hayatimfutbol-134sayi

hayatimfutbol

hayatimfutbol-134sayi

27HAZİRAN2014-SAYI134

DEV HÜSRAN

Sonşampiyonİspanya,favorilerdenİtalya,üstturlarıngediklisiİngiltere

veturnuvalarınbaşarılıtakımıPortekiz,Brezilya’yailkturdavedaeti


Yayın Koordinatörü

İlker Yılmaz

Editör

Cantürk Temelli

Yazarlar

Cihat Akbel

Emre Çelik

Mustafa Demirtaş

Salih Demirci

Sercan Ergün

Uğur Karakullukçu

Devlerin çöküşü

2014 Dünya Kupası tüm hızıyla sürerken yıllar sonra “O kupa, tarihin en

iyilerinden biriydi” diyeceğimizin de sinyalini veriyor. Oynanan güzel futbol,

bol gollü maçlar, yaşanan sürprizler de bunun kanıtı. Zira kimsenin şans

vermediği takımlar gruplarından çıkarken dev ülkeler de soğuk duş etkisi

yaşayarak evlerine dönüyor. Öyle ki son 3 büyük turnuvaya damga vuran,

dünya üzerinde futbol anlayışını değiştiren ve herkesin taklit etmeye

uğraştığı İspanya henüz grup aşamasında Brezilya’ya veda etti. Tiki-taka

artık çökmüştü… 2006’da kupayı kaldıran İtalya için de sonuç pek farklı

olmadı. Hücumda etkisiz bir turnuva geçiren Gök Mavililerin Brezilya rüyası

erken bitti. Her kupaya iddiali gelen ancak bu sefer pek sesi çıkmayan

İngiltere için de tablo hüsrandı. Hem de 1958’den bu yana her kupada

bir üst tur gören futbolun mucitleri bu sefer gruplarda hem de galibiyet

alamadan eleniyordu. Bir diğer hayal kırıklığı ise Portekiz’e ait. Son 10

yıldaki büyük turnuvaların hepsinde belirli seviye gören İber ekibi, bu sefer

Almanya ve ABD’nin arkasında kaldı.

Biz de Hayatım Futbol ekibi olarak turnuvanın bu 4 önemli ekibinin elenme

nedenlerini sorguladık. İspanya neden bir anda böyle dibe vurdu EURO

2012’nin finalisti İtalya’da bu kadar çabuk değişen neydi Kendinden bir şey

beklemeyen İngiltere nakıslığına ikna oldu mu Peki Portekiz Her şeye

sebep Ronaldo’nun tam hazır olmaması mı sorularına yanıt aradık.

Keyifli okumalar,

Cantürk Temelli

iletisim@hayatimfutbol.com

team@mobilike.com


#134 BU SAYIDA

DEV HÜSRAN

İspanya

İtalya

İngiltere

Portekiz

Ölüm Grubunun Celladı

Kosta Rika, İngiltere, İtalya ve Uruguay’ın olduğu grupta

önüne geleni devirdi ve lider olarak üst tura yükseldi

Sam Amca Sahaya İndi

Amerika Birleşik Devletleri için futbol artık popüler bir spor.

Ülkede bu oyuna karşı her anlamda ilgi tırmanıyor


Sercan Ergün

Futbol Kültürü

HF134

SAM AMCA SAHAYA iNDi

Dünya Kupası’nda alınan sonuçlar ve MLS’in (Birleşik Amerika Futbol Ligi) giderek

artan popülaritesi, kadim Amerikan sporları basketbol ve Amerikan futbolu olan

(buna buz hokeyi ve beyzbol da dahil edilebilir) bir coğrafyada algıları değiştirmeye

başladı. Uluslararası futbol arenasında artık yeni bir aktör var ve Yankiler bu işi,

sonuna kadar götürmeye oldukça kararlı.

18 milyon 220 bin toplam izleyici. 22 Haziran’da

Manaus’ta ABD ve Portekiz arasında oynanan G

grubu ikinci maçını ABD’de izleyen ‘’futbol’’ seyircisi

sayısı. Bu rakamlara ABD genelinde İspanyolca

yayın yapan Univision’ın izlenme oranları da

eklenince bu sayı neredeyse 25 milyona ulaşıyor

ki bu, Amerika futbol tarihi için devrim niteliğinde

bir başarıya işaret ediyor. Futbol, ABD’de artık

Super Bowl veya kolej futbolu finallerinden, hatta

NBA’den bile fazla seyirci topluyor. ESPN gibi

büyük spor kanalları bu maçları milyonlarca insana

iletirken, maçların yorumlarında Roberto Martinez

ve Ruud van Nistelrooy gibi isimlerin uzmanlıklarına

başvuruluyor. İnternet siteleri kupa ile ilgili kapsamlı

dosyalar hazırlarken, forumlarda ve haber altlarında

ciddi ciddi futbolu taktiksel açıdan tartışan sıradan


Amerikan sporseverlere rastlayabiliyorsunuz.

Hatta durum öyle bir hal aldı ki, Uluslararası Uzay

İstasyonu’na bağlanarak oynanacak ABD-Almanya

maçı ile ilgili Amerikalı ve Alman astronotların

fikirleri bile soruluyor.

Zorlu süreç: Değişen algılar

Futbolun, beraberliğin olmadığı ve izleyiciye bol

skor vadeden NBA veya NFL maçlarına nazaran

Amerikan toplumu tarafından kabul edilmesi

elbette zaman alacaktı. Uzun yıllar boyunca aşırı

sağcı Amerikalılar tarafından “Sosyalist Avrupa’nın

sporu” olarak nitelendirilen futbolun, (bunda Soğuk

Savaş yıllarında Avrupa’nın en güçlü liglerinden

birine ve milli takımına sahip olan SSCB’nin de

rolü yadsınamaz elbette) zamanla neredeyse

orta öğretim düzeyinde en yaygın spor haline

geldi. ABD’deki spor pazarının NBA, NFL, NHL ve

MLB gibi futbola nazaran daha güçlü ve köklü

organizasyonlar tarafından hali hazırda paylaşılmış

olması, birçok İngiliz ve Avrupalı kulübün kuruluş

tarihi 1900’lere, hatta 1870’lere uzanırken

CONCACAF’ın 1961, en üst düzey anlamda

profesyonel futbol ligi olan MLS’in ise ancak 1993’de

kurulabilmesi de bu teoriyi destekler nitelikte.

Avrupa’ya oranla futbolun daha yavaş bir gelişim

gösterdiğine tanık olduğumuz ABD için dönüm

noktası ise ev sahipliğini yaptıkları 1994 Dünya

Kupası oldu.

FIFA’nın daha önce düzenlenen kupaların aksine,

ev sahipliğini aslında futbolla pek de ilgisi olmayan

bir ülkeye vermesi başta herkes tarafından oldukça

garip karşılanmıştı. Amerikalıları futbola ısındırarak,

yavaş yavaş endüstriyelleşen bu sporun pazar


payını ikiye katlama amacında olan FIFA, bir taşla

iki kuş vurmanın peşindeydi. Avrupa ile arasındaki

saat farkına, maçların çoğu Amerikan futbolundan

bozma sahalarda ve öğle saatlerinde oynanmasına

rağmen futbol Yeni Kıta ahalisi tarafından

benimsendi. Latin Amerika ve Avrupa ülkelerinin

ABD’de hatırı sayılır bir nüfusa sahip olması da

kupanın dolu tribünler önünde oynanmasına

katkıda bulunmuştu. Amerika’daki devasa statlar,

reklam ve tanıtım konusunda yürütülen başarılı

kampanyalar ve elbette ki sponsorların varlığı ve

desteği organizasyonun oldukça başarılı geçmesini

sağlamıştı.

Büyüyen marka MLS

MLS’in 1993 yılı sonunda kurulup ancak 1996’da

oynanmaya başlayabilmesi ve ligin beklenenden

az rağbet görmesi (hem seyirci, hem de pazarlama

anlamında) 2002’ye kadar küçük çaplı bir krize

yol açtı. Japonya ve Güney Kore’nin ortaklaşa

düzenlediği ve FIFA’nın aynı 1994 yılında olduğu gibi,

bu kez ise futbolun popülaritesini Asya’da artırmak

amacıyla bu ülkelere ev sahipliği verdiği turnuvada

beklenmedik bir şekilde çeyrek final oynayan ABD

ulusal takımı, ülkede futbolu tekrar canlandırdı.

2003-2008 yılları arasında yalnızca futbol için inşa

edilen altı stadyum ve MLS’te yetişip halen ABD

Milli Takımı’nın kalesini koruyan Tim Howard’ın

İngiliz devi Manchester United’a transferi de bu

dönemin dikkat çeken olayları olarak göze çarpıyor.

2007 yılı itibariyle sınırları Kanada’ya kadar ulaşan,

Real Madrid ile lig şampiyonluğu kazandığı sezonun

akabinde Tim Leiweke’nin çabalarıyla bir başka

Galaksi takımına transfer olan David Beckham’ın

teşrifi ligin yükselişine işaret ediyordu. Takımların

lig yönetimi tarafından belirlenen maaş tavanı

dışına çıkarak oyuncu transfer edebilmeleri kuralı

ise lige Juan Pablo Angel ve Cuauhtemoc Blanco

gibi veteran yıldızların transferlerinin önünü açtı.

İlerleyen yıllarda bir başka Kanada takımı Vancouver

Whitecaps’ın lige katılımı ligin sınırlarını giderek

genişletirken, 2011 yılının Nisan ayında Meksika

ekibi Monterrey ile CONCACAF Şampiyonlar Ligi

finali oynayan Real Salt Lake ligin ve Amerikan

futbolunun gösterdiği gelişim açısından güzel

bir örnek teşkil ediyor. Seattle Sounders’ın 2013

yaz aylarında yaptığı Clint Dempsey ve Michael

Bradley gibi hala Avrupa’da piyasası olan oyuncu

transferleri de MLS’in geleceği hakkında bize

ipuçları veriyor. Son olarak bu sezon La Liga’da

Atletico Madrid forması ile şampiyonluk yaşan

David Villa’nın transferi tüm dünyada ses getirdi.

Ligin yeni ekiplerinden olan New York City takımının

Premier League’in son şampiyonu Manchester

City ile olan bağlantısı bu tarz transferlerin yakın

zamanda artabileceğinin de bir göstergesi. İlginç

noktalardan biri de, New York City’nin katılımı, New

York Red Bulls ile yapacakları maçların derbi niteliği

kazanması ve rekabetin de artması anlamına

geliyor.

ABD’de kadın futbolu

Amerikan sporlarının birçoğunun bir “Show

business” olduğu su götürmez bir gerçek. Maçları

izlemeye giden taraftarların birçoğu Avrupa ve

Türkiye’nin aksine bir aidiyet duygusundan daha

çok eğlenmeyi amaçlayan bir kitle. Rekabetin

daha çok kolej sporlarında olduğu ABD’de, coğrafi

yapının yaratılmak istenen rekabetçi ortama pek

de yardımcı olduğunu söyleyemeyiz. Ancak bu,

futbolun ABD’de gelişimi konusunda bir engel teşkil

etmiyor, özellikle de kadın futbolu konusunda.

Uzun yıllardır, erkek futboluna nazaran dünyada

hatırı sayılır bir şöhrete sahip olan kadın futbolu,

ABD’de oldukça popüler. İlk kez 1970’li yıllarda

FIFA’nın çabalarıyla kadın futbol maçları organize

edilen ABD’de, 2010 yılında kadın futbolcu sayısı

7 milyona ulaşmıştı. Dünya Kupalarında Almanya


ile birlikte her daim favori gösterilen Kuzey

Amerika ülkesi, 1991 ve 1999 yıllarında iki kez

Dünya Şampiyonu olarak rüştünü çoktan ispat

etti. 1996, 2004 ve 2008 Yaz Olimpiyatları’nda

ülkelerine altın madalya kazandıran Amerikalı

kadınlar, erkek meslektaşlarına göre çok daha

başarılı. Abby Wambach, Alex Morgan ve Hope Solo

gibi genç kadın futbolcular tarafından ilgiyle takip

edilen idollere sahip ABD Kadın Milli Futbol Takımı,

erkeklerden daha popüler bir konuma sahipler.

Hatta öyle ki, ABD ile Portekiz arasında oynanan

maçtan önceki izlenme rekoru 1999 yılında ABD ile

Çin Halk Cumhuriyeti arasında oynanan Kadınlar

Dünya Kupası final maçına aitti.

Futbol ciddi bir iştir

ABD’nin futbolda yaptığı atılım birçokları için

sürpriz olabilir ancak 4 milyonu lisanslı, toplamda

24 milyonu aşan futbolcu sayısı ile Almanya ile

yarışacak düzeye gelmeleri onları takip edenler

için hiç de sürpriz olmadı. Superdraft ve Salary Cap

mekanizmaları ile son derece sağlıklı ve rekabetçi bir

lig sistemini futbola başarıyla uyarlayan ABD, zaten

genlerine kodlanmış olan pazarlama yetenekleri

ile de bunu destekliyor. Örneğin MLS Jersey Week

adını verdikleri ve bütün takımların yeni sezon

formalarını tek bir tanıtım çatısı altında yapmaları

sayesinde reklam maliyetlerini düşürürken, ulaşılan

insan sayısını da arttırıyorlar. ABD’de bulunan birçok

üniversitenin basketbol ve Amerikan Futbolunda

yaptığı gibi açtığı futbol burs programları ile

daha kaliteli bir oyuncu havuzuna sahip olmayı

amaçlıyorlar. Asya’nın yükselen değeri Güney

Kore’nin kurduğu üniversite futbolu sisteminin ne

kadar başarılı olduğu ortadayken, bu hamlelerin

başarızlığa uğrayacağını düşünmek oldukça güç.

Kaldı ki ABD’nin “Arka bahçesi’’ olarak nitelendirilen

Latin Amerika coğrafyasındaki nispeten daha

küçük ülkelerden genç sporcuların bu bursları

değerlendirerek Amerikan futbol sistemi içine dahil

olmaları pek de uzak değil. Sonuç olarak futbol, Yeni

Kıta’da giderek daha çok insanın ilgisini çekecek

ciddi bir iş haline geliyor.


Emre Çelik

Dünya Kupası

HF134

KRAL ÖLDÜ

2008’den bu yana düzenlenen üç büyük turnuvayı da kazanmayı başaran İspanya,

Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda büyük bir hayal kırıklığına sebep olarak

grup aşamasında turnuvaya veda etti

Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası sürprizlere sahne olmaya devam ediyor. İtalya, İngiltere, Portekiz (!),

Bosna Hersek gibi takımlar şimdiden turnuvaya veda ederken bu sürprizlerden en büyüğü hiç şüphesiz son

şampiyon İspanya’nın 3 maçta sadece 3 puan alarak grup aşamasının ardından evine dönmesi oldu.

Aynı sistem ve oyuncularla Euro 2008’den bu yana “Bileği bükülmesi gereken takım” olarak öne çıkan

İspanya’da teknik patron Vicente del Bosque’nin bildiği ve güvendiği isimlerden vaz-geçmemesi, bu isimlerin

sezon boyunca 65-70 maç forma giymesine rağmen Dünya Kupası’nda da İspanya’yı sırtlamaya çalışması,

Brezilya’ya çağrılmayan isimler ve vasat savunma performansı gibi öne çıkan sebeplerden dolayı İspanya’nın

erken havlu attığını söylemek mümkün.


Bireylerin altında ezilmek

Luis Aragones ile başlayan ve bugüne kadar devam

eden süreçte İspanyolların çok ufak değişi-kliklerle

sürdürdüğü bu başarı periyodunda sergilenen

oyun tarzını ‘kontrolle’ ilişkilendirmek kesinlikle

yanlış olmayacaktır. Özellikle Xavi gibi bir maestro

sayesinde tempoyu ve bu sayede de oyunu kontrol

eden İspanya, topu ayağında tutup zaman zaman

sıkıcılığa varan bir sistemle de bugüne kadar

istediğini almayı başarmıştı. Fakat bu sistemin

sürdürülebilirliğini sağlayan isimlere bakıldığı zaman

Xavi, Xabi Alonso, Fernando Torres, Casillas gibi

isimlerin miatlarını doldur-duğunu ve uzun sezon

sonrası Brezilya’daki tempoyu kaldıramadığını

söylemek de mümkün.

İspanya için en önemli unsur olan tempoyu

doğrudan belirleyen Xavi ile başlamak gerekirse

Euro 2012 yarı finalinden bir gün sonraya gitmek

çok daha doğru olacaktır. Almanya galibiyetinin

ardından Vicente del Bosque ve yardımcısı Toni

Grande’yle özel bir görüşme yaparak İtalya maçının

ardından emekli olacağını ve ameliyat olması

gerektiğini açıklayan Xavi, o gün Vicente del

Bosque tarafından ikna edilmişti. Bunun en büyük

sebebi hiç şüphesiz o dönem Thiago Al-cantara’nın

henüz bugün ulaştığı seviyeye ulaşmaması, kısaca

Xavi’nin alternatifsizliği olarak gösterilebilir. Çalıştığı

tüm hocalar tarafından “Kontrol ve kusursuzluk

manyağı” olarak tarif edilen Xavi’nin ise Euro

2012’den bu yana geçen 2 sene boyunca “Bıçak

altına yatması gerekirken ameliyat olmamasından”

ve bu ağırlığa rağmen yaşının bir hayli artmasından

kaynaklanan sorun-larla boğuştuğu bilinen bir

gerçek. Hala mücadele ettiği her turnuvada başarılı

pas istatistiklerinde ilk 3’e oynamasına rağmen

paslarının niteliği değişen Xavi’nin eskisine göre

yaratıcılığını kaybettiği ve rakip kaleye daha uzak

oynadığını söyleyebiliriz. Dahası eskisine nazaran

fiziksel açıdan da çok daha kırılgan bir görüntüde.

Bütün bu faktörlere alternatifsizliği - Thiago’nun sakatlığı

- de eklenince İspanya’yı etkileyen en büyük

faktörlerden biri oldu.

ve oyun kurucu rolü için Santi Cazorla’yı denemiş

ve Arsenalli oyuncu da oldukça başarılı olmuştu.

Cazorla sezon boyunca sakatlıklarla boğuşsa da Del

Bosque’nin “Sezon içinde yıpranmamış oyuncu her

zaman turnuvalarda fayda sağlar” düsturundan ve

hazırlık maçlarında sergilediği etkili oyundan dolayı

zaman zaman Cazorla’nın denenmesi bekleniyordu.

Del Bosque’nin pragmatizmi ve zamanında Xavi’yi

ikna etmiş olmasından dolayı kendisini Xavi’yi

oynatma yönünde zorunlu hissetmesi bu hamleyi

tamamen ortadan kaldırdı. Hal böyle olunca da

İspanya özellikle Hollanda maçında tempoyu

kontrol etmesi ve artırması gereken anlarda

Xavi’den istediği verimi alamadı. Şili maçında

ise Xavi’nin oynatılmamasının yanı sıra tempo

ayarlama görevinin bu işin adamı olmayan David

Silva’ya verilmesi ise Del Bosque’nin bu konudaki

ikinci büyük hatası oldu.

Turnuva öncesi oynanan hazırlık maçlarında

Vicente del Bosque orta sahada tempo belirleyici


Xavi konusunda yaşanan benzer bir sorunun Diego

Costa’da da yaşandığını söylemek mümkün. Vicente

del Bosque, Diego Costa’yı “Oynayabilecek durumda

olursan sen oynayacaksın” sözleri-yle ikna etmiş ve

başarılı santrforun Brezilya yerine İspanya formasını

tercih etmesini sağlamıştı. Fakat Costa’nın sezon

sonunda yaşadığı sakatlık, Real Madrid ile Barcelona

maçlarında sa-katlığından dolayı oynayamaması,

dahası iyileşmeden formaya saldırması da

İspanya’yı etkileyen ikinci bir unsur oldu. Costa’nın

baskıdan dolayı “Ne durumda olursa olsun oynama

isteği” bu noktada Vicente del Bosque’yi çaresiz

bıraktı. Halbuki İspanyollar iki sene önce benzer

bir prob-lem yaşamış; 6 ay topa dokunmadıktan

sonra Mayıs’ta antrenmanlara başlayan Villa, Del

Bosque tarafından kadroya çağrılmış fakat tecrübeli

santrfor “Fiziksel olarak hazır olmadığını” öne sürerek

Del Bosque’ye kendisini kadroya almaması

gerektiğini belirtmişti. Bu noktada Diego Cos-ta’nın

baskıdan dolayı bu kararı alamayarak takıma zarar

verdiğini ve Del Bosque’nin de verdiği sözün altında

ezilip bile bile %100 hazır olmayan bir oyuncuyu

oynattığını söylemek gerçek. Da-hası Del Bosque

yine muhafazakarlığını konuşturup formsuz Torres’i

kadroya çağırıp son derece formda olan Negredo’yu

da dışarıda bırakınca kendi hamlelerini kısıtlayarak

büyük bir hataya imza attı.

İspanya, Xavi ve Diego Costa’da yaşadığı problemin

bir benzerini Real Madridli ikilide de yaşadı. Jose

Mourinho’nun İspanya’daki son sezonunda

Casillas’ı kesmesine rağmen Del Bosque o dö-nem

için Casillas’a güvenmeye devam etmişti. Bunun

altında yatan sebep ise hiç şüphesiz Casil-las’ın

çalışma azmi. Son 6 senede oynanan 3 büyük

uluslararası turnuvada İspanya’nın maçlarının

ardından kadronun tamamı gündüz izinli olurken

akşam da sadece o maçta forma giymeyen isim-ler

antrenmana katıldı. Bir istisna dışında: Iker Casillas!

Çalışma konusunda İspanya kadrosun-daki birçok

isimden ayrılan Casillas’ın bu alışkanlığı ise hiç

şüphesiz Del Bosque’yi aldattı.

Aslında bu noktada Valdes’in ve De Gea’nın da

sakalığına değinmek gerek. Del Bosque, 2013/14

sezonunun başından itibaren kale için Valdes’i

hazırlamaya başlamış ve milli maçlarda Barcelonalı

eldiveni kullanmaya başlamıştı. Lâkin Valdes’in milli

forma altında geçirdiği sakatlık Del Bos-que’yi bu

noktada hamle yapamaz hale getirdi. Turnuvanın

ilk maçında Casillas’a güvense de Şili maçı öncesi

İspanya basını Del Bosque’nin De Gea’yı tercih

edeceğini yazmaya başlamıştı ki bir anda De Gea’nın

sakatlığı patlak verdi. Böylelikle Del Bosque de

Reina’yı düşünmeyince kaleyi yine Casillas korudu

ve son 3 turnuvada sadece 6 gol yiyen Casillas iki

maçta kalesinde toplam 7 gol görmüş oldu.

Xabi Alonso konusunda ise öncelikle şunu söylemek

şart. Oyunun hücum yönünde saha görüşüyle,

paslarıyla, sakinliğiyle hâlâ eşi zor bulunur bir isim.

Fakat özellikle son 2-3 sezonda oyunun savunma

yönünde son derece ciddi bir düşüşte. Özellikle

İspanyol basını da iki sezondur bu konunun altını

çizmekte ve Mart aylarının son döneminden

itibaren Xabi’nin artık yoğun se-zon temposunu

kaldıramadığını yazmakta. Buna bir de Xabi’nin bu

sezon geçirdiği sakatlık ve fiziksel açıdan bir seviye

daha aşağı düşmesi de eklenince aslen bir savunma

takımı olan İspanya’nın son derece önemli bir yara

aldığını söylemek şart. Özellikle Atletico Madrid’de

inanılmaz bir sezon geçiren ve takım yapısı itibarı ile

de savunma yönüne son derece güçlü olan Koke ise

Del Bosque’nin muhafazakarlığının kurbanı olan bir

başka isimdi.


Savunma takımı!

İspanya için özellikle Del Bosque’nin 2008’de

gelişinin ardından yanlış bir algı olduğunu söylemek

şart. 2 turnuvada oynadığı toplam 13 maçta

sadece 3 gol yiyen İspanya’da Xavi, Del Bosque,

Xabi Alonso, Iniesta, Ramos, Pique, Capdevilla gibi

isimler defalarca “İspanya’nın aslında hücum takımı

olmadığını; aksine oyunu kontrol ederek istediğini

elde eden başarılı bir savunma takımı olduğunu”

belirtmişti. İspanya bu turnuvada ise topu

tutamayarak bu özelliğini baştan kaybetti. Bir de

üzerine savunma dörtlüsündeki hatalı seçimler ve

formsuzluk da eklenince İspanya en büyük kozunu

kaybetti.

Gerard Pique son 3 sezonda La Liga’da

sakatlıklardan ve formsuzluktan dolayı 30 maç

barajını aşamamasına rağmen Del Bosque’nin

birincil tercihi oldu. Formsuz ve potansiyelinin çok

altındaki Pique’nin yanında savunma - özellikle

hamle zamanlaması - açısından zayıf Ramos da

İspanya’yı aşağı çeken bir başka faktör oldu. Sol

bekte son derece formda sezonlar geçiren Cesar

Azpilicueta veya Alberto Moreno yerine ise yine

vasat bir sezon geçiren ve geçen sezon La Liga’da

sadece 15 maçta forma giyebilen Alba tercihi de

savunmayı olumsuz anlamda etkiledi. Dahası sağ

bekte de Del Bosque’nin muhafazakarlığından

dolayı güvenmediği Juanfran’ın yerine sol bekten

devşirme Azpilicueta da İspanya’yı etkiledi. Özellikle

Alba oyunun savunma yönünde fazlasıyla aksayıp

rakiplere boş alan bırakırken - özellikle Şili maçı

- Azpilicueta da tam anlamıyla arada kaldı. Ne

beklenen bindirmeleri yapıp oyunu genişleterek

hücuma katkı verebildi ne de savun-mada

kendisinden istenenleri yerine getirebildi - özellikle

Hollanda maçı.


Del Bosque devam edecek mi

Dediğimiz gibi; Del Bosque’nin özellikle bu

isimlerden vazgeçememesi ise İspanya’ya en fazla

zarar veren faktör oldu. Açıkçası Del Bosque’nin

oyuncuların altında ezildiğini söylemek mümkün

ki İspanya’nın önünde bu açıdan son derece radikal

bir örnek de mevcuttu. 2006 Dü-nya Kupası’nda

oynanan İspanya-Tunus maçının ardından Raul’un

sergilediği gol sevincinin ardından - Salgado

ve Canizares gibi isimlerle sevincini paylaşıp

kadronun yeni isimlerine ve Ara-gones’in yüzüne

bile bakmamıştı -takımın taktiksel ve iç yapısını

değiştireceğini söyleyen Arago-nes tecrübeli

oyuncuyu hem oyun olarak takıma uymadığı hem

de liderlik olarak istediği profilde olmadığı için

kesmişti. Raul’un kesilmesinin ardından İspanya,

Euro 2008 elemelerine kötü bir başlangıç yapınca

da bütün oklar Aragones’in üzerine çevrilmiş,

hatta tecrübeli hoca RTE’deki “Tengo pregunta

para usted” (Size bir sorum var) programına deyim

yerindeyse sırf linç edilmek üzere çıkarılmıştı. Fakat

o dönem geri adım atmayan Aragones - ve doğal

olarak da İspanya - uz-un vadede kazanmıştı.

Aragones’in varisi Del Bosque ise kesinlikle aynı

kararlılığı gösteremedi. Fakat şunu da unutmamak

şart: Del Bosque kadroda revizyona gidip başarısız

olsaydı “Neden başarısı kanıtlanmış kadroyu bozdun”

eleştirilerine nasıl tepki verecekti

Şimdi İspanya’nın en fazla merak ettiği konu şu:

İspanya geç kaldığı revizyonu Del Bosque ile mi Del

Bosque olmadan mı yapacak Açıkçası Del Bosque’nin

kişiliği ve tercihleri değerlendirilince bu geçişin Del

Bosque ile biraz sancılı olabileceğini söylemekte beis

yok. Fakat Del Bosque’nin sözleşmesinin 2016’ya

kadar sürmesi, 1988’den bu yana İspanya Futbol

Federasyonu’nun başında bulunan ve istikrar

temasından yola çıkarak hocalarının tamamına her

zaman destek olan - en büyük örnekleri Aragones ve

Javier Clemente -Ángel María Villar’ın da Del Bosque’yi

gönder-meyeceğini tahmin etmek zor değil. Her ne

kadar federasyon kanadı “Del Bosque’nin arkasında

olduğunu belirtip yine de turnuva dönüşü Madrid’e bir

görüşme yapılacağını” belirtse de Del Bosque büyük

ihtimalle göreve devam edecektir. Takımdaki revizyon

ise Del Bosque’ye rağmen muhtemelen radikal bir

biçimde gelişecektir ki zaten gelişmezse İspanya’nın

zirveye uzun bir süre veda edebileceğini söylemek

yanlış olmaz.


Mustafa Demirtaş

Dünya Kupası

HF134

“ŞiMDi BiZ NE OYNADIK”

İtalya, Prandelli döneminden bu yana cataneccio’yu terk etmiş ve bambaşka bir

sisteme dayalı takım yaratmıştı. Dünya Kupası’nda ise ne catenaccio’yu görebildik ne

de Prandelli’nin “başka” futbolunu…

Her ne kadar yüksek sesle söylenmese de her

Dünya Kupası’nın favorilerinden biri İtalya’dır. Çünkü

bu turnuvaları oynamayı çok iyi bilirler, fabrika

ayarlarında “Turnuva takımıdır” ibaresi saklıdır.

Ancak 2010’daki Dünya Kupası’nda olduğu gibi

yine gruptan çıkamadılar. Andrea Pirlo’ya buruk bir

veda yaşattılar. Ve en kötüsü de elenmeyi iliklerine

kadar hak ettiler…Godin’in kafa golü, İtalya’yı

resmi olarak oyundan saf dışı bırakmış olabilir.

Ama asıl olarak grubun ikinci maçı olan Kosta Rika

karşısında hüsrana davet vardı. Hayal kırıklıklarının

başını ise bu turnuvada şaşırtıcı şekilde tutucu

davranan Prandelli çekiyordu. İngiltere karşısındaki

bol orta sahalı oyun kabul edilebilirdi. Hoş, o

oyun formatı da kağıt üzerinde durduğu kadar iyi

işlememiş, İngiltere maçta daha etkin görünmüştü.

Marchisio’nun kilit kıran golü olmasaydı, işler ilk

maçtan ters gidebilirdi.


Çilingirin nerede Pradellli usta!

Prandelli’nin Kosta Rika karşısında aynı oyun

sistemiyle sahne alması cebine bir puanı

koymuyordu, onun anlamı sadece en fazla bir puanı

kabullenmekti. Ki o da bulunamadı… Elindeki delici

oyunculardan hiç faydalanmadan, genellikle orta

sahalarla 11’ini donatmış ve İtalya’yı sıradan, çözüm

üretemeyen bir takıma büründürmüştü. Sanki alet

edevat çantasını evinde unutmuş tamirci ustası

gibiydi… İnsan, “Nerede Euro 2012’nin ilk maçında

İspanya’ya karşı önde baskılı 3-5-2 oynatan ve sol

kanadında delici Giaccherini’ye güvenen Prandelli”

diye sormadan edemiyor. En azından Kosta Rika

maçında Insigne, Cassano, Cerci gibi çözüm üreten

yaratıcı oyuncularını en baştan kullanıp, gruptan

çıkma şansını Uruguay maçına bırakmayabilirdi.

İtalya için ülke anayasasında bazı değişmez

maddeler vardır. Dili İtalyancadır, başkenti Roma,

resmi sistemi de 3-5-2… Prandelli, Urugay maçına

3-5-2’yle çıktı ama bu daha çok 5-3-2 gibiydi.

Kanatlardaki De Sciglio ve Darmian birer bek

oyuncusu olduğundan, topla çıkmada sorunlar

yaşandı. Yine çözüm üretme işi tamamen

merkeze düşmüştü. Bir bakıma, sadece Andrea

Pirlo’nun uzun toplarına, ilerideki ikili forvetin

hareketlenişine… Ancak artık günümüzde her

takım, böylesi basit hücum planını bertaraf

edebiliyor. Keza Immobile de aslında çok iyi bir

golcü olmasına rağmen, bu tip sıkışık oyunlarda pek

çare değildi. Bir tarafa Insigne ya da Cassano, diğer

tarafa Alessio Cerci’li bir düzen, İtalya’yı çok daha

efektif kılabilirdi. Marchisio’nun kırmızı kartından

sonra ise momentum direkt olarak Uruguay’a geçti.

Böyle puslu havaları çok seven Godin’in kafası ise

İtalya adına her şeyi bitirdi.

Yeniden, beyaz sayfa…

Dünya Kupası 2010’da da tıpkı bu yaz olduğu gibi

“Ne oynadığını bilemeyen” bir İtalya izlemiştik.

Prandelli o takımı alıp, baştan yaratmıştı. Şimdi

ise aynı senaryonun başrolü oydu ve kaçınılmaz

istifayla final yaşandı. Sanki ona da Del Bosque’ye

olan şey oldu. Milli takım antrenörlüğü bir noktadan

sonra teknik adamları köreltiyor olsa gerek. Her

20 dakika için ayrı oyun formatı düşünebilen

Prandelli’nin, “Kendiliğinden gelen taktik ayarıyla

‘Altın kafa’ Godin, İtalya’nın Dünya Kupası

hayallerini grup aşamasında bitirdi.

maça çıkan Play Station oyuncusu” gibi tutucu,

çözümsüz bir adama dönüşmesinin başka bir

açıklaması olamaz.

Artık tekrar İtalya’yı baştan yaratacak ellere

ihtiyaç var. Böyle büyük turnuvalar sonrası “Peki

biz şimdi ne oynadık” sorusunu sordurtmayacak

birilerine… Belki de artık sadece rol model olarak

Juventus’u da görmeyebilirler. Her dönemde çok iyi

beklere, yaratıcı kenar forvetlere sahip olabiliyorlar.

Santrforları da genellikle tek oynamaya alışkın.

O nedenle artık Napoli’nin modern 4-2-3-1’ine

benzeyen ya da Roma’nın sahte dokuzlu (o da 4-2-

3-1 sistemiyle benzerlik taşıyor) 4-3-3’ü üzerine

yoğunlaşabilirler. Aksi halde orta sahadaki topa

sahip olmaya dayalı oyunu artık İspanya bile

yürütemezken, onun İtalya versiyonu fazlasıyla

demode kalacaktır.

Turnuvada varlık gösteremeyen Gök Mavililerin artık

yeniden yapılanmaya ihtiyacı var.


Uğur Karakullukçu

Dünya Kupası

HF134

ESAS OĞLAN YARALANIRSA

Cristiano Ronaldo liderliğindeki Portekiz 2014 Dünya Kupası’na grup aşamasında

veda etti. İber ekibi son yılların en kötü turnuva performansını göstermiş oldu

Portekiz’in nerede eksik kaldığı sorusunu

yanıtlamak için öncelikle son zamanlarda neyi doğru

yaptığını bir hatırlamak gerekiyor. Carlos Queiroz

döneminde Cristiano Ronaldo gibi bir makineye 17

maç üst üste gol attıramayan bir milli takımken,

2014’e kadar yolunu sadece turnuvaları domine

eden İspanya’nın kesebildiği, belki de daha ilerilere

gitme şansını yitirip üzülen bir hale büründüren isim

Paulo Bento oldu. Bento’yu tanımlarken bir kelime

kullanmak istesek bu mutlaka ‘tutucu’ olmalı.

Portekiz adına doğru soruyu sorup, “Ronaldo’dan

nasıl maksimum verim alabiliriz” diyen ve buna

doğru cevabı bulup diğer bütün taşlarını Ronaldo’ya

göre dizen Bento bu malzemeyle çok az oynama

yaptı. Uzun süre çok verimli olan bu formül bu kez

neden işlemedi Bu sorunun yanıtı alternatifsizlikte

saklı…

Öncelikle herkesin malumu Cristiano Ronaldo’nun

iyi bir sezon geçirmesine karşın ciddi bir sakatlık

kriziyle adeta kupaya yetişmek için insanüstü bir

çaba sergilemesi yatıyor. Ronaldo özellikle milli

takımlarda her türlü fedakarlığı yapan, sakat

sakat girip golünü atıp, asistini yaptıktan sonra

ikinci yarı kenara gelecek kadar kendini Portekiz’e

adamış bir oyuncu. Elbette bağlılık düzeyi bu

derecedeki bir takım kaptanının Dünya Kupası’nda

oynamaması söz konusu değildi. Ronaldo oynadı

ama kapasitesinin altında, elinden geleni yapsa da

bundan memnun olmayan, yüzü fazlasıyla düşük


ir şekilde. Ronaldo’nun %100 olmadığı durumda

tamamen onun üstün performansına dayalı olarak

planlanmış, toplamda bakıldığında zaten bunun

dışında bir yola gitmesi mümkün görünmeyen

Portekiz de bocaladı.

Hücum tarafında beklenen aksaklıklardan ziyade

kupada Portekiz’i zor duruma düşüren savunması

oldu. Bento’nun en büyük başarısı Ronaldo’nun

hücum kapasitesine yaslandığı kadar iyi de takım

savunması yapabilen, birbirine alışmış, iyi bir

iskelet bulmasıydı. Pepe ile Bruno Alves gibi iki

sert ve tecrübeli stoperin yanına Coentrao gibi

en üst düzeyde dahi defansif becerileriyle fark

yaratabilen, hücumda da katkı sağlayabilen bir beke

sahipken, bu hattın önüne birbiriyle iyi anlaşan

bir üçlü orta saha kurdular. Bu defans bloğundan

topu en kısa sürede alıp ileriye aktarabilen kilit

oyuncu olan Veloso, enerjisiyle iki ceza sahası

arası gidip gelebilen ve her alana yardımcı olabilen

Fenerbahçeli Meireles ise bu takımın Ronaldo’dan

sonra en önemli oyuncusu olan, pas dağıtıcısı ve

maestrosu Moutinho.

Savunma iskeleti dağıldı

Bu saydığımız 6 oyuncudan ideal bir sezon geçiren

oyuncu sayısı az. Bruno Alves ile Pepe’yi biraz

ayırmakla birlikte Moutinho, Monaco’daki ilk

sezonunda henüz Porto seviyesine ulaşamamıştı.

Veloso 2012’den bu yana seviyesini koruyamadı ve

Dinamo Kiev günleri pek iyi geçmedi. Meireles’in

de Fenerbahçe’de rotasyona giren bir isim olduğu

malum. Bunun yanında Coentrao’nun ilk maçtan

turnuvayı kapatması, Pepe’nin ilk maçta atılıp

ikincisinde cezalı oluşu bu iskeleti tamamen boşa

çıkardı. Euro 2012’de yarı final görüp şampiyon

İspanya’ya penaltılarla elenen Portekiz’in takım

savunması ilk maçta Almanya’ya karşı un helvası

gibi dağıldı, 4 gol yiyerek belki de elenişin yolunu

yarıladı. Ayrıca ABD ve Gana maçlarında öne geçme

şansını yakalamalarına karşın iki maçta da bunu

koruyamayıp fırsatları teptiler. 1-0’ı koruyup ABD’yi

yenebilseler çok daha farklı bir durumda son maça

çıkacaklar, belki de turu geçeceklerdi. Gana’ya fark

atmaları gerekirken 1-0 önde oldukları bir maçta

golü yemeleri de en az Almanya yenilgisi kadar ağır

bir darbe oldu. Halbuki ikiyi bulup maçı koparmaları

gerekiyordu.

Sonuç

Bento’nun oluşturduğu iskelet bu turnuva

dışında işlevini gördü, kaptan Ronaldo bireysel

performanslarını milli takıma da tam verimle

yansıtıp takımı olabildiğince yukarı taşımayı

bilmişti. Şimdi bu iskelette aksayan parçaları

değiştirme, Ronaldo’nun Süpermen usulü yalnız bir

süper kahramandan ziyade Batman-Robin ilişkisini

kurabileceği takım arkadaşlarına daha fazla ihtiyaç

duyacak. Galatasaraylı Bruma’nın da bu adaylar

arasında olduğu, Andre Gomes, Cavailero, Mane

gibi oyuncuların şans bulabilmesi gerek. Yoksa belli

bir seviyeye ulaşabilecek ancak en ufak aksaklık,

sakatlık veya formsuzlukta ölümcül yara alabilecek

bu yapı derinleşmezse Portekiz olgunluk sürecinden

düşüşe geçecek bir Ronaldo’yla daha üzücü

sonuçlar da alabilir.


Cihat Akbel

Dünya Kupası

HF134

‘ÖLÜM GRUBU’NUN CELLADI

‘Ölüm Grubu’nun en zayıf halkası önce Uruguay’ı sonra da İtalya’yı yenerek kimsenin

beklemediği bir sürprize imza attı. Deyimi yerindeyse grubun celladı onlar oldu. Peki

bu başarının arkasında neler var

Kuşkusuz Dünya Kupası öncesi en az şans verilen 2-3 takımdan biriydi Kosta Rika. İçine düştükleri grup

kendileri hesaba katılmaksızın ölüm grubu ilan edilmişti. Son dönemin en iyi takımlarından biri Uruguay, son

Dünya Kupası’nda hayal kırıklığı yaratan İtalya ve her kupada olduğu gibi bu kupada da artık başarılı olmak

isteyen İngiltere, Orta Amerika ekibinin rakipleriydi.

Gruptaki ilk maçta Uruguay’la karşılaştıklarında bahis siteleri Kosta Rika’nın galibiyetine 1’e 8 veriyordu.

İlk yarıda yer yer etkili de gözükseler tecrübeli Uruguay penaltıdan bulduğu golle devreyi önde kapattı.

İkinci yarıda ise bambaşka bir takım izledi futbolseverler. Maçı 3-1’le geçen Jorge Luis Pinto’nun ekibi ikinci

mücadelesinde de İtalya’yı etkisiz hâle getirerek ekol futbol takımlarını darmaduman etti. İngiltere maçından

alınan beraberlik ise 1. sırayı perçinledi.


Peki nasıl başardı bunu

Taktik ve oyun sistemi olarak baktığımızda

karşımıza muazzam kompakt bir takım çıkıyor.

5-3-2 ile sahaya dizilirken rakip takıma ve hücumsavunma

durumuna göre pozisyon alıyorlar.

Top rakipteyken kaptan Bryan Ruiz orta sahaya

dönerken en uçta Campbell kalıyor. Hücum sırası

Kosta Rika’dayken ise organizasyon Bryan Ruiz’de.

Kosta Rika’nın kilit oyuncusu durumunda olan Ruiz,

tecrübesiyle de takımına çok şey katıyor. Sol bek

Junior Diaz ve sağ bek Gamboa sistemin çok önemli

iki parçasını oluşturuyor. Takım sahada bu kadar

kalabalık ve boğucu gözüküyorsa bu oyuncuların

her iki tarafa da katkılarından kaynaklanıyor. Rakibi

bozmak ve dar alanda dinlenerek bölgesel pres

yapmak ana oyun felsefeleri. Bolanos’un kullandığı

duran toplara çok fazla önem veriyorlar. Borges

ve Tejada’nın orta sahadaki pres ve alan kapatma

görevlerini kusursuz yerine getirmeleri ortaya çıkan

sonuçta oldukça pay sahibi. Defans üçlüsü hava

toplarında turnuvanın üstünde bir performans

sergiliyor. Zira bu kadar iyi takımın olduğu grupta

1 gol yemek küçümsenecek bir durum değil. Kaleci

Keylor Navas defansla müthiş bir uyum içerisinde.

Turnuvanın da grup aşamasının en iyi kalecilerinden

bir tanesi durumunda. Kulübeden katkı yapan

Cubero, Brenes ve Urena da önemli diğer oyuncular.

Jorge Luis Pinto’nın takıma katkısı

Teknik direktör Jorge Pinto’nun ekibiyle uyumu

muazzam. Onları çok iyi hazırlamasının yanında

oyuna sonradan etkisi ve rakip analizi konusunda

ilk sınavını geçti. Turnuvadan önce söylediği “Ölüm

grubunda olduğumuzu söylüyorlar fakat bu bizim

Kosta Rika’nın eksileri

Bu peri masalının içinde çok fazla dikkat çekmese

de Kosta Rika’nın aşikar bir hücum problemi var.

Bunda en önemli sebep takımın bir numaralı golcüsü

Saborio’nun turnuvadan evvel sakatlanmış olması.

Campbell’ın ve Ruiz’in şapkadan tavşan çıkarmaları

sürekli olacak şeyler değil. İsmen çok yüksek profilli

fakat performans olarak dibe vuran grubun diğer

takımlarının da Kosta Rika’nın başarısında payı

büyük. Orta Amerika ekibinin çok önde kurduğu

savunma da bazen başa bela olabiliyor. Arkaya atılan

topları İtalya maçında birçok kez izledik.


için geçerli değil” demeci o zamanlar alaya alındıysa

da haklılığının ispatını emeğiyle söküp aldı. Çözüm

üretmekte oldukça iyi gözüküyor. Elemelerin

en gölcü oyuncusu Saborio’nun yokluğunda

takım içinde ürettiği yeni sistem organizasyonu

oyuncuların da özverisiyle iyi işliyor.

Rakip; Yunanistan

Kosta Rika’nın rakibi grubunu Kolombiya’nın

arkasında tamamlayan Yunanistan oldu. Her ne

kadar yeteri kadar iyi performans sergilemeseler de

kendilerinden daha tecrübeli bir takım Yunanistan.

Eski günlerinden uzak görüntülerine rağmen

gruptan çıkmayı başardılar. Son 10 yıldır çok fazla

mucizeye imza atmaları ve artık bir ekol olmaları

Kosta Rika’ya kolay lokma olmayacaklarının kanıtı.

Erken bulunamayacak bir gol maçı arapsaçı hâline

getirebilir. Telafisi olmayacak bir maça çıkacak

olmaları Jorge Pinto’nun dersine çok iyi çalışmasını

gerektiriyor.

Kosta Rika elense dahi turnuvada bıraktığı iz yıllarca

unutulmayacak. Büyük bir mucizenin baş aktörü

durumundalar. Rüya devam edecek mi bilinmez

ama çok iyi bir maçın bizi beklediğine eminim.

More magazines by this user
Similar magazines