02.11.2012 Views

Gencizbiz 4 mail

Gencizbiz 4 mail

Gencizbiz 4 mail

SHOW MORE
SHOW LESS

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

Darağacında olsak da son sözümüz FENERBAHÇE

İçmeden

Yazamıyorum

GENÇLİK DERGİSİ

Pelin Batu:

Tek Bir

Meslekle

Ömür Geçmez

2012 • SAYI: 4

Eğlenmeyi Nasıl Bilirdiniz?

İnstagram

Fotoğrafçılığı


Merhaba,

Uzun bir aradan sonra “eğlenceli” bir GencizBiz sayısı ile daha birlikteyiz. Yaz döneminin

araya girmesiyle uzak kaldığınız GencizBiz renkli bir geri dönüşle selamlıyor gençleri.

Yoğun bir çalışma, eğitim öğretim döneminin ardından gelen yaz mevsimi hepimiz

için dinlenme, eğlence, seyahat mevsimi olarak hayatımızda yer ediyor. Özellikle tatil

anlayışımız tamamen “eğlence”” odaklı…

İş hayatı ve okul dışında kalan vaktimizi ise “biraz kafa dağıtmak” için eğlenerek geçiriyoruz.

Peki nedir bu eğlenmek? Nitelikli eğlence diye bir şey var mıdır? Eğlenirken aynı

zamanda öğrenmek zorunda mıyız? Gençler ve yetişkinler arasındaki eğlence anlayışlarının

birbirinden farkı ne? İnsan ne yapınca eğlenir, eğlenme klişeleri nelerdir? Bunun

gibi sorular çoğaltılabilir elbet.

İşte bu sayıda “Yar Bana Bir Eğlence” dosyasıyla eğlence anlayışımız üzerine yoğunlaştık.

Ve dosyamız, röportajlarımızla zihinlerde ne var ne yok yokladık.

Dosyayı ele alan Gülizar Sönmez, “Eğlenmeyi Nasıl Bilirdin” diye soruyor bize. Üstün

Dökmen ve Melek Arslanbenzer’in uzman görüşleriyle tamamlanan dosyada modern eğlenme

biçimiyle geçmişin bir diyalektiği yapılıyor.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise “Gürültülü Müzik Eğlenememenin Çığlığıdır” başlıklı yazısında

küçük şeylerden mutlu olmakla insanın eğlenmeyi öğrenebileceği vurgusunu yapıyor.

Eğlence dosyasının yanısıra Pelin Batu ile yaptığımız röportajı zevkle okuyacağınızı

düşünüyoruz. Sosyal medya köşemizde ise bu sayıda tadına doyulmaz bir konuyu, twitter

“journalist ve photographer”lerini inceliyor. Özellikle sosyal medya ile yaygınlaşan

fotoğrafçılık ve vatandaş gazeteciliği, ve sosyal medya kullanıcılarının bu sıfatlar üzerinden

kendilerini konumlandırmaları M. Zübeyir Koçulu’nun kaleminden okuyucuyla

buluşuyor.

Serbest Kürsü köşemizin konuğu ise uzun zamandır köşesine çekilen ve Meksika Sınırı

programıyla yeniden ekranlara dönen İsmail Kılıçarslan… Kılıçarslan’la hem yeni programını

hem de gençlerle ilgili gözlemlerini, eğlenceyi konuştuk.

Eğlenceli bir eğlence dosyası okumanız bu sayının keyfini çıkarmanız dileğiyle…

İsmihan ŞİMŞEK

İmtİyaz Sahİbİ

Mustafa Kara

yayın Danışmanı

Hasan Ekmen

yayın yönetmenİ

İsmihan Şimşek

yayın Kurulu

Ayşe Şahinboy Doğan

M. Zübeyir Koçulu

Gülizar Sönmez

Ersin Çelik

Halit Ömer Camcı

muhabİrler

Ayşegül Duman

Pınar Hilal Balta

Bünyamin Uzuncan

GrafİK&taSarım

Origami Reklam

0544 792 91 93

aDreS

Burhaniye Mah. Genç

Osman Sk. No:13

P.K. 34676 Üsküdar /

İstanbul

telefon

0216 557 71 98

maıl

gencizbiz@gencizbiz.biz

baSKı

Dergah Ofset

0212 489 33 33


18

Eğlenmeyi

Nasıl

Bilirdin?

2 SAYI 4

4

Pelin Batu:

Tek Bir Meslekle

Ömür Geçmez

Çok iyi hocalarımız vardı

ama öğrencilerin çoğu

oturup not tutmaya

alışmışlar. Yani gidip de

bir şeyi sorgulamak, bu

kaynakta sorun olabilir mi

diye ya da aynı dönemde

yazmış kişileri sorgulama

gibi bir güdüleri yoktu.

içindekiler

30

İsmail Kılıçarslan:

Yavaşlayın!

Televizyon beni kendi

realitemden, kendi

gerçekliğimden,

kendi inançlarımdan

uzaklaştırmaya başladı.

Bende televizyondan

uzaklaşmayı tercih

ettim.

22

Anne Ben

Profesyonel Oldum

Modern algı kolaycılığı

kodluyor zihinlere. Hep

daha kolaya, daha pratiğe

sürüklenirken, kaliteli ve

kalıcı işler yapmak sönük

bir hedef olarak kalıyor.

Çıraklık veya amatörlük

gençler için mahcubiyet

meselesi.


8

10

12

14

24

26

Gençler, Eğlenin Ama

Eylenmeyin!

O kadar fazla imkâna ve seçeneğe

sahipsiniz ki, neredeyse yüz yüze

iletişim kuracak, sohbet edecek,

dostluk, arkadaşlık kuracak

vaktinizin kalmadığını yakinen

tanıdığım genç kardeşlerimin

hayatında görüyor ve biliyorum.

Gürültülü Müzik

Eğlenememenin Çığlığıdır

Pamuk Prenses'in

Adaleti

Amerika’nın postmodern

uyarlaması “Pamuk

Prenses ve Avcı” masalın

değişmez argümanlarına

bağlı kalarak ancak

muhtevası fantastik film

formatına dönüştürülerek

tekrar seyir halini almış.

Bebelere Balon

Entellere Oyuncak

İnstagram

Fotoğrafçılığı

Yeni nesil

fotoğrafçılık...

Avrupa'da Eğitimin Gözdesi: VİYANA

Darağacında Olsak da

SON SÖZÜMÜZ FENERBAHÇE

34

36

38

40

44

46

48

50

Yılın Bu Mevsiminde:

İGUANALAR

3 Kuruşa Öğrence Sefası

KISA FİLM

Bir Göçmen Hikayesi

TEZAT TV

İçmeden Yazamıyorum

BİLİŞİM

GENÇLİK AJANDASI

SAYI 4

3


AKTÜEL

4 SAYI 4

GÜLİZAR SÖNMEZ

Bakma Sağına Soluna,

Sana Soruyorum;

Eğlenmeyi

Nasıl Bilirdin?

Yağ satar, bal satardık. Hızımızı alamaz döner döner

dönerdik... Yorulmaz üstüne bir de köşe kapmaca yarışına

girer, ilk mızıkçıdan sonra onu oyundan atmak

yerine başka bir heyecana geçerdik. Mahallenin en afilisi

olma şansını sadece elindeki renkli topa bağlı olan çocuğa

oyunun en kıdemlisi olmayı teklif ederek yakar topla

renk toplardık. Her sokağın bir köşesinde tebeşirlerle yere

kazınmış seksek çizgileri bulunur, akşamlar saklambaç için

üzerimize çekilen lacivert bir perde olurdu. Aklımızdan

bile geçmezdi gece yataklarımıza yattığımızda ne kadar

eğlendiğimizi düşünmek yorgunluktan.


Sinemaya gitmek olurdu genç olmak, dışarıda

daha fazla kalabilmek, mahallenin sınırlarının

biraz daha genişlemesi olurdu... İlla birilerini

başka mahalleden kurtarma heyecanı vardı ya da

başka mahallenin güzeline gönül verme... Bisiklet

turları başlardı uzun uzun... Ve illa kahvede

oturup “iki çay” demenin verdiği “ne büyük

adamlar olduk” keyfi...

BİZ BÜYÜDÜK VE GERİDE KALDI SEKSEK

SEKEREKTEN...

Sonra büyüdük. Büyümekle geride kaldı tüm bu çocuk

oyunları. Biz artık bir çınarın altında yaşıtlarımızla, biraz

kısık sesle konuşulacak önemli konuların en jantili lafını

eden kişisi olduk. Sinemaya gitmek olurdu genç olmak, dışarıda

daha fazla kalabilmek, mahallenin sınırlarının biraz

daha genişlemesi olurdu... İlla birilerini başka mahalleden

kurtarma heyecanı vardı ya da başka mahallenin güzeline

gönül verme... Ve illa bisiklet turları başlardı uzun uzun...

Ve illa kahvede oturup “iki çay” demenin verdiği “ne büyük

adamlar olduk” keyfi...

“HEY GİDİ GEÇMİŞ GÜNLER” İÇ GEÇİRMESİ

DEğİL MESELE

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” düsturu ile aktı

zaman yeni her şey yeniledi zevklerimizi. Her dönemin

kendi iyisi vardır, buna binaen kötü olmadı değişen. Çok

mutlu idik bugün mutsuzuz değil mesele... “Hey gidi geçmiş

günler” iç geçirmesi de değil.

Kitaplar, dergiler, diziler, sokaktan geçen amcalar, okul

gezileri hep bir şeyler olurdu, eğlenmek ve genç olmak

için. Sonra yetmemeye başladı her şey... Sahip olduklarımız

sahip olmak isteyeceğimiz başka bir şey için adım

olmaya başladı.

Aliya İzzetbogoviç, Doğu-Batı Arasında İslam kitabında,

tüketen ve değişen insanın çıkmazını “durmadan yeni yeni

ihtiyaçlar yaratmak, fuzuli şeylere ihtiyaç duyurmak suretiyle

uygarlık insan ve tabiat arasındaki madde alışverişini

yoğunlaştırmaya çalışmaktadır. Elde etmek için üretmek,

israf etmek için elde etmek...“bu şekilde anlatıyor. Devamlı

değişen devamlı ihtiyaç haline gelen yaşam şekilleri,

ihtiyaçlar, sözler... Ve hepsi sahip olmakla bizi mutluluğa

yaklaştıracak inancı.

Mesele; bugün “paraşütle atlarken mi eğlenmiş oluyoruz,

Facebook’ta yazdığımız uzun cümledeki beğeni sayısı ile

mi?”

SAYI 4

5


AKTÜEL

MESELE, “NE YAPINcA EğLENİR Kİ İNSAN?”

MESELESİ

Mesele, “Ne yapınca eğlenir ki insan?” meselesi... Kulakları

sağır edecek bir müzikle bütün gece tepinmekten

biriyle dalga geçmeye, kedilerin kuyruğuna teneke bağlamaktan

komik bir film seyretmeye kadar herkes için 50 bin

çeşit anlama gelebilecek eylem sıralayabiliriz “eğlenmeyi”

anlatmak için. Ya da birçok kişi çocukluk der; tenekeleri

akledenin eğlenme şekline.

Eğlenmek hiçbir tanım karşısında tam karşılık bulamıyor

nedense. Belki de bir kaç şeyin bir araya gelmesinden de

oluşabilir; Adrenalin, sevgi, başarı, muhabbet, ego tatmini...

“Zamanın nasıl geçtiğini anlamamak” yeterli bir ölçüt müdür

eğlendim diye bilmek için?

Önceden planlanarak yapılabilecek bir şey değildir belki

de eğlenmek. Hatta ne kadar planlı programlı olsa o kadar

aksaklık yaşanır, “güzel olması” isteği hep “daha mükemmeli

vardır” düşüncesini getirir beraberinde.

Eğlenmek, bir kaç insan görmek, bir şeyler yemek, içmek

midir ya da satranç tahtası başında veziri sağa mı sola mı

oynatacağını dakikalarca uzun bakışlar eşliğinde düşünmek

midir? Bir yere gitmek ile eğlenmek eş anlamlı mı?

6 SAYI 4

Genç; doğal davranan, iç kaynaklarıyla (yetenek,

ilgi alanları) dış kaynakları, dünyadaki

olanakları eşleştirebilen kişidir. Her yaşta genç

olunur.

Çağ değişmiştir, yeni eğlence tarzları ortaya

çıkmıştır.300 sene önce sörf yapmak ya da paraşütle

atlamak hayal bile edilemiyordu ancak

bugün eğlence için yaygın olarak yapılıyor. Her

çağ yeni eğlenceler getirmiştir.

Bu değişikliklere rağmen bir araya gelmek, birlikte

yiyip içmek gibi klasik eğlenceler asla bitmez.

Ancak yenileri bunlara eklenir.

HER YAŞTA GENÇ OLUNUR

ÜSTÜN DÖKMEN (AKADEMİSYEN - PSİKOLOG)

Sosyal Paylaşımla Eğlenmeye Duyguların

Karşı Ama...

Sosyal medya üzerinden bir şeyler paylaşılarak

ya da oradan görüşerek eğlenmeye, vakit geçirmeye

duygularım karşı ancak aklım doğru

olduğunu söylüyor. Çünkü medeniyet geliştikçe

yeni eğlence türleri ortaya çıkacaktır. Her çağ

kendi eğlencesini de getirir.

Teknolojik gelişmelere ve onun getirdiği eğlence

türlerine uyum sağlayanlar (teslim olan değil,

uyum sağlayan) yarına kalacaktır.


Veya bir yerlere giderek kendilerini eğlenmeye mi şartlandırıyor,

insanlar? Yoksa bize dayatılmış eğlence anlayışının

bir ürünü mü tüm yaptıklarımız? Eğlence anlayışı çok

sığ kalıplar içerisinde mi?

İsmet Özel, “Modern zamanlar, insanların değil, kalabalıkların

mutluluğunu düşünür' der. Eğlenmiş ve eğlenerek

mutlu olmak başkalarının mutlu olması ile doğrudan irtibatlı

bağımlı hale mi girdi?

..LAR... LAR... LAR... EğLENcE DİYE BİR ŞEY VAR

Modern zaman insanı şimdilerde “aynı”lığa karşı çıkarak,

modernizmin yarattığı tüm söylemleri sorgulama, yıkma

ve yeniden inşa etme peşinde. Post modernizm, modern

insanın çalkantılarına ve çelişkilerine dair yeni bir sığınma

alanı yaratı. Bu alanda eleştirme, karşı çıkma, farklı olma,

alabildiğine serbestlik, özgürlük...

Hep bir ağızdan şarkı söylemeler, bir masanın başında ellerde

telefon muhabbet etmek yerine twitleşmeler birbirine

twitler göstererek kahkahalar atmalar, sinemada haşarı

çocuk olduğunu kanıtlamak “bak aman da ne özgüven

sahibiyim” deyu mısır atmacalar, kim ne diyor rahatsız

oluyor diye düşünmeden şakalaşmalar, bir masa etrafında

en sıkıcı konulardan dünyayı kurtarmalar, sigara üstüne

sigara yakmalar, en manzaralı bir sandalye kapıp bol bol

uzaklara bakmalar, kitap üstüne kitap bitirmeler, pc başında

chat yapmalar... lar... lar... lar ... Eğlence diye bir

şey var mı? Eğlence denilen şey aslında kültürle bütünleş-

EğLENMENİN VE GENÇ OLMANIN BENcİLcE BİR TARAFI VARDIR

MELEK ARSLANBENZER (PSİKOLOG-PSİKODrAMATİST-YAZAr)

Eğlenmek ve genç olmak iç içe kavramlar olarak

anılırlar genellikle. Eğlenmek hareketle de

iç içedir ve kendine yönelik bir eylemdir. Eğlenmenin

ve genç olmanın bencilce bir tarafı

da vardır çoğu zaman. Bunu olumsuz manada

kullanmıyorum. “Ahlaksızlık boyutuna ulaşıp

başkalarına zarar vermediği sürece insanların

bencil olmaya ve sadece kendilerini eğleyecek

şeyler yapmaya da hakları vardır” diye düşünüyorum.

Eğlenmenin Sınırları Nettir...

Eğlenmenin şekline şemaline gelince; bu toplumdan

topluma ve zamana göre farklılık gösteren

bir şey. Bu dönemin gençlerinin çokça takip

ettiği ve ilgilendiği şeyler bundan 10 sene

önce belki de kimsenin ilgilisini çekecek şeyler

değildi. 10 yıl önce insanları eğlendiren şeyler

tiğinde anlamını bulmuyor mu? Mesela sinemaya gitmek

eğlence mi kültür mü?

ÇALIŞINcA EğLENMİŞ OLUNAMIYOR MU?

Boş geçirilen zaman mı eğlenmek, çalışarak eğlenilmez mi

örneğin.

Eğlenmek denilince hep akla “boş geçirilen zaman” gelir.

‘Çalışmayı işkence, dinlenmeyi eğlence ile özdeşleştiren

tuhaf bir geleneğimiz var. Hâlbuki tam tersi, kederli insanı

avutan, sıkıntıları dağıtan ve insana yaşamı zenginleştiren

hazlar veren şeyin 'çalışmaktır’ diye anlatır Peyami Sefa...

BAKMA SAğINA SOLUNA, SANA DİYORUM!

Evet, evet... Siz işte şimdi bu cümleyi okuyan arkadaş...

Sana diyorum... Bakma sağına soluna... Tamam, o diğer

masadaki eleman şen kahkahalar atıyor, evet senden daha

çok arkadaşı var yanında, evet evet eğleniyor gözlerinin

içi gülüyor... Ben seni soruyorum, sen de sor kendine bir

defa; “eğleniyor muyum?”

Demem o ki, hasılı kelam... Çalışırken, yürürken, bakarken,

dinlerken, yemek yerken, kitap okurken, film izlerken,

konuşurken, ibadet ederken eğlenmiyorsanız bir kez

daha gözden geçirin derim içinde bulunmayı seçtiğiniz

durumları. İnsan gülen varlıktır efendim. Ne güzel güler

hem de. “Vay ki gençtim” demeden bir gülüverin.

bugün artık çok fazla insanı gülümsetmiyor ya

da eğlendirmiyor. Dolayısıyla bugün sosyal paylaşım

sitelerinde insanların bir şeyler paylaşıp

bunlara gülüyor ya da bunlarla eğleniyor olmalarını

yadırgamıyorum.

Bu dönemin eğlenme kültürü de bu. Önemli

olan ahlak sınırını doğru çizebilmektir. İslam

eğlenmenin sınırını net bir şekilde çiziyor aslında.

Kimsenin kalbini kırmamak, incitmemek

ve yalan söylememektir esas olan. İnsanların

kusurlu taraflarıyla alay etmeyi ve eğlenmeyi

Peygamber efendimiz lanetlemiştir. Şaka yapmak

için bile olsa yalan söylememek yine çok

net sınırlardan biridir. Bu sınırları koruyarak

eğlenmek insanın hem ruhunu besler, hem de

geçirgenliğini arttırır. Bu sınırları aşmak ya da

korumak dün de mümkündü bugün de mümkün.

SAYI 4

7


O kadar fazla imkâna

ve seçeneğe sahipsiniz

ki, neredeyse yüz

yüze iletişim kuracak,

sohbet edecek, dostluk,

arkadaşlık kuracak

vaktinizin kalmadığını

yakinen tanıdığım

genç kardeşlerimin

hayatında görüyor ve

biliyorum.

8 SAYI 4

Mustafa Kara

Anlaşılıyor ki, her

zaman olduğu gibi

dediğine göre, bu genç

kardeşimizin hayatı

hep böyle geçiyordu. Ve

anlaşılıyor ki, yaşamakta

olduğumuz modern

zamanların eğlence

anlayışı maalesef buydu.

Televizyon izlemek,

internette gezinmek ve

alış-veriş merkezinde

dolaşmak…

Gençler,

Eğlenin Ama

Eylenmeyin!

İnsan kırklı yaşlardan sonra hayatı daha bir özenli, daha bir dikkatli

yaşamak istiyor.

Yaş kemale erip iş yoğunluğu artınca serbest zaman azalıyor ve

ister istemez daha planlı, daha seçici olma ihtiyacı hissediyor insan...

Daha açık ifade edeyim; insan büyüyünce zamana hükmetmek ve her

dakikasını gönlünce yaşamak istiyor. Bir yandan işle güçle uğraşıp

hedeflerine ulaşmaya çalışırken, bir yandan da eğlenmek ve hayatı

farkına vararak yaşamak istiyor. Ancak bu o kadar da kolay olmuyor.

Hele “internet çağı” olarak addedilen günümüzde âdeta “haz” ve “hız”

yarışına dönen hayatı gönlümüzce yaşamak epeyce dikkat ve gayret

gerektiriyor.

Eminim ki sizler böyle düşünmüyorsunuz. Gençliğin verdiği enerji ve

bu çağın sizlere sunduğu imkânlar dünyasında hayatı biraz daha karmaşık

yaşıyorsunuz gibi geliyor bana. Elbette her çağın kendine özgü

bir yaşam biçimi var ve sizler de çağınıza göre yaşıyorsunuz.

Eğlenmeden beslenmeye, giyim kuşamdan, okumaya yazmaya kadar

pek çok alanda yepyeni imkânlara, farklı farklı alışkanlıklara sahipsiniz.

O kadar fazla imkâna ve seçeneğe sahipsiniz ki, neredeyse yüz

yüze iletişim kuracak, sohbet edecek, dostluk, arkadaşlık kuracak vaktinizin

kalmadığını yakinen tanıdığım genç kardeşlerimin hayatında

görüyor ve biliyorum.

Bunları düşündükçe aklımdan şu sorular geçiyor: Acaba gençler hayatlarını

gönüllerince yaşayabiliyor mu diyorum bazen… Bir yandan

gelecek hayalleri kurarken, aynı zamanda mutlu olabiliyorlar mı? Ya

da bir bakıma, “hayat bir eğlence” ise, eğleniyor, eğlenmeyi biliyorlar

mı? Daha da önemlisi, eğlenirken öğreniyor; büyüdüklerinde işlerine

yarayacak tecrübeler biriktiriyor, hatıralar devşiriyorlar mı diye merak

ediyorum.

Aslında bir miktar biliyorum. Üsküdar Gençlik Merkezi’nde, yüzlerce

sosyal ve kültürel faaliyetlere katıldığınızı hatta bizzat kendinizin

gerçekleştirdiğini; çoğunlukla konserlerde, gezilerde, spor salonlarında

hep bir arada olduğunuzu biliyorum. Karşılaşıyor, selamlaşıyoruz.

Ancak merak ettiğim başka bir şey…


Bakın, taze bir hatıramı anlatayım:

Geçen ramazan bayramından sonra genç bir kardeşimle

sohbet ettik.

Bayramının nasıl geçtiğini sorduğumda verdiği cevaba çok

şaşırdım.

O genç kardeşimizin bayramı eğlencesi, vaktinin büyük

çoğunluğunu internette geçirmek, biraz televizyon izlemek,

bir de kendi ifadesiyle, “her zaman olduğu gibi, alışveriş

merkezinde vakit geçirmek”ti.

Peki, “Arkadaşlarınla bayramlaşıp, onlarla vakit geçirmeyi

düşünmedin mi?” diye sordum: “İnternette sohbet ettik”

dedi.

Öyle anlaşılıyordu ki, ne “sevinç, mutluluk, paylaşmak

vs… anlamına gelen bayramdan keyif alıyordu, ne de

bayram boyunca gerçekleştirdiği etkinliklerden… İstediği

gibi bir gençlik, olması gereken gibi bir hayat yaşamadığı

veya yaşayamadığı açıkça anlaşılıyordu halinden.

Anlaşılıyor ki, her zaman olduğu gibi dediğine göre, bu

genç kardeşimizin hayatı hep böyle geçiyordu. Ve anlaşılıyor

ki, yaşamakta olduğumuz modern zamanların eğlence

anlayışı maalesef buydu. Televizyon izlemek, internette

gezinmek ve alış-veriş merkezinde dolaşmak…

Evet, bunlar çağımızın imkânları ve sizlere sundukları…

Ancak, özellikle bir bayram gününde bile, sizleri birbirinizden

bu denli uzaklaştıracak kadar oyalaması normal

mi? Bu bir hayat tarzı, eğlenme biçimi olmaktan ziyade

bir bağımlılık durumu değil mi?

SOSYAL MEDYA FAYDALIDIR, FAKAT…

Elbette, yerinde ve zamanında çağın imkânlarından yararlanacağız.

Tabi ki, teknoloji hayatımızı kolaylaştıracak.

Bizlere bir şeyler öğretecek, geleceğimize ışık tutacak

TV programları da izleyeceğiz; internet ortamında, paralel

yeni dünyada neler olup bitiyor ondan da haberdar

olacağız. Normal hayatımızda ulaşamayacağımız şeylere

Facebook’tan, Youtube’dan ulaşacak ve arkadaşlarımızla

paylaşacağız. Biliyorsunuz, ben de bu yeni dünyaya yabancı

değilim. Hatta yapılan değerlendirmelerde sosyal

medyayı en sık kullanan siyasetçilerden de birisiyim. Zaman

zaman bu sanal mecralar üzerinden görüştüğümüz de

oluyor.

Ancak sevgili gençler;

Bu mecralar bizleri sosyal ortamımızdan, ailemizden, arkadaşlarımızdan

koparmamalı, koparamamalı… Birbirimizle

iletişimimizi koparacak kadar, özellikle sevinçlerimizi,

mutluluğumuzu; derdimizi, kederimizi… Kısaca her şeyimizi

paylaştığımız ailelerimizle bağımızı koparacak kadar

bize yakın olmamalı, vaktimizi almamalı diye düşünüyorum.

Tabi sizlere internet kullanma kılavuzu sunacak değilim

sizlere. Sizler teknolojiyi benden daha iyi biliyorsunuz.

Ancak bir ağabeyiniz olarak, hayat hakkında sizlere birkaç

tavsiyede bulunmayı bir borç biliyorum.

BİR HİKâYENİZ OLSUN

Hayat öğrenmek, öğretmek; çalışmak, mücadele etmek,

başarmak ve mutlu olmak üzerine kuruludur. Her insanın

farklı yetenekleri, ilgi alanları var. Hayatınıza değer katacak,

serbest zamanlarınızı anlamlandıracak uğraşlarınız

olmalı… Bir şeyler yapmalısınız ki, hem kendinizi geliştirebilin,

hem de arkadaşlarınızla, dostlarınızla ve diğer insanlarla

bir araya geldiğinizde paylaşacak bir meziyetiniz,

anlatacak bir hikâyeniz olabilsin. Hele hele muhakkak bir

enstrümanınız olsun. ruhunuzu dinlendirecek, stresinizi

alacak güzel bir sanat dalıyla ilgilenin ve uzman oluncaya

kadar da üzerinde çalışın.

Sanat dalı demişken, hani bir türkümüz var;

“Geçti dost kervanı, eyleme beni” der ya; adımlarınızı bilinçli

atmaz ve vaktinizi iyi değerlendirmezseniz, dost kervanı

da, gençliğiniz de geçer gider.

O halde “gün bugündür” deyin. İleride bir gün geriye dönüp

baktığınızda, gülümseyebileceğiniz bir şekilde yaşayın.

Eğlenin ama eylenmeyin!

SAYI 4

9


AKTÜEL

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Psikiyatrist

Gürültülü Müzik

Eğlenememenin

Çığlığıdır

Eğlence bir ihtiyaçtır. İnsanın 24 saatinin -uyku hariç-

%20’sinden fazla eğlence kişinin psikolojik doğasına

aykırıdır. Bir insan için günün %20’sinde eğlenmesi,

eğlence doygusu için yeterlidir. Kişilerin eğlenmek dışında

başka sorumlulukları da vardır. Gençlere sorumluluk ve

özgürlük dengesinin öğretilmesi lazım. Bilgisayar karşısında

özgür, istediği gibi oynuyor. Böyle gençlere “özgürsün

ama hakların ve sorumluluğun var” şeklinde bir eğlence

algısı öğretilmesi lazım. Özgürlük ve sorumluluk sınırını

öğrettiğimiz zaman, eğlenmenin de sınırını öğretmiş

oluruz.

MUTLULUğU BELLİ ŞARTLARA BAğLI OLMADAN

MUTLU OLMAYI BEcEREBİLMELİ İNSAN

Eğlence de sınır önemli. Nasıl bir ilacı ilaç yapan dozudur.

En ufak bir ilaç dozu aşınca zehir oluyor, eğlence de

böyledir. Bunun gibi eğlencenin de dozu arttığı zaman

zararlı oluyor, hiç olmuyorsa bile kişiyi mutsuz ediyor.

Eğlence duygu paylaşımı olmalı. Kişinin mutluluğunun

sadece “belli şartlar olursa mutlu olur”a bağlanması düşüncesi

yerine kişi belli şartlar olmadan kendi kendine de

mutlu olup eğlenebilmeli, bunu yapmayı öğrenebilmeli.

Kişi sıradan şeylerden zevk almayı, küçük şeylerle mutlu

10 SAYI 4

Kişi sıradan şeylerden zevk almayı,

küçük şeylerle mutlu olmayı

öğrenebilirse, dünyayı değiştirmek

yerine kendini değiştirmeyi

öğrenebilirse işte o zaman

eğlenebilir. Sıradan şeyler bile

eğlenceli olur; bir çay içmek, araba

kullanmak, arkadaşı ile oturup

havdan sudan konuşmak...

olmayı öğrenebilirse, dünyayı değiştirmek yerine kendini

değiştirmeyi öğrenebilirse işte o zaman eğlenebilir. Sıradan

şeyler bile eğlenceli olur; bir çay içmek, araba kullanmak,

arkadaşı ile oturup havdan sudan konuşmak... İlla

gidip hızlı/gürültülü müzik ile eğlenmesi gerekmiyor. O

gürültülü müzik kişinin orgazma ulaşamamasının çığlığıdır.

Zevk konusunda aşırı hırslı olan, orgazmik bir zevk hedefleyen

kimse normal şartlarda buna ulaşamıyor. Hedeflerini

yüksek tutunca ona ulaşmak için gürültülü, yüksek

müzik yöneliyor. O an gürültülü müzik narkozite ediyor

ve geçici bir “mutlu gibi oluyor” ama o gürültü, çılgınlık

olmadığı zaman kötü hissediyor kendini. İlk etki ile zevk

alıyor ama bitince hemen geçiyor. O olmayınca devamlı

eğlence ihtiyacı doğuyor, sürekli istiyor. “Hızlı yaşantım

olsun da, gürültülü müzik olsun da, çılgın eğlence olsun

da eğleneyim” diye bir zihinsel düşünce oluşuyor. Bu düşünce

popüler kültürün hatası. Popüler kültür eğlenmeyi

bunlara odaklıyor.

Aslında “ideal eğlenme” kişinin küçük şeylerden mutlu olmayı,

basit sıradan şeylerden zevk alabilmeyi öğrenebilmesidir.

4 mevsimde çiçek açan bitkiler gibi bunları öğrenen

insan da her şartta eğlenir. Böyle olunca dış etkenlere

bağlı olmayan kendi iç nedenleriyle, sahip olduğu şeylerle


Gençler özgürlüklerini hoyratça kullanıyorlar. Sınırsızlık ve

hoyratlık var. Zaman yönetimini öğrenmelerine engel oluyor

bu durum. Birileri ile konuşurken, araba kullanırken, bir

muhabbet ortamında otururken elinde telefon mesaj, twit

atıyor. Bunu da beceri marifet gibi görüyor.

eğlenmeyi başarabilmiş oluyor. Hollywood kültürünün bize

öğrettiği yüksek müzik ile eğlenmek yerine küçük şeylerle

eğlenebilmeyi, mutlu olabilmeyi başarabilir, sağlıklı hale

getiririz.

HEM SMS/TwİT ATIP, TV İZLEYİP, AYNI ANDA

İPODLA MÜZİK DİNLEYEN GENÇLER

Eğlence sadece teknoloji değil bir kulağında ipod ‘la müzik

dinleyen, diğer elinde telefonla sms atan, gözü de televizyona

bakan bir genç profili var. Ama bu 1-2 yıl sürüp

geçiyor. Yeni ilgi alanları geliştirmek gerekir böyle gençler

için. İnterneti, teknolojiyi, bilgisayarı tek ilgi alanı olarak

görmesini engellemek, nitelikli zaman geçirme, alternatif

kültürel paylaşımlar bulunarak sanal ortamın tuzaklarından

kurtulmuş olur. Teknolojiyi tek seçenek olarak sunmamak

lazım. Alternatif eğlence alanları düzenlemek lazım.

YENİ TEKNOLOJİNİN KÜLTÜRÜ

OLUŞTURULMALI

Bu yeni teknolojini kültürü oluşmadı, oluşturulması lazım.

Sosyologların ve psikologların çalışmalar yaparak sonuçlar

çıkarması gerekiyor. Bu gibi alanlara “kişinin hayatının ...

% ne kadar saat ayırması sağlıklı, ... % ne kadar ayırırsa

sosyalliğe faydalı, kişinin psikolojisini, ilişkilerini ne

derece bozuyor” bunların bilimsel ölçütlerle belirlenmesi

gerekiyor. Bu yapılamadığı için gençler özgürlüklerini

hoyratça kullanıyorlar. Sınırsızlık ve hoyratlık var. Zaman

yönetimini öğrenmelerine engel oluyor bu durum. Birileri

ile konuşurken, araba kullanırken, bir muhabbet ortamında

otururken elinde telefon mesaj, twit atıyor. Bunu da

beceri marifet gibi görüyor.

SAYI 4

11


SİNEMA OKŞAN DEDE

Pamuk Prenses’in

ADALETİ

Pamuk Prenses’in acımasız üvey anne karşısındaki mağduriyeti

her jenerasyonca bilinen bir masaldır. Torundan

toruna aktarılan öykü, cazibesini her dem korumuştur.

Çeşitli dillerde de filme alınan masal, bir vakitler

bizim ülkemizde de okunmaktan çıkıp seyirlik olmuştur.

Zeynep Değirmencioğlu’nun Pamuk Prensesi oynadığı film,

birçoğumuzun belleğinde hala tazedir. Lakin gelin görün

ki Amerika’nın postmodern uyarlaması “Pamuk Prenses ve

Avcı” masalın değişmez argümanlarına bağlı kalarak ancak

muhtevası fantastik film formatına dönüştürülerek tekrar

seyir halini almış.

Pamuk Prenses masalın özünde de olduğu gibi billur güzelliğiyle

ve masumiyetiyle seyircinin kirlenmemiş yanını

alır arkasına hemen. Kötü kraliçe’nin kötülüğüne kılıf uydurulmuş,

çocukken yaşadığı savaş şimdiki erkin sınırsızlığına

dayanak olmuştur. En güzel kan ile yapılan büyü, ona

dünya hâkimiyetinin kapılarını açmıştır. Bütün krallıkları

12 SAYI 4

talan etmiş, bütün kralları güzelliğiyle dize getirmiştir.

Pamuk Prenses’in sadakatine karşılık, onun babasını öldürmüş

ve onu da bir kuleye kapatmıştır.

Daha çocukken aydınlıktan bertaraf edilen prenses, büyüdüğünde

ise kraliçe için bir tehlikedir artık. Ondan daha

güzeldir ve en güzel kan kraliçenin büyüsünü bozar. Kraliçe

bu geçeğin gazabından kendini koruduğunu düşünerek

yaşar hep çünkü ayna ona her dem ondan daha kudretli ve

güzel kimse olmadığını söyler ta ki Pamuk Prenses reşit

olup güzelliği kraliçenin önüne geçene kadar. Ayna ona bu

kaçınılmaz gerçeği söylediği vakit başlar savaş. Kraliçe Pamuk

Prenses’i öldürmek için harekete geçer. Kardeşini onu

öldürmesi için kuleye gönderir ancak Pamuk Prenses cesareti

ve mistik varlıkların yardımı ile kuleden kurtulur. Masalda

da var olan o gizemli ormana kaçar ve yine masalda

da hasıl olan durum devam eder kraliçe Pamuk Prenses’in

peşine bir avcı gönderir onu bulup kalbini sökmesi için.


Yedi Cüceler filmin tam bu kısmında devreye girer.

Ormandaki biçimsiz, ürkütücü ve de sakınılacak varlıklar gibi

şekillendirilmişlerdir masalın tersi olarak çünkü nerdeyse

Pamuk Prenses ve avcıyı öldürmek üzere iken görürüz onları.

KATİL YEDİ cÜcELER

Ancak masaldan farklı olarak Pamuk Prenses’in saflığı

değildir avcıyı avından vazgeçiren. Avcının bizzat kendi

dirayetidir Pamuk Prenses’e dokunmaması. Bu hengâme

ortasında avcı ile dost olan prenses ormandakilerin onun

karşısında diz çökmesiyle avcının güvenini kazanır giderek.

Yedi Cüceler filmin tam bu kısmında devreye girer.

Ormandaki biçimsiz, ürkütücü ve de sakınılacak varlıklar

gibi şekillendirilmişlerdir masalın tersi olarak çünkü nerdeyse

Pamuk Prenses ve avcıyı öldürmek üzere iken görürüz

onları.

Ancak doğa’nın Pamuk Prenses karşısındaki saygı duruşuna

tanık olunca onlarda prensesin safında yer almaya başlarlar.

Kraliçe’nin zalimliği karşısında küsüp, kararan yeryüzü

Pamuk Prenses’in merhametiyle ışığını bulacaktır. Zira

Pamuk Prenses’in halkı tetikleyip, savaşmak ve kraliçenin

zulmünden evreni kurtarmak için başlattığı mücadele yerini

bulur. Halkın kendi iradesi ve Pamuk Prenses’in cesur

kalbiyle başlayan savaş kraliçenin büyüsünün en güzel kan

ile bozulmasıyla son bulur. Pamuk Prenses’in adil fikri üstün

gelmiş, kraliçenin sonsuzluğunu yerle bir etmiştir.

PAMUK PRENSES’İN PRENSİ AVcI MIYMIŞ?

Pamuk Prenses masalının bu görsel öğelerle zenginleşen

uyarlaması tabiî ki çok fazla rağbet görmüştür. Her ülke

de olduğu gibi bizim ülkemizde de doldurmuştur salonları.

Yeni bir okuma yapılan masal, şimdiki sinema avantajlarının

desteğiyle sanıldığının aksine cezp etmiştir izleyeni.

Masaldaki prensin prensesi uyandırması romantizmi yine

avcının prensesi uyandırması ile ön kabulleri yıkma adına

iyi sayılacak bir sahne olmuştur. Pamuk Prenses öyle ya

da böyle herkesin zihninde bir yere sahiptir. En başından

beri masumdur ve bu masumiyeti ona kazanç sağlamıştır.

Filmde de yine bu merhametli prenses yönergesinden vazgeçilmemiştir.

İyiler mutlaka kazanır söylemi yine yeniden

şiar edilmiştir.

SAYI 4

13


YAŞAM HALİT ÖMER cAMcI

BEBELERE BALON

ENTELLERE OYUNCAK

İNSTAGRAM FOTOĞRAFÇILIĞI

YENİ MODEL FOTOğRAFÇILIK

İlginç bir yüzyılda yaşıyoruz. Şu da olsa diye temennide

bulunduğumuz birçok şey bazen bizim düşünme hızımızla

paralel bir şekilde kucağımıza düşüyor. Geçmiş

yüzyıl insanları (jule verne’i hayırla yâd ederek) aya gitmeyi,

seksen günde dünyanın etrafında dönmeyi, balonla

uçmayı büyük ve imkansız hayaller olarak hikayeleştirirken

biz bugün dünyanın en uzak yerindeki arkadaşımızla

görüntülü konuşuyor, müzik, resim, çizim, fotoğraf … ne

varsa paylaşabiliyor, yorum yapabiliyor, ‘bekle ben de geliyorum’

diyebiliyoruz.

Facebook, Twetter, ve bissürü şey derken şimdi cep telefonlarımızla

çektiğimiz fotoğrafları paylaşmak fikri üzerinden

huzurlarımıza sunulan ve daha taptaze bir ‘aplikasyon’

iken facebook tarafından akıl almaz paralara satın alınan

instagram’la yüz yüzeyiz. Konuşmaktan çok fotoğraf çekmeyi

ve bunu paylaşmayı esas alan instagram görülmeye

değer tarafları ile gündemimizde. Bu aplikasyonun kullanıcıları

üzerinden sağlam bir okuma yapabiliriz. Kim bu

isimlerini duymadığımız ama yüz binlerce insanın takip

14 SAYI 4

ettiği fotoğrafçılar, bir telefonun ekranında buluşup ne

yapıyorlar, daha bir kez profesyonel bir fotoğraf makinesine

dokunmamışken adları fotoğraf merkezli bir hikâyenin

ortasında durabiliyor, haddizatında hayat nereye gidiyor?

Buyurun buradan okuyun.

HAYATTAN İZLER BIRAKMAK / UMURSANMAK

İnstagram fotoğrafçıları biraz durum raporlayan insanlar

durumundalar. Neredeyim, ne yedim, hava bakın ne kadar

güzel, yanımda kimler var, takılarımı beğendiniz mi? minvalli

soruların cevaplarını içeren fotoğrafları paylaşmayı

adet edinmişler. Köklü bir fotoğraf eğitimine, hayatlarını

feda ederek oluşturdukları bir fotoğrafçılık kariyerine ihtiyaçları

yok. Yapılması gereken sadece fena kalitede olmayan

bir akıllı telefona sahip olmak ve ücretsiz bir uygulama

olan instagramı telefonlarına indirmek. Sonrası kolay.

Çek, ayarla, ‘haştekle’, paylaş. Bazen hiçbir kare fotoğraf

paylaşmamış ama profil görüntüsüne mümkünse sahilde

mayosu ile çekildiği fotoğrafı koymuş bir ‘hanımefendi’yi

on binlerce kişinin takip ettiği oluyor. Takip edilen; büyük,

derin bir suskunluk.


Bİ’ DE BEğENDİRMEK / BEğENMEK

İnstagram’da yapılan aslında beğendiğiniz fotoğrafın üzerine

geldiğinizde iki kez telefonun ekranına dokunmak.

Yani on bin beğeni almış bir fotoğraf dünya yüzünde yirmi

bin kez telefon ekranına dokunulduğunun da belgesi oluyor.

İçerik, dünya kültürel mirasına iz bırakmak, entelektüel

birikim hep bir köşede mahsun, mükedder, unutulmuş

duruveriyor.

Ne bir sergi dolaşmak, ne bir kare fotoğraf baskısı, ne

bültenler, ne söyleşiler. Bir telefon ekranında milyonlarca

insanın dolaştığı ve her ne istiyorsa onu gördüğü büyük,

devasa bir galeri. Galerinin odacıklarını dolaşmaya başladığınızda

saatler geçirmiş ve kayda değer hiçbir şey görememiş

olma ihtimaliniz çok yüksek.

GENÇ KULLANIcILARIN ALIŞKANLIKLARI

İnstagramın istetistik olarak yaş ortalamasını bilmemekle

birlikte biraz hemhal olunca tahmin edilen durum şu:

genel itibari ile 16-24 yaş arası kadın kullanıcıların ter-

cihinin yoğunluğu fark ediliyor. Bu profilde insanların da

çekip paylaştıkları görseller (fotoğraf diyemiyorum) şöyle:

Modacılar: Bazen bir etek, bir bluz, oje, çanta, ayakkabı,

kola-parmağa-boyna takılan bir aksesuar, bazen de bir

model olarak kendi üzerindeki kıyafetler ve takılarla çekilmiş,

paylaşılmış görüntüler.

Sevimli canlı’cılar: Kedi köpek, çiçek- böcek foto-instagramcıları.

Bu model kullanıcılar sevimli kedilere, evde

beslenen köpeklere hayran. Vahşi doğadan, kuşlardan, balıklardan

da araya çekilebilirse görüntüler girebiliyor.

Pasta börekçiler: Bu ekibi tam tahlil edememekle birlikte

zayıf vücutlu olmalarına rağmen sanki o resmini çektikleri

pasta böreği hep onlar yiyor hayatta da başka bir şey yapmıyormuş

gibi olanlar.

wow! cool!’cular: Kim ne çekerse çeksin tepkisi Wow!

Cool!’dan öteye gitmeyenler.

Nerdeyim kiminleyim ne yiyorum ne de güzelim’ciler:

SAYI 4

15


YAŞAM

Evet isimleri uzun oldu ama kendileri kalabalık bir güruh

oldukları için bu uzun ismi de hak ediyorlar! İnstagram’ın

en eğlenceli, en ‘izlenilesi’ ekibi. Şahsen ben de ucundan

kıyısından bu ekibe dâhilim. Çok gezen ve gezdiğini paylaşan

bir topluluk. Su altına dalmış yüzücüler, dağların tepelerine

çıkmış heyecan ve zorluk insanları, en lüks otellerin

tedavisi zor gezme hastaları, Çin Seddi, Piza Kulesi,

Nevyork gökdelencisi milyon tane insan.

OLDUKÇA ABARTILI EFEKTLER

İnstagramı diğer paylaşım ağlarından ayıran en temel

özelliklerden birisi, fotoğrafı doğru kadrajlı çeken her insanın

herhangi bir ‘fotoşop’ programı kullanmadan hazır

efeklerle gerçek üstü görüntülere ulaştırma imkânı olsa

gerek. Yaptığınız şey güzel bir görüntü çekmek ve ha-

16 SAYI 4

zır kalıp efektlere birer kez dokunup test ettikten sonra

fotoğrafın en beğendiğiniz halini paylaşmak. Gözünüzle

baktığınızda o kadar da belirgin olmayan bulutların birden

masmavi gökyüzünde bembeyaz bir halde karşınızda durması,

yüzünde kırışıklıklar olan bir portreyi çektiğinizde o

kırışıkların yeryüzünün ırmakları dağları gibi belirgin bir

hale gelmesi instagramın hazır efektlerinin size küçük bir

hediyesi.

MİLLETLER MİLLİYETLER HERKESLER

İnstagramın en heyecan verici tarafı hayatınız boyunca

hiç tanımadığınız ve muhtemelen de asla görüşmeyeceğiniz

milyonlarca insanla aynı platformu paylaşmanız, onları

takip etme ve takip edilme ihtimaliniz olsa gerek. Çin’den,

Amerika’dan, İskandinav ülkelerinden, Sibirya’nın derin-


liklerinden insanların günlük hayatlarını görebiliyor, kendi

hayatınızın detaylarını onlarla paylaşabiliyorsunuz. Bir

selamlama, ‘naber-nasılsın’ deme hakkını kullanma fırsatı

buluyorsunuz.

TwITTER DA YALAN İNSTAGRAM’DA YALAN /

VAR BİRAZ DA SEN OYALAN!

Yunus Emre çağımızda yaşasaydı sanırım buna benzer bir

dizeyi de bizimle Twitter üzerinden paylaşırdı! Sosyal

paylaşım platformları ilk başta büyük bir cazibe, herkesle

daha dünyada iken buluştuğumuz bir ‘pozitif mahşer’ meydanı

gibi. Tanıdık tanımadık herkes orada. Güzel, ilginç,

sansasyonel ne yaparsak, beğeniyorlar, takip ediyorlar,

hayran kalıyorlar ya da biz öyle zannediyoruz. Şöhret sahi-

bi olmamız için sinema filmlerinde başrol oynamaya ya da

çok ‘çarpıcı’ bir haberin ana karakteri olmaya gerek yok.

Hayat dediğimiz ve bize bir kez sunulan bu zaman aralığını

hoş-beş’le harcamak büyük bir ‘haya(t)l kırıklığı.’ Sosyalleştiğimizi

sanarak kullandığımız ‘sosyal medya’nın bizi

insanlardan, gerçek hayattan, tabiattan, ağaçtan, kuştan

denizden uzaklaştırdığını fark ettiğimizde çok da geç kalmış

olabiliriz. Bir küçük telefon ekranına ya da bilgisayara

bakarak sosyalleştiğimizi zannederken aslında ‘asosyal’,

hemen yanındaki insanla iki cümle kuramayan, tokalaşamayan,

selam veremeyen/alamayan insanlar haline gelmiş

olabiliriz. Yüzyılımızın alışkanlıkları değişiyor ve yeni yüzyılın

bize neler getireceğini tahmin dahi edemiyoruz. En

nihayetinde ‘gerçek ve sonsuz’ hayat bizim sosyalleşirken

büyük ‘kaybımız’ olmasın.

SAYI 4

17


RÖPORTAJ İSMİHAN ŞİMŞEK FOTOğRAFLAR: İSA TERLİ

Pelin Batu:

Tek Bir Meslekle

Ömür Geçmez

Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum ben tarihi. Ancak burada

bile doğru dürüst bir diyalektik olamıyordu. Çok iyi

hocalarımız vardı ama öğrencilerin çoğu oturup

not tutmaya alışmışlar. Yani gidip de bir şeyi

sorgulamak, bu kaynakta sorun olabilir mi diye

ya da aynı dönemde yazmış kişileri sorgulama

gibi bir güdüleri yoktu. Çünkü herkes

genellikle eline diplomasını almak için

okula gidiyor. Bir şeyi sorgulamak, bir şey

eklemek ya da keşfetmek için değil…

Pelin Batu… Genç yaşında birçok başarıya imza atmış,

hem sanatın hem de bilginin hayatın vazgeçilmezleri

olduğunu yaptığı işlerle de kanıtlamış oyuncu,

şair, tarihçi. Hakkında söylenen tüm olumsuz eleştirilerin

yanında takdir de toplayan Batu, yepyeni projelerle

hem kendisini tazeliyor, hem de sevenlerinin önüne hoş

bir çeşni sunuyor. Yeni projesinin çekimleri esnasında bir

araya geldiğimiz Batu ile Karacaahmet Mezarlığı’nda hoş

bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle çekimlerini yaptığınız projeden bahsedelim.

Sinema filmi mi dizi film mi?

İkisi de değil, konulu belgesel. Dramatik bölümleri de

var, 45-50 dakikalık bölümü sinema filmi gibi çekiliyor.

Konusu da 1980 sonrası, aslında bizim jenerasyonumuzun,

sağcı veya solcu, geçmişin savaşlarından

ve politikalarından dolayı mağdur olanların

hikâyesi. Hepsi bir şekilde yaralı... Dolayısıyla

benim karakterim ülkü ocaklarında görev almış

ve o nedenle hapishanede yatmış bir

babanın kızı... Tolga’nın (Güleç) oynadığı

karakter de solcu bir annenin oğlu.

18 SAYI 4


Bu iki karakterin mezarlıkta yolları kesişiyor ve böyle bir

hikâye başlıyor. Ama arada o dönemin mağdurlarıyla röportajlar

var; sosyologlarla, psikologlarla… TrT’de oynayacak,

aynı zamanda festivallere de gönderilecek.

“Kime Göre Neye Göre” programından aldığınız geri dönüşler

nasıl oldu? Her kesimin uç kişileri orada bulunuyor

deniyor. Siz ne düşünüyorsunuz programla ilgili?

Ben hiç uç olduğunu düşünmüyorum aslında. Bence gaye

de öyle değildi. Başlarken şunu söylediler: “ hiç bağırış

çağırış olmayacak, polemikler olup, farklı göğüslerin çar-

KÜLTÜR VE SANAT ELİT,

LÜKS BİR ŞEY DEğİL

Peki, hem konuk olarak

gittiğiniz programlarda

hem de ev sahipliği yaptığınız

programlarda ‘güzel

olduğu için orada’ gibi donanımınızı

arka plana atan

söylemler çıkıyor. Bundan

rahatsız mısınız?

Belki de bu kendini koruma

mekanizmasıdır ama yıllardır

kendime hep şunu söyledim;

herkesin söylediğine

kafayı takmayı başladığınız

an gerçekten o kakafoniden

kendi sesinizi duymaz hale

geliyorsunuz ve gereksiz sinirleniyorsunuz.

Bunlara çok

fazla prim verip de kendimi

üzülmeye izin vermiyorum.

pışması olmayacak. Adı üstünde ‘Kime Göre Neye Göre’ …

Herkes kendi fikrini istediği gibi konuşsun.” En hoşuma

giden şey de buydu, diğer programlarda muzdarip olduğum

için... Ben de o açıdan çok rahat ediyorum. Tepkiler

de genel olarak çok iyi. Çünkü insanlar özellikle televizyondaki

tartışma programlarında sürekli gerginliğe alıştılar.

Sanki formül olmuş vaziyette; ne kadar çok bağırırsan,

ağzından tükürükler saçarak saldırırsan o kadar başarılı

olursun. Ama hiç de alakası yok. Bence insanlar da bu tür

programlardan sıkıldılar. Zaten hayatın her yerinde gerginlik

var. En azından televizyon seyrederken farklı görüş

görmek ister ama kavga görmek istemiyor bence insanlar.

Bazen programlarda özellikle erkeklerde sizin dediğiniz

mantaliteyi söylemese bile bakışından sezebiliyorum. Mesela

tarih programında da insanlar bana diyordu “çok kötü

davranıyorlar, ne düşünüyorsun?” diye, ben de diyordum

ki; en güzeli aslında olabildiğince sakin davranmak... Çünkü

istedikleri zaten o tepki. Tepki olmayınca istedikleri de

olmuyor.

Hem babanızın mesleği dolayısıyla hem kendiniz birçok

ülke gezdiniz… Başka ülkelerde gündem olan

ancak Türkiye’de gündem olamayan bir kültür-sanat

algısı var. Bu anlamda biz de ne eksik? Neden bizim

gündemimize kültür-sanat yerleşmiyor?

Çünkü kültür-sanat bizim toplumumuzda her zaman bir

lüks olarak görülüyor. Mesela bir tiyatrocu arkadaşım anlatmıştı

bana. Sovyet yıkılmadan önce rusya’ya gidiyorlar.

Tahmin ettiğiniz üzere büyük bir yokluk var. Saatlerce bir

elma alabilmek için kuyruğa giriyorlar. O dönemde dahi

tiyatrolar dolup taşıyor ve sanatçılara çiçek alamıyorlar

pahalı diye… Ama bir elma götürüyorlar. O yaklaşım yani

sanatçıya saygı, bir lüks değil, hayatın bir parçası olduğu

mantalitesi yerleşmiş değil. Bizde sanatçı entel dantel,

SAYI 4

19


RÖPORTAJ

halkından kopuk, soğuk, uzaklarda, ulaşılamayan bir yerlerde

oluyor. Televizyonun hayatımıza bomba gibi düşmesiyle

birlikte hızlı tüketilir, magazinleşmiş, ucuz bir şey

haline geliyor. Dolayısıyla iki uç da birbirinden berbat

şeyler… Ben hep şunu diyorum; insan tabii ki ekmeğini

alacak ama bir sigara fiyatına kitap alabilir değil mi?

Üniversitelere çok gidiyorum, söyleşilere katılıyorum, öğrenciler

hep kitap çok pahalı falan diyor. O kadar saçma

sapan şeylere para harcayıp da bir kitabı fazla görüyorlar.

Çok gençken başlıyor bu bakış açısı.

Aynı zamanda yazıyorsunuz da. Şiir kitabınız var. Yazarlık

yetenek mi yoksa çalışılarak geliştirilebilir bir

şey mi?

Bir parantez açayım; benim lisede en yakın arkadaşlarımdan

bir tanesi geçen sene buraya geldi. Newyork’ta okudum

ben liseyi. Ona da soruyorlar. Kız fotoğrafçı, aynı

zamanda galerisi var, bazen oyunculuk yapıyor, bir albüm

çıkarıyor. Ama kimse Amerika’da ona “senin mesleğin ne?”

demiyor. Çünkü çağ çok değişti. Ben özellikle üniversiteye

gidip rehber öğretmenliği yaptım. Şu anki jenerasyon,

nasıl iphone’da her şey tık tık geçiyorsa, o kadar hızlılar.

Eskiden algı iki-üç dakikaymış şuanda 40 saniyeye düşmüş

vaziyette. Bu ne demek? Her şey çok hızlı algılanıyor ve

çok hızlı çöpe atılıyor. Meslekler de öyle… Bu bölümde

okudum, ondan sonra bunu yapacağım diye bir şey yok…

Hakikaten dünyada biraz da ekonomik şartlardan dolayı insanlar

daha kaygan bir zeminde olduğu için bir gün bunu

yapıyor, bir gün şunu yapıyor… Ben de çağımın insanı

olduğunu düşünüyorum ve birazcık da o rönesans ruhunun

kaybolmasının yani 20. yüzyılda bize empoze edilen

fabrikadan çıkma insan ürününün değişmesi gerektiğini

düşünüyorum, değişiyor da zaten ister istemez.

SADEcE EğİTİM YETERLİ DEğİL

Şuan bile okulu olmayan meslek alanları gelişti. Sosyal

medya uzmanlığı diye bir şey çıktı. Eğitimleri bir iki

yıl sonra verilmeye başlandı…

Evet. Teknolojiyle çok alakadar değilim ama bir sürü ünlü

twitter yazıcısı var. Bundan ciddi maaşlar alıyorlar. Abdullah

Gül’ün bile profesyonel twitter kullanıcısı var. Evet,

pek çok işle uğraşıyorum ama bu işler birbirini tamamlıyor

diye düşündüm. En önemsediğim şey okulda kalmaktı,

doktoramı yeni bitirdim, okulda ders vermeye devam edeceğim

ama bir diploma parçasına sahip olayım diye değil,

okul bana ilham veriyor diye kaldım. Çünkü hoca olarak hep

öğrenciliğe devam ediyorsunuz. İster istemez yeni şeyler

öğreniyorsunuz, paylaşıyorsunuz. Bu da benim şiirimi bes-

20 SAYI 4

liyor mesela. Ama

şunu da düşünüyorum;

okuduğum

çoğu akademisyenin

edebi eserleri

çok kuru ve

kitabi olabiliyor.

Sanki belli kurallara

uyulmuş, o

kadar iyi biliyorlar

ki formül uygular

gibi yazıyorlar. O

da edebiyatın biraz

kuru olmasına

sebebiyet veriyor.

Bence içten gelen

bir şey bu… Ama

onu törpüleyebilirsiniz,

onu yontabilirsiniz,

daha

düzgün bir hale

getirebilirsiniz.

Eğitim her zaman

insanın duyarlılığını

arttırması ve

farklı tarzları bilmesi

anlamında iyi

bir şey. Ama içeride

bir şey yoksa

da kuru olur. Yazarlık

yetenekle

ilgili ancak bazı

yazarlar vardır ki

hakikaten formu,

tekniği o kadar iyi

kullanır ki… Daha

geçen gün şu an

İngiltere’de en iyi

edebiyat dergilerinden

bir tanesini

çıkaran editör,

aynı zamanda iyi

bir yayınevinin

editörü… O diyor

ki; şu anda o kadar

çok yazar var, o

kadar çok şair var

ki ve dünya artık o

kadar küçüldü ki,

çünkü herkes her-


kesin yazısını çok rahat okuyor internet sayesinde, artık

iyiyi kötüden ayırt etmemiz çok zor. Bence de öyle. Artık

bu bir yetenek mi yoksa belli kuralları çok iyi biliyor da

bunları mı kâğıda döküyor ayırt etmek çok zor. O da ancak

birkaç eserden sonra belli olur. Oyunculukta da aynı

şey söz konusu… Bir diziyle patlarsınız, kendinizi kraliçe

gibi hissedersiniz sonra arkası gelmezse sönüp gidersiniz,

kimse hatırlamaz.

İnternetle ilişkiniz ne düzeyde?

Çok minimal kullanıyorum. Bir sene öncesine kadar

e-maillerime bile cevap vermiyordum. Arkadaşlarıma altı

ay sonra cevap yazıyordum. İşler güçler dolayısıyla e-maili

daha istikrarlı kullanmaya başladım. Sosyal medyayı da hiç

kullanmıyorum. O kadar çok şey var ki oradan oraya zıplaya

zıplaya tavşan gibi vakit geçiyor. Bir de ben ekrandan

okumaktan da sıkılıyorum, gözlerim yanıyor. Uzun bir şey

okuyacaksam basıyorum öyle okuyorum. Ama itiraf edeyim

ki okula çok yardımcı oldu. Kitap ararken hemen sipariş

verebiliyorsun. Ya da Vikipedia’dan bir şeylere bakmak…

EğLENMEK SEVDİKLERİMLE OLMAK DEMEK

Bütün hayatı internette devam eden kişiler var… Hatta

gençler sinemaya gitmeyip internetten indiriyor ve

bu şekilde eğleniyor. Bizim dosya konumuz da gençlerin

eğlence anlayışı üzerine bu sayıda. Sizce eğlenmek

nedir?

Aristo demiş ya “biz sosyal hayvanlarız” diye. Bence

eğlenmek, sosyal olmakla bağlantılı. Film yalnız da seyredilir,

bir yazıdan başka bir yazıya da atlarsınız, ya da

sanal kişiliğinizle istediğinize laf atarsınız, saldırırsınız

vs. bu belki o anda insana iyi hissettirir, sosyal olduğunuzu

sanırsınız ama başka insanlar olmadan, temas olmadan,

göz göze bakmadan sosyallik olamaz. Eğlenmek

de olamaz bana göre… Dolayısıyla benim için eğlenmek

sevindiğim insanlarla güzel yemek yemektir, güzel bir yere

gidip doğanın güzelliğini fark etmektir. Ben bu sene hiç

tatil yapmamıştım, evvelsi gün geldim İstanbul’a ve 4-5

tane arkadaşımla tatile gittim. Orada yüzdüm, o bana göre

en güzel eğlence… Doğanın içinde ve sevdiğin insanlarla

olmak… Öbür türlü soyutlanınca bir süre sonra insan

kendini kandırıyor, yalnız hissetmiyor çünkü. Sürekli bir

iletişim halinde gibi ama sonuçta bir makineyle baş başa

kalıyorsun. Eminim bununla ilgili bilimsel çalışmalar da

çıkacaktır ki sağlıksız da olsa gerek… Ne biliyim gözü

kurutuyordur, diyorlar ya kaktüs koyun radyasyon için…

Boşuna söylenmiyordur bunlar.

Lise ve üniversite dönemindeki gençlerle bir araya geldiğiniz

ortamlar oluşuyor mu? Onlarla ilgili izlenimleriniz

neler? Kendinizle karşılaştıracak olsanız…

Çok farklı… Bence iki tür gençlik var gözlemlediğim. Birisi,

çok vurdumduymaz hatta saldırgan ve terbiyesiz diyebilirim.

Kötülemek istemiyorum, hep gençlere suç bulunuyor

ama hakikaten öyle bir tür var. O da internetin

getirdiği güçle oluyor…

Orada istediği gibi konuşabiliyor ya, sanki gerçek hayatta

da bunu yansıtıyor ama bir taraftan da ona biraz dokunsanız

iskambil kâğıdı gibi devrilecek. Çünkü çoğunlukla

arkasında doğru dürüst bir dayanak yok. Sadece dışa vurum

var.

İnsan tabii ki ekmeğini alacak ama bir sigara fiyatına kitap alabilir değil

mi? Üniversitelere çok gidiyorum, söyleşilere katılıyorum, öğrenciler hep

kitap çok pahalı falan diyor. O kadar saçma sapan şeylere para harcayıp

da bir kitabı fazla görüyorlar. Çok gençken başlıyor bu bakış açısı.

HELİKOPTER EFEKTİ TÜM AİLELERİ SARDI

Son zamanlarda çocuk merkezli bir aile yapısı var. Bundan

kaynaklı olabilir…

Evet. Zaten bunun bilimsel olarak bir adı var; helikopter

efekti… Aileyi helikopter gibi düşünün çocuğu öyle bir altına

alıyor ki çocuğun etrafına hiçbir şeyi yanaştırılmıyor,

şımartılıyor, istediği veriliyor, çocuk da küstah ve saldırgan

olabiliyor. Ama biraz onunla konuşmaya başlayınca

inanılmaz büyük bir güven zaafı ortaya çıkıyor. En önemli

şey aile… Ben mesela 17-18 yaşında ne isem şu anda

da çok farklı değilim. Çünkü benim ailem hiçbir zaman

beni şımartmadı ve bana hep yetişkin gibi davrandılar. O

nedenle annemle babamla hep arkadaş gibi oldum. Bazı

aileler “şöyle olacaksın, şunu olacaksın” diye empoze ediyor

ya, çoğu insan istemediği şeyi okuyor, istemediği şeyi

yapıyor. O zaman da kişilik gelişmiyor. Ailelerinin istediği

kişiyi olmak zorunda kalmışlar… O nedenle çoğunlukla

aileler suçlu… Bir de ailelerinin daha bilinçli bir şekilde

yetiştirdiği çocuklar var. Bizden çok daha şanslılar. Çünkü

bütün dünya ellerinin altında. Onlar çok daha yaratıcı olabilirler,

istedikleri şeylere ulaşabilirler.

SAYI 4

21


SOSYAL ALEM ZÜBEYİR KOÇULU

21. yüzyıl, teknolojik ve bilimsel gelişmelerle birlikte

toplumsal yönelişin de etkisiyle modern insanı kolaylığa

ya da kolaycılığa alıştıran ‘alternatif’ bir çağ

oldu. Bu çağın algısı, elde edilmek istenen neticeye ulaşmak

için her zaman ‘daha kolay ve pratik’ bir alternatif

bulmak üzerine kurulu. Elbette bu, sanayi ve teknolojinin

ülkelerin ‘güç’ kefesinin temelini oluşturduğu modern

yaşamda hatırı sayılır ilerlemeleri de beraberinde getirdi.

Ancak bu durum, modern toplumun sosyal gelişiminde

bazı olumsuzlukları da yaşamımıza taşıdı.

PHOTOGRAPHER OLMAYANI DÖVÜYORLARMIŞ

Artık kolay elde ediyoruz. Kolay oluyor, oluyor gibi görünüyoruz.

Eskiden, bir mesleğin titrini üzerine yakıştırmak

için, mesleki eğitimi tamamlamanın yanı sıra, o

alanda çalışmalar yapmak şart görülüyordu. Çıraklar kalfa

olmadan ‘usta’ olma iddiasında bulunmuyordu. İnsan iliş-

22 SAYI 4

ANNE BEN

PROFESYONEL OLDUM

Modern algı kolaycılığı

kodluyor zihinlere.

Hep daha kolaya, daha

pratiğe sürüklenirken,

kaliteli ve kalıcı işler

yapmak sönük bir

hedef olarak kalıyor.

Çıraklık veya amatörlük

gençler için mahcubiyet

meselesi. Kendisinin

farkına varan bir

genç için ‘çalışıyorum’

diyerek hedef

koymaktansa, “anne

ben profesyonel oldum”

demek daha cazip.

kilerini küresel ölçütlerle yerelde modelleyerek çarpık bir

sosyalleşmeye kapı aralayan modern algı ise çıraklığı ve

kalfalığı unutturmuş görünüyor. İnsanların çıraklığa harcayacak

vakti yok. Yeni jenerasyonun zihninin şekillenmesinde

şimdiden önemli bir rol üstlenen sosyal medya da

bunu körüklüyor.

Sosyal medya, sosyal gelişimini sağlayamadan ‘görücüye’

çıkan kimi asosyal gençleri kolaycılığa alıştırıyor. İşiyle

öne çıkmak ‘zor’ bir yol. Kolayı var. Üzerine afili bir etiket

giyinerek arz-ı endam etmek oldukça ucuz.

Fotoğrafçılıkla yeni yeni ilgilenmeye başlayan bir

genç, üç-beş amatör çalışmanın akabinde sosyal medyada

kendisini ‘fotoğrafçı’ olarak tanıtmaktan çekinmiyor

örneğin. Bir de bu etiketin İngilizce karşılığını

internetteki kimliğinin yanı başına iliştirince, karşımıza

yep-yeni bir olgu çıkıyor: The Photographer.


Bu olgunun alt branşlarından olan düğün fotoğrafçısı olmak

için ihtiyaç duyulan tek enstrüman, pahalı bir fotoğraf

makinesi mesela. Tarihi bir mekân konsepti ‘kolaylaştıracaktır.’

Eminönü’nde, Balat’ta, saray avlularında bunun

örneklerine çokça rastlayabilirsiniz.

Bir tuşa basarak kolay sonuçlar elde etmek varken, eğitim

sürecini tamamlayarak o işin erbabı olmak, dolambaçlı ve

zor bir yol olarak görülüyor. Üstelik bir işin erbabı olmadan

da çevre oluşturmak, halk ifadesiyle piyasa yapmak

işten bile değil. Sosyal medya ve internet iletişimiyle

amatör işleri arz edip, talebe ulaşmak da kolay artık. Talebin

kalitesi düştükçe, arzın kalitesi de azaldı. Amatörlüğe

yerimiz kalmadı. Artık hepimiz profesyoneliz.

BEN DE YAZARIM, BEN DE JOURNALİST’İM

Aynı şekilde, gençlerin yazı dünyasında –kabul görse de

görmese de- kendilerini göstermenin yolu da basitleşti.

İnternet üzerinden, maliyet ödemeden açtığı kişisel

bir blogda aklından geçenleri yazan bir genç, rahatlıkla

kendisini ‘yazar’ olarak tanıtmaktan çekinmeyebiliyor. Ya

da akla ilk geleni yazmaya ve düşüncenin bedelini ucuza

getirmeye teşvik eden denetimsiz sözlüklerde ‘yazar’ olmayı

bir etiket olarak taşıma çabası içine girebiliyor. Hele

bir de, kontrol mekanizması olgunlaşmamış bir-iki siteye

karaladıklarını yayınlatmayı başarmışsa, karşımıza son

‘model’ bir ‘gazeteci’ etiketiyle dikilebiliyor. Hayırlı olsun:

Kendi çapında bir ‘journalist’ daha sosyal sayfamıza –yüklenmiştir.-

Gerçek hayatta bir karşılığının olup olmamasıyla

kim ilgileniyor ki? Sosyal medyada uzmanlığını bu yolla

tamamlamış onlarca ‘journalist’ ya da ‘yazar’ görebiliyoruz.

KOLAYLIğI ZORDA ARAMAK

Modern bir alışkanlık olarak kolaycılığı eleştirmemiz,

gençlerin cesaretini kırmak ya da önlerini kesmek anlamını

taşımıyor. Aksine, daha kalıcı gerçek bir kimlikle,

tuttukları işlerde derinleşmeleridir gönlümüzden geçen.

Görünüşü önceleyip savrulmaktansa, derinden ve gönülden

bilgece bir üretim anlayışını benimsemek, toplumun

kılcal damarlarını kalıcı olarak besleyecektir. Böylece ataların

ortaya koyduğu yaşamak ve üretmek arasındaki ince

bağa iç geçirip kötü işler üretmeye devam etmekten belki

kurtuluruz.

Eskiler, “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” buyurmuşlar.

İsmet Özel’ce söylersek, “Dilce susup, bedence konuşulan

bir çağda/biliyorum kolay anlaşılmayacak” çıraklık

ve kalfalığın mütevazı ama hakiki bir derinliği beslediği,

büyüttüğü. Ama ‘kolay’ın geçici ve aldatıcı rüzgârına kapılmadan,

zor da olsa mücadele vermeye azimli gençlerin

‘zor’ anlaşılana da talip olacağı ümidini taşıyoruz. Çünkü;

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Evet, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

İstemeye ve çalışmaya talip gençlere zor yollarda kolaylıklar...

SAYI 4

23


EĞİTİM KARİYER MERKEZİ HİcRET AYDOğDU

YENİ BİR EğİTİM ÖğRETİM YILI

DAHA BAŞLADI. ÖZELLİKLE

ÜNİVERSİTE ÖğRENcİLERİ

HARÇLARIN KALDIRILMASI, KATSAYI

SORUNUNUN ORTADAN KALKMASI,

UZAKTAN EğİTİM PROGRAMLARININ

ARTMASI, EK KONTENJANLARIN

AÇILMASIYLA BEREKETLİ BİR YILA

MERHABA DEDİ. YURTDIŞINDA

EğİTİMİNE DEVAM ETMEK İSTEYENLER

TASI TARAğI TOPLAYIP GURBETTEKİ

YENİ YUVALARINA UÇTULAR.

24 SAYI 4

Viyana Üniversitesi

Avrupa’da

Eğitimin Gözdesi;

Her ne kadar kat sayı sorunu ortadan kalksa da yurtdışı

eğitim birçok öğrenci için hala prestijli bir alternatif

olma özelliğini koruyor. Dil öğrenmenin yanı

sıra, üniversitelerin sağladığı olanaklar ve yurtdışında

okumuş olmanın gençlere sağladığı özgüven, tek başına

hayatla mücadele gücü gençlerin önünü açıyor.

Farklı etnik kökenlerden gelen akranları sayesinde yepyeni

hayatlara şahit oluyorlar, tecrübeler birikiyor, hatıralar

çoğalıyor.

Yurtdışında eğitimin adreslerinden biri de Viyana…

Avrupa’nın kültür ve sanat merkezi olan Viyana birçok

öğrenci için eğitimin de merkezi. Özellikle 2000 yılından

sonra katsayı ve başörtü sorunu ile birlikte önce onlarca,

daha sonra yüzlerce öğrenci eğitimleri için Viyana’yı tercih

etti. Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşayıp evladı

İstanbul’da bir üniversite kazanınca ne kadar harcama

yapıyorsa Viyana’da da aynı harcamayı yapacağını gören

aileler de -her ne kadar özlem olsa da- bu alternatifi değerlendirmekten

çekinmediler.

AVUSTURYA’DA EğİTİM ALMAK İÇİN ŞARTLAR

NELER?

Avusturya’da üniversite eğitimi alabilmek için, Türkiye’de

üniversiteyi kazanmış olmak gerekiyor. Dolayısıyla da

Viyana Üniversitesi


Cumhurbaşkanı Gül WONDER'de.

VİYANA

Türkiye’de üniversite giriş sınavı ile 4 yıllık bir fakültede

(özel veya devlet üniversitesi) bir bölüme yerleşmiş olmanız

isteniyor. Türkiye’de yerleştiğiniz bu bölümle eşdeğer

olan aynı bölüme başvurup sadece o bölümden kabul alabiliyorsunuz.

Daha açık bir ifadeyle Türkiye’de mimarlık

kazanan bir öğrenci, mimarlık dışında başka bir bölüme

yerleşemiyor. Avusturya Avrupa’nın eğitim ücreti en düşük

ülkelerinden biri. Dönemlik 380€ üniversiteye ödenen

okul harcı dışında, bir öğrencinin aylık harcaması, kişiye

göre değişmekte olup 500€ civarında.

Avusturya’nın başkenti Viyana’da; Viyana Üniversitesi,

Viyana Teknik Üniversitesi, Viyana Ekonomi Üniversitesi,

Viyana Tıp Üniversitesi ve Viyana Ziraat Üniversitesi

adı altında 5 devlet üniversitesi mevcut. 1365 yılında

kurulan Viyana Üniversite’sinde sosyal bölümler ağırlıkta

olup bünyesinde 100’e yakın farklı branş bulunuyor. Viyana

Teknik Üniversitesi ve Viyana Ekonomi Üniversitesi

de dünyadaki sayılı üniversiteler arasına girmiş ve kendi

alanlarında uluslararası akreditasyonu yüksek üniversiteler.

Viyana Üniversitesi’nde Güney Asya/Tibet, Budist Dil,

Edebiyat ve İnanışları bölümünden, genetiğe, mantıktan

ekolojiye kadar 100’e yakın bölüm var.

PEKİ, YA TÜRK ÖğRENcİLER?

Türk öğrencilerin yoğun bulunduğu bölümler Uluslararası

İlişkiler ve Siyaset Bilimi, Psikoloji diyebiliriz. Viyana’da,

üniversitelerdeki Türk öğrenci sayısı her geçen gün artıyor

ve ekseriyeti danışmanlık şirketi kanalıyla bu serüvene

başlıyor. Bu vesileyle gelenler büyük ölçüde Avusturya’nın

öğrenciler için sunduğu yurt ve pansiyonlarda kalıyorlar.

Bir kaç yıl içinde, kendisi ev kiralayıp daha çok Viyanalı

olmaya başlayanlar da epeyce fazla. Öğrenciler okul

eğitimlerinin yanı sıra sosyal ve sanat faaliyetlerinde de

oldukça aktifler. Viyana’daki konserler, sergiler, müzelere

düzenledikleri gezilerin yanı sıra kendileri de bizzat eğitsel

ve sanatsal faaliyetlerin içinde yer alıyorlar. Bu tür

faaliyetleri gerçekleştirebilecekleri yerlerin başında ise bir

Türk öğrenci derneği olan Uluslar arası Öğrenci Derneği

(WONDEr) geliyor.

BALKANLARI TÜRK

AKADEMİSYENLER FETHEDEcEK

12 yıl önce kurulan dernek çok kısıtlı imkanları zorlayarak

bugün Viyana’nın seçkin kurumları arasında yerini almış.

Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da

ziyaret edilen dernek, kurulduğu tarihten itibaren 100'ü

aşkın ilim ve bilim adamını, bakanları ve siyasi parti liderlerini

çeşitli seminerler vermek üzere misafir etmiş. Bu

seminerler öğrencilere Türkiye'den uzak kaldıkları süre

zarfında Avrupa'dan Türkiye'deki olaylara bakışta objektif

bir perspektif kazanmalarına yardımcı olmuş. Öğrenciler

Avrupa ve Avusturya’nın siyasi, kültürel ve ekonomik

yapısını da yine etkin pozisyonlardaki Avusturyalı misafirleri

aracılığıyla ilk ağızdan öğrenme fırsatı bulmuşlar.

12 öğrenciyle başlayan WONDEr serüveni bugün mezun

olanlarla birlikte 1000’i aşkın Türk öğrencinin yuvası konumunda.

Kız ve erkek yurtları bulunan dernek, konferans salonu,

seminer salonu, sinema salonu, fuaye alanı, yemekhane,

mescit, derslikler, kütüphane, toplantı odaları, misafirhane

ve kafeteryadan oluşuyor. Genel merkez öğrencilere

fiziki imkanlar sunmanın yanı sıra bünyesinde kurulan 10’a

yakın dernek ve kulüp faaliyetleri ile öğrencilere gerek öğrenim

alanlarında gerek istedikleri alanda kendilerini geliştirebilecek

imkanlar sunuyor.

WONDEr’in merkezi ve öğrenci yoğunluğu Viyana`da olmasına

rağmen, Bosna Hersek, Almanya, Makedonya, Bulgaristan

ve romanya’da da öğrenci evleri bulunuyor.

WONDEr Balkan coğrafyasına yönelik, Balkan üniversitelerine

akademisyen yetiştirme projesi de başlatmış. Birkaç

öğrenciyle başlayan bu proje bu yıldan itibaren yılda

30 öğrenciyle devam edecek. WONDEr master ve doktora

sürecinde desteklenen bu öğrencilerin, eğitimleri sonrası

kendi bölgelerindeki üniversitelerde akademik camiada

yer edinmelerini büyük ölçüde fırsata dönüştürmeyi hedefliyor.

www.wonder.at

SAYI 4

25


SPOR ÖMER BULUT

DARAĞACINDA OLSAK DA

SON SÖZÜMÜZ

FENERBAHÇE

Müslüman Türklere futbol oynamanın yasak olduğu

yıllarda Papazın Çayırı İngiliz gençlerin ayaklarına

emanet, top peşinde aşındırıyorlar çayırın çimlerini.

Türk gençler ise sadece imrenmekle yetiniyor.

Bilmiyorlar ki o çayırda nice destanlar yazacaklar, nice

kahramanlar çıkaracaklar, tüm Türkiye'yi, hatta dünyayı

sarsacaklar.

Tüm spor müsabakaları, fakat ille de futbol, rakiplerin varlığına

bağlı bir "taraf"lılık ilkesince zevk ve heyecan veren,

milyonları aynı anda harekete geçiren bir hayat iksiridir.

Bu iksirden içen kendini 90 dakikalığına dünya derdine

kapatır, bir takıma bağlılığın, hiç tanımadığı, kendisine

hiç benzemeyen insanlarla aynı renkler için şarkılar söylemenin

tadını çıkarır. Kimi zaman sahadaki oyunlar için

birlik olursun, kimi zaman saha dışındaki oyunlar için...

Fenerbahçe bir "Cumhuriyet" takımı mıydı yoksa kendisi

bizzat bir cumhuriyet miydi, peki neden diğer kulüpler

böyle nitelendirilemiyordu? Fenerbahçe Spor Kulübü’nün

başkanları hep karizmatik, cesur, iddialı insanlar olmuştur.

Bu da haliyle taraftarın tavrını, söylemlerini, tezahüratlarını,

sloganlarını etkilemiştir. Futbol takımının sahadaki

başarısından çok sarı lacivert formayı taşıyor olması yetmiştir

taraftarı mutlu etmeye. Yoksa hangi ülkede, hangi

takımın taraftarı böylesi bir bağlılıkla kenetlenmiştir ki?

Fenerbahçe taraftarı zor zamanında "bir" olmayı başarmış

ve ikibinli yılların bireysel, bencil insanına bir bayrağa,

bir takıma, bir ülküye, bir inanca kayıtsız, şartsız inanma-

26 SAYI 4

nın nasıl bir şey olduğunu gururla göstermiştir.

Futboldan zerre kadar anlamayanlar bile bunu bilirler: Tribünde

iki renk vardır: Takımın bayrağının renkleri! Stada

girenler yalnız pet şişeleri, bozuk paraları, metal eşyaları

bırakamazlar kapıya, dünya dertleri, geçim sıkıntısı, anne

baba baskısı, eş dırdırı, hastalıklar, sınavlar, mülakatlar,

bunalımlar, uykusuz geceler, işsiz gündüzler... Kapıda öyle

büyük bir yığın vardır ki, kimi beyazdır, kimi pembe, kimi

elindeki tespihini bırakır, kimi pearcing'ini, kiminin dövmeleri

silinir, kiminin alnının yazısı... Kartvizitler, kimlikler,

pasaportlar, diplomalar yakılır, plaketler kırılır... Tek

bir kimlikle girer insan stadın kapısından, maç gününe en

çok yakışan "taraftar" kimliğiyle.

Fenerbahçe'yi diğer kulüplerden ayıran en büyük özelliği

sahip olduğu milyonlarca taraftarıdır. Fenerbahçelilik

yalnızca bir kulübün taraftarı olmak değildir, aynı zamanda

"bir gün mutlaka" düşüncesini bırakmamak, ne kadar

kızsa da başarısızlığı bile sahiplenmek, utanmamak, dik

durmaktır.


KADIKÖY DENİLİNcE

Kadıköy bir İstanbul ilçesi olmaktan öte, sokaklarına, caddelerine

sinmiş Fenerbahçe kokusuyla anılır. Şükrü Saraçoğlu

Stadyumu öyle bir yere kurulmuştur ki, gelene geçene

Kadıköy'ün asıl sahibinin kim olduğunu gösterir.

TÜRKLERİN FUTBOLLA TANIŞTIğI YER: PAPAZIN

ÇAYIRI

Müslüman Türklere futbol oynamanın yasak olduğu yıllarda

Papazın Çayırı İngiliz gençlerin ayaklarına emanet, top

peşinde aşındırıyorlar çayırın çimlerini. Türk gençler ise

sadece imrenmekle yetiniyor. Bilmiyorlar ki o çayırda nice

destanlar yazacaklar, nice kahramanlar çıkaracaklar, tüm

Türkiye'yi, hatta dünyayı sarsacaklar.

Papazın Çayırı, şimdiki Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın bulunduğu

yerdir. Stad, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün kaynakları ile

hayat bulmuştur. Yani her koltuğunda, her tuğlasında, her

bir çim tanesinde taraftarın emeği vardır. O çayırda has-

SAYI 4

27


SPOR

retle, heyecanla yalnızca "seyirci" olmak zorunda kalmış

gençlerin aziz hatırasından mıdır bilinmez, Türk futbolunun

beşiği olmuştur Şükrü Saraçoğlu.

Chelsea'li futbolcu Frank Lampard "Seyirci gerçekten çok

ateşliydi. Karşılaşma boyunca tribünler hiç susmamıştı.

Böyle bir baskı olduğu zaman, hiçbir takımın o stattan

kolay kolay çıkacağını sanmıyorum..." derken masal anlatmıyor,

Kadıköy gerçeklerinden bahsediyordu. Bilen bilir,

Kadıköy dünyanın en zorlu deplasmanlarından biridir.

28 SAYI 4

Fenerbahçe takımını

kendi seyircisi

önünde

izlemenin zevki

bir başkadır.

Çünkü futbolcular

Şükrü Saraçoğluçimlerinde

kendi evinin

koridorlarında

dolanır gibidir.

Ne rakip takımınoyuncularını

gözü görür,

ne formalarının

rengini. Sarı laciverttenbaşkasını

görmez,

taraftarın sesinden

başkasını

duymaz. Maçın

sonucuyla, puan

durumuyla ilgi-

lenmez. Tek seçenek vardır Fenerbahçe için, ki o seçenek

kaderleridir: Galibiyet! Ev sahibi olmanın avantajını en iyi

kullanan futbol kulübü Fenerbahçe'dir. Zira en vefalı, en

ateşli taraftara sahip kulüp de Fenerbahçe'dir.

FENERİUM

Fenerbahçe zor zamanlarını

taraftarın

manevi desteğinin

yanısıra, inkar edilemez

büyüklükteki

maddi desteğiyle atlatmıştır.

Fenerium

mağazası, bırakın bir

spor kulübü markası

olmasını, gerçekten

çok iş yapan bir

tekstil markası haline

gelmiştir. Taraftarlar, aldıkları orijinal ürünlerle kulübün

kalkınmasına epeyce katkı sağlamışlardır.

FENERBAHÇELİLİK

Topsa top, çimense çimen, kramponsa krampon. Futbol

dünyanın her yerinde aynı malzemelerle oynanır, içine biraz

takım ruhu da koydun muydu, Brezilya'dan İtalya'ya

kalite olarak birbirinin aynısı olmasa da fiziki şartlara bakarsak

hepsine "futbol maçı" diyebileceğimiz 90 dakikalık

mücadeledir. Fakat taraftarlık mesaisi 90 dakikalık değildir.

Hele Fenerbahçelilikse konu, doğumhanede başlayıp

kabristanda biten bir hayat hikâyesidir. Fenerbahçeliler,

taraftarlığı stattan çıkarıp caddelere, arabalara, sonra evlerine,

okullarına... Kısacası hayatlarının her anına yayar-


lar. Haftada bir kez tezahürat yapmakla bitmez Fenerbahçelilik,

diğer takımlara karşı haftanın her günü, günün her

saati süren bir savaştır. Futboldan anlayanlar bilir, Fenerbahçe

tek başına tüm takımların rakibidir.

rahmetli İslam Çupi Fenerbahçe için ''Fenerbahçe büyüklüğü

ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür.

Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte; adı konamaz"

derken aslında yalnızca bir spor kulübünden ya da onun

taraftarı olmaktan bahsetmiyordu. İşte bu adı konulamaz

diye tabir edilen şey birliktir, ruhtur, kardeşliktir, bir

ülkü uğruna kimliğinden vazgeçmektir.

2012/2013 sezonunun hazırlık antrenmanında

futbolcular üzerinde Aziz Yıldırım'ın

"Unutulmamalıdır ki şimdi bu ulu

çınarın dallarını

budamaya, kırmaya

çalışanlar gün

gelecek güneşi

görmek için yine

bu çınarın tepesine

çıkmak zorunda kalacaklar"

sözünün yazılı olduğu tişörtlerle

sahaya çıktılar. Çınar uluydu, çınar

genişti, köklüydü, çınar o kadar büyüktü

ki birilerinin kendi menfaatleri

için yaptığı savaşın önüne set

olmuştu...

Çınarı kesmeye kimsenin gücü yetmeyecekti

ve çınarsız bir ligin tadı

tuzu olmayacaktı...

SAYI 4

29


SERBEST KÜRSÜ

Neredeydiniz bu kadar zamandır ?

Biraz dinlenmek istedim. Ekrandan, dergilerden, şiirden

epeyce uzak kaldım. İyi de oldu. Bizim medyada yorulmadığımızı

kolay bir iş yaptığımızı sanıyor insanlar dışarıdan

baktıklarında. Hâlbuki medyada bizatihi yer almak çok yorucu

bir şey. Sizi bir tarafıyla çok tüketen bir şey.

Bir de Meksika Sınırı gibi çok zor bir program yapıyorsanız…

Hep onu söyledim; Meksika Sınırı izleyenler için çok

kolay çok faydalı, yapanlar için çok yorucu ve çok zararlı

bir program. Çünkü ne biriktirdiyseniz, emmeye çalışan

bir program. Mesela yeniden başlıyoruz Meksika Sınırı’na.

Peki Meksika Sınırı’nın aynı formatta gideceğini biliyoruz.

Yine kısa bir sürede tüketmeyecek mi ?

Şöyle ki; tükendiğinde bırakmak bedava.

Yeniden dön çağrılarına da, bizi bırakıp nereye gittin çağrılarına

da çok kulak asmıyorum. Neticede bir iş yapıyor-

30 SAYI 4

ŞÖYLEŞENLER: İSMİHAN ŞİMŞEK,

ZÜBEYİR KOÇULU, PINAR HİLAL BALTA

İSMAİL KILIÇARSLAN:

“YAVAŞLAYIN!”

Ekranda gerçek olabilmek zor. Ama gerçeklikten iyice uzaklaştığını hissetmek

insanı çok yoruyor. Beni çok yordu. Mesela Selahaddin asla kendi gerçekliğinden

uzaklaşmayan bir adam. Ama bende öyle olmadı. Televizyon beni kendi

realitemden, kendi gerçekliğimden, kendi inançlarımdan uzaklaştırmaya başladı.

Bende televizyondan uzaklaşmayı tercih ettim. Fena bir dağılma biçimi.

sunuz. En nihayetinde insanların bir buçuk, iki saatini alıyorsunuz.

Sizin ona nasıl hazırlandığınız, ne kadar emek

verdiğiniz hiç kimsenin umurunda değil. Yaptığınız en

küçük hata ekranda görülüyor, dev oluyor. Ve programınız

bittiğinizde, başka bir alternatif için hemen kumandaya

basılıyor. O kadarlık bir şeyden bahsediyoruz. Yani haftada

iki saat, ilgilisiyle sohbet edilen bir program. Dolayısıyla,

Meksika Sınırı’na başlamak da bırakmak da benim için çok

kolay. Yorulursam bırakırım.

Peki Meksika Sınırını bırakmanız ile Gerçek Hayat’ta

yazdığınız son yazının paralelliği var mı ?

Evet. Doğrudan Gerçek Hayat’ta yazdığım o yazıyla ilgili

Meksika Sınırı’nı bırakma sebeplerim. Ben televizyonun insanı

çok fazla dönüştürdüğü, sahici bir karakter olmaktan

çıkardığını düşünüyorum.

İzleyiciler açısından mı ?

Hayır, yapan açısından. İzleyiciler seni gerçek zannediyor.


Onlarla ilgili bir sorun yok. İzleyiciler mesela Fatmagül’ü

de gerçek zannediyor. Yok öyle bir şey halbuki. Fatmagül’de

gerçek değil. Meksika Sınırı’da gerçek değil. Ekrandaki İsmail

Kılıçaslan’da gerçek değil. Yani hepimiz aldığımız pozisyonlar

üzerinden hayatla hesaplaşıyoruz.

Ekranda gerçek olabilmek zor. Ama gerçeklikten iyice

uzaklaştığını hissetmek insanı çok yoruyor. Beni çok yordu.

Mesela Selahaddin asla kendi gerçekliğinden uzaklaşmayan

bir adam. Ama bende öyle olmadı. Televizyon beni

kendi realitemden, kendi gerçekliğimden, kendi inançlarımdan

uzaklaştırmaya başladı. Bende televizyondan uzaklaşmayı

tercih ettim. Fena bir dağılma biçimi.

Bu dinlenme süreci

iyi geldi dediniz.

Nelere iyi geldi ?

Şuan gençler sosyal

medya üzerinden

sürekli bir

hareketlilik içerisindeler.

Sanırım

gençlerde sizin

yaptığınız gibi dinlenme

evrelerine

ihtiyaç duyuyorlar.

Bu dinlenme

tecrübenizden ne

aktarmak istiyorsunuz

gençlere ?

Yavaşlasınlar…

Kemal Sayar’ın da

bu konu ile ilgili bir

kitabı var. ‘Yavaşla!’

Dünyada şöyle bir

kavram var ‘slow

city’ yavaş şehir,

yavaş yaşayan şehir.

Yani toplu taşıma

araçlarının mesela

50 km’den fazla hız

yapmasının yasak olduğu. Çoğu yerde, yürümek için sokakların

icat edildiği.

Ben mesela twitter denilen meseleye bile isteye dâhil

olmadım. Twitter’ın boşluğu beleşliği çok aşikar. Mail ile

iletişim veya Facebook’ta yorumlardan bir iletişime geçme

durumu dahi Twitter’dan daha sağlıklı. 140 karakter sayınız

var. O karakter sayısıyla dünyayı yorumlamanızı bekliyor

insanlar. Temel mantık çok kısıtlı bir alanda çok yüksek

kabiliyetli laflar edebilmek. Aforizmatik bir şey yani bu

olay.

“HİÇBİR ŞEYİ ÖZETLEYEcEK KADAR APTAL

DEğİLİM”

Mesela 140 karakteri aşıp da göndermeye kalktığında

‘yeterince zeki değilsin’ diye bir uyarı çıkıyor.

Ciddi misin ya? Twitter’a düşman olmam için yeni bir sebep.

Ben, “hiç bir şeyi özetleyecek kadar aptal değilim”

diye cevap verirdim.

Timeline diye bir şey var. Adam sınırı aştığında art arda

yazıyor düşüncelerini ama onu takip eden için öyle

değil. Ana sayfaya onun yazıları düşerken hop salise

farkıyla başka birinin

twiti kaynıyor

araya adam yazıyor

‘Nişantaşı’nda

kahve içiyorum.’

Aslında çok karışık

ve dağınık bir hal

alıyor o zaman da.

kastım bu.

Aslında işte tam

2010’ların işi Twitter.

Çok fazla yoğunlaşmayalım.

Aaa, Mevlana çok

güzel laf etmiş onu

şuradan alalım; aaa,

Elif Şafak kitap çıkarmış

kutlayalım.

Eğlenelim. Bir de

bu arada eşe dosta

Nişantaşı’nda kafedeyim

falan diyelim.

Öyle değil ama !

ORTALIK FİLOZOFTAN GEÇİLMİYOR AMA

DÜŞÜNcE YOK!

Ben mesela bir yerde

yemek yediğimde,

bunu anlatmak

için 10 dk’dan aşağı

bir zamanı kabul etmem.

Yavaşlamadan

Bir de sosyal medya, internet şu an insanların hayatında

edindiği yer ile gençlerin gereksiz bir özgüvene sahip

olmaları sonucunu doğurdu. Ortalık filozoftan geçilmiyor

fakat düşünce yok. Hep ikinci el.

Bugün bir şiir bitirdim. Bak oradan bir dize ‘Bir özgecan

SAYI 4

31


SERBEST KÜRSÜ

değildir Leyla, Olsa olsa ikinci el bir Twitter mesajıdır’ Bana

öyle geliyor bu durum. İkinci el, fazla kullanılmış, yaygınlaşmaya

fazla müsait. Zaman zaman eş dost, Twitter’da

senin şu dizen dolaşıyor diyor. Tedirgin oluyorum. Şimdi

al bir dize, koy. İlk anda iyi gelecektir belki ama ya sonra

? O çöplükte kayboluyor hissi var ya, ikinci ele düşüyor,

yıpranıyor hissi.

Öyle bir şey işte.

İtibar’ın satışı 1500, Twitter

takipçisi 6000. Bu işte bir

yanlışlık var. Hece’nin satışı

1000, Twitter’da takipçisi

55.

KARAcAAHMET

MEZARLIğI’NI GEZİN

Şimdi okullar açılıyor. Yoğun

ders trafiği, öğrenciler

kafelere gidecekler, muhabbet,

sohbet, etkinlikler

vs. Nasıl yavaşlayacaklar?

Yalnızca internet de

değil bu durum. Alışverişte

bile şu an gençler için

bir hız. Markaların peşinde

koşturma.

Mesela Karacaahmet’i dolaştınız

mı hiç? Başından

sonuna kadar, ne kadar da

dolaşırsınız? Durarak. Senin

yaşında ölmüş, birkaç mezar

taşı bulmaya çalışarak, bir

mezar taşında yazan dörtlüğün

anlamı üzerinde biraz

düşünerek, mezar taşlarında

ki imla hatalarını bularak…

Karacaahmet Mezarlığı yavaşlamak için çok iyi bir yerdir.

Ölüm fikri insanı sürekli yavaşlatan bir şeydir. Ölümle haşır

neşir olmak. Mesela günde yirmi dakika; on dakikası Arapçasına,

on dakikası mealine ayırarak Kur’an okumak insanı

yavaşlatır. İnsan istese de istemese de yavaşlar.

Mesela tam bir şey yapacakken, kişinin sabah okuduğu

ayet kafasına tak diye düşer. Mesela marka kovalamak dedin

ya, tam o markayı kovalarken cebindeki parayı arkadaşıyla

paylaşması gerektiğini Kur’an’dan öğreniyor Müs-

32 SAYI 4

lüman. Bu bir yavaşlamadır. Mesela tam biri ile tartışmaya

girecekken, Eyüp peygamberin sabrını hatırlamak; tam

kendinden güçsüz birine hükmedebilecek, eziyet edebilecekken

Hz Ali’yi hatırlayıp bundan vazgeçmek bir yavaşlama

biçimidir. Ancak kaynaklara dönerek yavaşlanacağını

düşünüyorum.

Tahmini 100 bin öğrenci olduğunu varsaysak Üsküdar’da;

bu öğrencilerin elli bini yarım saat Üsküdar Yeni Camii’nin

şadırvanında otursa bu bir yavaşlama göstergesidir.

Mihrimah’ta mesela tespih

satan bir amca var. O amca

ile iki dakika sohbet edebilse

bu bir yavaşlamadır.

Birine selam verse bu bir yavaşlamadır.

Nereye gidiyorsunuz sorusunu

çok sık sorar Allah

Kur’an’da. Niye akıl etmiyorsunuz

? Bütün bunları düşünmek

insana yavaşlamayı,

yavaşlamak huzuru getirir.

EğLENİRKEN GELİŞMEK

DİYE BİR ŞEY YOK

Gençler daha nitelikli vakitler

geçirsinler, okusunlar,

yazsınlar diyoruz.

Birçok genç yavaşlamayı

eğlence dışında tutuyor

aslında. Sürekli bir koşma

ve hız peşindeler. Eğlenmek

diye bir şey var mı,

eğlence nedir o zaman ?

Bediüzzaman Said Nursi'nin

müthiş bir lafı vardır. ‘Helal

daire keyfe kafidir’ der. Dolayısıyla

helal dairede kaldığı

sürece kişi eğlenmekle ilgili hiçbir problemim yok benim.

O helal dairede de apaçık haram olanlar var. Dolaylı

yoldan haram olanlar var.

Aslında adam gibi eğlenmeyi bildiğin zaman insanı olgunlaştıran

bir tarafı bile vardır.

Mesela, dost masaları çok eğlenceli meclislerdir ve insanı

çok eğlendirir. O kadar çok şey konuşulur ki. Biri bir şey

söyler. Başka biri örnekler verir. Başkası birebir olay an-


latır. O ‘kıssa’dır. Sen oradan ‘hisse’ni alırsın. Bütün bunlar

çok eğlenceli bir ortamda da gerçekleşebilir. Ki bence

böylesi daha da iyidir. Benim için ise eğlence; Haşmet

Babaoğlu, Selahattin Yusuf ile oturmaktır. İbrahim Paşalı

da gelirse tadından yenmez. Üç dört saat konuşmak ama

her şeye dair. Kadınlardan tut evrenin yaradılışına kadar.

Çok geniş bir perspektifte kendini hiç kapatmadan konuşmak,

bir taraftan dalganı geçmek, bir taraftan şakalaşmak…

Sinema vs. eğlencedir. Ha bazıları ciddiye alır sanat

olur ama sanat olmadan önceki hali eğlencedir. Bilgisayar

oyunu iyidir. Tavla çok iyidir. Çok severim. İnsan sadece,

misyon sahibi bir yaratık değil. Dinlenecek, nefes alacak,

eğlenecek.

Ben artık eğlenmeyi, ailem ve arkadaşlarımla vakit geçirmek

olarak tanımlıyorum. Ve bu benim yaşımdaki biri için

bu tanım son derece normal. Ama gençler için eğlencenin

başka tanımları var. Konserler mesela. Onlarca ücretsiz

konser ilanı görüyorum ve gidemediğim için üzülüyorum.

Ama Üsküdar Belediyesi’nin düzenlediği çocuk oyunlarına

ya annesi ya ben kızımı götürüyoruz ve bu bizim için ve

bir eğlence oluyor.

Eğlenirken gelişmekten falan bahsetmiyorum. Öyle kişisel

gelişim numaraları yapmaya gerek yok. Eğlenmek eğlenmektir.

Ama o helal daireyi hiç gözden kaçırmamak lazım.

Bir de gençler için en iyi eğlenme metodu. Aslında tehlikeli

bir şey ama bir sevgili edinmektir.

Hayata dair sizi çok geliştirir, yetiştirir. Üstelik aradığınız

eğlenceyi de bulursunuz. Kavga edersiniz, mutlu olursunuz,

sevindirirsiniz, sevinirsiniz, sevilirsiniz, seversiniz,

iyidir yani. Gençlere sevgili bulmayı da öneriyorum.

GÜNDEMDEN UZAK DURMAK LAZIM

Mesela bir genç hem gündemi takip etmek istiyor hem

de yavaşlamak istiyor. Ben yalnızca Türkiye iç siyaseti

ile ilgilenmek istemiyorum. İslam dünyasını takip

edeceğim dese bile bir genç her şey baş döndürücü

bir hızla ilerliyor. Yavaşlamak isteyip, gündem takibi

yapan gençler ne yapacaklar?

Şöyle gündemin ne olduğu ile çok ilgili bu soru. Yani senin

gündemin ne?

Senin gündemin bir dış politika muhabiri gibi dünyadaki

Müslümanlara ne olduğu ise evet bu seni çok yorar. Ama

dünyadaki Müslümanlar niçin böyle konusunda kafa yoracak

bir gündemin varsa, o seni tam tersine yavaşlatır. Dolayısıyla

işin magaziniyle aslını birbirinden ayırmak lazım

‘gündem’ meselesinde.

Mesela ben de gündemi sizin kadar takip ediyorumdur.

Ama nasıl? Sabah geliyorum ofise, çalışmaya başlamadan

önce iki tane internet sitesi açıyorum. Memlekette neler

olmuş ona bakıyorum. Çalışmaya başlıyorum. Daha sonra

dükkânı kapatmadan önce bir kere daha bakıyorum ve

memlekette çok az şey değişmiş oluyor. Memlekette de

dünyada da. Bugün Suriye’de kaç kişinin öldüğü gündemi

takip etmek değil. Bugün Suriye’de niçin insanların öldüğüne

dair kafa patlatmaktır gerçek gündem takibi. Aksi

taktirde o ne dedi, bu ne dedi, Arakan’da bugün ne oldu

Youtube’da dünya Müslümanlarının neler yaptığı ile ilgili belgelere,

bilgilere, görüntülere ulaşabiliyorsun. Fakat dünya Müslümanlarını

izlemeye başlamışken yolculuğunu bir Sezen Aksu şarkısı ile

bitiriyorsan, bu hiçbir işe yaramıyor. Dağılmışlık derken bunu kast

ediyorum.

falan… Buna dalarsan medya sektöründe çalışman gerekir.

Ki bu zaten artık işin olmuş olur. Dolayısıyla gündemden

uzak Allah’a yakın olmak lazım.

Ben bir de son dönemde çok ciddi bir dağılma görüyorum

gençlerde. Her şeyden anlama, her köfteye maydanoz

olma. Bu dağılmışlığın sebebi ne bilmiyorum.

Kitaplar çıkardınız, sinema senaryosu, belgeseller vs

derken heybenizde bir sürü şey birikti. Bundan sonrası

için bu tarz projeler var mı?

Ben hayatımı televizyon yapımcılığıyla, program yapımcılığıyla

ve yönetmenliği ile kazanıyorum. Dolayısıyla yapa

geldiğim standart bir takım televizyon işleri var. Mesela bu

sene TrT Arapça’nın iftar ve sahur programlarını ofisimizde

yaptık. Sinema ile ilgili ise, gerçekten iyi bir senarist

bulabilirsem, kendimden hareketle bir 28 Şubat hikayesi

yazmak, mümkünse onu yönetmek istiyorum.

SAYI 4

33


ABDULLAH KİBRİTÇİ

34 SAYI 4

Yılın Bu

Mevsiminde

İGUANALAR

Oldum olası hayallerden nefret etmişimdir. Çünkü hayaller

sahte bir avuntu olmaktan, bünyeye sakinleştirici bir etki

yapmaktan başka bir işe yaramazlar. Hayal ne “heves” gibi

gelip geçici bir şeydir, ne “tutku” gibi ömür boyu insanı

sarmalayıp içine işler, ne de “takıntı” gibi aklını tümden

işgal eder. Koli bandıyla ağza yapıştırılan yalancı emzik

gibidir hayaller.


“Hayallerinin peşine düş ve seni götürdüğü yere git” diye

başlar hikaye. Kocaman dünyanın karmaşık metropollerin

kuşatan şehirlerin ortasında sıkışıp kalmış bireyin büyük

renkli hayallerini görürüz ve şahit oluruz uçsuz bucaksız

iç dünyasına. Hayallerimiz olsun isterler hep bizden, bitip

tükenmez sınır tanımaz hayallerimiz. Bazen fakir, bazen

güçsüz, bazen ezilmiş, bazen yalnız insanların arka

sokaklardaki hikayelerini anlatır filmler ve kitaplar,

binlerce kere bıkıp usanmadan. Onların her

şeye rağmen büyük hayalleri vardır ve o

hayalleri sayesinde ulaşırlar bir gün

başarıya.

Hiçbir kadim öğretide “hayal

kurun” diye bir tavsiye olmamasına

rağmen, modern

zamanların modern bilgi

aktarım kaynakları binlerce

kanaldan hayal kurmamız

için bizi uyarır. Batı Medeniyetinin

devasa bütçeli

filmleri, insanı şevkle dolduran

coşturan kitapları küçük

insanların büyük hikayelerini

hayalleri üzerinden anlatır ve

filmin sonunda herkes evine mutlu

döner. Çünkü hayal kurmak mutlu olmanın

kolay yöntemlerinden biridir. Üstelik

kimseye zararı dokunduğu da görülmemiştir.

Ancak daha leziz hayaller kurabilmek için imge dünyamızın

da geniş olması lazım. Evrenin bütün nimetlerinin

sığdırıldığı görsel şölenler bambaşka dünyanın kapılarını

açar bize. Çöl üzerine kurulmuş bir şehir olan Las Vegas’ta

insanların havuzlu bahçeli evlerde yaşadıklarına şahit

olur mesela bir çocuk Hindistan’da, elektrik kesintisinin

Dayısı gibi bir iş

bulabilirse, tır şoförü

olabilirse mesela,

o evlerden bir tane

alabilecektir herhalde?

Neden olmasın ki? Şimdi

bol yıldızlı bir gecede,

uzanıp göğü izlerken

hayaller kurma vaktidir.

Ah evet, hayal kurmak ne

güzeldir!

olmadığı nadir günlerden birinde ailesiyle birlikte on

metrekarelik barakada televizyon izlerken. Dayısı gibi bir

iş bulabilirse, tır şoförü olabilirse mesela, o evlerden bir

tane alabilecektir herhalde? Neden olmasın ki? Şimdi bol

yıldızlı bir gecede, uzanıp göğü izlerken hayaller kurma

vaktidir. Ah evet, hayal kurmak ne güzeldir!

Sömürerek refaha ulaşan Batı aklı, içinde bulunduğu

nimetleri paylaşmak istemediği için onların

hayalleri ile yaşayıp mutlu olmamızı ister.

Siz hayal edersiniz, onlar yaşar.

Ezilen ve sömürülen insanların

kaybolan huzuru dayatılan hayaller

ile yeniden temin edilir.

Hayalleri ile mutlu olanlar

neyi nasıl talep edebilir?

Oldum olası hayallerden

nefret etmişimdir. Çünkü

hayaller sahte bir avuntu

olmaktan, bünyeye sakinleştirici

bir etki yapmaktan

başka bir işe yaramazlar. Hayal

ne “heves” gibi gelip geçici

bir şeydir, ne “tutku” gibi ömür

boyu insanı sarmalayıp içine işler,

ne de “takıntı” gibi aklını tümden işgal

eder. Koli bandıyla ağza yapıştırılan

yalancı emzik gibidir hayaller.

rüyasını gördüğü fetihlerin planını yapacak, hesaplaşmanın

stratejisini çizecek kafaların şu an nerede olduğu bilinmiyor.

Amerikan filmleri izlemiyorlarsa veya atarlı twitler

atmakla meşgul değillerse bir gün onları görebiliriz.

Ana menüye dönmek için lütfen 1’i tuşlayınız. Teşekkür

ederiz.

SAYI 4

35


ÖĞRENCİ BÜTÇESİ AYŞEGÜL DUMAN PEHLİVANLI

3

Kuruşa

Öğrenci

Sefası

Üsküdar sahil, trafiğin kilitlendiği bir İstanbul sabahında,

denizden gelen esintiyle mahmur. Hafiften

serpiştiren yağmur, rüzgârla birlikte ağaç yapraklarının

tozunu alıyor. Böylesi bir güne uyanmışken, cebinizdeki

öğrenci harçlıklarını ve yeni çektiğiniz bursları en

etkin nasıl kullanabilirsiniz?

Bu sayıda sizlere rengârenk bir etkinlik haritası hazırladık.

İstanbul’un modern sebil özelliğine sahip ayaklı kütüphane

olarak nitelendirilebilecek müzeler, sanat galerileri,

sempozyumlar, festivaller, konferanslar, gençlik merkezleri,

kültür merkezleri ve daha niceleri… Düşünsenize, 1 liraya

otobüse biniyor, 40 kuruşa aktarma yapıyoruz. Neden

evde oturalım ki?

SAHNEDE YERİNİZİ ALDINIZ MI?

Eskiler “Şam yazar, Bağdat tâb eder, İstanbul okur” derlermiş.

İstanbul okumaya, üretmeye, çağı yakalamaya ve

aşmaya devam ediyor. Sahnede yerinizi aldınız mı?

Büyükşehirler tüm dünyada öğrencilere çok farklı yelpazede

ve alternatifte ücretsiz veya düşük bütçelerle yararlanılabilecek

imkânlar sunarlar. Londra’da örneğin, sıkıldığınız

bir gün British Müzesi’ne uğrayarak bilgi ve deneyiminizi

artırabilirsiniz. İstanbul’da ise 20 liraya almış olduğunuz

müze kartınızla Ayasofya Müzesi’nde tarihin derinliklerine

inebilir, Fatih’in ayak sesleri ile dirilebilirsiniz.

36 SAYI 4

Güneşin kendisini iyiden iyiye hissettirdiği saatlerde İstanbul

Üniversitesi Kütüphanesi’nde veya civarda bulunan

medreselerin butik kütüphanelerinde aklınıza takılan

sorulara cevaplar arayabilirsiniz. Akşamüzeri Yerebatan

Sarnıcı’nda 2 lira ödeyerek tarihin derinliklerinden gelen

hayali su şırıltıları arasında, şiir dinletisi eşliğinde günün

yorgunluğunu atabilirsiniz.

AKADEMİK DÜNYAYA KOMŞUSUNUZ!

Akademik dünyada neler konuşulduğunu mu merak ettiniz?

“Amerikalılar İbn-i Haldun hakkında ne düşünüyor?”

sorusu mu zihninizi kurcaladı? Üsküdar sınırları içinde bir

vakıf üniversitesinde düzenlenen herhangi bir konferansa

ücretsiz olarak katılabilirsiniz.

İSTANBUL’U KEŞFETMEK

İstanbul, fotoğraftan mimariye, tarihten edebiyata, görsel

sanatlardan el sanatlarına veya çok ekstrem teknik alanlardaki

bilgi donanımı edinebileceğiniz bir şehir. İstanbul’da

Japonca-Çince gibi Uzak Doğu dillerini bile öğrenebileceğiniz

mekânlar bulunuyor. Bu anlamda İstanbul, en az bir

New York’tur, bir Londra ve bir Tokyo’dur.

Biz de size İstanbul’un bu yönlerini de içinde barındıran

bir etkinlik haritası hazırladık. Bu haritada neler mi var?

Müzeler, sanat galerileri, sempozyumlar, festivaller, konferanslar,

gençlik ve kültür merkezi etkinlikleri…


Eğer ilk iş olarak bir müze kartı

edinirseniz, müzelerin Kültür ve

Turizm Bakanlığı’na ait ziyaret

mekânlarına bedava girebilirsiniz.

Müze kart öğrenciler için 15 lira ve

bir yıl boyunca geçerli.

MÜZELERDE NE VAR NE YOK?

Araba sevenlere araba, oyuncak sevenlere oyuncak,

tarih sevenlere tarih… Müzelerde her çeşit güzelliği

bulmak mümkün. İşte birkaç müze ve giriş ücretleri:

rahmi M. Koç Müzesi oldukça ilgi çekici bir yer. Müze

birçok bölümden oluşuyor. Müze kart geçerli değil. Ücretleri

2– 6 lira arası değişiyor. Bu müzede dünyaca

ünlü sergileri gezme fırsatı bulabilirsiniz.

Sabancı Müzesi Çarşamba günleri ücretsiz ziyaretçi kabul

ediyor.

Topkapı Sarayı tarih meraklılarını bekliyor. Bu tarihi

sarayın Harem bölümü hariç diğer bölümlerini müze

kartınızla ücretsiz gezebilirsiniz.

Diyelim ki hem ada havası almak hem de edebiyatla

haşır neşir olmak istiyorsunuz. O halde Burgaz adası

tam size göre. Sait Faik ABASIYANIK müzesini mutlaka

görün. Üstelik müzeyi ziyaret etmek ücretsiz.

SEMPOZYUMLAR NEREDE?

Ne, nerede, ne zaman?

Üniversitelerde çok sayıda ücretsiz sempozyum düzenleniyor.

İlgili üniversitelerin internet sitelerinden

etkinlik takvimini takip edebilirsiniz. Üniversite dışı

sempozyumlar için belediye kültür merkezleri ve gençlik

merkezlerini takip edebilirsiniz.

KÜLTÜR MERKEZLERİNDE NELER OLUYOR?

ÜcRETSİZ KURSLAR SİZİ BEKLİYOR!

Kurslar ilginizi mi çekiyor? Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü

tam size göre bir yer. Burada ücretsiz olarak

birçok alanda kurslar veriliyor. İçinde bulunduğumuz

dönemde ön kayıtlar başlamış durumda.

Fiyatları oldukça uygun İSMEK kursları da zengin öğretici

kadrosuyla meraklı öğrencileri bekliyor.

İşte o adreslerden birkaçı

• Caddebostan Kültür Merkezi

• Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi

• Üsküdar Gençlik Merkezi

• Bayrampaşa Gençlik Merkezi

• Beyoğlu Gençlik Merkezi

• Kadıköy Gençlik Merkezi

• Beşiktaş Kültür Merkezi

Fotoğraf: Halit Ömer Camcı

Ücretlilerin yanı sıra ücretsiz sergiler, nadir de olsa

tiyatro oyunları, çeşitli sempozyumlar, seminerler…

Sanatın hemen her dalında sergilenen etkinlikleri bu

merkezlerden izleyebilirsiniz.

Hemen her semtte kendinize uygun etkinlikleri düzenleyen

Kültür Merkezleri veya Gençlik Merkezleri

bulabilirsiniz. Bu merkezleri ziyaret edip, görevlilerle

tanışmanız onları çok memnun edecektir. Böylece, etkinlik

takvimi konusunda yetkililerden bilgi ve broşür

alabilirsiniz.

SAYI 4

37


KISA FİLM ÖMER SAMİ SEVİMLİ

SENARYO

NASIL

YAZILIR?

KISA FİLM ÇEKMEK

İSTİYORSANIZ BUNU

ASLA SENARYOSUZ

YAPAMAZSINIZ. AKSİ

TAKTİRDE KENDİ KENDİNİZİ

OYALADIğINIZ BİR VİDEO

ÇEKİMİ DENEMESİNDEN

ÖTESİNE GİDEMEZSİNİZ.

PEKİ DOğRU VE ÇEKİLEBİLİR

SENARYO NASIL YAZILIR?

Eğer imkanınız kısıtlıysa ve kendi filminizi çekecekseniz,

senaryo yazarken dikkat etmeniz gereken bazı kurallar vardır.

Bunların en başında da o senaryonun çekilebilir olması

gelir. Bir senaryoyu çekilebilir, yani filme dönüştürebilir

hale getirmek için de yapılması gereken ilk şey gereksiz

masraflardan kaçınmaktır. Çünkü hayal gücünün sınırı yoktur.

Bir senaryoya başladığınız zaman sizi durdurabilecek

tek şey yine kendinizdir. Bu yüzden kalabalık bir oyuncu

kadrosu, pahalı ekipmanlar, zor görsel efektler veya çekim

için yüksek bütçe gerektiren pahalı mekanları yazmaktan

bilhassa kaçınmalısınız.

SENARYONUZA ÇOK GÜVENİYORSUNUZ FAKAT

İMKANINIZ KISITLI

Bu durumda yapacaklarınızı yine yaparsınız. Fakat çok

daha fazla emek harcayarak ve uğraşarak sonuca ulaşa-

38 SAYI 4

bilirsiniz. Bu da sizin hevesinizi kaçırabilir ve teslim bayrağını

çekmenize neden olabilir. İşte o zaman kaybetmiş,

başaramamışsınız demektir. Çünkü kısa film hevesle başlar.

Tonlarca ayrıntıyla uğraşıp mükemmel olmasını isterken

bir süre sonra isteğiniz kaçar ve bu projeniz de tıpkı birçoğu

gibi başka baharlara kalabilir.

EN ÖNEMLİ NOKTALARDAN BİRİ GERÇEKÇİ

DİYALOG

Gerçek hayatta asla duyamayacağınız ve Amerikan sinemasının

bize çok uzak olan kültürüyle bezenmiş diyaloglar

filmdeki sıcaklığı ve samimiyeti yok eder. Diyalogların

gerçekçi olması, filmin sıcaklığı ve samimiyetinden uzaklaşmamak

adına yapılan zekice hazırlanmış bir hikaye,

senaryonuzu daha düzgün ve çekilmesi kolay hale getirecektir.


Senaryonuzun formatı özellikle kısa filmde en son düşüneceğiniz

şey olmalı. Oyuncular ve ekibiniz senaryoyu

okuyup anladılarsa sorun yok demektir. Fakat senaryonuzu

profesyonellere ya da yapım şirketlerine gösterecekseniz

Amerikan ya da Fransız tarzı formatlardan birini kullanmalısınız.

Bu konuda da fazla uğraşmanıza gerek kalmaz

çünkü internetten rahatlıkla bu formatları bulup indirebilirsiniz.

Eğer işinizi ciddiye alıyorsanız ve ileride bu sektörde bir

şeyler yapmayı amaçlıyorsanız size tavsiyem şimdiden bu

formatlarda yazarak elinizi alıştırmanız.

Başarılı sinemacı Ahmet Toklu’nun Kültür Bakanlığı ödüllü

bir senaryosunun hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

EYLÜL’ÜN DÖNÜŞÜ

(Yıl: 1980) Eylül 25 – 26 yaşlarında genç bir gazeteci kızdır.

Askeri darbe olmuş ve çeşitli yasaklar getirilmiştir.

Birçok gazeteci de yazdıkları yazılar ve okudukları kitaplar

nedeniyle hapse atılmıştır. Yüzbaşı Özgür isminde bir

komutan bu eylemlerde sivrilmiştir. Askeri cunta evlerde

sakıncalı bulduğu birçok kitabı toplatmış ve imha etmiştir.

Kendisinin de hapse atılacağını bilen Eylül duygusal

bir bağ kurduğu kitaplarını korumak için onları toprağın

altına saklamaya karar verir. Kitaplarını bir kutunun içene

koyar ve gömer. Kutunun içine bir de not bırakmıştır.

(Yıl: 2010) 1980 darbesi gerçekleştiğinde ön saflarda olan

Özgür, artık emekli albaydır. Bir güvenlik şirketinde müdürlük

yapmaktadır. Darbe olduktan sonra birçok dergi,

gazete, kitabı imha etmiş ve birçok yazara eziyet etmiştir.

Darbe sonrası edindiği güç ile birlikte yasa dışı işlere

karışmış ve karanlık güçlerle işler yapmaya başlamıştır.

Özgüre bir gün bir telefon gelir. Telefondaki kişi elindeki

silahlardan kurtulmasını onları saklamasını söylemektedir.

Özgür bu kişinin söylediklerini yapmak için adamları ile

birlikte sabaha karşı bir ormana gider. Adamlarına silahları

gömmelerini emreder. Kazmaya başlayan adamlar bir

kutu bulurlar. Özgür kutuyu açar ve içindeki kitapları görür.

Aralarında bir de Eylül’ün yazdığı not vardır. “Kötülüğü

karanlığa gömüp aydınlığa ulaşacağınıza şüphem yok”

Hayalleriniz gerçek olsun.

1

2

3

4

5

6

AHMET YENİLMEZ

İLE KISACA...

KISA FİLM

NE DEDİĞİNİ BİLEN İNSANLARIN

ÇEKİNMEDEN SÖZÜNÜ

SÖYLEYEBİLMESİDİR

METİN ERKSAN

TÜRK SİNEMASI’NDA USTA

DİYEBİLECEĞİMİZ BİRİSİ VARSA

O DA METİN ERKSAN'DIR. NUR

İÇİNDE YATSIN

EKMEK TEKNESİ

HAYATIMIN DÖNÜM NOKTASI.

BİR KEZ YAPILABİLİRDİ BEN DE

O BİRİN İÇİNDE OLDU

EN SEVDİĞİN ROL

TİYATRODA MEHMET AKİF

ERSOY, TELEVİZYONDA CELAL

(EKMEK TEKNESİ)

TİYATRO

HAYATIN AYNASI

MUTLULUK HAYALİ

VADEMİN DOLDUĞUNU

HİSSETTİĞİM AN “DEĞDİ”

DİYEBİLMEK

SAYI 4

39


YOLÜSTÜ RÖPORTAJLARI YUSUF ZÜLKÜFOğLU

Bir Göçmen Hikâyesi

40 SAYI 4

ÜSKÜP’LÜ SABRİYE JALE… HAYATI

BU 2 SAYFAYA SIğMAYAcAK KADAR

BADİRELERDEN GEÇMİŞ, BÜTÜN BUNLARA

RAğMEN YAŞAMA TUTUNMUŞ BİR KADIN.

EŞİ İLE BİRLİKTE BALIKESİR GÖNEN’DE

YAŞIYOR. MEYVE BAHÇELERİNDE YOK

YOK… GEÇİMLERİNİ EMEKLİ MAAŞLARI

VE BU MEYVE BAHÇESİ İLE SAğLAMAYA

ÇALIŞIYORLAR. ÖYLE HİKâYELER VAR Kİ

SABRİYE TEYZEDE, BİR GÜN YAMAcINA

GİDİP DİNLEMEK GEREKİYOR.

ÜSKÜP


Üsküp’ten başlayalım, çocukluktan…

Daha okula gitmiyordum, ablamla babam nohut yolmaya

gidiyorlar, bir yağmur bir şimşek… Babam ablama “Nadire

diyor kaç diyor kutunun arkasına otların arasına” Babam

da kara dikenlerin arkasına gidiyor, bir yıldırım düşüyor,

orada ödü patlıyor. İki-üç gün savrularak, yalpalayarak

gezdi, sonra da yatağa düştü.

Kaç yaşındaydınız?

Ben o zaman okula gitmiyordum, 6 yaşında diyelim. Babam

çok yaşamadı vefat etti. Ortada kaldık. Memlekette

fakirlik diz boyu, nasıl fakir nasıl fakir. Annem ekmek almaya

gidiyor kasabaya ekmek yok.

Türk köyünde yaşıyorsunuz…

Türk köyü Türk…

Annem patates aramaya gidiyor soğan aramaya gidiyor.

Kıtlık vardı. Annem tarladan buğday topluyor, bulgur taşında

çekip un eliyordu. Yaptığı ekmekle karnımızı doyuruyorduk.

Babam garibandı, fakir, konuşma bilmez ama altın gibi

yüreği vardı. Annem biraz daha gözü açıktı, daha çok isteyebilirdi

yardım, babam isteyemiyordu. Bir ekmeği abim,

ablam, ben, kardeşim ve annem ile babam 6 kişi yerdik.

O ekmeği kocaman koparıp bize veriyordu. “Baba be biraz

daha çok ver de karnımızı bir kere doyuralım bir daha

seneye artık yeriz” derdim. Karnımız doymuyor ki ben bir

sene sonra acıkacakmışım diye aklım eriyor. Derken babam

öldü yavrum, annem de ona ilaç almaya gittiydi kasabaya,

geldi babam öldü. Ondan sonra Allah’ım Yarabbi çöktü mü

daha gene fakirlik. Ayağımızda çorap yok, ayakkabı yok,

okul vakti geldi, okula gideceğiz üstte başta bir şey yok.

Yalın ayak, yerde bir karış kar. O ayaklarla karın içine girip

çıkıyoruz. O bir tane kümbete (tenekeden soba) atıyorlardı

tezekleri de onunla ısınıyorduk okuldan çıkana kadar.

Balkanlar hep soğuk, gittim mayısta yine soğuktu…

Okulunu da gördün mü?

Gördüm ama karşıdan, içeri sokmadılar.

Çok çalışkanmışım. Hocanın anlatmasıyla kalkıp parmak

kaldırıp bütün sorularına cevap veriyordum. Öğretmen

“nereden biliyorsun” diye soruyordu. Anlattın ya öğret-

menim” derdim. Müfettişler gelip beni birden ikiye aldı.

Niçin aldıklarını bilemiyorum, Sonra da ikiden alıp üçe

geçirdiler. İkiyi 4 ay mı okudum 5 ay mı okudum bilmiyorum.

Ben 4 senede hemen hemen liseye gittim düşünebiliyor

musun? Oradan beni aldılar Köprülü’ye, lise okudum

orada. Ayakkabı aldılar, pabuç aldılar. Ben zengin aileler

alıyor sanıyordum meğer hükümet alıyormuş Köprülü’de liseyi

okuduktan sonra Üsküp’e götürdüler. Orada okurken

Ohri’ye götürmek istediler ben Türkiye’ye gelmek istedim.

SAVAŞTAN KORKUP GÖÇTÜK

Niye buraya gelmek istediniz?

Bosna gibi olacağız diye…

Savaş çıkacaktı yani?

Annem, “Savaş çıkacak da bizi öldürecekler illaki kendimizi

Türkiye’ye vatanımıza atalım” demişti. Asıl neslimiz

Konya Karaman’dan. Dedelerim Osmanlı zamanında oraya

gitmiş.

Sonra…

Buraya geldikten 2 sene sonra nişanlandım. Tekel’de çalışıyordum.

Tekel’de çalışırken ablam hasta oldu, tütün fabrikası yaramadı

ablama, annem de çıkardı işten, tekstil fabrikasına

soktu. Sonra ben de yanına geçtim.

Nişanlanma hikâyenizi duydum çok ilginç geldi…

Eşim Yusuf beni görüyor, o da nişanlıymış yüzüğü atıyor.

Annesine “ben bir göçmen kızını sevdim haberi yok…” diyor.

Ben hiç bilmiyorum. Gece bekçisiydi. Yolda gidip gelirken

beni görüyor ondan sonra geliyor annemden istiyor.

Ne diyor?

“O gariban ben gariban, verdin verdin, vermedin kaçıracağım

kızını diyor… Bizde kız kaçmaz.

Annem beni kaçırmasın memleketlilerimize

karşı rezil olmayalım diye tamam diyor.

Vereceksin ama nereye veriyorsun?

Evi yok barkı yok. Ama mecbur

verdiler. Altı ay nişanlı

durdum. 17 yaşındaydım.

SAYI 4 41


YOLÜSTÜ RÖPORTAJLARI

Ev yok bark yok demiştiniz. Nasıl evlendiniz?

Onlar da çok fakirdi. Evlerinde kapı bile yoktu. Kartondu

evin kapısı. Ellerim kınalı düğünümüzü yaptık hadi bakalım

daha haftasına tekrar işe. Evlenirken çalıştırmam

demişti ama haftasına gene kaldık aç. Dört tane kaynım

var bir de kaynanam iki de biz. Kayınlarım daha çok küçük.

Toplam yedi nüfus. Bir gece bekçisinin maaşına bakıyoruz.

Annem “Oğlum sen çalıştırmayacaksın ama bırak başlasın”

dedi. Sonra işe girdim başladık çalışmaya, kayınlarım da

büyüdü çalıştılar. Onları evlendirdik, yer aldık ev yaptık el

birliğiyle…

İŞSİZİ YOLDAN ÇEVİRİYORLARDI İŞ VERMEK

İÇİN

Ne zaman bıraktınız çalışmayı?

Bırakmadım ki. Sonraları askeri dikimevine girdim Yavrum,

şimdiki gibi değil, şimdi üniversite mezunu bile

işsiz kalıyor. O zamanlar “senin okuryazarlığın

varmış, bu fabrika daha

çok para veriyor” diye yoldan

çeviriyorlardı. Gittim başladım,

meğer sigortalıymış.

Haberin yok muydu?

Ben sigorta nedir bilmiyorum

ki? Hangi fabrikaya

başlasam bana bir

kart veriyorlar bende eskisini

yırtıyorum. Cemile

abla vardı bir gün baktım

elinde yırttığım kartlardan.

Eski, yarısı yıpranmış. “Bu

yırtık kâğıt elinde ne geziyor?”

diye sorunca “Bununla doktora

çıkacağız bedava bakacak bize” dedi.

Ben yine yenisi verecekler derdindeyim. “Yırt

at yenisini verecekler” diyorum kadına.

“Olur mu sakın yırtıp atma yarın emekli olunca devlet

bana, sana maaş bağlayacak” deyince ben kala kaldım.

Peki nasıl emekli oldun?

Yeni girdiğim fabrikada Yasin Bey vardı bana 10 gün izin

42 SAYI 4

verdi, daha önce çalıştığım fabrikalardan

giriş çıkış kartlarımı topladım,

getirip teslim ettim. Tekel’in verdiği numarayla

da emekli oldum.

Sizin bir de tren hikâyeniz var sanırım…

Köprülü’den buraya geliyoruz. Ablam da orda evlenmişti

küçücük bir kızı var onları da getiriyoruz. Eniştemizden

habersiz.

Kaçırıyorsunuz yani… Neden?

Ablamı bırakmak istemedik. Annem Türkiye’ye yerleşebilmemiz

için bir adamla sahte evlilik yaptı. O adamın vasıtasıyla

geliyoruz zaten. Ablamın kocasına da “biz şimdi

gidelim siz de gelince birleşirsiniz yeniden” dedik. Adam


kabul etmedi, bize inanmıyor ve “kızı alamazsınız” diyor.

Adamı kandırdık kızı kaçırdık neticede. Yakalanmamak için

4-5 durak öteden bindik. Vardar Deresi var onu yüzerek

geçtik. Bindik trene geldik Türkiye’ye.

Burada ilk nereye geldiniz?

Sirkeci’de misafirhaneye geldik. 15 gün kaldık, oradan bizi

aldılar, annemin sahte evlilik yaptığı adamın bir yakınının

yardımıyla ev tuttuk.

KÜPTEKİ ALTINLARI FIRLATIP ATTIK

Trenle yakalanmadan geldiniz yani…

Geldik ama o trende gelirken annem bizi topluyor. Babam

öldü ya hemen ablamı evlendirdi annem. İç güveysi aldılar.

Biz tarlaları sürüyoruz annem süremez, annem zaten

oranın kadın polisiydi. Dayım da komiserdi memleketteyken.

Oradan kaçıp geliyoruz. Trende uyuyoruz tren şefi geldi

arıyor üstümüzü. Eşyalarımızı da arıyor, yatağın içinde

altın var mı yok mu para varsa zaten yırtacak, atacak. Annem

de altınları koymuş küpün dibine, üstüne de tereyağı

donduruyor. Görevli kanmadı “ver ben bakacağım” diyor.

Annem “vermem” diyor. Annem çekiyor kulplarından o çekiyor,

daha Makedonya toprağındayız. Annem “ben bunu

sana vereceğime dedi, belki Hıristiyan da olsa çoban biri

bulur diyerek kaldırdı onu gece vakti camdan aşağı attı.

Küp gitti, o şef de gitti bizim başımızdan. Ne ona yar oldu

o para ne de bize yar oldu. Eğer o paralar buraya gelseydi

benim torunlarım bile rahat edecekti.

Geldikten sonra burada hayat başladı. Beni okut dedim

anneme okutmadı, nişanlıma okut dedim okutmadı, kaldım

cahil. Askeri dikimevinde çok para veriyorlar dediler

aldılar beni oraya oradan emekli oldum. Bugün 32 sene

oldu ben emekliyim çok şükür hamdolsun. Emekli olduktan

sonra o ara hasta oldum, Bakırköy’de yattım.

Psikolojik rahatsızlık mı geçirdin?

Sinir hastalığı geçirdim. Çocuklarımı evde kilitliyorum, bı-

rakıp gidiyorum, işyerinde ağlıyorum, sonunda günde 3

kere bayılıyorum.

Ne kadar kaldın hastanede?

3 ay 20 gün kaldım, çok da tedavi gördüm elektrik tedavisi

filan sağlığıma kavuştum çok şükür. ama doktor dedi ki

eşime “al hanımını bu hanımının sinir damarları incelmiş,

yerine gelmesinin imkanı yok topraklı bir yer alacaksın,

tavuk gibi eşelenecek dedi orda şimdi de eşim parkinson

hastası, felç geçirdi. Ben bakıyorum ona,

işte o zaman aldık Gönen’deki bu yeri.

SAYI 4

43


YAŞAM ZÜBEYİR KOÇULU

İÇMEDEN

YAZAMIYORUM

Yazarlıkla çay içmek arasındaki ilişki, gençler arasında bir efsaneye

dönüştü. Size, yazı yazmaya başlamak için çayı sevmek zorunda

olduğunuzu söyleyen olmadı mı? Çayın kaleminize etkisi hakkında

hiçbirşey bilmiyor musunuz? O halde bu yazıyı okumadan çay

içmeyin, çay içmeden bu yazıyı okumayın...

Türk entelijansiyası için fazlasıyla demli bir konudur

çay ve entelektüellik arasındaki ilişki. Bilindiği gibi

çay, yazı, yazar ve yazmakla en çok ilintilendirilen

içecektir memleketimizde. Nedendir bilinmez, çay ve yazıyı

konu olan onlarca deneme, şiir, öykü, mektup kaleme

alınmıştır şimdiye kadar. Çay bardağıyla kalem, birbirini

tamamlayan, adeta birisi olmadığında diğeri eksik kalan

dostlar gibi muamele görmüştür.

Bu ilişkinin böylesine keskin çizgilerle belirlenmesinde –

çay edebiyatçılarını bir kenara koyarsak- belki de yazarlardan

daha çok okurların payı vardır. Ne dersiniz? Gündüz

pek ortalarda görünmeyen meşhur yazarlar, akşamın

perdesini indirmesiyle dostlarıyla hasbihal edebilmek için

kahvehanelere uğramış, çok mu? Onca mühim mevzunun

hararetine kendilerini kaptırıp, ardı ardına çay bardaklarını

devirmişler, fena mı? Bu sıradan ve gündelik eylemi

romantizmin şizofrenik sınırları içinde ululaştırmanın bir

anlamı var mı?

Durum, Mehmet Akif’lerin, Süleyman Nazifler’in uğrak

yeri olan Beyazıt’taki Küllük kahvehanesinde de böyleydi,

günümüz entelektüel camiasının en meşhur uğrak yeri

44 SAYI 4

At Pazarı’nda da böyle. İnsanlar, akşamları bir iskemleye

oturup çay içerek sohbet etmekten keyif alıyor. Bunların

bir kısmı yazıyor, bir kısmı yazamıyor. Çayın yazıdaki doğurganlığa

katkısı ise uzay bilimcileri tarafından –hâlâ-

araştırılıyor.

SOSYAL MEDYADA ÇAY

Bilime her zaman saygımız vardır. Çayın yazarlığa etkisi

laboratuarlarda ispat edilsin, biz yayın evlerini çay üretimine

teşvik etme noktasında her türlü kampanyaya varız.

Zaten, edebiyat dünyasının gençlerini ortak bir ‘sahifede’

buluşturan ve yeni bir yazın türü olmaya aday ‘sosyal’

medyaya bakacak olursak, yazı yazmak ve çay içmenin birbirinden

ayrılması teklif dahi edilemez maddeler cümlesinden

olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Çay içerken yazı

yazmak veya yazı yazarken çay içmek hakkında atılan bir

milyon twit bulabiliriz, örneğin!

Bu yazı-çay furyası öyle bir hal aldı ki, yazı yazmaya yeni

başlayacak gençler, neredeyse önce kendilerini çay içmeye

alıştırmak zorunda hissediyor. Bir kısım cevval gençlerse,

‘içmeden yazamıyorum’ kıvamına gelmekte hiç zorlanmıyor.


Peki, çay edebiyatı ya da edebiyatın çayı gerçekten bu

kadar vazgeçilmez midir? Yani, çay içmeden yazı yazamaz

mıyız? Elbette ki, hayır. Burada adını ifşa ederek edebiyat

kariyerini baltalamak istemediğim birçok yazar, çay

içmekten hoşlanmıyor. Umarım bu sizde hayal kırıklığına

yol açmamıştır. Hayır, derginizi elinize almadan çayı demlediyseniz

sakın geri dökmeyin diye söylüyorum. İçtiğiniz

ya da içmediğiniz çay, kaleminizin demini, rengini, ağırlığını

değiştirmez. Çay güzel bir içecektir ve dost sohbetlerinde

kuruyan damaklarımız için birebir keyif kaynağıdır.

Yazılarınızın demini değiştirecek enstrümanlar okuduklarınız,

gördükleriniz veya tecrübeleriniz olabilir. Çay ise size

keyif katar. Bedenî ve zihnî yorgunluğu giderir. Sinirleri

uyarır. Mide tembelliğini alır. Hararet yapar. Yeri gelir,

üşüyen elinize sıcak bir dost olur. Ama o kadar.

ÇAYIN YERİNE NE GELİR?

“Yazarın yazdığını oku, yaptığını yapma” demişler. Her

ihtimale karşı yazıya başlamadan 20 dakika önce demlediğim

çayımı yudumlarken, Türkiye’de çay üretiminin ülke

ekonomisi açısından ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Çay tüketimini edebiyat dünyasıyla özdeşleştirenlerin

çay satıcılarıyla bir bağlantısının olup olmadığı

konusunda tereddütteyim. Hele şu çaydanlığın dibini bir

göreyim, 1773 ‘te, çay baronu İngilizlere karşı düzenlenen

Boston’daki Çay Partisi’nin tarihsel izini bile sürebilirim.

Çaya olan bağımlılığımızın Amerikalıların Türk milletine

bir oyunu olup olmadığı konusunda derin araştırmalara

girişebilirim. Yoksa, esnaf lokantalarında yemeğin hemen

ardından mutlaka sorulan “abi çay içer misin” sorusu, kahvaltıyı

çaysız düşünemez hale getirilen halkımıza oynanmış

beynel-milel bir entrika mı?

Ama bundan önce, bize “çay” olanın başka milletlerde ne

olduğu konusu zihnimi kurcalıyor. Öyle ya. Türkler için

“vazgeçilmez” olan çay, farklı kültürlerde mutlaka başka

bir içecek ya da yiyecekle dolduruluyor olmalı.

Madem

çaylarımızı içtik.

Birlikte bir beyin fırtınası

yapalım: Farklı kültürlerin yazarları, ne

yapmadan yazı yazamaz olabilirler?

Japon bir yazar yazısına başlamadan önce özenle

hazırladığı bir porsiyon suşiye -kısık gözlerlebakmadan

ilham kendisine uğramaz belki de.

Güne bir bardak Boşnak kahvesi içmeden başlamayan Boşnak

entelektüel, kahvenin telvesini fazla kaçırarak yazdığı yazıyı

buruşturarak çöpe atar.

Amerikalı bir yazar midesinde hamburger boşluğuyla değil yazı

yazmak, elini kü klavyeye bile sürmez.

Bir Arap şairi felafile selam vermeden, mırrasını ateşe

vurmadan, nargilesini yakmadan şiire durmaz.

Küreselleşen dünyamızı incelerken yerel unsurları

gözardı etmemeliyiz. Evet, itiraf ediyoruz:

Çayın yanında bisküvit veya yerine göre çiğ

köfte poşetini görmeden GencizBiz

ekibini bir masanın etrafında

toplayamazsınız!

ÇAY İÇME REHBERİ

Hayatımızı kolaylaştırıp kolaylaştırmadığına

henüz karar veremediğimiz ‘uzmanlar’ sağolsun,

henüz çayın faydalı bir içecek olup olmadığı

konusunda bile kafamız karışık. İçiyoruz

ama, radyasyon mu yudumluyoruz, yoksa

kansere karşı mı korunuyoruz, hiçbir fikrimiz

yok. Bu kafa karışıklığını gidermek için labarotuvarda

deney yapmaktan çayın keyfini süremeyen

uzmanlara değil, bizzat çay içicilere

danıştık. İşte 9 maddede çay:

• Çay yaprakları fermantasyondan sonra kavrulursa

siyah, önce kavrulursa yeşil çay elde

edilir. Fiyakalı bir yazarın yeşil çayla işi olmaz.

• Çay, eğer abartmadan içilirse bedenî ve zihnî

yorgunluğu alır.

• Sinirleri giderir. Yazı yazarken kalemi kemirmez,

klavyeyi parçalamazsınız.

• Mide tenbelliğini giderir. O kadar çay içerseniz

yanına aparatif almak zorunda kalırsınız.

Köşedeki bakkalı ve simitçileri sevindirirsiniz.

• Çay, damar kireçlenmesini önler. Memleket

meselelerinde damarınıza dokunan ne varsa

bunları diri tutmanızı sağlar. Paşa çayı içenler

bahsimizden hariçtir. Onların çay içtiğine

twitterdan bin şahit getirseniz de kimse inanmaz

zaten.

• Çayı abartacak olursanız çarpıntı yapar. Sinir

bozukluğu, baş ağrısı, mide bulantısı yapabilir.

El titremesi ve uykusuzluğa sebep olur.

İkinci bir sohbet ortamına kadar çaktırmadan

çaydan uzak durmanız gerekir. Bu durumda

çevrenizin çay içememenizi alay konusu yapmayacağından

emin olun.

• Çayı ağır bir ortamda içiyorsanız “benimki

açık olsun” dememeye özen gösterin. Hakkınızda

ne tür dedikoduların çıkacağını kestiremezsiniz.

• Bir dergi veya gazeteye iş başvurusu yapıyorsanız,

“Bi çayınız varsa içeriz” cümlesini

tok bir sesle söylemeniz önerilir. Bu tavır sizi

çay içmeyenlerin bir adım önüne taşıyacaktır.

• Siz siz olun, çay içmeyen insanlarla alış-veriş

yapmayın. Onlara kız vermeyin. Onlara oy

atmayın. Onlarla arkadaş olmayın (Bu madde

Murat Menteş’ten etkilenmiştir).

SAYI 4

45


TEZAT TV ERSİN ÇELİK

Bu Ekran Köye Yol Yapar

Geride bıraktığımız yazı, sezonluk dizileri yazarak uğurlamak

isterdim. Ama yayınladıkları kuşak reklamlarından

daha kalitesiz bu diziler daha az izlendiler. reyting çöplüğüne

boylamış milyonluk projelerin kemiklerini sızlatmanın

bir anlamı yok.

Bu yüzden bu yazın balta girmemiş ekranlarını yazmak

daha doğru olacak..

Konumuz NTV Yeşil Ekran …

NTV’nin birkaç yazdır yaptığı yeşil ekran 2012’de müthişti.

Bir kere o güzelim belgeselleri usta oyuncu Tunceli

Kurtiz’e seslendirtmemişlerdi. Kurtiz’in etkileyici ve

kulaklara dikkat kestiren sesine lafım yok. Ama belgeselde

“Özgürlük kuşların kanadındaki tüylerde saklıdır yeğen…”

minvalinde çıkıyordu. Ezel’deki ramiz Dayı algısı oluşturan

belgesellerin yerine daha çok doğal yapımlarla çıktılar.

Fırtına Deresi’nde yaşayan bir ailenin günlük yaşamını

yine onların oyunculuğuyla ekrana taşıyarak profesyonel-

N’olur Şuşu N’olur!

Seksek, kukla, saklambaç, dokuz taş ve ip atlama gibi

oyunlarla büyüyüp anne baba olan bir önceki nesil çok

dertli çok… Başta da ben. Nedeni ise 2-8 yaş arası çocukları

çekip çeviren Pepee isimli çizgi

film karakteri.

Yıllarca kendi kültürümüzü yansıtan,

çocuklara bu yönde mesajlar

veren çizgi filmlerin olmamasından

şikayet edip durduk. Sonra Ayşe

Şule Bilgiç diye birisi çıkıp ülkemiz

için ciddi anlamda elzem olan

bu sorunu çözdü. Pepee isimli bir

karakteri evlerin ikinci üçüncü çocuğu

yaptı. Çok da iyi oldu. Birebir

yaşayan birisi olarak 2 yaşındaki

kızımda iyi yönde çok etkisini gördük.

“Çişimiz tuvalette” şarkısı ile

çocuk bezine para bağlamaktan kurtulduk örneğin. Fakat

Pepee biraz sorunlu bir çocuk. Sayesinde onun fenome-

46 SAYI 4

likle amatörlüğü büyük bir ustalıkla yansıttı NTV. Karadenizlinin

o sosyete ve menfaat değmemiş kendi halindeki

günlük yaşamını yansıtan bu yayınlar eminim birçok insanın

köy hasretini depreştirmiştir. Hele çekim sonlarındaki

toplu izlemelerdeki utangaç ve şaşkın bakışların yansıması

doyumsuzdu. Büyükşehirlerin betonarme esirleri olan bizler

sanırım bu programları beğenmenin ötesine geçeceğiz.

NTV yaz ekranını bu doğallıkla bir iki yıl daha sürdürürse

“Orda bir köy var uzakta işte ona gidiyorum” akımının lokomotifi

olacak… Öncelikle köy ahalisinin haberi olsun.

ni olan çocuklar da sorunlu olmaya başladı. Neden mi?

Birincisi Pepee çok küsüyor. Bir de mimikleri var, elleri

bağlamalar kafayı dikmeler falan. Çocuğu Pepee izleyen

bir çok aile dostuma sordum şikayetler

aynı: “Pepee küsüyor bizimki

de aynı mimiklerle olur olmaz şeylere

küsüyor. Oflayıp puflamaları da

aynı.” Bir de paylaşmama huyu var

yerli malı çizgi veledin. Sonrasında

ikna olsa da bizim çocuklar bu

kısmını atlıyorlar genellikle. Pepee

biraz daha uyumlu, paylaşımcı çocuk

olmaz ise başka bir sorun daha

çıkacak. Pepee’yi sadece çocuklar

değil haliyle anne babalar da izliyor.

Korkuyorum bu huyu yakında

bizlere de sirayet edecek. Cidden

korkuyorum! Buradan Ayşe Şule

Bilgiç’e sesleniyorum: “N’olur Şuşu Pepee küsmeden oynasın

n‘olur…”


Reytinge de Kalite

Duasına da Muhtaçlar

Biraz geç bir konu oldu ama yazmadan edemedim…

Malum ramazan ayı bu sene de yaza denk geldi. Ama hac

mevsimin Kurban bayramına denk gelmesi gibi sabit olmayacak

bu durum. Şunun şurasında 6 yıl daha yaz orucu

tutacağız. Sonrası Nisan ve Martta doğan güneşin enerjisine

bağlı...

Neyse biz asıl konumuza dönelim; kalite duasına muhtaç

ramazan ekranları… Mübarek ayın verdiği bereketten

olsa gerek, reklam gelirleri tavan yapsa da ekran kalitesi

yerlerde. Kanal 7, STV gibi muhafazakâr kanalların omuzundaki

ramazan yükü her geçen yıl hafifliyor. Fakat geçirdikleri

11 ayın etkisinden çıkamayıp geçirecekleri 11

ayın heyecanına yenilen çoğu kanal; Kanal 7 ve STV’den

kotarma formatlarla çıktı izleyicinin karşısında. ramazan

ekranlarındaki hocalar aynı olunca sorular da son 10 yılda

çıkmışlar arasından seçildi. Bu ramazan da sakız çiğnemek

orucu bozdu, şeker hastaları için “yiyin için keyfinize bakın”

fetvası verildi özetle.

Sahur programları da birbirine girmişken bence aradan iki

kanal sıyrıldı. Genel kategoride de ayrı tutulması gereken

STAr alkışı hak etti. İftar programı türevlerinden olsa da

sahurda yayınladıkları “Hicret Yolu” takdire değerdi, farklıydı,

etkileyiciydi ve izlendi de…

Bir de Kanal D var… “Ben bilmem eşim bilir” yarışmasının

tekrarlarını sahurda vererek yeni yayın dönemine de alt

yapı hazırlamış oldu.

Özetle; mübarek 11 aylar geldi de kurtulduk çoğu saçma

sorular ve aynı fetvalar yağmurundan!

Huzur Veren Reklamlar da Olsa!

Başörtülü dizi karakteri… Siz bu yazıyı okurken malum

diziyi izliyor olacaksınız. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı

kitabı diziye uyarlandı. Ve haliyle romanın başörtülü

başkahramanları da dizide olacak ve yine haliyle başörtülü

bir başrol oyuncusu olacak. Bu bir ilk değil çünkü

yıllar önce Kayseri’deki bir

ailenin yaşantısını anlatan

Hacı dizisinde de başörtülü

karakter vardı ve yarı başrol

sayılırdı. O dizi tartışmaların

göbeğinde sona erdi. Aslına

pek tutmadı. Muhafazakâr

camia da hazzetmemişti zaten.

Şimdi tüm gözler Huzur

Sokağı’ndaki Feyza’da olacak.

Aşkı kadar dini yaşantısıyla

da idol bir karakter

olan Feyza “toplum algısını da değiştirebilir mi” acaba?

Son iki yıldır başörtüsü yasağı konusunda büyük oranda

özgürlük adımları atılsa da birçok alanda ciddi ambargo

devam ediyor. Bunların başında da televizyonlar geliyor.

Mesela TrT başörtülü konuk almakta hala çekimser. Daha

az izlenen tematik kanallarında ekran açıyor. Özel kanallar

ise işin reyting tarafında. En önemlisi de reklam piyasası.

reklam verenler ve o reklamları çeken ajanslar hala daha

başörtülüleri muhatap almıyor,

filmlerinde yer vermiyor.

Açıkçası kendiliğinden

oluşmuş bu kitleyi potansiyel

müşteri saymıyorlar. Ya

da sayıp görmemezlikten

geliyorlar. Hemen her evde

en çok tüketilen ürünlerin

konulu, mahalle ya da ev

yaşantılı reklamlarında bir

başörtülü görememek de bu

ambargonun göstergesi. Huzur Sokağı başörtülü kesime

de muhatap alınma huzuru getirirse… Yani, yaşantıların

normalleşmesini sağlarsa çok huzur verecek bir iş yapmış

olacak.

SAYI 4

47


BİLİŞİM

48 SAYI 4

PINAR HİLAL BALTA

Sosyal Medya’nın Derneği

kuruldu: USMED

Uluslararası Sosyal Medya Derneği (USMED), İstanbul

Üsküdar’da kuruldu.

Sosyal medyada etkin e-ticaret uzmanı, sosyal medya

danışmanı, editör, eğitimci, akademisyen, tasarımcı gibi

farklı meslek dallarından kurucuları bir araya getiriyor.

Dernek; yapacağı faaliyetlerle sosyal toplulaşmanın da getireceği

dayanışmayı bilince dönüştürmeyi, sosyal sorumluluk

projelerinin çoğaltılmasını ve yeni medya sahasını

geliştirmeyi amaçlıyor. Dernek, yeni gelişen ve yapılandırılan

sosyal medya alanındaki hak ve özgürlüklerle ilgili

anayasal kazanımlar sağlamak üzere raporlar hazırlayıp

kamuoyuna sunacak.

USMED Genel Sekreteri Salih Çaktı, Türkiye özelinden baş-

Sarı-kırmızılı kulüp, anlaşma çerçevesinde arama motoru

ve internet servis hizmetlerini, ''GSYandex'' markasıyla taraftarlarının

hizmetine sunacak.

Galatasaray, Türkiye'ye bir çok ilki getiren Yandex ile dünyada

benzeri olmayan bir anlaşmaya imza atarak bugünden

itibaren taraftarlarına özel geliştirilmiş bir arama motoru

ve internet portalı sunmaya başlıyor.

layarak tüm dünyada sosyal medya kazanımlarının artmasını,

sosyal medya çalışanlarının teknik yönden desteklenmesi

ve gelişiminin sağlanmasını, hizmet kalitesinin

yükseltilmesini, sosyal medyanın diğer iş kollarıyla entegrasyonun

başarılı bir şekilde planlanmasını hedeflediklerini

kaydetti. Bu kapsamda ilk olarak, Azerbaycan, Mısır,

İtalya, Kanada, Almanya, rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde

temsilciler belirleyecek.

Usmed şimdiden, İspanyolca, Arapça, İngilizce ve Türkçe

olmak üzere dört ayrı dilde yayın yapmaya başladı bile!

USMED hakkında daha fazla detaylı bilgiyi www.usmed.

org.tr adresinden edinilebilir.

ABD’den Çin’e şok yasak

veteknoloji.com ‘un haberine göre; Çin’in en büyük Telekom

şirketleri Huawei ve ZTE’nin bazı cihazlara kodlar

yükleyip ABD’ye ilişkin gizli bilgilerin Çin’e gönderilmesini

sağlamakla suçlanıyordu. Bu nedenle, ABD temsilciler

meclisi istihbarat komitesi, bu iki şirketin güvenlik tehdidi

yarattığına karar vererek, şirketlerin ABD’de birleşme ve

Galatasaray Yandex

ile masaya oturdu

Yalçındağ, ''Galatasaray ile ilgili en güncel haberlere, trafik

ve hava durumuyla ilgili anlık bilgilere tek bir sayfadan

ulaşabilecekler.

Aynı zamanda 'galatasaray.org' sitesinde Yandex arama

hizmeti taraftarlara sunulacak. Çok yakında Galatasaray

taraftarlarına 'galatasaray.net' uzantılı e-posta hizmeti de

vermeye başlayacağız'' ifadelerini kullandı.

satın alımlara katılımını yasakladı.

Satışlarının yüzde 4’ünü ABD’de yapan Huawei, dünyanın

en büyük 2. telekom ekipman üreticisi. ZTE ise sıralamada

beşinci. Huawei’nin geçen sene ABD’den elde ettiği gelir

1.3 milyar dolardı.


Google'ın yeni tableti

Nexus 7 piyasada

Asus tarafından üretilen tablet, Android’in 4,1 sürümüne

verilen kod ismi ile Jelly Bean Android sürümüne sahip.1200

x 800 ekran çözünürlüğü, NVDIA 4 çekirdekli

işlemci ' ye sahip. Tablet sadece 340 gram ağırlığında. 10

saate kadar batarya kullanım ve 8 saat hd video izlemeye

imkân veren batarya ya sahip. İki ses çıkış birime sahip.

Samsung’tan Ultra İnce Masaüstü

Samsung All-in-one PC 7 Serisi 23,6” full HD LED ekran

1920 X 1080 çözünürlük, 250 nit parlaklık, 16.7 milyon

renk ve 5ms tepkime süresine sahip olmanın yanısıra, dokunmatik

özellikleri ile de masaüstü PC’lerin alışılagelmiş

monitörlerinden çok daha kullanışlı özellikler sunuyor. 90°

yana yatabilen ekran ve 160° açılı izleme özelliği de kullanıcıların

evlerinde nerede otururlarsa otursunlar hiçbir

ayrıntıyı kaçırmamalarını garanti ediyor. Samsung’un Hızlı

Başlatma “Anında Çalışır Duruma Getirme” özelliği kullanıcıların

açma/kapama düğmesine bastıktan sonra birkaç

saniye içinde bilgisayarda çalışmaya başlamasını mümkün

kılıyor. Yenilikçi karma uyku modu, uyku modunun hızlı

başlatma özelliği ile hazırda beklet modunun dengeli

özelliğini biraraya getiriyor, bu sayede kullanıcılar bilgisayarlarının

yeniden çalışması için 30-60 saniye beklemek

Samsung’un oyun

bilgisayarları : ‘Series 7’

Samsung Series 7 Origin, Alienware ve Asus gibi markaların

laptoplarına meydan okuyor. Dört çekirdekli Core i7-

3610QM işlemci, 16 GB rAM, NVIDIA GeForce GTX 675M

grafikler, 750 GB hard disk ve 1920x1080 piksel çözünürlüğe

sahip 17 inç ekran. 3 GHz işlemci, Intel HM77 çip

setiyle çalışıyor ve Windows 7 Home Premium (64 bit)

ile geliyor. Dıştan bakıldığında siyah, büyük ve parlak bir

kutu olarak tanımlayacağınız laptop özellikleri ve performansıyla

özellikleri oyun severler için güzel bir seçenek.

Tüm özellikleri tam olmasına rağmen, arka kameraya sahip

değil. Google bunun nedeni daha makul bir fiyata satmak

için koymadıklarını belirtti.

Nexus 7′de sadece micro USB ve 3.5 mm kulaklık çıkışı

bulunmaktadır. Yeni iPad'a kıyasla 1 mm daha kalın.

zorunda kalmıyor.All-inone

PC 7 Serisi masaüstü

bilgisayar performansını

en yeni nesil Intel Core

i7/i5/i3 işlemci ile sunuyor.

Bu da en dikkat

gerektiren uygulamaları

kullanırken dahi, internette

daha hızlı gezme

imkanı sunuyor. Yeni seri

ayrıca daha az enerji tüketiyor

ve mobil CPU’lara oranla %15 daha fazla performans

sunuyor.

Klavyesindeki ışıklı yapı oyun bilgisayarlarında alışık olduğumuz

bir durum ve karanlıkta klavyeyi seçebilmenizi

kolaylaştırıyor.17.3 inç ekranın görüntü olarak muhteşem

bir deneyim sunmasının yanında çok iyi bir de ses sistemine

sahip. Ön kısımda 2.0 mega piksel web kamerası var ve

2 USB 3.0, 2 USB 2.0, SD, HDMI girişleri, Wi-Fi, Bluetooth

4.0, Bluray ve ekran kartı girişi yer alıyor. Bataryası ise 2

saat 33 dakika kullanım sunuyor.

SAYI 4

49


GENÇLİK AJANDASI BÜNYAMİN UZUNcAN

Edi, Büdü, Minik Kuş ve Diğerleri

Ziyaretimize Geliyor

Çocukluklarını 80’li ve 90’lı yıllarda yaşayanlar onları

iyi tanır. Diğer bir deyişle o sokağın sakinlerini; Edi’yi,

Büdü’yü, Kırpık’ı, Minik Kuş’u... Susam Sokağı’ndan bahsediyorum;

Susam Sokağı’nın efsane sakinlerinden... Hayal

de olsa bir zamanların en yaşanası sokağından yani. Sizlere

daha fazla nostalji yaşatmadan sadede gelelim, müjdeyi

verelim: Susam Sokağı Live gösteri ekibi 28 Kasım-2 Aralık

tarihleri arasında İstanbul’da olacak. Maslak TİM Show

‘THE 2ND LAw’ OF

MODERN ROcKERS!*

İngiliz rock grubu Muse, altıncı albümleri

‘The 2nd Law’ın dinleyicileriyle buluşacağı

günü bekliyor. Dominic Howard,

Matthew Bellamy ve Chris Wolstenholme

üçlüsünden oluşan grup, yeni albümün piyasaya sürüm tarihi 17

Eylül 2012 olarak belirlenmiş olmasına rağmen çalışmada yer alan

bir şarkıyı Youtube üzerinden yayınladı. ‘Modern rock’ kavramının

temsilcisi olarak gösterilen Muse’un yayınladığı bu şarkının ismi:

Madness. Güney Londra’da 90’lı yılların sonlarında ortaya çıkmış

bir müzik türü olan ‘Dupstepin’ tarzının izleri görünen parça, albüm

hakkında da ip uçları vermekte. Elektronik bir dans müziği

türü olan ‘Dupstepin’e rihanna ve Britney Spears tarafından da

albümlerinde yer verilmişti. *Modern rockçıların İkinci Kuralı

50 SAYI 4

2 KiTAP

O’NUNLA GELDİ

İNSANLIĞIN BAHARI

Ahmed Abd Al waliyy Vincenzo

TİMAŞ YAYINLARI

Hazreti Peygamberi ve yaşadığı dönemi

anlatan onca kitap vardır. Onunla gelen

bahar bir olsa da, bu baharı Güneş başka,

bulutlar başka, ağaçlar başka türlü

anlatacaktır. Yesrib’de Bahar da anlatım

konusunda diğer kitaplardan birazcık farklı. Müslüman Yazar

Vincenzo’nun Türkçe’ye çevrilen kitabı okuyucuya sahabelerden

Zeyd bin Sabit’in ağzından Hazreti Muhammed’i anlatıyor. Yazarın,

‘Batı romanının akıcılığı ve Doğu bilgeliğinin içeriğine haiz’

olarak değerlendirdiği kitap, sekiz yaşındaki Zeyd’in rehberliğinde

İslam’ın ilk yıllarını okuyucuyla buluşturuyor.

2 ALBÜM

Center’da 10 gösteri

yapması beklenen

Susam Sokağı yıllar

sonra yeniden sevenleriyle

buluşmuş

olacak.

LİZBON’A GECE TRENİ

Palcal Mercier

KIRMIZI KEDİ YAYINLARI

Bir insan, küçücük bir kıvılcımla

sahip olduğu herşeyden vazgeçip

bir başka şehre, bir başka insanın

hayatının izini sürmeye gidebilir

mi? Antik diller öğretmeni Raimund

Gregorius’un yaptığı tam

da bu. Duyduğu Portekizce bir kelimenin büyüsüne kapılıp

Lizbon’a uzanan yolculuğunun sonunda Gregorius’u, hakkında

hiçbir şey bilmediği Portekizli bir doktor-yazar olan

Amadeu Prado’nun ilginç yaşam öyküsü karşılar. Prado’nun

hayatında kendini arayan Gregorius, Lizbon’dan sonra da

kendi içine doğru bir yolculuğa çıkacaktır.

MÜZİğİN ‘YALIN’ HALİ

Pop müziğin ülkemizdeki geçmişine bakıldığında,

saman alevi gibi parlayıp sonrasında

zamana yenik düşmüş birçok isimle

karşılaşılır. Buna rağmen bazıları vardır ki,

yaptığı müzik yıllar geçse de hala dillerdedir.

İşte bu kiselerden birisi de Hüseyin

Yalın; ya da sadece Yalın. 2004 yılında ‘Zalim’ şarkısıyla çıkış yakalayan

ünlü şarkıçı aradan sekiz yıl geçmesine rağmen, birbirinden güzel

eserleriyle adından çokça söz ettiriyor. Bugüne değin çıkardığı ‘Ellerine

Sağlık’, ‘Bir Bakmışsın’, ‘Her Şey Sensin’, ‘Ben Bugün’ ve ‘Anlat Güzel

Mi Oralar’ albümlerinden sonra yeni çıkacak albümü merak konusu

olmuştu. ‘Sen En Güzelsin’ ismiyle piyasa sunulan çalışma Yalın dinleyicilerini

yine hayal kırıklığına uğratmadı. Kasma, Sen En Güzelsin,

Merdiven ve Aşk Şimdi gibi birbirinden güzel on bir parça yer alıyor.


Renklerin Kumaştaki

Dansı: Batik Sanatı

Çerçeveletip duvarınıza

asmak yerine bir

sanat eserini üzerinizde

taşımaya ne

dersiniz? Eğer cevabınız

‘Evet!’ ise Batik

Sanatı ile tanışma

vaktiniz çoktan gelmiş

demektir. Bir kumaş

boyama sanatı

olan Batik, kökeni

yüzyıllar öncesine

dayanan bir tekniktir. Bugünkü Endonezya topraklarına

1500’lü yıllarda yapılan seyehatlerle

keşfedilen bu yöntem, 1800’lü yıllarda Avrupa’da

el sanatları alanına girmiştir. Batik Sanatı’nda

resmedilen motiflerde doğanın güzelliklerinden

esinlenilmiştir. Özellikle cennet kuşları, rengarenk

çiçekler ve kelebekler kumaşları süsleyen,

insanları büyüleyen tasvirler olagelmiştir. Günümüzde

ise motiflerin zenginliği dikkat çekmektedir.

Koşuşturan atlar, filler ve zürafalar kumaşlara

resmedilmekte, adeta kumaşlarda hayat bulmaktadırlar.

Ülkemizde çok da yaygın olmayan bu

sanatı kendi imkanlarınızla ya da nadir olan

kurslardan birine giderek öğrenebilirsiniz. İ.B.B.

Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları-İSMEK bünyesinde

yer alan Batik Sanatı kursunun ayrıntılı

bilgisine"www.ismek.ibb.gov.tr/ism/branslar.

asp?BransCode=14" linkinden ulaşabilirsiniz.

Hat Sanatı: Be’nin

Noktasında İlmi Görmek

Pablo Picasso’nun hat sanatına olan ilgisi bilinir, konuşulur;

hatta, bir zaman Cezayirli bir hattattan dersler

aldığı da rivayet edilir. rivayet edilen bir diğer

şey de İspanyol ressamın bu sanat hakkında söyledikleridir:

“Batı’nın yüzyıllar boyunca üzerinde durup

peşinden koştuğu soyut ifadeyi hattalar asırlar önce

bularak çağın üstüne çıkmış ve en güzel örneklerini

vermişlerdir.” Sakıp Sabancı Müzesi, ‘Kitap Sanatları

ve Hat Koleksiyonu’ sergisiyle ziyaretçilerine tam

da asırlar öncesinde çizilmiş Doğu Medeniyeti’nin bu

muhteşem şaheselerini görme olanağı sunuyor. Ondördüncü

yüzyıl sonlarından yirminci yüzyıla kadar

ünlü hattatların yazdığı Kuran-ı Kerim nüshaları, dua

kitapları, hilyeler; padişah tuğralı fermanlar görülebilecek

eserler arasında yer alıyor. Bunların yanında

hattatların gereçleri de bu sanatın inceliklerine dair

ipuçları veriyor. Pazartesi günleri kapalı olan müze,

diğer günlerde ziyaretçilerini bekliyor. Yazının kutsiyetindeki

sırra ulaşıp, Be’nin noktasındaki ilmi görebilmek

ise okumakla başlıyor.

Vizyon tarihi:

19 Ekim 2012

Yönetmen:

Osman Sınav

Oyuncular:

Kenan İmirzalıoğlu,

Tuğçe Kazaz,

Uslan Çakır,

Altan Erkekli

Süre: ??????

Vizyon tarihi:

24 Ağustos 2012

Yönetmen:

Yimou Zhang

Oyuncular:

Christian Bale,

Paul Schneider

Tong Dawei

Ni Ni

Xinyi Zhang

Shigeo Kobayashi

Süre: 146 dk

İNSAN,

HİKAYESİYLE

YAŞAR

2 FiLM

Uzunca bir hayalin neticesi olan

Uzun Hikaye 19 Ekim’de vizyona

giriyor. Yapımcı ve yönetmen Osman

Sınav’ın yıllardır filme uyarlamak

istediği Mustafa Kutlu’nun

Uzun Hikaye kitabı ete kemiğe

bürünüyor. Senarist Yiğit Gökalp

imzasıyla, Kenan İmirzalıoğlu ve

Tuğçe Kazaz’ın başrolde oynadığı

filmde Bulgaryalı Ali’nin hikayesi

anlatılıyor. 1940’lı yıllardan

1970’li yıllara uzanan hikayede

Ali’nin, sevdalısı Münire’yi kaçırması

ve sonrasında demiryolları

boyunca süren yolculukları konu

ediliyor. Hayata dair umudunu

kaybetmeyen ve erdemlerinden

vazgeçmeyen Ali’nin yaşadığı

çetrefilli zamanlar ise yürek burkuyor.

Bazen hüzün, bazen neşe;

ama daima bir tutkunun var olduğu

Uzun Hikaye, hem okunmaya

hem de seyredilmeye değer

bir eser olarak dikkat çekiyor.

SAVAŞIN ÇİÇEKLERİ

Çinli Yimou Zhang’ın yönetmenliğini

yaptığı Savaşın Çiçekleri,

Japonların 1937’de Çin’de yaptıkları

ve 300 binlere varan insanın

ölümüyle sonuçlanan Nanking

katliamını anlatıyor. Batman filminden

tanıdığımız ünlü oyuncu

Christian Bale’nin başrolde yer

aldığı film savaşın çirkin ve acımasız

yüzünü bir kez daha gözler

önüne seriyor. Normal savaş

filmlerinden oldukça farklı bir

çizgide bulunan filmin psiko-sosyolojik

yönleri de ön planda. Irksal

düşmanlığın hangi boyutlara

varabileceğinin de bir göstergesi

olan Savaşın Çiçekleri’yle aynı

konuyu paylaşan Nanking filmi

de 2007’de vizyona girmişti.

SAYI 4

51

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!