BULTEN OCAK 2010.indd - Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ...

egitimsenistanbul7.org

BULTEN OCAK 2010.indd - Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ...

Hak ve Özgürlükler Mücadelesinde

Sorumluluklarımız Artıyor

Türkiye’nin bugüne kadar

karşı karşıya kaldığı temel

sorunların çözümü noktasında

emek ve demokrasiden yana

bir programının olmadığı bilinmektedir.

Bu temel sorunların başında

da kuşkusuz demokrasi, barış ve çalışma

yaşamında yaşanan anti demokratik uygulamalar

gelmektedir. Bugün en geniş sendikal

ve siyasal çevreler ülkede “çağdaş bir

demokrasinin” olmadığı konusunda genel

bir fikir birliği içindedir. Ülkede yaşanan

temel sorunların çözümü noktasında

demokratikleşmenin nasıl sağlanacağı,

bugün halkın önünde olup biten olayların

nasıl yorumlanması gerektiği konusunda

somut bir bakış açısı geliştirilmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar siyasal alanda yaşanan

gelişmeler, geniş emekçi kesimler

açısından oldukça öğretici olmuştur.

Öncesi bir tarafa, geçtiğimiz 7 yıllık süre

içinde AKP Hükümeti’nin demokrasi ve

özgürlükler konusunda ne kadar samimi

olduğu görülmüştür. Eski darbecilerin,

darbeye teşebbüs edenlerin yargılanması,

eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir

anayasa, Kürt sorununun demokratik

ve barışçıl yöntemlerle çözümü, Alevilerin

yaşadığı sorunlar, halka karşı işlenmiş

suçların açığa çıkarılması, aydınlatılması

ve siyasi cinayetlerin arkasındaki gizli

güçlerin açığa çıkarılması gibi konularda

hiçbir somut adım atılmamıştır. AKP Hükümeti

bu adımları atmadığı gibi, kendi derin

ilişkilerinin yaratılması noktasında yeni

kozmik odalar oluşturmaya başlamıştır.

Geçtiğimiz dönemde ülkede yine siyasi partiler

kapatılmış, demokratik siyaset alanına

müdahaleler yapılarak halkın seçilmiş iradeleri

tutuklanmış, toplumsal muhalefet

baskı altına alınmak istenmiştir. Sendikal

haklar ve demokrasi mücadelesinin önüne

sürekli yeni engeller çıkarmış, hakları için

alanlara çıkan bütün kesimleri karşısına almaktan

çekinmemiştir.

AKP hükümetinin demokrasiden anladığı

devletin ve kurumlarının, hatta sendikaların

bile AKP’lileşmesi, yandaş sendikalar ve

sivil toplum örgütleri haline gelmesi ve

tüm emekçilerin AKP’nin uyguladığı emek

düşmanı politikalara koşulsuz teslim

olmasıdır.

AKP hükümetinin demokrasiden

anladığı

devletin ve kurumlarının,

hatta sendikaların bile

AKP’lileşmesi, yandaş

sendikalar ve sivil toplum

örgütleri haline gelmesi ve

tüm emekçilerin AKP’nin

uyguladığı emek düşmanı

politikalara koşulsuz teslim

olmasıdır.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 1


AKP Hükümetinin çok yönlü saldırılarının

zirve yaptığı 2009 yılının ardından 2010

yılını krizin derinleşmesi ile karşıladık.

Yıllarca geniş halk kesimlerini işsizliğe,

yoksulluğa, çalışma koşullarına sahip

olanları ise “sefalet ücretine” mahkûm

edenler, bu yılın ilk aylarında da kaşık ile

verdiklerini kepçe ile alarak tüm emekçilerle

dalga geçmekten geri durmamışlardır.

2010 yılının ilk gününde bütçe açığını

kapatmak için bir taraftan bütün vergiler

artarken, diğer taraftan gıda ürünleri, su,

elektrik, ulaşım başta olmak üzere temel

tüketim malları üzerinden büyük bir “zam

dalgası” başlatılmış; kamu emekçilerine

yine yüzdelik zamlar reva görülerek toplu

sözleşme talepleri göz ardı edilmiştir.

İçinden geçtiğimiz dönem, aynı zamanda

yaşanan ekonomik krizin etkilerinin en derin

hissedildiği bir dönem olarak dikkat çekiyor.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında

Türkiye’nin toplam borcu 221 milyar dolar

iken, bugün Türkiye’nin toplam borcu 492

milyar doları aşmıştır. Merkez bankasının

verilerine göre kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin

oranı geçtiğimiz yıla göre %90,

bireysel kredi borçlarını ödeyemeyenlerin

oranı %195 artmıştır. TÜİK’e göre yoksulluk

oranı %17.11’e çıkmıştır. İşsizliğin

tanımından kaynaklı olarak düşük çıkan

resmi işsiz sayısı 3 milyon 270 ( %13,1)

olarak açıklanırken, gerçekte işsiz sayısının

5 milyon 196 bin (%19) olduğu bilinmektedir.

Ekonomik krizin ağır sonuçları, özellikle

emekçi ailelerini olumsuz etkilerken,

Hükümetin çeşitli alanlarda yürütmeye

çalıştığı “açılım” politikalarının ülkenin

demokratikleşmesi için değil, iktidar partisinin

önünü açmak için hayata geçirildiği

kısa sürede görülmüştür. Bugüne kadar

ortaya koyduğu pratik ile sadece kendine

demokrat olduğunu ispatlayan AKP

hükümeti kendi çıkarları ile uyuşmayan

her şeyi ve her kurumu karşısına almaktan

çekinmemiştir. Kamu emekçilerinin,

işten atılan itfaiye işçilerinin, köylülerin,

eczacıların ve son olarak TEKEL işçilerinin

taleplerine kulaklarını tıkayan AKP, yıllardır

tekrarladığı “bizi millet iktidar yaptı, onlar

değil” diyerek toplumun her kesimi ile

açıktan bir kavga içine girmiştir.

Ülkemizde tüm bu gelişmeler yaşanırken

2009 yılını 25 Kasım’da milyonlarca

kamu emekçisi, toplu sözleşme ve

demokratikleşme talepleri ile yaptığı bir

günlük “Uyarı Grevi” ve işyerleri kapatılan,

tüm kazanılmış sosyal ve özlük hakları

elinden alınmak istenen TEKEL işçilerinin

direnişi ile bitirdik. 2010 yılını yine TEKEL

işçilerinin onurlu mücadelesi ile selamladık.

Günlerdir TEKEL’in yaprak tütün işleme

fabrikalarının işçileri, kendilerini bir devlet

kölesi derecesine düşürecek olan 4-C

statüsünde çalışmaya razı olmadıkları için,

eylemlerini Ankara’da ısrarla sürdürdüler.

Bugün saldırıya uğrayan, hakları zorbaca

yöntemlerle elinden alınmak istenen

sadece TEKEL işçileri, kamu emekçileri,

eczacılar değil. İnsanca bir yaşam için

emeğini, alın terini akıtan herkes, tüm işçi

ve emekçiler, demokrasi ve barıştan yana

olan kesimler sermaye güçlerinin topyekûn

saldırıları ile karşı karşıyadır. Bu nedenle

de bu saldırılara ancak birlikte mücadele

ederek karşı koyabilirler. TEKEL işçilerinin

mücadelesi artık sadece TEKEL işçilerinin

mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm işçi ve

emekçilerin mücadelesi haline gelmiştir.

“Darbe”, “askeri vesayet”, “sivil diktatörlük”

“demokratik açılım” biçimleriyle

gündeme gelen demokrasi tartışmaları

açısından gelinen noktada Tekel işçileri,

emekçileri yok sayarak bir mesafe

alınamayacağını göstermiştir. Zira ülkenin

demokratikleştirilmesi, Kürt sorunu, laik-

2

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


lik, sendikal hak ve özgürlükler, düşünceyi

ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi hak ve

özgürlüklerin sınıf hareketiyle ne kadar

iç içe geçtiğini çarpıcı bir biçimde ortaya

çıkmıştır.

AKP’nin emek hareketine ve kendisi gibi

düşünmeyenlere yönelik baskıcı tutumu

TEKEL işçilerinin direnişi ile bir kez daha

gün yüzüne çıkmıştır. Yaşanan kriz süreci ile

birlikte emekçilerin bölünüp parçalandığı,

çoğunun işsiz kaldığı, istihdam büroları gibi

sömürücü örgütlerin yasal düzenlemelerle

yaşama geçirilmeye çalışıldığı, yani emeğin

tam olarak baskılandığı bir dönemde AKP

tarafından sıkça dillendirilen demokrasi

söylemlerinin sahteliği ortaya çıkmıştır.

EĞİTİMDE YAŞANAN SORUNLAR

GİDEREK DERİNLEŞİYOR

Yarıyıl tatilinin ardından, ikinci yarıyıl yine

sorunlarla başlamıştır. Yıllardan bu yana

biriken sorunlara çözüm üretilememiş

olması eğitimin niteliğini olumsuz etkilemekte,

bu durumdan en büyük zararı

öğrenciler, veliler ve eğitim emekçileri

görmektedir.

Bugün eğitim sistemimizin en önemli

sorunlarının başında eğitimde yaşanan

ticaretleştirme uygulamaları gelmektedir.

Eğitimdeki sınıfsal, etnik, dilsel, dinsel,

cinsel ve diğer her türlü ayrımcılık sürmektedir.

Türkiye’de eğitimin sorunlarından

ve eğitime verilen önemin az olmasından

dolayı okullaşma oranın düşüktür. Çağ

nüfusunun yüzde 42’sinin ortaöğretime

devam edemiyor olması düşündürücüdür.

Türkiye’de 4 milyon 930 bin 12 kişi hala

okuma yazma bilmemektedir ve okuma

yazma bilmeyenlerin içinde kadınların oranı

yüzde 70’in üzerindedir. Derslik yetersizliği

nedeniyle normalde 24 kişinin bulunması

gereken sınıflarda 40–50 öğrencinin ders

yapmak zorunda kalmaktadır. Fiziksel

açıdan sağlıklı bir eğitim ortamı için acilen

125 bin 853 dersliğe ihtiyaç vardır.

Bütçeden 2009 yılında eğitime ayrılan

pay 27 milyar 883 milyon TL iken, bu

rakam okul, derslik, öğretmen ve öğrenci

sayısının artmasına rağmen 2010 yılında

sadece yüzde 1’lik bir artış yapılarak 28

milyar 237 milyon 412 bin TL olmuştur. Savunma

harcamalarının bütçedeki payının

yüzde 6 olduğu Türkiye’de eğitime sadece

yüzde 2,74 pay ayrılmış olması durumun

çarpıklığını görmek açısından önemlidir.

AİHM kararlarına rağmen zorunlu din dersi

uygulamasında ısrar edilmekte, başta Aleviler

olmak üzere başka inançtan olan ya

da herhangi bir inanışı olmayan ailelerin

çocuklarına yönelik ayrımcı uygulamalar

sürmektedir. Evrensel nitelikli temel

bir insan hakkı olan anadilinde eğitim

konusunda hala herhangi bir adımın

atılmamış olması düşündürücüdür. Kürt

açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı gibi

girişimlerde bulunan bir iktidar döneminde

eğitimde anti demokratik uygulamaların

devam ediyor olması söz konusu

girişimlerin samimi olmadığının açık

göstergesi niteliğindedir.

Okullarda şiddetin önüne geçilmesi ve

venliğin sağlanması amacıyla “okul

polisliği” uygulaması çerçevesinde her

okula bir polis yerleştirilmiş olması

eğitimde polisiye önlemlerin etkisini

görmek açısından dikkat çekicidir. Bu tür

uygulamalar okulda şiddeti bir dizi ekonomik

ve sosyo-kültürel önlemle üstüne

gidilebilecek bir olgu görmekten çok salt

asayiş sorunu olarak gören bir zihniyetin

ürünüdür.

OECD ülkelerinin ortalamasına göre

Türkiye’de 216 bini ilköğretim 98 bini

ortaöğretimde olmak üzere toplamda 314

bin öğretmen açığı bulunmaktadır. Öte

yandan ataması yapılmayan öğretmenlerin

sayısı 320 bine ulaşmıştır. Milli Eğitim

Bakanlığı yeterli sayıda öğretmen ataması

yapmayarak eğitimde yaşanan nitelik sorununu

daha da derinleştirmektedir.

Türkiye’de eğitim sisteminde

yaşanan sorunların

ulaştığı boyut, nitelikli bir

eğitimin gerçekleştirilmesi

olanağının bir hayli

uzağındadır. Bu sorunun

çözümü ancak, geniş

toplumsal kesimler lehine

somut ve sorun yaratan

değil, çözüm üretmeyi

amaçlayan adımların

atılması ile mümkündür.

YÖK Genel Kurulu’nun, Eğitim Fakültesi

dışındaki bir yükseköğretim kurumunda

okuyan ve öğretmen olmak isteyen üniversite

öğrencilerine formasyon eğitimi

verilmesi yönündeki kararı, öğretmenlik

mesleğinde ve eğitimde niteliği düşüren

bir niteliğe sahiptir. Öğretmen olarak

atanabilmek için bekleyen on binlerce

eğitim fakültesi mezunu varken ve

öğretmen açıklarını kapatmak için gerekli

sayıda atama yapılmazken gündeme gelen

bu uygulama, işsiz öğretmenler kitlesinin

sayısını artırmaktan öteye gidemeyen bir

umut tacirliğidir. Bu karar aynı zamanda

Eğitim Fakültelerinin geri plana itilmesi

sonucunu doğuracak; öğretmen yetiştirme

sürecini ise salt ek pedagojik formasyon

derslerine indirgeyecektir. YÖK’ün geçen

yıl İlahiyat Fakültelerinin kontenjanlarını

%235 oranında artıran kararı ile birlikte

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 3


düşünüldüğünde bu uygulamanın İlahiyat

Fakültelerinin önünü açmaya yönelik

olduğuna dair ciddi şüpheler doğmaktadır.

Alevi Çalıştayı sonrasında zorunlu din

dersleriyle ilgili sunulan öneriler, mevcut

uygulamanın sonuçlarını daha da

ağırlaştıracak şekilde ortaya çıkmıştır.

Hazırlanan raporda, mevcut durumdaki

“din kültürü ve ahlak bilgisi” dersinin zorunlu

olarak okutulmasına devam edileceği

belirtilirken, bunun yanı sıra seçmeli

olarak “din eğitimi” dersi getirilmiştir. Bu

düzenleme ile mevcut durumdan daha ileri

gidilmekte ve din eğitimi güçlendirilmektedir.

Hükümet, yargı kararlarına uymak

bir tarafa mevcut durumu daha da

ağırlaştırmakta ve din dersi sayısını ikiye

çıkararak tüm toplumla resmen dalga

geçmektedir. Hazırlanan raporda zorunlu

“din kültürü ve ahlak bilgisi” dersi ve

seçmeli “din eğitimi” gibi derslerin ilahiyat

fakültesi ya da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi

Öğretmenliği bölümü mezunu öğretmenler

tarafından verileceği belirtilmektedir. Bu

durum, yeni sorunlar yaratmaktan başka

bir işe yaramayacaktır.

Türkiye’de eğitim sisteminde yaşanan

sorunların ulaştığı boyut, nitelikli bir

eğitimin gerçekleştirilmesi olanağının bir

hayli uzağındadır. Bu sorunların çözümü

ancak, geniş toplumsal kesimler lehine

somut ve sorun yaratan değil, çözüm

üretmeyi amaçlayan adımların atılması

ile mümkündür. Bugüne kadar yaşanan

gelişmeler, tüm diğer sorunlarda olduğu

gibi eğitim alanında yaşanan sorunları

da AKP iktidarının zihniyetiyle çözmenin

mümkün olmadığını göstermektedir.

GÖREV VE SORUMLULUKLARIMIZ

ARTIYOR

AKP Hükümeti bugüne kadar krizin yükünü

emekçilerin üstüne yıkmaya çalışmıştır.

Krizin yükünü reddetme mücadelesi,

kamu emekçilerinin 25 Kasım 2009 grevi

ve TEKEL mücadelesiyle birlikte daha ileri

bir safhaya evrilmiş; emek güçlerinin sermaye

ve hükümetine karşı birlikte mücadelesini

öne çıkaran bir dönemin kapısını

açmıştır. Bu açıdan krizin yükünü reddetme

mücadelesinin talepleri için mücadele

ve daha somut ve patlama noktalarının

çoğalacağı bir aşamaya gelinmiştir. Bunlara

sermaye güçlerinin ve hükümetin

“krizi aştık”, “aşıyoruz” iddialarını somut

olarak doğrulayan veriler henüz ortaya

çıkmamıştır.

Sendikal çalışmalarımızın ciddi bir örgütlenme

atağına ve halkın geniş kesimleriyle

birleşen bir niteliğe bürünmesi

için içinde bulunduğumuz koşulları

doğru değerlendirmemiz gerekmektedir.

25 Kasım uyarı grevi sürecinde

olduğu gibi, işyerlerinde yürüteceğimiz

çalışmalarımızda eğitim ve bilim emekçilerini

ortak talepler etrafında bir araya

getiren bir çalışma tarzını benimsemek

durumundayız. Bunu sağlayabildiğimiz

ölçüde sadece sendikamız üyelerini değil,

sendikamız üyesi olmayan ya da başka

sendikalara üye olan emekçileri de ortak

talepler etrafında bir araya getirebiliriz.

Öte yandan günümüzde emek mücadelesi

ile demokrasi mücadelesi iç içe geçmiş

ve birisinin diğerini dışlayarak ilerlemesi

imkânsız hale gelmiştir. Son dönemde

demokratikleşmenin önemli bir boyutunu

oluşturan kontrgerilla faaliyetlerini

tartışmaya açılmış olması önemlidir.

Sendikal mücadele kadar, demokratik

bir anayasa ve anti demokratik yasaların

kaldırılması mücadelesi 2010’da son derece

önemli bir mücadele alanı olmaya adaydır.

Bu yüzden de demokrasi güçlerinin, sendikalar

ve emek örgütlerinin sürece ortak bir

biçimde mücadele etmesi önemsenmelidir.

Örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğünün

önündeki engellerin sürüyor

olması, kamu emekçilerinin grev ve

toplusözleşme hakkını kullanmasının

anlaşılmaz bir şekilde fiilen engellenmek

istenmesi, 2010 yılının bahar aylarında

ekonomik-demokratik mücadelenin geçmiş

yıllara göre çok daha iç içe geçmiş olarak

ilerleyeceğini göstermektedir.

MERKEZ YÖNETİM KURULU

4

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


Öğretmen Okullarının Kuruluşunun

162. Yıldönümü

II.

Mahmut döneminde,

1838 yılında, çocukların

“rüşt” (erginlik) yaşına

kadar okuyabilmeleri

için Ortaokul düzeyinde

Rüştiyeler açılmış, çocuklar ergenlik

yaşına kadar bu okullarda öğrenim

görmüşlerdir. 16 Mart 1848 tarihinde

Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere

üç yıl süreli Darül Muallimin-i Rüşdi adını

taşıyan okulların kurulduğu bilinmektedir.

Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş

tarihi olarak kabul edilmiştir ve bugüne

kadar her yılın 16 Mart tarihi “Öğretmen

Okullarının Kuruluş Yıldönümü” olarak

kutlanmaktadır.

1973 yılında yürürlüğe giren 1739 sayılı

Milli Eğitim Temel Kanunu öğretmenlerin

yüksek öğrenim görmeleri zorunluluğunu

getirdiğinden, ilkokullara Sınıf Öğretmeni

yetiştirilmesi için 1974-1975 öğretim

yılından itibaren İlköğretmen Okullarının

bir kısmında iki yıllık Eğitim Enstitüleri

açılmıştır. 1982 yılında yürürlüğe giren

41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname

ile iki yıllık Eğitim Enstitüleri Eğitim Yüksek

Okuluna dönüştürülerek Eğitim

Fakültelerine bağlanmıştır. Eğitim Yüksek

Okullarının süresi 1989-1990 öğretim

yılından itibaren dört yıla çıkarılmış, Eğitim

Yüksek Okullarının bazıları Eğitim Fakülteleriyle

birleştirilerek bu kurumlar “Sınıf

Öğretmenliği Bölümü”ne dönüşmüştür.

Günümüzde öğretmen yetiştirmede

karşılaşılan yetersizlikler ve yaşanan

sorunlar, geçmişteki başarılı modelleri

anımsamaya, zaman zaman o modellere

özlem duyulmasına neden olduğundan

öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümleri

aradan geçen uzun süreye rağmen her yıl

düzenli olarak kutlanmaktadır.

Bu yıl öğretmen okullarının kuruluşunun

162. yıldönümü. Medreselere alternatif

olarak kurulan Rüştiye mekteplerine Batılı

anlamda öğretmen yetiştirmek için açılan

Darülmuallimin’in, aradan 162 yıl geçmiş

olmasına karşın, öğretmen okullarının Türkiye

eğitim sistemindeki yerinin boşluğu

hala doldurulabilmiş değildir. 162 yıl

önce atılan cesur ve kararlı adımlar, özellikle

son otuz yılda yürütülen piyasacı

eğitim politikalarıyla birlikte yok olmaya

yüz tutmuştur. Bu dönemde öğretmen

yetiştirme işi sıradanlaşmış, öğretmenlik

mesleğinin saygınlığı her geçen gün

azaltılmıştır.

162 yıl önce kurulan öğretmen okullarının

sayesinde öğretmenlik ülkemizde uzun

yıllar cazip bir meslek hale gelmiş, en

seçkin öğrenciler öğretmenlik mesleğine

hazırlanmıştır. Oysa eğitime, çocuklarımıza

çok daha fazla önem vermek gerektiğinin sık

sık vurgulandığı son yıllarda, öğretmenlik

mesleği ve onuru da hayatımızdaki pek çok

şey gibi “işgücü piyasası”nın ihtiyaçlarına

feda edilmiştir. Bugün 300 binin üzerinde

öğretmen açığı varken, yaklaşık 320 bin

öğretmenin atamasının yapılmamış olması

düşündürücüdür.

Öğretmen okulları gibi ülkenin

aydınlanmasına, kalkınmasına büyük

katkı sağlayan eğitim-öğretim kurumları,

tıpkı Köy Enstitüleri gibi politik kararlarla

kapatılmıştır. 1980’li yıllarla birlikte,

serbest piyasa sistemine uygun

öğretmen yetiştirme politikaları benimsenerek,

eğitimde esnek çalışma biçimleri

bütün kurallarıyla uygulanmaya ve

yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Esnek

istidam eğitim sistemi içinde giderek

yaygınlaşmış, yüz binlerce öğretmen

vencesiz, sosyal haklardan mahrum

olarak çalıştırılmaya başlanmıştır.

Eğitim sistemimiz, Öğretmen Okulları

deneyiminin, Köy Enstitülerinin atmış

olduğu temel sayesinde bugünlere kadar

gelebilmiştir. Bugün bu kurumları tekrar

hatırlamak, “Nitelikli Eğitim için Nitelikli

Öğretmen” anlayışını hayata geçirmek için

mücadele eden Eğitim Sen’in ve yüz binlerce

eğitim ve bilim emekçisinin görevidir.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 5


21 Şubat Birleşmiş Milletler Uluslararası Anadili Günü

Anadilleri İnsanlığın Kültür Hazinesidir

Boa Sr’le Bo Dili de Öldü… Ya Diğerleri?

Geçtiğimiz Şubat ayında Andaman

Adalarında yaşayan

85 yaşındaki Boa Sr’nin

yaşamını yitirmesiyle en eski

dünya dillerinden birisi olan

Bo dili de ölmüş oldu. Çünkü 65 bin yıldır

bu adalarda yaşadıkları tahmin edilen Bo

halkının kadim dili olan Bo’yu bilen son kişi

Boa Sr idi. İnsanlığın kültür hazinesinden

bir dilin daha yok olması sadece hayatın

doğal akışının sonucu gerçekleşmedi,

çünkü bu dili konuşan insanların bir çoğu

yaşadıkları toprakların İngiltere tarafından

sömürgeleştirilmesi aşamasında kırımdan

geçirilmişti. Britanya’nın 1858’deki

sömürgeleştirmesinden önce aralarında

“Bo”ların da bulunduğu 10 farklı kabilenin

nüfusunun 5 bin olduğu ve çoğunun sömürgeciler

tarafından öldürüldüğü ya da

sömürgecilerin getirdiği hastalıklar yüzünden

öldüğü düşünülüyor.

Ne yazık ki günümüzde Bo diliyle aynı kaderi

paylaşmakta olan binlerce dil var. 21 Şubat

2002 tarihinde UNESCO yayınladığı Dünya

Dilleri Atlası’nda dünyada konuşulan 6.000

dilin yarısının yok olma tehlikesi ile karşı

karşıya olduğunu belirtmişti.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür

Kurumu-UNESCO Genel Kurulunun 1999

yılında 21 Şubat gününün Uluslararası

Anadili Günü olarak kutlanması bu açıdan

büyük önem taşıyor. UNESCO’nun anadili

ile ilgili uluslararası bir gün belirleme

kararının ardında yatan temel etken,

anadilinin önemine dikkat çekmek; dünya

üzerindeki kültürel-dilsel çeşitliliğin, tüm

insanlığın korumakla yükümlü olduğu ortak

zenginliği olduğuna işaret etmektir.

Dil, bir iletişim aracıdır ama sadece

bundan ibaret değildir. Her dil, o dili

konuşan toplumun tarihinin ve kültürünün

taşıyıcısıdır da. Dahası o toplumun kendine

has olan anlam evreninin içinde yaşadığı,

yeniden üretildiği ve gelecek kuşaklara

taşındığı canlı bir yapı olma özelliğine de

sahiptir. Bu nedenle bir dilin korunmaması,

yok olması aynı zamanda, insanlığın ortak

geçmişinin ve kültürel mirasının bir

halkasının kaybolması; bir evrenin yok

olması anlamına da gelmektedir.

Dillerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya

kalmasının nedenlerinden birisi, modern

yaşamın doğal akışı içinde kullanılmaktan

vazgeçilmesi, o dili kullanan toplum fertlerinin

azalması ya da artık kullanan

kalmamasıdır. Bir dili kullanan toplum

fertlerinin azalması ya da yok olmasında

sömürgeciliğin bu toplumların doğal yaşam

alanını tahrip etmesi ya da yukarıdaki

örnekte görüldüğü gibi bizzat bu toplumları

kırımdan geçirmesinin payı vardı. Başka bir

neden ise hiç kuşkusuz tek dilliliği savunan

devletlerin farklı diler üzerindeki yasakçı

ve baskıcı politikalarıdır. Yeryüzünde

insanlığın ortak kültürel zenginliğinin nadide

birer parçası olan dilleri, tehlikeli

gören, yasaklamaya, dolayısıyla yok etmeye

çalışan ülkeler bulunmaktadır.

Ne yazık ki bizim ülkemizde de diller

üzerinde baskı politikası uygulanmıştır.

Elliye yakın dilin konuşulduğu belirtilen

ülkemizde, bu durumun kültürel

zenginliğimiz olarak görülmesi; korunması

ve geliştirilmesi için çaba harcanması gerekirken,

tehlike olarak değerlendirilmesi ve

yasaklarla, engellemelerle unutturulmaya

çalışılması, üzüntü vericidir.

Anadili ile ilgili yasakların, birey ve toplum

açısından en travmatik olanı ise anadilinde

eğitimin yasaklanmasıdır. Çünkü

anadili, insanın dış dünya ile ilk iletişim

kurduğu, dünyayı tanımaya ve algılamaya

başladığı, kimlik gelişiminin ilk adımlarını

içinde yaşadığı dildir. Konuya ilişkin

bilimsel çalışmalar kişinin düşünsel

gelişimi açısından olduğu kadar ruhsal

ve kimliksel gelişimi açısından da anadilinde

eğitimin önemini ortaya koymuş

bulunmaktadır. Kişinin eğitim yaşamına

kendi anadilinde başlamaması anadilini

kısır bıraktığı gibi başka dilleri öğrenmesini

de güçleştirmektedir.

Resmi dil dışındaki anadillerine ilişkin yasaklar

çoğunlukla ülke birliği ve toplumsal

bütünlük kaygısı ile açıklanmaktadır. Ancak

bir ülkedeki gerçek toplumsal bütünlük

ve birliğin yasaklarla değil, farklılıkların

kabul edilmesi ve bu farklılıklar arasında

bir ahenk yaratılmasıyla sağlanacağı

bilinmelidir. Toplumu oluşturan farklı

kesimlerin kendi dilleri ve kültürleriyle

toplusal bütünlüğe dahil olmaları daha

birleştiricidir.

Çeşitlilik içinde birliğin ve uyumun

sağlanacağı, dillerden korkulmayacağı

günler dileğiyle 21 Şubat Uluslar arası

Anadili Günü’nü kutluyoruz.

6

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


Ortadoğu Halklarının Bayramı Nevroz Kutlu Olsun!

NEWROZ PİROZ BE!

21 Mart’ta Halkların Kardeşliği Şiarını Yükseltelim!

Ortadoğu halkları tarafından farklı isimler altında da olsa aynı anlamla kutlanmakta

olan Nevroz Bayramı, dirilişi, yeni günün gelişini ifade eder. Çağlar

boyunca halkların kendi kültürel dokuları içinde kutlanmakta olan Nevroz, ülkemizde

Kürt sorunu bağlamında güncel ve politik bir içerik kazanmıştır. Nevroz,

yeni günün gelişi olduğu kadar, haksızlıklara karşı direnmenin de adı olmuştur.

Biz eğitim ve bilim emekçileri olarak 21 Mart gününü halkların kardeşliği, barış

ve demokrasi taleplerimizi dile getireceğimiz şölenlerle kutlayacağız.

Yaşasın Halkların Kardeşliği

Yaşasın Nevroz!

Nevroz Kutlu Olsun!

Newroz Piroz Be!


Eğitim Sen’den Eğitime ve Kültür Hayatımıza Önemli Bir Katkı

“Uluslararası Katılımlı Okuma Kültürü -

Sorunlar ve Çözüm Yolları Sempozyumu”

İstanbul’da Gerçekleştirildi

Okuma kültürü olgusunu

farklı boyutlarıyla ele alan

sempozyuma Hollanda, İsveç

sendikalarının temsilcileri

ve Venezuela Bolivar

Cumhuriyeti İstanbul

Başkonsolosu, çeşitli

üniversitelerden öğretim

görevlileri, MEB ve Kültür

Bakanlığı ile demokratik

kitle örgütlerinin temsilcileri,

yazarlar, öğretmenler ve

yayıncılar katıldı. Çok sayıda

izleyici tarafından ilgiyle takip

edilen sempozyumun onur

konuğu ise edebiyatımızın

büyük ustalarından biri olan

Vedat TÜRKALİ’ydi.

Eğitim Sen tarafından düzenlenen

Uluslararası Katılımlı

Okuma Kültürü- Sorunlar ve

Çözüm Yolları Sempozyumu

23-24 Ocak 2010 tarihinde

İstanbul Zübeyde Hanım Öğretmenevi’nde

gerçekleştirildi. Bilindiği gibi bu sempozyumun

ilk adımları “100 Temel Eser Neden

Temel Eser Değil?” broşürü, “Çocuk ve Gençlik

Edebiyatı Katalogu” hazırlık çalışmaları

ve Eğitim Sen Ankara şubelerince 2008

yılında düzenlenmiş bulunan “Çocuk ve

Okuma Kültürü Sempozyumu” çalışmaları

ile atılmıştı.

Okuma kültürü olgusunu farklı boyutlarıyla

ele alan sempozyuma Hollanda, İsveç

sendikalarının temsilcileri ve Venezuela Bolivar

Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu,

çeşitli üniversitelerden öğretim görevlileri,

Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı

ile demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri,

yazarlar, öğretmenler ve yayıncılar

katıldı. Çok sayıda izleyici tarafından ilgiyle

takip edilen sempozyumun onur konuğu

ise edebiyatımızın büyük ustalarından biri

olan Vedat TÜRKALİ’ydi.

Okuma Kültürü- Sorunlar ve Çözüm Yolları

Sempozyumu, müzik dinletisinin ardından

kürsüye gelen Genel Başkanımız Zübeyde

KILIÇ’ın yaptığı açış konuşması ile başladı.

Konuşmasında, okuma kültürü konusundaki

örgütsel yaklaşımlarımızı ve yapılan

çalışmaları açıklayan Genel Başkan, okuma

araçlarındaki nitelik sorununa da vurgu

yaparak bunun takipçisi olacaklarını belirtti.

Bu anlamda hazırlıkları üç yıla yakın bir

süredir devam eden katalog çalışmalarında

emeği geçen herkese ve sempozyum

katılımcılarına teşekkür eden Zübeyde

KILIÇ konuşmasını başarı dilekleri ile

sonlandırdı. Ardından sempozyumun onur

konuğu yazar Vedat TÜRKALİ’yi kürsüye

davet etti. Vedat TÜRKALİ yapılan işin

önemine değindikten sonra öğretmenlere

bir öğütte bulunarak “Çocuklara önce

neyi okuyacaklarını değil, nasıl okumaları

gerektiğini öğretin, onlar doğruları

bulacaklardır” dedi. TÜRKALİ’nin, Eğitim

Sen’in kendisi için hazırladığı onur plaketini

72 yıllık eşi Merih PİRHASAN’a sunması

ise salonda duygusal anların yaşanmasına

neden oldu.

Sempozyumda iki ayrı panel vardı. Yrd.

Doç. Dr. Necdet NEYDİM’in başkanlığında

gerçekleşen ilk panelde ‘Türkiye’de Okuma

Kültürü: Genel/Kuramsal Yaklaşım’

başlığı ele alındı. Mehmet TOPRAK, Dr.

Zübeyr BULUT, Akif COŞKUN, Yusuf

ÇÖTÜKSÖKEN ve Prof. Dr. Bülent YILMAZ

konuşmalarıyla okuma düzeyine ait rakamsal

verilere, okumaya etki eden nedenlere,

okuma süreçlerine ve okumada nitelik

sorunlarına çeşitli açılardan yaklaştılar.

Doç. Dr. Kemal İNAL’ın başkanlığında

yapılan ve Hollanda’dan Marten KİRCZ,

8

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


İsveç’ten Ana Christin LARSSON ve Venezuela’dan

İstanbul Başkonsolosu Jose Gregorio Bracho REYES’in

katıldığı ikinci panelde ise ‘Dünyada Okuma Kültürü’

konusu, yaklaşım farklılıkları ve uygulama örnekleriyle

işlendi. Her iki panele soru ve görüşleriyle katılan

izleyiciler ise paylaşımların zenginleşmesine katkı

sağladılar.

Panel/tartışma bölümünün ardından beş ayrı salonda

birden proje ve bildiri sunumlarına ait çalışmalar yapıldı.

Demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, çeşitli üniversitelerden

öğretim görevlileri ve farklı illerden gelen

öğretmenler “Okuma Kültürünün Gelişmesindeki Engeller”,

“Okuma Kültürünü Geliştirmek İçin Ailede

Neler Yapılabilir?”, “Okuma Kültürünü Geliştirmek İçin

Örgün/Yaygın Eğitim Sürecinde Neler Yapılabilir?”,

“Okuma Kültürünü Geliştirmek İçin Kütüphanecilik

Medya ve Yayıncılık Alanlarında Neler Yapılabilir?”

konularındaki hazırlık ve uygulama örneklerini sundular.

Salon başkanlarının yönetimindeki sunumlarda

birbirinden ilginç ve uygulanmaya hazır proje örnekleri

ortaya çıktı.

Okuma Kültürü Sempozyumu’nun en ilgi çeken

sunumlarından biri de kuşkusuz Nabi BELEKOĞLU

tarafından aktarılan “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı

Kitap Kataloglarının Tanıtımı” oldu. Çünkü hazırlıkları

yaklaşık üç yıl süren ve öğretim görevlileri ile yüzlerce

öğretmenin sürece katıldığı bu çalışmanın

sonuçları uzunca bir süredir bekleniyordu. BELEKOĞLU

konuşmasında yola çıkış amaçlarını, kitaplarda aranacak

ölçütlerin oluşumunu ve okuma sürecinin nasıl

geliştiğini açıkladı. İlk adım olarak “İlköğretim Çocuk

Edebiyatı Kitap Katalogu”nun basımının yapıldığını ve

bu katalogun henüz okuması yapılmamış olan kitaplar

ve düzeltmelerle geliştirileceğini belirtti. Okul öncesi

ve gençlik edebiyatı kataloglarına ait çalışmaların da

tamamlanmak üzere olduğunu belirtti.

Sunum sonunda katalog hazırlama çalışmalarında

emeği geçenlere teşekkür belgeleri sunuldu.

Çok yoğun geçen iki günün ardından tamamlanan sempozyum,

hazırlanan sonuç bildirgesinin Akif COŞKUN

tarafından okunmasıyla kapandı.

Alanda yapılmış en önemli çalışmalardan biri olan bu

sempozyumun sonuçlarıyla, toplumsal bilinçlenme ve

kültür yaşamımızda olumlu etkilerini hissettireceğine;

ilgili tüm kişi ve kurumların başvuru kaynaklarından biri

olacağına inanıyoruz.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 9


Anlamlı ve İşlevli Kurul Toplantıları…

İlköğretim olsun ortaöğretim olsun,

her tür ve basamaktaki

öğretim kurumlarında ve okullarda

“öğretmenler kurulu”, kurum/okul

içi işleyişin ve yaşamın kritik bir

öğesi olagelmiştir. Genel olarak eğitimin

ve ona bağlı olarak öğretmenlik mesleğinin

toplumsal misyonunda meydana gelen

değişime ve aşınmaya koşut olarak,

ama esasta eğitim alanında yaşanmakta

olan neoliberal dönüşümle beraber

“öğretmenler kurulu”da işlevsizleşmeye,

söz konusu “kritik” rolünü yitirmeye yüz

tutmuştur. Son yıllarda eğitim alanında

ivme kazanan toplam kalite yönetimi

uygulamaları doğrultusunda okullarda,

eğitim kurumlarında oluşturulan OGYE,

kalite çemberleri vb. yapılar “öğretmenler

kurulu”nun pek çok yetki ve işlevi ile

donatılmış, böylece okul/ kurum içi işleyiş

ve yaşamda öğretmenler kurulu giderek

etkisizleştirilmiştir.

Ötedenberi okulun veya kurumun yönetici

ve öğretmenlerinden oluşan Öğretmenler

kurulu, okulda/kurumda çalışan diğer

kesimlerle öğrenci ve velilerin katılımına

kapalıydı. Söz konusu eksiklik gerek

EĞİTİM SEN olarak tarafımızca, gerekse

öncülümüz olan örgütler tarafından uzun

yıllar boyunca eleştirilmiş, karşı çıkılmış

ve kurulların eksiksiz bir katılıma olanak

verecek şekilde demokratik bir yapıya

ve işleyişe kavuşturulması gerektiği

savunulmuştur. Bu noktada belirtmemiz

gerekir ki, neoliberal yönetişim yaklaşımı

gereği kurul toplantılarına gerektiğinde

öğrenci temsilcisi ile okul-aile birliği temsilcisinin

de gözlemci olarak katılmasına

olanak sunan halihazırdaki anlayış ve

uygulamanın öteden beri savunageldiğimiz

katılımcı-demokratik yaklaşımla kimi

biçimsel benzerlikleri dışında bir benzerliği

ve hele aynılığı yoktur. Yönetişimci mevcut

anlayış ve uygulama, Öğretmenler kurulunu

işlevsizleştirip onun yetkilerini OGYE,

kalite çemberleri vb. yapılara devrederken

elhak öğrenci temsilcisi ile okul-aile birliği

temsilcisi hem de gözlemci olarak kurul

toplantılarına katılabileceklermiş… Bu

durum, eğitimi piyasalaştırma esas felsefesini

gizlemekten ve ona demokratikkatılımcı

bir görünüm kazandırmaktan

başka bir amaç taşımayan manipülatif bir

uygulamadır.

Öğretmenler kurulu, her durumda,

okul/ kurum içi işleyişi ve yaşamı

demokratikleştirme ve katılımcılığı tesis

etme bakımından kısıtlıda olsa kimi olanaklar

sunmuş ve bu durum günümüz

içinde geçerlidir. İlköğretim Kurumları

Yönetmeliği ile Ortaöğretim Kurumları

Yönetmeliği’nin ilgili hükümleri göz önüne

alındığında ve işlerlik kazandırıldığında

yerel ve gündelik kimi kazanımlara zemin

oluşturabilen bu kurullar, aynı zamanda

yöneticilerin tek yanlı tasarruflarının

sınırlandırılabilmesi, dizginsiz ve kimi zaman

kural tanımaz eylem ve işlemlerinin

durdurulması açısından da anlamlı roller

oynayabilmektedir. Bu özellikleri nedeniyle

Öğretmenler kurulu toplantıları yakın

zamanlara dek hem okul/kurum yöneticileri

hem de özellikle öğretmenlerce

önemsenegelmiş, haftalar öncesinden

başlayan hazırlıklar söz konusu olmuştur.

Ve sözün kısası Öğretmenler kurulu, kimi

zaman yöneticilerle öğretmenlerin, bazen

de toplumsal plandaki ileri-geri kavgasının

yerel ölçekli bir mevzi savaşı niteliği kazanabilen

okul/ kurum hayatının önemli bir

parçası olagelmiştir.

Günümüzde okullarda/kurumlarda sözü

edilen ikili bir yapı (AR-GE, OGYE vd. ile

Öğretmenler kurulu) mevcuttur. Eğitimin

piyasalaştırılması ve AB uyum sürecinin bir

bileşeni olarak öne çıkarılan yapılara karşın

Öğretmenler kurulu eğitim mevzuatında ve

hukukunda mevcudiyetini korumaktadır.

Dolayısıyla, eğitimin piyasalaştırılmasına

10 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


(ticarileştirilmesine) karşı kamusal

eğitim için, halkçı ve demokratik bir

eğitim doğrultusundaki mücadelede

okul/kurum içi katılımın ve demokrasinin

bu eskiyen, yıpranan aracına

sahip çıkmak, ona yeniden hayat

kazandırmak ve geliştirmek hem mümkün

hem de gereklidir. Bunun için başta

toplantıların düzenlenmesine ilişkin

kuralların uygulanması noktasında

duyarlılık gösterilmesinde yarar

vardır. Toplantı duyurusunun süresi

içinde ve yazılı olarak yapılmasından,

katılımcı tarafların eksiksiz katılımının

sağlanmasına kadar çeşitli hususlar

önemsenmelidir. Toplantı gündeminin

ihtiyaçlar doğrultusunda belirlenmesine

dikkat edilmeli ve bu bakımdan gerek

görüldüğünde toplantı açıldığında

gündeme ilaveler yapılması yoluna gidilmelidir.

Toplantıda alınan kararların

uygulanması hususu takip edilmeli

ve takip eden toplantıda bu konu irdelenmeli,

başarı yada başarısızlık

nedenleri, uygulamada karşılaşılan

sorunlar tartışılıp, sorumluluklar

saptanmalıdır. Toplantının tek yanlı

ve otoriter bir tarzda yürütülmesine

meydan verilmemeli, bu hususlarda

öğretmenlerin birlik ve bütünlük içinde

davranabilmesine yönelik bir yaklaşım

geliştirilebilmelidir. Kuşkusuz bunların

başarılabilmesi için öncelikle toplantıya

yönelik yeterli bir hazırlık yapılmalıdır.

Bu hazırlık, gündemin her bir konusunu

çeşitli boyutlarıyla ele alan,

gerekli önerme ve karar tasarılarının

oluşturulmasından konuşmacıların ve

konuşmaların planlanmasına, çeşitli

kurul ve komisyonlarda görevlendirilecek

öğretmenlerin belirlenmesine

kadar pek çok ayrıntıyı kapsamalıdır.

Anlamlı, işlevli ve sıkıcılıktan

kurtarılmış kurul toplantıları dileğiyle..

Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz

Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz

Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz

Kuruluş

Kuruluş

Yıldönümü Etkinliklerimiz

Etkinliklerimiz

Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz

Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz Kuruluş Yıldönümü Etkinliklerimiz

Kuruluşumuzun 16. yıldönünü

tüm şubelerimizde düzenlenen

etkinliklerle çoşkuyla kutlandı.

KAYSERİ

BATMAN

VAN

MALATYA

AĞRI

ANKARA 4 NO’LU

BURDUR

KONYA

SAMSUN

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 11


Felsefe Müfredatına Müdahil Olduk ve

Sözümüzü Söyledik

MEB Talim Terbiye Kurulu

Başkanlığı tarafından

hazırlanmış ve önümüzdeki

öğretim yılında

uygulanmak üzere kabul

edilmiş olan Felsefe Ders Öğretim

Programına dair Eğitim Sen Genel Merkezi

ve Felsefeciler Derneği olarak ortaklaşa

bir çalışma yürüttük. Yaz dönemi boyunca

Genel Merkezimizde sürdürülen

çalışmalarda Felsefe dersi programının

genel yaklaşımına, içeriğine ve sunuluş

biçimine dair eleştirilerimizle birlikte ortaya

koyduğumuz özgün katkılarımızı ilgili

kurumlara bildirdik. Felsefe Ders Öğretim

Programı, ülkemizin felsefe eğitim ve

öğretimini şekillendireceğinden, önemi

yadsınamaz. Dolayısıyla program, asıl

olarak felsefecileri ve öğrencileri ilgilendirmekle

birlikte, genel olarak toplumsal

bir meseledir. Her önemli iş gibi titizlikle

hazırlamayı, değerlendirmeyi ve

hatta yeniden düzenlemeyi gerektirmektedir.

Eğitim Sen olarak Felsefeciler Derneği

ile ortaklaşa güttüğümüz bu kaygıdan

hareketle sunduğumuz alternatif program

önerimize ek olarak, 2009-2010 öğretim

yılının ortasında Talim Terbiye Kurulunca

okullara gönderilen yeni programla ilgili

değerlendirmemizi ilgili kurumlara

bir raporla gönderdik. Felsefe eğitimine

katkıda bulunmak ve esas olarak eğitimin

içeriğinin demokratikleştirilmesi mücadelemizin

bir gereği olarak toplumsal

sorumluluğumuzu yerine getirmeye devam

edeceğiz.

Programın değerlendirilmesinde, güçlü

yönlerinin vurgulanması, eksiklerinin

tespit edilmesi, bunları programın

sorumlularına bildirilmesi ve daha eksiksiz

bir hale getirilmesi hedefini önümüze

koyduk. Bu nedenle bu değerlendirmenin

amacı, özsel olarak, felsefe eğitimine

katkıda bulunmaktır. Bu, felsefeyle ilgilenen

insanlar olarak bizlerin felsefeye ve

insanlarımızın eğitimine karşı duyduğumuz

sorumluluğun bir gereğidir.

Programa yaklaşım, Programın içeriği,

Programın dili boyutunda yaptığımız

değerlendirmenin içeriği özetle şunlardır:

Her program, önemli ölçüde onu

hazırlayanların, programın ilgili olduğu

alana bakış tarzının ürünüdür. Bu anlamda

her program belirli bir perspektif taşır.

Dolayısıyla perspektiflerin sorunları bir

şekilde programa da yansır. Milli Eğitim

Bakanlığı tarafından hazırlanmış olan

Felsefe Ders Öğretim Programı, daha ilk

bakışta, belirli bir perspektiften kaynaklanan

vahim sorunlar içeriyor .Bu sorunların

başında -üstelik çok önemli ve temel

olduğundan- bütün programa bir şekilde

sirayet etmiş olan, felsefeye sorun odaklı

değil, yaklaşım ya da tarih odaklı bakılmış

olması geliyor. Felsefi terminolojiye tamamen

aykırı, ne anlattığı anlaşılmayan, belirsiz,

muğlak ve çocuksu ifadelerle ‘Felsefe

merak ve hayretten doğar’ ya da ‘felsefe

bilgiyi severliktir’ biçimindeki ifadeler daha

programın giriş bölümünden itibaren genel

yaklaşımı ele veriyor. Esas olarak sorun

odaklı değil, yaklaşım odaklı yapılmış olan

bir program daha ilk adımda akıl almaz bir

sorun yaratmaya başlıyor. Zira yaklaşım

odaklı program merkeze alınınca, program

hazırlayıcılarının, öznel tercihlerini programa

yansıtmalarının yolu açılıyor. Üstelik

buradaki yaklaşım, felsefe tarihinde yer

almayan, duyulmamış, tartışılmamış bir

yaklaşımdır.

Programın içeriğine dair olarak da ünitelerin

sıralamasında yapılan değişiklik

nedeniyle önemli bir kaygımızı dile getirdik.

Din felsefesi ünitesinin Sanat felsefesi

ünitesinden sonra, Siyaset felsefesi

ünitesinden önce gelmesinin ne bu üç

ünitenin sorunları, ne bu sorunlara çözüm

önerileri ne de konuları bakımından mantıklı

bir gerekçesi vardır. Zira anlaşıldığı

kadarıyla, programın bu şekilde planlanmış

olması, programın hazırlayıcılarının, kişisel

ve ideolojik kaygıları nedeniyle önem

verdikleri meselelerin bir yıllık eğitimöğretim

sürecinde işlenmesi arzusudur.

Ayrıca içereceği konuların adları, akış

sırası açıkça konulmamış, ama kendi

adları belirlenmiş ünitelerden oluşan bir

programla karşı karşıyayız…

Bu haliyle program, felsefenin içeriğini

boşaltan ve belirli bir ideolojik tutumu

biraz daha örtük tarzda felsefe eğitimi

alanında hakim kılmaya çalışan, yanlışlarla

dolu, sistemsiz, özensiz ve ülkemizdeki

felsefi birikimi yansıtmayan bir program

olduğu açıktır.

Tespit ettiğimiz tüm bu eksiklikler ve

sakıncalara karşılık programa genel

yaklaşım yönünden, programın dili ve

içeriği yönünden somut önerilerimizi

sunduk. Böylece Alternatif Müfredat

çalışmalarına fiili olarak Felsefe öğretimi

ile başladık ve bundan sonrada müdahil

olmaya devam edeceğiz.

12 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


İşyeri Temsilcileri Eğitimlerimiz Devam Ediyor

9–10 Ocak 2010 tarihlerinde İskenderun (Osmaniye), Adana, Mersin, Tarsus, G.Antep (Kilis) ve K.Maraş’ta işyeri

temsilcileri eğitimleri yapıldı. Eğitim çalışmalarına İskenderun’da 65, Adana’da 105, Mersin’de 70, Tarsus’ta 55,

Gaziantep’te 100 ve K.Maraş’ta 47 işyeri temsilcisi katıldı.

Eğitim çalışmalarında Kamunun Dönüşümü ve Yeni Personel Sistemi, İşyeri Örgütlenmesinde Strateji ve Yöntem,

Toplumsal Cinsiyet ve İşyeri Temsilcilerinin Görev ve Sorumlulukları konularında eğitimler verildi.

İşyeri Temsilcileri eğitimi çalışmalarına eğitimci olarak eğitim uzmanımız Dr. Erkan Aydoğanoğlu; merkez

eğitimciler Dengiz Sönmez, A. Erhan Turgut, Fevzi Yılmaz ve Yüksel Aydın; merkez kadın eğitimciler Dilek Adsan,

Nilgün Eroğlu ve Dilek Akman; MYK üyeleri Ünsal Yıldız, Mustafa Ecevit ve Serpil Açıl Özer katıldı.

Adana

İskenderun

Mersin

Tarsus

Gaziantep

Kahramanmaraş / Elbistan

Eğitim ve Bilim Emekçilerinden Milli Eğitim

Bakanı Nimet Çubukçu’ya Karne

2009-2010 eğitim öğretim

yılının ilk yarısının sonunda

AKP, geçmiş dönemlerde

olduğu gibi yine eğitim

ve bilim emekçilerinden

kırıklarla dolu bir eğitim

karnesi aldı…

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 13


Eğitim Fakülteleri İşlevsizleştirilirken

YÖK’ün Eğitim Fakülteleri

dışındaki fakülte öğrencilerine

pedagojik formasyon yoluyla

öğretmenlik yapma hakkını

hayata geçiren uygulamaları

zaten bir dizi olumsuzluk

barındıran öğretmen yetiştirme

sistemini bütünüyle çökertecek,

nitelikli öğretmen yetişmesinin

önündeki en büyük engellerden

birisi olacaktır.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK),

bir süredir eğitim fakültelerinin

geleceğini yakından ilgilendiren,

bu bağlamda “öğretmen

yetiştirme” konusunda yakın

vadede olumsuz sonuçlar doğurabilecek

kararlara imza atmaktadır.

Türkiye eğitim tarihi boyunca, hem

öğretmen ihtiyacının salt öğretmen

yetiştiren okullardan karşılanamaması

hem de siyasal iktidarların popülist

politikaları dolayısıyla zaman zaman,

başta Fen-Edebiyat Fakültesi mezunlarına

pedagojik formasyon yoluyla öğretmenlik

hakkı verilmiştir. Eğitim Fakültelerinin

sayısındaki artış ve kapasitelerinin göreli

olarak güçlenmesi üzerine 1997 yılında,

öğretmen yetiştiren okullar dışındaki okullardan

mezun olanların öğretmen olarak

istihdamı politikalarından vazgeçilerek,

öğretmen yetiştirme bütünüyle Eğitim

Fakültelerinde toplanmıştır. 1 Ancak, Eylül

2009’da YÖK, Fen-Edebiyat ve İlahiyat

Fakülteleri mezunlarına Eğitim Fakültelerinde

tezsiz yüksek lisans yoluyla pedagojik

formasyon verilmesi uygulamasını

kaldırarak, söz konusu formasyonun 2, 3

ve 4. sınıflardan itibaren verilmesi yönünde

bir karar almış; pedagojik formasyon

şartının kaldırılması için daha önce YÖK’e

başvuran İstanbul, Marmara, Atatürk ve

Uludağ Üniversitelerinin Fen-Edebiyat ve

İlahiyat Fakültelerinde 2009-2010 eğitimöğretim

yılından itibaren lisans öğretimi

sırasında pedagojik formasyon derslerinin

verilmesi gündeme getirilmiştir. Ocak

2010’daki Genel Kurulu’nda YÖK bir adım

daha atarak, eğitim fakültesi dışındaki

bir yükseköğretim kurumunda okuyan

ve öğretmen olmak isteyen tüm üniversite

öğrencilerinin pedagojik formasyon

yoluyla öğretmen olabilmelerinin önünü

açmıştır. Bu karara göre; mezuniyetleri

sonrasında öğretmenlik yapmak isteyen ve

not ortalaması 4 üzerinden 2.5’un üzerinde

bulunan tüm üniversite öğrencileri ilgili

üniversitede Eğitim Fakültesi ya da Eğitim

Bilimleri Bölümü bulunması şartıyla 2 lisans

öğrenimlerinin beşinci yarıyılından itibaren

pedagojik formasyon alabilecekler.

14 Haziran 1973 tarihli ve 1739 sayılı Millî

Eğitim Temel Kanunu’nun “Öğretmenlik

Mesleği” başlıklı üçüncü kısmında yer alan

43. maddede:

“Öğretmenlik, devletin eğitim,

öğretim ve bununla ilgili yönetim

görevlerini üzerine alan özel bir

ihtisas mesleğidir. Öğretmenler

bu görevlerini Türk Milli Eğitiminin

amaçlarına ve temel ilkelerine uygun

olarak ifa etmekle yükümlüdürler.

Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel

kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik

formasyon ile sağlanır.”

14 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


denilmektedir. Bu madde, öğretmenliği

özel uzmanlık mesleği olarak tanımlanmış;

bu niteliklerin kazanılabilmesinin özel bir

eğitim gerektirdiğini hükme bağlamıştır.

Öğretmenliği farklı/özel eğitim gerektiren

özel uzmanlık mesleği olarak gören

bu hüküm ile YÖK’ün Eğitim Fakülteleri

dışındaki fakülte öğrencilerine lisans

dönemlerinde alacakları pedagojik formasyon

yoluyla öğretmen olabilme

imkânı tanıyan, dolayısıyla öğretmen

yetiştirmeyi salt pedagojik formasyona

indirgeyerek, öğretmenliğin özel ihtisas

mesleği olmaktan çıkmasının yolunu aralayan

uygulamaları arasında büyük bir

tezat olduğu açıktır. Yani aslında YÖK,

milli eğitimin ve öğretmen yetiştirmenin

genel çerçevesini çizen Millî Eğitim Temel

Kanunu’na aykırı hareket etmektedir.

Öğretmen yetiştirmenin salt ek pedagojik

formasyona indirgenmesi ise, Eğitim

Fakültelerini işlevsizleştirecektir. Tersinden

kuruluş amaçları, temel bilimlerde

araştırmacı ve uzman yetiştirmek olan Fen-

Edebiyat Fakülteleri de bu uygulamalar

neticesinde Eğitim Fakültelerine alternatif

kurumlara dönüşerek aslî işlevlerinden

uzaklaşacaklardır.

Diğer taraftan öğretmen açığı bulunmasına

rağmen 320 binin üstünde atama bekleyen

Eğitim Fakültesi mezununun ataması

yapılmazken, YÖK’ün böyle bir uygulamayı

devreye sokması, işsiz öğretmenler kitlesini

daha da artırmaktan öteye gidemeyecektir.

Son olarak Eğitim Fakültelerinin öğretim

elemanı kadrosunun, diğer fakültelerde

pedagojik formasyon verilmesini

karşılayabilmesi mümkün değildir. Bir

başka ifadeyle pedagojik formasyon

ihtiyacını karşılayacak öğretim elemanı

sayısı da yetersizdir. Bu durum, formasyon

derslerinin de “alan dışı” öğretim

elamanları tarafından verilmesi gibi bir

sonuç doğurabilecektir. Dolayısıyla pedagojik

formasyon yoluyla öğretmenlik

diploması alacak olan Eğitim Fakültesi

dışındaki fakülte öğrencileri, öğretmen

yetiştirmenin en önemli bileşenlerinden

biri olan “öğretmenlik meslek bilgisi”

ve “öğretmenlik uygulaması”

yönünden gerekli ve yeterli donanımı

kazanamayacaklardır.

Özetle, YÖK’ün Eğitim Fakülteleri dışındaki

fakülte öğrencilerine pedagojik formasyon

yoluyla öğretmenlik yapma hakkını hayata

geçiren uygulamaları zaten bir dizi olumsuzluk

barındıran öğretmen yetiştirme

sistemini bütünüyle çökertecek, nitelikli

öğretmen yetişmesinin önündeki en büyük

engellerden birisi olacaktır.

1. Öğretmen yetiştirme konusunda Dünya

Bankası’nın direktifleri çerçevesinde 1997’de

gerçekleştirilen kapsamlı yeniden yapılanma

sürecindeki olumsuzluklar ve sakatlıklar ise

başka bir yazının konusudur.

2. Türkiye’de 94’ü devlet, 45’i özel vakıf üniversitesi

olmak üzere toplam 139 üniversite

vardır. Devlet Üniversitelerinin 65’inin, özel

üniversitelerin ise 7’sinin bir Eğitim Fakültesi

bulunmaktadır. Özellikle devlet üniversitelerinin

büyük bir çoğunluğunun Eğitim

Fakültesi’ne sahip olduğu görülmektedir. Bu

rakamlar, işsizlik başta olmak üzere başka

parametrelerle birlikte düşünüldüğünde Eğitim

Fakültesi dışındaki fakültelerde öğrenim gören

ve öğretmen olmak isteyebilecek öğrencilerin

oranın bir hayli artması anlamına gelecektir.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 15


BİZİM ÇOCUKLARIMIZ ONLAR…

Kaynaştırma Öğrencilerimiz

Adı Arslan. Beşinci sınıf öğrencisi.

Sesleri tanıyor. Bir veya iki heceli kelimeleri

okuyabiliyor. Yirmiye kadar

sayabiliyor. Bir basamaklı sayılarla

toplama ve çıkarma işlemi yapabiliyor.

Çarpma ve bölmenin mantığını

kavrayamadı. Sınıf öğretmeni

tarafından sevilip korunduğu için

sınıf tarafından da sevilip korunuyor.

Adı Merve. Uygulama ve İş Eğitim

Okulu son sınıf öğrencisi. Bir şirkette

aşçılık stajı yapıyor. En büyük hayali

öğretmen olmaktı. Hayalinden

vazgeçtiği için mutsuz. “Öğretmen

olmak istiyordum senin gibi ama

olmayacağımı biliyorum çünkü ben

salağım.” “Buna salaklık demesek

de farklılık desek” diyorum. Farklı

olmak, yaşıtlarının gittiği liseye gidememek,

hayalini gerçekleştirememek

O’nu hayattan soğutmuş. Hüzünlü

bir duruşu var.

Arslan ve Merve gibi binlerce öğrencimiz

var. Eğitim sistemimizde onların adları

kaynaştırma öğrenci.

MEB, kaynaştırmayı; “özel eğitim gerektiren

bireylerin yetersizliği olmayan

akranları ile birlikte eğitim ve

öğretimlerini resmi ve özel okul öncesi,

ilköğretim ve yaygın eğitim kurumlarında

sürdürmeleri esasına dayanan destek

eğitim hizmetlerinin sağladığı özel eğitim

uygulamaları” olarak tanımlamıştır.

Kaynaştırma uygulaması ve kavramının

sanki son yıllarda eğitim hayatımıza girmiş

gibi bir algımız var. Ülkemizde kaynaştırma

yoluyla eğitimin tarihçesi 1962 yılına

dayanmaktadır.

222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu

hükümlerine göre 06.07. 1962 tarihinde

“Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar

Yönetmeliği” yayımlanmıştır. Bu

yönetmeliğin 15. maddesinde: “Arızalarının

(engel) derece ve çeşit yönünden normal

okulların normal sınıflarında

yetiştirilmeleri mümkün olan özel eğitime

muhtaç öğrencilerin eğitim ve öğretimleri,

gezici özel eğitim öğretmenleri vasıtasıyla

(aracıyla) yapılır” denilmektedir. Bu

eğitim uygulamasından yararlanacak engelli

grupları şu şekilde sıralanmıştır:

Üstün zekâlı (yetenekli) ve üstün özel

yetenekli çocuklar, körler (görme engelli)

ve az görenler, sağırlar ve ağır işitenler

(ağır düzeyde işitme engelliler), konuşma

arızası, mahdut (sınırlı) ortopedik arızası

olanlar (topal, çolak, kambur, hafif felçli

gibi), ağır öğrenenler (zekâ bölümü 75-90).

12.10.1983 tarihli ve 2916 sayılı Özel

Eğitime Muhtaç Çocuklar Kanunu’nun 4/d.

maddesinde; “Durumları ve özellikleri uygun

olan özel eğitime muhtaç çocukların,

normal çocukların eğitimleri için açılmış

olan okul ve eğitim kurumlarında akranları

arasında eğitilmeleri için gerekli tedbirleri

alınır.” denilmektedir.

2916 sayılı Kanun’a dayanılarak 03.12.1985

tarihli ve 18953 sayılı Özel Eğitim Okulları

Yönetmeliği’nin 70. maddesinde; “Yatılı

özel eğitim okuluna alınmayı gerektirmeyen

özel eğitime muhtaç çocuklar için il

içindeki diğer okullarda özel eğitim tedbirleri

alınır” denilmektedir.

Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın

31.03.1986 tarihli 1986/36 sayılı genelgesinde,

“... Özel eğitime muhtaç çocukların

eğitimlerine erken başlanması ve hizmetin

çocuğun yakınına götürülmesi, aynı zamanda

da, aynı özür grubundaki çocukların

bir araya toplanmasından ziyade normal

çocuklar arasında kaynaştırma yoluyla (entegrasyon)

eğitim yapılması için valiliklerce

gerekli tedbirler alınacaktır....” denilmektedir.

Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın

27.07.1986 tarihli ve 1839 sayılı “İşitme

Özürlü Öğrenciler” konulu bir yazısı tüm

valiliklere gönderilmiştir. Bu yazıda, “Ankara

Demirlibahçe Ortaokulu’nda 1985-

1986 öğretim yılında bir yıllık deneme

sonucunda işitme engelli öğrencilerin

akranlarıyla birlikte eğitim alabilmeleri

sonucu, 1986-1987 öğretim yılında entegrasyon

(kaynaştırma) uygulaması daha

da yaygınlaştırılarak Sağırlar (İşitme)

16 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


Okulları’nın bulunduğu il veya ilçe merkezlerinde

bulunan ve valilikçe tespit edilen

ortaokullarda yapılması sağlanacaktır” denilmektedir.

Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Özel

Eğitim ve Rehberlik Dairesi Başkanlığı’nın

20.04.1988 tarihli ve 1988/11 no.lu

genelgesinin konusu “Özürlü Çocukların

Normal Sınıflarda Kaynaştırma Yoluyla

Eğitimi”dir. Bu genelgede kaynaştırma

yoluyla eğitime alınacak engelli grupları ve

engelli gruplarının kaynaştırmadan nasıl

yararlanabilecekleri belirtilmiştir. Bu engel

grupları şunlardır: Görme, işitme, ortopedik

özür, eğitilebilir geri zekâ, birden fazla

engel.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilk kez

“kaynaştırma yoluyla (entegrasyon)

eğitim” kavramını 31.03.1986 tarihli

1986/36 sayılı genelge ile kullandığını

söyleyebiliriz.

Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın

27.07.1986 tarihli ve 1839 sayılı “İşitme

Özürlü Öğrenciler” konulu bir yazısı

ile de “kaynaştırma yoluyla eğitim”

uygulamasından ilk kez “işitme

engelli”lerin yararlandığını söyleyebiliriz.

06.07.1962 tarihinde Özel Eğitime Muhtaç

Çocuklar Yönetmeliği’nin 15. maddesinde,

arızalarının (engel) derece ve çeşit yönünden

normal okulların normal sınıflarında

yetiştirilmeleri mümkün olan özel eğitime

muhtaç öğrencilerin eğitim ve öğretimleri,

gezici özel eğitim öğretmenleri aracıyla

yapılır, denilmektedir. Bu durum ise,

“kaynaştırma yoluyla eğitim uygulaması”

olarak değerlendirilebilir.

Kaynaştırma eğitim uygulamasıyla ilgili

yönetmelikler 1962 yılında yürürlüğü girmesine

rağmen, günümüzde henüz oturmayan

bir sistemdir. Sistemin oturmamasındaki

temel unsur, kaynaştırma öğrencilerinin

normal öğrencilerle eğitim almasına

karşı çıkan görüştür. Bir çok eğitimci ve

idareci kaynaştırma öğrenciyi problem

olarak görmektedir ve normal öğrencilerle

birlikte eğitim almasını hem kaynaştırma

öğrenciler açısından yararlı bulmamaktadır

hem de kaynaştırma öğrencilerin normal

öğrencilere zarar verdiğini, sınıftaki

eğitimi engellediği savunmaktadırlar. Evet,

kaynaştırma öğrencilerle ilgilenmek zor.

Zaman alıyor. Sınıfın düzenini sağlamak

zor oluyor. Ama engelli diye onları normal

ortamdan ayırmak, dışlamak da şiddet

değil mi?

Biz sendikalılar olarak bu konuyla ilgili neler

yapabiliriz? Yapacaklarımızın dayanak

noktaları neler olmalıdır?

Öncelikle yeterli sayıda özel eğitim

öğretmeni yok. Özel eğitim bölümü olmayan

eğitim fakültelerine özel eğitim bölümü

açılmalı; özel eğitim bölümü olanların

kapasitesi genişletilmelidir.

06.07. 1962 tarihinde “Özel Eğitime Muhtaç

Çocuklar Yönetmeliği” yayımlanmıştır.

Bu yönetmeliğin 15. maddesinde:

“Arızalarının (engel) derece ve çeşit yönünden

normal okulların normal sınıflarında

yetiştirilmeleri mümkün olan özel eğitime

muhtaç öğrencilerin eğitim ve öğretimleri,

gezici özel eğitim öğretmenleri vasıtasıyla

(aracıyla) yapılır” denilmektedir. Zihinsel

engelli öğrencilerimizin haricinde bedensel

engeli olup da okula gelmekte güçlük çeken

binlerce çocuk var. Evden çıkamadığı

için eğitim hakkı engellenen bu çocuklar

için gezici öğretmen uygulamasının hayata

geçirilmesi gerekmektedir.

Kaynaştırma öğrenciler farklıklarından

dolayı diğer öğrenciler tarafından kabul

edilmemekte, bu kabullenmeme sonucu

kaynaştırma öğrenciler ile normal

öğrenciler arasındaki iletişimde şiddet

görülmektedir. Aynı zamanda ailelerde engelli

bir çocuğa sahip olmanın travmasını

yaşamaktadırlar. Ailenin ve kaynaştırmalı

öğrencilerin kabul görmesi için, diğer

velilere ve sınıftaki öğrencilere empati

geliştirici etkinliklerle durum açıklanmalı,

aile ve kaynaştırma öğrencilerin psikolojik

olarak güçlendirilebilmesi için gerekli tedbirler

alınmalıdır.

Kaynaştırma eğitimin ilkeleri arasında,

kaynaştırma öğrencinin normal çocuklar

arasında okul ortamında eğitim alması

gerektiği belirtilmiştir. Bu sebeple okullarda

kaynak oda olması gerekmektedir.

Ancak son yıllarda, özel eğitim kurumları

açılmış, kaynaştırma öğrencilerimiz özel

eğitim kurumlarına gitmeye başlamıştır.

Böylelikle kaynaştırma eğitimin ilkelerinden

biri çiğnenmiş, eğitimin bütünlüğü

zedelenmiştir. Kaynak odası bulunan

okul sayısı nerdeyse bir elin parmakları

kadardır. Kaynak oda uygulamasının

başlatılması ve sağlıklı bir şekilde işlemesi

için gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Ayrıca kaynak odalarda sadece

kaynaştırma öğrenciler değil, eksikleri sebebiyle

eğitimleri aksayan bütün öğrenciler

yararlanmalıdır.

Kaynaştırma öğrenciler için hazırlanan

Bireyselleştirilmiş Eğitim Programlarının

sağlıklı hazırlanabilmesi için her okulda en

az birer eğitim programcısı bulunmalıdır.

Kaynaştırma öğrencilerinin gereksinimi

olan ders materyallerinin neler olabileceği

bakanlık tarafından tespit edilip,

bakanlığımıza bağlı ders araç ve gereçleri

merkezince hazırlanıp yeteri kadar her okula

dağıtılmalıdır.

Okulöncesinde çalışan öğretmenlerden,

yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimcilere

kadar herkesin özel eğitimle ilgili zorunlu

hizmetiçi eğitim alması gerekmektedir.

Herkese parasız ve bilimsel eğitimi savunan

bizlerin, “herkese” kelimesini unutmadan,

bedensel ve zihinsel engelli çocuklarımızın

eğitim hakkı için de yeterince mücadele etmeliyiz.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 17


Direnen Tekel İşçisi:

“Çocuğum Bile 4/C Sınıfına Girmiyor”

Ankara’da aylardır onurlu ve kararlı bir mücadele sürdürüyorlar. Onlar TEKEL

işçileri. Haklarını gasp edenlere karşı el ele verdiler. Türkiye’ye yeniden, mücadeleyi,

sınıfın birliğini hatırlattılar. Büyük deneyimler kazandılar bu süreçte. Kamu

emekçileri hareketinin en diri unsurlarıyla işçi hareketinin en dinamik unsurlarının

birbirlerine söyleyecek çok şeyi vardı. Birbirlerinden öğrenecekleri çok deneyim

bulunmaktaydı. O yüzden biz de bu 80 güne yaklaşan onurlu mücadeleyi, çıkarılan

dersleri, geçmişe ve geleceğe dönük muhasebeleri sizlere taşıdık. Söyleşi Eğitim Sen

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Deniz Yıldırım tarafından gerçekleştirildi.

Kazım Can (soldaki):Biz özlük

haklarımızı korumak istiyoruz.

Hükümetin bu tutumuna karşı

direneceğiz. Biz saldırıya hazırız.

4/C’yi asla kabul etmeyeceğiz

KAZIM CAN: Tokatlıyım. Eylemin başından

beri buradayım. İzmir’den geliyorum.

Burası bir okul oldu benim için. İşçi sınıfı

bilinci kazandım. Ankara halkının büyük

desteğini hissediyoruz. Sağolsunlar, bizi

yalnız bırakmadılar. Çocuklarım benim

için desteğe geldiler buraya. 3 çocuğum

var. Ağlıyorlar, baba gelmiyor musun diye

soruyorlar. Tam talebimiz nedir?Biz özlük

haklarımızı korumak istiyoruz. Hükümetin

bu tutumuna karşı direneceğiz. Biz saldırıya

hazırız. 4-C’yi asla kabul etmeyeceğiz.

Kararımız kesindir.

Biz burada doğusuyla batısıyla bir olduk.

Gerçek açılımı biz yaptık.

ALİ YALÇIN: 20 yıllık tekel işçisiyim. Bugün

mücadelenin 67. günü. Ben başından

beri buradayım. Sadece bir iki kere

çocuklarımı görmeye gittim. Çocuklarım

isyan ediyor, baba bu devlet size niye bu

kadar zulüm yapıyor diye soruyor. Küçük

kızım ilköğretimde, 4/C sınıfında okuyor.

Öğretmenine gidip, “öğretmenim ben 4/C

sınıfında okumak istemiyorum” demiş.

Öğretmeni de “niye” diye sormuş; o da

“benim babam 4-C’den mağdur oldu, bütün

TEKEL işçileri 4-C’den mağdur oldu.

Lütfen bizim sınıfımızı değiştirin” diye

cevap vermiş. Bu çok güzel bir olaydır.

Çocuklarımız üzülüyor, onlar orada maddi

sıkıntı içinde. Bu başbakan, TEKEL lafını

duyunca niye bu kadar kendini kaybediyor,

anlamıyorum. “Yok ben TEKEL işçisinden oy

almadım, yok öğretmenden oy almadım”.

İyi de kimden aldın o zaman. Biz vatandaş

değil miyiz? Daha dün mağdurdun elinden

tuttuk, şimdi niye bizi mağdur ediyorsun?

Zalim oldular, ekmeğimizi aldılar. Bu

karda kışta sokağa döktüler. Partiler, sen-

18 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


Ali Yalçın: Küçük kızım ilköğretimde,

4/C sınıfında okuyor. Öğretmenine

gidip, “öğretmenim ben 4/C sınıfında

okumak istemiyorum” demiş.

Sait Yorulmaz (sağdaki)

dikalar, öğrenciler, Ankara halkı bize çok

sahip çıktı. Ama bunun çok faydasını da

görüyorum. Ben 43 yaşındayım, bu yaşıma

kadar öğrenmediğim şeyleri ben burada

öğrendim. Birlik beraberliği öğrendim.

Ben bu kadar mücadele hiç görmemiştim.

Bugün bakıyoruz Türkiye arkamızda. Bu kadar

insan sesimizi duyuyor da Başbakanla

340 küsur vekili mi duymuyor?

Ben Muş’luyum. 13-14 yıldır gidemedim

memleketime. Burada Doğulusu da var

Batılısı da var. Hepimiz kardeşiz. Gelsinler

açılım burada. Ben Kürdüm horon

tepiyorum, Lazı gelip Şemmame oynuyor.

Akşamları çadırları dolaşıyoruz. Biz

de ayrı gayrı yok burada. 67 gündür her

yöreden insan burada sadece tek el,

tek yürek ekmeğinin peşinde. Gelsinler

açılım neymiş öğrensinler. Biz haklı

olduğumuz için buradayız. Ben 20 yıl

bu devlete çalışmışım. 20 yıl her Allahın

günü 55 kilo balya taşımışım. Şimdi bize

yaptıkları hangi ülkede var, hangi dinde,

hangi imanda var böyle, verilmiş haklar

geri alınır mı hiç? Böyle şey olur mu? O zaman

biz de verdiğimiz oyları geri alalım.

Biz direneceğiz sonuna kadar. Şimdi tehdit

ediyor, çadırlarımızı yıkmak istiyor.

Tek tip çadırlarımızı kurarız gelirse. Biz

kazanacağız, Türkiye kazanacak.

SAİT YORULMAZ: İzmir Tuzla’danım. Bir

şey ekleyeyim arkadaşlarıma. Polisten

gazı, copu yediğimiz gün oğlum aradı.

“Baba ben okula gitmiyorum” dedi. Neden

diye sorunca, “ben seni o halde görüp bu

kafayla okula gidemem” dedi. Biz artık

mücadeleyi sadece gençlerimiz için veriyoruz.

Kazanacağımızdan eminiz.

ŞEMDOĞAN KOÇ: İzmir Tuzla Yaprak

Tü-tün bakım depolarından geliyorum.

Biz Tuzla’da işletme kapanmadan önce

1300 kişiydik. Şimdi mevcudumuz 105’e

düştü. 2003’te TEKEL vergi rekortmeniyken,

sonradan zarar eden, sevilmeyen

bir kuruluş haline getirildi. Cumhuriyet

döneminde Türkiye ekonomisine köylüsüyle,

çiftçisiyle büyük katkı veriyor. Ama

2003’ten sonra tütünler peşkeş çekiliyor.

Makinalar söküldü, gitti. Arabalar hediye

edildi. Levazım malzememiz dağıtıldı.

İnsanlar evini yurdunu bırakıp İzmir

Balatçık’a geldiler. Adıyaman’da, Tokat’ta,

Sivas’ta, Samsun’da depolarını işyerlerini

bırakıp, düzenlerini bozup bir hayalle

İzmir’e geldiler. Hepimiz öyle düşündük.

En azından çocuklarımız okur dedik.

Üniversitede okuyan kızım şu anda iş

arıyor. Üniversiteye hazırlanan çocuğumun

üstünde psikolojik baskı var. Halsizlik,

üzüntü ve aşırı kilo kaybı var. İlkokul üçüncü

sınıftaki oğlum bir resim yapmış, üstüne

de “Başbakan, babama karışma” yazmış,

resmin arkasına da arkadaşlarından destek

için imza topluyor. Çocuklarım işsizliğin,

sefaletin ne olduğunu, lisede bir öğrencinin

ayakkabısının yırtık olmasının ne ifade

ettiğini çok iyi biliyor. Başbakan diyor ki

“gurebanın hakkını yedirmem”. Biz ondan

sadaka istemiyoruz, sadaka isteseydik

kaymakamlığa gider, odun, kömür, işsizlik

parası alırdık. Kira yardımı alırdık. Biz

bunları istemiyoruz. Bizim dediğimiz açık.

Biz kamu kuruluşunda çalışıyoruz. 1.300

TL’yi elimden alıyor. Ben garip gureba

değil miyim? Başbakan oğlunu Amerika’da

okutmuş. Ben ne yapayım? Benim hiç

tanıdığım yok Amerika’da, imkanım da

yok. Tek yaptığı ülkeyi durmadan kaosa

sürüklemek. Durmadan bizi halka karşı

Şemdoğan Koç (soldaki): 2003’te

TEKEL vergi rekortmeniyken,

sonradan zarar eden, sevilmeyen bir

kuruluş haline getirildi. Cumhuriyet

döneminde Türkiye ekonomisine

köylüsüyle, çiftçisiyle büyük katkı

verdi bu kurum.

l Eğitim i ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 19


karalıyor. Yatıyorlar diyor. Ya insan

Allah’tan korkar. Nerede yatıyoruz?

Depolarımızı kapattılar, tütünlerimizi

peşkeş çektiler. Söke, Aydın, Balıkesir,

Çanakkale, durum hep aynı. Bergama’da

600’ün üzerinde tütün üreticisi çiftçinin

tarlası icralık olmuş, hacze gidilmiş ve

şimdi cezaevine girmiş durumda. 2001’den

önce İzmir, Ege çok canlıydı. 95, 96’da

özellikle. Tütüne yetişemiyorduk, limanda

geminin biri yanaşıyor biri gidiyordu.

Günde 17 araba sarıyorduk. Çiftçi

gülüyordu, insanlar gülüyordu, biz de

gülüyorduk. Çiftçinin yüzü gülerse bizim de

yüzümüz gülerdi. Ama 2001’den sonra kota

kondu. Özel sektör şimdi gidiyor, parayı

önceden veriyor, 10 balyadan 5’ini seçip

alıyor. Diğerleri çiftçinin elinde kalıyor.

Muş’ta, Adıyaman’da, Bitlis’te, İzmir’de

tütüncüyü öldürdüler. Çiftçinin de kendine

gelmesi, ayağa kalkması lazım. Yeni bir

iktidar ve Türkiye’nin yeniden yapılanması

şart. Osmanlı’nın durumuna düşürüyorlar

ülkeyi. Bunun için dik duruyoruz.

20

l Eğitim i ve Bilim Emekçileri i Sendikası Bl Bülteni il Şubat b - Mart 2010 l

Türkiye’nin genelinde her depodan insan

var burada. Konuşuyorsun, dertleşiyorsun.

Birkaç gün görünmesen hemen soruyorlar,

eve mi gittin geldin diye. Veya yeni

biri aramıza katıldıysa hemen soruyorlar

arkadaşımız hangi depodan diye. Daha

önce baskılar, darbeler vardı. Sindirmişlerdi

bizi. Ama artık sinmiyoruz, biz yılmıyoruz.

TEKEL işçisi bilinçli, o yüzden yılmıyoruz.

Her şey disiplinli burada. Kimse rahatsız olmuyor.

Burada birlikte yaşamayı öğrendik.

Biz sadece TEKEL işçisinin hakkını savunmuyoruz.

Biz iki ayın sonunda burada bir

şeyi gördük: İnsanlar, Türkiye Cumhuriyeti

vatandaşları, 1923’teki birlik ve beraberlik

ve dayanışma içinde. Ekmeğini, battaniyesini

paylaşıyor TEKEL işçisiyle. Bir de biz

kendimizi yalnız hissederdik. Şimdi insanlar

büyük destek veriyor bize.

Bahar: Ben burada çok şey

öğrendim. Mesela tek yumruk olmayı

öğrendik. Daha önce öğrencilere

daha farklı bakardık. Bağırıp

çağırıyorlar derdik. Şimdi burada

bize o kadar sahip çıktılar ki.

Begani Duran

BAHAR: Ben 93’te girdim fabrikaya. Emekli

olmak için 5-6 sene daha gün doldurmak

için tütünde çalışmamız gerekiyor. En zor

iş bayanlarındır. Sıyırma diye bir iş vardır,

onu bize tehdit olarak kullanırlardı. “bu

işi yapamazsan seni sıyırmaya veririm”

diyorlardı. Çok zor şartlarda, yazın 40 derece

sıcakta çalışıyoruz biz. Bir de tütünün

sıcağı var üstüne. Günde 3-4 tişört

değiştiriyoruz. Ama biz bunu hak etmedik.

Ben 20 yıl oraya emek vermişim. Ben

emeğimin karşılığını istiyorum. Ben iş istiyorum.

Biz çok ezildik, çok çalıştık. Hak

etmedik bu tavrı. Hükümetin tavrı tahmin

etmediğimiz kadar sert. Bizi sürekli tehdit

ediyor, aşağılıyor, PKK diyor. Onun

tavırlarına karşı dimdik ayaktayız. 67 gün

oldu. Sadece 5 gün İzmir’e gittim. Eşim şu

anda benimle küs, konuşmuyor. Gel diyor

artık, yapacak bir şey yok diyor. Ben hayır

diyorum. Kızım da oğlum da büyük destek

veriyor. Kızım üniversiteye hazırlanıyor.

Onun için çalışmam gerektiğini biliyor.

Anne 700 TL alırsan ben nasıl okuyacağım

diyor. Ben burada ailemin mücadelesini

veriyorum. Dün çok ağladım. Eşim telefonu

açmıyor. Bana tepkili. Arkadaşlarım burada

bana büyük moral veriyor. Eve gittiğim zaman

rahat edemiyorum. Arkadaşlarım buradayken,

orada olamam. Komşularım büyük

destek veriyor, sen git biz çocuklarına

bakarız diyorlar. Bana gelince: ben burada

çok şey öğrendim. Mesela tek yumruk

olmayı öğrendik. Daha önce öğrencilere

daha farklı bakardık. Bağırıp çağırıyorlar

derdik. Şimdi burada bize o kadar sahip

çıktılar ki. Hiç tanımadığımız kişilerle

kardeş olduk. Arkadaşlarıma diyorum ki

ben 20 yıldır Muş’a gitmiyordum, memleketime.

Şimdi Muş’a gidiyorum, İzmir’e

gidiyorum, Diyarbakır’a gidiyorum. Bütün

çadırları gezip bütün şehirleri görmüş oluyorum.

Küçük bir Türkiye var burada.

Müdahale ederlerse, çadırlarımızı yeniden

kurup yaşayacağız. Bizi tehditle sindiremezler.

Biz özlük hakkımızı almadan hiçbir

yere gitmeyiz. 4-C’yi bize kimse kabul ettiremez.

BEGANİ DURAN: Ben 90’da girdim. Muş

Varto’luyum. 20 senelik TEKEL işçisiyim.

Buraya geldikten sonra çok şey değişti. Bir

haftalık aram oldu sadece. Hastalandım.

Onun dışında 60 gündür buradayım.

Çocuklarım küçükler. İlkokuldalar. Onlara

anlatıyorum sizin için çalışıyoruz diyorum.

Türkiye için çalışıyoruz. Bu 4-C bir

bombadır diyorum. Biz kaybedersek herkes

kaybeder. Halkın desteği büyük, mücadeleye

devam diyorlar. İktidar dışında

bütün partiler arkamızda.


ÜNAL ASLAN: Tokat sigara fabrikasında

çalışıyordum. Sonradan yaprak tütüne geçtik.

İşyerlerimiz kapandı. 19 yıldır Tokat’ta

çalışıyorum. 67 günün 55 gününden

fazlasında buradaydım. Ailem, çocuklarım

büyük destek veriyor. 15 tatilde çocuklarım

geldi. Bizden daha stresli çocuklarımız.

Yanlarında yokuz, psikolojileri bozuluyor.

3 kızım var. Biri üniversitede. Diğeri

üniversiteye hazırlanıyor, küçüğü de

lisede. Geleceği görmeleri için bugünden

konuşuyoruz onlarla. Önemli olan

onların eğitimleri. İki günde bir okulda

öğretmenlerimiz kızıma soruyorlar. Baban

nasıl, ne yapıyor diyorlar. Tokat’ta

gördüğümüz kadarıyla bize halk desteği

yüzde 10’dur. Yakınlarımız dışında destek

az. Tokat’ta vaatlerde bulundular. Biz

burayı özelleştirince sizin çocuklarınızı işe

alacağız dediler. İstihdam artacak dediler.

Halkı etkilediler.

Ben 44 yaşındayım. 44 yıldır

öğrenemediğimi 2 ayda öğrendim burada.

İşçiliği, sınıf mücadelesini öğrendim. Ben

bunun bilincine daha çok vardım burada.

Ben hiç sınıf mücadelesini Tokat’ta hiç

ağzıma almazdım. Burada her türlü insan

var, görüyorsunuz. Türbanlısı da var,

başı açığı da var. Biz Tokat’ta olsaydık,

şimdi hala bunları konuşuyor olacaktık.

Ama burada sadece ekmek kavgamızı

konuşuyoruz. Bu benim için eğitim oldu. Biz

kendimiz öğrendik burada. 4 yıllık üniversite

bitirsem bu kadar şey öğrenemezdim.

Tabanın gücüyle sendikamızı harekete

Ünal Aslan: Ben 44 yaşındayım.

44 yıldır öğrenemediğimi 2 ayda

öğrendim burada. İşçiliği, sınıf mücadelesini

öğrendim.

geçirdik. En kötü örgütün örgütsüzlükten

daha iyi olduğunu burada öğrendim.

Şimdi itici güç olduk, sendikamızı yönlendiriyoruz.

Örgütlü toplumun her zaman

kazandığını burada öğrendim, bunun

Tokat’tayken farkında değildim.

Tokat’ta bile kendi arkadaşlarımızla

bu kadar birlik değildik biz. Bu kadar

kaynaşmayı hiç yaşamadık. Cenazelerimiz

oluyor, büyük bir insanlık dersi veriyoruz.

Çadırda oturduğumuzda fark edemiyoruz,

ama çıkınca dışarı, konuşunca, televizyona

bakında görüyorum ki biz çok şey yaptık.

Önceden çocuklarıma derdim ki: “aman

yavrum hiçbir şeye karışma, aman sesini

çıkarma”. Ama bu değişti artık. Namuslu

insanımız çoğunlukta. Çoğunluğu biz

oluşturuyoruz. Ben doktorun, öğretmenin

emekçi olduğunu da burada öğrendim.

Onlarla burada konuştukça, statülerinde,

ücretlerinde gerileme olduğunu

öğrendik. Sorunlarımızın aynı olduğunu

burada konuştukça anladım. Tokat’ta da

Eğitim Sen var mesela. Ama ben bir gün

Meyal Selen: Ben örgütlülüğü

herkese tavsiye ediyorum. Biz

sendikamız sayesinde burada mücadele

veriyoruz. Şimdi sendikamız

olmasaydı, evlerimizde tek başımıza

üzüntümüzü yaşıyor olacaktık.

olsun da gidip Eğitim Sen’e “arkadaşlar

ne yapıyorsunuz” demedim. Ama buraya

geldik, 2 aydır burada şubeler her türlü

desteği, yardımı, maddi manevi sağlıyor.

Biz Eğitim Sen’lilere çok teşekkür ediyoruz.

Onlardan da çok şey öğreniyoruz. Onlar da

gelip “biz de sizden çok şey öğrendik” diyorlar.

Hiçbir şey kazanmasak bile, çok şey

kazandık aslında. Ama kazanacağımızdan

eminiz.

MEYAL SELEN: Hepimiz 20 yıllık işçiyiz.

20 yıl sonra bizim elimizden kadrolarımız

alındı. Böyle bir hukuksuzluk yok. Biz

elimizden alınan hakkı geri istiyoruz. Biz

özelleştirmeye karşıyız. Özelleştirme devleti

fakirleştirir. KİT’ler devletin sırtında

kambur değil. Devletin sırtındaki kambur,

beceriksiz siyasetçilerdir. Becerikliysen,

dünyanın her yerinde bak nasıl başladı

şimdi kamulaştırmalar, onu yaparsın.

Ben örgütlülüğü herkese tavsiye ediyorum.

Biz sendikamız sayesinde burada mücadele

veriyoruz. Şimdi sendikamız olmasaydı, evlerimizde

tek başımıza üzüntümüzü yaşıyor

olacaktık. Ama mücadele ruhu birleşti.

Hakkımızı alacağız. Onun için herkese

örgütlü olmayı tavsiye ediyorum. Burada

herkes herkesin kültürüne saygı duyuyor.

İşçilerin arasında ayrım olmadığını gördük.

Bizim insanlara, hayata bakışımız değişti.

Siyasetçinin görevi refahı sağlamaktır.

Sorunları çözemiyorlarsa bu onların

beceriksizliğidir.

l Eğitim i ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 21


MÜJGAN ŞAL: Ben de Tokat’tan geldim.

Evliyim. 2 çocuğum var. Oğlum 15 tatilde

buraya geldi eşimle beraber. Açlık grevine

girdim, o zaman oğlumu gönderdim beni

o halde görmesin diye. Açlık grevinden

sonra güçten düşünce bir iki gün için

Tokat’a gittim. Televizyon’da TEKEL işçisi

arkadaşlarımı 7 yaşındaki oğlum görünce

bana: “Sen neden buradasın anne? Git

anne, hakkını alana kadar da gelme”

dedi. Eşim çocuklarımıza bakıyor olmasa

buraya gelemezdim. Hakkımızı alıp geri

döneceğiz. Burada hayata bakışımız çok

değişti. İnsanları tanıdık. Doğu’yu Batı’yı,

Karadeniz’i. Açılım diyor ya. Burada açılımı

biz yaptık. Hayat okulu oldu burası bizim

için. Biz mücadeleyi bilmiyormuşuz.

Başbakan bizi tehdit ettikçe bizim mücadele

azmimiz artıyor. Korkmuyoruz

onun tehditlerinden. Burada daha fazla

kenetleniyoruz.

PERİHAN ÇETİN: Ben de 20 yıllık TEKEL

işçisiyim. Tokat’tan geliyorum. Bir tane

Müjgan Şal: Hakkımızı alıp geri

döneceğiz. Burada hayata bakışımız

çok değişti.

oğlum var. 15 yaşında. Eşim de oğlum da

büyük destek veriyor. Kazanmadan dönmeyin

diyor oğlum. Bu hak mücadelesi

değil sadece. Türkiye’nin dönüm noktası

burası. Biz sadece kendimiz için burada

değiliz. Çocuklarımızın geleceği için

buradayız. İş alanları kapanıyor. Fabrikalar

kapanıyor, yeni iş alanı açılmıyor. Biz

burada Türkiye’yi savunuyoruz. Bunun

Türkiye mücadelesi olduğunun herkes

farkında. Tam moralimizin düştüğü yerde

biri geliyor çadırımıza. “Sakın hakkınızı almadan

gitmeyin, siz Türkiye’yi savunuyorsunuz”

deyince, “benim bir sorumluluğum

var, Türkiye için mücadele veriyoruz” diye

düşünüp yine oturuyoruz. Sadece özlük

haklarımız için mücadele verseydik, bu

kadar dayanmamız mümkün olmazdı.

“Sorumluğumuz çok büyük” diyoruz ve güç

kazanıyoruz. Keşke daha önce uyansaydık,

fabrikalarımız satılmadan önce bu birliği

sağlayabilseydik keşke. Şimdi başımızı vuruyoruz.

Bir daha vurmamak için, bir daha

iş işten geçti dememek için buradayım.

Perihan Çetin: Başbakan dört gözle

tartışmamızı, birbirimize düşmemizi

bekliyor. Ama çok bekler. Biz yıllarca

işyerlerimizde karışık biçimde

çalıştık. “Böl-parçala-yönet” oyununa

gelmeyiz.

Hayatım artık çok farklı. Çok şeyler değişti

burada. Hayata bakış açımız değişti. Çok

farklı görüşleri, fikirleri öğrendik. Televizyondaki

gibi değilmiş hiçbir şey. Diğer kültürleri

öğrendik. Hep değişik kültürlerden

gelip hep bir arada yaşamayı öğrendik.

Başbakan dört gözle tartışmamızı, birbirimize

düşmemizi bekliyor. Ama çok

bekler. Biz yıllarca işyerlerimizde karışık

biçimde çalıştık. “Böl-parçala-yönet” oyununa

gelmeyiz. Ayrıca başörtüsünü kullanarak

gelmesi beni en çok üzen olay oldu.

Daha sonra daha iyi gördük bunun bir oyun

olduğunu. Burada kadın işçilerin arasında

benim gibi inancı nedeniyle başını kapatan

çok kişi var. Ama burada başımızın kapalı

olması değil, işçi olmamız başbakana göre

belirleyici oluyor. Ona göre tepki veriyor.

Başörtüsü, kimliklerimiz, siyasete daha

fazla malzeme olmasın diye buradayız.

VASIF: 12 yıllık TEKEL işçisiyim. Muş’tan

geliyorum. 6 gün dışında hep buradaydım.

6 çocuğum var. 5’i okuyor. İki büyük

çocuğumun psikolojisi bozuldu. Okula

gitmiyor. Çarşı soytarısı oldu ben burada

olduğum için. Baba ilgisi, şefkati göremiyor.

Bu kadroyu Başbakan vermedi bize. O alamaz.

Bu saatten sonra çocuklarımı okullara

göndermek istemem. Çok acı çektik

burada. Bizim burada öğrendiklerimizden

sonra çocuklarımızın okula gitmesine

gerek kalmadı. Burada yaşadıklarımızı

çocuklarımızın aklına yerleştirsek yeter.

Aşağıda İzmir, yanda Diyarbakır, karşıda

Bursa çadırı. Herkes Türkiye vatandaşı

oldu. Yukarıda Allah var. Tayyip’in elinden

çocukları alınsa ne hissedecek?

Başbakan’ın nereden geldiğini biliyoruz.

Önce işçiydi, sonra sendikacı, sonra belediye

başkanı oldu. Bu kadar serveti nasıl

yaptı, işçi sendikasından mı yaptı? Niye

bizim başkanların trilyonları yok o zaman.

1000 TL’yle biz burada yetim hakkı yiyor-

22

l Eğitim i ve Bilim Emekçileri i Sendikası Bl Bülteni il Şubat b - Mart 2010 l


sak, onun 15 binlik maaşı ne oluyor? Kim

yetim hakkı yiyor acaba?

METİN KAYA: Muş’tan geldim. 12 yıllık

TEKEL işçisiyim. İki çocuğum var. Biri lisede,

diğeri orta ikide. Çocuklar destekliyorlar.

İşin bilincindeler. İş gidince eğitimlerinin

aksayacağının farkındalar. Hepimizin mücadelesi

çoluk çocuğu içindir. Ben ortaokul

mezunuyum. 770 lira maaşla ben kira mı

vereyim, çocuğumu mu okutayım? Geçen

otobüste gelirken 4-C diye bir yazı gördüm.

“Hayal mi görüyorum, burada da mı buldu

beni?” dedim. Sonra fark ettim ki sıcaklığı

gösteriyormuş 4 derece diye. Artık o kadar

hayatımızın içinde yani.

Ülkede 3.5 milyon işsizimiz var. İşsize sorunca

hükümet haklı diyor. Çalışana sorunca

hükümet haksız diyor. Çalışanın

bakışı her zaman farklıdır. Muş mesela,

milli gelirden en az pay alan ilimizdir. İki

tane fabrikamız var. Bizim ekicimiz vardı.

Tütün, esnafın da ekicinin de geçimiydi

Muş’ta. Şeker fabrikasıyla Tekel’le

oynamayacaksın. Bizim memleketin geliri

bu. Esnafa da işçiye de ekiciye de para oradan

geliyor. Adam her yıl Mart-Nisan’da

aldığı tütün parasıyla çocuğuna çeyiz

alıyor, borcunu ödüyor. Bizim orada özel

sektör yok. Şimdi Amerika’ya, Sabancı’ya,

İsrail’e tütünü peşkeş çekiyorlar. Acısını

çekecekler. Bir ülkede sanayi yoksa, tarım

yoksa, iş yoksa bir gün gelecek, bankadan

para çekerken polis güvenlik orada

bekleyecek. Gasp hırsızlık artacak.

Metin Kaya: Uyuyan devi uyandırdık

biz. Türkiye’de sendikacılık da

bitmişti. Şimdi sendikacılar sendikacı

olduklarını yeni fark ettiler. Ama

iş öyle büyüdü ki, bütün dünya

haykırıyor bu insanlara haksızlık

yapılıyor diye.

Kızım diyor ki bana: “baba bu sene son

değil mi, bundan sonra okuyamayacağım

artık”. Yani bunu kızım anlıyor da, hükümet

mi anlamıyor? Biz anlıyoruz. Uyuyan devi

uyandırdık biz. Türkiye’de sendikacılık

da bitmişti. Şimdi sendikacılar sendikacı

olduklarını yeni fark ettiler. Ama iş öyle

büyüdü ki, bütün dünya haykırıyor bu

insanlara haksızlık yapılıyor diye. Bizim

başbakan ne yapıyor: Siyaha beyaz dedi mi

sen de öyle diyeceksin. Demedin mi kafanı

koparır. Ülkeye yazık. Böyle diktatörlükle

yönetim olmaz.

4 Şubat’ta TEKEL İşçilerine

Destek İçin GREV’deydik!

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 23


“... artık insaniyet kavramını unutmuş birer köleyiz.

Yani “Yaşar Ne Yaşar, Ne Yaşamaz” romanı gibi...”

TEKEL İşçilerinin mücadelesiyle birlikte 4/C’nin tüm

yönleriyle tartışıldığı bu süreçte SEKA Çaycuma Kağıt

Fabrikası’nın özelleştirilmesinin ardından altı yıldır

okullarda 4/C’li olarak çalışan ve buna karşı sürekli

mücadele eden 4/C’li çalışanlarla bültenimiz için Eğitim

Sen Çaycuma Temsilcimiz İsmet Akyol söyleşti….

- Kısaca bize kendinizi tanıtır mısınız? 4-C

öncesi ve şimdiki yaşam koşullarınızdan

söz edebilir misiniz?

Cem Atasun Bayraktar: Adım ve soyadım

Cem Atasun Bayraktar. Sözleşmeli geçici

personel (4/C) olarak MEB kapsamında

Çaycuma’da bir ilköğretim okulunda

görev yapmaktayım. Yüksek okul mezunuyum.

Ayrıca 4/C statüsünde çalışan

arkadaşlarımızla birlikte kurduğumuz

Sözleşmeli, 4/C Çalışanlar Derneği’nin

başkan yardımcılığını yürütmekteyim. 4/C

statüsünde çalışmaya başlamadan önce

yaşam standartlarının çok üstünde olmasa

da normal bir yaşam tarzı içerisinde

hayatımızı idame ettirmeye çalışıyorduk.

Fakat bu 4/C statüsünde çalıştırılmaya

başlandığımız andan itibaren hayat

standardının altında yaşam mücadelesi

verebilme ve hayatın vermiş olduğu her

türlü aksiliğe göğüs germeye çalışıyoruz.

Yani sizin anlayacağınız bu statüde çalışan

hiçbir arkadaşımız her ne koşulda olursa

olsun çok zor durumdalar ve bu haksızlığın

bir an evvel düzeltilmesi için gereken

çabanın her koşulda gösterilmesi ve neticelenmesini

beklemektedir.

Arif Acar: Adım Arif ACAR, 1978 Zonguldak

doğumluyum. SEKA Çaycuma Kağıt

Fabrikası özelleştirme mağduruyum.

Sözleşmeli, 4/C Çalışanlar Derneği’nin Zonguldak

Temsilciliğini yapıyorum. Üniversite

mezunuyum. Evliyim iki çocuğum var. Şu

an sözleşmeli köle (4/c) olarak Gökçebey

Bakacakkadı D.D. İ.Ö.O çalışmaktayım.

4/C öncesi yaşam koşullarımız şimdiki

koşullara göre çok daha iyiydi. Kendimiz

ve çocuklarımız için ileriye daha güvenli

bakabilmekteydik. İnsanlarla daha iyi diyalog

içindeydik. Şu an tamamen asosyal

olarak yaşamaktayız. İnsanca yaşama

isteği elinden alınmış, gelecek kaygısı

olan kendi kendine yetemeyen, toplumdan

uzaklaşmış artık insaniyet kavramını

unutmuş birer köleyiz.

Ahmet Eser: Ben Ahmet Eser 39 yaşında evli

2 çocuk babasıyım. 4-C Öncesi Çaycuma

SEKA Kağıt Fabrikasında çalışmaktaydım.

24 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


Son yapılan iyileştirmelerden önce

600 ila 800 TL maaşlarla 12 ay geçinmeye

zorlandık. Fakat bir şeye dikkatinizi

çekmek istiyorum. Bu maaşları

yalnızca 10 ay aldık. Yani 10 ay

aldığınız bu ücretlerle bize 12 ay deyim

yerindeyse “ölme ama borçlu morçlu

ama nasıl yaşarsan yaşa” dediler.

Cem Atasun Bayraktar

30.06.2003 tarihinde fabrika özelleştikten

ve 22 ay boş gezdikten sonra 12.04.2005

tarihinden itibaren 4-C statüsünde

Çaycuma’da bir lisede çalışmaya başladım.

Yaşam koşullarındaki farklılıklardan bahsetmek

gerekirse 2003 öncesi ile bugün

arasında gece ve gündüz kadar fark var

ve bizler şu an geceyi yaşıyoruz. Gelecek

adına da umuttan bahsedemiyoruz maalesef.

Üstelik ben ve benim gibi arkadaşların

birçoğu SEKA’nın bizzat kendi okulundan

mezun olmamıza ve mezuniyet sonrası

zorunlu hizmete tabi olmamıza rağmen

bugün bu noktadayız maalesef.

- Yaşadığınız 4-C süreci hakkında bizi

kısaca bilgilendirir misiniz? Bu süreçte

neler yaşandı, hangi koşulları kabullenmeye

zorlandınız?

Cem Atasun Bayraktar: Aslında sıkıntılarımız

öyle bir kaç cümle ile açıklanacak durumda

değildir. Bu sıkıntılarımızı anlatmaya

kalksak kelimeler kifayetsiz kalacak.

Bu süreç içerisinde az önce de bahsini

ettiğim gibi yaşam standardının çok altında

çalıştırılmaya zorlanan arkadaşlarımızdan

13 kişi intihar etti ve bunun dışında intihar

teşebbüsünde bulunan kişiler oldu. Yazık

değil mi bu insanlara? Ev kiralarının,

yaşadığımız yerden biliyorum ortalama

300 TL olduğu bir yerde insanlara al sana

600 TL ve bununla 12 ay geçin dersen ve o

insanlardan bu ücretle mucize beklersen

13 kişi intihar eder, birçok kişi eşinden

boşanmak zorunda kalır ve aileler dağılır.

Bu yaşam koşulları içerisinde dikkat

ederseniz intihara teşebbüs edenlerden

bahsettim, kendimden biliyorum, birçok

arkadaşımızı intihar konusunda caydıran

biz olduk. Tabiî ki bu sıkıntıları yaşamayan

bir kişi anlattıklarımızı masal görebilir,

fakat bilmenizi isterim ki bunlar ne

masal ne de ninni. Yaşadıklarımız gerçek

olup romanlara konu olabilecek bir

dramdır. Bu özelleştirme mağdurlarının

yaşadığı bir dramdır. Bir kere son yapılan

iyileştirmelerden önce 600 ile 800 TL

maaşlarla 12 ay geçinmeye zorlandık. Fakat

bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bu maaşları yalnızca 10 ay aldık. Yani 10

ay aldığınız bu ücretlerle bize 12 ay deyim

yerindeyse “ölme ama borçlu morçlu ama

nasıl yaşarsan yaşa“dediler. Yani ‘Yaşar

Ne Yaşar Ne de Yaşamaz’ romanı gibi.

Bu şartlar dâhilinde hangi birey ailesine

bakabilir ve nasıl ailesini geçindirebilir.

Özellikle sormak istiyorum: Bir öğretmene

artık yılın on ayı çalışacaksınız ve maaşınızı

yarı yarıya düşürdüm deseler, bunu kim

kabullenebilir? İşte TEKEL işçisinin ve

bizlerin mücadelesi bu mücadeledir.

Hak arama mücadelesidir. Biz kimsenin

affına sığınarak çıkmadık bu yola. Bilakis

bize onurumuzla yaşayacağımız bir iş

için, yardım edebilecek sendikalara, sivil

toplum kuruluşlarına kapımızı çaldığı

müddetçe o kapılarımızı hep açık bıraktık.

Arif Acar: Aslında her şeyin temeli cehalette

dayanmaktadır. Bizler özelleştirme olduktan

kısa bir zaman zarfı içinde hakkımızı

aramak için meydanlarda kendi başımıza

da olsa sesimizi duyurmaya çalıştık ve sesimizi

duyurduk. Gerçi eylemlerimiz TEKEL

eylemi kadar etkili olmadı. Bizler o zaman

durumumuzu anlatmaya çalıştık ve ‘sizlere

verdik haydi evinize gidin’ diye gönderdiler.

Bizlerde güvenmek zorundaydık ve

evlerimize geri döndük. Ama daha sonradan

anladık ki öyle bir kazık yemişiz ki

halimize ağlayanımız bile yok. İşte o kazık

4/C yani sözleşmeli kölelik düzeni. Bizleri

bu konumda çalışmaya zorladılar. Mecburduk

çünkü elimizden bundan sonra başka

bir şey gelmezdi, unutmayalım ki bizler

evimize ekmek getirmek zorundaydık.

Aradan geçen yıllar içinde defalarca eylem

yaptık derdimizi anlatmaya çalıştık ama

nafile bize her defasında; ‘Biz size iş verdik

sizi sokaktan aldık’ muhabbeti yapıldı. Soruyorum

beni sokağa bırakan kimdi?

Ahmet Eser: 2003’te özelleştirmeyi

yaşadıktan sonra bugün tekel işçisinin

yaptığını o tarihte bizde yapmaya çalıştık.

Aslında gerek AKP’nin yeni iktidar olması

gerekse mevcut sendikanın bizlere karşı

muhalefeti o yaptığımız eylemler (o tarihlerde

45 gün Türk-İş in önünde eylem yaptık

oralarda yatıp kalktık sendikasız kendi

imkânlarımızla) karşılığını almaya yetmedi.

2003 Temmuz’unda yaptığımız eylemler

sayesinde bizim dışımızdaki özelleştirme

mağdurları ile tanışma imkânımız oldu ve

yurt genelinde özelleştirme mağdurlarıyla

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 25


Arif Acar

Ben madenci çocuğuyum, 1991 yılında

yüz bin insan haklarını aramak için

Ankara’ya yürüdü. O zamanlar Zonguldak

halkını tek bir vücut olduğuna

şahit olmuştum. İçimdeki hak arama

ruhu kim bilir o zamanlardan kaldı.

ilgili komisyon kuruldu. Bende bu bölgenin

yaklaşık 2,5 yıl temsilcisi olarak

komisyonda çalıştım. Bir örnek vermem

gerekirse 2004 yılında TÜRK-İŞ kongresi

vardı bizlerde başbakanın kongreye

katılacağını haber almış ve hazırlık

yapmıştık. Kendi imkânlarımızla kongre

salonuna gittiğimizde TÜRK-İŞ yönetiminin

talimatı ile kongreye alınmadık. Başka bir

örnek ise ibretlik bir olaydı. Komisyondaki

arkadaşlarla eylem kararı almıştık ve

TÜRK-İŞ’in önünde buluşacaktık. TÜRK-

İŞ yönetiminin bize evet bize terörist

olduğumuz gerekçesi ile bulunduğumuz

yerden uzaklaştırıldık. Ama arkadaşlarla

devam ettik ilgili bakanlarla görüşerek, bazen

eylem yaparak 2004 yılı sonunda 4/C

ile ilgili kararnamenin çıkarılmasına vesile

olduk. Ama o tarihlerde gerek başımızda

kurumsal bir yapı olamaması gerekse

insanların uzun zamandan beri işsiz

olması başlangıçta 4/C sevinçle karşılandı.

Aslında bu birazda sıcak su ile kurbağanın

hikayesine benzer ölümü gösterip sıtmaya

razı etmek gibi bir şeydi aslında.

- Aileniz nasıl etkilendi?

Cem Atasun Bayraktar: Ben bekâr

olduğum için pek sıkıntı olmadı fakat evlilik

hayallerimi bu durumumuz düzelene

kadar başka bahara erteledim. Yalnız evli

olan arkadaşlarımızın birçoğu az öncede

bahsettiğim gibi ya boşandılar ya da intihar

ederek çoluk çocuğunu yetim bıraktılar.

Burada suç tabiî ki intihar eden baba da

değil. Onun babalık gururunu elinden alan

yönetimdedir. Düşünebiliyor musunuz? Bir

baba evine gittiğinde çocukları tarafından

babalığı sorgulanıyorsa, eşi tarafından

kocalığı sorgulanıyorsa o insanın ruh hali

ne olur? İşte sırf bu yüzden birçok 4/C’linin

psikolojik dengesi bozuldu ve bunu

çevresindekilere de hissettirmektedir artık.

Arif Acar: Bu konuda tek şunu diyebilirim.

Açlık sınırının bile altında kalan bir rakamla

ev geçindirmeye çalışan bir kişi, ailesinin

gerekli ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa

düşünün bu aile nereye kadar devam eder?

Ben sizlere soruyorum? Bir ay maaş

almadığınızı düşünün hayatınızda neler

değişir? Bizler yılda iki ay ücretsiz

dışarıdayız. Ama yinede ben cevaplayım

her ne kadar aile bireyleri birbirini sevse de

maddi imkânsızlıklar o aile içinde çatlaklara

sebep olmaktadır.

Ahmet Eser: Ben o konuda şanslı

olanlardanım aslında. Arkadaşlarımın etkilendiklerini

çok iyi biliyorum ama ben

uzun zaman kendime gelemediğim ve

psikolojik anlamda bir çöküş yaşadığım

o dönemlerde ailem hep benim yanımda

oldu. Ama şunu biliyorum birçok

arkadaşımız eşinden ayrıldı klinik anlamda

psikolojik sorunlar yaşadı.

- 4-C’ye geçtikten sonra 4-C’ye karşı

mücadele ettiniz. Mücadelede diğer

arkadaşlarınızla birlikte neler yaptınız?

Cem Atasun Bayraktar: Mücadelemiz

aslında çok yönlü oldu. Gerek yerel gerekse

genel manada hiçbirini ayırt etmeksizin,

sendika, çeşitli sivil toplum kuruluşları ile

sürekli irtibat halinde olduk. Görsel yayın

yapan genel ve yerel birçok gazete, dergi

ve TV’lerde gündem oluşturabilmek için

4/C’yi konu alan programlar yaptık. Eğitim

Sen Çaycuma Temsilciliği ve KESK Çaycuma

Bileşenleriyle birlikte iki yıl süresince

çeşitli eylem ve etkinlikler yaptık. Maddi

imkânlarımız ölçüsünde Ankara da direniş

gösteren TEKEL işçisi kardeşlerimize

destek vermek adına yapılan büyük mitinge

katıldık. Ayrıca Eğitim Sen Çaycuma

Temsilciliği’nin de içinde bulunduğu Çaycuma

Emek ve Demokrasi Platformu üyeleriyle

birlikte TEKEL işçilerini ziyaret ederek

4/C’yi onlara anlatmaya çalıştık.

Arif Acar: Daha öncede bahsettiğim gibi

çeşitli eylemler düzenleyerek kamuoyuna

bu yasanın insanlara kölelik düzeninin getirilmeye

çalışıldığını, koşulların çok ağır

olduğunu mutlaka ve mutlaka kaldırılması

gerektiğini her platformda anlatmaya

çalıştık. Ayrıca Eğitim Sen ve KESK’e de bu

haklı mücadelemizde yanımızda olduğu

için teşekkür ediyoruz.

Ahmet Eser: 4-C ye geçtikten sonra daha

önce bahsettiğim komisyon çalışmalarına

devam etti. Yapılan eylemlerin tamamına

bölgemizden yüksek katılım sağladık. Sendikalarla

devamlı irtibat halinde olduk, olmaya

da devam ediyoruz. Mesela sendikalı

26 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


2003’te özelleştirmeyi yaşadıktan sonra bugün

tekel işçisinin yaptığını o tarihte bizde yapmaya

çalıştık. Aslında gerek AKP’nin yeni iktidar

olması gerekse mevcut sendikanın bizlere karşı

muhalefeti o yaptığımız eylemler (o tarihlerde

45 gün Türk-İş in önünde eylem yaptık oralarda

yatıp kalktık sendikasız kendi imkânlarımızla)

karşılığını almaya yetmedi.

Ahmet Eser

olma hakkımız yoktu bu mahkeme kararı

ile alındı bu dönem sendikalı olabileceğiz

sanırım. Başka bir örnek sözleşmede

çalışma saatleri ile ilgili saat yoktu buda

mahkeme kararı ile kazanıldı. Yeni sözleşmelerde

sanırım memur çalışma saatleri

kavramı geldi. Bulunduğumuz bölgede

arkadaşların neredeyse tamamı ile bütünlük

içinde çalışmalarımıza devam ediyoruz.

- TEKEL işçilerinin yaklaşık bir buçuk aydır

Ankara’da gerçekleştirdikleri direniş tüm

ülkeye yeni bir soluk ve umut dalgası getirdi.

Bu konuda söyleyecekleriniz nelerdir?

Cem Atasun Bayraktar: Tekel işçileri

sadece hakları ellerinden alınmış olan

işçilerin değil, her geçen gün sıkıntıları biraz

daha artan memurun, emeklinin, esnafın,

çiftçinin, işsizin kısaca dar gelirli halkımızın

haklı gururu ve onuru oldular. Bu sebepten

ötürü Tekel işçilerine hem dernek olarak

hem de 4/C’liler olarak destek veriyor ve

onların bu haklı mücadelesini saygıyla

karşılıyoruz. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum;

maaşlarımız dışında hiçbir ek gelirimizde

bulunmamaktadır. 4/C statüsünde

çalışırken mezuniyet derecenizin de hiçbir

anlamı yoktur. İster tekniker olun, ister

mühendis, ister işletmeci hatta ve hatta

isterse doktoranızı yapın. Yapacağınız iş,

okul müdürünün vereceği her türlü iştir.

Ancak inisiyatif gösterildiğinde memurluk

yaparsınız. Görevde yükselme sınavlarına

dahi girebilme hakkımız yok. Şimdi soruyorum

sizlere bütün bu olumsuz şartları,

yaşam mücadelesini, sıkıntı ve ızdırapları

gören, fabrikaları kapatılarak özlük ve sosyal

hakları ellerinden alınan Tekel işçileri

4/C’ye neden tepki göstermesin? Neden

haklarını aramasın? Bu mücadele onurlu

ve gururlu Tekel işçilerinin ve özelleştirme

mağdurlarının hak arama mücadelesidir.

Arif Acar: Ben madenci çocuğuyum, 1991

yılında yüz bin insan haklarını aramak için

Ankara’ya yürüdü. O zamanlar Zonguldak

halkını tek bir vücut olduğuna şahit

olmuştum. İçimdeki hak arama ruhu kim

bilir o zamanlardan kaldı. Burada Tekel

işçilerine canı gönülden destekliyorum. Onlar

burada sermayenin karşısında emeğin

asla ezilmeyeceğini insanca yaşamanın

ne kadar önemli olduğunu, birlik ve

beraberliğin önemini bir daha anlattı en

önemlisi ise biz emekçiler olarak toplumun

aşağılanan değil el üstünde tutulması

gerektiğini, bir daha vurgulanmış oldu. Bir

takım haklar alındı. Kısaca uyuyan bir dev

uyandırıldı. Her zaman dediğimiz “Susma

sustukça elbet sıra sana gelecek” söylemini

tüm Türkiye’ye yaydılar.

Ahmet Eser: Açık konuşmak gerekirse

potansiyel anlamda böyle bir eylemi yapmak

isteyenler geçmişte de çok oldu. Ancak

TEKEL’de yaşanan ise işçi ve sendika

bütünlük içinde hareket ettiğinde neler

yaşanabileceğini tüm emekçilere göstermiş

oldu. Bizler bunu 1990’ların başında Zonguldak

madenci eylemlerinde yaşamıştık.

Madenci eyleminin bir katılımcısı olarak

bugün TEKEL işçilerinin yaptıklarını,

yaşadıklarını çok anlamlı ve onur verici

bir olay olarak görüyorum. Hepimiz için

bir ışık oldu aslında. Sinmiş bir toplumun

sinmeyen isyankâr direnişçileri aslında onlar

ve Türkiye emekçi hareketinin tarihine

şimdiden altın harflerle yazıldılar.

Eğitim Sen Çaycuma Temsilciliği tarafından

vencesizliğe, 4/C’ye karşı yapılan eylem ve

etkinliklerden görüntüler

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 27


ÜRETEN, YARATAN VE ÇOĞALTAN

KADIN EMEĞİ HER YERDE

Kadının görünmeyen emeği, sermaye

açısından emeğin maliyetini

düşürmektedir. Zaten bu nedenle burjuvazi

dünya yüzündeki bütün değerleri yerle

bir ederken ataerkil aileye ilişkin değerler

sistemine hiç dokunmamıştır.

Kadın emeği dün olduğu gibi

bugün de hayata dair her

alanda üretmeye devam ediyor.

Kadınlar evde, tarlada,

fabrikada, okulda, her yerde

çalışıyor, üretiyorlar. Bununla birlikte

emekleri küçümseniyor; çoğunlukla karşılığını

alamıyorlar. Kadınlara uygun görülen

işler “hafif iş” olarak niteleniyor. “Ağır”

işleri yapamayacakları vurgulanıyor.

Üstelik bu konuda ikiyüzlü bir tutum da

sergileniyor. Örneğin kırsal alanda çalışacak

ziraat mühendisi arandığında erkek

mühendisler tercih ediliyor ve buna gerekçe

olarak kadınların kırsal alanda, açık arazide

çalışamayacakları dile getiriliyor. Oysa

bu gerekçenin dile getirildiği ülkemizin

Çukurova’nın kavurucu sıcağından Karadeniz’in

aşırı yağışlı hava koşullarına

değin dört bir yanında yılın dokuz ayını

açık arazide tarım işçiliği yaparak geçiren

binlerce kadın bulunmaktadır. Bir yandan

en kötü koşullarda yılın üçte ikisini açık

arazide sabah gün ışımasından gece

yarılarına kadar çalışan bir emekçi kadın

gerçekliği varken, diğer yandan kadınların

mühendis olarak arazide çalışamayacağını

önü sürmek, ikiyüzlülüğün en büyüğüdür.

Kadın emeği eğer doğrudan değişim

değeri üretmiyorsa, yani karşılığında

bir ücret ödenmiyorsa tümüyle yok

sayılıyor. Örneğin kadının ev içindeki,

aile işletmelerindeki, tarla ve bahçelerdeki

emeği görülmüyor. Çocukların nasıl

bakıldıkları ve büyütüldükleri, hasta, yaşlı

ve diğer muhtaç durumlardakilere nasıl

bakım verildiği, evin nasıl çekip çevrildiği,

aile üyelerinin temizliğinin, düzeninin,

beslenmesinin, hayata hazırlanmasının

nasıl mümkün olduğu göz önünde bulundurulmuyor.

Oysa bunları mümkün kılan ve

kadının görünmez emeği denilen bu emek,

hayatın yeniden üretilmesindeki anlam

ve öneminin yanı sıra kapitalist sömürü

çarklarının işlemesi açısından da son derece

stratejik bir önem taşıyor.

Kadının görünmeyen emeği, sermaye

açısından emeğin maliyetini

düşürmektedir. Zaten bu nedenle burjuvazi

dünya yüzündeki bütün değerleri yerle

bir ederken ataerkil aileye ilişkin değerler

sistemine hiç dokunmamıştır. Kapitalizmin

bütün zincirlerinden boşanarak sınırsız sömürü

arzulamaya başladığı günümüzde,

dünya genelinde ve ülkemizde aileye yönelik

muhafazakarlığın artması, kadınların

annelik ve eşlik rollerine vurgu yapılması

boşuna değildir. Kadınlar bir yandan artan

yoksullukla birlikte ev eksenli işler

yapmaya; güvencesiz, süreksiz ve düzensiz

çalışmaya zorlanırken diğer yandan da

anneliğin kutsallığından dem vuruluyor.

Neoliberal sömürü düzeninin ideolojik

meşrulaştırması dinsel ve muhafazakar

söylemlerle sağlanıyor. Egemenler

geçmişte olduğu gibi bugün de sömürü

28 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


düzenini meşrulaştırmak için her türlü araca

ve aldatmacaya başvuruyor.

Tarihte emeğine ilk el konulanlar

kadınlar olmuştur. Sınıfların ilk ortaya

çıkmaya başladığı dönem kadınların da

ikincilleştirildikleri, emeklerine ve bedenlerine

el konulduğu dönem olmuştur.

Bu tarihten itibaren kadınların yaptıkları

iş, cinsiyetlerinin doğal ve zorunlu

uzantısı olarak değerlendirilmiş, emekleri

küçümsenmiş ve görünmez kılınmıştır.

Sınıflaşmayla eş zamanlı gelişen ataerkillik

kadının emeğine, bedenine ve tüm

hayatına el konulmasını, kendisine

yabancılaştırılmasını meşrulaştırmak

için geniş bir ideolojik, kültürel çerçeve

yaratmıştır. Bizim kültürümüzdeki “saçı

uzun aklı kısa” ya da “kaşık düşmanı”

deyimleri bunun örneğidir. Kadınların

kaşık düşmanı olarak ilan edildikleri kırsal

alanda hakim olan tarımsal üretimin ve

hayvancılığın esas olarak kadın emeği ile

gerçekleşiyor olması acı bir tezadı ifade etmektedir.

Kadınların dünyası ve emeği özel alan/

kamusal alan denilen suni ayrımla ikiye

bölünmüştür. “Özel alan” mahremiyet

alanı olarak nitelendiği için bu alandaki

eşitsiz ilişkiler, cinsiyete dayalı eşitsiz

görev paylaşımı ve şiddet gözlerden

saklanmıştır. Kadına yönelik aile içi

şiddetin bu denli gündeme geldiği günümüzde

dahi aile içi şiddetin önlenmesi

için gerekli yasal kurumsal düzenlemeler

yapılmamakta, yapılanların uygulanması

için ciddi bir irade gösterilmemektedir. Özel

alan denilen alandaki eşitsizlik ve şiddetin

ataerkilliğin bir yüzü olduğu, öbür yüzünün

de kamusal alan denilen alanda ayrımcılık,

taciz, dışlama olarak ortaya çıktığını çok iyi

biliyoruz.

Egemenler kadının emeğini önemsizleştirip

hafife aldıkları gibi, kadınların direnme

gücü de hak ettiği değeri görmesi için çok

bedel ödenmesi gerekmiştir. Kadınlar tarih

boyunca egemenlere karşı geliştirilen

her türlü direniş hareketi içinde yer almış

olmalarına rağmen, tarih onların direnişini

görmezden gelmiştir. Kadınların tarih

boyunca egemenlere karşı sergiledikleri

direniş mirasının ortaya çıkarılması için

iğneyle kuyu kazar gibi yoğun bir çaba

gerekmiştir. Ancak bu yoğun çaba ve özel

bir duyarlılık sayesinde kadınların tarihe

katkısı görünür olmaya başlamıştır.

Yakın tarihli işçi sınıfı mücadelelerinde ve

devrimlerinde de kadınlar ön saflarda yerlerini

almışlardır. Paris Komününde, 1848

Devriminde ve daha sonraki emek mücadeleleri

içinde kadınlar direniş bayrağını

dalgalandırmışlardır.

New Yorklu dokuma işçisi kadınların 1857

yılındaki onurlu direnişleri de 8 Mart’ı

yaratarak tarihe altın harflerle geçmiştir.

Binlerce dokuma işçisi kadının eylemi ve

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 29


Kadın emekçilerin sömürüye, baskıya

ve zulme karşı direnişlerinin yarattığı

bir günün yine kadınların sömürüye,

baskıya ve zulme karşı direniş bayrağını

yükselttikleri bir ortamda 100. yılını

kutlamak çok anlamlı.

yüzün üzerindeki eylemcinin yaşamını

yitirmesi, sonraki yıllarda kadın emekçilerin

mücadelelerine ışık tutmuştur. New Yorklu

dokuma işçisi kadınların 1857 yılındaki

direnişleri, daha sonra 2. Enternasyonal’de

kadınlarla ilgili konuların özel olarak gündeme

gelmesine ve daha sonra düzenlenen

Uluslar arası Kadın Konferansında Clara

Zetkin’in önerisi ile her yıl Mart ayında bir

gün kadınlar günü kutlanması önerisine

yol açtı. Clara Zetkin’in önerisi büyük bir

coşkuyla kabul edildi . İlk yıllarda belli bir

tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde

fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu.

Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de

Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası

Kadınlar Konferansı’nda gerçekleşti.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da daha

sonraki yıllarda, 16 Aralık 1977 tarihinde

8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak

anılmasını kabul etti.

8 Mart’ın ülkemizde kutlanması çok eski

tarihlere kadar gitmektedir. İlk olarak

1921 yılında sosyalist kadınlarca kutlanan

8 Mart, daha sonra 1970’li yıllarda İlerici

Kadınlar Derneği tarafından kutlanmaya

başlandı. 12 Eylül’ün ardından birkaç

30 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l

yıl kutlamaya ara verilmesinden sonra

1984’ten itibaren yeniden kutlanmaktadır.

Bu yılki 8 Mart’ın anlamı üzerinde durmakta

fayda var. Her şeyden önce bu yıl

8 Mart’ın 100. yılını kutlamaktayız. Kadın

emekçilerin sömürüye, baskıya ve zulme

karşı direnişlerinin yarattığı bir günün yine

kadınların sömürüye, baskıya ve zulme karşı

direniş bayrağını yükselttikleri bir ortamda

100. yılını kutlamak çok anlamlı. Ülkemiz

özgülünde ise bu günü kadın emekçilerin

de çok aktif bir şekilde yer aldıkları bir sınıf

mücadelesi eşliğinde karşılamak ise ayrıca

büyük bir anlam ve önem taşıyor. Yıllardır

sürdürülen özelleştirme, taşeronlaştırma,

vencesizleştirme uygulamalarına karşı

TEKEL işçilerinin başlattıkları direnişle

yanıt verilmektedir. TEKEL işçilerinin

kararlılıklarının ve fedakarlıklarının ürünü

olarak yükseltilen TEKEL direnişi bugün

TEKEL’i de aşmış, daha geniş bir sınıf

mücadelesinin ve dayanışmasının göstergesi

olmuştur. Bu mücadele ve dayanışma

içinde kadınların rolü ise üzerinde durmaya

değerdir. Kadınlar hem eylemciler olarak

iki aydır Ankara’nın ayazına, soğuğuna,

karına karşı sokakta direnmeyi sürdürüyorlar,

hem eylemcilerin aileleri olarak

güç ve moral kaynağı oluyorlar, hem de

direnişçilerle dayanışmanın yükseltilmesinde

aktif rol oynuyorlar.

Sermayenin ve genel olarak egemen

sınıfların kadın emeğini ve gücünü küçümseyen

yaklaşıma en güzel cevap kadın

emekçilerden geliyor. Bu cevabın coşkusu

ve moraliyle 8 Mart’ınızı kutluyoruz.

Yaşasın 8 Mart

Yaşasın Kadınların Birlik Mücadele ve

Dayanışma Günü


Neoliberal saldırı karşısında

kadınların dünya çapındaki

direnişini ve ortak eylem

gücünü ifade eden Dünya

Kadın Yürüyüşü/DKY, 1995

yılında Kanada’nın, Quebec eyaletinde

gerçekleştirilen EKMEK VE GÜLLER

yürüyüşünden esinlenerek ortaya çıkan

bir ağıdır. Yoksulluğa ve kadına yönelik

şiddete karşı dünya çapında eylemler

örgütleyen ve kendini ataerkilliğe, kapitalizme,

emperyalizme ve ırkçılığa karşıt

olarak tanımlayan DKY bugün 163 ülkeden

6000 kadın grubunu kapsamaktadır.163

ülkeden 6000 kadın grubu, yoksulluğa,

kadına yönelik şiddete, kapitalizme,

ırkçılığa ve emperyalizme karşı ortak eylemler

örgütlemektedir.

Kebek Kadın Federasyonu’nun 1995’te

düzenlediği Ekmek ve Güller yürüyüşünün

ardından kadınların neoliberalizme karşı

ortak mücadelesini başlatacak bir dünya

yürüyüşü düzenleme kararı, 65 ülkeden

145 kadının katılımıyla Ekim 1998’de

Montreal’de yapılan 1. Uluslararası

Toplantı’da alındı.

8 Mart-17 Ekim 2000 tarihleri arasında BM,

Dünya Bankası, İMF ve hükümetlere iletilen

küresel taleplerle yoksulluğa ve kadına

yönelik şiddete son verilmesi istendi. 2000

yılında dünyanın her yanında yoksulluğa

ve kadına yönelik şiddete karşı yürüyüşler

düzenlendi, milyonlarca imza toplandı.

Bu etkinliklerin ardından 18 Ekim 2000

tarihide yapılan II. Uluslararası Toplantıda

yürüyüşe devam etme kararı alındı. Bu

karar doğrultusunda 2-6 Ekim 2001 tarihlerinde

Montreal’de 3. Uluslararası

Toplantı gerçekleştirildi ve 4 Ekim 2001

tarihinde Montreal’de NATO’yu protesto

eden kitlesel bir gösteri düzenledi. DKY, bu

toplantıda küreselleşme karşıtı hareket ile

ittifak kurma ve Dünya Sosyal Forumu’nda

yer alma kararı aldı. Sonraki toplantı ise

dünyanın başka bir köşesinde Hindistan’da

DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜ

18-22 Mart 2003 tarihinde toplandı.

Hindistan’da gerçekleştirilen 4. toplantıda

kadınlar “başka bir dünya” talebi etrafında

küresel bir eylem planı oluşturdular.

10 Aralık 2004 tarihinde dünyanın en yoksul

ülkelerinden birisi olan Ruanda’da

toplanan Dünya Kadın Yürüyüşü

delegeleri, İnsanlık için Küresel Kadın

Şartı’nı kabul etti. İnsanlık için Küresel

Kadın Şartı, sömürünün, tahakkümün,

tahammülsüzlüğün ve dışlanmanın ortadan

kalktığı; doğruluğun, farklılıkların, hak

ve özgürlüklerin hepsinin saygı gördüğü

bir dünya kurma tahayyülünü içerir. Bu

dünyanın kurulmasına ilişkin koşullar 31

madde ile özetlenmiş olup, şart, eşitlik,

özgürlük, dayanışma, adalet ve barış gibi

evrensel değerlerden esinlenmiştir.

İnsanlık için Küresel Kadın Şartı’nın

Dünya Yürüyüşü ise 8 Mart 2005 tarihinde

Brezilya’da başladı. Binlerce kadın

Brezilya’nın başkenti Sao Paola’da eşitlik,

özgürlük, dayanışma, adalet ve barışın

egemen olduğu bir dünya talebiyle yürüdü.

Bu yürüyüşleri düzenleyen kadınlar taleplerini

içeren küresel bir yorgan oluşturdu.

Yorganın oluşum süreci, yeni bir dünyanın

nasıl yaratılacağını tarif ediyordu. Her

gittiği ülkede kadınların hayallerini dokuyan

motiş er eklendi. 17 Ekim 2005 tarihinde

Yorgan son durak noktası Burkina

Faso’ya ulaştığında, her ülkede saat 12:00-

13:00 arasında bir saatlik dayanışma eylemi

yapıldı.

2-6 Temmuz 2006 tarihlerinde Peru’nun

başkenti Lima’da yapılan 6. Uluslararası

Toplantı’da DKY’ye ilişkin şu ifadeler dile

getirildi:

“Dünya Kadın Yürüyüşü, yoksulluğun ve

kadına yönelik şiddetin kökenlerini ortadan

kaldırmak için çalışan taban gruplarını

ve örgütleri birleştiren, uluslararası bir

feminist eylem hareketidir. Kadınların

yaşadığı eşitsizliğin ve ayırımcılığın bütün

biçimlerine karşı mücadele eder. DKY’nin

değerleri ve eylemleri, sosyal, ekonomik

ve politik değişim perspektifini yansıtır.

Bu değerler ve eylemler, dayanışmanın

küreselleşmesini; kadınlarla erkekler

arasındaki, kadınların kendi arasındaki

ve halklar arasındaki eşitliği; kadınlar

arasındaki farklılıkları ve stratejilerimizdeki

çoğulculuğu tanımayı ve saygı duymayı;

kadınların liderliğini takdir etmeyi ve

kadınlarla diğer ilerici toplumsal hareketler

arasındaki ittifakları güçlendirilmeyi esas

alır.”

Kadınların yerel mücadelelerinden

esinlenen 2010 Üçüncü Küresel Eylem

Yılı için dört ana tema ortaya çıktı.

2010 yılı üçüncü küresel eylem yılı ilan

edildi.

2010 Küresel Eylem Yılı’nın temaları

“ortak yarar, barış ve sivilleşme, kadın

emeği ve kadına yönelik şiddet”tir.

2010 yılında bu temalara ilişkin

farkındalık yaratacak ve kadınların

birlik ve dayanışmasını güçlendirecek

eylemler planlanmaktadır.

Eylemler 2010 yılı 8 Mart’ından 17

Ekim’ine kadar sürdürülecektir.

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 31


Dünyada Neler Oluyor?

Hazırlayan: Mutahhar Aksarı / muaksari@yahoo.com

Göçmen Öğretmen Adaylarına

Destek

ALMANYA: Almanya’da göçmen kökenli

öğretmenlerin oranının yüzde iki civarında

olduğu sanılıyor. Bu açığın farkına varan

Hertie Vakfı, göçmen kökenli öğretmen

adaylarını desteklemek üzere bir proje

başlattı. Kamu yararına çalışmalar yürüten

Hertie Vakfı da genç öğretmen adaylarının

eğitimini burslar ve seminer programları

ile destekliyor. Amaç, Almanya’da eğitim

sisteminde daha fazla göçmen kökenli

öğretmenin görev alması. Yaşları 20

ile 30 arasında değişen bu gençler için

vakfın sağladığı burslar büyük bir fırsat.

Zira varlıklı ailelerden gelmeyen gençler

için burs almak, okula ve derslere daha

fazla yoğunlaşabilmek anlamına geliyor.

Vakıf ayrıca, genç öğretmen adaylarının

motivasyonlarını yükseltmek amacıyla

çeşitli seminerler de düzenliyor. Mesleğe

hazırlık niteliğinde olan bu seminerlerde

kişisel hedefler üzerine konuşuluyor,

sorunlara çözüm aranıyor. Hertie

Vakfı’ndan seminer yöneticisi Anna von

Klencke şöyle konuşuyor: “Öğrencilerin

hedeflerini bulmasına yönelik seminerin

amacı, onların kendilerindeki potansiyeli

keşfetmelerine yardımcı olmak. Bu

seminerler ana hatlarıyla, onların meslek

hayatına destek olmalı. Yani burada belirledikleri

hedeflerden, gelecekte okulda

görev yaparken faydalanabilmeliler.”

(www.dw-world.de/U.H -Çeviri:B.Ö)

Sendikacı Üç Yıl Sonra Serbest

Bırakıldı

ETHOPYA: Şimdiki adı Ulusal Ethopya

Öğretmenler Derneği olan Bağımsız

Ethopya Öğretmenler Derneği (ETA) Doğu

Gojam şubesi Yönetim Kurulu Başkanı ve

aynı zamanda Eğitim Enternasyoneli’nin

AİDS’le mücadele programı koordinatörü

olan Meqcha Mengistu, 16 Aralık’ta serbest

bırakıldı. Mengistu, üç yıldır Kality hapishanesinde

hapisti. (www.ei-ie.org)

Üniversite Çalışanları

Eylemdeydi

HİNDİSTAN: Meghalaya Eyaleti Shillong

kentindeki Kuzey Doğu Hill Üniversitesi

öğretim üyeleri ve diğer çalışanları 29

Aralık’ta bir günlük gösteri yaptılar. Gösteri

maaşlara ek olarak daha önce ödenen

yüzde 12’lik ek ödemenin kaldırılmasına

tepki için yapıldı. (www.wsws.org)

Her İlkokul Çocuğuna Bilgisayar

URUGUAY: Uruguay, geçtiğimiz aylarda

her ilkokul öğrencisinin dizüstü bilgisayara

sahip olduğu ilk ülke olmuştu

dünyada. Uruguay’ın 380 bin ilkokul

öğrencisinin sonuncusuna da geçen Kasım

ayında dizüstü bilgisayarı teslim edilmişti.

Hükümet ortaokul öğrencilerine de bilgisayar

dağıtılmasının planlandığını açıkladı.

Bu projeyle, yoksul ve olanakları kısıtlı

ailelerin çocuklarına okulda daha başarılı

olmalarına yardımcı olunması ve aynı zamanda

eğtimde genel olarak standartların

yükseltilmesi umuluyor. (www.bbc.co.uk)

Gazze’de Kız Öğrenciler Baskı

Altında

FİLİSTİN: Gazze İslam Üniversitesi’nde

kız ve erkek öğrencilerin iletişim kurması

yasak. İslamî kurallara uygun hareket

etmeyen, şeffaf başörtüsü takan ya da

makyaj yapan kız öğrenciler, Hamas’ın

yaptırımlarına maruz kalıyor. Gazze Üniversitesi’nin

kampüsündeki kız ve erkek

öğrenciler, neşeli bir şekilde birbirlerinin

yanından geçiyorlar. Ancak biraz daha dikkatli

bakınca, kız ve erkeklerin ayrı ayrı

küçük gruplar halinde dolaştıklarını fark

ediyorsunuz. İletişim kurmaları kesinlikle

yasak. Mimarlık bölümü öğrencisi Adem,

bu durumun “katlanılamaz” olduğunu

söylüyor:

”İslam Üniversitesi büyük bir okul gibi.

Öğrenciler, kız ve erkek olarak ayrılıyor.

Bence bu kötü bir durum. Ben, kadın ve

erkeklerin bir arada olmasından yanayım;

böylece tecrübelerimizi paylaşabilir ve

birbirimize daha fazla güven duyabiliriz.

Normal hayatta da kadın - erkek karışık

bir toplumuz. Bu nedenle, başından itibaren

böyle bir birlikteliğin olması daha

32 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


mantıklı olurdu.” 20’li yaşların başındaki

Adem ve diğer beş üniversiteli bayan

arkadaşının kampüste özgürce sohbet

etmeleri düşünülemez bile. Ancak

genç öğrenci, Gazze kentindeki bir kafede

kendini o kadar özgür hissediyor

ki eleştirilerini gizlemiyor:“Din, İslam

Üniversitesi’nde büyük bir rol oynuyor.

Bir mimarlık öğrencisi olarak ben bundan

sıkılıyorum. İslamiyet’le ilgili derslerde

öğrenmem gereken şeyler aşırı derecede

fazla. Bu da bölümümle ilgili gerçek derslerde

çok şey kaybetmeme yol açıyor.”

Mimarlık eğitiminde ders saatlerinin

yaklaşık yüzde 10’u dine ayrılıyor. Örneğin

Kuran-ı Kerim’in nasıl yorumlanacağı,

İslamî kurallar ve İslam tarihi gibi konular

ele alınıyor. Gazze’deki İslam Üniversitesi,

tıptan, mühendislik bilimleri ve sanata kadar

pek çok alanda eğitim veren on fakülteye

sahip ciddi bir eğitim kurumu. 21 bin

öğrencisiyle Gazze’deki en büyük yüksek

okul. Öğrenciler, İslamî alanda aldıkları

iyi notlarla, kendi branşlarındaki kötü

notlarını dengeleyebiliyorlar. Eğitim bilimlerinde

okuyan Dalia da bu sisteme boyun

eğmek zorunda kalan öğrencilerden biri:

“İyi not alabilmek için, din derslerinde akıcı

bir şekilde öğrenmemiz gerekiyor, ancak

bunu inanarak yapmıyoruz. Bunu “yapmak

zorunda olduğumuz bir şey” olarak

görüyoruz. Sonunda her şeyi unutuyor ve

hayatımıza hiç bir şey katmıyor.”

Jelan adlı mimarlık öğrencisi de bölümlerinin

İslamî ideolojinin etkisi altında olmasını

çok kötü buluyor:“Benim okuduğum

mimarlık bölümünde örneğin İslami fikirlere

göre inşa etmeye zorlanıyoruz. Kapalı

salonlar, evlerde erkek ve kadınlar için

ayrı bölümler… Üniversitede İslamî kurallara

uygun giyinmek zorundayız. Kısa bir

süredir de öğrencilere ihtarda bulunan bir

ahlâk komitesi var. Bunları olumsuz buluyorum.

Hiç iç açıcı değil.” Ahlâk gözlemcisi

tarafından dört kez yakalanan makyajlı

kız öğrenciler ahlâk komitesine çıkarılıyor.

Şeffaf bir başörtü ya da erkek öğrencilerle

kampus içinde iletişimde bulunmak da

komiteye çağrılmaya yetiyor. Hamas’ın iktidara

gelmesiyle, üniversitelerin de küçük

İslamî diktatörlüklere dönüştüğü belirtiliyor.

Öğretim görevlileri aksini iddia etse de

Dina adlı öğrenci, şunları söylüyor:

“Hamas, iktidara geldiğinden beri,

öğretim görevlileri de fikir ve ideolojilerini

doğrudan dile getirebiliyor. Dini tecrübeleriyle

övünüyor ve sık, sık ‘Biz Hamas’a

aidiz’ diyorlar.” ( www.dw-world.de / S.E /

Çeviri: B.S.)

Kuran Kurslarında Şiddet

Araştırması

HOLLANDA: Hollanda’da Belediye Sağlık

Hizmetleri kurumu (GGD) camilerde verilen

Kuran kursları esnasında yaşanan çocuk

istismarı şikayetlerine dair bir araştırma

yapma kararı aldı. Hollanda’nın Den Haag

kentinde kurslara gelen çocukların düzenli

olarak dayak yediklerinin tespit edilmesinin

ardından Uyum Bakanı Eberhard

van der Laan bu konudaki araştırma talebini

Salı günü Parlemento’ya yazılı olarak

sundu. Verilen haberde aynı zamanda Hollanda

hükümetinin konuya dair bir takım

endişeler beslediği de belirtildi. Ayrıca

Verwey-Jonker Enstitüsü’nün camilerde

nasıl ders verildiğine dair bir araştırma

başlattığı da biliniyor. Tilburg ve Amsterdam

şehirlerinde bulunan camiler ise bu

araştırmaya sıcak bakmıyor ve yardım taleplerini

reddediyor. GGD’nin yapacağı

araştırma ise sadece çocuk istismarı ve

şiddete yönelik olacak. Camilerin bu

araştırmaya katılmaları zorunlu olmamakla

birlikte Van der Laan bu araştırmaların

engellenmesinin istenmeyen bir durum

olacağını sözlerine ekledi. (www.sol.org)

Öğretmenler Bir Haftadır

Grevde

NİJERYA: Plateau eyaletindeki ilkokul

öğretmenleri 2007, 2008 ve 2009 yılının

sekiz ayına ait maaşlarının hâlâ ödenmemesi

üzerine 11 Ocak’tan itibaren greve

çıktılar. Ulusal Öğretmenler Sendikası

(NUT)’na üye öğretmenler maaşlarını

alamazlarsa, Şubat ayında da greve

çıkacaklarını söylediler. (www.wsws.org)

Sel Eğitimi Vurdu

TANZANYA: Sel felaketi eğitimi vurdu.

Okulların açılışı gecikecek. Sel felaketi

yüzünden evleri hasar gören yaklaşık

33 bin insan okullara

yerleştirildi.

BBC’nin haberine göre,

aralarında çocuklarında

olduğu 125 kişi Lwamulilo

ilkokulunda güç

koşullarda kalıyor.

Tanzanya Öğretmenler

Sendikası (TTU)

üyesi Antony Mtavangu,

çok sayıda

öğrencinin öldüğünü

belirtti. Kilimanjaro

bölgesinde 9 ilkokul

öğrencisinin aileleri ile birlikte toprak

altında kaldıklarını, sel felaketine uykuda

yakalandıklarını söyledi. Demiryolları ile

karayollarının ağır hasar görmesi yüzünden

pek çok bölgede öğrenciler okula gidemiyor.

(www.ei-ie.org)

Gönüllü Öğretmenler Kadro

İstedi

SRİ LANKA: Doğu Sri Lanka’daki okullarda

gönüllü olarak çalışan öğretmenler 22

Aralık’ta eylemdeydi. Gönüllü öğretmenler

kadro talebinde bulundular. Hükümet taleplerini

yerine getirmezse, açlık grevi

yapacaklarını ilan ettiler.(www.wsws.org)

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 33


Hukuk Büromuzdan

4/C’lilerin Sendika Üyesi Olabileceğine İlişkin

Bir Yargı Kararı Daha

Sendikamızın Ankara ili Şereflikoçhisar ilçesinde 4/C’li

iki kamu görevlisinin sendika üyesi oldukları halde

Şereflikoçhisar Kaymakamlığınca o tarihteki düzenleme

uyarınca bu üyelerin aidatının yatırılmaması üzerine açtığı

davada Ankara 8. İdare Mahkemesi 26.11.2009 gün ve

E: 2009/653, K: 2009/1842 sayılı kararıyla işlemin iptaline

karar vermiştir. Bu kararda 4688 sayılı yasanın

işçiler haricinde kamu görevlileri hakkında bir istisnaya

yer vermediği bu nedenle 657 sayılı yasanın 4/C maddesi

kapsamında çalışanların 4688 sayılı kapsamında olduğu

ve sendika aidatı kesilmesi gerektiği belirtilmiştir. Milli

Eğitim Bakanlığının anılan idare mahkeme kararının

da içinde olduğu yargı kararları uyarınca 4/C’lileri

sendika üyesi kabul etmesi gerekmektedir.

Müdür Başyardımcılığı Başvurularının

Kısıtlanmasına Yönelik Uygulama Kılavuzunun

Düzeltilmesi İçin Bakanlığa Başvurduk

Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin

Atama ve Yer Değiştirmelerine

İlişkin Yönetmeliğin Uygulama Kılavuzu’nun müdür

başyardımcılığıyla ilgili 33. ve 35. soru ve cevaplarında

yeni mağduriyetlere yol açacak açıkça hukuksuz düzenlemeler

yer almaktadır. Çünkü bu düzenlemeler nedeniyle

daha önceden yöneticilik yapmış olanlar ile müdürlük,

müdür yetkili öğretmenlik, kurucu müdürlük vb. görevlerde

bulunan müdür yardımcıları müdür başyardımcılığına

başvuramayacaktır. Bu nedenle söz konusu hukuksuzluğun

durdurulması için Milli Eğitim Bakanlığı’na yazı yazdık.

Fen Edebiyat ve İlahiyat Mezunlarına Tezsiz

Yüksek Lisans Yapmadan Ortaöğretim

Öğretmenliğine Başvuru Yolunu Açan YÖK

Kararının İptali İstemiyle Dava Açtık

Ortaöğretim fen-edebiyat ve ilahiyat mezunları dört

yıllık lisans öğreniminin ardından pedogojik formasyonu

içeren tezsiz yüksek lisansı tamamladıktan

sonra ortaöğretim alan öğretmenliğe başvurabilmektedir.

Yükseköğretim Genel Kurulu’nun 27.8.2009 günlü kararı

ile söz konusu pedagojik formasyon fen-edebiyat ve ilahiyat

fakültelerinde artık lisans öğrenimi sırasında verilecektir.

Daha sonradan yapılan açıklamalara göre bu

olanaktan fen-edebiyat ve ilahiyat fakültesi öğrencilerden

belirli koşulları taşıyanlar yararlanabilecektir. Böylece

ortaöğretim alan öğretmenliğine eğitim fakülteleri

ortaöğretim alan öğretmenliği mezunları beş yıllık lisans

öğrenimlerinin ardından başvurabilirken, fen-edebiyat

ve ilahiyat mezunları dört yıllık lisans öğrenimlerinden

sonra başvurabilecektir. Bu nedenle YÖK’ün anılan kararı

eğitim fakülteleri ortaöğretim alan öğretmenliği mezunları

aleyhine haklı bir nedene dayanmayan bir ayrımcılıktır.

Bu yönüyle anılan YÖK kararı öğretmenlik mesleğinde

niteliği düşürmekten, gereksiz yere bir ayrışma nedeni

daha yaratmaktan, çalışma huzurunu, giderek çalışma

barışını bozmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Bu nedenle sendikamız hukuka, kamu yararına, hizmetin

gereklerine ve eğitim bilim ilkelerine aykırı gördüğü

YÖK’ün anılan kararının yürütmesinin durdurulması ve

iptali istemiyle dava açmıştır.

İl İçi Sıraların Çalıştırılması İçin Bakanlığa ve

Bazı İl Valiliklerine Yazı Yazdık

Sendika olarak ili iç sıraların işletilmesi için il milli

eğitim müdürlüklerini uyararak gerekli önlemlerin

alması talebiyle Bakanlığa ve sıraları işletmeyen bazı il

valiliklerine yazı yazdık.

Yönetici Atama Uygulama Kılavuzu İçin

Görüşlerimizi Bildirdik

Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel

Müdürlüğü’nce, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim

Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine

İlişkin Yönetmeliğin Uygulama Kılavuzu yayımlamıştır.

Söz konusu kılavuz incelendiğinde yönetici atama ve yer

değiştirme işlemlerini kolaylaştırmak, doğacak sorunların

önüne geçmek amacıyla hazırlanan bu kılavuzun birçok

noktada tam tersine sorun ve uyuşmazlık yaratacak nitelikte

olduğu görülmüştür. Bu durum üzerine Bakanlığa,

anılan kılavuzun yeniden değerlendirilmesi için genel

merkezimizce yazı yazılmıştır.

Yönetici Atama Bilgilerinin Erişime Açılması

İçin Bakanlığa Başvurduk

Sendika olarak, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı

Yasasına dayanarak, elektronik ortamda yönetici atama

sonuçları açıklandıktan sonra, atama yapılan eğitim

kurumları bazında, bu eğitim kurumuna başvuran adayların

sınav puanlarının, EK-2 Değerlendirme Formlarının ve

34 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


toplam puanlarının il milli eğitim müdürlüklerinin web

sayfalarında erişime açılması için Bakanlığın gerekli önlemleri

almasını talep ettik.

Yönetici Atamalarının Hukuka Uygun Biçimde

Gerçekleşmesi İçin Bakanlığı Uyardık

Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin

Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin

Yönetmeliğin Uygulama Kılavuzu doğrultusunda il

milli eğitim müdürlüklerince duyuruların yapılmasıyla

birlikte yönetici atama süreci başlamıştır. Bu sürecin

sağlıklı ve hukuka uygun biçimde gerçekleşmesi için

şubelerimizden gelen şikâyet ve talepler doğrultusunda

Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğüne yazı

yazdık. Bu yazıdaki ve önceki yazımızdaki taleplerimizin

takipçisi olacağız. Gerekli düzeltmelerin yapılmaması

ve mağduriyetlerin doğması halinde hukuksal yollara

başvuracağız.

Yönetici Atamalarının Hukuka Uygun Biçimde

Gerçekleşmesi İçin 81 İl Valiliğini Uyardık

Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin

Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin

Yönetmeliğin Uygulama Kılavuzu doğrultusunda il milli

eğitim müdürlüklerince duyuruların yapılmasıyla birlikte

yönetici atama süreci başlamıştır. Bu sürecin sağlıklı ve

hukuka uygun biçimde gerçekleşmesi için şubelerimizden

gelen şikâyet ve talepler doğrultusunda 76.madde atamaları

ve duyurudan sonra verilen takdir ve teşekkür belgeleri

konusunda tüm valiliklere yazı yazdık. Bu yazıdaki taleplerimizin

takipçisi olacağız.

Yönetici Atamalarında Çabalarımız Sonuç

Verdi: MEB Yönetici Atamada Başvuru

Ekranlarını Saat 24.00 Yerine 17.00’ye Kadar

Açık Tuttu

Bilindiği gibi sendikamız Milli Eğitim Bakanlığı

Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve

Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmeliği Uygulama

Kılavuzu’nun yayımlanmasından sonra bu kılavuzda

ve yönetmelikte sorun yaratacak düzenlemelerle ilgili

başvuruda bulunmuş ve bunların tekrar değerlendirilerek

düzeltilmesini istemişti. Milli Eğitim Bakanlığından

sendikamıza iletilen bilgilere göre bakanlık yönetici

atamalarında başvuruların bittiği gün başvuru ekranlarını,

anılan kılavuzda belirtildiği gibi saat 24.00’e kadar değil

17.00’ye kadar açık tutmuştur.

Danıştay, Okul Servis Araçları Yönetmeliği’ne

İlişkin Yürütmeyi Durdurma Kararının

Kapsamını Genişletti

Ulaştırma Bakanlığı’nca Okul Servis Araçları

Yönetmeliğinde 17.9.2009 gün ve 27352 sayılı

Resmi Gazete’de yayımlanan bir değişiklik yapmıştı. Bu

değişiklikle servis araçlarının yaşı 12’den 20’ye çıkarılmış,

servis araçlarında görev yapacak rehber personelin lise

mezunu ve 22 yaşından büyük olması gerektiğine ilişkin

koşul 20 yaşına ve ilköğretim okulu mezunu olmasına

indirilmiş, Okul Servis Araçları Yönetmeliği’nin 4.maddesinin

birinci fıkrasının f ve i bentlerinin, 5.maddesinin

birinci fıkrasının b, d ve e bentlerinin, 6.maddesinin,

7.maddesinin, 8.maddesinin birinci fıkrasının b

bendi hükümlerinin taşımalı eğitimde kullanılan servis

hizmetlerinde 1.1.2010 tarihine kadar uygulanmayacağına

dair istisna hükmü 1.7.2010 tarihine kadar uzatılmıştı.

Sendikamız söz konusu hükümlerin yürütmesinin

durdurulması ve iptali istemiyle dava açmıştı. Bir başka

eğitim sendikasının anılan yönetmelik değişikliğiyle ilgili

açtığı davada Danıştay 8. Dairesi, servis araçlarının yaşını

12’den 20’ye çıkaran ve servis araçlarında görev yapacak

rehber personelin lise mezunu ve 22 yaşından büyük

olması gerektiğine ilişkin koşulu 20 yaş ve ilköğretim

okulu mezunu olunması gerektiği biçiminde değiştiren

hükümlerinin yürütmesini durdurmuştu. Sendikamızın

açtığı davada ise Danıştay 8. Dairesi bu hükümlerin

yanı sıra yürütmesinin durdurulmasını istediğimiz anılan

yönetmeliğin istisna hükmünün uygulanmasını uzatan hükmünün

de yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. Böylece

anılan yönetmeliğin 4. maddesinin birinci fıkrasının f

ve i bentlerinin, 5. maddesinin birinci fıkrasının b, d ve e

bentlerinin, 6. maddesinin, 7. maddesinin, 8. maddesinin

birinci fıkrasının b bendi hükümlerinin taşımalı eğitimde

kullanılan servis hizmetlerinde 1.1.2010 tarihine kadar

uygulanmayacağına dair istisna hükmünün 1.7.2010 tarihine

kadar uzatan düzenlemenin yürütmesi durdurulmuş

oldu.

Bu karar Okul Servis Araçları Yönetmeliğinin, eksiksiz

olarak, taşımalı eğitim için de bağlayıcı olması ve

uygulanması gerektiği anlamına gelmektedir.

Hukuk Büromuzdan

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 35


Öğrencilerin Oyun ve

Yaşam Alanları Daraltılamaz

SAMSUN İlkadım İlçesi Atatürk İlköğretim Okulu bahçesine

anaokulu yapılmasına karşı öğrenci ve öğretmenlerin

katılımı ile Samsun Eğitim Sen bir basın açıklaması yaptı.

Öğrencilerin oyun ve yaşam alanının daraltılarak anaokulu

yapılmasını doğru bulmayan Eğitim Sen Samsun Şubesi

20 Ocak 2010 Çarşamba

günü saat 12.30’da Atatürk

İlköğretim Okulu önünde

basın açıklaması yaptı.

Öğrencilerin ve velilerin

katılımı ile gerçekleşen

basın açıklaması

öğrencilerin sık sık “bahçe

bizimdir bizim kalacak”

sloganlarıyla kesildi.

Arkadaşımızın Sürgün Kararı Derhal Geri

Alınmalıdır

İSTANBUL 4 No’lu şubemiz tarafından üyemiz Erdal

Güzel’in sürgününe ilişkin görev yaptığı okulun önünde

veli ve öğrencilerinin de katılımı ile bir basın açıklaması

gerçekleştirildi. Açıklamada “arkadaşımız 9 ay tutuklu

kalmış, çıkarıldığı ilk mahkemesinde özgürlüğüne

kavuşmuştur. İdari olarak kendisine kınama cezası verilmiş

bu da yetmiyormuş gibi Hacı Hüsrev İlköğretim Okulu’na

sürgün edilerek cezası

arttırılmaya çalışılmıştır.

İl Milli Eğitim Müdürlüğü

kendisini mahkeme yerine

koyarak arkadaşımızı suçlu

ilan etmiştir. Sorunu da

sürgün ederek çözmüştür.

Erdal arkadaşımız

demokratik, eşit, sömürüsüz

bir ülkenin özlemi ile

mücadele eden bir kimliğe

sahiptir ve yaptıkları

meşrudur. Asıl suçlu olanlar

onlardır.

Erdal GÜZEL meşru ve

insani olanı yapmıştır. Ona,

öğrencilerine ve velilerine

yapılan bu haksızlıktan

derhal geri dönülmesi

gerekmektedir.” görüşlere

yer verilmiştir.

Şubelerimizden - Şubelerimizden -Şubelerimizden -Şubelerimizden -Şubelerimizden

TEKEL İşçileri, Çaycuma Emek ve

Demokrasi Platformu Üyelerini Coşkuyla

Karşıladı!

ANKARA TEKEL işçileri için günlerdir Çaycuma’da bildiri

dağıtımı, afişleme çalışmaları, oturma eylemi ve yardım

kampanyası düzenleyen Çaycuma Emek ve Demokrasi

Platformu üyeleri Ankara’ya

giderek TEKEL işçilerine

dayanışma mesajlarını

ilettiler.

Platform üyeleri,

Çaycuma’daki okullarda

4-C statüsünde çalışan ve

Sözleşmeli, 4-C Çalışanları

Derneği çatısında

örgütlenen işçilerle birlikte,

Ankara’nın dondurucu

soğuğuna, yağmura, hükümetin baskılarına rağmen

mücadelelerini kararlılıkla sürdüren TEKEL işçilerini ziyaret

etti.

Çaycuma’da toplanan yardımlarla alınan çorap, iç çamaşırı,

eldiven ve konserve gibi malzemeleri TEKEL İşçilerine

ulaştıran platform üyeleri, TEKEL İşçilerinin çadırlarını tek

tek gezerek, dayanışma mesajlarını ilettiler, Çaycuma’da

yaptıkları çalışmaları anlattılar. Platform üyelerini alkış

ve sloganlarla karşılan TEKEL İşçileri Çaycuma’da yapılan

çalışmaları basından takip ettiklerini, mücadelelerinin

tüm ülkeye yayıldığını ve kazanana kadar direneceklerini

belirttiler.

Eğitim Sen Gaziantep Şubesi Tiyatro

Topluluğu “Kadınlık Bizde Kalsın”

Oyununu Sahneledi

GAZİANTEP Şubemiz Tiyatro Topluluğu tarafından

hazırlanan, yönetmenliğini Cahit BULUT’un yaptığı Yılmaz

ERDOĞAN’ın eseri ‘’Kadınlık Bizde Kalsın’’ oyununun 23

Aralık’ta Gaziantep Devlet Tiyatrosu’nda gösterimi yapıldı.

36 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


İlköğretim Çocuk Edebiyatı Kitap Kataloğu

EĞİTİM SEN olarak, kültür yaşamımıza katkı sunmak

amacıyla bundan önce de sayısız etkinlikler yaptık, projeler

gerçekleştirdik. Kurultaylar topladık, konferanslar, paneller

düzenledik. Çok sayıda yayına imza attık. Kültür yaşamıyla

ilgili tartışmalara katıldık, eleştirilerde bulunduk, öneriler

geliştirdik. Ama okuma kültürü konusunda sürdürmüş

olduğumuz katalog çalışması hepsinden farklı bir etki

yaratacak niteliktedir.

Okuma kültürü, özellikle küçük yaşta kazanılan okuma

alışkanlığının üstüne bina edilebilir. Okuma alışkanlığı

kazanmada en etkili iki kurum, aile ve okul, bu alışkanlığın

kazanılmasına en elverişli çağ ise çocukluk dönemidir.

Çocuğun okuma alışkanlığını ve kültürünü kazanmasında

aile ve okulun yanında, içinde yaşadığı toplumun da etkisi

büyüktür. Bunun bilincinde ve toplumsal sorumluluğumuzun

gereği olarak aileye, okula ve topluma etki ederek

çocuklarımızın gelişimine katkı sunmak istiyoruz.

Çocuk ve gençlik edebiyatı, günümüz çocuklarının ve

gençlerinin okuma kültürü kazanması için çok önemli

bir araç. Dünyada 1968’lerden sonra bu alanda devrim

niteliğinde gelişmeler oldu. Uzun yıllar çocuk ve gençlik

edebiyatı var mı, yok mu tartışmaları alanın kısır kalması

sonucunu doğurdu. Fakat son 40 yıl içerisinde bu alanda

sayısız yapıt üretildi, üretilmeye devam ediyor. İnsan

psikolojisi konusunda yeni bilgiler yaygınlaştıkça, çocuk

gelişimi daha yakından öğrenildikçe çocuk ve gençlik

edebiyatı dal budak sarıyor, büyüyor, gelişiyor. Ortaya çıkan

yapıtlar, çocukların ve gençlerin dünyasına hitap etmeyi

başarıyor.

Ülkemizde de son yıllarda çocuk ve gençlik edebiyatı,

gerek çeviriler gerekse yerli yazarların yapıtlarıyla günden

güne çeşitleniyor, zenginleşiyor. Önümüzdeki dönemde bu

zenginliğin katlanacağını öngörmek yanlış olmaz.

EĞİTİM SEN’in çocuk ve gençlik kitapları katalogları

hazırlama çalışması yukarıda sözü edilen gelişmelere denk

düştüğü için anlamlıdır. Çocuklarda kitap okuma kültürünü

geliştirmek isteyen anne babalara, öğretmenlere doğru kitap

seçimi konusunda yol göstermesi açısından bu katalogların

çok önemli bir işlevi olacaktır.

Katalogların Öyküsünü

Proje Koordinatörü

Nabi Belekoğlu

Bizler İçin anlattı…

l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l 37


Katalogların Hazırlanma Süreci;

Bu kataloglar üç tanedir:

1. Okulöncesi Çocuk Edebiyatı Kataloğu

2. İlköğretim Dönemi Çocuk Edebiyatı

Kataloğu

3. Gençlik Edebiyatı Kataloğu

Bu Kataloglar Niçin Hazırlandı?

Soruyu yanıtlayabilmemiz için, öncelikle

okuma kültürü bakımından Türkiye’nin

dünyadaki yerine bakmamız gerekir. 2009

yılı Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme

Raporu(2009) na göre, Türkiye, insani

gelişmişlik bakımından 186 ülke arasında

79, eğitime ayrılan pay bakımından 40.

sıradadır.

Düzenli Kitap Okuma Bakımından Türkiye

Ne Durumdadır?

Bu soruyu Milli Eğitim Bakanlığı’mız

2004 yılında yaptığı açıklamayla şöyle

yanıtlamıştır:

• Rusya ve Türk Cumhuriyetlerinde; her

100 kişiden 53’ü,

• Avrupa’da; her 100 kişiden23’ü,

• Japonya’da; her 100 kişiden 14’ü düzenli

olarak kitap okurken,

• Türkiye’de; her 10 bin kişiden 1’i düzenli

olarak kitap okuyor. (MEB, 2004)

Günlük Satın Alınan Gazete Sayısı Diğer

Ülkelerde Ne Kadar, Bizde Ne Kadar?

Dr.Süha Ertem’in, “Türkiye Kitap Okuyor

mu?” adlı araştırmasına göre:

• Norveç’te; her 1000 kişiden 588’i,

• Japonya’da; her 1000 kişiden 577’si

• Finlandiya’da; her 1000 kişiden 455’i,

• Belçika’da; her 1000 kişiden 158’i,

• Malezya’da; her 1000 kişiden 115’i

gazete satın alırken,,

• Türkiye’de her 1000 kişiden 47’si satın

alıyor. (Ertem, 2008)

• 84 milyon nüfuslu Almanya’da günlük

gazete baskısı 23 milyonken,

• 72 milyon nüfuslu Türkiye’de günlük

gazete baskısı 4,5 milyon.

• 7 milyon nüfuslu Azerbaycan’da bir

kitap 100 bin adet basılırken

• 72 milyon nüfuslu Türkiye’de bir kitap

2000 adet basılıyor.

• AB’ye bağlı ülkelerde kişi başına

ortalama 7 kitap düşerken,

• Türkiye’de 6 kişiye 1 kitap düşüyor.

(Ertem, 2008))

Son yıllarda üzüldüğümüz bir başka gerçek

var; çok sayıda yayınevinin kapanmış

olması gerçeği. İstanbul Ticaret Odası’nın

rakamlarına göre;

• Çalışır halde 4700 yayıncı gözükse de

bunun ancak 1700’ü aktif durumdadır.

Bu 1700 yayıncının bir bölümü de ayakta

kalabilmenin mücadelesi içindedir.

• Türkiye’de 70’li yıllarda kitabevi sayısı

40.000 iken, 2009’da 25.000.

• Artan nüfusa bağlı olarak kitabevi

sayısının da artması gerekirken,15.000

kitapevi kapanmıştır. (İTO, 2009)

• Son 8 yılda kapatılan kütüphane sayısı

ise 240’tır.(Basın, 2009)

Rakamlar karamsar bir tablo çiziyor ama

var olan gerçeği de ortaya koyuyor.

Çocuk ve Gençlik Edebiyatları Kitap

Katalogları Niçin Hazırlandı?

• Rakamların çizdiği bu kara tabloyu

değiştirmek için,

38 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l


• Türkiye’nin Dünya sıralamadaki yerini,

yukarılara çıkarmak için,

• Türkiye’de var olan bütün kültürlerin

yaşaması ve gelişmesi için.

• Çocuklarımızı, nitelikli kitaplarla

buluşturmak için,

• Çocuklarımıza kitap sevgisi, okuma

alışkanlığı ve anadil bilinci kazandırmak

için,

• Çocuklarına, çocuk gerçekliğine,

çocuğa görelik ilkesine ve pedagojik

ölçütlere göre kitap seçip önermek

isteyen öğretmen ve velilerin işlerini

kolaylaştırmak, ihtiyaçlarını karşılamak

için.

EĞİTİM SEN’in sunduğu Çocuk ve

Gençlik Edebiyatı Katalogları, dayatma

olarak değil, öneriler demeti olarak

anlaşılmalıdır. Amacımız, kataloglar

sayesinde çocuğun her yönüyle

gelişimine katkı sunmaktır.

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Kitap

Katalogları İçin ne Gibi Hazırlıklar Yapıldı?

Önce, yerli ve yabancı yayınevlerinin

katalogları incelendi. Kataloglarda ne gibi

kitapların yer aldığına, kapak resimlerinin

ne gibi özellikler taşıdığına, tasarımların

nasıl yapıldığına bakıldı. Sonra, MEB’in

100 Temel Eser seçkisinde yer alan kitaplar

incelendi.

Kaynak Kitaplardan Nasıl Yararlanıldı?

Soyunduğumuz işi iyi yapabilmek için alan

bilgimizi yoğunlaştırmalıydık. “Çocuk”,

“Gençlik”, “Çocuk Edebiyatı” ve “Gençlik

Edebiyatı” üzerine yazılan temel kitapları,

makaleleri okumalıydık. Okuduk, notlar

aldık.

Seminer ve Söyleşilerde Neler Yapıldı?

EĞİTİM-SEN İstanbul şubeleri ile

Gebze şubesinde çalışmaya ilgi duyan

öğretmenleri belirledik. Yapılan

seminerde; Okulöncesi Çocuk Edebiyatı,

Çocuk Edebiyatı, Gençlik Edebiyatı, Eğitim

Psikolojisi, Eğitim Felsefesi konuları

işlendi.

Yapılan seminer ve söyleşilerde çocuğun,

gencin, çocuk ve gençlik edebiyatının

bilim insanları ve yazarlar tarafından nasıl

görüldüğüne bakıldı.

Kitaplar Nasıl Edinildi?

Okumaya başlayacağımız kitapları

edinebilmek için altı ay uğraştık.

Yayınevlerinin her birine ayrı ayrı

giderek projemizi anlattık..Eğitim-Sen’e

venmelerini, bu işi başarabileceğimizi

söyledik. Yayınevi yetkililerinin sorularını

yanıtladık. Sonuçta onlar da bize güvendiler

ve binlerce kitap verdiler.

Ölçütler Nasıl Belirlenmeliydi?

93 yayınevinden edinilen binlerce kitap,

neye göre okunup değerlendirilecek, neye

göre seçilecek, neye göre elenecekti?

Bunun için elimizde bilimsel temellere

dayalı ölçütler olmalıydı. Çocukların

yaşlarına göre özellikleri, yetişkinlerden

farklı yönleri, çocuk gerçekliği

belirtilmeliydi. Kitapların yazıları, resimleri,

dil ve anlatımları, pedagojik temellere

uygun olmalıydı.

“Seçilen metinler, çocukların ve gençlerin

ilgi alanlarına giren, beklentilerini

karşılayan, onların zihinsel, duygusal,

ruhsal ve dil gelişimini destekleyen, zevkle

okunan metinler olmalıydı”(Sever, 2003)

Evet böyle oldu. Aylarca süren çalışmalar

yapıldı. Bilim insanlarının, yazarların,

eleştirmenlerin, çizerlerin düşünceleri

ile edebiyat türlerinin özellikleri dikkate

alınarak ölçütler oluşturuldu; şiir, masal,

öykü, roman, tiyatro, mitoloji, mizah, resim

ölçütleri…

Kitaplar Kimler Tarafından Okundu, Nasıl

Değerlendirildi?

Birinci Değerlendirme:

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı kitapları,

seminere katılan, ölçütleri özümseyen

öğretmenler tarafından ele alındı. Her

öğretmen kendi alanıyla ilgili kitaplara

yöneldi; okulöncesi kitapları anaokulu

öğretmenlerince, ilköğretim çağı kitapları

sınıf öğretmenlerince, gençlik çağı kitapları

da Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerince

okundu. Kitaplar, oldukça yaygın bir şekilde

sınış arda da okutulup öğrenci görüşleri

alındı. Her kitap için ölçütler ışığında

yapılan değerlendirmeler çizelgelere

işlendi; özetler çıkarıldı. Değerlendirilen

kitabın hangi yaş grubuna uygun olduğu

belirlendi.

İkinci Değerlendirme:

Sınıf öğretmeninin okuduğu bir kitap,

yine sınıf öğretmenlerinden oluşan bir

komisyonda ikinci kez değerlendirildi.

Ölçütlere uygun olanların tanıtım yazıları

yazıldı. Tanıtım yazılarında “Bu kitap

neden söz ediyor?” sorusuna yanıtlar

verildi. Diğer komisyonların çalışmaları da

bu şekilde oldu.

Üçüncü Değerlendirme:

Kataloglar, 3 yıl süren çalışmaların her

aşamasında bizimle olan danışmanımız

Yrd. Doç. Dr. Necdet Neydim tarafından

incelendi.

Dördüncü Değerlendirme:

Kullanılan ölçütler, EĞİTİM SEN’in internet

sitesi web sayfalarında kamuoyunun

eleştirisine sunuldu. Çok sayıda bilim

insanı, şair, yazar, çizer, eleştirmen,

editör, öğretmen, veli, pedagog görüş

belirtti. Yapılan eleştiriler ve sunulan

öneriler dikkate alındı. Bunların hepsi

çalışmalarımıza katkı sağladı.

İlköğretim Dönemi Çocuk Edebiyatı

Katalogu 2010 yayınımız içerisinde

kataloga ilişkin bilgilerin yanı sıra,

kullanılan ölçütler, makaleler ve

bunların ışığında seçilerek öğretmenler,

veliler ve öğrencilerimize sunduğumuz

612 kitap mevcuttur.

Hepimize katkı sunması dileği ile...


Shakespeare “Tüm dünya bir sahnedir…” demişti

Molière bu sahneyi bir panayır alanına çevirdi…

B

oğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu

içerisinde yer alanTiyatro Boğaziçi

2009 sonbaharında perdelerini bir

Molière belgeseli ile açtı: Molière Efendi...

Metni Molière üzerine yapılan bir araştırma

çalışmasına dayanılarak Tiyatro Boğazici

tarafından yazılan oyun, asıl olarak liseli ve

üniversiteli seyirciler için hazırlandı.

Lise müfredatlarında zaman zaman bir ders

saati ile geçiştirilmek zorunda kalınan,

okul kitaplarında basmakalıp birkaç cümle

ile anlatılan Molière, eserleri üç asrı aşkın

süredir yaşayan bir komedi ustası...

Bu yüzden de sıkıcı anlatılmamalı… Bu

oyuna, 60 dakikalık keyifli bir Molière dersi

olarak da bakılabilir…

Oyunun iskeletini Molière’in hayatından

önemli kesitler oluşturuyor: Doğumu,

çocukluğu, dedesiyle gittiği panayırlar,

o panayırlarda küçük Molière’in başını

döndüren Commedia Dell’arte Tiyatrosu,

tiyatroculuğu seçmek konusunda

babasıyla yaşadığı karşılaşmalar, gezginci

kumpanya dönemi, sarayın tiyatrocusu

oluşu, eleştirilerle ve sansürle boğuşması

ve trajik sonu... Oyunda, Molière’in

hayatından kesitlerin yanı sıra, ilk günkü

değerinden bir şey kaybetmeyen büyük

oyunlarından – Cimri, Kibarlık Budalası

ve Tartuffe’den sahneler de sergileniyor.

Bu büyük tiyatro ustası, oyunlarının sahip

olduğu panayır canlılığı içinden anlatılıyor.

Shakespeare “Tüm dünya bir sahnedir…”

demişti, Molière bu sahneyi bir panayır

alanına çevirdi…

Kadro:

Oyuncular: Aysel Yıldırım, Burak Akyunak,

Duygu Dalyanoğlu, Eser Dilsoz, İlker Yasin

Keskin.

Teknik Kadro: Uluç Esen

40 l Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Bülteni l Şubat - Mart 2010 l

DÜZELTME ve ÖZÜR

Eğitim Sen Bülteni Aralık 2009-Ocak 2010 sayısının Şubelerimizden haberler bölümünde yer alan

“Samsun’da Evrim Paneli” haberinde geçen “... Türklerin Kökeninden...” ifadesi sehven yazılmış olup

doğrusu “...Türlerin Kökeninden...” olacaktır. Düzeltir özür dileriz.

More magazines by this user
Similar magazines