi kayıp<br />
oluşmuştur.<br />
Tarihi belli olmayan, ancak olacağına<br />
bilim adamlarının hemfikir olduğu<br />
yıkıcı bir deprem beklenmektedir. İstanbul’da<br />
olması muhtemel deprem<br />
neticesi ile yapılan öngörüler ise dehşete<br />
düşürmektedir. Yüz binlerce binanın<br />
yerle bir olacağı, 90 bine yakın<br />
can kaybı, bunun en az iki katı yaralı<br />
ve yaklaşık 40 milyar dolar maddi<br />
kayıp olacağı tahmin edilmektedir.<br />
Bugün teknik olarak depremi önleme<br />
imkânı yoktur. Ancak binalarımızı<br />
depreme karşı dayanıklı yaparak<br />
depremin vereceği hasarı en aza indirebiliriz.<br />
Bunun maliyeti depremin<br />
vereceği maliyetten daha büyük değildir.<br />
Yasa ve yönetmeliklerin hazırlanması;<br />
bilimsellikten ziyade bürokratların<br />
insafına terk edilmiştir. Yapıların projelendirilmesinden<br />
önce hayati önem<br />
taşıyan zemin etütleri formalite halini<br />
almış ve yetkinlikten uzak ellerde<br />
ciddiyetsizleşmiştir. Depremlerde can<br />
ve mal kayıplarının bu kadar yüksek<br />
olmasında imar aflarının birinci derecede<br />
önemli olduğunun artık bilinmesi<br />
gerekir.<br />
Bilime ve mühendisliğe, akla ve uygarlığa<br />
aykırı olarak siyasal iktidarlarca<br />
uygulanan rant politikaları nedeniyle, ülkemiz sadece bir “deprem<br />
ülkesi” değil bir “afet ülkesi” olmuştur. Bunun ekonomik sonucu<br />
olarak her yıl GSMH’ nın ortalama yüzde 3 ile yüzde 7’si afet zararlarını<br />
karşılamaya harcanmaktadır. Gerçekte hepsi birer doğa olayı<br />
olan deprem, heyelan, çığ ve kaya düşmesi, su baskını vb. olaylar<br />
bilinçsizce verilmiş yer seçimi kararları, mühendislik verilerinden<br />
17 A¤ustos 1999 tarihinde yaflanan ve<br />
telafisi mümkün olmayan kay›plara ve<br />
ac›lara neden olarak haf›zalardaki yerini<br />
alan Marmara Depremi’nin y›ldönümünün<br />
yaklaflt›¤› günlerde Mimar ve Mühendisler<br />
Grubu ad›na bir bas›n bildirisi yay›nlayan<br />
MMG Genel Baflkan Yard›mc›s› Kadem<br />
Ekfli, mevcut durumu de¤erlendirdi.<br />
yoksun imar planları, düşük standartlarda ve mühendislik hizmeti<br />
görmemiş yapı üretimi, kısaca ranta dayalı, hızlı, düşük nitelikli, tasarımsız<br />
ve plansız kentleşme ve sosyoekonomik politikalar sonucu<br />
afete, yani insani ve ekonomik yıkıma dönüşmektedir.<br />
Mevcut binaların durum tespiti çalışmaları ve mikro bölgeleme çalışmaları<br />
sonucu, birinci derece riskli<br />
bölgelerin boşaltılması ve yeniden yapılandırılması<br />
için, Sayın Başbakanın<br />
açıkladığı 2 yeni kent projesi büyük<br />
bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Yeni<br />
kent projesi İstanbul’a göçün artması<br />
için değil, riskli bölgelerin buralara<br />
taşınarak deprem odaklı kentsel<br />
dönüşümün aracı olarak kullanılmalıdır.<br />
Depremlerden ve diğer bütün doğal ve<br />
yapay afetlerden korunmak yönünde<br />
istemler en temel insan hakkıdır. Daha<br />
güvenli, daha sağlıklı ve yaşanabilir<br />
çevrenin her yurttaş için temel bir insan<br />
hakkı olduğu ana ilke olarak kabul<br />
edilmelidir.<br />
Deprem hasar, zarar ve can kayıplarının<br />
azaltılmasının bilinen tek yolu,<br />
mühendis, mimar ve şehir plancılarının<br />
ortak katkı ve çabalarıyla depreme<br />
dayanıklı yerleşim alanları, yapılar<br />
tasarlamak ve üretmektir. Bunun için,<br />
deprem öncesi, sırası ve sonrasında<br />
yapılacak çalışmalarda kamu yararı ve<br />
ülke çıkarı bağlamında ulusal bir deprem<br />
politikası belirlenerek ciddi programlar<br />
oluşturmalı ve daha da önemlisi<br />
bunların hayata geçirilmesidir.<br />
Bu ülkenin düşünen, üreten ve sorumluluk<br />
bilinciyle hareket eden mimar ve<br />
mühendisleri olarak her deprem sonrası<br />
facialar yaşanılsın istemiyoruz.<br />
Deprem sonrası yaşanan manzaralar<br />
üzüntüden öte bizleri utandıran manzaralardır.<br />
Bu acıları ve utançları tekrar<br />
yaşanmamalıdır. MMG, üzerine düşen görevleri büyük bir sorumluluk<br />
bilinciyle yerine getirmeye hazır durumdadır.<br />
MMG YÖNETİM KURULU<br />
14 M‹MAR VE MÜHEND‹S
HABERANAL‹Z<br />
16 M‹MAR VE MÜHEND‹S
ALIN TERİ:<br />
UNUTULAN ŞEFKAT<br />
BUGÜN GELDİĞİMİZ NOKTA BAŞTA YENİ GELİŞMEKTE YA DA<br />
SANAYİLEŞMEKTE YA DA EKONOMİK GELİŞME NOKTASINDA<br />
BATIYA YAKLAŞAN ÜLKELERDE ÇALIŞMA YAŞAMI VAHŞİ<br />
KAPİTALİZM DÖNEMİ OLARAK ADLANDIRILAN 19. YY<br />
KOŞULLARINDA, BATIDA DA GİDEREK SOSYAL YAPI YENİ<br />
LİBERAL ANLAYIŞLARA UYGUN OLARAK ZAYIFLAMAKTA.<br />
KISACASI TARİH YİNE BATI İLE BAŞLADIĞI YERE DÖNÜYOR.<br />
DİLAVER DEMİRAĞ / Gazeteci-Yazar<br />
DEĞİŞİM karşısında iki görüş oldu hep. Biri ne pahasına olursa olsun değişmek<br />
iyidir diyerek DİLAVER hep yenileşmeyi, DEMİRAĞ yeni Gazeteci, olanın yüceltilmesini yazar talep etti.<br />
Diğeri ise, değişimle devamlılık arasında bir kesintiden çok karşılıklı<br />
içermeye dayanan bir ilişkiyi savundu. İlk gruptakiler radikal modernleştirmeciler<br />
olarak anılırken, diğerleri için muhafazakâr modernler ifadesi kullanıldı. İlginçtir<br />
modernleşmeyi eleştirenler de modernliği aşılamaz bir ufuk olarak görüp, çerçeveyi<br />
kırmadan değişsek iyi olur dedi. Kuşku yok ki değişim hayatın bir gerçeği, ancak<br />
doğadaki değişimle kültürdeki değişimi aynı kefeye koymak ciddi bir hata<br />
olur. Doğadaki değişim özel zamanlar dışında ani değil, hissedilmeyecek kadar<br />
uzun sürede gerçekleşen bir değişimdir. İnsan toplumlarında ise son iki yüzyıldır<br />
yaşanan değişim ise doğadaki radikal değişim dönemleri ile kıyaslanabilir. Mesela<br />
ani gerçekleşen buzul çağı ya da çok kısa zaman aralığında üst üste gerçekleşebilien<br />
depremler yenileşme olgusuna örnek verilebilir.<br />
Bu çerçevesini çizdiğimiz durum, çalışma yaşamında yaşanan değişim için de söz<br />
konusu edilebilir. Kölelik ile zanaat çalışma biçimleri olarak bugünkü ile kıyaslanabilir.<br />
Zanaatkarı bir mühendis teknisyen, köleyi de bugünkü düz işçi ile kıyaslamak<br />
mümkündür. Ancak son beş yüz yıllık zaman dilimine dek her iki çalışanın da<br />
yaşam standartları bugünkünden çok daha iyi idi. Köle zalimane haller dışında<br />
özellikle de ev kölesi ise genelde iyi bakılan biriydi, kuşkusuz köle çok zor özgürlüğüne<br />
kavuşuyor, özellikle bazı alanlarda acımasızca çalıştırılabiliyordu. Bu bakımdan<br />
istisnai durumlar dışında köleler bugünün çok az bir ücret karşılığı çok<br />
sıkı çalıştırılan işçisiydi. Ancak özgür kölelerden farklı olarak köle temel gereksinmeleri<br />
karşılanan kişiydi. İslam toplumlarında ev köleleri hiç bir güvenceye sahip<br />
olmadan çok uzun saatler ve ağır koşullarda çalışmasına karşılık, yoksulluğunu<br />
değiştirmeyecek, sadece fiziki yaşamını sürdürebilecek gereksinmelerini<br />
karşılamak için çalışan bugünün işçilerinden daha iyi hayat şartlarına sahip olabilirdi.<br />
İşçiler daha doğrusu özgür işçiler ise bugünkü işçilere oranla çok daha iyi<br />
hayat şartlarına sahipti. İslam topraklarında geçerli hukuka göre işçiye çalışmasının<br />
tam karşılığı ücret ödenmesi gerekliydi. Kuşkusuz hukuk şaşmaz bir biçimde<br />
uygulanmadı. İslam hukukunda aşırı çalıştırma söz konusu değildir, oysa Abbasiler<br />
döneminde köleler çok ağır şartlarda, sağlıksız adeta ölümüne çalıştırabilmişti.<br />
Oysaki İslam hukukukun temel iki kaynağında da yani Kurân’da da Peygamber<br />
Efendimiz (SAV)’in hadeslerinde de çalışanlar, köleler için son derece insani<br />
koşullar önerilmişti ki bunlar bugünün çalışma yasaları ile kıyaslasanız bile<br />
çok çok ilerideydi. Diğer yandan meslek loncaları ile bugünün yetenekli, nitelikli<br />
işçileri olarak kabul edeceğimiz zanaatçılar modern sendikacılık ile kıyasalandığında<br />
kimi noktalarda ondan çok daha iyi, ileri çalışma koşulları, hayat standardı<br />
sağlıyordu.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 17
HABERANAL‹Z<br />
18 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
LONCALAR-AHİLER: MESLEK<br />
DAYANIŞMASI VE NİTELİKLİ ÇALIŞMA<br />
Meslek, uygar toplumlar ile birlikte insanın<br />
toplumsal aidiyetinin oluşumunda,<br />
toplumdaki yeri ve saygınlığının belirlenmesinde<br />
önemli bir yer içerir. Günümüzde<br />
çalışma, büyük oranda kişinin mega şehirlerde<br />
gündelik medar-ı maişeti’nin temini<br />
için yürütülen bir uğraş. Meslek artık<br />
kişinin bireysel varolşuşunun, toplumsal<br />
kimliğinin ve kendi hazzının bir parçası<br />
değil. Özellikle endüstri sonrası toplumlarda<br />
işle yaratıcılık arasındaki bağ özellikle<br />
düz işçilik için ortadan kalktığı gibi,<br />
kişinin iş ile özdeşleşim kurmasının da<br />
olanağı da kalmadı. Dahası artık iş denilen<br />
şey giderek daha fazla gel geç bir faaliyet<br />
biçimini almakta ve işçiler iş güvencesinde<br />
yoksun kalmaktalar, iş güvenliği ve<br />
sağlığı bakımından koşullar gün geçtikçe<br />
daha da kötüleşiyor. İleri demokrasi adı<br />
verilen ileri kapitalist ülkeler 150 yıllık bir<br />
mücadeleden sonra başlanan yerdeler,<br />
vahşice sömürü, insanlık dışı çalışma koşulları<br />
ve işe aidiyet noktasında derin bir<br />
yabancılaşma söz konusu. Oysa modernleşme<br />
sürecinde hor görülen ve kötülenen<br />
orta çağdaki serfler için bile bugünkü<br />
ücretli kölelik düzeninden daha iyi şartlar<br />
sağlanabilmişti.<br />
Geçmişte bugün sanat diye özelleşen/<br />
özelleştirilen beceri ve yaratıcılık, meslek<br />
erbabının hayatının bir parçasıydı. İlk medeniyetlerde<br />
görülen çömlekler ve daha<br />
sonrasında vazolarda görülen motiflerin<br />
güzelliği, olağanüstü inceliği sanat denilen<br />
şeyin de başlangıcı sayılır. Önce çömlekler<br />
daha sonra da vazolar, küpler, testiler<br />
yapan zanaatçılar, sonraları demirciler,<br />
ateşle uğraşan dolayısıyla ateşin sırrını<br />
bilen kişiler olarak özel bir yere sahipti<br />
ve kendi aralarında sır temelli bir birlik<br />
oluşturarak mesleğe ait özel bilginin korunmasını<br />
sağlamışlardı. Meslek sırları<br />
ancak seçilen kişilere ölüm tehdidi ve sırra<br />
sadık kalma yemini ile güvenceye alındıktan<br />
sonra öğretilirdi. Kısacası meslek<br />
kutsal bir işti ve ancak kudsiyetin kurallarına<br />
sadık kalmak kaydı ile o meslek alanına<br />
ait olunabilirdi. Bütün bunların şehirle<br />
birlikte ortaya çıkması aynı zamanda<br />
şehirle zanaatçı arasındaki kopmaz bağı<br />
da ortaya koyar mahiyettedir .<br />
Ancak kent hayatındaki iş bölümü kısmen<br />
kişinin yaşam boyunca yapacağı bir mesleği<br />
yani uzmanlaşmayı da getirmişti. Bunun<br />
sanat/zanaat olgusu ile bir nebze<br />
aşıldığı söylenebilir. Zanaatçılar ile mimarlar<br />
ve mühendislerin ustalar olarak<br />
birlikteliği de zanaat, bilim, sanat ve mühendislik<br />
tarihini başka bir eksenden okumak<br />
için de elverişli bir imkan yaratır. Sonuçta<br />
şunu söylemek olanaklıdır: Geçmişte<br />
kent ve meslek ve meslek birliklerinin<br />
şehir hayatı içindeki özel yeri, hatta<br />
şehirlerin kendi özerk varoluşları büyük<br />
oranda meslek erbabı denilen şahıs ya da<br />
gruplar ile ilişkiliydi. Tüm bunlardan yola<br />
çıkarak loncaların ilk çekirdeklerinin de<br />
kent yaşamının bu özel konumunun bir<br />
sonucu olarak ortaya çıktığını ve büyük<br />
oranda devletle tacire karşı kendi özerk<br />
varoluşlarının koruyabilme gereksinmesinden<br />
doğduğu söylenebilir.<br />
Loncalar ortaçağda yani 11-12 yy’da Avrupa’da<br />
ve İslam dünyasında eş zamanlı olarak<br />
ortaya çıktı. Kendi tarihsel geleneğimiz<br />
bakımından bu gelişmiş meslek birlikleri<br />
iki türlüydü, birisi zanaat erbabının<br />
kurduğu örgütler, diğeri ise tüccarların.<br />
Avrupa’da ilk kurulan tüccar loncası olmakla<br />
birlikte 11. yy’da Abbasi döneminde<br />
ortaya çıkan Fıtyan (daha sonra Fütüvvet)<br />
zannat erbabının örgütü olmuştu. 12 yy’da<br />
ilkin Horasan’da büyük ölçüde de melamilerin<br />
teşvik ve gayreti ile kurulan ahilik,<br />
daha sonra Anadolu’da gündelik yaşamın<br />
bir parçası oldu.<br />
Zanaat örgütlenmesi olarak doğan ahilik<br />
ve öncesindeki Fütüvvet aslında bugünkü<br />
sendikacılığın atası sayılabilir. Nitelikli işçilerin<br />
oluşturduğu bu birlikler meslek<br />
kurallarını düzenliyor, iş güvenliğini sağlıyor,<br />
çalışanların haklarını gözetiyor, onların<br />
her tür gereksinmesinde yanında oluyordu.<br />
Ahi birlikleri kent yaşamının temel<br />
belirleyicisi olduğundan, başka partnerler<br />
özellikle de dönemin sosyal güvenlik sistemi<br />
olan vakıflarla ve kimi devlet kurumları<br />
ile birlikte kentt kamu hizmeti adına<br />
pekçok işlevi yerine getiriyordu. Ahi sandıklarında<br />
birikenlerle tüm çalışanların<br />
sağlık ve eğitim sorunlarının sistemli biçimde<br />
çözümleniyor, bu doğrultuda hastaneler<br />
ve okullar kuruluyordu. Ahilik bütün<br />
bu hizmetleri yerine getirirken bulunduğu<br />
kentlerde tüm halkın sağlık, beslenme<br />
ve yoksulların barınma sorunlarını da
çalıştıranlar dayanışma içerisinde olurlardı.<br />
Bundan dolayı iş yavaşlatma, iş yeri<br />
sabotajı gibi modern emek direnişleri istisna<br />
dışında pek olan bir şey değildi. Çalışma<br />
hayatı emek ve sermaye de karşılıklı<br />
hakkaniyetin gözetilmesine göre oluşmuş<br />
bir uygulamaya dayanıyordu çünkü.<br />
Dahası ahi teşkilatında teşkilatta çırak düzeyinde<br />
başlayana en temel mesleki bilgiler<br />
yanında, bugün çok ileri düzeyde bir<br />
teknisyenin sahip olduğu matematik, mühendislik<br />
bilgisi yanında, muhasebe bilgisi<br />
içeren bir hesap bilgisi, müzik, din bilgisi,<br />
becerisi varsa güzel sanatlar, görgü kuralları<br />
gibi aynı zamanda toplumsal hayata<br />
dönük bilgiler de veriliyordu.<br />
Zanaat örgütlenmesi olarak doğan Ahilik ve öncesindeki<br />
Fütüvvet aslında bugünkü sendikacılığın atası sayılabilir.<br />
Nitelikli işçilerin oluşturduğu bu birlikler meslek kurallarını<br />
düzenliyor, iş güvenliğini sağlıyor, çalışanların haklarını<br />
gözetiyor, onların her tür gereksinmesinde yanında oluyordu.<br />
çözümleyen kurumlar oluşturmuştu.<br />
Hastanelerde dönemin tıp anlayışı içinde<br />
meslek hastalıkları ile ilgili de tedavi uygulanıyordu.<br />
Mesela madenlerde çalışan<br />
ve vücüdunda toksik madde birikimi olan<br />
işçilere hacamat uygulanıyor, böylece vücutta<br />
biriken kirli kan dışarı atılarak vücüdun<br />
temizlenmesi sağlanıyordu. Ayrıca<br />
bitkisel terkiplerle birikim yapan organların<br />
temizlenmesi sağlanıyordu. Burada İslam<br />
tıbbının bütünsel ve doğal iyileşme<br />
eksenli tedavi metodu ön planda tutuluyordu.<br />
Bu gibi yöntemlerle çalışanın sağlığı<br />
korunmuş olmaktaydı.<br />
ÇALIŞMA YAŞAMI VE HUKUK<br />
31 Mart ayaklanması ile resmi tarih eskenli<br />
makaleler de bu ayaklanmanın “gerici”<br />
mahiyetine dikkat çekmek amacıyla<br />
ayaklananların şeriat isteriz dediği yazılır.<br />
Burada konumuz olmadığı için Osmanlı<br />
modernleşmesi ve bu eksende oluşan<br />
modern devlet uygulamalarının toplumda<br />
yol açtığı tepkilere değinmeyeceğim, ancak<br />
şeriat isteriz ile söylenenin aslında<br />
dokunulamaz temel hak ve hürriyetleri<br />
içeren dini hukukun toplumsal yaşamı düzenlemde<br />
sivil medeni hukuk olarak devletin<br />
siyasal hukukuna üstün gelmesinin<br />
istendiği söylenebilir. Osmanlı’da İslam<br />
hukukunun kodeks şeklinde düzenlenmiş<br />
hali olan Meccelle’de özel olarak bir işçi<br />
işveren hukuku, sosyal güvenlik uygulamasına<br />
dönük düzenlemeler, iş sağlığı ve<br />
güvenliği kapsamında maddeler bulunmasa<br />
da temel dinsel hukuk bu konuda<br />
esasları belirlemişti. Büyük oranda tasavvufun<br />
ruh verdiği çalışma kurumları olarak<br />
ahi birlikleri de çalışanlarla ilişkilerini<br />
bu ilkelere göre belirlemekteydi.<br />
Mesela verilen ücretler de bugünkünün<br />
tersine refah devleti düzeyindeki ücretler<br />
düzeyinde yüksek ücretler verilirdi. Çalışma<br />
kurllarını Peygamber Efendimiz<br />
(SAV)’ın öğütleri belirliyordu. Peygamber<br />
Efendimiz (SAV)’ın yediğinizden yedirin,<br />
giydiğinizden giydirin, aşırı yük yüklemeyin,<br />
fazla çalıştırmayın, eğer ağır bir iş söz<br />
konusu ise ona sizde yardım edin gibi bugünün<br />
yeni kapitalist ülkelerindeki ağır<br />
sömürü koşullarının tersine uygulamalar<br />
vardı. Yine Peygamber Efendimiz (SAV)’ın<br />
çalışanın aldığı ücretle bir ev, bir binek<br />
alabilmesini, rahat bir geçim sürdürebilmesini,<br />
evlenebilmesini söylemişti. Ha keza<br />
O’nun (SAV) sözleri doğrultusunda çalışanın<br />
emeğinin karşılığı, alnın teri kurumadan<br />
ödenirdi. İşyerlerinde çalışan ve<br />
OSMANLI MODERNLEŞMESİ:<br />
İŞ SAĞLIĞI, SOYSAL GÜVENLİK İLKELERİ<br />
Tarih boyunca riskli işler olmuştur. Bu<br />
riskli işler çoğunlukla kölelere yaptırılmaktaydı.<br />
Bu anlamda iş sağlığına dönük<br />
ilk uygulamalara da köleliğin yoğun olduğu<br />
Eski Yunan ve Roma’da rasatlanmış,<br />
dönemin pekçok ünlü hekimi özellikle zehirli<br />
madde birikimi ve buna ilişkin tedavi<br />
metodlarından söz etmişti. Bizde de hekimler<br />
bu eski çağ tıbbından büyük oranda<br />
faydalanmış, yeni bilgi ve deneyimlerle bunu<br />
geliştirerek yukarıda verdiğimiz hacamat<br />
vb uygulmalar ile bu tür meslek hastalıklarına<br />
dönük bir tedavi prosedürü geliştirmişlerdi.<br />
Yaygın diğer meslek hastalıkları<br />
olan fiziki yaralanma, kırık, çıkık,<br />
omurga eğrilmesi vb hastalıklara dair dönemin<br />
tıp modeline uygun tedaviler çalışma<br />
örgütleri ve devletler tarafından herkese<br />
açık olan hastanelerde uygulanmıştı.<br />
Modern anlamı ile iş güvenliği ve sağlığı<br />
kavramının gelişimi sanayileşme süreci<br />
ile bağlantılı olduğundan 19.yy’dan itibaren<br />
uygulamaya konulmuştu. Sanayi devrimine<br />
kadar bağımsız çalışan zanaatkarlar<br />
artık fabrikalarda çalışmaya başlamıştır.<br />
Loncaların çöküşü üzerine fabrikalarda<br />
çalışmaya başlayanlar ise, bu dönemde<br />
çok kötü çalışma koşulları ve son derece<br />
düşük ücretlerle karşılaşmıştır.<br />
Bizde de bu konudaki ilk genelgelerin, 19.<br />
yy’a denk gelmesi bir rastlantı değildir. Bu<br />
dönem Osmanlı modernleşmesinin hızlandığı,<br />
Osmanlı’nın sanayileşme yolunda<br />
çabalar gösterdiği, madencilik faaliyetlerinin<br />
hız kazandığı ve bunlar olurken de<br />
ahilik sisteminin etkisini kaybetmeye başladığı<br />
bir dönemdi. Modern işletmeler ve<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 19
HABERANAL‹Z<br />
Modern anlamı ile İş<br />
güvenliği ve sağlığı<br />
kavramının gelişimi<br />
sanayileşme süreci ile<br />
bağlantılı olduğundan<br />
19.yy’dan itibaren uygulamaya<br />
konulmuştu. Sanayi<br />
devrimine kadar bağımsız<br />
çalışan zanaatkarlar artık<br />
fabrikalarda çalışmaya<br />
başlamıştır. Loncaların<br />
çöküşü üzerine fabrikalarda<br />
çalışmaya başlayanlar<br />
ise, bu dönemde çok kötü<br />
çalışma koşulları ve son<br />
derece düşük ücretlerle<br />
karşılaşmıştır.<br />
20 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
ladığı bir dönemdi. Modern işletmeler ve<br />
işveren tip özellikle yabancı ortaklıklara<br />
bağlı işyelerinde acımasız çalışma koşullarının<br />
dayatılmaya başladığı, sefaletin<br />
toplumsallaştığı, sosyal güvenlik sisteminin<br />
oluşturan sosyal kurumların da zayıfladığı<br />
bir dönemdi.<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda modern anlamda<br />
iş sağlığı ve güvenliğine dönük uygulmalar<br />
ile ilgili düzenlemeler, 1820'lerde<br />
başlamıştı. Kurulan ilk işletmelerde<br />
çalışan işçilerin yaşama ve çalışma koşullarının<br />
düzeltilmesi başlamış, 1850’li yıllarda<br />
ise artık Osmanlı’da sanayileşme ve<br />
modern çalışma koşulları başlamıştı. Osmanlı<br />
İmparatorluğu'nda, askeri amaçlı<br />
üretimlerin yani sıra, daha çok el tezgahları<br />
olarak başlayan sanayileşme, daha<br />
sonraları kömür ocakları ve madenler,<br />
demiryolu yapımı, tütün işletmelerinin katılımı<br />
ile sürmüştür. Bu dönemde çalışma<br />
koşulları oldukça ağır olup çalışma süresi<br />
günde 16 saate kadar çıkmaktaydı. Ayrıca,<br />
ağır işlerde kadın ve çocukların çalıştırılması<br />
da yaygınlaşmıştı. Bu yıllarda işçiler<br />
tezgah başında uyuyup tezgah başında yemek<br />
yemek zorunda kalmışlardı. Ereğli<br />
Havzası'ndaki kömür ocaklarında çalışan<br />
işçiler kısa sürede meslek hastalıklarına<br />
yakalanmışlar ve giderek artan iş kazalarında<br />
yaşamlarını yitirmişlerdi. 5<br />
Bu kapsamdaki düzenlemelerden en kapsamlı<br />
olanı Dilaverpaşa Nizamnamesi<br />
adını taşır. 1865 tarihli bu nizammname<br />
Ereğli Kömür Havzası’nda çalışan kömür<br />
işçilerinin sosyal ve ekonomik durumunu<br />
düzeltmek ve kömür üretimini artırmak<br />
amacı ile çıkarılmıştı. Nizamnameye göre,<br />
kömür işverenleri işçilere yatacak yer temin<br />
etmek zorunda idi. Çalışma süresi 10<br />
saat olarak saptanmıştı. Ücretlere diğer<br />
alacaklara nazaran öncelik tanınmış, nöbetleşe<br />
çalışma esası kabul edilmiş, toplu<br />
işten çıkarma konusunda işçilerin işsiz<br />
kalmalarını önlemek için işletmenin faaliyetine<br />
son verilmesini önceden haber vermek<br />
zorunluluğu konmuştur. Nizamname,<br />
iş kazalarını önlemek için alınması<br />
gerekli iş güvenliği tedbirlerini de belirtmişti.<br />
Bu nizamname 1869 tarihinde “Maadin<br />
Nizamnamesi” ile tamamlanmak istenmiştir.<br />
Bununla işçi haklarının korunması<br />
ve güvenliği bakımından önemli yenilikler<br />
getirilmiştir. İş kazasına uğrayan işçilere<br />
ve bunların ölümü halinde ailelerine tazminat<br />
isteme hakkı öngörülmüş, objektif<br />
sorumluluk esası kabul edilmiştir. Bundan<br />
başka, maden işletmecilerini madenlerde<br />
gerekli ilaç ve doktor bulundurmakla<br />
zorunlu tutmuştur. 6<br />
Ne yazık ki bugün geldiğimiz nokta başta<br />
yeni gelişmekte ya da sanayileşmekte ya<br />
da ekonomik gelişme noktasında batıya<br />
yaklaşan ülkelerde çalışma yaşamı vahşi<br />
kapitalizm dönemi olarak adlandırılan 19.<br />
yy koşullarında, batıda da giderek sosyal<br />
yapı yeni liberal anlayışlara uygun olarak<br />
zayıflamakta. Kısacası tarih yine batı ile<br />
başladığı yere dönüyor. Bize ise kendi değerlerimizle<br />
çağın değelerinin kaynaşımına<br />
dayanan adalet ilkesinin bayrağını yukarıda<br />
tutmak, bundan da taviz vermemek<br />
düşüyor.<br />
Dipnotlar<br />
1<br />
Bu konuda bkz, Ahmet Uhri, Ateflin Kültür Tarihi,<br />
Dost Kitabevi Yay›nlar›,2003, s:28-31,81-<br />
93,<br />
2<br />
S›r tap›m›, kutsall›k, meslek ve atefl için bkz,<br />
Mircae Eliade, Demirciler ve Simyac›-<br />
lar,Çev:Mehmet Emin Özcan,Kabalc› Yay›nlar›,2003,s:45-56,84-116<br />
3<br />
Kent yaflam›, iflbölümü ve kentle meslek aras›ndaki<br />
ba¤lar için bkz Lewis Mumford, Tarih<br />
Boyunca fiehir, Çev.Gürol Koca,Tamer Tosun,<br />
Ayr›nt› Yay›nlar›, 2007,s:137-142<br />
4<br />
Bu konuda Bkz. fierif Mardin, Türkiye’de Toplum<br />
ve Siyaset, ‹letiflim Yay›nlar›, 1. Bask› 1990,<br />
s:35<br />
5<br />
‹fl Sa¤l›¤› Ve Güvenli¤inin Kavram Ve Kurallar›n›n<br />
Geliflimi, (C) S›n›f› ‹fl Güvenli¤i Uzmanl›¤›<br />
Sertifika E¤itim Program› Ders Notu, ‹stanbul<br />
2011, s:12<br />
6<br />
age, s:14
M‹MARLIK<br />
ŞEHİR VE MEDENİYET<br />
MEHMET İŞCİ / Mimar<br />
BAKIR TENLİ YAPRAKLAR<br />
BAKIR TENL‹ YAPRAKLAR<br />
Bak, ölüm güzü k›skan›yor<br />
flimdi iflsizdir onun sevimli kedisi<br />
ve herkes onun el de¤medik yerleri oldugunu san›yor.<br />
uzuyor defterine u¤rayan kan lekesi<br />
senin kufllar›n olurdu mevsimi yolculuklara çag›ran<br />
içli taflra k›zlar›n gizemli eviçleri<br />
kap›lar›n olurdu korkudan çok denizlere aç›lan<br />
o denize aç›lan ellerin nerde flimdi?<br />
yine bir güz büyümekte kan›nda gölgelerin<br />
o üzünç ordular› tarlalar çi¤nemekte<br />
bak, ölüm güzü k›skan›yor<br />
mevsimi aflka ça¤›ran kufllar›n nerde senin<br />
güze el de¤dirmeyen ellerin nerde?<br />
İsmet Özel<br />
22 M‹MAR VE MÜHEND‹S
“<br />
ŞEHİR, medeniyet kadar kadimdir"<br />
diyor J.E.Goldthrope. Şehirler,<br />
temsil ettiği medeniyetin<br />
özü, özeti gibidirler. Medeniyet, dünyaya<br />
şehir gözüyle bakarken, dünyanın da medeniyete<br />
bakışında gördüğü yüzü şehirlerdir.<br />
Özü olmayan kabuk bir değer ifade etmeyeceği<br />
gibi gözü olmayan bir insanın da<br />
hareket ve muhafaza kabiliyeti sınırlı olacaktır.<br />
Bir medeniyetten söz edilebilmesi<br />
için o şehirde ilmin, düşüncenin, sanatın,<br />
edebiyatın, temayüz eden eserlerin yerleşmesi<br />
ve benimsenmesi gerekir. İnsanlar<br />
şehirlerini, şehirler de kendi insanını<br />
tevlid eder ve yaşatır.<br />
Genel mânâda şehir mimarisinin -hususi<br />
olarak binaların- fert ve cemiyet hayatı<br />
üzerinde tesiri son derece büyük olduğundan<br />
medeniyetin kendinde ifadesini bulduğu<br />
şehirlere ihtiyaç kaçınılmazdır.<br />
Yaşanılan dünya üzerinde, canlı-cansız<br />
varlıkların çevreleri ve birbirleriyle olan<br />
ilişkilerinde sürekli bir irtibat ve müessiriyet<br />
mevcuttur. Bu ilişki sistemi canlı varlıktan<br />
cansıza doğru olduğu gibi cansız<br />
varlıktan canlıya doğru da yönelmektedir.<br />
Şehir ile onu kuran ve zamanla kendine<br />
göre şekillendiren ahalisi arasındaki ilişkileri<br />
de bu çerçevede değerlendirmek<br />
gerekir. Böylece, ahalinin genel karakteri,<br />
inanç ve ahlak değerleri ve hatta bireylerin<br />
kişilikleri yapıların ve giderek şehrin teşekkül<br />
vetiresine ve oluş derinliklerine tesir<br />
eder. Bu müessiriyet ve oluşan birikime<br />
genel anlamıyla kültür ya da medeniyet<br />
denilebilmektedir.<br />
Yapılar barınmak ya da herhangi bir sosyal,<br />
kültüre! ve iktisadi faaliyeti barındırmak<br />
için teşekkül ettiriler. Yapıların toplumsal<br />
ihtiyaçları karşılamasına ait meseleler<br />
bile mimariyi gerçekleştirilmesi zor<br />
bîr sanat düzeyine yükseltmeye zorunlu<br />
kılar. İnsan hayatının ihtiyaçları ile insanın<br />
vücuda getirdiği mimari çerçevenin biçimsel<br />
özellikleri, insanın tabii ruh âlemi ve<br />
terbiye edilip biçimlendirilmiş psişik âlemine<br />
ait biçim özellikleri ayrılmaz şekilde<br />
birbirlerine bağlıdır. Ruhi alemi ise insanın<br />
inanç âleminin, varlık tasavvurunun,<br />
değerler hiyerarşisinin yapısına göre şekillendirilir.<br />
Ünlü şehirbilimci Lewis Mumford, Şehirlerin<br />
Kültürü adlı çalışmasında, "Şehir, bir<br />
topluluğun kültürünün ve kudretinin yoğunlaştığı<br />
yer, zamanın bir ürünü, birikimidir"<br />
der. Şehir hayatıyla medeniyet arasında<br />
yakın bir ilişki olduğunu kabul eden<br />
görüşler o derece yaygındır ki bu görüşler,<br />
kimi dillerdeki şehir ve medeniyet karşılığı<br />
sözcükler arasındaki benzerliğin buna<br />
açık ve kuvvetli bir delil olduğuna kanaat<br />
getirmişlerdir.<br />
Latin dillerinde de medeniyet (civilization)<br />
ve şehir (city, civitas), Arapça’daki medeniyet,<br />
medeni ve şehir (medine) gibi sözcükler<br />
arasındaki köken benzerliği medeniyetlerin<br />
şehirlerde doğduğunu, medeniyetin<br />
kaynağının şehirler olduğunu ortaya<br />
koymaktadır. Yunanca'daki şehir (polis)<br />
sözcüğünün de siyaset (politiae) ile ayni<br />
kökten geldiği bilinmektedir. Tarihte şehirlerin<br />
medeniyetin beşiği olarak algılanması,<br />
kimi dillerde, kibarlık (civilite) ve<br />
görgü (urbanite) sözcüklerinin de şehir<br />
kökünden türetilmelerine yol açmıştır. Bir<br />
başka deyişle, kibarlık ve görgü şehrin insanına<br />
dair özellikler olarak algılanmaktadır.<br />
Şehir ve kültür ilişkisine bakarken üzerinde<br />
durulması gereken önemli bir husus da<br />
şehrin kimliğidir.<br />
Bir Fransız filozofa göre, kültür, "Her şey<br />
unutulduğu zaman hafızalarda ne kalıyorsa,<br />
ona verilen isimdir."<br />
Şehirlere kültürel anlamda kimlik kazandıran<br />
ayırt edici özelliklerin başında şehirleri<br />
anımsatan sembol bina mimariye ilişkin<br />
diğer unsurlar başta gelir. Mesela Eiffel<br />
Kulesi Paris'i, Topkapı Sarayı ve Mimar<br />
Sinan Camileri İstanbul'u, San Marco<br />
Meydanı Venedik'i, Empire State New<br />
York'u hatırlatmaktadır. Kültürün temaşa<br />
edilebilir unsurları olan mimari eserler<br />
şehirlere kimlik kazandıran en önemli<br />
temsili yapılardır. Yine bu bağlamda her<br />
şehri kendi medeniyet dünyası ile ilişkilendiren<br />
ruhun şehirdeki somut yansımaları<br />
olarak kabul edeceğimiz mimari eserler<br />
şehirlerin ait oldukları medeniyetin merkezi<br />
olduğu konusunda bizlere fikir verebilir.<br />
Sultanahmet Camii İstanbul'a kimlik<br />
kazandırırken aslında İstanbul'un ağırlıklı<br />
kimliğinin İslam-Osmanlı olduğunu vurgulamakta,<br />
Barselona'daki Sagra da Familia<br />
katedrali Katolik kültürün Barselona'ya<br />
vurduğu mührü ifade etmektedir.<br />
Şehir ve kültür ilişkisi çerçevesinde üzerinde<br />
durulması gereken bir diğer husus<br />
da şehir kültürünün şehirlilik bilinci sayesinde<br />
korunup yaşatılmasıdır. Ancak buradaki<br />
bakış açısında şehirde farklı kültürlerin<br />
kendilerini ifade edebilecekleri<br />
politik ve sosyal zeminin oluşturulmuş olması<br />
imkan ve hürriyeti sağlanması şarttır.<br />
Herhangi bir kültürü ağırlıklı olarak<br />
dayatmak yerine kültürlerin kendilerini<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 23
M‹MARLIK<br />
Geçmiş çağların şehirlerinde cami ve külliye mekanları içtimaî sıkıntıların geneline çözüm üretirken,<br />
bugün çoğunlukla namaz vakitlerinde açılan bu müesseselerden ortaya diriltici bir ruh ve<br />
soluk koyması beklenemez. Gelecek kuşakların insan ve cemiyet hayatına saygılı olmaları için<br />
kuşanması gereken temel inanç ve kültür değerleri, ancak medeniyetimize ait temiz ve sağlıklı<br />
maddî-mânevî mekânların oluşturacağı şehirlerde mümkün olabilecektir.<br />
ifade etmelerine imkan sağlamak daha<br />
kalıcı bir yaklaşımdır. Bu anlamda yaşadığı<br />
şehre sahip çıkan bireyler şehirli olma<br />
bilinciyle hareket ettiklerinde şehrin tarihi<br />
ve kültürel birikiminin korunmasına katkı<br />
sağlayabileceklerdir.<br />
İDEAL ŞEHİRCİLİK MODELİ; MEDİNE<br />
Allah Resulü (sas), ilk İslâm şehrinin kurucusudur.<br />
İslâm medeniyetinin ilk şehri<br />
olan Medine, aynı zamanda İslâm âleminin<br />
ilk model şehridir. Medine’de mescit,<br />
medrese ve pazar gibi temel fonksiyonları<br />
ifa eden bu yapılara zamanla imaret, aşevleri,<br />
şifahane de ilave edilerek İslâm şehirlerinde<br />
külliye şeklinde bir yapıya dönüştürülmüştür.<br />
İslâm şehrinde câmi, toplum<br />
ile bütünleşmenin bir sembolü olmuştur.<br />
Mektep-medresede eğitim faaliyetiyle<br />
meşgul olan ilim adamları ile talebeler<br />
namaz kılmak için geldikleri câmide halkla<br />
aynı cemaate karışır,, namazı müteakıp<br />
câmi avlusunda veya kıraathanelerde sohbetler<br />
düzenlenerek ilim, binaların kapalı<br />
duvarlarını aşarak halka yayılırdı. Camilerde<br />
aynı zamanda devlet erkânı da halkla<br />
aynı safta birleşir, “halka rağmen değil<br />
Hakk’ın emrine râm olmuş” devletin idamesine<br />
temel teşkil ederdi. Camiye gelen<br />
devlet erkânı ve halk, külliyedeki hastaneleri,<br />
dâru’l-acezeleri ziyaret ederek fakir,<br />
garip ve yetimlerin problemleri yerinde<br />
tespit edilerek çözümler üretilirdi.<br />
Şehrin özünü teşkil eden çarşı, mektepmedrese<br />
ve sarayın cami etrafında yer almasıyla<br />
cami mihverli bir faaliyet skalası<br />
teşkil edilmiştir Böylece, topluma yön veren<br />
esnaf, ilmiye, seyfiye (askerî sınıf) ve<br />
kalemiye (bürokrasi) ile bütün cemiyet, İslâm’ı<br />
hayatlarına hakim kılmıştır.<br />
Ebediyet tedaisi uyandıran camiler ve devletin<br />
bekâsını temsil eden saraylar taştan<br />
inşa edilirken, evler, dünyanın fânîliğini<br />
hatırlatacağı düşüncesiyle -zengin fakir<br />
fark etmeksizin- ahşaptan yapılmıştır.<br />
Geçmişte Selçuklu ve Osmanlı döneminde<br />
yüzlerce paşanın görev yaptığını ve bunlara<br />
ait saraylara pek rastlanmadığı, ayakta<br />
kalan sadece Sultanahmet’teki İbrahim<br />
Paşa Sarayı’nın istisnai durumu açıklayıcı<br />
birer örnektir.<br />
Bugün şehirlerimizin herhangi bir medeniyeti<br />
hatırlatmayan haliyle bu savruluşunun<br />
izlerini açık bir şekilde görülmektedir.<br />
Cami ile halk birbirinden koparılmış, önceleri<br />
hayatın bir parçası olan namaz için,<br />
artık vakit ve yer tahsis etmek adet haline<br />
gelmiştir.<br />
Bugün Avrupa genelinde -meselâ Almanya’da-<br />
şehir merkezinde kilise, devlet kurumları,<br />
pazaryeri ve üniversite beraber<br />
yer alır. Avrupalılar bu şehircilik anlayışının<br />
Haçlı Seferleri’nden sonra, İslâm medeniyetindeki<br />
şehir plânını büyük nispette<br />
benimsemişler ve kendilerine göre başarılı<br />
şekilde hayata geçirmişlerdir.<br />
Bugün İslâm’ı yaşanılır kılmak için öncelikle<br />
şehircilik ve mimarî anlayışımızda<br />
köklü değişikliklere ihtiyaç vardır. Çünkü<br />
kadim gelenekte belirtildiği gibi: “İnsan<br />
yediği gibi yaşar, yaşadığı mekân gibi düşünür.”<br />
Geçmiş çağların şehirlerinde cami ve külliye<br />
mekanları içtimaî sıkıntıların geneline<br />
çözüm üretirken, bugün çoğunlukla namaz<br />
vakitlerinde açılan bu müesseselerden<br />
ortaya diriltici bir ruh ve soluk koyması<br />
beklenemez. Gelecek kuşakların insan<br />
ve cemiyet hayatına saygılı olmaları için<br />
kuşanması gereken temel inanç ve kültür<br />
değerleri, ancak medeniyetimize ait temiz<br />
ve sağlıklı maddî-mânevî mekânların<br />
oluşturacağı şehirlerde mümkün olabilecektir.<br />
BİR MEDENİYET UNSURU OLARAK<br />
OSMANLI ŞEHİRLERİ<br />
İslam medeniyetinin bir şehir medeniyeti<br />
olduğu herkes tarafından kabul edilen bir<br />
gerçektir. Akdeniz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika<br />
havzasında kurulan birçok şehir İslamiyet’in<br />
yayılışıyla paralel bir seyir izledi.<br />
Şam, İskenderiye, Urfa, Antakya gibi şehirler<br />
dönüşerek kadim şehir geleneğini İslam<br />
şehir yapısına uyarladı. Bağdat, Basra,<br />
Keyravan, Fustat, Kurtuba, Isfahan,<br />
Buhara, Semerkant, Harran ve İstanbul İslam<br />
medeniyetinin sembol şehirlerinin en<br />
güzel örnekler olarak kendilerini insanlı-<br />
24 M‹MAR VE MÜHEND‹S
ğın hizmetine sundu. İslam şehirleri kurulurken<br />
yerli halkın sosyal yapısının bozulmamasına<br />
özen göstererek, fethedilen<br />
şehre ilk yerleşenler, şehrin izbe, yıkık dökük,<br />
terk edilmiş bölgelerine yerleştirildi.<br />
Cami ve etrafına hamam, medrese ve imaret<br />
gibi halkın gereksinimlerini karşılayacak<br />
kurumlar yaptılar. Yaşadıkları mahalleyi<br />
İslamla yoğurduktan sonra etraftaki<br />
mahallere doğru genişlediler. Fakat o mahallerin<br />
kadim kültürünü, yaşayış farklılıklarını<br />
yok etmeye, asimile etmeye hiçbir<br />
zaman kalkışmadılar. Osmanlı şehirleri,<br />
insanların ihtiyaçlarına göre kurulmuş ve<br />
geliştirilmiş olup Roma şehirlerinde olduğu<br />
gibi askeri kışla şehirleri değildir. Bu<br />
nedenle devletin şehir üzerindeki etkisi sınırlı<br />
iken şehrin en önemli binaları vakıflar<br />
tarafından idare edilmekte, şehirde sosyal<br />
hayatın sağlıklı bir şekilde yaşanması için<br />
asayiş, belediye, sağlık ve eğitim işlerinden<br />
yine vakıflar sorumlu olmakta, bir diğer<br />
halk kurumları olan loncalar da şehirlerin<br />
ekonomik ve sosyal alanlarda gelişmesine<br />
katkı sunmaktaydılar.<br />
Osmanlı şehirlerinin diğer bir özelliği de<br />
yollarının insani boyutlarda dar, denetlenebilir<br />
biçimde çıkmaz sokaklı oluşu, evlerin<br />
etrafının avlularla çevrilmesidir. Şehrin<br />
temel birimlerini meydana getiren mahalleler<br />
özel hayata saygının bir gereği olarak<br />
aynı aile, soy, din, mezhep, etnik topluluğa<br />
mensup kitlelerden teşekkül edecek şekilde<br />
mahremiyet sağlanmakta, böylelikle<br />
toplumsal barış ve huzur muhafaza edilmekteydi.<br />
19. yüzyıldan sonra batılılaşma eğilimleri,<br />
batı hayranlığının zirve yapması Osmanlı<br />
şehirlerini de etkileyerek yollar genişletilmiş,<br />
evlerin avluları yıkılarak insan yüzlerine<br />
yabancı olan caddeler yapılmaya başlanmıştır.<br />
Şehir giderek insandan soğumaya,<br />
insan da şehirden kopmaya başlamış,<br />
günümüz insanını kalabalıklar içerisinde<br />
yalnız yaşamaya mahkûm etmiştir.<br />
Ne kadar hazindir ki cumhuriyetin kuruluşundan<br />
beri imar yönetmeliklerinde çıkmaz<br />
sokak yasaklanmış ve mevcut çıkmaz<br />
sokaklar da yıkımla açılarak yok edilmişlerdir.<br />
Vatan ve Millet caddelerindeki özgün<br />
tarihi eserleri yol açma gerekçesiyle<br />
yerle bir eden o günkü zihniyette, bugünkü<br />
kentsel dönüşümü yapanlar da muhafazakar<br />
olduklarını belirtmektedirler. Neyi<br />
muhafaza ediyorlar acaba? Onlara göre<br />
“kalabalıklaşan kentlerde asayiş için bu<br />
zorunludur” gerekçesi yeterlidir. Peki bu<br />
şehirleri kalabalıklaştırarak anakentlere<br />
dönüştürenler, planlara bütüncül bakamayanlar<br />
kimler? Suçlu hep ötekiler mi?<br />
Yoksa kendimizden addettiğimiz bu savruk<br />
zihniyetle İslami söylem arasındaki makas<br />
giderek daha da açılıyor mu?<br />
Hilmi Yavuz - bazı küçük ilaveler yapılmışbu<br />
konudaki bir yazısında;<br />
“Şehir ve medeniyet arasındaki ilişkiyi, iki<br />
farklı düzlemde ele alabileceğimizi düşünüyorum:<br />
İlki, bir şehrin medenî şehir olması;<br />
ikincisi, bir şehrin medeniyet şehri<br />
olmasıdır.<br />
Medenî şehir, o şehrin yapısına; medeniyet<br />
şehri ise o şehrin insanına atıfta bulunularak<br />
tanımlanabilir. Medenî şehir, bu<br />
bağlamda sosyolojinin ve antropolojinin<br />
konusudur. Medeniyet şehri ise, felsefenin<br />
konusu! Bir şehrin medenî bir şehir olması<br />
başka, medeniyet üreten bir şehir (medeniyet<br />
şehri) olması başkadır çünkü!<br />
Müslüman filozoflar (Farabî, İbn Rüşd),<br />
şehrin medenî bir şehir olmasıyla değil,<br />
bir medeniyet şehri olmasıyla ilgilidirler<br />
de ondan. Şayet Hıristiyan filozoflar da<br />
medeniyet şehirleriyle meşgul olsalardı,<br />
Platon'un Devlet'inin 16. yüzyıldan çok önce<br />
dikkatlerini çekmiş olması gerekirdi.<br />
Görüldüğü gibi böyle olmamıştır!<br />
Farabî'nin Erdemli Şehir'i (El-Medine'tül<br />
Fâzılâ'yı) bir Medeniyet Şehri olarak tasarladığını<br />
öne sürmek mümkündür. Ona göre<br />
Hikmet, Riyaset'in şartıdır. O açıkça<br />
söylemiyor ama hikmet, medeniyettir;-<br />
Hikmet sevgisi (felsefe) de, Erdemli Şehir'in<br />
'olmazsa olmaz' şartı!<br />
Şimdi İslam şehirlerini bu kriterlerle değerlendirsek,<br />
nasıl bir sonuç elde ederiz?<br />
Mesela İstanbul, belki bir medenî şehirdir<br />
ama bir Erdemli şehir olarak Medeniyet<br />
şehri midir, yoksa Farabî'nin dediği gibi,<br />
beden sağlığı tutkusu, zenginlik ve şehevî<br />
zevklerle arzuların peşinde koşma özgürlüğü,<br />
itibar ve gösteriş merakı ile kısaca<br />
gerçekten iyi olan'la değil de görünüşte iyi<br />
olan'la mutluluğu edinebileceğini sanan<br />
insanların yaşadığı bir Cahil Şehir mi? demektedir.<br />
YEREL YÖNETİM SORUMLULUKLARI,<br />
KENT / ŞEHİR AYRIMI<br />
Şehirleri imar edenlerin tarihe karşı sorumluluklarının<br />
idrakinde olmaları gerekir.<br />
Kentsel dönüşüm adı altında, şehrin<br />
hafızasını, ait olduğu döneme ait kültür ve<br />
tabiat varlıklarının hüsnü muhafazası sorumluluğundan<br />
kurtulamazlar. Kimilerince<br />
çoğunlukla örnek alınan batı kentlerinde<br />
ve şehirlerinde tarihi yapı ve çevrelerin<br />
hiçbir dönemde yıkıma uğramadığını,<br />
kentsel gelişmelerin tarihi mekânların dışında<br />
yeni gelişmekte olan kısımlarında<br />
yapıldığını bilinmektedir. Şehrin insanına<br />
dair hatıraların yaşandığı bu mekânlar tarihi,<br />
kişisel ve toplumsal açıdan çok<br />
önemlidir. Günümüzde buna benzer şehir<br />
dokusu çeşitli sebeplerden dolayı yıkıma<br />
uğramakta ve bir dönemin hatıra ve hafızası<br />
yok edilmektedir. Bu gelecek nesillere<br />
olan sorumluluğumuzdur.<br />
Şehirlerin ruhu, dili, geçmişle ilişkisini bugüne<br />
taşımakta aranmalıdır. Dilsiz, gönülsüz,<br />
kimliksiz, ruhsuz bir yere, bir yerleşime<br />
şehirden çok ancak kent olarak tanımlanabilir”<br />
diye konuştu.<br />
“Şehir; tarihi üzerinde yaşatıp muhafaza<br />
eden, tabii, anaç ve velud, ruhu olup nihayeti<br />
olmayan bir süreçtir. Kent ise daha erkeksi<br />
olan bir kavram olup, sınai, ticari,<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 25
M‹MARLIK<br />
Kendilerini modern olanın karşısında konumlandıran<br />
Müslüman, ona karşı direnebilmek tutunabilmek, dayanaklar<br />
edinmek için hep öne sürdüğü mükemmel geçmişi yüceltmek;<br />
geçmişte yapılan başarılı çalışmaları, eserleri öne çıkararak,<br />
günümüzde ortaya konan moderni değersizleştirmeye<br />
çabalayarak, ortaya güncel yorum ve katkı sunmadan akıbette<br />
mükemmel bir geleceğin kendilerini beklediğini ihsas ettirmek<br />
aslında bir kelime/dil cambazlığından başka bir şey değildir.<br />
askeri ve benzeri çalışmalar gereği ruhu<br />
olmayan büyük nüfus toplama/toplanma<br />
merkezleridir. Mahiyet itibariyle her ikisi<br />
de birbirinden çok farklı kavramlardır. Şehirlerde<br />
ruh ve hayat, insana değer ön<br />
planda iken, kentler de ise teknolojinin soğuk,<br />
suni ve dayatmacı baskısının, mana ve<br />
derinlikten yoksun yüzü idrak edilir.<br />
ŞEHİR MEDENİYET KÜLTÜR<br />
İLİŞKİSİNİN ÖZÜ VE SONUÇ<br />
Günümüzde müslümanların şehir, medeniyet,<br />
kültür gibi konularda kendilerini bir<br />
kenara ayırarak ele alışlarından şehir hayatından<br />
bahsederken şikayetçi bir üslup<br />
kullanmalarından bir bütünlüğü ifade eden<br />
düzenli ve temelli bakış açısına sahip olmadıkları<br />
görülmektedir. Sorunu teorik<br />
anlamda dile getirmekle birlikte, pratikte<br />
çözüme ulaştıracak adımları atmakta pek<br />
de istekli ve kararlı olmadıkları gözlemlenmektedir.<br />
Kendilerini modern olanın karşısında<br />
konumlandıran Müslüman, ona karşı<br />
direnebilmek, tutunabilmek, dayanaklar<br />
edinmek için hep öne sürdüğü mükemmel<br />
geçmişi yüceltmek, geçmişte yapılan başarılı<br />
çalışmaları, eserleri öne çıkararak<br />
günümüzde ortaya konan moderni değersizleştirmeye<br />
çabalayarak ortaya güncel<br />
yorum ve katkı sunmadan, akıbette mükemmel<br />
bir geleceğin kendilerini beklediğini<br />
ihsas ettirmek aslında bir kelime/dil<br />
cambazlığından başka bir şey değildir.<br />
Cemal Şakar /Hece edebiyat /2009 sayısından<br />
yamış olduğu alıntıda konuya ilişkin<br />
olarak; “Bunun en güzel örneği İslam’ın<br />
bir şehir dini olduğu, zaten şehir demek<br />
olan Medine’de kök saldığı ve medeniyetin<br />
de medine demek olduğu şeklindeki totolojidir.<br />
Elbette Medine ile medeniyet arasında<br />
kurulan münasebetinde bir yanlışlık<br />
yok. Ancak bu bakıştaki temel sorun, oldukça<br />
modern olan gelenek ve medeniyet<br />
kavramlarıyla uzun bir geçmişin totalize<br />
edilmesidir. Bu totalizasyonla birlikte bir<br />
yandan uzun geçmişimiz aklanıp paklanırken<br />
diğer yandan bugüne ait her ne varsa<br />
kötü, değersiz addedilmektedir. Bugün yaşayanları<br />
elinden iyi, güzel hiçbir şey gelmez<br />
insanlar mesabesine indirgeyen gelenek<br />
ve medeniyet merkezli bakış açısı, aslında<br />
insanlardan kimi sorumlulukları da<br />
düşürmektedir. Adaleti, ahlakı hayatının<br />
her anına yayma sorumluluğundaki insan,<br />
böylece tasarı ve tasavvurlarını mükemmel<br />
bir geleceğe erteleyebilmektedir.<br />
Çünkü o; ne Selimiye benzeri bir cami tasarlayabilir,<br />
ne Itrî gibi besteler yapabilir,<br />
ne de Fuzulî gibi şiirler yazabilir. Aslında<br />
burada daha da vahim olan, entropik bakışın<br />
İslam’ın ilk otuz yılda oluşturduğu müthiş<br />
enerjiyi; Hz. Peygamber’ in (SAV) ve sahabenin<br />
ulaşabildikleri her yere avuçlarında<br />
bir ateş gibi taşıdıkları ışığı örtmesi,<br />
hatta söndürmesidir. Zira modernizm karşısında<br />
yaşanan travmayı atlatmak üzere<br />
geriye dönerek kurgulanan medeniyet ve<br />
gelenek tasarımıyla müslümanların bin<br />
400 yılı aşan tarihsel birikimi bütün yükleriyle<br />
birlikte Medine’ye yıkılmaktadır.<br />
İnsanın etkilediği, insanı etkileyen bir süreç<br />
olarak kültür, dünyaya ait olmaktan çıkınca<br />
ve insanla kültür arasındaki korelasyon<br />
daha çok metafizikle kültür arasında<br />
kurulunca doğrusu bir akıl tutulması yaşamamak<br />
olası değil. Daha önce de değindiğimiz<br />
gibi camideki en mükemmel örnek<br />
Selimiye olunca; Selimiye dolayımıyla kurulan<br />
her türlü estetik algı da mutlaklık<br />
kazanmaktadır. Ancak aklın, sahip olduğu<br />
kültürel çerçevenin meseleleri üzerine düşünemediğini,<br />
çünkü ancak onun sayesinde<br />
çalışabildiğini söylemiştik. Bu nedenle<br />
sahip olduğumuz kültürel çerçevenin meseleleri<br />
üzerine düşünebilmek için başka<br />
bir çerçeveye ihtiyacımız olduğu, ancak<br />
başka bir yerden bakarak meselelerimiz<br />
üzerine düşünebileceğimiz de açıktır.”<br />
Sonuç olarak; Müslümanların asr-ı saadette<br />
kuşanmış oldukları nebevi söylem /<br />
Tevhid ve adalet çağrısı, ulaşabildiği her<br />
kültürel çerçeveyi kirlerinden arındırıp yenileyerek<br />
Allah’ın hidayetiyle yeniden tanımlamış,<br />
öncelikle görünür ve görünmez<br />
tanrılara, Allah’tan gayrısına karşı insanları<br />
özgürleştirmişti. Onlar için mescidin anlamı,<br />
görünen kirlerin yanında daha da<br />
önemlisi şirk pisliğinden temizlenmiş arzın<br />
tamamıydı. Bu çağrı onlar için elestü<br />
bezminde Allah’la yaptıkları misakın bir<br />
gereğiydi; onlar ne geçmiş güzel günlerle<br />
kuru bir övünmeyi, ne de gelecek güzel<br />
günlerle sorumluluk almadan avunmayı<br />
seçtiler; sadece yüklendikleri emanetin<br />
/dünyayı güzelleştirme ve hüsnü muhafaza<br />
sorumluluğunun peşindeydiler.<br />
“ Ve O sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size<br />
verdiği şeylerde, sizi denemek için, bazınızı<br />
bazınızın üstüne yükseltendir. Şüphesiz<br />
Rabbin, kovuşturması çabuk olandır<br />
ve O, kesinlikle çok bağışlayandır, Rahîm’dir.(En’am,165)”<br />
26 M‹MAR VE MÜHEND‹S
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
28 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Hızlı ve sağlıklı kalkınma için;<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
Güvenli çalışma ortamı, iş barışının, daha verimli çalışmanın olduğu kadar hızlı ve sağlıklı kalkınmanın<br />
da ön şartıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde iş sağlığı ve güvenliği, toplumsal<br />
kalkınmanın belirleyici unsurları arasında yer almaktadır. Çünkü iş kazaları ve meslek hastalıkları<br />
sonuçları itibariyle insan hayatını ve sağlığını tehdit etmesinin yanı sıra işletmeleri de ağır<br />
faturalara mahkûm etmektedir.<br />
Ülkemizde SGK verilerine göre; her yıl ortalama 80 bin işçi iş kazalarında yaralanmakta, bin<br />
işçi meslek hastalığına yakalanmakta, bin 500 işçi iş kazası sonucu hayatını kaybetmektedir.<br />
Bu çok acı bir durumdur. İş Kazaları istatistiklerinde Avrupa’da ilk sırayı, dünyada ise 3. sırayı<br />
almaktayız.<br />
Ya gerçek veriler? Ne yazık ki gerçek rakamlar bunların üzerinde. Bu korkunç rakamlar,<br />
ülkemizde “İş Sağlığı ve Güvenliği” konusunda çok ciddi çalışmalar ve girişimler yapmamız<br />
gerektiğini adeta haykırmaktadır. Bu nedenle bu sayımızda iş sağlığı ve güvenliği konusunda ne<br />
durumda olduğumuzu, kısa ve uzun vadede neler yapabileceğimizi değerlendirdik.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 29 2
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
GİRİŞ<br />
Sanayileşmenin getirdiği olgu;<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
SANAYİLEŞMENİN ÖN PLANA ÇIKTIĞI SON YÜZYIL; YOĞUN MAKİNELEŞME VE KİMYASALLARIN YOL AÇTIĞI MESLEK HASTALIKLARI VE İŞ<br />
KAZALARININ YOĞUNLAŞTIĞI BİR YÜZYIL OLARAK HATIRLANACAKTIR. İŞ KAZALARI VE MESLEK HASTALIKLARI SONUÇLARI İTİBARİYLE<br />
İNSAN HAYATINI VE SAĞLIĞINI TEHDİT ETMESİNİN YANI SIRA İŞLETMELERİ DE AĞIR FATURALARA MAHKÛM ETMEKTEDİR. İŞ KAZALARI<br />
VE MESLEK HASTALIKLARI SONUCU GEREK MADDİ VE GEREKSE MANEVİ KAYIPLAR, GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİN KALKINMA ÇABALARI<br />
ÖNÜNDE ÖNEMLİ BİR ENGEL TEŞKİL ETMEKTEDİR.<br />
Baş döndürücü teknolojik gelişmeler<br />
bir yandan insanın refahına<br />
hizmet ederken, öte yandan insan<br />
hayatı ve çevre için bazı tehlikeleri de<br />
beraberinde getirmiştir. Üretim sürecine<br />
giren her yeni madde, her yeni makine,<br />
araç ve gereç insan sağlığı, işyeri<br />
güvenliği, çevre sağlığı ve çevre güvenliği<br />
için tehdit oluşturmaktadır. Bir bakıma<br />
yükselen refahın faturası, insanlığa iş<br />
kazaları, meslek hastalıkları ve çevre kirlenmesi<br />
olarak kesilmektedir. Özellikle<br />
sanayileşmenin ön plana çıktığı son yüzyıl;<br />
yoğun makineleşme ve kimyasalların<br />
yol açtığı meslek hastalıkları ve iş<br />
kazalarının yoğunlaştığı bir yüzyıl olarak<br />
hatırlanacaktır.<br />
Yaşama hakkı en temel insan hakkıdır.<br />
ILO kaynaklarına göre her yıl 1,8 milyon<br />
kadın ve erkek, 12 bin çocuk işçi, iş<br />
kazaları ve meslek hastalıkları dolayısıyla<br />
hayatını kaybetmektedir. Yine aynı kaynaklara<br />
göre; her yıl 270 milyon insan<br />
iş kazaları, 160 milyon insan ise meslek<br />
hastalıkları sonucu ortaya çıkan zararlara<br />
maruz kalmaktadır. Dikkatinizi çekerim<br />
ülkemiz nüfusunun dört katı kadar<br />
insan her yıl dünyanın dört bir yanında<br />
iş kazaları sonucu yaralanıyor. Ölen işçi<br />
sayısını ele alırsak, ülkemizde nüfusu<br />
1 milyondan fazla kaç tane şehir var?<br />
Dakikada 3-4 işçi ölüyor; işyerlerinde bir<br />
savaş mı yaşanıyor? İnsanlık tarihinin<br />
hangi döneminde hangi savaşta bu kadar<br />
insan ölmüştür. Zavallı çocuk işçilerin<br />
hali ise içler acısı, daha çocukluklarını<br />
yaşayamadan düştükleri geçim derdinde<br />
bedenleri harcanıp gidiyor…<br />
Ülkemizdeki durum ise maalesef pek iç<br />
açıcı değil. SGK verilerine göre; her yıl 80<br />
bin işçi iş kazalarında yaralanmakta, bin<br />
işçi meslek hastalığına yakalanmakta,<br />
30 M‹MAR VE MÜHEND‹S
1.500 işçi iş kazası sonucu hayatını kaybetmektedir.<br />
Ya gerçek veriler ?! Ne yazık<br />
ki gerçek rakamlar bunların üzerinde.<br />
Çünkü bu rakamlar kayıt altına alınabilen<br />
7 milyon kadar çalışana ait veriler, oysa<br />
gerçek çalışan sayısı 20 milyon civarında;<br />
dolayısıyla bu rakamların daha da fazla<br />
olduğu acı ama gerçektir. Trafik veya<br />
terör olaylarındaki kayıplarımızla kıyaslandığında<br />
durumun vahameti ve önceliğimizin<br />
ne olduğu ortaya çıkmaktadır.<br />
Bu korkunç rakamlar, ülkemizde iş sağlığı<br />
ve güvenliği konusunda çok ciddi çalışmalar<br />
ve girişimler yapmamız gerektiğini<br />
adeta haykırmaktadır. Bu nedenle<br />
bu sayımızın dosya konusu İş Güvenliği<br />
olarak belirlenmiştir.<br />
Güvenli çalışma ortamı, iş barışının, daha<br />
verimli çalışmanın olduğu kadar hızlı<br />
ve sağlıklı kalkınmanın da ön şartıdır.<br />
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde iş<br />
sağlığı ve güvenliği, toplumsal kalkınmanın<br />
belirleyici unsurları arasında yer<br />
almaktadır. Çünkü iş kazaları ve meslek<br />
hastalıkları sonuçları itibariyle insan<br />
hayatını ve sağlığını tehdit etmesinin<br />
yanı sıra işletmeleri de ağır faturalara<br />
mahkûm etmektedir.<br />
İş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu<br />
gerek maddi ve gerekse manevi kayıplar,<br />
gelişmekte olan ülkelerin kalkınma<br />
çabaları önünde önemli bir engel teşkil<br />
etmektedir. Ödenmesi gereken fatura ise<br />
bu ülkelerin GSMH’nin önemli bir bölümünü<br />
teşkil etmektedir.Bazı kaynaklarca,<br />
endüstrileşmiş ülkelerde iş kazaları ve<br />
meslek hastalıklarının toplam maliyetinin,<br />
bu ülkelerin Gayrı Safi Milli Hâsılaları’nın<br />
yüzde 1‘i ila yüzde 3‘ü oranında değiştiği<br />
belirtilmektedir. Ülkemizde ise en iyimser<br />
yaklaşımla, iş kazaları ve meslek<br />
hastalıklarının toplam maliyetinin yılda 4<br />
milyar TL olduğu tahmin edilmektedir.<br />
Bu rakamların yanında yaşanılan manevi<br />
kayıpların hiçbir değerle ölçülemeyeceğini<br />
de belirtmek gerekir.<br />
İş sağlığı ve güvenliği konusunda son<br />
yıllarda ülkemizde meydana gelen olumlu<br />
gelişmeleri ve değişimleri hep birlikte<br />
takip ediyor; Mimar ve Mühendisler<br />
Grubu olarak görüş ve önerilerimizi her<br />
platformda ilgili makamlarla paylaşıyoruz.<br />
Bu gayretin bir yansıması olarak<br />
yoğun iş tempomuza bir ara vererek iş<br />
güvenliği konusuna dikkat çekmek istedik.<br />
Bu sayımızda dosya içeriğinde ilginizi<br />
çekecek makaleler bulacaksınız.<br />
Hepimizi ilgilendiren iş güvenliği konusunun<br />
tüm taraflarca tartışılması, değerli<br />
akademisyenlerimizin, sektör oyuncularımızın,<br />
yöneticilerimizin, sendikalarımızın<br />
ve ilgili kamu kurumlarının katkılarıyla<br />
bu konuda önemli gelişmeler sağlanması<br />
en büyük arzumuzdur. İşletmelerde, üretimde,<br />
kar oranları, maliyetler, hizmetin<br />
zamanında ulaştırılması mutlaka önemli;<br />
ama daha önemli bir husus var ki o da<br />
insan hayatı... Lütfen, sağlıklı ve emniyetli<br />
bir iş ortamında çalışmak ve de bizden<br />
hizmet bekleyen insanlara karşı sorumluluklarımızı<br />
yerine getirebilmek için ÖNCE<br />
EMNİYET diyelim…<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 31
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik;<br />
“ İŞ GÜVENLİĞİ YASALARLA DEĞİL,<br />
GÜVENLİK KÜLTÜRÜ İLE GELİŞİR”<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ ÖNLEMLERİNİN ALINMASI İÇİN MEVZUAT BAKIMINDAN BİR EKSİKLİĞİMİZİN BULUNMADIĞINI BELİRTEN ÇALIŞMA<br />
VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK, “BU KONUDAKİ ASIL PROBLEM MEVZUAT HÜKÜMLERİNİN İŞLETMELERCE YETERİNCE<br />
YERİNE GETİRİLMİYOR OLMASIDIR” DEDİ. BU SIKINTININ EN ÖNEMLİ NEDENİNİN GÜVENLİK KÜLTÜRÜNÜN ÜLKEMİZDE YETERLİ DÜZEYDE<br />
OLMAMASI OLDUĞUNU SÖYLEYEN BAKAN ÇELİK, “İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ BİR ÜLKENİN GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ, SOSYAL YAPISI, SAĞLIK<br />
SİSTEMİ SANAYİLEŞME DURUMU, EĞİTİM SİSTEMİ VE DÜZEYİ GİBİ PEK ÇOK FAKTÖRLE DOĞRUDAN İLİŞKİLİDİR. DOLAYISI İLE İLGİLİ BÜTÜN<br />
TARAFLARIN ORTAK SORUMLULUĞUDUR” DEDİ. BAKAN FARUK ÇELİK İLE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ ALANININ ÜLKEMİZDEKİ DURUMUNU<br />
VE YAPILMASI GEREKENLERİ KONUŞTUK.<br />
SÖYLEŞİ: YILMAZ ADA<br />
İş güvenliği bilincini neden hala insanların<br />
bilincine yerleştiremedik?<br />
Bakanlığımız, AB müktesebatının uyumlaştırılması<br />
sürecinde Ulusal Programda<br />
yer alan taahhütleri büyük bir gayretle<br />
yerine getirmiş ve mevzuat alt yapısını<br />
oluşturmuştur. Bu çalışmalarla iş sağlığı<br />
ve güvenliği konusunda; koruyucu<br />
ve önleyici yaklaşımı esas alan, çalışma<br />
koşullarının sürekli iyileştirilmesi, çalışanların<br />
işyerinde yürütülen iş sağlığı ve<br />
güvenliği faaliyetlerine katılımı, çalışanların<br />
işyerinde karşılaşılabilecekleri riskler<br />
konusunda bilgilendirilmesi ve eğitimi<br />
gibi unsurları ön plana çıkaran çağdaş<br />
düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Fakat<br />
yıllardır uluslararası ve ulusal düzeyde<br />
yürütülen çalışmalara rağmen, iş sağlığı<br />
ve güvenliği konusunda ne yazık ki istenen<br />
düzeye gelinememiş olup istatistikler<br />
de bu durumu doğrulamaktadır.<br />
Son 5 yıllık istatistiklere bakıldığında 2005<br />
yılına göre 2009 yılında; işyeri sayısında<br />
yüzde 29, çalışan sayısında ise yüzde<br />
31’lik bir artış meydana gelmiş yani iş<br />
gücü piyasasında büyüme sağlanmıştır.<br />
Yine aynı yıllarda 100 bin işçide iş kazası<br />
oranında yüzde 33, ölümlü iş kazası oranında<br />
yüzde 17 ve iş günü kayıplarında ise<br />
yüzde 11.6 azalma izlenmektedir<br />
İstatistiklerde görülen bu iyileşmeye rağmen<br />
verdiğimiz rakamlardan da anlaşılacağı<br />
üzere iş kazaları ve meslek hastalıkları<br />
sonucu maddi ve manevi kayıplar,<br />
ülke ekonomisi açısından fevkalade<br />
önemli boyutlara ulaşmaktadır. Bunun<br />
32 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
en önemli nedeni toplumda bu konuda<br />
duyarlılığın ve bilincin yerleşmemiş olması<br />
ve bana bir şey olmaz felsefesinin ne<br />
yazık ki devam ediyor olmasıdır.<br />
Ancak biz sağlıklı ve güvenli çalışma<br />
şartlarının sağlanması, devamlılığı, iş<br />
kalitesinin artırılması ve bunlara bağlı<br />
olarak iş kazaları ve meslek hastalıklarının<br />
önlenmesinin sadece yasal düzenlemelerle<br />
mümkün olmadığı, konunun<br />
hepimizin ortak sorumluluğu olduğu ve<br />
tüm toplumda güvenlik kültürünün oluşturulması<br />
ile başarılabileceği yaklaşımını<br />
esas almaktayız. Nitekim kuralcı yaklaşımdan<br />
ziyade iyileştirici ve geliştirici<br />
bir yaklaşımın benimsenmesi, mevzuatın<br />
uyulması gereken bir zorunluluk olarak<br />
algılanması yerine sağlık ve güvenliğimizi<br />
destekleyici bir araç olarak görülmesi<br />
durumunda İSG konusunda sürekli iyileşme<br />
ve gelişme sağlanabileceğini vurgulamak<br />
isterim.<br />
Gelecekte İSG konusunda ileri seviyelere<br />
yükselmemiz için neler yapmayı<br />
planlıyorsunuz?<br />
İş kazası ve meslek hastalıklarının önlenmesinde<br />
iş sağlığı ve güvenliği kültürünün<br />
gelişmesi ve farkındalığın ortaya çıkartılması<br />
önemli bir etkendir. Fakat yetişkin<br />
insanlarda belli alışkanlıkları değiştirmek<br />
çok zor. Bunun için konuya küçük yaşlardan<br />
başlayarak eğilmek gerekiyor. Bunun<br />
için de eğitim öne çıkmaktadır. Hatta<br />
okul öncesinden başlayarak ilköğretim,<br />
lise ve üniversitede verilecek iş sağlığı ve<br />
güvenliği eğitimleri iş sağlığı ve güvenliği<br />
kültürünün gelişmesine büyük katkıda<br />
bulunacaktır.<br />
Okul öncesinden başlayarak ilköğretimlere<br />
verilecek iş sağlığı ve güvenliği<br />
eğitimlerinin önemine olan inancımız ile<br />
öğrencilerin iş sağlığı ve güvenliği hakkında<br />
genel bir fikir edinmelerini sağlamak,<br />
kendisinin ve ailesinin yaşantılarında<br />
sıklıkla karşılaştıkları sağlık ve güvenlik<br />
konuları ile ilgili olarak bilinçlendirmek ve<br />
farkındalıklarını arttırmak amacıyla ikisi<br />
ilköğretim dördüncü sınıf öğrencilerine,<br />
biri ilköğretim altıncı sınıf öğrencilerine,<br />
biri ise okul öncesi 6 yaş grubuna yönelik<br />
İSG eğitimleri düzenlenmiştir.<br />
Ayrıca ülkemizdeki, 3308 sayılı Mesleki<br />
Eğitim Kanunu kapsamında yer alan,<br />
mesleki okullarda eğitim gören gençlerimizin<br />
ve eğiticilerinin iş sağlığı ve güvenliği<br />
kavramının önemi hakkında bilinçlendirilmesi,<br />
geleceğin çalışanlarında<br />
bugünden güvenli yaşam bilincinin oluşturulmasına<br />
yönelik 2006 ve 2009 yılında<br />
protokol çalışmaları yürütülmüştür.<br />
Bu kapsamda 2006 yılında 10 ilde meslek<br />
liselerine yönelik seminerler düzenlenmiş<br />
ve yaklaşık 4000 öğrenciye ulaşılmıştır.<br />
2009 yılındaki protokol kapsamında<br />
ise öncelikle MEB tarafından düzenlenen<br />
“Yönetim Seminerleri” programı çerçevesinde<br />
8 ilde toplam 741 okul yöneticisine<br />
bu konuda eğitim verilmiştir. Daha sonraki<br />
aşamada ise en riskli sektörlerimizde<br />
istihdam edilmek üzere eleman yetiştiren<br />
iki okul pilot okul olarak seçilmiş
ve bu okullardaki atölye ve meslek dersi<br />
öğretmenlerine İSG konularını ihtiva eden<br />
eğiticilerin eğitimi programı uygulanmıştır.<br />
Protokol kapsamında bir İSG rehberi<br />
oluşturulmuş ve meslek liselerine yaygınlaştırma<br />
çalışmaları başlatılmıştır.<br />
Türkiye’deki iş kazaları oranının azaltılması<br />
konusunda neler yapmayı planlıyorsunuz?<br />
Çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasının<br />
devlet tarafından denetlenmesi,<br />
teftişi ve izlenmesi İş Teftiş Kurulu<br />
Başkanlığı tarafından yerine getirilmektedir.<br />
İş teftişinin ana amacı çalışanları korumaya<br />
yardımcı olmak, çalışma hayatı ile<br />
ilgili mevzuatın uygulanıp uygulanmadığını<br />
izlemek ve denetlemektir.<br />
İş Teftiş Kurulu Başkanlığı, mevzuatın<br />
kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken<br />
kurumsal kapasitesi - iş müfettişlerinin<br />
farklı branşlardan olması, nitelikli,<br />
alanında uzmanlaşmış ve deneyimli<br />
personelin varlığı - ile gerek iş sağlığı<br />
ve güvenliği alanında, gerekse çalışma<br />
koşullarının işçiler açısından iyileştirilmesi<br />
konularında sosyal taraflar arasında<br />
köprü vazifesi görerek çalışma barışına<br />
katkıda bulunmaktadır.<br />
İş Teftiş Kurulu Başkanlığı aynı zamanda,<br />
çalışma hayatıyla ilgili işverenlerin,<br />
işçilerin ve diğer ilgililerin bilinçlerinin<br />
İş kazaları ve meslek hastalıklarına bağlı insani ve ekonomik<br />
kayıpları azaltmanın yolu, tarafların üzerine düşenleri eksiksiz<br />
olarak yerine getirmesi ve toplumda güvenlik kültürünü<br />
oluşturulması ile mümkün olacaktır.<br />
artırılması ve çalışma hayatının getirdiği<br />
karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirilmesi<br />
için yardımcı olmaktadır.<br />
Bir ülke için müfettiş sayısı tespit edilirken<br />
dikkate alınacak hususlar şunlardır:<br />
-Teftiş kapsamındaki işyeri sayısı<br />
-Teftiş kapsamındaki çalışan sayısı<br />
-Teftiş kapsamındaki işyerlerinin özellikleri<br />
(ülkenin genel ekonomik yapısı, işyeri<br />
büyüklükleri, ağırlıklı sektörler)<br />
-Teftiş konuları (iş sağlığı ve güvenliği, iş<br />
ilişkileri, iş psikolojisi, vb.)<br />
-İş teftiş biriminin diğer görevleri<br />
-Uygulanması denetlenen mevzuatın<br />
genişliği ve derinliği,<br />
Önlemenin, ödemekten daha insanî ve<br />
daha ekonomik olduğu, çalışma barışının<br />
sağlanmasının toplumların gelişmelerine<br />
ve sosyal refahlarının artmasına olan<br />
etkilerinin önemi gerçeğinden hareketle,<br />
işyeri çalışma ortamı ve şartlarından kaynaklanan;<br />
- Mesleki risklerin önlenmesine,<br />
- Sağlık ve güvenliğin korunmasına,<br />
- Risk ve kaza faktörlerinin ortadan kaldırılmasına,<br />
- İş ilişkilerinin iyileştirilmesine,<br />
- İş sağlığı ve güvenliği ile iş ilişkileri<br />
konusunda işveren ve işçilerin bilgilendirilmesine,<br />
- Yaş, cinsiyet ve özel durumları sebebi ile<br />
özel olarak korunması gereken kişilerin<br />
korunması ve çalışma şartlarının iyileştirilmesine,<br />
- Güvenlik kültürü ve sosyal sorumluluk<br />
konusunda bilinç oluşturulmasına, katkı<br />
sağlamanın en önemli unsuru klasik teftiş<br />
anlayışından uzaklaşmaktır.<br />
Bu nedenledir ki iş müfettişleri işyerlerinde<br />
iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili hükümlerin<br />
uygulanmasını sağlamaya yönelik olarak,<br />
işverenleri gerekli önlemleri almaya<br />
özendirmekte ve yol göstermektedir.<br />
Ülkemizde iş kazalarının;<br />
-AB ve ILO normları doğrultusunda ve<br />
dünya standartları seviyesinde olan İş<br />
sağlığı ve güvenliği milli mevzuatımızda,<br />
kapsam yetersizliği, sistem yaklaşımı ve<br />
önleyici-koruyucu anlayış konularındaki<br />
düzenlemelerin tamamlanmasıyla,<br />
-İşverenler ve kuruluşları; mevzuatı anlama<br />
ve uygulama konusunda ilgili kamu<br />
kuruluşları ile işbirliği ve yardımlaşma<br />
içinde üzerine düşeni yapmakla,<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 33
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
-Çalışanlar ve teşkilatları mevzuatla<br />
kazandıkları haklar ve yükümlülükler ile<br />
ilgili konularında kendilerinden bekleneni<br />
vermeye çalışmakla,<br />
gelişmiş ülkeler seviyesine gelinebileceği<br />
düşünülmektedir.<br />
Kısaca iş kazaları ve meslek hastalıklarına<br />
bağlı insani ve ekonomik kayıpları<br />
azaltmanın yolu, tarafların üzerine<br />
düşenleri eksiksiz olarak yerine getirmesi<br />
ve toplumda güvenlik kültürünü oluşturulması<br />
ile mümkün olacaktır.<br />
Sonuç olarak, ülkemizdeki iş kazası sayısının<br />
azaltılmasının, “İş Teftiş Kurulu<br />
Başkanlığı’nın iş müfettişi ve teftiş sayısını<br />
artırmakla” sağlanamayacağı açıktır.<br />
Bu sorunun çözülebilmesi için toplumun<br />
çalışma hayatında yer alan bütün aktörlerinin<br />
birlikte uyum içinde çalışması ile<br />
sağlanabileceği düşünülmektedir.<br />
Mevzuatın sorunlu olduğu bir yapıda,<br />
sağlıklı bir uygulama ve etkin bir iş<br />
denetiminin sağlanmasından bahsetmek<br />
zordur. Bununla ilgili stratejiniz<br />
nelerdir?<br />
Özellikle iş sağlığı ve güvenliği alanında<br />
mevzuatta dağınıklık ve karışıklık olduğu<br />
ya da mevzuatın sorunlu olduğu söyleminize<br />
katılmadığımı ifade etmek isterim.<br />
Aksine iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin<br />
alınması için mevzuat bakımından<br />
bir eksikliğimiz bulunmuyor. Bu konudaki<br />
asıl problem mevzuat hükümlerinin<br />
işletmelerce yeterince yerine getirilmiyor<br />
olmasıdır. Bu sıkıntının en önemli nedeni<br />
ise sıklıkla bahsettiğimiz gibi güvenlik<br />
kültürünün ülkemizde yeterli düzeyde<br />
olmamasıdır. Bakanlığımız sadece mevzuatın<br />
hazırlanması değil onun uygulanmasını<br />
kolaylaştırmak ve desteklemek,<br />
işletmeler ve toplumsal düzeyde bilinçlendirmeyi<br />
sağlamak amacıyla birçok faaliyeti<br />
ülke çapında yürütmektedir. Ancak<br />
unutulmamalıdır ki bu çalışmalarımızın<br />
başarıya ulaşması için çalışma hayatının<br />
asıl aktörleri olan işveren ve işçiler başta<br />
olmak üzere diğer ilgili paydaşlarımızın<br />
desteği ve katılımı ile iş kazaları ve<br />
meslek hastalıklarının önüne geçilmesi<br />
mümkün olacaktır.<br />
İSG Kanunu çalışmaları hangi aşamada<br />
ve neler getirecek? Özellikle taşeronlaşmada,<br />
iş güvenliği konusunda ne tür<br />
düzenlemeler gelecek?<br />
AB’nin 89/391/EEC sayılı Çerçeve<br />
Direktifi ile ILO’nun 155 ve 161 sayılı<br />
Sözleşmelerinin gereğini karşılayacak<br />
bir yasal yapının oluşturulabilmesi için<br />
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanun Taslağının<br />
hazırlanmasına yönelik çalışmalar 2005<br />
yılında başlatılmıştır.<br />
İSG Kanunu ile birlikte mevcut iş sağlığı<br />
ve güvenliği hizmetlerinin geliştirilmesi<br />
ve yaygınlaştırılması, işyerlerinde risk<br />
değerlendirmesi, bilgilendirme, danışma<br />
ve katılımı esas alan bütünsel bir yasal<br />
yapı oluşturulması iş sağlığı ve güvenliği<br />
için adımlardan en önemlisi olacaktır. Bu<br />
çözüm doğrultusunda Yasa Tasarısı hazırlanmış<br />
ve Başbakanlığa gönderilmiştir.<br />
Ancak Taslağın yasalaşma sürecindeki<br />
gecikme ve değişen şartlar dikkate alınarak<br />
yeniden ele alınması ihtiyacı oluşmuş<br />
ve Kanunun en kısa sürede yayınlanması<br />
amacıyla çalışmalarımıza hız verilmiştir.<br />
Genişleyen iş sağlığı ve güvenliği kavramı<br />
içinde; iş sağlığı ve güvenliği önlemleri<br />
sadece üretim tesislerinde çalışanlar için<br />
değil tüm çalışanlar için gereklidir. Bu<br />
nedenle hazırlanan Yasa Tasarısının getireceği<br />
en önemli yenilik tüm çalışanları<br />
kapsam altına alacak olmasıdır. Kanun<br />
ile getirilecek diğer yenilikler ise çalışan<br />
tanımının getirilmesi, iş güvenliği uzmanı<br />
tanımı yapılması, risk değerlendirmesi<br />
tanımı yapılması, çalışma ortamı ile ilgili<br />
faktörlerin etkilerini kapsayan genel bir<br />
önleme politikasının geliştirilmesi, İSG<br />
ile ilgili hizmetlerin işyerinde bu görevleri<br />
yürütebilecek personel bulunmaması<br />
halinde, dışarıdan, aynı nitelikteki yeterlik<br />
belgesi olan uzman kişi veya kuruluşlardan<br />
alınabileceği şeklinde sıralanabilir.<br />
Kazaların çokça yaşandığı inşaat ve<br />
maden sektörleri gibi. alanlarda İSG<br />
ihmallerinin azaltmaya yönelik Bakanlığınızın<br />
stratejisi nedir, nasıl yaptırımlar<br />
planlanıyor?<br />
Sizin de bahsettiğiniz gibi özellikle iş<br />
kazalarının sıklıkla meydana geldiği sektörler<br />
başta olmak üzere pek çok sektöre<br />
ya da çalışma alanına yönelik mevzuat<br />
yayınlanmış ve uygulanmaktadır. Bu mevzuattan<br />
da göreceğiniz gibi işyerlerinde iş<br />
sağlığı ve güvenliği yönünden her türlü<br />
tedbiri almak işverenlerin sorumluluğundadır.<br />
Biz de Bakanlık olarak iş sağlığı ve<br />
güvenliği alanındaki mevzuatı hazırlarız,<br />
mevzuat doğrultusunda alınan tedbirlerin<br />
uygulanmasını izleriz ve denetim yaparız.<br />
Mevzuat incelendiğinde uluslararası standardlara<br />
uygun, çağdaş bir yaklaşımın<br />
esas alındığı görülecektir. Ancak, sağlıklı<br />
ve güvenli çalışma şartlarının sağlanması,<br />
devamlılığı, iş kalitesinin artırılması<br />
ve bunlara bağlı olarak iş kazaları ve<br />
meslek hastalıklarının önlenmesi sadece<br />
yasal düzenlemelerle mümkün değildir.<br />
Mevzuat sağlık ve güvenliğimizi destekleyici<br />
bir araçtır. Bakanlık olarak; sağlık ve<br />
güvenlik bilincinin oluşmasının bugünden<br />
yarına oluşabilecek bir durum olmayıp,<br />
çalışma hayatının temel aktörlerinin birlikte<br />
hareket edeceği uzun erimli çabalar<br />
gerektirdiğinin bilincindeyiz. Bu nedenle<br />
önemli bir kısmı önlenebilir olan iş<br />
kazalarının daha da azaltılması amacıyla<br />
Bakanlığımız tarafından yürütülen çalışmalar<br />
aralıksız devam edecektir.<br />
ILO tarafından iş sağlığı ve güvenliği<br />
34 M‹MAR VE MÜHEND‹S
konusunda kabul edilen 20 sözleşmenin<br />
6’sını imzalayan Türkiye diğer anlaşmalar<br />
ne zaman imzalayacak ve bu sözleşmeleri<br />
imzalamanın ülkemize neler<br />
kazandıracağı veya ne tür yükümlülüklere<br />
gireceğinden bahseder misiniz?<br />
2006 yılında yürürlüğe girmiş olan<br />
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün C187 “İş<br />
Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve<br />
Sözleşmesi” 1981 yılında yürürlüğe giren<br />
ve sonrasında ülkemiz tarafından onaylanan<br />
“İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma<br />
Ortamı Hakkında 155 Sayılı Sözleşmesi’ne<br />
müteakip çıkarılmış, bu sözleşmenin ana<br />
hatlarını belirleyen Çerçeve Sözleşme’dir.<br />
14 maddelik Çerçeve Sözleşmenin özünü<br />
oluşturan ilk 5 Maddesi birebir irdelendiğinde;<br />
ülkemizin İş Sağlığı ve Güvenliği<br />
alanında gerek AB Müktesebatının uyumlaştırılması<br />
gerekse taraf olduğu ilgili<br />
ILO Sözleşmeleri kapsamında yürüttüğü<br />
çalışmalarla örtüştüğü, Uluslararası<br />
Çalışma Örgütü’nün işleyişinde esas<br />
aldığı ve Sözleşmede sürekli vurgulanan<br />
Devlet-İşçi-İşveren işbirliğinin, mevcut<br />
faaliyetlerimizin her safhasında yer aldığı<br />
görülmektedir.<br />
Bakanlığımız sadece mevzuatın hazırlanması değil onun uygulanmasını<br />
kolaylaştırmak ve desteklemek, işletmeler ve toplumsal<br />
düzeyde bilinçlendirmeyi sağlamak amacıyla birçok<br />
faaliyeti ülke çapında yürütmektedir. Ancak unutulmamalıdır<br />
ki bu çalışmalarımızın başarıya ulaşması için çalışma hayatının<br />
asıl aktörleri olan işveren ve işçiler başta olmak üzere<br />
diğer ilgili paydaşlarımızın desteği ve katılımı ile iş kazaları<br />
ve meslek hastalıklarının önüne geçilmesi mümkün olacaktır.<br />
İşverenlere, çalışanlara, kişisel koruyucu<br />
malzeme piyasasına ve İSG konularında<br />
hizmet veren özel sektör kuruluşlarına<br />
ne tür düzenleme ve yaptırımlar<br />
planlanmaktadır?<br />
Bakanlığımız sorumluluk alanında kişisel<br />
koruyucu donanımlarla ilgili iki düzenleme<br />
bulunmaktadır. İlki 4857 sayılı İş<br />
Kanunun 78.nci maddesi gereği çıkarılan”<br />
Kişisel Koruyucu Donanımların<br />
İşyerlerinde Kullanılması Hakkında<br />
Yönetmelik (89/656/EEC) ile Gümrük<br />
Birliği anlaşması gereği uyumlaştırılması<br />
gereken mevzuattan olan ve malların<br />
serbest dolaşımını düzenleyen Kişisel<br />
Koruyucu Donanım Yönetmeliği (89/686/<br />
EEC)’dir.<br />
Ürünlere CE uygunluk işaretinin iliştirilmesi<br />
ve kullanılmasına dair genel hükümler<br />
kişisel koruyucu donanım mevzuatında<br />
yer almaktadır. Koordinasyonu sağlayan<br />
DTM tarafından yayımlanan 4703<br />
sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuat’ın<br />
Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair<br />
Çerçeve Kanun, esas itibarıyla piyasaya<br />
sadece teknik düzenlemesine uygun<br />
ve güvenli ürünlerin arz edilebilmesi<br />
için yetkili kuruluşların, imalatçıların ve<br />
uygunluk değerlendirme kuruluşlarının<br />
görevlerini belirlemektedir.<br />
Bakanlığımızın PGD elemanlarınca kişisel<br />
koruyucu donanımların piyasa gözetimi<br />
ve denetimi faaliyetlerinin sürdürülmesine<br />
devam edilecektir. Uygulanan ya da<br />
uygulanacak yaptırımlar ilgili mevzuatta<br />
belirtilmiştir.<br />
Eylül ayında yapılacak olan 19. Dünya İş<br />
Sağlığı ve Güvenliği kongresi, katılacak<br />
ülkeler ve ülkemiz için ne gibi kazanımlar<br />
sağlayacak?<br />
11 – 15 Eylül 2011 tarihleri arasında<br />
yapılacak kongre ve beraberinde açılacak<br />
olan fuar; ülkemizde 56 yıl sonra<br />
ilk kez yapılmaktadır. 1955 yılında başlayan<br />
Dünya Kongresi bugüne kadar 18<br />
farklı ülkede yapılmış olup ülkemizde<br />
ve yakın coğrafyamızda hiç yapılmamıştır.<br />
Kongrenin hangi ülkede yapılacağı<br />
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve<br />
Uluslararası Sosyal Güvenlik Kuruluşları<br />
Birliği (ISSA) tarafından belirlenmektedir.<br />
Kongre kapsamında 67 adet farklı konuda<br />
teknik oturum tertip edilmektedir. Bu<br />
teknik oturumlar, Avustralya, Japonya,<br />
Güney Kore, Finlandiya, Avusturya,<br />
Almanya, İspanya, İngiltere, İtalya ve<br />
İsviçre gibi gelişmiş ülkelerden iş sağlığı<br />
ve güvenliği alanında çalışan 14 uluslararası<br />
ve ülkemizdeki 11 farklı organizasyon<br />
tarafından gerçekleştirilecektir.<br />
Kongre ve fuar sayesinde iş sağlığı ve<br />
güvenliği alanında söz sahibi uluslararası<br />
uzmanlar, kurum ve kuruluşlar ülkemize<br />
gelerek bilgi paylaşımı, iyi uygulamaların<br />
aktarılması, yeni ürün ve hizmetlerin<br />
sunulması için bir zemin oluşturacaklardır.<br />
Kongrenin ana parolası “Sağlıklı ve<br />
Güvenli Bir Gelecek İçin Küresel Güvenlik<br />
Kültürünü Oluşturalım” olarak belirlenmiştir.<br />
Kongre parolasına bağlı olarak iş<br />
sağlığı ve güvenliği alanında gündemdeki<br />
temel sorunları kapsayacak şekilde tespit<br />
edilen “Kongre Ana Konu Başlıkları” aşağıda<br />
verilmiştir:<br />
•İş Sağlığı ve Güvenliğine Kapsamlı,<br />
Planlı ve Önleyici Yaklaşımlar,<br />
•İş Sağlığı ve Güvenliğine Sistem<br />
Yaklaşımı,<br />
•İş Sağlığı ve Güvenliğinde Sosyal Diyalog,<br />
Ortaklıklar ve Yenilikler,<br />
•Küresel Ekonomi ve Değişen İş<br />
Dünyasında Ortaya Çıkan Yeni Güçlükler.<br />
Kongrede diğer dillerden Türkçeye simultane<br />
tercüme imkanı sağlanacak olup<br />
yabancı dil az bilen veya bilmeyen diğer<br />
ülkemiz katılımcıları için de bu kongreden<br />
yararlanma imkanı olacaktır.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 35
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
TÜRKİYE’DE İŞ SAĞLIĞI<br />
GÜVENLİĞİ’NİN DURUMU<br />
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ<br />
GÜNÜMÜZDE TÜM SEKTÖRLERDE İŞ HIZI GEÇMİŞE NAZARAN SON DERECE ARTMIŞTIR. İŞ BİTİRME HIZINDAKİ<br />
BU ARTIŞ SEKTÖRLERDEKİ MAKİNELEŞME ORANI İLE DOĞRU ORANTILI OLARAK HAREKET ETMEKTEDİR.<br />
MAKİNELERİN KATKISI İLE OLAN İŞ HIZINDAKİ VE VERİMİNDEKİ BU ARTIŞ, İŞVERENİN TERCİHLERİNİ<br />
MAKİNELEŞME LEHİNE DEĞİŞTİRMEKTEDİR. İŞ HAYATINDA MAKİNELEŞME ORANININ ARTIŞI DA İŞ SAĞLIĞI<br />
VE GÜVENLİĞİ AÇISINDAN BİR TAKIM TEHLİKELERİ DE BERABERİNDE GETİRMEKTEDİR. ZİRA ÖZELLİKLE AĞIR<br />
SANAYİLERDE KULLANILAN MAKİNELER DEVASA BOYUTLARDA OLABİLMEKTE VE YAPILAN BİR HATA CİDDİ<br />
YARALANMA VEYA ÖLÜMLE SONUÇLANABİLMEKTEDİR.<br />
Yasin KARAGÖZ,<br />
Gemi İnşaa Müh.<br />
Sunullah DOĞMUŞ<br />
Makine Müh.<br />
TÜRKİYE’DEKI İŞ KAZALARINA<br />
GENEL BIR BAKIŞ<br />
İş kazası kökenli ölümleri, kaza anında meydana<br />
gelen ve meslek hastalığı sonucu meydana gelen<br />
olmak üzere 2 sınıfa ayırmak mümkündür. Resmi<br />
kayıtlara göre ülkemizde meslek hastalığı kökenli<br />
ölümler son derece az olmakla beraber son yıllarda<br />
sıfıra yakın bir düzeye inmiştir. Buna karşın kaza<br />
anında oluşan ölümlerin miktarında ciddi bir değişim<br />
görülmemektedir.<br />
İş kazalarının sıklığı sektörün ağırlığı ve makine<br />
kullanımı ile paralellik göstermektedir. Mesela Türkiye’deki<br />
lokomotif sektörlerden biri olan inşaat<br />
sektöründe meydana gelen yapı makineleri kökenli<br />
kazalar tüm iş kazalarının yüzde 11’i kadardır.<br />
Bunun yanında TÜİK’in 2007 yılında yaptığı bir araştırmaya<br />
göre 2006-2007 yılları arasında meydana<br />
gelen iş kazalarının yüzde 10,1’lik bir kısmı madencilik<br />
ve taşocakçılığı sektörlerinde meydana gelmiştir.<br />
Hâl böyle iken kaza anında ölüm oranını asgari<br />
düzeye çekmek için iş makineleri kökenli kazaları<br />
azaltmaya yönelik ciddi bir çalışmaya girilmediği<br />
Grafik 1’den de anlaşılmaktadır.<br />
İŞ KAZALARINI ÖNLEMEYE<br />
YÖNELİK TEDBİRLER<br />
Ülkemizde iş kazalarını önlemeye yönelik ciddi tedbirler<br />
alınması gerekmektedir. Bu tedbirlerin ilki ve<br />
en önemlisi insanların iş sağlığı ve güvenliği bilinci<br />
kazanmalarıdır. Öncelikle işçiler ile direkt bağlantı<br />
içinde olup onlarla mesai harcayan mühendislerin<br />
bu konuda bilinç sahibi olması gerekir. Mühendislerde<br />
bu bilinç olmadan işçilere bilinç aşılanması<br />
mümkün değildir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği bilincinin<br />
aşılanması için mühendisler ve işçiler periyodik<br />
olarak eğitimlere tâbi tutulmalıdır. Bundan<br />
sonra dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise<br />
makinelerin yalnızca lisanslı operatörler tarafından<br />
kullanılmasının sağlanması ve makinelerin sürekli<br />
bakıma tâbi tulmasıdır. Türkiye’de birçok kurum<br />
çeşitli iş makineleri için operatör eğitimi vermektedir.<br />
Bu kurumlardan eğitim alan lisanslı operatörlerin<br />
istihtam edilmesi kaza ihtimalini asgari düzeye<br />
çekebilmek için son derece önemlidir. Bunun yanında<br />
her iş kazası insan kaynaklı değildir, makine<br />
kaynaklı kazalar da azımsanmayacak derecededir.<br />
Dolayısıyla makinelerin bakım onarımının belirli<br />
periyotlarda yetkili servislere yaptırılması da son<br />
derece önemlidir. Bunların sağlanması için tüm<br />
dünyadaki tecrübelerin birleştirilmesi sonucu oluşmuş<br />
(OHSAS 18001 gibi) bazı standartlar mevcuttur.<br />
Bu standartların mevzuatla uyumlu olarak etkin<br />
bir şekilde uygulandığı İsveç, İngiltere ve A.B.D gibi<br />
gelişmiş ülkelerde iş kazaları diğer ülkelere nazaran<br />
daha düşük seviyelerdedir.<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KÜLTÜRÜ VE<br />
TOPLUMSAL KALKINMA<br />
Birçok alanda olduğu gibi İSG konusunda da Ülkemizin<br />
durumu hakkında karamsar bir tablo çizmek<br />
mümkün; ancak umut veren örnekler de yok değil.<br />
Örneğin yabancı ortaklı şirketlerde çalışan işçilerimizin,<br />
kurulu sisteme ayak uydurmada, İSG Yönetim<br />
Sistemi’nin gereklerini yerine getirmede hiç de<br />
zorlanmadıkları çeşitli platformlarda dile getirilmektedir.<br />
Daha genel bir örnek olarak, yurt dışında<br />
çalışan insanlarımız çalıştıkları ülkelerde genelde<br />
kurallara uyarken maalesef bazıları ülkemize giriş<br />
36 M‹MAR VE MÜHEND‹S
yaptıktan sonra bu tutumlarından uzaklaşarak tam<br />
tersi davranış göstermeleri verilebilir. Ki sınır kapılarımızda<br />
bunun bariz örneklerini görmek mümkün;<br />
öncesinde çevreye bir şey atılmazken sınır kapımız<br />
geçildikten sonra her türlü çöp yol kenarlarına<br />
atılmaktadır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere<br />
etkin bir sistem oluşturulabilirse insanımız bu sistemlere<br />
ayak uyduracak, arzu edilen gelişmişlik<br />
seviyesine ulaşılacaktır. Yapılan yasal düzenlemeler<br />
umut verici fakat yeterli değil, sıkı denetimlerle<br />
uygulamalar takip edilmelidir. İSG konusunda toplumsal<br />
bir kültür devrimi sağlanması gerekiyor.<br />
İSG sonuçları itibariyle sadece çalışan işçileri ilgilendiren<br />
bir konu değildir, toplumun tüm kesimini<br />
ilgilendirir. Dolayısıyla İSG sorunlarının çözümü için<br />
sadece işçilere yönelik faaliyetler yeterli olmayacaktır.<br />
Güvenli davranış kültürü toplumun her kesimince<br />
benimsenmesi ve çocukluktan itibaren ailede<br />
temelleri atılması; devamında anaokulunda, ilk ve<br />
orta öğrenimde işlenerek pekiştirilmesi gereken bir<br />
davranış biçimidir. Bu noktada bazılarımız okullarda<br />
İSG dersi okutulsun diye düşünebilir ki hali hazırda<br />
meslek liselerinde İSG dersi okutulduğunu ama<br />
yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Sadece okullarda<br />
İSG dersi okutmak güvenli davranış kültürü oluşturma<br />
beklentimizi karşılamayacaktır. Hatta meslek<br />
liseleri haricinde diğer ilk ve orta öğretimlerde İSG<br />
dersi itici bile gelebilir. Bunun yerine ana derslerde<br />
çocuklarımızın bilinçaltına hitap edecek şekilde İSG<br />
konusu işlenebilir. Bu konuda pedagoglarımızdan<br />
destek alınabilir. İSG konusunda toplumsal bir<br />
kültür devrimi sağlanmasında medya desteğinin<br />
katalizör etkisi olacaktır. Şöyle ki yabancı filmlerin<br />
ekseriyetinde filmin kahramanlarını, riskli bir iş<br />
yaparken mutlaka işin gerektirdiği kişisel koruyucuları<br />
kullanıyor olarak görüyoruz; hatta çizgi<br />
filmlerde dahi… Tüm bunlar insanların özellikle<br />
de çocukların bilinçaltına hitap eden ve saatlerce<br />
hatta günlerce verilecek eğitimlerden daha etkili<br />
sonuç alınacak önemli mesajlardır. Bu manada<br />
bizim medyamıza yapımcılara önemli sorumluluklar<br />
düşmektedir. Filmlerde güvenli davranış konusunu<br />
mutlaka senaryolarında gözetilmelidir. Ülkemizde<br />
iş sağlığı ve güvenliği konusunda bilinç seviyesini<br />
yükseltmek için atılacak en önemli adım üniversitelerimizde<br />
bu konuya ağırlık verilmesi olacaktır. Zira<br />
piyasada, özellikle de sahada çalışan mühendislerin<br />
çok büyük bir kısmı yalnızca lisans mezunudur. Bu<br />
mühendislere iş sağlığı ve güvenliği konusunda<br />
bilinç kazandıracak en önemli kurumlar da üniversitelerdir.<br />
Ancak maalesef ülkemizde üniversitelerin<br />
bu konuya gereken önemi henüz vermediği<br />
ortadadır. İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde<br />
inşaat sektörü üzerine yapılan bir araştırmaya göre<br />
üniversitelerin konu ile ilgili lisans düzeyindeki<br />
müfredatları, ders sayısı ve ders içeriği incelenip bir<br />
tasnif yapıldığında araştırmaya konu olan 38 üniversitenin<br />
yalnızca 6 tanesinin yeterli, 19 tanesinin<br />
kısmen yeterli ve 13 tanesinin de yetersiz seviyede<br />
olduğu görülmüştür. Çalışmaya göre içeriğinde<br />
sahada can güvenliği açısından en önemli dersler<br />
olan inşaat makineleri ve iş sağlığı ve güvenliği<br />
derslerinin bir bütün olarak hak ettikleri değeri<br />
6 üniversite hariç hiçbir üniversitede göremedikleri<br />
tespit edilmiştir. Üstelik özellikle iş sağlığı ve<br />
güvenliği dersini müfredatında bulunduran üniversitelerin<br />
de bunu seçmeli ders statüsünde bulundurması<br />
bu kadar önemli bir konunun ülkemizde<br />
Ülkemizde iş<br />
kazalarını<br />
önlemeye<br />
yönelik ciddi<br />
tedbirler<br />
alınması<br />
gerekmektedir.<br />
Bu tedbirlerin<br />
ilki ve en<br />
önemlisi<br />
insanların<br />
iş sağlığı ve<br />
güvenliği bilinci<br />
kazanmalarıdır.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 37
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
Filmlerde<br />
güvenli<br />
davranış<br />
konusunu<br />
mutlaka<br />
senaryolarında<br />
gözetmelidirler.<br />
Ülkemizde<br />
iş sağlığı ve<br />
güvenliği<br />
konusunda<br />
bilinç seviyesini<br />
yükseltmek<br />
için atılacak en<br />
önemli adım<br />
üniversitelerimizde<br />
bu<br />
konuya ağırlık<br />
verilmesi<br />
olacaktır.<br />
üniversite düzeyinde bile gereken ilgiden ne kadar<br />
uzak olduğunun bir göstergesidir. Diğer yandan<br />
toplumsal kalkınma ancak toplumsal gelişimle sağlanabilir.<br />
Grigory Petrov Beyaz Zambaklar Ülkesinde<br />
isimli eserinde Finlandiya örneğinde, bir milletin<br />
tüm imkânsızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına<br />
rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden<br />
din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere,<br />
doktorlardan işadamlarına, üreticiden subaylara<br />
kadar her meslekten insanın halkla omuz omuza bir<br />
dayanışma sergileyerek ülkelerini geri kalmışlıktan<br />
kurtarmak için nasıl büyük bir uygarlık mücadelesi<br />
verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde<br />
gözler önüne sermektedir. Kitapta anlatılan mücadele<br />
örneği genel olarak ülkemizin içinde bulunduğu<br />
gelişim sürecinde halk gücüyle kalkınmasına ve<br />
toplumsal dayanışma ruhuna vesile olması açısından<br />
çok önem taşımaktadır. Özel olarak da çalışma<br />
hayatında yaşanan olumsuzluklara, kalite, iş sağlığı<br />
ve güvenliği sorunları karşısında karamsarlığa kapılan<br />
gönüllere ilham kaynağı olacaktır.<br />
İŞVEREN VE İŞVEREN VEKİLİNİN<br />
HUKUKİ SORUMLULUKLARI<br />
İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusu tüm dünyada<br />
olduğu gibi ülkemizde de önemi gittikçe artan<br />
bir konudur ve bu konuda yasal düzenlemeler de<br />
mevcuttur. Türkiye, sosyal bir devlet olduğu için<br />
mevzuatındaki yasal düzenlemeler işçi lehinedir.<br />
4857 sayılı İş Kanunu’nun özellikle 77. maddesine<br />
göre işverenin üç tane yükümlülüğü çok açık ve net<br />
bir şekilde belirtilmiştir: İlk olarak işveren; işçinin<br />
sağlığı ve güvenliğini muhafaza etmek için her türlü<br />
önlemi almak, araç-gereçleri eksiksiz bulundurmak<br />
zorundadır. İkinci olarak alınan önlemlerin<br />
uygulanıp uygulanmadığını ve işçilerin bu önlemlere<br />
uyup uymadığını sürekli denetlemekle yükümlüdür.<br />
Üçüncü olarak ise işçilere sosyal haklarını öğretmek,<br />
iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili eğitimler vermek<br />
ve iş yerindeki tehlikeler konusunda onları bilgilendirmekle<br />
yükümlüdür. Yine İş Kanunu’nda geçen<br />
işveren vekili ifadesi “İşveren adına hareket eden<br />
ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev<br />
alan kimseler” olarak tanımlanmaktadır. Yürürlükten<br />
kaldırılmış olan 1475 sayılı İş Kanunu’nda<br />
tüm sorumluluk işverene ait iken 4857 sayılı İş<br />
Kanunu’nda bir sorumluluk paylaşımı vardır. Dolayısıyla<br />
iş sağlığı ve güvenliği konusu hukuki açıdan<br />
hem işvereni hem de işveren vekilini direkt olarak<br />
ilgilendiren çok önemli bir husustur.<br />
SONUÇ<br />
İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusuna olan yaklaşım<br />
en başta, insana verilen değerin bir göstergesidir.<br />
Bunun yanında ülkenin iş gücü ve ekonomik gücünü<br />
etkileyen son derece önemli bir konudur. Gelişmiş<br />
ülkelerde iş kazası oranının gelişmemiş ülkelere<br />
nazaran daha düşük seviyede olması da bunun bir<br />
göstergesidir. Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği<br />
konusu hak ettiği seviyeye gelme yolunda hızla<br />
ilerlemektedir. Burada sorumlulara düşen bugün<br />
birçok müessesede olduğu gibi konuyu formalite<br />
gereği yüzeysel olarak ele almak değil işin insani<br />
boyutunu ön planda tutarak hukuki boyutunu da<br />
akıldan çıkarmayarak üzerine düşeni yapmaktır.<br />
Eğer iş sağlığı ve güvenliği konusunda sorumlular<br />
gerekli bilinç seviyesine ulaşırsa iş kazalarını asgari<br />
düzeye çekmek mümkün olabilecektir. Bu da ülkemizin<br />
hem maddi hem de manevi açıdan bir kazancı<br />
olacaktır.<br />
38 M‹MAR VE MÜHEND‹S
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ ALANI<br />
YENİDEN DÜZENLENMELİ<br />
BİLİM, TEKNOLOJİ, KALKINMA VE SANAYİLEŞME SÜREÇLERİNDEKİ OLUMLU GELİŞMELERİN DE İŞ SAĞLIĞI VE<br />
GÜVENLİĞI SÜREÇLERİNE AYNEN YANSIMASI GEREKMEKTEDİR. AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ İÇİNDE YAPILAN UYUM<br />
ÇALIŞMALARI, BU ALANDA ÜLKEMİZDE BIR HAREKETLİLİK YARATMIŞTIR. İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ ALANINDA<br />
MEVCUT AB-ULUSAL YASALAR DETAYLI ÖNLEMLER YERİNE KORUYUCU AMAÇLAR/HEDEFLER FİKRİNE<br />
DAYANMAKTADIR. DETAYLI DÜZENLEMELERİN MADEN İŞYERLERİNDE YAPILMASI GEREKMEKTEDİR.<br />
Burhan ERDİM<br />
Maden Mühendisi<br />
İş Sağlığı ve Güvenliği<br />
Uzmanı<br />
İş kazaları ve meslek hastalıkları gerek dünyada<br />
gerekse ülkemizde, binlerce insanın yaşamını<br />
yitirmesine, sakat kalmasına ve ciddi ekonomik<br />
kayıplara yol açmakta çalışma yaşamının artarak<br />
devam eden bir sorunu olarak varlığını devam ettirmektedir.<br />
ILO kaynaklarına göre her yıl 1,2 milyon<br />
kadın ve erkek iş kazaları ve meslek hastalıkları<br />
dolayısıyla hayatını kaybetmektedir. Yine aynı kaynaklara<br />
göre her yıl 250 milyon insan iş kazaları,<br />
160 milyon insan ise meslek hastalıkları sonucu<br />
ortaya çıkan zararlara maruz kalmaktadır. Bazı<br />
kaynaklarca, endüstrileşmiş ülkelerde iş kazaları<br />
ve meslek hastalıklarının toplam maliyetinin, bu<br />
ülkelerin Gayrı Safi Milli Hâsılalarının yüzde 1’i<br />
ila yüzde 3’ü oranında değiştiği belirtilmektedir.<br />
Ülkemizde ise iş kazaları ve meslek hastalıklarının<br />
toplam maliyeti, 2008 yılında 4 milyar 875 milyon lira<br />
olmuştur. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere,<br />
iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu maddi ve<br />
manevi kayıplar, ülke ekonomisi açısından fevkalade<br />
önemli boyutlara ulaşmaktadır. İş sağlığı ve<br />
güvenliği ile ilgili tedbirler alınsaydı bu maliyetlerin<br />
yaklaşık yüzde 98’ine katlanmak zorunda kalınmayacaktı.<br />
Dünyada yaklaşık 30 milyon kişinin madenlerde<br />
çalıştığı düşünülmektedir. Bunların yaklaşık<br />
1/3’ü kömür ocaklarında çalışmaktadır. Madencilik<br />
yaklaşık 300 milyon insanı yakından ilgilendiren dev<br />
bir sektördür. Ayrıca Madencilik kaza ve ölüm risklerinin<br />
en yüksek olduğu sektörlerden biridir. Dünyada<br />
çalışanların sadece yüzde 1’i madenlerde iken,<br />
meydana gelen ciddi kazaların yüzde 8’i madencilik<br />
sektöründe olmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 120 binden<br />
fazla kişinin maden iş kolunda çalıştığı düşünülmektedir.<br />
1996-2006 yılları arasındaki SGK verilerine<br />
bakıldığında; iş kazalarının yaklaşık yüzde9 u,<br />
meslek hastalıklarının yarısı, sürekli iş göremezlik<br />
vakalarının yüzde 25’i ve ölüm vakalarının yüzde<br />
10’u madencilik sektöründe yaşanmıştır.<br />
Madencilik sektöründe kazalar<br />
Herkes tarafından bilindiği gibi madenlerde yaşanan<br />
patlamalar, yangınlar ve göçükler gibi büyük<br />
kazalar, felaketlerle sonuçlanmakta ve onlarca<br />
insanın ölümüne neden olmaktadır. Her ne kadar<br />
günümüzde kullanılan teknolojiler bu tip kazaları<br />
önleme konusunda oldukça büyük mesafe almış<br />
olsa bile madencilik, kaza ve ölüm riskinin en<br />
yüksek olduğu sektörlerin başında gelmektedir.<br />
Madenlerde kullanılan gezgin makineler, dizel benzin<br />
ve hidrolik sıvılar içermekte olup bunlar patlayıcı<br />
ve yanıcıdır. Elektrikli aletler ve dizel motorlar ise<br />
ateşleme ve yanma için birer kaynaktır. Yanabilme<br />
ve patlayabilme özelliğine sahip bu maddelerle,<br />
bunları ateşleyecek olan ekipmanların birlikte<br />
bulunması oldukça risklidir. Bunlarla birlikte bu<br />
yanıcı maddelerin yanında sigara içilmemeli, ateş<br />
yakılmamalı ve makinelerin aşırı ısınarak kısa devre<br />
yapması engellenmelidir. Tersi durumda, patlamalar<br />
ve yangınlar kaçınılmaz olacaktır. Kömür<br />
madenlerinde ise yukarıda anlatılan risklerin hepsi<br />
vardır ve bir de metan ve kömür tozu gibi alev alan<br />
ve patlayabilen tozlar ve gazlar ortamda bulunur.<br />
Metan diğer madenlerde de bulunmakla birlikte<br />
yerel cebri çekişli havalandırma ile seyreltilebilir ve<br />
yoğunluğu azaltılmak yoluyla tehlikesi sınırlandırılabilir.<br />
Kömür madenlerinde, kömür tozunun oluşmasını<br />
engellemek için, her türlü önlemler alınmasına<br />
karşın yine de patlama kaçınılmaz olabilir.<br />
Yerde 0.012 mm kalınlığında bile oluşacak kömür<br />
tozu havada asılı kalırsa patlamaya neden olur.<br />
Bu gerçekten çok büyük bir risktir. Ancak dolomit,<br />
alçıtaşı ve kireçtaşı gibi alevlenmeyen maddeler toz<br />
haline getirilerek yere serpilirse patlama riski azaltılmış<br />
olur. Bütün bu yanma ve patlama risklerini<br />
azaltmak konusunda alınabilecek yukarıda sayılan<br />
önlemlerle birlikte sızıntı olduğu zaman uyarı veren<br />
cihazlar, alevlenme olduğu zaman yangını anında<br />
haber veren ve müdahale eden otomatik yangın<br />
söndürücü sistemlerin kullanılması hem kazaları<br />
önleme hem de can kurtarma konusunda büyük bir<br />
öneme sahiptir.<br />
Maden Sektöründe Meslek Hastalıkları<br />
Kristal kuvars (silis tanecikleri) madenlerde ve taş<br />
40 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Gazlar<br />
Metan<br />
Karbon monoksit<br />
Hidrojen Sülfür<br />
Oksijen kıtlığı<br />
Dizel motor dumanı<br />
Tehlikeler<br />
Patlama, yanma ve<br />
asfiksi<br />
Asfiksi<br />
Göz ve solunum<br />
yollarının<br />
tahriş olması<br />
Anoksi<br />
Solunum yollarının tahriş<br />
olması, akciğer kanseri<br />
ocaklarında çalışanların en çok karşı karşıya kaldıkları tozdur.<br />
İçinde silis bulunan taşlar kırıldığında, parçalandığında ve ufalandığında<br />
solunabilir silis tozları ortaya çıkar. Bunun solunması<br />
gerçekten çok tehlikelidir. Belirli bir süre (miktarına bağlı olarak<br />
aylar yada yıllar) boyunca bu toza sunuk kalınırsa silikoz adı<br />
verilen bir tip pnömokonyoz gelişir. Tüberküloz, akciğer kanseri<br />
ile artrit gibi otoimmün hastalıklara da neden olmaktadır. Silis<br />
tozu, toprak yeni kazıldığında çok daha tehlikelidir. Daha önce<br />
ortaya çıkmış ve bir yerde kalmış silis tozunun yeniden solunması<br />
yeni kazılarak taşlardan ortaya çıkan taze tozun solunması<br />
kadar tehlikeli değildir. Solunabilir kömür madeni tozları da son<br />
derece tehlikelidir. Bu tozların içinde silika, kireç ve kil de bulunur.<br />
Madencilik operasyonları sırasında kullanılan makineler<br />
ve teknikler ortamda sürekli olarak tozun bulunmasına neden<br />
olmaktadır. Ayrıca madenlerin yerin altında olması ve çalışılan<br />
alanın dar olması bu tozlarla teması arttırmaktadır. Bu tozlara<br />
sunuk kalmanın sonucunda kömür madencileri pnömokonyozu<br />
oluşur. Bu tozları yoğun olarak solumak kronik bronşit ve amfizem<br />
hastalıklarına neden olabilir. Kömür ocaklarında bulunan<br />
gazlar ve neden oldukları hastalıklar yukarıdaki tabloda açıklandığı<br />
gibidir. Metan, kömür ocaklarında patlamalara en çok neden<br />
olan gazdır. Bu riski azaltmak için, kömür ocağının duvarlarının<br />
yüzeyine yanıcı ve patlayıcı olmayan kireçtaşı tozu serpmek etkili<br />
olmaktadır. Azot oksitler ise madenleri kazmak konusunda<br />
patlayıcı olarak kullanılır. Bu nedenle patlatılan alan öncelikle<br />
hava almayan bir yer ise havalandırılmalıdır. Aksi takdirde<br />
solunum yollarını tahriş eder. Cıva buharına sunuk kalmak cıva<br />
zehirlenmesine neden olur ve bu risk altın ve cıva madencileri<br />
için oldukça yüksektir. Altın ve kurşun madencilerinin arseniğe<br />
sunuk kalmaları ise akciğer kanseri olma riskini beraberinde<br />
getirmektedir. Poliüretan köpükler ve formaldehit gibi bazı plastikler<br />
madenlerde kullanılmaktadır. Bu maddelere sunuk kalma<br />
sonucunda bazen, madenlerde çalışan işçilerin allerjik reaksiyon<br />
göstermeleri nedeniyle işe devam etme mümkün olmaktan<br />
çıkmaktadır. Ayrıca bu maddeler kanserojendir.<br />
KAZA NEDENLERİ<br />
Özellikle madencilik sektöründe yaşanan kazalar incelendiğinde,<br />
madenin özelliklerine uygun olan işletme yöntemlerinin<br />
seçilmediği ve yeraltı madenciliğinde güvenli bir çalışma ortamının<br />
sağlanmasında olmazsa olmaz unsurlar olan havalandırma,<br />
tahkimat ve nakliyat projelerinden birinin veya birkaçının eksik<br />
ya da hatalı yapıldığı gözlenmektedir. Kazalar ayrıntılı biçimde<br />
incelendiğinde çıkan kaza nedenleri aşağıda sıralanmıştır;<br />
- Risk değerlendirmesi yapılmaması,<br />
- Taşeronluk/alt işverenlik uygulaması,<br />
- Üretim zorlaması,<br />
- Geçmiş kazalardan ders alınmaması,<br />
- Grizu riskine karşı önlemlerin yetersiz olması,<br />
- Kontrol ve degaj sondajlarının yeterince<br />
yapılmaması,<br />
- Delme-patlatma işlemindeki düzensizlikler,<br />
- Çalışanlarda CO maskesi bulunmaması,<br />
- Gaz izleme ve ikaz sistemlerinin yetersizliği,<br />
- Havalandırma yetersizliği,<br />
- Grizu emniyetli elektrikli cihaz ve ekipmanlar ile ilgili sorunlar,<br />
- Nefeslik-kaçamak yolu ile ilgili yetersizlikler,<br />
- Tahkimat ile ilgili eksiklikler,<br />
- Tahlisiye hizmetleri ile ilgili sorunlar,<br />
- Maden işletmelerinde gözetim (iç denetim) hizmetlerinin yetersizliği,<br />
- Teknik nezaretçilik vb. işletme içi denetim uygulamaları ile ilgili<br />
sorunlar,<br />
- Kamu birimleri denetimlerinin etkinsizliği,<br />
- Mesleki eğitim ve iş güvenliği kültürü<br />
noksanlıkları.<br />
T.C. Çalışma Bakanlığı Sosyal Sigortalar Kurumu İstatistikleri<br />
verilerine göre iş kazaları sıralamasında inşaat sektörü ikinci<br />
sırayı nakliyat üçüncü sırayı da kömür madenciliği almaktadır.<br />
Bu rakamlara kayıt dışı işçi çalıştıran işyerlerinde gerçekleşen iş<br />
kazaları dâhil değildir. Ayrıca, gerçekleşen kazaların ve meslek<br />
hastalıklarının önemli bir çoğunluğunda da bildirim yapılmamakta<br />
ve bu kazalar kayıtlara girmemektedir. Aynı istatistiklerde<br />
2003 yılı içerisinde madenlerde (Kömür Madenciliği, Kömürden<br />
Gayri Madenler, Taş-Kil-Kum Ocakları ve Metal Olmayan Diğer<br />
Madenlerin İstihracı) gerçekleşen toplam iş kazası sayısı 6 bin<br />
401, 2004 yılı içerisinde 6 bin 372 ve 2005 yılında 6 bin 879 olarak<br />
gerçekleşmiştir. SGK istatistiklerine göre son 5 yılda kömür<br />
madenciliği işletmelerinde 30 bin 154 iş kazası meydana gelmiş<br />
olup bu rakam, bütün sektörlerdeki toplam iş kazası sayısının<br />
yaklaşık yüzde 8’ini oluşturmaktadır. Bu kazalar sonucunda,<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 41
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
TÜRKIYE KAZA İSTATISTIKLERI<br />
SGK kayıtlarına göre tüm Türkiye’de<br />
Yıl Kaza Sayısı Ölüm<br />
2003 76668 810<br />
2004 83830 841<br />
2005 73923 1072<br />
2006 79027 1601<br />
2008 72963 866<br />
2009 64316 1171<br />
SGK kayıtlarına göre Türkiye’deki maden işletmelerinde;<br />
Yıl Kaza Sayısı Ölüm<br />
2003 6401 81<br />
2004 6372 68<br />
2005 6879 116<br />
Maden<br />
işletmelerinde,<br />
karşılaşılabilecek<br />
muhtemel<br />
bütün riskleri<br />
değerlendirerek<br />
sistematik<br />
tedbirler<br />
alınmasını<br />
sağlamaya<br />
yönelik iş<br />
sağlığı ve<br />
güvenliği<br />
yönetim sistemi<br />
kurulmalı ve<br />
dolayısıyla<br />
risklerin<br />
önceden<br />
değerlendirilerek<br />
önlemlerin<br />
alınması<br />
sağlanmalıdır.<br />
2003 yılında 81, 2004 yılında 68 ve 2005 yılında 116<br />
madenci hayatını kaybetmiştir. Bu verilere göre,<br />
madenlerde meydana gelen iş kazalarının, toplam iş<br />
kazası sayısına oranı, 2003 yılında yüzde 8,35, 2004<br />
yılında yüzde 7,60 ve 2005 yılında yüzde 9,31 olarak<br />
gerçekleşmiştir. Ölüm oranlarına bakıldığında ise,<br />
2003 yılında iş kazası sonucu ölümlerin yüzde 10’u,<br />
2004 yılında yüzde 8,09’u ve 2005 yılında ise yüzde<br />
10,82’i madenlerde meydana gelmiştir. Madenlerde<br />
yaşanan tüm iş kazalarının yaklaşık olarak yüzde<br />
85-90’ı kömür madenciliğinde (Linyit ve taşkömürü<br />
birlikte) meydana gelmektedir. Rakamlar, 2003<br />
yılında 6 bin 401 maden kazasının 5 bin 647’sinin,<br />
2004 yılında 6 bin 372 kazanın 5 bin 481’in ve 2005<br />
yılında ise 6 bin 879 kazanın, 6 bin 011’in kömür<br />
üretimi sırasında ve büyük çoğunlukla da yer altı<br />
işletmelerinde meydana geldiğini göstermektedir.<br />
Aynı yıllarda sırayla 53, 38 ve 77 madenci kömür<br />
ocaklarında meydana gelen grizu patlaması, göçük,<br />
yangın, gaz zehirlenmesi ve benzeri nedenlerle<br />
hayatını kaybetmiştir. Belirtilen yıllar için kömür<br />
üretim miktarlarına bağlı ölüm oranına bakıldığında,<br />
her bir milyon ton kömür üretimi sırasında; 2003<br />
yılında 1.03 kişi, 2004 yılında 0,87 kişi ve 2005 yılında<br />
1,47 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu oranlar, gelişmiş<br />
ülkelerdeki oranların çok üzerindedir.<br />
TÜRKIYE’DEKI BÜYÜK MADEN KAZALARI<br />
TTK/ Armutçuk/kömür 7 Mart 1983 Grizu patlaması<br />
103 kişi TTK/ Kozlu/kömür 10 Nisan 1983 Grizu<br />
patlaması 10 kişi Yeni çeltek/Amasya/kömür 14<br />
Temmuz 1983 Grizu patlaması 5 kişi TTK/ Amasra/<br />
kömür 31 Ocak 1990 Grizu patlaması 5 kişi YENİ<br />
ÇELTEK/Amasya/kömür 7 Şubat 1990 grizu patlaması<br />
68 kişi TTK/ Kozlu/kömür 3 Mart 1992 Grizu<br />
patlaması 263 kişi Yozgat/Sorgun/kömür 26 Mart<br />
1995 Grizu patlaması 37 kişi Erzurum/ Aşkale/<br />
kömür 8 Ağustos 2003 Grizu patlaması 8 kişi Karaman/Ermenek/kömür<br />
22 Kasım2003 Grizu patlaması<br />
10 kişi Çorum/ Bayat / kömür 9 Ağustos 2004<br />
Grizu parlaması 3 kişi Kastamonu / Küre / metal<br />
8 Eylül 2004 Yangın 19 kişi Kütahya / Gediz/kömür<br />
21 Nisan 2005 Grizu patlaması 18 kişi Balıkesir /<br />
Dursunbey /kömür 2 Haziran 2006 Grizu patlaması<br />
17 kişi Bursa / Mustafakemalpaşa / kömür 10 Aralık<br />
2009 Grizu patlaması 19 kişi Balıkesir / Dursunbey /<br />
kömür 23 Şubat 2010 Grizu patlaması 13 kişi TTK /<br />
Karadon / kömür 17 Mayıs 2010 Grizu patlaması 30<br />
kişi Toplam ölen sayısı: 636 kişi<br />
SONUÇ<br />
Yapılan istatistiklere göre; ülkemizde, takriben her<br />
6,8 dakikada bir iş kazasının meydana geldiği, her<br />
10,8 saatte bir çalışan insanımızın (her gün en az 2<br />
çalışan) hayatını kaybettiği, her 5,5 saatte bir çalışan<br />
insanımızın sürekli iş göremez şekilde sakat kaldığı<br />
belirtilmektedir. Çalışanların, çalışma yaşamındaki<br />
ekonomik ve sosyal sorunları, eğitimsizlik, çalışanların<br />
ve/veya işi yapan firmaların deneyimsizliği,<br />
işverenlerin sorumluluklarını yerine getirmemesi<br />
kazaları kaçınılmaz hale getirmektedir. Bilim,<br />
teknoloji, kalkınma ve sanayileşme süreçlerindeki<br />
olumlu gelişmelerin de iş sağlığı ve güvenliği<br />
süreçlerine aynen yansıması gerekmektedir. Avrupa<br />
Birliği süreci içinde yapılan uyum çalışmaları,<br />
bu alanda ülkemizde bir hareketlilik sağlamıştır.<br />
İş sağlığı ve güvenliği alanında mevcut-AB-Ulusal<br />
yasalar detaylı önlemler yerine koruyucu amaçlar/<br />
hedefler fikrine dayanmaktadır. Detaylı düzenlemelerin<br />
maden işyerlerinde yapılması gerekmektedir.<br />
Burada işyerlerinin sorumluluklarının güçlendirilmesi<br />
önemsenmektedir.<br />
42 M‹MAR VE MÜHEND‹S
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 16
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
İŞLETMELERDE GÜVENLİ ÇALIŞMA<br />
ORTAMI İÇİN PLANLI BAKIMIN ÖNEMİ<br />
BAKIM FAALİYETLERİ, İŞ GÜVENLİĞİ AÇISINDAN RİSKLİ FAALİYETLERİN İLK SIRALARINDA YER ALMAKTADIR.<br />
BAKIM ESNASINDAKİ RİSKLER, SADECE FAALİYETTEN DEĞİL AYNI ZAMANDA DA FAALİYETİN YAPILDIĞI<br />
ORTAMDAN DA KAYNAKLANABİLMEKTEDİR. BAKIM FAALİYETLERİNİ YÖNETMEDEN İŞ GÜVENLİĞİNİ TAM<br />
OLARAK YÖNETMEK MÜMKÜN OLAMAMAKTADIR.<br />
Turkay DEMİRBAŞ<br />
Makine Mühendisi<br />
Cihazların verimli çalışması için belirlenen<br />
zamanlarda kontrol edilmeleri, gerekirse<br />
parçalarının değiştirilmesi işlemine bakım<br />
onarım faaliyeti denilmektedir. Kullanılan ekipmanların<br />
belirli zamanlarda kontrol edilmesi ve bunların<br />
kayıtlarının tutulması gerekmektedir. Bu ekipmanların<br />
kontrol aralıkları doğru şekilde seçilmelidir.<br />
Genelde bakımlar planlı ve plansız olarak ikiye<br />
ayrılır; Plansız bakımlar arızanın oluşması ile başlamaktadır.<br />
Yani bir bakıma arıza beklenmektedir.<br />
Arızanın oluşması ile onarım işlerine başlanmaktadır.<br />
Bu da beklenmeyen sorunları beraberinde<br />
getirmektedir. Zaman kaybı, verimsizlik, iş kaybı ve<br />
iş kazalarına sebebiyet vermektedir. Arızası beklenmeyen<br />
bir makinenin bozulması, onu işleten kişileri<br />
acele ettirmektedir. Bu durumda nasıl hareket edileceği<br />
daha önce öngörülmemiş ise bir karmaşa<br />
ortamı oluşturacaktır. Çalışanların bu şekilde bir<br />
baskıda hata yapmaları çoğalacaktır. İş kazalarının<br />
meydana gelme riski artacaktır.<br />
Planlı bakımlar ise arızanın olabileceği zaman dilimleri<br />
öngörülerek, arıza olmadan veya ilgili sıkıntının<br />
başlama aşamasında müdahale etmektir. Çeşitli<br />
arızaların olabileceği düşünülerek hazırlanan önleyici<br />
bakımlar ile birçok istenmeyen olayın önüne<br />
geçilebilecektir. Bu durumlar için eylem planları<br />
hazırlayan, ilgili prosedür ve talimatlarını hazırlayan<br />
firmalar zararsız şekilde işlemlerini yapacaktır.<br />
Planlı bakımlarda bir cihazın verimli çalışması için<br />
öngörülen tedbirler alınmaktadır. Bu tedbirler üretici<br />
firmadan alınan bilgiler ve mevzuattaki bilgiler<br />
eşliğinde yapılmalıdır.<br />
Makineleri kullanan yetkililer her cihazın periyodik<br />
bakım onarımını yapamaz fakat bu periyotları takip<br />
ve kontrol etmelidir. İlgili cihazın kontrol edilmesi<br />
için akredite olmuş firmalara göndermelidir. Örneğin;<br />
doğalgaz dağıtımı yapan bir şirket doğalgaz<br />
ölçümü yaptığı cihazların bakım onarımını kendi<br />
bünyesinde yapamasa da cihazın doğru ve emniyetli<br />
ölçüm yapması için belirlenen periyotlarda akredite<br />
olmuş bir firmaya bakım onarım için gönderebilir.<br />
Planlı bakım ile yapılan işletmelerde;<br />
• İş güvenliği sağlanır,<br />
• İş kazaları minimize edilir. (İş kazalarının bir kısmı<br />
da bakım onarım faaliyetlerini icra ederken olmaktadır.<br />
Özellikle bu kazalar plansız, programsız ve<br />
eğitimsiz iş gücünden olmaktadır.)<br />
• Çalışma ortamı güvenli hale getirilir,<br />
• İş veriminin artması sağlanır,<br />
• Malzeme ve zaman kaybının önüne geçilir,<br />
• Çalışanlar güvenli ve huzurlu ortamda çalışmalarını<br />
yapar.<br />
Etkin Bir Planlı Bakım Onarım İçin;<br />
Planlı bir bakım için iyi bir sistem kurmak gerekmektedir.<br />
Konusunda yetişmiş uzman elemanlar<br />
olmalıdır. Bakım işlerinde çalışacak personel, sistematik<br />
eğitimden geçmeli ve bakım onarımını<br />
yapacağı işe göre sertifikalandırılmalıdır. Bu belgelendirme<br />
işleri yine akredite olmuş firmalar ile<br />
yapılmalıdır.<br />
Bakım ekibi yapacağı işlemler için alınması gereken<br />
izinleri işe başlamadan önce almalı ve ilk<br />
önce kendi güvenliğini sağlamalıdır. Kendi emniyetini<br />
almayan bir personel kendisine ve çevresine de<br />
zarar verebilir. Daha sonra yapacağı iş ile ilgili çevre<br />
emniyet tedbirlerini doğru bir şekilde alıp bakım ve<br />
onarım faaliyetine başlamalıdır. Bakım ekibi çalışacağı<br />
ortamı iyi hazırlamalıdır. Gece çalışacak ise iyi<br />
bir aydınlatma yapması gerekecektir. Araç trafiğinin<br />
olduğu bir ortamda çalışacak ise trafik ve çevre<br />
emniyetini sağmalıdır.<br />
Bakım ekibinin kendi güvenliği için kişisel koruyucuları<br />
doğru ve zamanında kullanmalıdır. Kullanacağı<br />
ekipmanları iyi tanıması ve bunlarla ilgili çevre<br />
emniyetini alması gerekmektedir. Bakım ekipleri<br />
bireysel ve ekip çalışmalarını verimli şekilde yapabilme<br />
becerileri ile donatılmalıdır.<br />
17 44 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Kullanılan ekipmanlar, cihazlar iyi tanınmalı bunlarla ilgili de<br />
kontroller yapılmalı ve yaptırılmalıdır. Cihazların kullanımı ile<br />
ilgili eğitimler verilmelidir. Bu eğitimler dahi periyodik olmalıdır.<br />
İlgili uzman kişilerce iş başı eğitimi ile desteklenmelidir.<br />
Kurulacak sistem doğru ve anlaşılır olmalıdır. Yapılan işlemlerin<br />
prosedürleri ve talimatları olmalıdır. Kontrol listeleri anlaşılır<br />
ve hizmet görecek şekilde oluşturulmalıdır. İş güvenliği kültürü<br />
her zaman öncelikli olmalıdır. Eğitimlerin yanı sıra denetleme ve<br />
düzeltme faaliyetleri yürütülmelidir.<br />
Bakım onarım esnasında karşılaşabilecek bazı durumlar;<br />
• Dikkatsizlikten,<br />
• Düşmelerden,<br />
• Hareketli kısımlardan,<br />
• İşin acele ile yapılmasından,<br />
• Uzman ekip ve kişilerin kullanılmamasından,<br />
• Çalışma ortamının uygun bir şekilde<br />
hazırlanmamasından,<br />
• Kullanılan ekipmanların ve cihazların bakımsız olmalarından,<br />
• Elektrik ile ilgili durumlardan,<br />
• Dış etkenlerden,<br />
• Ortamda bulunabilecek zehirli gaz ve<br />
benzerlerinden,<br />
• Parlama, Patlama ve yangın tehlikelerinden,<br />
• Kişisel koruyucuların doğru ve etkin<br />
kullanılmamasından,<br />
çeşitli iş kazaları meydana gelebilir. Genelde bu tür saydığımız<br />
kazalar plansız bakımlarda karşımıza çıkmaktadır.<br />
Yapılan bakım onarım faaliyetlerinde riski minimize etmek gerekir.<br />
Yine de riskli bir ortamda yapılan çalışmada riski yönetecek<br />
azaltacak uzman personel ihtiyacı olacaktır. Çünkü riski azaltacak<br />
önlem ve faaliyetler mutlaka vardır.<br />
Mevzuat Yönünden Bakım Onarım Faaliyetleri;<br />
Bakım Onarım faaliyetlerinde kullanılan ekipmanların kullanımında<br />
sağlık ve güvenlik şartları yönetmeliği yürürlüktedir.<br />
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın uhdesindedir.<br />
İş ekipmanlarının kullanımı eğitim almış yetkili kişilerce yapılması<br />
gerekmektedir. Bunların çevre boyut etkisi de mevcuttur.<br />
Bu tür ekipmanlar kullanılıyorsa çevreye vereceği rahatsızlık ve<br />
tehlike oluşturabileceği düşünülerek gerekli tedbirlerin alınması<br />
gerekmektedir.<br />
Ekipmanların sahada periyodik kontrolü yapılması gerekiyor<br />
ise ortam ona göre ayarlanıp yapılması gerekmektedir. Bakım<br />
ekiplerince iş ekipmanlarının kullanımında, Ekipmanların Kullanımında<br />
Sağlık ve Güvenlik Şartları Yönetmeliği’nde ilgili firma<br />
tarafından denetleme yükümlülükleri mevcuttur.<br />
İşveren(hizmet veren firma) bu yönetmelikle çalıştırdığı işçinin<br />
eğitiminden başlayarak, ekipmanın doğru kurulup kurulmadığını,<br />
doğru çalıştırıldığını, tehlike oluşturabilecek durumlarını<br />
sürekli denetlemek ve bunları belgelemek zorunluluğu vardır.<br />
İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmelikleri kapsamında bakım ve<br />
onarım faaliyetlerine değinilmiştir, işin tür ve risklerine göre<br />
ayrımlar yapılmıştır. İlgili tüzükte Bakım Onarımda alınacak<br />
güvenlik tedbirleri yapılacak işlemlere göre maddeler şeklinde<br />
ayrılmıştır.<br />
Sonuç;<br />
• Planlı yapılan bakımlar iş kazalarını minimize edecektir,<br />
• Planlı yapılan bakımla İş güvenliği sağlanacaktır,<br />
• Verimlilik sağlanacaktır,<br />
• Mevzuatta bakım onarım faaliyetlerinin güvenlik tedbirleri<br />
belirtilmiştir. Ancak yapılan faaliyet sırasında ne tür iş sağlığı ve<br />
güvenliği tedbiri alınması gerektiği detaylandırılmalıdır,<br />
• Bakım onarım faaliyetleri iş sağlığı ve güvenliği süreçleri ile<br />
entegre olmalıdır,<br />
• Bakım onarım faaliyetinde bulunan(işveren, işçi) sorumlulukları<br />
anlaşılır ve net olmalıdır,<br />
• İş sağlığı ve güvenliği süreçleri devamlı uzman kişilerce takip<br />
edilmeli, ayrıca düzeltme önleyici tedbirler alınmalıdır,<br />
• Gerekli görülen eğitimler periyodik olarak personele verilmelidir.<br />
İş başı eğitimleri ile desteklenmelidir.<br />
• İşletmelerde bakım onarım faaliyetleri sistemli, planlı, iş sağlığı<br />
ve güvenliği kapsamında yürütülmelidir,<br />
Kaynaklar:<br />
• Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ilgili mevzuatları<br />
• Bakım Onarımın Türk Mevzuatlarındaki Yeri-Prof. Dr. M. Fatih UŞAN<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 45
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
İŞ GÜVENLİĞİNİN KURUMSAL İTİBAR<br />
VE VERİMLİLİK İLE İLİŞKİSİ<br />
GÜNÜMÜZ REKABET ORTAMINDA BİRÇOK SORUNLA BOĞUŞAN SANAYİCİLERİMİZİN İŞLETMELERİNDE, İŞ<br />
KAZALARI YAŞAMAMASI, GEREKSİZ VERİM, MAKİNE, MALZEME VE ÜRÜN KAYIPLARINA NEDEN OLUNMAMASI,<br />
BOŞA GİDEN BAKIM ONARIM ÇALIŞMALARINA MARUZ KALINMAMASI VE İTİBAR KAYBINA UĞRAMAMASI İÇİN<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KONUSUNUN ÖNEMİ TARTIŞILMAZ BİR GERÇEKTİR. İŞLETMELERDE KAR ORANLARI,<br />
MALİYETLER, HİZMETİN ZAMANINDA ULAŞTIRILMASI MUTLAKA ÖNEMLİ; AMA DAHA ÖNEMLİ BIR HUSUS VAR Kİ<br />
O DA İNSAN HAYATI...<br />
Sunullah DOĞMUŞ<br />
Makine Mühendisi<br />
A sınıfı İş Güvenliği<br />
Uzmanı<br />
46 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
Ekonomik kalkınma, toplumların gelişmişlik<br />
düzeyini göstermede tek başına yeterli değil.<br />
Bir toplumun gelişmiş sayılması için insani<br />
gelişme kriterlerini gerçekleştirmesi gerekiyor.<br />
Tüm bireylerin toplumsal yaşama katılması, insanların<br />
ortalama yaşam süreleri, çocuk ölümlerinin<br />
oranı, çocukların okula gitme ve devam düzeyi,<br />
temel hastalıklardan korunma, bilgi teknolojilerinden<br />
yararlanma oranı gibi kriterler gelişmiş toplum<br />
olmanın göstergeleri arasında önemli bir yer<br />
tutuyor. Ayrıca, çevreyi koruma kültürü, iş kazası ve<br />
meslek hastalıkları oranlarının makul düzeylerde<br />
olması, insana verilen değer ve saygı konusundaki<br />
bilinç düzeyi gelişmiş toplum olunup olunmadığını<br />
ortaya koyan değerler arasında bulunuyor. Ekonomik<br />
kalkınma ancak insani gelişmeyi de beraberinde<br />
taşıyorsa gelişmiş toplum kavramından bahsedilebilir.<br />
Kısaca, toplumların gündemine girmiş<br />
bulunan sürdürülebilir kalkınma, insan merkezli<br />
kalkınma olursa ancak gelişmiş toplum hedefine<br />
ulaşılır. İletişim teknolojisinde yaşanan hızlı<br />
gelişmeler, toplumların bilinç düzeylerinin yükselmesine,<br />
kurum ve kuruluşların topluma karşı<br />
sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerini sorgulamalarına<br />
neden olmaktadır. Günümüzde toplumun<br />
büyük kesimi için bir ürünün nerede, hangi<br />
koşullarda, nasıl bir hammadde ile üretildiği giderek<br />
daha çok önem taşıyor, o ürünün tercih edilip<br />
edilmemesinde etkili olabiliyor. Bu gelişmeler karşısında<br />
yeni şirket değerleri ortaya çıkmış bulunuyor.<br />
Eski şirket değerleri arasında gayrimenkuller,<br />
makine parkı, stoklar gibi fiziki varlıklar ile menkul<br />
yatırımlar, alacaklar gibi finansal varlıklar önemli<br />
yer tutuyordu. Ancak, toplum beklenti ve duyarlılıklarının<br />
değişmesi ile yeni şirket değerleri olarak<br />
markalar, çalışanların bağlılığı, kamuoyunun güveni,<br />
yönetimin itibarı, kurumsal itibar gibi kavramlar<br />
öne çıkmaya ve rekabette öne geçmenin kriterleri<br />
arasında önemli bir yer tutmaya başladı. Çünkü<br />
artık birçok firma kaliteli mal üretebiliyor, kaliteli<br />
üretmek pazarda lider olmaya yetmiyor. Çin’in<br />
küresel pazarlara açılmasıyla ucuz emek avantajı<br />
sona erdi, fiyat yalnız başına rekabet üstünlüğü sağlamıyor.<br />
Uygun fiyat ve kaliteli ürün müşteri sadakatine<br />
yetmiyor; tüketici artık daha bilinçli, satın aldığı<br />
malın arkasındaki firmanın toplum için ne yaptığını<br />
merak ediyor. Çalışanlar çalıştıkları firmanın<br />
inandıkları değerlerle ilgisini sorguluyor. Şirketler<br />
“iyi kurumsal vatandaş” olma sorumluluğuyla 20.<br />
yüzyılın son çeyreğinde tanıştı. İnsan hakları ihlalleri,<br />
ağır ve tehlikeli işlerde çocuk işçi çalıştırılması,<br />
kadınlara veya farklı deri renklerine sahip insanlara<br />
yönelik ayrımcılık, çevrenin acımasızca tahrip edilmesi,<br />
sigorta primlerinin ve vergilerin tam olarak<br />
ödenmemesi, muhasebe kayıtları ile oynayarak yatırımcıların<br />
aldatılması gibi uygulamalar toplumda<br />
giderek artan oranda tepki ile karşılanmaya başlandı.<br />
Bu süreç içinde bazı firmalar bir şeylerin yanlış<br />
gitmekte olduğunun bilincine vararak toplumun<br />
duyarlılık ve değerleriyle örtüşecek kural ve ilkeleri<br />
benimsemeye başladı. Bunları, başta çalışanları<br />
olmak üzere müşterileri, iş ortakları ve hatta hükümetlerle<br />
paylaşmaya özen gösterdiler. Tüm topluma<br />
verilmek istenen mesaj şuydu; “vergimizi tam<br />
ödüyoruz, kayıt dışı işçi çalıştırmıyoruz, çocuk emeği<br />
kullanmıyoruz, çevreyi kirletmemeye özen gösteriyoruz.<br />
Kısacası biz iyi bir kurumsal vatandaşız, bizi<br />
bunları yapmayan şirketlerle aynı kefeye koymayın.”<br />
Toplumun duyarlılığın artması sonucu, “iyi birer<br />
kurumsal vatandaş” olmak asgari koşul sayılmaya<br />
ve bunun üzerine neler yapıldığının sorgulanmaya<br />
başlanmasına neden oldu. 1980’lerde başlayan bu
sürecin ve toplumsal duyarlılığın artmasının elbette<br />
maddi temelleri de bulunuyor. Çünkü yeryüzünde<br />
yaklaşık 1 milyar insan günde 1 dolardan az bir<br />
gelirle yaşamını sürdürmek zorunda; 2,7 milyar<br />
insan ise biraz daha şanslı ve günlük gelir düzeyi 2<br />
dolar civarında bulunuyor. Her yıl 11 milyon çocuk<br />
yaşama veda ediyor. Bunların büyük bir çoğunluğu 5<br />
yaşın altında ve 6 milyonu önlenebilir hastalıklardan<br />
ölüyor. Birleşmiş Milletler’in bir araştırmasına göre<br />
dünyamızda her gün 800 milyon kişi akşam yatağa<br />
aç giriyor ve bunların 300 milyonunu çocuklar<br />
oluşturuyor. Dünyadaki bu karamsar tablo ve ekonomik<br />
dengesizlikler, toplumun genel olarak ekonomik<br />
olarak daha güçlü olan şirketlerden bu tür<br />
sorunların çözümüne katkıda bulunması gerektiği<br />
beklentilerinin artmasına neden olmaktadır. İnsanlar<br />
dünyamızdaki gelişmeleri daha çok sorguluyor<br />
ve şirketlerin bu sorunlar karşısındaki tavırlarını<br />
değerlendiriyor. İnsanlar sorgulamaya önce kendi<br />
çevrelerinden başlıyor. Örneğin çalıştığı işyerini<br />
yönetenlerin kendisi kadar duyarlı olup olmadığına<br />
bakıyor. Bireysel yatırımcı ise hisse senedi aldığı<br />
şirketlerin finansal göstergeleriyle birlikte kurumsal<br />
performansını ve toplumsal duyarlılıklarını da<br />
sorguluyor. Tüketiciler ürünlerini aldıkları şirketleri<br />
değerlendiriyor, toplumda oluşmuş imajına bakıyor.<br />
Böylece şirketler hakkında bir “kanaat notu” oluşuyor.<br />
Bu kanaatlerin oluşmasında gözlemler ve tanık<br />
olunan olaylar etkili oluyor.<br />
İŞ GÜVENLİĞİ VE KURUMSAL İTİBAR İLİŞKİSİ<br />
Şirketlerin yerine getirmesi gereken dört temel<br />
sorumluluk vardır: (I) Ekonomik verimli ve kârlı<br />
olmak, (II) Hukuki – kanunlara uymak, (III) Etik–<br />
kanunların ötesinde toplumsal norm ve beklentilere<br />
uyumlu davranmak ve (IV) Sosyal toplumsal<br />
sorunların çözümü için gönüllü katkıda bulunmak.<br />
Kurumsal sosyal sorumluluk, doğrudan bu sorumlulukların<br />
son ikisini, ancak dolaylı olarak hepsini<br />
içeriyor. Çünkü toplumun beklentilerine uyumlu<br />
olan, onun sorunlarına ilgi gösteren kurumların<br />
toplumda oluşturduğu mutluluk, onların daha mutlu<br />
çalışanlara, daha mutlu müşterilere ve dolayısıyla<br />
daha mutlu hissedarlara sahip olmaları sonucunu<br />
getiriyor. Şirketlerin, faaliyetlerini gerçekleştirirken<br />
beraber çalıştıkları çalışanları ve tedarikçilerinde<br />
insan haklarına, sağlık ve emniyet şartlarına<br />
uyum göstermesi ve insanların istismar edilmesine<br />
fırsat tanınmaması bekleniyor. Bu konudaki beklentiler<br />
sadece çalışma hukukuna uyumla sınırlı<br />
değil, çalışanların kendilerini geliştirmelerine fırsat<br />
tanınması ve kariyerlerinde ilerlemeleri için gerekli<br />
eğitim programlarına katılımlarının sağlanması<br />
da toplumsal sorumluluk açısından önem taşıyor.<br />
Güvenlik beraberinde güvenilirliği de getirir. Hizmet<br />
veya ürün, müşteri tarafından talep edildiğinde<br />
mevcut olmaz ise müşteri diye bir olgu kalmaz.<br />
Güvenilir bir yapı sadece şirketin büyümesinin itici<br />
gücü değildir, aynı zamanda üretim ve bakım maliyetlerini<br />
düşürerek verimliliği artırmaya da yardımcı<br />
olur. Güvenilir olmak, kişiler için olduğu kadar<br />
kurumlar için de güç kazanılan önemli bir değerdir.<br />
Güvenilir olabilmek, uzun bir zaman içinde<br />
elde edilebilen, ancak çok kısa sürede yitirilebilen<br />
bir değerdir. Güvenilirliği kazanabilmek sözlerin<br />
ötesinde davranışların da tutarlılığı ile kazanılır.<br />
Çünkü davranışlar öncelikleri ve tercihleri kelimelerden<br />
daha etkili olarak gösterirler. Örneğin, bir<br />
lidere duyulan güven yaptığı konuşmalardan değil,<br />
bir ömür boyu tutarlı davranışlarıyla kazanılmıştır.<br />
Ancak, daha sonra kendisinin yıllar önce küçük bile<br />
olsa bir yolsuzluğa karıştığı belirlense, bu güveni-<br />
Güvenlik<br />
beraberinde<br />
güvenilirliği<br />
de getirir.<br />
Hizmet veya<br />
ürün, müşteri<br />
tarafından talep<br />
edildiğinde<br />
mevcut olmaz<br />
ise, müşteri diye<br />
bir olgu kalmaz.<br />
Güvenilir bir<br />
yapı sadece<br />
şirketin<br />
büyümesinin<br />
itici gücü<br />
değildir, aynı<br />
zamanda üretim<br />
ve bakım<br />
maliyetlerini<br />
düşürerek<br />
verimliliği<br />
arttırmaya da<br />
yardımcı olur.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 47
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
“İSG konusunda<br />
toplumsal bir<br />
kültür devrimi<br />
sağlanması<br />
gerekiyor.<br />
İSG sonuçları<br />
itibariyle sadece<br />
çalışan işçileri<br />
ilgilendiren bir<br />
konu değildir,<br />
toplumun<br />
tüm kesimini<br />
ilgilendirir;<br />
dolayısıyla İSG<br />
sorunlarının<br />
çözümü için<br />
sadece işçilere<br />
yönelik<br />
faaliyetler yeterli<br />
olmayacaktır.”<br />
lirliğe ne olacağını düşünmek konuyu açıklamaya<br />
yeter sanırım. Güvenilirliğin iş dünyasındaki tanımı,<br />
bir ürünün bir özelliğinin belirlenmiş durumlarda<br />
belirlenmiş sürelerde istenen bir fonksiyonunu yerine<br />
getirebilme yeterliliği ihtimalidir. Bu tanımdan<br />
hareketle şirketlerin müşterilerine karşı taahhütlerini<br />
yerine getirebilmesi, güvenilir olmalarının göstergesidir.<br />
Bu nedenle çalışmalarında herhangi bir<br />
aksaklık, gecikme vb. olumsuzluklar yaşanmaması<br />
için etkili bir risk yönetimi, iş sağlığı ve güvenliği<br />
sistemi uygulaması gerekmektedir. Günümüzde,<br />
büyük ölçekli şirketler gibi, büyüyen ve yükselen<br />
şirketler de riski yönetip en aza indirgemek için iş<br />
güvenliği çözümlerini aktif olarak kullanmaktadır.<br />
Bu süreçte işyeri ortamları ve çalışmalar güvenli,<br />
iş süreçleri ve sistemleri de düzenlemelere uygun<br />
olmalıdır. Yeterli kontroller zamanında yapılmalı ve<br />
maliyetler kontrol altında tutulmalıdır. İş güvenliği,<br />
işletmelerin çeşitli yollardan riski hafifletmesini<br />
mümkün kılar. Bunun anlamı şudur; beklenmedik<br />
maliyetler ve gelirin kaybedilmesiyle sonuçlanabilecek<br />
iş kazaları olasılığı daha düşüktür. Ayrıca, işletmenin<br />
hassas iş verilerini ve entelektüel sermayesi<br />
olan yetişmiş elemanlarını etkili şekilde koruyarak,<br />
güvenlik ihlali ve/veya işgünü kaybı ihtimalleri de<br />
azaltılabilir. Bu şekilde, müşteri güveni, verimlilik<br />
ve iş devamlılığındaki kayıp riski çok daha düşük<br />
olur. Bu güvenlik seviyesi, şirketlere yasal zorunluluklara,<br />
sağlık sigortası, ISO, OHSAS gibi yönetim<br />
sistemlerine uygunluk sağlamaları konusunda da<br />
yardımcı olur. Artık günümüzde kalite ve maliyet<br />
kadar, kurumsal sosyal sorumluluklara ve etik<br />
değerlere uygun faaliyet göstermek de rekabette<br />
üstünlük sağlamanın önemli bir koşulu haline<br />
gelmeye başlamıştır. Bunda, gelişen iletişim teknolojileriyle<br />
birlikte daha da güçlenen sivil toplum<br />
örgütlerinin işletmeler üzerinde artan baskılarının<br />
da önemli bir etkisi söz konusu olmuştur. Son yıllarda<br />
giderek artan kalite bilinci de bu gelişmeyi,<br />
“kaliteli ürünler, ancak çalışanların mutlu olduğu<br />
sağlıklı ve güvenli çalışma koşullarında üretilebilir”<br />
savıyla desteklenmiştir. Doğal çevreyi koruma,<br />
müşterilerin tercihlerini dikkate alarak kaliteli ve<br />
güvenli ürünler sunma, sağlıklı ve güvenli çalışma<br />
ortamı oluşturarak çalışanların iş kazalarına ve<br />
meslek hastalıklarına uğramasını önleme, işletmeyi<br />
ortaklarının haklarını koruyacak ve yatırımları<br />
karlı kılacak bir şekilde yönetme, faaliyetlere<br />
ilişkin doğru bilgiler sunma ve toplumun refah<br />
düzeyinin yükselmesine katkıda bulunacak eğitim,<br />
sağlık ve sanat etkinliklerini destekleme gibi<br />
konular kurumsal itibar yönetiminin bir kriteri olan<br />
Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) kavramı içinde<br />
değerlendirilmektedir. Yeni şirket değerleri arasında<br />
yer alan kurumsal itibarın oluşturulması uzun<br />
bir süreç olmakla birlikte, bunu gerçekleştirmenin<br />
en anlamlı sonucu “marka değeri oluşturulması”<br />
olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde başta itibar<br />
olmak üzere, kurumsal performansı doğrudan etkileyen<br />
ama elle tutulup gözle görülemeyen değerler<br />
şirketlerin marka değerlerinin hesaplanmasında<br />
çok daha önemli ve etkili bir duruma gelmiştir.<br />
2006 yılında yapılan bir araştırmada; Kuzey Amerika’daki<br />
analistler yüzde 88, Avrupa’dakiler yüzde<br />
91, İngiltere’dekiler yüzde 93 ve Asya Pasifik’tekiler<br />
yüzde 94 oranında, şirketlerin itibarlarını yönetmek<br />
konusunda yeterlilik göstermemeleri halinde finansal<br />
darboğaza gireceklerini belirtiyor. Araştırma<br />
kapsamında görüşülen analistler, şirket değerinin<br />
artırılması ve hisse değerinin olumlu yönde etkilenmesi<br />
için itibarın yönetilmesi ile ilgili liderlik ve iletişim<br />
stratejisinin çok önemli bir rol oynadığını belirtiyor.<br />
Yatırımcılar gelecek için güven arar. Şirketin<br />
finansal göstergeleri genellikle geçmiş performansı<br />
yansıtır. Bu performanstan memnun olan yatırımcılar<br />
için gelecekte bu başarının devam edip etme-<br />
48 M‹MAR VE MÜHEND‹S
yeceğinin göstergeleri arasında itibarla ilgili bazı<br />
kriterler de vardır. Bu nedenle, yatırımcı güvencesi<br />
için itibarın yönetilmesi, rekabet ortamında büyük<br />
önem taşımakta ve iş sonuçlarına yansımaktadır.<br />
Kurumsal itibar aynı zamanda en çok çalışılmak<br />
istenen şirket olmayı da getirmektedir. Günümüzde<br />
insan kaynakları, rekabetin göstergelerinden biridir.<br />
Nitelikli, yetkin ve çalıştığı kuruma bağlı insan<br />
kaynakları olan şirketler şüphesiz rakiplerinden bir<br />
adım önde olacaktır. Aynı zamanda gelecek vaat<br />
eden gençlerin ilk başvuracağı şirketler arasında<br />
bulunmak bir başka avantaj sağlayacaktır. Özetle<br />
itibarlı kurumlar, hem çalışanların bağlılığı hem de<br />
nitelikli yeni başvurulara adres olması açısından<br />
rekabette fark sağlar. Örneğin, ABD’de yapılan bir<br />
araştırma yetişkinlerin yüzde 80’inin, daha fazla<br />
maaş önerilse bile itibarı düşük bir şirket yerine<br />
daha düşük bir maaşla itibarı daha yüksek bir<br />
şirkette çalışmayı yeğlediğini ortaya koymaktadır.<br />
Yeni şirket değerleri arasında yer alan çalışanların<br />
bağlılığı şirket için giderek daha çok önemli hale<br />
gelmektedir. Bu nedenle şirketlerin itibarının oluşması<br />
“içerde” başlar. Tüm düzeylerdeki çalışanların<br />
şirketleriyle gurur duyması bir anlamda o şirketin<br />
itibarını yönetiyor olması ile eşdeğerdir. Oluşumu<br />
içeride başlamamış itibarın dış dünyada gerçekleşmesi<br />
mümkün değildir. Çalışanlar için itibar, aldıkları<br />
ücretin tatminkârlığının ötesinde bir kavramdır.<br />
Burada önemli olan tüm düzeylerdeki yöneticiler ile<br />
çalışanlar arasında kültürel farklılıkların ortak bir<br />
kurum kültüründe buluşturulması ve yönetilmesidir.<br />
Kurum kültürünü, kurum değerleri ile bütünleştirecek<br />
kişiler ise o şirketin çalışanlarıdır.<br />
İŞ GÜVENLİĞİ VE VERİMLİLİK İLİŞKİSİ<br />
Verimlilik çeşitli mal ve hizmetlerin üretimdeki kaynaklarının<br />
(emek, sermaye, arazi, muamele, enerji,<br />
bilgi vb.) etkin kullanımıdır. Ayrıca bir sonuç elde<br />
etmek için harcanan zaman olarak da tanımlanabilir.<br />
Bazen verimlilik makine ve emek gibi kaynakların<br />
daha yoğun kullanımı olarak görülür. Bu kavram<br />
her gün artan bir biçimde kaliteye bağlanmaktadır.<br />
Kilit önemde bir öğe de işgücünün, yönetimin ve<br />
çalışma koşullarının kalitesidir. Verimlilik artışının<br />
temel göstergesi girdinin, sabit ya da geliştirilmiş<br />
kalitedeki çıktıya oranındaki düşmedir. Çağımızda<br />
insan çalışmasının daha verimli, daha etkin, daha<br />
insancıl duruma getirilmesi bütün toplumların başlıca<br />
hedeflerinden biridir. İş kazaları yol açtıkları acı<br />
ve ızdırapların yanı sıra, insan, makine, malzeme ve<br />
ürün kaybına neden olarak verimliliği düşürmektedir.<br />
Uluslararası kuruluşlarca yapılan araştırmalar<br />
iş güvenliği ile iş gücü verimliliği arasında karşılıklı<br />
etkileşim olduğunu, sağlıklı ve güvenli işyerlerinde<br />
verimliliğin arttığını ortaya koymuştur. İş kazaları ve<br />
meslek hastalıklarının önlenmesi sonucu iş güvenliğinin<br />
sağlanması; ek olarak işyerinde verimlilik<br />
ve üretim artışına da yol açmaktadır. Özellikle iş<br />
kazaları işin akışını durdurarak üretimi kesintiye<br />
uğratmakta ve maddi kayba neden olmaktadır.<br />
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) araştırmalarında<br />
üretimde kullanılan makine ve tezgâhlarda koruma<br />
sistemlerinin geliştirilmesi ile iş güvenliğinin<br />
sağlanması sonucunda önemli ölçüde üretim artışının<br />
sağlandığını saptanmıştır.Risk değerlendirmesi<br />
kavramı mevzuatımıza yeni girmiş olmakla birlikte<br />
içeriği ve kullanılan yöntemler yeni değildir. Risk<br />
Değerlendirmesi kavramı 20. yüzyılın başlarında<br />
kurumsal itibar teoreminin oluşturulması ve kullanılmaya<br />
başlanması sonrasında telaffuz edilmeye<br />
başlanmıştır. İlk defa NASA tarafından geliştirilen<br />
MIL-STD-882 nolu standart bu alandaki gelişmelerin<br />
önünü açan ilk sistemli belge olmuştur.<br />
Ünlü analist Peter F. Drucker’ın yöneticilere vermiş<br />
olduğu bir konferansta 18, 19 ve 20. yüzyıllarda<br />
Batı ekonomisinin ilerlemesinde teşebbüs, girişim,<br />
İş kazaları<br />
ve meslek<br />
hastalıklarının<br />
önlenmesi<br />
sonucu iş<br />
güvenliğinin<br />
sağlanması;<br />
ek olarak<br />
işyerinde<br />
verimlilik<br />
ve üretim<br />
artışına da yol<br />
açmaktadır.<br />
Özellikle<br />
iş kazaları<br />
işin akışını<br />
durdurarak<br />
üretimi<br />
kesintiye<br />
uğratmakta<br />
ve maddi<br />
kayba neden<br />
olmaktadır.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 49
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
çabuk ve doğru karar verme yeteneği kadar risk yönetiminin de<br />
önemli bir yere sahip olduğunu vurgulamıştır. Drucker’a göre<br />
riskleri yönetme ve önlem alma çalışmaları gelişmiş ülkeler ve<br />
gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli farktır.<br />
SONUÇ<br />
Kuruluşlar, işletmeler artık bilançoları, kârları gibi mali göstergeleri<br />
ile beraber, itibarına, dürüstlüğüne, çevreye duyarlılığına,<br />
yardımseverliliğine ilişkin imajları görüntüleri ile yani sosyal<br />
sorumlulukları ile değerlendirilmektedir. Çünkü artık bu hususlarda<br />
bir sorun, örneğin çevreye duyarsızlık, çalışanına haksızlık,<br />
ihmal sonucu ağır bir iş kazası v.b. olay bir anda bir kuruluşu,<br />
kamu-özel fark etmemekte, toplum nezdinde olumsuz değerlendirilmelere<br />
maruz bırakmaktadır. Ayrıca kalifiye insan gücü<br />
ya da beyin gücü için istenilen işyeri olmaktan çıkma tehlikesi<br />
doğmakta, medyanın hedefi haline gelmektedir. Bu nedenlerden<br />
dolayı, artık işletmeler herhangi bir başka dış denetime<br />
gerek kalmadan hatta sorun başka birileri tarafından gündeme<br />
getirilmeden doğrudan kendileri iş güvenliği konularına önem<br />
vermelidir. İş sağlığı ve güvenliği konusu, işletmelerde üretimin<br />
güvenliğini ve devamlılığını sağlamak, verimliliği arttırmak,<br />
insan ve çevre sağlığına zarar verecek koşulları ortadan kaldırmak,<br />
işyerlerindeki olumsuz koşullardan, iş kazaları ve meslek<br />
hastalıklarından çalışanları korumak için yapılan tüm çalışmaları<br />
kapsamaktadır. Mesleki risklerin ortadan kaldırılamaması<br />
veya kontrol altına alınamaması nedeniyle iş kazaları, meslek<br />
hastalıkları, mesleki stresler ortaya çıkmakta, başta çalışanlar<br />
olmak üzere tüm paydaşların sağlığı olumsuz etkilenmektedir.<br />
İş kazaları, işçi kayıplarının yanında; makine, malzeme ve ürün<br />
kayıplarına neden olmakta, verimliliği düşürmekte, iş gücü<br />
kayıplarına neden olmakta, üretimin durmasına, düzenleme ve<br />
gereksiz onarım çalışmasına, sorumlu olduğu müşteri ve toplum<br />
nezdinde itibar kaybına sebep olmaktadır. Çalışma yaşamı<br />
içinde yer alan mesleki riskler gerekli önlemler alındığı takdirde<br />
ortadan kaldırılabilir, sonuçları en asgari düzeye indirilebilir,<br />
tekrarlanmasının önüne geçilebilir. Bu nedenledir ki iş sağlığı ve<br />
güvenliği konusu tek yönlü düşünülmemeli, sadece işçiler için<br />
güvenli çalışma ortamının oluşturulması için yapılan düzenlemeler<br />
olarak ele alınmamalıdır. İş sağlığı ve güvenliği konusu<br />
aynı zamanda işvereni ve üretimi de ilgilendiren bir kavram olarak<br />
ele alınmalıdır. Günümüz rekabet ortamında birçok sorunla<br />
boğuşan sanayicilerimizin işletmelerinde, iş kazaları yaşanmaması,<br />
gereksiz verim, makine, malzeme ve ürün kayıplarına<br />
neden olunmaması, boşa giden bakım onarım çalışmalarına<br />
maruz kalınmaması ve itibar kaybına uğramaması için iş sağlığı<br />
ve güvenliği konusunun önemi tartışılmaz bir gerçektir. İşletmelerde<br />
kar oranları, maliyetler, hizmetin zamanında ulaştırılması<br />
mutlaka önemli ama daha önemli bir husus var ki o da insan<br />
hayatı... İşletmeler iş güvenliğine verdikleri önem mertebesinde<br />
hem personelinin güvenli bir ortamda verimli çalışmasını sağlamış<br />
olacak, hem de topluma güvenli bir hizmet sunarak sosyal<br />
sorumluluğun gereğini yerine getirmiş kurumsal itibarı yüksek<br />
olan şirketler arasında hak ettiği yeri alacaktır.<br />
KAYNAKÇA:<br />
• DOĞMUŞ Sunullah, “Doğalgaz İşletmeciliğinde İş Güvenliğinin Kurumsal<br />
İtibar ve Verimliliğe Katkısı-Yüksek Lisans Projesi-2009–İstanbul<br />
• DOĞMUŞ Sunullah, “Doğalgaz İşletmeciliğinde İş Güvenliği-Bildiri-INGAZ<br />
2005 1.Uluslararası Doğalgaz İşletmeciliği Ve Teknik Eğitim Sempozyumu<br />
29-31Mart 2005–İstanbul<br />
• DOĞMUŞ Sunullah,”Şirket Kültürü Ve Teknik Emniyet Bilinci”,İGDAŞ Bülteni,<br />
2002<br />
• Çalışma İstatistikleri, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Yayını<br />
• FİŞEK A. Gürhan, “İşçi Sağlığı İş Güvenliğinin Temel İlkeleri”, www.isguvenligi.net,<br />
Nisan 2002 • YILMAZ Gürbüz, “Kurumsal İtibar Yönetimi<br />
Ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk”, www.riskmed.com.tr,03.01.2009<br />
• ARGÜDEN Dr. Yılmaz, “Şirketlerin Toplumsal Sorumlulukları”, Dünya Gazetesi,<br />
01.02.2006<br />
• ÖZKILIÇ Özlem, “Verimlilik Artışı İçin İş Sağlığı Ve Güvenliği”, Bildiri,V. İş<br />
Sağlığı Ve Güvenliği Sempozyumu<br />
• DİNÇER Fethi, “İş Güvenliği Ve Verimlilik”, Madencilik Bülteni Sayı:41<br />
• BERKMAN Ümit, “Sosyal Sorumluluk, İş Ahlakı Gelişimi Ve Yakın Geleceği”,<br />
2002<br />
50 M‹MAR VE MÜHEND‹S
“Kaliteyi<br />
Hedef Değil,<br />
Temel Almak...”<br />
Osman Yılmaz Mahallesi İstanbul Caddesi İmdatbey Apt.<br />
No:37 Kat:2 Daire 3 Gebze / KOCAELI<br />
Tel : 0262 642 41 33 - 0262 641 43 12<br />
Fax : 0262 644 93 95<br />
www.yilpasinsaat.com.tr<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 24
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
YANMALAR, HAŞLANMALAR… İŞ<br />
YERİNDEKİ RİSKLER<br />
YANIK; TOPLUMDA ÖLÜMLERE, SAKATLIKLARA YOL AÇAN VE BÜYÜK MALİYETLER GETİREN BİR OLAYDIR.<br />
TÜRKİYE’DE YILLIK 1 MİLYON KİŞİNİN YANIKTAN ETKİLENDİĞİ SANILMAKTADIR. BUNLARIN 12-13 BİNİ HASTANE<br />
TEDAVİSİ GÖREBİLMEKTE VE BUNLARDAN 2 BİNİ ÖLMEKTEDİR (PROF. DR. ATAY ATABEY, HTTP://ATABEY.IPRAS.<br />
NET/YANIK/).<br />
Mesut UĞUR<br />
Mikroteknoloji<br />
Mühendisi<br />
Yanma insanoğluna en fazla acı veren travmalardan<br />
biridir. Başından yanma geçmeyenimiz<br />
yoktur. Kutsal kitaplar dahi günahkârların<br />
yanarak cezalandırılacağını haber vermektedir.<br />
Yanma acısını bilmemize rağmen acaba riskleri<br />
öngörüp önlemleri alıyor muyuz? Bu yazıda en<br />
azından dünyevi yanmalarla ilgili durumumuzu tespit<br />
edip nasıl davranmamız gerektiğini işleyeceğiz.<br />
4758 sayılı İş Kanunu her kurum yöneticisini iş güvenliği<br />
konusunda yükümlülük altına sokuyor. İlgili madde<br />
şu şekilde:<br />
BEŞİNCİ BÖLÜM<br />
İş Sağlığı ve Güvenliği<br />
İşverenlerin ve işçilerin yükümlülükleri<br />
Madde 77 - İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin<br />
sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak,<br />
araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş<br />
sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme<br />
uymakla yükümlüdürler.<br />
İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği<br />
önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri<br />
karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması<br />
gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları<br />
konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve<br />
güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar.<br />
Kanun maddeleri açık ve net olmasına rağmen<br />
açıklayıcı ve zorlayıcı yönetmelikler olmadığı sürece<br />
kurum ve kişiler içinde Silverdin yanık kremi<br />
bulunan en basit bir ilkyardım çantasıyla kanuna<br />
uyduklarını sanmaktadır. Hâlbuki durum hiçte öyle<br />
olmadığını örneklerimizde göreceksiniz. Açıklayıcı<br />
ve zorlayıcı yönetmeliklerden kastımızı bir örnekle<br />
açıklayalım. Her işyerinde yangın tehlikesi vardır,<br />
iş yeri açma ruhsatı veren kurum, iş yerine uygun<br />
boyutta yangın tüpü bulundurulup bulundurulmadığını,<br />
yangın tüpünün miadının dolup dolmadığını<br />
kontrol eder. Yukarıdaki kanun maddesinde geçmemesine<br />
rağmen yönetmeliklerde açıkça yangın<br />
söndürme tüpü bulundurma zorunluluğu olduğu<br />
için kontrol listesinde vardır. Yangın tüpü olmayan<br />
faaliyete başlatılmaz. Birçok iş kolunda yangın<br />
söndürme sistemi zorunlu olarak yaptırılmaktadır.<br />
Örneğin bir otel, hastane, büyük ofis binalarında<br />
yangın söndürme tertibatının yanında yangın<br />
algılayıcı duman dedektörleri zorunludur. Tüm bu<br />
önlemler yangın riskini, hasarları ve can kayıpları<br />
azaltmak içindir.<br />
İNSANLARIN İŞ YERİNDE YANMA RİSKİ YANGIN<br />
ÇIKMA RİSKİNDEN DAHA MI AZDIR?<br />
Kendimize bu soruyu sorduğumuzda insanlar neden<br />
yansın ki dikkat ederler diyebiliriz. Bir iş yerinde<br />
sadece keyfimiz ve beslenmemiz için içtiğimiz sıcak<br />
içecekler ve sıcak yemekler dahi başlı başına yanma<br />
riskinin varlığını göstermektedir. (Bknz.Resim1)<br />
Hiçbir ısıl işlem olmayan işletmelerde dahi görüldüğü<br />
gibi yanık riski vardır. Elektrikli aletlerin kabloları<br />
ve prizleri ayrıca yangın riski kadar bir insanda<br />
yanma riski de oluşturur. Acaba yanma risklerine<br />
karşı hazırlıklı mıyız? Bu soru aklımızdan çıkmamalı.<br />
Son 7 yılda yaptığımız gözlemler yanma riskinin<br />
52 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Resim 1 : İşyerlerinde yanma riskleri ve basit sıcak su yanığı<br />
göz ardı edildiği kanısını bizde uyandırdığı için böyle<br />
bir yazı yazma ihtiyacı hasıl oldu. İnsanlarımız hep<br />
yanınca çaresine bakarız, doktora, sağlık kurumuna<br />
gideriz şeklinde düşünmektedir. Ne işveren gerekli<br />
yanık ilkyardım malzemesi bulundurmakta ne de<br />
işçisi bu konuda eğitim almış durumda.<br />
Bazı işverenler iş güvenliği firmalarından profesyonel<br />
destek aldıklarını söylemektedir. Gerçekten<br />
sektör hızla büyümekte, özellikle kurumsallaşmış<br />
firmalar bu konuda çalışanlarını ilkyardım kurslarına<br />
göndermektedir. Bu tür kurslara katılan<br />
firmaların çalışanlarına zaman zaman yanık ilkyardımında<br />
neler öğretildiğini sormaktayım. Aldığım<br />
cevaplar bizi tatmin etmemektedir, hatta bazen hayrete<br />
düşürmektedir. Acil travma kitaplarında yanık<br />
ilkyardımı konusunda anlatılan eski kavramlar veya<br />
bir hastane yanık hasarı oluştuktan sonra yapılması<br />
gerekenler öğretilmektedir. Halbuki öğretilmesi<br />
gereken yanık hasarının nasıl engelleneceği<br />
olmalıdır. Yapılan iş nedeniyle yanma risklerinin<br />
yüksek olduğu iş dalları vardır. Isıl işlemler, elektrik<br />
ve asitler yanma riskini artıran en önemli faktörlerdir.<br />
Bu iş yerlerinde olan yanma kazaları ölümcül<br />
olabilmektedir.(Bknz.Resim1) Yangın güvenlik<br />
önlemleriyle yanma riskleri azaltılsa da sıfırlanamaz.<br />
Kabaca sıralarsak yemek sektöründe, otel ve<br />
lokantalarda çalışanlar sıcak kaplar, sıcak sıvılar,<br />
buhar, yağ sıçramaları veya dökülmeleriyle yanabilirler.<br />
Demir çelik, döküm, alüminyum, tersanecilik,<br />
her türlü kaynak işleri gibi metal sektörü cam ve<br />
seramik gibi ısıl işlemlerin olduğu sektörler çimento<br />
gibi toprağın pişirildiği ve yüzlerce derecelik toz<br />
partiküllerinin havayla taşındığı sektörler alkali<br />
ve asit yanıkları, kolay parlayıcı ve yanıcı kimyasallar<br />
nedeniyle kimya sektörü bir çok pişirme<br />
ve sterilizasyon prosesinin olduğu gıda sektörü<br />
basınçlı kazanlarda boyamaların yapıldığı, alkali<br />
ve asit kimyasallarının kullanıldığı tekstil sektörü<br />
kızgın preslerin kullanıldığı ağaç sektörü yüksek<br />
sıcaklıkta ve basınçta buharların kullanıldığı termik<br />
elektrik santralleri yanma risklerinin yüksek<br />
olduğu sektörlerdir. Topluma yanık merkezlerinin<br />
az olduğu bilgisi pompalanırken, yanık ilkyardımındaki<br />
eksiklikler hiç gün yüzüne çıkarılmamaktadır.<br />
Tuzla tersanelerinde meydana gelen ölümcül yanık<br />
kazalarından sonra Gemi İnşa Sanayicileri Birliği<br />
(GİSBİR) hemen içinde yanık merkezi olan bir hastane<br />
açmaya çabalamıştır. Aynı şekilde ülkemizin en<br />
yüksek kapasiteli çimento fabrikalarından birisinde<br />
ölümcül bir yanma vakıası olduktan sonra firma bir<br />
üniversite hastanesine yanık merkezi kurdurmak<br />
için 1 milyon dolar bağışlamıştır. Ne tersanelerin<br />
çoğunda ne bahsi geçen çimento fabrikasında<br />
akut yanıkta kullanılacak, pişmeyi ve doku hasarını<br />
engelleyecek hidrojel yanık örtüleri bulundurulmamıştır.<br />
Termal kazaya maruz kalan kişi hastaneye<br />
ulaşana kadar doku harabiyetinin büyümesi<br />
nedeniyle kaybedilmiştir. Bazen kurumlar bu tür<br />
küçük yatırımları masraf olarak gördükleri için alım<br />
yapmamaktadır, bazı durumlarda ise kurum hekimlerinin<br />
konu hakkındaki bilgisizliği, eksikliği ölümcül<br />
Kanun<br />
maddeleri<br />
açık ve net<br />
olmasına<br />
rağmen<br />
açıklayıcı<br />
ve zorlayıcı<br />
yönetmelikler<br />
olmadığı<br />
sürece<br />
kurum ve<br />
kişiler içinde<br />
Silverdin yanık<br />
kremi bulunan<br />
en basit bir<br />
ilk yardım<br />
çantasıyla<br />
kanuna<br />
uyduklarını<br />
sanmaktadırlar.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 53
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
Resim 2 : Doğru yapılan yanık ilk yardımı<br />
Akut safhada<br />
yapılması<br />
gereken biriken<br />
ısının deriden<br />
mümkün<br />
olduğu kadar<br />
hızlı şekilde<br />
uzaklaştırılmasıdır.<br />
Bu soğutma<br />
işlemidir.<br />
Soğutma<br />
sayesinde<br />
yanığın derin<br />
dokulara doğru<br />
yayılmasını<br />
engellemiş<br />
oluruz.<br />
kazalara sebep olmaktadır. Kurum kararı hekime<br />
bırakmaktadır. Kurum hekimi ben bu malzemeyi<br />
bilmiyorum, önce numune verin deneyeyim dediği<br />
zaman verilen numuneyi deneyemeden, numunenin<br />
yetmediği büyük kazalar neticesinde ölümler olabilmektedir.<br />
Kurum hekimleri için de sürekli eğitim<br />
zaruridir. Yanma kazalarında trajikomik bir vakıa<br />
hastanede olan yanıklarıdır. Ameliyat esnasında<br />
hastada ısı kaybı olmaktadır. Isı kaybını engellemek<br />
için ameliyat masasının üstüne ısıtıcı blanket konulmaktadır.<br />
Babası da doktor olan 3 yaşındaki Ceren<br />
bir omurilik ameliyatında 3’cü derece yanmıştır.<br />
Babasının verdiği hukuk savaşı Ameliyathanelerde<br />
blanket yanmaları, koter yanmaları, etüv yanmaları<br />
riskleri olmasına rağmen kullanılacak hiçbir yanık<br />
ilk yardım malzemesi yoktur. Risk ya yok sayılmakta<br />
veya küçümsenmektedir.<br />
YANIK NEDİR?<br />
• Yanık; Isı, elektrik, kimyasal madde veya radyasyon<br />
etkisi ile deri bütünlüğünün bozulması demektir.<br />
• Termal travma temel mekanizması yükselen ısı<br />
ile hücrenin tam veya kısmen harabiyetidir. Hasar<br />
derinliği sıcaklığa ve süreye bağlıdır. Örneğin: 82 °C<br />
1 saniyede tam kat deri yanığı yapar.<br />
Yanıklarla ilgili ilk yardım konularının anlatıldığı<br />
kitaplara bakınca yanığın akut safhası ya kısa olarak<br />
geçiştirilmekte yada en sonlarda anlatılmaktadır.<br />
İnsan derisi kötü bir iletkendir. Termik hasarın<br />
boyutuna göre 100 °C ila 2000 °C deriye etki edebilir.<br />
Kritik sıcaklık 50 °C dir. Derinin ısısının bu sıcaklığın<br />
altına kendi kendine düşmesi saatlerce sürebilir.<br />
Yanmayı yapan sebep ortadan kaldırılmış olsa bile<br />
doku hasarı derinlere doğru ilerlemeye devam eder.<br />
Jackson yanığı bölgelere (Zone) ayırarak yanığı aşağıdaki<br />
resimdeki gibi açıklamıştır<br />
Koagulasyon zonu nekrozun oluştuğu bölgedir. Staz<br />
zonu doku harabiyetinin devam ettiği bölgedir. Hiperemi<br />
zonu ise hafif veya yüzeysel doku hasarının<br />
başladığı bölgedir. Akut yanık ilk yardımında hedef<br />
koagülasyon zonu engellemektir, eğer koagülasyon<br />
zonu oluştuysa bunun büyümesini engellemek aynı<br />
zamanda staz zonunu da kurtarmak olmalıdır. O<br />
nedenle yanık erken safhada hızlıca soğutularak<br />
yanma prosesi durdurulmalıdır.<br />
Yanmaların dereceleri:<br />
Yanmalar derecelendirilirler. Dereceler yanığın<br />
dokuda yarattığı hasarın derinliğine göre derecelendirilir<br />
1’ci derece yanıklar<br />
Semptomları:Kızarıklık, morarma, gerginlik hissi,<br />
ağrı<br />
Doku hasarı: Yanma sadece üst deriyle sınırlıdır.<br />
2’ci derece Yanıklar<br />
Semptomları:Kızarıklık, su toplama, şiddetli ağrı<br />
Doku hasarı: Yanma üst deride ve alt deride olur. Kıl<br />
kökleri, ter gözenekleri ve sinir uçları çalışır durumdadır.<br />
Bu yüzde 2’ci derece yanıklar çok acı verirler.<br />
İyileşme: Deri hasarı kalmaz. Fakat lekelenmeler<br />
kalabilir.<br />
3’cü derece yanıklar<br />
Semptomları:Yanık yarası ya beyaz görünür veyahut<br />
siyah kömürleşmiş şekildedir. 3’cü derecede<br />
yanıklarda sinirlerde yandığı için acı hissedilmez.<br />
Kanamada olmaz. Çünkü damarlarda yanmışlardır.<br />
Doku hasarları: Derinlemesine derinin bütün katmanları<br />
yağ dokusuna kadar hasar görür. Kıl kökleri<br />
terleme gözenekleri dokunma duyusu ve acı<br />
54 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Resim 3 : Üçüncü derece yanıklara hidrojelli örtüyle doğru yanık ilk yardımı<br />
algılayan sinirler hasar görmüşlerdir.<br />
İyileşme:İyileşirken derin izler olan buruşuk bir deri oluşur.<br />
Eklem yerlerinde ise eklemlerin hareketini kısacak kadar büzülmeler<br />
meydana gelir.<br />
YANMALAR... NASIL MÜDAHALE ETMELİYİZ? Yanma sebebini<br />
hemen durdurun!<br />
• Termik yanmalar: Elbiselerdeki yanmaları söndürün.<br />
• Elektrik yanıkları: Kazazedeyi elektrikten kurtarın.<br />
• Kimyasal yanıklar: Yakan kimyasalı nötralize edin (bol suyla<br />
yıkayınız).<br />
Hemen soğutun, soğutun ve tekrar soğutun<br />
• Akut yanıkları soğutmak için hidrojel emdirilmiş örtü veya temiz<br />
su veya kullanın.<br />
• Yanık bölgesini 20-30 dakika soğutun<br />
Deri kötü bir iletkendir. Isıyı biriktirir. Biriken ısı hücrelerin harabiyetine<br />
neden yolur. Yani pişme olayı olur. Akut safhada yanan<br />
yere alüminyum yanık battaniyesi örtersek dokunun daha hızlı<br />
pişmesine sebep oluruz. Hepimizin bildiği gibi ağzı kapalı tencerede<br />
yemek açık olanına göre daha hızlı pişer. Akut safhada<br />
yapılması gereken biriken ısının deriden mümkün olduğu kadar<br />
hızlı şekilde uzaklaştırılmasıdır. Bu soğutma işlemidir. Soğutma<br />
sayesinde yanığın derin dokulara doğru yayılmasını engellemiş<br />
oluruz. Resim 2 de yanan yüzeye akut safhada hidrojele bandırılmış<br />
örtü ile soğutma uygulanmıştır. Görüldüğü gibi hidrojel<br />
örtünün altındaki yanık kızarıklığı yok olmuşken örtünün temas<br />
etmediği yerlerde kızarıklık kalmıştır.<br />
Soğutma aynı zamanda aneljezik bir etki yaparak acı ve ağrıyı da<br />
alacaktır. Resim 3 de görüldüğü gibi 3’cü derece yanıkta çeşme<br />
suyu uygulayamayız. Çünkü yüksek enfeksiyon riski vardır. Ayrıca<br />
ortadaki resimdeki hastanın yüzünü 30 dakika suya daldırmamız<br />
imkansızdır. Boğulabilir.<br />
Peki soğutma için ne kullanmalıyız? Son zamanlarda su jel<br />
şekline getirilerek taşıcıcı bir örtüye emdirilmiştir. Bu örtülere<br />
hidrojele bandırılmış örtü demekteyiz. Bu örtülerin soğutma yani<br />
ısı emme kapasitesi sudan 5 kat daha fazladır. Ayrıca bu örtüler<br />
tıbbi cihaz yönetmeliğine göre Klass IIb steril ürünlerdir. Doğrudan<br />
açık yaraya örtülmektedir. Örtüler sayesinde açık yaralarda<br />
enfeksiyon riski de ortadan kalkmış olmaktadır. Yanık merkezleri,<br />
hastane acilleri ve il sağlık müdürlükleri 112 Acil ambulansları<br />
hidrojel yanık örtüleri akut yanık safhasında başarı ile kullanılmaktadır.<br />
Eğer bu örtüler yanmanın olduğu işletmede bulunursa<br />
ve kullanılırsa yanık travması engellenebilir ve kazazedenin hayatı<br />
kurtulabilir. Unutmayalım ki kazazedenin yanık merkezine veya<br />
hastane aciline götürülmesi uzun sürebilir. Her geçen dakikada<br />
yanma devam ettiği için doku hasarı büyüyebilir.<br />
Önemli! Yapışmamış giysileri çıkarın<br />
• Soğutmadan önce yanık yarasına yapışmamış giy- sileri çıkarınız<br />
• Yanık nedeni parmak ve ellerde şişme oluşabileceğinden yüzük,<br />
saat vb. gibi maddeler<br />
çıkarılmalıdır<br />
Önemli! Yanık yarasını steril örtüyle örtünüz<br />
• Yanık alanı enfeksiyonlar açısından ciddi bir risk yaratmaktadır.<br />
• Yanık yarasını steril hidrojel emdirilmiş örtü veya temiz bez ile<br />
örterek hastaneye gidiniz. Kesinlikle pamuk kullanmayınız.<br />
• Yanık yerini basınç ve sürtünmeden korumak gereklidir. Bu<br />
nedenle yanık yerinin üzerine çok sıkı bandaj uygulayın.<br />
Yanıkta asla yapılmayacaklar!<br />
• Yaraya yapışmış giysi ve eşyaları koparıp almaya çalışmayın.<br />
• Buz yada buzlu su kullanmayın<br />
• Yanık yerine asla yağ, krem, diş macunu, kolonya, pudra gibi<br />
maddeler uygulanmamalıdır.<br />
• Eğer yanık yerinde üzerinde içi sıvı dolu küçük kesecikler (veziküller)<br />
oluşmuşsa bunları kesinlikle ellemeyin ve patlatmayın.<br />
• Yanık nedeni parmak ve ellerde şişme oluşabileceğinden yüzük,<br />
saat vb. gibi maddeler<br />
çıkarılmalıdır.<br />
DİKKAT!<br />
2’ci ve 3’cü derece yanıklar ve yüzdeki, ellerdeki, eklemlerdeki,<br />
cinsel organlardaki az miktarda yanıklar mutlaka doktora gösterilmeli,<br />
doktor tarafından takip edilmeli ve tedavi edilmelidir.<br />
Çocuklar ve yaşlı insanlar yanmalardan daha çok<br />
etkilenirler. Yanma durumlarında ilkyardım yukarıda anlatıldığı<br />
şekilde yapılsa, birçok ölümlü durumun önüne geçilebilir. Kazazede<br />
yanık merkezine veya hastaneye sevk edilse bile çok kısa<br />
sürede iyileşir ve taburcu olur, yara ve yanık izleri kalmaz. Yüksek<br />
yanık tedavi masraflarından kurtulmuş olunur. Bu yazımızı<br />
okuyanların yanma risklerini daha iyi belirleyeceğini ve gerekli<br />
malzemeyi bulunduracağını umuyoruz.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 55
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
İŞE BAĞLI KAS İSKELET<br />
HASTALIKLARI VE ERGONOMİ<br />
İŞE BAĞLI KAS İSKELET RAHATSIZLIKLARI, DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE, HEM YAŞAM VE ÇALIŞMA KALİTESİNİ<br />
DÜŞÜRMEYE VE HEM DE MALİ GİDERLERLE SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR. BU HASTALIKLARLA MÜCADELEDE<br />
ERGONOMİ, YÖNETİCİLERİN FAYDALANMASI GEREKEN BELKİ DE TEK ETKİLİ YÖNTEMDİR. ERGONOMİ<br />
PRENSİPLERİNE GÖRE TASARLANAN İŞLER VE ÇALIŞMA KOŞULLARI, VERİMLİLİK, KALİTE VE SAĞLIK-GÜVENLİK<br />
ÜÇGENİNİ EŞZAMANLI OLARAK SAĞLAYACAK BİR ORTAM OLUŞTURUR.<br />
Doç.Dr.Mahmut<br />
EKŞİOĞLU<br />
Endüstri Mühendisliği<br />
Bölümü, Boğaziçi<br />
Üniversitesi<br />
İşebağlı kas iskelet hastalıkları (İKİH), yalnızca<br />
ülkemizde değil fakat bütün dünyada çalışan ve<br />
genel nüfus arasında sıklıkla görülmekte olup<br />
bireyler, işletmeler ve toplum üzerinde ciddi sağlık,<br />
sosyal ve ekonomik etkiler oluşturmaktadırlar.<br />
2005 yılında, 31 Avrupa ülkesinde yapılan bir araştırmaya<br />
göre işçilerin yüzde 25´i bel, yüzde 23´ü<br />
ise kas ağrılarından şikâyetçi oldular [1]. Bu araştırmanın<br />
bu ülkelerdeki 235 milyon işçiyi kapsadığı<br />
düşünülürse, Avrupa´da yaklaşık 60 milyon işçi bu<br />
rahatsızlıklardan muzdarip durumdaydı. ABD´de<br />
ise İKİH 2007 yılında iş kaybına neden olan bütün<br />
işyeri yaralanmalarının yüzde 30´unu oluşturuyordu<br />
[2]. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine<br />
göre dünyada her yıl yaklaşık 2.3 milyon işçi iş<br />
kazası veya meslek hastalıkları sonucu ölmekte ve<br />
dünya genelinde, her yıl 337 milyon iş kazası ve 160<br />
milyon meslek hastalığı vuku bulmaktadır [3]. Bu<br />
kaza ve hastalıkların çoğu gelişmemiş ve ülkemizin<br />
de yer aldığı gelişmekte olan ülkelerde meydana<br />
gelmektedirler. T.C. Sosyal Güvenlik Kurumu 2006<br />
yılı istatistiklerine göre 1601’i ölümle sonuçlanan 79<br />
bin iş kazası ve 574 meslek hastalığı olayı meydana<br />
gelmiştir. Aynı yıl içinde, bu kaza ve hastalıklar<br />
sonucu 1 milyon 895 bin işgünü kaybedildi [4]. Bunlar<br />
sadece rapor edilenlerdir ve kayıt dışı işletmeler<br />
düşünülürse, durumun vahameti iyice ortaya çıkar.<br />
İş hastalıklarının neden olduğu maliyet A.B.D.’de<br />
2000 yılında yaklaşık 155 milyar dolar olarak hesaplandı<br />
[5]. Bu miktar A.B.D.’nin GSMH’nin yüzde<br />
3’üne karşılık gelir. A.B.D. nüfusuyla Türkiye nüfusunu<br />
oranlarsak, kabaca, Türkiye’de bu maliyet 35<br />
milyar dolar civarında tahmin edilebilir. Bu israfın<br />
önlenerek, hem şirketler ve hem de ülke bazında,<br />
ulusal ekonomiye kazandırılması ve işçilerin<br />
´insanca´ çalışma şartlarına kavuşturulmasının<br />
gerekliliği ortadadır. Bunun bütün dünyada kabul<br />
görmüş bilimsel ve etkili yöntemi, ergonomi programlarının<br />
ciddi şekilde şirketler tarafından uygulanmasıdır<br />
[6, 7, 8, 9].<br />
1. İşe Bağlı Kas İskelet Hastalıkları<br />
İKİH, iş sisteminde çalışanı zorlayan faktörlerin ve<br />
çalışma şartlarının neden olduğu veya semptomlarını<br />
artırdığı kaslar, tendonlar, ligamentler, eklemler,<br />
sinirler, kemikler, kıkırdaklar, diskler veya yerel<br />
kan dolaşımı gibi vücut yapılarının yaralanma ve<br />
hastalanmalarıdır. Bu hastalıklar ani bir olayla (aküt<br />
travma), umumiyetle de yavaş yavaş, haftalar, aylar<br />
veya yıllar sonra mikro yaralanmaların (travma)<br />
birikmesi (cumulative trauma-birikimsel travma)<br />
sonucu meydana gelirler. Örneğin, bir bel problemi<br />
ani olarak bir düşme neticesinde meydana gelebileceği<br />
gibi haftalar, aylar veya yıllar boyunca kötü<br />
vücut duruşlarında tekrarlı olarak yük kaldırma<br />
sonucu da meydana gelebilir (Şekil 1). Daha çok<br />
kol, omuz ve bel ve daha az olarak da bacak bölgelerinde<br />
görülen İKİH`nın çoğu birikimseldir (Şekil<br />
2). Bu hastalıklar, işe bağlı faktörler yanında iş dışı<br />
aktiviteler (ör. hastalıklar, hobiler, spor aktiviteleri,<br />
vb.) veya bireysel nedenlerle (ör. yaş, cinsiyet, hastalık)<br />
de meydana gelebilirler. Onlarca kas iskelet<br />
hastalığı mevcuttur ve en sık görülen İKİH’na örnek<br />
olarak bel fıtığı, karpal tünel sendromu, tendinitis ve<br />
gergin boyun sendromunu verebiliriz [6, 7, 10, 11].<br />
İKİH umumiyetle kendilerini basit rahatsızlık hissi,<br />
ağrı, uyuşma, karıncalanma, yanma, şişme, renk<br />
değişimi kasılma ve ilgili organda hareket ve kuvvet<br />
kaybı olarak gösterir. Erken teşhis edilmeyip önlem<br />
alınmadığı taktirde, ilgili organda kalıcı fonksiyon<br />
kaybına (engelliliğe) neden olup işçinin yaşam kalitesini<br />
azaltarak çalışamaz duruma getirir.<br />
56 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Şekil 1. Bel fıtığı oluşum süreci: (a) normal durum,<br />
(b) aşırı yükler altında diskin zamanla deforme olup<br />
sinire baskı yapması, (c) diskin çatlaması sonucu<br />
disk sıvısının dışarıya akıp sinire baskı yapması<br />
(bel fıtığı: herniated disk)<br />
Şekil 2. İKİH`lerin sıklıkla görüldüğü<br />
2. Risk Faktörleri<br />
İKİH, genellikle, çalışma şartlarının ve iş yüklerinin<br />
çalışanların kapasite ve limitlerini aşması sonucu<br />
oluşur. Hatalı tasarımlı iş süreçleri, ekipman/<br />
makina/aletler/iş istasyonları ve iş ortamları ile iş<br />
organizasyonu, çalışanların iş yüklerini artırıp aşırı<br />
zorlanmalarına neden olan başlıca faktörlerdir. Son<br />
safhasında engelliliğe kadar götürebilen birikimsel<br />
İKİH’nın izlediği fizyolojik süreci ve katkıda bulanan<br />
faktörleri gösteren konsep model Şekil 3´de<br />
görülmektedir [7]. İKİH´nın ana nedeni ağır fiziksel<br />
çalışma koşulları olmakla birlikte, organizasyonel<br />
ve psikososyal faktörler de dikkate alınmalıdır [7].<br />
• Çalışma temposu (hızı, tekrarı, sıklığı) - çalışma<br />
temposu özellikle şu işler için kaygılandırıcıdır:<br />
Montaj, ayırma (sıralama) işleri, malzeme yükleme<br />
veya indirme, malzeme sayma (envanter), ürün<br />
depolama/stoklama/raflama, telefon pazarlamacılığı,<br />
müşteri hizmetleri, paketleme, el aleti kullanımı,<br />
bilgisayar programcılığı ve bilgisayar kullanımı<br />
gerektiren işler.<br />
• Aşırı kuvvet/tork uygulamak - aşırı el ve parmak<br />
sıkma (kavrama) veya döndürme kuvveti uygulayarak<br />
çalışmak; ağır kaldırmak/taşımak/itmek/<br />
çekmek; dengesiz ve kaygan yükleri kaldırmak ve<br />
taşımak.<br />
• Statik ve hatalı vücut duruşları (nötral olmayan<br />
veya doğal olmayan duruşlar eklemlerin dinlenik<br />
olmayan açılarına karşılık gelen) - uzun süre aynı<br />
ve özellikle hatalı, duruşta çalışmak (statik duruş);<br />
ellerle uzun süreli olarak başüstü veya dirsekler<br />
omuz yukarısındayken çalışmak; uzun süre boyun<br />
eğikken çalışmak; çömelerek veya diz bükük çalışmak;<br />
bel bükük veya burkulmuş olarak çalışmak<br />
veya yük kaldırmak; bilekler, dizler, kalçalar veya<br />
omuzlar bükük veya burkulmuş olarak tekrarlı veya<br />
aralıksız olarak çalışmak.<br />
• Titreşimler (ivme ve frekans değerlerine bağlı olarak)<br />
-el ve vücudun alet ve araçlardan gelen tehlikeli<br />
titreşimlere maruz kalınması (ör. güçle çalışan el<br />
aletleri, forklift, traktör ve tır vb., araçlardan gelen<br />
titreşimlere uzun süre maruz kalmak).<br />
• Mekanik temas basıncı (birim yüzeye gelen kuvvetin<br />
değerine bağlı olarak) - tekrarlı olarak yumuşak<br />
vücut dokularının sert ve keskin objelerle teması<br />
(ör.; masa kenarı, keskin kenarlı iş parçaları, vb.)<br />
• Yetersiz dinlenmek – aşırı yorgun olarak çalışmaya<br />
devam etmek veya yeterli dinlenemeden çalışmaya<br />
devam etmek (dinlenme molalarının iş yüküne<br />
uygun olmaması)<br />
• Soğukta çalışmak -fizyolojik değişimlere neden<br />
olarak çalışma kapasitesini azaltıp riskleri artırır.<br />
• Bireysel özellikler - cinsiyet, yaş, fiziksel durum,<br />
genetik, çalışma metodu (sağlıkça zayıf işçiler,<br />
kadınlar ve yaşlılar daha fazla risk altında)<br />
• İş organizasyonu, psikososyal faktörler ve zihinsel<br />
stres – işletmede bir iş güvenliği kültürünün<br />
eksikliği, iş gereklerinin iş organizasyonu tarafından<br />
etkilenmesi (işin belirli bir zamanda bitirilme zorunluluğunun<br />
yarattığı zaman baskısı, vb.), işçinin işiyle<br />
ilgili kararlarda söz sahibi olmaması, amir ve iş<br />
arkadaşlarından sosyal destek alamama, iş memnuniyetsizliği,<br />
iş dışı sorunlar, vb. faktörler zihinsel<br />
stresi artırıp davranışları olumsuz etkileyerek işin<br />
doğru metotla yapılmamasına neden olur ve KİH<br />
riskini artırırlar.<br />
Bu riskler, maruz kalma süresi, maruz kalma sıklığı/tekrarı,<br />
riskin seviyesi/yoğunluğu ve birden fazla<br />
riskin mevcudiyetine bağlı olarak İKİH olasılığını<br />
artırırlar.<br />
“İşe bağlı<br />
kas iskelet<br />
rahatsızlıkları,<br />
dünyada ve<br />
ülkemizde,<br />
hem yaşam<br />
ve çalışma<br />
kalitesini<br />
düşürmeye ve<br />
hem de mali<br />
giderlerle<br />
sorun olmaya<br />
devam<br />
ediyor. Bu<br />
hastalıklarla<br />
mücadelede<br />
ergonomi,<br />
yöneticilerin<br />
faydalanması<br />
gereken belki<br />
de tek etkili<br />
yöntemdir.”<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 57
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
3. Ergonomik Yaklaşımlarla İKİH’nı Önleme<br />
Ergonomiyi, kapsamı çok geniş olmakla birlikte, çalışma hayatı<br />
açısından, ´insan-iş sistemi etkileşimini bilimsel olarak araştırarak<br />
bu sistemleri insanın fiziksel ve zihinsel kabiliyet ve sınırlarına<br />
uygun tasarlamayı amaçlayan çok disiplinli bir mühendislik<br />
ve uygulamalı bilim dalıdır, diye tanımlayabiliriz. İKİH´nı<br />
önlemede yöntemler geliştirip uygulamak ve bu yöntemlere<br />
araştırmalarla bilimsel temel oluşturmak sorumluluğu ergonominindir.<br />
Gerçekte, riskleri azaltacak kabul edilebilir güvenli<br />
iş yükü ve iş ortamı limitlerinin belirlenmesi (çalışma temposu,<br />
uygulanan kuvvet-tork seviyesi, kaldırılan yükün ağırlığı, birim<br />
zamanda harcanan enerji, optimal iş süreçleri, iş istasyonu/alet/<br />
ekipman/makina boyutları ve özellikleri, gürültü, iklim ve aydınlatma<br />
seviyelerinin ne olması gerektiği, vb.) genelde ergonomik<br />
araştırmalar sonucu elde edilir. İş ve iş ortamının bu limitlere<br />
göre tasarlanması da ergonomi ile uğraşanların işidir.<br />
KİH´nı önlemede mantıksal yaklaşım risk faktörlerinin azaltılması<br />
veya ortadan kaldırılmasıdır. İlk adım olarak riskler belirlendikten<br />
ve bu risklerin iş süreçlerinde neden var olduğu sorusu<br />
yanıtlandıktan sonra risklerin azaltılması veya yok edilmesi<br />
için çözümler üretmek bir sonraki adımdır. Risklerin azaltılması<br />
veya ortadan kaldırılmasına yönelik ergonomik önlemleri üç ana<br />
grupta toplayabiliriz: (1) mühendislik, (2) yönetimsel ve (3) kişisel<br />
koruyucu ekipman. Bunlar arasında mühendislik önlemleri en<br />
etkili ve tercih edilen olmakla birlikte, gerektiğinde diğer önlemlerle<br />
birlikte kullanılması daha iyi sonuçlar verir [6, 7, 8, 9].<br />
4.1 Mühendislik önlemleri<br />
İKİH önleme ve kontrolde en etkili ve ilk tercih edilen bu yaklaşım,<br />
iş sistemlerinin, işgücünün biyomekaniksel, fizyolojik,<br />
antropometrik ve psikolojik kabiliyetlerine ve limitlerine göre<br />
tasarlamayı kapsar. Bu yaklaşıma şunları dahil edebiliriz. İş<br />
yükünün belirlenmesi, iş istasyonu yerleşim planı, alet/ekipman/<br />
makinaların tasarımı, seçimi ve kullanımı, çalışma metodlarının<br />
ve iş süreçlerinin belirlenmesi, çevresel faktörlerin (gürültü,<br />
iklim, aydınlatma, vb.) uygun seviyelerde tutulması [6, 7, 8]. Bu<br />
önlemlere örnekler verelim:<br />
• İşe değer katmayan iş adımlarını ortadan kaldırarak veya azaltarak<br />
hem gereksiz eforu ortadan kaldırmak ve hem de işin daha<br />
çabuk yapılmasını sağlamak.<br />
• İşyükü parametrelerini (kuvvet-tork, tempo, yük ağırlığı, vb.)<br />
işçilerin kapasitelerindeki farklılığı (yani, düşük kapasiteli işçileri)<br />
hesaba katarak, işçilerin yaklaşık yüzde 90`ının risksiz yapabileceği<br />
seviyede tasarlamak. Böylece, işin daha etkili, kolayca ve<br />
daha fazla kişi tarafından yapılabilmesini sağlamak.<br />
• Yük kaldırma işlerinde, yükün kaldırıldığı ve konacağı yüksekliği,<br />
belden yatay mesafesini, dakikada kaldırma sıklığını,<br />
bel burkulma açısını, elle yükün sağlam tutulup tutulmadığını<br />
hesaba katarak güvenle kaldırılabilecek maksimum ağırlığı<br />
belirlemek. Kaldırılabilecek yükün ağırlığını artırmak için bahsedilen<br />
parametreleri optimize etmek. Böylece bu işlerin daha<br />
fazla kişi tarafından yapılmasını sağlayarak olası bel problemleri<br />
riskini azaltmak.<br />
• İş istasyonunun boyutlarını, kısa ve uzun boydaki işçilerin<br />
vücut ölçüleri ve erişim mesafelerini hesaba katarak tasarlayıp<br />
zorlanarak çalışmayı önleyerek eforu azaltıp verimliliği artırmak.<br />
• Montaj hattının yüksekliğini, uzun ve kısa boydaki işçilerin<br />
belden eğilmek veya yükseğe uzanmak zorunda kalarak hatalı<br />
duruşlarda çalışmak zorunda kalmayacakları yükseklikte tutmak<br />
için çözüm üretmek.<br />
4.2 Yönetim önlemleri<br />
İKİH önlemede şirket tüzük ve yönetmelikleri, prosedürleri,<br />
kuralları veya iş uygulamalarında yapılan değişiklikler olarak<br />
tanımlayabiliriz. Bu önlemler ekipman satın alma veya tasarım<br />
değişikliği gerektirmeden kolayca ve çabucak uygulanabilme<br />
avantajına sahip olmakla birlikte tehlikenin kaynağını ortadan<br />
kaldırmakta genellikle yetersizdirler. Mühendislik çözümleriyle<br />
birlikte uygulanmalı veya mühendislik önlemleri alınıncaya<br />
kadar geçici çözümler olarak düşünülmelidir. Bu önlemler<br />
genellikle aşağıdaki uygulamaları içerir [6, 7, 8, 13]:<br />
• İş sağlığı ve güvenliği kültürünün oluşturulması Çalışanların,<br />
çalıştıkları işletmede iş sağlığı ve güvenliğinin çok önemli olduğuna<br />
inanmaları onların potansiyel olarak daha güvenli çalışmalarına<br />
neden olarak İKİH’nı azaltacaktır. Bu amaca yönelik<br />
olarak, yöneticilerin iş sağlığı ve güvenliğinin şirket için önemini<br />
vurgulayan tüzük, prosedür ve uygulamalarla somut önlemler<br />
almaları bu açıdan önemlidir.<br />
58 M‹MAR VE MÜHEND‹S
• Çalışmaya ait uygulamalar: Ağır işlerde dinleme molalarının<br />
bir defada uzun verilmek yerine kısa fakat sıklıkla ve gerektiğinde<br />
ek molalar verilerek yorgunluğun kabul edilebilir seviyede<br />
tutulması, fazla mesailerin azaltılması, vardiya sisteminin<br />
kullanılmaması ve eğer kullanılmak zorunda kalınırsa, bunun<br />
ergonomik prensiplere göre yapılması, iş rotasyonu, iş sorumluluğunun<br />
genişletilmesi veya işlerin çeşitlendirilmesi ile can<br />
sıkıntısının azaltılarak motivasyonun artırılması; çalışma temposunun<br />
ayarlanması ve tercihen işçiye bırakılması.<br />
• Eğitim: İşçi, amir ve yöneticilerin sorumluluklarına uygun olarak<br />
aşağıdakilerden bir veya birkaçı hakkında eğitilmeleri: İKİH<br />
riskleri nelerdir ve doğuracakları sonuçlar; risklerden korunma<br />
yolları (stres ve zorlanmaları azaltacak doğru çalışma metotları<br />
ve doğru vücut duruşları; alet ve materyaller ile kişisel koruyucuların<br />
doğru kullanımı); semptomların erken rapor edilmesinin<br />
önemi; sağlık ve güvenlik aktivitelerine katılımın önemi ve katılımın<br />
ne şekilde olacağı.<br />
• İşe uygun işçinin seçimi ve yerleştirilmesi: Mevcut işçiler<br />
arasından işe en uygun işçinin seçimi. Örneğin, iş sıklıkla ve ağır<br />
yük kaldırmayı gerektiriyorsa, bunu yapabilecek işçilerin sağlık,<br />
kuvvet ve dayanıklılık testleri ile tespit edilip bu işlere verilmesi.<br />
Böylece işi yapamayacak kuvvet ve dayanıklılıktaki işçileri, olası<br />
bel vb. problemlerden korumak.<br />
• Psikososyal çevrenin iyileştirilmesi: işçilerin kendilerini ilgilendiren<br />
işlerde söz sahibi olabilmelerini, iş arkadaşları ve<br />
amirlerinden destek görmelerini sağlayacak psikososyal ortam<br />
oluşturulması vb.<br />
• Organize fiziki egzersizler: Haftada 3 kereden az olmamak<br />
şartıyla düzenli ve sıkı bir egzersiz programının oluşturulması,<br />
çalışanları daha fit kılarak İKİH riskinin azalmasına katkıda<br />
bulunabilir.<br />
4.3 Kişisel Koruyucu Ekipman<br />
Kişisel koruyucu ekipman (KKE) kullanma önlem yöntemi en az<br />
tercih edilmesi gereken yöntem olup geçici ve son çare olarak<br />
görülmelidir [6, 7, 8]. KKE nadiren risklerden tamamıyla korur<br />
ve iletişim, konfor, performans ve işçi tarafından tercih açılarından<br />
dezavantajlara sahiptirler. Burada amaç, risk teşkil eden<br />
durumu ortadan kaldırmak değil, işçi ile tehlike arz eden durum<br />
arasında engel koyarak maruz kalma seviyesini kabul edilebilir<br />
seviyede tutmaktır. Bu ekipmanlara örnek olarak gürültüden<br />
korunmak için kulak tıkaçları, titreşimlerden ve yaralanmalardan<br />
korunmak için uygun eldivenler, koruyucu gözlük, yüz koruyucu<br />
maske, gaz maskesi, kask, koruyucu ayakkabılar, koruyucu<br />
önlükler, vb. sayılabilir.<br />
4.4 Ergonomi Programı<br />
Yukarıda bahsedilen önlem yöntemlerinin işletmelerde bir ergonomi<br />
programı içinde uygulanması İKİH’leri önlemedeki başarıda<br />
çok önemlidir. Ergonomi programı, ergonomi ilkelerinin<br />
yapılanmış bir sistem içinde uygulanmasıdır [6]. Program, iş<br />
sağlığı ve güvenliği programının bir parçası olarak düşünülmelidir.<br />
Ergonomi programı problemlerin geçici olarak çözmek<br />
veya problem oluştuktan sonra reaksiyon vermek yerine, riskleri<br />
daha tehlike oluşturmadan belirleyip ortadan kaldırmaya yönelik<br />
planlı (proaktif) ileriye dönük bir yaklaşımı öngörür. Başarılı bir<br />
ergonomi programının oluşturulması ve uygulanması her şeyden<br />
önce en yüksek seviyedeki yöneticiden en alt seviyedeki işçiye<br />
kadar ilgili herkesin programa aktif olarak katılımını gerektirir<br />
(katılımcı yaklaşım). Bu programın oluşturulmasında şirketle<br />
birlikte, varsa, işçi sendikaları da önemli rol oynar. Şirket içinde<br />
programın sorumluluğunu alacak ve uygulamaya koyacak bir<br />
komite oluşturulmalı ve gerektiğinde ergonomi uzmanlarının<br />
görüş ve katkılarına da başvurulmalıdır.<br />
Yukarıda bahsettiğimiz ergonomi programı genellikle büyük<br />
şirketler için uygulanabilir olmakla birlikte, daha az maddi<br />
olanaklara sahip küçük işletmelerin de, kendi ölçülerine uygun<br />
benzer bir sistem içinde, belki, birkaç işletme bir araya gelip bir<br />
işletmeler grubu oluşturarak ilgili resmi kurumlar ve ergonomi<br />
uzmanlarından da teknik destek talep edip, riskleri önlemeye<br />
veya azaltmaya çalışmaları akla gelen yaklaşımlardan biri olabilir.<br />
5. Sonuç<br />
İşe bağlı kas iskelet rahatsızlıkları, dünyada ve ülkemizde, hem<br />
yaşam ve çalışma kalitesini düşürmeye ve hem de mali giderlerle<br />
sorun olmaya devam ediyor. Bu hastalıklarla mücadelede<br />
ergonomi, yöneticilerin faydalanması gereken belki de tek etkili<br />
yöntemdir. Ergonomi prensiplerine göre tasarlanan işler ve<br />
çalışma koşulları, verimlilik, kalite ve sağlık güvenlik üçgenini<br />
eşzamanlı olarak sağlayacak bir ortam sağlar. Aşırı yorgun ve<br />
stresli olmayan işçiler daha verimli çalışıp kaliteli ürün üretecekler<br />
ve hastalanmalara, yaralanmalara ve kazalara daha az<br />
meyilli olacaklardır. Bu sonuçtan da hem şirket, hem çalışan ve<br />
hem de ülke olarak kazançlı çıkacağız.<br />
Şunu da önemle vurgulamak gerekir: Yalnızca geleneksel<br />
anlamdaki endüstri ve hizmet sektörü değil, fakat inşaat, tarım,<br />
balıkçılık, ormancılık, et paketleme vb. sektörlerde çalışanlar<br />
da yüksek seviyede İKİH risklerine maruzdurlar ve önlemler bu<br />
sektörler için de ivedilikle araştırılmalı ve uygulanmalıdır. Ayrıca,<br />
kayıt dışı işletmelerin gün ışığına çıkarılmasıyla bu sorunların<br />
çözülmesi daha da kolaylaşacaktır.<br />
Kaynakça<br />
1. EuropeanFoundation for the Improvement of Living and Working Conditions,<br />
2007.<br />
2. U.S. Bureau of Labor statistics, 2008: http://www.bls.gov/opub/ted/2008/dec/<br />
wk1/art02.htm.<br />
3. Al-Tuwaijri, et al. Introductory report “beyond death and injuries: the ILO’s role<br />
in promoting safe and healthy jobs”. In: XVIII World Congress on Safety and Health<br />
at Work, June 2008, Seoul, Korea.<br />
4. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İş Sağlığı ve Güvenliği Ulusal Bilgi Ağı,<br />
2009. Sosyal Sigortalar Kurumu istatistikleri (1997-2006). http://osha.europa.eu/<br />
fop/turkey/tr/statistics<br />
5. Leigh, J.P., S. Markowitz, M.Fahs, and P. Landgrigan, 2000. Costs of Occupational<br />
Injuries and Illnesses, The University of Michigan Press, Ann Arbor.<br />
6. NIOSH, 1997. Elements of Ergonomics Programs. U.S. Department of Health and<br />
Human Services. DHHS (NIOSH) Pub. No. 97-117, Cincinnati, USA<br />
7. National Research Council of US , 1999. Work-Related Musculoskeletal Disorders<br />
National Academy Press, Washington DC.<br />
8. European Agency for Safety and Health at Work, 2008. Work-related musculoskeletal<br />
disorders: prevention report. Luxembourg: Office for Official Publications of<br />
the European Communities.<br />
9. Eksioglu, M., 2006. Küresel Şirketlerde Ergonomi Programlarıb–Bir İnceleme.<br />
12. Ulusal Ergonomi Kongresi, Gazi Üniversitesi, Ankara.<br />
10. NIOSH, 1995. Cumulative Trauma Disorders in the Workplace. U.S. Department<br />
of Health and Human Services. Pub. No. 95-119.<br />
11. Bernard, B., 1997. Musculoskeletal Disorders and Workplace Factors. Cincinnati<br />
OH: National Institute for Occupational Safety and Health.<br />
12. Ekşioğlu, 2009. Ergonomi ve İnsan Faktörleri Mühendisliği, Ders Notları. Boğaziçi<br />
Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü.<br />
13. Ekşioğlu, 2010. Ergonomics in Management (Yönetimde Ergonomi), Ders Notları.<br />
Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 59
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
ÜLKEMİZ VE DÜNYADAKİ İŞ SAĞLIĞI<br />
VE GÜVENLİĞİNE GENEL BAKIŞ<br />
ÇALIŞANLARIMIZA VERDİĞİMİZ İNSANİ DEĞER VEYA ÇALIŞANLARIMIZIN KENDİLERİNE BİÇTİKLERİ DEĞER<br />
ÜLKELERİN, MİLLETLERİN GELİŞMİŞLİK MERTEBELERİ İLE DOĞRUDAN ALAKALIDIR. BU DEĞER DE ÇALIŞMA<br />
ORTAMLARININ VE ÇALIŞANIN İŞ SAĞLIĞI GÜVENLİĞİ İLE DOĞRU ORANTILIDIR.<br />
Osman ŞAHBAZ<br />
Makina Mühendisi<br />
Dengeli, disiplinli, planlı, programlı çalışmak<br />
ve üretmek zorundayız. Başka da çıkar yolumuz<br />
yok. Üretemeyen, yani komşularımızı<br />
görüyoruz.<br />
Onların haline düşmek istemiyorsak yapmamız<br />
gerekenler ortada, disiplinli, planlı ve programlı<br />
olarak verimli bir şekilde çok çalışmak.<br />
İşte Avrupa: mali, siyasi ve ekonomik olarak neredeyse<br />
tamamı sallanıyor. İtalya, Yunanistan, İspanya,<br />
Belçika ve Portekiz’in hali ortada. Hak etmedikleri<br />
lüksü, konforu yaşayarak, çalışmadan, üretmeden<br />
bugünlere geldiler. Bugünden sonra değerler<br />
ve mülkiyetler el değiştirecektir. Tabi bu da kolay<br />
olmayacaktır. Bir süreç gerekmektedir.<br />
Şayet millet olarak, ülke olarak bunlardan ders<br />
almazsak, Türkiye’nin de başındaki en büyük belanın<br />
bu olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.<br />
Ülkemizde gelecek dönemde senede 750 bin kişinin<br />
istihdam piyasasına girerken aş ve iş bulabilmelerinin<br />
yolu üretim ve ihracattan geçmektedir. Üretmeden<br />
hiçbir şeyi başaramayız.<br />
Bundan dolayı da üretimde liberal, rekabetçi, süreç<br />
yönetimi, stratejik planlama yapmalıyız. Gayet tabi<br />
dünya kalitesi ve standartlarının üzerinde üreterek<br />
bunu başarmalıyız.<br />
Türkiye’de kurumlar vergisinin yüzde 20’ye inmesi<br />
üretimi, üreticiyi ve istihdamı da rahatlatacaktır.<br />
Evet, bunlar olması gereken şeyler. İş kazaları ve<br />
meslek hastalıkları raporları istatistiklerinde dünya<br />
sıralamamız 3 iken, AB içinde bu 1’dir.<br />
Bu çok manidardır. İnsani değerlerimiz, bu kadar<br />
basit olmamalı. İşyerinde kişisel korunma ekipmanlarının<br />
kullanılmasına ve kullandırılmasına ciddi<br />
ehemmiyet vermeliyiz.<br />
Çalışma ortamında, kaza riskini, mesleki hastalıkları<br />
azaltma amaçlı hazırlanan güvenlik işaretleri de<br />
ihmal edilmemelidir.<br />
AB müzakere ve katılım süreci aslında teknik bir<br />
süreçtir. Teknik hazırlıkların da ciddi bir finansal<br />
boyutu olacaktır. Tabii olarak bunu da sistemin işleyişi<br />
gereği siyasetçilerimiz yönlendiriyor.<br />
Bir başka açıdan baktığımızda ise AB müzakerelerinin<br />
sürdürülüyor olması güzel, ancak üyelik tarihinin<br />
belli olmayışı, bununla birlikte teknik altyapıyı<br />
yapmaya istekli, şeffaf bir ülke ve sanayicimiz var.<br />
Ayrıca, üyelik tarihinin belli olması sanayicimiz için<br />
yeni yatırımların oluşması için heyecanla beklenilen<br />
bir süreçtir.<br />
Bu çalışma ortamı da girişimcilerimize, çalışanlarımıza<br />
ve devletimize ciddi görevler yüklemektedir.<br />
Kimsenin, Rabbimizin verdiği mukaddes canları<br />
gasp etmeye,<br />
ihmal ederek canını almaya hakkı yoktur. Görüyoruz<br />
ki, tedbirsiz ve tehlikeli davranışlar biraraya<br />
geldiğinde kazalar meydana gelmekte, can kayıpları<br />
ortaya çıkmaktadır.<br />
Kanunda var olan “ ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılacak<br />
işçilerin, işe alınmadan evvel, mesleki eğitime<br />
tabi tutulmaları zorunludur” ibaresi ve 6. maddede<br />
yer alan “ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılacak işçilerin,<br />
gerekli belgelere sahip olmaları ve bulundurmaları<br />
zorunludur“ ibaresi vardır. Sorulması gereken<br />
soru, “Bunlara işveren ve işçi ne kadar dikkat<br />
ediyor?” olmalıdır.<br />
Çalışanlarımıza verdiğimiz insani değer veya çalışanlarımızın<br />
kendilerine biçtikleri değer ülkelerin,<br />
milletlerin gelişmişlik mertebeleri ile doğrudan<br />
alakalıdır.<br />
Hz. Peygamber (sav) çalışanlardan bahsederken<br />
şöyle buyurmuştur: “ Onlara külfet yüklediğinizde<br />
yardım ediniz.“<br />
Türkiye’de milli yeterlilik sistemi kurulma çalışması<br />
henüz yeni yeni başlıyor. Böyle olunca, ömür boyu<br />
eğitim ve öğretim sürecinde, iş başında ve gidilen<br />
60 M‹MAR VE MÜHEND‹S
gelendirilememektedir. Aslında bu etkinlikler birçok<br />
sektörde ve işyerinin verdiği eğitimlerle bu tür<br />
belge ve diplomayı verebilecek seviyeye ulaşmıştır.<br />
İllaki Milli Eğitim Bakanlığı sertifikası olması mı<br />
gerekmektedir? Fabrikalarımızda çalışan mühendislerimiz,<br />
teknik elemanlar zaten eğitmen durumundadır.<br />
Fabrika yöneticilerimizin sanayiye yeni katılan gençlere,<br />
stajyerlere çalıştıkları süreyi belgeleyen sertifikaları<br />
rahatlıkla verebilmelidir.<br />
Zorunluluktan olsa gerek, bazı sektörlerde eğitim,<br />
beceri ve bilgilerini ve yetkinliklerini verilen bilgiler<br />
doğrultusunda aceleyle, zorunlu olarak belgelendirdiklerine<br />
şahit oluyoruz.<br />
Günümüz dünyasında ülkeler de aynı firmalar gibi,<br />
şirket gibi üretmeye çalışıyor ve yarışıyor. Aslında<br />
ulaşılmaya çalışılan gerçek şu ki günümüzde<br />
dünyada yaşanılan krize baktığımızda üretemeyen<br />
ülkeler krize girmekteler. Bunun için de her türlü<br />
kolaylığı, avantajı, inovatif bilgiyi ülkemize transfer<br />
etmeliyiz ki çalışanlarımız da üretimlerini hijyenik,<br />
sağlıklı ortamda gerçekleştirebilsin. Çalışanlarımız<br />
ve insanımız bunu fazlasıyla hak etmektedir. Türkiye<br />
sağlıklı, disiplinli üretmek durumundadır. Üretemezse<br />
maalesef önümüzdeki gelecek her yıl 750<br />
bin gencimize istihdam bulamayız. İşçi ve işveren<br />
arasındaki güven duygusunun yıkılması, zaman içerisinde<br />
sosyal çalkantılara da zemin hazırlayacaktır.<br />
Negatif sosyal çalkantılar peynirin içten içe kurtlanmasına<br />
sebep olan rutubetli hava gibidir. Peygamber<br />
efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Doğru ve güvenilir<br />
tüccarlar, kıyamet gününde Peygamberler, şehitler,<br />
sıddıklarla ve salihlerle beraber bulunurlar.”<br />
İslamiyetin doğudan batıya, Afrika içlerine, Çin’e,<br />
Endonezya’ya ve Japonya’ya yayılışına baktığımızda<br />
tüccarların davranış, telkin ve tebliğleriyle yayılmıştır.<br />
Peygamber efendimize en kıymetli yapılması<br />
gerekeni sorduklarında, şöyle cevaplamış: “ En<br />
değerli kazanç, kişinin elinin emeği olarak elde ettiği<br />
kazançtır.” Batıda işçi ücretlerinin düzenlenmesi<br />
ve asgari ücret sanayi devrimiyle yerini alabilmiştir.<br />
İlk sosyal çözüm ve politikaların oluşması ise 1674<br />
yılında İsviçre’de çıkarılmış bir kararname iledir.<br />
Sonrasında Zürih bölgesinde 1704 yılında sanayide<br />
çalışanlara asgari ücretin belirlendiği bir kararname<br />
çıkarılmıştır. Yine sonrasında 1848 yılında Karl<br />
Marx ve Friedrich Engels’in yazdıkları “ Komünist<br />
Manifesto” su da sosyal diyalogdan ve müzakereden<br />
uzak, başkaldırı ve hırçınlıklar içermektedir. Ancak,<br />
şunu da bilmeliyiz ki: Osmanlı döneminde Kütahya<br />
bölgesi çinicilik sanatının merkezi haline gelmişti.<br />
İşçi ve işveren ilişkilerinin düzenlendiği belgeler<br />
batıdaki toplu iş sözleşmesinden tam 51 sene evvel<br />
yazıldığı bilinmektedir. Bu evrak sosyal, hukuki,<br />
ekonomik ve şer’iye sicillerinin ne kadar dolu ve<br />
zengin bilgilerle dolu olduğunu da belgelemektedir.<br />
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ancak işçi<br />
hakları konusunda 1936 yılında, iş kanunu yasal<br />
olarak kabul edildi. Son olarak da Çalışma ve<br />
Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2003 yılında “iş sağlığı<br />
ve güvenliği yönetmeliği “ni devreye sokulmuştur.Bizim<br />
kadim geleneğimizde, çalışanın alin teri<br />
kurumadan ücretin ödenir anlayışı hâkim kılınmış,<br />
kul hakki her şeyin önünde tutulmuştur. AB’nin son<br />
2007 yılı stratejik bildirisinde, 21 Şubat 2007’de AB<br />
Komisyonu tarafından sirküle edilmiştir. Bildiride,<br />
5 sene sonunda işz kazalarının önlenmesi ve yüzde<br />
25 oranında azaltılması hedeflenmiştir. Komisyon<br />
bu hedefi yakalayabilmek için de AB iş sağlığı ve<br />
güvenliği mevzuatında tedbirler ve yöntemleri bir<br />
dizi halinde sunmuştur. Avrupa’da risklerin düşünülerek<br />
kontrol altına alınmasında ve sanayicilerin<br />
risk önleme kültüründe daha hassas davranıyor<br />
olduklarını görüyoruz.<br />
Genel tanıma<br />
göre; iş sağlığı<br />
ve güvenliği,<br />
“işyerlerindeki<br />
çalışma<br />
koşullarının<br />
sağlık ve<br />
güvenlik içinde<br />
olmasını<br />
temin eden<br />
ve sonucunda<br />
iş kazaları<br />
ile meslek<br />
hastalıklarını<br />
azaltan bir<br />
bilimdir.”<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 61
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
SÖYLEŞİ<br />
Dr. Kemal Karataş<br />
“İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ BİR<br />
SEKTÖR OLUYOR”<br />
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNİN BİR SEKTÖR OLMAYA BAŞLADIĞINI BELİRTEN İSTANBULUZMAN A.Ş. YÖNETİCİSİ DR. KEMAL KARATAŞ, “BU<br />
SEKTÖRDE YER ALMAK İSTEYEN MİMAR VE MÜHENDİSLER, EĞİTİMLERİNİ ALARAK İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI OLABİLİR” DEDİ. KEMAL KARATAŞ<br />
İLE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ ALANINDAKİ ÇALIŞMALARINI KONUŞTUK.<br />
SÖYLEŞİfifi: Sunullah DOĞMUŞ<br />
Kemal Bey, İstanbuluzman’ı kurma fikri<br />
nasıl oluştu?<br />
İstanbuluzman, firmalara İş Sağlığı ve<br />
Güvenliği (İSG) alanında çözüm ortağı<br />
olmak ve bu alanda hizmet vermek<br />
isteyenleri tam donanımlı yetiştirmek<br />
düşüncesi üzerine kurulmuştur. Şirket<br />
merkezimiz; İkitelli girişindeki Atatürk<br />
Bulvarı üzerindedir. Firmaların, iş sağlığı<br />
ve güvenliği anlamında ihtiyaç duyduğu<br />
her noktada en yüksek kaliteyle hizmet<br />
sunmak vizyonuyla yola çıktık. Bu amacı<br />
paylaşan ve her biri kendi dalında birikim<br />
sahibi 7 ortaklı bir yapı oluşturduk.<br />
İstanbuluzman’ın en önemli potansiyeli,<br />
5 doktor, 1 A sınıfı emekli iş başmüfettişi<br />
ve 1 yöneticiden şekillenen yetkin ortaklık<br />
yapısıdır. Bu sinerjinin olumlu sonuçlarını,<br />
attığımız her adımda görüyoruz.<br />
Tecrübeli isimlerle çalışıyorsunuz yani?<br />
İstanbuluzman bünyesinde çalışan doktor<br />
kadrosu, meslek hayatlarının tamamını iş<br />
sağlığı alanında geçirmiş sektörün referans<br />
kadrosudur. İş güvenliği uzmanlarımız,<br />
tecrübeli A sınıfı iş güvenliği uzmanlarından<br />
oluşuyor. Bu isimler, ülkemizin<br />
en büyük kuruluşlarına danışmanlık ve<br />
ayrıca adli yargı bilirkişiliği yapmakta.<br />
Firmanızda son dönemde ne gibi değişimler<br />
söz konusudur?<br />
Biz firmamızın sektöründe yadsınamaz<br />
derin izler bırakması adına yatırımlarımızı<br />
sürdürmekteyiz. Bu düşünceden hareketle<br />
19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği<br />
Kongre ve Fuarı’nda yeni yüzümüzle vizyona<br />
çıkıyoruz ve inanıyoruz ki iş sağlığı<br />
ve güvenliği sektörü, markamız ‘dr.uz’la<br />
yeni bir ivme kazanacak. Sağlıklı işler sloganıyla,<br />
İş Sağlığı Uzmanı tanımıyla yola<br />
çıkan ‘dr.uz’, amiral gemisi olmaya aday<br />
bir marka olarak sektöründe hak ettiği<br />
yeri kısa zamanda alacağını düşünüyoruz.<br />
Verdiğiniz hizmetler nelerdir?<br />
İstanbuluzman, Çalışma ve Sosyal<br />
Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı<br />
tarafından, iş sağlığı ve güvenliği alanlarında<br />
yetkilendirilmiş bir kurumdur.<br />
Firmamıza Çalışma Bakanlığı tarafından<br />
Ortak Sağlık Güvenlik Birimi (OSGB)<br />
Yetkisi, İşyeri Hekimliği Eğitim Kurumu<br />
Yetkisi ve İş Güvenliği Uzmanlığı Eğitim<br />
Kurumu Yetkisi verildi ki, bunlar son<br />
derece değerli yetkiler. Ayrıca, Sağlık<br />
Bakanlığı onayıyla İlkyardım Eğitim<br />
Merkezi yetkimiz de var.<br />
İşyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarının<br />
temel amacı nedir?<br />
İşyeri hekimleri, işçilerin sağlığının bozulmaması<br />
için gerekli koruyucu hekimlik<br />
çalışmalarını yapar. Böylece, en az<br />
işgünü/işgücü kaybıyla çalışma hayatının<br />
aksamadan, sağlıklı bir şekilde sürmesini<br />
temin eder. İş güvenliği uzmanları,<br />
çalışanların maruz kaldığı ortam risk<br />
faktörlerini tespit eder, bu tespitlere dair<br />
önlemleri işverene sunar. Gereken eğitimleri<br />
planlar. O işletmede bir güvenlik<br />
kültürü oluşmasını temin eder.<br />
Firmalar, hangi şartlarda hekim veya<br />
uzman bulundurmak zorunda?<br />
Mevcut mevzuata göre işyeri hekimi, çalışan<br />
sayısı 50 ve daha fazla olan her<br />
işyerinde olmak zorunda. Eğer bu işyeri,<br />
sanayiden sayılıyorsa iş güvenliği uzmanı<br />
da olmak zorunda.<br />
Kimler işyeri hekimi ve iş güvenliği<br />
uzmanı olabiliyor?<br />
İşyeri hekimliği eğitimine tıp fakültesi<br />
mezunu olan tüm doktorlar katılabilir.<br />
İş güvenliği uzmanlığı eğitimine ise tüm<br />
mühendisler, mimarlar, ayrıca fizik ve<br />
kimya bölümü mezunları katılabilir.<br />
İşyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı<br />
eğitimlerinin süresi ne kadar?<br />
Bakanlığın belirlediği çerçevede 180<br />
saatlik teorik eğitim ve 40 saatlik stajla<br />
toplam 220 saatlik bir eğitim programı<br />
sunuyoruz. 180 saatin 90 saatini uzaktan<br />
eğitim halinde veriyoruz. Arkasından 90<br />
saatlik yüz yüze eğitim programı başlıyor.<br />
13 eğitmenle bu dersleri eğitim merkezimizde<br />
veriyoruz. Eğitim salonumuz,<br />
yetişkin eğitimleri için gayet modern,<br />
80 m2’lik U düzeni yerleşimli bir salon.<br />
Burada üniversitelerden ve çalışma hayatından<br />
tecrübeli hocalarımızla interaktif<br />
eğitimler sunuyoruz. Son derece verimli,<br />
her katılımcının memnuniyet duyduğu bir<br />
eğitim programı.<br />
İş güvenliği uzmanlığı çok değerli bir<br />
unvan mı?<br />
İş güvenliği uzmanlığı, şu an yükselen<br />
değer. Her yeni yönetmelik, artık<br />
bu uzmanlık sertifikasını şart koşuyor.<br />
Örneğin, geçtiğimiz aylarda çıkan yönetmelikle,<br />
şantiye şeflerine 2012 itibarıyla iş<br />
62 M‹MAR VE MÜHEND‹S
güvenliği uzmanlığı sertifikası zorunlu<br />
hale geldi. Dolayısıyla bu altın bileziği<br />
bir an önce takmak gerek.<br />
OSGB diye bir kavram kullandınız. Ne<br />
demek OSGB?<br />
Az önce bahsettiğim gibi işyeri hekimi,<br />
çalışan sayısı 50’den fazla olan her<br />
işyerinde olmak zorunda. Eğer bu işyeri,<br />
sanayiden sayılıyorsa iş güvenliği<br />
uzmanı da olacak. İşveren, bu hizmeti<br />
hekim ve uzmanı kendi personeli yaparak<br />
sağlayabileceği gibi dilerse Çalışma<br />
Bakanlığı’nca yetkilendirilmiş kurumlardan<br />
da fatura karşılığı hizmet alma<br />
şeklinde sağlayabilir. İşte bu yetkili<br />
kurumlara OSGB yani “Ortak Sağlık ve<br />
Güvenlik Birimleri” deniliyor.<br />
Ne gibi avantajları var OSGB’den hizmet<br />
almanın?<br />
Klasik usulde işverenler; hekim, uzman<br />
gibi İSG personelini istihdam edip adına<br />
bordro düzenlemek zorunda. Her ay personele<br />
maaşını, devlete vergisini ödüyor.<br />
Yıllık izin, hastalanma, özel izin gibi<br />
durumlarda hizmet aksamasını göze alıyor.<br />
Anlaşmazlık halinde tazminatlarını<br />
ödüyor. Şimdi devlet, işverenlere alternatif<br />
sunuyor: OSGB’lerden hizmet alınırsa,<br />
tüm idari ve vergisel yük OSGB<br />
firmasına ait. Siz sadece faturanızı ödeyip<br />
hizmet alıyorsunuz. Dolayısıyla, şu anda<br />
birçok firma bu yöntemi avantajlı görüyor<br />
ve hizmet talep ediyor. İstanbuluzman<br />
OSGB, çözüm ortağı olduğu firmalara<br />
gerek hizmet kalitesi açısından, gerekse<br />
maliyetleri düşürmek konusunda önemli<br />
avantajlar sağlıyor.<br />
İstanbuluzman’ın diğer çalışmaları<br />
nelerdir?<br />
İSG çalışmaları kapsamında risk analizleri<br />
ve ortam ölçümleri de yapıyoruz.<br />
İşyerlerinde, iş sağlığı ve güvenliğini tehlikeye<br />
sokabilecek mevcut riskleri öngörmek,<br />
ölçümler yapmak ve önlem almak<br />
ciddi bir yasal ve vicdani yükümlülük.<br />
İstanbuluzman’ın tecrübeli uzman ve<br />
müfettişleri tarafından risk analizi yapılarak,<br />
işvereni maddi/manevi risklerden<br />
korumayı, işçilerin sağlıklı ve güvenli<br />
bir ortamda çalışmasını sağlıyoruz.<br />
Çalışanlara ağır ve tehlikeli işlerde çalışabilir<br />
muayenesi kapsamında röntgen,<br />
kan tahlilleri vb. laboratuar hizmetlerini<br />
son derece güvenilir bir şekilde sunuyoruz.<br />
Bu amaçla mobil aracımızla yerinde<br />
hizmet veriyoruz. Portör muayenesi özellikle<br />
iş sağlığı alanının kanayan yarası.<br />
Yemekhane çalışanının taşıdığı mikropları<br />
çalışanlara bulaştırması, onların aile<br />
fertlerine taşıması o kadar basit ki. Portör<br />
muayenelerini en hassas şekilde yapıyoruz<br />
ve yapmaya devam edeceğiz.<br />
Ayrıca, yasal yükümlülük gereği firmaların<br />
talep ettiği ilkyardım eğitimleri, temel<br />
İSG eğitimleri, yangın eğitimleri vb. eğitimlerimiz<br />
de yoğun ilgi gören eğitimlerimizden.<br />
Önemli bir konu da mesleki<br />
yeterlilik. “Düz işçi, ne iş olsa yaparım<br />
abi” cümleleri tarihe karışıyor. Artık, her<br />
çalışan eğitimini aldığı ve sertifikasına<br />
sahip olduğu işi yapacak. İstanbuluzman,<br />
eğitim faaliyetleri arasında, Milli Eğitim<br />
Bakanlığı ile protokol çerçevesinde<br />
“Zorunlu Mesleki Eğitim” çalışmalarını<br />
sürdürmektedir.<br />
Diğer yandan, sektörümüzle ilgili etkinliklere<br />
aktif olarak katılmak ve İSG’nin<br />
ülkemizde gelişimine katkıda bulunmak<br />
gayretindeyiz. Örneğin, 11-15 Eylül tarihleri<br />
arasında ülkemizin ev sahipliğinde<br />
yapılacak 19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği<br />
Kongre ve Fuarı’na bildiri sunacağız ve<br />
stand açacağız; inşallah bu kongre ve<br />
fuar ülkemizde İSG konularında duyarlılığı<br />
artıran bir katalizör olur.<br />
Fuar için kurum olarak farklı bir şey<br />
düşünüyor musunuz?<br />
Fuar standımızda İSG otomasyon programımızı<br />
tanıtmayı düşünüyoruz. Derler ya<br />
her eve lazım, bu program da her firmaya<br />
lazım denilebilir. İSG alanında böylesi bir<br />
programa ciddi ihtiyaç var. Yazılım ekibimizle<br />
beraber hazırladığımız bu program,<br />
zannediyorum çok ses getirecektir.<br />
Devletin İSG konularına yaklaşımı nasıl?<br />
Devlet nezdinde, bugün konunun tepe<br />
yönetimi Çalışma ve Sosyal Güvenlik<br />
Bakanlığı. Bakanlık, çıkardığı kanun ve<br />
yönetmeliklerle İSG alanında iyileştirmeler<br />
için gözle görülür bir çaba içinde.<br />
Hizmet veren ve alanların, tüm paydaşların<br />
memnun kalacağı bir sistem kurmak<br />
zor. Ama reform yapıldı mı derseniz,<br />
ben İSG Kanunu çıkmadan ve o kanunun<br />
suya-sabuna dokunduğunu görmeden<br />
evet demek istemem.<br />
Beklentileriniz neler?<br />
Organize sanayi bölgelerine özel çalışmalar<br />
yapılmalı. Alt işveren, taşeron<br />
tanımları yapılmalı. Zorunlu mesleki eğitimler<br />
konusunda multidisipliner bir yaklaşım<br />
sergilenmeli. Yapılacak tüm yasal<br />
düzenlemeler, işverenlerin, hekimlerin<br />
ve uzmanların kaza ve hastalık bildirimleri<br />
konusunda hassasiyetini artırmalı.<br />
Meslek hastalığı ve iş kazası, bildirim<br />
yapan işverenlere yalnızca teftiş-ceza<br />
olarak dönmemeli. OSGB firmalarını<br />
sadece hekim ve uzmanlar kurabilmeli.<br />
İşyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarının<br />
alacağı taban ücret tarifelerini<br />
belirleyen bir yetkili merci olmalı. Hekim<br />
ve uzmanlar için mesleki bağımsızlık,<br />
temenni cümlelerinden öteye gitmeli.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 63
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
Gelişen teknolojilerin bir sonucu olarak;<br />
“TİTREŞİM ve GÜRÜLTÜ”<br />
GÜRÜLTÜ GENEL OLARAK İSTENMEYEN VE RAHATSIZ EDEN SES OLARAK TARİF EDİLİR. ENDÜSTRİDE İSE<br />
İŞYERLERİNDE, ÇALIŞANLARIN ÜZERİNDE FİZYOLOJİK VE PSİKOLOJİK ETKİLER BIRAKAN VE İŞ VERİMİNİ<br />
OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEYEN SESLER OLARAK TARİF EDİLİR. BU BAĞLAMDA İŞVEREN VE YATIRIMCILARIN<br />
HEDEFLERİNE ULAŞMAK İÇİN GÖSTERDİKLERİ GAYRET VE HASSASİYETİ, ÜRETİMİ GERÇEKLEŞTİREN<br />
İŞÇİLERİN SAĞLIK VE GÜVENLİKLERİ İÇİN BU OLUMSUZ DURUMU ORTADAN KALDIRARAK GÖSTERMELERİ<br />
GEREKMEKTEDİR.<br />
Selçuk KOSİF<br />
Endüstri Mühendisi<br />
C Sınıfı İş Güvenliği<br />
Uzmanı<br />
GÜRÜLTÜ<br />
Bir işkence metodu olarak, konuşturulmak istenen<br />
kişi bir yere bağlanır ve başına belli periyotla<br />
su damlatılırmış. Bir müddet sonra sinir sistemi<br />
tamamen tahrip olan adam bülbül gibi konuşmaya<br />
başlarmış. İnsan sağlığını olumsuz yönde etkileyen,<br />
yaşanılan ortamı kirleten etkenlerden biri<br />
de gürültüdür. Çevremizdeki rahatsızlıklar içinde<br />
gürültü en “dayanılmaz” olanıdır. Gürültü bizi<br />
evde, sokakta, işte, fabrikada, havaalanında her<br />
yerde ve her an izler. İnsanlar rahat edebilmek<br />
için gürültüsüz sakin mekânları tercih eder. Kent<br />
gürültüsünü artıran trafik, iş yerlerinde işitme kaybına,<br />
konuşma ve anlaşma zorluğuna sebep olan<br />
makine, tezgâh ve benzeri araç gereçlerin çıkardıkları<br />
sesler birer gürültü kaynağıdır. Hızlı kentleşme,<br />
sanayinin gelişmesi, nüfus artışı gibi nedenlerle<br />
gittikçe artan gürültü, yukarıda anlattığım gibi artık<br />
insan için bir işkence halini almıştır. İnsan kafasına<br />
periyodik olarak damlatılan su gibi, bazı gürültüler<br />
insanların işitme sağlığını ve algılamasını adım<br />
adım olumsuz yönde tahrip etmekte, zamanla da<br />
fizyolojik ve psikolojik dengesini bozarak sağlıksız<br />
bir birey haline getirmektedir. İnsanımızın bu kadar<br />
asabi ve tahammülsüz olmasında gürültünün katkısı<br />
çok büyüktür. Gürültü genel olarak istenmeyen ve<br />
rahatsız eden ses olarak tarif edilir. Endüstride ise<br />
işyerlerinde, çalışanların üzerinde fizyolojik ve psikolojik<br />
etkiler bırakan ve iş verimini olumsuz yönde<br />
etkileyen sesler olarak tarif edilir. Gürültü desibel<br />
(db) olarak ölçülür ve her 3 db’lik artış sesin 2 kat<br />
artması anlamına gelir.<br />
SES: Maddeden oluşan bir ortamda (katı, sıvı ve<br />
gaz) moleküllerinin sıkışıp genleşmesinden meydana<br />
gelen ve madde içinde yayılabilen bir titreşim<br />
olayıdır, bir enerji biçimidir. Ses, titreşen bir maddenin,<br />
bu titreşimlerinin ortam molekülleri tarafından<br />
kulağa kadar taşınması ve kulak tarafından algılandığı<br />
bir olgudur. Sesleri 3 grupta toplayabiliriz;<br />
Subsonic sesler; Frekansı 20 Hz’den düşük olan<br />
seslerdir.<br />
İşitilebilen sesler; Frekansı 20 Hz ile 20 bin Hz<br />
arasında olan ve insan kulağı tarafından işitilebilen<br />
seslerdir. İnsan kulağının işitme eşiği 20 Hz, yani 0<br />
db ‘dir ve Ağrı eşiği denilen 140 db kadar olan sesleri<br />
duyabiliriz.<br />
Ultrasonic sesler; Frekansı 20 bin Hz‘den yüksek<br />
olan seslerdir. İnsan kulağının işitme düzeyindeki<br />
seslere örnekler verecek olursak; 0 db işitme eşiği<br />
ise 20-40 db arası sessiz bir orman, fısıltı ile konuşma<br />
ve sessiz bir odadaki gürültü düzeyini 50-60 db<br />
arası gürültü; şehirde bir büro, karşılıklı normal<br />
konuşma düzeyini. 70-80 db arası gürültü; bir dikey<br />
matkabın çıkardığı ses ya da yüksek sesle konuşmayı,<br />
90-110 db arası gürültü; kuvvetlice bağırma,<br />
dokuma salonları, havalı çekiçlerin çıkardıkları sesleri<br />
120-130 db arası gürültü; bilyeli değirmenlerin<br />
çıkardığı sesler 140 db ise ağrı eşiğini ifade eder.<br />
GÜRÜLTÜNÜN İNSAN ÜZERİNDEKİ ETKİSİ<br />
Fizyolojik etkisi: Bu etki işitme kaybı olarak da<br />
adlandırılabilir. Fizyolojik etki; sesin şiddeti, frekans<br />
dağılımı, gürültüden etkilenme süresi, gürültüye<br />
karşı kişisel duyarlılık, yaş, cinsiyet gibi etkenlere<br />
bağlıdır. 2 farklı çeşit işitme kaybı vardır.<br />
1- İletim tipi: Dış ve orta kulakta oluşan işitme<br />
kaybıdır. Ani yüksek bir patlamanın dış kulak zarını<br />
zedelemesi sonucunda görülür.<br />
2- Algı tipi: İç kulakta görülen işitme kaybıdır. Yüksek<br />
şiddette ve yüksek frekanstaki seslere uzun<br />
süreli maruziyet halinde görülür. Kalıcı bir işitme<br />
kaybıdır ve kulak kaybettiği bu yeteneği bir daha<br />
geri kazanamaz. Gürültü zararlarının meslek hastalığı<br />
sayılabilmesi için, gürültülü işlerde an az 2 yıl,<br />
64 M‹MAR VE MÜHEND‹S
gürültü düzeyi sürekli olarak 85 db‘in üzerinde olan<br />
işyerlerinde ise en az 30 gün çalışılmış olmalıdır.<br />
Gürültülü işlerle ilgili olarak işverenin yükümlü<br />
tutulacağı süre ise 6 aydır. Yani iş akdi feshedilen<br />
bir işçinin 6 ay içersinde, gürültüden kaynaklı<br />
bir meslek hastalığına yakalanması durumunda, o<br />
hastalığın o işverenin işyerinde çalışmasından kaynaklandığına<br />
hükmedilir. Bu sebepledir ki, gürültülü<br />
işyerlerinde çalışacak işçilerin mutlaka, işe<br />
girişlerinde ve her 6 ayda bir kulak odyogramları<br />
alınmalıdır. Psikolojik etkileri; sürekli olarak gürültüye<br />
maruz kalan kişilerde; konsantrasyon ve dikkat<br />
kaybı, yorgunluk, uyku problemleri, baş ağrısı,<br />
merkezi sinir sistemi rahatsızlıkları, metabolik ve<br />
hormonel bozukluklar görülebilir. Gürültü ayrıca<br />
konuşurken bağırma haline, sinirli olmaya karşılıklı<br />
anlama bozukluklarına ve iş kazalarının artmasına<br />
sebep olabilir.<br />
GÜRÜLTÜYE KARŞI ALINMASI GEREKEN<br />
ÖNLEMLER<br />
Alınacak önlemler olarak gürültü kaynağında,<br />
gürültülü ortamda ve maruz kalan kişide alınması<br />
gereken önlemlerden bahsedebiliriz.<br />
Kaynağında alınacak önlemler: Kullanılan makinelerin<br />
daha az gürültülü olanlarla değiştirilmesi,<br />
kullanılan teknolojinin değiştirilmesi, üretim biçimini<br />
değiştirerek daha az gürültü çıkaran makinelerin<br />
tercih edilmesi, gürültü kaynağının ortamdan izole<br />
edilmesi.<br />
Ortamda alınacak önlemler: Makinelerin yerleştirildiği<br />
zeminde gürültüye karşı yeterli önlemleri<br />
almak, gürültü kaynağı ile işçi arasına engel koymak,<br />
İşçinin gürültü kaynağına olan mesafesini<br />
artırmak, sesin geçebileceği ve yansıyabileceği yerleri<br />
ses emici malzeme ile kaplamak.<br />
Maruz kalan kişide alınması geren önlemler:Maruz<br />
kalan kişinin sese karşı iyi izole edilmiş bir bölme<br />
içine alınması, gürültülü ortamdaki çalışma süresinin<br />
kısaltılması ve kişinin kulak koruyucuları kullanması.<br />
Gürültünün kaçınılmaz olduğu durumlarda<br />
son çare olarak kulak tıkaçları kullanılmalıdır.<br />
Kulak tıkaçları da yapısına göre gürültü şiddetini<br />
5-45 db arası düşürdüğü bilinmektedir.<br />
GÜRÜLTÜLÜ ORTAMDA ÇALIŞMA SINIRI<br />
İşçinin gürültüden zarar görmeye başladığı seviye<br />
(MED) olarak 85 db kabul edilir (Gürültü Yönetmeliği<br />
md.5) ve günlük çalışma süresi 7,5 saati<br />
geçemez. Gürültülü ortamın sınır değeri ise (MSD)<br />
87 db olarak kabul edilir. Maruziyet sınır değeri<br />
MSD uygulamasında kulak koruyucularının etkisi de<br />
dikkate alınacaktır (23.12.2003 25325 sayılı Gürültü<br />
Yönetmeliği). Gürültüden kaçınılamadığı durumlarda<br />
gürültüye maruz kalma süresini azaltmak maksadıyla<br />
çalışma süresini kısaltmak gerekmektedir.<br />
Buna göre her 5 db’lik gürültü artışında çalışma<br />
süresi yarıya indirilir. Yani 90 db için 4 saat/gün, 95<br />
db için 2 saat/gün, 100 db için 1 saat/gün, 105 db<br />
için 1/2 saat/gün, 110 db için 1/4 sa/gün ve 115 db<br />
için 1/8 saat/günden fazla süre ile işçi çalıştırılamaz.<br />
Örnek yargıtay kararları * Emniyet kemeri vermekle<br />
yetinip, bunu kullandırmayı sağlamayan işveren, iş<br />
kazasından sorumludur. (TC. Yargıtay 10. Hukuk<br />
Dairesi 23.11.1982, 4661/5171) * İşverenler, işyerlerinde<br />
tüm önlemleri almak ve koruyucu malzemeyi<br />
kullandırmakla yükümlüdür. (TC. Yargıtay 10. Hukuk<br />
Dairesi 06.04.1982, 1757/1960) * Yasanın öngördüğü<br />
önlemleri almamak ve uymamak, işveren için kusuru<br />
konusunda kesin Kanuni karine oluşturur. (TC.<br />
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 22.05.1975, 4269/2981)<br />
TİTREŞİM<br />
Mekanik sistemlerdeki salınım hareketlerini tanımlayan<br />
bir terimdir. Potansiyel enerjinin kinetik enerjiye,<br />
kinetik enerjinin potansiyel enerjiye dönüş-<br />
Gürültülü<br />
işlerle ilgili<br />
olarak<br />
işverenin<br />
yükümlü<br />
tutulacağı süre<br />
ise 6 aydır.<br />
Yani iş akdi<br />
feshedilen<br />
bir işçinin 6<br />
ay içersinde,<br />
gürültüden<br />
kaynaklı<br />
bir meslek<br />
hastalığına<br />
yakalanması<br />
durumunda,<br />
o hastalığın<br />
o işverenin<br />
işyerinde<br />
çalışmasından<br />
kaynaklandığına<br />
hükmedilir.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 65
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
Ülkemizde,<br />
işyerlerindeki<br />
denetimlerde<br />
titreşim üzerinde<br />
pek durulmaz.<br />
Nedeni<br />
ise, titreşimin<br />
çok iyi bilinmemesinden<br />
ve çalışanların<br />
işyerlerinde<br />
titreşimden<br />
şikâyetçi olmamalarından<br />
kaynaklanır.<br />
mesi olayına TİTREŞİM denir. Titreşimin özelliğini<br />
ve insan üzerindeki etkilerini, frekansı ve şiddeti<br />
belirler. Birim zamandaki titreşim sayısına frekans<br />
denir. Birimi Hertz (Hz)’dir. Titreşimden ileri gelen<br />
enerjinin hareket yönüne dikey, birim alanda ve<br />
birim zamandaki akım gücüne, titreşimin şiddeti<br />
denir. Birimi W/cm2‘dir. Titreşim oktav bantları ile<br />
ölçülür.<br />
Endüstrideki başlıca titreşim kaynakları<br />
Genellikle el ve parmakları ile kollara ulaşan titreşimleri<br />
oluşturan titreşim kaynaklarıdır. Bunlar, taş<br />
kırma makineleri, kömür ve madencilikte kullanılan<br />
pnömatik çekiçler, ormancılıkta kullanılan taşınabilir<br />
testereler, parlatma ve rende makineleridir. Bu<br />
araçlar, dönerek, vurarak ya da hem dönerek hem<br />
de vurarak titreşirler. Tüm vücudun titreşim altında<br />
kaldığı titreşim kaynakları ise; traktör ve kamyon<br />
kullanımı, dokuma tezgâhları, yol yapım, bakım<br />
ve onarım makineleri ile özellikle çelik konstrüksiyonlu<br />
yapılarda titreşime sebep olan makine ve<br />
tezgâhlardır.<br />
Titreşimin insan üzerindeki etkileri İnsanlar 1Hz<br />
ile 1000 Hz arasındaki titreşimi algılarlar. İnsan,<br />
titreşimin düşük frekanslarında sarsıntı hisseder.<br />
Buna karşılık titreşimin yüksek frekanslarında<br />
karıncalanma hatta yanma hissi duyar. Titreşimin<br />
insan vücudu üzerindeki etkileri fizyolojik psikolojik<br />
ve patolojik etkiler şeklindedir. Titreşimin özelliklerini<br />
oluşturan faktörlerden en önemlisi frekansıdır.<br />
Titreşimin tıbbi ve biyolojik etkisi büyük ölçüde<br />
şiddetine ve maruz kalınan süresine bağlıdır. İnsan<br />
vücuduna belirgin etkisi olan titreşimin frekansı 1<br />
Hz ile 100 Hz. arasındadır. Titreşime neden olan<br />
el aletlerini kullanan kişilerde yapılan ölçmelerde;<br />
el-kol vücudun titreşim geçirme oranı, 5 Hz’de<br />
en yüksek olarak bulunmuştur. İkinci maksimum<br />
düzey ise 20 Hz ile 30 Hz arasıdır. Titreşim enerjisi<br />
avuç içinden el sırtına, elden kola ve koldan omuza<br />
geçerken önemli güç kaybına uğrar. Bu hafifleme<br />
omuz eklemlerinde en fazla olur. Bu gücün azalarak<br />
seyretmesi memnuniyet verici bir husustur.<br />
Buna rağmen vücutta bazı doku yapılarının deformasyonu,<br />
solunum hızının artması, oksijen tüketiminin<br />
artmasına bağlı olarak enerji harcamasının<br />
artması, kalp atım sayısının artması buna bağlı<br />
olarak da kan basıncının artması (5 Hz. frekanslı<br />
titreşime maruz kalan kişilerin yüzde 50’sinden<br />
fazlasında kan basıncında artma görülmektedir),<br />
performansta gerileme, subjektif algılamada bozulma,<br />
merkezi sinir sistemi hücrelerinin fonksiyonlarında<br />
aksamaya neden olduğu bilinmektedir. Ayrıca,<br />
kanda glikoz ve glikojen konsantrasyonunda azalma<br />
olduğu da bilinmektedir. Parmaklarda 8-10 °C ısıya<br />
kısa süre maruziyet ile beyazlaşma olur. Avuç içi<br />
de beyazlaşır. Ön kol ve omuz kaslarında ağrılar<br />
görülebilir. Bütün vücudu titreşime maruz kalan<br />
bazı işçilerde disk kayması denilen bel ağrıları olabilir.<br />
Bu değişikliklerden çoğu titreşime maruziyetin<br />
başlangıcında yüksek iken daha sonra normale<br />
dönüşebilmektedir.<br />
Titreşimden korunma<br />
Titreşimin etkisinden korunmak için teknik ve<br />
tıbbi önlemler ile eğitime gerek vardır. Titreşimden<br />
korunmanın temel hedefi, titreşimi kaynağında<br />
azaltmaya yönelik olmalıdır. Genellikle makine<br />
dizaynı sırasında titreşimi azaltacak zeminler yapmak<br />
ve titreşimi az olan makineler satın almak.<br />
Kullanılan makinelerin bakımlarını zamanında yapmak,<br />
vuran ve titreşen kısımlara izolasyon uygulamak.<br />
Tıbbi korunmada ise işe giriş muayenelerinde<br />
sinir sistemi kalp, damar ve sindirim sistemleri<br />
66 M‹MAR VE MÜHEND‹S
sağlam olan genç işçilerin seçilmesine dikkat edilmelidir. Periyodik<br />
muayenelerde titreşimin etkilerinin klinik muayeneler<br />
uygulanarak aranması, el, bilek ve dirsek eklemlerinin dikkatle<br />
muayene edilmesi gerekir. Titreşimden korunmanın bir yolu da<br />
eğitimdir. İşyerinde titreşime maruz kalan kişiler ve yöneticiler,<br />
titreşimin neden olduğu risklere ve rahatsızlıklara karşı eğitilmelidir.<br />
Ayrıca, titreşimin olumsuz etkileri görülen işçilerin<br />
değiştirilmesi yoluna gidilmelidir. Çalışma (etkilenme) süresinde<br />
kısıtlama yapılması veya çalışma süresince daha sık dinlenme<br />
araları verilmesi, titreşimden etkilenmede uygun bir korunma<br />
yöntemi olacaktır.<br />
Titreşimin denetim yöntemleri ye yasal<br />
düzenlemeler<br />
Titreşimin denetimi her şeyden önce, işçi ve işverenin titreşimin<br />
olumsuz etkilerini en iyi şekilde bilmesi ile başlar. Titreşimin<br />
olumsuz etkilerine karşı eğitimli bir işveren, kuracağı işyerinde<br />
kullanacağı makinenin konulacağı zemini, titreşimi yok edecek<br />
veya iletmeyecek şekilde düzenler. Makinelerin bakımını zamanında<br />
yapar. İşçileri işe alırken, titreşime hassasiyeti olmayanlardan<br />
seçer. Ülkemizde, işyerlerindeki denetimlerde titreşim<br />
üzerinde pek durulmaz. Nedeni ise titreşimin çok iyi bilinmemesinden<br />
ve çalışanların işyerlerinde titreşimden şikâyetçi<br />
olmamalarından kaynaklanır. Titreşim konusunda, ülkemizde<br />
yeterli araştırma da yapılmamaktadır. Bir veya iki üniversitenin<br />
dışında, titreşim ölçmesi yapan ve değerlendiren kurum ve kuruluş<br />
da yoktur. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak da bu<br />
konuda ciddi çalışmalar yapılmamıştır. Her ne kadar, “Titreşim<br />
sonucu kemik-eklem zararları” olarak, Sosyal Sigortalar Sağlık<br />
İşlemleri Tüzüğü’ne ekli listede belirtilmiş ise de SSK yıllık<br />
istatistiklerinde, titreşimden ileri gelen meslek hastalıklarına<br />
rastlanılmamaktadır.<br />
Yasal Tedbirler<br />
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün 79. maddesinde, titreşim<br />
(vibrasyon) yapan aletlerle yapılan çalışmalarda alınacak tedbirler;<br />
1- Titreşim yapan aletlerle çalışacak işçilerin, işe alınırken,<br />
genel sağlık muayeneleri yapılacak, özellikle kemik, eklem ve<br />
damar sistemleri incelenecek ve bu sistemlerle ilgili bir hastalığı<br />
veya arızası olanlar, bu işlere alınmayacaktır.<br />
2- Titreşim yapan aletlerle çalışacak işçilerin, periyodik olarak<br />
sağlık muayeneleri yapılacaktır. Kemik, eklem ve damar sistemleri<br />
ile ilgili bir hastalığı veya arızası görülenler, çalıştıkları<br />
işlerden ayrılacak, kontrol ve tedavi altına alınacaktır.” denilmektedir.<br />
Ayrıca; 10.06.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan<br />
4857 sayılı İş Kanunu’nun 78’inci maddesine göre hazırlanan ve<br />
23.12.2003 tarihli ve 25325 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan<br />
Titreşim Yönetmeliği hükümlerine göre; el-kol titreşimi ve tüm<br />
vücut titreşim için, günlük maruziyet sınır değerler ve maruziyet<br />
etkin değerler verilmekte, maruziyetin ölçülmesi ve değerlendirilmesinin<br />
yapılması zorunluluğu hükme bağlanmıştır. Yine<br />
bu yönetmeliğe göre; “Maruziyetin Önlenmesi veya Azaltılması”<br />
“Risk Belirlenmesi ve Değerlendirmesi”,“İşçilerin Bilgilendirilmesi<br />
ve Eğitimi”,“İşçilerin Görüşünün Alınması ve Katılımın<br />
Sağlanması”,“Sağlık Gözetimi” ve “Özel Koşullar” başlıklı maddelerde<br />
titreşimle ilgili olarak detaylı hükümler yer almaktadır.<br />
Çalışma ortamında titreşim kontrolü<br />
Çalışma ortamında titreşim şiddeti el-kol ve tüm vücut için<br />
olmak üzere Titreşim Yönetmeliği 5’inci maddesinde belirtildiği<br />
üzere;<br />
El- kol titreşimi için;<br />
8 saatlik çalışma süresi için günlük maruziyet sınır değeri 5 m/<br />
s2 - 8 saatlik çalışma süresi için günlük maruziyet etkin değeri<br />
2,5 m/s2.<br />
Bütün vücut titreşimi için;<br />
8 saatlik çalışma süresi için günlük maruziyet sınır değeri 1,15<br />
m/s2, - 8 saatlik çalışma süresi için günlük maruziyet etkin<br />
değeri 0,5 m/s2 olacaktır. Titreşimden oluşan meslek hastalığının<br />
işveren yükümlülük süresi 2 yıldır. İnsan ihtiyaçları ve<br />
teknolojinin ulaştığı bu seviyede işverenlerin yegâne hedefi iş<br />
verimini ve üretimi artırmak, sürekli iyileştirme ve geliştirme,<br />
her gün yeni bir ürün, yeni bir metod geliştirilmesini sağlamak<br />
üzerine odaklanmış durumdadır. Ancak işveren ve yatırımcıların<br />
bu hedeflerine ulaşmak için gösterdikleri gayret ve hassasiyeti,<br />
üretimi gerçekleştiren işçilerin sağlık ve güvenlikleri için de göstermeleri<br />
gerekmektedir. İşverenler, üretim için alınan makine<br />
ve ekipmanlar için, operatör istihdamı, tamir ve bakım için hiçbir<br />
masraftan kaçınmayıp, maksimum verimlilik ve üretim artışını<br />
sağlamaya çalışmaktadırlar. Ancak bu hassasiyeti üretimi<br />
gerçekleştiren çalışanları için ne yazık ki göstermemektedir.<br />
Yıllar sonra, emeğinden faydalanılan insanların sağır olması,<br />
kas sisteminin zarar görüp kaşığı bile tutamayacak hale gelmesi<br />
vs, gibi birçok meslek hastalıklarına yakalanıp hayatının son<br />
zamanlarını ızdırap içerisinde geçirmesi işverenlerin gündeminde<br />
olmalıdır. Bu husus sadece ülkemiz için değil, tüm Dünya için<br />
de böyledir. Bu sebepledir ki uluslararası çalışma örgütü (İLO),<br />
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Avrupa iş sağlığı ve güvenliği Ajansı<br />
(OSHA) ve Ülkemizde Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) son yıllarda<br />
ciddi adımlar atmış ve çalışanların sağlık ve güvenliklerini yasal<br />
tedbirlerle koruma yoluna gitmişlerdir. Ülkemiz de bu konuda<br />
Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde birçok mesafeler<br />
kat etmiştir. Gelinen son noktada, şu ana kadar tüzük ve yönetmeliklerle<br />
oluşturulmaya çalışılan yasal çerçeve artık yeterli<br />
olmayıp iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili yasa çıkarılması gereği çok<br />
açık bir şekilde kendisini göstermektedir.<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 67
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
MAKALE<br />
KOBİ’LERDE “İŞ SAĞLIĞI VE<br />
GÜVENLİĞİ” VE KOSGEB<br />
EKONOMİK VE SOSYAL HAYATA, İSTİHDAMA ÖNEMLİ KATKILAR SAĞLAMALARINA RAĞMEN KOBİ’LER,<br />
İSTİHDAM, FİNANSMAN, PAZARLAMA VB. BİRÇOK SORUNLA KARŞILAŞMAKTADIR. BU SORUNLARIN YANINDA<br />
ÇALIŞAN İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİNİ ETKİLEYEN ÖNEMLİ BİR PROBLEM DE “ İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİDİR.”<br />
Dr. Metin ŞATIR<br />
KOSGEB Başkan<br />
Yardımcısı<br />
Küresel rekabetin yoğun yaşandığı dünyamızda;<br />
ekonomik ve sosyal kalkınmada aldıkları<br />
rol, istihdama olan katkıları, esnek üretim<br />
yapıları, değişimlere uyum kapasiteleri vb. sayılabilecek<br />
birçok husus, Küçük ve Orta Büyüklükteki<br />
İşletmeleri (KOBİ) önemli ve vazgeçilmez aktörler<br />
haline getirmektedir.<br />
Ülkemiz ekonomisinde; toplam yatırımların yüzde50’sini,<br />
toplam istihdamın yüzde 78’’ini, toplam<br />
katma değerin yüzde 55’ini, toplam ihracatın yüzde<br />
59’unu ve toplam kredilerin yüzde 24’ünü oluşturan<br />
KOBİ’lerimiz, önemli bir değer oluşturmaktadırlar.<br />
Ülkemizde KOBİ’ler; 18.11.2005 tarihli ve 25997<br />
sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren<br />
“Küçük ve Orta Büyüklükteki işletmelerin Tanımı,<br />
Nitelikleri ve Sınıflandırılması Hakkında Yönetmelik”<br />
ile tanımlanarak aşağıdaki şekilde sınıflandırılmıştır:<br />
a) 10’dan az çalışan istihdam eden ve yıllık net satış<br />
hasılatı ya da mali bilançosu bir milyon Türk Lirasını<br />
aşmayan işletmeler Mikro İşletme,<br />
b) 50’den az çalışan istihdam eden ve yıllık net satış<br />
hasılatı ya da mali bilançosu beş milyon Türk Lirasını<br />
aşmayan işletmeler Küçük İşletme,<br />
c) 250’den az çalışan istihdam eden ve yıllık net<br />
satış hasılatı ya da mali bilançosu yirmibeş milyon<br />
Türk Lirasını aşmayan işletmeler Orta Büyüklükte<br />
İşletme,<br />
Bu tanım ve sınıflandırma çerçevesinde, ülkemizde<br />
toplam işletmelerin yüzde 99,9’unu oluşturan üç<br />
milyonun üzerinde KOBİ bulunmaktadır. Bunların<br />
da yüzde 94,5 gibi çok büyük bir oranı, 1-9 arası işçi<br />
çalıştıran mikro seviyedeki işletmelerden oluşmaktadır.<br />
Ekonomik ve sosyal hayata, istihdama önemli katkılar<br />
sağlamalarına rağmen KOBİ’ler, istihdam,<br />
finansman, pazarlama vb. birçok sorunla karşılaşmaktadır.<br />
Bu sorunların yanında çalışan insanların<br />
yaşam biçimini etkileyen önemli bir problem de “iş<br />
sağlığı ve güvenliğidir.”<br />
Genel tanıma göre iş sağlığı ve güvenliği, “işyerlerindeki<br />
çalışma koşullarının sağlık ve güvenlik içinde<br />
olmasını temin eden ve sonucunda iş kazaları ile<br />
meslek hastalıklarını azaltan bir bilimdir.”<br />
Diğer bir tanım ise “İşyerlerinde işin yürütülmesi<br />
sırasında çeşitli nedenlerden kaynaklanan, sağlığa<br />
zarar verebilecek koşullardan korunmak amacıyla<br />
yapılan sistemli ve bilimsel çalışmalardır.”<br />
Tanımlara göre iş sağlığı ve güvenliği kavramı,<br />
işçinin sağlık ve emniyetinin işyeri sınırları ve iş<br />
dolayısıyla doğan tehlikeler karşısında korunmasını<br />
kapsamaktadır. Ancak özellikle yaşam alanlarında<br />
da işçinin korunmasının gerekli olduğu<br />
fikrinin ileri sürülmesiyle birlikte bu tanımlamalar<br />
genişletilmiştir. Böylece içeriği daha geniş olan bir<br />
tanımlama ile karşı karşıya kalınmaktadır. Geniş<br />
anlamda iş sağlığı ve güvenliği kavramı işyeri ile<br />
sınırlı sağlık ve emniyet tedbirlerinin yeterli koruma<br />
sağlayamayacağını kabul eden ve işçinin sağlığını ve<br />
güvenliğini etkileyen ve ilgilendiren ve işyeri dışından<br />
kaynaklanan riskleri de kapsamına dâhil eden<br />
bir kavramdır. ”Bu bağlamda, her türlü işte çalışanların<br />
bedensel, ruhsal ve sosyal durumlarının<br />
iyileştirilmesi, çalışma şartlarının düzenlenmesi,<br />
çalışanların fiziksel, bedensel ve ruhsal niteliklerine<br />
uygun işlere yerleştirilmeleri, işin insana, insanın da<br />
işe uyumunun sağlanması iş sağlığı ve güvenliğinin<br />
temel unsurudur.” İşçi sağlığı sağlıklı bir yaşam<br />
çevresi için gereken sağlık kurallarını içerirken<br />
iş güvenliği, daha çok işçinin yaşamına ve vücut<br />
68 M‹MAR VE MÜHEND‹S
ütünlüğüne yönelik tehlikelerin ortadan kaldırılması<br />
için gerekli teknik kuralları ele alır.<br />
İşçi sağlığı ve iş güvenliği problemlerinin en önemli<br />
unsurları iş kazaları ve meslek hastalıklarıdır.<br />
Ülkemizde de iş kazaları yoğun olarak yaşanmakta,<br />
meslek hastalıkları çalışan sağlığını etkilemektedir.<br />
Düşük teknoloji kullanımı, vasıfsız işgücü, yeterli<br />
farkındalığın ve bilincin olmaması vb. hususlar,<br />
KOBİ’lerde iş kazaları ve meslek hastalıkları riskini<br />
artırmaktadır. Türkiye’deki iş kazaları sonucu yaralanmaların<br />
yaklaşık yüzde 80’i ve ölümlü iş kazalarının<br />
yüzde 90’ı KOBİ’lerde meydana gelmektedir.<br />
Çoğunluğu mikro seviyede olan KOBİ’lerimizin,<br />
öncelikle varlıklarını sürdürmek üzere düşük<br />
maliyetli üretime yönelik hareket tarzını terk edip<br />
riskleri değerlendirerek, çalışanlarının sağlık ve<br />
güvenliğini korumak üzere gerekli önlemleri alması<br />
gerekmektedir. Bunun yanında KOBİ’lerin, sağlık ve<br />
güvenlik kültürlerini olumlu etkileyebilmek, doğru<br />
yönlendirebilmek ve karşılaşacakları maliyetlerin<br />
yükünü hafifletmek için ilgili tüm kurum ve kuruluşların<br />
münferiden veya koordineli olarak hareket<br />
etmesi gerekmektedir.<br />
Bilindiği üzere, 22 Nisan 2009 tarihinde kabul edilen<br />
5891 sayılı “Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme<br />
ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Kurulması<br />
Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair<br />
Kanun” ile imalat sanayi dışında diğer sektörler de<br />
Başkanlığımız hizmet kapsamına alınmış ve Başkanlığımız<br />
tarafından verilecek hizmetler ve desteklerden<br />
yararlanacak küçük ve orta büyüklükteki<br />
işletmelere ilişkin sektörel ve bölgesel öncelikler,<br />
2009/15431 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenmiştir.<br />
KOSGEB Kanun değişikliği ile birlikte genişleyen<br />
hedef kitlemiz dikkate alınarak KOBİ’lerin bölge,<br />
sektör ve ölçek parametrelerine göre farklılaşan<br />
ihtiyaçlarını esas alarak yürütülen çalışmalar neticesinde;<br />
KOBİ temel stratejilerin uygulanacağı,<br />
katma değeri ve rekabet gücü yüksek, gelişme<br />
potansiyeli olan sektörlerin öncelikli olarak desteklenebileceği,<br />
bölge, sektör, yöre ve işletme ihtiyaçlarına<br />
göre tasarlanmış proje esaslı ve bilgi yoğun<br />
hizmetlerin daha etkin sunulduğu bir destek sistemi<br />
oluşturulmuştur.<br />
15.06.2010 tarih ve 27612 sayılı Resmi Gazete’de<br />
yayımlanarak yürürlüğe giren “KOSGEB Destek<br />
Programları Yönetmeliği” çerçevesinde uygulanan<br />
yeni destek programlarımız ile işletmelere, girişimcilere,<br />
KOBİ’lere yönelik projeleri olan meslek kuruluşlarına<br />
ve işletici kuruluşlara, aşağıdaki program<br />
başlıkları altında çeşitli destekler sağlanmaktadır.<br />
Genel Destek Programı: Proje hazırlama kapasitesi<br />
düşük KOBİ’ler ile KOSGEB hedef kitlesine yeni<br />
dâhil olmuş sektörlerdeki KOBİ’lerin de mevcut<br />
KOSGEB desteklerinden faydalanabilmesi amacı ile<br />
hazırlanmıştır.<br />
KOBİ Proje Destek Programı: Küçük ve orta ölçekli<br />
işletmelerde proje kültürü ve bilincinin oluşturulması,<br />
işletmelerin proje yapabilme kapasitelerinin<br />
geliştirilmesi suretiyle rekabet güçlerinin ve ülke<br />
ekonomisine sağladıkları katma değerin artırılması<br />
amacı ile hazırlayacakları projeleri desteklemek<br />
üzere hazırlanmıştır.<br />
Tematik Proje Destek Programı: Meslek kuruluşları<br />
tarafından ülkemiz için kritik ve öncelikli<br />
sektörlerde faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli<br />
Genel tanıma<br />
göre; iş sağlığı<br />
ve güvenliği,<br />
“işyerlerindeki<br />
çalışma<br />
koşullarının<br />
sağlık ve<br />
güvenlik içinde<br />
olmasını<br />
temin eden<br />
ve sonucunda<br />
iş kazaları<br />
ile meslek<br />
hastalıklarını<br />
azaltan bir<br />
bilimdir.”<br />
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011 69
DOSYA: İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ<br />
Düşük teknoloji<br />
kullanımı,<br />
vasıfsız<br />
işgücü, yeterli<br />
farkındalığın<br />
ve bilincin<br />
olmaması<br />
vb. hususlar,<br />
KOBİ’lerde<br />
iş kazaları<br />
ve meslek<br />
hastalıkları<br />
riskini<br />
arttırmaktadır.<br />
Türkiye’deki iş<br />
kazaları sonucu<br />
yaralanmaların<br />
yaklaşık yüzde<br />
80’i ve ölümlü<br />
iş kazalarının<br />
yüzde 90’ı<br />
KOBİ’lerde<br />
meydana<br />
gelmektedir.<br />
70 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
işletmelerin geliştirilmesi amacıyla hazırlanan projeleri<br />
desteklenmek üzere hazırlanmıştır.<br />
İşbirliği-Güçbirliği Destek Programı: Küçük ve<br />
orta ölçekli işletmelerin bir araya gelerek, ortak<br />
tedarik, ortak tasarım, ortak pazarlama, ortak laboratuar,<br />
ortak makine-teçhizat kullanımı ve benzeri<br />
konularda hazırlayacakları projelerin desteklenmesi<br />
amacıyla hazırlanmıştır.<br />
Girişimcilik Destek Programı: Ekonomik kalkınma<br />
ve istihdam sorunlarının çözümünün temel faktörü<br />
olan girişimciliğin desteklenmesi, yaygınlaştırılması<br />
ve başarılı işletmelerin kurulmasını sağlamak amacıyla<br />
hazırlanmıştır.<br />
Araştırma Geliştirme, Inovasyon ve Endüstriyel<br />
Uygulama Destek Programı: Bilim ve teknolojiye<br />
dayalı yeni fikir ve buluşlara sahip küçük ve orta<br />
ölçekli işletmeler ile girişimcilerin geliştirilmesi,<br />
yeni ürün, yeni süreç, bilgi ve/veya hizmet üretilmesi<br />
ve ticarileştirilmesi için araştırma, geliştirme,<br />
inovasyon ve endüstriyel uygulama projelerinin desteklenmesi<br />
amacıyla hazırlanmıştır.<br />
Gelişen İşletmeler Piyasası KOBİ Destek Programı:<br />
Gelişme ve büyüme potansiyeline sahip küçük<br />
ve orta ölçekli işletmelerin, paylarının İstanbul Menkul<br />
Kıymetler Borsası (İMKB) Gelişen İşletmeler<br />
Piyasası’nda işlem görmesini sağlayarak, sermaye<br />
piyasalarından fon temin etmelerine yönelik desteklenmeleri<br />
amacıyla hazırlanmıştır.<br />
İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda KOBİ’ler KOS-<br />
GEB Destek Programlarından;<br />
• Genel Destek Programı içerisinde yer alan Nitelikli<br />
Eleman İstihdam Desteği ile; bu konuda deneyimli<br />
üniversite mezunu kişi/kişileri işletmelerinde destek<br />
koşullarını sağlamaları kaydıyla destek limitleri<br />
ve oranlarınca istihdam edebilirler. Yine işletmelerin<br />
İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda alacakları<br />
eğitim ve danışmanlık hizmetleri de bu program<br />
kapsamında desteklenmektedir.<br />
• KOBİ Proje Destek Programı kapsamında, varsa<br />
sorunlarını çözebilecek veya uygulamak istedikleri<br />
yenilikleri işletmelerine sağlayacak nitelikte, içerisinde<br />
personel istihdamı, eğitim, danışmanlık vb.<br />
destek başlıklarının bulunabileceği projeler hazırlayıp,<br />
üç yıl için en fazla 150 bin TL destek alabilirler.<br />
• Tematik Proje Destek Programı kapsamında,<br />
Meslek Kuruluşu Proje Destek Programı ile oda,<br />
borsa, birlik, dernek, vakıf gibi işletmelere ve girişimcilere<br />
yönelik faaliyet gösteren meslek kuruluşlarının<br />
hazırlayacakları projelere destek sağlanmaktadır.<br />
İlgili programlar kapsamında sunulan projeler,<br />
KOSGEB değerlendirme kurullarınca uygun görülmesi<br />
halinde desteklenebilmektedir.<br />
Bu kapsamda hedef kitlesi sadece KOBİ’leri desteklemek<br />
olan KOSGEB, yukarıda ifade edilen destekler<br />
sayesinde KOBİ’lerin işçi sağlığı ve iş güvenliği<br />
konusunda karşılarına çıkacak maliyet unsurlarını<br />
önemli ölçüde desteklemektedir. Ülkemizde üç<br />
milyondan fazla KOBİ’nin bulunduğu ve bunlarında<br />
yüzde 95’inin 1-9 arası işçi çalıştıran işletmeler<br />
olduğu düşünülürse; bu desteklerin işletmelere<br />
sağlayacağı katma değer yüksek olacaktır.<br />
Tüm bu çalışmaların yanında KOSGEB, işçi sağlığı<br />
ve iş güvenliği konusunda özellikle KOBİ’lerin<br />
bilinçlendirilmesi amacıyla, konuyla ilgili kurum ve<br />
kuruluşlarla işbirliği çalışmaları yürütmektedir. Bu<br />
çalışmalar neticesinde iş kazalarının azalması, iş<br />
sağlığı ve güvenliği konusunda ülke sathında farkındalığın<br />
artması sağlanmış olacaktır.<br />
Bu vesileyle tüm KOBİ’lerimize, iş kazalarının<br />
yaşanmadığı, meslek hastalıklarının meydana gelmediği<br />
başarılı, verimli çalışmalar dilerim.<br />
www.isveguvenlik.com/son-haberler/isci-sagligi-ve-isguvenliginin-tanimi.html
GEZ‹<br />
serindere:<br />
KANYONDA<br />
YÜRÜYÜŞ…<br />
SERİNDERE YER YER GENİŞLİĞİ İKİ METREYE<br />
KADAR DARALAN DİK KAYA BLOKLARININ<br />
ÇEVRELEDİĞİ VE SIK ORMAN ÖRTÜSÜNÜN<br />
ALTINDA ÇAĞLAYARAK AKIYOR. KANYONUN İÇİ<br />
GÜNÜN EN SICAK SAATLERİNDE BİLE ÇOK SERİN<br />
VE NEMLİDİR. SERİNDERE KÜÇÜK GÖLCÜKLER VE<br />
ŞELALELER, YEŞİLİN BİNBİR TONU VE EL<br />
DEĞMEMİŞ DOĞASIYLA SANKİ BİR RESSAM<br />
FIRÇASINDA ÇIKMIŞ TABLO GİBİDİR.<br />
OSMAN ARI / Makina Mühendisi<br />
Fotoğraf: AKIN OĞUZ KAPTI / Makina Mühendisi<br />
TAM yılını hatırlamıyorum ancak 1995 veya 1996 yazıydı,<br />
A. Oğuz Kaptı kalabalık bir grup arkadaşı İzmit –<br />
Serindere’ye davet etmişti. O arkadaşlardan Yakup<br />
Güler, Resul Oktar, Recep Kırpat, Ömer Saraç hatırlayabildiklerim.<br />
Serindere’nin buz gibi suyunda kah belimize kadar suya girerek,<br />
kah kaygan yosunlu kayalardan tırmanarak büyük şelaleye<br />
kadar zorlu ve yorucu bir yürüyüş yapmıştık. Bu benim<br />
planlı yaptığım ilk trekkingdi (Gerçi Serindere’de yaptığımız yürüyüşün<br />
teknik ismi kanyonik (canyonig)=konyon yürüyüşü idi.)<br />
İzmit, Adapazarı, Bolu civarındaki dağ, orman, yayla, göl, şelalelerden<br />
Ağrı Dağı’na kadar çıkan treking ve dağcılık merakım<br />
Oğuz hocanın bu Serindere davetiyle başlamıştı.<br />
Beş saati aşkın süreyle vücudumuzun büyük bir kısmı ıslak, buz<br />
gibi suda yorucu ve başka bir yerde asla karşılaşamayacağınız<br />
manzaralar eşliğindeki yürüyüş, bendeki saklı dağ, orman, tabiat<br />
tutkusunun açığa çıkmasına sebep olmuştu. Bu ilk geziden<br />
sonra Serindere’ye çok farklı arkadaşlarla belki de onun üzerinde<br />
gittim ve her seferinde farklı duygular yaşadım.<br />
Serindere İzmit’e bağlı Kullar kasabası yakınlarında Samanlı<br />
Dağları’ndan Yuvacık Barajı’na akan bir deredir. Dereyi özel kılan<br />
ise yatağının yer yer iki metreye kadar daralarak yaklaşık<br />
400-500 m.’lik dimdik kaya duvarları ve sık ormanla örtülü olması<br />
ve dere yatağından yaklaşık 15 m. yüksekliğindeki bir kaya<br />
duvarından akan şelaleye kadar yürünebilmesi.<br />
Serindere ‹zmit’e ba¤l› Kullar kasabas› yak›nlar›nda<br />
Samanl› Da¤lar›’ndan Yuvac›k Baraj›’na akan bir<br />
deredir. Dereyi özel k›lan ise yata¤›n›n yer yer iki<br />
metreye kadar daralarak yaklafl›k<br />
400-500 m.’lik dimdik kaya duvarlar› ve s›k ormanla<br />
örtülü olmas› ve dere yata¤›ndan yaklafl›k<br />
15 m. yüksekli¤indeki bir kaya duvar›ndan akan<br />
flelaleye kadar yürünebilmesi.<br />
72 M‹MAR VE MÜHEND‹S
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 73
GEZ‹<br />
Serindere programlarımız genelde kamplı<br />
olur. İstanbul’a yaklaşık iki saat mesafededir.<br />
Cumartesi akşamüstü Serindere köyünün<br />
ilerisindeki alabalık çiftliğini geçerek<br />
derenin hemen kenarındaki ağaçlık alana<br />
çadırlarımızı kurarız.<br />
Derenin sesi insanı alışıncaya kadar, rahatsız<br />
edecek derecede coşkuludur. Kamp yerinin<br />
Alabalık çiftliğine yakın olması içme<br />
suyu ve diğer ihtiyaçların karşılanmasını<br />
kolaylaştırmaktadır. Çadırlar kurulup eşyalar<br />
yerleştirince sıra akşam yemeğini hazırlamak<br />
için kamp ateşini yakmaya gelir.<br />
Odun problemi yok. Orman o konuda oldukça<br />
cömerttir.<br />
Kısa bir orman yürüyüşünde bir gecelik<br />
odun toplanır. Kamp ateşi kampın olmazsa<br />
olmazlarındandır.<br />
Akşam yemeklerinin ana menüsü ızgara,<br />
ancak közde domates, patlıcan, biber ve<br />
gece yatmaya yakın hazır hale gelen patatesin<br />
tadına doyum olmaz. Ardından çay faslı<br />
ve sohbet gelir. Derenin çağıltısı, yanan<br />
odunların çıtırtıları ve ormandan gelen kuş<br />
ve börtü böceğin sesleri arasında doyumsuz<br />
bir sohbet başlar. Bu sohbetlere bazen<br />
neyin yanık sesi iştirak eder. Fıkralar, nükteler<br />
arasında içilen çayların çetelesi tutulmaz.<br />
Arif Adlı hocanın ince nükteli fıkraları,<br />
Oğuz hocanın ilginç teknolojik oyuncakları,<br />
gökyüzüne, yıldızlara ait merakı, Recep Kırlı’nın<br />
bilgece kıssaları ve A. Kadir’in felsefi<br />
yorumlarıyla, Hüseyin Sevim’in (soyadı gibi)<br />
sevimli ve esprili sohbetleriyle gecenin hiç<br />
bitmemesini istersiniz. Gece bazen kamp<br />
yerinden uzaklaşarak Oğuz hocanın derin<br />
gökyüzü bilgisi eşliğinde samanyolunun<br />
müthiş yıldız donanmasını keşif yürüyüşleri<br />
yaparız. Gece şehirde göremeyeceğimiz<br />
gökyüzü manzarasını birlikte seyrederiz.<br />
Yatsı namazıyla birlikte artık istirahat vakti<br />
gelmiştir. Çünkü ertesi sabah yorucu bir<br />
yürüyüş parkuru var. Artık hemen yanıbaşımızda<br />
çağıldayarak akan derenin ve türlü<br />
kuş ve böcek seslerinin arasında derin bir<br />
uyku bizi bekliyor.<br />
Sabah namazına ilginç bir hayvan sesiyle<br />
uyanırız. Bu fok balığı sesidir. Oğuz hocanın<br />
fok balığı oyuncağından bozma saatinin sesi.<br />
Neyse ki fok balığı Serindere sakinlerinden<br />
değildir. Gece hava genellikle serin<br />
olur. Ancak sabah namazı farklı bir dinçlik<br />
verir bedenlerimize. A. Kadir’le kahvaltı öncesi<br />
ormanda yürüyüş yaparız. Orman cıvıl<br />
cıvıl, coşku dolu.<br />
Sabah sıkı bir kahvaltı yapılır. Ardından çadırlar<br />
ve eşyalar toplanır. Sırt çantalarına<br />
yedek kıyafet, havlu ve tatlı yiyeceklerimizi<br />
hazırlayarak ve yürüyüş kıyafetlerimizi giyinmiş<br />
olarak saat 10.30 civarında yürüyüşe<br />
74 M‹MAR VE MÜHEND‹S
aşlanır. Derenin üstündeki patika takip<br />
edilerek 500-600 m. ilerde iki derenin<br />
birleştiği yerden sağa, kanyona girilir.<br />
Islanmamak için önce taştan taşa<br />
seke seke yürünür. Ancak hamama giren<br />
terler. Islanmayacağım diye seke<br />
seke gitmenizin bir faydası yoktur. Önce<br />
ayakkabılar buz gibi suda ıslanır, ardından<br />
yarı belinize kadar titreyerek<br />
suya girersiniz. Korkmayın suyun soğukluğuna<br />
biraz sonra alışırsınız.<br />
Serindere yer yer genişliği iki metreye<br />
kadar daralan dik kaya bloklarının çevrelediği<br />
ve sık orman örtüsünün altında<br />
çağlayarak akıyor. Kanyonun içi günün<br />
en sıcak saatlerinde bile çok serin ve<br />
nemlidir. Serindere küçük gölcükler ve<br />
şelaleler, yeşilin binbir tonu ve el değmemiş<br />
doğasıyla sanki bir ressam fırçasında<br />
çıkmış bir tablo gibidir.<br />
Biraz içeride dik yosunlu kayalardan<br />
küçük şelaleler halinde sular akıyor.<br />
Buz gibi suyun altına girip duş almanızı<br />
ve avuç avuç bu sulardan içmenizi<br />
tavsiye ederim.<br />
Eğer girmeye cesaret edebilirseniz buz<br />
gibi küçük gölcükler vücudunuz bütün<br />
yorgunluğunu alır.<br />
3-3,5 saatlik yorucu ve bir o kadar da<br />
zevkli ve heyecanlı bir yürüyüşten sonra<br />
büyük şelaleye varılır. Yaklaşık 15<br />
metreden dökülen su büyük ve derin<br />
bir gölcük oluşturur. Şelalenin oluşturduğu<br />
rüzgar ve su zerrecikleri zaten<br />
serin olan havayı iyice soğutur. Ancak<br />
hem yorgunluğunuzu atmak hem de 15<br />
m. yüksekten düşen suyun çıkardığı<br />
müthiş sesi dinlemek için biraz gölcüğün<br />
kenarında oturmanızda fayda var.<br />
Bu arada enerji takviyesi için getirilen<br />
nevaleler de yenilir.<br />
Kısa bir moladan sonra artık dönüşe<br />
geçebiliriz. Dönüş çıkışa göre daha hızlı<br />
oluyor. Ancak basılan taşlara dikkat<br />
etmek gerekir. Kaygan ve altı boş olan<br />
kayalar her an bir kazaya davetiye çıkartabilir.<br />
Kanyon yağışlı havalarda da<br />
oldukça tehlikeli olabilir. Zeminin gevşemesi<br />
sebebiyle yukarıdan taş ve kaya<br />
yuvarlanması olabiliyor. Kanyonda yakalandığımız<br />
bir yağmur esnasında<br />
ciddi kaya yuvarlanmalarına şahit olduk.<br />
3 saatte gittiğimiz şelaleden 2 saatte<br />
dönüyoruz. Kanyon çıkışındaki gölcüğe<br />
son olarak girip bir güzel serinlenilir.<br />
Islak kıyafetler değiştirilir. Eşyalar yerleştirilir.<br />
Artık yemek vakti gelmiştir.<br />
Alabalık çiftliğine siparişler verilir. Derenin<br />
çağıltısıyla içilen çayların ardından<br />
dönüş zamanı gelmiştir.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 75
KENTVEYAfiAM<br />
MİMARİNİN ODAK NOKTASI:<br />
estetik<br />
ESTETİK, GÖSTERGENİN İŞLEVİDİR. ESTETİK, NASIL Kİ MODEL<br />
KURAMIYLA SANATIN MODELLENDİRME ÖZELLİĞİNE İNEBİLİYORSA,<br />
GÖSTERGEBİLİM YOLUYLA SANATIN GÖSTERGE ÖZELLİĞİNE,<br />
İLETİŞİM KURAMI YOLUYLA DA SANATIN İLETİŞİMSEL ÖZELLİĞİNE<br />
İNEBİLİR. DOLAYISIYLA ESTETİĞİN HAKİKATLE KURACAĞI İLİŞKİ,<br />
GÖSTERGENİN DE İŞLEVİNİ ORTAYA ÇIKARACAKTIR.<br />
YUNUS EMRE TOZAL / Harita Mühendisi<br />
76 M‹MAR VE MÜHEND‹S
“E¤er dünya oldu¤u gibiyse, görünümlerle ilgili yan›lsamalar<br />
nereden geliyor, hakikat saplant›s› nereden geliyor? Aflk›nl›k<br />
nereden geliyor?<br />
Tanr›, dünya yan›lsamas›n›n bir parças› hâlâ. Ancak bu<br />
yan›lsama yaln›zca bilinçle ilgili, yani varsay›msal ve<br />
flifreleri çözülemeyecek bir varl›kla ba¤lant›l›. Sonsuz bir<br />
turnike içindeyiz. Bu durumda, kendimizi Tanr› yerine koymaya<br />
çabalamam›z bofluna.”<br />
Jean Baudrillard, Cool An›lar V<br />
ESTET‹K kavramını bağımsız bir disiplin olarak kuran filozof A.<br />
G. Baumgarten, estetik bilimini felsefeye kazandırmış, estetiği<br />
de” güzel üzerine düşünme” olarak tanımlamıştı. Baumgarten'dan<br />
önce, estetiği duyusal bilginin yetkinliği olarak tanımlayarak<br />
estetiğin kendine özgü sınırlarını çizen Immanuel Kant, estetik<br />
değer taşıyan müzik parçalarından resim ve süslemeye, portreler ve<br />
manzaralardan farklı yapılara ve parklara kadar birçok öğenin estetiğin<br />
alanına girebileceğini belirtmişti. Heidegger de hakikat-estetik algısını<br />
şöyle dile getirmişti: “Hakikat, eser içine girdiğinde görünür<br />
olur. Görünüş-hakikatin eser içindeki ve eser halindeki varlığı olarakgüzelliktir”.<br />
Hülya Yetişken, estetiğin sanatta güzeli konu edinirken, çoğu zaman<br />
sanat yapıtına, ölçü, oran, simetri gibi veri olan biçimsel özellikleri ön<br />
planda tutarak, aslında sanat yapıtını bu özelliklere indirgeyerek baktığımızı<br />
ifade eder. (1 ) Estetik, sanatın güzel ile olan ilişkisi bakımından,<br />
duyuya, biçime, duyguya özgü olanı ön planda tutarak, insanın fıtratında<br />
var bulunan güzellik duygusuyla irtibata geçer. Eşyanın derinliğinde<br />
bulunan özü, odak noktasındaki hakikati en güzel bir şekilde ifade<br />
eder.<br />
Eşyanın üzerindeki metafiziği algılayabilme potansiyelini estetik olarak<br />
ifade edersek, estetiğin alanını da nesnelerin uğradığı değişimlere<br />
bağlı bir gelişme içerisinde genelleştirip özgünleşme yöntemlerinin<br />
belirginleşmesi, parçaların bütüne odaklanması ile oluşacak<br />
göstergebilim sahası olarak belirleyebiliriz. Estetiğin özgün olarak<br />
belirginleşmesi, mimari yaklaşımda varlığın bütünlüğünü ve kuvvetler<br />
hiyerarşisini göz önünde bulundurmanın zaruri oluşunu doğurmakla<br />
birlikte, kentsel morfolojiyi ve kâinatı da keşfetmeyi zorunlu kılar<br />
“Mimari doğası gereği kolektiftir” sözüyle başlar Aldo Rossi mimari<br />
tanımına. (2) Mimarinin çıkışını zorunlu bir artifakt olarak ifade eden<br />
Rossi, mimarinin iki değişmez özelliğininse, estetik kaygı ve içinde yaşanabilinecek<br />
daha iyi bir çevrenin oluşturulması olduğunu belirtir. B.<br />
Turan Özkaya’nın tabiriyle, mimari aslında insanın kendi mimarlığını<br />
da keşfetmesidir bir bakıma. Turgut Cansever’e göreyse mimarlık,<br />
varlığın tüm alanlarını kapsayan bir disiplindir. (3 ) Bu yüzden de Cansever,<br />
başarılı bir mimarlık faaliyetinin gerçekleşmesini, kültürel oluşumun<br />
temel bir göstergesi olarak görür. Sovyet estetik kuramcısı I.<br />
Maza, estetiğin yalnız sanatsal kültürü değil, bir bütün olarak estetiksel<br />
kültürü içerdiğini ifade eder. J. Barov da estetiği, dünyayı güzelliğin<br />
yasalarına göre özümlemenin, estetiksel özümlemenin en yüksek<br />
biçimi olarak, sanatta dünyanın imgesel olarak verilişinin en genel ilkeleri<br />
olarak tanımlarken, M. Kagan da estetiği gerçekliğin estetiksel<br />
olarak özümlenişinin, sanatsal kültürün genel gelişme yasallıklarının<br />
bilimi olarak tanımlamaktadır. (4)<br />
Estetik, göstergenin işlevidir. Estetik, nasıl ki model kuramıyla sanatın<br />
modellendirme özelliğine inebiliyorsa, göstergebilim yoluyla sanatın<br />
gösterge özelliğine, iletişim kuramı yoluyla da sanatın iletişimsel<br />
özelliğine inebilir. Dolayısıyla estetiğin hakikatle kuracağı ilişki, göstergenin<br />
de işlevini ortaya çıkaracaktır. Fransız dilbilimcisi Emile<br />
Benvenitse gerçekliğe ilişkin bir tasarımın, hakikate götürecek bir<br />
araç olduğunu ifade eder: “Bir göstergenin işlevi, ortadaki bir şeyin,<br />
zihindeki karşılığı olarak, o şeyin yerine geçip onun tasarımını oluşturmasıdır.”<br />
(5 ) Göstergenin görecelikle olan ilişkisinde Henry James’in<br />
“halı deseni” kavramındaki çözümlemeye katıldığını belirten A. Rossi,<br />
desenin açık seçik olmasına rağmen, herkesin onu farklı gördüğünü<br />
söyler. Rossi, James’in imgesinin açık bir çözümlemenin, daha ayrıntılı<br />
bir çözümlemeye gelmeyecek sorular doğurduğunu düşündürdüğünü,<br />
bu nedenle de rasyonel sistemin kusursuz açıklığının insanı<br />
akıldışı sorunlarla yüzleştirdiği imkânını oluşturduğunu belirtir.<br />
T. Cansever, mimari tanımını “İnsanın dünyadaki esas vazifesi, dünya-<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 77
KENTVEYAfiAM<br />
İslami tasarım ve inşa ameliyelerinde, tasarım<br />
ile üretim sürecinde, sanat ve mimarinin her<br />
türlü oportünistçe istismarından uzak<br />
kalınmaya çabalanmış, İslami mimarinin<br />
genetik kaynaklarına sadık kalınmaya<br />
çalışılmıştır. Bu anlamda insanın varoluşuyla<br />
alakalı temel dinamikleri, inancı, ruhuyla<br />
kurduğu metafizik ilişki, İslam mimarisinin<br />
genetik kaynaklarını oluşturur.<br />
yı güzelleştirmek” hadis-i şerifinde tarif edilmiş çerçeve içinde<br />
inşa ederek, mimariyi vücuda getirmenin sorumluluğunu temel<br />
alacak bir yapı üzerinden değerlendirmiştir. Varlık kanunlarının<br />
kullanımına yönelik tavırların, insanın inanç sistemi tarafından<br />
kontrol edildiğini belirten Cansever, dinin kozmolojiyi ve varlık telakkilerini<br />
ihtiva ettiğini belirtir. Sanat eserini “biçim ifadeleri”<br />
olarak gören Cansever, sadelik, yumuşaklık, tevazu, çekingenlik<br />
ve mahcubiyet, vahşilik, kısıtlama, nezaket, zevk, umut, dindarlık<br />
ve benzeri insani duyguların da sanat eserlerine yansıyacağını<br />
ifade eder. Rossi, mimarinin oluşmasını daha çok siyaset açısından<br />
bir görüş içinde değerlendirip mimari ve kentsel artifaktlar<br />
tarihinin, daima egemen sınıfların mimarisiyle oluşacağını, örneğin<br />
devrim dönemlerinde, şehrin örgütlenmesine yönelik yapılacak<br />
faaliyetlerin merkezleri için alternatiflerin, tarihi süreçle ortaya<br />
çıktığının altını çizer.<br />
Yapısökümü felsefe dışında sosyal bilimlerden edebiyata, hukuktan<br />
mimari alanlara kadar etkili bir şekilde uygulayan Fransız filozof<br />
J.Derrida, şehri doğaya dönüşmekten alıkoyan şeyin, yapıların<br />
konturlarının ve tasarımlarının ancak anlamın yaşam enerjisi<br />
olan içerik güçten düşürüldükten sonra, yani bir doğa felaketi<br />
ya da sanat tarafından kendi iskeletine indirgendikten sonra<br />
daha açık bir şekilde görülebileceğini ifade eder. Psikolojik bir figürün<br />
dönüşüm sürecinin simgesi, aklı sarmal galaksiye götürecek<br />
spiral bağıntının zorunluluğunu “var” kılacaktır. İmaj ve sembollerin<br />
genetik bilimini, varlığın psikolojik ve ruhî-aklî düzeylerine<br />
ait olan yapısal özelliklerini tahlil edip tanımayan ve onları varlığın<br />
bütünlüğünden tecrit eden, sadece “biçimin araçları” yapan<br />
postmodern tavırda, zaman-mekân boyutlarındaki çevre bilinci<br />
eksik olduğundan, kozmolojik idrakin objektif bir şekilde varlık<br />
üzerine inşa edilmesi mümkün olmayacaktır.<br />
Estetik biliminin felsefi disiplinlerle karşı karşıya kalmasıyla birlikte,<br />
estetik-felsefe bağıntısı, çeşitli bilimsel yöntemlerle ele<br />
alınmıştır. Estetik, eşyayla birlikte eldeki malzemenin aşılabilmesinin<br />
amacını güderek, malzemenin biçimsel olarak nasıl düzene<br />
konması gerektiğinin ne kadar önemli olduğunu aşikâr kılabilmek<br />
için, sanatsal olarak ifade edinimini gerçekleştirir. Mikhail<br />
Bachtin estetik sorununa “estetiksel nesnenin salt estetiksel<br />
içeriğinin içkin olarak nasıl birleştiğini arayıp bulma” yoluyla yaklaşıldığında<br />
dil ile estetiğin birbirlerinin anlam sahaları içerisine<br />
gireceğini ve dilini estetiksel nesnenin içsel alanına giremeyeceğini<br />
belirtir. Çünkü estetiksel nesneyi oluşturan şey, sanatsal<br />
olarak biçimlendirilmiştir.<br />
ESTET‹⁄‹N OLUfiMASINDA KOZMOLOJ‹K ‹DRAK<br />
Cansever’in üslup gerçekliğinin temelinde bulunan organize edici<br />
iki ilke olarak gördüğü zaman ve mekân anlayışı, sanatı mekân<br />
bilinci olarak görmesinden dolayı üslup, içinde mekân kavrandığı<br />
zaman organize edilmelidir. Çünkü mekânın bütünlüğü, üslubun<br />
da ilk ve en yüksek kanunudur. Varlığın güzelliklerinin bilincinde<br />
olmayı, biçim ile kâinat telakkisi arasındaki münasebeti<br />
berraklaştırmada bulan Alois Riegl ve L. Coellen, genetik estetiğin<br />
de temellerini oluşturmuşlardır. Ernst Diez, genetik estetiği<br />
78 M‹MAR VE MÜHEND‹S
galaksinin spiral yapısı, bitkilerin yaprak dizilimleri, kısacası kâinattaki<br />
muhteşem yapıların temelinde altın oran sayısına göre<br />
dizayn edilmiştir. 0,618 ya da 1,618 çıkan oranların kâinatın estetik<br />
oranı olarak adlandırılması, 0 1 1 2 3 5 8 13 21 34 55 89 Fibonacchi<br />
dizisi adı verilen bu sayı diziminin 1’den başlayarak her<br />
rakamın kendinden bir önceki rakamla toplanması ile oluşur.<br />
Serideki ardışık sayıların birbirine oranı her zaman küçüğü büyüğe<br />
bölerseniz 0,618 ya da büyüğü küçüğe bölerseniz 1,618’dir.<br />
34/55= 0,618 ya da 89/55 = 1,618 her iki rakamda Pi sabiti olarak<br />
kullanılır. Leonardo da Vinci, Picasso ve Mimar Sinan bu oranın<br />
tarihte en önemli uygulayıcılarındandır. Mısır piramitlerinin yapımında<br />
dahi kullanılmış olan altın oran sayısı, Fibonacci tarafından<br />
yeniden keşfedilerek şekli tanımlayan en ve boy uzunluklarının<br />
oranı her zaman 1,618 olarak hesaplanmıştır. XVI. yüzyılda<br />
altın oran için “hazine” ifadesini kullanan Kepler, düzgün çok<br />
yüzlüleri iç içe geçmiş şekilde gösteren ve bu düzen ile Güneş<br />
Sistemi arasındaki bağlantıyı araştıran şemalar geliştirmiştir.<br />
Kar tanesi kristallerinde bile altın oranın belirlenmesi, insanı kâinatın<br />
estetik formülüne götürüyor. Estetik uzmanı Dr. Steven<br />
Markout insan DNA’sına işlenmiş bu orana göre yaratılmış insan<br />
yüzleri ve bedenlerini istisnasız tüm insanların güzel bulduğunu<br />
yaptığını ispatlamıştı. A. Hildebrand bir sanat yapıtını mimari yapısını<br />
şöyle ifade ediyor: “Doğanın sanatsal olarak incelenişinden,<br />
ortaya yüksek bir sanat yapıtının çıkmasını sağlayan şey,<br />
mimari biçimdir.” Mimari biçimin ontolojik yapısındaysa, kâinatın<br />
şifresi, eşyanın kodu olan altın oran bulunur.<br />
insanlık tarihine ve İslam sanatında uygulayarak estetiğinn<br />
oluşmasında inançların rolünün mahiyet itibariyle ne kadar<br />
önemli olduğunu göstermişlerdir.<br />
Genetik estetik, Cansever’in deyimiyle sanatçı-sanat ilişkisini varoluş<br />
zeminine oturtarak, varlık telakkisinin ve kozmolojik yapının<br />
analizini de içinde barındırır.<br />
Cansever’e göre parçalar, bütünlüğe ulaşmak için hareket halindedirler<br />
ve İslam mimarisi kontrolden çıkmış bir “ratio”nun<br />
(aklın) ürünü olmayıp ‘her şeyi doğru yerine koymak ve doğru yerinde<br />
tutmak’ (adalet) ilkesiyle inşa olmuştur. Bu bağlamda, İslam<br />
mimarisinin oluşumunda malzeme ve teknolojilerin kullanılması<br />
ile ilgili olarak, modern konfor anlayışına benzer yanı olmayan<br />
ve amaçları hazcı (hedonizm) kavramlardan tamamen<br />
uzakta, insanın Allah hakkındaki şuurunun, varlığın kutsal karakterinin<br />
çatısını belirlemesiyle oluşturulmuştur. (6) Kozmolojik<br />
idrak, Tevhidin veçhelerinden oluştuğundan, birlik kavramının<br />
açık bir tezahürü olarak insan-kâinat ilişkisinin ağını varoluşsal<br />
zemin üzerinde değerlendirerek, Bir olana yaklaşmayı amaçlar.<br />
İslami tasarım ve inşa ameliyelerinde, tasarım ile üretim sürecinde,<br />
sanat ve mimarinin her türlü oportünistçe istismarından uzak<br />
kalınmaya çabalanmış İslami mimarinin genetik kaynaklarına<br />
sadık kalınmaya çalışılmıştır. Bu anlamda insanın varoluşuyla<br />
alakalı temel dinamikleri, inancı, ruhuyla kurduğu metafizik ilişki,<br />
İslam mimarisinin genetik kaynaklarını oluşturur. Cansever’e<br />
göre, oluşturulacak mimari özde varlık, inançlar, bilgi ve idrakin<br />
aklı, ruhi ve dini düzeyi, sanat formlarına yansıyacaktır. İslam<br />
kozmolojisinin projeksiyonları, Helenistik mimariden ayrılan tarafıyla,<br />
Tanrı’nın fiili varlığını kabul eden objektif içerisindedir.<br />
Kâinatın mimari olarak incelenişinde her şeyin bir nizam dairesi<br />
içinde gerçekleştiğini, estetiğin de bu nizamdan payını aldığı görülecektir.<br />
Estetiksel olarak kâinatın kodu, eşyanın şifresi, güzelliğin<br />
hakikat nazarındaki formülü altın orandır. İnsanın kalp<br />
atışı, DNA’sı, kâinatın “dodecahedron” adı verilen şekli, birçok<br />
HAREKET FELSEFES‹NDEN BAROK SANATINA M‹MAR‹<br />
Kâinatı keşfetmek, içinde bulunduğumuz determinist-mekanistpozitivist<br />
toplumcu dünyadan aleme, fizikten metafiziğe Yunus<br />
Emre’nin de dediği gibi, “hikmete giden yol”un tanınmasını aşikâr<br />
kılar. Materyalist–pozitivist akımların karşısında, Maurice<br />
Blondel’in L’action eseriyle başlatılan hareket felsefesi, insan<br />
hareketlerinin aile, toplum, vicdan, devlet, sosyal yaşam ve insanlık<br />
basamaklarından geçerek hakikate doğru ilerlemekte olduğunu,<br />
din ile felsefeyi birbirine yakınlaştırmaya çalışarak, her<br />
şeye ancak insan hareketlerinin ortaya koyduğu imanla ulaşmanın<br />
mümkün olacağını belirtmişti. İslam sanatındaki “hareket”<br />
kavramına ilişkin Cansever, Ortaçağ Hıristiyan mimarisinin İslam<br />
mimarisiyle taban tabana zıt olduğunu şöyle belirtir: “Ortaçağ<br />
Hıristiyan mimarisi için tipik olan Gotik katedral, dışarıdan<br />
çeşitli açılardan gözlemlemeye imkân verir. Oysa içine girdiğinizde<br />
iki hâkim eksenle karşılaşırsınız: Birisi, girişten mihraba<br />
kadar yatay olarak uzanan eksen, öbürü ise tabandan tavana kadar<br />
dikey olarak yükselen eksen. Böylece insanın hareketleri<br />
yönlendirilmiş ve tahakküm altına alınmıştır. Gotik katedralde<br />
mimarinin empoze ettiği egemen hareket, insanın seçme özgürlüğünü<br />
elinden alır ve sorumluluk şuuruna saygı göstermez. Bu<br />
tavır, yine İslam’ın bilinçli insan ve sanat eseri telakkisine taban<br />
tabana zıttır.” (7) Batıda Hıristiyanlık’ın ürünü olarak görebileceğimiz<br />
Gotik, Barok, Rönesans ve tüm bunların devamında gelen<br />
“Modern Mimari” kavramları ile “İslam Mimarisi”ni karşılaştırdığımızda,<br />
iki kültürün tüketimlerinden üretimlerine iki farklı bakış<br />
açısının, iki farklı kozmik tasavvurunun olduğunu fark ediyoruz.<br />
Varlığın bütün alanlarını kapsamayan bir yaklaşımın, insanın<br />
da tüm yanlarını kapsamayacağı aşikârdır ve insanın varlığa karşı<br />
soracağı en esaslı soruya da cevap veremeyeceği meçhuldür.<br />
Barok, Portekizce Barocca sözcüğünden gelmekte olup eğri<br />
büğrü inciler dizisi anlamına geldiği bilinmektedir. Barok sanatın<br />
temelini oluşturan kitle, ışık gölge zıtlıkları, içbükey ve dışbü-<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 79
KENTVEYAfiAM<br />
Batıda Hıristiyanlığın ürünü olarak görebileceğimiz<br />
Gotik, Barok, Rönesans ve tüm<br />
bunların devamında gelen “Modern Mimari”<br />
kavramları ile “İslam Mimarisi”ni<br />
karşılaştırdığımızda, iki kültürün tüketimlerinden<br />
üretimlerine iki farklı bakış açısının,<br />
iki farklı kozmik tasavvurunun olduğunu<br />
fark ediyoruz.<br />
keyler, aşırı hareket gibi önemli unsurlar, seyirciyi etkilemekten<br />
çok oyalayan, göz alıcılığıyla kendisini fark ettiren ama o ölçüde<br />
yüzeysel bir üslubu benimser. Engizisyonun en kuvvetli olduğu zamanlarda<br />
ortaya çıkan, kilisenin reform hareketlerine karşı başlattığı<br />
bir akım olan Barok, Gotik dönemin karanlık mimari yapısı<br />
yerine daha frapan daha görkemli ve tantanalı bir mimari yapıyı<br />
seçerek, ihtişamın ve gösterinin zirvesinde süs ve azamet hastalığına<br />
tutulmuş yapıların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu<br />
arayış zamanla bütün sanatlara yansıyacak, resim, müzik, heykel<br />
gibi sanat dallarını da etkisi altına alacaktır.<br />
Barok sanatta pencerelerin çoğalmasıyla yapının içi aydınlanmış,<br />
balkon ve merdiven unsurları Barok döneminde ortaya çıkmıştır.<br />
Sezai Karakoç’un meşhur Balkon şiiri, evleri balkonsuz yapan mimarlar’a<br />
atıftır. Balkonsuz ev, tarihte yapılış amacı itibariyle inancımıza<br />
uygun, medeniyetimizde var olan yapılardır. Balkonlu ev<br />
ise Batı’nın bizlere dayattığı ya da Ali Şeriati’nin “Av avcıya hayran”<br />
sözüne atfen, bizim Batı’dan aldığımız bir durumdur. Turan Karataş,<br />
Sezai Karakoç’un Batılılaşmaya dair tutumunu şöyle açıklar:<br />
“Sezai Karakoç, batılılaşma sürecinden sonra vücud bulan türedi<br />
kentlere, daha doğrusu bu kentlerde Batı’dan dikkatsizce ithal<br />
edilen otomasyon ve betonarme yaşam biçimine savaş açmıştır.<br />
Açtığı savaşta da Anadolu’dan başlayan ve bütün bir Ortadoğu’ya<br />
açılan Doğu kültürünü siper olarak kullanır.” (8) Balkon şiiriyle tüm<br />
hayatın şifrelerini birer imge olarak dile getiren Karakoç, şiirinin<br />
sonunda evleri balkonsuz yapan mimarları alınlarından öperek<br />
bitirir:<br />
“Bana sormay›n böyle nereye / Kofla kofla gidiyorum / Aln›ndan<br />
öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarlar›n” (9)<br />
Barok, sonsuzluğu vurgulayarak ışık ve gölgeyi kullanmak suretiyle<br />
sürekli hareket halinde olan bir gösteriş hali, yapmacık tutum,<br />
sürükleyicilik, abartı ve J.Baudrillard’ın deyişiyle bir simülasyon<br />
cihazı, bütünün içinde yitip giden, hakikatin nazarından<br />
uzaklaşan, biçim ile kainat telakkisi arasındaki münasebeti berraklaştırmak<br />
yerine bulanıklaştırmaktadır. Genetik estetiğin kozmolojik<br />
yapıya dair kavrayışı, profan sanatların insanı eğlendirmeyi<br />
amaçladığı gibi bir amaç ya da mahiyet içermez, varlığın birlik<br />
şuuruyla vücuda getirilmiş olan anlamı idrake erdirmeye çabalar.<br />
Genetik estetik, varlığın ilahi güzelliği, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan<br />
insanın mayasında bulunan simgeler ve göstergelerin<br />
oluşturduğu özüdür. Bu öz, “ilahi sanatçı” (10) tarafından insanı vahiyle<br />
muhatap kılar. Vahye dönerek, estetiğin çağrısına kulak verelim:<br />
“O, birbirine uyumlu yedi gök yaratt›. / Hiçbir düzensizlik<br />
göremezsin Rahman’›n yaratt›¤›nda. / Hadi çevir gözünü bak.<br />
Bir kusur görebiliyor musun?” (11)<br />
Dipnotlar<br />
1<br />
Esteti¤in ABC’si, Hülya Yetiflken, Say Yay›nlar›<br />
2<br />
fiehrin Mimarisi, Aldo Rossi, Kaynak Kitapevi<br />
3<br />
‹slam’da fiehir ve Mimari, Turgut Cansever, Timafl Yay.<br />
4<br />
Genel Dilbilim Sorunlar›, Emile Benvenitse, YKY Yay›nlar›, s. 135<br />
5<br />
Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, M. Kagan, Çev. Aziz Çal›fllar, Alt›n Kitaplar<br />
6<br />
‹slam’da fiehir ve Mimari, Turgut Cansever, Timafl Yay›nlar›, s. 29<br />
7<br />
‹slam’da fiehir ve Mimari, Turgut Cansever, Timafl Yay›nlar›, s. 62<br />
8<br />
Do¤unun Yedinci O¤lu Sezai Karakoç, Turan Karatafl, Kaknüs Yay›nlar›, s. 334<br />
9<br />
Körfez, Sezai Karakoç, Dirilifl Yay›nlar›<br />
10<br />
‹slâm Esteti¤i, Turan Koç, ‹SAM Yay›nlar›<br />
11<br />
Kuran-› Kerim, 67/3-4<br />
80 M‹MAR VE MÜHEND‹S
YAKIN<br />
ŞİRİN BİR İLÇEMİZ;<br />
İZNİK<br />
İZNİK SELÇUKLU VE OSMANLI’DAN KALAN ESERLERLE DOLU BİR<br />
AÇIK HAVA MÜZESİDİR. GÖLÜ VE ÇEVRESİ BİR TABİAT HARİKASI.<br />
HALKININ FAZLA DIŞARI AÇILMAMASI, EKONOMİSİNİN KENDİ<br />
KENDİNE YETMESİ NEDENİYLE ÇOK FAZLA GELİŞEMEMİŞ,<br />
DOLAYISIYLA ŞİRİNLİĞİ BOZULMAMIŞTIR. TURİSTİK GEZİLERDE<br />
PROGRAMINIZA DAHİL EDEBİLECEĞİNİZ MİSTİK DOKUYA<br />
HAKİM, YIKINTILAR İÇİNDE YİNEDE GÜZELLİKLERİNİ<br />
SERGİLEYEBİLEN ŞİRİN İZNİK, YÜZYILLARCA MİSAFİRLERİNİ<br />
AĞIRLAMAYA DEVAM EDECEK.<br />
A. GÜLESER GÖKALP EKŞİ / Mimar<br />
‹<br />
ZNİK etrafı Bizans’tan kalma kilometrelerce<br />
surlarla çevrili şirin bir ilçemiz.<br />
Orhangazi’de olan sanayileşme<br />
buraya sıçramamış. Dolayısıyla ekonomi<br />
tarıma dayalı ve şehir yıllarca uzun sürecek<br />
olan restorasyon, renovasyonlardan<br />
geçmediği için bir açık hava müzesi olarak<br />
kalabildiği kadar ayakta kalmayı başarmış.<br />
İznik aynı zamanda bir göl kenarı<br />
mesiresi. İznik’de yer alan Yeşil<br />
Cami, camiiler, hamamlar,<br />
medreseler zaman zaman<br />
onarılmıştır. Merkezden<br />
yukarı doğru çıkarken ilk<br />
konsülün toplandığı yer<br />
olan Ayasofya Kilisesi kendini<br />
yıkık dökük göstermektedir.<br />
Yukarı doğru ulu çınar<br />
ayaklarının içinden çarşıdan geçilerek<br />
Eşrefoğlu Rumi’ye ve Abdulvahap<br />
Sancaktariye’ye ulaşılmakta.<br />
İskenderin komutanlarından Lysmakhes’un<br />
eşi Nikala’nın adını alan şehir, İznik<br />
olarak adını taşımaya devam etmiştir. İznik<br />
surlarının yedi tane kapısı vardır. Üç<br />
anıtsal kapı ayaktadır. Roma döneminden<br />
Hadrianus ve Cladeudius’un anılarını yaşatırlar.<br />
1071 Malazgirt zaferinden sonra<br />
1080’lerde, Kutalmışoğlu Süleyman Şah,<br />
İznik’i Anadolu’nun ilk başkenti yapmıştır.<br />
O zamana kadar İznik Büyük Doğu Roma<br />
İmparatorluğu’nun önemli bir merkezi konumunda<br />
idi. 1. Haçlı seferinin başlamasıyla<br />
Anadolu Selçuklu başkentliği kısa<br />
sürmüş, Selçuklular Konya’yı başkent olarak<br />
seçmişlerdir. 1331 Osman Gazi’nin<br />
oğlu Orhan Gazi uzun süren kuşatmalardan<br />
sonra İznik’i fethetmiş,<br />
tekrar şanlı günlerini yaşayarak<br />
sanatın doruğuna ulaşmıştır.<br />
Ayasofya bir müddet camiye<br />
çevrilerek kullanılmış, medrese<br />
eklenmiş daha sonraları<br />
ise kendi haline terk edilmiştir.<br />
Yeşil-mavi çinileriyle ünlü Yeşil<br />
Camii ve Nilüfer Hatun İmareti (şimdi<br />
müze) merkezden yukarı çıkarken, yolun<br />
bitiminde, ulu çınarlardan sonra sukunetle<br />
birlikte karşınıza çıkmakta. Derinden gelen<br />
izlerin içinde sessiz sedasız duran Yeşil<br />
Cami’den etkilenmemek elde değil. Camiyi<br />
ve minaresini süsleyen turkuaz renkli çiniler,<br />
içerde ahşap işçilik tılsımlı bir şekilde<br />
yerlerinde duruyor. Zaman ağlarını<br />
üzerlerine örmeye devam ediyor. Çandarlı<br />
82 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Yeşil-mavi çinileriyle ünlü Yeşil Camii ve Nilüfer Hatun İmareti<br />
(şimdi müze) merkezden yukarı çıkarken, yolun bitiminde, ulu çınarlardan<br />
sonra sukunetle birlikte karşınıza çıkmakta. Derinden gelen izlerin içinde<br />
sessiz sedasız duran Yeşil Cami’den etkilenmemek elde değil. Camiyi ve<br />
minaresini süsleyen turkuaz renkli çiniler, içerde ahşap işçilik tılsımlı bir<br />
şekilde yerlerinde duruyor.<br />
Halil Paşa, 1338’de Hacı Musa’ya tek<br />
kubbeli, iki sütunla taşınan tonoz ve<br />
yarım kubbeyle geçilen bu camiyi yaptırmıştır.<br />
1331’den sonra Orhan Gazi’nin<br />
fethiyle şehir tekrar canlanmıştır.<br />
Osmanlı çinisi ve seramiği teknik ve<br />
dekor bakımından doruk noktasına<br />
ulaşmıştır. Çini ustaları saray ve camilere<br />
özel çinileri burada üretmişlerdir.<br />
Genellikle mavi beyaz, kabartmalı<br />
kırmızı ve firuzenin hakim olduğu süslemeler,<br />
yüksek derecede fırınlarda<br />
pişirilerek sırlanmaktadır. 16. yy. tuğralarının<br />
zemininde görülen ince spiral<br />
dolguya benzeyen tuğrakeş uslubu<br />
adı verilen ‘Haliç işi’ denilen dekor ve<br />
‘Şam işi’ denilen iri yapraklı motifler<br />
İznik çinilerinin özelliğini teşkil eder.<br />
Süleymaniye Cami’sinin çinileri buradan<br />
getirilen ustalarca saray nakışhanesinde<br />
işlenmiştir.<br />
Nilüfer Hatun İmareti’nde İbnibatuta’ya<br />
ziyafet çekmiştir. Şimdi müze<br />
haline getirilen medresede sikke, seramik<br />
kaplar, kaseler, lahitler sütun<br />
başlıkları sergilenmektedir.<br />
Eşrefzade Abdullah Rumi, Nilüfer Hatun<br />
müzesinden biraz daha aşağıdadır.<br />
15. yy.’da çağının tanınmış velilerinden<br />
Bursa’da Emir Sultan’dan<br />
dersler almış, Ankara’da Hacı Bayram<br />
ve Hama’da da Şeyh Hüseyin Hamevi’nin<br />
yanında yetişmiş İznik’in mutasavvıflarındandır.<br />
Şiirlerini bir divanda<br />
toplamış, İslam düşünce ve<br />
duygularını bir eserde vücuda getirmiştir.<br />
İslam aleminin büyüklerindendir.<br />
İznik Gölü’ne hakim bir tepede bulunan<br />
Abdulvahap Sancaktari Türbesi,<br />
savaş esnasında sevgilisi uğruna şehit<br />
düşen bir ermişin hikayesidir. Surların<br />
içinde savaşırken sevgilisini kurtarmak<br />
isterken şehit olmuştur. Türbesi<br />
askerlerce de ziyaret edilir.<br />
İznik Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan<br />
eserlerle dolu bir açık hava müzesidir.<br />
Gölü ve çevresi bir tabiat harikası.<br />
Halkının fazla dışarı açılmaması, ekonomisinin<br />
kendi kendine yetmesi nedeniyle<br />
çok fazla gelişememiş, dolayısıyla<br />
şirinliği bozulmamıştır. Turistik<br />
gezilerde programınıza dahil edebileceğiniz<br />
mistik dokuya hakim, yıkıntılar<br />
içinde yinede güzelliklerini sergileyebilen<br />
şirin İznik yüzyıllarca misafirlerini<br />
ağırlamaya devam edecek.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 83
TANITIM<br />
ULUSLAR ARASI İSLAM KENTSEL MİRASINI<br />
ARAŞTIRMA, KORUMA VE YÖNETİM KONULU YAZ OKULU<br />
IRCICA 2011<br />
ARŞ. GÖR. ALİ NACİ ÖZYALVAÇ<br />
‹<br />
SLAM Konferansı Teşkilatı’nın ilk kültürel<br />
alt organı olan IRCICA (İslam,<br />
Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Vakfı)<br />
tarafından kentsel çalışmalar ve mimari<br />
miras çerçevesinde korumanın önemi,<br />
yaygınlaştırılması ve İslam ülkelerinde<br />
ekonomik ve kültürel gelişmenin teşvik<br />
edilmesi amacıyla 27 Haziran-29 Temmuz<br />
2011 tarihleri arasında beş haftalık bir yaz<br />
okulu düzenlendi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden<br />
davetli konuşmacıların katıldığı<br />
uluslararası yaz okulunda, 46 seminer ve<br />
10 panel gerçekleştirilirken, Türkiye’nin<br />
önemli kentsel merkezlerinde inceleme ve<br />
araştırmalar yapıldı.<br />
Geçen yıl Suudi Arabistan Turizm ve Eski<br />
Eserler Komisyonu himayesinde Riyad’da<br />
birincisi düzenlenen “İslam Ülkelerinde<br />
Kentsel Miras” konulu uluslararası konferansın<br />
önerileri dikkate alınarak düzenlenen<br />
programda özellikle eğitimciler ve öğrencilerden<br />
oluşan katılımcıların kentsel<br />
mimari mirasın korunması konusundaki<br />
birikimlerinin ileri taşınması, ayrıca toplumsal<br />
ve akademik alanda bu bilincin geliştirilmesi<br />
amaçlanmış. Yaz okulu şu konu<br />
başlıkları üzerine odaklanıyor; kentsel<br />
koruma ve geliştirme projelerinin tasarımı<br />
ve teknik uzmanlık gerektiren konular;<br />
kentsel mirası korumanın yönetim ve<br />
planlama boyutu ile sosyal ve ekonomik<br />
etkilerinin değerlendirilmesi, uygun finansman<br />
modellerinin sağlanması konusundaki<br />
gelişmeler. Ayrıca bu program<br />
kapsamında sürdürülmekte olan IRCICA –<br />
Prens Sultan bin Salman Mimari Miras<br />
Veritabanı’nın geliştirilmesine yönelik<br />
araştırma ve dökümantasyon çalışmalarına<br />
katkı sağlanması düşünülmüş.<br />
Kentsel mirasın araştırılması, korunması<br />
ve yönetimi olarak üç başlık altında şekillenen<br />
seminer programı 4 hafta boyunca<br />
yoğun bir tempoyla sürerken, üzerinde durulan<br />
başlığa dair tecrübeleri yerinde incelemek<br />
amacıyla İstanbul’da gerçekleştirilen<br />
geziler dışında Doğu Anadolu, Bursa<br />
çevresi ve Edirne’ye olmak üzere üç ayrı<br />
gezi düzenlendi.<br />
KONUŞMA VE PANEL PROGRAMI<br />
“Tarih ve Kuram” temalı ilk hafta konferansları<br />
yoğun olarak İstanbul ve tarihi yarımada<br />
üzerine olurken, Prof.Dr. İbrahim<br />
Baz’ın İstanbul Metropoliten Planlama ve<br />
Kentsel Tasarım Merkezi’nde yapılan çalışmalar<br />
ile ilgili geniş bilgi verdiği kouşması<br />
ve merkezin yaptığı proje çalışmalarını<br />
atölyelerinde izlemek katılımcılar açısından<br />
ilgiyle karşılandı. UNESCO Dünya<br />
Kültür Mirası Listesi’nin gündemde olduğu<br />
bir dönemde İstanbul gibi listelenmiş<br />
dört ayrı kültür mirası bölgesine (Karasurları,<br />
Zeyrek, Süleymaniye ve Topkapı-Sultanahmet<br />
Koruma Alanları) sahip bir şehirde<br />
yönetim ve koruma sorunları hakkında<br />
en yetkili isimlerden tecrübeleri dinlendi.<br />
Tarih alanında tanınmış akademisyenlerin<br />
Osmanlı medeniyeti, vakıf sistemi<br />
ve İstanbul ile ilgili kapsamlı sunumları<br />
olurken, Prof. Dr. Aykut Karaman “İstanbul<br />
Kentsel Kültür Mirası ve Büyüme Yönetimi”,<br />
Prof. Dr. Murat Güvenç “Yeni Bir<br />
Kentsel Tarihyazım Modeli, İstanbul Örneği”,<br />
Prof. Dr. Nur Akın “Geleneksel Osmanlı<br />
Kentleri ve Karakteristikleri”, Prof.<br />
Dr. Can Binan “Boğaziçi Bölgesinde Ahşap<br />
Konut Geleneği” adlı konferansları hafta<br />
sonunda toplu olarak gerçekleştirilen panel<br />
ile tamamlandı. Süleymaniye bölgesinde<br />
anıtsal ve sivil mimari doku incelenirken,<br />
Boğaziçi kıyı yerleşimleri Prof. Dr.<br />
84 M‹MAR VE MÜHEND‹S
Can Binan ve Doç. Dr. Cengiz Tomar’ın<br />
anlatımları eşliğinde gezildi.<br />
Tarihi alanların yönetimi konusuna yönelik<br />
ikinci hafta programı İstanbul örneğinin<br />
incelendiği ve İMP tarafından organize<br />
edilen panel ile başladı. UNESCO Dünya<br />
Kültür Mirası Komitesi’nin 19. toplantısına<br />
gözlemci olarak katılan Yar. Doç. Dr. Yonca<br />
Kösebay Erkan tarafından Selimiye<br />
Külliyesi’nin listeye kabul edilmesi süreci<br />
ve son gelişmeler dinlendi. Doğu ve Güneydoğu<br />
Anadolu bölgesine yapılacak gezi<br />
öncesi Yar. Doç. Dr. Yüksel Demir tarafından<br />
Mardin, Dr. Mehmet Alper tarafından<br />
da Şanlıurfa üzerine kapsamlı sunumlar<br />
yapıldı. 6-9 Temmuz tarihleri arasında Diyarbakır,<br />
Mardin, Gaziantep, Şanlıurfa ve<br />
Antakya’yı kapsayan yoğun ve yorucu gezi<br />
programında bölgenin kentsel kültür mirası<br />
yakından görüldü ve yerel idarecilerden<br />
koruma alanlarının yönetimi hakkında<br />
bilgi alındı. Yar. Doç. Dr. Meral Halifeoğlu’nun<br />
anlatımıyla Diyarbakır Ulucamii<br />
restorasyonu gezilirken, Prof.Dr. Füsun<br />
Alioğlu tarafından Mardin Artuklu Üniversitesi<br />
konferans salonunda kentin geleneksel<br />
konut dokusu hakkında bir konuşma<br />
yapıldı. Yar.Doç.Dr. Gül Ünal tarafından<br />
Gaziantep suriçi ve çarşıları hakkında<br />
yapılan sunumun ardından, Antakya’da<br />
Prof.Dr. Nur Akın, Prof. Attilio Petruccioli,<br />
Prof. Amir Pasic, Yar.Doç.Dr. Yüksel Demir<br />
ve yerel idarecilerin katıldığı bir panel<br />
düzenlendi.<br />
Tarihi çevre korumanın belgeleme boyutu<br />
üzerine bir grup konuşmanın yapıldığı<br />
üçüncü hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi<br />
Koruma Uygulama Denetim Bürosuna<br />
yapılan ziyaretle başladı. Süleymaniye<br />
bölgesine yapılan geziler Yar. Doç. Dr.<br />
Gürcan Büyüksalih’in sunumu ile desteklenirken,<br />
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri<br />
Daire Başkanı Dr. Önder Bayır tarafından<br />
Osmanlı arşivlerinin yapısı ve kullanımı<br />
hakkında bilgi alındı. Bursa, Cumalıkızık,<br />
Bilecik, Söğüt ve İznik’ten oluşan ikinci<br />
gezi programı öncesi Doç. Dr. Berrin Alper<br />
tarafından bölgeyle ilgili “Cumalıkızık:<br />
Bir Osmanlı Köyünden Mimari İzler” başlıklı<br />
sunum izlendi. Prof. Dr. Neslihan<br />
Dostoğlu tarafından Bursa Belediye Meclis<br />
Salonu’nda verilen konferansta geçmişten<br />
günümüze Bursa’nın kentsel ve<br />
mimari gelişimi hakkında geniş bilgi verildikten<br />
sonra Muradiye, Çekirge, Tophane<br />
ve Hanlar bölgesi gezildi. Tayyare Kültür<br />
Merkezinde düzenlenen seminerde katılımcılar<br />
Bursa Büyükşehir Belediyesi Etüd<br />
ve Projeler Şube Müdürü Kübra Temel’den<br />
de Bursa’da tarihi çevrede yapılmakta<br />
olan koruma çalışmaları hakkında<br />
bilgiler aldı. Prof. Amir Pasic, Prof. Dr.<br />
Neslihan Dostoğlu, ve Prof. Dr. Neriman<br />
Şahin Güçhan’ın da katılımıyla “Kentsel<br />
Tarihi Alanların Yönetimi: Bursa örneği”<br />
başlıklı panel gerçekleşti. Bilecik ve Söğüt’te<br />
bazı sivil ve anıtsal yapılara yapılan<br />
gezilerin ardından İstanbul’a dönüldü.<br />
Koruma temalı son haftada geleneksel<br />
yapım teknikleri ile İslam ülkelerinde<br />
kentsel koruma alanlarından bazı örnekler<br />
üzerinden sunumlar yapıldı. Prof. Dr.<br />
Murat Soygeniş tarafından “İstanbul: Bir<br />
Kentsel Yorum”, Prof. Adel Fahmy tarafından<br />
“İslami Kentsel Miras ve Kerpiç Malzeme”,<br />
Dr. Stefano Bianca tarafından “Korumanın<br />
Ötesi, Sürdürülebilir Kentsel Rehabilitasyon<br />
Konseptine Doğru” isimli konuşmalar<br />
yapıldı. İstanbul’da Eyüp Sultan<br />
Camii, Karaköy, Galata Bölgesine düzenlenen<br />
gezi sonrası programın son şehirdışı<br />
inceleme seyahati Edirne’ye oldu.<br />
Yaz okulunun beşinci ve son haftası grupların<br />
stüdyo çalışmalarının tartışılması ve<br />
bireysel çalışmaların sunulması ile geçti.<br />
Farklı birçok ülkeden çok sayıda eğitim ve<br />
kamu kurumunun katılımı ile gerçekleşen<br />
yaz okulunda, katılımcı profilinin çeşitlilikten<br />
uzak ve çoğunlukla lisans seviyesinde<br />
olması, ayrıca proje çalışmaları<br />
için gerekli mimar ve şehir plancıların<br />
azınlıkta kalması gibi olumsuzluklar<br />
programın hafifletilmesi ile atlatıldı. Katılımcılara<br />
sertifika verilmesi ile kapanışın<br />
yapıldığı program ilerideki dönemde farklı<br />
ülkelerde yeniden bir araya gelme niyetleriyle<br />
tamamlandı.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 85
MAKALE<br />
Deprem Risk Yönetim Modeli<br />
Yaşadığımız coğrafya ve halkımız depremin yabancısı değildir. Buna rağmen hala büyük deprem<br />
gelecek mi sorusu, ancak bu kadar uzun süredir depremi yaşayan insanlar için deprem güvenli<br />
binaların yapılamaması ve halkımızın büyük çoğunluğunun güvensiz yapılarda oturmasından<br />
kaynaklanır.<br />
PROF. DR. ALİ OSMAN ÖNCEL<br />
I. Ü. Mühendislik Fakültesi Mühendislik Bilimleri Bölümü<br />
86 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
Deprem Tehlikesi Gerçeğini<br />
Değiştirmenin İmkanı Yoktur<br />
Ülkemizin herhangi bir yerinde deprem tehlikesini<br />
tanımlamak için gerekli parametreler<br />
bellidir ve bunlardan en önemlisi gelecek<br />
30 yıl içersinde olabilecek depremin büyüklüğü<br />
(M) ve buna bağlı olarak kentsel ve endüstriyel<br />
alanlarda meydana getireceği şiddettir<br />
(I). Genelde, şiddeti büyüten faktörlerin<br />
başında depremin yeri (dış ve iç merkez)<br />
ve kentsel alana uzaklığı gelir. Mesela, kentsel<br />
yaşam alanına göreli olarak uzak 25<br />
Temmuz 2011 (M5.2) depremi halkta bir<br />
paniğe neden olmuş fakat yapılar üzerinde<br />
bir hasar meydana getirmemiştir. Bununla<br />
birlikte, 19 Mayıs 2011 (M5.7) Simav depremi<br />
halkta korku ve paniğe neden olmuş ve<br />
binalarda önemli hasarlar meydana gelmiştir.<br />
Ana deprem olduktan sonra, deprem<br />
oluş sıklığı arttığı için hasarlı binalarda oturma<br />
güvenliği riskli hale gelmiştir. Deprem<br />
tehlikesi ana depremle başlar ve bu tehlike<br />
artçılarla devam eder. Ülkemiz bir deprem<br />
ülkesidir ve deprem tarihi yaklaşık 2000 yılı<br />
bulmaktadır. Kısaca yaşadığımız coğrafya<br />
ve halkımız depremin yabancısı değildir.<br />
Buna rağmen hala büyük deprem gelecek mi<br />
sorusu, ancak bu kadar uzun süredir depremi<br />
yaşayan insanlar için deprem güvenli binaların<br />
yapılamaması ve halkımızın büyük<br />
çoğunluğunun güvensiz yapılarda oturmasından<br />
kaynaklanır.<br />
Deprem çalışmaları yapılmaktadır fakat yapılan<br />
çalışmalardan sonuç alınamamıştır.<br />
Olası büyük bir depremde kayıpları azaltmak<br />
için bugüne kadar geçen süreye (12 yıl,<br />
1999-2011) ve İBB tarafından kullanılan<br />
parasal kaynağa (1 milyar TL’den fazla) bakıldığında,<br />
bugüne kadar uygulanan risk<br />
yönetim modellinin yetersiz ve verimsiz olduğu<br />
görülmektedir. Tabii ki İBB bütçesi dışında<br />
kullanılan -valilik, bakanlıklar (Sağlık,<br />
MEB) gibi ilavelerle rakam çok daha büyüktür.<br />
İstanbul'da deprem riskinin azaltılmasında<br />
daha doğru ve kapsamlı bir değerlendirmenin<br />
deprem uzmanlarından daha çok<br />
yönetim uzmanlarınca ele alınması gerekir.<br />
Çünkü sorun, depremin bilimsel özelliklerini<br />
tayin değil, belirlenmiş olan ve herkesin<br />
hemfikir olduğu bir büyük riskin azaltılmasını<br />
sağlayacak idari ve mali yönlerini de<br />
kapsayan tedbirleri hayata geçirmektir.<br />
Bina Taramasıyla<br />
Yıllar Kaybedilmektedir<br />
Deprem riskinin azaltılmasını öngören modellerde<br />
göze çarpan en büyük eksiklik, ülkemizin<br />
yetişmiş insanlarından azami oranda<br />
faydalanılmamasıdır. Bunun en güzel örneği,<br />
2010 yılında basına detay bilgileri yansımış<br />
olan tek akademisyenli ve beş yıla yayılmış<br />
bina tarama projesinin tek bir firmaya<br />
ihale edilmesidir. Kazanan firmanın müşavirliğini<br />
ODTÜ'den bir akademisyen ve beraberinde<br />
oluşturulan çok büyük ekiplerle<br />
taramalar, "İstanbul Deprem Master Planı"nda<br />
öncelikli bölge olarak tespit edilen<br />
yerlerde yapılmıştır. Araştırmanın sonuçlarının<br />
değerlendirilmesi başka ekiplerce bir<br />
ya da benzer modeller esas alınarak yapılmış<br />
ve ortaya “en güvenilir performans tahminleri”<br />
bulunmuştur. Büyük emeklerle yapılan<br />
bu çalışmanın sonucunda, İstanbul'da<br />
binaların yüzde 10’unun incelenebilmesi<br />
için 5 yıl harcanmıştır. İstanbul'da mevcut<br />
her binanın incelenmesi şart görülürse ve bu<br />
sistemle tarama işleri devam ederse, İstanbul’daki<br />
tüm binaların incelenmesi için 50<br />
yıl gerekecek. Bu zaman zarfında büyük bir<br />
deprem meydana gelirse, zayıf olanlar yıkılacak<br />
ve zayıf olmayanlarda hızlı bir şekilde<br />
ayrılacaktır.<br />
Bina Taraması Çoklu Ekip ve<br />
Gruplarla Daha Çabuk Bitirilebilir.<br />
Tek akademisyenli model yerine, çok akademisyenli<br />
bina taraması yaptırılabilir ve araştırma<br />
grupları arasında kalite ve çalışma yönetimi<br />
açısından hem bir çeşitlilik sağlanabilir<br />
hem de verimlilik artırılabilirdi. En kolay<br />
şekilde, her ilçenin bina taraması bir akademik<br />
lider tarafından yapılması istenebilirdi,<br />
ilçe sayısınca akademisyenlerin katılımı ile
eş yılda tüm İstanbul'un bina taraması bitirilirdi.<br />
Akademik liderli çalışma grupları<br />
her yıl sonunda bir sempozyum altında<br />
toplanabilirdi ve aksayan kısımlar için hızlı<br />
çözüm üretmeleri sağlanabilirdi. Maalesef,<br />
bürokratik deprem riski modelinin tekçi<br />
akademik yaklaşımı başarısız ve verimsizdir.<br />
Bununla birlikte, bazı akademisyenlerimizin<br />
çok akademisyenli çalışmaların ortaya<br />
çok akademik fakat daha az yararlı sonuçlar<br />
çıkarabileceği endişesine sahip olduklarını<br />
belirtmek gerekir.<br />
Risk Yönetimi Bürokrasiye<br />
Terk Edilmemelidir<br />
Yürütülen deprem projelerine ve tartışılmış<br />
somut örneklere bakıldığında, zaman, insan<br />
ve para yönetiminin doğru yapılamadığı görüşü<br />
ortaya çıkmaktadır. Deprem ve bina<br />
teknolojisi konularında uzmanlığını almış<br />
her insandan yararlanmayı öngörmemiş bürokratik<br />
risk yönetimi, deprem projelerini<br />
havale ve ihaleye dayalı halletmeye çalışmıştır.<br />
Bu nedenle yüksek maliyetli ve geri dönüşümü<br />
sınırlı sonuçlar için önemli bir kaynak<br />
harcanmıştır. Bürokratik yaklaşıma göre<br />
işlerin Amerikalı ve Japon şirketlere havale<br />
edilmesi yeterli görülmekte ve ülkemizin bilimsel<br />
birikiminin yurt dışı kökenli olan bu<br />
firmalarda çalışan uzmanlardan fazla olamayacağı<br />
gibi yanlış bir düşünce güdümünde<br />
oldukları görülmektedir. Uzman şirketlere<br />
ve özellikle uluslararası şirketlere işlerin havale<br />
edilmesi güzel bir düşüncedir. Fakat bu<br />
şirketlere ülkemiz üniversitelerinden proje<br />
alanları ile ilgili partner bölüm bulma şartı<br />
getirilmesi gerekirdi. Ülkemizde öğrencilerin<br />
yetiştiği yer bilimi bölümlerini güçlendirecek<br />
bir vizyonu öngörmesi halinde kamu yararı<br />
daha fazla gözetilmiş olabilirdi. Üniversiteendüstri<br />
işbirlikli projelere destekler verilse,<br />
ülkemizde birçok yüksek lisans ve doktora<br />
talebesinin doktora çalışmaları için kaynak<br />
ve imkân sağlanmış olacaktı, fakat bu yapılamadığı<br />
için depremin üzerinden yıllar geçmesine<br />
rağmen ortaya çıkan yeni ses ve uzmanlara<br />
hala rastlanamamaktadır. Bunun<br />
nedeni, eksikli ve öngörülü düşünemeyen<br />
bürokratik eksenli risk modelidir.<br />
Deprem ve Risk Yönetimi<br />
Akademik Olmalıdır<br />
Deprem sorunuyla mücadelede bugüne kadar<br />
uygulanan yöntem yetersizdir. İhale ve<br />
havale sistemine dayalı, kolaycı ve günü<br />
kurtarma telaşında görüntüsü veren bürokratik<br />
risk yönetimi, ülkemiz deprem sorunu<br />
için fayda getirmediği açıktır. Depremle ilgili<br />
çalışma ve planlamaları yapacak bir kurumun<br />
başına bir bürokrat getirerek ve onla<br />
çalışacak ekiplerde doktoralı çalışan jeofizik<br />
uzmanlarını istihdam etmeyerek kurulmuş<br />
afetle mücadele modellerinin değiştirilmesi<br />
Olas› büyük bir<br />
depremde kay›plar›<br />
azaltmak için bugüne<br />
kadar geçen süreye (12<br />
y›l, 1999-2011) ve ‹BB<br />
taraf›ndan kullan›lan<br />
parasal kayna¤a<br />
(1 milyar TL’den fazla)<br />
bak›ld›¤›nda, bugüne<br />
kadar uygulanan risk<br />
yönetim modellinin<br />
yetersiz ve verimsiz<br />
oldu¤u görülmektedir.<br />
gerekir. Deprem ve afet dairesinin başına bürokrat<br />
getirerek deprem riskini azaltmış ülkeler<br />
bugüne kadar yoktur ve bu nedenle<br />
çağdaş afet yönetim modelleri ile çelişkili bir<br />
durum olarak ülkemizde bir bürokratik yapı<br />
olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapının ancak<br />
başına doktoralı bilim insanları gelmesi ve<br />
çoğunluğu doktoralı insanlarda oluşan Amerika<br />
Jeoloji Servisi, Kanada Jeoloji Servisi ve<br />
Japonya Jeoloji Servisi gibi yapısal bir kimlik<br />
kazanması ile ülkemizde afet ve risk çalışmaları<br />
ivme kazanabilir. Deprem ve afet yönetimini<br />
başarı ile yöneten ülkelerde yerbilimlerde<br />
doktorasını yapmış kişilerin işsiz<br />
kalma riski yoktur, çünkü doktora seviyesi<br />
sorunun çözümüne akademik yaklaşmayı<br />
gerektir. Fakat ülkemizde, doktorasını işsiz<br />
kalırım diyerek uzatan genç doktora öğrencilerine<br />
rastlanmaktadır. Yerbilimleri üzerine<br />
doktora çalışmalarının ülkemizde teşvik<br />
edilmediğini gösteren önemli bir sorunu ortaya<br />
koymaktadır. Deprem ve afetle ilgili cazip<br />
doktora bursları teşvik edilmeli ve doktora<br />
sonrasında ülkemizin depremle ilgili<br />
kurumlarında çalışma garantisi verilmesi gerekir.<br />
Etkili ve sürekli çözüm akademik tabanlı<br />
çalışmaların ve çalışacakların desteklenmesi<br />
ile daha rahatlıkla bulunabilir.<br />
Üniversite ve Özel Sektör<br />
Çalışması Teşvik Edilmelidir<br />
Çözüme ve soruna odaklı akademik-endüstri<br />
risk yönetim modeline geçilmelidir! Bu<br />
sayede, üniversiteler hem bilimsel olarak<br />
akademik çalışmalarla deprem sorununa el<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 87
MAKALE<br />
atacak hem de belediyelerdeki mühendisler<br />
ihale alan şirketler için çalışan proje mühendisi<br />
olmaktan kurtulacak, akademik tabanlı<br />
projeleri arazide yürüten mühendisler olarak<br />
çalışacaktır. Üniversite merkezli akademik-endüstri<br />
risk modeli çalışmalarında,<br />
deprem projeleri kapsamında toplanan verilerle,<br />
yüksek lisans ve doktora seviyesince<br />
sayısız çalışmalar çıkacak, bunların bir kısmı<br />
uluslararası ortamlarda sunularak ve<br />
dergilerde yayınlanarak ülkemizdeki bilimsel<br />
çalışma performansı da yükseltilmiş olacaktır.<br />
Doğru yöntem ve ileri sürdüğüm modele<br />
göre, tüm üniversitelerin katılımı ve<br />
tüm üniversitelerin deprem sorununun çözümüne<br />
katkı sağlamalarını zorlayacak bir<br />
ulusal projenin hayata geçirilmesi gerekir.<br />
Bunun dışında farklı modellerde ileri sürülmekte<br />
ve bu modeller çözüm modelinin<br />
akademik ağırlıklı olmaması gerektiğini savunmaktadır.<br />
Bunun nedeni olarak da belediye<br />
gibi kamu kurumlarının teknik gücünün<br />
de bu tür çok akademisyenli bir modeli<br />
yönetsel anlamda kaldıramayacağıdır.<br />
Nitekim önerilen diğer bir modele göre,<br />
kentsel dönüşüm merkezli özel mali serbestliği<br />
olan özerk bir idare kurulması gerekir.<br />
Sonuç: 1999-2011 arasında yapılan çalışmalar<br />
değerlendirildiğinde, bürokratik risk<br />
Üniversite-endüstri<br />
iflbirlikli projelere<br />
destekler verilse,<br />
ülkemizde birçok yüksek<br />
lisans ve doktora<br />
talebesinin doktora<br />
çal›flmalar› için kaynak ve<br />
imkân sa¤lanm›fl olacakt›,<br />
fakat bu yap›lamad›¤› için<br />
depremin üzerinden y›llar<br />
geçmesine ra¤men ortaya<br />
ç›kan yeni ses ve<br />
uzmanlara hala<br />
rastlanamamaktad›r.<br />
Bunun nedeni, eksik ve<br />
öngörülü düflünemeyen<br />
bürokratik eksenli risk<br />
modelidir.<br />
yönetimine dayalı modelin yürümediği ve<br />
ülkemiz için çok önemli yılları kaybettirdiği<br />
görülmektedir. Deprem projeleri yerli ve yabancı<br />
şirketlere havale edilmiş, yapılan işin<br />
vasat kalitesi yanında maliyet yükseltilmiştir.<br />
Yerbilimleri bölümlerinden en az birinin<br />
akademik ortak olarak proje ortağı olması<br />
şartı getirilmediği için, milyonlarca dolarlık<br />
maliyetlerle yaptırılan projelerde bazı üniversiteler<br />
devre dışı bırakılmış ve dışlanan<br />
bu üniversitelerde yeni nesil uzmanların<br />
çok iyi yetişmesi ortamı sağlanamamıştır.<br />
Bununla birlikte, özel şirketlerce toplanan<br />
veriler, bilimsel çalışmalarda kullanılması<br />
için yerbilimleri bölümlerine servis edilmediği<br />
içinde yaptırılan çalışmalarda toplanan<br />
verilerle, akademik derinlikli çalışmalar yapılamamış<br />
ve ülkemizin bilimsel sıralamalarda<br />
yükselmesi için katkı verilmemiştir.<br />
Ortada harcanan paralar ve karşılığında geri<br />
dönüşüm olarak servis edilmiş deprem haritalarından<br />
ve kısıtlı sayıda çıkarılmış bina<br />
stok envanterinden başka fazla pratiğe dönmüş<br />
fazla bir şeyin olduğunu söylemek zordur.<br />
Bu nedenle, İstanbul'da deprem riskinin<br />
azaltılması için yapılan çalışmalarla tatmin<br />
edici mesafe alınamamış, üniversitelerden<br />
bağımsız özel şirketlerce toplanan veriler<br />
açılmadığı için derinlikli akademik çalışmalar<br />
tetiklenememiştir.<br />
88 M‹MAR VE MÜHEND‹S
MAKALE<br />
Yaşanabilir Şehirler İçin<br />
Yeni Afet Planı<br />
Şehirleşme politikaları belirlenirken kamu kurumlarının, ilgili meslek gruplarının ve sivil toplum<br />
kuruluşlarının, sürece doğrudan katılımları sağlanmalıdır. Bu amaçla insan ve şehir<br />
kavramlarının birlikte gelişmesi için etkin bir afet yönetimi belirlenmelidir.<br />
Y<br />
aşanabilir, sürdürülebilir, ekolojik şehirlerde<br />
yaşamak, insanların en temel<br />
haklarındandır. Şehirlerimizin tarihi, estetiği<br />
ve kültürel geçmişleri; tarım, iklim ve çevre<br />
bağlantıları; sosyal, siyasal ve ekonomik gerçekleri<br />
bilimsel araştırmalarla değerlendirilerek<br />
ortaya çıkan sorunların belirlenmesi,<br />
yaşanabilir kent ortamının ve kentlilik bilincinin<br />
oluşturulması gerekmektedir. Bu<br />
amaçla kentleşmedeki ana hedeflerin başında<br />
afet öncesi riskleri azaltmak, çok yönlü<br />
tedbirleri etkin bir şekilde hayata geçirmek<br />
ve sosyal kent politikalarını geniş ölçekte<br />
planlamak gelmelidir.<br />
Kontrolsüz yapılaşma ve sağlıksız büyüme,<br />
tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kenti<br />
yenilemek yani dönüştürmek fikrini ortaya<br />
çıkardı. Özellikle İstanbul gibi büyüme<br />
aksları tıkanmış ve zorlanmış şehirlerde, daha<br />
fazla kontrolsüz büyümenin olmaması<br />
adına bu konunun önemi açıkça ortadır.<br />
Bunun yanı sıra, konutların deprem güvensiz<br />
ve denetimsiz olarak yapılması da ileride<br />
oluşabilecek afetler için herkesi diken üstünde<br />
tutmaktadır.<br />
Şehirleşme politikaları belirlenirken kamu<br />
kurumlarının, ilgili meslek gruplarının ve<br />
sivil toplum kuruluşlarının, sürece doğrudan<br />
katılımları sağlanmalıdır. Bu amaçla insan<br />
ve şehir kavramlarının birlikte gelişmesi<br />
için etkin bir afet yönetimi belirlenmelidir.<br />
Afet başlığı altında ilk değerlendirilmesi gereken<br />
konu, ülkemizin büyük bir çoğunluğunu<br />
etki altına alan deprem konusudur.<br />
Afet Yönetimi; zarar azaltma, hazırlıklı olma,<br />
olaya müdahale ve iyileştirme gibi dört<br />
ana ve diğer ara aşamalarında yapılması gereken<br />
faaliyetlerin planlanması, yönlendirilmesi,<br />
desteklenmesi, koordine edilmesi ve<br />
uygulanması için toplumun tüm kurum ve<br />
kuruluşlarıyla, kaynaklarının bu ortak amaç<br />
doğrultusunda kullanımını gerektiren çok<br />
disiplinli bir yönetim şeklidir.<br />
Deprem ise araştırılması gereken birçok parametreyi<br />
barındıran ve zamana göre değişen,<br />
güncellenen dinamik bir olaydır. Fay<br />
hatları ve depremler, heyelan, aşırı yağışlar<br />
KADEM EKŞİ<br />
Mimar ve Mühendisler Grubu Başkan Yardımcısı<br />
ve sel, volkanizma ve benzeri kavramlar yeryüzündeki<br />
doğal oluşumlar olup insanlar tarafından<br />
ortadan kaldırılması mümkün değildir.<br />
Afet Yönetimi ve Deprem konularının<br />
birarada değerlendirilmesi, uzun süreli ve<br />
farklı disiplinler altında birçok katılımla<br />
gerçekleşmesi ile mümkündür.<br />
Bu amaçla mevcut yerleşim alanları, alt ve<br />
üst yapılarıyla beraber afetlere karşı daha güvenli<br />
duruma getirmeye çalışırken öncelikle<br />
doğal tehlikeleri tespit etmeli, bunları her boyutuyla<br />
ölçülendirerek ortaya koymalıdır.<br />
Bu süreç, bilimsel ve teknik araştırmalara dayalı<br />
derinlemesine, her yönlü yürütülmesi<br />
gereken projeler ile gerçekleştirilebilir.<br />
Afet risklerinin azaltılması, bireylerin ve<br />
toplumların gündelik risklere karşı aldıkları<br />
tavırla başlamaktadır. Burada en önemli<br />
davranış biçimi afetlere karşı bilinç ve eğitim<br />
seviyesini yükseltmek olmalıdır. Bu anlamda<br />
hizmet eden sivil toplum kuruluşlarından<br />
faydalanmalı, kurumsal anlamda sürdürülen<br />
proje ve kampanyalar takip edilmelidir.<br />
Yazılı ve görsel yayınlardan faydalanılmalı,<br />
tavsiyeler uygulanmalı, önemsenmelidir.<br />
Zira afetlere karşı daha dirençli bir toplum<br />
olmanın yolu bu önlemlerden geçmektedir.<br />
Toplumun katılmadığı, bir parçası olmadığı<br />
hiçbir proje tamamlanmış ve amacına<br />
ulaşmış sayılamaz, toplum için faydaya<br />
dönüşemez.<br />
1995 Kobe Depremi’nde Japonya’da meydana<br />
gelen yangınlar ve patlamalar büyük<br />
ölümlere neden olmuştu. Kobe depreminden<br />
sonra Japonya’da erken uyarı ve risk<br />
azaltma çalışmaları hızlandırıldı. Son depremde<br />
yangına ve yıkılmalara bağlı zararların<br />
azalması, Kobe Depremi’nin Japonlar tarafından<br />
iyi okunduğunu gösteriyor. Fakat,<br />
Nükleer santrallerin güvenliğinin yeterince<br />
sağlanamadığı ortaya çıkmıştır. 2007 yılında<br />
büyüklüğü 6.8 olan deprem nükleer sızıntıya<br />
neden olmuştu ve bunun zararları Japonya<br />
ile sınırlı kaldı. 2011 yılında meydana<br />
gelen 9.0 büyüklüğündeki depremde nükleer<br />
sızıntı ile dünya için bir risk oluşturmuştur.<br />
İstanbul; kozmopolit, hareketli, genç nüfuslu,<br />
tarihi geçmişi olan, uyumsuz gelir seviyeleriyle<br />
sosyal açıdan karmaşık bir yapı sunuyor<br />
olsa da prestijini sadece kıtalar arasında<br />
değil aynı zamanda medeniyetler, fikirler,<br />
dinler ve insanlar arasında bir köprü<br />
oluşturmasından alan bir şehirdir. İstanbul’u<br />
etkileyecek depremin büyüklüğünü, muhtemel<br />
zamanı gibi tartışmaları bir yana bırakıp;<br />
sosyal, ekonomik, psikolojik, hukuki<br />
ve idari yetki ve sınırları göz önüne alarak<br />
çözümler oluşturulması, daha sonra bunların<br />
mühendislik, kentsel dönüşüm ve planlama<br />
ile birlikte değerlendirilmesi gerekir.<br />
Etkin Afet Yönetimi ile deprem tehlikeleri<br />
belirleyip bunlara karşı gerekli stratejileri ve<br />
eylem planlarını ortaya koyulmalıdır. Enkaz<br />
altından insan kurtarmayı değil enkaz<br />
altında insan kalmamasını sağlamayı ve<br />
maddi-manevi kayıpların en aza indirilmesi<br />
amaç edinilmelidir.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 89
MAKALE<br />
Türkiye’de Katı Atık Yönetiminde<br />
Yeni Ayırma Tesislerinin İşlevselliği<br />
Toplanması, taşınması, aktarılması ve bertaraf edilmesi fiziksel ve ekonomik anlamda büyük yük<br />
olan, aynı zamanda, uygun şekilde değerlendirilemediği ve geri dönüşüm zincirine dâhil edilemediği<br />
takdirde, kaybolan ekonomik bir değer olarak kabul edilmesi gereken katı atıkların yönetim<br />
sürecinde gerçekleştirilecek tüm hizmetlerin maliyet ve sorumluluğu için yerel yönetimlere büyük<br />
görevler düşmektedir.<br />
DİDEM OMAY 1 , SERAP TÜRKYILMAZ 2 , İSMAİL ADAK 3<br />
1<br />
Yalova Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Kimya ve Süreç Mühendisliği Bölümü, 2 Yalova Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi,<br />
3<br />
Yalova Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Endüstri Mühendisliği Bölümü<br />
G<br />
ünümüzde artan nüfus artışı, kentleşme<br />
ve endüstriyel gelişme, üretim ve<br />
pazarlama faaliyetlerindeki genişlemeler, sürekli<br />
artan tüketim eğilimleri gibi olgular,<br />
tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de insan<br />
faktörünün çevre üzerindeki tahrip edici<br />
etkisini arttırarak katı atık sorununu da<br />
beraberinde getirmiştir. Artan katı atık ve<br />
çevresel kirlilik sorunu kentlerde atık yönetiminde<br />
yaygın bir şekilde uygulanan toplama,<br />
taşıma, aktarma, depolama ve bertaraf<br />
etme proseslerinden oluşan sistemin yetersiz<br />
kalmasına sebep olmuştur.<br />
Toplanması, taşınması, aktarılması ve bertaraf<br />
edilmesi fiziksel ve ekonomik anlamda<br />
büyük yük olan, aynı zamanda uygun şekilde<br />
değerlendirilemediği ve geri dönüşüm<br />
zincirine dâhil edilemediği takdirde, kaybolan<br />
ekonomik bir değer olarak kabul edilmesi<br />
gereken katı atıkların yönetim sürecinde<br />
gerçekleştirilecek tüm hizmetlerin maliyet<br />
ve sorumluluğu için yerel yönetimlere büyük<br />
görevler düşmektedir. Mevcut yerel yönetimlerin<br />
dâhilinde yürütülen atık yönetimi<br />
sistemindeki aksaklıkların giderilmesi ve<br />
bu sistemin işleyişinin kolaylaştırılması<br />
amacıyla, katı atık ayırma tesislerinin Türkiye<br />
genelinde artırılması ve etkin bir şekilde<br />
kullanılması gereklidir.<br />
Türkiye’de Katı Atık Toplama<br />
Politikalarına Genel Bakış<br />
Türkiye’de 1920’li yıllardan itibaren “temizlik<br />
hizmetleri” adı altında ve “kamu sağlığı<br />
odaklı” olarak Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen<br />
katı atık yönetimi, 1970’li yıllarda çevre<br />
sorunlarına karşı tüm dünyada artan eğilimin<br />
de etkisi sonucunda “çevre odaklı” bir<br />
yaklaşıma doğru gelişim göstermiş ve 1991<br />
90 M‹MAR VE MÜHEND‹S<br />
yılında Çevre Bakanlığı’nın kurulması ile<br />
bu bakanlığın görev alanına dâhil edilmiştir.<br />
Gelişmiş ülkeler, katı atık yönetimi ile ilgili<br />
süreci 1980’li yıllarda tamamlayarak “sürdürülebilir<br />
atık yönetimi”, “atık etiği”, “atık<br />
yönetimi etiği” gibi olguları ciddi biçimde<br />
tartışırken, Türkiye’de atık yönetimi konusundaki<br />
gelişmeler yavaş bir seyir göstererek<br />
“yönetilmesi gereken” bir sorun olarak algılanmaya<br />
başlamıştır (Yılmaz ve Bozkurt,<br />
2010).<br />
Türkiye açısından orta ve uzun vadede ekonomik,<br />
sosyal, teknik ve coğrafik şartlara uygun<br />
olarak gerçekleştirilmesi gereken katı<br />
atık yönetimi, önleyici ve engelleyici çevre<br />
koruma politikaları ile katı atık sorununun<br />
Şekil 1. Çöp ayırma sisteminde çöplerin taşınması<br />
çözümünde yetki ve sorumluluğa sahip olan<br />
bakanlık ve diğer merkezi yönetim kurum<br />
ve kuruluşları, yerel yönetimler ve belediyeler,<br />
iş çevreleri, gönüllü kuruluşlar ve derneklerin<br />
etkin katılımına ihtiyaç duymaktadır.<br />
Bu gereksinimlerle birlikte Türkiye’de<br />
katı atıkların toplanması ve yok edilmesi işlemleri<br />
temelde 2872 sayılı Çevre Kanunu<br />
kapsamında çıkartılan “Katı Atıkların Kontrolü<br />
Yönetmeliği” ve diğer ilgili yönetmelikler<br />
kapsamında yürütülmektedir. Atıkların<br />
toplanması, taşınması, depolanması, geri<br />
kazanımı ve bertarafından ise 5393 sayılı<br />
Belediye Kanunu ve 5216 sayılı Büyükşehir<br />
Belediye Kanunu ile belediyeler yetkili ve<br />
sorumlu tutulmaktadır.
Yerel yönetimlerce yürütülen ve katı atık<br />
yönetimi olarak adlandırılan bu hizmetlerde<br />
son yıllarda “ürün odaklı” bir yaklaşım<br />
benimsenmektedir. Bu yaklaşım ile hizmet<br />
alanının öncelikleri değişerek, toplumsal<br />
amaçlardan iktisadi-ticari amaçlara doğru<br />
kaymış, hizmete bakış toplum odağından<br />
çevre sorunu kapsamındaki ürün odağına<br />
geçiş yapmış, yetki belediyeden özel sektör<br />
işletmeciliğine doğru değişmiş ve ölçek belediye<br />
merkezinden bölge merkezine yükseltilmiştir<br />
(Güler vd., 2001).<br />
Dolayısıyla katı atık yönetimine yeni bir bakış<br />
getirilmesi zorunluluk teşkil etmekte<br />
olup atık yönetiminin en belirgin yapı taşlarından<br />
biri olan geri dönüşüme yatkın, katma<br />
değeri yüksek katı atıkların ya kaynağında<br />
ya da toplandıktan sonra uygun yöntemlerle<br />
ayrıştırılması sağlanarak ikincil üretim<br />
prosesine dâhil edilmesi ile ilgili yoğun çalışmalar<br />
yapılmalıdır.<br />
Türkiye’deki Katı Atık<br />
Yönetimindeki Olumsuzluklar ve<br />
Bu Olumsuzlukların Giderilmesi<br />
İçin Yeni Katı Atık Ayırma<br />
Sistemlerinin İşlevselliği<br />
Ülkemizde değişen tüketim alışkanlıkları,<br />
nüfus yoğunluğu, yükselen hayat standardı,<br />
ambalajlı ürün satışındaki artış ile birlikte<br />
mevcut katı atık kompozisyonu da değişmektedir.<br />
Satın alınan pek çok ürünün kâğıt,<br />
metal, cam ve plastik ambalaj malzemesi<br />
içinde sunulduğu dikkate alındığında, katı<br />
atıkların kaynağında ayrı toplanarak ya da<br />
çöpe atıldıktan sonra yerel yönetimlerce<br />
birlikte çalışılan katı atık ayırma tesislerinde<br />
işlenerek ekonomiye tekrar kazandırılması<br />
katı atık yönetiminde önemli bir adım<br />
oluşturmaktadır.<br />
Sağlıklı ve sürdürülebilir bir atık yönetim<br />
sistemi, ambalaj atıklarının diğer atıklarla<br />
karışmadan organize bir yapı içerisinde geri<br />
kazanım sürecine dâhil edilmesini gerektirmektedir.<br />
Geri kazanım çalışması ile tabii<br />
kaynakların korunması, kaynak israfının<br />
önlenmesi, bertaraf edilmesi ve gereken katı<br />
atık miktarının azaltılması mümkün olmaktadır.<br />
Bu nedenle, geri kazanım çalışmalarının<br />
ilk adımını kaynakta ayrı toplama<br />
oluşturmaktadır. Kaynakta ayrı toplama<br />
yapılamayan durumlarda ve bölgelerde, gelişmiş<br />
ülkelerde olduğu gibi, uygun sistemler<br />
dizayn edilerek gelen çöp yığınları içerisinden<br />
geri dönüşüme uygun atıkların ayrıştırılması<br />
sağlanmalıdır. Türkiye genelinde<br />
kaynağında ayrı toplama çalışmaları 21 ilde,<br />
ambalaj atıkları yönetmeliğinin tanımladığı<br />
şekilde yürütülmektedir. Ancak, yürütülen<br />
bu çalışmalar; belediyelerin kaynakta ayrı<br />
toplamaya gösterdikleri direnç, piyasaya sürenlerin<br />
tamamının kayıt altına alınamamaları,<br />
ambalaj atığını toplayan işletmeler ile<br />
Şekil 2. Çöp içeriklerine göre ayırma işleminin yapılması<br />
Kat› at›k yönetimine yeni<br />
bir bak›fl getirilmesi<br />
zorunluluk teflkil etmekte<br />
olup at›k yönetiminin en<br />
belirgin yap› tafllar›ndan<br />
biri olan geri dönüflüme<br />
yatk›n, katma de¤eri<br />
yüksek kat› at›klar›n ya<br />
kayna¤›nda ya da<br />
topland›ktan sonra<br />
uygun yöntemlerle<br />
ayr›flt›r›lmas› sa¤lanarak<br />
ikincil üretim prosesine<br />
dâhil edilmesi ile ilgili<br />
yo¤un çal›flmalar<br />
yap›lmal›d›r.<br />
ayırma tesisi işletmecilerinin ayrı toplamaya<br />
taraf olmamalarından dolayı verimli yürütülememektedir.<br />
Diğer bir neden ise lisanslı<br />
toplama ve ayırma tesislerinin kapasitelerinin<br />
düşük olmasıdır. Mevcut işletmelerin<br />
tek başına, bir ilde oluşan ambalaj atığını<br />
toplayacak ve ayıracak idari, mali ve teknik<br />
kapasiteye sahip olmaması da bu konuda<br />
oldukça önemli bir faktördür. Atıklarının<br />
kaynakta ayrılması ve değerlendirilebilir<br />
atıkların ayrı toplanması geri dönüşüm sisteminin<br />
ilk basamağını oluşturmaktadır.<br />
Kaynakta ayırma sağlanamayan bölgelerde<br />
ise katı atık ayırma tesisleri ile çöp içerisinden<br />
geri dönüştürülebilme özelliği gösteren<br />
katı atıklar ayrıştırılabilir. Toplanan katı<br />
atıkların ayrıştırma sistemiyle fraksiyonlanması<br />
şu şekilde gerçekleşmektedir.<br />
Yerel yönetimlerce toplanan katı atıklar, taşıma<br />
üniteleri vasıtasıyla tesise getirildikten<br />
sonra sistem beslenir. Ayırma sistemine gelen<br />
evsel katı atık poşetleri burada özel bir<br />
aksam vasıtasıyla yırtılarak taşıyıcı konveyör<br />
ile parçalama ünitesine gönderilir.(Şek.1)<br />
Parçalama ünitesindeki bıçaklar vasıtasıyla<br />
farklı boyutlara parçalanan atıklar, büyük<br />
ve küçük boyutlu partiküller olarak iki fraksiyona<br />
ayrılır. Organik yapıyı içinde bulunduran<br />
alt akım kompostlama işlemi için depolanırken,<br />
üst akım cam, kağıt, metal ve<br />
plastik gibi geri dönüşümlü fraksiyonların<br />
ayrılması için bir silodan geçirilir ve burada<br />
manuel olarak ayrıştırılır (Şek. 2). Şekil 2’de<br />
manuel olarak personeller vasıtasıyla çöplerin<br />
içerisindeki belirlenen atıkların ayrıştırılmalarının<br />
yapıldığı aksamlar gösterilmektedir.<br />
Bu konteynerlarda toplanan aynı<br />
cins atıklar geri dönüşüm hattına doğrudan<br />
dahil olabilmektedir.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 91
MAKALE<br />
Şekil 3. Çöp ayrılma işleminden sonra geri kalan kısmın balyalanması<br />
Ayrılan her fraksiyonun tartımı gerçekleştirilerek,<br />
katı atık ayırma tesisinin ayırma verimi<br />
hesaplanabilir. Ayırma tesisinden manuel<br />
olarak ayrılan cam, kağıt, metal, PET şişe<br />
ve kutu gibi katma değeri yüksek atıkların<br />
dışında geri kalan tüm atıklar sıkıştırılmak<br />
suretiyle balyalanır ve depolama sahalarına<br />
aktarılır (Şekil 3).<br />
Katı atıkların hiçbir önlem alınmaksızın<br />
açık araziye rastgele boşaltılarak insan çevresinden<br />
uzaklaştırıldığı, gelişmemiş ya da<br />
gelişmekte olan ülkelerde kullanılan bir<br />
yöntemdir. Bu yöntem; depo sahasında rüzgâr<br />
etkisi ile toz bulutlarının oluşması, meydana<br />
gelen gazların hava kirliliğine neden<br />
olması, geniş bir alana yayılan katı atıkların<br />
çevre ve görüntü kirliliği olu’şurması ve bu<br />
alanlarda barınan ve beslenen hayvanların<br />
bulaşıcı hastalıklara sebep olması gibi ciddi<br />
problemlere neden olmaktadır.<br />
Katı atıkların çevrede oluşturduğu fiziksel,<br />
kimyasal ve biyolojik etkileri göz önünde<br />
bulundurularak belirli bir düzen içerisinde<br />
toplanması ve buna göre depolanması gerekmektedir.<br />
Düzenli depolamada amaç,<br />
mekanik, kimyasal ve biyolojik işlemlerle<br />
değerlendirilmesi, ekonomik bir şekilde<br />
mümkün olmayan ya da bu işlemler sonucu<br />
açığa çıkan ve çevre estetiğini bozan katı<br />
atıkların yerleşim alanlarından uzaklaştırılıp<br />
zararlarının önlenmesidir (Uluatam vd,<br />
2008). Uygun yer seçimi ve çevre koruma<br />
önlemleri gibi teknik standartlara uygun şekilde<br />
inşa edilmiş, düzenli depolama alanları<br />
atıklardan kurtulmanın en etkili yoludur.Şekil<br />
3’te gösterilen ve düzenli depolama işlemi<br />
için uygun koşulları hazırlayan balyalama<br />
Kat› at›klar›n çevrede<br />
yaratt›¤› fiziksel,<br />
kimyasal ve biyolojik<br />
etkileri göz önünde<br />
bulundurularak belirli<br />
bir düzen içerisinde<br />
toplanmas› ve buna göre<br />
depolanmas›<br />
gerekmektedir.<br />
katı atık ayırma tesisinin bir parçası olup<br />
geri dönüşüme uygun olmayan atıkların korunumu<br />
için son derece faydalıdır.<br />
Sonuç<br />
Sonuç olarak, geçmişte bütün kentsel katı<br />
atıkları uzaklaştırmak ve kütlesel olarak depolamak<br />
için sadece uygun hacimli bir araziye<br />
ihtiyaç duyan yerel yönetimler, günümüzde<br />
artık katı atıklar için geri dönüşüm,<br />
kompostlama, enerjinin geri kazanımı ve<br />
depolamadan oluşan kombine ve komplike<br />
bir sistemi kullanmak durumundadır. Ekonomik<br />
gelişim ve yükselen yaşam standartları<br />
ile ürün ve hizmetlerle ilgili talepteki artış,<br />
büyüyen ekonomi, hızlı kentleşme ve yükselen<br />
yaşam standartlarının bir araya gelmesi<br />
ile birlikte özellikle gelişmekte olan ülkelerde<br />
kentsel katı atıklar büyük bir sorun<br />
haline gelmiştir (Minghua vd., 2009). Bu<br />
boyuttaki bir sorunun etkili çözümünde ise<br />
katı atık sistemlerinin çözümün bir parçası<br />
halini alması kaçınılmazdır<br />
Kaynaklar<br />
1. Yılmaz A., Bozkurt Y., ‘Türkiye’de kentsel katı atık<br />
yönetimi uygulamaları ve Kütahya katı atık birliği örneği’<br />
Süleyman Demirel University The Journal of Faculty of<br />
Economics and Administrative Sciences Y.2010, Vol.15,<br />
No.1, 11-28, 2010.<br />
2. Güler B., Çöp Hizmetleri Yönetimi, Türkiye ve Orta<br />
Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayını No: 302, Yerel<br />
Yönetimler Araştırma ve Eğitim Merkezi-No: 11, Ankara,<br />
2001.<br />
3. Uluatam, S., Özkan, Y., Wasti, Y., “Düzenli Katı Atık<br />
Depolanması ve Eski Alanların Düzenlenmesi ile I?lgili Bir<br />
I?nceleme”, DI?ZAYN konstrüksiyon, Aralık 2008/276,<br />
2008, s. 70.<br />
4. Minghua, Z. “Municipal Solid Waste Management in<br />
Pudong New Area, China”, Waste Management, Vol. 29,<br />
No.3, 1227, 2009.<br />
92 M‹MAR VE MÜHEND‹S
S‹NEMAVEMÜHEND‹SL‹K<br />
AYA SEYAHAT<br />
LE VOYAGE DANS LA LUNE<br />
YIL 1902.. LUM‹ÈRE KARDEfiLER DÜNYADA ‹LK F‹LM‹ ÇEKEL‹ FAHA 7 YIL OLMUfi. ORTADA<br />
HENÜZ NE S‹NEMA VAR, NE SENARYO, NE KURGU.. FRANSIZ T‹YATRO SANATÇISI GEORGES MÉL‹ÉS,<br />
KARDEfi‹ GASTON ‹LE B‹RL‹KTE SENARYOSUNU YAZDI⁄I KONULU B‹R F‹LM ÇEK‹YOR. KONUSU DA<br />
NE B‹L‹YORMUSUNUZ? “AYA SEYAHAT” YAN‹ DÜNYANIN ‹LK B‹L‹M-KURGU F‹LM‹. O ZAMANLAR AY<br />
HENÜZ MASALLARDA GÜLÜMSEYEN B‹R ‹NSAN SURET‹NDEN ‹BARET.<br />
EROL MERMER / Yönetmen<br />
P<br />
rof. Barbenfouillis bilim kurulunu<br />
toplayarak onlara yeni projesini<br />
açıklar. Kurul üyeleri Barbenfouillis’in<br />
sözlerini dehşet ve hayretle karşılar.<br />
Teklif edilen projeyi akıldışı ve çılgınca<br />
bulurlar. Yapılan teklif şudur: 10-15 kişinin<br />
içine sığacağı mermi şeklinde bir<br />
kapsül yapılacak. Bilim adamları bunun<br />
içine binecek. Kapsülü aya kadar ulaştıracak<br />
büyüklükte bir top dökülecek ve topu<br />
ateşlenerek Ay’a vasıl olacaklar. Tabi<br />
itirazlar olur, tartışma, kargaşa, kaos<br />
derken sonunda Prof. Barbenfouillis herkesi<br />
ikna eder ve kolları sıvarlar.<br />
Uzay aracını hazırlandığı atölye çok ilginçtir.<br />
Ön planda kızgın demirleri örse<br />
koyup çıngılar çıkartarak döven demirci<br />
ustaları, arkada kaporta tamircileri gibi<br />
yuvarlak bir metal bidonu çekiçleyen ustalar,<br />
insanların girip çıkacağı kapıyı<br />
ayarlayanlar, arada bir telaşla gidip gelenler<br />
sonunda gıcır gıcır bir uzay mekiği<br />
imal ederler. Her şey hazırdır ve dünyaya<br />
veda anı gelmiştir. Bilim adamları ütülü<br />
smokinleriyle tek tek kapsülün kapısından<br />
girerler ve kapı kapanır. 15-20 Revü<br />
kızı sahne kostümleriyle dans ederek ve<br />
şarkı söyleyerek kapsülü bir ray üzerinden<br />
iterek devasa topun içine iterler ve<br />
topun kapısı kapanır.<br />
Daha geniş bir planda sahnenin tamamını<br />
görürüz. Geceleyin dolunay parlamakta<br />
ve ayı hedef almış devasa bir top, revü<br />
kızları yanda dans etmekte ve sahneye<br />
ritmik hareketlerle gelen genç elindeki<br />
meşaleyi topa uzatır ve topu ateşler. Beyaz<br />
bir duman kaplar etrafı ve kapsül topun<br />
ağzından Ay’a doğru fırlar. Sonraki<br />
sahnede Ay’ın bize doğru yavaş yavaş<br />
yaklaştığını görürüz. (Yani kapsüldekilerin<br />
gözüyle ayı görürüz ki bu plan görsel anlatım<br />
bakımından önemli bir buluştur).<br />
Bizim kapsül hedefi hiç şaşırmadan gidip<br />
Ay’ın tam sağ gözüne saplanır. Sonra<br />
kapsülü fantastik bir ortamda görürüz.<br />
Adeta çamura saplanmış gibi arkası havada<br />
kalmıştır. Mekan daha çok bir rüya<br />
ortamını hatırlatır. Her yerden bir şeyler<br />
sarkan garip bir yerdir. Sonra anlarız ki<br />
burası bir mağaradır. Gece olduğu için<br />
Prof. Barbenfouillis hadi arkadaşlar şimdi<br />
yatalım, sabah ola hayrola der. Herkes<br />
bulunduğu yere kıvrılır yatar. Bu arada<br />
dünya da uzakta gözükmektedir. Onlar<br />
uyuyunca bir kuyruklu yıldız ışıklar saçarak<br />
geçer ve derken bütün yıldızlar onu<br />
takip eder. Yıldızlar geçerken genç ve gü-<br />
94 M‹MAR VE MÜHEND‹S
F‹LM‹N KÜNYES‹<br />
Filmin Adı : AYA SEYAHAT<br />
Orijinal Adı : LE VOYAGE DANS LA LUNE<br />
Filmin Türü : Bilim-Kurgu, Fantastik<br />
Süresi : 14 dakika (16 kare/saniye)<br />
Yapımcı : Georges Méliés<br />
Yönetmen : Georges Méliés<br />
Senarist : Georges Méliés, Gaston Méliés<br />
Görüntü Yönt. : Michaut Lucien Tainguy<br />
Dağıtımcı : Gaston Méliés Films<br />
Yapım Yılı/Ülke : 1902 / Fransa<br />
Renk<br />
: Siyah-Beyaz / Sessiz<br />
Oyuncular : Georges Méliès, Victor André,<br />
Bleuette Bernon, Jeanne d'Alcy, Henri Delannoy<br />
zel kadın suretinde yatanlara tebessüm<br />
etmeyi ihmal etmezler.<br />
Sabah olur ve hareket başlar. Dere gibi<br />
bir yerden geçeceklerdir. Ama bir bitkiye<br />
mi dokunurlar bir şey olur ve birden etraf<br />
eli mızraklı askerlerle dolar. Aylılar çok<br />
çevik hareket etmelerine rağmen şemsiye<br />
ile kafalarına dokunabilirseniz birden<br />
beyaz bir duman çıkıyor ve asker yok oluyor.<br />
Birden çok sayıda gelirler ve bizimkileri<br />
toparlayıp Ay Kralı’nın huzuruna çıkarırlar.<br />
Kral bunları kızgınlıkla karşılar. İçlerinden<br />
biri kralın kafasına şemsiye ile<br />
dokunur ve kral yok olur. Bizimkiler de<br />
onların şaşkınlığından yararlanarak hemen<br />
kaçar. Dünyaya dönüş de düşünülmüştür.<br />
Geri gelmek için topun ateşlemesine<br />
gerek yoktur. Çünkü ay zaten yukardadır<br />
ve sadece onu aşağıya itmek yetecektir.<br />
Öyle de olur. Kapsülümüz Ay’ın<br />
dışarı doğru saçaklı bir çıkıntısındadır.<br />
Bütün insanlar biner ve son kişi kapsülün<br />
sivri ucuna bağlı iple kendini aşağıya doğru<br />
atar, ip çekilince kapsül de aşağı düşer.<br />
Yani dünyaya dönüş yolculuğu başlar.<br />
Arkadan çok sayıda Aylı asker gelse de<br />
geç kalmışlardır. Kapsül denize düşer ve<br />
içinde hava olduğu için su yüzüne çıkarlar.<br />
Ve kahramanlarımız büyük bir töreni<br />
hak etmişlerdir.<br />
Buraya kadar anlattıkların size gerçekten<br />
komik gelebilir. Ama şunu unutmamalıyız<br />
ki Jules Verne bir hayal kurdu, Georges<br />
Méliés bu hayali görünür hale getirdi<br />
ve 67 yıl sonrada bu hayal gerçekleşti. İnsan<br />
oğlu Ay’a ayak bastı.<br />
BİR HATIRA<br />
Yıl 1963.. Yer: Konya, Mermer Yaylası, Çolakoğlu’nun<br />
ahırı. (Çünkü köyde en geniş<br />
kapalı alan orası). Önce ahırdan inekler<br />
çıkarıldı. Köy öğretmeni başta olmak üzere<br />
20-30 kişi doldu içeri. Ben 7-8 yaşlarındayım.<br />
Köye gelen yabancı, ortadaki<br />
masanın üzerine bir alet koydu. Film şeritlerini<br />
aletin bir yerlerden geçirerek<br />
makaralara sardı. Işık kaynağını hala hatırlamıyorum.<br />
Elektrik yoktu tabi, ama<br />
gaz lambası mıydı, yoksa akülü bir sistem<br />
miydi? Neyse önce karşı duvara ışık düştü.<br />
Sonra adam kolu çevirdikçe bir takım<br />
insanlar belirdi duvarda ve hareket etmeye<br />
başladı. İnsanlar duvarda yürüyünce<br />
olanlar oldu. İlk ses en arkada izleyen bir<br />
kadından geldi. “Amamıın gaçın gomşular<br />
cinler bastı diye feryadı koparınca birden<br />
kapıya doğru bir dalgalanma oldu.<br />
Muhtarın gür sesi tabanca gibi patladı.<br />
Herkes olduğu yerde kaldı. Öğretmen birtakım<br />
izahlarda bulundu. Sonra muhtar<br />
“Kadınlar ve çocuklar çıksın diye bağırdı.”<br />
Ben babamın elini tuttum ve bana dokunmadılar.<br />
Hayatımda hiçbir filmi bu kadar<br />
heyecan, korku ve merakla izlememiştim.<br />
Yani 1902 yılında Georges Méliés “Aya Seyahat”<br />
diye bir film çekiyor. Biz 1963 yılında<br />
seyrettiğimiz bir filmden acaba buradaki<br />
görünenler cin filan olabilir mi? diye<br />
kıllanıyoruz. Onun içindir ki onlar çekiyor,<br />
lafını söylüyor, mesajını veriyor ve biz hala<br />
seyrediyoruz.<br />
NOTLAR<br />
Georges Sadoul “Lumières ve Méliès”<br />
adlı kitabında söyle bir cümle kurmuştur,<br />
“Eğer bir gün sinemanın 100. yılın kutlayacaksak<br />
bu sinematografın bulunduğu<br />
1895 yılı değil, sinema sanatının “Aya Seyahat”<br />
filmiyle ortaya çıkış yılı olan Temmuz<br />
1902 olmalıdır.” Fotografik gerçekliği<br />
temel alan görsel kalıpları ve içe dönük<br />
yapısıyla dünyanın en ünlü kısa filmlerindendir.<br />
Sinema tarihinde kurgunun ilk temel taşları<br />
bu filmle atıldı denilebilir. Filmin senaryosunu<br />
kardeşi Gaston ile birlikte yazdı.<br />
Bütün dekor ve kostümleri kendi tasarladı.<br />
Georges Méliés tiyatroculuğunun<br />
yanında sihirbazlık da yapıyordu. Bu birikimini<br />
özel efektlerde kullandı ve anlattığı<br />
hikayede seyirciyi inandırdı. Georges<br />
Méliés kendini şöyle tanımlar “Sanatçı<br />
ruhlu biri olarak doğdum, ellerim çok becerikliydi,<br />
yetenekliydim, yaradılıştan komedyendim.<br />
Hem entelektüel hem de el<br />
işçisiydim. Öyle bir işçiydim ki tüm hayatımı<br />
ve tüm gücümü hayal ettiklerimi imkânsız<br />
da olsalar seyredilebilir kılmaya<br />
adadım.”<br />
Edison’un bu filmi Amerika’da kopyasını<br />
dağıtarak büyük paralar kazandığı, karşılığında<br />
filmin sahibine hiçbir ödeme yapmadığı<br />
söylentisi yaygındır. Bu film kendinden<br />
sonraki filmler için teknik ve içerik<br />
hakkında yol gösteren ve gelecekte<br />
filmlerin gölgesini oluşturacak büyük bir<br />
yeniliktir.<br />
TEMMUZ-A⁄USTOS 2011 95
Ç‹ZG‹YORUM<br />
Yakup Güler<br />
96 M‹MAR VE MÜHEND‹S