PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!
SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.
OCAK<br />
ŞUBAT<br />
SAYI:<br />
: <strong>1881</strong><br />
116-117
AYLIK FİKİR ve SANAT DERGİSİ<br />
YAĞMUR TUNALI<br />
Tarık Buğrayla 3<br />
Doç. Dr. AHMET BİCAN ERCILASUN<br />
Gençliğim Eyvah 16<br />
Dr. SADIK K. TURAL<br />
Mektup 24<br />
Dr. BİLGE ERCILASUN<br />
İbişin Rüyası 30<br />
NECMEDDİN TÜRİNAY<br />
Tank Buğra 'Dönemeçte" . . . . , 34<br />
NE DEDİLER . .... ..... ....... 37<br />
Dr. Yavuz Akpınar<br />
Yavuz Bülent Bakiler<br />
Nezih Demirtepe<br />
Kerim Kul<br />
Prof. Aydın Taneri<br />
Bayram Bilge Toker<br />
EMİNE IŞINSU<br />
Tarık Buğra Hakkında M ya Dair 40<br />
ARİF NİHAT ASYA<br />
Rubailer 46<br />
HÜSEYİN MÜMTAZ<br />
1981e Girerken Türkiye ve Dünya .... 47<br />
AYHAN TUĞCUGİL<br />
İdeolojik Harb Taktikleri 53<br />
Prof. Dr. AYDIN TANERİ<br />
"Üsküp'ten Kosova'ya" . . 57<br />
YIL: 9 SAYI : 116-117<br />
Töre, T.C. Millî Eğitim Bakanlığınca<br />
Tebliğler Dergisi'nin<br />
8 Kasım 1976 tarih ve 1906 numaralı<br />
sayısının 408. sayfasında<br />
tavsiye edilmiştir.<br />
Her türlü haberleşme adresi:<br />
TÖRE DERGİSİ<br />
PK. 211, Kızılay -ANKARA<br />
•<br />
Abone şartları:<br />
Yurt içi altı aylık 300 TL.<br />
Yurt içi yıllık<br />
500 TL.<br />
Yurt dışı yıllık : 1250 TL.<br />
Askerî personele, ö^ı etmen ve<br />
öğrencilere yıllık : 450 TL.<br />
Taahhütlü yıllık : 600 TL.<br />
•<br />
Yurt içi havaleler 71978 numaralı<br />
posta çekine; yurt dışı havaleler<br />
Türkiye İş Bankası, Ankara<br />
Gaziosmanpaşa Şubesi 72 numaralı<br />
hesaba yapılmalıdır.<br />
•<br />
Temsilcilere 37.5 TL.'dan ve<br />
ödemeli olarak gönderilir.<br />
Kurucusu:<br />
* /•<br />
HALİDE NUSRET<br />
ZORLUTUNA<br />
•<br />
Sahibi ve Sorumlu .<br />
Yazı İşleri Müdürü:<br />
EMİNE IŞINSU ÖKSÜZ<br />
•<br />
Dizgi: Tarhan Ajans 1/7660<br />
•<br />
Her hakkı mahfuzdur. TÖRE'de<br />
yayımlanan yazılar, TÖRE Dergisi'nden<br />
yazılı izin alınmadıkça<br />
hiçbir surette iktibas edilemez.<br />
OCAK/ŞUBAT 1981
& !V^e*<br />
,e^°<br />
"Damdan düştüm., kızıla<br />
yakalandım., sıtmaya tutuldum.,<br />
ilkokulda, ortaokulda,<br />
lisede, üç defa geçici olarak<br />
kovuldum., beş kere işsiz<br />
kaldım..."<br />
" l2 £yiuı<br />
^^tS^İ!»i.^<br />
" 'spatl; ******<br />
ain *kt a ,<br />
ti
TARIK i<br />
BUĞRA* yla... \<br />
YAĞMUR TUN ALI<br />
Hayâtınızda, sanatı edebiyatı farkediş ânından bugüne kadar "panorama" mâhiyetinde<br />
bir gezinti yapalım, diyorum. Bunun için, siz, yâni sanatınız ve büyük tecrübeniz,<br />
bu konuşmaya ana hatlarıyla aksetsin isterim. Gerçi siz, sözünüzü toprağı tırnaklarınızla<br />
kazar gibi kâğıda geçirdiniz. Ama, görülüyor ki bin defa tekrar bile insanları uyandırmaya<br />
yetmeyebiliyor.<br />
Evet efendim, lise ikinci sınıftasınız ve edebiyatın hayâtınızın mânası olduğunu farkediyorsunuz.<br />
17. yaşın bu ürpertilerini dinleyelim önce; yâni, sanata, edebiyata ilk şuurlu<br />
uyanışı...<br />
— Gene o hikâye.. Gene "kısa özgeçmişiniz".<br />
Güzel ama: Ağarmış tepelerden gerilere bakmak, renkleri uçmuş, çizgileri belirsizleşmiş<br />
bölgeleri seçmeye çalışmak güzel., ve acı. Bütün röportajlar ayni soruyla başlıyor:<br />
Kısa'özgeçmiş in iz i anlatır mısınız<br />
Radyoda yapılan konuşmalardan birisinde bu soruyu, aşağı yukarı, şöyle cevaplandırmıştım:<br />
Damdan düştüm., kızıla yakalandım., sıtmaya tutuldum... ilkokulda, ortaokulda,<br />
lisede, üç defa, geçici olarak kovuldum., beş kere işsiz kaldım., ağır bir depresyon geçirip<br />
kuduz oldum diye tutturdum; zorla, doktoru tehdit ederek kuduz iğnesi yaptırdım.,<br />
çok, çok eskilerde., hayâl meyal hatırlarım., âşık oldum / diye cevaplandırmıştım da,<br />
şaka yapıyorum, espri yapıyorum sanmıştı spiker hanım.<br />
Oysa.. Kısa özgeçmiş Şu saydıklarımdan bir teki bile bir kitap etmez mi Eder di-
yorum oen. Ve ömrümüzün herhangi bir döneminde ne isek, ne olmuşsak, öyle olmamıza<br />
şu sıralay iv erdiğim olayların ve sayısız benzerlerinden en önemsizlerin bile etkisi olmuştur<br />
sanıyorum.. Sanmıyor, inanıyorum. Biz her ânımızda daha önceki milyonlarca kırıntının<br />
ürünüyüz.<br />
Sık sık şaşırdıklarım olmuştur; bunu nasıl yazdım Nereden geldi bana bu diye.<br />
Bazen delicesine zorlarım da kendimi, tohumun oğulduruğa yıllarca, yıllarca önce yaşanmış<br />
ve unutulup gitti sanılan bir acıdan, bir anlayışsızlıktan veya bir mutluluktan, bir hoşgörü<br />
kırıntısından, kırıntı bir olaydan düştüğünü anlarım. Yazmak bir hipnoz hâli mi, ne<br />
Lise onuncu sınıfı ben unutmuştum.. Hatırlattınız. Doğru: Karar yaş imdir o. Ama,<br />
ya babamın kitapları Daha doğrusu.. Her baba gibi.. Büyüklerin en büyüğü babama<br />
dünyayı ve bizi unutturan Rebâb-ı Şikeste.. Mesnevi.. Şerare., Piyâle.. Servet-i Fünun ve<br />
Terakki koleksiyonları Ya bunlar<br />
Ya o, ilk Türkçe öğretmenim. Okuma kitabımızda şiiri vardı, düşünün siz.. Rıfkı<br />
Melul Meric'in ilk tahrir vazifemi göklere çıkarışı ve; "İlle şiir yaz" diye diye yazdırttığı<br />
ilk 7-7'me.. Afedersiniz . Bombok deyip, beni; "Aferin, güzel" diyene kadar, yedi bin yedi<br />
yüz yedi şiir yazmaya ve şiir kitapları okumaya zorlayışı<br />
Ya o, İstanbul Lisesi'nde, Hakkı Süha Gezgin'in, binde bir verdiği tam numarayı<br />
bana verişi.. Kim bu Tarık Nazım diye beni tahtaya kaldırdıktan sonra, yazdığım Ömer<br />
Seyfettin'e eki okuyup, "Böyle yazılır işte" diye beni şımartması.. Ve bu şımarma ile<br />
döktürdüğüm, isim ve sıfat tamlamaları ile dolu, ağdalı.. Daha çok beğenilmek., hayran<br />
olunmak için elbette., ikinci kompozisyonum yüzünden küplere binip, "Arapça isteyen<br />
arabistâne.. acemce isteyen acemistâne, firenkçe isteyen firengistâne" diye, Türkçe kavramını<br />
kafama mıhlayışı<br />
Ya o, anneciğimin ahretlikleri ile okuduğu ilâhîler ve uykudan önce kulağıma fısıldadığı<br />
dualar Bunlardan birisini hiç bir zaman unutmadım ve bunalımlarımda, umutsuzluklarımda<br />
hep ona sığındım: "Yattım Allah, kaldır beni / Rahmetinle doldur beni /Ben<br />
bir yola niyet ettim / îmân ile gönder beni".<br />
Bunlar ve kim bilir nice benzerleri.. Meselâ, ilkokul dördüncü sınıfta, Çocuk Dünyası'nın<br />
bulmaca yarışmasından kazandığım dokuz kitap..ki aralarında Halide Edip, Yakup<br />
Kadri, Falih Rıfkı ile birlikte Arı Maya, Pollyanna t Monte Kristo vardı.. Bunlar hesaba katılmadan,<br />
nasıl olur da onuncu sınıfı, on yedinci yaşımı ba langıç sayabilirim<br />
Burada yazarlık karakterimi, yazarlığımın karakterini çizmiştir sandığım bir noktayı<br />
söylemek isterim* Biz, 1930'ların heveskârları, sanatçıya tavan arasının barınak, kuru<br />
fasulyenin lüks yemek gösterildiği dönemin insanlarıyız.. Şöhret Hele para Bunları hesaba<br />
katmamak gerekti. Nitekim, ben, değil tavan arası, değil fasulye, onların hasretinden<br />
başka bir şey bulamadığım günler geçirdim. Bir yatılı lisede muallim muavinliği buluşum<br />
büyük mutluluklarımdan birisi oldu; çünkü yatağa ve yemeğe kavuşmuştum B ;î tün varlığı,<br />
içinde üç, beş kitap ile, dört parça çamaşır ve Akümülâtörlü Radyo'nun müsveddeleri<br />
bulunan bir tahta valizden ibaretti.<br />
A '•-.
5<br />
Rica ediyorum.. Bunu söyledim diye., ilk defa söylüyorum bunu..Çektiğim yokluklarla,<br />
sıkıntılarla övünmek ve büyükleşmek kuruntusuna kapıldığımı., çok rica ediyorum,<br />
sanmayın. Bu konuşmada hasretini kuru fasulyeden çok çektiğim bir yakınlık gördüm de<br />
anlatıyorum.. Ona lâyık olmaya çalışıyorum. Hepsi o kadar. Yoksa, beklediğim bir şey<br />
yok.. Yakasını üçkâğıtçılara, şarlatanlara ve demagoglara kaptırmış toplumumdan..sağırlardan,<br />
kulaklarını tıkamışlardan, gözlerini başarılıdan çevirenlerden bir şey beklediğim<br />
yok. Ve, herkese kendi utancı yeter, kimseyi utandırmaya hevesim yok.<br />
Ama, sorunuzu cevaplandırırken önce şunu söylemeliydim: O yaşta, yâni onuncu<br />
sınıfta yazarlarım kimlerdi Yâni bana edebiyatı sevdiren, önemli gösteren, onlar gibi olmak<br />
istediğim yazarlar<br />
Bu soru genel olarak herkes için önemlidir sanıyorum: Seçtiklerimize ve değer verdiklerimize<br />
göre değerleniriz. Kesindir bu. O kadar ki, bugünkü şairlerin, romancıların babalarını,<br />
bu sorunun peşinde tanımak mümkündür: Kim Nazım Hikmet'in, kim Yahya Kemâl'in..<br />
Bizimkiler döl vermez oldu.. Kim Yevtuçenko'nun veya Şolohof'un veya Steinbeck'in<br />
veya şunun bunun yasal, ya da evlilik dışı çocuğudur, anlaşılabilir. Pek isim bilmem;<br />
bilenler, yabancı edebiyatları izleyenler oynasın bu oyunu., tadildir. Ve, edebiyatımız<br />
geniş ölçüde., en sosyal gerçekçiler dâhil, hattâ onlar başta, ancak bu oyunla hükme<br />
bağlanabilir. Bırakalım bunu.<br />
Öyle inanırım ki, ben on bir yaşımda Salambo'yu, on üçümde Sefiller'i, gene o yıl<br />
Tayyis'i, Cürüm ve Ceza'yı okumasaydım, on yedinci yılımı yaşarken pat diye; yazar olacağım<br />
diyemezdim. Çünkü edebiyat derslerinde övülen yazarları sevmiyordum. Hattâ<br />
çoğunu, meselâ Hüseyin Rahmi'yi küçümsüyordum. Onları sığ, basit, yalın, yetersiz buluyordum.<br />
Nitekim, edebiyatı, hâlâ, ortanın üstündeki seviyeye, ortanın üstündeki görme,<br />
anlama, duygulanma, düşünme, yorumlama, bir kelime ile, kültür seviyesine katkıda<br />
bulunma sanatı olarak görürüm. Yazdıklarımı olağan sayacak okuyucu sayısı çoğunlukta<br />
değilse de, çoğunluğa yakınsa bile ben niçin varım<br />
Yazar» ve edebiyatı bir vakit geçirici, eğlendirici sayamam. Öyle olsaydı, edebiyat<br />
medeniyet tarihlerinin en önemli bölümünü tutabilir miydi<br />
Kısacası, edebiyat'a şuurlu uyanışım..bu sizin deyiminiz., benim deyişimle de, yazar<br />
olmaya karar verişim, evet, onyedinci yaşımda, benimsediğim örneklerle, insanı ve insan<br />
ilişkilerini, insan kaderini anlatmaya değer buluşumla başlar: İnsan'ı ilişkileri ve kaderi<br />
içinde ben de yorumlamalıyım tutkusu o karar.<br />
— İlk hikâyeniz, "Oğlumuz". Onu yazdığınız zaman evli değildiniz.<br />
- Oğlumuz.. Havuçlu Pilâv Meselesi.. Buhran.. Bunların hepsi de evlilik hikâyeleridir;<br />
birer hafta ile Çınaraltı Dergisi'nde çıktılar. 1948 başlarında. Ve ben hiç evlenmemiş bir<br />
bekârdım. İnandıramamıştım buna rahmetli Ortaç'ı.Jlk patronumu., en iyi patronumu.<br />
"Söyle Buğra" derdi, itiraf ettirmek için büsbütün sevimlileşerek, "Başından bir şeyler
geçti, değil mi". Geçmemişti işte.. Pantalonunun kıçı yamalı, yâni evlenemeyecek bir<br />
bekâr meteliksizdim ben. Ama demin söyledim; ben yola insanı ve insan ilişkilerini<br />
yorumlamak için., ne gurur., yeni bir dünya kurmak, en iyi, en güzel, en uyumlu ve tatlı<br />
dünyayı göstermek için çıkmıştım.. İşe ev'le, aşkla, sevgiyle başlamıştım.. Acılar, aksaklıklar,<br />
uyuşmazlıklar yıkmasın, hız olsun diye. Başardım mı bilemem. Ama yıllar ve yıllar<br />
sonra, bana; "Bizi Havuçlu Pilâv evlendirdi" diyen çiftler tanıdım ve onların mutluluklarından<br />
pay aldım, gurur duydum. .<br />
— Rahmetli Y.Z. Ortaç, "Havuçlu Pilâv Meselesi" adını taşıyan hikâyenize 15 lira te'-<br />
İif ödemiş ve sizden Çınaraltı'nın her sayısı için hikâye istemiş. O günlere dönelim, efendim...<br />
Devamını sizden dinleyelim.<br />
- Hani çerçeveletilen, harcanmayan paralar vardır.. Ben de, eğer çoraplarım olsaydı..<br />
Eğer Şehzâdebaşı kebapçılarının ızgara kokuları burnumu sızlatmasaydı.. Eğer borç aramaktaki<br />
küçülüş beni canımdan bezdirmeseydî, Ortaç'ın Havuçlu Pilâv Meselesi için verdiği<br />
on beş lirayı çerçeveletir, çalışma masamın karşısına asardım.<br />
On beş lira deyip geçmeyin.. Hey zaman, hey.. 1948'de on beş lira ile on beş gün<br />
bey gibi geçinebilirdiniz. Muallim muavinliğinden aldığım aylık on yedi buçuk lira idi.<br />
Ve Varlık dergisi, hikâye kralı Sait Faik'e hikâye başına yedi buçuk lira ödüyordu.<br />
Hikâyeciliğimin hikâyesine gelince, Oğlumuz'u değerli hocam ve dostum Prof. Dr.<br />
Mehmet Kaplan, Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin çıkardığı Zeytin Dalı dergisine yazdığım<br />
ilk hikâyemi, Kekik Kokusunu beğenmediği için, hemen o gece yazmıştım. Onu<br />
Yunus Nadi Hikâye Yarışması'na gönderdim. İlgi çekicidir bu hikâye ve özellikle yarışmalar<br />
için çok şey anlatır:<br />
Her şeyden önce Kaplan'a teşekkür borcumu tekrarlamalıyım. Onun beğenmeyişidir<br />
Kekik Kokusu'nu, gözü romandan ve piyesten başka bir şey görmeyen delikanlıyı<br />
hikayeci yapan. Sonra..<br />
Oğlumuz, akıl alacak şey değil, on gün sonra, yâni sıradaki tomarla hikâyenin önüne<br />
alınarak yayımlandı. Beni de gazeteye çağırdılar. Neşriyat Müdürü Başkut idi. Bana;<br />
"Kasanın anahtarı bende olsa, bin lirayı size şimdi verirdim" dedi. Ayrıca iş de teklif etti.<br />
Kabul edecektim. Ama iki gün sonra, uçak postasıyla gönderilen, Büyük Millet Meclisi<br />
antetli bir zarf geldi fakülte adresime. Yusuf Ziya Ortaç'tandı. Merhum Ortaç, hâlâ sakladığım<br />
bu mektupta benimle konuşmak istediğini., ne övgülerle., ne cömert bir gönülle..<br />
söylüyor, İstanbul'da bulunacağı günleri bildiriyordu.<br />
Buluştuk ye benden hazırladığı bir dergi için her sayıya bir hikâye istedi. Kendime<br />
güvensizliğimi, "Yazarsın sen.. Haftada değil, her gün bir hikâye yazabilirsin.. Bilirim ben<br />
bu işi" diye kırdı. Anlaştık.<br />
Oğlumuz kaderimin dönemeç olayıdır; çünkü.. Hey bugünkü gazete patronları,<br />
heyy.. Rahmetli Ali Naci Karacan da o hikâye yüzünden açtı bana Bâb-ı Ali'nin büyük kapısını.<br />
"Gel" dedi, "bir iş yapmasan da otur burada.. Yazmaya çalış". Ve, bana bir sütün<br />
6
verdi, haftada üç hikâye yazdırttı.. Beni geçim derdinden kurtarmakla kalmadı, Yarın<br />
Diye Birşey Yoktur'un, İki Uyku Arasında'nın, Yalnızlar'ın, Siyah Kehribar'ın sahibi yaptı.<br />
Burada, benimle ilgilenenlerin ve ilgilenecek olanların bilmesini özellikle istediğim<br />
bir nokta var: Ben yazarlık hayatımda sâdece ve sâdece iki patrona teşekkür borçluyum.<br />
Onlar da işte bunlardır; Yusuf Ziya ile Ali Naci'dir. Gerisinden alacaklı olan benim. Çünkü<br />
ben onlara Küçük Aga'nın, İbiş'in Rüyasr'nın, Ayakta Durmak İstiyorum'un yazarı olarak<br />
gittim. Söylediğim iki patrondur, sekiz yüz kelimelik bir hikâyenin ardındaki kaabiliyete<br />
destek olan, şans tanıvan, fırsat ve imkân veren. Evet bunun bilinmesini isterim.. İnsan<br />
teşekkür etmesini bilmelidir, buna inanırım.<br />
Yarışmaya gelince, Oğlumuz ancak ikinci oldu ve bana altın bir dolma kalem kazandırdı.<br />
Birincilik, ismi bir ikinci defa görülmeyecek olan birisine verildi. Bu birisinin gazete<br />
patronlarından rahmetli Doğan Nadi'nin o günlerdeki bölük komutanı oldueunu öğrenmiştik.<br />
Yalnız bunu değil, yarışmaların ve ödüllerin ne olduğunu da!<br />
— Ya Küllük günleriniz ve çok uzun sürecek Bâbıâlî yıllarınız<br />
— Küllük Kahvesi borcunu ödeyemediğim birkaç alacaklımdan birisidir. Yazmayı tasarladığım<br />
ikinci piyesimin adı Robert Taylor Küllük'te idi. Ama ne bir piyes, ne de roman..<br />
Sâdece bir tek hikâye. Ve bazı atıflar.. Hakkını verebilmiş değilim. Belki yadırgayacaksınız,<br />
ama inanın, Küllük garsonları, briççileri, okjincileri, prafacıları, Fuat Köprülü'leri,<br />
Yahya Kemâl'leri, Mükrimin Halil'leri, Rıfkı MelûTleri, Yavuz Abadan'ları, Nurullah<br />
Atâ 'lan, Ali Nihat'ları ve üniversitelilerinin yanında çarşı esnafı ile edebiyata ve kültüre<br />
bağlılığımı babamın kitapları kadar beslemiş, beni bir o kadar da zenginleştirmiştir. Kültürümüzün<br />
ve medeniyetimizin havası Küllüğe sinmişti. Bir ay kadar da pansiyonum oldu<br />
benim. İskemleleri birleştirir, üzerine ceketimi serdiğim bir tavlayı yastık yapar, yatardım.<br />
İki defter doldurdum orada.<br />
Gazetecilik.. Milliyet'ten 1956'da, daha katrat nedir, punto nedir bilmezken, ustam<br />
Cihat Baban'm ısrarı ve güveni ile, Yeni Gün'ün genel yayım müdürü olarak ayrıldım. Bu<br />
gazetenin kuruluşunda çalıştım. İlk sayı rotatiften çıkınca sayın Baban'm omuzlarımdan<br />
öperek kutlayışı meslekteki ilk gururumdur. Rahmetli İpekçi de bir tebrik telgrafı göndermişti.<br />
Ama Ankara kliği, aralarında bugünün meşhurları vardır, beni başarıyla kaçırttılar.<br />
Vatan gazetesine, dostum Naim Tirali'nin isteğiyle, yazı işleri müdürü olarak İstanbul'a<br />
döndüm.<br />
Sonra yeniden Milliyet.. Spor sayfası sekreterlisi. Arkasından, Peyami Safa merhum<br />
ile Tercüman ve genç ustamızla birlikte kovuluş.. İşsizlik..ve, 1958'de, Törehan'ın Yeni İstanbul'unda<br />
genel yayın müdürlüğü.<br />
Yeni İstanbul ik'r defa el değiştirdi. Ben de üç defa kovulup alındım. Hele birisi..<br />
Unutamam.. Yılbaşı ile bayram bir araya gelmişti. Maaşımın yerine bir zarf.. Teşekkür ve<br />
ilerideki çalışmalarımda başarılar dileci. Ücret Tazminat Mahkemeye saygıları vardı.<br />
Başvurabilirdim. Yeni yıla ve bayrama beş parasız gfren aile babası! Patronumuz, kibar,
zarif, nazik bir adam olan Kemal Uzan adında birisi idi. En uzun süren işsizliğim bu ol<br />
muştur.<br />
,'<br />
uuıdda.. anlatmak belki doğru değil., ama bilinmeli sanıyorum.. Bu kovuluş ve dara<br />
düşüş günlerimde kapımı iki kişi çalmıştır: Birisi o günlerdeki Turizm ve Tanıtma Bakanı,<br />
o zamanki CHP'li Ali İhsan Göğüs ve; "Paşa'nın sevgileri var.. Dışarda veya içerde bir görev<br />
ister misiniz diye soruyorlar'' diye. Öteki de, gene o zamanki Ulus gazetesinin Neşriyat<br />
Müdürü İhsan Ada. Ada şöyle demişti: "Bir roman verin bize. Bakkal, kasap parasına<br />
yardımcı olur. Belki adınızı kullanmak istemezsiniz; değişik isimle tefrika ederiz".<br />
Evet, mutfağı sallanan evimin kapısını çalanlar "bizim cephe"nin meslektaşları veya<br />
politikacıları değil, onlar olmuştu. Nitekim son işsizliğimde de benden roman isteyen Abdi<br />
İpekçi idi. Milliyet'te tefrika edilen bu roman İbiş'in Rüyası'dır. Evet, insan teşekkür<br />
etmesini bilmelidir inancıyla, ama bir parça da, hesaplaşmayı görev saydığım için anlattım<br />
bunları. Oysa, Bâb-ı Alî için önce şunları söylemeliydim: Edebiyat bizim nesil için karın<br />
doyuracak bir meslek değjlcri.. Meslek değildi. Geçinmek için bir başka iş, mutlaka gerekliydi.<br />
En uygunu, en az engelleyeni gazeteciliktir sanırdım. Ama şimdi biliyorum ki, edebiyata<br />
en aykırı, hattâ zıt iş gazeteciliktir. Üslub denen şeyin önemini ve düşünce tarzı<br />
diye bir şey olduğunu bilenler bunu anlayabilecektir.<br />
Kaldı ki, roman ve piyes gibi büyük çalışmalar, zaman ve ilgi bakımından yeterince<br />
yalnız kalmanızı, kendilerine bağlanmanızı kesin olarak istiyor.<br />
Biliyorsunuz, Bâb-ı Âlî'den büsbütün kurtulmuş değilim. Işınsu'nun kulakları çınlasın..<br />
Üç, beş kuruş için, haftada bir de olsa, hâlâ fıkra! Bu demektir ki, roman Ve piyes<br />
çalışmalarında hâlâ güve yenikleri.<br />
— Hikâye, roman, fıkra ve tiyatro yazarlığı... Ama, siz şiirden hiç kopmuyorsunuz,<br />
dersem, herhalde doğruyu söylemiş olurum.<br />
— Işınsu'nun kulakları bir kere daha çınlasın: "Şiir Ööö". Siz şairsiniz, alınmayın.<br />
Öteki şairler de alınmasın. Ben şiire o değeri vermişim ki, bu büyüyü tadmak için yüzyılları<br />
didikler, Yunuslara kadar giderim. Şiiri bunun için, daha çok romanda, hikâyede,<br />
piyeste arıyor ve buluyorum. Orada kovalıyor, orada yakalamaya çalışıyorum. Zaten şiir,<br />
bütün dillerde edebiyat'ın tümü anlamına kullanılıyorsun<br />
sadece mısra sanatı olarak alırsak, ona kırk beşimden sonra bağlanmayı düşünmüştüm.<br />
Hiç bir şiir bitirmeden ve bitirmemeye dikkat ederek bir hayli denedim ve "öö"<br />
dedirtmeyecek bir şiir yazamayacağıma inandım.. Bıraktım. Dikkat ederseniz, Ayakta<br />
Durmak İstiyorum ve Gençliğim Eyvah'taki şiirler ratelerindir.. Kendilerini arayanlarındır:<br />
Öyle tipleri bir parça daha açıklamak içindir.<br />
Yanlış anlaşılmasın: Güzel şiir yoktur anlamına gelmez o M ö6 M . Aksine, Türkçe'de<br />
de güzel şiirler yazılmaktadır. Bunlara sağda, solda rastlıyor ve şapkamı çıkarıyorum, seviniyorum,<br />
sevinç duyuyorum. Ve, onları yazanlar için; "Ah, ne olur, on tane yazacağına<br />
bir tanesi için çalışsan" diyorum. Çok şiir şiirin ve şairin düşmanı. Yunus'ta bile böyle<br />
bu. Yahya Kemâl bile gerekenden fazla yazmış. Ötesini varın siz hesap edin;
Q<br />
Kısacası, f 'şiir öö", çünkü şiir en büyük.<br />
— Ben, hikâyelerinizi bir başucu kitabı olarak bulunduruyorum. Bu fazla sevgiyi ve<br />
bu tercihi hoş görürsünüz, ümidindeyim.<br />
- Gerçekten mi Doğru ise, siz benim en çok sevdiğim ve aradığım okuyucularımdansınız.<br />
Deminki sözlerimle bağlayabilirim: Ben, küçük hikâyeyi daima, nesirden çok şiir diline<br />
bağlı bulmuşumdur.<br />
- Yanlış mı bilmiyorum, önce ve mutlaka hikâyelerinizin hayâtımıza girmesini istemişimdir.<br />
Onlarda, bizi biz yapan unsurlar öyle derin, öyle sıcak bir şekilde var ki, kimse<br />
mahrum olsun istemiyorum.<br />
- Sağ olun., söylemek istediğimi, ama söyleyemeyeceğimi söylediniz. Hikâyelerim<br />
benim insanlara teklif ettiğim, okuyucularımı davet ettiğim dünyadır.<br />
— Ayakta Durmak İstiyorum, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı ve şimdi yeniden sahneye<br />
getirilen Akümülâtörlü Radyo... İlk ikisi üzerinde de söylenecekler bitmeyecek. Ama ben,<br />
Akümülâtörlü Radyodan hareketle, tiyatro eserlerinizi yoğuran his, fikir, dikkat ve tecrübelere,<br />
sizin kapınızdan nasıl gireriz diye sormak istiyorum.<br />
.- Yalnızlıktan. Zor kelimedir bu. İnsanlardan kaçış değildir yalnızlık. Önce insanın<br />
kendisinden aranışıdıı o: Sempatilerden, antipatilerderı, peşin hükümlerden, ard hesaplardan,<br />
partizanlıklardan arınıştır. Ve kendisi kelime anlamından da zordur., çilelidir, kaybettirir,<br />
düşman kazandırır., hem de en çok kazandıracaklarınızın arasından bile.<br />
Genel anlamdaki yalnızlık., evet, o da gerekli., ama topladıklarınızı, biriktirdiklerinizi,<br />
derlediklerinizi tasarladığınız forma dökmek için çalışırken., ancak o zaman ve o<br />
sürece gereklidir.<br />
Akümülâtörlü Radyo'yu.. Devlet tiyatrosu'nun program broşüründe anlattım.,<br />
bir dağbaşında, bir taş ocağında, bir teki Türkçe bilmeyen iki yüz kişilik bir iş bölüğünün<br />
astteğmen komutanı olarak, bir mahruti çadırda, iki aylık mutlak yalnızlıkta yazdım.<br />
Bir esere duygu, düşünce, gözlem birikimlerini, en az fireyle koyabilmenin, yeteneği en<br />
az fireyle kullanabilmenin gereği, hattâ şartı budur sanıyorum. Toplumda dolmak., fildişi<br />
kulede boşalmak. Fildişi Kule'ye, tâ 1950'lerde, övgü yazışım bundandır. Ve ben, yalnız<br />
o piyesi değil, Küçük Ağa, İbi v 'in Rüyası, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı., en sevdiğim eserlerimdir<br />
bunlar., hepsini de yalnızlıklarımda ve işsiz kaldığım dönemlerde yazdım. Sanki<br />
ben yazayım diye kovuyorlardı.<br />
— Ya romanlarınız<br />
Küçük Ağa, pekçokları tarafından İstiklâl Harbinden ortaya koyduğumuz destan<br />
için yazılmış tek eser olarak kabul edildi. Niçin Niye sormuyorum. Fakat, onu yazabilmek<br />
için, İstiklâl Harbini ve Çanakkaleyi ebedi bir gönül sancısı hâlinde duyabilmek mi<br />
lâzım diye soruyorum.
10<br />
- Elbette. Ve, bir o kadar da, hakkı verilmemişlere, hakkı yenmişlere., hepimiz adına<br />
minnet ve şükran borcumuzu ödemek, özür dilemek için., bu tutkuyla. İkinci bir yaşayışım<br />
olsa, bütününü çok daha güzel bir Küçük Ağa yazmak için, seve seve, harcardım.<br />
- Çanakkale, Cumhuriyet ve bugünkü gençlik... Bu üçlüyü ahenkli bir devam olarak<br />
göremiyoruz. Bugünkü sancılarımızı, Çanakkale'de 200.000 küsur genç aydınımızı kaybetmemize<br />
bağlayanlar var.<br />
- Yanlış demek mümkün mü Türkiye Çanakkale'de., ve Sakarya - İzmir şeridinde,<br />
yalnız rakamlar değil, en üstün değerlerini, kendisini en çok seven gönül ve beyinlerini<br />
kaybetti. Yetiştirici, üretici ve kamuoyunu etkileyici, oluşturucu kadroları onlarsız kaldı.<br />
Belimiz bu yüzden büküktür. Elbette.<br />
;"'.<br />
- Hiçbir Türk yazarını kıskanmadığınızı, başarılarını başarınız bildiğinizi biliyoruz.<br />
Fakat, ecnebileri kıskanıyorsunuz. Herhalde onların çok iyi yazmalarından ayrı bir hususa<br />
dikkat çekiyorsunuz.<br />
- Uzundur bu hikâye. Ve eleştirmecilerimizi, edebiyat hocalarımızı, edebiyattan söz<br />
edenlerimizi ve profesyonel politikacılarımızı bir kere daha gücendirmekten, hattâ öfkelendirmekten<br />
korkarım. Çünkü ben yabancı yazarları başarıları ve kazançları için değil,<br />
değerlendirilme, tanıtılma, kabul ettirilme ve desteklenme imkânları yüzünden dert edinmişimdir:<br />
Bir takım üstadlarımız, bilim adamlarımız, köşe yazarlarımız, ikide bir "kültür<br />
emperyalizmi"nden söz ederler de, kültürün bir devlet politikası olduğu kadar, aydın<br />
kesimin sorumluluk çerçevesine, yâni millet sevgisine bağlı bulunduğunu, onun da yânisi,<br />
başarılı sanat ve edebiyat eserlerine arka çıkmak olduğunu anlamaya ve buna göre<br />
davranmaya heves etmezler. Başarı'ya arka çıkarlarsa büyüklüklerinden ve itibarlarından<br />
kaybedeceklermiş gibi görünürler. Bunlar bana, pabuçlarını daha iyi yapacak yerde,<br />
iyi elbise diken ve övülen bir terziyi, kıskanan kunduracıları hatırlatmışlardır., daima.<br />
Kendilerine bir şey kaybettirmeyecek, kaybettiremeyecek, aksine, en güzel anlamında<br />
kazandıracak başarılara gözlerini ve kulaklarını kapayanlardır kültür emperyalizmine<br />
kapı aralayanlar. :<br />
Türkiyede nefis romanlar, piyesler ve enfes hikâyeler yazılmıştır ve yazılmaktadır.<br />
Ama sahibi ile sınırlanmış bir dergi veya bir köşe düşününüz ki, orada başarılar iki satırcık<br />
bulamıyor; Türkiye'deki edebiyat ilgisini, sanat ilgisini yabancı edebiyat ve sanata açık<br />
düşürmekten başka nedir bu<br />
Mümkün olsa da, veya, bir himmet sahibi çıksa da, Türkçe'de tekrar basılmış romanlar<br />
ile bizimkiler karşılaştırılsa, görülecektir ki, benim yazarlarımın ortalaması, dümbeleği<br />
çalınan tercümelerden üstündür. Ama ne çare ki, bir edebiyat dergisi, İngiliz, Fransız,<br />
Rus, Amerikan romanı, tiyatrosu için incelemeler, araştırmalar, eleştiriler yayımlar<br />
da, sıra bize gelince, "bugünkü cıvık Türkçe" der, "edebiyatımız sürünmektedir" der,<br />
"şiirimiz, tiyatromuz sıfırdır" der. Denmiştir bunlar., der ve ilgileri yabancılara kanalize<br />
eder.
Oysa, bugün., bakmayın siz bir bardak suda fırtına koparıp satıştan başkasına kulak<br />
asmayanlara., ve Türk Dil Kurumu ile onun sebep olduğu telâşlara.. Türkçe bugün altın<br />
çağını yaşamaktadır edebiyatta., şiirde, piyeste, romanda, hikâyede. Yozlaşmalara,<br />
kötü örneklere, yanlış ve yanılışlara saplanıp kalmak ve topyekûn karalamak ve karamsarlaşmak<br />
niçin Asıl aldanış bu değilse, insan mecbur kalıyor, evet, bu bir tehlikeli aldanış<br />
değilse., edebiyatımızı, kültürümüzü baltalamaktır bu. Okul eğitimi yüzünden en iyi.,<br />
hattâ bazı yazarlarımızca, tek iyi ve başarılı sayılan veya sanılan dönemlerinden çok,<br />
ama çok üstün ve zengindir bugün edebiyatımız, Türkçemiz. Ama onunla ilgilenmesi,<br />
ona arka çıkması gerekenler; eleştirmecilerimiz, araştırmacılarımız, yayımevlerimiz,<br />
tiyatrolarımız, radyolarımız, televizyonumuz onun, edebiyatımızın rakiplerini destekliyor,<br />
el üstünde tutuyor. Bendeki., kıskançlık dediğiniz öfke ve acı bundandır.<br />
Profesyonel politikacılarımızdan, iktidara geçen partilerimizden ümit keseli çok<br />
oldu. Onların edebiyat ve sanatla ilgilenmeyeceklerini, çünkü edebiyat ve sanat kavramlarıyla<br />
Devlet kavramının hayatî ilişkisini, yâni hakîkî bağımsızlık endişesini idrâk edebilme<br />
imkân veya şansından mahrum yetiştiklerini gördüm. Ama basın, ama üniversite, ama<br />
edebiyattan ve dilden söz etmeye özel bir önem veren yazarlar İçimde, hâlâ, onların<br />
yakasına yapışmak, sarsmak, uyarmak hırsı var: "Heey, başarıları değerlendirmek değerinizi<br />
düşürmez, artırır., atın küçültücü ve çürütücü komplekslerinizi., eğilin edebiyatımıza..<br />
Türkiye için çalışmak olacaktır bu".<br />
— Asırları münâkaşaya ayıracak kadar, zaman kaybında cömertiz. Siz, V. Hugo'nun<br />
hâtıralarından şu cümleleri naklediyordunuz: "Türklerin bizden fazla birşeyleri vardı, güzellikleri<br />
vardı; biz onlara kendi çirkinliklerimizi vermeyi başardık. Bizim medenilik taslayar<br />
bilgiçliğimize ilerlemek adını veriyorlar." Bu cümlelerde ehl-i salîb, adetâ zevkle sırıtıyor.<br />
Neden görmüyor ve ders almıyoruz<br />
— Konu bir önceki sorunuzla iç içedir. Keşke Ehl-i Salib yerine Kültür Emperyalizmi<br />
deseydiniz. Diyebiliriz, değil mi Daha açıklayıcı olacak bu., konunun önemini daha iyi<br />
belirtecek:<br />
Hugo "biz" diyor. "Başardık" diyor. Aslında bir iş birliğidir bu. Tıpkı edebiyat ve<br />
sanat için söylediğim gibi; Fransa'nın sömürmeye yönelen şuuru ile bizim yoz aydınların<br />
ve kötü politikacıların kuruntularının işbirliği! Ve, elbette, ötekinin yanında bu kılık<br />
kıyafet ve davranış yenilgisi çok önemsiz kalır: Redingot veya istanbulin gene gelseydi<br />
de, Hugo'nun göbek gölgesi Yunus'umuzun üstüne abanmasaydı.. Leylâ ile Mecnun'u<br />
Romeo Jülyet ile değişmeseydik.. ve; "OOo, Henri Böll" veya, "Simerik" demek için<br />
kendîedebiyatımıza dudak buKer, sırt çevirir hâle düşmeseydik.. kültür sömürgesi denecek<br />
hâle gelmedeydik.<br />
— 1978'de İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde, Neyzen Niyazi Sayın ve Tanbûrî Necdet<br />
Yaşar'ın solist olarak yer aldığı n onserde, ~ede'nin meşhur Ferahfeza Âyîni icra edilmişti.<br />
Siz bu konserle ilgili yazınızda, hayretinizi ve hüznünüzü haykırıyorşunuz: "Böylesine<br />
mükemmel bir eser, böylesine seçkin bir sanatkâr grubu buluyor da, bu bir "olay" olmuyor..."<br />
17
• ' " • ' . - •'•• ~ "•'. . . . , / - •<br />
— Hep aynı şey., hep. Ortaya ne kadar önemli konu getirirseniz, hep o., hep kültür<br />
emperyalizmi deyip geçtikleri "öğürtsel" trajedi! Yahya Kemâl, "öyle bir mûsikîyi örten<br />
ölüm" diyordu., sâdece Itrî için. Siz ölüm kelimesini gaflet veya yozlaşma ile değiştirin<br />
ve o nefis mısraın bozuluşuna yanmadan, bütün mûsikîmize., o kadar da değil.,<br />
bütün medeniyetimize teşmil edin. Sonra da elinizden gelirse, kültür emperyalizminin<br />
yıkadığı beyinlere, kompleksleri yüzünden o emperyalizmin işbirlikçisi durumuna düşenlere<br />
öfkelenmeyin!<br />
— Dünyânın en zor işlerinden biri haklı olabilmektir." Bu söz, gâlibâ size ait.<br />
— Haksızlıklar sâdece görüş, düşünüş, kavrayış yetersizliklerinden olsaydı, hak'kırı ve<br />
haklı'nın işi bu kadar zor olmazdı. Çünkü o zaman, sağduyu denilen, sağdüşünce denilen<br />
Tanrı vergilerinin yardımı umulabilirdi. Ama bir de yıkanmış beyinler var, şartlandırılmışlar<br />
var, çıkarcılıklar, satılmıslıklar var., ah ki, ah., gururlar, yandaşlıklar, sempatiler,<br />
antipatiler, hasetler var!<br />
Haklı'yı zora düşüren, hak'kın savaşını yürek paralayıcı yapan budur. Bunun için<br />
Dünya'nın en zor işlerinden birisidir haklı olmak. Biz, haklının karşısına, o haklılıktan<br />
en çok yararlanacak olanların bile çıktığını., özellikle, onların çıkartılabildiğini görmüşüzdür.<br />
Yürek paralayıcıdır bu., zordur bu.<br />
— "Benim devletim ve insanlarım, şâirlerine (sanatkârlarına),<br />
"Komadı gitti bu devlet bizi âdem yerine,"<br />
veya,<br />
"Bu gülistanda benim çün ne gül, ne şebnem var." dedirtmeye başladığı ve dedirttiği<br />
ölçüde gerilemiştir. "Bu fikrinizi, artan sancılarımızla bir daha haykırm k, acaba, müsbet<br />
bir neticeye yol açar mı<br />
— Bu mülakatın sonunda Gençliğim Eyvah için bir yer olmalı. Gençliğ m Eyvah,<br />
— Daha önce söyledim: Açınız bir medeniyet tarihi., hangisi olursa olsun., yarıdan<br />
çoğunun edebiyat ve sanata ayrıldığını göreceksiniz. Çok az politikacı adı görürsünüz<br />
orada. Kötü politikacının edebiyatçı ve sanatçılardan kaçışı da., belki diyeyim., bu yüzden.<br />
Lenin, zaferinin ilk yıllarında, özellikle de zafere giderken, Maksim Gorki'yi daima<br />
önüne ve sağına almıştır. Bugünkü Sovyet büyüklerinden birisi bize, Moskova'da, Bolşoy<br />
Balesi ve Tolstoy ile övündü, Süleymâniye'yi övdü.. İngiliz Parlâmentosu Şekspir'i İmparatorluk<br />
armadasından üstün tuttu. Dö Gol, Galatasaray Lisesi'ndeki konuşmasında,<br />
iki büyük medeniyeti, Fransa ve Türkiye'yi Napolyon'la, Güneş Kralı ile, Sultan Süleyman'la,<br />
Atatürk'le değil, Baki ve Komey'le değerlendirdi. Ve aynı Dö Gol kendisine,<br />
sanat tarihçisi ve büyük romancı Malro'yu danışman, sonra da kültür bakanı yaptı.<br />
İleri saydığımız milletlerin tiyatrolarına, yazarlarına, müzisyenlerine karşı takındıkları<br />
tavrı, sağladıkları maddî, manevî ayrıcalıkları da eklenirse o fikrimin alelâdeleştiğini,<br />
yâni iki kere iki dört kesinliği kazandığını görürler., bizim politikacılar.
11<br />
yaşadığımız keşmekeşin romanı, anlaşılan, anlaşılamayan bir eser.. Bu bakımdan lüzumlu<br />
bu sözleriniz,<br />
- Gençliğim Eyvah ile., anlaşılmadığı demeyeyim., beğenilmediği ölçüde övünmeye<br />
başladım. Övünmek lâfı şaka., güvenmeye başladım. Kuzguna yavrusu güzel gelirmiş.<br />
Hiç kuzgun görmedim ben. Onun duyguları ve yanılgıları de ilgilendirmiyor beni. Ben<br />
yavrularımı yargılamasını, hükme bağlamasını bilirim. Bunu da, yayımlandıklarından<br />
sonra, uzun süre, unutuncaya kadar onlara elimi sürmemekle sağlarım.<br />
Çıkan kitabımı iyice unuttuktan sonra, ona iyice yabancılaştıktan sonra açar, herhangi<br />
bir kitabı okur gibi okurum. Yakınlarım bilir, hiç bir esere kendiminkilere yaklaştığım<br />
kadar titizlikle bakmam iş imdir. Hiç bir zaaf, hiç bir noksan veya fazlalığı kaçırmak<br />
istemem., kelimelere varıncaya kadar. Hoşgörümden nasibim yoktur benim.<br />
Gençliğim Eyvah'ı da, çıkışından yedi ay sonra öyle okudum. Ve, gece saat iki<br />
buçuk idi., karıma; "En önemli romanım bu" dedim. Ama hak da verdim eleştirmeci<br />
Fethi Naci'ye: Romanda, gerçekten, Jan Jak Ruso'nun adı da, Tarancı'nın mısraı da yanlıştı.<br />
Daha bunları doğru dürüst yazamazken Marks'tan söz etmeye kalkışıyordum.<br />
Gençliğim Eyvah'ı sevmeyenler., beğenmeyenler değil., benim için., geberesi ve<br />
gebertilesi saydığım, nitekim gebertilen İhtiyar'ın kurduğu "Sersemlikleri Koruma ve<br />
Geliştirme Vakfı"nm ne işler çevirdiğini göstermekten başka bir anlam taşımıyor. Onlarda<br />
İhtiyar'ın "tabiî müttefikler "in i görüyorum.<br />
Birileri de Gençliğim Eyvah'a.. ve bana.. İhtiyar, Marks'a "koca eşek", Marksistlere<br />
de "eşek" dediği için öfkelendiler. İhtiyar'ı benimle özdeş4eştirdiler. Hangi yazar<br />
kendisini öldürülmeye müstehak gördüğü ve öldürttüğü bir kahramanın yerine koyar<br />
İlle özdeşleştirmekse. neden Delikanlı değil Ki, elbette onunla da istemedim kendimi<br />
anlatmayı., kendimi anlatmayı istemedim.<br />
Bütün mesele, kimseye, gözün üstünde kaşın var demeyeceksin. Sağda da, kendilerini<br />
sağ'ın sözcüsü sayanlarda da buna benzer tepkiler görüldü. Evet, birtakım insanlara<br />
hoşlarına gitmeyen gerçekleri söylemeyeceksin., hele yanılgılarından, sarıp sarmalayıp<br />
sandığın dibine sakladıkları yanlarından söz etmeyeceksin. Zaten bunun için demedik mi,<br />
Dünya'nın en zor işlerinden birisidir haklı olmak diye<br />
Gençliğim Eyvah Türkiye'min romanıdır., politikaya bulaştığımız ölçülerle hepimiz<br />
varız onda. Aynaya niçin kızıyorlar<br />
Ona karşı çıkanlar neresinin haksız, neresinin yanlış, neresinin iyi anlatamadığını<br />
söylesinler. Eleştirsinler., bir roman eleştirir gibi. Yoksa İhtiyar bu kadar yürek de mi<br />
bırakmadı<br />
Ve bir başkasının eserinden söz eder gibi söylüyorum: Gençliğim Eyvah, Işınsu ile<br />
Bakırcıoğlu'nun övdüğü kadar olmasa bile, iyi bir romandır. Bunu kabul etmeyenler
14<br />
bana, bir Delikanlı - Güliz ilişkisini ve bu portrelerin daha iyisini hangi romanda okuduklarını<br />
söylesinler; Türkçe'sinden, üslûbundan, kuruluşundan söz etsinler. Bana İhtiyar'dan<br />
daha iyi çizilmiş bir anonim portre göstersinler, panoramaya daha iyi bir örnek göstersinler.<br />
Özür dilerim., gerçekten.<br />
Fakat gene de bir ek:<br />
12 Eylül ve bu tarihten sonraki olaylar ve ortaya çıkan hakîkatlar, üniversitesi,<br />
parlâmentosu, basını, sendikaları ve gençliği ile; kısacası, artık gözler önüne serilen keşmekeşi<br />
ile, Gençliğim Eyvah'ın en azından bir bölümünü ispatlamaktan başka hangi<br />
anlamı taşır Bunu cevaplasınlar. Gençliğim Eyvah'ı sevmeyenler, özellikle de ona kızanlar,<br />
mahvolan gençliğimizi sevmeyenlerdir. O kadar da değil, kendilerini suça katılmış<br />
görenlerdir o aynada.<br />
— "Gençliğim Eyvah"ın sonunda, herhalde Çanakkale ağıtının hüznüyle başbaşa kalıyoruz:<br />
"Çanakkale içinde aynalı çarşı / Ana ben gidiyom düşmana karşı / Of, Gençliğim<br />
Eyvah!" Ve o Fransız'ın hesap soran, delice haykıran mısraı:<br />
"Söyle! Ne yaptın gençliğini"<br />
- Yalnız ölenler, öldürenler, tutuklananlar değil., bütün bir gençlik ve ekonomi.,<br />
hakîkî anlamıyla, Türkiye'nin, Çanakkale'den sonra bir kere daha beli bükülen geleceği!<br />
Bütün bir eğitim nesli.<br />
On binlerce ve iki nesilce yoz aydının ve kötü politikacının bir araya gelerek bir<br />
mozayık gibi ortaya çıkardığı İhtiyar değil elbette, bu soruyu soracak ve yasını çekecek<br />
olan. Bu sorunun zehirini, elbette "Sersemlikleri Koruma ve Geliştirme Vakfı"nın yetiştirmeleri<br />
de duyamaz. Bu sorudaki hüzün ve acıyı paylaşanlara selâm! Onlar için yazıyorum<br />
ben., onlarla bir olmak için!<br />
— "Söyle! Ne yaptın gençliğini" Bu suâle cevap alabileceğinizden emin olsaydınız.,<br />
gibi bir suâl sorsam ve kaleminizin yeni çalışmalar için hangi yönde bilenmiş olacağı sualini<br />
de ilâve etsem, ne cevap alırım acâbâ<br />
— Bırakın o soruyu lütfen. Gerçekten dayanamıyorum. Konu için koca bir roman ve<br />
bunca fıkra yazdıktan sonra!<br />
Hiç bir objektif değeri olmayan bir avuç sloganın peşinden giden o altın çağ,<br />
bir daha yaşanamayacak olan gençlik! Lütfen bırakın.<br />
j • . .. >•:-. •;••:.<br />
İkinci konuya gelince, Yağmur, bu yaşlanmış kalem haddini bilmiyor; öğrenemedi<br />
bunu bir türlü: Hâlâ koca koca projeler, hâlâ, bir gençlik daha isteyen niyetler!., meselâ<br />
Osmanlı'nın romanı.. Küçük Ağa gibi bir şey olsun isteği ile! Dünya'nm en büyük, en<br />
medeni imparatorluğunu kurmanın şifresini çözdürtebilecek tiplerle., ama roman!<br />
Şimdi elimde "Yağmur Beklerken" isimli bir roman var. Rayına oturdu sanıyorum.<br />
1930'u.. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı ve büyük kuraklığı., toprağı ve insanları, rahmet
ekleyişi anlatmak iddiasında. Ve, Küçük Ağa ileDönemeç Ur do olduğu gibi, bir küçük<br />
kasabadan, o insanların açısından ve o insanların töreleri, yaşayışları, ilişkileri, dünya<br />
görüşleri ile birlikte. Başarabilirsem mutlu olacağım. Işınsu'nun parmak bastığı mutluluklardan<br />
birisini tadacağım.<br />
Onu bitirince, kısmetse, yâni yaşama gücüm yeterse, dediğime başlayacağım.<br />
Geçelim.<br />
Evet. bu kadar., kısa özgeçmişim ve kişiliğimin özeti. Şimdi sıra, "Düşman Kazanma<br />
Sanatr'nm yazarı olarak, yâni dostluğun ve sevginin hasını, küçültmeyenini, onurlandıran<br />
inı arayan birisi olarak hepinize teşekkür etmeme geldi: Mutluluklar, başarılar<br />
dilerim. Bahtınız güzel günlere açık olsun.
ı^<br />
Tarık Buğra nın<br />
GENÇLİĞİM EYVAH'ı<br />
Üzerine<br />
Bir Tahlil Denemesi<br />
DOÇ. DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN<br />
"Yeteneklerimi ve imkânlarını ve<br />
güçlerini aşan isteklere ve, özellikle, tutkulara<br />
kapılmak..."<br />
"Terazinin bir kefesinde kuvvet ve<br />
yetenek ve imkânlar, öteki kafesinde de<br />
istekler ve tutkular! İnsanlara hükmedenler<br />
ve hükmetmiş olanlar ve hükmedebilecek<br />
olanlar bu dengesizlikten yararlanır ve bu
17<br />
dengesizliği körükler ve kışkırtır."<br />
"Yeryüzü, birşeye bay veya bayan<br />
Filan ak dediği için kara demeye can atan<br />
bay ve bayan Falan'laria doludur."<br />
"Büyüğe, güzele, başarılıya burun kıvırmakla<br />
veya omuz sükeleyivermekle veya<br />
görmezlikten gelmekle büyümek, üstünleşmek<br />
kuruntusu!"<br />
"Hırsları yeteneklerini aşmışlık... Raya<br />
oturuş da işte bu idi, çünkü artık türedi<br />
veya yerden bitme profesör yanına kendisinden<br />
daha yeteneksizini alacak, böylece<br />
de kürsülerin çürüyüşü, gittikçe artan bir<br />
hızla, önienemezleşeeekti... Yeteneksiz daha<br />
yeteneksize, aptal daha aptala, kötü<br />
daha kötüye! Onlar için hem bir avuntu,<br />
hem de mahkumiyettir bu."<br />
"Anlaşmazlıkları çoğalt ve körükle...<br />
Bencillikleri, kendini beğenmişlikleri, burnubüyükleri<br />
besle ve beslet... İyileri ve<br />
başarılıları kötület, yedirt; kötüleri ve beceriksizleri<br />
desteklet, övdürt..."<br />
"İnsan denen dik sürüngen ler arasındaki<br />
anlaşmazlıkları ve düşünce değil.,<br />
sempati, antipati ve inanç ayrılıklarını körüklemek,<br />
barışa yanaşmaz uzlaşmazlıklar,<br />
kinler, düşmanlıklar hâline getirmektir benim<br />
işim. Ve benim işim yeni yeni sersemlikler<br />
türetmek, mevcut sersemlikleri de<br />
üretmektir."<br />
"Aydınların ve münevverlerin ve entellektüellerin<br />
züppeliklerini, lüks özentilerini<br />
ve fantazilerini mesleğim için kullandım,..<br />
Halk dediğiniz beyinsizler güruhunun,<br />
biraz biti kanlanınca, aydınsal lükslere<br />
nasıl özeneceğini ve özendiğini..."<br />
"Elbette işçi sınıfı... Ve elbette işçi<br />
sınıfının çıkarları! Ve, imzasını atamayanlar<br />
bile bir generalden, bir profesörden, bir<br />
validen, bir genel müdürden, bir müsteşardan<br />
fazla para aldıkları zaman bile, elbette<br />
işçi sınıfı ve elbette işçi sınıfının çıkarları!"<br />
Kurallar, gelenekler, töreler, yasalar,<br />
görevler, sorumluluklar ve erdem çöp sepetine!<br />
Bunların yerine, faturaları düşünülmeyen,<br />
yetenek ve hak etme hesapları yapılmayan<br />
hırslar, hasetler, kinler, tiksintiler,<br />
hevesler, özlemler, özentiler, istekler!"<br />
Gençliğim Eyvah; insan ruhundaki<br />
kötülük istidatlarının, insanı ve toplumu<br />
çürütücü sersemce duygu ve düşüncelerin<br />
roman laş tır ılmasıdır. Psikolojilerin evrensel<br />
istidatları... Kaşıyınca, deşince su yüzüne<br />
çıkıveren ruh marizlikleri... Tek tek ve toplu<br />
olarak insanları azgınlaştiran, canavarlaştıran,<br />
gem vurulmaz arzular, hırslar ve ihti<br />
raslar... İnsan tabiatında, şeytanın konusu<br />
olan bütün eksiklik ve aksaklıklar, Gençliğim<br />
Eyvah'ta romanlaşmıştır.<br />
Ve Tarık Buğra sanki yeni bir Makyavel,<br />
yeni bir "Protokollar'' yazarıdır. Fakat<br />
arka arkaya vecizeler sıralayan hakimane ve<br />
ihtirasları tasvir ederken ihtişamlı üslubuyla<br />
Şekspir edasında bir Makyavel. Yazar, bu<br />
edanın farkındadır: "Othelloyu yeniden<br />
yazmalı!.. İhtiyar, kendisini, Şekspir'inî<br />
bekleyen bir başka Othello gibi görüvermişti.<br />
Ve bu roman İhtiyarın romanıdır. Şekspir'inî<br />
bulmuş İhtiyar'ın.<br />
Romanın baş kahramanı İhtiyar'dır.<br />
Seksenlik bir ihtiyar. Bir Othello, bir Mefisto...<br />
Veya daha âlemşümul plânda bir canavar,<br />
bir iblis... Güneydoğulu bir şeyhin<br />
1890larda doğan, Meşrutiyet devrinde Üç<br />
Paşalara suikast düzenleyen, karısını zehirleyen,<br />
daha sonra üniversitede bir bilim<br />
adamı kılığına giren, 1933'te Darülfünun<br />
Islâh Heyetinin başına getirilen, 1960'tan<br />
sonra emekli olup köşküne çekilen İhtiyar<br />
m adı yoktur. Yazar, ona bir ad vermemiş,<br />
İhtiyar demekle yetinmiştir. Belli bir<br />
zamanda ve mekânda yaşamış gibi gösterilen<br />
ihtiyar, aslında insanların içindeki canavardır:<br />
"İhtiyar, ona, yokmuş ve hiç olmamış<br />
gibi geldi; ihtiyar yoktu, olmamıştı;<br />
aslında bir akıl bozukluğu, bir dengesizlik<br />
ti o. Delikanlı'nın kendisi idi o; kendisinin<br />
ve benzerlerinin içinde idi hep."
Ihtiyar'ın fiziki portresi de bir canavar<br />
veya bir şeytan gibi çizilmiştir. Uzun,<br />
sıska bir vücudu; "derin ve karmakarışık<br />
çizgileri donmuş, kahverengi çipil gözleri'';<br />
damarları kabarık kabarık, kıllı ve iri,<br />
pençeye benzeyen elleri vardır Sesi, öfkelendiği<br />
zaman iyice incelir. Karides'e "pençe<br />
salar", ıhlamur bardağını "kapar gibi<br />
alır", insanları "pençesine alır, mıncıklar",<br />
küçücük et parçalarını takmaöişleriyle uzun<br />
uzun çiğner. Gülmez, usıayaraK gülüşü taklit<br />
eder; üzülmez, hüznü taklit eder; öfkelenmez,<br />
öfkelenmiş gibi görünür ve bu beşbin<br />
seksen yıllık canavar etrafına dayanılmaz,<br />
pis kokular saçar. İhtiyar için öyle bir<br />
fiziki porte verilmiştir ki, görünüşe ait bu<br />
vasıfların ancak bir şeytanda olabileceğini<br />
düşünürsünüz; fakat yine de karşınızda etten,<br />
kemikten canlı bir insan vardır. Dış<br />
görünüş bakımından masalların tek gözlü<br />
veya yedi başlı canavarları gibi olağanüstü<br />
bir tip canlandırılmaz. Gözlerinden ateş saçan,<br />
boynuzlu, kuyruklu bir şeytan da tas-^<br />
vir edilmez. Fakat ihtiyarın görünüşünü tasvir<br />
etmek için kullanılan afatlar ve fiiller<br />
-insana ait oldukları halde- sizde ancak<br />
bir canavar, bir şeytan imajı uyandırır. Bu,<br />
yazarın, romanının baş karakterini çizmede<br />
ne kadar büyük başarıya ulaştığını gösterir.<br />
Gerçi İhtiyar için diğer kahramanların ağzından<br />
yazar da "canavar, şeytan, iblis,<br />
dev" kelimelerini kullanır. Fakat okuyucuda<br />
bu intibaları uyandıran yukarıdaki kelimeler<br />
değil, doğrudan doğruya ihtiyar'ı<br />
niteleyen ve insanlara mahsus olan sıfatlardır.<br />
Ve tabii asıl imaj; bütün bu saydıklarımızın<br />
üstünde, İhtiyar'm ruhi portresi ve<br />
düşünceleri ile uyandırılır.<br />
18<br />
'Kâinatın tek amacı... Kaos, kaos..<br />
Kördöğüşü içinde didişe didişe yok oluşa<br />
gidiş!... Kömür yanar, kül olur., su kaynar,<br />
buharlaşır, yok olur." îşte İhtiyar'm hareket<br />
noktası olan düşünce. Kâinatın ve İhtiyarın<br />
amacı. Herşeyi, bütün insanları yok<br />
etmek. "Bu sistem,, düzen., bin nebülözden<br />
milyonlarca yılda oluştu. Onu ben bir pimpirik<br />
ömür içinde yeniden kaoslaştıracağım..."<br />
İhtiyar bu amaca ulaşmak için yazımızın<br />
başında bir kısmını verdiğimiz düşünceleri<br />
prensipler olarak kabul eder. Bu<br />
prensipleri belki de tek bir cümleye irca<br />
edebiliriz: İnsan zaaflarından faydalanmak.<br />
Ve buradan hareketle ihtiyar bir "insan zaafları<br />
sarrafı" olur. Bütün zihni ve ruhi melekelerini<br />
bu yönde geliştirir. O, insan zaaflarını<br />
nazari bir şekilde yalnız tesbit etmekle<br />
kalmaz, onlardan istifade etmenin<br />
binbir yolunu bulur ve kullanılır; böylece<br />
gayesine varmak ister. Bir takım insanlar,<br />
doğrudan doğruya onun hizmetinde, emrindedirler.<br />
Bir zaaf noktalarından İhtiyar "a<br />
yakalanmış ve ona hizmet etmeye mahkum<br />
olmuşlardır. Bir profesörü "adamı haline<br />
getirişi" nin hikâyesi çok enteresandır.<br />
Adam profesörlük tezi yazmaktadır. İhtiyar,<br />
önce tezle ilgilenir, sonra yârdım maksadıyla<br />
yaklaşır. Fikir vermeyle başlayan<br />
yardımlar o dereceyi bulur ki tezin bazı kısımları<br />
ihtiyar tarafından yazılır. İşte bu<br />
kısımlarda ihtiyar, bilerek bazı yanlışlar ve<br />
intihaller yapar. Tez kabul edilir, basılır ve<br />
adam profesör olur. Bundan sonrası kolaydır.<br />
İhtiyar, eserin yanlışlarını ve intihallerini<br />
gösteren çok ağır bir yazı yazar; adamı<br />
odasına çağırır ve okur. Yazı bir büyük gazetede<br />
neşredilecektir. Yazı yayınlanmaz,<br />
fakat adam artık İhtiyar'm hizmetindedir.<br />
Bu, sadece bir örnektir. Hizmetkârlar bulmak<br />
için bazan kadın, bazan para, bazan<br />
tehdit kullanılır. Çeşitli plânlar hazırlanır,<br />
çeşitli "tesadüfler düzenlenir". Bazen oltanın<br />
ucuna çeşitli fikir yemleri takılır. Eroin<br />
kaçakçılığından silâh kaçakçılığına kadar<br />
bütün vasıtalar kullanılır. Ihtiyar'ın bir de<br />
"tabii müttefikleri" vardır. Doğrudan doğruya<br />
Ihtiyar'ın adamları olmayan "tabii<br />
müttefik"lerin sayısı yüz binleri, milyonları<br />
bulur. Bunlar; ihtirasları, gururları, aptallıkları<br />
yüzünden daima İhtiyar'ın amacına<br />
yardım ederler. Bu yüzdendir ki İhtiyar insan<br />
zaaflarını tahrik edecek, insan şahsiyetini<br />
sıfıra indirecek, insanın hür ve serbest<br />
düşünmesini önleyecek ne kadar vasıta ve<br />
yol vaksa hepsini kullanır.
"Geri kalmış ülkeler değil. Geri bırakıl..mış.<br />
Hep böyle denecek.. Herkes böyle<br />
diyecek... En basit şeyleri anlamıyorlar..<br />
Mendeburlar... Kelimelerle düşünürüz. Bunu<br />
o da öğrenmiş... Yani bu sözü. Ama<br />
kavrayamadıktan sonra bilmek kaç para<br />
eder Gördün işte: Kelimeleri, kavramları<br />
yanlış düşündürtmek için kullanmamız<br />
gerektiğini bilmiyor."<br />
"Atatürk'e hayata sarılır gibi sarılan<br />
bir sen değildin ki.. Türkiye zamanlarını<br />
1880 ile 1938 arasına kilitleyen, zaman<br />
kavramını Atatürk ile sınırlayan eğitimi ben<br />
yarattım... Her şey bir şeyden ibaret hâle<br />
getirilince o bir şeyi yıktın mı her şey<br />
pofff... Ve bir şeyi yıkmak her şeyi yıkmaktan<br />
her zaman çok daha kolaydır. O<br />
tek şey istediğin kadar çetin, her şey de<br />
tek tek, istemediğin kadar püf ten de olsa!.."<br />
•<br />
tşte, romanın baş kahramanı Ihtiyar'ın<br />
hareket ve düşüncelerine dayanılarak<br />
çizilen ruhi portresi budur. Bu portre, muayyen<br />
bir zaman ve mekânda yaşayan bir<br />
tek insanın portresi gibi verilmiştir. Belki<br />
de bu portre, bir sembol, insanın içindeki<br />
bütün kötü arzu ve hislerin, hevâ ve hevesin<br />
bir sembolüdür. Belki de bu portre, herbiri<br />
ayrı ayrı zaaflar ve kötülükler taşıyan pek<br />
çok insanın bir tek insan halinde tersimidir.<br />
Yahut da bu portre, yüzlerce yıldan beri insanlığı<br />
kemiren gizli ve sinsi bir teşkilâtın<br />
bir tek insanda tecessüm ettirilişidir. İşte<br />
bunun için kahramanın adı hiç kullanılmaz,<br />
daima İhtiyar olarak anılır.<br />
Romanın iki ana kahramanı daha vardır:<br />
Delikanlı (Raşit) ve Güliz (yahut Sıdıka).<br />
Delikanlı, bir Orta Anadolu kasabasının<br />
yoksul aile çocuğudur. Yoksulluğunun<br />
ve kirliliğinin verdiği utanç içinde insanlardan<br />
kaçarak büyümüştür. Babası beş çocuk<br />
sahibi, fakir ve perişan bir kasaba memurudur.<br />
Beş kardeşin en büyüğü olan Raşit<br />
(Delikanlı), uzak bir akrabanın ilgisi saye<br />
sinde : liseyi bitirir, yüksek tahsil için İstan<br />
bula gider. Fakülte yılları çok çetin ve sıkıntılıdır.<br />
Çeşitli ağır işlerde çalışır. İşe<br />
girmeler, işten çıkarılmalar birbirini kovalar.<br />
İşsizlik anlarında yatacak yer, yiyecek<br />
aş bulamadığı bile olur Bu perişanlık<br />
fakültede profesör olan Ihtiyar'ın dikkatini<br />
çeker. Bundan sonra olaylar, İhtiyarın Delikanlıyı<br />
ağına düşürmek için hazırladığı<br />
plaıı ve tesadüflerle gelişir. Yalnız arada,<br />
İskenderun'da geçen üç yıllık yedek subaylık<br />
devresi vardır. Ihtiyar'ın Delikanlı'yı<br />
tuzağına düşürmek için kullandığı yem,<br />
Güliz'dir. Bu yolla ve önceden hazırlanmış<br />
bazı tesadüflerle İhtiyar'ın eline düşen Delikanlının<br />
bundan sonraki hayatı ondan kurtulmak<br />
için verdiği mücadele ile geçer. Bu<br />
arada yem olarak kullanılan Güliz ile aralarında<br />
bir aşk doğar.<br />
Delikanlı zeki ve yakışıklıdır. Olgun<br />
bir görünüşü vardır. Karakterinin ana vasıflarından<br />
biri gururdur:<br />
"Ve, bütün bunlara rağmen -belki de<br />
bunların yüzünden- çığnndan çıkan, marizleşen<br />
bir gurur: Bir şeyler yapma, savaşlar<br />
kazanma, varlığını kabul ettirme -kimlere -<br />
veya, sadece ispatlama, var olduğunu, yaşadığını<br />
gösterme hırsı!"<br />
"Bayrak veya madalya özlemi... Belki<br />
de sâdece bu hırs."<br />
"Ve savaş!" ve... "ipini koparmış gurur!"<br />
. Delikanlı'mn ikinci bir vasıf "jest<br />
merakı "dır. Pire için yorgan yakacak kadar<br />
jeste düşkündür.<br />
Alaycı ve inatçı bir mizaç onun karakterini<br />
tamamlayan diğer vasıflardır.<br />
İhtiyar kadar bariz olmasa bile Delikanlı<br />
da bir semboldür. Gençliğin sembolü...<br />
Bu yüzdendir ki adı Raşit olmakla<br />
birlikte yazar, onu çoğunlukla Delikanlı<br />
diye anar. "Raşit" adı bile, Ihtiyar'ın unutkanlığı<br />
taklit edişi sebebiyle sik sık "Raşit",<br />
"Reşat" olarak değişir. Raşit olmuş,<br />
19
20<br />
Reşit olmuş farketmez; o, binlerce gençten<br />
bir gençtir,<br />
* * *<br />
Güliz'in asıl adı, Sıdıka'dır. Çocukluğu,<br />
Gazhane sırtlarmdakı gecekondularda<br />
geçmiştir. Annesiyle birlikte yoksulluk ve<br />
sefaletin kucağ nidadırlar. "Ana alkol ve erkek<br />
delîsidir... Üç beş kuruş veren her<br />
erkeği içeri alır." Şarap parası buldu tııü<br />
adamı kovar; direneni rezil rüsvâ eder. Annesinden<br />
devamlı dayak yiyen Sıdıka, bir<br />
gün, "anası kafayı iyice bulduğu bir sırada,<br />
ekmek bıçağını onun en olmayacak yerine<br />
doğru" sallayıverir. O günden sonra annesi<br />
ona ilişemez. Mahallenin en küfürbaz, en<br />
şirret kızıdır. Ama bütün dersleri "pekiyi"<br />
olacak kadar akıllıdır. 8-9 yaşında iken anası<br />
tarafından bir dilenci şebekesine kiralanan<br />
Sıdıka, Boğaz ve Kadıköy vapurlarında<br />
dilenmeye başlar. İşte İhtiyar, Sıdıka'yı<br />
orada keşfeder. İhtiyar'm pençesine düşen<br />
Sıdıka, Güliz olur. Ve en mükemmel şekilde<br />
eğitilir. Özel bir koleje verilir, müzik ve<br />
resim dersi alır; tiyatro, resim, konser galalarına<br />
götürülür. Daha on sekiz yaşında "bütün<br />
güzel sanatların ve politik öğretilerin<br />
kavramlarını, klişelerini" bilmektedir, Haşini'in<br />
O Belde'sini ezberden okumakta,<br />
Eski Uygur Türkçesi ile yazılmış şiirleri<br />
öğrenmiş bulunmaktadır. Bu arada üç-dört<br />
lisanı da mükemmel bir şekilde öğrenir. Bu<br />
fevkalâde güzel, zeki ve kültürlü kız, bundan<br />
sonra İhtiyar'in kozlarından biridir.<br />
Güliz'in "böcek kabuğu renginde '<br />
gözleri ve pırıl pırıl ve kavrulmuş buğdayları<br />
andıran kumral saçları vardır. Erkekleri<br />
deli divane edecek kadar çekici ve güzeldir.<br />
Güzelliğini, cazibesini, zekâsını ve kültürünü<br />
İhtiyar'ın pis işleri için kullanır. Başlangıçta<br />
İhtiyar'a karşı pek düşmanca hisler<br />
beslemez; fakat büyüdükçe ondan nefret<br />
eder. Hislerini saklamakta pek mahirdir.<br />
Kimi sevdiği, kimden tiksindiği belli olmaz.<br />
Pek çok yüzü vardır; rol yapma kabiliyeti<br />
eşsizdir.<br />
Romanın şahıs kadrosu İhtiyar, Delikanlı<br />
ve Güliz'den ibarettir. Kadro, niçin<br />
bu kadar dar tutulmuştur Bizce bu azlık,<br />
okuyucuda uyandırılmak istenen intiba ile<br />
tam bir mutabakat halindedir. Yazar, bu üç<br />
karakterin birer sembol olduğu okuyucu<br />
tarafından hissedilsin istiyor. Şahısları çoğaltsaydı<br />
bu hissi vermesi mümkün olmazdı<br />
Çünkü sembol, bir bakıma, pek çok şeyi<br />
bir şeyle ifade etmek demektir.<br />
Romandaki diğer şahıslar tam bir<br />
figürandır. Uzun boylu, yakışıklı Filinta<br />
Delikanlı, gözlüklü felsefe öğretmeni, İhtiyardın<br />
emrinde çalışan kuklalardır. Genç<br />
Doçent, ağa düşürülmek istenen başka bir<br />
figürandır.<br />
İkinci derecedeki şahıslar arasında sadece<br />
"Bir Adam" dikkati çeker Bu, yazarın<br />
kendisidir. Yönettikleri filmin bir iki<br />
sahnesinde görünüveren rejisörler gibi, Tarık<br />
Buğra da romanının bir yerinde görünü<br />
vermiştir. Fakat rejisörle Tarık Buğra.'nın<br />
görünüşü arasında mühim bir fark vardır.<br />
Rejisör, göründüğü sahnede, umumiyetle<br />
alelade bir figüran gibidir. Buğra'nın romana<br />
girişi ise fonksiyoneldir. Delikanlı nıri<br />
ve İhtiyar'a bağlı diğer gençlerin sık sık devam<br />
ettiği, devrim türküleri okuduğu lokantanın<br />
dip köşesi, "tıpkı tiyatrolarda<br />
perde açılırken olduğu gibi ağır ağır aydınlamrken"<br />
birdenbire "Adam", gençlerin<br />
"kızılcıklar oldu mu'yu söylemeye hazırlandıkları<br />
sırada, "kabza kavrar gibi kavradığı<br />
masasına usul usul dokundurarak tempo<br />
tutmuş ve sesini perde perde yükselterek<br />
türküsünü vakurla okumuştu:<br />
Çanakkale içinde vurdular beni,<br />
Ölmeden mezara koydular beni,<br />
Gençliğim eyvahI..<br />
Sahneye böylece giren yazarın fonksiyonu,<br />
sadece romanın adını koymak değildir.<br />
'Çanakkale pırlanta gibi bir genç<br />
kuşağı yok etti. Türkiye bunun acılarını
21<br />
hâlâ çekiyor" diye söze girerek bugünkü<br />
gençliğin de itildiği anlaşılmaz bir savaşta<br />
nasıl kendi kendisini yok ettiğini Deiikanlı'ya<br />
anlatır. "Pastel renkli, kadifemsi, ter<br />
temiz zamanlar'ını heba etmemesini Öğütler<br />
Tabiatı ve aşkı anlatır. Sevgi ve tabiat.<br />
İhtiyarın panzehiridir. Yazar da İhtiyar<br />
karşısında iyiliği ve sevgiyi temsil eder.<br />
Zaman, 12 Mart öncesinde yoğunlaşır.<br />
Romanın çatısını teşkil eden olaylar,<br />
12 Mart öncesinde geçer. Fakat bilhassa İhtiyar'ın<br />
geçmişini anlatmak üzere yapılan<br />
geriye dönüşlerle zaman, Cumhuriyetin ilk<br />
yıllarına, hattâ Meşrutiyet dönemine kadar<br />
gerilere gider. Böylece yazar, 12 Mart'tan<br />
önceki anarşi olaylarının köklerini üç beş<br />
yıl içinde değil, Meşrutiyete kadar uzanan<br />
dönem içinde aramış, eşelemiş ve ortaya<br />
çıkarmış oluyor. İhtiyar'ın hayatı içinde<br />
yakın tarihimizin mükemmel bir anatomisi<br />
de vardır. İnkilâplar, üniversite ıslâhı, İkinci<br />
Dünya Harbi yılları, çok partili döneme<br />
geçiş ve 27 Mayıs... Bilhassa 1933'tekı Darülfünun<br />
ıslâhına tutulan pertavsız son de<br />
rece ilgi çekicidir.<br />
Romanda .hazan Türkiye tarihinin sınırları<br />
aşılmakta, ve zaman, İhtiyarın karakterinde<br />
bütün insanlık tarihini kucaklayan<br />
bir boyut kazanmaktadır: "Bütün bunları<br />
ben, iki bin yedi yüz seksen üç yıl önce,<br />
tâ gençliğimde oluşturduğum felsefeme<br />
göre ve virgülüne kadar plânladığım biçimde<br />
kendim kotarayım isterdim."<br />
Olaylar, İstanbul'da geçer. Romanın<br />
can alıcı mekânı İhtiyar'ın köşküdür. Şahıs<br />
kadrosu içinde İhtiyar ne ise, mekân için<br />
de köşk odur. Yazar, romanın başında köşkün<br />
ehemmiyetini şu cümle ile anlatır:<br />
"Bu köşk, Türkiye'yi sarsan, Türkiye insanlarını<br />
her alanda derinden etkileyen bütün<br />
olaylarda ve bu olayların hazırlanışında bir<br />
çeşit Başkomutanlık Karargâhı olmuştur. 1<br />
Köşkün yeri ve görünüşü de bütün bu olaylara<br />
ve İhtiyar a uygundur. Çengelköy ile<br />
Kanlıca aracındaki kıyı yolunun dönemeçlerinden<br />
birindedir. Yolaan, hattâ denizden<br />
bile görunmeyecek kadar yüksek bir yamaçtadır.<br />
Kocaman bir meyve ve sebze<br />
bahçesi ve küçük bir koru ile çevrilmiştir.<br />
Bu yüzden, yukarıdan, KısiKİı Caddesine çıkan<br />
yoldan da görülmez. Köpeklerle ve İhtiyar'ın<br />
adamları ile korunan köşkün hizmetlerini<br />
sağır ve uilsiz bir uşak görür. İşte<br />
İhtiyar'ın bütün kirli işleri, bu gizli ve görünmez<br />
köşkten idare edilir, uraya ancak<br />
İhtiyar'ın adamı haline geldikten sonra girilir.<br />
Olayların geçtiği önemli yerlerden biri<br />
de lokantadır. Karaköy'de, gemici meyhanelerinin<br />
yanında bulunan lokanta, temizlik,<br />
hizmet ve görünüş bakımından<br />
birinci sınıfta*. Öğlenleri tıkiım tıklım doludur.<br />
Müşterileri basın kıraiları, ünlü yazarlar<br />
ve işadamlarıdır. Akşamları tenhadır ve<br />
yalnız İhtiyarın işleri için kullanılır. Yazarın<br />
"örümcek ağı" dediği bu lokantaya akşamları,<br />
İhtiyar'ın tuzağına düşürülecek<br />
kimseler çağırılır. Köşke giden yol, bu ceviz<br />
kapılı, L salonlu lokantadan geçer.<br />
Rumeli yakasında, Boğaz'ı ayaklar altına<br />
alan, Kuzguncuk ve Kandilli korularına<br />
bakan lüks gazino Delikanlı ile Güliz'in<br />
aşklarının başladığı yerdir. Burada Güliz,<br />
"İstanbul ikindisinin denizine bakarak"<br />
Haşim'in O Belde'sini okumuştur. "Melâl"-<br />
in mânâsı üzerinde durmuştur ve "Raşit:<br />
-birdenbire- mucize şehrin ikindisinde, mucizeler<br />
ırmağı haline gelen Boğaz in bu halinde,<br />
karşısındaki kızın, Güliz'in kendisini<br />
sevebileceğini de... sevdiğini de düşündü."<br />
İhtiyar'ın belli günlerdeki özel davetlerine<br />
sahne olan gazino, daha sonra Delikanlı'nın<br />
zihninde İhtiyar'la özdeşleşecek<br />
ve Delikaniı'nın hayatının dönüm noktasının<br />
nirengisi olacaktır.<br />
Köşk, lokanta ve gazino İstanbul Boğazını<br />
çevreleyen bir üçgen meydana getiriyorlar.<br />
Türkiye'nin kaderi üzerinde oynayanların,<br />
Türkiye'nin kaderiyle neredeyse<br />
eşit bir değer taşıyan Boğaz etrafında çevrelenmeleri<br />
dikkat çekici bir noktadır.
22<br />
istanbul'un diğer yerleri, ikinci derecede<br />
mekânlar olarak romanda yer alır. Delikanlı,<br />
maddi durumu kötüleştiği zaman<br />
Sirkeci'de, "hepsi de pespaye, manavların.<br />
Kebabcıların koltuk meyhanelerinin bulunduğu<br />
külüstür'' bir otelde kalır.<br />
Babıâli, Delikanlı'nın ara sıra çalıştığı<br />
yer olarak silik bir görüntü halindedir.<br />
Yine Delikanlı'nın çevresi olarak romanda<br />
yer alan Beyazıt da çok canlı bir şekilde<br />
tasvir edilmez. Delikanlı'nın bazan gecelediği<br />
Beyazıt'taki öğrenci kahvesi herhangibir<br />
kahvedir. Delikanlı bazan bu kahvede, bazan<br />
Ali Emiri kitaplığında oturur. Üniversitenin<br />
merkez binası da Raşif ie ilgili olarak<br />
romana girer.<br />
Güliz'le karşılaşmadan önce Delikanlı'nın<br />
geçtiği yerler y yazar tarafından önemle<br />
tasvir edilmiştir. İki kahramanını karşı<br />
laştırmak için sanki yazar da bir hazırlık<br />
içindedir. Delikanlı, arkadaşıyla birlikte<br />
"penceresiz -ve daracık- tashih odası"ndan<br />
çıkar; Hacı Fettan'ta yemek yerler. "Sirkeci,<br />
Büyük Postane, Mısır Çarşısı. Pastırmalar,<br />
Trabzon yağları, Urfa yağları,<br />
ayaklarından çengele asılmış, koyun, dana,<br />
öküz butları, kangal kangal sucuklar, tulum<br />
peynirleri, pet~k ballar... Sonra Çiçek Pazarı:<br />
Fideler, fidanlar, soğanlar, patatesler,<br />
funda toprakları, koyun gübreleri... Yeni<br />
Cami: Teşbih, ağızlık, kitap sergileri..."<br />
Tasvir, bu şekilde Tünel'den Beyoğlu'na<br />
kadar devam eder. Bey oğlu' ndâ bir resim<br />
sergisinde Delikanlı ile Güliz karşılaşır.<br />
Bundan sonra mekân tekrar silikleşir. Boğaz'daki<br />
bir gazinoya kadar giden çift, artık<br />
mekânın farkında değildir. Delikanlı ile<br />
Güliz'in daha sonra beraber olacakları<br />
Şişli, Osmanbey, Teşvikiye tarafları; Güliz'in<br />
o bölgedeki evi hep silik mekânlardır.<br />
Kadıköy vapuru romanda birkaç defa<br />
yer alır. İhtiyar, Sıdıka'ya orada rastlar.<br />
Delikanlı, İhtiyar ile ipleri kopardıktan sonra<br />
Karaköy ile Kadıköy arasında gidip gelir.<br />
Sonunda "köprü altındaki, Haliç yönündeki<br />
meyhanelerden" birine girer. "Süleymaniye<br />
-İhtiyar'ın kara listeye koyduğu, bir<br />
edebiyatçının, Mimarlığın Yunus Emre'si<br />
dediği Sinan'a- karşı oturur. "Karşısında<br />
Süleymaniye, gittikçe esmerleşen alacakaranlıkta,<br />
büsbütün soylu, büsbütün görkemlidir.<br />
Haliç de artık güzeldir, büyülüdür; büyük<br />
dönemlerini hatırlatmak isteyen sesler<br />
veriyor."<br />
Kahramanların zihni İhtiyar'dan kurtulunca<br />
çevre ve tabiat önem kazanıyor, İhtiyar'ın<br />
düşüncelerine mahkum olan kahramanlar<br />
şahsiyetlerini kaybediyor, artık çevreyi<br />
ve tabiatı da görmez oluyorlar. İşte<br />
Buğra'nm mekân tasvirleri de bu paralelliği<br />
takip ediyor.<br />
İhtiyar'ın baba diyarı Güneydoğu<br />
Anadolu; Delikanlı'nın doğum yeri olan<br />
Orta Anadolu kasabası, Güliz'in çocukluğunun<br />
geçtiği Gazhane belirsiz ve silik mekânlardır.<br />
Kahramanların mazilerine dönülürken<br />
şöyle bir zikredilirler.<br />
Romanın sonunda İstanbul'dan Gebze'ye<br />
doğru açılma vardır. Muhtemelen<br />
Danca'da bulunan bir bağ köşkü, romanın<br />
düğümlendiği mekândır.<br />
* * *<br />
Roman teknik olarak iyi kurulmuştur.<br />
Sık sık yapılan geriye dönüşler romanın<br />
yapısına uygundur. Çünkü, Gençliğim<br />
Eyvah, daha çok zihinlerdeki olayların romanıdır.<br />
İnsan zihni ise durmadan maziye<br />
gidip gelir. İşte romanın örgüsü, bu gidiş<br />
gelişlerle paralel olarak örülmüştür. Eserin<br />
ilk bölümü olan "Sonun başlangıcında"<br />
adlı bölümün asıl yeri, kronolojik sıraya göre<br />
dokuzuncu bölümden hemen öncedir.<br />
Yazar; sonun başlangıcını, eserin başına<br />
aldıktan sonra, uzun bir "mazi koridoru"<br />
yapar. Ancak dokuzuncu bölümde kronolojik<br />
sıraya dönmüş oluruz. Bu arada, devamlı<br />
olarak başvurulan "hatırlamalar",<br />
"zihinden geçirmeler", eser boyunca kısa<br />
kısa "mazi koridorları" meydana getirir.<br />
Ancak, bu tekniğin veya başka sebeplerin
omanı biraz fazla uzattığı ve tekrarlara<br />
yol açtığı söylenebilir.<br />
* * #<br />
Gençliğim Eyvah'm dili ve üslubu<br />
çok değişiktir. Romanın konusu, tahkiye<br />
üslubuna elverişli değildir. Sadece, geriye<br />
dönüşlerle kahramanların hayatı anlatılırken<br />
tahkiyeye başvurulur. Türkiye'deki<br />
fikir kargaşasını ve daha çok zihinlerde<br />
geçen olayları anlatan, bazı sembolik tipler<br />
kullanarak yakın tarihin anatomisini<br />
veren yazar, elbette buna uygun bir üslûp<br />
kullanacaktır. Buna ben "hakimane üslûp"<br />
diyorum. Yer yer takırtılı olan bu üslûbun<br />
karakteristik örnekleri baş tarafa aldığım<br />
iktibaslarda görülmektedir. Birkaç örnek<br />
daha vererek bu üslûba dikkat çekmek<br />
istiyorum:<br />
"Geri dönülmez noktada duyulan ve<br />
insanı, er veya geç çileden çıkartacak olan<br />
pişmanlık."<br />
"Dehâ mutlak sıfır gibi mutlak bencilliktir."<br />
"Dünyanın en budala yaratığı, bir<br />
anarşiste güvenen anarşisttir."<br />
"Herkesin bırakamıyacağı birşey vardır<br />
ve ben insanları bırakamadıkları şeye<br />
veya şeylere göre değerlendiririm."<br />
"Bütün mendeburlarda (insanlarda)<br />
vardır bu tekleşme, tek olarak kabul edilme<br />
ve üstün sayılma hevesi."<br />
Kötülüklerin ve çirkinliklerin "tasvir"inde<br />
yazarın üslubu "ihtişamlı"dır:<br />
"İhtiyar asıl yapısını, Delikanlı'ya şaşırtıcı<br />
bir şekilde, masal cadılarını hatırlatan,<br />
insana benzemez yapısını bulmuştu.<br />
Bir başkasının gözlük takısı gibi.. İnsana<br />
üşüme duygusu veren gülümseyişini dudaklarına<br />
yerleştirmiş.. Tutkailamıştı."<br />
"Tohum işte o anda atılmış, mizaç<br />
şuurla antlaşmasını yapmıştı."<br />
"İhtiyar hep konuşuyor, yaptıklarını,<br />
yapacaklarını, yapmakta olduklarını bütün<br />
ayrıntıları ile anlatıyordu. Canavar striptiz<br />
yapıyordu."<br />
"Karşıda, ta uzaklarda önce bir nokta<br />
gibi beliren araçlar şimdi Delikanlı için<br />
İhtiyar'ın yüzüdür. Bu yüz kendisine... kendilerine.,<br />
her şeye, bütün şeylere doğru bir<br />
ışık hızıyla yaklaşıyor, yaklaştıkça da bütün<br />
ölçüleri aşan., hiçbir ölçüye sığmayan<br />
bir şekilde büyüyordu. İyice yaklaşınca<br />
bu yüz çirkin gülüşüyle, kendisini, kendilerini<br />
ve herşeyi yutacak kapkara bir mağara<br />
gibi ağızdan ibaret kalıyordu."<br />
Yazar, insan karakterindeki menfi ta^<br />
rafları belirtmek için bazı kelimeleri çok<br />
sık kullanır: Hebennakalık; halebi tifturunilik,<br />
sersemlik, hödüklük* mendebur,<br />
diksürüngen...<br />
Az olmakla beraber, bilhassa tabiat<br />
tasvirlerinde yer yer şiirleşen ifadeler vardır:<br />
"Taptaze, gencecik yeşiller çeşit çeşit.<br />
Erik çiçeklerinin anlatılamaz beyazlığı!<br />
Asıl önemlisi -elbette- bütün renklere büyülerini<br />
kazandıran nisan güneşi! Arılar, sinekler,<br />
yeşil sinekler ve adlırmı bilmediği<br />
türlü kanatlılar, bu güneşte yakamozlanıyorlardı."<br />
"Aralık pencereyi büsbütün açtı. Koku,<br />
ses, renk cümbüşü.. Bahçe.. En tatlı ısı..<br />
Bendi açılmış bir büvet gürlüğü ile geniş<br />
odaya baskın verdi."<br />
"Kızın elindeki tepside, kristal bardağın<br />
sarısını büsbütün altmlaştirdiği ıhlamur<br />
vardı."<br />
"Erimiş gümüş havuzuna benzeyen<br />
Marmara..."<br />
Romanın can damarı İhtiyar'dır. Konu<br />
ve bütün karakterler onun etrafmda döner.<br />
Eserin üslubuna da İhtiyar veya onunla<br />
sembolleştirilen fikir hâkimdir.
1A<br />
GENÇLİĞİM EYVAHI<br />
OKUDUKTAN<br />
SONRA<br />
DR. SADIK KEMAL TURAL'ın<br />
Kardeşi<br />
Tarık Tural'a mektubu<br />
Sevgili kardeşim Tarık,<br />
Bir mektup yazmaya uğraşacağım,<br />
\ i m ; "Karagöz Gazetesi n ne döneceğini peşinen<br />
bilmekle beraber ben, yazmaktan,<br />
sen "Arada bir esirgeme" demekten kendini<br />
alamazsın. Niçin yüksek tahsil yapmaktan<br />
vaz geçtiğini, dünyada benden başka sanırım<br />
kimse iyi bilemez. Mühendis olmayı,<br />
kaydolmaya giderken, bırakmanla ilgili olarak<br />
"Okumak, okumak, okumak; ilim adına<br />
suya tirit kitaplara mahkum olmak, ben<br />
yokum." yazmışsın, 1970'de, Erzurum'a<br />
gönderdiğin mektupta, sonra Gazâli'nin peşine<br />
düştün. Senin "Senede üç roman yeter,<br />
telif ve tercüme roman yekunu üçü aşmamalı."<br />
görüşün, edebiyat yoluna enerjisini<br />
adayan bana ters geliyor, "İnsan okumalı,<br />
okuduklarını da mümkünse birer tenkit<br />
denemesiyle âleme duyurmalı" vs. kabilinden<br />
sözleri, Bacon'dan ezberlediğim cümlelerle<br />
taçlandırıyordum. Görüyorsun, on<br />
yıla yakın bir zamandır, ben, dediğimden<br />
vaz geçmeyip, yazdım. Ha, aklıma gelmişken<br />
söyleyeyim: Yaptığım iş sevimli değil,<br />
hattâ İskender öksüz'e sorarsanız, bu cins<br />
yazıları kitap haline getirmeye lüzum bile<br />
vok, satmaz. Sanatçıları överseniz, umumi-<br />
yetle -yanlarında- âlâ, nadiren kötüsünü/,<br />
bir de övmezseniz, facia...<br />
Ne diyecektim, nerelere gittim: 1980<br />
yılında üç kitap basıldı, mükâfat almaya lâyık:<br />
"Politikada Şiddet", "Millî Kültürler<br />
ve Medeniyet" ve bir roman "Gençliğim<br />
Eyvah"... Birincisi fertten topluma doğru<br />
gelişen çözülmenin, terörle yeni bir kaos<br />
kazanan patolojik bulgularını inceliyordu.<br />
Eserde, Fransız, Rus ve Alman toplumlarının<br />
"düşünen giyotin"leşen yapısı, ilmî bir<br />
tarzda, ama romanesk bir üslupla kaleme<br />
almıyordu. Sosyolog, psikolog, sosyal politikacı<br />
ve kültür tarihçileri bu kitabın ehemmiyetini<br />
mi kavrayamadılar, okuyamadılar<br />
mı, bilinmez, ses seda çıkmadı; Gazeteci,<br />
hukukçu ve sosyal politika uzmanı Taha<br />
Akyol, eserin son beş sayfasını da Türkiye'nin<br />
1950'lere uzanan macerasının özet<br />
yorumuna ayırmıştı; yazar, Türkiye'de şiddeti<br />
"talihsiz nesil" adıyla kitaplaşturacağını<br />
da haber veriyordu.<br />
İkinci eser bir tercüme: Afrikalı bir<br />
zenci tarafından yazılmış olan eser, dizgi<br />
hatâlarına rağmen, çevirenin başarısıyla<br />
genişleyen bir çığlık idi. Muhammet Lahhabi'nin<br />
Fransızca eserini Dr. Bahaeddin<br />
Yediyıldız, dilimize kazandırdı. Milli Kültürler<br />
ve Medeniyet adlı eser, "insani ve<br />
âlemşümul muhakeme" ile "hıristiyan beyazın<br />
narsisizmi" arasındaki sürüp giden<br />
çelişkiyi entellçktüel boyutlarıyla ele almıştır.<br />
Bizim için söylediği sözler de vardır...<br />
Var ama, sosyolog, psikolog, sosyal<br />
politikacı ve kültür tarihçileri bu kitabı da<br />
görmezden geldiler; gördüklerini hissettirmek<br />
lüzumunu duymadılar.<br />
Birincisi telif, ikincisi tercüme iki fikrî<br />
eser yanında, ayni talihsizliğe uğrayan<br />
bir de roman: Gençliğim Eyvah...<br />
Aziz Tarık, biliyorum, "Yazılana değil,<br />
yazana bakarım ben" diyeceksin yine,<br />
eriyeceksin sonra, "Hazreti Kur'ân hâriç,<br />
doyurmağa çalıştıkça acıktıran, çözmeye<br />
çalıştıkça dolaştıran eserlerle vakit mi öldüreyim<br />
Yazarı kim, söylemezsen oku-
mam." Bunu az sonra söyleyeyim, müsâade<br />
edersen.<br />
Romanın vakasının ana çizgilerini<br />
vereyim önce: Bir şeyhin oğlu iken, İstanbul'a<br />
okumaya gelen "İhtiyar", önce İkinci<br />
Meşrutiyet, sonra Mütâreke, daha sonra<br />
Cumhuriyet'in ilk yılları ile İnönü devrinde<br />
bazı kirli işlere, çok sistemli bir şekilde karışır.<br />
Ona sorarsanız, İttihat Terakki'yi de,<br />
İzmir Suikasti'ni de, Serbest Fırka denemesini<br />
de, Millî Şeflik tablosunu da, o hazırlamıştır.<br />
Zeki ve insanları mahkum etmede<br />
başarılı bu adam, 1960'lara doğru, yerine<br />
ve kurduğu sistemin başına geçecek bir<br />
kimse aramaktadır. Raşit adlı bir "Delikanlı"<br />
oltasına takılır, fakat delikanlımı<br />
şuur altı kabullerinden birine, gururuna<br />
mahkumiyeti, oltaya esaretini önler. Bu<br />
arada kenardan gelmiş, fakat "ihtiyar" tarafından<br />
hem nazik hem nazenin yapılmış<br />
Güliz adlı bir kızla delikanlının "iş" olmaktan<br />
çıkan aşkları, gururun yanına gönülle<br />
ilgili kabulleri koyan; fedakârlığın en dayanılmazına<br />
razı olmayı hazırlayan Ferhat-ü<br />
Şirinlikler... Delikanlı, ihtiyarın mânevi köleleri<br />
olan "eylemci gençler"den biri olma<br />
kararını verir; gösterilen bir yeri bombalayacaktır.<br />
Fakat o büyük bir gazinoyu havaya<br />
uçurur. Sonra sevdiği erkeği mahkum<br />
etmesini önlemek üzere Güliz'in, İhtiyar'ı<br />
zehirlemeyi başarmasına bir kaç saniye<br />
kala, esas oğlanın İhtiyar'ı öldürmek üzere<br />
-hem de bekçilerle muhkemleştirilmişköşke<br />
gelmesi... Güliz'i ve ihtiyarı ölü olarak<br />
bulması...<br />
Eserde bir, tam müsbet "Delikanlı",<br />
bir tam menfi "ihtiyar", bir de menfiden<br />
müsbete geçişin çilelerini -hem de kadıncayaşayan<br />
Güliz, ana karakterler olarak çizilmiş.<br />
M. Topbaş müsbet, dazlak felsefe muallimi,<br />
menfi figüran... Pek tabii 437 sayfada<br />
sayılan onu aşan bir kaç hizmet figüranı<br />
da var<br />
Eserin tenkidine geçmeden evvel, üç<br />
şey hatırlayalım aziz Tarık:<br />
Birincisi, Kafka ile ilgili. 1968'lerde<br />
önce "Milena'ya Mektuplar"ını, sonra<br />
Gregor Samsa'nm hayatını (Değişim) okumuştum.<br />
Erzurum'da bulunduğum üç aylık<br />
süre, bana üç ayrı değerli dost kazandırdı:<br />
Yılma Durak, Ali Karaavcı ve Franz Kafka.<br />
İlk ikisi, beni üçüncüyü okutmağa, severek<br />
okumağa, dost olmağa hazırladılar.<br />
Kafka'dan hiç okumadın sanırım,<br />
ama şöyle tarif edeyim: Senin bayıldığın<br />
tasavvuff mesneviler var ya, onlar gibi, bu<br />
adam, sembollerle örülmüş bir şekilde insanı<br />
sergiliyor. (Şato'sunu okursan memnun<br />
olurum) Tasavvufî hikâyelerimizin, insanı<br />
ruhen ve bedenen çözülmeden kurtarmak<br />
üzere, menfilikleri katmanlaştırıp, müsbetlerin<br />
karşısında yalın kılıç kan istettiklerini;<br />
sonunda, gerçekle ve hikmetle olan yalınkat<br />
bağlarından dolayı, menfilerin, yalın<br />
ayak, yaya kaldıklarını, geçici olmayanın<br />
yine şaşaasız bir zafer kazandığını anlattığını,<br />
sen benden iyi bilirsin. Timsal basamağına<br />
çıkarılmış bir unsur ile iyinin, güzelin,<br />
doğrunun ve geçici olmayanın kabuller<br />
dünyasındaki yerinin altını çizmek... Tasavvufî<br />
hikâyelerin bu noktadaki başarısı harikulade.<br />
Ama sen roman ve hikâyede bu başarıya<br />
erişilmeyeceği görüşündesin halâ,<br />
değil mi<br />
Bir eserin tahlilini benden dinlemekten<br />
hoşlandığını söylersin, eseri okumak<br />
zahmetine değip değmediğe yarıyor mu,<br />
kesinlikle bilmiyorum.<br />
Ömer Seyfeddin'i seversin, bilirim;<br />
Onun züppe, cahil, nobran, şarlatan, zavallı,<br />
gülünç, ahmak, bencil, heyecanperest<br />
ama sevimli tipi Efruz'unu, Efruzlaşan Türkiye'de<br />
hiç kimse unutamaz.<br />
Efruz Bey, bir "tip" romanının epizotlarından<br />
oluşur, malum. Bu tip, benzerlerini<br />
timsalleştirme başarısına o kadar erişmiştir<br />
ki, -müsâadenle- tasavvufi mesnevilerjndeki<br />
iyi-kötünün, remizler dünyası hâlinde<br />
ve biraz da, kara mizah içinde takdimidir.<br />
Efruz Bey bir Donkişot'tur. İçimizde.bizi<br />
rahat bırakmayan başarmak, herşeye<br />
ve herkese rağmen oldurabildiklerimizle<br />
başarmak, şöhrete ve paraya kavuşmak,
26<br />
yılanı vardır. Cemiyetin kabuller dünyası<br />
ile oarışmayan bu yönetenlerden olma hırsı,<br />
oizi Don Kişot'laştırabilir, Efruzlaştıraoilir,<br />
"ihtiyar "laştırabilir, "Delikanh"iaştırabilir...<br />
Toplumdaki mevcut kabuller dünyasını<br />
red ve inkârın "bir kaç"lık basamağından<br />
bir neslin entellektüel kesiminin yarından<br />
fazlası basamağına ulaşmasını düşün...<br />
Melekleri susturmaya kararlı yüzlerce<br />
cin, daha doğrusu ecinniler... Müşterek dostumuz<br />
Jostoyevski'nin eserini Don Kişot'-<br />
un veya Efruz^un hem çoğalarak, hem de<br />
terörle bütünleşerek, cinneti yaygınlaştırmasını<br />
timsalleştiren romanını kasteddiğimi<br />
anladığına göre, geçiyorum.<br />
Üçüncü hatırlatacağım şey, makalemsi<br />
bir gazete fıkrası: "Ne Yaptın Gençliğimi"<br />
başlığını taşıyan bu yazı 1974'de<br />
Tercuman'ria çıktı. "Okumuşumdur./' diyeceksin;<br />
sanmam. Senin üslubundan hoşlanmadığın<br />
adaşının Tarık Buğra'nın.<br />
Fransız şâirinin bir mısraından yola<br />
çıkarak, daha sonra yeniden ve "İhtiyar"ca<br />
suç işleyecek olanların affedilmesini sağlayan<br />
"Genel Af "in düşündürdüklerini anlatan<br />
bu yazının son cümlelerini alayım:<br />
"Söyle ne yaptın gençliğini"<br />
"Yürek dayanmaz buna. Daha önce,<br />
artık bir başka şey hatırlamak istemem..<br />
Hüzünden başka bir duygu istemem. Meselâ<br />
öfke istemem; yani, aldatanları kalleşleri,<br />
vefasızları, harisleri, gençlik avcılarını<br />
hatırlamak istemem., tiksinti istemem, dedim.<br />
Yalan., isterim. Sormak isterim bütün<br />
tiksinme, öfkelenme gücümle; o gençlik avcılarına.,<br />
o politikacılara, o yazar veya bilgin<br />
müsveddelerine: Söyleyin ulan, ne yaptınız<br />
bu altın çağları, bu gençlikleri Bu<br />
Türkiye pırlantalarını"<br />
Aziz kardeşim Tarık, Allah'a hamd<br />
olsun, fikir adına, hikmet adına, güzellik<br />
adına çile çekenlere sakalık yapmaktan,<br />
kabuller dünyasının düzene koyulmasından<br />
başka hiç bir ihtirasımız olmadı. Müşterek<br />
şuuraltının, müşterek şuurun yarasız, beresiz<br />
şekilde bir sonraki nesle devredilmesi<br />
için gençlerle uğraşmak asli işimiz. Bu, bir<br />
tür, gençlik avcılığıdır, ama, adaşının kızdıkları<br />
bu cins avcılıklar olmasa gerek -olamaz<br />
da-.<br />
Sevgili kardeşim, iki yüz seneyi bulan<br />
kabuller dünyasındaki zelzelenin romanları<br />
yazılmalıydı. Romancının, bir tarihçi,<br />
bir sosyolog, bir sosyal-psikoloji uzmanı<br />
gibi toplumumuzun aşktan, fuhşa,<br />
otoriteden eşkiyalığa, kır bekçiliğinden vatan<br />
müdafâasına ve binliklerin üzerinde yatanlarla,<br />
uyuduğu zaman görenlerin çıkmazına<br />
kadar inebilen bir merak adamı olmasını<br />
istemek, hakkımızdır. Yitirilenlerin hesabını,<br />
gerçekçi bir gözle, yapmayanlar<br />
için, yitirmek kaçınılmazdır. Sanayileşmeye<br />
geçiş toplumu olmanın getirdiği tecrübesizlik<br />
ikliminde -ne iklim ya- yeşeren ayrık<br />
otlarının, ısırganların mideye girecek<br />
şeyler olmadığını anlamak basamağından,<br />
bedenin ve ruhun huzur duyacaklarını fideleme<br />
basamağına niçin geçemiyoruz<br />
"Ne ekersen, onu biçersin", bizim atalarımızın<br />
sözü değil mi<br />
"Dur! Dur, ağabey.. Bana romanı anlatacaktın,<br />
başka dertlere geçtin. Bazıları<br />
-şükür Allah'a ben bu cins aceleci saçmalıklardan<br />
korkarım- Bu tenkitçilerin işi aslında,<br />
kendi düşüncelerini anlatmak. Münekkit,<br />
yazardan daha kıymetli olduğuna inanıyor<br />
galiba demeye kalkarlar" diyorsun<br />
değil mi Ah, Tarık'çığım, böyle hamakatle<br />
lebâleb bir muhakemenin benim yazılarımı<br />
okumasına tahammül mü ederim On-<br />
1 r, ya "erken kifayet" duygusuyla bitik<br />
genç okuyucular veya okuma çilesine<br />
tahammülsüz yaşama budalaları, yahut<br />
"yok"luğunu unutacağını sanan kalburun<br />
altındakilerdir. Her üç taife de konuşmaya<br />
değmez...<br />
"Gençliğim Eyvah" romanına dönüyorum.<br />
Sevgili Tarık, biliyorum, romanlardan<br />
çok tasavvufi hikâyeleri seviyorsun, ama,
u kitabı oku, lütfen. Kim yazmış diyorsan,<br />
artık söyleyeyim: Adaşın Tarık Buğra.<br />
Roman on bölümden meydana geliyor;<br />
bu bölümleme, teknik bakımdan sağlamlaşmayı<br />
hazırlayan bir usûl.<br />
Eserin başında romanın sonunun bir<br />
kaç enstantanesi. "Köşk" başlıklı kısım ise,<br />
(s. 7-10) yerini şaşırmış olduğunu sandığım<br />
bir prolog... Kadınlar Tekkesi'ni okumuştun<br />
ya, onun başında Refik Halit'in<br />
bir prologu vardır ya, işte o cinsten, romanın<br />
gerçekle bağını, açıkça -erbabınasöylüyor.<br />
Kemal Tahir'e -idi galiba- sormuşlar:<br />
"Yazdıklarınız gerçek mi Gerçek insan<br />
ve olaylarla ilgi nisbeti nedir" El cevap:<br />
"Yüzde yüz gerçektir; tabii roman<br />
gerçeği."<br />
"Bu romanda okuyacaklarınız romanın<br />
erektirdiği ifak tefek ve hepsi de<br />
ayrıntı sayılabilecek eklemelerle, değiştirmelerin<br />
dışında Türkiye bunalımlarının (...)<br />
gerçek hikâyesidir." (G.E.S.10)<br />
Romanın anahtar kavramları, siyah<br />
dizilmiş: İhtiyar, delikanlı, budala vs... gibi.<br />
Yukarda Tercüman'da çıkan yazısından iktibas<br />
yapmıştım ya Tarık Buğra'nın, o kelimelerin<br />
her biri -bilhassa kalleş, tiksinmek,<br />
öfkelenmek- roman kahramanı ihtiyarın<br />
nihilis-anarşist ruhunu ortaya koyan<br />
temel kelimeler.<br />
Dizginsiz bir tahkiye, dizginsiz ama<br />
kendine haslığı düşünülünce, başırıyı büyüttüğünde<br />
birleşebiliriz. Çağrışım dokusu etrafında<br />
gelişen diyaloglar, kısaltılan veya<br />
durdurulan objektif zamana karşı, sübjektif<br />
zaman olan iç konuşmalarla genişletilmiş,<br />
delikanlıya da ihtiyara da, karmaşık<br />
bir basitlik kazandıran bu geriye dönüşlü<br />
zaman girdileri, sübjektif zaman diyaloglarıdır.<br />
Farak gerek dış diyaloglarda, gerek<br />
iç diyaloglarda sübjektif zamandan -ve<br />
onu besleyen savaşçı (s. 131) ve sevgi<br />
(s. 170-171) adlı şiirler ile Çanakkale ezgisi-<br />
dışarı çıkınca ifade, bir nezbe nutuksu<br />
hâle geliyor.<br />
ama ihtiyar (adı böyle) seks manyaklığı<br />
alınmış, büyücü Rasputin, dünyadan kopukluğu<br />
giderilmiş bir DonKişot, neyi, niçin<br />
ve nasıl isteyeceğini öğrenmiş bir Efruz<br />
Bey'dir. Öldüğünde seksenin üstünde olduğuna<br />
göre, Tarık Buğra, ihtiyar ile Yakup<br />
Kadri'nin "Panoroma" (I-II) da buzlu camdan<br />
gösterdiği "içimizdeki şeytan"ı, aynanın<br />
önüne getirmiştir. İttihat Terakki'ye,<br />
Serbest Fırka'ya, 1939-50 döneminin<br />
CKP'sine, DP'yi şöyle bir süzen, 1970, 75'<br />
lere uzanan zaman aralığının "roman gerçeği"<br />
ile takdimi, çok başarılı.<br />
Sıdıka (Güliz) bana, Aka Gündüz "Bir<br />
Toprağın Kızları"nı hatırlattı. En çirkef<br />
yerde, herkese ve her şeye kırılmış, küsmüş,<br />
kendinden bile kopmuş bir hâldeyken,<br />
küllerin altından bir kıvılcım: Sevgi..<br />
Sadakati fedakârlıkla taçlandıran bir bütünleşme...<br />
Sıdıka'nın Güliz olmaya karar verişine<br />
kadar olan kısım, fevkalâde bir tahkiye<br />
başarısının kucağındadır. Sonrası -herhalde<br />
lüzumlu- biraz abartma, delikanlıyla<br />
olan münasebetlerine kadar olan kısımlar.<br />
Bir romanda objektif zaman kavramıyla,<br />
âletle ölçülen zamanı, sübjektif<br />
zaman kavramıyla da öıçülemeyen çağrışım<br />
dokusunu, rüyayı, iç konuşmaları,<br />
şuur akışının anlarını kasdediyoruz (aslında<br />
bu iki kavramın belirlediği zamanı insan ayni<br />
anda yaşıyor). M. Proust'tan, A.Ş, Hisara,<br />
A.H. Tanpınar'a, P. Safa'ya yansıyan<br />
bu zamanın içinde bedenen devam ederken,<br />
başka zamanlara akıp-gelmeler Gençliğim<br />
Eyvah'm, dizginsiz fakat kendinden<br />
emin tahkiyesini, canlı kılıyor.<br />
İhtiyar kimdir Daha doğrusu kimlerdir<br />
(Efruz Bey'in kimler olduğu hakkında<br />
bir bilgimiz var.) Bu soruya cevap<br />
olacak bilgi; bir üniversite profesörü, Darülfünun<br />
Islah Heyeti'nin Başkanı, Türk cemiyetinin<br />
kabuller düzenini dinamitlemeye<br />
kararlı bir nihilist vs vs.... ölen Hikmet<br />
Kıvılcımlıdan yaşayan bazı benzerlerine<br />
"1-7
kadar, tamamının timsali.<br />
"İhtiyar"ı -sonunda o da- bir sembol<br />
olarak düşündü. Anarşinin, çürümenin,<br />
çirkinleşmenin, yozlaştırmanın, yabancılaştırmanın,<br />
kısacası, insanı tek ve çırılçıplak...<br />
tıpkı mağara devrindeki gibi bırakma<br />
sapıklığının, milyarlarca kırıntısına sembol."<br />
(s. 406) Güiiz'in şuur akışıyla vardığı<br />
bu hüküm, romanın ana karakterinin kabule<br />
şayanlığına gerekçe teşkil ediyor.<br />
İnsandan nefret eden ecinniler, insan'a<br />
nasıl bakar: "Bu mendeburlara., eveet<br />
bu mendeburlara özgürlük, bu mendeburlara<br />
hak., hem de daha çok ve daha çeşitli<br />
konularda." (s. 404) Sonra metedolojisinin<br />
anahtarları: "Nerde kalabalık., yani şu halk<br />
dediğiniz budalalıklar var, ben ordayım.<br />
Mesleğim, işim budur benim... Bu budalalığı<br />
devlet kemiricisi haline getirmek ve o bayağı<br />
söylenişi ile menfileştirmek! Halkı<br />
çeken konularda hoşnutsuzluklar, kesin anlaşmazlıklar,<br />
ikilikler, sürtüşmeler yaratmak,<br />
bunları körüklemek ve yönlerini devlet<br />
sorumlularına çevirmek! Mesleğim bu<br />
benim.<br />
Ve saymıştı tabii müttefiklerini: Kaleminden<br />
kan damlayan yazarlar, iktidar<br />
cephesinin hödükleri, muhalefetin sersemleri,<br />
devlet görevlilerinin kıraldan çok kıralcı<br />
olan kabakları... ve nihayet kadük olmuş<br />
yasalar..." (s. 364)<br />
Bir değer kaosunun, bir inanma zelzelesinin,<br />
bir güvenmezlik ve ihkakı hak<br />
imanının yaygınlaşmasından başka hiç bir<br />
ülküsü olmayan ihtiyar için aydın bir köle,<br />
iğrenç ve ucuz bir vasıtadır. Bu noktada,<br />
bütün bir ilim ve fikir mafyasını oluşturacak<br />
anahtarını veriyor masal canavarı, (s.<br />
289) :<br />
"Dünyanın, elbette en mendebur şeyidir<br />
şu okur-yazar gururu. (...) Dik sürüngenlerin<br />
susmaması için bir hokkalık bilimsel<br />
ve kültürel ve sosyal mürekkep yalaması<br />
gerekir ve yeter. İşte o zaman elini kolunu<br />
sallaya sallaya ortaya çıkar, bu ölümsüz ve<br />
28<br />
û& evrensel gurur. (..) Ben, zavallı ben,<br />
kendisini herkesten ve herşeyden üstün sayan<br />
ve ayrıcalığa aş eden bu mendebur<br />
okur-yazar gururunu kullanmaktan başka<br />
ne yaptım ki" (s. 396-397)<br />
Bir ruh gurbeti, gariplik değil canavarlığın<br />
ikliminde yeşeren iblisliklerin her<br />
türlüsünün yekunu... İşte ihtiyar bu, yaptığı<br />
ve yaptırdığı -altındakileri halâ görmeyenler<br />
var- düzen adına sloganlardan oluşan<br />
bir düzensizlik dininin cezbesinden doğan<br />
saçmalar...<br />
Yalnız, aziz kardeşim, adaşına son<br />
yetmiş yıl içinde hiç namuslu adam çıkmadı<br />
mı diye soracağı geliyor insanın. Karamsar<br />
bir tabloya götürücü "örgüt" modeli<br />
karşısında Allah, ahlâk, adalet ve devletten<br />
yanalığı imanlaştıran mücadele gurupları<br />
nerede Tablo simsiyah değil, gri olmalıydı,<br />
bence.<br />
Delikanlı kimdir Rahmetli Gemuhluoğlu'nun<br />
(Allah Ondan Razı Olsun) kelimeleriyle<br />
delikanlı, "Masum, makhur, mazlum<br />
ve bakir Anadoluluğumuzdur." "Yırtılmayan<br />
kırkıncı peçemiz, bir dağ ardıcı<br />
kadar çaresiz ve kimsesiz gençliğimizdir."<br />
Gemuhluoğlu, onların, dişliler arasında kalmaması<br />
için uğraşan son ahilerdendi.<br />
"Madam Bovari benim" demiş G.<br />
Flober. Resmi ve hususi hayatı -okuyabildiklerim<br />
kadarıyla- Tarık Buğra'ya ne kadar<br />
çok benziyor, delikanlı. O kendi toplumunun<br />
mevcut değerlerinin şuurunda, rüştünü<br />
ispatlamış bir karakter. Garip gelen bir<br />
tarafı var ki, onu az sonraya bırakayım.<br />
Aziz Tarık, trajik olan ile insanın tercihleriyle<br />
yönlendirdiği kaderi arasındaki<br />
çelişkiyi anlatan dünyanın en büyük eserlerinden<br />
biri Goethe'nin Faust'udur. Dr.<br />
Faust, şeytanla pazarlık eder, sonunda trajiğin<br />
en kaçınılmaz sonucu pişmanlık belirler<br />
onun kaderini; daha doğrusu şeytana<br />
teslimiyetini, Delikanlı ile ihtiyar arasındaki<br />
mücadeleye çok benziyen bir iç boğuşmalar<br />
sinsilesi...
Romancı Tarık Buğra, ihtiyar gibi.<br />
Güliz gibi tiyatroya daha çok yaraşan iki<br />
entellektüel merak unsurunun üstüne, cemiyetimizin<br />
trajedisini bina etmiştir, hem de<br />
romanın geniş imkânlarından faydalanarak.<br />
Aziz kardeşim, bu kitabı okumalısın.<br />
İlmi, fikri hiç bir eserde terörün kaosa yönelişi,<br />
toplum plânında çözülmenin otopsisi<br />
bu kadar güzel yapılmamıştır. Hele çağın<br />
putperestliği Marksizmin ipe çekilişi.. Oku<br />
da, gör. Hele hele Sipahi Ocağı ile Kulüp<br />
Rakısı meselesi... (s. 304-307)<br />
Tarıkcığım!<br />
Küçük Ağanın, Dönemeçte'nin ve<br />
—TV'nin eserin gücünü göstermekten âciz<br />
dizisini unut— İbişin Rüyası'nın edebiyatımızın<br />
birinci sınıf romanlarından olma<br />
sebebi neyse, Gençliğim Ey vah'in değerini<br />
hazırlayan da odur; bir üslup gayreti<br />
göstermek meselesini bir kenara bırakan<br />
adaşın, tip yaratma konusunda mahir...<br />
Tarık Buğra çok sağlam gözlemleri bütünleyen,<br />
içtimaî, tarihî ve ilmî birikim sahibi,<br />
bütün romanları zengin bir kültürün açık<br />
delilleri. Öyle ya, gazete idarehanelerinden,<br />
tiyatro kulislerinden, politikayı meslek<br />
seçmişlerden, otel ve lokantalardan,<br />
kulüplerden, en güzîde fikir ve ilim adamlarına<br />
kadar geniş bir münasebet çevresi<br />
olan kimsenin başarısı normaldir; tabiî<br />
romancı doğmak, —edebî tenkitçilik gibi<br />
işlere karışmadan— romancı kalmaya kararlı<br />
olmak kaydıyle...<br />
Türk cemiyetinin gazetelere, dergilere<br />
radyolara yansımayan yüzünü, kabullerini;<br />
kabullerinin yol açtığı duygu, düşünce ve<br />
davranışları dizginsiz bir üsluple anlatan<br />
Tarık Buğra'nın romanları, kültür tarihimizin<br />
gayrı resmî, fakat mühim vesikaların -<br />
dandır: Büyük âlim Mümtaz Turhan'ın<br />
—Yol Dergisi'ni sanırım sen hiç görmedin—<br />
açtığı ufuklarda yürüyenlerden birisi Tarık<br />
Buğra'dır. (M. Turhan — E. Güngör — Tarık<br />
Buğra, Yol Dergisi'nde bir dünya görüşünü<br />
ve kabullerimizi nasıl onaracağımızı, ilmî,<br />
fikrî, bediî, tarihî yönleriyle ortaya koymuşlardı).<br />
İhtiyar, Küçük Ağa'da, Dönemeçte'de,<br />
hattâ İbişin Rüyası'nda gördüğü<br />
müz çeşitli sahalara âit tiksinti, endişe,<br />
korku, dehşet veya isyan uyandıran olay ve<br />
kişilerin bilinmezlerini; Güliz, kötü ile iyi<br />
arasındaki tercihlerinin çilesini yaşayan<br />
kadınlarımızın bir çok yönünü; Delikanlı<br />
ise, müşterek şuuraltının bir kısmını tipleştiriyor:<br />
Cemiyetimizin yetmiş yıllık macerası,<br />
şuuraltı değerleri ile mecburî veya<br />
normal kültür değişmeleri arasındaki gizli<br />
savaşın yönünü —bilerek veya bilmeyerek—<br />
kaosa yahut "kendi oluş"a götüren tiplerle<br />
şekillenmiyor mu<br />
Canım Tarık, gözüm kardeşim, özüır<br />
karındaşım!<br />
Herhangibir toplumun dilimlerinin<br />
veya birimlerinin arasında anlaşamama,<br />
uyuşmazlık, hatta zıtlaşma bulunabilir;<br />
bunlar sosyolojik gerçeklerdir. Ne var ki,<br />
kabuller dünyasındaki sosyolojik gerçekleri<br />
roman gerçeği, birim veya dilim'temsilcisi<br />
yahut patalojik tipleri tahkiyeli eser unsurları<br />
haline getirmek, tahmin edebileceğin<br />
gibi, çook güçtür.<br />
Aziz kardeşim, üç anahtar vermiştim<br />
ya, başta onların yardımı ve gazete-televizyon<br />
haberlerinin desteğinde bu romanı<br />
zevkle okuyacaksın/Düğümler sistemi -teknik<br />
mükemmellikten geliyor- o kadar başarılı<br />
kurulmuş ki, merak unsurrarı bir yüksek<br />
gerilim oluşturuyor.<br />
Yiğit kardeşim, ihtiyarın -her türlü<br />
tıbbî bilgilere inat- alkol ve ıhlamurdan oluşan<br />
ve bütün canlı unsurları tekel abonesi<br />
yapan roman sağlığı, bombalanmış dimağlar<br />
için belki lüzumlu bir unsur; ama yine<br />
de sen kızacaksın...<br />
Kırıkkale gibi, yeni oluşan (oluşması<br />
kangrenleşen) Başkent'in komşusu bir şehirde<br />
sanay üleş meye geçişin sancılanmalarını<br />
rahatça görebilen sen, bu romanı mutlaka<br />
okumalısın.<br />
Sevgilerimle...
30<br />
İBİŞİN<br />
RÜYASI<br />
DR. BİLGE ERCİLASUN<br />
tbiş'in Rüyası, bir sahne sanatkârının<br />
hikâyesidir. Romanın kahramanı Nahit, bir<br />
Paşanın oğludur. 12 yaşındayken babası ile<br />
bir tiyatroya gitmiş, o günden sonra sanatçı<br />
olmak, tiyatroda oynamak arzusu içini yakıp<br />
kavurur olmuştur. Nahit tiyatrolardan<br />
çıkmaz olur ve 18 yaşında evinden kaçar.<br />
Bu, "İbiş'e doğru atılan ilk adımdır". Bundan<br />
sonra zor günler başlar. Nahit iş aramaya<br />
koyulur. Elindeki para günden güne erimektedir.<br />
Sonunda bir iş bulur: Dârülbedayi'de<br />
oynanacak Jül Sezar piyesi için figüranlara<br />
ihtiyaç vardır. Nahit de, bu figüranlardan<br />
biri olur. Fakat bu durum uzun sürmez.<br />
Kış araya girer ve rejisör Muhsin Bey<br />
Jül Sezar'ı gelecek mevsime bırakır. Figüranlar<br />
arasından kabiliyetli bulduğu üç kişiyi<br />
Dârülbedâyi'e almak üzere yanma çağırır.<br />
Bunların arasında Nahit de vardır. Muhsin<br />
Bey, Nahit'i, çok istidatlı bulduğu halde,<br />
kısa boyu ve çirkin oluşu yüzünden işe<br />
almaz. Bu, tiyatroyu gerçekten seven, onu<br />
bir sanat olarak kabul eden Nahife ağır gelir.<br />
Bundan sonra Şehzadebaşı'ndaki tuluat<br />
tiyatrolarından birine girer, Bolulu aşçı rolüne<br />
çıkar ve elinde kepçe İbişi kovalar.<br />
Çok geçmeden Dârüibedâyi'de Muhsin<br />
Beyle karşılıklı oynar ve oyunuyla onu gölgede<br />
bırakır. Derken bunu başka bir piyes<br />
takibeder. Bu arada Nahit, Sadi Rıza ile arkadaşlık<br />
kurar, Vedia'ya ilgi ve yakınlık<br />
duyar. Zamanla arkadaşlıkları ilerler ve evlenirler.<br />
İki çocukları olur. Fakat bir türlü<br />
birbirlerine intibak edemezler. Vedia kıskançtır^<br />
Nahifin tiyatroya olan bağlılığını<br />
hazmedemez. Bu yıllarda Nahit, Murat<br />
Bey'in tiyatrosunda çalışmaktadır. Değişik<br />
rollere çıkarak yavaş yavaş sanatını kabul<br />
ettirmektedir. Bu roller onu tatmin etmez.<br />
O, yerli bir halk komedyeni tipi yaratmanın<br />
peşindedir. Bir gün Murat Bey'in "komedi<br />
oynayalım" teklifi üzerine ciddî ciddî<br />
düşünür ve bir İbiş şahsiyeti yaratır. Nahit,<br />
bu yerli tiyatronun herşeyini hazırlamıştır;<br />
kantolar, varyeteler, duettolar... Adı da Nuran<br />
Tiyatrosu olacaktır.<br />
Nahit bir müddet çalıştıktan sonra<br />
bu tiyatroyu kurar. Nuran Tiyatrosu İstanbul'da<br />
ün yapar ve İbiş "halkın sevgilisi"<br />
olur. Bu arada Vedia ile araları büsbütün<br />
açılır, aynlırlar. Nahit, yalnız kalmıştır; bu<br />
yalnızlık, Vedia'dan ve çocuklardan ayrılmak<br />
onu üzmektedir; ayrıca Vedia'ya olan<br />
sevgisi de devam etmektedir. Fakat Nahit<br />
bu duygularını hiç belli etmeden hayatını,<br />
tiyatro çerçevesinde devam ettirir. Bir gün<br />
tiyatroya Hatice adlı bir kız gelir. Kanto<br />
oynamak ister. Nahit, bu kıza yakınlık duyar.<br />
Hatice kendine güveni olan, ne yapmak<br />
istediğini bilen bir kızdır. Aynı zamanda<br />
kaprislidir, sık- sık yalan söyler. Hatice'nin<br />
bu davranışları, hayat karşısında korkmasından<br />
ileri gelmektedir. Nahit, kısa zamanda<br />
kıza âşık olur. Artık o ne istese yerine<br />
getirmektedir. Hatice'nin sahneye ilk çıkacağı<br />
gece için büyük bir reklâm vapar.<br />
Hatice, "Semra Sena" adıyla sahneye çıkar,<br />
kanto oynar ve çok beğenilir. Hatice'nin<br />
davranışları sık sık değişmektedir, Nahit bu<br />
değişmeleri sezer, fakat kendisine engel<br />
olamaz. Onun karşısında çok zayıftır, Hatice<br />
de Nahife âşık olmuştur. Nahit hayatından<br />
çok memnundur. Hatice sık sık tiyatro<br />
ile ilgili bazı değişiklikler hakkında<br />
Nahid'e fikir verir. Fakat beraberlikleri<br />
uzun sürmeyecektir. Çok geçmeden kıskançlıklar<br />
ve kavgalar başlar. Bu arada Hatice'nin<br />
yalanları Nahid'i büsbütün kızdırmaya<br />
başlamıştır. Nahit, Hatice'yi Sadi'den<br />
kıskanmaktadır. Nihayet bir gün kıskançlık<br />
yüzünden bir kavga daha ederler ve ayrılırlar.<br />
Hatice buna dayanamaz ve kendini vu-
ur. Nahit de tiyatroyu kapatır. Eser şu<br />
cümlelerle biter:<br />
"Sahi başka bıçak yaraları da vardı.<br />
Meselâ -bir zamanlar- Vedia yardı.. İki çocuğu<br />
vardı.. Onlardan ayrılmanın bel büken,<br />
diz titreten, yürek burkulmaları vardı.<br />
Daha da önceleri bir medrese odasındaki aç<br />
ve ateşli geceler, paltosuz kışlar, umutsuzluklar,<br />
çelmelenmeler, boşa çıkan umutlar<br />
vardı. Sonra, mutluluklar da vardı. Tümen<br />
tümen başarılar vardı. Ama artık hepsi unutulmuştu.<br />
O rüyaları,-ve kâbusları-aydınla<br />
tan ışık yoktu. Çünkü minimini bir kedi<br />
yavrusu için "gelsin" demişti. Gelen Hatice<br />
oldu, giden ise he~şey..."<br />
Görüldüğü gibi konu basitti", şahıs<br />
kadrosu azdır. Hatta romanın büyük bir kısmı<br />
yalnız Hatice le Nahit arasında geçmekte,<br />
bu iki kişinin duyguları, düşünceleri,<br />
şahsiyetleri ve birbirleriyle çatışmaları<br />
anlatılmaktadır. Eserin asıl çarpıcuıgı Duradadır:<br />
Yazar, jasit bir konu ve az bir şahıs<br />
Kadrosu ue tasvirde, tiplerde, usıupta derinleşmiş,<br />
ettim şahsiyetler yaratmıştır.<br />
Bunlar, sanatkâr tiplerdir. Yazar bir taraftan<br />
bu sanatkârları bütün yönleriyle tanıtırken,<br />
diğer taraftan onların sanatçı<br />
şahsiyetlerinin hazırlanışını da verir. Tabii<br />
bunların en mühimi de Nahiftir. Onun<br />
sanatının meydana gelişi şu cümlelerle<br />
verilir:<br />
"Birdenbire —ilk defa— aklıma iri ve<br />
çarpık burnu, hafifçe yana kaykılmış köşeli<br />
çenesi, parmak parmak kaşları, ortayı<br />
bulmayan boyu geliverdi. Öyle ya ne işi<br />
vardı sahnede onun Sahi artist olmayı da<br />
nereden ve niçin takmıştı aklına"<br />
"Küçük dudaklar aralandı, ama asıl<br />
söyleyeceklerini söylemeye cesaret edemediler.<br />
Söyleselerdi onlar da boydan bostan,<br />
sahne şartlarından bahsedeceklerdi. O zaman<br />
da hiç bir şey değişmeyecekti. Nahit<br />
önleyemedği iki yutkunmadan sonra Madam<br />
Şake'nin adresini yazdırdı. Ve Muhsin<br />
Bey'in yanından ayrıldı: ünlü rejisör ancak<br />
yıllardan sonra, Nahit Nahit olduktan,<br />
İbiş İstanbul'u sarsmaya başladıktan sonra<br />
kabul edecekti, şu kadar santimden kısa<br />
boyluların da sahneye pekâlâ çıkabileceğini<br />
ve yakışıklılığın şart olmadığını. Bu da<br />
sırf Nahif in yüzünden ve Nahit için olacaktı."<br />
"Komedi oynaması —hazır fırsat gelmişken—<br />
en uygunu, en verimlisi ve başarıya<br />
en açığı idi. O kolay. Mesele nasıl bir<br />
komik olacağındaydı. Öyle bir komik olmalı<br />
ki, elde bulunan, bilinen oyunların<br />
gerektirdiği ikinci, üçüncü rolleri ve onları<br />
oynayacak olanlardan istediği yetenekleri<br />
umursamasın: Kız ne kadar kaknem veya<br />
"malın gözü" olursa olsun, oğlan-jön-burundan<br />
burundan konuşsun ve baba ikide<br />
bir teklesin, ama oyun onlara rağmen yü<br />
rüsün, millet kahkahadan kırılsın geçsin "<br />
Nahit Kel Hasan'ı, Abdi'yi hatırlar.<br />
Onlar bu işi becerebilmektedirler. Fakat<br />
onları taklit etmek, kopya olmak bir işe<br />
yaramaz. Kel Hasanlar, Abdiler "tamamlanmış,<br />
ortaya çıkmış büyük yapılardır".<br />
Nahit, sahnedeki şahsiyetini hazırlamayı,<br />
bir binanın yapılmasına benzetir, önce,<br />
arsayı temizlemeli, sonra malzemeleri oraya<br />
yığmalıydı. Bunlar kumlar, çakıllar, kireçler,<br />
tuğlalar, demirlerdi. Nahit "sersem<br />
olmayan bir İbiş" olmaya karar verdikten<br />
sonra, onun portresini çizmeye ve şahsiyetini<br />
hazırlamaya koyuldu. Bu kolay<br />
değildi ve kısa zamanda da olmadı. "Meselâ,<br />
yolda dalgın dalgın —daima olduğu<br />
gibi İbiş'in peşinden giderken— kulağa<br />
çarpıveren bir satıcı veya bir serseri, bir<br />
külhan sesi, meselâ en dalgın, en uykulu<br />
zamanında gözünün beyne aktarıverdiği bir<br />
bakış, bir gülüş, bir şaşkınlık. Meselâ<br />
Kantarcılar'daki bir kahvede rastladığı<br />
bir bıyık. Yemiş İskelesi.ndaki bir nâra."<br />
Artık bütün dünya ve bütün algılar İbiş<br />
için, İbiş en ufak kırıntılarına kadar<br />
belirsin diye çalışıyordu. Bir gün keten<br />
helvası yiyen bir çocuk gördü: Hem yiyor,<br />
hem de bir akranıyla öfkeli öfkeli atışıyordu.<br />
Birara helvanın telleri üst dudağına<br />
11
yapıştı. Dil, o öfkede sahibi farkına bile<br />
varmadan uzandı, çekip ağzına aldı. "İbiş<br />
bıyıklarını yiyor'du. Keten helvası yerken<br />
ağız dalaşına kapılan bacaksız İbiş'e unutulmaz<br />
numaralarından birini armağan<br />
edivermişti."<br />
A<br />
Nahit aylarca uğraşır. O yalnız<br />
kopya olmayan bir İbiş'i değil, bütün bir<br />
tiyatroyu hazırlar: Kantoları, varyeteleri,<br />
duettoları ile klâsik bir tiyatro yaratacaktır.<br />
Çok geçmeden "Nuran tiyatrosu<br />
altın çağına doğru bir kestane fişeğinin<br />
hızıyla yükselmeye" başlar.<br />
Yazar, eserin diğer kahramanlarının<br />
sanatı üzerinde de durur. Sanatkârın asıl<br />
şahsiyetini, sahnede büründüğü kişilikten<br />
keskin çizgilerle ayırır. O, sahnede başarısız<br />
bile olsa ayrı bir insandır artık: "Aynı<br />
patpatlarla perde kapandı. Tekgül kapının<br />
önünden gölge gibi geçip, sokaktaki Emine<br />
olmaya gitti."<br />
Nahid'in istediği ve kurduğu mahallî,<br />
yerli halk tiyatrosu, eserde uzun uzun tasvir<br />
edilir. Halkın sık sık esprileriyle, buluşlarıyla<br />
karıştığı bir tiyatrodur bu. Nahit<br />
buna bayılır ve şöyle düşünür: "Tiyatro<br />
bu işte... hep beraber oynuyoruz." Daha<br />
sonraki sayfalarda bu tiyatro şöyle anlatılır:<br />
"Bir orta oyunudur gidiyor. "Baba"-<br />
nın "kerime" hanımı istediğini anlatması<br />
için on dakika ancak yeter. Bu arada tekerlemeler,<br />
taşı gediğine koyuvermeler, ve<br />
—her zaman olduğu gibi— günlük haber<br />
ve olaylara dokundurmalar, onlarla içice<br />
nükteler gırla gider, İbiş sonra "kerime"<br />
hanımı, onun "küçük hanım "mı çağırmaya<br />
çıkar. Ama onunla gelmez, gönderir onu.<br />
Çünkü seyircinin söz hakkını kullanması<br />
gerektir. Nitekim "kerime" hanım pilili<br />
eteğiyle, okullu bluzu ile görünür görünmez<br />
uğultu ve lâf atmalar başlar:<br />
— Kırkbirbuçuk..<br />
Yağma yok ama elin oğlu "kere<br />
maşallah"ı söyletir mi Gürültüye gelir o:<br />
— Ne kırbirbuçuğu ulan... Onaltıya<br />
yeni bastı."<br />
İbiş, aptal ve şapşal görünüşlü, fakat<br />
sekî, fedakâr, esprili, zengin gönüllü bir<br />
halk tipidir. Adetâ perdedeki Karagözün<br />
sahnedeki devamıdır. Komiktir, fakat zzavailı<br />
değildir, kimsenin kendisine acımasına<br />
izin vermez. Aşık olduğu "küçük hanım"<br />
başkasıyla evlenirken "Baba'yı şöyle teselli<br />
eder:<br />
"Çoğ mu üzüldüün efendüüm Dert<br />
itmee... Uçuyo len onlaa. Bize de bi ganad<br />
bulunu helbetee.."<br />
Eserin asıl kahramanları inceden inceye<br />
tanıtılır. Daha ilk sayfalarda Nahit için<br />
şöyle denmektedir:<br />
"Boyu ortayı ancak bulurdu. Burnu<br />
33<br />
Romanın hemen hemen her sayfasında<br />
Nahit vardır. O, bütün duyguları ile,<br />
zaafları ile tanıtılır. Olay onun gözüyle,<br />
onun bakışıyla anlatılır. Romanın ikinci<br />
kahramanı Hatice de onun gözüyle tanıtılır":<br />
"Bir adım attı ve ilk gördüğü şey<br />
kızın harikulade gözleri oldu. Nezlenin<br />
ateşi bu iri yakutların ardında yalazalanıyordu.<br />
Burnun havaya kalkık ucu hafifçe<br />
kızarmıştı. Göğsün inip kalkışı da heyecandan<br />
değil, nezledendi, zor nefes alışındandı.<br />
Ve kızın çok güzel olduğunu gördü.<br />
Ama bu güzellik çarpıcı değildi. Aramak,<br />
bulup çıkarmak gerekiyordu onu. Bu da o<br />
isterse, dikkat çekmeye gönlü yatarsa olurdu."<br />
Hatice de bütün özellikleriyle tanıtılır.<br />
Sağ bacağı hafifçe çarpık ve diğerinden<br />
incedir. Bu bile onu, kusurlu göstermeye<br />
yetmez. Nahit ilk gördüğü andan itibaren<br />
Hatice'ye ilgi duyar ve onun her dediğini<br />
kabul eder veya yerine getirir. Hatice'nin<br />
kaprisli oluşuna ve sık sık değişmesine<br />
en güzel örnek: "Bana Hatice deyin.", "Bana<br />
Semra deyin. Öyle densin lütfen." demesidir.<br />
Hatice çok gururludur. Bu gurur<br />
onun hayatına son vermesine kadar varır.<br />
O, aynı zamanda hayattan çok korkmaktadır.<br />
Bir kere evlenmiş, ayrılmıştır. Artık<br />
başka bir erkeği tanımaktan, ona bağlanmaktan<br />
çekinir. Bu anda karşısına<br />
Nahit çıkar. Hatice onun merhametli kalbinin,<br />
kuvvetli karakterinin farkına varır.<br />
Böyle bir erkeği kendisine bağlamaktan,<br />
Nahid'in kendi değişmelerine ayak uydurmasından<br />
zevk alır. Onu sık sık üzer, incitir,<br />
sevindirir. Bu arada kendisi de ona<br />
bağlanır.<br />
Romanın çatısı, bir rüya üzerine kurulmuştur.<br />
Bu, İbiş'in (Nahid'in) gördüğü<br />
bir rüyadır. Nahit bu rüyada, bütün hayatını<br />
parça parça görmektedir. Bu yüzden<br />
zaman karışıktır, kronolojik sıra takip etmez.<br />
Nahit başından geçenleri kısım kışım<br />
hatırlar ve düşünür. Olaylar rüyanın içine<br />
serpiştirilmiştir. Vakanın akışını bulmak<br />
ve vakaları sırasıyla birbirine bağlamak,<br />
tamamen olmasa da kısmen, okuyucuya<br />
bırakılmıştır.<br />
Eserin üslûbu en çekici taraflarından<br />
biridir. Yazar, duygularını müşahhaslaştırarak<br />
tasvir etmeyi sever:<br />
"Gün zehir gibi geçmiş, unutulan<br />
zamanların karnı deşilmiş, göğsü yarılmıştı.<br />
Kalb, ciğer, bağırsak, ne varsa ortaya<br />
dökülmüş, Nahit deliye dönmüştü. Nuran<br />
Tiyatro'nun görmediği şeyler olmuş, Nahit<br />
Bey adam kovmuştu. Hem de en eski, en<br />
yakın arkadaşını. Ve bütün bunların neden<br />
olduğunu, hatta ne olduğunu kimse bilemeyecekti.<br />
'<br />
Yer yer hayret ve mizah tonu görülür:<br />
"Bir akşam, perdenin açılmasına beşon<br />
dakika kala, başrolün sahibi tiyatroya<br />
sallana sallana geldi.<br />
— Oynarım ben... çıkarım ben.,<br />
ben... diyordu ama ayakta duracak hali<br />
yoktu. Zaten "ben, benn" diye kekeleyip<br />
dururken olduğu yere yığıldı kaldı, sızdı.<br />
Sızmadan önce de (neresinden çıkardı bu<br />
kadar şeyi) kova dolusu kustu.<br />
Murat Beyin benzi, daha çok tiksintiden<br />
ve hayal kırıklığından sapsarı olmuştu,<br />
karmakarışıktı:<br />
— Çıkın biriniz, oyun yok deyin.<br />
Gişeden paralarını alsınlar. Yok, yok... rahatsız<br />
etmeyelim milleti; veznedar salonda<br />
dolaşsın dağıtsın."<br />
Netice olarak İbiş'in Rüyası, canlı<br />
ve akıcı üslubuyla, bazan bir iki cümle<br />
içine sığdırılıveren ruh tahlilleriyle, bütün<br />
yönleriyle tanıtılan tipleriyle, son devir<br />
Türk romanı içinde önemli yeri olan bir<br />
eserdir.
Romanın kahramanı doktor Şerif,<br />
"Dönemeçte M nin iki yerinde Dostoyevski<br />
ile meşgul görünür. İlkinde, Suç ve Ceza,<br />
oturma odasının masasında açık vaziyette<br />
doktoru beklemektedir (s. 149). İkincisinde,<br />
Doktor Şerif iki haftalık bir inziva döneminde,<br />
durmadan Dostoyevski ve Mevlânâ<br />
ile uğraşır. Bu sürekli okuma, onun için<br />
bir kaçıştır aslında. Doktor burada kısmen<br />
doğru sonuçlara da ulaşır: "Mevlânâ Dostoyevski'nin<br />
sağlıklısı. Mevlânâ ruhları sağlıklı<br />
insanların Dostoyevski'si" (s. 177)<br />
Bu sonuca ulaşma ameliyesi, roman<br />
kahramanının olduğu kadar, bizzat yazarın<br />
da "Küçük Ağa" sonrasında başlayan<br />
işkenceli tefekkür grafiğini sergiler. Daha<br />
önce yazılan hikâyelerinde diyemeyeceğim<br />
ama, Küçük Ağa'larda izine hiç rastlamadığımız<br />
bir tereddüttür bu. "İbiş'in Rüyası",<br />
"Dönemeçte" ve 'Gençliğim Eyvah" hep<br />
bu eksen etrafında gelişir. Daha doğrusu<br />
Târik Buğra, beden ve ruhun bilinemez ilişkilerinde<br />
dolaşır durur. Onun için, tezatlardır<br />
tinemli olan. "Dönemeçte"nin kahramanları<br />
da buna oenzer tezatlar içinde sürüklenip<br />
giderler. -."<br />
TARIK BUĞRA "DÖNEMEÇTE"<br />
NhCMEDDÎNTÜRİNAY<br />
Ama biz romana, ümitli bir başlangıçla<br />
gireriz/'Tanyeri neredeyse ağaracaktı:<br />
Dağlar külrengi bir aydınlığın içinde kapkara<br />
yükseliyorlardı. Son yıldız vadinin üstünde<br />
bir yanıp bir sönüyordu. Şehir Kulübünün<br />
az ötesindeki caminin müezzini sabah<br />
ezanını okumaya başladı. Bu seste insanı<br />
Küçük hesaplardan, hırslardan.. Ve dertlerden<br />
utandıran bir şeyler vardı."<br />
"Dağların külrengi bir aydınlığın<br />
içinde kapkara yükseldiği" ve arkasından,<br />
"Şehir Kulübünün az ötesindeki caminin<br />
müezzininin sabah ezanını okumaya başladığı"<br />
bu vakit, aslında, büyük olaylara ge"-<br />
34
edir. Romanın bütün önemli kişileri bu<br />
vakitte ayaktadır: İstanbul'dan tatil için<br />
kasabaya trenle gelmekte olan Handan,<br />
vagonun penceresinden kasabayı seyretmektedir<br />
ve az sonra inecektir. Kasabaya<br />
tayin olunan savcı yardımcısı Orhan da<br />
aynı trendedir. Handan'ın babası Operatör<br />
Cevdet ve Doktor Şerif, Handan'ı karşılamak<br />
için sabaha kadar açık duran Şehir<br />
Kulübünden yenice hareket etmişlerdir.<br />
Fizikî çarpıklığını zenginliğiyle telâfi etmeye<br />
kalkışan Eczacı Celâl, erken kalktığı<br />
bu saatlerde Handan'ın geleceğini düşünür.<br />
Ve aynı saatlerde romanın tek olumlu kişisi<br />
Fakir Halid, Şehir Kulübünün önünden,<br />
ezanın dâvetine uyarak camiye gitmektedir.<br />
Handan çemberinin dışında kalan tek kişi<br />
de odur zaten.<br />
Cevdet Beyin kızı Handan, kasabaya<br />
ve bu insanlara felâketi de birlikte getirir.<br />
Ya da kasabada örülmüş bir kader ağı, onu<br />
kendi kucağına doğru çeker de çeker. Hiç<br />
bilmediği, bilemeyeceği ve istemediği bir<br />
olaylar anaforu, kendisiyle birlikte -Fakir<br />
Halid'in dışında kalan- bütün insanları kavurup<br />
geçirir. Tabiî bunda Handan'ın hiç<br />
bir suçu yoktur.<br />
Eczacı Celâl'in intiharı hariç, 'Dönemeçte<br />
"de öyle büyük olaylar yok. Kırıntı<br />
kabilinden münasebetler, küçük ilgiler, günlük<br />
alelade konuşmalar romanı baştan sona<br />
işgal eder. Bunları romanın nakiseleri olarak<br />
değil de, meziyetleri olarak telâkki etmek<br />
daha doğru olacaktır sanıyorum.<br />
Romanda üç ana merkez, bütün kişilerin<br />
alâkalarını celbeder. Daha doğrusu<br />
herşey bu üç merkez çerçevesinde gelişir.<br />
Bunlar başta Handan olmak üzere, Şehir<br />
Kulüûü ve Demokrat Parti olayıdır.<br />
Handan, tipik bir Tarık Buğra kişi sidir.<br />
Aynen "Ibiş'in Rüyası"ndaki Hatice<br />
gibi! Hatice de, aynen Handan gibi anlaşılması<br />
oldukça güç bir tip olarak çizilmişti.<br />
Her ikisinin davranışlarında, dıştan bakılınca<br />
bir takım tutarsızlıklar göze çarpar, n-<br />
ların bazı davranışları, akıl ve mantıkla izah<br />
edilemez. Ve aslında yazar da, insanın kaba<br />
mantık verileriyle kavranamayacağı inancındadır.<br />
Son romanlarında çizdiği kadın<br />
tipleri, genellikle böyle bir görünüş kazanıyor<br />
ve yazar hakkındaki bu hükmü destekliyor.<br />
Romanda, Handan'ı , Şerif, Eczacı<br />
Celâl ve savcı yardımcısı Orhan arasındaki<br />
bocalayışları, yazarın kadın gerçeğini kavrama<br />
biçiminden kaynaklanıyor. Handan<br />
öksüzdür, üvey anası olmuştur. Uzun yıllar<br />
KCıicu evinden uzak kalmış, öksüzlükten<br />
kaynaklanan sıkıntılarını, üvey ana üzerinuen<br />
boşaltma yolunu şuursuz olarak seçmiştir.<br />
Doktor Şerife yakınlığı veya aşkı,<br />
üvey anası karşısında kendisine bir müttefik<br />
bulmasından, eczacı Celâlle evlenmeyi<br />
kabulü Şerife duyduğu intikam hissinden,<br />
ve Orhan'la evlenmesi de buna benzer infiallerden<br />
kaynaklanır, öyleyse Handan'ın<br />
bütün davranışları, mantık dışı temayül ve<br />
infiallerden kuvvet kazanıyor demektir.<br />
Hatice de "Ibiş'in RüyasT'nda, kavranması<br />
güç bir tip olarak karşımıza çıkarılmıştı.<br />
Handan'ın öksüzlüğüne karşılık, Hatice'nin<br />
kişiliği "çocuksuzluk" üzerine oturtulmuştu.<br />
Batı romanlarında çok görülen bu tür<br />
tipler çizme, bilindiği gibi bizde, Peyami<br />
Safa tarafından da sık sık kullanılmıştı. Bu<br />
yol zamanla, kişiye ve romana derinlik kazandırmanın<br />
tek yolu gibi görünmeye<br />
başladı. Tarık Buğranın "Gençliğim Eyvah"<br />
romanındaki takma isimli 1 'Güliz " de,<br />
bu çizginin bir devamından başka birşey<br />
olmasa gerek.<br />
Handan'ın hemen yanı başında yer<br />
alan Doktor Şerif ise, biraz daha normale<br />
avdet etmiş bir kişi görünümündedir. Hiç<br />
olmazsa insana ve çevreye bakışı biraz daha<br />
normaldir. Şehir Kulübünün bataklığı içinden<br />
kendisini kurtarma azmini, onda her<br />
zaman elle tutulur şekilde görürüz. Şerif<br />
Şehir Kulübünün bütün müdavimlerinde ol<br />
duğu gibi içkinin, kumann ve suyu çıkmış<br />
espirilerin içinde bulunmakla beraoer, kendisini<br />
her zaman yenilemeye müsait bir
36<br />
tavır içindedir. Duyduğu bir ezan sesi,<br />
Mesnevi'den iki cümle, onu, çoğu zaman<br />
kendisine getirebilmektedir. Ama buna rağmen<br />
Şerifte de, Handan'da olduğu gibi<br />
iç-tezatlar her zaman geçerlidir. Bu örnekleri<br />
çoğaltmak mümkün: Şerifte yaşıyla<br />
arzular; Celâl'de çirkinlik-hakimiyet-maddi<br />
imkân üçlüsü; Orhan'da gençlik ve yakışıklılığa<br />
karşı vefasızlık hep içiçedir. "Küçük<br />
Ağa"larda ise tezatlar, genellikle sosyal realitelere<br />
oturtuluyordu. Bu durum Tarık<br />
Buğra'nın romancılığında, ikinci bir kanaldır.<br />
Şahsen "Küçük Ağa"lardaki çizgiyi daha<br />
ziyade tasvip ettiğimizi belirtmeliyim.<br />
Romanda üç ana merkez bulunduğunu<br />
ve bunlardan birisinin de Şehir Kulübü<br />
olduğunu Kaydetmiştim. Cumhuriyet Halk<br />
Partisi'nin tek partili şeflik dönemlerinde,<br />
taşra bürokrasisinin sığınağı olan Şehir<br />
Kulüplerine çok az romanımızda temas<br />
edilmiştir. Tarık Buğra'yı, Türk aydınının<br />
kişiliğini şekillendiren kaynaklardan birisine<br />
eğildiği için kutlamak gerekiyor. Halktan<br />
tamamen kopmuş, kendisini zırhtan<br />
duvarlarla tecrit etmiş fırka aydınları, bu<br />
günün aydın geleneğinin de ilk nüveleri olmak<br />
durumundadır. Kulüp içinde alabildiğince<br />
cıvıklaşan bu kişilerin suratları, sokakta<br />
ve resmi dâirelerde mahkeme duvarını<br />
andırır, komanda oldukça geniş şekilde<br />
anlatılan içki ve kumar sahneleri, aynen<br />
Şehir Kulübünde olduğu gibi, burnunuzu<br />
düşürecek ve midenizi altüst edecek derecede<br />
boldur.<br />
Tarık Buğra'nın "Dönemeçte "sini<br />
okuyunca, yazarın, Şehir Kulübünü fon<br />
olarak kullandığı bir hikâyesinin bulunduğunu<br />
hatırlamamak mümkün olmadı. Bu hikâyeyi<br />
yeni baştan okuduk. Hikâye, "Şehir<br />
Kulübünde" adını taşıyor (1). "Dönemeçte<br />
"nin bütün malzemeleri, nüve halinde<br />
hemen hemen bu hikâyededir. Kulübü işleten<br />
Şükrü, kulüpteki akasyalar, Kızılışık<br />
Tepesi, Takvun Deresi, ceza yargıcı Münir<br />
"evdet Bey, Veteriner ve Eczacı hemen<br />
hepsi, "Dönemeçte"nin de bünyesinde yer<br />
alırlar. Bu eski hikâyesinden hareket eden<br />
yazar, yeni eserine tarih olarak bir Demokrat<br />
Parti olayı ile Handan tipini ilâve etmiştir.<br />
Şimdilerde hikâyeyi tamamen unutmuşa<br />
benzeyen Tarık Buğra, romanlarını<br />
biribiri arkasından yayınlamaya başladı,<br />
"ö tüken "in, yazarın bütün eserlerini bir<br />
dizi olarak basması da, kendisini yakinen<br />
ve bütün yönlerini kül hâlinde tanımamız<br />
için bir fırsat yarattı. Denemeleri, her zaman<br />
zevkle okunabilecek nesir örnekleridir.<br />
Türkçe, Tarık Buğra'nın kaleminde, apayrı<br />
bir -kendi imlâsı ile- "tad" kazanmıştır.<br />
Denemede bir Tarık Buğra üslûbunun varlığı,<br />
tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat<br />
bu deneme stilini Tarık Buğra, zamanla<br />
öylesine genişletti ki, neredeyse romanlarını<br />
bile istilâ eder hale geliverdi. Roman dilinin,<br />
roman cümlesinin bu deneme sitilinden<br />
ne fayda göreceğini bilemiyorum. Bu zamanla,<br />
tahkiyeye ve diyaloglara kadar sirayet<br />
etti. "Dönemeçte"de bu üslûbun<br />
örneklerini bol bol görüyoruz.<br />
Söz buradan açılmışken, yazarın bir<br />
Evliya Çelebi; bir Cevdet Paşa cümlesinden<br />
hareketle, hayat ve insan için genel düsturlara<br />
varmaya mütemayil göründüğünü de<br />
kaydedelim. (2)<br />
"Dönemeçte" romanında da, böylesi<br />
anahtar sözler ve mısralar vardır. Meselâ:<br />
"Bir gelir insan cihâne" mısraı, hem eczacı<br />
Celâl'in, hem de Fakir Hâlid'in hayat anlayışlarını<br />
çizer. Celâl, ruhun varlığına ve<br />
ö umden sonra hayatın devam edeceğine<br />
inanmazken, Fakir Hâlid bunun tam aksine<br />
kâmil bir mevlevîdir. "Bugün hazân, önümüz<br />
kış ve akıbet belli' (s. 209) mısraı da,<br />
vazar için, kaderi en güzel ifâde eden bir<br />
ibaredir. Yazara göre kader "olandır"<br />
(s. 220) ve mizaçlar onunla tam bir tetâbuk<br />
hâlinded^
37<br />
Ne var ki yazar, kahramanlarının mizaçlarından<br />
doğan çatışmalarda, hep kadere<br />
iltica eder. Romanın bütün sahifelerini<br />
işgal eden bunca hüzün nereden gelmektedir<br />
Şerifin Handan'dan geri çekilişinde,<br />
Handan'm Celâl'e rızâ gösterişinde, Celâl'-<br />
in "her şeyi kadere bırakıyorum!.." deyip<br />
dünyamızdan çekip gidişinden arta kalan<br />
nedir acaba.. Hele "andan'm Orhan'la evlenmesinden<br />
sonraki hali!.. Kadere rızâ,<br />
pek kolay olmuyor demek ki!..<br />
Burada imdadımıza Fakir Hâlid yetişir.<br />
Hemen hatırlatalım, Fakir'in atmosferi<br />
romanın tamamen dışındadır. Her ne kadar<br />
Şerifin Fakir le, Fakir'in parti işleriyle alâkası<br />
varsa da, o, gene de romanın oldukça<br />
dışında bırakılmıştır demekten kendimi<br />
alamıyacağım. Fakir Halid'in kendisi kadar,<br />
dünyâsı da romanın atmosferine bir türlü<br />
sinmemiştir. Fakir Halid, her ne kadar Şerifin<br />
kendini buluşunda bir vesile oluyorsa<br />
da, bu kısım ulmasa dahi roman eksik sayılmazdı.<br />
Zira romanı kuran çatı ve dayandığı<br />
atmosfer, kendi içinde bir bütünlük taşıyor.<br />
Ve dolayısıyle Fakir Halid romanda bir varyant<br />
olarak kalıyor.<br />
Yazar her ne kadar mantığıyla Fakir'<br />
in yanında görünürse de, Şehir Kulübü'ndeki<br />
havaya ve romanm diğer kahramanlarına<br />
daha vâkıftır. Şerif, yazara benzer niteliktedir.<br />
Hemen belirtelim, romanda Fakir bize,<br />
bir takım bilgiler olarak verilir, takdim<br />
edilir. Onun kişiliğinde çatışma ve tezatlara<br />
yer yoktur. İnsanı çatışmalarla, tezatlarla<br />
kavramaya alışınca, Fakir'in kişiliğine<br />
nüfuz bir hayli güçleşiyor olmalı. Fakir Halid<br />
bana, "Küçük Ağa"nın savaş zamanı<br />
dışında yaşayan insanlarını hatırlattı./Onu<br />
daha çok sevdim, daha yakın buldum.<br />
1. Tank Buğra: Hikâyeler. Günaydın Yayınları,<br />
İst. 1964. sh. 134-148.<br />
2. Aynı eser: s. 58-65. (Gün Akşamlıdır<br />
hikâyesi)<br />
(Aitabetik isim sırasına göre yayınlıyoruz).<br />
Dr. YAVUZ AKPINAR, Erzurum Atatürk<br />
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,<br />
Muasır Azeri Edebiyatı Asistanı<br />
Tarık Buğra, günümüz yazarları arasında<br />
hiç şüphesiz orijinal bir san'at gücüne<br />
sahiptir. Bazı hikâyelerinde, romanlarındaki<br />
bazı ufak parçalar içerisinde basit, günlük<br />
hâdiseleri, alelade hayat hakikatlerini<br />
çarpıcı bir üslubla anlatarak; hikâye ettiği<br />
vak'alara, tiplere olağanüstülük kazandırır.<br />
Bazı yazarlar vak'ada olağanüstüyü, ilgi çekiciliği<br />
yakalamaya, peşine takıldıkları "büyük<br />
mevzu"u veya "işitilmedik hâdise "yi<br />
hikâye ederek belki de zayıf olan san'at<br />
güçlerini, üslublarını takviye etmek isterler.<br />
Tarık Buğra, bu tiplerin aksine "basit"<br />
olanı veya günlük, alışılmış, hattâ dikkate<br />
değmeyecek sanılan küçük mevzuları ele almaktan<br />
çekinmez. Bu gibi mevzuların insanı<br />
bâzan ne kadar derinden tesiri altına<br />
aldığını, davranışlarını ne ölçüde tâyin ettiğini<br />
âdeta bir psikolog kudretiyle dile getirir.<br />
***<br />
Buğra'nın şöhreti yalnız Anadolu'da<br />
kalmamış, adı Kuzey Azerbaycan Türkleri'-<br />
ne kadar ulaşmıştır. Baku'daki edebiyat<br />
profesörü Bahtiyar Vahabzâde. Buğra'nın<br />
en iyi okuyucuları arasındadır.<br />
Dış Türkler arasında yazarımızın en<br />
beğenilen taraflarından biri de eserlerinde<br />
kullandığı tabiî-canlı Türkçedir.<br />
YAVUZ BÜLENT BAKİLER, Şair, yazar,<br />
avukat.<br />
Hikayeci Tarık Buğra'yı, ilk defa Hisar<br />
Dergisi nde okumaya başladım. Roman-
38<br />
cı Tarık Buğra'yi ise ilk defa "Siyah Kehribar'la<br />
tanıdım.<br />
Yedek subaylığımı 1960-1962 yılları<br />
arasında Çankaya'da Muhafız Alayı'nda<br />
yaptım. 22 Şubat Ayaklanması başladığı<br />
zaman, elimde onun "Siyah Kehribar" romanı<br />
vardı. Karargâh subayı idim. Alay,<br />
köşke ve iktidara baş kaldırmıştı. Dışarda<br />
tanklar mevzilere girmiş, depolardan cephaneler<br />
çıkarılıp, belirli yerlere yığılmış, genç<br />
subaylar, "vatanı bir kere daha kurtarmak<br />
için" silâhlarını kuşanmışlardı. Alay, bir<br />
ana-baba günü yaşıyordu. O hay huy içersinde,<br />
ben de karargâh binasının bir odasına<br />
çekilip, "Siyah Kehribar "ı okumaya<br />
başlamıştım. Bu bakımdan, ne zaman bir<br />
Tarık Buğra adı duysam, hep o 22 Şubatın<br />
heyecanlı, korkulu saatlerini hatırlıyorum.<br />
Veya 22 Şubat denince aklıma hep Tarık<br />
Buğra geliyor.<br />
Ankara Radyosu'nda çalıştığım yıllarda,<br />
onun Milli Mücâdele yıllarını, dolayısıyla<br />
Anadolu ayaklanmasını -ama düşmanlarımıza<br />
karşı ayaklanmamızı-anlatan "Küçük<br />
Ağa" romanını, Kısa Dalga yayınlarımızda,<br />
mikrofonlarımıza ben çıkardım. Bütün<br />
bunları, Tarık Buğrayı severek ve zevkle<br />
okuduğumu belirtmekiçin anlatıyorum.<br />
Tarık Buğra, bizim Cumhuriyet devremizin<br />
seviyeli kalemlerinden biridir. Bir takım<br />
yeni yazarlarımızın romanlarını, hikâyelerini<br />
okuyabilmek için sadece okur-yazar olmak<br />
kâfidir. Ama Tarık Buğra yi okuyabilmek<br />
için asgari ölçüler içersinde milletimizin<br />
dilini, edebiyatını, şiirini, felsefesini,<br />
mukaddesatını bilmek lâzımdır.<br />
Yeni edebiyatımızın yüzakı eserleri<br />
üzerinde onun imzaları da var.<br />
Tarık Buğradan gurur duyarak okuyacağımız<br />
yeni eserler beklediğimizi, yaşadığımız<br />
müddetçe hissedeceğiz ve söyleyeceğiz.<br />
NEZİH DEMİRTEPE, Yazar, fotoğraf sanatçısı<br />
Hâla "Akümülâtörlü Radyo'nun tesiri<br />
altındayım. Yeni yılın ilk günü İstanbul<br />
Atatürk Kültür Merkezi, Oda Tiyatrosu'nda<br />
seyrettiğim Tarık Buğra üstadın "ilk göz<br />
ağrısı" Akümülâtörlü Radyo, kaleme alınışının<br />
35. yılında sahnelen bir oyun. Acaba<br />
o zamandan bu yıla, zevk kalitesinde bir artış<br />
mı oldu Sadece bu oyun nazarı itibare<br />
alınırsa, öyledir demek lâzım.<br />
Akömülâtörlü Radyo, yazarına öyle<br />
sancılar veren bir eser ki, tiyatronun broşüründe<br />
Tarık Buğra'nın kaleme aldığı yazıda<br />
şu satırlar var: "Oyunun ilk gecesini, onu<br />
okuyan, ona çalışan dostların verdiği güvene<br />
rağmen, bu korkuyla bekledim."<br />
Sanatçının şu samimt itirafı, insanı<br />
duygulandırıyor, sanatçıya ve sanata karşı<br />
saygıyı artırıyor... Eserin tenkidini, tiyatro<br />
eleştirmenlerine bırakmak isterim, benim<br />
samimî itirafım ise, halâ daha oyunun etkisi<br />
altında bulunduğum, yoksa., acaba bizzat<br />
Tarık Buğra'nın mı<br />
KERİM KUL, D.T.CF Türk Dili ve Edebiyatı<br />
Bölümü, Yeni Edebiyat Kürsüsü<br />
Öğrencisi.<br />
Belki garip bulacaksınız: Ben, bâzı<br />
yazarların tiryâkisiyim! Bazılarını da bir<br />
kerreden sonra okumam.<br />
Tarık Huğra dediğiniz zaman, bu tiryakiliğim,<br />
bu bir yazarla insana ve hayâta<br />
yürümek isteğim, daha bir keskinlik kazanır.<br />
Tarık Buğra'yı ilk olarak "İbiş in Rüyası"<br />
ile tanıdım. Sonra hikâyeleri, romanları<br />
ve tiyatro eserleri...<br />
Bu kadar sevdiğim ve yanmasında<br />
bulunduğum eserlerin yazarını herkesle<br />
paylaşmak isterim; herkesçe okunsun isterim,<br />
istifâde edilsin isterim. Ama ben, bunu<br />
istemekten öteye ne kadar gidebilirim,<br />
neler yapabilirim Dergiler, gazeteler, üniversiteler,<br />
bakanlıklar ilgili müesseseler böyle<br />
susup dururken, Tarık Buğra gibi yazarlarımızın<br />
tanıtılması, sevdirilmesi ve okun-
o<br />
ması hiçbir zaman istenen seviyede olamıyor.<br />
Herhalde, "Baht utansın" demekten<br />
ileriye yapacak şeyler vardır.<br />
Tarık Buğra, bizim kılıcımızı kuşanmış,<br />
cephede savaşırken, bizim ilgisizliğimizi<br />
hangi duygu, hangi imân, hangi beşeri<br />
vasıf ifâde eder, bilemiyorum! Bence, üzerinde<br />
durulması gereken, budur.<br />
Ben, sözümü söyledim: Tarık Buğra'-<br />
nın hayranıyım. Ne Yaşar Kemal'in, Ne<br />
Aziz Nesin'in, ne bilmem hangi "hâriçten<br />
gazel okuyanlar"ın değil, Tarık Buğra'nın<br />
hayranıyım. Abur cubur şeyleri yiyen insanların<br />
midelerinin isyanına kulak vermeleri<br />
ne kadar tabiî ise, benim daha girift<br />
olan ruhî formasyonum için böyle bir seviyeye<br />
sığınmak, ihtiyâcımdır. Çünkü,<br />
"Seçmeyi ve seçebilmeyi, insan olabilmenin<br />
şartlarından saymak lâzımdır." diyenlerin<br />
doğruyu söylediklerinde şüphem yoktur.<br />
r<br />
Prof. Dr. AYDIN TANERİ, Ankara Üniversitesi,<br />
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi,<br />
Genel Türk Tarihi Kürsüsü<br />
Sayın Tarık Buğrayı yıllardan beri,<br />
Tercüman'da yazdığı makâle-f ücralarından<br />
iyi tanıyorum.<br />
Türk Tarihi boyunca, özellikle Selçuklu<br />
ve Osmanlı devirlerinde devlet mefhumu,<br />
devlet hayatı, devlet teşkilâtını incelemeye<br />
ve günümüzdeki devletimize bağlamaya<br />
çalışan bir araştırıcı olarak, Tarık<br />
Buğra'yi değerlendiriyorum. Pek çok yazısını<br />
araştırmalarımda iktibas ettim. Zira,<br />
Tarık Buğra sık sık "devlet" konusuna temas<br />
eder. Devletin gücü, gayri kabili münâkaşa<br />
durumu, devlet otoritesini zaafa uğratan<br />
sebepleri ve olayları inceler, teşhis eder.<br />
Her halükârda devlet mefhumunun korunması,<br />
takviye edilmesi ve yüceltilmesi onun<br />
temel fikridir. Tarık Buğra yi ayni konuda<br />
kalem oynatan diğer yazarlardan ayıran<br />
kıstas şudur: O, hem edebiyat, hem hukuk,<br />
hem de gazetecilik ve yazarlık malumat ve<br />
müktesâbatını ahenkli bir tarzda kullanarak<br />
meseleleri işlemektedir. Bu durumda<br />
"olaylar"ı anlatış ve analiz etme şekli onu<br />
"orijinal" kılmaktadır.<br />
BAYRAM BİLGE TOKER, Şair - yazar.<br />
Edebiyatın çeşitli dallarında (hikâyeroman-oyunj<br />
başarıyla kalem oynatan isimlerden<br />
biri, belki de birincisidir Tarık Buğra.<br />
Şunu hemen söylemeliyim: Ben, "hikayeci<br />
Tarık Buğra "yi, romancı ve oyun<br />
yazarı Tarık Buğradan daha çok seviyorum.<br />
Bundan, Tarık Buğra'nın romanda başarısız<br />
olduğu mânâsı -elbette ve kesinlikleçıkmaz!<br />
O, dünü ve bugünüyle, Türk romancılığının<br />
nirengi noktalarındandır. Aynı şeyi,<br />
kim ne derse desin, hikâyeleri için de söyleyeceğim.<br />
Ne zaman O'ndan söz açılsa,<br />
hikâye yazmayı bıraktığı için hayıflanırım.<br />
Buğra nın sonradan romana başladığına ve<br />
devamlı roman yazdığına bakıp, hikâyeleri<br />
için "romana geçiş köprüsü" diyenlere katılmıyorum.<br />
Çünkü o topu topu bir kitabı<br />
ancak dolduran hikâyeler, bence, hikâyeciliğimizin<br />
köşetaşı eserlerindendir.<br />
Hikâye yazmayı bıraktığı için hayıflanan<br />
kalabalık bir arkadaş ve dost grubu,<br />
oturup gece geç vakitlere kadar bu hikâyeleri<br />
okuduğumuzu ve -kelimenin tam manasıyla<br />
kullanıyorum- mest olduğumuzu<br />
söylemeden edemeyeceğim.<br />
Tarık Buğra 'nın hikâyelerinin (Yarın<br />
Diye Bir Şey Y'oktur) son baskısını okurken<br />
dildeki ve kelimelerdeki değişikliği gQrüp<br />
ne kadar üzüldüğümüzü ifâdeden mahrumum.<br />
Aynı şeyi, yeni yazılan ve yeni<br />
baskısı yapılan romanları için de söylemeliyim.<br />
O mûsikîsiz ve soğuk kelimelerin<br />
böylesine güçlü eserlerdeki yerini anlamak<br />
ve anlatmak mümkün değil!
40<br />
vttf \Y> v &<br />
\ \ * & & &><br />
ya DAİR<br />
EMİNE<br />
"Gençliğim Eyvah" beni fena hâlde<br />
sarsmıştı. Bir kısa yazı ile duygularımı ifade<br />
etmeğe çalıştım. Ancak bu yazı, ne roman<br />
ne de yazarı hakkında tam bir değerlendirmeydi.<br />
Bütün değildi, kifayetsizdi... Düşündüm,<br />
Tarık Buğra şunca yılın muharriri, hani<br />
başlangıçtan bu .yana romancılığımıza<br />
bakınca, sayabileceğim üç büyük isimden<br />
biri. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal<br />
Tahir'i kastediyorum ki, Kemal Tahir elbet<br />
ikisinin arkasından gelir, hem de arada epey<br />
mesafe bırakarak. (Bu arada Peyami Safa'-<br />
dan şundan bundan bahsaçafak beni, en<br />
azından, haksızlıkla itham edenler bulunabilir.<br />
Edebiyatçı değilim, ancak iyi bir<br />
okuyucuyum. Hoşa gitsin veya gitmesin,<br />
IŞINSU<br />
bu benim değerlendirmemdir, o halde yazmak<br />
zorundayım.)<br />
Evet, Tarık Buğra büyük romancı..<br />
Romancı da, niçin hak ettiği alâkayı görmedi<br />
ve görmemekte Ve şu mükemmel<br />
romanı "Gençliğim Eyvah", niçin öyle<br />
katı, acımasız -beni cidden rahatsız edenbir<br />
sükutla karşılandı<br />
Töre'nin sayfalarını "Gençliğim Eyvah<br />
"a ve Buğra'ya açmaya karar verdim.<br />
Bir sayıyı ona hasredecektim. En azından<br />
haksever bir okuyucu olarak, yapabileceğim<br />
tek şey buydu, sahibi olduğum dergiyi,<br />
böyle mühim bir hizmete koşmak. Hiz-
met derken, yanlış anlaşılmasın, Türk Edebiyatı<br />
Tarihi'ne ve Türk okuyucusuna hizmeti<br />
kastediyorum. Tarık Buğra'ya hizmet<br />
değil belki, ancak romancının hak ettiği ilgiyi<br />
görmesini ve okumasını da istiyorum<br />
elbet. Hele Türkiye'de, sanatçıların "ilgiden"<br />
başka gıdaları var mıdır...<br />
Kendisinden alâkasını rica ettim.<br />
Yağmur Tunalı ile mülakatı memnuniyetle<br />
kabul etti. Ve edebiyatçılara, sanatçılara<br />
rica ettim: Gençliğim Eyvah, Tarık Buğra'-<br />
nın edebî şahsiyeti veya her hangi bir eseri<br />
hakkında yazar mısınız, lütfen...<br />
Aldığım cevaplar benr şaşırttı diyemem,<br />
beteri oldu: Kalbim kırıldı. Çünkü<br />
değer verdiğim bazı kimseler, Buğra'nın<br />
şahsi ilişkileriyle, edebî şahsiyetini birbirine<br />
karıştırmışlardı. Çok samimi olduğum<br />
bir edebiyatçı dostum, açık açık: "Ben<br />
sevmiyorum o zâtı, kitabını okuyamam."<br />
dedi ve sahiden okuyamadı. Daha resmi<br />
münasebetlerim olan bir kaç edebiyat otoritesi,<br />
şu sıralarda işlerinin fazla olduğundan<br />
bahsedip, "vakit" ayıramayacaklarından<br />
yakındılar.<br />
Bir üniversitemizdeki edebiyatçı öğretim<br />
üyelerine Garipkafkaslı ile haber yollayıp,<br />
rica etmiştim. Hiç birinden ses çıkmadı.<br />
Şimdi diyeceksiniz ki, "Sende de<br />
maaşallah hiç alınganlık yok! İnsanlar Buğra<br />
için değil de, Töre'ye yazmaktan imtina<br />
ediyorlar. Senin dergini istemiyorlar."<br />
Aman efendim, daha önceleri Töre,<br />
bu kişilerin kıymetli imzalarını yayınlamaktan<br />
şeref duymuştu. Halâ da şeref<br />
duyar. İşte bu yüzden hiç üstüme alınmadım,<br />
alınmıyorum.<br />
Bir arkadaş, "Kendini çok beğeniyor,<br />
hepimizi küçük görüyor." dedi. Diğer<br />
bir sanatçı dostum: "Sen galiba politikayla<br />
fazla uğraştığın için beğendin Gençliğim<br />
Eyvah'ı, ben öyle beğenmedim. Hattâ 50-<br />
60 sayfadan öteye gidemedim." dedi. Başka<br />
biri: "Onun iddiası bütün sağcı sanatçıların<br />
birbirlerine destek olmasıdır. Ama yalnız<br />
kendisine destek olunmasını ister, çünkü<br />
kendisinden başka sanatçı olduğunu kabul<br />
etmez." dedi ve biraz da alaycı bir tonla,<br />
"Meselâ o, senin hakkında tek satır yaz<br />
di mı" diye kışkırtmaya kalktı.<br />
O, şöyledir.. O, böyledir!... Hayır sayılan<br />
sıfatları tekrarlamak istemiyorum.<br />
Belki edeplice, "hırçındır", "bencildir"de<br />
toplamak mümkün. Bir kısmı da onun hakkında<br />
yazmaktan "korktuklarını" ifade ettiler.<br />
"Ne yazarsak yazalım, beğenmiyecek!"<br />
Kuzum önce ayırmak ve bilmek gerek;<br />
biz Buğra'nın edebî şahsiyeti ve eserleri<br />
hakkında yazarken, onun huyunu suyunu,<br />
tavırlarını mı eleştireceğiz, onun hoşuna<br />
gidip gitmemeyi mi düşüneceğiz, yoksa<br />
bir hakkı -geç de olsa- teslim mi edeceğiz<br />
Edebiyatçı ve sanatçı olarak, sen-ben dâvasına<br />
mı düşeceğiz, yoksa edebiyat tarihimiz<br />
için bazı tespitler yapıp, günümüzün ve<br />
yarının okuyucusuna yol mu göstereceğiz..<br />
Bu ayırımı yapmak gerekirdi. Dikkat<br />
çekeyim; istediğim "gereksiz övgü" değil,<br />
samimi teşhis ve tespitlerdi.<br />
Bakın şuna eminim, Allah uzun<br />
ömürler versin, bir gün gelip Tarık Buğra<br />
aramızdan ayrışırsa, şimdi yazmak isteme<br />
yenlerin pek çoğu onun eserlerini şiddetle<br />
övecekierdir. Belki bir kısmı şahsîtakılmalarından^ıyrılamayacak,<br />
tavırlarını da
eleştireceklerdir ama onun Türk romancılığının<br />
temel taşlarından biri olduğunu hararetle<br />
ifade edeceklerdir.<br />
Peki Tarık Buğra'nın ne suçu ne günahı<br />
var ki, edebiyatımızdaki yerini hayatta<br />
iken göremesin Şahsiyeti ile edebî şahsiyetini<br />
karıştırıyorlar, dedim. Bu doğru, kişinin<br />
şahsiyeti ile edebî şahsiyetini birbirinden<br />
ayırmak zordur ama, romancı için böyledir,<br />
bizzat yazan için. Belki bir de eserleri<br />
pek iyi değerlendiremeyen, hattâ oku —<br />
mayan hani sıradan arkadaşlar için... Oysa<br />
edebiyat alanında kalem oynatanlar, hele<br />
otorite iseler, mutlak "tarafsız" olmaya<br />
mecburdurlar gibi gelir bana. Eğer yazarın<br />
şahsiyeti eserlerine aksediyorsa, bunu da<br />
eser içinde, eser çerçevesinde tespit gerekir<br />
değil mi İlim ve hikmet böyle icap ettirmez<br />
mi (Tabii bu arada ideolojik gayelerle<br />
şişirilen veya batırılan eserleri ve onların<br />
tenkitçilerini hesaba katmıyorum. Milliyet'in<br />
Sanat Dergisi'nde Gençliğim Eyvah<br />
hakkında çıkan yazı, bu yüzden hiç mühim<br />
değil) Ben, edebiyat sahasında kalem oynatan<br />
dürüst isimlere seslendim. Bir şair dostum<br />
ise, telefonda yarım saat kadar azarladı<br />
beni, gerçi hedef Buğra idi ama, azarı işiten<br />
ben oldum!<br />
Şimdi gelelim, neden böyle oldu...<br />
Hatırlatayım tekrar, değerlendirmelerim tamamiyle<br />
şahsidir, eksik veya yanlış olabilir<br />
Ancak samimi duygu ve düşüncelerim olduğu<br />
için, samimiyetle yazma arzusu duyuyorum.<br />
Önce satıhtan başlayalım: Buğra ile<br />
tanışıklığımız galiba 1965'Iere gider. İkimiz<br />
de Antalya Film Festivali'nin jüri üyesi<br />
idik. Orada tanıştık, ahbaplık ettik. Ve<br />
dost hasreti çekilen şu dünyada, "dost"<br />
olmaya karar verdik. Bana, eserlerini imzalayıp<br />
göndermeye söz verdi, fakat sonra,<br />
ondan hiç ses çıkmadı. Yayımlanan ilk kitabım<br />
"Küçük Dünya"yı, bugün gibi hatırlıyorum;<br />
"Biz dostlarımızı arada sırada da<br />
olsa hatırlarız" hitabıyla ona imzaladım,<br />
göndermedim. Eğer bu hadisede "vefasızlık"<br />
söz konusu ise, payı iki tarafa da eşit<br />
olarak bölüştürmek gerekir.<br />
Sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum,<br />
onun hakikaten hayran olduğum,<br />
"Ayakta Durmak İstiyorum" piyesi,<br />
Ankara'da sahneye kondu. İlk haftasıydı,<br />
bir kaç gazeteci arkadaşla beraber gittik.<br />
Şimdi olaya bakın; Tarık Buğra tiyatrodaydı,<br />
bizim dost, arkadaş, hattâ sıradan<br />
bir seyirci olarak yanına gidip tebrik etmemiz<br />
gerekirdi, çünkü hepimiz gerçekten<br />
beğenmiştik eseri. Oysa yanımdakiler, "Bakın<br />
yahu" dediler "oyunu seyretmeye BİZler<br />
geldik, Buğra burada bir hoş geldiniz<br />
bile demiyor!" Ve suçlu gibi; başlarımızı<br />
önümüze eyip, ona bir "Yüreğine sağlık,<br />
eline sağlık" bile demeden ayrıldık tiyatrodan.<br />
Buğra hakkında yazarken, kendimden<br />
bahsetmem hoş değil ama, mecburiyetindeyim.<br />
Ben o zamanlar bu şimdi olduğumdan<br />
daha pısırık ve çekingendim, yanımdakilere:<br />
"BİZ dediğiniz de kim İşte<br />
eser ortada! Yazarı bizi görmezden gelmişse,<br />
bu onun meselesi... Gidip tebrik etmemiz<br />
lâzım" deme cesaretini gösteremedim.<br />
Hattâ belki böylece düşünemedim bile, gazeteci<br />
arkadaşın tesiri altındaydım ;Buğra'-<br />
dan kabul bekler gibiydim ancak bu işde<br />
bir terslik olduğunu seziyordum, rahatsızdım.<br />
Şu olayda vefasızlık payı, benim hesabıma<br />
daha ağır basıyor... Ama eminim,<br />
o gazeteci arkadaş düşüncesini kıl payı değiştirmemiştir,<br />
sorarsanız: "Buğra mı, diye<br />
başlar, oyununu seyretmeye gittik de yüzümüze<br />
bile bakmadı." Neden bakmadı, yahut<br />
biz niçin tebrik etmedik, diye aklının<br />
ucundan geçirmez. Olaylarda, kabahatin<br />
tümünü karşı tarafa yüklemek kadar, rahatlık<br />
var mı
4<br />
Sonra Buğra ile bir kaç defa İstanbul'da<br />
Karaköy-Kadıköy vapurunda karşılaştık,<br />
hâl hatır sorduk. Konuşmamız havadan<br />
sudan nezaket cümlelerinin dışına<br />
çıkmadı. Ve derken Basın İlân Kurumu'-<br />
nun kampında, üst-üste bir kaç yıl yaz tatilimizi<br />
beraberce geçirdik. İlk yıl, bilhassa<br />
eşim İskender Öksüz'le ahbaplık ettiler.<br />
Ben, çekingendim, itiraf etmek gerekir, beğendiğim<br />
romancıyı insan olarak iyice<br />
tanımak istediğim hâlde, yanında bir garip<br />
rahatsızlık duyuyordum. Neden Bu da benim<br />
meselem galiba. Hakkında dinlediklerimin<br />
bir neticesi olmalı; onu kızdırmamak,<br />
gücendirmemek için karşısında (kendim)<br />
olamıyordum. Hareketlerimi, sözlerimi<br />
"ona göre" ayarlamak mecburiyetini duyuyordum.<br />
Böyle bir mecburiyet de, kişiye<br />
ne biçim bir YÜK olur, taşıyan bilir!.. Eşimin<br />
benim gibi ön yargıları, sıkıntıları, hele<br />
sözlerini karşısındakine göre ayarlama diye<br />
bir mecburiyet hissettiği yoktur. O, son derece<br />
rahattı, "İbiş'in Rüyası"nı okuyup bitirdi,<br />
bir gece yemekte, roman üzerine tartıştılar.<br />
Buğra, eserin "Mükemmel" olduğunu<br />
söyledi, İskender: "Hayır, dedi, İbiş'in<br />
Rüyası mükemmel bir roman değildir!.",<br />
masanın altından dizine, benim tarafımdan<br />
kuvvetlice bir^tekme yediği halde, tınmadı,<br />
fikrinde İsrar etti.. Tartışma uzamadı ama><br />
ben Tarık Buğra yanımızdan ayrıldıktan<br />
sonra, "Artık senin yüzüne bile bakmaz!"<br />
dedim. Fakat hayret, ertesi gün ve kamp<br />
müddetinin sonuna kadar sıkı-fıkı arkadaşlıkları<br />
devam etti. (Şunu ilâve etmek zorundayım,<br />
bir kaç yıl sonra bir gün ne münasebetle<br />
bilmem, eşim bana Tarık Buğra'-<br />
ya haksızlık ettiğini ve İbiş'in Rüyası'nın<br />
sahiden mükemmel bir roman olduğunu<br />
söyledi.)<br />
İkinci yıl, arkadaşlıkları "dostluğa"<br />
dönüşmüştü, ben halâ iyi-kötü idare etmeğe<br />
çalışıyordum... Eğer kendi duygularımı<br />
tahlil etmemiş, onun karşısında "yerimi"<br />
tespit etmemiş olsam, şimdi şöyle diyebilirdim:<br />
"Aman Tarık Buğra, ne sıkıcı bir<br />
adam! Sohbeti bile bana ağır geldi."<br />
Üçüncü yıl, ailemize Murathan katılmıştı.<br />
Buğra'nın minik oğluma gösterdiği<br />
sevgi, daha doğru dürüst konuşmasını bile<br />
beceremeyenle kurduğu dostluk, dehşetli<br />
ilgimi çekti. Buğra çocukları seviyordu,<br />
onlarla anlaşabiliyordu!<br />
Burada durmak ve galiba satıhtan<br />
biraz derinlere inmek gerekir. Çocukları ve<br />
hayvanları seven insanlar Büyük, yumuşak,<br />
şevkatli, hoşgörülü bir yürek akla getirir<br />
önce, sonra yetişkin insanın ukalâlığından,<br />
suniliğinden, bir takım kalıplarından<br />
kaçışı... Onlardan rahatsızlığı.<br />
Romancı, yetişkin insanlar arasında<br />
kendini rahat hissetmiyor.<br />
Bu "kendini rahat hissetmeme", üzerinde<br />
düşünelim. Çünkü bence Tarık Buğra<br />
ile diğer insanlar arasındaki münasebet<br />
bozuklukları, bu duygudan kaynaklanıyor.<br />
Buğra niçin, diğer insanlar arasında rahat<br />
değil.. Eh, psikolog değilim; iyi-kctü,<br />
vasat bir romancı, iyi bir okuyucu ve biraz<br />
da Froyd ile yaklaşıyorum meseleye.<br />
Froyd diyor ki:<br />
"Çocuklar oynadıkları oyunlarla kendilerine<br />
özgü bir dünya yaratır, daha yerinde<br />
bir değişle yaşadığı dünyanın nesnelerini<br />
kendi beğenisine uygun olarak kurduğu<br />
yeni- bir düzen içine yerleştirir, böylece tıp-
ki bir sanatçı gibi davranır." "Sanatçı da<br />
oyun oynayan bir çocuk gibi davranır,<br />
tıpkı; o da kendine bir hayâl dünyası yaratarak,<br />
bu dünyayı pek ciddiye alır, yani<br />
zengin bir duygu hazinesi ile donatarak,<br />
realiteden kesin sınırlarla ayırır onu."<br />
(Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Türkçesi: Kâmuran<br />
Şipal, T.D.K.ca Türkçeden dolayı<br />
okuyucularım beni af'etsinler, tercümeyi<br />
dokunmak istemedim.)<br />
Şu sözleriyle Froyd'a az çok katılmamak<br />
mümkün değil. Az çok diyorum,<br />
çünkü o sanatçıları çocukların düzeyine<br />
indiriyor. (Veya çıkarıyor). Kesin hüküm<br />
veriyor! Böylesi kesin hükümlerden kaça<br />
rak, Buğra'nın şu bizim ortamın yetişkin<br />
insanlar dünyası ile kendine has dünyasının<br />
dehşetli çatıştığını söylemek kabil.<br />
Froyd'un icidia ettiği gibi, Buğra'nın dünyası<br />
realiteden kesin sınırlarla ayrı mı.. Yani<br />
Buğra, ayakları bir karış havada mı dolaşıyor,<br />
vakalardan ve vakıalardan kopuk mu<br />
Hayır, hiç değil.. Çünkü, reel dünyayı bütün<br />
çıplaklığı ile eserlerinde okuyoruz,<br />
görüyoruz. Fakat "çatışma" da bir gerçek.<br />
Ve bu çatışmada galip ve mağlup aramak<br />
gerekirse, satıhda bir bakışla, Buğra, mağluptur.<br />
İşte şu kalabalık gurup, onu kabulden<br />
çekinmekte, yahut kabul ettiğini itiraf<br />
edememekte, büyük olan romanı, sükutla<br />
geçiştirilmekte. Fakat "hakikat" şu<br />
görünen manzarada mıdır<br />
Biraz önce Buğra'nın karşısında<br />
"kendi" tahlilimi yapmasaydım, çok yanlış<br />
bir yargıya kapılabileceğimi itiraf ettim. O<br />
halde "çatışan dünyalar" meselesinde bütün<br />
suçu Buğra'ya mı yükleyeceğiz...<br />
Şu bizim yetişkinler dünyasının tahliline<br />
girişmeyeyim, bir sual daha sorayım, bizimkinin,<br />
Buğra'nın dünyasından daha saf,<br />
dürüst, hoşgörülü, vefalı olduğunu iddia<br />
edebilir miyiz Böyle bir kesin hükme, kim<br />
±A<br />
imzasını atabilir<br />
Dış dünya ile münasebetleri daima iyi<br />
gitmiş, hiç bir sanatçı bilmiyorum ve tanımadım.<br />
Tolstoy'dan, Dostoyevski'ye,<br />
Satr'a, Leonardo da Vinci'den, Gogen'e,<br />
Pikasso'ya.. Bizden örnek verelim, Abdülhak<br />
Hamit'ten, Şinasi Hisar'a, Cenap'a,<br />
Haşim'e, Necip Fazıl'a, Yahya Kemal'e,<br />
Orhan Veli'ye, ne bileyim; Ömer Seyfettin,<br />
Ahmet Hamdi Tampınar, Peyami Safa,<br />
Halide Edip ve daha nicelerinin ismini<br />
sayabiliriz. Bu sanatçıların hiç birinin dış<br />
dünya ile münasebetlerinin hep iyi gittiği<br />
iddia edilemez. Ve dış dünya, çatlasa da,<br />
bu işilerin sanatını alıp kabul etmiş, o sanatla<br />
gurur duymuş, bir kısım sanatçıyı<br />
ise baş tacı etmiştir. Hele yaşarken dahi,<br />
her türlü garip kaprislerini "bir çeşit sanat"<br />
gibi gösterip, baş tacı edilen Abdülhak<br />
Hamit, Yahya Kemal, Halide Edip vs.<br />
Buradan acaba şöyle bir hükme varmamız<br />
mümkün olur mu Artık dış dünya<br />
da değişti, insan kıskançlığı, çekememezliği<br />
arttı, had bilinmiyor, sanata saygı azaldı.<br />
Ve insanlar sanatçıyı "sanatı" ile değil,<br />
kendileriyle münasebetlerinin iyilik derecesine<br />
göre değerlendiriyorlar.. Galiba, öyle.<br />
O halde Buğra, yetişkin insanlar arasında<br />
niçin "rahat" hissetsin kendini<br />
Gençliğim Eyvah, hakkında yazdığım<br />
kısa yazıda, Buğra'nın mutluluğunun<br />
"zehir yeşili" olduğunu söylemiştim. Hak<br />
verdi bana. Ve ona hiç sormadım ama,<br />
Buğra'nın geceleri şöyle rüyalar gördüğünü<br />
tahmin edebilirim: Bir ziyafet sofrası, her<br />
türlü yiyecek var, bir çok insan yiyip içiyor,<br />
onun tabağı boş! Bir büyük mağaza,<br />
insanlar durmadan alış-veriş ediyorlar, top<br />
top güzel kumaşlar iniyor raflardan, Buğra;<br />
istediği, imrendiği halde, bir metrecik<br />
bile kumaş alamıyor! Plaj, güneş parlak,
deniz pırıl pırıl, fakat o dalınca deniz birden<br />
hâl değiştiriyor, bulanık çamurlu bir<br />
su oluyor! Yani Buğra ne ziyafet sofrasından,<br />
ne kumaş mağazasından, ne de denizden<br />
nasibini alıyor.<br />
Böyle rüyalar... Bakın takdir edilmedi,<br />
alkış toplamadı demiyorum, fakat Tarık<br />
Buğra şu dünyadaki sanatçı varlığının karşılığını<br />
"tam" olarak, ne manen ne de maddeten<br />
almıştır. Kendisini "hakkı yenmiş gibi"<br />
hissediyorsa, bu ona has dünyanın fantazisi<br />
değildir, öyledir. Onu, "hırçın"lıkla,<br />
"saldırganlıkla itham edenler, niçin "sebepleri"<br />
üzerinde durmazlar Böyle itham<br />
edilen sanatçının çok ince, hemen kırılıveren<br />
bir yüreği olduğu için, bunu örtüp saklama<br />
insiyakiyle "kırıcı"; çok çekinen ve<br />
mahcup olduğu için, yine ayni insiyakla<br />
"saldırgan" olabileceğini düşünmezler<br />
Yürekteki aşırılıklar, umumiyetle<br />
davranışlarda, tam aksi uçta aşırılıklara dönüşüyor.<br />
Ve şüphesiz Buğra'yı yüreğindeki,<br />
ruhundaki aşırılıklar için suçlayamayız,<br />
çünkü sanatını yoğuran onlardır.<br />
Ve "yazdıklarımızı beğenmiyor.." diye<br />
çekinenler, münekkitler;acaba bir sanatçının<br />
eserini meydana getirmek için çektiği<br />
sancıyı, düştüğü bunalımı, yürek ezilişini<br />
ve tükenişi yaşamışlar mıdır Sanatçı kendisi<br />
bizzat, verdiği eseri dahi, bu çektiği<br />
sancıya dek görmez, göremez... Eğer Tarık<br />
Buğra, yazılanlardan memnun olmamışsa,<br />
bunu açık açık ifade etmesi, bence dürüstlüğündendir.<br />
(Bir romanımı çok yanlış değerlendirmiş,<br />
hissettirmek istediklerimin<br />
hiç birini duymamış bir genç eleştirmen<br />
arkadaşıma, teşekkür ettiğimi hatırlıyorum.<br />
Gerçi onun kalbini kırmadım ama,<br />
kendi hesabıma dürüst hareket etmediğim<br />
için, rahatsızım.)<br />
Ve sanatçı eserini meydana getirirken,<br />
kendi kendisiyle öyle bir kavga içindedir<br />
ki, öyle yiyip bitirir ki ruhunu, bir<br />
yerde "dış kemirgenler" çok çok hafif<br />
kalır, pek tabii küçümsenmeyle karşılanır...<br />
Hani, Buğra bizi küçümsüyor diyenlere!<br />
TÖre'de "İbiş'in Rüyası"nın temsili<br />
üzerine bir yazı yayımlamıştık. Kampta bana,*<br />
o makaleye kızdığını söyledi. Şaşırdım.<br />
Dergiyi buldurduk, yeniden okuduk, bazı<br />
yerlerini işaret etti. Haklıydı.. Ben, o yazıyı<br />
sanatçının dünyasından değerlendirmemiş,<br />
herhangi bir editör gibi, yazı kalitesine göre<br />
yayınlamıştım. O dünyaya girince, Buğra'-<br />
ya hak verdim.<br />
İşte böyle.. "Tarık Buğra Hakkında"-<br />
ya dair. Ona bir sayıyı hasretmek istemiştim,<br />
olamadı. Ve kaderin çok garip bir cilvesi<br />
geçenlerde Buğra Ankara'ya geldiği zaman,<br />
iyi fotoğraf çeken oğlum Yağmur,<br />
onun otuz altı muhtelif pozunu çekti. Ve..<br />
Banyo tankından film, bembeyaz çıktı!<br />
Nasip, demiştik... Bu da Töre'nin, okuyucularının<br />
nasipsizliği. "Tarık Buğra Hakkında"<br />
bir de fotoğrafsız olacak. Vehbi Okur<br />
kardeşimizin çizgileri yetişiyor imdada, sağ<br />
3İsun.<br />
Şimdi müsaadenizle romancıya hitap<br />
etmek istiyorum: Aziz Tarık Buğra, dış<br />
dünya ile çatışma, ne kadar şiddetli olursa<br />
olsun, burada bir ters orantı mevzu bahistir,<br />
değeriniz onca artmakta. Siz, lütfen yazın...<br />
Zehir yeşili mutluluk, size Allah'ın<br />
bir lutfudur ve muhakkak ki yazmanız içindir...<br />
Lütfen yazın. Tunalı'ya cevabınızda:<br />
"Gençliğim Eyvah Türkiye'mizin romanıdır..<br />
Politikaya bulaştığımız ölçülerde hepimiz<br />
varız onda. Aynaya niçin kızıyorlar"<br />
demişsiniz... Müsaadenizle, üç kelimenizi<br />
değiştirmek istiyorum: "Türkiye'ye alâkamız<br />
nisbetinde" ve "hepimiz varız onda..."<br />
diyorum. Böyle anladım. Saygılarımla...<br />
AC
J.A<br />
Rubâîyyat-ı Arifeden<br />
BEDDUA<br />
Arif Nihad ASYA<br />
(1904-İ975)<br />
Gitsin, ne demek, edeb... edebsiz kalsın;<br />
Göçsün de nesebliler, nesebsiz kalsın!<br />
Takdir, olamaz böyle... ilâhî, bu işe<br />
Her kim sebeb olduysa sebebsiz kalsın!<br />
Arif Hoca'mızı, "Hakka yürüyüşü'nün altıncı senesinde, yokluğunu daha derinden duyarak,<br />
rahmet, hürmet, hasret ve sevgiyle anıyoruz.<br />
SEVAB<br />
"Olmaz bana kimsenin, diyordum zararı..."<br />
Gördün, lâkin, geçirdiğim korkuları:<br />
Bir akşam, ellerim sevâb işlerken<br />
Arkamdan bir ses, dedi: "EHer yukarı!"<br />
TARAFSIZLAR<br />
Yaptıkları, uğraşıp didinmek., ancak,<br />
Sağ-sol savaşında hep trtafsız kalmak..<br />
Cennetle Cehennemde —demek— yerleri yok...<br />
Tanrı'm, sen A'râf'ı genişletmeye bak!<br />
SALLANAN VATAN<br />
Yangın, su, kaza alsa da -ilk sık— kurban;<br />
Defnetse de bin hayâtı debrem, toptan;<br />
Arif —yine— der, secde edip toprağına:<br />
"Altiyle ve üstiyle bizimdir bu vatan"
1981'e GİRERKEN<br />
TÜRKİYE<br />
VE<br />
DÜNYA<br />
HÜSEYİN MÜMTAZ<br />
M<br />
: , . .Altı sene evvel.. Ordularımızın Girne<br />
den Kıbrıs'a çıktığı gün,. Tahranda<br />
bir Türk, Tahranda Türkler bayram yapıyorlardı.<br />
Gözlerim buğulandı.. Altı yıl ge<br />
riye çekildim. Salihli de bir büyük Kazak<br />
Türk ünün. Ali Bek Hakim in evinin balko<br />
nunda eşimle birlikte sabahın ışıklarını<br />
seyrediyordum. Radyolardan ordularımız<br />
Kıbrıs'a çıktı' sesleri yankılanıyor.. Sevinç<br />
gözlerimden boşanıyor,. Altı yıl önce bir<br />
yaz sabahı, Türk orduları Kıbrıs'a çıkıyor.<br />
Altı yıl önce bir yaz sabahı, Kıbrıslı<br />
bir Oğuz Türk'ü ve İstanbullu eşi, Salihli'de<br />
bir Kazak evinde gözlerinden sevinç<br />
akıtıyorlar.. Altı yıl önce bir yaz sabahı,<br />
Tahran'da bir Azeri Türk u bir Azeri ailesi<br />
bayramlıklarını giyiyor.. Altı yıl önce .ir<br />
yaz sabahı, Taşkent'te bir Özbek Türkü..<br />
Ne büyüksün Türklük!.. Akdeniz'in mavi<br />
dalgalarını yararak giden bir hücumbotunun<br />
motor sesi Almaata dan Üsküb'e kadar<br />
yankılanıyor.."<br />
Doç. Dr, A.B. Ercilasun, TÖRE, Sayı: 111<br />
Bir yılın dış politik olaylarının incelenmesiyle Ercilasun'un yukarıya tırnak içine<br />
aldığımız sözlerinin ne alâkası var diye düşünülebilir.
48<br />
Ahmet Bican, Girne, Tahran, Salihli, İstanbul, Taşkent, Almaata ve üsküb'den<br />
bahsediyor.<br />
Ben bunlara, Kosova, Kavala, Kırcaali, Bahçesaray, Kerkük, Kabil, Doğu Türkistan,<br />
hattâ Bering Boğazını, yâni Adriyatikten, Pasifiğe kadar olan büyük bir bölgedeki ülkeleri<br />
de ekliyorum. (Aşağı yukarı dünyanın yarısını)..<br />
Dış politika, en basit tarifi ile ülkelerin dış münasebetlerini incelemez mi ve ben bu<br />
ülkelerden, bu ülkelerin ortalama en büyük etnik varlığı olan Türkler'den bahsedersem,<br />
bu bir dış politika konusu değil midir Evet;demek ki, sadece Türk Dünyası'ndan, bölgelerindeki<br />
durum ve münasebetlerden bahsetmek bile dünyanın yarısını ilgilendiren bir dış<br />
politika konusudur.<br />
Böyle büyük bir meseleye kimse bigâne kalamaz, kalmamaktadır. Dünyanın büyük<br />
devletleri, bu korkunç potansiyelin kendi gücünün şuuruna varacağı günleri endişeyle<br />
beklemektedir.<br />
Bu kadar büyük bir bölgeye yayılmış, aynı dili konuşan başka bir topluluk, tarihin<br />
hiç bir devrinde, hiç bir yerde var olmamıştır. Kaldı ki bu insanlar, müşterek kullandıkları<br />
"dil"i ikinci bir dil olarak öğrenmemişlerdir, ana dilleridir bu ve kuvvetleri buradan gel* .<br />
mektedir.<br />
Meselenin ehemmiyetini artık kafalarımızın alması lâzımdır. Ve bu mesele herkesten<br />
önce bağımsız tek Türk Devleti olarak bizi ilgilendirir. Ankara için aslolan, kendisiyle<br />
beraber, dışındaki Türklerin de menfaatidir. Diğer herşey, bütün faktörler meselâ Amerika'da<br />
Reagan'm seçilmesi, Polonyadaki kriz, İran-lrak savaşı, ancak bu asıl meseleye müsbet<br />
veya menfi tesir etme derecesine göre değerlendirilmelidir. Bütün olaylar, "Türk'ün<br />
menfaati neyi icabettirir" gözlüğü ile görülmeli ve buna göre ehemmiyet sırasına sokulmalıdır.<br />
Bu görüş açısından ayrılmadan, 1981'e girerken dünyanın içinde bulunduğu politik<br />
durumu şöyle inceleyebiliriz: ,<br />
A. Milletlerarası Genel Durum:<br />
Sene içinde onbir ay çekilen üçüncü dünya savaşı sancısı Aralık ayına girerken<br />
zirveye ulaştı.<br />
1. Irak-İran harbi devam ediyordu<br />
2. Suriye-Ürdün kapışmak üzereydi<br />
3. Ruslar Polonya'ya ha girdi ha girecek durumdaydı<br />
4. Carter, seçimlere girmeden rehineler meselesini hallederek puan toplamak istiyordu,<br />
5. Rusya'nın Afganistan çamuruna daha fazla battığı farkediliyordu.
1<br />
Bilindiği gibi, senenin son dört ayının baş döndürücü bir şekilde geçmesine sebep<br />
olan yukarıdaki nefes kesici beş maddeden dördü, Orta Doğu'yla ilgilidir. Petrol; dolay ı-<br />
sı ile dünya istihsalinin büyük bölümünü karşılayan Basra körfezi süperlerin iştahını<br />
çekmeye devam etmektedir. Doğu bloku, Afganistan'la başlattığı stratejik ilerlemesini<br />
devam ettirmiş, hiç değilse korumuştur. Amerika, Hint Okyanusundaki en büyük askeri<br />
üssü Diego Garcia adasına ilâveten başka bir takım üsler elde etmek çabasındadır. Umman,<br />
Somali, Yemenle bu konuda anlaşmalar imzalanmıştır. Mısır'da "eğitim" maksadıyla<br />
bir kaç Phantom filosu bulundurmakta, dahası "özel müdahale birliği"nin çöl<br />
şartlarında eğitimini temin maksadıyla, Mısır'la anlaşma yapmaktadır. Ve bölgede*<br />
Irak'ın Rus migleri, İran'ın Amerikan phantomlarının elinden Amerikalı rehineleri kurtarma<br />
çabasındadır. Suriye ve Irak'da Baas partileri iktidardadır ama Suriye, Irak'a yardım<br />
eden Ürdün'e düşmandır. Suriye, Libya'yla birleşme çabalarındayken, Rusya ile neredeyse<br />
Varşova Paktı ülkelerini kıskandıracak anlaşmalar imzalamakta, Lübnan'ın yarısını<br />
işgal etmiş vaziyette ve İsrail'le devamlı sürtüşmektedir. Türkiye'de biten NATO zincirinin<br />
İran'dan doğuya devamı ihtimali ortadan kalkmış; İsrail Mısır-S. Arabistanlı yerli<br />
kombinezonlardan bahsedilmektedir. Yâni batı artık, Orta-Doğu ve Basra körfezi sahipliğinden<br />
vazgeçmiştir. Mesele bundan sonra Orta-Doğu petrollerine doğuyla eşit ortak<br />
olma meselesidir.<br />
Ve Türkiye, bu bölgedeki her ülkede mevcut en büyük azınlığa (!) sahip, tek müslüman<br />
NATO ülkesidir, tek doğulu NATO ülkesidir. Amerika'nın hayati çıkarları da<br />
artık Avrupa'da değil, bu bölgededir. Ve Amerikan halkı; 4 yıl süren pasif tutumdan<br />
bıkarak, "Amerika'yı tekrar büyük yapalım" sloganıyla seçim kampanyasına giren Reagan'ı<br />
seçmiştir.<br />
Reagan'ın, Haig ve Kiessinger ekibiyle işbaşına gelmesi Avrupa ve NATO ülkelerini,<br />
NATO şemsiyesi altında daldıkları tatlı uykudan uyandıracak niteliktedir.<br />
Yeri gelmişken NATO ile Varşova Paktının işleyiş ve disiplin mekanizmasına<br />
tesir eden anlayış üzerinde duralım.<br />
NATO iki senedir, orta menzilli stratejik füzeleri Orta Avrupa'ya yerleştirme konusunda<br />
bir anlaşma sağlayamamıştır, süratle artan Sovyet nükleer-konvansiyonel silâh gücü<br />
karşısında üye ülkelerin askeri harcamalarını % 3 arttıracak tasarıyı kabul edememiştir.<br />
Ama Varşova Paktı ordularının "çağrıldıklarında" düşünmeden Varşova'ya (evet Varşova'ya)<br />
girebilme ihtimalleri hiç de az değildir.<br />
Reagan - Haig - Kiessinger üçlüsü, Amerika'nın aktif olmasını sağlayacaktır, enerjik<br />
ve anında reaksiyon belki daha önce aksiyon gösterecektir. Bu; NATO ve bu arada Türkiye'ye<br />
bir takım yeni mesuliyetler de yükleyebilecektir. Meselâ Kiessinger artık Orta-<br />
Doğuda Amerikan birliklerinin müdahalede kullanabileceği sıçrama tahtaları değil, fakat<br />
devamlı kalabilecekleri üslere olan ihtiyacından bahsetmiştir.<br />
Ve Reagan karşısında yalnız NATO ülkelerinin değil, Sovyetler'in de işi zordur.<br />
Daha önce Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya'da çatlayan kabuk, yine Polonya'da ve<br />
yine çatlamak istidadındadır. Proleterya diktatörlüğünü; yâni işçilerin kesin hâkimiye-<br />
49
tini öngören bir rejimde işçiler hak noksanlığı iddiası ile hak arama kavgası yapmaktadırlar.<br />
Hem de en basit hak., sendika kurma, toplu sözleşme ve grev..<br />
Sovyetler, Amerika ile aralarında mevcut nükleer-konvansiyonel silâh üstünlüğünü<br />
1985 senesine kadar lehlerine devam ettireceklerdir. Ve muhtemelen büyük meselelerini<br />
de, bu arada halletmek amacındadırlar. Üstelik 85'den itibaren Sovyet ordusunda etnik<br />
çoğunluk Ruslar'dah, müslüman azınlıklara geçecektir. İşte bu en kuvvetli dönemlerinde<br />
Amerika'nın başında pasif değil fakat "Amerika'yı gene büyük yapalım" diye düşünen<br />
bir başkanın olması, Ruslar hesabına talihsizliktir.<br />
Ha, bu arada ilgilendirir mi bilmiyorum ama yeni bir fikir oluşmaya başlıyor galiba..<br />
Dünyanın en büyük petrol bölgesi Orta-Doğu'daki ülkeler, 1973'den beri en mühim<br />
şeyin petrol olduğunun farkına vardılar. Ancak başlangıçta dünya kamuoyunun tasvipkâr<br />
tavırlarıyla karşılanan; bu ülkelerin kendi zenginliklerini diledikleri gibi ve bir silâh<br />
olarak kullanma keyfiyeti, ilk masum amacından saptırıldıkça puan kaybetmeğe başladı.<br />
Hele Irak ve İran'ın son savaşta yekdiğerinin petrol kaynak ve rafinerilerini düşünmeden<br />
mesuliyetsizce tahrip etmeleri bardağı taşıran son damla oldu. Çünkü bombalanan her<br />
kuyu ve tesis, bulunduğu ülkeye olduğu kadar, (parayla da olsa) bu ürünü kullanan<br />
dünyanın diğer ülkelerinin de zarar görmesine sebep oluyordu.<br />
Yeni fikri kısaca özetlersek, petrol sahibi ülkelerin petrollerini diledikleri gibi<br />
kullanmalarına evet, fakat kısır çekişmelerini halletmek için tahriplerine, hayır.<br />
Petrol stratejik bir maddedir ve bütün insanlığın müşterek malıdır. Şu anda üzerinde<br />
oturan insanlar hasbelkader oradadırlar ve bütün insanlığın vekili olarak bu maddeyi<br />
işletmektedirler, Vekilin dirayetsiz davranışları değiştirilmesini içab ettirebilir (ettirir).<br />
Bu yüzden bu petrol sahaları dar bir görüşle iki süper, daha geniş bir görüşle ise meselâ<br />
Birleşmiş Milletler tarafından işletilebilir (işletilmelidir).<br />
Bu fikrin hemen veya ilerde tatbik kaabiliyeti ve getireceği ihtilâflar çok geniş<br />
münakaşaları doğurur ve şu an bizce böyle bir şey muhtemel görünmemektedir. Fakat<br />
bu fikrin bir alternatif olarak vücut bulması bile ilgi çekicidir.<br />
B. Türkiye'nin Dış Politikası<br />
Türkiye'de 1980in 12 Eylül'ünde bir iktidar değişikliği olmuştur. Yeni iktidar,<br />
Türk Dış Politikasının kronik problemlerine ek olarak bir de vize meselesini devralmıştır.<br />
Ankara'nın'1981 senesi içinde başını ağrıtacak meseleler şunlardır:<br />
1. Dış baskılar<br />
2. İsrail<br />
3. Yunanistan - Kıbrıs<br />
50
4. Vize<br />
Türkiye için eskilere ilâveten yeni bir Doğu Bloku patentli baskı olamaz ve yoktur.<br />
Doğu zaten geleneksel tehdit unsuru olduğu için idari sistem doğuya karşı vaziyetini<br />
almış, savunmaya devam etmektedir.<br />
Demek olsa olsa I ürkiye için batıdan gelecek yeni bir baskıdan söz edilebilir.<br />
12 Eylülle beraber bazı çevrelerde enteresan değişiklikler vukubulmuştur. Daha<br />
önce batıyla olan en ufak münasebeti NATO'ya, IMF'ye kölelik diye tavsif eden, Türkiye'nin<br />
Avrupa konseyi ve Parlamentosu ile Ortak Pazar'a girmesini batıya aşırı bağımlılık<br />
ve emperyalizme uşaklık olarak gören bir takım çevreler, 12 Eylül 'den sonra batının<br />
Türkiye hakkındaki düşüncelerine çok fazla ehemmiyet vermeye başlamışlardır. Millet- „<br />
lerarası kuruluşlarda Türkiye'yi jurnal edenlere şimdilik pek rastlanmamaktadır ama me- r<br />
selâ faaliyetleri durdurulan Maden-İş'ii idarecilerin bazıları Rumlar'la ortak kombinezonlara<br />
girmeye başlamışlardır bile.<br />
Batı'yı; Avrupa ve Amerika diye ikiye ayırmak lâzımdır. Avrupa, her zaman olduğu<br />
gibi hissidir. Avrupa forumlarında komünistinden Hristiyanına kadar her düşünce temsil<br />
edilmektedir. Komünistler ve tabii Yunanlılar, Ankara'daki "demokratik" olmadığını<br />
söyledikleri yönetimi bahane ederek Türkiye aleyhine yeni dolaplar çevirmeye çalışacaklardır.<br />
Hele Türkiye içinde menfaatleri haleldar olan eski ve yeni tüfeklerin vasıtalı ihbarları<br />
ile bu çabaların ciddi sonuçlara varabileceği düşünülürse de adı geçen kuruluşlarda<br />
yalnız fanatik komünist ve Yunanlıların olmadığını hatta azınlıkta olduklarını düşünmek<br />
rahatlatıcı bir unsurdur.<br />
Çoğunlukta olan muhafazakârlar ise şimdilik (kendi kamuoylarını ikna edebildikleri<br />
sürece) Türkiye'ye bir şantajı düşünmemektedirler, çünkü bu eşyanın tabiatına<br />
aykırıdır. Bunlar da durumu "dikkatle takibettiklerini" belirtmekle yetinmekten başka<br />
bir şey yapamazlar.<br />
Peki Avrupa faktörünü hiç mi nazarı dikkate almayalım<br />
Hayır.. Dünya çok küçüktür ve Türkiye kendini Avrupa'dan tecrit ederek yaşayamaz.<br />
Hele bıçağın, ucundaki Türkiye, mali problemlerini halletmek için tatbik ettiği<br />
sistem icabı Avrupa'ya son derece bağımlıdır. Yalnız, Devlet Başkanı, Avrupa Konseyi<br />
raportörü Steiner'in Ankara'ya geldiği gün, Mecliste Atatürk yılını açmak için yaptığı<br />
konuşmada "iç ve dış baskılara boyun eğmeyeceğiz" demiştir. Bu demektir ki yeni<br />
yönetim, mâli bağımlılık yüzünden politik tâviz vermeve yanaşmayacaktır.<br />
Peki, Ankara, içte bazı meseleleri hallederken meydana gelen "demokratik olmadığı<br />
iddia edilen" görüntüsü dolayısı ile uğrayacağı muhtemel mâli finans zararını hangi<br />
kaynaktan karşılayacaktır 7<br />
Sözün burasında Amerika faktörü işe karışıyor. Ve Amerika Avrupa'nın aksine<br />
mantıkidir. Şöyle bir akıl yürütme yapılabilir:
— Amerika'da aktif bir yönetim iş başına geçmiştir.<br />
- Orta Doğu'da Amerika'nın hayati çıkarları vardır.<br />
- Amerika, Orta Doğu'daki hayati çıkarlarını, Orta Doğu'daki geleneksel dostlarının<br />
yardımıyla koruyacaktır.<br />
— Amerika'nın Orta Doğu'daki geleneksel dostları, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail<br />
, ve Türkiye'dir.<br />
- Türkiye özellikle şu anda dış yardıma muhtaçtır.<br />
— Türkiye'nin Avrupa ile bazı problemleri vardır. Amerika, dediklerini yaptığı<br />
sürece Türkiye'ye yardım eder.<br />
—• Amerika'nın istekleri şunlar olabilir:<br />
1. Üs (Yerleşmek için veya sıçrama tahtası olarak)<br />
2. NATO'nun güney kanadındaki zafiyetin giderilmesi<br />
3. NATO'nun doğuya devamı<br />
4. Yunan Lobisi (Kıbrıs)<br />
Bunlara karşılık Türkiye;<br />
1. İlk maddeye (şimdilik) müsbet cevap veremeyeceğini belirtmiştir.<br />
2. Ege konusunu, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü veto etmeyerek, sonraya<br />
bırakmayı kabul etmiştir.<br />
3. Amerika'nın böfgede yeni oluşturmaya başladığı cephenin bir üyesi, Suudi Arabistan<br />
ile çok yakın münasebetler içine girmiştir. O kadar ki, Ankara, içerde<br />
teokratik devlet müdafi ler in i mahkum etmekte fakat teokratik bir devlet olan<br />
5. Arabistan'ın Taif şehrinde yapılan İslâm Konferansına ilk defa en yüksek<br />
seviyede (başbakan) katılmaktadır.<br />
4. Kıbrıs Maraş'a bir kısım Rum'un yerleşmesini kabul etmiştir.<br />
- Türk dış politikasında 12 Eylül'den bu yana devam eden yumuşak, taviz kâr ve<br />
Amerikan yanlısı davranışlar bu şekilde bir akıl yürütmenin tesiriyle midir Dahası, bu<br />
davranışlar hakikaten tavizkâr mıdır, yoksa bir takım müsbet hesapları mı muhtevidir,<br />
bunu zaman gösterecektir.<br />
Bu geniş perspektif içinde Ankara'nın İsrail'le münasebetlerini kesmesi bile fazla<br />
inandırıcı olmayacaktır. Siyonist bir dünya, Ankara ile Tel-Aviv'in (Mısır ve S. Arabistan'la<br />
olduğu gibi) koordinesini okyanusların çok ötesinde VVashington'da planlamaktadır.<br />
Vize konusuna gelince,. Almanya Federal içişleri bakanı Gerhard Baum, "Vize<br />
uygulamasının başarıya ulaştığını, kaldırmanın söz konusu olmadığım" söylemiştir.<br />
Avrupa, AET'ye yeni giren üyesi Yunanistan'la beraber, Türkiye'yi artık dışarıda<br />
tutmak istemekte, ama kendi güvenliği için vazgeçemiyeceğine göre de Amerikan aracılığı<br />
ile (uzaktan) müttefikliği tercih etmektedir.<br />
52
İDEOLOJİK HARB TAKTİKLERİ<br />
AYHAN<br />
Türkiye'nin 1%8'den beri içinde bulunduğu<br />
buhranı karmaşık sosyo-ekonomik<br />
teorilerle izah etmek âdet olmuştur. İnancımız,<br />
sosyal ve ekonomik şartların, sübversif<br />
faaliyetlerin sebebi değil mazereti ve<br />
malzemesi olduğudur. Temel âmil, sosyal<br />
ve ekonomik şartlar değil, hattâ Türkiye'<br />
nin etnik veya dinî yapısı da değil, bütün<br />
bunları istismar eden, bunları tahrikten<br />
kuvvet alan ideolojik taarruzdur. Sayın<br />
Devlet Başkanı'mızın ifadeleriyle, "dünya<br />
tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin<br />
sızma ve çökertme harekâtı"dır.<br />
Bilindiği gibi tarih, milletlerin menfaat<br />
mücadelesi olma niteliğini bütün şiddetiyle<br />
devam ettirmektedir. Ancak, nükleer<br />
dehşet dengesi, bayrak sallayarak girişilen<br />
fetihlere müsaade etmemektedir. Bunun<br />
yerine ülkeler, dolaylı, fakat çok avantajlı<br />
ve hiçbir riski olmayan bir metodla düşürülmektedir.<br />
Fetih, topraklarda değil, ideolojik<br />
taarruzla ele geçirilen beyinlerde başlatılmaktadır.<br />
Beyinler elde edildikten sonra<br />
üniversiteler, fabrikalar, meydanlar, şehirler<br />
ve kırlar savaş alanı haline gelmekte ve ülke<br />
arka plândaki süper güce hiçbir zahmet ve<br />
risk yüklemeden kendi evlâtları eliyle düşmana<br />
teslim edilmektedir.<br />
TUGCUGİL<br />
Bu metodlar "beşinci kol" veya "psikolojik<br />
harb" olarak eskiden beri kullanılmakta<br />
idi. Fakat nükleer dehşet dengesinin<br />
yol açtığı siyasî detantla birlikte sübversif<br />
harb, tarihte görülmemiş boyutlara ulaştı.<br />
Şöyle ki: Eskiden psikolojik savaş klâsik<br />
harbin bir parçası iken bugün psikolojik<br />
savaş, harbin esası haline gelmiş, klâsik sa<br />
vaş ancak son darbeyi vurmada -Afganistan'da<br />
olduğu gibi- veya çok özel jeopolitik<br />
şartlarda ve sınırlı olarak -Hindiçini'de olduğu<br />
gibi- kullanılır olmuştur. Eskiden ateş<br />
esas, ideoloji teferruatken, bugün ideoloji<br />
esas, ateş teferruat olmuştur. Bizde de<br />
komünistlerin adam öldürmeye bile "silâhlı<br />
propaganda" demeleri bundandır.<br />
20. asrın ikinci yarısının bu vakıası,<br />
Leonid Brejnev tarafından, "Siyasî detant,<br />
asla ideolojik savaşın duracağı anlamına<br />
gelmez." sözleriyle açıkça ilân edilmiştir.<br />
Ancak bu gerçeklerin, yarım asır önce<br />
Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok net<br />
bir şekilde dile getirildiğini görüyoruz:<br />
"Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken,<br />
onlara, bilhassa mevcudiyetiyle,<br />
hakkıyla, birliğiyle tearuz eden bilumum<br />
53
yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı<br />
miHiyeyi her mukabil fikre karşı kemali<br />
istİğrakle, şiddetle ve fedakârane müdafaa<br />
zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin<br />
bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin<br />
zerki mühimdir. Daimi ve müthiş bir<br />
cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın<br />
felsefesi, müstakil ve mesul kalmak isteyen<br />
her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb<br />
etmektedir." (15 Temmuz 1921 'de<br />
Ankara'da toplanan Maarif Kongresi'nde<br />
Atatürk'ün yaptığı konuşmadan. "Atatürk'<br />
ün Maarife Ait Direktifteri", İstanbul Maarif<br />
Matbaası, 1934; s.:4.)<br />
İdeolojik savaşın yıkıcı tesirlerinin<br />
Türkiye'de altmışlı yılların ikinci yarısında<br />
hissedilmeğe başlanmasının da özel bir sebebi<br />
vardır. O güne kadar çalışmalarını<br />
inatla işçiler üzerinde teksif eden ve sadece<br />
kendi disiplinine tam bağlı komünist partileri<br />
destekleyen SSCB, 1965'de iki mühim<br />
strateji değişikliği yaptı: T) Propagandasını<br />
işçilere münhasır kılmaktan vazgeçti ve<br />
genç aydınlara ve bilhassa en kolay tesir altında<br />
kalabilecek çağdaki öğrencilere tevcih<br />
etti. Sovyetler Birliği Komünist Partisi'<br />
nin teorisyenleri, Marksizm'in ruhuna aykırı<br />
olan bu değişikliği, "Her ülkenin kendirle ~<br />
has şartlarına göre 'devrim' için motor güç<br />
olarak başka bir sınıf seçilebilir." şeklinde<br />
izah ettiler... 2) Desteklediği sübversif hareketlerde<br />
kendi disiplinine yüzde yüz bağlılık<br />
şartı aramadı. Çünkü kendi emrindeki<br />
komünist partilerine bağlı olmasa bile anarşik<br />
eylemler, hedef ülkenin başına dert açıyor,<br />
onu yoruyor, yıpratıyor, bütün batı<br />
blokunu meşgul ediyor ve sonunda yine<br />
kendi insiyatifindeki partiye zemin hazırlıyordu.<br />
Modern araç ve gereçlerle donatılmış<br />
güvenlik güçlerinin ve orduların karşısında<br />
çeteci ihtilâl hareketlerinin tek başlarına<br />
başarı şansı bulunmamasına rağmen<br />
bu hareketler, asıl komünist güç için, VValter<br />
Laqueur'un kelimeleriyle, "üzengi tutucu<br />
", "at uşağı" vazifesini ifa etmektedir.<br />
,! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize<br />
görecekleri tahsil hududu ne olursa<br />
of sun, en evvel ve herşeyden evvel, Türki-<br />
,ye'ıtin istiklaline, kendi benliğine ve ananâtı<br />
miiiîyesine düşman olan bütün anâsırla<br />
mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.<br />
Beynelmilel vaziyeti cihana göre, böyle bir<br />
cidalin istilzam eylediği anâsırı ruhîye ile<br />
mücehhez olmayan fertlerden ve bu mahiyette<br />
fertlerden mürekkep olmayan cemiyetlere<br />
hayat ve istiklâl yoktur." (1 Mart<br />
1922, Meclis'i açış nutkundan, a.g.e., s.: 7)<br />
54<br />
Bu iki değişikliğe bir de yeniimkân<br />
ilâve olundu. O güne kadar komünist hareketler<br />
Sovyetler Birliği veya onun peyklerinden<br />
yönetilirken, şimdi Küba gibi tampon<br />
üslerden ihtilâl ihracı ve dolayısıyla<br />
Sovyetler'in kendilerine yönelecek tehlike<br />
ve risklerden bir kademe daha uzaklaşma<br />
fırsatı doğmuştu. SSCB ateşi artık yalnız<br />
bir değil, iki maşayla tutabiliyordu. Türkiye<br />
üzerindeki operasyonda kullanılan Küba<br />
benzeri iki tampon üs, önem sırasıyla,<br />
Filistin Kurtuluş örgütü (FKÖ veya PLO)<br />
ve Libya'dır. Nitekim bugün de FKÖ, Türkiye<br />
Komünist Partisi ile çeteci komünist<br />
örgütler arasında vasıta rolü oynamaktadır.<br />
Yine FKÖ'nün, Türkiye'deki siyasî ümmetçileri<br />
sol strateji paraleline çekmede ve<br />
komünist "geniş cephe"ye katmadaki müessiriyeti<br />
görmezlikten gelinemez;.<br />
Türkiye'nin bugün karşılaştığı meselelere<br />
doğru teşhis koyabilmek için ideolojik<br />
taarruzun bazı taktiklerine genel seviyede<br />
de olsa temasta fayda görüyoruz:<br />
1. Düşman Yaratma —, Geniş Cephe<br />
ye Nötralizasyon:<br />
Bir ülkeye karşı girişilen ideolojik taarruzun<br />
dış menşei ne kadar iyi maskelenir-
55<br />
se maskelensin, ve kaç maşayla tutulursa<br />
tutulsun, çıplak bir komünist hareket görüntüsünü<br />
muhafaza ettiği müddetçe başarısız<br />
kalır. Komünist ideolojik taarruz olduğu<br />
gibi teşhis ve teşhir edildiği anda mağlub<br />
edilmiş demektir. Çünkü her devletin dayandığı<br />
tabiî felsefesi, her milletin saldırı<br />
karşısında bu temeller ve değerler, güvenlik<br />
kuvvetlerinin yanında halkın da müstevliye<br />
karşı tepki göstermesine yol açacak ve taar-"<br />
ruz başladığı noktada bitecektir. Bu yüzden<br />
komünist hareket, önce kendisine müttefikler<br />
bulmak zorundadır. İttifak ise en<br />
Tcolay, müşterek bir düşmana karşı gerçekleştirilir.<br />
Bu durumda ideolojik saldırı önce<br />
en çok muhalefet göreceği, hiçbir hâl ve<br />
şartta ittifak etmesi mümkün olmayan bir<br />
gücü karşısına alacaktır. Bu güç, biraz önce<br />
bahsettiğimiz "devletin dayandığı temel"<br />
ve "milletin değerleri''ne en yakın sosyal<br />
gruplar veya siyasî teşkilatlardır. Komünist<br />
taarruz, derhal bu grup veya teşkilâtlara<br />
"faşist" damgasını vurur ve böylece propagandasında<br />
önemli bir avantaj sağlar. Çünkü<br />
"faşizm", ikinci dünya harbi sırasında ve<br />
hemen öncesindeki insanlık dışı eylemleriyle<br />
bütün dünyaca lanetlenmiş hareketlerin<br />
adıdır. Gerçi jkinci dünya harbinden sonra<br />
ciddî faşist partiler ve bir faşizm tehlikesi<br />
kalmamıştır -İtalya ve Almanya gibi ülkelerde<br />
zaman zaman görülen neo-nazi, heo<br />
faşist hareketler, yine en çok komünistlerir<br />
işine yarayan sapık ve küçük gruplarda;<br />
ibarettir. Fakat insanları dehşete düşürer<br />
bu kelime, yıllardır komünistlere iyi bir<br />
korkuluk hedef veya -Prof. Hüseyin Nail<br />
Kubalı'nın teşbihiyle- bir manken olarak<br />
hizmet etmektedir. (Faşizm'in iki anlamı<br />
vardır. Komünist terminolojide faşist, komünizme<br />
direnen herkestir. Orta-sol anlayışa<br />
göre faşizm ise, solcu olmayan askeri<br />
idarelerdir. Gerçekte faşizm bu ikisi de olmayıp<br />
ikinci dünya harbi sonunda gömülen<br />
bir idarenin ve felsefenin adıdır ama bu<br />
üçüncü ve doğru mânânın bugün pratik<br />
bir değeri kalmamıştır.;<br />
Bir düşman yaratıldıktan sonra buna<br />
karşı ittifaklar kurmak kolaylaşır. Bu noktada<br />
komünizmin "Geniş Cephe" taktiği<br />
devreye girer. Düzenden memnun olmayan<br />
bütün kesimler ye dev|et temeline ve millî<br />
değerlere bağlılıkları pek kuvvetli olmayan<br />
bütün sol ve hattâ sağ gruplarla ittifaklar<br />
kurulmaya çalışılır. Bunlar, komünist çekirdeğin<br />
öncülüğünde, muhayyel "faşizm"<br />
tehlikesinin üzerine sevkedilir.<br />
Bu taktikle elde edilen en büyük kazanç,<br />
ideolojik taarruzun maskelenmesi,<br />
tecrıd, teşhis ve teşhir edilmekten kurtülmasıdır.<br />
Böylelikle "komünizm için" mücadeleye<br />
girmeyi aklından bile geçiremeyecek<br />
birçok güç, "faşizm" mankenine karşı,<br />
"faşizme karşı" mücadeleye itilir. Bu arada<br />
esas mütecaviz "anti-faşist" örtüsünün altında<br />
masundur.<br />
Bir ülkedeki bütün güçler muhayyel<br />
faşist tehlikeye karşı komünizmle işbirliği<br />
yapmazlar. Geniş Cephe oyununa gelmeyen<br />
güçlere karşı da "nötralizasyon" politikası<br />
uygulanır. Nötralizasyon, komünistlerle<br />
ittifak etmeyenlerin hiç olmazsa komünistlere<br />
karşı ciddi şekilde bir cephe almasının<br />
önlenmesidir. Bunu sağlamanın<br />
yollarından biri ittifakı kabul etmeyenlerin<br />
korkutularak sindirilmesidir. Fakat tesirsiz<br />
»ale getirmekte korkutmadan daha kolay"<br />
>ir usul, şaşırtarak pasifleştirmektir. Gerek<br />
durum, objektif durum, devlete karşı<br />
girişilen tek taraflı ideolojik taarruz iken,<br />
memleket aydınlarının kafasında "iki uç",<br />
"komünistler ve faşistler" ikiliği yaratılır<br />
ve merkez aydınlar bu ikisinin arasında<br />
"yansızl ık"a zorlanır. Böylece saldırgan,<br />
kendine müttefik edemediği güçleri hiç<br />
olmazsa hareketsiz bırakmış olur. Mücadele<br />
zor ve riskli, buna karşı hareketsizlik aydın<br />
reftavetme uygun bir tavır olduğundan
56<br />
"yansızlık", rahatı seven entellektüelin ve<br />
bürokratın işine gelir. Komünist ise onların<br />
yansızlığı sayesinde kendisinin teşhisini önlemekte,<br />
doğru teşhis edilmeyen rahatsızlık<br />
da gün geçtikçe kangren halini almaktadır.<br />
Geniş cephe ve nötralizasyon taktiği<br />
tutarsa, hedef tahrib edilecek ilk "faşisf'ler<br />
yok olacaktır. Bu ilk faşistlerin mağlubiyetinden<br />
sonra geride kalan ve komünist<br />
olmayan gruplardan bir başkası "faşist"<br />
ilân edilir ve aynı mekanizma bir daha işletilir.<br />
3u yeni grup, umumiyetle ilk safhada<br />
nötralize edilenlerdir. &u mekanizma, ülkede<br />
komünistlerden başka kayda değer kuvvet<br />
kalmayıncaya kadar işletilmeğe devam<br />
edilir.<br />
2. Bölücülük:<br />
Komünist, imha olmamak için tecrid<br />
olmaktan kaçınmak ve mutlaka ittifaklar<br />
kurmak mecburiyetindedir. Geniş Cephe<br />
ve Nötralizasyon bu genel ihtiyacı karşılamanın<br />
bir yoludur ama, ancak siyasî faaliyetin<br />
yoğun olduğu ve nisbeten entellektüel<br />
bir hayatın hüküm sürdüğü metropollerde<br />
başarılı olabilir. Ülke çapında başarı için<br />
ideolojik taarruz başka düşmanlar yaratmak<br />
ve bu düşmanlara karşı başka ittifaklar<br />
kurmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmenin<br />
pratik yollarından biri, hedef ülkede<br />
istismar edilecek ayrılıkları bulup tahrik<br />
etmektir.<br />
Komünizm, teoride de, pratikte de<br />
"çatışma 'sız, "çelişki"siz yaşayamaz.<br />
Marksist tarih görüşü "çelişen", "çatışan"<br />
sınıflar üzerine kurulmuştur. Marksizmin<br />
nüfuz ettiği her cemiyette çelişme ve çatışma<br />
mukadderdir.<br />
Bu çelişkileri, çatışmaları yaratmakta<br />
sosyal sınıflar, iktisadi çelişkiler kâfi gel<br />
mediği zaman etnik farklılıklar ve inanç<br />
ayrılıkları (mezhepler) istismar edilir. L>ir<br />
etnik zümre veya bir mezhep "düşman",<br />
"faşist" ilân edilir ve diğerleriyle ona karşı<br />
"Geniş Cephe" açılır. Pratikte etnik ve<br />
mezhep kışkırtıcılığı, komünistler hesabına,<br />
sınıf çatışmasından çok daha faydalı olmuştur.<br />
3u tür kışkırtmalar komünizmin<br />
Rusya'nın bir silahı olarak ortaya çıkmasından<br />
önce de Osmanlı devleti aleyhine kullanılmış,<br />
hattâ Rusya ile İngiltere etnik ve<br />
mezhep bölücülüğünü devletimizi yıkmak<br />
yolunda kullanmakta birbirleriyle adetâ<br />
yarışa girmişlerdir.<br />
3. Çeteci Komünizm:<br />
Şehir, gerillası ile dinamitin fitilini<br />
tutuşturma, kır gerillâsına sıçrama ve sair<br />
taktikler SSCB'nin emrindeki beynelmilel<br />
komünizmin ana stratejilerinden uzaktır<br />
Çünkü çeteciliğin, yabancı işgali veya<br />
bütün halkın nefret ettiği bir diktatör olmadan<br />
başarıya ulaşmasının mümkün olma<br />
dığını SSCB taktisyenleri çok iyi bilir. Fa<br />
kat Troçkizm'in bir nevi moderni/e edilmişi<br />
olan çeteci teori (sun'i denge teorisi,<br />
"kurtarılmış bölgeler" metodu ikili iktidar,<br />
stratejik savunma, denge ve taarruz<br />
nazariyeleri) taraftarları asıl komünist güçlerin<br />
çok iyi kullandıkları âletlerdir. Çeteci<br />
faaliyetler, komünizmin yaratmak için<br />
onca emek sarfettiği "çatışma" ve "çelişki"leri<br />
kendi kendilerine doğuruverirler.<br />
SSCB kontrollü ideolojik taarruz, kendi elini<br />
kana bulamadan çetecileri o anda "faşist"<br />
ilân ettiği grubun üzerine sürerek yarattığı<br />
düşmanı fiziki baskı altına alabilir.<br />
Kamuoyu terörizmin aleyhine döndüğü<br />
zamanlarda da çetecileri tenkid, hatta teşhir<br />
ve ihbar etmesine bir mani yoktur.<br />
Böylelikle mütecaviz aslında yüzde yüz kendi<br />
iken, önce "aşırı uçlar" manevrasıyla<br />
tepkinin yüzde ellisini üzerinden atmakta,<br />
sonra da uzaktan kumanda ettiği çeteci<br />
komünisti kullanarak aradan tamamen sıyrılmaktadır.
İLİMLE EDEBİYATIN BAĞDAŞTIĞI ESER:<br />
ÜSKÜFTEN KOSOVA'YA<br />
PROF. DR. AYDIN TANERİ<br />
Sayın Yavuz Bülent Bakiler, edebiyat hayatımızda derin akisler bırakan şiirleri ile<br />
ünlüdür. Şimdiye kadar yayınlanan eserlerinden başta "Duvak" ve "Yalnızlık" olmak üzere<br />
tamamı, edebiyatçıların olduğu kadar, makale, fıkra yazarlarının ve münekkidlerin<br />
sitâyişkâr değerlendirmelerine konu olmuştur. Şiirlerindeki "aydınlık, temiz, duru,<br />
pırıl-pırıl manzaralar, yurt güzellemelerindeki sevgi, hasret ve felsefe" edebiyat âlemimizin<br />
başlıca kalemlerinin tefsirleridir.<br />
Biz "Genel Türk Tarihi" araştırıcısı ve "Türk Kültür Tarihi Dersleri" veren bir<br />
öğretim üyesi olarak, Bakiler'in şiirlerinde, halen Çin Türkistanfndan Yugoslavya'ya<br />
uzanan coğrafî kuşakta yaşayan Türkler'in medeniyetçe bütünlük ve devamlılık arzettiği<br />
tezinin yankılarını görüyoruz.<br />
"Bizim Türkümüz''de şöyle diyor:<br />
"Bizim Türkümüzde gurbet var artık<br />
Hasret var, yürek var, toprak var balam<br />
Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar<br />
Tiyan-Şan, Kadir- Gan dağları'na dek uzar<br />
Kim demiş vatanımız Edirne'den Kars'a kadar".<br />
57
"Karabağ Hasreti" nde şunları söyler:<br />
"Balam! Balam! diyerek okşardı beni anam<br />
Anamın dizlerinde ben Hazer'i yaşadım<br />
Hazer'in diliyle benim dilim bir.<br />
Hazer şimdi yere inmiş bulutlar mahşeridir<br />
Ve Karabağ karagözlü bir Türkmen kızı gibi<br />
Hazer'in karşısında bağdaş kurup oturmuş<br />
Dedem Hacı Murat'ın destan şehridir."<br />
Bakiler, çeşitli mısralarını eşsiz Türk sanatının motifleriyle tezyîn eder:<br />
"Bir esmer kız severdin şiirler gibi<br />
Minyatürler gibi ince"<br />
***<br />
,-'••: "Sedef saplı bir küçük Bursa hançeri<br />
Pırıl pırıl duruyordu bir meşin kında".<br />
Bâkiler'in<br />
"Kandillerde ışık, kubbelerde ses<br />
Renk olsam çinilerde"<br />
***<br />
"Sana geldim Mevlânâ<br />
Âyet âyet İslâm, nakış nakış Türk."<br />
"Bir gömlek yaptırsam Bursa şalından<br />
Semerkant'tan nakış koysam üstüne."<br />
mısralarında da Türk Tarihinin bütünlüğü içinde Türk sanatının bütünlüğü de dile getirilir,<br />
Türk medeniyeti tarihi günümüz Türk medeniyetine bağlanır.<br />
Şair Bakiler, Türklerin yüzyıllar boyunca gelenek ve âdetlerine olan bağlılıklarını<br />
ve günümüzde bozulan töreyi şöyle anlatıyor:<br />
"Unutulmuş Türklüğün ceylan yürekli töresi<br />
Çiğnenmiş İslâm'ın koyduğu kesin yasaklar<br />
Bir avuç buğday, bir tutamaç, bir karış toprak için<br />
Konuşur, mavzerler bıçaklar."<br />
Bu yayınlardan sonra, Yavuz Bülent Bakiler, 1979'da "Üsküp"ten Kosova'ya"<br />
(Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul) adını taşıyan Yugoslavya intibalarıni dile getirir.<br />
Bu, bir nevi seyahatnamedir. Ancak, duygulu, renkli, akıcı, üçlü müşahedeler ile<br />
dolu şiirlerindeki gibi, bu kitapta da, 190 sayfa boyunca, milliyetçilik, marksizm, Türk<br />
medeniyeti, bu arada tarihi, dili, edebiyatı, sanatı v.s. ye ait pek çok bilgi verilmiştir..<br />
Ben seyahat intibaları mahiyetini taşıyan bir çalışmanın yüksek bir fikrî ve edebî eser<br />
hususiyeti taşıdığına ilk defa şahit oluyorum.<br />
Bakiler, seyahatini yaptığı tarihlerdeki millî kültürümüze âit görüşlerini şöyle<br />
açıklıyor.<br />
58
"Şimdi, millî kültürümüze ve ruhumuza dönmeyi, bir macera<br />
olarak gören kalemlerimiz var. Çıkmazlar ve tezatlar içinde çırpınıyoruz.<br />
Biefra'da, Kongo'da,,Vietnam'da ölen insanlara ağıt yazmak<br />
'•ilericilik!"; "Bilimsellik!".<br />
Türkiye dışında yaşayan Türkler'i bilmek, sevmek ve onlarla bir<br />
kültür ve gönül birliği içinde bulunmayı istemek ise "Mâcerâ" ve<br />
"Faşizm"<br />
3\r yakamız cehaletin elinde, bir yakamız yabancı ideojojilerin<br />
Sürüklendiğimiz uçurumun dibinde, milli kültür buhranımızın<br />
canavar ağzı, bizim için açılmış*' (s. 130).<br />
###<br />
"Garip bir aşağılık duygusu içinde çırpınanlar, dolay isiyle<br />
"Türk olmak istemeyenler", "Türk gibi yaşamayanlar", "Türk gibi<br />
düşünmeyenler", Türk'ün aleyhine tutuşturulan her yangına Atilla<br />
İlhan'ın kulağından yakaladığı o genç ozan gibi, elbette körükle koşacaklardır.<br />
Bütün bu açıklamalara nereden geldik Millî kültür buhranından!<br />
Biz millî kültürümüzden koptukça, "Batılı bir ortama aid olmaya"<br />
çalıştıkça, kendimizi, hep Batının suçlayan, aşağılayan ifadeleriyle<br />
çarmıha çivileyecek, soyumuzun çeşitli ülkelerdeki uzantısını ihmâl<br />
ve inkâr edecek, gözlerimize kendi ellerimizle mil çekeceğiz!..<br />
Bazı dâvalarımızı, bir üsküp Türk'ü kadar olsun bilmemek<br />
Türkiye dışında resmi bir görevle bulunduğumuz halde Türkiye'yi<br />
lanetlemek, bir takım gerçekleri ters yüz ederek kendi kendimize<br />
sövmek, millî bir kültür buhranı içinde çırpınmamızın ifâdesi değilse<br />
nedir acaba" (s. 146)<br />
Yavuz Bülent Bakiler. Türk medeniyetinin bütünlüğü ve yâd-ellerdeki Türkler meselelerine<br />
şu pasajları ile temas ediyor:<br />
"Siz Anadolu Türkleri olarak, sevgiye yasak koymuşsunuz.<br />
Bizi tanımaktan, tarihimizi öğrenmekten adetâ korkar olmuşsunuz.<br />
Ne olursunuz anlatın bana, Anadolu Türk'ü neden böyle Sizin yüreğinizi<br />
ve kafanızı, bize karşı hangi kuvvet, hangi devlet böyle sıkı sıkıya<br />
kapadı Ne olur anlatın bana!"<br />
Lütfü Seyfullah'ın yüzüne bile bakamadım.<br />
Afganistan'daki o yaşlı Özbeki, kavalıyla ve süt bakraçıyla<br />
Lütfü Seyfullah'ın yanında sandım.<br />
Üsküp, başıma yıkıldı.<br />
Utandım, utandım, utandım.<br />
Yahya Kemal, Üsküp'ten, "kaybolan şehir" diye bahsediyordu.<br />
Üsküp'te 15 gün kaldım.
60<br />
Gördüm ki Türklük sevgisi, Türkiye hasreti Üsküp'te bir şah<br />
damar gibi vuruyor.<br />
Asıl, Anadolu'da kaybolan biziz...<br />
Bin kere hayıflandım!" (s. 71)<br />
"Üsküp'te Evlâd-ı Fatihan mezarlığını görmek istedim. 500<br />
yıllık bir tarihi olan eski mezarlık, herhalde kilometrelerce uzayan<br />
bir alana yayılmıştır diye düşünüyordum. Eski mezarlığın tamamen<br />
söküldüğünü ve yerini muhteşem bir ormanlığın aldığını söylediler.<br />
O zaman Yeni Türk mezarlığına beni götürmelerini istedim, üsküp<br />
Türk Mezarlığına girdiğim zaman, gözlerimi bir ay-yıldız yağmuru<br />
ıslattı. Çünkü bütün mezar taşlarında, Türk Bayrağından bir parça<br />
vardı. Ay-Yıldız'sız mezar taşı göremedim.<br />
Bazı çevrelerin: Türkiye dışındaki Türkler, Türklüklerini<br />
unutmuşlardır." şeklindeki yanlış kanaatlerine, Üsküp Türkü, mezar<br />
taşlarının o çok güzel ve o çok anlamlı örgüsüyle, O bitmez tükenmez<br />
Ay-Yıldız bereketiyle ve sessiz bir çığlık halinde cevap veriyordu:<br />
Bizi inkâr edemezsiniz! Bizi inkâr edemezsiniz!" (s. 96)<br />
"Birden, solgun bir ışığın, arkamdan asfalta yayıldığını gördüm.<br />
Bir bisikletli adam, belki de köyüne gidiyordu. Yanımdan geçince<br />
sordum:<br />
— Türkçe biliyor musunuz Bisar Oteli çok mu uzakta<br />
Adam bisikletten indi. Yanıma daha çok yaklaşarak yüzümü<br />
görmeğe çalıştı:<br />
— Oooo! Sen Türk Sen Müslüman<br />
— Elhamdülillah Türküm ve müslümanım!<br />
— Ben Arnavut! Ben müslüman! Biser Otel çok uzak. Yazık<br />
sana! Gel otur burdaî Gel otur burda!<br />
35 yaşlarında kadardı. Beni bisikletinin Önüne alarak Otel e<br />
kadar götürmek istiyordu. Yürüyeceğimi söyledim. Ama O, beni bırakmak<br />
istemiyordu. Elini, oturacağım yere vurarak İsrar ediyordu:<br />
— Otur burda! Otur burda! Yazık sana!<br />
Biraz da, köpeklerin saldırısından korktuğum için bisikletin<br />
önüne oturdum. Arnavut, bildiği 5-10 kelimelik Türkçe ile yüreğinin<br />
sıcaklığını ortaya koyuyordu. Anlaşabiliyorduk. Bir yandan pedal<br />
çeviriyor, bir yandan da kesik kesik anlatıyordu:<br />
— Sen Türk! Ben Arnavut! Allah bir! Kitap bir! Peygamber<br />
bir! Osmanlı muhteşem!. Eşhedü en lâ ilahe illallah! Ve eşhedü en<br />
ne Muhammeden abdühû ve resulünü!..." (s. 34)<br />
Yavuz Bülent Bakiler, eserinde bir çok tarihî olayı da anlatmış ve tefsir etmiştir.<br />
Bunlardan birini, I. Murad'ın şehid olduğu Birinci Kosova muharebesini alıyoruz:<br />
"Arabamız Kosova üvası'na girince, kendimi yine o çocukluk<br />
rüyalarımın anlatılmaz güzelliği ve serinliği ortasında buldum. Yer
çekiminden kurtulmuş, göğün maviliğine karışmış gibiydim.<br />
Biraz engebeli olan Kosova Ovası yemyeşildi. Ve gökyüzü<br />
sonsuz mâviliğiyle, Kosova Ovası'nı çoktan kucaklamıştı.<br />
Sultan Murad Hüdavendigâr'ın şehid düştüğü yere yapılan<br />
Türbeyi, bulmamız zor olmadı. Osmanlı mimarîsinin tipik bir örneği<br />
olan Türbe, Kosova Ovası'nda yapayalnızdı. Yugoslavlar, Balkan<br />
Türklerinin adetâ kutsiyet verdikleri türbeye, hiç dokunmamışlar;<br />
yalnız onun karşısına, onbeş metre yüksekliğinde, yeni bir MİLOŞ<br />
ABİDESİ dikmişlerdi.<br />
Murad Hüdâvendigâr Türbesi'nin bakımlı ve çimli bahçesinde,<br />
birkaç Evlâd ı Fatihan mezarı, Kosova Ovası'nın muhteşem destanına,<br />
sanki kulak kesilmişlerdi.<br />
Gözlerim, bahçe kapısında, önce yetmişlik türbedarı aradı.<br />
Onu, daha görmeden, başkalarından dinlediğim özellikleriyle, ne kadar<br />
çok sevmiştim. Biliyordum ki, sadece Allah rızası ve Türklük<br />
sevgisi için ömrünü türbedarlıkla geçiren o Evlâd-ı Fatihan torunu,<br />
Kosova Savaşının cereyan tarzını, bir zamanlar, Yugoslavya Başbakanına<br />
anlattığı gibi, bana da coşarak anlatacak; heyecanlanacak, ayağını<br />
yere vuracak, kendisine biraz itidal tavsiye edenlere kızacak:<br />
". . .te ben yalan mı söylüyorum be Tarihler, burada kâfiri böyle<br />
hakladığımızı yazmıyor mu be" diye susturacak ve sözü kimseye<br />
bırakmayacaktı. Tarihin uğultuları arasından geten sesi kulaklarımda:<br />
". . .Bak şimdi kızanım, Sultan Murad Han, otuzbin kişilik ordusuyla<br />
gelip burada cephe kurdu. Sağ cenahını, oğlu Yıldırım Bâyezid<br />
tutuyordu. Sol cenahında ise diğer oğlu Şehzade Yâkub vardı.<br />
Tabiî Cennetmekân Murad Han, kuvvetleriyle tam ortada bulunuyordu.<br />
Te şu karşı tepelerde de, ordusuyla birlikte Sırbistan kralı<br />
Lazar vardı. Bu mübarek Kosova da bütün kâfirler, bizimle vuruşmak<br />
için toplanmışlardı. Ben, Sırpları, Bulgarları, Arnavutları, Hırvatları,<br />
Macarları, Makedonları sayayım. Sen Lehleri, Ulakları, Çekleri, Karadağlıları,<br />
Bosnalıları, Sicvakları, Slovenleri say. Ben kâfir ordusunu<br />
kırkbin, ellibin diyeyim. Sen çekinmeden altmışbin de!<br />
Otuzbine karşı, altmışbin!" (s. 110-111)<br />
Bakiler, Türk dili hakkında da şu satırları kaleme almıştır:<br />
"Struga, Makedonya Cumhuriyeti'nde küçük şirin bir şehir.<br />
Sokaklarında, or*a halli insanlar gördüm. Sırplar - Türkler - Arnavutlar,<br />
kendilerine ha° kıyafetleriyle dolaşıyorlar. Başları örtülü, nur yüzlü<br />
Türk kadınları, bereli-takkeli erkeklerinin yanında veya birkaç adım<br />
arkasında yürüyorlar.<br />
Onları, bir eski caminin, bir küçük mescidin, bir kubbeli hama-
mm yanında - yöresinde gördükçe, kendimi bir Anadolu şehrinde<br />
sanıyordum.<br />
Struga sokaklarında dolaşırken, kulağıma, zaman zaman Türkçe<br />
konuşmalar geliyordu. Güzelim Rumeli şivesi, içimi ürpertilerle dolduruyordu.<br />
Rumeli Türkleri, ne güzel, ne ince, ne mûsikî yüklü bir<br />
dille konuşuyorlar." (s. 22)<br />
Yazar, eserini, Türk sanatından bahseden konular ile de tezyin etmiştir:<br />
"Bahçede, basık bir türbe içinde, Tekkenin koruyucusu, yaşatıcısı<br />
olan Recep Paşa'nın, çok ince motiflerle süslü mermer sandukası<br />
ve bir gelinlik kızın duvağı gibi dantel dantel işlenen süslü mezar taşı,<br />
tam bir sanat eseri olarak ayakta duruyor. Türbenin bir başka bölümünde,<br />
tekke şeyhlerinin daha sade mezarlarına ve Sersem Ali Baha'<br />
nın en az iki insan boyu uzunluğundaki kabrine, Yugoslavlar hiç dokunmamışlar.<br />
Harâbâtî Baba Tekkesi'nin bahçesinde, tarihimizi hüzünle yaşadım.<br />
Tekkenin her noktasında, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz,<br />
bizim inceliğimiz vardı. Ama bizim ruhumuz, Şar-Dağlarına doğru,<br />
çoktan kanat çırpmıştı. Ve o güzelim şadırvanda bir damla olsun<br />
su yoktu. Bahçenin şurasında burasında, sonsuzluk uykusuna dalmış<br />
gibi donup kalan bir kaç çeşmenin eski harflerle kazılan kitabelerine,<br />
usulca elimi dokundursam. sanki su olacak, yüreğime döküleceklerdi.<br />
"Hay!" Allah'ın sıfatlarından biriydi ve "ebediyen diri olan" anlamına<br />
geliyordu. Etrafta, ebedî diriliği, sonsuz güzelliği ve misalsiz merhameti<br />
çağrışan diller susmuştu." (s. 46)<br />
"Kalkandelen'de ALACA CAMİ'ye vardığımız zaman akşam<br />
namazı kılınmıştı. Cami'nin müezzini kapıyı henüz kilitlemişti. 1833<br />
yılında, Abdurrahman Paşa tarafından yaptırılan ALACA CAMİ'ye<br />
hayran oldum. Ömrümde ilk defa böyle bir cami görüyordum. Çünkü<br />
cami'nin sadece iç duvarları değil, dış duvarları da solmayan, dökülmeyen<br />
boyalarla nakış nakış işlenmiş bir karış olsun boş yer bırakılmamıştı.<br />
Alaca Cami, sürmeli, kınalı, yaşmaklı gelinler gibi pırıl pırıldı.<br />
Söylenildiğine göre, cami'nin boyaları için tam 55.000 yumurta akından<br />
istifade edilmişti." (s. 57)<br />
Yavuz Bülent Bakiler, aşağıya aldığımız para b rafmda da Türk kıyafetini ve<br />
karakteri i bir ressam maharetiyle tarihî bir tablo içinde bize sunuyor:<br />
62<br />
"Üsküp son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle<br />
muhafaza etmiş ui- Türk şehriydi. Murâd-ı Sâni devrinin canlı bir<br />
resmi gibiydi. Halk hâlâ o Lehçeyle konuşur, o türlü esvaplar giyer,<br />
o devirdeki gibi yaşardı. İhtiyarlarının kıllı göğüsleri kışın bile açık,<br />
orap görmeyen ayaklarında uzun kırmızı yemeniler, ellerinde kol<br />
kalınlığında kısa kiraz çubuklar, omuzlarında cepkenler, bellerinde*<br />
geniş kuşaklatacaklarında çuha çakşırlar kaşları gözlerini ve bıyıkları<br />
ağızlarını örtecek kadar gürdü. Seciyeleri ve sihhatlerı demir gibi<br />
olan bu ihtiyarları *ören bir İstanbuPu Naimâ Târihinin sahifelerin-
den fırlamış zannederdi. Bu şehrin gençleri de çakşırlı, ^emenili,<br />
gençliğin atılganlığıyla bıçak ve tüfek oyunu oynar, tanbura ça.ar<br />
ve türkü söyler, adetâ bir yeniçeri ortası'nı andırırdı; kadınları kırmızı<br />
canfesten şalvar ve bürümcek gömlek giyerler, boyunlarına sıra sıra<br />
Mahmudiyeler takarlar, ellerim ve ayaklarının parmaklarını kınasız<br />
bırakmazlardı." (s 98-99)<br />
Nihayet, yazarımız, "seciyeleri ve sıhhatleri demir gibi" insanların bazı bahtsız<br />
vârislerinin, günümüzde, maalesef "aşağılık duygusu" ile malul olduklarını şu satırlar ile<br />
dile getirir:<br />
"Şimdi kendi kendime hayıflanıyorum: Allah'ım diyorum,<br />
biz hafızasını yetiren, tarih şuurunu kaybeden yeni nesiller yetiştiriyoruz.<br />
Bu esaretten daha kötü, ölümden daha beter. Bir kısım gençlerimiz,<br />
yazarlarımız, çizerlerimiz Türk kelimesini duyunca, "etlerine<br />
kızgın bir demir yapıştırılmış gibi" havalanıyorlar. Türk kültürü deyince,<br />
içlerindeki bütün aşağılık duygusunu üzerimize kusuyorlar.<br />
Tarihimizden, medeniyetimizden bir gasp, bir kanlı soygun, bir zulüm<br />
ve ölüm kumkuması diye bahsediyorlar.<br />
Allah'ım! Allah'ım! Allah'ım! Bu fakir milletin cebinden aldığımız<br />
vergilerle açtığımız şu üniversitelerde okuttuğumuz gençlerimizin,<br />
kayıtsız şartsız hepsine, hiç olmazsa asgarî ölçüler içerisinde<br />
o Arnavut köylüsünün idrâkini ne zaman vereceğiz Bu Makedon<br />
tiyatro sanatçısının gerçeği kabul etme faziletini bütün çocuklarımıza<br />
seksiz şüphesiz ne zaman öğreteceğiz" (s. 42)<br />
Sayın \«*vuz Bakiler in 200 sahifeye teksif ettiği, çeşitli konuları işlediği, kültür<br />
hazinesi olan eserindeki bu güçlü müşahedeler, bizim yaptığımız bir araştırma ile aynı<br />
paraleldediı. Yabancı İdeolojileri Benimsemenin Ruhî Sebepleri Aşağılık Duygusu,<br />
Korku A ez" adındaki makalemizde şu hususları belirtmiştik: Şiddetli depresyona giren<br />
hastanın hayatına kıyma teşebbüsü veya fikri gibi, içtimaî anksiyetede de, milletin yaşamaya<br />
lâyık olmadığı düşüncesi belirir. Bu, yabancı milletlere hayranlık, onların hakimiyetini<br />
kabul, komünizm gibi yabancı ideolojilere kapılmak, teslimiyet şeklinde tezahür eder.<br />
Bunlar, bunalımdan kurtulmak için yapılan "intihar" fikridir. Hastayı bu duruma iten<br />
milletin tarihini, medeniyetini bilmemesi ve öğrenmek istememesidir. Son yıllarda yapılan<br />
araştırmalar ile Türk Kültürünün mükemmeliyeti anlaşılmıştır. Mûsikîden, mimarîye, devlet<br />
felsefesinden askerlik bilimine, folklorden âdet ve geleneklere, edebiyatımızdan hatt<br />
(yazı) sanatına kadar kendimize has, orijinal bir medeniyetimiz vardır. Ancak, eğitimdeki<br />
metodsuzluk sebebiyle, öğrencilere kültürel şuur, millet şuuru verilememektedir. Psikososyal<br />
sebep olarak da sayısı az da olsa bazı yurttaşlarımızın milletlerarası kültür mücadelesinin<br />
kurbanı olmaları, yani, şiddetli propagandaya kapılarak yabancı ceryan ve ideolojilere<br />
teslimiyetleri gösterilebilir.<br />
Sonuç olarak, "üsküp'ten Kosova'ya"nın mütekâsif bilgiler, değerli tefsirler ve isabetli<br />
müşahedeler île zengin bir eser olduğunu her Türk'e okuması veya okutması gerektiğini<br />
belirtiyoruz. Bu eserin bazı ilâveler yapıldıktan yani aynı zamanda bilhassa Batılılar "a<br />
hitap edecek şekle getirildikten sonra başlıca yabancı dillere tercümesi de "Şâyân-ı temennidir.<br />
Bütün bu konular için de, Kültür Bakanlığı'nın harekete geçmesini dileriz.<br />
63
TÖRE'NİN AYLIK KİTAP LİSTESİ<br />
1— Gençliğim Eyvah ......... Tarık Buğra (roman)<br />
2— Azap Toprakları Emine Işınsu (roman)<br />
3— Esir Türk İllerinde Doksan Gün ......... Enver Altaylı (inceleme)<br />
4— Sovyet Yayılma Siyaseti . . Enver Altaylı (inceleme)<br />
5— Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi . Ayhan Tuğcugil (inceleme)<br />
6— Politikada Şiddet Taha Akyol (inceleme)<br />
1— Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik Erol Güngör (inceleme)<br />
8— üsküp'den Kosova'ya Yavuz Bülent Bakiler (inceleme)<br />
9— Çiçekler Büyür . . Emine Işınsu (roman)<br />
10— Fener Patrikhânesi ve Türkiye Musa Süreyya Şahin (inceleme) 1<br />
64
Ey<br />
Türk!<br />
Üstte<br />
Gök<br />
Çökmedikçe<br />
Altta<br />
. Yer •<br />
Delmmedıkçe<br />
Senin<br />
İlini<br />
ve<br />
Töreni<br />
Kim<br />
Bozabilir <br />
OCAK " 1QR1<br />
ŞUBAT " IÖQI<br />
SAYI : 116 • 117<br />
FİYATI 50 LİRA<br />
EMEL MATBAACILIK<br />
SANAYİİ<br />
@: 17 34 96-17 93 05<br />
ANKARA — 1980<br />
L