hayatimfutbol-90sayi

noatsamisa

hayatimfutbol-90sayi

26 Temmuz 2013 - Sayı 90

• E-bilet sistemi nedir

• Taraftarın kişisel

bilgilerini kim toplayacak

• Meselenin hukuki

tarafında ne var

Barça’da

Martino dönemi

Eskişehir’de

sağlam adımlar

Copa Libertadores

Atletico Minerio’nun


HAYATIM

FUTBOL

#90

Yayın Koordinatörü

İlker Yılmaz

Editörler

Emre Çelik

Rafet Baran Eryılmaz

Yazarlar

Alper Öcal

Fırat Topal

Oğuz Öztürk

Salih Demirci

Fan Kart

Türkiye’de stadyum girişlerinde yeni bir sisteme merhaba

diyor; Elektronik bilet. Sporda şiddetin önlenmesine dair alınan

önlemlerden en önemlisi elektronik biletler olarak görülüyor.

Buna göre artık her taraftarın kendine özel bir kimliği olacak ve

maçlara bu kimlikle girebilecek. Hayatım Futbol 90. sayısında

‘Fan kart’ı masaya yatırdı, sistemi ve muhtemel arızalarını ortaya

koydu.

Hayatım Futbol’un bu sayısında ayrıca; Fenerbahçe’nin

Şampiyonlar Ligi ön elemedeki rakibi Red Bull Salzburg,

Barcelona’nın yeni teknik direktörü Gerardo Martino, UEFA’nın

54. üyesi Cebelitarık’ı, Ertuğrul Sağlam’la ve yeni yönetimle

yapılanmaya giren Eskişehirspor’u, Hikmet Karaman’la birlikte

gözünü yine üst sıralara diken Bursaspor’u, Suriye’deki şavaş

ortamında futbolu ve Copa Libertadores’te şampiyon olan

Atletico Minerio’yu bulabilirsiniz.

Keyifli okumalar,

İlker Yılmaz

iletisim@hayatimfutbol.com

reklam@hayatimfutbol.com


#90

Bu Sayıda

Gerardo ‘Tata’ Martino

Barcelona Tito Vilanova’dan

boşalan koltuğa Martino’yu getirdi

Fan Kart

E-bilet sistemi nedir

Taraftarın kişisel bilgilerini kim

toplayacak, kimlerle paylaşacak

E-bitet’in hukuki tarafı

Timsah kabuk

değiştiriyor

Bursaspor’da hedefler yükseldi,

amaç 2. şampiyonluk

Eskişehir’in

‘Sağlam’ umutları

Yeni yönetim ve yeni teknik ekip

şehirde heyecanı arttırdı

Savulun

Cebelitarık geliyor

Altı kilometrelik yarım ada Cebelitarık

artık UEFA’nın 54. üyesi

12 Mart 2004, Kamışlı

Suriye’de futbol maçları

oynanmaya devam ediyor ama

hiçbir şey eskisi gibi değil

Copa Libertadores

Atletico Mineiro küme düşme

hattından nasıl Libertadores

şampiyonluğuna uzandı


Acaip_VF_Smart2_210x297.ai 1 07.12.2012 20:43

C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K


Salih Demirci

Elektronik

Bilet Geliyor

Taraftarın kişisel bilgileri, yeni

sezonda neredeyse sınırsız erişime

açılacak ve pazarlanacak.

Hal buyken araştırdık ve sorduk:

E-bilet sistemi nedir Taraftarın

kişisel bilgilerini kim toplayacak

ve kimlerle paylaşacak Peki ya

meselenin hukuki tarafı

Türkiye

HF

#

90

Yeni sezonda kâğıt bilet dönemi bitiyor, artık

e-bilet var. Şike Davası’yla birlikte futbol

ortamımızın merkezine yerleşen 6222 sayılı

Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine

dair kanun uyarınca stadyumda maç izlemek

isteyen herkes, bu sezondan itibaren kişisel

bilgilerini kurulacak olan ağ ile paylaşacak.

Sistemin uygulanmasına ilişkin sorumluluk

tümüyle federasyonda; nitekim geçtiğimiz

yılın Ekim ayından itibaren TFF bünyesinde

başlayan çalışmalar, nihayetinde 15 Temmuz

2013 günü yapılan ihaleye ulaştı. Kazanan iki

firma arasında bir seçim yapılacak ve süreç

somutlaşacak. Spor Bakanlığı’nın baskısına

karşın kulüpler ve federasyon geçen yaz

anlaşmış, sistemin altyapısının kurulması için

kulüplere bir yıl zaman verilmişti. Aradan geçen

sürede kulüpler konuya ilişkin kayda değer bir

çalışma yapmayınca e-bilet sisteminin şimdilik

pilot şehirlerde uygulanması kararlaştırıldı.

Sezon içerisinde yaygınlaşması ve 1. Lig’in de

tamamını kapsaması bekleniyor. Buna karşılık

taraftarın tam olarak nasıl bir karta sahip

olacağı ve olası sonuçlar belirsiz.


Türkiye

HF

#

90

E-bilet nedir

Kredi kartı sistemi ile benzer bir yapısı olacağı

konuşulan elektronik bilet, yasaya ilişkin

yönetmelikte şu şekilde tanımlanmıştı:

21/3 - a)Elektronik kart üzerinde kişilerin adı,

soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası

ve fotoğrafının bulunması zorunludur.

Elektronik kart üzerinde bulunacak diğer

bilgileri belirleme yetkisi ilgili federasyona

aittir. Bilet organizasyonu ve seyircilerin

müsabaka alanlarına giriş ve çıkışına ilişkin

kontrol ve denetim yetkisi federasyonlara aittir.

Federasyonlar bu amaçla bünyelerinde merkezi

kontrol sistemi oluşturur. Elektronik kart

oluşturulmak amacıyla alınacak kişisel bilgiler

federasyon bünyesinde oluşturulan merkezi

veri tabanında tutulur. Bu veri tabanı İçişleri

Bakanlığı ve Maliye Bakanlığının erişimine

açıktır.

Bu metinden anlaşılacağı üzere standart kimlik

bilgilerinin yanı sıra federasyona sınırsız bir

alan bırakılıyor. İlgili maddenin devamında

da kulüpler tarafından yazılı muvafakatler

alınırken “bağlı bulunulan kulüp” ibaresi yer

alıyor. Buradan anlaşılacağı üzere söz konusu

sistem, kimin hangi takımın taraftarı olduğunu

bilecek. İddia şu ki, e-bilet’in üzerinde de bu

bilgiye yer verilecek. Böylece bazı şiddet olayları

sonrasında ortaya çıkan sabotaj söylentilerinin

ve deplasman taraftarlarının ev sahibinin

tribününe sızma ihtimalinin önü kesilecek.

Üstelik federasyon, aynı zamanda sistem

ile paylaşılacak kimlik bilgilerinin kulüpler

adına reklam ve pazarlanmasında da yetkili.

Yönetmeliğin 21/3 - ç) maddesinin TFF’ye

tanıdığı bu yetkinin efektif kullanılabilmesi

için kime neyin pazarlanabileceğine dair bilgi

gerekiyor.

Bilgiler kime gidecek

Suat Kılıç, e-bilet için sistem ile paylaşılacak

olan kişisel bilgilerin TFF tarafından

pazarlanmasının kişinin isteğine bağlı olacağını

açıkladı. Fakat Maliye ve İçişleri Bakanlığı

ile doğrudan bağlantısı açık şekilde ortaya

konulmuş durumda. Sistemin hem kurucusu,

hem uygulayıcısı, hem de denetçisi TFF,

sahip olduğu tüm bilgileri devletin mesele

ile doğrudan ilgili kurumları ile paylaşırken,

bir de ek olarak tüm bu işlemleri aracı kurum

üzerinden yapmakla yetkilendirilmiş durumda.

İki hafta önce gerçekleşen ihale de tam olarak

bu tanıma denk geliyor. (E-Kent/Netaşya

daGate Elektronik)

Belki de en önemlisi, bu karta sahip olmayan

biri Süper Lig ve 1. Lig karşılaşmalarını yerinde

izleme şansına sahip olamayacak. Akla

estiğinde maça gitme devri bitecek, bunun

yanı sıra ülkemize gelen turistlerin Türkiye’nin

bir stadında maç izleme hakkı da ellerinden


Türkiye

HF

#

90

alınmış oluyor. Koltukların isme tanımlanması

ve yüz tarama sistemi ise sırada bekliyor.

Hukukçu gözüyle

e-bilet

Kuşkusuz, bir de işin kişisel haklar ve hukuk

boyutu var. Bu konu bizi aşar, dedik ve bu

konuda deneyimli bir hukukçudan görüş

aldık. Kendisinin sıraladığı çekinceler ve

yönetmeliğin çeşitli maddelerine düştüğü

şerhler, futbol seyircisini neyin beklediğine

dair fazlasıyla önemli öngörüler içeriyor:

• Sistemin hem uygulaması, hem de

denetimin TFF’ye bırakılması sistemin

muhtevasına ilişkin ciddi bir sorun. Bilgilerin

paylaşıma ilişkin kontrolü kuşkulu hale

getiriyor.

• Talep edilecek kişisel bilgilerin neredeyse

tamamen TFF’ye bırakılması, sınırsız yetki

durumunu yaratacaktır.

• Verilerin aracı kurum/üçüncü şahıslarla

paylaşılabilmesi, kişisel bilgilerin

korunmasına dair endişeleri artıracaktır.

• Kişisel verilerin sistemde ve bağlantılı

olacağı bakanlıklarda ne kadar süreyle

tutulacağı belli değil. Bu durum makul

değildir ve doğrudan kişisel verilerin

korunması hakkının özünün ihlali anlamına

gelir.

• Kişisel verilerin pazarlama faaliyetlerinde

kullanılması ile 6222 sayılı yasanın amacını

aşıyor. İşin bu tarafı onaya bağlı olacak olsa da

görünen o ki eğer istenen tüm bilgiler sisteme

girilmez ise, stadyumlara giriş mümkün

olmayacak.

• Meşru bir amaç ile yola çıkılmıştı, fakat

gelinen noktada kişisel veriler sınırsız erişime

açılıyor ve ticari bir ürün haline getiriliyor.

Elbette bu durumun hukuki karşılığı olacaktır.

Bu tabloda yeni sezonda stadyumda maç

izlemek isteyenin önünde iki seçenek var:

İstenen bilgileri vererek e-bilet’e sahip olmak

ya da maçı televizyondan izlemek. Türkiye’nin

futboluna ilişkin önemli gerçeklerden biri

şu ki, büyük bütçeli birkaç kulüp haricinde

stadyumların boş kalması kulüpler için

hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Dolayısıyla

stadyumları boykot tavrı, gereken katılım

sağlansa da ‘futbolda şiddet’ olgusuna dair

gerekli rıza üretimi sağlandığından ve koşullar

uygun olmadığından ötürü beklenen sonucu

vermeyebilir. Bu karşılık yargı nezdinde

yapılacak bir şeyler olabilir.

E-bilet’in imtihanı

Anayasa’nın 20. Maddesi, tam olarak şu

şekilde: “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel

verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.

Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler

hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme,

bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep

etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp

kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar.

Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen

hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir.

Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve

usuller kanunla düzenlenir.”

Sistemin elimizdeki bilgiler ışığında öngörülen

hali, bazı yönleriyle açıkça mevcut Anayasa’nın

ilgili maddesi ile çelişiyor. Buna mukabil

yeni anayasa çalışmaları sürecinde komisyonda

yer alan dört partinin uzlaştığı maddelerden

biri de ‘Kişisel Bilgi ve Verilerin Korunması’

başlığını taşımakta ve daha katı şekilde,

“ayrımcılığa yol açmayacak” ibaresi ile

birlikte kabul edilmiş durumda. E-bilet ise

tüm futbol taraftarlarını fişliyor ve üçüncü

bir seçenek fırsatı vermiyor gibi görünüyor.

Anayasa’nın yanı sıra Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi’nin 8. Maddesi ve Avrupa Konseyi

üyesi devletlerin imzaladığı ‘Kişisel Nitelikteki

Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması

Karşısında Şahısların Korunmasına Dair

Sözleşme’ye de aykırı olması ihtimal dâhilinde.

Sonuç olarak ilgili kanun ve sözleşmelerde yer

alan ‘kişinin rızası ve meşru bir sebep’ ibareleri

e-bilet’i makul bir fikir olarak ortaya koyarken,

yönetmelikte yer alan aşırılıklar meseleyi

özünden koparıyor. İsveç, Danimarka,

İsviçre ve İtalya gibi örneklerin incelenmesi ve

mutlaka bir orta yol bulunması gerekiyor.

Aksi halde sadece ülke futbolu değil,

devlet de mahkeme kapılarını aşındırmaya

devam edeceğe benziyor.


Rafet Baran Eryılmaz

Timsah

kabuk

değiştiriyor

Şampiyonluk yaşadığı Ertuğrul Sağlam’la

yollarını ayırdıktan sonra Hikmet Karaman’la

çalışmaya başlayan Bursaspor, yeni sezona

yükselen hedeflerle giriyor. Kadrosuna deneyimli

yabancı oyuncuları katan yeşil-beyazlı ekip,

zirveyi yeniden sarsma amacında.

Türkiye

HF

#

90

2012/13 sezonu Bursaspor camiası adına pek

hoş olmayan olaylarla geride kaldı. Kulübe

tarihindeki tek şampiyonluğu yaşatan Ertuğrul

Sağlam’ın ayrılığının üstüne şampiyon

kadronun başkanı İbrahim Yazıcı’nın vefatı

eklenince kulübün yeni bir döneme girmesi

kaçınılmaz oldu.

Sağlam’ın ardından göreve gelen ve takımı

UEFA Avrupa Ligi’ne taşıyan Hikmet Karaman,

yeni sezon için yeni yönetimle birlikte

hummalı bir çalışma yürütmeye başlamış

görünüyor. Karaman’ın hızlı hücumlara dayalı

futbol anlayışına uygun oyuncuların kadroda

varolması bu çalışmalarda yönetimin işini

kolaylaştırıyor.

Yeşil-beyazlılar, geçtiğimiz sezon ligin en

heyecan verici hücum takımlarından biri olmayı

başarmıştı. Pablo Batalla’nın oyun yönetme

becerileri Stanislav Sestak ve Sebastian

Pinto’nun bitirici kimlikleriyle birleşince

durdurulması zor bir atak performansı

izlemiştik. Ne var ki aynı başarıyı savunmada

göstermekte güçlük çektiler.

Ligin ikinci yarısında kiralanan Anton

Ferdinand’ın İbrahim Öztürk’le yakaladığı

uyum takımı rahatlatsa da sorunlara kalıcı bir

çözüm bulmanın gerekliliği gözlerden kaçmadı.

Ayrıca Vederson’un sol kanattaki istikrarsız

performansı da can sıkıcıydı. Üstüne şampiyon

kadronun kaptanı Ömer Erdoğan’ın emekliliği

de eklenince yeni sezonda takviyelerin

savunmaya yapılması şart oldu.

Bu doğrultuda Nice’ten transfer edilen

Renato Civelli’nin Ömer Erdoğan’ın boşluğunu

dolduracak yapıda bir oyuncu olduğunu

söyleyebiliriz. 23 yaşından beri Avrupa’da

oynayan Arjantinli stoper, tıpkı Ömer gibi

deneyimli ve hava toplarına hakim bir oyuncu.


Geçtiğimiz sezon Nice formasıyla attığı 5 golle

ligimizde Lugano’vari bir etki yaratmasını

bekleyebiliriz. Liderlik vasıflarıyla da savunma

organizasyonu konusunda İbrahim Öztürk’e

yardımcı olacağına şüphe yok. Üstelik

vatandaşları Belluschi ve Batalla sayesinde

uyum sürecini çabucak atlatabilir.

Savunmanın solu da tıpkı Civelli gibi Ligue 1

deneyimi olan Taye Taiwo’yla güçlendirildi.

Marsilya’da Civelli’yle birlikte oynayan

Taiwo’nun kariyeri AC Milan’a gidişiyle düşüşe

geçmişti. Ne var ki geçtiğimiz sezonu kiralık

olarak Dinamo Kiev’de geçirmesi Nijeryalı

futbolcunun formunu yakalamasına yardımcı

olmuş görünüyor. 28 yaşındaki Taiwo, duran

toplardaki becerisi ve bitmek bilmeyen

enerjisiyle ön plana çıkıyor. Bu özelliklerinin

mevkidaşı Vederson’dan bir adım ötede

olduğunu söylemeye gerek bile yok. 2005’te

transfer olduğu Marsilya’da Bixente Lizarazu

gibi bir efsanenin boşluğunu başarıyla dolduran

Nijeryalı oyuncu, Bursaspor’da da dikkat çekici

performanslar sergileyebilir.

Kalede devir-teslim

Şampiyon olduğu sezonda Dimitar Ivankov’la

çalışan Bursaspor’da kaleyi iki sezondur Scott

Carson koruyordu. İngiliz kalecinin geçtiğimiz

sezon dalgalanan formuna ailevi sorunları da

eklenince ayrılık kaçınılmaz oldu.

Yeşil-beyazlıların tercihi yine bir yabancı kaleci

oldu. Genoa’dan transfer edilen Sebastian Frey,

tecrübesiyle dikkat çeken bir isim.

Yıllarca Serie A gibi kaleci konusunda

muhafazakar bir ligde bir Fransız olarak

forma giyen Frey, Inter, Parma ve Genoa gibi

kalburüstü takımlarla uluslararası tecrübeler

yaşadı. Fiorentina’da çalıştığı yıllarda da şimdi

İtalya Milli Takımı’nda görev yapan Cesare

Prandelli’nin vazgeçilmezi olmayı başardı.

Gelir gelmez Türkçe öğrenmeye başlaması

ise Frey’in egodan yoksun ve hâlâ kendini

geliştirmeye açık bir insan olduğunu gösteriyor.

Yaşadığı ağır sakatlıkların ardından daima

formunu yakalaması örnek bir profesyonel

olduğunun kanıtı. Roberto Baggio’nun

tavsiyeleriyle Budist olan Frey, formuyla Bursa

taraftarlarını Nirvana’ya taşımakta kararlı

gözüküyor.

Yerliler ne alemde

Türkiye

HF

#

90

Bursaspor’un 2009/10 sezonunda kazandığı

şampiyonlukta en büyük rolü Sercan Yıldırım,

Volkan Şen ve Ozan İpek yerli oyuncuların

gösterdiği ekstra performanslar oynamıştı.

Ne var ki bu oyuncular bir türlü kendilerinden

beklenen gelişimi gösteremediler. Altyapının

en değerli ürünlerinden olan Serdar Aziz de

şans bulduğu dönemlerde takımda büyük bir

etki yaratmayı başaramadı.

Geçtiğimiz sezonda Karaman’ın göreve

gelişiyle yerli oyuncuların yeniden Bursaspor’un

başarısında kilit rol oynayabileceğine dair inanç


güçlendi. Devre arasında takıma kazandırılan

Şener Özbayraklı en çok dikkat çeken yerli

oyuncu olmayı başardı. Sağ bekte Basser’in

sakatlığında bulduğu forma şansını iyi

değerlendiren Şener, milli takım için adı geçen

oyuncular arasına girdi.

Boluspor’dan gelen Ferhat Kiraz da Şener gibi

beklentilerin üstüne çıkan oyunculardan biri

oldu. Ferhat, ligde gösterdiği 5 gol, 3 asistlik

performansla Bursaspor kariyerine olumlu

bir izlenimle başlamış oldu. Yine de sezonun

büyük bölümünü oynamadan geçiren Ozan

İpek ile ilk 11’deki yerini kaybeden Serdar

Aziz’in durumları can sıkıyor. Karaman, bu yaz

boyunca oynanan hazırlık maçlarında Serdar’a

pek forma şansı tanımadı. Genç stoperin

toparlanmaması savunma rotasyonundaki

yerini kaybetmesi anlamına gelebilir.

Öte yandan Ozan’ın geçirdiği tatsız döneme

rağmen geri dönüş konusunda oldukça istekli

olduğunu görüyoruz. Hazırlık maçlarında

fena bir görüntü çizmeyen deneyimli sol

açığın antrenman performansının da yüksek

olduğu söyleniyor. Ozan’ın formunu yeniden

yakalaması hem kendisi, hem de takımı adına

olumlu bir gelişme olacaktır. Çalışmalarını

kararlılıkla sürdürmesi yeşil-beyazlı ekipteki

kariyerinin Volkan Şen veya Sercan Yıldırım gibi

sonlanmasını önleyecektir.

Pinto sorunu

Türkiye

HF

#

90

Hücum anlamında Bursaspor’un büyük

sorunlar yaşamadığını biliyoruz. Ne var ki Şilili

golcü Sebastian Pinto’nun geldiği günlerdeki

formunu özletmesi can sıkıyor. Yaşadığı

sakatlıklar nedeniyle geçen sezonun ikinci

yarısında formu düşen Pinto’nun Batalla’yla

yakaladığı uyumdan da uzak olduğu görülüyor.

Şilili santrforun Karaman’ın futbol anlayışına

uyum sağlayacak hızda olmadığını

söyleyebiliriz. Muhtemelen Pinto’nun bu

açıklarını bitiriciliği ve hava toplarındaki

hakimiyetiyle kapatması bekleniyordu. Hazırlık

kampında da beklenenden uzak bir görüntü

çizen Pinto’nun olası bir transfer halinde

takımdaki yerini kaybetmesi kesin gibi.

Ayrıca Sestak’ın hücum hattında yaptığı pres

ve koşular sayesinde Pinto’dan daha verimli

olduğu göze çarpıyor. Sestak’ın sağ kanattaki

yerini kalıcı olarak Tuncay’a devretmesi ve

forvette görev yapmaya başlaması Pinto

için hiç de iyi bir gelişme olmasa gerek. Şilili

forvet, formasını yeniden kapmak istiyorsa

Batalla’yla olan ritmini tekrar yakalamalı ve

performansını sezonun geneline yaymalı.


Gençler sahneye

çıkabilir

Karaman’ın zor yolu

Türkiye

HF

#

90

Ertuğrul Sağlam gibi Bursaspor’da

efsaneleşmiş bir teknik adamın ardından

Jose Mourinho bile göreve gelse yeterliliği

sorgulanırdı. Hikmet Karaman da bu sıkıntıları

göreve geldiği ilk günlerde yaşamıştı. Ne var

ki deneyimli teknik adam, oynattığı futbol ve

hedeflerine dair söyledikleriyle kamuoyundaki

soru işaretlerini gidermeyi başardı.

Sezonu dördüncü sırada tamamlayıp Avrupa

Ligi bileti aldıktan sonra takımı bu seviyeye

hazırlamak için elinden gelen her şeyi yapmış

görünüyor. Avusturya kampında Borussia

Dortmund, Eintracht Frankfurt ve AS Roma

gibi üst düzey ekiplerle karşılaşan Timsahlar,

sonuçlardan bağımsız olarak iyi bir hazırlık

dönemi geçirdi. Zaten Karaman’ın “Biz dayak

yemek istiyoruz. Dayak yiyelim ki neredeyiz

görelim. Bu maçlarda sonucu ön plana tutarsak

dersler çıkaramayız” şeklindeki açıklamaları da

her şeyi özetliyor.

Avrupa futbolunu yakından takip eden

bir teknik adam olan Karaman’ın bu

anlayışıyla Bursaspor’da yeni sezonda da

olumlu işler yapmasını beklemek doğal.

“Hayalim yeniden Bursaspor taraftarlarına

Şampiyonlar Ligi müziğini dinletmek”

diyen Karaman’ın bu hedef doğrultusunda

çalıştığını görüyoruz. Takımın ona ve sistemine

alıştığını da düşünürsek yükselen hedeflere

ulaşılabileceğini de söyleyebiliriz.

Karaman göreve geldiği günden bu

yana Bursaspor’un genç yetenekleriyle

yakından ilgilendiğini gördük. Bu sezon

bu oyuncuların yeteneklerini A takımda

göstermesi adına büyük bir fırsat olabilir.

Geçtiğimiz sezonda özellikle son haftalarda

sıkça şans bulan genç oyuncular vardı.

Ozan Tufan, Okan Deniz, Doğanay Kılıç

ve Taha Can Velioğlu gibi isimler çok genç

yaşta A takım formasını giydiler. Sezon

öncesi kampında da forma şansı bulan bu

oyuncuların arasında dikkat çeken isimse

Enes Ünal oldu. 1997 doğumlu olan Enes,

güçlü fiziği ve yüksek teknik kapasitesiyle

ideal bir hücum oyuncusu olarak öne

çıkıyor. Geçen yıl Avrupa’nın önemli

ekipleriyle adı anılan Enes’in AS Roma

ile oynanan hazırlık maçında Sestak’a

yaptığı asist ne kadar kaliteli bir oyuncu

olduğunun kanıtıydı.

Sezon içerisinde yaşanacak sakatlıklar

ve form düşüklükleri Enes’in ön plana

çıkmasını sağlayabilir. Forvette ve

kanatlarda oynayabilen genç oyuncu,

Pinto veya Ferhat’ın yerini ilerleyen yıllarda

rahatlıkla alabilirmiş gibi görünüyor.


Oğuz Öztürk

Eskişehirspor’un

‘Sağlam’ umutları…

Yeni yönetimi ve yeni teknik direktörüyle kentte heyecan arttı.

Taraftar geleceğe sağlam bakıyor.

Türkiye

HF

#

90

Eskişehirspor yuvası olan Süper Lig’e

döndüğünden beri en umutlu sezon

başlangıçlarından birini gerçekleştiriyor.

Değişen yönetim ve teknik ekip, yavaş yavaş

umutları kaybetmeye başlamış olan Es Es

taraftarının yeniden heyecanlanmasına vesile

oldu ve yıllardır akıllarda olan, yarım kalan

Anadolu devriminin tamamlanacağına yönelik

düşünceler tekrardan su yüzüne çıkmaya

başladı.

Yönetimsel bazda özellikle tribünlerde

hissedilen huzursuzluk, geçtiğimiz sezonun en

büyük yüklerinden bir tanesiydi. Bunun yanında

donanımlı bir hocaya ve kimi zaman ligin en iyi

futbollarından birine sahip olunmasına rağmen

durumun sıralamaya yansımaması da en büyük

sorunlardan olarak görülüyordu.

Sezonun bitmesi ile beraber Eskişehirspor’da

gündem maddeleri Alper Potuk’un transferi

ve 22 Haziran’da yapılacak olan olağan genel

kuruldu. Halil Ünal yönetimi Alper Potuk

transferinde sert tutumu ile oyuncudan

alınabilecek en yüksek bonservisi aldı.

Bunun yanında taraftar bu transferi

onaylamadı ancak oyuncunun istekleri de

gitmesinde etkili oldu. Ünal yönetimi bu işle

uğraşırken, aday Hoşcan yönetimi süreyi en iyi

şekilde kullandı ve genel kurula çok kuvvetli

bir şekilde giriş yaptı. Seçim öncesi genel

hava yeniden Ünal yönetiminin kazanacağı

yönündeydi. Öyle ki, üç sezon üst üste

başkanlık yapmış bir isim yoktu ve bir ilk

yaşanması bekleniyordu. Fakat ilk sandığın

açılması ile beraber renk değişti. Seçimi Hoşcan

yönetimi kazandı. Bu zaferin ardından Ünal ve

yeni başkan Hoşcan, el ele poz verdiler ve yeni

döneme giriş yapılmış oldu.

Sportif Direktör Zafer Tüzün’ün görevine son

verilmesi ilk hamle oldu. Arka arkaya çıkan

huzursuzluk yaratan haberlerden sonra bu

beklenen bir gelişmeydi. Arkasından Hoşcan’ın

seçimlerden önce anlaşma sağladığı Ertuğrul

Sağlam imzayı atarak görevine başladı.


Türkiye

HF

#

90

Sağlam destek

Eskişehirspor sezonun ilk idmanını

gerçekleştirdikten sonra hedefin mevcut

kadroyu korumak ve bir iki takviye yapılması

olduğu açıklandı. Yapılabilecek en doğru hamle

buydu. Zira kağıt üzerinde incelendiğinde

oldukça zengin duran takımın tek sorunu bu

zenginliği lig sıralamasına yansıtamamasıydı.

Ertuğrul Sağlam ve ekibinin hiç şüphe yok ki

heyecan vermesinin sebeplerinden bir tanesi,

şehrin yanı başında bulunan Bursaspor örneği.

Komşu şehirde 2009/10 yılında yaşanan

birlik beraberlik örneği ve akabinde gelen

şampiyonluk, Eskişehirspor taraftarına da

umut veriyor. Tabii bu heyecanın yanında

bilinmesi gereken, Es Es’in yepyeni bir döneme

giriş yaptığı. Sağlam ile beraber önce fair play

ruhunu sahaya en iyi yansıtan takım ortaya

çıkmalı, yönetim, taraftar ve oyuncular bir

bütün gibi hareket ettikten sonra yegane

hedefe doğru ilerlenmeli. Daha yeni bir ekibin

üzerine aniden konan şampiyonluk hedefi

etiketinin de ağır bir yük haline geleceği

unutulmamalı.

Altyapı hamlesi

Alt yapı konusu, Eskişehirspor için bir numaralı

sorunlardan bir tanesi. Son zamanlarda

yeteneğin değil tanıdıkların ön plana çıktığı alt

yapının baştan aşağıya değişmesi ve yeni Alper

Potuk’ların bulunması en büyük hedeflerden

biriydi. Bu hedef doğrultusunda camia için en

önemli isimlerden biri olan Kamuran Yavuz,

takımın arka bahçesi olan alt yapının başına

getirildi. Hiç şüphe yok ki gençlerin daha

fazla yetişebileceği ortam önce iyi tesislerden

geçiyor. Ertuğrul Sağlam dahil hemen herkes,

mevcut tesislerin yetersiz olduğunun farkında.

Sazova bölgesine yapılacak olan yeni stadyum

ile beraber mevcut A Takım tesisleri tamamen

alt yapıya bırakılacak. Buradan baktığımızda

sabırla ve iyi çalışma sayesinde oturacak

bir sistem olacağını görebiliriz. Adından söz

ettirecek olan yeni gençlerin çıkması için

anahtar öncelikle sabır olacak.

Transferler

Takımın son haline bakıldığında Alper Potuk

dışında kaybın olmaması kesinlikle artı olarak

kulübün hanesine yazılacak. Ancak bunun

yanında unutulmaması gereken, Erkan

Zengin ve Veysel Sarı gibi oyuncuları takımda

tutarken bu isimlerin sözleşmelerinde de son

seneye giriyor oluşları olmalı. Zira kontratında

sona gelmiş oyuncular kimi zaman tehlike

arz edebilirler. Yönetimin bu iki oyuncu ile de

masaya oturması artık şart görünüyor.

Alper Potuk’un ayrılmasından sonra bu bölgede

yaşanan eksikliğin de kısa sürede doldurulması


Türkiye

HF

#

90

gerekiyor. Ertuğrul Sağlam’ın Bursaspor’u

çalıştırdığı dönemde takımda bulunan ancak

şimdilerde İngiltere’de olan Alfred N’Diaye

ismi öne çıkıyor. Alper ile karşılaştırdığımızda

oyun tarzlarının benzer olmadığını söylemek

mümkün. Ancak Süper Lig şartlarında

kuvvetli bir orta sahanın varlığının çok önemli

olduğunu düşünecek olursak, bu ismin takıma

çok faydalı olabileceğini de söyleyebiliriz.

Hürriyet Güçer isminin geçen sezonki faydaları

düşünüldüğünde N’Diaye’nin de takıma

katılması, bu bölgenin tamamen güçlenmesini

sağlayacaktır. Hücum bölgesinde Alper

transferinden sonra Henri Bienvenu yer alıyor

ancak bu oyuncu ile ilgili kafalarda haklı soru

işaretleri var. Oyuncunun bunları gidermesi

için Young Boys günlerine dönüş yapması ve

Fenerbahçe’de üzerine oturan ‘yeterli değil’

etiketini yok etmesi gerekiyor.

Geçtiğimiz sezon topa hakim olmayı ilke

edinen ancak skor üretme konusunda bazı

sıkıntılar içine giren Eskişehirspor, Sağlam ile

beraber bu sorunu da çözmeye çalışacaktır.

Oyun tarzının Yanal dönemine göre değişiklik

göstereceği aşikar. Nasıl bir futbol oynanacağı

düşünüldüğünde ise 2009/10 Bursaspor’u rol

model olarak gözlemlenebilir. Kalede Boffin’in

sezon içinde artan performansı ve öne çıkan

liderlik vasıfları, takım için önemli bir hale geldi.

Diego ve Akaminko gibi defans bölgesinde

yer alan oyuncuların da verimli oyunları,

lig şartlarında Eskişehirspor’u mutlaka

sırtlayacaktır.

Başarının anahtarlarından biri olarak mali

şartların iyi olması da öne çıkıyor. Eski

hocalardan Michael Skibbe dönemimde dile

getirilen ‘alacakların ödenmemesi’ sorunu,

sahadaki performansı etkileyen en önemli

unsurlardan bir tanesi. Oyuncuları anlamak,

dinlemek ve huzurlu olmalarını sağlamak

çok önemli. Bu sayede bireysel yeteneklerini

sahaya yansıtabilecekler ve sportif başarının da

kapılarını aralayacaklardır.

Çekilen fikstür ile beraber Eskişehirspor için ilk

5 haftanın çok önemli olduğunu söyleyebiliriz.

İlk hafta içeride oynanacak olan Bursaspor

karşılaşması, hem Sağlam’ın içinde bulunduğu

durum, hem de ezeli bir rakip olması

sebebiyle çok önemli. Ardından deplasmanda

Fenerbahçe ve yine içeride oynanacak

Galatasaray maçları, moral motivasyon

açısından önemli. Anlık reaksiyon konusunda

meşhur olan Eskişehirspor taraftarını da

mutlaka hesaba katmak gerek. Özellikle

ilk beş haftanın büyük kayıplarla geçilmesi,

tribünlerde aniden huzursuz bir havanın

oluşmasına yol açabilir.

‘Sağlam’ hedeflerle, beyaz bir sayfa ile yeninde

yola çıkan Eskişehirspor, kısa vadede takım

kimliğini öne çıkarıp, uzun vadede hedefe

doğru yürümeye devam etmeli. Sabır, şehir için

en önemli anahtarlardan bir tanesi. Eskişehir

isminin hak ettiği yerlerde olmasını sağlamanın

yolu da buradan geçiyor.

İlk 5 haftalık fikstür

• Bursaspor (E)

• Fenerbahçe (D)

• Galatasaray (E)

• Sivasspor (D)

• MP Antalyaspor (D)


Rafet B. Eryılmaz

Mozart’ın Şehrinde

Kanatlanan Boğalar

Avusturya futbolunun uzun süredir çıkamadığı durgunluktan dünya

çapındaki sponsorunun desteğiyle sıyrılmaya çalışan Salzburg ekibi,

Fenerbahçe’nin rakibi olarak Türk futbolseverlerin radarına girdi.

Red Bull Salzburg

HF

#

90

2008-09 sezonundan bu yana Şampiyonlar

Ligi’nden uzak kalan Fenerbahçe, bu yılki

eleme serüvenine de olaylı bir başlangıç

yaptı. Şike soruşturması nedeniyle UEFA’nın

yeniden açtığı soruşturmada ceza alan sarılacivertlilerin

gündemi CAS davasıyla dolu

olunca elemede eşleştikleri rakip biraz ikinci

planda kaldı.

Geçen sezon Avusturya Ligi’nde Avustria

Wien’in ardından ikinci sırayı alan Red Bull

Salzburg, ülke futboluna en büyük yatırımı

yapan kulüp olarak göze çarpıyor. Avusturya’nın

uzun bir süredir Avrupa futbolunda ses

getirmekten uzak olduğu aşikâr. Red Bull

Salzburg da bu durumu değiştirmek adına

yaptığı transferlerle ve yapılanmasıyla dikkat

çekiyor.

2005’te içecek devi Red Bull’un spora yaptığı

yatırımların bir parçası olarak SV Austria

Salzburg’un tüm hisselerini satın alması

herkeste heyecan uyandırdı. Ne var ki bu

heyecan kısa sürede antipatiye dönüştü.

Zira Red Bull yetkilileri 1933’te kurulan

kulübün tüm geçmişini silmek ve yeni bir

yapılanma oluşturmak istediklerini söylediler.

Takımın armasına da kuruluş yılı olarak 2005

yazdırmayı planlıyorlardı. Ancak bu plan,

Avusturya Futbol Federasyonu’nun engeline

takılınca amblemden 1933 yazısını

çıkarmakla yetindiler. Amblemi ve renkleri

değişen takımın taraftarları, geleneklerine

ihanet edildiği düşüncesiyle eylemlere

başladılar. Kulüp yetkilileriyle de bu konu

hakkında ciddi görüşmeler yürüttüler.

Bu görüşmelerden sonuç alamayınca da


Red Bull Salzburg

HF

#

90

Avrupa çapındaki diğer taraftar gruplarının da

desteğiyle kendi kulüplerini kurdular.

Tribünlerdeki bu protesto dalgasına rağmen

Red Bull, yaptığı yatırımların karşılığını kısa

sürede almayı başardı. 2006’da takımın

başına getirilen Giovani Trapattoni, kulübe 10

yıl aradan sonra lig şampiyonluğu kazandırdı.

Trapattoni’nin 2008 yazında İrlanda’nın başına

geçmesiyle Red Bull’da rota yine kariyerli bir

teknik adama yöneldi. Hollandalı Co Adriaanse,

takıma iki şampiyonluk daha kazandırdı. Bu

süreçte takımın yıldızı şimdilerde Trabzonspor

forması giyen Marc Janko’ydu. 2008-09

sezonunda ligi 39 golle tamamlayan Janko,

2010’da 6 milyon avroya Twente’nin yolunu

tuttu.

Adriaanse döneminin ardından bir başka

Hollandalı Huub Stevens göreve geldi. Stevens

ilk sezonunda şampiyonluğu kazandırsa da

ikinci sezonundaki kötü sonuçların ardından

görevi yardımcısı Ricardo Moniz’e devretti.

Moniz’in göreve gelişi Red Bull Salzburg için

önemli bir dönüm noktası oldu. Zira 2011

yazında A takıma alınan Martin Hinteregger,

Georg Teigl ve Marco Meilinger gibi genç

isimlerin etrafında bir kadro şekillendirildi.

Sezonu hem ligde, hem de kupada şampiyon

olarak tamamlayan kırmızı-beyazlılar,

uluslararası alanda ses getirecek yönetim

hamleleri atmayı da başardılar.

Schalke’den psikolojik sorunları nedeniyle

ayrılan teknik direktör Ralf Rangnick, Red

Bull Salzburg’un yanı sıra Red Bull Leipzig’de

de sportif direktör görevine getirildi. Fransız

teknik adam Gerard Houllier ise Red Bull’un

futboldan sorumlu genel direktörü olarak

Salzburg ekibiyle ilgilenmeye başladı. Ne yazık

ki bu olumlu adımlar şampiyon teknik adam

Moniz’in Macar ekibi Ferençvaroş’a gitmesiyle

sekteye uğradı.

Unutulası bir sezon

2012 yazında göreve getirilen genç teknik adam

Roger Schmidt, takımın Red Bull dönemindeki

diğer teknik adamlarına kıyasla tecrübeden

yoksun görünüyordu. Zira kariyerinde hiç 1.

Lig takımı çalıştırmamış biriydi. Nitekim ilk

sezonunda aldığı sonuçların tatmin edici

olmaktan uzak olduğu ortada.

Avusturya Ligi şampiyonu olarak Şampiyonlar

Ligi ön elemelerine katılan Red Bull

Salzburg’un 2. ön eleme turundaki rakibi

Lüksemburg şampiyonu Dudelange olmuştu.

Herkes Avusturya ekibinin rahat maçlar

çıkararak bir üst tura yükselmesini beklerken

Lüksemburglular büyük bir sürprize imza

attılar. İlk maçı deplasmanda 1-0 kazanan

Dudelange, Salzburg’daki maçta 4-3

yenilmesine rağmen deplasman golü kuralıyla

turu geçen ekip oldu. Schmidt’in hayal

kırıklıkları Avrupa arenasıyla sınırlı kalmadı.

Ligde şampiyonluğunu 5 puan farkla Austria

Wien’e kaptırmalarına rağmen görevde kalması


Red Bull Salzburg

HF

#

90

Rangnick’in uzun vadeli planlarıyla alakalı

gözüküyor.

Katalunya’da doğdu, Salzburg’lu oldu!

Espanyol altyapısından yetişen Jonathan

Soriano, Red Bull Salzburg’un mevcut

kadrosundaki en parlak kariyerli isim olarak

göze çarpıyor. 1985 doğumlu oyuncu 2000-

2009 arasında Espanyol’da ve kiralık olarak

çeşitli alt lig takımlarında forma giydi.

Kariyerindeki dönüm noktası 2009’da

Barcelona’nın B takımına transfer olmasıyla

gerçekleşti. Luis Enrique yönetimindeki

takımda 18 gol atarak yıldızlaşan Soriano, 11

yıl aradan sonra Segunda B’ye dönmelerinin

mimarlarından biri oldu. Sonraki sezonda da

dikkatleri golleriyle üzerine çeken Soriano, 37

maçta 32 kez fileleri havalandırınca transfer

söylentileri yayılmaya başladı. Çeşitli La

Liga takımlarının yanı sıra Wigan Athletic

ve Swansea City gibi İngiliz ekiplerinin de

Taraftarın

Salzburg’u

2005’te Red Bull’un gelişiyle çöpe

atılan tarihine sahip çıkan bir grup

Austria Salzburg taraftarı eski renkleri

olan mor-beyazı taşıyan yeni bir kulüp

kurdular. 2006-07 sezonunda yerel ligde

mücadele etmeye başlayan takımın adı

SV Austria Salzburg olarak tescillendi.

Dört defa üst üste lig çıkma başarısı

gösteren mor-beyazlı ekibin, yolunun

Red Bull Salzburg’la kesişmesi için daha

çok çalışması gerekiyor. Zira şu anda

3. Lig olarak konumlandırabileceğimiz

Regionalliga’da mücadele ediyorlar.


Soriano’nun peşinde olduğu söyleniyordu.

Ancak Barcelona B’de kalan Soriano, 2011-

12 sezonunun devre arasında Salzburg

yolunu tuttu.

700 bin avro bonservis bedeliyle transfer

edilen Soriano, ilk sezonunda tutuk

gözükse de sonradan açılmayı başardı.

Geçen sezon ligde çıktığı 33 maçta 22

gol atan İspanyol forvet, tekniği ve

fırsatçılığıyla ön plana çıkıyor.

Bu sezonun ilk lig maçında hat-trick yapan

Soriano, Fenerbahçe savunmasını en çok

zorlayacak oyuncu olarak göze çarpıyor.

Savunmanın arasına yapacağı sürpriz

koşularla gireceği pozisyonlardan gol

çıkarma ihtimali bir hayli yüksek.

Gençlik ateşi

Red Bull Salzburg’un en tehlikeli oyuncusu

olarak Soriano gözükse de genç oyuncuları

da Fenerbahçe’ye sorun yaratabilecek

kimlikteler.

katkı sağladığı açık. Alman futbol

adamının “Takımın para kazanarak yolladığı

tek oyuncunun Marc Janko olması can sıkıcı. Bu

sayıyı artırmamız lazım. Bu da genç oyunculara

güvenmekten geçiyor. Onlara gelişebilecekleri

ortamı sağlamalıyız” şeklindeki sözleri

vizyonunu ortaya koyar nitelikte. Altyapıyı

da yeniden yapılandıran Rangnick’in ilerleyen

yıllarda takımı başarıya taşıyacak yetenekleri

keşfetmesi bekleniyor.

Açıkçası bu planlama gayet mantıklı

gözüküyor. Zira hiçbir sponsor firma

koyduğu paranın geri dönmediğini görünce

motivasyonunu kaybedecektir. Sürekli kariyeri

sönme noktasına gelmiş oyunculara para

harcamak yerine altyapıya yatırım yapmak

uzun vadede iki tarafı da kazançlı çıkarır.

Rangnick’in bu yönde hareket etmesiyle Red

Bull Salzburg’un adını Lüksemburg takımlarına

elenmesi yerine aldığı başarılı sonuçlarla

duyabiliriz.

Red Bull Salzburg

HF

#

90

Stoperde görev yapan Hinterreger güçlü

fiziğiyle ön plana çıkan bir oyuncu.

Hava toplarında Webo’yu zorlaması

muhtemel. Hücum hattında ise Soriano’ya

pozisyon hazırlama görevi sol kanatta

görev yapan Sadio Mane’ye düşüyor.

Geçen sezon Metz’den transfer edilen

Senegalli oyuncu, hızıyla eski Fenerbahçeli

Issiar Dia’yı andırıyor. Ancak Mane’nin

Dia’ya oranla fiziksel olarak daha güçlü

olduğunu ekleyelim. Gökhan Gönül’ün

sakatlığı düşünülürse Mane’nin soldan

yapacağı bindirmelerle karşısında

oynayacak oyuncuya zor anlar yaşatması

olası. Kanatlarda görev yapan Georg

Teigl ile Marco Meilinger de kırmızı-beyazlı

takımın diğer genç yetenekleri arasında.

Sezon başında bonservisi alınan Macar

kaleci Peter Gulacsi de Liverpool deneyimi

yaşamış bir isim.

Rangnick’in rolü

Bu genç oyuncuları A takıma alan isim eski

teknik adam Moniz olsa da sportif direktör

Rangnick’in de gelişimlerine önemli


Bi’ saniyede değişir dünya,

Vodafone Süper İnternet’le

yakala!

10 MB 3

ABONE SUPER10 3636

100 MB 9

ABONE SUPER100 3636

Paketler vergiler dahil aylık 10 MB/3 TL, 100 MB/9 TL, 250 MB/12 TL, 500 MB/17 TL, 1 GB/21 TL’dir. 250 MB, 500 MB, 1 GB kampanyalı fiyatları 31.03.2013’e kadar geçerlidir. Bu kampanyadan tüm aboneler yararlanabilir.

İlgili paketlerde kotaya ulaşıldığında dönem sonuna kadar internet erişimi kesilir. İnternet erişimini kesmek için bağlantı hızı 1 Kbps’ye düşer. İnternet erişimine devam etmek için ek paket satın alınması gerekir. Bilgi: www.vodafone.com.tr

Ayrıntılı bilgi için: Vodafone Cep Merkezleri | vodafone.com.tr | forum.vodafone.com.tr | facebook.com / VodafoneTR | twitter.com/ VodafoneTR | 444 0 542


Emre Çelik

Barça’da 30 yıl sonra

bir Arjantinli

Barcelona, Tito Vilanova’nın talihsiz bir şekilde takımı bırakmak zorunda

kalmasıyla takımın başına Gerardo Martino’yu geçirdi. Peki Gerardo,

Barcelona’nın aniden ortaya çıkan bu sorununa çare olabilecek mi

İspanya

HF

#

90

Tedavi sürecine Pep Guardiola’nın

Barcelona’nın başında geçirdiği son sezonda

başlayan ve Guardiola’dan görevi devraldıktan

sonra da hastalığının nüksetmesinden

dolayı ciddi sayılabilecek bir dönem takımı

asistanı Jordi Roura’ya emanet edip New

York’ta tedavisine devam eden Tito Vilanova,

geçtiğimiz cuma pes etmek zorunda kaldı.

Vilanova şimdilik kariyerinin en zorlu rakibine

karşı mücadele edecek ama hayat bir şekilde

devam etmek zorunda. Barcelona da bu

doğrultuda sezonun başlamasına görece

kısa bir süre kala kısıtlı zamanda takımın

yükünü omuzlarına yükleyeceği adamı seçmek

zorundaydı. Katalanlar, adı teknik direktörlük

için geçen adaylar arasında belki de en

tanınmayanında karar kıldı ve tercihini Gerardo

“Tata” Martino’dan yana kullandı. Resmi

açıklamanın ardından ise Bielsa ekolünden

gelmesi dışında pek bir bilgi sahibi olunmayan

Tata’nın durumunu en güzel özetleyenlerden

birisi Katalanların yaşayan efsanesi Johan

Cruyff oldu: “Tata kim tanımıyorum Fakat

ne Frank Rijkaard ne de Pep Guardiola

takımın başına geçmeden önce hiçbir şey

kazanmamıştı...”


İspanya

HF

#

90

Kılavuzu Total Futbol

Kariyerinin son döneminde efsanelerinden

biri haline geldiği Newell’s Old Boys’ta forma

giyerken yaklaşık 1.5 sezon Marcelo Bielsa ile

çalışan Gerardo Martino, Miko Njoroge’nin

tanımıyla o dönem için Bielsa’nın sahadaki

gölgesi, takımın saha içerisindeki teknik

direktörüydü. Njorge’nin “Pep Guardiola için

Xavi neyse, Sir Alex Ferguson için Roy Keane

neyse, Marcelo Bielsa için de Gerardo Martino

oydu” tespiti, özellikle de Tata’nın geçen sezon

yaptığı bir röportajda söylediği “Çok yetenekli

bir oyuncuydum. İyi oynardım ama koşmazdım.

Bielsa ile çalıştığım dönemde ise iyi bir futbol

için başka şeyler yapmanın gerekliliğini

öğrendim” sözleri düşünülünce Tata ve Tata’nın

felsefesini anlamak, hocası Bielsa ile futbola

dair fikirlerinin paralelliğini kavramak, hatta

bir derece Bielsa’yı örnek aldığını söylemek

doğru olacaktır. Gerardo Martino, “Kazanmak,

haklılığınızı kanıtlamak için vazgeçilmezdir.

Lâkin galip gelirken vereceğiniz mesaj da

tutarlı olmalıdır. Bir maç öyle, diğer maç böyle

oynayamazsınız” sözleriyle de kendisine ve

felsefesine dair ipuçlarını veriyor.

Kısacası Tata, teknik direktörleri kabaca iki

sınıfa ayırırsak; ana hatlarıyla Ancelottivari

gittiği takımın malzemesine göre en iyi

sistemi seçen ve doğru -her daim kazananbir

sistemin varlığına inanmayan bir teknik

adam değil. Aksine yıllardır ufak nüanslar

haricinde sistemiyle oynamalar yapmayarak

takımına kimlik oturtmaya çalışan Marcelo

Bielsa ve Pep Guardola gibi isimlerle paralel

düşüncelere sahip bir teknik adam. Hatta

kafasındaki sistemin de topa sahip olarak

oyuna hükmeden bir oyun oynatmak olduğu

düşünülünce Barcelona’ya futbola bakış açısı

perspektifinde, en azından, kağıt üzerinde

uyduğunu söylemek yanlış olmaz. Dahası bunu

yaparken Jonathan Wilson’un da dediği gibi

Bielsa ekolünden gelse de hocası kadar katı

kuralları olan biri olmaması kısmen esneklik

gerektiren bu zorlu görevde Gerardo Tata

Martino’nun cebinde bir artı olarak duracak.

Martino’nun geçtiğimiz sezon Kapanış Ligi’nde

Newell’s’ı River Plate’in önünde şampiyonluğa

ulaştırırken takımına sergilettiği genel

karakteristikler de ilk bakışta Katalanların

kaygılarını bir derece azaltıyor. Euan Marshall’ın

özetiyle Newell’s “Savunma-hücum arası

uyguladığı geçişle yenilmesi son derece zor, çok

adamla savunan, aynı zamanda çok adamla

hücum eden bir takım.” Top rakipteyken Ignacio

Scocco’dan başlayan presle birlikte rakibe


İspanya

HF

#

90

saldıran, bu pres kırıldığı anda topun arkasına

takım halinde geçmeyi başaran, dikine bir

oyunla öncelikli hedefi rakip kaleye gitmek olan

bir takım yaratan Tata, Barcelona’nın zaman

zaman izleyicileri bunaltan düşük tempolu pas

oyununu bile ilgi çekici hale getirebilir. Zaten

bu konuda söylediği “Estetik küçümsenen bir

faktör” sözleriyle de bunun işaretlerini veriyor.

Gerardo Martino’nun oynattığı futbolun

sadece yüzeysel değil, ayrıntılarda da

gizli olduğu eski takımı Newell’s’in topu

oyuna sürüş tarzı örneğiyle gösterilebilir.

Martino’nun takımının topu oyuna sürerken

stoperlerin kenarlara açılmasıyla boşalan

alanda kaleci Nahuel Guzman’ın sarkık libero

gibi oynadığını, görevinin sadece toptan

kurtulup kaleye çekilmek olmadığını da

söylemek mümkün. Özellikle bu konuya

değinen Matias Manna, Newell’s’in başarısını

değerlendirirken “Birçok maçta Guzman’ın

rakibin defansif orta sahasından - oyunu

geriden yönlendiren isminden - daha fazla

pas yapması Newell’s’in gizli silahı, takımın

sisteminin başlangıcı...” diyerek de sistemsel

açıdan Gerardo Martino’nun Barcelona için

kısa vadede aranan adam olduğunun bir başka

kanıtı. Zaten Manna, Gerarto Tata Martino’nun

sitemini tanımlarken de en geriden oyun kurma

faktörünün Martino için vazgeçilmez olduğunu

vurguluyor ve bu sayede rakip takımın saha içi

yerleşimindeki denge ile oynayarak Newell’s’in

topa daha rahat sahip olabildiğini belirtiyor.

Bu gibi artı bir faktöre rakip yarı sahadaki

son derece yoğun pres de eklenince, voltran

tamamlanıyor.

Tata’yı ne zorlar

Tata’nın tıpkı vatandaşları Cesar Luis Menotti,

Jorge Valdano ve Marcelo Bielsa gibi hücum

futbolu üzerine kurulu anlayışına rağmen

bu isimlerin handikaplarını da sergilediği

yanlış olmaz. Özellikle Marcelo Bielsa’nın

Athletic Club’ta geçirdiği ilk sezon, Gerardo

Martino’nun Newell’s Old Boys’un gösterdiği

paralellik de bu konuda Gerardo Martino

için soru işaretlerini çoğaltan faktörlerden

birisi. Athletic, 2011/12 sezonuna fırtına gibi

bir giriş yaparken; haftalar ilerledikçe gözle

görülür bir düşüşe girmişti. Copa del Rey’de

ve Avrupa Ligi’nde finale yükselen takım

sezonu eli boş kapatmış; bir ara La Liga’da

dördüncülüğe kadar yükselen takım, sezonun

son 12 haftasında sadece 3 galibiyet alarak

ligi ancak 10’uncu sırada tamamlayabilmişti.

Gerardo Martino’nun Newell’s’ı da geçen sezon

hemen hemen aynı problemi yaşadı. 2012/13

Torneo Inicial sezonuna iyi bir başlangıç yapan

ve 13’üncü haftaya lider giren takım, son 6

haftada sadece 2 galibiyet alarak sezonun

sona ermesinin yardımıyla anca 2’nci olabildi.

Hakeza 2011’de düzenlenen Copa America’da

Paraguay’ın sergilediği performans ve finalde

oynanan Uruguay maçında tükenmesi

de bu açıdan değerlendirilebilir. Kısacası,

Barcelona’nın yoğun sezonunda özellikle de

son bölümde Şampiyonlar Ligi’nin de devreye

girmesi Arjantinli teknik adamı ciddi anlamda

zorlayabilir.

Total Futbol’un Güney Amerika’daki ilk

temsilcilerinden, Gerardo Martino’dan önce

Barcelona’yı çalıştıran son Arjantinli, Cesar

Luis Menotti ve daha yakın zamanda şahit


İspanya

HF

#

90

olduğumuz daha akılda kalan bir örnek olan

Marcelo Bielsa gibi bu anlayışın en temel

handikaplarından birisi savunmada verilen

açıklar. Barcelona’nın son dönem Real Madrid

maçları ve özellikle Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek

final ve sonrası karşılaşmalarında kaptırılan

topların Katalan ekibini fazlasıyla zorladığı,

Gerardo Martino’nun da “Ben pozisyon futbolu

için çabalarım. Hücum, rakip yarı sahaya

olabildiğince çok adam ve risk tercihlerimdendir.

Savunma oyuncularımın arkalarına baktığında

kaleci ile aralarında 40 metre olmasını

görmelerinden emin olmak isterim” sözleriyle

birleşince bu problemin sürmeye devam ederek

Barcelona’nın canını yakmaya devam edeceğini

söylemek çok da yanlış olmaz.

Gerardo Martino için akıllarda beliren bir diğer

soru işareti de daha önce Güney Amerika’nın

dışına hiç çıkmamış olması. Hatta Paraguay’ı

da bir kenara koyarsak, Gerardo Martino,

Arjantin dışında da takım yönetmedi. Lige

başlamadan önce ne yaşanırsa yaşansın,

sezon boyunca sakatlıklar gibi ne kadar

talihsiz durumla karşılaşırsa karşılaşsın

Barcelona gibi her sezon hedefi hem La Liga

hem de Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu olan

bir takım için Gerardo Martino’yu takımın

başına getirmek bu perspektifte ciddi bir risk.

Her ne kadar Gerardo Martino’nun herhangi

bir dil sorunu yaşamayacağı kesin olsa da

Barcelona’nın ligin ilk 6 haftasında Real

Sociedad, Sevilla ve Valencia gibi kalburüstü

3 takımla karşılaşacak olması, adaptasyonun

uzun sürmesinden kaynaklı sezona olası bir

kötü başlangıç durumunda Gerardo Martino

için yeni görevini kâbusa da çevirebilir.

Kaderi kendi ellerinde

Gerardo Martino ile Barcelona’nın

yollarını birleştirmesi, kağıt üzerinde

değerlendirildiğinde kriz anı da göz önüne

alınırsa iki taraf için de doğru seçim olarak

tanımlanabilir. Fakat futbolun kağıt üzerinde

oynanmadığı da bir gerçek. Özellikle

Martino’nun sezon öncesi hazırlık döneminin

başını bile kaçıracağı, Barcelona’nın henüz

stoper transferini çözemediği, en büyük

rakip Real Madrid’in ise transferi büyük

ölçüde tamamlayıp tam kadro hazırlıklara

başlaması ve benzeri faktörler, Tata’nın da

teknik direktörlük hadikaplarıyla birleşince

şimdiden işini zorlaştırıyor. Yine de bütün

bunlara rağmen başarılı olup adını Barcelona

tarihine altın harflerle yazdırmak tamamen

Gerardo Martino’ya bağlı. Bunu başarıp

başaramayacağını ise zaman gösterecek.


Fırat Topal

Savulun Cebelitarık geliyor

24 Mayıs 2013 tarihinde Londra’da düzenlenen 37. UEFA Kongresi’nde

Cebelitarık (Gibraltar), UEFA’nın 54. Üyesi olarak kabul edildi. 6 kilometrelik

bir alanda, İber Yarımadası’nın güneyinde kurulu olan bölgeyi ve ulusal

takımını Hayatım Futbol için merceğe aldık.

Cebelitarık

HF

#

90

Gibraltar kelimesinin kökeni Arapçada.

Emeviler 8. Yüzyılda İspanya’yı kontrol altına

aldıklarında, orduya 7 yıl boyunca komutanlık

yapan general Tariq bin Ziyad’ın ismi, boğazın

hemen öbür yakasındaki 425 metrelik kayalık

tepeye veriliyor. “Jabal Tāriq”, yani Tarık’ın

Tepesi anlamına gelen bu 2 sözcük daha

sonra bugünkü şeklini alıyor. Türkçede de yine

Arapçadan geçmiş halini, “Cebelitarık” olarak

kullanıyoruz. Bu küçük yerleşim bölgesinde

30 bin kişi yaşıyor. Meşhur tepe bugün de tüm

bölgeyi gözleyen bir gardiyan adeta (Rock of

Gibraltar aynı zamanda Sir Alex Ferguson’un

ortak sahibi olduğu Britanya tarihinin en

başarılı atlarından birisiydi).Cebelitarık’ın

ana dili İngilizce ama coğrafi koşullar

gereği ülkede İspanyolca da konuşuluyor.

Bölgedeki azınlıkların başında da boğazın

diğer tarafındaki Faslılar ve İngiliz kültürünün

yadsınamaz parçaları Hintliler geliyor.

Aslında 1895 yılında kurulmuş ve 20.

Yüzyılın başından beri FIFA ile UEFA’ya üye

olmaya çalışan bir kurum Cebelitarık Futbol

Federasyonu. 100 yıldır da İspanyollar bunu

engellemeye çalışıyorlardı. 2000’li yıllarda

başvuru ve UEFA gözlemcilerinin ziyaretleri

sıklaştığında muhalefetleri daha da arttı. UEFA

“ancak bağımsızlığını kabul etmiş ülkeler

konfederasyona kabul edilirler” şartını öne

sürse de Faroe Adaları, Macau, Porto Riko

örnekleri kararın üst mahkemeden dönmesine

sebep oldu. 2007 yılında yapılan UEFA

Kongresi’nde tam üyelik başvurusu oylandı

ama İngiltere, İskoçya ve Galler’in kabul oyu

ile 4 çekimser oy dışında tam 45 ülke ret oyu

verdi. İspanyollar oylama öncesinde yoğun

bir lobi yapmışlar ve sadece futbolda değil

tüm spor dallarında Cebelitarık’ın uluslararası

müsabakalara katılmasının engellenmesi

gerektiğini savunmuşlardı. Hatta federasyon


aşkanı Ángel María Villar başvurunun kabulu

halinde İspanya’nın uluslararası müsabakaları

boykot edeceği tehditini savurdu. Ancak

federasyon yetkilileri yılmadı 21 Mart 2012’de

süreç tekrar başladı ve üzerinde anlaşılan

yol haritasının sonucunda mayıs ayındaki

kongrede Cebelitarık, UEFA’nın tam üyeliğini

elde etti. Yapılan oylamada sadece İspanya

ve Belarus ret oyu vermişti. Buna göre

aynen Ermenistan-Azerbaycan ve Rusya-

Gürcistan örneklerinde olduğu gibi İspanya ve

Cebelitarık kupa elemelerinde aynı grupta yer

almayacaklar. Ayrıca UEFA’da en az nüfusu

olan üye durumuna geldiler.

bölgeye gelip önemli bağışlar yapmasının yanı

sıra Walker, rakip menajer Michael Appleton

tarafından beğenildi ve kulüple 1 yıllık sözleşme

imzaladı. Bu yaz henüz bir kulüple anlaşmış

değil. Walker, geçtiğimiz hafta ilginç bir olaya

daha imza attı. Dundee United kulübüne hiçbir

anlaşması olmadan gidip takımla deneme

antrenmanlarına çıkmak isteyen Walker,

suratına kapıyı kapatmalarından sonra, 19

Temmuz’da, eski takımı, İspanya 3.lig ekibi San

Roque’nin, İskoç kulübüyle yapacağı hazırlık

maçı kadrosuna kendini dahil ettirdi. Üstelik

3-1 kazandıkları maçta 1 de gol attı. Galiba

kafasında hâlâ Dundee’ye gitmek var.

Bir San Marino değil

Cebelitarık

HF

#

90

Cebelitarık Ulusal Takımı 2016 Avrupa

Şampiyonası elemelerinde boy gösterecek.

Aslında kıta futbolunu yöneten UEFA’nın

düzenlediği turnuvalardan birine ilk katılışları

ocak ayında gerçekleşmişti. 2014 yılında

Belçika’da düzenlenecek olan Avrupa Futsal

Şampiyonası ön elemelerinde Karadağ, Fransa

ve San Marino ile aynı grupta yer aldılar ve

San Marino’yu 7-5 mağlup ederek gruplarını 3.

bitirdiler. 6 Eylül’de başlayacak 2014 19 yaş altı

Avrupa Şampiyonası elemelerinde Hırvatistan,

Çek Cumhuriyeti ve Kıbrıs ile; 25 Eylül’de

başlayacak 2014 17 yaş altı Avrupa Şampiyonası

elemelerinde de İrlanda, İngiltere ve

Ermenistan ile aynı grupta yer alacaklar. Ulusal

takımın en kariyerli oyuncusu -aynı zamanda

da tek profesyoneli- Liam Walker diyebiliriz.

Ağustos 2012’de Portsmouth, Cebelitarık’a

gelerek özel bir maç yaptı ve 4-0 kaybettiler. Bu

maçta Pompey taraftarlarının 500 tanesinin

Takımdaki bazı oyuncular da Cebelitarık’ın

komşusu olan (hatta resimde havalimanının

hemen güneyinde kalan) La Línea de la

Concepción özerk bölgesinin takımı, İspanya 3.

Liginden Real Balompédica Linense’de forma

giyiyor. Takım Portsmouth maçından sonra

geçen yaz Notts County’ye de 3-1 yenildi. Bu

yaz da Hibernian ve Charlton Athletic’e karşı

hazırlık maçları oynayıp kaybettiler. Daha

önce uzun süre FIFA tarafından tanınmamış

özerk cumhuriyetlerin ve adaların katıldığı Ada

Oyunları’nda mücadele ettiler ve 2007’de,

Rodos’ta düzenlenen kupada şampiyon

oldular. Takımın başında, 2006-10 yılları

arasında Slovekya’nın Košice kulübünün altyapı

sorumlusu olarak görev yapmış Allen Bula var.


Yoko Ono ile

John Lennon

Cebelitarık’ta

evlenmişti.

“Şimdi onlar için

hayal kurma

zamanı...”

Cebelitarık

HF

#

90

İşte Premier Lig bu

Cebelitarık’ın 1895’te federasyon

kurulduğundan beri düzenlenen bir ligi var.

Cebelitarık Premier Ligi. Ama başlığı atmamızın

sebebi sadece isim değil. Birçok ülkede en üst

kademenin adı Premier Lig ama o ülkelerde

bir Manchester United, bir Newcastle United

var mı sorarım size Burada var. Newcastle

United 1970’lerde polis kuvvetlerince kuruldu.

Hatta takımın ilk adı “Mavi Coplar”dı. Daha

sonra 2 kez isim değişikliğine uğradı ve şu an

Lincoln FC olarak varlığını sürdürüyor ve son 11

sezondur şampiyon oluyor. Manchester United

ise 1957’de kurulduğunda Matt Busby’den özel

izin almak zorunda kalmıştı. Geçtiğimiz sezona

kadar ligde 6 takım mücadele ediyordu ama

UEFA üyeliği ile birlikte bu sezon takım sayısı

8’e çıkacak. Hatta ülkede bir 2.lig de var ve

burada da Chelsea FC, Boca Juniors ve Sporting

FC gibi takımlar mevcut. 6 kilometrelik

alanda kaç takım olabilir ki diye soracaksanız

şimdiden söyleyelim, ligdeki tüm takımlar

maçlarını 5 bin kişilik Victoria Stadyumu’nda

oynuyorlar. Havalimanına neredeyse 5

dakikalık mesafedeki bu tesisin yerine, 10

bin kişilik Europa Point Stadyumu yapılması

planlanıyor. Ülkede lig mücadelelerinin

yanında bir de Kaya Kupası var, elbette adı

yine bölgenin simgesi kayalık tepeden geliyor.

Lig ve kupa şampiyonları 2014-15 sezonundan

itibaren Avrupa kupalarında boy göstermeye

çalışacaklar.

Cebelitarık’ın UEFA’ya tam üyeliği

kampanyasında 3 ay boyunca Avrupa’yı

dolaşan federasyon görevlisi Dennis Beiso

“Yarın Dünya Kupası’nı kazanacağımız yok ama

Avrupa’nın da en kötü takımı olmayacağımızı

biliyoruz” diyor. Yoko Ono ile Cebelitarık’ta

hayatını birleştiren John Lennon’ın ünlü

şarkısında söylediği gibi: “Şimdi onlar için hayal

kurma zamanı...”

Diğer ‘aidiyet’ arayanlar

UEFA Cebelitarık’tan önce son kez

bünyesine bir ülkeyi aldığında yıl 2007 idi

ve Karadağ, konfederasyona katılmıştı.

Avrupa’da ve dünya üzerinde bunun peşinde

koşan bir dolu ada ve özerk bölge var. Tabii

bunlardan bazılarının üyeliklerinin tanınması

zor görünüyor. Örneğin Britanya’nın

etrafındaki her adanın kendine ait bir takımı

var ama bu takımların durumu süreklilik

göstermiyor. Shetland Adaları, Man Adası,

Wight Adası, Orkney, Sark, Jersey Adaları

bunların başında geliyor. Bermuda, Åland,

Rodos, Kuzey Kıbrıs gibi örnekler de diğer

ülkelerden. Aslında bu statüyü kaznamayı

en fazla hakedenleri Tibet ve Grönland

olarak gösterebiliriz. Özellikle 2013 yılında

Sepp Blatter, Grönland’ı ziyaret etti ve

ülkedeki yapay çim sahaları onayladı. Bu

önemli bir adım olarak görülüyor. Bölge

UEFA veya CONCACAF’tan birisinde yer

almayı seçecek.


Salih Demirci

12 Mart 2004, Kamışlı

Suriye’de futbol maçları oynanmaya devam ediyor, ama hiçbir şey eskisi gibi

değil. Dokuz yıl öncesinin mirası artık savaş meydanlarında görülüyor.

Diğer Ligler

HF

#

90

Muhaliflerin rejim güçlerinin yanı sıra kendi

aralarında da savaştıkları, safların sürekli

yeniden kurulduğu Suriye İç Savaşı, olanca

şiddeti ile devam ediyor. Barışçıl gösterilerin

kalabalıklaştığı 2011 Mart’ından önce küçük

çaplı yürüyüşlerle başlayan intifada, şimdilerde

rejimin direncini büyük ölçüde muhafaza ettiği

iç savaş durumunu sürdürüyor. Bununla birlikte

aradan geçen zamanda güç merkezlerinin

değişmesiyle tek taraflı savaş görüntüsü

kaybolmuş vaziyette. Savaş tecrübesi, dış

yardım ve lojistik imkânları yüksek, adanmışça

savaşan Selefi gruplar, bir süredir yükselişte.

Son olarak Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt

bölgesinde yer alan Resulayn/Serekaniye

kasabasını kontrol eden PYD güçleri ile Nusret

Cephesi arasında çatışma patlak verdi. Daha

önce Özgür Suriye Ordusu ve ona kısmen bağlı

gruplar ile Halep’te ve ülkenin kuzeybatısındaki

Kürt bölgesinde çıkan çatışmalar sulh

yoluyla hallolmuştu. Fakat bu sefer şiddetin

boyutunun arttığından ve sonuçlarının daha

farklı gelişebileceğinden bahsediliyor. Ayrıca

geçmişteki bir futbol karşılaşmasına da atıf

yapılıyor ki, böylece bizim de olan-biten

hakkında bir şeyler söyleme ehliyetimiz

oluşuyor.

Saddam’dan sonra

12 Mart 2004 günü, Suriye Ligi’nde bir maç

oynanacaktı. Ülkenin kuzeydoğusunda yer alan

Kamışlı şehrinin takımı El-Cihad, Suriye’nin

doğusunun merkez şehri Deyrizor’un (Deir

ez-Zor) temsilcisi El-Futwa ile karşılaşacaktı.

Sonrasını Ayşe Karabat özetliyor:

“Kamışlı’daki maç daha başlamadan El-Futwa

seyircilerinden bazıları, birdenbire bulunması

o kadar da kolay olmayan Saddam Hüseyin

posterleri açtı. Belli ki bu eylem önceden

planlanmıştı. El-Cihad tribünleri de buna, yine

bulunması o kadar kolay olmayan Amerikan

bayrakları sallayarak karşılık verdi. Maç

başlayamadan taraftarlar birbirlerine taş ve

bıçaklarla saldırdı. Araya silah sesleri de girdi ve

bütün şehir ayaklandı.”

Pek çok haber metninde “Bir futbol maçı

sonrası başlayan olaylar...” şeklinde geçen

hadisenin arka planına dair bugüne dek elle

tutulur bilgiye rastlayamamıştım. İşin aslı, bu

maçın oynanacağı vakitlerde Saddam Hüseyin

yakalanalı birkaç ay oluyordu ve Irak işgal

altındaydı. Maça taraf şehirlerden deplasmancı


Diğer Ligler

HF

#

90

Deyrizor, yoğunluğunu Arap aşiretlerinin

oluşturduğu bir şehirdi ve politik düzlemde

Sünni Araplar, Irak’ın işgalinden en fazla rahatsız

olan gruptu. İşbirlikçilikle suçladıkları Kürtler

ise bilhassa Halepçe Katliamı’nın toplumsal

hafızaya kazınmasıyla Saddam Hüseyin’den

nefret ediyorlar. Böyle bir ortamda tribünlerde

çakan kıvılcım, sonrasında tüm Suriye Kürt

bölgesine ve Halep ile Şam’a da sıçrayarak

Kamışlı Ayaklanması olarak tarihe yazıldı. İlk

gün 9 kişi öldü, sonrasında rejimin gösterileri

bildik metotlarıyla bastırmaya çalışmasıyla en

az 25 kişi hayatını kaybetti. Bu süreçte yüzlerce

gösterici de rejimin işkencehanelerine gönderildi.

Şimdilerde Suriye’ye dair bazı haberler ve fikir

yazılarında sürekli atıf yapılan bu olaylar dizisi,

iddialara göre Kürtler’in Suriye intifadasındaki

pozisyonlarının katılaşmasına neden oldu.

Yine Ayşe Karabat’tan alıntıyla ve en kaba

tasvirle, mevcut rejimin yerine kurulacak yeni

yönetimin Arap milliyetçiliğinin dozajı hakkında

Kürtlerin tereddütleri vardı. Buna karşılık Kamışlı

Ayaklanması’nın gerçekleştiği 2004 yılında

Kürtler rejimin değişmesini en gür

sesle talep eden grup iken, Suriye’nin çoğunluğu

o günlerde bir dizi reformun iyimserliğini

taşıyordu. Fakat ülkenin nispeten sessiz günler

geçirdiği zamanlarda yaşanan bu hadise, ancak

intifada iç savaşa dönüştüğünde açık bir anlam

ifade eder oldu. Şimdilerde Selefiler olarak ifade

edilen gruplarla çatışırlarken bu anlam daha

yoğun yaşanıyor olabilir.

Mısır’dan Suriye’ye

Tıpkı geçen yıl Mısır’ın Port Said

Stadyumu’nda yaşanan ve 79 kişinin ölümüne

neden olan olaylar gibi 2004 yılında Kamışlı’da

oynanması planlanan maçta da tribünlerinde

yaşananların futbol ile herhangi bir ilgisi

yok. Herkesi cezbeden oyun futbol, bilhassa

büyük şehirlerde insanlara toplanma ve

gür sesle kendini (özellikle radikal şekilde)

ifade etme fırsatı sunuyor. Eğer tribünler

kurgulanmamışsa, arka planda ne yaşanıyorsa

bir şekilde tribünlere yansıyor; belki de yeri

geldiğinde bir futbol maçı vesilesiyle tarih

şekilleniyor.

Söz konusu iki takım, El-Cihad ve El-Futwa

aradan geçen 9 yılın ardından bu yılki Suriye

Ligi’ne katılamadılar. Ligdeki 18 takımın 16’sı

normal sezon maçlarını oynarken, ki bunda

pek çoğunun Lazkiye, Halep ve Şam merkezli

olmasının payı var, iç savaştan yoğun şekilde

etkilenen Kamışlı ve Deyrizor’un takımları

ligden çekildiler. Geçen yılın şampiyonu El-

Şorta ise bu sezon da kendi grubunu lider

bitirdi ve söylenene göre Ağustos ayında

oynanması planlanan play-off’ların favorisi.

Not:

• Gazeteci Ayşe Karabat’ın 2013 Şubat’ına

dek Suriye’de olan-biteni anlattığı “Suriye

Savaşları” isimli kitabı, meraklısına tavsiye.


Alper Öcal

Copa Libertadores

HF

#

90

Ütopyanın

sınırlarındaki kupa

Cuca’nın iki sene önce küme düşme hattında alıp, titizlikle tüm parçalarını

bir araya getirerek önce yüzer hale getirdiği Atletico Mineiro, bir sene içinde

zirveye çıkarak epik bir Libertodores şampiyonluk kazandı.

Brezilya kültürü hakkında bilgi sahibi olmak

için romanlarını okumak ya da tura katılmak

yerine bir maça gitmenin yeterli olacağını

söylemişti yazar Nelson Rodrigues.

Copa Libertadores bu yüzden sadece bir futbol

turnuvası değil, aynı zamanda kocaman bir

kıtayı yaşama imkânı verdiği için eşsiz bir

organizasyon. 54. kez düzenlenen ve 6 ay

süren turnuvada kıtanın tüm coşkusu ve

draması futbola da yansıdı ve gerçek mânâda

unutulmaz bir serüvenin finalinde Atletico

Mineiro şampiyon oldu.

Horozlar lakaplı Atletico Mineiro kulübü, 105

yıllık tarihinde bu mutluluğu ilk kez yaşadı.

Sadece camia değil; takımın genç yıldızı

Bernard, kupayı gol kralı unvanıyla kapatarak

küllerinden doğan Jo ve teknik direktör Cuca

da bu sevinci ilk kez tattılar. Siyah beyazlıların

süper yıldızı Ronaldinho içinse ayrı bir not

düşmek lazım.

Brezilya’ya bu kupayı kazanmak için

döndüğünü söyleyen Ronaldinho, her ne kadar

yarı final ve finalde pek görünmese de dediğini

yaptı ve hem Şampiyonlar Ligi’ni hem de Copa


Copa Libertadores

HF

#

90

Libertadores’i kazanan 7. futbolcu olarak futbol

tarihinde kendine özel bir sayfa daha açtı.

Şampiyonluğun resmi

Şampiyonluk sonrasındaki coşku dolu kutlama

anlarını hatırlamak kadar keyiflisi yoktur ama

kupanın en çarpıcı ve akılda kalan enstantanesi

için bir oyum olsa, Olimpia futbolcusu

Gimenez’in şampiyonu belirleyecek son

penaltıyı kullanmak için topun başına geçtiği

anın öncesi ve sonrasına verirdim.

İskoç tenişçi Andy Murray kariyerinin ilk

Wimbledon zaferini yaşadığında yaşadığı

duyguyu ‘rahatlama’ olarak tanımlamıştı.

Dizlerinin üstünde, ellerini kavuşturarak

Gimenez’in vuruşunu bekleyen Cuca, topun

direkte patlamasıyla kendini ve bütün stresini

yüzükoyun yeşil çimin yumuşaklığına bıraktı.

Herkes çıkınca sevinirken, o biriktirdiği tüm

stresini topraklıyordu. Rahatlama ânının spor

tarihinde gördüğü en net karelerden biriydi.

Vanderlei Luxemburgo ve Ney Franco’yu sırf

bu kupada başarısız olduğu için kovan imzanın

mürekkebi kurumamışken, Fluminense’yi

geçen sene şampiyon yapan Abel Braga aynı

sebeple topun ağzındayken, Cuca o an bir

kupadan çok daha fazlasını kazandı.

2 sene önce küme düşme hattında alıp,

titizlikle tüm parçalarını bir araya getirerek önce

yüzer hale getirdiği ve bir senede hem lig hem

de kıtanın en büyük kupasında şampiyonluğa

pupa yelken ilerleyen gemisini de kurtardı.

Ronaldinho’ya saygınlığını yeniden kazandırıp

zirveye, milli takıma çıkaran, Jo’yu parlatan,

yetiştirdiği Bernard’ı Arsenal, Dortmund,

Liverpool ve Porto’nun radarına sokan emeğini

heba olmadı. Brezilya futbol tarihinin en büyük

hasılatı olan 14,176,146 R$ yani yaklaşık 5.5

milyon €’yu Mineirao Stadı gişesine bırakan

58,620 inanmış taraftarı hayâllerini gerçeğe

dönüştürdü.

Başkası olsa o an ruhunu bile teslim edebilirdi.

Üstelik Atletico Mineiro’nun bu başarı için

geçtiği yollar, olduğu gibi bir filme aktarılsa

ütopyanın sınırlarını aşan cinsten bir kurgu

diyerek ciddiye alınmayacak anlarla doluydu.

90 + sonsuz

Oysa Galo yani Horozlar lakabıyla

bilinen Atletico Mineiro, turnuvaya grup

karşılaşmalarında beşte beş ile başladıktan

sonra Sao Paulo’yu iki maçta da yenerek

çeyrek finalde Meksika ekibi Tijuana ile

eşleşmişti. Meksika’da alınan 2-2’lik skor

sayesinde 1.5 yıldır kaybetmedikleri mabedleri

Independencia’ya kendilerinden emin

dönmüşlerdi. Her şey çok kolay oluyordu.

90+2’ye kadar da senaryo mükemmel işledi.

Tijuana stoperi Aguilar, ceza sahasına rastgele

doldurulan topa koşup stoper Leonardo

Silva’nın hareketiyle yerde kaldığında hakem

penaltı kararı verdi. Tribünlerdeki festival

havası anında tersyüz oldu. Kadrajda artık

parmağını ısıran, dişini sıkan, tırnağını kemiren

ve sahaya bakamayanlar vardı. Maçı anlatan

spikerin deyimiyle 90+ sonsuz yaşanıyordu.

Riascos beyaz noktaya gelip topa vurduktan

sonra bitiş düdüğü çaldığında, sahanın

ortasında çömelmiş duran Ronaldinho’ya

bakan biri, Atletico Mineiro’nun turu

kaybettiğini sanabilirdi ama gerçek farklıydı.


Kaleci Victor topu ayaklarıyla kurtarmayı

başarmıştı. Barcelona formasıyla Villareal’e

attığı röveşata golünden sonra çocukluk

hayâlini gerçekleştirdiğini söyleyen Ronaldinho

buna inanamıyordu. Tribünde penaltıdan önce

başparmağıyla bitti işareti yapan taraftar da.

Oysa bu sadece başlangıçtı.

İlk geri dönüş

Newell’s ile oynanan ve 2-0 kaybedilen

ilk maçın rövanşında taraftarlar takımına

inanıyordu. Bir hafta boyunca twitter üzerinden

#caiunohortotamorto konusu altında, Horto

olarak da bilinen Independencia Stadı’nda,

‘morto’ yani ‘ölüm’ temalı bir kampanya

oluşturdular. Takımlar sahaya çıktığında sahaya

çöken uğultu, simsiyah tribünlerde Çığlık

filmindeki meşhur maskelerle olağanüstü bir

atmosfer oluşturuyordu.

Copa Libertadores

HF

#

90

Bernard kronometre 3. dakikayı gösterdiğinde

hançeri indirmişti bile. Film erken bitecek

gibi görünse de, aslında 93 dakikalık ölüm

ve hayatta kalma arasında süren savaşın

sadece fitili ateşlenmişti. Atletico Mineiro

bir türlü Arjantin ekibinin kalecisi Guzman’ı

geçemiyordu. 90+6’da Tijuana maçında

penaltıya sebep olan Leonardo Silva, biteyazan

hücumu, uzayarak vurduğu kafayla yeniden

tazeledi. Sahibini arayan top Guilherme’nin

önüne düştü ve bir zamanlar Alex’in

Cruzeiro’da veliahtı gösterilen Brezilya’lı

gelişine vurdu. Kupadaki ilk ve en değerli

golünü atarak maçı penaltılara taşıdı.

Kaptan Maxi Rodriguez 10 yıl sonra döndüğü

kulübüne tarihinin ilk Libertadores zaferine

yol açmak için topun başına geldiğinde; kaleci

Victor aynı amaca bir fazlasını da eklemişti.

İlk maçta Marcelo Bielsa Stadı’nda kendisini

avlayan Arjantin’liyle hesabı kapatabilirdi.

Maxi Rodriguez sol alt köşeye sert vurduğunda

Victor kalede “Sen nereye gitsen ben daha önce

ordaydım, kardeş” diye Ali’ye hesabı ödeten

Dayı özgüvenindeydi. Atletico Mineiro da

finalde.


İkinci geri dönüş

Finalde rakip Atletico Mineiro’nun önünde

geçen sezon lig şampiyonu olan Fluminense’yi

elemiş Paraguay temsilcisi Olimpia’ydı.

Del Chaco’da genç yıldız Bernard cezalıydı.

Ronaldinho ve Jo hayaletten farksızdı.

Maça tüy diken ise iki kardeş Richarlyson ve

Alecsandro oldu. Sol bek Richarlyson oyundan

atılıp Atletico Mineiro’yu 10 kişi bırakırken, son

dakikada Pittoni’nin kullandığı frikikte köşeye

giden topu çıkarmak için çizgiye giden ağabeyi

Alecsandro kupanın kahramanı kaleci Victor’un

manevra yapmasını engelledi. Horozlar yine 2-0

kaybetti.

Copa Libertadores

HF

#

90

Newell’s karşısında yaptıklarını Dünya Kupası

için yapılan 63 bin kişilik Mineirao Stadı’nda,

Olimpia karşısında tekrarlamak zorundaydılar.

Galo taraftarının slagonı bu kez “eu acredito”

yani “ben inanıyorum” olarak sosyal medyada

ve şehirde yayıldı. Hafta boyunca bu slogan,

Birleşik Devletler Başkanı Barack Obama’nın

değişim temalı seçim kampanyasındaki

mottosu “yes, we can” yani “yapabiliriz” bir

dil oyunuyla kulüp isminin de kısaltmasını

da içerek şekilde değiştirildi ve “yes we

cam”olarak “inanıyorum” ile birlikte kullanıldı.

Futbolcular, teknik ekip özel hazırlanmış

tişörtlerle bütünleşerek kanallarda ve

sokaklarda boy gösterdi.

Bir başka Billy Beane

Duygusal açıdan her şey hazırdı ama Paraguay

temsilcisi öncekilerden farklıydı. Savunması

daha sağlam ve tahmin edilmesi zor bir

takımdı. Olimpia ile futbolculuk kariyerinde

iki kez Libertadores’i kazanan, teknik direktör

Ever Hugo Almeida hem oyuncu hem diziliş

rotasyonu konusunda Claudio Ranieri, Juan

Jesus gibilerle bu işin zirvesine rahatlıkla

yazılabilecek profilde bir isim. Öte yandan

ne oynarlarsa oynasınlar hava sahasını

korumakta, yüksek top savunması yapmakta

problemliydiler.

Olimpia turnuvada yediği 11 golün 7’sini yüksek

toplardan yemişti. Atletico Mineiro ise attığı 27


Copa Libertadores

HF

#

90

golün 16’sını havadan bulmuştu. İstatistikleri

mini eteğe benzetenler muhtemelen

Billy Beane ve sabermetrics metodundan

habersizdir. Belki Moneyball da izlememiştir.

Cuca ise rakibinin zaafının farkındaydı.

Kadrodaki tercihleri tartışılabilir, fakat maçın

planını tamamen yüksek toplar üzerinde

kurması mantıklıydı.

Son mareşal ve Olimpia’nın kaderi

Kaleci Victor’dan sonra tüm kader anlarında

olan ve geçen sene ligde 6 gol atan Leonardo

Silva sürpriz golcüydü. İlk kafa şutu direkten

döndü, ikincisini kaleci çıkardı. İnadının

ödülünü, 87. dakikada yaptığı 3. kafa

vuruşuyla aldı. Uzatmaların sonunda, ilk

maçın son dakikasında frikik golünü atan

Pittoni frikiği bu kez dışarı attığında sonucu

penaltıların belirleyeceği ve kahramanın kaleci

Victor olacağı kesinleşmişti. Penaltılarda

3. muharebesini de kazanan Mareşal

Victor, turnuvanın en iyi oyuncusu ödülünü

takımının attığı 29 golün 17’sinde payı olan

Ronaldinho’dan koparıp aldı.

Olimpia da aslında kendi kaderini yaşadı.

Paraguay ekibi 1960 yılında kupanın ilk

finalisti olup kaybettikten sonra 1979’da

zafere ulaşmıştı. 1989’de yine final oynayıp

kaybetmişler, 1990’da ulaştıkları finalde bu

kez kupayı kaldırmışlardı. 1991 ve 2002 de

aynı seriyle devam etti. Papatya falı 2013’te

Olimpia’yı işaret etmiyordu ve seri bozulmadı.

Son engel Alex

Tardelli, Grafite, Fabio Santos, Cicinho,

Junior, Danilo gibi oyuncuları alarak Sao

Paulo’nun 3 sene üst üste şampiyon olan,

Libertadores ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nı

kazanan takımını kurduğu halde alkışlardan

nasiplenemeyen teknik direktör Cuca, iki

senedir üzerine titrediği Atletico Mineiro

sevincini doyasıya yaşıyor.

Cuca ve Ronaldinho’nun önündeki yeni hedef

hiç kazanamadıkları ve Atletico Mineiro’nun

da 42 senedir hasret kaldığı Brezilya Ligi

şampiyonluğu. Önlerindeki en büyük

engellerden biri; Ronaldinho’nun 1999-2000

yılları arasında Copa America, Konfederasyonlar

Kupası ve Olimpiyat Oyunları’nda kaptanlığını

yapan, ve 1996 yılında Coritiba’da futbolu

bırakan Cuca’nın bayrağı devrettiği Alex de

Souza olacak.

Similar magazines