28.04.2015 Views

4 - Memorial Hastanesi

4 - Memorial Hastanesi

4 - Memorial Hastanesi

SHOW MORE
SHOW LESS

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

Aralık / Ocak / Şubat 2013

Yıl:9 / Sayı 72 Memorial Sağlık Grubu tarafından sizin için hazırlanmıştır. Ücretsizdir.

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE

SON GELİŞMELER

PROSTAT BÜYÜMESİ

TEDAVİSİNDE UROLİFT YÖNTEMİ

MEMORIAL

KAYSERİ’DE

ERKEN DOĞUM

TAHMİN TEDAVİ

KORUNMA ROGRAMI

İNME HAKKINDA

BİLİNMESİ GEREKENLER


İÇİNDEKİLER

4 Yeni Yılda Sağlıklı Bir Kalp İçin İç Dünyanızla Barışın

5 Kış Hastalıkları Kapınızı Çalmasın

6 Doğru Beslenerek Vücut Direncinizi Artırın

7 Kışın Sağlıklı Bir Cilt İçin...

8 Kış Depresyonundan Kurtulabilirsiniz

9 Çocuğunuzu Kış Hastalıklarından Koruyun

10 Memorial Kalitesi Kayseri’de

11 Güncel

12-13 Prostat Büyümesinde Urolift Yöntemi

14 Çalışan Kalpte Bypass Hastaya Konfor Sağlıyor

15 Toplardamarda Pıhtılaşmaya Etkili Çözüm

16-17 El Bileğinden Anjiyo ve Stent Uygulamaları

18 Hıçkırık Ciddi Hastalıkların Belirtisi Olabilir

19 Şehir Yaşamı Metabolik Sendromu Tetikliyor

20 Annesi Oğluna İkinci Kez Hayat Verdi

21 Her 8 Bebekten Biri Erken Doğuyor

22 İnme Hakkında Bilinmesi Gerekenler

23 Boyun Fıtığına Günübirlik Tedavi

24 Çocukluk Çağı Ağrıları Ciddiye Alınmalı

25 Ortopedik Rahatsızlıklarda PRP Tedavisi

26 Hasta Bina Sendromu Plaza Çalışanlarını Tehdit Ediyor

27 10 Soruda Akciğer Kanseri

28-29 Tüp Bebek Tedavisinde Son Gelişmeler

30 Anne Adayları Kış Soğuklarından Etkilenmesin

31 İdeal Kilonuzla Hamile Kalın

32 Polikistik Over Sendromu İle Başa Çıkabilirsiniz

33 İş Hayatında Sağlıklı Beslenerek Obeziteyi Önleyin

34 Obezitenin Cerrahi Tedavisinde Yaşam Tarzı Değişikliği Şart

35 Kolon Kanserine Dönüşmeden Poliplerden Kurtulun

36 Kanser Tedavisi Görmek Anne Olmaya Engel Değil

37 Kendi Kanınızdan Gençlik Aşısı

38 Reflü Kaderiniz Olmasın

39 Kronik Böbrek Hastalığı Riskinden Korunun

40 Burun Tıkanıklığına Lazer Tedavisi

41 Stresli Yöneticiler Geceleri Dişlerini Gıcırdatıyor

42 Çocuğunuzun Öksürük Nöbetlerinin Nedeni Krup Olabilir

43 Astım Çocuğunuzun Yaşamını Kısıtlamasın

44 Organ Bağışı ile Hayata Dönüş İçin Çölden Buzullara

45 Çocuklarda Görülen Göz Hastalıklarına Dikkat!

46-47 Girişimsel Yöntemler Hayat Kurtarabiliyor

48 Güncel

49 Memorial Sağlıklı Yaşam Okulları

19

ŞEHİR YAŞAMI

METABOLİK

SENDROMU

TETİKLİYOR

28-29

TÜP BEBEK

TEDAVİSİNDE

SON

GELİŞMELER

6

Sahibi

Memorial Sağlık Yatırımları A.Ş. adına

Turgut Aydın

Yayın Sorumlusu

Yeliz Soydan ŞENGÜN

Medya ve İletişim Koordinatörü

4

YENİ YILDA

SAĞLIKLI BİR

KALP İÇİN İÇ

DÜNYANIZLA

BARIŞIN

DOĞRU BESLENEREK

VÜCUT DİRENCİNİZİ

ARTIRIN

Yayın Kurulu

Esra Aydemir, Ceren Erdem,Binhan Urfalı,

Yasemin Aktaş, Yasemin Gül, Fulya Daldal,

Selin Konu, Dilara Bedük, Elif Çetin,

Hatice Yörük, Yılmaz Tarancı

Tasarım Ekibi

Zerrin Sogul, Ceren Yörük, Suna Köse


GENEL SAĞLIK

YENİ YILDA SAĞLIKLI BİR KALP İÇİN

İÇ DÜNYANIZLA BARIŞIN

Prof. Dr. Bingür Sönmez - Memorial Şişli Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı

2012 yılının son gününe

kadar kalbinizi üzecek

neler yaptıysanız, onları

geride bırakın. Sigara,

alkol, fazla kilolar,

hareketsizlik, stres,

öfke nöbetleri… Yeni

yılda kalbinizi yoran

tüm bu olumsuzlukları

hayatınızdan çıkararak,

sağlıklı yaşamak ve

kalbinizi yenilemek

elinizde.

Sigarayı bırakın

Sigaranın zararlı etkisi, kadınlarda

erkeklere göre daha fazladır. Sigara

kadınlarda, östrojeni parçalayarak erken

menopoz riskinin yanında; kalp ve akciğer

sağlığını da olumsuz etkilediği için mutlaka

bırakılmalıdır. Sigara içen kadın hastaların

kalp ameliyatları sonrası iyileşme süreleri

de uzamaktadır.

Yürüyün

Yeni yılda hareket alışkanlıklarınızı

değiştirin. Asansör yerine merdiven

kullanın. Otobüse bindiyseniz, inmeniz

gereken yerden bir durak önce inip

yürüyün. Eviniz işinize yakın mesafedeyse

aracınızı kullanmayın. Haftada en az

üç kez bir saat yürüyün. Temponuz, 5

kilometreyi 45 dakikada katedecek şekilde

olsun. Soğuk havalarda kalp sağlığınız

için; evde koşu bantı ya da büyük alışveriş

merkezlerinde tempolu yürüyüşü tercih

edin.

Kalbinizi test ettirin

40 yaş üzerinde iseniz ve daha

önce kalbiniz için herhangi bir test

yaptırmadıysanız, EKO ile kalbinizin

durumunu ekrandan izleyerek kalbinizle

tanışın. Efor testi yaptırarak kalbinizin

performansını kontrol ettirin. Yeni yılda;

Total kolesterol, HDL (iyi huylu kolesterol),

LDL (kötü huylu kolesterol), trigliserid

4 Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013

ve kan şekeri ölçümünüzü yaptırın.

Ayrıca tansiyonunuzu da düzenli olarak

ölçtürün. Bunları her yıl tekrarlayın.

Aile geçmişinizde kalp hastası varsa,

şişmansanız, diyabet veya yüksek tansiyon

hastasıysanız, sigara kullanıyorsanız

tüm bu tetkikleri 30 yaşından itibaren

yaptırmalısınız.

Kalbiniz için meditasyon yapın

2013 yılında sizi üzen olaylardan kurtulun.

Barışçı, uzlaşmacı, huzurlu ve stressiz bir

yaşam tarzına başlangıç için yılın birinci

gününü saptayın. Kendi dünyanızla barışın.

Evliyseniz, eşinizle daha uyumlu olmaya

çalışın. Anne babaysanız, çocuklarınızla

daha ılımlı ve uzlaşmacı bir iletişim

kurun. Çok çabuk karar veren, hızlı hızlı

konuşan, merdivenleri birkaç basamak

birden çıkmaya çalışan, çabuk yemek

yiyen, sabırsız biriyseniz (yani A tipi kişilik

iseniz) yavaşlayın. Yeni yılda işinizde hiçbir

zaman, beceri ve olanaklarınızın üst sınırını

zorlamayın.

İşinizi sevin

Bir işin size kazandıracağı şeyin yalnızca

para olmadığını; aynı zamanda bilgi,

gelişim ve mutluluk da getirmesi

gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. İş

ortamının sizin için mümkün olduğu kadar

keyifli hale gelmesi için; kontrolsüz hırs ve

rekabet duygusundan uzak durun. Hırsınızı,

kendinizi geliştirmek ve çalıştığınız şirkete

yararlı olmak için kullanın. Çalışma

masanızı, aşırı kafein tüketimi için

kullanmayın. Ofis egzersizleri yapın ve iş

ortamında da hareketsiz yaşamdan uzak

durun. Ofisinizde kimsenin sigara içmesine

izin vermeyin. Ofiste öğlen yemeklerinde

ekip olarak herkesin sağlıklı beslenmesi için

gayret sarf edin. Herkes sağlıklı beslenirken

bir kişinin bile sağlıksız beslenmesinin tüm

dengeleri bozacağın bilin.

Hayatın sevin

Yeni yıl sizin için “aşk ve sevgi” yılı olsun.

2013’te öncelikle; eşinize, ailenize, işinize

ve ülkenize aşık olun. Çünkü aşık olmak

endorfin hormonu salgılanmasını sağlar ve

kalbe iyi gelir. Endorfin, zevk ve mutluluk

veren bir hormondur. İyi bir aşk hayatı,

kalp sağlığı için çok gereklidir. Mutlu

yaşayabilmek için sağlıklı bir aşk hayatına

ihtiyaç vardır. Düzenli bir aşk hayatı olan

insanların yaşadıkları ortama katkısının

artacağı da kesindir. Aşık olanlarda beyin

tarafından salgılanani “Feniletilamin”

heyecan vererek yaşadıklarımızdan keyif

almamızı sağlar.

YENİ YILDA VÜCUDUNUZU (KALBİNİZİ)

İHMAL ETMEYİN, BEDENİNİZE

(KALBİNİZE) NE VERİRSENİZ ONU

ALIRSINIZ.


KIŞ

KIŞ HASTALIKLARI

KAPINIZI ÇALMASIN

Uz. Dr. Gürkan Yurteri - Memorial Şişli Hastanesi Dahiliye Bölümü

Kış ayları insanların ruhsal dengelerini ve davranışlarını etkilemekle birlikte çeşitli hastalıklara

yakalanmalarını da kolaylaştırır. Bu dönemde soğuk algınlığı, grip ve solunum yolu

enfeksiyonları sık görülen hastalıklardır. Sağlıklı kalmanın yolu ise; güçlü bir bağışıklık sistemine

sahip olmaktan geçmektedir.

Kapalı alanlar enfeksiyon riskini artırıyor

Havaların soğuması, okul ve toplu taşıma araçları gibi kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması mikrobik enfeksiyonların görülme

sıklığını artırır. Bu kapalı alanlarda hastalar mikroplarını sağlıklı bireylere kolayca bulaştırabilirler. Soğuk hava vücudumuzun dış dünyayla

bağlantısı olan burun, bademcikler, akciğerler, kulaklar, hazım ve boşaltım organlarımızın savunmasını da azaltır. Nezle ve grip gibi virüs

kaynaklı hastalıklar başta olmak üzere; tüberküloz, zatürre ve üriner sistem enfeksiyonları kış aylarında yoğun görülür.

Soğuk algınlığı ve gribe dikkat!

Sık görülen soğuk algınlığının gripten ayrılması gerekir. Soğuk algınlığı daha çok burun akıntısı, hapşırık, çok yüksek olmayan ateş, hafif bir

boğaz ağrısı, halsizlik şeklinde kendini gösterir. Çoğunlukla kişi ayakta basit birkaç ilaçla bunu atlatabilir. Grip ise daha ağır seyreder. Ciddi

halsizlik, ateş, öksürük, sırt ağrısı nedenidir. Grip, tanının konulduğu ilk 48 saat içinde uygun tedaviye başlandığında rahatlıkla atlatılabilir.

Yapılan önemli hatalardan biri de antibiyotiklerin gereksiz kullanımıdır. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının, sadece %20’sinde antibiyotik

kullanımının gerekli olduğu bilinmelidir. Bazen 3 aya kadar süren kuru öksürük görülebilir. Sigara içenlerde, kronik akciğer rahatsızlığı olan

kişilerde, bağışıklık sistemi zayıf olan hastalarda, geçirilen virüs enfeksiyonu üzerine bakteriyel bir enfeksiyon eklenebilir. Durum ilerlerse

zatürreye kadar gidebilen ciddi sonuçlara neden olur. Zatürrede; yüksek ateş, öksürük, nefes almakla artan göğüs ağrısı, sık nefes alma

gibi belirtiler görülür. Bu durum bazen hastaneye yatmayı gerektirebilir.

Soğuk hava ile birlikte idrar yolu enfeksiyonları artar

Soğukta kalmak bağırsak hareketlerini hızlandırır. Hazmın düzgün yapılamaması sonucunda; karında şişkinlik, sancı ve tuvalete gitme

alışkanlıklarında düzensizlikler ortaya çıkar. Özellikle kadınlarda idrar yolları ve üriner sistem organlarının soğuğa maruz kalması savunma

gücünü azalttığından bu bölgelerin enfeksiyonunda artışlar gözlenir. Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma ve idrar renginin değişmesi

gibi şikayetler idrar torbasının iltihabını düşündürür. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde mikroplar böbreklere kadar ilerler hatta kana

karışabilir. Ateş, üşüme ve titremeyle yükselir, göğüs ağrısı ortaya çıkar, hastanın genel durumu giderek bozulur. İlerlediği durumlarda

hastanede yatarak tedavi gerektirebilir.

Soğuk havalarda kalp hastalıklarında artış görülür

Kalp soğuk havada, artan enerji ihtiyacını karşılayabilmek için daha fazla kan pompalar. Bu da oksijen ihtiyacını artırır. Sonuç olarak soğuk

havalarda kalbimizin atış hızında, kan basıncında ve kalbin iş yükünde artma meydana gelir. Ancak kalp hastaları bunu tolere etmekte

zorlanırlar. Bu durum, göğüs ağrısına, tansiyon yükselmesine ve tansiyonun ilaçlarla kontrolünün azalmasına neden olabilir. Bu kişilerin

kayak gibi kış sporlarını yaparken daha dikkatli olması gerekir.

Hastalıklardan korunmak için;

• Genel temizlik kurallarına uyun. Özellikle el temizliğine çok önem verin.

• Her yıl düzenli olarak grip aşısı yaptırın.

• Sigaradan uzak durun.

• Uyku düzeninize dikkat edin.

• Kişisel eşyaları başkaları ile paylaşmamaya özen gösterin.

• Kapalı ve kalabalık mekanlardan uzak durun.

• Kanın akıcılığını artırmak için daha fazla sıvı tüketin.

• Vücudun iş yükünü azaltmak için dengeli ve sağlıklı beslenin.

• Tuz tüketimini azaltın.

• Bilinçsiz ilaç tüketiminden kaçının.

• Şartlara uygun giysiler giyin.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 5


KIŞ

DOĞRU BESLENEREK VÜCUT

DİRENCİNİZİ ARTIRIN

Dyt. Nilay Keçeci – Memorial Suadiye Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Bölümü

Soğuk havalar beraberinde hastalıkları da getiriyor. Kış aylarında ruhsal ve fiziksel yönden

sağlıklı kalmak için doğru beslenerek bağışıklık sistemini güçlendirmek gerekiyor.

Kışın vücut direncini artırmak için dikkat edilmesi gerekenler

• Kış hastalıklarından koruyucu besinlerin başında mandalina ve portakal gelir.

C vitamini ihtiyacını karşılayabileceğiniz meyveler, yeşil yapraklı sebzeler, özellikle

maydanoz ve yeşil biber ile soğuk havanın olumsuz etkilerini vücudunuzdan

silebilirsiniz.

• Muz, ceviz, badem ve ananas mutluluk hormonu salgılamanıza neden olacak

başlıca besinlerdir. Bu besinler sayesinde kış günlerinin depresif havasından

kurtulup, güneşin sıkça görülmediği bu zamanlarda sürekli yemek düşüncesini

aklınızdan kolayca çıkarabilirsiniz

• Kışın ara öğün tüketmek oldukça önemlidir. Hareketin gittikçe azaldığı bu aylarda

bölgesel olarak kilo alma ve yağlanma oranı artmaktadır. Hayatınıza hareket

katmak, yarım saat bile olsa evde ya da dışarda yapacağınız egzersiz hareketleri

ile hem psikolojik hem de fizyolojik bir rahatlama sağlayabilirsiniz. 3 ana ve 3

ara öğünden oluşan bir menü düzeni, acıkmamak ve fazladan yiyerek kilo alma

problemiyle karşılaşmamak konusunda yardımcı olacaktır.

• Özellikle sebze yemekleri hem hafif hem de besleyici özelliği bakımından kışın

vazgeçilmezleri arasında yer alır. Sebze yemeklerinin içerisinde kullanacağınız

kuru baklagiller demir ve protein alımında yardımcı olurken, farklı tatlar da damak

zevkine hitap edecektir. Yeşil mercimek salatası, nohutlu bamya yemeği vitamin ve

mineral açısından da zengin olan yemeklerin içerisinde yer alır.

• Yazın sıcaklar nedeniyle rahatlıkla tüketilen su genellikle kışın unutulur. Su

vücudun asit ve baz dengesinde, midenin rahat çalışmasında ve kişiye tokluk hissi

uyandırmakta oldukça etkilidir. Fizyolojik olarak kişilerin günde en az 8 bardak

suya ihtiyaçlarının olmasının başlıca nedeni budur. Her yemek öncesi içilecek olan

bir bardak su, hem tokluk hissi verir hem de midenin daha rahat çalışmasına

yardımcı olur.

• Kışın yağ alımı özellikle zeytinyağı ve sıvı yağlardan karşılanmalıdır. Katı yağlar

ileriki dönemlerde damar çevresinde toplanarak kalp ve damar hastalıkları

başta olmak üzere obezite ve pek çok kronik hastalığa davetiye çıkartır. Katı yağ

kullanımı sınırlandırılmalı; fakat diyet süresinde de yağ tüketimi yapılmalıdır.

Vücut, enerjinin büyük kısmını yağdan sağlar ve metabolizmanızın çalışması için de

enerjiye ihtiyaç vardır.

• Kış aylarında kalsiyum alımı da oldukça önemlidir. Her akşam yatmadan önce

içilecek bir bardak süt, kadınlarda ileride yaşanabilecek kemik erimesi riskini

düşürecek, gençlerin kemik ve diş sağlığı üzerine olumlu etki yaratacaktır. Kalp

hastalarının son ara öğünlerinde 1 kase yoğurt ve bir orta boy meyve tüketmeleri

günlük diyetlerinin vazgeçilmezi olmalıdır.

• Kışın sofralarda yer bulacak olan kızartmalar ve kavurmalar yerlerini haşlanmış

etlere ve fırında yemeklere bırakmalıdır. Balık tüketimi haftada 3 günden fazla

olabilir. Bir orta boy balık, derisiz olarak rahatlıkla günlük öğünlerin içerisinde

tüketilebilir. Balık, içerdiği Omega 3 yağları nedeniyle her yaşta sürekli önerilen bir

besindir.

• Kışın ısınmak için bitki çaylarından da faydalanabilirsiniz. 1 fincan rezene ile

gaz sorunundan kurtulmak mümkündür. Bir fincan papatya çayı rahatlamanızı,

bir fincan kuşburnu soğuk algınlığı ve gripten kurtulup bağışıklık sisteminizin

kuvvetlenmesini sağlayacaktır.

6

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


KIŞ

KIŞIN SAĞLIKLI BİR CİLT İÇİN

Uz. Dr. Aylin Kuyumcubaşı - Memorial Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Kışın cildinizin cansız

ve mat görünmesini

önleyebilirsiniz

Soğuk ortam her zaman cildin daha diri kalmasını

sağlar. Ancak kış aylarında havanın soğuk olması,

havadaki nem oranının yaza göre azalması ve

daha da önemlisi günün neredeyse tamamını

geçirdiğimiz ev ve ofislerin ısıtma sistemi nedeniyle

havasının kuru olması, nemlendirici ihtiyacını biraz

artırabilir. Ayrıca yazdan kalma leke ve pürüzlerin

giderilmesi, dolayısıyla cansız ve mat görünümün

azaltılması için “scrub” tipinde veya “eksfolyatif”

adı verilen maddeleri içeren temizleme ürünleri

veya maskeler kullanılması uygun olacaktır. Bu

tip ürünler, güneş ışınlarının yaza göre oldukça

az olduğu kış döneminde az risk alınarak daha sık

kullanılabilir.

Peeling için en uygun mevsim kış

Kış, peeling uygulamaları için en uygun mevsimdir. Mekanik veya kimyasal şekilde yapılabilir. Mekanik uygulamalar, kişinin evinde kendi

uygulayabileceği cilt temizleyiciler, yüz keseleri, soyucu maskelerin yanı sıra daha derin etki gösterebilecek lazer peeling veya dermabrazyon gibi

doktor kontrolündeki işlemler olabilir. Kimyasal peeling uygulamaları ise; yine çeşitli temizleme ürünleri, çeşitli kremler, ilaçlar yada çeşitli asit

uygulamalarıdır. Her iki tip peeling uygulaması da yüzey soyulması ile birlikte lekeler, izler ve pürüzlerin giderilmesine yardımcı olur ve canlı bir

görünüm sağlar.

Kışın güneş koruyucu kullanmak gerekir mi?

Son yıllarda güneşten korunma bilincinin gelişmesi ile birlikte koruyucu kullanımı yaygınlaşmış ve hatta bazen yararını aşan boyutlara ulaşmıştır.

Aşırı kullanımın en büyük zararı D vitamini üretiminin engellenmesi ve bu eksikliğin getirdiği olumsuz sonuçlardır. Ayrıca birçok kimyasal içeren

koruyucuların kullanılması bazen kimyasal leke oluşumuna yol açmakta ve özellikle yağlı ve akneye meyilli ciltlerde de sivilce oluşumuna neden

olmaktadır. Kışın ultraviyole ışınlarına bağlı deri hastalıkları olan kişiler dışında güneş koruyucu kullanımına ihtiyaç yoktur. Çalışan insanların büyük

bir kısmı günün aydınlık saatlerini kapalı ortamda geçirdiğinden koruyucu kullanımı gereksiz kimyasal maruziyeti yaratabilir.

Sağlıklı bir cilt için doğru beslenme şart

Sağlıklı bir cilt için yaz-kış fark etmeksizin doğru beslenme şarttır. Cildin özellikle bağ dokusu tabakası olarak adlandırılan, cilde dayanıklılık ve

elastikiyetini veren kolajen, elastin gibi lifleri barındıran tabaka çoğunlukla proteinden oluşmaktadır. Özellikle amino asit çeşitliliği ve biyoyararlılığı

yüksek olan hayvansal protein kaynaklarının tüketilmesi önemlidir. Özellikle sigara içen kişilerde yok olan C vitamini gibi bazı vitamin ve gerekli eser

elementleri içeren beslenme şekli uygundur.

Şeker cildin düşmanıdır

Cildin en büyük düşmanı şekerdir. Özellikle diyabeti veya insülin direnci olan hastalarda daha belirgin olmak üzere şekerli ve hızlı emilen karbonhidratlı

gıdaları yoğun tüketen kişilerde, glukoz bağ dokusu tabakasında değişime uğrayarak liflerin katılaşmasına, sonuç olarak cilt elastikiyetinin kaybolmasına

ve sarkmalara neden olur. Kışın özellikle omega 3 ve serbest yağ asitlerince zengin olan kültür üretimi olmayan yağlı balıklar, avokado, ceviz, badem

gibi gıdaların tüketimi daha önem kazanır.

Cilt işlemleri için en uygun mevsim kıştır

Her türlü girişimsel işlem için en uygun olan dönem kıştır. Kışın; dolgu, botoks, kimyasal peeling, mezoterapi, mezolifting, lazer rejuvenasyon, lazer

lifting, fraksilazer ve cerrahi operasyonlar gibi tüm girişimsel tedaviler rahatlıkla uygulanabilir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 7


KIŞ

KIŞ DEPRESYONUNDAN

KURTULABİLİRSİNİZ

Uz. Psikolog Tuba Erzan Kıran- Memorial Etiler Tıp Merkezi

“Kapalı havalarda içimi bir

mutsuzluk kaplıyor, hiçbir

şey yapmak istemiyorum”

diyorsanız, bazen uykunuz

kaçıyor bazen de sürekli

uyumak istiyorsanız, iştahınız

artıyor ya da azalıyorsa

mevsimsel depresyon sorunu

yaşıyor olabilirsiniz.

Güneşle birlikte yaşam enerjiniz azalmasın

Mevsimsel özelliklerin kişilerin iyilik halini olumlu ya da olumsuz şekilde

etkilediği bilinmektedir. Özellikle kış mevsiminde günlerin kısalması,

güneş ışığının azalması, insanların sürekli kapalı ortamda kalması, kişilerin

psikolojilerini olumsuz yönde etkileyen faktörler arasında yer almaktadır.

Bununla birlikte kış aylarında birçok kişide uyku ihtiyacı ve iştah artışı

yaşanırken, enerji ve keyif düzeyinde de azalma görülebilir. Bu nedenle

bozukluk olarak ifade edilmese de, kişilerin mevsime bağlı olarak depresif

belirtiler gösterdikleri bilinmektedir. Mevsimsel depresyon; her yıl belirli

dönemlerde özellikle güneş ışınlarının azalmaya başladığı sonbahar-kış

aylarında ortaya çıkan ve ilkbahar döneminde kaybolan, bir takım depresif

belirtilerle kendini gösteren bir bozukluktur. Bu bozuklukta depresyondan

farklı olarak aşırı yorgunluk, uyku süresinde artış, iştah ve kilo artışı gibi

belirtiler dikkati çekmektedir. Mevsimsel depresyon, kış depresyonuna

göre daha az görünse de, yaz aylarında başlayıp sonbaharda düzelen türü

olduğu da bilinmektedir.

Mevsimsel depresyon belirtileri:

• Mutsuzluk, ümitsizlik, isteksizlik

• Kendini değersiz hissetme, zaman zaman suçluluk duygusu içine girme

• Uykusuzluk ya da aşırı uyku hali

• Enerji azalması, çabuk yorulma

• İştah azalması veya artması (Daha çok karbonhidratlı yiyeceklere

yönelme)

• Sinirlilik ve karamsarlık

• Konsantrasyon bozuklukları

Her 10 kişiden 3’ü mevsimden olumsuz etkileniyor

Mevsimsel depresyon tanısı konulabilmesi için belirtilerin görüldüğü ve

ortadan kaybolduğu sürecin 2 yıl devamlılık göstermesi gerekmektedir.

Her 10 kişiden 3’ünün kilo, beslenme, uyku, sosyal faaliyet, iyilik hali

ve enerji düzeyi gibi özelliklerinin mevsimsel değişimlerden olumsuz

etkilendiği bilinmektedir.

Mevsimsel depresyonla başa çıkmak için…

• Gün ışığından mümkün olduğunca çok faydalanın.

• Ev ve iş ortamınızı yeteri kadar aydınlatın ve havalandırın.

• Düzenli spor yapın. Haftada 3 gün 30-40 dakika spor, kişinin vücuduna

sağladığı fayda kadar psikolojisi üzerinde de etkilidir. Spora zaman ayırmak

kişinin kendisini daha mutlu hissetmesine yardımcı olmaktadır.

• Uyku düzeninizi korumaya çalışın.

• Sağlıklı ve dengeli beslenin, karbonhidrat ve şeker tüketimini kontrol

altında tutun.

• Destek kaynaklarını harekete geçirin.

• Sosyal yaşama, planlı şekilde zaman ayırın.

Bütün bu sıralanan önlemler kişi üzerinde olumlu bir etki sağlayamadığı

takdirde, daha detaylı değerlendirilmesi için konunun uzmanına

başvurulması gerekmektedir. Uygulanan tedaviler arasında psikiyatrik

destek, psikoterapi ve ışık terapisi yer almaktadır.

8

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


KIŞ

ÇOCUĞUNUZU KIŞ

HASTALIKLARINDAN KORUYUN

Prof. Dr. Metin Karaböcüoğlu - Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölüm Başkanı

Kış aylarında artış gösteren

hastalıklar en çok çocukları

etkiliyor. Kapalı ve kalabalık

mekanlarda daha fazla vakit

geçirmek, okul ve kreş ortamı

gibi etkenler çocukların daha sık

hastalanmasına neden oluyor.

Kış aylarında çocuklarda sık

görülen hastalıklar

Hastalık yapan mikrop ve mikroorganizmaların

havadaki yoğunluğunun artması, soğuk havadan

dolayı vücudun daha fazla enerji harcayıp yorgun

düşmesi, kapalı ve kalabalık yerlerde iç içe

yaşamak kış aylarında hastalıkların artmasına

neden olan etkenlerdir. Soğuk algınlığı, nezle,

grip, bademcik iltihabı, soluk borusunun iltihabı,

sinüzit, orta kulak iltihabı gibi hastalıklar

kışın çocuklarda daha sık görülmektedir. Bu

hastalıkların çoğu ayaktan tedavi edilebilmektedir.

Her çocuğun hastalıklara karşı direnç kazanması

için bu hastalıkları geçirmesi gerekmektedir. En

gelişmiş ülkelerde bile 5 yaşın altındaki çocuklar

1 yılda ortalama 6-8 kez hastalanmaktadırlar.

Özellikle kreşe ve okula başlayan çocukların

ilk senelerde daha sık hastalanması doğal bir

durumdur.

Hasta olan anneler bebeklerini

emzirmeye devam etmeli

Anne sütü bugüne kadar koruyuculuğu kanıtlanmış

olan tek ilaçtır. Annenin nezle, burun akıntısı,

hapşırık ve basit ateşlerinin olması anne sütünü

kesmek için bir bahane değildir. Aksine annenin

vücudunda o an bulunan mikroba karsı oluşan

maddeler, anne sütüyle bebeğe geçip, bebeği de

hastalıktan korumaktadır.

Çocuğu hastalıklardan korumak

için ekstra vitamin verilmemeli

Anne ve babaların yaptığı yanlışlardan biri

çocuklarına portakal, mandalina, narenciye gibi

besinlerle aşırı C vitamini verip, hastalıklardan

korumaya çalışmaktır. Yeterli miktarda almak

yararlıdır ama fazla C vitamininin hastalıklardan

koruyucu bir özelliği yoktur. Çocuğun gerektiği

kadar karbonhidrat, protein, süt ve süt ürünleri

ile bol miktarda meyve ve sebze tüketmesi

sağlanmalıdır. A vitamini, selenyum, demir ve

çinko alımı da çok önemlidir. Tüm bu ihtiyaçlar

her türlü doğal besinden karşılanabilmektedir,

fazladan takviye alınmasına gerek yoktur.

Spor yapan çocuklara dikkat!

Ailelerin çocuklarını mevsim normallerine göre giydirmesi gerekmektedir. Çocuğu aşırı

üşütmek, aşırı terletmek ve ona kalın giysiler giydirmekten kaçınılmalıdır. Soğuk kendi

başına hastalık yapmaz ise de soğukta kalıp üşüyen vücut, mikroplardan daha kolay

etkilenmektedir. Yorgunluk da hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır. Yorgun ve

uykusuz olunan dönemlerde daha sık

hasta olunmaktadır. Özellikle spor yapan

çocukların yeterli oranda dinlenmesi ve

beslenmesi gerekmektedir.

Grip aşısı sadece gripten

koruyor

Grip; normal soğuk algınlığı, üst

solunum yolu iltihapları ve nezleden

farklı olarak yılda en fazla 1-2 defa

geçirilebilecek bir hastalıktır. Grip

hastalığı yüksek ateş, yaygın adale

ağrısı yapan ve arkasından da orta kulak

iltihabı, zatürre, beyin iltihabı gibi ağır ve

tehlikeli hastalıklara zemin hazırlayabilen

bir hastalıktır. Bu yüzden 6 aydan

büyük çocuklara grip aşısı yapılmasını

önermekteyiz. Ancak nasıl ki kızamık

aşısı çocuğunuzu suçiçeğinden ya da

menenjitten korumuyorsa; grip aşısının

da soğuk algınlığından ve nezleden

korumadığı gerçeği unutulmamalıdır.

Grip aşısı olan çocuklar bir daha hiç

hastalanmayacak diye düşünmek

yanlıştır.

Bitkisel ilaçların etkinlikleri

kanıtlanmamıştır

Bitkisel ilaçların hastalıklardan koruduğu

bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Bu

ilaçların da yan etkileri olabilmektedir

ve özellikle karaciğere olumsuz etkileri

vardır. Aileler çocuklarını hastalıklardan

korumak için kulaktan dolma bilgilerle,

içeriklerini bilmedikleri bitkisel ilaçları

içirmemelidirler.

Sigara dumanından uzak

tutun

Sigara, çocukların hastalık riskini

artıracağı için sigara dumanından ve

hava kirliliğinden çocukları uzak tutmak

gerekmektedir. Kapalı ve kalabalık yerler de hastalıklar çok çabuk yayılacağından mecbur

kalmadıkça bu ortamlardan çocukları uzak tutmak önemlidir.

Doktora başvurulması gereken durumlar:

• 3 aylık bebekte görülen her ateşlenmede mutlaka doktora gidilmelidir.

• 3 aydan büyük bebeklerde, yüksek ateş, halsizlik, yeterince beslenememe ve ağızdan sıvı

alamama gibi durumlar varsa mutlaka doktora götürülmelidir.

• Çocukta, öksürükle birlikte yüksek ateş ve hışıltının olması, öksürüğün geceleri çocuğu

uykudan uyandırması ve çok sık nefes alıyor olması, çocukları doktora gecikmeden

götürmek için uyarıcı sebeplerdir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 9


GÜNCEL

MEMORIAL KALİTESİ KAYSERİ’DE…

Uğur Genç - Memorial Sağlık Grubu CEO

Türkiye’de kaliteli sağlık

hizmetlerinin öncüsü olan

Memorial Sağlık Grubu;

İstanbul, Antalya ve Diyarbakır’dan

sonra, şimdi de Kayseri’de…

Her yıl yüz binlerce hastayı sağlığına kavuşturan,

tıbbi, akademik ve teknolojik olanakları ile özel

sağlık sektöründe ilklere imza atan Memorial;

uluslararası mükemmellik anlayışı doğrultusunda

hasta memnuniyeti odaklı kaliteli sağlık hizmetlerini,

Memorial Kayseri Hastanesi ile İç Anadolu Bölgesi’ne

taşıyor. Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç,

Aralık sonunda hizmete girecek olan Memorial

Kayseri Hastanesi hakkında bilgi verdi.

Sağlıkta Mükemmellik Anlayışı

Ülkemiz sağlık sektörüne kalite ve hizmette mükemmellik anlayışı

getiren grubumuz, Memorial Kayseri Hastanesi’ni bölge hastanesi olarak

konumlandırdı. Kayseri Hastanemiz uluslararası saygın ve güçlü akademik

kadrosu, üstün teknolojisi, modern mimarisi ve dünya standartlarında

etkin hasta bakımı ile İç Anadolu Bölgesi’nin ihtiyacı olan tüm sağlık

hizmetini karşılayacak şekilde tasarlandı.

İleri Teknoloji ve Kaliteli Sağlık Hizmeti...

9. hastanemiz olan Memorial Kayseri Hastanesi; 11 bin metrekarelik alan

üzerine kurulu, toplam 119 yatak kapasitesi, modern mimarisi, üstün

teknolojik donanıma sahip 5 ameliyathanesi ile İç Anadolu Bölgesi’nde

kaliteli sağlık hizmetinin adresi olacak.

Memorial’ın İstanbul, Antalya ve Diyarbakır’daki hastanelerinde kullandığımız ileri tıp teknolojisi ile donatılan hastanemiz, dünya

standartlarında tanı ve tedavi üniteleri, radyoloji ve anjiyo servisleri ile Kayseri’de fark yaratacak.

Memorial’ın tüm hastanelerinde bulunan PACS sistemi (filmsiz hastane özelliği) Memorial Kayseri’de de bulunuyor. Bu sayede Memorial’in

Türkiye’de bulunan tüm hastaneleri arasında görüntüleme ve laboratuvar sonuçları ile vaka paylaşımları gerçekleştirilerek tıbbi sinerji

yaratılacak. Artık bölge halkının ileri teşhis ve tedavi yöntemleri için, İstanbul ve diğer şehirlere gitmesine gerek kalmayacak.

Kayseri’de Tüp Bebek Merkezi

Memorial Kayseri Hastanemiz ile birlikte eş zamanlı olarak Memorial Kayseri Tüp Bebek Merkezi’ni de hizmete açıyoruz. Yıllardır dünyanın

pek çok ülkesinde referans merkezi olarak kabul edilen Memorial Tüp Bebek deneyimimizi Kayseri’ye taşıyoruz. Kayseri’nin etik, başarı

ve kalite standartları bizimle örtüşen en başarılı kurumu olan “Kayseri Tüp Bebek Merkezi”ni bünyemize kattık. Artık bu merkez Memorial

markası ile çocuk özlemi yaşayan ailelerin yanında olmaya devam edecek.

10

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GÜNCEL

MEMORIAL SAĞLIK GRUBU

GENEL MÜDÜRÜ UĞUR GENÇ’E

YILIN “EN BAŞARILI GENÇ

GENEL MÜDÜRÜ” ÖDÜLÜ

Capital Dergisi tarafından düzenlenen, Türkiye’deki en başarılı genç

genel müdürün belirlendiği “Başarıya Yürüyenler” yarışmasının

birincisi Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç oldu. ING Bank

Türkiye Genel Müdürü Pınar Abay’ın ikinci, Master Card Güneydoğu

Avrupa Genel Müdürü Mete Güney’in üçüncü olduğu yarışmada

Türkiye’nin en önemli isimleri jüri üyeliği yaptı. Toplam 70 bin oy

kullanılan yarışmada ilk 10 halk oylaması ile belirlendi. Jüri bu 10

adayın başarılarına göre sıralamayı yaparak seçimi tamamladı.

29 Kasım Perşembe günü Esma Sultan Yalısı’nda yapılan ödül töreninde

Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç’e ödülü, Doğan Holding

Onursal Başkanı Sn. Aydın Doğan tarafından verildi.

Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan,

Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç

MEMORIAL ATAŞEHİR HASTANESİ’NE

ULUSLARARASI TESCİL

Sağlıkta uluslararası standartları belirleyen Joint Commission International (JCI)

belgesini Türkiye’de ilk alan ve ülkemizde sağlık sektöründe kalitenin öncüsü

olan Memorial’ın, Şişli ve Antalya hastanelerinden sonra Memorial Ataşehir

Hastanesi’nin kalitesi de tescillendi.

Modern mimarisi, ileri teknolojik olanakları, konforlu hasta odaları ve hasta

memnuniyeti odaklı anlayışı ile dünya standartlarında hizmet sunan Memorial

Ataşehir Hastanesi, JCI denetçileri tarafından yapılan değerlendirmenin

sonucunda yüksek başarı ile “JCI Akreditasyon Belgesi”ni aldı.

MEMORIAL

DİYARBAKIR HASTANESİ

1 YAŞINDA

Memorial Diyarbakır Hastanesi hizmete açılışının 1. yılını kutladı.

Seçkin akademik kadrosu, ileri teknolojiye sahip tanı ve tedavi

üniteleri ve modern mimarisi ile sadece Diyarbakır’a değil tüm

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne hizmet veren Memorial Diyarbakır

Hastanesi tüm branşlarda SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Devlet

Memurları (SGK) ve özel sağlık sigortalı hastalara hizmet sunuyor.

Memorial Diyarbakır Hastanesi 1 yılını Diyarbakır ve bölge illerde

gerçekleştirilen etkinliklerle kutladı.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 11


GENEL SAĞLIK

PROSTAT BÜYÜMESİNDE UROLIFT

“PROSTAT ASKILAMA” YÖNTEMİ

Prof. Dr. Oğuz Acar - Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü

Prostat büyümesi, erkeklerde 40’lı yaşlarla birlikte doğal seyir gösteren

bir durumdur. İdrar yapmayı zorlaştıran bu sorun, mesanenin tam olarak

boşaltılabilmesi ve böbreklerin zarar görmemesi için mutlaka tedavi edilmelidir.

Prostat askılama (Urolift) yöntemi, prostat büyümesinin tedavisinde günübirlik ve

ameliyatsız bir girişimdir.

Prostata yönelik her cerrahi girişim, prostattan doku çıkarılması veya buharlaştırılması şeklinde gerçekleştirildiği için, prostatın

normal işleyişinde az ya da çok problemler yaratır. Ameliyat sonrası en çok; idrar kaçırma, cinsel fonksiyon bozukluğu

ve kanamadan korkulur. İyi bir cerrahi ameliyatta kanama, idrar kaçırma ve sertleşme problemleri hemen hemen hiç

görülmezken, ameliyat sonrası “kuru orgazm” olarak bilinen, cinsel temasta meninin dışarıya akmak yerine mesaneye kaçması

oldukça sık görülen bir durumdur. Kuru orgazm sorunu, hastaları hem psikolojik ve cinsel açıdan rahatsız eder, hem de çocuk

isteği olanlarda doğal yoldan çocuk sahibi olmak imkansız hale gelir.

12

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

Prostat askılama ile ameliyatsız iyileşme şansı

Prostatın içinden geçen idrar yolu büyümüş prostat nedeniyle sıkışır. Prostat askılama

ile sıkışan bu doku çok küçük klipslerle iki yana asılarak, idrar yolunun genişletilmesi

sağlanır. Bu, pencereyi kapatan perdenin kenarlara doğru asılarak camın görünür hale

gelmesine benzetilebilir.

Cinsel fonksiyonlar tam olarak korunur

Prostat büyümesi 40’lı ve 50’li yaşlarda cerrahi girişim gerektirecek düzeylerde

olduğunda, ameliyat sonrası sorunlar hastayı daha çok etkiler. “Prostat askılama”,

özellikle cinsel fonksiyonlarını tam olarak korumak isteyen 40-65 yaş arası hasta

grubu için ideal bir yöntemdir. Ayrıca özellikle başka hastalıkları nedeniyle kan

sulandırıcı ilaçlar kullanan veya anestezi almayı engelleyecek ciddi hastalıkları

bulunan ileri yaşlı hastalarda da birinci seçenek olarak uygulanabilir. Prostat büyümesi

için ilaç kullanması gereken ancak kimyasal ilaçları hayat boyu kullanmak istemeyen

hastalara da rahatlıkla önerilebilir.

Yaş sınırı yok

Prostat askılama yöntemi, en ileri yaştaki hastalar için bile uygun olan bir yöntemdir.

Ameliyat komplikasyonları beklenmediği için, çok ileri yaşta ve kronik hastalıkları

nedeniyle ameliyat olmasında sakınca bulunan kişilerde de belirli sınırlama olmaksızın

kullanılabilir.

Hastaya konfor sağlar

• Prostat ameliyatında prostattan bir doku çıkarılır yani prostat dokusu çıkarılarak

doku kaybı olur. Bu durum, prostat fonksiyonlarında değişikliklere yol açar. Oysa

askılama yönteminde doku çıkarılmaz dolayısıyla yara oluşturulmaz ve prostat

fonksiyonlarında herhangi bir değişiklik ortaya çıkmaz. Prostatın dokusu sıkışarak

hacmi bu şekilde küçültülmüş olur.

• Prostat ameliyatlarında hangi yöntem olursa olsun, bir yara oluşturulacağı için bu

yaranın iyileşme sürecini beklemek gerekir. Bu süreç de zaman zaman hastalar için

sıkıntılı olabilmektedir. Askılamada ise bir yara olmayacağı için hem hasta işlemden

hemen sonra fayda görür hem de iyileşmesi beklenmek durumunda kalınan bir yara

oluşmaz.

• Prostat askılama, lokal anestezi altında 15 dakika içinde biten bir işlem iken

ameliyatlar genellikle genel anestezi altında 1 saat süren operasyonlardır.

• Hastanın ameliyattan yarar görmesi için, yaklaşık 15 günlük bir süreye ihtiyaç

duyulurken, askılamada hasta işlemden hemen sonra yarar görmeye başlar.

Ameliyata engel değil

Hastaların, yaşamlarının bir döneminde prostat askılama yaptırmaları, daha

sonra ameliyat olmaya karar verdiklerinde bu isteklerine bir engel teşkil etmez.

İşlem hasta için bir süre sonra yeterli olamayacak hale gelirse, ardından ameliyat

gerçekleştirilebilir. Yani gerektiği takdirde ameliyat her zaman ikinci seçenek olarak

yerinde durur. Prostat askılamanın, ameliyatı yaklaşık 5-10 yıl ötelemesi bile, hayat

kalitesinin 5-10 yıl bozulmadan devam etmesi manasına gelir ki bu durum özellikle

genç hastalar için çok büyük önem arz eder. İlaç kullanımı ile ameliyat arasında bir

“ara formül” özelliği taşıyan askılama yöntemi, bu anlamda hasta için çok önemli,

zaman kazandıran, ilaç kullanımı ve ameliyatın problemlerinden kurtaran bir işlemdir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 13


KALP SAĞLIĞI

ÇALIŞAN KALPTE BYPASS

HASTAYA KONFOR SAĞLIYOR

Op. Dr. Erdem Çetin - Memorial Diyarbakır Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü

“Çalışan kalbe bypass”, kalbi durdurmadan ve hastayı kalp-akciğer pompasına bağlamadan

gerçekleştirilen bir cerrahi yöntemdir.

İşlem sırasında, koroner bypass ameliyatı tamamlanana kadar, kalp damarları içinde kan akımının

devam etmesini sağlayan yöntemler kullanılarak, kalbin yapısının korunması sağlanmaktadır.

Açık kalp ameliyatında oluşabilecek riskleri en aza indirir

Çalışan kalbe bypass ameliyatı sırasında, cerrah özel yöntemler kullanarak, sadece üzerinde çalışacağı kalp bölgesinin hareketlerini azaltır.

Bu sırada kalp, hem vücuda hem de kendisine kan pompalamaya ve yaşam için gerekli fonksiyonu oluşturmaya devam eder. Klasik açık

kalp ameliyatlarından sonra; bilinç bozuklukları, davranış değişiklikleri, böbrek yetersizliği, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, mide ve

bağırsak hareketlerinin azalması gibi düşük kan basıncına bağlı sorunlar gelişebilir. Böylelikle; kalp-akciğer pompasının kullanıldığı ve geçici

olarak kalbin durdurularak devre dışı bırakıldığı “açık kalp ameliyatlarının” olası riskleri en aza indirilir.

Çalışan kalbe bypass için uygun hasta

seçilmeli

Çalışan kalbe bypass işlemi;

• Kalp kasılma fonksiyonları ileri derecede azalmış, kalpakciğer

pompasını tolare edemeyecek hastalarda,

• Daha önceden felç veya geçici iskemik atak (mini-felç)

geçirmiş kişilerde,

• İleri derecede böbrek yetersizliği olanlarda,

• Kronik akciğer hastalığı bulunanlarda,

• Tedavi olan veya tedavi edilmiş kansere yakalanmış

hastalarda,

• 70 yaş ve üstü hastalarda uygulandığında yararlı sonuç

sağlar.

Hastaya ayrıcalık ve konfor sağlar

Çalışan kalbe bypass uygulaması, ameliyat sırasında ve

sonrasında ortaya çıkabilecek riskleri en aza indirir. Bu

işlem;

• Kalp fonksiyonlarının daha iyi korunmasını sağlar.

• Özellikle riskli hastalarda ameliyat başarısını artırır.

• Hastanede kalış süresini azaltır.

• Yoğun bakımda kalış ve solunum cihazına bağlı kalma

süresini azaltır.

• Hastanın ameliyat sonrası iyileşme süresini kısaltır.

• Ameliyat sonrası halsizlik ve iştahsızlık gibi şikayetleri

azaltır.

• Akciğer, böbrek ve karaciğer yetmezliklerinin görülme

ihtimalini en aza indirir.

• Sinirsel-bilinçsel ve davranış bozukluklarının, en ağır

haliyle felç şeklinde ortaya çıkan beyin hasarı riskini azaltır.

• Kalbin kan ihtiyacını en aza indirir.

• Göğüs kesilerinde, enfeksiyon risklerinin azalmasını

sağlar.

14

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


KALP SAĞLIĞI

GÜNCEL TEDAVİ YAKLAŞIMLARI İLE

TOPLARDAMARDA PIHTILAŞMAYA ETKİLİ ÇÖZÜM

Op. Dr. Mert Dumantepe - Memorial Ataşehir Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü

Derin Ven Trombozu (DVT)

vücudun, derin toplardamarları

içerisinde pıhtı oluşumu ile

seyreden bir durumdur. Pıhtılar,

kanın akışkanlığının değiştiği ve

kümeleşmeye eğilimin olduğunu

gösterir.

Yıllık olarak görülme sıklığı

her 10.000 kişide 5-20 hasta

arasında değişmektedir.

Görülme sıklığı 60 yaş

üzerinde %1’ e kadar

yükselmektedir.

Erken Tanı Ciddi

Komplikasyonları Önler

Toplardamarlardaki pıhtı hastalığının akut

döneminde; ağrı, şişlik, kızarıklık gibi

bulgulara rastlanmaktadır. Erken tanı ve

doğru tedavi, ölümcül komplikasyon olan

“akciğer embolisi” ve tekrar eden derin ven

trombozu riskini yüksek oranda engeller.

Hastalığın tedavi sonrası uzun dönem

seyrinde ise; “Post-Trombotik Sendrom”

(PTS) ve “Kronik Venöz Yetmezlik” hayat

kalitesini etkileyen durumlar olarak ortaya

çıkabilir.

Geleneksel Tedavi Pıhtının

Kendisini Eritmez

Toplardamarda pıhtılaşmanın geleneksel

tedavisinde ağız yoluyla kan sulandırıcı

kullanılır. Kan sulandırıcı tedavi, pıhtı

genişlemesini ve embolizasyonu (pıhtıdan

kopan bir parçanın başka organlara

gitmesini) etkin bir şekilde engeller; ancak

pıhtının kendisini eritici etkisi yoktur.

Kan sulandırıcı tedavinin en önemli yan

etkisi, kanamalar olabilir. Bu durum

yaşamı tehlikeye sokacak derecede de

olabilir. Bazen kanama vücudun içerisinde

olabilmektedir. Bunun için bu tedavinin

uygulandığı hastalar düzenli olarak kan

tahlili yaptırarak kanın sulanma oranını

ölçtürmelidirler.

Modern Tıp İle Pıhtı Eritici Çözüm

Modern tıptaki gelişmeler ve kateter

yöntemleri sayesinde erken dönemde

direkt pıhtının içine girilerek, aktif şekilde

pıhtı erimesi sağlanmaktadır. Kapak

harabiyeti gelişmeden önce hastalar

tedavi edilerek “Post Trombotik Sendrom”

gidiş önlenebilmektedir. Bu yöntemler

kateterlerle pıhtıyı eritici ilaçların tıkalı

damara verilmesi, pıhtının kateterler

yoluyla parçalanması ya da direkt

aspirasyon kateterleri ile pıhtının çekilmesini

içermektedir.

Pıhtıların İçine Girilerek Eritilir

“Ultrasonla Hızlandırılmış Kateterle

Trombolitik Tedavi Sistemi” ile direkt

olarak pıhtının içine girip aktif bir şekilde

pıhtı eritme işlemi gerçekleştirilmektedir.

Diğer kateter yollu trombolitik tedavi

yöntemlerinden farklı olarak ultrason

dalgalarının kullanılması, organize olmuş

pıhtı liflerini ayırarak işlemin etkisi

artırmaktadır. Kateter yollu trombolitik

tedavi işlemi sırasında; trombolitik ilacın

direkt pıhtının içine verilmesi ve sistemik

trombolitik tedavide kullanılandan çok

daha az miktarda olması sebebi ile kanama

oranları kıyaslanmayacak derecede

düşüktür.

Akciğer Embolisi Atardamar

Tıkanıklıklarında da Kullanılır

Ultrasonik kateterle trombolitik tedavi işlemi

sadece derin ven trombozlarında değil;

akciğer embolisi, atardamar tıkanıklıkları

ve yapay greft tıkanıklıklarında başarı ile

kullanılmaktadır. Hastaların erken dönemde

tedavi altına alınması çok önemlidir.

Bekledikçe organize olup sertleşen pıhtının

kateter yollu trombolitik tedavisi ile

eritilme şansı günden güne azalmaktadır.

Ultrason dalgalarının trombolitik tedaviye

eklenmesi ile kronik dönemdeki pıhtılarda

da başarı şansı artmaya başlamıştır.

Yeni geliştirilen “Ultrasonla hızlandırılmış

kateterle trombolitik tedavi”, arteriyel ve

venöz tromboz durumlarındaki uygun hasta

gruplarına tecrübeli merkezlerde etkin ve

güvenli bir şekilde uygulanabilen bir tedavi

seçeneğidir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 15


KALP SAĞLIĞI

EL BİLEĞİNDEN ANJİYO VE STENT

SONRASI HASTA SPOR YAPABİLİR

Prof. Dr. Erhan Babalık - Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü

Kasıktan uygulanan anjiyo ve stent sonrası hastaların yaşadığı; en az 6-12 saat

yatakta hareketsiz yatma, hastanede kalma ve aylarca kasık ağrısı çekme korkuları, el

bileğinden yapılan işlemler sonrası tarihe karışıyor.

Basit bir damar muayenesiyle, el bileği uygun olan hastalara uygulanan anjiyo sonrası, hasta

kendi kıyafetleri ile yattığı anjiyo masasından kendi iniyor, bilgisayar kullanabiliyor, ertesi gün iş

yaşamına dönebiliyor ve hatta spor bile yapabiliyor. Kalp damarlarında herhangi bir sorun tespit

edilen hastalara ise; yine el bileğinden stent yapılabiliyor.

El bileğinden anjiyo ve stent uygulayacak olan doktorun deneyimi ise çok önemli. Çünkü el bileği,

hassas yapısı nedeniyle bir kez başarısız olan işleme ikinci bir şans tanımıyor. Bu nedenle doktorun

tecrübesi kadar, bu işlemi tercih ederek sürekli hale getirmesi de başarıyı getiriyor.

El bileği ve kasık damarından işlemin başarıları

El bileğinden anjiyo, nabız ölçülen el bileğindeki damardan girilerek yapılır. Sonuçta elde edilen veriler, kasıktan yapılan işlemle aynıdır.

Kasıktan yapılana göre çok daha kolay bir işlem olduğu için sonuçlarının daha az güvenilir olduğu yönündeki inanış, doğru değildir.

İşlemin yalnızca gidiş yolu farklıdır. Kasıktan yapılan anjiyo ile bilekten yapılan anjiyonun sonuçları tamamen aynıdır. Anjiyo sonrası

gerektiğinde yine el bileğinden stent de yapılmaktadır. El bileğinden yapılan stent işleminin başarısı da kasık damarından yapılan işlemle

tamamen aynıdır.

16

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


El bileğinden anjiyo ve stent hastaya konfor sağlar

Kasıktan yapılan anjiyo sonrası, hastanın 6 saat kadar hastanede kalma ve yatakta hareketsiz yatma zorunluluğu vardır. Çünkü

bölgenin hassas olması nedeniyle kanama riski vardır ve kasık damarı büyük olduğu için o bölgede meydana gelecek kanama,

hayati tehlikeye neden olabilir. Kasıktan yapılan işlem sonrası kanama riski % 1, damar içinde kan toplanma riski ise %10’dur. Bazen

işlemden sonra o damarın anevrizmalaşması sonucu küçük bir onarım da gerekebilir. El bileğinden yapılan anjiyo ve stent işlemleri

sonrası hasta bu tür sorunlarla karşılaşmamaktadır. Bu işlemin en önemli avantajı, iki el bileğinin olmasıdır. Eğer bir bilekte ender de

olsa sorun yaşanırsa, diğer bilekten her iki işlem de rahatlıkla yapılabilir.

El bileğinden anjiyo ve stent sonrası;

• Hasta, kıyafetleri ile yattığı anjiyo masasından kendi iner.

• Hastanın hastanede kalma, 6-12 saat yatakta hareketsiz yatma zorunluluğu ortadan kalkar. Anjiyo ve stent işlemi sonrası hastanın

yatak istirahatine gerek yoktur. Hastanede geçireceği ortalama 2-3 saatlik sürede, oturabilir, gazete okuyabilir, televizyon izleyebilir.

Tuvalete gitmesi için birinin yardımına ihtiyaç duymaz, yatış zorunluluğu olmadığı için sonda takması gerekmez.

• Hasta işlemden bir gün sonra hemen araç ve bilgisayar kullanabilir, yazı yazabilir, koşabilir, spor salonunda rahatlıkla spor yapabilir

hale gelir.

• Hasta, cerrahi müdahale gerektiren durumlardan ve karın içi kanama riskinden korunabilir.

• El bileği, kasık bölgesi gibi hastayı rahatsız eden hassas bir bölge değildir. Bu nedenle işlem sosyokültürel açıdan da hastaya

rahatsızlık vermeden yapılabilir.

• El bileğinden yapılan anjiyo ve gerek görüldüğünde yapılacak stent işlemi, hastaların ameliyat psikolojisinden uzaklaşmalarını

sağlamaktadır. Hasta açısından işlemin kabul edilebilirliğini artırmaktadır.

• Her iki işlem de, hasta kadar doktora da konfor sağlar. İşlem sırasında kasığa bası uygulamak gibi mecburi işlemlere de gerek

kalmaz.

Obez hastalar için daha avantajlı

Özellikle obez hastalarda kasıktan yapılan anjiyo işleminde

kasık ve damar ile ilgili istenmeyen komplikasyonlar

oluşmaktadır. Bunlar, ciddi ve geri dönüşümü zor olan

durumlardır. Yakın zamanda kasık bölgesinden ameliyat

geçiren ya da organ nakli olacak hastalarda, özellikle

karaciğer hastalarının kanda pıhtılaşma sorunları bulunduğu

için kasıktan yapılan anjiyo risk taşımaktadır. Kasıktan anjiyo

sırasında kanama kontrolü sağlanamaması, hasta için hayati

risk taşıyabileceğinden bu hastalar için el bileğinden anjiyo

işlemi daha avantajlıdır.

El bileğinden anjiyo ve stent deneyim gerektirir

El bileğinden anjiyo ve stent yapacak olan doktorun bu

konuda gerekli bilgi ve donanıma sahip olması çok önemlidir.

Çünkü el bileğindeki damar, kasık damarından farklı

özelliklere sahiptir. İşlemin yapılması için öncelikle damarın iyi

tanınması gerekir. Eğer işlem bir kez başarısız olursa, damar

yapısı itibariyle kendini kapatır ve o bölgeden bir kez daha

işlem yapma şansını ortadan kalkar. Bu nedenle el bileğine

hassas yaklaşılmalıdır. Yaklaşık 10 dakika süren anjiyo

sonrası hastaya stent yapılmasına karar verilirse, takılacak

olan stentin süresine göre değişkenlik gösteren bir işlem

yapılmaktadır.

El bileğinde dolaşım sorunu varsa öncelikli alternatif diğer el bileği

El bileğinden stent işlemi sırasında kullanılan malzemeler, hastayı rahatsız etmemesi açısından ileri teknolojiye sahiptir ve konforludur.

El bileğinin damarında ortaya çıkan bir sorun nedeniyle işlemin başarısızlığı durumunda, damar kendini kapatarak o bölgeden yeni bir

işleme izin vermemektedir. Bu nedenle el bileğinden stent, sabır ve deneyim gerektirir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 17


GENEL SAĞLIĞI

HIÇKIRIK CİDDİ HASTALIKLARIN

BELİRTİSİ OLABİLİR

Prof. Dr. Birsel Kavaklı – Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü

Pek çoğumuz gün içinde aniden hıçkırmaya başlayabiliriz. Bazen nefesimizi tutar, bazen

de su içerek bu istemsiz durumdan kurtulmaya çalışırız. Ancak sebepsiz sanılan ve

uzun sürebilen hıçkırıklar beyin ve kalp gibi hayati organlardaki bir hastalığın

habercisi olabilir.

Çok hızlı yemek yemek, aşırı

alkol ve sigara kullanmak

hıçkırığa neden olabilir

Hıçkırık, göğüs boşluğu ile karın boşluğunu

birbirinden ayıran ve “diyafram” adı verilen

kasın istem dışı kasılmasını takiben ses

tellerinin bulunduğu gırtlak bölgesinin

aniden kapanmasıyla oluşur ve bu sırada

bir `hık` sesi duyulur. Dakikada 10-30 kez

tekrarlayabilen bu kasılmalar diyaframdan

başka kaburgalar arasındaki kaslarda da

saptanabilir. Hıçkırık çoğu zaman kısa

süreli ve zararsızdır, sağlıklı kişilerde

geçici bir rahatsızlık olarak ortaya çıkabilir.

Küçük bebeklerde ve çok hızlı yemek

yiyen, bu sırada hava yutan kişilerde

görülen hıçkırık buna iyi bir örnektir.

Aşırı gülme, gıdıklanma, fazla sigara ve

alkol kullanılması, histeri, hava yutulması

gibi organik bir hastalığa bağlı olmayan

durumlarda da geçici hıçkırık ortaya

çıkabilir.

Sinir sistemi ve mide

rahatsızlıkları ihtimalini göz ardı

etmeyin

Hıçkırık bazen günlerce-haftalarca

kesilmeyip, hastayı ciddi şekilde rahatsız

edebilir ve önemli bir hastalığın belirtisi

de olabilir. Uzun süreli hıçkırıklar hastanın

yemek yemesini, uykusunu, konuşmasını

etkiler. Cerrahi girişim sırasında ve

sonrasında ortaya çıkan hıçkırıklar da

çeşitli rahatsızlıklara yol açar. Hıçkırığın

merkez sinir sistemi hastalıklarından mide

hastalıklarına kadar çok farklı nedenleri

olabilir.

hıçkırık da geçer. Herkesi zaman zaman

hıçkırık tutabilir ama reflüsü olan hastalarda

daha sık ve uzun süreli görülür. Ancak

her hıçkırık tutan kişinin reflüsü vardır

denemez.

büyümeleri, frenik sinirin travması, aşırı

kalp büyümesi, kalp krizi ve yemek borusu

tıkanıkları bu hastalıkların başlıcalarıdır.

Zatürre ve akciğer zarları arasında sıvı

toplanması da hıçkırığa neden olabilir.

Diyafrağma kasının fıtıkları, karaciğer

tümör ve apseleri, mide kanseri,

dalak enfarktüsü, bağırsak tıkanıklığı,

akut pankreatit gibi hastalıklarda

hıçkırık saptanabilir. Ayrıca, üst batın

operasyonları sonrasında da hıçkırık ortaya

çıkabilir.

Hıçkırığı geçirmek için pratik

öneriler

• Soluk elden geldiğince tutularak,

diyafram yanıltılır ve yeniden normal

soluklanma ritmine dönmesi sağlanır.

• Buzlu su, limon suyu veya sirke içerek,

gırtlaktaki glottis spazmı çözülebilir.

• Meşrubatlar kesinlikle şişeden

içilmemelidir.

• Buruna bir tutam enfiye veya karabiber

çekildiğinde oluşan hapşırık ardından

gelen şok soluklanma, diyafram kaslarını

etkileyerek yeniden normal soluklanma

ritmine dönülmesini sağlar.

• 2-3 adet kesme şeker veya 1 kahve

kaşığı tuz yemek de olumlu sonuç

verebilir.

• Aç karnına birkaç karanfil çiğnemek,

özellikle yaşlılarda iyi sonuç verir.

• Yemek yerken acele edilmemeli ve

konuşulmamalıdır. Genelde yavaş

konuşmaya özen gösterilmelidir.

• Aç karnına sigara kullanılmamalıdır.

• Aşırı gülmekten kaçınılmalıdır.

Reflü ve hıçkırık ilişkisine dikkat!

Hıçkırık; menenjit, beyin içi kanama,

beyin tümörleri ve beyindeki yaşlılıkla ilgili

değişiklikler gibi merkezi sinir sistemini

ilgilendiren hastalıkların bir bulgusu olabilir.

Reflü hastalarında hıçkırık da olabilir. Bu

kişiler uzun süre hıçkırık nöbetine tutulur ve

başka reflü hastalığı belirtisi de göstermez.

Bu hastaların reflüsü tedavi edildiği zaman

18

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013

Hıçkırık kalbinizi de işaret ediyor

olabilir

Hıçkırığın farklı nedenleri de bulunmaktadır.

Her iki akciğer arasında kalan ve içinde

kalbin de bulunduğu “mediyasten” ismi

verilen bölgenin hastalıklarında hıçkırık

gelişebilir. Buradaki lenf bezlerinin

tüberküloz, kanser veya başka nedenlerle

Uzmana başvurmanız gerekebilir

Bu yöntemlerle giderilemeyen hıçkırık için

sakinleştiriciler, kas gevşeticiler gibi çeşitli

ilaçlar etkili olabilir. Boyundaki karotis

damarına hekim tarafından masaj yapılması

da denebilir. Geçmediği takdirde hekime

başvurulmalıdır. Durdurulamayan hıçkırık

için son çare frenik sinirin bir anestezik

ilaçla veya cerrahi olarak blokajıdır.


GENEL SAĞLIK

ŞEHİR YAŞAMI METABOLİK

SENDROMU TETİKLİYOR

Uz. Dr. Gökhan Yazıcıoğlu - Memorial Antalya Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü

Metabolik sendrom tanı kriterleri

Bir kişide şeker hastalığı, şeker yükleme testi ile tespit edilebilen

bozulmuş glukoz (karbonhidrat) toleransı; insülin direncinden en

az biri bulunuyorsa ya da hipertansiyon, kan yağlarında bozulma

(trigliserid yüksekliği veya iyi kolesterol düşüklüğü), karın

bölgesinde obezite (vücut kitle indeksi’nin 30’dan büyük olması

ya da bel çevresinin erkeklerde 94 cm, kadınlarda 80 cm den

fazla olması) durumlarından da en az ikisinin bulunması metobolik

sendrom tanısının konulmasında önemli kriterlerdir.

Tedavide kilo kaybı önemli

Metabolik sendromda en uygun tedavi yöntemi, kilo kaybı ve

düzenli egzersiz için yaşam tarzının değiştirilmesi, sağlıklı beslenme

ve gerekli koşullarda klinik hedeflere ulaşmak amacıyla ilaç

tedavisinin başlanmasıdır. % 5-10’luk kilo kaybı bile metabolik

sendromun tüm bileşenlerini kontrol altına alabilir. % 7’lik kilo kaybı

ile birlikte düzenli fiziksel aktivite 4 yıl içinde şeker hastalığı gelişme

riskini % 50 azaltmaktadır.

Beslenmede doğru yağ kullanımı önemli

Metabolik sendromda beslenme tedavisinin amacı; insülin direncini

düzeltmek ve insülin direncine bağlı bozuklukları önlemektir.

Tüketilen total yağ kalorinin %25-35 oranında tutulmalı, bunun

da büyük kısmı zeytinyağı, fındık yağı ve kanola yağı olmalıdır.

Soya, ayçiçeği ve mısırözü yağı daha az oranda tüketilmelidir.

Genetik yatkınlık söz konusu

olsa da, modern kent hayatının

getirdiği hareketsiz yaşam ve

yüksek kalorili beslenme ile tetiklenebilen

metobolik sendrom; insülin direnciyle

başlayan bel bölgesinde yağlanma,

şeker hastalığı, kan yağlarında bozukluk,

hipertansiyon ve koroner kalp hastalığı

gibi hastalıkların birbirine eklenerek

hayatı tehdit edebildiği endokrinolojik

bir bozukluktur. Bu sendrom ayrıca

“insülin direnci sendromu”, “sendrom

x” ve “uygarlık sendromu” olarak da

adlandırılmaktadır. Ülkemizde yapılan bir

araştırmaya göre; 30 yaş ve üzerindeki

9.2 milyon kişide metabolik sendrom

mevcuttur ve koroner kalp hastalığı

geçirenlerin %53’ü aynı zamanda

metabolik sendrom hastasıdır. Ülkemizde

metabolik sendrom görülme sıklığı

erkeklerde %28, kadınlarda ise

%40 gibi oldukça yüksek değerlerdedir.

Omega-3 yağ asitlerinden zengin beslenmeli; yani deniz ürünleri,

fındık, ceviz, badem, keten tohumu yağı tercihen tüketilmelidir.

Karbonhidrat tüketimi toplam kalorinin %45-55’i olmalı ve daha

çok tam tahıllar, meyve ve sebzeler, kuru baklagiller, tahıllı ve

yulaf içeren kahvaltılıklar tercih edilmelidir. Kalorinin kalan kısmı

proteinden alınmalıdır. Tercihen derisiz tavuk, hindi, yağsız et,

yağsız veya düşük yağlı süt ürünleri gibi daha sağlıklı seçenekler

tüketilmelidir.

Aerobik egzersizleri yapılmalı

Düzenli egzersiz insülin direncini düzelterek glukoz, lipid ve kan

basıncı kontrolünü sağlar ve kalp-damar fonksiyonlarını düzeltir.

Metabolik sendromda uygulanması gereken egzersiz modelleri

de; yaşa, cinsiyete, vücut ağırlığına ve hastalıklara göre olmalıdır.

Metabolik sendromlu bireylerde ağırlıklı olarak aerobik egzersiz

modelleri uygulanmalıdır. Aerobik egzersiz örnekleri arasında; hızlı

tempolu yürüyüş, düşük tempolu koşu, bisiklete binme, ip atlama,

merdiven inip çıkma, yüzme sayılabilir. Egzersizin süresi günde

en az 20 dakika, en fazla bir saat (ortalama günde yarım saat)

olmalıdır. Yürüyüş egzersizinde mesafe ve süre giderek artırılmalıdır.

Sabırlı olunmalı ve günlük antrenmanlar uzun bir sürede bir saate

çıkarılmalıdır. İlk hedef tempolu ve düzgün adımlarla bir saat, ikinci

hedef ise bir saatte 5 kilometre yürümek olmalıdır. Üçüncü hedef

kendi yürüyüş rekorunuzu kırmak ve ömür boyu korumaktır.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 19


HAYATIN İÇİNDEN

ANNESİ OĞLUNA İKİNCİ

KEZ HAYAT VERDİ

7 yaşındaki Yiğit Yalçın, doğduğu günden itibaren

karaciğer yetmezliği ile mücadele ediyordu. Henüz 2

aylıkken cilt renginin sarı olması nedeni ile doktora

gittiklerinde hastalığının tanısı konulmuştu. Günleri

hastanede geçiyordu ama onu hiç bir şey anaokuluna

başladığında arkadaşlarının kendisini dışlaması ve diğer

velilerin “Yiğit yüzünden çocuklarımız da hastalanıyor”

demesi kadar üzmedi. Bu yıl ise 1. sınıfa başlayacağı

sırada aniden rahatsızlandı ve karaciğer nakline ihtiyacı

olduğu ortaya çıktı. Yiğit, Memorial Ataşehir Hastanesi

Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı Prof.

Dr. Yalçın Polat ve ekibinin gerçekleştirdiği başarılı bir

operasyon sayesinde annesinden aldığı karaciğerle

yeniden hayata döndü. Şimdi ise okula gidebilmek

için gün sayıyor.

Yiğit’e karaciğeri ile ikinci kez hayat veren annesi Aysel Orhan nakil ile ilgili duygularını şöyle ifade etti:

“Yiğit, için işimi bıraktım”

Yiğit 2 aylıkken karaciğer yetmezliği olduğunu öğrendik. O an ben ve eşim Oran Yalçın için çok büyük bir yıkım oldu. Çocuğum daha hayata adım

atarken hastalıkla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Zamanla durumu kötüleşince işi bırakmak zorunda kaldım. Yiğit’in daha özenli bir bakıma

ihtiyacı vardı. Karaciğer yetmezliğinin yanı sıra kemik erimesi problemi ortaya çıktı. Hatta bir keresinde evde topla oynarken ayağını kırdı ve aynı

anda iki sağlık sorunu ile mücadele etmek zorunda kaldık. Kemik erimesi yüzünden de ağrıları oluyor, düz yolda 5 dakika yürüyemiyordu.

“Okulda diğer çocuklar tarafından dışlandı”

Yiğit’in eğitiminden geri kalmaması için anaokuluna gönderdik. O, okula koşa koşa gidiyordu; ancak sarılık olduğu için renginden dolayı diğer

çocuklardan farklı duruyordu ve diğer çocukların bakışlarına maruz kalıyordu. Aileler de çok anlayışlı olmadı. Şikayette bulunanlar bile oldu. Yiğit’i

istemediler. Rahatsızlığı artınca da enfeksiyon riskinden koruyabilmek için okula göndermedik. Kuzenlerini gördüğünde hep “ben onlar gibi değilim”

derdi. Yiğit’in çocuklarla iletişimi gerçekten çok kuvvetlidir. Onlarla konuşmak, oynamak için can atıyor. Hatta benden sürekli oyuncaklarını istiyor ve

sokağı çıkıyor. Arkadaşlarına onunla oynamaları için oyuncaklarını veriyor.

“İkinci kez hayat verebilmek ayrı bir mutluluk”

Yiğit bu süre zarfında çeşitli hastanelerde tedavi gördü. Hastalığının farkındaydı. Zamanla artık durumu giderek kötüleşti. Nakil olabileceğini

duyduğumuzda hemen verici oldum. Eşim kilolu olduğu için uyum sağlayamayacağını biliyorduk. Yiğit zaten canımdan bir parçaydı ancak ikinci kez

onu hayata bağlamak bana ayrı bir mutluluk veriyor.

“Kilo alması beni çok mutlu ediyor”

Yiğit 7 yaşında ama ben onun her çocuk gibi düzenli kilo aldığını, büyüdüğünü göremedim. Nakil sonrası hızla iyileşti, günden güne daha da

toparlıyor, kilo alıyor. Kilo alması beni çok mutlu ediyor. Artık iyileşip okula gideceği günleri görmek istiyorum. Bana sürekli polis olacağını söylüyor.

Yakında o günleri de göreceğiz.

Karaciğer naklini gerçekleştiren Prof. Dr. Yalçın Polat

“Yiğit, karaciğer yetmezliği ile 2 aylık iken tanışmış. Bize geldiğinde son evre karaciğer yetmezliğindeydi. Annesi ve babası

verici olmak istedi. Babasının tetkiklerinde karaciğer yağlanması olduğunu gördük, verici olmaya uygun değildi. Daha

sonra annesinin verici olabilmesi için gerekli testler yapıldı. Test sonuçları tüm sistem fonksiyonlarının normal olduğunu;

yani sağlık durumunun verici olmaya uygun olduğunu gösteriyordu. Annesinden alınan karaciğer ile gerçekleşen nakil

sonrası Yiğit sağlığına kavuştu. Yiğit 7 yaşında olmasına rağmen yaşına göre oldukça sosyal bir çocuk. Şu an belirli bir süre

enfeksiyon riski sebebi ile daha dikkatli ve özenli bir bakımı olacak. Ancak kısa bir süre sonra özlemini çektiği okuluna gidip

istediği gibi arkadaşları ile koşup oynayabilecek.”

20

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


KADIN SAĞLIĞI

HER 8 BEBEKTEN BİRİ

ERKEN DOĞUYOR

Doç. Dr. Arda Lembet – Memorial Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü

Her yıl 15 milyon bebek

prematüre doğup,

dünyaya erken merhaba

derken, 1 milyonu da

henüz 1 yaşına bile

girmeden hayatını

kaybediyor.

Anne karnında ve yeni

doğan dönemindeki bebek

ölümlerinin önemli nedeni ise

“erken doğum”.

Erken doğum sonrası yenidoğan

kayıpları çok fazla

Türkiye, erken doğum görülme oranı %12 ile

dünya sıralamasında 56. sırada yer almaktadır.

Anne karnındaki ve doğumdan sonraki ilk

ayda (yenidoğan döneminde) olan kayıpların

%70’inden erken doğum sorumludur. 5 yaşına

kadar olan çocuk ölümlerinin %40’ı yenidoğan

döneminde olmaktadır ve burada da ilk

sebep yine erken doğumdur. Tüm 5 yaş altı

ölüm sebeplerinde erken doğum 2. sırada yer

almaktadır.

Bilinçlendirme ve eğitim ile kayıplar

önlenebilir

“Cerebral palsy” rahatsızlığı olan spastik

çocukların %50’sinden, çocukluk çağı

körlüklerinin de %30’undan “prematurite”

sorumludur. Hem ülkemiz hem de tüm dünya

için son derece ciddi olan bu problem; erken

doğumun risk faktörleri, korunma yolları,

tahmin ve tedavi yolları hakkında yapılacak

bilinçlendirme ve eğitim çalışmaları ile %75

oranında azaltılabilmektedir.

Bebeğinizi bekleyen sıkıntılara hazır

olun

Çok düşük ağırlıklı yani 750 gramın altındaki

bebeklerin yaşama şansları günümüz modern

tıp imkanları ile sağlanabiliyor olsa da; bu grup

bebeklerin bir kısmında ileride okul başarısında

düşüklük, görsel motor fonksiyon bozuklukları

ve çeşitli sosyal uyum bozukluklarının ortaya

çıkabileceği bilinmelidir. Çocukluk çağındaki

nörolojik problemlere bakıldığında bunların

%50’sinden prematüre doğumun sorumlu

olduğu gözükmektedir.

Erken doğumu tetikleyen nedenler

• Rahim içi ve dışı enfeksiyonlar

• Çoğul gebelikler

• Amniyon mayiinin (zarın içindeki sıvı) fazla olması

• Rahmin yapısal anormallikleri

• Rahim iç tabakası içindeki kanamalar

• Genetik faktörler

Anne yaşı 17’nin altında ve 35’in

üzerinde ise dikkat!

Anne yaşının 17’nin altında ya da 35’in

üzerinde olması, önceki doğumun erken

doğum ile sonlanması, vajinal kanama, stres,

düşük sosyoekonomik durum, sigara ve diğer

kötü alışkanlıklar, anne ağırlığının düşüklüğü,

çalışma şartlarının aşırı ağır olması, gebeliğe

eşlik eden iyi kontrol edilmemiş sistemik

hastalıklar (diyabet, kalp, böbrek ve tiroid

hastalıkları vb.), bazı hamilelikte görülen

vajinal ve sistemik enfeksiyonlar erken doğum

için risk oluşturabilmektedir.

Erken doğum tahmin, tedavi ve

korunma programı

“Erken doğum tahmin, tedavi ve korunma”

programı olarak tanımlanan programlar

sayesinde özellikle erken doğum eylemi için

risk taşıyan gebeleri takip ederek, önem

alınabilmektedir. Bu hasta grubunda gebelik

başında ve hatta öncesinde başlatılan

takip protokolünde, hastaya bireysel riskin

değerlendirildiği periyodik ve sık izlem

yöntemini uygulamaktadır. Bu aşamada

hastalar davranışsal, demografik (yaş,

doğum sayısı, önceki gebelik hikayesi, sigara

vb.), beslenme, mevcut gebelik ve biyofizik

(rahim ağzı açıklığı ve ultrasonografik

bulgular) özelliklerine göre gruplandırılıp

değerlendirilmektedir.

Tüm gebeler rahim uzunluğu ölçümü

yaptırmalı

Tüm hamilelik süreçlerinde erken doğumu

tahmin ve engellemede izlenecek yol rahim

uzunluğu ölçümü ile tarama gerçekleştirmektir.

Çünkü erken doğuma giren hastaların yarısında

geçmişinde bir risk faktörü bulunmamaktadır.

Erken doğum önceden bilmek zor

ama imkansız değil

Erken doğumun önceden tahmin edilip

saptanması zordur. Bunun başlıca nedeni

erken doğumun ilk bulgu ve belirtilerinin

normal gebeliklerde de görülebilmesi ve bu

nedenle hastaların şikayetlerinin bir kısmının

yeterince iyi değerlendirilememesinden

kaynaklanmaktadır. Rahim ağzı (serviks)

açıklığının muayene ile değerlendirilmesi,

hastanın ağrılarının sıklığı ve süresi,

ultrasonografik yöntemler, anne kanı ve

amniyon mayi içindeki birtakım biyokimyasal

belirteçler erken doğum tahmininde kullanılan

yöntemler arasındadır. Bu yöntemler ile hem

erken doğum klinik bulguları ortaya çıkmadan

risk grubundaki hastalar saptanabilir hem de

erken doğum eylemi ile başvuran hastaların

tanısı ve ileri değerlendirmesi mümkün

olabilmektedir.

Risk taşımayanlar da erken doğum

yapabilir

Erken doğumun tüm nedenleri bilinmemektedir.

Bu nedenle yüksek risk taşımayan hastalar da

erken doğum yapabilmektedirler. Ancak önceki

gebeliklerin erken doğumla sonlanmaması ve

gebelik izlemi boyunca tetkik, inceleme ve

genel sağlık halinin iyi gittiği durumda bu risk

çok daha aşağı çekilmektedir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 21


GENEL SAĞLIĞI

İNME HAKKINDA

BİLİNMESİ GEREKENLER

Doç. Dr. Yakup Krespi - Memorial Şişli Hastanesi İnme Araştırma ve Rehabilitasyon Ünitesi Başkanı

İnmesiz bir hayat mümkündür.

İnme önlenebilen en önemli

nörolojik hastalıktır.

İnme bulguları nelerdir?

İnme bulguları özellikle bir vücut yarısındaki yüz, kol veya bacakta

uyuşma, karıncalanma, güçsüzlük, ani başlayan nedeni bilinmeyen

şiddetli baş ağrısı, bilinç bulanıklığı veya bilinç kaybı, bir ya da

iki gözde ani görme kaybı, görme azlığı, konuşma bozukluğu

veya konuşamama, baş dönmesi, dengesizlik şeklinde kendini

gösterebilir. Burada anahtar nokta, belirtilerin aniden ortaya çıkmış

olmasıdır.

İnme tek bir hastalık mıdır?

İnme 3 tipte ortaya çıkar. Bunlar: İskemik inme (beyin damar

tıkanması), hemorajik inme (beyin kanaması) ve subaraknoid

kanamadır (beyin kanaması) Tüm inmelerin %80’i iskemik, %20’si

de kanamaya bağlıdır.

İnmenin risk faktörleri nelerdir?

İskemik inmede değiştirilemeyen risk faktörleri; yaş, cinsiyet, ırk

ve kalıtsal özelliklerdir. İnme genellikle 60 yaş üstü erkeklerde daha

sık görülür. Asıl önemli olan risk faktörleri değiştirilebilir olanlarıdır.

Bunlar kalp krizine yol açan risk faktörleri ile aynıdır. Hipertansiyon,

sigara, şeker hastalığı ve yüksek kolesterol bunların başında yer

almaktadır. İskemik inmenin bu hastalığa özgü diğer risk faktörleri

içinde özellikle kalp hastalıkları gelmektedir. Kalp krizi geçiren veya

ritim bozuklukları olan hastalarda kalbin içinde oluşan pıhtılar beyin

damarlarını tıkayabilir ve iskemik inmeye yol açabilir.

Yetersiz ve dengesiz beslenme, şişmanlık ve fiziksel

aktivite azlığı felç geçirme riskini artırır mı?

Şişmanlık ve fiziksel aktivite azlığı ile gelen metabolik sendrom,

kalp ve beyin damar hastalıkları için en önemli riski oluşturan

durumlardan biridir.

İnme tedavi edilebilen bir hastalık mıdır?

İnme geliştikten sonra erken tanı konulması ve tedaviye başlanması

hayati öneme sahiptir. Damar tıkanıklıklarında en önemli yöntem,

trombolitik (pıhtı çözücü) ilaç tedavisidir. Bu ilaçlardan biri olan

“Rekombinan doku plazminojen aktivatörü” (rTPA) ilk 4,5 saat

içerisinde görülen hastalara toplardamar yoluyla uygulanabilir.

Bazı koşullarda 6 saate kadar da pıhtı çözücü ilaç verilebilir. İlk

4,5 saatten sonra hastaneye başvuran gecikmiş hastalar acilen

anjiyografi laboratuvarına alınır ve kateter yöntemi ile tıkalı

damarlara ulaşır. Daha sonra tıkalı damar içindeki pıhtı, rTPA ile

eritilir veya özellikli birtakım kateterler yardımıyla parçalandıktan

sonra emilerek dışarı alınır. Ülkemizde de yeni uygulanmaya

başlanan çok özel bir yöntem ile tıkalı bölgenin içine özel

stentler ile girilerek, hızlıca damar açıldıktan sonra pıhtı dışarı

çekilip alınmaktadır. Bu yöntem ile tıkalı damarlar %90 oranında

açılabilmektedir.

Zamanında ve doğru merkezde gerçekleşen inme

tedavisinde başarı şansı nedir?

Pıhtı eritici tedavi alan hastanın diğer inme hastalarına göre sakatlık

ve başkalarına bağımlı yaşama riski göreceli olarak %30 azalır. İlk

4,5 saatte pıhtı eritici tedavi alan her 7 hastanın biri tamamen iyileşir.

Tedavi ilk 1,5 saatte yapılmış ise tedavi edilen her 3 hastadan biri

tamamen iyileşmektedir. Tedavi yalnız felci ortadan kaldırmakla sınırlı

değildir. Hasta eski hayatına, işine, ailesine, sosyal faaliyetlerine

geri dönebilir. Hastalara bu tedavi seçeneğini sunabilmek yalnızca

toplumun inme konusunda bilinçlenmesi, bu hastalığı acil ve tedavi

edilmesi mümkün bir durum olarak algılayabilmesi ile mümkün

olacaktır.

İnme Merkezi ne demektir?

İnme geçiren hastanın nerede ve nasıl tedavi ve bakım gördüğü

önemlidir. Pıhtı eritici tedaviden sonra inmeli hastaların tedavisinde

son yıllarda sağlanan en önemli gelişme, hastaların erken dönemde

kalp krizi geçiren hastaların yatırıldığı koroner yoğun bakım

ünitelerine benzer şekilde yapılandırılmış “İnme Üniteleri”nde bakım

ve tedavi gördüklerinde belirgin fayda sağlanmış olmasıdır. Bu

merkezlerde ayrıca hastalara rehabilitasyon olanakları sağlanmakta

ve inmeye yol açan neden saptandıktan sonra gerekli koruyucu

tedavilere başlanmaktadır. Hasta ve ailesine psikolojik destek hizmeti

verilmekte, hastane sonrası tedavi ve rehabilitasyon programı da

hazırlanmaktadır.

Felçli kalmak, günümüzde yeterli tedavi olanaklarından

faydalanamamış olmakla eş anlamlıdır. Doğru zamanda tıkalı damarı

açılan, uygun tıbbi bakım, destek, rehabilitasyon ve inme tekrarından

koruyucu tedavi alan her 3 hastanın 2’si inmesinin

3. ayında bağımsızlığına geri kavuşmaktadır.

22

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

BOYUN FITIĞINA

GÜNÜBİRLİK TEDAVİ

Doç. Dr. Halit Çavuşoğlu - Memorial Şişli Hastanesi Nöroşirürji Bölümü

Boyun fıtığı, hastaların günlük yaşantısını etkileyen ağrılı bir hastalıktır. Boyunda oluşan

fıtıklar, yapısına ve hastanın özelliklerine göre medikal ve cerrahi birçok yöntem ile tedavi

edilebilmektedir.

Boyun fıtığı nasıl ortaya çıkar?

Omurga dikey yönde etki yapan vücut ağırlığı ve dış kuvvetlere karşı

koymanın yanında hareket fonksiyonunu da yürütmek durumundadır.

Bu yüzden sabit kalmak ve hareketli olmak gibi çatışan iki özelliğe

sahip olmalıdır. Bu ikili özellik, omurganın bölümlü yapısı ve omurlar

arasındaki diskler tarafından sağlanır. Diskler dikey yönde, yana eğilme

ve dönme sırasında uygulanan kuvvetleri emerler. İnsanoğlunun iki

ayak üzerindeki duruşu da disk üzerine yansıyan kuvvetleri artırır.

Sonuç olarak omurlar arasındaki diskler yaşla belirginleşmek üzere

her insanda az ya da çok yıpranırlar. Yük emme yetenekleri ve

dayanıklılıkları azalır, fıtıklaşma gelişebilir. Boynumuzun fazla ağırlık

taşımamasına rağmen, hareketli yapısı nedeniyle bozulması ve

disk fıtığı görülme sıklığı yüksektir. Boyun bölgesinde her omur, cismi

hizasından çıkan sinirlerde kola ve sırta yayılarak, bu bölgelerin duyu

ve hareketini sağlar. Omurgalar arasındaki disk dokusunun jelatin

kıvamındaki iç kısmının, daha kuvvetli bir bağ dokusundan oluşan dış

kısmı yırtarak omurilik ve sinirlere bası yapması sonucu boyun fıtığı

ortaya çıkar.

Genç yaşta daha sık görülüyor

Boyun fıtığı omurilik ve sinir köklerini etkileyen, en sık 30 ve 40’lı

yaşlarda rastlanılan hastalık grubudur. Belirtileri fıtığın yerine, hastalığın

süresine ve ciddiyetine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Hastalar

genellikle tek taraflı, kola doğru yayılan bir ağrıdan rahatsızlık duyarlar.

Ağrı parmak uçlarına kadar yayılır ve uyuşma ile beraber olabilir.

Ağrının yayıldığı kolda kuvvet kaybı olabilir. Hastalar ellerine aldıkları

ağır cisimleri yere düşürmekten şikayet ederler. Eğer bası daha da

ilerlerse yürüme güçlüğü ve dengesizlik de oluşur. Hatta hasta idrarını

ve dışkısını tutamaz hale gelir.

Mutlaka doktora başvurun

Ağrı ve uyuşukluğun sıklaşması ve belirli sürede yatak istirahatı

ile geçmemesi durumunda mutlaka bir beyin ve sinir cerrahına

başvurulması gerekir. Detaylı öykü alma ve fiziksel muayenenin önemi

çok büyüktür, sadece bunlarla tanı koymak bile mümkündür. Ama

görüntüleme teknikleri ile de boyun fıtığının varlığını teyit etmek ve

seviyesini saptamak gereklidir. Kesin teşhis için MR çektirilir. Yapılan

muayene ile sinir tahribatına ait bulgular yoksa hastaya mutlak yatak

istirahati, ağrı kesici kullanımı ve fizik tedavi önerilir. Ancak sinir

tahribatına ait bulgular olması ve diğer tedavi yöntemlerinin başarısız

kaldığı durumlarda cerrahi tedavi uygulanır.

Omurganın hareketini korumak çok önemli

Şikayet oluşturan boyun fıtığına yapılan cerrahi tedavinin amacı;

omurilik ve buradan çıkan sinirlerin sıkışıklığını giderirken, birçok

anatomik yapıyı ve boyun omurgasının biyomekanik fonksiyonunu

(yük taşıyabilme ve hareket edebilme) korumaktır. Geleneksel

cerrahi yöntemler geniş alanda normal doku tahribatına neden olur.

Böylece omurilik ve sinir dokusu rahatlatılmakla beraber omurganın

fonksiyonunun bozulmasına yol açar. Sonuçta hastaya ek olarak kafes,

plak-vida vb. ameliyatı yapılmasını zorunlu kılar. Omurganın fıtık

seviyesindeki bölümünü hareketsiz hale getiren bu ameliyat tekniğinin;

süresinin uzun olması, fazla miktarda kan kaybı ve ameliyat sonrası

ağrılı ve uzun iyileşme süreci, yüksek oranda başarısızlık, uzun vadede

diğer disklerde fıtıklaşmalara yol açması bu yöntemlerin dezavantajıdır.

Diğer yandan hareketli bölümü koruma amacıyla geliştirilen disk

protezi de istenileni verememiştir. Uzun dönemde protezlerin hareket

kabiliyetini kaybettikleri izlenmektedir.

Ameliyattan 4 saat sonra taburcu olabilirsiniz

Radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki (MR) gelişmeler boyun

fıtığına yol açan yumuşak ve kemik dokuların ayrıntılı tespitinde

faydalıdır. Mikrocerrahi yönteminde 1,5 cm.lik cilt kesisi yapılır. Doğal

doku planları kullanılarak disk mesafesine girilerek omurilik ve sinir

dokuları rahatlatılır. Omurganın yük taşıyabilme ve hareket edebilme

gücü bozulmadığı için hasta ameliyattan 3 saat sonra yürütülür

ve ameliyattan 4 saat sonra taburcu olabilir. Hastanın boyunluk

kullanmasına gerek kalmaz. Dikiş yoktur, 2 gün sonra pansuman

çıkarılıp banyo yapılabilir. Ameliyat sonrası hastanın oturması, yürümesi,

merdiven inip çıkması serbesttir. Ameliyattan 2 hafta sonra da egzersiz

programı başlatılır. Bu minimal invaziv cerrahi yani girişimsel yöntemle

boyun fıtığı ameliyatlarında alınan sonuçlar son derece başarılıdır. Bu

ameliyat tekniği hastaların çok korktukları diğer ameliyat tekniklerine

oranla; kanamanın olmaması, çok kısa sürede sosyal yaşantıya dönüş

imkanı sağlaması ve ameliyat konforu nedeni ile özelikle önerilmektedir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 23


ÇOCUK SAĞLIĞI

ÇOCUKLUK ÇAĞI AĞRILARI

CİDDİYE ALINMALI

Op. Dr. Kemal Gökkuş – Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü

Çocuklarda büyüme çağında görülen bacak ağrıları hangi durumda sadece “büyüme ağrısı” olarak

değerlendirilmeli hangi durumda ciddiye alınmalıdır?

3 - 12 yaş aralığında bulunan çocuklarda sıklıkla görülen büyüme ağrılarının başlıca ayırıcı özellikleri; eklemle

bağlantılı ağrılar olmamaları, aralıklarla gelmeleri, sıklıkla geceleri oluşmaları ve bacaklarda iki taraflı olarak diz ve

çevresinde hissedilmeleri olarak tanımlanabilir.

Büyüme ağrısı basit bir masajla

iyileşebilir

Büyüme ağrılarında uyluk kemiğinin dize

yakın kısmı (alt kısmı) ve incik kemiğinin

dize yakın kısmında (üst kısmı) her iki

bölgede de ağrı hissedilir. Bacaklarda

ve bazen ayak bileğinde de ağrı olabilir.

Büyüme ağrısı selim (iyi davranışta)

karakterde kendi kendini sınırlayan,

çoğu zaman basit masajla ve çocuğa

gösterilecek şefkatle iyileşen ağrılardır.

Çocukları beden eğitimi

derslerinden uzaklaştırmaya

gerek yok

Gergin aile ortamı, sevgisizlik gibi

faktörlerin büyüme ağrılarını tetiklediğini

gösteren bilimsel çalışmalar vardır.

Büyüme ağrılarının tanısı röntgen ve

laboratuvar testleri yapıldıktan sonra

konulmaktadır. Anne ve babaları

rahatlatacak iyi karakterli bir ağrı

olan büyüme ağrılarının tedavisinde

herhangi bir aktivite kısıtlamasına

gerek duyulmamaktadır. Çocuğun

okula gitmesinde ya da beden eğitimi

derslerinden mahrum bırakılmasına gerek

yoktur.

Ağrının diğer önemli

hastalıklardan kaynaklanmadığı

tespit edilmeli

Çoğu zaman basit bir masaj ve çocuğa

gösterilecek şefkat ile iyileşen büyüme

ağrılarının çocuklarda gelişebilecek diğer

bacak ağrılarından ayrıştırılması ise büyük

önem taşımaktadır. Çocuklarda bacak

ağrıları kemik tümörleri ve hematolojik

hastalıkların tümörlerine işaret edebileceği

gibi eklem iltihabı, romatizmal eklem

hastalıklarının tanısında da önemli bir

bulgu olarak değerlendirilmektedir.

Büyüme ağrısını diğer ağrılardan ayrıştırmada çeşitli

kıstaslar bulunmaktadır:

• Büyüme ağrılarında çocuklar sürekli farklı eklem noktalarının ağrılarından yakınabilmektedir.

Eğer ağrı hep aynı noktada ise; bu noktada şişlik, hassasiyet ve aksama söz konusuysa bu

ağrı büyük olasılıkla büyüme ağrısı değildir.

• Ayrıştırmada özellikle dikkat edilmesi gereken bir diğer konu, çocuğun herhangi bir travma

yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktır. Örneğin çocuğun parkta oynarken bir yerden düşüp

düşmediği, spor yaparken yaralanıp yaralanmadığı öğrenilmelidir.

• Bazen kalçada femur başında olan büyüme plağından başın kayması (femur başı epifiz

kayması), perthes hastalığı veya kalçanın sinoviti gibi durumlar da dizde yansıyan ağrı yapar.

Ancak bunların tamamında hem öykü farklıdır ve aynı zamanda aksama eşlik eder.

• Kemik tümörleri ve hematolojik hastalıkların tümörlerinin önemli bir kısmı çocukluk çağında

sık görülür. Bu nedenle ayırıcı tanıda mutlaka dışlanmalıdırlar.

• Septik artirit (eklem iltihabı) romatizmal eklem hastalıklarında ise ayırt etmek kolaydır. Bu

hastalıklarda tablo, öykü ve laboratuar testleri ayırt etmede yardımcıdır.

• Yansıyan ağrılar, özellikle kalça ve belden vuran ağrılarda gerçek hastalığın kaynağı

araştırılmalıdır. Bel ve kalça bölgesi dikkatle muayene edilmeli, gerekirse laboratuvar testleri

ve röntgen istenmelidir.

24

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

ORTOPEDİK RAHATSIZLIKLARDA

PRP TEDAVİSİ

Op. Dr. Arda Çınar - Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü

Toplumda özellikle

cilt gençleştirme

işlemi olarak bilinen

PRP (Platelet Rich

Plazma) işlemi,

ortopedik problemlerin

tedavisinde de

kullanılmaktadır.

PRP; diş ve plastik

cerrahi gibi tıbbın farklı

branşlarında tedavi amaçlı

olarak kullanılmasının

yanı sıra; spor ve kas

yaralanmaları gibi pek çok

ortopedik rahatsızlıkta da

ilk tedaviden sonra olumlu

sonuç vermektedir.

PRP kök hücre tedavisi etkisi ile iyileşmeyi hızlandırır

PRP, hastanın kendi kanından özel bir yöntemle elde edilen, içinde birçok büyüme faktörünün bulunduğu plazmanın problemli bölgeye

enjekte edilmesi ile yumuşak doku ve kemik iyileşmesini hızlandıran bir yöntemdir. PRP bir kök hücre tedavisi değildir. Fakat dolaylı

olarak kök hücreler üzerinden çalışılır. Kanda pıhtılaşmadan sorumlu hücreler olan trombositlerin içindeki çeşitli büyüme faktörleri;

tendonlar, kıkırdaklar ve kemiğe uygulandığında iyileşmeyi hızlandırmaktadır.

Ortopedik rahatsızlıkların tümünde kullanılır

Bu tedavi halk arasında kireçlenme olarak da bilinen artroz, tenisçi dirseği, tendon iltihaplanması, topuk dikeni gibi kronik yaralanmalara

uygulanmaktadır. Tüm bunlarla birlikte; kas ve spor yaralanmalarında, cerrahi işlem süreçlerinde ( protez ve el cerrahisi gibi) dokunun

iyileşmesini hızlandırıcı ve uyarıcı etkisinden de faydalanılmaktadır.

Kişinin kendi kanı yan etkiye neden olmaz

Trombositler aynı zamanda doku hasarını ve kemik iyileşmesini sağlayıcı özellikteki büyüme faktörlerini de salgılamaktadır. PRP işlemi;

kıkırdak, kemik ve tendonların kendini yenilemesine yardım ederek, kişinin spora dönüş süresini hızlandırmaktadır. Yaralanan bölgeye

işlem sırasında kişinin kendi kanı verildiği için, diğer enjeksiyon yöntemlerine göre yan etkisi bulunmamaktadır.

İlk uygulamada hastaya yarar sağlar

İşlem lokal anestezi ile ağrısız olarak gerçekleşmektedir. Hasta, ilk seansta işlemden yarar görmeye başlar. Genelde tek uygulama yeterli

olmaktadır. Fakat bazı durumlarda işlem birden fazla tekrarlanabilir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 25


GENEL SAĞLIK

HASTA BİNA SENDROMU PLAZA

ÇALIŞANLARINI TEHDİT EDİYOR

Uz. Dr. Füsun Soysal - Memorial Şişli Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü

K

apalı ofisler ve plazalar artık

hayatımızın değişmez bir parçası.

Yaşamımızın büyük bir bölümünü

geçirdiğimiz ofisler hangi

hastalıklara davetiye çıkarıyor?

Sürekli baş, sırt ve boyun ağrıları,

burun tıkanıklığı, kas spazmları

bunlardan bazıları… Özellikle plazalarda

çalışanlarda sık görülen “Hasta bina

sendromu”, işyeri ortamında görülen en

önemli alerjik hastalıklar arasında yer

alıyor.

Medeniyet alerjiyi tetikledi

Günümüzde “Medeniyet hastalığı” olarak bilinen alerji; kentleşme

ve teknolojinin artması ile yoğunlaşan önemli bir hastalıktır. İş

ortamlarının toplu çalışılan, kapalı ve dar alanlardan oluşması,

açık sahada çalışmaktan ofiste yaşamına dönüş, halı döşemeler,

katkı maddesi içeren hazır gıdaların tüketilmesi, ofislerde

kullanılan havalandırma ve ısıtma sistemi gibi faktörler sonucu

alerjik hastalıklar, endüstrileşmiş bölgeler ve kentlerde daha sık

görülmektedir. Özellikle plazalarda çalışanları etkileyen hasta

bina sendromu da, kişinin yaşamını kabusa çevirebilen önemli bir

meslek hastalığıdır.

Plazalarda çalışanların hastalığı: Hasta Bina

Sendromu

Hasta bina sendromu; baş ağrısı, baş dönmesi, uyuşukluk,

yorgunluk hissi, gözlerde sulanma, kaşınma, kızarıklık, burun

akıntısı, hapşırık, burun tıkanıklığı, boğazda yanma, boğaz

kuruluğu, gıcık şeklinde öksürük, göğüste sıkışma hissi, nefes

darlığı, cilt kuruluğu, ciltte kaşıntılar, burun kanaması, koku ve tat

alma bozuklukları, konsantrasyon güçlüğü gibi belirtilerle kendini

gösteren bir hastalıktır.

• Başınız sık sık ağrıyor mu?

• Dikkatinizi yoğunlaştırmakta güçlük mü

çekiyor musunuz?

• Nefes alırken zorlanıyor musunuz?

• Burnunuz sürekli akıyor mu?

• Kendinizi sürekli yorgun mu hissediyorsunuz?

Bu sorulardan ilkinin yanıtını evet olarak verdikten sonra diğerleri için

de en az iki evet’iniz varsa, “Hasta bina sendromu” belirtilerini taşıyor

olabilirsiniz. Teşhisteki en önemli unsur; çalışılan ortamdan uzaklaşılması

halinde belirtilerin ortadan kalmasıdır.

Alerjik bünyeli kişiler risk altında!

Alerjik hastalıklar bazen bir meslek hastalığı şeklinde ve işyeri ortamında

bulunan bir alerjenle temasa bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu açıdan

özellikle ofis ortamlarında çalışanlar risk altındadır. Kişinin şikayetlerinin

işe girdikten sonra başlaması, tatil zamanında ise azalması mesleğe bağlı

alerjileri düşündürmelidir. Hasta bina sendromu belirtileri, özellikle alerjik

bünyeli kişilerde ortaya çıkabilir. Çünkü çalışma ortamının uygunsuz

koşulları, hassas bünyeli kişilerde alerjik belirtileri tetikleyici rol oynar.

Çalışma ortamının sıcaklık derecesi önemli

Duvardan duvara halı kullanımının önlenmesi, camlar açılmıyorsa

hava temizleyen cihazlardan yararlanılması, sürekli bilgisayarla çalışan

personelin vardiya saatlerinin ayarlanması gibi önlemler, hasta bina

sendromunun etkilerini azaltmak bakımından önemlidir. Çalışanlar için en

iyi performans, 19-20 derecelik ortam sıcaklığında alınmaktadır.

Çalışma ortamı alerjenlerden arındırılmalı

• Duvarlar ve hava yılda bir kez profesyonel olarak temizlenmelidir.

• Havalandırma sistemi taze havanın bina içinde dolaşımını artırmak için

temizlenip, yenilenmelidir.

• Hava filtresi kullanılmalı, temiz ve kuru olmalıdır. Havadaki nem oranı

asla yüzde 60’tan fazla olmamalıdır.

• İçeri hava alınan bölge yükleme ya da park alanlarından uzak olmalıdır.

• Hava filtreleri düzenli olarak değiştirilmeli; donanım, iyi havalandırılmış

alanlarda bulundurulup kullanılmalıdır.

• Üreticinin belirttiği direktiflere tam olarak uyulmalı, bilgisayarlar her altı

ayda bir hijyenik bilgisayar ve elektronik donanım temizleyicileri tarafından

temizlenmelidir.

26

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

10 SORUDA AKCİĞER KANSERİ

Prof. Dr. Gökhan Kandemir - Memorial Ataşehir Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü

1. Akciğer Kanseri Nedir?

Akciğerlerin birinde ya da her ikisinin

dokusunda, anormal hücrelerin kontrolsüz

büyümeleri ve çoğalması sonucu gelişen kötü

huylu tümörlerdir.

2. Kimlerde Akciğer Kanseri

Görülür?

Akciğer kanseri, dünyada ve ülkemizde

erkeklerde en sık görülen kanser türüdür.

Kadınlarda görülme sıklığı da giderek

artmaktadır. Kanserden ölüm nedenleri

arasında birinci sıradadır. Kalın bağırsak,

meme ve prostat kanseri nedeniyle

yaşamını yitirenlerin toplamından daha

fazla kişi akciğer kanseri nedeniyle hayatını

kaybetmektedir. Yaş ilerledikçe görülme

sıklığı artar. Örneğin; 45 yaş altında nadiren

ortaya çıkarken, genellikle 50-70 yaşlarında

tanı konulmaktadır.

3. Akciğer Kanserinin Farklı

Tipleri Var mıdır?

Bu kanser türü, “küçük hücreli” ve “küçük

hücreli dışı akciğer kanseri” olmak üzere

başlıca iki gruba ayrılır. Büyümesi, yayılması

ve tedavisi hastalık tipine göre farklılık

gösterir. Küçük hücreli akciğer kanseri,

daha hızlı büyüyen ve vücudun diğer

yerlerine daha fazla yayılan türdür ve tüm

akciğer kanserlerinin %20’sini oluşturur.

Bu rahatsızlığın nedeni genellikle sigaradır.

Akciğer kanseri sıklıkla; kemik, karaciğer,

beyin ve böbrek üstü bezlerine yayılım

gösterir.

4. Akciğer Kanserinin Risk

Faktörleri Nelerdir?

Akciğer kanserinin bir numaralı

sebebi olguların %85’inden sorumlu

olan sigaradır. Günde 1 paket

sigara içenlerde akciğer kanseri

riski içmeyenlere göre 20 kat daha

fazladır. Sigaraya başlama yaşı, içme

süresi, içilen sigara sayısı kanser

gelişimini etkiler. Pasif içicilik yani

sigara içilen ortamlarda bulunularak

sigara dumanına maruz kalmak da

akciğer kanseri riskini artırır. Genetik

geçiş, asbest, radon gazı, hava kirliliği

sorumlu tutulan diğer faktörlerdir.

Verem gibi bazı akciğer hastalıkları,

akciğerlere radyoterapi uygulanması

akciğer kanseri riskini artırmaktadır.

İçme sularında yüksek düzeyde

arsenik maddesinin bulunması da akciğer

kanseri riskini artırabilir.

5. Sigara İçmeyenlerde Akciğer

Kanseri Görülür Mü?

Akciğer kanseri sigara içmeyenlerde

de kendini gösterebilir. Tüm akciğer

kanserlerinin %15’i hiç sigara içmemiş

kişilerde görülmektedir.

6. Akciğer Kanserinin En Sık

Görülen Belirtileri Nelerdir?

Hastalığın hiçbir belirtisi olmayabilir. İleri

evrede olanların yaklaşık olarak 4/1’inde

hiçbir belirti olmamaktadır. En sık görülen

belirtileri; nefes darlığı, geçmeyen ve giderek

kötüleşen öksürük, kanlı balgam, iştah

kaybı ve zayıflamadır. Göğüs ağrısı, hırıltılı

solunum, ateş, ses kısıklığı, yüz ve boyunda

şişme, omuz ve kol ağrısı, yutma güçlüğü

görülen diğer belirtileridir.

7. Akciğer Kanseri Nasıl Tedavi

Edilir?

Akciğer kanserinin “cerrahi”, “radyoterapi”,

“kemoterapi” ve “hedefe yönelik tedavi”

olmak üzere 4 tedavi biçimi vardır.

Tedavi; kanserin tipine, tümörün

büyüklüğüne, yerleşimine, yaygınlığına,

hastanın genel durumuna göre belirlenir.

Bu aşamalarda bilgisayarlı tomografi, PET

(Pozitron Emisyon Tomografisi), kemik

sintigrafisi, beyin MR görüntülemesi gibi

birçok test yapılır. Küçük hücre dışı akciğer

kanseri; cerrahi, radyoterapi, kemoterapi,

hedefe yönelik tedavi veya bunların

birlikte uygulanması ile tedavi edilir. Küçük

hücreli akciğer kanserinde esas tedavi

kemoterapidir. Beraberinde radyoterapi de

uygulanmaktadır.

Cerrahi tedavide, tümörün yerine bağlı

olarak akciğerin küçük bir kısmı, bir lobu ya

da bir akciğerin tamamı çıkarılabilir. Kanser

ilaçlarının verilmesi; yani kemoterapi tüm

vücuttaki kanser hücrelerini öldürmek amaçlı

uygulanır. Radyoterapi ise; ışın tedavisi

cerrahiden sonra, bazen cerrahinin yerine

kemoterapi ile birlikte uygulanabilmektedir.

Hedefe yönelik tedavi kanserin büyümesini

ve yaşamasını sağlayan kanser genlerini,

proteinlerini hedefleyen bir tedavidir. Bu tip

tedavi normal hücreleri çok az etkilerken,

kanser hücrelerinin büyümesini ve

yayılmasını engeller.

8. Akciğer Kanseri Erken

Saptanabilir Mi?

Günümüzde düşük doz spiral bilgisayarlı

tomografi gibi görüntüleme tekniklerindeki

ilerlemeler ile akciğer kanserini erken evrede

saptama çalışmaları devam etmektedir.

Akciğer kanseri erken evrelerde başarıyla

tedavi edilebilmektedir.

9. Beslenme Akciğer Kanseri

Riskini Etkiler Mi?

Birçok çalışma günde en az 5 porsiyon

meyve ve sebze yiyenlerin akciğer kanseri

riskinin daha düşük olduğu göstermektedir.

Yüksek doz “beta karoten ve A vitamin”

alanlarda ve özellikle sigara içenlerde kanser

riskinin arttığı da görülmüştür.

10. Akciğer Kanseri

Önlenebilir mi?

Akciğer kanseri önlenebilir bir

hastalıktır. Önlemenin en iyi ve

en basit yolu ise sigara içmemek

ve sigara içilen ortamlardan uzak

durmaktır. Sigarayı bırakmakla

risk azalmaya başlar ve yaklaşık

olarak 10 yıl sonra akciğer kanseri

oluşma riski %50 azalmış olur.

Asbest, radon gazı, hava kirliliği

gibi mesleki ve çevresel faktörlere

maruz kalmamak için de gerekli

önlemler alınması ile akciğer kanseri

önlenebilmektedir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 27


GENEL SAĞLIĞI

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE

SON GELİŞMELER

Prof. Dr. Semra Kahraman - Memorial Şişli Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Başkanı

Ülkemizde her

10 çiftten biri çocuk

sahibi olmakta problem

yaşıyor.

Tıp alanındaki gelişmelere

paralel olarak da tüp bebek

tedavilerinde her geçen gün

yeni umutlar doğuyor.

Aşama Aşama Tüp Bebek Tedavisi

Tüp bebek, erkek spermi ve kadın yumurtasının vücut dışına

alınarak laboratuvar ortamında döllenmesi ve oluşan embriyonun

2-5 gün kültüre edilerek geliştirildikten sonra kadın rahmine transfer

edilmesidir. Bu alanda son yıllarda yaşanan hızlı gelişmeler, geçmişte

çocuk sahibi olmalarına imkansız olarak bakılan birçok çiftin tedavisini

mümkün kılmıştır. Tüp bebek tedavisi için başvuran çiftlerde başlangıç

değerlendirmesi, tanının doğru konulması ve tedavisinin planlanması

açısından ilk ve en önemli aşamalardan biridir. Bunun için infertil

çiftin birlikte görüşmeye alınması, detaylı bir tıbbi hikaye, muayene

ve ultrasonografi ile değerlendirilmesi, temel tetkikler yanında çiftin

özelliklerine göre gerekirse ek testler yardımıyla doğru tedavi yönteminin

ve başarı şansının baştan belirlenmesi ilk aşamayı oluşturur. Modern

infertilite tedavisinde kişiye değil çifte odaklanılmalı, tanı ve tedavi

sürecinde çiftlerin birlikte katılımı sağlanmalıdır. Tüp bebek tedavisinde

çiftlerin başlangıçta alacağı eğitim çok önemlidir. İşlemler hakkında

çiftin bilgilendirilmesi, tedavi planı ve ilaç kullanımının detaylı tarifi

ikinci aşamayı oluşturur. Yaklaşık 7-8 gün sürecek ilaç tedavisi ile

yumurtalıkların uyarılması ve gelişiminin takibi ise üçüncü aşamayı

oluşturur. Bu aşamada ultrasonografi ve hormon tetkikleri ile yumurta

gelişimi yakın monitorize edilir ve doğru zamanda yumurta olgunlaştırıcı

iğne yapılması sağlanır. Daha sonra ise gelişmiş ve olgunlaştırılmış

yumurtaların toplanması gerçekleştirilir. Yumurta toplanması hafif

anestezi (sedasyon) altında ağrısız olarak gerçekleştirilir. Yumurtaların

toplanmasının ardından uygulanan mikroinjeksiyon işlemi ile döllenen

yumurtalar laboratuvarda 2 - 5 gün arasında izlenerek, uygun görülen

zamanda, aralarından en kaliteli olan embriyolar uygun sayıda seçilip

anne rahmine yerleştirilir. Son aşama ise basit bir muayeneye benzeyen

embriyo transferi aşamasıdır.

Tedavide kullanılan ilaç miktarı kişiden kişiye

değişiklik gösterir

Tüp bebek tedavisinde yumurtaları büyütmek için yapılacak olan

hormon tedavisi kişiye göre değişiklik gösterir. Yumurtalık rezervi az

olan kadınlarda tedavi için gerekli olan ilaç dozunun ayarlanması çok

önemlidir. Bu vakalarda yumurtalıkların önceden baskılandığı uzun

tedavi protokolleri yerine kısa süren tedaviler tercih edilmektedir.

Yumurta rezervi az olan kadınlarda eskiden olduğunun aksine daha

düşük hormon dozları tercih edilmektedir. Yüksek doz hormon verilmesi

bu kadınlarda yumurta sayısını artırmakta, tersine yumurta kalitesini

kötü yönde etkilemektedir. Bunun nedeni, yüksek doz hormon

verildiğinde normalde seçilmeyecek, kötü kalitedeki yumurtaların

zorla büyütülmeye çalışılmasıdır. Hafif uyarı (mild) yapılması ile daha

iyi kalitede yumurtaların seçilmesi mümkündür. Son yıllarda yapılan

birçok çalışma bu vakalarda en düşük doz hormon kullanılmasının daha

iyi sonuçlar verdiği yönündedir. Seçilecek tedavi şekli ve ilaç dozunu

etkileyen bir başka faktör de kadının kilosudur. Vücut kitle indeksi

yüksek olan hastalarda verilecek hormon dozunun hafifçe artırılması

gerekecektir. Kilolu kadınlarda düşük doz ilaç verilmesi, yumurta seçimini

geciktirir veya az yumurta seçilmesine yol açar. Kadın yaşının ileri

olması durumunda da tedavi şekli ve dozu değişmektedir. İleri yaştaki

kadınlarda kısa protokollerle birlikte daha yüksek hormon dozlarına

ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak vücut kitle indeksi normal olan ileri yaş (40

yaş üstü) kadınlarda da düşük doz hormon kullanılması son yıllarda daha

çok tercih edilmektedir. Geçmişte yüksek ilaç dozlarıyla yapılan agresif

tedavilerin yerini günümüzde daha az ilaç dozlarıyla yapılan hasta dostu

tedaviler almıştır. “Mild stimulasyon’’ olarak tanımlanan bu tedavilerde

sayı olarak daha az (2-7 adet) ama daha kaliteli yumurta elde edilmesi

amaçlanmaktadır. Geleneksel tedavilere göre daha düşük dozların

kullanılması ile ilaç maliyeti azalmakta, embriyonun endometriuma

(rahim içi dokusu) tutunabilmesi şansı artmaktadır. Rekombinant teknoloji

ile üretilen yeni ilaçlarda yüksek etkinlik ile birlikte, yan etki ve alerjik

reaksiyonların yok denecek kadar azaldığı görülmektedir.

Her başarısız tüp bebek denemesinden sonra

tedavi protokolü ve kullanılan ilaçlar detaylı

değerlendirilmelidir

Tüp bebek uygulamalarında kullanılan belirlenmiş tedavi modelleri

olmakla birlikte kullanılacak ilaç ve protokol seçimi kişiye özel olarak

yapılır. Kişiye özel tedavi modelinde amaç infertil çiftin tıbbi öyküsünden,

önceki tedavilerinden, muayene ve tetkiklerinden elde edilen bilgiler

ışığında o vaka için en uygun ilaç protokolünü seçmektir. Tedavi sırasında

kan hormon düzeyleri ve ultrason ile hasta yakın takip edilerek gerekli

doz ayarlamaları yapılır. Buna rağmen tüp bebek uygulaması istenilen

şekilde sonuçlanmamışsa, tedavi sırasında elde edilen bilgiler gözden

geçirilir. Bir önceki tedavi sırasında seçilen ilaç protokolüne hastanın nasıl

cevap verdiği değerlendirilir. Örneğin hasta, ilaçlara beklenenden daha

hızlı ya da daha yavaş yanıt vermiş olabilir. Bu bilgileri gözden geçirip

bir sonraki denemede ilaç protokollerinde değişiklikler yapılması gerekir.

Ancak başarısız olmuş bir tedavide tek neden kullanılan ilaç protokolü

değildir. Tedavi başarısını etkileyen birçok neden söz konusudur.

28

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


Başarısızlıkla sonuçlanmış tüp bebek

tedavilerinde neler yapılabilir?

• Yüksek Mikroskopik Büyütmeyle Seçilmiş Sperm

Mikroenjeksiyonu (IMSI)

Tüp bebek tedavilerinde spermler mikroenjeksiyon yöntemi ile özel bir

mikroskop altında seçilip, yumurtanın içine enjekte edilmektedir. Bu işlem

sırasında kaliteli embriyo elde edebilmek için iyi kalitede, hareketli ve

şekil olarak normal spermlerin seçilmesi embriyo gelişimini olumlu yönde

etkilemektedir. Klasik olarak mikroenjeksiyon için kullanılan mikroskoplar

spermi 400 kat kadar büyüterek sperm seçimine yardımcı olmaktadır.

Şekil olarak en sağlıklı ve hareketli spermleri seçerek mikroenjeksiyon

yapma işlemi IMSI tekniği olarak adlandırılır. Bu yöntemde özel bir mercek

ve bilgisayar programı kullanılarak sperm 6600 kat büyütülmektedir. Bu

sayede spermin şekli daha iyi değerlendirilmektedir. Özellikle spermin

baş kısmında olan şekil bozuklukları belirlemekte ve baş bölgesi içinde

yer alan DNA hasarı daha iyi tanımlanmaktadır. Hasarın en az olduğu

spermler seçilmekte ve böylece embriyo gelişimini etkileyebilecek DNA’sı

hasarlı spermler bertaraf edilmekte, sadece sağlıklı olanlar seçilerek hem

döllenme ve hem de iyi embriyo gelişimi şansı artırılmalıdır. Bu yöntemi

kullanan embriyologun IMSI işlemi konusunda eğitimli ve deneyimli olması

da önemlidir. Daha sağlıklı ve normal yapılı spermlerin seçilmesiyle gebelik

oranlarında artış mümkündür. Çünkü embriyoların ileri evrelere ulaşması

ve daha iyi embriyo seçilerek gebelik oranını artırmak mümkündür. Bu

yöntem özellikle şiddetli sperm anormallikleri bulunan olgularda tercih

edilmektedir.

• Sürekli Embriyo İzleme Sistemi (Embriyoskop)

Tüp bebek tedavisi sırasında elde edilen

embriyoların laboratuvar koşullarında saklanması ve takip edilmesi

tedavinin en hassas bölümlerinden biridir. Laboratuvar koşullarının

anne rahmindeki koşullara benzerlik göstermesi gerekmektedir. İnsan

vücudundaki sıcaklık koşullarını sağlayan ve anne karnındaki oksijen ve

karbondioksit gibi gazların oranını taklit eden inkübatör denilen cihazlar

kullanılmaktadır. Embriyolar bu cihazlar içeresinde yaklaşık 3 – 5 gün

arasında bekletilmektedir. Burada önemli olan konu, gelişimi en normal

olan embriyoların belirlenmesidir. Embriyolar transfer edilecekleri

güne kadar embriyoskop içinde takip edilmektedir. Embriyo gelişiminin

takibi sırasında bir yandan uygun koşullar sağlanırken, diğer yandan

embriyoların çevresel faktörlerden olumsuz etkilenmemesi için gerekli

önlemler alınmalıdır. Normalde embriyo gelişiminin izlenmesi için belli

aralıklarla embriyolar inkübatör cihazından çıkartılır ve mikroskop altında

incelenerek ve büyüme oranları değerlendirilir. Kısa bir süre de olsa oda

sıcaklığına çıkan embriyolar dış dünya koşullarına maruz kalır. Ancak

embriyoskop ile takip yapıldığında inkübatör içerisine yerleştirilmiş

kameralar ile embriyolar dışarı çıkarılmadan izlenmekte ve dış ortam

koşullarına maruz kalmamaktadır. ‘Embriyoskop’ denilen ‘Dinamik

Embriyo Takip Sistemi’ ile embriyolar en iyi koşularda saklanırken

aynı zamanda devamlı gözlem altında oldukları için hangi embriyonun

büyüme potansiyelinin daha iyi olduğu anlaşılmış olmaktadır. Embriyolar

bölünürken oluşabilecek mitoz bölünme anormallikleri ve bölünme

zamanları kaydedilmekte, normal zamanda ve doğru gelişim evrelerindeki

sıralamaya uygun çoğalmayan embriyoların transfer edilmesi, yerine

normal zamanda ve şekilde bölünme gösterenler seçilerek rahimde

tutunma şansının artırılması amaçlanmaktadır. Embriyoskop daha

önce fark edilemeyen birçok gelişimsel problemlerin tespit edilmesinde

yardımcı olmaktadır. Başka bir deyişle bir embriyonun öz geçmişi çok

daha net görebilmektedir. Embriyoskop yardımıyla en iyi gelişim gösteren

embriyoyu seçmek, gebelik oranlarını artıracağı gibi az sayıda embriyo

transfer ederek çoğul gebelik oranlarını azaltmayı da mümkün kılmaktadır.

• Embriyolarda Tüm Kromozomların Belirlenmesi

(Mikroarray Yöntemi)

Henüz rahim içine transfer edilmemiş implantasyon öncesi embriyolarda

kromozom bozukluklarına sık rastlanmaktadır. Embriyo genetik yapısını

oluşturan kromozomların yarısını anneden diğer yarısını babadan

almaktadır. Ebeveynlerde sayısal veya yapısal kromozom bozukluğu

veya tekrarlayan gebelik kaybı gözlendiğinde tüp bebek tedavi başarısını

arttırmak, gebelik kaybını azaltmak için Preimplantasyon Genetik

Tanı (PGT) yapılabilir. Geçmişte embriyolarda sınırlı sayıda kromozom

bakılabiliyor iken günümüzde yeni geliştirilen mikroarray tekniği ile tüm

kromozomlar değerlendirilebilmektedir. Rahimde tutunma şansı en yüksek

olan embriyolar iyi gelişmiş ve kromozomları normal olan embriyolardır,

array CGH tekniği ile beşinci günde embriyonun hücrelerinden biyopsi

yapılarak genetik incelemeye gönderilir. Aynı gün gelen sonuçlara göre

hem en iyi gelişen hem de kromozomları normal olan embriyolar seçilir.

Bu teknik özellikle 39 yaş ve üzeri tüp bebek yapılan kadınlarda düşük

riskini azaltmak ve Down Sendromu gibi hastalıkları önceden belirlemek

için kullanılmaktadır. Daha önce anomalili bebek doğurmuş veya düşük

yapmış kadınlar için çok avantajlı bir yöntemdir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 29


KADIN SAĞLIĞI

ANNE ADAYLARI

KIŞ SOĞUKLARINDAN ETKİLENMESİN

Op. Dr. Pınar Özalp – Memorial Antalya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü

Kış aylarına rastlayan gebelik

dönemi, anne adayının hem

kendisi hem de bebeğinin sağlığı

için dikkatli olmasını gerektiriyor.

Anne adaylarının soğuk havanın

yol açabileceği üst solunum yolu

enfeksiyonlarına karşı tedbirli

olmaması durumunda, anne ve

bebek için ağır seyredebilen bir

tablo oluşabiliyor.

Enfeksiyonlardan korunma yolları bilinmeli

Gebelerin üst solunum yolu enfeksiyonu ortaya çıkmadan önce

gerekli tedbirleri alarak, hastalıklardan korunmak için neler yapılması

gerektiğini bilmesi çok önemlidir. Bunun için, kış aylarında özellikle

kapalı ve kalabalık yerlerde uzun süre bulunmamak gerekir. Kapalı

ortamlar havalandırılmalı, üst solunum yolu enfeksiyonu olan kişilerle

aynı ortamda bulunulmamalı, uygun kıyafet seçimi ile soğuktan

korunarak, dengeli beslenme ile bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir.

Eller sıklıkla yıkanmalı, ısınmak için kullanılan soba ve kaloriferler

nedeniyle meydana gelen hava kuruluğunu önlemek için yaşanılan

ortamın havası nemlendirilmelidir. Bütün bu önlemler, üst solunum

yolu enfeksiyonlarından korunmak için alınacak en etkili önlemlerdir.

Enfeksiyon zatürre ve bronşite yol açabilir

Gebede üst solunum yolu enfeksiyonu ortaya çıktığında, buna neden olan virüs nedeniyle bebeğin zarar görmesi beklenmemektedir.

Ancak yüksek ateş yüzünden ilk aylarda düşük ve sonraki aylarda ise erken doğum tehlikesi oluşabilir. Ayrıca gebede üst solunum yolu

enfeksiyonu kontrol altına alınmadığı takdirde, zatürre ve bronşit de yol görülebilir. Bu durumda da gebenin hastaneye yatırılarak tedavi

edilmesi gerekmektedir.

Hastalık ilerlemeden bir doktora başvurmalı

Hastalık belirtileri ilk oluşmaya başladığında yeterli istirahat, bol sıvı almak ve C vitamini içeren gıdaları daha fazla tüketmek faydalı olabilir.

Bütün bunların yapılmasına rağmen ateş, solunum güçlüğü oluşuyorsa veya üst solunum yolu enfeksiyonu gebeliğin son haftalarında

geçirilmekteyse, bebek doğduğunda bebeğe de bulaşma riski olduğundan mutlaka doktora başvurulmalıdır. Gebelikte üst solunum yolu

enfeksiyonu tedavisinde kullanılabilen ilaçlar vardır. Ancak doktora danışılmadan ilaç alınması veya tam tersi uzman doktorun verdiği

tedavinin gebeliğe ve bebeğe zarar verir düşüncesi ile kullanılmaması istenmeyen sonuçlara yol açabilir.

Grip aşısı güvenle yaptırılabilir

Gebeliğin 14. haftadan sonraki bölümü, sonbahar ve kış aylarına rastlıyorsa, grip aşısı yaptırmak da uygun bir korunma yöntemidir. Grip

aşısı canlı virüs içermeyen bir aşı olduğundan gebelerde rahatlıkla uygulanabilir ve %70-90 oranında koruyuculuk sağlar. Grip aşısı üst

solunum yolu enfeksiyonu açısından daha riskli olan gebelere gebelik haftasına bakılmadan ilk 3 ayda da yapılabilir.

30

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


KADIN SAĞLIĞI

İDEAL KİLONUZLA

HAMİLE KALIN

Op. Dr. Asena Ayar - Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü

Hamile kalmaya karar vermeden önce, anne adaylarının ideal kilolarına ulaşmaları çok önemlidir.

Her kadını “Hamile kaldığımda çok kilo alacak mıyım, daha sonra bu kiloları verebilecek miyim?”

sorusuna odaklanır. Oysaki anne adayının ideal kilosunda olması hem anne adayının hem de

doğacak bebeğin sağlığı açısından önemlidir.

Fazla kilo çocuk sahibi olmayı olumsuz etkiliyor

Fazla kilo ile yumurtlama problemleri, kıllanma ve insülin direnci

arasında yakın bir ilişki olduğu ve bunların çocuk sahibi olmayı

olumsuz etkilediği bilinmektedir. Öyle ki; kadında adet düzensizliği ya

da yumurtlama problemleri var ise, sadece kilo vererek ve egzersiz

yaparak adetler düzenlenebilir.

Çok zayıf anne adayları da dikkatli olmalı

Hamilelik döneminde kilo artışına dikkat edilmesi gerektiği gibi;

hamilelikten önce de anne adayının ideal kilosunda olması oldukça

önemlidir. Ancak sadece fazla kilolu anne adayları değil, normalin

altında bir kiloda olan anne adayları da dikkatli olmalıdır. “Aşırı

zayıflık da hamilelik şansını tehlikeye atmaktadır. Ayrıca zayıf

kadınlarda, yetersiz beslenmeye bağlı olarak vitamin ve mineral

eksiklikleri sıklıkla görülür. Bu sebeple, hamile kalmaya karar

vermeden 3 ay ile 1 yıl önce uygun bir beslenme programı ile ideal

kiloya ulaşılmalıdır. Anne adayları, vücut kitle indeksleri 18,5–24,9

kg/m2 arasında, yani normal kiloda hamile kalmalıdır.

Hamilelik döneminde önerilen, tüm temel besin maddelerinden yeterli

ve düzenli alarak ideal beslenme şeklini oluşturmaktır. Proteinler, yağlar,

karbonhidratlar, vitaminler ve mineraller olarak tanımlanan temel gıdalardan

dengeli bir şekilde almak hamilelik sürecinden önemlidir. Besin değeri düşük

gıdaları fazlaca tüketmek, gereksiz kilo almaktan başka bir işe yaramaz.

Uygun beslenme planı için doktorunuzun ya da bu konuda uzman bir

diyetisyenin önerilerinden yararlanmanızda fayda vardır.

Hamilelik döneminde kişiden kişiye değişse de normal kilo alım oranı 10–12

kilo arasında değişir. Ancak bu, anne adayının hamilelik öncesi kilosu ve boyu,

yaşı, daha önce sahip olunan bebek sayısı, iştahı, metabolik bir hastalığının

(diyabet vs.) olup olmadığı, sosyo-ekonomik ve kültürel özellikleri, günlük

fiziksel aktivitesine göre değişebilir.

İki kişilik yemek gerekmiyor

Hamilelik öncesinde anne adayının ideal kilosunda olması kadar

hamilelik sırasında da kontrollü yemek yemesi ve beslenmesine

dikkat etmesi çok önemlidir. Hamilelik sırasında çok ve tek taraflı

beslenmekten uzak durup, temel besin gruplarından gün içerisinde

yeterli ve dengeli almak gerekir. Üstelik sanılanın aksine ‘iki kişilik’

yemek de gerekmemektedir. Hamilelik sürecinde fazla kilo almayı

engellemek için yapılması gereken ilk şey, hangi besinlerden ne

kadar tüketileceğinin öğrenilmesidir.

Hamilelik öncesi fazla kilolarınızdan kurtulun

Fazla kilolu olarak hamile kalmak;

• Hamilelik sırasında kronik hipertansiyona yakalanma oranını artırır.

• Preeklampsiye (hamilelik zehirlenmesi) yol açabilir.

• Hamilelik şekeri riskini yükseltir.

• Kilolu bebek dünyaya getirme riskini artırır.

• Ölü doğuma neden olabilir.

• Sezaryenle doğum olasılığını artırır.

• Doğum sonrası kanama, alt karın, idrar yolu, yara yeri

enfeksiyonların oluşma riski fazladır.

• Bebekte beyin-omur-omurilik bozuklukları, karın duvarı, kalp

anormallikleri ve birçok başka anormalliklerin görülme olasılıkları

artabilir.

Bu sebeple fazla kilolu anne adaylarına, hamilelik öncesinde yağdan

fakir, liftten zengin diyet uygulayarak ve egzersiz yaparak kilo

vermesi önerilir. Bu diyeti yaparken anne adayının doktorundan ya

da bir beslenme-diyet uzmanından bilgi alması çok önemlidir. Çünkü

bilinçsizce yapılan diyetler gebe kalma şansınızı azaltabilir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 31


KADIN SAĞLIĞI

Polikistik over sendromu

(PKOS), santral sinir

sistemi, hipofiz bezi,

yumurtalıklar, böbreküstü

bezi ve diğer dokular

arasındaki etkileşimlerin

bozulmasına bağlı olarak;

üreme çağındaki kadınlarda

en sık ortaya çıkan endokrin

bozukluktur. Kronik seyreden

ve gelecekte yaşam kalitesini

olumsuz etkileyebilen bir

hastalıktır.

Genetik ve çevresel faktörlerin

etkileşimi ile ortaya çıkmış bir

hastalık olarak değerlendirilebilir.

POLİKİSTİK OVER SENDROMU İLE

BAŞA ÇIKABİLİRSİNİZ

Op. Dr. Nihal Çetin – Memorial Etiler Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü

Anahtar bulgu yumurtlamanın

olmamasıdır

Tipik polikistik overler (çok sayıda kist

içeren over dokusu), uzun süre yumurtlama

olmaması sonrasında oluşmaktadır.

Kadınların %25’inde polikistik overin tipik

ultrasonografi bulguları (overlerde inci tanesi

gibi dizilmiş follikül kistleri) görülmektedir.

Doğum kontrol hapı kullanan kadınların

%14’ünde de bu ultrasonografik bulgu

izlenmektedir. Bu durumda sadece polikistik

over görüntüsü tanı koymada yeterli değildir.

Adet düzensizliği görülüyor

Hastaların doktora başvuru sebebi sıklıkla

adet görmeye başladıkları dönemden

itibaren görülen adet düzensizlikleridir. Adet

düzensizliği, adet aralarının 35 günden uzun

olması veya yılda 10’dan az adet görme

şeklindedir. Hastalığın yakınma ve bulguları

kişiden kişiye çok farklıdır ve zaman içinde

değişim gösterir. PCOS’lu kadınlarda uzun

dönemde; şeker hastalığı, hipertansiyon,

kalp ve damar hastalıkları ile rahim kanseri

görülebilir. Polikistik over sendromu, neden

olduğu şikayetler ve ileride oluşabilecek

sağlık problemleri açısından düzenli kontrol

altında olunması gereken bir hastalıktır.

Uzun süre yumurtlamanın olmaması

şu tablolara neden olabilir:

1. Kısırlık

2. Adet düzensizliği

3. Tüylenme artışı, saç dökülmesi ve akne (sivilce)

4. Rahim kanseri ve muhtemel meme kanseri riskinde artış

5. Kalp-damar hastalıkları riskinde artış

6. İnsülin (kan şekeri kontrolünü sağlayan hormon) artışı mevcut olan kadınlarda

şeker hastalığı riskinde artış

Yaşam tarzınızda değişiklik yapın

Polikistik over sendromu aslında anne karnında başlar. Bu durum, “tutumlu genler hipotezi”

ile açıklanır. Bu kişilerde anne karnında bebek iken gelişme geriliği görülür. Anne karnında

besinlerden ve enerjiden yoksun kalan bebek, doğduktan sonra bu yoksunluk ortadan kalktığında

vücudu bunları tutumlu kullanmaya başlar ve biriktirme alışkanlığı ortaya çıkar. Bu sebeple

obezite görülür. Tedavide kilo kontrolü birinci basamaktır. Bu hastalarda dengeli beslenme

yaşam tarzı olmalıdır. Kilo alımı polikistik over sendromu belirtilerinin şiddetini artırır ve ileriye

dönük sağlık sorunlarının ortaya çıkma riskini artırır. Polikistik over sendromunda sık sık ve ara

ara beslenilmelidir. Bu açlık krizlerini azaltır, vücut yağlanmasını ortadan kaldırır. Bu hastalara,

doymuş yağlardan fakir, glisemik indeksi düşük ve yüksek lif içeren diyet önerilmektedir.

32

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

İŞ HAYATINDA SAĞLIKLI BESLENEREK

OBEZİTEYİ ÖNLEYİN

Dyt. Berna Ertuğ – Memorial Antalya Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü

Günümüz iş hayatı, masa başında ve bilgisayar

karşısında geçirilen uzun çalışma saatleri, beraberinde

gelen stres ve sık uçak seyahatlerini gerektiriyor.

Bu yaşam tarzı, obezite görülme sıklığının çalışanlar

arasında her geçen gün artmasına neden oluyor.

Olumsuz Beslenme Alışkanlıklarınızın Farkında Olun

Ofis çalışanlarında obezite görülmesinin başlıca nedeni uzun süre hareketsiz, masa başında

oturmaktır. Toplu çalışma alanlarında aralarda atıştırılan abur-cubur besinler, öğle yemeğinin,

masada fast food tarzı yağlı ve kalorili besinlerden oluşan bir mönüden oluşması, su yerine

sürekli çay, kahve, meşrubat tarzı içecekler tüketmek, ofis içerisinde ara öğün bulundurmamak,

toplantıların sık ve uzun saatler alması sonucunda ara veya ana öğünleri atlamak diğer olumsuz

beslenme alışkanlıkları arasında sayılabilir.

İş Hayatında Sağlıklı Beslenme Rehberi

İş hayatında sağlıklı beslenmek için dikkat edilebilecek noktalar şu

şekilde sıralanabilir:

• Sabah güne mutlaka kahvaltıyla başlanmalıdır.

İş stresini azaltmak için gün içinde 5 dakikalık

yürüyüşler yapılmalıdır.

• Öğle yemeği şirkette servis ediliyorsa

karbonhidratlı, ağır gıdalar yerine hafif ve düşük

kalorili yemekler tercih edebilirsiniz. Özellikle

salata ve protein içeren bir besin kişiyi uzun süre

tok tutacak, atıştırmaları engelleyecek ve öğleden

sonra daha verimli çalışmanızı sağlayacaktır.

• Çay, kahve, meşrubat tarzı içecekleri tüketmek

yerine masalarınıza bir sürahi su alınmalı ve bol

bol su tüketilmelidir.

• Çay, kahve yerine bitki çaylarını tercih

edilmelidir. Özellikle stresi azalttığı için rezene,

bağışıklık sistemi içinse adaçayı ve ıhlamur

tüketilmelidir.

• Sık seyahat etmek zorunda olan kişiler kilolarını

korumak ve sağlıklı beslenmek için az ve sık

yemek zorundadır. Yağsız kraker ile ayran, kuru

kayısı, ceviz veya badem, 1 meyve, 1 avuç

leblebi, yarım simit ile peynir, yağsız tost ve

ayran her yerde bulabilecek ve taşınabilecek

pratik besinlerdendir. Bulunulan şehir veya ülke

koşullarına göre her gün 5-6 porsiyon sebze ve

meyve tüketilmelidir.

• Toplantılarda ikram edilen kurabiyeler yerine

yağsız kraker, çeyrek simit, kuru kayısı, ceviz,

peynirli kepekli sandviçler, çiğ sebzeler ve bitki

çayları ile su daha sağlıklı seçimlerdir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 33


GENEL SAĞLIK

OBEZİTENİN CERRAHİ TEDAVİSİNDE

YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİĞİ ŞART

Prof. Dr. Kemal Emek - Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı

İleri derecede şişmanlık yani morbid

obezite; Dünya Sağlık Örgütü

tarafından 21. yüzyılın en önemli sağlık

sorunu olarak kabul edilen ve tedavi

edilmesi gereken bir hastalıktır. Kabul

edilmiş en etkili tedavi şekillerinden

biri olan cerrahi yöntemler, ameliyat

sonrasında hastalar için yaşam tarzı

değişikliğini de zorunlu kılmaktadır.

Obezite tedavisinde uygulanan

cerrahi yöntemler ile sadece

şişmanlığın kendisi değil, yol açtığı

diyabet (şeker hastalığı) gibi

metabolik değişiklikler de tedavi

edilebilmektedir.

Vücut kitle

indeksi 35 veya

üzerinde ise dikkat

Bir insanın vücut ağırlığının (kg) boyunun (metre) karesine

bölünmesiyle ortaya çıkan değer, vücut kitle indeksini gösterir.

Bu değer 35 veya daha üzerinde ise ileri derecede obezite

söz konusudur. Merkezi sinir sistemine açlık-tokluk durumunu

bildiren hormonların bozukluğu ya da vücudun bu hormonları

kullanamaması, enerji alımı ve harcamadaki dengesizlik,

fiziksel aktivite azlığı, kalıtım, metabolik bozukluklar, psikolojik

bozukluklar ve bazı ilaçlar olarak sıralanabilecek nedenler aşırı

şişmanlık olarak nitelendirilen obeziteye yol açmaktadır.

Obezite birçok hastalığın ana sebebi

Obezite; başta tip 2 diyabet olmak üzere, kalp damar

hastalıkları (kalp krizi ve damar tıkanması ile seyreden

hastalıklar), hipertansiyon, meme, rahim ve kalın bağırsak

kanserlerinin oluşumunda bir risk faktörüdür. Ayrıca reflü,

varis hastalıkları, safra kesesi taşı, kireçlenme, kadınlarda adet

düzensizlikleri, kısırlık, uyku bozuklukları, depresyon dahil pek

çok hastalık üzerinde etkisi bulunmaktadır.

Obezite ameliyatlarının 3 yöntemi vardır

Cerrahi yöntemler hastalık olarak tanımlanan şişmanlığın en etkili ve

kabul edilmiş tedavi şeklidir. Cerrahi müdahale sadece şişmanlığın değil,

onun yol açtığı diyabet (şeker hastalığı) gibi metabolik değişikliklerin de

ortadan kaldırılmasını sağlamaktadır. Obezite için yapılan ameliyatlarda

3 yöntem izlenmektedir:

• Birinci yöntem, midenin depolama görevinin azaltılmasıdır. Mide bandı

uygulaması ve mide küçültme ameliyatları buna örnektir.

• İkinci yöntem alınan gıdalardan faydalanmayı azaltan bypass

ameliyatlarıdır. İnce bağırsakların bir kısmının devre dışı bırakılması buna

örnek olarak verilebilir.

• Üçüncü yöntem ise her iki işlemin birlikte aynı hastada uygulanmasıdır.

Günümüzde gerek ameliyat sürelerinin kısalığı ve basit olması, gerekse

ameliyat sonrası erken dönem olumsuzlukların daha az olması nedeniyle

birinci grup ameliyatlar daha çok tercih edilmektedir.

Ameliyat sonrası yaşam tarzı değişikliği şart

Hastalık olarak tarif edilen bu ciddi durum ortaya çıkınca hastaların

cerrahiden başka şansları yok denecek kadar azdır. Burada hastaların

bilmesi gereken bir diğer önemli nokta, ameliyattan sonra kendilerini

bambaşka bir hayatın beklediğidir. Yeme alışkanlığının değişmesi, fiziksel

egzersizlerin buna eklenmesi en önemli iki örnektir ve çoğu hasta buna

kısa sürede adapte olmaktadır.

34

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

KOLON KANSERİNE DÖNÜŞMEDEN

POLİPLERDEN KURTULUN

Prof. Dr. Yıldıran Songür - Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü

Fazla kilolar, hareketsizlik, sigara kullanımı

ve kırmızı etin aşırı tüketimi… Tüm bunlar

kolon yani kalın bağırsak kanserinin en önemli

tetikleyicilerindendir. Kalın bağırsak kanserinin

%95’i poliplerden gelişmektedir. Polipler genellikle

hiçbir belirti vermemekte ve vücutta sinsice

çoğalmaktadır. Polip, kalın bağırsak üzerinde oluşan

et beni şeklindeki yapılardır. Bir takım hücrelerin

orada çoğalarak bağırsağın içine doğru çıkıntılar

oluşturmasıdır.

Polipler, herkeste oluşabilir ve genellikle iyi huylu olarak başlar. Her

4 kişiden birinde polip görülür. Genellikle polipler geç dönemde yani

kansere dönüştüğünde belirti vermeye başlar. Poliplerin sadece

küçük bir kısmı kansere dönüşmektedir. Ancak kanserlerin büyük

bir çoğunluğu poliplerden geliştiği için oldukça dikkat edilmesi

gereken bir konudur. Genel nüfusa bakıldığında bu oran %10-15

civarındadır. 50 yaş civarında nüfusun yaklaşık %25’inde değişik

tiplerde polipler görülmektedir. 70 yaş değerlendirildiğinde ise

görülme sıklığı %50’ye yakındır; yani poliplerin görülme sıklığı

yaşla birlikte artmaktadır.

Poliplerin özellikleri;

• Kendi kendine geçmemektedir.

• Genetik özellik taşımaktadır. Birinci

derece akrabalarında kolon kanseri ve

daha önceki tetkiklerinde polip saptanan

hastalar risk grubunu oluştururlar ve bu

hastalar yakın takip gerektirirler.

• Polipler genelde 1cm civarındadır.

2 cm’den büyükleri tehlikeli olabilir ve

çıkarılması gerekmektedir.

• Şiddetli ağrı, bağırsak tıkanıklığı,

kilo kaybı gibi belirtiler genellikle geç

dönemde görülür. Hemoroid ve anüste

fissür (çatlak) gibi problemler benzer

belirtilere sahip olması nedeniyle bazı

hastalarda rektum kanserinin tanı ve

tedavisinde gecikmelere neden olabilir.

Bu belirtiler hem hastaları hem de

nadiren hekimleri yanıltabilir. Genel

olarak 40 yaş ve üzerinde makat

bölgesinden olan kanamalarda rektum

ve kalın bağırsak kanseri olasılığı iyi

araştırılmalıdır.

• Hareketsiz yaşam tarzını benimsemiş

olanlar, aşırı stresli kişiler, sigara ve

alkol kullananlar, obezite hastaları ve

ağırlıklı olarak kırmızı et ile beslenenler

risk altındadır. Ancak posalı gıdalarla

beslenmek, sigara kullanmamak yani

bağırsak hareketlerini düzene sokan

uygulamalar poliplerin oluşumunu

engellemede önemli bir etkendir.

Teşhiste en kesin ve en kısa

yol: Kolonoskopi

Poliplerin erken evrede, kansere

dönüşmeden teşhisinde kolonoskopinin

büyük önemi vardır. Son yıllarda

yapılan çalılşmalarda kolonoskopi

yapılarak poliplerin erken evrede

çıkarılması ile kolon kanserinin büyük

ölçüde engellenebildiği gösterilmiştir.

Bu nedenle 45 yaşından sonra her

erkek ve 50 yaşından sonra her

kadın, dışkıda gizli kan taraması ve

kolonoskopi yaptırmalıdır. Kolonoskopi

sırasında hasta konforuna büyük

önem verilmektedir. Bu nedenle hasta

“bilinçli sedasyon” denilen damardan

hafif bir ağrı kesici ile yarı baygın hale

getirilmektedir. Öncesinde bağırsağın

çeşitli yöntemlerle tamamen boşaltılması

gerekmektedir. Daha sonra fiberoptik

bir kamera ile bağırsağa girilmekte ve

görülen tüm polipler çıkarılmaktadır.

Ancak burada kolonoskopiyi uygulayan

hekimin tecrübesi, kullanılan cihazın

dezenfeksiyonunun ve görüntü kalitesinin

yüksek derecede olması büyük önem

taşımaktadır.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 35


KADIN SAĞLIĞI

KANSER TEDAVİSİ GÖRMEK ANNE

OLMAYA ENGEL DEĞİL

Doç. Dr. Cem Demirel – Memorial Ataşehir Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Direktörü

Kanser Tedavisine Bağlı

Menopoza Giren Kadınlarda

Gebe Kalabilme Şansı

Devam Ettirilebiliyor

Üretkenliği Korumak Önemli

Günümüzde üreme döneminde kansere yakalanmış birçok kadın

bulunmaktadır. Çoğu tedaviden sonra bu hastalıktan kurtulabilmektedir;

ancak gördükleri kemoterapi ve radyoterapi bu kadınlarda üreme

fonksiyonlarının kaybına neden olmaktadır. Çünkü bu tedaviler, üreme

hücrelerinde ve yumurtalıklarda “toksik” etki yapar ve üretkenliğin

kaybedilmesine sebep olabilir. Son 15-20 yılda kanser tedavilerinin

gelişmesi sayesinde artık doktorların amacı, hastayı hastalıktan

kurtarmanın çok ötesine geçmiş durumdadır, tedavinin yarattığı

olumsuz etkilerden hastaların nasıl kurtarılabileceği düşünülmektedir.

Genç yaşta kansere yakalanan kadınlara, kemoterapi ve radyoterapiden

önce, özellikle tüp bebek merkezleri tarafından uygulanan yöntemlerle

üretkenliklerini korumaları ve ileride yumurtalık fonksiyonları

kaybolduğu zaman, çocuk sahibi olma şansı verilebilmektedir. Bu

nedenle kanser teşhisi konulan genç yaştaki kadınların bu yönden

bilgilendirilmeleri ve üreme uzman doktorlarla yönlendirilmeleri

gerekmektedir.

Nasıl Bir Yöntem Uygulanıyor?

Üreme çağındaki kadınların en fazla yakalandığı kanser türü, meme

kanseridir. İleri yaş hastalığı olarak bilinen meme kanseri vakalarının

yüzde 15’i, 40 yaşından önce gerçekleşir. Tedavi sürecinde, cerrahi

müdahale yapılırken ya sadece tümör çıkarılmakta ya da gerekliyse

meme tamamen alınmaktadır. Ardından genellikle altı hafta içinde

kemoterapiye başlanması gerekmektedir. Genç yaşta görülen

kemoterapinin kadının yumurtalarını ortadan kaldırma riski daha

azdır. Ancak yaş 35-38’lere yaklaşıkça bu oran artmaktadır. Görülen

kemoterapiye bağlı olarak, % 15-70 arasında hastada adetten

kesilme, yumurtalıkların tükenmesi, yumurtalık fonksiyonunun kaybı

görülmektedir. Ameliyattan sonraki 6 hafta içinde yumurtalıklar

ilaçlarla çoğaltılmaktadır. Kadın evli ise yumurtaları eşinin spermiyle

laboratuvarda döllenip, embriyo haline getirilip, dondurulup

saklanmaktadır. Evli değilse yumurtalar toplanıp dondurulmaktadır.

Bu işlemler en sık görülen meme kanserine ait örneklerdir. Kadınlarda

ikinci sırada görülen lösemi, lenfoma gibi hematolojik kanserlerde

de uygulanabilmektedir. Bu kanser türlerinin teşhisinden sonra

kemoterapiye kadar olan süreçte kadının üreme fonksiyonunun

korunması için benzer önlemler alınabilmektedir.

Üreme Fonksiyonlarının Korunması Bir Öncelik

Haline Geldi

Kemoterapiden sonra kadın, bir kür kemoterapi görse bile

yumurtalıkları ciddi bir şekilde etkilenebilmektedir. Menopoza

girmese, adetten kesilmese bile üreme potansiyeli ciddi bir şekilde

bozulabilmektedir. Bu yüzden tedavinin kemoterapiden sonra yapılması

mümkün olmamaktadır. Kemoterapinin dozu ne kadar fazlaysa, kadının

yaşı ne kadar ileriyse ve uygulama sayısı ne kadar artarsa, kadının

yumurtalık kaybetme riski o kadar fazla olur. Eskiden birçok hastanın

bu durumu dikkate alınmadan kanser tedavisi uygulandığı için hastalar

üretkenliklerini kaybediyorlardı. Ancak günümüzde kanser hastalarının

tedavi sürecinde, üreme fonksiyonlarının korunması bir öncelik halini

almış ve bu konu daha dikkate alınır hale gelmiştir. Yaşam kalitesinin

önemli bir unsuru çocuk sahibi olabilmek olduğundan bu durum

kadınlar için önem taşımaktadır. Bunun için kanser tedavilerinde en çok

sorulan soru “Kemoterapiden sonra üretkenliğimi kaybedecek miyim?”

olmaktadır. Artık bu işlemler ile kadınların üretkenlikleri korunarak,

yumurtaları ve embriyoları dondurulmakta; bu sayede bebek sahibi

olmaları sağlanmaktadır.

36

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

KENDİ KANINIZDAN

“GENÇLİK AŞI”SI

Uz. Dr. Lütfiye Çoban – Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Bir ömür boyu genç ve güzel bir cilde sahip olmak

herkesin hayalidir. Yaşlanmayı beklemeden, özellikle

güneş ve sigaraya maruz kalan ciltler için bu süreci

yavaşlatmak çok önemlidir. Cerrahi de dahil olmak

üzere bu amaçla geliştirilen birçok farklı yöntem

olsa da, kişinin kendi kanının yine kendi vücuduna

enjekte edilmesiyle gençleşmeyi sağlayan PRP yöntemi

günümüzün en etkin “gençlik aşısı” olarak karşımıza

çıkmaktadır.

Kozmetik dermatolojide cilt gençleştirmenin

yanı sıra; yara izleri ile çatlakların giderilmesi

ve saç dökülmesi tedavisinde kullanılan PRP

(Platelet Rich Plasma – Platet Zengini Plazma)

işlemi, vücuda herhangi yabancı madde veya ilaç

vermeden tamamen doğal bir gençleşme sağlar.

PRP ile kollajen ve elastik liflerin yapımı artıyor

PRP kişinin kendisinden küçük bir miktarda kan alındıktan sonra kanın özel bir işlem ile plazmasının ayrıştırılması, daha sonra bu plazmanın

vücuda enjeksiyon yoluyla geri verilmesi işlemi olarak tarif edilir. Elde edilen bu sıvı “plazma platelet” denilen hücrelerden oldukça

zengindir. Vücuttaki temel görevi kanın pıhtılaşmasını sağlamak olan plateletler; içerdikleri büyüme faktörleri sayesinde yara iyileşmesinde

önemli role sahiptir.

PRP birçok farklı alanda da kullanılıyor

Plateletlerin başrol oynadığı bu yöntem tıbbın pek çok branşında kullanım alanı bulmuştur. Diyabet ve varise bağlı iyileşmeyen bacak

yaralarında, tendon yaralanmaları ve tenisçi dirseği gibi tendinitlerde ve diş implantlarından sonra yara iyileşmesi sürecini hızlandırmak

için kullanılmaktadır. Kozmetik dermatolojide ise; cilt gençleştirme, yara izleri, çatlakların giderilmesi ve saç dökülmesi tedavisinde

uygulanmaktadır.

Yaşlanmanın yol açtığı cilt değişiklikleri önleniyor

Yaş ve çevresel faktörler nedeniyle yaşlanan deride gözle görülebilen bir dizi değişiklik olur. Derinin elastikiyeti azalır, kırışıklıklar artar ve

deride sarkmalar meydana gelir. Tüm bunlardan derideki kollajen, elastik liflerdeki azalma ve yapılarındaki bozulma sorumludur. PRP

uygulamaları ile plateletlerin içerdiği büyüme faktörleri sayesinde derideki kollajen ve elastik liflerin yapımının artırılması hedeflenir.

İlk seanstan itibaren cilt güzelleşiyor

Ortalama 3-4 hafta aralıklar ile yapılan 3-4 seanslık uygulama ile vücuda herhangi bir yabancı madde veya ilaç vermeden tamamen doğal

bir gençleşme sağlanır. PRP sayesinde ilk seanslardan itibaren öncelikle cildin kuru ve mat görünümünde düzelme başlar. Takip eden

uygulamalar ile kırışıklarda hafifleme ve cildin elastikiyetinde artış gözlenir.

Yaşlanmayı beklemeyin

PRP, var olan yaşlanma belirtilerini hafifletmenin yanı sıra; süreci de yavaşlatan bir etki gösterir. Bu nedenle yöntem sadece yaşlanma

belirtileri oraya çıkmış kişilere değil; yaşlanma sürecini yavaşlatmak isteyenlere, sigara, güneş gibi cildi en çok yaşlandıran etkenlere maruz

kalan, yetişkin her yaştan kişiye rahatlıkla uygulanabilir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 37


GENEL SAĞLIK

REFLÜ KADERİNİZ OLMASIN

Doç. Dr. Mehmet Dursun – Memorial Diyarbakır Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü

Reflünün toplumdaki

sıklığını kestirmek

mümkün olmamakla

birlikte; haftada 1 kere

reflü şikayetleri olan kişiler

üzerinden değerlendirilme

yapıldığında, toplumun

yaklaşık %2’sinde

görüldüğü söylenebilir.

Reflü hastalığının görülme

sıklığında erkek ve kadın

arasında belirgin bir

farklılık bulunmamaktadır.

Baharatlı ve yağlı gıdalar

reflüyü tetikler

Mideden boğaza doğru yayılan ve daha

çok yemekten sonra oluşan yanma

en sık görülen belirtidir. Baharatlı,

yağlı gıdalar, çikolata, alkol veya taze

sıkılmış meyve suları tüketildiğinde

yakınmalar daha belirgin olur. Mide

içeriğinin ağza gelmesi ve yutma

güçlüğü diğer sık görülen belirtilerdir.

Ağrılı yutkunma, geğirme, hıçkırık,

bulantı ve kusma daha nadir görülen

şikayetlerdir. Reflü hastalığı yemek

borusu, mide ve bağırsak sistemi

dışındaki sistemlerde de belirtilere

yol açabilmektedir. En sık görülen

şikayetler; göğüs ağrısı, astım benzeri

bulgular, boğaz ağrısı, ses kısıklığı,

kronik öksürük ve diş çürükleridir.

Ülsere sebep

olabilir

Endoskopik incelemeyle ve 24 saat

süreyle yemek borusuna gelen

mide asidinin bir cihaz yardımıyla

ölçülmesi ile kişide reflü olup

olmadığı belirlenebilmektedir. Reflüye

bağlı olarak kanama, ülser, yemek

borusunda delinme veya darlık

gelişebilmektedir.

Kanser gelişimi nadir bir durumdur

Halk arasında en korkulan komplikasyon kanser gelişimidir. “Barrettözofagus” denilen

hücresel bir dönüşüm buna zemin hazırlamaktadır. Sıklığı reflülü hastalarda %3-20 arasında

değişmektedir. Bu hastalarda yıllık kanser gelişme sıklığı ise %0,5 dolayındadır. Dolayısıyla

kanser çok sık rastlanan bir durum değildir ama atlanmaması gereken bir problemdir.

Beslenmeye dikkat edilmeli

Bazı hastalar taze sıkılmış meyve sularından, baharatlı yemeklerden, salçalı ürünlerden, kahve,

çay ve gazlı içeceklerden rahatsız olurlar. Bu durumda bu gıdaların tüketilmemesi önerilir.

Obezite de reflüye sebep olabilmektedir. İlaç tedavisinde en sık asit baskılayıcı ilaçlar ve doku

koruyucular kullanılmaktadır. Endoskopik tedavilerde başarı henüz istenilen düzeyde değildir.

Cerrahi tedavi önemsenen bir seçenektir ve başarı oranı yüksektir.

Yaşam stilinizi değiştirin

Yaşam tarzında değişiklik her hastaya önerilmektedir. Yatak başının yükseltilmesi, sıkı ve

dar elbiselerin giyilmemesi, hasta kilolu ise zayıflaması, yemekten sonraki 3 saat boyunca

uzanılmaması önemlidir. Diyet değişikliğine gidilmeli, porsiyon hacimleri azaltılmalı, yağlı

yemeklerden sakınılmalı ve çikolata tüketimi azaltılmalıdır. Bunların dışında; ilaç, cerrahi ve

endoskopik tedavi seçenekleri de bulunmaktadır.

38

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

KRONİK BÖBREK HASTALIĞI

RİSKİNDEN KORUNUN

Doç. Dr. Şehmus Özmen – Memorial Diyarbakır Hastanesi Nefroloji Bölümü

Kronik böbrek hastalığı sık görülen, geç fark edilen, hasta için büyük bir ekonomik yüke neden

olan; bunların yanı sıra doğru yöntemler kullanıldığında tedavi edilebilen bir hastalıktır. Hastaların

şikayetlerinden yola çıkarak kronik böbrek hastalığı teşhisi konulamayabilir. Ancak gece sık idrara

çıkma, böbrek yetmezliği açısından uyarıcı olabilir. Hastalığın tanısı; böbrek ultrasonu, idrar ve kan

testleriyle kolaylıkla konulabilir.

Her 6 kişiden biri kronik böbrek yetmezliği hastası

Ülkemizde 8765 erişkin üzerinde yapılan geniş bir araştırmada,

yaklaşık her 6 kişiden birinde kronik böbrek hastalığı olduğu

tahmin edilmektedir. Bu rakamlar kronik böbrek hastalığı açısından

gelecekte risk altında olduğumuzu göstermekte, böbrek nakli

gerektirecek 5. evrede çok sayıda böbrek yetmezliği hastasıyla

karşılaşma tehlikesini ortaya koymaktadır.

Bazı hastalıklar böbrek yetmezliğini tetikleyebilir

Kronik böbrek hastalığının tetikleyicileri ve nedenleri arasında;

şeker hastalığı, yüksek tansiyon (yaklaşık hastaların yarısı), taş

hastalığı, nefrit, böbrekteki iltihabi hastalıklar, idrar sistemindeki

sorunlar ve kistik böbrek hastalığı sayılmaktadır. Bu nedenler,

gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde farklılık göstermektedir.

Hastanın yaşamını tehdit edebilir

Kronik böbrek hastalığında öncelikli risk, gelecekte diyalize veya

böbrek nakline ihtiyaç duyabilecek böbrek işlevi kaybıdır. Diğer

risk ise kalp hastalıkları ile bağlantılı erken ölümlerdir. Sağlıklı

olduğu düşünülen ancak sonrasında kronik böbrek hastalığı olduğu

saptanan bireylerin; koroner kalp yetmezliği, beyin kanaması,

damar tıkanıklığı ve çevresel (periferik) atardamar hastalıklarının

ölüm oranları böbrek hastalıklarının düzeyine bakılmaksızın normale

göre on kat daha fazladır.

Bol su tüketimi böbrek hastalıklarına karşı

koruyucudur

Kronik böbrek hastalığından korunma ve hastalığın ilerlemesini

önlemede en önemli faktör su tüketimidir. İştahsızlık ve yetersiz

beslenme ile ishal ve kusmaya bağlı sıvı kayıplarına dikkat

edilmelidir. Vücudun susuz kalması önlenmeli ve kaybedilen sıvı

yerine konulmalıdır. Kan basıncı kontrolü en önemli hedeflerden

biridir. Tansiyon düşürücü tedavide, ACE inhibitörü ARB grubu ilaçlar

koruyucu özelliğe sahiptir. Tuz tüketimi azaltılmalıdır. Kan şekeri,

kan yağları ve kansızlığın kontrolü takip edilmelidir. Sigaranın

bırakılması kronik böbrek hastalığının ilerlemesini engelleyen önemli

bir faktördür. Fiziksel aktivite artışı ve vücut ağırlığının kontrolü

diğer alınabilecek önlemlerdir. Kronik böbrek hastalığına yakalanan

veya yüksek risk altındakilerin düzenli olarak nefroloji uzmanı

tarafından izlenmeleri gereklidir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 39


GENEL SAĞLIK

BURUN TIKANIKLIĞINA

LAZER TEDAVİSİ

Op. Dr. Atilla Şengör - Memorial Etiler Tıp Merkezi Kulak Burun Boğaz Bölümü

Yaşam kalitesini her geçen gün düşüren burun tıkanıklığının nedeni olarak bugüne kadar

kemik-kıkırdak eğrilikleri, burun ve burun bölmesi eğrilikleri gibi durumlar bilinmekle birlikte;

bunlar için deviasyon ameliyatı gibi uygulamalar gündemdeydi. Ancak son yıllarda gelişmiş

kliniklerde “burun tıkanıklığı cerrahisi” ayrıcalıklı bir şekilde ele alınmakta ve tedavi planı

buna göre yapılmaktadır.

Burun tıkanıklığının en önemli sebeplerinden birisi konka şişlikleridir

Halk arasında burun eti şişmesi olarak da bilinen konka şişlikleri, bazen inatçı bir hale gelir ve ilaç tedavilerine yanıt vermez.

Günümüzde konka şişliklerini radyofrekans ve lazer gibi yeni araçlarla tedavi edilmesi mümkün olabilmektedir. Hastada bu

yöntemlerden hangisinin kullanılacağına, ancak burun tıkanıklığı hastalığını endoskopik olarak takip eden ilgili uzmanlar karar

verebilir.

İşlem sonrası iş ve sosyal yaşama kısa

sürede dönüş sağlanır

“Holmium Yag Lazer”le alt konka küçültme cerrahisi,

endoskopik bakış altında, hastanın şişmiş olan

alt konkasının özellikle en fazla şiştiği bölgelerde

küçültülmesidir. Bu uygulama konkanın kritik

yerlerinde birkaç milimetre genişliğinde ve birkaç

milimetre derinliğinde çalışılarak, mukoza adı

verilen örtücü dokuya çok zarar vermeden Holmium

Yag Lazer kullanılarak yapılır. 20 yılı aşkın süredir

uygulanan bu yöntem oldukça başarılı sonuçlar

vermektedir. Lazerle konka ameliyatı ameliyathanede

yapılmaktadır ve kısa bir genel anestezi gerektirir.

İki taraflı burun içi çalışması 20 - 30 dakika sürebilir.

Hastalar genellikle aynı gün ayaktan taburcu

edilebilmektedir. Hasta müdahaleden kısa süre sonra

işine rahatlıkla dönebilir. Ağrılı bir durum değildir.

Bununla birlikte hasta birkaç gün nezle veya grip

olmuşçasına burun tıkanıklığı ve burundan akıntı gibi

belirtiler yaşar. Birkaç hafta burun içi kabuklanmalar

olabilir.

Uzman ellerde başarılı sonuçlar

alınabiliyor

Lazerle alt konka cerrahisi deneyim gerektiren

bir konudur. Lazer teknolojisi biraz da maliyetli

olması nedeniyle her hastanede bulunmamaktadır.

Bu yüzden uzmanların da çok yaygın olarak

erişebildikleri bir araç haline gelmemiştir. Ancak

özellikle ileri derecede şişmiş alt konkaların

lazerle küçültülmesi tekniği, diğer tekniklerle

kıyaslandığında oldukça başarılıdır. Burun içi lazer

uygulaması sayesinde, beraberinde hafif burun

eğriliği (kemik-kıkırdak eğriliği) olan olgularda,

deviasyon ameliyatına gerek duyulmadan, sadece

konkaları küçülterek burun tıkanıklığını giderebilmek

mümkündür.

40

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GENEL SAĞLIK

STRESLİ YÖNETİCİLER GECELERİ

DİŞLERİNİ GICIRDATIYOR

Dt. Hacer Esved Alireisoğlu- Memorial Etiler Tıp Merkezi Ağız, Diş ve Çene Hastalıkları Bölümü

Sabahları dişlerinizde ağrı ile mi uyanıyorsunuz?

Güne yorgun ve halsiz mi başlıyorsunuz?

Bütün gece uykunuzda dişlerinizi mi gıcırdatıyorsunuz?

Eğer bu sorulara evet yanıtını

veriyorsanız ve güne bu şikayetlerle

başlayarak gün içinde yoğun

stres yaşıyorsanız “bruksizm”

hastası olabilirsiniz. Diş gıcırdatma

ve diş sıkma hastalığı olarak

bilinen “bruksizm”, stresli ve

agresif kişilerle, rekabetçi ve

mükemmeliyetçi yönetici meslek

grubunda olanlarda daha çok

görülüyor.

Bruksizm rekabetçi

yöneticilerin hastalığı

Son yıllarda sıkça rastlanan bir şikayet haline

gelen “bruksizm”, çene eklem problemlerine yol

açan diş gıcırdatma ve diş sıkma alışkanlığıdır.

Genellikle uyku sırasında olan bu durum

bazı kişilerde gün içerisinde de ortaya

çıkabilir. Sık görülen uyku bozukluklarından

biri olan bruksizm doğumsal değildir ancak

hastaların kişilik yapısıyla tetiklenebilir.

Hastalığın psikolojik ve fizyolojik sebepleri

vardır. Stres bruksizmin nedenleri arasında

önemli bir faktördür. Stresli bir hayat tarzı

olan yöneticilerin mükemmeliyetçi, rekabetçi

oldukları düşünülürse; bu hastalığa yönetici

konumundaki kişilerde daha sık rastlandığı

görülmektedir. “Malokluzyon” denilen dişlerin

diziliş ve sıralanışındaki bozukluklar ve kapanış

bozuklukları da sebepler arasındadır.

Agresif ve rekabetçi kişiler risk

grubunda

Hastalığın kadın ve erkekte görülme olasılığı

çok farklı olmamakla birlikte; agresif, titiz,

rekabetçi kişiler bruksizm için risk grubundadır.

Stres sonucu kimilerinde ağız ve diş ile

ilgili problemler ilk olarak ortaya çıkarken,

kimilerindeyse; mide, baş ve boyun ağrısı gibi

durumlar görülebilmektedir.

Sabahları kulak ağrısı ve

yutkunma güçlüğü çekenler

dikkat!

Bruksizm tanısı genellikle hastalığın ilerleyen

zamanlarına kadar konulamaz; çünkü çoğu

insan bu alışkanlığının farkında değildir.

Şikayetler ortaya çıkmadan hastanın bunu fark

edebilmesi zordur. Diş sıkmaya gıcırdatma da

eşlik ediyorsa çıkan ses etraf tarafından fark

edilir. Bruksizm hastaları çoğunlukla; sabah

kalkıldığında eklemlerde, çiğneme kaslarında

ağrı, baş ve boyuna yayılan ağrı, kulak ağrısı,

yorgunluk, yutkunma güçlüğü, dişlerde

ağrı veya hassasiyet ve çene ekleminde ses

şikayetiyle doktora başvurmaktadır.

Düzenli diş muayenesi erken tanı

için önemli!

Bruksizm, diş hekimi ve nöroloji, psikiyatri

gibi birçok branşın belli seviyelerde ilgilendiği

bir rahatsızlıktır. Durum fizyolojikse öncelikle

diş hekimi müdahalesi şarttır. Eğer durumda

psikolojik bir tablo söz konusu ise psikiyatri

ile birlikte diş hekimleri kombine tedavi

uygulayabilir. Hastalığın tedavisindeki amaç;

dişlerde çene ekleminde oluşabilecek kalıcı

zararları önlemek ve ağrıyı ortadan kaldırmaktır.

Diş gıcırdatmasının tedavisinde kullanılan en

önemli araç, uyku sırasında dişlerin birbirleri

ile temasını engellemek amacı ile üst çene

için yapılan sadece dişler üzerine oturan 2mm

kalınlığında “gece plağı” adı verilen şefaf bir

araçtır.

Bunun tek başına yeterli olmadığı durumlarda

bazı ek tedaviler uygulanabilir. Stres terapisi

uygulanabilir ya da rahat uyumayı sağlayıcı

önlemler alınabilir. Bruksizm varlığında kas

gevşetici ilaç uygulaması, hatalı yapılmış diş

dolgusu ve kaplamaların yenilenmesi gerekebilir.

Eksik olan dişlerin yerine konulabilmesi

yada aşınmış dişlerin onarılması için protez

uygulamaları yapılabilmektedir. Diş sıkma

ve gıcırdatma sonucu çene eklemindeki

deformasyona bağlı olarak çok ileri safhalarda

cerrahi tedaviler yapılmaktadır. Tüm bu tedavi

yöntemlerinin dışında bir de botoks tedavisi

uygulanabilir. Hastaların birçoğu yapılan gece

plağını 6 ay düzenli kullandığında bu alışkanlık

bırakılabilir. Gece plağının yanında botoks ile

tedavi olumlu sonuçlar vermektedir. Basit

olan bu uygulamanın 6-9 ay etki süresi vardır.

Yanak alt kısmında bulunan çiğneme kasına

belirli noktalardan yapılan botoks enjeksiyonu,

doğru uygulamayla kastaki stresi kaldırdığından

istenmeyen kasılmalar ve kontrol dışı sıkmalar

ortadan kalkmaktadır. Kişinin hayat tarzına

dikkat ederek stresten uzak durmaya özen

göstermesi, “bruksizm” oluşumuna engel

olabilmektedir. Bruksizmli hastalarda belirtiler

uzun vadede ortaya çıkar ve kişi o güne kadar

bu durumunun farkında değildir. Düzenli yapılan

diş kontrolleri sırasında durum hekim tarafından

fark edildikten sonra gerekli önlemler alınarak

tedavi gerçekleşterilebilmektedir. Bu nedenle

yılda iki kez diş muayenesi olmak çok önemlidir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 41


ÇOCUK SAĞLIĞI

ÇOCUĞUNUZUN ÖKSÜRÜK

NÖBETLERİNİN NEDENİ KRUP OLABİLİR

Uz. Dr. Deniz Tamtekin - Memorial Etiler Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü

Krup sendromu halk arasında “yalancı kuşpalazı” olarak adlandırılır. Virüs, bakteri

veya alerjik sebeplerle ortaya çıkan, özellikle gırtlak ve ses tellerinin kızarıp şişmesiyle, nefes

almayı güçleştirerek, havlar tarzda öksürüğe neden olan bir solunum yolları hastalığıdır.

Sonbahar sonu, kış ve bahar aylarında görülür. Bu dönemlerde salgın şeklinde görülmekte ve

solunum sıkıntısı nedeniyle anne babaları korkutmaktadır. Genelde yaşları 6 ay ile 5 -6 yaş

arasında değişen çocukların %15’inde görülmektedir. Erkekler kızlara göre % 50 daha fazla

etkilenirler.

Bu belirtilere dikkat!

Krup rahatsızlığında havlar tarzda öksürük, tiz ve hırıltılı

bir ses vardır ve çocukların durumu genellikle geceleri

kötüleşir. Hırıltılı soluma, hava yollarının daralması

anlamına gelebilir. Krup kötüleşirken hırıltı azalabilir. Krup

genellikle viral bir enfeksiyona bağlıdır. Virüs genellikle

hasta olan kişinin öksürmesi veya hapşırmasıyla havaya

çıkan damlacıklarla ya da direkt temasla bulaşır. Soğuk

algınlığı yapan birçok virüs krupa neden olmaktadır.

Vakaların % 75’inden Tip 1 ve 2 parainfluenza virüsü

sorumludur. Bazen diğer virüsler de krupa yol açabilir.

Spazmodik krup (havlar tarzda krup) aynı gruptan

virüslere bağlı olarak gelişmektedir ama ateş, boğaz ağrısı

ve akyuvar sayısının artması gibi normalde rastlanan

enfeksiyon belirtilerini göstermez. Genellikle 5-6 gün sürer.

Bu tabloya yol açan çok sayıda virüs olduğundan krup

tekrarlayabilir. Var olan alerjik yapının bundan sorumlu

olduğu düşünülmektedir. 5-6 yaşından sonra hastalık daha

az görülür.

Çocuğunuz hasta uyanabilir

Krup semptomları hafif, orta veya ağır semptomlar olabilir.

Genellikle çocuk yatağa giderken herhangi bir sıkıntısı

yoktur. Gece yarısı ani başlayan solunum sıkıntısı, havlar

tarzda kaba bir öksürük ile uykudan uyanır. Ses tellerinde

şişme meydana gelmiştir. Öncesinde burun akıntısı hafif

ateş, boğaz ağrısı ve huzursuzluk olabilir. Soluk alma

sırasında tipik bir ses duyulur, sesi boğuk ve kabalaşmıştır.

Enfeksiyon daha çok üst solunum yolu enfeksiyonu

tarzında başlar, daha sonra nefes borusu ve bronşlara

ilerleyebilir. Hafif vakalarda gündüz iyi olan çocukta,

solunum sıkıntısı 5-6 gece boyunca görülebilir, sonra

giderek azalır. Krup vakalarının %5-10’u hastanede

yatarak tedaviye gereksinim duyar. Krup tanısı genellikle

klinik tablo ve muayeneyle konur. Kan testleri ve radyolojik

tetkikler çoğu zaman gerekli değildir. Ancak bir çocuk sık

sık krup geçiriyorsa, alerji veya reflüden kaynaklanan

problemler için araştırılması gerekebilir.

BU UYGULAMALAR

ÇOCUĞUNUZU RAHATLATABİLİR

Aşılar krupu önleyebilir. Genel olarak krup viral bir

enfeksiyon olduğu için etkene yönelik bir tedavi

yoktur. Ancak bazı uygulamalarla hasta çocuk

rahatlatılabilir. Bunlar arasında öncelikli olan nemli

hava ile buhar verilmesidir. Serin gecelerde pencereyi

açıp nefes almasını sağlamak da rahatlatıcı olacaktır.

Ateş varsa, ateş düşürücüler verilir. Dik pozisyonda

otururken daha rahat nefes alacaktır. Çocuk ağlayıp

heyecanlanınca solunum sıkıntısı artacağı için;

öncelikle aile sakin olmalı, çocuğun da sakinleşmesine

yardımcı olunmalıdır. Bol sıvı alması uygun olacaktır.

Bu önlemlere rağmen rahatlamayan çocuklarda

havayolundaki ödemi çözecek ilaçlar gerekli olabilir.

Bu durumda mutlaka hastaneye

başvurmak gerekir.

42 Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


ÇOCUK SAĞLIĞI

ASTIM ÇOCUĞUNUZUN YAŞAMINI

KISITLAMASIN

Prof. Dr. Refika Ersu – Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bölümü

Alerjiye yönelik önlem alın

Alerjisi olan çocuklarda saptanan alerjene

karşı önlemlerin alınması, tedavinin önemli

bir parçasıdır. Eğer çocuğunuzun ev tozu

alerjisi varsa ev tozunu azaltmaya yönelik

önlemler alınmalıdır. Ev hayvanlarına karşı alerji

gelişmesine rağmen evde kedi veya köpek

besleniyorsa, hayvanların evden uzaklaştırılması

gerekir. Astıma eşlik edebilen saman nezlesi,

sinüzit ve reflü gibi hastalıkların tedavisi astım

tedavisini kolaylaştırır, ilaç dozlarının azaltılmasını

sağlar. Bu hastalıkların tanısının konması ve

tedavi edilmesi önemlidir.

Astım hem dünyada hem de

ülkemizde çocuklarda en sık

rastlanılan hastalıktır. Çocuğunuza

astım tanısı konuldu ise endişelenmek

yerine onun yaşamını kolaylaştıracak

önlemler almaya başlamalısınız.

İlaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir

Bazı ülkelerde astımın sıklığı % 30 iken, Türkiye’de

çocukların % 6-18 kadarında astım mevcuttur.

Ülkemizde astımlı çocukların çok önemli bir kısmının

rahatsızlığı bulunmamaktadır. Astım özellikle ilk 6 yaşta

geçici olabilir. Ayrıca hastalığın tedavisinde kullanılan

son derece etkili ve güvenilir ilaçlar vardır. Pek çok

astımlı çocuğun hastalığı hafif veya orta derecede

seyrettiği için bu ilaçların çok düşük dozlarıyla

kolaylıkla kontrol altına alınabilmektedir. Bu ilaçlar

önerilen şekilde kullanıldığında öksürük, hırıltı, nefes

darlığı gibi şikayetler ile ortaya çıkan atakların sıklığı ve

şiddeti azalmaktadır.

Grip aşısı önerilir

Çocuklarda astım atakları viral enfeksiyonlar ile

tetiklenir. Özellikle yuvaya/okula giden ya da

kardeşleri olan çocukları enfeksiyonlardan tamamen

korumak mümkün olmasa da; evde üst solunum yolu

enfeksiyonu olan birisi var ise el yıkama gibi basit

önlemler bile korunmada önemli olabilir. Astımı olan

çocuklara grip aşısı da önerilir.

Astım tedavisinde kullanılan

ilaçlar nelerdir?

Astım ya da hava yolu hassasiyeti olan

çocuklarda tedavi uluslararası tedavi rehberlerine

göre planlanmaktadır. Bu tedavi rehberlerindeki ilk seçenek, direkt

hava yollarına verilen ilaçlardır. Bu hastalarda kullanılan iki çeşit ilaç

vardır:

• Koruyucu/tedavi edici ilaçlar: Buharlaştırılarak veya sprey ile alınan

ilaçlar ve ağızdan alınan diğer ilaçlar (Suda eriyen toz veya çiğneme

tableti)

• Rahatlatıcı, şikayetleri giderici ilaçlar. Tedavide eğer sprey ilaçlar

kullanılıyor ise kesinlikle direkt ağıza sıkılmamalıdır. Sprey ilaçlar

çocukların yaş gruplarına göre seçilen ara cihazlar ile kullanılmalıdır.

Çocuğunuzu nasıl bilgilendirmelisiniz?

• Çocuğunuz yaşıtlarının yer aldığı tüm normal günlük

aktivasyonlarda yer almalı ve kendine güveni sağlanmalıdır.

• Çocuk mümkün olabildiğince bağımsız olabilmesi için

cesaretlendirilmelidir.

• Büyüdükçe astımla ilgili olarak bilgilendirilmelidir.

• Çocuk, ilaçları düzenli alma konusunda sorumlu olmalıdır.

• Hastalığı ile ilgili acil durumlarda kimi arayacağını bilmelidir.

• Okuldaki sorumlu kişiler çocuğun hastalığı ve ilaçları ile ilgili bilgi

sahibi olmalıdır.

Astım tedavisi;

• Gün içinde astım belirtisinin olmamasını veya çok az görülmesini,

• Gece şikayetlerinin hiç olmamasını,

• Rahatlatıcı ilaçlara haftada 3 kereden fazla gereksinim olmamasını,

• Okul ve spor aktivitelerinin kısıtlanmamasını,

• Solunum fonksiyon testlerinin (5 yaşın üzerinde testi yapılabilen

çocuklar için) normal olmasını,

• Acil doktor ziyareti ya da hastane yatışı gerektiren akut atak

geçirilmemesini sağlamaktadır.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 43


GÜNCEL

ORGAN BAĞIŞI İLE HAYATA DÖNÜŞ İÇİN

ÇÖLDEN BUZULLARA

Türkiye’nin ilk çöl maratoncusu Prof. Dr. Taner Damcı, bu kez organ bağışına dikkat çekmek

ve her yıl daha fazla çocuğun organ nakli ile hayata dönmesini sağlamak için Antartika’da

buzların üzerinde koştu.

Prof. Dr. Taner Damcı

250 kilometrelik buzul koşusu

Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Taner Damcı, ABD’li Racing The Planet/”Gezegeni Yarıştırmak” örgütünün 10 yıldır

yürüttüğü “4 Deserts/4 Çöl” projesi kapsamında 26 Kasım’da Antartika’da gerçekleştirilen maratonda Türkiye’yi temsil etti. Dünyanın birçok

yerinden toplam 51 katılımcı ile gerçekleştirilen yarışta, Prof. Dr. Damcı organ bağışına dikkat çekmek ve bu konuda farkındalık oluşturmak için

koştu. 7 gün süren yarışta toplam 250 km mesafe kat edildi.

“60 dereceden -20 dereceye”

2001 yılında başladığı maraton macerası boyunca Sahra, Gobi ve Atacama Çölleri’ni geçen ve Türkiye’nin ilk ultramaratonu Likya Yolu’nu

düzenleyen Prof. Dr. Taner Damcı, bu önemli proje için uzun bir süre sıkı bir hazırlık dönemi geçirdiğini belirterek duygularını şöyle ifade etti:

Koşuya davet üzerine katıldım. Yarış çok zor koşullarda gerçekleştiği için zor koşullarda koşmuş, bu koşullara kolay adapte olabilecek insanlar davet

edildi. Buzul maratonunu sağlıklı bir şekilde tamamlamak için her sabah antrenman yaptım. Sabahları öğlene kadar spor salonunda, açık havada

veya arazide koştum. Fırsat buldukça dağlara tırmandım. Çöl koşularında güneşte 60 dereceyi gösteren hava sıcaklıklarında koştum. Türkiye’yi çöl

maratonu ile tanıştırdım ve ilk çöl maratoncusu unvanını aldım. Antarktika’da ise -20 dereceleri gördüm. Bu da farklı bir deneyimdi benim için.

Organ nakilli çocuklar için koşmak büyük mutluluk

Dünyanın her yerinde bu tür maratonlarda insanlar hep hayır işi için koşuyor. Benim de bir amacım vardı. Organ bağışına dikkat çekmek istiyorum.

Bu benim için gösterdiğim performansımdan bağımsız ve çok onur verici. Birkaç kişinin aklında kalıcı olsa, birkaç kişi bile organı bağışlasa ülkemiz

için bir adım olacaktır diye düşünüyorum.

Memorial Şişli Hastanesi Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, bu önemli proje sayesinde

organ nakli konusunda farkındalığın artacağını belirterek, “Organ bekleyen çocukların büyük bir çoğunluğu, ailelerinden

organ alarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Kimisi babasından aldığı böbrekle, kimisi de teyzesinin karaciğeri ile hayata

tutunuyor. Gönül ister ki; ailelerinden yani canlıdan canlıya nakil ameliyatları ile değil kadavradan aldıkları organlarla

yaşasınlar. Bu organizasyon organ bağışına dikkat çekmek açısından büyük önem taşıyor. Antartika’da koşulan

uluslararası ultramaratonda bir Türk doktorun organ nakilli çocuklar için koşmuş olması gurur verici”.

44

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


ÇOCUK SAĞLIĞI

ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN

GÖZ HASTALIKLARINA DİKKAT!

Op. Dr. Belgin Ekmekçiler – Memorial Diyarbakır Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü

Görme duyusu gelişimi, insanlarda doğumla başlayıp, 8-10 yaş civarına kadar çok hızlı bir şekilde

tamamlanır. Bu süreçte ortaya çıkan ve görme duyusunun gelişimini etkileyen herhangi bir sorun,bir

daha geri dönüşü olmayan görme problemlerine sebep olmaktadır. Kırma kusurları, şaşılık, konjenital

katarakt, glokom, göz travmaları ve göz tümörleri gibi birçok hastalık çocuklarda kalıcı görme

kayıplarına sebep olabilir.

En sık görülen göz hastalığı kırma kusurlarıdır

Miyopi, hipermetropi ve astigmatizma olmak üzere, üç çeşit kırma

kusuru vardır.

• Miyopi: Bebeklerde nadiren görülen, genelde okul çağında

başlayıp, 20’li yaşlara kadar artış gösteren bir görme kusurudur.

• Hipermetropi: Doğumla birlikte başlamakta ve yaşın ilerlemesiyle

paralel olarak, azalan bir seyir izlemektedir.

• Astigmatizma: Doğum sırasında görülmektedir ve hayat boyu

şikayetlerde artma ya da azalma olmamaktadır.

Bu üç kırma kusurunda da genetik geçiş söz konusudur. Eğer annebaba

gözlük kullanıyorsa, çocuklarının da gözlerinde bozukluk olma

ihtimali yüksektir. Bu tür göz bozuklukları; çocuklarda uzaklara

bakarken gözlerini sıkma, bir şey okurken çok yaklaştırma, sınıfta

tahtayı görememe, akşamları zor görme ve sık sık takılıp düşme gibi

birçok belirtiyle kendini gösterebilir.

Şaşılık nörolojik sebeplere bağlı gelişebilir

Sık olarak görülen ikinci görme kusuru şaşılıktır. Şaşılık, nörolojik

sebeplere ve hipermetropiye bağlı olarak gelişmektedir.

Hipermetropiye bağlı olan şaşılıklar, çoğunlukla gözlük kullanımı

ve erken tedavi ile ameliyat gerekmeksizin düzeltilirken, nörolojik

sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış olanlar, genelde ameliyatla

giderilmektedir. Şaşılık erken fark edilip düzenli takip edilmesi

gereken bir göz hastalığıdır. Geç kalındığında, gözde tembelliğe

sebep olmakta, ömür boyu düzeltilemeyen görme kusurlarına ve

kalıcı şaşılığın oluşmasına yol açmaktadır. Özellikle, altı aylık olduktan

sonra bir bebekte gözde kayma görülüyorsa, acil olarak doktora

başvurulması gerekir. Çocuğun yüksek ateş sonrası havale geçirmesi,

nörolojik şaşılıkların en önemli sebebidir. Bu nedenle, çocuklarda ateş

yükselmesine çok dikkat etmek gerekir.

Nadir görülen ancak körlüğe kadar gidebilen hastalık olan konjenital

glokom yani göz tansiyonu da nadir görülen hastalıklardan biridir.

Bebeklikte başlar; ışıktan rahatsız olma, gözde aşırı sulanma ve

gözlerini açamama gibi belirtileri vardır. Tedavi edilmediği zaman

gözde büyüme ve körlükle sonuçlanabilen bir rahatsızlıktır

Aileler göz travmalarına karşı önlem almalı

Çocuklarda göz travmaları oldukça sık görülmektedir. Bebeklerde

göz yaralanmaları, kendi tırnaklarıyla gözlerini çizmekle, daha ileri

yaşlarda ise kalem, çatal, bıçak, cam kırığı batması, boncuk tabancası

çarpması ve başka birçok sebepten kaynaklanabilmektedir. Bu tür

travmaların bazıları geçici olabilmekte, bir kısmı da göz kaybına kadar

giden sorunlara sebep olabilmektedir. En etkili korunma yöntemiyse

çocukları bu tür tehlikelerden uzak tutmaktır.

Göz tümörleri genetik geçişlidir

Göz tümörleri çocukluklarda genelde genetik geçişlidir, iki gözde

de olma ihtimali yüksektir. Genelde aileler gözde şaşılık veya göz

bebeğinde beyaz ışık parlaması görerek doktora başvurmaktadır.

Eğer aile geçmişinde böyle bir hastalık varsa, genetik geçişten dolayı

çok tedbirli olunmalıdır.

Doğumdan itibaren çocukların gözleri takip edilmeli

Aileler genelde çocuk büyümeden göz muayenesinin yapılamayacağını

düşünmektedir. Bu yanlış kanının aksine; doğumdan itibaren her

yaşta çocuğa göz muayenesi yapılabilir. İlk 8 yaş kritik dönemdir.

Bu nedenle tüm ailelerin, gözde sıkıntısı olmasa bile, bebeklikten

itibaren okul öncesi döneme kadar, düzenli olarak çocuklarının

göz muayenelerini yaptırmaları gerekmektedir. Çocuklarda göz

hastalıklarında erken teşhis ve tedavi çok önemlidir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 45


GENEL SAĞLIK

GİRİŞİMSEL YÖNTEMLER AMELİYATA GEREK

KALMADAN HAYAT KURTARABİLİYOR

Doç. Dr. Koray Güven – Memorial Ataşehir Hastanesi Radyoloji Bölümü

Geçtiğimiz yıllarda sadece cerrahi

olarak tedavi edilebilen pek çok

hastalık, günümüzde modern

tıpla artık daha az invaziv yani

girişimsel yöntemlerle, girişimsel

radyologlar tarafından tedavi

edilebilmektedir. Gelişen tıp ve

mühendislik teknolojisi yardımı

ile 10 yıl önce hayal olarak kabul

edilen ve adı bilinmeyen pek

çok tedavi yöntemi artık tıbbi

kılavuzlarda yer almaktadır.

Cerrahi İşlem Gerektirmez

Girişimsel radyologlar, minimal invaziv yöntemlerle hedefe

yönelik tanı ve tedavileri gerçekleştirirler. En modern

görüntüleme cihazları (röntgenografi, ultrasonografi,

bilgisayarlı tomografi, anjiografi, manyetik rezonans

görüntüleme) kullanılarak damar içinden (atardamarlar ve

toplardamarlar) bir kateter yardımı ile teşhis ve tedaviler

yapılabilmektedir. Sadece damar içi değil, damar dışı

pek çok organ veya dokunun teşhis veya tedavi amaçlı

girişimleri de yapılmaktadır.

Girişimsel Radyoloji İle Tanı ve Tedavisi Yapılan

Durumlar:

• Vasküler işlemler olarak her türlü atardamar ve

toplardamar darlıkları ile tıkanmalarına yönelik balon

ve stent tedavileri, aort damarına stent uygulamaları,

kanamaya neden olan acil yaralanmaların tedavisi,

beyin ve boyun damar darlık ve tıkanmalarının açılması,

damar içi pıhtı çıkarılması ve eritilmesi, pıhtı önleyici

şemsiyelerin (filtre) takılması ile anevrizma (baloncuk)

tedavileri yapılmaktadır. Hipertansiyon, iltihabi damar

hastalıkları, doğumsal damar anomalileri, mide ve

bağırsak sisteminin damarsal hastalıkları, diyabetik

hastalarda bacak damarlarının tedavileri de başarı ile

gerçekleştirilmektedir.

• Non-vasküler yani damar dışı işlemler arasında; her

türlü organa yönelik (karaciğer, böbrek, böbrek üstü bezi,

tiroid, meme, prostat, akciğer, lenf bezi, kemik, yumuşak

doku) biyopsiler, iltihaplı sıvı birikimlerinin boşaltılması,

safra yollarına ve idrar yollarına yönelik dren ve stent

yerleştirme işlemleri ile balonla genişletme uygulamaları,

yemek borusu ve bağırsak darlıklarında stent uygulmaları,

batın ameliyatları sonrası oluşan iltihapların boşaltılması,

köpek kisti (kist hidatik) gibi enfeksiyon hastalıklarının

tedavisi yer almaktadır.

• Onkolojik tedaviler (kanser tedavileri) özellikle

son 10 yılda büyük ilerleme kaydetmiştir. Girişimsel

radyolojik yöntemlerle bazı tümörler tamamen tedavi

edilebildiği gibi; bazı tümörler ise sonraki tedavilere

(cerrahi, radyoterapi kemoterapi vb) hazırlık aşamasında

küçültülüp kontrol altına alınabilmektedir. Karaciğer

tümörlerinin çeşitli iğneler yardımı ile yakılması ya da

dondurulması tümörü tamamen tedavi edebileceği gibi,

damar içi yöntemlerle kemoterapi ilaçları kullanılarak veya

radyoaktif maddeler yardımı ile oldukça ileri evredeki

tümörler dahi kontrol altına alınabilmektedir. Ayrıca tüm

bu tedaviler belli bir sıralama ve gereklilik halinde birlikte

veya ardışık olarak yapılarak etkinliği artırılabilmektedir.

Benzer şekilde uygulamalar seçilmiş hasta gruplarında

diğer organ tümörleri için de (örneğin akciğer, meme,

böbrek, göz gibi) uygulanabilmektedir.

46

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


• Bir diğer büyük grubu da damarsal

erişim yollarına ihtiyaç duyan

hastalar oluşturmaktadır. Hayata bu

toplardamar kateterleri yolları ile

tutunan kişiler arasında, hemodializ

için tünelli kateter ihtiyacı

olanlar, diyaliz fistülü problemleri

yaşayanlar, kemoterapi tedavisi için

port takılması gerekenler, kısa ya da

uzun süreli damardan beslenmesi

ya da ilaç alması gereken hastalar

(çocuklar, ağızdan beslenemeyenler,

kemoterapi görenler vb)

bulunmaktadır.

• Acil servise başvuran her türlü

kanama ya da travma hastasında

girişimsel radyolojik tedaviler

sıklıkla uygulanmaktadır. Kısa

zamanda etkili ve hedefe yönelik

yapılan tedavilerin sonucunda bu

kişiler hızlı ve güvenli bir şekilde

iyileşebilmektedirler. Özellikle

trafik ve iş kazaları ile ateşli

silah yaralanmalarının sıklıkla

görüldüğü ülkemizde, girişimsel

radyologların yaptığı tedaviler

sonrasında bu hastalardaki

kanamalar etkili bir şekilde kontrol

altına alınabilmektedir. Ayrıca

mide ve bağırsak sisteminde

oluşan kanamalarda endoskopi ile

birlikte ya da sonrasında yapılan

anjiografik girişimler hayat kurtarıcı

olmaktadır. Yine ülkemizde sıklıkla

görülen tüberküloz ya da KOAH

(Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı)

hastalığına bağlı akciğer kanamaları

(hemoptizi) hemen her zaman

embolizasyon (damar tıkama) adı

verilen anjiografik yöntemle başarılı

bir şekilde tedavi edilmektedir.

• Siroz hastalığına bağlı oluşan ve

hayatı tehdit eden varis kanamaları,

girisimsel radyoloji işlemlerinin

uygulama alanarındandır. Bu

hastaların çoğunda kanamayı

durdurmak için yapılan 2. endoskopi

sonrasında TIPS adı verilen

karaciğer içi stent yardımı ile bypass

yaratılması işlemi ile uzun süre

hastaların varis kanamalarından

uzak tutulması ve gereğinde

karaciğer nakli için vakit kazanılması

mümkün olabilmektedir. Yine

siroza bağlı olarak karında sıvı

birikimi (asit) olan hastalarda aynı

yöntemle etkili bir şekilde bu sıvının

azaltılması sağlanabilmektedir.

• Dünyada canlıdan organ nakli

yapılan ülkeler arasında Türkiye

ilk sıralarda yer almaktadır. İleri

derecede tıbbi bilgi, beceri ve

donanım gerektiren bu hasta

grubunda nakil öncesi ve sonrası

dönemde pek çok nedenle girişimsel

radyolojik işlemlere ihtiyaç

duyulmaktadır. Yapılan bu tedaviler

ile kritik noktalarda hastanın

tedavisi ve nakledilen organın

sağlıklı bir şekilde uzunca süreler

çalışması sağlanabilmektedir.

• 40-50 yıldır çoğunlukla cerrahi

yöntemlerle tedavi edilmiş pek

çok hastalık (aort anevrizması/

yırtılması, kol-bacak atardamar

darlık ve tıkanıklıkları, bacaklardaki

varis oluşumu, rahimdeki miyomlar,

iyi huylu prostat büyümesi vb)

günümüzde neredeyse çoğunlukla

girişimsel radyolojik tedaviler ile

iyileştirilebilmektedir.

Bu sayede; hastanede kalış süreleri,

genel anesteziye duyulan ihtiyaç

ve yoğun bakım yatış gerekliliği

azalmakta, pek çok işlem ayaktan

ya da kısa süreli hastane yatışı ile

yapılabilmektedir. Böylece hasta

konforu, memnuniyeti arttığı gibi;

günlük ve sosyal yaşama geri dönüş

süreleri oldukça kısalmaktadır.

Girişimsel radyolojik işlemlerin

üstünlüğü “köprüleri

yakmamasıdır”

Pek çok işlemden sonra gereği

halinde tamamlayıcı tedavileri ve

yıllardır yapılagelen cerrahi işlemleri

uygulamak mümkündür. Ancak

bu durumun aksi bazen mümkün

olamamakta, girişimsel radyolojik

tedavilerle kolaylıkla ve etkin olarak

tedavi edilecek pek çok hastalık

diğer yöntemlere başvurulduğu için

artık bu tür girişimlerin yapılabilmesi

imkansız hale gelebilmektedir.

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 47


MEMORIAL

DOĞUMA HAZIRLIK

KURSLARI

Memorial Şişli Hastanesi Doğuma Hazırlık Kursu

Başlangıç Tarihi: 17.01.2013

Gün: Her Perşembe (5 hafta boyunca)

Saat: 18.00 – 20.00

Yer: Memorial Şişli Hastanesi Konferans Salonu

Memorial Ataşehir Hastanesi Doğuma Hazırlık Kursu

Başlangıç Tarihi: 17.01.2013

Gün: Her Perşembe (4 hafta boyunca)

Saat: 18.00 – 20.00

Yer: Memorial Ataşehir Hastanesi Konferans Salonu

Memorial Antalya Hastanesi Doğuma Hazırlık Kursu

Başlangıç Tarihi: 12.01.2013

Gün: Her Cumartesi (4 hafta boyunca)

Saat: 14.00 – 16.00

Yer: Memorial Antalya Hastanesi Konferans Salonu

Memorial Diyarbakır Hastanesi Doğuma Hazırlık

Kursu

Başlangıç Tarihi: 12.01.2013

Gün: Her Cumartesi (4 hafta boyunca)

Saat: 14.30 – 16.30

Yer: Memorial Diyarbakır Hastanesi Konferans Salonu

MEMORIAL

YOGA PROGRAMLARI

Memorial Şişli Hastanesi Hamilelik Yogası

Gün: Her Cumartesi

Saat: 15.00 – 16.00

Yer: Memorial Şişli Hastanesi Konferans Salonu

Memorial Ataşehir Hastanesi Hamilelik

Yogası

Gün: Her Cumartesi

Saat: 10.00 – 11.00

Yer: Memorial Ataşehir Hastanesi Konferans

Salonu

Memorial Şişli Hastanesi Kalp Yogası

Gün: Her Salı ve Cuma

Saat: 19.00 – 20.00

Yer: Memorial Şişli Hastanesi Konferans Salonu

Bilgi ve Kayıt: 444 7 888

Katılım ücretsizdir.

48

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


GÜNCEL

TÜRKİYE’NİN SÜPER MARKASI

Memorial Sağlık Grubu, bağımsız bir değerlendirme kuruluşu olan Superbrands

International tarafından Türkiye’nin süper markası seçildi. İngiltere merkezli,

86 ülkede faaliyet gösteren bağımsız bir marka değerlendirme kuruluşu olan

ve bu alanda 19 yıldan beri çalışmalarını sürdüren Superbrands International’ın

Türkiye’de bu yıl 4.sünü düzenlediği araştırmada, Türkiye’de ilklerin öncüsü

olan ve 65 ülkeden hasta kabul eden Memorial Sağlık Grubu jüri ve halk

oylaması sonucunda Türkiye’nin “Süper Marka”sı seçildi.

ŞİRKETİN BÜYÜKLÜĞÜ ÖNEMLİ

Superbrands Türkiye 2012 yılı çalışmasında, markalar ilk olarak konusunda uzman jüri

tarafından elemeye tabii tutuldu. Daha sonra ise Nielsen tarafından yapılan halk araştırmasının

sonuçları doğrultusunda ortaya çıktı. Superbrands Türkiye’nin bu yılki Seçici Kurulu’nu, iş

dünyası ve özellikle marka konusuyla ilişkili sivil toplum kuruluşları yöneticileri oluşturdu. “Süper

marka” seçiminde şirketin büyüklüğünün yanı sıra; teknolojisi, yatırımları, iş gücü kalitesi,

yaratıcılığı, markalaşmaya yaptığı yatırım ve marka devamlılığı, sosyal sorumluluk projelerine

katkısı, çevre duyarlılığı, etik değerlere uyma ve vergi sıralamasındaki yeri büyük önem taşıdı.

SON KARAR TÜKETİCİNİN

Dünyada 87 ülkede iki yılda bir gerçekleştirilen Superbrands Türkiye seçimlerinin ilk etabında

1089 marka belirlendi. İkinci etapta ise, konusunda uzman kişilerden oluşan Seçici Kurul

bu sayıyı 300 markaya indirdi. İstanbul, Ankara ve İzmir’de 1600 kişiyle yapılan yüz yüze

görüşmeler sonunda Nielsen, kısa listeye giren 300 markaya yönelik tüketici görüşlerini

değerlendirdi. Seçici Kurul ve Nielsen’ın ölçümleriyle belirlenen Türkiye’nin süper 159 markası

kamuoyu ile paylaşıldı.

MEMORIAL UZMANLARI “SORULAR VE

YANITLARLA DİYABET” KİTABINDA

Gazeteci Esra Kazancıbaşı Öztekin’in “Sağlığım İçin Herşey Sağlık

Kitapları Serisi”nin üçüncü kitabı “Sorular ve Yanıtlarla Diyabet”

yayınlandı. Diyabet alanında Türkiye’nin önde gelen uzmanlarını

bir araya getiren kitapta diyabet hastalığı hakkında yüzlerce

sorunun yanıtı yer alıyor. Ayrıca beslenme ve diyet uzmanlarının

diyabet hastaları için sağlıklı yemek tarifleri verdiği yayın, bir

başucu kitabı olma özelliği ile diyabet hastalarına rehberlik

etmeyi amaçlıyor.

“Sorular ve Yanıtlarla Diyabet” kitabında yer alan Memorial uzmanları şöyle sıralanıyor:

Prof. Dr. Koray Acarlı - Memorial Şişli Hastanesi Organ Nakli Merkezi

Prof. Dr. Taner Damcı- Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji Bölümü

Prof. Dr. Yalçın Polat- Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli Merkezi

Doç. Dr. Ahu Birol- Memorial Şişli Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Doç. Dr. İzzet Erdinler- Memorial Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Bölümü

Uz. Dyt Yeşim Çelik- Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü

Uz. Dyt. Yasemin Sancak- Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 49


SİGORTA ŞİRKETLERİ (Sağlık)

Acıbadem Sigorta

Ak Sigorta

Allianz Sigorta

American Life Sigorta

Anadolu Sigorta

Ankara Sigorta

Avivasa Hayat ve Emeklilik Sigortası

Axa Sigorta

Birlik Sigorta

Demir Hayat Sigorta

Deniz (Global) Hayat Sigorta

Dubai Group Sigorta

Ergo Sigorta

Eureko Sigorta

Generali Sigorta

Güneş Sigorta

Groupama Sigorta

HDI (İhlas) Sigorta

Inter Partner Asistance (IPA)

Mapfre Genel Sigorta

Medikal Danışmanlık Servisi (MDS)

Promed (CGM Türkiye)

Yapı Kredi Sigorta

Ziraat Sigorta

BANKALAR

Akbank

Asya Katılım Bankası (Bank Asya)

Esbank

Fortis Bank (Dışbank)

Milli Reasürans T.A.Ş.

Türkiye İş Bankası

Türkiye Sınai ve Kalkınma Bankası

Türkiye Cumhuriyet Ziraat ve Halk

Bankası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

Türkiye Cumhuriyet Ziraat Bankası

Türkiye Halk Bankası Emekli Sandığı

Vakfı (Pamukbank)

Türkiye Halk Bankası

Türkiye Vakıflar Bankası

Türk Eximbank

Yapı ve Kredi Bankası Emekli Sandığı

Vakfı

RESMİ KURUMLAR

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

(KKTC)

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu

(TMSF)

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)

SGK (Branş Bazlı)

ÖZEL ŞİRKETLER VE KURUMLAR

Anthill

Albayraklar Şirketler Grubu

Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi

Aydın Örme

Avea

Belbim

BP Petrolleri

Beşiktaş Denizcilik

Benefit Global

BJK Derneği

BMS Türkiye

Borusan Holding

Boyner Holding

Darüşşafaka Cemiyeti

Dr. Back up Kart

Eczacıbaşı Holding

Enka

Green Park

Havuç Çocuk Evi

İMKB

İstanbul Büyükşehir Belediyesi

İstanbul Sanayi Odası

Johnson Wax

Joyfull House

Kale Holding

Levent Tenis Kulübü

Marsh Avantaj Kart

Mercedes Benz Türk

Merkezi Kayıt Kuruluşu

Microsoft

Aon Kart

Mimaks

Middeleist

Spora Club

Lions

Buyaka AVM

İstanbul Yelken Kulübü

Mars Ent. Group

Shell

Türk Telekom

Deva Holding

Henkel

Hürriyet

Çalık Holding

Nart Club Kart

Orka Group (Damat - Tween)

Palladium AVM

Pegasus

Perfettı Van Melle

Perpa Ticaret Merkezi

Renault Mais

Rotary Kulüp

Sermaye Piyasası Kurulu

Sinpaş

S.O.S

THY

The Shore Club

Turkcell

Türk Havak

TİM Show Center

Türkiye Jokey Kulübü

Ulusoy

Ülker

Vakko

Vodafone

YKM Kart-YKM Mağazaları

Zeck Club

Zorlu Holding

DERNEK VE ODALAR

Ev Tekstili Sanayici ve İş Adamları

Derneği (EVSİAD)

İstanbul Sanayi Odası

İstanbul Ticaret Odası

Kapalı Çarşı Esnaflar Derneği

Klavuz Kaptanlar Derneği

Tesisat İnşaat Malzemecileri Derneği

( TİMDER)

Türkiye Bilişim Sanayicileri Derneği

( TUBİSAD)

Türkiye Ev Teks. ve San. İşadamlari

Der.(TETSİAD)

Türkiye Genç İşadamları Derneği

(TUGİAD)

Türkiye Emekli Subaylar Derneği

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti

Memorial Sağlık Grubu hastane ve tıp merkezlerinde geçerli olan anlaşma detayları için 444 7 888’i arayınız.

50

Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013


Memory Aralık - Ocak - Şubat 2013 51


ATAŞEHİR HASTANESİ

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!