DEN YA - Today's Zaman

medya.todayszaman.com

DEN YA - Today's Zaman

Life in Vera

Rezidans

Apart

Daire

AVM

74 L


z/ /40Ay


“İstanbul’un taşı toprağı altın. Peki, tam olarak neresi” diyorsanız,

keşfetmek için internet sitemize bir göz atın.

(212) 607 1 607 / www.lifeinvera.com.tr

Namık Kemal Mah. Adile Naşit Bulvarı No: 37/3 Esenyurt, İstanbul


www.cihandergi.com

12

ÝÇÝN DE KÝ LER

38

ABD’de seçim heyecanı

Amerikalı seçmenler televizyonlarda

reklam göremezken,

Romney ve Obama’yı internet

üzerinde yürütülen kampanyalarla

seçecek.

14

32

Okur mu, yazar mı

Wall Street Journal

Gazetesinin Okur Sayfası editörü

Timothy Lemmer, okurun

yazardan daha önemli

olduğunu söylüyor.

20

Ahmet Turan Alkan: Medyanın ’kanaat

imparatorluğu’ zayıfladı

Kendine özgü yazı üslubu ve yoğun gündemin

sert konularına farklı yaklaşımı

ile dikkat çeken medyanın usta kalemlerinden

Ahmet Turan Alkan’a göre Türk

medyasının en büyük problemi, hakikat

duygusunun zayıflığı.

Haksever: 28 Şubat kararlarını

görünce el insaf dedim

Usta televizyon habercisi Oğuz

Haksever, Cihan Medya Haber

Dergisi’ne 28 Şubat döneminde

ATV Haber Merkezi’nde

yaşananları anlattı.

Ödüllü fotoğraflar Cihan

aracılığıyla artık yakınınızda

CİHAN, arşivindeki 3 milyon

adet fotoğrafı kurumsal internet

sitesinden satışa sundu.

26

Denge kurma misyonum yok

Hakan Çelik, Doğan Medya ile

Star Medya Grubu arasında

denge kuracak bir misyonunun

da olmadığını söyledi.

68

Öztarhan: Anchormanlerle

kıran kırana rekabetteyim

Nazlı Öztarhan, Star Haber’i

tek cümle ile “televizyonların

yükselen yıldızı” sözleriyle

niteliyor.

18 Terör uydusu medya zorda

46 Darbenin aktörleri komisyonda

72 İnternet medyasıyla kavga

86 İngilizce

56

Ilıcak: Demirel’e Zincirbozan’dayken

avokado gönderiyordum

‘12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci’ adlı

kitabıyla okurlarının karşısına bir kez

daha çıkan Nazlı Ilıcak, darbe hazırlıklarını,

hapishane günlerini ve

Demirel’le yaptığı yazışmaları Cihan

Medya Haber’e anlattı.


CÝHAN HABER AJANSI VE

REKLAMCILIK A.Þ. ADINA

SAHÝBÝ: ABDÜLHAMÝT BÝLÝCÝ

YAYIN EDÝTÖRÜ: FAHRİ SÖKE

YAYIN KURULU: HAKAN İNCE,

BEYTULLAH DEMİR, GÜRAY DEMİR,

CEBRAİL ÇİLESİZ, YAKUP ŞALVARCI,

CEMALETTİN ÇANDIR, HAMDİ ÖZEN,

H.İBRAHİM EKİZ, ERDAL İNCE,

YÜKSEL DURGUT, RAMAZAN SOLAK,

AKİF ELBİSTAN, İLYAS GÜNEY

GÖRSEL YÖNETMEN: FEVZÝ YAZICI

SAYFA TASARIM: SEMİH GÖRTÜRK

SORUMLU MÜDÜR: ERDAL ÝNCE

KAPAK TASARIM: ADNAN SARIKABAK

KAPAK FOTOĞRAFI: İSA ŞİMŞEK

FOTOÐRAFLAR: SELAHATTÝN SEVÝ,

ALÝ ÜNAL, TUR GUT EN GÝN,

KÜRÞAT BAYHAN, İSA ŞİMŞEK,

MUSTAFA KÝRAZLI, BAHAR MANDAN,

ONUR ÇOBAN

TASHÝH: NAİL TAN

ÝNGÝLÝZCE ÇEVÝRÝ: UFUK ÖZSOY

REK LAM GRUP BAŞKANI:

MUZAFFER KILIÇARSLAN

PAZARLAMA DİREKTÖRÜ:

YA YILDIRIM

REKLAM SATIŞ YÖNETÝCÝLERİ:

FATMA BETÜL FINDIKOĞLU

DERYA KIRBAŞ - MUSA USTALAR

SEDA ŞENER - ORHAN BEYAZIT

ÜMRAN ÇELİK- FATMA SARE AKGÜN

REKLAM REZERVASYON:

Tel: 0212 454 88 09

BASKI:

BİLTUR BASIM YAYIN VE HİZMET A.Ş.

Tel: 0216 444 44 03

YÖNETÝM YERÝ:

Fevzi Çakmak Mah. A. Taner Kışlalı

Cad. No: 6 34194 Yenibosna/Ýstanbul

Tel: 0212 454 88 88 (Pbx)

Faks: 0212 639 49 76-77

www.cihan.com.tr

www.cihandergi.com

2012/11-12 YIL: 7 SA YI: 49

KASIM - ARALIK

ISSN: 1304-4575

Yayýnlanan yazý ve fotoðraflarýn bütün

haklarý CÝHAN HABER AJANSI’na aittir. Kaynak

gösterilmeden alýntý yapýlamaz. Ýlanlarýn

sorumluluðu sahiplerine aittir.

EDİ TÖR

FAHRİ SÖKE

f.soke@cihan.com.tr

Medya tekeli zayıfladı mı

Türk medyasının en büyük problemi nedir

Zaman Gazetesi ve Aksiyon Dergisi yazarı

Ahmet Turan Alkan’a göre Türk medyasının

en büyük problemi, hakikat duygusunun

zayıflığı. Medya tekelinin zayıfladığını

belirten Ahmet Turan Alkan, ‘kanaat

imparatorluğu’nun eskisi kadar güçlü

olmadığını, okuyucuların kanaat edinirken

farklı tercihlerde bulunduğu söyledi.

Futboldan siyasete, mimariden dijital medyaya,

Darbe Komisyonu’na ifade veren gazetecilerden

Sivas-Madımak olaylarına kadar

pek çok meseleyi kendine has ironik ve

muzip üslubuyla Cihan Medya Haber dergisine

anlatan Ahmet Turan Alkan röportajını

ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyorum.

Televizyon haberciliğinin deneyimli isimlerinden

biri olan Oğuz Haksever, haftanın

5 günü NTV ekranlarında günün gündemini

enine boyuna irdeliyor. Sınırlı sayıda muhabir

kadrosu bulunan televizyon kanallarının

haber bültenleri hazırlamakta zorlandığını

belirten Oğuz Haksever televizyon kanallarının

en önemli probleminin muhabir azlığı

olduğuna dikkat çekiyor. Habercilik noktasında

gazetelerin hâlâ televizyonların önünde

olduğuna dikkat çeken usta gazeteci, gazetelerin

sadece anlık gelişmelerde televizyon kanallarının

geri kaldığına işaret ediyor.

“Okurlarımız bizim müşterilerimiz. Onlara

en güzel gazeteyi hazırlamak bizim en

önemli vazifemiz.” Bu sözler ABD’nin önde

gelen medya organı Wall Street Journal

(WSJ) Gazetesi’nin Okur Sayfası Editörü Timothy

Lemmer’e ait. Lemmer, her gün yüzlerce

mektup arasından yayımlanmaya değer

yazıları okur sayfasına taşıyor. Amerikan

gazetelerinin pek çoğunda arz-ı endam eden

okur sayfaları, okuyuculara kendi görüşlerini

dile getirme imkânı sunuyor. Yaklaşık 29

yıldır bu görevi yapan Lemmer, izlenimlerini

Cihan Medya Haber dergisine aktardı.

Türkiye’nin karanlık yıllarını “İçerisinde

nefret söylemi, haksızlık ve adaletsizliğin,

siyasi ihtirasın olduğu bir zaman dilimiydi

12 Eylül 1980 darbe dönemi.” diye tanımlıyor

Nazlı Ilıcak. O dönemde merkez sağdaki

gelişmelere çok yakından şahit olan Nazlı

Ilıcak, Parti parti kurma çabaları, Süleyman

Demirel’in tepkisi, Celal Bayar’ın durumu

gibi birçok konuyu yakından izleme fırsatı

buldu. ‘12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci’ adlı

kitabıyla okurlarının karşısına bir kez daha

çıkan Ilıcak, darbe hazırlıklarını, hapishane

günlerini, Demirel ile Zincirbozan’dayken

yaptığı yazışmaları, yanlış zihniyet yüzünden

askerî vesayeti doğru sayan sistemi ve

daha birçok gözlemlerini Cihan Medya Haber

dergisiyle paylaştı.

Hakan Çelik, meslekî kariyerine radyoculukla

başladıktan sonra gazete ve televizyonculukta

yükselen bir grafik çizdi. Bugün

farklı tarzıyla okuyucularını ve izleyicilerini

kendisine bağlayan Çelik, özellikle son günlerde

başarılı televizyon programı ile konuşuluyor.

O kadar ki geçtiğimiz günlerde Başbakan

Recep Tayyip Erdoğan, üst üste iki

defa Çelik’in Kanal 24’te hazırlayıp sunduğu

programa telefonla bağlandı. Doğan Medya

Grubu bünyesindeki Posta Gazetesi’nin Ankara

Temsilciliği ile Star Medya Grubu bünyesinde

bulunan Kanal 24 Televizyonu’nda

Haftasonu Moderatörü adlı programı sunan

Çelik’in bu iki grup arasında dengeyi nasıl

kurduğu en çok merak edilen konulardan

birisi. Usta gazeteci Hakan Çelik, gazeteciliğe

nasıl başladığından Türkiye’deki basının

sorunlarına, siyasi gündemden özel yaşamına

kadar birçok konuyu Cihan Medya Haber

dergisine içtenlikle anlattı.

Yeni döneme “genç ekibi, ilkeleri, hızı,

teknolojisiyle ezber bozacak” sloganı ile giren

Star Haber, başarılı ‘anchorwomen’ Nazlı

Öztarhan’ın koordinatörlüğünde Türkiye’nin

en çok izlenen haber bültenlerinden biri haline

geldi. Bir yıl önce Doğuş Grubu bünyesine

katılan Star TV’de hafta içi her gün

18.30’da izleyici ile buluşan Nazlı Öztarhan,

‘eski Star’daki tecrübelerini ‘yeni Star’da pekiştirdi.

Genç haber ekibi ile ünlü anchormanlerle

kıyasıya rekabet içinde olan Star

Haber Koordinatörü ve sunucusu Nazlı Öztarhan,

Star Haber’i anlattı.

İyi okumalar dileğiyle...


RENKLERiN DiLi

6 KASIM-ARALIK 2012

Kalpler yumuşadı

Mekke’de hac görevini tamamlayan milyonlarca

Müslüman, Medine’de Peygamberimiz (sas)’in kabrinin

bulunduğu Mescid-i Nebevi’yi ziyaret ediyor.

ALİ ÜNAL / MEDİNE1

Muhteşem kutlama

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sebebiyle

İstanbul Boğazı’nda yapılan ışık ve havai

fişek gösterisini İstanbullular ilgiyle izledi.

İSA ŞİMŞEK / İSTANBUL

2


KASIM-ARALIK 2012Serana 7 Williams şampiyon

3

Uluslararası Kadınlar Tenis Turnuvası’nda

Serena Williams , Maria Sharapova’yı

yenerek şampiyon oldu.

M.BURAK BÜRKÜK / İSTANBUL

Çankaya’da ilklerin resepsiyonu

4

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Köşk’te

verdiği 29 Ekim resepsiyonuna Başbakan ve

komutanlar ilk kez eşli geldi.

EMRULLAH BAYRAK / ANKARA


8 KASIM-ARALIK 2012

Sanal oyunlar gerçek

zamanı tüketiyor

Bilinçsizce oynanan

bilgisayar

oyunları, epilepsi

nöbetlerinden

geçici körlüğe,

hiperaktif davranışlardan

antisoysal

kişilik

bozukluklarına

birçok hastalığa

sebep oluyor.

ENDER BALYER

ünümüzde bilgisayar kullanımının

G

ilkokul öncesine kadar inmesi ve

gerekli pedagojik ve psikolojik destekten

yoksun çocukların bilinçsizce bilgisayar

mecrasına adım atması, birçok sosyal

problemi beraberinde getiriyor. Bilgisayar

ve internet oyunları dünyasına yelken açan

çocuklar, bu sanal dünyanın içinde kaybolmalarının

yanında, yüksek dozlu manyetik

etkiye maruz kalmalarıyla birlikte ömür tüketici

bir tünele savrulabiliyorlar.

İnanılmaz bir hızla ilerleyen bilişim dünyasından

çocuklarımızı mahrum etmemek boynumuzun

borcu, bunun yanında çocuklarımızın

oyunlar vasıtasıyla sanal dünya ile kurdukları

ilişkiyi bilinçli bir platforma taşımak hepimizin

birincil görevlerinden.

Hayattan kopuk, tüm gün hatta tüm

geçe bilgisayarın başından kalkmadan

ürettikleri karakterleri yöneten çocuklarımız,

toplumdan ve reel hayattan kopuk bireylere

dönüşmeye başladılar bile. Buna

ilave olarak çığ gibi büyüyen psikoloji faturaları

artık günümüz modern ülke yöneticilerine

şapkalarını önlerine koyarak düşünme

ve tedbir alma zorunluluğu getirmiştir.

Bilinçsizce oynanan bilgisayar oyunları

epilepsi nöbetlerinden geçici körlüğe, hiperaktif

davranışlardan anti-soysal kişilik bozukluklarına

kadar sayılamayacak sorunu

kapı eşiklerimize kadar taşımıştır.

TÜRKİYE’DE MESELENİN CİDDİYETİ KAVRANMIŞ DEĞİL

Çoğu internet oyununun içeriğinde şiddet ve

cinsellik barındırması bilinçli düşünüp dikkatli

hareket etmemizi elzem kılıyor. İnternet

oyunlarının yasal zorunluluk gereği uya-


ıcı ve koruyucu yazı içermelerine rağmen,

bu uyarıların duyarsız ebeleyenlerin

dikkatsizliği neticesinde kayda değer

bir yararı da olmuyor. Piyasaya arz edilen

yasak ürünler kısa bir zaman diliminde

tükenirken Türkiye’de bilişim alanındaki

yasal boşluklar da bu oyunların sağlıklı

denetemini imkânsız kılıyor.

OYUN KARAKTERLERİNİN OLUMSUZ ETKİLERİ

Karakterlerin öldürüldüğü ya da zarar gördüğü

bilgisayar oyunları saldırgan düşüncelerde,

duygularda ve davranışlarda artışa

neden oluyor. Bu realiteden yola çıkan bilim

adamları erkek çocukların kız çocuklarına

ve yetişkinlere oranla saldırgan davranışlara

daha eğilimli olduğunu saptamışlar.

Özellikle internet oyunlarındaki “şiddet”

faktörü çocuklarda “kaygıları tetikleyerek”

onların daha saldırgan davranışlar

geliştirmesine zemin hazırlıyor. Bilgisayar

oyunlarındaki bu şiddet, gelişim yaşındaki

çocukların yardımseverlik gibi erdemleri

edinme yetilerine zarar veriyor. Uzun süre

hareketsiz kalmanın neticesinde obezite

riski artarken, yetişkinlerde akademik başarıda

azalma gözleniyor.

İNTERNET BAĞIMLILIĞI SOSYAL İNSANI YOK EDİYOR

“İnternet bağımlılığı” literatüre yeni giren

bir hastalık, ancak bu hastalık sadece

internet oyunlarına odaklanmış çocukları

değil, toplumun yapı taşı olan aileleri

parçalamaya başlamıştır. Bu bağımlılığın

pençesine düşen ailelerde görünen

boşanmalar ve nihai noktada dağılan yuvalar

tehlikenin farkına varamamış bizler

için önemli bir ölçüt olsa gerek. Geç kalınması

daha ciddi bir bağımlılık sendromu

oluşturabilecek bu hastalıktan kurtulmak

için belirtilerini gördüğümüzde psikolojik

danışma merkezlerinin kapılarını

çalmamızın vakti gelmiş demektir. Okullarımızın

bu konuda rehberlik sistemlerini

geliştirmeleri, toplumsal mücadelede

esneklik kazanmamıza yol açacaktır.

16 Aralık 1997’de gösterime giren bir

Japon çizgi filmi “Pocket Monster” deyim

yerindeyse Japonya’da bugüne kadar nadir

görülen bir paniği tetikledi. Çizgi film gösterime

girdikten yalnızca 20 dakika sonra

ise binlerce evde aynı anda büyük bir şaşkınlık

ve heyecan yaşanmaya başladı. Bilgisayar

virüslerine karşı savaş yürüten ‘‘Pocket

Monster’’ (Cep Canavarı), kırmızı şimşek

ışıklı bombalarıyla düşmana meydan

okurken, çocukların bir kısmı kusmaya

başladı, kimi bilinçsiz bir şekilde yere yığıldı,

diğerlerinin ağzından kan geldi.

KASIM-ARALIK 2012 9

Uzmanların yaptığı açıklamaya göre özel kuruluş tarafından yapılan deneylerde,

‘‘ışığa duyarlı epilepsi’’ye neden olan bu

bilgisayar oyunları oynayan ço-

çizgi filmden, o gece 11 bin 870 çocuk etkilendi.

cukların, teoriyi pratiğe dönüştürmekte

Mide bulantısı, görme bozukluğu, çok daha başarılı oldukları, bazı soruncukların,

baş ağrısı ve nefes darlığından şikâyet eden larda da diğer yaşıtlarından daha zeki

çocukların 685’i hastanede tedavi edilirken, oldukları saptanmıştır.

208’i ancak birkaç gün hastanede yattıktan Sosyal etkinliklerde ise oyunların

sonra taburcu olabildi.

bir sohbet konusu olduğu ve arka-

Bilgisayar oyunları zekâ da geliştiriyor

daş bulmakta bir araç olarak kullanıl-

ama…

dığı, bu sayede sosyal bir çevre edinidaş

Bilgisayar oyunlarının çocukların zihinsel

lebildiği belirlenmiştir. Ancak oyun-

gelişimine katkısını ortaya çıkarmak için ların bazı sosyal çevrelere adapte ollebildiği

dünya çapında üne sahip birçok üniversite

makta kişiye zorluklar çıkardığı ve ki-

araştırmalar yapmış, aşırıya kaçılmadığı mi kişiliklerde ‘içedönüklük’ oluşturmakta

takdirde bilgisayar oyunlarının zekâ gelişiduğu

tespit edilmiştir.

minde “yararlı” olduğu keşfedilmiştir.

Norwich City College’dan Profesör

Jack Sanger’ın, 100 ilkokul çocuğu üzerinde

yaptığı deneylerde çarpıcı bulgulara ulaşıyor.

Bu çocuklara, gerek strateji, gerekse

macera türünde birçok oyunlar oynatılmış

ve daha sonra hareketlerindeki değişimler

gözlenmiştir. Sagner’ın, bu araştırma

ile bilgisayar oyunlarının çocuklar üzerindeki

etkisini ortaya çıkarmak istemiştir.

California Üniversitesi’nde Patricia

Greenfield’ın yaptığı deneyler ise bilgisayar

oyunlarının, çocuğun sembolik kodları

çözme yeteneğini ve analitik düşünmesini

geliştirdiğini ortaya koymuştur.

Washington Üniversitesi ve birçok

BİLGİSAYAR OYUNLARI ŞİDDETE YÖNELTİYOR

Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet

Dergisi’nin bir sayısında şiddeti ele almıştı.

Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Abdurrahman Akbaş, dergide yer alan

“Bilgisayar ve Şiddet” konulu yazısında,

oyunun çocuklar için bir ihtiyaç olduğunu,

ancak son yıllarda, “köşe kapmaca”,

“misket”, “topaç”, “sek sek” gibi oyunlar

yerine çocukların bilgisayar oyunlarını

tercih ettiğini yazmıştı. Bilgisayar

oyunlarının pek azının eğitici ve öğretici

olduğunu belirten Akbaş, şiddet ihtiva

eden oyunların üzerinde özellikle durulması

gerektiğini vurguladı.

Irkçılıkla mücadele eden Anti-


10 KASIM-ARALIK 2012

Defamation adlı derneğin son raporuna

göre, ırkçı gruplar gençleri kendi yanlarına

çekmek için bilgisayar oyunlarını kullanıyor.

“Etnik Temizlik”, “Siyahlara Ölüm”,

“Toplama Kampında Av” gibi isimleri bulunan

ırkçı oyunlarda, oyunun başkarakterinin

hedefi beyaz ırktan olmayanları öldürmek.

“Beyazların güç oyunları” olarak

adlandırılan bu tür oyunlar ırkçı grupların

internet sitelerinden satın alınabiliyor

ya da ücretsiz download ediliyor. Irkçılıkla

mücadele eden derneğin başkanı Abraham

Foxman, bu tür oyunların modern

teknolojiyi kullanarak gençlere ırkçılık düşüncesini

aşıladığı uyarısında bulunuyor.

OYUNLAR IRKÇILIK VE NEFRET AŞILIYOR

Buna verilecek en önemli ve en çarpıcı oyun

örneklerinden biri, kahramanının siyahları,

Yahudileri ve Latin Amerikalıları bulup öldürmek

için şehrin sokaklarında dolaşan bir

psikopat olması. Beyaz olmayan kurbanlar

öldürüldükçe, oyuncunun puanları artıyor.

Geçtiğimiz aylarda piyasaya sürülen oyun

birkaç binlik bir satış rakamına ulaştı. Alıcıların

yüzde 90’ının beyaz gençler olduğu belirtiliyor.

Sitelerinde bu tür oyunlara yer veren

gruplar, amaçlarının gençleri kendi yanlarına

çekmek olduğunu itiraf ediyor. Diğer bir

ırkçı oyun ise bir Neo-Nazi grubu tarafından

hazırlanan “Toplama Kampında Av”.

Bu oyun II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin

toplandığı Auschwitz’de geçiyor. Ürünün

piyasaya sürüldükten kısa bir süre sonra

12 bin kez download edilmesi üzerinde

önemle durulmasını gerekli kılıyor.

Avrupa’da bu tür sitelerin faaliyetleri

yeni çıkarılan birtakım yasalarla engellenmeye

çalışılıyor ancak ABD’de ırkçı

siteler üzerinde bir denetim bulunmuyor.

Bilgisayarları tehdit eden virüsler

artık, sadece e-mail ya da web siteleriyle

değil oyunlarla da bulaşıyor. Sega’nın

Dreamcast oyun konsolu için piyasaya

çıkarılan “Atelier Marie” adlı “roleplaying”

oyun CD’sinin çok tehlikeli bir

virüs yaydığı açıklandı. Oyun CD’sinin

içinde bir ekran koruyucu bulunduğu ve

bu ekran koruyucu, bilgisayara yüklendiğinde

sisteme “Kriz” virüsü bulaştırdığı

belirtildi. Oyunu ekim ayında piyasaya

dağıtan Japon şirketi Kool Kizz’e,

oyunla ilgili çok sayıda şikâyet geldi.

“NINTENDONITIS” HASTALIĞI

Bilgisayar oyunları ile televizyonlara bağlanarak

oynanan konsol oyunlarının, çocukların

vücut ve ruh sağlığını bozduğu belirlendi.

Doktorlar bu hastalığı “Nintendonitis”

olarak adlandırdılar. Çocuklar ve gençler

arasında hızla yayılan bilgisayar oyunları,

adı yeni konulan bir hastalığa yol açıyor.

Doktorlar ilk örnekleriyle karşılaştıkları bilgisayar

çağının bu yeni hastalığına ‘Nintendonitis’

adını verdiler. Amerika’da 11 yaşında

bir çocuk geçen yıl Noel hediyesi olarak

aldığı konsol setinde oyun oynayarak saatler

geçirdiği için elini kullanamaz duruma

geldi. Elinde ve omzundaki ağrılar nedeniyle

tedavi gören çocuğa ancak sınırlı saatlerde

yeni oyuncağıyla oynamasına izin

veriliyor. Amerika’da anne ve babalar, çocuklarının

bilgisayar ve konsol oyunları nedeniyle

bozulan sağlıkları konusunda uyarılıyor.

Çocuklara, evde ve okulda el bakım

egzersizleri yaptırılması isteniyor. Nintendo

firması, bu yeni hastalığa karşı bir ‘yardım

hattı’ kurdu. Buraya başvuranlara, bedava

koruyucu eldivenler dağıtılıyor. Amerika’da

ise okullarda bilgisayar derslerinden önce

ve sonra zorunlu el egzersizleri yapılıyor.

STRESE NEDEN OLUYOR

Çocukların vazgeçilmezleri arasına giren

bilgisayar oyunları, ruh sağlığı açısından

da ciddi tehlike yaratıyor. Oyunlarda aynı

sahnenin saatler boyunca tekrar tekrar yaşanmasının

çocuklarda strese neden olduğu

belirtiliyor. Hekimler, Nintendonitis’in

stres boyutunu engellemenin tek yolunun

ise bu oyunların sınırlı saatlerde oynanması

olduğunun altını çiziyor.

BİLGİSAYARLA GELEN HASTALIKLARA DİKKAT!

Bilgisayar, iş hayatında büyük kolaylıklar

sağlıyor kuşkusuz. Ancak göz yorgunluğu,

nefes alma meseleleri ve bilgisayar koltuğunda

oturmaktan kaynaklanan sırt ağrıları

gibi rahatsızlıklara yol açtığı ve bu yüzden

bilgisayarla çalışırken, dikkatli olunması

tumblr.com

gerektiği uzmanlar tarafından söyleniyor.

Anne–baba ve

öğretmenler

Neler yapabilir

Aileler çocuklarının oynadığı

bilgisayar oyunlarının içeriğini

ayırdığı zamanı denetleyerek bu

çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini

azaltabilirler.

Ebeveynlerin çocuklarına zaman

ayırması çocukları ile iletişimlerini

olumlu yönde geliştirecektir.

Anne babaların unutmaması gerekenler

Çocuklarınızın bilgisayar başında

geçirdiği zamanı sınırlandırmak,

tamamen yasaklamaktan daha

doğru bir yol olacaktır.

Çocuklarınızla beraber oynamak onlara

olan iletişimimizi güçlendirecektir.

Çocuğunuzun bilgisayar oyunları ile

geçirmesi gereken ideal süreyi, onun

hayatına başka hobiler ve ilgi alanları

katarak kontrol edebilirsiniz.

Bilgisayar oyunlarının özellikle yetişkinlerin

hayatında sosyal ilişki

sağlayan bir yönü de vardır.

Küçük yaş grubundaki çocukların

bilgisayar başında geçirdiği zamanı

sınırlandırmak fiziksel ve duygusal

gelişimlerini olumlu yönde etkileyecektir.

Bilgisayar oyunlarının hem zararlı

hem de yararlı yanları vardır. Şiddet

içerikli oyunlar saldırgan davranışlarda

artışa yol açmaktadır.

İlgi ve sevgiyi yaşamın merkezine

yerleştirmek

Yapılan araştırmalar; anne ve babalarından

yeterli ilgi göremeyen

çocukların, bilgisayar başında daha

çok zaman harcadığını ortaya

koyuyor. Çocuklarımızı koruyabilmenin

en etkili yolu ise, ebeveynlerin

“sevgi” ile onların meselelerine

daha fazla eğilme zorunluluğu.

Önemsenen ve sevgiye doyan çocukların,

bu oyunların zararından

minimum etkilendikleri bilimsel

olarak ispatlanmış bir gerçek. Çocuğu

kendisine sürekli emir verilmesi

gereken bir robot gibi algılamak

yerine samimi bir ilgiyle ve içten

bir sevgiyle onların sorunlarına

eğilmek gerekiyor.


12 KASIM-ARALIK 2012

Amerikalı seçmen “Televizyonda çok

fazla bir reklam göremezken, Romney

ve Obama’yı destekleyenlere yönelik

internet üzerinde yürütülen kampanyalar

geniş çapta sürdürülüyor.” diyor.

Beyaz Saray’ın yolu onlinedan geçiyor

Y

KYLE SCHMOYER \ WASHINGTON, D.C.

az kampanyası için vites yükselten Mitt Romney

ve Barack Obama seçmenlere hitap etmek

için Facebook ve Twitter’dan da yararlanmaya

başladı. Siyaset uzmanları, sosyal medya kampanyasının

doğrudan postalama yönteminin yerine geçeceği

görüşünde. Hatta bu kampanyalar radyo ve televizyonlardaki

pahalı reklamlara rakip bile olabilir.

Seçmenlerden biri bu durumla ilgili olarak

“Televizyonda çok fazla reklam göremezken,

Romney ve Obama’yı destekleyenlere yönelik

internet üzerinde yürütülen kampanyalar geniş

çapta sürdürülüyor.” diyor.

Adayların sosyal medya sitelerine bir göz atın.

Başkan Barack Obama, destekçileri ile Facebook üzerinden

iletişim kuruyor. Twitter paylaşımlarını sürekli

olarak güncelliyor ve hatta YouTube’da kendisine

özel ayrıntılı bir sayfası var.

Mitt Romney de aynı şekilde destekçileri ile

Twitter ve Facebook üzerinden iletişim kurmayı tercih

ediyor. Flicker üzerinden Romney’nin kampanya

seyahatlerini belgeleyen fotoğraflara ve etkinlik-


KASIM-ARALIK 2012

13

lere ulaşabilirsiniz.

Drexel Üniversitesi’nde çalışan

siyaset analizcisi Bill Rosenberg,

konuyla ilgili şu ifadeleri

kullandı: “Çoğu insan bu

durumun farkında değil, bu durum

hakkında hiç düşünmüyor

ancak bu sitelere girdiğiniz zaman

bir bakıma izleniyorsunuz.

Adınızı bilmiyor olabilirler, ancak

kullanılan IP adresinde liberal

bir siteye giren birisinin

olduğunu ve XYZ kişisinin veya

başka bir kişinin muhafazakâr

bir siteye giriş yaptığını biliyorlar.

Bu durum siyasi kampanyaları

saran yeni bir dalga.”

Rosenberg, bu durumun sadece

resmi kampanya siteleri ile

sınırlı kalmadığını da belirtiyor

ve ekliyor: “Daha muhafazakâr

yapıdaki sosyal medya sitelerini

ziyaret edenler Mitt Romney’yi

destekleyen ilanları görüyorlar.

Huffington post ya da daha liberal

nitelikteki sayfaları ziyaret ettiğinizde

ise karşınıza Michelle

Obama çıkıyor ve eşine oy vermenizi

istiyor.”

Seçmenlerin ulusal seviyede

harekete geçirilmesi için sosyal

medyanın gücünden yararlanılması

ilk olarak Barack

Obama’nın 2008 yılı kampanyasında

gerçekleşti. 2012 yılına gelindiğinde

ise sosyal medya kullanımının

hızlandığını ve artık

Cumhuriyetçi Parti’nin de oyuna

dâhil olduğunu görüyoruz.

Rosenberg ayrıca şu hususlara

dikkat çekiyor: “Bugün karşımızda

sosyal medya ile oldukça

fazla ilgilenen bir Cumhuriyetçi

Parti var. Sosyal medyanın

gücünü fark ettiler. Şu an sosyal

medyaya abartılı yaklaşıyoruz,

ancak benim tahminim bir sonraki

seçimlere dek şaşırtıcı seviyede

bir etkileşim sağlanacak.”

Romney ya da Obama’yı

‘beğen’meniz halinde, sizden

kendinizi online olarak ifade etmenizi

istiyorlar. 140 karakterle

mesaj yazarak, video yollayarak,

duvarınıza bir şeyler yazarak

– genellikle mesajınızın internette

yayılmasını sağlayarak kendinizi

ifade edebilirsiniz.


14 KASIM-ARALIK 2012

Bizim için

okur, yazardan

daha önemli

Dünyaca ünlü Wall

Street Journal

Gazetesi’nin Okur

Sayfası Editörü Timothy

Lemmer, her gün kendilerine

yüzlerce e-posta

geldiğini, bunları ince

eleyip sık dokuduktan

sonra gazeteye en iyi

şekilde yansıtmaya çalıştıklarını

söylüyor.

ORHAN AKKURT \ NEW YORK


kurlarımız bizim müşterilerimiz. Onlara

en güzel gazeteyi hazırlamak bizim

en önemli vazifemiz.” Bu sözler

O

ABD’nin önde gelen medya organı Wall Street

Journal (WSJ) Gazetesi’nin Okur Sayfası Editörü

Timothy Lemmer’e ait. Lemmer, her gün

yüzlerce mektup arasından yayımlanmaya değer

yazıları okur sayfasına taşıyor. Amerikan

gazetelerinin pek çoğunda arz-ı endam eden

okur sayfaları, okuyuculara kendi görüşlerini

dile getirme imkânı sunuyor. Yaklaşık 29 yıldır

bu görevi yapan Lemmer, izlenimlerini Cihan

Medya Haber dergisine aktardı.

WSJ’nin muhafazakâr bir çizgide olduğunu

kabul eden Lemmer, buna rağmen her kesimden

yüzlerce mektup aldıklarını söylüyor.

Demokrat veya Cumhuriyetçi görüşleri benimsemiş

pek çok okuyucudan mektup geldiğini

ifade eden okur sayfası editörü, bunlar

arasından iyi kaleme alınmış ve ilginç mektupları

yayımladıklarını anlatıyor.

Amerika’da seçimlerin yaklaşmasından

dolayı son zamanlarda aldığı mektupların

çoğunun ekonomi ve politika ağırlıklı olduğuna

dikkat çeken Lemmer, “Amerikalılar

ekonominin ve ülkenin gidişatı başta olmak

üzere önümüzdeki günlerde yapılacak seçimleri

merak ediyor. Özellikle önümüzdeki

dönemde ekonominin nasıl olacağı ve bunun

günlük hayatı nasıl etkileyeceği ile ilgili

yazılar alıyoruz. Hükümet çok para harcadığı

halde istihdamı sağlayamadığından işsizlik

oranının yüksek olması Amerikalıları endişelendiriyor.

Bununla birlikte insanlar hükümetin

gücünü hangi yönde ve nasıl kullanacağını,

elindeki bütçeyi nasıl harcayacağını


KASIM-ARALIK 2012

15

sorguluyor. Son zamanlarda kötü yönetimden

dolayı California, Rhode Island

ve Pennsylvania eyaletlerinde iflas

eden şehirler var. Bütün bu gelişmeler

insanların ekonomi ve siyasi gelişmelere

daha fazla ilgi göstermesine

neden oluyor.” diye konuşuyor.

ASTRONOTLARDAN BİLE YAZI ALIYORUZ

Her gün e-posta adresine 400’den fazla

okur mektubu aldığını söyleyen Lemmer,

yazıların iyi İngilizce ile yazılması

gerektiğini ve konulara farklı bakış açısı

getiriyor olmasının önemini vurguluyor.

“Bizim için okuyucu, yazardan

daha önemli. Hizmet veren bir kurum

olduğumuz için yaptığımız iş çok mühim.

Okuyucular bizim için birer müşteridir."

diyen Lemmer, ‘mektup seçimi’

konusunda şunları söylüyor: “Her

hafta binlerce mektup alıyorum. Okurlar

neden bu mektubu okusun diye

kendi kendime soruyorum. Eğer yazıda

bir eleştiri ve değerlendirme varsa o

yazıyı tercih ediyorum. Çünkü insanların

bazı konularda düşünüp kendi görüşlerini

aktarması ve tartışmaya katkıda

bulunması çok önemli. Yazılanlarda

farklı görüşlere bakıyorum. Okurun ilgisini

çekecek yazıların yanı sıra hakaret

içeren ifadeler olup olmadığına dikkat

ediyorum. Okur sayfası okuyucunun

sesidir. Bunun yanında okurlarımızın

zamanı çok kıymetlidir. Bunları

göz önüne alarak yayımlanacak yazılara

çok hassasiyet gösteriyoruz. Bu ne-


16 KASIM-ARALIK 2012

denle elimizden geldiğince en iyi hizmeti

vermeye çalışıyoruz.”

Amerikalı gazete okuyucularının ilgi

gösterdiği okur sayfasına bazen astronotların

bile yazı gönderdiğini anlatan tecrübeli

editör Lemmer, bir astronot olan eski

senatör Harrison Schmitt ile yaşadığı

diyaloğu hiç unutmuyor: “Bir gün ‘astronot’

imzalı ve Ay’daki jeolojik gelişmeleri

anlatan bir elektronik posta aldım. Ardından

kendisi ile görüştüm. Ay’daki bazı

gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde anlattı,

ben de o yazıya gazetede yer verdim. Bir

hafta sonra gazetede yayımladığım mektubun

aynısı NASA tarafından kamuoyuna

duyuruldu. O yazı benim için çok ilginç

olmuştu. Çünkü daha NASA tarafından

açıklanmamış çok önemli bir yazıya

gazetede çok daha önceden yer vermiştim.

O yüzden aldığım bütün e-postaları

çok dikkatli okumak zorundayım.”

BİR KİTAPLA İLGİLİ 7 BİN MEKTUP

Elinden geldiğince kendisine ulaşan mektupları

değerlendirmeye çalıştığını dile

getiren Lemmer, ‘Çinlilerin yöntemi

ile çocuk yetiştirmek’ konulu Tiger Mother

isimli kitapla ilgili bir gün içinde 7 bin

mektup aldıkları bilgisini veriyor.

“Gündeme ilişkin konularla ilgili çok sayıda

e-posta alıyoruz” diyen Lemmer “Bazı

günler özel şirketlerden aynı konu ile ilgili

birkaç tane mektup alıyorum. Ama bunlardan

sadece birini yayımlıyorum. Senatörlerin

ofislerinden tutun da şirketlerin genel

müdürlerine kadar çok sayıda açıklama geliyor;

ancak bunlardan sadece birkaçına yer

verebiliyoruz.” şeklinde konuşuyor. Bir defasında

Beyaz Saray sözcüsünün gazetenin

editoryal içeriği ile ilgili bir yazı gönderdiğini

dile getiren Lemmer, hiç dokunmadan

sayfalarına taşıdıkları yazının ‘en uzun okur

mektubu’ olduğunu dile getiriyor.

EGEMEN BAĞIŞ’TAN DA E-POSTA ALDIK

Gazeteye gelen mektupların sadece İngilizce

olmadığını söyleyen Lemmer, Arapça,

Rusca, Çince ve Türkçe yazılar da iletildiğini

dile getiriyor. Yazıların kısa ve öz

bir şekilde yazılması gerektiğini ifade eden

tecrübeli editör, Türkiye’den gelen birkaç

yazıyı yayımladıklarını söylüyor: “Avrupa

Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen

Bağış'tan yazı aldık. Genellikle Türkiye'de

yaşanan gelişmelerle ilgili yazılardı. O yazılara

yer verdik. Bir ara Cüneyt Zapsu’dan

da yazı almıştık. Onların dışında Türkçe

yazılar alıyoruz; ama maalesef pek yayımlayamıyoruz.

Gazetemizde yayımlanacak

yazının iyi İngilizce’yle yazılması önemli.”

Zaman zaman Amerikalıların yazdığı

e-postaları bile beğenmeyerek yeniden

yazdırdığını söylüyor Lemmer. Ve, her şeyi

inceden inceye nasıl kontrol ettiklerini

şöyle anlatıyor: “Yazıyı anlıyorum; ama

çok hatalı olduğu için yeniden yazılıp gönderilmesini

istiyorum. Yayına girecek olan

bütün yazıları, her şeyiyle kontrol ediyorum.

Hatta tırnak içinde verilen alıntıları

bile kaynaklarından kontrol ediyorum.

Geçen gün bir okurumuz yazısında şarkı

sözlerine yer vermişti, o sözleri kontrol

edince yazılanların hatalı olduğunu fark

edip düzelttim. Çünkü gazetede çıkacak

olan bir hata, yazarın hatası değil, gazetenin

hatası olarak görülecek.”

Gündemin ağır konularından ekonomi

ve siyaset dışında daha çok mektuplar

beklediğini dile getiren editör Lemmer,

okurlara zaman zaman farklı konulardan

bahsetmek gerektiğini söylüyor.

Lemmer, “Nasıl bir insan her gün aynı

yemeği yemek istemiyorsa, biz de gazetemizde

farklı konulara yer vermeyi arzu

ediyoruz. Bu konular müzik, spor, edebiyat

ya da farklı eğlenceler olabilir. Yeter

ki insanlar bir konuyla alakalı ilgi çekici

yazılar kaleme alsın.” diyor.


Cehalete yenilmemek için bilgiyi,

Nefrete yenilmemek için sevgiyi,








YENİLEYELİM

Gelin bir kez daha dünyanın

ezberlerini bozalım. İnsanlığı

cehalete, yoksulluğa ve nefrete

yenik düşürmemek için bizi biz

yapan değerlerimizle kendimizi

yenileyelim, kendimize gelelim.

Kitabın tanıtımı için mobil

cihazınızdan barkodu okutabilirsiniz.

M. Fethullah Gülen

14 x 21 cm / 308 syf. / 12


18 KASIM-ARALIK 2012

Terör ‘uydusu’ medya zorda

R

EMRE OĞUZ \ KOPENHAG

oj TV'nin bağlı olduğu Mezopotamya

Yayıncılık'ın kurucusu olan

ve 1998 -2008 arasında direktörlüğünü

yapan İran asıllı Manouchehr

Zonoozi, Danimarka’nın Roj TV hakkında

geçtiğimiz yıl açtığı kapatma davasının

hemen öncesinde Berlingske gazetesine

yaptığı açıklamalarda şu ifadeleri

kullanmıştı: “Roj TV ile PKK arasındaki

ilişki, herkesin bildiği bir sır gibi. Herkes

biliyor ancak kimse itiraf etmiyor...”

Herkesin bildiği o sır artık hızla yayılıyor.

Yıllarca Türkiye’nin taleplerine kulak

tıkayan Danimarkalı yetkililer, şimdilerde

Roj TV’nin ve terör bağlantısı tescillenen

bütün yayın kuruluşlarının kapatılmasını

kolaylaştıran bir yasa hazırlamakla

meşgul. Hiç şüphesiz bunda, Kopenhag

Şehir Mahkemesi’nin uzun bir dava

sürecinin ardından Roj TV hakkında verdiği

kararın etkisi çok büyük. Hatırlanacağı

üzere mahkeme Roj TV’yi, terör örgütü

PKK’nın propaganda aracı olmaktan

suçlu bulmuş ve hatırı sayılır bir para

cezasına çarptırmıştı. Bununla birlikte

Roj TV’nin neden kapatılmadığı hâlâ tartışma

konusu. Mahkeme gerekçeli kararda;

mevcut kanunların herhangi bir yayın

organının lisansının iptal edilmesiyle

ilgili yetkiyi mahkemeye değil, lisansı

veren Danimarka Radyo Televizyon Üst

Kurulu’na (DRTB) verdiğini ifade ederek

bu duruma açıklık getirmeye çalıştı. Ancak

bu açıklama söz konusu tartışmaların

son bulması bir tarafa daha da büyümesine

neden oldu. Zira Roj TV’nin Danimarka

serüvenini yakından takip eden

herkes DRTB’nin konuya yaklaşımını biliyordu.

DRTB daha önce Türkiye’nin Kopenhag

Büyükelçiliği tarafından yapılan 3

başvuruyu reddetmiş ve Roj TV’nin yayın

lisansının iptal edilmesine gerek olmadığını

söylemişti.

Kopenhag Şehir Mahkemesi’nin

kararının da bu durumu değiştirmesi

mümkün gözükmüyor. Zira söz konusu

kararın akabinde Roj TV ile ilgili

yeni bir inceleme başlatan DRTB, aylarca

süren incelemenin akabinde Roj

TV’nin yayın lisansını 2 ay süreyle ‘geçici’

olarak askıya almakla yetindi. Aralık

ayında ise bu süre doluyor.

Kopenhag’da bu gelişmeler yaşanırken

Avrupa’nın en büyük uydu şirketlerinden

biri olan Fransa merkezli Eutelsat,

Danimarka Radyo Televizyon Kurulu’nun

yapamadığını yaparak, Roj TV’nin yayınlarını

kesme kararı aldı. Roj TV 2004 yılından

beri Eutelsat üzerinden yayın yapıyordu.

Eutelsat, konuyla ilgili olarak yayınladığı

açıklamada Roj TV’nin yayınlarının

terör örgütü PKK ile bağlantısı tes-


KASIM-ARALIK 2012

19

cillendiği için kesildiğini ifade etti. PKK’nın

Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak

kabul edildiğinin ifade edildiği açıklamada ayrıca

Roj TV’nin PKK’ya militan ve sempati kazandırmak

için yayın yaptığı belirtiliyordu.

Eutelsat’ın kararı, teröre karşı ilkeli bir

duruş olmakla birlikte esasında şirketi cezai

sorumluluktan kurtarmak için atılan akıllıca

bir adımdı. Neticede ortada Danimarka gibi

yıllarca ifade özgürlüğünün muhafızlığını

yapan, üstelik Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin

bağımsız mahkemeleri tarafından verilen

bir karar vardı. PKK bağlantısı tescillenen

Roj TV’nin kendileri üzerinden yayın yapması,

Eutelsat’ı altından kalkamayacağı suçlamalarla

karşı karşıya bırakabilirdi. Teröre

destek olmak suçlamasıyla Eutelsat hakkında

da dava açılabilir ve cezaya mahkum edilebilirdi.

Bu durumun pekala farkında olan

Eutelsat yönetimi yayınladıkları açıklamaya

şu cümleleri de eklemeyi ihmal etmedi: “Eutelsat

olarak, Roj TV’nin yayınlarına, terör

örgütleriyle suç ortağı olmamak ve cezai sorumluluk

altına girmemek için son verme kararı

aldık. Eutelsat, dağıtım şirketlerinden de

Roj TV sinyallerini uyduya gönderme işlemine

son vermelerini istemiştir."

‘UYDULAR SAVAŞI’ MISIR’DA SONA ERDİ

Esasında Roj TV’nin kapatılması ya da yayınının

kesilmesi, terör örgütü PKK’nın başta Avrupa

olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde

medya üzerinden yürüttüğü propaganda faaliyetlerinin

son bulması anlamına gelmiyor. Daha

Kopenhag Şehir Mahkemesi Roj TV ile ilgili

kararını vermeden, İsveç ve Norveç’te alternatif

televizyon kanalları kurulmuştu bile. Terör

örgütü PKK ile yakınlığıyla bilinen Fırat Haber

Ajansı mahkeme kararının akabinde yaptığı

bir haberde Nuçe ve Sterk TV adında iki televizyon

kanalının yayına başladığını müjdeliyor

(!) ve bu iki kanalın önümüzdeki dönemde

‘ezilmiş Kürt halkının yeni sesi’ olacağını

belirtiyordu. Bu kanallardan Nuçe TV, Roj

TV’nin de sahibi olan Mezopotamya Broadcasting

Şirketi’ne aitti ve Roj TV ile aynı frekanstan

yayın yapıyordu. Sterk TV ise Norveç’te kurulan

bir şirkete kayıtlıydı. Her iki televizyon da

Roj TV gibi Belçika’daki stüdyolarda hazırlanan

programları yayınlıyordu.

Eutelsat’ın Roj TV’nin yayınını kesmesinin

ardından Nuçe ve Sterk TV yeni bir uydu arayışına

girdi. Zira Eutelsat, sadece Roj TV’nin değil,

Roj TV’nin alternatifi olduğu belirtilen Nuçe

TV ve Sterk TV’nin de yayınlarına müsaade etmiyordu.

Her iki kanalın da ilk durağı Nilesat oldu.

Mısır’da 1996 yılında kurulan Nilesat, Nuçe ve

Sterk TV ile anlaşma imzaladı ve yeniden uydu

üzerinden yayın yapmalarına imkan tanıdı. Ancak

bu anlaşma fazla uzun sürmedi. Geçtiğimiz

Eylül ayı içerisinde harekete geçen Nilsat, hem

Nuçe hem de Sterk TV’nin yayınlarını durdurma

kararı aldı. Konuyla ilgili herhangi bir açıklama

yapılmadı. Halihazırda her iki kanal da sadece

internet üzerinden yayın yapıyor.

Gelinen noktada yıllarca Avrupa’da son derece

rahat bir şekilde yayın yapan terör medyasının

önümüzdeki dönemde aynı şartlarda yayınlarına

devam etmesi mümkün gözükmüyor. Kopenhag

Şehir Mahkemesi tarafından Roj TV hakkında

verilen karar, terör örgütü PKK ile arasına

mesafe koymak isteyen resmî ve gayri resmî

birçok kurum ve kuruluş için önemli bir dönüm

noktası oldu. Eutelsat ve Nilesat örneğinden de

anlaşılacağı üzere uydu şirketleri artık terör örgütü

PKK’nın propagandasını yapan medya organlarının

yayınlarına ‘çanak tutmak’ istemiyor.

Roj TV’nin

uydu macerası,

terör destekçisi

medyanın

eskisi

kadar rahat

top koşturamayacağını

gösterdi.


20 KASIM-ARALIK 2012

Ödüllü fotoğraflar, Cihan

aracılığıyla bir tık mesafede

C

BEYTULLAH DEMİR

ihan Haber Ajansı, arşivindeki 3

milyon adet fotoğrafı kurumsal

internet sitesinden satışa sundu.

Yayıncılar, Türkiye’nin son 20 yılına

damgasını vuran önemli olay ve kişilerin

yanı sıra çok sayıda tematik konulu

fotoğrafa online olarak ulaşabilecek.

Türkiye’nin ünlü foto muhabirlerinin

ödüllü fotoğrafları, bireysel kullanıcıların

yanı sıra yayıncılık sektöründe

faaliyet gösteren kurumsal firmalar için

de zengin bir içerik sunuyor.

Bünyesinde Zaman Gazetesi, Aksiyon

Dergisi, Today’s Zaman ve Cihan

Haber Ajansı’nı barındıran Feza Medya

Grubu’nda çok sayıda ödüllü fotoğraflara

imza atan ünlü foto muhabirlerinin

fotoğrafları, dijital erişimle meraklıların

hizmetine sunuldu. Cihan

Haber Ajansı Genel Müdür Yardımcısı

Beytullah Demir, yayıncıların ihtiyacı

olan haber, fotoğraf ve videolara hızlı

bir şekilde ulaşması gerektiğini ifade

ederek, e-satış sayesinde müşteriye

bu kolaylığı sağladıklarının altını çizdi.

Yayıncılık sektörünün, yavaşlığı kabul

etmediğine dikkat çeken Demir, fotoğrafları

satışa çıkarma amaçlarının müşterinin

istediği ürüne en hızlı bir

şekilde ulaşmasını gerçekleştirmek

olduğunu söyledi.

Ajans olarak milyonlarca fotoğrafın

yer aldığı arşivlerini kullanıcılarına

açmayı planladıklarını

anlatan Demir, “Bir gazetenin

editörü, internet üzerinden

CİHAN’ın sitesine üye olarak, tek bir

şifre ile arşive girip, istediğini arayıp satın

alabilmeli. Tabii bu bir üyelik ya da

abonelik gerektirecektir. Önemli olan,

burada editörün her hangi bir prosedüre

takılmadan, arşive girip, ihtiyacı olan fotoğrafı

tarayıp satın almasıdır. Bu da günümüzdeki

editörlerin işini büyük ölçüde

kolaylaştıracaktır.” dedi.

Cihan’ın 20 yıllık fotoğraf arşivinin

söz konusu olduğunu vurgulayan Genel

Müdür Yardımcısı Demir, zengin bir

arşive sahip olduklarını ve kardeş kuruluş

oldukları Zaman Gazetesi ile arşivlerini

belirli ölçülerde paylaştıklarını

kaydetti. Demir, Türkiye

ve dünyada son 20 yılda meydana

gelen pek çok önemli olaya

tanıklık ettiklerini belirterek,

2004 yılında Adalet Bakanlığı’na

yapılan canlı bomba saldırısından

Beykoz’daki askerî bölgede

gerçekleştirilen silah ve mühimmat

aramasına, Kırgızistan’da Turuncu Devrim

sırasında başkanlık sarayının kapılarının

kırılması anından Rusya ordusunun

Gürcistan’a girişi ve sivil vatandaşlara yönelik

saldırılardan yansıyan karelere kadar

birçok tarihî olayın görsel belgelerini

ellerinde bulundurduklarının altını çizdi.


22 KASIM-ARALIK 2012

TRT Belgesel, Türkiye’nin ve

dünyanın hafızası olacak

ÖZDEMİR ÖZKAN

RT Belgesel Kanalı, TRT'de Genel

T

Müdür İbrahim Şahin'in göreve

başlamasının ardından yayıncılık

İzmir merkezli yayın

yapan TRT Belgesel,

3 yılda önemli

mesafeler kat etti.

Türkiye’nin hafızası

olacak çok sayıda

belgeseli Türk ve

dünya seyircisiyle

buluşturdu.

alanında gerçekleştirdiği atılımın bir ürünü

olarak 2009 yılında seyircisiyle buluştu.

İzmir merkezli yayın yapan TRT Belgesel,

3 yılda önemli mesafeler kat etti.

Türkiye'nin hafızası olacak çok sayıda belgeseli

Türk ve dünya seyircisiyle buluşturdu.

Türkiye ile sınırlı kalmayan TRT Belgesel,

ülke tanıtımı için 17 ülkenin televizyon

kanalları ile işbirliği gerçekleştirdi. Arşivinde

yaklaşık 25 bin saat belgesel bulunan

TRT Belgesel, dünyanın en önemli

3 belgesel kanalı arasına girmeyi hedefliyor.

TRT Belgesel'in ülke tanıtımı ve turizmi

açısından önemli görevler üstlendiğini

belirten TRT Turizm Belgesel Kanal

Koordinatörü Hüdai Yılmazkan, "Televizyon,

evlerde zorunlu bir misafir. İnsanlara

ulaşmanın en kolay yolu. TRT Belgesel,

ülkemizin tanıtımı için modern çağın

misyonerliğini yapıyor." diyor. Kanal

Koordinatörü Yılmazkan, kanalın kuruluş

hikâyesini, geldiği noktayı ve hedeflerini

Cihan Medya Haber dergisiyle paylaştı.

TRT'nin atılıma geçtiği dönemde turizm

ve belgesel kanalına talip olduklarını

anlatan Yılmazkan, "Bu yarışın içerisinde

bizim ayrı, atıl kalmamız düşünülemezdi.

Tüm imkansızlıklara rağmen, çünkü İzmir

yıllarca ihmal edilmiş, elindeki cihazların

miadı hemen hemen dolmak üzereyken

böyle bir kanala talip olduk. 18

Mart 2009'da yönetim, kanalın kurulması

için karar aldı. 21 Nisan 2009'da kapalı

devre yayına başladık. Müthiş sayıda cihaz

eksikliğimiz vardı. Stüdyomuz yoktu.

Bizimki, piyade tüfeğiyle savaşa çıkmak

gibiydi. 17 Ekim 2009'da yayına başladık.

2011'de stüdyomuz ve serverımız

geldi. Şu anda dünyada BBC dahil bundan

daha üstün sistem yok. Zaten üst yö-


KASIM-ARALIK 2012

23

TRT Turizm Belgesel Kanal Koordinatörü Hüdai Yılmazkan, TRT’nin atılıma geçtiği dönemde turizm ve belgesel kanalına talip olduklarını ifade etti.

netim desteklemeseydi bu başarı mümkün

değildi." sözleriyle kanalın geldiği

durumu özetliyor. Kanalın üç yılı geride

bıraktığını ve bu sürede Türkiye'de belgesel

kanalı olarak ufuk açtıklarını anlatan

Yılmazkan, Türkiye'den dünya ölçeğinde

nadiren belgesel çıkarken, TRT Belgesel

ile birlikte belgesel sektörünün oluşmaya

başladığını vurguluyor. Yeni bir belgesel

kanalının rekabeti ve kaliteyi daha da artıracağını

ifade eden Yılmazkan, "Reyting

raporlarına göre Türkiye'de yayın yapan

belgesel kanallarının tamamından daha

fazla izleniyoruz. Ama bu rakibinizin olmadığı

alanda koşmaktır. Keşke her büyük

kanal, belgesel kanalını kursa. O zaman

kaliteli işler çıkar. Özel sektörün bu

alana girmesi temennim."

TÜRKİYE İLE SINIRLI KALAMAZDIK

TRT Belgesel kanalı olarak ilklere imza

attıklarını, dünyada ilk defa dalgalı yayın

sistemini uyguladıklarını belirten Yılmazkan,

"Her gün aynı saatte farklı bir

kuşak. Belgeselleri 7'ye ayırdık. ‘Toplum,

portre, doğa, çevre, tarih, bilim, araştırma,

spor' gibi. Bunları renklerle simgeledik.

Bu belgesel kanalı için oldukça zor bir

iştir, birikiminiz olması gerekiyor. Biz burada

TRT'nin bilgi, personel ve arşiv birikimine

güvenerek böyle bir iddialı işe koyulduk."

diye konuşuyor. Turizm hedefi

olan bir ülke olarak dünyaya hitap etme

hedefiyle yola devam ettiklerini aktaran

Yılmazkan, "Sadece Türkçe bilenlere

hitap etmemek için, programlarımızın

yüzde 70'ini sap saund denilen sistemle

ister İngilizce ister Türkçe izlenebilir

hale getirdik. Bu sistemi Türkiye'ye biz

getirdik. Türkçe ve İngilizcenin yanı sıra,

aynı anda İngilizce, Rusça ve Almanca

alt yazılı olarak programlarımız izlenebiliyor.

Böylesine çoklu ve büyük hedefli

bir yayın anlayışımız var." diyerek iddialı

olduklarının altını çiziyor. Türkiye'nin

tanıtımı için 55 ülke televizyonuna, ‘Gelin

bize konuyu ve yönetmeninizi gönderin

bütün altyapınızı, izinleri, konaklamaları

karşılayalım, siz Türkiye'nin belgeselini

yapın. Bunu ülke televizyonunuzda yayınlayın."

teklifinde bulunduklarını kaydeden

Yılmazkan, "Belgesel çekmek hele

yabancı ülkede belgesel çekmek pahalı

bir iş. Onlar bu maliyetten kurtuldu, biz

onların yönetmeni ve fikrini kullanıp, onların

ülkesinde ülkemizin tanıtımını sağlamış

olduk." sözleriyle dışa açılma stratejilerini

paylaşıyor. TRT Belgesel'in halen

17 ülke televizyonu ile işbirliği yaptığını,

bunun örneğinin dünyada olmadığını

dile getiren Yılmazkan, "Örneğin Ukrayna

bizim için Türkiye'de 16 bölüm belgesel

çekti ve ülkesinde yayınladı. Suriye ile

13 bölüm biz 13 bölüm onlar yaptı. Kardeş

şehirlerle ilgili ortak belgesel yapıyorduk,

o proje yarım kaldı. Ürdün, Ukrayna,

Gürcistan, Malta ve Finlandiya gibi ülkelerle

çalışmalarımız devam ediyor. Sonra

bir adım ileriye taşıdık, ‘Biz size belgesel

çektiriyoruz, siz bize böyle bir şey yaptırmak

istemez misiniz' dedik. Onlar da

memnuniyetle karşıladı. Şu anda, Ukrayna,

Malta, Gürcistan’da bizim ekiplerimiz

var. Onlar bütün imkânları sağlıyor, bizim

ekiplerimiz belgesel çekiyor. Bir adım

ötesinde, ‘mecra genişlemesi, kanal ihracı'

projemiz var. Ülke televizyonlarına, ‘Size

20 saat içerik sağlayalım, çift logolu çıkalım,

içeriğin 4 saatini siz sağlayın' teklifinde

bulunduk. Buna Çin, Myanmar, Ruanda,

Gürcistan'ın aralarında bulunduğu

5 ülke olumlu cevap verdi. Protokol aşamasındayız.

Çin'in 6 eyaletinde başlangıç

itibarıyla her gün 2 saat Türkiye'den

belgeseller koyacağız. Çin'de en az reyting

alan televizyonu 40 milyon kişi izliyor.

Türkiye'de herhangi bir kanalın bu rakamı

yakalaması mümkün değil. Bilmedikleri

bir yer ve hedef ülke. Avrupa'da 40 milyona

aynı programı izlettirmeniz imkansız."


24 KASIM-ARALIK 2012

TRT Belgesel'in ülkenin

doğrudan tanıtımını

yaptığına dikkat çeken

Yılmazkan, "Buna kültür

ihracı deyin, kültür emperyalizmi

deyin, bu işin yolu bu. Kendinizi

tanıtmak istiyorsanız bir şekilde

görsel yoldan yapmalısınız. Televizyon

evlerimizde zorunlu bir misafir

ve insanlara en kolay ulaşmanın yolu

bu. TRT Belgesel ülkemizin tanıtımı için

modern çağın misyonerliğini yapıyor." diyor.

Televizyon kanalı açmanın pahalı bir

iş olduğunu, belgesel kanalı açmanın ise

daha maliyetli olduğunu vurgulayan Yılmazkan,

şunları anlatıyor: "Bu sadece parayla

da ilgili değil. Çünkü belgesel için zaman,

ekip ve uzun vadeli planlama gerekli.

Bunları parayla satın alamazsınız. Hazır

belgeselleri alır alır yayınlarsınız. Bu da sadece

aynada aks etme gibi bir şey olursunuz.

Belgesel dünyasının çok iyimser bir

ifadeyle 15-20 önemli aktörü var. Biz sadece

2012'de 200'e yakın kurum içi, 150'ye

yakın kurum dışı belgesel yaptırdık. Bunların

birçoğu çok bölümlü. Yayın çerçevemiz

çok geniş, hayatın her rengi var. Bu

ülkenin birikimini kayıt altına almaktır.

Ülkenin hafızası olmaktır. Geçmişi bugüne,

bugünü yarına taşımaktır. Böyle bir ortamda

bu kadar birikimle her türlü şartta,

biz dünyanın ilk 5'i arasındayız. Biz burada

kalmayacağız."

TOPLUMUN HER KESİMİNDEN İZLEYİCİMİZ VAR

Türkiye'de uydudan yayın yapan 300'ün

üzerinde televizyon kanalı bulunduğunu,

bunların arasından sıyrılmanın, belgeselin

ceza olarak görüldüğü bir yerde

reyting almanın büyük başarı olduğunu

kaydeden Yılmazkan, "Kent efsanesine

dönen, ‘Kimse belgesel seyretmiyor

ama sorduğun zaman herkes belgesel

izliyor' söylemini yıktık. Çünkü bunu

somutlaştırdık. Kanal kurulurken sorsalar

bugün ulaştığımız reytingin yüzde

25'ini söyleyebilirdim. Ülke içerisinde

reyting analizlerine göre, izleyici kitlemizde

herkes, 15 yaşındakilerden tutun

75 yaşındakilere kadar herkes bir şekilde

var. Büyük şehirlerde kırsaldan daha

fazla seyrediliyoruz. Seyirci geri dönüşümü

muhteşem. Her gün mutlaka mail

alıyoruz. Yurtdışından, yabancılardan

daha çok e-mail alıyoruz." TRT Belgesel

kanalının İzmir’de olmasının ne avantaj

ne dezavantaj olduğunu da söyleyen

Yılmazkan, belgesellerin sadece yayınının

İzmir'den yapıldığını, çekiminin tüm

Türkiye ve dünyada yapıldığını dile getiriyor.

Eskiden kanalların RTÜK tarafından

cezalandırıldıkları zaman belgesel

yayınladığını belirten Yılmazkan, TRT

Belgesel'in bu anlayışı yıktığının altını çiziyor.

TRT Belgesel'in seyircisinin 23.00

ile 02.00 arasında dizi, yarışma ve haberlerin

bittiği saatlerde arttığı bilgisini veren

Koordinatör Yılmazken, "Ekranda

kendini dinlendirmek isteyen, kavgadan

kaostan, dedikodudan uzak durmak isteyen,

görsel şölen izlemek isteyenler bize

geliyor." diyor.

TÜRKİYE'NİN HAFIZASI OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ

TRT Belgesel'in Türkiye'nin hafızası olmaya

devam edeceğini belirten Yılmazkan,

"Beşik ve Ninni diye bir yapımımız var.

Türkiye'de tüm lehçelerle ninnileri derleyip

program haline getirdik. Alevilikle ilgili

belgesel programları yaptık. Örneğin

bir coğrafi, tarihi kesif olarak ‘Damgaların

Göçü' programı var. Diğer coğrafyalarda

atalarımızın izini sürüyoruz. Osmanlı'nın

büyük hizmeti Zemzem Su Yolu'nun belgeselini

yaptırıyoruz. Bu ülkede ülke hafızası

neyi kayıt altına alması gerekiyorsa

onu yaptırıyoruz. Yeni yayın döneminde

‘Son Halife' belgeseli var. Dediğim gibi

toplumsal hafızayı, dünü bugüne taşırken

bugünü de yarına taşıyoruz."

TÜRKİYE, BELGESEL ÇEKMEK İSTEYENLER İÇİN

MÜTHİŞ BİR KAYNAK

TRT Belgesel'in içeriğini oluşturan yayınların

yüzde 80'inin TRT yapımı, yüzde

15'inin de dışarıdaki

belgeselcilerden,

yüzde 5'inin ise

yurt içi ve yurt dışından bitmiş

belgesellerden oluştuğu

bilgisini veren Yılmazkan, "Arşivimizde

yaklaşık 25 bin saat belgesel

var. Birçok alanda olduğu gibi

belgesel alanında, özellikle kültür ve

tarih belgeseli alanında Türkiye müthiş

bir kaynak. Çok da değerini bilmediğimiz

bir kaynak. Müthiş bir imparatorluk

birikimi var. Mutfak, kültür,

insan anlamında müthiş bir zenginlik.

Belgesel çekmek isteyen için müthiş

bir kaynak. Doğa güzelliklerimiz

hakeza. Ukrayna'dan gelen bir yönetmen,

Pamukkale'nin insanlar tarafından

yapıldığını zannedip, nasıl yapıldığını

sormuş." diyor. Kanal olarak

başta üniversiteler olmak üzere tüm

işbirliklerine açık olduklarını söyleyen

Yılmazkan, Dokuz Eylül Üniversitesi

ile işbirliği yapıp günlük hayatta karşılaşılan

sağlık sorunları ile ilgili görsele

dayalı tıp belgeselleri yapmaya başladıklarını

belirtiyor.

BELGESEL, SİNEMA FİLMİNDİN DAHA ZOR

Belgesel çekmenin sinema filminden daha

zor ve maliyetli olduğunu anlatan Yılmazkan,

"45 dakikalık diziyi 1 haftada çeker,

yayına sokarsınız. Ancak hiçbir belgesel

programda bu mümkün değil. TRT

Belgesel'in bu kadar kısa sürede yayın hayatına

geçmesinde 44 yıllık TRT birikiminin,

arşivinin gücü vardı." diyor. Belgeselciliğin

dünyanın en keyifli işi olduğunu söyleyen

Yılmazkan, belgesele meraklı gençlere,

"Çokça izleyin, okuyun ve mutlaka detayları

fark edin. Belgeselcilikte her şey detayla

başlar." tavsiyesinde bulunuyor. Yılmazkan,

“Belgesel dedikleri asker karavanasında

toplayıp, çay kaşığı ile servis yapmak.”

cümlesiyle sözlerini tamamlıyor.


26 KASIM-ARALIK 2012

Doğan ile Star Medya Grubu arasında

denge kurmak gibi bir misyonum yok

P

MEVLÜT GÜNAY

osta Gazetesi Ankara

Temsilcisi ve Kanal 24

Televizyonu’nda Hafta Sonu

Moderatörü programının sunucusu

Hakan Çelik, Doğan Medya

ile Star Medya Grubu arasında

denge kurmak gibi bir probleminin

olmadığını belirterek, denge kuracak

bir misyonunun da olmadığını

söyledi. Çelik, “Türkiye biraz kutuplaştığı

için o grubun çalışanı burada

niye çalışıyor, o grubun çalışanı

burada nasıl görünüyor, bunlar

tabii doğal değil. Türkiye normal bir

süreçten geçiyor olsaydı, bunlar bu

kadar tartışılmazdı.” dedi.

Hakan Çelik, meslekî kariyerine

radyoculukla başladıktan

sonra gazete ve televizyonculukta

yükselen bir grafik

çizdi. Bugün farklı tarzıyla

okuyucularını ve izleyicilerini

kendisine bağlayan Çelik,

özellikle son günlerde

başarılı televizyon programı

ile konuşuluyor. O kadar

ki geçtiğimiz günlerde

Başbakan Recep Tayyip

Erdoğan, üst üste iki defa

Çelik’in Kanal 24’te hazırlayıp

sunduğu programa

telefonla bağlandı.

Özellikle çeşitli ortamlarda

medyaya yaptığı

eleştirilerle bilinen

Başbakan’ın programına

bağlanmasının kendisini

onurlandırdığı ve

çok mutlu ettiğini söyleyen

usta gazeteci, bunun

aynı zamanda sorumluluğunu

kat kat artırdığını

ifade ediyor. Tabii Çelik’in

iki farklı kurumda çalışıyor

olması da başarısının

yanında ayrı bir tartışma

konusu. Özellikle örneğine

az rastlanan bir şekilde Doğan

Medya Grubu bünyesindeki Posta

Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği

ile Star Medya Grubu bünyesinde

bulunan Kanal 24 Televizyonu’nda

Haftasonu Moderatörü adlı programı

sunan Çelik’in bu iki grup arasında

dengeyi nasıl kurduğu en çok

merak edilen konulardan birisi. Çelik

ise yaptığı açıklamalarda bu tartışmaların

dışında olduğunu ve sadece

işini doğru yapmaya çalıştığını

dile getiriyor.

Usta gazeteci Hakan Çelik,

gazeteciliğe nasıl başladığından

Türkiye’deki basının sorunlarına,

siyasi gündemden özel yaşamına

kadar birçok konuyu Cihan Medya

Haber dergisine içtenlikle anlattı.

Meslek hayatınızın en başından itibaren radyoculuk

ile iç içe olduğunuzu görüyoruz. Radyoculuğun

mesleğinize katkısı ne oldu

Radyoda görüntü olmadığı için

kendinizi sesinizle, vurgunuzla anlatıyorsunuz.

Ben de kendimi bu

yönde geliştirdim. Burada olsun,

İngiltere’de olsun kendimi geliştirdim.

Radyoculuk yapmam televizyoncu

tarafımı da güçlendirdi. Bundan

dolayı ekran karşısında Türkçeyi

daha iyi kullanıyorum. Kendimi

her şeyi tamamlamış olarak görmüyorum.

Her zaman geliştirmek

gerekiyor. Yaptığım eleştirilerde

polemiğe girmedim. Somut bilgiye

rasyonel şekilde bir yere vardırmak

istiyorum. Yaptığım gazetecilikte de

televizyonculukta da radyoculukta

da bu noktaları göz önünde tuttum.

Başarılı televizyon programlarınızla da konuşuluyorsunuz.

Programlarınız hakkında

nasıl tepkiler alıyorsunuz

Kanal 24’teki program hafta sonu

yapıldığı için insanların evlerinde

oturup rahatça izlediği bir program.

Toplumun çok farklı kesimlerinden

merak edilenleri konuşturuyorum.

Gelen konukların bazıları kendini


ahat hissetmiyor, tedirgin oluyor. Onlara

kendi evlerinde koltuklarında oturuyormuş

gibi rahat hissettirmek gerekiyor. Bunu

yapabildiğimi, o enerjiyi insanlara verdiğimi

düşünüyorum. Ben ders çalışan televizyonculardan

değilim. Bazıları program

için yoğun çalışmalar yapar. Ben genellikle

izleyici ile aynı anda öğrenmeyi

seviyorum. Bu doğallık ve sıcaklık sohbetin

akışına yardımcı oluyor. Çok soru hazırlanarak,

konuğun konuşması, seyircinin

onu tanıması zorlaştırılıyor.

Doğan Grubu ve Kanal 24’te çalışıyorsunuz. İki grup

arasında dengeyi nasıl kurduğunuz merak ediliyor

Kendi içinde öyle çelişkiler yaşayan birisi

değilim. Çünkü denge unsuru değilim.

Denge kuracak bir misyonum da yok. İzleyiciler,

okuyucular Türkiye’nin kutuplaşmasından

dolayı önyargı ile yaklaşıyorlar.

Ben bu önyargılardan uzaklaşan birisiyim.

İzleyicinin de beni böyle görmesini

istiyorum. Çeşitli partilere yakın olan

arkadaşlarım da var. Bu bir tercih meselesidir.

Ben saygın bir iş yapmaya çalışıyorum.

Türkiye’de öyle bir erozyon var.

Ben bunun içinde yer almak istemiyorum.

Ben bunu Kanal 24’te de CNN Türk’te de,

Habertürk’te de yaptım. Ben TRT’de uzun

yıllardır görev yapıyorum. Kimse Doğan

Grubu çalışanı burada çalışmasın demedi.

Kanal 24’te de aynı şekilde. Görevimiz

neyi gerektiriyorsa o şekilde davranmalıyız.

Dürüst, hızlı şekilde ulaştırmalıyız.

Çalıştığım her kurumda güven duyuldum.

Getirdiğim konuğa niye getirdin

diye tepki gelmedi. Ben Doğan çalışanı

olarak, Kanal 24’te özgürce, dürüstçe

bir yayın ortaya koydum. Benim orada

yayın yapıyor olmam, Kanal 24’e tepkili

olanlar için de mesajdır. Benim orada

program yapıyor olmam, Kanal 24’ün de

son derece saygın, dürüst bir kanal olduğunu

gösteriyor. Türkiye biraz kutuplaştığı

için o grubun çalışanı burada niye çalışıyor,

o grubun çalışanı burada nasıl görünüyor,

bunlar tabii doğal değil. Türkiye

normal bir süreçten geçiyor olsaydı, bunlar

bu kadar tartışılmazdı.

Başbakan’ın üst üste programınıza bağlanması size

ne hissettirdi

Çok mutlu oldum, heyecanlandım.

Başbakan’ın yayınıma bağlanması benim

için onur verici. Kim istemez böyle bir şeyi.

Nadir de görülen bir durumdur. Çok

yoğun birisi, ayrıca koskoca bir başbakan.

Başbakan’ın böyle bir farkı var işte. Yani

böyle bir farkı olduğu için, bu kadar ilgi

görüyor, bu kadar sevgi görüyor. Sokağa

dokunuyor ama bunu popülizm yapayım

diye yapmıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye

başkanıyken de radyo programıma

katılmıştı. 90’lı yıllardan beri bir hukukumuz

var. Bir de o da Kasımpaşalı ben de.

Dolayısıyla insani bir ortak frekansı yakaladığımızı

düşünüyorum. Büyük bir siyasetçi,

karizmatik bir lider. Bunları günlük

tartışmaların dışında söylüyorum, bir sürü

icraatını beğeniyor olabiliriz, beğenmiyor

olabiliriz. Bu kadar başarılı olmasında,

doğal olması önemli bir faktör. Yüreğinden

geçeni yapıyor. 10 yıldır siyasi iktidarını

sürdürüyor. Bu kadar başarılı olmasında

samimi bir insan ve kalbinden ne geçiyorsa

onu söylüyor. Zaten zaman zaman

sıkıntı yaşamasının nedeni de o, içinden

ne geçiyorsa söylüyor. Sonuçta Başbakan

da bir insan ve bunu da hissettiriyor bize.

Usta gazeteci Hakan

Çelik, gazeteciliğe nasıl

başladığından

Türkiye’deki basının

sorunları, siyasî gündemden

özel yaşamına

kadar birçok konuyu

Cihan Medya Haber

dergisine anlattı.

Bundan dolayı çok seviliyor. Yayına katılımı

beni sevindirdi ama sorumluluğumu

da artırdı. Daha çok çalışmaya hapsediyor,

benim artık kötü bir yayın yapmamam lazım.

Dolayısıyla benim daha az çalışma

gibi bir lüksüm kalmadı artık.

Başbakan ile medya ilişkisi..

Başbakan zaten iyi bir izleyici. Belki de

şaşırtan da bu. Çünkü dünyanın en yoğun

liderlerinden biri. Ben Başbakan

Erdoğan’ın Obama’nın gündeminden daha

düşük olduğunu sanmıyorum. Türkiye

çok büyük ve büyüme potansiyeli

olan bir ülke. Obama’nın arkasındaki

kadar da zengin bir çalışma ekibi yok

Başbakan’ın. Daha mütevazı bir ekibi var.

Bu da Başbakan’ı daha çok çalışmaya itiyor.

Günlük mesaisi daha fazla, gece gidin

evde çalışıyor. Siz onu Putin gibi bir yerlerde

tatil yaparken göremezsiniz. Dolayısıyla

çok çalışan birisi olmasına rağmen,

medyayı takip etmesi, notlar alması ilginç.

KASIM-ARALIK 2012

27

Zaman zaman medyaya çok eleştiriler de

getiriyor ama bu kadar yakından medyayı

takip eden bir lider olmamıştı. Köşe yazılarına

kadar takip ediyor. Gazeteciler açısından

ilginç bir durum ortaya koyuyor.

Başbakan’ın bu kadar yakından takip

etmesi sorumluluğu artırıyor ama kimi arkadaşlar

bundan rahatsız oluyorlar. Şöyle

eleştiriler getirenler de oluyor. Şimdi Başbakan

bir gazetenin köşe yazarını okuyup,

eleştirdiği zaman bazı arkadaşlar, “Bir Başbakan

gazete köşe yazısı üzerinden eleştiri

getirmemelidir.” diye. Böyle farklı değerlendirmeler

de yapılıyor. O bakımdan şu

ya da bu şekilde medya yoluyla en çok iletişim

kuran insanlardan Başbakan.

Türk medyasının ne gibi sorunları var size göre

Türkiye’deki bütün kurumlar gibi siyaset,

askeriye, finans sektörü gibi güven sorunu

var. Yani güven veriyor muyuz biz

Medyayı yapan insanlarda bu ülkenin vatandaşları.

Siyasetçiler ne kadar itibarlı ise

medyada o durumda. Dolayısıyla topyekun

ülkenin itibarını yükseltmek hedefimiz

olmalı. Ülkenin itibarı yükselirse doğal

olarak medyada kendisine çekin düzen

verir. Şeffaf olmak çok önemli, şeffaflık

sorunu var Türkiye’nin. Bugün basının

özgürlüğü konusunda tartışmalar var. Ben

iyi bir yerde olduğu düşünüyorum. Ama

daha yapmamız gereken şeyler var. Her

şey mükemmel dört dörtlük diyemeyiz.

Gerek içerinden gelen eleştirilere gerek

dünyadan gelen eleştirilere bakmak lazım.

Biz her şeyi hallettik, bitirdik dersek gelişmenin

önünü kapatmış oluruz. Eleştirilere

karşı daha toleranslı olmalıyız, medya için

söylüyorum.

Basının taraf olması

Taraf olup olmamak bir tercih meselesidir.

Yani gazeteciler taraf oldukları için eleştirilemezler.

Çünkü öyle bir tercih yapmıştır

ama taraf olduğunu da açıklıyorlar.

Mesela şu partiyi destekliyorum, bu grubu

benimsiyorum diyebilir. Objektif olmak

önemlidir, güvenilir olmak önemlidir.

Taraf olmak ile gerçekleri çarpıtmamak

dengesini düzgün tutabilmişse ortada

bir problem yok.

Dinç Bilgin, ‘Medya eskiden hükümet kurup, hükümet

yıkardı.’ dedi. Bugün böyle olmadığını mı düşünüyor,

siz ne düşünüyorsunuz

Bugün medya çok güçlü, büyük bir etki

alanı var. Türkiye’de eskiden olduğu gibi

bir şeyler yapmak kolay değil. Çünkü

sosyal medya var. İnsanlar okudukları şeyi

mutlak doğru kabul etmiyorlar. Araştırı-


28 KASIM-ARALIK 2012

yorlar, farklı kaynaklara bakıyorlar, değerlendiriyorlar.

Gücü sonsuz değil, sınırı var.

Türkiye’nin siyaset kurumu çok güçlendi.

Özellikle son 10 yılda AK Parti iktidarı çok

güçlü bir tutum ortaya koydu. Bir miktar

bazı güçlerin gerilediğini görüyoruz. Medya

güç kaybetti, asker güç kaybetti, İstanbul

burjuvazisi güç kaybetti. Bir güç kayması

oldu, AK Parti merkez siyasette bir

çekim merkezi haline geldi.

Özgürlükler konusunda önemli adımlar

attı AK Parti ama eleştirilebilecek yanları

da var. Bazen kantarın topuzunun

kaçtığı uygulamalar ve görüşler ortaya çıkıyor.

Bunları değerlendirmesi gerekiyor.

AK Parti, 10 yıllık bir iktidarı geride bıraktı. Bu süreçte

partinin duruşu ve icraatları geniş bir kesim tarafından

takdir topladı. Bugün AK Parti iktidarının çok

‘benlileştiği söylemleri de var katılıyor musunuz

Özgür demokratik seçimler yapılıyor.

Türkiye’de seçimlerin manipüle edildiğini

herhalde kimse iddia edemez. Halkın

yüzde 52’si diyor ki, “Ben Başbakan

Erdoğan’ın başında olduğu hükümete

yüzde 50 oy veriyorum.” Bu demek ki icraatları,

uygulamaları beğenildiği için devam

ediyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda

liderliğini sürdürmek istemesi anormal

bir şey değil. Neden istemesin ki Şu

var yalnız, Türkiye’de siyaset çok merkeziyetçi

gittiği için bütün yükü insanlar kendi

üzerlerine alıyorlar. Bu bazen aşırı oluyor.

Bu kadar yük almamak lazım. Ekipteki insanların

da bu yükü kaldırmada destek olması

lazım. Zaten Başbakanda yoruldu

da, sağlık sorunları var, bu ağır yüklerden

ötürü. O bakımdan önümüzdeki dönemde

liderliğine ve görevine devam edecekse

belki bu yükü biraz daha azaltarak sürdürmeyi

tercih eder.

Gelelim son günlerde sosyal medyada dolaşan Hakan

Çelik imzalı terör konulu yazıya. Bu bir hayli yankı

uyandırdı ama siz ‘Bu bana ait değil’ dediniz. Kim,

neden böyle bir yazıyı paylaşıyor

Ben de anlamadım ki. Bu yazı yeni değil,

2008 yılından beri var. Terör ne zaman

tırmanma eğilimine girse, bu yazı ortaya

atıldı. Beni tanıyanlar, ‘Hakan Çelik böyle

bir adam değil’ der. Ben bu yazıyı televizyondan

yalanlıyorum ama benim yalanlamamdan

daha hızlı yayılıyor yazı. Milyonlarca

insan paylaştı. Bana hakaret edenler

de oluyor, küfür edenler de oluyor. İşin

enteresan tarafı ya helal olsun diyenler de

oluyor. Ben böyle bir yazıyı yazmadığımı

bir kere daha söylüyorum. Neden böyle

“Son 10 yılda AK

Parti iktidarı çok

güçlü bir tutum

ortaya koydu.

Medya güç kaybetti,

asker güç kaybetti,

İstanbul burjuvazisi

güç kaybetti.”

bir şey yaparlar anlamıyorum. Ama şunu

biliyoruz, Türkiye’de ortamı bulandırmak

isteyenler, ortalığı karıştırmak isteyenler,

türlü internet siteleri kurarak birtakım şeyleri

test edenler oldu. Gruplar oldu, örgütler

oldu, bu da onlardan birinin işi mi onu

da bilmiyorum. Bu üzüntü verici bir şey.

Bir kere daha söylüyorum, lütfen bunu

okuyanlar benim olmadığını görsün. Ben

bu yazıyı yalanlayan yazılar yazdım, daha

önce yine yazdım.

Bir yazınızda, Türk-Kürt duygusal kopmasından korktuğunuzu

yazmışsınız. Açıklayabilir misiniz biraz

Öyle bir korku var bende. Çünkü böyle

bir şey zarar verir bize. Koparılması çok

zor toplumuz. Bakın çevrenize burası Çekoslavakya

değil ki, burası Belçika değil ki

böyle ortadan ayıralım. Ama Türkiye’de

bölünme projesi yapamazsınız, çok kanlı

olur. Daha doğru kanlı olur demeyelim

de, Türk-Kürt ayrımı çok ağır bedeller

ödetir, bu ülkeye. Bölünmenin bedeli tahmin

edilenden daha fazla olur. PKK’nın

yaptıkları ortada. PKK ayrı bir devlet, otonom

bir bölge, bu mümkün değil. Bunun

doğru olduğunu düşünen Kürtler vardır,

buna saygı duyuyorum, şiddete yönelmediği

zaman. Ama bunu destekleyenlerin

bunun iyi bir proje olup olmadığına

karar vermesi lazım. Her gün kan dökülüyor,

askerler şehit oluyor. Bir de artık

Türkiye’de her şeyi konuşuyoruz, konuşamıyoruz

dersek haksızlık olur. Şöyle

bir yazılanlara, konuşulanlara bakın,

Türkiye’de şeffaf bir demokrasi var bence.

Silahla olacak şey değil.

Bu bağlamda terörle mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz

Bu sorun sadece hükümetin yapacağı şey

değil. Bütün partiler elini taşın altına koymalı.

BDP ben nasıl olsa artık gözümü kararttım

dememeli. AK Parti ile CHP’nin

işbirliği yapmasının kaçınılmaz olduğunu

düşünüyorum, başka çare yok. MHP

ile BDP’yi işin içinden çıkartamayız, onlar

da önemli. Ama bazen hiçbir şey yapmamak

da bir katkı sağlar. MHP ile BDP’nin

katkısının olması çözüme katkı sağlar ama

hiçbir şey yapmamaları da çözüme bir

katkı sağlayabilir.

Balyoz davasında karar verildi. Bu karar Türkiye’de

neleri değiştirdi

Ağır cezalar geldi. Asker’i vesayet döneminin

bitiyor olması önemlidir. Askerin

kendi görev alanında, hukuksal çerçevede

vazifesini yapması önemlidir. Geçmişte

yapılan yanlışların hesabının sorulması da

önemli fakat bunu yaparken bir öç alma,

bir toptancı yaklaşımla adil olmayan yargılamalarla

insanlar suçlanır ve mahkûm

edilirse burada bir problem var demektir.

Balyoz’da her iki argümanın da haklı olduğu,

doğru olduğu yönler var. Bu mutlaka

doğrudur, bu mutlaka yanlıştır diye bir

şey söyleyemiyorum.

Bu cezaların çıkacağı belliydi. Bu kadar

ağır cezalar verilir miydi diye düşündüm.

Babalık ve eşlik haklarını kullanamayacak

olmaları aileleri mağdur etti. Yargıtay kararını

beklemek lazım. Şuna inanıyorum,

yanlışlar yaptı askerler ama Türkiye’nin

topyekün yanlışları vardı. Dolayısıyla bir

iş grubunu, balyozla ezelim yok edelim,

noktasına götürmemek lazım. Sonuçta

Türkiye’nin kendisini koruyacak, bir askere

de ihtiyacı var. Burada bazı açılardan

yeni bir değerlendirme yapmak gerekebilir.

Medyanın içinde de çok yanlış yapanlar

vardı, STK’larda da topyekün bir

şuur kayması vardı. Onun için bütün sorunların

nedeni tamamen askerler dememek

lazım.

Muhalefetin Balyoz kararına ‘siyasî karar’ tepkisi için

ne diyorsunuz

Muhalefetten ‘bu siyasi bir karar’ noktasında

eğer bir eleştiri geliyorsa, eğer

gerçekten hukuk siyasetten etkilenmemişse

kamuoyunu tatmin edici bir gerekçe

ortaya konursa bu eleştiriler ortadan

kalkar diye düşünüyorum. Hem

gerekçelerin açıklanması hem somut

delillerin ortaya konması ile eleştiriler

ortadan kalkar. Adil yargılanma süreci

tamamlandı mı bunlara bakmak lazım.

Peki Ergenekon davası


30 KASIM-ARALIK 2012

FOTOĞRAF: M.BURAK BÜRKÜK

Ergenekon davasının da bir an önce sonuçlanması

lazım. Çok kafa karıştıran bir

hale geldi. Kocaman bir sepet oldu ve

her şey içine atıldı. Bu sepetin ayıklanması,

yargının bu işin içinden çıkması zor bir

hale geldi. Yargı reformu çok önemli. Ergenekon

davasında kafa karışıklığı oldu.

Yargılamanın hızlanması ve kamuoyunu

tatmin edici bir modelle karar verilmesi lazım.

Bir duraksama olduğunu düşünüyorum.

Şimdi tabii önümüzde bir seçim süreci

de başlayacak. Hızlandırmak lazım.

AK Parti’nin gelecek seçimlerdeki durumunu nasıl

görüyorsunuz Bir de sivil dikta eleştirileri yapılıyor,

ne dersiniz

Erdoğan Putinleşiyor da diyorlar. Ben

böyle düşünmüyorum. Türkiye özgür,

demokratik seçimlerin yapıldığı bir ülke.

Halk bir seçim yapıp bir karar veriyorsa

parti doğal olarak hükümeti kurmakla

görevlendirilir. Tabii diğer partiler

yokmuş gibi hareket edemezsiniz. Parlamento

yokmuş gibi hareket edemezsiniz.

Güçler ayrılığı, kuvvetler ayrılığı vardır.

Kongre sonrası AK Parti’de ne gibi değişiklikler bekliyorsunuz

Başbakan deneyimli bir siyasetçi, vizyon

sahibi bir lider. Gelecekle ilgili

öngörüleri genellikle çıkan bir lider.

Yapılan işleri yapılan doğruları görüyordur.

Partide çok yorulan ve yıpranan

taraflar var. Bunların yenilenmesi

için adımlar atacaktır. Yeni şeyler

söylemek lazım. Türkiye artık iddialı

bir ülke, buna uygun seçimler yapması

lazım Başbakan’ın.

Partiye katılımlar da çok güç katar.

Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu

çok önemli isimler. Önümüzdeki dönemde

Numan Kurtulmuş adını daha

çok duyacağız.

Anladığımız kadarıyla oldukça yoğunsunuz, günde

kaç saat uyuyorsunuz

Çok az uyuyorum, günde 5 saat uyuyorum.

Çünkü güne 8-9 gibi başladığımızda

geç başlamış oluyoruz. Yani 7 buçuk

gibi falan güne başlamak lazım. Akşam

ucu açık zaten. Türkiye çok çalışmamız

gereken bir ülke. Türkiye’nin çok sorunu

var. Türkiye’nin ekonomik gelişmeye

ihtiyacı var. Kendi çapımızda çok çalışmamız

lazım. Başbakan da çok çalışıyor.

Ben de çok çalışıyorum, belki manifaturacı

da çok çalışıyor, bakkal da çok çalışıyor.

Avrupa’daki örneklerimize göre biz daha

çok mesai yapıyoruz.

Gazeteci az mı uyumalıdır

Gazetecinin çok okumaya ihtiyacı vardır.

Okumadan yazamazsınız. Dünyada

ne oluyor bakmamız lazım. Sosyal

medyayı takip etmemiz gerekiyor. Daha

az çalışmak gibi şans olsaydı keşke.

Çalışma mesaimin büyük bir kısmı

okumakla geçiyor.

Yazılarınızı ne zaman yazarsınız

Öğleden sonrayı beklerim. Biraz gündemin

de oturmasını beklerim. Aşağı

yukarı yani saat 16.00 gibi başlarım.

Tüm gazeteleri okur musunuz

Aşağı yukarı bütün gazeteleri okurum.

Ekonomi ve dünya basınını takip ediyorum.

Mutlaka her gün okuduğum İngilizce

gazeteler var. Baktığım internet siteleri

var. Takip etmeye çalışıyorum.

Genellikle takip ettiğiniz yazarlar

Spesifik bir isim yok, herkesin bildiği

kişileri ben de okuyorum.

İyi bir TV izleyicisi misiniz

Çok iyi bir televizyon izleyicisi değilim.

Çünkü vaktim yok. Ben haber kanallarını

izliyorum. Haber kanallarında

çok iyi şeyler var. Haber kanalları

Türkiye’de çok iyi. Almanya ile falan

mukayasa edemeyiz, bizim haber kanallarımız

çok iyi.


32 KASIM-ARALIK 2012

‘28 Şubat kararlarını ilk

gördüğümde el insaf dedim’

FOTOĞRAF: TURGUT ENGİN

U

KÖKSAL AKPINAR

zun yıllar haber bültenlerinin vazgeçilmezleri

arasında yerini alan biri

Oğuz Haksever. 30 yıldan fazla medyanın

içinde olan Haksever 12 Eylül darbesi

olduğu dönemde Başbakanlık muhabiriydi.

Bu anlamda darbenin medya üzerinde etkisini

birebir yaşamış bir isim. Türk siyasi hayatını,

yaşanan tartışmaları, polemikleri ile acı

tatlı birçok olaya tanıklık eden Haksever, ‘beyaz

cama’ gerek sempatik görüntüsü gerekse

kalın tok sesiyle hayat veriyor.

Oğuz Haksever, şimdilerde haftanın

5 günü NTV ekranlarında ‘Günün

Gündemi’ni enine boyuna irdeliyor. Mesleğe

4 yıl kadar ara verip tavukçuluk yapsa da

onun tek bir derdi var ‘haber’ vermek. Aslında

haber vermenin yanında Türkiye’nin pek

de alışık olmadığı insan odaklı fotoğrafları

da analiz eden Haksever, 2001 yılından beri

NTV’de Haber Müdürlüğü ve Haber Koordinatörlüğü

görevlerini de üstlendi. Şimdi

ise editör-sunucu olarak izleyicilerin karşısına

çıkıyor. Usta televizyon habercisi Oğuz

Haksever ile Cihan Medya Haber dergisi

için televizyonculuğu, televizyon haberciliğini

masaya yatırdık. Özellikle 28 Şubat

dönemindeki ATV Haber Merkezi’nde

yaşananları tüm samimiyetiyle anlatan

deneyimli gazeteci, Fethullah Gülen’in

konuşmasının yer aldığı kaseti deşifre

etmiş aynı zamanda. Oğuz Haksever,

Gülen kasetinin yayına verilmeden

önce perde arkasında neler

yaşandığını anlatırken, “Gülen

kasetleri yayına verilmeden önce,

kendisinden görüş almalıydık.”

diyor. O dönem ATV’nin askerlerin

etkisinde kaldığını söyleyen

Haksever ile o dönemleri konuştuk.

Ayrıca gazeteciliğe nasıl başladığından,

Hopa mevzusu yüzünden

Ruşen Çakır-Başbakan

tartışmasından tutun da günümüz

televizyon haberciliğinde uluslararası

ölçekte neredeyiz Nasıl olması

gerekir sorularına cevap aradık.

Televizyonculuğa nasıl başladınız Hayalinizde

olan bir meslek miydi

1979 senesinde Etibank’ta bankacılık

Usta televizyon

habercisi Oğuz

Haksever, Cihan

Medya Haber dergisine

28 Şubat döneminde

ATV Haber

Merkezi’nde yaşananları

anlattı.

dış muameleler şubesinde ithalat işlerine

bakarken hayalim gümrük işlerinden anlayan

uzman olmaktı. O dönemde TRT’nin

sınavına girdim. İlk sınavı ve mülakatı geçtim.

Kafamda aman aman bir arzu yoktu

aslında. Çok büyük ustalardan ders aldım.

Orada uyandım; ‘Vay canına ya.. Ne

kadar güzel bir meslek!..’ Gördüğüm kurs

sırasında mesleğe bakış açım değiştiğinden

işi çok ciddiye aldım. İkinci sınavda da

başarılı oldum. Beni ve birkaç arkadaşı genel

müdürlükteki haber merkezine aldılar.

Çok saygı duyduğumuz bir isim olan Muammer

Yaşar Bostancı’nın ellerindeydik...

İdealistler olarak kendisini tanıdığımızdan

tedirginlik duymadık. İlk söylediği şey ‘Siyasi

görüşlerinizi asla buraya getirmeyeceksiniz.’

oldu. Çünkü İsmail Cem’in ekibinde

olduğumuz için komünist falan diye

bakıyorlardı bize. Öyle bir algı vardı her

tarafta. Oysa bizim derdimiz haberci olmaktı.

Haber merkezinde bizleri ustaların

yanına paylaştırıyorlardı. Beni ve Şeref

Yiğit’i, tanımadığım ama sonra çok değerli

biri olduğunu anladığım rahmetli Bülent

Güllapoğlu’nun yanına verdiler. Meğer

bizi Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı,

siyasi partiler muhabirliğinin yanına

vermişler. Hatta herkes yanımıza

geldi ‘En şanslı sizsiniz, hem de Bülent

Güllapoğlu’nun yanına düştünüz’

dediler. Doğrudan iç politika

muhabirliği ile işe başladım.

Güllapoğlu ile çalışmak size nasıl bir deneyim

kazandırdı

Daha ikinci gün beni Başbakanlık

merdivenlerine götürdü.

Başbakan Süleyman

Demirel’i takip ediyorduk.

Hepimizin başı dönüyor. Sırtımızda

o zamanlar Nagra

teypler, etrafta Başbakanlık

muhabirleri.... Sonra Köşk’e

çıktık. Bülent Güllapoğlu benim

için çok büyük bir şanstı.

Değerli bir haberciydi. Hiç unutmuyorum

biz Demirel Başbakan

iken çatır çatır sorular sorardık. Demirel

de hiçbir zaman ‘Kim bu ye-


KASIM-ARALIK 2012

33

ni yetmeler’ diye de bakmazdı. Ecevit’i ziyarete

götürdü bizi Bülent Güllapoğlu. Bu

anlamda gerçekten benim için müthiş bir

deneyimdi.

‘80 DARBESİ OLDUĞUNDA BAŞBAKANLIK MUHA-

BİRLERİ AÇIKTA KALDI’

1980 darbesi olduğunda o dönemde Başbakanlık muhabiri

olarak neler yaşadınız

Darbe olduğunda rahmetli Mevlüt Akın

ile birlikte tatildeydik. Hemen geri döndük.

Bir süre ustamız Güllapoğlu ile alışkanlıktan

Başbakanlık merdivenlerinde

Başbakan’ın gelmesini bekledik. Bugünkü

sistemin biraz daha samimisini düşünün.

Başbakan Süleyman Demirel arabadan

indiği anda hemen yanına yaklaşırdık.

Kameralar, mikrofonlar hemen çalışırdı.

Demirel de “Merhaba çocuklar nasılsınız”

derdi. O alışkanlıkla o merdivenlerden

ayrılmadık. Siyasi partiler yoktu artık.

Başbakan Bülent Ulusu olduğunda o eski

samimiyet kalmadı. Çünkü Bülent Bey,

doğrudan içeriye girerdi. Bize belli bir süre

sonra ‘gidin’ dediler. Çünkü söylenecek

bir şey yoktu. ‘Bir açıklama olacağı zaman

konsey yapacak.’ dendi. Darbe olduğunda

biz açıkta kaldık. Bana da TRT’den ‘artık

polis-adliye muhabiri olacaksın’ dediler.

O zamanlar polis-adliye neresi Mamak.

Oralara taşınıp, Mamak duruşmalarını,

savcılık soruşturmalarını izlemeye başladım.

O arada dayım Kemal Nebioğlu,

DİSK davasından idamla yargılanıyordu.

Ziyaretine gitmiştim dava görülürken,

‘Senin adını söylemedim’ dedi. Çok hüzün

verici bir durumdu. Bir de Mamak’ta

sürekli o sesleri duymalar, duruşmalarda

insanların halleri, kafaları kazınmış

gençleri görmek çok ağırdı. Kameramanlar

kaçardı benden ‘Eyvah Oğuz gidiyor’

Mamak’a kimi götürecek diye. Gerçekten

asap bozucu bir şey!.. Sabahleyin girerdik

akşama kadar mahkeme mahkeme,

savcılık falan dolaşırdık. Belli bir süre

sonra da ayrıldım TRT’den. Ayrıldıktan

sonra 4 yıl tavukçuluk yaptım. Küçük dayım

bu işle uğraşıyordu. ‘Ne yapacaksın

başka, gel benim yanıma’ dedi. Ardından

tekrar TRT’ye geri döndüm. 1986

yılının Aralık ayında sözleşmeli muhabir

olarak İstanbul’da çalışmaya başladım.

Sonra Show TV, sırasıyla Kanal 6,

ATV ve sonra da NTV.

‘MESUT YILMAZ’IN ÇATUR ÇUTUR KRAKER YEME-

SİNİ DEFLARCA YAYINLAMAK YANLIŞTI’

ATV’de neleri başardınız Neleri başaramadınız

Baki Şehirlioğlu, Ayşenur Arslan, Ali Kırca,

Ferhat Boratav çekirdek kadroydu. Bu kadro

‘TRT haberciliğini olması gerektiği gibi

yapacağız’ diye yola çıktı. Önemli ölçüde

başarı orada yatıyordu. Dolayısıyla düzgün

özgür habercilik!.. Çok da başarılı bir kadroydu.

Bu takıma rüya takımı diyorum. Bu

takım bir araya geldi ve bir şey yaptı. Orada

küçük bir leke 28 Şubat rüzgarının o tarafa

da vurması oldu. Askerlerin etkisinde

kalındı. Ayrıca Dinç Bey’in kendini bir tarafta

olma durumunda hissetmesiydi. Bunu

kendisi de söylüyor. 28 Şubat öncesi

Çiller’den yanaydı grup... Mesela bir açıkoturumda

Mesut Yılmaz sinirlenmişti,

önündeki krakerleri çatur çutur yiyerek sinirini

krakerden çıkarıyordu. Gerçekten de

belki bir televizyon habercisi olarak da üzerinde

durulması gereken bir görüntüydü.

Bunu defalarca yayınlamak yanlıştı. Başarısızlık

değil belki ama bana göre tatsızdı.

28 Şubat döneminde ATV’ye servis edilip de sizin yayınlamadığınız

haber veya görüntü oldu mu

Bunu bilmiyorum. Ama ATV Haber’in kalitesini

göz önüne aldığımızda olmalı diye

düşünüyorum.

Gazetelere o dönem askerî kanattan sarı zarfl ar içinde

haberlerin geldiğini biliyoruz. Televizyonlara da bu ve

benzeri zarfl ar geldi mi

Ben tanık olmadım. O kadar ince işler Ayşenur

Arslan ve Ali Kırca arasındaydı. Ayşenur

ablamız yazmış veya anlatmıştır belki...

Ne derse doğrudur.

28 Şubat medyası ile bugünkü medya arasında ne gibi

farklılıklar gözlemliyorsunuz

Elbette artık haber değeri taşıyan her siyasi

durumda “Asker ne diyor acaba” sorusu

sorulmuyor. Yalnız 28 Şubat dönemine

oranla meydada da daha keskin bir kutuplaşma

olduğunu hepimiz gözlemliyoruz.

Medya birbirine daha fazla bel altından

vuruyor.

‘ATV’DE GÜLEN KASETLERİNİN YAYINA VERİLME-

YANLIŞTI

Fethullah Gülen’in konuşmalarının yer aldığı

görüntüleri yayınladı ATV. Bu konuyla ilgili neler

söyleyeceksiniz

Fethullah Gülen’in gizli çekilmiş görüntülerinin

servis edilmesi, bunların yayına verilmesi

yanlıştı. Tek taraflı olması açısından,

o kesimden bir görüş alınmaması açısından

yanlıştı... Bununla birlikte görüntülerin

nasıl geldiği konusunda en küçük bir bilgi

sahibi değilim. Sadece Betacam formatına

aktarılmış kasetler önüme geldi. Onların

deşifresiyle uğraşmıştım. Haberi yayınlayalım

mı yayınlamayalım mı gibi bir

konuşma da yapmadık. İçerik olarak haber

değeri taşıyan yanı da vardı. Fethullah

Gülen o konuşmalarında ‘kaymakam olun,

hakim olun, savcı olun’, gibisinden karşısındaki

insanlara bir çağrı yapıyordu. Bu,


34 KASIM-ARALIK 2012

haber değeri taşıyordu. O görüntüleri elde

eden birisi, o ortamda o günün şartlarında

haber olarak değerlendirirdi. Görüntülerin

çok açıkça yayın toplantısında konuşulduğunu

söyleyemem. Biz de bir telaş bir telaş

onları yayına hazır hale getirdik. Bir tefrika

oldu ve birkaç gün üzerinde çalıştık.

Bugün öyle bir görüntü gelmiş olsa yayınlar mıydınız

Yayınlamak için çok daha fazla düşünürüm

elbette. Görüntüleri yayınlanan kişi ya

da yakınındakiler ne düşünüyor ne diyor

diye sormak gereğini hissederdim.

O yıllar Türk siyaseti açısından çok kritik yıllardı. Medyanın

o dönemki hastalıkları nelerdi

Askeri, ülkenin yapısı açısından siyasetçilerin

önüne koymasıydı. Mutlaka askerî kanada

dönülüp bakılırdı. Sırf bu yüzden belki

de gazeteciliğin, haberciliğin temel düsturları

unutuluyordu. Ortaya ‘andıç’ atıldı

diye ‘vay hainler’ falan gibi neler yazıldığını

biliyoruz. Çok enteresan, daha sonradan

bunları yazanlar Basın Konseyi başkanlığı

yaptı. Bana göre bu virüs gibi bir şey. Zınk

diye organizma zayıf düştüğünde, grip gibi

hemen devreye giren bir virüs. Geçmişten

gelen bir hastalık!.. Askerin elinde o virüsü

canlandıran elektrik gibi bir şey vardı sanki.

Bir dokunuyor; gazetecilik, habercilik falan

filan pek çok şey bir kenara atılıyordu.

Yaptığınız haberler için o dönem askerî kanattan hiç

eleştiri aldığınız oldu mu

Haberler için telefon açılmış mıdır açılmamış

mıdır onu ben bilmiyorum. O tür konuşmalar

ATV haber merkezi ile de yapılmazdı.

Yapılıyorsa da yönetim katında yapılıyordu.

Onu ben bilmiyorum.

‘METAFORLAR ÜRETEREK HABERLERİ YAYINLI-

YORDUK’

ATV Ana Haber’i o dönem rakipleri arasında nasıl bir

yere oturtuyordunuz

Rahmetli Ufuk Güldemir en önemli rakibimizdi.

Hatta gazetelere ilan vererek karşılıklı

atışmalar falan da oluyordu. Aslında o

ne yapıyor bu ne yapıyor diye bakmazdık.

Kendi işimize odaklanmıştık. Ama bir süre

sonra birtakım metaforlar üreterek haberleri

oradan yürütmek başladı. Reyting söz

konusu olunca haberi yamultup reyting elde

edene öykünmek, kaçınılmaz gibi görünüyor...

Bakın bugünlerde bile bu böyle...

Duyduk ki rakip kanallardan birinin yöneticileri

“ne yaparsanız yapın reyting yapın”

tembihini personele iletmiş... Eğer doğruysa

-ki, bazı işaretler görünüyor- bu girdaba

kapılmamak için, reyting uğruna yayıncılık

yapmamak için çareler düşünüyoruz.

Ne gibi metaforlar mesela

Bir haberi verirken, onunla alakası olmayan

unsurları ortaya koyup yayınlamak, yaptığınızda

gündem olmasa da hayatımızı değiştirecek

nitelikte olmasa da her zaman reyting

getireceği garanti konuları işlemek gibi!..

Din mesela... veya haberi eğlenceli yapmak,

aralara bantlar, şunlar bunlar koymak.

Hatta bir ara ben onunla dalga geçen bir haber

hazırladım. Bir çeşit sitemdi aslında o

hazırladığım haber. Hoş bir şeydi ama niye

yaptım diye sorarım kendi kendime. Doğru

olanı bir arada göstermeye çalışan bir hicivdi.

O zamanlar Microsoft’un bir davası vardı.

O dava, bilişimde önemli bir olaydı. Toplantılarda

söylüyorum söylüyorum bir türlü haberini

yapamıyoruz, girmiyordu. En sonunda

Ali Kırca ‘yap haberi’ dedi. Fakat ‘öyle bir

yap ki; bir hiciv de olsun’ dedi. Haberi Sevda

Demirel’in silikonlarıyla, o sırada magazin

olan ne varsa onlarla birlikte verdim. Hâlâ

betası elimde durur. Saçma sapan bir şeydi.

Ama hiciv olsun diye Silikon Vadisi’nden

bahsederken, Sevda Demirel’in göğüslerini

falan veriyordum. Çok ses getirdi o haber.

ABD’de ki mahkemede duruşma oluyordu,

bizim Türkiye’deki mahkemelerden kavgalı

duruşmaları falan veriyorduk görüntülerde.

‘Halkın ilgisini hangi görüntü çeker Daya

gitsin, alakası olsun veya olmasın, onları

da ver o arada’ anlayışıyla hareket ediliyordu

bizde bunu hicvediyorduk.. Bundan mümkün

olduğu kadar kaçmaya çalışsak da kaçamadığımız

yerler de oldu. Çünkü işin içine

reyting mücadelesi girince, Türkiye’de

televizyon haberlerini üretenler yeterli donanıma

sahip olmadığı için bu tür yollara

sapıyorlardı. İşte bir Microsoft olayını halkın

kolaylıkla anlayabileceği şekilde nasıl

anlatırımı, böyle ortaya koyduk. Aslında

öyle değil. Donanımlı bir televizyon habercisi

birikimi olsaydı elbette bu tür sapmalara

gitmeden düzgün bir şekilde bu anlatılabilirdi.

Anlatılamadığı için o Microsoft haberi

bir türlü bültene girmezdi.

‘BAŞBAKANLIK’TAKİ İFTAR YEMEĞİ ATV TARA-

FINDAN MÜTHİŞ KÖPÜRTÜLDÜ’

Siz haber merkezinde postmodern darbenin ayak seslerini

nasıl hissettiniz

Aslında bekleniyordu, öyle bir his vardı.

Doğrudan bana o türde bir şey gelmedi ama

görülüyordu. Başbakanlık Konutu’ndaki

şeyhlere verilen iftar yemeği, Erbakan’a göre

din büyüklerine verilen yemek müthiş

köpürtüldü, bütün kanallar tarafından. Dolayısıyla

ATV tarafından da. Olağanüstü bir

sesle verildi. O zaman anladık bazı şeylerin

olacağını. Sonradan da MGK toplantısına

gözler çevrildi. Cuma günüydü yanılmıyorsam.

Cumartesi de nöbetçiydim, tüm gelişmeleri

takip etmek bana kalmıştı.

Ne düşündünüz o an

Çok açıktı yani. Devrim yasaları uygulansın

diye bana göre sırf dürten, iktidarı zor durumda

bırakan maddeler gündeme geldi.

Benim dikkatimi o çekti. Aslında o kararlarda

tartışılması gereken maddeler bu devrim

yasalarıyla ilgili olanlardı... Erbakan’ı kendi

tabanında mahçup etmek zavallı göstermek

için bildiriye konmuşlardı. MGK’dan tavsiyeler!

Onun ötesinde 8 yıllık eğitime itirazım

yoktu. Ama devrim yasaları, kılık kıyafet bilmem

ne bu konuda izleme birimi oluşturulsun

vs. El insaf dedim yani. İlginç olan ise o

yasaların hâlâ duruyor olması.

NTV ile birlikte Oğuz Haksever’de neler değişti

NTV’nin bende olumlu anlamda çok büyük

etkisi olmuştur. Geçmişte reyting kaygısı

yüzünden gündeme getirilmesi için

zorlandığımız haberlerin burada anında

yayına girdiğine tanık oldum. NTV’de hiçbir

zaman bir yadırgama hissetmedim. İşin

etik boyutu konusunda öteki popüler kanallarda

ne kadar “özgürsek” burada işin

içine ‘etik’ girdiği zaman o kadar özgür olmuyoruz.

Bu durum beni bir anlamda TRT

yıllarıma geri döndürdü. TRT’deki heyecanıma

yeniden döndüm NTV’de. NTV’de

marşa basınca depara kalkacak bir ekip

vardı ilk başladığımda. Şimdi o ekip Doğuş

Yayın Grubu’nu yönetiyor.

Özel kanalların kurulmasında televizyon haberciliğine

nasıl katkısı oldu

Başlarda bir katkısı olmadı. Kötü niyetli kullanıma

katkısı oldu... Özel kanalların kuruluşu

çok kötü başladı. İlk özel kanalı kuran kişi

işin gücünü anladı ve olduğu gibi televizyonun

gücünü kendisi için kullanmaya başladı.

Montajın başına gidiyordu o şahıs... O

dönemlerde o kanalda çalışanları bir dinleseniz.

Kim bilir neler anlatacaklar İşinizi düzgün

yapmaya çalışırsanız, rakiplerinizin maraz

yollara başvurup reyting elde etmelerine

tosluyordunuz. Kendimden örnek vereyim.

ATV’de hafta sonları bülten hazırlayıp sunuyordum.

Hem ödün vermeyeceğim, hem izleyicinin

ilgisini çekeceğim, hem de reyting

yapacağım. Böyle bir derdimiz vardı, bunu

nasıl hallederiz Büyük bir sorundu bu. Televizyon

haberini tam anlamıyla içselleştirmiş

bir kadro yoktu o dönem. Ayrıca özel kanal-


36 KASIM-ARALIK 2012

ların kuruluşunda TRT’den cesaret edip ayrılan

olmadı. Çok birikimli, yetenekli isimleri

hemen alamadılar. Gidenlerse bir şey öğretmediler.

Çünkü onlar öğrenirse, beni geçer

kaygısı oldu. Fazla da bildiklerini söyleyemem

hani... Yıldızlar TRT’de kalmayı tercih

ettiler. Ali Kırca bile 90’larda ayrıldı TRT’den.

Etkin olması zaman aldı ATV’ye kadar…

Dolayısıyla özel kanallar biraz aksak başladı.

‘TELEVİZYONLARIN EN ÖNEMLİ SORUNU MUHA-

BİR SAYISININ AZLIĞI’

Dünya ile karşılaştırdığımızda Türkiye’deki televizyon

haberciliğini nasıl bir yere oturtuyorsunuz

Türkiye’de bu iş başarıyla yapılıyor. Bugün

gelinen noktada bambaşka bir yerdeyiz.

BBC, NBC ile falan karşılaştırırsanız

soru işaretini koyabiliriz. Hâlâ onlara ulaşmaya

çalışıyoruz. Birçok yerde oralar izleniyor,

ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye bakılıyor.

Bizdeki en önemli sorun muhabir.

Çünkü az muhabir kadrosuyla televizyon

haber bültenleri hazırlanıyor. Ana damardaki

gazeteleri önünüze alın, akşam ana

haberlerin yayın saatinde hepsinin birinci

sayfasının ekranlarda, televizyon haberine

dönüştürüldüğünü görürsünüz. Televizyonların

bir gün önce tükettiği haberi,

ertesi gün gazeteler birinci sayfadan gördüğü

için tekrar televizyonlarda dönüyor.

Bunun sebebi televizyonlarda muhabir

kadrosunun az olması. Ne yapsın çocuklar,

kendi haberlerini getiremiyorlar ki. Bu

anlamda pastanın en büyük dilimi ajansların

elinde!.. Dünyanın sayılı televizyonlarında

ise durum tam tersi, muhabir

kadrosu oldukça geniş!..

Haber kanallarının ortaya çıkması ile habercilikte gazetelerin

etkisi ne ölçüde azaldı veya arttı

Habercilik noktasında gazeteler hâlâ televizyonların

önünde. Gazeteler sadece anlık

gelişmelerde geri kalıyor. Baskıya kadar

televizyonların verdiği haberi bir şekilde

öne götürebiliyor, ertesi gün daha ayrıntılı

verebiliyorlar. Televizyonlar veya haber

kanalları sürekli muhabirlerle canlı yayın

yapmaktan, muhabir yerinden kalkıp istihbarat

yapamıyor ki. Haber merkezleri istihbarat

yapmaya çalışıyor ama onlar da rutin

ile daha çok meşgul. Arka planda bir haber

prodüksiyonu üretecek kadronun eksikliğini

yaşıyor televizyon haberleri....Televizyon

haberleri için muhabir kadrosu zengin

olmalı. Televizyonda artık muhabir dediğimiz

kişiyi, ekranda kendisine bağlanıldığında

olanı biteni düzgün anlatan insan olarak

algılıyoruz. Bunu daha öne koyuyoruz. Aslında

dünyadaki uygulama şöyledir: Muhabir

vardır tamam gerçekten gazetecidir, ekran

önündedir. Ama aynı zamanda arkasında

da enformasyon toplayan, bilgi derleyen,

belge toplayan bir prodüktörü vardır. Bunu

Türkiye’de hayata geçirmek gerekir. O zaman

inanılmaz işler yapar televizyonlar. Televizyon

haberciliğinin Türkiye’de ilerlemesinin

en önemli göstergesi ajanslardır. Cİ-

HAN, İHA, DHA ve AA çok başarılılar.

‘SADECE ‘PEKİ’ DEDİĞİM İÇİN SOSYAL MEDYADA

ANA AVRAT KÜFÜR YEDİM’

2011 seçimlerinden önce Başbakan’ı NTV’de ağırlamıştınız

ve Ruşen Çakır’ın Hopa ile ilgili sorusuna

Başbakan’ın verdiği cevap oldukça sertti.

Aslında program bittikten sonra

Başbakan’dan bu konuda rahatsız olduğuna

dair hiçbir ima yoktu. İnsanlar kendi

önyargılarını birtakım insanlara yapıştırıyor.

Bütün tepkilerini de onun üzerinden

devam ettiriyorlar. Orada Ruşen Çakır

programdan önce ‘Abi ben Hopa olayına

da gireceğim’ dedi. Bende ‘Bana söylemene

gerek yok. Öyle bir kaygımız yok;

sormana bile gerek yok ki’ dedim. Program

boyunca o konuya girmedi. Programın

sonunda Ruşen, bana nasıl çakmak

çakmak bakıyor inanamazsınız ‘Gözüyle

Allah aşkına bana söz ver söz ver’ der gibi.

Ben de söz verdim. İstesem kapatırdım.

Sonra o soru-cevap faslı başladı. Fakat arka

tarafta yayın yönetiminde kıyametler

kopuyor ‘bitirelim artık tamam’ diye.

Kaygı da sadece yayın planlaması... Başka

bir şey değil. Başbakan’ın istemediği bir

sorunun sorulmasından ötürü falan filan

değil yani. Televizyonculukta rejiyle dolaylı

bir iletişiminiz vardır. Canlı yayında rejiye

“Oğuz abi bitir” dediğinde “Anlaşıldı kardeşim

bitiriyorum” diye yanıt veremezsiniz

çünkü mikrofonunuz açıktır. Ya vücut diliyle

ekranda görünmezken yanıt verirsiniz, ya

da sesiniz duyulurken şifreli yanıt verirsiniz.

Bana da rejiden “Bitir” talimatı gelince, ben

de ‘peki’ dedim. Sırf bu kelime yüzünden

bana sosyal medyada ana avrat dümdüz

küfredip, hakaret ettiler. Güya ben Ruşen’in

Başbakan’ı sıkıştırmasından rahatsız olmuşum...

“Yalakayım” ya... Benim bir derdim

yok ki. Derdim yayını tamamlamaktı. 2-3

dakika daha gitsek bir şey olmayacak. Hopa

meselesi kapanacak, ben de yayını kapayacağım...

Hadi şimdi o gün bana küfredenlere

bunu anlatın. Orada söylediğim ‘peki’ rejiyle

haberleşmenin yöntemlerinden biriydi.

‘BAŞBAKAN’DAN ASLA ŞUNU VEYA BUNU SORUN

DİYE BİR TALEP GELMEZ’

Başbakan ile birkaç kez röportaj yapmış biri olarak

nasıl bir Recep Tayyip Erdoğan profil belirdi sizde

Başbakan’a yönelik birçok eleştiri olduğu

zaman insanî yanını gördüğümü söylüyorum.

Samimi bir insan Erdoğan ve

o samimiyette böbürlenmek diye bir şey

yok. Çünkü kendisini belediye başkanlığından

da biliyorum ve tanıyorum. O

dönemde de kendisiyle söyleşi yapmıştım.

Anlık tepkileri var kendisinin....Bu

da çok insanî bir şey. Tepesi attığı zaman

gözü bir şey görmüyor. Başbakanlık’tan

kendisine hiçbir zaman şunu sorun bunu

sorun diye bir şey de gelmemiştir bugüne

kadar. Fakat biz konusunda hassas

olduğunu biliriz. Bundan da daha doğal

bir şey olamaz. Ama kamuoyunu ilgilendiren

bir haber varsa o da sorulur. Gemi

tartışması gibi...

Türk medyasının bugün neye ihtiyacı var size göre

Süper gazetecilik kavramı var. Bunu çok

önemli görüyorum. Bir gazeteci televizyona

da hizmet verecek, internete de hizmet

verecek, radyo varsa ona da hizmet

verecek ve gazeteye de hizmet verecek. Az

adamla çok iş... Süper gazeteciler dönemi

başladı. Ama galiba olan habere oluyor bu

ortamda... Endüstriyel habercilik bu... Herkes

hamburger gibi “haberburger” yapıyor.

Hepsi köfte ama ambalajlar ve sosları

farklı... Bilmem anlatabiliyor muyum


38 KASIM-ARALIK 2012

Medyanın ‘kanaat

imparatorluğu’ zayıfladı

A

H. SALİH ZENGİN

hmet Turan Alkan, kendine

özgü yazı üslubu ve yoğun

gündemin sert konularına

farklı yaklaşımı ile dikkat

çeken, medyanın usta kalemlerinden

biri. Doğru bildikleri konusunda

sözünü sakınmayan Alkan,

son olarak Başbakan tarafından

ilan edilen Çamlıca’ya cami projesine

karşı olduğunu açık bir şekilde

yazmıştı. Girişimi, ‘popülist ve

siyasi bir proje’ olarak tanımlayan

Zaman Gazetesi ve Aksiyon Dergisi

yazarı Ahmet Turan Alkan’a

göre Türk medyasının en büyük

problemi, hakikat duygusunun

zayıflığı: “Türk basını, okuyucusuna

tabasbus ediyor, yaltaklanıyor,

sokak ağzıyla yağ çekiyor. Satış

ve tiraj endişesi, gündem tayin

edebilmek kaygısı ve gazete sahiplerinin

güç oyununda rol almak

arzusu hakikat duygusunu

zayıflatıyor.” Sosyal medya denilen

yeni çığırın içinde yer almadığını

söyleyen Alkan, bu modanın

da yakın zamanda sona ereceği

görüşünde.

Futboldan siyasete, mimariden

dijital medyaya, darbe komisyonuna

ifade veren gazetecilerden

Sivas-Madımak olaylarına

kadar pek çok meseleyi az ve öz

bir çerçeve içinde konuştuğumuz

Ahmet Turan Alkan, Cihan Medya

Haber dergisinin sorularına yine

kendine has ironik ve muzip

üslubuyla cevap verdi. Futbol konusunda

kendisine perhiz telkini

veren ve bu tartışmalardan uzak

durmaya çalışan Alkan’ın çok tartışılacak

bir de teklifi var: “Bol bol

heykel yapılmalı; şu an itibarıyla

futbol piyasasının içinde bulunan

bütün önemli aktörlerin heykelleri

yapılmalı... Heykeli dikilen

onuncu günü göremiyor da onun

için; bir temizlik olur; futbola taze

kan gelir; yeni bakış ve yaklaşım

biçimi, yeni bir ahlâk gelir ümidiyle

geliştirdim bu yeni projeyi!

Milletime armağan olsun.”

Gündemin bu kadar hızlı aktığı bir dönemde

yazılarınızdaki letafet, dilinizdeki

incelik ve ironinin hiç sekteye uğramaması

Ahmet Turan Alkan’ın hangi özelliğine

işaret eder

Hiçbir özelliğime işaret etmez; sadece

seninle eskiden “ortak” olmamıza

işaret eder; ortaklık hukukunun

verdiği bir muhabbetle

senin, yazılarım hakkında sübjektif

değer yargıları geliştirmiş

olmandan ibarettir ama her şeye

rağmen doğru olmasını çok temenni

ederdim.

Dili doğru ve zengin kullanma anlamında

gazetelerdeki diğer köşe yazarlarını nasıl

buluyorsunuz ‘Yazar aklı’nı itham ederek

sanık sandalyesine oturtur isek bir dil zafi

yetinden söz etmek mümkün müdür

İmrendiğim yazarlar var Salihciğim;

senin kadar karamsar değilim.

Türkçe büyük bir ırmak. Çok

canlı, çok yerden besleniyor ve

her şeye rağmen direniyor. Genç

kuşaktan iyi yazarlar geliyor; iyi

donanımlı, iyi yetişmiş ve Türkçe

zevkine sahip yazarlar var. Bardağın

dolu tarafına bakıyorum,

boş kalan yarısı hakkında sızlanıp

şikâyetlenmek doğru değil;

evet, onlar bir yerde su-i misal

oluyorlar, gazete okuyucusunu

kolaya alıştırıyorlar filan ama dilimizi

edebiyatta, basında, şiirde,

denemede yarına taşıyacak olanlar

onlar değil, lisanı bütün renkleriyle,

bütün heyecanı ve güzelliğiyle

yaşayan yazarlar.

Türk medyasının bugünkü en önemli sorununun

ne olduğunu düşünüyorsunuz


KASIM-ARALIK 2012

39

FOTOĞRAFLAR: İSA ŞİMŞEK

Hakikat duygusu zayıf; Türk basını

okuyucusuna tabasbus ediyor, yaltaklanıyor,

sokak ağzıyla yağ çekiyor.

Satış ve tiraj endişesi, gündem tayin

edebilmek kaygısı ve gazete sahiplerinin

güç oyununda rol almak arzusu

hakikat duygusunu zayıflatıyor.

En mühim ve en yüksekte duran meselemiz

bence budur.

Medya, geçmişte hükümet kurar, hükümet yıkardı.

Günümüzde medyanın böyle bir gücü

kaldı mı Yoksa olması gerektiği pozisyona mı

geldi sizce

Doğru söylüyorsun, olması gereken

yere geldi; tekel zayıfladı; “Kanaat imparatorluğu”

şimdi eskisi gibi güçlü

değil. Okuyucu, kanaat edinirken daha

farklı tercihler bulabiliyor artık.

Yazılı ve görsel medya, kurumsal reklamlarında

genellikle benzer hatta aynı sloganlara sarılırlar.

Doğru, dürüst, tarafsız, objektif gibi… Medyamız

bu kavramların hakkını verebiliyor mu sizce

Veremiyor; meselâ ciddi muhalefet olsun

diye değil, sırf “Hükümete iyi çakıyorlar,

aşkolsun, cesur herifler” diyebilmek

isteyen bir kitleyi keyiflendirmek

için yayımlanan gazeteler var;

buna rağmen muhalif edâlı gazetelerin

sayıca ve keyfiyetçe hâlâ ağırlıkta

olması altı önemle çizilmesi ge-


40 KASIM-ARALIK 2012

İLLÜSTRASYON: CEM KIZILTUĞ

reken bir husus. Çok sesliliğin tadına

varabilmiş olmamız müsbet. Bütün

arızalara rağmen iyiye doğru gidiyoruz

ama.

İletişimini yazıyla kuran bir yazar olarak sosyal

medya denilen olguya nasıl bakıyorsunuz İnsanlar

fazlasıyla abarttıkları için mi ciddiye alınıp

çok konuşuluyor ya da siz yeterince önemsemiyor

musunuz

Vallahi hiç iyi gözle bakmıyorum; daha

doğrusu sosyal medya denilen yeni

çığırın içinde yokum ben; şöyle bir

bakıyorum, nesildaşlarımın çoğu da

pek iltifat etmiyor. Haftanın neredeyse

her günü itibarıyla konuşan, yazan,

kanaat belirten insanların saat

başı sağa-sola tivit yollaması bana göre

değil. Müziği anlamlı kılan şey, sesler

arasındaki suskunluk fasılalarıdır,

yani insanın kendisiyle baş başa kalması,

dinlenmesi, kanaatlerini gözden

geçirmesi lazım gibime geliyor; kısaca

bana göre değil; modası da yakında

geçer zaten, öyle zannediyorum.

Medyanın yol aldığı mecralardan bir tanesi

de dijital medya... Gerçi yıllardır mevcut basılı

medyanın yerini alacağından söz ediliyor

ama böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünüyor

musunuz Kâğıt yok olur mu Olursa

ne olur

Kâğıt yok olmasın ama güzelim ağaçlar,

hafta sonu magazin eki haline gelip

iki saat sonra deste kucak kapılara

da bırakılmasın. Kâğıt aziz bir nesnedir

çünkü ağaçtandır. Kitaplar hep

kâğıt olsun ama gazeteler olmasa da

olur.

Peki yoğun yazı temposu olan Ahmet Turan

Alkan’ın bir gününde nasıl bir akış var Güne

saat kaçta başlıyorsunuz

Salihciğim bunlar meslekî sırlar; söyleyip

de kendime yeni rakipler çıksın

istemem ama hatırın için ufak bir bilgi

vermemde mahzur yok. On sularında

başlıyor yazı hazırlığı...

Her gün tüm gazeteleri okur musunuz

Ne münasebet! Ne münasebetle Her

gün bütün gazeteleri okumanın bir insanın

ruh sağlığında ne büyük travmalar

husule getirebileceğini tahmin

edebiliyor musun Kesinlikle hayır.

Sadece kanaat çığırlarını temsil eden

bazı gazeteleri takip ediyorum.

Peki öyleyse kanaat çığırlarını temsil ettiğini

düşündüğünüz yayınlar ve yazarlar kimlerdir

Bir önceki soruya, “Gazete okumam,

yazar filan takib etmem” diyebilseydim

şimdi sen bu soruyu sormayacaktın.

Necib Fazıl merhuma “Hangi kitapları

okursunuz” diyen bir delikanlı

buna benzer bir cevapla karşılaşmıştı,

bilirsin: “İnek süt içer mi; ben de kitap

okumam, sadece yazarım!” dediği

rivayet edilir ve bu rivayetin efsane

olması muhtemeldir. Şaka filan, suali

geçiştirdim farkındaysan...

Futbola olan ilginiz de okurlarınızın malumu.

Alex’in gönderilmesini bir Galatasaray taraftarı

olarak nasıl değerlendirdiniz

Futbol konusundan uzak durmaya

çalışıyorum; kendime perhiz telkini

veriyorum ama sordun söyleyeyim:


Öretmenler Müjde!

Türkiyenin en büyük 3 yaynevinden 3 dev hizmet.

Türkiyenin en büyük 3 yaynevinden 3 dev hizmet.

lkokul 1. snfdan lise son snfa kadar bütün derslerin akll tahtaya uyumlu içerikleri artk

flash disklerde. Üstelik yaynlarmz tercih eden öretmenlerimize hediye.

8 GB

Dijital içeriklerin yer ald flash diskler yetkili Zambak, Coku ve Deer

bayilerimizden temin edilebilir. ebilir.

Yetkili bayilerimizin izin iletiim adreslerine

a

internet net sayfalarmzdan arm ulalabilir.

labilir.

* Zambak, Coku ve Deer Yaynlarna ait dijital içerikler 15 Eylül tarihinden itibaren bayiler tarafndan yaynlar tercih eden öretmenlere kademeli olarak datm yaplacaktr.


42 KASIM-ARALIK 2012

Heykel dikmek ilginç bir fikir. Bol bol

heykel yapılmalı; şu an itibarıyla futbol

piyasasının içinde bulunan bütün

önemli aktörlerin heykelleri yapılmalı...

Niçin

Heykeli dikilen, onuncu günü göremiyor

da onun için; bir temizlik olur;

futbola taze kan gelir; yeni bakış ve

yaklaşım biçimi, yeni bir ahlâk gelir

ümidiyle geliştirdim bu yeni projeyi!

Milletime armağan olsun.

“Ağaoğlu’nun hayali gerçek oldu” ilanını görünce

‘Altıncı Şehir’in yazarı ne hissetti Böylesine

mega hayallerle kurulan şehirler bizi nereye

götürür

İlk tepkimi yazdım: “Hayali bu muymuş”

dedim kendi kendime. Tabiat

içinde insanın yerini, nisbetini ve anlamını

az-çok bilen birisi böyle hayal

kurmaz. Ticaret serbest, ona karışamam

ama insanların hayalleri manipüle

edilmemeli; insanlara daha güzel

şeyler hayal edecek tahayyül aralıkları

bırakmalı. En çok o fasıl canımı acıttı.

Türkiye’de şehirde yaşayan insanların sayısı

hızla yükselirken, aynı hızla şehirlileşiyor muyuz

Bilakis Salihciğim, bu sual uzmanlık

sahama giriyor ve iyi ettin sormakla;

sadece İslam değil, bütün kitabi ve ilahi

dinler, şehirlerde vuku bulacak karmaşık

problemlere insanların ahlâkî,

yani dinî cevaplar ve çözümler bulmasını

hedefliyor bana göre. Müslümanlık

neredeyse bütün İslam dünyasında

aynı meydan okumaya maruz,

şehirleşmeye yani. Dinin rüknünü

eğip bükmeden sâlihâne –farkındaysan

tevriye yaptım!- cevaplar vermemiz

lazım ve bunun için insan zihninin

ve emeğin bütün şubelerini üç

vardiya çalıştırmak gerekiyor. İşimiz

zor ama başarırsak mükafat müthiş

Yani

Doğrudan cennet yahu!

Son yapılan bir araştırma, muhafazakârlığın

bir gerileme içinde olduğu tezini ortaya sürüyordu.

Mevcut durumu nasıl yorumluyorsunuz

Ayrıca 1500 kişi ile yapılan bir araştırmadan

hareketle böyle derin bir konuda hüküm

vermeye nasıl bakıyorsunuz

Salihciğim üzüleceksin belki ama bu

yorumu yuvarlayanlarla üç aşağı beş

yukarı aynı şekilde düşünüyorum:

Muhfazakârlık sadece gerilemekle kalmıyor,

muhteviyatı muğlaklaşıyor ve

değişiyor. Sebebini kısaca tekrar edeyim:

Şehirleşmek, dine bütün veçheleri

ve gerekçeleriyle dokunabilmek demektir;

dokundun, elektriği aldın ve

doğru cevap vermen lazım. Donanımımız

henüz yeterli değil, buna mukabil

dindarlığın modernlikle kolayca uzlaşabilir

bir tavır olduğu inancı ve beklentisi

yaygınlaşıyor. Şehirle ve varlıkla sorguya

çekiliyoruz; ağır yük altındayız ve

hayli fire veriyor olmak gayet tabiidir.


KASIM-ARALIK 2012

43

Son dönemde yazdığınız yazıları sert bulan okurlar

oluyor. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Çamlıca’ya

yaptıracağını söylediği camiyi istemediğinizi açık

açık yazdınız. Bu gibi hususlarda fi krinizi net söylüyorsunuz.

Bu tavır, muhafazakâr okur kitlesi tarafından

nasıl algılanıyor

Camiye karşı değilim ki; Çamlıca projesini

biraz fazla popülist bulduğum

için kanaatimi saklamadım. Haliç’e

Sarıyer’den su bağlamak projesine taraftarım

ama mesela 3. köprüye de

muhalifim, çünkü İstanbul’un yoğunluğunu

artıracak ve ulaşıma çare olmayacak

fikrindeyim. Okuyucularımın

içinde bu yaklaşımı beğenmeyenler

oldu ama ne demek istediğimi anlayanlar

bana göre çokluktu; azınlıkta

da kalsalar fikrim değişmeyecekti

ama.

Peki Çamlıca’ya cami bir iman projesi mi, bir

imaj projesi mi

Siyasî proje!

Erdoğan’ın iktidardaki 10 yılını nasıl değerlendiriyorsunuz

İlk altı yılı fevkalade; sonra metal yorgunluğu

ve ardından geleceği tanzim

edebilirim şeklinde tezahür eden bir

iyimserlik hissi... Bu gibi şeyler Sayın

Erdoğan’a motor freni yaptırıyor kısaca.

Askerî vesayet tamamen rafa kalktı mı sizce

Hayır, hâlâ o rüya duruyor yerli yerinde...

Kabul ediyorum, kolay değildir,

biraz daha zaman gerektiriyor ama

atılabilecek basit adımlarda artık tereddüt

gösterilmesi can sıkıcı.

Darbe tehdidi var mı

Körfezdeki dalgın suya bir bak; göreceksin...

Hâlâ duruyor o rüyâ yerli yerinde!

28 Şubat davası kapsamında TBMM Darbeleri

Araştırma Komisyonu’na ifade veren birçok gazeteci

var. Süreci takip ediyor musunuz O dönem

bizzat bu sürecin parçası olan isimlerin şu

anki ifadelerini samimi buluyor musunuz

Gazetecilerin beyanlarını takip ediyorum

ama 28 Şubat mağdurlarının özeleştiriye

pek de taraftar olmadıklarını

görüyorum; oysaki asıl kazanç, dürüst

samimi bir özeleştiriden geçerdi.

Darbe Komisyonu’na ifade veren gazetecilerin

günah çıkarmasını nasıl görüyorsunuz

Günah işlediklerinde de ciddiye alınmayı

hak etmiyorlardı; şimdilerde günah

çıkarırken de...

Demokratikleşmenin bir başka yüzü ise Kürt

sorununda yaşanıyor. Kürt açılımını bu bağlamda

nereye oturtmalıyız İmralı ile görüşmeli

mi Yeni Oslo sürecine nasıl bakıyorsunuz

“Oslo; Asla” diyorum; Kürt meselesinin

kültürel, sosyo-ekonomik boyutlarında

hükümetin büyük bir azim ve

cesaretle ileriye doğru yürümesinden

yanayım ama devlete silah çekenlerle

uzlaşma aramak hayır getirmez.

Suriye ile gelinen savaş eşiğinde siz nerede duruyorsunuz

Kenarında duruyorum; çekimserim.


44 KASIM-ARALIK 2012

2 Temmuz 1993 günü size neyi ifade ediyor

Derin devletin komplosu; böyle

komploların içine atlamak için can

atan şuursuz kalabalıkların her zaman

mevcut bulunabileceğini ifade

ediyor o mel’un gün.

Sivaslı bir aydın olarak Madımak olaylarını nasıl

değerlendiriyorsunuz

Benim bir ferdi olmakla iftihar edebileceğim

topluluk, o meş’um ve

mel’un günde provokatörleri iyot gibi

açıkta bırakabilmek ferasetini gösterebilmeliydi

diye düşünüyorum hep.

O gün Sivas’ta neler yaşandı

Sivas’ta o gün olup bitenler en az sekiz

saat süren bir trafik kazasıdır; sekiz

saat boyunca kaza olmaması için

kullanılması gereken basiret refleksleri

donup kalmıştı sanki; inanılmazdı.

Birçok kişi hakkında yargısız infaz yapıldı.

Bunlardan biri de Cafer Erçakmak’tı. Hakkında

‘katliamın baş azmettiricisi’ ifadesi kullanıldı.

Gerçekten Cafer Erçakmak provokatör

müydü

Cafer abi provokatör değildi ama çok

heyecanlı, çok samimi, siyasi tecrübesi

az, toplum hadiselerinin dinamiğinden

habersiz bir insandı; o gün

iyi niyetinin kurbanı oldu ve cezasını,

ahir ömrünü kaçak yaşayarak bu

dünyada ödedi.

Dönemin Valisi Ahmet Karabilgin, galeyana

gelen vatandaşları kontrol altına almak için

Tugay Komutanı’nı telefonla arayıp yardım istediğini

ancak komutanın 40 civarında asker

gönderdiğini Darbe Komisyonu’na anlattı. Güvenlik

güçleri o gün yerinde ve zamanında müdahale

etse o hadise yaşanır mıydı

Vali Karabilgin, İçişleri Bakanlığı’nın

açtığı idari soruşturma neticesinde

“Lüzum-ı gayrı muhakeme” kararıyla

kurtuldu ve bu inanılmaz bir karardı.

Şehrin en yüksek mülki amirisiniz

ve sadece sızlanıyorsunuz; hatta bir

Sivas

olayları

derin devletin

komplosudur...

ara jandarma albayının silahını belinden

alıp intihar etmeyi düşünecek kadar

(ki kendi ifadesidir bu) manen dağılıyorsunuz

ve hesap vermeden çıkıyorsunuz

işin içinden. Bu lanetli günün

cezasını ilgisi olsun olmasın her

Sivaslı o günün valisinden daha çok

çok çekmiştir. Yıllarca tekrar ettim; o

gün Sivas’ta valiliğe mesela defterdar

vekalet etseydi, bir manga polis

ile kimsenin burnu kanamadan hadiseleri

kontrol edebilirdi!

Gençlik yıllarınızda Ülkücü hareket içinde

bulundunuz. Kardeşin kardeşi kırdığı o dönemin

bilinçli bir şekilde oluşturulduğunu

bugün artık herkes kabul ediyor. Dönemin

öncü aktörleri “kullanıldık” diyor.

Siz de kullanıldığınızı düşünüyor

musunuz

Bütün zarafetimle

şöyle cevap vermek

isterim bu suale:

Daha iyi yönlendirebilirdik!

70’li yıllarda gençlik

çatışmalarında

yanlış olan neydi

Türk solunun

acemiliği

ve sığlığı,

Türk sağının

kendini

sola bakarak tarif etmesi ve devletin

akıl almaz basiretsizliği.

Ülkücü hareketle ne zaman yollarınızı ayırdınız

Ne sebep oldu Türk milliyetçilerini entelektüel

ve ideolojik donanım olarak yeterli görüyor

musunuz

Ülkücü duruşla alâkamı kesmiş saymıyorum

kendimi; 1978’de çılgın gibi

akarak basireti sürükleyen seli farkedebildim;

kendimi kenara çekebilmek

fırsatım oldu. Yanlışlıklar engellenemeyecek

boyutlara varmıştı. Sorunun

ikinci kısmına cevabım hayırdır.

O “hayır”ın içini doldurmaya

gönlüm rıza göstermiyor ama.


46 KASIM-ARALIK 2012

Darbenin medyadaki

aktörleri, ‘günah

çıkarmadı’, suçladı

TBMM Darbe ve

Muhtıraları Araştırma

Komisyonu bünyesinde

oluşturulan 28 Şubat-27

Nisan Alt Komisyonu,

dönemin medya patronlarını

ve gazetecilerini

dinliyor.

EMRULLAH BAYRAK - PINAR KAMAN

arihe postmodern darbe olarak

T

geçen 28 Şubat'la ilgili soruşturma

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından sürdürülüyor. Bir yanda

soruşturmayı yürüten savcı ifade alırken

öte yanda ise Türkiye Büyük Millet Meclisi

(TBMM) Darbe ve Muhtıraları Araştırma

Komisyonu bünyesinde oluşturulan

28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu,

dönemin aktörlerini dinliyor.

Komisyon Aydın Doğan, M. Emin Karamehmet,

Turgay Ciner, Dinç Bilgin, Zafer

Mutlu, Mehmet Ali Birand, Mehmet

Altan, Hasan Cemal, Ertuğrul Özkök, Fehmi

Koru gibi dönemin önemli gazetecileri

ile medya patronlarını dinledi. Komisyonun

misafirleri, daha çok günah çıkarmak

yerine yaşanılanları başkalarına yüklemeyi

tercih etti. "Gazetecilik yaptık, haber atlatma

içgüdüsüyle hareket ettik, demeçleri

haberleştirdik." diyerek kendilerini savundular.

Medyanın patronları ile gazeteciler,

özellikle dönemin siyasilerini olup bitenden

sorumlu tuttu. ‘Dönemin ruhu' diyerek

savunma psikolojisine giren gazeteciler,

attıkları manşetler konusunda ciddi

açıklama yapamadılar. Sohbet havasında

geçen diyaloglarda kimi patronlar, yapılanın

habercilik olduğunu ileri sürdü.

Komisyon üyelerinin gazeteci ve patronlara

somut, net ve süreci aydınlatmaya

yardımcı olacak sorular sormaması

ise konuşmaları sohbet havasına çevirdi.

Komisyon üyelerinin, medyanın 28

Şubat'taki tavrı hakkındaki sözlerinin gazete

ve medya patronlarının cevaplarından

daha uzun olması ve soruların basitliği

hayal kırıklığı oluşturdu.

Gazetecilere somut belgelere dayalı

net ve kısa tek bir soru bile yöneltilmedi.

"Şu manşeti neden attınız", "Bunu neden

yazdınız", "Talimatla haber yaptınız

mı" gibi vasat sorulara verilen cevaplar

da basit oldu. Dönemin aktörlerinin medyaya

yansıyan röportajlarından, piyasaya

sürülen kitaplardan ve ortaya konulan

belgelerden ise hiç bahsedilmedi.

Ortaya çıkan tablo ise insanlara "Güçlü

olan asker, siyasileri baskı altına aldı.

Medya da her zaman olduğu gibi doğru

olanın yanında durdu" dedirtti. İşte komisyonda

dinlenen medya patronlarıyla

gazetecilerin dikkat çeken bazı ifadeleri:


KASIM-ARALIK 2012

47

"O HABERLER GAZETECİLİKTİ, BUGÜN OLSA YİNE

YAZARIZ"

Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın

Doğan, 28 Şubat sürecinin faturasını ‘siyasete'

kesti. Postmodern darbe sürecinde

oynadıkları rol gerekçesiyle yapılan suçlamaları

kabul etmeyen Doğan, koalisyon

hükümetini istifaya zorlamak için manşetlere

çekilen ‘üst düzey komutan' demeçlerini

‘habercilik' olarak nitelendirdi.

Aydın Doğan, 20 Aralık 1996 tarihinde

yayımlanan Ertuğrul Özkök imzalı ‘Bu defa

silahsız kuvvetler halletsin' manşetinin

kaynağının Deniz Kuvvetleri Komutanı

Güven Erkaya olduğunu açıklarken şu savunmayı

yaptı: "İyi bir gazetecilik yapılmış.

‘Biz bu işte yokuz, biz bu işe karışmayız, silahsız

kuvvetler halletsin' diyor. ‘El koyacağız'

deseydi o da yapılırdı, o da haberdi."

Demokrasinin kesintiye uğramasında

siyasilerin yönetim tarzının etkili olduğunu

anlattı. Doğan, "Muktedir olur dik dururlarsa

bunlar olmaz. 27 Nisan bunun son

örneğidir. Hükümet dik durdu. Geri adım

atsaydı daha çok üzerine gideceklerdi. Erbakan

değerli bir Türk siyasetçisiydi. Eğer

o zaman tankın üzerine çıksaydı askerler

üzerine gelemezdi." ifadelerini kullandı.

"ASKERLERDEN BASKI GELMEDİ"

Hiçbir dönemde yazarların işten çıkarılması

için siyasilerden veya askerlerden baskı

gelmediğini ileri süren Doğan, "Ancak telkinde

bulundukları olmuştur." diye konuştu.

Emin Çölaşan'ı kendisinin kovduğunu,

Bekir Coşkun'un gitmemesi için uğraştığını

dile getiren Doğan, "Emin, yönetilemez

ve takıntılı hale gelmişti. Her yazısına 10

bin dolar tazminat ödüyordum. Çıkardığım

için çok iyi ettiğimi düşünüyorum." dedi.

‘Gerekirse silah kullanırız' manşetini

savunan Doğan, "Bizim gazetelerin

görevi resim çekip halkın önüne koymak.

Bu cümleyi Abuzittin efendi söylediyse

manşet olması yanlıştır, bu lafı

söyleyen ülkede önemli bir fonksiyonu

olan bir paşaysa bundan daha doğal

manşet olur mu Bugün söylesinler yine

yazarım." şeklinde konuştu.

‘Yeşil sermayeye ordudan ambargo'

manşeti için ise "Biz söylemiyoruz onu,

Genelkurmay'ın birliklerine gönderdiği

emri haber yapıyoruz." dedi.

"411 EL KAOSA KALKTI" MANŞETİ HATAYDI

‘411 el kaosa kalktı' manşetinin sorulması

üzerine ise Aydın Doğan, "Dua ediyordum,

keşke Ertuğrul Özkök'e sorsaydınız

bunu. Ama sormamışsınız. Ben bu manşetin

atıldığı gün Bodrum'daydım. Yanlış

buldum. Ertuğrul da kendine göre müdafaa

ediyor. Hatadır, hata olduğunu her zaman

söylüyorum." karşılığını verdi.

Ahmet Kaya için atılan ‘Vay şerefsiz

vay’ manşeti için Doğan, “Keşke bu kadar

keskin ve sert başlık atılmasaydı.” diye konuştu.

Dönemin siyasilerinin askere karşı

tavrını da eleştiren Doğan, "Siyasilerin yönetim

tarzlarından kaynaklanıyordu. Eğer

siyasiler muktedir olurlarsa, demokrasi dışı

güçlere dik dururlarsa bunlar olmazdı. 27

Nisan'da hükümet dik durdu, eğer durmasaydı

olurdu." ifadelerini kullandı.

DİNÇ BİLGİN: MEHMET BARLAS'IN İŞİNE BEN SON

VERDİM

Eski medya patronu Dinç Bilgin, 28 Şubat

sürecinde yargının da askerin yanında

yer aldığını söyledi. "O dönemde

maddi durumu en iyi olan sizdiniz. Sizi

basındaki birlikteliğe iten kuvvet ney-


48 KASIM-ARALIK 2012

di" sorusuna, "Komisyonun araştırdığı kuvvet

o... Sorumluluğu başkasına atamam. Rahat etmek,

daha çok Avrupa'ya gitmek, teknelere binmek...

Tehditlerden uzak kalmak da var." karşılığını

verdi. "Bu tehditlerin kaynağı kim" sorusuna

karşılık Bilgin, "Türkiye'deki genel hava...

Sivil-askerî vesayet... Hepsi var içinde." dedi.

Dinç Bilgin, Mehmet Barlas'ın işine de kendisinin

son verdiğini anlattı: "Mehmet Barlas çok

yüksek maaşlı bir yazardı. 25 bin dolar da olabilir,

ayda para alıyordu. Başka televizyonda program

yapmaya başladı. Aramızdaki ihtilaf bundan

dolayıydı. Siyasi olarak bir ilgisi yoktur. Hanımefendi

çok önem verdiğimiz bir yazar değildi.

Hakaret yapmak istemem. İşine son verilip verilmediğinin

farkında değilim. Mehmet Barlas'a

ait tasarruf bana ait. Yurtdışına çıkacaktım. Zafer

Mutlu'yu çağırdım. (Bu adamın işine son verin)

dedim. Yazarlar istediği zaman ayrılabilirler. Patronlar

da istediği zaman yazarları ayırabilirler."

ANKARA BÜROLARI KANALIYLA ASKERDEN MESAJ GELİRDİ

Dinç Bilgin, askerler tarafından gazetecilerin işten

atılmasına dair kendisine bir telkin yapılmadığını

anlattı. Bilgin, "O tip işler genelde Ankara

büroları kanalıyla gelir. Ankara büroları çağrılır,

gerekli telkinler yapılır. Onlar İstanbul'a bildirirler.

Genel yayın müdürleri de patrona döner. İşler

böyle çalışırdı." ifadelerini kullandı.

Bilgin, o dönem asker ve medyanın durumunu

ise şu sözlerle anlattı: "28 Şubat sürecinde Genelkurmay

başkanları bir beyanat verince ortalığı

titretirdi; öyle bir ülkeydi. Elektrik dağıtım ihaleleri

medya kuruluşları arasında paylaştırılırdı. Medya

kamu mallarını alabilirdi. Basının bu tür işlere

girmemesi lazımdı. Sabah ve ATV'nin işi sadece

gazete ve televizyonculukken çok başarılıydım,

başka işlere burnumu sokunca sıfırlandım. Türkiye

bütün müesseseleriyle ayarı kaçmış bir ülkeydi.

Basın 4. güç olmaktan biraz daha yukarılara

çıkmıştı. Şimdi Balyoz'dan mahkûm olan general,

35. maddeden söz etmişti. Türkiye korktu,

gazeteciler olarak korktuk. Şimdi söylemem biraz

garip olacak ama şimdiki gibi bir başbakan olsaydı,

şimdiki gibi bir Meclis olsaydı, Türkiye'nin

başına bunlar gelmezdi. Basının genetiği bozulmuştu

o dönem. Hep seçilmişlere karşı muhalefet

yapmış, atanmışları bunun dışında bırakmış

bir basın vardı. Demokrat, cesur, askerî darbelerle

kavga eden bir basın çıkmadı. Uzlaşma, basının

işine geldi. Kahramanca direnmeliydiler ama sonuç

alır mıydı pek emin değilim. O günkü iklim,

yalnız asker değil, bir de yargı vardı. Hatırlayın

o tarihte başsavcıları, savcıları... Bankacılık işine

girdim ve helale haram kattım. Ama gazetecilik

işinde haram yoktu. Etibank'ın yönetiminde Vural

Beyazıt vardı, başka generaller yoktu. Zamanın

ruhu o tarihte farklıydı. Hataydı bana göre."

Dönemin Sabah Grubu patronu Dinç Bilgin,

dönemi "Türkiye koptu, biz de koptuk. Şimdiki

gibi bir başbakan, şimdiki gibi bir Meclis olsaydı,

böyle araştırma komisyonları, darbeleri araştırma

komisyonları kurulabilseydi, Türkiye'nin başına

bunlar gelmezdi." şeklinde değerlendirdi.

FATİH ÇEKİRGE 5 MİLYON DOLAR ALDI

Grup olarak, Doğru Yol Partisi'ni desteklediklerini

belirten Bilgin, manşetlerin ortak

atılma işinin abartı olduğunu savunarak zamanın

ruhunun bugünkünden farklı olduğunu

ileri sürdü. Bilgin, Fatih Çekirge'nin Star

Gazetesi'ne geçerken, Uzanlar’dan 5 milyon

dolar aldığını duyduğunu açıkladı.

Bilgin, "Eğlenerek gazetecilik yapan biriydim.

Generalleri tanımadım. İstanbul'da Orduevi’ne

bile gitmedim. Gazetede çalışan hiçbirinin işine

son verilmedi. Genelkurmay'da öğle yemeğine

davet edildim. Önce bir odaya alındım. Çevik Bir

ve Özkasnak ile pek hoş olmayan bir 15-20 dakika

geçirdim. Yazarlarla ilgili bir konuşma geçti.

Tatsız bir konuşma oldu. Yemekte Özkasnak

yoktu, orada havadan sudan konuşuldu. Gazetecilerin

çalıştırılmaması yönünde kendisine bir

mektup telkin gelmedi. Bana manşet telkini yapılmadı."

ifadelerini kullandı.

ŞİMDİKİ GİBİ BİR BAŞBAKAN VE MECLİS OLSAYDI TÜRKİYE

BUNLARI YAŞAMAZDI

Bilgin, "Türkiye koptu, biz de koptuk. Şimdiki

gibi bir başbakan, şimdiki gibi bir Meclis olsaydı,

böyle araştırma komisyonları, darbeleri araştırma

komisyonları kurulabilseydi, Türkiye'nin

başına bunlar gelmezdi. O dönemin iklimini

düşünün. O dönemki savcıları, başsavcıları hatırlayın.

Kahramanca direnen bir basın sonuç

alabilir miydi Pek emin değilim." dedi.

"Sizi bu işlere iten kuvvet kimdir" sorusuna

ise Bilgin, "O kuvvet sizin komisyonun araştırdığı

kuvvettir. Daha çok Avrupa'ya gitmek, zenginlik,

tehditlerden uzak kalmak elbette var. Sivil, askerî

vesayet hepsi var." karşılığını verdi.

TURGAY CİNER: 1994-2000 ARASINDA MEDYA TERÖRÜ

VARDI

Habertürk Gazetesi'nin sahibi Turgay Ciner, 1994

ile 2000 yılları arasında Türkiye'de ‘medya terörü'

yaşandığını, kendisinin bir işadamı olarak o dönemde

büyük eziyetler çektiğini söyledi. 6 yıllık

süreçte bankacılık ve enerji alanındaki özelleştirmelerde

ciddi yolsuzluklar yapıldığına dikkat çekti.

O dönemdeki özelleştirmelerin mercek altına

alınmasını istedi. Medya sektörüne ise 2000 yılında

alacaklarına karşı Sabah Gazetesi'nden hisse

verilmesiyle girmek durumunda kaldığını söyledi.

Dinç Bilgin, 28 Şubat'ta, bunu takip eden süreçte,

27 Nisan bildirisi döneminde medyanın için-


50 KASIM-ARALIK 2012

de olmadığını anlattı. O dönemde yapılanlardan,

kapatma davası, 27 Nisan bildirisinden

oldukça uzak olduğunu dile getirdi.

Medyaya arzu ederek değil zorlanarak, para

kaptırarak girmek zorunda kaldığını belirten

Ciner, ‘yiğit vurulduğu yerden ayağa

kalkar' diyerek bu işe girdiğini, bu iddiayı

ispat ettiğini, önemli bir medya grubunun

başında olduğunu kaydetti.

5 Nisan 1994'ün önemli bir tarih olduğunu,

doların arttığını, çoğu kişinin iş

hayatında önemli şeyler kaybettiğini hatırlattı.

Bazılarının ise fırsatları değerlendirerek,

kazanmak için hamleler yaptığını,

bu sürecin 2001'e kadar sürdüğünü kaydetti.

Bu süre içinde medyanın aldığı rolün

de bundan pay kapmak olduğunu savunan

Ciner, "Burada siyasi entelektüelite,

ideoloji, tarafgirlik bana göre subjektif

kriterdir. Objektif kriter, pay kapma kavgasıdır.

Pay kapma kavgası da ikiye ayrılır;

biri hayatta kalmak için pay kapma, diğeri

daha büyük parça almak için pay kapma.

Birisi et derdinde, birisi can derdinde olan

gruplar olabilir.'' diye konuştu.

TMSF, BİLGİN'İN ÇÖPÜNÜ BİLE ALMADI

1994'ün bazıları için et, bazılar için can

derdi olduğunu belirterek, 1994'te Sabah-

ATV Grubu'nun battığını, bunun 2000'e

kadar sürdüğünü ifade etti. 1994'teki kırılmanın,

Sabah Grubu'nu, 2000'e taşıdığını

savunan Ciner, 2000'de Sabah-ATV

Grubu'ndan alacaklarına karşılık belirli

oranda hisse aldıklarını vurgulayarak, şunları

anlattı: "En azından parayı ödeyemedikleri

için belirli hisse verdiler. Ama yönetimde

değiliz. Sonra sistem rakip medya

grubunun eline geçti. 2002'de bu arkadaşlar

bizi tekrar çağırdı, ‘Biz batıyoruz, katkı

verir misiniz' dediler. Belli miktarda paramız

içeride batık olduğu için bu işin içine

girdik. TMSF veya o günkü BDDK, sadece

bu işin tarafı olarak izin verdi. Yaklaşık

5 yılda o grubu ayağa kaldırdım. (…)

Ne BDDK’nın ne TMSF'nin, Dinç Bilgin

elinden zorla aldığı bir şey yoktur. Batmış

bir Dinç Bilgin'in, kanunlar gereği, bankaları

batan kişiler nereye gittiyse, o adrese

gitmiştir. BDDK veya TMSF'nin Bilgin'in

elinden aldığı bir çöp dahi yoktur. Bana göre

1 milyar 100 milyon dolara satılan maldan

Dinç Bilgin'e hayatının en büyük hediyesini

yapmışlardır, bütün borçlarını ödeyerek

veya bilmiyorum, ödeyeceklerdir."

ZAFER MUTLU: 28 ŞUBAT'IN SAVUNULACAK HİÇ-

BİR TARAFI YOK

28 Ş ubat döneminde Sabah

Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliğini

yapan Zafer Mutlu, "28 Şubat'ın

savunulacak hiçbir tarafı yoktur." dedi.

Komisyonda milletvekillerinin sorularını

cevaplandıran Mutlu, 28 Şubat'ın savunulmasının

mümkün olmadığını vurgularken,

bu dönemde basının da yanlışlarının

olduğunu kaydetti. 28 Şubat'la

ilgili ‘kendi iç hesaplaşmasını yaptığını'

belirten Mutlu, "Takım tutar gibi bir siyasi

partiyi tutup öbür siyasi partiyi görmüyorduk.

Biz olduğu gibi Çiller'i destekliyorduk,

bu yanlıştı. Bir parti gazetesi

gibi hareket ettik. Kendimizi fazla

oyuna kaptırdık. Yanlış bir şekilde bir

tarafı görüp bir tarafı görmedik veya sadece

bir tarafın üzerine gittik." dedi.

Etibank'ta hakkında hiç dava açılmamasını

‘yönetim kurulu üyesi olmasına

rağmen maaş ve temettü almaması ile

üzerinden hiç kredi geçmemesine' bağladı.

28 Şubat'ta ‘ortamdan' etkilendiklerini,

askerlerin ‘gerekirse silah kullanırız'

sözünden Türkiye ile birlikte kendilerinin

de korktuğunu anlatan Mutlu, "Garip

bir dönemdi, Türkiye'de demokrasi treni

vardı da biz mi binmedik" diye konuştu.

ANDIÇ, ALÇAKÇA VE ONURSUZCA

Genelkurmay'a bütün meslek hayatı boyunca

bir kere basın brifingi için gittiğini

ifade eden Zafer Mutlu, "Şerefimle temin

ederim Çevik Bir ve Erol Özkasnak dışında

hiçbir komutanla tanışmadım, konuşmadım.

Hayatımın hiçbir döneminde askerin

davetine gitmedim. Bir kez basın

brifingine gittim. Brifingden sonra Fatih

Çekirge, ‘Çevik Bir tanışmak istiyor' dedi,

orada tanıştım, Erol Özkasnak da vardı,

15 dakikalık bir görüşme. Gerekirse silah

bile kullanırız, dediler, korktum. Bir keresinde

de Özkasnak'ın telefonda, ‘Bunlar

demokrasi diye Türk Silahlı Kuvvetleri'ne

zarar veriyor' diye bazı yazarlar hakkında

şikâyette bulunup, beklentisinin bu yazarların

atılması olduğunu anlatan Mutlu,

"Ama bu yazarların tamamı yazmaya devam

etti. Ali Bayramoğlu'yla ilgili de Kürtlerle

İslamcılar arasında arabuluculuk yapıyor,

yollanması lazım denmişti." dedi.

Çok sayıda gazetecinin iftiralarla hedef

gösterildiği Andıç'ı ‘alçakça ve onursuzca'

olarak niteleyen Mutlu, yaptıklarının çok

yanlış olduğunu, andıcın sahte olduğunu

da sonradan öğrendiklerini belirtti.

Çukurova Holding'in patronu Mehmet

Emin Karamehmet, kendisinin ve şirketlerinin

siyasetten uzak bir yapıda olduğunu

belirterek "Benim basına girmem

hataydı, çıkması kolay değil. Ama inşallah

düzelteceğiz." dedi. Karamehmet, basın

patronu gözükmesine rağmen gazeteyle

pek ilgilenmediğini söyledi.

28 Şubat sürecinde medyada olmadığını

belirten Karamehmet, ailesinin

darbelerden çok zarar gördüğünü dile

getirdi. 28 Şubat sürecinde dönemin

Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral

Erol Özkasnak ile görüştüğünü

doğrulayan Karamehmet, "Zannediyorum

davet Çevik Bir Bey'den geldi dediler.

Fakat onunla görüşemedik, Erol

Bey'le görüştük. Tam ne görüştüğümüzü

hatırlamıyorum ama vatan millet sakarya

şeklindeydi." ifadelerini kullandı.

FATİH ÇEKİRGE: TANKLAR TEKRAR YÜRÜTÜLMEDİ

28 Şubat sürecinde Sabah Gazetesi’nin

Ankara Temsilciliğini yapan Fatih Çekirge,

hem sunuş konuşmasında hem de soruları

yanıtlarken defalarca hiçbir fitnenin içine

dahil olmadığını, haber atlatma refleksi ile

hareket ettiğini, gazetecilik dışında bir şey

yapmadığını, verilen demeçlerin haberleştirildiğini

söyledi. Çekirge, “Erol Özkasnak

veya Çevik Bir, haberleri neden hep size

aktarmayı tercih ediyordu” sorusu karşısında

kendisiyle ilgili haksız bir algı yaratıldığını

savundu: “Milliyet, Sabah ve Hürriyet…

Bunların hepsinde ya birer gün arayla

ya da aynı gün bu haberler yer almıştır…


52 KASIM-ARALIK 2012

Ben haber atladığımı da biliyorum… Bazı

dedikodu içerikli yazılar ne yazık ki böyle

bir ambiyans yarattı.”

Sincan’da yürüyen tankların (fotoğraflanamadığı

için) bazı gazete patronlarının

isteği üzerine tekrar yürütüldüğü iddiaları

da Çekirge’ye soruldu. Bunun da bir

şehir efsanesi olduğunu söyleyen Çekirge,

hafızalara kazınan tank görüntüleri ile ilgili,

"(Fotoğraftan) Kaçmasın diye bozuk

bırakmışlar.” açıklamasında bulundu. Çekirge,

iki tankın birden Sincan meydanında

bozulabileceğine ise inanmadığını söyledi.

Çekirge, o dönemki siyasi iradeyi,

‘dik duramamakla’ eleştirdi: “Siyasi irade

bugün yapılanı o zaman yapsaydı, bugün

yapılan bu sorgulamalar olmazdı.”

dedi. Komisyon Başkanı Nimet Baş’ın,

“O gün bir darbe olsaydı, bunu alkışlayan

bir medya olacaktı.” sözleri üzerine

ise, “Darbe olduktan sonra kim alkışlamıyor

ki. Adam eline silah almış gelmiş.”

değerlendirmesinde bulundu.

“Faili meçhul cinayetlerde, Susurluk

olayında hiç sesinizi çıkarmadınız.” saptaması

karşısında Çekirge’den bir de özeleştiri

geldi: “Bu sözünüze katılıyorum. Nasıl

Leyla Zana ve arkadaşlarına tepki göstermediysek,

faili meçhullerde bunu yapmadıysak,

Merve Kavakçı’da bunu yapmadıysak…

Bunlar benim geçmişe doğru vicdanım

ile hesaplaştığım konular. Kendi mahkememde

kendimle ilgili karar verdiğim

konulardan bir tanesidir.”

ERTUĞRUL ÖZKÖK: DOLDURUŞA GELDİM

Komisyonda, 28 Şubat’ın simgelerinden

olan Andıç da gündemdeydi. Yıllar sonra

belli gazetecilerin saygınlıklarını azaltmak

amacıyla dönemin Genelkurmay’ı tarafından

servis edildiği öğrenilen ve dönemin İnsan

Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ın

vurulmasına kadar giden sonuçlar doğuran

Andıç; PKK’lı Şemdin Sakık’ın sözde ifadeleri

denilerek belli gazetelere servis edilmişti.

Listenin yayımlandığı gazetelerden

Hürriyet’in o dönemdeki Genel Yayın Yönetmeni

Ertuğrul Özkök, konu kendisine

sorulmadan duyduğu pişmanlığı dile getirdi.

Olaydan hayatının sonuna kadar utanç

duyacağını söyleyen Özkök, ‘Dolduruşa geldim.”

dedi. Postmodern darbedeki medya

rolünü araştıran komisyonda, dönemin

meşhur brifingleri de konuşuldu. “Askerî

brifinglerin olağan olduğunu, kimse söyleyecek

değil.” değerlendirmesinde bulunan

Özkök, darbelere karşı olduğunu sadece bir

kez brifinge katıldığını, hiçbir askerden direktif

almadığını belirtti.

MEHMET ALİ BİRAND: MEDYA 28 ŞUBAT’A HAZIRDI

Andıç’ta PKK sempatizanı olarak adı geçen

gazetecilerden Mehmet Ali Birand, medyanın

28 Şubat’ta kullanılmaya zaten hazır

olduğunu belirtti. “Vatan nereye gidiyor”

diye soran komutanlara, ‘siz işinize

bakın’ denmediğini kaydeden Birand, ‘askeri

destekleyeceksiniz’ talimatı almalarına

gerek olmadığını, kendilerinin zaten buna

hazır olduklarını dile getirdi. Darbelerde,

sivil, medya, siyasiler, işadamları, sendikalar

dahil herkesin sorumluluğu olduğunu

vurguladı.

YAVUZ DONAT: ERBAKAN, 28 ŞUBATI’I BENDEN ÖĞRENDİ

Gazeteci-yazar Yavuz Donat, 28 Şubat’tan

bir hafta önce dönemin Deniz Kuvvetleri

Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın,

MGK’da konuşulacak konular hakkında

kendisine bilgi verdiğini, kendisinin de ertesi

gün gazetesine yazdığını belirtti. Dönemin

Başbakanı Necmettin Erbakan’ın da

bu sayede 28 Şubat’ı kendisinden öğrendiğini

anlattı. O dönemde siyasiler hakkında

yapılan açıklamaları hatırlatan Donat,

postmodern darbenin göz göre göre geldiğini

belirterek, “İşin içinde siyasetçinin,

medyanın, kanaat önderlerinin, STK’ların

katkısı olmasaydı, bu darbelerin muhtıraların

olması mümkün değildi.” diye konuştu.

ALİ BAYRAMOĞLU: MEDYA ASKERLE BİRLİK OLDU

Gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu, basının bilerek

ya da bilmeyerek askerle birlikte hareket

ettiğini ve toplumda bir korku imparatorluğu

kurduğunu söyledi. 28 Şubat’ta

yaşananları, zenciler ile beyazlar arasında-


KASIM-ARALIK 2012

53

ki kast savaşına benzeten Bayramoğlu, 28

Şubat’ta toplanan istihbarat fişlerinin nerede

olduğunu sordu.

MEHMET ALTAN: ABD İZİN VERMESEYDİ OLMAZDI

Gazeteci-yazar Mehmet Altan, Amerika’nın

izni olmadan Türkiye’de darbe olamayacağını

söyledi. Belirleyici unsurun, uluslararası

sistemin kimin arkasında durduğu ile de ilgili

olduğunu kaydeden Altan, Refah Partisi’nin

dış politikası, cami-kışla çatışmasının 28

Şubat’ta da etkili olduğunu dile getirdi.

ABDDURRAHMAN DİLİPAK: HÜKÜMET JİTEM’İN ÜZE-

RİNE GİDEMEDİ

Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak,

Refah-Yol hükümeti döneminde kendisini

tasfiye etmek istemeyen Özel Harp ve

JİTEM benzeri yapıların üzerine, ‘pahalıya

mal olacağı’ gerekçesiyle gidilemediğini,

bu yapının karşısında duran Abdullah

Çatlı ve ekibinin de ortadan kaldırıldığını

söyledi. Dilipak, bu olayların ardından

başlatılan örtülü operasyon ile hükümetin

tasfiye edildiğini kaydetti.

FEHMİ KORU: BRİFİNGLERDEN MANŞET ATILDI

Gazeteci-yazar Fehmi Koru, karanlık bir

dönem olarak nitelendirdiği 28 Şubat'ta,

brifinglerde verilen talimatlarla manşetlerin

atıldığını söyledi. Koru; 28 Şubat sürecinde

Refah-Yol hükümetinin devrilmesi

aşamasına kadar ABD'nin etkisi olduğunu,

aynı zamanda fizikî bir müdahaleyi de yine

ABD'nin önlediğini düşündüğünü aktardı.

MEHMET BARLAS: ZAFER MUTLU NASIL PATRON OLDU

Gazeteci-yazar Mehmet Barlas, "Patrondan

daha zengin çalışan nasıl oluyor" diye

sordu. Barlas, "Zafer Mutlu şu anda varlıklı

bir insan. Dinç Bilgin, galiba yoksul, öyle

görünüyor. Bu nasıl oluyor Patrondan daha

zengin çalışan nasıl oluyor Dinç Bilgin,

hapse girdi, malına el konuldu. Ama Zafer

Mutlu, Vatan Gazetesi’nin patronu oldu.

Bu nasıl oldu" dedi.

HASAN CEMAL: HUKUK AYAKLAR ALTINA ALINDI

Hasan Cemal, askerî ve sivil okullarda

ders kitaplarının demokrasi kültürüne

uygun şekilde yeniden yazılması gerektiğini

söyledi. 28 Şubat'ın savunulacak bir

yanının olmadığını belirten Cemal, o süreçte

demokrasi ve hukukun ayaklar altına

alındığını, askerin, siyasete acımasızca

müdahale ettiğini ifade etti.

Medyanın da demokrasi adına kötü

bir sınav verdiğini vurgulayan Cemal,

28 Şubat'ta açık darbe isteyenlerin başarısızlığının

2002 yılında AK Parti'nin iktidara

gelmesi ile yeni darbe tertiplerinin

gelişmesine yol açtığına dikkat çekti.

Türkiye'de asker sorununun tam olarak

çözülemediğini dile getiren Cemal, yapılması

gereken anayasal ve yasal düzenlemeler

bulunduğuna işaret etti. Askerde ve

sivilde zihinsel bir dönüşümün yaşanması

gerektiğini dile getiren Cemal, "Askeri ve

sivil okullarda ders kitapları demokrasi kültürüne

uygun şekilde yeniden yazılmalı."

diye konuştu. 28 Şubat öncesinde Refah-

Yol hükümetinin kurulmamasından yana

yazılar yazdığını söyleyen Cemal, "Refah

Yol kurulursa asker siyasete fena halde

girer, dedim. Kısa süre sonra Erbakan hoca

başbakan oldu. Demokrasi oyunun bir

parçasıdır, darbeler çare değil, dedim. Refah

Partisi'nin kapatılmasına karşı çıktım.

Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'ın

yanlışları ve olmadık çıkışları, askerin medya

ile oyununu hızlandırdı." dedi.

O dönemde askerin ve medyanın tavrını

eleştirmediğine, ne güzel de demediğine

işaret eden Hasan Cemal, şunları dile getirdi:

"Açık darbenin önlenmesi, Parlamentonun

açık kalması, demokrasinin geleceği

için önem taşıyor, diye düşündüm. Refah-

Yol'un düşürülerek yeni bir yolun açılmasının

açık darbeyi önleyeceği düşüncesindeydim.

Psikolojik savaş yöntemlerine de

yeterince karşı çıkmadım. Andıç ve Osman

Özbek adlı generalin açık küfründeki sessizliğim

beni hâlâ rahatsız ediyor."

SÜLEYMAN DEMİREL'İN OYUN

İÇİNDE OYUNU VARDI

Açık darbenin önlenmesinde, dönemin

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in ro-


54 KASIM-ARALIK 2012

lünün göz ardı edilmemesi gerektiğini dile

getiren Cemal, "Askerin nizamiyeden

dönmesinde Demirel'in etkisi oldu. Ancak

Demirel'in oyun içinde oyunu da vardı. Yarı

başkanlık sistemi ile medya ve askerle işbirliği

içinde, bir süre daha Türkiye'nin başında

kalmak istiyordu." dedi.

RIDVAN AKAR: GÜNAH ÇIKARMA İHTİYAÇI HİSSETMEDİM

Gazeteci Rıdvan Akar ise süreçle ilgili bir

sabıka kaydı olmadığını söyledi. Elinden

geldiği kadarıyla askeri darbelere karşı

bir duruş sergilemeye çalıştığını belirten

Akar, "Günah çıkarma ihtiyacı hissetmedim."

ifadesini kullandı. 28 Şubat sürecinin,

1990'lı yılların başlarından itibaren

başladığını söyleyen Akar, "Terör ve irtica

algısının güçlendirilmesi amacıyla yaşanan

süreç Cumhuriyet tarihinin en karanlık

sayfalarından biridir." dedi.

Ali Kırca, 28 Şubat döneminde yapılan

yayınlarla ilgili yönlendirme yapılmadığını

savundu. Bir dönemin mağduru olarak

komisyonda bulunduğunu anlatan Kırca,

68 kuşağını etkileyen rüzgarların kendilerini

de etkilediğini anlattı. Tuncay ise

mülkiyedeki yapının 1960’lı yıllardan önce

farklı olduğunu belirterek eleştirilmesi

gereken konunun eleştirel tavrın askerle

birlikte düşünülmesi olduğunu söyledi.

Komisyonda bir dönemin mağduru olarak

bulunduğunu söyleyen Kırca, 27 Mayıs

1960 darbesi gerçekleştiğinde 11 yaşında

olduğunu anlattı. Darbeler açısından hayatının

hiçbir döneminde değişkenlik göstermediğini

söyleyen Kırca, 12 Mart darbesi

faşizminin kurbanı olduğunu ve kendisi

için 12 Mart’ın 68 kuşağı demek olduğunu

dile getirdi. Bu kuşağın etkilendiği

rüzgarlardan kendilerinin de etkilendiğini

anlatan Kırca, 12 Mart darbesinden kısa

bir süre sonra askerlik görevinden emekli

edildiğini söyledi. Yaklaşık 5 buçuk ay süre

ile cezaevinde kaldığını idam istemiyle

yargılandığını söyledi. Ailesinin de bu süreçten

olumsuz etkilendiğini, beraat kararından

bir gün sonra babasının kalp krizi

geçirerek hayatını kaybettiğini anlattı.

Teğmen rütbesiyle askerde bulunduğu

dönemde kendilerini örgütleyen

kişilerin bulunup bulunmadığı yönündeki

bir soruyu cevaplayan Kırca, en

yüksek rütbelilerinin teğmen olduğunu

ve kimsenin böyle bir örgütleme içinde

olmadığını ifade etti. "Dışarıda eylem

yapan gençler ne ise biz de oyduk.” diyen

Kırca, o dönem yayımlanan bir bildiri

hakkında ise, “Genç insanların delikanlı

kararlarıydı.” ifadesini kullandı.

Kırca’ya arkadaşlarının 12 Mart darbecileriyle

ilişkili olup olmadıkları da soruldu.

Kırca, kimse hakkında konuşmak istemediğini

belirterek yaptıkları televizyon

programları ile Türkiye’de demokrasinin

gelişmesine katkı sağladığını

söyledi. Bu programlarda gelişen olayların

hepsinin kamuoyunun önünde gerçekleştiğini

dile getiren Kırca, darbelerden

kendilerini arındıran unsurun izleyici

desteği olduğunu ve bu yüzden

kimsenin kendilerine bir şey söyleme

yetkisini kendinde bulamadığını anlattı.

'DÜĞMEYE SİZ Mİ BASTINIZ

Komisyonda Kırca’ya yöneltilen sorular

arasında “Düğmeye ben bastım” içerikli

haber oldu. Bu açıklamanın doğru

ancak ironik olduğunu anlatan Kırca,

prensip olarak kimseye cevap vermediğini,

herkesin bu konuda bir şeyler

söylediğini dile getirdi. Söyleyeceklerini

programları aracılığıyla söylediğini

anlatan Kırca, bu kadar olayın yaşandığı

bir yerde kimsenin bir şey söylemediğini,

kendisinin de ironik olarak

böyle bir açıklama yaptığını anlattı.

28 Şubat döneminde yayınlarda dışarıdan

müdahale edilip edilmediği yönündeki

soruya cevap veren Kırca, yönlendirme

olmadığını, bunun aksine medyada

yer alan Andıç meselesinin kendi yayın

organında yer almadığını ifade etti.

Sunulan bilgilere inanmadıkları için böyle

tavır aldıklarını savunan Kırca, Fadime

Şahin, Müslüm Gündüz olayları yaşandığı

zamanlarda bu kişilerin kendilerine

de geldiğini ancak bunları yayına çıkarmadıklarını

söyledi. Bunun yanlış olduğunu

ve bu kişileri ekrana çıkarmayacaklarını

söylediklerini belirten Kırca, o dönem

“Batarsak hep birlikte batarız.” dediğini

de sözlerine ekledi.

METE TUNÇAY: MÜLKİYE’DE ASKERCİLİK DAHA

SONRA OLUŞTU

Komisyona gelerek bilgi veren Prof. Dr.

Mete Tunçay ise, 27 Mayıs 1960 darbesinin

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde olumlu

karşılandığını ve Yassıada mahkemelerinin

büyük tedirginlik oluşturduğunu belirtti.

Kendisinin de o dönem tutuklanarak

7,5 yıl hapis istemiyle yargılandığını ve

4 ay cezaevinde kaldığını anlatan Tunçay,

1958 yılından önce Mülkiye’nin yapısının

sonrasına göre farklı olduğunu kaydetti.

Eleştirel yapının olmasını olumlu bulduğunu

dile getiren Tunçay, ancak kötü olanın

bunu askerle birlikte yapmak olduğunu

söyledi. 1958’ten önce bu yapının olmadığını

anlatan Tuncay, askerciliğin daha

sonra oluştuğunu kaydetti.

ALTAYLI: MGK’NIN MEVCUT YAPISI DEĞİŞTİRİLMELİ

Gazeteci-yazar Fatih Altaylı, Milli Güvenlik

Kurulu (MGK) mevcut yapısı ile Türkiye'ye

vesayet sistemi getirdiğini belirterek, bu yapının

değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma

28 Şubat Alt Komisyonu, gazeteci-yazar

Fatih Altaylı'yı dinledi. Altaylı, MGK'nın

mevcut yapısı ile durduğu sürece medyaya

da sivil toplum kuruluşlarına da yapacak

çok bir şey kalmadığını belirterek, bu yapının

değiştirilmesi gerektiğini ifade etti.

TÜSİAD'a yönelik bazı eleştiriler getiren

Altaylı, "Gazetelere ilan verilerek hükümet

düşürülmeye çalışıldı. Bunun tankları

yürütmekten ne farkı var O da darbe

değil mi" diye sordu.

‘Aydınlık için 1 dakika karanlık' eylemlerine

başta kendisinin de destek verdiğini

dile getiren Altaylı, daha sonra eylemin hükümeti

yıkmaya doğru yöneldiğini, kendisinin

de gazeteci olarak eylemden desteğini

çektiğini anlattı.

Altaylı, "Aytaç Yalman'ın size bir telkini

var mıydı" sorusu üzerine bir anısını

paylaştı. 30 Ağustos resepsiyonunda kendisine

Yalman'ın, ‘Pek çok dosya yayınlanmıyor'

dediğini söyleyen Altaylı, "Kayda

değer bulunmadığı için yayınlanmıyordur."

cevabını verdiğini söyledi. Altaylı,

"Sonra sinirlendi, gitti." diye konuştu.


56 KASIM-ARALIK 2012

Demirel’e Zincirbozan’dayken

avokado gönderiyordum

‘12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci’ adlı kitabıyla

okurlarının karşısına bir kez daha

çıkan Nazlı Ilıcak, darbe hazırlıklarını,

hapishane günlerini ve Demirel’le yaptığı

yazışmaları Cihan Medya Haber’e anlattı.

FOTOĞRAF: MEHMET ALİ POYRAZ

B

KÜBRA KARA

anka işlemlerinin durdurulması, hava seferlerinin

iptali, devlet işlerine ara verilmesi

gibi konularda zorluk çıkmayacağı

için cuma, uğurlu bir gündü Kenan Evren’e göre.

Darbe harekâtını bu şanslı(!) güne denk getirmek

için 12 Eylül 1980 Cuma günü fiilen harekete

geçti… Bu izlenimleri, darbe döneminde defalarca

yargılanan, milletvekilliği düşürülen, yazıları

yüzünden hapis yatan gazeteci Nazlı Ilıcak

satırlarına taşıdı. ‘12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci’

adlı kitabıyla okurlarının karşısına bir kez

daha çıkan Ilıcak, darbe hazırlıklarını, hapishane

günlerini, Demirel ile Zincirbozan’dayken yaptığı

yazışmaları, yanlış zihniyet yüzünden askerî

vesayeti doğru sayan sistemi ve daha birçok gözlemlerini

Cihan Medya Haber dergisi ile paylaştı.

“Balyoz davası kapsamında, Balyozcuların ‘öldürülecek

gazeteciler’ listesinde adımın olduğunu

görünce suç duyurusunda bulundum. Fakat bu

sefer de 12 Eylül destekçisi olduğumu iddia ederek

kara propaganda haline getirildim.”

12 Eylül kazanında gazeteci olmak nasıldı

İçerisinde nefret söylemi, haksızlık ve adaletsizliğin,

siyasi ihtirasın olduğu bir zaman dilimiydi 12 Eylül

1980 darbe dönemi. Kazanda kaynamak iyi olmasa

da bu tip olaylara şahit olmak, bir gazeteci açısından

ilgi çekiciydi. Gazetecinin bilgi birikimini zenginleştiriyor.

O dönemde Tercüman Gazetesi’nde yazıyordum

ve merkez sağdaki gelişmelere çok yakından

şahit oldum. Parti kurma çabaları, Süleyman

Demirel’in tepkileri, Celal Bayar’ın durumu gibi birçok

konuyu yakından inceledim.

Darbe döneminde medyanın rolü nasıldı

12 Eylül’de medyanın rolü 28 Şubat süreciyle mukayese

edilemeyecek kadar farklıydı. 12 Eylül 1980’de

asker emir-komuta zinciri içinde darbeyi gerçekleştirdi

ve ortam hayli anarşikti. Büyük olaylar oluyor,

sağcılar solcular birbiriyle didişiyordu. Üniversite-


KASIM-ARALIK 2012

57

lerde olaylar çıkıyor, faili meçhul cinayetler

yaşanıyordu. Mevcut durumu abartmaya

ihtiyaç duyulmadığı için medya kullanılmadı.

Fakat 27 Mayıs ve 28 Şubat’ta

öyle olmamıştır. 27 Mayıs’ta Akis dergisinin

çok önemli bir rolü vardı. Kurtul Altuğ

bunu kabul ediyor ‘Biz Akis dergisiyle yeri

yerinden oynattık, 27 Mayıs’a giden süreçte

bizim rolümüz oldu’ diyor. 28 Şubat

sürecinde ise Merve Kavakçı olayında yer

yerinden oynadı. Günah keçisi haline getirildik,

gazete manşetlerinde ‘bu iki kadın

partinin başını yaktı’ dediler. Tercüman’ı

ben batırmışım, güya partiyi de ben batırmışım.

Öyle bir hava oluşturdular.

Medyada askere davetiye çıkartan haberler yer

alıyor muydu

12 Eylül öncesinde askeri kışkırtıcı bir

yazı yazıldığını hatırlamıyorum. Darbe

sonrasında sadece medyanın değil,

aydınların da tavrında bir boyun eğme

var. Anayasa Mahkemesi üyeleri kuyruğa

girip, darbe komutanlarıyla el sıkıştılar.

Bir Anayasa Mahkemesi üyesine

bunlar yakışmaz.

ERKEN SEÇİM DARBEYİ ÖNLERDİ

Kitabınızda geçen bir bölümde, erken seçime gidilseydi

darbe olmazdı, diye bir diyalog geçiyor.

Demirel erken seçime gidilmesini

istiyordu. Ben de buna inanıyorum,

Meclis’ten erken seçim kararı çıksaydı,

darbe önlenirdi. Demirel azınlık hükümeti

olduğu için seçim kararı çıkaramıyordu.

İstikrar getirmediği için bir cumhurbaşkanı

dahi seçemiyordu Çünkü

salt çoğunluk sağlanamıyordu. Güçlü

bir iktidar görüntüsü yoktu.

Darbeyi engelleyebilecek unsurlar sizce neydi

Siyasi partiler arasında uzlaşma sağlanabilseydi,

darbe çok kolay engellenebilirdi.

‘Birlikte anarşiye karşı çıkalım’

diyerek uzlaşma sağlanmalıydı. Onlar

terörün faturasını rakibine çıkarıyordu.

Gençlik hareketleri, anarşi yaratan örgütler

ve kaos çıkarmada çok başarılı oldular.

Hal böyle olunca da ülke yönetilemiyor

korkusu yarattılar. CHP- AP

koalisyonu bence önleyebilirdi darbeyi.

DEMİREL’E YEMEK YOLLUYORDUM

Demirel Zincibozan’da iken yazışmalarınız nasıl

gerçekleşti

Siyasilere yasak geldikten sonra, Süleyman

Demirel de Zincirbozan askerî tesislerinde

kalıyordu. Mektuplaşmamız

aracı vasıtasıyla oluyordu. Zaten ziyaret

edilebiliyorlardı. Ben de özel kurye ile

gönderiyordum mektupları. Hatta ara

sıra kendisine yemek de yolluyordum.

Avokadoyu çok seviyordu. zaman zaman

avokado da gönderiyordum.

Süleyman Demirel’i yakından tanıyan bir gazeteci

olarak bugün kafanızda nasıl bir Demirel

profi li var

Şu konuda objektif olamayacağım; kendisini

çok severim. Çünkü o çok vefalı,

alçakgönüllü, müthiş bir hafızası olan

teşkilatçı birisidir. Akıllıdır, memleketini

sever, ailesiyle vakit geçirir, bunlar bir

politikacı için önemli vasıflardır.

Demirel’in 28 Şubat sürecinde oynadığı rolü

nasıl değerlendiriyorsunuz

Solcular her zaman eleştirmiştir

Demirel’i. Askerler de her zaman onu

hedefine almıştır. Bugün AK Parti’yi

hedefine neden aldılarsa, Demirel’i de

aynı sebeplerle hedefe koydular. Onu

‘CHP+ordu=iktidar’ formülünün içinde

tutamazsınız. 28 Şubat’ta cumhurbaşkanıyken

daha sıcak bir darbeyi bu şekilde

engelleyebileceğini düşündü, buna

sevindi ama ‘iyi ki darbe oldu buna

sevindi’ diyemeyeceğim. Ama cumhurbaşkanlığı

mevkiini muhafaza eden bir

insan olarak daha ortada durması gerektiği

düşüncesiyle hareket etti. Askerci

bir tavır içinde değerlendirmem ama

28 Şubat’ta ben onun yanında değildim

ve hiçbir zaman savunmuyorum fakat

onun gerekçelerini de anlıyorum.

GAZETELERİN KAPATILMA GEREKÇELERİ

ÇOK KOMİKTİ

Darbe döneminde Tercüman’a yazdığınız köşe

yazıları sebebiyle mahkûm edildiniz. Tam olarak

neyle yargıladılar sizi

Adil süreci etkilemekten dolayı yargılandım.

Adil yargıyı etkilemek bugün

de var fakat o zaman bizi Sıkıyönetim

Mahkemesi yargılıyordu. Temyiz yolu

açık olmadığı için temyize gidemiyorduk.

Beraat ettiklerim de oldu fakat

‘Faşizm yargılanıyor’ yazımdan dolayı

mahkûm edildim.

Bu yazının içeriği neydi

Bir gün MHP Milletvekili Agah Oktay

Güner’in eşi bana geldi. Güner ve Alparslan

Türkeş teröre destek vermekten

dolayı yargılanıyordu. Güner’in eşi

bunların teröre ve anarşiye karşı demeçleri

olduğunu ve teröre destek vermediklerini

söyleyerek bunlarla ilgili yazmamı

istedi. Ben de bunları yazdım fakat

‘yargıyı etkilemek için değil bir bilgi

yazıyorum’ diye belirttim. Yine de


58 KASIM-ARALIK 2012

mahkûm edildim.

Yazılarınızdan dolayı Tercüman da çok kez kapatıldı.

Gazeteyi kapatmak için ne gibi gerekçe

sunuyorlardı

Siyasi partilerin kapatılması söz konusu

olmuştu. Önce faaliyetleri askıya

alındı sonra tamamen kapatıldı. Ben

de buna hitaben çok ağır bir yazı yazdım.

Ondan dolayı kapatıldı gazete.

Gazetelerin kapatılma gerekçeleri çok

komikti. 52 No’lu bir bildiri vardı, bundan

dolayı siyasetçilerin adından dahi

bahsedemiyordunuz. Siyasileri övemiyor,

darbeyi gerçekleştiren 5 komutanı

eleştiremiyordunuz. Uydurdukları

o 52 No’lu bildiriye dayandığı için gerekçeler

dolayısıyla çok komikti.

Sizce 12 Eylül’ün en dramatik yanı neydi

Bütün darbelerin en dramatik yanı milleti

bölmesi olmuştur. Fakat 12 Eylül

milleti bölmedi çünkü topyekûn herkes

12 Eylül’e karşıydı. 1980 darbesinde her

kesimden insana zarar verildi. Sağcısını,

solcusunu herkesi ezip geçti. İdamların

olması çok dramatikti. Çok sayıda

insan cezaevlerinde işkence gördü.

Biz o dönem takip edemiyoruz cezaevlerinde

işkence var mı yok mu diye, yasaktı

çünkü. Öte yandan siyasi partilerin

kapatılması da çok ağırdı. İki parti vardı,

bunlarda istikrar sağlanabilirdi ama siz

kapatıp insanları da yasaklayınca sonra

tekrar DYP, SODEP ortaya çıktı, hem

sağ hem de sol parti bölündü.

MESELE EVREN’İN HAPSE GİRMESİ DEĞİL

12 Eylül’ün yargılanmasıyla alakalı ne düşünüyorsunuz

Olumlu düşünüyorum ama mesele

Evren’in hapse girmesi değil. Hatta sağlığı

el vermediği için mahkemeye de

çıkmasın. Önemli olan bütün darbecilerden

hesap sorulması hatta darbeye

teşebbüs edenler bile cezalandırılıyor.

Onlar öyle bir yasal düzenleme yapıyorlar

ve bunu meşrulaştırıyorlar ki, yasaları

aşıp da hesap sormak uzun vakit

alıyor. O yüzden teşebbüs halindekinden

de hesap soracaksın ki bir daha buna

kalkışmasınlar.

Balyoz davası kapsamında Balyozcuların öldürülecek

gazeteciler listesinde sizin de adınız

bulunuyordu. Bunu öğrenince ne yaptınız

Tahmin ediyordum bu husumetten hedef

tahtası haline geldiğimi. Öldürülecekler

arasında ismi bulunanlarla birlikte

suç duyurusunda bulunduk. Fakat bu sefer

de Nazlı Ilıcak hakkında dava açtılar;

‘12 Eylül destekçisidir, darbe yandaşıdır’


60 KASIM-ARALIK 2012

diye. Bu bahis konusu dahi olamaz. Zaten

kitabı yazmamın bir diğer sebebi de

budur. Aradan seneler geçer, internet ortamı

bu bilgileri üzerime ihtiva eder, üzerimize

bir darbeci yaftası yapışır Allah korusun.

Ben yanlış yapmadım ve elimden

geldiği ölçüde mücadele ettim.

GAZETEDEN ATILINCA KENDİ CEMİYETİM-

DEN DIŞLANDIM

1980 darbe döneminde gazete kapatılıyor,

sizi hapse atıyorlar. Yazmanızın

imkânı yok zaten. Beni Akşam

Gazetesi’nden attılar yazdığım yazılar

dolayısıyla ve kendi mensup olduğum

cemiyetten dışlandım. Çünkü bizim

mensup olduğumuz cemiyet laikçi bir

cemiyetti. Benim çocuklarım da büyük

sıkıntılar yaşadı. Her yerde hırpalandılar

‘Annen kaç para aldı da Refah Partisi’ni

destekliyor’ diye. Bu tür çirkin laflar işitti

çocuklarım. Zor bir dönemdi. Balyoz ve

Balyoz’daki açıklamalarım sebebiyle kara

propaganda hedefi haline getirildim.

Cezaevi anılarınızdan bahsedebilir misiniz

Cezaevinde kısa süre kaldım. İlk başta

alışmak zor oldu çünkü çok gençtim.

İçeride ses yarışması, güzellik yarışması

düzenledim. Cezaevinden çıkınca

da oradaki arkadaşlarımla görüştüm.

İçeride Roman vatandaşlarımız

da vardı farklı suçlardan dolayı

yatan. Ben cezaevinden çıktıktan sonra

Kasımpaşa’da yürürken ‘Nazlı abla

nasılsın’ diyenler oluyor. Cezaevi tanışlarım

çıkıyor bazen karşıma.

ONLAR YANLIŞ ZİHNİYETİN KURBANI

Mahkemede adil hüküm verilip buna göre

af mekanizması işletilmeli. Bunun da

bir gerekçesi var. Çünkü Türkiye’de askerî

vesayet kökleşmiş durumda. Bunu yapanlar

işledikleri suçların idrakine varamıyorlar.

Öyle gördükleri ve diğerleri de

bu şekilde yapmış deyip doğruyu o şekilde

anladıkları için suç olup olmadığının

farkına varamıyorlar. Bu da onlar için hafifletici

bir sebep olabilir. Onlar yanlış zihniyetin

kurbanı olmuşlar, bunların içerisinde

bazı medya mensupları da var.

Peki bu zihniyet nasıl değişir

Darbe yapanlar hatalarından dolayı

sorumlu tutulmamışlar, tam tersi en

önemli noktalara getirilmişler. Zihniyetin

değişmesi için de eğitime el atılmalı.

Şu anki yargılama süreciyle birlikte bu

zihniyet biraz olsun değişti, taşlar yerinden

oynadı.

Türkiye darbe ülkesi olmaktan çıkmıştır diyebilir

miyiz

Böyle bir umut taşıyoruz, şu anda darbe

gerçekleştirmek çok zor. Türkiye’de

bunun için önce zihniyetin değişmesi

gerekir. Harp okullarında okutulan

kitaplar bilinmiyor. Ben milletvekili olduğum

zaman Meclis kütüphanesinden

istemiştim, fakat ulaşamadım kitaplara.

Harp okulunda okutulan kitaplar

muhakkak değiştirilmeli. Bugün

hâlâ halkın yüzde 30’u asker gelsin de

bizi kurtarsın düşüncesinde.

Bazı aydınlar Başbakan Recep Tayyip

Erdoğan’ın otokratlaştığı yönünde yorumlar

yapıyor. Siz buna katılıyor musunuz

Otoriter üslup derseniz zaman zaman

böyle bir üslup görüyorum.

Özellikle medyayı açıktan hedef almasını

doğru bulmuyorum çünkü

güçler eşit değil. Başbakan diyor ki

‘medya benim aleyhimde yazıyor ben

de onları açıkça eleştiriyorum.’ Ama

öyle olmuyor, o başbakan olduğu için

çok güçlü. Böyle olunca patronlar endişeye

kapılıyor ve bazı meslektaşlarımıza

otosansür uyguluyor.

SOLCU BİR ADAY, ERDOĞAN’IN KARŞISINA

ÇIKAMAZ

Gelecek seçimlerde Başbakan Erdoğan Köşk’e

çıkar mı sizce

Başbakan Köşk’e çıkmak istediği takdirde

Abdullah Gül onun karşısına

çıkmayacaktır. Erdoğan kazanır diye

düşünüyorum. Tabii iki turlu bir

seçim olabilir, yüzde 50’yi aşamazsa

ikinci tura kalır. Onun karşısına çıkan

aday merkezde olup sağı da kucaklayacaksa

şansı olabilir. Zaten solcu bir

aday Erdoğan’ın karşısına çıkarsa hiçbir

zaman kazanamaz. Başbakan Erdoğan

halktan çok büyük destek görüyor.

İnsanlar cumhurbaşkanı olmasını

ister, siyasetten silinmeden elde

ettiği tecrübeleri kullansın diye düşünürler.

Erdoğan, başbakanı da kendisi

atamak istiyor. Burada asıl tartışılması

gereken konu cumhurbaşkanlığından

çok, başbakan konusu. Partili

bir cumhurbaşkanı olursa başbakanı

da kendi atayacaktır ve bütün siyasete

hâkimiyeti sürecektir. Bunun için

anayasa değişikliği gerekir.


62 KASIM-ARALIK 2012

‘Aziz Yıldırım tüzüğü

12 kere çiğnedi’

FOTOĞRAF: İSA ŞİMŞEK

H.İBRAHİM EKİZ / AHMET TEKİN

ani bir zamanlar bir Tercüman

H

Gazetesi vardı. Patronundan

en alt kademedeki çalışanına

kadar gazeteci olan gazete. Okurunun

resim altlarını bile itina ile takip

ettiği, adeta ezberlercesine belki de

tekrar tekrar okuduğu gazete. Okumayı

sevmeyen, bakmak ve izlemekle

yetinen bir toplumda 1 (bir) milyon

tiraja ulaşan gazete. Bazılarının

Ilıcakların gazetesi diye adlandırdığı

Tercüman’ın her sayfası ayrı ağırlıktaydı.

Hem nüfuzu hem nüfusu ile

kendini kabul ettiren bir gazeteydi.

Ülkede gazetelerin arka sayfadan

okunduğu o dönemde Tercüman’ın

spor sayfaları da ülke gündeminde

önemli yer tutuyordu. Tirajın etkisiyle

değil de haber ve yorumlarıyla ağırlığını

hissettiren Tercüman’ın Necmi Tanyolaç

müdürlüğündeki spor servisinde

Attila Gökçe, Şansal Büyüka, Güven

Taner, İslam Çupi, Ergün Hiçyılmaz,

Ali Gümüş, Kemal Belgin gibi dönemin

usta isimleri vardı.

İşte o usta isimlerden biri ve spor

servisinin bel kemiği olan Kemal Belgin,

Türk spor basınının geldiği noktayı,

gazeteciliğin kimlik değişimiyle

düştüğü durumu anlattı. Günümüzün

deyimiyle medyanın içinde bulunduğu

durumun sorumlusu olarak gördüğü

o dönemki patronu Kemal Ilıcak’ın

eşi Nazlı Ilıcak’a ise kin kusuyor. Medyanın

bu hale gelmesinde baş sorumlu

olarak görüyor. “Kemal Bey, yaşasaydı

medya bugün bu hale gelmezdi.”

onu diyen Kemal Belgin,

“Eğer bir adam öldürme

hakkım olsa Nazlı Ilıcak’ı bugün

öldürürüm.” diyerek de

tepki gösteriyor.

Kemal Belgin, efsane

Tercüman’ın, İnci ekiyle

sarsıldığını, Bulvar

Gazetesi’yle de yerle

bir olduğunu söylerken

gözleri doluyor.

Türk spor basınının

geldiği noktayı ve

gazeteciliğin kimlik

değişimiyle düştüğü

durumu anlatan

Kemal Belgin, medyanın

içinde bulunduğu

durumun

sorumlusu olarak

Nazlı Ilıcak’ı görüyor.

Tercüman okurunun muhafazakâr bir

yapıda olduğunu, İnci ekinin bu okuyucu

kitlesini yaraladığını da anlatan

Kemal Belgin’e göre Nazlı Ilıcak’ın başında

olduğu Bulvar’ın yayın politikası,

hastalık derecesindeki Süleyman Demirel

tutkusu ve Turgut Özal düşmanlığı

yüzünden, okuyucunun terk etmesi,

Turgut Özal’ın da devlet ilanlarını

kesmesi sonucu Tercüman da Ilıcak ailesi

de yerle bir olmuş.

Kemal Belgin, ulaşılması güç

adamlarla yaptığı röportajların bugün

bile konuşulduğunu belirtirken,

100 yaşındaki Celal Bayar’la Gazi

Koşusu üzerine yaptığı röportajı

ve Tercüman’da tam sayfa yayımlanmasını

ise hiç unutamıyor. ‘İnönü

ile atçılıkta da yarıştık’ başlığı ile

verilen röportajda en çok dikkatini

çeken ise, merhum Bayar’ın ‘İsmet

İnönü’yü atçılıkta da yendiğini söylemesiymiş.

Çünkü o gün yapılan Gazi

Koşusu’nda hem Celal Bayar’ın hem

de İsmet İnönü’nün atları yarışmış.

Şimdiki patronların, gazete ve televizyonları

tehdit unsuru olarak kullandığını

iddia eden Kemal Belgin, “Adamın

amacı gazetecilik yapmak değil. O

gazeteden zarar edeyim ama diğer işlerimden

zarar etmeyeyim mantığı ile

yapıyor bu işi. İşlerini kolaylaştıracak

bir güç gibi görüyor, gazete ve televizyonunu.”

diyor.

Kemal Belgin’in sistemler

ve oyuncular konusunda da

öngörüsü güçlü. Türkiye’ye

maçlardaki 3 puan sisteminin

getirilmesinde, oyuncuların

forma numaralarının yanında

isimlerinin de sırtlarına

yazılmasında yaptığı haberler

ve yorumların etkisi de

çok büyük. 3 puan sistemi

ve formaya isim yazma teklifini

yaptığında Avrupa’da

bile çok az sayıda yapan ülkeler

olduğunu belirten Kemal

Belgin, Fenerbahçe’den


KASIM-ARALIK 2012

63

olaylı bir şekilde gönderilen Alex de

Souza’nın gelmesine karşı olduğunu

da söylüyor. Kemal Belgin, heykel konusuna

da çok içerlemişe benziyor. Kemal

Belgin, “Fenerbahçe’de bir heykel

dikme meselesi varsa Alex heykeli dikilecek

isimler arasında yüzüncü sıraya

bile zor girer.” diyerek tepki gösteriyor.

“3 Temmuz 2011’den bu yana yaşanan

şike olayında büyük takımların

yerine bir Anadolu takımı olsaydı çoktan

küme düşürülürdü.” diyen Kemal

Belgin, yazı yazmak ve yorum yapmaktan

iğrendiğini, sadece evinin nafakası

için bu işi yaptığını, ekonomik olarak

rahat olsa bunları yapmayacağını

da söylüyor.

“Türk spor medyasının bir kere

bilgi hazinesi fakru zaruret içindedir.

Ama fikri çok boldur. Bilgi neredeyse

dibe vurmuştur. Günümüzde öyle bir

şey aranmıyor. Ekrana çıkıyorsan sırtına

kazak atacaksın, abuk subuk konuşacaksın.

O zaman iyisin.” diyen Kemal

Belgin’in birbirinden ilginç açıklamaları

şöyle:

TGRT’de Ali Sami Alkış ve İhsan Türe tartışıyorlar.

Ağır tahrikler var. Program yapımcısını aradım.

Bu TGRT’ye yakışmaz dedim. Seyirciyi tahrik

eder. Bir çılgın yarın hakeme saldırırsa yaşanacak

bir olumsuzluktan kendinizi sorumlu tutmaz

mısınız Aldığım cevap, ‘Yazdıklarını ya da

söylediklerini okuyup dinleyenlerin yüzde 80’i

sana küfür etmiyorsa okunmuyorsun ya da izlenmiyorsun’

oldu. Gazetecilik bu mu

Maalesef mantık budur. Arabam yok,

halkın içinde dolaşan biriyim. Aldığım

tepkiler beni mutlu ediyor. Yolda geçen

gün biri, ‘Teknik üniversitede profesörüyüm

sizi hayranlıkla izliyorum’ diyor.

‘10 dakika konuşalım’ falan dedi. Bizim

için önemli. 21 sene Tercüman’ın rekortmenlerinden

birisiyim aralıksız çalıştım.

O zaman Anadolu’ya maça gittiğimizde

bizi şehrin girişinde karşılarlardı

Tercüman geldi diye. Tercüman

gelmiş kulüp başkanı, belediye başkanı

bu bir saygı inanç itibar bize gösteriliyordu.

Gece mutlaka bir yerde yemeğe

davet edilirdik. Vali gelirdi. Bugün

spor yazarı arkadaşların birçoğu

için, Anadolu’da taraftarlar, ‘bunları

nasıl karşılaşak, nasıl bir köşede kıstırsak

da dövsek veya hakaret etsek’ diye

organizasyonlar yapılıyor. Buna imza

atarım. Fenerbahçe-Eskişehirspor kupa

maçında Eskişehirspor çok sert top

oynamıştı. Türkiye’de spekteküler bir

takım tanırım o da Eskişehirspor’dur.

O maçta çok sert oynadılar. İslam Çupi

de ‘Bugüne kadar Eskişehirspor için

yazdığım methiyeleri yakıyorum’ yazdı.

Necmi abi, ‘İslam Çupi sen bu yazıdan

sonra Eskişehir’e gitme’ dedi. Güven

Taner’i kafileye aldık onun yerine

maça gittik. Fenerbahçe 2-0 kazandı.

Tur atladı. 90 dakika aleyhimize bağırdılar

‘Tercüman dışarı’ diye. Kafamıza

şekerler yağdı. 1 milyon sattığımız zaman

aldığımız tek tepki budur.

Spor basını neden itibar görmüyor, tepki alınıyor

16 sene Marmara İletişim Fakültesi’nde

ders verdim. Gazetecilik şudur. Değişen

patronaj profili Türk basınını perişan

etmiştir. Rahmetli Kemal Ilıcak, Ercüment

Karacan, Erol Simavi sağ, Haldun

Bey. Bu gazeteciler hem babadan

oğula intikal etmiştir patronlar. Veya

gazetecilikten gelme patronlardı. İşin

içinden geldikleri için konsepti çok iyi

biliyorlardı. O günün şartlarında gazeteciler

halkla iç içe yaşıyorlardı. Ben

Kadıköy’den Eminönü’ne giden 9.15

vapurunu çok kullanmıştım. Çay ocağının

yanında çay içerken 15 tane haber

alıyordum. Bütün malzemeyi vapurda

topluyordum. Hakiki gazeteci hakiki

patron olduğu zaman her şeyden evvel

yalan yazamıyorsun. Çok önemli bir

transfer haberi var. Gece saat 01.30’da

yazdırdım. Akşam Gazetesi’nin Teknik

Müdürü Selahattin Aslan o zaman

13 yaşında yazıların dizildiği yerde çalışıyor.

Bir çırağa başlık değiştirttim. Al

kâğıdı kalemi eline dedim. ‘Galatasaraylı

Engin (Verel), Fenerbahçe ile mukavele

imzaladı.’ yazdırdım. Harfleri

saydık uydu. Atlatma haberdi. Necmi

Tanyolaç gazeteye geldi. ‘Bu haber

doğru mu’ diye sordu. Teferruat

yok da ondan soruyorum dedi. Bugün

bakıyorum transfer haberi geliyor,

her takıma 100’er oyuncu aldırılıyor.

400 oyuncudan birisi çıkarsa biz demiştik

diyor. Bugün ne spor müdürünün

ne patronun muhabire bu haber doğru

mu diye sorduğunu sanmıyorum.

Tercüman’dan 1990 yılında Meydan

Gazetesi’ne geçtik. Kemal Bey gidin biz

bittik, deyince gittik. Necip Kapanlı da

Sabah’ın spor gazetesine geçti. Aradan

bir ay geçti. O gazetede manşet ‘Lothar

Matthaus Fenerbahçe’de’. Alman Milli

Takımı kaptanı ve Bayern Münih’in

kaptanıydı. Fenerbahçe muhabiri Atilla

İyitanır geldi. Kemal abi haber atlamışım

diye ağlıyor. Fenerbahçe Başkanı

Metin Aşık’ı aradık ‘O oyuncuyu almak

için kulübü satmak lazım’ dedi. Almanya

medyasındaki yansıması ise daha

facia. Mattehaus’un evinin önü gazeteci

kaynıyor. ‘Beyler ne oldu’ diyor.

Fenerbahçe’ye transfer olmuşsun haberlerini

gösteriyorlar. Antrenman sahasında

ise aynı şekilde birçok gazeteci

vardır. Bild Gazetesi bu olayı iki gün işledi.

Beyler böyle bir şey yok diyor. Bild,

iki gün Türk medyası ile dalga geçiyor.

Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu, sabah servise

geliyorlar. Yarın araba kampanyası

var. Birini yarın Fener’e aldırın diyor.

Spor servisi konuşuyor. Mattehaus’u

aldıralım diyorlar. Futbol dünyasının

en önemli isimlerinden birisi. Sayfa boyu

Mattehaus’un resmi konuyor. Yarın

araba kampanyası var, Fener’e aldırın

dendiği için yapılıyor.

Bugün patronların çok müdahale etmesi konuşuluyor,

istenmeyen gazeteciler var. O gün de var mıydı

Kısmen vardı. Bir örnekle anlatayım.

Erhan Önal, Fenerbahçe’de oynuyor.

Friedel Rausch da takımın teknik direktörü.

Fenerbahçe’de kongre ola-


64 KASIM-ARALIK 2012

cak. Razi Trak başkan. Ali Şen başkan

olmak istiyor. Semih Bayülken diyorki,

aday olma, kongreyi atlatalım zaten

sen kulübü idare ediyorsun 6 ay sonra

ben yokum, sen başkan olacaksın

derken Erhan Önal ve Friedel Rausch

da basın toplantısı düzenliyor. Ali Şen

varsa biz varız yoksa yokuz diye açıklama

yapıyor. Ben de Fenerbahçe Ali

Şen’in çiftliği değil diye ağır bir yazı yazıyorum.

Saat 11.30 sıralarında bir baktık

Kemal (Ilıcak) Bey geliyor. Her gün

takım elbise giyerdi. Patron hoş geldin

falan dendi. Belgin nerde, dedi. Burdayım

dedim. Üzerimde gömlek var.

Gömleğin cebini aç dedi. Kemal Bey

üzerinde hiç para taşımazdı, cebinden

5 bin lira çıkardı cebime koydu. Herkes

böyle yazı yazacak dedi. O zaman

1850 lira maaş alıyorum, 5 bin lira ödül

aldım. Ali Şen’e çok fena giydirmiştim.

Kemal Bey’de Fenerbahçeli.

Kemal Bey, Süleyman (Demirel)

Bey’in yalısından çıkmazdı.

Süleyman Demirel’in iki tane

spor bakanını indirmiştik. Bir

gün Kemal Bey’in başbakan evimizde

ona göre yazın dediğini

hatırlamıyorum. Tahsin Kaya

Fenerbahçe’ye başkan olduğu

zaman Kemal Bey servise geldi.

Bana ‘Yeni başkanın hayırlı olsun.’

dedi. Giderken bana gelsene

dedi. ‘Ulan sen bu adamın

yarından itibaren ağzının orta

yerine edersin” dedi. ‘Yanlış yaparsa

yanlış doğru olursa doğru

deriz’ dedim. Kemal Bey ‘Ulan elini biraz

hafif tut” dedi. Kemal Bey ilk defa

böyle laf ediyor. O ayın maaşını Tahsin

Kaya’dan borç alarak dağıtmış bize.

Büyük krizde olduğu, sağdan soldan

borçlar alarak maaşları ödediğini duyduk.

Ettiği tek laf bu elini hafif tut diyor

yazma demiyor.

ŞİMDİKİ PATRONLAR HÜKÜMET İNDİRİYOR

Bugünkü patronlar genelleme yapıyorum,

sabah 11’de imtihan edeyim. Eğer

kendi işleri ile ilgili değilse kendi gazetelerinde

çıkan bir tane haberi söyleyemezler.

Çünkü hiçbirinin amacı gazetecilik

değil. Adam diyor ki genel yayın

yönetmenini çağırıyor. Bu gazeteye

100 milyon lira verdim. Senede 10 milyondan

fazla zarar ettirmeyin. 100 milyon

verip aldığım gazeteden başka işten

daha fazlasını kazanacağım, bu nedenle

fazla zarar ettirmeyin derlerdi.

Eskiden iyi yazarlar transferler edilirdi.

Şimdi de diyor ki, “Bu adam 10 milyon

mu alıyor onun yerine 2 milyon verin

bir adam alın.” Çünkü adamın iyi gazete

yapma gibi bir felsefesi yok. Adam

başka şeyi satmayı planlamış.

Sizin zamanınızda yalan haber yazılır mıydı

Yalan haber yazılamaz, yanlış haber

yazılırdı. Her muhabirin yönetimde

adamı vardı. Ondan bilgileri

alırdı. Diğer yöneticilerle konuşur.

Bu kişilerden aldığı bilgilerle haber

yazar. Bu bir yalan değil yanlıştır.

İstihbarat aldığı kaynak onu yanıltmış

olabilir. Doğan Koloğlu, Hürriyet

Gazetesi’nin spor müdürüydü.

Selçuk Yula’nın verem olduğuna dair

bilgileri alıyor. Haberi gazetede yayımlıyor.

Erol (Simavi) Bey gazetenin

sahibidir. Bu çocuk yarın halkın

içine girecek, soyunma odasına girecek,

kim bununla oturur deniyor.

Erol Bey, Doğan Koloğlu’nu çağırıyor.

Doğan, Fenerbahçe’den tepki aldım

diyor. Doğan Koloğlu da haberde

görüldüğü üzerine belgeler burada

diyor. Erol Bey ‘Bunlar tamam

da bu oyuncular kamuya mal olmuş

sporcular. Biraz daha dikkat etseydik’

deyince Doğan abi de ‘Hürriyet

Gazetesi’nin amacı haberi herkesten

evvel vermektir. Böyle bir şey gözetmedim.’

diyor ve görevi bırakıp spor

yazarlığına devam etmek istediğini

ifade ederek ayrılıyor. Yalan haber

yazmaya gelince, işler en yukarıdan

başlıyor. Şimdi ilişkiler bozuk ondan.

Fenerbahçe düşmanı olarak anılıyorsunuz

Bu bahsettiğimiz medya konsepti

böyle bir toplum oluşturdu. Biz eskiden

daha acımasız eleştiri yazardık. Gördüğümüz

tepki çok azdı. Şimdi bu medya

böyle bir toplum oluşturdu. Hastalıklı

toplum oluşturursan böyle tepki oluşur.

10 senedir bana Fenerbahçe düşmanı

dendi peki bulabildiler mi acaba Hastalıklı

adamım onlara göre. Şimdi esas

hastalığın kimde olduğunu bulabildiler

mi Aziz Yıldırım’ın başkan olmasında

en büyük etki benim. 1 oyla seçilen Aziz

Yıldırım teşekkür konuşmasında aynen

şunu diyor: ‘Bu kongrede iki kişiye özel

teşekkür etmek isterim. Biri Kemal Belgin

diğeri Cemil Turan’dır.’ Ben o kongrede

Kadıköy grubunun 1200 oyu üzerinde

etkili olmasaydım bugün Aziz Yıldırım

diye bir adam yoktu. Biz Aziz’i

torbadaki yüzüyle tanımışız. Torba çıktıktan

sonra karşımıza başka yüz

çıktı. O zaman iyi niyetli davranmışız.

Dayısının ekonomik gücü

var demişiz. Finans gücü gelecek

demişiz. Çok sorup danışan

birisi demişiz. Destekledik.

Çok geçmeden Aziz Yıldırım’ın

yüzünü gördük. Başkanlığı kazandığının

40. saatindeki lafıyla

çok büyük yanlış yaptığımızı anladık.

Tebrik edelim diye kulübe

geldik. Başkan 10. dakikada bana

‘Brezilya’ya gider misin Bize

oyuncu bak hoca bak’ dedi.

Ben de ‘Fenerbahçe kongre üyesiyim.

Bir tane oyum vardı, verdim.

Ben profesyonel değilim.’ dedim.

Başka birisini gönderin dedim. 10 dakika

sonra Hüsnü Çil geldi. Acelesi varmış,

hayırlı olsun deyip çıkacağım dedi.

Oturmadı bile. Aziz Yıldırım ısrar etti.

Oturunca da, “Kulübe menajer olur

musun” dedi. Hüsnü Bey de ‘tamam

tamam başkan konuşuruz’ deyip gitti.

Haluk dedim. “Galiba bir halt ettik. Bana

Brezilya’ya git dedi. Doğan’ı menajer

yaptı. Eyvah dedik büyük hata yaptık.”

40 saat olmuştu ya da olmamıştı.

AZİZ YILDIRIM TÜZÜĞÜ

12 KERE ÇİĞNEDİ

Bu kulüpte Divan Genel Sekreterliği

yaptım. Orada asıl çatışmalar oldu. Bir

tüzük var ona uymamız gerekiyor dedim.

Benim Divan Genel Sekreterliği


66 KASIM-ARALIK 2012

yaptığım zaman 12 tane resmi uyarı yazım

vardır. Tüzüğü çiğniyor diye ısrarlı

uğraştık. Plajın büfesini bugünkü Divan

Başkanı Yüksel Günay’a verdi. Onlara

menfaat sağladı. Herkese bir şeyler veriyorsunuz

deyince kapının önünde 2 saat

dolaş, sana da 10 bin lira vereyim dedi.

Ortega olayında kapıştım. Alma iki

ayda kaçar, dedim. Forma satacağız, dedi.

Fenerbahçe’ye 10 milyon dolar zarar

verdi. Alex’in zaten en baştan beri

alınmasına karşıydım. Fenerbahçe, Aziz

Yıldırım döneminde transfere 1 milyar

dolar harcadı. Ne yapmış dört tane lig

şampiyonluğu, başka bir şey yok. Günümüz

futbolunun anlayışından kopmuş

bir düzenle oynarsan hiçbir şey olamazsın.

Ben bunu ilk günden beri yazıyorum.

Alex’in gönderilme şekli yanlıştır.

Eskiden aldığımız terbiyeye göre

belgeli kanıtlı konuşuruz. Alex gol kralı

olduğu zaman sözleşmesi de bitmişti.

Neden bir Avrupa ligi takımından

transfer teklifi gelmedi. Çok iyi para aldı

Fenerbahçe’den, onun için zor gitti.

Heykel olayını nasıl karşıladınız

Alex’in heykelini dikmek Fenerbahçe’ye

ihanettir. Bu kulüpte heykel dikilecekse

Alex 100. sıraya bile giremez. Küçük

Fikret hâlâ sağ 20 sene oynadı.

FUTBOLU BIRAKAN BİR FUTBOLCU, GAZETE-

YE YAZAR YAPILIYOR

Bunu Namık Sevik başlattı. Ben şunu söyleyerek

gireyim. 12 sene L’Equipe gazetesinin

temsilciliğini yaptım. Dünyanın her

yerinde satılır. Galatasaraylı Tanju’nun altın

ayakkabı ödülünü almasında en büyük

pay sahibi benim. Birçok Dünya Kupası

Avrupa Kupası seyretmişiz. Oralarda çevremiz

olmuş. Dünya spor basını ile ilişkilerim

oldu. Pele’si, Platini’si, Maradona’sı

var. Kaç tanesinden o ülkelerinin spor

basınında yararlanma yoluna gidilmiştir.

Lepique Platini’ye yazdıramaz mıydı

Zidane’a yazdıramaz mıydı Bu meslekle

ilgili ehliyet sabihi olacaksın, sonra yazını

yazarsın. Ülkenin tam ambalajının karşılığıdır.

Medya böyle bir toplum mu yarattı

yoksa toplum mu böyle bir medya yarattı

Her ikisi de aynıdır. TV’de yorumculuk

yapan veya yazanlara bakın. Rıdvan Dilmen

bir senede kaç tane şampiyon çıkartıyor

Ayaklarınız yere basarak yorum yapmıyorsunuz.

Rijkaard geldi, bundan hoca

almaz dedik. 6’da 6 yaptığı zaman Galatasaray

ilk 4’e giremez demiştim. Şimdi

kendileri kaç modelde kaldılar soruyorum.

Brezilya’ya gideceksin, yüz tane futbolseverle

konuş kaç tanesi Alex’i tanıyordur.

Hakan Şükür’ü sor daha fazla tanınacaktır.

“BİR İNSAN ÖLDÜRME HAKKIM OLSA NAZLI

ILACAK’I ÖLDÜRÜRDÜM”

Tercüman’ı bitiren İnci eki ve Bulvar mı

Bulvar bitirmiştir, İnci eki değildir. İnci, bugüne

kadar spor basınında yayımlanmış

en kaliteli, cıvıklığa kaçmadan yayınlanmış

magazin ekidir. Tercüman’ı önce Bulvar

bitirdi. Kemal Bey’e söyledik; Türkiye muhafazakar

yapma etme dedik. Sahibi Nazlı

Ilacak dedi ama o sizin eşiniz dedik. Toplum

bunu yemez dedik. Bir de Turgut Özal

bitirdi. İkisinin de arkasındaki büyük sebep

Nazlı Ilıcak’tır. Şöyle diyorum deseler

ki bir tane insan öldürme hakkın var, ‘Nazlı

Ilıcak’ı öldürürdüm’. Çünkü bugünkü

medyanın bu hale gelmesinde en büyük

sebep Nazlı Ilıcak’tır. Kemal Bey sağ olsaydı

ne gazeteler bu hale gelirdi ne de TV’ler

böyle olurdu. Kemal Bey medyada bir numaralı

denge unsuruydu.

Nazlı Ilıcak ne yaptı

İhtilal olmuş. Adam yazmayacaksın diyor.

Hayır ben yazarım diyorum. Herkes

neler yazıyor. Arkadan üç-dört defa gazete

kapandı. Turgut Özal ihtilal komitesinin

başbakanı. Tuttu Mehmet Yazar,

ağaçlı partinin başkanı, o kişi kendine oy

atmaz dedim. Özal, resmî kurumların

ilanlarını kestirdi. Bir gazetenin şah damarı

ilanları kesildi. Kan gelmiyor ki hep

gidiyor sen hâlâ inat ediyorsun. Herkes

bugün neler yazıyor. Ben o zaman yazmıştım.

Bugün medyanın bu hale gelmesinin

en büyük sebebi Nazlı Ilıcak.

Şike olayından bir şey çıkar mı

45 senedir bu işi yapıyorum. Çok ihbar

geldi, haber geldi. Dediğim gibi bu

tür ihbarları belge olursa dikkate aldık.

Yoksa her gün manşet atardık. Belge

lazım. 2001 yılında Kocaeli’nde oynanan

Beşiktaş-İstanbulspor maçı var.

Bu maçta teşvik primi dağıtıldığına dair

belgeler var. Devlet belgesi var. Devlet

müfettişlerinin hazırladığı belgeler

var. Bu belgeleri biz yayımladık. Bizi

mahkemeye verdiler. TMSF’nin raporu

bu dediler. Biz sadece yayımladık. Sonra

Meclis’te bu konularla ilgili komis-


yon kuruldu. 700 kişinin ifadesi alındı.

O Meclis komisyonu bittiğinde Bilecik’te

dördüncü amatör küme maçta şike yapıldığına

karar verdi. Komisyon Başkanı

Salih Uzun idi. Onlara sordum. Biz sizi

uzun süredir takip ediyoruz. Ne yaptınız

o belgeleri diye sorduk. Aynen Kemal

Bey, Fenerbahçe var dedi. Fenerbahçe,

Galatasaray, Beşiktaş olduğu için bir

şey olmaz.

İkinci olay Fenerbahçe, Samsun’da

oynuyor. Galatasaray, Trabzon’da oynayacak.

Fenerbahçe Samsun’a yenilirse

Galatasaray’da Trabzon’u farklı yenerse

şampiyon olacak. Bu iki maçı manipüle

edecek bir adam (Cihan Oskay) el yazısı

ile bir itiraf yazıyor. Şahıslar var, telefon

numaraları var. Ben Samsun’a para

götürdüm. Her şeyi anlatıyor. Bunları hazırlayan

bir meczuptur. Dönemin Federasyon

Başkanı Haluk Ulusoy bana, ‘bu

adamımı dinleyeceksin’ dedi. Bu seferki

de tapelerle ortaya çıkartılmış bir şey.

Türkiye’de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş

biraz da Trabzonspor bu imparatorluğun

yerle bir edilip diğer takımlarla

her türlü eşit düzeyde buluşturulamazsa

Türkiye’de futbolun ilerlemesi asla mümkün

değildir. Son davada çıkan tapelerde

başka kulüpler yakalansa çoktan gitmişti.

Yıldırım Demirören usulsüzlük yaptı, kulübüne ceza

verdirdi. Şimdi ise TFF başkanı oldu. Burada bir çelişki

yok mu

Türkiye’nin ilk kulübü Beşiktaş.

Türkiye’nin ilk spor kulübünün Avrupa

futbolu nezdinde cezalandırılmasına

sebep olan şahsı TFF başkanı yapıyorsanız

başka bir şey konuşmanın anlamı

yok. Hiç adam kalmadı TFF Başkanı yapacak

da Beşiktaş’ı bu hallere düşürmüş

kişiyi başkan yapıyorsanız bazı ayıpların

temizlenmesine engel oluyorsunuz,

neyi konuşalım. Fenerbahçe’ye soracağım

tek laf var. CAS’taki dava neden çekildi

Bunu bana anlatsınlar yeter. Bunu

Fenerbahçe Kulübü’ne yakıştıramadım.

Kimse bana bahane uydurmasın.

‘Yazı yazmaktan iğreniyorum.’ diyorsunuz. Bunun

nedenini açıklar mısınız

Benim babam Fenerbahçe’de tek başına

bilet satışını üstlenmiş bir insandı. Biraz

öyle- böyle olsa Kadıköy’ün yarısı

bizimdi. Öldüğünde bir tane dikili ağacı

yoktu, 7 bin lira borcu vardı. Hepsini

ödedim. Bugün yaptığım yorumculuk ve

gazetede yazı yazmaktan iğreniyorum.

Yaşamımı devam ettirecek makul bir gelirim

olsa ne yazarım ne konuşurum.

Gazeteciliğiniz döneminin ilginç olayları var mı

1974 Dünya Kupası hazırlıkları yapılıyor.

Ben bir araştırma hazırladım. Dünya Kupası

ile ilgili. Bana göre en büyük favori

Hollanda’dır dedim. Benim elimdeki veriler

bunu gösteriyor. Yapma be oğlum dediler.

Almanya, Arjantin, Brezilya varken,

Hollanda da kim Bu dosya haberi 3 gün

gazetede yayımladım. Hollanda pisi pisine

kaybetti. İlk vukuatlı olayım budur.

Mesleğin ilk yılı Can Bartu kaptan. Fenerbahçe,

Galatasaray maçına hazırlanıyor.

Haftanın ilk idmanı Dereağzı’nda. Moda’da

oturuyorum. Antrenmana 15 dakika geç

gitmiştim. Antrenmana gittim tesislerde

kimse yok. Malzemeciye sordum. Neredeler

diye. Can ile Hoca kapıştı. Can Bartu, burası

tarla gibi bugün idman yapmayalım, zararı

olur demiş. Siz isterseniz çıkmayın demiş

hoca. Takımı alıyor ve Anadolu Hisarı’na

krosa gidiyor. Can Bartu gitmemiş. Taksi

ile Anadolu Hisarı’na gittim, takım koşuyor.

Hoca ile konuştum. Bugün burada kros

yapacağız dedi. Takımın durumu iyi dedi.

Kaptan’ı göremiyorum dedim. O evde dedi.

Niye sakat falan mı dedim. Bir şeyi yok dedi,

biraz başka türlü rahatsızlığı var dedi. Antrenman

yapmak niyetinde değildi buraya

getirmedim dedi. Belki pazar günü de maça

getirmem dedi.

Galatasaray maçı öncesi. Adam bana

Can Bartu pazar günkü derbide oynamayacak

demedi ama dedi. Derhal oradan

Günaydın’a geldim. Atlatma haber var dedim.

Can Bartu kadro dışı dedim. Ben haberi

yazdım. Dereağzı’nda başlayan olayı

detayları ile yazdım. Verelim mi vermeyelim

mi düşünülüyor Neyse bunlar haberi

sayfaya girdiler. Daha ertesi günü yöneticiler

bizi yalanlıyor. Can Bartu, Galatasaray’ı

yeneceğiz haberleri çıkıyor. Maç Ali Sami

Yen’de. Maç günü stada geldik. Pazar günü

çıkan Günaydın gazetesinde başlık Can oynuyor.

Muhtemel onbirde de ismi var. Ben

cumartesi günü Can Bartu’suz haberi yazdırdım.

Bütün gazeteler beş gündür Can

oynuyor. Bu üç günlük herif mi bunun doğrusunu

bilecek diye benim haberimi çöpe

atıyorlar. Bundan haberim de yok. Tribüne

girince senin gazeten senin haberini yalanladı

diyorlar. Necmi Tanyolaç önümde oturuyor,

gazeteyi aramaya çalışıyorum. Fenerbahçe

takımı sahaya çıkarken kaptanın

olmadığını gördük. Necmi Tanyolaç bana

döndü. Aferin Kemal herkesi atlattın dedi.

Gazeteye ne yapacaksın dediler. Sayfa sekreteri

biz çıkardık dedi. Haberim doğru çıktı,

meslekteki ilk olayımdır. Bütün Bâbıâli

beni yalanladı; ama haber doğru çıktı.


68 KASIM-ARALIK 2012

FOTOĞRAF: İSA ŞİMŞEK

STAR HABER KOORDİNATÖRÜ VE

SUNUCUSU NAZLI ÖZTARHAN:

‘Anchormanlerle

kıran kırana

rekabetteyim’

Y

UĞUR ESKİER

eni döneme "Genç ekibi, ilkeleri,

hızı, teknolojisiyle ezber

bozacak" sloganı ile giren Star

Haber, başarılı ‘anchorwomen' Nazlı

Öztarhan'ın koordinatörlüğünde

Türkiye'nin en çok izlenen haber bültenlerinden

biri haline geldi. Bir yıl önce Doğuş

Grubu bünyesine katılan Star TV'de

hafta içi her gün 18.30'da izleyici ile buluşan

Nazlı Öztarhan, ‘eski Star'daki tecrübelerini

‘yeni Star'da pekiştirdi. Genç

haber ekibi ile ünlü anchormanlerle kıyasıya

rekabet içinde olan Star Haber

Koordinatörü ve sunucusu Nazlı Öztarhan,

Star Haber'i Cihan Dergi'ye anlattı.

Nazlı Öztarhan, 35 yaşında, ‘anchorwomen'

ve bir kız annesi. NTV haber merkezinde

1999 yılında meslek hayatına başlayan

Öztarhan, 6 yıl boyunca polis ve adliye

muhabirliği yaptı. Bu dönemi, "Çok

da severek yaptım. Sahada haber peşinde

koşmak gibisi yok." sözleriyle anlatan Öztarhan,

2005 yılında Star Televizyonu’na

transfer oldu; Star'da 2 yıl boyunca gece

haberlerini hazırlayıp sundu. "Biri tematik

diğeri reyting kanalı olunca iki farklı tecrübe

sahibi oldum." diyen Öztarhan, aynı kanalda

yaz boyunca gazeteci Erdoğan Aktaş

ile birlikte ‘Kırmızı Koltuk’ programını

yaptı. 2006-2008 yılları arasında Star ana

haber bültenini sunan Öztarhan, kızı dünyaya

geldikten sonra görevine döndüğünde

Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil yönetiminde

yeni bir haber merkezi ile karşılaştı.

Uğur Dündar’ın ekibinde 4 yıl süreyle hafta

sonu haberlerini hazırlayıp sunarken haber

müdürü görevini de yürüten Nazlı Öztarhan,

‘yeni Star’da haber koordinatörü ve

ana haber sunuculuğu görevini yürütüyor.

“EL KAİDE’NİN EYLEMLERİNDE GÖZYAŞLARIY-

LA OLAY YERİNE KOŞTUM”

Altı yıl boyunca polis muhabirliği yapmak

bir kadın için oldukça zor. Gece-gündüz

polis telsizi dinleyip aksiyon haberleri

peşinde koşmak her kadının harcı değil.

‘Alandan mutfağa’ gelen Öztarhan’a polis

muhabirliği dönemini ve bu dönemden

aklında kalan haberleri sorduk: “Polis

muhabirliği son derece hareketli ve

heyecanlı bir iş. Hayatın tam içindesiniz.

Özellikle El-Kaide örgütünün gerçekleştirdiği

İstanbul’daki bombalı eylemler hiç

gözümün önünden gitmez. Dünya çapında

bir terör olayıydı. Kan revan içinde

kalmış insanlar can havliyle kaçışırken

ben de gözyaşları içinde olay yerine koşuyordum.

Onca cinayete ve ölüme şahitlik

ettim. Yüzün üzerinde ceset gördüm;

ama Zeytinburnu sahilindeki bir

olayı unutamam. Dev dalgalara kapılan

bir çocuk ve onu kurtarmaya çalışırken

boğulan bir baba. Baba-oğulun cesetleri

birbirine sarılmış halde çıkmıştı. Günlerce

rüyamdan çıkmadı.”

Muhabirlikten sunuculuğa geçen Öztarhan,

başarılarını ekibe bağlıyor. “Sunucunun

ekrandaki etkisinin yüzde 30'u


KASIM-ARALIK 2012

69

geçmediğini düşünüyorum. Önemli olan

45 dakikalık bültene neleri sığdırabildiğinizdir.”

diyen Öztarhan, ünlü sunucularla

yarış içinde. Star Haber Koordinatörü,

şunları ifade ediyor: “Bu bir ekip işidir.

İyi ekip de iyi haber anlamına gelir. Yıllardır

beraber çalıştığım çok değerli arkadaşlarım

var ekibimde. Aynı dili konuştuğumuzdan

hızlı ve doğru habercilikte her

geçen gün daha iyiye gidiyoruz. Evet, bir

tarafta Mehmet Ali Birand, diğer tarafta

Ali Kırca gibi çok tecrübeli isimlerle rekabet

ediyorum. Onlara göre belki sayıca az

ama daha genç ve dinamik bir kadroyuz.”

Öztarhan, “Fikir fikirden üstündür

mantığı işler bizde... Herkesin düşüncelerini

paylaşmasını isterim. Katı hiyerarşiden

uzak ama saygıyı barındıran bir ilişki

çerçevesinde çalışıyoruz. Gerektiğinde de

yine kıran kırana fikir mücadelesi veriyoruz.”

ifaderini kullanıyor.

“ŞEHİTLER ÖNCELİĞİMİZ”

Öztarhan’a, Star Haber’i diğer haber kanallarından

ayıran en önemli özelliği

sorduk. Aldığımız cevap da şöyle: “Star

Haber'in bozulmayan bir duruşu, bir

kimliği var. Bizde şehit haberleri her zaman

önceliklidir. Bizim can güvenliğimiz

için göğsünü siper eden 20 yaşındaki o

gençlere en azından bültenimizde haklarını

teslim etmeyi borç biliriz. Keza kadına

şiddet haberlerini asla es geçmeyiz ve

haber sonunda mutlaka benim de söyleyecek

bir çift sözüm olur. Reyting uğruna

hiçbir zaman siyaset haberlerini görmezden

gelmeyiz. Her haber hak ettiği süreyi

alır bültende. Sonuçta Star, Türkiye’nin

ilk özel televizyonu ve sektörün öncüsüdür.

Yani bir gelenek var burada...”

Ünlü anchorwomen, Star Haber’in

kriterlerini ve bültene giren ilk haberin

özelliğini ise şu sözlerle özetliyor:

“Görsel medyayı yazılı basından

ayıran en önemli özellik görüntüdür.

Güçlü görüntü desteğinin

yanı sıra o haberin ne kadar

geniş bir kitleyi ilgilendirdiği

de önemli. Emekli maaşları,

yeni eğitim sistemi ile ilgili değişiklikler,

zamlar vs. İlk haber

kriterine gelince; toplumda

ve toplantı odamızda yarattığı

yankı belirleyicidir. Halkın gerçek

gündemini yansıtmaya büyük

özen gösteririz. Sokağın nabzına göre

haber sıralaması yaparız.”

“SOSYAL MEDYANIN GÜVEN SORUNU VAR”

Öztarhan’a, “Artık sosyal medya denen

bir olgu var. Bu bağlamda televizyonların

ana haberleri sizce nereye gidiyor” sorusunu

yönelttik ve şu cevabı aldık: “Sosyal

medyanın gücü tartışılmaz; ama bir de

buna erişemeyenler var. İşte biz gün boyu

habere ulaşamayan o topluluğa da hitap

ediyoruz. Akşam ekran karşısına oturduğunda

45 dakika boyunca rafine bir şekilde

bu ülkede siyasetten üçüncü sayfa haberlerine

günün özetini alabilmeli Star

Haber seyircisi... Ayrıca televizyonun gücü

ve etkisi kıyaslanamaz. Bunun üzerine

bir de güvenilirlik kıstası var. Sosyal medyanın

henüz bu noktada kat etmesi gereken

uzun bir yol var.”

Öztarhan, şöyle devam ediyor: “Akışımızı

elbette Twitter’ın ‘tt’ listesi belirlemiyor.

Ama internet dünyasındaki tartışmalardan

da besleniyoruz. Bazen farklı

bir yorumun bize de katkısı olup, haberin

çerçevesini şekillendirebiliyor. Tüm çabamız;

her gün gazetelerden sosyal medyaya,

sokaktan pazara, Meclis’ten borsaya

kadar Türkiye'de ve gerektiğinde dünyada

hangi haberin ön planda olduğunu

anlamak. İzleyicinin sürekli değişen tercihini

yakalamak için her an refleksleri açık

duruyoruz.”

Türkiye gündemi bazen saat başı değişiyor.

Bu yoğunlukta izleyiciyi ekranda

tutabilecek haberler seçmek de bazen

zor olabiliyor. Öztarhan, bu konuyu

da, “Manşetlerin saat başı değiştiği

Türkiye’de hiçbir zaman haber sıkıntısı

çekmezsiniz. Bu, klişe değil doğrudur.”

sözleriyle değerlendiriyor. Öztarhan,

“Bülten, hayatın tüm gerçeklerini

yansıtmak zorunda. Bu ülkede felaket yaşanıyorsa

bu da kaçınılmaz. Bülteni hazırlayanlara

düşen felaketi de istismar ve ajite

etmeden dozunda aktarabilmektir. Nihayetinde

seyirci de tozpembe bir bülten

beklemiyor bizden. Hayatı olduğu gibi

görmek istiyor.” ifadelerini kullanıyor.

“ANCHORMANLERİ ELEŞTİRMEK HADDİM DEĞİL”

Öztarhan, Star Haber’in reytinglerini

de değerlendirdi. “Diğer ulusal kanallar

75 kişilik büyük kadrolardan oluşuyor.

Biz de uzun yıllar böyle çalıştık.

Ama şartlar gereği bu sayı 3'te

1’e düştü. Buna rağmen reyting

kulvarında çok iyi bir yerdeyiz.”

diyerek, şunları ifade etti: “Satış

süreçleri medya kurumları için

maalesef yıpratıcı oluyor. Aynı kurumda

3 kere el değiştirdiğimizden

biliyorum. Reytingler, geçiş süreçlerinde

kaçınılmaz olarak bir miktar

erozyona uğrar. İzleyenin verdiği ilk

tepkidir bu. Ayrıca yönetim değişikliklerinin

ardından yapılan haksız karalama

kampanyalarına rağmen zoru başardık

ve rakamlarımızı tekrar en yukarılara

çıkarmayı başardık. Biz de sıkıntılı

bir geçiş süreci yaşadık. Kanala yatırım

yapılması da olumlu etkendir. Kanalın

genel algısı yükseldikçe haberin görünürlüğü

artar ve farkındalık başlar.


70 KASIM-ARALIK 2012

İzleyici haberin de kalitesini yakalar. Biz

tam da böyle bir süreç yaşıyoruz.”

Türkiye’deki ünlü haber sunucularından

(anchorman) farkını sorduğumuz

Öztarhan, medyada istikrarın

önemine vurgu yapıyor: “Her akşam

ekrana çıkarak insanların evlerine konuk

oluyorsunuz. İzleyici istikrarı, doğallığı

ve sadeliği sever. Rol yapanı hemen

ayırt eder. Ben 15 yılda sadece iki

kanalda çalıştım. Kendime göre ekranda

bir duruş sergiliyorum. Hazırladığımız

haberlerden, yaptığım yorumlardan,

nasıl bir bakış açısın sahip olduğumu

izleyen de bilir. Diğer kanalların

anchormanlerine gelince; prensip gereği

yıllarını bu mesleğe adamış Mehmet

Ali Birand, Ali Kırca gibi isimleri eleştirmem.

Asla haddim değildir. Ama onlarla

kıran kırana rekabetin içindeyim.”

Öztarhan, “Türkiye’de en başarılı bulduğunuz

sunucu kimdir Örnek aldığınız

bir sunucu veya haberci var mı”

sorusunu da, “Sunuculuk göründüğü

kadar kolay bir meslek değildir. Canlı

yayın da risk taşır. Tüm arkadaşlarımın

fedakârlık içinde bu işi yaptıklarını bilirim.

Tek tek isimlendirme yapmak

haksızlık olur.” diyerek cevaplıyor.

12 SAAT MESAİ YAPIYOR

Günde 12 saat mesai yapan Star

Haber’in patronu Nazlı Öztarhan, haber

bültenini nasıl hazırladıklarını anlattı:

“Gün; gazeteleri, köşe yazarlarını okuyarak

başlıyor. Sonrasında Türkiye'nin

dört bir yanından ve dıştan gelen haberleri

değerlendirdiğimiz sabah toplantısında

giriyoruz. Öğle toplantısında

haberlerin sürelerine ve dizilimine karar

veriyoruz. Muhabirlerin yönlendirilmesi,

editöryal son rötuşlar, saç, makyaj

derken bülten saati başlıyor.”

Öztarhan’dan haber merkezlerindeki

donanımlı muhabir sorununu değerlendirmesini

istedik: “Son 10 yılda

haber merkezlerine ayrılan bütçenin

azalmasıyla birlikte uzman muhabirler

azaldı, haklısınız; ama yine de güçlü

haber kaynaklarına sahip, donanımlı

muhabirlerim var. Her kanal bülteninde

aynı haberi görüyor zaten; ama

bizim muhabirlerimiz haberlere değişik

bakış açısıyla fark yaratıyor. Ayrıca

ekibimizde habere mizah ve bazen de

ironi katabilecek yetenekte arkadaşlarımız

var. İşte Star Haber'i diğerlerinden

ayıran da onların varlığı zaten.”

Türk medyasının en büyük sorununun

güvenilirlik olduğunun altını

çizen Öztarhan, “Gerek yazılı gerekse

görsel medyada en önemli mesele budur.

Biz de tam da bu nedenle haberde

bütün yatırımımızı doğru habercilik

üzerine kurguladık.” diyor.

Star Haber Koordinatörü, meslek hayatında

yaşadığı bir canlı yayın kazasını

da paylaştı: “NTV’de bir akşam olay yerinden

bağlantı yapmıştım. Arka sokağın

derinliğini daha net gösterebilmek adına

tuğlaların üzerine çıktım. Onlarca basın

mensubu dar bir alanda yan yana yayın

yapıyoruz. Ben canlı yayındayken yanımda

kavga çıktı. Önce ağız dalaşı, ardından

arbede yaşandı. İtişmelerin sonucunda

yan taraftaki gazeteci arkadaşım

üstüme devrildi. Ben de dengemi kaybedip

tuğlalardan aşağı düştüm. Kısa bir

süreliğine ekrandan kayboldum. Neyse

ki telafisi çabuk oldu.”

Öztarhan, “Unutamadığınız, sizi

derinden üzen veya mutlu eden bir haber

var mı” şeklindeki sorumuzu ise

şöyle cevapladı: “Özellikle anne olduktan

sonra çocuk tacizi, tecavüz ve ölüm

haberlerinden çok acı çekiyorum. Sunarken

bile zorlanıyorum, sonrasında

da uzun süre aklımdan çıkmıyor.”


72 KASIM-ARALIK 2012

Gazetelerde eksen dijital

uygulamalara kaydı

GÜRKAN TUZLU/KÜBRA KARA

üm düyada olduğu gibi dijital

T

medya Türkiye'de de yükselişini

sürdürüyor. İnternet medyasının

ardında son dönemde özellikle genç

profilin sosyal medyaya ilgisinin artması

yazılı basını yeni stratejiler geliştirmeye

itiyor. Dijital medya ile mücadele

bazı gazeteler tüm online içeriklerini

ücretli hale getirirken, diğerleri ise

dijital medyaya yeni yatırımlar yaparak

okur kitlesinin ilgisini çekmeye çalışıyor.

Geçtiğimiz günlerde ulusal gazetelerin

yayımladıkları ortak deklarasyon

ise tartışmayı bambaşka bir boyuta

taşıdı. Ulusal gazeteler deklarasyonda

her yıl milyonlarca dolar harcayarak elde

ettikleri özgün içeriklerinin internet

medyası tarafından kopyalanarak yayınlanmasına

itirazlarını açık bir şekilde

dile getirdi. Tartışmanın karşı tarafındaki

internet siteleri ve televizyonlar ise

gazetelerin bu hassasiyetine katılmadı.

Zaman Gazetesi Dijital Medya Yayın

Editörü İsmail Kavak, dijital teknolojinin

dünyada geldiği noktanın, tartışmayı

alevlendirdiğini söylüyor. Yapılan son

araştırmaların, basılı gazete döneminin

Türkiye'de sona ereceği tarihi 2036 olarak

öngördüğünü belirten Kavak, bu tarihin

Amerika'da ise 2017 olduğuna işaret

etti. Meselenin aslının gözden kaçırılmaması

gerektiğini dile getiren Kavak,

“Siz gazetecilik yaptıktan sonra bilgiyi,

haberi, datayı ha kâğıda basmışsınız

ha tablete. İnsanların habere ihtiyacı

hep olacak, bunu şimdi kâğıttan karşılar

yarın dijital mecralardan.” dedi.

Zaman'ın e-gazete uygulamasının da

ücretli hale getirileceğini belirten Kavak,

Zaman’ın bu uygulamasına abone olanların

basılı gazeteye giren haberlerin de-


KASIM-ARALIK 2012

73

taylarına e-gazete’de ulaşabilmenin yanı

sıra haberlerin videolarını, foto galerilerini

izleyebileceğini ifade etti.

Kavak, gazete okuyucusunun ilk

bakışta internet içeriğinin ücretli olmasına

karşı olsa da, içeriğin zenginleşeceği

ve basılı gazeteyi ücretle alan

okurun hakkının korunması gerektiği

yönündeki açıklamanın ardından bu

durumu anlayışla karşıladığını aktardı.

E-içeriğin ücretli olması konusunda

dünyada başarılı uygulamalar olduğuna

işaret eden Kavak, Türkiye'de

de karşılık bulacağına inandığını söyledi.

Kavak, dijital medya uygulamalarının

para kazanmadığı takdirde hayatına

devam edemeyeceğini vurguladı.

Dijital yayıncılığın basılı gazetenin

PDF'lerinin mobil uygulamalar aktarılmasının

çok ötesinde bir şey olduğuna

vurgu yapan Kavak, “Dijital Zaman

belki ilk aşamaydı, ancak artık daha geniş

düşünmek durumundayız. 34 milyon

Facebook, 10 milyon Twitter hesabının

kullanıldığı, 11 milyon kişinin de

mobil uygulamalarla hemdem olduğu

bir ülkede yaşıyoruz. Bu kadar online

yaşayan bir nüfusa anında haber vermek

durumundayız. Bu düşünceyle yeni

yayın dönemi için bir çok proje yürütüyoruz.

Dijital Zaman uygulaması

bunlardan sadece biri.” diye konuştu.

İnternet medyasının önündeki en

önemli sorunun telif hakları sorunu

olduğunu belirten Kavak, şunları söyledi:

“Gazetelerin büyük paralar harcayarak

ürettiği haberlerin tamamının,

internet siteleri tarafından izinsiz yayımlanması

ciddi bir problem. Bu konuda

altına 20 gazetenin imza attığı

1 Ekim deklarasyonu yayımlandı malumunuz.

‘Gazetelerin içeriği sadece

gazetelerindir’ başlıklı deklarasyonun

ardından gazetelerin haberlerinin

‘copy-paste’ (kes-kopyala) ile alınıp

internet sitelerinde kullanılmasında

gözle görünür bir düşüş oldu. Ama

hâlâ kullananlar var. Bu haksızlığın ortadan

kaldırılması için yasal düzenleme

şart. Bunun dünyada uygulamaları

var. İzin almak şartıyla, haberlerin

tamamını tüketmemek kaydıyla gazete

içerikleri alıntılanabilir. Bu çerçevede

kısa sürede bir yasa hazırlanmalı.

Hürriyet İnternet Genel Yayın Yönetmeni

Bülent Mumay da, orta vadede

internet medyasının bir süre sonra

gazetelerin yerini alacağı fikrine katılmadığını

söyledi. İnternet gazetelerinin

günün sıcağını en hızlı şekilde verdiğinin

aşikar olduğunu belirten Mumay,

“Ancak dinmiş bir ürün olarak basılı gazete,

haberden çok gelişmelerin analizlerinin

yer aldığı, gelecekte ne olacağının

ipuçlarını veren bir mecra olarak yaşamını

sürdürecek. Basılı gazete okuma

alışkanlığı olmayan gençlerin de, tabletler

aracılığıyla yazılı basına yöneleceklerini

tahmin ediyorum.” dedi.

Hürriyet Gazetesi olarak gazete

için üretilen günlük içerik ile günün

gelişmelerini anında hurriyet.com.tr

üzerinden ücretsiz olarak verdiklerini

dile getiren Mumay, sadece tablet

uygulamasının ayrıca ücretli olduğunu

ifade etti. Mumay isteyen

okurların ise yıllık 32,99 dolar

ödeyerek e-gazete uygulamasına

abone olabildiklerini belirtti.

Okurların ücretli e-gazete uygulamasına

ilgisinin ümit verici olduğunu aktaran

Mumay, “Diğer mecralardan çok

daha hızlı bir yükseliş var. Tablet piyasasının

çeşitlenmesi ve fiyatların düşmesi

ile ekran boyutları büyüyen akıllı telefon

pazarındaki patlama geometrik bir artış

getirdi.” ifadelerini kullandı.

İnternet kullanıcılarının online

içeriğe ücret verecek olğunluğa tam

olarak ulaşmadığna işaret eden Mumay,

Apple ile açılan yolun insanlarda

“kaliteli içeriğe para ödeyebiliriz”

duygusunu oluşturduğunu dile getirdi.

Gazetelerin internet mecrasını daha

aktif olarak kullanabilmesi için basılı

gazetenin bütün silahlarını internetle

paylaşmaları gerektiğini belirten

Mumay şöyle konuştu: “Biz Hürriyet

olarak bu konuda Türkiye'de bir

ilke imza attık. Haber merkezlerimizi

birleştirdik. Aynı mutfakta aynı malzemeden

yararlanıyoruz. Muhabir nereye

yazacağını bilmeden habere gidiyor.

Ama her mecranın muhabiri gibi

tüm medyalar için içerik ve malzeme

topluyor. Mecranın ihtiyaçlarına göre

haberi şekillendiriyoruz. Yazarlarımız

da ertesi günü beklemeden sıcak gelişmeleri

sitemiz için yorumluyorlar.”

Mumay da internet medyasına karşı

basılı medyanın en büyük sorununun

telif hakları konusu olduğuna işaret

etti. Mumay konuyla ilgili şöyle konuştu:

“En büyük şikayetimiz bu. İçerik

oluşturmak için yatırım yapan, gazeteci

istihdam eden kurumların ürünleri

pervasızca çalınıyor. Bunu eskiden

gecekondu siteler yapardı. Şimdi büyük

medya kuruluşlarına bağlı internet siteleri

de kaynak gösterme zahmetine katlanmadan

özel haberlerimizi de analizlerimizi

de anında sayfasına taşıyor. Büyük

olmanın getirdiği özel bir durum da

var elbette. Ama yasaların bu konuda

yeterince sıkı olmadığını düşünüyoruz.

Hukukî olarak elimizden geleni yapıp

bunun önüne geçeceğiz. Doğru bir yasa

çok seslilik, iyi gazetecilik getirecektir.”


74 KASIM-ARALIK 2012

TV’ler farklı farklı tepki verdi

‘Gazetelerin içeriği sadece gazetelerindir'

sloganıyla yola çıkan 20 ulusal gazetenin 1

Ekim'de yayımladığı deklarasyona televizyon

kanalları, radyolar ve internet siteleri

farklı tepki verdi. Bazı televizyonlar deklarasyonu

haklı bulurken, çoğunluğu ise tepkiyi

abartılı ve halkın haber alma özgürlüğüne

muhalif olarak yorumladı.

Deklarasyonun yayımlanmasından sonra

NTV, CNN Türk, Kanal D, HaberTürk gibi

televizyon kanalları gazetelerin içeriğini izleyicilerine

aktarmazken, TRT, Beyaz TV, Flash,

Fox TV, Star gibi televizyonlar gazete manşetlerini

izleyicisiyle paylaşmayı sürdürdü.

Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Nazmiye

Yılmaz deklarasyonu çok haklı bulduğunu

söyledi. Yılmaz, "Televizyon haberciliği

yapan bizler, izleyiciye daha doyurucu, daha

renkli, yelpazesi daha geniş haber sunma

duygusuyla bugüne kadar, hazırladığımız haberlerin

yanı sıra gazete manşetlerini, zaman

zaman da köşe yazılarını ekranımıza taşıdık.

Ama bu dönem bizim açımızdan artık kapandı.

Haberin ne kadar zor şartlarda ve pahalıya

mal olduğunu bilen tarafta olduğum için alınan

kararı anlayışla karşılıyorum." dedi.

FOX TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan

Şentürk ise bildiriye tepki gösterenler arasında

yer aldı. Aynı kararı kendilerinin vermesi halinde

gazetelerin daha büyük zarar göreceğini savunan

Şentürk şöyle konuştu: “Bu kararı kesinlikle

desteklemiyorum. Habere gem vurulamaz,

kısıtlama yapılamaz. Gazeteler de yeri geliyor

televizyonlarda yer alan programlardan yararlanıyor.

Eğer o kararı televizyonlar alırsa, gazeteler

bundan büyük bir zarara uğrar. Bir gazete

‘benim gazetem televizyon programlarında

okunuyor diye satılmıyor' düşüncesinde olamaz.

Gazeteler önce özeleştiri yapıp kendi tirajlarının

düşmesini araştırmalı. Bu iki sektör birbirini

destekleyen bir sektördür. Alınan karar da

yanlıştır ve bunu ilerleyen günlerde görecekler."


76 KASIM-ARALIK 2012

İŞ DÜNYASI

YA YILDIRIM z.yildirim@cihan.com.tr

Bellona’dan ev tekstilinde sezon sonu indirimi

Bellona, ev tekstili ürünlerinde; sezonun

son indirim kampanyasıyla yüzleri güldürüyor.

Ekim ayı içerisinde geçerli olan kampanya,

6,90 TL’den 99 TL’ye uzanan uygun

fiyat alternatifleriyle sunuluyor.

Ev modasının öncüsü Bellona, ev

tekstili ürünlerinde yeni bir indirim kampanyası

başlattı. Sezonun bu son indirim

kampanyasında; yastıklar 6,90 TL’den,

nevresim takımları 39 TL’den, uyku setleri

79 TL’den, yatak örtüleri ise 99

TL’den başlayan fiyatlarla sunuluyor.

Boyun sağlığı için alternatif çözüm sunan

farklı modellerdeki yastıkları ile uyku

ortamını renkleriyle güzelleştiren, dokusuyla

uyuma zevkine artı değer katan nevresim

takımları; her zevke hitap ediyor.

Kampanya kapsamında ekstra indirim

avantajıyla sunulan ürün katagorisinde

ayrıca; uyku setleri ve yatak örtüleri

de yer alıyor.

Dileyenlerin ışıltılı renkleriyle odalarını

aydınlatabileceği, spor görüntüsüyle

tarzlarını yansıtabileceği bol alternatifli

yatak örtüsü ürünlerini uygun fiyatla

alma imkanı veren Bellona, ister çift

ister tek kişilik uyku setleriyle de yatak

odalarını baştan döşeyecek.

Ekim ayı içerisinde geçerli olan bu

son indirim kampanyasında yer alan tüm

Bellona ürünlerini World Kart’a özel peşin

fiyatına 12 taksitle almak ve Nisan

2013’te ödemeye başlamak da mümkün.

Kampanyadan faydalanarak yatak odalarının

dekorasyonlarını Bellona ev tekstilli

ürünleriyle değiştirmek isteyenlerin yapmaları

gereken tek şey; Türkiye çapına yayılmış

800’e yakın Bellona bayiler uğramak

olacak.

“Taze lezzetli sandviçlerin” yeni adı Mister

No, Dardanel güvencesiyle raflarda!

Türkiye’nin balık uzmanı Dardanel, 2005 yılında,

taze üçgen sandviçle Türk tüketicisini tanıştırdı. Kısa

zamanda büyük bağımlılık yapan Dardanel sandviç,

şimdi “Mister No” adıyla raflarda yerini alıyor.

Dardanel güvencesiyle sunulan Mister No, en iyi kaliteyi

en lezzetli haliyle “katkısız” olarak tüketicilerle

buluştururken çeşitleriyle de farklı beğenilere hitap

ediyor.

Lezzet artırıcı olarak bilinen Monosodyum

Glutamat’a da “NO!” diyen Mister No, lezzetini uzmanlık

ve deneyimden alıyor. “Sen acık, ben doyururum”

sloganıyla, özellikle çalışanların, öğrencilerin

kurtarıcısı olan Mister No; üçgen sandviç, panini

sandviç, taze pizza ile ilgi topluyor.

Mister No, Türkiye’de ilk kez Dardanel markasıyla

tanınan üçgen sandviçleri ile kategori liderliğini

sürdürüyor. Dardanel güvencesiyle satışa sunulan

Mister No üçgen sandviç çeşitleri, kenarları alınmış

yumuşacık özel ekmeğin arasında özel soslarla lezzetseverlerle

buluşuyor. Farklı damak tatları dikkate

alınarak oluşturulan Mister No üçgen sandviç çeşitleri,

beyaz ve çavdarlı ekmek ile hazırlanan gurme,

klasik ve Light. seçenekleri ile “dört köşe lezzet”

vaat dediyor.

Özel olarak hazırlanan panini ekmeği arasında

Mister No’nun eşsiz soslarıyla en kaliteli

malzemelerin birleşimiyle hazırlanan Mister

No Panini Sandviç, farklı lezzet seçenekleriyle

ilgi görüyor. Kaşarlı-salamlı, ton balıklı

ve acı soslu tavuklu çeşitleriyle raflarda

yerini alan bu doyurucu lezzet,

5,99 TL’den satışa sunuluyor..

Mutfağa “taze” soluk geldi:

Mister No Taze Pizza

En kaliteli malzemelerle,

gerçek mozzarella peyniriyle

ve %100 dana etinden

sucuklar ile hazırlanmış

Mister No Taze Pizza sadece

7-8 dakikada pişiriliyor.


KASIM-ARALIK 2012

77

Kanserojen fosfat içermiyor

Dizolve deterjan yaprakları en

önemli özelliği, toz deterjanlarda

kullanılan kanserojen

fosfat içermemesidir. Ürünün

uluslararası SGS güvenlik raporu,

Sağlık Bakanlığı’nın izinleri

mevcuttur. Ürün, Kanada

patentli olup Kanada’dan getirilmektedir.

Dizolve deterjan yaprakları

emsal teşkil edebilecek

hacimdeki torba toz deterjanların

maksimum yüzde beşi

ağırlığındadır. Dolayısıyla stok

maliyetlerinizde yer, hacim,

ağırlık bakımından büyük rahatlama

sağlayacaktır. Dizolve

deterjan yaprakları kullanım

paketi yaklaşık 200 gr ağırlığında

olup emsal toz deterjanlar

6-7 kilogram civarında

ağırlıklara sahiptir. Müşterileri

ağırlık taşıma açısından fazlasıyla

tatmin etmektedir.

Bilindiği gibi fosfatlı

kanserojen riskli

toz deterjanlar Avrupa

ve Amerika’da yasaklanmış

olmasına rağmen halen

Türkiye’de üretilip satılmaktadır.

Bununla beraber

İstanbul İhracatçılar Meclisi

kesin kararıyla üyelerine

deterjan imalatında fosfat

kullanımının yasaklanacağı

uyarısını da yapmış bulunmaktadır.

KİP yeni sezonu “Film Tadında

Kareler” ile karşılıyor...

‘‘Hayatın içinden tüm anların,

birer sinema sahnesi olduğu’’

temasıyla hazırlanan

KİP 2012-13 Sonbahar-Kış

Koleksiyonu’nun katalog çekimleri

tamamlandı. KİP, bu

sezon erkeği yeniden tanımlayacak

çok özel bir koleksiyon

ile KİP severlerin karşısına

çıkıyor. Tasarım çizgisi

ve kalitesiyle, şıklığından

ödün vermeyen ve fark yaratmak

isteyen her yaşta erkeğin

markası KİP, yeni koleksiyonuyla

bu sezon da adından

söz ettirmeye devam edecek.

KİP Marka Elçisi Kenan

İmirzalıoğlu ile gerçekleştirilen

fotoğraf çekimlerinde, kamera

arkasında bu kez bir

başka usta fotoğrafçı, Nihat

Odabaşı vardı. KİP 2012-13

Sonbahar-Kış Koleksiyonu’nun

konseptine ve temalarına

göre özel olarak tasarlanmış

stüdyoda yapılan çekimler iki

gün sürdü. Film setlerinden

ve sahnelerinden esinlenerek

hazırlanan stüdyoda ünlü

sanatçı Kenan İmirzalıoğlu,

KİP’in birbirinden şık kombinlerini

giyerek Odabaşı’na uzun

saatler poz verdi.

Yerelde yeni soluk Medyatolia

Kuruluşundan kısa bir süre sonra

AK Parti, Çaykur, Yataş, Avea,

Finansbank, Ankara Shopping

Fest 2012 gibi markalara yerel

medya planlama

ve satın alma

hizmeti veren

MEDYATOLIA, büyümeye

devam

ediyor.

Sektördeki 15

yıllık iş tecrübesi

ile hizmet verdiği

markalara yerel

medyaya yönelik

çözümler sunan

MEDYATOLIA,

Ocak 2012 tarihi

itibarıyla sektörün

öncü ajanslarından VERİTAS

MEDIA’ya tek yetkili yerel medya

ajansı olarak hizmet veriyor.

MEDYATOLIA, tamamı yerli

sermayeli ajanslardan oluşan

ve “globalleşen ilk yerel medya

gücü” olmayı hedefleyen MEDD

GROUP tarafından açılan konkuru

da kazanarak,

grubun yerel medya

partneri olmayı

başardı.

Türkiye’nin

birçok önemli

marka ve

ajanslarına yerel

medya alanında

hizmet veren

MEDYATOLIA’nın

Genel Müdürü

Esra Tekçe Filiz,

bu başarılı gelişimi

anlatırken,

“Anadolu’yu adeta karış karış

gezdiklerini ve yerel dokuyu

doğru analiz ettiklerinin” altını

çiziyor.

Ufo , beni uzaya götürüyor!

Geliştirdiği teknolojiler ve kullanıcılarına

sunduğu ürünlerle ilklerin

öncüsü olan ufo, bir kullanıcısına

uzay seyahati armağan ediyor. 15

Ekim 2012 – 28 Mart 2013 tarihleri

arasında ufo markalı ürün alışverişi

yapıp çekilişe katılan bir kişi

ufo’yla uzaya giden ilk Türk olma

şansını yakalıyor.

“UFO BENİ UZAYA GÖTÜR”

kampanyasıyla uzaya gidecek talihli

için İstanbul’da başlayacak

olan program, Amsterdam’da verilecek

görev taktikleri kursu, yerçekimsiz

ortam alıştırmaları, 39

Albatross’la yapılacak deneme

uçuşu ve yerçekimsiz ortam uçuşuyla

devam edecek. Son olarak

Karayipler’de Curaçao adasındaki

5 yıldızlı bir otelde 3 gün konaklayacak

olan talihli, SXC havaalanından

kalkan özel uzay aracıyla yerden

103 kilometre yükseğe; uzaya

çıkacak. Gerçekleştirilecek olan

uzay seyahati, XCOR Aerospace

tarafından geliştirilen özel uzay

aracı Lynx Mk II ile yapılacak ve

bu macera İstanbul ayağından itibaren

saniye saniye kaydedilecek.

Çekilişi kazanan bir kişi

“ufo’yla uzaya giden ilk Türk” olarak

tarihe geçecek.


78 KASIM-ARALIK 2012

TEK NO LO JÝ

MURAT IŞIK m.isik@cihan.com.tr

Kompakt fotoğraf makinesi

Sony, hızlı hibrit otomatik odaklama (AF), Wi-Fi ve PlayMemories

Camera Apps’i ilk kez bir arada sunuyor. APS-C görüntü sensörü

ile DLSR kalitesinde fotoğraf ve Full HD video çekmek mümkün.

Her durumda optimal hız ve kesinlikte otomatik odaklama

için yeni AF, saniyede 10 kareye kadar fotoğraf çekimi için DSLR

benzeri AF izleme özellikleri NEX-5R’de bulunuyor..

Samsung’dan ikisi bir

arada; Galaxy Camera

Android’in en yeni sürümü 4.1 Jelly Bean’i kullanan cihaz,

3G ve 4G desteğini de sunuyor. Böylece fotoğraf makinesiyle

çekilen fotoğraflar anında internet üzerinden paylaşılabiliyor.

Kameranın 16 megapiksel 1/2.3” BSI CMOS sensörü,

görüntüleri parlak renk ve çözünürlükte yakalıyor.

Panasonic 60 inçlik

Smart VIERA LED TV

IPS LED LCD Panel, polarize 3D ve 500HZ Backlight

Scanning’in yanı sıra web tarama, VIERA Connect ve 2D

veya 3D’de formatındaki görüntü kalitesiyle Smart VIE-

RA TX-L60ET5, Panasonic’in bugüne dek ürettiği en büyük

LED TV olma özelliğini taşıyor. TX-L60ET5, enerji

tüketimi ve elektrik faturalarındaki miktarı azaltacak

olan A+ enerji sıralamasına da sahip. Smart VIERA TX-

L60ET5, hafif gözlüklerle 3D görüntüleri izlemenin farklı

bir yolu olan polarize 3D özelliği ile geliyor.

Toshiba’dan hem tablet

hem notebook

Windows 8 çalıştıran güçlü bir ultabook-tablet karışımı olan

U920t’nin teknik özellikleri; İstenildiğinde tablet, istenildiğinde

notebook, istenildiğinde kamera olan bir ürün. Dokunmatik

ekranı Gorilla Glass’tan imal edilmiş olan U920t’nin performans

ve depolama açısından bir Ultrabook’tan geri kalır

hiçbir şeyi yok. İntel’in en son nesil Core i7 işlemcisini barındıran

ürün 256 GB SSD veri depolama birimine sahip.


KASIM-ARALIK 2012

79

Kişisel görüntüleyici cihazı

HMZ-T2 kişisel 3D görüntüleyici ile ilgili her şey rahatlığı sağlamak

ve kullanıcıyı tümüyle sarmalamak üzere tasarlandı.

Sony tarafından tamamıyla yenilenerek artık daha da hafif ve

rahat hale getirilen kişisel 3D görüntüleyici, başa takılan ve

sanal 5.1 surround sese sahip bir High Definition 2D ve 3D kişisel

ekran. Son derece net görüntüler sağlayan çift OLED ekranı

ile film ve oyunlarda mükemmel bir performans sunan

cihaz, sizi tamamıyla kişisel bir deneyimin içine çekiyor.

Akıllı telefonla araba

çalıştırılabilecek

2012 yılından itibaren Nissan markalı seçili araçlarda bulunan

araç içi bilgi ve eğlence sistemlerinde (IVI- In-vehicle infotainment),

Intel Atom işlemci kullanılacak. İşbirliğinin ilk

örneği olan Nissan’ın lüks aracı Infiniti LE, Intel Atom işlemcili

araç içi bilgi ve eğlence sistemi (IVI) sundu. Intel Atom işlemcili

IVI sistemi, araç içi bağlantı, kamera ve sensörler sayesinde

park halindeyken araca çarpıldığı bilgisini akıllı telefonlar

aracılığıyla araç sahibiyle paylaşabiliyor.

ASUS’dan Vivo Tab

Yeni Nesil Intel Atom işlemciye sahip ASUS Vivo Tab, 64GB

eMMC (bütünleşik multimedya kartı) ile 2GB belleğe sahip.

Ayrıca 1024-seviye Wacom dijitalleştirici desteğiyle ASUS

Vivo Tab’ın performansı en üst seviyeye çıkıyor ve ister iş, ister

eğlence için kullanılsın, mükemmel bir Windows 8 deneyimi

yaşatıyor. Vivo Tab’ın en can alıcı noktalarından biri de mobil

dock ünitesi. Bu sayede tablet, tam QWERTY klavye, dokunmatik

fare, iki USB port ve ikinci bir pil ile tamamlanarak

daha uzun süreli kullanım olanağı sağlıyor.

Dünyanın ilk üç boyutlu

UltraWide21:9 ekranı

Philps’in 29 inç büyüklüğünde ekranı, dünyanın ilk üç

boyutlu (3D) oyun keyfi sunan Ambiglow ekranı ‘Gioco’,

Android akıllı telefonlara bağlanabilen Smart MHL

özelliğine sahip IPS ekran ve kristal netliğinde görüntü

sunan 27 inç 3 boyutlu, yüksek çözünürlüklü PLS monitor

ile gözlüksüz izlenebilen bir üç boyutlu monitör

yer alıyor. AH-IPS teknolojili 2560x1080 çözünürlüğe

sahip geniş ekranı ve kristal netliğinde görüntü kalitesi

ile tüketicilere eşsiz bir deneyim vaat ediyor.


80 KASIM-ARALIK 2012

KÝ TAP

FAHRİ SÖKE f.soke@cihan.com.tr

SARI ZEYBEK!

CAN DÜNDAR

“Onu hiç tanımadım, yüzyüze gelmedim… Ama onu arıyor ve özlüyorum.”

Bu sözler, Atatürk’ün son günlerini kimsenin yapamadığı

kadar duygu yüklü bir dille anlatan Can Dündar’a ait.

Sarı Zeybek, yayımlandıktan 20 yıl sonra, ikinci kuşakla buluşuyor.

Atatürk’ün son 300 gününü ve ölümünün hikâyesini anlatan

Sarı Zeybek belgeseli ilk kez 1993’ün Kasım ayında ekrana geldi.

Gördüğü ilgi üzerine birkaç ay içinde 3 kez daha yayımlandı.

Ardından video kaset olarak piyasaya çıktı. Türkiye’de ilk kez

bir belgesel, bu kadar büyük satış rakamına ulaştı. Kaset, yurdun

dört bir yanında ilk ve orta dereceli okullarda eğitim filmi

olarak gösterildi. Sarı Zeybek, Hürriyet’in Kelebek eki tarafından

1993’ün En Başarılı Belgeseli seçildi. Orhan Apaydın Demokrasi

ve Barış Vakfı 1994 Ödülü’nü ve Radyo Televizyon Muhabirleri

Derneği Özel Ödülü’nü aldı. Can Dündar, şimdi de Sarı Zeybek’i

kitap olarak sunuyor. Belgeselde yer verilemeyen ayrıntılarla

zenginleştirilen kitapta Atatürk’ün hastalığının 1923’ten başlayan

gelişimini, “Ölümünde doktorların ihmali var mı” sorusunun yanıtını,

tedaviye çocukça direnişinin ve son dönemdeki yalnızlığının

öyküsünü, İnönü’yle kavgasının perde arkasını ve o, ölüm döşeğindeyken

başlayan iktidar kavgasının bilinmeyen ayrıntılarını

bulacaksınız.

ÖTEKİ YA DA DEĞİL NE FARK EDER!

RAHİME SEZGİN

Yaşam öyküsü kitap haline getirilen ünlü fotoğraf sanatçısı Keribar,

İstanbul’da Musevi olmayı ve dönemin toplumsal olaylarını anlatıyor.

Dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız İzzet Keribar’ın yaşam öyküsü gazeteci

Rahime Sezgin tarafından kaleme alındı. “Öteki ya da Değil,

Ne Fark Eder!”, Keribar’ın önemli bir döneme tanıklık eden yaşamını

samimi bir üslup ve bakış açısıyla anlatıyor. Keribar’ın yaşamından

değişik kesitler sunan çalışma, sanatçının kendi anlatımlarına, çektiği

80 kadar fotoğrafa da yer veriyor. Musevi asıllı İzzet Keribar, aile

büyüklerini, çocukluğunu, gençliğini, askerlik sürecini, aşklarını, evliliğini

ve fotoğraf tutkusunu açık sözlülükle dile getirirken, doğal olarak

Türkiye’nin kültür, sanat, siyaset ve ekonomi alanında geçirdiği

değişimler, portreler ve ilginç anılar da geniş bir yer buluyor kitapta.

Bir bakıma kendisiyle yüzleşen ve bizi de kendimizle, “öteki”yle ve

Türkiye’yle yüzleştiren Keribar, 1940’lı yıllardan itibaren İstanbul’u,

Büyükada’yı, İstanbul’da “öteki” olmayı, bu nedenle yaşadığı acı tatlı

olayları ve sanat çalışmalarını paylaşıyor okurlarla. Keribar’ın fotoğraf

makinesi ya da hayatının kamerası, Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül

olaylarına, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasından Kore Savaşı’na

kadar, döneme ilişkin bir dizi önemli toplumsal olayı da aktarıyor.


KASIM-ARALIK 2012

81

Kayıp Renk

Nesil Yayınları

Hüseyin Tunç

Kayıp Renk, toplumsal hayatımızın

son otuz yılına

yönelik bir arşivleme ve

sorgulamadır. Düzenli kargaşanın

içinde savrulup

duran ve neredeyse hiçbir

kararını kendisi veremeyen

gölge bireyler...

Hayatın, sorular kadar cevapları

da içerdiğine inanan

insanların öyküsüdür

bu roman. Ve buna inanmayan

insanların da...

Bir tarafta hayatı, kural

haline gelmiş bir akıntıya

göre yaşayan çoğunluk...

Diğer tarafta kararları gelişi

güzel verirken bile, o

içindeki enerjinin aslında

kendisi olduğuna inanan

insanlar...

50 Yıllık Sır

Zaman Kitap

Fatih Uğur - Mustafa Gürlek

Eski Genelkurmay Başkanı

Mustafa Rüştü Erdelhun’un,

Zaman’da yayımlanan ve

27 Mayıs darbesini deşifre

eden günlükleri kitap oldu.

Erdelhun’un Yassıada’dan

İmralı’ya oradan da Kayseri

Cezaevi’ne kadar yanından

hiç ayırmadığı kırmızı

valizinden çıkan belgelerden

oluşan 50 Yıllık Sır adlı

eser, Zaman Kitap etiketiyle

17 Kasım’da, İstanbul Kitap

Fuarı’nda okura sunulacak.

Paşa’nın bugüne kadar hiç

konuşmayan yakınlarının dilinden

Erdelhun’un anlatıldığı

kitapta, idama götürülen

Genelkurmay Başkanı’nı korkutmak

için nasıl kefen giydirdiklerini

okuyacaksınız.

Kısık Vadisi

Kaynak Yayınları

Kamil Aydoğan

Kısık Vadisi, gerçek olayların

anlatıldığı bir roman.

İnsanın annesini erken yaşta

kaybetmesi, onun eksikliğini

hayatının her anında

hissetmesi, yaşanabilecek

en büyük acılardan

biridir. Anneyi tarif etmek

ne kadar zorsa, annesiz

kalmayı tarif etmek ondan

daha zordur. Yazar,

Kahramanmaraş’ın Kısık

Vadisi’nde yaşananları babasının

diliyle anlatarak aşmaya

çalışmış. Sessizlikle

iyileştirmeye çalıştığı anıları

48 yıllık orucunu bozarak

dillendirmiş. Yaşadıklarına,

yaşananlara ve onların

kendi üzerinde bıraktığı izlere

yaklaşmayı başarmış.

Nar Ağacı

Timaş Yayınları

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu

Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-

İstanbul hattında geçen

muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı yıllarında başlayıp

I. Dünya Savaşı’na uzanan

bir öykü. İki büyük savaşın

savurup yeniden şekillendirdiği

hayatlar, muhaceret,

tehcir, mücadele, kader…

Farklı inançların aktığı ortak

zemin, üç ülke ve üç sevda

Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi

aşk olan kaleminde buluştu.

“Nar Ağacı” bir Doğu

masalı kadar zengin, hayal

kadar güzel, hayat kadar

gerçek bir hikâye… İncelikle

işlenmiş karakterleri, zengin

detayları ve dönemi anlatmadaki

maharetiyle yıllarca

unutulmayacak bir kitap…


82 KASIM-ARALIK 2012

SİNEMA

KÖKSAL AKPINAR k.akpinar@cihan.com.tr

Skyfall 007

James Bond bir kez daha İstanbul’da

Daniel Craig, dünyanın gelmiş geçmiş en uzun soluklu film serisinin 23.

macerası olan “Skyfall” ile 007 James Bond olarak bir kez daha karşımızda.

“Skyfall”da, Bond’un M’e karşı sadakati sınanıyor. Çünkü M geçmişiyle

yüzleşmeye başlıyor. MI6 saldırıya uğrayınca, kişisel bedeli ne olursa olsun

007’nin tehdidi bulup yok etmesi gerekecek. Filmde Daniel Craig ile

birlikte Javier Bardem, Ralph Fiennes, Naomie Harris, Bérénice Marlohe,

Ben Whishaw, Albert Finney ve ‘M.’ rolünde Judi Dench de yer alıyor. Sam

Mendes’in yönetmen koltuğuna oturduğu “Skyfall 007” Türkiye, Şanghay

ve yukarı İskoçya’nın çeşitli yerlerinde çekildi. Filmin büyükçe bir kısmı ise

Londra’da geçiyor. 23. James Bond macerası “SKYFALL”u yöneten yönetmen

Mendes belki de en çok duygusal dramalarla tanınmış olsa da, kendisi,

eğlence sektörüyle ilgili ve artistik bütünlüğünün bununla kısıtlı kalmadığını

şu sözlerle ifade ediyor: “Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki büyük, eğlenceli,

gösterişli, izleyiciyi alıp götüren bir film yaparken dünya hakkında

bir şey söylemek de mümkün. Daniel’in ‘Casino Royale’ ve ‘Quantum of

Solace’daki performanslarıyla, James Bond tekrar gerçek durumlar içinde

gerçek bir insan hissi verdi. Bu bana Sean Connery filmlerini izlediğim

zamanları hatırlatıyor.” Senaryosunu Neal Purvis ile Robert Wade ve John

Logan’ın kaleme aldığı “Skyfall 007”nin görüntü yönetmeni ASC BSC’den

Roger Deakins.

Gösterim tarihi: 2 Kasım 2012

Marley

Reggae’nin efsanesi beyazperdede

Bob Marley 130’un üzerinde plağı, her biri

dillere destan olmuş yüzlerce şarkısı bulunan

bir reggae efsanesi olarak kabul ediliyor.

Marley, bir anlamda reggae müziğinin

sadece Jamaika sınırlarında kalmamasını

da sağlamış bu müziği bütün dünyaya

duyuran en önemli isimlerin başında geliyor.

Tarzının efsane ismi Bob Marley’in hayatı

nihayet ‘Marley’ adıyla beyazperdeye

aktarıldı. Kevin MacDonald’ın yönettiği filmde

Bob Marley, Ziggy Marley, Jimmy Cliff ile

Rita Marley rol alıyor. Belgesel formatında

çekilen ‘Marley’de efsane ismin dünya müziğinin

yanı sıra, tüm dünyaya vermek istediği

sosyal ve politik mesajlarla nasıl bir

dünya ikonu haline geldiği ve bugüne kadar

çok az sayıda müzisyenin bu başarıyı

elde ettiği görülebiliyor. 36 yaşında hayatını

kaybeden Bob Marley’in son sözleri oğlu

Ziggy’ye “Para, hayatı satın alamaz.” demişti.

Gösterim tarihi: 9 Kasım 2012


KASIM-ARALIK 2012

83

Dağ

Bir kahramanlık öyküsü

Bir askerî birlikten gönderilen dört kişilik ekip sıradan bir iletişim anteninin

tamir görevi sırasında hiç beklenmedik bir şekilde terörist pususuna düşüyor.

Hayatta kalan uzun dönem er ve kısa dönem çavuş iki genç asker ilk kez aralarındaki

didişmeyi bir kenara bırakıp, esas düşmana karşı beraber mücadele

etmeye başlıyor. İki tüfek, dört şarjör ve arızalı bir telsiz dışında sahip oldukları

tek şey hayatta kalma içgüdüleri ve güçlü iradeleri. Alper Çağlar’ın

yönettiği “Dağ”, iki genç askerin kardeşlik ve cesaret kavramlarını keşfettiği

bir kahramanlık öyküsünü anlatıyor. Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Fırat

Doğruloğlu ile Mesut Akusta “Dağ”ın kadrosunda.

Gösterim tarihi: 16 Kasım 2012

Gözetleme Kulesi

Pelin Esmer ‘gözetleme kulesi’ni gözetledi

Ormanın en tepesinde bir yangın gözetleme kulesine bekçi olarak sığınan

Nihat’la, otobüslerde hostes olarak çalışıp, Tosya’da otoyol kenarında

küçük bir otogara sığınan Seher. Bu iki isim başkalarından kaçarken

birbirleriyle çarpıştıklarında, suçluluk duygularına karşı kendi kendilerine

verdikleri savaşı artık birbirlerinin şahitliği altında yapmak zorunda

kalıyor. Pelin Esmer’in yönettiği ve Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez,

Menderes Samancılar ile Kadir Çermik’in oynadığı “Gözetleme Kulesi”

Kültür Bakanlığı ve TRT’nin desteğiyle çekildi.

Gösterim tarihi: 16 Kasım 2012

Eve Dönüş: Sarıkamış 1915

Önemli olan hayatta kalmak değil, insan kalmayı başarabilmek

1. Dünya Savaşı sırasında Ruslara karşı yapılan ve Osmanlı

İmparatorluğu’nun mağlubiyeti ile sonuçlanan; 109.274 askerin şehit düştüğü

‘Sarıkamış Harekatı’nın hemen ardından, Doğu Anadolu Bölgesi artık

belirsizliğin ve karmaşanın sürdüğü bir yere dönüşmüştü. “Eve Dönüş:

Sarıkamış 1915” bu koşullar altında, birbirlerinden çok farklı, toplumun değişik

sınıflardan ve kültürden gelen 8 insanın, vahşi doğa ile çevrili, korkunç

kış koşullarının sürdüğü, terk edilmiş bir Ermeni köyünde, hayatta

kalma mücadelesini ve “Eve Dönüş” hikâyesini anlatıyor. Alphan Eşeli’nin

yönetmen koltuğuna oturduğu “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”te Uğur Polat,

Nergis Öztürk, Serdar Orçin ile Muharrem Bayrak başrolü paylaşıyor.

Gösterim tarihi: 30 Kasım 2012


84 KASIM-ARALIK 2012 KÜNYELERLE BABIÂLİ AKİF ELBİSTAN - a.elbistan@cihan.com.tr

3 KASIM 1989

2 KASIM 1994

27EYLÜL-3 EKİM NİSAN 1993


85

KASIM-ARALIK 2012

2 ŞUBAT 1994

5 TEMMUZ 1989

3 NİSAN 1995

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

MM

M UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ

UZ 198

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

98

9 9

5 TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

TE

T M

3 Nİ


















































NİSA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SA

SAN 19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

19

1995

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95

95


88 NOVEMBER-DECEMBER 2012

Virtual games kill the real time

T

oday, the age of starting to use

computer is less than elementary

school age and the children enter

into the world of computers unconsciously

without any pedagogical and psychological

support and this causes several

social problems. Sailing to the world of

computer and internet games, the children

may be dispersed to a life-consuming

tunnel by being exposed to overdose

magnetic impact in addition to being lost

in the virtual world.

It is our duty to not detain our children

from incredibly progressing IT world

and it is also our primary duty to bring the

relationship our children established with

the virtual world through the games to a

conscious platform.

Playing the characters they have generated

whole day and even at night by

being detached from life, our children have

already started turning into individuals

detached from society and real life. In addition

to this, psychology bills increasing

each day have brought the requirement

for the administrators of today’s modern

countries to think and take precautions.

The unconsciously played computer

games cause us several problems from

epileptic attacks to transient blindness,

hyperactive acts to anti-social personality

disorders.


NOVEMBER-DECEMBER 2012 89

T

The terror “driven”

media is in trouble

he Iranian Manouchehr

Zonoozi, the

founder and director

from 1998 to 2008 of

Mezopotamya Yayıncılık where Roj TV is

associated, used the following statements

in his interview to Berlingske newspaper

right before the closure case filed last year

by Denmark against Roj TV: “The relationship

between Roj TV is PKK is just

like a secret known by everyone. Everybody

knows this, but no one confesses...”

This secret known by everyone is

now spreading quickly. The Denmark

authorities, who have ignored the requests

of Turkey for years, are now in

preparation of a law facilitating the closing

of Roj TV and all media organs determined

to have association with terror.

The decision taken by the City Court

of Copenhagen against Roj TV following

a long process, undoubtedly,

has a big influence on this. As it may

be remembered, the Court has founded

Roj TV guilty for being the propaganda

tool of the terrorist organization

PKK and imposed a heavy fine. In addition

to this, it is still under discussion

why Roj TV is not closed yet. In its justified

decision, the Court has tried to

clarify the issue by stating

that the applicable laws do

not entitle the competent

court, but entitle Denmark

Radio and Television Board (DRTB),

who granted the license, for cancelling

the license of any media organ. But this

statement did not end the arguments

in questions, but caused the problem

to get bigger. Everyone closely following

the Denmark adventure of Roj TV

knows about the approach of DRTB to

the issue. DRTB had rejected 3 applications

made previously by Copenhagen

Embassy of Turkey and said there is

no ground and need for cancelling the

broadcasting license of Roj TV.


90 NOVEMBER-DECEMBER 2012

Awarded photographs

by Cihan just a click away

C

ihan News Agency started the sales

of 3 million photographs in its

archive from its corporate website.

The publishers will be able to access

online to photographs of important

events and people leaving their mark to

last 20 years of Turkey, as well as to several

thematic photographs. The awarded

photographs of Turkey’s famous photo

journalists offer a rich content for individual

users, as well as for corporate companies

operating in publishing sector.

The photographs of several famous

photo journalists of Feza Medya Group,

which also includes Zaman Newspaper,

Aksiyon Magazine, Today’s Zaman

and Cihan News Agency, are offered for

the service of interested people with digital

access. Cihan News Agency Deputy

General Manager Beytullah Demir

stated that the publishers need to have

quick access to news reports, photographs

and videos they need and underlined

that they provide this convenience

to customers by e-sale. Demir indicated

that the publishing sector do not accept

slowness and stated that their aim

in putting the photographs into sale is to

allow the customers have access to the

product they need in the fastest manner.

Explaining that they, as an agency,

are planning to open their archives including

millions of photographs to their

users, Demir said, “The editor of a

newspaper should be able to become

a member to CİHAN’s website online,

log in to the archive with a password,

look for his need and buy it. Of course

this will require a membership or subscription.

The important thing in here is

searching for and buying the photograph

needed by entering to the archive

without being stuck with any procedure.

This will greatly facilitate the work of

editors today.”


NOVEMBER-DECEMBER 2012 91

I have no mission to

establish a balance

between Doğan and

Star Media Group

H

akan Çelik, Ankara

Representative of Posta

Newspaper and presenter

of Hafta Sonu Moderatörü

program on Kanal 24 TV station,

stated that he does not have

a problem such as establishing

a balance between Doğan

Media and Star Media Group

and that he has no such mission

to establish a balance. Çelik

said, “As Turkey is slightly polarized,

an employee of a group

asks ‘why he is working here,

how come an employee of the

other group is here’, of course

these are not natural. If Turkey

was undergoing a normal process,

then these would not be

discussed that much.”

After starting his career

in radio, Hakan Çelik had an

increasing graphic in newspaper

and television. Today,

Çelik attaches his readers and

spectators with this different

style and is particularly mentioned

nowadays with his successful

television program.

The program is so successful

that the Prime Minister Recep

Tayyip Erdoğan recently

attended the program prepared

and presented in Kanal

24 by Çelik consecutively

two times by phone. The

master journalist has stated

that he is honored and happy

for the attendance of the Prime

Minister, who is particularly

known with his criticisms

against media in several environments,

and also indicated

that his responsibility has increased

by multiple times due

to this. In addition to this success,

Çelik works for two separate

companies, which also

causes an argument. It is one

of the most wondered issues

how Çelik establishes a balance

between two companies

as he is Ankara Representative

of Posta Newspaper under

Doğan Media Group and presents

Hafta Sonu Moderatörü

program on Kanal 24 television

station under Star Media

Group, which can be seen

rarely. In his statements, Çelik

indicates that he is out of these

arguments and he just tries

to do his job correctly.

The master journalist Hakan

Çelik sincerely answered to

Cihan Media Magazine several

questions from how he started

journalism to the problem of

media in Turkey, political agenda

and his personal life.


92 NOVEMBER-DECEMBER 2012

The “opinion empire”

of media weakens

hmet Turan Alkan is one of the master

writers of the media, drawing attention

with his own style of articles and

A

with his approach to severe topics of the hectic

agenda. Outspoken about what he knows

to be right, Alkan finally written clearly that

he is against the mosque project at Çamlıca,

which was announced by the Prime Minister.

Describing the attempt as “a populist

and political project, Zaman Newspaper and

Aksiyon Magazine writer Ahmet Turan Alkan

thinks that the biggest problem of Turkish

media is lack of truth feeling: “The Turkish

media flatters, slavers and butters up its

reader. The worries on sales and circulation,

the concern on determining the agenda and

the desire of newspaper owners to take role

in the game of power weaken the truth feeling.”

Alkan states that he does not take place

in the new cult called social media and

thinks that this fashion will end soon.

Talking about several topics briefly and

concisely from football to politics, architecture

to digital media, journalists giving testimony

to coup commission to Sivas-Madımak

incidents, Ahmet Turan Alkan answered to

the questions of Cihan Media News Magazine

with his ironic and teasing style. Alkan

has started on a football diet and tries keeping

away from these arguments and also

has a proposal which would be argued a lot:

“Plenty of sculptures should be made; the

sculptures of all important actors currently

available in the football market should be

made...” Any person with a sculpture

cannot resist for more than 10 days,

this is why; this would be a good

cleaning, a fresh blood appears

in football; a new perspective

and a new approach,

a new morale comes

for football; this is why I

have developed this new

project! Let it be a gift

for my country.”


94 NOVEMBER-DECEMBER 2012

The actors of the coup in media

did not “confess”, but blamed

A

nkara Chief Public Prosecutor’s

Office continues with the investigations

related to February 28,

taking its place in the history as postmodern

coup. While the prosecutor

carrying out the investigation takes the

testimonies, on the other hand February

28-April 27 Sub-Commission established

under Turkish Grand National

Assembly (TBMM) Coup and Memorandums

Research Commission listens

to the actors of the period.

The Commission has listened to the

important journalists and media bosses

of the period including Aydın Doğan, M.

Emin Karamehmet, Turgay Ciner, Dinç

Bilgin, Zafer Mutlu, Mehmet Ali Birand,

Mehmet Altan, Hasan Cemal, Ertuğrul

Özkök and Fehmi Koru. Rather than

confessing, the guests of the Commission

preferred blaming others for what

happened. They have defended themselves

by saying, “We acted like journalists,

we acted with the instinct of scooping

and prepared news reports from the statements”.

The media bosses and the journalists

held particularly the politicians

of the period responsible for what happened.

The journalists entered into the

defense psychology by saying “spirit of

the period” and did not nor make serious

explanations about their headlines. During

the dialogues performed more like

a conversation, some media bosses claimed

that it was reporting what they did.

As the members of the Commission

did not ask any concrete and net

questions for clarifying the process to

the journalists and bosses, the dialogues

turned into conversation. As the

statements of the Commission members

on the attitude of the media related

to February 28 were longer than

the answers of the newspaper and media

bosses and questions were simple,

this has caused a disappointment.

No net and short question based

on concrete documents were asked to

the journalists. The answers given for

moderate questions such as “Why did

you put that headline”, “Why did you

write this” or “Did you report news

with an instruction” were also simple.

The interviews of the actors of the

period in the media, the books in the

market and the documents brought

out were never mentioned.


NOVEMBER-DECEMBER 2012 95

I was sending

avocado to Demirel

when he was in

Zincirbozan

F

riday was a lucky day for Kenan Evren

as there would be no problem

occurring due to stopping the banking

transactions, cancelling the flights and

interrupting the state works. In order to

choose this lucky(!) day for military coup,

he made his move on September 12, 1980

Friday... Nazlı Ilıcak, who was judged several

times during the military coup period,

who was revoked from her parliamentary

membership and who served time in prison

for her articles, brought these impressions

to her article. Appearing once again

with her book “12 Eylül Kazanında Bir Gazeteci”

(Memoirs of a Journalist Concerning

the Military Coup of September 12), Ilıcak

shared with Cihan Media News Magazine

the military coup preparations, prison

days, correspondences with Demirel while

he was in Zincirbozan, the system considering

military domination right due to wrong

mindset and several more observations.

“I filed a criminal complaint when I saw

my name in the list of “journalists to be

murdered” of Balyoz members within the

scope of Balyoz case. But this time, I have

been subjected to a black propaganda with

the claims that I support September 12.”


96 NOVEMBER-DECEMBER 2012

The focus in newspapers shifts

to digital applications

A

s in the entire world, digital media continues

with its rise in Turkey. Following the

internet media, particularly the increase

in young profile’s interest to social media requires

the printed media to develop new strategies.

Some newspapers struggling against digital media

have made their online content paid and some

others are trying to attract the attention of reader

mass by making new investments to digital media.

The joint declaration published by the national

newspapers recently has brought a brand new

dimension for the argument. In the declaration,

the national newspapers clearly expressed their

objection against the internet media for copying

and posting of their authentic content, which they

obtained by spending millions of dollars every

year. The websites and television stations, taking

place on the opposite side of the argument,

did not join this sensitivity of the newspapers.


YEDİ TEPEDEN

YEDİ KITAYA

More magazines by this user
Similar magazines