20DmvJm

oral.mevlut

20DmvJm

Söz: Şenol Göka

Beste - Solist: Kerem Demircioğlu

Düzenleme: Murat Tunalı

Tulum: Volkan Arslan

Supervisor: Amber Türkmen


Şenol GÖKA

TRT Genel Müdürü

İCRACIYI TAKDİR İÇİN “EĞİTİM ŞART”MI?

Müzik de dahil olmak üzere ses, herkes için tek başına ayrı bir dünya kurabilir. Her

muhatabını tek tek kucaklayabilir ve içselleştirebilir.

“Her insan kendini içinde bulunduğu koşullardan yola çıkarak ifade eder. İnsanların

özlemlerini, hayallerini ve gelecek düşüncesini içinde bulundukları koşullar belirler. Buna

göre zorunluluklar özlemleri, özlemlerse yeni zorunlulukları doğuracaktır.” Müzik, yerel

kültürel özelliklerin en ayırıcı unsuru olarak kabul edilirse Henry Bergson’un sözünü ettiği

zorunluluk ve özlem farklı bir bakış açısıyla şöyle yorumlanabilir.

Yeryüzünde bulunan her nesnenin kendine has ayrı bir ses bütünlüğü taşıdığı söylenebilir.

Benzer nesnelerin benzer sesleri verdiği düşüncesinden hareket edilerek, birbirine benzer

nesneleri barındıran yörelerin de benzer ses bütünlüğü taşıdığını öne sürmek pek yanlış

olmaz. Belki bu yüzden, her ortamın içindeki varlıkları etkileyen özel bir müziğe sahip

olduğundan söz edilmektedir. Yani bir bakıma müzikle uğraşan herkes, ya içinde bulunduğu

ortamı anlatır ya da çok özel ruh halini yine içinde bulunduğu ortamın öğeleriyle aktarır.

Bu arada zaman zaman müziğin ait olduğu ortamın özelliklerinden koparılarak, doğasına

aykırı bir şekilde zorlandığına tanık olunsa da bunun ilginçlikten öteye gidemeyen bir arayış

düzeyinde kaldığı söylenebilir. İlginçlik arayışları bir yana, coğrafyanın ve bulunulan ortamın

müzik üzerinde önemli bir etkisi olduğu açık. Bu yüzden değişik yöreler sesleriyle, ritimleriyle

birçok türün ve icra aracının ortaya çıkmasına kaynaklık ederek, müziği zenginleştirir.

Müzik bir biçimde “öteki” insanı yakalar. Müziğin icrasının dışında bir diğer insanı yakalaması,

icra edenin de dinleyenin de güzelleştirme çabasına ortak olması demektir. Burada küçük bir

ayrıntıyı belirtmekte yarar var.

Şöyle ki, dinleyip takdir edebilen insan, aslında icra edenin hassasiyetine ve potansiyeline

sahiptir, ama icracının kullandığı özel yöntemleri kullanma yeteneğini çok geliştirebilmiş

değildir. Yine de takdir edebilmesi en az icra eden kadar sesi güzelleştirebilme çabasına

katkıda bulunması ve güzelliğin yayılması anlamına gelir. İster eşlikli ister eşliksiz olsun

müzik her halükarda bir sohbetse eğer, bu sohbet şüphesiz karşılıklı olacaktır. Karşılıklıdan

kastımız illa ki, karşılıklı icra değildir. Burada icra eden, dinleyen ve takdir ederek güzelliğe

katılan gibi bir karşılıklılık söz konusudur. Zira dinleyen de bir yerde icra edeni iç ses olarak

onaylamaktadır. İnsan daha önce aşina olmadığı hiçbir şeyi bilemeyeceğinden ve takdir

edemeyeceğinden, gayet iyi bilmektedir ki, her şey özellikle de güzelleştirilmek istenen her

şey bir yerlerden tanıdıktır.

Bu sebeptendir ki müziğin takdir edilebilmesi, mutlak bir eğitimi gerektirir.


BİR DÜNYA KONU

‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

12

Ankara’da ilk kez kurulan Türk Müziği

konservatuvarı…Gazi Üniversitesi Türk

Müziği Devlet Konservatuvarı Prof. Dr.

Gülçin Yahya Kaçar’la Türk müziği üzerine…

TÜRKİYE RADYO TELEVİZYON

KURUMU ADINA SAHİBİ ve

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

Amber TÜRKMEN

SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

Birsen YÜKSEL TAYMAZ

EDİTÖRLER

Figen GÖKTAŞ

Ümit DİRİCAN

GRAFİK TASARIM

Birsen YÜKSEL TAYMAZ

YÖNETİM YERİ

TRT MÜZİK DAİRESİ BAŞKANLIĞI

TRT SİTESİ A BLOK KAT 9

Tel: (312)463 32 48

ISSN 2149-7982

YAYIN TÜRÜ

Yaygın/Süreli

KONSERVATUVAR

DENİLİNCE…

14

Klasik eğitim veren konservatuvarların beşiği

Hacettepe Ankara Devlet Konservatuvarı’nın

müdür yardımcısı Doğan Çakar’la müzik

eğitimlerini konuştuk.

HEM GİTAR 16

SANATÇISI HEM EĞİTİMCİ

Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları

Fakültesi Dekan Yardımcısı Kağan Korad

sizler için Türkiye’deki müzik eğitimini

değerlendirdi.

YARIM ASIRLIK

MUSİKİ MEKTEBİ

18

Türkiye’de ilk kez kurulan İTÜ Türk Musikisi

konservatuvarı müdürü Adnan Koç müzik

eğitimiyle ilgili merak ettiklerimizi cevapladı.

YAYIN TARİHİ

1 ŞUBAT 2016

BASIM YERİ

Özdoğan Matbaa Yayın Ltd. Şti.

Matbaacılar Sitesi 1514. Sokak No: 29

İvedik OSD-Ankara

Tel: 0(312) 395 85 00

TRT Bir Dünya Müzik

@birdunyamuzik

birdunyamuzik@trt.net.tr

2


GENEL YAYIN YÖNETMENİ’NDEN

Bir Dünya Selam,

KÜÇÜK ADIMLAR

BÜYÜK UMUTLAR

Bir kütüphane zenginliğindeki

TRT Radyo-3 kanalı ve Çocuk kuşağı

programları üzerine…

29

NEY’DEKİ ATEŞ 36

Dünyanın sayılı müzisyenleriyle birlikte

çalışmış neyzen Kudsi Ergüner’le…

EĞİTİM ŞART… 40

Şarlo’dan Einstein’a, Nazım Hikmet’ten

Ziya Paşa’ya eğitime Reşit Saraçoğlu’yla

şiirsel bir bakış açısı.

TARİH LİMANINDA

CEM KARACA

Murat Örem’in kaleminden Anadolu Rock

türünün kurucularından Cem Karaca’nın

unutulmaz yolculuğu…

44

Müziğin tüm unsurlarını bir arada bulabildiğiniz,

dergimizin yeni bir sayısında daha beraberiz. Sizlerden

aldığımız geri bildirimlerle, dergimize olan ilgi ve merakın

her geçen gün arttığını görmek bizleri gelecek sayılarımız

için oldukça heyecanlandırıyor. Ankara Radyosu spikerleri

ve teknik personelinin gönüllü katkılarıyla hazırladığımız

sesli dergi CD’si de bu sayıda görme engelli okurlarımızla

buluştu.

Kapak konumuz: Türkiye’de Müzik Eğitimi

Hem bir eğitim aracı olarak müziğin rolünü sorguladık.

Hem de müzik eğitimi ne zaman, nerede, nasıl olmalı?...

Sorularına cevaplar aradık. Önce “Eğitim Şart mı?” dedik.

Araştırmalarımızdan öğrendiklerimizi lisanı-ı münasiple

sizlere aktarmaya gayret ettik. Müziğin akademik

yönlerini ise eğitimcilerin kendilerinden dinlemek istedik.

Ankara’nın ilk Türk müziği konservatuvarı, Gazi Üniversitesi’nde,

Prof.Dr. Gülçin Yahya Kaçar’la Gökhan Sunal

görüştü. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı

Müdür Yardımcısı Doğan Çakar, okullarının eğitim

yöntemlerini Ümit Dirican’a, Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları

Fakültesi Dekan Vekili Kağan Korad ise Türkiye’deki

müzik eğitimini ve kendi okullarını, Figen Göktaş anlattı.

Türkiye’nin ilk musiki mektebi İTÜ Türk Musikisi Konservatuvarı’ndan

Prof.Dr. Adnan Koç ve Marmara Üniversitesi

Eğitim Fakültesi’nden Prof.Dr. Mustafa Uslu ile Enes Bora

görüştü. Güzel Sanatlar Liseleri de araştırmamızın bir

parçasıydı, Tayfun Yönlü ve Engin Karahan araştırıp yazdı.

Konu, müzik eğitimi olunca elbette hala bir “okul” olan

TRT Gençlik Korolarını ve TRT’nin eğitici yönünü anmamak

olmazdı. TRT çocuk ve gençlik korolarının çalışmalarını

Ümit Dirican yazdı. Güzel Sanatlar Fakülteleri’nde

okutulan, adıyla çekici, içeriğiyle daha da çekici olan

bölümü “Müzik Bilimleri” hakkında, bölüm Başkanı Prof.

Dr. Fırat Kutluk’la Cumhur Özmakinacı konuştu. Radyo-3

“Çocuk Kuşağı” programlarının aileler ve çocuklar üzerinde

yarattığı olumlu etkileri Gaye Çağlayan aktarırken, “Six

Pack” grubu Pelin Akan’ın konuğu oldu.

Sürekli yazarlarımızdan yine konumuza renk ve lezzet

katan metinler geldi.

Nesrin Büyükturan, dünyanın sayılı müzisyenleriyle

çalışmış, edep adap ve tevazunun tam karşımızdaki hali

olan Kudsi Erguner’le Paris’te sohbet etti. Reşit Saraçoğlu

“Eğitim Şart” yazısında Şarlo’dan Einstein’a, Nazım

Hikmet’ten Ziya Paşa’ya şiirsel bir yolculuğa çıkarırken.

Rahmi Mert Özcan; umudu, hüznü, özgürlüğü ve acıyı

bir nakaratta yaşatan blues müziği ve Blues’un genç

kralı B.B King’in müzik kariyerini anlattı. Murat Örem,

ölüm yıldönümünde Anadolu Rock müziğinin kurucularından

Cem Karaca’yı anarken, Feridun Ertaşkan ise

“Festivaller Kuruluyor” yazısıyla Caz Festivalleri tarihinin

3.bölümüyle her zamanki köşesindeydi. Murat Ekşi yine

şahsına münhasır yorumlarıyla hem “Albüm Klasiği”

hem de “Albüm Ekşisi”’ni yazdı. Yeni bir köşemiz olan

“Gel zaman Git Zaman” da Kubilay Dökmetaş yakın

zamanda kaybettiğimiz TRT Sanatçısı “Türkülerin

Hanımefendisi” Bircan Pullukçuoğlu ile anılarını paylaştı.

Cahit Cesur’la müzik tarihine yolculuk, haberler, konserler,

kitaplar dergimizin sayfalarında sizleri bekliyor.

Mart sayımızda görüşmek dileğiyle. Müzikle kalın...

Amber TÜRKMEN

3


TRT İstanbul Hafif Müzik ve

Caz Orkestra

Türkiye’nin ilk ve tek Big Band Orkestrası TRT İstanbul Hafif

Müzik ve Caz Orkestrası farklı konser etkinlikleriyle caz severlerle

buluştu. Radyo-3’ten canlı olarak yayınlanan, TRT

İstanbul Hafif Müzik ve Caz Orkestrası ve TRT İstanbul Radyosu

Çoksesli Gençlik korosunu ilk kez bir araya getiren

konser programları büyük ilgi gördü. Caddebostan Kültür

Merkezi ve İstanbul Radyosu’nda gerçekleşen bu müzik

birlikteliği müzikseverlere tadına doyulmaz anlar yaşattı.

Cihat Aşkın’la

Klasik Müzik Konseri

Uluslararası yarışmalarda pek çok ödül alan ünlü keman

sanatçısı Cihat Aşkın klasik müzik konseriyle TRT İstanbul

Radyosu’ndaydı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası

başta olmak üzere ülkenin tüm orkestraları ile konserler

veren Aşkın’a bu kez viyolonselde Debby Bald, piyanoda

Robert İssoglio eşlik etti. Konser, ayakta alkışlandı. Sanatçının

hayatını konu eden “Artık Melekleri Hissetme Vaktidir”

adlı kitabı, Hilal Doğanay’ın kaleminden okuyabilirsiniz.

4


David Bowie sevenlerini yasa boğdu.

Altın küre müzik ödülleri

sahiplerini buldu.

Sinema dünyasının prestijli ödüllerinden

olan aynı zamanda

Oscar ödüllerinin de müjdecisi

olarak kabul edilen Altın Küre

ödülleri, görkemli bir törenle

sahiplerini buldu. En özgün film

müziği dalında ödülü “Her Şeyin

Teorisi” filmiyle Jóhann Jóhannsson,

en İyi şarkı dalında ise ödülü

“Glory” filmiyle John Legend ve

Common aldı.

TİKA’dan müziğe destek

David Bowie 18 aydır savaştığı kansere

yenik düştü. 69 yaşında yaşama veda

eden rock tarihinin ikonu, büyük müzisyen

ve aktör David Bowie’nin ölüm

haberini yönetmen oğlu Duncan Jones

duyurdu. Bowie 8 Ocak’ta 69. yaş gününde

cazın öne çıktığı “Blackstar” adlı

son albümünü çıkarmıştı. Albüme adını

veren şarkıda, “Ben bir siyah yıldızım, pop

yıldızı değil” diyordu. Hayal gücüyle evrenin

sınırlarını zorlayan aynı zamanda şarkılarında

genellikle uzaydan, yıldızlardan

bahseden ünlü sanatçı farklı imajlarını,

maskeler gibi giyip çıkarsa da müzikteki

kalitesini hep korumuştu.

Cezayir’de 10. su düzenlenen

Cezayir Uluslararası

Endülüs Müziği

ve Kadim Müzikler

Festivali, Türk İşbirliği

ve Koordinasyon Ajansı

Başkanlığı’nın (TİKA)

katkılarıyla gerçekleştirildi.

Cezayir Kültür

Bakanlığı tarafından

düzenlenen ve Türkiye’nin

onur konuğu olduğu

festival, İspanya,

Japonya, Fransa, Meksika,

Portekiz, Mısır, Irak, Fas, Tunus, İran ve Suriye olmak üzere toplam 12 ülkenin

katılımıyla Cezayir’de gerçekleştirildi. Çeşitli konser ve sempozyumların yer

aldığı program kapsamında Cezayir-Türk Dostluk Topluluğu da bir konser verdi.

BİR DÜNYA HABER

10 yaşında piyanoda

dünya ikinciliği

Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen

Uluslararası Cesar Franck Piyano

Yarışması’nda, henüz 10 yaşındaki

Nehir Özzengin dünya ikincisi oldu. 4

buçuk yaşında piyano eğitimine başlayan

Nehir’in ailesi, kızlarının şu ana

kadar masterclass ve yarışmalar için 2

ülkeden davet aldığını belirtti.

Celine Dion’un zor

günleri...

Dünyaca ünlü Kanadalı şarkıcı Celine

Dion’un eşi ve aynı zamanda menajeri

olan aranjör Rene Angelil savaştığı

kanser hastalığına yenik düşerek hayatını

kaybetti. Bu acı olaydan tam iki

gün sonra Celine Dion, bu kez de kardeş

acısıyla sarsıldı. Sanatçının erkek

kardeşi Daniel Dion da kansere yenik

düştü. Kariyeri boyunca 25 albüme

imza atan Dion, 1999 yılında, “Titanic”

filminin soundtrack’i olarak kullanılan

“My Heart Will Go On” şarkısıyla iki

Grammy Ödülü’ne değer görülmüştü.

5


BİR DÜNYA HABER

Chris de Burgh 28 Şubat’ta

İstanbul’da

Geçtiğimiz 40 yılın en önemli müzisyenlerinden birisi olarak kabul

edilen, aşk şarkılarının unutulmaz bestecisi Chris de Burgh konser

için yeniden İstanbul’da. Bir dönem dillerden düşmeyen şarkısı “The

Lady in Red” ve “The Traveller” ile dünya listelerinde defalarca bir numaraya

yükselirken, 1990’lı yıllarda radyolarda en çok çalınan şarkılar

haline gelmişti. Bu benzersiz şarkıların kalbinize dokunacağı bir

gece yaşamak istiyorsanız Chris de Burgh 28 Şubat’ta Ülker Sports

Arena’da bekliyor olacak.

Yaşayan efsane Martha Argerich

5 Şubat’ta İstanbul’da

Arjantinli konser piyanisti yaşayan efsane Martha Argerich

konser için İstanbul’da. Uluslararası Chopin Yarışması’nı kazanmasından

bu yana klasik müziğin efsanevi yorumcuları

arasına giren Argerich 19 ve 20. yüzyılın virtüözite piyano

literatürünü kapsayan performansları ile Gramophon, Choc,

Grammy, BBC Müzik Dergisi gibi prestijli ödüllerin de sahibi

olmuştu. İlk konserini sekiz yaşında veren sanatçı, dünyanın

en iyi uluslararası oda orkestralarından biri olan Kremerata

Baltica ile aynı sahneyi paylaşıyor. Bu doyumsuz müzik ziyafeti

5 Şubat’ta İş Sanat Kültür Merkezi’nde izlenebilir. Tabii ki henüz

tükenmeden bilet alabilenler için!

TRT’den bir acı kayıp daha

Kahraman Özlü vefat etti

TRT ailesi bir acı kayıp daha yaşadı. Bir müzik insanı Kahraman

Özlü yaşama veda etti. Memuriyet görevine TRT Ankara Radyosu’nda

araştırmacı olarak başlayan Kahraman Özlü tam bir müzik

gönüllüsüydü. TRT Türk Sanat Müziği Şubesi’ndeki görevinin yanı

sıra, katıldığı radyo programlarında, Engürü Türk Müziği Derneği

Terennüm Korosu başta olmak üzere çeşitli amatör koroların konserlerinde,

tambur sanatçısı bazen de solist olarak görev alıyordu.

Uzun bir dönem de TRT Nağme radyosunda “Saklı Besteler” programının

yönetmenliğini yapan Kahraman Özlü, programda ayrıca

tamburu ve sesiyle de icralarda bulunuyordu.

Eurovision’da bir ilk!

Türkiye’nin Eurovision serüveninde bu kez daha farklı bir heyecana

yaşanacak. Türk müzisyen Serhat Hacıpaşalıoğlu, mayıs ayında

İsveç’te düzenlenecek olan yarışmada San Marino adına sahnede

olacak. Hacıpaşalıoğlu, bir ilke imza atarak başka bir ülke adına Eurovision’da

yarışan ilk Türk olacak. Yakın dönemde, Avrupa müzik listelerine

adını yazdıran müzisyen, 2014 yılında yaptığı single çalışması

‘Je M’adore’ ile yakaladığı başarıyı, Eurovision yarışmasıyla perçinlemeyi

umuyor.

6


BİR DÜNYA HABER

Grammy Müzesi’nde Frank Sinatra

sergisi açıldı...

Müzik tarihine damgasını vuran isimlerden Frank Sinatra doğumundan

100 yıl sonra çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bunlardan biri de Los

Angeles’ta Grammy Müzesi’nde açılan “Sinatra: Bir Amerikan İkonu”

isimli sergi. Müze direktörü Bob Santelli’ye göre bu sergiyle sanatçı

adeta yeniden keşfedilmiş. Sergi, gezenleri sanatçının doğumundan

1998’de hayatını kaybettiği ana kadar yolculuğa çıkarıyor. Burada

onun sanat kariyeri ve özel yaşantısına ait çok sayıda eşya bulunuyor.

Onlar arasında ünlü fötr şapkası, güneş gözlükleri ve aldığı ödüller de

var. Ünlü “New York, New York” ve “Strangers in the Night” şarkılarının

da size eşlik ettiği, Los Angeles’taki Grammy Müzesi’ndeki sergi Şubat

ayının ortasına kadar gezilebilir.

Eagles üyesi Glenn Frey

Paris’te “Yeşilçam” konseri

hayatını kaybetti.

ABD’nin ünlü müzik grubu Eagles’ın kurucu üyesi Glenn

Frey, birkaç haftadır yaşadığı ileri derece kalın bağırsak

iltihabı ve zatürre rahatsızlığı nedeniyle 67 yaşında hayata

veda etti. ABD’nin California eyaletinde kurulan ve

1970’lerin en başarılı gruplarından biri olan Eagles’ın

“Take It Easy”, “Already Gone” ve “Hotel California” parçaları

hit olurken, dünya genelinde 45 milyonu aşan bir

satışa ulaşmıştı. “Hotel California” şarkısı ise ABD’de yayımlanan

Rolling Stone dergisinin “Tüm Zamanların En

İyi 500 Şarkısı” listesinde 37. sırada yer almıştı.

Paris Türk Müziği Korosu, Yeşilçam filmlerine ait müzikleri

Fransa’nın başkenti Paris’te sanatseverlerle buluşturdu.

Paris Türk Müziği Korosu tarafından düzenlenen ve

Yeşilçam filmlerinin unutulmaz müziklerinin yer aldığı

“Yeşilçam” konserine ünlü müzisyen Cahit Berkay da onur

konuğu olarak katıldı. Müzikleri Berkay’a ait olan ”Selvi

Boylum Al Yazmalım” ve “Neşeli Günler” filmlerinin yanı

sıra Mavi Boncuk, Fosforlu Cevriye, Feride ve daha birçok

Yeşilçam film müziği seslendirildi. Paris’te yaşayan Türklerin

yanı sıra birçok yabancı konuğun da davetli olduğu

etkinlikte, Türkiye’nin Paris Başkonsolosu İhsan Emre Kadıoğlu

da bulundu.

Black’in solistine veda…

Dünyaca ünlü Black grubunun solisti İngiliz Colin Vearncombe,

53 yaşında hayatını kaybetti. Ünlü şarkıcının

ölümü facebook sayfasından kısa bir açıklama ile duyuruldu.

Colin Vearncombe ya da sahne ismiyle Black,

özellikle Sweetest Smile ve Wonderful Life şarkıları ile

tanınıyordu.

7


BİR DÜNYA KONSER

İSTANBUL

Sahnelerden…

Türk halk müziğinin iki usta ismi Erkan Oğur ve İsmail Hakkı

Demircioğlu, 5 Şubat’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde.

Levent Yüksel, 5 Şubat’ta Jolly

Joker’de sevenleriyle buluşuyor.

Jülide Özçelik sürpriz konuğu

Mert Fırat’la sevgiye dair şarkıları

senfonik aranjmanlarla yorumladığı

konserle 13 Şubat’ta

Zorlu Performans Sanatları Merkezi-Ana

Tiyatro’da. Müzikal zenginliği

ve dinleyicileri derinden

etkileyen “Oi Va Voi”, bir kez daha

sevenleriyle buluşuyor. 10 - 11

Şubat’ta Babylon Bomonti’de.

Elektronik müzik dünyasından

Steve Aoki, çılgın sahne şovları

ile 13 Şubat’ta Volkswagen Arena’da.

Cahide Sonku Müzikali sanatseverlerle

buluşmaya devam ediyor, 17 Şubat’ta Duru

Tiyatro Büyük Salon’da. Pop müziğin dev gruplarından

MFÖ 19 Şubat’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde. Gülşen 20

Şubat, Nil Karaibrahimgil ise 27 Şubat’ta Bostancı Gösteri

Merkezi’nde sevenleriyle bir araya geliyorlar. Les Musicien

De Louvre mezzo soprano Anne Sofie von Otter 23 Şubat’ta

İş Sanat Kültür Merkezi’nde müzikseverleri bekliyor.

“Kardeş Türküler” türkü severlerle bir araya geliyor, konser

27 Şubat’ta Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi sahnesinde.

Gripin 27 Şubat’ta İnnpark’ta sevenlerini bekliyor.

“Yıldızların Şarkıları Çocukların Yarınları”

Sanat ve spor dünyasının ünlü isimleri Toçev Konseri’nde

çocuklar için buluşuyor. Metin Özülkü’nün müzik direktörlüğünde

futbol ve müzik dünyasından

ünlü isimlerin buluştuğu konser

9 Şubat’ta TIM Show Center’da.

Cemal Reşit Rey Konser Salonlarından…

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Caz

Şubatı” etkinliklerinde müzikseverler

adeta caza doyacak. Cazın yaşayan

efsanesi alto saksafoncu Lee Konitz’in

doyumsuz konseriyle 20 Şubat’ta

başlayan konser serisi; büyük gitar

virtüözü Al Di Meola ile 21 Şubat’ta,

bir İngiliz centilmeni yetenekli piyanist

ve şarkıcı Anthony Strong’la 23

Şubat’ta devam ediyor. Konserin kapanış

günü 24 Şubat’ta ise Caro Emerald,

basgitarın dinamosu Stanley

Clarke ile caz piyanosunun Hendrix’i

Hiromi Uehara izleyenlerle buluşuyor.

ŞUBAT

KONSERLERİ

10 Şubat’taki konserde Cumhuriyetin divası olarak anılan

Müzeyyen Senar ve sevilen birçok şarkıya imza atan besteci,

yorumcu Semahat Özdenses anılıyor. Konserde, Suzan

Kardeş ve Yonca Lodi gibi isimler de sahne alıyor.

“Bach Günleri”

“Bach Günleri” konser serisi devam ediyor. Avrupa’nın en

eski barok müzik topluluğu Hortus Musicus “Bach Before

& After” ile müzikseverlerle buluşuyor. Bach’ı öncesi ve

sonrasına ait repertuvarla birlikte sunacak olan konser 14

Şubat’ta; konser serisinin bir diğer ismi ise barok kemanının

yaşayan en büyük ustası Sigiswald Kuijken, sanatçı

solo sonat ve partitalarla 21 Şubat’ta İstanbul Deniz Müzesi’nde.

BİFO’dan…

Borusan Quartet’in bu sezon sunacağı

en renkli programlarından

birinde, “Band-O-Neon Tango” orkestrası,

Türkiye’den ve dünyadan

seçkin tangoları seslendirecek. Bandoneonlarda,

konser besteleri de

seslendirilecek olan Ertuğrul Sevsay

ve Algy Wu, solist Bağdasar Bayvertyan’a

eşlik edecek. Bu renkli seçki 1

Şubat’ta Süreyya Operası’nda.

Devlet Opera ve Balesi’nden…

Son Osmanlı paşalarından Süreyya

İlmen’in anısına düzenlenen “Opera

Operet” konseri 6 Şubat’ta Kadıköy

Süreyya Operasında sahneleniyor.

“Sevgililer Günü” konseri ise 14 Şubat’ta

müzikseverlerle buluşuyor.

8


ANKARA

İZMİR

BİR DÜNYA KONSER

BSO konserlerinden…

6 Şubat’ta Josep Caballe-Domenech yönetimindeki

konser, İlhan Baran’ın “Töresel Çeşitlemeler” eserinin

ilk seslendirilişine sahne olacak. Konserde Rachel Kolly

D’Alba kemanıyla orkestraya eşlik edecek. Bilkent

Konser Salonunda 13 Şubat’taki konser ise Sevgililer

Günü Konseri. Tango Nuevo grubu, izleyenlere tangolardan

oluşan bir seçki sunacak. 20 Şubat konserinde

şef Vladimir Kulenovic yönetiminde, viyola sanatçısı

Sahnelerden…

Hakan Altun ve Hüsnü

Şenlendirici, sevilen

projeleri hitAband

ile 4 Şubat’ta,

Türkiye’nin sevilen

seslerinden Nilüfer

12 Şubat’ta, Londralı

altı genç müzisyenden oluşan “Oi Va Voi” grubu 13 Şubat’ta

Funda Arar ise 20 Şubat’ta Ooze Venue sahnesinde

olacak. Teoman, 6 Şubat, Şevval Sam ve yılların deneyimli

grubu Kurtalan Ekspres 19 Şubat’ta Container

Hall’da sahne alıyor.

Devlet Senfoni Orkestrası’ndan…

İzmir Devlet Senfoni Orkestrası 12 Şubat “Sevgililer

Günü” özel konserinde, şef Emin Güven Yaşlıçam yönetiminde,

solistler Vicente Campos ve Ezgi Anıl ile trompet

ve gitar eşliğinde muhteşem eserler sunuyor.

ŞEHİR ŞEHİR

Lise Berthaud’u dinleyebileceksiniz. 25 Şubat’ta İhsan

Doğramacı anısına yapılacak konserde, şef Gürer Aykal

yönetiminde solist Toğrul Ganiyev sahnede olacak.

CSO’dan…

4 Şubat’taki konserde şef Lior Shambadal yönetimindeki

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na Massimo

Mercelli flütüyle, 5 Şubat’ta ise Barış Uluçınar solist olarak

eşlik edecek. 11, 12 Şubat’ta şef Marek Pijarowski

yönetiminde solist Peter Jablonski piyanosuyla kulaklarımızın

pasını silecek. Şef Emin Güven Yaşlıçam yönetiminde

18 Şubat’ta solistler Sibel Ayhan ve Gökçen

Girici’yi, 19 Şubat’ta ise Vincent Campos’u trompeti eşliğinde

izleyebilirsiniz. 25 ve 26 Şubat’ta şef Raoul Gruneis

yönetiminde viyolonseliyle sahnede olacak isim

ise Peter Hoerr.

Devlet Opera ve Balesi’nden…

18 Şubat’taki “MDT Yanlışların Suçu” modern dans gösterisi

ve 20 Şubat’taki “Yarasa” opereti sezonun son

temsilleri.

Antalya Devlet Senfoni Orkestrası, periyodik konserlerinde

5 Şubat’ta şef Hakan Şensoy yönetiminde piyanist

Antonio Pricone ile “Nefesli Sazlar Konseri”ni, 19

Şubat’ta şef Alpaslan Ertüngealp yönetiminde İzmir ve

Bursa’dan solistleri, 26 Şubat’ta şef Alexander Rahbari

yönetiminde “Vergi Haftası Konseri”ni ve 12 Şubat’ta

“Sevgililer Günü Konseri”ni Antalya Kültür Merkezi Aspendos

Salonu’nda izleyicilerle buluşturuyor.

Şef Antonio Pirelli yönetimindeki Çukurova Devlet Senfoni

Orkestrası, 12 Şubat’ta “Sevgililer Günü Konseri”nde,

tenorlar Ayhan ve Aydın Uştuk’u, 26 Şubat’ta piyanist

Can Okan’ı sanatseverlerle buluşturuyor.

Bursa Devlet Senfoni Orkestrası, 4 Şubat’ta Oğuzhan

Balcı yönetiminde solist Shlomo Mintz’i, 11-12 Şubat’ta

şef Stanislav Ushev yönetiminde solist Jonathan Roozeman’ı,

18 Şubat’ta şef Antonio Pirelli yönetiminde solist

Roman Kim’i, 28 Şubat’ta ise Gints Glinka şefliğinde

solistler Bülent Evcil ve Çağatay Akyol’u konuk edecek.

9


BİR DÜNYA EĞİTİM

Hazırlayanlar: Figen GÖKTAŞ, Ümit DİRİCAN

Müzik insan yaşamının

hep bir parçası

olmuştur. Bu serüven, bebeğin anne karnında duyduğu

kalp atışları, annesinin dinlediği şarkılar ve diğer seslerle

başlar. Müzik yolculuğu, doğduğu anda ağlayarak çıkardığı

ve en güzel notaya dönüşen kendi sesiyle tanışarak

devam eder. Annesinin söylediği o güzel ninnileri dinler

bir anlamda sevgiyi, huzuru öğrenir. Onu oyalamak için

çabalarken yine müzikten yardım alınır, oyunlarında çoğu

zaman müzik vardır. Şarkılar söylenip, ritimler tutulurken

bireysel eğitimi için gerekli uyum ve denge bir anlamda

sağlanıyordur. Müzik, eğitiminin başlangıcında ona rehberlik

ederken, ilerleyen zamanlarda ve hayat boyu öğrenme

sürecinde tekrar karşısına çıkacaktır. Müzik hayatımızda

çok önemli bir yere sahiptir. Hemen hemen çoğumuz

yaşantımızda bir biçimde müzikle tanışmışızdır.

Bu bazen ailelerin, kültür ve sanat konusunda en

etkili dallardan biri olan müziğe yönlendirmesiyle,

bazen çocuğun yeteneklerinin farkedilmesiyle olur.

Belki de tamamen müziğe olan ilgidir başlama sebebi.

Başlangıç nasıl olursa olsun her sanat dalında olduğu

gibi müzik için de ilk adım ilgi ve yetenekle başlar denilebilir.

Ancak sadece yetenek müzikle uğraşmak için bir

ölçüt müdür veya yeterli midir? Müziğe başlamak için

bir yaş sınırı olmalı mıdır? İşte tam da burada müzikle ne

amaçlandığı önem kazanır. Bu amaçlar doğrultusunda

yola çıkılırsa hedefe ulaşmanın daha kolay olacağı düşünülebilir.

Her alanda olduğu gibi müzikte de eğitimin yadsınamaz

rolü bilinmektedir. Biz de öncelikle ülkemizde

müzik eğitiminin hangi amaçlarla, nasıl verildiğini araştırdık;

çocuklara ses ve enstrüman eğitimi veren kurslara

gittik, velilerle, eğitimcilerle konuştuk. Çocuğun isteği,

yeteneği ve koşullarının önemli olduğu kadar, anne-babanın

ve öğretmenin yaklaşımının da bir o kadar önemli

olduğunu anladık. Öğrendiklerimizi de lisan-ı münasiple

sizlere aktarmaya çalıştık.

10


Yıllar içinde eğitim politikaları ve ailelerin

yaklaşımı müzik derslerinin

aksamasına ve ders saatlerinin azalmasına,

daha pasif geçmesine neden

oldu. Son yıllarda hizmet veren sanat

evleri, müzik kursları okullardaki bu

boşluğu bir yönüyle besleyip dolduruyor.

Anne babalar çocuklarını, müzik

ve sanatla iç içe büyümesi için

küçük yaşlarda bir enstrümanla

tanıştırıyor. Eğitimcilerin

ortak görüşü,

müzik eğitimi için hedefin

net olarak ortaya konması.

Eğer hedeflenen, bir enstrümanı,

sosyalleşmek ve eğlenmek için öğrenmek

ise hobi kursları, enstrüman

kursları tam da bu amaca hizmet

eder. Hedef konsertist, virtüöz olmak

ve profesyonelce bu işle ilgilenmek

ise konservatuvarlar biçilmiş kaftan.

Hal böyle olunca konservatuvara hazırlık

kursları devreye giriyor. Fakat her

kurs bu amaca yeterince hizmet edebiliyor

mu? Deneyimli eğitimciler der

ki; “Kazanmak istediğiniz okullardaki

yetkin kişilerden profesyonel görüş

alıp yolunuzu öyle çizin. Eğitimcinin

yaklaşımı, alanında yeterli olması ve

bu birikimi en iyi şekilde aktarabilmesi

de velilerin dikkat etmesi gereken

noktalar.”

Enstrüman kurslarının hobi

kursu olduğu ve burada

amacın sanatçı yetiştirmek

olmadığı unutulmamalı.

Ayrıca her ens-

trüman

için farklı bir başlama

yaşı olduğu

da göz ardı edilmemeli.

Var olanı geliştirmeye,

desteklemeye çalışan değerli

eğitimcilerimizin önünde

saygıyla eğiliyor ve devam

Müziği küçük yaşta

hayatın bir parçası

haline getirmek zarafeti,

letafeti ve dahi marifeti

rutininize katıyor.

‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

ediyoruz. Müzik çocukların kendini

ifade etme yeteneklerini geliştirerek,

estetik, yaratıcılık ve yapıcı düşünme

kapasitelerini artırıyor ve çocuğun disiplin

duygusunun gelişmesine katkı

sağlıyor. İster hobi, isterse konservatuvar

kursları olsun burada verilen

müzik eğitimi çocukların konsantrasyonunu

da olumlu yönde etkiliyor.

Konsantrasyon, bir çocuğun neler

gördüğü, duyduğu ve okuduğunu

hatırlamasını sağlamakla kalmıyor,

başarı için bir temel oluşturuyor. Konsantrasyon

sağlamanın en iyi yollarından

biri de müzik eğitimi oluyor,

meraklısına duyurulur…

1974’de yapılan bir araştırmaya göre

ise, tüm yüksek zekalı insanlar mutlaka

müzikal değiller, fakat tüm müzikalitesi

yüksek insanlar yüksek zekalı

ve bu şekilde bakıldığında akademik

zeka- nın müzikal başarı ile

ilişki- lendirilmesi şaşırtıcı

değilmiş.

Müzisyen hem gördüğü

notaları ve ritimleri

beyninde düşünmekte,

hem de

düşündüğü şeyleri iki elini, hatta

bazen ayak ritimlerini de kullanarak

uygulamaya dökmekte.

Beyninin

her iki yarı

küresini bu

şekilde

birlikte ve dengeli kullanan

müzisyenlerin diğer bilgilerin

değerlendirilmesinde ve

ilişkilendirilmesinde de iyi olmalarının

doğal bir sonuç olduğu vurgulanıyor.

Konu müzisyenlere gelmişken

ülkemizde akademik anlamda müzik

eğitimi veren ve konsertist yetiştiren

okulları ziyaret edip konuşmamak

olmazdı. Sırada deneyimli müzik eğitimcileriyle

röportajlar var.

11


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

Prof. Dr. Gülçin Yahya Kaçar Gazi Üniversitesi

Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Müdürü

Gökhan SUNAL

gokhan.sunal@trt.net.tr

“Sadece musikide değil,

hangi işte olursanız olun,

vasat olduğunuz takdirde belirli bir

seviyeye gelip başarılı olamaz ve

belirli ekonomik seviyeyi geçemezsiniz.

İyi olursanız her alanda maddi manevi

başarılı olursunuz.”

Ülkemizde müzik eğitimine nasıl bakılıyor.

İzlenimleriniz ve profesyonel görüşünüz nedir?

Benim için öncelikle ailenin yönlendirmesi çok önemli.

Çünkü ne yazık ki ailelerin “Çalgıcı mı olacaksın”, “Kızını

dövmeyen dizini döver” şeklinde önyargıları var. Böyle

düşünenlerin oranı azaldı ancak hala var. Yani çocuklarının

müzik okumasını istemeyenler var. Bazı aileler de çocuklarının

müzik işinden geçinebilmek için para kazanıp

kazanamayacağını düşünüyor. Ancak ben de onlara şöyle

diyorum: Sadece musikide değil, hangi işte olursanız

olun, vasat olduğunuz takdirde belirli bir seviyeye gelip

başarılı olamaz ve belirli ekonomik seviyeyi geçemezsiniz.

İyi olursanız her alanda maddi manevi başarılı olursunuz.

Çocukları musikiyi belirli bir yere taşıyabilecek yapıdaysa

aileleri korkmamalı. Ne olacaklar konservatuvar bitince tabii

ki sanatçı. Eğer nitelikli sanatçı olabiliyorsa onlara her

yerde iş vardır.

Ankara’daki ilk ve tek Türk müziği konservatuvarının

kurucusu ve müdürüsünüz. Batı müziği alanında da

eğitim almış biri olarak neden Türk müziği konservatuvarı?

Çocukluğumdan beri Türk musikisine bir ilgim vardı, çünkü

ailemizde Türk müziği çalınır ve söylenirdi. Oradan gelen

bir sevgiyle ilkokulda müziğe yönlendim ancak okulunda

da okumak istedim. Çankaya lisesindeyken bir Türk

müziği korosunda yer aldım ve ilgim daha da arttı. Her ne

kadar gitarla müziğe başlasam da bir noktadan sonra sesi

beni tatmin etmemeye başladı. Müzik mağazalarını dolaşmaya

başladım. Şimdiki gençlerimizi bazen kınıyoruz,

Türk müziği çalgılarını tanımıyorlar diye, ben de karşılaşana

kadar udun adını bildiğimi söyleyemem. Müzik mağazasında

udu elime aldıktan sonra, baktım çok davudi güzel

bir sesi var ve bana hitap eden bir enstrümandı. Uda

merak saldım ancak baktım bunu öğrenecek bir okulun

olmadığını gördüm Ankara’da. Liseden sonra Gazi müzik

bölümünün sınavına girdim ve kazandım. Zorunlu olarak

Batı müziği eğitimi almak durumunda kaldım. Onu hep

görevim olarak bil dim ve ruhuma hiçbir zaman hitap etmedi.

Flüt icra ediyordum ve 4 yıl boyunca yüksek bir performansla

batı müziğini öğrendim. Bir taraftan da gizli gizli

ud çalıyordum çünkü Gazi Üniversitesinde Türk müziğiyle

uğraşmam pek hoş karşılanmıyordu. Üniversite 2. sınıfta

değerli hocam Cinuçen Tanrıkorur beni öğrenciliğe kabul

etti. Okulda aldığım müzik disiplinini Türk müziğine uyarlamaya

çalıştım. Düzenli bir çalışmayla Türk musikisine geçiş

yaptım. Okulu bitirince Selçuk Üniversitesine hem flüt

hem de ud alanında öğretim görevlisi olarak başladım. O

yıllarda Ankara’da Türk musikisinin okulu yoktu, dershaneler

de bu kadar yaygın değildi. Ben okulsuzluğun sıkıntısını

çok çektiğim için “Bir gün Ankara’da Türk Müziği Devlet

Konservatuvarını ben kuracağım” diye, o zaman tuttuğum

günlüğüme yazmıştım. Türkiye’nin şartları da buna el verdi

ve 27 yıl sonra 2010 yılında Türk Müziği Konservatuvarını

kurmak nasip oldu. Ancak o zamanlar da bizim için

konservatuvar TRT idi, Ankara Radyosuydu… Hocalarımız

aracılığıyla Ankara Radyosundan elimize bir nota geçer mi

diye per perişan olurduk. Her bulduğumuz notayı ellerimizle

defterlerimize geçirirdik. 5. yılımızı tamamladık bu

sene ilk mezunlarımızı vereceğiz.

Gazi Üniversitesi Türk Müziği Konservatuvarında

hangi bölümler var ve nasıl bir eğitim veriyorsunuz?

Konservatuvarımızda “Çalgı Eğitimi”, “Ses Eğitimi”, “Müzikoloji”

ve “Bestecilik” bölümlerimiz var. Bunlardan üçünde

öğrencimiz var. Bestecilik bölümünde yeterli öğretim

elemanımız olmadığı için öğrenci alamıyoruz. 21 akademik

kadromuz var, yaklaşık 25-30 öğretim elemanı da

dışarıdan misafir olarak derslere giriyor. 3 bölümümüzde

toplam 120 öğrencimize Türk halk müziği ve Türk sanat

12


müziği olarak ayrım yapmadan

eğitim veriyoruz. Ayrıca Türkiye’de

ilk defa Türk müziği alanında yüksek

lisans ve doktora programları

başlattık. 80 öğrencimiz var bu

da Türkiye için çok önemli. Çünkü

bütün Türkiye’ye hizmet verecek

şekilde hocalar da yetiştiriyoruz.

Çalgı bölümünde tüm Türk müziği

çalgılarının eğitimini veriyoruz.

Konservatuvarı açar açmaz, uluslararası

projelere imza atmış firmaların

maddi karşılık beklemeden

yaptıkları yardımlarla

yeni bir konservatuvar binası

için kolları sıvadık. Geçmişle

geleceği kuracak olan bina,

konser salonları, amfileri, ses

kayıt ve prova stüdyolarıyla

Ortadoğu, Balkanlar ve Türk

dünyasının en büyük konservatuvarlarından

biri olacak.

Gazi Türk Müziği Konservatuvarında

yapılan akademik

çalışmalar neler?

Konservatuvar olarak öğrenci

yetiştirmenin yanında akademik

birçok çalışmamız da var. Kurulur kurulmaz, Türk musikisinin

geçmişte kaybettiği yılları telafi etmek için öncü

rolü üstlendik ve diğer konservatuvar ve müzik okullarıyla

sempozyumlar, çalıştaylar ve festivaller başlattık. 1. Türk Müziği

Çalıştayını yaptık geçen sene ve bütün konservatuvarlardan

hocalarımızla Türk müziğinin sorunlarını masaya yatırdık.

“Türk sanat müziği-Türk halk müziği ayrımcılığına son

verilmesi”, “Nazariyatın nasıl olması gerektiği”, “Türk müziği

tarihi nasıl öğretilmelidir?” gibi önemli konularda bir fikir birliğine

vardık. Bu sene de bunları eğitimlerimizde kullanmaya

başladık. Öğrencilerin akademik çalışmalarını sahneye

taşımaları da çok önemli. Bunu sağlamak amacıyla geçen

yıl “Gazi Türk Müziği Günleri” ni başlattık.

Vizyon ve misyonunuz nedir? Konservatuvarınızdan

mezun olan öğrencileriniz ne tür nitelikler taşıyacak?

Bizim musikiye bakış açımız; geleneği, klasik tavrı iyi ortaya

koyabilecek; vizyonu, misyonu olan, uluslararası açılım

sağlayacak sanatçılar yetiştirmek. Bu sene genç sazendeler

yetenek yarışmasını yaptık. Bunu ileride TRT ile

gerçekleştirmek istiyoruz. Türkiye’nin dört bir yanından

çok yetenekli gençlerimiz bu yarışmaya katıldılar. Diğer

konservatuvarlardan da “Hocam nasıl aklınıza geldi böyle

bir proje” diye çok güzel geri dönüşler alıyorum. 2016’nın

sonbahar döneminde “Uluslararası Ud Festivali”ni başlatacağız.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi “Kanun Festivali” başlatmıştı.

Yeni binamızda dönüşümlü olarak bu festivalleri

“Konservatuvar olarak öğrenci

yetiştirmenin yanında

akademik birçok çalışmamız

da var. Kurulur kurulmaz,

Türk musikisinin

geçmişte kaybettiği yılları

telafi etmek için öncü rolü

üstlendik.”

GÜLÇİN YAHYA KAÇAR

sürdüreceğiz. Şöyle bir yaklaşım

var: “Neden tıp fakültelerinden,

mühendisliklerden çıkıyor da neden

konservatuvarlardan sanatkar

çıkmıyor” diye. Konservatuvar eğitimi

çok disiplinli çalışmayı gerektirir.

Bu şarkı söyleme, türkü çığırma, bir

sazı alıp tıngırdatmanın çok ötesinde

bir vizyona sahip olunması

lazım. Bunun için konservatuvar

öğrencilerine önce vizyon verilmesi

lazım. “Barlarda şarkı türkü söyleyeyim

ve para kazanayım”

anlayışı içerisindeyseniz,

konservatuvar okumanıza

gerek yok. Buraya gelen

yetenekli öğrencilerin bilinçlendirilmesi

gerekiyor

ki biz bu vizyonu 1. sınıftan

itibaren vermeye çalışıyoruz.

Musikiye bakış açılarını

ne zaman değiştirebilirsek o

zaman iyi sanatkarlar yetiştirebileceğimize

inanıyoruz.

“Konservatuvar öğrencisinin

vizyonu nasıl olmalı”

bu çok önemli. Öncelikle

musikiyi ne için yaptığını bilmeli, çok özel yeteneklerle

donatıldığının ve bir sanat öğrendiğinin farkında olmalı.

Yüksek lisans ve doktora yapmalı ya da akademisyenlik

yapmayacaksa tamamen performansa dayalı günlük 8-10

saatlik çalışmalarla kendini aşmalı. Klasiği çok iyi bilmeli ve

üzerine bir şeyler koyabilmeli. Biz uluslararası açılımı yakalamış,

öğrencisiyle, akademisyeniyle Türkiye ve dünyada

Türk müziği alanında bir merkez olmayı hedefliyoruz ve

açılımlarımızı da ona göre yapıyoruz. 4 yılda bu amaçla

Avrupa’dan uzak Doğuya hatırı sayılır projeler gerçekleştirdik.

Mesela “Yunus Okur Diller ile.” Türk dünyası dillerinde

Yunus Emre’nin ilahilerini o ülkelerde icra ettik.

Gazi Üniversitesi Türk Müziği Konservatuvarına girmek

isteyen gençlerde ne tür özellikler aranıyor?

Temmuz ayında yetenek sınavlarını yapıyoruz. 200 YGS

puanıyla başvuruları alıyoruz. Sınavlar tek aşamalı yapılıyor.

Çalgı, ses eğitimi ve müzikoloji bölümleri kendi sınavlarını

kendileri yapıyor. Öğrenciler bunlardan bir tanesinin

sınavına girebiliyor. Çalgı ve ses eğitimi sınavları yetenek

sınavı oluyor. Müzikoloji bölümü içinse yetenek sınavının

yanı sıra, biraz genel kültür ve müziğe bakışın ölçülebilmesi

için kompozisyon sınavı oluyor. Çalgı bölümü için temel

düzeyde bir enstrüman çalıyor olması önemli. Ayrıca

genel olarak işitme, ezgi ve ritim tekrarı sınavları yapılıyor.

Her bölüm için yirmişer kontenjanımız var. Ancak şimdiye

kadar hiç kontenjanlarımızı dolduramadık.

13


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

Doğan Çakar Hacettepe Üniversitesi

Ankara Devlet Konservatuvarı Müdür Yardımcısı

Müzik yeteneği tek başına

yeterli midir müzik eğitimi

almak için bence önce ilgi,

istek, azim ve kararlılıkla bu işe

gönül vermek, ona eğilmek gerekiyor

çünkü sabır isteyen bir meslek.

İğneyle kuyu kazmak gibi çünkü çok

zor bir süreç sevgisiz olmaz.

Röportaj: Ümit DİRİCAN

Türkiye’de profesyonel müzik eğitimi veren okullardaki

eğitimi ve Hacettepe Ankara Devlet Konservatuvarını

değerlendirebilir misiniz?

Türkiye’de günümüzde verilen müzik eğitimine baktığımızda

bu işi meslek olarak seçen okullarda özellikle konservatuvarlarda

ciddi bir şekilde yol alınmaya devam ettiğini

biliyorum. En azından bizim okulumuz Hacettepe

Ankara Devlet Konservatuarı bu işin beşiği, ana kurum

burası buradan diğer kurumlara kaynak olarak yetiştirdiğimiz

öğrenciler; oralarda eğitici, öğretmen, yönetici, sanat

kurumlarında sanatçı, oluyorlar. O anlamda bizim yolumuzun

doğru olduğunu ve iyi yönde olduğumuzu biz biliyoruz.

Bunların göstergeleri de ulusal ve uluslararası yapılmış

pek çok yarışma var bu yarışmalarda ödül alan öğrencilerimiz

var bu da bizim doğru yolda olduğumuzu gösteriyor.

Sizce kişiler müzik eğitimine nasıl başlamalı? Çocukların

veya gençlerin bu konuda eğilimi ve yeteneği

olduğu düşünülüyorsa nasıl yönlendirilmeli?

Öncelikle müzik eğitimi bizim çağdaş anlamda eğitimimizin

bir parçası olmalı. Yani bir Türk vatandaşının asgari

ortak genel kültür olarak çerçevesini çizdiğimiz zaman,

bunun içerisinde sanat ve müzik tabii ki olmalı eğer olmazsa

maalesef eksik kalır. Biraz Ortadoğu’nun parçası

gibi oluruz, bizi Ortadoğu’dan ayıran en önemli özelliklerden

birisidir, güzel sanatlara, kültüre ve müziğe yönelmek.

Burada genel müzik eğitiminden bahsedebiliriz, amatör

yani özengen müzik eğitiminden bahsedebiliriz ve hem

de profesyonel mesleksel müzik eğitiminden bahsedebiliriz.

Genel müzik eğitimi ortak genel kültürün parçası

içerisinde yer alan ve bütün bireylerimizin,

öğrencilerimizin, çocuklarımızın, hoşça vakit

geçirebildikleri, şarkılar söyleyebildikleri,

temel düzeyde müzik okuryazarı olabildikleri

eğitimi kastediyoruz. İlk, orta ve lise

döneminde devam eden dönemdir bu

ve keşke üniversitede de devam edebiliyor

olsa. Amatör özengen müzik eğitimiyle

de örgün anlamda değil yani okul gibi planlı,

programlı değil; hoşça vakit geçirerek bir araya

gelmek için kurulmuş, bir takım koroları, enstrüman gruplarını,

orkestraları, hatta bireysel anlamda da ses ve enstrüman

olarak düşünebileceğiniz kursları kastediyoruz.

Bireylerin hobi olarak yöneldikleri yaygın müzik eğitimini

kastediyoruz. Esas olan profesyonel müzik eğitimi de profesyonel

anlamda bu işi meslek olarak seçen ya da seçmek

isteyen bireylere yöneliktir. Bizim konservatuvarlar

olarak yaptığımız eğitim de bu kategoriye giriyor. Bu da

kendi içerisinde farklılıklar gösterebiliyor. Ana sanat dallarına

ve konu alanlarına göre. Örneğin senfonik orkestra

enstrümanları sanatçılarını yetiştirmeye yönelik eğitim

ilkokuldan sonra yani ilköğretimin bitiminde başlıyor.

Bu kadar erken başlamasının bir sebebi var mı?

Biliyorsunuz atasözlerimiz var ağaç yaşken eğilir diye. Örneğin

bir bale eğitimi için düşünün; bedensel gelişim tamamlanmış

kaslar, kemikler belli bir düzeye gelmiş, artık

o saatten sonra esnemesi gevşemesi ve eğitilmesi mümkün

olmayacak yaşlara geliyor bunun gibi düşünebiliriz.

Bu sadece balede değil kemanda yani genel olarak yaylı

çalgılarda, üflemeli çalgılarda örneğin flüt, fagot, trombon,

klarnet vurmalı çalgılarda ve piyanoda da durum aynı. Bu

tür enstrümanlar da küçük yaşlarda başlamayı gerektiriyor.

Lisans düzeyinde eğitim veren müzik bölümlerimiz de var.

14


Kompozisyon bestecilik, gitar, caz ana sanat dalı, opera var,

müzikoloji var bir de bando şefliği bölümümüz var ve Silahlı

Kuvvetlere ait bando şefleri için tek kaynak burası çünkü bu

bölüm sadece Türkiye’de bizim üniversitemizde var. Müzik

ve sahne sanatlarını içeren tüm bölümler mevcut konservatuarımızda.

Sizce müzik eğitimi alabilmek için gerekli olan koşullar

nelerdir? Sadece yetenek başlı başına yeterli midir?

Şimdi önce dilerseniz müzik yeteneğinden bahsetmek

isterim. Müzik yeteneği deyince önceden, “müzik yeteneği

vardır yoktur”, “müzik kulağı vardır yoktur” gibi geceyle

gündüz gibi, siyahla beyaz gibi değer yargıları vardı, kesin

hükümler vardı. Bu konular yıllar sonra beni rahatsız etti.

Yaptığım yüksek lisans ve doktora çalışmalarım sırasında

gördüm ki müzik yeteneğinin niteliği, boyutu, düzeyi

farklılık gösterebilir o açıdan vardır yoktur dememek gerekiyor

bunu öğrendim. Müzik yeteneği tek başına yeterli

midir müzik eğitimi almak için bence önce ilgi, istek, azim

ve kararlılıkla bu işe gönül vermek, ona eğilmek gerekiyor

çünkü sabır isteyen bir meslek. İğneyle kuyu kazmak gibi

çünkü çok zor bir süreç sevgisiz olmaz. Böyle olursa başarı

geliyor arkasından.

DOĞAN ÇAKAR

Size göre ülkemizde müzik eğitiminin

aksayan yönleri var mı?

Daha iyi olması için neler yapılabilir?

Bu anlamda bizim o kadar güzel bir

kültürel mozağimiz ve zenginliğimiz

var ki bütün bunların bu dünya

müzik kültürü bakımından herkesin

hizmetine dikkatine sunulması gerekiyor.

Burada bizim kompozisyon

ve orkestra şefliği alanında eğitim

alan genç besteci adaylarımıza, müzikologlarımıza

ve müzikoloji eğitimi

alan genç müzik araştırmacılarına

çok iş düşüyor bu anlamda. Ben

okulumuzdaki eğitimin ölçülmesi,

değerlendirilmesi ve sürdürülmesiyle

ilgili bir şeyler söylemek istiyorum.

Bizim temel derslerimiz var; diyelim

ki enstrüman dersi, kompozisyon

bölümümüzdeki bestecilerin dersi.

Bu derslerin değerlendirilmesi tek bir

öğretmen tarafından yapılmıyor. Sınıf

ders sorumlusunun sınıf geçirme

yetkisi yok, o alandaki uzmanlardan

oluşturulmuş jürilerle, komisyonlarla

değerlendiriliyor. Bu değerlendirmelerde

de sadece öğrenci başarısı değil,

öğretmenin uyguladığı yöntemler,

eğitim materyalleri ve programı

da değerlendiriliyor. Ciddi bir şekilde,

çok yönlü bir kontrol sağlanmış oluyor.

İlk ve orta öğretimde verilen müzik eğitimini nasıl

buluyorsunuz? Öğrencileri müziğe hazırlamak için

yeterli mi?

Şöyle düşünmemiz lazım. Öncelikle müzik derslerini müzik

öğretmenlerinin, yani konu alanının uzmanları tarafından

verilmiş olması çok önemli. Yani müzik öğretmeni

yapmalı, öğretmenin vekili olmamalı ki o zaman gerçek

anlamda amaca uygun yapılabiliyor olsun eğitim. İkincisi

de bu dersler; daha çok sosyalleşmeyi, hoşça vakit geçirmeyi,

dayanışmayı ve paylaşmayı, kısaca hayatı öğreten

dersler olarak ele alınmalı. Öyle alındığı zaman da zaten

bu ders formatının çok daha üstünde çok daha farklı boyutlarda

olur. Bir araya gelerek, birlikte müzik yaparak,

şarkı söyleyerek, temel düzeyde, asgari ortak genel kültürün

gerektirdiği kadar, bir müzik okuryazarlığı oluşmalı

ve temel anlamda müzik bilgilerinin uygulamaya dönük

başarılarının sürdürülebildiği bir ortam oluşturulmalı. Herkesin

yapabildiği kadar aşabildiği ve ilerleyebildiği kadar,

kimseyi incitmeden kazanmaya dönük sürdürülmeli. Ancak

böyle olursa gerçek anlamda amaca ulaşılabilir diye

düşünüyorum.

15


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları

Fakültesi Dekan Vekili Kağan Korad

1974’de yapılan bir araştırmaya göre

tüm yüksek zekalı insanlar mutlaka

müzikal değiller, fakat tüm müzikalitesi

yüksek insanlar yüksek zekalı.

Röportaj: Figen GÖKTAŞ

Türk eğitim sisteminde sanat geri planda mı kalıyor?

İlkokul sıralarından başlayarak ele alırsak müzik eğitimini

yeterli görüyor musunuz?

Genel eğitim içinde sanatın ikinci planda değil, daha da

geri planda olduğunu düşünüyorum. Gerek resim gerek

müzik dersleri içerikleri net olarak planlanmış

bir şekilde işlenmiyor. Dışardan gelen öğrencilerin

hiçbir şekilde müzik altyapısına ve seviyesine sahip

olmadığı kanısı, özellikle konservatuvarlarda

izleyebildiğimiz çok net bir durum. Bu Avrupa’da

ya da batılı ülkelerde tam tersidir. Aslında konservatuvarlar

akademi olarak neredeyse lisans seviyesinde

eğitimlerine birçok ülkede başlarlar. Öğrenciler

genel eğitim içerisinde aldıkları müzik dersleriyle

kendilerini, müzisyen yapabilecek seviyelere kadar çıkartabiliyor.

Ülkemizde bu dersler maalesef pasif işleniyor,

zaman zaman ilgili öğretmenlerin kişisel gayretleriyle ilerliyor.

Aslında bu dersler öğrencilerin yaratıcı zekalarını ve

beyinlerini geliştirmek açısından son derece önemli.

Fakülteniz, müzik eğitimini ilkokuldan başlayıp lisans

düzeyine taşıyan bir okul. Müzik eğitimi konusunda

okulunuzu nerede görüyorsunuz?

Türkiye’deki en ciddi müzik okullarından biriyiz. Bu eğitimin

bize şöyle yansımaları oldu. Öğrencilerimiz ilkokuldan

başlayarak 12 yıl eğitimin sonunda lisans düzeyine

ulaşmış oluyor. Bu öğrencilerin yüzde sekseni liseden sonra

yurtdışına gitmeye başladı. Bu sayede yurtdışı deneyimini

daha erken yaşta yaşayan öğrenciler vakit kazanmış

oluyor. Bunun dışında Bilkent Senfoni Orkestrası var. Türkiye’nin

müzik ve kültür hayatında önemli yeri

olan bir orkestra… Fakültenin yanında

olmasının da, çok avantajı var. Öğrenciler

bu sayede hem profesyonel

müzik ortamının içinde olup

hem de oraya gelen sanatçılardan

yararlanıyorlar. Bilkent Üniversitesinin

kurucusu merhum

İhsan Doğramacı Müzik ve Sahne

Sanatları Fakültesini kurarken

“yetenek ile para bir arada olmaz”

ilkesiyle kurdu. Bu yüzden Bilkent

vakıf üniversitesi olarak ücretlidir ancak

fakültemizde öğrenciler 8 dilim üzerinden 6 burs alırlar.

6 oranını üniversite karşılar. Girişte ve eğitimleri boyunca

gösterdikleri başarı oranında burs oranı değişir. Özet olarak

üniversite öğretim ücretinin dörtte üçünü karşılıyor.

16


KAĞAN KORAD

“Müzik eğitiminde hangi

enstrümana hangi yaşta

başlanır, ideal olan yaşlar nedir çok

iyi takip etmeleri lazım. Mesela

keman ve piyano bölümüne bizim

okulda ilkokuldan alınıyor,

bu enstrümanlar için yaş çok

önemli.”

Klasik müzik eğitimi veren bir okulsunuz. Neden klasik

müzik?

Bilkent Üniversitesi kuruluşundaki amaçlarından birisi de

evrensellik. Etnik sanat, etnik müzik, yöresel sanat son

derece önemli, korunması çok önemli bir şey, ama siz

dünyayla rekabet edip onlara örnek olacak, onların seviyesini

aşabileceğinizi gösterebileceğiniz bir üniversite

kuruyorsanız onların kulvarına girmek durumundasınız.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin getirilerinden biri de

çok sesli müziktir. Çok sesli müzik farklı bir zihin yapısının

oluşmasına, demokrasi anlayışının oluşmasına, aynı sesi

çıkartan farklı enstrümanların uyumlu olabilmesi felsefeleri

gibi bir çok şeyi barındırıyor. Klasik çok sesli müzik

demokrasiyle bir arada anılır. Bu sebeplerden fakültemiz

klasik müzik eğitimini seçmiştir.

Konservatuvara hazırlık konusunda öğrencilere ve

velilere nasıl bir yol izlemelerini tavsiye edersiniz?

Bir kere hangi enstrümana hangi yaşta başlanır, ideal olan

yaşlar nedir çok iyi takip etmeleri lazım. Mesela keman ve

piyano bölümüne bizim okulda ilkokul birden alınıyor, bu

enstrümanlar için yaş çok önemli. Halbuki viyolonsel için

4 ve 5’nci sınıftan alınabiliyor. Nefesli sazlarda mutlaka ortaokulda

başlamak gerekiyor. Çünkü ciğer gelişiminin belli

oranda tamamlanması gerekiyor. Niyet ettikleri zaman

mutlaka konservatuvarlardaki bilirkişilerle irtibat kurup

bilgi alsınlar. Benim çocuğum çok hevesli, çok yetenekli

piyanist olmak istiyor dediği zaman 9’ncu sınıf geç olabiliyor.

Gerçekten çok yetenekli olsa bile seviye sınavına

girecek ve 8, 9 senedir bunun eğitimini alanlarla rekabet

etmek zorunda kalacak. Konservatuvara hazırlık kursları

konusunda da çok dikkatli olmak gerekiyor. Mümkün

olduğunca işin gerçek profesyonelleriyle hazırlanmak

gerekir. Sürekli ders alamasalar bile bir ara kontak kurarak

objektif bir görüş alabilirler. Ticari kurumlar iyi de olabilir,

yanlış yönlendiriyor da olabilir. Güzel sanatlar lisesi iyi bir

girişimdir. Ancak bir şeyi ayırt etmek gerekir. Konservatuvar

formatı profesyonel müzisyen özellikle de yorumcu

yetiştirmeye yönelik bir formattır. Özellikle bir çok enstrümanda

erken yaşta başlamak dünya standartlarını yakalamak

için son derece önemli. Tıpkı müzik eğitim fakülteleri

gibi güzel sanatlar liselerinde de bir karışıklık söz konusu.

Çoğu zaman aslında konsertist olmak isteyen bu hevesle

yaklaşan müzisyen olmak isteyen çocukların güzel sanatlar

liselerine gittiklerini görüyoruz. Halbuki aslında doğru

adres değil. Çünkü lise çağlarında 3-4 yıl boyunca yoğun

enstrüman eğitimi almadan çıktıklarında bu öğrencilerin

konservatuvarlarda lisans seviyesinde kendilerine şans

bulması son derece zor oluyor.

17


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

Enes BORA

enes.boral@trt.net.tr

İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı;

uluslararası anlamda sanatsal,

bilimsel, ilerleme ve değişimlere açık

bir konservatuvar olarak eğitim-öğretim

vermekte. Sanatı ve sanatçıyı

toplum bağlamında değerlendirip

yetiştirirken, günümüz sanat akımlarıyla

şekillenen yaratıcı süreçte ise

geçmişten de beslenerek varlığını

sürdürmektedir. Türkiye’de Türk Musikisi

eğitimi anlamında bir ilk olarak

1976’da musiki kapılarını öğrencilerine

açar. Biz de bu “musiki eğitim yuvasının”

yani İTÜ Türk Musiki Devlet

Konservatuvarı’nın Müdürü Prof. Dr.

Adnan Koç’la görüştük. Kendisine

Türkiye’de verilen genel müzik eğitimi

ve Türk müziği eğitimi hakkında merak

edilen soruları yönelttik ve değerli

yanıtlar aldık. Aydınlanmak isteyenlere

rehberlik etmesi umuduyla…

Türkiye’de verilen müzik eğitimi

hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle Türkiye’de verilmekte olan

örgün müzik eğitiminin tamamıyla

düzensiz olduğunu ve bütünleşik bir

yapıda olmadığını vurgulamam gerekir.

Zira konservatuvarların ortaokul

ve lise kısımları, Güzel Sanatlar Liseleri,

Güzel Sanatlar Fakülteleri, Devlet

Konservatuvarları, Türk Müziği Devlet

Konservatuvarları, üniversitelerin Sanat

ve Tasarım Fakülteleri vb. kurumsal

yapılar, kendi içlerinde bir nevi

kapalı devre düzene sahip olarak tek

başlarına ulusal ve uluslararası arenada

atılım yapabilecek sistem bütünlüğü

içersinde değiller. Birçok müzik

eğitim kurumu, benzer konumdaki

okulları, müzik eğitiminin bir ‘paydaşı”

İTÜ Türk Musiki Devlet Konservatuvarı’nın

Müdürü Prof. Dr Adnan Koç’la görüştük.

“Türkiye’de yarım asırlık

musiki mektebi”…

“Türk Müziği

Konservatuvarında

temel olarak Klasik Batı

Müziği eğitimi

verilmektedir ve

bu eğitim ile birlikte

Türk Müziği odaklı

eğitim süreci devam

etmektedir.”

ya da ’partneri’ olarak görmekten çok

mesleki rekabetin ötesinde bir muhalif

kurum olarak algılamakta ve kendi

yaptığının en doğrusu olduğuna

inanma eğilimindedir. Bu durum doğal

olarak ayrışmayı, yalnızlaşmayı ve

yabancılaşmayı da beraberinde getirmektedir.

Bu ortama çanak tutan en

önemli sebep ise kendi kültürümüze

gereken önem ve değerin verilmemesi

sonucunda, merkezi bir amaçla

ortaya konulacak ulusal çapta bir müzik

politikasına sahip olunamamasıdır.

Sizce konservatuvar’da eğitim almak

isteyen çocuklar veya gençler

aileleri tarafından nasıl yönlendirilmeli?

Belirlenecek amaca göre sadece yönlendirme

yetmez. Müziği profesyonelce

yapmayı düşünen gençlerin

aileleri, müziği bireyin odak noktası

haline getirecek zemini hazırlamakla

da yükümlülerdir. Zira hangi alanında

olursanız olun müzikte çalışacağınız

alanı hayatınızın vazgeçilmezi yapamazsanız

başarılı olmak hayal olur. Bu

nedenle müziğe başlaması öyle ya da

18


öyle kolay, ancak devam ettirilmesi

ve seviye atlanarak profesyonelliğe

erişilmesi o derece zordur. Çünkü sanat/müzik

her şeyden önce disiplin

işidir ve periyodik çalışma gerektirir.

Müzikle ilgili profesyonel anlamda

eğitim almak için belirli bir yaş var

mıdır?

Klasik söylemle müzikte eğitime ana

karnından başlanılsa da elbette düzenli

bir çalışma ve profesyonelliğe

giden yolda asgari bazı şartlar mevcuttur.

Günümüzde özellikle başta

‘Suzuki’ metodu olmak üzere Avrupa’da

ve dünyanın birçok yerinde

kişisel amaca göre çok çeşitli yöntemler

denenmekte ve belirli oranda

sonuçlar alınabilmektedir. Ancak

temel prensip olarak ‘ağacı yaşken

eğmek’ ve istenilen şekle sokabilmek

için erken müzik eğitiminden vazgeçilmemelidir.

İlkokul çağından önce

bir kuluçka dönemi ile hedeflenen ve

sonrasında devam eden müzik eğitimi,

ileriki yıllarda uygun bedenlerde

mutlaka meyvesini verecektir.

İTÜ Türk Müziği Konservatuvarı ne

zaman kuruldu? İlk Türk musikisi

eğitimi Türkiye’de sizin üniversitenizle

mi başladı?

Türk Musikisi Devlet Konservatuarı

Türkiye’de Türk Müziği alanında 1975

yılında bir ilk olarak kuruldu ve 1976’da

eğitim-öğretime başladı.1982 yılında

ise konservatuvarların bir üniversiteye

bağlanması mecburiyeti nedeniyle

gereken çalışmalar yapıldı ve Türk

Musikisi Devlet Konservatuvarının İstanbul

Teknik Üniversitesi’ne bağlanmasına

karar verildi. TMD Konservatuvarı

çeşitli nedenlerden dolayı çok

geç olarak 1975 yılında büyük zorluklarla

kurulduğu için Cumhuriyetten

sonraki bu alanda yapılan çalışmaları

da unutmamak gerekir. Özellikle

1920’lerden sonra Türk Musikisi alanına

dair yapılan araştırma, derleme,

ADNAN KOÇ

notalama ve arşivleme çalışmaları ile

çeşitli kurumlar bünyesinde faaliyet

gösteren icra heyetlerini göz ardı etmemek

gerekir.

Klasik eğitim veren konservatuvarlarla

sizin eğitim olarak aranızda

ne gibi farklar var?

Türkiye genelinde Devlet Konservatuvarları,

Klasik Batı Müziği olarak

terimlendirdiğimiz Avrupa Müziğini,

eğitimlerinde temel olarak ele

almaktadırlar. Bunun yanı sıra Türk

Müziği Konservatuvarları ile ayrışan

en önemli noktaları ise eğitim planlarında

Klasik Türk Müziği ve Türk Halk

Müziğine yer vermemeleridir. Bu durumun

tersine, Türk Müziği Konservatuvarında

temel olarak Klasik Batı

Müziği eğitimi verilmektedir ve bu

eğitim ile birlikte Türk Müziği odaklı

eğitim süreci devam etmektedir. Sözgelimi

Konservatuarımızın çalgı bölümünde

piyanodan bağlamaya, kemençeden

gitara, neyden bateriye 25

adet çalgının eğitimi ana branş çalgısı

olarak verilmektedir. Netice itibariyle

Konservatuar öğrencilerimiz temelde

Klasik Batı Müziğini, özelde ise Türk

Halk Müziği ile Klasik Sanat Müziğini

özümseyerek mezun olmaktadırlar.

Türkiye’de müzikle ilgili amatör çalışmaları

ve müzik kurslarının verdiği

eğitimleri nasıl buluyorsunuz?

Maalesef Türkiye’de yaygın müzik eğitimde

de bir başıbozukluk söz konusu.

Sistematik bir eğitim-öğretim anlayışı

ve standart bir öğretici yeterliliği

olmayışından başlayan problemler

yumağı nedeniyle başarı tamamen

şansa ve kaderine terk edilmiş durumdadır.

Sadece kişilerin yeteneklerine

ve kişisel çabalarına bağlı olarak

ortaya çıkan aldatıcı sonuçlar, asla

Türkiye’nin popülasyonu ile doğru

orantılı değildir. Bu nedenle özellikle

devlet tarafından, müziğin hayatımızdaki

rolünün kavranarak lüks veya

sadece eğlence amaçlı bir olgu olmadığının,

her birey için vazgeçilmez bir

gereklilik olduğunun farkına varılmalı

ve buna göre reformist yaklaşımlarla

yeni bir sistem benimsenerek kurulmalıdır.

19


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik

Eğitimi ABD Başkanı Prof.Dr. Mustafa Uslu

Öncelikli hedefimiz

nitelikli öğretmen yetiştirmek...

Enes BORA

enes.boral@trt.net.tr

“Misyonumuz; çağın

gereklerini en iyi

biçimde uygulayabilen,

aktarabilen ve bunları

çevresiyle paylaşabilen,

ülkemizin her

bölgesinde görev

yapabilecek nitelikte

pedagojik formasyonla

donanmış müzik

öğretmenlerini

yetiştirmek.”

Öncelikle eğitim fakültelerinin

misyonuyla başlayalım. Konuya

yabancı okuyucularımız için konservatuvarlar

ile eğitim fakülteleri

arasındaki temel farkları anlatır

mısınız?

Eğitim fakülteleri olarak öğretmen

yetiştiren kurumlar olduğumuz için

öncelikli olarak nitelikli öğretmen

yetiştirmeyi hedefliyoruz. Misyonumuz;

çağın gereklerini en iyi biçimde

uygulayabilen, aktarabilen ve bunları

çevresiyle paylaşabilen, ülkemizin her

bölgesinde görev yapabilecek nitelikte

pedagojik formasyonla donanmış

müzik öğretmenlerini yetiştirmek.

Konservatuvarları daha çok sanatçı

yetiştiren eğitim kurumları olarak

nitelendirebiliriz. Müzik eğitiminde

öğretmen yetiştirme tarafı eğitim fakültelerinde

iken konservatuvarlar küçük

yaştan itibaren verdikleri eğitimle

topluma yeni sanatçılar kazandırmaktadırlar.

Ancak son dönemlerde güzel

sanatlar fakülteleri ve konservatuvarlardan

mezun olanlar da pedagojik

formasyonlarını tamamlayarak müzik

öğretmenliği yapabilmektedirler.

Eğitim fakültelerine nasıl öğrenci

kabul ediliyor? Özel şartlar var mı?

Eğitim fakültelerine öğrenci kabulünde

önce öğrencinin öncelikle üniversite

sınavında gerekli puanı alması gerekiyor.

Gerekli puanı alan öğrenciler

bizim yapacağımız sınava katılmaya

hak kazanıyorlar. Biz de öğrencileri sıkı

bir sınava tabi tutup hem yeteneklerini

hem de bilgi birikimlerini sınıyoruz.

Önceleri bu sadece yetenek sınavı

olarak uygulanırken başvuran öğrencilerin

seviyelerinin yükselmesiyle bu

sınav hem yeteneği hem de bilgiyi

ölçen bir sınav haline geldi. Nota bilgisine

sahip, iyi bir müzik kulağına ve

sağlıklı bir sese sahip, bunun yanında

herhangi bir çalgıyı belirli bir düzeyde

çalabilen ve buraya geldiğinde

bu çalgıyı ilerletebileceğine kanaat

getirdiğimiz öğrencileri seçmeye çalışıyoruz.

Bu konuda, öğretmen, aile ve

çevrenin yönetiminin de çok önemli

olduğu düşüncesindeyim.

Müzik öğretmeni yetiştiren eğitim

kurumları olarak, temel müzik

eğitiminin kurallarını belirleyen ve

uygulayan da sizlersiniz? Nasıl hazırlıyorsunuz

öğretmenleri?

Öğretmenleri, temel müzik eğitimi niteliklerine

bağlı, bu konuda kendini iyi

donatmış ve temel müzik eğitimi için

gerekli olan kavramları önemseyen,

anlayan, anlatabilen ve paylaşabilen

bir öğretmen anlayışını benimsiyo-


uz. Okul hayatının her kademesinde

müzik eğitiminin önemli olduğunu

ve hiçbir aşamasının atlanmaması gerektiğini

burada yetiştirdiğimiz öğretmenlere

anlatıyoruz. Müziği ve sanatı

seven, müzikle paylaşmayı ve müziği

anlatmayı seven eğitimciler yetiştiriyoruz.

Ne yazık ki ülkemizde sınav maratonu

içinde; müzik, resim gibi

sanat dersleri ya da beden eğitimi

gibi spor dersleri ikinci planda,

hatta daha da gerilerde kalıyor.

Bunun önüne geçmek mümkün

mü? Nasıl?

Öğrencilerin sağlıklı birer birey olmalarında,

sosyal ve kültürel açıdan yetişmelerinde

müzik, resim ve beden

eğitimi gibi derslerin, ayrıca sosyal,

kültürel etkinlik ve sportif faaliyetlerin

gerçekten çok önemli olduğu benimsenir

ve ısrarla bundan vazgeçilmezse,

tüm bu sınav maratonundaki çocuklarımızın

hayatları kolaylaşır. Bana

göre yoğun sınav maratonunda başka

bir uğraşları olursa; profesyonel olarak

olmasa bile amatör olarak bir çalgı çalar,

resim yapar veya bir spor branşıyla

ilgilenirlerse öğrencilerin sınav performansları

ve verimlilikleri daha üst

düzeyde olacaktır. Tabii ki bunu ders

çalışma ile orantılı bir şekilde yürütmek

de oldukça önemli. Ailelerin bu

şekilde düşünmelerini ve çocuklarını

bir enstrümana bir sportif faaliyete

ve sosyal etkinliklere yönlendirmeleri

önemli ve gerekli. Sınıf öğretmenleri,

müzik öğretmenleri ve okul yöneticileri

oluşturacakları ortamlarla buna

katkı sağlayabilirler. Yeteneği olan öğrencilerin

zamanında müziğe yönlendirilmemesinin

ileriki yaşlarda telafisi

pek de mümkün olamayabiliyor.

İlkokul ya da ortaokuldaki bir müzik

öğretmeninin öncelikli görevi

nedir? Bir enstrüman çalmayı

öğretmek mi, temel müzik bilgisi

vermek mi, çocukların içindeki yeteneği

keşfetmek mi, iyi bir müzik

dinleyicisi yetiştirmek mi?

Bana göre bunların hepsi bir müzik

öğretmeninin görevi. Bu unsurların

“Öğrencilerin sağlıklı

birer birey olmalarında,

sosyal ve kültürel

açıdan yetişmelerinde

müzik, resim gibi

derslerin, ayrıca sosyal,

kültürel etkinlik ve

sportif faaliyetlerin

gerçekten çok önemli

olduğu benimsenip

ısrarla bundan

vazgeçilmemeli.”

MUSTAFA USLU

hepsi bir bütün olarak değerlendirilmeli

öğretmen tarafından. Öncelikle

müziğe yönelim sağlanması ve müziğin

sevdirilmesi ve bir çalgı çalmaya

öğrencinin yönlendirilmesi önemli.

Müzikten zevk alabilen, müziği yaşamın

içinde hissedebilen bireyler yetiştirmek

toplumun kültürel açıdan

gelişmesinde önemli. Müzikten elde

edilen kazanımlar göz önüne alındığında

bu belirttiğiniz unsurların hepsini

iç içe düşünmek ve hiçbirini dışarıda

bırakmamak gerekiyor.

Müzikte akran gruplarıyla yapılan eğitimlerin

çok daha olumlu sonuçlar

verdiği bilindiğinden okulda verilen

müzik eğitiminin önemi ve öğrenciye

sağlayacağı katkı bir kere daha ortaya

çıkıyor.

21


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

‘‘Sevdiğiniz mesleği seçin böylece

birgün bile çalışmak zorunda kalmazsınız.’’

Konfiçyus

Neden Güzel Sanatlar Lisesi?

Araştırma: Tayfun YÖNLÜ, Engin KARAHAN

“Güzel sanatların bir

alanında yetenekli olan

öğrenciler bu alanda

kendilerini geliştirmek,

daha doğru bir yolda

yürümek için güzel

sanatlar lisesini

seçmelidir.”

Önceki sayfalarımızda adı zaman zaman

geçen Güzel Sanatlar Liselerine

de kalemimizi dokundurmadan edemedik.

Farklı okullardan eğitimcilerin

görüşlerine başvurduk, Güzel Sanatlar

Liselerinin hangi amaçla kurulduğu

ve şu andaki durumları konusunda

bilgi alıp size bir seçki sunmaya

çalıştık.

Güzel Sanatlar Liselerindeki öğretim

programı, müzik eğitim fakültelerine

öğrenci hazırlama, altyapı oluşturma

hedeflenerek yapılmış. Bu okullardan

az da olsa sanatçılığa giden yolda

kendini yetiştiren öğrenciler de çıkmış.

Bu liselerin resim bölümünde,

karakalem, yağlı boya, desen çizimi,

heykel gibi kendi alt başlığındaki

alanlarda eğitim yapılıyor. Müzik bölümünde

ise işitme, koro çalışması,

bireysel piyano ve çalgı dersleri, toplu

orkestra dersleri gibi müziğin alt dallarında

eğitim veriliyor.

2016 Türkiye’si koşullarında eğitim

öğretim çalışmalarının tümüne bakıldığı

zaman uygulamalardaki veya

yapılanmalardaki sık değişim, güzel

sanatlar liselerini de doğal olarak etkilemiş.

Genel uygulamada bakanlığın öngördüğü,

sınıf düzeylerinde çalgı, zorunlu

çalgı piyano, müziksel işitme, koro,

kuramsal müzik alan dersleri ve diğer

liselerde okutulan ortak kültür ve

fen derslerinin tamamı haftalık ders

programları dahilinde okutulmakta.

Ancak; bu okulların açıldığı ilk yıllarda

uygulanan hazırlık sınıfı ve haftada

8 saat zorunlu okutulan “Temel

Sanat Eğitimi” dersinin kaldırılması,

programlardaki değişiklik, ders saatlerindeki

azalma, sınıf mevcutlarının

24’den 30’a çıkarılması, YGS’ye geçişteki

ek puanın kaldırılması, seçme sınavlarında

diğer liselerle aynı koşulların

uygulanması gibi zorluklar okulları

çok olumsuz etkilemiş.

Konuştuğumuz değerli öğretmenlerimiz

son yıllarda yaşanan değişim konusunda

hemfikir. “Yetenek derslerinin

ve bireysel derslerin, haftalık ders saatle-

22


GÜZEL SANATLAR LİSESİ

rinin azaltılmış olması, öğrencinin yetenek

derslerindeki öğrenim ve başarısını

olumsuz yönde etkilemiş. Örneğin öğretmenler,

bireysel yetenek ders saatini 3

ayrı öğrenciye bölmek zorunda kalmakta

ve zamanın yetersiz olması nedeniyle

etkin bir eğitim öğretim sağlayamıyor.”

Deneyimli eğitimcilerimizin “peki

bu nasıl değiştirilir?” sorusuna da

cevapları vardı.

Güzel Sanatlar Liselerinin başında

müzik ve resim öğretmenliği yapan,

okulun işleyişi hakkında bilgi sahibi

olan bir yönetici olması gerektiği,

aynı branşta öğretmenlerin belirli

periyodlarda hizmet içi eğitimlere alınarak

yeterliliklerinin arttırılması gibi

önlemlerle sorunların azaltılabileceği

genel kanıydı. Bazı eğitimciler, “Veli

ve öğrenciler hem yönetim hem de

öğretmenlerle ilgili internet ortamında

gizli memnuniyet anketleri doldurabilir.

Böylelikle problemin kaynağı bulunup

çözülür” görüşünü dile getiriyordu...

Bu değerli okullara öğrenci alınırken

önemli olan kıstaslar neler?

Ham müzik yeteneği aranmakta, tek

ses, çift ses, üç ses, dört ses duyumu,

ezgi tekrarı, ritim tekrarı, hazırladığı

bir şarkının söylenmesi, hazırlanan bir

şarkının çalınmasının yanısıra % 30

ağırlıkla TEOG puanı ve orta öğretim

puanının sınava etkisi var.

Yani kulak yeterliliğinin belli bir seviyenin

üzerinde olup olmadığına bakılıyor,

sonra ritim yeteneğine, daha

sonra ise bir enstrüman çaldırılarak

Güzel Sanatlar

Liselerinin müzik

bölümünde işitme,

koro çalışması, bireysel

piyano ve çalgı dersleri,

toplu orkestra dersleri

gibi müziğin

alt dallarında eğitim

veriliyor.

hakimiyeti ve kabiliyeti değerlendiriliyor.

Bu ve bunun gibi durumlar resim

bölümü için de geçerli.

Öğrenciler neden Güzel Sanatlar

Lisesinde okumalı?

Sorusuna uzmanlarımızın ortak cevabı

şöyle oldu; “Güzel sanatların bir

alanında yetenekli olan öğrenciler, bu

alanda kendilerini geliştirmek, daha

doğru bir yolda yürümek için güzel

sanatlar lisesini seçmelidirler. Çünkü

burada edinilen bilgilerle, isterlerse

eğitim öğretimlerini yüksekokul, konservatuar

veya eğitim fakültelerinde

sürdürebilirler.”

23


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

‘‘Yetenek yoksa sanatçı olunmaz ama

çalışmadıkça yetenek hiçbir işe yaramaz’’

Emile Zola

Türkiye’nin fahri okulu TRT…

Röportaj: Ümit DİRİCAN

TRT birçok dalda değerli kişiler yetiştiren,

kültür ve sanata olan yaklaşımıyla

da eğitici bir misyon üstlenen bir

“okul” olarak anılma özelliğini hala

sürdürmektedir. Müzik alanında da

çeşitli yayınlarla, kurduğu amatör ve

profesyonel korolarla, halkın bilinçli

bir müzik kültürü edinebilmesinde

büyük pay sahibi olan TRT’de, Türk

Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve

Çoksesli olmak üzere çocuk ve gençlik

koroları bulunuyor. Çok zengin

bir kadroya sahip olan bu koroların

tamamını burada aktaramayacağımız

için, görüştüğümüz bazı koro

eğitmenlerinin değerli görüşlerini

alıp ana hatlarıyla sizlerle paylaştık.

TRT Ankara Radyosu Çoksesli Çocuk

Korosu Şef-Eğitimcisi Süreyya

Çağlar

TRT Çoksesli Çocuk Korosu 1979 yılında,

çocuk müziği anlamında öncülük

görevini yürütmek amacıyla kurulmuştur.

Kurulduğu andan itibaren

düzenlenen konserler, bant kayıtları,

yurt içi ve yurt dışı etkinleri ile Türk

Çocuk müziğine büyük katkıları olmuştur.

7-8 yaş grubunda alınan öğrenciler

müzik işitme yeteneği ve

ses yapısı değerlendirilerek koroya

alındıktan sonra, 1 yıl boyunca; diksiyon,

doğru nefes alma, sesini nefesle

birleştirme gibi bazı temel alışkanlıkları

kazanarak gruba katılıyorlar.

TRT Ankara Radyosu Çoksesli

Gençlik Korosu Şef-Eğitimcisi Çiğdem

Aytepe

TRT Çoksesli Gençlik Koroları, müzik

alanında kendini, yeteneklerini

geliştirmek isteyen, yüksek kalitede

müzik yapmak isteyen gençler için

oluşturulmuş amatör topluluklardır.

Koroya katılacak gençler sınavla seçilir;

sınavda, ses sağlığı, ses potansiyeli

ve işitme becerileri ölçülür. Bu sınavlardan

sonra koroya katılan gençler,

birlikte müzik yapmayı öğrenirken;

ses eğitimi, temel müzik eğitimi, müzik

kültürü gibi eğitimler de alarak seslendirdikleri

eserlerle pekiştiriyorlar.

Rönesanstan, Barok’tan gelen klasik

yapıtların yanı sıra, türkülerden, dünya

halk müziklerine, caz müziğine

uzanan bir çeşitlilik var. Bugün profesyonel

müzik dünyasında başarılı

kariyeriyle dikkat çeken pek çok müzisyenin,

eğitimlerine korolarda şarkı

söyleyerek başladıklarını görüyoruz.

TRT Çoksesli Gençlik Korosu, profesyonel

müzik yaşamına atılmak isteyen

bir genç için kendini geliştirebileceği,

birlikte müzik yapmayı öğrenebileceği

bir ortamdır. Profesyonel eğitime

başlamak isteyen genç, korodaki uzman

eğitimcilerin yönlendirmesiyle,

kendine uygun bir yol haritası çizebilir.

TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat

Müziği Çocuk Korosu Şef-Eğitimcisi

Mehmet Özkaya

İstanbul’da çoksesli çocuk korosu

devam ederken, 1985 yılında sanat

müziği ve halk müziği dalında da çocuk

ve gençlik koroları oluşturulmaya

başlandı. Yapılan sınavlarda ilk olarak

ses ve kulak düzenine sonra ses yeterliliğine

bakılıyor ve kazanan öğrenciler

koroya alınarak eğitimi başlıyor.

Belirlenen bir müfredata göre öncelikle

nefes çalışmaları, ses eğitimi,

bona solfej ve nazariyat eğitimi veriliyor

ve bir diğer ders olarak repertuvar

çalışması yapılıyor. Konser ya da bant

kaydı yapılacaksa repertuar derslerine

ağırlık veriliyor. TSM ve THM Çocuk

korosuna öğrenciler 8 ve 9 yaşlarında

alınıyor ve üç buçuk yıllık bir eğitimden

sonra mezun oluyorlar.

TRT Ankara Radyosu Türk Halk Müziği

Gençlik Korosu Şef-Eğitimcileri

Ali Haydar Gül &Ertuğrul Karabulut

TRT Ankara Radyosu Türk halk müziği

24


Gençlik Korosu, 1985’te genç

kuşağa Türk halk müziğinin

aktarılması ve bu kültürün

yaşatılması amacıyla kurulmuştur.

Halen devam eden

koroda Ali Haydar Gül repertuvar,

Ertuğrul Karabulut nota

ve nazariyat dersleri veriyor.

Mustafa Acar ise bağlama ve

sazların eğitiminden sorumlu.

Koronun bir müfredatı ve ciddi

bir ders programı var. Son

dönemlerde burada eğitim

alan yetenekli öğrencilerin

neredeyse %70-80’i konservatuarlara

giriyor. TRT korolarının

farkı müziğin hem teorisi öğretiliyor

hem de uygulamayla

birleştiriliyor. Örneğin Türk

Halk müziği akademik anlamda,

yani literatür ve teori

manasında henüz ömrünü

tamamlamış bir müzik türü değil

ancak TRT Türk Halk Müziği Gençlik

korosunda üniversitelerin görüş birliğine

varmış olduğu bilgiler veriliyor.

TRT’nin yanı sıra, özel olarak yürütülen

amatör müzik çalışmaları da

araştırmalarımız dahilindeydi. Yıllardır

müziğe gönül vermiş, profesyonel

tecrübelerini amatör çalışmalara aktarmış

değerli sanatçılar ve müziğe

gönül veren değerli isimler yolumuza

ışık tuttu. TRT Saz sanatçısı Mehmet

Üçer ve Engürü Türk Müziği Derneği

kurucu üyesi Tanyol Çoruh’u dinledik

ve öğrendiklerimizi sizlere aktardık.

Engürü Türk Müziği Derneği

Tanyol Çoruh

KOROLAR

Bir insanın salt amatör bir iştahla

mûsıkîye yönelmesinin nedeni, ya

ilgi duyduğu ve yetenekli olduğuna

inandığı alanda ilerlemek ya da sosyal

kaygılarla, çevre edinmek, vakit geçirmektir.

Bu düşüncelere sahip kişiler,

bir araya gelerek amatör mûsıkî topluluklarını

oluşturarak ya bu işin ilmini

yapmış kişiler nezaretinde veya bu işi

yapabileceğine inandıkları daha az

ehil kişilerle, çalışmaya başlamışlardır.

Amatör musiki topluluklarının hem

sosyolojik anlamda, hem de ulusal

müziğimize alt yapı oluşturarak, kültürümüzün

gelişmesi açısından yararları

olduğu tartışılamaz. Ancak, kontrolsüz

bir artışın, ehil olmayan ticarî kişilerin

çalıştırıcı olması ihtimalini artıracağı;

bunun da, güzelim müziğimize

zarar verme riski getireceği aşikârdır.

Ülke genelinde, konservatuar düzeyinde

eğitim veren mûsıkî dernekleri

de vardır, basit bir çalıp-söyleme

düzeyini pek aşamayan topluluklar

da. Sorumluluk bilincine sahip birkaç

müzikseverin, TRT’nin değerli topluluk

şefi ve ses sanatçısı Vedat Kaptan

Yurdakul etrafında kümeleşerek 1999

yılında kurdukları Engürü Türk Müziği

Derneği’nin, konservatuar düzeyinde

eğitim veren derneklerden biri

olduğu rahatlıkla söylenebilir. Vedat

Kaptan Yurdakul yönetimindeki Klâsik

Türk Müziği topluluğunda ve Mehmet

Üçer yönetimindeki Türk Halk Müziği

topluluğunda da repertuar, solfej ve

nazariyat dersleri verilmekte, eserler

orijinal notalarından geçilmektedir.

Duruşu böyle olan bir derneğin, müziğimize

ve topluma ne kadar katkı sağladığını

da varın siz takdir edin lütfen.

TRT Sanatçısı &Engürü Derneği Türk

Halk Müziği Eğitimci-Şefi/ Türkü

Sanatı Atölyesi Kurucusu Mehmet

Üçer

Türkiye’de toplu müzik yapma geleneği

cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte

başlamış, 1933’lü yıllarda çoksesli topluluklar

kurulmuş ve batı müziği korolarına

öykünerek de Türk halk müziği

ve sanat Müziği koroları kurulmuştur.

Bir çatı altında toplanan insanların birlikte

müzik yapması hem müzik hem

de toplu yaşam adına önemli bir iş

aslında ancak bu koroların sadece bir

hobi ve eğlence aracı olarak görülmemesi

gerekiyor. Müzik hobinin dışında

bir sanattır ve mutlaka kurallarını yerine

getirmek gerekmektedir. Bu amaçlarla

kurulan bir dernek de “Anadolu

Halk Müziği Derneği” ve derneğe

bağlı “Türkü Sanatı Atölyesi”. Amatör

toplulukların sanat yapma amacından

sapmaları üzerine kurulan atölye,

“Korolar olsun ama bunun bir de

eğitimi olsun” düşüncesiyle kuruluyor.

Atölye ses kullanma, hançere tekniği,

diksiyon eğitimini içeren belli bir kurs

dönemi ve ardından sahnede, koroyla

pratik yapma şansı sunuyor.

25


BİR DÜNYA SOHBET

MÜZİĞİN, BİLİMİ

BİLİMİN MÜZİĞİ

Cumhur ÖZMAKİNACI

cumhur.ozmakinaci@trt.net.tr

Sevgili okurlar, müzik elbette yalnız

ruhun gıdası olarak estetik boyutuyla

tanımlanamaz. Tanımın eksiksiz

olması için müzik bilimi ve teknolojisi

de işin içinde olmalı. Şimdi sırada

müziğin bilim ve teknoloji boyutunu

akademik düzeyde ele alan bir okul

var. “Müzik kültürdür, ritüeldir, aidiyettir,

politikadır, dindir, sosyolojik

boyutu inanılmaz bir fenomendir”

diyen değerli akademisyen Prof. Dr.

Fırat Kutluk, Dokuz Eylül Üniversitesi

Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bilimleri

MBA Başkanı kimliğiyle sorularımız

yanıtlad

Müziği bir sanat türü olarak biliyoruz.

Müzik Bilimi dendiğinde ne

anlamalıyız?

En kısa tanım, müzik üzerine akademik

çalışmalar yapmak. Çok geniş bir

disiplin olmasını ise çalışma alanlarıyla

anlatıyım: Müzik tarihi, müzik sosyolojisi,

müzik estetiği, organoloji, tonmaisterlik,

ses fiziği, kültürel çalışmalar,

“Müzikoloji, müziğin

sanatsal ve kültürel olgu

olarak incelenmesinde

gerekli olan yöntem ve

tekniklerin öğretilmesini

ve konuyla ilgili kültürel

birikimi sağlar. Müzik

Teknolojisi ise müzik

üretiminin teknolojik

boyutunda profesyonel

ses kayıt, seslendirme,

radyo-tv yayıncılığı,

akustik, bilgisayarla

müzik üretimi, ses

tasarımı gibi alanlara

uzman bireyler yetiştirir.”

cognitive müzikoloji, ve müzik psikolojisi

bu liste daha devam eder. Bu çalışma

alanlarını daha net tanımlamak

için müzikolojide kimi sınıflamalar da

yapılır, etnomüzikoloji, tarihsel müzikoloji,

kültürel müzikoloji gibi.

Müzik Bilimleri Bölümünü nasıl tanıtırsınız?

Müzik Bilimleri Bölümü, Güzel Sanatlar

Fakültesi altında Ege Üniversitesine

bağlı olarak 1975 yılında kuruldu.

Fakültemizin kurucuları arasında da

yer alan Prof. Dr. Gültekin Oransay’ın

kurduğu bölüm, ertesi yıl eğitime

başladı. Fakülte daha sonra 1982 yılında

Ege Üniversitesinden ayrılarak

Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlandı.

Uzun bir süre yalnızca Müzik Bilimleri

Anabilimdalını içeren bölüme, 2007

yılında, bölüm içinde 1991’den beri

önce opsiyon sonra program olarak

faaliyet gösteren Müzik teknolojisi

Anabilimdalı eklendi. Şu anda bölüm

her iki anabilimdalıyla eğitim-öğretimini

sürdürmekte.

26


lam müziği ve akustik tasarım şirketlerinde

ses operatörlüğü, tasarım ya da

kurulum uzmanlığı; Müzikbilim içinse

yazılı-görsel medyada eleştirmenlik,

müzik yazarlığı, program yapımcılığı

ve bunu isteyen çalışkan öğrenciler

için doğal olarak akademisyenlik.

Müzik eleştirmenliği ya da yazarlığı.

Bu meslek görsel ve yazılı medyada

gördüğümüz albüm veya

konser eleştirmenliği mi yoksa

daha mı fazlası?

Bunların yanısıra benim sevmediğim

ama akademide kimi zaman popüler

dergi olarak adlandırılan yani hakemli

olmayan ve akademik unsurlar

“Tarihimiz, kültürümüz,

geleneğimiz kısacası

her şeyimiz müziğimize

yansımış ve ortaya

devasa bir hazine

çıkmış.”

Bölümde Müzik Bilimleri Anabilim

Dalı ve Müzik Teknolojisi Anabilim

Dalı olmak üzere iki bölüm var. Bu

bölümlerin içeriği neler?

Müzik Bilimleri Bölümü, Müzik Bilimleri

Anabilimdalı ve Müzik Teknolojisi

Anabilimdalı programlarında; ülkemizin

gereksinim duyduğu Müzik

Bilimci ve Müzik Teknolojisi Uzmanı

yetiştirmeyi hedefler. Müzikoloji, müziğin

sanatsal ve kültürel olgu olarak

incelenmesinde gerekli olan yöntem

ve tekniklerin öğretilmesini ve konuyla

ilgili kültürel birikimi sağlar. Müzik

Teknolojisi ise müzik üretiminin teknolojik

boyutunda profesyonel ses

kayıt, seslendirme, radyo-tv yayıncılığı,

akustik, bilgisayarla müzik üretimi,

ses tasarımı gibi alanlara uzman bireyler

yetiştirir.

Ülkemiz Müzik Bilimcileri için nasıl

bir ülke?

Gerçek bir hazine. Yalnızca bizim için

değil 1930’lardan günümüze yurtdışından

yüzlerce müzikolog sayabilirim

ülkemize gelip farklı müzik türleri

üzerine araştırma yapıp bunları

yayımlayan. Bu durum hala da devam

etmekte. Tarihimiz, kültürümüz, geleneğimiz

kısacası her şeyimiz müziğimize

yansımış ve ortaya devasa bir

hazine çıkmış.

Bölümün başka bilim dallarıyla

bağlantısı var mı?

Yine kestirme bir yanıt olacak ama

sayamayacağım kadar çok. En belirginlerini

saymaya çalışayım: Antropoloji,

sosyoloji, tarih, psikoloji, etnoloji,

kültürel çalışmalar, estetik, dilbilim,

ikonografi.

Bu bölümde eğitim almak isteyen öğrenciler

bu bölüme nasıl girebilirler?

Özel Yetenek Sınavları ile öğrenci kabul

edilen bölümde bu sınavlar her iki

anabilimdalı için ayrı ayrı yapılmaktadır.

İlgilenenler bu konuda fakültenin

web sitesinden ayrıntılı bilgi edinebilir.

Bu bölümden mezun olan insanları

hangi iş olanakları bekliyor?

Mezuniyet sonrası iş olanakları arasında

Teknoloji için ses kayıt stüdyolarında,

radyo ve televizyon kurumlarında,

konser seslendirme, prodüksiyon, rek-

FIRAT KUTLUK

taşımayan yazılar da bu sınıfa giriyor.

Özgün bir araştırma değildir, literatür

taranmamıştır ve yalnızca güncel bir

olay hakkında bilgi aktarır. Ama daha

çok akla gelen elbette eleştirmenlik.

Bunun ülkemizde hangi düzeyde olduğunu

ise sormayın.

Müziğin incelenmesi ne demek?

Biliyorsunuz müziğin insan yaşamında

inanılmaz bir yeri vardır. Tüm

insanlığın neredeyse ortak tek yanı

müziktir, elbette farklı gelenekler ve

türlerde. Bu durum müziğin incelenmesini

zorunlu kılar. Böyle geniş bir

alanda yalnızca müzikologların çalışması

ya da müzikoloji yöntemleriyle

birşeyler yapılması da yetersiz. Dolayısıyla

az önce saydığım disiplinler ve

bu disiplinlerden uzmanlar için müzik

her zaman çok iştah açıcı bir araştırma

konusu olmuştur. Bunun yanısıra

müzikten zerre kadar anlamayan insanların

da çok çalıştığı bir alan haline

gelmiş ne yazık ki ! Yalnızca ülkemizde

değil dünyada da müzik genelde ruhun

gıdası türünden ve estetik boyutuna

atıfta bulunarak tanımlanır ama

müzik kültürdür, ritüeldir, aidiyettir,

politikadır, dindir, sosyolojik boyutu

inanılmaz bir fenomendir. Dolayısıyla

herhangi bir müzik türünü ya da

bu türün kimi örneklerini ve müziği

yapanları incelerken bunları göz ardı

edemezsiniz. Herkesin müzik yapma

nedeni farklı olabilir, kendi söylemi,

stratejisi ve pratiklerinden bahsediyorum.

Mozart kantatlarını ve operalarını

bestelerken müzikten başka birçok

şey vardı kafasında. Bir rock grubu

müziğini yaparken ve izler kitlesine

seslenirken farklı amaçları söz konusudur.

Müziği incelemek, bu yanları

da göz önünde bulundurarak araştırmaktır.

Değilse elbette müzik duygulandırır,

neşelendirir, rahatlatır vs. Ama

bu denli geniş bir olguyu böyle kısır

bir şekilde tanımlayamazsınız, müzikoloji

burada devreye girer. Müzikoloji

müzik türlerini “değer” açısından

sınıflamaz. Böyle elitist bir bakışa bu

disiplinde yer yoktur.

Müzik sosyoloji ile birebir ilişkili.

İnsanlık tarihinde Fransız İhtilali,

27


BİR DÜNYA SOHBET

“Elbette müzik

duygulandırır,

neşelendirir, rahatlatır...

Ama bu denli geniş bir

olguyu böyle

kısır bir şekilde

tanımlayamazsınız,

müzikoloji burada

devreye girer.”

Sanayi Devrimi, Amerika’da ki siyahi

hareket ya da 70’lerin özgürlük

hareketi gibi büyük olaylar yaşanmış.

Bu olaylardan birinin veya

başka bir olayın müzikle olan ilişkisine

örnek verir misiniz?

Yüzlerce, binlerce verebilirim. Sizin

belirttiğiniz konulardan birini seçelim

sözgelimi ve soruyu kısıtlayalım. Sanayi

devrimi müzikle haşır neşir olan sınıfları

değiştirmiştir. Orta sınıfın ve işçi

sınıfının belirginleşmesi ve toplumda

ağırlığını koyması müzik yapmayı da

seslendirmeyi de müzik sektörünü

de doğrudan etkiler. 18. yüzyılda üç

saat sürebilen bir konser, günde 15

saat çalışan birinin dinleyebileceği

bir süreye çekilir. Besteciler de çağın

gerektiğini yapar. Yani daha önce patron

olan soylular ve kilise, yerini halka

bırakmıştır. Schubert’in 600’den fazla

lied yazmasının nedeni, nota yayımcısının

bu konudaki istekleridir çünkü

talep inanılmazdır. Strauss ve Offenbach

gibi bestecilerin vals ve operetleri

halkın istediği tarzda yazılan ürünlerdir.

Besteci profili de bu döneme

uygun bir şekilde değişir. Schumann

ya da Wagner gibi isimlerin müzikle

ilgili başka dertleri, görüşleri ve bunları

gerçekleştirmek için çabaları söz

konusudur.

Ülkemizdeki müzik sektörü sizden

yeterince yararlanıyor mu?

Hem evet hem hayır demeliyim bu

soruya çünkü bildiğim çok sayıda öğrencinin

az önce iş olanakları konusunda

verdiğim alanlarda çalıştığını

biliyorum. TRT’de bile azımsanmayacak

sayıda mezunumuz çalışmakta.

Yeterli mi derseniz o konuda bir

yorum yapmam olanaksız ama kimi

alanlarda herhangi bir akademik formasyonu

olmayan insanların çalıştığını

görünce yeterli değil gibi bir yanıt

da verebilirim.

28


RADYO 3 ÇOCUK KUŞAĞI

“Radyo-3 Çocuk Kuşağı”

Küçük Adımlar

Büyük Umutlar…

Hazırlayan: Gaye ÇAĞLAYAN

Türkiye’deki müzik eğitimine yer verdiğimiz

bu sayımızda, sizlere konuya

dair önemli bir pencere daha aralamak

ve hem çocuklarımız hem de onları

yetiştiren ailelerin farkındalığını

arttırmak istedik. TRT’nin adeta “müzik

kütüphanesi” olan “Radyo-3” ve

TRT Ankara Radyosu Çoksesli Müzikler

Müdürü, Elif Gökalp’in projeleriyle

daha da gelişen ve zenginleşen radyo

programlarının, çocukların ruhuna

nasıl da titizlikle dokunduğunu gördük.

TRT İstanbul Radyosu’nda halen

metin yazarlığı, program yapımcılığı

ve sunuculuğu görevlerinde bulunan

Gaye Çağlayan, “Radyo-3” ve “TRT

Çoksesli Müzikler Müdürlüğü’nün”

müzik eğitimi açısından duruşunu

sizler için kaleme aldı…

Türkiye’de uygulanan müzik eğitimi

programları bizi tam anlamıyla yansıtmıyor.

Müzik eğitimi veren kurumlar

genellikle yurtdışından ithal ettiği

programları taklit edip uyguluyor.

Kendi müzik sistemimizi kendi kültürümüzden

yola çıkarak geliştirmeliyiz.

Çocuklar küçük yaştan itibaren müzik

eğitimi almalı, uygulanan müzik eğitim

sistemi sadece mesleki değil bir

amaca yönelik olmalı. Müzik eğitimini

sadece sanatçı yetiştirmeye yönelik

bir eğitim olarak anlamak yanlış. Müzik

eğitimi, her çocuğu yaratıcılığa

yönlendirir. Ülkenin kendi kültüründen

beslenen bir eğitim sistemi çok

daha başarılı olur. Bu konuda birlik

olmak, okullardaki müzik eğitiminin

dışında yerel yönetimlerin oluşturduğu

amatör müzik çalışmalarını desteklemek,

bireysel eğitimden yaygın

“Arkadaşım Müzik” ve

“Radyo-3 Çocukları”

programları çocuklara,

çocuklarına güzel

müzikler dinletmek

isteyen anne babalar,

öğretmenler, klasik ve

çoksesli müziğe ilk adım

atmak isteyenler ve

içindeki çocuğu asla

kaybetmemiş olanlar

için yapılıyor.”

.

eğitime geçmek lazım. Ne kadar çok

insan müzikle meşgul olursa müzik

eğitimine o kadar çok faydası olur.

Bireysel çalışmalardan pek fazla sonuç

çıkmadığını görüyoruz, ortak bir

müzik dili yaratıp ülke çapında geniş

bir koordinasyon sağlamak lazım. Bizim

eğitim sistemimizde herkes kendi

başına bir şeyler yapıyor ama bunun

29


‘‘EĞİTİM ŞART’’ MI?

“Radyo-3”

programlarının kalitesi

dikkate alındığında

TRT Çoksesli Müzikler

Müdürlüğü’nün önemli

bir işlevi bulunduğunu

göz ardı etmemek

gerekir.

topluma ve müzik eğitimine bir yararı

olmuyor. Her şeyden önce idealist

bir ruh olmalı öğrencilerin yetişmesini

sağlayacak idealist ruha sahip

müzisyenler öğretmenler olmalı. Öğrenmenin

bir yolu da dinlemektir. Kaliteli

müzik dinlemek insana çok şey

kazandırır. Kaliteli bir müzik bilincine

sahip olan kişide konsantrasyon, okuma

yazma, matematik, dil becerileri

gelişir. Kaliteli müzik bilinci kişiliğiniz

üzerinde çok büyük etki yaratır, olumlu

düşünme, motivasyon kazandırır.

Kaliteli müzik dinleyerek büyüyen

çocuklar okul yaşamında akranlarına

göre daha başarılı olur, hayal dünyası

zenginleşir yaratıcılığı körüklenir, estetik

anlayışı yükselir, yaşam kalitesi artar.

“Radyo-3” programlarının kalitesi dikkate

alındığında TRT Çoksesli Müzikler

Müdürlüğü’nün önemli bir işlevi bulunduğunu

göz ardı etmemek gerekir.

Her dönemin, her kültürün, çoksesli

ve eğitici müzik programlarına yer

veren TRT Radyo-3 Türkiye’nin çok

önemli bir radyo kanalıdır. Radyo-3

programları bir kütüphane zenginliğindedir.

Bunun dışında TRT Radyo-3’ün

çok sesli çocuk ve gençlik

koroları ile yaptığı çalışmalar çocukların

ve gençlerin eğitimine önemli

katkı sağlamakta onları müziğe yönlendirmektedir.

Radyo-3 yoluyla konserler

ve konser kültürü, farklı ülkelerin

müzikleri, dünyadaki klasik müzik

kültürünü daha iyi gözlemlememize

yardımcı oluyor. Alışkanlık yapan nitelikli

programlarını seçkin dinleyicisine

ulaştıran TRT Radyo-3’ün kültürel

hayata büyük katkısı oluyor ve

kaliteli müziği öğrenmek isteyenler

için bir çeşit “okul” görevi sürdürüyor.

Çocuklar kandırmaya gelmez, çocuklar

gerçeklik ister. “Arkadaşım Müzik”

klasik müziğe çocukların gözüyle bakan,

çocukların sunduğu neşeli, eğlenceli

bir program olmakla birlikte

“Klasik müziği çocuklara daha iyi nasıl

tanıtılabilir? Çocukların klasik müzikle

kurduğu bağ nasıl devam ettirilebilir?

Çocuklarla klasik müzik arasında nasıl

yakınlık sağlanabilir?

Radyo programları ile çocukların kalbinde

ve zihninde nasıl yer bulunabilir?”

gibi sorulara da cevap aranıyor.

İşte bu noktada TRT Radyo-3 “Çocuk

Kuşağı “ programları başlığı altında

yeni bir kuşak başlatarak tüm bu sorulara

bir cevap vermiş oluyor. “Çocuk

Kuşağı” fikri çok etkili ve çocuklara

doğrudan ulaşan bir yaklaşım. Klasik

ve çoksesli müziğin çocuk üzerinde

etkili olması için kısa süreli değil uzun

bir süreçten geçmesi halinde uzun

vadede etkilerinin daha iyi görülebileceğine

inanan Ankara Radyosu

Çoksesli Müzikler Müdürü Elif Gökalp,

çocuk kuşağının herkes tarafından

beğeni ile karşılanacağına inanıyor.

“Arkadaşım Müzik” gibi “Radyo-3 Çocukları”

programı da kuşağın bir diğer

programı. Çocuk Kuşağı’nda hazırlanan

programların çocuklar için tasarlanmış

olduğu düşünülürse radyo

30


RADYO 3 ÇOCUK KUŞAĞI

“Ne kadar çok insan

müzikle meşgul olursa

müzik eğitimine o kadar

çok faydası olur.

Bireysel çalışmalardan

pek fazla sonuç

çıkmadığını görüyoruz

ortak bir müzik dili

yaratıp ülke çapında

geniş bir koordinasyon

sağlamak lazım.”

aracılığı ile çocuğa ve müziğe (elbette

sanata) güzel bir yatırım yapılmış oluyor.

“Arkadaşım Müzik” ve “Radyo-3 Çocukları”

programları çocuklar, çocuklarına

güzel müzikler dinletmek isteyen

anne babalar, öğretmenler, klasik ve

çoksesli müziğe ilk adım atmak isteyenler

ve içindeki çocuğu asla kaybetmemiş

olanlar için yapılıyor. Çocuk

Kuşağı’ndaki bu programlarla küçük,

büyük her yaştan dinleyiciye sahiplenme

duygusu aşılanıyor ve daha

şimdiden onların zihninde ve kalbinde

büyük bir yer alınmış durumda.

TRT, çocuklar için yapılan her türlü

etkinliğe destek veriyor. “TRT Popüler

Çocuk Şarkıları Yarışması” ve geçtiği-

miz sene 23 Nisan’da çocuklara armağan

edilen “Mavi Bulut” şarkısını örnek

olarak verebiliriz.

Günümüz çocuğunun verilen eğitim

müziğinin yanı sıra, popüler müzik

dinleme ve söyleme eğiliminde olduğunu

hisseden TRT, dağarcıklarında

bu ihtiyacı giderecek şarkıların olmadığını

fark ederek, bu boşluğu doldurmak

istemiştir. 1990 yılından bu

yana “TRT Popüler Çocuk Şarkıları Yarışması”

adı altında bir yarışma düzenleyerek,

ülkemiz çocuklarının popüler

müzik dinleme ve söyleme gereksinimine

iyi ve doğru örneklerle katkıda

bulunurken, çocuk müzikleri repertuvarının

zenginleşmesini ve renklenmesini

de sağlamıştır. Yarışmalar

sonucunda toplam 121 şarkı repertuvara

kazandırılmıştır. TRT Müzik Dairesi

Başkanlığı Çoksesli Müziklerden

Sorumlu Müdürlük tarafından hazırlatılan,

“Yurtta Barış Dünyada Barış” temalı

“Mavi Bulut” şarkısı, TRT İstanbul

Radyosu Çoksesli Çocuk Korosu tarafından

seslendirilerek, Cumhurbaşkanlığı

Sarayı’nda gerçekleştirilen 23

Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği özel

gösteriminde sunulmuştu. Dünya

barışına katkıda bulunmak için hazırlanan,

söz ve müziği müzisyen Sinan

Akçıl’a ait olan şarkı, 23 Nisan 2015’te

Cumhurbaşkanımızca tüm dünya çocuklarına

armağan edilmiştir.

31


BİR DÜNYA SOHBET

Pelin AKAN

akanpp@gmail.com

“Sıra artık benim, bırakmam sahneyi!”

Pelin AKAN

pelin.akan@trt.net.tr

Dinlerken bir an bile sıkılmayacağınız,

albümlerinde “Bu şarkı bitsin

de başkasına geçelim” demeyeceğiniz,

en keyifsiz anınızda bile

sizi eski neşenize kavuşturacak bir

grup. Birbirinden eğitimli, birbirinden

yetenekli, birbirinden sempatik

ve hoşsohbet üyeleriyle bu

ayki konuğumuz Six Pack. Grubun

7 üyesiyle buluştuk; müziğe bakış

açıları, albümleri ve hedefleri üzerine

konuştuk. Solistlerinin sesini

çok beğendiğimi de belirtmeden

geçemeyeceğim. “Dokuz Altı”da

söylediğin gibi Nilgün: “Sıra artık

sizin, bırakmayın sahneyi!”

Bir Dünya Müzik dergisine hoş

geldiniz, öncelikle sizleri tanıyabilir

miyiz?

Murat Kirkit: 32 yaşındayım. Six Pack’te

gitar çalıyorum, 20 yıldır mü-

“Çıkarttım kabuğundan

içimdeki sesi

Şarkıya dönüştürdüm

hayat şeklimi

Yaptım benden beklenen

bütün her şeyi

Sıra artık benim,

bırakmam sahneyi!”

(Six Pack)

zikle iç içeyim. Elektronik mühendisiyim

aslında ama mühendislik

yapmıyorum, daha çok ticaretle

uğraşıyorum.

Egemen Maden: 31 yaşındayım.

Amsterdam’da müzik okudum ve

şu an sadece müzikle ilgileniyorum.

3-4 aydır Six Pack ile sahne

alıyorum.

Erencan Ereren: 31 yaşındayım,

grupta trompet çalıyorum. Başka

projelerde başka enstrümanlar da

çaldım daha önce, piyano öğrencilerim

var. Bir yandan da otomobil

ve motosiklet restorasyonu ile ilgili

bir iş yürütmekteyim.

Nurtun Şarman: 33 yaşındayım,

Six Pack’in davulcusuyum. Aynı

zamanda grubun konser organizasyonu

ve menajerlik işlerini de

yürütüyorum. Eğitimimi ses-akustik

mühendisliği üzerine yaptım.

Enerji danışmanlığı yaptığım kendi

şirketim var, onun dışında geriye

kalan zamanımı Six Pack için harcıyorum.

Nilgün Yavaşoğlu: Grubun vokalistiyim.

İstanbul Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunuyum.

İstanbul Devlet Konservatuarında

yarı zamanlı müzikal

32


SIX PACK

tiyatro okudum iki sene. Şu an yalnızca müzikle ilgileniyorum.

Toros Energin: 30 yaşındayım. Six Pack’in klavyecisiyim, ayrıca düzenlemeleri

de yapmaktayım. Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimlerini

bitirdikten sonra iki senelik bankacılık geçmişim oldu. Bankacılığı

bıraktığım andan itibaren sadece müzikle ilgileniyorum, fakat arada

aile işlerine de yardımcı olduğum zamanlar olabiliyor.

Ozan Özcan: 35 yaşındayım, grupta saksafon çalıyorum. İTÜ Jeofizik

Mühendisliğinden mezun oldum fakat mesleğimi icra etmedim. 16

yaşımdan beri müzikle uğraşıyorum. Şu an İTÜ Müzik İleri Araştırmalar

Merkezinde müzik üzerine yüksek lisans yapıyorum. Bunun dışında

özel ders veriyorum.

Grubun kuruluşuyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Nurtun Şarman: Six Pack’ten önce grup içerisindeki arkadaşlar ile

farklı projelerde sahne alıyorduk. Dolayısıyla herkes birbirini uzaktan

da olsa tanıyordu. Six Pack’in bir araya gelme sürecinde Ozan Nilgün’ü

tanıyordu, ona projeden bahsetti ve Nilgün o şekilde grubun

bir parçası oldu. Murat’la biz başka bir projede beraber çalmıştık.

Murat’ı aradık ve olumlu yanıt aldık. Aynı şekilde, Ozan, Erencan ve

33


BİR DÜNYA SOHBET

ben başka projede birlikte sahne

almıştık, biz de o şekilde tanışıyoruz.

Egemen ile Toros zaten aynı

liseden eski arkadaşlar, yani herkes

aslında birbirini bir şekilde tanıyordu

ve birlikte müzik yapma fikri de

cazip gelince yedi kişilik bir grup

ortaya çıktı.

Sizi sahnede seyretmiş biri olarak

şunu söyleyebilirim ki Six

Pack bende alışılmış şarkıları

alışılmamış bir şekilde söyleyen

bir grup hissi uyandırdı. Bu sebepten

ötürü tarzınızı ilk ağızdan

sizden duymayı isterim.

Ozan Özcan: Biz ilk başladığımız

zamandan beri “Bir şeyler yapalım

ama farklı yapalım.” diyorduk. Hatta

hikaye de öyle başladı, “Mecbursun”u

kendi tarzımıza göre düzenledik,

klip çekmeye karar verdik ve

daha geniş bir kitleye ulaştık. Tarzımız

insanlar tarafından da beğenildi.

Aslında pop müzik yapıyoruz

ama pop müziği biraz daha karmaşıklaştırarak,

kendimizce harmanlayarak…

Sonuçta yedi kişiyiz ve

hepimizin geçmişinde çeşitli müzik

türleri oldu; caz, funk gibi. Bu

müzik türleriyle popu bütünleştirmeye

çalıştık, Pop-caza yakın bir

tarzımız var. Hikayemiz Mecbursun’la

başladı ve şu an singlelar ile

devam ediyor.

Singlelarınız hangileri?

Ozan Özcan: En son “Uykularım

Kaçtı” singleımız çıktı, ondan önceki

ise “Dokuz-Altı” idi.

Albüm çalışmanızı öğrenebilir

miyiz?

Nilgün Yavaşoğlu: Piyasa şartları

sebebiyle, şu an sanırım singlelarla

gitmek daha mantıklı görünüyor.

2016 sonuna doğru belki eski coverların

da olduğu bir maxi single

çıkartma hedefimiz var.

Eski coverlar derken, birkaç isim

alabilir miyiz? Telif haklarını da

aldınız sanırım.

Nilgün Yavaşoğlu: Evet, evet…

34

“Biz ilk başladığımızda

‘Bir şeyler yapalım ama

farklı yapalım.’ diyorduk.

Hikaye de öyle başladı.

Aslında pop müzik

yapıyoruz ama pop

müziği biraz daha

karmaşıklaştırarak,

kendimizce

harmanlayarak…”

Sertab Erener’den “Mecbursun” ile

başladık, arkasından MFÖ’den “Sakın

Gelme”, Zuhal Olcay’dan “İyisin”,

Ajda Pekkan’dan “Düşünme Hiç”,

Kenan Doğulu’dan “Hiç Bana Sordun

Mu?” şarkıları geldi. Sonrasında

ise sözleri Ozan Özcan’a, bestesi

Toros Energin’e ait “Dokuz altı” ve

“Uykularım Kaçtı” singlelarımızı çıkarttık.

Solist olduğunuz için size so-

ruyorum Nilgün Hanım, en çok

severek söylediğiniz şarkılar

hangileri?

Nilgün Yavaşoğlu: Bir ayrım yapmak

çok zor. Sahnede coverları

muhakkak çalmak istiyoruz. Genelde

de bizi seven, takip eden insanların

duymak istedikleri de onlar

oluyor. Şarkı söylemek benim için

büyük bir tutku, o yüzden her şarkının

tadı da bambaşka, bir ayrım

yapamıyorum.

TRT ile başladık TRT ile bitirelim…

TRT’ye ilk Bir Dünya

Müzik dergisi ile konuk olmuyorsunuz,

geçmişten de bir tecrübeniz

var diye hatırlıyorum,

hangi programlara çıkmıştınız?

Toros Energin: “Sokakta Hayat Var”

programına çıktık, sonrasında

“Genç Yorum” programının konuğu

olduk. İkisinde de canlı performans

sergiledik, yaptığımız coverları

seslendirdik. Bu şekilde TRT

ile bir tanışıklığımız var, yaklaşık 1

buçuk 2 senedir.


Müzik Kitaplığı

Ömer Hayyam

Ekrem Ataer

Kaynak Yayınları / 2013

“Müzisyen Ekrem Ataer, Ömer

Hayyam adlı albüm ve kitabıyla

Türk yazar ve düşünürlerini bir

araya getirdi. New Age müziğinin

efsane ismi Kitaro ve İran’ın

Nazım Hikmet’i Ahmet Shamlu

da Ekrem Ataer’in yorumlarıyla

Ömer Hayyam’da buluştular.

Kitapta, Ayşe Kulin, Hıfzı Topuz,

Tuncel Kurtiz, Ahmet Ümit, Muazzez

İlmiye Çığ, Aydın Boysan,

Amin Maalouf, Timur Selçuk, Adnan

Binyazar, Afşar Timuçin gibi

yerli ve yabancı isimlerin bulunduğu

20’nin üzerinde yazarın yorum

ve yazıları da bulunuyor.

Caz Müziğinde Akor Dizileri

Nail Yavuzoğlu Pan Yayıncılık

Mozart Bir Yaşam Öyküsü

Aydın Büke Can Yayınları / 2012

“Duygularımı şiirle aktaramam, şair değilim;

kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, ressam

değilim; düşüncelerimi hareketlerle de

açıklayamam, dansçı değilim. Ama bunların

hepsini seslerle yapabilirim. Ben bir müzikçiyim...

Tam adı ‘Wolfgang Amadeus Mozart’.

Her ne kadar besteci bir babanın çocuğu,

öğrencisi ve ideali olsa da çocuk yaşlarında

parlayan dehasının karşısında imparatorlar,

imparatoriçeler eğilecek, çağdaşı meslektaşları

bestelerine duydukları hayranlığı dile

getirmekten yüksünmeyecekti.”

Müziğin Kadim Yolculuğu

Evren Bayramlı Maya Kitap / 2014

“Emprovizasyon caz müziğinin vazgeçilmez bir öğesidir. Emprovizasyonun

gizli mekanizmasını tam olarak açıklamak mümkün değildir. Ancak

süreklilik gösteren üç elemandan meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bunlar

melodi, armoni ve ritimdir. Kitap emprovizasyon yapmasını öğretmiyor,

ancak nasıl yapıldığı ve hangi temellere dayandığı konusunda bir fikir

veriyor. Melodinin akışı ile akorlar arasında bağlantı kurabilmek teorik

olarak emprovizasyon aşamasına gelinmesine yardımcı olur. Her icracı

melodik hareketleri farklı duyabilir. Burada önemli olan kendi duyguları

çerçevesinde kalarak kendi melodilerini çalmasıdır.“

KİTAP

“Müzik, gözle görülmeyen ancak etkileri

çok derin hissedilen bir olgu

olarak insan için her zaman merak konusu

olmuştur. İşin ilginç yanı, kendi

ifadelerine bakılırsa birçok müzisyenin

deneyimi, mistiklerin deneyimleriyle

paralellik göstermektedir. Bunun

temel nedeni, insanın iç ve dış dünyası

arasındaki ilişkide saklıdır. ‘Müziğe

farklı bakış açılarıyla yaklaşman; matematiksel

hesaplar ve canlılar üzerindeki

etkisi hakkında yazdıkların, müziğin

‘ses’ dışındaki etkisi için önemli bir

katkıdır. Kitap bu konuyla ilgili okuyuculara

öncü olabilecek nitelikte.’ Ercan

Irmak-Neyzen”

35


BİR DÜNYA SOHBET

Ney’deki Ateş:

KUDSİ

ERGUNER

Nesrin BÜYÜKTURAN

nesrinbuyukturan@hotmail.com

Paris’te Türk Nefesi: Kudsi Erguner Bir ‘Dünya’ Müzisyeni,

‘Bir Dünya Müzik’te; usta müzisyen Kudsi Erguner’le

Paris’te konuştuk tasavvufu, geleneği, ney’i ve ötesini.

Bir ucundan üflenen bir fâni nefesi

geçtiği her boğumda ateşe çeviren

ney ile; o ateşte yanmak için tekrar

tekrar üfleyen neyzen arasındaki

aşk’ın adı.

Dünyanın sayılı müzisyenleriyle birlikte

çalışmış, edep, adap ve tevazunun

tam karşımızdaki hâli.

Ünlü ve usta neyzen Kudsi Erguner’le,

Paris’te konuştuk tasavvufu, tasavvuf

müziğini ve elbette NEY’i.

Tasavvuf ve tasavvuf müziği eğitimini

geleneğe uygun almış bir

isim olarak müziği, tasavvuf müziği

geleneğini ve aktarılmasını konuşmak

istedik sizinle….

Biliyorsunuz 1925’te çıkan bir kanun

var. Bu kanunla tekke ve zaviyeleri

kapatılmış. O dönemde sadece İstanbul’da

700’ün üzerinde zaviye var. Bu

demektir ki toplumun büyük bir kısmı

tasavvufla bağlantılı. Saray çevresi,

padişahların birçoğu bu tekkelere gidip

geliyorlar. Muhib dediğimiz yani

sufiliği seven insanlar.

1925’ten sonra, ellili yıllarda Demokrat

Parti’den sonra açılan bir takım kapılar

var. Konya’da yapılan Mevlevi törenleri

gibi. 60 ihtilalinden sonra bunu

sadece bir gösteriye indirgeyip içini

boşaltıyorlar. Uzun yıllar böyle devam

ediyor. Dolayısıyla nesiller arası nakil

irtibatı kesiliyor. Hakikaten gerekli eğitimi

almış, yetişmiş insanlar da yaşları

itibariyle ortalıktan kaybolmaya başlamış.

Ondan sonraki neslin böyle bir

eğitim alma olanağı yok. Çünkü böyle

bir eğitim, bir dergâhta bilfiil yaşamayı

gerektiren bir eğitimdir. Yani bir cemaat

hayatını gerektirir.

Bunun yolu nedir peki?

Önce kültür birikiminin kapısını açmak

lazım. Yani Mesnevi, Tezkiret-ul Evliya,

Feridun Attar’ın eserleri, Kuşeyri Risalesi,

Sulemi Tezkeresi gibi bunları okumadan

tasavvufun ne olduğunu anlamak

mümkün değil. Anlamadığınız

bir şeyin müziğini nasıl yapacaksınız?

Bizim bugün tasavvuf müziği diyebileceğimiz

bir müzik mirası var. Bunlar

anonim eserler de değil. İsmail Dede’nin,

Itri’nin, Osman Dede’nin, Ali

Murti Dede’nin, Zekai Dede’nin, Ahmet

Avni Konuk’un bestelediği müthiş

eserler. Bu eserlere biz tasavvuf müziği

diyoruz ama insanlar uzaktan bakınca,

içinde ney olan bir şeyi dinlendiği vakit

“bu tasavvuf müziği” diyor. Bilhassa

öyle de icra ediyorlar.

Ney’in sadece tasavvuf müziği içinde

mi kullanılması gerekiyor?

Hayır efendim, Arap dünyasında da

ney çalıyorlar ama dansöz oynatıyorlar...

Tasavvuf müziği geniş bir konu

ve büyük bir coğrafya söz konusu.

Fas’tan Hindistan’a kadar her ülkenin

kendi haline göre bir tasavvuf müziği

var. Türkiye’de de İstanbul’un tasavvuf

müziği farklı Erzurum’unki farklı...

Mesela 3. Selim’in “gönül verdim bir

civane”sini çalıyorlar. Sözleri itibariyle

baktığımız vakit tasavvufla alakası yok.

Ama bakıyorum televizyon ekranlarında

bunu çalan arkadaşlara, sanki bir

ilahi çalıyorlar. Kavramlar o kadar karıştı

ki eskiye ait her şey tasavvuf gibi

görülüyor.

Bir eserin tasavvuf müziği olması için

en azından sözlerinin tasavvufla irtibatlı

olması lazım. Veya bir tasavvuf

şairinin sözlerinin bestelenmiş olması

lazım.

Ben tasavvufla ilgili bir şairin sözlerini

aldım, üzerine de tekniğine

göre ney üfledim. Bu tasavvuf müziği

olur mu?

Hayır olmaz. Tasavvuf müziğinin olması

için tasavvuf insanlarının o müziği

dinlemesi lazım. Dinleyicinin rolü

icracının rolünden daha önemli. Çünkü

müziğe o değeri, yüceliği verecek

kulak lazım.

Besteler için de geçerli. Eskiden Mevlevi

ayinler bestelendiği vakit illa bir

dergâhta bu eser dinlenecek, eğer beğenilirse

bir sema yapıldığı vakit icra

36


edilmesine izin verilecek, mukabelesi

olacaktı ve ondan sonra repertuvara

giriyordu. Birisi oturuyor, ben Mevlevi

ayini besteledim diyor. Onun Mevlevi

ayini olabilmesi için bir Mevlevi dergâhında

da icra edilip onların zevkinin

süzgecinden geçmesi gerekir. Onun

için eski repertuvarı biz tasavvuf müziği

olarak kabul edebiliriz. Bence

ondan sonra bestelenmiş eserler neosufizmin

bir parçası. Kültürel bir şey

var. Müzik var. Müzik öğrenilir. Ama o

müziğin manası başka bir şey.

Tekke eğitiminden geçmemiş birisi

de aynı ruhla ney üfleyebilir mi?

Müzikten bahsediyoruz. Bir insanın bir

requiemi iyi çalabilmesi için koyu Katolik

mi olması lazım? Koyuyorsunuz

partisyonu, hiç alakasız adamlar, bir

orkestra şefi geliyor çaldırıyor. Sanatla

ilgisi olan insanlar o sanatın konusuyla

da ilgileniyorlar. Böyle de olması gerekiyor.

Bu bir aşk. İçindeki ateşin rengi

neyse o aşkla çalıyor sanırım.

Neyse gönlündeki muhabbeti o muhabbetle

çalıyor.

Peki Ney üflenir mi çalınır mı?

İki şeyi birbirinden ayırmak lazım.

Tarikatın içerisinde, Mevleviliğin içerisinde

bir langaj (dil) var. Konuşma

şekli var. Bu konuşma şekli, anlamayan

insanlar için bir mânâ ifade etmez.

Mevlevi tekkesinde ney çal denmez,

KUDSİ ERGUNER

ney üfle denir. Ama siz fasıl çalıyorsunuz

bir yerde, “hadi bana ney üfle” mi

diyeceksiniz? Bu bir dil, bir topluluğa

ait jargon. Şimdi bunu anlamayan insanın

yanında konuşup da kendine

bir farklılık yaratmanın anlamı yok.

Sonuçta bir müzik enstrümanı. Şiirsel

bir metafordur bu ney üfleme mevzu.

Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinde

anlatmış Mevlana. Bunu alıp da ney

kutsaldır demenin anlamı yok. Bunlar

new age şeyler.

Ben size bir hikâye anlatayım. Yenikapı

Mevlevihane’sinin son şeyhi Baki dede’dir.

Oğlundan dinledim ben bunu,

Rusuhi Baykara’dan. Yenikapı Mevlevihanesi’nin

yakınında bir düğün varmış.

Düğünde çalan müzisyenler, kudüme

benzeyen çifte nâre, -o zaman darbuka

bilinmiyor İstanbul’da, darbuka çok

sonra Arap dünyasından gelmiş- çifte

nâre çalıyor adamlar. Kudüme benzemekle

beraber apayrı bir enstrüman.

Müzisyen çok sert vurmuş, deriyi patlatmış.

Düğün yarım kalınca demişler

ki “git Mevlevihane’den bir çift kudüm

al da onunla idare edelim.” Gelmiş dergâhın

kapısını çalmış, dervişlerden birisi

açmış. Demiş ki “ya sizin şu kudümlerden

birisini verir misin, bizim düğün

yarım kaldı.” Derviş “ne demek, o bizim

kudüm-ü şerifimiz, öyle düğünde çalınmaz,

defol git.” diyor. O sırada Baki

Dede geliyor ve Derviş durumu anlatınca

“Versene oğlum” diyor. “Ama

şeyhim bu bizim kudüm-ü şerifimiz.

Düğünde olur mu?” diyor. Baki Dede

de diyor ki “bak oğlum o alır düğünde

çalar, onun elinde o çifte nâre olur,

sonra buraya gelir yine kudüm-ü şerif

olur.” Geleneğin içerisinde böyle bir tavır

var. Önemli olan şeyler unutuluyor

da böyle detaylarla uğraşılıyor.

Geçen sene müzisyen Stephan Gallet’le

bir söyleşi yapmıştım. Sizden

aldığı ney dersleri ve muhabbetlerden

sonra Müslüman olmaya

kadar giden hikayesini anlatmıştı

bize. Rolünüz sadece bir enstrümanı

kullanmayı öğretmenin ötesinde

gibi.

Ben altı yedi yıldır da Rotterdam’da bir

konservatuvarda hocalık yapıyorum.

Master class talebelerine ders veriyo-

37


BİR DÜNYA SOHBET

‘‘İstanbul’da ney dersi

vermekle Paris’te ney

öğretmek ...

Doğulu bir çalgıyı

Batılıya anlatmak ...’’

rum. Oradaki talebelerim, bir müzik

kurumu içerisinde ders alan müzik

talebelerim. Onlara makamları öğretiyorum,

analiz yaptırıyorum, emprovize

yapmayı öğretiyorum… Bunu dışında

bazı talebelerim bu müziğin manasını,

arkasındaki literatürü, arkasındaki kültürü,

bu müzikleri besteleyen insanların

dünyasını merak ediyor. Bir adım

daha ileri gidiyorlar. Ney deyince zaten

Mevlana’yla bir bağlantı kuruluyor.

Mevlana’nın şiirlerinden tercümeler

yapıyorum. Bir derneğimiz var aşağı

yukarı seksen yılından beri faaliyet gösteren.

Ben orada yirmi otuz sene kadar

haftada bir gün Mesnevi dersi bir gün

de musiki dersi verdim. Pek çok talebemiz

oldu. Pek çok insan yetiştirdik.

Gallet de onların içinde bir tanesi. Ama

oradaki insanlar kendileri o müziğin de

ötesinde bir şeylerle ilgilendikleri için

geldiler. Konservatuvardakiler sadece

müzikle ilgilenen öğrencilerdi. İki türlüsü

de mümkün tabii.

Tekniği öğretirken manaya yönelik

bir eğitim de veriyor musunuz?

Bana gelip soruyorlar bir Mevlevi ayini

çalıştığımız vakit; “bu şiir kimin?” Ben

onlara tercüme ediyorum. Bak tercümeleri

de var. Git istersen oku diyorsunuz.

Mevlevi musikisinin, tasavvuf

musikisinin gerçek bir anlam kazanmasını

istiyorsak Mevlana’nın eserleri

var. Okunacak bir sürü miras var. Bunlar

bizim için, bir sanatkâr için bir gıda

olabilir.

Okuyorlar da. Çünkü batıdaki entelektüel

iştahı, doğudaki insanlardan

fazla. İnsanları en azından akademik

çevrelerde, konservatuvarlarda, müzik

çevrelerinde, yaptıkları işle ilgili yetiştirmek

lazım. Bir müzisyenin müziğe

veya edebiyata merak etmemesi çok

büyük bir eksiklik. Eğitimin temeli iştah

açtırmaktır. Öğrenme hevesini

uyandırmaktır.

İstanbul’da ney dersi vermekle Paris’te

ney öğretmek arasında bir

fark var mı? Doğulu bir çalgıyı Batılıya

anlatmak zor değil mi?

Ekstra European dediğimiz Avrupa

kültürünün dışındaki kültürlerle ilgilenen

insanlar var. Yani içinde yaşadığı

dünyadan pek o kadar memnun olmayıp

da daha başka bir medeniyet

hayali yaşayan insanlar… Bunun arkasında

bir medeniyet var bir musiki

var bir mimari var bir literatür var teoloji

var ilim var vs. Müzik, kendi başına

birşey değil. Müziğin alt yapısını oluşturan

bir kültür birikimi var. Bizim müziğimizin

kültürel birikimini oluşturan

eserler onların dillerine çevrilmiş du-

38


umda. Onların bu konularla ilgisi müziğe

de yansıyor. Bir yandan da çok iyi

akademisyenler. Mevlana konusunda,

tasavvuf konusunda, müzikoloji konusunda,

etnoloji konusunda bir çevre

var, konservatuvarlar var. Okuyorlar,

araştırıyorlar, dinliyorlar, biliyorlar. Anlaşması

zor olmuyor.

Bazı bitkiler vardır endemiktir. O

bitkiyi alıp da başka yere götürseniz;

dönüşür, değişir, başka bir şekil

alır. Her şeyin evrenselleşmesi

lazım mı?

Kendi bölgesinin şartlarına, coğrafi ve

kültürel bölgesinin şartlarına sadece

hitap eden şeyler bölgeseldir. Ama

burada konu insan. Mevlana’nın Shakespeare’den

bir farkı yok. Yunus’un

Shakespeare’den bir farkı yok.

Tekke eğitimi almanıza rağmen

farklı projelerde yer alabiliyorsunuz.

Eleştiri alıyor musunuz?

Ben cazcılarla da çalıyorum ama kendim

gibi çalıyorum. Onlarla çalışmakta

bir endişem yok. Başkalarına benzemek

gibi de bir endişem yok. Neysem

oyum. Yani ben öyle mistikçilik oynayan

bir insan değilim.

Bir tasavvuf şeyhine demişler ki “bize

fakirliği anlat.” Cevap vermemiş, bir

daha sormuşlar yine cevap vermemiş.

Sonra çıkmış bir müddet sonra tekrar

geri gelmiş. Fakirlik üzerine uzun bir

nutuk atmış adam. Demişler ki; “ya biraz

önce biz sana ısrarla sorduk cevap

vermedin, şimdi niye böyle birdenbire

boşalıyorsun?” Demiş ki; “cebimde biraz

para vardı, o para cebimde olduğu

müddetçe ben konuşamazdım, gittim

ehli birini buldum, sadaka ettim o parayı,

şimdi rahat rahat konuşuyorum.”

İnsanın söylediği şeyle, hâlinin aynı

olması lazım.

Bir tavrı oynayarak doğru müziği

yapmak mümkün olur mu?

Bir müzik olarak dinlersiniz o ayrı mesele.

Ama müziğin de bir etkisinin olmasını

istiyorsanız icra edenin de çalanın

da o müzikle ilgili bir halinin olması

lazım. Böyle bir malzeme var. Bunların

etüd edilmesi lazım ki insanlar tasavvufun

ne olduğunu bilsinler ve ondan

sonra Sufilik oynamaya başlasınlar.

Türkiye’nin ta Hindistan’dan, Horasan’dan,

Arap dünyasından, Endülüsten

Balkanlara kadar uzanan çok

geniş bir müzik mirası var. Ama esas

manada Klasik Osmanlı Müziği ortada

yok. Bunu kendi estetiği içinde ortaya

koymamız lazım. Bu mirası açmamız

lazım. Ben mart ayında Venedik’te

work shop yapıyorum. Work shopun

konusu Petraki Lampadarios adlı 17.

Yüzyılda yaşamış bir Rum neyzen. Bu

da bizim mirasımız. Petraki aynı zamanda

büyük bir neyzen. Galata Mevlevihanesi’nde

de ney üflemiş neyzen

olarak papaz kıyafetiyle. Öyle bir devir

yaşanmış. Bugün bu mirastan hiç haberdar

değiliz. Kaynakları olmayan bir

ülkeyiz. Kaynaklarına sahip olmayan

bir kültürün yaşaması mümkün değil.

Bu geçmiş gelecek mevzu değil. Geçmişini

bilmedikten sonra geleceğe

nasıl bakacaksın?

Gidişatı nasıl görüyorsunuz?

Şu anda bir ilginin bir dönüşün başlangıcındayız

sadece. Değerler birbirine

girmiş durumda. Birkaç nesil sonra

KUDSİ ERGUNER

daha iyi anlaşılacak. Uzun yıllar dedik

ki, geçmiş müzik köhnedir, biz ileriye

bakalım. İleriye bakalım derken Batıyı

gördük. Sadece Batıyı gördük elimizdekini

terk ettik. Bir gelişme sağlamak

için önce o terk ettiğimiz müziği iyi

anlamamız lazım. Nasıl iyi bir Mozart

çalmayan, Barok müziği bilmeyen,

Bach’ı anlamayan veya Haydn icra

etmemiş olan bir kemancının sonra

kalkıp da kendi başına bir şey yapması

mümkün değilse bunları da öğrenmeden

bilmeden bir şey ortaya koymak

mümkün değil.

Bize vereceğiniz yeni proje haberleri

var mı?

Geçen yıl ‘Maftir’imi yaptım. 16’ncı,

17’nci Yüzyılda İstanbul’daki Yahudilerin

müzikleri ile ilgili bir proje yaptım.

Onun konserleri olacak. Petraki Lampadarios

16. Yüzyıl İstanbul Rum bestecisi,

onun üzerine bir work shop var.

Bir kitap hazırladım Şems ve Mevlana

ile ilgili. Türkiye’de yayınlanacak. Bu ay

sonunda çıkacak. Bir de Çin hükümetiyle

İpek Yolu üzerine bir proje var.

Ben bu İpek Yolu’nu tersine çevirdim.

İpek Yolu’ndan önce Çin halkı Batıya

doğru gelip onlar için kutsal kabul

edilen Yeşim taşını, cad taşını (Jade),

oradan alıp buraya getirip ticaretini

yapıyarlar. Cad Yolu diye Çin’den yola

çıkıp Batıya doğru gelen bir müzik yolculuğu

projemiz var. Bir ihtimal bunu

Robert Wilson’la yapmak istiyoruz.

Üzerinde çalışılıyor.

39


KENT HİKAYELERİ

Reşit SARAÇOĞLU

kenthikayeleriankara@gmail.com

EĞİTİM

ŞART

Yokluk içinde, fakirlik içinde, sıkıntılar içinde

büyüyen küçük bir çocuğun büyük

hikâyesidir onunkisi. 1889 yılında İngiltere’de

doğduğunda, her çocuğun hakkı

olan kahkahalar ve umut değil, yokluk

ve sıkıntı karşılar onu. Belki de

bu yüzden, belki de hakkı olan

kahkahalar kendisinden esirgendiğinden,

yaşamını kahkahalar

üzerine kurar ve kuşaklar boyunca insanlar

onun filmlerini izlerken gülme krizine girer. Yarattığı

“Şarlo” karakteri o kadar büyük bir ün kazanır ki, İngiltere’nin

bu fakir çocuğu İngiltere’nin anlı şanlı kraliçesinden

“Sir” unvanı alır ve (kişinin asaleti birilerinin dağıttığı unvanla

ya da doğduğu ortamla belirlenebilirmişçesine)

avam mertebesinden asil mertebesine yükseltilir.

Ruhunun asaleti kraliçenin verdiği unvanla da

tasdiklenen Sir Charles Spencer Chaplin yahut

bilinen ismiyle Charlie Chaplin, 1977 senesinde

uzun yıllardır bir sürgün gibi yaşadığı İsviçre’de

hayatını kaybeder. Neden İsviçre’de

yaşadığı, neden sürgün gibi yaşadığı apayrı

bir hikâyedir. Sinema sanatının kilit taşlarından

olan bu büyük adamın cansız bedeni

toprağa girer girmesine ama yarattığı

karakter “Şarlo” yaşamaya devam

eder ve bugün bile insanları

güldürmeyi başarır.

Nedir Şarlo’nun etkileyiciliği? Onu en iyi

Albert Einstein özetler. Bir konuşmalarında Charlie Chaplin’e

şunu dediği rivayet edilir: “Sanatınızda en çok hayran

olduğum nokta ne biliyor musunuz? Evrensel oluşu. Tek

bir kelime bile söylemiyorsunuz ama tüm dünya ne demek

istediğinizi anlıyor.”

Hazırcevap Chaplin cevabı yapıştırır: “Ama sizin şöhretiniz

çok daha muazzam. Kimse ne dediğinizi anlamıyor

ama yine de tüm dünya size hayran.”

Hınzır ve hazırcevap Chaplin, Albert Einstein

40


gerçeğini tek cümleyle özetler böylece. Chaplin sinema

sanatı için ne kadar önemliyse, Einstein’ın da bilim için

o kadar önemli olduğu su götürmez bir gerçektir. 1879

senesinde Almanya’da dünyaya gelen Albert Einstein,

birşeyler yapar, birşeyler söyler ve yaptıkları ile söyledikleri

bilim dünyasının ilerleyişini kökten değiştirir. Aynen

Chaplin’in dediği gibi, neyi söylediği ve ne yaptığı bizim

gibi sıradan insanların kavrayışının uzağına düşer ancak

tüm bir insanlık bu sempatik adamı benimser ve bilimle

uğraşan az insana nasip olacak şekilde kalbinde yer verir.

Karmaşık bir yaşamı vardır Einstein’ın. Hem Isaac Newton’dan

bu yana kabul gören birtakım kuramları altüst

ederek insanlığın ufkunu açar, hem insanlığın en büyük

kabusu olan atom bombasının ortaya çıkmasında önemli

bir rol oynar. Sonra, pişman olur oynadığı bu rolden ve

belki de bu yüzden, kendisine 3. Dünya Savaşı’nın en

önemli silahının ne olacağını soranlara şu cevabı verir: “3.

Dünya Savaşı’nın en önemli silahının ne olacağını bilmiyorum

ama 4. Dünya Savaşı’nın en önemli silahı bellidir:

Yontmataş balta!”. Olası bir nükleer felaketin sonuçlarını

tek cümleyle özetlemiştir bu büyük bilim insanı. Nükleer

bir savaşın, nükleer bir felaketin sonuçlarını o büyük aklıyla

hepimizden daha iyi kavramakta ve insanlığı kibarca

uyarmaktadır aslında.

Buna benzer bir uyarıyı bu toprakların en büyük söz ustalarından

Nazım Hikmet de yapar. Yazıldıktan yıllar sonra

şarkılaştırılacak ve Burak Bora’nın sesinden duyulacak

olan meşhur “Japon Balıkçısı” şiiri, okuyanın tüylerini diken

diken eder:

Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.

Bu gemi bir kara tabut,

lumbarından giren ölür.

...

Elimize değen ölür.

Tuzla, güneşle yıkanan

bu vefalı, bu çalışkan

elimize değen ölür.

Birden değil, ağır ağır,

etleri çürür, dağılır.

Elimize değen ölür.

...

Bu gemi bir kara tabut.

Badem gözlüm beni unut.

Çürük yumurtadan çürük,

benden yapacağın çocuk.

Bu gemi bir kara tabut.

Bu deniz bir ölü deniz.

İnsanlar ey, nerdesiniz?

Nerdesiniz?

EĞİTİM ŞART!

Nükleer patlamanın darmaduman

ettiği Japon milletinin

trajedisi hakkında yakılmış en

güçlü ağıtlardan biridir bu şiir.

Hakikaten de, perişan vaziyettedir

Japon milleti 2. Dünya Savaşı

bittiğinde. Küçücük adalarında

iki tane atom bombası patlamış,

ekonomileri iflas etmiş, gururları

kırılmış, özgüvenleri sıfırlanmış, insan kaynakları yok

olmanın eşiğine gelmiştir. Sene 1945 iken bu noktada olan

Japonya, 2016 senesinde dünyanın en güçlü ve saygın ülkelerinden

biri olarak çıkar karşımıza. Disiplinli karakterleri

ve çalışkanlıkları muhakkak ki etkilidir katettikleri yolda ama

sihri yaratan, kurguladıkları eğitim modelidir. Toplumsal karakterlerine

ve gerçeklerine uyan bu model, Japonları altında

kaldıkları enkazdan çıkarmakla kalmaz, Japonya’yı dünyanın

ekonomik açıdan en güçlü, yaşam kalitesi açısından

en özenilen ülkelerinden biri haline getirir.

Eğitim önemlidir ve eğitim şarttır. Bu bağlamda, sinemanın,

şiirin, bilimin, ekonominin, müziğin, velhasılıkelam, içinde

insan olan herşeyin eğitime konu edilmesi mümkündür.

Verilecek eğitimin nitelikli ve ihtiyaca uygun olması önemlidir

başarı için. Daha önemli olansa, dünyanın en doğru

eğitim modelinin dahi ancak çalışmakla, emekle işleyeceği

gerçeğinin akla ve yüreğe dercedilmesidir. Zira, günün sonunda

bakılan husus zarf değil mazruf olmakta ve büyük

dil ustamız Ziya Paşa’nın o meşhur söyleyişi yaşama ayna

tutmaktadır:

“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”

41


BİR DÜNYA BLUES

BLUES’un

GENÇ KRALI

B.B.KING

Rahmi Mert ÖZCAN

rahmimertozcan@gmail.com

“ Tek bildiğim şimdi özgür olmam.

Tek yapabildiğimse iyi olduğumu dilemek... “

( B.B.King / The Thrill is Gone )

B.B.King’in bu dizeleri Blues hissiyatını anlatan kısa bir

özet gibi. Umudu,hüznü,özgürlüğü ve acıyı bir nakaratta

yaşatıyor bize. Sadece dizeleriyle değil, ona hayat veren

ve daha da içimize işleyen gitar sololarıyla Blues’a bambaşka

bir anlam kazandırıyor.” King” lakabını alan üç büyük

blues sanatçısından biri olmasına bu yüzden şaşmamalı.

Aslında doğum adı Riley.Route 66’da duymaya alıştığımız

Mississippi’nin yetiştirdiği en önemli sokak müzisyenlerinden

biri.1925 doğumlu. Daha 12 yaşında eline aldığı

gitarıyla içinde biriktirdiklerini kendisine anlatmaya başlamış

ve 20’li yaşlara geldiğindeyse B.B takısı “Blues Boy King”(Blues’un

Genç Kralı) ona lakap olarak takılmıştı. Kendi

başarısının yarattığı B.B.King kimliği Riley’i King yapmış,

Blues’u da adeta yeni baştan yaratmıştır.

Blues kültür ve köken olarak o kadar farklı labirentlerden

geçiyor ki, o yüzden hangi parçayı kimden dinlerseniz o

kişi de farklılaşıyor. Son 130 yılda Amerika toplumunun

geliştirdiği müzik türü diyenler ile 400 yıllık geçmişi olan

ve temeli Afrika’ya dayanan bir müzik türüdür diyenler

arasında geçen tartışma günümüzde hala devam ediyor.

Bir kesim otorite ise Johann Sebastian Bach’ın prelüdlerini

örnekleyip Blues’daki doğaçlama kültürüne dayandırdığından

tarza öncülük etmiş ilk müzisyeni o olarak

görüyor. Bu kadar kültürlenme içinde özellikle son 100

yılda tüm dünyaya yayılmış yeni bir tarz ortaya çıkıyor

ve zamanla pek çok tarz arasına da kendisini karıştırmayı

başarıyor. B.B.King bu karışımın içinde insanların en çok

içine işleyen veya pek çok müzisyeni bu Blues dünyasında

kendisine esinlendiren bir idol, bir model olmayı tüm

müzik kariyeri boyunca başarıyor.

“ Dinlediğiniz bu ses benim Lucille adındaki gitardan.

Lucille beni çiftlikten aldı ve bana şöhreti getirdi diyebilirsiniz...

Lucille bana yardım etmeye çalışıyor gibi görünüyor. “

( B.B.King / Lucille )

1949 yılında Arkansas’da bir müzikholde B.B.King konser

verirken Lucille adındaki bir kız için iki izleyici arasında

kavga çıkar ve soba devrilmesi sonucu büyük bir yangın

başlar. Müzikhol hemen boşaltılır. Sonra bir anda King

gitarını içeride unuttuğunu fark eder. O efsane “Gibson

ES-355” gitarını yeşilçam filmlerini aratmayacak bir edayla

yangının içinden çıkarır alır. O anda gitarına yeniden bir

hayat verdiğini düşünür ve aklına ilk gelen Lucille ismini

gitarına koyar. Daha sonra da gitarı Lucille için bir şarkı

yapar. 10 dakikalık bu şarkıdaki içli ve lezzetli gitar soloları

ona “Gitarı Konuşturan Adam” ünvanını da getirmiştir.

B.B.King için söylenecek çok fazla söz var aslında. Onu izlemek

tam anlamıyla Blues’un her bir dünyasını yeniden

keşfetmek gibi. Şarkılarının sözleri bir yana ezgileri, gitar

soloları ve özellikle de sahnedeki teatral duruşu tam bir

görsel şov sunuyor izleyene. Blues’un ruhunu mütevazı

duruşu ile bir bütün olarak tamamlıyor. Bir Afrika konserinde

“Blues Afrika’ya çok şey borçlu “ deyip herkese teşekkür

etmişti. Aslında Blues’da payı olduğunu düşündüğü

herkese etmiş olduğu kocaman bir teşekkürdü bu.

42


“ Kötü şans ve bela,neyse ben payımı aldım...

Kimsenin kaygılanmadığı ve ağlamadığı yere gidiyorum.”

( B.B.King / I Have the Blues )

B.B.KING

90 yıllık hayatına 50’den fazla albüm ve 15 adet Grammy

ödülü sığdıran; Jimi Hendrix, Gary Moore ve Eric Clapton

gibi isimlerle aynı sahnede izleme şansı yakaladığımız

dünyanın en iyi gitaristlerinden ve Blues sanatçılarından

biri olan B.B.King tüm ruhuyla,yarattıklarıyla hepimizde

görmeye değer izler bırakmıştır. Blues’a aşkla baktıran,onu

aşkla hissetmemizi sağlayan usta bir isimdir.

B.B.King’in “ How Blue Can You Get “ parçasında da dediği

gibi;

“ Aşkımız hüzünden başka bir şey değil. “

43


BİR DÜNYA İNSAN

Ülkemizde rock müziğinin

öncülerinden ve

Anadolu Rock türünün

kurucularından olan

Cem Karaca,

müzik kariyeri boyunca

Apaşlar, Kardaşlar,

Moğollar ve Dervaşan

gibi Türkiye’de rock müziğin

yayılmasına öncülük

eden unutulmaz grupların

kurucusu, lideri ve

solistliğini yaptı.

Murat Örem

murat.orem@trt.net.tr

CEM KARACA

Cem Karaca öldüğünde büyük oğlum 10 küçük oğlum

6 yaşındaydı. Şimdi biri 22 diğeri 18 yaşında. Ben 50’lilere

giden orta yaşlı bir adam olmuşum. Cem Karaca da ,

ölümünün üzerinden yıllar geçse de hem benim hem babamın

hem de çocuklarımın kuşakları için aynı anda unutulmaz

olmuş bir sestir. Tıpkı bir önceki sayıda andığımız

Barış Manço gibi sesine anadoluyu sığdırmaya çalışmış bir

ustadır…

Cem Karaca, 5 Haziran 1945’te Antakya’da dünyaya gelir.

Annesi Toto Karaca ve babası Mehmet Karaca dönemin

ünlü tiyatrocularındandır. Karaca’nın çocukluğu İstanbul’daki

ve turnelerdeki tiyatro kulislerinde geçer. Bu dönemde

defalarca izlediği operetler de kulağında yer eder.

Karaca, ilkokuldan sonra Robert Kolej öğrencisidir ve radyodaki

rock müzik programlarını da kaçırmaz. Cem Karaca,

yabancı müziğe “papağan gibi” hayranlık duyduğu o

gençlik günlerinin özeleştirisini de yapacaktır yıllar sonra

içtenlikle....

Cem Karaca’nın da içinde olduğu ilk grubun adı Dinamitler’dir

ve provalar Cem Karaca’nın evinde yapılır. Aradan

kısa zaman geçince yeni bir grup ortaya çıkar ; Jaguarlar.

Bu grup da Karaca’nın askere gitmesiyle dağılır. Askerlik

günlerinde Anadoluyu yakından tanıyan Cem Karaca ülkesinin

yalnızca yaşadığı yerden ve İstanbul’dan ibaret olmadığını

görür. Cem Karaca askerlik sonrası bu kez Apaşlar

grubuyladır ve “Anadolu Rock” olarak tanımlanacak mü-

44


ziğin de ilk örneklerini verirler

birlikte. Cem Karaca

ve Apaşlar Altın Mikrofon

ikincilik ödülünü alırken

plak satışlarından kazandıkları

parayla Avrupa’ya

giderler. Cem Karaca ve

Apaşlar daha bir çok 45’lik

çıkaracaktır ülkeye dönünce.

Apaşlar’la çıkardığı

Resimdeki Gözyaşları

şarkısını yıllar sonra Ağır

Roman filminde de söyleyecektir Cem Karaca. Apaşlar’ın

ardından bu kez Kardaşlar grubunu kurar Cem Karaca.

İşçiler ve öğrenciler tarafından yoğun olarak dinlenir Kardaşlar

ve Cem Karaca. Türkiye 1970’lerle birlikte hızla sanayileşmekte,

kırdan kente göç artmakta , siyasal ve sosyal

hareketler de bu yeni tarz müziğe yakın durmaktadır. Karaca,

özellikle 1970’lerin ikinci yarısında marş ve slogan biçimli

şarkılara da imza atarken daha sert bir siyasi duruşa

kaymaktadır. Zaman içinde Kardaşlar grubundan ayrılır…

Artık Cem Karaca ve Moğollar grubu zamanıdır.

Cem Karaca ve Moğollar 1974’te listeleri alt üst eder.

Namus Belası şarkısı aylarca bir numaradadır. Moğollar

grubunun bugün de en çok bilinen üyesi Cahit Berkay

Fransa’ya gidince Cem Karaca Dervişan grubunu kurar.

Moğollardan isimlerin de olduğu Dervişan’la birlikte Cem

Karaca siyasi olarak en keskin dönemini yaşayacaktır. Cem

Karaca’nın Dervişan’la birlikte söylediği Tamirci Çırağı şarkısı

tüm zamanların unutulmazları arasına girecektir...

12 Eylül 1980’e kadar , daha çok keskin politik eserleriyle

öne çıkar Cem Karaca. Ancak gerginleşen siyaset ortamıyla

gruptan kopmalar olur ve Cem Karaca’nın hayatına

yeni bir orkestra daha katılır: Edirdahan. Bu isim Edirne

ve Ardahan’ın birleşmiş halidir ve ismiyle anadolunun her

yerine seslenmek istediğini anlatır...Karaca, bu dönemde

Anadolu Rock’ın yanı sıra, rock-opera denebilecek plaklara

da imza atar.

Takvim 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde, siyasetle yakından

ilgilenmiş herkes gibi Cem Karaca da arananlardır. Almanya’dadır

ve ülkeye dönmeyince vatandaşlıktan çıkarılır.

Artık “gurbet” yılları başlamıştır Cem Karaca için de. Yılların

ardından 1987 yılında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın

da çabalarıyla yurduna geri döner Cem Karaca. Bu dönemden

sonra çıkardığı albümle yeniden listelerin başındadır.

Cem Karaca yine muhalif müzik yapar ama bunu biraz

daha yumuşatmıştır. 1992 yılında Cahit Berkay’la yeniden

çalıştığı Nerde Kalmıştık albümünde yer alan Raptiye Rap

Rap isimli şarkısında darbelerle, ekonomik ve siyasi krizlerle

dolu Türkiye tarihine müziğiyle yine eleştiriler getirmektedir

Cem Karaca…

Bir programda iki büyük usta Cem Karaca ve Barış Manço

kameranın gözüne gözüne bakarak şu unutulmaz Aşık

Müziğin yanı sıra tiyatro ve sinema

oyunculuğu da yapan sanatçının

unutulmaz şarkılarından bazıları:

Resimdeki gözyaşları,

Zeyno, Emmioğlu, O Leyli,

Dadaloğlu, Demedim mi?,

Lümüne, Namus belası.

CEM KARACA

Veysel türküsünü söylerler

elele;

“Bilmiyorum ne haldayım /

gidiyorum gündüz gece…”

Cem Karaca, hiç de uzun sayılmayacak

ama çok yorucu

çok inişli çıkışlı ve çok üretken

geçen 59 yılın ardından

öldüğünde tarih 8 Şubat

2004’ü göstermektedir…

59 yıllık ömür yolculuğu

son limandadır....

“Çok yorgunum beni bekleme kaptan

Seyir defterini başkası yazsın…

Çınarlı kubbeli mavi bir liman

Beni o limana çıkaramazsın…”

demiştir bir şarkısında da…

Ve artık tarihin limanındadır Cem Karaca da…

45


BİR DÜNYA CAZ

Festivaller

kurumsallaşıyor

Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com

Festivaller, kabul etmek lazım ki,

büyük ticari organizmalardır. Biz

müzikseverler her ne kadar işin

sadece festival afişlerindeki albenisine

ve sahnedeki müzik kısmına

baksak da işin gerçeği sahne arkasında

büyük, sürekli bir muhasebe

hareketliliğinin olduğudur. Kuzey

Avrupa’nın sosyal devletleriyle,

ABD’nin girişimci yapısı festivaller

olgusuna farklı bakmaktadır. Avrupa

festivallere devlet katkısı sağlarken

Amerika festivallerin girişimci

özelliklerini bozmaz ama her

ikisi de, girişimci de olsalar, sosyal

destek de alsalar kurumsallaşmak

artık kaçınılmazdır. Bu durum da

bize büyük emprezaryolar çağının

kapandığı gerçeğiyle yüzleşmeyi

gösterir. Festivaller, kurumsal

işleyişi bireysel yaratıcılığa tercih

etmiştir. O günlerden bugüne artık

kimse şu festivalin başında kim

var diye merak etmez. Hatta, daha

da ileri giderek söylersek eğer,

özellikle günümüzde, festivallerin

başında yer alan insanlar caz müziğini

hakikaten seviyorlar mıdır,

yoksa sadece birer yönetici midir,

ne kadar ilgililerdir, bunu bilmek

bile artık mümkün değildir!

Caz dinleyicisi artık

konser izlemek için

yılda bir kez festival

tarihinin gelmesini

beklemek istemiyor.

Amerika’yla Avrupa

arasını bir kaç saate

indirmek üzerine

teknolojik planlar

yapılırken, hala büyük

ve günlerce süren

festival organizasyonları

yılda bir haftaya göre

kendini organize

etmekte ısrar ederse

değişimin karşısında

duramayacağı kesin

gibi görünüyor.

İkibinler... Festivallerin son

büyük değişimi başladı...

Caz festivallerinin ilk günlerden

bugüne iki tür işleyişi var: Yaz festivalleri,

kış festivalleri... Ve kabul

etmek gerekir ki, festival deyince

özellikle kendi tecrübemizden

kaynaklı olarak- yaz festivalleri öne

çıkıyor. Festivaller yaşadığı sürece

bu pek değişmeyecek gibi görünüyor

ama değişen köklü başka

şeyler var...

46


CAZ FESTİVALLERİ TARİHİ-3

Bugün sadece Amerika’da 120’nin

üstünde festival var. Bunların büyük

kısmı Haziran, Temmuz ve

Ağustos aylarında gerçekleşiyor,

keza, Avrupa kıtası festivalleri de

öyle! (Bizde de öyle değil mi?) Peki,

festival sayıları giderek artarken

festivallerin uğradığı yapısal değişiklerin

ne kadar farkındayız? Bu

değişimin yaz festivallerini belki

daha az ama kış festivallerini daha

çok etkilediği söylenebilir. Başını

yine Amerika’da SF Jazz, Jazz at

Lincoln Center, Kennedy Center

gibi büyük kurumların çektiği yaklaşım

cazı festivaller, caz kulüpleri

haricinde yeni bir anlayışla dinleyicinin

ayağına getirmeye başladı.

Yıl boyu festival...

Büyük ve kurumsal festivallerin

bu değişimin karşısında durması

mümkün değil ama uyum göstermesi

mümkün. Caz dinleyicisi artık

konser izlemek için yılda bir kez

festival tarihinin gelmesini beklemek

istemiyor. Amerika’yla Avrupa

arasını bir kaç saate indirmek

üzerine teknolojik planlar yapılırken,

hala büyük ve günlerce süren

festival organizasyonları yılda

bir haftaya göre kendini organize

etmekte ısrar ederse değişimin

karşısında duramayacağı kesin

gibi görünüyor. Bu nedenle değil

mi ki zaten adı geçen yerlere göre

minimal ölçekte olsa da örneğin

İstanbul Caz Festivali İKSV Salon,

Akbank Caz Festivali Akbank Sanat

isimli mekanlarıyla adlarının caz

konserleriyle sadece yaz ve sonbahar

aylarında yılda bir kez anılmasının

önüne geçmeye çalışıyor. Biz,

mütevazı bir ülke olarak bu değişimi

hissediyor ve kurumlar önlemlerini

almaya çalışıyorsa Amerika

ve Avrupa’nın devasa ölçekte kurumları

bu değişimi mutlaka kendi

üzerlerinden yeni çağa taşımak

istiyorlardır ve yapıyorlar da. Bir diğer

farklılık da festivallerin giderek

daha az sayıda gün ama daha çok

konser yöntemini belirlemesi. Bu

anlamda North Sea Jazz Festival

iyi bir örnek. Bu festival, mesela bu

sene 10, 11 ve 12 Temmuz tarihlerinde

sadece üç gün sürdü ama

sıkı durun, North Sea Jazz Festival

bir günde ortalama 30 ve üstünde

etkinlikle inanılmaz bir yoğunluğa

ulaştı. Farklı içeriklerle birlikte

yüzlerce konser ve etkinlik, binlerce

müzisyen ve onlarca mekan

ile salon. Oysa, geleneksel festival

uygulamasının en belirgin örneği

olan köklü Montreal Jazz Festival

(ki kendilerini dünyanın en büyük

caz festivali olarak tanımlıyorlar)

ortalama on güne yayılan zaman

diliminde ucu bucağı pek belli olmayan

sayısız detaya sahip programlar

uygulamakla tanınıyorlar.

Sadece bir festival boyunca çalan

müzisyen sayısının 5 bini geçtiğini

söyleyelim gerisini siz hayal edin.

Bu yazı dizisinde, oldukça genel

bir yaklaşımla caz festivallerinin

başlangıcından bugüne hızlı çekim

bir bakış açısı getirmeye çalıştık.

Doğrusu, bu konuda daha

anlatacak çok şey var. Festivaller

küçülen dünyanın büyük ve renkli

yüzü, başta caz olmak üzere müziğin

taşıyıcı gücü. Sosyal iletişimin,

YouTube’ların, digital platformların,

Facebook’ların bu kadar baskın

olduğu, dünyanın öbür ucunda

alınan bir nefesin anında öbür

ucunda hissedildiği bir dönemde

dahi festivallerin müzisyenleri izleyicisiyle

yüzyüze getirmesi hala

çok anlamlı. Caz dışı müzikler sahneden

artık sadece müzik vermenin

yetmeyeceğini hesap ederek

farklı prodüksiyonlara döndüler,

artık müzik büyük şovların garnitürüne

dönüştü. Oysa (klasiği ayrı

tutarsak) caz sahneyle dinleyicisi

arasında dolaysız ilişki kurabilen

tek müzik türü. Festivaller de çağın

gerektirdiği değişimleri anlamaya

ve kendilerini yenilemeye çalışıyor.

Umarız bu ilişki, kendi değişimini

de içinde taşıyarak hep bu düzlemde

devam eder.

47


BİR DÜNYA KLASİK ALBÜM

Murat EKŞİ

tarumiske@yahoo.com

Oysaki henüz yaş gününü kutlamıştık.

Yeni bir yaşına daha girmesi,

69 yılı geride bırakması hiç birimize

sorgulanır bir durum gibi gelmemişti.

Öyle ya, biz var olmaya devam

ettikçe, dünya dönmeye devam ettikçe

o yaşamaya devam eder gibi,

farkındalık sınırlarının dışında, bir ön

kabul ile onun yaşamına bakıyorduk.

60’lardan beri müziğin içinde, her on

yılın her evresinde müziğe yön verir

şekilde konumlanmış ve yaklaşık 50

yıldır müzisyenlerin en önemli ilham

kaynağı olmuş bir sanatçıdan söz

ediyoruz. Onun büyüklüğü ya da sanat

içinde kapladığı hacmi anlatmak

için sinema, görsel/güzel sanatlar vs.

içindeki durumu ve yaptıklarını anlatmaya

gerek dahi yok. Sizin bildiğiniz

sanatçı ismi ile David Bowie, kimliğinde

yazan gerçek ismi David Rober Jones’u

ne yazık ki zamansız kaybettik.

Onun kaybı, 69 değil de 169 yaşında

olsa dahi erken hissettirirdi sanırım.

Sanata ve özelinde müziğe verecek

hala çok şeyi vardı, üretecek çok şeyi,

söyleyecek çok şeyi vardı. Ve ilham

kaynağı olacak daha belki de onbinlerce

grup ve müzisyen vardı.

Hangi albümünü ele alsak dışarıdan

bakınca bir “klasik” etiketi bir yerinden

iliştirilebilecek bir sanatçı Bowie. Buna

rağmen bazı albümleri müzik tarihinde

başka türlü izler bırakmış, kırılmalar

yaratmış bir sanatçı o. İşte tam bu

noktada devreye “The Rise and Fall of

Ziggy Stardust and the Spiders from

Mars” giriyor.

DAVID BOWIE

The Rise and Fall of Ziggy Stardust and

the Spiders from Mars

48


“The Rise and Fall of Ziggy Stardust

and the Spiders from Mars”, Bowie’nin

5. stüdyo albümü. Yayınlandığı tarih 16

Haziran 1972. Albüm, hayali uzaylı rock

yıldızı Ziggy Stardus’ın çevresinde gelişen

bir konsept albüm. Birçok yayın ve

müzik yazarına göre de tarihin en iyi ve

önemli albümleri arasındadır. Albümdeki

şarkılar ise şu şekilde:

DAVID BOWIE

1-Five Years

2-Soul Love

3-Moonage Daydream

4-Starman

5-It Ain’t Easy

6-Lady Stardust

7-Star

8-Hang On to Yourself

9-Ziggy Stardust

10-Suffragette City

11-Rock ‘n’ Roll Suicide

“Ziggy Stardust” bir glam-rock albümü.

Fakat albümün, Bowie’nin derinliği

ile yoğrulurken gittiği noktalar

nedeniyle, art-rock civarında dolaştığını

söylemek de yanlış olmayacak.

Kaydın organik tınlayışı, enerjisini iletmekte

iyi işlev görürken öte yandan

da bestelerin groove’unun yüksek

olması buna destek verir durumda.

Albüm, orta tempo hikayeci tavır ve

melodiye sahip “Five Years” ile açılıyor.

Bowie’nin karmaşa yaratıyor gibi görünen

ama dikkatli bir hafızaya alma

işlevi ile rahatça algılanabilen beste

anlayışının bir örneği bu şarkı. “Soul

Love”, glam rock’ın çekici olabileceği

son sınırı zorlarken, “Starman” bugüne

kadar neden bu kadar çok cover’ı yapıldığını

bir kez daha tüm güzelliğiyle

bize hatırlatıyor. “It Ain’ Easy”, albümün

70’lerde yapıldığını “soul” tarafını belli

ederek anlatıyor. “Lady Stardust” ise

bir tiyatro oyununun dram sahnelerine

yakışan yapısı ile Bowie’nin müziğinin

görsel etkisini kanıtlıyor adeta.

“Star”, yine glam bir sıralı enerji parlaması

olarak kulaklarımıza atak yaparken,

“Hang On To Yourself” kendinden

bir önceki şarkının atağını onaylayarak

hızı devam ettiriyor. Ve “Ziggy

Stardust”. Bowie’nin dehasından kuşku

duyanlar için bir sağlama niteliği

taşıyabilecek ölçüdeki şarkılardan biri.

Glam-rock’ın karanlık tarafına farkettirmeden

yanaşan şarkı, beste yapısındaki

armonik oynamaların tam da bir

dahiye ait olanlarına sahip. “Suffragette

City”, glam-rock’ın rock’n’roll’dan

el aldığı kıvrak yapısıyla dikkat çekerken,

son şarkı “Rock’n’Roll Suicide”

albümün sonundaki bir hazine gibi

dinleyende etki bırakıyor. David

Bowie’nin bir “uzaylı ozan”a

yakışan ruhunu yansıtan

şarkılardan biri. Şarkının

sonunda Bowie’ye sevgi

hissetmenin yetmeyeceği

fikri bünyenizi sarıyor;

Saygı da duymalıyım diyorsunuz

istemsizce.

Aslında David

Bowie’ye ait bir yazı

yazmak kolay değil.

Hele ki o ölmüşken.

Ve onun hakkında

binlerce yazı yazılmış ve yazılıyorken.

Buna rağmen bize verdikleri

ve verecekleri için ayrı, bizi ve müziği

sonsuza değin değiştirdiği için

ayrı teşekkür etme fırsatı olarak görerek

bu yazıyı tamamlamak istiyorum.

İyi ki vardın David, her şey için

teşekkürler...

49


BİR DÜNYA ALBÜM

Murat EKŞİ

tarumiske@yahoo.com

TÜRKAN ŞORAY

Türkan Şoray Söylüyor

Türk sinemasının efsane ismi Türkan Şoray’ın kendi seslendirdiği

şarkılardan oluşan bir albüm bu. Müzik direktörlüğünü

Metin Özülkü’nün yaptığı albümde ikisi remix

olmak üzere on adet şarkı bulunuyor. “Duydum ki Unutmuşsun”,

“Kıskanırım Seni Ben” ve “Sevmekten Kim Usanır”

gibi tarihe mal olmuş şarkıların yer aldığı albüm uzun yıllardır

konuşulan bir projenin hayata geçirilmesi açısından

önem arz ediyor. Türk sanat müziği ve Türk sineması sevenler

için es geçilmemesi gereken bir kayıt.

ŞENAY LAMBAOĞLU

Başka Türlü Bir Şey

Caz türünün ülkemizdeki bilinen isimlerinden Şenay

Lambaoğlu “Başka Türlü Bir Şey”de kendi dinlediği, beslendiği

ve sevdiği şarkılar ve şiirler üzerinden giderek bir

cover albümü yapmış. Bunu yaparken caz serinliğini her

an hissettirmenin yanına popüler tınıyı da eklemiş, pop

jazz değil de caz’ı pop’a yaklaştırmış desek daha yerinde

olacak. Hep duyduğu tarz pop melodilerinden sıkılan ve

unutulmaz eski eserleri deneyimlemek isteyenler için güzel

bir alternatif “Başka Türlü Bir Şey”.

CANDAN ERÇETİN

Ah Bu Şarkıların Gözü

Kör Olsun

Erçetin’in 20. sanat yılı dolayısıyla, Türk Sanat Müziği şarkılarından

oluşan bir albüm. 13 şarkıdan oluşan albümde

düzenlemeler, remix versiyonlu “Unuttun Beni Zalim” şarkısı

dışında Göksun Çavdar’a ait. “Ah Bu Şarkıların Gözü Kör

Olsun”, “Unuttun Beni Zalim”, “Karam”, “Silemezler Gönlümden”

gibi efsanevi Türk sanat müziği eserlerini seslendiren

Erçetin’in en büyük problemi şu; Daha önce bu eserlerin

çok önemli sanatçılar tarafından icra edilmiş olması. Erçetin’in

bu projenin hakkından yeteri kadar geldiğini söylemek

zor. Popüler müzik sanatçısı için cesur ama Türk sanat

müziği için iz bırakması mümkün olmayan bir çalışma.

50


DAVID BOWIE – Blackstar

Henüz bizler yeni yaş gününü kutlamışken ve yeni albüm

heyecanını bile doya doya yaşayamamışken kaybettik

onu. Lafı uzatmaya gerek yok, “Blackstar” tam da ona göre

bir veda oldu; Görkemli, derin, zengin ve entelektüel. Müziği

ve hayatlarımızı değiştiren, yaşayan sanatın en önemli

ilham kaynaklarından birine bu satırlardan hoşça kal diyoruz.

Görüşmek üzere tarihin en önemli“bukalemun”u...

ALBÜM EKŞİSİ

HINDS – Leave Me Alone

Güneş, 8 mm ısısında görüntüler, havalı giysiler, belki bir

piknik...Hinds, İspanya’dan işte bu tatta çıkıp geldi. Ürettikleri

sıcak ve groove dolu garaj tınısının iki falsosu var;

İlki bazı şarkılarda şarkı nakarata geldiğinde vurup geçemiyor,

ikincisi ve daha fena olanı ise albümlerini kışın çıkardılar!

Bu dört kızı hem bağımsız müzik sevenler hem

de gitarlı müziğin garaj tarafında bulunanlar takip etmeli.

BARONESS – Purple

Amerikan heavy-metal’inin kafa patlatılarak ve incelikli yapılmasını

özlediğimiz bir gerçek. Bu ihtiyaca cevap veren

az gruptan biri Baroness. Dördüncü albümleri “Purple”da

da sludge tınıyı devam ettiren grup, zaman zaman progresif

taraflara uğrayıp hard-rock’ın hafifliğine de seyrekçe

de olsa göz kırpıyor. Sert ve gitarlı müzik sevenler için bu

ay Baroness’in “Purple”ı iyi bir seçim olacaktır.

MYSTERY JETS

Curve of the Earth

İngiliz gitarlı/bağımsız müziğinin gizli kahramanları altıncı

albümleri ile karşımızda. Bir önceki albümde eksik olan

ama grubun bizi alıştırdığı “dinleyeni alıp götüren” beste

başarısı bu albümde kısmen yerine dönmüşe benziyor.

Jets tayfası her daim hassas ve dokunaklı olmayı başaran

ve bunu da rock kimliğinden vazgeçmeden yapan bir

tavırdadır. Aynı tavrı albümde görmek çok güzel. “Curve

of the Earth” gizli pop ve funk dokunuşları ile tat veriyor,

tatmin ediyor.

51


“OY BENİM CANIM,

MİCANIM,DÜNYALARDA

“BİRCANIM”…

Kubilay DÖKMETAŞ

kubilay.dokmetas@trt.net.tr

(TRT Türk Halk Müziği Müdürü)

1970’li yılların ortaları

1960’lı yıllar

25 Aralık 2015

Erzurum Radyosu’ndan tayin olup Ankara Radyosu’na

geldikten sonra daha sık görüşmeye başlasak

da onunla tanışmam 80’li yılların ortalarındaki televizyon

programlarına dayanır. Günlük sosyal hayatım

içerisinde fıkra anlatmak, şakalaşmak hep ön

planda iken, Ankara Radyosu sanatçısı arkadaşım

Bircan Pullukçuoğlu’nun yanında yöresinde bir türlü

yapamazdık bunları. Duruşuyla, tavırlarıyla, öyle bir

sınır koyardı ki yaklaşamazdınız bile… Yıllar içerisinde,

o beni, ben onu tanıdıkça, öyle bir hale geldik ki,

ona fıkra anlatan ve espiri yapan sınırlı sayıda kişilerden

birisi olmuştum.

Sevgili Bircan’la TRT Müzik Dairesi Başkanlığı THM

Repertuar Kurulu toplantılarında üye olarak hep

bir araya gelir, onun tecrübelerinden yararlanırdık.

Kurullarda birikimi, dikkati ve TRT repertuarına olan

hakimiyeti her zaman ön plana çıkardı. Bu kurullarda

kimlerle birlikte olmadık ki...Efsane isimlerdi hepsi

de; Nida Tüfekçi, Yücel Paşmakçı, Özay Gönlüm, Tuncer

İnan, Yaşar Aydaş, Mustafa Geceyatmaz, Mustafa

Özgül, Erkan Sürmen, Ömer Şan, Altan Demirel,

Nevzat Gözaydın, Erdem Çalışkanel, Nihat Kaya,

Ali Ekber Çiçek, Turan Engin, Cemalettin Gençtürk,

Ümit Tokcan , Soner Özbilen ve daha niceleri…

Bircan usta bir koro şefiydi. Onun yönettiği koro

programlarında solist olabilmek bir ayrıcalıktı. Disiplini

ve titizliği, oldukça seçici olduğunun göstergesiydi.

Uzun yıllar radyo ve sahne programlarının yanı

sıra televizyon kanallarında da çok güzel programlar

sundu. Bunlardan hiç unutamadığım ve konuk

olarak katıldığım hiç duyulmadık türküleri sunduğumuz

“Erguvan Konağı” programıdır. Kendi programlarımda

Bircan Hanım’ı konuk etmek ise gerek

sanatsal sohbetlerimiz gerek sanatını icra edişindeki

ustalığı sebebiyle benim için hep ayrıcalıklı olmuştur.

Sanatçılığının yanı sıra mükemmel bir eğitimciydi.

Coşkun Güla Müzik Merkezi’nde yıllarca verdiği eğitimlerin

yanı sıra birçok koro çalıştırıp, birçok eğitim

yuvasında öğrenci yetiştirdi. Tarihi “Ankara Devlet

52


Konservatuvarı” binası içerisinde, Mamak

Belediye Konservatuarı adı altında

birlikte Türk Halk Müziği eğitimi verdik.

İki - üç yıl önce emekliliğini düşündüğü

esnada Ümit Bekizağa Hoca’m ile

odama geldi, isyan içindeydi ve çok

üzülmüştü... “Kubilay’ım benim daha

beş yılım var emekliliğe.” dedi. Nasıl

olur, diye sorduğumda, On üç yaşında

iken çalışabilmek için yaşını beş yaş

büyüttürmek zorunda kaldığını söylemişti.

Hem çok şaşırdım hem de derinden

etkilenmiştim. İşte bu anı bile

hayatının zorluklarıyla küçük yaşlarda

karşılaştığını ortaya koyar nitelikte.

08 Aralik 2015’te Altan Demirel’i kaybettiğimizde

Bircan beni aradı ve

“Kubi geçerken beni de al” dedi. Aldım

evinden ve birlikte gittik Karşıyaka

Mezarlığı’na. 5. Kapıya yaklaşınca

: “Anacığımı ziyaret edeyim” dedi.

Birlikte gittik annesi Saniye Dallıöz

‘ün mezarı başına. Fatiha okurken

annesinin mezarını göstererek: “Kubi

bak geleceğim yer burası” dedi. ‘’Abla

Allah gecinden versin’’ dedim ve Altan

Demirel’in cenazesine geçtik…

Bircan Hoca 08 Ocak 2016 günü tam

1 ay sonra vefat edince aklıma hemen

bu olay geldi ve annesinin üzerine

defin olayına karar verdim, zaten

daha önce işaret etmişti gömüleceği

yeri. 2015 Kasım ayı sonunda ve Aralık

ayında yaptığım THM Repertuar

Kurulu Toplantısında bir ay içerisinde

tam 12 gün Bircan Pullukçuoğlu, İhsan

Öztürk, Hayrettin Ivgın, Hale Gür,

Ümit Bekizağa ve ben birlikte çalışmış,

bol bol gülüşüp şakalaşmıştık.

Son kurul toplantısında ‘’Kubilay sen

tesbih kullanıyor musun? ‘’ diye sordu.

Evet demiştim. Ortak öğrencimiz

Uğur Çay, Bircan Hocayı defnettikten

sonra beni kendi elleriyle yaptığı tesbih

ile buluşturdu. Her gün kendisini

anarak çekiyorum tesbihimi canım

arkadaşımın ardından. Daha gerçekleştireceğimiz

projeler, yazılacak

notalar, hepsinden önemlisi ise daha

dinleyecek çok türkümüz vardı sevgili

Bircan Pullukçuoğlu ışıklar içinde uyu

“Türkülerin Hanımefendisi”…

BİRCAN PULLUKCUOĞLU

Bakışlarında umut ve düş kırıklığı

hep bir aradaydı...

Okan Murat Öztürk

Yıllarca beraber mızrap salladık; halk musikisinde beraber yoruma ulaşmak,

aynı ruhu hissetmek adına bir kader ve gönül birliği gerçekleştirdik. Coşkun

Güla Hoca’mızın yol göstericiliğinde, Bircan Pullukçuoğlu, Sümer Ezgü, Mehmet

Üçer ve ben gerçekten olağanüstü bir azim, sebat ve özveri gerektiren

geleneksel bağlama icrasının en seçkin örneklerinden oluşan bir albüm kaydına

imza atmış olduk.

Tüm bu çalışmalar boyunca Bircan Pullukçuoğlu’nun sabrına, azmine, halk

müziğine olan tutkusuna, türkü söyleme sanatının inceliklerine dair olağanüstü

yetenek ve tekniğine, “üstad” niteliğinin gereği olan olgunluk ve ağırbaşlılığına,

yakından tanık olanlardan biriyim. Ben onu Anadolu musikisinin,

son dönemlerdeki en seçkin yorumcularından biri olarak görüyor, ayakta

alkışlıyor ve saygıyla önünde eğiliyorum.

Burhan Öralay

1970’li senelerin başında sahnelerde uzaktan takdirle dinlediğim Bircan’la

bizzat tanışmamız 1978 veya 1979 ilkbaharında Coşkun Güla Müzik evinde

oldu. Zaten dersaneye geldiğinde hem ses hem saz olarak solist düzeyinde

yetişkin olduğundan öğrenci olarak geldiği dersanede çok kısa zamanda

Coşkun Güla’nın sağ kolu olarak hocalığa başladı. 1984 öncesine değin ben

de Coşkun Güla’nın Bircan üzerine kurulu bazı özel çalışmalarında yer aldım.

Zaman zaman biraraya geldiğimiz Bircan, çeşitli ortamlarda sanıldığının

aksine annesinden korkmaz ama annesine olan sevgisi sebebi ile annesini

üzmekten korkardı. Her iki ablasına da nerede ise annesine olduğu kadar

tutkundu. Bu sebeple olsa gerek, maddi manevi varını yoğunu da yeğenlerine

vakfetmiş idi. Ailesinden sonra en sevdiği, saydığı kişi ise Coşkun Güla idi.

Sümer Ezgü

Sanatçı tanımı yapılacaksa Bircan Pullukçuoğlu örnek gösterilmelidir. Usta

yorumculuğunun altında okuyacağı türküyü çok detaylı çalışması yatar. O

sanatına olan saygısını hiç kaybetmedi ve hep çalıştı. Ayrıca çok net bir kişiliği

vardı. Evetse evet, hayırsa hayır, der dans etmezdi. Güvenilir bir dosttu.

O, sahnelere çok yakışıyordu. Yıllar içinde önce Sarı Kanaryalar” olarak birlikte

sahneye çıktığı ablasını, sonra da annesini kaybedince yalnız ve daha bir içliydi.

Ölümü bizi çok yaraladı. Bircan Pullukçuoğlu; sen güzel öğrenciler yetiştirdin,

onlar senin duygularını türkülerinde yaşatacaktır. Sanatçılar ölmez.

Güle güle yolun açık ve nurlu olsun.

Ünal Binali Akkurt

Bircan hocamın müzikal donanım ve yetkinliğinin yanında enstürmana hakim

oluşu, hatta Coşkun hocamla enstürman yaparken bize katılarak yaptığı

teknik yorumlar beni çok şaşırtmıştı. Diğer taraftan insanlara mesafeli duruşundan

dolayı soğuk biri olarak görenler, elbette bilmezlerdi Bircan Pullukçuoğlu’nun

evinin yükünü çocuk yaşlarda sırtlanıp sahneye ‘Kanarya Kardeşler’

olarak çıkabilmek için mahkeme kararıyla yaşını beş yaş büyüttüğünü.

Kardeşleri Müjgan ve Türkan’ın ardından annesi Saniye Dallıöz’ü kaybetmesi

onu yeterince yıpratmış ve üzmüşken ablasının emaneti olan yeğeni Aslanı’da

kanserden kaybetmesi Bircan ablamı ciddi anlamda sarsmıştı. Bircan

Pullukçuoğlu, Işıklar üzerine yağsın, nur içinde yat…

53


Cahit CESUR

cahit.cesur@trt.net.tr

4 Şubat 2009

“Türkü Ana” Neriman Altındağ Tüfekçi vefat etti.

1929 yılında İstanbul’da doğan Neriman

Altındağ Tüfekçi ilk kadın Türk

Halk Müziği solisti ve ilk kadın koro

şefidir. Liseyi bitirdiği yıl olan 1942’de

açılan sanatçı sınavını kazanarak

Ankara Radyosu’na girdi. Türk Halk

Müziği’nin bağımsız bir dal olarak

ayrılmasından sonra bu ihtisas dalını

seçen ilk kişi oldu. 1949 yılında

Yurttan Sesler Korosu Şef yardımcılığına

atandı. 1950 yılında repetitörlük

ve 1953 yılında solist

öğretmenliği ünvanı aldı. 1957

yılında “Kadınlar Korosu”nu

kurdu ve yönetti. 1959 yılında

İstanbul Radyosu’na atanarak

hem solist olarak calıştı, hem

de Yurttan Sesler Kadınlar Korosunu kurdu ve

yönetti. Bir süre de Türk Müziği Şube Müdür Yardımcılığı görevini

yürüttü.1972 yılında tekrar Ankara Radyosu’na dönerek

solistlik ve şeflik görevlerini burada sürdürdü. İstanbul’da kurulmakta

olan Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş

çalışmalarına katılmak amacıyla, 1976 yılında TRT’den ayrılarak

konservatuara Kurucu Yönetim Kurulu Üyesi ve öğretim görevlisi

olarak atandı. Sanat yaşamı boyunca çeşitli görevler alan

Neriman Altındağ Tüfekçi, repertuarında yer alan tüm türkü ve

özellikle uzun havaları aslına ve yöre uslubuna uygun olarak

yorumlamasıyla, solist olarak büyük başarı ve

ün elde etmiştir. Zamanın akademik eğitim

veren tek kuruluşu olan Ankara Radyosu’nda

oluşturulan büyük jürilerce yapılan sınavları

üstün başarı ile kazanarak; Türk Halk Müziği

dalında ilk kadın solist, ilk kadın öğretmen ve

ilk kadın şef ünvanlarına layık görüldü. Hançere

özelliği ve ses genişliğinin yanı sıra çok titiz

çalışması onun, hem uzunhavalar hem de

kırıkhavalar konusunda en geniş repertuvara

sahip olmasını sağladı. Yüzden fazla derlemesi

bulunan Neriman Altındağ Tüfekçi’nin yine

Türk Halk Müziği sanatçısı olan eşi Nida Tüfekçi

ile birlikte yazdığı “Memleket Türküleri” adlı bir

de kitabı vardır.

Gerek şef ve gerek solist olarak

çeşitli radyo

ve televizyon

konserlerinin

yanı sıra, Japon

Kültür Bakanlığı’nın

özel

davetlisi olarak

Tokyo ve İşikava’da

konserler verdi.

Ulusal ve Uluslararası

kongre ve sempozyumlarda

çeşitli

bildiriler sunan Neriman

Altındağ Tüfekçi,

Türk Halk Müziği ile

ilgili değişik konularda

konferanslar verdi. Türk

Halk Müziği’nin en ön

sıralarında yer alan sanatçıların

çoğu onun öğrencileridir.

‘‘Kışlalar doldu

bugün’’,

‘‘Baba bugün dağlar yeşil

boyandı’’, ‘‘Bende şu dünya- ya geldim geleli’’ ve ‘‘Dersini

almış da ediyor ezber’’gibi sevilen uzunhava ve türküleri

onun sesinden dinlemeye aşina olduk. İTÜ Türk Müziği Devlet

Konservatuarı’nın yüksek ve lisansüstü bölümlerinde öğretim

görevlisi ve Danışma Birimi üyesi olarak çalışan Tüfekçi, 4 Şubat

2009’da geçirdiği kalp krizi sonucu, tedavi altına alındığı

hastanede hayata gözlerini yumarak tüm sevenlerini ve öğrencilerini

yasa boğdu.

54


22 Şubat 1810

1 Şubat 1896

Giacomo Puccini’nin

La bohème operası ilk kez

sahnelendi.

La boheme, konusu Henri Murger’ın

yazdığı hikâyelerin derlendiği “Scènes

Polonya asıllı Fransız

piyanist ve besteci

Frédéric Chopin dünyaya

geldi.

Babası Fransız, annesi Polonyalı olan

sanatçı Polonya’nın Zelazowa-Wola

kentinde dünyaya geldi. Ömrünün

büyük bir bölümünü Paris’te geçirdi.

Bu süre boyunca müzik kariyerinde

önemli başarılara ve unutulmaz

eserlere imza attı. Paris’te yaşadığı

yıllarda doğduğu şehir Rus işgali

altındaydı. Sanat kariyeri boyunca

özellikle piyano için unutulmaz

eserler bestelemiş, kendisinden

önce konser salonlarında görülen

mazurka ve polonezleri folklör statüsünden

çıkarıp sanat seviyesine

yükseltmiştir.

de la vie de Bohème” adlı esere dayanan

dört perdelik bir operadır. İtalya’nin

Torino kentindeki Teatro Regio di Torino

operasında yapılan

prömiyerinde orkestra

şefliğini Arturo

Toscanini yapmıştır.

La Bohème

50 yıl sonra Toscanini

tarafından tekrar

yönetilerek kayda

alınmıştır. İlk şefinin

yorumuyla kaydedilebilmiş

olan La Bohème,

diğer Puccini

operaları arasında bu nedenle önemli

bir yere sahiptir. Opera repertuarlarında

bir standart haline gelen La Boheme

operası ülkemizde ilk kez 1948 yılında

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde sahnelenmiştir.

5 Şubat 1932

ZAMAN TÜNELİ

3 Şubat 1961

Klasik Türk Müziği bestecisi

Sadettin Kaynak öldü.

İstanbul Üniversitesi’nde müzik eğitimini

tamamladıktan sonra Güney Doğu

Anadolu’da yerel müzikler üzerine

araştırmalar yapmıştır. Türkçe ezanı ilk

seslendiren sanatçıdır. Müzikle geçen

hayatı boyunca ilahi, marş ve türkü formunda

bestelenmiş birçok eseri vardır.

Sanatçının 42 ayrı makamda bestelediği

632 adet eseri ve 1940 ile 1950 yılları

arasında bestelediği seksenin üzerinde

film müziği bulunmaktadır. Unutulmaz

eserlerinden bazıları şunlardır: Gönül

nedir bilene gönül veresim gelir (Nihavend),

Leyla bir özge candır (Segah), Niçin

baktın bana öyle (Uşşak), Çile bülbülüm

çile (Muhayyer), Kara bulutları kaldır

aradan (Karcığar), Yanık Ömer (Hüseyni),

Benim yârim gelişinden bellidir (Hicaz).

İlk Türk tangosu olan Mazi

Kalbimde Bir Yaradır, Seyyan

Hanım tarafından ilk kez

yorumlandı.

İlköğreniminin ardından İstanbul Konservatuvarı’na

devam eden Seyyan

Hanım (Seyyan Oksay) daha 16 yaşında

iken Kadıköy Opereti’nde (Şimdiki

Süreyya Sineması’nın olduğu bina) İtalyanca

ve Fransızca şarkılar söylemeye

başladı. Konserlerinde gösterdiği başarılı

yorumları ile kendisinden söz ettirdi.

Yabancı kökenli şarkılar yanında “Efem”,

“Çoban Yıldızı (Pole Star), “Akşam Garipliği

(Night Gloomy)”, “Zavallı Aşk (Poor

Love)” gibi özgün Türk müziği parçalarını

da yorumladı. 1930’lu yıllarda yorumladığı

eserlerden bazıları, hocası Kaptanzade

Ali Rıza Bey ve Columbia firması

tarafından kaydedildi. İlk Türk tangosu

“Mazi Kalbimde Bir Yaradır” Necip Celal

tarafından bestelendikten hemen sonra

onun sesiyle dinleyicisi ile buluşmuştur.

55


1960’lı ve 1970’li yıllarda Türkçe pop mü-

18 Şubat 1981 ziğin ileri gelen isimlerinden olan Şerif 20 Şubat 1988

Müzik yapımcısı, besteci ve

orkestra şefi Şerif Yüzbaşıoğlu

geçirdiği kalp krizi sonucu

hayata gözlerini yumdu.

13 Şubat 2005

Yüzbaşıoğlu, 1961-1964 yılları arasında

TRT İstanbul Radyosu Batı Müziği Yayınları

şefliği görevinde bulundu. Daha

sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı

Çoksesli Sanat Kurulu üyeliği ve İstanbul

Şehir Orkestrası şefliği yaptı. Türk Hafif

Müziği alanında, kendi adına kurduğu

orkestrayı yönetti, başta eşi Şenay

Yüzbaşıoğlu olmak üzere, çeşitli hafif

müzik sanatçılarına besteler yaptı.

İstanbul Gelişim Orkestrası’nı kurdu.

Bulgaristan, Yunanistan, Japonya, Belçika,

vb. ülkelerde düzenlenen uluslararası

hafif müzik yarışmalarında

Türkiye’yi temsil etti ve besteleri plağa

alındı. Müzik yaşamının en verimli

döneminde, geçirdiği bir kalp krizi sonucu

hayata gözlerini yumdu.

Türk Sanat Müziği bestecisi

Teoman Alpay öldü.

Ud sınavını kazanarak, saz sanatçısı olarak

Ankara Radyosunda göreve başladı.

Genç yaşta Türk müziği yayınları şefliğine

kadar yükseldi. Erzurum Radyosu müdürlüğü

görevinde bulundu. 1980 yılında

Türk müziği alanında son 10 yılın en iyi

bestecisi seçildi. 28 Nisan 1984 tarihinde

35. sanat yılını kutlayan Alpay, musikimizde

hala güncelliğini koruyan ve yıllarca

dillerden düşmeyen bestelere imza attı,

sinema filmleri için besteler yaptı. 1972

yılında “Nasıl geçti habersiz, o güzelim

yıllarım” adlı eseri yılının şarkısı seçildi. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar (Nihavend),

Gurbet içimde bir ok her şey bana yabancı (Segâh), Yalnız kalan ruhumun

acısı çok derindir (Muhayyer Kürdi), Sevmekten kim usanır tadına doyum olmaz

(Rast), Tez geçse de her sevgide bin hatıra vardır (Kürdili Hicazkâr), Gün gelir gidersen

çok şey istemem (Nihavend) unutulmaz eserlerinden bazılarıdır.

TRT Ankara Radyosu Türk

Sanat Müziği Çocuk Korosu

kuruldu.

Türk kültürünün en önemli unsurlarından

birisi olan Türk sanat müziğinin;

çocuklara ve gelecek kuşaklara sevdirilmesine

ve aktarılmasına katkıda bulunmak,

TRT Çocuk-Gençlik ve Yetişkinler

Türk Sanat Müziği Koroları zincirinin ilk

halkasını oluşturmak. Bu konuda çalışma

imkânı bulamamış çocuklarımıza radyo,

televizyon yayınları, albüm, kitap vb.

materyallerle ulaşmak, çocuklara küçük

yaşlardan itibaren müzik, sanat sevgisini

ve disiplinini aşılamak, radyo, televizyon

salon konserleri vermek, yurtiçinde ve

yurtdışında festival vb. etkinliklere katılarak

müziğimizin geniş kitlelere ulaştırılmasını

temin etmek amacıyla TRT

Ankara Radyosu bünyesinde Türk Sanat

Müziği Çocuk Korosu kuruldu.

23 Şubat 1987

Klasik Türk Müziği bestecisi

Muzaffer İlkar öldü.

Radyolarda ve plaklarda besteleri bir zamanlar

en fazla çalınan sanatçı olan Muzaffer

İlkar’ın TRT kayıtlarında 100 kadar

eseri bulunmaktadır. 1955-1975 yılları

arasında Ankara Radyosu Türk Müziği

Şefliği görevinde bulundu. Ses sanatçısı

Sibel Egemen’in dedesi olan sanatçının

unutulmaz eserlerinden bazıları şunlardır:

‘Şarkılar seni söyler, dillerde nağme

adın’ (Nihavent), Mademki gidiyorsun

bırakıp burada beni (Hicaz), Beni canımdan

ayırdı, gönlümü yıktı temelden (Hicaz),

Gönül penceresinden ansızın bakıp

geçtin (Hicaz), Tadı yok sensiz geçen ne

baharın ne yazın (Hicaz), Gözlerimden

yüzün, kulaklarımdan sesin silinmedi senelerdir

(Hicaz).

Similar magazines