04.02.2015 Görüntülemeler

: 1881

: 1881

: 1881

SHOW MORE
SHOW LESS

PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!

SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.

OCAK<br />

ŞUBAT<br />

SAYI:<br />

: <strong>1881</strong><br />

116-117


AYLIK FİKİR ve SANAT DERGİSİ<br />

YAĞMUR TUNALI<br />

Tarık Buğrayla 3<br />

Doç. Dr. AHMET BİCAN ERCILASUN<br />

Gençliğim Eyvah 16<br />

Dr. SADIK K. TURAL<br />

Mektup 24<br />

Dr. BİLGE ERCILASUN<br />

İbişin Rüyası 30<br />

NECMEDDİN TÜRİNAY<br />

Tank Buğra 'Dönemeçte" . . . . , 34<br />

NE DEDİLER . .... ..... ....... 37<br />

Dr. Yavuz Akpınar<br />

Yavuz Bülent Bakiler<br />

Nezih Demirtepe<br />

Kerim Kul<br />

Prof. Aydın Taneri<br />

Bayram Bilge Toker<br />

EMİNE IŞINSU<br />

Tarık Buğra Hakkında M ya Dair 40<br />

ARİF NİHAT ASYA<br />

Rubailer 46<br />

HÜSEYİN MÜMTAZ<br />

1981e Girerken Türkiye ve Dünya .... 47<br />

AYHAN TUĞCUGİL<br />

İdeolojik Harb Taktikleri 53<br />

Prof. Dr. AYDIN TANERİ<br />

"Üsküp'ten Kosova'ya" . . 57<br />

YIL: 9 SAYI : 116-117<br />

Töre, T.C. Millî Eğitim Bakanlığınca<br />

Tebliğler Dergisi'nin<br />

8 Kasım 1976 tarih ve 1906 numaralı<br />

sayısının 408. sayfasında<br />

tavsiye edilmiştir.<br />

Her türlü haberleşme adresi:<br />

TÖRE DERGİSİ<br />

PK. 211, Kızılay -ANKARA<br />

•<br />

Abone şartları:<br />

Yurt içi altı aylık 300 TL.<br />

Yurt içi yıllık<br />

500 TL.<br />

Yurt dışı yıllık : 1250 TL.<br />

Askerî personele, ö^ı etmen ve<br />

öğrencilere yıllık : 450 TL.<br />

Taahhütlü yıllık : 600 TL.<br />

•<br />

Yurt içi havaleler 71978 numaralı<br />

posta çekine; yurt dışı havaleler<br />

Türkiye İş Bankası, Ankara<br />

Gaziosmanpaşa Şubesi 72 numaralı<br />

hesaba yapılmalıdır.<br />

•<br />

Temsilcilere 37.5 TL.'dan ve<br />

ödemeli olarak gönderilir.<br />

Kurucusu:<br />

* /•<br />

HALİDE NUSRET<br />

ZORLUTUNA<br />

•<br />

Sahibi ve Sorumlu .<br />

Yazı İşleri Müdürü:<br />

EMİNE IŞINSU ÖKSÜZ<br />

•<br />

Dizgi: Tarhan Ajans 1/7660<br />

•<br />

Her hakkı mahfuzdur. TÖRE'de<br />

yayımlanan yazılar, TÖRE Dergisi'nden<br />

yazılı izin alınmadıkça<br />

hiçbir surette iktibas edilemez.<br />

OCAK/ŞUBAT 1981


& !V^e*<br />

,e^°<br />

"Damdan düştüm., kızıla<br />

yakalandım., sıtmaya tutuldum.,<br />

ilkokulda, ortaokulda,<br />

lisede, üç defa geçici olarak<br />

kovuldum., beş kere işsiz<br />

kaldım..."<br />

" l2 £yiuı<br />

^^tS^İ!»i.^<br />

" 'spatl; ******<br />

ain *kt a ,<br />

ti


TARIK i<br />

BUĞRA* yla... \<br />

YAĞMUR TUN ALI<br />

Hayâtınızda, sanatı edebiyatı farkediş ânından bugüne kadar "panorama" mâhiyetinde<br />

bir gezinti yapalım, diyorum. Bunun için, siz, yâni sanatınız ve büyük tecrübeniz,<br />

bu konuşmaya ana hatlarıyla aksetsin isterim. Gerçi siz, sözünüzü toprağı tırnaklarınızla<br />

kazar gibi kâğıda geçirdiniz. Ama, görülüyor ki bin defa tekrar bile insanları uyandırmaya<br />

yetmeyebiliyor.<br />

Evet efendim, lise ikinci sınıftasınız ve edebiyatın hayâtınızın mânası olduğunu farkediyorsunuz.<br />

17. yaşın bu ürpertilerini dinleyelim önce; yâni, sanata, edebiyata ilk şuurlu<br />

uyanışı...<br />

— Gene o hikâye.. Gene "kısa özgeçmişiniz".<br />

Güzel ama: Ağarmış tepelerden gerilere bakmak, renkleri uçmuş, çizgileri belirsizleşmiş<br />

bölgeleri seçmeye çalışmak güzel., ve acı. Bütün röportajlar ayni soruyla başlıyor:<br />

Kısa'özgeçmiş in iz i anlatır mısınız<br />

Radyoda yapılan konuşmalardan birisinde bu soruyu, aşağı yukarı, şöyle cevaplandırmıştım:<br />

Damdan düştüm., kızıla yakalandım., sıtmaya tutuldum... ilkokulda, ortaokulda,<br />

lisede, üç defa, geçici olarak kovuldum., beş kere işsiz kaldım., ağır bir depresyon geçirip<br />

kuduz oldum diye tutturdum; zorla, doktoru tehdit ederek kuduz iğnesi yaptırdım.,<br />

çok, çok eskilerde., hayâl meyal hatırlarım., âşık oldum / diye cevaplandırmıştım da,<br />

şaka yapıyorum, espri yapıyorum sanmıştı spiker hanım.<br />

Oysa.. Kısa özgeçmiş Şu saydıklarımdan bir teki bile bir kitap etmez mi Eder di-


yorum oen. Ve ömrümüzün herhangi bir döneminde ne isek, ne olmuşsak, öyle olmamıza<br />

şu sıralay iv erdiğim olayların ve sayısız benzerlerinden en önemsizlerin bile etkisi olmuştur<br />

sanıyorum.. Sanmıyor, inanıyorum. Biz her ânımızda daha önceki milyonlarca kırıntının<br />

ürünüyüz.<br />

Sık sık şaşırdıklarım olmuştur; bunu nasıl yazdım Nereden geldi bana bu diye.<br />

Bazen delicesine zorlarım da kendimi, tohumun oğulduruğa yıllarca, yıllarca önce yaşanmış<br />

ve unutulup gitti sanılan bir acıdan, bir anlayışsızlıktan veya bir mutluluktan, bir hoşgörü<br />

kırıntısından, kırıntı bir olaydan düştüğünü anlarım. Yazmak bir hipnoz hâli mi, ne<br />

Lise onuncu sınıfı ben unutmuştum.. Hatırlattınız. Doğru: Karar yaş imdir o. Ama,<br />

ya babamın kitapları Daha doğrusu.. Her baba gibi.. Büyüklerin en büyüğü babama<br />

dünyayı ve bizi unutturan Rebâb-ı Şikeste.. Mesnevi.. Şerare., Piyâle.. Servet-i Fünun ve<br />

Terakki koleksiyonları Ya bunlar<br />

Ya o, ilk Türkçe öğretmenim. Okuma kitabımızda şiiri vardı, düşünün siz.. Rıfkı<br />

Melul Meric'in ilk tahrir vazifemi göklere çıkarışı ve; "İlle şiir yaz" diye diye yazdırttığı<br />

ilk 7-7'me.. Afedersiniz . Bombok deyip, beni; "Aferin, güzel" diyene kadar, yedi bin yedi<br />

yüz yedi şiir yazmaya ve şiir kitapları okumaya zorlayışı<br />

Ya o, İstanbul Lisesi'nde, Hakkı Süha Gezgin'in, binde bir verdiği tam numarayı<br />

bana verişi.. Kim bu Tarık Nazım diye beni tahtaya kaldırdıktan sonra, yazdığım Ömer<br />

Seyfettin'e eki okuyup, "Böyle yazılır işte" diye beni şımartması.. Ve bu şımarma ile<br />

döktürdüğüm, isim ve sıfat tamlamaları ile dolu, ağdalı.. Daha çok beğenilmek., hayran<br />

olunmak için elbette., ikinci kompozisyonum yüzünden küplere binip, "Arapça isteyen<br />

arabistâne.. acemce isteyen acemistâne, firenkçe isteyen firengistâne" diye, Türkçe kavramını<br />

kafama mıhlayışı<br />

Ya o, anneciğimin ahretlikleri ile okuduğu ilâhîler ve uykudan önce kulağıma fısıldadığı<br />

dualar Bunlardan birisini hiç bir zaman unutmadım ve bunalımlarımda, umutsuzluklarımda<br />

hep ona sığındım: "Yattım Allah, kaldır beni / Rahmetinle doldur beni /Ben<br />

bir yola niyet ettim / îmân ile gönder beni".<br />

Bunlar ve kim bilir nice benzerleri.. Meselâ, ilkokul dördüncü sınıfta, Çocuk Dünyası'nın<br />

bulmaca yarışmasından kazandığım dokuz kitap..ki aralarında Halide Edip, Yakup<br />

Kadri, Falih Rıfkı ile birlikte Arı Maya, Pollyanna t Monte Kristo vardı.. Bunlar hesaba katılmadan,<br />

nasıl olur da onuncu sınıfı, on yedinci yaşımı ba langıç sayabilirim<br />

Burada yazarlık karakterimi, yazarlığımın karakterini çizmiştir sandığım bir noktayı<br />

söylemek isterim* Biz, 1930'ların heveskârları, sanatçıya tavan arasının barınak, kuru<br />

fasulyenin lüks yemek gösterildiği dönemin insanlarıyız.. Şöhret Hele para Bunları hesaba<br />

katmamak gerekti. Nitekim, ben, değil tavan arası, değil fasulye, onların hasretinden<br />

başka bir şey bulamadığım günler geçirdim. Bir yatılı lisede muallim muavinliği buluşum<br />

büyük mutluluklarımdan birisi oldu; çünkü yatağa ve yemeğe kavuşmuştum B ;î tün varlığı,<br />

içinde üç, beş kitap ile, dört parça çamaşır ve Akümülâtörlü Radyo'nun müsveddeleri<br />

bulunan bir tahta valizden ibaretti.<br />

A '•-.


5<br />

Rica ediyorum.. Bunu söyledim diye., ilk defa söylüyorum bunu..Çektiğim yokluklarla,<br />

sıkıntılarla övünmek ve büyükleşmek kuruntusuna kapıldığımı., çok rica ediyorum,<br />

sanmayın. Bu konuşmada hasretini kuru fasulyeden çok çektiğim bir yakınlık gördüm de<br />

anlatıyorum.. Ona lâyık olmaya çalışıyorum. Hepsi o kadar. Yoksa, beklediğim bir şey<br />

yok.. Yakasını üçkâğıtçılara, şarlatanlara ve demagoglara kaptırmış toplumumdan..sağırlardan,<br />

kulaklarını tıkamışlardan, gözlerini başarılıdan çevirenlerden bir şey beklediğim<br />

yok. Ve, herkese kendi utancı yeter, kimseyi utandırmaya hevesim yok.<br />

Ama, sorunuzu cevaplandırırken önce şunu söylemeliydim: O yaşta, yâni onuncu<br />

sınıfta yazarlarım kimlerdi Yâni bana edebiyatı sevdiren, önemli gösteren, onlar gibi olmak<br />

istediğim yazarlar<br />

Bu soru genel olarak herkes için önemlidir sanıyorum: Seçtiklerimize ve değer verdiklerimize<br />

göre değerleniriz. Kesindir bu. O kadar ki, bugünkü şairlerin, romancıların babalarını,<br />

bu sorunun peşinde tanımak mümkündür: Kim Nazım Hikmet'in, kim Yahya Kemâl'in..<br />

Bizimkiler döl vermez oldu.. Kim Yevtuçenko'nun veya Şolohof'un veya Steinbeck'in<br />

veya şunun bunun yasal, ya da evlilik dışı çocuğudur, anlaşılabilir. Pek isim bilmem;<br />

bilenler, yabancı edebiyatları izleyenler oynasın bu oyunu., tadildir. Ve, edebiyatımız<br />

geniş ölçüde., en sosyal gerçekçiler dâhil, hattâ onlar başta, ancak bu oyunla hükme<br />

bağlanabilir. Bırakalım bunu.<br />

Öyle inanırım ki, ben on bir yaşımda Salambo'yu, on üçümde Sefiller'i, gene o yıl<br />

Tayyis'i, Cürüm ve Ceza'yı okumasaydım, on yedinci yılımı yaşarken pat diye; yazar olacağım<br />

diyemezdim. Çünkü edebiyat derslerinde övülen yazarları sevmiyordum. Hattâ<br />

çoğunu, meselâ Hüseyin Rahmi'yi küçümsüyordum. Onları sığ, basit, yalın, yetersiz buluyordum.<br />

Nitekim, edebiyatı, hâlâ, ortanın üstündeki seviyeye, ortanın üstündeki görme,<br />

anlama, duygulanma, düşünme, yorumlama, bir kelime ile, kültür seviyesine katkıda<br />

bulunma sanatı olarak görürüm. Yazdıklarımı olağan sayacak okuyucu sayısı çoğunlukta<br />

değilse de, çoğunluğa yakınsa bile ben niçin varım<br />

Yazar» ve edebiyatı bir vakit geçirici, eğlendirici sayamam. Öyle olsaydı, edebiyat<br />

medeniyet tarihlerinin en önemli bölümünü tutabilir miydi<br />

Kısacası, edebiyat'a şuurlu uyanışım..bu sizin deyiminiz., benim deyişimle de, yazar<br />

olmaya karar verişim, evet, onyedinci yaşımda, benimsediğim örneklerle, insanı ve insan<br />

ilişkilerini, insan kaderini anlatmaya değer buluşumla başlar: İnsan'ı ilişkileri ve kaderi<br />

içinde ben de yorumlamalıyım tutkusu o karar.<br />

— İlk hikâyeniz, "Oğlumuz". Onu yazdığınız zaman evli değildiniz.<br />

- Oğlumuz.. Havuçlu Pilâv Meselesi.. Buhran.. Bunların hepsi de evlilik hikâyeleridir;<br />

birer hafta ile Çınaraltı Dergisi'nde çıktılar. 1948 başlarında. Ve ben hiç evlenmemiş bir<br />

bekârdım. İnandıramamıştım buna rahmetli Ortaç'ı.Jlk patronumu., en iyi patronumu.<br />

"Söyle Buğra" derdi, itiraf ettirmek için büsbütün sevimlileşerek, "Başından bir şeyler


geçti, değil mi". Geçmemişti işte.. Pantalonunun kıçı yamalı, yâni evlenemeyecek bir<br />

bekâr meteliksizdim ben. Ama demin söyledim; ben yola insanı ve insan ilişkilerini<br />

yorumlamak için., ne gurur., yeni bir dünya kurmak, en iyi, en güzel, en uyumlu ve tatlı<br />

dünyayı göstermek için çıkmıştım.. İşe ev'le, aşkla, sevgiyle başlamıştım.. Acılar, aksaklıklar,<br />

uyuşmazlıklar yıkmasın, hız olsun diye. Başardım mı bilemem. Ama yıllar ve yıllar<br />

sonra, bana; "Bizi Havuçlu Pilâv evlendirdi" diyen çiftler tanıdım ve onların mutluluklarından<br />

pay aldım, gurur duydum. .<br />

— Rahmetli Y.Z. Ortaç, "Havuçlu Pilâv Meselesi" adını taşıyan hikâyenize 15 lira te'-<br />

İif ödemiş ve sizden Çınaraltı'nın her sayısı için hikâye istemiş. O günlere dönelim, efendim...<br />

Devamını sizden dinleyelim.<br />

- Hani çerçeveletilen, harcanmayan paralar vardır.. Ben de, eğer çoraplarım olsaydı..<br />

Eğer Şehzâdebaşı kebapçılarının ızgara kokuları burnumu sızlatmasaydı.. Eğer borç aramaktaki<br />

küçülüş beni canımdan bezdirmeseydî, Ortaç'ın Havuçlu Pilâv Meselesi için verdiği<br />

on beş lirayı çerçeveletir, çalışma masamın karşısına asardım.<br />

On beş lira deyip geçmeyin.. Hey zaman, hey.. 1948'de on beş lira ile on beş gün<br />

bey gibi geçinebilirdiniz. Muallim muavinliğinden aldığım aylık on yedi buçuk lira idi.<br />

Ve Varlık dergisi, hikâye kralı Sait Faik'e hikâye başına yedi buçuk lira ödüyordu.<br />

Hikâyeciliğimin hikâyesine gelince, Oğlumuz'u değerli hocam ve dostum Prof. Dr.<br />

Mehmet Kaplan, Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin çıkardığı Zeytin Dalı dergisine yazdığım<br />

ilk hikâyemi, Kekik Kokusunu beğenmediği için, hemen o gece yazmıştım. Onu<br />

Yunus Nadi Hikâye Yarışması'na gönderdim. İlgi çekicidir bu hikâye ve özellikle yarışmalar<br />

için çok şey anlatır:<br />

Her şeyden önce Kaplan'a teşekkür borcumu tekrarlamalıyım. Onun beğenmeyişidir<br />

Kekik Kokusu'nu, gözü romandan ve piyesten başka bir şey görmeyen delikanlıyı<br />

hikayeci yapan. Sonra..<br />

Oğlumuz, akıl alacak şey değil, on gün sonra, yâni sıradaki tomarla hikâyenin önüne<br />

alınarak yayımlandı. Beni de gazeteye çağırdılar. Neşriyat Müdürü Başkut idi. Bana;<br />

"Kasanın anahtarı bende olsa, bin lirayı size şimdi verirdim" dedi. Ayrıca iş de teklif etti.<br />

Kabul edecektim. Ama iki gün sonra, uçak postasıyla gönderilen, Büyük Millet Meclisi<br />

antetli bir zarf geldi fakülte adresime. Yusuf Ziya Ortaç'tandı. Merhum Ortaç, hâlâ sakladığım<br />

bu mektupta benimle konuşmak istediğini., ne övgülerle., ne cömert bir gönülle..<br />

söylüyor, İstanbul'da bulunacağı günleri bildiriyordu.<br />

Buluştuk ye benden hazırladığı bir dergi için her sayıya bir hikâye istedi. Kendime<br />

güvensizliğimi, "Yazarsın sen.. Haftada değil, her gün bir hikâye yazabilirsin.. Bilirim ben<br />

bu işi" diye kırdı. Anlaştık.<br />

Oğlumuz kaderimin dönemeç olayıdır; çünkü.. Hey bugünkü gazete patronları,<br />

heyy.. Rahmetli Ali Naci Karacan da o hikâye yüzünden açtı bana Bâb-ı Ali'nin büyük kapısını.<br />

"Gel" dedi, "bir iş yapmasan da otur burada.. Yazmaya çalış". Ve, bana bir sütün<br />

6


verdi, haftada üç hikâye yazdırttı.. Beni geçim derdinden kurtarmakla kalmadı, Yarın<br />

Diye Birşey Yoktur'un, İki Uyku Arasında'nın, Yalnızlar'ın, Siyah Kehribar'ın sahibi yaptı.<br />

Burada, benimle ilgilenenlerin ve ilgilenecek olanların bilmesini özellikle istediğim<br />

bir nokta var: Ben yazarlık hayatımda sâdece ve sâdece iki patrona teşekkür borçluyum.<br />

Onlar da işte bunlardır; Yusuf Ziya ile Ali Naci'dir. Gerisinden alacaklı olan benim. Çünkü<br />

ben onlara Küçük Aga'nın, İbiş'in Rüyasr'nın, Ayakta Durmak İstiyorum'un yazarı olarak<br />

gittim. Söylediğim iki patrondur, sekiz yüz kelimelik bir hikâyenin ardındaki kaabiliyete<br />

destek olan, şans tanıvan, fırsat ve imkân veren. Evet bunun bilinmesini isterim.. İnsan<br />

teşekkür etmesini bilmelidir, buna inanırım.<br />

Yarışmaya gelince, Oğlumuz ancak ikinci oldu ve bana altın bir dolma kalem kazandırdı.<br />

Birincilik, ismi bir ikinci defa görülmeyecek olan birisine verildi. Bu birisinin gazete<br />

patronlarından rahmetli Doğan Nadi'nin o günlerdeki bölük komutanı oldueunu öğrenmiştik.<br />

Yalnız bunu değil, yarışmaların ve ödüllerin ne olduğunu da!<br />

— Ya Küllük günleriniz ve çok uzun sürecek Bâbıâlî yıllarınız<br />

— Küllük Kahvesi borcunu ödeyemediğim birkaç alacaklımdan birisidir. Yazmayı tasarladığım<br />

ikinci piyesimin adı Robert Taylor Küllük'te idi. Ama ne bir piyes, ne de roman..<br />

Sâdece bir tek hikâye. Ve bazı atıflar.. Hakkını verebilmiş değilim. Belki yadırgayacaksınız,<br />

ama inanın, Küllük garsonları, briççileri, okjincileri, prafacıları, Fuat Köprülü'leri,<br />

Yahya Kemâl'leri, Mükrimin Halil'leri, Rıfkı MelûTleri, Yavuz Abadan'ları, Nurullah<br />

Atâ 'lan, Ali Nihat'ları ve üniversitelilerinin yanında çarşı esnafı ile edebiyata ve kültüre<br />

bağlılığımı babamın kitapları kadar beslemiş, beni bir o kadar da zenginleştirmiştir. Kültürümüzün<br />

ve medeniyetimizin havası Küllüğe sinmişti. Bir ay kadar da pansiyonum oldu<br />

benim. İskemleleri birleştirir, üzerine ceketimi serdiğim bir tavlayı yastık yapar, yatardım.<br />

İki defter doldurdum orada.<br />

Gazetecilik.. Milliyet'ten 1956'da, daha katrat nedir, punto nedir bilmezken, ustam<br />

Cihat Baban'm ısrarı ve güveni ile, Yeni Gün'ün genel yayım müdürü olarak ayrıldım. Bu<br />

gazetenin kuruluşunda çalıştım. İlk sayı rotatiften çıkınca sayın Baban'm omuzlarımdan<br />

öperek kutlayışı meslekteki ilk gururumdur. Rahmetli İpekçi de bir tebrik telgrafı göndermişti.<br />

Ama Ankara kliği, aralarında bugünün meşhurları vardır, beni başarıyla kaçırttılar.<br />

Vatan gazetesine, dostum Naim Tirali'nin isteğiyle, yazı işleri müdürü olarak İstanbul'a<br />

döndüm.<br />

Sonra yeniden Milliyet.. Spor sayfası sekreterlisi. Arkasından, Peyami Safa merhum<br />

ile Tercüman ve genç ustamızla birlikte kovuluş.. İşsizlik..ve, 1958'de, Törehan'ın Yeni İstanbul'unda<br />

genel yayın müdürlüğü.<br />

Yeni İstanbul ik'r defa el değiştirdi. Ben de üç defa kovulup alındım. Hele birisi..<br />

Unutamam.. Yılbaşı ile bayram bir araya gelmişti. Maaşımın yerine bir zarf.. Teşekkür ve<br />

ilerideki çalışmalarımda başarılar dileci. Ücret Tazminat Mahkemeye saygıları vardı.<br />

Başvurabilirdim. Yeni yıla ve bayrama beş parasız gfren aile babası! Patronumuz, kibar,


zarif, nazik bir adam olan Kemal Uzan adında birisi idi. En uzun süren işsizliğim bu ol<br />

muştur.<br />

,'<br />

uuıdda.. anlatmak belki doğru değil., ama bilinmeli sanıyorum.. Bu kovuluş ve dara<br />

düşüş günlerimde kapımı iki kişi çalmıştır: Birisi o günlerdeki Turizm ve Tanıtma Bakanı,<br />

o zamanki CHP'li Ali İhsan Göğüs ve; "Paşa'nın sevgileri var.. Dışarda veya içerde bir görev<br />

ister misiniz diye soruyorlar'' diye. Öteki de, gene o zamanki Ulus gazetesinin Neşriyat<br />

Müdürü İhsan Ada. Ada şöyle demişti: "Bir roman verin bize. Bakkal, kasap parasına<br />

yardımcı olur. Belki adınızı kullanmak istemezsiniz; değişik isimle tefrika ederiz".<br />

Evet, mutfağı sallanan evimin kapısını çalanlar "bizim cephe"nin meslektaşları veya<br />

politikacıları değil, onlar olmuştu. Nitekim son işsizliğimde de benden roman isteyen Abdi<br />

İpekçi idi. Milliyet'te tefrika edilen bu roman İbiş'in Rüyası'dır. Evet, insan teşekkür<br />

etmesini bilmelidir inancıyla, ama bir parça da, hesaplaşmayı görev saydığım için anlattım<br />

bunları. Oysa, Bâb-ı Alî için önce şunları söylemeliydim: Edebiyat bizim nesil için karın<br />

doyuracak bir meslek değjlcri.. Meslek değildi. Geçinmek için bir başka iş, mutlaka gerekliydi.<br />

En uygunu, en az engelleyeni gazeteciliktir sanırdım. Ama şimdi biliyorum ki, edebiyata<br />

en aykırı, hattâ zıt iş gazeteciliktir. Üslub denen şeyin önemini ve düşünce tarzı<br />

diye bir şey olduğunu bilenler bunu anlayabilecektir.<br />

Kaldı ki, roman ve piyes gibi büyük çalışmalar, zaman ve ilgi bakımından yeterince<br />

yalnız kalmanızı, kendilerine bağlanmanızı kesin olarak istiyor.<br />

Biliyorsunuz, Bâb-ı Âlî'den büsbütün kurtulmuş değilim. Işınsu'nun kulakları çınlasın..<br />

Üç, beş kuruş için, haftada bir de olsa, hâlâ fıkra! Bu demektir ki, roman Ve piyes<br />

çalışmalarında hâlâ güve yenikleri.<br />

— Hikâye, roman, fıkra ve tiyatro yazarlığı... Ama, siz şiirden hiç kopmuyorsunuz,<br />

dersem, herhalde doğruyu söylemiş olurum.<br />

— Işınsu'nun kulakları bir kere daha çınlasın: "Şiir Ööö". Siz şairsiniz, alınmayın.<br />

Öteki şairler de alınmasın. Ben şiire o değeri vermişim ki, bu büyüyü tadmak için yüzyılları<br />

didikler, Yunuslara kadar giderim. Şiiri bunun için, daha çok romanda, hikâyede,<br />

piyeste arıyor ve buluyorum. Orada kovalıyor, orada yakalamaya çalışıyorum. Zaten şiir,<br />

bütün dillerde edebiyat'ın tümü anlamına kullanılıyorsun<br />

sadece mısra sanatı olarak alırsak, ona kırk beşimden sonra bağlanmayı düşünmüştüm.<br />

Hiç bir şiir bitirmeden ve bitirmemeye dikkat ederek bir hayli denedim ve "öö"<br />

dedirtmeyecek bir şiir yazamayacağıma inandım.. Bıraktım. Dikkat ederseniz, Ayakta<br />

Durmak İstiyorum ve Gençliğim Eyvah'taki şiirler ratelerindir.. Kendilerini arayanlarındır:<br />

Öyle tipleri bir parça daha açıklamak içindir.<br />

Yanlış anlaşılmasın: Güzel şiir yoktur anlamına gelmez o M ö6 M . Aksine, Türkçe'de<br />

de güzel şiirler yazılmaktadır. Bunlara sağda, solda rastlıyor ve şapkamı çıkarıyorum, seviniyorum,<br />

sevinç duyuyorum. Ve, onları yazanlar için; "Ah, ne olur, on tane yazacağına<br />

bir tanesi için çalışsan" diyorum. Çok şiir şiirin ve şairin düşmanı. Yunus'ta bile böyle<br />

bu. Yahya Kemâl bile gerekenden fazla yazmış. Ötesini varın siz hesap edin;


Q<br />

Kısacası, f 'şiir öö", çünkü şiir en büyük.<br />

— Ben, hikâyelerinizi bir başucu kitabı olarak bulunduruyorum. Bu fazla sevgiyi ve<br />

bu tercihi hoş görürsünüz, ümidindeyim.<br />

- Gerçekten mi Doğru ise, siz benim en çok sevdiğim ve aradığım okuyucularımdansınız.<br />

Deminki sözlerimle bağlayabilirim: Ben, küçük hikâyeyi daima, nesirden çok şiir diline<br />

bağlı bulmuşumdur.<br />

- Yanlış mı bilmiyorum, önce ve mutlaka hikâyelerinizin hayâtımıza girmesini istemişimdir.<br />

Onlarda, bizi biz yapan unsurlar öyle derin, öyle sıcak bir şekilde var ki, kimse<br />

mahrum olsun istemiyorum.<br />

- Sağ olun., söylemek istediğimi, ama söyleyemeyeceğimi söylediniz. Hikâyelerim<br />

benim insanlara teklif ettiğim, okuyucularımı davet ettiğim dünyadır.<br />

— Ayakta Durmak İstiyorum, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı ve şimdi yeniden sahneye<br />

getirilen Akümülâtörlü Radyo... İlk ikisi üzerinde de söylenecekler bitmeyecek. Ama ben,<br />

Akümülâtörlü Radyodan hareketle, tiyatro eserlerinizi yoğuran his, fikir, dikkat ve tecrübelere,<br />

sizin kapınızdan nasıl gireriz diye sormak istiyorum.<br />

.- Yalnızlıktan. Zor kelimedir bu. İnsanlardan kaçış değildir yalnızlık. Önce insanın<br />

kendisinden aranışıdıı o: Sempatilerden, antipatilerderı, peşin hükümlerden, ard hesaplardan,<br />

partizanlıklardan arınıştır. Ve kendisi kelime anlamından da zordur., çilelidir, kaybettirir,<br />

düşman kazandırır., hem de en çok kazandıracaklarınızın arasından bile.<br />

Genel anlamdaki yalnızlık., evet, o da gerekli., ama topladıklarınızı, biriktirdiklerinizi,<br />

derlediklerinizi tasarladığınız forma dökmek için çalışırken., ancak o zaman ve o<br />

sürece gereklidir.<br />

Akümülâtörlü Radyo'yu.. Devlet tiyatrosu'nun program broşüründe anlattım.,<br />

bir dağbaşında, bir taş ocağında, bir teki Türkçe bilmeyen iki yüz kişilik bir iş bölüğünün<br />

astteğmen komutanı olarak, bir mahruti çadırda, iki aylık mutlak yalnızlıkta yazdım.<br />

Bir esere duygu, düşünce, gözlem birikimlerini, en az fireyle koyabilmenin, yeteneği en<br />

az fireyle kullanabilmenin gereği, hattâ şartı budur sanıyorum. Toplumda dolmak., fildişi<br />

kulede boşalmak. Fildişi Kule'ye, tâ 1950'lerde, övgü yazışım bundandır. Ve ben, yalnız<br />

o piyesi değil, Küçük Ağa, İbi v 'in Rüyası, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı., en sevdiğim eserlerimdir<br />

bunlar., hepsini de yalnızlıklarımda ve işsiz kaldığım dönemlerde yazdım. Sanki<br />

ben yazayım diye kovuyorlardı.<br />

— Ya romanlarınız<br />

Küçük Ağa, pekçokları tarafından İstiklâl Harbinden ortaya koyduğumuz destan<br />

için yazılmış tek eser olarak kabul edildi. Niçin Niye sormuyorum. Fakat, onu yazabilmek<br />

için, İstiklâl Harbini ve Çanakkaleyi ebedi bir gönül sancısı hâlinde duyabilmek mi<br />

lâzım diye soruyorum.


10<br />

- Elbette. Ve, bir o kadar da, hakkı verilmemişlere, hakkı yenmişlere., hepimiz adına<br />

minnet ve şükran borcumuzu ödemek, özür dilemek için., bu tutkuyla. İkinci bir yaşayışım<br />

olsa, bütününü çok daha güzel bir Küçük Ağa yazmak için, seve seve, harcardım.<br />

- Çanakkale, Cumhuriyet ve bugünkü gençlik... Bu üçlüyü ahenkli bir devam olarak<br />

göremiyoruz. Bugünkü sancılarımızı, Çanakkale'de 200.000 küsur genç aydınımızı kaybetmemize<br />

bağlayanlar var.<br />

- Yanlış demek mümkün mü Türkiye Çanakkale'de., ve Sakarya - İzmir şeridinde,<br />

yalnız rakamlar değil, en üstün değerlerini, kendisini en çok seven gönül ve beyinlerini<br />

kaybetti. Yetiştirici, üretici ve kamuoyunu etkileyici, oluşturucu kadroları onlarsız kaldı.<br />

Belimiz bu yüzden büküktür. Elbette.<br />

;"'.<br />

- Hiçbir Türk yazarını kıskanmadığınızı, başarılarını başarınız bildiğinizi biliyoruz.<br />

Fakat, ecnebileri kıskanıyorsunuz. Herhalde onların çok iyi yazmalarından ayrı bir hususa<br />

dikkat çekiyorsunuz.<br />

- Uzundur bu hikâye. Ve eleştirmecilerimizi, edebiyat hocalarımızı, edebiyattan söz<br />

edenlerimizi ve profesyonel politikacılarımızı bir kere daha gücendirmekten, hattâ öfkelendirmekten<br />

korkarım. Çünkü ben yabancı yazarları başarıları ve kazançları için değil,<br />

değerlendirilme, tanıtılma, kabul ettirilme ve desteklenme imkânları yüzünden dert edinmişimdir:<br />

Bir takım üstadlarımız, bilim adamlarımız, köşe yazarlarımız, ikide bir "kültür<br />

emperyalizmi"nden söz ederler de, kültürün bir devlet politikası olduğu kadar, aydın<br />

kesimin sorumluluk çerçevesine, yâni millet sevgisine bağlı bulunduğunu, onun da yânisi,<br />

başarılı sanat ve edebiyat eserlerine arka çıkmak olduğunu anlamaya ve buna göre<br />

davranmaya heves etmezler. Başarı'ya arka çıkarlarsa büyüklüklerinden ve itibarlarından<br />

kaybedeceklermiş gibi görünürler. Bunlar bana, pabuçlarını daha iyi yapacak yerde,<br />

iyi elbise diken ve övülen bir terziyi, kıskanan kunduracıları hatırlatmışlardır., daima.<br />

Kendilerine bir şey kaybettirmeyecek, kaybettiremeyecek, aksine, en güzel anlamında<br />

kazandıracak başarılara gözlerini ve kulaklarını kapayanlardır kültür emperyalizmine<br />

kapı aralayanlar. :<br />

Türkiyede nefis romanlar, piyesler ve enfes hikâyeler yazılmıştır ve yazılmaktadır.<br />

Ama sahibi ile sınırlanmış bir dergi veya bir köşe düşününüz ki, orada başarılar iki satırcık<br />

bulamıyor; Türkiye'deki edebiyat ilgisini, sanat ilgisini yabancı edebiyat ve sanata açık<br />

düşürmekten başka nedir bu<br />

Mümkün olsa da, veya, bir himmet sahibi çıksa da, Türkçe'de tekrar basılmış romanlar<br />

ile bizimkiler karşılaştırılsa, görülecektir ki, benim yazarlarımın ortalaması, dümbeleği<br />

çalınan tercümelerden üstündür. Ama ne çare ki, bir edebiyat dergisi, İngiliz, Fransız,<br />

Rus, Amerikan romanı, tiyatrosu için incelemeler, araştırmalar, eleştiriler yayımlar<br />

da, sıra bize gelince, "bugünkü cıvık Türkçe" der, "edebiyatımız sürünmektedir" der,<br />

"şiirimiz, tiyatromuz sıfırdır" der. Denmiştir bunlar., der ve ilgileri yabancılara kanalize<br />

eder.


Oysa, bugün., bakmayın siz bir bardak suda fırtına koparıp satıştan başkasına kulak<br />

asmayanlara., ve Türk Dil Kurumu ile onun sebep olduğu telâşlara.. Türkçe bugün altın<br />

çağını yaşamaktadır edebiyatta., şiirde, piyeste, romanda, hikâyede. Yozlaşmalara,<br />

kötü örneklere, yanlış ve yanılışlara saplanıp kalmak ve topyekûn karalamak ve karamsarlaşmak<br />

niçin Asıl aldanış bu değilse, insan mecbur kalıyor, evet, bu bir tehlikeli aldanış<br />

değilse., edebiyatımızı, kültürümüzü baltalamaktır bu. Okul eğitimi yüzünden en iyi.,<br />

hattâ bazı yazarlarımızca, tek iyi ve başarılı sayılan veya sanılan dönemlerinden çok,<br />

ama çok üstün ve zengindir bugün edebiyatımız, Türkçemiz. Ama onunla ilgilenmesi,<br />

ona arka çıkması gerekenler; eleştirmecilerimiz, araştırmacılarımız, yayımevlerimiz,<br />

tiyatrolarımız, radyolarımız, televizyonumuz onun, edebiyatımızın rakiplerini destekliyor,<br />

el üstünde tutuyor. Bendeki., kıskançlık dediğiniz öfke ve acı bundandır.<br />

Profesyonel politikacılarımızdan, iktidara geçen partilerimizden ümit keseli çok<br />

oldu. Onların edebiyat ve sanatla ilgilenmeyeceklerini, çünkü edebiyat ve sanat kavramlarıyla<br />

Devlet kavramının hayatî ilişkisini, yâni hakîkî bağımsızlık endişesini idrâk edebilme<br />

imkân veya şansından mahrum yetiştiklerini gördüm. Ama basın, ama üniversite, ama<br />

edebiyattan ve dilden söz etmeye özel bir önem veren yazarlar İçimde, hâlâ, onların<br />

yakasına yapışmak, sarsmak, uyarmak hırsı var: "Heey, başarıları değerlendirmek değerinizi<br />

düşürmez, artırır., atın küçültücü ve çürütücü komplekslerinizi., eğilin edebiyatımıza..<br />

Türkiye için çalışmak olacaktır bu".<br />

— Asırları münâkaşaya ayıracak kadar, zaman kaybında cömertiz. Siz, V. Hugo'nun<br />

hâtıralarından şu cümleleri naklediyordunuz: "Türklerin bizden fazla birşeyleri vardı, güzellikleri<br />

vardı; biz onlara kendi çirkinliklerimizi vermeyi başardık. Bizim medenilik taslayar<br />

bilgiçliğimize ilerlemek adını veriyorlar." Bu cümlelerde ehl-i salîb, adetâ zevkle sırıtıyor.<br />

Neden görmüyor ve ders almıyoruz<br />

— Konu bir önceki sorunuzla iç içedir. Keşke Ehl-i Salib yerine Kültür Emperyalizmi<br />

deseydiniz. Diyebiliriz, değil mi Daha açıklayıcı olacak bu., konunun önemini daha iyi<br />

belirtecek:<br />

Hugo "biz" diyor. "Başardık" diyor. Aslında bir iş birliğidir bu. Tıpkı edebiyat ve<br />

sanat için söylediğim gibi; Fransa'nın sömürmeye yönelen şuuru ile bizim yoz aydınların<br />

ve kötü politikacıların kuruntularının işbirliği! Ve, elbette, ötekinin yanında bu kılık<br />

kıyafet ve davranış yenilgisi çok önemsiz kalır: Redingot veya istanbulin gene gelseydi<br />

de, Hugo'nun göbek gölgesi Yunus'umuzun üstüne abanmasaydı.. Leylâ ile Mecnun'u<br />

Romeo Jülyet ile değişmeseydik.. ve; "OOo, Henri Böll" veya, "Simerik" demek için<br />

kendîedebiyatımıza dudak buKer, sırt çevirir hâle düşmeseydik.. kültür sömürgesi denecek<br />

hâle gelmedeydik.<br />

— 1978'de İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde, Neyzen Niyazi Sayın ve Tanbûrî Necdet<br />

Yaşar'ın solist olarak yer aldığı n onserde, ~ede'nin meşhur Ferahfeza Âyîni icra edilmişti.<br />

Siz bu konserle ilgili yazınızda, hayretinizi ve hüznünüzü haykırıyorşunuz: "Böylesine<br />

mükemmel bir eser, böylesine seçkin bir sanatkâr grubu buluyor da, bu bir "olay" olmuyor..."<br />

17


• ' " • ' . - •'•• ~ "•'. . . . , / - •<br />

— Hep aynı şey., hep. Ortaya ne kadar önemli konu getirirseniz, hep o., hep kültür<br />

emperyalizmi deyip geçtikleri "öğürtsel" trajedi! Yahya Kemâl, "öyle bir mûsikîyi örten<br />

ölüm" diyordu., sâdece Itrî için. Siz ölüm kelimesini gaflet veya yozlaşma ile değiştirin<br />

ve o nefis mısraın bozuluşuna yanmadan, bütün mûsikîmize., o kadar da değil.,<br />

bütün medeniyetimize teşmil edin. Sonra da elinizden gelirse, kültür emperyalizminin<br />

yıkadığı beyinlere, kompleksleri yüzünden o emperyalizmin işbirlikçisi durumuna düşenlere<br />

öfkelenmeyin!<br />

— Dünyânın en zor işlerinden biri haklı olabilmektir." Bu söz, gâlibâ size ait.<br />

— Haksızlıklar sâdece görüş, düşünüş, kavrayış yetersizliklerinden olsaydı, hak'kırı ve<br />

haklı'nın işi bu kadar zor olmazdı. Çünkü o zaman, sağduyu denilen, sağdüşünce denilen<br />

Tanrı vergilerinin yardımı umulabilirdi. Ama bir de yıkanmış beyinler var, şartlandırılmışlar<br />

var, çıkarcılıklar, satılmıslıklar var., ah ki, ah., gururlar, yandaşlıklar, sempatiler,<br />

antipatiler, hasetler var!<br />

Haklı'yı zora düşüren, hak'kın savaşını yürek paralayıcı yapan budur. Bunun için<br />

Dünya'nın en zor işlerinden birisidir haklı olmak. Biz, haklının karşısına, o haklılıktan<br />

en çok yararlanacak olanların bile çıktığını., özellikle, onların çıkartılabildiğini görmüşüzdür.<br />

Yürek paralayıcıdır bu., zordur bu.<br />

— "Benim devletim ve insanlarım, şâirlerine (sanatkârlarına),<br />

"Komadı gitti bu devlet bizi âdem yerine,"<br />

veya,<br />

"Bu gülistanda benim çün ne gül, ne şebnem var." dedirtmeye başladığı ve dedirttiği<br />

ölçüde gerilemiştir. "Bu fikrinizi, artan sancılarımızla bir daha haykırm k, acaba, müsbet<br />

bir neticeye yol açar mı<br />

— Bu mülakatın sonunda Gençliğim Eyvah için bir yer olmalı. Gençliğ m Eyvah,<br />

— Daha önce söyledim: Açınız bir medeniyet tarihi., hangisi olursa olsun., yarıdan<br />

çoğunun edebiyat ve sanata ayrıldığını göreceksiniz. Çok az politikacı adı görürsünüz<br />

orada. Kötü politikacının edebiyatçı ve sanatçılardan kaçışı da., belki diyeyim., bu yüzden.<br />

Lenin, zaferinin ilk yıllarında, özellikle de zafere giderken, Maksim Gorki'yi daima<br />

önüne ve sağına almıştır. Bugünkü Sovyet büyüklerinden birisi bize, Moskova'da, Bolşoy<br />

Balesi ve Tolstoy ile övündü, Süleymâniye'yi övdü.. İngiliz Parlâmentosu Şekspir'i İmparatorluk<br />

armadasından üstün tuttu. Dö Gol, Galatasaray Lisesi'ndeki konuşmasında,<br />

iki büyük medeniyeti, Fransa ve Türkiye'yi Napolyon'la, Güneş Kralı ile, Sultan Süleyman'la,<br />

Atatürk'le değil, Baki ve Komey'le değerlendirdi. Ve aynı Dö Gol kendisine,<br />

sanat tarihçisi ve büyük romancı Malro'yu danışman, sonra da kültür bakanı yaptı.<br />

İleri saydığımız milletlerin tiyatrolarına, yazarlarına, müzisyenlerine karşı takındıkları<br />

tavrı, sağladıkları maddî, manevî ayrıcalıkları da eklenirse o fikrimin alelâdeleştiğini,<br />

yâni iki kere iki dört kesinliği kazandığını görürler., bizim politikacılar.


11<br />

yaşadığımız keşmekeşin romanı, anlaşılan, anlaşılamayan bir eser.. Bu bakımdan lüzumlu<br />

bu sözleriniz,<br />

- Gençliğim Eyvah ile., anlaşılmadığı demeyeyim., beğenilmediği ölçüde övünmeye<br />

başladım. Övünmek lâfı şaka., güvenmeye başladım. Kuzguna yavrusu güzel gelirmiş.<br />

Hiç kuzgun görmedim ben. Onun duyguları ve yanılgıları de ilgilendirmiyor beni. Ben<br />

yavrularımı yargılamasını, hükme bağlamasını bilirim. Bunu da, yayımlandıklarından<br />

sonra, uzun süre, unutuncaya kadar onlara elimi sürmemekle sağlarım.<br />

Çıkan kitabımı iyice unuttuktan sonra, ona iyice yabancılaştıktan sonra açar, herhangi<br />

bir kitabı okur gibi okurum. Yakınlarım bilir, hiç bir esere kendiminkilere yaklaştığım<br />

kadar titizlikle bakmam iş imdir. Hiç bir zaaf, hiç bir noksan veya fazlalığı kaçırmak<br />

istemem., kelimelere varıncaya kadar. Hoşgörümden nasibim yoktur benim.<br />

Gençliğim Eyvah'ı da, çıkışından yedi ay sonra öyle okudum. Ve, gece saat iki<br />

buçuk idi., karıma; "En önemli romanım bu" dedim. Ama hak da verdim eleştirmeci<br />

Fethi Naci'ye: Romanda, gerçekten, Jan Jak Ruso'nun adı da, Tarancı'nın mısraı da yanlıştı.<br />

Daha bunları doğru dürüst yazamazken Marks'tan söz etmeye kalkışıyordum.<br />

Gençliğim Eyvah'ı sevmeyenler., beğenmeyenler değil., benim için., geberesi ve<br />

gebertilesi saydığım, nitekim gebertilen İhtiyar'ın kurduğu "Sersemlikleri Koruma ve<br />

Geliştirme Vakfı"nm ne işler çevirdiğini göstermekten başka bir anlam taşımıyor. Onlarda<br />

İhtiyar'ın "tabiî müttefikler "in i görüyorum.<br />

Birileri de Gençliğim Eyvah'a.. ve bana.. İhtiyar, Marks'a "koca eşek", Marksistlere<br />

de "eşek" dediği için öfkelendiler. İhtiyar'ı benimle özdeş4eştirdiler. Hangi yazar<br />

kendisini öldürülmeye müstehak gördüğü ve öldürttüğü bir kahramanın yerine koyar<br />

İlle özdeşleştirmekse. neden Delikanlı değil Ki, elbette onunla da istemedim kendimi<br />

anlatmayı., kendimi anlatmayı istemedim.<br />

Bütün mesele, kimseye, gözün üstünde kaşın var demeyeceksin. Sağda da, kendilerini<br />

sağ'ın sözcüsü sayanlarda da buna benzer tepkiler görüldü. Evet, birtakım insanlara<br />

hoşlarına gitmeyen gerçekleri söylemeyeceksin., hele yanılgılarından, sarıp sarmalayıp<br />

sandığın dibine sakladıkları yanlarından söz etmeyeceksin. Zaten bunun için demedik mi,<br />

Dünya'nın en zor işlerinden birisidir haklı olmak diye<br />

Gençliğim Eyvah Türkiye'min romanıdır., politikaya bulaştığımız ölçülerle hepimiz<br />

varız onda. Aynaya niçin kızıyorlar<br />

Ona karşı çıkanlar neresinin haksız, neresinin yanlış, neresinin iyi anlatamadığını<br />

söylesinler. Eleştirsinler., bir roman eleştirir gibi. Yoksa İhtiyar bu kadar yürek de mi<br />

bırakmadı<br />

Ve bir başkasının eserinden söz eder gibi söylüyorum: Gençliğim Eyvah, Işınsu ile<br />

Bakırcıoğlu'nun övdüğü kadar olmasa bile, iyi bir romandır. Bunu kabul etmeyenler


14<br />

bana, bir Delikanlı - Güliz ilişkisini ve bu portrelerin daha iyisini hangi romanda okuduklarını<br />

söylesinler; Türkçe'sinden, üslûbundan, kuruluşundan söz etsinler. Bana İhtiyar'dan<br />

daha iyi çizilmiş bir anonim portre göstersinler, panoramaya daha iyi bir örnek göstersinler.<br />

Özür dilerim., gerçekten.<br />

Fakat gene de bir ek:<br />

12 Eylül ve bu tarihten sonraki olaylar ve ortaya çıkan hakîkatlar, üniversitesi,<br />

parlâmentosu, basını, sendikaları ve gençliği ile; kısacası, artık gözler önüne serilen keşmekeşi<br />

ile, Gençliğim Eyvah'ın en azından bir bölümünü ispatlamaktan başka hangi<br />

anlamı taşır Bunu cevaplasınlar. Gençliğim Eyvah'ı sevmeyenler, özellikle de ona kızanlar,<br />

mahvolan gençliğimizi sevmeyenlerdir. O kadar da değil, kendilerini suça katılmış<br />

görenlerdir o aynada.<br />

— "Gençliğim Eyvah"ın sonunda, herhalde Çanakkale ağıtının hüznüyle başbaşa kalıyoruz:<br />

"Çanakkale içinde aynalı çarşı / Ana ben gidiyom düşmana karşı / Of, Gençliğim<br />

Eyvah!" Ve o Fransız'ın hesap soran, delice haykıran mısraı:<br />

"Söyle! Ne yaptın gençliğini"<br />

- Yalnız ölenler, öldürenler, tutuklananlar değil., bütün bir gençlik ve ekonomi.,<br />

hakîkî anlamıyla, Türkiye'nin, Çanakkale'den sonra bir kere daha beli bükülen geleceği!<br />

Bütün bir eğitim nesli.<br />

On binlerce ve iki nesilce yoz aydının ve kötü politikacının bir araya gelerek bir<br />

mozayık gibi ortaya çıkardığı İhtiyar değil elbette, bu soruyu soracak ve yasını çekecek<br />

olan. Bu sorunun zehirini, elbette "Sersemlikleri Koruma ve Geliştirme Vakfı"nın yetiştirmeleri<br />

de duyamaz. Bu sorudaki hüzün ve acıyı paylaşanlara selâm! Onlar için yazıyorum<br />

ben., onlarla bir olmak için!<br />

— "Söyle! Ne yaptın gençliğini" Bu suâle cevap alabileceğinizden emin olsaydınız.,<br />

gibi bir suâl sorsam ve kaleminizin yeni çalışmalar için hangi yönde bilenmiş olacağı sualini<br />

de ilâve etsem, ne cevap alırım acâbâ<br />

— Bırakın o soruyu lütfen. Gerçekten dayanamıyorum. Konu için koca bir roman ve<br />

bunca fıkra yazdıktan sonra!<br />

Hiç bir objektif değeri olmayan bir avuç sloganın peşinden giden o altın çağ,<br />

bir daha yaşanamayacak olan gençlik! Lütfen bırakın.<br />

j • . .. >•:-. •;••:.<br />

İkinci konuya gelince, Yağmur, bu yaşlanmış kalem haddini bilmiyor; öğrenemedi<br />

bunu bir türlü: Hâlâ koca koca projeler, hâlâ, bir gençlik daha isteyen niyetler!., meselâ<br />

Osmanlı'nın romanı.. Küçük Ağa gibi bir şey olsun isteği ile! Dünya'nm en büyük, en<br />

medeni imparatorluğunu kurmanın şifresini çözdürtebilecek tiplerle., ama roman!<br />

Şimdi elimde "Yağmur Beklerken" isimli bir roman var. Rayına oturdu sanıyorum.<br />

1930'u.. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı ve büyük kuraklığı., toprağı ve insanları, rahmet


ekleyişi anlatmak iddiasında. Ve, Küçük Ağa ileDönemeç Ur do olduğu gibi, bir küçük<br />

kasabadan, o insanların açısından ve o insanların töreleri, yaşayışları, ilişkileri, dünya<br />

görüşleri ile birlikte. Başarabilirsem mutlu olacağım. Işınsu'nun parmak bastığı mutluluklardan<br />

birisini tadacağım.<br />

Onu bitirince, kısmetse, yâni yaşama gücüm yeterse, dediğime başlayacağım.<br />

Geçelim.<br />

Evet. bu kadar., kısa özgeçmişim ve kişiliğimin özeti. Şimdi sıra, "Düşman Kazanma<br />

Sanatr'nm yazarı olarak, yâni dostluğun ve sevginin hasını, küçültmeyenini, onurlandıran<br />

inı arayan birisi olarak hepinize teşekkür etmeme geldi: Mutluluklar, başarılar<br />

dilerim. Bahtınız güzel günlere açık olsun.


ı^<br />

Tarık Buğra nın<br />

GENÇLİĞİM EYVAH'ı<br />

Üzerine<br />

Bir Tahlil Denemesi<br />

DOÇ. DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN<br />

"Yeteneklerimi ve imkânlarını ve<br />

güçlerini aşan isteklere ve, özellikle, tutkulara<br />

kapılmak..."<br />

"Terazinin bir kefesinde kuvvet ve<br />

yetenek ve imkânlar, öteki kafesinde de<br />

istekler ve tutkular! İnsanlara hükmedenler<br />

ve hükmetmiş olanlar ve hükmedebilecek<br />

olanlar bu dengesizlikten yararlanır ve bu


17<br />

dengesizliği körükler ve kışkırtır."<br />

"Yeryüzü, birşeye bay veya bayan<br />

Filan ak dediği için kara demeye can atan<br />

bay ve bayan Falan'laria doludur."<br />

"Büyüğe, güzele, başarılıya burun kıvırmakla<br />

veya omuz sükeleyivermekle veya<br />

görmezlikten gelmekle büyümek, üstünleşmek<br />

kuruntusu!"<br />

"Hırsları yeteneklerini aşmışlık... Raya<br />

oturuş da işte bu idi, çünkü artık türedi<br />

veya yerden bitme profesör yanına kendisinden<br />

daha yeteneksizini alacak, böylece<br />

de kürsülerin çürüyüşü, gittikçe artan bir<br />

hızla, önienemezleşeeekti... Yeteneksiz daha<br />

yeteneksize, aptal daha aptala, kötü<br />

daha kötüye! Onlar için hem bir avuntu,<br />

hem de mahkumiyettir bu."<br />

"Anlaşmazlıkları çoğalt ve körükle...<br />

Bencillikleri, kendini beğenmişlikleri, burnubüyükleri<br />

besle ve beslet... İyileri ve<br />

başarılıları kötület, yedirt; kötüleri ve beceriksizleri<br />

desteklet, övdürt..."<br />

"İnsan denen dik sürüngen ler arasındaki<br />

anlaşmazlıkları ve düşünce değil.,<br />

sempati, antipati ve inanç ayrılıklarını körüklemek,<br />

barışa yanaşmaz uzlaşmazlıklar,<br />

kinler, düşmanlıklar hâline getirmektir benim<br />

işim. Ve benim işim yeni yeni sersemlikler<br />

türetmek, mevcut sersemlikleri de<br />

üretmektir."<br />

"Aydınların ve münevverlerin ve entellektüellerin<br />

züppeliklerini, lüks özentilerini<br />

ve fantazilerini mesleğim için kullandım,..<br />

Halk dediğiniz beyinsizler güruhunun,<br />

biraz biti kanlanınca, aydınsal lükslere<br />

nasıl özeneceğini ve özendiğini..."<br />

"Elbette işçi sınıfı... Ve elbette işçi<br />

sınıfının çıkarları! Ve, imzasını atamayanlar<br />

bile bir generalden, bir profesörden, bir<br />

validen, bir genel müdürden, bir müsteşardan<br />

fazla para aldıkları zaman bile, elbette<br />

işçi sınıfı ve elbette işçi sınıfının çıkarları!"<br />

Kurallar, gelenekler, töreler, yasalar,<br />

görevler, sorumluluklar ve erdem çöp sepetine!<br />

Bunların yerine, faturaları düşünülmeyen,<br />

yetenek ve hak etme hesapları yapılmayan<br />

hırslar, hasetler, kinler, tiksintiler,<br />

hevesler, özlemler, özentiler, istekler!"<br />

Gençliğim Eyvah; insan ruhundaki<br />

kötülük istidatlarının, insanı ve toplumu<br />

çürütücü sersemce duygu ve düşüncelerin<br />

roman laş tır ılmasıdır. Psikolojilerin evrensel<br />

istidatları... Kaşıyınca, deşince su yüzüne<br />

çıkıveren ruh marizlikleri... Tek tek ve toplu<br />

olarak insanları azgınlaştiran, canavarlaştıran,<br />

gem vurulmaz arzular, hırslar ve ihti<br />

raslar... İnsan tabiatında, şeytanın konusu<br />

olan bütün eksiklik ve aksaklıklar, Gençliğim<br />

Eyvah'ta romanlaşmıştır.<br />

Ve Tarık Buğra sanki yeni bir Makyavel,<br />

yeni bir "Protokollar'' yazarıdır. Fakat<br />

arka arkaya vecizeler sıralayan hakimane ve<br />

ihtirasları tasvir ederken ihtişamlı üslubuyla<br />

Şekspir edasında bir Makyavel. Yazar, bu<br />

edanın farkındadır: "Othelloyu yeniden<br />

yazmalı!.. İhtiyar, kendisini, Şekspir'inî<br />

bekleyen bir başka Othello gibi görüvermişti.<br />

Ve bu roman İhtiyarın romanıdır. Şekspir'inî<br />

bulmuş İhtiyar'ın.<br />

Romanın baş kahramanı İhtiyar'dır.<br />

Seksenlik bir ihtiyar. Bir Othello, bir Mefisto...<br />

Veya daha âlemşümul plânda bir canavar,<br />

bir iblis... Güneydoğulu bir şeyhin<br />

1890larda doğan, Meşrutiyet devrinde Üç<br />

Paşalara suikast düzenleyen, karısını zehirleyen,<br />

daha sonra üniversitede bir bilim<br />

adamı kılığına giren, 1933'te Darülfünun<br />

Islâh Heyetinin başına getirilen, 1960'tan<br />

sonra emekli olup köşküne çekilen İhtiyar<br />

m adı yoktur. Yazar, ona bir ad vermemiş,<br />

İhtiyar demekle yetinmiştir. Belli bir<br />

zamanda ve mekânda yaşamış gibi gösterilen<br />

ihtiyar, aslında insanların içindeki canavardır:<br />

"İhtiyar, ona, yokmuş ve hiç olmamış<br />

gibi geldi; ihtiyar yoktu, olmamıştı;<br />

aslında bir akıl bozukluğu, bir dengesizlik<br />

ti o. Delikanlı'nın kendisi idi o; kendisinin<br />

ve benzerlerinin içinde idi hep."


Ihtiyar'ın fiziki portresi de bir canavar<br />

veya bir şeytan gibi çizilmiştir. Uzun,<br />

sıska bir vücudu; "derin ve karmakarışık<br />

çizgileri donmuş, kahverengi çipil gözleri'';<br />

damarları kabarık kabarık, kıllı ve iri,<br />

pençeye benzeyen elleri vardır Sesi, öfkelendiği<br />

zaman iyice incelir. Karides'e "pençe<br />

salar", ıhlamur bardağını "kapar gibi<br />

alır", insanları "pençesine alır, mıncıklar",<br />

küçücük et parçalarını takmaöişleriyle uzun<br />

uzun çiğner. Gülmez, usıayaraK gülüşü taklit<br />

eder; üzülmez, hüznü taklit eder; öfkelenmez,<br />

öfkelenmiş gibi görünür ve bu beşbin<br />

seksen yıllık canavar etrafına dayanılmaz,<br />

pis kokular saçar. İhtiyar için öyle bir<br />

fiziki porte verilmiştir ki, görünüşe ait bu<br />

vasıfların ancak bir şeytanda olabileceğini<br />

düşünürsünüz; fakat yine de karşınızda etten,<br />

kemikten canlı bir insan vardır. Dış<br />

görünüş bakımından masalların tek gözlü<br />

veya yedi başlı canavarları gibi olağanüstü<br />

bir tip canlandırılmaz. Gözlerinden ateş saçan,<br />

boynuzlu, kuyruklu bir şeytan da tas-^<br />

vir edilmez. Fakat ihtiyarın görünüşünü tasvir<br />

etmek için kullanılan afatlar ve fiiller<br />

-insana ait oldukları halde- sizde ancak<br />

bir canavar, bir şeytan imajı uyandırır. Bu,<br />

yazarın, romanının baş karakterini çizmede<br />

ne kadar büyük başarıya ulaştığını gösterir.<br />

Gerçi İhtiyar için diğer kahramanların ağzından<br />

yazar da "canavar, şeytan, iblis,<br />

dev" kelimelerini kullanır. Fakat okuyucuda<br />

bu intibaları uyandıran yukarıdaki kelimeler<br />

değil, doğrudan doğruya ihtiyar'ı<br />

niteleyen ve insanlara mahsus olan sıfatlardır.<br />

Ve tabii asıl imaj; bütün bu saydıklarımızın<br />

üstünde, İhtiyar'm ruhi portresi ve<br />

düşünceleri ile uyandırılır.<br />

18<br />

'Kâinatın tek amacı... Kaos, kaos..<br />

Kördöğüşü içinde didişe didişe yok oluşa<br />

gidiş!... Kömür yanar, kül olur., su kaynar,<br />

buharlaşır, yok olur." îşte İhtiyar'm hareket<br />

noktası olan düşünce. Kâinatın ve İhtiyarın<br />

amacı. Herşeyi, bütün insanları yok<br />

etmek. "Bu sistem,, düzen., bin nebülözden<br />

milyonlarca yılda oluştu. Onu ben bir pimpirik<br />

ömür içinde yeniden kaoslaştıracağım..."<br />

İhtiyar bu amaca ulaşmak için yazımızın<br />

başında bir kısmını verdiğimiz düşünceleri<br />

prensipler olarak kabul eder. Bu<br />

prensipleri belki de tek bir cümleye irca<br />

edebiliriz: İnsan zaaflarından faydalanmak.<br />

Ve buradan hareketle ihtiyar bir "insan zaafları<br />

sarrafı" olur. Bütün zihni ve ruhi melekelerini<br />

bu yönde geliştirir. O, insan zaaflarını<br />

nazari bir şekilde yalnız tesbit etmekle<br />

kalmaz, onlardan istifade etmenin<br />

binbir yolunu bulur ve kullanılır; böylece<br />

gayesine varmak ister. Bir takım insanlar,<br />

doğrudan doğruya onun hizmetinde, emrindedirler.<br />

Bir zaaf noktalarından İhtiyar "a<br />

yakalanmış ve ona hizmet etmeye mahkum<br />

olmuşlardır. Bir profesörü "adamı haline<br />

getirişi" nin hikâyesi çok enteresandır.<br />

Adam profesörlük tezi yazmaktadır. İhtiyar,<br />

önce tezle ilgilenir, sonra yârdım maksadıyla<br />

yaklaşır. Fikir vermeyle başlayan<br />

yardımlar o dereceyi bulur ki tezin bazı kısımları<br />

ihtiyar tarafından yazılır. İşte bu<br />

kısımlarda ihtiyar, bilerek bazı yanlışlar ve<br />

intihaller yapar. Tez kabul edilir, basılır ve<br />

adam profesör olur. Bundan sonrası kolaydır.<br />

İhtiyar, eserin yanlışlarını ve intihallerini<br />

gösteren çok ağır bir yazı yazar; adamı<br />

odasına çağırır ve okur. Yazı bir büyük gazetede<br />

neşredilecektir. Yazı yayınlanmaz,<br />

fakat adam artık İhtiyar'm hizmetindedir.<br />

Bu, sadece bir örnektir. Hizmetkârlar bulmak<br />

için bazan kadın, bazan para, bazan<br />

tehdit kullanılır. Çeşitli plânlar hazırlanır,<br />

çeşitli "tesadüfler düzenlenir". Bazen oltanın<br />

ucuna çeşitli fikir yemleri takılır. Eroin<br />

kaçakçılığından silâh kaçakçılığına kadar<br />

bütün vasıtalar kullanılır. Ihtiyar'ın bir de<br />

"tabii müttefikleri" vardır. Doğrudan doğruya<br />

Ihtiyar'ın adamları olmayan "tabii<br />

müttefik"lerin sayısı yüz binleri, milyonları<br />

bulur. Bunlar; ihtirasları, gururları, aptallıkları<br />

yüzünden daima İhtiyar'ın amacına<br />

yardım ederler. Bu yüzdendir ki İhtiyar insan<br />

zaaflarını tahrik edecek, insan şahsiyetini<br />

sıfıra indirecek, insanın hür ve serbest<br />

düşünmesini önleyecek ne kadar vasıta ve<br />

yol vaksa hepsini kullanır.


"Geri kalmış ülkeler değil. Geri bırakıl..mış.<br />

Hep böyle denecek.. Herkes böyle<br />

diyecek... En basit şeyleri anlamıyorlar..<br />

Mendeburlar... Kelimelerle düşünürüz. Bunu<br />

o da öğrenmiş... Yani bu sözü. Ama<br />

kavrayamadıktan sonra bilmek kaç para<br />

eder Gördün işte: Kelimeleri, kavramları<br />

yanlış düşündürtmek için kullanmamız<br />

gerektiğini bilmiyor."<br />

"Atatürk'e hayata sarılır gibi sarılan<br />

bir sen değildin ki.. Türkiye zamanlarını<br />

1880 ile 1938 arasına kilitleyen, zaman<br />

kavramını Atatürk ile sınırlayan eğitimi ben<br />

yarattım... Her şey bir şeyden ibaret hâle<br />

getirilince o bir şeyi yıktın mı her şey<br />

pofff... Ve bir şeyi yıkmak her şeyi yıkmaktan<br />

her zaman çok daha kolaydır. O<br />

tek şey istediğin kadar çetin, her şey de<br />

tek tek, istemediğin kadar püf ten de olsa!.."<br />

•<br />

tşte, romanın baş kahramanı Ihtiyar'ın<br />

hareket ve düşüncelerine dayanılarak<br />

çizilen ruhi portresi budur. Bu portre, muayyen<br />

bir zaman ve mekânda yaşayan bir<br />

tek insanın portresi gibi verilmiştir. Belki<br />

de bu portre, bir sembol, insanın içindeki<br />

bütün kötü arzu ve hislerin, hevâ ve hevesin<br />

bir sembolüdür. Belki de bu portre, herbiri<br />

ayrı ayrı zaaflar ve kötülükler taşıyan pek<br />

çok insanın bir tek insan halinde tersimidir.<br />

Yahut da bu portre, yüzlerce yıldan beri insanlığı<br />

kemiren gizli ve sinsi bir teşkilâtın<br />

bir tek insanda tecessüm ettirilişidir. İşte<br />

bunun için kahramanın adı hiç kullanılmaz,<br />

daima İhtiyar olarak anılır.<br />

Romanın iki ana kahramanı daha vardır:<br />

Delikanlı (Raşit) ve Güliz (yahut Sıdıka).<br />

Delikanlı, bir Orta Anadolu kasabasının<br />

yoksul aile çocuğudur. Yoksulluğunun<br />

ve kirliliğinin verdiği utanç içinde insanlardan<br />

kaçarak büyümüştür. Babası beş çocuk<br />

sahibi, fakir ve perişan bir kasaba memurudur.<br />

Beş kardeşin en büyüğü olan Raşit<br />

(Delikanlı), uzak bir akrabanın ilgisi saye<br />

sinde : liseyi bitirir, yüksek tahsil için İstan<br />

bula gider. Fakülte yılları çok çetin ve sıkıntılıdır.<br />

Çeşitli ağır işlerde çalışır. İşe<br />

girmeler, işten çıkarılmalar birbirini kovalar.<br />

İşsizlik anlarında yatacak yer, yiyecek<br />

aş bulamadığı bile olur Bu perişanlık<br />

fakültede profesör olan Ihtiyar'ın dikkatini<br />

çeker. Bundan sonra olaylar, İhtiyarın Delikanlıyı<br />

ağına düşürmek için hazırladığı<br />

plaıı ve tesadüflerle gelişir. Yalnız arada,<br />

İskenderun'da geçen üç yıllık yedek subaylık<br />

devresi vardır. Ihtiyar'ın Delikanlı'yı<br />

tuzağına düşürmek için kullandığı yem,<br />

Güliz'dir. Bu yolla ve önceden hazırlanmış<br />

bazı tesadüflerle İhtiyar'ın eline düşen Delikanlının<br />

bundan sonraki hayatı ondan kurtulmak<br />

için verdiği mücadele ile geçer. Bu<br />

arada yem olarak kullanılan Güliz ile aralarında<br />

bir aşk doğar.<br />

Delikanlı zeki ve yakışıklıdır. Olgun<br />

bir görünüşü vardır. Karakterinin ana vasıflarından<br />

biri gururdur:<br />

"Ve, bütün bunlara rağmen -belki de<br />

bunların yüzünden- çığnndan çıkan, marizleşen<br />

bir gurur: Bir şeyler yapma, savaşlar<br />

kazanma, varlığını kabul ettirme -kimlere -<br />

veya, sadece ispatlama, var olduğunu, yaşadığını<br />

gösterme hırsı!"<br />

"Bayrak veya madalya özlemi... Belki<br />

de sâdece bu hırs."<br />

"Ve savaş!" ve... "ipini koparmış gurur!"<br />

. Delikanlı'mn ikinci bir vasıf "jest<br />

merakı "dır. Pire için yorgan yakacak kadar<br />

jeste düşkündür.<br />

Alaycı ve inatçı bir mizaç onun karakterini<br />

tamamlayan diğer vasıflardır.<br />

İhtiyar kadar bariz olmasa bile Delikanlı<br />

da bir semboldür. Gençliğin sembolü...<br />

Bu yüzdendir ki adı Raşit olmakla<br />

birlikte yazar, onu çoğunlukla Delikanlı<br />

diye anar. "Raşit" adı bile, Ihtiyar'ın unutkanlığı<br />

taklit edişi sebebiyle sik sık "Raşit",<br />

"Reşat" olarak değişir. Raşit olmuş,<br />

19


20<br />

Reşit olmuş farketmez; o, binlerce gençten<br />

bir gençtir,<br />

* * *<br />

Güliz'in asıl adı, Sıdıka'dır. Çocukluğu,<br />

Gazhane sırtlarmdakı gecekondularda<br />

geçmiştir. Annesiyle birlikte yoksulluk ve<br />

sefaletin kucağ nidadırlar. "Ana alkol ve erkek<br />

delîsidir... Üç beş kuruş veren her<br />

erkeği içeri alır." Şarap parası buldu tııü<br />

adamı kovar; direneni rezil rüsvâ eder. Annesinden<br />

devamlı dayak yiyen Sıdıka, bir<br />

gün, "anası kafayı iyice bulduğu bir sırada,<br />

ekmek bıçağını onun en olmayacak yerine<br />

doğru" sallayıverir. O günden sonra annesi<br />

ona ilişemez. Mahallenin en küfürbaz, en<br />

şirret kızıdır. Ama bütün dersleri "pekiyi"<br />

olacak kadar akıllıdır. 8-9 yaşında iken anası<br />

tarafından bir dilenci şebekesine kiralanan<br />

Sıdıka, Boğaz ve Kadıköy vapurlarında<br />

dilenmeye başlar. İşte İhtiyar, Sıdıka'yı<br />

orada keşfeder. İhtiyar'm pençesine düşen<br />

Sıdıka, Güliz olur. Ve en mükemmel şekilde<br />

eğitilir. Özel bir koleje verilir, müzik ve<br />

resim dersi alır; tiyatro, resim, konser galalarına<br />

götürülür. Daha on sekiz yaşında "bütün<br />

güzel sanatların ve politik öğretilerin<br />

kavramlarını, klişelerini" bilmektedir, Haşini'in<br />

O Belde'sini ezberden okumakta,<br />

Eski Uygur Türkçesi ile yazılmış şiirleri<br />

öğrenmiş bulunmaktadır. Bu arada üç-dört<br />

lisanı da mükemmel bir şekilde öğrenir. Bu<br />

fevkalâde güzel, zeki ve kültürlü kız, bundan<br />

sonra İhtiyar'in kozlarından biridir.<br />

Güliz'in "böcek kabuğu renginde '<br />

gözleri ve pırıl pırıl ve kavrulmuş buğdayları<br />

andıran kumral saçları vardır. Erkekleri<br />

deli divane edecek kadar çekici ve güzeldir.<br />

Güzelliğini, cazibesini, zekâsını ve kültürünü<br />

İhtiyar'ın pis işleri için kullanır. Başlangıçta<br />

İhtiyar'a karşı pek düşmanca hisler<br />

beslemez; fakat büyüdükçe ondan nefret<br />

eder. Hislerini saklamakta pek mahirdir.<br />

Kimi sevdiği, kimden tiksindiği belli olmaz.<br />

Pek çok yüzü vardır; rol yapma kabiliyeti<br />

eşsizdir.<br />

Romanın şahıs kadrosu İhtiyar, Delikanlı<br />

ve Güliz'den ibarettir. Kadro, niçin<br />

bu kadar dar tutulmuştur Bizce bu azlık,<br />

okuyucuda uyandırılmak istenen intiba ile<br />

tam bir mutabakat halindedir. Yazar, bu üç<br />

karakterin birer sembol olduğu okuyucu<br />

tarafından hissedilsin istiyor. Şahısları çoğaltsaydı<br />

bu hissi vermesi mümkün olmazdı<br />

Çünkü sembol, bir bakıma, pek çok şeyi<br />

bir şeyle ifade etmek demektir.<br />

Romandaki diğer şahıslar tam bir<br />

figürandır. Uzun boylu, yakışıklı Filinta<br />

Delikanlı, gözlüklü felsefe öğretmeni, İhtiyardın<br />

emrinde çalışan kuklalardır. Genç<br />

Doçent, ağa düşürülmek istenen başka bir<br />

figürandır.<br />

İkinci derecedeki şahıslar arasında sadece<br />

"Bir Adam" dikkati çeker Bu, yazarın<br />

kendisidir. Yönettikleri filmin bir iki<br />

sahnesinde görünüveren rejisörler gibi, Tarık<br />

Buğra da romanının bir yerinde görünü<br />

vermiştir. Fakat rejisörle Tarık Buğra.'nın<br />

görünüşü arasında mühim bir fark vardır.<br />

Rejisör, göründüğü sahnede, umumiyetle<br />

alelade bir figüran gibidir. Buğra'nın romana<br />

girişi ise fonksiyoneldir. Delikanlı nıri<br />

ve İhtiyar'a bağlı diğer gençlerin sık sık devam<br />

ettiği, devrim türküleri okuduğu lokantanın<br />

dip köşesi, "tıpkı tiyatrolarda<br />

perde açılırken olduğu gibi ağır ağır aydınlamrken"<br />

birdenbire "Adam", gençlerin<br />

"kızılcıklar oldu mu'yu söylemeye hazırlandıkları<br />

sırada, "kabza kavrar gibi kavradığı<br />

masasına usul usul dokundurarak tempo<br />

tutmuş ve sesini perde perde yükselterek<br />

türküsünü vakurla okumuştu:<br />

Çanakkale içinde vurdular beni,<br />

Ölmeden mezara koydular beni,<br />

Gençliğim eyvahI..<br />

Sahneye böylece giren yazarın fonksiyonu,<br />

sadece romanın adını koymak değildir.<br />

'Çanakkale pırlanta gibi bir genç<br />

kuşağı yok etti. Türkiye bunun acılarını


21<br />

hâlâ çekiyor" diye söze girerek bugünkü<br />

gençliğin de itildiği anlaşılmaz bir savaşta<br />

nasıl kendi kendisini yok ettiğini Deiikanlı'ya<br />

anlatır. "Pastel renkli, kadifemsi, ter<br />

temiz zamanlar'ını heba etmemesini Öğütler<br />

Tabiatı ve aşkı anlatır. Sevgi ve tabiat.<br />

İhtiyarın panzehiridir. Yazar da İhtiyar<br />

karşısında iyiliği ve sevgiyi temsil eder.<br />

Zaman, 12 Mart öncesinde yoğunlaşır.<br />

Romanın çatısını teşkil eden olaylar,<br />

12 Mart öncesinde geçer. Fakat bilhassa İhtiyar'ın<br />

geçmişini anlatmak üzere yapılan<br />

geriye dönüşlerle zaman, Cumhuriyetin ilk<br />

yıllarına, hattâ Meşrutiyet dönemine kadar<br />

gerilere gider. Böylece yazar, 12 Mart'tan<br />

önceki anarşi olaylarının köklerini üç beş<br />

yıl içinde değil, Meşrutiyete kadar uzanan<br />

dönem içinde aramış, eşelemiş ve ortaya<br />

çıkarmış oluyor. İhtiyar'ın hayatı içinde<br />

yakın tarihimizin mükemmel bir anatomisi<br />

de vardır. İnkilâplar, üniversite ıslâhı, İkinci<br />

Dünya Harbi yılları, çok partili döneme<br />

geçiş ve 27 Mayıs... Bilhassa 1933'tekı Darülfünun<br />

ıslâhına tutulan pertavsız son de<br />

rece ilgi çekicidir.<br />

Romanda .hazan Türkiye tarihinin sınırları<br />

aşılmakta, ve zaman, İhtiyarın karakterinde<br />

bütün insanlık tarihini kucaklayan<br />

bir boyut kazanmaktadır: "Bütün bunları<br />

ben, iki bin yedi yüz seksen üç yıl önce,<br />

tâ gençliğimde oluşturduğum felsefeme<br />

göre ve virgülüne kadar plânladığım biçimde<br />

kendim kotarayım isterdim."<br />

Olaylar, İstanbul'da geçer. Romanın<br />

can alıcı mekânı İhtiyar'ın köşküdür. Şahıs<br />

kadrosu içinde İhtiyar ne ise, mekân için<br />

de köşk odur. Yazar, romanın başında köşkün<br />

ehemmiyetini şu cümle ile anlatır:<br />

"Bu köşk, Türkiye'yi sarsan, Türkiye insanlarını<br />

her alanda derinden etkileyen bütün<br />

olaylarda ve bu olayların hazırlanışında bir<br />

çeşit Başkomutanlık Karargâhı olmuştur. 1<br />

Köşkün yeri ve görünüşü de bütün bu olaylara<br />

ve İhtiyar a uygundur. Çengelköy ile<br />

Kanlıca aracındaki kıyı yolunun dönemeçlerinden<br />

birindedir. Yolaan, hattâ denizden<br />

bile görunmeyecek kadar yüksek bir yamaçtadır.<br />

Kocaman bir meyve ve sebze<br />

bahçesi ve küçük bir koru ile çevrilmiştir.<br />

Bu yüzden, yukarıdan, KısiKİı Caddesine çıkan<br />

yoldan da görülmez. Köpeklerle ve İhtiyar'ın<br />

adamları ile korunan köşkün hizmetlerini<br />

sağır ve uilsiz bir uşak görür. İşte<br />

İhtiyar'ın bütün kirli işleri, bu gizli ve görünmez<br />

köşkten idare edilir, uraya ancak<br />

İhtiyar'ın adamı haline geldikten sonra girilir.<br />

Olayların geçtiği önemli yerlerden biri<br />

de lokantadır. Karaköy'de, gemici meyhanelerinin<br />

yanında bulunan lokanta, temizlik,<br />

hizmet ve görünüş bakımından<br />

birinci sınıfta*. Öğlenleri tıkiım tıklım doludur.<br />

Müşterileri basın kıraiları, ünlü yazarlar<br />

ve işadamlarıdır. Akşamları tenhadır ve<br />

yalnız İhtiyarın işleri için kullanılır. Yazarın<br />

"örümcek ağı" dediği bu lokantaya akşamları,<br />

İhtiyar'ın tuzağına düşürülecek<br />

kimseler çağırılır. Köşke giden yol, bu ceviz<br />

kapılı, L salonlu lokantadan geçer.<br />

Rumeli yakasında, Boğaz'ı ayaklar altına<br />

alan, Kuzguncuk ve Kandilli korularına<br />

bakan lüks gazino Delikanlı ile Güliz'in<br />

aşklarının başladığı yerdir. Burada Güliz,<br />

"İstanbul ikindisinin denizine bakarak"<br />

Haşim'in O Belde'sini okumuştur. "Melâl"-<br />

in mânâsı üzerinde durmuştur ve "Raşit:<br />

-birdenbire- mucize şehrin ikindisinde, mucizeler<br />

ırmağı haline gelen Boğaz in bu halinde,<br />

karşısındaki kızın, Güliz'in kendisini<br />

sevebileceğini de... sevdiğini de düşündü."<br />

İhtiyar'ın belli günlerdeki özel davetlerine<br />

sahne olan gazino, daha sonra Delikanlı'nın<br />

zihninde İhtiyar'la özdeşleşecek<br />

ve Delikaniı'nın hayatının dönüm noktasının<br />

nirengisi olacaktır.<br />

Köşk, lokanta ve gazino İstanbul Boğazını<br />

çevreleyen bir üçgen meydana getiriyorlar.<br />

Türkiye'nin kaderi üzerinde oynayanların,<br />

Türkiye'nin kaderiyle neredeyse<br />

eşit bir değer taşıyan Boğaz etrafında çevrelenmeleri<br />

dikkat çekici bir noktadır.


22<br />

istanbul'un diğer yerleri, ikinci derecede<br />

mekânlar olarak romanda yer alır. Delikanlı,<br />

maddi durumu kötüleştiği zaman<br />

Sirkeci'de, "hepsi de pespaye, manavların.<br />

Kebabcıların koltuk meyhanelerinin bulunduğu<br />

külüstür'' bir otelde kalır.<br />

Babıâli, Delikanlı'nın ara sıra çalıştığı<br />

yer olarak silik bir görüntü halindedir.<br />

Yine Delikanlı'nın çevresi olarak romanda<br />

yer alan Beyazıt da çok canlı bir şekilde<br />

tasvir edilmez. Delikanlı'nın bazan gecelediği<br />

Beyazıt'taki öğrenci kahvesi herhangibir<br />

kahvedir. Delikanlı bazan bu kahvede, bazan<br />

Ali Emiri kitaplığında oturur. Üniversitenin<br />

merkez binası da Raşif ie ilgili olarak<br />

romana girer.<br />

Güliz'le karşılaşmadan önce Delikanlı'nın<br />

geçtiği yerler y yazar tarafından önemle<br />

tasvir edilmiştir. İki kahramanını karşı<br />

laştırmak için sanki yazar da bir hazırlık<br />

içindedir. Delikanlı, arkadaşıyla birlikte<br />

"penceresiz -ve daracık- tashih odası"ndan<br />

çıkar; Hacı Fettan'ta yemek yerler. "Sirkeci,<br />

Büyük Postane, Mısır Çarşısı. Pastırmalar,<br />

Trabzon yağları, Urfa yağları,<br />

ayaklarından çengele asılmış, koyun, dana,<br />

öküz butları, kangal kangal sucuklar, tulum<br />

peynirleri, pet~k ballar... Sonra Çiçek Pazarı:<br />

Fideler, fidanlar, soğanlar, patatesler,<br />

funda toprakları, koyun gübreleri... Yeni<br />

Cami: Teşbih, ağızlık, kitap sergileri..."<br />

Tasvir, bu şekilde Tünel'den Beyoğlu'na<br />

kadar devam eder. Bey oğlu' ndâ bir resim<br />

sergisinde Delikanlı ile Güliz karşılaşır.<br />

Bundan sonra mekân tekrar silikleşir. Boğaz'daki<br />

bir gazinoya kadar giden çift, artık<br />

mekânın farkında değildir. Delikanlı ile<br />

Güliz'in daha sonra beraber olacakları<br />

Şişli, Osmanbey, Teşvikiye tarafları; Güliz'in<br />

o bölgedeki evi hep silik mekânlardır.<br />

Kadıköy vapuru romanda birkaç defa<br />

yer alır. İhtiyar, Sıdıka'ya orada rastlar.<br />

Delikanlı, İhtiyar ile ipleri kopardıktan sonra<br />

Karaköy ile Kadıköy arasında gidip gelir.<br />

Sonunda "köprü altındaki, Haliç yönündeki<br />

meyhanelerden" birine girer. "Süleymaniye<br />

-İhtiyar'ın kara listeye koyduğu, bir<br />

edebiyatçının, Mimarlığın Yunus Emre'si<br />

dediği Sinan'a- karşı oturur. "Karşısında<br />

Süleymaniye, gittikçe esmerleşen alacakaranlıkta,<br />

büsbütün soylu, büsbütün görkemlidir.<br />

Haliç de artık güzeldir, büyülüdür; büyük<br />

dönemlerini hatırlatmak isteyen sesler<br />

veriyor."<br />

Kahramanların zihni İhtiyar'dan kurtulunca<br />

çevre ve tabiat önem kazanıyor, İhtiyar'ın<br />

düşüncelerine mahkum olan kahramanlar<br />

şahsiyetlerini kaybediyor, artık çevreyi<br />

ve tabiatı da görmez oluyorlar. İşte<br />

Buğra'nm mekân tasvirleri de bu paralelliği<br />

takip ediyor.<br />

İhtiyar'ın baba diyarı Güneydoğu<br />

Anadolu; Delikanlı'nın doğum yeri olan<br />

Orta Anadolu kasabası, Güliz'in çocukluğunun<br />

geçtiği Gazhane belirsiz ve silik mekânlardır.<br />

Kahramanların mazilerine dönülürken<br />

şöyle bir zikredilirler.<br />

Romanın sonunda İstanbul'dan Gebze'ye<br />

doğru açılma vardır. Muhtemelen<br />

Danca'da bulunan bir bağ köşkü, romanın<br />

düğümlendiği mekândır.<br />

* * *<br />

Roman teknik olarak iyi kurulmuştur.<br />

Sık sık yapılan geriye dönüşler romanın<br />

yapısına uygundur. Çünkü, Gençliğim<br />

Eyvah, daha çok zihinlerdeki olayların romanıdır.<br />

İnsan zihni ise durmadan maziye<br />

gidip gelir. İşte romanın örgüsü, bu gidiş<br />

gelişlerle paralel olarak örülmüştür. Eserin<br />

ilk bölümü olan "Sonun başlangıcında"<br />

adlı bölümün asıl yeri, kronolojik sıraya göre<br />

dokuzuncu bölümden hemen öncedir.<br />

Yazar; sonun başlangıcını, eserin başına<br />

aldıktan sonra, uzun bir "mazi koridoru"<br />

yapar. Ancak dokuzuncu bölümde kronolojik<br />

sıraya dönmüş oluruz. Bu arada, devamlı<br />

olarak başvurulan "hatırlamalar",<br />

"zihinden geçirmeler", eser boyunca kısa<br />

kısa "mazi koridorları" meydana getirir.<br />

Ancak, bu tekniğin veya başka sebeplerin


omanı biraz fazla uzattığı ve tekrarlara<br />

yol açtığı söylenebilir.<br />

* * #<br />

Gençliğim Eyvah'm dili ve üslubu<br />

çok değişiktir. Romanın konusu, tahkiye<br />

üslubuna elverişli değildir. Sadece, geriye<br />

dönüşlerle kahramanların hayatı anlatılırken<br />

tahkiyeye başvurulur. Türkiye'deki<br />

fikir kargaşasını ve daha çok zihinlerde<br />

geçen olayları anlatan, bazı sembolik tipler<br />

kullanarak yakın tarihin anatomisini<br />

veren yazar, elbette buna uygun bir üslûp<br />

kullanacaktır. Buna ben "hakimane üslûp"<br />

diyorum. Yer yer takırtılı olan bu üslûbun<br />

karakteristik örnekleri baş tarafa aldığım<br />

iktibaslarda görülmektedir. Birkaç örnek<br />

daha vererek bu üslûba dikkat çekmek<br />

istiyorum:<br />

"Geri dönülmez noktada duyulan ve<br />

insanı, er veya geç çileden çıkartacak olan<br />

pişmanlık."<br />

"Dehâ mutlak sıfır gibi mutlak bencilliktir."<br />

"Dünyanın en budala yaratığı, bir<br />

anarşiste güvenen anarşisttir."<br />

"Herkesin bırakamıyacağı birşey vardır<br />

ve ben insanları bırakamadıkları şeye<br />

veya şeylere göre değerlendiririm."<br />

"Bütün mendeburlarda (insanlarda)<br />

vardır bu tekleşme, tek olarak kabul edilme<br />

ve üstün sayılma hevesi."<br />

Kötülüklerin ve çirkinliklerin "tasvir"inde<br />

yazarın üslubu "ihtişamlı"dır:<br />

"İhtiyar asıl yapısını, Delikanlı'ya şaşırtıcı<br />

bir şekilde, masal cadılarını hatırlatan,<br />

insana benzemez yapısını bulmuştu.<br />

Bir başkasının gözlük takısı gibi.. İnsana<br />

üşüme duygusu veren gülümseyişini dudaklarına<br />

yerleştirmiş.. Tutkailamıştı."<br />

"Tohum işte o anda atılmış, mizaç<br />

şuurla antlaşmasını yapmıştı."<br />

"İhtiyar hep konuşuyor, yaptıklarını,<br />

yapacaklarını, yapmakta olduklarını bütün<br />

ayrıntıları ile anlatıyordu. Canavar striptiz<br />

yapıyordu."<br />

"Karşıda, ta uzaklarda önce bir nokta<br />

gibi beliren araçlar şimdi Delikanlı için<br />

İhtiyar'ın yüzüdür. Bu yüz kendisine... kendilerine.,<br />

her şeye, bütün şeylere doğru bir<br />

ışık hızıyla yaklaşıyor, yaklaştıkça da bütün<br />

ölçüleri aşan., hiçbir ölçüye sığmayan<br />

bir şekilde büyüyordu. İyice yaklaşınca<br />

bu yüz çirkin gülüşüyle, kendisini, kendilerini<br />

ve herşeyi yutacak kapkara bir mağara<br />

gibi ağızdan ibaret kalıyordu."<br />

Yazar, insan karakterindeki menfi ta^<br />

rafları belirtmek için bazı kelimeleri çok<br />

sık kullanır: Hebennakalık; halebi tifturunilik,<br />

sersemlik, hödüklük* mendebur,<br />

diksürüngen...<br />

Az olmakla beraber, bilhassa tabiat<br />

tasvirlerinde yer yer şiirleşen ifadeler vardır:<br />

"Taptaze, gencecik yeşiller çeşit çeşit.<br />

Erik çiçeklerinin anlatılamaz beyazlığı!<br />

Asıl önemlisi -elbette- bütün renklere büyülerini<br />

kazandıran nisan güneşi! Arılar, sinekler,<br />

yeşil sinekler ve adlırmı bilmediği<br />

türlü kanatlılar, bu güneşte yakamozlanıyorlardı."<br />

"Aralık pencereyi büsbütün açtı. Koku,<br />

ses, renk cümbüşü.. Bahçe.. En tatlı ısı..<br />

Bendi açılmış bir büvet gürlüğü ile geniş<br />

odaya baskın verdi."<br />

"Kızın elindeki tepside, kristal bardağın<br />

sarısını büsbütün altmlaştirdiği ıhlamur<br />

vardı."<br />

"Erimiş gümüş havuzuna benzeyen<br />

Marmara..."<br />

Romanın can damarı İhtiyar'dır. Konu<br />

ve bütün karakterler onun etrafmda döner.<br />

Eserin üslubuna da İhtiyar veya onunla<br />

sembolleştirilen fikir hâkimdir.


1A<br />

GENÇLİĞİM EYVAHI<br />

OKUDUKTAN<br />

SONRA<br />

DR. SADIK KEMAL TURAL'ın<br />

Kardeşi<br />

Tarık Tural'a mektubu<br />

Sevgili kardeşim Tarık,<br />

Bir mektup yazmaya uğraşacağım,<br />

\ i m ; "Karagöz Gazetesi n ne döneceğini peşinen<br />

bilmekle beraber ben, yazmaktan,<br />

sen "Arada bir esirgeme" demekten kendini<br />

alamazsın. Niçin yüksek tahsil yapmaktan<br />

vaz geçtiğini, dünyada benden başka sanırım<br />

kimse iyi bilemez. Mühendis olmayı,<br />

kaydolmaya giderken, bırakmanla ilgili olarak<br />

"Okumak, okumak, okumak; ilim adına<br />

suya tirit kitaplara mahkum olmak, ben<br />

yokum." yazmışsın, 1970'de, Erzurum'a<br />

gönderdiğin mektupta, sonra Gazâli'nin peşine<br />

düştün. Senin "Senede üç roman yeter,<br />

telif ve tercüme roman yekunu üçü aşmamalı."<br />

görüşün, edebiyat yoluna enerjisini<br />

adayan bana ters geliyor, "İnsan okumalı,<br />

okuduklarını da mümkünse birer tenkit<br />

denemesiyle âleme duyurmalı" vs. kabilinden<br />

sözleri, Bacon'dan ezberlediğim cümlelerle<br />

taçlandırıyordum. Görüyorsun, on<br />

yıla yakın bir zamandır, ben, dediğimden<br />

vaz geçmeyip, yazdım. Ha, aklıma gelmişken<br />

söyleyeyim: Yaptığım iş sevimli değil,<br />

hattâ İskender öksüz'e sorarsanız, bu cins<br />

yazıları kitap haline getirmeye lüzum bile<br />

vok, satmaz. Sanatçıları överseniz, umumi-<br />

yetle -yanlarında- âlâ, nadiren kötüsünü/,<br />

bir de övmezseniz, facia...<br />

Ne diyecektim, nerelere gittim: 1980<br />

yılında üç kitap basıldı, mükâfat almaya lâyık:<br />

"Politikada Şiddet", "Millî Kültürler<br />

ve Medeniyet" ve bir roman "Gençliğim<br />

Eyvah"... Birincisi fertten topluma doğru<br />

gelişen çözülmenin, terörle yeni bir kaos<br />

kazanan patolojik bulgularını inceliyordu.<br />

Eserde, Fransız, Rus ve Alman toplumlarının<br />

"düşünen giyotin"leşen yapısı, ilmî bir<br />

tarzda, ama romanesk bir üslupla kaleme<br />

almıyordu. Sosyolog, psikolog, sosyal politikacı<br />

ve kültür tarihçileri bu kitabın ehemmiyetini<br />

mi kavrayamadılar, okuyamadılar<br />

mı, bilinmez, ses seda çıkmadı; Gazeteci,<br />

hukukçu ve sosyal politika uzmanı Taha<br />

Akyol, eserin son beş sayfasını da Türkiye'nin<br />

1950'lere uzanan macerasının özet<br />

yorumuna ayırmıştı; yazar, Türkiye'de şiddeti<br />

"talihsiz nesil" adıyla kitaplaşturacağını<br />

da haber veriyordu.<br />

İkinci eser bir tercüme: Afrikalı bir<br />

zenci tarafından yazılmış olan eser, dizgi<br />

hatâlarına rağmen, çevirenin başarısıyla<br />

genişleyen bir çığlık idi. Muhammet Lahhabi'nin<br />

Fransızca eserini Dr. Bahaeddin<br />

Yediyıldız, dilimize kazandırdı. Milli Kültürler<br />

ve Medeniyet adlı eser, "insani ve<br />

âlemşümul muhakeme" ile "hıristiyan beyazın<br />

narsisizmi" arasındaki sürüp giden<br />

çelişkiyi entellçktüel boyutlarıyla ele almıştır.<br />

Bizim için söylediği sözler de vardır...<br />

Var ama, sosyolog, psikolog, sosyal<br />

politikacı ve kültür tarihçileri bu kitabı da<br />

görmezden geldiler; gördüklerini hissettirmek<br />

lüzumunu duymadılar.<br />

Birincisi telif, ikincisi tercüme iki fikrî<br />

eser yanında, ayni talihsizliğe uğrayan<br />

bir de roman: Gençliğim Eyvah...<br />

Aziz Tarık, biliyorum, "Yazılana değil,<br />

yazana bakarım ben" diyeceksin yine,<br />

eriyeceksin sonra, "Hazreti Kur'ân hâriç,<br />

doyurmağa çalıştıkça acıktıran, çözmeye<br />

çalıştıkça dolaştıran eserlerle vakit mi öldüreyim<br />

Yazarı kim, söylemezsen oku-


mam." Bunu az sonra söyleyeyim, müsâade<br />

edersen.<br />

Romanın vakasının ana çizgilerini<br />

vereyim önce: Bir şeyhin oğlu iken, İstanbul'a<br />

okumaya gelen "İhtiyar", önce İkinci<br />

Meşrutiyet, sonra Mütâreke, daha sonra<br />

Cumhuriyet'in ilk yılları ile İnönü devrinde<br />

bazı kirli işlere, çok sistemli bir şekilde karışır.<br />

Ona sorarsanız, İttihat Terakki'yi de,<br />

İzmir Suikasti'ni de, Serbest Fırka denemesini<br />

de, Millî Şeflik tablosunu da, o hazırlamıştır.<br />

Zeki ve insanları mahkum etmede<br />

başarılı bu adam, 1960'lara doğru, yerine<br />

ve kurduğu sistemin başına geçecek bir<br />

kimse aramaktadır. Raşit adlı bir "Delikanlı"<br />

oltasına takılır, fakat delikanlımı<br />

şuur altı kabullerinden birine, gururuna<br />

mahkumiyeti, oltaya esaretini önler. Bu<br />

arada kenardan gelmiş, fakat "ihtiyar" tarafından<br />

hem nazik hem nazenin yapılmış<br />

Güliz adlı bir kızla delikanlının "iş" olmaktan<br />

çıkan aşkları, gururun yanına gönülle<br />

ilgili kabulleri koyan; fedakârlığın en dayanılmazına<br />

razı olmayı hazırlayan Ferhat-ü<br />

Şirinlikler... Delikanlı, ihtiyarın mânevi köleleri<br />

olan "eylemci gençler"den biri olma<br />

kararını verir; gösterilen bir yeri bombalayacaktır.<br />

Fakat o büyük bir gazinoyu havaya<br />

uçurur. Sonra sevdiği erkeği mahkum<br />

etmesini önlemek üzere Güliz'in, İhtiyar'ı<br />

zehirlemeyi başarmasına bir kaç saniye<br />

kala, esas oğlanın İhtiyar'ı öldürmek üzere<br />

-hem de bekçilerle muhkemleştirilmişköşke<br />

gelmesi... Güliz'i ve ihtiyarı ölü olarak<br />

bulması...<br />

Eserde bir, tam müsbet "Delikanlı",<br />

bir tam menfi "ihtiyar", bir de menfiden<br />

müsbete geçişin çilelerini -hem de kadıncayaşayan<br />

Güliz, ana karakterler olarak çizilmiş.<br />

M. Topbaş müsbet, dazlak felsefe muallimi,<br />

menfi figüran... Pek tabii 437 sayfada<br />

sayılan onu aşan bir kaç hizmet figüranı<br />

da var<br />

Eserin tenkidine geçmeden evvel, üç<br />

şey hatırlayalım aziz Tarık:<br />

Birincisi, Kafka ile ilgili. 1968'lerde<br />

önce "Milena'ya Mektuplar"ını, sonra<br />

Gregor Samsa'nm hayatını (Değişim) okumuştum.<br />

Erzurum'da bulunduğum üç aylık<br />

süre, bana üç ayrı değerli dost kazandırdı:<br />

Yılma Durak, Ali Karaavcı ve Franz Kafka.<br />

İlk ikisi, beni üçüncüyü okutmağa, severek<br />

okumağa, dost olmağa hazırladılar.<br />

Kafka'dan hiç okumadın sanırım,<br />

ama şöyle tarif edeyim: Senin bayıldığın<br />

tasavvuff mesneviler var ya, onlar gibi, bu<br />

adam, sembollerle örülmüş bir şekilde insanı<br />

sergiliyor. (Şato'sunu okursan memnun<br />

olurum) Tasavvufî hikâyelerimizin, insanı<br />

ruhen ve bedenen çözülmeden kurtarmak<br />

üzere, menfilikleri katmanlaştırıp, müsbetlerin<br />

karşısında yalın kılıç kan istettiklerini;<br />

sonunda, gerçekle ve hikmetle olan yalınkat<br />

bağlarından dolayı, menfilerin, yalın<br />

ayak, yaya kaldıklarını, geçici olmayanın<br />

yine şaşaasız bir zafer kazandığını anlattığını,<br />

sen benden iyi bilirsin. Timsal basamağına<br />

çıkarılmış bir unsur ile iyinin, güzelin,<br />

doğrunun ve geçici olmayanın kabuller<br />

dünyasındaki yerinin altını çizmek... Tasavvufî<br />

hikâyelerin bu noktadaki başarısı harikulade.<br />

Ama sen roman ve hikâyede bu başarıya<br />

erişilmeyeceği görüşündesin halâ,<br />

değil mi<br />

Bir eserin tahlilini benden dinlemekten<br />

hoşlandığını söylersin, eseri okumak<br />

zahmetine değip değmediğe yarıyor mu,<br />

kesinlikle bilmiyorum.<br />

Ömer Seyfeddin'i seversin, bilirim;<br />

Onun züppe, cahil, nobran, şarlatan, zavallı,<br />

gülünç, ahmak, bencil, heyecanperest<br />

ama sevimli tipi Efruz'unu, Efruzlaşan Türkiye'de<br />

hiç kimse unutamaz.<br />

Efruz Bey, bir "tip" romanının epizotlarından<br />

oluşur, malum. Bu tip, benzerlerini<br />

timsalleştirme başarısına o kadar erişmiştir<br />

ki, -müsâadenle- tasavvufi mesnevilerjndeki<br />

iyi-kötünün, remizler dünyası hâlinde<br />

ve biraz da, kara mizah içinde takdimidir.<br />

Efruz Bey bir Donkişot'tur. İçimizde.bizi<br />

rahat bırakmayan başarmak, herşeye<br />

ve herkese rağmen oldurabildiklerimizle<br />

başarmak, şöhrete ve paraya kavuşmak,


26<br />

yılanı vardır. Cemiyetin kabuller dünyası<br />

ile oarışmayan bu yönetenlerden olma hırsı,<br />

oizi Don Kişot'laştırabilir, Efruzlaştıraoilir,<br />

"ihtiyar "laştırabilir, "Delikanh"iaştırabilir...<br />

Toplumdaki mevcut kabuller dünyasını<br />

red ve inkârın "bir kaç"lık basamağından<br />

bir neslin entellektüel kesiminin yarından<br />

fazlası basamağına ulaşmasını düşün...<br />

Melekleri susturmaya kararlı yüzlerce<br />

cin, daha doğrusu ecinniler... Müşterek dostumuz<br />

Jostoyevski'nin eserini Don Kişot'-<br />

un veya Efruz^un hem çoğalarak, hem de<br />

terörle bütünleşerek, cinneti yaygınlaştırmasını<br />

timsalleştiren romanını kasteddiğimi<br />

anladığına göre, geçiyorum.<br />

Üçüncü hatırlatacağım şey, makalemsi<br />

bir gazete fıkrası: "Ne Yaptın Gençliğimi"<br />

başlığını taşıyan bu yazı 1974'de<br />

Tercuman'ria çıktı. "Okumuşumdur./' diyeceksin;<br />

sanmam. Senin üslubundan hoşlanmadığın<br />

adaşının Tarık Buğra'nın.<br />

Fransız şâirinin bir mısraından yola<br />

çıkarak, daha sonra yeniden ve "İhtiyar"ca<br />

suç işleyecek olanların affedilmesini sağlayan<br />

"Genel Af "in düşündürdüklerini anlatan<br />

bu yazının son cümlelerini alayım:<br />

"Söyle ne yaptın gençliğini"<br />

"Yürek dayanmaz buna. Daha önce,<br />

artık bir başka şey hatırlamak istemem..<br />

Hüzünden başka bir duygu istemem. Meselâ<br />

öfke istemem; yani, aldatanları kalleşleri,<br />

vefasızları, harisleri, gençlik avcılarını<br />

hatırlamak istemem., tiksinti istemem, dedim.<br />

Yalan., isterim. Sormak isterim bütün<br />

tiksinme, öfkelenme gücümle; o gençlik avcılarına.,<br />

o politikacılara, o yazar veya bilgin<br />

müsveddelerine: Söyleyin ulan, ne yaptınız<br />

bu altın çağları, bu gençlikleri Bu<br />

Türkiye pırlantalarını"<br />

Aziz kardeşim Tarık, Allah'a hamd<br />

olsun, fikir adına, hikmet adına, güzellik<br />

adına çile çekenlere sakalık yapmaktan,<br />

kabuller dünyasının düzene koyulmasından<br />

başka hiç bir ihtirasımız olmadı. Müşterek<br />

şuuraltının, müşterek şuurun yarasız, beresiz<br />

şekilde bir sonraki nesle devredilmesi<br />

için gençlerle uğraşmak asli işimiz. Bu, bir<br />

tür, gençlik avcılığıdır, ama, adaşının kızdıkları<br />

bu cins avcılıklar olmasa gerek -olamaz<br />

da-.<br />

Sevgili kardeşim, iki yüz seneyi bulan<br />

kabuller dünyasındaki zelzelenin romanları<br />

yazılmalıydı. Romancının, bir tarihçi,<br />

bir sosyolog, bir sosyal-psikoloji uzmanı<br />

gibi toplumumuzun aşktan, fuhşa,<br />

otoriteden eşkiyalığa, kır bekçiliğinden vatan<br />

müdafâasına ve binliklerin üzerinde yatanlarla,<br />

uyuduğu zaman görenlerin çıkmazına<br />

kadar inebilen bir merak adamı olmasını<br />

istemek, hakkımızdır. Yitirilenlerin hesabını,<br />

gerçekçi bir gözle, yapmayanlar<br />

için, yitirmek kaçınılmazdır. Sanayileşmeye<br />

geçiş toplumu olmanın getirdiği tecrübesizlik<br />

ikliminde -ne iklim ya- yeşeren ayrık<br />

otlarının, ısırganların mideye girecek<br />

şeyler olmadığını anlamak basamağından,<br />

bedenin ve ruhun huzur duyacaklarını fideleme<br />

basamağına niçin geçemiyoruz<br />

"Ne ekersen, onu biçersin", bizim atalarımızın<br />

sözü değil mi<br />

"Dur! Dur, ağabey.. Bana romanı anlatacaktın,<br />

başka dertlere geçtin. Bazıları<br />

-şükür Allah'a ben bu cins aceleci saçmalıklardan<br />

korkarım- Bu tenkitçilerin işi aslında,<br />

kendi düşüncelerini anlatmak. Münekkit,<br />

yazardan daha kıymetli olduğuna inanıyor<br />

galiba demeye kalkarlar" diyorsun<br />

değil mi Ah, Tarık'çığım, böyle hamakatle<br />

lebâleb bir muhakemenin benim yazılarımı<br />

okumasına tahammül mü ederim On-<br />

1 r, ya "erken kifayet" duygusuyla bitik<br />

genç okuyucular veya okuma çilesine<br />

tahammülsüz yaşama budalaları, yahut<br />

"yok"luğunu unutacağını sanan kalburun<br />

altındakilerdir. Her üç taife de konuşmaya<br />

değmez...<br />

"Gençliğim Eyvah" romanına dönüyorum.<br />

Sevgili Tarık, biliyorum, romanlardan<br />

çok tasavvufi hikâyeleri seviyorsun, ama,


u kitabı oku, lütfen. Kim yazmış diyorsan,<br />

artık söyleyeyim: Adaşın Tarık Buğra.<br />

Roman on bölümden meydana geliyor;<br />

bu bölümleme, teknik bakımdan sağlamlaşmayı<br />

hazırlayan bir usûl.<br />

Eserin başında romanın sonunun bir<br />

kaç enstantanesi. "Köşk" başlıklı kısım ise,<br />

(s. 7-10) yerini şaşırmış olduğunu sandığım<br />

bir prolog... Kadınlar Tekkesi'ni okumuştun<br />

ya, onun başında Refik Halit'in<br />

bir prologu vardır ya, işte o cinsten, romanın<br />

gerçekle bağını, açıkça -erbabınasöylüyor.<br />

Kemal Tahir'e -idi galiba- sormuşlar:<br />

"Yazdıklarınız gerçek mi Gerçek insan<br />

ve olaylarla ilgi nisbeti nedir" El cevap:<br />

"Yüzde yüz gerçektir; tabii roman<br />

gerçeği."<br />

"Bu romanda okuyacaklarınız romanın<br />

erektirdiği ifak tefek ve hepsi de<br />

ayrıntı sayılabilecek eklemelerle, değiştirmelerin<br />

dışında Türkiye bunalımlarının (...)<br />

gerçek hikâyesidir." (G.E.S.10)<br />

Romanın anahtar kavramları, siyah<br />

dizilmiş: İhtiyar, delikanlı, budala vs... gibi.<br />

Yukarda Tercüman'da çıkan yazısından iktibas<br />

yapmıştım ya Tarık Buğra'nın, o kelimelerin<br />

her biri -bilhassa kalleş, tiksinmek,<br />

öfkelenmek- roman kahramanı ihtiyarın<br />

nihilis-anarşist ruhunu ortaya koyan<br />

temel kelimeler.<br />

Dizginsiz bir tahkiye, dizginsiz ama<br />

kendine haslığı düşünülünce, başırıyı büyüttüğünde<br />

birleşebiliriz. Çağrışım dokusu etrafında<br />

gelişen diyaloglar, kısaltılan veya<br />

durdurulan objektif zamana karşı, sübjektif<br />

zaman olan iç konuşmalarla genişletilmiş,<br />

delikanlıya da ihtiyara da, karmaşık<br />

bir basitlik kazandıran bu geriye dönüşlü<br />

zaman girdileri, sübjektif zaman diyaloglarıdır.<br />

Farak gerek dış diyaloglarda, gerek<br />

iç diyaloglarda sübjektif zamandan -ve<br />

onu besleyen savaşçı (s. 131) ve sevgi<br />

(s. 170-171) adlı şiirler ile Çanakkale ezgisi-<br />

dışarı çıkınca ifade, bir nezbe nutuksu<br />

hâle geliyor.<br />

ama ihtiyar (adı böyle) seks manyaklığı<br />

alınmış, büyücü Rasputin, dünyadan kopukluğu<br />

giderilmiş bir DonKişot, neyi, niçin<br />

ve nasıl isteyeceğini öğrenmiş bir Efruz<br />

Bey'dir. Öldüğünde seksenin üstünde olduğuna<br />

göre, Tarık Buğra, ihtiyar ile Yakup<br />

Kadri'nin "Panoroma" (I-II) da buzlu camdan<br />

gösterdiği "içimizdeki şeytan"ı, aynanın<br />

önüne getirmiştir. İttihat Terakki'ye,<br />

Serbest Fırka'ya, 1939-50 döneminin<br />

CKP'sine, DP'yi şöyle bir süzen, 1970, 75'<br />

lere uzanan zaman aralığının "roman gerçeği"<br />

ile takdimi, çok başarılı.<br />

Sıdıka (Güliz) bana, Aka Gündüz "Bir<br />

Toprağın Kızları"nı hatırlattı. En çirkef<br />

yerde, herkese ve her şeye kırılmış, küsmüş,<br />

kendinden bile kopmuş bir hâldeyken,<br />

küllerin altından bir kıvılcım: Sevgi..<br />

Sadakati fedakârlıkla taçlandıran bir bütünleşme...<br />

Sıdıka'nın Güliz olmaya karar verişine<br />

kadar olan kısım, fevkalâde bir tahkiye<br />

başarısının kucağındadır. Sonrası -herhalde<br />

lüzumlu- biraz abartma, delikanlıyla<br />

olan münasebetlerine kadar olan kısımlar.<br />

Bir romanda objektif zaman kavramıyla,<br />

âletle ölçülen zamanı, sübjektif<br />

zaman kavramıyla da öıçülemeyen çağrışım<br />

dokusunu, rüyayı, iç konuşmaları,<br />

şuur akışının anlarını kasdediyoruz (aslında<br />

bu iki kavramın belirlediği zamanı insan ayni<br />

anda yaşıyor). M. Proust'tan, A.Ş, Hisara,<br />

A.H. Tanpınar'a, P. Safa'ya yansıyan<br />

bu zamanın içinde bedenen devam ederken,<br />

başka zamanlara akıp-gelmeler Gençliğim<br />

Eyvah'm, dizginsiz fakat kendinden<br />

emin tahkiyesini, canlı kılıyor.<br />

İhtiyar kimdir Daha doğrusu kimlerdir<br />

(Efruz Bey'in kimler olduğu hakkında<br />

bir bilgimiz var.) Bu soruya cevap<br />

olacak bilgi; bir üniversite profesörü, Darülfünun<br />

Islah Heyeti'nin Başkanı, Türk cemiyetinin<br />

kabuller düzenini dinamitlemeye<br />

kararlı bir nihilist vs vs.... ölen Hikmet<br />

Kıvılcımlıdan yaşayan bazı benzerlerine<br />

"1-7


kadar, tamamının timsali.<br />

"İhtiyar"ı -sonunda o da- bir sembol<br />

olarak düşündü. Anarşinin, çürümenin,<br />

çirkinleşmenin, yozlaştırmanın, yabancılaştırmanın,<br />

kısacası, insanı tek ve çırılçıplak...<br />

tıpkı mağara devrindeki gibi bırakma<br />

sapıklığının, milyarlarca kırıntısına sembol."<br />

(s. 406) Güiiz'in şuur akışıyla vardığı<br />

bu hüküm, romanın ana karakterinin kabule<br />

şayanlığına gerekçe teşkil ediyor.<br />

İnsandan nefret eden ecinniler, insan'a<br />

nasıl bakar: "Bu mendeburlara., eveet<br />

bu mendeburlara özgürlük, bu mendeburlara<br />

hak., hem de daha çok ve daha çeşitli<br />

konularda." (s. 404) Sonra metedolojisinin<br />

anahtarları: "Nerde kalabalık., yani şu halk<br />

dediğiniz budalalıklar var, ben ordayım.<br />

Mesleğim, işim budur benim... Bu budalalığı<br />

devlet kemiricisi haline getirmek ve o bayağı<br />

söylenişi ile menfileştirmek! Halkı<br />

çeken konularda hoşnutsuzluklar, kesin anlaşmazlıklar,<br />

ikilikler, sürtüşmeler yaratmak,<br />

bunları körüklemek ve yönlerini devlet<br />

sorumlularına çevirmek! Mesleğim bu<br />

benim.<br />

Ve saymıştı tabii müttefiklerini: Kaleminden<br />

kan damlayan yazarlar, iktidar<br />

cephesinin hödükleri, muhalefetin sersemleri,<br />

devlet görevlilerinin kıraldan çok kıralcı<br />

olan kabakları... ve nihayet kadük olmuş<br />

yasalar..." (s. 364)<br />

Bir değer kaosunun, bir inanma zelzelesinin,<br />

bir güvenmezlik ve ihkakı hak<br />

imanının yaygınlaşmasından başka hiç bir<br />

ülküsü olmayan ihtiyar için aydın bir köle,<br />

iğrenç ve ucuz bir vasıtadır. Bu noktada,<br />

bütün bir ilim ve fikir mafyasını oluşturacak<br />

anahtarını veriyor masal canavarı, (s.<br />

289) :<br />

"Dünyanın, elbette en mendebur şeyidir<br />

şu okur-yazar gururu. (...) Dik sürüngenlerin<br />

susmaması için bir hokkalık bilimsel<br />

ve kültürel ve sosyal mürekkep yalaması<br />

gerekir ve yeter. İşte o zaman elini kolunu<br />

sallaya sallaya ortaya çıkar, bu ölümsüz ve<br />

28<br />

û& evrensel gurur. (..) Ben, zavallı ben,<br />

kendisini herkesten ve herşeyden üstün sayan<br />

ve ayrıcalığa aş eden bu mendebur<br />

okur-yazar gururunu kullanmaktan başka<br />

ne yaptım ki" (s. 396-397)<br />

Bir ruh gurbeti, gariplik değil canavarlığın<br />

ikliminde yeşeren iblisliklerin her<br />

türlüsünün yekunu... İşte ihtiyar bu, yaptığı<br />

ve yaptırdığı -altındakileri halâ görmeyenler<br />

var- düzen adına sloganlardan oluşan<br />

bir düzensizlik dininin cezbesinden doğan<br />

saçmalar...<br />

Yalnız, aziz kardeşim, adaşına son<br />

yetmiş yıl içinde hiç namuslu adam çıkmadı<br />

mı diye soracağı geliyor insanın. Karamsar<br />

bir tabloya götürücü "örgüt" modeli<br />

karşısında Allah, ahlâk, adalet ve devletten<br />

yanalığı imanlaştıran mücadele gurupları<br />

nerede Tablo simsiyah değil, gri olmalıydı,<br />

bence.<br />

Delikanlı kimdir Rahmetli Gemuhluoğlu'nun<br />

(Allah Ondan Razı Olsun) kelimeleriyle<br />

delikanlı, "Masum, makhur, mazlum<br />

ve bakir Anadoluluğumuzdur." "Yırtılmayan<br />

kırkıncı peçemiz, bir dağ ardıcı<br />

kadar çaresiz ve kimsesiz gençliğimizdir."<br />

Gemuhluoğlu, onların, dişliler arasında kalmaması<br />

için uğraşan son ahilerdendi.<br />

"Madam Bovari benim" demiş G.<br />

Flober. Resmi ve hususi hayatı -okuyabildiklerim<br />

kadarıyla- Tarık Buğra'ya ne kadar<br />

çok benziyor, delikanlı. O kendi toplumunun<br />

mevcut değerlerinin şuurunda, rüştünü<br />

ispatlamış bir karakter. Garip gelen bir<br />

tarafı var ki, onu az sonraya bırakayım.<br />

Aziz Tarık, trajik olan ile insanın tercihleriyle<br />

yönlendirdiği kaderi arasındaki<br />

çelişkiyi anlatan dünyanın en büyük eserlerinden<br />

biri Goethe'nin Faust'udur. Dr.<br />

Faust, şeytanla pazarlık eder, sonunda trajiğin<br />

en kaçınılmaz sonucu pişmanlık belirler<br />

onun kaderini; daha doğrusu şeytana<br />

teslimiyetini, Delikanlı ile ihtiyar arasındaki<br />

mücadeleye çok benziyen bir iç boğuşmalar<br />

sinsilesi...


Romancı Tarık Buğra, ihtiyar gibi.<br />

Güliz gibi tiyatroya daha çok yaraşan iki<br />

entellektüel merak unsurunun üstüne, cemiyetimizin<br />

trajedisini bina etmiştir, hem de<br />

romanın geniş imkânlarından faydalanarak.<br />

Aziz kardeşim, bu kitabı okumalısın.<br />

İlmi, fikri hiç bir eserde terörün kaosa yönelişi,<br />

toplum plânında çözülmenin otopsisi<br />

bu kadar güzel yapılmamıştır. Hele çağın<br />

putperestliği Marksizmin ipe çekilişi.. Oku<br />

da, gör. Hele hele Sipahi Ocağı ile Kulüp<br />

Rakısı meselesi... (s. 304-307)<br />

Tarıkcığım!<br />

Küçük Ağanın, Dönemeçte'nin ve<br />

—TV'nin eserin gücünü göstermekten âciz<br />

dizisini unut— İbişin Rüyası'nın edebiyatımızın<br />

birinci sınıf romanlarından olma<br />

sebebi neyse, Gençliğim Ey vah'in değerini<br />

hazırlayan da odur; bir üslup gayreti<br />

göstermek meselesini bir kenara bırakan<br />

adaşın, tip yaratma konusunda mahir...<br />

Tarık Buğra çok sağlam gözlemleri bütünleyen,<br />

içtimaî, tarihî ve ilmî birikim sahibi,<br />

bütün romanları zengin bir kültürün açık<br />

delilleri. Öyle ya, gazete idarehanelerinden,<br />

tiyatro kulislerinden, politikayı meslek<br />

seçmişlerden, otel ve lokantalardan,<br />

kulüplerden, en güzîde fikir ve ilim adamlarına<br />

kadar geniş bir münasebet çevresi<br />

olan kimsenin başarısı normaldir; tabiî<br />

romancı doğmak, —edebî tenkitçilik gibi<br />

işlere karışmadan— romancı kalmaya kararlı<br />

olmak kaydıyle...<br />

Türk cemiyetinin gazetelere, dergilere<br />

radyolara yansımayan yüzünü, kabullerini;<br />

kabullerinin yol açtığı duygu, düşünce ve<br />

davranışları dizginsiz bir üsluple anlatan<br />

Tarık Buğra'nın romanları, kültür tarihimizin<br />

gayrı resmî, fakat mühim vesikaların -<br />

dandır: Büyük âlim Mümtaz Turhan'ın<br />

—Yol Dergisi'ni sanırım sen hiç görmedin—<br />

açtığı ufuklarda yürüyenlerden birisi Tarık<br />

Buğra'dır. (M. Turhan — E. Güngör — Tarık<br />

Buğra, Yol Dergisi'nde bir dünya görüşünü<br />

ve kabullerimizi nasıl onaracağımızı, ilmî,<br />

fikrî, bediî, tarihî yönleriyle ortaya koymuşlardı).<br />

İhtiyar, Küçük Ağa'da, Dönemeçte'de,<br />

hattâ İbişin Rüyası'nda gördüğü<br />

müz çeşitli sahalara âit tiksinti, endişe,<br />

korku, dehşet veya isyan uyandıran olay ve<br />

kişilerin bilinmezlerini; Güliz, kötü ile iyi<br />

arasındaki tercihlerinin çilesini yaşayan<br />

kadınlarımızın bir çok yönünü; Delikanlı<br />

ise, müşterek şuuraltının bir kısmını tipleştiriyor:<br />

Cemiyetimizin yetmiş yıllık macerası,<br />

şuuraltı değerleri ile mecburî veya<br />

normal kültür değişmeleri arasındaki gizli<br />

savaşın yönünü —bilerek veya bilmeyerek—<br />

kaosa yahut "kendi oluş"a götüren tiplerle<br />

şekillenmiyor mu<br />

Canım Tarık, gözüm kardeşim, özüır<br />

karındaşım!<br />

Herhangibir toplumun dilimlerinin<br />

veya birimlerinin arasında anlaşamama,<br />

uyuşmazlık, hatta zıtlaşma bulunabilir;<br />

bunlar sosyolojik gerçeklerdir. Ne var ki,<br />

kabuller dünyasındaki sosyolojik gerçekleri<br />

roman gerçeği, birim veya dilim'temsilcisi<br />

yahut patalojik tipleri tahkiyeli eser unsurları<br />

haline getirmek, tahmin edebileceğin<br />

gibi, çook güçtür.<br />

Aziz kardeşim, üç anahtar vermiştim<br />

ya, başta onların yardımı ve gazete-televizyon<br />

haberlerinin desteğinde bu romanı<br />

zevkle okuyacaksın/Düğümler sistemi -teknik<br />

mükemmellikten geliyor- o kadar başarılı<br />

kurulmuş ki, merak unsurrarı bir yüksek<br />

gerilim oluşturuyor.<br />

Yiğit kardeşim, ihtiyarın -her türlü<br />

tıbbî bilgilere inat- alkol ve ıhlamurdan oluşan<br />

ve bütün canlı unsurları tekel abonesi<br />

yapan roman sağlığı, bombalanmış dimağlar<br />

için belki lüzumlu bir unsur; ama yine<br />

de sen kızacaksın...<br />

Kırıkkale gibi, yeni oluşan (oluşması<br />

kangrenleşen) Başkent'in komşusu bir şehirde<br />

sanay üleş meye geçişin sancılanmalarını<br />

rahatça görebilen sen, bu romanı mutlaka<br />

okumalısın.<br />

Sevgilerimle...


30<br />

İBİŞİN<br />

RÜYASI<br />

DR. BİLGE ERCİLASUN<br />

tbiş'in Rüyası, bir sahne sanatkârının<br />

hikâyesidir. Romanın kahramanı Nahit, bir<br />

Paşanın oğludur. 12 yaşındayken babası ile<br />

bir tiyatroya gitmiş, o günden sonra sanatçı<br />

olmak, tiyatroda oynamak arzusu içini yakıp<br />

kavurur olmuştur. Nahit tiyatrolardan<br />

çıkmaz olur ve 18 yaşında evinden kaçar.<br />

Bu, "İbiş'e doğru atılan ilk adımdır". Bundan<br />

sonra zor günler başlar. Nahit iş aramaya<br />

koyulur. Elindeki para günden güne erimektedir.<br />

Sonunda bir iş bulur: Dârülbedayi'de<br />

oynanacak Jül Sezar piyesi için figüranlara<br />

ihtiyaç vardır. Nahit de, bu figüranlardan<br />

biri olur. Fakat bu durum uzun sürmez.<br />

Kış araya girer ve rejisör Muhsin Bey<br />

Jül Sezar'ı gelecek mevsime bırakır. Figüranlar<br />

arasından kabiliyetli bulduğu üç kişiyi<br />

Dârülbedâyi'e almak üzere yanma çağırır.<br />

Bunların arasında Nahit de vardır. Muhsin<br />

Bey, Nahit'i, çok istidatlı bulduğu halde,<br />

kısa boyu ve çirkin oluşu yüzünden işe<br />

almaz. Bu, tiyatroyu gerçekten seven, onu<br />

bir sanat olarak kabul eden Nahife ağır gelir.<br />

Bundan sonra Şehzadebaşı'ndaki tuluat<br />

tiyatrolarından birine girer, Bolulu aşçı rolüne<br />

çıkar ve elinde kepçe İbişi kovalar.<br />

Çok geçmeden Dârüibedâyi'de Muhsin<br />

Beyle karşılıklı oynar ve oyunuyla onu gölgede<br />

bırakır. Derken bunu başka bir piyes<br />

takibeder. Bu arada Nahit, Sadi Rıza ile arkadaşlık<br />

kurar, Vedia'ya ilgi ve yakınlık<br />

duyar. Zamanla arkadaşlıkları ilerler ve evlenirler.<br />

İki çocukları olur. Fakat bir türlü<br />

birbirlerine intibak edemezler. Vedia kıskançtır^<br />

Nahifin tiyatroya olan bağlılığını<br />

hazmedemez. Bu yıllarda Nahit, Murat<br />

Bey'in tiyatrosunda çalışmaktadır. Değişik<br />

rollere çıkarak yavaş yavaş sanatını kabul<br />

ettirmektedir. Bu roller onu tatmin etmez.<br />

O, yerli bir halk komedyeni tipi yaratmanın<br />

peşindedir. Bir gün Murat Bey'in "komedi<br />

oynayalım" teklifi üzerine ciddî ciddî<br />

düşünür ve bir İbiş şahsiyeti yaratır. Nahit,<br />

bu yerli tiyatronun herşeyini hazırlamıştır;<br />

kantolar, varyeteler, duettolar... Adı da Nuran<br />

Tiyatrosu olacaktır.<br />

Nahit bir müddet çalıştıktan sonra<br />

bu tiyatroyu kurar. Nuran Tiyatrosu İstanbul'da<br />

ün yapar ve İbiş "halkın sevgilisi"<br />

olur. Bu arada Vedia ile araları büsbütün<br />

açılır, aynlırlar. Nahit, yalnız kalmıştır; bu<br />

yalnızlık, Vedia'dan ve çocuklardan ayrılmak<br />

onu üzmektedir; ayrıca Vedia'ya olan<br />

sevgisi de devam etmektedir. Fakat Nahit<br />

bu duygularını hiç belli etmeden hayatını,<br />

tiyatro çerçevesinde devam ettirir. Bir gün<br />

tiyatroya Hatice adlı bir kız gelir. Kanto<br />

oynamak ister. Nahit, bu kıza yakınlık duyar.<br />

Hatice kendine güveni olan, ne yapmak<br />

istediğini bilen bir kızdır. Aynı zamanda<br />

kaprislidir, sık- sık yalan söyler. Hatice'nin<br />

bu davranışları, hayat karşısında korkmasından<br />

ileri gelmektedir. Nahit, kısa zamanda<br />

kıza âşık olur. Artık o ne istese yerine<br />

getirmektedir. Hatice'nin sahneye ilk çıkacağı<br />

gece için büyük bir reklâm vapar.<br />

Hatice, "Semra Sena" adıyla sahneye çıkar,<br />

kanto oynar ve çok beğenilir. Hatice'nin<br />

davranışları sık sık değişmektedir, Nahit bu<br />

değişmeleri sezer, fakat kendisine engel<br />

olamaz. Onun karşısında çok zayıftır, Hatice<br />

de Nahife âşık olmuştur. Nahit hayatından<br />

çok memnundur. Hatice sık sık tiyatro<br />

ile ilgili bazı değişiklikler hakkında<br />

Nahid'e fikir verir. Fakat beraberlikleri<br />

uzun sürmeyecektir. Çok geçmeden kıskançlıklar<br />

ve kavgalar başlar. Bu arada Hatice'nin<br />

yalanları Nahid'i büsbütün kızdırmaya<br />

başlamıştır. Nahit, Hatice'yi Sadi'den<br />

kıskanmaktadır. Nihayet bir gün kıskançlık<br />

yüzünden bir kavga daha ederler ve ayrılırlar.<br />

Hatice buna dayanamaz ve kendini vu-


ur. Nahit de tiyatroyu kapatır. Eser şu<br />

cümlelerle biter:<br />

"Sahi başka bıçak yaraları da vardı.<br />

Meselâ -bir zamanlar- Vedia yardı.. İki çocuğu<br />

vardı.. Onlardan ayrılmanın bel büken,<br />

diz titreten, yürek burkulmaları vardı.<br />

Daha da önceleri bir medrese odasındaki aç<br />

ve ateşli geceler, paltosuz kışlar, umutsuzluklar,<br />

çelmelenmeler, boşa çıkan umutlar<br />

vardı. Sonra, mutluluklar da vardı. Tümen<br />

tümen başarılar vardı. Ama artık hepsi unutulmuştu.<br />

O rüyaları,-ve kâbusları-aydınla<br />

tan ışık yoktu. Çünkü minimini bir kedi<br />

yavrusu için "gelsin" demişti. Gelen Hatice<br />

oldu, giden ise he~şey..."<br />

Görüldüğü gibi konu basitti", şahıs<br />

kadrosu azdır. Hatta romanın büyük bir kısmı<br />

yalnız Hatice le Nahit arasında geçmekte,<br />

bu iki kişinin duyguları, düşünceleri,<br />

şahsiyetleri ve birbirleriyle çatışmaları<br />

anlatılmaktadır. Eserin asıl çarpıcuıgı Duradadır:<br />

Yazar, jasit bir konu ve az bir şahıs<br />

Kadrosu ue tasvirde, tiplerde, usıupta derinleşmiş,<br />

ettim şahsiyetler yaratmıştır.<br />

Bunlar, sanatkâr tiplerdir. Yazar bir taraftan<br />

bu sanatkârları bütün yönleriyle tanıtırken,<br />

diğer taraftan onların sanatçı<br />

şahsiyetlerinin hazırlanışını da verir. Tabii<br />

bunların en mühimi de Nahiftir. Onun<br />

sanatının meydana gelişi şu cümlelerle<br />

verilir:<br />

"Birdenbire —ilk defa— aklıma iri ve<br />

çarpık burnu, hafifçe yana kaykılmış köşeli<br />

çenesi, parmak parmak kaşları, ortayı<br />

bulmayan boyu geliverdi. Öyle ya ne işi<br />

vardı sahnede onun Sahi artist olmayı da<br />

nereden ve niçin takmıştı aklına"<br />

"Küçük dudaklar aralandı, ama asıl<br />

söyleyeceklerini söylemeye cesaret edemediler.<br />

Söyleselerdi onlar da boydan bostan,<br />

sahne şartlarından bahsedeceklerdi. O zaman<br />

da hiç bir şey değişmeyecekti. Nahit<br />

önleyemedği iki yutkunmadan sonra Madam<br />

Şake'nin adresini yazdırdı. Ve Muhsin<br />

Bey'in yanından ayrıldı: ünlü rejisör ancak<br />

yıllardan sonra, Nahit Nahit olduktan,<br />

İbiş İstanbul'u sarsmaya başladıktan sonra<br />

kabul edecekti, şu kadar santimden kısa<br />

boyluların da sahneye pekâlâ çıkabileceğini<br />

ve yakışıklılığın şart olmadığını. Bu da<br />

sırf Nahif in yüzünden ve Nahit için olacaktı."<br />

"Komedi oynaması —hazır fırsat gelmişken—<br />

en uygunu, en verimlisi ve başarıya<br />

en açığı idi. O kolay. Mesele nasıl bir<br />

komik olacağındaydı. Öyle bir komik olmalı<br />

ki, elde bulunan, bilinen oyunların<br />

gerektirdiği ikinci, üçüncü rolleri ve onları<br />

oynayacak olanlardan istediği yetenekleri<br />

umursamasın: Kız ne kadar kaknem veya<br />

"malın gözü" olursa olsun, oğlan-jön-burundan<br />

burundan konuşsun ve baba ikide<br />

bir teklesin, ama oyun onlara rağmen yü<br />

rüsün, millet kahkahadan kırılsın geçsin "<br />

Nahit Kel Hasan'ı, Abdi'yi hatırlar.<br />

Onlar bu işi becerebilmektedirler. Fakat<br />

onları taklit etmek, kopya olmak bir işe<br />

yaramaz. Kel Hasanlar, Abdiler "tamamlanmış,<br />

ortaya çıkmış büyük yapılardır".<br />

Nahit, sahnedeki şahsiyetini hazırlamayı,<br />

bir binanın yapılmasına benzetir, önce,<br />

arsayı temizlemeli, sonra malzemeleri oraya<br />

yığmalıydı. Bunlar kumlar, çakıllar, kireçler,<br />

tuğlalar, demirlerdi. Nahit "sersem<br />

olmayan bir İbiş" olmaya karar verdikten<br />

sonra, onun portresini çizmeye ve şahsiyetini<br />

hazırlamaya koyuldu. Bu kolay<br />

değildi ve kısa zamanda da olmadı. "Meselâ,<br />

yolda dalgın dalgın —daima olduğu<br />

gibi İbiş'in peşinden giderken— kulağa<br />

çarpıveren bir satıcı veya bir serseri, bir<br />

külhan sesi, meselâ en dalgın, en uykulu<br />

zamanında gözünün beyne aktarıverdiği bir<br />

bakış, bir gülüş, bir şaşkınlık. Meselâ<br />

Kantarcılar'daki bir kahvede rastladığı<br />

bir bıyık. Yemiş İskelesi.ndaki bir nâra."<br />

Artık bütün dünya ve bütün algılar İbiş<br />

için, İbiş en ufak kırıntılarına kadar<br />

belirsin diye çalışıyordu. Bir gün keten<br />

helvası yiyen bir çocuk gördü: Hem yiyor,<br />

hem de bir akranıyla öfkeli öfkeli atışıyordu.<br />

Birara helvanın telleri üst dudağına<br />

11


yapıştı. Dil, o öfkede sahibi farkına bile<br />

varmadan uzandı, çekip ağzına aldı. "İbiş<br />

bıyıklarını yiyor'du. Keten helvası yerken<br />

ağız dalaşına kapılan bacaksız İbiş'e unutulmaz<br />

numaralarından birini armağan<br />

edivermişti."<br />

A<br />

Nahit aylarca uğraşır. O yalnız<br />

kopya olmayan bir İbiş'i değil, bütün bir<br />

tiyatroyu hazırlar: Kantoları, varyeteleri,<br />

duettoları ile klâsik bir tiyatro yaratacaktır.<br />

Çok geçmeden "Nuran tiyatrosu<br />

altın çağına doğru bir kestane fişeğinin<br />

hızıyla yükselmeye" başlar.<br />

Yazar, eserin diğer kahramanlarının<br />

sanatı üzerinde de durur. Sanatkârın asıl<br />

şahsiyetini, sahnede büründüğü kişilikten<br />

keskin çizgilerle ayırır. O, sahnede başarısız<br />

bile olsa ayrı bir insandır artık: "Aynı<br />

patpatlarla perde kapandı. Tekgül kapının<br />

önünden gölge gibi geçip, sokaktaki Emine<br />

olmaya gitti."<br />

Nahid'in istediği ve kurduğu mahallî,<br />

yerli halk tiyatrosu, eserde uzun uzun tasvir<br />

edilir. Halkın sık sık esprileriyle, buluşlarıyla<br />

karıştığı bir tiyatrodur bu. Nahit<br />

buna bayılır ve şöyle düşünür: "Tiyatro<br />

bu işte... hep beraber oynuyoruz." Daha<br />

sonraki sayfalarda bu tiyatro şöyle anlatılır:<br />

"Bir orta oyunudur gidiyor. "Baba"-<br />

nın "kerime" hanımı istediğini anlatması<br />

için on dakika ancak yeter. Bu arada tekerlemeler,<br />

taşı gediğine koyuvermeler, ve<br />

—her zaman olduğu gibi— günlük haber<br />

ve olaylara dokundurmalar, onlarla içice<br />

nükteler gırla gider, İbiş sonra "kerime"<br />

hanımı, onun "küçük hanım "mı çağırmaya<br />

çıkar. Ama onunla gelmez, gönderir onu.<br />

Çünkü seyircinin söz hakkını kullanması<br />

gerektir. Nitekim "kerime" hanım pilili<br />

eteğiyle, okullu bluzu ile görünür görünmez<br />

uğultu ve lâf atmalar başlar:<br />

— Kırkbirbuçuk..<br />

Yağma yok ama elin oğlu "kere<br />

maşallah"ı söyletir mi Gürültüye gelir o:<br />

— Ne kırbirbuçuğu ulan... Onaltıya<br />

yeni bastı."<br />

İbiş, aptal ve şapşal görünüşlü, fakat<br />

sekî, fedakâr, esprili, zengin gönüllü bir<br />

halk tipidir. Adetâ perdedeki Karagözün<br />

sahnedeki devamıdır. Komiktir, fakat zzavailı<br />

değildir, kimsenin kendisine acımasına<br />

izin vermez. Aşık olduğu "küçük hanım"<br />

başkasıyla evlenirken "Baba'yı şöyle teselli<br />

eder:<br />

"Çoğ mu üzüldüün efendüüm Dert<br />

itmee... Uçuyo len onlaa. Bize de bi ganad<br />

bulunu helbetee.."<br />

Eserin asıl kahramanları inceden inceye<br />

tanıtılır. Daha ilk sayfalarda Nahit için<br />

şöyle denmektedir:<br />

"Boyu ortayı ancak bulurdu. Burnu<br />


33<br />

Romanın hemen hemen her sayfasında<br />

Nahit vardır. O, bütün duyguları ile,<br />

zaafları ile tanıtılır. Olay onun gözüyle,<br />

onun bakışıyla anlatılır. Romanın ikinci<br />

kahramanı Hatice de onun gözüyle tanıtılır":<br />

"Bir adım attı ve ilk gördüğü şey<br />

kızın harikulade gözleri oldu. Nezlenin<br />

ateşi bu iri yakutların ardında yalazalanıyordu.<br />

Burnun havaya kalkık ucu hafifçe<br />

kızarmıştı. Göğsün inip kalkışı da heyecandan<br />

değil, nezledendi, zor nefes alışındandı.<br />

Ve kızın çok güzel olduğunu gördü.<br />

Ama bu güzellik çarpıcı değildi. Aramak,<br />

bulup çıkarmak gerekiyordu onu. Bu da o<br />

isterse, dikkat çekmeye gönlü yatarsa olurdu."<br />

Hatice de bütün özellikleriyle tanıtılır.<br />

Sağ bacağı hafifçe çarpık ve diğerinden<br />

incedir. Bu bile onu, kusurlu göstermeye<br />

yetmez. Nahit ilk gördüğü andan itibaren<br />

Hatice'ye ilgi duyar ve onun her dediğini<br />

kabul eder veya yerine getirir. Hatice'nin<br />

kaprisli oluşuna ve sık sık değişmesine<br />

en güzel örnek: "Bana Hatice deyin.", "Bana<br />

Semra deyin. Öyle densin lütfen." demesidir.<br />

Hatice çok gururludur. Bu gurur<br />

onun hayatına son vermesine kadar varır.<br />

O, aynı zamanda hayattan çok korkmaktadır.<br />

Bir kere evlenmiş, ayrılmıştır. Artık<br />

başka bir erkeği tanımaktan, ona bağlanmaktan<br />

çekinir. Bu anda karşısına<br />

Nahit çıkar. Hatice onun merhametli kalbinin,<br />

kuvvetli karakterinin farkına varır.<br />

Böyle bir erkeği kendisine bağlamaktan,<br />

Nahid'in kendi değişmelerine ayak uydurmasından<br />

zevk alır. Onu sık sık üzer, incitir,<br />

sevindirir. Bu arada kendisi de ona<br />

bağlanır.<br />

Romanın çatısı, bir rüya üzerine kurulmuştur.<br />

Bu, İbiş'in (Nahid'in) gördüğü<br />

bir rüyadır. Nahit bu rüyada, bütün hayatını<br />

parça parça görmektedir. Bu yüzden<br />

zaman karışıktır, kronolojik sıra takip etmez.<br />

Nahit başından geçenleri kısım kışım<br />

hatırlar ve düşünür. Olaylar rüyanın içine<br />

serpiştirilmiştir. Vakanın akışını bulmak<br />

ve vakaları sırasıyla birbirine bağlamak,<br />

tamamen olmasa da kısmen, okuyucuya<br />

bırakılmıştır.<br />

Eserin üslûbu en çekici taraflarından<br />

biridir. Yazar, duygularını müşahhaslaştırarak<br />

tasvir etmeyi sever:<br />

"Gün zehir gibi geçmiş, unutulan<br />

zamanların karnı deşilmiş, göğsü yarılmıştı.<br />

Kalb, ciğer, bağırsak, ne varsa ortaya<br />

dökülmüş, Nahit deliye dönmüştü. Nuran<br />

Tiyatro'nun görmediği şeyler olmuş, Nahit<br />

Bey adam kovmuştu. Hem de en eski, en<br />

yakın arkadaşını. Ve bütün bunların neden<br />

olduğunu, hatta ne olduğunu kimse bilemeyecekti.<br />

'<br />

Yer yer hayret ve mizah tonu görülür:<br />

"Bir akşam, perdenin açılmasına beşon<br />

dakika kala, başrolün sahibi tiyatroya<br />

sallana sallana geldi.<br />

— Oynarım ben... çıkarım ben.,<br />

ben... diyordu ama ayakta duracak hali<br />

yoktu. Zaten "ben, benn" diye kekeleyip<br />

dururken olduğu yere yığıldı kaldı, sızdı.<br />

Sızmadan önce de (neresinden çıkardı bu<br />

kadar şeyi) kova dolusu kustu.<br />

Murat Beyin benzi, daha çok tiksintiden<br />

ve hayal kırıklığından sapsarı olmuştu,<br />

karmakarışıktı:<br />

— Çıkın biriniz, oyun yok deyin.<br />

Gişeden paralarını alsınlar. Yok, yok... rahatsız<br />

etmeyelim milleti; veznedar salonda<br />

dolaşsın dağıtsın."<br />

Netice olarak İbiş'in Rüyası, canlı<br />

ve akıcı üslubuyla, bazan bir iki cümle<br />

içine sığdırılıveren ruh tahlilleriyle, bütün<br />

yönleriyle tanıtılan tipleriyle, son devir<br />

Türk romanı içinde önemli yeri olan bir<br />

eserdir.


Romanın kahramanı doktor Şerif,<br />

"Dönemeçte M nin iki yerinde Dostoyevski<br />

ile meşgul görünür. İlkinde, Suç ve Ceza,<br />

oturma odasının masasında açık vaziyette<br />

doktoru beklemektedir (s. 149). İkincisinde,<br />

Doktor Şerif iki haftalık bir inziva döneminde,<br />

durmadan Dostoyevski ve Mevlânâ<br />

ile uğraşır. Bu sürekli okuma, onun için<br />

bir kaçıştır aslında. Doktor burada kısmen<br />

doğru sonuçlara da ulaşır: "Mevlânâ Dostoyevski'nin<br />

sağlıklısı. Mevlânâ ruhları sağlıklı<br />

insanların Dostoyevski'si" (s. 177)<br />

Bu sonuca ulaşma ameliyesi, roman<br />

kahramanının olduğu kadar, bizzat yazarın<br />

da "Küçük Ağa" sonrasında başlayan<br />

işkenceli tefekkür grafiğini sergiler. Daha<br />

önce yazılan hikâyelerinde diyemeyeceğim<br />

ama, Küçük Ağa'larda izine hiç rastlamadığımız<br />

bir tereddüttür bu. "İbiş'in Rüyası",<br />

"Dönemeçte" ve 'Gençliğim Eyvah" hep<br />

bu eksen etrafında gelişir. Daha doğrusu<br />

Târik Buğra, beden ve ruhun bilinemez ilişkilerinde<br />

dolaşır durur. Onun için, tezatlardır<br />

tinemli olan. "Dönemeçte"nin kahramanları<br />

da buna oenzer tezatlar içinde sürüklenip<br />

giderler. -."<br />

TARIK BUĞRA "DÖNEMEÇTE"<br />

NhCMEDDÎNTÜRİNAY<br />

Ama biz romana, ümitli bir başlangıçla<br />

gireriz/'Tanyeri neredeyse ağaracaktı:<br />

Dağlar külrengi bir aydınlığın içinde kapkara<br />

yükseliyorlardı. Son yıldız vadinin üstünde<br />

bir yanıp bir sönüyordu. Şehir Kulübünün<br />

az ötesindeki caminin müezzini sabah<br />

ezanını okumaya başladı. Bu seste insanı<br />

Küçük hesaplardan, hırslardan.. Ve dertlerden<br />

utandıran bir şeyler vardı."<br />

"Dağların külrengi bir aydınlığın<br />

içinde kapkara yükseldiği" ve arkasından,<br />

"Şehir Kulübünün az ötesindeki caminin<br />

müezzininin sabah ezanını okumaya başladığı"<br />

bu vakit, aslında, büyük olaylara ge"-<br />

34


edir. Romanın bütün önemli kişileri bu<br />

vakitte ayaktadır: İstanbul'dan tatil için<br />

kasabaya trenle gelmekte olan Handan,<br />

vagonun penceresinden kasabayı seyretmektedir<br />

ve az sonra inecektir. Kasabaya<br />

tayin olunan savcı yardımcısı Orhan da<br />

aynı trendedir. Handan'ın babası Operatör<br />

Cevdet ve Doktor Şerif, Handan'ı karşılamak<br />

için sabaha kadar açık duran Şehir<br />

Kulübünden yenice hareket etmişlerdir.<br />

Fizikî çarpıklığını zenginliğiyle telâfi etmeye<br />

kalkışan Eczacı Celâl, erken kalktığı<br />

bu saatlerde Handan'ın geleceğini düşünür.<br />

Ve aynı saatlerde romanın tek olumlu kişisi<br />

Fakir Halid, Şehir Kulübünün önünden,<br />

ezanın dâvetine uyarak camiye gitmektedir.<br />

Handan çemberinin dışında kalan tek kişi<br />

de odur zaten.<br />

Cevdet Beyin kızı Handan, kasabaya<br />

ve bu insanlara felâketi de birlikte getirir.<br />

Ya da kasabada örülmüş bir kader ağı, onu<br />

kendi kucağına doğru çeker de çeker. Hiç<br />

bilmediği, bilemeyeceği ve istemediği bir<br />

olaylar anaforu, kendisiyle birlikte -Fakir<br />

Halid'in dışında kalan- bütün insanları kavurup<br />

geçirir. Tabiî bunda Handan'ın hiç<br />

bir suçu yoktur.<br />

Eczacı Celâl'in intiharı hariç, 'Dönemeçte<br />

"de öyle büyük olaylar yok. Kırıntı<br />

kabilinden münasebetler, küçük ilgiler, günlük<br />

alelade konuşmalar romanı baştan sona<br />

işgal eder. Bunları romanın nakiseleri olarak<br />

değil de, meziyetleri olarak telâkki etmek<br />

daha doğru olacaktır sanıyorum.<br />

Romanda üç ana merkez, bütün kişilerin<br />

alâkalarını celbeder. Daha doğrusu<br />

herşey bu üç merkez çerçevesinde gelişir.<br />

Bunlar başta Handan olmak üzere, Şehir<br />

Kulüûü ve Demokrat Parti olayıdır.<br />

Handan, tipik bir Tarık Buğra kişi sidir.<br />

Aynen "Ibiş'in Rüyası"ndaki Hatice<br />

gibi! Hatice de, aynen Handan gibi anlaşılması<br />

oldukça güç bir tip olarak çizilmişti.<br />

Her ikisinin davranışlarında, dıştan bakılınca<br />

bir takım tutarsızlıklar göze çarpar, n-<br />

ların bazı davranışları, akıl ve mantıkla izah<br />

edilemez. Ve aslında yazar da, insanın kaba<br />

mantık verileriyle kavranamayacağı inancındadır.<br />

Son romanlarında çizdiği kadın<br />

tipleri, genellikle böyle bir görünüş kazanıyor<br />

ve yazar hakkındaki bu hükmü destekliyor.<br />

Romanda, Handan'ı , Şerif, Eczacı<br />

Celâl ve savcı yardımcısı Orhan arasındaki<br />

bocalayışları, yazarın kadın gerçeğini kavrama<br />

biçiminden kaynaklanıyor. Handan<br />

öksüzdür, üvey anası olmuştur. Uzun yıllar<br />

KCıicu evinden uzak kalmış, öksüzlükten<br />

kaynaklanan sıkıntılarını, üvey ana üzerinuen<br />

boşaltma yolunu şuursuz olarak seçmiştir.<br />

Doktor Şerife yakınlığı veya aşkı,<br />

üvey anası karşısında kendisine bir müttefik<br />

bulmasından, eczacı Celâlle evlenmeyi<br />

kabulü Şerife duyduğu intikam hissinden,<br />

ve Orhan'la evlenmesi de buna benzer infiallerden<br />

kaynaklanır, öyleyse Handan'ın<br />

bütün davranışları, mantık dışı temayül ve<br />

infiallerden kuvvet kazanıyor demektir.<br />

Hatice de "Ibiş'in RüyasT'nda, kavranması<br />

güç bir tip olarak karşımıza çıkarılmıştı.<br />

Handan'ın öksüzlüğüne karşılık, Hatice'nin<br />

kişiliği "çocuksuzluk" üzerine oturtulmuştu.<br />

Batı romanlarında çok görülen bu tür<br />

tipler çizme, bilindiği gibi bizde, Peyami<br />

Safa tarafından da sık sık kullanılmıştı. Bu<br />

yol zamanla, kişiye ve romana derinlik kazandırmanın<br />

tek yolu gibi görünmeye<br />

başladı. Tarık Buğranın "Gençliğim Eyvah"<br />

romanındaki takma isimli 1 'Güliz " de,<br />

bu çizginin bir devamından başka birşey<br />

olmasa gerek.<br />

Handan'ın hemen yanı başında yer<br />

alan Doktor Şerif ise, biraz daha normale<br />

avdet etmiş bir kişi görünümündedir. Hiç<br />

olmazsa insana ve çevreye bakışı biraz daha<br />

normaldir. Şehir Kulübünün bataklığı içinden<br />

kendisini kurtarma azmini, onda her<br />

zaman elle tutulur şekilde görürüz. Şerif<br />

Şehir Kulübünün bütün müdavimlerinde ol<br />

duğu gibi içkinin, kumann ve suyu çıkmış<br />

espirilerin içinde bulunmakla beraoer, kendisini<br />

her zaman yenilemeye müsait bir


36<br />

tavır içindedir. Duyduğu bir ezan sesi,<br />

Mesnevi'den iki cümle, onu, çoğu zaman<br />

kendisine getirebilmektedir. Ama buna rağmen<br />

Şerifte de, Handan'da olduğu gibi<br />

iç-tezatlar her zaman geçerlidir. Bu örnekleri<br />

çoğaltmak mümkün: Şerifte yaşıyla<br />

arzular; Celâl'de çirkinlik-hakimiyet-maddi<br />

imkân üçlüsü; Orhan'da gençlik ve yakışıklılığa<br />

karşı vefasızlık hep içiçedir. "Küçük<br />

Ağa"larda ise tezatlar, genellikle sosyal realitelere<br />

oturtuluyordu. Bu durum Tarık<br />

Buğra'nın romancılığında, ikinci bir kanaldır.<br />

Şahsen "Küçük Ağa"lardaki çizgiyi daha<br />

ziyade tasvip ettiğimizi belirtmeliyim.<br />

Romanda üç ana merkez bulunduğunu<br />

ve bunlardan birisinin de Şehir Kulübü<br />

olduğunu Kaydetmiştim. Cumhuriyet Halk<br />

Partisi'nin tek partili şeflik dönemlerinde,<br />

taşra bürokrasisinin sığınağı olan Şehir<br />

Kulüplerine çok az romanımızda temas<br />

edilmiştir. Tarık Buğra'yı, Türk aydınının<br />

kişiliğini şekillendiren kaynaklardan birisine<br />

eğildiği için kutlamak gerekiyor. Halktan<br />

tamamen kopmuş, kendisini zırhtan<br />

duvarlarla tecrit etmiş fırka aydınları, bu<br />

günün aydın geleneğinin de ilk nüveleri olmak<br />

durumundadır. Kulüp içinde alabildiğince<br />

cıvıklaşan bu kişilerin suratları, sokakta<br />

ve resmi dâirelerde mahkeme duvarını<br />

andırır, komanda oldukça geniş şekilde<br />

anlatılan içki ve kumar sahneleri, aynen<br />

Şehir Kulübünde olduğu gibi, burnunuzu<br />

düşürecek ve midenizi altüst edecek derecede<br />

boldur.<br />

Tarık Buğra'nın "Dönemeçte "sini<br />

okuyunca, yazarın, Şehir Kulübünü fon<br />

olarak kullandığı bir hikâyesinin bulunduğunu<br />

hatırlamamak mümkün olmadı. Bu hikâyeyi<br />

yeni baştan okuduk. Hikâye, "Şehir<br />

Kulübünde" adını taşıyor (1). "Dönemeçte<br />

"nin bütün malzemeleri, nüve halinde<br />

hemen hemen bu hikâyededir. Kulübü işleten<br />

Şükrü, kulüpteki akasyalar, Kızılışık<br />

Tepesi, Takvun Deresi, ceza yargıcı Münir<br />

"evdet Bey, Veteriner ve Eczacı hemen<br />

hepsi, "Dönemeçte"nin de bünyesinde yer<br />

alırlar. Bu eski hikâyesinden hareket eden<br />

yazar, yeni eserine tarih olarak bir Demokrat<br />

Parti olayı ile Handan tipini ilâve etmiştir.<br />

Şimdilerde hikâyeyi tamamen unutmuşa<br />

benzeyen Tarık Buğra, romanlarını<br />

biribiri arkasından yayınlamaya başladı,<br />

"ö tüken "in, yazarın bütün eserlerini bir<br />

dizi olarak basması da, kendisini yakinen<br />

ve bütün yönlerini kül hâlinde tanımamız<br />

için bir fırsat yarattı. Denemeleri, her zaman<br />

zevkle okunabilecek nesir örnekleridir.<br />

Türkçe, Tarık Buğra'nın kaleminde, apayrı<br />

bir -kendi imlâsı ile- "tad" kazanmıştır.<br />

Denemede bir Tarık Buğra üslûbunun varlığı,<br />

tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat<br />

bu deneme stilini Tarık Buğra, zamanla<br />

öylesine genişletti ki, neredeyse romanlarını<br />

bile istilâ eder hale geliverdi. Roman dilinin,<br />

roman cümlesinin bu deneme sitilinden<br />

ne fayda göreceğini bilemiyorum. Bu zamanla,<br />

tahkiyeye ve diyaloglara kadar sirayet<br />

etti. "Dönemeçte"de bu üslûbun<br />

örneklerini bol bol görüyoruz.<br />

Söz buradan açılmışken, yazarın bir<br />

Evliya Çelebi; bir Cevdet Paşa cümlesinden<br />

hareketle, hayat ve insan için genel düsturlara<br />

varmaya mütemayil göründüğünü de<br />

kaydedelim. (2)<br />

"Dönemeçte" romanında da, böylesi<br />

anahtar sözler ve mısralar vardır. Meselâ:<br />

"Bir gelir insan cihâne" mısraı, hem eczacı<br />

Celâl'in, hem de Fakir Hâlid'in hayat anlayışlarını<br />

çizer. Celâl, ruhun varlığına ve<br />

ö umden sonra hayatın devam edeceğine<br />

inanmazken, Fakir Hâlid bunun tam aksine<br />

kâmil bir mevlevîdir. "Bugün hazân, önümüz<br />

kış ve akıbet belli' (s. 209) mısraı da,<br />

vazar için, kaderi en güzel ifâde eden bir<br />

ibaredir. Yazara göre kader "olandır"<br />

(s. 220) ve mizaçlar onunla tam bir tetâbuk<br />

hâlinded^


37<br />

Ne var ki yazar, kahramanlarının mizaçlarından<br />

doğan çatışmalarda, hep kadere<br />

iltica eder. Romanın bütün sahifelerini<br />

işgal eden bunca hüzün nereden gelmektedir<br />

Şerifin Handan'dan geri çekilişinde,<br />

Handan'm Celâl'e rızâ gösterişinde, Celâl'-<br />

in "her şeyi kadere bırakıyorum!.." deyip<br />

dünyamızdan çekip gidişinden arta kalan<br />

nedir acaba.. Hele "andan'm Orhan'la evlenmesinden<br />

sonraki hali!.. Kadere rızâ,<br />

pek kolay olmuyor demek ki!..<br />

Burada imdadımıza Fakir Hâlid yetişir.<br />

Hemen hatırlatalım, Fakir'in atmosferi<br />

romanın tamamen dışındadır. Her ne kadar<br />

Şerifin Fakir le, Fakir'in parti işleriyle alâkası<br />

varsa da, o, gene de romanın oldukça<br />

dışında bırakılmıştır demekten kendimi<br />

alamıyacağım. Fakir Halid'in kendisi kadar,<br />

dünyâsı da romanın atmosferine bir türlü<br />

sinmemiştir. Fakir Halid, her ne kadar Şerifin<br />

kendini buluşunda bir vesile oluyorsa<br />

da, bu kısım ulmasa dahi roman eksik sayılmazdı.<br />

Zira romanı kuran çatı ve dayandığı<br />

atmosfer, kendi içinde bir bütünlük taşıyor.<br />

Ve dolayısıyle Fakir Halid romanda bir varyant<br />

olarak kalıyor.<br />

Yazar her ne kadar mantığıyla Fakir'­<br />

in yanında görünürse de, Şehir Kulübü'ndeki<br />

havaya ve romanm diğer kahramanlarına<br />

daha vâkıftır. Şerif, yazara benzer niteliktedir.<br />

Hemen belirtelim, romanda Fakir bize,<br />

bir takım bilgiler olarak verilir, takdim<br />

edilir. Onun kişiliğinde çatışma ve tezatlara<br />

yer yoktur. İnsanı çatışmalarla, tezatlarla<br />

kavramaya alışınca, Fakir'in kişiliğine<br />

nüfuz bir hayli güçleşiyor olmalı. Fakir Halid<br />

bana, "Küçük Ağa"nın savaş zamanı<br />

dışında yaşayan insanlarını hatırlattı./Onu<br />

daha çok sevdim, daha yakın buldum.<br />

1. Tank Buğra: Hikâyeler. Günaydın Yayınları,<br />

İst. 1964. sh. 134-148.<br />

2. Aynı eser: s. 58-65. (Gün Akşamlıdır<br />

hikâyesi)<br />

(Aitabetik isim sırasına göre yayınlıyoruz).<br />

Dr. YAVUZ AKPINAR, Erzurum Atatürk<br />

Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,<br />

Muasır Azeri Edebiyatı Asistanı<br />

Tarık Buğra, günümüz yazarları arasında<br />

hiç şüphesiz orijinal bir san'at gücüne<br />

sahiptir. Bazı hikâyelerinde, romanlarındaki<br />

bazı ufak parçalar içerisinde basit, günlük<br />

hâdiseleri, alelade hayat hakikatlerini<br />

çarpıcı bir üslubla anlatarak; hikâye ettiği<br />

vak'alara, tiplere olağanüstülük kazandırır.<br />

Bazı yazarlar vak'ada olağanüstüyü, ilgi çekiciliği<br />

yakalamaya, peşine takıldıkları "büyük<br />

mevzu"u veya "işitilmedik hâdise "yi<br />

hikâye ederek belki de zayıf olan san'at<br />

güçlerini, üslublarını takviye etmek isterler.<br />

Tarık Buğra, bu tiplerin aksine "basit"<br />

olanı veya günlük, alışılmış, hattâ dikkate<br />

değmeyecek sanılan küçük mevzuları ele almaktan<br />

çekinmez. Bu gibi mevzuların insanı<br />

bâzan ne kadar derinden tesiri altına<br />

aldığını, davranışlarını ne ölçüde tâyin ettiğini<br />

âdeta bir psikolog kudretiyle dile getirir.<br />

***<br />

Buğra'nın şöhreti yalnız Anadolu'da<br />

kalmamış, adı Kuzey Azerbaycan Türkleri'-<br />

ne kadar ulaşmıştır. Baku'daki edebiyat<br />

profesörü Bahtiyar Vahabzâde. Buğra'nın<br />

en iyi okuyucuları arasındadır.<br />

Dış Türkler arasında yazarımızın en<br />

beğenilen taraflarından biri de eserlerinde<br />

kullandığı tabiî-canlı Türkçedir.<br />

YAVUZ BÜLENT BAKİLER, Şair, yazar,<br />

avukat.<br />

Hikayeci Tarık Buğra'yı, ilk defa Hisar<br />

Dergisi nde okumaya başladım. Roman-


38<br />

cı Tarık Buğra'yi ise ilk defa "Siyah Kehribar'la<br />

tanıdım.<br />

Yedek subaylığımı 1960-1962 yılları<br />

arasında Çankaya'da Muhafız Alayı'nda<br />

yaptım. 22 Şubat Ayaklanması başladığı<br />

zaman, elimde onun "Siyah Kehribar" romanı<br />

vardı. Karargâh subayı idim. Alay,<br />

köşke ve iktidara baş kaldırmıştı. Dışarda<br />

tanklar mevzilere girmiş, depolardan cephaneler<br />

çıkarılıp, belirli yerlere yığılmış, genç<br />

subaylar, "vatanı bir kere daha kurtarmak<br />

için" silâhlarını kuşanmışlardı. Alay, bir<br />

ana-baba günü yaşıyordu. O hay huy içersinde,<br />

ben de karargâh binasının bir odasına<br />

çekilip, "Siyah Kehribar "ı okumaya<br />

başlamıştım. Bu bakımdan, ne zaman bir<br />

Tarık Buğra adı duysam, hep o 22 Şubatın<br />

heyecanlı, korkulu saatlerini hatırlıyorum.<br />

Veya 22 Şubat denince aklıma hep Tarık<br />

Buğra geliyor.<br />

Ankara Radyosu'nda çalıştığım yıllarda,<br />

onun Milli Mücâdele yıllarını, dolayısıyla<br />

Anadolu ayaklanmasını -ama düşmanlarımıza<br />

karşı ayaklanmamızı-anlatan "Küçük<br />

Ağa" romanını, Kısa Dalga yayınlarımızda,<br />

mikrofonlarımıza ben çıkardım. Bütün<br />

bunları, Tarık Buğrayı severek ve zevkle<br />

okuduğumu belirtmekiçin anlatıyorum.<br />

Tarık Buğra, bizim Cumhuriyet devremizin<br />

seviyeli kalemlerinden biridir. Bir takım<br />

yeni yazarlarımızın romanlarını, hikâyelerini<br />

okuyabilmek için sadece okur-yazar olmak<br />

kâfidir. Ama Tarık Buğra yi okuyabilmek<br />

için asgari ölçüler içersinde milletimizin<br />

dilini, edebiyatını, şiirini, felsefesini,<br />

mukaddesatını bilmek lâzımdır.<br />

Yeni edebiyatımızın yüzakı eserleri<br />

üzerinde onun imzaları da var.<br />

Tarık Buğradan gurur duyarak okuyacağımız<br />

yeni eserler beklediğimizi, yaşadığımız<br />

müddetçe hissedeceğiz ve söyleyeceğiz.<br />

NEZİH DEMİRTEPE, Yazar, fotoğraf sanatçısı<br />

Hâla "Akümülâtörlü Radyo'nun tesiri<br />

altındayım. Yeni yılın ilk günü İstanbul<br />

Atatürk Kültür Merkezi, Oda Tiyatrosu'nda<br />

seyrettiğim Tarık Buğra üstadın "ilk göz<br />

ağrısı" Akümülâtörlü Radyo, kaleme alınışının<br />

35. yılında sahnelen bir oyun. Acaba<br />

o zamandan bu yıla, zevk kalitesinde bir artış<br />

mı oldu Sadece bu oyun nazarı itibare<br />

alınırsa, öyledir demek lâzım.<br />

Akömülâtörlü Radyo, yazarına öyle<br />

sancılar veren bir eser ki, tiyatronun broşüründe<br />

Tarık Buğra'nın kaleme aldığı yazıda<br />

şu satırlar var: "Oyunun ilk gecesini, onu<br />

okuyan, ona çalışan dostların verdiği güvene<br />

rağmen, bu korkuyla bekledim."<br />

Sanatçının şu samimt itirafı, insanı<br />

duygulandırıyor, sanatçıya ve sanata karşı<br />

saygıyı artırıyor... Eserin tenkidini, tiyatro<br />

eleştirmenlerine bırakmak isterim, benim<br />

samimî itirafım ise, halâ daha oyunun etkisi<br />

altında bulunduğum, yoksa., acaba bizzat<br />

Tarık Buğra'nın mı<br />

KERİM KUL, D.T.CF Türk Dili ve Edebiyatı<br />

Bölümü, Yeni Edebiyat Kürsüsü<br />

Öğrencisi.<br />

Belki garip bulacaksınız: Ben, bâzı<br />

yazarların tiryâkisiyim! Bazılarını da bir<br />

kerreden sonra okumam.<br />

Tarık Huğra dediğiniz zaman, bu tiryakiliğim,<br />

bu bir yazarla insana ve hayâta<br />

yürümek isteğim, daha bir keskinlik kazanır.<br />

Tarık Buğra'yı ilk olarak "İbiş in Rüyası"<br />

ile tanıdım. Sonra hikâyeleri, romanları<br />

ve tiyatro eserleri...<br />

Bu kadar sevdiğim ve yanmasında<br />

bulunduğum eserlerin yazarını herkesle<br />

paylaşmak isterim; herkesçe okunsun isterim,<br />

istifâde edilsin isterim. Ama ben, bunu<br />

istemekten öteye ne kadar gidebilirim,<br />

neler yapabilirim Dergiler, gazeteler, üniversiteler,<br />

bakanlıklar ilgili müesseseler böyle<br />

susup dururken, Tarık Buğra gibi yazarlarımızın<br />

tanıtılması, sevdirilmesi ve okun-


o<br />

ması hiçbir zaman istenen seviyede olamıyor.<br />

Herhalde, "Baht utansın" demekten<br />

ileriye yapacak şeyler vardır.<br />

Tarık Buğra, bizim kılıcımızı kuşanmış,<br />

cephede savaşırken, bizim ilgisizliğimizi<br />

hangi duygu, hangi imân, hangi beşeri<br />

vasıf ifâde eder, bilemiyorum! Bence, üzerinde<br />

durulması gereken, budur.<br />

Ben, sözümü söyledim: Tarık Buğra'-<br />

nın hayranıyım. Ne Yaşar Kemal'in, Ne<br />

Aziz Nesin'in, ne bilmem hangi "hâriçten<br />

gazel okuyanlar"ın değil, Tarık Buğra'nın<br />

hayranıyım. Abur cubur şeyleri yiyen insanların<br />

midelerinin isyanına kulak vermeleri<br />

ne kadar tabiî ise, benim daha girift<br />

olan ruhî formasyonum için böyle bir seviyeye<br />

sığınmak, ihtiyâcımdır. Çünkü,<br />

"Seçmeyi ve seçebilmeyi, insan olabilmenin<br />

şartlarından saymak lâzımdır." diyenlerin<br />

doğruyu söylediklerinde şüphem yoktur.<br />

r<br />

Prof. Dr. AYDIN TANERİ, Ankara Üniversitesi,<br />

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi,<br />

Genel Türk Tarihi Kürsüsü<br />

Sayın Tarık Buğrayı yıllardan beri,<br />

Tercüman'da yazdığı makâle-f ücralarından<br />

iyi tanıyorum.<br />

Türk Tarihi boyunca, özellikle Selçuklu<br />

ve Osmanlı devirlerinde devlet mefhumu,<br />

devlet hayatı, devlet teşkilâtını incelemeye<br />

ve günümüzdeki devletimize bağlamaya<br />

çalışan bir araştırıcı olarak, Tarık<br />

Buğra'yi değerlendiriyorum. Pek çok yazısını<br />

araştırmalarımda iktibas ettim. Zira,<br />

Tarık Buğra sık sık "devlet" konusuna temas<br />

eder. Devletin gücü, gayri kabili münâkaşa<br />

durumu, devlet otoritesini zaafa uğratan<br />

sebepleri ve olayları inceler, teşhis eder.<br />

Her halükârda devlet mefhumunun korunması,<br />

takviye edilmesi ve yüceltilmesi onun<br />

temel fikridir. Tarık Buğra yi ayni konuda<br />

kalem oynatan diğer yazarlardan ayıran<br />

kıstas şudur: O, hem edebiyat, hem hukuk,<br />

hem de gazetecilik ve yazarlık malumat ve<br />

müktesâbatını ahenkli bir tarzda kullanarak<br />

meseleleri işlemektedir. Bu durumda<br />

"olaylar"ı anlatış ve analiz etme şekli onu<br />

"orijinal" kılmaktadır.<br />

BAYRAM BİLGE TOKER, Şair - yazar.<br />

Edebiyatın çeşitli dallarında (hikâyeroman-oyunj<br />

başarıyla kalem oynatan isimlerden<br />

biri, belki de birincisidir Tarık Buğra.<br />

Şunu hemen söylemeliyim: Ben, "hikayeci<br />

Tarık Buğra "yi, romancı ve oyun<br />

yazarı Tarık Buğradan daha çok seviyorum.<br />

Bundan, Tarık Buğra'nın romanda başarısız<br />

olduğu mânâsı -elbette ve kesinlikleçıkmaz!<br />

O, dünü ve bugünüyle, Türk romancılığının<br />

nirengi noktalarındandır. Aynı şeyi,<br />

kim ne derse desin, hikâyeleri için de söyleyeceğim.<br />

Ne zaman O'ndan söz açılsa,<br />

hikâye yazmayı bıraktığı için hayıflanırım.<br />

Buğra nın sonradan romana başladığına ve<br />

devamlı roman yazdığına bakıp, hikâyeleri<br />

için "romana geçiş köprüsü" diyenlere katılmıyorum.<br />

Çünkü o topu topu bir kitabı<br />

ancak dolduran hikâyeler, bence, hikâyeciliğimizin<br />

köşetaşı eserlerindendir.<br />

Hikâye yazmayı bıraktığı için hayıflanan<br />

kalabalık bir arkadaş ve dost grubu,<br />

oturup gece geç vakitlere kadar bu hikâyeleri<br />

okuduğumuzu ve -kelimenin tam manasıyla<br />

kullanıyorum- mest olduğumuzu<br />

söylemeden edemeyeceğim.<br />

Tarık Buğra 'nın hikâyelerinin (Yarın<br />

Diye Bir Şey Y'oktur) son baskısını okurken<br />

dildeki ve kelimelerdeki değişikliği gQrüp<br />

ne kadar üzüldüğümüzü ifâdeden mahrumum.<br />

Aynı şeyi, yeni yazılan ve yeni<br />

baskısı yapılan romanları için de söylemeliyim.<br />

O mûsikîsiz ve soğuk kelimelerin<br />

böylesine güçlü eserlerdeki yerini anlamak<br />

ve anlatmak mümkün değil!


40<br />

vttf \Y> v &<br />

\ \ * & & &><br />

ya DAİR<br />

EMİNE<br />

"Gençliğim Eyvah" beni fena hâlde<br />

sarsmıştı. Bir kısa yazı ile duygularımı ifade<br />

etmeğe çalıştım. Ancak bu yazı, ne roman<br />

ne de yazarı hakkında tam bir değerlendirmeydi.<br />

Bütün değildi, kifayetsizdi... Düşündüm,<br />

Tarık Buğra şunca yılın muharriri, hani<br />

başlangıçtan bu .yana romancılığımıza<br />

bakınca, sayabileceğim üç büyük isimden<br />

biri. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal<br />

Tahir'i kastediyorum ki, Kemal Tahir elbet<br />

ikisinin arkasından gelir, hem de arada epey<br />

mesafe bırakarak. (Bu arada Peyami Safa'-<br />

dan şundan bundan bahsaçafak beni, en<br />

azından, haksızlıkla itham edenler bulunabilir.<br />

Edebiyatçı değilim, ancak iyi bir<br />

okuyucuyum. Hoşa gitsin veya gitmesin,<br />

IŞINSU<br />

bu benim değerlendirmemdir, o halde yazmak<br />

zorundayım.)<br />

Evet, Tarık Buğra büyük romancı..<br />

Romancı da, niçin hak ettiği alâkayı görmedi<br />

ve görmemekte Ve şu mükemmel<br />

romanı "Gençliğim Eyvah", niçin öyle<br />

katı, acımasız -beni cidden rahatsız edenbir<br />

sükutla karşılandı<br />

Töre'nin sayfalarını "Gençliğim Eyvah<br />

"a ve Buğra'ya açmaya karar verdim.<br />

Bir sayıyı ona hasredecektim. En azından<br />

haksever bir okuyucu olarak, yapabileceğim<br />

tek şey buydu, sahibi olduğum dergiyi,<br />

böyle mühim bir hizmete koşmak. Hiz-


met derken, yanlış anlaşılmasın, Türk Edebiyatı<br />

Tarihi'ne ve Türk okuyucusuna hizmeti<br />

kastediyorum. Tarık Buğra'ya hizmet<br />

değil belki, ancak romancının hak ettiği ilgiyi<br />

görmesini ve okumasını da istiyorum<br />

elbet. Hele Türkiye'de, sanatçıların "ilgiden"<br />

başka gıdaları var mıdır...<br />

Kendisinden alâkasını rica ettim.<br />

Yağmur Tunalı ile mülakatı memnuniyetle<br />

kabul etti. Ve edebiyatçılara, sanatçılara<br />

rica ettim: Gençliğim Eyvah, Tarık Buğra'-<br />

nın edebî şahsiyeti veya her hangi bir eseri<br />

hakkında yazar mısınız, lütfen...<br />

Aldığım cevaplar benr şaşırttı diyemem,<br />

beteri oldu: Kalbim kırıldı. Çünkü<br />

değer verdiğim bazı kimseler, Buğra'nın<br />

şahsi ilişkileriyle, edebî şahsiyetini birbirine<br />

karıştırmışlardı. Çok samimi olduğum<br />

bir edebiyatçı dostum, açık açık: "Ben<br />

sevmiyorum o zâtı, kitabını okuyamam."<br />

dedi ve sahiden okuyamadı. Daha resmi<br />

münasebetlerim olan bir kaç edebiyat otoritesi,<br />

şu sıralarda işlerinin fazla olduğundan<br />

bahsedip, "vakit" ayıramayacaklarından<br />

yakındılar.<br />

Bir üniversitemizdeki edebiyatçı öğretim<br />

üyelerine Garipkafkaslı ile haber yollayıp,<br />

rica etmiştim. Hiç birinden ses çıkmadı.<br />

Şimdi diyeceksiniz ki, "Sende de<br />

maaşallah hiç alınganlık yok! İnsanlar Buğra<br />

için değil de, Töre'ye yazmaktan imtina<br />

ediyorlar. Senin dergini istemiyorlar."<br />

Aman efendim, daha önceleri Töre,<br />

bu kişilerin kıymetli imzalarını yayınlamaktan<br />

şeref duymuştu. Halâ da şeref<br />

duyar. İşte bu yüzden hiç üstüme alınmadım,<br />

alınmıyorum.<br />

Bir arkadaş, "Kendini çok beğeniyor,<br />

hepimizi küçük görüyor." dedi. Diğer<br />

bir sanatçı dostum: "Sen galiba politikayla<br />

fazla uğraştığın için beğendin Gençliğim<br />

Eyvah'ı, ben öyle beğenmedim. Hattâ 50-<br />

60 sayfadan öteye gidemedim." dedi. Başka<br />

biri: "Onun iddiası bütün sağcı sanatçıların<br />

birbirlerine destek olmasıdır. Ama yalnız<br />

kendisine destek olunmasını ister, çünkü<br />

kendisinden başka sanatçı olduğunu kabul<br />

etmez." dedi ve biraz da alaycı bir tonla,<br />

"Meselâ o, senin hakkında tek satır yaz<br />

di mı" diye kışkırtmaya kalktı.<br />

O, şöyledir.. O, böyledir!... Hayır sayılan<br />

sıfatları tekrarlamak istemiyorum.<br />

Belki edeplice, "hırçındır", "bencildir"de<br />

toplamak mümkün. Bir kısmı da onun hakkında<br />

yazmaktan "korktuklarını" ifade ettiler.<br />

"Ne yazarsak yazalım, beğenmiyecek!"<br />

Kuzum önce ayırmak ve bilmek gerek;<br />

biz Buğra'nın edebî şahsiyeti ve eserleri<br />

hakkında yazarken, onun huyunu suyunu,<br />

tavırlarını mı eleştireceğiz, onun hoşuna<br />

gidip gitmemeyi mi düşüneceğiz, yoksa<br />

bir hakkı -geç de olsa- teslim mi edeceğiz<br />

Edebiyatçı ve sanatçı olarak, sen-ben dâvasına<br />

mı düşeceğiz, yoksa edebiyat tarihimiz<br />

için bazı tespitler yapıp, günümüzün ve<br />

yarının okuyucusuna yol mu göstereceğiz..<br />

Bu ayırımı yapmak gerekirdi. Dikkat<br />

çekeyim; istediğim "gereksiz övgü" değil,<br />

samimi teşhis ve tespitlerdi.<br />

Bakın şuna eminim, Allah uzun<br />

ömürler versin, bir gün gelip Tarık Buğra<br />

aramızdan ayrışırsa, şimdi yazmak isteme<br />

yenlerin pek çoğu onun eserlerini şiddetle<br />

övecekierdir. Belki bir kısmı şahsîtakılmalarından^ıyrılamayacak,<br />

tavırlarını da


eleştireceklerdir ama onun Türk romancılığının<br />

temel taşlarından biri olduğunu hararetle<br />

ifade edeceklerdir.<br />

Peki Tarık Buğra'nın ne suçu ne günahı<br />

var ki, edebiyatımızdaki yerini hayatta<br />

iken göremesin Şahsiyeti ile edebî şahsiyetini<br />

karıştırıyorlar, dedim. Bu doğru, kişinin<br />

şahsiyeti ile edebî şahsiyetini birbirinden<br />

ayırmak zordur ama, romancı için böyledir,<br />

bizzat yazan için. Belki bir de eserleri<br />

pek iyi değerlendiremeyen, hattâ oku —<br />

mayan hani sıradan arkadaşlar için... Oysa<br />

edebiyat alanında kalem oynatanlar, hele<br />

otorite iseler, mutlak "tarafsız" olmaya<br />

mecburdurlar gibi gelir bana. Eğer yazarın<br />

şahsiyeti eserlerine aksediyorsa, bunu da<br />

eser içinde, eser çerçevesinde tespit gerekir<br />

değil mi İlim ve hikmet böyle icap ettirmez<br />

mi (Tabii bu arada ideolojik gayelerle<br />

şişirilen veya batırılan eserleri ve onların<br />

tenkitçilerini hesaba katmıyorum. Milliyet'in<br />

Sanat Dergisi'nde Gençliğim Eyvah<br />

hakkında çıkan yazı, bu yüzden hiç mühim<br />

değil) Ben, edebiyat sahasında kalem oynatan<br />

dürüst isimlere seslendim. Bir şair dostum<br />

ise, telefonda yarım saat kadar azarladı<br />

beni, gerçi hedef Buğra idi ama, azarı işiten<br />

ben oldum!<br />

Şimdi gelelim, neden böyle oldu...<br />

Hatırlatayım tekrar, değerlendirmelerim tamamiyle<br />

şahsidir, eksik veya yanlış olabilir<br />

Ancak samimi duygu ve düşüncelerim olduğu<br />

için, samimiyetle yazma arzusu duyuyorum.<br />

Önce satıhtan başlayalım: Buğra ile<br />

tanışıklığımız galiba 1965'Iere gider. İkimiz<br />

de Antalya Film Festivali'nin jüri üyesi<br />

idik. Orada tanıştık, ahbaplık ettik. Ve<br />

dost hasreti çekilen şu dünyada, "dost"<br />

olmaya karar verdik. Bana, eserlerini imzalayıp<br />

göndermeye söz verdi, fakat sonra,<br />

ondan hiç ses çıkmadı. Yayımlanan ilk kitabım<br />

"Küçük Dünya"yı, bugün gibi hatırlıyorum;<br />

"Biz dostlarımızı arada sırada da<br />

olsa hatırlarız" hitabıyla ona imzaladım,<br />

göndermedim. Eğer bu hadisede "vefasızlık"<br />

söz konusu ise, payı iki tarafa da eşit<br />

olarak bölüştürmek gerekir.<br />

Sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum,<br />

onun hakikaten hayran olduğum,<br />

"Ayakta Durmak İstiyorum" piyesi,<br />

Ankara'da sahneye kondu. İlk haftasıydı,<br />

bir kaç gazeteci arkadaşla beraber gittik.<br />

Şimdi olaya bakın; Tarık Buğra tiyatrodaydı,<br />

bizim dost, arkadaş, hattâ sıradan<br />

bir seyirci olarak yanına gidip tebrik etmemiz<br />

gerekirdi, çünkü hepimiz gerçekten<br />

beğenmiştik eseri. Oysa yanımdakiler, "Bakın<br />

yahu" dediler "oyunu seyretmeye BİZler<br />

geldik, Buğra burada bir hoş geldiniz<br />

bile demiyor!" Ve suçlu gibi; başlarımızı<br />

önümüze eyip, ona bir "Yüreğine sağlık,<br />

eline sağlık" bile demeden ayrıldık tiyatrodan.<br />

Buğra hakkında yazarken, kendimden<br />

bahsetmem hoş değil ama, mecburiyetindeyim.<br />

Ben o zamanlar bu şimdi olduğumdan<br />

daha pısırık ve çekingendim, yanımdakilere:<br />

"BİZ dediğiniz de kim İşte<br />

eser ortada! Yazarı bizi görmezden gelmişse,<br />

bu onun meselesi... Gidip tebrik etmemiz<br />

lâzım" deme cesaretini gösteremedim.<br />

Hattâ belki böylece düşünemedim bile, gazeteci<br />

arkadaşın tesiri altındaydım ;Buğra'-<br />

dan kabul bekler gibiydim ancak bu işde<br />

bir terslik olduğunu seziyordum, rahatsızdım.<br />

Şu olayda vefasızlık payı, benim hesabıma<br />

daha ağır basıyor... Ama eminim,<br />

o gazeteci arkadaş düşüncesini kıl payı değiştirmemiştir,<br />

sorarsanız: "Buğra mı, diye<br />

başlar, oyununu seyretmeye gittik de yüzümüze<br />

bile bakmadı." Neden bakmadı, yahut<br />

biz niçin tebrik etmedik, diye aklının<br />

ucundan geçirmez. Olaylarda, kabahatin<br />

tümünü karşı tarafa yüklemek kadar, rahatlık<br />

var mı


4<br />

Sonra Buğra ile bir kaç defa İstanbul'da<br />

Karaköy-Kadıköy vapurunda karşılaştık,<br />

hâl hatır sorduk. Konuşmamız havadan<br />

sudan nezaket cümlelerinin dışına<br />

çıkmadı. Ve derken Basın İlân Kurumu'-<br />

nun kampında, üst-üste bir kaç yıl yaz tatilimizi<br />

beraberce geçirdik. İlk yıl, bilhassa<br />

eşim İskender Öksüz'le ahbaplık ettiler.<br />

Ben, çekingendim, itiraf etmek gerekir, beğendiğim<br />

romancıyı insan olarak iyice<br />

tanımak istediğim hâlde, yanında bir garip<br />

rahatsızlık duyuyordum. Neden Bu da benim<br />

meselem galiba. Hakkında dinlediklerimin<br />

bir neticesi olmalı; onu kızdırmamak,<br />

gücendirmemek için karşısında (kendim)<br />

olamıyordum. Hareketlerimi, sözlerimi<br />

"ona göre" ayarlamak mecburiyetini duyuyordum.<br />

Böyle bir mecburiyet de, kişiye<br />

ne biçim bir YÜK olur, taşıyan bilir!.. Eşimin<br />

benim gibi ön yargıları, sıkıntıları, hele<br />

sözlerini karşısındakine göre ayarlama diye<br />

bir mecburiyet hissettiği yoktur. O, son derece<br />

rahattı, "İbiş'in Rüyası"nı okuyup bitirdi,<br />

bir gece yemekte, roman üzerine tartıştılar.<br />

Buğra, eserin "Mükemmel" olduğunu<br />

söyledi, İskender: "Hayır, dedi, İbiş'in<br />

Rüyası mükemmel bir roman değildir!.",<br />

masanın altından dizine, benim tarafımdan<br />

kuvvetlice bir^tekme yediği halde, tınmadı,<br />

fikrinde İsrar etti.. Tartışma uzamadı ama><br />

ben Tarık Buğra yanımızdan ayrıldıktan<br />

sonra, "Artık senin yüzüne bile bakmaz!"<br />

dedim. Fakat hayret, ertesi gün ve kamp<br />

müddetinin sonuna kadar sıkı-fıkı arkadaşlıkları<br />

devam etti. (Şunu ilâve etmek zorundayım,<br />

bir kaç yıl sonra bir gün ne münasebetle<br />

bilmem, eşim bana Tarık Buğra'-<br />

ya haksızlık ettiğini ve İbiş'in Rüyası'nın<br />

sahiden mükemmel bir roman olduğunu<br />

söyledi.)<br />

İkinci yıl, arkadaşlıkları "dostluğa"<br />

dönüşmüştü, ben halâ iyi-kötü idare etmeğe<br />

çalışıyordum... Eğer kendi duygularımı<br />

tahlil etmemiş, onun karşısında "yerimi"<br />

tespit etmemiş olsam, şimdi şöyle diyebilirdim:<br />

"Aman Tarık Buğra, ne sıkıcı bir<br />

adam! Sohbeti bile bana ağır geldi."<br />

Üçüncü yıl, ailemize Murathan katılmıştı.<br />

Buğra'nın minik oğluma gösterdiği<br />

sevgi, daha doğru dürüst konuşmasını bile<br />

beceremeyenle kurduğu dostluk, dehşetli<br />

ilgimi çekti. Buğra çocukları seviyordu,<br />

onlarla anlaşabiliyordu!<br />

Burada durmak ve galiba satıhtan<br />

biraz derinlere inmek gerekir. Çocukları ve<br />

hayvanları seven insanlar Büyük, yumuşak,<br />

şevkatli, hoşgörülü bir yürek akla getirir<br />

önce, sonra yetişkin insanın ukalâlığından,<br />

suniliğinden, bir takım kalıplarından<br />

kaçışı... Onlardan rahatsızlığı.<br />

Romancı, yetişkin insanlar arasında<br />

kendini rahat hissetmiyor.<br />

Bu "kendini rahat hissetmeme", üzerinde<br />

düşünelim. Çünkü bence Tarık Buğra<br />

ile diğer insanlar arasındaki münasebet<br />

bozuklukları, bu duygudan kaynaklanıyor.<br />

Buğra niçin, diğer insanlar arasında rahat<br />

değil.. Eh, psikolog değilim; iyi-kctü,<br />

vasat bir romancı, iyi bir okuyucu ve biraz<br />

da Froyd ile yaklaşıyorum meseleye.<br />

Froyd diyor ki:<br />

"Çocuklar oynadıkları oyunlarla kendilerine<br />

özgü bir dünya yaratır, daha yerinde<br />

bir değişle yaşadığı dünyanın nesnelerini<br />

kendi beğenisine uygun olarak kurduğu<br />

yeni- bir düzen içine yerleştirir, böylece tıp-


ki bir sanatçı gibi davranır." "Sanatçı da<br />

oyun oynayan bir çocuk gibi davranır,<br />

tıpkı; o da kendine bir hayâl dünyası yaratarak,<br />

bu dünyayı pek ciddiye alır, yani<br />

zengin bir duygu hazinesi ile donatarak,<br />

realiteden kesin sınırlarla ayırır onu."<br />

(Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Türkçesi: Kâmuran<br />

Şipal, T.D.K.ca Türkçeden dolayı<br />

okuyucularım beni af'etsinler, tercümeyi<br />

dokunmak istemedim.)<br />

Şu sözleriyle Froyd'a az çok katılmamak<br />

mümkün değil. Az çok diyorum,<br />

çünkü o sanatçıları çocukların düzeyine<br />

indiriyor. (Veya çıkarıyor). Kesin hüküm<br />

veriyor! Böylesi kesin hükümlerden kaça<br />

rak, Buğra'nın şu bizim ortamın yetişkin<br />

insanlar dünyası ile kendine has dünyasının<br />

dehşetli çatıştığını söylemek kabil.<br />

Froyd'un icidia ettiği gibi, Buğra'nın dünyası<br />

realiteden kesin sınırlarla ayrı mı.. Yani<br />

Buğra, ayakları bir karış havada mı dolaşıyor,<br />

vakalardan ve vakıalardan kopuk mu<br />

Hayır, hiç değil.. Çünkü, reel dünyayı bütün<br />

çıplaklığı ile eserlerinde okuyoruz,<br />

görüyoruz. Fakat "çatışma" da bir gerçek.<br />

Ve bu çatışmada galip ve mağlup aramak<br />

gerekirse, satıhda bir bakışla, Buğra, mağluptur.<br />

İşte şu kalabalık gurup, onu kabulden<br />

çekinmekte, yahut kabul ettiğini itiraf<br />

edememekte, büyük olan romanı, sükutla<br />

geçiştirilmekte. Fakat "hakikat" şu<br />

görünen manzarada mıdır<br />

Biraz önce Buğra'nın karşısında<br />

"kendi" tahlilimi yapmasaydım, çok yanlış<br />

bir yargıya kapılabileceğimi itiraf ettim. O<br />

halde "çatışan dünyalar" meselesinde bütün<br />

suçu Buğra'ya mı yükleyeceğiz...<br />

Şu bizim yetişkinler dünyasının tahliline<br />

girişmeyeyim, bir sual daha sorayım, bizimkinin,<br />

Buğra'nın dünyasından daha saf,<br />

dürüst, hoşgörülü, vefalı olduğunu iddia<br />

edebilir miyiz Böyle bir kesin hükme, kim<br />

±A<br />

imzasını atabilir<br />

Dış dünya ile münasebetleri daima iyi<br />

gitmiş, hiç bir sanatçı bilmiyorum ve tanımadım.<br />

Tolstoy'dan, Dostoyevski'ye,<br />

Satr'a, Leonardo da Vinci'den, Gogen'e,<br />

Pikasso'ya.. Bizden örnek verelim, Abdülhak<br />

Hamit'ten, Şinasi Hisar'a, Cenap'a,<br />

Haşim'e, Necip Fazıl'a, Yahya Kemal'e,<br />

Orhan Veli'ye, ne bileyim; Ömer Seyfettin,<br />

Ahmet Hamdi Tampınar, Peyami Safa,<br />

Halide Edip ve daha nicelerinin ismini<br />

sayabiliriz. Bu sanatçıların hiç birinin dış<br />

dünya ile münasebetlerinin hep iyi gittiği<br />

iddia edilemez. Ve dış dünya, çatlasa da,<br />

bu işilerin sanatını alıp kabul etmiş, o sanatla<br />

gurur duymuş, bir kısım sanatçıyı<br />

ise baş tacı etmiştir. Hele yaşarken dahi,<br />

her türlü garip kaprislerini "bir çeşit sanat"<br />

gibi gösterip, baş tacı edilen Abdülhak<br />

Hamit, Yahya Kemal, Halide Edip vs.<br />

Buradan acaba şöyle bir hükme varmamız<br />

mümkün olur mu Artık dış dünya<br />

da değişti, insan kıskançlığı, çekememezliği<br />

arttı, had bilinmiyor, sanata saygı azaldı.<br />

Ve insanlar sanatçıyı "sanatı" ile değil,<br />

kendileriyle münasebetlerinin iyilik derecesine<br />

göre değerlendiriyorlar.. Galiba, öyle.<br />

O halde Buğra, yetişkin insanlar arasında<br />

niçin "rahat" hissetsin kendini<br />

Gençliğim Eyvah, hakkında yazdığım<br />

kısa yazıda, Buğra'nın mutluluğunun<br />

"zehir yeşili" olduğunu söylemiştim. Hak<br />

verdi bana. Ve ona hiç sormadım ama,<br />

Buğra'nın geceleri şöyle rüyalar gördüğünü<br />

tahmin edebilirim: Bir ziyafet sofrası, her<br />

türlü yiyecek var, bir çok insan yiyip içiyor,<br />

onun tabağı boş! Bir büyük mağaza,<br />

insanlar durmadan alış-veriş ediyorlar, top<br />

top güzel kumaşlar iniyor raflardan, Buğra;<br />

istediği, imrendiği halde, bir metrecik<br />

bile kumaş alamıyor! Plaj, güneş parlak,


deniz pırıl pırıl, fakat o dalınca deniz birden<br />

hâl değiştiriyor, bulanık çamurlu bir<br />

su oluyor! Yani Buğra ne ziyafet sofrasından,<br />

ne kumaş mağazasından, ne de denizden<br />

nasibini alıyor.<br />

Böyle rüyalar... Bakın takdir edilmedi,<br />

alkış toplamadı demiyorum, fakat Tarık<br />

Buğra şu dünyadaki sanatçı varlığının karşılığını<br />

"tam" olarak, ne manen ne de maddeten<br />

almıştır. Kendisini "hakkı yenmiş gibi"<br />

hissediyorsa, bu ona has dünyanın fantazisi<br />

değildir, öyledir. Onu, "hırçın"lıkla,<br />

"saldırganlıkla itham edenler, niçin "sebepleri"<br />

üzerinde durmazlar Böyle itham<br />

edilen sanatçının çok ince, hemen kırılıveren<br />

bir yüreği olduğu için, bunu örtüp saklama<br />

insiyakiyle "kırıcı"; çok çekinen ve<br />

mahcup olduğu için, yine ayni insiyakla<br />

"saldırgan" olabileceğini düşünmezler<br />

Yürekteki aşırılıklar, umumiyetle<br />

davranışlarda, tam aksi uçta aşırılıklara dönüşüyor.<br />

Ve şüphesiz Buğra'yı yüreğindeki,<br />

ruhundaki aşırılıklar için suçlayamayız,<br />

çünkü sanatını yoğuran onlardır.<br />

Ve "yazdıklarımızı beğenmiyor.." diye<br />

çekinenler, münekkitler;acaba bir sanatçının<br />

eserini meydana getirmek için çektiği<br />

sancıyı, düştüğü bunalımı, yürek ezilişini<br />

ve tükenişi yaşamışlar mıdır Sanatçı kendisi<br />

bizzat, verdiği eseri dahi, bu çektiği<br />

sancıya dek görmez, göremez... Eğer Tarık<br />

Buğra, yazılanlardan memnun olmamışsa,<br />

bunu açık açık ifade etmesi, bence dürüstlüğündendir.<br />

(Bir romanımı çok yanlış değerlendirmiş,<br />

hissettirmek istediklerimin<br />

hiç birini duymamış bir genç eleştirmen<br />

arkadaşıma, teşekkür ettiğimi hatırlıyorum.<br />

Gerçi onun kalbini kırmadım ama,<br />

kendi hesabıma dürüst hareket etmediğim<br />

için, rahatsızım.)<br />

Ve sanatçı eserini meydana getirirken,<br />

kendi kendisiyle öyle bir kavga içindedir<br />

ki, öyle yiyip bitirir ki ruhunu, bir<br />

yerde "dış kemirgenler" çok çok hafif<br />

kalır, pek tabii küçümsenmeyle karşılanır...<br />

Hani, Buğra bizi küçümsüyor diyenlere!<br />

TÖre'de "İbiş'in Rüyası"nın temsili<br />

üzerine bir yazı yayımlamıştık. Kampta bana,*<br />

o makaleye kızdığını söyledi. Şaşırdım.<br />

Dergiyi buldurduk, yeniden okuduk, bazı<br />

yerlerini işaret etti. Haklıydı.. Ben, o yazıyı<br />

sanatçının dünyasından değerlendirmemiş,<br />

herhangi bir editör gibi, yazı kalitesine göre<br />

yayınlamıştım. O dünyaya girince, Buğra'-<br />

ya hak verdim.<br />

İşte böyle.. "Tarık Buğra Hakkında"-<br />

ya dair. Ona bir sayıyı hasretmek istemiştim,<br />

olamadı. Ve kaderin çok garip bir cilvesi<br />

geçenlerde Buğra Ankara'ya geldiği zaman,<br />

iyi fotoğraf çeken oğlum Yağmur,<br />

onun otuz altı muhtelif pozunu çekti. Ve..<br />

Banyo tankından film, bembeyaz çıktı!<br />

Nasip, demiştik... Bu da Töre'nin, okuyucularının<br />

nasipsizliği. "Tarık Buğra Hakkında"<br />

bir de fotoğrafsız olacak. Vehbi Okur<br />

kardeşimizin çizgileri yetişiyor imdada, sağ<br />

3İsun.<br />

Şimdi müsaadenizle romancıya hitap<br />

etmek istiyorum: Aziz Tarık Buğra, dış<br />

dünya ile çatışma, ne kadar şiddetli olursa<br />

olsun, burada bir ters orantı mevzu bahistir,<br />

değeriniz onca artmakta. Siz, lütfen yazın...<br />

Zehir yeşili mutluluk, size Allah'ın<br />

bir lutfudur ve muhakkak ki yazmanız içindir...<br />

Lütfen yazın. Tunalı'ya cevabınızda:<br />

"Gençliğim Eyvah Türkiye'mizin romanıdır..<br />

Politikaya bulaştığımız ölçülerde hepimiz<br />

varız onda. Aynaya niçin kızıyorlar"<br />

demişsiniz... Müsaadenizle, üç kelimenizi<br />

değiştirmek istiyorum: "Türkiye'ye alâkamız<br />

nisbetinde" ve "hepimiz varız onda..."<br />

diyorum. Böyle anladım. Saygılarımla...<br />

AC


J.A<br />

Rubâîyyat-ı Arifeden<br />

BEDDUA<br />

Arif Nihad ASYA<br />

(1904-İ975)<br />

Gitsin, ne demek, edeb... edebsiz kalsın;<br />

Göçsün de nesebliler, nesebsiz kalsın!<br />

Takdir, olamaz böyle... ilâhî, bu işe<br />

Her kim sebeb olduysa sebebsiz kalsın!<br />

Arif Hoca'mızı, "Hakka yürüyüşü'nün altıncı senesinde, yokluğunu daha derinden duyarak,<br />

rahmet, hürmet, hasret ve sevgiyle anıyoruz.<br />

SEVAB<br />

"Olmaz bana kimsenin, diyordum zararı..."<br />

Gördün, lâkin, geçirdiğim korkuları:<br />

Bir akşam, ellerim sevâb işlerken<br />

Arkamdan bir ses, dedi: "EHer yukarı!"<br />

TARAFSIZLAR<br />

Yaptıkları, uğraşıp didinmek., ancak,<br />

Sağ-sol savaşında hep trtafsız kalmak..<br />

Cennetle Cehennemde —demek— yerleri yok...<br />

Tanrı'm, sen A'râf'ı genişletmeye bak!<br />

SALLANAN VATAN<br />

Yangın, su, kaza alsa da -ilk sık— kurban;<br />

Defnetse de bin hayâtı debrem, toptan;<br />

Arif —yine— der, secde edip toprağına:<br />

"Altiyle ve üstiyle bizimdir bu vatan"


1981'e GİRERKEN<br />

TÜRKİYE<br />

VE<br />

DÜNYA<br />

HÜSEYİN MÜMTAZ<br />

M<br />

: , . .Altı sene evvel.. Ordularımızın Girne<br />

den Kıbrıs'a çıktığı gün,. Tahranda<br />

bir Türk, Tahranda Türkler bayram yapıyorlardı.<br />

Gözlerim buğulandı.. Altı yıl ge<br />

riye çekildim. Salihli de bir büyük Kazak<br />

Türk ünün. Ali Bek Hakim in evinin balko<br />

nunda eşimle birlikte sabahın ışıklarını<br />

seyrediyordum. Radyolardan ordularımız<br />

Kıbrıs'a çıktı' sesleri yankılanıyor.. Sevinç<br />

gözlerimden boşanıyor,. Altı yıl önce bir<br />

yaz sabahı, Türk orduları Kıbrıs'a çıkıyor.<br />

Altı yıl önce bir yaz sabahı, Kıbrıslı<br />

bir Oğuz Türk'ü ve İstanbullu eşi, Salihli'de<br />

bir Kazak evinde gözlerinden sevinç<br />

akıtıyorlar.. Altı yıl önce bir yaz sabahı,<br />

Tahran'da bir Azeri Türk u bir Azeri ailesi<br />

bayramlıklarını giyiyor.. Altı yıl önce .ir<br />

yaz sabahı, Taşkent'te bir Özbek Türkü..<br />

Ne büyüksün Türklük!.. Akdeniz'in mavi<br />

dalgalarını yararak giden bir hücumbotunun<br />

motor sesi Almaata dan Üsküb'e kadar<br />

yankılanıyor.."<br />

Doç. Dr, A.B. Ercilasun, TÖRE, Sayı: 111<br />

Bir yılın dış politik olaylarının incelenmesiyle Ercilasun'un yukarıya tırnak içine<br />

aldığımız sözlerinin ne alâkası var diye düşünülebilir.


48<br />

Ahmet Bican, Girne, Tahran, Salihli, İstanbul, Taşkent, Almaata ve üsküb'den<br />

bahsediyor.<br />

Ben bunlara, Kosova, Kavala, Kırcaali, Bahçesaray, Kerkük, Kabil, Doğu Türkistan,<br />

hattâ Bering Boğazını, yâni Adriyatikten, Pasifiğe kadar olan büyük bir bölgedeki ülkeleri<br />

de ekliyorum. (Aşağı yukarı dünyanın yarısını)..<br />

Dış politika, en basit tarifi ile ülkelerin dış münasebetlerini incelemez mi ve ben bu<br />

ülkelerden, bu ülkelerin ortalama en büyük etnik varlığı olan Türkler'den bahsedersem,<br />

bu bir dış politika konusu değil midir Evet;demek ki, sadece Türk Dünyası'ndan, bölgelerindeki<br />

durum ve münasebetlerden bahsetmek bile dünyanın yarısını ilgilendiren bir dış<br />

politika konusudur.<br />

Böyle büyük bir meseleye kimse bigâne kalamaz, kalmamaktadır. Dünyanın büyük<br />

devletleri, bu korkunç potansiyelin kendi gücünün şuuruna varacağı günleri endişeyle<br />

beklemektedir.<br />

Bu kadar büyük bir bölgeye yayılmış, aynı dili konuşan başka bir topluluk, tarihin<br />

hiç bir devrinde, hiç bir yerde var olmamıştır. Kaldı ki bu insanlar, müşterek kullandıkları<br />

"dil"i ikinci bir dil olarak öğrenmemişlerdir, ana dilleridir bu ve kuvvetleri buradan gel* .<br />

mektedir.<br />

Meselenin ehemmiyetini artık kafalarımızın alması lâzımdır. Ve bu mesele herkesten<br />

önce bağımsız tek Türk Devleti olarak bizi ilgilendirir. Ankara için aslolan, kendisiyle<br />

beraber, dışındaki Türklerin de menfaatidir. Diğer herşey, bütün faktörler meselâ Amerika'da<br />

Reagan'm seçilmesi, Polonyadaki kriz, İran-lrak savaşı, ancak bu asıl meseleye müsbet<br />

veya menfi tesir etme derecesine göre değerlendirilmelidir. Bütün olaylar, "Türk'ün<br />

menfaati neyi icabettirir" gözlüğü ile görülmeli ve buna göre ehemmiyet sırasına sokulmalıdır.<br />

Bu görüş açısından ayrılmadan, 1981'e girerken dünyanın içinde bulunduğu politik<br />

durumu şöyle inceleyebiliriz: ,<br />

A. Milletlerarası Genel Durum:<br />

Sene içinde onbir ay çekilen üçüncü dünya savaşı sancısı Aralık ayına girerken<br />

zirveye ulaştı.<br />

1. Irak-İran harbi devam ediyordu<br />

2. Suriye-Ürdün kapışmak üzereydi<br />

3. Ruslar Polonya'ya ha girdi ha girecek durumdaydı<br />

4. Carter, seçimlere girmeden rehineler meselesini hallederek puan toplamak istiyordu,<br />

5. Rusya'nın Afganistan çamuruna daha fazla battığı farkediliyordu.


1<br />

Bilindiği gibi, senenin son dört ayının baş döndürücü bir şekilde geçmesine sebep<br />

olan yukarıdaki nefes kesici beş maddeden dördü, Orta Doğu'yla ilgilidir. Petrol; dolay ı-<br />

sı ile dünya istihsalinin büyük bölümünü karşılayan Basra körfezi süperlerin iştahını<br />

çekmeye devam etmektedir. Doğu bloku, Afganistan'la başlattığı stratejik ilerlemesini<br />

devam ettirmiş, hiç değilse korumuştur. Amerika, Hint Okyanusundaki en büyük askeri<br />

üssü Diego Garcia adasına ilâveten başka bir takım üsler elde etmek çabasındadır. Umman,<br />

Somali, Yemenle bu konuda anlaşmalar imzalanmıştır. Mısır'da "eğitim" maksadıyla<br />

bir kaç Phantom filosu bulundurmakta, dahası "özel müdahale birliği"nin çöl<br />

şartlarında eğitimini temin maksadıyla, Mısır'la anlaşma yapmaktadır. Ve bölgede*<br />

Irak'ın Rus migleri, İran'ın Amerikan phantomlarının elinden Amerikalı rehineleri kurtarma<br />

çabasındadır. Suriye ve Irak'da Baas partileri iktidardadır ama Suriye, Irak'a yardım<br />

eden Ürdün'e düşmandır. Suriye, Libya'yla birleşme çabalarındayken, Rusya ile neredeyse<br />

Varşova Paktı ülkelerini kıskandıracak anlaşmalar imzalamakta, Lübnan'ın yarısını<br />

işgal etmiş vaziyette ve İsrail'le devamlı sürtüşmektedir. Türkiye'de biten NATO zincirinin<br />

İran'dan doğuya devamı ihtimali ortadan kalkmış; İsrail Mısır-S. Arabistanlı yerli<br />

kombinezonlardan bahsedilmektedir. Yâni batı artık, Orta-Doğu ve Basra körfezi sahipliğinden<br />

vazgeçmiştir. Mesele bundan sonra Orta-Doğu petrollerine doğuyla eşit ortak<br />

olma meselesidir.<br />

Ve Türkiye, bu bölgedeki her ülkede mevcut en büyük azınlığa (!) sahip, tek müslüman<br />

NATO ülkesidir, tek doğulu NATO ülkesidir. Amerika'nın hayati çıkarları da<br />

artık Avrupa'da değil, bu bölgededir. Ve Amerikan halkı; 4 yıl süren pasif tutumdan<br />

bıkarak, "Amerika'yı tekrar büyük yapalım" sloganıyla seçim kampanyasına giren Reagan'ı<br />

seçmiştir.<br />

Reagan'ın, Haig ve Kiessinger ekibiyle işbaşına gelmesi Avrupa ve NATO ülkelerini,<br />

NATO şemsiyesi altında daldıkları tatlı uykudan uyandıracak niteliktedir.<br />

Yeri gelmişken NATO ile Varşova Paktının işleyiş ve disiplin mekanizmasına<br />

tesir eden anlayış üzerinde duralım.<br />

NATO iki senedir, orta menzilli stratejik füzeleri Orta Avrupa'ya yerleştirme konusunda<br />

bir anlaşma sağlayamamıştır, süratle artan Sovyet nükleer-konvansiyonel silâh gücü<br />

karşısında üye ülkelerin askeri harcamalarını % 3 arttıracak tasarıyı kabul edememiştir.<br />

Ama Varşova Paktı ordularının "çağrıldıklarında" düşünmeden Varşova'ya (evet Varşova'ya)<br />

girebilme ihtimalleri hiç de az değildir.<br />

Reagan - Haig - Kiessinger üçlüsü, Amerika'nın aktif olmasını sağlayacaktır, enerjik<br />

ve anında reaksiyon belki daha önce aksiyon gösterecektir. Bu; NATO ve bu arada Türkiye'ye<br />

bir takım yeni mesuliyetler de yükleyebilecektir. Meselâ Kiessinger artık Orta-<br />

Doğuda Amerikan birliklerinin müdahalede kullanabileceği sıçrama tahtaları değil, fakat<br />

devamlı kalabilecekleri üslere olan ihtiyacından bahsetmiştir.<br />

Ve Reagan karşısında yalnız NATO ülkelerinin değil, Sovyetler'in de işi zordur.<br />

Daha önce Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya'da çatlayan kabuk, yine Polonya'da ve<br />

yine çatlamak istidadındadır. Proleterya diktatörlüğünü; yâni işçilerin kesin hâkimiye-<br />

49


tini öngören bir rejimde işçiler hak noksanlığı iddiası ile hak arama kavgası yapmaktadırlar.<br />

Hem de en basit hak., sendika kurma, toplu sözleşme ve grev..<br />

Sovyetler, Amerika ile aralarında mevcut nükleer-konvansiyonel silâh üstünlüğünü<br />

1985 senesine kadar lehlerine devam ettireceklerdir. Ve muhtemelen büyük meselelerini<br />

de, bu arada halletmek amacındadırlar. Üstelik 85'den itibaren Sovyet ordusunda etnik<br />

çoğunluk Ruslar'dah, müslüman azınlıklara geçecektir. İşte bu en kuvvetli dönemlerinde<br />

Amerika'nın başında pasif değil fakat "Amerika'yı gene büyük yapalım" diye düşünen<br />

bir başkanın olması, Ruslar hesabına talihsizliktir.<br />

Ha, bu arada ilgilendirir mi bilmiyorum ama yeni bir fikir oluşmaya başlıyor galiba..<br />

Dünyanın en büyük petrol bölgesi Orta-Doğu'daki ülkeler, 1973'den beri en mühim<br />

şeyin petrol olduğunun farkına vardılar. Ancak başlangıçta dünya kamuoyunun tasvipkâr<br />

tavırlarıyla karşılanan; bu ülkelerin kendi zenginliklerini diledikleri gibi ve bir silâh<br />

olarak kullanma keyfiyeti, ilk masum amacından saptırıldıkça puan kaybetmeğe başladı.<br />

Hele Irak ve İran'ın son savaşta yekdiğerinin petrol kaynak ve rafinerilerini düşünmeden<br />

mesuliyetsizce tahrip etmeleri bardağı taşıran son damla oldu. Çünkü bombalanan her<br />

kuyu ve tesis, bulunduğu ülkeye olduğu kadar, (parayla da olsa) bu ürünü kullanan<br />

dünyanın diğer ülkelerinin de zarar görmesine sebep oluyordu.<br />

Yeni fikri kısaca özetlersek, petrol sahibi ülkelerin petrollerini diledikleri gibi<br />

kullanmalarına evet, fakat kısır çekişmelerini halletmek için tahriplerine, hayır.<br />

Petrol stratejik bir maddedir ve bütün insanlığın müşterek malıdır. Şu anda üzerinde<br />

oturan insanlar hasbelkader oradadırlar ve bütün insanlığın vekili olarak bu maddeyi<br />

işletmektedirler, Vekilin dirayetsiz davranışları değiştirilmesini içab ettirebilir (ettirir).<br />

Bu yüzden bu petrol sahaları dar bir görüşle iki süper, daha geniş bir görüşle ise meselâ<br />

Birleşmiş Milletler tarafından işletilebilir (işletilmelidir).<br />

Bu fikrin hemen veya ilerde tatbik kaabiliyeti ve getireceği ihtilâflar çok geniş<br />

münakaşaları doğurur ve şu an bizce böyle bir şey muhtemel görünmemektedir. Fakat<br />

bu fikrin bir alternatif olarak vücut bulması bile ilgi çekicidir.<br />

B. Türkiye'nin Dış Politikası<br />

Türkiye'de 1980in 12 Eylül'ünde bir iktidar değişikliği olmuştur. Yeni iktidar,<br />

Türk Dış Politikasının kronik problemlerine ek olarak bir de vize meselesini devralmıştır.<br />

Ankara'nın'1981 senesi içinde başını ağrıtacak meseleler şunlardır:<br />

1. Dış baskılar<br />

2. İsrail<br />

3. Yunanistan - Kıbrıs<br />

50


4. Vize<br />

Türkiye için eskilere ilâveten yeni bir Doğu Bloku patentli baskı olamaz ve yoktur.<br />

Doğu zaten geleneksel tehdit unsuru olduğu için idari sistem doğuya karşı vaziyetini<br />

almış, savunmaya devam etmektedir.<br />

Demek olsa olsa I ürkiye için batıdan gelecek yeni bir baskıdan söz edilebilir.<br />

12 Eylülle beraber bazı çevrelerde enteresan değişiklikler vukubulmuştur. Daha<br />

önce batıyla olan en ufak münasebeti NATO'ya, IMF'ye kölelik diye tavsif eden, Türkiye'nin<br />

Avrupa konseyi ve Parlamentosu ile Ortak Pazar'a girmesini batıya aşırı bağımlılık<br />

ve emperyalizme uşaklık olarak gören bir takım çevreler, 12 Eylül 'den sonra batının<br />

Türkiye hakkındaki düşüncelerine çok fazla ehemmiyet vermeye başlamışlardır. Millet- „<br />

lerarası kuruluşlarda Türkiye'yi jurnal edenlere şimdilik pek rastlanmamaktadır ama me- r<br />

selâ faaliyetleri durdurulan Maden-İş'ii idarecilerin bazıları Rumlar'la ortak kombinezonlara<br />

girmeye başlamışlardır bile.<br />

Batı'yı; Avrupa ve Amerika diye ikiye ayırmak lâzımdır. Avrupa, her zaman olduğu<br />

gibi hissidir. Avrupa forumlarında komünistinden Hristiyanına kadar her düşünce temsil<br />

edilmektedir. Komünistler ve tabii Yunanlılar, Ankara'daki "demokratik" olmadığını<br />

söyledikleri yönetimi bahane ederek Türkiye aleyhine yeni dolaplar çevirmeye çalışacaklardır.<br />

Hele Türkiye içinde menfaatleri haleldar olan eski ve yeni tüfeklerin vasıtalı ihbarları<br />

ile bu çabaların ciddi sonuçlara varabileceği düşünülürse de adı geçen kuruluşlarda<br />

yalnız fanatik komünist ve Yunanlıların olmadığını hatta azınlıkta olduklarını düşünmek<br />

rahatlatıcı bir unsurdur.<br />

Çoğunlukta olan muhafazakârlar ise şimdilik (kendi kamuoylarını ikna edebildikleri<br />

sürece) Türkiye'ye bir şantajı düşünmemektedirler, çünkü bu eşyanın tabiatına<br />

aykırıdır. Bunlar da durumu "dikkatle takibettiklerini" belirtmekle yetinmekten başka<br />

bir şey yapamazlar.<br />

Peki Avrupa faktörünü hiç mi nazarı dikkate almayalım<br />

Hayır.. Dünya çok küçüktür ve Türkiye kendini Avrupa'dan tecrit ederek yaşayamaz.<br />

Hele bıçağın, ucundaki Türkiye, mali problemlerini halletmek için tatbik ettiği<br />

sistem icabı Avrupa'ya son derece bağımlıdır. Yalnız, Devlet Başkanı, Avrupa Konseyi<br />

raportörü Steiner'in Ankara'ya geldiği gün, Mecliste Atatürk yılını açmak için yaptığı<br />

konuşmada "iç ve dış baskılara boyun eğmeyeceğiz" demiştir. Bu demektir ki yeni<br />

yönetim, mâli bağımlılık yüzünden politik tâviz vermeve yanaşmayacaktır.<br />

Peki, Ankara, içte bazı meseleleri hallederken meydana gelen "demokratik olmadığı<br />

iddia edilen" görüntüsü dolayısı ile uğrayacağı muhtemel mâli finans zararını hangi<br />

kaynaktan karşılayacaktır 7<br />

Sözün burasında Amerika faktörü işe karışıyor. Ve Amerika Avrupa'nın aksine<br />

mantıkidir. Şöyle bir akıl yürütme yapılabilir:


— Amerika'da aktif bir yönetim iş başına geçmiştir.<br />

- Orta Doğu'da Amerika'nın hayati çıkarları vardır.<br />

- Amerika, Orta Doğu'daki hayati çıkarlarını, Orta Doğu'daki geleneksel dostlarının<br />

yardımıyla koruyacaktır.<br />

— Amerika'nın Orta Doğu'daki geleneksel dostları, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail<br />

, ve Türkiye'dir.<br />

- Türkiye özellikle şu anda dış yardıma muhtaçtır.<br />

— Türkiye'nin Avrupa ile bazı problemleri vardır. Amerika, dediklerini yaptığı<br />

sürece Türkiye'ye yardım eder.<br />

—• Amerika'nın istekleri şunlar olabilir:<br />

1. Üs (Yerleşmek için veya sıçrama tahtası olarak)<br />

2. NATO'nun güney kanadındaki zafiyetin giderilmesi<br />

3. NATO'nun doğuya devamı<br />

4. Yunan Lobisi (Kıbrıs)<br />

Bunlara karşılık Türkiye;<br />

1. İlk maddeye (şimdilik) müsbet cevap veremeyeceğini belirtmiştir.<br />

2. Ege konusunu, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü veto etmeyerek, sonraya<br />

bırakmayı kabul etmiştir.<br />

3. Amerika'nın böfgede yeni oluşturmaya başladığı cephenin bir üyesi, Suudi Arabistan<br />

ile çok yakın münasebetler içine girmiştir. O kadar ki, Ankara, içerde<br />

teokratik devlet müdafi ler in i mahkum etmekte fakat teokratik bir devlet olan<br />

5. Arabistan'ın Taif şehrinde yapılan İslâm Konferansına ilk defa en yüksek<br />

seviyede (başbakan) katılmaktadır.<br />

4. Kıbrıs Maraş'a bir kısım Rum'un yerleşmesini kabul etmiştir.<br />

- Türk dış politikasında 12 Eylül'den bu yana devam eden yumuşak, taviz kâr ve<br />

Amerikan yanlısı davranışlar bu şekilde bir akıl yürütmenin tesiriyle midir Dahası, bu<br />

davranışlar hakikaten tavizkâr mıdır, yoksa bir takım müsbet hesapları mı muhtevidir,<br />

bunu zaman gösterecektir.<br />

Bu geniş perspektif içinde Ankara'nın İsrail'le münasebetlerini kesmesi bile fazla<br />

inandırıcı olmayacaktır. Siyonist bir dünya, Ankara ile Tel-Aviv'in (Mısır ve S. Arabistan'la<br />

olduğu gibi) koordinesini okyanusların çok ötesinde VVashington'da planlamaktadır.<br />

Vize konusuna gelince,. Almanya Federal içişleri bakanı Gerhard Baum, "Vize<br />

uygulamasının başarıya ulaştığını, kaldırmanın söz konusu olmadığım" söylemiştir.<br />

Avrupa, AET'ye yeni giren üyesi Yunanistan'la beraber, Türkiye'yi artık dışarıda<br />

tutmak istemekte, ama kendi güvenliği için vazgeçemiyeceğine göre de Amerikan aracılığı<br />

ile (uzaktan) müttefikliği tercih etmektedir.<br />

52


İDEOLOJİK HARB TAKTİKLERİ<br />

AYHAN<br />

Türkiye'nin 1%8'den beri içinde bulunduğu<br />

buhranı karmaşık sosyo-ekonomik<br />

teorilerle izah etmek âdet olmuştur. İnancımız,<br />

sosyal ve ekonomik şartların, sübversif<br />

faaliyetlerin sebebi değil mazereti ve<br />

malzemesi olduğudur. Temel âmil, sosyal<br />

ve ekonomik şartlar değil, hattâ Türkiye'­<br />

nin etnik veya dinî yapısı da değil, bütün<br />

bunları istismar eden, bunları tahrikten<br />

kuvvet alan ideolojik taarruzdur. Sayın<br />

Devlet Başkanı'mızın ifadeleriyle, "dünya<br />

tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin<br />

sızma ve çökertme harekâtı"dır.<br />

Bilindiği gibi tarih, milletlerin menfaat<br />

mücadelesi olma niteliğini bütün şiddetiyle<br />

devam ettirmektedir. Ancak, nükleer<br />

dehşet dengesi, bayrak sallayarak girişilen<br />

fetihlere müsaade etmemektedir. Bunun<br />

yerine ülkeler, dolaylı, fakat çok avantajlı<br />

ve hiçbir riski olmayan bir metodla düşürülmektedir.<br />

Fetih, topraklarda değil, ideolojik<br />

taarruzla ele geçirilen beyinlerde başlatılmaktadır.<br />

Beyinler elde edildikten sonra<br />

üniversiteler, fabrikalar, meydanlar, şehirler<br />

ve kırlar savaş alanı haline gelmekte ve ülke<br />

arka plândaki süper güce hiçbir zahmet ve<br />

risk yüklemeden kendi evlâtları eliyle düşmana<br />

teslim edilmektedir.<br />

TUGCUGİL<br />

Bu metodlar "beşinci kol" veya "psikolojik<br />

harb" olarak eskiden beri kullanılmakta<br />

idi. Fakat nükleer dehşet dengesinin<br />

yol açtığı siyasî detantla birlikte sübversif<br />

harb, tarihte görülmemiş boyutlara ulaştı.<br />

Şöyle ki: Eskiden psikolojik savaş klâsik<br />

harbin bir parçası iken bugün psikolojik<br />

savaş, harbin esası haline gelmiş, klâsik sa<br />

vaş ancak son darbeyi vurmada -Afganistan'da<br />

olduğu gibi- veya çok özel jeopolitik<br />

şartlarda ve sınırlı olarak -Hindiçini'de olduğu<br />

gibi- kullanılır olmuştur. Eskiden ateş<br />

esas, ideoloji teferruatken, bugün ideoloji<br />

esas, ateş teferruat olmuştur. Bizde de<br />

komünistlerin adam öldürmeye bile "silâhlı<br />

propaganda" demeleri bundandır.<br />

20. asrın ikinci yarısının bu vakıası,<br />

Leonid Brejnev tarafından, "Siyasî detant,<br />

asla ideolojik savaşın duracağı anlamına<br />

gelmez." sözleriyle açıkça ilân edilmiştir.<br />

Ancak bu gerçeklerin, yarım asır önce<br />

Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok net<br />

bir şekilde dile getirildiğini görüyoruz:<br />

"Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken,<br />

onlara, bilhassa mevcudiyetiyle,<br />

hakkıyla, birliğiyle tearuz eden bilumum<br />

53


yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı<br />

miHiyeyi her mukabil fikre karşı kemali<br />

istİğrakle, şiddetle ve fedakârane müdafaa<br />

zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin<br />

bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin<br />

zerki mühimdir. Daimi ve müthiş bir<br />

cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın<br />

felsefesi, müstakil ve mesul kalmak isteyen<br />

her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb<br />

etmektedir." (15 Temmuz 1921 'de<br />

Ankara'da toplanan Maarif Kongresi'nde<br />

Atatürk'ün yaptığı konuşmadan. "Atatürk'­<br />

ün Maarife Ait Direktifteri", İstanbul Maarif<br />

Matbaası, 1934; s.:4.)<br />

İdeolojik savaşın yıkıcı tesirlerinin<br />

Türkiye'de altmışlı yılların ikinci yarısında<br />

hissedilmeğe başlanmasının da özel bir sebebi<br />

vardır. O güne kadar çalışmalarını<br />

inatla işçiler üzerinde teksif eden ve sadece<br />

kendi disiplinine tam bağlı komünist partileri<br />

destekleyen SSCB, 1965'de iki mühim<br />

strateji değişikliği yaptı: T) Propagandasını<br />

işçilere münhasır kılmaktan vazgeçti ve<br />

genç aydınlara ve bilhassa en kolay tesir altında<br />

kalabilecek çağdaki öğrencilere tevcih<br />

etti. Sovyetler Birliği Komünist Partisi'<br />

nin teorisyenleri, Marksizm'in ruhuna aykırı<br />

olan bu değişikliği, "Her ülkenin kendirle ~<br />

has şartlarına göre 'devrim' için motor güç<br />

olarak başka bir sınıf seçilebilir." şeklinde<br />

izah ettiler... 2) Desteklediği sübversif hareketlerde<br />

kendi disiplinine yüzde yüz bağlılık<br />

şartı aramadı. Çünkü kendi emrindeki<br />

komünist partilerine bağlı olmasa bile anarşik<br />

eylemler, hedef ülkenin başına dert açıyor,<br />

onu yoruyor, yıpratıyor, bütün batı<br />

blokunu meşgul ediyor ve sonunda yine<br />

kendi insiyatifindeki partiye zemin hazırlıyordu.<br />

Modern araç ve gereçlerle donatılmış<br />

güvenlik güçlerinin ve orduların karşısında<br />

çeteci ihtilâl hareketlerinin tek başlarına<br />

başarı şansı bulunmamasına rağmen<br />

bu hareketler, asıl komünist güç için, VValter<br />

Laqueur'un kelimeleriyle, "üzengi tutucu<br />

", "at uşağı" vazifesini ifa etmektedir.<br />

,! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize<br />

görecekleri tahsil hududu ne olursa<br />

of sun, en evvel ve herşeyden evvel, Türki-<br />

,ye'ıtin istiklaline, kendi benliğine ve ananâtı<br />

miiiîyesine düşman olan bütün anâsırla<br />

mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.<br />

Beynelmilel vaziyeti cihana göre, böyle bir<br />

cidalin istilzam eylediği anâsırı ruhîye ile<br />

mücehhez olmayan fertlerden ve bu mahiyette<br />

fertlerden mürekkep olmayan cemiyetlere<br />

hayat ve istiklâl yoktur." (1 Mart<br />

1922, Meclis'i açış nutkundan, a.g.e., s.: 7)<br />

54<br />

Bu iki değişikliğe bir de yeniimkân<br />

ilâve olundu. O güne kadar komünist hareketler<br />

Sovyetler Birliği veya onun peyklerinden<br />

yönetilirken, şimdi Küba gibi tampon<br />

üslerden ihtilâl ihracı ve dolayısıyla<br />

Sovyetler'in kendilerine yönelecek tehlike<br />

ve risklerden bir kademe daha uzaklaşma<br />

fırsatı doğmuştu. SSCB ateşi artık yalnız<br />

bir değil, iki maşayla tutabiliyordu. Türkiye<br />

üzerindeki operasyonda kullanılan Küba<br />

benzeri iki tampon üs, önem sırasıyla,<br />

Filistin Kurtuluş örgütü (FKÖ veya PLO)<br />

ve Libya'dır. Nitekim bugün de FKÖ, Türkiye<br />

Komünist Partisi ile çeteci komünist<br />

örgütler arasında vasıta rolü oynamaktadır.<br />

Yine FKÖ'nün, Türkiye'deki siyasî ümmetçileri<br />

sol strateji paraleline çekmede ve<br />

komünist "geniş cephe"ye katmadaki müessiriyeti<br />

görmezlikten gelinemez;.<br />

Türkiye'nin bugün karşılaştığı meselelere<br />

doğru teşhis koyabilmek için ideolojik<br />

taarruzun bazı taktiklerine genel seviyede<br />

de olsa temasta fayda görüyoruz:<br />

1. Düşman Yaratma —, Geniş Cephe<br />

ye Nötralizasyon:<br />

Bir ülkeye karşı girişilen ideolojik taarruzun<br />

dış menşei ne kadar iyi maskelenir-


55<br />

se maskelensin, ve kaç maşayla tutulursa<br />

tutulsun, çıplak bir komünist hareket görüntüsünü<br />

muhafaza ettiği müddetçe başarısız<br />

kalır. Komünist ideolojik taarruz olduğu<br />

gibi teşhis ve teşhir edildiği anda mağlub<br />

edilmiş demektir. Çünkü her devletin dayandığı<br />

tabiî felsefesi, her milletin saldırı<br />

karşısında bu temeller ve değerler, güvenlik<br />

kuvvetlerinin yanında halkın da müstevliye<br />

karşı tepki göstermesine yol açacak ve taar-"<br />

ruz başladığı noktada bitecektir. Bu yüzden<br />

komünist hareket, önce kendisine müttefikler<br />

bulmak zorundadır. İttifak ise en<br />

Tcolay, müşterek bir düşmana karşı gerçekleştirilir.<br />

Bu durumda ideolojik saldırı önce<br />

en çok muhalefet göreceği, hiçbir hâl ve<br />

şartta ittifak etmesi mümkün olmayan bir<br />

gücü karşısına alacaktır. Bu güç, biraz önce<br />

bahsettiğimiz "devletin dayandığı temel"<br />

ve "milletin değerleri''ne en yakın sosyal<br />

gruplar veya siyasî teşkilatlardır. Komünist<br />

taarruz, derhal bu grup veya teşkilâtlara<br />

"faşist" damgasını vurur ve böylece propagandasında<br />

önemli bir avantaj sağlar. Çünkü<br />

"faşizm", ikinci dünya harbi sırasında ve<br />

hemen öncesindeki insanlık dışı eylemleriyle<br />

bütün dünyaca lanetlenmiş hareketlerin<br />

adıdır. Gerçi jkinci dünya harbinden sonra<br />

ciddî faşist partiler ve bir faşizm tehlikesi<br />

kalmamıştır -İtalya ve Almanya gibi ülkelerde<br />

zaman zaman görülen neo-nazi, heo<br />

faşist hareketler, yine en çok komünistlerir<br />

işine yarayan sapık ve küçük gruplarda;<br />

ibarettir. Fakat insanları dehşete düşürer<br />

bu kelime, yıllardır komünistlere iyi bir<br />

korkuluk hedef veya -Prof. Hüseyin Nail<br />

Kubalı'nın teşbihiyle- bir manken olarak<br />

hizmet etmektedir. (Faşizm'in iki anlamı<br />

vardır. Komünist terminolojide faşist, komünizme<br />

direnen herkestir. Orta-sol anlayışa<br />

göre faşizm ise, solcu olmayan askeri<br />

idarelerdir. Gerçekte faşizm bu ikisi de olmayıp<br />

ikinci dünya harbi sonunda gömülen<br />

bir idarenin ve felsefenin adıdır ama bu<br />

üçüncü ve doğru mânânın bugün pratik<br />

bir değeri kalmamıştır.;<br />

Bir düşman yaratıldıktan sonra buna<br />

karşı ittifaklar kurmak kolaylaşır. Bu noktada<br />

komünizmin "Geniş Cephe" taktiği<br />

devreye girer. Düzenden memnun olmayan<br />

bütün kesimler ye dev|et temeline ve millî<br />

değerlere bağlılıkları pek kuvvetli olmayan<br />

bütün sol ve hattâ sağ gruplarla ittifaklar<br />

kurulmaya çalışılır. Bunlar, komünist çekirdeğin<br />

öncülüğünde, muhayyel "faşizm"<br />

tehlikesinin üzerine sevkedilir.<br />

Bu taktikle elde edilen en büyük kazanç,<br />

ideolojik taarruzun maskelenmesi,<br />

tecrıd, teşhis ve teşhir edilmekten kurtülmasıdır.<br />

Böylelikle "komünizm için" mücadeleye<br />

girmeyi aklından bile geçiremeyecek<br />

birçok güç, "faşizm" mankenine karşı,<br />

"faşizme karşı" mücadeleye itilir. Bu arada<br />

esas mütecaviz "anti-faşist" örtüsünün altında<br />

masundur.<br />

Bir ülkedeki bütün güçler muhayyel<br />

faşist tehlikeye karşı komünizmle işbirliği<br />

yapmazlar. Geniş Cephe oyununa gelmeyen<br />

güçlere karşı da "nötralizasyon" politikası<br />

uygulanır. Nötralizasyon, komünistlerle<br />

ittifak etmeyenlerin hiç olmazsa komünistlere<br />

karşı ciddi şekilde bir cephe almasının<br />

önlenmesidir. Bunu sağlamanın<br />

yollarından biri ittifakı kabul etmeyenlerin<br />

korkutularak sindirilmesidir. Fakat tesirsiz<br />

»ale getirmekte korkutmadan daha kolay"<br />

>ir usul, şaşırtarak pasifleştirmektir. Gerek<br />

durum, objektif durum, devlete karşı<br />

girişilen tek taraflı ideolojik taarruz iken,<br />

memleket aydınlarının kafasında "iki uç",<br />

"komünistler ve faşistler" ikiliği yaratılır<br />

ve merkez aydınlar bu ikisinin arasında<br />

"yansızl ık"a zorlanır. Böylece saldırgan,<br />

kendine müttefik edemediği güçleri hiç<br />

olmazsa hareketsiz bırakmış olur. Mücadele<br />

zor ve riskli, buna karşı hareketsizlik aydın<br />

reftavetme uygun bir tavır olduğundan


56<br />

"yansızlık", rahatı seven entellektüelin ve<br />

bürokratın işine gelir. Komünist ise onların<br />

yansızlığı sayesinde kendisinin teşhisini önlemekte,<br />

doğru teşhis edilmeyen rahatsızlık<br />

da gün geçtikçe kangren halini almaktadır.<br />

Geniş cephe ve nötralizasyon taktiği<br />

tutarsa, hedef tahrib edilecek ilk "faşisf'ler<br />

yok olacaktır. Bu ilk faşistlerin mağlubiyetinden<br />

sonra geride kalan ve komünist<br />

olmayan gruplardan bir başkası "faşist"<br />

ilân edilir ve aynı mekanizma bir daha işletilir.<br />

3u yeni grup, umumiyetle ilk safhada<br />

nötralize edilenlerdir. &u mekanizma, ülkede<br />

komünistlerden başka kayda değer kuvvet<br />

kalmayıncaya kadar işletilmeğe devam<br />

edilir.<br />

2. Bölücülük:<br />

Komünist, imha olmamak için tecrid<br />

olmaktan kaçınmak ve mutlaka ittifaklar<br />

kurmak mecburiyetindedir. Geniş Cephe<br />

ve Nötralizasyon bu genel ihtiyacı karşılamanın<br />

bir yoludur ama, ancak siyasî faaliyetin<br />

yoğun olduğu ve nisbeten entellektüel<br />

bir hayatın hüküm sürdüğü metropollerde<br />

başarılı olabilir. Ülke çapında başarı için<br />

ideolojik taarruz başka düşmanlar yaratmak<br />

ve bu düşmanlara karşı başka ittifaklar<br />

kurmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmenin<br />

pratik yollarından biri, hedef ülkede<br />

istismar edilecek ayrılıkları bulup tahrik<br />

etmektir.<br />

Komünizm, teoride de, pratikte de<br />

"çatışma 'sız, "çelişki"siz yaşayamaz.<br />

Marksist tarih görüşü "çelişen", "çatışan"<br />

sınıflar üzerine kurulmuştur. Marksizmin<br />

nüfuz ettiği her cemiyette çelişme ve çatışma<br />

mukadderdir.<br />

Bu çelişkileri, çatışmaları yaratmakta<br />

sosyal sınıflar, iktisadi çelişkiler kâfi gel<br />

mediği zaman etnik farklılıklar ve inanç<br />

ayrılıkları (mezhepler) istismar edilir. L>ir<br />

etnik zümre veya bir mezhep "düşman",<br />

"faşist" ilân edilir ve diğerleriyle ona karşı<br />

"Geniş Cephe" açılır. Pratikte etnik ve<br />

mezhep kışkırtıcılığı, komünistler hesabına,<br />

sınıf çatışmasından çok daha faydalı olmuştur.<br />

3u tür kışkırtmalar komünizmin<br />

Rusya'nın bir silahı olarak ortaya çıkmasından<br />

önce de Osmanlı devleti aleyhine kullanılmış,<br />

hattâ Rusya ile İngiltere etnik ve<br />

mezhep bölücülüğünü devletimizi yıkmak<br />

yolunda kullanmakta birbirleriyle adetâ<br />

yarışa girmişlerdir.<br />

3. Çeteci Komünizm:<br />

Şehir, gerillası ile dinamitin fitilini<br />

tutuşturma, kır gerillâsına sıçrama ve sair<br />

taktikler SSCB'nin emrindeki beynelmilel<br />

komünizmin ana stratejilerinden uzaktır<br />

Çünkü çeteciliğin, yabancı işgali veya<br />

bütün halkın nefret ettiği bir diktatör olmadan<br />

başarıya ulaşmasının mümkün olma<br />

dığını SSCB taktisyenleri çok iyi bilir. Fa<br />

kat Troçkizm'in bir nevi moderni/e edilmişi<br />

olan çeteci teori (sun'i denge teorisi,<br />

"kurtarılmış bölgeler" metodu ikili iktidar,<br />

stratejik savunma, denge ve taarruz<br />

nazariyeleri) taraftarları asıl komünist güçlerin<br />

çok iyi kullandıkları âletlerdir. Çeteci<br />

faaliyetler, komünizmin yaratmak için<br />

onca emek sarfettiği "çatışma" ve "çelişki"leri<br />

kendi kendilerine doğuruverirler.<br />

SSCB kontrollü ideolojik taarruz, kendi elini<br />

kana bulamadan çetecileri o anda "faşist"<br />

ilân ettiği grubun üzerine sürerek yarattığı<br />

düşmanı fiziki baskı altına alabilir.<br />

Kamuoyu terörizmin aleyhine döndüğü<br />

zamanlarda da çetecileri tenkid, hatta teşhir<br />

ve ihbar etmesine bir mani yoktur.<br />

Böylelikle mütecaviz aslında yüzde yüz kendi<br />

iken, önce "aşırı uçlar" manevrasıyla<br />

tepkinin yüzde ellisini üzerinden atmakta,<br />

sonra da uzaktan kumanda ettiği çeteci<br />

komünisti kullanarak aradan tamamen sıyrılmaktadır.


İLİMLE EDEBİYATIN BAĞDAŞTIĞI ESER:<br />

ÜSKÜFTEN KOSOVA'YA<br />

PROF. DR. AYDIN TANERİ<br />

Sayın Yavuz Bülent Bakiler, edebiyat hayatımızda derin akisler bırakan şiirleri ile<br />

ünlüdür. Şimdiye kadar yayınlanan eserlerinden başta "Duvak" ve "Yalnızlık" olmak üzere<br />

tamamı, edebiyatçıların olduğu kadar, makale, fıkra yazarlarının ve münekkidlerin<br />

sitâyişkâr değerlendirmelerine konu olmuştur. Şiirlerindeki "aydınlık, temiz, duru,<br />

pırıl-pırıl manzaralar, yurt güzellemelerindeki sevgi, hasret ve felsefe" edebiyat âlemimizin<br />

başlıca kalemlerinin tefsirleridir.<br />

Biz "Genel Türk Tarihi" araştırıcısı ve "Türk Kültür Tarihi Dersleri" veren bir<br />

öğretim üyesi olarak, Bakiler'in şiirlerinde, halen Çin Türkistanfndan Yugoslavya'ya<br />

uzanan coğrafî kuşakta yaşayan Türkler'in medeniyetçe bütünlük ve devamlılık arzettiği<br />

tezinin yankılarını görüyoruz.<br />

"Bizim Türkümüz''de şöyle diyor:<br />

"Bizim Türkümüzde gurbet var artık<br />

Hasret var, yürek var, toprak var balam<br />

Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar<br />

Tiyan-Şan, Kadir- Gan dağları'na dek uzar<br />

Kim demiş vatanımız Edirne'den Kars'a kadar".<br />

57


"Karabağ Hasreti" nde şunları söyler:<br />

"Balam! Balam! diyerek okşardı beni anam<br />

Anamın dizlerinde ben Hazer'i yaşadım<br />

Hazer'in diliyle benim dilim bir.<br />

Hazer şimdi yere inmiş bulutlar mahşeridir<br />

Ve Karabağ karagözlü bir Türkmen kızı gibi<br />

Hazer'in karşısında bağdaş kurup oturmuş<br />

Dedem Hacı Murat'ın destan şehridir."<br />

Bakiler, çeşitli mısralarını eşsiz Türk sanatının motifleriyle tezyîn eder:<br />

"Bir esmer kız severdin şiirler gibi<br />

Minyatürler gibi ince"<br />

***<br />

,-'••: "Sedef saplı bir küçük Bursa hançeri<br />

Pırıl pırıl duruyordu bir meşin kında".<br />

Bâkiler'in<br />

"Kandillerde ışık, kubbelerde ses<br />

Renk olsam çinilerde"<br />

***<br />

"Sana geldim Mevlânâ<br />

Âyet âyet İslâm, nakış nakış Türk."<br />

"Bir gömlek yaptırsam Bursa şalından<br />

Semerkant'tan nakış koysam üstüne."<br />

mısralarında da Türk Tarihinin bütünlüğü içinde Türk sanatının bütünlüğü de dile getirilir,<br />

Türk medeniyeti tarihi günümüz Türk medeniyetine bağlanır.<br />

Şair Bakiler, Türklerin yüzyıllar boyunca gelenek ve âdetlerine olan bağlılıklarını<br />

ve günümüzde bozulan töreyi şöyle anlatıyor:<br />

"Unutulmuş Türklüğün ceylan yürekli töresi<br />

Çiğnenmiş İslâm'ın koyduğu kesin yasaklar<br />

Bir avuç buğday, bir tutamaç, bir karış toprak için<br />

Konuşur, mavzerler bıçaklar."<br />

Bu yayınlardan sonra, Yavuz Bülent Bakiler, 1979'da "Üsküp"ten Kosova'ya"<br />

(Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul) adını taşıyan Yugoslavya intibalarıni dile getirir.<br />

Bu, bir nevi seyahatnamedir. Ancak, duygulu, renkli, akıcı, üçlü müşahedeler ile<br />

dolu şiirlerindeki gibi, bu kitapta da, 190 sayfa boyunca, milliyetçilik, marksizm, Türk<br />

medeniyeti, bu arada tarihi, dili, edebiyatı, sanatı v.s. ye ait pek çok bilgi verilmiştir..<br />

Ben seyahat intibaları mahiyetini taşıyan bir çalışmanın yüksek bir fikrî ve edebî eser<br />

hususiyeti taşıdığına ilk defa şahit oluyorum.<br />

Bakiler, seyahatini yaptığı tarihlerdeki millî kültürümüze âit görüşlerini şöyle<br />

açıklıyor.<br />

58


"Şimdi, millî kültürümüze ve ruhumuza dönmeyi, bir macera<br />

olarak gören kalemlerimiz var. Çıkmazlar ve tezatlar içinde çırpınıyoruz.<br />

Biefra'da, Kongo'da,,Vietnam'da ölen insanlara ağıt yazmak<br />

'•ilericilik!"; "Bilimsellik!".<br />

Türkiye dışında yaşayan Türkler'i bilmek, sevmek ve onlarla bir<br />

kültür ve gönül birliği içinde bulunmayı istemek ise "Mâcerâ" ve<br />

"Faşizm"<br />

3\r yakamız cehaletin elinde, bir yakamız yabancı ideojojilerin<br />

Sürüklendiğimiz uçurumun dibinde, milli kültür buhranımızın<br />

canavar ağzı, bizim için açılmış*' (s. 130).<br />

###<br />

"Garip bir aşağılık duygusu içinde çırpınanlar, dolay isiyle<br />

"Türk olmak istemeyenler", "Türk gibi yaşamayanlar", "Türk gibi<br />

düşünmeyenler", Türk'ün aleyhine tutuşturulan her yangına Atilla<br />

İlhan'ın kulağından yakaladığı o genç ozan gibi, elbette körükle koşacaklardır.<br />

Bütün bu açıklamalara nereden geldik Millî kültür buhranından!<br />

Biz millî kültürümüzden koptukça, "Batılı bir ortama aid olmaya"<br />

çalıştıkça, kendimizi, hep Batının suçlayan, aşağılayan ifadeleriyle<br />

çarmıha çivileyecek, soyumuzun çeşitli ülkelerdeki uzantısını ihmâl<br />

ve inkâr edecek, gözlerimize kendi ellerimizle mil çekeceğiz!..<br />

Bazı dâvalarımızı, bir üsküp Türk'ü kadar olsun bilmemek<br />

Türkiye dışında resmi bir görevle bulunduğumuz halde Türkiye'yi<br />

lanetlemek, bir takım gerçekleri ters yüz ederek kendi kendimize<br />

sövmek, millî bir kültür buhranı içinde çırpınmamızın ifâdesi değilse<br />

nedir acaba" (s. 146)<br />

Yavuz Bülent Bakiler. Türk medeniyetinin bütünlüğü ve yâd-ellerdeki Türkler meselelerine<br />

şu pasajları ile temas ediyor:<br />

"Siz Anadolu Türkleri olarak, sevgiye yasak koymuşsunuz.<br />

Bizi tanımaktan, tarihimizi öğrenmekten adetâ korkar olmuşsunuz.<br />

Ne olursunuz anlatın bana, Anadolu Türk'ü neden böyle Sizin yüreğinizi<br />

ve kafanızı, bize karşı hangi kuvvet, hangi devlet böyle sıkı sıkıya<br />

kapadı Ne olur anlatın bana!"<br />

Lütfü Seyfullah'ın yüzüne bile bakamadım.<br />

Afganistan'daki o yaşlı Özbeki, kavalıyla ve süt bakraçıyla<br />

Lütfü Seyfullah'ın yanında sandım.<br />

Üsküp, başıma yıkıldı.<br />

Utandım, utandım, utandım.<br />

Yahya Kemal, Üsküp'ten, "kaybolan şehir" diye bahsediyordu.<br />

Üsküp'te 15 gün kaldım.


60<br />

Gördüm ki Türklük sevgisi, Türkiye hasreti Üsküp'te bir şah<br />

damar gibi vuruyor.<br />

Asıl, Anadolu'da kaybolan biziz...<br />

Bin kere hayıflandım!" (s. 71)<br />

"Üsküp'te Evlâd-ı Fatihan mezarlığını görmek istedim. 500<br />

yıllık bir tarihi olan eski mezarlık, herhalde kilometrelerce uzayan<br />

bir alana yayılmıştır diye düşünüyordum. Eski mezarlığın tamamen<br />

söküldüğünü ve yerini muhteşem bir ormanlığın aldığını söylediler.<br />

O zaman Yeni Türk mezarlığına beni götürmelerini istedim, üsküp<br />

Türk Mezarlığına girdiğim zaman, gözlerimi bir ay-yıldız yağmuru<br />

ıslattı. Çünkü bütün mezar taşlarında, Türk Bayrağından bir parça<br />

vardı. Ay-Yıldız'sız mezar taşı göremedim.<br />

Bazı çevrelerin: Türkiye dışındaki Türkler, Türklüklerini<br />

unutmuşlardır." şeklindeki yanlış kanaatlerine, Üsküp Türkü, mezar<br />

taşlarının o çok güzel ve o çok anlamlı örgüsüyle, O bitmez tükenmez<br />

Ay-Yıldız bereketiyle ve sessiz bir çığlık halinde cevap veriyordu:<br />

Bizi inkâr edemezsiniz! Bizi inkâr edemezsiniz!" (s. 96)<br />

"Birden, solgun bir ışığın, arkamdan asfalta yayıldığını gördüm.<br />

Bir bisikletli adam, belki de köyüne gidiyordu. Yanımdan geçince<br />

sordum:<br />

— Türkçe biliyor musunuz Bisar Oteli çok mu uzakta<br />

Adam bisikletten indi. Yanıma daha çok yaklaşarak yüzümü<br />

görmeğe çalıştı:<br />

— Oooo! Sen Türk Sen Müslüman<br />

— Elhamdülillah Türküm ve müslümanım!<br />

— Ben Arnavut! Ben müslüman! Biser Otel çok uzak. Yazık<br />

sana! Gel otur burdaî Gel otur burda!<br />

35 yaşlarında kadardı. Beni bisikletinin Önüne alarak Otel e<br />

kadar götürmek istiyordu. Yürüyeceğimi söyledim. Ama O, beni bırakmak<br />

istemiyordu. Elini, oturacağım yere vurarak İsrar ediyordu:<br />

— Otur burda! Otur burda! Yazık sana!<br />

Biraz da, köpeklerin saldırısından korktuğum için bisikletin<br />

önüne oturdum. Arnavut, bildiği 5-10 kelimelik Türkçe ile yüreğinin<br />

sıcaklığını ortaya koyuyordu. Anlaşabiliyorduk. Bir yandan pedal<br />

çeviriyor, bir yandan da kesik kesik anlatıyordu:<br />

— Sen Türk! Ben Arnavut! Allah bir! Kitap bir! Peygamber<br />

bir! Osmanlı muhteşem!. Eşhedü en lâ ilahe illallah! Ve eşhedü en<br />

ne Muhammeden abdühû ve resulünü!..." (s. 34)<br />

Yavuz Bülent Bakiler, eserinde bir çok tarihî olayı da anlatmış ve tefsir etmiştir.<br />

Bunlardan birini, I. Murad'ın şehid olduğu Birinci Kosova muharebesini alıyoruz:<br />

"Arabamız Kosova üvası'na girince, kendimi yine o çocukluk<br />

rüyalarımın anlatılmaz güzelliği ve serinliği ortasında buldum. Yer


çekiminden kurtulmuş, göğün maviliğine karışmış gibiydim.<br />

Biraz engebeli olan Kosova Ovası yemyeşildi. Ve gökyüzü<br />

sonsuz mâviliğiyle, Kosova Ovası'nı çoktan kucaklamıştı.<br />

Sultan Murad Hüdavendigâr'ın şehid düştüğü yere yapılan<br />

Türbeyi, bulmamız zor olmadı. Osmanlı mimarîsinin tipik bir örneği<br />

olan Türbe, Kosova Ovası'nda yapayalnızdı. Yugoslavlar, Balkan<br />

Türklerinin adetâ kutsiyet verdikleri türbeye, hiç dokunmamışlar;<br />

yalnız onun karşısına, onbeş metre yüksekliğinde, yeni bir MİLOŞ<br />

ABİDESİ dikmişlerdi.<br />

Murad Hüdâvendigâr Türbesi'nin bakımlı ve çimli bahçesinde,<br />

birkaç Evlâd ı Fatihan mezarı, Kosova Ovası'nın muhteşem destanına,<br />

sanki kulak kesilmişlerdi.<br />

Gözlerim, bahçe kapısında, önce yetmişlik türbedarı aradı.<br />

Onu, daha görmeden, başkalarından dinlediğim özellikleriyle, ne kadar<br />

çok sevmiştim. Biliyordum ki, sadece Allah rızası ve Türklük<br />

sevgisi için ömrünü türbedarlıkla geçiren o Evlâd-ı Fatihan torunu,<br />

Kosova Savaşının cereyan tarzını, bir zamanlar, Yugoslavya Başbakanına<br />

anlattığı gibi, bana da coşarak anlatacak; heyecanlanacak, ayağını<br />

yere vuracak, kendisine biraz itidal tavsiye edenlere kızacak:<br />

". . .te ben yalan mı söylüyorum be Tarihler, burada kâfiri böyle<br />

hakladığımızı yazmıyor mu be" diye susturacak ve sözü kimseye<br />

bırakmayacaktı. Tarihin uğultuları arasından geten sesi kulaklarımda:<br />

". . .Bak şimdi kızanım, Sultan Murad Han, otuzbin kişilik ordusuyla<br />

gelip burada cephe kurdu. Sağ cenahını, oğlu Yıldırım Bâyezid<br />

tutuyordu. Sol cenahında ise diğer oğlu Şehzade Yâkub vardı.<br />

Tabiî Cennetmekân Murad Han, kuvvetleriyle tam ortada bulunuyordu.<br />

Te şu karşı tepelerde de, ordusuyla birlikte Sırbistan kralı<br />

Lazar vardı. Bu mübarek Kosova da bütün kâfirler, bizimle vuruşmak<br />

için toplanmışlardı. Ben, Sırpları, Bulgarları, Arnavutları, Hırvatları,<br />

Macarları, Makedonları sayayım. Sen Lehleri, Ulakları, Çekleri, Karadağlıları,<br />

Bosnalıları, Sicvakları, Slovenleri say. Ben kâfir ordusunu<br />

kırkbin, ellibin diyeyim. Sen çekinmeden altmışbin de!<br />

Otuzbine karşı, altmışbin!" (s. 110-111)<br />

Bakiler, Türk dili hakkında da şu satırları kaleme almıştır:<br />

"Struga, Makedonya Cumhuriyeti'nde küçük şirin bir şehir.<br />

Sokaklarında, or*a halli insanlar gördüm. Sırplar - Türkler - Arnavutlar,<br />

kendilerine ha° kıyafetleriyle dolaşıyorlar. Başları örtülü, nur yüzlü<br />

Türk kadınları, bereli-takkeli erkeklerinin yanında veya birkaç adım<br />

arkasında yürüyorlar.<br />

Onları, bir eski caminin, bir küçük mescidin, bir kubbeli hama-


mm yanında - yöresinde gördükçe, kendimi bir Anadolu şehrinde<br />

sanıyordum.<br />

Struga sokaklarında dolaşırken, kulağıma, zaman zaman Türkçe<br />

konuşmalar geliyordu. Güzelim Rumeli şivesi, içimi ürpertilerle dolduruyordu.<br />

Rumeli Türkleri, ne güzel, ne ince, ne mûsikî yüklü bir<br />

dille konuşuyorlar." (s. 22)<br />

Yazar, eserini, Türk sanatından bahseden konular ile de tezyin etmiştir:<br />

"Bahçede, basık bir türbe içinde, Tekkenin koruyucusu, yaşatıcısı<br />

olan Recep Paşa'nın, çok ince motiflerle süslü mermer sandukası<br />

ve bir gelinlik kızın duvağı gibi dantel dantel işlenen süslü mezar taşı,<br />

tam bir sanat eseri olarak ayakta duruyor. Türbenin bir başka bölümünde,<br />

tekke şeyhlerinin daha sade mezarlarına ve Sersem Ali Baha'­<br />

nın en az iki insan boyu uzunluğundaki kabrine, Yugoslavlar hiç dokunmamışlar.<br />

Harâbâtî Baba Tekkesi'nin bahçesinde, tarihimizi hüzünle yaşadım.<br />

Tekkenin her noktasında, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz,<br />

bizim inceliğimiz vardı. Ama bizim ruhumuz, Şar-Dağlarına doğru,<br />

çoktan kanat çırpmıştı. Ve o güzelim şadırvanda bir damla olsun<br />

su yoktu. Bahçenin şurasında burasında, sonsuzluk uykusuna dalmış<br />

gibi donup kalan bir kaç çeşmenin eski harflerle kazılan kitabelerine,<br />

usulca elimi dokundursam. sanki su olacak, yüreğime döküleceklerdi.<br />

"Hay!" Allah'ın sıfatlarından biriydi ve "ebediyen diri olan" anlamına<br />

geliyordu. Etrafta, ebedî diriliği, sonsuz güzelliği ve misalsiz merhameti<br />

çağrışan diller susmuştu." (s. 46)<br />

"Kalkandelen'de ALACA CAMİ'ye vardığımız zaman akşam<br />

namazı kılınmıştı. Cami'nin müezzini kapıyı henüz kilitlemişti. 1833<br />

yılında, Abdurrahman Paşa tarafından yaptırılan ALACA CAMİ'ye<br />

hayran oldum. Ömrümde ilk defa böyle bir cami görüyordum. Çünkü<br />

cami'nin sadece iç duvarları değil, dış duvarları da solmayan, dökülmeyen<br />

boyalarla nakış nakış işlenmiş bir karış olsun boş yer bırakılmamıştı.<br />

Alaca Cami, sürmeli, kınalı, yaşmaklı gelinler gibi pırıl pırıldı.<br />

Söylenildiğine göre, cami'nin boyaları için tam 55.000 yumurta akından<br />

istifade edilmişti." (s. 57)<br />

Yavuz Bülent Bakiler, aşağıya aldığımız para b rafmda da Türk kıyafetini ve<br />

karakteri i bir ressam maharetiyle tarihî bir tablo içinde bize sunuyor:<br />

62<br />

"Üsküp son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle<br />

muhafaza etmiş ui- Türk şehriydi. Murâd-ı Sâni devrinin canlı bir<br />

resmi gibiydi. Halk hâlâ o Lehçeyle konuşur, o türlü esvaplar giyer,<br />

o devirdeki gibi yaşardı. İhtiyarlarının kıllı göğüsleri kışın bile açık,<br />

orap görmeyen ayaklarında uzun kırmızı yemeniler, ellerinde kol<br />

kalınlığında kısa kiraz çubuklar, omuzlarında cepkenler, bellerinde*<br />

geniş kuşaklatacaklarında çuha çakşırlar kaşları gözlerini ve bıyıkları<br />

ağızlarını örtecek kadar gürdü. Seciyeleri ve sihhatlerı demir gibi<br />

olan bu ihtiyarları *ören bir İstanbuPu Naimâ Târihinin sahifelerin-


den fırlamış zannederdi. Bu şehrin gençleri de çakşırlı, ^emenili,<br />

gençliğin atılganlığıyla bıçak ve tüfek oyunu oynar, tanbura ça.ar<br />

ve türkü söyler, adetâ bir yeniçeri ortası'nı andırırdı; kadınları kırmızı<br />

canfesten şalvar ve bürümcek gömlek giyerler, boyunlarına sıra sıra<br />

Mahmudiyeler takarlar, ellerim ve ayaklarının parmaklarını kınasız<br />

bırakmazlardı." (s 98-99)<br />

Nihayet, yazarımız, "seciyeleri ve sıhhatleri demir gibi" insanların bazı bahtsız<br />

vârislerinin, günümüzde, maalesef "aşağılık duygusu" ile malul olduklarını şu satırlar ile<br />

dile getirir:<br />

"Şimdi kendi kendime hayıflanıyorum: Allah'ım diyorum,<br />

biz hafızasını yetiren, tarih şuurunu kaybeden yeni nesiller yetiştiriyoruz.<br />

Bu esaretten daha kötü, ölümden daha beter. Bir kısım gençlerimiz,<br />

yazarlarımız, çizerlerimiz Türk kelimesini duyunca, "etlerine<br />

kızgın bir demir yapıştırılmış gibi" havalanıyorlar. Türk kültürü deyince,<br />

içlerindeki bütün aşağılık duygusunu üzerimize kusuyorlar.<br />

Tarihimizden, medeniyetimizden bir gasp, bir kanlı soygun, bir zulüm<br />

ve ölüm kumkuması diye bahsediyorlar.<br />

Allah'ım! Allah'ım! Allah'ım! Bu fakir milletin cebinden aldığımız<br />

vergilerle açtığımız şu üniversitelerde okuttuğumuz gençlerimizin,<br />

kayıtsız şartsız hepsine, hiç olmazsa asgarî ölçüler içerisinde<br />

o Arnavut köylüsünün idrâkini ne zaman vereceğiz Bu Makedon<br />

tiyatro sanatçısının gerçeği kabul etme faziletini bütün çocuklarımıza<br />

seksiz şüphesiz ne zaman öğreteceğiz" (s. 42)<br />

Sayın \«*vuz Bakiler in 200 sahifeye teksif ettiği, çeşitli konuları işlediği, kültür<br />

hazinesi olan eserindeki bu güçlü müşahedeler, bizim yaptığımız bir araştırma ile aynı<br />

paraleldediı. Yabancı İdeolojileri Benimsemenin Ruhî Sebepleri Aşağılık Duygusu,<br />

Korku A ez" adındaki makalemizde şu hususları belirtmiştik: Şiddetli depresyona giren<br />

hastanın hayatına kıyma teşebbüsü veya fikri gibi, içtimaî anksiyetede de, milletin yaşamaya<br />

lâyık olmadığı düşüncesi belirir. Bu, yabancı milletlere hayranlık, onların hakimiyetini<br />

kabul, komünizm gibi yabancı ideolojilere kapılmak, teslimiyet şeklinde tezahür eder.<br />

Bunlar, bunalımdan kurtulmak için yapılan "intihar" fikridir. Hastayı bu duruma iten<br />

milletin tarihini, medeniyetini bilmemesi ve öğrenmek istememesidir. Son yıllarda yapılan<br />

araştırmalar ile Türk Kültürünün mükemmeliyeti anlaşılmıştır. Mûsikîden, mimarîye, devlet<br />

felsefesinden askerlik bilimine, folklorden âdet ve geleneklere, edebiyatımızdan hatt<br />

(yazı) sanatına kadar kendimize has, orijinal bir medeniyetimiz vardır. Ancak, eğitimdeki<br />

metodsuzluk sebebiyle, öğrencilere kültürel şuur, millet şuuru verilememektedir. Psikososyal<br />

sebep olarak da sayısı az da olsa bazı yurttaşlarımızın milletlerarası kültür mücadelesinin<br />

kurbanı olmaları, yani, şiddetli propagandaya kapılarak yabancı ceryan ve ideolojilere<br />

teslimiyetleri gösterilebilir.<br />

Sonuç olarak, "üsküp'ten Kosova'ya"nın mütekâsif bilgiler, değerli tefsirler ve isabetli<br />

müşahedeler île zengin bir eser olduğunu her Türk'e okuması veya okutması gerektiğini<br />

belirtiyoruz. Bu eserin bazı ilâveler yapıldıktan yani aynı zamanda bilhassa Batılılar "a<br />

hitap edecek şekle getirildikten sonra başlıca yabancı dillere tercümesi de "Şâyân-ı temennidir.<br />

Bütün bu konular için de, Kültür Bakanlığı'nın harekete geçmesini dileriz.<br />

63


TÖRE'NİN AYLIK KİTAP LİSTESİ<br />

1— Gençliğim Eyvah ......... Tarık Buğra (roman)<br />

2— Azap Toprakları Emine Işınsu (roman)<br />

3— Esir Türk İllerinde Doksan Gün ......... Enver Altaylı (inceleme)<br />

4— Sovyet Yayılma Siyaseti . . Enver Altaylı (inceleme)<br />

5— Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi . Ayhan Tuğcugil (inceleme)<br />

6— Politikada Şiddet Taha Akyol (inceleme)<br />

1— Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik Erol Güngör (inceleme)<br />

8— üsküp'den Kosova'ya Yavuz Bülent Bakiler (inceleme)<br />

9— Çiçekler Büyür . . Emine Işınsu (roman)<br />

10— Fener Patrikhânesi ve Türkiye Musa Süreyya Şahin (inceleme) 1<br />

64


Ey<br />

Türk!<br />

Üstte<br />

Gök<br />

Çökmedikçe<br />

Altta<br />

. Yer •<br />

Delmmedıkçe<br />

Senin<br />

İlini<br />

ve<br />

Töreni<br />

Kim<br />

Bozabilir <br />

OCAK " 1QR1<br />

ŞUBAT " IÖQI<br />

SAYI : 116 • 117<br />

FİYATI 50 LİRA<br />

EMEL MATBAACILIK<br />

SANAYİİ<br />

@: 17 34 96-17 93 05<br />

ANKARA — 1980<br />

L

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!