07.02.2015 Görüntülemeler

Yunus Emre Özel Dosya

Yunus Emre Özel Dosya

Yunus Emre Özel Dosya

SHOW MORE
SHOW LESS

PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!

SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.

Muhterem Okurlar,<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> dosyasını hazırlamaya<br />

niyetlendiğimizde tekrara düşme endişesiyle<br />

tedirgindik. Fuat Köprülü’den bu yana defaten “<strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>” özel sayıları, dosyaları, antolojileri hazırlanmış,<br />

söylenmesi gerekenler söylenmişti; söylenilenlere,<br />

yazılanlara ne ekleyebilirdik ki... Hem yıl içinde üç<br />

devasa dergi daha böyle bir dosyayla okur karşısına<br />

bizden evvel çıkacaktı. Şüphesiz kalem erbabından<br />

bazıları bizden önce yayınlanacak dergilere yönelebilir<br />

ve bize yazı kuraklığı da yaşatabilirlerdi.<br />

Oysa hiç de öyle olmadı. Meğer endişe ve<br />

tedirginliğimiz, tıkanıklığımız <strong>Yunus</strong>’umuzu yeterince<br />

tanımayışımızdan, bilmeyişimizden imiş.<br />

Eşiğine çömeldiğimiz <strong>Yunus</strong>, Bizim Külliye’ye<br />

de hemencecik kapısını açtı. Yıllardır beklediği<br />

muhiplerini görmüş gibi gülümsedi. “İşidün iy yârenler<br />

/ Eve dervişler geldi / Cân şükrâne verelim / Eve<br />

dervişler geldi” deyişiyle sırtımızdaki yoksulluk,<br />

içimizdeki ürküntü daha ilk adımda yerini, yeri yurdu<br />

belli muhabbet zenginliğine bıraktı. Bizde bir sevinç bir<br />

ferahlık!<br />

Konukları çoğaldıkça genişleyen ışıklı bir<br />

odadaydık.<br />

Tabii ki bu hanede muhabbet bitmez. Kırk bin kez<br />

“özel”imiz, yüz bin “dosya”mız, bir o kadar antolojimiz<br />

olsa yine eksiğimizi tamamlayacak, gediğimizi<br />

sıvayacak yeni şeyler söyleyeceğimize inandık.<br />

Bu sayı <strong>Yunus</strong>la yeniden tanışma zevkinin eseri.<br />

Gelecek sayımızda buluşmak ümit ve dileğiyle<br />

Allah’a emanet olunuz.<br />

Bizim Külliye


Toprak şairler<br />

NAZIM PAYAM<br />

Toprak şairler, hangi<br />

dille konuşmuş<br />

iseler o dil şahsiyet<br />

kazanmıştır,<br />

hangi milletin<br />

mensubu iseler o<br />

milletin evlatları<br />

insanın insanla<br />

münasebetinden paye<br />

almış, hangi konuya<br />

eğilmiş iseler o<br />

konu ezel ve ebetten<br />

sayılmıştır.<br />

Kimi şairler yaşınızın,<br />

yaşıtınızın heyecanını<br />

yansıtmakla yetinirler. O ruh<br />

hâlinin rüzgârı dindi mi, usulca<br />

çekilirler aranızdan. Kimi<br />

kendilerini dışlanmış ve anlaşılmamış<br />

sananların şairidir,<br />

kimi herhangi bir sosyal dilimin veya seçkinci<br />

grubun. Bila adreste bulunanların hislerini,<br />

serüvenlerini dillendirirler yalnızca. Bütünü<br />

saramazlar, eksik kalırlar. Yine bazı şairler,<br />

yaşadığı yüzyılın; bazıları konusunun temsilcisidir.<br />

Çağınız Antik ise Homeros, 16. yüzyıl<br />

ise Bakî, konunuz aşk ise Karacaoğlan kapınızı<br />

çalabilir. Ama ilhamını dile döktükten<br />

sonra zaman ve mekân perdesini kaldıran ve<br />

herkese, her kesime açık olan toprak şairler de<br />

vardır.<br />

3<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Toprak şairler; hayata, insana, inanca arzulanan bakış tarzını sergileyen şairlerdir.<br />

Onlar, donandıkları yetiyle içinde bulunduğumuz durumun “en gizli<br />

dua”larını söylerler. Söyledikleri Tanrı’dandır. Tanrı hazinesinden aldıklarıyla<br />

havasın, dağıttıklarıyla avamın yanındadırlar. Şairlik makamı büyük vicdanın<br />

terazisinde tartılmış ve asırların gönül tecrübesi onların şahsında ete kemiğe<br />

bürünerek cem edilmiştir.<br />

Toprak şairler, zengin ve derin bir kültüre; kabul ve retleri, sebepleriyle<br />

kavrayacak bir bilince sahiptirler. Onların zenginliği aşktandır. Aşksızlığı hiçlikle<br />

denkleştirirler. Derinlikleri ise kendilerine verilen tenden sıyrılıp “vücut<br />

şehri”ne girebilmelerinden gelir. Fakat asıl amaç mutlak vücuda ulaşmaktır.<br />

Bu yolda dil ve biçim farklı da olsa her toprak şairde sözün elifi; “İlim, kendün<br />

bilmektür.”<br />

Toprak şairlerin şiirlerinde baş ağrıtacak hece, bulanık suya atılacak kelime,<br />

güzelleri ağına takacak kafiye, kuru dala asılacak tek bir mısra bulamazsınız.<br />

Söylenilen herkesin, her kesimin mıknatısı olacak kadar doğal ve kolay söylenmiştir.<br />

Oysa ifade edilen sezgi, ses, renk ve nakışlarıyla muhatabında kat kat<br />

dirileşen, gürleşen bir bütünlük içerisindedir.<br />

Toprak şairler, yönsüzlükten, iğretilikten, gövermeyecek gereksiz sözden<br />

salgın hastalıkmış gibi sakınır ve insanlığın ortak senedini işleyedururlar. Onlarda<br />

makbul olan, hiç solmayacak muhabbet güllerini ilhamın diriliğiyle dört<br />

bir yana savurmaktır. Her dem yeniden doğar, ha demeden hayran olur, cümle<br />

yaratılmışa aynı göz ile bakarlar.<br />

Toprak şairler, hangi dille konuşmuş iseler o dil şahsiyet kazanmıştır, hangi<br />

milletin mensubu iseler o milletin evlatları insanın insanla münasebetinden<br />

paye almış, hangi konuya eğilmiş iseler o konu ezel ve ebetten sayılmıştır.<br />

Sosyal ilişkilerimiz biraz da -belki daha fazla- içte barındırdığımız şeytanla,<br />

samimi ve sevimli bulup içselleştirdiğimiz toprak şairin mücadelesinden ibarettir.<br />

Biri al, vur, kır, kız, öcünü unutma der; sürekli dışımızla kıyaslar bizi,<br />

öteki sükûneti, uzlaşmayı ve cömertliğimizi yoklayıp durur. Mukabele ettirdiği<br />

ise; “Ben ay’ımı yerde gördüm/ Ne isterim gökyüzünden/ Benim yüzüm yerde<br />

gerek/ Bana rahmet yerden yağar.”<br />

“Ben” hücresinin sultanları, fikir sorunlarıyla yozlaşanlar, kendisine ait olmayanın<br />

pençesinde çırpındıkça tutsaklığı daha bir pekişenler, ezilenler, yoksullar,<br />

eli yâre eremeyenler yahut sırat üstünde ev yapmak isteyenler çok zaman<br />

gönül iniltilerini toprak şairlerle dillendirmiş, teselli ve yol tercihlerini onların<br />

tarifi üzere belirlemişlerdir. Toprak şairlerin “sevelim-sevilelim” anlayışıyla<br />

inşa edilen hayatları, hakikatini arayan nicelerinin hikmeti olmuş, insan olmanın<br />

huzurunu, onurunu paylaşmışlardır.<br />

“Miskin <strong>Yunus</strong> erenlere tekebbür etme toprak ol<br />

Topraktan biter küllisi, gülistandır toprak bana” ■<br />

4<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


YUNUS EMRE<br />

Söz pîri kutlu hazla,<br />

Ak etti yüzümüzü.<br />

Hakk yolunda niyazla,<br />

Parlattı közümüzü.<br />

Kor düştü can içine;<br />

İrfan, ihsan içine.<br />

Aşk ile sevincine,<br />

Açtırdı gözümüzü.<br />

İndi, derine indi;<br />

Sevgisinden emîndi.<br />

Sancı, doğmadan dindi;<br />

Berkitti özümüzü.<br />

Vurdu, kelepçe kine;<br />

İlkin, kendininkine.<br />

Kör nefsin kemendine,<br />

Sur etti tözümüzü.<br />

Kök varlığım-sevgilim:<br />

Diliydi, görklü dilim.<br />

Gür gönül sesim, benim;<br />

Türkçeyle dedi sözü.<br />

Gezdi, yayla ovayı;<br />

Şenlendirdi yuvayı.<br />

Dostun gönül sarayı,<br />

Işıttı göğümüzü.<br />

Çıktık sağ salim düze;<br />

Şükür, vardık gündüze.<br />

Aşk sundu ömrümüze;<br />

Donattı gönlümüzü.<br />

Ne göz, dünya malına;<br />

Mavi, yeşil, al'ına.<br />

" Çıkıp erik dalına,<br />

Yedik üzümümüzü."<br />

Karayı seher etti;<br />

Saf taşı cevher etti.<br />

Sevgiye rehber etti,<br />

Dağ ile düzümüzü.<br />

Sözü, öz mânâsında;<br />

Hakikat aynasında;<br />

Güzellik meyvasında,<br />

Tanıttı bize, bizi!<br />

M. HÂLİSTİN KUKUL<br />

5<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


DERVİŞ YUNUS MESELİ<br />

Diline bal arıları<br />

Gönlüne muhabbet kuşları<br />

Konmuş idi diyarı Rum da<br />

Derviş <strong>Yunus</strong>un.<br />

İki menzil arasında<br />

Bir tecelli seansında<br />

Hacı Bektaş kapısında<br />

Mirim, efendim, sultanım<br />

Derd-i acizim el hak yola revanım<br />

Buğdayım, başağım, pişmanım<br />

Diyen <strong>Yunus</strong>.<br />

Ey zahmet yolunun yolcusu<br />

Arayanlar mı bulur yoksa<br />

Bulanlar arayanlar mıdır<br />

Derviş <strong>Yunus</strong> ermiş <strong>Yunus</strong><br />

Tapduk <strong>Emre</strong> dergâhında<br />

İşin neydi bre <strong>Yunus</strong><br />

Hikmetin ateşi mi yoksa<br />

Gönlüne değmiş <strong>Yunus</strong><br />

Bize kadar bizden sonra<br />

Dünya âlem görmüş <strong>Yunus</strong>.<br />

Sarı başak dedikleri<br />

Güneşte ışıldar imiş<br />

Zaman ile öyle hemhal<br />

Türkçe şiirler söylemiş<br />

Derviş <strong>Yunus</strong> ermiş <strong>Yunus</strong>.<br />

Bizim <strong>Yunus</strong> bizim <strong>Yunus</strong>…<br />

NURETTİN DURMAN<br />

6<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


GÜNEŞLİ BİR ZAMANDI YUNUS<br />

Buğulu ve ahşap bir sabahtı <strong>Yunus</strong><br />

Toprak ve güneşten önce<br />

Sesten doğdu<br />

Kendiliğinden yalnız<br />

Kendiliğinden çoğul<br />

Döndü şiirden aşka<br />

Rüzgârlı bir gündü <strong>Yunus</strong><br />

Aceleci, diri ve Anadolu<br />

Hüzne savrulan bir dilden doğdu<br />

Bizimle görünen<br />

Bizimle durgun<br />

Günü akşama devredip geçti şafağa<br />

Mert bir kuşluktu <strong>Yunus</strong><br />

Acemi ve toy sözlerden önce<br />

Aşkı acıyla bilen bir ilden doğdu<br />

Öznesinde gönül<br />

Öznesinde yar<br />

Geçti acının ayvanından gül arasına<br />

Düş imgeli bir zamandı <strong>Yunus</strong><br />

Alev ve çığlıktan önce<br />

Aşkta ve güneşte yanan<br />

Rüzgâra vurgun bir külden doğdu<br />

Gözlerinde ben<br />

Gözlerinde biz<br />

Sürdü yüzünü gecenin gün karasına<br />

Bin damlada bir yağmurdu yunus<br />

Bahardan ve güzden önce<br />

ÖMER KAZAZOĞLU<br />

7<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


EMİNE IŞINSU<br />

ile <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ve romanları üzerine<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’m, yani içime doğan tip, yazdığım<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’dir. Onun hakkında hemen<br />

hiçbir bilgi bulamadım ve işte mecburen içime<br />

doğanları yazdım; çünkü bu içime doğanlar,<br />

bana baskı yaptılar.<br />

SEVAL KOÇOĞLU<br />

Emine Işınsu<br />

17 Mayıs 1938’de doğdu.<br />

Cumhuriyet döneminin tanınmış<br />

şair ve yazarı Halide Nusret<br />

Zorlutuna’nın kızıdır.<br />

Ankara Üniversitesi Dil-<br />

Tarih ve Coğrafya Fakültesi<br />

İngiliz Dili ve Edebiyatı, aynı<br />

fakültenin Felsefe bölümlerinde<br />

ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi<br />

İşletme Bölümü’nde<br />

bir süre okudu.<br />

İlk eseri 17 yaşındayken<br />

basılan şiir kitabı İki Nokta’dır.<br />

1963’te ödül kazanan Küçük<br />

Dünya’dan sonra yoğun şekilde<br />

romana yöneldi, 18 roman<br />

yazdı. Roman ve oyunlarının<br />

dışında 1970’lerin önemli fi kir<br />

ve sanat süreli yayınlarından<br />

Töre dergisini, 1971- 1981<br />

yılları arasında çıkardı. Birçok<br />

dergi ve gazetede yazıları<br />

yayınlandı; Yeni İstanbul ve<br />

Sabah gazetelerinde köşe yazarlığı<br />

yaptı.<br />

Evli ve üç çocuk annesidir.<br />

Köşe yazarlığı, dergi editörlüğü ve yayıncılığı yaptınız, ödüllü oyunlarınız<br />

var, fakat en çok romanlarınızla sevildiniz, tanındınız. Cumhuriyet<br />

sonrası Türk edebiyatının oluşumuna “Kadın yazarların annesi” olarak<br />

anılan anneniz Halide Nusret Hanımefendi sebebiyle de tanıksınız. Türk<br />

edebiyatının gelişimini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz<br />

Türk edebiyatını çok iyi takip ettiğimi söyleyemem; fakat meselâ Halide<br />

Edip’in bütün kitaplarını, hayranlık duyarak okudum; onu İstanbul’daki<br />

evinde; yalnız bir kere ziyaret etmem mümkün oldu... O gün rahatsızdı; her<br />

şeyden bıkmış usanmış gibi bir hâli vardı... Daha fazla rahatsız etmemek<br />

için; erken kalktım. Bir de ona, kendi romanlarımdan birini, hangisini hatırlamıyorum;<br />

götürmüştüm... Sanırım ne kitabımı ne de beni ciddiye aldı.<br />

Bir derdi bir sıkıntısı vardı ama bana açılmadı, ben de sormaya utandım,<br />

bir daha saygılarımı sunup ayrıldım; kısa bir süre sonra vefatını; Ankara’da<br />

gazetede okudum; rahmet diledim. Halide Edip rahmetli anneme; “adaşım”<br />

diye hitap eder, çok da ilgi gösterirmiş...<br />

Günümüzde çalışmalarını takip ettiğiniz kadın romancılar var mı Hangilerini<br />

kalıcı olarak görüyorsunuz<br />

Tabi Samiha Ayverdi Hanımefendiye büyük saygım vardır, onun bütün<br />

kitaplarını okudum; şimdi maalesef aklıma gelmedi isimleri ama bir kitabını<br />

bana, özellikle imzalayıp annemle göndermişti; ben de pek sevinmiş, gurur<br />

duymuştum... Memleketimizde daha ziyade hanım yazarların daha çok ilgi<br />

ve saygı gördüğünü; rahatlıkla söyleyebilirim. Son dönemde Elif Şafak ve<br />

bilhassa Ayşe Kulin hayranıyım. Her ikisini pek zevkle okudum...<br />

Sizin romanlarınızda sosyoloji, tarih, coğrafya bilgilerinin ciddi şekil-<br />

8<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


de kullanımı mevcut, ayrıca kendini tanımaya çalışan,<br />

tahlil eden bir topluma tanık oluyoruz. “Bir<br />

Ben Vardır Bende Benden İçeri” eserinizi anahtar<br />

olarak ele alıp sormak istiyorum: Romanlarınıza<br />

hazırlanırken nasıl bir yol izliyorsunuz<br />

<strong>Yunus</strong>’un divanını, şiirlerinin tamamını okudum.<br />

Hakkında yazılan bazı akademik eserleri de. Fakat<br />

hemen hiç tarihî bilgi yok. Bu durumda içimden geleni<br />

yazıyorum desem çok mu ayıp etmiş olurum<br />

Yazmaya başlamadan önce; hikâyedeki kahramanları<br />

düşünür ve onlarla haşir neşir olurum; roman kahramanlarım<br />

âdeta öz çocuklarım gibidirler. Kızdıklarım<br />

da olur ama; ana yüreği tabi bağışlarım! Şaka<br />

bir tarafa, kitaplarımdaki kişilerle gerçekten, ahbap,<br />

arkadaş olurum; onların hepsi, benim yürek kardeşlerim,<br />

arkadaşlarımdır. Bazı konularda; “bir bilene”<br />

mutlaka erişir, fikir alırım. Meselâ Gazi Üniversitesinden<br />

Mustafa Tatçı kardeşim; “<strong>Yunus</strong>”ta bana çok<br />

yardım etmiştir. Sonra başka din büyükleri ile ilgili<br />

birçok yardımı oldu; “Bir Ben Vardır Bende Benden<br />

İçeri” romanı öncesi, beraberce uzun uzun konuşmuşuzdur...<br />

Eserlerinizde tarihî kişiliklerin roman karakterine<br />

dönüşme aşaması nasıl gerçekleşiyor<br />

Yazacağım konuları; insan tiplerini falan, konuya<br />

göre ayarlarım yahut nasıl olduğunu tam bilemem<br />

ama yüreğimin içinde, onlar doğar ve yaşamaya<br />

başlar, mutlaka bir şahsiyet kazanırlar, o zaman kahramanlarıma<br />

daha da çok bağlanırım, sanki bana<br />

akraba yahut yakın arkadaştırlar; çünkü onları gerçek<br />

insanlarmış gibi benimsemiş, kabul etmişimdir.<br />

Sonrası kendiliğinden gelir, ancak itiraf edeyim, bir<br />

roman yazarken yaşadığım hayattan kopmuş gibiyimdir,<br />

çok dalgınımdır... Çünkü yaşadığım dünyada<br />

değil, romanımın içindeyimdir.<br />

Dini ve millî sembollerin romana dönüştürmenin<br />

okuyucu / toplum üzerindeki etkileri nelerdir<br />

Sakıncalı yanları var mıdır<br />

Hiç sakıncalı bir yönünü hissetmedim; hep sadece<br />

içimden geleni yazdım... Bu, “içimden gelenler”<br />

şüphesiz konuyla ilgili olarak okuduğum türlü<br />

yazıların, aldığım bilgilerin, yüreğimde bir şekle bürünmeleridir;<br />

sonra bu şekil, roman olur. Çok şükür<br />

şimdiye kadar bana romanlarımdan şikâyet eden, yazılanlara<br />

uymuyor diyen olmadı...<br />

“Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri” adlı romanınızdaki<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile herkesin kafasındaki<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin farkları nelerdir<br />

İnanır mısınız, onu birazcık da Nasrettin Hoca’ya<br />

benzetenler oldu; oysa benim <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’m, yani<br />

içime doğan tip, yazdığım<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’dir. Onun<br />

hakkında hemen hiçbir<br />

bilgi bulamadım ve işte<br />

mecburen içime doğanları<br />

yazdım; çünkü bu içime<br />

doğanlar, bana baskı yaptılar.<br />

Söyledim ya yavrucuğum,<br />

bir roman yazarken<br />

manen kaybolurum, yazdığım<br />

kişi ve kişiler yaşamaya<br />

başlar… Bunu doğuran galiba hakkında yeterli<br />

bilgi olmaması, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi aslında hiç tanımıyoruz.<br />

Sadece rivayetlerden hareket edebiliyoruz; bu<br />

da onu tanımaya yetmez elbet, onun olduğu söylenen<br />

şiirleri bilmek, onu sevmek yeterli olur sanıyorum...<br />

Rahmetli annem de <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi çok severdi;<br />

herhâlde benim <strong>Yunus</strong>’a sevgim ve âdeta koruma isteğim<br />

üzerimde annemin etkisi olmuştur.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin kalıcılığını sağlayan nedir<br />

Romanınızın bir yerinde annesinin küçük <strong>Yunus</strong>’ a<br />

“Benim oğlum hiç ölmeyecek” demesi ilginçti.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> var mı yok mu, kimdi Sadece yüreğimden<br />

geleni yazdım.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ve diğer mutasavvıfların yaşadığı<br />

dönem Anadolu için oldukça karmaşık bir dönem.<br />

Böyle bir ortam felsefelerini nasıl etkilemiştir sizce<br />

Şüphesiz zorlu dönemler insanı daha duygulu ve<br />

daha bilgili, hatta daha becerikli yapıyor; <strong>Yunus</strong>’un<br />

maceraları sanırım bu yüzden etkili olmuştur.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> bazı şiirlerinde ümmi olduğunu<br />

söyler. Sizce romanınızdaki gibi eğitimden geçmiş<br />

midir<br />

Ben roman yazarken kahramanlarımı çok severim.<br />

<strong>Yunus</strong>’u da yazarken çok sevdim. Ama ümmi<br />

olması bana hiç mi hiç mantıklı gelmiyor...<br />

Yeni bir roman üzerinde çalışıyorsunuz galiba.<br />

Biraz bahseder misiniz<br />

İsmi, “Bir Aile” olacak inşallah; kadın, koca ve<br />

sevgilileri, çocukları ve sonra kadının hepsini terk<br />

edip, âşık olduğu bir başka adama gidişi, özet bu…<br />

Emine Işınsu’nun diğer romanlarından çok farklı<br />

olacak. Çok kötü bir koca ve çok iyi bir kadın etrafında<br />

gelişen bir öyküsü var. Ailedeki kadının başına<br />

sürekli dert açan ama çocukları dâhil, ilgisiz bir baba,<br />

çocuklarını çok seven bir anne; bu romanda hiç yapmadığım,<br />

yazmadığım şeyler de var; küfürler gibi!<br />

Bu sefer öyle geldi içimden. Adı “Bir Aile” olacak. ■<br />

9<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


KADİR KOÇDEMİR<br />

ile <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerine<br />

"...okyanus orada duruyor, önemli olan bizim<br />

kabımızın ölçeği ve su tutma kabiliyetinin<br />

ne olduğu… Yeni nesli <strong>Yunus</strong> ve millî<br />

kültürümüz bakımından kabil-i hitap<br />

hâle getirmek zorundayız."<br />

TANER NAMLI<br />

Dr. Kadir Koçdemir; Bursa-Orhaneli, 1964 doğumludur.<br />

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini<br />

(1985) bitirdi. Lisan öğrenmek ve kamu yönetimi<br />

stajı için Almanya’da (1987/88) bulundu. Jean-Monnet<br />

bursu ile Hamburg Üniversitesi Hukuk Fakültesinde<br />

(1991/92) Avrupa Birliği ve idare hukuku konularında<br />

lisansüstü; İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde<br />

(1994/96) yüksek lisans öğrenimi gördü. Kamu<br />

Diplomasisi Kursu (1998) ve Millî Güvenlik Akademisini<br />

(1999) bitirdi. Azerbaycan Vektör Uluslararası<br />

İlim Merkezi tarafından Azerbaycan-Türkiye arasındaki<br />

kardeşlik ilişkilerinin geliştirilmesindeki faaliyeti ve<br />

Türk medeniyetinin inkişafındaki hizmetleri sebebiyle<br />

kendisine fahri doktora unvanı (2004) verildi. Hacettepe<br />

Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsünde<br />

Modern Millî Devlet ve Küreselleşme konulu teziyle<br />

doktora programını (2004) tamamladı. Çeşitli üniversitelerde<br />

ders ve konferanslar verdi, tebliğler sundu.<br />

Mülkî idare âmirliği mesleğine Ağrı Kaymakam<br />

Adayı olarak (1986) başladı. Mahallî İdareler Genel<br />

Müdürlüğü Daire Başkanlığı (1996/98), Genel Müdür<br />

Yardımcılığı (1998/2000), Burdur Valiliği (2000/2003),<br />

Eskişehir Vali Vekilliği, Merkez Valiliği ve Elazığ Valiliği<br />

görevlerinde bulundu. Hâlen Eskişehir Valisi olarak<br />

görev yapmaktadır.<br />

Sayın Valim, Genel Yayın Yönetmenimiz<br />

sizinle söyleşi yapacağımızı söyleyince ilkin<br />

“Küreselleşmenin Koordinatları” ve “Millî<br />

Devlet ve Küreselleşme” adlı eserlerinizi<br />

edindim. Ayrıca fikir ve sanat dergilerindeki<br />

makalelerinizi zevkle okudum. Ülkemizin<br />

ve dünyanın seyrini sizin gibi entelektüel<br />

boyutta değerlendiren bir bürokrata sahip<br />

olmamıza ne kadar sevindim, bilemezsiniz.<br />

Konumuz “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>”, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerine<br />

konuşacağız. Ama yeni kitap çalışmalarınızın<br />

olup olmadığını da merak ediyorum.<br />

Yeni ve özel bir çalışmanız var mı<br />

Estağfurullah. Doktora tezimin (Millî<br />

Devlet ve Küreselleşme) yeni baskısı yapılacak.<br />

Vakit bulabilirsem mevcudu gözden geçirip<br />

bazı düzeltmeler yapmak istiyorum.<br />

Pek çok alanda biriktirdiğim notlar var.<br />

Bir bakıma demir, çimento, tuğla bol… Fakat<br />

10<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


unlardan bina yapmayı henüz beceremiyorum.<br />

Biraz vakit darlığı, biraz da tembellik söz konusu.<br />

Yazmak; yürümek, koşmak gibi bir şey. Her<br />

gün yaparsanız tabii bir şey oluyor. Hatta onsuz<br />

olamıyorsunuz. Bir müddet ara verince, bu sefer<br />

ataletten adalelerin kireçlenmesi gibi eliniz tutulup<br />

kalıyor, zorlanıyorsunuz.<br />

Bu zamana kadarki çalışmalarımda klişelerin<br />

yeni gerçekliği izahta aciz kaldığını iddia etmiş<br />

ve bunu kendimce pek çok veriyle ispatlamıştım.<br />

“Tamam da…” diye başlayan itirazlara kısa<br />

bir cevap verememenin sıkıntısını yaşıyordum.<br />

Gâvurların bir sözü var: “Tek bir cümleyle ifade<br />

edilemeyen şey, henüz hakikat mertebesine yükselmemiş<br />

demektir.” Kendimce bazı izahlarım<br />

vardı. Bunları bir cümlede ifade etmek, başka bir<br />

ifadeyle kavramsallaştırmak lazımdı. Bunu “fiilî<br />

âlemin ölçeği” kavramıyla yaptığıma inanıyorum.<br />

Bir kitapla bu kavramı, kavramın diğer izah<br />

teşebbüsleri karşısındaki üstünlüğünü ve kendi<br />

tarihimiz üzerinde tatbikini gerçekleştirmek istiyorum.<br />

Alman diline de oldukça hâkimsiniz. Tercüme<br />

yapmayı hiç düşündünüz mü<br />

Tercüme edilmesinde fayda gördüğüm eserler<br />

var. Bazılarını kabaca tercüme de ettim. Yayımlanması<br />

için, malum, telif haklarının gereği<br />

yerine getirilmeli. Bunlarla uğraşamadığım veya<br />

bunu yapacak bir yayınevi bulamadığım için o<br />

tercümeler bilgisayarda kalıyor. Bazılarının zaman<br />

içinde başkaları tarafından yayımlandığı<br />

oluyor. O zaman bilgisayardaki metin tercümeyi<br />

kontrole yarıyor.<br />

Güçlü bir dil ve imla hassasiyetiniz; sözü<br />

doğru ifade etme titizliğiniz, daha önceleri görev<br />

yapmış olduğunuz yerlerde anlatılır. Ve<br />

tevafuk mudur, şimdi “söz ol kese savaşı” diyen<br />

<strong>Yunus</strong>’un şehrindesiniz… Yedi yüz yıldır<br />

<strong>Yunus</strong>’u yaşatan değerler var. Bu değerleri bir<br />

de sizden duymak isteriz. Sayın Valim, <strong>Yunus</strong><br />

size neler hissettiriyor<br />

Bütün hücrelerimle “bizim <strong>Yunus</strong>” diyebiliyorum.<br />

Bu faaliyetler çerçevesinde birlikte çalışmak<br />

için gittiğim herkesin, ben “bizim <strong>Yunus</strong>”<br />

dediğimde bunu benimsediğini gördüm. “Bizim<br />

<strong>Yunus</strong>” bütün kapıları, hem maddi hem de manevi<br />

kapıları, bilhassa gönül kapılarını açıveriyor.<br />

Bizi biz yapan, bize “müşterek bir biz duygusu”<br />

yaşatan en kıymetli hazinelerimizden birisi <strong>Yunus</strong>.<br />

Siyasi hudutlarımızın dışında kalsalar da<br />

kültür coğrafyamızın bir parçası olan yerlerde<br />

de durum aynı. Mesela Balkanlarda hiç Türkçe<br />

bilmeyen insanlar <strong>Yunus</strong> ilahileri söylüyor. Bu<br />

sene onlardan bir grup Eskişehir’e gelecek. Bizim,<br />

Türkçe olmayan duaları ezberlediğimiz gibi,<br />

<strong>Yunus</strong> ilahilerini nesilden nesile ve Türkçe olarak<br />

aktarmışlar. Kısaca <strong>Yunus</strong> bana ait olduğum bütünü,<br />

durduğum yeri, ezelden ebede yolculuğumdaki<br />

seyir defterimi, sözün mahiyetini ve gücünü<br />

hatırlatıyor.<br />

Bu sene etkinliklerin ana teması olarak sözü<br />

seçtik: Dünyanın her yerini “sözün bittiği yer”<br />

hâline geldiği getirdiğimiz, sanal âlemlerde kendimizi<br />

birbirimizin gönül aynasında göremediğimiz<br />

bir zamanda sözü hatırlamak lazım. Günümüzde<br />

tüketilen, içi boşaltılan, lakırtı hâline<br />

getirilen sözü hatırlamak lazım. Beraberce verdiğimiz<br />

hâlde unuttuğumuz, uzağında kaldığımız<br />

sözü hatırlamak lazım. “Ağulu aşı, bal ile yağ”,<br />

“şu cihan cehennemini, sekiz uçmağ” eyleyen, tanış<br />

olmamız gereken her ne varsa hepsiyle “tanış<br />

olduran” ve “işi kolay kıldıran” sözü hatırlamak<br />

lazım. Kur’an’da cennet ağacına benzetilen, vahyin<br />

kabı ve taşıyıcısı olan sözü hatırlamak lazım.<br />

İnsanın sahip olduğu en büyük emanet olan sözü<br />

hatırlamak lazım. İşte <strong>Yunus</strong>, bana ilkinden iti-<br />

11<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


<strong>Yunus</strong> bana ait olduğum bütünü,<br />

durduğum yeri, ezelden ebede<br />

yolculuğumdaki seyir defterimi,<br />

sözün mahiyetini ve gücünü<br />

hatırlatıyor.<br />

baren sözü, güzel ve doğru sözü hissettiriyor. Sözün<br />

ehemmiyeti, kıymeti korunup ezelden ebede<br />

yolculuğumuzda en emin refakatçimiz olduğunu<br />

hissettiriyor.<br />

Elbette şehrinizde, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile ilgili dünden<br />

bugüne çeşitli faaliyetler yapılmıştır. Bunlar<br />

nelerdir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> için yapılanları yeterli<br />

buluyor musunuz Siz, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yle ilgili<br />

neler yapmayı düşünüyorsunuz<br />

Eskişehir, <strong>Yunus</strong>’a borcunu ödemede yıllardır<br />

önemli ve güzel faaliyetler yaptı. Hıdırellez’de<br />

Eskişehir merkezine 140 km. uzaktaki küçük<br />

bir beldedeki <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> türbesine, bazı yıllar<br />

sayısı on beş bini bulan insan, taşınmadan, çağrılmadan<br />

geliyor. Mayıs ayının ilk haftası bütün<br />

Türkiye’yle birlikte Uluslararası <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Etkinlikleri<br />

Haftası olarak kutlanıyor. Ülke çapında<br />

şiir, resim, kompozisyon, hikâye, hat, kaligrafi…<br />

yarışmaları yapılıyor. Üniversitelerimiz akademik<br />

çalışmalarla katkıda bulunuyor.<br />

Bazı değişikliklerle bu geleneği zenginleştirmek<br />

istedik. Etkinlik ve yarışmalar için her sene<br />

değişecek bir tema uygulaması başlattık. Bu zamana<br />

kadar, <strong>Yunus</strong> külliyatının özü sayılabilecek<br />

“Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim<br />

sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz” mısraları ve<br />

sevgi kavramı tema olarak seçilmiş ve hiç değiştirilmemişti.<br />

Bu sene, “Söz ola kese savaşı/ Söz<br />

ola kestire başı/ Söz ola ağulu aşı/ Bal ile yağ ede<br />

bir söz” mısraları ve sözün fonksiyonunu tema<br />

olarak belirledik. En çok bu mısralar zikredildiği<br />

için onları yazdık. Fakat bir sonraki kısmı benim<br />

daha çok hoşuma gidiyor: “Kişi bile söz demini/<br />

Demeye sözün kemini/ Şu cihan cehennemini/<br />

Sekiz uçmağ ede bir söz”. İnsanın “bunlar yazıldıysa<br />

yeni şiire ne hacet...” diyesi geliyor.<br />

Başta Eskişehir şehir merkezi olmak üzere,<br />

insanların sadece aktarılana pasif olarak muhatap<br />

olmaları yerine, kendilerinin bir şeyler yapmasını<br />

sağlamak istiyoruz. Bunun için, bize mahsus ve<br />

önemli fonksiyonları yerine getirmiş bir sosyal<br />

müessese olan mahalleleri temel aldık. Mahalleler<br />

arası ilahi ve tiyatro yarışmalarıyla, belirlediğimiz<br />

tema çerçevesinde <strong>Yunus</strong>’un anlaşılmasını<br />

ve aktarılmasını hedefledik. İnşallah önümüzdeki<br />

yıllarda Eskişehir’de bin, bin beş yüz kişi ilahi<br />

ve musiki çalışacak, belki beş bin kişi tiyatro<br />

yapacak. Okullarımızda bütün öğrencilerimiz<br />

<strong>Yunus</strong>’u ve onun aktarmak istediğini yaparak,<br />

deneyerek öğrenecek. Bu sene sözün fonksiyonunu<br />

görmeleri için aynı maddenin, mesela bir avuç<br />

bulgurun, ikiye bölünüp aynı fiziki şartlar altında<br />

bir kısmına kötü söz ve nazarla, bir kısmına da iyi<br />

güzel söz ve nazarla bakmanın ne sonuç verdiğini<br />

görüp bunu kompozisyonda değerlendiriyorlar.<br />

Birkaçını ben de gördüm; iyi nazar ve söze maruz<br />

kalan daha geç ve tabiri caizse hoş bir biçimde<br />

bozulurken, kötü nazar ve hitaba maruz kalan erken<br />

ve tahammül edilmesi zor bir biçimde bozu-<br />

12<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


luyor. Cansız, hissiz bildiğimiz maddenin bile kayıtsız<br />

kalamadığı nazar ve sözü birbirimize karşı<br />

kullanırken neden bu kadar düşüncesiz ve hoyrat<br />

davranıyoruz ki<br />

Başka bir hedefimiz, her yıl Hıdırellez gününde<br />

sokağa çıkan ve hayatla irtibatı olan herkesin,<br />

bir biçimde <strong>Yunus</strong>’la ve onun mesajıyla da temasının<br />

sağlanması. Bunun için gazetelerin ekleri,<br />

kültür-sanat dergilerinin özel sayıları, radyo televizyon<br />

programları, hutbeler, mahallî etkinlikler…<br />

gibi pek çok fırsatı değerlendirmeye çalışıyoruz.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> beldesindeki etkinlikleri de,<br />

bütün kültür coğrafyamızın bir araya geldiği bir<br />

Hıdırellez kutlaması hâline getirmek istiyoruz.<br />

Dünyanın her yanına yayılmış yirmiyi aşkın <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Kültür Merkezi, bu haftada köşeler, sergiler,<br />

söyleşilerle, mahallî televizyon kanallarında<br />

programlarla bulundukları ülkelerde <strong>Yunus</strong>’u<br />

anlatacak. Bu merkezlere devam edenler, o hafta<br />

dilimizi <strong>Yunus</strong>’un şiirleriyle öğrenecek.<br />

Enstitü, bu yönde atılmış önemli bir adım<br />

olacaktır. Ayrıca ödüllü yarışmalar düzenledik.<br />

Roman, sinema senaryosu ve tiyatro oyunu yarışmalarımızda<br />

eserler, 2013 Şubat ayı başına kadar<br />

teslim edilecek. Bilhassa sinema konusunda geç<br />

kalındığını düşünüyoruz. Malûmunuz 2013 yılında<br />

biz Türk Dünyası Kültür Başkenti’yiz. Bu yılı<br />

da kalıcı etkiler bırakacak faaliyetlerle süslemek<br />

istiyoruz.<br />

Elli dört yıl sonra ilk defa <strong>Yunus</strong>’u yeni kıtaya,<br />

Amerika’ya götürüyoruz. Nisan ayının ikinci<br />

yarısında New York ve Washington şehirlerinde<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> oratoryosunu sahneliyoruz. Oralardaki<br />

Türk kültür coğrafyası mensupları kadar yabancılara<br />

da ulaşmayı, onları <strong>Yunus</strong>’tan haberdar<br />

etmeyi amaçlıyoruz.<br />

İsmiyle müsemma okullar çerçevesinde,<br />

Türkiye’nin her yanındaki <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> isimle<br />

okulları hem faaliyetlere katmaya hem de onların<br />

<strong>Yunus</strong>’la irtibatını kolaylaştırmaya matuf faaliyetler<br />

gerçekleştiriyoruz.<br />

Başka bir ifadeyle, okyanus orada duruyor,<br />

önemli olan bizim kabımızın ölçeği ve su tutma<br />

kabiliyetinin ne olduğu… Yeni nesli <strong>Yunus</strong> ve<br />

millî kültürümüz bakımından kabil-i hitap hâle<br />

getirmek zorundayız.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Türk hissiyatının zirvesi... Fakat<br />

ülkemizde hâlâ onun anısına uluslararası<br />

çapta bir organizasyonumuz yok. Acaba Kültür<br />

Bakanlığı, Eskişehir Valiliği, şehrinizde bulunan<br />

üniversiteler, sanat kurumları… bir birliktelik<br />

sağlayarak uluslararası, kalıcı ve etkin bir<br />

“<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Bilim Sanat Ödülü” tertipleyemez<br />

mi<br />

Daha önce de belirtmiştim: Eskişehir 2013<br />

yılında bir yandan Somut Olmayan Miras Dünya<br />

Başkenti, diğer yandan da Türk Dünyası Kültür<br />

Başkenti. Bu yılın ileride de devam ettirilecek,<br />

kalıcı kültür unsurlarından birisi olarak böyle bir<br />

ödülü hayata geçirmek istiyoruz. Ödülün itibarını<br />

yüksek tutacak ve sürekliliğini garanti altına alacak<br />

sağlam temellerin arayışı içindeyiz.<br />

Bu faaliyetler içinde Elazığ da var mı<br />

Türk kültür hayatının kayda değer pek çok<br />

faaliyetinin gerçekleştirildiği Elazığ, uzun soluğu<br />

ile gıpta ettiğimiz Hazar Şiir Akşamları’nın<br />

bu seneki temasını <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> olarak belirledi.<br />

Türkçenin ve şiirin okyanusu <strong>Yunus</strong>’un Hazar<br />

Gölü kenarlarında terennüm edilmesi çok önemli<br />

bir katkı olacaktır. En kıymetli armağanlardan<br />

birisi de Bizim Külliye’nin özel sayısıdır. İnanıyorum<br />

ki, önümüzdeki yıl başkentlik faaliyetlerinde<br />

de Elazığ yükü birlikte omuzlayacağımız<br />

bir kardeşimiz olacaktır.<br />

Sohbetiniz için teşekkür ederiz Sayın Valim.■<br />

13<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


MUSTAFA TATÇI<br />

ile <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerine<br />

"... gayet sıradan ve daha dün kullandığın bir kelime,<br />

<strong>Yunus</strong>’tan sonra farklı ve derin bir anlamda karşına<br />

çıkmış. Türkçe bir gönül dili hâline gelmiş.<br />

Gönlünü dil etmiş; dili gönül hâline gelmiş bir<br />

kişidir <strong>Yunus</strong>. İşte bu, Türkçe kelimeleri<br />

ve kavramları yeni boyuta taşımış ve<br />

derinleştirmiştir.."<br />

HAKAN BAYKUT<br />

MUSTAFA TATÇI<br />

12.02.1961’de Denizli’de<br />

dünyaya geldi. Uludağ Üniversitesi<br />

Necati Bey Eğitim Fakültesi<br />

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden<br />

1984 yılında mezun<br />

oldu. Aynı yıl Gazi Üniversitesi<br />

S.B.E.’de yüksek lisansa başladı.<br />

“Hayretî Divanı’nda Din ve Tasavvuf”<br />

konusunda yapmış olduğu<br />

tezle Yüksek lisansını ve aynı<br />

enstitüde “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Divanı-<br />

İnceleme, Tenkitli Metin” C. I-II,<br />

(Ank. 1990), 1260 s.., adlı teziyle<br />

Doktorasını tamamladı.<br />

1986 yılında Gazi Eğitim<br />

Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı<br />

Eğitimi Bölümüne Öğretim Görevlisi<br />

olarak atandı. 1993 senesinde<br />

Yrd. Doç. Dr. olarak aynı<br />

bölümde Öğretim Üyesi oldu.<br />

Yayımlanmış kırktan fazla<br />

eseri, iki yüz civarında makalesi,<br />

millî ve milletlerarası bildirileri<br />

mevcuttur. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerine<br />

çalışmalarıyla tanınmaktadır.<br />

Sayın Hocam, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin kişiliği hakkında yaygın kanaatlerden<br />

biri de birden fazla <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> oluşuyla ilgili. Dolayısıyla<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye atfedilen şiirlerin de, ait olduğu <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>ler de çoğalıyor. <strong>Yunus</strong>’un bu çoğul kişiliği ve şiirlerinin<br />

aidiyet meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz<br />

Edebiyat tarihi kaynaklarında birden çok <strong>Yunus</strong>’un olduğu<br />

kesindir. Ancak kaç tane olduğu hakkında sayı vermek<br />

mümkün değil. Bir tanesi belgelere göre kesinlikle yaşamıştır.<br />

Diğer bir <strong>Yunus</strong> ise Bursa’da Âşık <strong>Yunus</strong> mahlasını kullanan,<br />

Emir Sultan (Emir Buharî Hazretleri) tarafından yetiştirilen,<br />

1438-39 senelerinde vefat eden <strong>Yunus</strong>’tur. Bu tarihî kayıtlarda<br />

kesindir. Bu bilgi, 2008 yılında yayımladığımız 6 ciltlik <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Külliyatı’nın Âşık <strong>Yunus</strong> cildinde (4. cilt) vardır. Edebiyat<br />

tarihi kaynaklarından çıkardığım belgeleri oraya koydum.<br />

Yani en az iki tane <strong>Yunus</strong> var, belki bundan da fazla <strong>Yunus</strong><br />

tapşırmasını kullanan kişiler olabilir. Bu kesindir. Fakat bütün<br />

bu <strong>Yunus</strong>ların içinde bir tek <strong>Yunus</strong> vardır. Onu ise şahıs olarak<br />

değerlendirmemek gerekir.<br />

Arşetip olarak mı değerlendirelim hocam<br />

Evet, arşetip olarak değerlendirebiliriz ama bu kelimenin<br />

içindeki manaya göre de değerlendirmememiz gerekir. Ezeli<br />

hakikat, kadim hakikat, bir tek hakikattir. O hakikati kim yaşarsa,<br />

hangi dili konuşursa, o dilden anlatır ve o dile kendi elbi-<br />

14<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


sesini giydirir. İşte arşetipi, ezeli hakikati anlayan,<br />

anlatan ve kendi diliyle nakleden kişi olarak aldığımız<br />

zaman doğru bir tanımlama olur. Yani kim<br />

olduğundan ziyade ne söylediği önemlidir. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> kimdir Buna birçok cevap verilebilir. <strong>Yunus</strong><br />

emre, bizim kadim hakikati anlatan dilimizdir.<br />

İlk olması hasebiyle:<br />

<strong>Yunus</strong> durur bunu diyen<br />

Kendiligüdir söyleyen<br />

diyor bir yerde. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> takipçilerinden olan<br />

Hz. Mısrî: (Niyazi-i Mısrî-17.yy.)<br />

Niyazi’nin dilinden<br />

<strong>Yunus</strong> durur söyleyen<br />

Herkese bir can gerek<br />

<strong>Yunus</strong> durur can bana<br />

diyor. Burada: “Benim dilimden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

konuşuyor.” derken, <strong>Yunus</strong>’un kadim hakikati<br />

Türkçe ifşa eden kişi olduğunu belirtmek istiyor.<br />

Bu manada <strong>Yunus</strong>, vahyin kaynağından beslenmiştir.<br />

Bununla beraber biraz daha ileri seviye bir<br />

şey söyleyeyim: <strong>Yunus</strong>, Türkçemizin Cebrail’idir,<br />

vahiy dilimizdir. Türkçemizi vahiy dili hâline getiren<br />

kişidir. Arşetip kelimesini de bu manada kullanırsak<br />

daha doğru olur. <strong>Yunus</strong>’tan sonra gelen<br />

kişiler, mesela demin Niyazi-i Mısri’den bahsetmiştik,<br />

diyor ki:<br />

Bu Mısrî denen balçığı<br />

Her bir ayak basma gerek<br />

Yani ey kişi, eğer Mısrî olabilmek istiyorsan<br />

benim gibi bu Hak garibinin ayak bastığı her<br />

yere ayak basman icap etmektedir. “Ben”leşmek;<br />

“ben”deki “ben”e, ilahi “ben”e yani benliğe ulaşmak<br />

istiyorsan, benim geçtiğim merhalelerden<br />

geçmen gerek. Bu manada hakikat dilimiz olan,<br />

mana dilimiz olan, aşk dilimiz olan <strong>Yunus</strong>’un dilini<br />

devam ettiren, onun izine basmış olan her kişi,<br />

<strong>Yunus</strong>’un ağzından konuşmuştur. Yani Hazret-i<br />

<strong>Yunus</strong>, tabiri caizse “yamyamistan”da dünyaya<br />

gelmiş olsaydı, yamyam dilini hakikat dili hâline<br />

getirirdi. Örneğin, <strong>Yunus</strong>, Fransa’da, Paris’in göbeğinde<br />

doğmuş olsaydı, Fransızcayı da hakikat<br />

dili hâline getirirdi. Bu manada yüce Peygamberimiz<br />

ne yaptı Sokak Arapçasını, bedevi Arapçayı,<br />

medeni Arapçaya getirdi. Hatta Arapçayı da<br />

“Rab”ca hâline getirmiştir. İşte <strong>Yunus</strong>’u da bu manada<br />

değerlendirmemiz gerekmektedir.<br />

<strong>Yunus</strong> kimdir Sokak Türkçesini, kır Türkçesini,<br />

anamızın babamızın basitçe konuştuğu<br />

bir lisanı aldı ve “Râb”ca hâline getirdi. Ondan<br />

sonra gelenler ise -dikkat ediniz- “üstat malı” sattılar.<br />

Yani <strong>Yunus</strong>, tabiri caizse; sokaktan, evden,<br />

çarşıdan aldığı dili, kelimeleri, kavramları, öyle<br />

manalar yükleyerek devam ettirdi ki âdeta şaşırıyorsunuz.<br />

Yani her kelimeye yeni bir ruh, yeni bir<br />

mana verdi. Bu manada <strong>Yunus</strong>’un izinden giden<br />

ve sayısını bilemediğimiz <strong>Yunus</strong> gibi konuşan onlarca<br />

şair vardır. Mesela ben, bir antoloji çalışması<br />

yapmıştım, az önce arz ettiğim manada <strong>Yunus</strong>’un<br />

izinden giden 1241 şaire ulaştım ve orada bıraktım.<br />

Biraz daha yüklensek ve kütüphanelerimizi,<br />

arşivlerimizi daha bir detaylı tarasak bu sayının 3<br />

bine rahat ulaşacağını tahmin ediyorum. Yani 700<br />

senede <strong>Yunus</strong> gibi konuşan 3 bin civarında şair<br />

tespit edebileceğimizi tahmin ediyorum.<br />

Kim söylerse söylesin<br />

<strong>Yunus</strong> değil bunu diyen<br />

<strong>Yunus</strong>’tan kendisidir söyleyen<br />

diyor.<br />

Aziz Mahmut Hüdaî Hazretlerinin lisanıyla<br />

söyleyelim:<br />

Sen çıkarsan aradan<br />

Kalır seni Yaradan<br />

Sende Yaradan kaldıktan sonra, sen fena makamlarını<br />

veya başka ifadeyle tevhit makamlarını<br />

yaşarsan, sen Hakk’ın gören gözü, konuşan dili,<br />

yürüyen ayağı, duyan kulağı, azaları, uzvu olursun.<br />

Yani o senden tecelli ederse, sen ne söylersen<br />

söyle bu Cenab-ı Hakk’ın lisanıdır. Şimdi soru şu:<br />

Bu sözleri <strong>Yunus</strong> mu dedi yoksa bir başkası mı<br />

Kim derse desin bu, <strong>Yunus</strong>’un lisanıdır. Şimdi bir<br />

tek <strong>Yunus</strong> vardır ve bunun içinden binlerce <strong>Yunus</strong><br />

çıkarabilirsiniz. Peki, bunu nasıl ayıklayacağız<br />

Bunu ayıklayabilir miyiz Cevabını hemen<br />

vereyim: Ben Türkologum, ömrümün 27 senesi<br />

akademik çalışmalarla ve bu konularla geçti; ben<br />

ayıklayamadım. Usta malı satan âşıklar gibi daha<br />

15<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Hz Muhammet’in sırrına vakıf olmuş, Muhammedî irfanla<br />

donanmış, İnsan-ı kâmil olmuş bir kişi, tabiri caizse “Mona<br />

Lisa” tablosu gibidir. Ona nereden bakarsanız bakın o size<br />

göz kırpar. Bunların hem hepsidir, <strong>Yunus</strong>’tur hem de hiç biri<br />

değildir.<br />

sonradan gelenler <strong>Yunus</strong> ne dediyse onu kalıp olarak<br />

alıyor, yaşadığı zamana göre, “an”a göre yükleyerek<br />

onu tekrar söylüyor ve bir nevi geleneği<br />

devam ettiriyor. Bunu tamamen tasavvufi seyir<br />

içinde, yani seyr-i süluk çerçevesi içinde düşünmekte<br />

fayda var. Şiirle ilgili dünyevi olarak 5 veya<br />

10 maddelik bir kriter listesi yapabilirsiniz ama<br />

ayırt etme adına hiçbir şey tutturamazsınız. !Hangisi<br />

<strong>Yunus</strong>’tu hangisi değildi’ sorusu yanıtsız kalır.<br />

Mesela, tasavvufi eğitimden geçmemiş; ancak<br />

akademik kültürden beslenmiş biri, bir şiire bakarak:<br />

“Ben burada <strong>Yunus</strong>’u göremiyorum, sezemiyorum.”<br />

diyor. Buna cevap olarak şöyle söyleyebiliriz:<br />

“E, sen her dönem aynı seviyede misin”<br />

Resullullah: “Ayşe beni dünyaya döndür diyor.”<br />

Buradan, Peygamberin bir mana âleminde olduğu;<br />

bir de dünya âleminde olduğunu anlıyoruz. İşte<br />

<strong>Yunus</strong> da böyle, bir bakıyorsunuz ölümden korkuyor,<br />

bir bakıyorsunuz ölümden korkmadığını<br />

anlatan:<br />

Ölümden ne korkarsın<br />

Korkma ebedi varsın<br />

dizelerini görüyorsunuz. Bundan dolayı da<br />

<strong>Yunus</strong>’u anlamaya çalışırken tasavvufun belli başlı<br />

makamlarını göz önüne almak zorundayız.<br />

Yine Mevlana’nın Divanı Kebir’ine baktığınızda<br />

aşk ve feryat; Mesnevi-yi Şerif’inde ise irfan<br />

bulursunuz. Divan-ı Kebir’de hakikat yoktur ama<br />

Mesnevi-i Şerif baştan sona hakikattir; ancak tamamen<br />

remzî hüviyete bürünmüştür. Çünkü hakikat<br />

çıplak olarak anlatılmaz. Dolayısıyla Hazret-i<br />

<strong>Yunus</strong>’un her şiirini aynı kategoride değerlendirmemek<br />

lazımdır. Ama farklı kategorilerde veya<br />

farklı tasavvufi mertebelerde olsa bile <strong>Yunus</strong> bunları<br />

yine aşkla söylemiştir. Bazen korkarak, bazen<br />

sevinerek, bazen heyecanlanarak bazen ise vecd<br />

hâlinde söylemiştir; ama her zaman aynı seviyede<br />

söylememiştir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin, örneğin Mevlana’nın da asıl<br />

kimliklerinin dışında birer hümanist olarak değerlendirilmelerini<br />

nasıl değerlendiriyorsunuz<br />

Her kesimin anlayışının <strong>Yunus</strong>’u benimsemesi<br />

belki olumlu karşılanabilecek bir durumdur;<br />

ama onların dokularını, kişilik ve eserlerinin anlamı<br />

bakımından zedelemez mi<br />

Çok net söyleyeyim, hümanizm, bir safsatadan<br />

ibarettir. Bu kavramı ise <strong>Yunus</strong> veya Mevlana için<br />

kullanmak bence doğru değildir. 1930’lu, 40’lı<br />

yıllarda, Batıdan çıkan ve kendine hümanist diyen<br />

birtakım insanların millete empoze etmeye çalıştığı<br />

çok basit bir kavramdır ve bu gibi kavramlar da<br />

maalesef 30-40 yıl boyunca insanları oyalamıştır.<br />

Bizim Kur’an’a inanan, tevhide inanan insanlar<br />

olarak böyle kavramlara ihtiyacımız yok. Fakat<br />

bir kısım insanlar da hümanistmiş. Onlar, <strong>Yunus</strong>’a<br />

ve Mevlana’ya o gözle bakarlarmış. İşte buna bir<br />

cevabımız vardır: Sen hümanist gözüyle bakarsan<br />

<strong>Yunus</strong> ve Mevlana sana o zaviyeden bir pencere<br />

açarlar mı Açarlar. Materyalist açıdan bakarsan<br />

bir pencere açarlar mı Açarlar. Müslüman veya<br />

Hristiyan gözüyle bakarsan da bir pencere açarlar<br />

mı, tabii ki açarlar. Demek istediğim şudur: Hz<br />

Muhammet’in sırrına vakıf olmuş, Muhammedî<br />

irfanla donanmış, İnsan-ı kâmil olmuş bir kişi, tabiri<br />

caizse “Mona Lisa” tablosu gibidir. Ona nereden<br />

bakarsanız bakın o size göz kırpar. Bunların<br />

hem hepsidir, <strong>Yunus</strong>’tur hem de hiç biri değildir.<br />

Ama reel bir gözle ve kafayla değerlendirecek<br />

olursak <strong>Yunus</strong> bir hümanist değildir. Bir vahdet<br />

ehlidir, bir muvahhittir, bir tevhit ehlidir. Seyr-i<br />

sülukla bütün makamları nefsinde ve gönlünde<br />

cem etmiş, yaşamış, bütün varlığı kendinde toplamış<br />

–cem dediğimiz makamdır- Hakk’la hak<br />

16<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


olmuş Hakk’a aşina olmuş bir kişidir, dolayısıyla<br />

bizim gibi nakıs insanlar hangi pencereden bakarsa<br />

kendisini o aynadan seyreder.<br />

Hocam, hümanizm gibi bu tabirler <strong>Yunus</strong> ve<br />

Mevlana penceresini biraz daraltmıyor mu Kısırlaştırmıyor<br />

mu<br />

Tabii ki kısırlaştırıyor, bu tabirlerin teknik olarak<br />

kullanılmasına hem gerek yok hem de kullanılması<br />

doğru değil. Sebebi de hümanizm, insan<br />

zekâsının ürünüdür ama Rönesans’tan önce yaşayan<br />

ve Hristiyan dünyasında tutulan birkaç kişinin<br />

kiliseye karşı çıkmasıyla başlamıştır. Ve bu<br />

insanlar: “Biz sizin kilisenizi, dolayısıyla da Tanrı’nızı<br />

kabul etmiyoruz.” diyerek yola çıkmışlardır.<br />

Tabii ki ateist olarak yola çıkmışlardır. Ama<br />

ortada reddedemedikleri bir insan gerçeği vardır.<br />

Buna göre her şey insandan ibarettir, varlığın hedefi<br />

insandır, bu insanı sevmek lazımdır, bu insanı<br />

işlemek lazımdır vs. gibi sözlerle ortaya çıkıyorlar.<br />

İşte bunlar Allah’ı aradan çıkarıp görünen insanı<br />

Allah’lık mertebesine oturtmuş, uluhiyet vermiş<br />

ve Allah’sız bir tapınma uydurmuşlardır. Tapınmanın<br />

da merkezinde, kaynağında insanı görmüşlerdir.<br />

Dolayısıyla Batının hümanist düşüncesiyle<br />

<strong>Yunus</strong>’un veya Mevlana’nın düşüncesi asla örtüşmez.<br />

Hz. <strong>Yunus</strong> da Mevlana da varlığı kademe<br />

kademe görüp işleyen, anlayan onun Hakk’taki<br />

konumunu, hikmetini sual eden makamlardan<br />

geçmiş, varlığı bir bütün olarak, külli olarak idrak<br />

etmişlerdir. Mesela: “Benim bir karıncaya ulu nazarım<br />

vardır.” veya “Dağlar ile taşlar ile seherdeki<br />

kuşlar ile...” sözlerinden bu ulu insanların varlığı<br />

Allah’tan ayırmadığını, yani bir bütün olarak Rab<br />

kaynaklı olarak ele aldığını görüyoruz. Aynı zamanda<br />

<strong>Yunus</strong> ve Mevlana’nın insanı bildiğimiz<br />

insandan ziyade Şeytan’ın secdeye emredildiği<br />

Âdem’dir. Yani ad olan insandır. Bu Âdem de<br />

Âdem olana ve oraya gelene kadar, bütün varlığı<br />

birleyerek gelmiştir. Bu yönden de Allah’ı reddeden<br />

hümanizmden tamamen ayrılır diyebiliriz.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerini Türkçeyle söylemesi,<br />

döneminin Arapça ve Farsça etkisinden uzak<br />

durması, sizce bilinçli bir tercih miydi<br />

Hayır, bilinçli bir tercih değildir. Bir kere<br />

<strong>Yunus</strong>’un bir evliya olduğunu kabul etmeliyiz.<br />

Az önce de söylediğim gibi, bu gibi zatların dili<br />

Hakk’ın dili, eli Hakk’ın eli, olmuştur. Yani bu gibi<br />

insanlar, bir mertebeden sonra kendi tasarruflarıyla<br />

hareket etmezler. Tamamen Cenab-ı Hakk’dan<br />

ilhamlıdırlar. Peki, o zaman Cenab-ı Hakk neden<br />

<strong>Yunus</strong>’a Türkçe söyletmiştir. Anadolu insanı bir<br />

manevi olgunluğa gelmiştir. Bu olgunluğa gelen<br />

bir topluma kadim hakikati anlatacak bir ehlullahın<br />

gelmesi hiç de şaşılacak bir durum değildir.<br />

Cenab-ı Hakk her devirde kadim hakikati anlatan<br />

veya irşat eden kişiler göndermiş, daha doğru<br />

bir tabirle insanlara nasip etmiştir. İşte <strong>Yunus</strong> ve<br />

temiz lisanı da Anadolu insanına Allah’ın nasip<br />

ettiği, kadim hakikati insanların gönlüne yerleştirmesi<br />

için gönderdiği bir hediyedir. İnsanlar Hak<br />

dostlarını hep sakalın, sarığın altında; şalvarın ve<br />

cüppenin içinde ararlar. Ama Cenab-ı Hakk, her<br />

dönemde o dönemin şartlarına, kılık kıyafet, gelenek<br />

görenek özelliklerine uygun Hak dostları<br />

göndermiştir. Mesela, günümüzde yaşayan ama<br />

takım elbise giyen, kravat takan bir evliya, hak<br />

dostu olmaz gibi bir ön yargı var; ama her dönemde<br />

içimizden ilk bakışta kavrayamayacağımız,<br />

anlayamayacağımız evliyalar çıkabilir. <strong>Yunus</strong> da<br />

onlardan biridir. Demek ki Anadolu insanı kadim<br />

hakikati anlayabilecek kıvama gelmiş ki Cenab-ı<br />

Hakk <strong>Yunus</strong>’u ve temiz, Türkçe söyleyişini bizlere<br />

nasip etmiş, Tapduk Sultan da <strong>Yunus</strong>’un dilinin<br />

kilidini açmıştır. Bu, Divan-ı Hikmet için de böyledir,<br />

falanca Farisî şair için de böyledir, Arap şairi<br />

veya irfan ehli için de böyledir. Yarın Japonya’dan,<br />

İngiltere’den veya Fransa’dan bir Allah adamı, ehlullah<br />

çıksa, onun konuştuğu dil ile hakikat ifşa<br />

edilse, bu kişiyi de aynen <strong>Yunus</strong> gibi değerlendirmemiz<br />

gerekir.<br />

Türkçenin bir edebiyat ve kültür dili olmasında;<br />

ebedileşip, canlanıp yaygınlaşmasında<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin hizmetini nasıl değerlendiriyorsunuz<br />

Bunu başta da söylemiştik zaten. <strong>Yunus</strong>, önce<br />

ilahi hakikati anlamıştır. Yani o mertebeye erişmiştir.<br />

Daha sonra ise ana diliyle bu hakikati ifşa<br />

etmiştir. Tabiri caizse ilahi hakikati kendi diline<br />

uyarlamıştır. Bu da yeni bir dilin, yani yeni bir<br />

Türkçenin kurulmasını sağlamıştır. Bir bakmışsın<br />

ki gayet sıradan ve daha dün kullandığın bir kelime,<br />

<strong>Yunus</strong>’tan sonra farklı ve derin bir anlamda<br />

karşına çıkmış. Türkçe bir gönül dili hâline gel-<br />

17<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


miş. Gönlünü dil etmiş; dili gönül hâline gelmiş<br />

bir kişidir <strong>Yunus</strong>. İşte bu, Türkçe kelimeleri ve<br />

kavramları yeni boyuta taşımış ve derinleştirmiştir.<br />

Başka bir açıdan <strong>Yunus</strong>’a bir bakalım: <strong>Yunus</strong><br />

kimdir <strong>Yunus</strong>: “İslamın derinliği; Türkçenin<br />

inceliğidir. İslamda derinleşme yani ihsana ulaşma<br />

olayı gerçekleştikten veya gerçekleştirildikten<br />

sonra sen hangi dille konuşursan konuş, ona<br />

yeni bir mana, yeni bir elbise giydirecek duruma<br />

gelmiş durumdasındır zaten. İşte <strong>Yunus</strong>, sıradan<br />

konuştuğumuz bir dili bugün Ala-i illiyuna çıkarmıştır.<br />

Başta dediğim gibi Resulullah Efendimiz,<br />

sokak Arapçasını “Rabca”ya çıkarmıştır. Miraca<br />

çıkmış, miracı görmüş ve miraca bulanmış bir gönül<br />

olarak geri geldiğinde, artık Resulullah’ın konuştuğu<br />

dil, bir gün önce konuştuğu dil değildi.<br />

Çünkü nefsini Hakk ile boyayan (Sıbgatullah) kişi,<br />

dilini de Allah’ın rengine boyamış olacaktır. İşe<br />

bu <strong>Yunus</strong> için de geçerlidir. <strong>Yunus</strong>’un izinden gidenler<br />

için de -hangi dili konuşuyor olursa olsungeçerlidir<br />

Hani, konuşmamın başında söylediğim<br />

birden fazla <strong>Yunus</strong> vardır sözünü de aydınlığa çıkarmış<br />

olduk sanırım.<br />

Türk romanında da <strong>Yunus</strong>’un ve <strong>Yunus</strong> gibi<br />

Türk kültür ve irfan dünyasının önemli eserlerinin<br />

konu edildiğini, işlendiğini görüyoruz. Farklı<br />

<strong>Yunus</strong> yüzleriyle karşılaşıyoruz. Kimi zaman<br />

bu kurgu kahramanlar ile gerçek kişilikleri örtüşmüyor.<br />

Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz<br />

Her romancının romanını kaleme alırken yeni<br />

bir kurguyla ortaya çıktığını çok iyi biliyoruz.<br />

Bunlar, gerçek <strong>Yunus</strong> mudur yoksa yorumlanmış<br />

<strong>Yunus</strong> mudur Tabii ki yorumlanmış, kurgulanmış<br />

<strong>Yunus</strong>lardır. Demin, hümanizm için söylediklerim,<br />

bu roman kahramanları için de geçerlidir.<br />

Örneğin Kemal Tahir’in Devlet Ana’sında <strong>Yunus</strong>’u<br />

görmekteyiz. Bu <strong>Yunus</strong>, Kemal Tahir’in <strong>Yunus</strong>’udur<br />

veya Emine Işınsu’nun <strong>Yunus</strong>’udur. İskender<br />

Pala Bey’in <strong>Yunus</strong>’udur. Aslında burada bence çok<br />

önemli bir sakınca var: <strong>Yunus</strong>’u veya Mevlana’yı<br />

yeni tanımaya başlayan birinin onlar hakkında bilimsel<br />

birtakım eserler okumadan önce bu kurgu<br />

romanlardan başlarlarsa <strong>Yunus</strong> ve Mevlana’yı hakkıyla<br />

tanıyamayacakları veya yanlış tanıyacakları<br />

gibi bir endişeye sahibim. Çünkü gerçek <strong>Yunus</strong> ile<br />

kurgu <strong>Yunus</strong> aynı kişiler değildir. Ancak bunun<br />

da kaçınılmaz olduğunu itiraf etmek zorundayım.<br />

O zaman romancıların, <strong>Yunus</strong>’u veya Mevlana’yı<br />

işlerken, bu kişilere metafizik derinlik vermeleri<br />

yerinde olacaktır. Çünkü oluşturdukları bu tipler,<br />

<strong>Yunus</strong> ve Mevlana’nın, onları yeni tanıyan okuyucuların<br />

kafasında bir imaj oluşturacaktır. Bunu ise<br />

çizgi ve onların hayatlarının menkıbelerin dışına<br />

çıkmadan yapmaları gerekmektedir. Ama yine de<br />

romancının da ‘benim işime karışma! diyeceğinden<br />

kuşkum yok. Benim tavsiyem ise her yaştan<br />

ve kültürden insanların anlayabileceği tarzda ilmî<br />

eserler ortaya konmalı ve <strong>Yunus</strong> ile Mevlana seviyelere<br />

göre düzenlenmelidir.<br />

Hocam, örneğin son zamanlarda <strong>Yunus</strong>’un,<br />

Mevlana’nın hatta Şems-i Tebrizî’nin romanlarının<br />

yazıldığını görüyoruz. Mesela Elif Şafak’ın<br />

Aşk adlı romanında Şems-i Tebrizî’ye şarap içirildiğini,<br />

hatta Şems’in namaz kılmadığını; onun<br />

namazdan dahi azat edildiğine dair cümleler görüyoruz.<br />

Bu durum, o değerli şahıslar hakkında<br />

olumsuz bir önyargı oluşturmaz mı veya yanlış<br />

tanınmalarına neden olmaz mı<br />

Evet, tehlikelidir. Bu gibi olaylara iki taraftan<br />

bakılmadır. Biri hakikat; diğeri ise şeriat dairesidir.<br />

Bu gibi şeyler ehlullahın hayatında olabilmektedir.<br />

Ama bunlar kesinlikle görüldüğü gibi değildir.<br />

Çok derin ve bilinmesi gereken bir arka planı<br />

vardır. Mesela <strong>Yunus</strong> diyor ki bir yerde:<br />

Beş vakt tertibimiz bir vakte geldi<br />

Beş bölük oluban kim kıla taât<br />

Şimdi bu beyite hem şeriat hem de hakikat<br />

noktasından bakabiliriz. Eğer şeriat noktasından<br />

bakarsak şöyle bir yorum ortaya çıkar: “<strong>Yunus</strong>,<br />

beş vakit namazı bırakmış, bir vakte indirmiş. Hiç<br />

öyle şey olur mu” Hakikaten <strong>Yunus</strong>’un şirine bakacak<br />

olursanız dediği aynen öyledir. Ama hakikat<br />

noktasından bakarsanız işler değişir. Hakikat<br />

noktasından bakarsak da şöyle bir yorum ortaya<br />

çıkar: <strong>Yunus</strong>’un dediği o bir vakit “an”dır. Namazın<br />

sırrı, insanın namaz esnasında “zaman” boyutundan<br />

“an” boyutuna geçmesidir. Yani kıldığımız<br />

bütün namazlar, bizim o “an” noktasını yakalayıp,<br />

işte o “an” boyutuna geçebilmektir. Peki, o an nedir<br />

“Allah, “zamanda” çokluktadır; ama “an”da<br />

tekliktedir. İnsan da hayatı boyunca o “an”ı yakalamak<br />

için gayret eder. Tek vakitten <strong>Yunus</strong>’un kas-<br />

18<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


tettiği budur. Tabii, kişi hakikati anlayamayınca,<br />

namazın sırrından haberdar olmayınca Kur’an’da<br />

geçen “Salat-ı daimun” ayetinden bir şey anlamayınca<br />

“<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> namaz kılmadı” veya “Şems<br />

namaz kılmadı” diyebilir. Dikkat edin <strong>Yunus</strong> başka<br />

bir yerde aynen şöyle diyor:<br />

Bana namaz kılmaz diyen,<br />

Ben kılarım namazımı<br />

Hem kılır isem kılmaz isem<br />

O hak bilir niyazımı<br />

İşte burada da yanlış değerlendirilmesin diye<br />

ikaz vardır. Velev ki bu şiiri yazmasaydı, işte biz<br />

birinci şiiri istediğimiz gibi yorumlayacaktık. İşte<br />

bu Şems-i Tebrizî için de Mevlana için de <strong>Yunus</strong><br />

için de bütün İslam mutasavvıfları için de geçerli<br />

olan bir hâdisedir. Bundan dolayı bütün bunlar<br />

doğru değerlendirilmeli, okuyucunun karşısına çıkarıldığı<br />

zaman da az evvel anlattığım arka plandan<br />

bağımsız anlatılmamalıdır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile ilgili oldukça geniş ve külliyatlı<br />

çalışmalarınız var. Bu çalışmalar tamamlandı<br />

mı, yoksa devam edecek mi Başka ne tür<br />

çalışmalar planlanıyorsunuz, bunlardan bahseder<br />

misiniz<br />

Ben <strong>Yunus</strong> çalışmalarına 1986 senesinde başladım.<br />

1990’da 4 ciltlik külliyat basıldı. Sonra bu<br />

külliyat 4 baskı daha yaptı ve 6 cilde çıktı. Her ciltte<br />

bazı kelimeleri değiştirdiğim oldu. Bazen de manalar<br />

üzerinde değişiklikler yaptım. Yanlış değerlendirdiğim<br />

veya önceki baskıda algılayamadığım<br />

yerler oldu. Son baskı ise Kapı Yayınları’ndan çıktı<br />

veya çıkmamışsa da eli kulağındadır. O baskıda<br />

da 26–27 civarında kelime değiştirdim. Yani Allah<br />

ömür verdikçe, kelime ve kavramlar üzerinde kafa<br />

yormaya devam edeceğim. Aynı zamanda <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Divanı’nı da tamamlamaya çalışmaktayım.<br />

Diğer taraftan İstanbul Belediyesi, Altunizade Kültür<br />

Merkezinde ve Atatürk Kitaplığında 2004 senesinde<br />

adımıza bir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> okulu açtı ve çalışmalar<br />

orada da devam ediyor. Orada <strong>Yunus</strong> şerhleri<br />

yapıyorum. Buradaki şerhleri biriktirip düzenledim<br />

ve bir kitap hâline getirdim. Bu beş ciltlik bir dizi<br />

oldu. Adı ise İşitin Ey Yarenler. Şimdi Kapı Yayınları<br />

bu şerhleri, “İşitin Ey Yarenler” adıyla tekrar<br />

basıyor. Bu, dört ciltti ve bir cilt daha eklenerek beş<br />

cilt, tek kitapta basılacak. Bu da bugünlerde yine<br />

çıkmak üzeredir. Eser, tarihten günümüze kadar<br />

gelen şerh usulünü devam ettiren bir şekilde hazırlanmış,<br />

şerhler yapılırken de bu hususlara dikkat<br />

edilmiştir.<br />

<strong>Yunus</strong>, bilindiği gibi halkın çok sevdiği ve benimsediği<br />

bir kişidir. Bir bakıyorsunuz ki okuma<br />

yazma bilmeyen birinin dahi ağzında bir <strong>Yunus</strong><br />

ilahisi var. Bundan dolayı okuyuculara tavsiyeleriniz<br />

nedir <strong>Yunus</strong> nasıl okunmalı, nereden başlanmalıdır<br />

Bir kere şu söyleyeceğim düstur edilerek okunmalıdır:<br />

“<strong>Yunus</strong> sadedir; ama basit değildir.” Dolayısıyla<br />

da sıradan bir okuyucunun herhangi bir<br />

romanı okur gibi <strong>Yunus</strong> okuyabileceğini düşünmek<br />

hatadır. Çünkü <strong>Yunus</strong> az önce de dediğim gibi “sadedir;<br />

ama basit değildir.” Örneğin,<br />

Olmaz sözü demezem ben marifet ehline<br />

Zira gözümle gördüm ağaçta bitti karpuz<br />

Şimdi yukarıdaki kelimelere teker teker baktığımızda<br />

anlamadığımız kelime var mı Hayır. Peki,<br />

bu kelimelere mana ver desek verebilir misiniz<br />

Hayır.<br />

Çıktım erik dalına<br />

Anda yedim üzümü<br />

Bu örnekteki gibi <strong>Yunus</strong> çok bilinen kelimeleri<br />

kullanarak anlamadığınız, daha doğrusu yorumlayamadığınız<br />

bir dil inşa ediyor. İşte bunlar sadedir<br />

ama manası çok derindir. Mesela, karpuz ve ağaç<br />

kelimeleri dışarıda gördüğünüz sıradan karpuz ve<br />

ağaç kelimeleri değildir. Varlık ağacı içinde, bir çekirdekten<br />

karpuz olabileceği, yine o karpuzdan yüzlerce<br />

çekirdek ve her çekirdekten de yine yüzlerce<br />

çekirdeği içinde barındıran bir karpuz olabileceği;<br />

dolayısıyla, vahdet-kesret; kesret-vahdet ilişkisinin<br />

olabileceğini, bize tefekkür edersek anlayabileceğimizi<br />

sezdiriyor. İşte <strong>Yunus</strong>’u anlayabilmeniz için de<br />

bu işin dolayısıyla da <strong>Yunus</strong>’un talibi, isteklisi ve<br />

âşığı olmanız gerekmektedir. Bunun için de illa edebiyat<br />

bölümü bitirmeye de gerek yok. Veya YÖK’e<br />

bağlı bir üniversitede akademisyen olmaya bile<br />

gerek yok, hatta ilkokul mezunu dahi olabilirsiniz.<br />

Bunun için, yani <strong>Yunus</strong>’a yakın olmak için, onunla<br />

hemhâl olmak için, arif olmak ve irfan taliplisi olmak<br />

gerekmektedir. ■<br />

19<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ZİYA AVŞAR<br />

Ulu nazar, âşığın sancılı<br />

bir sürecin bedeli olarak<br />

aldığı bir ödüldür. Bu<br />

nazar âşığın can kuşuna<br />

aşk pençesi vurduğu<br />

zaman onun ten yuvasını<br />

dağıtır. Bu safhada âşık<br />

nizam sandığı âlem<br />

kaosundan, kaos sandığı<br />

gayb nizamına geçerken<br />

tahammül edilmez şeyler<br />

yaşar. Âşığın bu safhada<br />

fırtınalı denizi esenlikle<br />

geçmesi için Hak nazarı<br />

bir lütuf kılavuzu olarak<br />

hep yanındadır.<br />

Tasavvufi metinler için en büyük yanılgı,<br />

kelimeleri sadece sözlük anlamlarıyla sınırlı<br />

sanarak, yorumu bu zan üzerine oturtmaktır.<br />

Oysa bu metinlerde kelimeler, “zaruret icabı”<br />

başvurulan birer araçtır. Mutasavvıflar kelimeyi,<br />

mana abıhayatının içine aktığı iğreti bir kap olarak<br />

görürler. Dolayısıyla bu metinlerdeki kelime<br />

kabını, mana abı ile aynileşmiş görmek, mananın<br />

gerçek mahiyetini görmemektir. Bir yüce mana<br />

yahut sırrın, veliyle temasa geçme biçiminin<br />

muhtelif yolları vardır. Hak dostları, gönüllerine<br />

doğan bir manayı tutmak, hatırlarına hücum eden<br />

bir sırrı dizginlemek, ruh kulaklarına seslenen bir<br />

hakikat sesini çözmek, perdeden sıyrılmış bakışları<br />

önünde zuhur eden bir tecelliyi surete büründürmek<br />

için kelimeleri bir araç olarak kullanırlar.<br />

Bu itibarla bu dil, tasavvufi metinleri bir dil olayı<br />

olarak görme, ucuzluk ve acizliğine düşenlere<br />

karşı manen dil çıkararak tepki verir.<br />

Zahirî dil donanımına güvenerek, genelde tasavvufi<br />

metinleri, özelde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirlerini yorumlamaya<br />

kalkışan araştırıcılar, bu şiirlerin iletisi<br />

diye, mana yerine manaya yataklık eden kapları<br />

takdim ederler. Bu yaklaşım tarzı, <strong>Yunus</strong>’un<br />

tabiriyle “mananın yüzünü dürmesinden” ve kırk<br />

20<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


duvak altına girmesinden başka bir şey değildir.<br />

Bu şu demektir; mana, lâyık olmayana hiçbir zaman<br />

duvak açmaz. Mevlana, anlam gelini ile gerdeğe,<br />

ancak şahların gireceğini söyler. Bu şahlar<br />

kimdir Kim olacak, kaba değil içindeki anlam<br />

suyuna vurgun olanlardır. Mevlana’nın ölçüsü ile<br />

bakınca <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> yorumcularının umumiyetle<br />

mana gelininin kapısında bekledikleri görülür.<br />

Zira içerdeki o nazenin sultan, kapıyı her çalana<br />

açmaz.<br />

Tasavvufi metinler okuyucuya, dışıyla masal<br />

dili, içiyle istiare ve metafor lisanıyla konuştuğu<br />

için, onların işaret ettiği dünyanın boyutunu kavramak,<br />

yorumcular için bir muammadan farksız<br />

hâle gelir. Yorumcuların bu metinleri yorumlaması<br />

beklenirken, metinlerin yorumcuları yormasının<br />

nedeni bu çifte dildir. İşaret ettiğimiz<br />

olgunun adına çifte dil deyişimiz şimdiliktir. Zira<br />

mananın iki değil, yedi dili vardır; lakin biz iki<br />

dilden ötesinin adlarını bilmiyoruz. Mevlana’nın<br />

Mesnevi beyitlerini yedi anlam üzere söylediğini<br />

belirtmesi, hakiki manaya ancak yedi aşamalı<br />

bir kavrama sürecini aştıktan sonra ulaşacağımızı<br />

gösterir. Zira Mevlana bu yedi dil meselesini<br />

Kur’an’a atfen söyler. Demek ki anlam gelininin<br />

naz duvağını açması için, idrak damadının yüz<br />

görümlüğü olarak yedisi bir yerde bir dil gerdanlığı<br />

sunması lazımdır.<br />

Bu idrak ışığında, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin nazar kavramını<br />

ele alışına bakarak, onun bu kelimeye<br />

yüklediği irfan denklerini çözmeye ve bu denklerin<br />

içine ne yerleştirdiğini görmeye çalışacağız.<br />

Hak Nazarı<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Divanı’na sırf nazar kelimesinin<br />

yüklendiği anlamlar açısından bakıldığında bile<br />

lügatlerimizin ne kadar sığ izahlar ile yetindiği<br />

görülür. <strong>Yunus</strong>’ta nazarın kökeni Hakk’a çıktığı<br />

için, bir nesne olmaktan çok özne ve eylemdir.<br />

Hakk’ın bir yaratma ve dönüştürme fiili olan nazar,<br />

onun insana verdiği lütuflardan biridir. Hak,<br />

insana nazar kudretinden bağışlarken bunu doyumluk<br />

olarak değil, tadımlık olarak verir, maksat<br />

nazarın feyzini kavratmaktır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de<br />

nazar, suret âleminin yaratılışını izleyen bir seyir<br />

içinde aşktan sonra gelen ikinci süreçtir. İlkin<br />

yerle gök yaratılmış, yaratılış binası da aşkla tamamlanmıştır.<br />

Âlem binası tamamlanınca bu binadaki<br />

yaşayışı tanzim edecek asli varlık olarak<br />

insan tasarlanmış ve insan Hakk’ın toprağa nazar<br />

eylemesiyle hâsıl olmuştur. <strong>Yunus</strong>’un söylediği<br />

iyi anlaşılırsa insanın, göğe ait olana değil de yere<br />

ait olana nazar kılınarak yaratılması, bir eksiklik<br />

değil, bilakis bir erdemdir, zira yer gökten önce<br />

yaratılmıştır. Bu durumda insanın surete bürünmesi,<br />

yaratılışın en kadim unsuruna Hakk’ın nazar<br />

etmesiyle mümkün olmuştur. O hâlde nazar,<br />

aşk ve yaratılış arasındaki zorunlu ilişkinin bir<br />

sonucu olarak bizzat insanı işaret eder. Bu da demek<br />

olur ki, suret ve maddenin gerisinde daima, o<br />

suret ve maddeye bürünen asıl unsuru aramalıdır.<br />

Zira manaların suretlere bürünmesi, görüntüleri<br />

çoğaltacağı için, bu çokluğa bakarak asıl unsuru<br />

gözden kaçırabiliriz. Gerçi temelde aşk olduğu<br />

için, cümle varlığı aşk, varlıktaki çokluğu da aşk<br />

suretleri olarak tanımlamak yanıltıcı olmaz. Bu<br />

aşk suretleri içerisinde aşkın Hakk’taki anlamını<br />

en yetkin şekilde yansıtan suret insandır. Zira o<br />

Hakk’ın çok hususi bir iltifatı olan aşk nazarıyla<br />

vücut bulmuştur:<br />

Yir ü gök yaradıldı ‘ışkıla bünyâd oldı<br />

Topraga nazar kıldı aksurı durup geldüm [1] 191/4<br />

Yaratma fiili kudrete ilişkin olduğundan kudret<br />

yaratmayı önceler. Bu durumda nazarın -ki<br />

maksat aşk nazarıdır- temelinde kudret vardır.<br />

Kudret, kendini kavratmak için yaratışa ihtiyaç<br />

duyar. Yaratış içinse varlığın kendinden doğduğu<br />

ilk cevhere gerek vardır. İlk cevherin varlık suretlerine<br />

evrilmesi için itici güç de nazardan başkası<br />

değildir. Bu yaratış silsilesi sonuçta insana dayandığı<br />

için, nazarın asıl muhatabı insandır. Bütün<br />

varlık, Hak kudretinden yaratılan ilk cevhere,<br />

Hakk’ın nazar kılmasıyla oluşurken, Hak insan<br />

için iki kez nazar kılmıştır. İlk nazarla topraktan<br />

koparak bedenleşen insan, ikinci nazarla cana<br />

kavuşmuştur. İnsanın cana kavuşması, Hakk’ın<br />

kendini görmek ve duymak istemesine bağlıdır:<br />

1. Bu makaledeki <strong>Yunus</strong> beyitleri, Mustafa Tatçı’nın<br />

Kültür ve Turizm Bakanlığı E-kitap Projesi kapsamında<br />

yayımlanan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Divanı’ndan alınmıştır. İlk<br />

rakam gazel numarasını, ikinci rakam beyit numarasını<br />

göstermektedir. Geniş bilgi için bkz; http://ekitap.<br />

kulturturizm.gov.tr/dosya/1-128453/h/giris.pdf, http://<br />

ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-128452/h/metin.pdf,<br />

(24.03.2012, 23.41)<br />

21<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Bu durumda oluşun, iki nazar arasında ten ve<br />

cana bürünen insan için tasarlandığını söylemek<br />

gerekir. Zira Hak, insanı kendi cemalini göreceği<br />

bir ayna ve kendi sesini duyacağı bir ney olarak<br />

yaratmıştır:<br />

Diledi göre yüzin işide kendü sözin<br />

Nazar kıldı bir kezin anda cân virdi bana 12/6<br />

<strong>Yunus</strong> nazarı, Hak kudretinin nuru olarak ele<br />

alır. Zira Hak, varlık ve manayı o nur ile halk etmiştir.<br />

Ancak bu nurun özünde aşk olduğu için<br />

yaratılan şeylere düşen nazarın aşk ve muhabbet<br />

olduğuna kuşku yoktur. <strong>Yunus</strong>’un nazarın nasıl<br />

algılanacağına dair fikirlerinden sonra, nazar<br />

ve insan münasebetini ele alış biçimini bilmekte<br />

yarar vardır. <strong>Yunus</strong> nazarı gözle ilişkilendirirken<br />

göze değil, nazara vurgu yapar, ona göre göz nazar<br />

içindir. Çünkü nazar, Hak lütfü olan ölümsüz<br />

bir cevher, gözse bedenle kaim olan fani bir<br />

nazargâhtır. <strong>Yunus</strong> bu bağlamda duyuları değerlendirirken<br />

insanda iki duyunun ölümsüz olduğunu<br />

söyler; görme ve işitme. Bu durumda söylemediği<br />

diğer duyuların da fâni olduğunu söylemiş<br />

olur. Fâni duyular, tat, koku ve dokunmadır. Peki,<br />

<strong>Yunus</strong> işitme ve görmeye neden ölümsüzlük izafe<br />

eder Çünkü duyuş ve görüş insana Hakk’ın<br />

Sem’î ve Basîr sıfatlarından bir lütuf olarak verilmiştir.<br />

<strong>Yunus</strong> zımnen Hakk’ın lütuf olarak verdiği<br />

bir şeyin de ölümsüz bir cevher olduğunu söylemiş<br />

olur. Bu durumda insanın nail olduğu her<br />

lütfün onu, ölümsüz olanla temasa geçirdiği ve<br />

ölümsüzlüğe hazırladığı ileri sürülebilir:<br />

Bâkî tertîblerümi şerh ideyüm<br />

‘İnâyet mevcûdı sem’ ü basâret 19/6<br />

İnsana ölümsüzlük nimeti olarak verilen her<br />

lütfün aslında onu, lütfü verenle temas sağlayacak<br />

farklı bir akıl biçimi ile donattığını gözden<br />

kaçırmamalıdır. Biz aklı sadece kıyas yapan zihin<br />

olarak görür ve zihnî olana odaklanırız. Oysa<br />

bu insana verilen akıl nimetlerinin en alt düzeyi<br />

olan maişet aklıdır. Maişet aklı, zahirî hayatı tanzim<br />

eden kaba akıldır. İçtimai hayatı tanzim eden<br />

bu akıl, insanın diğer hayatlarını da tanzim etmeye<br />

kalkışırsa Mevlana’nın tabiriyle “akıl akılları<br />

bağlarsa ona akıl dememelidir.” Bu odaklanış<br />

biçimi, aklın herkes tarafından işletilebilir olmasından<br />

dolayıdır. Oysa aklın üstündeki akıllar,<br />

akılların üstündeki akıllıların işidir.<br />

<strong>Yunus</strong> aklı, dünya işlerini tanzim eden (akıldur<br />

işler yapucı) bir meleke olarak nitelerken, nazarı<br />

gönül evinin baş köşesine geçirip gönlü de onun<br />

emrinde bir kapıcı sayar. Bu yaklaşım, <strong>Yunus</strong>’ta<br />

zahir gibi algılanan nazarın, aslında batın bir akıl<br />

olduğunu kavratmak içindir. Bu akıl gönülde oldukça<br />

insan, hırs ve nefsani isteklere galebe çalar.<br />

Bu durumda <strong>Yunus</strong>, nazarı hırsın zıddı ve onun<br />

çaresi olarak gösterir. Gönlün nazara kapıcılık etmesinden<br />

murat nedir Kalbi nazarın daim olmasını<br />

sağlayacak erdemlerle diri tutmaya işarettir.<br />

Bu gayret gösterilmezse nazarın yerini hırs alır,<br />

bu da fitneye, yani hem ruhi hem de içtimai kaosa<br />

yol açar. Zira fitnede hem psikolojik hem de sosyolojik<br />

olmak üzere iki kaos belirir:<br />

Nazar gitdi tama‘ kopdı nazar yirin tama‘ tutdı<br />

Basduk yirde fitne bitdi işletdi yine nefsânî<br />

412/9<br />

Yukarıda Hakk’ın insana iki kez nazar ettiğini<br />

söylemiştik. Bu nazarlardan ilki Celal tecellisi<br />

olup genelde varlığı özeldeyse insan tenini yaratmıştır.<br />

Tecellinin Celal’den gelmesi, varlığın<br />

fâni olduğuna delalet eder. Ancak bu fânilik onun<br />

aşktan mahrum olduğu anlamına gelmez. Çünkü<br />

nazar cevherinde harekete geçen şeyin aşk nuru<br />

olması, fâni olanın temelinin de aşk olduğunu<br />

gösterir. Demek oluyor ki, aşk tecelli ettiği isim<br />

ve sıfata göre değişik görüntülerle ortaya çıkan ve<br />

farklı tezahürleri olan bir cevherdir. Aşk her mevcudun<br />

mayası olmakla birlikte onun hakiki yönüyle<br />

belirmesi Hakk’ın üçüncü nazarıyla mümkündür.<br />

<strong>Yunus</strong>’tan anladığımıza göre, Hakk’ın<br />

üçüncü nazarı, insanı ten ve can safhasından alıp<br />

insanlara ve bedensiz varlıklara sultan yapar. Bedensiz<br />

varlıklar ibaresiyle sadece cin ve melekleri<br />

değil, mana ve sırrı da murat etmekteyim. İşte<br />

insanı cümle varlıklardan üstün ve erdemli kılan<br />

şey, Hak’tan gelen bu üçüncü nazardır. Ancak bu<br />

nazar Hakk’ın layık olanlara özel bir lütfüdür.<br />

<strong>Yunus</strong> bu nazara mazhar olmuş özel kişileri er<br />

yahut eren olarak adlandırır.<br />

Nazarın <strong>Yunus</strong>’a göre temel işlevi yaratma ve<br />

22<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yaratılanda saklı cevherleri diriltmedir. İnsan için<br />

Hakk’ın ilk nazarı ten, ikinci nazarı can, üçüncü<br />

nazarı canın canıdır. Canın kendi canıyla temasa<br />

geçmemesi ondan gafil olmasıyla alakalıdır.<br />

Canın kendi canıyla temasa geçmesiyse canın<br />

uyanmasıdır. Ancak bu uyanıklık bu âleme uyuyup<br />

öbürüne uyanmanın adıdır. Hakk’ın insana<br />

üçüncü nazarının yani son bakışının cana can vererek<br />

o can sahibini sultan eylediğini söylemiştik.<br />

Hakk’ın her bakışı, insanı ayrı bir kemale yükseltir.<br />

Dolayısıyla onun insana son bakışı, yaratma,<br />

diriltme ve dönüştürmenin en güçlü halidir.<br />

Lakin bu güç, insana nispetledir, değilse Hakk’ın<br />

nazar kudretinin hududu yoktur. <strong>Yunus</strong>’un ifadelerinden<br />

anlaşıldığına göre nazar, her durumda<br />

bir cevher ve varlığa çarparak onda mevcut olan<br />

varlık potansiyelini harekete geçirir. Yaratışın<br />

maksadının insan olduğu, Hakk’ın onu bir genel<br />

iki özel bakışla taltif etmesinde saklıdır. Önemine<br />

işaret ettiğimiz son bakış Hakk’ın sadece peygamber<br />

varisi olan erlere özgü nazarıdır. Bu nazarın<br />

erenlere özgü olması, manevî bir diriltme ve<br />

dönüştürme hassası taşımasındandır. Bu itibarla<br />

bu nazar yüce bir emanet olup sadece ehil olana<br />

verilir.<br />

Erenler Nazarı<br />

Hak dostu olan bu kişiler, ölü canları diriltmek<br />

için Hakk’ın kudret nazarı hibe ettiği özel kişilerdir.<br />

Velilerin Hakk’ın diriltici nazarından bir<br />

cüzü, lütuf olarak almaları süreci ayrı bir bahis<br />

olmakla birlikte bu lütfe kavuştuktan sonra irşat<br />

nazarı olarak adlandırılan ayrıcalıklı ve ölümsüz<br />

bir nazara sahip olurlar. Bunların görevi, canları<br />

gaflet uykusundan uyandıran irşat nazarıyla Hak<br />

yolcularının önünü aydınlatmaktır. Veliler, dünya<br />

ile temasa geçtiklerinde toprak derekesine inerek<br />

gaflet uykusuna dalan canları, Hakk’tan ödünç<br />

aldıkları kudret nazarıyla tekrar diriltirler. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, Divan’da erenler nazarı dediği bu nazarın<br />

niteliği hakkında tecrübi tespitlerinden bazılarına<br />

yer verir. Bunlardan ikisini ismen, diğerlerini ise<br />

örtülü olarak bildirir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Hak dostlarından Mevlana’nın<br />

nazarıyla karşılaşmasını derin bir farkındalık durumuyla<br />

verir. Mevlana’nın nazarını görklü yani<br />

muhteşem olarak niteleyen <strong>Yunus</strong>, bu bakışın<br />

onda gönül aynası hâlinde tecelli ettiğini belirtir.<br />

Burada şu hususu vurgulamakta yarar vardır:<br />

Erenlerin cana bakışı öncesiz ve sonrasız bir bakış<br />

kaynağından geldiği için süresiz himmet bakışıdır.<br />

Bundan anlaşılıyor ki Mevlana’nın nazarı,<br />

<strong>Yunus</strong> ‘ un gönül aynasına daimi bir irşat nazarı<br />

hâlinde düşmüştür.<br />

Mevlânâ Hudâvendgâr bize nazar kılalı<br />

Anun görklü nazarı gönlümüz aynâsıdur<br />

64/4<br />

Bazı kaynaklarda Mevlana’nın nazarının keskinlik<br />

ve etkisine dair kayıtlar vardır. Rivayete<br />

göre Mevlana’nın nazarıyla karşılaşan bir baş,<br />

hükümdar başı bile olsa nazarın nafiz oluşundan<br />

dolayı derhal yere inermiş. <strong>Yunus</strong>’un demesine<br />

bakılırsa erenler nazarı, kendisini her muhatapta<br />

ayrı bir tecelliyle gösterir. Hatta biraz daha ileri<br />

giderek söyleyelim, aynı velinin salike, farklı<br />

zamanlardaki nazarında bile tecelliler değişmektedir.<br />

<strong>Yunus</strong>’un nazarına muhatap olduğu ikinci<br />

veli Geyikli Baba’dır. Onun Geyikli Baba’nın nazarına<br />

muhatap olduğunda aldığı himmet, tarikat<br />

yolundaki her isteğinin gerçekleşmesidir. Öyle<br />

anlaşılıyor ki <strong>Yunus</strong>, dervişlik yolundaki vartaları<br />

Geyikli Baba’nın himmet nazarıyla atlatarak<br />

yola devam etmiştir.<br />

Geyiklü Baba bize bir kez nazar kılaldan<br />

Hâsıl oldı <strong>Yunus</strong>’a her ne ki vâyesidür<br />

29/10<br />

<strong>Yunus</strong>, erenlerin nazarını tasavvuf ıstılahlarından<br />

hareketle safâ nazar olarak niteler. Safâ<br />

nazar, velinin gözünden harekete geçen Hak<br />

nurundan başka bir şey değildir. Mevlana “yoktur<br />

lakin göz ve kulakta o nur” derken bu nurun<br />

velilere özgü olduğunu ve velilik sırrının ancak<br />

böyle bir göze gösterilip böyle bir kulağa duyurulacağını<br />

söyler. Safâ nazar, salikin erenler nazarıyla<br />

arınarak eriştiği velayet bakışıdır. Demek<br />

ki salik, erenin irşat nazarıyla karşılaştığında<br />

manevi tecellilere ulaşmanın yanında nazarını<br />

da arındırmaktadır. Safâ nazar bunun zıddı olan<br />

kem nazarla kendi arasındaki diğer nazarların<br />

tepe noktasıdır. Bu ikisi arasında kem nazardan<br />

yüksek, safâ nazardan düşük muhtelif nazar mer-<br />

23<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


halelerinin olduğu aşikârdır. <strong>Yunus</strong>’un “Dost yüzine<br />

bakmaga key safa nazar gerek 135/1” dizesi,<br />

bu hükmün tanığıdır. Çünkü dost yüzüne bakmak<br />

için safâ nazara ihtiyaç duyulması, dost yüzüne<br />

bakmanın belli nazar merhalelerinden geçtikten<br />

sonra mümkün olacağını bildirmektedir. <strong>Yunus</strong>,<br />

safâ nazarla ilgili olarak ince bir ayrımın altını çizer,<br />

safâ nazar kimi saliklerde fıtrî bir istidat olarak<br />

mevcuttur. Bu istidada malik olan Hak erleri,<br />

diğer salikler arasından pervaz ederek doğanlık<br />

makamına konar ve Hakk’a layık dirlik bulurlar:<br />

Yokdur toganla birligi ya Hakk’a lâyık dirligi<br />

Bir kişiden um erligi anun safa nazarı v a r<br />

27/4<br />

Er yahut eren nazarı, Hak dostlarına verilmiş<br />

bir lütuftur. Nasıl ki başlangıçta Hak, toprağa nazar<br />

ederek insana ten ve can verdiyse veli de özü<br />

toprak olan insana nazar edip onun Hak’tan gafil<br />

olan canını tekrar diriltir.<br />

Erenlerün nazarı topragı gevher eyler<br />

Erenler kademinde toprak olasum gelür<br />

46/8<br />

Yukarıdaki beyitte toprak insana, gevher can<br />

içindeki cana, erenler nazarı da Hakk’ın nuruna<br />

işaret eder. Veliler Hakk’ın nuruyla bakan kişilerdir.<br />

Hak nuruyla bakmak, Hak ile batılın ayrılması<br />

demektir. Hak nuruyla bakmanın temelinde;<br />

“Müminin ferasetinden çekinin, o Hakk’ın nuruyla<br />

bakar.” hadisine telmih vardır. Er nazarına<br />

zaman tahdidi koymak doğru değildir, zira Hak<br />

nazarının evvel ve ahiri olmadığı gibi veli nazarının<br />

da ödünçlükten dolayı evvel ve ahiri yoktur.<br />

Veliler bu boyuttan baktıkları için, âlemde gayb<br />

suretleri görürler. Bu yüzden velilerin gördükleri<br />

sırrı aktarmaları için muhatapta da aynı cihazların<br />

bulunması gerekir, fakat bu çok nadirdir.<br />

Nazar veli için sır aktarma gerecidir. Dolayısıyla<br />

nazarla aktarılan sır, sesle yani kelamla aktarılan<br />

sırdan eftaldir. Nazarın ihtiva ettiği bu sırrın<br />

mahiyetine bakılırsa görüntü ile alakalı olduğu<br />

görülür. Erenler nazarı, gördüğünü gösteren bir<br />

nitelik arz eder. Veli, sır ve mana avcılığında ne<br />

gördüyse ve ne yakaladıysa bunu nazar kudreti ile<br />

cisimlendirerek aktarır. Ancak bu görüntü sabit<br />

ve değişmez bir hakikat algısı gibi değerlendirilmemelidir.<br />

Eren nazarıyla aktarılan bir sır, aynı meclisi<br />

paylaşan canlara muhtelif suretlerde görünebilir.<br />

Bir pirin müritlere, kelamdan daha üstün bir dil<br />

olan nazarla ölümsüzlük sırrını kavratmaya çalıştığını<br />

varsayalım. Şeyhin nazarıyla ifşa edilen sır,<br />

bir dervişe doğan suretinde görünürken, diğerine<br />

ağaç, bir başkasına bulut suretinde görünecektir.<br />

Bunun nedeni her dervişin hâl ve makamının<br />

farklı olmasındandır. Fakat bu algı asla bir kaosa<br />

yol açmaz. Zira her görüntü tıpkı rüyadaki gibi<br />

kendi manasını çok açık bir şekilde telkin eder.<br />

Diyelim ki rüyada bir yıldız görsek ve o anda<br />

bize, o yıldızın ölmüş bir yakınımız olduğu telkini<br />

gelse, rüyadaki bu telkine şaşmayız. Bunun<br />

gibi, velinin nazarıyla oluşan, uyanıkken rüya<br />

görme daha doğrusu tecelliye erme ortamında<br />

da dervişler, suretlerin getirdiği telkine şaşmazlar.<br />

Eren meclisinden çıktıktan sonra dervişlere,<br />

“Hangi sırrı nasiplendiniz” diye sorulsa, doğan<br />

gören de ağaç gören de bulut gören de “ölümsüzlük»<br />

diyecektir. Dolayısıyla er nazarının değdiği<br />

şeyde, fâniyi baki kılan bir özelliği vardır. O nazarın<br />

dokunduğu bir canın gönlü, nazarı ve can<br />

özü arınır ve aslı toprak iken nazar iksiri sayesinde<br />

altın ve mücevhere dönüşür. Eskilerin şark<br />

kimyası, ilm-i simya ve kibrit-i ahmer adlarıyla<br />

niteledikleri olgu, Hakk’ın veliye bahşettiği nazardan<br />

başka bir şey değildir.<br />

Bir velinin müride bakışında kelamsız sırlar<br />

gizlidir. Ancak bu sırların dervişin kalbine akışı,<br />

kelamla aktarılan manadan daha hızlı ve daha<br />

niteliklidir. Bundan dolayı veli ile mürit arasında,<br />

kelamdan kopulup nazara geçildiğinde, şeyhin<br />

bakışıyla müridin bakışı arasında tecelli denilen<br />

görüntüler oluşur. Bu görüntüler sır ve mananın<br />

surete bürünmesinden başka bir şey değildir. Bu<br />

görüntülerin anbean değişmesine mukabil, hakikat<br />

asla değişmez ve bu özel iletişimde bedensiz<br />

varlıklar devre dışı bırakılır. Bir derviş müjdeli<br />

bir rüya görse ve bu rüya sadık olsa yine de<br />

bunlardaki bazı manalara, bedensiz varlıklar<br />

rahatlıkla sirayet ederek bu manaları saptırırlar.<br />

Çünkü rüyada bizi tasarruf gücüyle müdahaleden<br />

koruyacak bir pir yoktur. Bu müdahaleyi ancak<br />

erbap bir yorumcu olan pir fark eder. Böyle bir<br />

pirin nazarına muhatap olduysak sorun yok, an-<br />

24<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


cak olamadıysak çoktur. O hâlde Hakk’ın nuruyla<br />

bakan veliler muhataba kem nazarla değil safa<br />

nazarıyla bakarlar. Safa nazar, Hak nurunu onun<br />

lütfüyle ödünç kullanmaktır.<br />

<strong>Yunus</strong> er nazarında tâze güller açılmış<br />

Sen gerçek bülbülisen nazarda ötmek gerek<br />

145/6<br />

Anlaşılıyor ki <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Hak nuruyla bakan<br />

bir velinin nazarına muhatap olmuş ve şeyhin<br />

sırrını bir gül bahçesinde o anda açan güller<br />

biçiminde görmüştür. Gül maşuku yani sevgiliyi,<br />

bülbül de âşıkı işaret ettiği için, <strong>Yunus</strong>’un payına<br />

düşen şey âşıklıktır. Gülü gören bülbülün<br />

ötmemesi düşünülemeyeceğine göre, nazarıyla<br />

<strong>Yunus</strong>’u gaflet uykusundan uyandıran velinin<br />

muradı, <strong>Yunus</strong>’un kendisinden öğrendiği sırları<br />

dile getirmesidir. Tıpkı bülbülün güle karşı aşk<br />

nağmeleri söylemesi gibi. Bu durumda <strong>Yunus</strong>,<br />

nazarda açan gülün şeyhi işaret ettiğini, kendisinin<br />

de şeyhin nazarından hareketle kemalini<br />

arayan bir Hak yolcusu olduğunu kavrar. Bu kavrayış<br />

anlıktır, fakat bu kavrayışa aracı olan şeyin<br />

ne başı vardır ne de sonu. <strong>Yunus</strong>’un nazarla gelen<br />

şeyde kavradığı hakikat şudur: Bir erenin nazarı<br />

can içinde can olduğunu kavrayan herkese suret<br />

gösterir. Ne var ki burada bir dram başlar. Suret<br />

gören dervişlerden bir kısmı dilsiz dudaksız hâle<br />

gelip konuşamaz olur. Bir kısmı ise bülbül gibi<br />

şakımaya başlar. <strong>Yunus</strong>, Hak yolcularını tam bu<br />

noktada ikiye ayırır. Konuşamayanlar sahte, konuşanlar<br />

gerçek âşıktır. Buradaki konuşamamayı,<br />

sufiliğin makbul saydığı istiğrak âlemine dalmak<br />

anlamındaki “hamuşluk” ile karıştırmamak lazımdır.<br />

Bu nazar, şeyhin “mutlak mürit”ler ile<br />

mürai müritleri birbirinden ayırmak için kullandığı<br />

bir yöntemdir. Bu yöntemde mutlak müritler,<br />

şeyhin nazarında açan taze güllerin bülbülü olup<br />

şakırken, mürailer ne bir şey görürler ne de bu duruma<br />

bir anlam verirler. Zira himmet nazarı, nitelikli<br />

ile niteliksizi birbirinden ayıran bir nazardır.<br />

Kalp altınla gerçek altın vitrinde aynı görünür.<br />

Lakin mihenge vurulduklarında birinin yüzü kararır,<br />

diğerinin gözü parlar.<br />

Er nazarının en bariz özelliği, her bakışın<br />

ayrı bir mana ve sır ifşa etmesidir. <strong>Yunus</strong> ölüm<br />

düğümünü, böyle bir nazara muhatap olduğunda<br />

çözmüştür. Ona göre ara yerde ne ölüm vardır ne<br />

de öldüren. Mesele, canı verenin verdiğini almasından<br />

ibarettir. Dram, canın sahibine iade edilmesinden<br />

değil, kılıfın kılıca yani tenin cana tutkusundan<br />

yükselir. Can, er nazarıyla beslenmeye<br />

devam ederse bir müddet sonra kılıfın kesmeye<br />

mani olduğunu görecektir.<br />

<strong>Yunus</strong>, erenler nazarının canı, asıl yatağına<br />

taşıdığını söyler. İnsan canı aslında bir mana ummanıdır.<br />

Lakin can ummanı, ten yatağına dolduğunda<br />

mana ırmaklarından mahrum kalırsa bir<br />

zaman sonra kuruyup suyunu çekmeye başlar.<br />

O derin ve kıyısız denizden geriye, suyu kokuşmuş<br />

sığ bir göl kalır. Bu gölü kurumaktan kurtaran<br />

erenlerin feyizli nazarıdır. Erenler nazarıyla<br />

b u göl , d ö r t bi r y a n d a n t a z e ı r m a k l a r ı n b e sle d iğ i<br />

azim bir denize dönüşür.<br />

Bir göl idüm kıldı erenler nazar<br />

Deniz oldum dört yana ırmagıla 296/7<br />

Ulu nazara doğru<br />

Hak yolcusu olan derviş, erenlerin irşat nazarı<br />

sayesinde artık, mana kapısını çalacak bir düzeye<br />

gelir. Tam bu noktada Mevlana, “mana kapısını<br />

çalarsan, açarlar” der. Mana kapısının açılması<br />

demek, dervişin er nazarından Hak nazarına geçerek<br />

erenlerden biri olmasıdır. Bu dem geldiğinde<br />

derviş, nazarını fâni haz ve lezzetlerin dünyasından,<br />

baki haz ve lezzetlerin dünyası olan istiğrak<br />

âlemine çevirir. Bu iki âlem arasında, âlemler<br />

çapında haz ve zevk farkı vardır. Birinde tadılan<br />

şey, fâni oluşundan dolayı ruhu, acı bir haz ve pişmanlığa<br />

sürükler, bu pişmanlık da günah hissine<br />

dönüşür. Diğerinde tadılan şey, baki oluşundan<br />

dolayı ruhu, gittikçe artan bir haz ve derin bir huzura<br />

erdirir. Bu huzur ve ferah da ilahi bir tasvip<br />

olan sevap hissine dönüşür. İlahi tasvip olmadan<br />

hiçbir zevk, temas edene kendi cevherini göstermez,<br />

bilakis tam zıddıyla tesir eder. Özneden<br />

kopanın zevk diye tattığı şey acılık, haz sandığı<br />

şey nedamet, hak bildiği şey zulmet, zirve diye<br />

çıktığı yer, derin bir kuyuya düşüştür. Bu hazların<br />

birbirine oranı zerre ile küre gibidir. Yazık ki<br />

bu âlemde istisnalar dışında cümle başlar, zerrelik<br />

tat için feda edilir. Müstesna başlar ise kürelik<br />

tat için feda edilir. Görünüşte her iki durumda da<br />

kelleler kopar, fakat birinde yuvarlanıp mezbele-<br />

25<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ye düşerken, diğerinde yuvarlanıp padişah çevgenine<br />

top olur.<br />

Mutasavvıflar istiğrak âlemini varlık âlemi<br />

diye nitelerler. Nazarın istiğrak âlemine çevrilmesi,<br />

Hak kapısının açılması demektir. Derviş,<br />

erenler nazarıyla canını heyecandan buhrana,<br />

buhrandan vecde, vecdden istiğraka doğru kademe<br />

kademe arıtarak mana kapısına dayanır. Tam<br />

bu noktada kapıyı çalanın liyakatini onayan Hak<br />

nazarı devreye girer; kapı açılır ve yolcu Hakk’ın<br />

manalar hazinesine girer:<br />

Hak’dan nazar oldı bana Hak kapusın açar<br />

oldum<br />

Girdüm Hakk’un haznesine dürr ü gevher saçar<br />

oldum 208/1<br />

Hakikat kapısı açıldıktan sonra canın can gözüne<br />

düşen nur, erenler nazarından değil, Hak<br />

nazarından gelir. Bu aşamada yolcu artık Hak erlerinden<br />

biri hâline gelerek velayete erer. Velilik,<br />

Hak yolcusunun manevi rüştünün onanması demektir.<br />

Hak yolcularının iki doğumu vardır. İlki<br />

beşerî doğum, ikincisi de Mevlana’nın tabiriyle<br />

aşk annesinden doğumdur. Mevlana, “Biz aşk<br />

çocuğuyuz, aşk annemizdir bizim” derken Hak<br />

yolcularının asıl annelerinin aşk olduğuna vurgu<br />

yapar. Manevi rüşt diye adlandırdığımız velayet,<br />

işte bu aşk çocuklarının rüştüdür. Bu aşamada<br />

veli, iki haneye sahip olur. İlk hane hisler âlemi<br />

olan dünya hanesi, ikincisi hislerin uykuya yatıp<br />

canın uyandığı gayb hanesidir. Bu noktada iki<br />

hane birbirine bağlı olmakla birlikte aralarında<br />

ebat farkları olduğundan nispetleri yine zerre ve<br />

küre gibidir. His evini aşk suretleri, can evini aşk<br />

siretleri doldurur. Daha doğrusu veli, bu âlemdeki<br />

suretlerin aşk suretleri olduğunu, can evindeki<br />

aşk siretleriyle karşılaşınca fark eder. Zaten velinin<br />

bu farktan sonraki macerası, âlem suretlerine<br />

aşk nazarıyla bakarak onların hangi aşk siretlerinin<br />

görüntüleri olduğunu kavratmaktır. <strong>Yunus</strong>’un<br />

“gideridim yol sıra yavlak uzamış bir ağaç” dizesiyle<br />

başlayan şiiri, bu bilinçle okunduğunda bize,<br />

üçüncü lisan olan hâl dilinin sırlarını açar.<br />

Hak yolcusu hakikat evine girdiğinde, aşk siretlerini<br />

aşk suretlerine dönüştürmek için kudret<br />

nazarının sayesi altında özü aşk ve şevk olan yeni<br />

bir lisan talimi yapar. Kudret nazarı, vücut şehri<br />

üstündeki zulmet perdesini yırtarak varlığı asıl<br />

çehresiyle gösteren Hak nurudur.<br />

Ol dost benden yana hîç bilmezin niçe bakdı<br />

İş bu vücûd şehrine bir hoş nazar bırakdı 363/1<br />

Vücut şehrinin merkezi kalp olduğu için, bu<br />

hoş nazar kalbi hedef alır. <strong>Yunus</strong> bu nazarı, her<br />

an binlerce can alan ve cümle âşıklara kıyan bir<br />

nazar olarak niteler. Lakin buradaki can alma,<br />

can verme, âşıklara kıymak da âşıkları kayırmak<br />

anlamındadır. Bu bağlamda söylenen şeyleri daima<br />

çifte dil ile okumak lazımdır. Lakin çifte dilin<br />

birbiriyle tenasüp hâlinde değil tezat hâlinde yürüdüğünü<br />

de bilmek lazımdır. Çünkü çifte dilin<br />

temelinde algı zıtlığı yatar. Bu inceliğe dikkat<br />

edilmezse âşığın Hak kapısını açtığı demden sonra<br />

kullandığı “ben” zamirinin tuzağına düşülür.<br />

Âşığın Hak nazarına erdikten sonra ben demesiyle<br />

o kapıdan gafil olanın ben demesi aynı şey<br />

değildir. Biri masal dili dediğimiz gündelik dille,<br />

diğeri metaforik dediğimiz irfani dille konuşmaktadır.<br />

Gündelik dilin beni, söyleyeni işaret<br />

ederken, irfani dilin beni söylettireni işaret eder.<br />

Dolayısıyla irfani dilde ben zamiri hüve yani o<br />

makamındadır. Bu durumda ben’i o, benem’i<br />

odur diye okumak lazımdır. Böyle okunmazsa algısı<br />

gündelik dil düzeyinde gezinen bir yorumcu,<br />

aşağıdaki beyitteki söz dizimini, kendi akıl ipine<br />

dizerek <strong>Yunus</strong>’u “Tanrı” yahut “kendini Tanrıyla<br />

bir tutan” bir sufi olarak takdim edebilir. Ne idrak,<br />

ne irfan!... Daha arifin kullandığı ben zamirini<br />

çözemeyenlerin, ariflerin zamirinden haber<br />

vermeleri mümkün müdür Evet, <strong>Yunus</strong>’un sözleri<br />

bir dil olayıdır, ancak lisan anlamında değil<br />

gönül anlamındaki dil olayı.<br />

Kün deminde nazar iden bir nazarda dünyâ<br />

düzen<br />

Kudretinden han döşeyüp ‘ışka bünyâd uran<br />

benem 193/3<br />

Ve ulu nazar<br />

Sufilerin irfan makamına erdiklerinde kullandıkları<br />

ben zamiri, parça olan ben’in bütün<br />

olan o’da fani olmasından sonra kullandıkları<br />

ben’dir. Tıpkı okyanusa düşen bir damlanın okyanusa<br />

düştükten sonra damla değil, okyanustan<br />

bir damla olması gibi. Artık o damla okyanustur.<br />

26<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


İşte âşığın Hakk’ın hakikat okyanusuna dâhil<br />

olduktan sonra ben demesi, benliği değil oluk’u<br />

ifade eder. Hak kapısının kendine açıldığı âşık,<br />

izafi zaman ve mekân perdeleriyle kapalı gölge<br />

ben düzeyinden, zaman ve mekân perdelerinin<br />

yırtıldığı mutlak ben düzeyine geçer. Bu geçiş,<br />

Hak âşığının mevcut beş duyusunun, bu duyuların<br />

aslı olan mutlak beş duyuyla yer değiştirmesi<br />

anlamına gelir. Artık bu duyular benlik duyuları<br />

değil, oluk duyularıdır. Bu durumda âşık, olmuşun<br />

zaman ve mekân algısından, oluşun zaman<br />

ve mekân algısına geçer. İlkinde takvime dayalı<br />

bir algı varken ikincisinde tekvine dayalı bir algı<br />

vardır. Tekvin “kün=ol” emrinin surete bürünmesi<br />

ve varlık olarak görünmesidir. İşte âşık, <strong>Yunus</strong>’un<br />

tabiriyle Hak kapısını açar olunca, tekvini takvime<br />

dayalı algılamaktan kurtulur ve tekvini oluş hâlinde<br />

görür. Başka bir ifadeyle aklın küçük âleminden nazarın<br />

ulu âlemine geçerek ulu nazar sahibi olur.<br />

Âşık ulu nazara erince bizim geçmişte olup bitmiş<br />

sandığımız her şeyi, oluş hâlindeyken görür.<br />

Bu görüş Hak’ta seyir makamına tekabül eden bir<br />

görüştür. Ulu nazarın önce ve sonrayla bir işi olmadığı<br />

için öncesiz ve sonrasız bir bakıştır. Âşık<br />

bu nazarla bakınca bidayeti de görür, kıyameti de<br />

görür. Âdem’in topraktan Ya Hay diye canlanmasını<br />

da görür, İbrahim’in Nemrut mancınığıyla oda<br />

atılışını da görür. Bu nazar altında varlık kisvesi<br />

giyen her olay ve olgu, âşığın ulu bir an içinde<br />

seyranı olur.<br />

Ulu nazar, âşığın sancılı bir sürecin bedeli<br />

olarak aldığı bir ödüldür. Bu nazar âşığın can kuşuna<br />

aşk pençesi vurduğu zaman onun ten yuvasını<br />

dağıtır. Bu safhada âşık nizam sandığı âlem<br />

kaosundan, kaos sandığı gayb nizamına geçerken<br />

tahammül edilmez şeyler yaşar. Âşığın bu safhada<br />

fırtınalı denizi esenlikle geçmesi için Hak nazarı<br />

bir lütuf kılavuzu olarak hep yanındadır. Ulu<br />

nazar olan dost nazarı, âşıkların canıyla temasa<br />

geçerek ümitsizlik ve yılgınlık gecelerini, güneşten<br />

yeğ bir güneşin ışığıyla aydınlatır. Dünya zindanında<br />

çürüyen teni ve ten hapsinde uyuyan canı diriltir.<br />

<strong>Yunus</strong>, ulu nazarın Hakk›ın ledün ilminden verdiği<br />

bir nasip olduğunu şu beyitler aracılığıyla sezdirir:<br />

Gel beri kulum diyüp kalbüne nazar salup<br />

Câm-ı ebedî sunup hayrân olasın birgün<br />

229/2<br />

Bu söz <strong>Yunus</strong>’a kandan kim vire haber cândan<br />

Meger kim ol lutf ıssı ana nazar eyledi<br />

354/10<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> bîkarâr şol hûb yüze intizâr<br />

Senden ayrılmaz nazar vardı yakıldı yandı<br />

400/5<br />

Ulu nazar aşk nazarıdır<br />

Ulu nazarın kaynağı, Hakk’ın kudret nurudur.<br />

Bu durumda ulu nazar, Hakk’ın kudret nuruyla<br />

bakmaktır. Kudret nuruyla bakmak da aşk siretlerini<br />

aşk suretlerine büründürmektir. Kudret<br />

nuru, ezelde aşk cevherine düşmüş ve bu iltifat,<br />

âlemleri aşk varlıklarıyla doldurmuştur. Bu varlıkların<br />

bir kısmı surete, bir kısmı da sirete bürünerek<br />

aşk manasını muhafaza etmişlerdir. Bu<br />

demektir ki aşkın hakiki manası, suret ve siretin<br />

bir araya gelmesiyle kavranır. Bu kavrayışın adı<br />

da ulu nazardır. Ulu nazara eren bir âşığın canı,<br />

Hak cemaline menzil ve Hak nuruna mazhar olur.<br />

‘Işk bir ulu nazar durur ‘âşık cânı dîdâr durur<br />

‘Işkı olmayan gönüller vîrânedür şâr olmadı<br />

386/5<br />

Ulu nazarın temelinde muhabbet ve merhamet<br />

vardır. Can bu nazarın sırrına erdiğinde<br />

Hakk’ın Celal ve Cemal sıfatlarıyla tecelli eden<br />

her mahlûkuna bir göz ile bakar. Bu gözde âlâ<br />

ve edna birleşir. Bu birleşmenin ortaya çıkardığı<br />

idrak, yukarıdan gelen “Bizim bir karıncaya<br />

ulu nazarımız vardır” sedasını, aşağıdakilere<br />

duyuran bir münadi kesilir. Bu nazara sahip<br />

olanlar Hak nazarına ermiş hiçbir varlığı yermezler.<br />

Aşkın nazara dönüşmüş hâli olan ulu<br />

nazarda öyle güçlü bir sevgi kudreti vardır ki,<br />

zulmün lisanı olan ateşle temas etse ateşi gülistana<br />

dönüştürür. Nemrut ateşinin İbrahim için<br />

gülistan olmasının temelinde bu hikmet yatar.<br />

Nemrut’un öfkesi ateştir, İbrahim’in merhamet<br />

ve muhabbeti de gül. Ateşi söndüren gül, bir ulu<br />

nazardır, alevler saçan ateş de yavuz nazar. Hâsılı<br />

Hak, ulu nazar kılınca öfke muhabbette yok olur,<br />

Nemrut İbrahim’de. Ateş gülde yok olur, kem nazarlar<br />

da ulu nazarda. ■<br />

27<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


MİLAY KÖKTÜRK<br />

Aşkın bilgesi<br />

sadece kendisini<br />

sevgiliye adama ve<br />

devretme imkânının<br />

yok edilmesinden<br />

endişe duyar. Ama<br />

aynı zamanda<br />

o, ümit yüklü bir<br />

bilinçtir. Ümit<br />

bitince aşk ya<br />

kâbusa ya da derin<br />

bir karamsarlığa<br />

dönüşür.<br />

Aşk üzerine sayısız şeyler yazılmış söylenmiş,<br />

ama bunların hiçbiri aşkı <strong>Yunus</strong><br />

gibi dile getirememiştir. Sayısız aşk yaşanmıştır,<br />

ama hiçbiri <strong>Yunus</strong>’un aşkına benzememiştir. <strong>Yunus</strong><br />

adı hep aşk ile anılır olmuştur. Lakin bu aşkı<br />

anlatmaya sıradan kavramlar yetmemiştir.<br />

<strong>Yunus</strong> “aşkın bilgesi”, <strong>Yunus</strong>’un aşkı “bilgenin<br />

aşkı”dır.<br />

Aşkın bilgesi, sayısız aşk kiplerini bilen, onlar<br />

arasından bilgece aşkı seçen, onu yaşayan,<br />

yaşatan ve bildiren kişidir. O her daim sevgiliye<br />

hasreti dile getirir ve onu anar. Sevgilinin adı,<br />

âşıkın dilinden düşmemelidir. O onu her vasıtayla,<br />

dağlarla, taşlarla, kuşlarla çağırmalıdır. Çünkü<br />

sevgili her şeyi kuşatmıştır ve her yerdedir.<br />

Çünkü her şey sevgidir ve sevgidendir. Dolayısıyla<br />

vasıta ayrımı önemini kaybeder. Sevginin<br />

ve sevgiliye seslenişin dili kelime dili değil evrensel<br />

bir dildir. Kelime dili o kelimeleri bilen-<br />

28<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ler için geçerlidir. Oysa her şey sevgiliyi çağırma<br />

vasıtası ise, o zaman bu vasıta herkes için ve<br />

her yerde geçerli bir vasıtadır. Orada birey kendi<br />

benliğinin tüm istemelerini aşk yolunda geride<br />

bırakmıştır.<br />

“Bana seni gerek” diyen bilge âşık, diğer<br />

tüm istek ve yönelimleri bir kenara iter. <strong>Yunus</strong>,<br />

örneğin “üç beş köşkle üç beş huriden ibaret”<br />

diye betimlediği cenneti istemez. Tanrı, cenneti<br />

isteyene verebilir. Ama <strong>Yunus</strong> sadece “O’nu” istemektedir.<br />

Diğer istemeler bu isteme karşısında<br />

ve yanında âdeta buharlaşır. Onun istemesi, başkası<br />

ve başka bir şey için değil, doğrudan aşk uğrunadır.<br />

Bu istemenin herhangi pratik karakterli<br />

bir sonucu da yoktur. O, saf bir istek; başka bir<br />

koşul tarafından belirlenmeyen ve etkilenmeyen,<br />

sadece aşk için ve aşk uğruna bir istektir. Hikmet<br />

ve hakikate vâkıf olanın gönlünde beslediği<br />

aşkın, yani bilgenin aşkının başka türlü olması<br />

da beklenemez.<br />

Sıradan aşkın doğasında tutku dolu bir yönelim<br />

vardır. Tutkunun tek hedefi sevgiliyi ele<br />

geçirmek, âdeta “zaptetmek”tir. Tüm duyguları<br />

ortadan kaldıran kör tutkuyla yüklü bilinç her<br />

şeyi sırf sahiplik için ister. Bu bakımdan, sıradan<br />

aşkın öznesi, sevgiliye zulmetmeyen ama doğası<br />

zalim olan bir bilinçtir. O, sevgiliyi ele geçiremediğinde<br />

büyük acılar çeker. Aslında bu acı ağır<br />

bir hayal kırıklığı ve derin bir boşluk demektir.<br />

Oysa bilgece aşk, yönelim nesnesiyle, sevgiliyle<br />

dopdolu ve onunla hemhâl olup kendisi olmaktan<br />

çıkmak ve değişip dönüşmektir. Sevgili ele geçirilmez,<br />

ona doğru bitimsiz bir yolculuğa çıkılır.<br />

Bilgece aşkta sevgili bizatihi varoluşunun izleriyle<br />

birlikte teneffüs edilir. Ona duyulan sevgi<br />

onun soyut varlığı yanında, varoluşunun tüm<br />

izlerini de kuşatır. “Yaratılan Yaratan’dan ötürü<br />

sevilir.” Bilgece aşkta ben ve öteki olmadığı, bu<br />

ayrım artık anlamını kaybettiği, ben, asıl varoluşunu<br />

ötekinde bulduğu ve öteki ile özdeşleşme<br />

üzerine kurduğu için, ele geçirilecek bir şey yoktur.<br />

Sadece, hemhâl olunamadıysa eğer, duyulan<br />

derin bir ıstırap vardır.<br />

Bilgece aşk ile varlığı ve varoluşu algılayan<br />

bilinç sevgili ile arasındaki tüm nedensel bağlantıları<br />

iptal etmiştir. O, Yaratan’a doğrudan ve<br />

nedensizce teslim olur. Bu doğrudanlık dua ve<br />

yakarışta kendini gösterir. Dua etmekle insan<br />

Tanrı’ya özgür iradesiyle teslim olmayı seçer.<br />

Aynı zamanda o, sınırının ve sınırlılığının da<br />

bilincindedir. Bu ise özgürlük yüklü aşk, aşkın<br />

özgürce açığa çıkışıdır. Bilge âşık sevgiliye kölece<br />

bir teslimiyetle teslim olmuş değildir. Çünkü<br />

kölece varoluş ikilikten kurtulamayıştır. Hep bir<br />

köle olan ve olunan var olacaktır. Bilgece aşkta,<br />

teslim olan kendi varoluşunu aradan çıkarır, sevgiliye<br />

“kurban eder” ve tüm varolanları sevgilinin<br />

varlığında eriterek varlığı başka türlü algılar.<br />

Aşkın bilgesi kendi eyleminin faili olmak bakımından<br />

yetkin bir öznedir. Onda akıl ve akılcı<br />

yetkinlik, yerini, kendini sevgiliye vakfetme<br />

duygusuna bırakır. Âşık sevgilinin yolunda “yanıp<br />

da tütmeme”ye hazırdır. Akılcı anlamda yetkin<br />

özne, eyleminin sonucunu da hesaplar. Bilge<br />

âşık ise olası sonucun neler olacağı konusuna<br />

yabancıdır. Bu bilinç kendi eyleminin mantıksal<br />

muhakemesini yapmaz. Çünkü o, kendi varoluşunu,<br />

sadece sevgili uğruna ve ona yönelme yükümlülüğü<br />

üzerine kurar. Diğer tüm yükümlülükler<br />

burada önemini kaybeder. İstemelerimizden<br />

dolayı kendimizi yükümlülük altında hissederiz;<br />

hatta hissetmekle kalmaz, yükümlülük<br />

altına sokarız. Ayrıca bunun mantıksal temelini<br />

de hesaba katarız. Bu, varlığımızın bir kısmıyla<br />

yönelmeyi anlatır. Oysa bilge âşık tüm varlığıyla<br />

“vuslat”ı hedefler. Onun için, başka bir varoluş<br />

biçimi hiç yoktur. Bu nedenle, başka varoluş<br />

kipleri anlamında yükümlülükler de söz konusu<br />

değildir.<br />

Bilge âşık kaygı doludur; ama onun endişesi,<br />

kendi varoluşunun anlamının ortadan kalkması,<br />

sevgiliden ebediyen ayrı düşmek, hatta ayrılığının<br />

bile bilincinde olamamaktır. Ona verilecek<br />

en büyük ceza, bedensel eziyet değil sevgili uğruna<br />

yanamamak, ham iken pişememektir. Aşkın<br />

bilgesi sadece kendisini sevgiliye adama ve devretme<br />

imkânının yok edilmesinden endişe duyar.<br />

Ama aynı zamanda o, ümit yüklü bir bilinçtir.<br />

Ümit bitince aşk ya kâbusa ya da derin bir karamsarlığa<br />

dönüşür. Aşkı besleyen ümittir. Çünkü<br />

sevgili fâni değildir. Elbet bir gün onun sesine<br />

kulak verecektir; zira öyle buyurmaktadır.<br />

29<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Mekânlar görünüştür. Onlar bizim yüklediğimiz anlam ve<br />

önemliliklerden daha fazlasına sahip değildir. Bilge âşığı<br />

kendinden geçiren, donmuş nesneler dünyasında bulduğu<br />

gerçeklik değildir. Orada zaten nesnelerden başka bir<br />

gerçeklik yoktur ve onlar en temel gerçeklik olarak kabul<br />

edilmez.<br />

Bu bakımdan aşkın bilgesi bitmez tükenmez bir<br />

ümit kaynağıdır ve yaşama iradesiyle yüklüdür.<br />

Onun söylemlerinde asla trajedi yoktur.<br />

Yaşama dünyası bilgesi olarak bilge âşık, teorik<br />

doğruları vazeden bir hakikat arayıcısı değildir.<br />

O, yaşama dünyasında olup bitenler karşısında<br />

doğru görüş, kavrayış ve doğru karar sahibi<br />

bir bilinçtir. Bilgelik, Kant’a göre teorik olarak<br />

ele alındığında en yüksek iyinin bilgisi, pratik<br />

olarak ele alındığında ise istemenin en yüksek<br />

iyiye uygunluğu anlamına gelir. İsteyen ben bir<br />

şeye göre ve bir şey için ister; adına istemde bulunduğu<br />

unsur şayet kendinde yatan bir istek veya<br />

sahiplik arzusu ise, bunun sadece kendisi için iyi<br />

olduğunu söylemek icap eder. Sırf öznel istekler<br />

yaşama dünyasını bencillik mekânı hâline getirir.<br />

Hâlbuki bu dünyadaki yaşama sürecinde<br />

müşterek iyi, özneler üstü ilkeler, yegâne kıstas<br />

olduğu takdirde bireysel benlik yerini diğergâm<br />

duruşa bırakır. Ötekilerle beraber ortak dünyanın<br />

huzur ve sükûnet limanına dönüştürülmesi,<br />

yaşama bilgesinin varlık nedenidir. Yani yaşama<br />

bilgesi özneler arası iyiyi gerçekleştirme peşindedir.<br />

Bilge âşık “arayan” bir bilinçtir; ama filozof<br />

gibi bitimsiz bir çabayla dıştakini değil, kendini<br />

ve dünyada olmaklığın hakikatini yine kendinde<br />

arayan bir bilinç! Varolandan daha deruni ve<br />

içsel olanı… Mekânlar görünüştür. Onlar bizim<br />

yüklediğimiz anlam ve önemliliklerden daha<br />

fazlasına sahip değildir. Bilge âşığı kendinden<br />

geçiren, donmuş nesneler dünyasında bulduğu<br />

gerçeklik değildir. Orada zaten nesnelerden<br />

başka bir gerçeklik yoktur ve onlar en temel<br />

gerçeklik olarak kabul edilmez. Onu kendinden<br />

geçiren, mekânları dolduran canların, bir ve aynı<br />

ilke etrafında halkalanarak tarihte tescil edilmiş<br />

ruhsal hakikati içten temaşa etmeleridir.<br />

Bilge âşık yaşama dünyasının hakikatini şekilde<br />

değil deruni özde görür. Yaşama dünyası<br />

sadece bir oyalanmadır. Orada şan ve şöhret arzusuyla<br />

dolu olmanın da anlamı yoktur. Hemen<br />

duyulan ölümle üç gün sonra duyulan ölüm arasında;<br />

“şan şöhret sahibi” olmakla “bir garip” olmak<br />

arasında herhangi bir fark bulunmaz. Ancak<br />

tüm dünya algısını bu minvalde oluşturabilmek<br />

için gönle hitap etmek gerekir. Çünkü içteki ben<br />

gönülden başka bir şey değildir. Dünyanın oyalayıcı<br />

olayları ise akla hitap eder. Dolayısıyla aşkın<br />

bilgesinin dünyayla bağlantısı gönül yoluyladır.<br />

Aşkın bilgesi iç deneyimi zenginleştirmeyi,<br />

varolanları ve varoluşu gönül gözüyle görebilmeyi,<br />

rehberliğini bu pencereden bakarak duygu<br />

zeminine taşımayı amaçlar. Görünüşte varolan<br />

sadece bir tezyinat yahut el değiştiren dekordur.<br />

Asıl varolan gönül ve gönül ehlidir. Görünenin<br />

arkasındaki görünmeyen, iç derinliğe, gönül<br />

zenginliğine hizmet ettiği ölçüde ilgi ve bilgi<br />

alanına girer. Kalıcı olan budur. Bilge kişiliğin<br />

en üst mertebesindeki veliler leyle-i kadir sonrasında<br />

unutulup gitmezler. Onların bilgece izleri<br />

hep devam eder. Aşkın bilgesinin dünyası başka<br />

bir dünyadır. O, fânilerin baktığı dünyayı gönlün<br />

açılıp kuşatma, büyüyüp serpilme mekânı kılmak<br />

ister. Aşkın bilgesi dünya içinde varolmakla<br />

birlikte bu dünyanın tutkunu değildir. O, bu<br />

oyalanma mekânında sevginin egemen olduğu<br />

bir insani dünya oluşturmaya çabalar ve böylece<br />

özsel varoluşunun doğasına uygun davranmış<br />

olur.■<br />

30<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


İnsan varlığı dünyaya ölüm ile kayıtlıdır. Gittiği yer ve yön bellidir; bunu<br />

değiştirmesi ya da bu gerçekten kaçınması söz konusu değildir. <strong>Yunus</strong><br />

bunu, “Dünyaya gelen gider bâki kalası değül” diye belirtir.<br />

VEFA TAŞDELEN<br />

Giriş<br />

Davranışlarımızı motive eden etkenler vardır. Bu<br />

etkenler ortadan kalktığında davranışlar da ortadan<br />

kalkar. Bu durumu ruhsal yaşantılarımıza, duygu,<br />

sevinç ve acılarımıza da uyarlayabiliriz. Sözgelimi<br />

rahatsızlıklarımızı motive eden nedenler ne kadar<br />

güçlü olursa ortaya çıkma aralığı da o derece sık<br />

olur; neden ortadan kalktığında davranış da söner.<br />

Bu tür rahatsızlıklarda davranışı motive eden en<br />

önemli etken, tehdit algısıdır. Tehdit algısı, korku ve<br />

kaygıyı tetikler. Tehdit algısı ortadan kalktığında kişi<br />

rahatlar. Bu tehdit, hastalık olabilir, ölüm olabilir,<br />

yakınlarımızı kaybetme korkusu olabilir, yoksulluk<br />

olabilir; kişinin ontolojik varlığını ve onurunu<br />

tehdit eden bir yaşantı olabilir. Davranışları motive<br />

eden nedenler ortadan kalktığında, tekrarlanma<br />

sıklıklarının azalmasını ve giderek ortadan<br />

kalkmasını da bekleyebiliriz. Bu olgular bir çözüme<br />

kavuştuğunda kişi kaygı ve korku durumundan<br />

uzaklaşır, rahatlar. Tehdit algısının derecesi önemlidir.<br />

Sağlık ve hastalık bu çizgide ortaya çıkar. Güven<br />

altında olduğumuz düşüncesi, gerçek sağlıktır. Bunu<br />

anne ve babamızın koruyuculuğu altında olduğumuz<br />

çocukluk yıllarında zaman zaman hissetmişizdir.<br />

Pazar yerinde annesini kaybeden bir çocuğun<br />

feryadı, kaybetme korkusuna iyi bir örnektir. Anne<br />

ve babanın koruyuculuğu, çocuktaki tehdit algısını<br />

en aza indirger, onu rahatlatır, sakinleştirir. Derin<br />

uyku bu rahatlığın eseridir.<br />

Ruhsal ve mental rahatsızlıkların en önemli<br />

nedenlerinden biri, dış dünyanın ihtişamı karşında<br />

oluşan yetersizlik duygusudur. Bu da tehdit algısına<br />

paralel bir şekilde ortaya çıkar. Kişiyi bu duyguya<br />

sevk eden şey, rekabet duygusu ve olduğundan<br />

daha iyi olma ihtiyacıdır. Bu da içsel gerilimlere,<br />

zorlanmalara, kırılmalara neden olur. Bu özelliğe<br />

en ileri derecede sahip olan günümüz insanı, her<br />

zamankinden daha gergin ve endişeli görünmektedir.<br />

Üstelik onun endişesi, iç dünyadaki bir ilke ve<br />

prensibe yönelik değil, tümüyle fethedemeyeceği,<br />

karşısında yenilgiye uğrayacağı değişkenler<br />

karısında, pratik dünyaya ilişkindir. İnsan, bu<br />

dünyada kendi gölgesiyle savaşıyor gibidir. Kendini<br />

ifade edebileceği, kendini gerçekleştirebileceği<br />

biricik alan olarak bu dünyayı görmektedir. Varoluş,<br />

hayata doğru akacak şekilde kurulmuştur. Meyil,<br />

31<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


hayata doğrudur. Bu meyil giderek bir dünyaperestlik<br />

haline dönüşme riski de taşır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin,<br />

korku ve kaygı durumları karşısında öne çıkardığı ve<br />

“transsendental terapi” olarak adlandırabileceğimiz,<br />

temelini aşkın olanda bulan sevgi ve umut hali, içkin<br />

evrenden gelen korku ve kaygıların giderilmesinde<br />

temel bir iyileşme durumunu ifade eder. Onun<br />

verdiği, her şeyin Tanrı’nın güvencesi altında olduğu<br />

duygusu, varoluşun en büyük sigortasıdır. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> bize, bu dünyanın gerçeklikleri dışında başka<br />

dünyaların kapılarını açar. Bu da, makale içinde<br />

“varoluşsal daralma” olarak adlandırdığımız ruh<br />

halini genişletir, verdiği güven ve iyimserlik hissi ile<br />

sevgiyi, sevinci ve umudu temel bir varoluş biçimi<br />

haline getirir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de, metaforik bir ifade ile<br />

söyleyecek olursak, anne ve babanın çocuğa verdiği<br />

güvenin yerini Tanrı’nın güvencesi alır. Eğer Tanrı<br />

ile ilişkimiz sevgi temeline dayalı ise artık hiçbir<br />

tehdidin önemi kalmaz bizim için. Bunu çağrıştıracak<br />

şekilde, “Nitekim ben beni bildüm yakın bil kim<br />

Hakk’ı buldum / Korkum anı buluncaydı şimdi<br />

korkudan kurtuldum / Ben imdi kimden korkayın<br />

korkduğum ıla yar oldum” der. [1] Bu mutlak güveni<br />

yakalayınca hiçbir tehdidin önemi kalmaz. “Ebedi<br />

var olma” güvencesi, zamanın dar duvarlarını yıkar,<br />

varoluşun sınırlı dünyasını sonsuzlaştırır. Bu ruh hali<br />

içinde dünya hayatına ilişkin endişeler aşılır. Güven<br />

altında olmak, kişiyi kaygı ve korkudan arındırır,<br />

sevince ve umuda sevk eder.<br />

Aşağıdaki makalede, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerinde<br />

ortaya çıkan transsendental terapinin bazı temel<br />

ilkeleri belirginleştirilmeye çalışılacaktır. [2]<br />

Transsendental terapiyi, manevi esenlik, aşkın<br />

sağaltım, manevi şifa, sonsuz iyileşme hali olarak<br />

karşılayabiliriz. Metin okunup bitirildiğinde,<br />

ona isteyen istediği gibi bir isim verebilir,<br />

“transsendental terapi” ifadesine istediği şekilde<br />

bir karşılık bulabilir. Bu makalede transsendental<br />

terapinin ne olduğunu sorgulanmayacak, ne anlama<br />

geldiği konusu üzerinde durulmayacak, daha çok<br />

bu olumlu varoluş duygusunun, bu varoluşsal<br />

1. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, haz. Faruk K.<br />

Timurtaş, Tercüman Yayınları, İstanbul, Tarihsiz, s. 103.<br />

2. Bu makalede, “Augustinus ve <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de İç-<br />

Ben Alanı” başlıklı yazımızın kavramsal çerçevesinden<br />

yararlanılmıştır. (Bkz. Başka Psikiyatri ve Düşünce<br />

Dergisi, yıl: 2011, sayı: 7, s. 197-229).<br />

bağlanmanın, ruhsal ve zihinsel süreçlerin, içsel<br />

enerjinin yeniden yapılandırılması üzerindeki etkisi<br />

üzerinde durulacaktır. Bu ifade en açık anlamıyla,<br />

“manevi” olanın zihinsel ve ruhsal süreçlerin yeniden<br />

şekillenmesindeki dönüştürücü, iyileştirici ve<br />

sağaltıcı etkisine işaret etmek üzere kullanılacaktır.<br />

Bu anlamıyla bir bakıma, manevi desteğe, manevi<br />

şifaya, manevi güce işaret eder. Ama yalnız bu dünya<br />

ile sınırlı bir dönüşüm değildir, eğer öyle olsaydı<br />

“aşkın” (transsendental) olmazdı. O, egzistansın<br />

ruhuna dolan, kaynağını aşkın evrenden alan ve kişiyi<br />

“içkin” (immanent) olan karşısında dirençli kılan bir<br />

sevinç ve esenlik soluğudur. Ama burada şöyle bir<br />

soru da sorulabilir, sorulmalıdır da: Kierkegaard’un<br />

deyişi ile, iki varoluş arasındaki ilişki olan birey ve<br />

Tanrı arasındaki sevgi temeline dayalı ilişki, bir zaman<br />

ve mekân içinde, sonlu ve sınırlı bir hayatı yaşamaya<br />

yazgılı olan ekzistansın tehlikelerden, belalardan,<br />

varoluşsal acılardan kurtulduğu anlamına mı gelir;<br />

bunu söyleyebilir miyiz Gerçek şudur: Dünya<br />

insanın çeşitli acılar yaşayacağı, çeşitli sıkıntılara<br />

gireceği bir yerdir. Bundan kaçınamaz. Ama yine<br />

de onun, hastalık, ayrılık, ölüm gibi varoluşun sınır<br />

durumları ile karşılaşması, umutsuzluğa düştüğü<br />

anlamına gelmez. Tanrı ile olan ekzistansiyel bağ,<br />

ona metafizik bir sıçrama yaptırır ve ölüme giderken<br />

bile ölümsüz olduğu inancıyla kendisini besler,<br />

sonsuzluk verir. <strong>Yunus</strong>, bu söylenenleri pekiştirecek<br />

şekilde şunları söyler: “İy pâdişah iy pâdişah her<br />

dem işin düze-durur / Dünya anun bustânıdur<br />

sevdüğini üze-durur… Canlar bâki değül tende di<br />

birkaç gün geze-durur.” [3]<br />

1. Varoluşsal Daralma: Kaygı<br />

“Çalab viribidi bizi var dünyayı gör görün diyü”<br />

mısraında [4] <strong>Yunus</strong>, insanın dünyada olma durumunu,<br />

zaman içinde bir “görünme” olarak niteler. Ona göre,<br />

insan, ömrü, ruhu ve bedeni ile dünyada bir görünüşe<br />

çıkmadır. Ten, can, bu dünyadaki görünme biçimidir.<br />

<strong>Yunus</strong>, şiirinde bu görünmenin anlamını anlamaya<br />

çalışır. Ama bu hal yalnız dünyada görünmek değil,<br />

dünyayı görmektir de. Dünyada nasıl göründüğümüz<br />

ve dünyayı nasıl gördüğümüz önemlidir. Yukarıdaki<br />

mısraın devamında, <strong>Yunus</strong>, dünyada olmaktan<br />

edindiği izlenimi şu şekilde dile getirir: “Sorun<br />

taptuklu <strong>Yunus</strong>’a bu dünyadan ne anladı / Bu<br />

3. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 76.<br />

4. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 84.<br />

32<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


dünyamın kararı yok sen neyimiş ben neyimiş.” [5]<br />

Kişi bu “kararsızlık” yurdunda varoluşun doğasına<br />

ilişkin bir anlayış elde edemez, varolmanın anlamına<br />

ilişkin temel bir kavrayışa ulaşamaz.<br />

İnsan varoluşu, gerçeklik ve metafizik alan içinde<br />

ortaya çıkar. Gerçeklik ve metafizik alan ayrımına<br />

paralel olarak çeşitli söyleyişler vardır. Bunlardan<br />

biri “suret nakışı” ve “mana”, bir başkası da “zahir”<br />

ve “batın” ifadeleridir. Aşk manadır, içtir, hakikattir.<br />

Suret nakşı ise gerçeklik alanıdır. Gerçeklik alanı<br />

oluş ve bozuluş alanıdır. Buraya gelen gider, konan<br />

göçer; istikrar bulunmaz. Dünya, bir kararsızlıklar<br />

yurdudur. Gerçeklik alanı, ruhen ve bedenen,<br />

insanın içinde yaşadığı, doğumla birlikte kendisine<br />

bağlandığı ve ölümle birlikte kendisinden ayrılacak<br />

olduğu alandır. Bu alan bize doğrudan kendini sunar,<br />

gösterir. Fiziksel olarak, duyusal olarak, algısal<br />

olarak kendisiyle ilgi ve iletişim kurabileceğimiz<br />

şekilde mevcuttur. Bu dünya insana o kadar gerçek<br />

ve biricik görünür ki, kimi zaman bu niteliklerin<br />

dışında kalan duyularımızla algılayamadığımız,<br />

kendisiyle fiziksel temas içine giremediğimiz<br />

metafizik bir alanın olabileceği aklımıza bile<br />

gelmez. Sözgelimi, Camus onu “biricik gerçeği”, [6]<br />

Nietzsche ise insanın kesinlikle kendisine “bağlı<br />

kalması gereken” [7] bir alan olarak niteler; daha ötesi<br />

yoktur. Ama insan hastalık, ayrılık, savaş, ölüm ve<br />

haksızlıkla karşılaştıkça, farklı düşünme tutumları<br />

da geliştirir. Buna göre gerçeklik alanı, bir noktadan<br />

sonra, dünyasal varoluş için yeterli gelmemeye,<br />

farklı evrenlerden esecek serinletici bir rüzgâra, bir<br />

nefese, bir esenliğe ihtiyaç duymaya başlar. Böylece<br />

önünde metafizik evrenin kapıları açılmaya başlar.<br />

Metafizik evren, insanın duyu ve algı sınırının<br />

dışında kalan, ama insanın duyusal yolla değil de<br />

düşünce ve inanç bağıyla kendisiyle iletişime geçtiği<br />

bir alandır. İnanç konuları, genel anlamda metafizik<br />

alana ilişkindir. <strong>Yunus</strong> ruh, gönül ve iç-ben olarak,<br />

metafizik alanla ilişkisi temelinde varoluşu yorumlar.<br />

“Aşk” dediği duygusal ve varoluşsal yaşantı,<br />

metafizik alana olan bağlılığı ifade eder öncelikle.<br />

<strong>Yunus</strong>, hayatın anlamını, güzelliğini, sevginin,<br />

5. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 85.<br />

6. Albert Camus, Denemeler, çev. Vedat Günyol,<br />

Sebahattin Eyüboğlu, Çan Yayınları, İstanbul, 1960, s. 66.<br />

7. Friedrich Nietzsche, Zerdüşt Böyle Buyurdu, çev. Turan<br />

Oflazoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul,<br />

1989, s. 7.<br />

aşkın, hoşgörünün ve diğer insani değerlerin<br />

kaynağını bu metafizik bağlanmadan türetir. Bu<br />

bağlanmanın temelini Tanrı inancı oluşturur. Bunun<br />

yanında sonsuzluk, ruhun ölümsüzlüğü, ebedi yaşam<br />

gibi kavramlar da metafizik bağlanmanın diğer<br />

boyutlarıdır. <strong>Yunus</strong>, içkin hayatı, duyularımızla<br />

kavradığımız dünyayı, gönlümüzle, ruhumuzla<br />

kendisiyle vaoluşsal bir bağ içinde olduğumuz<br />

metafizik alanla anlar, varoluşun anlamını oradan<br />

türetir.<br />

Bu iki alana ilişkin “gerçeklik kaygısı” ve<br />

“metafizik kaygı” diyebileceğimiz iki tür kaygı<br />

vardır. Gerçeklik kaygısı, gerçeklik alanından gelir,<br />

gerçeklik alanına ilişkindir; geçim derdi, gelecek<br />

tasası, kaybetme duygusu, hastalık korkusu, vb.<br />

Bu endişe biçimi, belili yaş eşiğinin altındaki<br />

kişilerde daha çok görülür. Bu kişiler genellikle<br />

beden merkezli bir hayat yaşarlar, acıyı ve ıstırabı<br />

yeterince tanımazlar. Bu nedenle hastalık ve ölüm<br />

korkusu kendilerinde çok güçlüdür. En çok sağlıklı<br />

oldukları anda bile “keşke hatalık olmasaydı”, en<br />

çok mutlu oldukları anda bile “keşke sevdiklerimizi<br />

yitirmeseydik” diye düşünürler. Bir yanlarıyla<br />

boşlukta gibidirler, bunun rahatsızlığını yaşarlar.<br />

Kazanma, ele geçirme ve sahip olma tutkuları<br />

oldukça güçlüdür. Daha çoğuna sahip olma isteği<br />

kendilerini yorar, kazandıkça dünyaya olan açlıkları<br />

çoğalır. Dünyaya olan düşkünlükleri, kendilerinde<br />

kaybetmeye karşı bir korku oluşturur. İster zengin,<br />

ister yoksul olsun, geçim endişesi bir şekilde kendini<br />

hissettirir. “Daha çoğuna nasıl sahip olabilirim”,<br />

“Servetimi nasıl çoğaltabilirim”, “Sahip olduklarımı<br />

nasıl koruyabilirim” gibi sorular kendilerini meşgul<br />

eder. Sahip olamadığı nimetlerden dolayı hırslanırlar,<br />

sahip olanlara özenirler.<br />

Metafizik kaygıda ise gerçeklik alanını aşan,<br />

metafizik alana ilişkin sorulardan kaynaklanan<br />

endişeler söz konusu olur. Bu alana ilişkin korku<br />

ve kaygıda daha çok insan varlığının aşkın alana<br />

ilişkin dini ve felsefi nitelikli bağlantıları öne çıkar.<br />

Sorgu, hesap, cennet, cehennem gibi karşıt durumlar,<br />

kişiyi endişelendirir. Özellikle belirli bir yaş eşiğini<br />

aşmış olan kişilerde bu endişelere daha çok rastlanır.<br />

“Sonumuz ne olacak bizim”, “Tanrı’nın huzuruna<br />

nasıl çıkacağız”, “Hesabımız nasıl kesilecek”<br />

gibi. Kişi, bu noktada sürekli kendi yetersizliğini<br />

duyumsar. Pişmanlık duyar. Olduğundan daha iyi<br />

olamadığı için kendisini suçlar.<br />

33<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Bütün bu endişelerin temelinde insanın özgürlüğü<br />

ve bundan kaynaklanan geleceğin belirsizliği<br />

durumu vardır. Kaygılı olma hali, özgürlük ve<br />

beraberinde gelen belirsizlikten beslenir. Eğer<br />

gelecek açık ve belirgin olsaydı, kişi ne olacağını,<br />

ne yapıp nereye gideceğini bilseydi, bu tür soruları<br />

sorması için de bir neden kalmazdı. Endişe, hep<br />

bir özgürlük ve belirsizlik durumundan beslenir.<br />

Gerçeklik alanına ilişkin korku ve kaygı durumunda,<br />

kişi eninde sonunda korktuğu ve kaygılandığı<br />

durumlarla karşılaşır. Jaspers’in “varoluşun sınır<br />

durumları” (Grenzsituationen) dediği [8] her bir<br />

bireyin ister istemez yüzleşeceği acı yaşantıları<br />

ve tabii ki “varoluşun son imkânı” [9] olan ölüm,<br />

eninde sonunda gerçekleşecektir. Gerçeklik alanı,<br />

kaygının yurdudur. Geleceğin belirsizliği karşısında<br />

endişelenme, bir noktada gerekçesini bulur. O<br />

da insanın seçen, tercih eden, özgür bir varlık<br />

oluşudur. İnsan farklı davranış biçimleri arasında<br />

tercih yapma hakkına ve gücüne sahip bir varlık<br />

olmasaydı, o zaman bir bitkiden farkı kalmazdı; bu<br />

durumda kaygı duyması için de bir neden kalmazdı.<br />

Kaygı duyulacak her bir konunun temelinde insanın<br />

farklı bir varoluş biçimini tercih edebilme gücü<br />

vardır. <strong>Yunus</strong> da, aslında kimi zaman bir nasihat<br />

niteliği taşıyan mısralarında, insanın olgunlaşma ve<br />

olduğundan daha iyi olabilme ödevi üzerinde durur;<br />

iç-benlik’ten söz ederken bu olasılıktan hareket<br />

eder. Dünya hayatı, bir ihtimaller alanıdır. Kişi, bu<br />

ihtimaller arasından kendini seçecek, kendi varoluşu<br />

konusunda karar verecektir. Belirsizliğe şekil<br />

vermek, onu kendi kararıyla şekillendirmek insana<br />

kalmıştır. Bu belirsizlik durumu da gerçeklik korku<br />

ve kaygısını besler. Metafizik korku ve kaygıda da<br />

aynı durum söz konusudur. Onda da sonsuz hayata<br />

ve hesap gününe ilişkin kaygı duyulur. Bu alanda<br />

da hiçbir şey kesin değildir. Ne olursa olsun, kendi<br />

çabaları sonucu kendi kurtuluşunu kesinlemiş bir<br />

kişiye rastlanmaz. Sonsuz yaşama ilişkin belirsizlik<br />

de korku ve kaygı durumunu tetikler. Böylece<br />

insan, eğer farklı bir tutum geliştiremezse, yaşadığı<br />

olasılıklar evreninde, korku ve kaygının yuvası<br />

haline gelir.<br />

8. Karl Jaspers, Einfürhrung in die Philosophie,<br />

Piper, München, Zürich, 1953, s. 18.<br />

9. Martin Heidegger, Sein und Zeit, Max Niemeyer Verlag,<br />

Tübingen, 1967, s. 260, vd.<br />

2. Varoluşsal Genişleme: Umut<br />

Metafizik alana geçişte fanilik bilincinin önemli<br />

bir yeri vardır. Kişi fanilik bilincine ulaşırken<br />

metafizik alana giden yola da girmiş olur. Fanilik<br />

bilincine ulaşmak önemli bir eğitim, önemli bir<br />

bilgelik, önemli bir “erme”dir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre<br />

kendi faniliğini bilmeyen kişi, kendini de bilmez,<br />

kendilik bilincinden de yoksundur. [10] Bu, katı bir<br />

“cahillik” türüdür.<br />

Kişi gerçeklik kaygısını ancak metafizik sıçrama<br />

ile aşabilir. Metafizik sıçrama, en anlaşılabilir<br />

şekliyle, yeryüzündeki, gerçeklik alanındaki varoluşu<br />

metafizik bir ilkeye bağlamaktır. Bu metafizik ilgi<br />

ilerlemiş aşamalarda sevgiye dönüşür. Zira gerçeklik<br />

alanından başlayarak bir üst benliğe doğru ilerleyen<br />

kişi, metafizik ilke ile olan varoluşsal bağlarını<br />

keşfeder. İşte bu sevgi aşaması, ona bağışlayan, hoş<br />

gören, fedakârlık yapan, dünya düşkünlüğünden<br />

uzak duran erdemli bir kişi olma özelliği kazandırır.<br />

Bu özelliklerle birlikte gerçeklik alanına ilişkin kaygı<br />

da azalır. Şöyle der <strong>Yunus</strong>: “Dünyalığum yokdır<br />

dime bu gussayı öküş yime / Ma’şukı ger sevdün-ise<br />

gider gönlündeki gamı.” [11] Dünya rızkı nedeniyle<br />

kaygı duymak yersizdir. Cümle rızıklar Tanrı’nın<br />

nimetleridir. O, rızkı verendir. “Dün ü gün kaygular<br />

yirsin n’idiyeyin yoksulın dirsin / Ol cömerddür<br />

rızkun virür kaygu yimek nendür senün” [12] Bu<br />

yaklaşımın en güzel ifadesi, “yağma olsun” redifli<br />

şiiridir. Fedakârlık, feragat, iç dinginlik, kaygıdan<br />

kurtulmuşluk ve metafizik bağlanmışlık bu şiirde en<br />

üst düzeyde ifadesini bulur.<br />

İnsan varlığı dünyaya ölüm ile kayıtlıdır. Gittiği<br />

yer ve yön bellidir; bunu değiştirmesi ya da bu<br />

gerçekten kaçınması söz konusu değildir. <strong>Yunus</strong><br />

bunu, “Dünyaya gelen gider bâki kalası değül”<br />

diye belirtir. Korku ve kaygının en büyük nedeni,<br />

ölüm gerçeğidir. Ölüm bir yanıyla gerçeklik, bir<br />

yanıyla metafizik alana aittir. Ama tümüyle bireyin<br />

varlığı, varoluşu ile ilgilidir. Ölüm bir son mudur,<br />

yoksa başlangıç mı Gerçeklik alanı sonluluk ve<br />

yok olma halleriyle kişiye umutsuzluk verir. <strong>Yunus</strong>,<br />

ölümün ne olduğunu, insanlara ne yaptığını, ölüm<br />

haliyle insanın uğradığı temel dönüşümü gerçekçi<br />

bir bakış açısıyla betimler. [13] Ölümün halleri, bu<br />

10. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 79.<br />

11. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 160.<br />

12. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 92.<br />

13. Bkz. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 74, 75.<br />

34<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


akış açısından büyük bir çöküntü ve karamsarlık<br />

yaratır, insanı umutsuzluğa sevk eder. Zira insan<br />

varlığının ortadan kalkması, sona ermesi söz<br />

konusudur. Ölüm karşısında, korku bir refleks olarak<br />

kendini hissettirir. Kişi ölümden korkar, irkilir. Bu<br />

onun doğasında olan bir duygudur. Korku, varlığın<br />

ve soyun devamı açısından gereklidir, önemlidir.<br />

Kişi, korkuyla varlığını korumayı öğrenir. Ama<br />

ölüm, korumanın kalktığı, korumanın yetmediği bir<br />

durumdur. Kişi bu noktada yapacak bir şey bulamaz.<br />

Bu gerçek karşısında varoluşun ne olacağına ilişkin<br />

soru, kaygı ve korku nedeni olara ortaya çıkar.<br />

Bu kaygı, <strong>Yunus</strong>’un şiirinde şu şekilde dile gelir:<br />

“Korkadurun ölümden cümle toğan ölmişdür.”<br />

Bir başka şiirinde de şöyle seslenir: “İy yaranlar<br />

iy kardaşlar korkaram ben ölem diyü / Öldümi<br />

kayırmazam itdüğüğmü bulam diyü.” [14] Gerçeklik<br />

alanı içinde, salt bu alandan türeyen bir umuda yer<br />

yoktur. Zira her umut, bir yıkımla son bulur. Sonlu<br />

ve sınırlı bir varlık içinde bir tükeniş, adım adım<br />

gerileyiş söz konusudur. Gerçeklik alanının beden<br />

öncelikli yaşamı, her zaman yaşlanmayı, hastalığı<br />

ve ölümü daha yakından hisseder. Zira beden ölümlü<br />

bir unsurdur. Ölüm ona yöneliktir. Varoluş, bedensel<br />

gerçeklikle tanımlandığında, ölüm aşılmaz bir engel<br />

olarak ortaya çıkar.<br />

Dünyaya gerçekçi bir şekilde bağlananlar, en<br />

sonunda hayatın bu katı gerçeği ile yüzleşirler.<br />

Burada umuda yer yoktur. Metafizik bakış, sonsuzluk<br />

anlayışı ile kişiyi umutsuzluktan ve karamsarlıktan<br />

kurtarır, umut ışığı olur. Metafizik tutum, insanı<br />

bu katı gerçeğin ötesine taşır. Bu alan, sonsuzluk<br />

alanıdır. Kişi bu gerçeküstü durumda umuda<br />

ulaşabilmektedir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, şiirlerinde, korku,<br />

kaygı ve umutsuzluk biçimlerine karşı, gerçeklik<br />

alanının dışından, metafizik alandan, bir bakış açısı<br />

getirmeye, farklı bir tutum geliştirmeye çalışır. İşte<br />

umutsuzluğa karşı umudu, kaygıya karşı sevinci<br />

öne çıkaran, metafizik bakış açısıdır. Kaygının<br />

ve korkunun yenilmesi ölümsüzlük öğesiyle<br />

mümkündür. <strong>Yunus</strong>, “Ko ölüm endişesin âşık ölmez<br />

bâkıdür / Ölüm âşıkun nesi çün nûr-ı ilâhidür…<br />

Ölmekten ne korkarsın çünki Hakk’a yararsın /<br />

Bil ki ebedi varsın bu söz fâsid da’vidür” derken<br />

korku ve kaygıyı gidermeye çalışır. Aynı duygu şu<br />

mısralarda da dile gelir: “Ma’ni eri bu yolda melul<br />

olası değül / Ma’niyi tanıyan gönüller hergiz ölesi<br />

14. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 73, 128.<br />

değül / Ten fânidür can ölmez gidenler girü gelmez<br />

/ Ölür ise ten ölür canlar ölesi değül.” [15] Sonsuzluk<br />

sıçraması, ölüm karşısında duyulan kaygıyı yok<br />

eder, varoluşsal daralmayı genişletir. Bu önemli bir<br />

tutumdur. Bu bilişsel dönüşümü gerçekleştiren kişi<br />

varlık ve zaman içinde, kendi varoluşunu farklı bir<br />

tarzda algılamaya başlar.<br />

Metafizik boyutta ölümsüzlük tanınır tanınmasına,<br />

ancak burada da farklı bir endişe kendini hissettirir:<br />

“Sonsuz hayatta ne olacak” sorusu kişiyi meşgul<br />

eder. <strong>Yunus</strong>, “Aşık ölmez bâkidür”, “Uçmağında<br />

gözüm yok” derken, metafizik korku karşısında<br />

umuda, iyimserliğe dayalı bir tutum geliştirir. Bu<br />

durumda kişisel benliğin mutlak benliğe kavuşması<br />

söz konusudur. Bu, korku ve kaygıyı gideren bir<br />

kavuşmadır. “Nitekim ben beni bildüm bu oldı kim<br />

Hakk’ı buldum / Korkum anı buluncadı korkudan<br />

kurtuldum ahi” der. [16] Bu, sevgi ile aşkın benlikte<br />

kendini ifade etme halidir. Kişi, sevgi ile metafizik<br />

alana sıçrar ve burada aşkın benliğe doğru ilerler.<br />

İşte bu yükseliş, hem gerçeklik korkusunu, hem<br />

de metafizik korkuyu yok eder. <strong>Yunus</strong>, “Kime kim<br />

ışk urdı ok gussay-ı-ıla kaygu yok” der. [17] O, aşkı,<br />

kaygıyı gideren bir unsur olarak görür. Buna göre<br />

kaygının türediği kaynaklardan biri sevgisizliktir,<br />

aşksızlıktır. Aşk ve sevgi hayatın anlamını da<br />

türetir. Ne var ki, burada <strong>Yunus</strong>’un aşk derken ne<br />

anladığını ortaya koymak gerekir. Aşk, “sonsuzluk<br />

sıçraması”dır. Sıçramayı yapan kişi, aşka tutulmuştur.<br />

Hatta şu söylenebilir: Sonsuzluk sıçraması, bir aşk<br />

sıçramasıdır, aşkla olan bir sıçramadır. Aşk olmadan<br />

sonsuzluk sıçraması olmaz. Sıçramanın enerjisini,<br />

gücünü aşk oluşturur. İlk önce aşk olacak, sonra<br />

sonsuzluk sıçraması. Aşk, sıçramanın güçlü yakıtıdır.<br />

Gerçekçi bakışın, kendi başına umuda ulaşması<br />

nerdeyse imkânsızdır. Umutsuzluğun kaynağı,<br />

gerçekçi bakış açısıdır. Onda varoluşun sınır<br />

durumları ortaya çıkar, insanın sonlu ve sınırlı varlığı,<br />

çıplak bir gerçeklik olarak görünür. Umut, hastalığa,<br />

ayrılığa, ölüme, yıkıma takılır. Gerçekçi bakış, hayatı<br />

sonlu ve sınırlı yönüyle tanır. Sonlu ve sınırlı hayat,<br />

metafizik bakışta, metafizik evrene taşınan ve orada<br />

sonsuzluk anlayışı içinde yeniden konumlanan bir<br />

varoluş durumu söz konusudur. <strong>Yunus</strong>, bu metafizik<br />

varoluşu “aşk” hali ile açıklar. Aşk demek, umut<br />

15. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 96.<br />

16. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 151.<br />

17. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 89.<br />

35<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


demektir, ölümsüzlük ve sonsuzluk demektir. Aşk<br />

demek sonsuzluğu solumak ve aşkın bilinçle iletişime<br />

geçmek demektir. Ölüm gerçeği karşısında yanlış<br />

olan, insanın bu dünyaya bağlanış biçimidir. Bu<br />

bağlanış biçimi bir ölümsüzlük duygusunda kökenini<br />

bulur. İnsanı yanıltan bu histir. İnsan, dünyaya bir<br />

fanilik bilinci içinde konumlandığından, dünya ile,<br />

kendisi ile ve diğer insanlarla olan diyaloğunu bir<br />

fanilik bilinci dâhilinde geliştirdiğinde doğru bir<br />

varoluş tutumuna erişmiş olur. Varoluş yanılgısının<br />

en büyüğü hayata sonsuzmuş gibi bağlanmaktan<br />

kaynaklanır. Acı ve hayal kırıklıklarının temelinde<br />

bu gerçeği tanımamak vardır. <strong>Yunus</strong>, ölüm ve<br />

ölümsüzlükten söz ederken bu temel yanılgıyı<br />

netleştirmeye, belirgin hale getirmeye çalışır.<br />

Metafizik sıçrama nasıl gerçekleşir Bir aşk<br />

eylemi olan sıçrama nasıl gerçekleşir <strong>Yunus</strong>,<br />

“dünyada iken ölmek”ten söz eder. Bu eylem,<br />

aşkınlaşmanın, sonsuzluk sıçramasının bir parçasını<br />

oluşturur. Dünyada iken ölen, korku ve kaygıyı<br />

yenmiş biridir. <strong>Yunus</strong>, “Hakkı bilmek gerek Hak<br />

haberin almak gerek / Bundayiken ölmek gerek varup<br />

anda ölmez ala.” derken [18] gerçeklik korkusunun<br />

nasıl aşılabileceğinin yöntemini gösterir. Bu da<br />

öncelikle kendi faniliğinin tanınması ve metafizik<br />

bağlanmanın gerçekleşmesi ile mümkündür. Ancak,<br />

bu hal o kadar basit değildir. Zira sıçrama durumu<br />

olan aşk, gördüğü değil, görmediği bir varlığa sevgi<br />

duyar. “İç-göz”ün, “gönül gözü”nün açılması, bu<br />

sevgiyi geliştirir. Kişi, baş gözü ile değil, gönül gözü<br />

ile görmeye başlar. Duygusal, ruhsal ve zihinsel<br />

olarak gelişir, duyusal olanı aşar. Bu üst yaşantı<br />

durumunda, insanlara ve tüm yaratıklara sevgi ve<br />

şefkat duymak söz konudur. Bu aşamaya gelebilmiş<br />

kişi ölüm kaygısı ve geçim tasası duymaz. Gerçeklik<br />

alanından kaynaklanan korku ve kaygıları aşar.<br />

Metafizik alan, kişinin korkulardan, kaygılardan<br />

sıyrıldığı, hayatı ve ölümü, sonluluğu ve sonsuzluğu,<br />

yaratanı ve yaratılanı birlik içinde gördüğü bir<br />

hikmet, dinginlik ve aşkınlık boyutudur.<br />

<strong>Yunus</strong>’un şiiri giderek ölümsüzlük inancıyla<br />

birlikte gelen sevince ve umuda açılır. Bu, yalnız<br />

sonsuz benliğe değil, dünyasal benliğe de güçlü bir<br />

katkıdır. Bu havayı soluyan benlik artık korkuyu ve<br />

umutsuzluğu tanımayacak, sonsuzluk duygusunun<br />

esenliğini her an kendinde hissedecek, sonlu ve<br />

dünyasal benliğini, sonsuz benle ifade etmeyi ve bu<br />

18. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 138.<br />

şekilde algılamayı başaracaktır. Bu husus, dünyanın<br />

tutsaklığından kurtulmadır, gerçek özgürlüktür. Ama<br />

yine de Tanrı ile olan bireysel ilişkisi kişiyi gerçeklik<br />

alanına ilişkin varoluş durumlarından (ölümden,<br />

acıdan ve hastalıktan) emin kılmaz. Birey ve Tanrı<br />

arasındaki ilişki, dünyasal çıkarlar üzerine kurulmaz.<br />

Bu bağlanma, bir sonsuzluk anlayışı çerçevesinde<br />

ortaya çıkar. “İy Tanrı’yı bilenler can Hakk’a kurban<br />

kılanlar / Ölü değildür bu canlar ışk gölinde gezedurur”<br />

[19] Metafizik gerçeğe erişmekle birlikte korku<br />

durumu azalır. “Nitekim ben beni bildüm yakın bil<br />

kim Hakk’ı buldum / Korkum anı buluncaydı şimdi<br />

korkudan kurtuldum… Hiç ayruk ben korkımazam<br />

ya bir zerre kayurmazam / Ben imdi kimden korkayın<br />

korkduğum ıla yar oldum.” [20] Aşk, bu arınma<br />

halinin koşuludur. Ölüm, seven kişiyi, sevgilisine<br />

kavuştururken bir köprü gibidir. Bu algılayış<br />

biçiminde ölüm farklı bir anlamla ortaya çıkar. O,<br />

ölüm değil ölümsüzlük, fanilik değil ebedi yaşamdır.<br />

Aşk varsa umutsuzluk yoktur, aşk varsa sonluluk<br />

yoktur, aşk varsa ölüm yoktur. Sonluluk da, fanilik<br />

de, umutsuzluk da aşksızlıktan gelir. Aşkla birlikte<br />

umutsuzluk umuda, sonluluk sonsuzluğa dönüşür.<br />

Aşk bir simya eylemi gibidir; eti kemiği insana<br />

dönüştürür, ölümlü bedeni ölümsüz kılar. Bu güçlü<br />

simya eyleminde her şey yeni bir anlamla ortaya<br />

çıkar.<br />

Sonuç<br />

Ölüm, hastalık, geçim derdi gibi kişiyi korku<br />

ve kaygıya sevk eden çeşitli nedenler vardır. O,<br />

varlığını tehdit eden bu durumlar karşısında kaygı<br />

duyar, korkuya kapılır. Transsendental terapi, söz<br />

konusu durumlar karşısında, bilincin yeniden<br />

yapılanması, sonluluk ve sınırlılık içinde değil,<br />

sonsuzluk ve ölümsüzlük duygusu içinde zihnin<br />

yeniden yönelim kazanmasıdır. Bilincin dönüşümü<br />

sonucunda, korku ve kaygı nedeni olan ne varsa,<br />

sorun olmaktan çıkar. Ancak “ballar balı”nı bulan<br />

kişi “kovanım yağma olsun” diyebilir, ancak “canlar<br />

cânı”nı bulan “bu cânım yağma olsun”, “demânum<br />

yağma olsun” diyebilir. [21] Pek çok ruhsal, zihinsel<br />

ve duygusal sorunun temelinde bulunan hırs,<br />

dünyaya düşkünlük, sonsuzluk sıçraması ile ölçülü<br />

bir isteğe yerini bırakır. Kişi, kendisini her an baskı<br />

19. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 77.<br />

20. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 103.<br />

21. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 119.<br />

36<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


altında tutan tutkuların, hırsların, arzuların, bencil<br />

ve bedensel bir yaşantının etkisinden kurtularak,<br />

bir rüyadan uyanır gibi uyanır, hafifler. Bu kapı,<br />

“Ne olursa olsun, başıma ne gelirse gelsin, varlığım<br />

Tanrı’nın güvencesi altında!” diyebilen kişilere<br />

açılır. Bunu söylemek, sorunu sorun, kaygıyı kaygı,<br />

korkuyu korku olmaktan çıkarır. Hastalık hastalık,<br />

ölüm ölüm, ihtiyarlık ihtiyarlık olmaktan çıkar. Bu<br />

simya eylemiyle dert dermana, korku sevince, sonlu<br />

sonsuza dönüşmeye başlar. Varoluşun yelkeni umut<br />

rüzgârı ile dolar.<br />

Beden, ruhun yeryüzündeki yolculuğunda koşul<br />

durumundadır. İnsan olmak, bir bedenle birlikte<br />

olmaktır. Kişi, orada konumlanmadan, bir bedende<br />

cisimleşmeden ve tekrar ondan sıyrılmadan kişi<br />

olamaz, Tanrı’ya ulaşamaz. Beden, insan olmanın<br />

koşuludur; ancak insanlık tözü, ruhta ortaya çıkar.<br />

“Biz uçar kuş idük vücud can budağıdur” der <strong>Yunus</strong>.<br />

Beden, kuşun bir müddet konduğu ağaç gibidir.<br />

Beden önemlidir, ancak beden öncelikli bir yaşam<br />

sürmek kişiye umutsuzluk verir. Bu, sonlu bir hayattır,<br />

sonlu bir yaşama biçimidir. İnsan bu dünyada sonsuz<br />

bir varlıkmış gibi değil, sonlu bir varlıkmış gibi<br />

yaşamalıdır; ancak o zaman kendi doğasıyla uyumlu<br />

bir yaşam sürmüş olur. “Son menzilün ölmek-durur<br />

tuymadunsa ışkdan eser” [22] diyen <strong>Yunus</strong>, ölüm ve<br />

umutsuzluk hallerinin, canında aşk eseri taşımayanlar<br />

için olduğunu belirtir. Aşk, ruha her an yeniden hayat<br />

veren, ölürken bile kişiyi ölümlü bir can olmaktan<br />

koruyan, hayatı tazeleyen, onu bir sevinç ve umut<br />

anı yapan, nihayetinde insandaki ilahi tözü kendi<br />

kaynağına bağlayan bir köprüdür.<br />

Umutsuzluk daha çok içinde yaşanılan bu<br />

evrene, bu gerçeklik alanına ilişkindir, buraya bağlı<br />

kalmaktan ve farklı bir tutum geliştirmemekten<br />

kaynaklanır. <strong>Yunus</strong> korku, kaygı ve umutsuzluk<br />

halini sevgi ve umuda aykırı görür. Bunlar<br />

birbirlerini yok eden durumlardır; sevgi ve umut<br />

varsa korku ve kaygı, korku ve kaygı varsa sevgi<br />

ve umut yoktur. Korku ve kaygı, sevgi ve umuttaki<br />

eksikliktir. <strong>Yunus</strong>’u okurken, ister istemez şöyle bir<br />

duygu ediniriz: Tanrı, insanı yaratmakla, insanı insan<br />

olarak yaratmakla, yokluktan varlığa çıkarmış ve ona<br />

ayrıcalık tanımıştır. Varolmak, bir taş bile olsa, kendi<br />

başına bir değerdir. Zira varolmak, tanrısal tasavvurda<br />

varolmaktır. Bu da kendi başına ifadesi mümkün<br />

olamayan bir değerdir. O’nun, insanı, sonsuz hayata<br />

22. Yûnus <strong>Emre</strong>, Yûnus <strong>Emre</strong> Divanı, s. 54.<br />

katması, kendi sonsuzluğunda yeniden var kılması,<br />

ihsanın kendisidir; bu asıl sürpriz olacaktır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin ortaya koyduğu bu duyarlık, bir<br />

zihin eğitimidir. Bu eğitimle kişi olgunlaşır, şahsiyet<br />

ve güzel ahlak sahibi olur. Transsendental terapi,<br />

sıradan anlamıyla bir iyileştirme faaliyeti değil,<br />

zihnin, duyguların, kişiliğin, benliğin arınması,<br />

olgunlaşması ve sonsuzlaşması olayıdır. Ona sadece<br />

içinde bir varoluş sızısı duyanlar değil, olgunlaşma<br />

ve iyi insan olma yolunda çabalayan herkes ihtiyaç<br />

duyar. Bu dönüşüm sadece duygularda, sadece<br />

zihinde, sadece düşünme ve algılama biçiminde,<br />

sadece isteme tarzında ortaya çıkmaz; bunların<br />

hepsinde birden ortaya çıkar; bir bütün olarak insanda,<br />

insan olmada, insan olmanın anlamında ortaya çıkar.<br />

Bu köklü dönüşüm benliğin dağılması anlamına<br />

gelmez, aksine bir üst benlikte yeniden dirilmesi<br />

anlamına gelir. Burada savuna mekanizmalarının<br />

yerini sevme, acıma, merhamet, feragat, hoş görme,<br />

bağışlama ve empati tutumları alır. Kişi bu evrende<br />

kendini tehdit altında hissetmez, güven içinde<br />

hisseder. Rilke, kendini yumuşak ve güvenli bir<br />

uykunun kucağına bırakan çocuk için anneyi “güven<br />

ışığı”, “dostça parlayan gece lambası” olarak tasvir<br />

eder. [23] Bu güven ışığı ile çocuk kendini rahat ve<br />

dingin hisseder. İşte, Tanrı da bu dünyada korku ve<br />

kaygı ile gerilen kişi için güven ışığıdır, umuttur.<br />

Zenginlikte ve fakirlikte, gençlikte ve ihtiyarlıkta,<br />

sağlıkta ve hastalıkta, hayatta ve ölümde; fark<br />

etmez, hep böyledir bu. Güven ışığı dostça parlayan,<br />

koruyucu, var edici bir kaynaktır. Varlığı besleyen<br />

ana damardır. Kişinin, dünyadaki varlığının ancak<br />

kendisi ile açıklanabildiği ana ilkedir.<br />

Görüleceği üzere, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de, gerçeklik<br />

korku ve kaygısıyla ile daralmaya uğrayan varoluş,<br />

sonsuzluk sıçraması ile genişlemeye kavuşur.<br />

Sonsuzluk sıçraması ile sonlu ve sınırlı varoluş<br />

yeniden nefes almaya, yeniden ufuk kazanmaya<br />

başlar. Kişi sıçrama ile dünyayı, insanı, varoluşu,<br />

yeniden anlamaya, yeniden hissetmeye, yeni baştan<br />

yaşamaya ihtiyaç duyar. Bu da artık farklı bir varoluş<br />

evresine girmiş olmak, farklı bir varoluş ekseninde<br />

yer almak demektir. Böylece benlik, yeni bir açılıma<br />

kavuşur. Artık bu sonlu ve sınırlı bir benlik değil,<br />

aşkın ve sonsuz bir benlik olacaktır.■<br />

23. Rainer Maria Rilke, Duineser Elegien (Elegies From<br />

The Castle Of Duino), Hogarth Press, London, 1931, s. 33.<br />

37<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


NÂMIK AÇIKGÖZ*<br />

<strong>Yunus</strong> yorumlarındaki<br />

dil, şiirlerdekinden<br />

daha soyut ve<br />

yaşanmışlık izlerinden<br />

uzaklaşmış, heyecansız,<br />

sıradan ve donuk<br />

bir dildir. Şiirlerinin<br />

yorumlarını <strong>Yunus</strong><br />

görse, tanıyamaz.<br />

Bu yüzden, <strong>Yunus</strong><br />

şiirlerini okurken<br />

beşerî gerçeklikten<br />

uzaklaşmayan ve<br />

şiirlerdeki vecd ve<br />

heyecanı yansıtan bir<br />

dil kullanmak şarttır.<br />

Türk şiiri Anadolu coğrafyasında oluşurken,<br />

teknik olarak gelenekten faydalanmış<br />

fakat muhteva olarak değişip dönüşmüştür.<br />

Bu dönüşüm, Ahmed-i Yesevî (1093-1166) ile<br />

başlamış ve Ahmed-i Yesevî, şiir tekniğinde, her<br />

ne kadar geleneği kullansa da, muhtevada İslam<br />

tasavvufu işlenmesinin ilk örneğini vermiştir.<br />

Yesevî’de didaktisizm ön plana çıkarken, tasavvufi<br />

şiirin ses ve muhteva itibariyle mükemmele<br />

ulaşması için aradan yaklaşık 200 yıl geçmesi ve<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> (1240-1321)’nin ortaya çıkması gerekiyordu.<br />

İslam medeniyeti dairesinde geçen bu<br />

200 yıl, Türkçeye yeni kavramlar kazandırmıştır.<br />

Ses ve anlam dünyası zenginleşen Türkçe, 13.<br />

yüzyılın ortasına doğru, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirini<br />

doğurmuştur.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, şiirinde, 400 yıllık bir İslami<br />

birikimle ve doğrudan beslendiği tasavvufla samimiyeti<br />

ve beşerî his ve hasletleri birleştirme<br />

başarısı göstermiştir. Şairanelikten ziyade, sözün<br />

büyüsünü fark eden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, beşerî his ve<br />

haslet zenginliği ve dilindeki samimiyetle, etkisi<br />

* Prof. Dr. Muğla Ü. Ed.Fak. Öğrt. Ü.<br />

38<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yüzyıllarca sürecek bir şair olarak Türk edebiyatında<br />

yer almıştır. Şüphesiz, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi edebiyat<br />

tarihine mâl eden tek özellik, tasavvufi şiir<br />

söylemesi değil, muhteva ve ses olarak güçlü şiirler<br />

söylemesidir. <strong>Yunus</strong>’un her şiirinin tasavvufi<br />

muhtevalı olduğunu söylemek mümkün değildir.<br />

Tasavvufi de olsa, tasavvuf dışında da olsa, <strong>Yunus</strong><br />

şiirleri, her şeyden önce “insani” şiirlerdir; hatta<br />

tasavvufi şiirlerinde bile, “insani” olmak, tasavvufi<br />

olmanın önüne geçer.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, bütün insanlık için, en geçerli acı<br />

kaynağı olan “genç ölümleri” için şöyle diyordu:<br />

Bu dünyada bir nesneye yanar için göynür<br />

özüm<br />

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi<br />

<strong>Yunus</strong> bu beytinde, genç ölümlerinin acısını,<br />

yüreğinin derinliklerinde hisseden herkesin hislerine<br />

tercüman olmuştur. Beyitte dile getirilen acı,<br />

din, milliyet, renk ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin,<br />

tüm insanlığın ortak acısıdır.<br />

Aynı şiirin bir başka beytinde ise <strong>Yunus</strong>, görünüşte<br />

çok basit ama insanlık için çok önemli olan<br />

“hasta ziyareti”ni işler:<br />

Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise<br />

Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi<br />

Bu beyit de, herhangi bir dinî öğretiyi değil,<br />

bütün farklılıkları ortadan kaldıran bir psikolojiyi<br />

yansıtır.<br />

<strong>Yunus</strong>’un,<br />

Bir garip ölmüş diyeler<br />

Üç günden sonra duyalar<br />

Soğuk su ile yuyalar<br />

Şöyle garip bencileyin<br />

mısralarındaki “garip ölümü”, yer kürenin her<br />

tarafında rastlanabilecek ve herkesi üzecek bir<br />

ölüm şeklidir.<br />

Pek çok şiirinde, doğrudan “insani olan”ı anlatan<br />

<strong>Yunus</strong>, tasavvufi şiirlerinde de, insandan ve<br />

insan duygularından hiç uzaklaşmamıştır.<br />

<strong>Yunus</strong>, muhteva ve fonksiyon itibariyle tasavvufi<br />

olan; ancak içinde hiç dinî-tasavvufi bir kelime<br />

zikredilmeyen şu şiirini, baştan sona “insanilik<br />

merkezli” bir anlayışla söylemiştir:<br />

Taştın yine deli gönül<br />

Sular gibi çağlar mısın<br />

Aktın yine kanlı yaşım<br />

Yollarımı bağlar mısın<br />

Nidem elim ermez yâre<br />

Bulunmaz derdime çare<br />

Oldum ilimden avare<br />

Beni bunda eğler misin<br />

Yavu kıldım ben yoldaşı<br />

Onulmaz bağrımın başı<br />

Gözlerimin kanlı yaşı<br />

Irmağ olup çağlar mısın<br />

Ben toprak oldum yolunda<br />

Sen aşırı gözetirsin<br />

Şu karşıma göğüs geren<br />

Taş bağırlı dağlar mısın<br />

Harami gibi yoluma<br />

Aykırı inen karlı dağ<br />

Ben yârimden ayrı düştüm<br />

Sen yolumu bağlar mısın<br />

Karlı dağların başında<br />

Salkım salkım olan bulut<br />

Saçın çözüp benim içün<br />

Yaşın yaşın ağlar mısın<br />

Esridi <strong>Yunus</strong>’un canı<br />

Yoldayım illerim kanı<br />

<strong>Yunus</strong> düşte gördü seni<br />

Sayru musun sağlar mısın<br />

Bu şiirde, anlam örgüsü, zaman zaman tasavvufa<br />

açıktır. <strong>Yunus</strong>, şiirde zikredilen “yâr, yoldaş,<br />

il” kelimelerini, “sevgili, yola beraber çıkılan kişi,<br />

memleket” anlamlarında; yani normal bir insanın<br />

günlük dilde kullandığı kelimeler gibi kullanıyor-<br />

39<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


sa da, bu kelimelere yüklediği anlam tasavvufidir.<br />

O, “yâr” ve “yoldaş” kelimeleri ile Allah’ı,<br />

“il” kelimesi ile de Allah katı’nı ve elest bezmini<br />

sembolize etmektedir. Şiirde, bu kelimeler yerine,<br />

doğrudan dinî kelimeler kullanılsaydı; yani<br />

“Allah” lafzı ve “bezm-i elest” tamlaması kullanılsaydı,<br />

şiir lirizmini kaybeder, didaktik bir şiir<br />

hâline gelirdi. <strong>Yunus</strong>, Türkçenin 400 yıldan beri<br />

yoğurduğu İslamiyet hamurundaki kavramlar ile,<br />

günlük dilde, yoğun olarak kullanılan kelimeleri<br />

özdeşleştirerek, kelimelerin anlam ve çağrışımlarındaki<br />

güce tasavvufi bir anlam da katmıştır<br />

ve âdeta sade bir insanın kendi kendine konuşmasına<br />

benzeyen bir şiir metni oluşturmuştur.<br />

Şiirde işlenen özlem de samimi bir şekilde itiraf<br />

edilince, tasavvufi kurgu, beşerileştirilerek anlatılmıştır.<br />

Şiirdeki lirizm ve insanilik, İlahî olanla<br />

beşerî olanın özdeşleştirilmesiyle oluşmuştur.<br />

Artık şiirde anlatılan kavramlar, uzak ve yabancı<br />

birer kavram olmaktan çıkmış, sevgilisine karşı<br />

derin özlemler çeken bir insanın duygularıyla<br />

aynîleşmiştir. Yani, <strong>Yunus</strong>, beşerî planda da herkesin<br />

yaşayabileceği bir duygu aracılığıyla, İlahî<br />

özlemi anlatmıştır.<br />

Şiirin diğer kelimeleri, zaten, derin ve acı özlem<br />

duygusu yaşayan bir insanın hikâyesini anlatır<br />

gibidir. İlk mısrada taşan deli gönül, son dörtlüğün<br />

ilk mısraında bu taşkınlıkla esrimiş, sarhoş<br />

olmuş, aradaki kelimeler de taşkınlık ve esrime<br />

arasındaki beşerî maceranın ifade edildiği yerler<br />

olmuştur. Suların çağlaması, kanlı yaşların akıtılması,<br />

yâre kavuşulamaması, kavuşmadaki çaresizlik<br />

ve bunun yol açtığı avarelik, bu avarelikle<br />

yol arkadaşını bile kaybetmiş olmak ve bundan<br />

dolayı onulmaz dertlere düşerek kanlı gözyaşlarının<br />

dökülmesi, âşığın, sevgilinin yolunda toprak<br />

olması ama sevgilinin ona yüz vermemesi, bu<br />

arada, taş bağırlı dağların yolları kesip sevgiliye<br />

kavuşmaya engel olması; bu dağın, yol kesen bir<br />

harami gibi olması; karlı dağ başlarındaki bulutların<br />

yas tutarcasına gizli gizli ağlayarak âşığın<br />

sevgiliye kavuşamamasına ağlaması ve sonunda,<br />

bu aşk ile sarhoş olan âşığın bir yandan sevgilisine<br />

kavuşamaması, öbür yandan da kendi memleketini<br />

de terk etmiş olması ve sevgiliyi ancak<br />

düşünde görüp hâl hatır sorması gibi olaylar ve<br />

bu olayların anlatılması için kullanılan kelimeler,<br />

ilk bakışta, herkesin yaşama ihtimali bulunan,<br />

sade bir kavuşamama olgusunu anlatmaktadır.<br />

Allah’ın hastalıktan münezzeh olduğunu bilen<br />

bir kulun Allah’a hasta olup olmadığını sorması<br />

mümkün olamayacağına göre, <strong>Yunus</strong> şiirinin<br />

sonundaki “Sayru musun sağlar mısın” mısraı<br />

ile, okuyucuyu, beşerî alanda kilitleme intibaı<br />

vermiştir. Yani <strong>Yunus</strong>, son derece beşerî bir olayı<br />

anlatır gibidir. Özlem, kavuşmak için çekilen sıkıntılar,<br />

dağlar, kanlı yaşlar, gizli gizli ağlamalar,<br />

aşkla yanıp kavrulan ve kavuşma arzusunun coşkunluğu,<br />

şiirin ana çatısını meydana getirirken,<br />

<strong>Yunus</strong>, bu duygu ve olayları, ırmak, dağ, bulut,<br />

yağmur gibi, gündelik hayatın en yakın unsurlarıyla<br />

ilişkili bir şekilde anlatmaktadır. <strong>Yunus</strong>’un<br />

kelime hazinesinde, “yâr” ve “yoldaş” kelimelerinin,<br />

tasavvufi anlamını bilmeyen birisi için bu<br />

şiir, lirik ve pastoral bir özlem şiiri olmaktan öte<br />

geçemez. Fakat “yâr” ve “yoldaş” kelimelerine,<br />

Allah sevgisinin yüklendiğinin bilinmesi, bu şiire,<br />

hem beşerî hem de İlahî olarak; yani iki boyutlu<br />

bir zenginli katar.<br />

Şiirdeki,<br />

Karlı dağların başında<br />

Salkım salkım olan bulut<br />

Saçın çözüp benim içün<br />

Yaşın yaşın ağlar mısın<br />

mısraları, pastorallik ve anlam kurgulaması açısından,<br />

metnin en yoğun kısmıdır. <strong>Yunus</strong> burada,<br />

karlı dağlar ve bu dağların başına kümelenmiş<br />

kara bulutlardan söz ederken, bir siyah-beyaz<br />

gerilimi de yapmaktadır. Bulutlardan yağan yağmurun<br />

saçlara benzetilmesi ve arkasından da gizli<br />

gizli ağlamanın zikredilmesi, bir kadının, saçlarını<br />

dağıtarak yas tutmasını çağrıştırır ki bu tablo,<br />

şiirdeki özlemin yol açtığı hüznün ifadesi açısından,<br />

son derece etkilidir.<br />

Dikkat edilirse, <strong>Yunus</strong> bu şiirinde, İlahî olanı,<br />

beşerî olanla ifade etmiştir. Başarısı, basit ve<br />

gündelik olan bir duygu silsilesini, tekellüfsüz bir<br />

şekilde İlahî olana dönüştürmesinde yatmaktadır.<br />

40<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Okuyucuyu etkileyen de lirik-pastoral atmosfer<br />

içine gizlenmiş ve sanki sıradan bir olay anlatılıyormuş<br />

intibaı veren kurgunun, aslında kolayca<br />

tasavvufi boyuta dönüşebilmesidir.<br />

<strong>Yunus</strong>, günlük ve sade bir olgudan tasavvufi<br />

alana geçmeyi, en yaygın şiirlerinden birinde,<br />

Cennet cennet dedikleri<br />

Birkaç köşkle birkaç huri<br />

İsteyene ver sen anı<br />

Bana seni gerek seni<br />

mısralarında da başarmıştır. <strong>Yunus</strong>, bu mısralarında,<br />

vaat edilenden daha büyük bir ödülün peşinde<br />

olan bir insan portresi çizmiştir. Bütün insanların<br />

peşinde olduğu şeyle tatmin olmayan, daha<br />

büyük bir ödül isteyen <strong>Yunus</strong>, böyle bir dilekte<br />

bulunarak, içinde yaşadığı toplumun sıradanlaştırıcı<br />

etkisinden kurtulan bir portre çizmiştir.<br />

Fakat bunu yaparken bile mısralardaki gerilim,<br />

<strong>Yunus</strong>’un, amacını, sıradanlaştırıcı ve yaygın bir<br />

kavram alanına ait olan “birkaç köşk, birkaç huri”<br />

gibi kelimeler aracılığıyla ifade etmesinde yatar.<br />

Tasavvufun fenâfillah-bekâbillah makamlarına<br />

ulaşmayı telkin etme özelliğinin dile getirildiği<br />

bu mısralar, o kadar etkili olmuştur ki, <strong>Yunus</strong>’tan<br />

yaklaşık 200 sene sonra yaşayan Fuzuli (1483-<br />

1556),<br />

Belâ-yı aşk u derd-i dost terkin kılmazam zâhid<br />

Ne müştâk-ı behiştem sen kimi ne tâlib-i hûrem<br />

beytini söyleyerek, bu anlayışın devamlılığını<br />

sağlamıştır. Hem de, Ebussud Efendi (1490-<br />

1574)’nin, <strong>Yunus</strong>’un bu mısralarını ilahi olarak<br />

okutan şeyhin, okuyan dervişlerin ve hatta bunu<br />

duyup da engel olmayan komşuların katledilmesi<br />

için fetva verdiği bir çağda söylemiştir.<br />

Sonuç yerine<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirleri, şüphesiz bir vecd<br />

hâlinin ifadesidir. <strong>Yunus</strong>, bu vecd anlarında, sanki<br />

insanın özü ile yüz yüze gelmiş ve bu yüzleşmenin<br />

doğurduğu hisleri şiire yansıtmış gibidir.<br />

Tabii, <strong>Yunus</strong>’un yüzleşmesi, bir yandan insani<br />

olduğu gibi öbür yandan da İlahî’dir ve “mutlak<br />

gerçek”in sırrına ermektir. Her iki yönün de mecz<br />

edildiği şiirlerde sonradan öğrenilen tasavvuf,<br />

doğal olan beşerî his ve hasletler çerçevesinde<br />

işlenmiştir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirleri yorumlanırken,<br />

yerleşik “mutasavvıf şair” tanımının getirdiği sınırlayıcı<br />

dil, ondaki insan gerçeğinin görülmesini<br />

engellemektedir. Bu tespiti, basit bir hümanizm<br />

ile ifade etmek de, en az “mutasavvıf şair” sınırlaması<br />

kadar körelticidir.<br />

<strong>Yunus</strong>’u, “mutasavvıf” veya “hümanist” kategorisi<br />

ile sınırlamadan okumak ve yorumlamak<br />

gerekir. “Hümanist” sınırlaması, onu İslami duyarlılıktan<br />

uzaklaştırırken, “mutasavvıf” sınırlaması,<br />

propagandist bir şair olduğu sonucuna götürür<br />

ki, <strong>Yunus</strong>’un vecd hâlinde hissettiklerinin,<br />

propagandayla uzaktan yakından alakası olmaz.<br />

Kalıplaşmış ve genelleşerek özünden uzaklaşmış<br />

veya derinliğinin bilincinde olmayan kişilerce<br />

kullanılan tasavvufi terimlerle şiir söyleyen propagandist<br />

şairlerin imge dünyası ile <strong>Yunus</strong>’un<br />

imge dünyası aynı değildir. Tasavvuf terimlerini,<br />

insanileştirerek şiirleştiren <strong>Yunus</strong>’un şiirlerini,<br />

kaba ve üstünkörü tasavvuf terimleriyle yorumlamak,<br />

onu beşer olmaktan uzaklaştırır ve şiirini<br />

basitleştirir. Bu yüzden, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’deki tasavvufi<br />

duyarlılıkları bile, sıradan bir insanda da<br />

bulunan sevinç, hasret, acı, merhamet, kaygı gibi<br />

beşerî his ve hasletler çerçevesinde okumak gerekir.<br />

Bizi böyle yapmaya sevk eden, <strong>Yunus</strong>’un kendisidir.<br />

Çünkü o, şiirlerinde, sentetize edilmiş bir<br />

gerçeklik ve sembolize edilmiş bir duygu dünyası<br />

ile seslenmiyor; bitkisiyle, hastalığıyla, mezarlarıyla,<br />

dolabıyla, ekiniyle, yağmuruyla, bulutuyla,<br />

dağıyla, ırmağıyla yaşanan bir dünyanın kelimeleriyle<br />

sesleniyor. <strong>Yunus</strong>’un tasavvufi anlam yüklediği<br />

kelimelerdir bunlar. Bunlar beşerî olarak<br />

hissedilmeden, tasavvufi aşamaya geçilemez.<br />

<strong>Yunus</strong> yorumlarındaki dil, şiirlerdekinden<br />

daha soyut ve yaşanmışlık izlerinden uzaklaşmış,<br />

heyecansız, sıradan ve donuk bir dildir. Şiirlerinin<br />

yorumlarını <strong>Yunus</strong> görse, tanıyamaz. Bu yüzden,<br />

<strong>Yunus</strong> şiirlerini okurken beşerî gerçeklikten<br />

uzaklaşmayan ve şiirlerdeki vecd ve heyecanı<br />

yansıtan bir dil kullanmak şarttır. ■<br />

41<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


SENAİL ÖZKAN<br />

"...büyük ruhların<br />

zihin dünyasında ilahi<br />

aşktan, Tanrı aşkından<br />

başka bir şey aramak<br />

onları hiç anlamamak<br />

anlamına gelir.<br />

Onların tefekkürü<br />

metafizikten,<br />

ruhları aşktan<br />

beslenmektedir. Hatta<br />

din ve imanları dahi<br />

aşka dönüşüvermiş;<br />

aşk her şeyin miyarı<br />

hâline gelmiştir."<br />

Nite ki bu gönlüm evi aşk elinden taşagelir<br />

Nice yüksek yürür isem aşk başımdan aşagelir<br />

20. Yüzyılın önemli filozoflarından Martin Heidegger,<br />

1934/35 yıllarında verdiği derslerde Alman felsefesinin<br />

Meister Eckhart ile başladığına işaret ederek, onun<br />

felsefesini Heraklit düşüncesi ile Şark fatalizminin belirlediğini<br />

vurgular. Gerçi Heidegger, daha sonraları bu görüşünü,<br />

“Die Frage nach dem Ding” başlığı altında verdiği derslerde,<br />

“Yeni Çağ felsefesinin başlangıcını her ne kadar Meister<br />

Eckhart’da aramışsak da aslında modern felsefe Descartes<br />

ile başlar.” diye inkâr yahut tashih etmiştir; ancak bu, söylenmiş<br />

sözün etkisini ve önemini ortadan kaldırmamıştır. Binaenaleyh<br />

Heidegger’in mülahazaları her bakımdan önemlidir;<br />

çünkü, bu spekülasyonların doğruluğu yahut yanlışlığı<br />

tartışılsa da, Meister Eckhart’ın Alman felsefesinde, hatta<br />

daha geniş anlamda Avrupa düşüncesinde nasıl bir yer işgal<br />

ettiğini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bazı felsefe<br />

müelliflerinin Eckhart’ı bir filozof değil, daha çok teolog ve<br />

mistik bir düşünür olarak değerlendirmeleri de, onun Alman<br />

felsefe geleneğindeki önemini azaltmaz. Şu da var ki Meister<br />

Eckhart’ın bir teolog ve mistik bir düşünür olması onun<br />

filozof olmasına mani değildir. O, her halükârda Alman felsefesinin<br />

tabiri caizse terminolojisini ve temel kavramlarını<br />

42<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


oluşturmuştur; hatta asırlar sonra doğacak Kant gibi<br />

gerçek bir deha ve idealist Alman filozofları onun<br />

tefekkür ikliminde yetişmişlerdir desek abartmış olmayız.<br />

Heidegger, Eckhart’ın baş döndürücü mistik<br />

derinliğinin farkındadır ki, “Der Satz vom Grund”<br />

başlıklı eserinde Eckhart’ı şahit göstererek, “gerçek<br />

ve vüsatlı mistisizm” “en keskin ve derin tefekkür”ü<br />

gerektirir, der. Demek oluyor ki Heidegger, Yeni<br />

Çağ felsefesinin “gerçek ve vüsatlı mistisizm”den,<br />

bilhassa Meister Eckhart’ın mistik teolojisinden<br />

doğduğunu kabul etmektedir.<br />

Bizim için meselenin önemli olan yanı şudur<br />

ki mistik tefekkür felsefi tefekkürün “kuluçka<br />

dönemi”ni oluşturur. Spekülatif felsefe mitolojiyi<br />

ve mistik tecrübeyi kāle almak mecburiyetindedir.<br />

En rasyonel düşünce bile zaman zaman mistik bir<br />

vecd ile kanatlanır. Ateist Schopenhauer’un mistik<br />

düşünürlere ve teologlara modern rasyonalist filozoflardan<br />

daha çok itibar etmesinin bir sebebi olsa<br />

gerektir. Şüphe ile hasretin izdivacından mistisizm<br />

doğar; felsefe ise merak ile şüpheden.<br />

Eğer Yeni Çağ Alman felsefesi Meister Eckhart<br />

ile başlıyorsa, yeni Türk tefekkürü ve felsefesi de<br />

muhakkak surette kaynağını <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’den alır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Anadolu’yu mayalayan tasavvuf düşüncesini<br />

misli görülmemiş bir şiir diline, bir estetiğe ve<br />

Türkçe terennüme dönüştürüvermiştir. Bu manada<br />

o, sadece Türk dilinin mimarı olmakla kalmaz, bilakis<br />

insanın iç dünyasının da mimarı oluverir. Binaenaleyh<br />

<strong>Yunus</strong>, insanın varoluş macerasını, yaşadığı<br />

acıları, korkuları, kaygıları, tereddütleri, gerilimleri<br />

ve kendi ifadesiyle “gönül darlığı”nı bir ermiş, bir<br />

derviş sabrıyla ve bir “usanmaz ozan” olarak anlatır,<br />

hatırlatır, hiç durmadan hikâye eder ve böylece insanı<br />

âdeta gözyaşlarıyla yıkar, arındırır ve sonunda iç<br />

huzuru ulaştırıverir. Onun şiiriyle Türkçe bir sevgi<br />

diline dönüşür. Şu var ki onun söyleyişindeki sadeliğe<br />

ve basitliğe aldanmamak lazımdır; zira şiirindeki<br />

sadeliğin, sarahatin ve vüsatın ardında inanılmaz bir<br />

felsefi derinlik gizlidir. Onun fikirler kâinatı yaldızlı<br />

bir gök kubbe gibi üzerimizde yükselir, bizi sarar,<br />

kuşatır ve büyüler.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> (1240–1320/21) ve Meister Eckhart<br />

(1260–1328) aynı dönemde yaşamış iki büyük mistik<br />

düşünürdür. Bilhassa mistik düşünce tarihi açısından<br />

fevkalâde önemli olan bu iki büyük şahsiyet,<br />

her ne kadar farklı coğrafyalarda yaşasalar ve farklı<br />

dinlere mensup olsalar da bazı bakımlardan birbirine<br />

benzerler. Hristiyan teolojisinin belirleyici yorumcularından<br />

biri olan Eckhart, aynı zamanda Alman<br />

felsefesinin temellerini atmıştır. Hristiyan teolojiden<br />

mülhem bu mistik düşünce, çağlar boyunca Alman<br />

felsefesini beslemiş; teistinden ateistine, idealistinden<br />

materyalistine kadar tüm Alman filozoflarının<br />

tefekkürüne istikamet vermiştir. Eckhart bu bakımdan<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye pek benzer.<br />

Mutasavvıf bir şair ve düşünür olan <strong>Yunus</strong> da<br />

sadece zengin tasavvuf geleneğini Türkçeye kazandırmakla<br />

kalmamış, aynı zamanda Türkçeyi bir<br />

tefekkür dili hâline getirmiştir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz<br />

ki <strong>Yunus</strong>, İslam tefekkürünü taşıyan iki<br />

güçlü dile Türkçeyi de ilave etmiştir. Tıpkı Meister<br />

Eckhart’ın Alman düşüncesini bütünüyle etkisi altına<br />

alması gibi, <strong>Yunus</strong> da daha güçlü bir şekilde hem<br />

çağını ve hem de kendinden sonraki Türk tefekkürünü<br />

belirleyivermiştir. Ondan feyz almayan, onun<br />

berrak pınarlarından içmeyen Türk düşünürü, şairi<br />

yahut sanatkârı yok gibidir. Bu bağlamda <strong>Yunus</strong>,<br />

Türkçenin mukadderatı olmuştur desek abartmış olmayız.<br />

Burada <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile Meister Eckhart’ı bilhassa<br />

aşk perspektifinden değerlendirmek isteyişimizin<br />

ardında yatan sebep budur. Hristiyan Alman mistisizminin<br />

ve felsefesinin büyük ve müessir mimarı<br />

Eckhart, Türk dilinin ve düşüncesinin mimarı mutasavvıf<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile zamanın gürültülü tezgâhında<br />

hangi aşk libasını dokumuşlardır Bu iki mistik düşünürün<br />

aşk konusundaki görüşleri nelerdir<br />

Bu sorunun cevabını vermeden önce özellikle<br />

şunu belirtmekte fayda var: <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, bütün<br />

düşüncelerini manzum olarak ifade etmiştir. Aşk<br />

konusundaki fikirleri de birtakım teorik spekülasyonlardan<br />

ibaret değil, bilakis bizzat yaşadığı çileli<br />

iç tecrübelerinin hülâsasıdır. Buna karşılık Meister<br />

Eckhart, nesrin geniş imkânlarını kullanarak tefekkür<br />

binasını taş taş örmüştür. O, en deruni mistik<br />

tecrübelerini dahi aklın refakatinde serdetmiştir;<br />

vecdin, duygunun ve coşkunun taşkınlıklarına teslim<br />

olmamıştır. Onun mistik-teolojisi sağlam inşa<br />

edilmiş Gotik bir katedrali andırır.<br />

Oysa <strong>Yunus</strong>, belki işi kolay kılmak maksadıyla<br />

düşüncesindeki zahirî tezatlara aldırış etmeksizin<br />

gönül dilini konuşturmuştur. <strong>Yunus</strong>, bir taraftan<br />

âşıkane söyleyiş tarzıyla, şiir diliyle hem çağını hem<br />

kendisinden sonraki düşünürleri büyülerken, diğer<br />

taraftan da daha çok nesirle, kavramlarla inşa edilen<br />

43<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


tefekkür binasının banilerinin işini zorlaştırmıştır.<br />

Tabiri caizse <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiiri Türk mütefekkirinin<br />

önünde göz kamaştıran bir uçurum misali uzanmıştır.<br />

Bu uçurum bir taraftan büyülerken öbür taraftan<br />

da derinliğiyle korkutmuş ve atılım cesaretini<br />

kırmıştır. Nihayet <strong>Yunus</strong>’un şiiri nice şairler yetiştirmiş,<br />

buna mukabil cesaretli filozof ve düşünürlerin<br />

çıkmasına engel teşkil etmiştir.<br />

Felsefi düşünce ile mistik tecrübe arasındaki ince<br />

farkı pek iyi bilen Heidegger, gerçekten haklıdır:<br />

“Gerçek ve vüsatlı mistisizm” “en keskin ve derin<br />

tefekkür” gerektirir. Bu tespit fevkalâde önemlidir;<br />

zira Heidegger burada şair ile filozofun meseleye<br />

yaklaşma, meseleyi ele alış, düşünüş ve ifade ediş<br />

tarzına işaret etmektedir. Şöyle ki; Heidegger, mistik<br />

şair Angelus Silesius’un bir mısraını örnek verir:<br />

“Die Ros ist ohne Warum; sie blüht, weil sie blüht.”<br />

(Gül açar niçinsiz/nedensiz; gül açar, çünkü açar.”<br />

Bu mısrada “weil“ yani “çünkü” görünüşte gülün<br />

niçin açtığını, açma sebebini vermektedir; ancak<br />

tam da bu noktada söz konusu sebebi söylememekte<br />

daha doğrusu gülün sebepsiz (ohne Warum) açtığını<br />

vurgulamaktadır. İnsan onu görsün diye gül açmaz,<br />

bilakis mukadderatı icabı gül varlığın ebedî temelinden<br />

fışkırır. Gülün açma sebebi varlığıdır, esasen<br />

açması için herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur. Bu<br />

temel gülün zenginliğini, mutlaklığını hatta bizatihi<br />

kendisini ele verir. Gül mutlak varlıktır. Mevlana,<br />

“gül, küll’ün ebedî kokusunu verir” derken bunu<br />

kasteder. Mutlak varlık, varoluş sebebini başka<br />

bir varlığa borçlu değildir. Aynı zamanda Mutlak<br />

Varlık’ın bir sembolü olan gülün açmasının sebebihikmeti<br />

küll’de mevcuttur. Heidegger, “weil” (çünkü)<br />

kavramını aynı zamanda “Dieweilen” (muayyen<br />

bir yerde eğlenmek, olduğundan fazla kalmak) olarak<br />

yorumlamaktadır. Buna göre gül muayyen bir<br />

zaman içinde ve yerde açar. Gülün açmasıyla ilgili<br />

olarak bir dizi sebep sıralanabilir: Gül açar, çünkü<br />

yeryüzü o mevsimde daha güzel görünür; çünkü<br />

güzel bir bahçe beşerî ihtiyaçtır; çünkü güzel bahçe<br />

yapmak için bahçıvanın güllere ihtiyacı vardır...<br />

Filozof bu sebepleri sonsuza kadar çoğaltabilir; ancak<br />

mistik düşünür yahut şair buna ihtiyaç duymaz.<br />

O, hem kendi mukadderatının hem de gülün kaderinin<br />

“ohne Warum” yani sebepsiz olduğunu bilir.<br />

Mistik düşünür için mesele bundan ibarettir. Mistik<br />

şair vecd ile kanatlanarak sonsuz mekânlara ulaşır;<br />

sebep ve neticelerle ilgilenmez, kozalite onun için<br />

yok hükmündedir. O yüzden Augustinus, “Tanrı’da<br />

sükûn buluncaya kadar kalbimiz huzursuzdur.” der.<br />

Ontolojik yalnızlık<br />

İslam tasavvufunun Hristiyan mistisizmi yahut<br />

Hint mistisizminden mahiyet bakımından ayrıldığı<br />

noktalar vardır. Hristiyan mistisizmi evvela teslis<br />

inancı dolayısıyla büsbütün farklı bir mistik tecrübeye<br />

dayanır. Her ne kadar bu teslis inancı neticede<br />

unio mystica potasında eriyip vahdet hâline dönüşse<br />

de, baba-oğul ve ruh-ül kudüs inancı tamamen farklı<br />

bir dinî tecrübenin eseridir. Oysa İslam bir tevhit dinidir;<br />

vahdet inancını icbar eder.<br />

Bu anlamda Meister Eckhart ile <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> iki<br />

farklı mistik geleneği ve tecrübeyi temsil ederler.<br />

O itibarla onların mistik anlayışı ve iç tecrübeleri<br />

fevkalâde ehemmiyet arz etmektedir. Onların Allah,<br />

din, akıl, aşk, bilgi, ruh, dua, hayat ve ölüm gibi konulardaki<br />

düşünceleri ve tecrübeleri değerlendirilirken<br />

Hristiyan mistisizmi ile İslam tasavvufu arasındaki<br />

bariz farklar göz önünde bulundurulmak lazım<br />

gelir. Biz burada her iki mistik düşünürün aşk konusundaki<br />

görüşlerini ve iç tecrübelerini mevzubahis<br />

etmeğe çalışacağız.<br />

Evvela şunu belirtelim ki bizim burada mevzubahis<br />

ettiğimiz aşk, dünyevi aşk değildir. Zaten belirli<br />

bir zihnî irtifadan sonra ister istemez dünyevi<br />

yahut fani olan her şey mana dünyamızda silikleşir<br />

ve ehemmiyetini kaybeder. O itibarla bu büyük ruhların<br />

zihin dünyasında ilahi aşktan, Tanrı aşkından<br />

başka bir şey aramak onları hiç anlamamak anlamına<br />

gelir. Onların tefekkürü metafizikten, ruhları aşktan<br />

beslenmektedir. Hatta din ve imanları dahi aşka<br />

dönüşüvermiş; aşk her şeyin miyarı hâline gelmiştir.<br />

Görünüşteki bu paradoks durumu <strong>Yunus</strong>, bütün hissiyatı<br />

ve samimiyetiyle şöyle dile getirir:<br />

Din ü millet sorar isen âşıklara din ne hâcet<br />

Âşık kişi harâb olur harâb bilmez din diyânet<br />

O zaman asıl mevzua geliyoruz: Aşk nedir Âşık<br />

kimdir Âşık ile ma’şuk arasında nasıl bir ilişki vardır<br />

Aşkın bir mektebi var mıdır Aşkın bir mantığı,<br />

delili ve izahı var mıdır Aşk sadece insana mahsus<br />

bir haslet midir Yoksa var olan her şey aşktan nasibini<br />

almış mıdır<br />

İnsan var olduğu müddetçe bu sorulara cevap<br />

aramaya devam edecektir. Bu konuda kâh destanlar<br />

44<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yazacak kâh efsane söyleyip uykuya dalacaktır beşeriyet.<br />

Yine de aşkın fennine akıl sır ermeyecektir.<br />

Elbette aşkı anlatmaya güç yetmeyecektir; ancak hiç<br />

olmasa insan kendi hâlini takrir ile teselli bulmaya<br />

çalışacaktır. Bütün âşıkların yaptığı bundan ibarettir.<br />

<strong>Yunus</strong>’un yaptığı da budur:<br />

Aşka doyamadı özüm, gensizin söylerim sözüm<br />

<strong>Yunus</strong> senün işbu sözün âlemlere destan ola<br />

<strong>Yunus</strong> bu konudaki çaresizliğini şöyle dile getirir:<br />

Söyler isem sözüm savaş.<br />

Söylemezsem ciğerim baş.<br />

. . .<br />

Sevdiğim söylemezsem.<br />

Sevmek derdi beni boğar.<br />

<strong>Yunus</strong>, aşkı anlatmak için her çareye başvurur,<br />

dilin bütün imkânlarını kullanır; ancak sözün kâfi<br />

gelmediğini görür ve bu sefer hâlini tasvire başlar.<br />

Aşkın kendini ne hâle soktuğunu, başına neler getirdiğini<br />

dehşet verici tasvirlerle anlatmaya çalışır:<br />

Ben yürürüm yâne yâne aşk boyadı beni kâne<br />

Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi<br />

Geh eserim yeller gibi geh tozarım yollar gibi<br />

Geh akarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi<br />

…..<br />

Miskin <strong>Yunus</strong> biçâreyim baştan ayağa yâreyim<br />

Dost ilinden âvâreyim gel gör beni aşk neyledi<br />

İnsana cidden acı veren ve bütün merhamet<br />

duygularına seslenen bu mısralarla <strong>Yunus</strong>, aşkı anlatmaya<br />

çalışır; daha doğrusu bir âşık-ı biçâre olan<br />

kendini, hâlini tasvir eder, yine teskin olmaz, naçar<br />

kalır ve sonunda delil olarak kendini sunar: “… gel<br />

gör beni aşk neyledi” der. <strong>Yunus</strong> akla, mantığa değil,<br />

daha çok göze ve yüreğe hitap etmek suretiyle aşkı<br />

anlatmak ister. “Aşktan gelir her söz dile” diyerek,<br />

aslında sözün kendi inisiyatifi dışında oluştuğuna,<br />

iç âleminde ve gönül dünyasında oluşan dalgalara<br />

dikkat çeker; hissetmeden, yaşamadan aşkın anlatılamayacağını<br />

vurgular:<br />

Diliyle ışk diyenler.<br />

Bilmezler ışk neydüğini<br />

Bu kadar içten, bu kadar samimi yaşadığı, Zal<br />

oğlu Rüstem’in gürz kudretiyle söze hâkim olduğu<br />

hâlde ve kendi ifadesiyle “<strong>Yunus</strong> bu sözleri çatar /<br />

Sanki balı yağa katar”casına sade, rahat ve kolay<br />

söylemesine; hayır, söylemeyip âdeta terennüm etmesine,<br />

şakımasına rağmen tatmin olmaz. Bu nasıl<br />

bir kalp hararetidir ki <strong>Yunus</strong>, onu lisan ile anlatmaya<br />

muktedir değildir Heyhat ki <strong>Yunus</strong> gibi muktedir<br />

bir şair baş vermeden aşkı anlatamayacağını söylüyor:<br />

Ahi erdiği değil, bu göz gördüğü değil<br />

Dil söz verdiği değil, bî-lisan bî-ser gerek<br />

İnsan aklını çalıştıran, zihni hareket ettiren güç<br />

ne mantıktır, ne sağduyu; bilakis en hantal tabiatları<br />

bile ataletin karanlığından çekip alan ve dünyaya<br />

bağlayan aşktır. Bu kadim gerçek mucitler ve filozoflar<br />

için de, sanatkârlar ve kahramanlar için de<br />

evliyalar için de geçerlidir. Aşk varlığın tekerleğini<br />

döndüren güçtür; güneşi de yıldızları da hareket<br />

ettiren odur. Bu konuda Mevlana, Hafız, Goethe,<br />

Dostoyevski ve Galip gibi dehalar hemfikirdir. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> ise can sırrına aşk ile varanlardandır ve bu<br />

konuda şöyle söyler:<br />

Bu yer ü gök ü arş u ferş aşk dâdı ile kaaimdir<br />

Bünyâdı aşktır âşıka her bir arada eli var<br />

…<br />

Niceler aydır <strong>Yunus</strong>’a çün kocaldın aşkı kogıl<br />

Rûzigâr uğramaz aşka aşkın ne ay u yılı var<br />

“Bu yer ü gök ü arş u ferş”i ayakta tutan aşk nedir<br />

öyleyse Nice tarif edilse de aşk tarife sığmayan bir<br />

hakikattir; “Hakika-i Mutlak”tır aşk. Aşk mutlaktır<br />

ve kendinden başka her şeyi yakıp kül eder. Bir katresi<br />

denizleri kaynatır:<br />

Denizleri kaynatır mevce gelir oynatır<br />

Kayaları söyletir kuvvetli nesnedir aşk<br />

Demek oluyor ki aşk, ontolojik bir yalnızlıktır,<br />

mutlak sübjektiflik hâlidir. Bütün varlık iddialarının<br />

bittiği, ben sen kavgalarının sona erdiği mutlak vahdet<br />

makamıdır aşk. O yüzden <strong>Yunus</strong>, “varlık evini<br />

bir yık” diyor:<br />

Sen Hakk›a âşık isen, Hak sana kapı açar,<br />

Ko seni beğenmeyi, varlık evini bir yık.<br />

45<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Evet, varlık evi yıkılınca gerçek varlığa ulaşılmış<br />

olur. Aslolan gerçek varlıktır; Mutlak Varlık’ın<br />

ateşinde eriyince aşk makamı elde edilmiş olur. Bu<br />

makamda <strong>Yunus</strong>’un tabiriyle:<br />

Âşık ma’şuk birdir bile<br />

Peki, bu makama nasıl ulaşılır Bunun bir mektebi,<br />

bir kitabı var mıdır Cevabı <strong>Yunus</strong>’tan dinleyelim:<br />

İlim hod göz hicabıdır dünya ahret hesabıdır<br />

Kitap hod aşk kitabıdır bu okunan varak nedir<br />

….<br />

Aşk ile çalındı kalem aşka esirdurur âlem<br />

Âşıklar arasında Cebrail dahi hicabdurur<br />

<strong>Yunus</strong>, ilim değil amel diyor; dünya ahret hesabı<br />

yapmak yerine varlık evini yıkmaktan bahsediyor.<br />

Vakıa filozof Hegel de farklı söylemiyor: “Meramın<br />

hakikati ameldir, iştir.”<br />

Nihayet şunu da görmek lazım ki <strong>Yunus</strong>,<br />

ma’şukuna kavuşmak için sadece varlık evini yıkmak,<br />

canını feda etmekle kalmıyor, bilakis bu uğurda<br />

her cefayı çekmeye ve bedeli ödemeye hazır olduğunu<br />

vurguluyor:<br />

Gözüm seni görmek için elim sana ermek için<br />

Bu gün canım yolda kodum yarın seni bulmak için<br />

Bu gün canım yolda koyam yarın ivazın veresin<br />

Arz eyleme uçmağını hiç arzum yok uçmak için<br />

Bana uçmak ne gerekmez hergiz gönlüm ona<br />

bakmaz<br />

İşbu benim zârılığım değildurur bir bağ için<br />

Uçmak uçmağım dediğin mü’minleri yeltediğin<br />

Vardır ola bir kaç hûri hevesim yok uçmak için<br />

Bunda dahi verdin bize ol hûriyi çift ü helâl<br />

Ondan dahi geçti arzum azmim sana kaçmak için<br />

Sufîlere ver sen onu bana seni gerek seni<br />

Hâşâ ben terk edem seni şol bir ala çardak için<br />

<strong>Yunus</strong> hasretdurur sana hasretini göster ona<br />

İşin zulüm değil ise dâd eylegil varmak için<br />

Deus caritas est –Tanrı aşktır<br />

Meister Eckhart başka bir zaviyeden bakar aşk<br />

bahsine. Şöyle ki o, evvela Allah’ın âşıkların gönül<br />

kapılarında beklediğini vurgular ve şöyle der: “Sırlar<br />

kitabında Tanrı’nın halka dediği yazılıdır: Kapıda<br />

duruyor ve kapıyı çalıp bekliyorum…(Vahiy. Juh. 3,<br />

20). Onu burada yahut şurada aramana gerek yok;<br />

O, kalbin kapısından uzakta değildir. Burada durur,<br />

sabır ve hasretle içeri alınmayı bekler. Uzaklardan<br />

O’nu çağırmana gerek yok; O, kapıyı açmanı senden<br />

daha sabırsız bekliyor; O, seni senin O’nu istediğinden<br />

daha acele istiyor. Senin kapıyı açman ve O’nun<br />

içeri girmesi sadece bir andan ibarettir.”<br />

Eckhart, Tanrı ile insan arasında bir aşk ilişkisi olduğunu<br />

vurguluyor. Ruh, ebedî Tanrı’nın hasretiyle<br />

yanıp tutuşmaktadır; O’na kavuşmak için şiddetli bir<br />

arzu duymaktadır. Öte yandan Tanrı da, yukarıdaki<br />

ifade edildiği üzere, ısrarla kalbin kapısında beklemekte<br />

ve kulunun gönül kapısını O’na açmasını istemektedir.<br />

Hatta Eckhart, Tanrı’nın bizim ona ihtiyaç<br />

duyduğumuzdan daha çok bize ihtiyaç duyduğunu<br />

söylemektedir. Bizim Mutlak Varlık’a ulaşmamız,<br />

tek taraflı bir gayretin neticesinde gerçekleşmez,<br />

bilakis karşılıklı bir mecburiyetin, daha makbul bir<br />

ifadeyle her iki tarafın birbirine duyduğu hasret ve<br />

şiddetli arzu neticesinde gerçekleşir. Hz. Mevlana,<br />

Mesnevi’de insanın Allah’a olan sonsuz hasretini ve<br />

Allah’ın kuluna duyduğu hüsn ü temayülü anlatmak<br />

üzere, “Sadece susayanlar suyu aramaz - Su da susuzları<br />

arar durur!” der.<br />

Meister Eckhart, kâinatı bir arada tutan sırrın aşk<br />

olduğuna inanır. İnsan ruhuna ilâhi hasretten öyle<br />

bir kıvılcım düşmüş ve onu tutuşturmuştur ki ruh<br />

Kaadir-i Mutlak’a ulaşıncaya kadar huzursuzdur,<br />

hasret ile yanıp kavrulmaktadır.<br />

Annesinin göğsünü arayan bir bebeğin huzursuzluğuyla<br />

dönüp dolanmaktadır dünyada. Eckhart’a<br />

göre ruhun kendi hakikatinden kaçması mümkün<br />

değildir; onun acılarını dindirecek yegâne şey, aslî<br />

vatanına, ilâhi kaynağına dönmesidir. Unio Mystica<br />

gerçekleşinceye kadar ruh, pervaneler misali maddenin<br />

karanlık dünyasında, koku ve renk dünyasında,<br />

yani ki zaman ve mekânda huzursuz bir arayış<br />

içerisindedir.<br />

Meister Eckhart, ruhun mukadderatının aşk olduğunu<br />

ve bundan kurtuluşun imkânsızlığını bir<br />

metafor yardımıyla vurgulamaya çalışır: “Yeryüzü<br />

gökten kaçamaz. İster yukarı ister aşağı gitsin, her<br />

halükârda gök yağmurlarını boşaltır ve onu mümbit<br />

hâle getirir; bu ona acı verse de onun için hoş olsa<br />

46<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


da değişmez. Tanrı da insanlarla böyle yapar: ondan<br />

kaçıp kurtulacağını zannedenler, aksine yine O’nun<br />

kucağına düşer; zira tüm köşe bucak O’na malumdur.”<br />

Esasen bütün mistikler, insanın bu konuda ihtiyarı<br />

olmadığına inanırlar. İnsanın muamma bir zihin<br />

dünyası vardır ki hiç bilinmeyen bir güç sürekli şekilde<br />

iradesine galip gelir ve insan hep transandantal<br />

yahut metafizik bir dünyaya yönelir. İnsan daima bir<br />

varoluş paradoksu yaşar. Pascal’ın tabiriyle sonsuz<br />

mesafelerin ebedî sükûtu ona ürperti verir. Bazen<br />

zaman ve mekân tahditleri ruh için tehdide dönüşür;<br />

bazen derin ruh krizlerinden huzura yol açılır. Bu neviden<br />

durumları Bizim <strong>Yunus</strong>, pek âşıkane terennüm<br />

eder:<br />

Senin aşkın beni benden alıptur<br />

Ne şirin dert bu, dermandan içeru<br />

Bilgi ve aşk<br />

Meister Eckhart, mistik yolculukta akıl ve iradeye,<br />

bilgi ve idrake önem vermektedir. Ona göre ruhu<br />

Mutlak Varlık’a yükselten güçler arasında bilhassa<br />

akıl ve irade ve bunların faaliyetlerinin ifadesi olan<br />

bilgi yahut idrak ve aşk ehemmiyet kesbetmektedir.<br />

Eckhart, nasıl ki bedeni ayaklar taşırsa ruhu da aşk<br />

taşır der. Aşk ve idrak sayesinde ruh faniliğin üzerinden<br />

aşarak ebediyete yönelir. Eckhart, akıl yahut<br />

irade önceliği konusunda vaktiyle Paris’te kendisinin<br />

de katıldığı şiddetli münakaşaları hatırlar. “Mutluluğumuz”,<br />

diyor Meister, “Tanrı’nın içimizde olmasından<br />

kaynaklanmaz -zira Tanrı tüm mahlûkatın<br />

içindedir; fakat onlar bunu bilmezler, o yüzden<br />

mutlu değildirler- bilakis Tanrı’nın ne kadar yakınımızda<br />

olduğunu bilmemizden ve idrak etmemizden<br />

kaynaklanır. Mutluluğum şuradadır ki Tanrı akıllıdır<br />

ve ben bunu idrak ederim.” “Esasen Tanrı her yerden<br />

öte ruhun içinde Tanrı’dır. Bütün mahlûkatın içinde<br />

Tanrı’dan bir şeyler vardır; lakin ruhta Tanrı’nın<br />

azameti muhteşemdir.” Eckhart, Tanrı bize bizden<br />

yakındır derken bunun sadece günahsız insanlar için<br />

geçerli olduğunu kastetmez. Ona göre insan günah<br />

işlese de Tanrı ondan uzaklaşmaz. O, günahın hayatın<br />

bir cüzü olduğuna inanır. Nasıl ki zifiri karanlıkta<br />

ışık daha çok aydınlatırsa, günah da beşerî tarafımızı<br />

daha çok ortaya çıkarır.<br />

Eckhart, iradenin öneminin farkında olmakla<br />

birlikte aklın şayan-ı tercih olduğunu vurgular. Yine<br />

sözü Paris’te yapılan münakaşalara getirerek şöyle<br />

der:<br />

Okulda aklın iradeden daha kıymetli olduğunu<br />

öğretiyordum. Başka bir okulda başka bir üstat da<br />

şöyle öğretiyordu: İrade akıldan kıymetlidir; zira<br />

irade şeyleri oldukları gibi alır, akılsa kendisine<br />

göründükleri şekliyle kabul eder. Bu doğrudur çünkü<br />

bir göz duvara çizilen gözden daha kıymetlidir.<br />

Fakat buna rağmen ben aklın iradeden daha kıymetli<br />

olduğunu söylüyorum. İrade Tanrı’yı iyilik ve<br />

lütufkârlık örtüsü altında kavrar; akılsa O’nu örtüsüz<br />

olarak, iyilik ve lütufkârlıktan ve yaratıklardan<br />

sıyrılmış olarak idrak eder. Bilgi iradeyi yönetir<br />

ve ışıklandırır, böylece onun tezahüründen, aşktan<br />

önce gelir; insan daha önce Tanrı’yı idrak etmeden,<br />

bilmeden sevemez.<br />

Eckhart’ın burada söyledikleri fevkalade önemlidir;<br />

bilhassa son cümle onun aşk konusunda bilgi<br />

ve idrake biçtiği değer bakımından bir kriter teşkil<br />

etmektedir. Evet, “insan daha önce Tanrı’yı idrak etmeden,<br />

bilmeden sevemez.” Nasıl sevsin ki İnsan<br />

bilmediği bir şeyi sevemez. Bilgi ve idrakin aşktan<br />

önce geldiği görüşünü daha önce Augustinus dile<br />

getirmişti. Aziz Augustinus şöyle diyordu: “İdrak<br />

edilmeyen hiçbir şey sevilmez. Eğer insan herhangi<br />

bir bölümünü idrak ettiği bir şeyi severse, o zaman<br />

aşk bizzat müessir olur, o zaman o şey daha iyi ve<br />

kâmilen idrak edilmiş olur.”<br />

Meister Eckhart’a göre bilginin en yüksek mehabetine<br />

ulaşması için Allah’a yönelmesi, Allah’ı bilmesi<br />

gerekir; ancak bilgi ve idrak varlıkta kalır. Eğer<br />

ruh Allah’ı bilmek istiyorsa o zaman O’na yönelmesi<br />

yetmez, kendini O’nda yok etmesi, Hallac’ın<br />

tabiriyle “Ene’l Hakk” diyebilmesi gerekir. Ruh<br />

öylesine etik bir makama yükselmeli ki orada gerçekleştireceği<br />

faaliyetleri bir beklentiye müsteniden<br />

vuku bulmamalı; günah, sevap, dünya, ahret, cennet<br />

ve cehennem gibi beklentilerden tümüyle arınmalıdır.<br />

Orada ruhun tamamen soyunması lazım, fenomenal<br />

âlemden kaynaklanan tüm bilgilerden sıyrılıp<br />

çıkması gerekir; hatta bu da yetmez bizzat kendini<br />

terk etmesi şarttır.<br />

Eckhart, Tanrı’nın bilgiyle kirlenmemiş saf ruha<br />

doğduğunu, o yüzden bilginin değil ümmiliğin makbul<br />

olduğunu vurgular. Anlaşılacağı üzere Eckhart,<br />

burada kaba ve kör bir cehaletten bahsetmiyor, bilakis<br />

âlim bir bilgisizlikten söz ediyor.<br />

Vaktiyle Augustinus; “Allah, bilmemek suretiyle<br />

daha iyi bilinir” demişti. Bu neviden bir bilgisizliği<br />

Nicolaus Cusanus, pek isabetli olarak Docta ignorantia,<br />

yani “âlim bilgisizlik” olarak tarif etmişti.<br />

47<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


İşte bu bilgisizlik makamında, diyor Eckhart, “mutlu<br />

temaşa” hâli başlar. Bu durum akıl ve idrak ötesi bir<br />

kavrayıştır; burada insan tümüyle dünya ile alakasını<br />

kesmiş, mutlu ve huzurlu olarak Tanrı’da hayat<br />

bulmuş, bâki olmuştur. Nicolaus Cusanus, bu durumu;<br />

“aşk” (amore) marifetiyle idrak edilen ve yüksek<br />

bilgi ve idrak ile ulaşılan “ebedî aşk” (charitas)<br />

olarak özetlemektedir.<br />

Demek ki bütün bilgileri yakan, bir cüruf misali<br />

bir kenara bırakan aşk, evvelemirde bilgiyi şart koşmaktadır.<br />

Hz. Mevlana, Mesnevi’sinde “bulmasaydın<br />

aramazdın” der; Mesnevi’de Allah’tan ümidini<br />

kesmek üzere olan bir adamın hikâyesini anlatır.<br />

Hikâye şöyledir:<br />

Birisi her gece Allah der durur, bu zikirden ağzı<br />

tatlılaşır, zevk alırdı.<br />

Şeytan, “Ey çok söz söyleyen, bunca Allah demene<br />

karşılık onun Lebbeyk demesi nerde<br />

Tanrı tahtından bir cevap bile gelmiyor. Böyle<br />

utanmadan, sıkılmadan ne vakte dek Allah deyip duracaksın”<br />

dedi.<br />

Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu, yattı.<br />

Rüyada yeşiller giyinmiş Hızır’ı gördü.<br />

Hızır, “Kendine gel, niçin zikri bıraktın, çıkardığın<br />

addan nasıl usandın, zikirden nasıl pişman oldun”<br />

dedi.<br />

Adam, “Cevap olarak Lebbeyk sesi gelmiyor.<br />

Kapıdan sürüleceğimden korkuyorum.” deyince,<br />

Cenabı Hak, “Senin o Allah demen, bizim Lebbeyk<br />

dememizdir. Senin o niyazın, derde düşmen,<br />

yanıp yakılman, bizim haberci çavuşumuzdur.<br />

Senin hilelere düşmen, çareler araman, seni kendimize<br />

çekmemizden, ayağını çözmemizdendir.<br />

Her Yarabbi demende bizim, efendim, buyur dememiz<br />

gizli.” dedi.<br />

Farklı noktalardan yola çıksalar da, kanaatimizce,<br />

Meister Eckhart, Mevlana ve <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Allah’ı<br />

bilmek, idrak etmek ve sevmek konusunda farklı<br />

düşünmezler. Üç mistik düşünür de aşkın öncesinde<br />

bilgi ve idrakin öneminin farkındadırlar. Bilgi teşekkül<br />

etmeden aşkın yöneleceği bir estetik obje yahut<br />

mevzu yoktur. Bilgiden maksat ise evvela kişinin<br />

kendini, nefsini bilmesidir. Eckhart, “İnsanın nefsini,<br />

Ego’sunu bilmesi ancak ve evvela dünya ile alakasını<br />

kesmekle mümkündür.” der. Ona göre Tanrıya<br />

ulaşmak ancak ruhun derinliklerine hatta en dip noktasına<br />

intikal etmekle gerçekleşebilir; çünkü ruhun<br />

en dip noktasında bir Seelenfünklein (ruh kıvılcımı)<br />

vardır ki Tanrı buradadır. Ruhunun temelinde Tanrı<br />

visali gerçekleşir. Eckhart burada “ruhun temeli” yahut<br />

Seelenfünklein (bir ruh kıvılcımı) tabiriyle ruhun<br />

saf hâlini, evvelemirdeki halini kastediyor olsa gerektir.<br />

Bu, nefsin tümden arınmış hâlidir. Ruhun bu<br />

saf hâline, her türlü tecrübeden ve bilgiden arınmış<br />

hâline Husserl, “transandantal Ego”, Nietzsche ise<br />

“dinstinktesten Bewusstsein” yani “apaçık bir şuur”<br />

diyor. Adına ne dersek diyelim, bütün bu düşünürler<br />

Tanrı’ya ancak bu saf Ego’da yahut ruhun en saf derinliklerinde<br />

intikal edileceğine kanidirler. O yüzden<br />

Bizim <strong>Yunus</strong> der ki:<br />

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir<br />

Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.<br />

Meister Eckhart’ın mevzubahis ettiği Seelenfünklein<br />

(ruh kıvılcımı) yahut Seelengrund (ruhun temeli)<br />

kavramıyla neyi kastettiğini çok iyi anlamak lazım;<br />

çünkü onun felsefesinin ve psikolojisinin esasını bu<br />

kavram teşkil eder. Eckhart ruhun bilinen alanın ötesinde<br />

bir de hiç girilmemiş vahşi bir ormanı andıran<br />

derin ve karanlık bir alanı daha olduğunu söyler. Ruhun<br />

bu aslî temeli zaman ve mekânın tesir alanın dışında<br />

kalır; burası doğrudan doğruya Tanrı visalinin<br />

gerçekleştiği alandır; ruhun temeli ayırt edilemez biçimde<br />

Tanrı ile vahdet hâlindedir. Dolayısıyla ruhun<br />

temeline vasıl olan Tanrı’ya ulaşmış olur. Ruhun temeline<br />

inildiğinde tüm algılar ortadan kalkar; orada<br />

ne akıl ne idrak ve irade ve hatta ne de aşk fark edilir.<br />

Burası tamamen Tanrı’nın tecelligâhıdır; burada insan<br />

bütün varlığıyla, beşerî hasseleriyle eriyip yok<br />

olur. Burada ilahi olanla beşerî olanı tefrik etmek<br />

mümkün değildir. Ruhun temeli bütün ruhi güçlerin<br />

buluşma noktasıdır; unio mystica burada gerçekleşir.<br />

Ruhun temeline varmadan önce her varlık bir varlığa<br />

sahiptir; ancak ruhun temeline intikal eden varlık,<br />

münferit varlığını Mutlak Varlık’ta eritir ve bundan<br />

böyle sadece varlık olur, bir varlığa sahip olmaz. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, Eckhart’tan farklı olarak varlık’a Hakk<br />

demez “varlık Hakk’ındır” der:<br />

Derviş “Enel Hak” derse n’ola, acep mi,<br />

Hep varlık Hakk’ındır alâ küll hâl.<br />

İradenin şiddetle arzuladığı, can attığı, iştiyak<br />

duyduğu ve aklın idrak edebildiği hiçbir şey Tanrı<br />

değildir. Aklın anlayamadığı, zihnin kavrayamadığı<br />

48<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ve şiddetli arzu ve iradenin ulaşamadığı karanlık bir<br />

alan vardır. İşte bu zifiri karanlık alana Eckhart, yukarıda<br />

da belirtildiği üzere “Seelenfünklein” adını<br />

veriyor ve Tanrı’nın bu zifiri karanlık alanda bütün<br />

nuru ve ihtişamıyla ortaya çıktığını vurguluyor. Bu<br />

fikir İslam mutasavvıflarının öteden beri üzerinde<br />

durdukları fevkalâde önemli bir fikirdir. Orhan Pamuk,<br />

Benim Adım Kırmızı başlıklı romanını bu fikrin<br />

miğferinde oluşturur. Hatırlanacak olursa orada bir<br />

noktadan başlamak suretiyle hiç kalemini kaldırmadan<br />

bir atı çizebilen dâhi nakkaşlar mutlak karanlığa<br />

ulaşmak için istidatlarının zirvesinde bir iğneyi<br />

göz bebeklerine batırarak gözlerini kör ederler. İşte<br />

Meister Eckhart’ın anlatmak istediği fikir budur ve<br />

felsefesinin temel esprisi burada saklıdır.<br />

Bilgi belirli bir irtifadan sonra bir yıldız misali<br />

metafiziğin derinliklerinde kayboluverir. İnsan ister<br />

kendi Ego’sundan ister tabiattan yola çıksın elde<br />

edeceği bilgi onu transandantal alana taşır; çünkü<br />

insan ruhunda transandantal bir öz mevcuttur. Bu<br />

öz evvelemirde yaşadığı vatanın hasreti içerisindedir<br />

ve ebedî olarak bu iştiyak ile yaşar. Onun varlığının<br />

aslı ve aslî sebebi Mutlak Varlık’tır. Mutlak<br />

Varlık, Ben’den içeri olan varlıktır. O ancak ruhun<br />

temelinde müşahede edilir. Orada zaman ve mekân<br />

yoktur. Orada ebedî ve yekpare bir an vardır. Zaman<br />

ve mekân Allah’ı müşahedenin önünde en büyük engeldir.<br />

Oysa bütün tefekkür zaman ve mekân rayları<br />

üzerinde yol alır.<br />

Eckhart’a göre ruhun temelinde Mutlak Varlık’ı<br />

keşfetmek isteyen, evvela zaman ve mekân engelini<br />

aşmak mecburiyetindedir; çünkü Mutlak Varlık tüm<br />

tasavvurlarımızın ötesindedir; ancak buna rağmen<br />

her yerde, bilhassa ruh ve gönül dünyamızda mutlak<br />

surette müessirdir. Nasıl ki güneş sonsuz mesafelerin<br />

ötesinden bir ağacın köklerindeki öz suyu dallara<br />

çekip onun çiçek ve meyve vermesine sebep oluyorsa,<br />

aynı şekilde ilahi nur da Ben’inimizi, ruhumuzu<br />

tümüyle kavrar ve kendine çeker. Muhammed<br />

İkbal, “Dikeni, yaprağı görüyorsun, ama dalın içerisinde<br />

bir şey görünmüyor.” der. Mesele dalın içine,<br />

ruhun temellerine inmektir; zamanın tuzaklarından<br />

kurtulmak, ebediyete kement atmaktır. Çünkü zaman<br />

tefrik eder, ayırır; ebediyetse muttasıl birleştirir.<br />

Mutlak Varlık, bir an-ı daimdir ki bir kıvılcım misali<br />

ruhumuzu daima tutuşturur ve bize ebediyet bahşeder.<br />

Demek oluyor ki Ben ile Ben’den içeri olan Ben<br />

arasında çok deruni, sırlı bir ilişki mevcuttur. Bu ilişki<br />

küçük Ben’in Mutlak Varlık’a duyduğu hasret ve<br />

iştiyakla açığa çıkar ki buna “aşk” diyoruz.<br />

Meister Eckhart, her Ego’nun aşkını kendi içinde<br />

taşıdığını ve esasen “Dünyanın bütün aşklarının<br />

bizzat kendini sevmeye istinat ettiğini” vurguluyor.<br />

İnsan fâni güzellikleri tabiatta müşahede eder; ancak<br />

mutlak güzelliğin tecelligâhı kalptir. Eckhart,<br />

bir vaazında İncil’den bir ayet iktibas ederek şöyle<br />

diyor: “Aziz Juhanna buyuruyor ki: Deus caritas est<br />

– Allah aşktır. Ve aşk Allah’tır. Aşkta mukim olan<br />

Allah’tadır ve Allah onda mukimdir.” Allah’ın lütuf<br />

ve kereminin bir neticesi olan ruh, kalpte tecelli eden<br />

hüsn ü mutlak’a âşıktır.<br />

Eckhart, 65’inci Vaaz’ında Kitab-ı Mukaddes’ten<br />

iktibas ettiği yukarıdaki ayeti şöyle yorumluyor:<br />

İmdi ilk sözü ele alalım: “Tanrı aşktır.” Burada<br />

şöyle deniyor: Aşk istidadı olan ve aşk ortaya koyabilen<br />

her şeyi takip ettiği için Tanrı, aşkı marifetiyle<br />

bunu (her şeyi) kendisini sevmesi için tahrik eder.<br />

İkinci olarak “Tanrı aşktır” ile şu kastedilir: Allah’ın<br />

yarattığı, aşk kabiliyeti olan her şey kendisini sevmesi<br />

için sevgiyle O’nu (Allah’ı) tahrik eder; onun<br />

için hoş ve lütufkâr olsa da acı verse de. Üçüncüsü<br />

de “Tanrı aşktır” ile şu murat edilir: Allah sevgisiyle,<br />

sevebilen her şeyi tüm çeşitliliklerden (kesretten<br />

vahdete) çıkması için teşvik eder. Allah’ın tüm muhtelif<br />

varlıklar için cemilekâr olduğundan dolayıdır ki<br />

(Allah sevgisini tüm mahlûkata yaydığı ve dağıttığı<br />

için) aşk, O’nun sevgisini tüm varlıklardan (kesretten)<br />

kendi birliğine dönmesi için tahrik eder. Nihayet<br />

dördüncü olarak “Tanrı aşktır” ile şu kastedilmektedir:<br />

Allah kendi sevgisiyle tüm varlıklara varlıklarını,<br />

hayatlarını bahşettiği ve onları aşkıyla hayatta<br />

tuttuğu için, “Tanrı aşktır”.<br />

Birisi bana ‘Tanrı nedir’ diye sorsaydı, ona Tanrı<br />

aşktır derdim; hatta büsbütün sevgiye şayandır; öyle<br />

ki tüm yaratıklar bilerek yahut bilmeyerek, onlara<br />

ıstırap vermesine yahut lütufkâr olmasına bakmaksızın,<br />

O’nun sevgisine mazhar olmaya gayret ederler.<br />

Tanrı aşktır ve öylesine sevimlidir ki sevgi istidadı<br />

olan her şey O’nu sevmek mecburiyetindedir; onlara<br />

acı verse de lütufkâr olsa da.<br />

Meister Eckhart’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> gibi yahut onun<br />

kadar deruni bir iç tecrübesi yoktur. En azından onun<br />

yazılarından böyle bir intiba edinmek mümkün değildir.<br />

Eckhart, olağanüstü bir rasyonellikle ve aşkın<br />

sarhoşluğuna, vecdin ve hissin sürükleyiciliğine<br />

kapılmaksızın mistik tecrübelerini kaleme almıştır.<br />

49<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Eckhart’ın üslubu fevkalade berraktır, vazıhtır; ancak<br />

<strong>Yunus</strong>’un sadeliği, samimiyeti, lirizmi ve coşkunluğu<br />

onda yoktur. <strong>Yunus</strong>, yaşadığı iç tecrübeyi<br />

öylesine terennüm eder, öylesine hissettirir ki bu<br />

yürekler acısı duruma bazen dayanmak mümkün<br />

değildir. Bazen aşkı zalim, kanlı bir katil gibi tasvir<br />

eder; içimizdeki tüm adalet ve merhamet duyguları<br />

ayaklandırır:<br />

Ben yürürüm yâne yâne aşk boyadı beni kâne<br />

Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi<br />

Yahut:<br />

Ödağacı gibi yanar vücudum<br />

Tütünüm göklere seher yelidir<br />

Bu nasıl bir tasvirdir, bu nasıl bir dildir Nasıl<br />

bir ruhi tecrübe yaşamış, aşkı hangi derinliklerde<br />

tecrübe etmiştir ki <strong>Yunus</strong>, bu kadar gerçekçi, akla ve<br />

kalbe ürperti veren bir hissedişle terennüm ediyor.<br />

Zannımca <strong>Yunus</strong>’un sırrı dilinde ve terennümünde<br />

gizlidir. Bu yönüyle <strong>Yunus</strong>, Eckhart’tan da diğer<br />

Hristiyan mistiklerinden de farklıdır; onların ulaşamadıkları<br />

bir terennüm diline sahiptir. Şunu da ilave<br />

edelim ki <strong>Yunus</strong> bu söyleyiş diline, âşıkane söylemeye<br />

mahkûmdur; başka türlü söylemeye muktedir<br />

muhakkak; ancak o başka türlü söyleyemez, çünkü:<br />

Âşık canı hemişe sermest ü humar gerek<br />

Aslında Eckhart da hedefe götüren en kısa ve<br />

emin yolun aşk olduğuna inanır. Çünkü Allah, kendisini<br />

seveni bilir, bildiği için onu sever; zira bilinmeyen<br />

bir şey sevilmez. Allah’ın bilmemesi ulûhiyete<br />

aykırıdır. Eckhart Allah’ın bilgisinin her şeyi kuşattığını<br />

pekâlâ bilir; onun burada vurgulamak istediği<br />

Allah’ın ilminin aşkından önce geldiğidir. Hatta<br />

Eckhart aslında Tanrı’nın bilgisinin kendisini bilmek<br />

olduğunu vurgulayarak şöyle der: “Varlık kendisini<br />

bilir, yaşar, hatta sadece kendisini yaşar, çünkü bizzat<br />

kendisini idrak eder. Bu bir Ego’dur ve bu Ego<br />

her şeydir, her şeyi a priori olarak içine alır ve her<br />

şeyin kararını kendi içinde alır.”<br />

Allah’ı seven ruh, O’na vasıl olur; ancak evvelemirde<br />

Allah’ın kuşatmadığı hiçbir ruh yoktur. O<br />

itibarla hasret ve iştiyak olmadan bilgi ve idrak olmaz,<br />

bilgi olmadan da hasret olmaz. Aşkın harareti<br />

yükselince bilme iştiyakı da artar; âşık maşuku tanımak<br />

için can atar, onunla ilgili her bilgiye ve hatta<br />

gayrisahih bilgiye dahi büyük önem verir. Mevlana,<br />

Şems’in geldiğini söyleyen birisine cübbesini verir.<br />

Birisi bu haberin yalan olduğunu söyleyince de<br />

“Ben yalanına hırkamı verdim, gerçek olsaydı canımı<br />

verirdim.” der. Allah aşkın kaynağıdır, O’na ne<br />

kadar şiddetli iştiyak duyarsak, O da bize o derece<br />

saadet bahşeder.<br />

Müşterek bir metafor: Aşk oltası<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, aşkın kanlı bir yol olduğunu ve<br />

sürekli canlar aldığını bıkmadan usanmadan tekrar<br />

eder durur:<br />

Beğim âşık isen var sen yoluna<br />

Bunda başlar yiter kanlar sorulmaz<br />

Meister Eckhart, Tanrı’nın âşıkları avlamak için<br />

aşkı bir olta olarak kullandığını ve O’nun oltasına takılan<br />

âşıkın kurtulmasının mümkün olmadığını söyler.<br />

Balıkçı oltasını denize salar ve bekler; onun nasibi<br />

balıktır. Balık oltaya gelmediği müddetçe balıkçı,<br />

beklemeye devam eder. Bu zaman zarfında balık<br />

olabildiğince hürdür, istediği istikamette yüzebilir.<br />

Ne var ki oltadaki yem balığın hürriyet alanını daraltır,<br />

iradesini elinden alır. Eğer balık yemden dolayı<br />

oltaya gelir ve çengeli yutarsa balıkçı, nasibinden<br />

emin olur. Balık istediği kadar çırpınsın artık elde<br />

edeceği bir netice yoktur. Tam aksine yuttuğu çengel<br />

çırpındıkça daha derine batar ve kan kaybetmesine<br />

sebep olur ki balıkçının istediği de budur. Eckhart,<br />

balığın bu feci mukadderatının aslında onun yegâne<br />

şansı ve kurtuluşu olduğunu söylüyor. Bu pek paradoks<br />

bir düşüncedir; lakin aşk bahsinde asıl paradoks<br />

varlık iddiasında bulunmaktır. Onun için <strong>Yunus</strong>,<br />

“Sen Hakk’a âşık isen, Hak sana kapı açar,/ Ko<br />

seni beğenmeyi, varlık evini bir yık” der. Aşkın esir<br />

aldığı kimse en kuvvetli zincirlerle bağlanır ama bu<br />

zincir onun için aynı zamanda hoş bir yük, kıymetli<br />

bir mücevherdir. Aşka duçar olan birinin kurtuluşu<br />

tümüyle teslim olmaktan geçer. Tanrı’nın oltasına<br />

düşen âşık, elini ayağını, ağzını, gözünü, kalbini,<br />

dili ve hülasa bütün varlığını kaybetmedikçe kurtulamaz;<br />

Tanrı onu çekip almaz sudan.<br />

Âşık bütün varlığıyla Allah’ın takdirine teslim<br />

olmazsa, olta onun için cehennemdir. O yüzden diyor<br />

ki Meister Eckhart, “Kutsal Kitap’ta şöyle yazılıdır:<br />

Aşk ölüm kadar güçlüdür, cehennem kadar<br />

sağlamdır. Ölüm, ruhu bedenden ayırır; fakat aşk,<br />

ruhu her şeyden koparır. Aşkın ilahî olandan başka<br />

hiçbir şeye tahammülü yoktur. Bu ağa düşen ve bu<br />

50<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yolda yürüyen kişi, her ne yapsa onu aşk yapar;<br />

onun bir şeyler yapmasının yahut hiçbir şey yapmamasının<br />

bir önemi yoktur. Onun dinlenmesi,<br />

çalışmaması diğerlerinin faaliyetinden faydalıdır.<br />

O yüzden bu oltaya dikkat ediver, böyle bir esaret<br />

seni mutlu edecektir. Ne kadar çok oltaya düşersen<br />

o derece özgür olacaksın, kurtulacaksın.”<br />

Aşk oltası tehlikelidir, sürekli canlar alır; ama<br />

ne çare ki âşık can vermekten usanmaz. <strong>Yunus</strong>, aşk<br />

oltasına düşenin geri dönüşü yoktur diyor:<br />

Benim garip gönlüm aşktan usanmaz<br />

Varır aşka düşer hiç bana dönmez<br />

Ne gariptir, Meister Eckhart’ın kullandığı<br />

bu olta metaforunu ondan daha önce Mevlana<br />

Celâleddin Rûmi kullanmıştır. Mevlana, Fihî Mâ<br />

Fih başlıklı eserinde aşktan bahsederken balıkçıların<br />

balık tutma usulünden bahseder ve şöyle der:<br />

Balıkçılar, balığı bir defada sudan çekip çıkarmazlar.<br />

Oltanın çengeli balığın boğazına girince<br />

onu birazcık çekerler ve sonra bırakırlar, tekrar<br />

çekerler. Bunu, balığın kanının akıp bitkin bir hâle<br />

gelmesi, kuvvetini kaybetmesi ve zayıflaması için<br />

yaparlar. Aşk oltası da insanın damağına takılınca,<br />

pis kanların azar azar akması ve kudretini kaybetmesi<br />

için Tanrı onu yavaş yavaş çeker. Çünkü Allah<br />

kiminin kalbini darlaştırır, kiminin açar. Lâ ilâhe<br />

İllallah (Sure 2/247).<br />

Varlığı bir küll olarak Tanrı’da idrak etmeği<br />

Eckhart’tan öğreniyoruz. Bu konuda o, şöyle diyor:<br />

“Varlığı gerçekten idrak etmek istiyorsam, o zaman<br />

varlığın bizatihi kendisinin olduğu yere bakmam<br />

lazım, yoksa bölündüğü, parçalandığı yere değil:<br />

Varlığı küll olarak ancak Tanrı’da bulurum. Ruh,<br />

Tanrı’da tüm Varlık’ı idrak eder.” Ekhart’a göre,<br />

“Tanrı saf varlıktır.” ve bu “saf varlık aşktır.”<br />

Netice olarak sunu söyleyebiliriz: Orta Çağın<br />

büyük ilâhiyatçısı ve mistik düşünürü Meister<br />

Eckhart’ın mistik tecrübeyi felsefi temeller üzerine<br />

oturtması Alman idealist felsefesinin işini kolaylaştırdığı,<br />

ufkunu açtığı muhakkaktır. Farklı bir<br />

mistik geleneğe ve tecrübeye sahip olan Eckhart,<br />

mistik felsefesindeki vuzuh ve vüsata rağmen <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin sade, berrak ve âşıkane söyleyişine<br />

ulaşamamıştır. <strong>Yunus</strong>, lisanındaki sadelik, sarahat,<br />

seyyaliyet ve lirizm ile namütenahi mistik âlemin<br />

merkezinde yakuttan bir mücevher gibi parıldamaktadır.■<br />

ALÂ KÜLLİ HÂL<br />

Ol tuhfeyi aldım bad-ı saba ile<br />

Kıraat eyledim kiramen katibin ile<br />

Lokmamız gussa idi evvelde<br />

Tatlı şerbet içtik dün olmuş gece ile<br />

Çalab söyletir dilim oynatır elim<br />

Miskin defterime sevap isterim<br />

Sabah ezanı benden erte<br />

Kırağıdan evvel ibadeti eda ettim<br />

Eckhart zünnârını kuşanmış<br />

Dervişin talyasını omzu aşağı akmış<br />

Biri belinde beriki başında<br />

Işk odu tütmüş özler göynümüş<br />

Akl ıssı arda göçtürür<br />

Özün özü öne geçtirir<br />

Kim ki dili şekere buladır<br />

Alâ külli hâl anın sözü muteberdir<br />

MURAT KAYMAZ<br />

Senail Özkan'a<br />

51<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


NURULLAH ÇETİN*<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin<br />

İslam kaynaklı<br />

evrensel bilgi<br />

kuramında bilgi,<br />

özünde kendisi<br />

için anlamlıdır ve<br />

insanın kendisini<br />

tanıması sürecine<br />

yani insan-ı kâmil<br />

olması sürecine<br />

hizmet eden bir<br />

değerdir.<br />

Kendini Bilme Felsefesi<br />

Bilge Türk <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> (1240-1322)’nin en önemli boyutlarından<br />

biri muhataplarını dıştan içe çekmeye çalışması,<br />

başkasından çok kendini bilmeye çağırmasıdır. İnsan kendini<br />

bilirse başkasını daha iyi bilebilir. Başkasına sempati duyabilmesi<br />

için empati yapması lazımdır. İlkel kabileler daha çok<br />

dışa dönüktür. Bilim, sanat, nefis muhasebesi, iç dünya zenginliğini<br />

ifade etme gibi hususlarla fazla ilgili değillerdir.<br />

Dışarıda dolaşırlar, avcılık yaparlar, kavga ederler, hayvanlarla,<br />

tabiatla boğuşurlar. Yani hayatlarını dışa dönük eylemlerle<br />

geçirirler. Medeni milletler ise iç dünyalarına yönelirler,<br />

iç dünyalarının zenginliği olan sanat ve bilim üretme<br />

ile meşgul olurlar. Nefislerini eğitmek, davranışlarını nizama<br />

sokmak, kurallara ve kurumlara bağlı hareket etmek, hareket<br />

özgürlüğünü başka insanlara göre sınırlamak, başkalarının<br />

hakkı olduğunu düşünmek ve onlara saygı duymak, adaletli<br />

ilişkiler kurmak medeni insanın temel vasfıdır.<br />

* Prof. Dr., Ankara Ü., Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi,<br />

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi<br />

52<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Eğer bir ülke Afganistan’ın, Irak’ın, şuranın<br />

buranın hakkını gözetmeyip ilkel kabileler gibi<br />

tamtamlarla saldırıyorsa, manevi, ruhani değerlere<br />

önem vermeyip vahşice yakıp yıkıp öldürüyor,<br />

ateşe verip yağmalıyorsa, devlet terörü estiriyorsa<br />

onlar medeni adını taşıyan, ama gerçekte medenileşmemiş<br />

çetelerdir. Büyük Âkif’in söylediği “medeniyet<br />

dediğin tek dişi kalmış canavarlar”dır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, insanın, toplumların ilkellikten<br />

kurtulup medenileşebilmelerinin anahtarını son derece<br />

sade, açık ve veciz bir şekilde ortaya koymuştur:<br />

“Bir ben vardır bende benden içeru”<br />

İnsanlık tarihinin serencamını bu kısa vecize<br />

ile özetlemek mümkündür. Bütün insanlık tarihini<br />

bundan daha güzel anlatabilen çarpıcı ifade yoktur.<br />

İnsanlık, tarih boyunca hep iki beni etrafında<br />

kümelenmişler, bazısı birinci benine önem vermiş,<br />

bazısı ikinci benine. Burada şunu da hatırlatmak<br />

lazım: Peyami Safa Yalnızız romanında insanın<br />

içinde birbiriyle çarpışma hâlinde olan bu iki zıt<br />

ben meselesini ayrıntılı olarak irdeler. Buna dip<br />

zıtlık kuramı diye de bir ad verir. Esasen Peyami<br />

Safa’nın beslenme kaynağı da <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’dir.<br />

<strong>Yunus</strong>’a göre insanın bir maddi tarafı, biyolojik<br />

boyutu, dünyaya dönük tarafı var, bir de manevi<br />

boyutu, iç dünyası, soyut, ruhani yapısı var. Vücudunun,<br />

cesedinin iç derinliklerinde saklı olan manevi<br />

zenginliğini keşfetmek, kişinin kendini bilme<br />

sürecidir. Hayatı boyunca bütün öğrenim süreci,<br />

elde ettiği bilgiler, ilimler, kazandığı bütün gözlem<br />

ve izlenimlerine dayalı tecrübeler, insanın kendini<br />

yani iç zenginliğini keşfetme sürecinden ibarettir.<br />

Varlığın bir görünen maddi yüzü vardır. O boyut<br />

katıdır, serttir, karanlıktır, geçicidir. Bir de manevi,<br />

latif, şeffaf tarafı vardır. O soyuttur, saftır,<br />

kalıcıdır. İnsan bu iki boyut arasında gider gelir.<br />

<strong>Yunus</strong> kendini ve bütün muhataplarını insanı maddi<br />

boyutundan manevi boyutuna doğru, maddeden<br />

manaya, katı maddesinden şeffaf manasına doğru<br />

yükselmesini ister. İnsan dışından içine doğru olan<br />

yolculuğunda ne kadar mertebe katedebilirse o<br />

oranda insan-ı kâmil olacaktır. O oranda tam insan<br />

değil, ama nispi olarak mükemmel insan olacaktır.<br />

Zira tam insan olmak mümkün değildir.<br />

<strong>Yunus</strong>’un bütün hayat macerası, duyguları, düşünceleri,<br />

şiirleri, telkinleri hepsi de kendisinden<br />

içerilerde, derinlerde bir yerlerde olan asıl benini<br />

keşfetme, bulma cehdidir. Bir yolculuktur, seyrüseferdir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> yol ve yolculuk motifine önem<br />

veriyor. Hayatı bir yol olarak algılamak, insanı da<br />

bir yolcu olarak görmek ne kadar derin manalı bir<br />

bakıştır. <strong>Yunus</strong>’un inşa etmek istediği insan, sürekli<br />

arayan, sürekli keşif yolculuğunda olan, kendi var<br />

oluşunu gerçekleştirmek için bir şeylerin peşinde<br />

olan insandır. Tam da burada <strong>Yunus</strong>, kendisinden<br />

içerü olan benini bulabilmek için, lazım olan bilgi<br />

üzerinde yoğunlaşır. Bu durum, onun bilgi felsefesini,<br />

bilgiye yaklaşımını irdelememizi gerekli<br />

kılıyor.<br />

Kendisinden İçerü Olan Benini Keşif<br />

Yolculuğunda <strong>Yunus</strong>’un El Feneri: Sahih<br />

Bilgi Felsefesi<br />

Yüzyıllar boyunca insanlık bilginin anlamı,<br />

değeri, işlevi, önemi, mahiyeti konusunda tartışıp<br />

durmaktadır. Felsefenin temel konularından biri<br />

de epistemolojidir. Bugün modern dünyanın bilgi<br />

algısı, çoğunlukla ve yaygın olarak Rönesans ve<br />

Reform dönemleri sonrası ortaya çıkan pozitivizm<br />

kaynaklıdır. Orta Çağ Hristiyanlığına kızarak dini<br />

reddeden modern Batı, Aydınlanma dönemiyle birlikte<br />

bilgide pozitivist bir tavır geliştirdi. Buna göre<br />

müspet bilimler kutsallaştırıldı.<br />

Bilgi, büyük ölçüde insanın kendini ve hakikati,<br />

soyut derinliği ve enginlikleri araştıran bir çalışma<br />

alanı olmaktan çıktı. Dış dünyayı, tabiatı, maddeyi,<br />

somut dünyayı araştırmaya ve yağmalamaya çalıştı.<br />

Biyolojik konformizme önem verdi. Bedensel<br />

anlamda dünya nimetlerinden sonuna kadar yararlanmayı<br />

esas aldı. Tabiat bilimleri, insanın bedeniyle,<br />

somut varlığıyla ilgili bilgiler önem kazanmaya<br />

başladı. Bu da insanları soyut ve manevi değerlerden<br />

uzaklaştırdı, materyalist bir dünya üretti.<br />

Modern Batının pek çok ferdî ve toplumsal bunalımlarının<br />

kaynağı, işte bu pozitivizmin beş duyuyla<br />

algılanabilen somut dünyaya önem vermesi,<br />

maddenin bilgisine ağırlık vermesi, insanın içini,<br />

kendisini, ruhunu, kalbini, duygularını, beklentilerini<br />

geri plana itmesidir.<br />

Bu anlamda da <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin son derece sahih<br />

bir bilgi kuramına sahip olduğunu, hele bugünkü<br />

dünya toplumları için son derece sağlıklı düşünceler<br />

taşıdığını görüyoruz. Onun için <strong>Yunus</strong> çağdaştır,<br />

eskimemiştir. Çağlar, zamanlar, mekânlar<br />

üstü evrensel bir kişiliğe sahiptir. Evrensel olduğu<br />

için klasiktir. Bakın, <strong>Yunus</strong>’un epistemolojisi, bilgi<br />

kuramı nasıl:<br />

53<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir<br />

Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır<br />

Okumaktan ma’na ne kişi Hakk’ı bilmektir<br />

Çün okudun bilmezsin ha bir kuru ekmektir”<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin İslam kaynaklı evrensel bilgi<br />

kuramında bilgi, özünde kendisi için anlamlıdır<br />

ve insanın kendisini tanıması sürecine yani insan-ı<br />

kâmil olması sürecine hizmet eden bir değerdir.<br />

Modern Batı pozitivizminde bilgi, insanın dışındaki<br />

nesneleri, tabiatı, hayvanları, yıldızları, uzayı<br />

tanımaktır; <strong>Yunus</strong>’ta ise önce insanın kendini, içini<br />

bilmesidir. İnsanın kendi var oluşunu bilmesidir.<br />

Var oluşuna anlam kazandıran bir şeydir bilgi. İnsanın<br />

dünyaya niçin geldiğinin, bu dünyada ne anlam<br />

ifade ettiğinin, nereden gelip nereye gittiğinin<br />

anlaşılmasının yoludur.<br />

İnsanın insan olmasının, insan-ı kâmil olmasının,<br />

mükemmel insan olmasının, insanın terbiye<br />

edilmesinin, eğitilmesinin yoludur. İnsan taallümle<br />

tekemmül eden (ilim öğrenerek mükemmelleşen)<br />

bir varlıktır. Doğuştan mükemmel olarak doğmaz,<br />

öğrenerek mükemmelleşir. İnsana kendini tanıtmayan<br />

bilgi, işe yaramayan bilmektir. <strong>Yunus</strong> terminolojisi<br />

ile insanın kendisini bilmesine yaramayan<br />

bilgi ve okumak yani bilgi öğrenme süreci ne işe<br />

yarar, bu nasıl okumaktır<br />

Modern Batının pozitivist bilgi algılamasının<br />

en iyi ifadesi, âdeta veciz ifadesi Londra Üniversitesinin<br />

duvarında taşa hakkedilen Sir Francis<br />

Bacon (1561 - 1626)’ın şu cümlesinde görülebilir:<br />

“Knowledge is power.” (Bilgi güçtür, egemen<br />

olmaktır.) [1]<br />

Bu söz, Londra Üniversitesi’nin SOAS adlı bir<br />

fakültesinin motto’su, yani ilkesi, düstur olarak<br />

alınan bir vecizesidir. Batı, üniversitesinin alnına<br />

bu cümleyi nakşetmiştir. Batının bilim felsefesinin<br />

anahtarı budur. Bacon, bilimsel deneycilik<br />

düşüncesinin öncüsüdür. O, insanlığa gerekli olanın<br />

bilimsel bir pratiğe dayanan yeni bir tutum ve<br />

yöntemin olduğuna inanır. O, tabiatı deneyler aracılığıyla<br />

bilerek bilgi üretmeyi esas alır. Bilgiyle tabiatı<br />

egemenliğimiz altına alıp ona hükmetmemiz<br />

gerektiğine inanır.<br />

Bilgiye bu mantıkla yaklaşan Batı, teknolojiyi<br />

üretmiş, bu teknolojiyi insanlığın faydasına kullanması<br />

gerekirken insanları kitleler hâlinde yok edecek<br />

silahlar yapmada kullanmış, tabiatı yağmalayarak<br />

kısa sürede bol miktarda ürün üretmede kullanmış,<br />

bütün bunların sonucu olarak silah, teknoloji,<br />

sanayi, ticaretle zengin ve güçlü olmuş. Bu gücü<br />

zayıf milletleri, Doğu toplumlarını, İslam dünyasını<br />

ezmede, sömürmede, köleleştirmede baskı aracı<br />

olarak kullanmıştır. Yani emperyalist Batı, bilgiyi<br />

mazlum milletleri ezmek için güç olarak kullanmaktadır.<br />

Hz. Ömer’in ve <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin ruh ikliminde<br />

yetişen, onların asaletli bir evladı olan büyük Türk<br />

hakanı ve bilge emir Atatürk, kurduğu irfan yuvası<br />

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin alnına ise “Hayatta<br />

en hakiki mürşit ilimdir” hikmetli cümlesini<br />

nakşettirerek bilgiye yaklaşım tarzını çok net bir<br />

biçimde ortaya koymuştur. Bizde bilim, önce ilimdir<br />

ve bu ilim insanı hakikate götürecek, onu irşat<br />

edecek, onu insan edecek, onu mükemmel insan<br />

yapacak, onu insan-ı kâmil makamına ulaştıracak,<br />

insana kendini tanıtacak bir değerdir. Atatürk’ün<br />

ilim anlayışı tamı tamına <strong>Yunus</strong>’un: “İlim ilim bilmektir,<br />

ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin<br />

ya nice okumaktır” mısralarında ifadesini bulan<br />

bilgi anlayışının devamıdır.<br />

Türkmen kocası bilge <strong>Yunus</strong>’un bilgisi emperyalist<br />

Batının ezen, yok eden, sömüren, tabiatı doymayan<br />

hırslarının tatmini için yağmalayan bilgisi<br />

değildir. Tam tersine insana insanlığı, hakikati öğreten<br />

bir aydınlıktır. Batının Aydınlanma dönemi,<br />

aslında bu bakımdan karanlık bir dönemdir. Asıl<br />

aydınlanma <strong>Yunus</strong>’un açtığı yoldadır. ■<br />

1. Religious Meditations Of Heresies, 1597<br />

54<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


İRFAN GÖRKAŞ*<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Mevlevi yazar Mehmet<br />

Ziya’nın sözünü ettiği (1329, 10-15),<br />

eserlerini “zemin-i hikmet”te yazmış “yetmiş<br />

tabaka”dan oluşan filozof, şair ve ediplerden birisidir.<br />

Risaletü’n-nushiye’nin girişinde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>,<br />

tam da bu anlamda, filozof-şairlerin en güzeli<br />

(emlâhi’ş-şuara), aşk filozoflarının reisi (reisü’laşıkin)<br />

olarak nitelenir. Mehmet Ziya’nın ‘yetmiş<br />

tabaka’ dediği filozof, şair ve edipler, aslen Acem<br />

olmayıp birçoğu Buhara, Türkistan, Azerbaycan ve<br />

Hindistan taraflarından gelmişler, geldikleri yerlerde<br />

fikren pek büyük inkılap meydana getirmişlerdir.<br />

Mehmet Ziya’nın “filozof-şair”inden birisi hiç<br />

şüphesiz <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’dir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, felsefe için veya felsefi bilgi için<br />

hikmet, sırr-ı hikmet ve ilm-i hikmet terimlerini kullanır<br />

(YE, 268, 308, 315). [1] <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Calinus<br />

* Yrd.Doç.Dr. AÇÜ Eğitim Fakültesi Öğr. Üyesi<br />

1. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin fikirleri için kaynak alınan eser, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Divanı, Yay. Mustafa Tatçı, Akçağ, Ankara 1998<br />

adlı eserdir. Eser YE şeklinde kısaltılarak gösterilecek,<br />

çok tekrarı önlemek için beyit/dize alıntıları dışında<br />

gösterilmeyecektir.<br />

ve Lokman’dan hareketle Hikmet’e dalmaktan söz<br />

eder (YE, 97/49). Yani onun hikmetinin temelinde,<br />

Cercis, Calinus, Bukrat ve Lokman vardır. (YE,<br />

206/201). Sahip olduğu felsefi düşünce sahiplerini<br />

“cevheriler” olarak ifade eder (YE, 242/254) ki bu<br />

kavram, bizim ‘aşk filozofları’ olarak yorumladığımız<br />

“aşıkin” kavramı ile “nefis basit manevi bir<br />

cevherdir” diyen ‘felasife’yi imler.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin felsefi düşünce zeminini iki<br />

temel kavram oluşturmaktadır: Birincisi ‘akıl’,<br />

ikincisi ‘aşk’tır. Düşünce tarihimizde aklı ve aşkı<br />

felsefesinin zemini yapan filozoflar Muallim-i sani<br />

Farabi ile Doğu hikmeti filozofu İbn Sina’dır (Bayraktar,<br />

37/299). Felsefede kullanılması bakımından<br />

aklın (logos, nus) menşei, İlk Çağ filozoflarından<br />

Aristoteles’ten Herakleitos ve Parmenides’e; aşk’ın<br />

menşei, Eflatun’dan, Parmenides ve Empedokles’e<br />

kadar geriye götürülebilir. Herakleistos’un aklı,<br />

âlemi düzenleyen ve idare eden logos’tur. Parmenides<br />

Herakleitos’un iki âlemini, yani görünüşler<br />

âlemi ile değişmeyen gerçek âlemini kabul ederek<br />

ikincisini “Bir” ve Tanrı’yla aynı kabul eder. Felsefe<br />

tarihinde Tanrı tarafından göğe kaldırıldığı iddia<br />

edilen ilk kişi Empedokles’tir ve Empedokles, dört<br />

unsurla ilgili oluşu ‘aşk’ ve ‘kin’ adıyla iki prensibin<br />

idare ettiğini belirtir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Tanrı düşüncesinin felsefi zemini<br />

olan akıl ve aşk kavramlarına, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin<br />

Tanrı düşüncesinde temele aldığı diğer bir kavramı<br />

ilave etmek gerekmektedir. Bu kavram, Hak-<br />

Hakikat kavramıdır ki bu kavramı <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> zaman<br />

zaman Çalab, Tanrı, Allah, … kavramlarıyla<br />

da yer değiştirerek kullanmaktadır. Şimdi konumuz<br />

açısından <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> felsefesinin, üç temel kavramına<br />

yakından bakabiliriz.<br />

1.Akıl Kavramı<br />

İslam felsefesinde Kindi ve Farabi (Kaya, 2005,<br />

33-36, 127-138) aklın birçok anlamından söz etmekle<br />

birlikte, İslam filozoflarınca kullanılması bakımından<br />

aklın iki temel anlamından söz edilebilir:<br />

Varlık ve bilgi. Bu bağlamda ifade etmek gerekirse<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> de bir filozof-şair olarak akıl tanımı<br />

yapan düşünürlerimizdendir. Söz gelimi <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Risaletü’n-nushiye’nin başında, “fi tarifi’lakıl”<br />

başlığında aklı üçe ayırır (YE, 364): Akl-ı<br />

küllî, akl-ı meaş ve akl-ı mead. Akl-ı meaş dünya<br />

işlerinin (tertiplerini), akl-ı mead ahiret ahvalinin,<br />

akl-ı küllî Allah’ın bilgisini (marifetini) bildiren<br />

55<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


akıldır. Yani birincisi dünyada yaşayan, ikincisi<br />

ahirette yaşayan, üçüncüsü ‘gizli hazine’ye ait olan<br />

akıldır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin üçlü akıl tasnifi, aklın var<br />

oluşu yahut onun mekânı bakımından yapılmış bir<br />

tasniftir. Bu bakımdan, yani mekânı bakımından<br />

akıl ya aslidir - bu anlamda <strong>Yunus</strong> onu “sultan-ı cihan”,<br />

“Padişah” olarak adlandırır- yahut bedenlidir<br />

- bu anlamda akıl <strong>Yunus</strong>’tur. Her ikisinin temel niteliği<br />

ise nur/ışık ve kadim nitelikleridir. Ona göre<br />

akıl, bir nur/ışık’tır, düşünürümüzün kavramıyla<br />

“pertev”dir ve akıl “kadim”dir. Kadim olması yönünden<br />

akıl, Padişaha aittir. Yani akıl, Padişahın<br />

varlığına aittir. O hâlde Padişah kimdir<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Padişah kavramına Divan’ında<br />

yer verir. Söz gelimi “İy Padişah iy Padişah uş ben<br />

beni virdüm sana/Genc ü hazinem kamusı sensün<br />

benüm önden sona” beytiyle başlayan şiiri böyledir<br />

(YE, 1998, 70/8). Şiire göre Padişah, genc<br />

ü hazine’dir, başka bir ifadeyle Kudsî Hadis’in<br />

“gizli hazine”sidir. Bu hazine dördüncü beyitte<br />

“genc-i nihan” şeklinde ifade edilir. <strong>Yunus</strong>’a göre<br />

bu hazine, dünyadaki insanın akıl ve can’ının asıl<br />

mekânıdır, ahirette yine mekânı olacaktır. Burada<br />

hemen belirtmeliyiz ki <strong>Yunus</strong>, İslam filozofları Farabi<br />

ve İbn Sina’nın “nefs”inin yerine “can” kavramını<br />

kullanmaktadır. Filozofların düşüncesinde<br />

nefsin iki görevi vardır: Birincisi bedeni yönetmek,<br />

ikincisi akletmektir.<br />

Bir diğer şiirinde Padişah “hiç yok olmayan<br />

(lem-yezel)”tır (YE, 1998, 74/14), yani o hep<br />

varolan’dır ve <strong>Yunus</strong> ona yüzünü dönmüş durumdadır.<br />

O, <strong>Yunus</strong>’un gözünde gören, dilinde söyleyendir.<br />

O, <strong>Yunus</strong>’u var eylemiş, <strong>Yunus</strong>’a “ben yakınam<br />

senden sana” demiştir. O, <strong>Yunus</strong>’a çok yakındır,<br />

ama <strong>Yunus</strong> onun görklü yüzünü arzu etmesine<br />

rağmen bir türlü görememektedir. O nedenle<br />

<strong>Yunus</strong>, iştiyak içindedir ve hasretlik çekmektedir.<br />

Oysa <strong>Yunus</strong> bilmektedir ki her gelen odur, giden<br />

odur, gören odur, görünen odur. Hatta en yüce<br />

(ulvi) ve en aşağı (süfli) odur. Bu, Hakk/Hakikat<br />

bilgisidir (sırr). Bu bilgi/sır, dile getiril/e/mez, akıl<br />

ve fehim bu sırra er/e/mez ama bu sırrı bilmek bir<br />

mutluluktur (zevk).<br />

Padişah’ın bir diğer niteliği, “kudret”’tir (YE,<br />

1998, 96/48). Bilindiği gibi kudret, güç demektir.<br />

Şiire göre Padişah sahip olduğu gücüyle, yeri<br />

göğü yaratır. O nedenle heybetlidir. Kudret, yaratma<br />

ve heybet kavramlarından <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, varlık-sıfat<br />

ilişkisine geçer. Sıfat yerine “nişan” kavramını<br />

kullanır. Ona göre varlığın bilgisi, varlığın<br />

“nişan”ından elde edilir. Ona göre “nişansuzın<br />

nişanun kimse bilmez.” <strong>Yunus</strong>, nişan kavramıyla<br />

aynı anlama gelen, bilgide kendisinden hareket edilen<br />

bir diğer kavram “ayet”i de kullanır. Yani Padişahın,<br />

“nihayetsiz ayeti vardır.” Yine onun bin bir<br />

adı vardır. Buna mukabil, Padişah için oran, kıyas,<br />

nakş, kenar ve nihayet söz konusu değildir. Onun<br />

rengi, şekli, cismi, hod resmi, kadd ü kameti, sureti<br />

de yoktur. Bu demektir ki gizli hazine, nişan ve<br />

ayetlerinden bilinebilecek olan bir gizli Padişahtır.<br />

<strong>Yunus</strong>’a göre gizli Padişahın bilinmesini sağlayan<br />

bir diğer nitelik “inayet”tir. <strong>Yunus</strong> inayeti aynı<br />

zamanda “himmet” kavramıyla ifade eder. İnayet,<br />

insanı ve cinni ona bağlayan bir bağdır. Yani bu<br />

bağ, onun bilinmesini sağlayabilecek bir başka niteliktir.<br />

Bunlara ilaveten Padişahın dünyası, ahreti,<br />

deryası, katresi ve melekutu vardır. Bu anlamda<br />

<strong>Yunus</strong>, Kur’an ve Hadis’in “arş, kürsi, levh, kalem”<br />

kavramlarına yer verir. Bunlara ilaveten ona<br />

ait dönen bir çark, işleyen bir sistem vardır. Bu sistemle<br />

dünya yerli yerinde durmaktadır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> dikkat edilirse Padişahın niteliklerinden,<br />

ona ait varlıklara, yani onun yarattıklarına<br />

geçer. Onlar, yani ona ait varlıklar, kendileri<br />

bakımından bir varlıktırlar, ama onları var eden<br />

bakımından birer niteliktirler. Yüz yirmi dört bin<br />

nebi, miraç ve Tur’daki münacat hepsi kendileri<br />

bakımından birer varlık ve var edeni bakımından<br />

birer niteliktirler. Çünkü onların hepsi, her iki yönüyle<br />

ona bağlıdırlar, onun emrine boyun eğmişlerdir<br />

(musahhar). Dört yüz kırk dört tabaka evliya,<br />

onlara verilen kerametler, halkın okuduğu altı bin<br />

altı yüz altmış altı ayeti, yine bu bağlamda onun<br />

var ettikleri ve onun sıfatları olan varlıklardır. Onların<br />

hepsi onun kudret sıfatının bir sonucu olarak<br />

vardırlar.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> düşüncesindeki Padişahın bir diğer<br />

niteliği, onun “her dem işi düze durur” olmasıdır<br />

(YE, 1998, 113/72). Şiire göre dünya onun bostanıdır.<br />

Bostan kavramı İslam felsefesinde devletin<br />

karşılığı kullanılan bir metafordur. O bostan, güllerin<br />

yetişmesi ve çoğalması için vardır. Gül bahçesi<br />

olan bostanın yöneticisi bir bilgedir (hakîm). Yöneticinin<br />

görevi, bostanı ayrık otlarının işgalinden<br />

korumaktır. Bu anlamda <strong>Yunus</strong>, bostandaki kimilerinin<br />

aslını, kökünü bozmaya çalıştığından söz ede-<br />

56<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ek yavuzluk eylememek konusunda kendisini uyarır.<br />

Çünkü ecel vardır, onu takip etmektedir. Hatta<br />

o, kendisine kendisinden daha yakındır. O nedenle<br />

bostanda yararlı şeyler yapmalıdır. Çünkü canlar<br />

tende baki değildir, onlar geçici mekândadırlar.<br />

Bir gün sorucu gelecek, yeri yırtıp “Tanrı’n kimdir<br />

diyü” soracaktır. İşte devletin Padişahı, bu Padişahtır,<br />

yani Tanrı’dır. Şiirinin devamında <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, “İy Tanrı’yı bir bilenler” diyerek inananlara<br />

seslenir.<br />

Gizli, ezeli, kudretli, inayet sahibi Padişah olan<br />

bir Tanrı’dan insana geçen <strong>Yunus</strong>, bir başka şiirinde<br />

Padişah-kul metaforuyla Tanrı düşüncesini<br />

yöneten-yönetilen ilişkisi çerçevesinde verir (YE,<br />

1998, 167/151). Metafor, <strong>Yunus</strong>’un bir ilkesidir,<br />

yani kul Padişahsız Padişah kulsuz olmaz ilkesidir.<br />

Metafora göre kulun varlığı, Padişahı bilmek<br />

içindir. Ancak <strong>Yunus</strong>, bu şiirinde Padişah kavramı<br />

yanında “sultan” kavramına da yer verir. Aynı<br />

bağlamda sultan daima sultan, kul her zaman kuldur.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirde akıl tanımında kullandığı<br />

“kadim” kavramına müracaat eder. Bu sefer kulu,<br />

Tanrı ve kadim kavramıyla birlikte kullanır. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Tanrı ve kulu, kadim bağıyla birbirine bağlar,<br />

onları birlik olarak ilan eder. “Tanrı kadim kul kadim<br />

ayrılmadım bir adım/Gör kul kim Tanrı kimdir<br />

anla iy sahib-kabul.”<br />

Bir başka şiirinde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Tanrı’yı bilinmesi<br />

bakımından söz konusu eder (YE, 1998,<br />

321/367). Padişah birdir, onun birliğini bilen ilk<br />

kişi “kadim er”dir. <strong>Yunus</strong>’un kadim er dediği, İslam<br />

felsefesinin faal aklı, İslam dininin Cebrail’idir.<br />

<strong>Yunus</strong> Padişah yerine Çalab’ı kullanarak<br />

Tanrı’nın kendi yaratmasından (sun’) “kadim er”e<br />

Tanrılık verdiğini, o zamanlar onun bir kuş olduğunu,<br />

aldığı Tanrılıkla hikmetinin çok ziyadeleştiğini,<br />

uçarak rahmet gölüne daldığını, gölden dönüp<br />

bir budak üzerine konduğunu, silkindiğini, her bir<br />

yöne bir damla döküldüğünü, her bir damlanın bir<br />

peygamber olarak var olduğunu belirterek sözü<br />

Âdem’in var oluşuna getirerek devam eder. Azazil<br />

dediği İblis’e dikkat çeker. Padişah kavramını<br />

kullandığı bir diğer şiirinde <strong>Yunus</strong>, insan varlığına<br />

yer verir (YE, 1998, 331/379). Şiire göre insan can<br />

ve tenden oluşan bir bileşiktir. Can ise nurdandır.<br />

Örneği, Muhammed’in canı’dır (YE, 162/145).<br />

Ten ise felsefenin dört unsuru olan ateş (od), su,<br />

toprak ve havadan (yil) yapılmıştır. Böylece <strong>Yunus</strong>,<br />

Empedokles’in varlığı oluşturan unsurlarına ulaşır.<br />

O, bu unsurları, yukarıda belirtildiği şekilde “ulvi<br />

ve süfli” olarak niteler. Süfli olanı dört unsur, ulvi<br />

olanı bir adıyla akıl, diğer adıyla nur/pertev olan<br />

bir cevherdir. Bu cevher, tasnifi bakımından akl-ı<br />

meaş’tır ve dört unsurdan oluşan tenin yöneticisi<br />

ve akletme eylemini gerçekleştiren cevherdir. O<br />

bu cevhere, bir diğer kavramıyla ‘can’ diyecektir.<br />

<strong>Yunus</strong>’un düşüncesinde Tanrı ise akl-ı kül’dür.<br />

2.Aşk Kavramı<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de Tanrı düşüncesinin felsefi zeminini<br />

oluşturan ikinci kavram, Farabi-İbn Sina<br />

geleneğinin “aşk” kavramıdır, demiştik. <strong>Yunus</strong> bu<br />

geleneği şiirlerinde, iki şekilde ifade eder: Birincisi<br />

“Asılda âşık u maşuk u aşk bir/Bu birden gerçi kim<br />

yüz bin göründü” beytinde (YE, 353/411) yer aldığı<br />

gibi ontolojik olarak aşktır. İkincisi “iy aşıkan<br />

iy aşıkan aşk mezhebi dindür bana” dizesinde (YE,<br />

69/7) olduğu gibi “aşk mezhebi” adıyla sözünü ettiği<br />

bir düşünce yolu/geleneği olarak aşktır. Bu aşk<br />

öyle bir düşünce yoludur (mezhep) ki, bu yol şairimizin<br />

dini, hatta imanıdır. Bir başka şiirinde dinî<br />

kavramlarla ifade ettiği aşk imamdır, gönül cemaatidir.<br />

Her ikisinin kıblesi, dost yüzüdür (YE, 78/20).<br />

Bir özne olarak aşk, hem kendisini hem toplumu<br />

dosta götürmektedir. Aşk, kadim ve ezeli olandır<br />

(YE, 81/25). Bu anlamda aşk, Tanrı’nın verdiği bir<br />

derstir (sebak), Tanrı aşk müderrisidir (YE, 84/29).<br />

Aşk Tanrı’dır, ders olarak aşk Tanrı’dan ortaya çıkmaktadır.<br />

Diğer bir deyişle “âşık canına aşk koyan<br />

Sübhan’dır.”(YE, 144/121). Bu aşkın birinci niteliğidir.<br />

Aşkın ikinci niteliği, Empedoklesçi anlamda bir<br />

unsurdur, ama o “yeri göğü, arşı ve ferşi var kılan,<br />

ayakta tutan tat”tır aynı zamanda. Başka bir deyişle<br />

o varlığa ait bir yapıdır (bünyad) (YE, 86/32). Yer<br />

gök yaratılır, aşk ile bir yapı (bünyad) kazanır. Bu<br />

yapı, aşk yapısıdır, yer ve göğün yaratılmasından<br />

önce bu aşk yapısı vardır (YE, 197/191, 241/254).<br />

<strong>Yunus</strong> bir başka bir şiirinde aşkı, varlığın özü yapar.<br />

“Hakikat, her vücudun canı aşkdur/Ne can<br />

kim can içinde canı aşkdur” der. Can cismi kaim<br />

tutar, ama candaki aşk hem zahirdir hem gizlidir<br />

(pinhan). Bu bakımdan bütün nesneler aşkın elinde<br />

acizdir ve herkes aşktan sersemdir. Aşk, kâh<br />

Mecnun gözünde Leyladır, kâh Yakup’un gözünden<br />

akan Yusuf-ı Kenan yaşıdır. İsa’ya ölü dirilten,<br />

57<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Mansur’a Enelhak çağırtandır. Cüneyt’te cübbedir<br />

ve bilgidir (irfan). Aşkın çok çeşitli renkleri vardır.<br />

<strong>Yunus</strong>’un aşkı ise onun dini ve imanıdır (YE, 124-<br />

125/90).<br />

Aşk yapısının içersinde insan olarak <strong>Yunus</strong> da<br />

yer almaktadır. <strong>Yunus</strong>’un aşkı ezelidir, onu ezelden<br />

alıp mülke getirmiştir. Bu yönüyle <strong>Yunus</strong>’un aşkı<br />

bir’den bir’e gelmiştir.(YE, 186/178). Geldiği bir,<br />

onun vatanıdır, ilidir. Aşkın anlamıyla <strong>Yunus</strong>, maşuk<br />

ile yârdır. Âdem donun donanıp âleme gelmiştir.<br />

Ona “enelhak” dedirtmektedir. (YE, 186/178). Bir<br />

beytinde ise “canum, ben andan bunda “ezeli âşık”<br />

geldim” demekte (YE, 188/181), “elest belirmeden<br />

aşıkıdum” demektedir (YE, 197/190). Elest öncesi<br />

bu dem Hak’la dirlik ve birlik demidir. Bu demde<br />

aşk’ın kaynağı Rahman’dır, o nedenle aşk rahmanidir<br />

ve canların canıdır (YE, 209/204). Âlem ise<br />

hakikat ve cem âlemidir. Bu âlem canın uçtuğu, cevelan<br />

ettiği, Hakk’ın toy’unda nurdan şarap içtiği,<br />

canların biliştiği âlemdir. Orada ne oğul vardır ne<br />

kız. Ne gök vardır ne yer. Tek var olan “vahid”dir<br />

(YE, 235/243). Bir başka beytinde toy âlemi için<br />

“Bir sakiden içdük şarab arşdan yüce meyhanesi/Ol<br />

sakinün mestleriyüz canlar anun peymanesi” (YE,<br />

349) demektedir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin elest öncesiyle<br />

ilgili diğer kavramı, “aşk-ı ilahî”dir. (264/289). Bu<br />

âlem, âlem-i vahdettir. Bu âlemde ne Yusuf ne Kenan<br />

vardır. (YE, 246/260). Aşk <strong>Yunus</strong>’un şahsında<br />

varlığa verilen bir emanettir, Hak’tan gelen bir şerbettir.<br />

Bu anlamda <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> emanet olan aşkın,<br />

“değme yerde” söylenilmesini istemez. Çünkü bu,<br />

bir yasadır (kaide). Bu yasa, “cevheriler”in yasasıdır<br />

(YE, 242/254).<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin cevheri, tanrısal (ilahî) bir<br />

varlık olan can’dır, yani gizli bir nur’dur. Gizli bir<br />

nur olarak can, “kalu bela” denilmeden önce vardır<br />

(YE, 86/33). İnsandaki aşk, can’a aittir. Aşk, canı<br />

sarhoş eder (YE,104) ve ona beka/kalıcılık niteliği<br />

kazandırır. Bu anlamıyla aşk, medreselerde okutulmaz<br />

(YE, 95). Aşk canlıya (hayvan) ölümsüzlük<br />

verir, nefsin varlığını akl-ı kül’e ulaştırır (YE, 143,<br />

171). Aşk, nefs iline akan, ne bulduysa yakan, kibir<br />

kalesini yıkan, o anda çok savaş olan, Rahman yolunu<br />

gösteren <strong>Yunus</strong>’un yoldaş’ıdır. Aşk, dünyada<br />

peygamberin başına gelen şeydir, tercümanı Cebrail,<br />

maşukası Hâlık’tır (YE, 121/86). Aşk, marifettir.<br />

Gül ve reyhan kokusu âşık ile maşukadır (YE,<br />

67). <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> maşuk kavramı yerine zaman zaman<br />

dost kavramını kullanır. Maşuka giden yedi<br />

kapı vardır. Her kapıda yüz bin çerisi olan bir kişi<br />

vardır. Yine maşukun türlü türlü renklerde tecellisi<br />

olur. (YE, 114/73). Bayram, âşığın maşuka erişmesidir<br />

(YE, 115). Maşuk teveccüh edilendir. Hasretinden<br />

gözyaşı pınar olur (YE, 126).<br />

3.Hak-Hakikat Kavramı<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de Tanrı düşüncesinin felsefi zeminini<br />

oluşturan üçüncü kavram hak/hakikat kavramıdır.<br />

<strong>Yunus</strong>, kavramı Hak Çalab şeklinde de<br />

kullanır. İslam felsefesinde ise hak/hakikat kavramı,<br />

ontolojik ve epistemolojik anlamda kullanılır.<br />

Ontolojik anlamda kullanırken <strong>Yunus</strong>, Hak kavramını,<br />

epistemolojik anlamda kullanırken hakikat<br />

kavramını tercih eder. Bir varlık olarak Hakk’ın<br />

varlığı, aşktır (YE, 228). Yine Hak, bir yaratıcıdır.<br />

<strong>Yunus</strong> felsefesinde o, kendi kudretinden bir cevher<br />

(gevher) yaratır, cevhere nazar kılar, cevher erir,<br />

yani oluşa geçer. O cevherin nurundan yedi kat yer,<br />

buğundan yedi kat gök, damlasından yedi deniz yaratır.<br />

Denizin köpüğünden dağları muhkemleştirir.<br />

Mahlukata şefkatinden Muhammed’i, müminlere<br />

fazlından Ali’yi yaratır. (YE, 239/249). “Hak ile<br />

Hak olmuşam” dediği şiirde <strong>Yunus</strong>, adını Bukrat<br />

şeklinde verdiği Sokrates’le aynı geleneği paylaşır<br />

görünmekte, bu anlamda “kendini bilen Rabbini bilir<br />

(men arefe nefsehu fe-kad arefe rabbehu)” önermesini<br />

temel yapmaktadır (YE, 263). İkinci öncülü<br />

“Gizli bir hazine idim (küntü kenzen mahfiyyen)”<br />

önermesidir. Aynı anlamda “bütün Allah katındandır<br />

(küllün min ındillah)” önermesini ilave eder.<br />

İki öncül temelinde oluşturduğu düşüncesine göre<br />

“Hak, ol âlem fahri Muhammed’i öğüp yaratan, sevip<br />

habibim diyendir (YE, 118/81). Hakk’ın kudreti,<br />

hod candır, canın mekânı tendir. Hak, yoğ iken<br />

insanı var eyleyendir. Asıl ve kök olarak insan yoğ<br />

iken, o var eylemiştir” (YE, 143/120). Hak, âşık canına<br />

aşk koyan Sübhan’dır. Mustafa onun yâridir.<br />

(YE, 144/121). <strong>Yunus</strong>, Hak kapısının kapıcısıdır<br />

(YE, 150/128). Hakikat aşktır, aşk hakikat içindedir<br />

(YE, 269). <strong>Yunus</strong> âşıktır, maşukunu istemektedir<br />

(YE, 150/129). Âşık, maşukun olduğu iştedir.<br />

İkisinin işi bir sırdır. Yerdeki ve gökteki her söz aşk<br />

ile dile gelmektedir.<br />

Hak Çalab olarak o, eşi olmayan, günahı bağışlayan,<br />

rahmeti çok olandır. Zengindir, her derdin<br />

dermanıdır, aşk ateşine yakandır; ne yoksuldur ne<br />

58<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


aydır ne köşktedir ne saraydadır. Miskin gönlündedir<br />

(YE, 193/186). Nutfeden Âdem yaratan, yumurtadan<br />

kuş türeten, sürekli rızık veren, kimini<br />

zahid, kimini fasık eyleyendir. Kadir ve Hay’dır.<br />

Hem ilktir (evvel) hem son (ahir), hem ebed hem<br />

beka, hem batın hem zahir, yeri göğü yaratan, arşı<br />

kürsi durduran ve sahib-i Kuran’dır (YE, 213).<br />

Sonuç<br />

Sonuç olarak <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Tanrı düşüncesi,<br />

akıl, aşk ve hakikat olmak üzere üç kavramı ile<br />

insanın Tanrı’yı bilmesi temelinde şekillenmekte,<br />

İslam filozoflarının insan için kullandıkları ‘nefs”<br />

kavramı yerine <strong>Yunus</strong> ‘can’ kavramını tercih etmekte,<br />

nefs’i hayvani nefs için, <strong>Yunus</strong>’un terimiyle<br />

‘ten’ için kullanmaktadır.<br />

<strong>Yunus</strong>’un düşüncesinde Tanrı’nın bilinmesi,<br />

Elest merkezli iki evreden oluşmaktadır. Bu iki<br />

evre Elest öncesi ve Elest sonrası evredir. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’ye göre Tanrı’nın bilinmesi, yani insana ait<br />

Tanrı düşüncesi Elest’le başlamaktadır. Çünkü<br />

insanın varlığı ve bilgisi Elest’le birlikte ortaya<br />

çıkmaktadır. Özetlemek gerekirse Elest öncesinde<br />

Tanrı, “akl-ı kül’dür. Akl-ı kül olarak Tanrı, akıl,<br />

âkil ve ma’kul’dür. Yine Elest öncesinde Tanrı,<br />

aşk’tır. Aşk olarak Tanrı, aşk, âşık ve maşuk’tur.<br />

Bu hâliyle Tanrı, “Vahid”tir ve Kudsi Hadiste geçen<br />

kavramla “gizli hazine”dir. Tanrı Rahman’dır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Elest öncesi evreyi, ontolojik olarak<br />

birlik ve dirlik âlemi olarak da isimlendirir. Bu<br />

âlem hakikat ve cem âlemidir. Bu birlik âleminde<br />

can Rahman’la birliktedir. Bu âlem, canın uçtuğu,<br />

cevelan ettiği, Hakk’ın toy’unda nurdan şarap<br />

içtiği ve biliştiği âlemdir. Orada can için ne oğul<br />

vardır ne kız. Ne gök vardır ne yer. Tek var olan<br />

“Vahid”dir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Elest öncesi evreyle<br />

ilgili diğer kavramı, “aşk-ı ilahî”dir. Başka bir ifade<br />

ile bu âlem, Tanrısal aşk âlemidir ki Tanrı Hak<br />

ve Hakikat’tir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre Tanrı tanrılık yapar, varlıkları<br />

kudretiyle yoğ iken yaratır ve yönetir. Varlıklar,<br />

Tanrı’nın inayeti olan aşk’ı ve akl’ı alırlar.<br />

Bu bakımdan onlar Tanrı’nın birer kadim niteliğidirler.<br />

Tanrı’dan ayrı ve ona kavuşma iştiyakına<br />

sahip olmaları bakımından onlar, birer varlıktırlar.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Tanrı’nın nitelikleri ve isimleri için<br />

Arapça’da çokluğu ifade eden sayı geleneğine bağlı<br />

kalır, onun niteliklerini ifade eden çoklu muhtelif<br />

rakamlar verir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin zikrettiği Tanrısal<br />

nitelikler arasında, yöneticilik (padişah, sultan),<br />

yapma (sun’), tanrılık (yaratma), varlık ve varlık<br />

verme (vücud, icad) kudret, aşk, akıl, inayet, vb.<br />

nitelikler yer alır. Ayrıca <strong>Yunus</strong> onu, Tanrı, Çalab,<br />

Şah gibi kavramlarla anar ve isimlendirir. Ancak<br />

hemen belirtmek gerekir ki <strong>Yunus</strong>’un belirtilen<br />

ve bilinen Tanrı düşüncesi, Elest sonrası evresine<br />

aittir. Dolayısıyla <strong>Yunus</strong>’un Tanrı düşüncesi,<br />

“çokluk”tan, özellikle insandan ve insanın ‘kendilik’inden<br />

hareketle elde edilen bir Tanrı bilgisidir.<br />

Tanrı’nın bilinmesinde <strong>Yunus</strong>’un iki temel<br />

önermesi vardır. Bunlar “kendini bilen rabbini<br />

bilir” ile “gizli bir hazine idim” önermeleridir. O<br />

nedenle <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirlerinde Tanrı’dan çok insanı<br />

öne alır. Tanrı’ya insandan hareketle ulaşmaya,<br />

insanın ‘kendilik’ düşüncesinden hareketle Tanrı<br />

bilgisini ortaya koymaya çalışır. Bu açıdan o, adını<br />

Bukrat şeklinde verdiği Sokrates’ten, dört unsur<br />

ve onları bir varlık yapısı hâline getiren “aşk” düşüncesiyle<br />

Empedokles’ten, Tanrı’yla beraberken<br />

inişe geçen insanın içindeki aşkla dönüş/yükseliş<br />

fikrine sahip özne düşüncesiyle Pythagorasçılardan<br />

ve Eflatun’dan, akıl ve aşk kavramları temelli<br />

düşüncesi bakımından Farabi ve İbn Sina’dan,<br />

bedenli varlıktaki dengeyi can’ın canı olan aşkla<br />

sürdürmesi bakımından Calinus şeklinde adını<br />

verdiği Galenos’tan izler taşımaktadır denilebilir,<br />

ama Tanrı düşüncesini iki evrede ortaya koyması<br />

ile Galenos’un var oluştaki süreklilik dengesini,<br />

<strong>Yunus</strong>’un ifadesiyle yapıyı (bünyad), “aşk”la sağlamayı<br />

düşünmesi onun iki orijinal yönünü oluşturmaktadır.<br />

O can’ı (nefs) nurani/rahmani bir cevher<br />

kabul etmesi bakımından bir cevherî düşünür ise<br />

de can’ın özündeki aşkla birlikte, bedenden önce<br />

de var ve kadim olduğu düşüncesiyle Farabi ve İbn<br />

Sina’dan ayrılan bir düşünürdür. ■<br />

KAYNAKÇA<br />

BAYRAKTAR, Mehmet, “İbn Sina’da Varlık, Varoluşun<br />

Sebebi ve Varlığın Delili Olarak Aşk”, A.Ü.İlahiyat<br />

Fakültesi Dergisi, No 37/772, s.299-306.<br />

FARABİ, “Aklın Anlamları”, İslam Filozoflarından<br />

Felsefe Metinleri, Mahmut Kaya, Klasik, İstanbul 2005.<br />

KİNDİ, “Akıl Üzerine”, İslam Filozoflarından Felsefe<br />

Metinleri, Mahmut Kaya, Klasik, İstanbul 2005.<br />

TATÇI, Mustafa, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Divanı, Akçağ, Ankara<br />

1998.<br />

ZİYA, Mehmet, Merakiz-i Mühimme-i Mevleviyeden<br />

Yenikapı Mevlevihanesi, Darulhilafetilaliyye, İstanbul 1329.<br />

59<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


YUNUS EMRE'NİN SEYAHATLERİ<br />

MUSTAFA ÖZÇELİK<br />

Ben yürürüm ilden ile<br />

Dost sorarım dilden dile<br />

Gurbetde hâlim kim bile<br />

Gel gör beni aşk neyledi<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

"...inziva, tefekkür<br />

ve murakabe için<br />

tabiata açılmak<br />

gerekir. Yine<br />

tabiatta bulunan<br />

her şey, Allah’ın<br />

ayetleridir. Bir<br />

irfan ehli onları<br />

da okumak<br />

durumundadır.<br />

Bu anlamda<br />

tabiat, metafizik<br />

bir ders kitabı<br />

sayılmalıdır."<br />

Anadolu’nun ruhu: <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

Necip Fazıl, bir yazısında <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> için “<strong>Yunus</strong>,<br />

Anadolu’nun ruhudur.”der. Onu böyle düşündüren sebep<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerini hem Anadolu’nun saf<br />

lisanı Türkçe ile yazması hem de şiirlerinde dağları,<br />

ovaları, nehirleri ile bize yine saf bir Anadolu resmi<br />

çizmesidir. Üstelik bu resim, sadece fiziki de değildir.<br />

Anadolu’nun ruh coğrafyasını da çizer <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>…<br />

Anadolu’yla ve Anadolu insanıyla öylesine bütünleşir<br />

ki “<strong>Yunus</strong>, Anadolu olur; Anadolu da <strong>Yunus</strong>… Bu yüzden<br />

Anadolu’yu ve insanını anlamak, kavramak isteyenler,<br />

ona <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’den gitmek; bu coğrafyayı onun<br />

gözüyle görmek durumundadırlar.<br />

Anadolu insanı, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye olan sevgisini pek<br />

çok şekilde göstermek istemiştir. Mesela çocuklarına<br />

onun adını vermiştir. Hakkında menkıbeler oluşturmuştur.<br />

Dahası ona bulundukları yerlerde mezarlar/makamlar<br />

yapmıştır. Böylece <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi tarihin soğuk<br />

mahzeninden çıkarıp onu menkıbelerin sıcak kucağında<br />

60<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ugünlere taşımış, inşa ettiği mezar ve makamlarla<br />

da kendi toprağında her an görmek, onunla<br />

kendi arasında bir aidiyet kurmak istemiştir. Bu<br />

yüzden bugün Anadolu’nun doğusundan batısına,<br />

bilhassa orta bölgelerine seyahat edenler, gezdikleri<br />

bu yerlerde bir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> kabriyle mutlaka<br />

karşılaşırlar. Bu o kadar yoğun bir ilgidir ki, bugün<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Anadolu sahasında 16 ayrı<br />

yerde mezarı bulunmaktadır.<br />

Bu mezarlara nerelerde rastlanmaz ki<br />

Erzurum’dan Tire(İzmir)’ye; Karaman’dan<br />

Bolu’ya; Sivas’tan Kula(Manisa)ya, Bursa’ya<br />

kadar bütün bir Anadolu’da bu makamlar yer<br />

alır. Orta Anadolu bölgesinde ise bu durum,<br />

daha bir ilginçlik taşır. Zira <strong>Yunus</strong>’un bu bölgede<br />

Çayköy(Afyon-Sandıklı), yine Döğer(Afyon),<br />

Aksaray, Kırşehir, Keçiborlu(Isparta) da kabri<br />

bulunmaktadır. Hele Eskişehir-Ankara arasında<br />

tren yolculuğu yapanlar ise Sarıköy istasyonuna<br />

geldiklerinde bu durumun daha yakından tanığı<br />

olacaklardır. Zira <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin buradaki kabri<br />

tam da tren yolunun kıyısındadır.<br />

Bir insanın ancak bir yerde kabri bulunabileceğine<br />

göre bütün bunlar neyi gösterir Her şeyden<br />

önce aklımıza gelen sebep, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin bütün<br />

bir Anadolu’da çok sevilen bir isim oluşudur. Bir<br />

başka önemli sebep de onun “gezgin bir şair” oluşuyla<br />

ilgilidir. <strong>Yunus</strong>, bu özelliğiyle Anadolu’nun<br />

pek çok yerini gezmiş, dolayısıyla uğradığı her<br />

yer, onu orada böyle bir mezar/makamla kalıcı<br />

kılmıştır. Burada akla hemen şu soru gelebilir.<br />

Şairlikle gezginlik arasında gerçekten de bir ilişki<br />

mevcut mudur ki <strong>Yunus</strong>, onca yeri gezmiş olsun<br />

Bizim bu soruya cevabımız elbette olumlu olacaktır.<br />

Zira bizde böyle bir gelenek vardır, hatta bu<br />

gelenek bizde İslamiyet öncesine kadar uzanır.<br />

Şairlik ve gezginli<br />

O zamanlarda atlı-göçebe medeniyetin bir sonucu<br />

olarak şairler de göçebe idi. Yerleşik medeniyete<br />

geçtikten sonra bu göçebe ozanların yerini<br />

bir bakıma âşıklar aldı. Zira gezgincilik, onların<br />

şairlik tabiatlarının ve hayat tarzlarının bir gereğiydi.<br />

Çünkü adı üstünde âşıklık, sevilen bir<br />

varlığı ve ona ulaşma arzusunu ifade etmektedir.<br />

Geleneğe göre bunlar pîr elinden bâde içerek,<br />

rüyâlarında gördükleri güzele âşık olurlar. Sabah<br />

uyandıklarında bu aşkın ateşiyle şiirler söylemeye<br />

başlarlar ve sevgililerini aramak için diyar diyar<br />

gezerlerdi. “Ala gözlü”sünü aramak için yedi iklim<br />

dört bucak gezip dolaşan Karacaoğlan bu şair<br />

tipinin en ilginç örneğidir.<br />

Geleneğin yorumu da dikkate alındığında bu<br />

tür şairler için gezmek, bir tür hayat tarzıdır. Bunların<br />

sürekli olarak ikamet ettikleri bir yerleri yoktur.<br />

Devamlı gezerler. Gittikleri yerlerde de fazla<br />

kalmazlar. Tabii ihtiyaçları uğradıkları yerlerdeki<br />

halk tarafından karşılanır. Bir bakıma bunlar, halkın<br />

aşklarının, acılarının sözcüsüdürler. Halk da<br />

bu yüzden onlara saygı gösterir ve ihtiyaçlarını<br />

karşılar. Bunlar arasında Anadolu’nun Türk-İslâm<br />

diyarı haline geliş yıllarında “cavlak” tabir edilen<br />

bir grup daha vardır ki onlar da bu tür bir hayat<br />

tarzı içerisindedirler. Ama bunlar, âşıklığın kötü<br />

örnekleridir. Yeri gelince evliya, yeri gelince eşkıya<br />

görünümünde asalak tiplerdir. Onlar da diyar<br />

diyar gezerler. Ama amaçları bir tür dilenciliktir.<br />

İşte bu iki şair tipinin bu durumları benzer bir<br />

gezginci şairlik yorumunun tekke şairleri için de<br />

yapılmasına neden olmuştur. Ayrıca halk, çoğu zaman<br />

bu iki şair tipini birbirinden ayrı görmemiştir.<br />

Şüphesiz, gurbet ve ona bağlı olarak yol ve yolculuk<br />

gibi kavramlar tekke şairleri için de söylenebilir.<br />

Onlar da halkın yorumuyla aynı şekilde rüyâda<br />

veya uyanıkken mürşid, pir veya Hızır peygamber<br />

elinden bâde içerek bu aşkın hasretiyle bulundukları<br />

yerlerde duramaz hale gelirler. Dolayısıyla<br />

gezginlik onlar için de söz konusu olur.<br />

Fakat diğer şair tipleriyle Tekke şairlerinin seyahatleri<br />

arasında önemli bir mahiyet farkı vardır.<br />

Öncelikle şu söylenmelidir ki, tekke şairlerinin<br />

yaşama tarzları öyle uzun boylu gezginliğe elverişli<br />

değildir. Zira onların hepsi bir tarikata dolayısıyla<br />

bir dergâha bağlıdırlar. Yani yerleşik bir ha-<br />

61<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yatın içerisindedirler. Kimseye yük olmaz, geçimlerini<br />

çiftçilikle sağlarlar. Zaman zaman gezilere<br />

çıktıkları da bir gerçektir. Fakat buradaki amaç,<br />

niyet ve gezinin yapılış tarzı son derece farklıdır.<br />

Mesela; Bir tarikat mensubu, yolunun erkânı<br />

için önce bulunduğu yerdeki şeyhten ders almaya<br />

başlar. Sonra bu dersleri tamamlamak için başka<br />

yerlere yolculuğa çıkabilir. Bazen de bu geziler<br />

şeyhin emriyle gerçekleşir. Mesela mürit o çevrede<br />

bir günaha düşme tehlikesi içerisindedir. Yani<br />

nefsin ve kalbin bazı halleri için yolculuk zaruri<br />

hale gelebilir. Yine bu gezi, ilim ve irfan adamlarını<br />

ziyaret yahut ilim tahsili olabilir. İrşat da bir<br />

gezi amacıdır. Düşünmek ve ibret almak amaçlı<br />

geziler de vardır. Kâbe’yi ve Peygamberin kabrini<br />

ziyaret bir tekke mensubu için en önemli gezi sebebidir.<br />

Ayrıca bu gezilerin adapları da mevcuttur.<br />

Gidilen yer genellikle bir dergâh veya ilim meclisi<br />

olacağı için halka yük olma gibi bir durum da söz<br />

konusu olamaz.<br />

Yine tekke şairleri için yolculuğun bir başka<br />

şekli de manevi olanıdır ki onlar için söz konusu<br />

edilebilecek asıl yolculuk bu tür yolculuktur. Nasıl<br />

bedenle yapılan yolculuk bir yerden bir başka<br />

yere gitmek ise manevi yani kâlple olanı da bir<br />

âlemden başka bir âleme geçmek, bir sıfattan diğerine<br />

yükselmek şeklinde gerçekleşir. Bu, dünya<br />

sevgisinden ahiret sevgisine, ölüm korkusundan<br />

ölümsüzlük coşkusuna, geçici aşktan gerçek aşka,<br />

ikilikten birliğe, ilimden irfana, şeriattan tarikata,<br />

hakikatten marifete şeklinde kendisini gösterir.<br />

Öte yandan dünya onlar için gurbet, ahiret<br />

ise asıl vatandır. Dolayısıyla nefes alıp verdikleri<br />

sürece asıl vatanlarına kavuşmanın hasreti içinde<br />

yanıp tutuşurlar. Bu hal, onları kimi zaman ilden<br />

ile, kimi zaman dağdan dağa düşürür. Dolayısıyla<br />

şiirlerinde yol, yolculuk, hasret, gurbet... vazgeçilmez<br />

temalara dönüşür.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin gezileri<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> de bir tekke şairi olarak bu genel<br />

çerçevenin içinde düşünülmelidir. Menkıbevi<br />

hayatı ve şiirleri incelendiğinde <strong>Yunus</strong>’un bir mutasavvıf<br />

olarak gerçekleşen hem maddi, hem de<br />

kalbi yolculuklarının olduğunu görmekteyiz.<br />

Menkıbe, <strong>Yunus</strong>’u ilk yolculuğu olarak önce<br />

Horasan’dan Anadolu ve Sakarya kıyılarına getirir.<br />

Bu sadece Moğol zulmünün baskısıyla gerçekleşen<br />

bir hicret olmayıp aynı zamanda Anadolu’yu<br />

manevi anlamda imar hareketiyle ilgilidir. Bu<br />

bakımdan <strong>Yunus</strong>, bir Horasan Eri’dir. Burada<br />

“Taştın yine deli gönül, sular gibi çağlar mısın”<br />

mısralarından da anlaşılacağı üzere ırmak motifi<br />

üzerinde çokça tefekkür ettiği anlaşılan <strong>Yunus</strong>’un<br />

akan sular misali daha büyük yolculuklara aday<br />

birisi olduğunu ortaya çıkar. Yani <strong>Yunus</strong>, bir misyon<br />

eridir.<br />

Onun ilk yolculuğu, Tabduk’un yanında noktalanmadan<br />

önce dağ taş aşılarak Hacı Bektaş diyarına<br />

yapılır. Menkıbeye göre <strong>Yunus</strong> bir kıtlık<br />

yılında çoluk çocuğuna erzak almak üzere Hacı<br />

Bektaş dergâhına gider. Malum sebeple bu defa<br />

yolculuğun yönü Tabduk <strong>Emre</strong>’nin bulunduğu<br />

yere çevrilir. Sonra burada şeyhiyle aralarında geçen<br />

bir dargınlık yüzünden gurbete çıkar. Şeyhinin<br />

buyruğuyla bir rivayete göre kırk yıl seyahat<br />

eder. Tekrar şeyhinin yanına döner ve ardından bu<br />

defa da tebliğ ve irşat gezilerine başlar.<br />

Menkıbenin gerçeği ne ölçüde yansıttığı ayrı<br />

bir konudur. Fakat tarikat geleneği içinde ve şeyhmürid<br />

ilişkileri bağlamında müridin seyahatlere<br />

çıkması yukarıda da belirtildiği gibi tabii bir durumdur<br />

ve bu geziler muhtelif sebeplerle yapılmış<br />

olabilir. Muhtemeldir ki <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> de bu<br />

anlamda çeşitli gezilere çıkmış, muhtelif yerlere<br />

gitmiştir. Hele onun Anadolu’nun aynı zamanda<br />

buhranlı bir çağında yaşaması, bilhassa irşat<br />

amaçlı geziler yapmış olmasını gerekli kılar.<br />

Menkıbelerin dışında, <strong>Yunus</strong>’un yaptığı bu tür<br />

gezilerin ipuçlarına şiirlerinde de çokça rastlanmaktadır.<br />

Mesela, onun. “Mevlânâ Hüdavendigâr<br />

bize nazar kıldı/Onun görklü nazarı, gönlümüz<br />

aynasıdır./Mevlânâ meclisinde saz ile işret oldu/<br />

Ârif manaya daldı çün biledir feriştah” mısra-<br />

62<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ları Konya’ya gidip Mevlânâ ile görüştüğünün<br />

dolayısıyla tasavvuf edebinde anlatılan ilim ve<br />

irfan ehlini ziyaret maksatlı geziler yaptığının<br />

işareti sayılabilir. Tabduk <strong>Emre</strong> dergâhında dili<br />

çözülüp şiirler söylemeye başladıktan sonra ise:<br />

“Gezdim Urum ile Şam’ı/Yukarı illeri kamu/<br />

Vardığımız illere şol safa gönüllere/Halka Tabduk<br />

manâsın saçtık elhamdülillah” gibi mısraları<br />

onun Anadolu, Suriye ve Azerbaycan muhitlerine<br />

tasavvuf amaçlı geziler yaptığını göstermektedir.<br />

“Allah evi ziyarettir ben anda varmak isterim/Muhammed’in<br />

güzel nurun gözümle görmek<br />

isterim.”Ya da:”Hak müyesser etse varsam güzel<br />

Kâ’betullah sana/Bakuben hayranın olsam güzel<br />

Kâ’betullah sana” mısraları <strong>Yunus</strong>’un gerçekleştirip<br />

gerçekleştiremediğini tam olarak bilmediğimiz<br />

bir Hac yolculuğunun özlemini dile getirmektedir.<br />

Öte yandan <strong>Yunus</strong>’un tabiata yönelik gezileri<br />

de vardır. Çünkü inziva, tefekkür ve murakabe<br />

için tabiata açılmak gerekir. Yine tabiatta bulunan<br />

her şey, Allah’ın ayetleridir. Bir irfan ehli<br />

onları da okumak durumundadır. Bu anlamda tabiat,<br />

metafizik bir ders kitabı sayılmalıdır. Ayrıca<br />

tabiata yönelik bu tür yolculukları aynı zamanda<br />

manevi yolculuklar olarak da düşünmek gerekir<br />

ki böylece maddi yolculuklarla beraber kalbi yolculuklar<br />

iç içe geçmiş vaziyette <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde<br />

yer alırlar. Zira dış âleme ait görünen bu<br />

geziler çoğu kez iç âlemdeki yolculuğun maddi<br />

benzetmeleri olarak da ortaya çıkabilmektedir.<br />

Manevi yolculukları<br />

Dünyayı her mutasavvıf gibi fâni bir âlem olarak<br />

telakki eden <strong>Yunus</strong>’un şüphesiz ki asıl yolculuğu<br />

bu anlamdaki yani manevi boyutta olanıdır.<br />

Bu manevi yolun şartları gereği önce gerçek sanılan<br />

âlemde faniliği ve yokluğu hissetmek, ardından<br />

baki olanın yoluna düşmek şeklinde özetleyebileceğimiz<br />

yolculuk yahut arayış macerasıdır.<br />

Bu yolculuğun ilk durağı, kişinin kendini bu dünyada<br />

garip hissetmesidir. Bu duygu onu sürekli<br />

hareket halinde tutar. Dünya ve beden kafesi içinde<br />

bunalan ruh, kimi zaman dağlara atar kendini<br />

kimi zaman yad ellere. Karşısına çıkan dağlar<br />

maddi bir engel olabileceği gibi nefs olarak da görülebilir.<br />

Yorum ne olursa olsun, bir mutasavvıf,<br />

aradığını bulana kadar hep bir seyahat (arayış)<br />

içerisindedir. “Harami gibi yoluma arkuri inen<br />

karlı dağ/ Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu<br />

bağlar mısın/Oldum ilimden avare beni bunda eğler<br />

misin” şeklindeki mısralar, bu arayışın macerasını<br />

dillendirir. Faniliğin idrakinden sonra ise<br />

seferin yönü ötelere çevrilir: “Benim burda kararım<br />

yok ben gine gitmeğe geldim./ Bilin ki dünya<br />

fanidir dünyayı terk etsen gönül”, “Bir nazarda<br />

kalmayalım gel dosta gidelim gönül”<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin belli bir merhaleden sonra<br />

hem maddi hem kalbi dünyasındaki yolculukta<br />

aradığı Allah’tır. Ağaçta, kuşta, çiçekte onun<br />

varlığı hissedilse bile bu, yeterli olmaz. Çünkü<br />

Allah mekândan münezzehtir. Varlığı ancak kalpte<br />

hissedilir. Bu yüzden <strong>Yunus</strong>’un manevi yolculuğunun<br />

yöneldiği yer kalbidir. Yani içine döner,<br />

kendi varlığının sırlarını kurcalar. Şu mısralar,<br />

bu yolculuğun ifadesidir: “İşbu vücud şehrine her<br />

dem giresim gelir/ İçindeki sultanın yüzin göresim<br />

gelir.”<strong>Yunus</strong>’un bu noktada manevi yolculuk<br />

çilesi çektiği aşikârdır. Fakat sonunda: “Ne yüriyem<br />

ne hod aram ne uzak sefere varam” ,“Çünkü<br />

dostu bunda buldum ayruk neye seferüm var.”,<br />

“Ballar balını buldum bu cânım yağma olsun/<br />

Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun”<br />

ifadeleri vuslatın gerçekleştiğini, seferin maksadına<br />

ulaştığını gösterir.<br />

Bu anlamda onun: “Adım adım ileri beş<br />

âlemden içerü/ On sekiz bin hicabı geçtim bir<br />

dağ içinde/ Yetmiş bin hicab geçtim gizli perdeler<br />

açtım/ Ol dost ile buluştum gördüm bir dağ içinde”<br />

beyitleriyle başlayan uzun şiiri asıl seyahatin,<br />

Allah’a ulaşma makamları arasındaki yolculuğun<br />

rumuzlu bir destanı sayılmalıdır.■<br />

63<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Yoldayım<br />

NECATİ KANTER<br />

Perdeyi araladım, ince ince çiseleyen bir bahar<br />

yağmurunun büyüsüne kapılıp uzun bir yolculuğa<br />

çıktım düşler ülkesine. “Kâh çıktım gökyüzüne seyreyle-<br />

dim âlemi / kâh indim<br />

yeryüzüne seyreyledi âlem beni.” Ne-<br />

den sonra masamın başına döndüm, kalemi elime aldım, dakikalarca<br />

önümdeki kâğıda baktım. Tek kelime bile yazamıyorum.<br />

Oysa kâğıt üzerine döküp gün yüzüne çıkarmayı düşündüğüm bu<br />

öyküyü düşlerimde yazmıştım. Hem de kaç kere<br />

Belleğimi toparlayıp her şeyi yerli yerine koymalıyım. Öncelikle<br />

çağrışımları. Kurgu üzerinde çalışmalıyım. Sözcüklerin<br />

oluşturacağı çağrışımlarla; eksiksiz ve özgürce... Ama olmuyor! O<br />

kadar uğraşmama karşın, belleğim bir türlü kaleme uyum sağlayamıyor.<br />

Hani derler ya; akıl tutulması! Kalem işlemiyor. Taşlaşmış.<br />

Dakikalar, saatler, günler geçiyor. Yok! Basiretim bağlanmış. Yazamıyorum!<br />

Bir gece yine uyumadan karmaşık duygular arasında sabahı beklerken<br />

kaynağı belirsiz bir yerden akan dupduru bir ney sesi odama kadar<br />

ulaşmış, kör bir dilenci gibi elimden tutup uzaklara taşımıştı beni.<br />

Sarı Köy’e… Öykümün yeşerip dal budak salacağı topraklara. <strong>Emre</strong>’m<br />

<strong>Yunus</strong>’a. Bektaş ocağına, Tapduk kapısına...<br />

Masa üzerindeki kaleme uzandım, ak kâğıdı çektim önüme, “Bismillah”<br />

dedim, yazmaya başladım.<br />

64<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Yoldayım!<br />

Sırtımda Türkmen işlemeli bir heybe, heybemin<br />

içinde bir dilim mayalı ekmek, bir baş kuru<br />

soğan, bir avuç dağ yemişi, bir kırba su, ayağımda<br />

sığır derisinden yapılmış bir çift çarık, elimde<br />

uzun bir asa, dilimde dua…<br />

Yürü ey seyyah-ı avare!<br />

Yolun muhabbet dergâhına.<br />

Ya Allah!<br />

Hu!<br />

Düş deneyimim büyüleyici ney sesiyle doruğa<br />

ulaşırken zaman kapısı aralandı, usulca içeri girdim.<br />

Gözlerimin önündeki perdeler kalktı, Ezel<br />

Bezmi’nde sevgiliyle göz göze geldim. Kırklar<br />

meclisinde halkalanıp hu, çektim. Yesevi ocağına<br />

düştü yolum, Hikmet okudum. Ahi Evren’in<br />

gönül konuğu oldum, Mevlana dergâhında semazen.<br />

Ardından, şiir vadisi, yâren sohbetleri,<br />

Horasan erleri, Sarı Köy, açlık, kıtlık, Moğol talanı,<br />

çekik göz, çapul, kan, gözyaşı!<br />

Ve dahi Bektaş dergâhı!<br />

Alıç sayısının katbekat değerince katırımın<br />

sırtına yüklenen buğday… Sonra nedamet!<br />

Yolun bir yarısında geri dönüş ve Hünkâr<br />

Bektaş’tan dilenilen nefes!... “Biz kilidin anahtarını<br />

Tapduk’a verdik,” sözü! Tapduk dergâhına<br />

varış... Sırtımda odun, elimde balta, dost kapısına<br />

kırk yıllık hizmet, kırk yılın sonunda Dedem<br />

Sultan Tapduk’un “Hâlâ <strong>Yunus</strong> kokuyorsun”<br />

sitemkâr nidası, elini uzatıp öteleri işaret edişi!<br />

Geride kalan kırık bir gönül, harabe olan bir yürek<br />

ve gecenin bir yarısında “Aslanlı yadigârı”<br />

<strong>Yunus</strong>’u biçarenin Tapduk dergâhını terk edişi.<br />

Yoldayım!<br />

“Andan ayru dirliğim dirlik değüldür...”<br />

deyü, koyulduğum bu çileli yolculuğumda<br />

düş ve gerçek anlamdaş oldu, bütün anlar birbirinin<br />

içine girdi. Bıraktım kendimi rüzgâra!<br />

Hızır’la yoldaş oldum, İlyas’la karındaş! Bektaş<br />

Hünkâr’ın şekline girdiği güvercin oldum, sırtına<br />

bindiği aslan...<br />

Dağlar tırmandım. Yüce, başı dumanlı, sarp<br />

dağlar. Bozkırlar gezdim, ovalar dolaştım. Nice<br />

beldeler gördüm, nice gönüllere girdim, nice<br />

diller duydum. Ağaçlarla selamlaştım, dal dal<br />

gökyüzüne, damar damar yerin altına uzanan…<br />

Çiçek çiçek koklaştım, kurtla kuşla söyleştim.<br />

Marallarla, ceylanlarla dertleştim.<br />

Zaman aktı, gün günü kovaladı, havaya cemre<br />

düştü, sonra suya, sonra toprağa. Od düştü<br />

yüreğime!<br />

Leyla-i Mecnun menem / Şeyda-yı Rahman<br />

menem<br />

Leyla yüzün görmeğe / Mecnun olasım gelür<br />

Kınalı keklikler ötüştü boz dağların göğsünde,<br />

bir ördek sürüsü indi göllere, turnalar katarı<br />

geçti içimden. Sonra kanatlandılar, “Gel” diye<br />

seslendiler <strong>Emre</strong>’m Tapduk’un dilinden. Çığlıklar<br />

düştü çığ gibi dağ doruklarından. Çığlık çığlığa<br />

kuşlar geçti gökyüzünden. Ak gerdanlı sunalar,<br />

telli turnalar, kınalı keklikler, bıldırcınlar,<br />

üveyikler, kırlangıçlar, kartallar, şahinler, kanat<br />

çırpıp, pervaz urup, “Gel!” dediler dembedem!<br />

Yoldayım!<br />

Ağzımda dua, yüreğimde od!<br />

Kül olmadan vuslatın kapısına dayanmak,<br />

alev alev menzile koşmaktır muradım. Ama hâlâ<br />

ötelerde işaret parmağın!<br />

Gel, diyorsun!<br />

Mecnun oluben yürürüm / Ol yarı düşte görürüm<br />

Uyanıp melul olurum / Gel gör beni aşk neyledi<br />

Kamçı gibi bir yağmur camları dövüyor. Perdeler<br />

sırılsıklam. Elektrikler gitti, odam kapkaranlık.<br />

El yordamıyla sehpanın üzerindeki kibrit<br />

kutusunu buldum, masa üzerindeki mumu ateşledim.<br />

Yüzüm avuçlarımda, gözlerim mum alevinde.<br />

Az önce bir düşün çevresinde yaptığım<br />

kısa yolculuk, duyulmayan bir rüzgârın ritmiyle<br />

mumun titreyen alevleri arasında ney sesiyle birlikte<br />

yeniden başladı. Bir pervane peydahlandı<br />

odamda. Mumun etrafında deli gibi ateşe kanat<br />

çırpıp raks ederken bir yandan da sabahlara kadar<br />

yana yakıla gözyaşı dökmesinin nedenini<br />

sordu mum’a. O da, gönülde ayrılık derdi olduğunu,<br />

çerağını, yârine ulaşmayı umduğu için<br />

yaktığını söyledi. Heyecanı daha da artan alev<br />

kanatlı pervane, sevgilinin etrafında döndü,<br />

65<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


döndü, döndü, ateşe verdi sonra kızıl kanatlarını.<br />

Bir mısra döküldü dudaklarımdan.<br />

Pervane gibi od’a yanmayan âşık mıdır<br />

Kutsal kanatlarının gölgesi hem güneşin hem<br />

de sevgilinin üzerine düşünce ikisine de aynı<br />

anda “kut” veren, ışıklı gök ile kara yer arasını<br />

mekân tutan Huma, güçlü pençesine alıp bir<br />

göz açıp kapayıncaya kadar dost’a götürdü beni.<br />

Dost kapısına.<br />

Anam Sultan’ın sunduğu burcu burcu Anadolu<br />

kokan mis gibi yayık ayranını yudumlarken,<br />

pervaz urup hu çektiler başucumda süzülen<br />

tarlakuşları. Hu dediler dağlar taşlar. Hu dediler<br />

yıldızlar, esen yeller, titreşip ses veren ağaçlar.<br />

Hu dediler çevremde halkalanan dervişler,<br />

yârenler. Hu dediler üçler, yediler, kırklar. Hu<br />

dediler görünenler görünmeyenler!<br />

Yoldayım!<br />

Söz yoktur âşık’a aşk’tan başka.<br />

Bir bakışın çözer düğümü.<br />

Nazar eyle!<br />

Arıt!<br />

Ellerim kucağımda, başım göğsümde. Eşiğini<br />

öptüm, yüz urdum dergâhına!<br />

Ayağımın tozunu bile silkmeden girdiğim bu<br />

küçük loş hücrede ne varlık ne yokluk; ne zaman<br />

ne mekân!<br />

Ol dost yüzün görmez isem bu gözlerim nemdir<br />

benim!<br />

Şafak, güneşin doğmak üzere olduğunu muştularken<br />

tefekkür âleminden sıyrılarak başını<br />

kaldırdı, gözlerini gözlerime ışınladı, duru bir<br />

tebessüm yeli esti Şeyh’imin dudakları arasından.<br />

Bir mutluluk pırıltısı yayıldı yüzüne. Bir sır<br />

açılacak gibi. Sırrın sırla konuşması gibi. Ellerimi<br />

avuçlarının arasına aldı, soluğum soluğuna<br />

karıştı. Dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtı!<br />

Gizil bir fısıltı döküldü… Ak pınarın ak suyu<br />

gibi. “Sefa geldin” dedi, sonra “Bizim <strong>Yunus</strong>”<br />

dedi, sustu. Hüzün inceliğinde bir coşku sardı<br />

yüreciğimi. Anbean eridim. Yoğunlaşan bir iç<br />

huzuru, tatlı bir rehavet. Sanki ırmaklar coşmuş,<br />

pınarlarda sular şırıl şırıl akmış, goncalar açmış,<br />

bütün bahçelere bahar gelmiş, bülbüller ötüşür<br />

olmuştu.<br />

Bu küçük loş odanın pencereye yakın bir yerinde<br />

Türkmen işlemeli bir kilim üzerine itina<br />

ile yerleştirilmiş olan beyaz bir koyun postunu<br />

işaret edip şefkatli bir buyur edişin ardından sözün<br />

büyüsü dolandı damarlarımda.<br />

Açıldı kilidim!<br />

Taptuk’un tapusunda / kul olduk kapusunda<br />

<strong>Yunus</strong> miskin çiğ idük / piştik el-hamdüli’llah<br />

Latif bir buharın etkin olduğu yeni bir ruh<br />

iklimindeyim. Takılı kaldı gözlerim gözlerine!<br />

Müşfik bir bakış, büyülü bir dokunuş, sakin ve<br />

huzurlu bir duruş… Gizemli ve güven verici bir<br />

eda! Aklım başımdan gitti. Suret, sirete döndü,<br />

kesret Vahdet’e… Artık ne sitem ne naz ne de<br />

niyaz!<br />

Sanki hiç gezmedim. Dağlar aşıp dereler geçmedim.<br />

Yukarı illeri görmedim. Dergâhtan hiç<br />

çıkmadım sanki. Şeyhim. efendim, sultanım.<br />

Saygıda kusurum varsa affoluna. Bağışla beni.<br />

Kapına geldim; eşiğindedir başım, basıp geç;<br />

ben <strong>Yunus</strong>-ı biçare… Himmet eyle bile diyemedim!<br />

Eteğini öpmek istedim ya, kuş olup uçmuştu<br />

sanki!<br />

Gözlerim ağır ağır aralanırken uyku ile uyanıklık<br />

arasındayım. Sabah mahmurluğuyla uzun<br />

bir süre tuhaf tuhaf etrafıma bakındım. Kımıltısız,<br />

umarsız bir bakış. Kalktım, perdeyi araladım,<br />

camı açtım; sabahın serinliği yüzümü okşadı.<br />

Duyulmuyordu artık hüzzam makamındaki<br />

o hazin ney sesi! Yağmur hâlâ çiseliyor. Ahşap<br />

masamın üzerindeki dağınık kâğıtlar arasında el<br />

yazısıyla yazılmış olan yaprakları elime aldım,<br />

“Bismillah” dedim, okumaya başladım.<br />

Yoldayım!■<br />

66<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


YAHYA AKENGİN<br />

<strong>Yunus</strong>’un şüphesiz<br />

evrensel bir kimliği<br />

de vardır. Fakat<br />

bu evrensellik<br />

de kendi<br />

sınırlarını kendi<br />

belirleyendir. O’na<br />

yakışmayanları<br />

O’na yamayarak<br />

yapılan saptırmalar<br />

az çok bilinen bir<br />

husustur.<br />

Nerede yaşadığı, nasıl yaşadığı,<br />

aynı ismi taşıyanların şiirleri ile<br />

O’nunkilerin nasıl ayırt edilebileceği gibi<br />

sorularla uğraşmanın gerekliğine inanmakla<br />

birlikte bu sorulara şahsen vereceğim cevap<br />

tek olmuştur: <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Müslüman<br />

Türk halkının ta kendisidir. Halk O’nun adına<br />

menkıbeler icat etmişse, başka şairlerin<br />

söyleyişlerini O’na maletmişse, <strong>Yunus</strong>lar<br />

birbirine karıştırılmışsa, bütün bunlar aynı<br />

müellifin işleridir. O müellif halktır. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin dilindeki güzellikler, inancındaki<br />

duruluklar Türk halk kültürünün aynasından<br />

başka bir şey olamaz.<br />

Kuraklık Anadolu’yu kavuruyor, fakat<br />

halkın “Yörük değirmenleri” ağır aksak da<br />

67<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


olsa, yorgunluk bezginlik gıcırtıları çıkarsa da<br />

dönmeyi sürdürüyor. Moğol işgalci atlılarının<br />

estirdiği dehşet dört biryanı sarmış olsa da<br />

“Yörük değirmenleri” hayatın çarkını döndürmeye<br />

devam ediyor. Beylerin post kavgalarının<br />

estirdiği teröre körüklediği anarşiye rağmen “<br />

Yörük değirmenleri” döner dururlar.<br />

<strong>Yunus</strong>’un “ Yörük değirmenler gibi dönerler/<br />

El ele vermiş Hakk’a giderler” mısraları<br />

bana oldum olası Türk Milleti’nin yeryüzündeki<br />

sürekli yürüyüş halini çağrıştırır. 13.<br />

yy. gibi Anadolu’da çok yönlü bir kaosun egemen<br />

olduğu bir devirde tökezlemelere rağmen<br />

yolunu kaybetmeyen bir milletin ruh yapısını<br />

simgeler “ Yörük değirmenleri”<br />

“Yedikleri insan eti” olan zorbaların payidar<br />

olamayacağı inancını <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şahsında<br />

dile getiren halktır. Bunun temeli ise o<br />

halkın özünde yaşayan imandır elbette. Gelgör<br />

ki bu imanın kaynaklarını anlatmak için halkın<br />

diline hor gözle bakan cereyanlar da mevcuttur.<br />

Türkçenin İslam’ı anlatmada yetersiz olduğu<br />

düşüncesinden hareketle Arapça ve Farsçayı<br />

vasıta yapanlara halkın vermiş olduğu bir cevaptır<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>.<br />

Bununla birlikte <strong>Yunus</strong>’taki halk Türkçesinin<br />

içerisinde de Arap ve Fars kökenli olup,<br />

Türkçenin bünyesinde eritilmiş sözler de mevcuttur.<br />

Ancak burada dikkat edilmesi gereken<br />

husus, Türkçenin eriyen değil eriten bir unsur<br />

oluşudur.<br />

“Halk”ı kayıtsız şartsız kutsayanlarla aynı<br />

çizgide bulunmadığımı da söylemeliyim. Doğru<br />

temsilci şahsiyetleri öne çıkarmasını bilen<br />

halk, yanlışı temsil edenleri de alkışlayabilmiştir.<br />

Aynı devirlerdeki halkın inanç duygularını<br />

çarpıtarak kendine “tanrısal” bir statü<br />

kazandıran Hasan Sabbah olayı da madalyonun<br />

diğer yüzünü anlatan bir örnek olarak karşımıza<br />

çıkar. Halk saflığı temsil eder. Bu saflığın<br />

duruluğunu bulandırarak, günümüzün ifadesiyle<br />

provoke ederek güç oluşturma cereyanları<br />

da her devirde görülen bir durumdur. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin büyüklüğü işte böyle bir mukayese<br />

yoluyla anlaşılabilir.<br />

Kur’an mesajının özünü çiftçiye, çobana,<br />

konargöçere kendi diliyle ulaştırabilme mucizesidir,<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şahsında dile getirilenler…<br />

Birilerinin halkla İslam’ın arasına gerdiği<br />

perdeyi ortadan kaldırma hareketidir <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>. <strong>Yunus</strong>’un deyişiyle “halkın başına zorba<br />

olan” mollaların tekellerinde tutmak istedikleri<br />

Kur’an mesajlarının aslını halkla paylaşmanın<br />

da bir yansımasıdır O’nun şiirleri.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin temsil ettiği hoşgörü iklimini<br />

yozlaştırarak onu kendi inanç ekseninden<br />

farklı yönlere çekme cereyanları da eksik olmamıştır.<br />

Sözgelimi materyalist dünya görüşünün<br />

savunucusu olanların <strong>Yunus</strong>’u bir basamak<br />

olarak kullanıp çarpıtmaları gibi bir sorundan<br />

söz etmek de mümkündür. <strong>Yunus</strong>’un şüphesiz<br />

evrensel bir kimliği de vardır. Fakat bu evrensellik<br />

de kendi sınırlarını kendi belirleyendir.<br />

O’na yakışmayanları O’na yamayarak yapılan<br />

saptırmalar az çok bilinen bir husustur.<br />

“Halk kültürü” dediğimiz kavramı besleyen<br />

inanç kaynaklarını bilip anlayamadan halkı<br />

da <strong>Yunus</strong>’u da yerine oturtmak zordur. Yüzyılların<br />

birikimine yaslanarak, imbiklerden<br />

geçerek vücut bulmuş bir milletin halk tabakasında<br />

oluşan bilgi ve bilincin sözcülüğünü<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye bahşeden de halkın kendisidir.<br />

Diğer bir deyişle halk milletin ortak bilincini<br />

yaşatandır. Öyle olmasaydı <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> yüzyılları<br />

aşıp günümüze gelemezdi. İşte bu halk<br />

Türkmen’dir, Yörük’tür, Oğuz’dur, Tatar’dır,<br />

Kıpçak’tır ve bunların çoğalan dallarıdır. “Yörük<br />

değirmenler gibi” zaman yolculuğunda döner<br />

durur.<br />

Halk bağrından <strong>Yunus</strong>lar çıkarır, onlar da<br />

döne döne onun yoluna ışık saçarlar.■<br />

68<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


İSMAİL ÇETİŞLİ*<br />

Gönül Çalab’ın tahtı Çalap gönüle baktı<br />

Kim gönül yıkar ise iki cihan bedbahtı<br />

Kültür ve edebiyatımızın anahtar kelime/<br />

kavramlarından biri “gönül”dür. Onunla<br />

eşanlamlı olarak değerlendirilebilecek olan Türkçe<br />

kökenli “yürek” ile Arapçadan aldığımız “kalp” ve<br />

Farsçadan dilimize giren “dil”, hiçbir zaman “gönül”<br />

kadar yaygınlık ve anlam zenginliği kazanmamıştır.<br />

Nitekim Nihat Sami Banarlı, “Gönül Sözüne<br />

Dâir” başlıklı yazısında en eski metinlerden beri<br />

kullanılagelen, ama <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de gerçek sesine<br />

kavuşan “gönül”ü “Türk dili var olalıdan beri yaşayan<br />

ve yaşatılan” en güzel kelimelerinden biri<br />

olarak görür. 2<br />

Her türlü duyu ve duygu dünyamızın merkezinde<br />

yer alan gönül, doğal olarak günlük hayatımız<br />

kadar edebiyatımızın da anahtar kelime/kavramlarından<br />

biri olmuştur. Çünkü “duyguların dili” biçiminde<br />

tanımlanan şiir bir yana, edebiyat sanatının<br />

bütün alanlarında sanatkârın hareket noktası kadar<br />

hedefi de büyük ölçüde gönüldür. Duyguların<br />

beşerî veya metafizik nitelikli olması sonucu değiştirmez.<br />

Edebî eser, temel özelliklerinden olan<br />

lirizmi hep bu kaynaktan alır. Özellikle Türk şiirini<br />

*<br />

Prof. Dr., Pamukkale Ü., Öğretim Üyesi<br />

düşündüğümüz veya ana hatlarıyla hatırladığımızda<br />

bu gerçeği daha derinlemesine idrak ederiz.<br />

“Edebiyatımızın bütün türlerinin, gerek halk<br />

edebiyatı, gerek divan edebiyatı olsun, dinî ve tasavvufi<br />

edebiyatımızın müşterek konularından birisi,<br />

belki de en mühimi ve en çok işleneni gönül<br />

mefhumudur.” 3 Gönül, hem başlı başına bir konu<br />

objesi/kaynağı, hem de teşhis ve mecaz sanatları<br />

çerçevesinde somut bir varlık olarak algılanır. Mesela<br />

divan şiirinde gönül; “aşk kavgasının yapıldığı<br />

yerdir. Gıdası gam ve kederdir. Daima harap olmaya<br />

yatkındır. Fitnenin doğuş yeridir. Bütün zevki<br />

sevgilinin hayali ile avunmaktır. Naz onun en çok<br />

kapıldığı şeydir. Hiç istemediği unsur ağyârdır. Son<br />

derece kıskançtır. Sevgiliden ilgi görmez ama ümidini<br />

kaybetmez. Daima aşk ve güzellik unsurları<br />

(gamze, çeşk, zülf vb.) tarafından yağma edilir, yakılıp<br />

yıkılır.” 4 Onun içindir ki gönül şairinin dili ve<br />

idrakinde kimi zaman âşık, mecnun, divane, şeyda,<br />

kimi zaman kul, garip, miskin, avare, kimi zaman<br />

esir, mahpus, berdar, kimi zaman ev, virane, saray,<br />

divan, taht, kimi zaman mum, çerağ, pervane, kimi<br />

zaman şehir, ülke ve memleket, kimi zaman ayna,<br />

kimi zaman çocuk, çoğu zaman da hasta, bimar,<br />

69<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


sad-pare ve yaralı metaforuyla karşımıza çıkar. Bu<br />

bağlamda gönül redifli pek çok şiirle karşılaşmak<br />

mümkündür. 5<br />

Erdi bahâr sen dahi şâd olmadın gönül<br />

Güllerle lâlelerle küşâd olmadın gönül<br />

(Şeyhülislâm Yahya)<br />

Jâle-veş bir gonce-i ra’nâya düşdi gönlümüz<br />

Sâye-âsâ bir sehî bâlâya düşdi gönlümüz<br />

(Cevrî)<br />

Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül<br />

Ehl-i aşkın hâsılı sâhip mezâkîdir gönül (Nedim)<br />

Geleli dünyaya râh-ı mâderden<br />

Gönül şâd olmadı gamdan kederden (Dertli)<br />

Gönül kelime/kavramının en çok kullanıldığı<br />

alanlardan biri de dinî-tasavvufi edebiyatımızdır.<br />

Daha çok bireyin inanç dünyası ve metafizik coşkularından<br />

kaynaklanan dinî-tasavvufi edebiyatta<br />

“İmanın ve küfrün merkezi kalptir. Eğer kalp iman<br />

ile dolu ise gönüldür, inkâr ve küfür ile dolu ise<br />

nefistir. Gönül ulviyete, nefis süfliyete meyyaldir.<br />

(…) Gönül ukbâ, beden ise dünyadır. Gönül aşkın<br />

dostu, nefis bedenin yoldaşıdır. Nefis düşman, gönül<br />

bir kaledir. (…) Aklın sınırlarını aşacak bilgiler<br />

ancak gönül ile elde edilebilir. Akıl ilmin, gönül irfanın<br />

kaynağıdır.” 6 İlahi aşk ve tevhit sırrı gönülde<br />

tecelli eder.<br />

Asıl konumuz olan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>(1240-<br />

1320)’nin şiirlerinde gönül konusuna gelince. Türk<br />

dili, edebiyatı ve şiirinin olduğu kadar kültürünün<br />

de asli kurucularından olan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirleri,<br />

iki ana eksen etrafında hayat bulur. Bu eksenlerden<br />

birincisini büyük ölçüde metafizik nitelikli<br />

aşk teması oluştururken; ikincisini dinî, ahlaki ve<br />

insani endişenin hayat verdiği didaktizm teşkil<br />

eder. Dolayısıyla <strong>Yunus</strong>, bir yönüyle -genel manada-<br />

insanın veya kendisinin iç dünyasına/gönlüne<br />

eğilirken; diğer yönüyle iç dünyanın tezahür evreni<br />

durumundaki kendi ve diğer insanların dışına<br />

bakar. Dışa bakışın en geniş dairesi toplum ve bütün<br />

bir insanlıktır. Dolayısıyla <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de içe<br />

bakış, şiire gönül merkezli aşk temasını getirirken<br />

dışa bakış nasihat nitelikli didaktizmi davet eder.<br />

Aslında <strong>Yunus</strong>’un şiirlerindeki aşk ve didaktizm<br />

eksenleri temelde birleşir ve aynı kaynaktan doğar.<br />

Bu temel ve kaynak, İslâm dini ve onun “insan-ı<br />

kâmil” idealidir. Daha açık bir ifadeyle İslam dininin<br />

esaslarını belirlediği insan, evren, Allah ile alakalı<br />

her türlü algı, bilgi, keşif, iman ve bu çerçevede<br />

hayat bulması arzulanan insan-insan, insan-evren,<br />

insan-Allah ilişkisinde en üst merhaleye kanat<br />

açması beklenen bir insan-ı kâmil ideali. Bu açıdan<br />

baktığımızda <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin vahdet-i vücut felsefesine<br />

bağlı bir mutasavvıf olduğu aşikârdır.<br />

Yazımızda esas aldığımız <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerinde<br />

“gönül” konusu, bizi öncelikle insanın iç<br />

dünyasına ve aşk temasına götürür. Çok açıktır ki<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> bir gönül ve aşk; iç yolculuk ve metafizik<br />

arayış; sonunda da aşk badesini içmiş olmanın<br />

getirdiği vecdin şairidir. O, İslam tasavvufuna dayanan<br />

metafizik aşk vadisinde Ahmet Yesevî, Hacı<br />

Bektaş-ı Veli, Taptuk <strong>Emre</strong> ve Mevlana gibi gönül<br />

ehli şahsiyetlere bağlı ve onların devamı durumundadır.<br />

Yûnus Hakk’a bilişeli cân u gönül virişeli<br />

Şol Tapdug’a irişeli gizlü râzum açar oldum<br />

(s.225) 7<br />

Mevlânâ Hudâ-vengâr bize nazar kıldı<br />

Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdur (s.82)<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre insan, beden (vücut, ten,<br />

cisim, suret) ve can (ruh)’dan oluşmuş bir bütündür.<br />

Toprak, su, ateş ve hava (anasır-ı erbaa) gibi<br />

dört unsurdan müteşekkil vücut ölümlüdür ve bir<br />

gün aslına dönecektir. Dolayısıyla beden canın<br />

gömleği; ballar balının kovanı; ilahi cevherin kendini<br />

sakladığı damladaki deryadır. Bunun dışında<br />

bir gerçeğe inanmak apaçık gafletten başka bir şey<br />

değildir.<br />

Bu vücûdun sermâyesi od u su taprag u yildür<br />

Her biri aslına gider gâfil olmak nendür senün<br />

(s.158)<br />

Bir başka söylemle ifade etmek gerekirse bir<br />

bina durumunda olan vücudun hikmet sırrı, içindeki<br />

gönülde saklıdır. Zira asıl hazine olan can, gönül<br />

binasında gizlidir. Dil/lisan ise canın tercümanıdır.<br />

Vücûd bir binâ durur sırr-ı hikmet içinde<br />

70<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Gönül bir bünyâd durur nakd ol bünyâd içinde<br />

Gönül sultân hâkim cân cümle iş ana kurbân<br />

Dil dahı bir tercemân yürür kudret içinde<br />

Gönül oturur tahta hükmider Kâf’tan Kâf’a<br />

Nefis durmuş ırakda meyli işret içinde (s.299)<br />

İnsan bedeninde en kıymetli varlık olan can/ruh<br />

ölümsüz ve ebedîdir. Zira can/ruh ilahi bir cevherdir.<br />

Allah ilk yaratılan olan Hz. Muhammed’i kendi<br />

nurundan yaratmış; Hz. Âdem’e ise kendi ruhundan<br />

bir nefes üflemiştir. Can, öz itibarıyla nur ve<br />

aşk cevherinden yaratılmıştır. Bu sebeple bedeni<br />

ilgilendiren ölümden korkmanın manası yoktur.<br />

Çalap nûrdan yaratmış cânını Muhammed’ün<br />

Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’ün<br />

(s.155)<br />

Ten fânîdür cân ölmez çün gitdi girü gelmez<br />

Ölür ise ten ölür cânlar ölesi degül (s.167)<br />

Ko ölmek endişesin âşık ölmez bâkîdür<br />

Ölmek senün nen ola çün cânun İlahîdür<br />

Ölümden ne korkarsın korkma ebedî varsın<br />

(s.49)<br />

Ölümsüz olan can/ruhun mekânı genelde beden<br />

ise de asıl gönüldür. Bir başka ifadeyle gönül; canın<br />

evi, sarayı veya hazine dairesidir. Dolayısıyla gönül<br />

de ölümsüzdür. Bütün tasavvuf ehli gibi <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> de Allah’ın gönülde tecelli ettiğine inanır. Bu<br />

sebeple gönül, öncelikle Allah’ın evi (Kâbetullah)<br />

veya Çalap’ın tahtıdır. Gönül sultanı da onun içinde.<br />

Sonuç itibarıyla gönül, marifetullah ve hikmetullahın<br />

kaynağıdır.<br />

Kur’ân kelâmum didi gönlüne evüm didi<br />

Gönülde ev ıssın bilmez âdemden tutmayalar<br />

(s.75)<br />

Hak nazar kıldı câna bir göz ile bakmak gerek<br />

Ana ki Hak nazar kıldı ben anı niçe yireyin<br />

(s.275)<br />

Nazar kıl bu gevhere ya bu gizli nûra<br />

Nûr kaçan yavı vara çün Hak nazar-gâhıdur<br />

(s.49)<br />

<strong>Yunus</strong>’un dilindeki bir başka benzetmeyle<br />

gönül, Allah’ın Hz. Musa’ya tecelli ettiği Tûr-ı<br />

Sina’dır. Onun için insanın Allah’ı uzaklarda değil,<br />

gönlünde araması gerekir.<br />

İstemegil Hakk’ı ırak gönüldedür Hakk’a turak<br />

Sen senligün elden bırak tenden içerü cândadır<br />

Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dür<br />

Key güher gönlindedür sanma ki ol ummandadur<br />

(s.72)<br />

Kişinin kendisinde ve evrende Allah’ı bulması<br />

ve görmesi, ancak Allah’ın gönle nazar etmesiyle<br />

mümkündür. Bu noktada asıl olan gönül gözüdür;<br />

zira gönül gözü görmezse, baş gözü hiçbir şey göremez.<br />

<strong>Yunus</strong> imdi sen Hakk’a ir dün ü gün gönlün<br />

Hakk’a vir<br />

Gönül gözü görmeyince baş gözi görmeyiser<br />

(s.41)<br />

Bu gerçeğin idrakinde olan <strong>Yunus</strong>, vücut şehrine<br />

girip gönül tahtında oturan sultanın yüzünü<br />

görmek ister.<br />

Bu vücûdum şehrine giresüm gelür<br />

İçindeki sultânun yüzin göresüm gelür (s.63)<br />

Genelde İslam dini, özelde vahdet-i vücut felsefesi<br />

ve <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre insanı yaratılmışların<br />

en şereflisi mertebesine yükselten asli sebep de bu<br />

noktada aşikâr olur. Zira kesret olarak gördüğümüz<br />

veya algıladığımız evren, gerçekte “tevhit” veya<br />

“vahdet”e bağlıdır. Buradan hareketle <strong>Yunus</strong>’a<br />

göre insanı insan kılan varlığındaki ilahi cevherdir.<br />

İnsan sıfatı kendü Hak insanda(dur) Hak togrı<br />

bak<br />

Bu insanun sıfatına cümle âlem hayrânımış<br />

Her kim ol insanı bile hayrânısa insan ola<br />

Cümle yaradılmış kula insan tolu sultânımış<br />

Tevhîdimiş cümle âlem tevhîdi bilendür Âdem<br />

Bu tevhîdi inkâr iden öz cânına düşmanımış<br />

71<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


(s.133)<br />

Böylesine kutsal olan gönlü kırmak, elbette büyük<br />

bir günahtır. Nitekim Âşık <strong>Yunus</strong>’un amacı şu<br />

veya bu dava değil, dostun evi olan gönüller yapmaktır.<br />

Bir kez gönül yıkdunısa bu kıldugun namâz degül<br />

Yetmişiki millet dahı elin yüzin yumaz degül<br />

(s.173)<br />

Ben gelmedüm da’vîyiçün benüm işüm seviyiçün<br />

Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmaga geldüm<br />

(s.187)<br />

Yukarıdaki gerçeğe rağmen gönül, yöneleceği<br />

istikâmette karasızlıklar yaşayabilen ve değişebilen<br />

bir niteliğe sahiptir. Bu gerçek iki tür gönlü gündeme<br />

getirir; ilahi aşktan mahrum olması sebebiyle<br />

paslı gönül ve ilahi aşkın coşkusuyla sarhoş gönül.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> inanır ki, kimi gönüller paslıdır. Ayna<br />

metaforu çerçevesinde gönle izafe edilen paslılık<br />

hâli, insanın beşerî zaafları veya nefsin dünyevi<br />

istek, arzu ve ihtiraslarının eseridir. “Masiva” kelimesinde<br />

toplanabilecek kibir, kin, haset, benlik,<br />

ikilik, gönül kırma, uzun ömür isteği, dünya nimetlerine<br />

(taç-taht, mal-mülk) düşkünlük veya dünya<br />

severlik gibi hususlar, gönlü paslandıran beşerî zaafların<br />

başında gelir.<br />

Bir tona kan bulaşıcak yunmayınca mismil olmaz<br />

Gönül pâsı yunmayınca namâz edâ olmayısar<br />

Gönül pasın yudınısa kibr ü kini kodınısa<br />

İkrâr bütün olmayınca erden nazar olmayısar<br />

(s.41)<br />

Dost sevgüsin gönülde cânıla berkitmeyen<br />

Tûl-ı emel defterin dürmeyen âşık mıdur<br />

………..<br />

İy <strong>Yunus</strong> sen dostunun cefâsına katlangıl<br />

Yüregüne ışk okın urmayan âşık mıdur (s.52)<br />

Bu dünyâya gönül viren sonucı pişmân olısar<br />

Dünyâ benüm didükleri hep ana düşman olısar<br />

(s.81)<br />

İnsanın bu eğilimi sonunda gönlünü paslı kılan,<br />

şeytanın istek ve emirlerine uyan “nefis”ten kaynaklanır.<br />

Bir nicenün gönline şeytanlar tolup durur<br />

Erenler sem’ına bunlar gülüşken olur (s.76)<br />

Bu bağlamda gönle izafe edilen bir başka benzetme<br />

ise “taş” ve “taşlaşma”dır. Gönlün taşlaşması,<br />

beşerî zaaflar ve aşksızlığın tabii sonuçlarından<br />

biridir. Bu tür bir gönül ancak “Rahman” askerlerinin<br />

“nefis” askerlerini mağlup edip can şehrini zapt<br />

etmeleri; tecelli aynasını parlatmaları ve aşk kandilini<br />

yakmaları ile pastan kurtulabilir.<br />

İşidün iy yârenler ışk bir güneşe benzer<br />

Işkı olmayan gönül meseli taşa benzer<br />

Taş gönülde ne biter dilinde agu düter<br />

Niçe yumşak söylese sözi savaşa benzer<br />

Işkı var gönül yanar yumşanur muma döner<br />

Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer<br />

(s.83-84)<br />

Her türlü kir ve pastan arınmış gönle gelince.<br />

Gönülleri Allah (sultan, padişah, yâr, nigâr, maşuk)<br />

aşkıyla dolu gerçek âşıklar; dünya sevgisinden<br />

uzak kendisini Allah’a teslim etmiş; karanlıklardan<br />

kurtulup aydınlığa ermişlerdir. Onların gözleri ve<br />

gönülleri hep maşuku ister. Maşukun yüzü onlara<br />

kıbledir. Sen merhalede âşıklar, cümle varlıktan soyunup<br />

sırf can olurlar.<br />

İlahi aşkla dolu gönüllerin en somut örneklerinden<br />

biri, hiç şüphesiz <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye aittir. Şair<br />

şiirlerinde didaktik amaçlı izahlardan ziyade çoğu<br />

zaman böyle bir gönlün duygu ve hâllerini dile getirir.<br />

Zira kuşdilini bilen <strong>Yunus</strong>, sevdiğini veya sevgisini<br />

haykırmayacak olsa, bu aşk onu boğacaktır.<br />

Sözüm ay gün içün degül sevenlere bir söz yiter<br />

Sevdügüm söylemezisem sevmek derdi beni bogar<br />

( s.94)<br />

Âşık dilin bilmeyen yâ delüdür yâ dehrî<br />

Ben kuş dilin bilürem söyler Süleyman bana<br />

(s.30)<br />

Paşa bu kuş dilidür bunı Süleyman bilür<br />

Sana direm iy hace bu dil tehî dil degül (s.171)<br />

Evvel gönül levhinde Hak yazmışdı çün bir va-<br />

72<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ak<br />

Bu şimdi okınan sebâk ezel-i âzâldan gelür<br />

……….<br />

Aklumuz ol levhe bakar gizli marazlarum açar<br />

Söz gelür gönlüme akar söz dile ansuzın gelür<br />

(s.58)<br />

İşte <strong>Yunus</strong>’un kuşdiliyle ilahi aşkını açığa vurup<br />

ifadeye döktüğü beyitlerinden bazı örnekler:<br />

Benem ol ışk bahrisi denizler hayrân bana<br />

Deryâ benem katremdür zerreler ummân bana<br />

(s.29)<br />

Işk îmâmdur bize gönül cemâat<br />

Kıblemüz dost yüzi dâimdür salât (s.36)<br />

Hak bir gönül virdi bana ha dimedin hayrân<br />

olur<br />

Bir dem gelür şadı olur bir dem gelür giryân<br />

olur (s.67 )<br />

Haber eylen âşıklara ışka gönül viren benem<br />

Işka baha kim yitüre ışk madeni bulan benem<br />

(s.184)<br />

Taşdun yine deli gönül sular gibi çağlar mısın<br />

Akdun yine kanlu yaşum yollarumı baglar mısın<br />

(s.278)<br />

Ben yürürem yana yana ışk boyadı beni kana<br />

Ne âkilem ne dîvâne gel gör beni ışk neyledi<br />

(s.402)<br />

Kısacası şiirlerinde “dil” ve “kalp” kelimelerine<br />

iltifat etmeyen <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, -sınırlı sayıdaki<br />

“yürek”i (yüreği yanmak, yüreğine aşk oku vurmak,<br />

yüreğine dokunmak…) unutmamak kaydıyla- çok<br />

büyük ölçüde “gönül”de karar kılar. Zira o bir gönül<br />

ve aşk; iç yolculuk ve metafizik arayış; sonunda<br />

da aşk badesini içmiş olmanın getirdiği vecdin şairidir.<br />

İşte divanından seçilen gönülle yapılmış deyim,<br />

tamlama ve ibarelerden bazıları: “gönül vermek,<br />

gönül bağlamak, gönle girmek, gönlü akmak,<br />

gönlü yanmak, gönlünde olmak, gönül yıkmak,<br />

gönlüne sığmamak, gönlünü yağmalamak, gönlü<br />

kararmak, gönlü taşmak, gönülsüz olmak, gönlüne<br />

şeytan dolmak, gönlüne endişe gelmek, gönlünde<br />

ikilik tutmak, gönlünü derviş eylemek, gönlünü aşk<br />

oduna atmak, gönülden can vermek, gönlü karar<br />

kılmamak, gönül gözü doymamak, gönlünü kul eylemek,<br />

gönlü sevdaya düşmek, gönül pasını yumak,<br />

gönül gözüyle görmek; gönül gözü, gönül pası, gönül<br />

levhası, gönül evi, gönül kafesi, gönül tahtı, gönül<br />

bağı/bahçesi, gönül aynası, taş gönül…<br />

Sonuç olarak denilebilir ki; <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirlerinde,<br />

birbiri ardı sıra bir kâbus gibi İslam dünyasının<br />

üstüne çöken Haçlı Seferleri ve Moğol istilası<br />

yüzünden ciddi bir buhran ve bunalım eşiğindeki<br />

Anadolu insanına sevgi ve aşk temeli üzerine inşa<br />

ettiği bir hayat ve medeniyet teklif eder. Asırlarca<br />

geçerliliğini koruyan bu teklif, maalesef son iki<br />

asırdır gündemden önemli ölçüde kalkmış; gönül<br />

de günlük hayatımız kadar edebiyatımızdan da<br />

büyük ölçüde çekilmiştir. Acaba bu hâl, “maddi<br />

kaygılarımızın, dünyevi hırslarımızın ön planda<br />

koşmasından, nefsani arzularımızın pervasızca<br />

coşmasından ve mana âlemine, daha doğrusu gönül<br />

âlemine -hor görürcesine- sırt çevirmemizden,<br />

gönül ve aşk tahtını devirmemizden, asırlardan beri<br />

gönüllerimizde yanan sevda ve muhabbet kandillerini<br />

-atom ve feza çağıdır- diyerek söndürmemizden”<br />

midir 8 Hâlbuki <strong>Yunus</strong>’un gönül merkezli<br />

hayat ve medeniyet teklifi materyalist, rasyonalist,<br />

pozitivist, kapitalist, Marksist felsefelerinin hükümran<br />

olduğu çağımız insanının da buhran ve bunalımlarının<br />

devası durumundadır.■<br />

____________________________<br />

2. Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı<br />

Neşriyatı, İstanbul, 1976, s.78.<br />

3. Âmil Çelebioğlu, “Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanında<br />

Gönül”, Millî Kültür, S.12, Aralık 1979, s.31.<br />

4. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C.III, Dergâh<br />

Yay. İst., 1979.<br />

5. Daha geniş bilgi için bk. Cemal Kurnaz, “Gönül”,<br />

İslam Ansiklopedisi, C.14, TDV Yay., İst., 1996; Reyhan<br />

Keleş, Şeyhülislam Yahya, Cevrî, Nedim Divanlarında<br />

Gönül, Erzurum, 2008, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.<br />

6. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C.III, Dergâh<br />

Yay. İst., 1979.<br />

7. İncelemedeki şiir alıntıları şu eserden yapılmıştır:<br />

Mustafa Tatçı, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Divanı Tenkitli Metin, KB Yayınları,<br />

Ankara, 1990.<br />

8. Âmil Çelebioğlu, agm., s.31.<br />

73<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


CAFER GARİPER<br />

Türk edebiyatının ve düşünce hayatının öne çıkan<br />

isimlerinden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, yüzyılların içerisinden<br />

uzun bir yolculuk yaparak modern dönemin<br />

karmaşasına düşmüş gibidir. Halk katmanının kimi<br />

şiirlerinden bildiği, adı etrafında buluşan takipçilerinin<br />

düşüncesine ve estetiğine süreklilik kazandırdığı<br />

şair, seçkin kesimin önemli ölçüde ilgi alanının dışında<br />

kalır. 19. yüzyılın sonlarında başlayan ilgi, onu, 20.<br />

yüzyılın başlarında aydınların gündemine taşır. Çok<br />

sayıda sanatkâr, bilim ve düşünce adamının karşısında<br />

o, berrak bir kaynak olarak belirir. Psikolojik, felsefi,<br />

teolojik ve sosyolojik düzlemde derinleşen, gücünü tasavvuf<br />

düşüncesinden ve yalın ifadeden alan sanatına<br />

farklı bakış açılarıyla yaklaşılır. Tozlu zaman perdesinin<br />

kapattığı efsaneleşen hayatı ve şiirleri, geleneğin<br />

içerisinde takipçilerince eklemlenen kalem ürünleriyle<br />

birleşince sonunda onu zengin ve verimli bir kaynağa<br />

çevirir.<br />

M. Fuat Köprülü’nün 1918’de yayımlanan Türk<br />

Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabı, dikkatlerin<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerinde toplanmasında rol oynar. Araştırmacı<br />

ve sanatkârlar onun eserleri üzerine eğilmeye<br />

başlarlar. Bu ilgiyi İmparatorluktan millî devlete geçiş<br />

süreci ve millî edebiyat kurma arayışı hızlandırır.<br />

İnsanımız, tıpkı <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin yaşadığı çağda<br />

devletin dağılış ve yeniden toplanış sürecinde olduğu<br />

gibi, diriltici enerjinin kaynaklarından birini <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’de bulmuş gibidir. Adı etrafında oluşan ilgi,<br />

Cumhuriyet yıllarında da genişleyerek sürer. Onun<br />

kişiliği ve eserleri üzerinde duran ve yorumlar getiren<br />

sanatkârlardan/yazarlardan biri de Ahmet Hamdi<br />

Tanpınar(1901-1962)’dır.<br />

A. H. Tanpınar, Mahur Beste’de, Huzur’da, Sahnenin<br />

Dışındakiler’de, Beş Şehir’de, 19’uncu Asır Türk<br />

Edebiyatı Tarihi’nde, Edebiyat Üzerine Makaleler<br />

başlığı altında toplanan yazı koleksiyonunda, Yaşadığım<br />

Gibi adıyla kitaplaşan denemelerinde, Edebiyat<br />

Dersleri’nde ve günlüklerinde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye çeşitli<br />

göndermeler yapar, onun hakkında bazı yargılarda bulunur.<br />

Ayrıca bir de “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>” başlıklı konuşma<br />

metni/yazısı kaleme alır.<br />

Tanpınar’ın kalem ürünlerinden daha çocukluk<br />

yıllarında <strong>Yunus</strong>’un şiiriyle karşılaştığını çıkarabiliriz.<br />

Beş Şehir’de Balkan Savaşı sonrasında ailesiyle birlikte<br />

Erzurum’a yaptığı ilk yolculuğu anlatırken “[b]<br />

üyük annemin masallarıyla Kerem’den, <strong>Yunus</strong>’tan<br />

okuduğu beyitlerle, bana öğretmeye çalıştığı yıldız<br />

adlarıyla muhayyilemde büyülü hâtırası hâlâ pırıl pırıl<br />

tutuşur.” [1] demesi bunu gösterir. Çok sayıda Türk<br />

insanı gibi o da çocuk yaşta <strong>Yunus</strong>’un şiiriyle karşılaşmıştır.<br />

Onun, <strong>Yunus</strong> adına rastlanan eserlerinden biri Mahur<br />

Beste’dir. Bu romanda zeminini Yahya Kemal’in<br />

Türk Müslümanlığı algısının kurduğu çerçevede<br />

medeniyet hayatımıza görüş getirir. Roman kahramanlarından<br />

biri, “[d]in, akide hepsi bu hayatta şekil<br />

alıyor, değişiyor. Arabistan’da ramazan geceleri minarelerde<br />

söylenen naatları dinlerken Peygamberin bile<br />

bizimkinden ayrı olduğunu sandım. Düşün bir kere,<br />

<strong>Yunus</strong>’ta yahut Şeyh Galip’teki Muhammed’i… Bi-<br />

1. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 27. baskı, Dergâh<br />

Yayınları, İstanbul 2010, s. 27.<br />

74<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


zim ruhaniyetimiz, nuraniyetimiz bize aittir.” [2] der. Bu<br />

cümlelerden de anlaşılacağı üzere romanın kurmaca<br />

dünyasında <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Türk halkına has inanç algısını<br />

kuran ve şekillendiren sanatkârlardan biri olarak<br />

değer kazanır.<br />

Huzur romanında da <strong>Yunus</strong> adına rastlanır. Roman<br />

kahramanının “yapılacak şeyin ne olduğunu bilsem<br />

burada sizinle konuşmam. O zaman şehre inerim; etrafıma<br />

herkesi toplarım. <strong>Yunus</strong> gibi bağırırım, size hakikatinizi<br />

getirdim, derim.” [3] sözü, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> imgesiyle<br />

Nietzsche’nin Zerdüşt tiplemesinin panayırdaki<br />

konuşmasının üst üste çakıştığı izlenimini verir. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, daha geniş planda roman karakteri Mümtaz tarafından<br />

medeniyet krizi çevresinde karşılaştırma ögesi<br />

olarak kurmacanın dünyasına taşınır:<br />

“Biz şimdi bir aksülâmel devrinde yaşıyoruz.<br />

Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle<br />

dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için; <strong>Yunus</strong>’u<br />

Verlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için<br />

beğenmiyoruz.” [4]<br />

Anlaşılacağı üzere Dede Efendi ve Baki’yle birlikte<br />

<strong>Yunus</strong>’a da Türk medeniyetini ve sanatını temsil<br />

etme değeri yüklenir. Tanpınar’ın kalem ürünlerinde<br />

buna sıkça rastlanır. Onun Türk kültürünü ve sanatını<br />

temsil etme değeri yüklediği başlıca sanatkârlar arasında<br />

<strong>Yunus</strong> genellikle vardır.<br />

Tanpınar’da <strong>Yunus</strong>, kimi kez Türk insanının temel<br />

özelliklerini bünyesinde toplayan kişilik olarak belirir.<br />

Bu çerçevede Türk insanının gurbet ve yolculuk olgusu<br />

yorumlanırken Âşık <strong>Yunus</strong>’tan,<br />

Bir mübârek sefer olsa da gitsem,<br />

Kâbe yollarında kumlara batsam… [5]<br />

mısralarına yer verilir.<br />

Sahnenin Dışındakiler romanında yaşlı kör adamın<br />

roman karakteri Sabiha’ya,<br />

“Benim adım dertli dolap,<br />

Suyum akar yalap yalap.” [6]<br />

ilahisini okuması yer alır. Yaşlı adamın etkileyici sesiyle<br />

bu ilahi, “[b]ütün mahalle halkını” pencerelere<br />

toplar. İlahi, yoksul insanın manevi zenginliğini ve de-<br />

2. ___________________, Mahur Beste, 6. baskı, YKY,<br />

İstanbul 2001, s. 91.<br />

3. ___________________, Huzur, Remzi Kitabevi, İstanbul<br />

1949, s. 242.<br />

4. ___________________, Huzur, age., s. 243.<br />

5. ___________________, Huzur, age., s. 247.<br />

6. ___________________, Sahnenin Dışındakiler, Dergâh<br />

Yayınları, İstanbul 1990, s. 70.<br />

rinliğini göstermede rol oynar.<br />

Onun deneme ve makalelerinde <strong>Yunus</strong>, romanlarına<br />

göre daha geniş şekilde ele alınır. “Bursa’nın<br />

Daveti”nde medeniyetimizdeki ve insanımızdaki<br />

bütünlük ve devamlılık fikri işlenir. Bütünlük ve devamlılık<br />

fikrini örneklediği isimlerden biri de <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’dir. [7]<br />

Bu yazıdan üç yıl sonra 2 Mart 1951 tarihli Cumhuriyet<br />

gazetesinde yayımlanan “Medeniyet Değiştirmesi<br />

ve İç İnsan”da medeniyetimizin ve insanımızın<br />

bütünlüğünü benzer şekilde yorumlarken <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin de adına yer verir. Ona göre insanlarımız<br />

birbirlerinden farklı olmakla, kişisel özellikleriyle<br />

diğerlerinden ayrılmakla birlikte aynı zamanda birbirinin<br />

devamıdır: “Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi,<br />

Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul kadısı Hızır<br />

Bey, Bursalı İsmail Hakkı’da Aziz Mahmud Hüdaî,<br />

Hüdaî’de Üftâde, Üftâde’de Hacı Bayram, onda <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, <strong>Yunus</strong>’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam<br />

ediyordu.” [8]<br />

Tanpınar, kimi zaman <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Türk edebiyatındaki<br />

yerini belirlemek düşüncesiyle hareket eder.<br />

Onun “çok büyük bir şair” olduğu görüşündedir. [9]<br />

Onun bir sanatkâr olarak büyüklüğünü daha çok Türkçeyi<br />

kullanma gücünde arar. Ders notlarında şöyle bir<br />

cümle geçer: “Türkçenin en büyük şairi bir bakıma<br />

<strong>Yunus</strong>; daha doğrusu <strong>Yunus</strong> Divanı’dır.” [10]<br />

Mevlana’yı seçkinci kültür ve edebiyatın, <strong>Yunus</strong>’u<br />

halk kültürü ve edebiyatının çerçevesinde değerlendiren<br />

yazar, [11] onun dili bulmak için halka gittiğini belirtir.<br />

Bu konuda <strong>Yunus</strong>’la Dante arasında benzerlik bulur.<br />

[12] Ona göre halk edebiyatı bir adamda toplanabilir,<br />

o da <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’dir. [13]<br />

Beş Şehir’de Konya’dan ve Mevlana’dan söz<br />

ederken <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerinde de durur:<br />

“Moğol tahsildarlarının korkusu ile kovuklarda,<br />

mağaralarda yaşayan, o müthiş 699 yılı kıtlığında<br />

kemirecek ot bulamayan, zulmün, vebanın, her türlü<br />

felâketin harap ettiği Anadolu üzerinde bu ses bir bahar<br />

rüzgârı gibi dalgalanır. Dışarıdan o kadar çok şe-<br />

7. ___________________, Yaşadığım Gibi, (hzl.. Birol Emil),<br />

Dergâh Yayınları, [yer ve tarih kaydı yok], s. 205.<br />

8. Age, s. 26.<br />

9. __________________, Edebiyat Dersleri, (hzl. Abdullah<br />

Uçman), 3. Baskı, YKY, İstanbul 2002, s. 261.<br />

10. Güler Güven, Tanpınar’dan Yeni Ders Notları, (Haz.<br />

Hayri Ataş), 2. baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları,<br />

İstanbul 2008, s. 21.<br />

11. _________________, Yaşadığım Gibi, age., s. 354.<br />

12. _________________, Edebiyat Dersleri, age., s. 114-115.<br />

13. _________________, Edebiat Dersleri, age., s.261.<br />

75<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


yin yıktığı insan onu dinledikçe kendi içinden yeniden<br />

doğar.<br />

İlk cevap, Sakarya’nın sarı çamurlu kıyılarından<br />

geldi. <strong>Yunus</strong>’un sesi büyük orkestra eserlerinde birdenbire<br />

uyanan kuru, fakat tek başına yüklendiği bahar<br />

ve puslu manzara ile zengin bir fülüt sesine benzer.<br />

Şüphesiz o da Mevlânâ’nın söylediği şeyleri söylüyordu.<br />

O da aşk adamı idi. Hattâ sözü daha ziyade ondan<br />

almıştı. Fakat aletle sanki motif değişmişti, Türkçenin<br />

solosu devam ettikçe Fars şiirinin muhteşem ve renkli<br />

orkestrası, sanki bir çeşit zemin teşkil etmek için<br />

yavaş yavaş gerilere çekilir ve sonunda yerini alana<br />

kendi renklerinden ve seslerinden birkaç not bırakarak<br />

kaybolur.<br />

Taptuk <strong>Emre</strong>’nin müridinde Mevlânâ’nın zenginliği<br />

yoktur. Onun şiiri bir çekirdek gibi kurudur. Sanki<br />

bu köylü derviş yazmaz, içinde kaynayan şeyleri sert<br />

bir ağaca oyar. Böyle olduğu için de alabildiğine kendisi,<br />

uyandığı toprak ve etrafındaki cemaattir. Fakat<br />

Oğuz Türkçesi’nin tecrübesizliğine rağmen o ne sağlam<br />

yürüyüştür ve ne keskin hayallerle konuşur İnsanın,<br />

<strong>Yunus</strong>’un şiirine kelimeler eşyanın kendisi olarak<br />

gelirler, diyeceği geliyor.<br />

Aralarındaki büyük farklardan biri de ölümün<br />

bu ikincisinde fazla yer tutmasıdır. O, Celâleddin-i<br />

Rûmî’nin ‘Bizden sonra gelecek’ diye kederini anlattığı<br />

nesildendir. Filhakika <strong>Yunus</strong>, Moğol istilâsının azdığı<br />

devirde büyüdü. Onda ve hiç olmazsa bir tek şiiriyle<br />

büyük şair olan Şeyyad Hamza’daki ölüm vizyonunun<br />

eşini bulmak için XVI. asır şimal resmini siyah<br />

bir dalga gibi saran mistisizme kadar çıkmak gerekir.<br />

Bununla beraber:<br />

Ölümden ne korkarsın<br />

Korkma ebedî varsın<br />

…<br />

Her dem yeni doğarız<br />

Bizden kim usanası.<br />

diyen <strong>Yunus</strong>, ölüme yenilmiş değildir. Belki realitesini<br />

sonunda inkâr etmek için onu teker teker sayar. Hakikatte<br />

ölüm ağacı <strong>Yunus</strong>’ta sonsuz oluşun çıkrığıdır. O<br />

da Mevlana gibi insanı içinden görür.<br />

Sevdiğimi demez isem<br />

Sevmek derdi beni boğar.<br />

…<br />

Seni deli eden şey<br />

Yine sendedir sende.<br />

Divanına bakılırsa <strong>Yunus</strong>, Mevlana ile buluşmuş,<br />

meclisine ve semaına girmiş. Hattâ bir rivayete göre<br />

Mevlana, Sakaryalı dervişe Mesnevî’sini okumuş, o<br />

da hürmetle dinlemiş, fakat kitap bitince, ‘Hazret, güzel,<br />

çok güzel söylemişsin ama, sözü biraz uzatmışsın!<br />

Ben olsam:<br />

Ete kemiğe büründüm<br />

<strong>Yunus</strong> diye göründüm.<br />

der, keserdim’, demiş.<br />

Beyit belki <strong>Yunus</strong>’undur, belki değildir ve gerçekten<br />

güzeldir. Fakat hikâye basitleştirmekten hoşlanan<br />

Bektaşi zihniyetinindir.” [14]<br />

Görüldüğü gibi Tanpınar, Mevlana’ya ve <strong>Yunus</strong>’a<br />

bakarken bir yandan onları yaşadıkları dönem içerisinde,<br />

biraz da sanatkâr/romancı muhayyilesiyle, değerlendirme<br />

yoluna gider. Karşılaştırmada Mevlana’yı<br />

sanatıyla öne çıkarmakla birlikte edebiyat/şiir dili olarak<br />

gerekli olgunluğa ulaşmamış olan Oğuz Türkçesiyle<br />

<strong>Yunus</strong>’un ortaya koyduğu şiir sanatının değerini<br />

vurgulama ihtiyacı duyar. Beş Şehir’de Tanpınar, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’yle yakın zaman arasında da irtibat kurar.<br />

“Sinan”, “Nedim”, “<strong>Yunus</strong>” ve “Itrî” İstiklâl Savaşı’nı<br />

yapan kadroyla birleşerek geleceğe dönük anlam kazanır.<br />

[15]<br />

Onun <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> üzerinde daha geniş çerçevede<br />

durduğu bir de konuşma metni bulunmaktadır. “<strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>” başlıklı bu yazıya “Aziz dinleyicilerim,” hitap<br />

cümlesiyle başlar. Daha sonra özgün benzetmelerle ve<br />

sanatlı bir dille empresyonist bir ressam gibi <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin portresini çizmeye koyulur. Yüzyılların sis<br />

perdesi arkasında kalmış <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> portresi de buna<br />

müsait zemini hazırlar:<br />

“[p]ek az şair <strong>Yunus</strong> kadar isimsizin biraz ötesinde<br />

yaşamıştır. O, hüviyeti kolayca nüfus kâğıdına<br />

sığmayanlardandır. Dün, hakkında adından, şeyhinin<br />

adından, doğduğu söylenilen yerlerden, birkaç muasırından<br />

başka bir şey bilmiyorduk. Bugün ise elimizde<br />

Fuad Köprülü’nün çalışmalarından başlayarak bize<br />

bir yığın sarih bilgi veren çeşitli metodlarla yazılmış<br />

bir kütüphane dolusu araştırma ve tahlil var.” [16]<br />

Kimliğinin bilinmezliklerle kaplanmasını onun arzusu<br />

şeklinde yorumlar. Hakkında yapılan çalışmalar<br />

olmasına rağmen “<strong>Yunus</strong> bu bilgilerin hemen hepsini<br />

âdetâ inkâr etmekten hoşlanır. Aşk meydanına soyunurken<br />

fâni varlığını sanki bırakmış gibidir. O Türk-<br />

14. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 27. Baskı, Dergâh<br />

Yayınları, İstanbul 2010, s. 85-86.<br />

15. ___________________, age., s. 26.<br />

16. ___________________, Edebiyat Üzerine Makaleler,<br />

age., , s. 133.<br />

76<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


çenin içinde uçan bir yıldız olmağı, öyle görünmeği<br />

tercih etmiştir.” [17] cümleleri bunu gösterir. Sözü daha<br />

sonra <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin mezarı konusuna getirerek geleneğin<br />

“onu yedi, sekiz mezarda yatar” gösterdiğini<br />

söyler. “Sakarya kıyılarında doğdu. Fakat her yerde<br />

doğmuşa benzer.” cümleleri <strong>Yunus</strong>’un hayat çizgisinin<br />

karanlıkta kalmasını gösterdiği kadar halk tarafından<br />

benimsendiğini de ifadeye yöneliktir. [18]<br />

<strong>Yunus</strong>’un adına iki bine yakın şiir bağlandığını<br />

söyleyen Tanpınar, “[e]n sıkı dil ve muhteva tenkidi<br />

bile bunları ancak altıda, yedide birine indirir. Hâlbuki<br />

o, kırk, elli mısra ile bize gelmeği tercih etmiştir. Ve bu<br />

kırk, elli mısra, tarih ve zaman fikrine meydan okuyan<br />

mısralardır. Bu mısralarla şair, devrinin ötesinde her<br />

zamanın dili ve zevkiyle ve şüphesiz her nesil ve her<br />

hayat görüşü için konuşur.” değerlendirmesinde bulunur.<br />

Yazısına devamla <strong>Yunus</strong>’tan bilindik mısraları<br />

aktarır. Bu mısraların herhangi bir dönemle sınırlandırılamayacağını,<br />

onun bu mısralarla “devrinin ötesinde<br />

her zamanın dili ve zevkiyle ve şüphesiz her nesil ve<br />

her hayat görüşü için konuş”tuğunu ifade eder. Çünkü<br />

bunlar “kendi üstüne toparlanmış Türkçenin her zaman<br />

için taze çiçeğidirler.” [19]<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi “yalnız” biri olarak değerlendiren<br />

Tanpınar, onun tasavvuf geleneği içinde de yalnız<br />

olduğu görüşünü ısrarla vurgular. Ona göre “muasırı<br />

olan adlı şanlı Mevlâna ile his ve düşünce yakınlığı<br />

dahi bu belirlilikler ötesi yaşamağı, bu yalnız başınalığı<br />

bozamaz.” [20] Dönemin öne çıkan mistiklerini<br />

sıraladıktan sonra “daima tek başına” olan <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’nin mutlaka bir kalabalığa katılacaksa öncekilere<br />

değil, sonrakilere katılması gerektiğini söyler. Bunlar<br />

“Bâkî, Nef’î, Nedim, Fuzulî, Şeyh Galip, Haşim,<br />

Yahya Kemal’dir.” [21] Bu tavrıyla “devrinin ötesinde<br />

her zamanın dili ve zevkiyle ve şüphesiz her nesil ve<br />

her hayat görüşü için konuşur” dediği <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi<br />

modern döneme yaklaştırma eğiliminde olduğu, çağdaş<br />

bir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> algısı geliştirmeye çalıştığı görülür.<br />

Tanpınar, <strong>Yunus</strong>’la Mevlâna ve Ahmed Yesevî arasında<br />

karşılaştırmaya da gider. Onun bakışıyla,<br />

“Mevlâna şüphesiz bütün bir saltanattır. Fakat arkasında<br />

son dalı olduğu bütün bir hanedan şeceresi<br />

vardır. <strong>Yunus</strong>’un hanedanı kendisi ile başlar. Meğerki,<br />

lehçe itibariyle uzak ve arkaik akrabası Ahmed<br />

17. ___________________, age, s. 133.<br />

18. ___________________, age., a.y.<br />

19. ___________________, age, s. 134.<br />

20. ___________________, age, , a.y.<br />

21. ___________________, age, a.y.<br />

Yesevî’yi hatırlayalım. Fakat Yesevî’nin eseriyle<br />

<strong>Yunus</strong>’un şiiri arasında bu sanatta esas olan dil zevkinin<br />

aydınlığı vardır. <strong>Yunus</strong> yaptığını bilen ve bunu<br />

bildiği, böyle istediği için yapan şâirdir. Tek kelimesiyle<br />

şâirdir.” [22]<br />

Bu satırlarda <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Mevlana ve Ahmed<br />

Yesevî ile birleşen yanları yerine ayrılan yönlerini öne<br />

çıkarmaya çalışması şairi daha belirgin kılma düşüncesinden<br />

kaynaklanır.<br />

Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de önemsediği yanlardan<br />

biri onun şairliğidir. Onu “öz şiir” yazan gerçek bir şair<br />

olarak görür. Bir mülâkata verdiği cevapta “[b]izde öz<br />

şiir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile başlar.” [23] sözüyle yukarıda kaydettiğimiz<br />

“<strong>Yunus</strong> yaptığını bilen ve bunu bildiği, böyle<br />

istediği için yapan şâirdir. Tek kelimesiyle şâirdir.”<br />

yargısı bunu gösterir. Bu yargı, <strong>Yunus</strong>’un şair/sanatkâr<br />

kimliğine dikkat çekmenin yanında, şair kimliğini öne<br />

çıkarmak, onun mutasavvıf olmasının önüne şairliğini<br />

almak çabası olarak da anlam kazanır. Bunda haklılık<br />

payı vardır. Eğer bugün <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’den söz ediyorsak<br />

şair kimliği sebebiyledir. Onu yeni zamanlara taşıyan<br />

sanatıdır.<br />

Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> hakkında asıl dikkate<br />

değer yaklaşımı yazının devam eden satırlarındadır.<br />

Ona göre <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin hayatı gün geçtikçe araştırmalarla<br />

açıklık kazanmasına rağmen öbür taraftan<br />

kimliğini kuran birçok öge onu her türlü bilinirliğin<br />

“ötesine çıkarırlar ve gün ışığında bir masal yaparlar.<br />

Onun içindir ki evliyâ tezkirelerinde rastladığımız ve<br />

biraz da tasavvur edenlerin safdilliğine şaşırdığımız<br />

menkıbeler, onda büsbütün başka ve hattâ çok belirli<br />

bir mânâ kazanırlar.” [24] Tanpınar’a göre bu masal<br />

onun adıyla başlar:<br />

“<strong>Yunus</strong> Peygamber’in hikâyesini hepimiz biliriz.<br />

O, bir balığın karnında günlerce kalan ve orada pişmanlık<br />

yaşları döktükten sonra ışığa dönen insandır.<br />

Bu macerayı karanlığın yuttuğu ve karanlıktan dönen<br />

insan diye hülâsa ederiz. <strong>Yunus</strong> bu adı benimsemekle<br />

şüphesiz bu peygamberin çilesini ve talihini benimsemiş<br />

oluyordu. Filhakika Tapduk <strong>Emre</strong>’ye intisabı,<br />

dergâhında kalışı, oradan ayrılışı, tekrar gelişi ve nihayet<br />

izin alıp insanlar arasına bu sefer onları irşât için<br />

yeniden girmesi, bütün bu kaybolma, kapanma, yeniden<br />

ve başka bir hüviyetle doğma hikâyesi, hep bu<br />

adın etrafında toplanabilecek vâkıalardır. Şurasını da<br />

22. ___________________, age, , a.y.<br />

23. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, (hzl. İ.<br />

Dirin, T. Anar, Ş. Özdemir), 3. Baskı, YKY, İstanbul 2002,<br />

s. 169.<br />

24. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler,<br />

age., s. 134.<br />

77<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


hatırlatayım ki, o devirde Anadolu’da yaşayan sofi ve<br />

dervişlerin hemen hepsi Türkçe ad veya lâkap taşırlardı.<br />

Çok muhtemeldir ki, <strong>Yunus</strong> bu adı kendisi seçmiş<br />

olsun, yahut da bu tesadüf bütün hayatına istikâmet<br />

versin. Ben yine Peygamber <strong>Yunus</strong>’un balığın karnına<br />

coşkun bir fırtına yüzünden düştüğünü göz önünde tutarak<br />

birinci şıkka ihtimal veriyorum. Fırtınanın yerini<br />

burada Moğol istilâsının hakikî bir cehennem yaptığı,<br />

doğduğu bu XIII’ üncü asır ortası tutar.” [25]<br />

Arka planını psikanalizin kurduğu, sanatkâr<br />

mizacının beslediği düzlemde ilmî olmaktan çok<br />

sanatkârane, fantastik ve muhayyel bir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

portresine varlık kazandırmaya çalışan bu satırlar,<br />

benzetmeleri, uzak bağdaştırımları ve estetik değeriyle<br />

göz kamaştırıcı parlaklığa sahiptir. Fakat bu sözlerin<br />

çoğu varsayımdan öteye geçemez. Tanpınar’ın yaptığı<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin gerçekliğini yakalama çabasından<br />

çok, izlenimci eleştirinin kanatlarına kendini bırakarak<br />

iyi yontulmuş küçük bir mücevher gibi sanatkârâne<br />

bir yazı ortaya koymaktır. İşin tuhafı olabilirliğini, hatta<br />

doğruluk duygusunu aşılayan bu sanatkârâne kurgu,<br />

bizi fazla yadırgatmaz. İnsanı içten kavrayan üslubuyla<br />

sonunda okuyucusunu kendine bağlamayı ve büyük<br />

ölçüde ikna etmeyi başarır. Fakat <strong>Yunus</strong> adının kendisi<br />

tarafından mahlas olarak seçildiği, bu yolla <strong>Yunus</strong><br />

Peygamberle bağ kurmak istendiği görüşü bir tahminden,<br />

romancıya has hoş bir kurgudan öteye geçemez.<br />

Nitekim Hikmet İlaydın da konu hakkında değerlendirme<br />

yaparken, Tanpınar’ı anmadan, “[k]endisiyle<br />

<strong>Yunus</strong> peygamber arasında bir kader birliği bulduğu,<br />

adını veya mahlasını ona göre seçtiği yolunda kurulan<br />

faraziyeler de zayıf kalmaktadır.” [26] demektedir.<br />

Tanpınar, <strong>Yunus</strong>’un “erenlik yolunda kaydettiği<br />

merhaleyi” yine onun mısralarıyla örneklendirerek<br />

onun kendisine yönelttiği eleştirel bakışa dikkat çeker.<br />

<strong>Yunus</strong>’un sembolik dilini Orta Çağın ortak anlayışı ve<br />

özelliği olarak değerlendirir.<br />

Tanpınar, <strong>Yunus</strong>’ta “zekâ”, “zihnî meleke” ve<br />

“kalp tarafı” üzerinde de durur. Yazar, “tasavvuf sistemini<br />

bütün incelikleriyle anlatan o şiirler, devrinin<br />

mühim eserlerinden olan Risalet-ün nushiyye’nin kendisi<br />

bize zamanının bütün ilmiyle beslenmiş gerçekten<br />

müstesna bir zekâyı, üstün bir entellektüaliteyi açıkça<br />

gösterirler. Fakat zekâ ve zihnî meleke, <strong>Yunus</strong>’un<br />

hâkim hasleti değildir, O, her şeyden evvel bir kalp<br />

25. ___________________, age, s. 134-135.<br />

26. Hikmet İlaydın, <strong>Yunus</strong> Şiirinden Günümüze<br />

Yaklaştırmalar Korkma Ebedî Varsın, 2. Baskı, Akçağ<br />

yayınları, Ankara 1998, s. 97.<br />

adamıdır.” [27] der. Onun “entellektüalite” kelimesini<br />

tesadüfe bağlı kullanmadığı söylenebilir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

üzerinde yapılacak ciddi bir çalışma onun İslam medeniyetinin<br />

kültürel birikimine, inanç sistemine, İran<br />

mitolojisine ne kadar derin nüfuz edebildiğini; [28] insanın<br />

iç dünyasına ve özüne ne kadar keskin bakış yöneltebildiğini<br />

gösterir.<br />

Tanpınar’a göre “[d]ilimize ve ruhumuza gurbet<br />

kelimesini ―tasavvuf yoluyle olsa da― aşılayan<br />

odur.” Daha sonra “[h]angimiz, gurbet deyince o güzel<br />

kıt’ayı hatırlamayız” [29] diyerek aşağıdaki mısralara<br />

yer verir:<br />

Bir garip öldü diyeler<br />

Üç günden sonra duyalar<br />

Soğuk su ile yuyalar<br />

Şöyle garip bencileyin<br />

Tanpınar, yazısında <strong>Yunus</strong>’taki yalnızlık fikri üzerinde<br />

ısrarla durur. Ona göre <strong>Yunus</strong>’un “[d]evriyle olan<br />

diyalogu bu kalp kuvvetiyle, onun verdiği yalnızlık<br />

duygusuyledir.” [30] <strong>Yunus</strong>’taki yalnızlıkla gurbet duygusu<br />

arasında da ilgi kurar. Onun değerlendirmesiyle<br />

“<strong>Yunus</strong>’ta gurbet, sevginin yalnızlık aynasıdır.” Devam<br />

eden cümlelerde Tanpınar, alışılmadık bağdaştırmalarda<br />

bulunur. Bu çerçevede “[b]iz sevdiğimiz nispette<br />

yalnızızdır. Yalnızlığımız nispetinde kâinatla birleşir,<br />

kucaklaşırız” düşüncesini dile getirir. “<strong>Yunus</strong>’un<br />

şiirinde ölümün aldığı o geniş ve az rastlanır yer de<br />

buradan gelir” diyen yazar, sonunda <strong>Yunus</strong>’taki ölüm<br />

düşüncesini yalnızlık temiyle birleştirir.<br />

Yazıda dikkat çekici cümlelerden biri “[b]u şâir,<br />

insan hayatını metafizik bir endişede hülâsa etmesini<br />

biliyor ve onu ancak içimizden yenebileceğimizi bize<br />

öğretiyordu” [31] hükmüdür. O, bu cümleyle <strong>Yunus</strong>’u<br />

önemli tarafıyla ifade alanına taşır. Dönemi içerisinde<br />

<strong>Yunus</strong>’un yerini şu cümleyle gösterir: “Moğol<br />

istilâsının kan ve ateş çağında, o bitmez tükenmez ıztırap,<br />

ölüm, hastalık, açlık ve ümitsizlik cehenneminde<br />

yaşayan insanlar bu sevgiye, tahammülü imkânsız realitenin<br />

ötesinde açılan bu geniş ve rahmanî ümit kapısına<br />

ekmek ve su kadar, rahat yastık ve uyku kadar<br />

27. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler,<br />

age., s. 135.<br />

28. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 7.<br />

Baskı, Ankara 1991, s. 273-274.<br />

29. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler,<br />

age., s. 135.<br />

30. ___________________, age.., aynı yazı.<br />

31. ___________________, age., s. 135.<br />

78<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


muhtaçtılar.” [32] <strong>Yunus</strong>’u “seyyal ruh” ve “iç âlem fatihi”<br />

şeklinde niteleyen Tanpınar’ın yazısı şu satırlarla<br />

son bulur:<br />

“Bir ben vardır bende benden içeri, diyerek bizim<br />

maddemizin ötesinde ve onun dayanağı bütün bir<br />

âlemi açan bu şâiri, iki insanın arasında mütalaa etmek<br />

daima faydalıdır. İkincisi ile olan münasebeti ise<br />

asıl aksiyonudur. Ben Orhan Gazi’yi ve onunla beraber<br />

ikinci imparatorluğu kurmağa çalışanların hiç birini<br />

<strong>Yunus</strong>’tan ayıramadım. Ne zaman Orhan Gazi’nin<br />

çehresine biraz eğilsem, orada <strong>Yunus</strong> divanı’ndan aksetmiş<br />

çizgiler görürüm ve bütün o fütuhatların arkasında<br />

bu ruh kasırgası ile Türkçede doğan yapıcı değerler<br />

dünyasını selâmlarım.” [33]<br />

<strong>Yunus</strong>’u dönemi içerisinde değerlendiren bu son,<br />

yazının tamamlanmadığı izlenimini uyandırır. Buraya<br />

kadar aktardığımız bilgi, tespit ve yargılardan da hareketle<br />

Tanpınar’ın diğer <strong>Yunus</strong>larla ayrımına gitmeden<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye yaklaşımını şu maddeler etrafında<br />

toplamak mümkündür:<br />

1. Medeniyetimizin ve kültürümüzün bütünlüğünde<br />

ve sürekliliğinde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ve onun gibi<br />

sanatkârların önemli katkısı vardır. Türk kültürü ve<br />

moral değerleri Mevlâna, Hacı Bektaş, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>,<br />

Süleyman Çelebi, Itrî ve Dede Efendi gibi manevi<br />

dünyamızı ve değerlerimizi bize özgü duyuş ve düşünüşle<br />

şekillendiren sanatkârlar aracılığıyla kesintiye<br />

uğramadan gelmektedir.<br />

2. Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirinde önem verdiği<br />

ögelerden öne çıkanı onun Türkçe söyleyişidir.<br />

Türkçe <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile şiir dili olmaya başlar. “<strong>Yunus</strong><br />

Türkçenin kapısıdır ve bugün şiirimize ve edebiyatımıza<br />

bakarsanız aruz tecrübesini inkâr eder etmez<br />

hemen hemen seçilen ve beğenilen taraflarıyla dilde<br />

<strong>Yunus</strong>’a döndük demektir.” [34] Yahya Kemal’in Kendi<br />

Gök Kubbemiz adlı şiir kitabının yayımlanması üzerine<br />

yazdığı aynı başlıklı yazısında da <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye<br />

yine dil perspektifinden yaklaşır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin<br />

Türkçesiyle Yahya Kemal’in dilini buluşturmaya çalışır.<br />

Yahya Kemal’in şiir dilini değerlendirirken “Türkçenin<br />

bütün macerası <strong>Yunus</strong> ilâhilerinin yanık ritmiyle<br />

Açık Deniz’in büyük orkestrası arasında geçer.” [35] yargısında<br />

bulunur.<br />

3. Tanpınar şiir sanatı bakımından da <strong>Yunus</strong><br />

32. ___________________, age.., aynı yazı.<br />

33. ___________________, age., s. 135-136.<br />

34. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, (hzl. İ.<br />

Dirin, T. Anar, Ş. Özdemir), 3. Baskı, YKY, İstanbul 2002,<br />

s. 237.<br />

35. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler,<br />

age., s. 353-354.<br />

<strong>Emre</strong>’yi değerli bir sanatkâr olarak görür. O, Türk<br />

edebiyatında öz şiirin <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile başladığı düşüncesini<br />

taşır. Bir mülakatta verdiği cevapta şunu söyler:<br />

“Bizde öz şiir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ile başlar.” [36]<br />

4. Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de önemsediği yanlardan<br />

biri de insanın iç dünyasını ifadedeki başarısıdır.<br />

Ona göre <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, görünenin ötesinde insan gerçekliği<br />

üzerinde derinleşmesini bilen, insanı iç âleme<br />

götüren, mistik [37] ve metafizik derinliği olan, onun<br />

gerçekliğini içten kavrayan bir şairdir.<br />

5. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, halk edebiyatı dairesi içinde yer<br />

alır.<br />

6. Döneminin ileri bilgileriyle donanımlı<br />

“entellektüalite”si olan bir sanatkârdır.<br />

Şüphesiz bu maddelere başkaları da eklenebilir.<br />

Fakat A. Hamdi Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi değerlendirişi<br />

daha geniş ve eleştirel bir bakışla tarafımızdan<br />

makale konusu yapıldığı için burada onun <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> hakkındaki tespit ve görüşlerine görünürlük<br />

kazandırmaya çalışmakla yetineceğiz. Sonuç olarak<br />

Tanpınar’ın <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye bilim adamı kimliğinden<br />

çok sanat adamı kimliğiyle yaklaştığını, onu objektif<br />

ölçütler yerine izlenimci eleştiriye bağlı olarak sübjektif<br />

bakış açısıyla değerlendirdiğini, Türk-İslam sentezi<br />

çevresinde millî romantik duyuş tarzına dayanan yargılarda<br />

bulunduğunu söylemekle yetineceğiz.■<br />

Kaynakça<br />

Güven, Güler, Tanpınar’dan Yeni Ders Notları, (hzl. Hayri Ataş),<br />

2. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2008.<br />

İlaydın, Hikmet, <strong>Yunus</strong> Şiirinden Günümüze Yaklaştırmalar Korkma<br />

Ebedî Varsın, 2. Baskı, Akçağ yayınları, Ankara 1998.<br />

Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 7. Baskı,<br />

Ankara 1991.<br />

Tanpınar, Ahmet Hamdi, Beş Şehir, 27. Baskı, Dergâh Yayınları,<br />

İstanbul 2010.<br />

___ ___ __, Sahnenin Dışındakiler, 2. Baskı, Dergâh Yayınları,<br />

İstanbul 1990.<br />

___ ___ __, Mahur Beste, 6. baskı, YKY, İstanbul 2001.<br />

___ ___ __, Huzur, Remzi Kitabevi, İstanbul 1949.<br />

___ ___ __, Edebiyat Üzerine Makaleler, (hzl. Zeynep Kerman),<br />

3. Baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul 1992.<br />

___ ___ __, 19’ uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları,<br />

İstanbul 1988.<br />

___ ___ __, Yaşadığım Gibi, (hzl. Birol Emil), Dergâh Yayınları,<br />

[yer ve tarih kaydı yok].<br />

___ ___ __, Mücevherlerin Sırrı, (hzl. İ. Dirin, T. Anar, Ş. Özdemir),<br />

3. Baskı, YKY, İstanbul 2002.<br />

___ ___ __, Edebiyat Dersleri, (Abdullah Uçman), 3. Baskı,<br />

YKY, İstanbul 2002.<br />

36. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, age. ,s. 169.<br />

37. ___________________, age., s. 154.<br />

79<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


M. NACİ ONUR<br />

Anadolu Selçuklu Devleti’nin parçalamaya<br />

yüz tuttuğu sırada Anadolu’da küçük ve<br />

büyük Türk Beyliklerinin türemeye başladığı 13.<br />

yüzyıl ortalarından, Osmanlı Beyliğinin yeni yeni<br />

kurulmaya başladığı 14. yüzyılın ilk döneminde,<br />

Orta Anadolu bölgesinde doğan ve hayatını bu havalide<br />

geçiren Yûnus <strong>Emre</strong>; Türkmenlerin aksakallısı,<br />

şair, İslam dinini yaymaya çalışan alperen bir<br />

kişidir. Kendi eseri olan Risaletü’n-Nüshiyye isimli<br />

mesnevisinde<br />

“ Söze tarih yediyüz yediydi<br />

Yûnus canı bu yolda fidiyidi”<br />

şeklinde H.707-M.1307-8 yılında vefat ettiğine<br />

dair bilgi bulunmaktadır. Çok çeşitli araştırmacıların<br />

üzerinde ittifak edemedikleri doğum<br />

ve ölüm tarihlerine rastlıyoruz. Ancak Yûnus<br />

<strong>Emre</strong>’nin H.648-M.1240 tarihinde doğduğunu,<br />

H.720-M.1320 yılında 82 yaşındayken vefat ettiğini<br />

ihtiyati kaydıyla belirtmek yerinde olur.<br />

Yûnus <strong>Emre</strong>’nin nerede doğup nerede öldüğü,<br />

hangi havalide yaşadığı, bir Yûnus mu, birden fazla<br />

Yûnus mu vardı diye soru sorup cevap bulmaya<br />

çalışmanın, burada fazla lüzumlu olmadığı kanaatindeyim.<br />

Zira edebiyat tarihçileri, Türk edebiyatı<br />

ile meşgul araştırmacılar veya Türkologlar bu konu<br />

üzerinde oldukça fazla bilgi sahibi olmuş ve kitaplar<br />

ile makaleler yazmışlardır.<br />

Âşık Çelebi’nin Meşairi’ş- Şu’âra ve<br />

Lamiî’nin Nefahat Tercümesinden başlayarak<br />

Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk<br />

Mutasavvıflar’ı ve Abdulbaki Gölpınarlı’nın<br />

Yûnus <strong>Emre</strong>- Risaletü’n –Nüshiyye’si ile Dr. Mustafa<br />

Tatçı’nın Yûnus <strong>Emre</strong>- Divân ve Risaletü’n –<br />

Nüshiyye isimli araştırma ve incelemeye dayanan<br />

eserlerinde gördüğümüz kadarıyla Yûnus’u Anadolu<br />

bağrına basmış, her il onu sahiplenmiştir. Nereli<br />

olduğu, nerede yaşadığı, ümmi mi, yoksa medrese<br />

tahsili yaptı mı gibi sorular yerine, onun şiirlerine<br />

bakarak fikir sahibi olup bir hüküm vermenin daha<br />

doğru olacağı düşüncesindeyim.<br />

Yûnus <strong>Emre</strong>, şiirlerinde mahlas olarak Yûnus<br />

<strong>Emre</strong> dışında; Yûnus, Âşık Yûnus, Bîçâre Yûnus,<br />

Koca Yûnus, Yûnus Dedem, Miskîn Yûnus, Derviş<br />

Yûnus gibi isimleri seçmiştir.<br />

Yûnus’un yaşadığı devrin önemli şahsiyetlerden<br />

başlıcalar Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş-ı Velî,<br />

80<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Tabduk <strong>Emre</strong>, Ahmed-i Dâî, Mevlânâ Celâleddin-i<br />

Rûmî’dir. Bunların bir kısmı hece vezniyle, bir<br />

kısmı da arûz vezni ile, bir kısmı da her iki vezinde<br />

Türkçe veya Farsça, tasavvufa dair sofiyane,<br />

bir miktar da felsefi, dinî veçheli, didaktik şiirler<br />

vücuda getirmişlerdir. Mevlana’nın kendi yaşadığı<br />

Anadolu’da Acem şairlere meydan okurcasına<br />

Farsça mesnevisini ve bir kısım şiirlerini Farsça<br />

olarak ortaya koymasına mukabil, Yûnus’un Türkçeye<br />

önem vererek halkın anlayabileceği düşünceleri,<br />

duyguları, tespitleri Türkçe olarak şiirleştirmesi,<br />

hem halkımızın dinî yönden bilinçlenmesine<br />

hem de Türkçemizin gelişmesine ve yol almasına<br />

önemli ölçüde fayda temin etmiştir.<br />

İslami Türk edebiyatı içinde yer alan şahsiyetlerin<br />

edebî kişiliklerini ele alırken, önce İslamiyete<br />

eğiliş durumlarına bakmak gerekir. İslamiyette<br />

ayet ve hadislerle belirlenmiş olan esaslar sözlü ve<br />

yazılı edebî ürünlerle, geniş topluluklar arasında<br />

yaygınlaşmıştır. Ayet ve hadisleri işaret eden telmihleri,<br />

bütün İslami Türk edebiyatına ait eserlerde<br />

buluruz. Bazı İslami yazar ve şairleri bir vaiz gibi<br />

görmemiz de mümkündür. Eserlerinde dinî bilgileri<br />

yaymayı ön planda tutmuş, edebî sanatlara yer<br />

vermemişlerdir. Urfalı Nabi gibi dinî hükümlerle<br />

edebî sanatları bir seviyede götürenler, Nef’i gibi<br />

sadece sanata öncelik verenler, Mevlana gibi dinî<br />

öğütler yanında edebî sanatlara da değer veren<br />

şahsiyetlere rastlamaktayız. Mevlana ile aynı dönemde,<br />

büyük bir ihtimalle bir araya gelen Yûnus<br />

<strong>Emre</strong> de böyle bir özelliğe sahiptir. Onun dili halka<br />

daha yakın, fikrileri duyguları ve hissiyatı da sadece<br />

Anadolu’nun değil, bütün dünyanın anlayacağı<br />

tarzdadır. Yûnus <strong>Emre</strong>, şiirlerini ortaya koyarken<br />

azami gayreti gösterir, ancak Allah’tan da yardım<br />

istemeyi ihmal etmez.<br />

“Çeşmelerde bardağın toldurmadan kor isen<br />

Bin yıl anda tursa da kendü tolası değül”<br />

Bu beyit, bu isteğin en güzel örneğini teşkil<br />

eder. İbadetin gerekli olduğunu, ama ihlâs ile gönlü<br />

Allah’a teslim ederek bu işi yapmak gerektiğini şu<br />

mısralarla izah eder:<br />

“ Müslümanam diyen kişi şartı nedür bilse gerek<br />

Tanrı buyruğunu tutup beş vakt namaz kılsa gerek<br />

Tanla tur başını kaldur elüni var suya taldur<br />

Nefsün düşman durur öldür nefs hemişe ölse gerek “<br />

Bu mısraları görünce Yûnus <strong>Emre</strong> için ozan demek<br />

yanlış olur. Zira o, saz şairi değildir. Halk şairi<br />

deyimi de pek uygun düşmüyor, Tekke şairi demenin<br />

daha uygun olacağı kanaatindeyim. Anadolu’da<br />

Türklerin yerleşmesinden 16. yüzyılın sonuna kadar<br />

tasavvuf cereyanı çeşitli şekil ve durumlarda,<br />

gittikçe artan kuvvetle devam etmiş zamanımıza<br />

kadar gelmiş, hiç eksilmemiştir.<br />

Yûnus’un tasavvufa dair şiirleri, Anadolu’da<br />

pek çabuk yayılmış ve önemli ölçüde takipçileri<br />

olmuştur. 15. asra kadar İran tasavvuf edebiyatı<br />

tesiri altında kalan Osmanlı edebiyatı bir taraftan<br />

Mevlana, Sultan Veled, Attar, bir taraftan da Senâî,<br />

Sâdî, Câmî tesirine kapılarak Acem, tarz ve nazım<br />

şekillerini kabul ederken, Yûnus ise sanatı ve şahsiyeti<br />

ile canlandırdığı yeni ve millî tarzı bırakmayarak<br />

bu yolda yürümekteydi. Mutasavvıfça bir huşu<br />

içinde bazen aşkın ulvi ve büyü dolu mahiyetinden<br />

bazen kıyamet gününden bazen de cennetin sütlü<br />

ırmaklarından ve ilahi bülbüllerin vuslat ve birlik<br />

nağmelerinden bahseden Yûnus <strong>Emre</strong>, bütün Türk<br />

mutasavvıfları gibi tabiata arkasını dönmemiştir.<br />

Divanü Lugati’t Türk’teki eski şiirlerde ve<br />

Kutadgu Bilig’de tabiata karşı nasıl bir heyecan<br />

ve bağlanma varsa, Sakarya’da, Eskişehir’de,<br />

Bolu’da, orman ve ovalarda cazibeye kapılmış<br />

Yûnus’un eserlerinde de buna benzer veya daha<br />

fazla tabiat zevki bulabiliriz.<br />

“ Gitti bu kış zulmeti geldi bâhâr nâz ile<br />

Yeni nebatlar bitti cümbüş oldu yaz ile<br />

Hoş haber geldi dosttan bezendi bâğ ü bostan<br />

Ötüşür hezâr destân bülbülleri zâr ile<br />

El kuşu elden ele gül kuşu gülden güle<br />

Baykuş virâne sever şahinler pervâz ile”<br />

Yûnus, edebî mahfilde hep şiirlerini hece vezniyle<br />

yazan bir tekke şairi gibi tanınmış, öyle bilinmiştir.<br />

Hâlbuki eserleri görüldüğünde hece vezninin<br />

yanında aruz veznine de önem vermiş, birçok<br />

şiirini kusurları da olsa aruz vezniyle yazmıştır.<br />

Bunu çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Yaşadığı<br />

devirde Farsçanın şiir diline etkisi yanında,<br />

havas dediğimiz yüksek zümrenin de ilgisini çekmek<br />

veya klasik tarzda şiir yazan şairlere aruz vezniyle<br />

şiirler yazabileceğini kanıtlamak gibi sebeplerden<br />

kaynaklanabilir.<br />

Aruz vezni, edebiyatımıza ve şiirimize bir-<br />

81<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


denbire mükemmel bir şekilde girmemiştir. Girişi<br />

yavaş olmuştur. Hiç de ümmi bir derviş olmayan<br />

Yûnus’un aruz veznini kullanması zamanına göre<br />

tabii görülmelidir.<br />

“ Ben dostıla dost olmuşam<br />

Kimseler dost olmaz bana<br />

Münkirler bakup gülüşür<br />

Selâm dahi virmez bana”<br />

Bu ve buna benzer hece vezni ile meydana getirilen<br />

şiirler yanında, Divanında hem hece hem de<br />

aruz vezniyle yazılmış şiirlere tesadüf ediyoruz.<br />

Esasen Yûnus, aruz vezninin hece veznine en çok<br />

uyan basit cüzlerini kullanmıştır. Aruz veznini kullanmakla<br />

beraber, ilahilerinin önemli kısmını, hatta<br />

en güzellerini hece vezniyle yazmıştır. Yûnus Divanında,<br />

hece vezninin her şekline; 6, 7, 8, 5+5=10,<br />

6+5=11, 6+6=12, 7+7 =14, 8+8=16 heceli olanlarına<br />

rastlamaktayız, bunlardan 10 ve 12 heceliler<br />

edebiyatımızda pek azdır. Divanda bulunan şu şiir<br />

7+7=14 heceli şekilde yazılmıştır.<br />

“ Dost senin ışkun oku key katı taştan geçer<br />

Işkuna düşen âşık cânıla baştan geçer<br />

Işkuna düşenlerin yüregi yanar olur<br />

Kendüyi sana veren dükeli işten geçer<br />

……<br />

Gerçek âşık ol ola cân vermeye ol eve<br />

Dostıla bâzâr içün niçe bin baştan geçer<br />

Yûnus’un gönli gözi toludur Hakk sevgüsi<br />

Sohbet ihtiyâr eden yâd ü bilişten geçer”<br />

Aynı Divanda aruzun dört tane “müstef’ilün”<br />

cüzüyle yazılmış şiiri de oldukça güzeldir.<br />

Müstef’ilün / Müstef’ilün / Müstef’ilün /<br />

Müstef’ilün<br />

“Ey kamu dert ehli gelün dert benem ü dermân<br />

benem<br />

Kâfirdeki küfr-i nihân mümindeki imân benem<br />

Âlemde fitneyi kodum Mansur’u kül etti odum<br />

Dilinde Enel Hakk dedüm boynundağı urgan benem<br />

Yûsuf’daki hüsn ü cemâl Yakub’daki hüzn ü<br />

melâl<br />

Gâh bedr olam gâhi hilâl gökte mâh- ı tâbân<br />

benem<br />

Nemrut’daki sûret kılan İbrahim’i oda atan<br />

Bir kılını yandurmayan od u kül ü reyhân benem<br />

Yûnus bu cismüm adıdır cisim anun bünyâdıdır.<br />

Adım eger sorarısan bilgil cânâ cânân benem”<br />

Yine Divanında bulunan şu şiir de kayda değer<br />

bir örnek teşkil ediyor.<br />

Mefâ’ilün / Mefâ’ilün / Fâ’ülün<br />

İlâhî derdümün dermânı sensin<br />

Günâhkâr kullarun gufrânı sensin<br />

Senün emrün ile döner felekler<br />

Hem ayun güneşün devrânı sensin<br />

Halîl’ün hullesi Ya’kûb’un âhı<br />

Yûsuf’un bend ile zindânı sensin<br />

Musâ’nun münâcâtı Tûr Tağı’nda<br />

Îsa’nun göklerde seyrânı sensin<br />

Gözümün nûrı vü gevdem hayâtı<br />

Gönüller tahtınun sultânı sensin<br />

Yûnus <strong>Emre</strong>m sebakı senden okur<br />

Elinde defteri divânı sensin<br />

Buna benzer örnekler çoktur, yine Yûnus’un<br />

Risaletü’n Nüshiyye isimli mesnevisinde de çoğunlukla<br />

aruz ile meydana getirilen şiirler vardır.<br />

Bu eserin başında klasik şiirimizin münacat nazım<br />

şekline uygun tarzda meydana getirilen manzumenin<br />

ilk ve üçüncü beyitleri şöyledir:<br />

Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilât<br />

“ Pâdişâhun hikmeti gör neyledi<br />

Od u su toprağ u yele söyledi<br />

Toprağıla suyu bünyâd eyledi<br />

Ana Âdem dimegi ad eyledi”<br />

Şeklindeki manzume 13 beyitten müteşekkildir.<br />

Daha sonra 14. beyitten başlayarak 600. beyite varan<br />

mesnevi, çeşitli bölümlere ayrılmış ve “Dastan”<br />

82<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


isimi verilen manzume de yine aruzun “mefâilün<br />

mefâilün feilün” kalıbıyla meydana getirilmiştir.<br />

Bu bölümlerden de bazı beyitleri alalım.<br />

DÂSTÂN-I RÛH Ü AKL<br />

Mefâilün / Mefâilün / Feilün<br />

“ Gel imdi dinle sözü şerh ideyin<br />

Birin birin anı diyeyin” (14. beyit)<br />

Yönelip sana geldüm hâlimi bil<br />

Mededün varsa gözün yaşın sil<br />

Yûnus cümle sözün sana feride<br />

Çün iş sana düşüpdür kim iş ede<br />

DÂSTÂN -I KİBR<br />

Segirtme dünyâya sen yetemezsin<br />

Ecel yol bağlamıştır dutamazsın<br />

Yûnus alçaklığı yavlak begendün<br />

Anın çün bu ışk yerine kondun<br />

DÂSTÂN -I BUŞU YANİ GAZAB<br />

Sakın bana uyup sen gâfil olma<br />

Benim sözüm tutup imânsuz ölme (198.b)<br />

Çün urdum anı ol yakamı tutdı<br />

Bana karşı gelüp Hakk’ı unutdı (215.b)<br />

Yûnus sabrla olur işün müyesser<br />

Bulursun sabrıla bir mülk-i diger (283.b)<br />

DÂSTÂN -I SABR<br />

Sabr ahvâlini dinle diyeyin<br />

Sabr çün cümle âlem verdi malın (284.b)<br />

Sabırsız kişilerin dirliği ham<br />

Kim sabrıla eyü olur ser-encâm (309.b)<br />

DÂSTÂN -I BUHL U HASED<br />

Hasedden kişi ne fâyide görür<br />

Neye kim layıksan Tanrı virür (337.b)<br />

Degüldür degme yerde ola birlik<br />

Saadettir bir iyü dirlik (469.b)<br />

(44.b)<br />

(82.b)<br />

(127.b)<br />

(182.b)<br />

DÂSTÂN -I GAYBET Ü BÜHTÂN<br />

Gel imdi aydayın birkaç nasihat<br />

Bu akl-ı cüziden sana iyü baht (471.b)<br />

Ko bu fikri seni bil sende her dem<br />

Hatem olsun bu söz Vallâhu âlem (600.b)”<br />

Böylesine birçok manzumede aruz vezni ile<br />

şiirler yazılabileceğini ispat eden ve muasırı divan<br />

şairlerine bu fikri empoze eden, fakat bu arada<br />

aruzun inceliklerine pek hâkim olamayan, aruz<br />

kusurlarının fazla olduğu şiirler meydana getiren<br />

Yûnus’u, her yönüyle mükemmel klasik divan şairi<br />

hanesine kaydedemeyiz. Yûnus da mutasavvıf<br />

tekke şairi olarak sadece bu özelliği ile anılmak istememiş<br />

olacak ki, klasik divan tarzına da meyletmiştir.<br />

Bu meyli sınırlı şekilde görmemiz gerekir.<br />

Zira o, aruzun muayyen cüzlerini, bazı klasik nazım<br />

şekillerini kullanmış, tasavvufi konuları işlemiş,<br />

telmihlerde bulunmuş, sadece bu çerçevede klasik<br />

şiirin özelliklerini üzerinde toplamıştır. Yûnus’u bu<br />

özelliği ile klasik tarza yöneldiğini söyleyebiliriz.<br />

Bunun dışında klasik edebiyatın izlerini aramak<br />

beyhude olur diye düşünüyorum.<br />

“ Cânlar cânını buldum<br />

Bu cânın yağma olsun<br />

Assı ziyândan geçtim<br />

Dükkânım yağma olsun<br />

Yûnus ne hoş demişsin<br />

Bal ü şeker yemişsin<br />

Ballar balını buldum<br />

Kovanım yağma olsun”<br />

diyen Yûnus’un ruhundaki ilahî şahlanışı, benliğindeki<br />

tasavvufi duygularını dışa vuruşu, Orta<br />

Asya’daki şeyhi Ahmed Yesevi’den aldığı şevk<br />

ve arzu ile İslamiyeti halka anlatmayı şiar edinmiş<br />

Yûnus’un, hece ve özellikle Risâletü’n<br />

Nüshiyye’de aruz veznini kullanarak gazel veya<br />

musammat gazel, koşma nazım şekillerine uygun,<br />

Türk dilini aruza mükemmel tarzda aşılayarak didaktik<br />

şiirler meydana getirmesini, yüce dinimizi<br />

yayma ve hazmettirme gibi bir misyonu yerine getirme<br />

çabası olarak değerlendirmemiz gerekir. ■<br />

83<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ŞEMSETTİN ÜNLÜ<br />

“Taptuk’un tapusunda<br />

Kul olduk kapusunda<br />

<strong>Yunus</strong> miskin çiğ idik<br />

Piştik elhamdülillah”<br />

Sabah alacasıdır. Kapıya vardıklarında, gözleri iyi görmeyen yaşlı Taptuk, eşikteki gölgenin<br />

kim olduğunu sorar karısına;<br />

“<strong>Yunus</strong>...” der karısı.<br />

“Bizim <strong>Yunus</strong> mu...”<br />

“Evet,” der karısı; “Bizim <strong>Yunus</strong>!”<br />

Kırk yıl yolunda yoldaş olduğu Taptuk Baba’nın “Bizim...” sözü ile unutulmadığını, uzun süren<br />

ayrılığının küskünlük getirmediğini anlar, Şeyh’inin eline uzanır <strong>Yunus</strong>.<br />

Aradan yedi yüz şu kadar yıl geçmiş... İnsanlar, sıcacık, okumuş, dinlemiş, birbirlerine belletmişler<br />

<strong>Yunus</strong>’un deyişlerini... <strong>Yunus</strong>, hep bizim <strong>Yunus</strong> olmuş bilenlerin dilinde.<br />

Adını bilirdim ama <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin yaşamı, şiirleri, düşünceleri, düşlemleri ile Türkçemizi temellendirenlerden<br />

bir güçlü, soluklu, büyük ozan olduğunu, lise sıralarına geldiğimde, kendi adı<br />

da <strong>Yunus</strong> olan edebiyat öğretmenimizin derslerinde öğrendim. Öğretmenimiz, Baki, Fuzuli, Nefi<br />

gibi divan edebiyatı şairlerinin yaşamları, şiirleri yanında; dili, içerikleri, yapıları ile açık mı açık,<br />

anlaşılır mı anlaşılır olan Halk Edebiyatı ozanlarını, onların deyişlerini, destanlarını, koşmalarını da<br />

coşkulu bir bilgelikle dile getirir, işlerdi.<br />

Sonraları, kendi şiirimi oluşturmaya çalıştığım yıllarda; şiirin özü, inceliği, esintisi neresindedir<br />

diye arandığımda, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerine eğildim sık sık. Aralıklarla iki yıldan daha uzun<br />

bir süre <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiiri üstünde karşılaştırmalı sayısal çalışmalar yaptım. Bilgisayarlar, kişisel<br />

kullanımlarda değildi henüz. Kendim için bir “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Şiir Sözlüğü” oluşturmaya çalışırken<br />

elimdeki şiirleri birçok kez okumam, ayırıp dökümlerini yapmam gerekti. Yararının ne olduğunu<br />

pek anlamadım o sıra bu uzun süreli çalışmanın. Sonunda <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin 154 şiirinin abece sıralı<br />

sözcük dökümlerini elde ettim.<br />

Sabahattin Eyüboğlu’nun “YUNUS EMRE” [1] adlı derlemesinde, ozanın 154 şiiri var. Bu 154<br />

1. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, Sabahattin Eyüpoğlu 1971, Cem Yayınevi.<br />

84<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


şiir yaklaşık 1800 (gövde) sözcükle söylenmiş. Şiirlerin ortalama dize sayısı 26. Dizelerdeki sözcük<br />

sayısı ise ortalama 3, 4. Bu sayılım, <strong>Yunus</strong>’un şiirlerini ortalama 75 – 80 sözcükle söylediğini<br />

gösteriyor.<br />

(Hemen belirtmeliyim: <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirinin başlıca yapısal özelliklerinden biri sözcük yinelemeleridir.<br />

Şöyle:<br />

Sözcük<br />

iki kez üç kez dört kez<br />

Şiirin adı<br />

Serimdeki ilk şiirde görüldüğü gibi; şiirin<br />

toplam sözcük sayısı 88’dir. Bu sözcüklerden<br />

4’ü 2 kez, 3’ü 3 kez, 1’i daha çok<br />

kullanılmıştır. Şiirde sözcük yinelemenin,<br />

şiire bir ölçü getirdiği, hem de ses uyumunu<br />

etkinleştirdiği görülmektedir. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>,<br />

ondan öte, yinelediği sözcüklere, şiirdeki<br />

bildirisinin düşün özünü, duygu özünü de<br />

yüklemekte, en az sözcükle hiç unutulmayacak<br />

deyişlerini diyebilmektedir.<br />

Araştırmanın aşamasında, günümüz şairlerinin<br />

de çoğunlukla şiirlerini 70 dolaylarında<br />

sözcükle yazdıkları sonucuna ulaştım.<br />

Şiirde uzunluk kısalık, üstünde durulmaya değer bir konu. Bellekte tutulan şiirleri anımsayalım.<br />

Bunların çoğunun kısa şiirler olduğunu göreceğiz. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin dizelerindeki sözcük sayısının<br />

ortalama 3 – 3,5 olduğunu biliyoruz. Bu, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirinin en önemli özelliklerinden biridir. İki,<br />

üç sözcükle, kendine özgü, unutulmaz, çarpıcı, evrensel dizeler kurar <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>:<br />

“Sözü pişirip diyenin”<br />

-----<br />

“<strong>Yunus</strong> canın yenile”<br />

-----<br />

“Olmadı derman ecele” gibi daha niceleri.”<br />

(154 şiiri yapılandıran sözcüklerden: 147’si “a” harfi ile, 121’i “b”, 28’i “c”, 35’i “ç”, 159’u<br />

“d”, 71’i “e”, 22’si “f”, 82’si ”g”, 76’sı “h”, 11’i “ı”, 71’i ”i”, 188’i “k”, 9’u “l”, 92’si “m”, 29’u<br />

“n”, 38’i “o”, 20’si “ö”, 21’i “p”, 15’i “r”, 128’i “s”. 40’ı “ş”, 80’i “t”, 43’ü “u”, 16’sı “ü”, 35’i “v”,<br />

120’si “y”. 29’u “z” harfleri ile başlamaktadır.)<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> şiirlerindeki bu sözcüklerin yüzde dağılımlarının, TDK. 1985 basımı Türkçe Sözlük’teki<br />

harf bölümü yüzde dağılımları ile büyük benzerlik göstermesi önemli bir bulgu idi.<br />

Örnekse:<br />

“ı” sesliler % 8 - %10<br />

“i” sesliler %11- %17<br />

Toplam<br />

sözcükler<br />

Gönül kanda dolana 88 8 4 3<br />

Yarab nic’ola hâlim 78 7 1 1<br />

Teferrüç eyleyi vardım 121 6 - 2<br />

Ben dervişim diyene 87 5 1 1<br />

İster idim Allah’ı 52 4 3 -<br />

Harf <strong>Yunus</strong> % TDK %<br />

------ ----------- --------<br />

a % 8,6 % 8,5<br />

c % 1,6 % 1,9<br />

k %11,0 %12,6<br />

-- ---- -----<br />

y % 7,0 % 5,2 dir.<br />

Yinelen<br />

(Bu sayımsal –istatistikî– karşılaştırma TDK harf sayısı<br />

yüzdeleri ile divan şiirleri yüzdeleri olarak karşılaştırıldığında<br />

çok çarpıcı sonuçlarla karşılaşılabilir.)<br />

Sayımsal araştırmayı biraz daha ilerlettiğimizde, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> şiirindeki ses özelliklerinin ne olduğunu bulabiliyoruz.<br />

Genel olarak a,e,ı,i,o,ö,u,ü ünlülerinin Türkçe metinlerdeki<br />

heceleri seslendirme yüzdeleri şöyle:<br />

“a” sesliler % 27- %34 aralığında<br />

“e” sesliler %17 - %25<br />

85<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


“ı” sesliler % 6 - % 7<br />

“ö” sesliler % 2 - % 4<br />

“u” sesliler % 7 - % 8<br />

“ü” sesliler % 2 - % 4 olmaktadır.<br />

Ayrıntıya girmeden hemen belirtelim. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerindeki ses dağılımı da bu genel<br />

dağılımın içinde kalmaktadır. Oysa Osmanlıca diyebileceğimiz Arapça, Farsça boğuntulu, öyle de<br />

ağdalı dilde “e” ile “i” sesli hecelerin metin içinde başa güreştikleri, yer yer “a” sesli hecelerden bile<br />

baskın çıktıkları görülmektedir. Bu durum, divan edebiyatı dilinin Türkçenin ses uyumu ile olan<br />

sorununu gündemde tutmaktadır.<br />

Yabancı dillerden gelen sözcükler, Türkçe içinde Türkçenin ses uyumunu bozan sözcüklerdir.<br />

Bunların çoğalması, Türkçe düşünebilme yetilerini olumsuz etkiler. Yazının, sözün, şiirin de iletisi<br />

aksar; anlamı, duyarlığı, canlılığı silikleşir...<br />

Otuz beş yıl önce, ilgi ile sürdürmekte olduğum araştırmamı, elde ettiğim Şiir Sözlüğü’ndeki her<br />

sözcüğün, şiirlerde nasıl kullandığını gösteren örnekler vererek, bitirecektim:<br />

a<br />

ab<br />

ağan<br />

badya<br />

bağlamak<br />

can<br />

çatmak<br />

ünl. A dostlar işidin /dün etmişim bu gündüzüm<br />

a.ar. Meğer Hızır İlyas ola/Ab-ı hayat içmiş gibi<br />

s. Bulut olup göğe ağan/Yağmur olup yağan benim<br />

a.Yun. Ağzı geniş, yayvan, büyükçe su kabı<br />

Badyalar dolu oldu içelim biz/<br />

Biz esrik olmayız humar gerekmez<br />

(ie) bağ ya da bir başka araçla tutturmak<br />

El bağlamıştır kamusu/Hak çalaptandır umusu<br />

a Far. İnsan ve hayvanlarda yaşamayı sağladığına<br />

ve ölümle vücuttan ayrıldığına inanılan madde<br />

dışı varlık.<br />

Kişi, Yaşam, Güç, Dirilik, Gönül<br />

Bahası canın anın/mal ile davar değil<br />

Sensin bana can-ü cihan/<br />

Sensin bana genc-i nihan<br />

Yere göğe sığmayan/ girmiş bu can içinde<br />

Aşk bezirgânı/sarmaya canı<br />

Bahadır gördüm/cana kıyanı<br />

Dilsiz kulaksız sözü/can gerek anlayası<br />

Bu can gövdeye konuktur/<br />

Bir gün ola çıka gide<br />

e. Birbirine tutturmak, bir araya getirmek1<br />

<strong>Yunus</strong> bu sözleri çatar/sanki balı yağa katar<br />

“a”,”b”,”c”,“ç” harfleri tamamlanmış “d”<br />

harfi yarılanmış gibiydi, başkaca uğraşlarım<br />

girdi araya. Sonraki yıllarda, başladığım yeğinlikle<br />

sürdüremedim araştırmamı.<br />

Zaman bulup Bizim <strong>Yunus</strong>’a sığındığım<br />

aralarda ise, hiç eli boş dönmedim. Yine yeni,<br />

yepyeni şeyler öğrendim.<br />

Samimi dileğim, üniversitelerimizin edebiyat<br />

fakültelerinin hepsinde birer <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> Kürsüsü’nün oluşturulmasıdır. O kürsülerde<br />

bulunanlar hiçbir çalışmalarından eli<br />

boş çıkmayacaklardır.<br />

Çünkü;<br />

“Sözünü bilen kişinin/ yüzünü ağ ede bir<br />

söz<br />

Sözü pişirip diyenin/işini sağ ede bir söz.<br />

Söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı<br />

Söz ola ağulu aşı/ balıla yağ ede bir söz.<br />

Kişi bile söz demini/demeye sözün kemini<br />

Bu cihan cehennemini/sekiz uçmağ ede bir söz“<br />

böyle diyor Koca <strong>Yunus</strong>..<br />

86<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


A. VAHAP AKBAŞ<br />

<strong>Yunus</strong>, bir hayal ve<br />

aldatmaca olarak<br />

gördüğü dünyayı<br />

şehir sembolüyle<br />

anlatıyor. Dünya<br />

bir büyük şehir,<br />

insan ömrü ise tez<br />

kurulup kaldırılan bir<br />

pazardır. Başlangıçta<br />

şekerden tatlı tatlar<br />

veren bu şehir,<br />

sonunda yılan<br />

zehrinden beter<br />

acılarla karşılaştırır.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin köy çevresinde yaşadığı genel<br />

bir kanaattir. Mehmet Kaplan, geleneğe<br />

ve bazı belgelere dayanarak, onun şehirde okumuş<br />

olmakla beraber menşe itibarıyla köylü olduğuna<br />

inanır. <strong>Yunus</strong>’un nereli olduğundan çok, çıktığı<br />

sosyal çevre ve tabakayı önemser. Anadolu’da<br />

<strong>Yunus</strong>’a izafe edilen mezarların çoğunun köyde<br />

olmasını da onun ekincilikle uğraşılan bir çevrede<br />

doğup yaşadığına kanıt olarak gösterir. <strong>Yunus</strong>’un<br />

şiirlerinde ortaya koyduğu hayat görüşü ve insan telakkisinin,<br />

köylünün sosyal durumuyla örtüştüğünü<br />

göstermek için onları göçebe edebiyatıyla karşılaştırır<br />

ve nebati unsurlar bakımından etraflıca inceler.<br />

Kaplan Hoca bu karşılaştırmadan şu hükmü çıkarır:<br />

“Atlı göçebe medeniyetine ait eserlerde hayvanlar<br />

nasıl beşerî davranışları anlatan sembol vazifesi<br />

görmüşlerse, <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde de nebatlar aynı<br />

vazifeyi görürler. İki medeniyet sistemindeki sembol<br />

değişmesi, hayat karşısında alınan tavır ve insan<br />

telakkisindeki farklılığa tekabül eder.” [1]<br />

1. Mehmet Kaplan, <strong>Yunus</strong>’un Gül Bahçesinde, Edebiyat<br />

87<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


<strong>Yunus</strong>’la ilgili menkıbeler de onun köylülüğüne<br />

işaret eder. Böyle olmakla beraber <strong>Yunus</strong>’un<br />

şehirden büsbütün kopuk olduğunu da düşünmemek<br />

gerekir. Abdulbaki Gölpınarlı, onun tahsilini<br />

Konya’da yapmış olma ihtimalinden bahseder. [2]<br />

Şiirlerinde Mevlana’dan bahsetmesi ve onunla karşılaştığını<br />

gösteren ifadeler kullanması, bu ihtimali<br />

destekler.<br />

Köyde doğup yetişmesine, hayatının büyük bir<br />

kısmını şehirlerin dışında geçirmesine rağmen, bir<br />

derviş olarak değişik şehirlere gittiğini düşündüren<br />

mısraları da var. Gurbet duygusunu çok etkili bir<br />

şekilde ifade ettiği “şöyle garib bencileyin” nakaratlı<br />

şiirinde, “Gezdim Urum’ıla Şam’ı yukarı illeri<br />

kamu” demektedir ki, bu, çok araştırmacı tarafından<br />

onun gezip görmüşlüğüne bir delil olarak gösterilir.<br />

Çeşitli hâller içindeki gönlü arayış ve manevi<br />

bir yolculuk şiirinin içindeki şu beyit de gezgin<br />

bir şairin mısraları gibi duruyor:<br />

Kayseri Tebriz ü Sivas Nahcuvan u Maraş Şiraz<br />

Gönül sana Bağdad yakın âlemlerde dîvandasın<br />

Bunların dışında <strong>Yunus</strong>’un şiirleri arasında şehre<br />

dair somut şeyler ifade eden mısralara pek rastlanmaz.<br />

Kaldı ki bu mısralardaki şehir adlarının,<br />

aynı zamanda manevi bazı duyguların daha etkili<br />

bir şekilde ifade edilmiş olması için kullanıldığını<br />

da göz ardı etmemeli.<br />

<strong>Yunus</strong>, çiftçilik ve tabiata dair unsurları nasıl<br />

birer metafor olarak kullanıyorsa, şehir de onun<br />

şiirlerinde hemen daima bir teşbih unsurudur. Böyle<br />

olmakla beraber bunların <strong>Yunus</strong>’un şehir algısı<br />

hakkında bize ipuçları verdiğini düşünüyorum.<br />

Kasdum budur şehre girem feryad ü figân koparam<br />

Yine dönüben korkaram işide düşman ünümi<br />

Beyitten öyle anlaşılıyor ki köy kasaba çevresinde<br />

yaşayan <strong>Yunus</strong>, şehre gitmeyi, oradakilere feryat<br />

figan içinde seslenmeyi amaçlamaktadır. Mehmet<br />

Kaplan, buradaki “feryad ü figan koparam” sözünü,<br />

“belki gafilleri uyandırmak” olarak yorumlar.<br />

Bu mısralardan, <strong>Yunus</strong>’un şehre bakışının olumsuz<br />

olduğunu çıkarmak mümkün. Uyarılmaya muhtaç<br />

Üzerine Araştırmalar 1, İstanbul1976.<br />

2. Gölpınarlı, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ve Tasavvuf, İstanbul 1961.<br />

gafillerin yaşadığı bir yerdir zira orası. Düşman barındırmakta<br />

ve korku uyandırmaktadır.<br />

Bu dünyanun meseli bir ulu şara benzer<br />

Velî bizim ömrümüz bir tîz bazara benzer<br />

Bu mısralarla başlayan şiirde de benzer bir bakış<br />

var. <strong>Yunus</strong>, bir hayal ve aldatmaca olarak gördüğü<br />

dünyayı şehir sembolüyle anlatıyor. Dünya bir büyük<br />

şehir, insan ömrü ise tez kurulup kaldırılan bir<br />

pazardır. Başlangıçta şekerden tatlı tatlar veren bu<br />

şehir, sonunda yılan zehrinden beter acılarla karşılaştırır.<br />

Dünyanın olumsuz hâllerinin tasviri de<br />

<strong>Yunus</strong>’un şehir algısına işarettir kanaatimce:<br />

Bu şarun hayalleri dürlü dürlü hâlleri<br />

Aldamış gafilleri caz u ayyara benzer<br />

Bu şarda hayallerün haddi vü şumarı yok<br />

Bu hayale aldanan otlar davara benzer<br />

<strong>Yunus</strong>’un şehri genellikle bir sembol, alegori<br />

olarak kullandığını söyledik. Nitekim Divan’ında<br />

aşk, can, hak, vücut gibi kavramların şehre benzetildiğini<br />

görüyoruz.<br />

“Işk ilünün haberin disem işide misin” diye<br />

başlayan şiirde, aşk, ulaşılması yaşanmazı zor bir<br />

şehirdir. Bağlarından elde edilen şerbetler zehirdir.<br />

Kadeh tutmayan bu zehri içmek gerekir. Başka bir<br />

şiirde “Bundan ışkun şehrine üç yüz deniz geçerler<br />

/ Üç yüz deniz geçüben yidi Tamu bulasın” der.<br />

“Can”ın şehir, “gönül”ün de kale olarak tasavvur<br />

edildiği şu beyit de ilginçtir. Burada dostun<br />

gönül kazanması, kalenin şehir yağmalanarak<br />

alınması gibi gerçekte müspet olmayan bir vakayla<br />

anlatılır:<br />

Dostdan yana giden kişi kendözünden geçmek<br />

gerek<br />

Dost yağmalar can şehrini alur gönül kal’asını<br />

Şehrin kalabalık ve hengâmesinin, halkın bu<br />

hengâme içinde gaflete düşmesinin, bir derviş ve<br />

ekinci olan <strong>Yunus</strong>’u ürkütmüş olması ve şehirle<br />

arasına bir mesafe koydurması tabiidir. Onun için<br />

gelip geçicilik, aldatmaca, gaflet, zorluk, meşakkat<br />

gibi durumları şehir dairesi içinde ele alır <strong>Yunus</strong>.■<br />

88<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


MEHMET KURTOĞLU<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin<br />

şiirlerinde şehir<br />

olgusu hep soyut<br />

olduğundan<br />

aşkın/metafizik<br />

şehirlerdir. Kendini<br />

belli bir mekâna<br />

hapsetmeyen<br />

<strong>Yunus</strong>’un duygu ve<br />

düşüncesinde şehir<br />

hiçbir zaman somuta<br />

indirgenemez. Bütün<br />

varlığıyla yaratıcıya<br />

ait olduğundan<br />

herhangi bir şehre<br />

aidiyeti yoktur.<br />

Tanrı-insan ilişkisi bağlamında, aşkı ve varoluşu<br />

merkeze alan tasavvufi kültürde yürek/gönül<br />

önemli bir semboldür. Zira mekândan münezzeh olan<br />

Tanrı, insana şah damarından daha yakın olduğunu<br />

söyleyerek, ancak yüreğe sığabileceğini bildirmiştir.<br />

Bu yüzden İslam tasavvufunda yüreğin/gönlün ilahi bir<br />

yanı vardır. Bundan dolayı yürek; somut bir et parçası<br />

olmanın ötesinde, Tanrı dâhil kâinatı dahi içine alabilecek<br />

ölçüde büyük ve sonsuz bir mekân olarak karşımıza<br />

çıkar.<br />

Bu, insanın varoluşunun tamamlandığı (Tanrı’yla<br />

bütünleştiği) idrak merkezidir ve zengin çağrışımları<br />

içinde barındıran soyut bir mekândır. İslam tasavvufçuları<br />

kalbi/gönlü yer, gök, sırça, kadeh, meyhane, deniz,<br />

saray, taht, sultan, mülk, kale, seyrengâh, Kâbe veya şehir<br />

imgesiyle tasvir etmişlerdir. Özellikle tasavvufi şiirde<br />

somut olan yürekte soyut mekânlar/şehirler anlatılır.<br />

Örneğin, Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin “Çalabım bir<br />

şar yaratmış” şiirinde insan şehir ilişkisini dile getirmiştir:<br />

“Çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasında<br />

Bakıcak didar görünür ol şarın kenaresında<br />

Nagehan o şara vardım ol şarı yapılır gördüm<br />

Ben dahi bile yapıldım taş ü toprak arasında”<br />

89<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Şiirinde; “Tanrım iki dünya arasında bir şehir<br />

yaratmıştır. Bu şehrin kenarında bakanların görebileceği<br />

bir çehre/yüz vardır. Aniden bu şehre vardım<br />

ve bu şehri yapılır gördüm. Taş ve toprak arasında<br />

ben dahi yapıldım/inşa edildim” derken, aslında somut<br />

olan bir şehirden bahsetmiyor, soyut olan yani<br />

insan gönlünde inşa edilen bir şehirden bahsediyor.<br />

Hacı Bayram Veli’nin açık şekilde ortaya koyduğu<br />

insan-şehir ilişkisini, aynı şekilde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> başta<br />

olmak üzere diğer tasavvuf şairlerinde de görmekteyiz.<br />

Sevgi ve gönül insanı olan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerinde<br />

şehir taş, topraktan müteşekkil bir varlık<br />

değildir. İnsan bedeni ve yüreğinde teşekkül eden<br />

soyut bir mekândır. Zira <strong>Yunus</strong>, gönül insanı olarak<br />

sevgiyi/insan yüreğini merkeze aldığından, onun<br />

belli bir mekâna sıkışıp kalması, belli bir mekândan<br />

bahsetmesi düşünülemez. Zira Müslümanlar en kutsal<br />

yeri olan Kâbe’yi gönül ile örtüştürerek sunan bu<br />

büyük şairin, şehir algısı hep soyut üzerinden okunmalıdır.<br />

O bunu bir şiirinde;<br />

“Âşıklar la mekân olur<br />

Cihanın terkini urur<br />

Can u cihan ne nesnedir<br />

Çün dost bazar olur” [1]<br />

diye dile getirmiştir. Âşıkların mekânsız olmasını<br />

İslam tasavvufundaki ‘fenafillâh’ ile birlikte düşünmek<br />

gerekir. Mekândan münezzeh olan Tanrıya<br />

ulaşan âşık, Tanrı’yla bütünleştiğinde mekânsızlaşır<br />

çünkü. Aşk, insanı bir yanıyla mekânsızlaştırırken,<br />

diğer yandan onu hep devingen/oluş hâlinde tutar.<br />

Gaflet, âşığın kârı değildir. Kendine mürşit arayan<br />

âşık <strong>Yunus</strong>, kendini “gâh esen yeller” gâh “tozan<br />

yollar”, gâh “akan seller” gibi görürken “ilden ile<br />

yürür.” Gittiği aşk sarhoşluğundan dolayı bilmez,<br />

ancak “gurbette olduğunun” ve “aşkın kendisini ne<br />

hâle soktuğunun” [2] farkındadır. <strong>Yunus</strong>’un yaşadığı<br />

gurbet duygusu gerçekte bu dünyanın geçiciliğine,<br />

öbür dünyanın ebediliğine bir göndermedir. Dünya<br />

hayatının ölümlü ve geçici olduğu fikrinin anlatıldığı<br />

“gurbette hâlim kim bile” [3] onun hem öbür dünya<br />

fikrini hem de yukarıda belirttiğimiz üzere dünyada<br />

1. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, hzl. Prof.Dr. Abdurrahman Güzel, s.56,<br />

Akçağ Yay. 2005.<br />

2. ___________, age.s. 65, “gel gör beni aşk neyledi”<br />

3. ___________, age.s. 65<br />

belli mekâna sığmayışı anlatmaktadır. Bu aynı zamanda<br />

“dünyayı boşamak” deyimiyle ifade edilir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirlerinde şehir olgusu hep soyut<br />

olduğundan aşkın/metafizik şehirlerdir. Kendini<br />

belli bir mekâna hapsetmeyen <strong>Yunus</strong>’un duygu ve<br />

düşüncesinde şehir hiçbir zaman somuta indirgenemez.<br />

Bütün varlığıyla yaratıcıya ait olduğundan<br />

herhangi bir şehre aidiyeti yoktur. Onun nerede doğduğu<br />

veya nereli olduğu tartışması, aslında birçok<br />

şehirde görünmesiyle ilişkili bir konudur.<br />

Örneğin “Ben bir acep ile geldim” şiirinde;<br />

“Benim dilim kuş gibidir<br />

Benim ilim dost ilidir<br />

Ben bülbülüm dost gülümdür<br />

Bilin gülüm solmaz benim<br />

Ne durum var ne durağım<br />

Hiç yerde yoktur kararım<br />

Hakka münacat etmeğe<br />

Belli yerim olmaz benim<br />

Sor durduğum yeri bana<br />

Gelirsen gösterem sana<br />

Bir zerrece haktan ayrı<br />

Gözüm nesne görmez benim” [4]<br />

diye söyler. Ayrıca “benim ilim dost ilidir” diyerek,<br />

ait olduğu yeri işaret eder. Hiç kuşkusuz “dost” dediği<br />

Allah’tır. Dostun ili/şehri ise O’nun/ Tanrı’nın<br />

bulunduğu yer (mekândan münezzeh) her yerdir.<br />

Hiçbir yerde kararı olmayan, belli bir yerim olmaz<br />

diyen ve durduğu yeri göstermek isteyen <strong>Yunus</strong>, bir<br />

zerresinin dahi haktan ayrı olmadığını belirterek,<br />

gözünün “nesne görmediğini” belirtir. Onun bu<br />

aşkın/metafizik/soyut mekân/şehir algısı, aynı zamanda<br />

İslam medeniyetinin şehirlere biçtiği rol ile<br />

ilişkilidir.<br />

<strong>Yunus</strong>’un bu soyut şehir algısını, medeniyet<br />

perspektifinden ele aldığımızda daha iyi tanımlayabiliriz.<br />

Bilindiği gibi şehir algısı Doğu ve Batı medeniyetlerinde<br />

iki farklı algıyla inşa edilirler. Kadim<br />

Yunan’a dayanan Batı medeniyetinde, tıpkı Doğu/<br />

İslam medeniyetinde olduğu gibi şehirler bir insan<br />

gibi tasavvur edilmiştir. Şehrin planı insan bedeni<br />

şeklinde tasavvur edilerek şekillenir. İnsanın kafası,<br />

şehri idare yeri, yüreği şehrin mabedi, bedeni ve<br />

4. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, age.s. 67<br />

90<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ayakları ise şehrin evleri ve mazgallarıdır. [5] Tamamen<br />

somut düşünceye dayalı bu fiziki insan ilişkili<br />

Batı şehirlerine karşılık, Doğu/İslam şehirlerinde,<br />

şehir soyut olarak tasavvur edilmiştir. Somut olarak<br />

Kâbe/Camiyi merkeze alan ve onun etrafında bir<br />

hilal şeklinde genişleyen İslam şehirleri, insan bedenini<br />

değil, insan kalbini olmazsa olmaz yapmıştır.<br />

Farabi’nin “Erdemli Şehir” felsefesinde, somut<br />

olana değil, insanı insan eden soyut/metafizik/aşkın<br />

kavramlara yer verilmiştir. Şehre şekil yönünden değil,<br />

ruh/idare yönünden bakılmıştır. Zira Farabi’ye<br />

göre ‘şehir’ ideal bir Müslümanda bulunması gereken<br />

bütün erdemleri taşımak zorundadır. Tanrı ile<br />

insan arasında şehir yalnızca bir araçtır. Batı uygarlığında<br />

ise şehir bir amaçtır, hem de insana hizmet<br />

eden bir araç…<br />

“İş bu vücut şehrine” adlı şiirinde <strong>Yunus</strong>, insan<br />

bedenini şehre benzetir ve bu şehre her girmek istediğini<br />

ve bu şehrin sultanını görmek arzusu taşıdığını<br />

belirtir.<br />

“İş bu vücut şehrine<br />

Her dem giresim gelir<br />

İçindeki sultanın<br />

Yüzün göresim gelir<br />

İşidirem sözünü<br />

Göremesem yüzünü<br />

Yüzünü görmekliğe<br />

Canım veresim gelir<br />

Ol sultan halvetinin<br />

Yedi hücresi vardır<br />

Yedisinden içeri<br />

Cevlan (v)urasım gelir<br />

Her kapıda bir kişi<br />

Yüzbin çerisi vardır<br />

Aşk kılıcın kuşanıp<br />

Cümle kırasım gelir” [6]<br />

Bu şiirde insan bedeni şehir, şehir içindeki Sultan<br />

ise Tanrı’dır. Sultanın bulunduğu yer bilindiği<br />

gibi kalp yani yürektir, gönüldür. <strong>Yunus</strong> gönüldeki<br />

bu sultana ulaşmak için kılıç kuşanıp, yüz bin çeri-<br />

5. Bk. Richard Sennett, Ten ve Taş, çev. Tuncay Birkan,<br />

Metis Yay.2011, İst.<br />

6. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, age.s. 77<br />

si/askerini öldürmek ister. Çünkü gönül şehrindeki<br />

sultana ulaşmak kolay değildir. Ayrıca vücudu/insanı<br />

şehre benzettiği bir başka şiirinde;<br />

“Bu vücudun şehrinde buçuk yolluk assım yok<br />

Amelim mahallesi serbeser kalmış ıssız” [7]<br />

diye yazar ve şiirin son kıtasında;<br />

<strong>Yunus</strong>’un bu sözünden sen mana anlar isen<br />

Konya minaresin göresin bir çuvaldız” [8]<br />

derken Konya’yı zikreder. Burada belirgin olarak<br />

bir şehri/Konya’yı anlatmaktan ziyade, irfani bir<br />

söyleyiş kendini hissettirir. Ve sözünü ancak bilgi/irfan<br />

sahibi kimselerin anlayacağını belirtir. <strong>Yunus</strong>’un<br />

şiirlerinde birtakım şehir isimleri geçse de bunlar<br />

sadece Rum ili ve Şam gibi görüp geçtiği şehirlerdir.<br />

<strong>Yunus</strong>, soyut olan gönül şehrine ulaşmak için somut<br />

şehirlerden geçer. <strong>Yunus</strong> aynı zamanda arayan<br />

bir adamdır. Varoluşunu tamamlamak daha doğrusu<br />

tasavvuftaki ‘seyr-ü süluk’ü tamamlamak için yolculuğa<br />

çıkmış bir şairdir. Bu yolculuk bir başka şiirinde<br />

dile getirdiği; “Şeriat, tarikat yoldur varana /<br />

Hakikat, marifet andan içeri” [9] dört aşamadan oluşur.<br />

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet yolunu tamamladıktan<br />

sonra ancak gönül şehrinin sultanına ulaşabilir.<br />

Bu bağlamda <strong>Yunus</strong> şiiri yolculuk şiiridir. Hep<br />

hareket, hep oluş, hep hâlden hâle giriştir. Örneğin;<br />

“Karlı dağlar mı aştın<br />

Derin ırmaklar mı geçtin<br />

Yarından ayrı mı düştün<br />

Niçin ağlarsın ey bülbül hey”<br />

İlin mi şarın mı kaldı<br />

Namus u arın mı kaldı<br />

Gurbette yarın mı kaldı<br />

Niçin ağlarsın ey bülbül hey<br />

Gülistan oldu güllerin<br />

Açıldı güllerin bağın<br />

Yaktı elleri firakın<br />

Niçin ağlarsın ey bülbül hey” [10]<br />

7. __________, age..s. 126<br />

8. __________, age..s. 126<br />

9. __________, age..s. 40<br />

10. _________ , age..s. 85<br />

91<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Şiirinde kendini gülü (Tanrı) arayan ağlayan bülbül<br />

yerine koyarak sorular sorar. Aslında <strong>Yunus</strong>’un<br />

bülbüle sorduğu sorular, bir dervişin yaşaması gereken<br />

merhalelerin neler olduğunu anlatır. Ve bu<br />

sorular insanın olgunlaşması için yaşaması gereken<br />

süreci anlatır. Bülbüle ağlaması için birtakım nedenlerinin<br />

olması gerektiğini sorarken, karlı dağları<br />

aşıp aşmadığını, derin ırmakları geçip geçmediğini,<br />

yârinden ayrılıp ayrılmadığını, şehrinin kalıp kalmadığını<br />

buna benzer birçok soru sorar. Bu sorulara<br />

olumlu cevap verebiliyorsa eğer ağlayabileceğini<br />

belirtir. Şiirin sonunda toprakta özünü gördüğünü<br />

belirterek ağlamanın anlamsız olduğunu söylemek<br />

ister.<br />

“Puthane vü şarabhane<br />

Mescid oldu gerçek cana” [11]<br />

<strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde insan bedeni/gönlü meyhane,<br />

cami ve Kâbe’ye dönüşür. Cami, meyhane,<br />

puthane, kale, vs. şeyler aslında şehri meydana getiren<br />

unsurlardır. Hatta filozoflar, bir şehrin gelişmişliğini<br />

işlenen suç (günah) çokluğuyla ölçerler.<br />

Bir şehrin gelişmişliği onlara göre işlenen suçların<br />

çokluğu/büyüklüğüyle orantılıdır. Genelde tasavvuf<br />

edebiyatında, özelde ise <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde şehri<br />

meydana getiren unsurlardan meyhane, puthane gibi<br />

kötü mekânlar tam tersi bir işlev görür; iyi ve güzeli<br />

temsil eder. Tasavvuf edebiyatındaki bu anlayışın en<br />

güzel örneği ise Saffet Efendi’nin bir gazelinde dile<br />

gelmiştir:<br />

“Biz sofiyi meyhanede irşad edecektik<br />

Sittin sene camide gebersin de otursun<br />

Dermen ederiz badeyi bimar-ı humare<br />

Şer’an içeriz şüphe eden müftüye sorsun”<br />

Şehri oluşturan cami, mektep, meyhane vs. somut<br />

unsurlar vücut şehrinde soyut olarak yer alır.<br />

Yukarıdaki şiirde görüldüğü gibi zahiri görünüşüyle<br />

günah/haram olan meyhane soyut âlemde irşat edilen<br />

bir mekâna dönüştürülür. <strong>Yunus</strong> gibi tasavvufi<br />

kültürle beslenmiş bir şairin kullandığı bu imgeler,<br />

gönül şehrinin aşkın mekânlarıdır.<br />

<strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde geçen bir diğer kavram ise<br />

‘ezeli vatan’dır. ‘Ezeli Vatan’ onun şiirinde somut<br />

bir dünya değildir. Ruhlar âlemi/soyut bir dünyadır.<br />

“Ey yaranlar ey kardaşlar sorun bana kanda idim<br />

Dinlerseniz eydirivrem ezeli vatanda idim” [12]<br />

Bu şiirinde bütün peygamberlerin isimlerini<br />

zikrederek, onların öne çıkan hasletlerini anlatır ve<br />

yalnızca İbrahim Peygamberi tasvir ederken Mekke<br />

şehrine gönderme yapar. Yine “Dört Kapı / Kırk<br />

makam” (şeriat, tarikat, marifet, hakikat) şiirinde<br />

geçilmesi gereken aşamaları/yolculuğu hâl tasvir<br />

ederken ulaşılması gereken menzil soyut bir menzildir.<br />

Marifeti ‘gönül şehri’ olarak tanımlayan <strong>Yunus</strong>;<br />

“Marifet gönül şehri<br />

Makamun bulur fakrı<br />

Bahri gerekdir bahri<br />

Bu marifet içinde” [13]<br />

diye yazar. <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde vücut, fiziki bir<br />

varlık olmanın ötesinde bütün sırları saklayan bir<br />

yerdir. Yedi gök, yedi yer, cennet cehennem, gece<br />

gündüz, levh-i mahfuz’da söylenen söz, Musa’nın<br />

Tur’u Sina’sı, İsrafil’in suru, Tevrat, İncil, Zebur<br />

ve Kur’an, bütün her şey vücutta saklıdır. Bunun<br />

sırrını çözen ise ancak ‘mürşid-i kâmil’dir. Bu<br />

bağlamda vücut somutta soyutun saklandığı bir<br />

merkezdir.“Taştun yine deli gönül” şiirinde, gönlünü<br />

doğadaki birtakım unsurlara benzetir. Taş olur,<br />

toprak olur, sel olur, yel olur. <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinde<br />

taş, toprak, ağaç, çiçek, dağ, deniz bütün varlıklar<br />

insan gibi dile gelir, konuşur. Onun şiirlerinde bütün<br />

varlıklar canlanır. Dolayısıyla <strong>Yunus</strong>, bütün varlıkları<br />

bir organizma olarak görür. Bu anlamda şehirler<br />

onun şiirinde insanileşir, insan da şehirleşir. Örneğin,<br />

gönül, saray olur; göz, çeşme; insan bedeni, şehir;<br />

Tanrı da bu şehrin sultanı olur. Onun şiirlerinde<br />

Mekke, Medine, Rum beldesi ve Konya gibi birkaç<br />

istisna şehir ancak ismen yer almıştır. Gönül insanı<br />

olan <strong>Yunus</strong>, şiirlerinde gönül şehirlerinden bahsetmiş,<br />

Tanrı sevgisini bu gönül şehrinin sultanı yapmıştır.<br />

Aşkın hâliyle somut şehirlerde soyut şehirler<br />

inşa etmiştir…■<br />

12. _________ , age..s. 142<br />

13. _________ , age.s. 148<br />

11. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, s. 73<br />

92<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


MEVLÜT ÇAM<br />

Allah’ın rızasını kazanmak gayesiyle, başkalarına<br />

karşılıksız yardım etmek gibi bir prensipten<br />

doğan vakıflar, toplumun hayır ve iyiliğine olan her<br />

yerde sağlam birer sigorta işlevi görür. Bu bakımdan,<br />

çoğunluğu Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında olmak<br />

üzere İslam âleminin hemen her yerinde vakıfların izini<br />

görmek mümkündür. Özellikle kültür ve medeniyetimiz<br />

somut göstergesi olan vakıflar insanlığa hizmet<br />

amacıyla yol, köprü, çeşme, su bentleri, okul, cami,<br />

hamam, hastane, tekke, zaviye, mezarlık, piknik yerleri,<br />

kaldırım döşeme, yol inşa ederek halkın sevgini,<br />

hakkın rızasını kazanmıştır. “Menâfii ibâdullaha ait<br />

olmak üzere” kurulan vakıflarımız içerisinde, doğrudan<br />

olduğu kadar dolaylı olarak da sosyal hayatı, yetimleri,<br />

hastaları, güçsüzleri, kadınları hedef alan çok<br />

sayıda örnek bulunmaktadır. Ömer Hilmi’nin “Vakfın<br />

efdali, nassın kenduye eşedd ihtiyaç ile muhtaç olduğu<br />

bir şeyi vakf etmektir” [1] gereğince her nerede ne türlü<br />

sıkıntı varsa o sıkıntıyı ortadan kaldırmak için bir vakıf<br />

kurulmuştur.<br />

Elimizde mevcut olan vakfiyelerin genelinde yer<br />

alan vakıf kuruluş anlayışı oldukça ilginç ve düşündürücüdür:<br />

“Doğru yolu bulup hidayete ulaşmaya muvaffak<br />

olan bahtiyar kimse odur ki, bu dünyanın ziynet<br />

ve süsünden vazgeçer, azimet bağlarını dünyanın<br />

lezzetinden keser. Dünya malından Allah’ın kendisine<br />

in‘am (iyilik) etmiş olduklarının şükrünü öder. Türlü<br />

nimetlerin hakkını ifa eder. Mühimmatından artanları<br />

1. Ömer Hilmi, Ithafu`l-ahlaf fi Ahkami`l-evkaf, Istanbul<br />

1307, s.15.<br />

hasenat (hayırlı işler) uğrunda sarf eyler, zaririyatından<br />

(geçim masrafı) fazla kalanları hayrat yollarına<br />

harcar. Zira onun için hayırlı olan budur. Allah indinde<br />

kurubata (Allah’a yakın olma) yakınlaştıran da<br />

budur. Bunlardan başka kalan işler boştur, hebadır.<br />

“Kim bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on misli vardır...<br />

Kim de bir kötülükle gelirse, ancak onun misliyle<br />

karşılığını yaşar! Onlar zulme uğratılmazlar”<br />

(Enam 160). ayet-i kerimesi Resulullah Efendimizin<br />

‘Dünyada senin olan ancak yiyip eksilttiklerin giyip<br />

eskittiklerin ve sadaka verip ipka (ibka’; sürekli kılma)<br />

ettiklerindir’ ve “Kişi öldüğünde üç şey dışında<br />

amelleri kesilir: Devam eden sadaka (sadaka-i cariye),<br />

kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua<br />

eden salih evlat” hadisleri çerçevesinde Osmanlılarda<br />

vakıf kurucularının en kalbî duygularıyla Allah’a yaklaşma<br />

ve onun rızasını kazanma arzusunda oldukları<br />

anlaşılmaktadır.<br />

Vakıfların “insana hizmet” bağlamında Allah’ın<br />

rızasını kazanma gayesi ile tasavvuftaki insan sevgisi<br />

ve aşkınlıkla Hakk'a ulaşma felsefesi örtüşmektedir.<br />

Özellikle insan sevgisi ve yaratının rızası doğrultusunda<br />

ona yaklaşma bağlamında kurulan vakıflar,<br />

Müslümanın engin şefkat, merhamet duygusu ile<br />

İslam dininin mutlak kardeşlik prensibiyle kaynaşmaktadır.<br />

Bu noktainazardan bakıldığında, vakıflar;<br />

toplumun manevi dönüşümün somut göstergesi iken,<br />

İslam tasavvufundaki insan sevgisi ve kişisel aşkınlık<br />

soyut olarak kendini gösterir. Bu bağlamda her iki düşünce<br />

(vakıf/tasavvuf) sonuç itibariyle insanı Allah’a<br />

yaklaştırmaktadır. İslam tasavvufunun önemli şairle-<br />

93<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


inden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin adıyla anılan vakıflara bakmadan<br />

önce, tekke vakıfları üzerinde durmak gerekir.<br />

Vakıfların kuruluş mantaliteleri ışığında tekke<br />

vakıflarına baktığımızda, bunların genelde bir tarikat<br />

koluna bağlı olarak hizmet verdiğini, Osmanlı coğrafyasının<br />

hemen her yerinde postnişin veya şeyh efendiler<br />

tarafından yönetim ve denetimlerinin yapıldığını<br />

görürüz. Ayrıca bünyesinde bağlı bulunan silsileye ait<br />

evrad, ibadet, zikir ve eğitimlerin, hatta sağlık hizmetlerinin<br />

dahi verildiği [2] mekânlardır.<br />

Bağlı bulunduğu kola veya silsileye göre yapılarının,<br />

oda sayıları, biçimleri, şekilleri, ibadet ve ayinleri,<br />

çilehaneleri, musiki anlayışları farklılık göstermekle<br />

birlikte; eizza denen bu zatlara veya bağlılarına<br />

ait divanlar, dörtlükler, beyitler, sohbetler iyice tetkik<br />

edildiğinde hedeflerinin aynı olduğu anlaşılacaktır.<br />

Kurulan tekke vakıflarının genelinin şöhretli şeyh<br />

efendiler veya kolların adına kurulduklarını rahatlıkla<br />

söyleyebiliriz. Bayezid-i Bestami, Hasan el-Hakani<br />

Zaviyesi, Mevlana Celaleddin Rumi Hangahı, Hacı<br />

Bayram Veli Tekkesi, Aziz Mahmud Hüdai veya Kadiriye<br />

Tekkesi, Nakşibendî Tekkesi/Zaviyesi, Bayramiyye<br />

Tekkesi, Celvetiyye Tekkesi, Gülşeniyye, Sinaniyye<br />

vesaire...<br />

Bu tekke-zaviye vakıflarından biri de Osmanlı<br />

coğrafyasının muhtelif yerlerinde kurulan “<strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> (<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>m/Âşık <strong>Yunus</strong>) Zaviyesi/Dergâhı<br />

adlarıyla kurulan vakıflardır. Bu tekkelerden birincisi<br />

Bursa’da Âşık <strong>Yunus</strong> ve <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Dergâhı adıyla<br />

anılan tekke olup, Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki<br />

belge, atik ve köhne (eski, harap) binanın yıkılarak<br />

tekkenin yeniden inşa edilmesi hakkındaki bir keşif<br />

belgesidir. 1327 R. (1912 M.) tarihli belgede tekkenin<br />

inşa edilecek mahalleri ve sarf edilecek harcamalar<br />

ayrıntılarıyla belirtilmekte olup, yeni inşa edilecek<br />

tekkenin 47979 kuruş 75 paraya mal olacağı belirtilmiştir.<br />

[3] Ayrıca belgede geçen “Âşık <strong>Yunus</strong>” ifadesinden<br />

bu kişinin <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> değil, Âşık <strong>Yunus</strong> adıyla<br />

bilinen başka bir şahsa ait olduğu düşünülmektedir.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Zaviyesinin bulunduğu en önemli<br />

yerlerden birisi de kendisinde orada medfun olduğu<br />

belgelerde yazılı olan Sivrihisar’a bağlı Sarıköy’de<br />

bulunan “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Zaviyesi Vakfı” dır. Vakıflar<br />

Genel Müdürlüğü ve Osmanlı Arşivlerinde tespit<br />

edilen belgelerde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Sarıköy’de med-<br />

2. Seyyid İsmail Çelebi bin Mehmed Çelebi Vakfiyesi<br />

VGMA 741 s.54 ,sr: 40<br />

3. BOA EV.MKT. 03103/119<br />

fun olduğu, zaviyenin vefat eden şeyhinin Meşayih-i<br />

Kadiriyyeden Sivrihisârî Şeyh Mustafa Efendi olduğu<br />

yazılmaktadır. [4] Dolayısıyla Sarıköy'de bulunan zaviyenin<br />

bir Kadiriyye Tekkesi olduğu söylenebilir. Ayrıca<br />

belgeden zaviyede ayende ve revendeye (gelip,<br />

geçen) kişilere yemek verildiği, ayende ve revendenin<br />

ihtiyacının karşılanması için altı adet odanın daha yapılmasına<br />

ihtiyaç duyulduğu hususları belirtilmiştir.<br />

1265 H. (1849 M.) tarihli bir başka belgede Kadiriyye<br />

Şeyhi Sivrihisari Mustafa Efendinin vefat etmeden<br />

vakfın öşür gelirleri vesair gelirlerden zaviyeyi<br />

imar ettirdiği, yeni odaların inşa edildiği, Sarıköy’de<br />

vakfa ait bir çiftlik ve iki dükkânın bulunduğu belirtilmektedir.<br />

Belgelerde eski adı Larende olan<br />

Karaman’da da “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Zaviyesi Vakfı”na rastlanmaktadır.<br />

Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulunan<br />

bir belgede mütevellilik hususunda ortaya çıkan<br />

bir uyuşmazlık hakkında vakfiyeye müracaat edilmek<br />

istenildiği, ancak gerek mütevellinin elinde gerekse<br />

sicil kayıtlarında vakfiyenin kayıtlı olmadığı anlaşılmaktadır.<br />

[5] Yine diğer bir belgede Afyonkarahisar ili<br />

Sandıklı ilçesinde “<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>m Zaviyesi” adıyla bir<br />

vakıf kaydı mevcuttur. [6]<br />

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, şiirleriyle<br />

çağları aşarak günümüze kadar gelen, ismi birçok<br />

mekânla birlikte anılan ve halk tarafından oldukça<br />

çok sevilen <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>-yukarıda da görüleceği üzere-adıyla<br />

anılan vakıflara rastlanmaktadır. Anadolu<br />

coğrafyası başta olmak üzere Osmanlı coğrafyasının<br />

tamamında var olan gönül erlerinin hayatları, eserleri,<br />

amaçları, yolları, düsturlarının yeterince araştırılmadığı,<br />

araştırıldığında yeni birçok bilgiye ulaşılacağı<br />

kanaatindeyim. Zira Bayezid-i Bestami, Hasan<br />

el-Harkani, Mevlana, Hacı Bayram, Hasan Sezai,<br />

Cüneydi Bağdadi, Muhyiddin Arabî, Aziz Mahmud<br />

Hüdai, Şeyhi, Nedim, Fuzuli, Nesimi, <strong>Yunus</strong> ve adının<br />

sayamadığımız ancak silsile hâlinde günümüzde<br />

de devam eden gönül insanlarının kelamları, beyitleri,<br />

hayatlarının bu toprakların bağrında saklı olduğunu<br />

düşünüyorum. Anadolu’yu silah ile değil gönül ile<br />

fetheden <strong>Yunus</strong> gibi dervişler bizim ruh mimarlarımız<br />

ve bu topraklardaki varoluş nedenimizdir. ■<br />

4. BOA. EV.THR. 00248<br />

5. BOA. MKT. 03020/82<br />

6. BOA EV.d. 13890 sh. 3<br />

94<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


<strong>Yunus</strong> bize "sevmeyi<br />

ve sevilmeyi" öğretir<br />

ALTINBEK İSMAİLOV<br />

İnsanoğlu ne zaman azaptan kurtularak mutlu<br />

olur Nasıl bir adam kirli dünyadan arınarak<br />

hayatını düzene sokar İnsan hakikatin anlamını<br />

nasıl kavrar İnsan ölümden nasıl kurtulur, dünyaya<br />

huzur nasıl yerleşir Bu gibi belli başlı sorular<br />

zor şartlarda Türk dünyasına gelen <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi<br />

her zaman düşündürmüştür. Buna benzer soruların<br />

çözümlenmesi için şair birçok sınavı başından geçirerek,<br />

bütün hayatını araştırmaya yöneltmiştir. O her<br />

şeyden evvel hakikatin acı sesini işitip onun yüzünü<br />

görmek istemiştir. Ama nasıl<br />

Geç <strong>Yunus</strong> endişeden gerekse bu pişeden,<br />

Ere aşk gerek önden andan dervişe benzer,<br />

denilen prensiplerin temelinde.<br />

İnsan vücudundaki kaygıdan nasıl temizlenir,<br />

onu nasıl sürüp çıkarır <strong>Yunus</strong>’a göre, bunun iki yolu<br />

vardır: Birincisi, Allah’a boyun eğip ona yalvarmak.<br />

İkincisi, duyguyu tutsak edip özgürlüğü sınırlayan<br />

yalan dünyadan ve dünya mülkünden ayrılmak:<br />

Dersin şeyhin aşkına yalınacak baş açık,<br />

Er var dirlik dirilmiş yalınacak aç değil.<br />

Maalesef bütün hayatını dünya mülkü çoğaltmakla,<br />

yalan dünyanın eteğine yapışmakla geçiren<br />

insanoğlu o şeylerden nasıl ayrılsın Çünkü,<br />

Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış,<br />

Kişi yeni geline bakubanı doyamaz.<br />

Neden insanoğlu bu dünyaya gözü doymadan<br />

bakar Gelin gibi aldatıcı güzelliği için mi<br />

Bu şarın evvel tadı şehd ü şekerden şirin,<br />

Âhır acısını gör şol zehr-i mâra benzer.<br />

Öyleyse, niye insan “yılanın zehrinden acı” olduğunu<br />

bilerek yalan dünyaya bağlanır, ondan kopmak<br />

istemeyerek onun etrafında pervane gibi döner<br />

Çünkü,<br />

Evvel gönül almağı hublara nispet eder,<br />

Âhır yüz döndürmeği acuzmekkâra benzer.<br />

Neticede onların çoğu,<br />

Nice bir besleyesin bu kad ile kameti,<br />

Düştün dünya zevkine unuttun kıyâmeti,<br />

denildiği hâle gelirse, bazıları ise<br />

Hırkanın ne suçu var sen yoluna varmazsan,<br />

Vargıl yolunca yürü er yolu kalmaç değil,<br />

denildiği hâle düşerler.<br />

Bu sonsuz âlemde insanı hakikatten uzaklaştıran<br />

şeyler çoktur. Tamamen maddeye bağlanan ve<br />

aldanan insan rüzgâr ne tarafa eserse, o tarafa doğru<br />

giden uçurtma gibidir:<br />

Bu şarda hayallerin haddi vüşümarı yok,<br />

Bu hayale aldanan otlar davara benzer.<br />

95<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Düşünce nedir Göze görünen şeylerle gözükmeyenlerin<br />

hepsi düşüncedir. Onları göz önüne<br />

getirmek ise hayal etmektir. İnsanoğlunun kendi<br />

düşünceleriyle her zaman hayattaki iyi, kötü, güzel,<br />

çirkin, aydın, karanlık ve tatlı, acı şeylere bağlandığı<br />

gerçektir. Oysa insan yalan hayal, aldatıcı düşüncelerden<br />

nasıl kurtulur ve hayatın gerçek yüzünü nasıl<br />

görür<br />

Âriflere bu dünya hayal ü düş gibidir,<br />

Kendiyi sana veren hayal ü düşten geçer<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre, rüyadan, yalan duygulardan<br />

kurtulmak – Allah’ı can u gönülden sevmek, ona<br />

doğru içten yönelmekle gerçekleşir. Oysa aşk nedir<br />

Onun iki türü vardır: Biri, maddi zenginlikle irtibatlı<br />

olup iç dünyamızı hapse koyan zehirli yemek gibi<br />

sonunda ölümle birleştiren yalan dünyaya olan geçici<br />

sevgi,<br />

Dünyanın muhabbeti ağulu aşa benzer,<br />

Âhırın sanan kişi ağulu açtan geçer.<br />

İkincisi ise, hakikatle ilişkili olup ruhumuza huzur<br />

getiren, tüm kaygı, keder ve azaplardan kurtarıp<br />

temiz hayata kavuşturan Hakk’ın hem kutsal hem<br />

yüce ve hem ebedi aşkı. Çünkü onun gerçek,<br />

Aşkına düşenlerin yüreği yanar olur,<br />

Kendini ona veren düğeli işten geçer.<br />

Ne yazık ki, insanların çoğu yukarıda söz edilen<br />

aşkın birincisini seçerler. Başka bir ifade ile hayatın<br />

anlamını, hayatın önemini, kaderin cilvesini, sevginin<br />

zevkini her zaman yalan dünyanın yalan görüntülerinde<br />

ararlar. O yalan görünüş, hayallere düşünce<br />

ve kedere çok sarıldıkça, sevginin gücü onlar için<br />

o kadar kuvvetlenip o kadar güçlenmiş gibi gelir.<br />

Netice olarak onlar kendisinin şahsi beklentilerini<br />

gerçekleştiren birileri olarak yavaş yavaş Allah’tan<br />

uzaklaşırlar,<br />

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer,<br />

Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer.<br />

Bundan hâriç o gerçek aşkın tadını tadamadan ölür,<br />

Ne bilsin bu aşkı usanlar uyalar,<br />

Ne varsın bu yola azıksız yayalar.<br />

Onlar günlük hayatın varsa, yarı gün boyu yağız<br />

ata bin denilen vasıfsız ifadeye dayanarak, geçici<br />

zevk veren dünya mülkü, zenginlik lezzetinden çıkamaz<br />

ve bu yolun sonunda ölümün var olduğunu<br />

unuturlar,<br />

Âhır bir gün ölürsün ölüm vardır bilirsin,<br />

Kamulardan ayrılıp varıp sinde yattın tut.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> ölümün huzurunda tüm insanların<br />

aynı olduğunu belirtir, onları ölümden ne zenginlik<br />

ne de makam ve rütbenin kurtaramadığını özellikle<br />

söyler. Hayattayken maddi zenginlik, yaş farkı, makam<br />

ve rütbe ile birbirinden ayrılan, hatta o özelliklerine<br />

tapınan insanlar öldükten sonra aradaki ayrım<br />

ortadan kalkar,<br />

Sana ibret gerek ise<br />

Gel göresin bu sinleri<br />

Ger taş isen eriyesin<br />

Bakıp görücek bunları<br />

Şunlar ki çoktur malları<br />

Gör nice oldu hâlleri<br />

Sonucu bir gömlek giymiş<br />

Anın da yoktur yenleri<br />

O hiç kimseye, hiçbir şeye acımaz. Kahrıyla dünyayı<br />

titreten padişahlar da, güzelliğiyle delikanlıları<br />

kendine çeken ay yüzlüleri de, dünyayı idare eden<br />

akıllıları da diz çöktüren ölümdür,<br />

Ey nice arslanları alır aktarır ölüm,<br />

Azrail nicesine bir yoksulca doyamaz.<br />

Oysa, günah, ya da ayıp dediğimiz nedir İnsanoğlu<br />

niçin günah işler Niçin işlediği günahları için<br />

azap çeker Bunlara da <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> kendisi cevap<br />

verir,<br />

Hemen geldim bu dünyaya nefsime kulluk eyleyi,<br />

İyi amel işlemedim azaptan kurtulam deyi.<br />

Gerçekten insanoğlu Allah’ı tanımadan ona kulluk<br />

edip, baş eğmeden, kendisi oluşturduğu nizamların<br />

çizgisinden çıkamadığı için ömür boyu acı çekerek<br />

gün geçirir,<br />

Bu dünyanın meseli benzer murdar gövdeye<br />

İtler murdara düştü Hak dostu kodu kaştı<br />

O zavallılar Hakk’ın gösterdiği yol ile gitmeden,<br />

kendi seçtiği, kendi beğendiği, şeytanın aldatıcı yoluna<br />

kaçtıkları için gerçeğin didarını nasıl görürler<br />

Elbette, yalan dünyadaki düzensiz ve kirli şeyleri<br />

toplamayla meşgul olan insan nasıl günah işleme-<br />

96<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


sin Yaratanı unutarak, türlü amel, kurnazlığıyla çoğalttığı<br />

kıymetli zenginliğinden kopardığı ölümden<br />

nasıl korkmasın<br />

Bize didar gerek dünya gerekmez,<br />

Bize ma’ni gerek da’vi gerekmez.<br />

Fakat onları yalan mutluluğa, geçici baht ve salihe<br />

kavuşturan bu dünyanın sahte sevgisi, Allah’ın<br />

sonsuz âleminin yanında, taşı eriten ebedi şefkatinin<br />

karşısında bir parça ekmek kadar değere sahiptir,<br />

Bu dünya bir lokmadır ağzında çiğnenmiş bil,<br />

Çiğnemişe ne durmak ha sen anı yuttun tut.<br />

İşte bu bir parça ekmeğe sahip olmak için insanoğlu<br />

her şeyi yapabilir. Yani, o kadar çirkin, o kadar<br />

edepsiz, o kadar uygunsuz davranışları sergiler,<br />

Danışman okur tutmaz derviş yolun gözetmez,<br />

Bu halk öğüt işitmez ne sarp zaman olısar.<br />

Her şeyin, her görünüş ve nesnenin çekirdeği<br />

olur. Onun dışında o çekirdeği gizleyip örttüğü kabuğu<br />

vardır. Çekirdek gerçeğin, kabuk ise yalanın<br />

sembolüdür. O yüzden yalan kabuğun içinde yatan<br />

gerçeği bulmak çok zordur. Yani, çekirdek – hakikat<br />

Allah’a, kabuk – yalan ise Şeytana doğru çekip<br />

durur.<br />

Netice olarak, hakikati göremeyen, Hakk’ın yüceliğini<br />

hissedemeyen, insanlar her zaman azap ve<br />

ıstıraptan kurtulamayıp ömür boyunca değirmen taşı<br />

gibi dönen yalan dünyanın çemberinde un gibi dağılmaktadır,<br />

Bu dünyanın misali benzer bir değirmene,<br />

Gaflet anın sepeti bu halk anda üğüne.<br />

Dünya bir değirmendir ol Çalab’a fermandır,<br />

Azrail’dir demişler ol unu üğüdene.<br />

Öyleyse, insanoğlu kader çemberinde un gibi<br />

parçalanıp, azap ve ıstıraba çökmemek için, hayatın<br />

anlamını öğrenip, doğru ve günahsız yaşamak için<br />

ne yapmalı<br />

Şaire göre, her şeyden evvel Yaratanı, ondan sonra<br />

başkalarını sevmek lazım:<br />

Severim ben seni candan içeri,<br />

Yolun ütmez bu erkândan içeri.<br />

Ama nasıl İlkin insan her zaman kendi düşüncelerinin,<br />

isteklerinin, hislerinin ve nefsinin nelere<br />

bağlandığını görmesi gerekiyor,<br />

Kerametim var diyen halka casusluk satan,<br />

Nefsin Müslüman etsin var ise kerameti.<br />

Maalesef, kendi istek, hislerini fark edemeyen,<br />

onları elinde tutma mekanizmasını öğrenemeyen,<br />

kendi iç dünyasına sımsıkı yerleşen BENİ’ni göremeyen,<br />

yani kendisinin kim olduğunu bilemeyen<br />

insanoğlu Allah’ı nasıl sever Onun yüceliğini kalbiyle<br />

hissedip işlediği günahlarından nasıl arınsın<br />

Niceler bu dünyada günahını yuyamaz,<br />

Ömrü geçer yok yere ey diriğa duyamaz.<br />

Çünkü,<br />

Bir nece kişilerin gaflet gözün bağlamış,<br />

Hak yoluna der isen bir yufkaya kıyamaz.<br />

O yüzden insanoğlu kendi isteği ile ya da iğneye<br />

oturtulan hayatın ağır tokadından korktuğu için<br />

Allah’a boyun eğip onun yüceliğine kulluk eder. Ya<br />

da ondan uzaklaşarak, şeytanın yedeklemesine uyarak<br />

hayat geçirir.<br />

İnsanlar Allah’a nasıl yakarıp onun kural ve nizamlarını<br />

nasıl gerçekleştirirler Dinin kanunlarını<br />

bilen, onun hakkında anlayışı olan, onun kudretine<br />

inanan insanlar genel olarak tutundukları din neyi<br />

talep ederse, onun esasında taparlar, onun istediğini<br />

yerine getirirler,<br />

Tecelliden nasip erdi kimine<br />

Kiminin maksudu bundan içeri<br />

Ama <strong>Yunus</strong> gibi dervişler sadece dinin talep ettiği<br />

kurallarla sınırlı kalmayıp<br />

Unuttum din diyanet kaldı benden,<br />

Bu ne mezhepdürür dinden içeri,<br />

diye seslenirler.<br />

Tek bir ifade ile bu dünyanın azabından kurtularak,<br />

eğlenceli hayatta yaşayıp ölümünden sonra<br />

cennete gitmeyi istedikleri için değil, ondan daha<br />

da önemli olan hakiki sevginin özünü anlamak için<br />

Allah’a yalvarırlar. Dervişler gerçeği dışarıdan değil,<br />

Hakk’ı sadece mescitte medresede ve hacda değil,<br />

kendi kalplerinde ararlar:<br />

Dervişlik baştadır taçda değildir,<br />

Hararet nârdadır saçta değildir.<br />

Ararsan Mevlâyı kalbinde ara,<br />

Küdüs’te, Mekke’de, hacda değildir.<br />

97<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Böylece, Hakk’ı kendi kalbinde bulan insanların<br />

iç dünyası huzurla dolar ve buz gibi<br />

donmuş yüreği erimeye başlar. Gönlü güneş<br />

gibi parlar,<br />

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer.<br />

Yavaş yavaş hakiki sevgiye ulaştığını<br />

fark eder,<br />

Senin kokun duydu canım,<br />

Terkini urdu cihanın.<br />

Ve aynı zamanda göğsünü kara taş gibi<br />

sertleştiren kötü duygu, düşüncelerden arındığını,<br />

hayat yolunun tastamam değişip yeni<br />

yola koyulduğunu hisseder,<br />

Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner.<br />

İşte bu dereceye ulaşanlar ancak <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> gibi öbür dünyaya “ölmeden” diri gider,<br />

Ma’ni eri bu yolda melul olası değil,<br />

Ma’ni duyan gönüller hergiz ölesi değil.<br />

Gerçekten kendini bulan ve Allah’ın<br />

ebedî aşkına kavuşan can ölür mü<br />

Âşık öldü deyi salâ verirler,<br />

Ölen hayvan olur âşıklar ölmez.<br />

Onun için <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> sevgi dolu göğsüyle<br />

bizi kucaklayarak şöyle demişti:<br />

Gelin tanış olalım,<br />

İşi kolay kılalım.<br />

Sevelim, sevilelim<br />

Dünya kimseye kalmaz!■<br />

KAYNAKLAR<br />

1. Memet Fuat, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, İstanbul 1998.<br />

2. Köprülü Fuat, Türk Edebiyatında İlk<br />

Mutasavıflar, Ankara 1991.<br />

3. Özbay Hüseyin, Tatçı Mustafa, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> ile İlgili Makalelerden Seçmeler, Ankara<br />

1993.<br />

4. Tatçı Mustafa, <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Dîvânı – I (İnceleme),<br />

İstanbul – 1997.<br />

5. www. Guzelislam.com<br />

haykırış<br />

Dantelini örerim sert adımlarla sokakların,<br />

ahşap pencereler habercisi kırık bakışların<br />

Bakışlarda görürüm,<br />

farklı farklı da olsa aynı mana<br />

bak bacaların üstündeki nefes hırsızlarına<br />

kedileri korkutuyorlar<br />

yerin dibinden gelip yerin üstüne çıkıyorlar,<br />

Soruları aynı<br />

Cevapları aynı<br />

kıyamet dolu dizgin<br />

Dinle<br />

Sana sınırsızlığın cevabını veriyorum<br />

bir yaz bir gece<br />

öteki güneşlerle<br />

sonbahar çiçeğini<br />

başka yağmurlara benzetmeden<br />

perdelerin içinde<br />

perdelerin dışında üşüyorum,<br />

Ve gözlerin üzerimde<br />

Ve eğer kışın ortasındaysam<br />

Ve her telini zamana değişmiyorsam<br />

Yine her gece dinliyorsam seni<br />

zamana inat<br />

daha az gerçek olan ölüme inat,<br />

Eylemler haykırıyorum alabildiğine sonsuz<br />

İşte yaşıyorum,<br />

yaşamaksa zamanın penceresinde<br />

TAMER KAVURAN<br />

98<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


acemi<br />

içimde ağıt ırmağı tepemde bir şiir<br />

yazmadım diye bilmem kaç gündür<br />

suça çağırmakta beni yeniden<br />

hipotenüs değil hipotalamus<br />

ikiz kenar hiç değil tek yumurta ikizi<br />

matematikten sorulur madam<br />

gayriresmî çocuklar iskân mübadele<br />

banka hesapları bittabi mezar taşları<br />

kırbaç düşer at şahlanır<br />

savaş başlar koya çekilir kalyon<br />

mevsimlik işçiler tarla kuşları<br />

çukur ve tümsek aynalar<br />

güze sararan ayva cümle kurt kuş<br />

bildiğini sandığın şeyin<br />

acemisi olmaktır hayat<br />

leyli mekteplerde katran şairler<br />

küçük aşka derin acı çekerken<br />

değişti suların yatağı çoktan<br />

bitti şiirle devrim yapma hülyası<br />

şimdi şiirde devrim peşindeler<br />

KALENDER YILDIZ<br />

99<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


YUNUSÇASINA<br />

Bir mum gibi karanlığa<br />

Eriyip hem akmak gerek<br />

Âdem isen her mahlûka<br />

<strong>Yunus</strong> gibi bakmak gerek<br />

Bülbül gibi akça söz ile<br />

Çiçek gibi gökçe yüz ile<br />

Fırat’ı Dicle’yi aynı göz ile<br />

Aşk aynasında görmek gerek<br />

Birdir ana birdir baba<br />

Bu ayrılık nasıl ola<br />

Her çekende sağa sola<br />

Beş parmağa bilek gerek<br />

Kimi zengin yoksul kimi<br />

Kimi esmer beyaz kimi<br />

Hak Teâlâ’nın kıldığı gibi<br />

Sevmeye bir yürek gerek<br />

Omzumuzda nekir münker<br />

Gönle üçünç melek gerek<br />

İçimizdeki çer çöpü<br />

Kenara süpürmek gerek<br />

Urana karşı bir el gerek<br />

Durana karşı bir yel gerek<br />

Halktan Hakk’ı bilecek<br />

Zanaat ü meslek gerek<br />

Ol dervişi düşte gördüm<br />

İki elin bir işte gördüm<br />

Nefsim zor güreşte gördüm<br />

Cehl-i düşmen yenmek gerek<br />

MAHMUT BAHAR<br />

100<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Huuu<br />

OSMAN KOCA<br />

Cemreler tükeneli, insan öyküneli hayli zaman oldu.<br />

Eşikten girerken tıknefesti. Dile kolay, kılı kırk yararcasına geçen kırk yılın tortusu çökmüştü<br />

içine. Yutkundu. Gıdığını tıkayan, kalbine dokunan, dahası nefesini zora sokan tecimsiz dürtüler<br />

taşıyordu bağrında. Atmak istiyor ve fakat her isteyişi bahtsız yazgının restiyle ters yüz edilirken<br />

yüreğinde onatsız darbeler, feci izler bırakıyordu.<br />

Toprağa kürek, aşka yürek yaraşır evlat.<br />

Taptuk Baba her vakitki gibi secdegâhında. Alnını kaldırmadan, kalbinde misafir ettiği utkuları<br />

bir bir düğümleyip hakiki makamına ısmarlarken, çok zaman sonra ilk defa bu kerte ferahladığını<br />

duyumsayarak nemli yaşlar bıraktı kıblesine.<br />

Giren, hayır daha doğrusu girdiren mühimdi tabii. Gelen o idi. Altmış altı müridi arasında sevgisini<br />

en çok belli ettiği, dualarını alenen ünlediği, ferman buyurduğunda ilk onu bilip bellediği<br />

çember sakallı, gözleri kömür <strong>Yunus</strong>…<br />

Ridasını çıkarırken yüzü nar gibi kızardı. Haniyse kambura dönen sırtı yara bere içindeydi.<br />

Hocası, mürşidi, atası, müderrisi, kısası hayatı addettiği Taptuk Baba; ne nefes etti ne nazar.<br />

Ses etmedi <strong>Yunus</strong>. Yüksünmedi. Omzunu kanatan, morartıp çökerten odunların talaş, kırıntı ve<br />

dikenlerini içine gömerek çıkmak için izin istedi. Avluya vardığında koyu, kapalı bulutları öteleyen<br />

bir tek kervankıran idi.<br />

Kibir bet-huyu, fitne hay-huyu, safiyet bengi-suyu mesken tuttu.<br />

Kavil bu ya; diğer müritler onu çok kıskandı. Heyhat, gel gör ki karda iz süren sinsi çakallar<br />

gibi hiç ama hiç belli etmediler! Çıkanda <strong>Yunus</strong>’a güldüler, gidende ardınca söylendiler.<br />

Kazan kaynadı, gelin oynadı, hasetçiler kılükal ile boyandı.<br />

Bildi <strong>Yunus</strong>...<br />

İfk’i anımsadı…<br />

Ve utancın bin bir tonuyla yalpalandı…<br />

Dikildi yere yaşarı, yakarı yüklü gözleri son raddede.<br />

Sıracalı Mülevves ile Mendebur Münkir boş durmadılar. Çirkin, çatallı dillerini dışarı salarak<br />

ağılar kustular. Ağır, galiz gıybetler ettiler. Göz göre göre özbeöz kardeşlerinin ölü etlerini çiğnemekten<br />

sakınmadılar.<br />

101<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Gökte hilâl, yerde lâle, gönülde hâle…<br />

Akıl sır erdiremedi bu işe.<br />

Tez ve tiz elden çekildiler yatıya. Ne ki dinmedi<br />

iftiralar. Aslını astarını sormadan kananlar oldu.<br />

Pek azı el çekti fasıklardan.<br />

Ateş bacayı saranda çıktı halvetinden Taptuk<br />

Baba.<br />

Bildi idi, cahal’den…<br />

Gördü idi, hayal’den…<br />

İşitti idi, kal’den geldi.<br />

Fitneyi çıkartan iki kişi idi. Mülevves ile Münkir<br />

renkten renge girdi.<br />

Yumdu gözlerini Mürşit. Dudakları ketum, dilleri<br />

lal vaziyette iken sözleri hâlleşiverdi apansız.<br />

Sözüm ona kızına <strong>Yunus</strong>, göz dikmiş idi. Altmış<br />

altı şakirt sus pus iken:<br />

“İkiniz öne çıkın.” diye ünledi Haceleri.<br />

Yer yarılaydı da içinde kalaydım diyen yadsıyıcılar<br />

kadar kınandı iki bozguncu. Kuzgunlar tepeleniverdi<br />

başlarına. Kilitlendi diller. Titredi tenler.<br />

Utanarak bir adım öne çıktı <strong>Yunus</strong>. Konuşurken<br />

âdeta kırılarak dökülüyordu sözcükler mübarek ağzından:<br />

“Hocam, atam Taptuk Baba! Veballeri, günahları<br />

boyunlarına! Bırak gitsinler! Kıyma, kastetme<br />

canlarına!”<br />

Bir, müridi <strong>Yunus</strong>’a; bir, yerde debelenen iki<br />

müfside baktı Mürşit. Çekti içini. Kısıldı gözleri.<br />

Hazır kıta sözleri varmadı kıyıya. Döndü. Hiçbir<br />

şey demeden yeniden giriverdi uzletgâhına.<br />

Yangılar içinde devşirilen hayallerini akıl<br />

heybesinden çıkartıp ruhunun karanlık dehlizlerine<br />

salıverdiğinde bir nebze olsun rahatlamış hissetti<br />

kendini. Kesik kesik öksürdükten sonra çıktı<br />

dışarı. İçindeki ben’ini buyur edip onunla dertleşti<br />

uzun uzadıya. Zaman geçti. Geçerken de rüzgâr gibiydi.<br />

Henüz aykıldı güneş. Kalktı <strong>Yunus</strong>. Adam gibi<br />

adam, insan mı insan, sözünün eri, demem o ki bizim<br />

<strong>Yunus</strong>... Gözleri kan çanağına dönmüştü. Belki<br />

ağlamaktan, kim bilir belki de dünden arda kalanlardan.<br />

Öyle ya da böyle perçemini atsa da altın<br />

tepsi, daha mahcubiyetinden sıyrılabilmiş değildi<br />

<strong>Emre</strong>…<br />

Hayrı, Rabb ikram; şerri, insan davet etti…<br />

Ve urefa, eren, ulema tayfası bunu hep böyle<br />

bildi…<br />

Avluda telaş üstüne telaş… Koşan, koşuşturan<br />

müritlere bakılırsa mesele gayet büyük, epeyi ciddi<br />

olmalı diye düşündü Eren <strong>Yunus</strong>. Ağır ve lakin<br />

kendinden emin adımlarla vakıa mahalline gitti.<br />

İki adam yılan gibi sürünüp kavisler çiziyor<br />

kızgın kum üzerinde. Çıyan kadar siyah, simsiyah<br />

dilleri. Ve çatallaşmış sanki. Konuşmaya mecalleri<br />

yok. Dahası etli dudakları uçuk, patlak…<br />

Bildi görenler... Tepelerinde üç adam beliri beliriverdi<br />

ansız.<br />

Biri: “Akşamki lahanadan zehirlenmişler.” dedi.<br />

İkincisi itiraz etti: “Görmüyor musun akrep<br />

sokmuş dillerini.”<br />

Üçüncüsü hayli mütevekkil: “Gıybet zehriyle<br />

iftira dikeni sarıp sarmalamış kirli, kemiksiz dillerini.”<br />

Az geçti. Bir ağaç devrildi. Tamı düştü ocağın.<br />

Çökeldi zırvalar…<br />

Elif’in maksuresi düştü <strong>Yunus</strong> suretine bürünerek…<br />

Dal’landı, budak saldı, dikeldi ilkin<br />

ve akabinde serpildi… Mim’lendiğinde... Evet<br />

mim’lendiğinde… İşte ol vakit fehmedebildi:<br />

Mülevves ile Münkir inkâr etmişlerdi<br />

âdemliklerini… Yani adamlıklarını hiçe saymışlardı<br />

enikonu… İş bu sebepten kararmıştı dilleri,<br />

kalpleri ve her bir yerleri…<br />

Sesten öte böğürtü, tenden bet karartı -Çalap<br />

korusun- nâr’a mahsustur.<br />

Deyip şükür olsun için secdeye vardı hemen<br />

oracıkta Derviş <strong>Yunus</strong>…<br />

Hacesi Taptuk Baba’nın başı tavanda, gözleri<br />

tabanda idi o an…<br />

Müritler korkulu, kaygılı gözlerle bir ima, işmar,<br />

işaret beklediler…<br />

Her şeye rıza ve helallik vereceklerdi.<br />

Yeter ki bir kerecik de olsa çıksındı uzletinden<br />

Ataları Taptuk…<br />

Yahut gelsindi ve seslensindi yarenleri <strong>Yunus</strong>…<br />

Tek bir ima… Bir tek işmar… Bir tek işaret…<br />

Tekbir versinlerdi…<br />

Söz uçtu ve yazı kaldı bitimsiz küresinde yazgının…<br />

Mürşid ile müridi ‘dil-dil’e verip dilleştiler:<br />

“Huuu!”■<br />

102<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


KEMAL BATMAZ<br />

Kardeş Kalemler’in Ocak 2012 sayısı Türk<br />

dünyasında yılın edebiyat adamı seçilmesi<br />

sebebiyle Anar’a ayrılmış. Anar, kalemi ve kaleminin<br />

gücünü aldığı kültür birikimi açısından önemli.<br />

Anar Hoca, yılın edebiyat adamı seçilmesinin ardından<br />

Şubat 2012’de Elazığ-Azerbaycan Kültür ve<br />

Sanat Buluşması programı için Manas’ın davetlisi<br />

olarak Elazığ’a geldi.<br />

Birçok değerli yazar, şair ve düşünürü konuk<br />

eden Elazığ, bulunduğu coğrafyanın en önemli kültür<br />

şehirlerinden biri. Türk dünyasında kültür, sanat<br />

ve edebiyatla uğraşanların yolu bir gün Elazığ’dan<br />

geçecekti.<br />

Anar’ın Elazığ’a gelmesini fırsat bilip biz de<br />

<strong>Yunus</strong>’u konuşalım, <strong>Yunus</strong>’u soralım diyor, şair Ömer<br />

Kazazoğlu ile bir plan yapıyoruz. Anar Hoca’ya,<br />

Azerbaycan’ın Dede Korkutu’na “Ya nasip!” deyip<br />

yöneldik. Heybemizde kalem, kâğıt ve dergimiz; zihnimizde<br />

sorular… Gayemiz Anar Hoca’yı bulup sözden<br />

nasibimizi almak. Çünkü bizce <strong>Yunus</strong> sözün ustasıydı.<br />

Mevlana gibi yazılı olana sahip çıkacak kadar<br />

durağan değildi. Sözle öğretmişti her şeyi o kendine.<br />

Ve işe “Bilmem!” zikri ile başlamıştı. Biz de “bilmek”<br />

için yollardaydık.<br />

Ancak soralım demekle iş bitmiyor. Sormak için<br />

de bir hayli çaba sarf etmek gerekiyordu.<br />

Sabahın erken saatlerinde vardık Hocamızın kaldığı<br />

otele. Vardık varmasına da bize “Ne istersiniz”<br />

diye soran olmadı. Ama biz bu arada kendimize sorular<br />

sormaktan alıkoyamadık kendimizi:<br />

Acep <strong>Yunus</strong>’un sesi neden bu kadar güçlü duyulur<br />

idi Zamanı ve mekânı daha yaşadığı çağda aşan bir<br />

gönül, neyin nesi ola ki O nasıl bir dil gücüdür ki<br />

dervişin sinesinden kâh bal kâh yağ olup dökülür.<br />

Sözün sihrini anlamak için söze “sus” vermek lazım<br />

diye geçiyor içimden. “<strong>Yunus</strong>’un dili, aşkın dili;<br />

gönlü de aynası!” desek yanlış mı olur Sorularla<br />

avunuyor, sorularla oyalanıyoruz. Sonra bu işin kilidini<br />

açmak için İmdat Avşar’ı aramak lazım diyoruz.<br />

Ömer Hoca da arıyor İmdat Avşar’ı. Onu bulunca da<br />

tamama bir şey kalmıyor.<br />

Hemen telefonuna sarılıyor: “Anar müellim, aşağı<br />

düşesin hele!” diyor. Anar Hoca biraz yorgun olduğu<br />

için ancak Şeker Fabrikasında verilen yemekten önce<br />

bir araya gelebiliyoruz. Yani zihnimizdeki sorular bizi<br />

biraz daha meşgul ediyor. Bu kez Anar Hoca’ya soracağımız<br />

soruları tekrar ediyoruz. Bu sorular sadece<br />

bizim zihnimizi meşgul eden sorular olmamalı…<br />

Derken İmdat Bey sayesinde cevap verecek üç değerli<br />

sanatçı ile baş başa buluyoruz kendimizi.<br />

Konuklarımız Azeri Yazar Ejder Ol, Reşad Macid<br />

ve Anar Rızayev. İmdat Bey sayesinde hazırlanan ortamda<br />

bize de sorularımızı sormak kalıyor.<br />

Derviş <strong>Yunus</strong>’tan soracağız…<br />

-<strong>Yunus</strong>’u Azerbaycan’da Türkiye’deki kadar tanırlar<br />

mı diyoruz İlk cevap Anar Hoca’dan:<br />

Biz Fuzuli’yi, Nesimi’yi, Hatayi’i Azerbaycan ve<br />

Türk şairi saydığımız gibi <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi de Türkiye<br />

şairi ve Azerbaycan şairi sayıyoruz. Bizim kardeş dillerin<br />

zaman itibarıyla ilk en büyük şairidir. Ben <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> adını ilk Nazım Hikmet’ten işittim. O, babamın<br />

arkadaşıydı. Bizim evde kalırken <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin<br />

mısralarını okudu.<br />

“Ben <strong>Yunus</strong> u biçareyim<br />

Aşk elinden avareyim<br />

Baştan ayağa yâreyim<br />

Gel gör beni aşk neyledi.”<br />

Sonradan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin kitaplarıyla tanıştım.<br />

103<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Onları dilimizin büyük şairlerinden biri olarak değerlendiriyorum.<br />

Daha biz bir şey söylemeden Ejder Ol söze başlıyor:<br />

- <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Azerbaycan’daki Türklerin ve Türkiye<br />

Türklerinin, Oğuzların ortak bir sanatkârıdır.<br />

13. asırda dillerimizin sınırları ayrı değildi. <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’yi biz öz şairimiz sayıyoruz, siz de öz şairiniz<br />

sayıyorsunuz. Siz de bizimkisiniz biz de sizinkiyiz.<br />

Aynı köktür. Fuzuli gibi, Nesimi gibi bir Türk şairidir,<br />

diyor. Etkileniyoruz, Ömer Hoca alıp başını gidiyor<br />

İmdat Hoca ile. Duman vakti gelmiştir.<br />

Bu arada Reşad Macid <strong>Yunus</strong>’tan mısralarla giriyor<br />

söze:<br />

-Beni bende deme bende değilem<br />

Bir ben var bende benden içerü”<br />

Çocukluğumuzdan biz bu mısraları öğrenmişiz.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi bir Azeri şairi olarak kabul etmişiz.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> öyle bir değerdir ki bütün Türk dünyasının<br />

ortak bir şairidir. Orta Asya’da da Türkiye’de de<br />

biraz bilgisi olanlar onun dilini anlayabilirler. Ayrıca<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin Azerbaycan’da mezarı da vardır.<br />

<strong>Yunus</strong>’un bir irfan ve tasavvuf şairi olduğundan<br />

bahsediyor konuklarımız. Reşad Macid devam ediyor:<br />

-Azerbaycan şiirinde <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin şiirinin büyük<br />

tesiri vardır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> fikrimce Türk dünyasında<br />

genişçe tanıtılmalıdır. Biz hepimiz onu aynı derecede<br />

seviyoruz, muhabbet besliyoruz. O Türk kültür<br />

dünyasının öyle bir yüce zirvesi yüce dağdır ki bütün<br />

Türk dünyasından o yüce dağı görmek mümkündür,<br />

diyor.<br />

Anar Hoca:<br />

-Ben isterim ki bir gün Bakü’de de <strong>Yunus</strong>’un abidesi<br />

yücelsin. Çünkü o bizim ortak şairimizdir.<br />

Konuklarımız ağız birliği etmişçesine ayrı sözcüklerle<br />

aynı şeyleri söylüyorlar.<br />

Ömer Hoca tek başına dönüyor.<br />

-<strong>Yunus</strong>’u büyük bir coğrafyada tanıtan ve evrensel<br />

yapan değerler nelerdir, diyorum.<br />

Ejder Ol cevap veriyor:<br />

-<strong>Yunus</strong> bildiğiniz gibi öz halkını güzel bir şekilde<br />

ifade eden, yazan, gösteren bir sanatkâr hem de evrensel<br />

bir sanatkârdır. Öz halkının sevdiği sanatkârı<br />

dünya da seviyor. Sohbet insandan gelir ve insan her<br />

yerde insandır. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin dili çok sade, güzel ve<br />

şirindi ki her sade insan onun dilini anlayabiliyordu.<br />

<strong>Yunus</strong>’un fikri de aydındı sözü de. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> su gibi,<br />

hava gibi, toprak gibi doğaldı.<br />

Rejad Macid de görüşlerini ortaya koyuyor:<br />

-Türk dünyası için değeri dilinin kolaylıkla anlaşılmasıdır.<br />

Onun şiirinin felsefi, derin özellikleri var.<br />

Mevlana seviyesinde bir hayata bakış ve sistem söz<br />

konusu <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’de. Her mısrası insanı felsefi derinliklere<br />

çekmektedir. Bu sebeple büyük düşünceler<br />

sistemini taşıyor mısraları. Dünya da insanın içine<br />

seslenen bu tür söyleyişlere daha çok ilgi gösteriyor.<br />

Ve giderek de artıyor.<br />

Anar Hoca son noktayı koyuyor:<br />

-Celaleddin-i Rumî’den de gelen değerlerdir bunlar.<br />

İnsanlığı barışa çağıran fikirlerdir. Dünyanın<br />

faniliği hakkında “Biz gider olduk kalanlara selam<br />

olsun.” düşüncesi ile yaşamak düşüncesi <strong>Yunus</strong> için<br />

de karakteristik bir seciyedir.<br />

“Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı<br />

Söz ola ağulu aşı /Yağ ile bal ede bir söz”<br />

dörtlüğü ile söze girip bu dizeler hakkında ne düşündüklerini<br />

soruyoruz konuklarımıza:<br />

-İnsanın düşüncesi sözünde ortaya çıkar. Ne düşünürse<br />

onu sözle söyler. Bütün savaşları da söz başlatır,<br />

silahlar değil. Bir ateş emri verilir, sonra vuruş<br />

başlar. Nitekim dünya da sözle başlar “ ol” der Rabbimiz<br />

ve dünya yaratılır. Sulhlar da sözle başlar. Neredeki<br />

aşk var, sulh var, Allah aşkı var, orada <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> var. Savaşın, kinin olduğu yerde de <strong>Yunus</strong> emre<br />

yoktur, diyor Ejder Ol.<br />

Anar Hoca, Şairlerimiz, Nesimi, Fuzuli, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> söz hakkında çok şiirler söylemişler. Ben de<br />

bunları paylaşıyorum, diyor ve <strong>Yunus</strong>’tan etkilenerek<br />

yazdığı şiiri okuyor bize:<br />

Geçip gitti ömrüm benim<br />

Yeller esip geçmiş gibi,<br />

Ömrün sonu kaçınılmaz<br />

Felek kefen biçmiş gibi.<br />

İstedim deryada yüzem<br />

Kartal gibi gökte süzem<br />

Öyle bildim ölümsüzem<br />

Ab-ı hayat içmiş gibi.<br />

Yıllar geçti bir an gibi<br />

Cellât yoktur zaman gibi<br />

Hayat bir uykuymuş meğer<br />

Bize gelir olmuş gibi<br />

Anar Hoca: <strong>Yunus</strong>’un şiirlerinin dili Dede Korkut<br />

diline yakındır. “Hanım hey” ifadesi hem <strong>Yunus</strong>’ta<br />

hem de Dede Korkut’ta vardır. Her ikisinin dilinde de<br />

Arapça sözleri çok azdır. Dilin temizliği bakımından<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> Dede Korkut’a çok yakındır, diyor.<br />

Dil ile başlıyoruz söze ve dil ile bitiriyoruz sözü.<br />

Anar Hoca’ya, Ejder Ol ve Reşad Macid’e teşekkür<br />

ediyoruz. ■<br />

104<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


VAQIF MEMMEDOV<br />

Aşk yalnız insanın<br />

kalbinde değil,<br />

bütün vücudunda,<br />

varlığındadır. Hiç<br />

kimsenin küçük bir<br />

şüphesi olamaz ki,<br />

hayatta bulunan her<br />

şey aşka bağlıdır,<br />

eğer ararsak her<br />

şeyde, her tarafta<br />

aşk vardır. Kısacası<br />

dünya, hayat aşkın<br />

varlığı üzerine<br />

kurulmuştur.<br />

Klasik Türk şiirinin en önemli yüzlerinden olan<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> eserlerinde aşk-sevgi motifleri,<br />

daha kabarık şekilde kendini gösteren, daha çok dikkat<br />

çeken mevzulardandır. Mecnun’u divane yapıp çöllere<br />

düşüren aşk <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’yi de yaka yaka bir ömür yaşatıp<br />

ününü namını birkaç yüzyıldan geçirerek ona öyle<br />

bir ölümsüzlük verdi ki, o aşk yüzünden kana boyanan<br />

hayatında hem aşk hem divane olduğunu ömrünü yana<br />

yana geçirdiğini itiraf ederek bunun asıl nedenini de aşkta<br />

görüyordu.<br />

Yürürеm yana yana<br />

Аşk boyadı beni kana.<br />

Ne aşıkem ne divana<br />

Gel gör bana aşk neyledi!<br />

Aşk yolunun bütün azaplarını acı ve sızılarını göre<br />

göre “Aşk <strong>Yunus</strong>u eyledi lâl, benim kanım aşka helâl”<br />

deyip kanını aşk uğrunda helâl sayıp şairin aşka bakışı<br />

bir sıra özellikleriyle kendinden önceki ve sonraki<br />

âşıklardan farklandı.<strong>Yunus</strong>’a göre hayatta aşktan öte<br />

aşksız hiçbir şey yoktur. Aşk bir güneş gibi ışık saçarak<br />

dünyanı ışıklandırıyor, aynı zamanda şairin düşüncesi<br />

105<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


öyleydi ki, aşksız bir kalple sıradan siyah bir taş<br />

parçası arasında hiçbir fark yoktur.<br />

Eşidin ey yarenler<br />

Aşk bir güneşe benzer.<br />

Aşkı olmayan gönül<br />

Misali taşa benzer.<br />

Aşk öyle bir ilahi mucize, öyle bir efsanedir ki,<br />

hiçbir kuvvetin sahip olmadığı güç onda var.Yani<br />

gözle görülmeyen, yalnız insanın içini yakan, onu<br />

divane eden aşkın, dağları yakıp kül etmek, kalplere<br />

yön bulmak, sultanları köle yapmak, denizleri<br />

kaynatmak, dilsiz taş ve kayaları konuşturmak gücü<br />

bile vardır. Aşkın bu özelliklerini ise <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong><br />

gibi aşk fedaileri görür ve gördüklerini de edebî bir<br />

biçimde anlam kazandırır.<br />

Dağa düşer kül eyler,<br />

Gönüllere yol eyler.<br />

Sultanları kul eyler,<br />

Cüretlü nesnedür aşk.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> için var olanların her zerresindedir<br />

aşk. Yer yüzünde bulunanların hepsini arayıp aşkın<br />

varlığını görebiliriz. Aşk yalnız insanın kalbinde değil,<br />

bütün vücudunda, varlığındadır. Hiç kimsenin<br />

küçük bir şüphesi olamaz ki, hayatta bulunan her şey<br />

aşka bağlıdır, eğer ararsak her şeyde her tarafta aşk<br />

vardır. Kısacası dünya, hayat aşkın varlığı üzerine<br />

kurulmuştur.<br />

Sorar isen aşk kandadur,<br />

Kanda istersen andadur.<br />

Hem gönülde hem candadur ,<br />

Hiç kalmadı gümanumuz.<br />

Şairin düşüncesi budur ki, aşka tutulanların<br />

mekânı ,yeri de belli değil. O öyle bir ateşte yanıyor<br />

ki , dere ,tepe, yer, gök, derya, okyanus ona yurt,<br />

mekân gibidir. Bunun için de <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> aşka<br />

tutulanın mekânını böyle anlatıyor:<br />

Ey yarenler, ey kardeşler<br />

Sorun bana kanda idim.<br />

Aşk denizine daluban<br />

Deryayı ummanda idim.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> aşkın kutsallığını bir de onda görüyordu<br />

ki aşkı ebedi ,ölmez gibi düşünüyor , onun<br />

kanaatince aşka tutulanlar, âşıklar için “öldü’ kelimesini<br />

kullanmak yanlıştır. Çünkü âşıklar ölmez,<br />

ebedi yaşarlar. Böyle bir kanaate sahip olan şair,<br />

insanları da âşıkların ölümsüz olduğuna inanmaya<br />

davet ediyor ve bu davete ebedi gülüş duygusu ilave<br />

ediyordu.<br />

Âşık öldü deyü sela verirler ,<br />

Ölen hayvan olur âşıklar ölmez.<br />

Şairin fikrince eğer insan sevebiliyorsa onun<br />

kalbinde herhangi birine veya insanlara karşı sevgi<br />

varsa, o ölümsüzdür. <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> için aşk ateşi<br />

hiçbir ateşe benzemez ve o ateşin yerini hiçbir ateş<br />

dolduramaz, onun yerine geçemez.. Aynı zamanda<br />

aşk ateşinin özelliği de şurasındadır ki bu ateşe<br />

düşenlerin yankısı, göklere kalksa bile “yanıyorum”<br />

demez ve kaderiyle, bu ateşin verdiği işkence ve<br />

ıstıraplarla barışırlar. İşte aşk ateşinin muhteşemliği<br />

de bu ateşte kavrulanların şikayet etmemesi,<br />

“yandım” dememesidir.<br />

Aşk oduna var mı evez<br />

Ona yanan yandım demez.<br />

O od bu oda benzemez.<br />

Hiç bilinmez zebanesi.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’nin canlandırdığı bu aşk ateşinin<br />

içinde yananlar hem bununla gurur duyar hem de<br />

kendilerini aşkın kölesi gibi görür, hatta bu ateş<br />

içinde yanıp küle dönse bile buna üzülmez, kendi<br />

kanını aşka helâl etmekten bile çekinmezler.<br />

Biz hepimiz aşk kuluyuz,<br />

Aşktır bizim sultanımız.<br />

Ger aşk ile ölür isek<br />

Aşka helâldir kanımız.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> aşk anlamına göre aşkın kulu olup<br />

aşkı uğrunda kendini feda edenlerin kanını aşka<br />

helâl etmesinin bir nedeni de şudur ki aşk insanı<br />

kutsallaştırır, bir tür basitlikten, normallikten<br />

çıkarıp bambaşka gizemli, sırlı bir dünyaya götürür.<br />

Aşka tutulan kimse o andaki yerin, göğün, tabiatın,<br />

denizlerin izlemine kapılıp onları hiç kimsenin<br />

görebilmediği farklı bir tarzda görüyordu. Kendi<br />

gizemli bakışlarıyla aşkın ona verdiği ilahi güçle<br />

hatta denizlerden su alıp da onu göklere ulaştırıyor,<br />

bulutları seyrederken yağmura dönüşüp tekrar<br />

dönüyor, kâh yıldırım olup düşüyor kâh da gökte meleklerle<br />

buluşuyor ki bütün bunlar da aşkın gücüyle<br />

mümkün oluyor.<br />

106<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


Haber eylen âşıklara<br />

Aşka gönül veren benim.<br />

Aşk bahrisi olubanı<br />

Denizlere dalan benim.<br />

Deniz yüzünden su alıp<br />

Suyu veririm göklere<br />

Bulutları seyran edip<br />

Arşa elbet varan benim.<br />

Yıldırım olup şakıyan,<br />

Gökte melayik dokuyan,<br />

Bulutlara hükm okuyan<br />

Yağmur olup yağan benim.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>’ye göre insanın gelişmesi, onun<br />

hayatı anlaması da aşkla bağlıdır. En saf insan bile<br />

aşka tutuluyor. Aşk kazanında kavrulduktan sonra<br />

her şeyi anlıyor. Onun aklı, düşüncesi, dünyayı anlama<br />

tarzı değişiyor .O iyiyi kötüden ayırt edebiliyor,<br />

böylelikle aşka tutulmakla insan her ne kadar ıstırap<br />

ve heyecan dolu günler, anlar geçirse de o insan gibi<br />

gelişiyor ve hayatı anlıyor.<br />

Esritti aşka düşürdü,<br />

Ben ham idim aşk pişirdi,<br />

Aklımı başa devşirdi,<br />

Hayrı şerden seçer oldum.<br />

İşte bu yüzden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>, aşkı hiçbir şeyle eşit<br />

tutmaz, hiçbir şeyle kıyaslamaz, yalnız bu dünyada<br />

değil hatta öbür dünya da bile aşkın yerini hiçbir<br />

şeyin alamayacağını iddia eder.<br />

Aşk hiçbir nesneye<br />

Mesel bağlasam olmaz.<br />

Dünyada, ahirette<br />

Ne dutisar aşk yerin!<br />

Şairin bir samimi itirafı da böyledir ki o aşkı<br />

tarikattan ve dinden yüce tutuyor . Aşkı kendi<br />

tarikatı, dini gibi görüyordu. Aynı zamanda <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>, anlamına göre aşkı kendi dostunu (sevdiğini)<br />

gördüğü gün ona ölüm günü olsa bile ona düğün<br />

dernek gibi gözüküyor, böylelikle şair için en azaplı,<br />

işkenceli günleri bile güzelleştirebiliyor, hatta aşk<br />

ölümü düğün biçiminde göstermek gücüne sahiptir.<br />

Ey âşıklar, ey âşıklar<br />

Aşk mezheb ü dindir bana<br />

Gördü gözüm dost yüzünü<br />

Yas kamu dügündür bana.<br />

Diğer bir siirinde de <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> aşka tutulanlardan<br />

hiç din konusunda sormak haceti olmadığını<br />

itiraf etmekle beraber aşkın en yüce, en yüksek<br />

din olduğunu söylüyor. Çünkü sevenin gözü, gönlü<br />

hep kendi sevdiceğini arıyor ve aşktan başka onun<br />

gözüne hiçbir şey gözükmüyor. Bu yüzden seven için<br />

din, diyanet, tarikat yalnız aşktır.<br />

Din u millet sorar isen,<br />

Âşıklara din ne hacet!<br />

Âşık kişi harab olur,<br />

Âşık bilmez din diyanet.<br />

Âşıkların gönlü, gözü<br />

Maşuk deyi gitmis olur,<br />

Ayruk suretde ne kalur<br />

Kim kılısar zühd ü taat.<br />

<strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> için aşk kutsal temiz ve erişilmez<br />

olduğu gibi aynı zamanda uzun ömürlü ve ebedi<br />

var olandır.Yani insan, beşer evladı zaman zaman<br />

dünyadan göçüp gitse bile aşk ebedi olarak kalıcıdır.<br />

Yaşar ve ölümsüzleşir.<br />

Çünkü aşk hiçbir var devletle, dünya nimetiyle<br />

eşit konulmaz. Her bir maddi cisimden arınmış bir<br />

varlıktır. Hem de öyle bir varlıktır ki herkesin kalbine<br />

sahip olabiliyor. Aynı zamanda tüm yönler içinde<br />

aşkın kendine has bir yönü vardır ki bu da yalnız<br />

aşka özgüdür. Aşkın yönünü rüzgârlar da zaman da<br />

etkiliyemiyor, aylar, yıllar bile aşkı eskitebilmiyor.<br />

Âşıkların ne kim varı,<br />

Tecrid gerekdür arada<br />

Her nesneye ol hükmeder,<br />

Her yol içinde yolı var<br />

Niceler aydur <strong>Yunus</strong>’a<br />

Çün kocaldın, aşkı kogıl<br />

Ruzigâr uğramaz aşka,<br />

Aşkın ne ay u yılı var….<br />

XIII- XIV yüzyıllar Türk şiirinin en yüksek<br />

zirvelerinden <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> insana ve aşka böyle yüksek<br />

bir değer vermesinin sonucudur ki onun kendisi<br />

de 700 yıldan fazla bir zamandır ki insanların büyük<br />

sevgisini kazanarak günümüze kadar gelmiştir ve<br />

tam gönül rahatlığıyla söylemek mümkündür ki ne<br />

zamana kadar insanoğlu mevcut, aşk var, <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong> her zaman var olacaktır.■<br />

107<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


NACİ GÜMÜŞ<br />

İnsanın yaradılışından beri onu içten içe saran,<br />

bütün canlıları besleyen manevi gıda<br />

“sevgi” günümüze dek ilahi tesiriyle dertlere<br />

şifa, hastalara deva, âşıklara vefa kaynağı oldu.<br />

Kıyamete kadar da hayatın dinamizmi sevgi<br />

olacaktır. ”Diriliş”e sebep, murad’a götürecek<br />

hedef, yine hep sevgi olacaktır. İnsanın Allah’a<br />

yönelişi, yalnız onun hasretiyle yelkenler açması,<br />

duygularının kanatlanması sevgidendir. Çünkü<br />

Allah insanı yeryüzünün en şerefli mahlûku<br />

olarak severek yaratmıştır. Mecnun’un destanlaşması,<br />

Emrah’ın kalıcılığı, Kerem’in takati,<br />

Ferhat’ın dağlar delmesi ve daha nice aşk kahramanlarının,<br />

yüzyıllarca unutulmaması ruhlarının<br />

sevgiyle mayalanmasındandır.<br />

Çöller ve bozkırlar, toprağın bağrındaki tohumlar<br />

yağmura ne kadar muhtaçsa, çağın bunalttığı<br />

insanoğlu da sevgiye o denli muhtaçtır.<br />

Sevgi yoksunu ruhların yükselmesi imkânsızdır.<br />

Çiçekler ve kelebekler, güller ve bülbüller sevgiyle<br />

gerilir, kuşlar sevgiyle uçuşur. Bebekler<br />

annenin şefkat dolu kucağında sevgiyle büyür.<br />

Gönüller kapısının anahtarı sevgidir. Mutlulu-<br />

ğun, huzurun ve güvenin şifresidir sevgi.<br />

İnsan ile sevgi arasındaki münasebet neyse,<br />

<strong>Yunus</strong> ile sevgi arasındaki münasebet de<br />

odur. Sevgi denince hemen ilk akla gelen <strong>Yunus</strong><br />

<strong>Emre</strong>’dir. Yaradılışın manasını nasıl sevgide<br />

buluyorsak, insanlık sevgisini de <strong>Yunus</strong>’ta buluyoruz.<br />

Horasan’dan kopup gelen sevgi yumağı,<br />

Anadolu peteğine dolan bal gibidir <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>...<br />

İnsanları ilk önce gönüle çağırarak;<br />

“Gönül Çalab’ın tahtı<br />

Çalab gönüle baktı”<br />

diyen <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong>,<br />

“Ben gelmedim davi için<br />

Benim işim sevi için<br />

Dostun evi gönüllerdir,<br />

Gönüller yapmaya geldim”<br />

diyerek insanları gönülden ağırlamakta, dili ile<br />

üslubu ile iletişim kurarak gönüllere sevgi nakşetmektedir.<br />

108<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


“Elif okuduk ötürü,<br />

Pazar eyledik götürü<br />

Yaratılanı hoş gördük,<br />

Yaratandan ötürü...”<br />

dörtlüğü bile yalnız başına onun dünya görüşünü,<br />

insanlık sevgisini anlatmaya yeterdir. İnsanlar<br />

arasında fark gözetmediğini;<br />

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakamayan,<br />

Şer’in evliyasıyla hakikatte asidir”<br />

beytiyle anlatırken ayrımcılık yapanların, renk<br />

dil, ırk ayrımı yapanların Müslüman gözükseler<br />

de Allah’a karşı gelmiş sayılacaklarını ima eder.<br />

Asırlardır Türk milletinin gönlünde yaşayan,<br />

adı, şiirleri dilden dile dolaşan <strong>Yunus</strong> <strong>Emre</strong> sadece<br />

bir şair değildir. Ermişliğinin yanında derin<br />

bir tefekküre sahip, hakka çağıran bir gönül<br />

eridir. <strong>Yunus</strong>’ta engin ve zengin bir sevgi vardır.<br />

O, “sevelim sevilelim” derken bunu fizikötesine<br />

taşırır ve “Yaratılanı sev yaratandan ötürü “<br />

mısrasıyla, fani varlıkla mutlak varlık arasında<br />

sağlam bir köprü kurar.<br />

“Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm anladı<br />

Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü”<br />

demekle bu sevginin dışında kimseyi bırakmıyor.<br />

Ve <strong>Yunus</strong> âşıktır. Öyle ki aşk ile her şeyin<br />

son bulacağına inanır:<br />

“Aşk gelecek cümle eksikler biter”<br />

<strong>Yunus</strong>’un sevgisi toplum varlığından uzak<br />

pasif anlamda bir duygu değildir. Ne dediğini,<br />

nereye varmak istediğini gayet iyi bilir:<br />

“Fukara kalbine her kim dokuna<br />

Dokuna sinesi Allah okuna...”<br />

<strong>Yunus</strong>’a göre aşk yalnız Allah’a yönelmektir.<br />

“Cennet cennet dedikleri,<br />

Birkaç köşkle birkaç huri<br />

İsteyene ver onları<br />

Bana seni gerek seni”<br />

mısralarında sevgi adına Allah’ı arzuladığını<br />

ve kendini aştığını anlıyoruz. ”Allah sevgisi”ni<br />

ibadet olarak gören <strong>Yunus</strong>’a göre; insanlar sevilmelidir,<br />

çünkü ruh yönüyle Allah’tan gelme<br />

varlıklardır. Ruh kendisi kadar devamlı olan bir<br />

mutluluk için yaratılmıştır.<br />

“<br />

İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer<br />

Aşkı olmayan gönül bir kara taşa benzer”<br />

<strong>Yunus</strong>'un dünyası sevgidir, ona göre hayatın<br />

gayesi, hikmeti de sevgidir. Allah sevgisi. İnsan<br />

bu sevgiyi kâinatta her varlıkta müşahede edebilir.<br />

Onun için <strong>Yunus</strong>’un dünyasında varlıklar<br />

önemli bir yer tutar. Bilhassa bitkiler içinde çiçek,<br />

mevsimler içinde bahar apayrı bir yer tutar.<br />

Gül bu baharda gülüverir:<br />

“Varam ol dosta kul olam hem açıluban gül olam<br />

Hem ötüp bülbül olam, turağım gülistan ola...”<br />

Bu gönül dünyasında:<br />

“Hep baharlar açılır,<br />

Tespih okur çiçekler<br />

Biribirinden seçilir<br />

Tespih okur çiçekler”<br />

ve bu güzellik içerisinde;<br />

“Zerrin çiçek zikreder<br />

Mor menekşe şükreder<br />

Cümle bağlar, bahçeler<br />

Tesbih okur çiçekler”<br />

Bu güzel adamın, bu güzel sesi Hadid suresindeki<br />

“Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi<br />

Allah’ı tespih eder. Aziz ve halim olan odur.<br />

Gökleri ve yerlerin hâkimiyeti onundur. Diriltip<br />

yaşatan odur. O her şeye kadirdir.” ayetinin tebliğidir.<br />

<strong>Yunus</strong> bu mısraları insanlara ebedi hayatı kazandırmak<br />

için, iki dünya mutluluğuna götürecek<br />

bir yol açmak için okumaktadır.<br />

“Vatan bize cennet dürür, yoldaşımız ol Hak dürür<br />

Haktan yana yönelerek diğer yollar dardır<br />

bize”■<br />

109<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


ERSOY KUTLUK<br />

Güneşin ışıklarıyla yaşlı küremizi her gün<br />

yorulmadan aydınlatma çabasına benzer<br />

bir gayretle, bilim adamları da tarih boyunca dünyamızı<br />

anlamaya ve anlatmaya çabalamışlardır.<br />

Modern dünyanın hızlanan ritmi, bu çabaları bazen<br />

boşa çıkardıysa da, bazen de düşünsel zaferlere şahit<br />

olmamıza engel olamamıştır. “Devrimlerin ve<br />

evrimlerin anaforunda” dönüşünü sürdüren gezegenimizin<br />

seyir defterini yazabilme isteği, bu zaferlere<br />

giden yolda düşünürler için çekici bir unsur<br />

olma özelliğini daima korumuştur. Bütün bu süreçte<br />

tükenen kâğıtlar ve kalemler hiç durmadan yenilenmiş,<br />

seyir defterinin kâtipleri ise sürekli değişmiştir.<br />

Belki de ‘kaderin garip bir cilvesi’ denebilecek<br />

rastlantılar, hep insanların ihtiyaç duydukları anlarda<br />

“görünenin arkasında ve ötesindeki gerçekleri”<br />

onlara cömertçe sunan önemli eserleri ve mütefekkirleri<br />

ortaya çıkarmıştır. Şüphesiz ki bu nitelikteki<br />

eserler ve yazarları hiç de kolay zuhur etmemiş, “özgün<br />

bir macera” sonucu insanlığın karşısına çıkmışlardır.<br />

Bu maceraların ise, türlü çile ve zorluklarla<br />

dolu olmakla birlikte, sevinç ve güzel sonuçlarla da<br />

tamamlanabildiği kulaktan kulağa söylenegelmiştir.<br />

İşte böyle nev’i şahsına münhasır bir insan ve onun<br />

çok özel olduğunu aklen ve ruhen tasdik ettiğim<br />

eseri beni bu satırları yazmaya mecbur etti. Bu çok<br />

özel eserin hazırlanma safhasının bir kısmında ve<br />

sonuca ulaşıldığı anlarda bulunmaz zamanların ve<br />

tarihin içinde olduğum hissi yine bu mütevazı yazının<br />

kaleme alınma sebeplerinden biri oldu. Ayrıca<br />

bahsedilenin hususiyetinin bahsedenin sözlerine ve<br />

satırlarına yansıyacağı umudu da bu kararıma tesir<br />

etti.<br />

Üniversite yıllarımda kurak zihnimde bilim ve<br />

gelişim fikrinin yeşermesinde son derece önemli<br />

bir rol sahibi olan, söylem-iş birlikteliği şahsında<br />

somutlaşan, insanlık ideallerinin hâlâ yaşadığını<br />

sevinerek kendisiyle ve kendisinde anladığım<br />

müstesna bir insanı sizlere bir nebze tanıtmak<br />

isterim. İnsan yetiştirmenin yaşadığı topluma ve<br />

tüm insanlığa pozitif bir değer katacağı bilinciyle<br />

üniversitedeki derslerimize giren; bu yönde maddi<br />

ve manevi hiçbir fedâkârlıktan kaçınmayarak farklı<br />

iklim koşullarında herhangi bir ücret beklemeden<br />

gelişimimize katkıda bulunan; Mülkiyelilik<br />

kimliğiyle yönetim bilimleri ve uluslararası ilişkiler<br />

alanlarında ufkumuzu açan, tıp bilgisiyle de insanı<br />

psiko-sosyal boyutlarıyla tanımamızı sağlayan<br />

hocam Dr.Mehmet Hişyar Korkusuz’u tam da yukarıda<br />

işaret ettiğim özgünlükteki bir maceranın<br />

110<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


içinde yol aldığı esnada tanıma şansını yakaladım.<br />

Yolculuğuna katılma cesaretini nasıl bulduğumu bilemediğim<br />

süreçte umudun, özgüvenin, ideallerin,<br />

fayda vermenin, sevinmenin ve hüzünlenmenin,<br />

yetişmenin ve gelişmenin ve de tabii ki sürekli yükselen<br />

bilimsel çıtaların şahidi oldum. Onunla kitabı<br />

aracılığıyla tanışanların da zaten bu özgün seyri hissedeceklerine<br />

inanıyorum. Yeni doğan eserin rahmi<br />

hükmündeki yazarın, okunan her kelimede daha iyi<br />

tanınacağı düşüncesiyle bu kısa ama özel bilgileri<br />

noktalayarak onun eserinden de sadece ana çizgileriyle<br />

bahsetmek istiyor, okuyucunun heyecanını<br />

kitapla buluştuğu ana saklamasını istiyorum.<br />

“Mukaddime’den Muahhire’ye: Modern<br />

Dünya’nın, Ulus-Devlet’in, Din’in ve Milliyetçiliklerin<br />

Ekonomi, Kültür ve Siyaset Atlası” adlı eser<br />

Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü<br />

Siyaset ve Sosyal Bilimler Bölümü doktora programında<br />

24 Ocak 2011’de tez jürisi tarafından büyük<br />

bir takdirle kabul edilen ve kitaplaştırılarak basımı<br />

genç bir yayınevi olan Bilge Kültür Sanat tarafından<br />

tam bir yıl sonra 24 Ocak 2012’de gerçekleşen<br />

yepyeni bir çalışma. Eser ilk bakışta görünen özellikleriyle<br />

dahi son derece etkileyici. Kitap okuru<br />

zâhir ve bâtının doku uyumunu yansıtan kapağı ve<br />

kişiyi eseri okumaya yönelten çarpıcı arka kapak<br />

yazısı ile karşılamakta. 816 sayfalık kitapta 850’yi<br />

aşan kaynaktan yararlanılmış ki, bu özelliğiyle<br />

kaynakça araştırmacılara son derece yararlı<br />

olabilecek bir zenginlik sunmakta. Kitap, okurların<br />

ve bilimsel çalışma yapanların işini olağanüstü<br />

düzeyde kolaylaştıracak olan yaklaşık 5600 ana ve<br />

tali maddeden oluşan detaylı bir indeksi de ihtiva<br />

etmekte.<br />

Eser, yazarının ifadesiyle “İbn-i Haldun’un<br />

‘Mukaddime’sine modern ve post-modern çağın<br />

realitesini de içerecek bir kapsam ve zenginlikte<br />

‘Muahhire’ (sonuç, sonra gelen, başarıyla tamamlanıp<br />

nihayetlenen anlamında)” olması umuduyla<br />

kaleme alınmış. Otuz yıllık entelektüel birikimin<br />

cömertçe sunulduğu çalışma, içeriği açısından değerlendirildiğinde<br />

“düşünsel bir zafer”le karşılaşılmakta;<br />

zengin dil ve anlatımıyla Türkçenin kullanımında<br />

zirvelere çıkıldığı müşahede edilmektedir.<br />

Modern dünyanın gen haritasını bilimsel bir<br />

operasyonla ortaya çıkaran yazar, eseri beş ana bölüm<br />

üzerine inşa etmiştir. Birinci bölüm çağa nüfuz<br />

eden milliyetçilik ideolojisinin gelişimini, teorik ve<br />

pratik tüm boyutlarını, farklı tezâhürlerini, bilhassa<br />

modernite ile ilişkisini çok yönlü ele almak suretiyle<br />

kurgulanmıştır. Bu bölümün ilk kısmında okuyucu<br />

sabırla üzerinde durulması gereken bir teorik arka<br />

plan bilgisiyle teçhiz olmakta, kavramsal derinliğe<br />

ulaşmakta ve flu ideolojik ekran ince bir ayarla<br />

netleşmektedir. Bu kısım, ilgili alanlarda araştırma<br />

yapanlar açısından düşünüldüğünde ise Gellner’den<br />

Anderson’a, Carr’dan Hobsbawm’a, Kedourie’den<br />

Calhoune’a, Erikson’dan Hayes’e, Herder’den<br />

Fichte’ye, Popper’dan Kuhn’abilimsel bir geçit töreni<br />

ve akademik bir şöleni andırmaktadır. Birinci<br />

bölümün ikinci kısmı ise günümüzün sosyolojik,<br />

ekonomik ve politik sistemini anlamlandırma yolunda<br />

büyükçe bir adım atmamızı sağlıyor. Modernlik-milliyetçilik<br />

ilişkisi; tarihsel gelişimi içinde ekonominin<br />

dönüşümü, endüstri devrimi, kapitalizmin<br />

karakteristikleri; bu mühim tarihsel süreçte yaşanan<br />

devrimler ve savaşlar; bir politik illüzyon olarak<br />

propagandanın ideoloji ve çıkarların meşruiyet ve<br />

kazanımları istikametinde fütursuzca kullanımı bu<br />

kısımda konu edilmekte, zihinsel efor yüklü her bir<br />

satır bilgi ufuklarımızı açtıkça açmaktadır.<br />

İkinci bölümde yazar bir hazine ararmışçasına<br />

girdiği ‘İslâm Medeniyet Denizi’nden çağa ve<br />

ötesine ışık tutan eşsiz inci İbn-i Haldun’u bularak<br />

su yüzüne çıkmakta, onu eseri boyunca hünerle işleyerek<br />

geleceğe sunulan nadide bir armağana dönüştürmektedir.<br />

İkinci bölümün ilk kısmında İbn-i<br />

Haldun’un yetiştiği ortam, hayatı ve ‘Mukaddime’si<br />

ele alınmakta, bilhassa geliştirdiği ‘asabiye’ kavramı<br />

üzerinde durulmaktadır. Yazarın ifadesiyle asabiye<br />

kavramı “Türkiye başta olmak üzere İslam dünyası<br />

ve dünyanın birçok bölgesindeki sosyal hareketlerin<br />

anatomisini anlamamızda ve dinamiklerini çözümlememizde<br />

anahtar bir rol oynayabilecek esnekliğe<br />

sahip görünmektedir”.İlk kısım sosyal bilimler<br />

dünyasına kazandırılan ‘asabiye döngüsü’ şekli ile<br />

son bulmaktadır. Bu bölümün ikinci kısmında ise,<br />

‘asabiye’den ‘umran’a geçiş; İbn-i Haldun’a göre<br />

devletin aşamaları; nesep asabiyesi ile etnik milliyetçilik<br />

ve sebep asabiyesi ile ulus-devlet milliyetçiliği<br />

arasındaki ilişki incelenmektedir.<br />

Üçüncü bölüm ile birlikte yazar Osmanlı<br />

Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne yolculukta<br />

karşılaşılan politik hareketleri ve ideolojileri,<br />

mühim siyasetçileri ve fikir önderlerini, iç ve dış<br />

gelişmeleri panoramik bir bakışla ele almakta;<br />

111<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012


okurların zihinlerindeki birçok soru işareti<br />

silinmekte, üst üste kilitlenmiş bilgi sandıklarının<br />

anahtarları artık ortaya dökülmektedir. Üçüncü<br />

bölümün birinci kısmında Osmanlıdaki yenileşme<br />

hareketleri ve akımlar; Abdülhamid ve pan-<br />

İslamizm; Bediüzzaman Said-i Nursi; İttihat ve<br />

Terakki ile Türk Milliyetçiliği; XX.Yüzyılda Orta<br />

Doğu konuları ele alınmaktadır. İkinci kısımda<br />

ise devletin ideolojik dönüşümü analiz edilmekte,<br />

milliyetçiliğin Türkiye’nin fırtınalı yüzyılındaki<br />

savruluşları adım adım izlenmeye çalışılmaktadır.<br />

Bu kısımda Ziya Gökalp’ten Mehmet Âkif Ersoy’a<br />

birçok önemli şahsiyet; Atatürk Milliyetçiliği’nden<br />

Millî Görüş’e farklı siyasi akımlar; 1980 sonrası<br />

Türkiye’nin çıkışı bir türlü bulunamayan labirenti<br />

hâline gelen etnik milliyetçilik sorunu ele alınmakta,<br />

yakın tarihin dehlizlerinde saklı hakikatlerin yüzeyi<br />

berraklaşmaktadır.<br />

Dördüncü bölümün birinci kısmında günümüz<br />

dünyasının en önemli gerçekliklerinden olan küreselleşme<br />

olgusu politik, ekonomik, toplumsal ve<br />

kültürel yönleriyle ve çeşitli etkileriyle açıklanmakta;<br />

farklı disiplinleri temsil eden düşünürlerin yorumları<br />

bağlamında ciddi bir eleştiri ve aklî elekten<br />

geçirilmek suretiyle boyalı kabullerden arındırılmakta<br />

ve reel konumunda resmedilmektedir. Yine<br />

bu kısımda küreselleşme-yerelleşme ilişkisi ve küresel<br />

aktörler ortaya konmakta; uluslararası ilişkiler<br />

disiplininin özü okuyucuya ustaca sunulmakta; son<br />

dönemde medyanın ve kitle iletişim araçlarının giderek<br />

artan etkinliği değerlendirilmektedir. Birinci<br />

kısım ilgi çekici bilgi, olay ve yorumlarla bezenen<br />

“farklı kültür ve medeniyetlerin etkileşimleri”;“1980<br />

sonrası global faktörlerin Türkiye’de<br />

medyayı ve toplumu dönüştürmesi”; “küreselleşme<br />

ve demokrasilerin geleceği” alt başlıklarıyla<br />

tamamlanmaktadır. Bu bölümün ikinci kısmında<br />

ise dünyada ideolojik yoldan çıkışın müşahhaslaştığı<br />

yer olan, âdeta aslanların içgüdüsel vahşetine<br />

tanıklık eden bir arena hükmündeki, yerin<br />

ve göğün başucunda kan ağladığı modern çağın<br />

mezarı Kosova ve orada tarihin yakın bir kesitinde<br />

yaşananlar konu alınmaktadır. Yazar bu kısımda<br />

objektifini Avrupa’ya ve Balkanlara çevirmekte,<br />

Kosova Krizi’ne odaklanmakta, gerçekleşen uluslararası<br />

müdahaleyi tahlil etmekte ve bugün gelinen<br />

durumu ortaya koymaktadır. Mağrur ideolojilerin<br />

gayr-i insani fiillerine karşı sivil toplumun alternatifsiz<br />

konumunun da vurgulandığı “Avrupa’da Sivil<br />

Toplum Bağlamında Milliyetçiliğe Yeniden Bakış”<br />

ile bu kısım noktalanmaktadır.<br />

“Kürevî Asabiye: Yeni Bir Model Denemesi”<br />

adlı beşinci, son ve en önemli bölümle eser nihayetlenmektedir.<br />

Kürevî asabiye “insanlığın sahipsiz<br />

sorunları”na, ideolojilerin ve ekonomilerin aşırılıklarına<br />

bir çözüm; küresel sistemin bir “check and<br />

balance (fren ve denge)” sistemi; aşağılamalara<br />

ve ötekileştirmelere karşı bir “küresel biz bilinci”<br />

olarak ifade edilmekte ve işleyiş dinamiği ortaya<br />

konmaktadır. Ayrıca bu bölümde yer alan “Global<br />

Etik-Politik İletişim Alanı”, “Kürevî Asabiyenin<br />

Gelişimi”, “İnsan, Kaynaklar ve Yönetim Tablosu”<br />

ve “Kürevî Asabiye Modeli” isimlerini taşıyan şekiller<br />

Dr. Mehmet Hişyar Korkusuz’un bilim dünyasına<br />

hediyeleri olarak değerlendirilebilir. Yine<br />

bu bölümde “kürevî asabiye’yi sahiplenip gündeme<br />

taşıyacak insanlar”ın mevcut olması gerektiği<br />

vurgulanmakta, insanoğlu daha fazla sorumluluk<br />

almaya davet edilmektedir. ‘Kürevî asabiye modeli’<br />

ile yazar ‘düşünsel zafer’ini ilan etmekte, ‘bilgelik<br />

tacı’nı giymekte ve ‘Muahhire’ literatürdeki tahtına<br />

‘cülûs’ etmektedir.<br />

İnsanlık acıları karşısında dünya kamuoyunun<br />

yaşadığı sekerat hâlinin sonlanması ve acil tıbbi<br />

müdahaleyle sahip olduğu eşsiz özellikleri hatırlaması<br />

ve yeniden edinmesi gayesi doğrultusunda<br />

bir kilometre taşı mesabesindeki eser, müellifinin<br />

ifadesiyle her bir insanın “kendi biricik pozisyonu<br />

içerisinde herkesle beraber ‘birliği’ yaşaması”<br />

hayalini insana ve insanlığa teklif etmektedir. Bu<br />

eserle tüllenen Mağribî akşamlar ve latif Endülüs<br />

rüzgârları, doktorunun elinde memleketimizin ve<br />

insanlığın yaralarını saracak bir ilaca dönüşmektedir.<br />

Eserin bütününe zarif zihinsel kurgularla serpiştirilen<br />

son derece özgün tespit ve yorumlar<br />

ise yakın gelecekte birçok yazıya tırnak içindeki<br />

alıntılar şeklinde konu olacak gibi gözükmektedir.<br />

Kitabı, akademik kapris ve kompleksleri bir<br />

tsunami dalgasını andırırcasına süpüren; birey,<br />

toplum ve insanlık odaklı misyonu ve vizyonu ile<br />

“batı cephesinde yeni bir şey var” dedirten; seyir<br />

defterine ‘küre’nin yeni rotasını not düşen bir<br />

gelecek ve umut okuması olarak değerlendiriyor,<br />

entelektüel gelişimin sessiz ve vefalı destekçileri<br />

olan değerli okurlara öneriyorum.■<br />

112<br />

haziran-temmuz-ağustos<br />

2012

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!