baslarken

mehmetalisargin
  • No tags were found...

baslarken

HASAN ALİ TOPTAŞBaşlarken Yalnızsın,Bitirdiğinde Daha da Yalnız


HASAN ALİ TOPTAŞ 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı BirGülüşün Kimliği 1987’de, ikinci öykü kitabı Yoklar Fısıltısı 1990’da yayımlandı. ÖlüZaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damaredebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl SonsuzluğaNokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmadamansiyon aldı ve kitap Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. 1994’te Gölgesizleradlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Bin Hüzünlü Hazadlı romanı ise 1999 Cev det Kud ret Ede bi yat Ödü lü’ne de ğer gö rül dü. Ya za rın ay rı caYal nız lık lar ad lı şi ir sel me tin ler den olu şan bir ki ta bı, Ka yıp Ha yal ler Ki ta bı ad lı birro ma nı, Ben Bir Gür gen Da lı yım ad lı bir ço cuk ro ma nı, Harf ler ve No ta lar ad lı bir deneme ki ta bı ve Uykuların Doğusu adlı bir romanı vardır. Toptaş son romanı Heba’yla2013 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı.İletişim Yayınları 2057 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 319ISBN-13: 978-975-05-1639-9© 2014 İletişim Yayıncılık A. Ş.1. BASKI 2014, İstanbulEDİTÖR Levent CantekKAPAK Suat AysuKAPAKTAKİ FOTOĞRAF Hasan Ali Toptaş, 1969UYGULAMA Hüsnü AbbasDÜZELTİ Ayla KaradağBASKI ve CİLT Sena Ofset · SERTİFİKA NO. 12064Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi B Blok 6. Kat No. 4NB 7-9-11Topkapı 34010 İstanbul Tel: 212.613 38 46İletişim Yayınları · SERTİFİKA NO. 10721Binbirdirek Meydanı Sokak, İletişim Han 3, Fatih 34122 İstanbulTel: 212.516 22 60-61-62 • Faks: 212.516 12 58e-mail: iletisim@iletisim.com.tr • web: www.iletisim.com.tr


HASAN ALİ TOPTAŞBaşlarkenYalnızsın,BitirdiğindeDaha da YalnızSÖYLEŞİLER KİTABI


İçindekilerÖNSÖZ.....................................................................................................................................................9Başlarken yalnızsın,bitirdiğinde daha da yalnız (Şükrü Erbaş).......................................................13Kelime yolculuğu (Emrah Serbes)...........................................................................23Dilin müziği, dilin kokusu (Latife Tekin)...........................................................29Grinin ara sokakları (Gülay Talaslı).....................................................................47Ezeli bir acemi (Semih Gümüş)...............................................................................57Kafka’nın dayısının oğlu! (Filiz Aygündüz)....................................................65Hasan Ali Toptaş ile (Gürsel Korat)....................................................................69Harflere sadece ses olarak bakmam... (Mehmet Öztunç).................77Tamamlanan metin eksiktir (Ethem Baran)....................................................83Usta olmak ne korkunç bir şey (Ünal Temizyürek)...............................95Gitmek fiilinin altını çift çizgiyle... (Sincan İstasyonu)......................99Yeryüzüne bir Kafka yeter... (Murat Tokay)..............................................103


Uykuların Doğusu (Kemal Kaplan).......................................................................113Yazdığım her romanla romanı... (Suat Duman).........................................119Yazmak denen mucize (Erdoğan Kul)...............................................................123Kelimeleri havalandırmak (Mesut Varlık)......................................................131Sessizliğin ustasından ses... (Can Bahadır Yüce)..................................139Bilinçaltıma sızan egzoz dumanı (Mazlum Dirican).............................145Dışarı çıktığımda eve yarasız... (Ali Görkem Userin)........................151Roman yazan bir şair (Yıldız Ecevit)................................................................159Roman nasıl yazılır bilmiyorum (Sofya Kurban)......................................169Ben yazmak için yaşayanlar grubundanım (İhsan Yılmaz)..............175Sessizliğin evinden taşan... (Sibel Oral).........................................................181Hayalimdeki köy ile filmdeki köy (Hayal dergisi)..................................187Aklım, fikrim, gecem, gündüzüm... (Sevgi Serper)....................................191Sadece iyi romanlara... (Yelda Dönmez)........................................................199Hayatın tuhaf mucizeleri... (Esra Karaduman Okay)...........................209Şimdiki aklım olsaydı (Yalnızlar Mektebi).....................................................215Belki de ne olduğumu... (Emrah Serbes).........................................................225Herkesin bildiği yoldan (Müge Şenöz - Ahmet Cenk Ünlü)...........233Dünyaya hâlâ o çocuğun gözleriyle... (Burcu Aktaş)............................239Varoluşun haritası (Nermin Ağaoğlu)..............................................................245Asıl kahraman her daim... (Rengin Arslan)..................................................251Harfler ve Notalar (Mehmet Çakır)..................................................................263Şair değilim (Tunç Kurt).............................................................................................267


Okuru yok saymak... (Mesut Varlık)...................................................................271Gaddarlık doğamızda var (Aslı Uluşahin)......................................................279Kalkın ey gafiller (Erdem Öztop).......................................................................283Yazmak, zamana müdahaledir (Melike Akova)..........................................289Kâğıda değil, zamana yazılır (İbrahim Çiftçi)...........................................293Öldüğünüzde cennete giderseniz (Taraf gazetesi).....................................297Hakikat diye bir şey varsa (Ercan Dalkılıç)..............................................301Hep el yordamıyla (Hülya Ekşigil)......................................................................305


ÖNSÖZSöyleşileri bir kitapta toplamayı hiç düşünmemiştim. Fikir,törenden sonra ayaküstü konuşurken, 2014 Altın PortakalŞiir Ödülü’nü kazanan Şeref Bilsel’den geldi. Doğru olur muacaba diye konuyu birkaç ay kafamda evirip çevirdim. Neticede,yakın arkadaşlarımın da teşvikiyle kolları sıvadık; gazetelerve dergiler elden geçirildi, işin tabiatı gereği benzercevaplar elendi, elendi, elendi ve ortaya kocaman bir dosyaçıktı. Daha sonra, bu dosyanın 100 sayfaya yakınını da beneledim.Söyleşilere topluca baktığımda, birçok şeyin yanı sıra ikihusus dikkatimi çekti. Bunlardan biri, Latife Tekin’le ettiğimizsohbet: Bodrum-Gümüşlük’te sohbet ettiğimiz için misafirkonumundan çıkamadığımdan mıdır nedir, orada sesimdüşüncelerimin gerisinde kalmış. Şimdiki aklım olsaydıLatife’ye, ne Bodrum olsun ne Ankara, Burdur’da konuşalım,derdim.Dikkatimi çeken ikinci şey de şu; ben haddinden fazla konuşmuşum.Yeryüzüne susmaya gelenler sınıfındanım diyenbir insanın, hakikaten, bu kadar konuşmaması gerekir­9


di. Eleyip billurlaştırmasaydık, elinizdeki şu kitap 500 sayfayıaşardı. Geri kalan ömrümü susarak geçirecek kadar çokkonuştuğum için, doğrusu, şimdi mahcubiyet duyuyorum.Bu kitap hazırlanırken, gazeteleri ve dergileri elden geçiren,klavyenin başına oturup “dijital ortam”da bulunmayanmetinleri yazan ve bu işler için günlerini, haftalarını harcayansevgili arkadaşlarım Abdullah Ataşçı ile Beşir Sevim’e teşekkürediyorum.HASAN ALİ TOPTAŞ10


Belki başka bir Hasan Ali vardır daben onun gölgesiyimdir.•Yargılar iyi bile olsa, her zaman için korkunç.•Ama öğrenilen şeyeancak kendimizi eklediğimizdeo şey bir işe yarıyor.


Başlarken yalnızsın,bitirdiğinde daha da yalnız*Sevgili Hasan Ali, benim senden ilk okuduğum öykülerindi.Dilin büyülemişti. Bu büyü romanlarla sürdü. Ama senöyküden uzun bir süre uzak durdun. “Bir Gülüşün Kimliği,”“Yoklar Fısıltısı,” “Ölü Zaman Gezginleri...” Sonundakimi öyküler ayıklanarak topluca yayımlandı. Öyküyü öndetutmaya çalışarak, yazmak üzerine konuşacağız seninle.Bu gecikmenin nedeniyle başlayalım. Kimi arkadaşlaröyküye sığamadıkları için romana geçtiğini söyler. Böylebir nedeni var mı bu uzaklığın?Hayır, böyle bir nedeni yok. Birçok şey gibi, ben romana nedengeçtiğimi de bilmiyorum. Zaman zaman bunu düşündüğümoldu ama akla yatkın bir neden bulamadım. Bence, birnedene dayanması da gerekmiyor zaten. İşte, bir gün şeytandürttü ve birdenbire roman yazmaya başladım. Böylece öyküdenuzaklaştım. Neredeyse on yıl kadar sürdü bu durum.Kimi zaman, öykü gözümü de, öykü kalbimi de yitirdim artıkdiye düşündüğüm bile oldu. Ama, son günlerde kalbim(*) Şükrü Erbaş, Adam Öykü, S. 37, Kasım-Aralık 2001.13


öyküyle yeniden buluştu ve ben Adam Öykü’ye ilk kez öykügönderdim. Unuttuğum bir heyecanı yeniden yaşadımbir bakıma. “Ölü Zaman Gezginleri” de bu vesileyle gündemegeldi. Romanlarımın arka kapaklarında adları anılan oüç öykü kitabının üçü de kitapçılarda yoktu biliyorsun, yayımlandıklarıyıllarda dağıtımları yapılmamış, yapılamamıştı.Bir anlamda, adları var, kendileri yok gibiydi. Şimdi o kitaplardanikisi (“Yoklar Fısıltısı” ile “Ölü Zaman Gezginleri”),Ölü Zaman Gezginleri adıyla okur önüne çıkıyor. Aşağıyukarı on yıllık bir gecikmeyle.Öykülerindeki ve romanlarındaki zaman ve mekân üzerindedurmak istiyorum. Şimdi, geçmiş ve gelecek, hiçbir öyküde,yalnızca kendi zamanlarından ses vermiyor. Neredeysebütün zamanlar ancak birbirleriyle, birbirinin içindenvar olabiliyor. Mekânlar da öyle. Evler, çarşılar, dağlar,yollar birbiri içinde eriyorlar. Sonuç bir dil, bir ruhsalderinlik şöleni. Nedir bu; bir yetinememe mi?Zamanı algılama şeklimden kaynaklanan bir şey herhaldebu. Ya da zihnin işleyişinden kaynaklanan bir şey. Ya da zateninsan zamanların bir araya gelmiş halidir. Ya da zamandediğimiz şey biraz da mekândır ve mekân dediğimiz şey debelki zamandır. Ya da bu soru çok zor bir soru. Nedenine gelince,sen de biliyorsun ki, yazar bilgiyle yola çıkar ama sezgiyleyol alır.“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/Hiçbir yere gitmiyor”der Edip Cansever. Küçük taşra kasabalarının kısılmış hayatlarıbir deniz feneri gibi yanıp sönüyor yazdıklarında.Öykü ve roman olarak yazdın ama, bunların dışında, taşrakasabalarının yalnızlığı ile yazmak arasında, yazmanındinamiğinden metnin örgüsüne, nasıl bir ilişki var desem?14


Benim hayatımın yirmi beş yılı küçük taşra kasabalarındageçti. Oralarda yazmak korkunç bir şey tabii, bir anlamdayalnızlık içi yalnızlık. Öyle ki, bir Türkçe öğretmeniyle karşılaştığındaseviniyorsun. Ya da herhangi bir insanın ağzındanSait Faik’in adı çıksa, ona çok yakın bir akrabanı görmüşgibi bakıyorsun. İçinden, sırf Sait Faik’i biliyor diye, sarılıpöpesin geliyor. O kasabalar hâlâ öyledir sanıyorum; kitapçıdenen yer yine kırtasiyecidir, yazmak yine boş iştir, kitapdeyince akla yine ders kitabı geliyordur ve kırtasiye dükkânlarınınbir rafında yine yalnızca Ömer Seyfettin’in, HalideEdip’in ve Yakup Kadri’nin birkaç kitabı vardır. Taşra kasabalarındageçen yıllarımın herhalde bende olumsuz etkiside olmuştur ama ben bugün dönüp baktığımda, o etkininbile zamanla olumlu sonuçlara yol açtığını düşünüyorum.Hani, acının azı insanı dünyaya bağlar, çoğu tümüyle koparırderler ya (Cioran mı derdi, Adorno mu?), onun gibi, okasabalarda yaşadığım yalnızlığın şiddeti de belki beni tümüyleharflerin dünyasına itti. Yazıyı benim için hayatın birparçası değil, tümü kıldı. Küçük taşra kasabalarında geçen oyaşantı, muhtarı, bağbozumu şenlikleri, minibüsleri, kayıpları,sessiz kadınları, sinema salonuna kaçak giren çocukları,bunalan insanları, kederleri, çıkmazları, gaz lambasının ışığındaanlatılan hikâyeleri ve daha başka şeyleriyle, yazdığımromanların ve öykülerin örgüsünde de yer aldı tabii.Senin hemen bütün anlatımlarında bir sarmal genişlemevar. Gerçeklik duygusunu yitirecek kadar bir genişleme.Elbette çok bilinçli bir tutum. Nedir bu, gerçekliği büyütmekmi, yoksa yok etmek mi? Ve neden?Her türlü oluşumun ana yapısı sarmalmış gibi geliyor bana.Gerçekliği büyütmek ya da yok etmek dediğimiz şey, aslındagerçekliği var etmek... Yazınsal gerçekliği yazının içinde15


kelimelerle, cümlelerle, onların yok ettiği, var ettiği şeylerleyeniden oluşturmak. Metindeki öğelerin birbirine dönüşebileceği,her türlü varoluş olanağı sağlayan aşkın bir ortam yaratmak.Gölgesizler’de, Kayıp Hayaller Kitabı’nda ve özelliklede Bin Hüzünlü Haz’da bu yapı bilinçli olarak oluşturuldu.Elbette bıçak keskinliğinde değil ama bir genel yönsemeolarak öyküyü, olay öyküsü ve durum öyküsü diye ikiyeayırıyorlar. Senin öykülerinse üçüncü bir tanım gibi duruyor.Bu bağlamda güncelle dilin ve güncelle öykünün ilişkisininasıl görüyor, nasıl kuruyorsun?Başlangıçta, belki ilginç bir olayı yazmakla öykü yazmanınaynı şey olduğu yanılgısını ben de yaşadım ama daha sonraları,şimdi olay öyküsü yazayım ya da durum öyküsü yazayımdiye hiç düşünmedim. Benim için öykünün biçimi dahaönemli oldu. Güncele gelince... Güncel, yazarı her an pozverme tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilecek bir şey bence.Bir anlamda, dalkavukluğa da açık bir kapı. Öykücü, romancıya da şair, günceli konu edinirken, kendini denetleyemezse,kimi zaman farkına bile varmadan okura, eleştirmeneya da içinde bulunduğu zamana poz verebilir. Bununbirçok örneği var. Durum böyle diye, güncel olandan kaçınmalı,hiç bulaşmamalı demek istemiyorum tabii. Bana göre,yazarın gözünde, güncel olan ile güncel olmayanın ağırlığıaynıdır. Günceldeki geleceği ve geçmişi görebilmek önemlibence. Başka bir deyişle, güncel olanın, gelip geçici görüntüsünü(kısa ömürlü kabuklarının cazibesini) aşıp özüne, değişmezyanına dokunabilmek önemli. Sonlu olanın sonsuzyanına. Edebî ve ebedi yanına. Dilin güncelle ilişkisi sıcakbir ilişki. Ama ondan önce şunu söylemeliyim; dil, kaleminucundan akıveren şey değildir bana göre. Dilimin ucuna bukelime geldi ya da falanca kelimeyi kalbimin derinliklerin­16


den çıkardım diye hemencecik oturup yazamayız. Kalbimizinderinliklerinden çıkardığımız o kelimeyi uzatıp aklımıza,uzatıp daha önce yazdığımız öteki kelimelere, hayal ettiğimizmetnin ruhuna, geçmişe, geleceğe ve şimdiye de göstermekzorundayız. Kısacası, bence dil kurulan bir şeydir.Yapılan bir şeydir. Her zaman, güncelin tuzağına düşmek gibibir tehlikeyi de içinde barındırır. Farkında olmadan, güncelolan, dili biçimlendirir. Sözgelimi, son zamanlarda okuduğumbazı öykü kitaplarında, oldukça rahatsız edici, enazından beni rahatsız edici bir dille karşılaştım. Kelime dediğimizişaretler, herhangi bir yere yan yana yazılabilen veyalnızca gözle görülebilen şeyler değildir. Bir büyüsü vardıronların, bir giyinikliği, bir çıplaklığı, bir derinliği, bir karanlığı,bir aydınlığı, bir belirsizliği vardır. Ama son zamanlardaokuduğum o kitaplarda sanki her kelimenin boyu ve derinliğiaynı. Sanki her kelime harflerden ibaret. Cümleler, çarpıkçurpuk adımlarla sürekli koşuyorlar. Televizyon habercilerininolay yerinden yaptıkları açıklamalar gibi, bağıra çağırave soluk soluğa... İşte buradaki hız, tasarlanmış bir hız değil;güncelin rüzgârına, koşulların ritmine kapılmış bir hız.Yakından tanıyan birisi olarak, Hasan Ali, sen tenha biradamsın, fakat yazdıklarında, tam tersi, mahşeri bir kalabalıkvar. Kalabalıkla yazmanın ve yalnızlıkla yazmanınilişkisi desem?Yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. Okuruhesaba katsan da böyle bu, katmasan da. Başka bir deyişle,bir öyküye, bir şiire, bir romana başlarken yalnızsın; bitirdiğindedaha da yalnız. Metinlerimdeki mahşeri kalabalıklarıda ben yalnızlığın başka bir biçimi olarak görüyorum.İçinde bulundukları metnin vazgeçilmez bir malzemesi yada kurgunun temel bir parçası gibi gözükseler de (ki öyle­17


dirler, öyle kılınmışlardır), bu mahşeri kalabalıkların, ruhsalyapımdan kaynaklanan, benim bile farkına varmadığım çokdaha başka nedenleri de olabilir tabii. Çocukluğumdan buyana bir türlü yenemediğim kalabalık fobim olabilir sözgelimi.Sonsuzluğa Nokta’nın kahramanı Bedran’da da vardır bufobi; otobüs terminalinin kalabalığından bile korkar, dehşetverici sahneler hayal eder. Ben fobimi kahramana yükleyerekbaşımdan defetmeye kalkışmış değilim tabii, o fobi okahramanın kılındı. Bir anlamda, hem beyhude bir defetmeçabası gerçekleştirildi, hem de o fobi o kahramanın yapısınıoluşturan bir malzemeye dönüştürüldü. Kalabalıkla yazmanınilişkisi bana pek açıklanabilir gibi görünmüyor. Yazmak,belki de kalabalık bir tenhalık hali.Yerini geç bulan bir yazı hayatın var. Yayımlatma konusundayaşadığın sıkıntılardan, okurun yazdıklarına nüfuzetmesine kadar, edebiyat ortamını topluca düşününce, bununyazma eylemine uyguladığı basınç ve olumlu olumsuzetkileri neler oldu?Gerçekten, epeyce sıkıntı yaşadım. Bu sıkıntılar, dergilereilk kez öykü gönderdiğimde başladı aslında. Sıkıntı dadeğildi başlangıçta, şanssızlık gibi bir şeydi. İlk kez Edebiyat81 dergisine göndermiştim öykülerimi. Tanju Cılızoğlu,gönderdiğim üç öykünün aynı sayıda yer alacağını bildirmişve hayat hikâyemi istemişti. Dergide hayat hikâyemde olacaktı. Ama olamadı, dergi tam o sırada kapandı. Aynıöyküler Dönem dergisine gitti, birini yayımladılar ve o sayıylabirlikte o dergi de kapandı. İnsana olamazmış gibi geliyorama benim ilk kez sözleşme yaptığım yayıneviyle ikincisözleşmemi yaptığım yayınevi de kapandı. İkisi de kitabımıbasamadan, sözleşme yapar yapmaz kapandı. Böylece sürdübu şanssızlık. Daha sonra da, farklı farklı sıkıntılar. Bir ba­18


kıma, Edebiyat 81 dergisinin kapandığı yıllardan Adam Yayınları’nagelinceye dek, neredeyse yirmi yıl... Bu yirmi yılboyunca, her çeşit sıkıntıyı yaşadım. “Paragraflar çok uzun,optik açıdan okurun gözlerini yorar, hem artık günümüzderoman kısa ve vurucu cümlelerle yazılıyor,” diyenler, “Şimdisen burada neyi anlatıyorsun?” diyenler, “Üzerinde fazlaçalışmışsın, etini, yağını, baharatını öyle çok koymuşsun kibir oturuşta yenmiyor,” diyenler, “Öteki yazarlar hangi konularıele alıyor, görmüyor musun?” diyenler, ya da “Biz falancayazara bile paragraf çıkartıyoruz, sen ne aksi yazarsın!”diyenler oldu. Velhasıl, bu gerekçelerle yayınevlerininkapısından geri çevrildim durdum. Bütün bunlar kimi zamaninsanı kamçılasa da, kimi zaman fena halde küstürüyortabii. Benim de küstüğüm, bütün umudumu yitirdiğim veartık beni kimse anlamayacak dediğim zamanlar oldu. Hattayazmamayı düşündüğüm zamanlar da oldu ama bunu yapamadım,tuttum, böyle bir dönemde (galiba altı, yedi aysürmüştü), “Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde”diye başlayıp, “uzaklar / atların topuklarında zonklar / bizuzaklarda” diye sürüp giden şiirsel metinler yazdım. Sonuçta,insanın yazma arzusunu, yazma tutkusunu ya da (diyelim)yazma hastalığını hiçbir şey yok edemiyor. Belki okurlabuluşman geciktiriliyor ama engellenemiyor.Bu sıkıntılardan sonra, şimdi yaşadıklarına nasıl bakıyorsun?Bir de, bu arada hiç mi iyi şeyler olmadı?Oldu tabii. Ödüller beni hep şaşırttı sözgelimi. En çok şaşırtanıda, birçok yayınevinin geri çevirdiği Bin Hüzünlü Haz’ı,geçen yıl Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerininen iyi roman seçmesi oldu. Ödül törenine davet edildiğimde,bir yanlışlık olduğunu düşünmüş ve inanamamıştım.Aynı roman, bu ödülün ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü­19


nün yanı sıra okurdan da ödül aldı aslında, üç baskı yaptı.Bu da şaşırtıcı bir şey benim için. Çünkü o romanı yayımlatabilmekiçin o kadar çok yere başvurmuş ve öyle laflar işitmiştimki, bir süre sonra, gerçekten kötü bir şey yazdığımıdüşünmeye başlamıştım; neredeyse suç işlemişim duygusunakapılmıştım hatta. “Kusura bakmayın, bir kazadır olduişte, kendimi tutamayıp yazmış bulundum!” diye bağırasımgelmişti. Evet, kimi zaman iyi şeyler de oldu.Kötü bir şey yazdığımı düşünmeye başlamıştım, dedin. Neyaptığını bilmiyor muydun? Ya da buradan yola çıkarakşöyle sorayım: romancı, öykücü ya da şair ne yaptığını bilirmi, bilmeli mi?Ben ne yaptığımı tam olarak bilemiyorum. Biliyorum diyenlerinde tam olarak bildiklerini sanmıyorum. Biz her şeyi tasarlayıpyazarken, bilinçaltı dediğimiz şey sürekli çalışıyorçünkü. İşte tam da bu noktada ben, kalemin biraz daha gevşektutulmasından ve bilinçaltı dediğimiz şeye fırsat tanınmasındanyanayım. Sezgiye, hatta bilgisizliğimize fırsat tanınmasındanyanayım. Biliyorsun, arada bir kalemimin birbilgisizlik alanında çalıştığını söyler dururum. Sonra da, bubilgisizliğin iki tür bilgisizlikten oluştuğunu söylerim; bilgininoluşturduğu “varılan bilgisizlik” ile işlenmemiş yanımızdaki“kalınan bilgisizlik”ten. Sözgelimi, ben, “KaranlıkBeyaz” adlı öykümde ne yaptığımı on yıl sonra fark ettim vesarsıldım.Senin romanlarında, toplumsal arka plan göz ardı edilmeden,bireyin tarihi ile yazının tarihi var (Bin Hüzünlü Hazözellikle). Günümüzdeki yaygınlığını da düşünerek, tarihselroman desem?20

More magazines by this user
Similar magazines