Barış Tunç İsa Demir Okay Bensoy Cihad Özsöz - Sosyoloji Notları ...

sosyolojinotlari.com

Barış Tunç İsa Demir Okay Bensoy Cihad Özsöz - Sosyoloji Notları ...

Barış Tunç

İsa Demir

Okay Bensoy

Cihad Özsöz

Petek Beyazova

Elif Gezgin

9

Ocak 2012

ISSN 1307-6493

Nesrin Canpolat

sosyoloji

notları


SOSYOLOJİ NOTLARI

Sosyoloji Notları

3 Aylık Yaygın Sosyoloji Dergisi

İmtiyaz Sahibi

İsa Demir

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Cem K. Olgun

Genel Yayın Yönetmeni

Cihad Özsöz

Bu sayıya katkıda bulunanlar:

Barış Tunç

Okay Bensoy

Elif Gezgin

Petek Beyazova

Nesrin Canpolat

İletişim

www.sosyolojinotlari.com

sosyolojinotlari@gmail.com

*Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz.

*Yayınlanan yazıların tüm sorumluluğu

yazarlara aittir.

*Derginin tüm hakları saklıdır.

Sayı: 9

Ocak-Şubat-Mart

2012 Ankara

İÇİNDEKİLER

Bu Sayıda 2

Michel Foucault’nun Düşüncesinde İktidar

Barış Tunç 3

Durkheim’ın “Ahlak Eğitimi”

Adlı Eseri Üzerine Bir İnceleme

İsa Demir 10

Joseph A. Schumpeter:

Kapitalizm ve Süreksiz

Devamcısı(?) Olarak Sosyalizm

Okay Bensoy 16

Sınıf ve Kimlik

Cihad Özsöz 29

Bauhaus Geleneğine Bakış

Petek Beyazova 33

Simone De Beauvoır’da

İkinci Cins ve Aşkınlık Kavramı

Elif Gezgin 39

İktidar Kavramını Halkla İlişkilere

Uygulamak ve Halkla İlişkiler

Şirketlerinin Halkla İlişkiler Yorumu

Nesrin Canpolat 47


Bu Sayıda

2

Sosyoloji Notları

Ocak ayında çıkması planlanan ancak yine geciktirdiğimiz dokuzuncu sayımızla okurlarımızı

selamlıyoruz. Gecikmenin bağımsız/öğrenci dergilerinin kaderi olduğu düşüncesiyle kendimizi avutuyor ama

yine de bir gün bu durumu değiştirmeyi umuyoruz.

Yeni sayımız da daha önceki bazı sayılarımız gibi, belli bir gündemden ziyade çeşitli kavram ve

kuramlar üzerine yapılmış çalışmalardan oluşuyor. Dergimizi elektronik ortama aktardığımız ikinci sayımız

olan dokuzuncu sayının ardından, daha sonraki sayıların belli gündemler üzerine çıkması konusunda bir

çalışma yapabilmeyi de umuyoruz. Dergimize okur veya yazar olarak katkı sağlayan herkesten bu konudaki

önerilerini sosyolojinotlari@gmail.com adresine yazmalarını bekliyoruz.

Bir sonraki sayımız, dergimizin beşinci yaşını doldurduğu sayı olacak. Arada verilen molaya rağmen

bir şekilde bu birlikteliğin sürmesi bizler için çok anlamlı. Okur ve yazarlarımızın da katkılarıyla daha uzun

yıllar üretebilmek, üretilenleri paylaşabilmek ümidindeyiz.

Sosyoloji Notları


MICHEL FOUCAULT’NUN

DÜŞÜNCESİNDE İKTİDAR

Barış Tunç

GİRİŞ

Foucault, yaşadığı döneme her

anlamıyla damga vurmuş bir düşün adamıdır.

Teorisinin görkemi kadar içinde bulunduğu

ve bizzat örgütlediği eylemliliklerle adından

sıkça söz ettiren Foucault, iktidarın

hazzetmediği bir düşünür olmuştur. Foucault

da tam anlamıyla iktidardan uzak durmak

istiyordu. Çünkü iktidarın yanında yer alan,

nimetlerinden faydalanan kişi bir süre sonra

eleştirel vasfını yitirecektir, yitirmese de bu

nimetlerden faydalanamayacaktır. Bunun

ayırdında olan Foucault, iktidara karşı,

iktidardakilerin kendi tarihlerini yazmaya

çalışmalarına inat ezilen, yok sayılan,

ötekileştirilenlerin sesine kulak vermiş ve

onların tarihini yazmaya çalışmıştır. Bunu

yapmaya çalışırken oluşturduğu bütünlükçü

teoride iktidarın ne olduğunu tarihsel süreç

bağlamında ele alarak analiz etmiştir. Ayrıca

tavır ve konum itibariyle (doğası gereği) sesi

kesilenlerin yanında olması gereken

entelektüelin niteliklerini ortaya koyarken

zaman içerisinde değişime tabi olan

entelektüel tipinin analizini de yapmıştır.

Süreç içerisinde değişim gösteren

entelektüelin devinim kazanmasında bizzat

pratik anlamda rol oynayan Foucault,

entelektüele yüklenen anlamlara yeni bir

boyut kazandırmıştır. İktidara daha farklı bir

perspektiften bakarak, çoğu çağdaşından

farklı bir okuma yapan Foucault, klasik

� Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

Yüksek Lisans Öğrencisi

3

Sosyoloji Notları

anlamda iktidarın cisimleşmiş hali olan

devletle çok fazla ilgilenmemiş, spesifik

anlamda birçok iktidarın varlığını vurgulamış

ve bu iktidarların kimsenin tekelinde

olmadığını belirtmiştir. Ayrıca iktidarın her

yerdeliğini vurgulayan Foucault, direnişinde

her yerde olacağını söylemiştir. Ancak bu

direnişin nasıl verileceği yönündeki sorulara

doyurucu cevaplar vermemesinden kaynaklı

eleştirilmiştir. Ancak Foucault, kendisinden

istenilen toplumsal anlamdaki peygamberlik

rolünü oynamamış, oynamaya kalkıştığı

anlarda da eleştirildiğini belirtmiştir. Her ne

kadar eleştirilse de (özellikle psikiyatrlar

tarafından) yaptığı tespit ve analizler oldukça

geçerli olmakla beraber sessiz yığınların

iktidar karşısında bir nevi soluk almalarına

yardımcı olmuştur. Bu anlamda herhangi bir

kalıba, herhangi bir ideolojiye sığdırılmaya

çalışılmadan anlaşılmaya çalışılan Foucault,

olanca büyüklüğüyle tekrar tekrar

keşfedilmeyi beklemektedir.

İKTİDAR VE UYUM

Foucault‟ nun, iktidar üzerine analizi

yalnızca belirli alanlarla sınırlı kalmamış,

iktidarın her yerdeliğinden ve bir kişiye bağlı

olmamasından bahsederek birçok düşünürün

iktidar analizinden farklılaşmıştır. İktidar

analizlerinin çoğunun kilitlendiği alan devlet

olmuş ve analizler bu doğrultuda yapılmıştır.

Ancak Foucault iktidarın cisimleşmiş şekli

olan devletin yanı sıra devleti aşan iktidar

değil iktidar örüntülerinden bahsetmiştir.


Ayrıca iktidarın tarihsel süreç içerisinde

gösterdiği değişimi anlatan Foucault,

iktidarın daha amorf bir hal aldığını ve

yalnızca şiddet mekanizması üzerinden

yürümediğini belirtir. İktidarın daha incelikli

teknikler aracılığıyla egemenliği altında

tuttuğu toplumdan bahseden Foucault‟ya

göre verilen mücadelenin şekli de değişime

uğramıştır.

İktidar bir ilişki, bir eylem biçimidir.

Ama bu, doğrudan doğruya başkaları

üzerinde değil, başkalarının şimdiki ya da

gelecekteki eylemleri üzerinde bir eylemdir.

Bir ilişkinin iktidar ilişkisi olabilmesi için her

iki tarafın da sonuna kadar eylemde

bulunabilecek durumda olması ve bu ilişkide

tüm bir tepki, cevap alanının var olması

gerekir. Dolayısıyla iktidar bir eylemler

kümesinin bir başka eylemler kümesi üstünde

etkili olduğu bir bütünsel yapıdır. İktidar,

davranışları ve davranışlarının mümkün

sonuçlarına yönlenmektedir. Bu yüzden

Foucault iktidarı, bireylerin ya da grupların

(delilerin, hastaların, suçluların, çocukların,

vb.) davranışlarının yönlendirilme biçimi,

yani bir “yönetim” sorunu olarak tanımlıyor

(Keskin, 2005; 21).

Bizimki gibi bir toplumda

sayısız iktidar ilişkisi toplumsal kitleye

nüfuz eder, onu belirler, oluşturur;

iktidar ilişkileri gerçek söylemin bir

birikmesi, bir dolaşımı, bir işleyişi, bir

üretimi olmaksızın ne işleyebilir, ne

yerleşebilir ne de ayırt edilebilir. Bu

iktidar içerisinde, bu iktidardan yola

çıkarak ve bu iktidar yoluyla işleyen

belirli bir gerçeklik ekonomisi olmadan

iktidar uygulaması olmaz. İktidar

tarafından hakikat üretimine bağlı

kılınırız ve ancak hakikat üretimi

yoluyla iktidar uygulayabiliriz. Bu her

toplum için geçerli, ama sanırım bizim

toplumumuzda iktidar, hukuk ve

gerçeklik arasındaki bu ilişki çok ayrı

bir biçimde düzenleniyor (Foucault,

2003; 38).

İktidar ve hakikatin beraber işlediğini

belirten Foucault, iktidar ve hakikatin

çatışmadığını söyler. Çünkü iktidar bizzat

elinde bulundurduğu bilgilerle hakikat

4

Sosyoloji Notları

üretiminde bulunarak hakikat rejimleri

oluşturur. Ancak Foucault günümüze kadar

oluşturula gelmiş iktidar mekanizmalarının

tarihsel süreç içerisinde şekillendiğini

belirtmiştir. Bu anlamda modern devlet

iktidarını Hıristiyanlığın ilk dönemleriyle

bağdaştıran Foucault yeni ve eski iktidar

biçimlerini karşılaştırmıştır.

Modern Batı devletinin kökeni

Hıristiyan kurumlarında olan eski bir iktidar

tekniğini yeni bir siyasi biçim altında

benimsemiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu iktidar tekniğini pastoral iktidar şeklinde

adlandırabiliriz. Bu iktidar nihai amacı

bireyin öbür dünyadaki selametini emniyet

altına almak olan bir iktidar biçimidir. Bu

iktidar salt emir veren konumundaki bir

iktidar biçimi değildir. Bunun yanında,

sürünün yaşamı ve sefaleti uğruna kendini

feda etmeye hazır olmak zorundadır. Sadece

bütün topluluğu değil; ayrıca özel olarak

toplumdaki her bireyi ömrünün sonuna kadar

gözeten bir iktidar biçimidir. Bu iktidar

biçimi yalnızca bedene değil ruhlara da nüfuz

eder. Kendine adayıcıdır, bireyselleştiricidir.

Bunun yanında modern devlet iktidarını

oluşturan temellerin pastoral iktidarını yeni

bir biçim olarak sunabiliriz. Bu yeni iktidar

biçiminde amaç artık insanları öteki

dünyadaki selametlerine götürmek değil;

daha çok aynı selameti bu dünyada

sağlamaktı. Eski iktidar biçiminde düzen aile

gibi kurumlar tarafından uygulanıyordu.

Günümüzün iktidarında ise bu işlevi polis

görüyor. 2

Özellikle şekillendirilen ruhların

denetiminin sağlanması çok kolay

olmaktadır. Çünkü belirli bir prototip

üzerinden sağlanan uyum kalıpları, belirli

davranış kalıplarının kullanılmasını önceler.

Bu da seslenilecek, yönetilecek bireylerin

aynı potada eritilerek benzer kılınmasını

sağlar. Benzer kılınan “insanlar”daki “lar”

takısı düşürülerek insan genel adı altında

toplanan kimseler “biz” olur. Ve ontolojik

anlamda var, ancak bireysel farklılık bazında

yok olurlar. Bu süreç eski çağlarda bu

2 Ayrıntılı bilgi için Bknz. Michel Foucault(2005),

Özne ve İktidar, sf: 65-66-67.


içimde sürerken şekil değiştirerek

günümüzde de varlığını sürdürülebilir

kılabilmiştir. Pastoral iktidarın süreç

içerisinde değiştirdiği niteliği gözler önüne

seren Foucault, pastoral iktidarın dinsel

anlamlarından sıyrılarak daha dünyevi

anlamlara büründüğünü söylemiştir. Bu

değişen nitelik Batı toplumlarının içerisinden

geçtikleri dönüşüm evreleriyle de ilgilidir.

Aydınlanma sürecinden geçmiş olan Batı‟da

dini söylemle bir hesaplaşma yaşanmış ve

sekülerleşme topluma hakim olmuştur.

Tanrısal hükümranlığın gökyüzüne

gönderilmesi, dini referanslarla oluşturulacak

bir iktidarın hükmünü geçersiz kılar. Bu

anlamda yeni ve eski pastoral iktidar kalıpları

temel referansları değişmeden seslenilecek

çağa uygun hale getirilmişlerdir.

DİSİPLİN

Bir toplum, bir iktidarın, sadece tek

bir iktidarın uygulandığı üniter bir gövde

değildir; bir toplum, gerçekte, farklı ama yine

de spesifiklerini muhafaza eden iktidarların

yan yana gelmesi, ilişkisi, koordinasyonu ve

hiyerarşisidir. Spesifik ve bölgesel

iktidarların ilk işlevi kesinlikle yasaklamak,

engellemek, “yapmamalısın!” demek

değildir. Bu yerel ve bölgesel iktidarların ilk,

asıl ve sürekli işlevi, gerçekte, bir

verimliliğin, bir yeteneğin üreticileri, bir

ürünün üreticileri olmaktır. 17. ve 18.

yüzyıllarda oluşmaya başlayan atölyelerdeki

disiplin konusunda da aynı şeyi

söyleyebiliriz. Korporatif nitelikteki küçük

atölyelerin yerine işçisiyle birlikte bir dizi

büyük atölye geçtiğinde hem birilerinin

diğerlerinin davranışını gözetlemesi ve

denetlemesi hem de iş bölümü gerekli hale

geldi. Bu yeni atölye disiplinini keşfetme

zorunluluğunun nedeni de iş bölümüydü.

Ama tersine atölye disiplinin iş bölümünü

sağlamanın koşulu olduğunu da

söyleyebiliriz (Foucault, 2005a; 146-147).

İktidar elbette yasaklıyor ve

cezalandırıyordu. Ama bu iktidar

biçimlerinin temel hedefi bireylerin

etkinliklerini, güçlerini, yeteneklerini

kısacası onların toplumun üretim

aygıtında kullanılmasını sağlayacak

5

Sosyoloji Notları

her şeyi çoğaltmalarını sağlamak,

çoğaltmaya zorlamaktı: Bireyleri

terbiye etmek, en yararlı oldukları

yerlere yerleştirmek, şu veya bu

yeteneğe sahip olsunlar diye onları

yetiştirmek; geçmişte bilinmeyen büyük

disiplinlerin dayatıldığı 17. yüzyıldan

beri orduda yapılmaya çalışılan da

budur. Batılı ordular disiplinli değildi.

Disipline edildiler. Aynı şekilde işçi

sınıfı da, her hangi bir meskende

oturmaya, ailelerini idare etmeye

alıştırılan işçiler de terbiye edildi.

Bireylerin üretimiyle, bireysel

yeteneklerin üretimiyle, bireysel

üretkenlik üretimiyle karşı karşıyayız.

Bireylerin tüm bu disipline edilmesinin

özü negatif değildi (Foucault, 2005;

235).

Foucault iktidarın, disiplini

keşfederek toplumu en ufak ayrıntısına kadar

denetleyip, yönlendirebildiğini belirtmiştir.

Bu yönlendirme bir süre sonra gönüllü olarak

benimseme ve hareket etme olarak şekil

değiştirmiştir. İktidarın bu gönüllülüğü

sağlaması özne yaratımı ve kimlik dayatımı

olarak ortaya çıkmıştır. İktidarın yaratmış

olduğu bireyler üzerinden işlemesi iktidarın

uyguladığı işlemlerin maliyetini azaltacaktır.

Hem de kendi sözünden dışarı çıkmayan

uysal bireylerin yaratılmasını sağlayacaktır.

Ayrıca yasaklama ve dışlama üzerinden

yürütülmeyen bir iktidarın uygulamaya

sokulması verimlilik ekseniyle çalışır.

Birey iktidarın bir etmenidir ve aynı

zamanda, bir etmeni olduğu ölçüde de onun

aracısıdır: İktidar, oluşturduğu bireyden geçiş

yapar (Foucault, 2003;43). İktidar, karşılıksız

bir ilişki ağı üzerinden işlemez/işleyemez.

İktidar yaptıklarına tepki verecek bireyler

arar ve bu anlamda “özgür” bireyler

üzerinden işlevlerini yerine getirir.

Sonuç olarak şu söylenebilir:

Günümüzün siyasi, etik, toplumsal ve felsefi

sorunu bireyi devletten ve devletin

kurumlarından kurtarmaya çalışmak değil;

kendimizi hem devletten hem de devletle

ilintili olan bireyselleştirme türünden

kurtarmaktır. Yüzyıllardan beri zorla

dayatılmakta olan bu tür bireyselliği


eddederek yeni öznellik biçimlerine

geçerlilik kazandırmak durumundayız.

Dayatılan bu bireyselleştirmenin reddi ancak

durumun ayırtına varmayla olur. İktidarın

bireyselleştirme mekanizmalarına işlerlik

kazandırarak hem uygulamasını kolaylaştırır

hem de kimlik kazandırdığı bireyden

kuşkulanmaz. Modern devletin devasa

çaptaki iktidar algısı ve her şeyi bilme isteği

açıktan bir totaliterlik değil daha

flulaştırılmış bir modeli içerir.

Genel kanı ve kabulün dışına

çıkamama bir süre sonra otokontrol ve oto

sansür mekanizmasının devreye girmesine

yol açar. Oto sansür mekanizmasının varlığı

bir süre sonra Russell‟ın deyimiyle

“düşünmekten korkmaya değil

düşünememeye yol açar”. Genel kanının

tanımlayıp sınıflandırdığı (aslında

dayatmayla oluşturulan) olaylardan

uzaklaşmayan insanların damgalanması

iktidar tarafından değil bizzat toplum

tarafından yapılır. İktidarın işleyişinin geçtiği

kalabalık kitleler “sapkın”, muhalif anlamda

“hain” olarak gördükleri insanlarla bizzat

ilgilenerek “icabına” bakarlar.

Eğer bir kimlik belli bir deneyim

kümesinin özne konumunu kabullenmekle

ediniliyorsa, o kimliği bir insana doğrudan ya

da dolaylı olarak dayatmak, o insanı o

deneyimlerin öznesi haline getirmek yani

özneleştirmek anlamına geliyor.

Özneleştirmek ise tabi kılmak, boyun

eğdirmek için kullanılan etkili, ekonomik ve

güvenli bir araca dönüşüyor (Keskin, 2007;

18). Eğer Foucault‟ nun ısrarla söylediği gibi

öznellik, kimlik, bireysellik toplumsal

anlamda temel bir sorun oluşturuyorsa;

kimlik ve öznelliği kendimizi politik ve

toplumsal etkilerin kapalı, derin ve doğal

bileşkeleri olarak görmek tehlikeliyse, o

zaman mevcut iktidarın dayatmış olduğu

adlandırma ve hakikat örüntülerinin

sorgulanması elzemdir. Bu yüzden Foucault

insanların özneye dönüştürülmesinin tarihini

aynı zamanda bir hakikat tarihi olarak da

nitelendirmiştir (Keskin, 2007; 19).

Foucault‟ya göre iktidar kendi

işlerliğini bizzat birey üzerinden yaparak

eskisi gibi bireyi gözetlemeyi ve kontrol

6

Sosyoloji Notları

altına almayı daha rahat yapar. Bu

gözetleme, baskılama, kontrol altına alma

süreci bir anda ortaya çıkmamıştır. İktidar

kendisi için oluşturduğu „laboratuarlar‟

sayesinde toplumun geneline yayılabilecek

ön görüler elde etmiştir. Foucault bu

öngörülerin toplumda karşılığı bulunarak

yaratıldığını söyler. Normalizasyon süreci

içerisinde oluşturulan dil kalıpları, normalanormal

ayrımı yaparak toplumdaki insanları

kategorize eder. Bu sınıflandırma çabası

yerleştikten sonra benimsenen kalıplar

sayesinde toplum daha rahat bir şekilde

yönlendirilebilir.

KAPATILMA

Foucault, normal-anormal

sınıflandırmasının zihinlerde aldığı yerden

sonra uygulama alanının iktidardan topluma

geçtiğini belirtir. Öyle ki sıfatlar bir süre

sonra toplum tarafından verilir. Ayrıca

anormal olarak belirlenen/damgalanan

kapatılmalar, tecrit edilmeler iktidara ayrı bir

yarar sağlar. 1656 yılında Paris‟te Hopital

General(Genel Hastane) adlı bir kurum

kurulmuş ve birkaç ay gibi kısa bir süre

içinde Paris nüfusunun azımsanmayacak bir

bölümü bu kurumda gözetim altına

alınmıştır. Ancak Foucault‟ya göre Genel

Hastane‟nin işleyişi ya da amacı bakımından

hiçbir tıbbi düşünce ya da amaçla ilişkisi

yoktur. Tersine bu kurum o dönemde

Fransa‟da örgütlenmekte olan monarşi ve

burjuva döneminin önemli bir parçası, hatta

makamıdır. Üstelik aynı yıllarda bütün

Avrupa‟da benzer gelişmeler meydana

gelmiş, çeşitli ülkelerde nüfusun önemli bir

kısmı sıkı resmi denetim altındaki

kurumlarda kapatılmıştır. Kapatılanlar

deliler, hastalar, eşçinseler, fakirler gibi farklı

özellikler taşıyan kişilerin oluşturduğu

karışık bir gruptur (Keskin, 2005b; 11-12).

Bu insanların kapatılmasının nedenleri

çoktur. Ancak hepsinin bir ortak özelliği

vardır. Bu özellik kapitalist ekonominin

belirlemiş olduğu kurallara uymamaları ya da

uyamamalarıdır. Hal böyleyken bu durumdan

delilerin kapatılması gerektiği sonucuna nasıl

varılabilir? (Foucault, 2003; 45). O dönemde

hiç ayrım yapmadan yaşlılar, sakatlar,


çalışamayanlar ya da çalışmak istemeyen

kimseler, eşcinseller, akıl hastaları, müsrif

babalar, hayırsız evlatlar kapatılıyordu; hepsi

birden aynı yere kapatılıyordu (Foucault,

2005b; 106). Ancak kapatılmayla birlikte

bütün sorunlar bitmemiştir. Çünkü bu

kapatılma ciddi bir külfet getirmiş, bu da

iktidar tarafından pragmatik anlamda

yorumlanarak kendi çıkarına uygun şekilde

kullanılmıştır.

Deli olarak adlandırılan kişilerin

şahsında aynı kategorizasyona uğramış

kişiler gelişi güzel kapatılmışlardır.

Foucault‟ya göre bu büyük kapatılma

sürecinin arkasında doğrudan doğruya

ekonomik ve siyasi bir neden vardır: Büyük

bir ihtimalle İspanyol ekonomisinde

meydana gelen bir kriz sonucunda bütün Batı

dünyasını etkisi altına alan ve ücretlerin

düşmesine, işsizliğe, para kıtlığına neden

olan ekonomik bir kriz. Foucault böylece

kapatılmanın ikili bir işlev yerine getirdiğini

söyler: “Böyle bir ekonomik kriz anında aç

kalan işsiz ve aylak kesimin baş kaldırması

tehlikesine karşı önlem almak ve kapatılmış

olanların kriz geçtikten sonra ucuz ve

kolayca denetlenebilir bir iş gücü olmasını

sağlamak” (Keskin, 2005b; 12).

Foucault’ya göre bu döneme

kadar pratik anlamda hapishane diye

bir kurum olmamıştır. Suçluların

kapatıldığı hücreler kendi başına bir

cezalandırma aracı değil, bir tür

mahkeme bekleme odası olarak işlev

görmüş; insanlar hücrelere başka bir

şekilde cezalandırılmayı ya da

özgürlüklerine kavuşmayı beklemek

üzerine kapatılmıştır… Kapatılmaya

Avrupa toplumları büyük isyanlarla

tanıştığında başvurulmuştur. İsyanları

bastırmak için bir ordu göndermek,

insanları katletmek, yakıp yıkmak gibi

eski yöntemler, aynı zamanda büyük

toprak sahiplerinin vergi toplamasını

da engelleyen genel bir ekonomik

felakete yol açacak önlemler haline

geldiğinde daha ekonomik ve etkili bir

önlem ve cezalandırma tekniği olarak

hapishaneye başvurulmuştur; çünkü

hapishaneler nüfusun tehlikeli bir

7

Sosyoloji Notları

bölümünü feci ekonomik sonuçlara yol

açmadan elemeye imkan tanımıştır

(Keskin, 2005b; 13, Foucault, 2005b;

105).

İşlevselliğini bu yönde gösteren

kapatılma bir süre sonra daha farklı işlevleri

de yerine getirerek uysal bir toplumun

oluşturulmasını sağlayacaktır. Kapatılmanın

getirdiği maddi külfete rağmen iktidar

kapatma pratiğinden vazgeçmemiştir. Çünkü

kapatılanlar birer denek olarak

kullanılmışlardır. Mahkumların bedenlerinde

kullanılan iktidar sayesinde evcilleştirilmiş

insanlar ortaya çıkmış bu da güçlü bir

toplumsal denetimin toplum genelinde

uygulanmasını sağlamıştır.

Baskı sistemi olarak hapishaneler şu

şey ileri sürülerek kuruldu: Hapishane,

suçluların yeniden eğitim yeri olacaktı. Oysa

kısa sürede hapishane sisteminin ilk

zamanlarından itibaren bu sonuca

götürmediği; ama doğruyu söylemek

gerekirse, tamamen zıt sonuç verdiği fark

edildi: Bireyin hapishanede kalma süresi

arttıkça yeniden eğitilmiş olma hali azalıyor,

suça eğilimi artıyordu. Sadece sıfır üretkenlik

değil negatif üretkenlik. Sonuç olarak

hapishane sisteminin normalde yok olması

gerekiyordu ama yok olmadı ve devam etti.

Bu karşı-üretkenliğe rağmen hapishaneler

niçin ayakta kalmaktadır? Özellikle fiilen

suça eğilimi olan kişiler ürettiğinden ve suça

eğilimli olmanın bizim tanıdığımız

toplumlarda belli bir ekonomik-siyasi

yararlılığı olduğunda. Suça eğilimli olmanın

ekonomik-siyasi yararlığını kolaylıkla ortaya

koyabiliriz: Öncelikle ne kadar çok suça

eğilimli insan olursa o kadar çok suç

olacaktır; ne kadar çok suç olursa halk

arasında korku o kadar çok artacak, polisiye

kontrol sistemi o kadar kabul görür ve hatta

arzulanır olacaktır… Foucault, suça eğilimin

19. ve 20. yüzyılda grevleri kırmak, işçi

sendikalarına sızmak, en saygınları ve en az

saygınları olmak üzere siyasi parti liderlerine

iş gücü ve koruma olarak hizmet etmek gibi

bir dizi siyasi operasyona da hizmet ettiğini

söyleyerek hapsetme ve mafyatik ilişkiler

bağı arasındaki duruma göndermede

bulunmuştur. Birisi hapishaneye girdiği


andan itibaren onu lekeli biri haline getiren

bir mekanizma işlemeye başlıyordu; hapisten

çıktığında yeniden suç işlemeye eğilimli biri

olmaktan başka çaresi kalmıyordu. Onu bir

muhabbet tellalı, polis ya da muhbir haline

getiren sistemin içine zorunlu olarak

düşüyordu. Hapishane

profesyonelleştiriyordu (Foucault, 2007; 26).

Suça eğilimliler, ekonomik ve siyasi topluma

hizmet eder. Bu durum hastalar için de

böyledir. İlaçla ilgili ürünlerin tüketimini,

bundan geçinen tüm ekonomik, siyasi ve

ahlaki sistemi düşünmek yeter. Bunlar çelişki

değildir; geride kalan bir şey yoktur;

makinede tek bir kırıntı bile kalmaz. Bu,

sistemin mantığının parçasıdır (Foucault,

2005, 177). İşte bu olgudan hareket eden

Foucault bu kadar verimsizlik ve

başarısızlığa rağmen söz konusu kurumlarda

niçin ısrar edildiğini sorgular. Foucault‟ya

göre kapatma pratiği üzerindeki bu ısrarın

nedeni, kapatma pratiğinin güçlü bir

toplumsal denetim sağlamak ve kapitalizmin

ihtiyaç duyduğu işgücünü üretmek için

görünürden çok daha ince ve etkili bir işlev

yerine getirmesidir. Foucault‟ nun siyasi

modernliğin eşiği olarak adlandırdığı ve 18.

yüzyıl sonu ile 19. yüzyılın başına tekabül

eden dönem aynı zamanda kapitalizmin

ihtiyaç duyduğu emek gücünün kaynağı olan

insan bedeni ve bu bedenin sahip olduğu

üretim gücünün doğrudan doğruya ekonomik

ve siyasi müdahalelerin nesnesi haline

geldiği dönemdir. Ancak bu emek gücünün

fiilen üretken hale getirilebilmesi için

kullanılan eski tekniklerin aşırı pahalı ve

etkisiz hale gelmesiyle birlikte yeni bir

teknik gerekmiştir. Bu yeni teknik

Foucault‟ya göre kapitalist üretim biçiminin

gerektirdiği disiplin ve uysallığın insanlar

tarafında benimsenip içselleştirilmesine ve

gönüllü olarak uygulanmasına dayanır.

PANOPTİKON VE OTO SANSÜR

Disiplinci iktidarın kendini uygulama

şekli Foucault‟ nun (Foucault, 2000; 316)

Bentham‟ dan aldığı panoptikon sistemiyle

olmuştur. „Disiplin‟ ne bir kurumla, ne de bir

aygıtla özdeşleşebilir: o bir iktidar tipi,

iktidarı icra etmenin bir tarzı olup, koskoca

8

Sosyoloji Notları

bir aletler, teknikler, usuller, uygulama

düzeyleri ve hedefler bütününü içermektedir;

o bir iktidar fiziği ya da anatomisidir, o bir

teknolojidir. Ve „uzmanlaşmış‟ kurumlar

tarafından veya ondan belli bir amaca

ulaşmak üzere esas araç olarak yararlanan

kurumlar veya iç iktidar mekanizmalarını

güçlendirmenin aracı olarak kullanılan bu

teknik ve usuller modern zamanlarla birlikte

daha işlevsel bir hal almıştır.

Panoptikon sistemi mimari bir

sistem iken hapishanelerde

kullanıldıktan sonra disipline etme,

gözetleme amaçlarıyla topluma da

uygulanmıştır. Panoptikon halka

biçimli bir binadır, ortasında bir avlu

ve avlunun ortasında bir kule vardır.

Halka hem içeriye hem dışarıya bakan

hücrelere bölünmüştür. Bu küçük

hücrelerin her birinde, kurumun

hedefine uygun olarak yazı yazmayı

öğrenen bir çocuk, çalışan bir işçi,

ıslah edilen bir mahkum, deliliği

yaşayan bir deli vardır. Merkezi kulede

bir gözetmen vardır. Her hücre hem

içeriye hem de dışarıya baktığından

gözetmenin bakışı tüm hücreyi kat

edebilir; hiçbir karanlık nokta yoktur

ve sonuç olarak bireyin yaptığı her şey

bir gözetmenin bakışına açıktır; bu

gözetmen kendisinin her şeyi

görebileceği, buna karşılık kimsenin

kendisini göremeyeceği şekilde

panjurlar, yarı açık bölme pencereleri

arasından gözlemde bulunur. Bentham’

a göre, bu küçük ve harikulade mimari

kurnazlığı bir dizi kurum kullanabilir.

Panoptikon, aslında, bir toplum ve bir

iktidar türünün ütopyasıdır

(Foucault,2005b; 224).

Panoptikonun büyük etkisi tutukluda,

iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli

ve sürekli bir görülebilirlik halini

yaratmaktır. Bu sürekli görülebilirlik halinin

verdiği mesajlar şöyle sıralanabilir: Gözetim

altında tutmanın, eylemi itibariyle kesintili

olsa bile sonuçları itibariyle sürekli olmasını

sağlamak; bu mimari aygıtın, iktidarı icra

edeninkinden bağımsız bir iktidar ilişkisini

yaratan ve destekleyen bir makine olmasını


sağlamak; kısacası tutukluların bizzat

kendilerinin de taşıyıcısı oldukları bir iktidar

durumunun içine alınmalarını sağlamak

(Foucault,2000; 297). Panoptikon‟da

gözleyenler, gözlenenler tarafından

görülmediklerini bildikleri gibi gözlenenler

de gözlendiklerinin farkındadır. Bu

farkındalık yapılacak davranışların

kısıtlanmasına yani gözlenenin düşündüğünü

yapamamasına yol açar. Düşünceye sınır

konulması bir süre sonra kişinin kendine ait

bir şeyi düşünmesini de engeller ve baskı

kuranın dayatmış olduğu davranış kalıpları

uygulanmaya başlar yani iktidarın disipline

edici uygulanımı içselleştirilir. Foucault‟ nun

da belirttiği üzere „panoptikon, aslında, bir

toplum ve bir iktidar türünün ütopyasıdır‟.

Onun içindir ki panoptikon yalnızca

hapishanede ya da akıl hastanesinde

kullanılmakla kalmayacak toplum üzerinde

de uygulanacaktır. Bireyler gözetlenerek

iktidarın belirlemiş olduğu davranışlar ve

düşüncelerin dışına çıkamayarak „aykırı‟

hareketlerde bulunamayacaklardır.

Hapishane ve akıl hastanesindekiler, disipline

edici iktidarın ilk uygulamam alanıdır.

Uygulama adım adım mikrodan makroya

doğru uygulanmıştır.

Toplumun büyük bir cam fanus içinde

yaşıyormuşçasına, en ufak hareketinin dahi

gözlendiği, denetlenip kontrol edilebildiği bir

dönemden geçmekteyiz. İktidarların ağzının

suyunu akıtacak derecede büyük bir denetim

imkanı sunan mevcut durum, süreç içerisinde

gelişerek, dönüşerek bu düzeye geldi.

Orwell‟ ın 1984 adlı romanında resmettiği

durumun flulaşmış şeklinin yaşanması,

iktidarların kontrol altında tuttuğu alanlarda

itirazların da cılız çıkmasına neden oluyor.

Ancak Foucault‟ nun „bir yerde iktidar varsa

direniş de olacaktır‟ mottosunun, gelişen

teknolojinin de yardımıyla geçerliliğini

sürdürmesi otoriter iktidarların en büyük

„sorunu‟ olarak ortada durmaktadır.

9

Sosyoloji Notları

KAYNAKÇA

FOUCAULT, Michel (2000) Hapishanenin

Doğuşu, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, 2. Baskı, İmge Kitabevi,

İstanbul.

FOUCAULT, Michel (2003) Toplumu Savunmak

Gerekir, çev: Şehsuvar Aktaş, 2. Baskı, YKY, İstanbul.

FOUCAULT, Michel (2005) Entelektüelin Siyasi

İşlevi, çev: Işık Ergüden- Osman Akınhay- Ferda Keskin, 2.

Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

FOUCAULT, Michel (2005a) Özne ve İktidar,

çev: Işık Ergüden- Osman Akınhay, 2. Baskı, Ayrıntı

Yayınları, İstanbul.

FOUCAULT, Michel (2005b) Büyük Kapatılma,

çev: Işık Ergüden- Ferda Keskin, 2. Baskı, Ayrıntı

Yayınları, İstanbul.

FOUCAULT, Michel (2007) İktidarın Gözü, çev:

Işık Ergüden, 2. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

KESKİN, Ferda (2005) Ozne ve İktidar, (Michel

Foucault, Özne ve İktidar İçin Sunuş), 2. Baskı, Ayrıntı

Yayınları, İstanbul.

KESKİN, Ferda (2005b) Büyük Kapatılma,

(Michel Foucault, Büyük Kapatılma İçin Sunuş), 2. Baskı,

Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

KESKİN, Ferda (2007) İktidarın Gözü, (Michel

Foucault, İktidarın Gözü İçin Sunuş), 2. Baskı, Ayrıntı

Yayınları, İstanbul.

MERQUIOR, J.G (1986) Foucault, çev: Nurettin

El Hüseyni, Afa Yayınları, İstanbul.


DURKHEIM’IN “AHLAK EĞĠTĠMĠ”

ADLI ESERĠ ÜZERĠNE BĠR ĠNCELEME

İsa Demir

GĠRĠġ

Klasik sosyoloji geleneğinin en önemli

figürlerinden olup görüşleriyle halen birçok

sosyoloji teorisini etkileyen Durkheim,

sosyolojik araştırmaların alanını ve yöntemini

ilk kez ortaya koyan sosyolog olarak kabul

edilmektedir. Toplum tanımlaması, sosyal

olguların yapısına ilişkin çözümlemeleri ve

normal ile anormal durumlara ilişkin

görüşleriyle tartışılan bir düşünürdür. İnsana

ait hemen her durumun sosyal bir olgu olarak

görülmesi gerektiğini dile getiren Durkheim

bireysel ve psikolojik bir gerçeklik olarak

kabul edilen “İntihar” üzerine yaptığı

incelemede, intiharın esasında tamamen

sosyolojik bir olgu olduğunu göstermiştir. 1

Toplumun, kendisini oluşturan bireylerin

toplamından farklı bir yapı olduğunu ve

kendine özgü (sui generis) bir gerçekliği

bulunduğunu iddia eden Durkheim, eserlerine

genel bir perspektiften bakıldığında bir

toplum düşünürü olmasının yanı sıra

toplumun savunucusu bir düşünür olduğu da

anlaşılacaktır. 2 Bilimin tarafsızlığı kendisi

için çok önemli olsa da inceleme nesnesine

yönelik hassasiyeti Durkheim’de gözle

görünür bir gerçektir. Ortaya koyduğu

eserlerde yapısal bütünlüğünü kaybetmiş

toplumların karşılaşacağı kuralsızlık (anomi)

1 Bu görüşü destekler yargılar Durkheim’in eserlerinde

bulunabileceği gibi Coser de aynı düşünceyi paylaşır.

(2008: 127)

2 Örneğin Tiryakian Durkheim’in, sosyolojiyi sosyal

koşulları düzeltmenin bir aracı şeklinde gördüğünü

belirtir. (1997: 196)

10

Sosyoloji Notları

durumlarını ve bunun sonuçlarını

göstermiştir. Fransa’nın yaşadığı ekonomik ve

siyasal dönüşümün topluma nasıl

uyarlanacağına cevap bulmaya çalışan

Durkheim sosyolojiyi bu sorunlara cevap

üretecek bir mekanizma olarak kullanmıştır.

“İntihar”da toplumsal kuralsızlığın yaratacağı

olumsuz durumları gözler önüne sermiş,

“Toplumsal İşbölümü”nde ekonomik alanın

korporasyonlar vasıtasıyla bir düzene

kavuşturulabileceğini ileri sürmüş, “Ahlak

Eğitimi” adlı eserinde de eğitim sisteminin

toplumun yeni yapısal özelliklerine göre nasıl

biçimlendirilebileceğini göstermeye

çalışmıştır. Biz de bu çalışmada Durkheim’in

“Ahlak Eğitimi” adlı eserini inceleyeceğiz.

“Ahlak Eğitimi” adlı eseri

betimlemeye çalışırken ilk olarak söz konusu

eserin üzerine inşa edildiği temel kavramları

ele alacağız. Bu kavramlar “toplum”, “ahlak”,

“ahlak yasası” gibi genel nosyonlardır ve

Durkheim’in tüm çalışmalarında bu

kavramlar sıklıkla işlenir. Belirtilen

kavramların tanımlanmasından sonra

Durkheimcı eğitim anlayışının yapı taşları

olan “disiplin, “gruba bağlılık” ve “irade

özerkliği” ilkeleri açıklanmaya çalışılacaktır.

Bu açıklamalar yapıldıktan sonra okulun ve

öğretmen figürünün ana vazifeleri de ayrı bir

bölümde incelenecektir.


1.“AHLAK EĞĠTĠMĠ”NDE

TEMEL NOSYONLAR

Durkheim, kendisini bu eseri yazmaya

iten temel sebebi henüz eserin ilk sayfalarında

dile getirir. Ona göre (2004: 20, 21) yaşanılan

dönüşüm sebebiyle okullarda dini eğitim

yerine laik bir eğitim anlayışı tercih

edilmiştir. Yeni eğitim anlayışının geliştirmek

istediği fikirsel ve ahlaki yapı laik ve rasyonel

özellikler içermekte ve bireyleri ulusal

kişiliğin kusursuz örneklerine dönüştürmeyi

amaçlamaktadır. Belirtilen amaçlar

Durkheim’e göre kabul edilmesi gereken yeni

temel değerlerdir ve ahlak eğitiminin rasyonel

bir temele dayanabileceği fikri postula olarak

görülmelidir. Tüm bu yeni değerler kümesi

kişisel tercihler değil ekonomik ve siyasal

dönüşümün toplumsal alana yansımalarıdır.

İşbölümünün artışına bağlı olarak insanın

insana karşı sorumluluklarında da artış olmuş

bu sebeple geçmişin aksine insan dünyasını

dini kurallarla ve dine dayalı ahlaki

yaptırımlarla düzenlemek imkansız hale

gelmiştir; nitekim toplumlar geliştikçe ahlaki

ile ilahi arasındaki bağ kopmuş, ilahi olan

sadece günahla anılmaya, ahlaki olan da

toplumsal veya kamusal ile karşılanmaya

başlamıştır. (Durkheim, 2004: 23-24). İşte

yeni pedagojik anlayış, belirtilen gelişmeler

göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur

veya oluşturulmalıdır. Durkheim’e göre

okullar genel eğitim sürecini düzenleyen birer

çarktır ve yeni ahlaki değerlerin topluma

benimsetilmesi için en önemli araçtır (2004:

21). Yeni ahlaki değerler bireylere

benimsetilirken dine özgü olanın yerine yeni

değerler koymak gerekir, değersel alanın boş

bırakılması bireylerin başıboş bırakılması

anlamına gelir ki bu yukarıda da bahsedildiği

gibi anomi (kuralsızlık) ortamının doğmasına

yol açar. Ahlak rasyonel bir içerik kazanırken

aşkınlığını yitirmemelidir, sadece değersel bir

takım değişikliklere gidilmelidir.

Durkheim’in eğitim anlayışını oluşturan ve

ilerde detaylandıracağımız “disiplin”, “gruba

bağlılık” ve “irade özerkliği” ilkeleri bu yeni

değerlerin başında gelir. Biz bu durumu

“Toplumsal İşbölümü”nde de görürüz.

Taşraya özgü tarımsal faaliyetlere dayalı

üretimden kente özgü sanayi üretimine geçişte

11

Sosyoloji Notları

Durkheim toplumu bir arada tutacak yeni

değersel kuvvetlere ya da örgütlere ihtiyaç

olduğunu dile getirir (2006: 38). İşbölümü,

korporasyonlar ve yeni çalışma ahlakı bu

organların başında gelir. Ekonomik alanda

olsun, eğitim alanında olsun toplumların

yaşayabilmesi için davranışları ve tutumları

düzenleyen toplumca kolektif biçimde

benimsenmiş ve belli bir kutsallığa sahip bir

yargılar bütünü olmak zorundadır (Durkheim,

2006: 77). Okul, eğitim alanında modern

toplumun rasyonalize edilmiş ahlaki

değerlerinin bireylere kazandırıldığı yerdir.

Nitekim “Ahlak Eğitimi” adlı eser ahlaki

güçlerin nasıl rasyonalize edileceği sorusuna

cevap aramaktadır.

Durkheim’e göre (2004: 37-38)

modern yaşamı düzenleyecek laik ve rasyonel

değerlerin keşfi insanda ahlaki bir öz

bulunduğunu iddia ederek yapılamaz; Ona

göre ahlak bir olgudur ve ona diğer olgular

gibi yaklaşılmalıdır; ahlak, davranışları

düzenleyen kurallar sistemiyse söz konusu

kurallar gerçek yaşamın içinde aranmalıdır.

Burada baz alınacak kategori toplumsal

düzendir. Ahlak da toplum gibi bireyin

dışında ve üzerinde bir olgudur; ahlaki otorite,

toplumun otoritesi gibi bize hakim olmasına

kendi irademizle razı olduğumuz bir güçtür.

İşte yeni ahlaki değerler bu rıza mekanizması

göz önünde bulundurularak toplum içerisinde

üretilir (Durkheim, 2004: 41-42-43;

Durkheim, 1994: 49).

Genel hatlarıyla “Ahlak Eğitimi”nin

temel nosyonlarını bir araya getirmek

gerekirse Durkheim için ahlakın toplum ile

neredeyse aynı anlamı taşıdığını görürüz;

ahlak yasası ise ahlak denilen gerçekliğin

şematik bir karşılığıdır. Bu kavramları otorite,

ahlaki düzen ve düzenlenmiş eylem

kavramlarından bağımsız düşünemeyiz.

Modern yaşamı düzenleyecek yeni değerlerin

keşfi, ahlaki davranışların her zaman için

düzenliliği ve istikrarı çağrıştırmasıyla

beraber anlaşılmalıdır, yeni değerlerin

oluşturacağı düzen ise eğitim ortamındaki

otorite ile sağlanacaktır, bu otorite ise her

zaman için bireylerin kendisine egemen

olmasına izin verdiği türden bir otorite

olacaktır. Yani insanlar ahlaki kuralların


otoritesine bu kurallara saygı duydukları için

uyacaklardır yoksa bir zorlamayla

karşılaştıkları için değil (2004: 45).

2.“AHLAK EĞĠTĠMĠ”NĠN DAYANDIĞI

TEMEL ĠLKELER

Giriş bölümünün sonunda da

belirtildiği gibi rasyonel ahlak eğitiminin

temelini teşkil edecek üç temel ilke

“Disiplin”, “Gruba Bağlılık” ve “İrade

Özerkliği”dir. Şimdi bu üç öğeyi

detaylandıralım.

2.1.DĠSĠPLĠN

Durkheim’e göre ahlakın zamana ve

mekana göre değişmeyen iki temel özelliği

vardır. Bunlardan birincisi ahlakın

düzenleyicilik rolü, ikincisi de bireyleri

bireylerin rızasıyla otoritesi altına almasıdır.

Ahlaki disiplinin amacı da davranışları

düzenlemektir (2004: 46-47). Düzenleyici bir

ahlakı zorunlu kılan sebep bu düzenleyici güç

olmadığında bireylerin arzu ve isteklerinin

sınırsızlığının yarattığı kaotik ve kuralsız

ortamdır. Ahlak kurallarının içerisine gizlenip

gerekli ahlaki disiplini ortaya çıkartan otorite,

ipin ucunu kaçırabilecek arzularımız ve

gereksinimlerimizi aşırı uçlara gitmekten

alıkoymakta ve ahlakı, düzenleyici gerçek bir

güce dönüştürmektedir. Sınırlarından

arındırılmış olma duygusu Durkheim’e göre

(2004: 54) ahlaki disiplinin iradeler

üzerindeki gücünü yitirmesine sebep olur;

esasında bu sınırlarından arındırılma duygusu

tam da bireye zarar verir çünkü insan yapısal

olarak uyumlu ve düzenli bir toplumda

yaşamayı arzular. Bireyler disiplini iki temel

durum için ister: düzenli bir yaşam, kendine

hakimiyet (Durkheim, 2004: 121-124).

Eğitimin kişisel disiplin anlamında en kritik

görevi de bireyin kendi arzu ve istekleri

üzerindeki hakimiyetini sağlamasına yardımcı

olmaktır. Bu durumu eğitim sürecine

indirgeyecek olursak disiplin, sınırlandırma

ve uyumlulaştırma mekanizmasıyla

bütünleşerek çocuğun toplumun ölçülerine

göre hareket etmesini sağlayacaktır. Nitekim

Coser’e göre de (2008: 132) amaç bireysel

enerjilerin toplumsal hedefler doğrultusunda

gemlenmesidir. Durkheim için (2004: 61)

12

Sosyoloji Notları

eylem her zaman için toplumsal standartları

baz almalıdır; çünkü bireysel amaçlara hizmet

eden eylemlerin ahlaki değeri yoktur –daha

önce de belirttiğimiz gibi ahlak tamamen

toplumsal bir gerçekliktir. Durkheim’i

disiplini böylesine ön plana taşımaya iten

sebep toplumsal olanın gücüne yönelik

gözlemleridir. Ona göre (2004: 72-73)

toplumsallığın ve ahlaki kuralların otoriter

yapısının bulunmadığı toplumlarda

uyumsuzluk ve intihar olayları fazlalaşır. 3 Bu

tespitin kendisi ahlak eğitiminde uyumluluk

ve düzen üreten disiplinin önemini gösterir.

“…bu sınırlar olmadığı ya da ahlak kuralları

eylemlerimizi düzenleme gücünü yitirdikleri

zaman toplumun intihar istatistiklerindeki

grafik eğrilerinde ortaya çıkan büyük bir

keder ve hayal kırıklığı yaşadığı

görülmektedir. Toplum bireysel iradeler

üzerinde sahip olması gereken normal çekim

gücünü yitirdiği, bireyin kolektif amaçlardan

koparak kişisel çıkarlara doğru yöneldiği

durumlarda da aynı olayla karşılaşıldığı ve

intihar sayısında bir artış olduğu

görülmektedir.” (2004: 73)

2.2.GRUBA BAĞLILIK

Bireylerin üstünde ve dışında var olup,

ampirik olarak gözlenebilen ve iradi açıdan

bağımlı olduğumuz tek psikolojik ve ahlaki

varlık toplum ise ahlaki eylemlerimizin ana

amacı da yine toplum olmak zorundadır

(Durkheim, 2004: 71). Durkheim’in insanın

eylemlerini ahlaki anlamda gruba

dayandırmasının gerekçesi bireyin topluma

bağımlılığıdır. Yani birey kendi varlık sebebi

olan topluma eylemleri ile katkıda bulunur.

Eğitim sistemi içerisinde belli bir disiplin

içinde yetişen çocuklar, kendilerini içinde

bulundukları topluma bağlayan kuralları

öğrenirler. Ahlaki eğitimin amacı bireyi

topluluğa bağlamaktır (2004: 81). Topluluğa

bağlanma biçimlerinin günümüzdeki

versiyonları ise aileye, vatana ve tüm

insanlığa ait olma duygusunun öğrenilmesidir.

3 Durkheim’in burada bahsettiği intihar davranışı kendi

intihar sınıflandırmasında “kuralsızlık intiharı” olarak

adlandırdığı kategoriye yakın durmaktadır. (1986: 223-

263)


Durkheim’e göre (2004: 82) okul vatan

kavramını çocuğa yöntemli bir biçimde

öğretip sevdirecek yegane ahlaki çevredir.

Eğitim süreci içerisinde çocuklara

kazandırılacak gruba bağlılık duygusu

ilerleyen süreçte çocukta görev bilincinin

gelişmesine kaynaklık edecektir. Gruba

bağlılık duygusu Durkheim için iyi ve

arzulanan, bizi kendine çeken bir amaç,

gerçekleştirilmesi gereken bir ideal olarak

toplumu çıkartır (2004: 92). Görev, bireye

eylemlerinde toplumsal faydayı esas almasını

öğütleyen bir nosyondur ve toplumsal olanın

ön planda tutulması eyleyiciyi içinde yaşadığı

topluluğa bağlamakta işlevseldir.

Durkheim için disiplin ve gruba

bağlılığın kusursuz biçimde bir araya gelmesi

ideal toplumu ortaya çıkartır. Disiplinin

(düzen ve kendine hakimiyetin) ve gruba

bağlılığın (görev bilinci ve toplumsalın

önceliğinin) özgür bir iradeyle kabulu ise

rasyonel ahlakın zeminini oluşturan temel

ilkelerinden birisidir.

2.3.ĠRADE ÖZERKLĠĞĠ

Durkheim eseri boyunca düzen,

toplumsallık, otorite, disiplin, yapı, görev gibi

kavramlara pek çok kez yer verir. Bu

kavramlar sosyoloji literatürü içerisinde bireyi

ikinci plana atan imalarla anılır; ancak irade

özerkliğine yönelik vurgusu Durkheim’in

eserinin içerisinde özellikle gözlemlenebilir.

Durkheim’e göre (2004: 107),

“davranışımızı belirleyen yasalar bize

dışarıdan dayatılıyor, onları özgür bir şekilde

benimsemiyorsak özgür sayılamayız. Ahlaki

bilincin eylemin ahlaki boyutunu öznenin

özerkliğine bağlama eğilimini yadsımak

yerine ciddiye almak daha doğru bir yaklaşım

olacaktır.”

Durkheim için disiplin, düzen,

toplumsala yönelik inanç ve otorite gibi

nosyonların gerekliliğinin bilimsel keşfi ya da

entelektüel farkındalığı iradi özerkliği

geliştirir. İradi özerklik ahlak kurallarının

doğasına hakim oldukça, ahlak ve toplum

hakkındaki bilgimiz arttıkça gelişir. Kendi

koyduğumuz kurallara, kuralların doğasına

hakim oldukça saygı duyarız ve canı

gönülden uyarız; çünkü kuralların var olma

13

Sosyoloji Notları

sebebini biliyoruzdur. Dolayısıyla körü

körüne, sebebini bilmeden uyulan kuraldan

ahlaki eylem çıkmaz. Durkheim’e göre

bireyler kurallara onların nedenlerini

bildikleri için uyar;

“eğer belli ölçüde bizler şeylerin sonucuysak,

bilim aracılığıyla bu şeyleri ve üzerimizdeki

etkilerini anlayabiliriz. O zaman kendi

kendimizin efendisi haline gelebiliriz.

İradenin özgürleşmesini sağlayan şey insanın

aklıdır.” (2004: 113)

Durkheim’e göre ahlaklı bir şekilde

davranmak için disiplinli olmak ve bir gruba

bağlanmış olmak yeterli değildir. Kurala

uyarken ve kolektif bir ideal uğruna

çabalarken bilinçli de olmak durumundayız.

Bir eylemi niçin gerçekleştirdiğimizi çok iyi

bilmek zorundayız. İradi bir özerklikle

davranmamızı sağlayan şey bahsettiğimiz

bilinçliliktir. Kamusal bilinç dediğimiz şey

bizden eylemlerimizin farkında olmamızı ve

bu sayede bilinçli hareket etmemizi ister.

Toplumun bizim üzerimizde uyguladığı bir

takım talimatların bulunması kaçınılmaz bir

durumsa bizim bu talimatlara kendi rızamızla

uymamız olması gereken bir durumdur.

Kurallara uyma bilinçli bir seçimse

gerçekleştirilen eylem de ahlaki bir eylemdir.

3.OKUL, ÖĞRETMEN VE ÇOCUK

İşbölümünün gelişmediği mekanik

dayanışmanın baskın olduğu toplumlarda

düzenli ve bilinçli davranışların

gözlemlenmesi nadirdir. Oysa günümüz

sanayi medeniyetinde, yani Durkheim’in

belirttiği üzere organik dayanışmanın yaygın

olduğu toplumlarda, bireysel anlamda

keyfiliğe fazla yer yoktur. Görevler ve

davranışlar pek çok ayrıntıya kadar

belirlenmiştir. Modern rasyonel eğitimin

misyonu, çocukta çoğu zaman dengesiz ve

anlık olan merak, arzu ve istek duygusunu

belli bir düzen içerisine sokup istikrarlı hale

getirmektir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi

disiplin, arzuların ve isteklerin gemlenip

düzenlenmesine ve çocuğun aidiyet

duygusunu tatmin edeceği bir gruba

bağlanmasına gönderme yapar. Ahlak

eğitiminde amaç çocuğun biçimsel anlamda

davranışlarının düzenlenmesi olan “terbiye”


değil; çocuğu bilinçli ve iradi davranışlara

yönlendirecek gerçek eğitimdir. Bu amacı

gerçekleştirmek isteyen bir eğitimci çocuktaki

iki temel özellikten yola çıkar.

a.Çocuksu Gelenekselcilik

b.Çocuğun Ġmaya-Emire KarĢı

Duyarlılığı

Durkheim’in çocuksu gelenekselcilik

dediği durum çocuğun edindiği herhangi bir

alışkanlığın bozulmasına yönelik gösterdiği

dirençtir ve tepkidir. Durkheim’e göre çocuk,

gelenekselcilik baz alınıp konuşulduğunda bir

alışkanlık delisidir (2004: 125). Çok hareketli

ve yerinde duramayan özellikler sergilese de

çocuklar, Durkheim’e göre güçlü ve yoğun

olarak nitelenebilecek yerleşik alışkanlıklara

eğilimlidirler; dolayısıyla gelenekselci

eğilimleri, çocuk üzerinde bir sonuç elde

edebilmek için bir tür destek olarak

kullanılabilir. Alışkanlığın çocuk üzerindeki

etkisi, onun ruhsal yaşamdaki dengesizliğini

düzeltmenin ve denetim altına almanın

aracıdır. (2004: 128)

Çocuğun imaya karşı duyarlılığı,

onun, eğitiminde söz sahibi olan ailesinin ve

öğretmeninin yönlendirmelerine karşı

hassasiyetidir. Çocuk doğası itibariyle

özellikle ilk gelişim dönemlerinde zihinsel

açıdan pek yoğun olmadığından

yönlendirmelere fazlasıyla açıktır. Yeni

düşünceler pek önemli bir direnişle

karşılaşmadan kolaylıkla çocuk tarafından

benimsenir. Bu nedenle ilk çocukluk

döneminde taklit davranışı yaygındır. Ayrıca

ima eylemindeki emredicilik tonu, aile ile

öğretmenin ahlaki ve entelektüel otoritesiyle

birleşince önemli bir unsura dönüşür. (2004:

130)

Durkheim her iki özelliğin çocuk

üzerindeki etkisini şöyle özetler:

“Alışkanlığın çocuk üzerindeki etkisi

sayesinde onu düzenli olmaya ikna edebilir,

bundan hoşlanmasını sağlayabilir ve imaya

açık bir varlık olması sebebiyle de, eğitim

aracılığıyla çevresinde yer alan ve

kendilerine boyun eğdiği ahlaki güçlerin

bilincine varmasını belli bir düzeyde

sağlayabiliriz.” (2004: 131)

14

Sosyoloji Notları

Ancak unutulmamalıdır ki “çocuk büyüyüp,

eğitim düzeyi yükseldikçe imaya karşı

dirençli hale gelmektedir”. (2004: 130)

Direnç mekanizması çok fazla

gelişmeden ilk çocukluk ve okul döneminde

çocuğa düzenli ve kendine hakim olabilen bir

insan özelliği kazandırılabilir. Okul çocuğun

davranışını önceden belirleyen bir kurallar

sistemini içerdiği için gerekli disiplinin

sağlanabileceği ilk yerdir. Dolayısıyla

“çocuğa bir disiplin anlayışı aşılamanın yolu

ona okulda disipline uymayı öğretmekle

mümkün olabilir.” (2004: 135) Okul kendi

oluşumunu ifade eden bir ahlak anlayışına

sahip sınıflardan oluşur. Böylece bir sınıfta

yer alan çocuk toplumun küçük bir kopyası

olan sınıfta başkalarıyla bir arada, kurallar

içerisinde, düzenli yaşamanın yollarını

öğrenecektir. Sınıf da toplum gibi disiplin

altına alınamazsa kalabalık bir insan

grubundan farksız olur ve kendisinden

beklenilen yararlı sonuçları veremez (2004:

138-139) Tüm bu süreci yönlendirecek olan

kişi öğretmendir ve çocuklar onun otoritesine

tam da öğretmen olma vasfından dolayı saygı

duyarlar; bu nedenle de imaya sonuna dek

açıktırlar. Öğretmen kurala ne kadar saygı

duyarsa ve kuralları ne kadar işler kılarsa

çocuklar da aynı şekilde karşılık verirler; okul

sisteminin işleyişi öğretmenin otoritesi ve

disiplini ile sağlanabilir. (2004: 140-141)

Kurallardan oluşan bir sınıf

kurallardan oluşan bir toplumdan ne kadar

farksızsa, sınıfta yaşanan hiçbir şey

toplumdaki süreçlerden farklı değildir. Ceza

mekanizması, kurallara saygı, ayıplama,

kınama, sınıfa ait kutsallıklar gibi faktörler

çocuğu toplumsal yaşama hazırlayan

öğelerdir. Sınıf toplumun kendisidir.

Okulun tıpkı toplum gibi belli kural

ve yaptırımlardan oluşması düzen ve disipline

göndermede bulunurken, paylaşımcı

eğilimleri teşvik etmesi ve bencil çağrışımları

ikinci plana atan uygulamalar içermesi

çocukta gruba bağlılık duygusunun

gelişmesini pekiştirir. Okul kültürü

Durkheim’e göre egoistçe davranışlardan çok

paylaşımcı davranışları geliştirmeye yönelik

bir katkı sağlar (2004: 194). Çocuğun bilinci

eğitim süreci içerisinde gelecekte içinde yer


alacağı toplumsal grupların genişliğini

kapsayacak seviyeye çekilmelidir. Çocuk

okulda, kolektif yaşamdan keyif alacak bir

seviyeye getirilmelidir; çünkü okul da doğal

bir grup, bir toplumdur (2004: 206). Ayrıca

çocuğun gruba bağlılığını pekiştirmek için

tarih bilincinin geliştirilmesine ve bu sayede

vatan sevgisinin inşa edilmesine önem

vermek gereklidir. (2004: 237)

SONUÇ

Durkheim’in eseri okulda disiplin ve

gruba bağlılık faktörlerine değindikten sonra

bir takım derslerin çocuk için önemine

değinerek ilerlemektedir. Konumuz açısından

fazla işlevsel olmayan bu detaylara

girmemeyi tercih ettik.

Eseri genel hatlarıyla

düşündüğümüzde, Durkheim sosyolojisinin

yapı taşlarının eğitim alanına aktarıldığını

görürüz. Toplumsal düzen, otorite, anomi,

toplumun kendine has (sui generis) bir

gerçekliğinin olduğu vurgusu, ahlakın

toplumsal bir olgu olduğu yargısı, kolektiflik,

dayanışma (solidarite) gibi Durkheim

sosyolojisine has kavramlar ve vurgular sıkça

karşımıza çıkar. “Ahlak Eğitimi”

Durkheim’in tüm diğer eserleri gibi çok farklı

kişiliklere ve iradelere sahip bireylerin,

karmaşıklaşmış ilişkilerin sergilendiği modern

sanayi toplumunda ortak ahlaki değerler

etrafında birleşebilme imkanını araştırır. Bu

araştırmada yol gösterici işaretlerini bilim,

olgusal hale getirilmiş toplumsal ahlak ve

eğitim gibi kavramlardan alır. Tüm diğer

eserleri gibi “Ahlak Eğitimi” de Aron’un

(2000: 255-319) Durkheim’i tarif ettiği

şekilde söylememiz gerekirse, dinsel ve

ahlaki inançların homojenize edilmesine

kendini adamış bir sosyologu ve onun

sosyolojisini gözler önüne serer.

15

Sosyoloji Notları

KAYNAKÇA

ARON, Raymond (2000) Sosyolojik Düşüncenin Evreleri,

Çev. Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi, Ankara.

COSER, Lewis A. (2008) Sosyolojik Düşüncenin Ustaları,

Çev. Himmet Hülür, Serhat Toker, Ahmet Mazman, De Kİ

Basım Yayım, Ankara.

DURKHEIM, Emile (2004) Ahlak Eğitimi, Çev. Oğuz

Adanır, Dokuz Eylül Yayınları, İzmir

DURKHEİM, Emile (2006) Toplumsal İşbölümü, Çev. Özer

Ozankaya, Cem Yayınevi, İstanbul.

DURKHEIM, Emile (1994) Sosyolojik Metodun Kuralları,

Çev. Enver Aytekin, Sosyal Yayınları, İstanbul.

DURKHEIM, Emile (1986) İntihar, Çev. Özer Ozankaya,

Türk Tarih Kurum Basımevi, Ankara.

TIRYAKIAN, Edward E. (1997) Sosyolojik Çözümlemenin

Tarihi, Derleyen: Tom Bottomore, Robert Nisbet, Hazırlayan:

Mete Tunçay, Aydın Uğur, Çev. Ceylan Tokluoğlu, Ayraç

Yayınları, Ankara.


JOSEPH A. SCHUMPETER:

KAPİTALİZM VE SÜREKSİZ

DEVAMCISI (?) OLARAK SOSYALİZM

Okay Bensoy 1

Giriş

Bu yazı, Kapitalizm, Sosyalizm ve

Demokrasi adlı yapıtı özelinde Schumpeter'in

elit kuramını özetlemek, kapitalizm-sosyalizm

karĢılaĢtırmasında yazarın sisteme ve

seçkinlere dayalı gözlemlerinde yer alan

tarihsel yaklaĢımı ön plana çıkartmak için

hazırlandı. Schumpeter'in Marksizm

eleĢtirisini de içeren incelemesi, sosyalizmi

kapitalizmin baĢarıları sonucunda kurulacak

bir sistem olarak öngörmesi anlamında da

değer taĢımaktadır. Bu yorumu anlayabilmek

için kitabın bazı bölümlerine daha fazla

odaklanacağız. Böylece kapitalist üretim

iliĢkilerinde ve sosyalizmdeki süreklilik

içeren noktaları, olası kopuĢları Schumpeter'in

gözünden aktarmaya çalıĢacağız. Sosyalizme

giden yolu zorlayan yapısal, tarihsel süreçleri

izleyen Schumpeter‟in kapitalist ve sosyalist

toplumlarda elitlere yüklediği role özellikle

değineceğiz. Buradan hareketle, kurucu bir

kavram olan etik‟in sosyalist toplumdaki olası

iĢlevi de çalıĢmada iĢlenecek.

Marksizm Eleştirisi Üzerinden Kapitalizmi

Anlamak

Schumpeter, eserine Marksizm

analiziyle baĢlar ve “MürĢit Marx” baĢlığıyla

Marksizmin kendisini yeryüzünde cennet vaat

eden bir din biçiminde sunmasına eleĢtiri

getirir. Öyle ki baĢka bir bilimsel kuram

kendisini ondan daha iyi açıklasa bile,

Marksizmin dünya sorunlarına getirdiği bakıĢ

ve sonucu kesin koyan ifade biçimi, ihtiraslı

cümleleri, ithamları, çatıĢmacılığı onun daha

fazla önemsenmesine neden olmuĢtur. 2 Marx'ı

1 Yayıncı, okaybensoy@yahoo.com

2 SCHUMPETER, J. A. (çev. AKOĞLU, Tunay) (1974),

16

Sosyoloji Notları

anlamanın burjuva uygarlığının maddeci

mekanik çağda yeni yapıtlar veremediği ve

kültürel yoksunluk yaĢadığı bir dönemde eser

verdiğini bilmekle mümkün olabileceğini

belirtir. Marx, kültürel fakirlik ortamına

doğduğu için, ekonomi politik eleĢtirisini ve

sınıf kuramını, tarihsel materyalizmi

kendinden önce gelen düĢünürlerin bilgi

birikimi üzerine kurmuĢtur. Belki onun

yerindekiler deneysel yöntemlerini

sürdürseler, pozitivizmin kurallarını her

sosyal olguya uyarlamaya çalıĢsalar, analitik

bilgilerini 'toplumun kendisi' saysalar daha az

baĢarı gösterirlerdi. Marx'ı Marx yapan,

duygulara da hitap eden ve Ģanssızlar

kitlesince duyulan hislerin teorik

tercümanlığını üstlenen, kalbin isteklerini göz

önünde tutan bir analizdir, 3 hoĢnutsuzlukların

bir tür hümanist bileĢkesidir. Schumpeter,

Marx'ın 'sınıf bilinci'ni yanlıĢ biçimde,

tamamen toplumsal anlamıyla kullandığını,

bunun da genelde yükselme ve küçük burjuva

olmak isteyen iĢçi psikolojisini sarstığını ifade

eder. O, basit anlamda bir mistisizme saparak

iĢçilerin her ediminden bir sınıfsallık

türetmemiĢtir fakat elde ettiği veriler iĢçi

kitlelerinin aramadıkları amaçlara ulaĢmayı

hedeflemiĢti. Bu anlamda Marx, sırf

hedeflediğine ulaĢabilmek için incelediği

uygarlıkların tarihsel özgünlüklerini es

geçmemiĢ, kapitalist toplumda burjuvazi dahil

her tarihsel olguya, figüre gereken değeri

vermeye çalıĢmıĢ, ölüme mahkûm ettiği bir

Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, Varlık Yayınları,

3. Baskı, c. 1, s. 17

3 age., s. 19.


sistemin tarihsel gerekliliğini teslim etmiĢtir. 4

Marx'ın mürĢit tutumu, teorisinin

hâlesi sayılırsa, Sosyolog Marx'ı izlemek,

bilimsel çalıĢmalarına daha fazla eğilmeyi

gerektirir. Marx'ta Alman ekolünün de verdiği

bir açılımla felsefi düĢünme arka planı

sağlamdı. Bu tavır, Hegelci diyalektiği

reddinde de bir miktar izlenebileceği gibi,

pozitif bilimleri metafiziğe tercih etmedi.

Sosyal veriler ve maddi yaĢam süreçleri

odağıydı. Sosyal veri Marx'ta geniĢ bir

tarihsel perspektife oturdu. Tarihin ekonomik

yorumu, insanların bilinçli ya da bilinçsiz

tamamen ya da kısmen ekonomik sebeplerle

hareket ettiklerini göstermez. Tersine,

ekonomik olmayan sebeplerinin, rollerinin

açıklanması sosyal gerçekliğin insanların

bilinçlerinde yer almasını sağlayan dolaĢımın

araĢtırılması teorinin önemli parçalarındandır.

Marx, yalnızca kültürel verilerin geliĢim ve

düĢüĢlerini açıklamaya yarayan ekonomik

süreçleri açıkladı: Üretim biçimleri sosyal

yapının ortaya çıkıĢını sağlamaktaysa bu

hareketler uygarlığı meydana getirirdi. Ona

göre, üretim biçimleri, kendi sosyal Ģartlarını

ve yaĢam düzeylerini yaratırlardı. 5

Schumpeter, tarihsel maddeciliğin temel

argümanlarını sıraladıktan sonra örnekler

üzerinden üretim biçimindeki bir değiĢimin

sosyal Ģartları, yapıyı kendiliğinden

değiĢtirmeyebileceğini anlatır. Bu

otomatizasyon, her ne kadar Marksizmin

Ģematik algısında 'kabul edilebilir' bir üstyapı

değiĢkeni uyumsuzluğu olsa da, esasında bu

tip sosyal verilerin fazlalığı altyapının

sanıldığı kadar belirleyici olmayabileceğini

gösterir. Schumpeter'in düz okumasından

kaynaklanan bu Marksizm tespiti, ona göre

üretim ve sosyal kurumlar arasında sanıldığı

kadar kesin, çizgisel bir iliĢki olmadığını

gösterebilir. Ġlerleyen sayfalarda proletarya ile

burjuvaziyi karĢı karĢıya bırakmak adına

Marx'ın üretim iliĢkilerinin, kültürü ve siyasi

tarihi belirleyeceği savıyla sınıflariçi bir

kültürün de kamplaĢmıĢ temelini atacağını,

bunun sosyal sınıfları dar anlamda ele

almaktan ve analitik bakıĢındaki zorunlu

4 age., s. 21.

5 age., s. 27.

17

Sosyoloji Notları

indirgemeciliğe saplanmaktan

kaynaklandığını belirtir. Schumpeter'de Marx,

kendi analizinin tuzaklarından dolayı kendi

kendisinden kurtulamayan, temel ekonomi

bilgisini Quesnay ve Ricardo'dan alan bir

figür olarak gösterilir.

Ricardo'dan temellendirdiği değer

teorisi, mükemmel rekabet ve denge

koĢuluyla, her malın değerinin bu malın

içindeki emek miktarına bağlı olduğunu

anlatır. ĠĢ miktarı, iĢ saati birimiyle ölçülür ve

farklı nitelikteki iĢler zaman ortak paydasıyla

tektip haline dönüĢtürülmeye çalıĢılır. Emeğin

ekonomik değerin temeli olmadığı savına

karĢılık, emeğin ürünün temeli olduğunu

varsayan emek-değer teorisi ciddi bir cevap

bulma sorunu yaĢayabilir, zira bu teori emeğin

homojen ve tek üretim faktörü olması

üzerinden kurgulanmıĢtır. 6 Ara sınıfların

oluĢumu Schumpeter'e göre bu teoride ya pek

incelenmemiĢ ya da proleterleĢme okumasını

sekteye uğratacak bir gerçekle

karĢılaĢıldığında görmezden gelinmiĢtir.

Örneğin, üstün zekalılık, iĢ üretme

kapasitelerindeki fark, tasarruf yoluyla

kapitalistleĢme süreçlerine fazla eğilmediğini

söylediği Marx'ın bu konuda can sıkıcı bir

gerçeği bilerek ıskaladığını anlatır. Halbuki

zeka ve enerji, sanayi üretimindeki iĢ

pozisyonlarında baĢarıyı %90 civarında

etkileyebilen, burjuvazinin doğal bir

eğilimidir. 7 Yine Marx'ın görece az yer

verdiği sermaye birikim biçimlerinden

tasarrufu Schumpeter, klasiklerin kiĢisel

tasarrufu sermaye birikiminden ayırmayan

yanlıĢlarını gösterdiği için önemser, ancak

Marx'ın teorisini de abartılı bulur.

Schumpeter, sermaye birikimiyle tasarruf

arasına konan Marx'taki ayrımı kabul eder

ancak feodal dönemin sonundaki sermaye

birikim süreçlerinde gözlemlenen giriĢimcinin

el emeği, kiĢisel tasarrufu ve doğal zekasını

da öne çıkarır. 8 Marksist teoriye göre; toplam

sermayenin sabit bölümü, özellikle kapitalist

sistemin karakteri gereği, geliĢen üretim

yüzünden çoğalıyorsa sermaye veriminin

6 age., ss. 48-53.

7 age., s. 62.

8 age., s. 37.


oranı da azalacaktır. 9 Sabit sermaye değiĢen

sermayeden daha hızlı oranda artacak, ücretler

artma eğilimi gösterdikleri takdirde iĢ

saatlerinin miktarı azalacak ve artık-değer

azalacak, kapitalizm emperyalizm aĢamasıyla

kendi kendine sönümlenecekti. 10 Marksizm,

koloniyalizmle bağlantılandırdığı ucuz

hammadde ve iĢgücü akıĢını evrensel anlamda

bir sınıfsal pencereden okumaya çalıĢır, fakat

Schumpeter için koloniyal politikanın

sebepleri, sosyal sınıflar mücadelesiyle iliĢkili

değildir. Marksizm bu emperyal dönemi bir

evrensellik iddiasıyla yorumlayarak sosyal

sınıflar mücadelesinin izdüĢümünü

koloniyalizmde ve beraberindeki krizlerde

görme hatasına kapılmıĢtır. Kaldı ki tüm bu

faktörler Marx'ta bir kriz ya da da yükseliĢ

devrinin nedenleri-sonuçları üzerinden değil,

kapitalizme içrek ve bir anlamda özsel bir

zorlamayla kriz, belli kurguların belli

sonuçları doğuracağı biçiminde 'mantıki

yönden' 11 zorlanmıĢtır. ĠĢletme ve örgütlenme

biçimlerinin, özelde bürokrasinin kitlelere

açılımı sınıf perspektifi ya da genel bir

kapitalizm okumasından çıkarsanmaya

çalıĢılmıĢtır. Ne var ki bu yöntem, Marx'ın

kendisinden önceki iktisatçılardan farklı

olarak, ekonomi teorisinin ne Ģekilde tarihsel

analiz niteliğine eriĢeceğini kabul eden,

tarihsel etütlerin nasıl 'mantıki tarih' haline

gelebileceğini gösteren ilk iktisatçı

kimliğine 12 aykırı değildir.

Schumpeter'de kapitalizm, dönemler

halinde incelenecek sanayi devrimleriyle

anlam kazanır. Tarihsel olarak Ġngiliz

kraliçesinin giyebildiği çoraplar, farklı

kalitelerde bir kitle üretimi yoluyla tüm gelir

gruplarına satılabiliyor ve bu fabrika

üretiminde çalıĢanı da aynı anda potansiyel

bir müĢteri konumuna sokabiliyorsa, kapitalist

geliĢmenin karakterini iĢte bu ürün

çeĢitlemesi ve kitle üretiminde aramak

gerekir. 13 1780-1790, 1840-1850, 1897-1911

dönemlemesinde konjonktürel eğriler tespit

eden Schumpeter, yeni üretim yöntemlerinin

9 age., s. 61.

10 age., s. 90.

11 age., s. 76.

12 age., s. 82.

13 age., ss. 116-118.

18

Sosyoloji Notları

(makineli fabrika, kimyasal sentez vb.), örgüt

modellerinin ve tüketim kalıplarının

(elektrikli araç, otomobil vb.), yeni

hammaddelerin (Plata yünü, Amerika

pamuğu, Katanga bakırı vb.) ve yeni

pazarların her bir devrede kapitalizmin

iĢleyiĢini yeniden düzenlediğini ifade eder.

Genel olarak kapitalist iĢletmelerin

geliĢiminden ayrı seyir izleyen beĢ faktörü

sıralar: Devletin rolü (özelde 1870-1914

döneminde devlet müdahaleciliğinin oligopol

piyasalara, güvenliğe, silah harcamalarına

etkisi), altının kapitalist üretimde öncelik

taĢıyan bir faktör olarak kullanılmamaya

(1890'lar) baĢlanması, nüfus artıĢı, coğrafi

keĢiflerin sermaye, hammadde ihtiyaçlarını ve

Avrupa'da sınıflararası çatıĢmadan doğan

gerginliği azaltması, teknik ilerlemeler. 14

Tipik bir çiftliğin üretkenliği tarımda

makineleĢmeyle ve sınai tarımla artmıĢ, enerji

sektöründe su değirmeni yerini modern

türbinlere bırakmıĢ, ulaĢtırmada posta

arabalarının yerine uçaklar geçmiĢ, yeni

ulusal ve dıĢ pazarlara geniĢ yelpazede

ürünlerle açılınmıĢ, yoğun ve büyük

iĢletmelerin seri üretimini denetleyecek yeni

örgütlenme biçimleriyle kapitalist sistemin

kâr odaklı yükseliĢi sürekli içeriden devrim

yaratarak ilerlemiĢtir. Bu sistemi ilerleten güç,

'yaratıcı yıkım' kavramıyla anılan kapitalist

giriĢim, her giriĢimi de er geç kendisine

benzetecektir. Bu yaratıcı yıkımın niteliği

uzun erimli gözlemlenebilir bir karar süreci

olup her geliĢme döneminin iç Ģartlarıyla

birlikte değerlendirilebilmelidir. 15 Bu

devrimler, her defasında gerçek gelirin akıĢını

'derinleĢtiren' ve 'geniĢleten' bir çığ gibi

tüketim maddelerini artırmakta, önceleri bazı

sıkıntılara, iĢsizliklere neden olsalar bile refah

artıĢını sağlamaktadır. Kitlelerin çeĢitli

mallara kavuĢabilmesi problemi, kapitalist

sistemin araçlarıyla üretildikçe

çözümlenmiĢtir. 16 Her çağda kitlelerin

tüketiminin arttığını, doların satın alma

paritesinde yükselme görüldüğünü belirtir.

1890'dan itibaren aynı maddelerin

14 age., ss. 172-174.

15 age., s. 141-142.

16 age., s. 118-119.


fiyatlarındaki geliĢme, para birimiyle değil de

malları satın alabilmek için gereken çalıĢma

saati miktarıyla karĢılaĢtırılırsa geliĢmenin

hızı, üründeki kalite artıĢı gibi konular

Schumpeter'e göre olumludur. 17 1760-1940

döneminde bir iĢçinin bütçesi yalnızca çeĢit

ve mal bakımından büyümemiĢ, kalite

bakımından da yükselmiĢtir. 18 Ne var ki bu

genel değerlendirme, tıpkı Marx'ın devrevi

krizleri açıklarken kullandığı genel kötümser

yorumu bu kez iyiye çevirmekten öte bir

anlam taĢımıyor. Marx'ın ekonomi analizini

tarihsel perspektife oturtmasını öven

Schumpeter'in, beraberinde devrevi kriz

analizinde daha çok değer yüklü bir Marx

portresi çizmesi ve artık-değer teorisini

ekonomi bağlantısının ötesinde kendi

kurgusuna göre bir sömürü sonucu çıkartması

ona ne kadar bilimdıĢı görünüyorsa,

Schumpeter'in bu devrevi analizi de yine 'her

sanayi devriminin sonuçlarının uzun erimde

kitlelere olumlu yayılacağı' yönünde bir öz

barındırmaktadır.

Schumpeter, belki de bu özselliği

aĢmak adına kapitalist sistemin bazı tarihsel

özgünlüklerini sıralamaktadır. Ġlk olarak

burjuvazi, iĢ hayatındaki baĢarılarıyla ve

hayatın tümünü ekonomik bir kazanç

hedefiyle ördüğü için baĢarıya ve kâra

odaklıdır. BaĢarının mükâfatının öncelikli

olarak kâra yansımasını ister. Ayrıca iflas

korkusu, her türlü cezai düzenlemenin önüne

geçmiĢ olduğundan, birikim ve ilerleme

düĢüncesi burjuvaziyi yeni örgütlenme

modellerine, üretim tekniklerine zorlar.

GiriĢimci sınıfa dahil olmanın 'baĢarılı olma'

gibi bir kuralı olsa da burada sosyal çevreyle

önceden iyi iliĢkiler kurmanın da Millsçi

anlamda bir Ģans faktörünü doğurduğu

belirtilir. ġans, idealist anlamda değil, daha

çok kendi ilerleme kanallarını açma

becerisiyle ifade edilir. Wright Mills'te üst

yöneticiler için baĢarıda Ģans faktörü, aslında

çok da muğlak bir kavram değildir. ġans,

özellikle üst sosyal çevrelerin birbirleriyle

yakın bağlar kurmaları ve yükselme gösteren

bir yöneticinin baĢarılı olmasının kriteri

17 age., s. 138.

18 age., s. 140.

19

Sosyoloji Notları

olarak önüne konan üst yöneticilerden geçer

not almasıdır. ġans, bu aĢamada üstatların

yaptıklarını izlemek ve sosyal çevresinde yine

üst düzeylerle iliĢkiye geçmekle ilgili bir

durumdur. 19 Ancak Mills'te Ģans faktörünün

Amerikan toplumunda farklı sınıflarda ve

sosyal tabakalarda farklı elde edilme biçimleri

belirtilse de Schumpeter Ģans faktörünü

kabiliyetli olma ve bunu sosyal iliĢkilere

dökebilme haliyle eĢler, Mills'ten daha kısa

bir yol izleyerek yüksek gelir getiren mevkiye

eriĢmenin aynı mevkide baĢarıya ulaĢmak

olduğunu bildirir. 20

Marx, gerçekte kapitalizmi açıklama

gayretindeyken, tarihsel analize dayalı

örneklerini bazen kapitalist verileri açıklarken

kökensizlik gördüğü yerlerde önceki üretim

biçimlerindeki geçiĢliliklere bağlamayı

istemiĢtir. Kapitalist topluma giden yolun

köklerini feodal dönemde (Asyatik üretim

tarzı da bu üretim biçiminin kendisinden çok

kapitalizm öncesi biçimleri anlamak için

kullanılmıĢtı) ararken, kapitalizm analizine

uymayan bazı verileri feodalizme dönüĢü

sırasında orada bırakmıĢtır. Tarihte sosyal

olgularda kiĢisel rolün önemi konusunda yine

korsanlar ve yağma ekonomisi, ilerideki

ticaret için birikime yol açmıĢtı. Bunun için

üretim biçiminin zorlamasından çok o sosyal

gruptaki, örneğin korsanların kiĢisel

becerileriyle bu talanı gerçekleĢtirmeleri

gerekmiĢti. 21 Marx, birçok açıdan Ricardo'dan

beslense de onun kuramının üzerine

eklemelerde bulunmuĢtur. Örneğin,

sermayenin net geliriyle ilgili ayrımlar

Marx'ın önceki baĢlıkta anıldığı üzere bir tür

ezilmiĢlikleri birleĢtirme kaygısını içinde

taĢıyarak ilerlemektedir. Ne var ki bu

unsurdan da önemli olan, Marx'ın kuramında

üretim biçimlerine bireysel edimlerden fazla

yer vermesinin de bir nedeni oluĢturan, büyük

Sistem'i okuma kaygısıdır. Burada Marx,

bulgularını yegâne kurtuluĢ yolunun bilgi'si

olarak sunmaya yakın bir didaktik anlatım

kullanmakla beraber, asıl derdinin

19 MILLS, John Wright (1974) (çev. OSKAY, Ünsal),

İktidar Seçkinleri, Ankara: Bilgi Yayınları, s. 194.

20 Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 128.

21 age., s. 40-41.


sloganlardan uzaklaĢmıĢ bir kapitalist

mantığın açığa çıkarılması olduğunu vurgular.

Burada patron sömürüsü ya da tek baĢına bir

artı-değer sorunundan bahsetmek artık olası

değildir, zira Marx'ın bireysel, örgütsel

eylemlerden ziyade sistemik kavrayıĢa

uzanmak adına tek tek özgüllüklere yukarıdan

bakması bir yöntemsel sorun ve aynı zamanda

siyasal seçim halini almıĢtır.

Marx'a göre iĢgücü, potansiyel bir iĢ

yükünü temsil etmektedir. Bu 'stok', kapitalist

toplumda mal değerindedir, çünkü iĢ

sözleĢmesi, köleden farklı olarak kiĢinin

bedenini değil ama potansiyel iĢgüçlerini satın

almıĢ olur. Schumpeter ise yine değer

kuramından hareketle, tam rekabet

durumunda emeğin gereken saat miktarına

(iĢçiyi yetiĢtirme, giydirme, yedirme,

barındırma için gereken süre) oranla ücret

alacağını savunur ve potansiyel iĢ stokunun

değerini piyasa kurallarının belirleyeceğini

düĢünür. Burada Marx, ona göre iĢgücü

analizinde iĢçinin tam da nasıl çalıĢmaya

zorlandığını sosyal fikirlerden oluĢan bir

dekor içinde popüler sloganlarla ifade

etmiĢtir. 22 Halbuki iĢçi, iĢ potansiyelinin tam

değerini almaktadır ancak daha fazla

çalıĢtırılarak kapitalist tarafından üretim için

harcanan iĢ saatine oranla daha kârlı biçimde

satılan mallar üzerinden elde edilen ek kazanç

da kapitaliste kâr olarak dönmektedir. Marx'ın

kesinlik kurarak bağladığı emek-değer

denkleminde emek değerinin emek üretimi

için harcanan iĢ saatine orantılı olduğu ispat

edilememiĢtir. Emek, değerin özü olduğuna

göre, bütün metaların sahip olduğu değerin

miktarı da onlarda bulunan emeğin miktarıyla

ölçülür, fakat bu süre metayı meydana getiren

bireyin ihtiyaç duyduğu belirli süre ya da

emek zamanı değil, toplumsal bakımdan

gerekli emek zamanıdır: “Değerin miktarı,

ancak bir kullanım değerini üretmek için

toplumsal bakımdan gerekli olan emek

zamanıdır” (Kapital, c.1, s. 46) 23 . Kapitalist

sistem, artık-değerin maliyet fiyatına

22 age., s. 70.

23 (akt.) VON BOHM-BAWERK, Eugen (2006) (çev.

MADENCĠ, Can), Marx ve Marksist Sistemin Bitişi,

Ankara: Liberte Yayınları, s. 7

20

Sosyoloji Notları

oranından oluĢan geçici kazançlar

sağlamaktadır; Marx'ın yoğunlaĢma teorisini

Schumpeter de reddetmez. Ne var ki Marx'ın

değer ve artık-değer modeli tam rekabet ve

denge koĢullarına göre tasarlanmıĢken,

kendisinin kapitalizmin mecburi krizler

yaĢayacağını ve bunun sistemin doğasına

yabancı olmadığını vurgulaması, bu çeliĢkiyi

saymazsak “kriz ve sömürü” nitelemesiyle

olağan ve kriz dönemlerinde de sorunlu olan,

iĢçinin hakkını gasp eden bir sistemin iki

yönden de kötülemesini sağlayabilecektir. 24

Elit Teori ve Kapitalizm-Sosyalizm

Bağlantısı

“İspatlamaya çalışacağım tez, kapitalizmin

ekonomik bir bozgun sonucunda yıkılacağı

değil, başarısının sosyal kurumlarını

çürütmesi ve bu şekilde kaçınılmaz bir halde

kendini yıkacak şartları hazırlaması ve kendi

yerine sosyalizmin gelmesini sağlayışıdır.

Vardığım sonuç, beni bu sonuca götüren

düşünce silsilesi değil, hepsi Marksist olan

sosyalist yazarların eriştikleri sonuçtan farklı

değildir. Bununla birlikte bu sonuca katılmak

için sosyalist olmak şart değildir.

Sosyalizmi şiddetle tenkit etmek, ama aynı

zamanda bu sistemin dünyaya hâkim

olacağını tahmin etmek, görmek mümkündür.

Bu sonuç, onu kabul edenleri zorunlu olarak

sosyalist yapmaz.” 25

Demokratik elit teori 26 içinde

24

Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 59.

25

age., s. 108-109.

26

Elitlerin devletten ve öteki elit gruplardan göreli

özerkliği bu teorinin merkezinde yer alır. Ġfade,

örgütlenme özgürlüğü, serbest seçimler, yalnızca

demokrasinin vazgeçilmez unsurları değil, aynı

zamanda elit özerkliğinin yaratılmasında ve

yaĢatılmasında rol oynayan temel etkenlerdendir.

Gücün farklı elit gruplarında dağılması ve elitlerin

özerk olmaları yalnızca demokrasiyi koruyup yaĢatmak

için değil, despotik rejimlerin ortaya çıkmasını

önlemek için de zorunludur. Gücün toplumda eĢitsiz

dağıldığı gerçeğinden hareketle, demokratik elit

teorisyenler, önemli olanın gücün eĢit dağılımı değil,

güçlü bir konuma ulaĢılabilmesindeki fırsat eĢitliği

olduğunu bildirirler. Tek merkezde veya elit grubunun

elinde odaklaĢmıĢ siyasal güç; baskı, despotizm, siyasi

kirlenme gibi tehlikeleri beraberinde getirir.


tanımlanabilecek Schumpeter, kapitalizmsosyalizm

bağlantısını iki üretim biçiminin

karĢılaĢtırmalı ekonomik analizinden çok

örgütsel yapılarındaki farklılık ve/veya

devamlılık üzerinden incelemekte, fakat

analojiyi ön plana çıkaran bir tavır yerine

sosyalizmin bürokratik kanallarının

tamamıyla kendisine ait bir ilkeden

doğmayacağını savunmaktadır. Örgütün,

modern anlamda bürokrasiyle uyuĢan

yapılanmasında Schumpeter‟in birincil iĢlev

yüklediği yönetici elitler, gerek kapitalist,

gerekse sosyalist üretim iliĢkilerinde

demokratik siyasal yapının sürdürülmesinde

karar verici, ilerletici mekanizma olarak yer

edinirler. Bu açıdan örgüt sorunu; ölçek,

nüfus, istatistik ve toplumsal‟ı kurma

anlamında kapitalist düzende kamu-özel

ayrıĢmasındaki muhasebe kayıt sistemi, emirkomuta

zinciri, alıĢveriĢ dengesi ve tüketici

geri bildirimi; sosyalist düzende ise yine bir

yönetim sorunu açısından yeni bir iĢletme

bilgisi 27 ve kendine ait „piyasa‟ yapılanması,

fiyat ve tüketim biçimlerinin merkez

komitesince saptandığı, kapitalist toplumun

aksine alıĢveriĢ geri bildirimi üzerinden

yürümeyen, fakat emir üzerinden iĢleyen ve

kendisini biricikleĢtiren bürokrasi anlayıĢı

(akt.)ARSLAN, D. Ali (2007), Elit Sosyolojisi, Phoenix

Yayınları, Ankara, ss. 33-34, 40-41. Schumpeter de bu

eĢitlik vurgusunu sosyalizm üzerinden tartıĢırken

“…sosyalizmin eĢitlikçi olması gerekmez ancak

sosyalist bir toplumun müsamaha ile karĢılamasını

umduğumuz hiçbir gelir eĢitsizliği miktarının da

kapitalist dönemsel (cyclique) fazlar ortalamasında

hasıl eden yatırım oranını tutturabilmesi beklenemez”

demektedir. SCHUMPETER, A. Joseph (çev: TINAZ,

Rasin) (1971), Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi,

Ġstanbul: Varlık Yayınları, c. 2, s. 35.

27 Schumpeter'in Marx analizinde iĢletmeye verilen

değer ayrı bir baĢlığı oluĢturur. Marx'ın kapitalistin,

birey olarak yatırımına ve bunun sosyal psikolojik

bağıntılarına gereken yeri vermediğini düĢünen

Schumpeter, yine makro anlamda iĢletmeler topluluğu

olarak kapitalist sistemde iĢletmeci-kapitalist ayrımına

gitmektedir. ĠĢletme bilgisi‟ni kapitalist deneyime

özgüleme olasılığı, sosyalist yeni rekabet fikrinin ve

örgütün kâbusları olarak gözükür. Gerek kapitalistlerin

sosyalist iĢletme ve piyasa algısının kapitalist piyasanın

kötü ve durağan bir kopyası olacağına dair vurgusu,

gerekse insanı tarihsel süreklilik içinde değiĢmezliğe

boğan “insan doğası” anakronizmi Schumpeter‟in karĢı

çıkacağı argümanlardandır.

21

Sosyoloji Notları

yoluyla çözülecektir.

Bir yönetim sorunu olarak ortaya

konan bürokrasi, özünde ne kapitalist ne de

sosyalist toplumla milatlaĢabilir. O, modern

dönemin bir tür yaratıcısı ve varlık nedeni

olarak kendi peçesini demokratik rejimlere,

üretim biçimleri her ne olursa olsun, ölçek ve

istatistik, karar verme süreçleri, bir meĢruiyet

krizi olarak oy kullanma faaliyetleri gibi

görünümlerle açacaktır, toplumsal‟ı örecektir.

'Modern' olanı belirleyen vurgu rasyonaliteyle

yapılır. Modern öncesi insanla kapitalist aklın

günlük yaĢamı rasyonelleĢtirdiği ve önceki

insan modellerinden ayırdığı düĢüncesi

Schumpeter'de belirgindir. “Kapitalizm öncesi

inan kapitalist insandan daha az çıkarını

düĢünmez fakat kapitalizm, harekette ve

tutumda rasyonellik demektir. Kazanç ve

gider hesaplaması, rasyonalite üzerinde

etkisini gösterir, aritmetiğe özgü iĢletme

mantığına ayrı bir iĢlev kazandırır. Bu mantık,

bir defa ekonomik sektörde tanımlanıp

kantitatif yer kazandı mı, felsefeden tıbba,

estetikten hukuk ve değerlere kadar tüm

alanlara etkisini gösterir. 28 Ekonomik

etkinliğin daha aĢağı birim olarak görüldüğü

feodalizmden farklı olarak kapitalizm, alanına

tüm iradeleri çekmeyi bildi 29 , aynı zamanda

bu iradelerin yaratıcı teknik adımlarını

iĢletmelere aktarmalarıyla bilimle ekonomi

arasındaki mesafeyi iyice daralttı. Ġradenin

metafizik inançlardan; her çeĢit romantik ve

mistik düĢüncelerden atılmasının nedeni ve

sonucu olan “ruh rasyonalizasyonu”, yalnızca

amaçlara eriĢebilmek için gereken yöntemleri

değil, aynı zamanda bu amaçları yeniden

düzenler. 30

Örgüt, bürokrasi alt baĢlığıyla birlikte

düĢünüldüğünde, demokratik kaos

ortamlarının aĢılmasında ve rejime bir sınır

çizilerek kuralların üst organlarca

saptanmasında gerekli rolü oynayacaktır. Bu,

öylesine bir tasarımdır ki gerek merkantil,

gerekse sosyalist toplumların ihtiyaç duyacağı

demokratik bir yönetimin hallince

yürümesinde olmazsa olmaz biçimlendirme

28 Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c.1, s. 194.

29 age., s. 196.

30 age., s. 200.


faaliyetlerine imza atacaktır. Burada

yönetilenler kapitalist ve/veya sosyalist

demokrasiden dıĢlanmıĢ, yönetim aygıtından,

katılımdan yalıtılmıĢ değildir. Ancak

demokratik bir rejimin iĢleyebilmesi, genel

karar alma mekanizmalarında elitlerin

birbirleri arasındaki eĢgüdüme

bağlanmaktadır. Halk, siyasal a(o)landa

kendisine biçilen rolü oynayan karakterlere

dönüĢtürülmez ancak onun yerine, örgütlerce

karılan bir toplumda yapısal gerekliliklerin

var ettiği bürokratik kanalların kararlarıyla

demokrasiye tutunur.

KuĢkusuz „bürokrasi‟ derken modern

bir kavramdan bahsedip duruyoruz, ancak

bürokrasinin bir kapitalist tahakküm aracına

indirgenmesinin çok ötesinde bir ölçek sorunu

olduğundan da yola çıkabilmeliyiz.

Schumpeteryen bir gözle, bürokrasi ve onu da

kapsayan örgüt, merkantil toplumdaki kamuözel

ayrıĢmasında sektörel farklılıklar

taĢıyacak olsa da temelde aynı modern

örgütlenmenin demokratik toplum için

zorunlu olan yanına iĢaret edeceklerdir. Bu,

kâr güdüsüyle hareket eden ve iĢletmenin

muhasebe kayıt girdilerinde rol alan, temel

iĢletim mekanizmalarını belirleyen elitler için

de, alt kademelerdeki uygulayıcılar için de

kapsayıcı, gerçek anlamda temel ilkeleriyle

toplumun kendisini yukarıdan kuran ve

yönlendiren bir mekanizmanın kendisidir.

Polanyici bir bakıĢla; bu “örgütsel yaĢam”,

kapitalist toplumda, tıpkı kapitalist piyasa

öncesinin, arkaikleĢtirilen biçimler‟in‟de de

olduğu gibi mevcuttur, ancak onlardan farklı

olarak, geçmiĢi bir bütün olarak kendi

ilkelerine göre uyarlayarak, toplumdan

uzaklaĢarak ve toplumun üzerinde yükselerek

ona yabancılaĢır ve kendi iç krizleriyle

boğuĢarak temel bir ilke olarak „yaĢamın

nedeni, bireylerin statü simgesi‟ haline

geliverir. Daha ötesinde “piyasa toplumu” 31

olarak Polanyi‟nin not düĢtüğü,

31 POLANYI, Karl (çev. BUĞRA, AyĢe) (2006), Büyük

Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri,

5. Baskı, Ġstanbul: ĠletiĢim Yayınları, s. 118;

KOVANCI, Onur (2003), Kapitalizm, Yoksulluk ve

Yoksullukla Mücadelede Tarihsel Bir Deneyim: İngiliz

Yoksul Yasaları, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı

Yayınları, ss. 34-48.

22

Sosyoloji Notları

Schumpeter‟in de bürokrasinin kendisi olarak

belirlediği „Ģey‟, doğası itibariyle belli bir

süreklilik ve kopuĢ dinamikleriyle dönüĢür.

Ancak, kendisini bir ilke üzerinden „evrensel

toplumun bilgisi‟ diye kurması ve bunu yakın

dönemi örnekleyen bir tarihsellik üzerinden

sunması (çizgisel bir zaman akıĢı içinde

değiĢmezlik olarak modern „insan insanın

kurdudur‟ mottosu); istatistik ile nüfusu

belirlemesi, kaynaklara bu kapitalist kâr

güdüsü içinden bakması, onu daha da

totaliterleĢtirir, devasa tutarlılığı karĢısında

bizi cevap veremez hale getirir. Ġster istemez,

kapitalist demokratik krizlerin gerek

ekonomik, gerekse siyasal yönden

aĢılabilmesinde elitlerin kilit rolü teslim edilir,

ancak elitlerin toplumu kurması ile toplumun

kendisi arasındaki açı farkı (tabla ile zemin

arasındaki mesafeyi kapatan ve ona masa

görünümü veren ayaklar da denebilir buna),

elitlerin merceğinden bu ölçek ve nüfus

bilgisi‟nin saptanmasıyla azaltılmaya çalıĢılır.

Zahiri bilginin örgütün kendisi tarafından

„toplumun ilkesi‟ sayılması ve toplumca

onaylanması demokratik kapitalist sisteme

içrek bir yönelim olabilir. Bu kriz sarmalı –

demokratik idare için genel oy ilkesi ve nüfus

bilgisinin örgüt bilgisiyle birleĢtirilmesi

sonucu örgütsel kimyanın toplumsal fizikle

uyumlaĢtırılması süreci- elitlere daha merkezi

rol atfedilmesine, yukarıda bahsedilen açı

farkının azaltılması için de kamu ve özel

sektör elitlerine karar mekanizmalarında daha

fazla özerklik tanınmasına yol açabilmelidir.

Öyle ki örgüt -kapitalist manada özel ve

kamuda ortak bir ilke olarak özerk elit- kendi

içinde barındıracağı elitlerin „giriĢim‟e

yönelik kabiliyetlerini sınırlamayacak, onlara

daha özgün atılımlar ve hızlı karar verme

süreçleri için kalıplarını dayatmayacaktır.

Aksi halde, topluma dönük modern örgütsel

yüzün, biçimlendirme ilkesinin elite de

dönmesi; elitin toplumsallaĢtırıldıkça

sıradanlaĢtırılması, toplum katına

sıkıĢtırılması, indirilmesi esasında örgütün

varlık nedenini sönümlendirebilecektir.

Halk kitlelerinin tek baĢlarına sadece

mevcut rejime yönelik öfkesini dağınık

biçimde seslendirebileceğini fakat bunun bir

siyasal içerik kazanarak o rejimin görece


dıĢından bir ideolojik tasarımla siyasal

tepkiye dönüĢebilmesi için elit kitlenin gerekli

olduğunu vurgulayan Schumpeter, 'aydın

sosyolojisi' adını verdiği incelemesinde

aydın'ın tarihsel izini sürer ve günümüzde

onun belirleyici özelliğini farklı sınıfsal

tabanlardan gelse de yine de kamuoyuna

dönük bir rasyonaliteyle olaylara 'müdahil'

olmasında bulur. Nüfus artıĢı, boĢ zamanın

değerlendirilme biçimindeki değiĢim, gazete

fiyatlarının düĢmesi, öğretim kapasitesinin

geniĢlemesi elitlerin kiĢisel birikimini ve nicel

artıĢını sağlamıĢ olmakla beraber, kendi

mesleki formasyonunun dıĢında da rejime ve

güncel olaylara tepkisini kamusal araçlarla

duyurabilen bir kitle de Schumpeter

tarafından elit diye adlandırılır. Elitlerin

rejime karĢı eleĢtirileri onların varlık nedeni

iken, bu tepkiyi dağınık biçimde dile getiren

ve elit tepkisinden farklı kanaldan

geliĢebilecek kesimlerin eğilimleri bir

noktada birleĢebilir. Hatta toplumda uyanan

bu tepki, elitlerin kamuoyuna açılmasının

gerekçesi de olabilir. 32 Elit, benzer

hassasiyetleri temsil edip karĢıtlıklar

mücadelesini bir mücadele biçimine sokarsa,

ona Ģekil verirse, kiĢisel tepkisini de

kamusallaĢtırmıĢ olabilecektir. Bu açıdan

elitin verebileceği tepki, ister istemez bir

dayanağa muhtaç kalacak, bu da bir sınıfsal

mücadeleyle iliĢkiye geçebilmesine olanak

sağlayacaktır. Her ne kadar iĢçi hareketi elit

etkisi olmadan çıkmıĢ ve onların demagojiye

varan konuĢmalarına direnmiĢse de, büyük

Ģirketler çağında ve kapitalizmin bu evresinde

görece dağınık haldeki sendikal hareketi parti

düzeyinde broĢür hazırlama, sekreterlik,

müĢavirlik hizmetleriyle toparlayacak özne

olarak elitlerle alt sınıfların iĢbirliğini sisteme

karĢıt olanların konjonktürel zorunluluğu

olarak görür. Ayrıca “Avrupa bürokrasisi”

olarak adlandırdığı ve kapitalizm öncesi bir

tarihsel nitelik atfettiği alan, sadece kamu

görevlileriyle bağlantılı sayılmamakta,

kapitalizm öncesi dönemdeki kökleri

düĢünüldüğünde kamu görevlileriyle birlikte

elitlerin de bu bürokratik alana müdahalesi

32 Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, ss. 231-

233.

23

Sosyoloji Notları

mümkün görünmektedir. Amerika örneğinden

hareketle, bürokrasiye salt kamu görevlilerin

hakim olmasının bir devlet politikası olarak

da engellenmesi ve elitlerin de buraya dahil

olması sağlanmıĢtır. Bu not, demokratik elit

teori içinde gösterdiğimiz Schumpeter'in

elitlerin devlet bürokrasisine olası özerk

etkilerini demokratik yönetim altında

göstermeleri bakımından yararlı olabilir.

Kaldı ki elitlerin bu iĢlevi, sosyalist topluma

geçiĢte daha fazla anlam kazanacaktır. 33 Elite

özgü “yaratıcı yıkıcılık” 34 kapitalist sistemde

sermaye birikimini de eĢgüdümleyen bir

örgütsel devrim yaratabilmiĢtir Schumpeter‟e

göre: 35

“Rejimin geliĢimci niteliği,

nüfusun otomatik olarak artmasına,

sermayenin aynı Ģekilde

çoğalmasına ya da para

sistemlerinin „kaprislerine‟ bağlı

değildir. Bu faktörler, sebepleri

değil, Ģartları teĢkil eder. Kapitalist

mekanizmayı çalıĢtıran ve devam

ettiren; yeni tüketim maddeleri,

yeni üretim yöntemleri, yeni

pazarlar, yeni endüstriyel

örgütlenme tipleridir ve tüm bunlar

kapitalist teĢebbüs tarafından

yaratılmıĢlardır.”

33 age., s. 235.

34 Kapitalist geliĢme açısından örgüt merkezli bir analizi

benimseyen Schumpeter, tarihsel analizi öne çıkaran C.

W. Mills‟in eleĢtirisine hedef olur. Mills,

Schumpeter‟in yeniliklerin ve buluĢların öncüsü

durumundaki elitlerin örgütsel önderliğini, kapitalizmin

temel ilerleticisi olarak okuyan tarihsel analizini

„teknolojik ilerlemelerle mali güdümlemeleri birbirine

karıĢtırmak‟ biçiminde yorumlar. Ona göre, asıl gerek

duyulan Ģey, “uzmanlaĢmıĢ bilgi değil, milyonlara

hükmedebilme yeteneğiyle birleĢmiĢ bir satıĢ tekniği;

büyük bankalar aracılığıyla yatırım satıĢlarına

geçilmesi ve Ģirketler hukuku ile hisse senedi iĢlerinden

anlayan adamların bulunması, yetiĢtirilmesi olmuĢtur.”

Mills, Schumpeter‟Ġn teknoloji bilgi‟sini öne alan

teorisinde elitlere açtığı alanı daha üst bir baĢlık olan

sanayileşme ile yorumlama niyetindedir: “SanayileĢme

sürecinden zengin olanlar da zaten buluĢ sahibi ileri

görüĢlüler veya sanayi yöneticileri değil, iĢin mali

yanını finanse eden büyük sermayedarlardır.” MILLS,

C. Wright (çev. OSKAY, Ünsal) (1974), İktidar

Seçkinleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 136.

35 Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 140.


Elitlere tanınan bu özerk karar alma ve

düĢünme süreci, onların yönetmeyi bir

toplumsallıkla dolayımlayarak „zorunlu

olarak‟ toplum „adına‟ (Schumpeteryen

anlamda topluma „rağmen‟ değil), toplum için

bu „erdem‟e ulaĢmalarını da sağlayabilmiĢtir.

Rejimin kamusallık hâlesini taçlandıran veya

ötesine geçerek bizzat onun zeminini kuran

„erdem‟ ilkesi, yönetme hakkının ve ödevinin

pathos‟unu belirleyebilmektedir. Bunun,

sosyalist toplumda daha dolayımsız bir biçime

bürünüp etik ödevle birleĢerek aradaki

kapitalist kâr ve statü odaklı (belli oranda

meritokratik) yükselme fetiĢini geride

bırakacağı düĢünülür. Ne var ki, etik manada

toplumsal‟ı kuran ve her yoldaĢa görev

yükleyen bu bürokratik süreç, kapitalist

iĢbölümünün yerine geçecek sosyalist

ilkelerle yeni bir bürokratik mekanizma

kuracak olsa da, bu modern örgütlenmenin

kendisini belli oranda kapitalizmde de

biçimlendirmiĢ görünümlerini silemeyecek,

yeni demokratik rejimin ilkeleriyle uyumlu

olarak bu kez merkez komitesinin emirleriyle

iĢleyecektir. Ne var ki, Schumpeter‟in

öncelikle Weberyen analizin demir kafes bazlı

izleyicisi ve kapitalist bürokratik algısının

sosyalist toplumdaki bir taĢıyıcısı olmadığını

not düĢmeliyim. Ona göre, kapitalist

demokratik rejimin -ki merkantil toplumun az

veya çok değiĢik bir alt formudur bu kapitalist

sistem- kendi kendine dönüĢtürmek

durumunda olduğu bu içrek kriz sarmalı,

sosyalist sabaha uyanırken kendisini tamamen

terk etmeyecek, demir kafesin farklı fakat

yeni bir „etik‟ ve „gönüllü iĢbölümü‟

anlayıĢına uyarlanacaktır. Daha ileri adım

atarsak, sosyalist demokratik bürokrasinin

karne esasına dayalı tüketim olgusunun

bürokratik kanallar tarafından düzenleneceği,

merkez komitesinin karne uygulamasında

somutlaĢacak emirlerinin kapitalist piyasa

iliĢkilerini yatay keserek bu müĢteri odaklı

geri bildirim sürecini bürokratik modern

örgütlenmenin sosyalist versiyonuyla farklı

bir etik hedef doğrultusunda, özerk elitler

eliyle öreceği varsayılmaktadır. AlıĢveriĢin

geri bildirim ve tekrar piyasaya sunulacak

malın içeriğini belirleyeceğini düĢleyen

24

Sosyoloji Notları

piyasa tasarımlı karar alma

mekanizmalarından, yukarıda açıklandığı

üzere, kendi ilkelerinin piyasayı kurduğuna ve

yönettiğine, bu anlamda toplumdan

yabancılaĢmak durumunda olduğuna inanılan

krize mahkûm piyasadan, geri bildirimsiz ve

karar verme merkezli bir örgüt tasarımına

giriĢilir.

Schumpeter‟in, özel sektörle sosyalist

yönetimin bir yatırımdan bekledikleri sosyal

fayda ve kâr ayrımının yanlıĢ yorumlandığı

üzerine notu aydınlatıcıdır. Bazı yazarlarca,

özel teĢebbüsün, yeni yatırım olanakları için

gereken Ģartlar oluĢmazsa yeni tesis ve

araçları düĢünmeyeceği ifade edilir. Mevcut

tesis ve araçlar amorti edilinceye kadar yeni

yöntemlere ilgi göstermeyeceği, oysa

sosyalist yöneticinin sosyal faydayı düĢünerek

eski yöntemi, maliyetleri düĢürebilen yeni

yöntemle hemen değiĢtirebileceği öne

sürülmüĢtür. Schumpeter ise özel giriĢimin

kazanç amacıyla hareket ettiğinde ancak bir

sosyalist idare kadar belirli bir binanın ya da

makinenin değerini korumaya çalıĢacağını

söyler. Özel giriĢimin bütün hedefi toplam

aktifin net değerini en yüksek seviyeye

getirmektir. Bunun anlamı, tüm yönetimlerin

yeni üretim yöntemlerini ancak ileride bu

yöntem yerine eski yöntemi kullandığında

elde edebileceği kazançtan daha yüksek bir

kazanç sağlayabileceği zaman

uygulayabileceğidir. 36 Eski makinelerin

kullanılması, yeni makinelerin sebep olacağı

giderlerden tasarrufu büyük ölçüde sağlıyorsa,

bunların kullanım değerleri kapitalist olduğu

kadar sosyalist iĢletmeci için de daha uygun

olabilir.

Belli noktalarda yönetilenlere gözünü

kapatırcasına baktığı düĢünülebilecek

Schumpeter sosyolojisinin esasında bir

kurumsal analizin sosyalist toplumdaki örgüt

yoklamasını yaptığı az sonra anlaĢılabilir. Bu

yoklamanın anlamı ve içeriği, kapitalist ya da

daha geniĢ bir kümede merkantil toplumla

basit eklektik bağlar kurması kaçınılmaz bir

bürokratik ilerlemeciliktir, bir tür

devamcılıktır, diye düĢünülebilir. Oysaki

Schumpeter, Weber‟in örgütsel odaklanıĢına

36 age., ss. 158-160.


daha fazla daldığı oranda bir yandan da

örgütün teorik tasarımdan ziyade, zaten

doğasında pratiği iĢletmeye dönük olan

ilkesine bakıĢ atar. Kapitalizm, Sosyalizm ve

Demokrasi‟de (özellikle 2. cildi Sosyalizm'de)

ekonomik ve tarihsel verilerin el

çabukluğuyla geçilmesini, güncele kurban

edilmesini ve örgütselliğe atıfların pratik

örnekler üzerinden iĢlenmekte diretilmesini

biraz da buraya yormak gerekir. Bottomore

ise Mosca, Pirenne, Pareto, Schumpeter

karĢılaĢtırmasında bu yazarların hiçbirinin

toplumdaki bireylerin ve elitlerin

dolaĢımlarıyla ekonomik, sosyal, siyasal,

kültürel sistemdeki değiĢmelerin ölçüsü

arasında oranları da içeren bağlantı

sunmamasını, ele aldıkları fenomenin eksiksiz

ölçümünü vermemeleri nedeniyle kuramsal

bir eksiklik kabul eder. Bireylerin sınıfsal

konumlarını değiĢtirdiklerini -ki Marksizm

etkisi toplumsal analiz anlamında olmasa bile

bireysel değiĢimi sınıfla yorumlama

anlamında bu yazarlarda etkisini gösterir- ya

da seçkinler ile seçkin olmayanlar arasındaki

değiĢmeleri gösterebilmiĢlerdir. Ancak bize en

çok gereksinim duyduğumuz Ģeyi; seçkin

kesim ya da üst sınıfın oran olarak ne

kadarının toplumun alt katmanlarından

alındığını ve alt katmanlardan

yükselebilenlerin oranını

açıklayamamıĢlardır. 37 Sosyalizmde örgütsel

mekanizmaların ötesine geçilerek toplumun

kendisinin de kurgulanması, Schumpeter'e

göre, Polanyici manada, kapitalist „piyasa

toplumu‟nun, toplumun kendisine

yabancılaĢmasının uzun erimli büyük

adımlarını takip etmek anlamına gelecektir.

Sosyalist örgüt, kendisini kurar ve iĢleyiĢ

mekanizmalarını saptarken, bunun bir toplum

mühendisliğine evrilmemesine dikkat

çekilmelidir. Schumpeter‟in reel sosyalizm

eleĢtirisinde parıldayan ve kapitalist

toplumsal tahayyüllerin önünde sonunda örgüt

dolayımıyla toplum mühendisliğine varan

çizgiselliğine karĢı duruĢu, sosyalist toplumda

özellikle yeniden düĢünülmeli, elitlerin

37 BOTTOMORE, B. TOM (çev. MUTLU, Erol)

(1997), Seçkinler ve Toplum, 2. Baskı, Ankara:

Gündoğan Yayınları, s. 58.

25

Sosyoloji Notları

öncülüğündeki karar mekanizması

bürokrasinin toplumsal‟ı yaratması ve emiritaat

zincirini kırması biçiminde

iĢletilebilmelidir. ÇalıĢana örgütsel yapılar

içinde uyması beklenen kuralları sosyal

yaĢamda da tekrarlatmak, hazır kıta pozisyonu

yüklemek, sosyalizmin bürokratik örgütsel

algısının topluma yanlıĢ bir Ģekilde nüfuz

ettirilmesi, büyük Örgüt‟ten arındırılmıĢ bir

hayat kılcalının düĢünülememesi anlamına

gelecektir. KuĢkusuz Weberyen demir kafes

analizinin kötümserlik içinde yorumlanıĢı ve

sosyalizmin de nihayetinde böyle bir modern

„kapatılma‟ya mahkûm olacağı fikri, bizi

Schumpeter‟in çarpık bir algılamasına

götürebilir. Schumpeter, bu yüzden sadece ve

sadece Weberyen analizin basit takipçisi ve

zorunlu görülen sosyalist aĢamanın

kapitalizmin bürokratik bir kopyası

olduğundan ibaret izlenimini de uyandırabilir.

Ne var ki, Schumpeter‟in örgütsel algısını

toplumsal‟ın kuruluĢuna taĢımamaya, bu

anlamda da elitlerin karar

mekanizmalarındaki özerkliği sayesinde

devlet‟in aĢırılıklarını törpülemeye dönük

(sosyal liberalizm anlamında bir

manikürcülük değil, daha içeriden ve tırnağı

kopartmayı göze alarak onu iyileĢtireceğine

inanan yıkıcı edim) giriĢimleri, Benthamcı

modernizmi sosyalizmdeki gözetleme

toplumundan ayrıĢtırma gayretlerini belirler.

Ne yapmalı?nın pratiğe odaklanan ve Ģimdi

Ģimdi Bloch‟ta kavramaya çabaladığım geniĢ

ufuklu okumayı güncele feda etme

durumunda kalma arasında bocalamadır belki

de Schumpeter‟in sayıklamaları. Kapitalizm,

Sosyalizm ve Demokrasi‟nin dertli, hafif çakır

keyif gövdesi de gün ıĢıdıkça gözünü hafif

kısarak yerinden doğrulur: Reel sosyalizm…

Lenin‟in hız‟ı ve teorik arka planı(nı) heba

etmese dahi pratik örgütsel tasarımlar uğruna

bir nebze feda etmeye yaklaĢması, tam da

sosyalistlerin bir Ģey ortaya koyamama,

eleĢtirdikleriyle malul olma „halleri‟, örgütün

pratiğe yönelme durumlarında ne yana

düĢecekti? Beyn(i?) ve kol(u?) birbirinden o

güne dek, uzun süreli iktidar anlamında,

bağımsız 38 hareket eden ama siyasal

38 Proletarya ve köylünün emek bilincinin kendisi için


tasarımlarda kendi kamusunu „düĢlemek‟ten

öteye geçemeyen bir ideolojik ve etik kaygı,

iktidar vakti çattığında eli ayağı birbirine

dolaĢmasın diye mi örgüte bu kadar değer

vermeye baĢlayacaktı? Böylesi bir etik kaygı,

hız‟la bağlantı kurularak okunabilir mi?

Nazizmin hız‟ını aĢarken tekrar kendini

yakalamaya çabaladığı 39 anda kendi ahlakını

kurma benmerkezciliği 40 , insanlık geçmiĢine

sınıf anlamında bir iktidara dönüĢtürülmesi sürecinde

„rekabet‟in kapitalist sözlükteki anlamlarından

arındırılması, özelde örgütsel bir tasarımı gerekli

kılmaktadır ki bu da hız‟ı ve eylemi Ģartladığı oranda

teoriyi pratiğin koynuna sokacaktır. Bu bağlamda

Lenin, sosyalist rejimde -burjuva aklının sosyalizmi

yererken kullandığı sıkıcı, rutin, rekabetten uzak ve

durağan kıĢla sistemi argümanlarının aksine- rekabetin

sönümlenmeyeceğini fakat ilk kez rekabetin geniş ve

kitlesel ölçekte örgütleneceğini haber veriyordu.

(…)Çünkü sosyalizm; halkın çoğunluğunu,

yetkinliklerini geliĢtirip kendilerinde o kadar bol olup

da kapitalizmin ezip bastırdığı, boğup öldürdüğü

yetenekleri sergileyebilecekleri emek alanına

çekecektir. (…)ĠĢçilerin bu bağımsız giriĢkenliğini

geliĢtirmek, genel olarak tüm emekçi ve sömürülen

halkın bu yeteneğini mümkün olan en geniĢ Ģekilde

yaratıcı örgütsel çalıĢmaya dönüĢtürmektir. LENIN, V.

Ilyiç (çev: ÇULHAOĞLU, Metin) (2003), “Rekabet

Nasıl Örgütlenmeli?”, Halkın Devlet Yönetimine

Katılımı Üzerine, içinde, NK Yayınları, Ankara, ss. 63-

71; (özgün metin), Toplu Eserler, c. 26, ss. 404-415, 6-

9 Ocak 1918.

39 Nazi Almanyası‟nda Yahudilere karĢı yerel halkın

linç giriĢimleri o denli artmıĢtı ki, bir yerden sonra

partinin bu çıplak Ģiddete müdahale etmesi ve Ģiddeti

kontrolü altına alarak yönetmesi, „mücadele‟ formuna

sokması, Ģiddeti merkezileĢtirmesi gerekmiĢti. Kontrol

edilemeyen güç, güç değildi.

40 Burada üzerinde önemle durulması gereken, etik‟in

kuruluĢu ve kitleye ulaĢtırılması sırasında izlenen

yoldur. Bloch‟un sosyalizm eleĢtirisinde Nazilerin

kitleyle kurduğu köprüyü ve ezilmiĢliklerin

mobilizasyonunu sağlayan yöntemlerine dikkat

çektiğini görüyoruz. Ona göre, Nazizmin baĢarısı

“kendini kapitalizm içinde yurtsuz hisseden” insanların

tepkilerini, “anti-kapitalist kıpırtıları” seferber etme

yeteneğinde görülebilmelidir. Bora, Bloch‟un

Erbschaft Dieser Zeit‟ta yurtsuzluk duygusuna,

hoĢnutsuzluklara hitap ederek bunları karĢı-devrimci

bir doğrultuda kıĢkırtmayı bilen Nazi üslubunu

hatırlatır ve Nazilerin sadece olumsuz saiklere değil,

insanların mevcut düzenin ötesine uzanan,

tanımlayamadıkları, kavramsallaştıramadıkları ama

tahayyül dünyalarındaki kadim ütopya öğeleriyle,

dinsel imgelerle, Mesihçi izleklerle, mitolojilerle

rezonans halindeki özlemlerine de hitap edebilmesini

önemser. Naziler, uyguladıkları psiĢik Ģiddetle, bu

26

Sosyoloji Notları

karĢı sorumluluk duymayan arlanmamıĢ

„özgürlüğü‟nden, sürat lüksünden mi

kaynaklanıyordu acaba? Veya sosyalist etiğin

ideolojik kurgusuna öncülük eden, istemese

dahi onu boğazlayan bir geçmiĢe yönelme,

geçmiĢe sorumluluk duyma, tarihe sahip

çıktığı oranda ilerleyeceğine dair inanç‟ı ve

buna göre kendine çizdiği ahlaki tasavvur mu

benmerkezciliğini engelliyor? Tasavvur‟un

tasarruf‟u belirleyebilmesi, tarih‟in hız‟ı

kesmesi ve hız‟ın tarih‟e dönülmediği

müddetçe etiği hızla kurabilmesi, tıpkı

kapitalist ilkelerin toplumun kendisini bir

„piyasa toplumu‟na dönüĢtürebilmesi gibi,

insanlığa karĢı duyulan ahlaki sorumluluğun

her adımda tarihselliğe boğularak geniĢçe

okunması, sosyalizmin hız‟ını sınırladığı

oranda ona hümanist bir „umut‟, Nazizme ise

önüne, „iĢine‟, dolayısıyla örgütüne baktığı

oranda bir ivme ve pragmatizm mi aĢılıyor?

Nazizmin tutkunca kullandığı ve önüne

katarak ilerlediği, sadece kendi ırkına özgü

olduğu için anakronik ve görev odaklı etik

tasarım, insanlık tarihine hapsolan sosyalist

kendi yağında kavrulmacılıkla (yanarak ve

çerçevesini tutturmaya çalıĢtığı için teoriye

mahkûm kalan) „yarıĢ‟ edebilir mi?

Belki de modern örgütlenmenin

Schumpeter‟in andığı üzere, hem bir iç düzen

(burada bürokratik organın kendi hücreleri)

hem de bir kitle mobilizasyonu (tam

anlamıyla bürokrasi ayak ise toplum eldir)

yaratma „doğallığı‟ sosyalizmin kendi etik

kaygısını da biçimlendirmiĢtir. KuĢkusuz bu

„doğallık‟, „piyasa toplumu‟nun kendisini

kurarken kullandığı sembolik, „ezeli ve ebedi

piyasa‟ yanılsamasından öteye düĢebilir ve

hoĢnutsuzluk ve özlemlere değen imgeleri

“montajlayıp” -belki de anakronizmanın kendisini de

dönüĢtürebilecek bir tahrifatla- kullanmıĢlardı.

Komünistlerin, solun yenilgisinin esas nedeni,

“mekanik bir entelektüalizme” düĢerek salt akla

seslenmeleri, insanların kapitalizmin “ruhsuzlaĢtırıcı,

gayrıinsanileĢtirici, mekanikleĢtirici” etkilerinden

muzdarip yanlarını göz ardı etmeleriydi. Bloch‟un

ifadesiyle; “Naziler aldatıcı konuştular –ama

insanlarla. Komünistler tümüyle hakikatten konuştular

-ama şeylerin hakikatinden.” (akt.) BORA, Tanıl

(2007), “Peygamberâne ve „Geveze‟? Ernst Bloch ve

EleĢtirel Teori: Akrabalıklar ve mesafeler”, Toplum ve

Bilim, S. 110, s. 138.


hatta bununla övünebilir ama tehlikeli bir

durakta beklemekte olduğu gerçeğini de göz

önünde tutmalıdır.

Bu geliĢmeler, kapitalizmin mutlak

baĢarıları olmakla beraber, yenileme

imkânlarının sınırlı olması, tekrar edilemeyen

baĢarıların ilerleme odaklı üretim biçimi olan

kapitalizmin sorunlu alanıdır. Kapitalist

geliĢme yukarıda sayılan etmenlerden ötürü

tesadüfi bir ilerleme kaydetmemiĢtir ancak

bundan sonrası, ilerlemenin sınırları

keĢfedildikçe kapitalizmin sonunu

getirebilecek niteliktedir. Birçok iktisatçının

özellikle cari yatırım hacminin azalmasının

kapitalizmin son dönemlerinde büyük

krizlerle karĢılaĢarak yıkılacağı öngörüsü,

1930-40 devresi rakamlarına bakıldığında bu

kadar kesin konuĢulmaması gerektiğini

bildirmektedir. Ne var ki, aynı oranlar yatırım

hacmindeki düĢüĢün kapitalizmin kısa vadede

sorunlar yaĢasa bile uzun vadede bu sorunları

aĢabileceği yönündeki bir iyimserlikle de

yorumlanamaz. Bu açıdan Schumpeter,

tesadüfî rakamların bir öngörünün içeriğini

belirlememesi adına yakın gelecekteki

kapitalizm beklentisini Ģöyle sıralar:

“Kapitalist geliĢme, siyasi güç

yoluyla, kapitalizme düĢman

hukuki ve idari birtakım tedbirleri

bir araya getirdi. Bu birleĢme

daima artacak ve bir gün gelip

kapitalist mekanizmanın iĢleyiĢini

baltalayacaktır. Kapitalist

mekanizmada kısıtlayıcı

uygulamalar, fiyat kontrolleri ve

katılığı mevcut sermaye

değerlerini muhafaza endiĢesiyle

yakından ilgilidir (s. 179).

(...)Ancak kapitalizmin çökmesini

yalnızca sermaye ünitesinin

verimlilik derecesinin düĢmesinde

arayanlar daha uzun zaman

beklemeye mahkûmdurlar (s. 189).

Kapitalist sistemi besleyen mallar

için özel sektörün yatırım ve

giriĢim Ģansı ekonomik

sektörlerdeki doyma, nüfus artıĢ

oranındaki azalma, yeni bölgeler,

teknik yenilikler ve yeni güncel

27

Sosyoloji Notları

yatırımların daha çok kamu

sektöründe görülmesi nedeniyle

azalmaktadır. Nüfus artıĢ

oranındaki azalma, herkesin

ihtiyacı giderilmiĢ olsa bile, ancak

ek nüfusun çıkmasıyla ek talep

karĢılanabilecektir. Özel sektörün

ortaya çıkabilecek açıklarını

kapayamayacağı düĢüncesinden

hareket edilirse, kamu finansmanı

ihtiyacı ortaya çıkacak demektir.

Bu ihtiyaç ise her çeĢit yatırım için

mevcut olacaktır (s. 190).

Arz yönünden de demografik

geliĢme yüzdesindeki düĢüĢün

üretimde de azalmaya neden

olacağını söyleyebiliriz (ss. 180,

181).”

Kapitalist süreç, büyük iĢletmelerde

kurumsal çerçevede burjuvazinin hâkimiyetini

sorgular hale gelmiĢtir. Tek Ģahıs ya da aile

mülkiyetine dayalı iĢletmeden ücretli

yöneticiler, Ģef ve Ģef yardımcılarının ağırlık

kazandığı yapılanmaya geçilmiĢtir.

ĠĢletmelerde bir de büyük ve küçük

aksiyonerler çalıĢmaktadır. Ġlk grup memur

zihniyetine bürünmekte, aksiyonerlerin

çıkarlarına uymamaktadırlar. Büyük

aksiyonerler ise Ģirketle bağlantılarını sınırlı

tutmakta, Ģirkete yön verecek atılımlara

giriĢmemektedirler. Küçük aksiyonerler,

düĢük bir gelir kaynağı olarak gördükleri

Ģirkete sınırlı çalıĢma saatleri dıĢında emek

harcamayı istememektedirler. Hisse

senetlerine dayanan birçok Ģirketin geliri,

ortaklarının yatırıma ve yeni yaratıcı kararlar

almaya dönük hamlelerinin olmaması,

çalıĢanlarının kurumsal iĢ akitlerini yaratıcılık

sağlayan çalıĢmalar üzerinden yürütmemeleri

nedeniyle sistemi kilitlemektedir. 41

Schumpeter'in kapitalizmin

geliĢiminde temel belirleyicilerden biri

saydığı giriĢimcilik iĢlevi, ilerlemeyi temel

ilke edinmiĢ bu sistemin sürekli bir durgunluk

evresine girmesiyle zayıflayacaktır. GiriĢimci,

kazanç ve faiz oranları azalacağından yeni

41 age., s. 219-220.


yatırımlara yönelemeyecektir. Burjuvazi,

geliĢemediği ve yıkıcı yaratıcılık iĢlevini yeni

yatırımlar için kullanamadığı anda ticari

iĢletmelerin idaresinde personellerin

bürokratik iĢlemlere dönmesiyle farklılığını

yitirecektir. Ġnsan enerjisi iĢ hayatından

çekilecek, ekonomi dıĢı ve rutin eylemler faal,

dinç zihinleri kendine çekmeye

baĢlayacaklardır. Bu durumda sosyalizm,

rasyonelleĢmiĢ aklın kâr güdüsüyle

iĢletmelerde yönetim modelleri oluĢturma

algısını terk etmesiyle sanki kendiliğinden

gelecektir. Sistem bir kapitalist üretim

iliĢkileri biçiminde sürse bile, giriĢimciliğin

bir malı bulmanın ya da iĢletme için elveriĢli

Ģartları yaratmanın ötesinde o iĢi

'gerçekleĢtirmek' olan iĢlevi, diyalektik

biçimde, teknik imkânların artmasıyla aykırı

yeniliklerin getirilmesini zorlaĢtıracaktır.

Teknik ilerleme, ısmarlama iĢ yapan, pratik

sonuçlara ulaĢan uzmanların eline

kalabilecektir. 42 Kısacası, kapitalist geliĢme

sona erer veya tamamen otomatik hale gelirse,

endüstriyel burjuvazinin desteği, sıradan idari

iĢler için ödenen ücretlerle, bazı rant ve tekel

kârlarıyla sınırlanacaktır. Dev endüstri,

yalnızca orta büyüklükteki iĢletmeyi değil,

müteĢebbisin gelirini ve varlık nedenini

ortadan kaldıracaktır. 43

42 Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, ss. 204-

207.

43 age., s. 210.

28

Sosyoloji Notları

Kaynakça

ARSLAN, D. Ali (2007), Elit Sosyolojisi, Ankara: Phoenix

Yayınları.

BORA, Tanıl (2007), “Peygamberâne ve „Geveze‟? Ernst

Bloch ve EleĢtirel Teori: Akrabalıklar ve mesafeler”, Toplum

ve Bilim, S. 110, 2007.

BOTTOMORE, B. TOM (çev. MUTLU, Erol) (1997),

Seçkinler ve Toplum, 2. Baskı, Ankara: Gündoğan Yayınları.

KOVANCI, Onur (2003), Kapitalizm, Yoksulluk ve

Yoksullukla Mücadelede Tarihsel Bir Deneyim: İngiliz Yoksul

Yasaları, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları.

LENIN, V. Ilyiç (çev: ÇULHAOĞLU, Metin) (2003),

“Rekabet Nasıl Örgütlenmeli?”, Halkın Devlet Yönetimine

Katılımı Üzerine, içinde, Ankara: NK Yayınları; (özgün

metin), Toplu Eserler, c. 26, ss. 404-415, 6-9 Ocak 1918.

MILLS, John Wright (1974) (çev. OSKAY, Ünsal), İktidar

Seçkinleri, Ankara: Bilgi Yayınları.

POLANYI, Karl (çev. BUĞRA, AyĢe) (2006), Büyük

Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, 5.

Baskı, Ġstanbul: ĠletiĢim Yayınları.

SCHUMPETER, A. Joseph (çev. AKOĞLU, Tunay) (1974),

Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, Ġstanbul: Varlık

Yayınları, 3. Baskı, c. 1.

SCHUMPETER, A. Joseph (çev: TINAZ, Rasin) (1971),

Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, Ġstanbul: Varlık

Yayınları, c. 2.

VON BOHM-BAWERK, Eugen (2006) (çev. MADENCĠ,

Can), Marx ve Marksist Sistemin Bitişi, Ankara: Liberte

Yayınları.


SINIF VE KİMLİK

Cihad Özsöz 1

Giriş

Sınıfla ilgili tartışmalar sosyoloji

literatüründe geniş bir yer tutar. İncelenen

toplumdaki sınıfların hangi değişkenler

temelinde ele alınacağı, birlikteliklerin ya da

ayrışmaların hangi noktalardaki benzerlikler

ya da farklılıklar üzerinden kendini gösterdiği

hep tartışma yaratmış konulardır.

Kimlik kavramı da aynı şekilde farklı

yaklaşımlarla ele alınan önemli bir kavramdır.

Bu kavramın ele alınışında da “aynı kimlik”

ve “farklı kimlik” algısını yaratan etkenlerin

neler olduğu farklı farklı düşünürler

tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Bu

çalışmada sınıf ve kimlik kavramlarına dair

dile getirilen farklı yorumlar ele alınmaya

çalışılacak, aralarındaki farklar ve iç içe

geçtikleri alanlar Gökalp, Bradley,

Rutherford, Pietsch, Belek, Erbaş ve

Coşkun’un çalışmaları üzerinden tespit

edilmeye çalışılacaktır.

Sınıf ve Yeni Sol

Klasik sınıf anlayışı, Marx’ın

temellerini attığı bir bilinçlilik halinden

filizlenir ve sosyal varoluş, yani maddi

deneyimler bu bilinci oluşturan etkinliklerdir.

Bireyler gündelik hayattaki gözlemlenebilir

gerçekliklerle bilinçlilik kazanırlar ve bu

gerçeklikleri yaratan da üretim araçlarına

sahipliktir. Ya da başka bir deyişle üretim

araçlarını yönetenler, toplumdaki fikirleri de

yönetmekte veya yönlendirmektedirler.

1 Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora

Öğrencisi

29

Sosyoloji Notları

Weberyan görüş ise kişilerin gündelik

hayattaki pratiklerini ya da bilincini etkileyen

faktörlerin maddi faktörlerle sınırlı olmadığını

savunmaktadır (Bradley, 1996: 70-71).

Weber’e göre cinsiyet, ırk, hiyerarşideki statü

gibi etkenler ekonomik sınıf konumunu da

belirleyen bir etkiye sahiptirler (Belek, 1999:

215).

Bu tanımlar, işçi mücadelesi içerisinde

yaşanan bazı çatışmalarla gözlemlenebilir

birer veri haline gelmişlerdir. Örneğin

Rutherford, 1983’te katıldığı Komünist

Parti’nin “bütün toplumsal ilişkileri sınıfın

belirleyici varlığına indirgeyen dar bir

ekonomik materyalizm tanımı”yla hareket

ettiğinden söz eder (1998: 14). Bu tanım sol

hareket içerisindeki bazı ayrımcılıkları da

görünür hale getirmiştir. Marxist gelenek sınıf

mücadelesini dar bir çerçevede, yani

“sermaye sahibi sınıf” ve bu üretim sürecinde

“çalışan yetenekli beyaz erkekler” başlıkları

altında ele alarak eşitsizliğe maruz kalan

başka insanları görememe yanılgısına

düşmüştür (Bradley, 1996: 73).

Sınıfın tanımlanmasında ortaya çıkan

sorunlar sınıfın yeni boyutlarına yapılan

vurgularla dile getirilmeye başlanmıştır.

Örneğin mevcut orta sınıfın konumunun ne

olacağı –ki bu orta sınıf sorununa Callinicos

da dikkat çekmektedir (Belek, 1999: 231)-,

yahut Poulantzas’ın yaptığı gibi üretken ve

üretken olmayan emeğin ayrımının yapılması

bu vurguların önde gelenlerindendir (Erbaş ve

Coşkun, 2007: 8).


Poulantzas’ın yanı sıra Carchedi’nin

üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar,

artı değer sömürüsü yapanlar ve yapmayanlar,

emek işlevlerini yerine getirenler ve sermaye

işlevlerini yerine getirenler üzerinden yaptığı

ayrım da bir başka tanım ya da ayrım olarak

dikkat çekmektedir. Wright ise üretim

araçlarının kontrolü, emekgücünün kontrolü

ve yeni yatırımların/kaynakların kontrolü

başlıkları üzerinden sınıfın yeni bir şemasını

çıkarma çabasına girişmiştir (Belek, 1999:

225-228).

Ezilen sınıfın çeşitliliğine vurgu yapan

ve tanımlama güçlüklerine dikkat çeken “yeni

sol” yaşanan tek problemin sermaye sahibiyle

çalışan erkekler arasında olmadığını gösterme

çabasına girişti. Ev işgalleri, feminizm, cinsel

politika gibi işçi haklarını savunan ve sol

gruplarca da özen gösterilmeyen konular ön

plana çıkarılmaya başlandı (Rutherford, 1998:

15). Farklılık vurgusu yapan bu yeni

hareketler uzun vadede, herkesin siyasi olarak

bir hak talebiyle sesini yükseltmesini

beraberinde getirdi.

Kimlikler patlaması olarak

adlandırılan bu durum farklılıkların dile

getirilmesiyle ortaya çıkmış ve aynı zamanda

farklılıkların çoğalmasını sağlamıştır (Gökalp,

2004: 60). Sınıf birlikteliği ve dayanışmayı

öncelerken, ortaya çıkan kimlikler farklılıkları

vurgulayarak varlıklarını ispatlama yoluna

gidiyorlardı. Bu kimlik patlaması ortamında

sınıfı önceleyenlerin beklediği farklılıkların

ortadan kalktığı homojen bir birliktelik pek

mümkün görünmüyordu.

Rutherford’a göre Komünist Parti ve

yeni sol hareketler özelinde sol hareketin

yaptığı yanlışlık devletçi politikanın dışına

çıkamamaları ve kimliklerin de sınıf gibi sabit

birer kategori olduğuna inanmalarıydı (1998:

19). Yeni sol, başlarda Marxist çerçeveyi

aşmayı başaramadı ve farklılıklar

vurgulanarak yola çıkmış olsa da nihayetinde

klasik homojenlik vurgusu sürdü. Yani halen

sınıfın tüm farklılıklara rağmen bir bütün

olduğu kabul ediliyor, herkesin bu bütünlükte

birleşmesi isteniyordu.

1984 madenci grevine kadınların

verdiği destek sınıf ve cinsiyet ilgisine

yönelik bazı değişikliklerin oluştuğunu

30

Sosyoloji Notları

düşündürse de (Bradley, 1996: 73) “grev

dönemi, kendisinin ahlaki doğru olduğunu

iddia eden bir sınıf politikasının egemenliği

altındaydı”. Kadınların “çalışan sınıfın

kadınları” adı altında greve verdiği destek

övülse de öncelik “çalışan sınıf”ta kalmış,

“kadın” hareketi destek görmemiştir. Arrighi,

Wallerstein ve Hopkins’e göre örneğin kadın

hareketinin bu yalnız kalmışlığı onun apolitik

doğasından kaynaklanmaktadır. Kapitalist

sistemden kaynaklı bir dışlanmışlık söz

konusudur ancak örgütlenmedeki

problemlerden ve eksikliklerden dolayı yeni

toplumsal hareketler potansiyel güce sahip

olsalar dahi gereken etkiyi gösterememişlerdir

(Erbaş ve Coşkun, 2007: 15).

Marxist temelli sınıf anlayışının farklı

kimlikleri dışlamasıyla ilgili olarak

Rutherford’un yaptığı bir diğer eleştiri de

ekonominin belirleyiciliğine verilen önemle

ilgilidir. Marx’ın “tarihi insanlar yapar ama

kendi seçtiğimiz koşullar altında değil”

sözünü hatırlatan Rutherford, bu sözü

Althusser’e eleştiri mahiyetinde yeniden

yorumlar ve “Ekonomi Hazretleri”nin nihai

belirleyici olmadığını, koşulları etkileyen bir

yapısı olduğunu, ancak bu yapının sonuca

doğrudan etki etmediğini ifade eder

(Rutherford, 2004: 18-20).

Kimlik

Artık yapılması gereken farklılıkların

da hesaba katıldığı demokratik bir yaklaşımın

geliştirilmesiydi. Bu durum kültürlerin

kutsanmasını ve farklı kimliklerin varlığının

tanınması taleplerini doğurdu.

Farklılıkların vurgulanması yoluyla

kimliklerin bir sorunsal haline gelmesi ise ilk

olarak dilde kendisini göstermeye başladı.

Derrida etkisi olarak da adlandırabileceğimiz

bu durum bir kimliğin inşasının nasıl

gerçekleştiğinin de açıklaması gibidir. Batı

bilgi sistemlerinin yapı bozumu yoluyla

hiyerarşik yapının nasıl gizlendiğini ortaya

çıkarma çabasına girişen Derrida “bir

kimliğin inşası inkar ettiğini dışlamasına

dayanır” demektedir (Gökalp, 2004: 70).

Merkez iktidarını meşrulaştırmak için,

kendisini inkar edeni ötekileştirirken, her iki

taraf da kendisini diğerinin elinden


çektiklerini anlatarak var etme yoluna gider

(Pietsch, 2007: 345). Bu inkar yoluyla öteki

anti-tez gibi sunulur ancak “Siyah Güzeldir”

gibi özellikle güzelliği ve olumluluğu

vurgulayan bazı söylemler bu ötekileştirici

katı tavrı kırmayı başarır (Rutherford, 1998:

23).

Bu noktada kimliğe dair yapılmış iki

temel tanımı ele alabiliriz. Gökalp’in

Grossberg’den alıntıladığı bu iki kategoriden

biri özcü yaklaşımdır. Buna göre kimlik verili,

sabit bir gerçekliktir ve “bireyi oluşturan

kendiliğinden var olan tözsel bir benlik olarak

tanımlanır”. Diğer kategoriyi ise kimliğin inşa

edilmiş olduğunu vurgulayan ve ağırlıklı

olarak “Kültürel Çalışmalar” okulu tarafından

işlenen kimlik tanımı oluşturur. Bu tanım

kimliği sabit bir kategori ve tamamlanmış bir

proje olarak görmez. Buna göre kimlik

tarihsel süreç içerisinde sürekli değişim

geçiren, yeniden üretilen ve “daima oluşum

halinde” olan bir gerçekliktir (Gökalp, 2004:

64).

Kimlik, birden çok söylem ile inşa

olmakta ve bireyler bu sayede birden çok

kimliğe sahip olmaktadırlar. Bu kimliklerden

birisine sahip olan birey diğerini her zaman

dışlamak zorunda değildir (Gökalp, 2004: 67).

Sözünü ettiğimiz bu çoğulcu ve inşacı kimlik

anlayışına göre kimlikler yansız değildirler ve

kendilerini meşrulaştırma çabası

içerisindedirler. Bu çabalar çoğulcu bir kimlik

anlayışı doğurarak sınıf merkezli dar bakış

açısını geçersizleştirmiştlerdir (Gökalp, 2004:

71).

Demokrasiyi sivil toplum alanına

sıkıştıran bu anlayış bu sefer de kimlik/fark

söylemleri dışında kalan etkenleri göz ardı

ettiği için eleştirilmeye başlanmıştır. Bir nevi

sınıf temelli yaklaşımları eleştirenler, sınıf

üzerinden teori geliştirenlerin düştüğü hataya

düşmüşlerdir. Oysa sivil toplumun

söylemlerini özgürce dile getirmesinin

yanında sosyal adalet ve eşitlik gibi önemli

dengelerin de kurulması gerekmekte, ancak az

gelişmiş ülkelerde bu konuda ciddi sıkıntılar

yaşanabilmektedir (Erbaş ve Coşkun, 2007:

21). Farklılıkların kimliklerin savunusu

yoluyla korunması çabasının önüne geçilemez

çatışmaları tetiklemesi de söz konusudur.

31

Sosyoloji Notları

Farklılığa vurgu yapan politikaların

beklenenin aksine gerici ve ötekileştirici

politikalar ürettiği görülmüştür (Erbaş ve

Coşkun, 2007: 23). Pietsch ise sınıf

politikasından kimlik politikasına geçişin

“Aydınlanmanın evrenselleştiricilik projesini

ortadan kaldırmak” anlamına geldiğini ve

sivil toplumu yıpratacağını düşünmektedir

(2007: 345).

Gelinen noktada saldırganlığın ve

ırkçılığın kendisini gösterdiği bir gerçektir.

Çünkü, Hall’ün de uyardığı gibi, iktidar

varlıkları ve bilhassa ulus-devlet kimlikleri

düşüşe geçtiklerinde çevrelerindekileri de

kendi yanlarında götürecek katı bir ırkçılığa

bürünmektedirler. Özellikle milli kimliklerle

ilgili yapılan eleştirilerin bu tip riskler içerdiği

bir gerçektir (Gökalp, 2004: 62). Bu yüzden

“bir iyileştirme ve onarma kültürü gerekli”

hale gelmiştir (Rutherford, 1998: 27).

Kimliklerin vaat ettiği demokratik ortamın

sağlanamaması ve aksine ortaya çıkan şiddete

dayalı kutuplaşmalar bazı çözüm önerilerini

de beraberinde getirmiştir. Mungan’ın bu

konudaki belirlemelerini Gökalp şu şekilde

aktarmıştır:

Önemli olan, bir kimliği

“savunurken, aynı zamanda

tarihsel bir kategori olan o

kimliğin aşılması sürecinin

mücadelesini de içermesidir.

Kimlikler ancak o zaman

hapishanemiz olmaktan çıkar”

(2004: 75).

Kimliğin aşılmasının kabulü demek,

onun tarihsel olarak dinamik bir inşa

olduğunun da kabul edilmesi anlamına gelir

(Rutherford, 1998: 25).

Kimlikle ilgili yapılan önemli bazı

ayrımlara dikkat çekmek yerinde olacaktır. İlk

olarak, psikologlarca üzerine çalışılan bireysel

kimlik ve daha çok sosyologların çalışma

alanı olan toplumsal (ya da kültürel kimlik)

ayrımından söz edebiliriz.

“Bireysel kimlik kendiliğin

inşasına gönderme yapar:

benzersiz birey olarak kendimiz


hakkındaki kendi hissimizdir,

kendimizi nasıl algıladığımızdır ve

diğerlerinin bizi nasıl gördüğü

hakkındaki düşüncemizdir”

(Bradley, 1996: 24).

Toplumsal (ya da kültürel) kimlik

ise:

“Zaten var olan bir şey değildir;

zaman, mekan, tarih ve kültürün

ötesine geçer. Kültürel kimlikler

bir yerlerden gelir, tarihleri vardır.

Ama tarihsel olan her şey gibi,

sürekli dönüşüme maruz kalırlar”

(Hall’den akt. Gökalp, 2004: 68).

Bu kimlikler yaşanmış ilişkilerin

çeşitliliğinden türerler ve (eşitsizliklerde

olduğu gibi) bireyleri etkilerler (Bradley,

1996: 24).

Toplumsal kimliğin alt başlıkları olan

pasif kimlik, aktif kimlik ve politik kimlik

ayrımı ise bireylerin eylemliliği noktasına

odaklanmaktadır. Pasif kimlikler yaşanmış

ilişkiler sonucu edinilen ancak herhangi bir

eyleme dönüşmeyen kimlikler, aktif kimlikler

ise bireylerin hakkında bilinçli oldukları ve

eylemlerine zemin sağlayan kimliklerdir.

Eylemlere sabit bir zemin bulunduğunda ve

bireyler kendilerini bir kimliğin kavramlarıyla

düşünüp tanımlamaya başladığında ise bu

kimliğin artık politik bir kimliğe

dönüştüğünden söz edebiliriz (Bradley, 1996:

25-26).

Sonuç: Sınıfın Yeni Konumu

Peki kimlik tanımlarının bu denli

çeşitlendiği ve sabit bir sınıfsal yapıdan

ziyade dinamik bir kimlikler bütününün

öncelendiği bu dönemde sınıf kavramı ne

durumdadır? İncelediğimiz makalelerdeki

ortak kanı ekonomik ilişkilere dayalı sınıf

anlayışının da sosyal kategoriler setine dayalı

sınıf analizinin de nihayete ermediğidir

(Bradley, 1996: 79).

Her ne kadar eleştiri süreci sınıf

teorilerinin düşüşü ve yeni toplumsal

hareketlerin yükselişine denk gelmiş olsa da

“sınıf hala toplumsal dinamikleri kavramayı

sağlayan toplumsal bir gerekliliktir..”

(Rutherford, 1998: 10-11). Özellikle Erbaş ve

32

Sosyoloji Notları

Coşkun bu konuda ümitli konuşmaktadırlar.

Onlara göre, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi,

sınıf teorilerinin düşüşünün ve yeni toplumsal

hareketlerin yükselişinin “sınıfın varlığını

maskelemiş olması onun gelecekte de böyle

olacağı anlamına gelmemektedir” (2007: 22).

Belek’e göre ise:

Mesleki farklılıklardan ileri gelen

gruplaşmalar varlığını

sürdürmekte, hatta meslek, genel

olarak bütün emek piyasası içinde

beceri, yaratıcılık, talep edilirlik,

pazarlık gücü, hareket yeteneği

bakımlarından avantaj ya da

dezavantajlar sağlayabilmektedir

(1999: 214).

Yapılması gereken sınıf analizlerinde

toplum içerisindeki farklılaşmaların

nedenlerini gözlemlemeye çalışmaktır. Bu

nedenler salt ekonomik olmadığı gibi,

tamamen ekonomi dışı da değildirler. Ezenezilen,

sermayedar-çalışan, patron-işçi

ikilikleri çok farklı alanlarda farklı isimlerle

farklı iktidar mücadeleleri olduğunu inkar

etmemizi gerektirmemektedir. Aynı şekilde

farklı iktidar mücadelelerinin varlığı da

ekonomi temelli mücadelelerin olmadığı

anlamına gelmez. Bu konuda özellikle

Rutherford’un belirlemeleri çok önemlidir

çünkü hem cinsiyet hem de siyasi kimlik

tercihlerinden dolayı yaşadığı tecrübeleri

makalesinde ayrıntılı olarak dile getirmiştir.

Kaynakça

Belek, İlker (1999) “Postkapitalist” Paradigmalar,

Sorun Yayınları, İstanbul

Bradley, Harriet (1996) Fracturated Identity:

Changing Patterns of Inequality, Polity Press

Erbaş, Hayriye ve Coşkun, Mustafa Kemal (2007)

Sınıf Kimliğinden Kültürel Kimliğe: Fark/Kimlik

Politikalarının Yükselişi, Fark/Kimlik Sınıf içerisinde, Der.

H. Erbaş vd., EOS Yayınevi, Ankara

Gökalp, Emre (2004) Kimlik, Farklılık ve Kimlik

Siyaseti, Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi,

Cilt 1, Sayı 2, S. 59-78

Pietsch, Carl (2007) Sınıf, Milliyetçilik ve Kimlik

Politikaları, Fark/Kimlik Sınıf içerisinde, Der. H. Erbaş vd.,

EOS Yayınevi, Ankara

Rutherford, Jonathan (1998) Yuva Denilen yer:

Kimlik ve Farklılığın Kültürel Politikaları, Kimlik, Topluluk,

Kültür, Farklılık içerisinde, Sarmal Yayınları, S. 7-29


BAUHAUS GELENEĞĠNE BAKIġ

Petek Beyazova *

“İfade, kerameti kendinden menkul bir

'deha'nın keyfi dışavurumları değil, her

insanda paylaşılmış olarak bulunduğu

farzedilen, 'doğal' bir güç olduğu

anlaşılan 'dehanın' işlenerek,

uğraşılarak ve düzenlenerek bir 'sanat

eserine' dönüşmesidir.”

Ulus Baker

Gelenek ve Teori

Birinci Dünya Savaşı'na giden yolda -

ulus devletler çağı- tüketim alışkanlıklarının

değiştiği dünyada üretim tarzları da değişime

paralel olarak farklı çevrelerce başka

söylemlerle kendilerini var etmeye çalıştı.

Bauhaus'un doğuşunun izini burada bulmak

mümkündür. Sanatı ve zanaatı baskı altında

tutan siyasi güç, sanatçının görevi, üslubu gibi

öznel meseleleri doğrudan üretim ilişkilerine

bağlayarak tartışıyordu.

1907'de kurulan Deutsche Werkbund

adlı, üyelerinin çoğunluğunu sanatçı ve

mühendislerin oluşturduğu dernek bu

tartışmaların gündem oluşturduğu ilk yerdir.

Derneğin üyelerinden Hermann Muthesius,

demokrat Friedrich Naumann'la sanat

politikası ve üretim hakkında benzer görüşleri

paylaşıyordu. Devlet nezdinde sanat, tipler

oluşturarak seri üretim ile ticari çıkarlar için

sanatçıyı kısıtlayan, ulusal bir sağduyu ile

kuşatan, zorlama bir üretim öneriyordu.

Hermann Muthesius da 'Werkbund'un

Gelecekteki Çalışmaları' adlı konuşmasında bu

fikirleri alenen destekliyordu. Aynı oturumda

Henry van Velde 1 sözü alarak şiddetli bir

biçimde Muthesius'a karşı çıktı (Maciuika,

2009: 38). Van Velde'nin sanatçının

özgürlüğünü savunan konuşmasından sonra

Werkbund katılımcıları bir anlamda taraflarını

seçerek yorumlarda bulundular. Takriben

birçok mektup, makale ve tartışmanın temel

* Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi,

Sanat Tarihi Bölümü

1 Art Nouveau'nun Belçika'daki öncülerinden.

33

Sosyoloji Notları

sorunu haline gelen bu meseleden Bauhaus'u

oluşturacak düşünce ve üslup doğdu.

1919'da Weimar'da Bauhaus

Manifestosu kendini bir nesnel yapı olarak var

etmeye başladı. Bu yapı, içinde tasarım eğitimi

verilecek bir okul binasıydı. Açılış Walter

Gropius'a atfedilse de düşünsel boyutta ilk

adımları atan Van Velde ile de anılmaktadır. H.

Muthesius, F. Naumann, Werkbund genel

müdürü Enrst Jackh ve Werkbund'daki

destekçilerinin; tipler yaratma/standardizasyon

konusunda çalışmaları ve dayatmaları temelde

Alman Kültür'ünü bir emperyal erk, temsilen

bir stili, uluslar arası bir model haline getirmek

üzerine şekillendiğinden, politikacılar

tarafından milli duyguları perçinleyecek

sözlerle savunulmuştur. Ancak terslik de

şuradadır ki; üretim uzun vadede halkın

refahını sağlayacak finansı ihracatla elde

edecek, ancak satın alma gücü kısa vadede

iyileşmeyen halk halen vergiler veya düşük

gelir sebebiyle ihtiyacı olanı ya da çok daha

kritik bir mesele olan, tasarımından dolayı

beğendiği lükse sahip olamayacaktır.

Bauhaus bu eksende toplumcu bir

üretim tarzı önermektedir; kolay erişilebilir,

ucuz, dayanıklı tasarım. Ancak politik açıdan

değerlendirildiğinde Doğu'daki devrimlerden

etkilendiği düşünülse de bir sosyalist

ideolojiyle toplumcu değil, keza Nazi

döneminde milliyetçi sağduyudan uzak ve

ortaya çıktığı zamanın politikacıları gibi

emperyal kaygıları olan bir tutumda da


değildir. Bu noktada sanatı siyasetten ayırmak

çok mümkün olmuyor.

Bauhaus yeniliğin inşasıdır. Modernizmin

bu inşadaki rölü, evdeki en küçük nesneden

başlayarak tüm eşyayı dönüştürmek ve bir

yaşama biçimi yaratmak, bu değişimlerden

alışılageldiği üzere sadece aristokrasinin değil,

gittikçe bir tehdit olarak yükselen orta sınıfın

da ulaşabileceği değerler biçmektir. Bu haliyle

imlediği tek şey demokrasinin kendisidir. Bazı

çalışmalarda gösterilen halkçı tarafı da başta

Werkbund'da dile gelmiş ihracat çıkarları

hususunda, aynı paradigmayı öngördüğünden

tutarsız görünüyor. H. Muthesius

standarlaştırma önerererek uluslar arası bir

markalaşma öneriyorduysa, Bauhaus bir

Alman stili iddiasıyla kültürel bir yayılma

öngörür. Bu büyük planlar, ırak hegemonyalar

bir biçimde aynı kulvardadır. Ama niyetlerin

farklı olduğunu politikacılarla kimlerin kahve

içtiğine bakarak anlayabildiğimiz gündelikiçgüdüsel

noktadayız. Ve bu açıktır ki

Muthesius cenahıyla Gropius cenahı birbirine

üretim-tüketim öngörüleri konusunda

Doğu'daki ve Batı'daki devrimler kadar zıttır.

Bauhaus'un tasarım ve üretim tarzına bakarak

bu gerçeğe ulaşılabilir.

Şatafattan tamamen uzaklaşan, çekiciliğini

sadeliğinden alan şey… İşlevselliği

tasarımının önüne geçtiği gibi, bir süre sonra

tasarım işlevselliğine uygun izler taşımaya

başlar. Amaç gündelik hayatı kolaylaştıran, bir

şey satın alındığında bir benzer diğer şeyi satın

almanızı engelleyecek bir dayanıklılık ve en

önemlisi aitlik, modern bir alman stiliyle

modern bir Alman gibi hissetmeyi satmaktır.

Bu durum günümüzde orta sınıfın

alışkanlıklarının değişmesine benzetilebilir.

Ekolojik bir makine satın alındığında, bir

anlamda belli bir entelektüel elitin içinde

hissedilerek alternatif bir şekilde yine aynı

şirkete finansal, piyasaya ekonomik bir destek

sağlanmış olunur. Bauhaus'un modernizmle,

büyümeyle, üretimle ilişkisi bu doğrultudadır.

Bauhaus bir tasarlama, dizayndan çok

bir model yaratır. Bu model bakmaya

alışagelinen en sıradan gündelik şeyi dahi

estetize ederek, bir günün her evresinde, bir

evin her odasında yalın, sindirilmiş bir stil

haline gelmek ister. Bu yüzden estetik ile şeyi,

34

Sosyoloji Notları

sanat ile işlevselliği, soyut ile kesinliği

buluşturan geometrik formdadır (Artun, 2009:

189-190). Bu keskin formlar aynı zamanda

Bauhaus derslerinde görmeyle ilgili bir eğitim

tekniğinin formlarıdır. Bauhaus eşyayı yaşama

ve eşyayı izleme arasında kurulan bir

köprüdür. Bu köprünün hatları geometriktir.

Eğitim ve Pratikler

Bauhaus bir öğreti olarak

değerlendirilirse, tam da bir pedagojik karşılık

bulacaktır; 'öğrenen merkezli eğitim'.

Bauhausçuların sanatçıya bakışaçısı bu konuda

ipucu verebilir; yeteneksiz insan yoktur, her

birey nasıl yapıldığını öğrendiğinde bir

sanatçıya dönüşebilir. Bauhaus'ta genel

öğretmen öğrenci/usta çırak ilişkisi bu bilincin

üzerine kurulmuş olup zaman içindeki eğitmen

figürlerine göre muhtelif pedagojik yöntemler

geliştirmiştir. Paul Klee, Johannes Itten, Vasily

Kandinsky, Josef Albers gibi isimler

Bauhaus'un önemli eğitmenleri arasındadır.

Temel Tasarım Eğitimi'nin yalnızca

Bauhaus ekolüyle ilişkilendirilmesi haksızlık

olacaktır. Avrupa'da sanat eğitiminin nerede

başlayacağı, nasıl süreceği üzerine felsefi,

pedagojik bir tartışma sürmektedir. Bauhaus'ta

Temel Tasarım derslerine “Vorkurs”

deniliyordu. Bu dersler öğrencilerin sanatla

tanışma aşamasında aldıkları bir ön ders

mahiyetindeydi. Temelde görsel algıyı

geliştirmek için 'Gestalt İlkeleri'ni

benimseyerek, parçadan bütüne varmayı

öğretmeyi amaçlar ve düzen içindeki parçaları

bir bütün halinde görüp yorumlardı.

Bauhaus'un ilk senelerinde Johannes

Itten pedagojisi etkindir. Yaklaşımı karakteri

yüzünden mistik bulunur (Özkar, 2009: 136).

Renklerle, soyutla olan ilişkisi ve ders

başlarında yaptırdığı meditatif spor hareketleri

yüzünden böyle nitelendirilmesi mümkündür.

Bu mistisizmi elbette bireysel gelişimi

savunduğu bir düzlemde, yaklaşımda kendini

gösterir. Itten'in en önemli tekniği, resim

düzleminde yaptığı çalışmalarla öğrenciye

resmi, geometrik şekiller aracılığyla saptadığı

anlamlarla öğretmektir. Bu teknikle soyut

düşünmeyi öğretmeyi amaçlamaktadır. Aynı

amaç Kandinsky'nin “ölüdoğa” denen

resim/fotoğraf üzerindeki geometrik


soyutlamasında da vardır. Bu türden yöntemler

direkt olarak bireyin algısına yönelik,

metafizik kişisel öğrenme süreçleridir. Itten

ayrıldıktan sonra Bauhaus, Walter Gropius'a

mal edilebilecek pozitivist tavrını öne

çıkarmıştır. Sınıf içinde yaratılan geometrik

evrenlere bakış açısı biraz değişmiştir. Bireysel

gelişim yerine, eser üzerinde çalışılan tekniğin

anlatılması, paylaşılması, geliştirilmesi daha

açık bir anlatımla iletişim ve aktarım önem

kazanmıştır. Eserin, Itten döneminde üzerinde

durulan algısal boyutu bir kenara bırakılmış,

işlevselliği önem kazanmıştır. Bu noktada F.

Fröbel'in 'hediye setleri'nden bahsedilebilir.

Itten ve Gropius'un, iki farklı yaklaşımın

oyuncağı olabilecek niteliktedir. Çocuklar için

geliştirilmiş bu ahşap oyuncak bir ipe asılı

olarak durur (boşlukta salınan), üç boyutlu ve

geometriktir. Bu haliyle uzayda salınan cismi

temsil eder. Temel geometrik biçimlerle,

boşluğa inşa edilebilecek nesneyi öğreten

yanıyla yapısalcı, çocukların farklı algılarla

yaptıkları dizaynlar bakımından bireysel

gelişimi destekleyen bir öğretme biçimidir.

Benzer bir sistematik Bauhaus

öğretmenlerinden Moholy-Nagy'nin 'Yedi

Element'idir. Fiziksel dünyanın biyoteknik

yapıtaşları, prizma, koni, şerit, küre, çubuk,

burgu, küpten oluşan yedi element yine aynı

şekilde kullanılan soyut dillerin, aynı zamanda

düzen içindeki hatları saptamaya yarayacak

görsel algının kuvvetlenmesiyle ilgili eğitimin

parçasıydı.

Bauhaus eğitimi eğitmenlerle

adlandırılarak dönemlere ayrılabilirse de, aslen

iki başlık var gibidir; öznel ve nesnel

yaklaşım. Son zamanlarına doğru nesnel

yaklaşım tarzı hüküm sürmüştür.

Türkiye’de Bauhaus Etkileri

Cumhuriyet Türkiyesi'nde modernizm

entegrasyonu bir gereklilik halini almıştı.

Bürokratlar, entelektüeller bir model arayışı

içindeydiler. Savaş karışıklığı bir yanda

yıktığını, diğer yanda yeni düzende kurulması

gereken prensipler, ilkeler haline getirmişti. Bu

noktada Bauhaus Türkiye için önemli bir

modeldir. Tanzimat‟ın modernleşme

nesnesiyle Cumhuriyet‟in modernleşme

nesnesi oldukça farklıdır. Tanzimat bir tür

35

Sosyoloji Notları

burjuva yaratıp onun ihtiyaçları doğrultusunda

modernleşirken, Cumhuriyet Bauhaus

normlarına isterik bir şekilde ihtiyaç içindedir.

Tanzimat'ta kendini Pera ve çevresi ile

sınırlayan modern, Cumhuriyet'te tüm bir

Anadolu'nun, özellikle köylünün modernidir.

Bunu karşılayabilecek niteliği fütüristik

tavrından gelir. Bauhaus'un kurguladığı bir

gelecek inşasıdır. Cumhuriyetle beraber tam da

yeni'nin yerelleştirilmesi, geçmişle bağların

koparılması, endüstriyle sanatın birbirini

destekleyen bir biçimde gündelik yaşamı

kuşatması gerekmektedir. Bu türden özlemler

metazori, dayatılmış bir dönüşüm süreci olarak

görünebilir. Ancak bu gelişmeler 'tali (ikincil)

sosyalizasyon': yani kurumsal ya da kurum

temelli altdünyaların içselleştirilme sürecidir

(Berger, Luckmann, 2008: 202). Toplumlar

işbölümü, kent kuralları gibi benzeri

anlaşmaların bilgi dağılımı içindedirler. Bu

gündelik hayat kabullerinin sanat ve kültürdeki

kabulleri de aynı şekilde anlaşmalarla yapılan,

toplumların ikincil sosyalizasyon süreçleri

olarak büyük resimde değerlendirilmelidir.

Z. Y. Yaman bu ihtiyacı kavramsal

anlamda oldukça net bir şekilde niteleyerek

“makinenin estetiği” demektedir. Bauhaus'la

beraber modern insan makineye alışmaktadır.

Aynı çalışmasında Yaman, Türkiye'de

Bauhaus'un Osmanlı'dan Cumhuriyet'e

aydınlar ve sanatçılar tarafından nasıl

içselleştirildiği konusunda Nazım Hikmet'in

“Makinalaşmak” şiirini sembolik bir örnek

olarak gösterir (Yaman, 2009: 204). Bu bir

bakıma uzun bir süreci temsil etmekle

mükelleftir; takip, sonra yandaşlık ve ardından

entelektüel fikir birliğiyle destekleyecek

nitelikte ürünler ortaya koymak. Benzer

etkileşimi Bauhaus'un kendisi “Arts and Craft”

ve diğer ülkelerdeki çağdaş benzer tasarım

programlarından, ya da Henry Bergson gibi

düşünürlerin yaklaşımlarından esinlenerek

yaşamıştır. Dünyanın küçülmeye başladığı

noktada, demokratik rejimlerin hükmünde

hemen her coğrafyada modernizmin sanat

temsili makine'nin kendisidir. O noktada din,

ahlak, toplumsal gelenekler gibi hassasiyetlere

bağlılığın esası yerine, modernizmin bu yeni

insanı için konfor ve işlevsellik üreten


makinesine bağlılık her tür kutsallıktan ve

kültten uzak gerçekçi bir sanat yorumudur.

Köy Enstitüleri

Erken Cumhuriyet Dönemi'nde

köylerin kalkındırılması hususunda ilkin

eğitim programlarında düzenlemeye

gidilmiştir. Hedef köyü kalkındıracak, nitelikli,

niteliği uzmanlığından değil birçok alanda iş

görürlüğünden gelen bireyler yetiştirmektir.

Emeği belli bir sistematikle, ama bireyin

seçimleri doğrultusunda kanalize eden bir

programdır. Bu programla öğrenciler temel

sanat eğitimden geçmekte, yanısıra müzik,

resim, tiyatro, halk oyunları, şiir yazımı,

yontuculuk, spor, hatta etkili konuşma ve

yabancı dil alanlarında eğitimler almaktadırlar.

Her öğrencinin ilgi alanı ve yeteneği

doğrultusunda gelişimleri gözlemlenerek

saptanır, bu doğrultuda eğitim

programlarımdan kendilerine en uygun olanı

seçmeleri için yönlendirilirler. Köy

Enstitüleri'nin Güzel Sanatlar ve Yapı ve El

sanatları bölümleri direkt sanatla ilgilidir ama

bu kolların birinde eğitim alan öğrenci bir

diğer alanda da bilgi, beceri sahibi olur.

Köy Enstitüleri'nin kurucusu ve

kuramcısı olan İsmail Hakkı Tonguç

Almanya'da bulunduğu sürelerde Bauhaus ve

İş Okulu pedagojilerini incelemiş ve bu

modelleri 'Yeni Cumhuriyet'in koşullarına göre

yerelleştirerek bir eğitim programı haline

getirmiştir. Tonguç'un Almanya'nın pedagojik

reformu ile ilgili saptamaları şöyledir:

“Tüm sanatlar bir çatı altında

toplanıyordu. Resim, grafik,

heykel, seramik, tekstil, vitray,

ahşap ve metal üç boyutlu

objelerin yapımı ve diğer

çalışmalarla bir bütünlük

içindeydi. Bu okul, endüstriye

geçişte ürünlerin yozlaşmasını

önlüyordu. Yalnız sanatçı olacaklar

için değil, bütün halkın eğitimden

geçmesi gerektiğine inanıyorlardı.

Bu nedenle ilk ve ortaöğretimde

sanat eğitimi önemli bir yer

alıyordu.” (Ülkü, 2008: 42)

36

Sosyoloji Notları

Bu saptamadan Bauhaus modelinin Köy

Enstitüleri'yle ortak noktalarını keşfetmek,

yeni düzenin ihtiyaçlarını saptamak

mümkündür. Enstitüler tıpkı Bauhaus

modelinde olduğu gibi sanat ve zanaatın

birleşmesini, sanatçının zanaatçı ile kutsal

ayrımının ortadan kalkmasını, özellikle

üstünde durulması gereken ifadeyle

“endüstriye geçişte ürünlerin yozlaşmasını”

önlemesi gibi hassasiyetlerle modern dünyaya

uyumu hedeflemiştir. Bir diğer etkileşim,

öğretme şekliyle ilgilidir; ezberci eğitim terk

edilmiş, iş aracılığıyla, yaparken öğrenme,

zorunluluk yerine teşvik, kişiyi kendinden

etkin hale getirmeyi amaçlayan davranış

hakim kılınmıştır.

Enstitülerin kurulmasında dönemin

Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in katkısı

büyüktür. Hümanizmin toplumca

içselleştirilmesini arzu ettiğinden Köy

Enstitüleri, fikriyatını karşılayan nitelikte

pedagojik bir program olmuştur. İlk program

olan 1943 programı H. A. Yücel ve İ. Tonguç

tarafından hazırlanmıştır. Dolayısıyla direkt

olarak devletin elinde şekillenmiş bu

programın Bauhaus'a en yakın sistematik

olduğunu söylemek yanlış olmaz. 1947'deki

program, önceki programın uzantısı

sayılabilecekse de çeşitli değişikliklerle daha

akademik bir yapı oluşturulmuştur. “Öğrenen

Merkezli Eğitim”den uzaklaşılmıştır. 1953'te

ise Enstitülerin adı Öğretmen Okulları ve Köy

Enstitüleri şeklinde değiştirilerek, içeriği

tamamen 'işe, pratiğe yönelik eğitim'

mantığıyla dönüştürülmüş ve asli özelliğinden

uzaklaştırılmıştır.

Bauhaus ve minvalindeki

programlarının sanayi çağı Avrupası üretimine

zemin oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

Türkiye'nin yükselen yeni çağa ayak uydurma

sürecinin hem hümanizmi hem makineyi

temsil eden, demokrasi zamanının ihtiyaçlarını

karşılayacak bu programlardan etkilenmesi

kaçınılmazdır.

1954'te kapatılan Enstitülerin kültürel

mirasının korunmadığı açıkça ortadadır. Bu

günkü eğitim sisteminde sürdürülen ya da ona

atfedilen bir gelenek olmadığı gibi, dönemin

enstitü binalarının çoğu, tarihini yansıtacak

görünümden uzak, ya da harabe biçimindedir.


Türkiye tarihinde önemli ve tartışmalı bir

gelenek olan Köy Enstitüleri bugünün temel

eğitim olarak öngörülmüş tarih/sosyoloji

derslerinde önemince ya da hiç

tartışılmamaktadır.

Ekole Bağlı Okullar

Osmanlı'da Sanayi-i Nefise

Mektebi'nin kuruluş nedeni yapısal ihtiyaçları

karşılamaktı. Zaman içinde gelişen bu okul bir

elit sanatı ve sanatçı tabakasını besliyordu.

Osmanlı, Sanayi Devrimi sürecini

içselleştirememiş olsa da etkisi altında kaldığı

rüzgar onu batılı devletlerle aynı

gereksinimleri duymaya zorluyordu. Yeni

insanı yetiştirecek eğitim programlarına

ihtiyacı vardı. Cumhuriyet döneminde bu

ihtiyaç bir zorunluluk halini alınca Almanya ve

çeşitli ülkelere gönderilen öğrenciler başka

fikirlerle tanışmışlar ve birikimleri sayesinde,

ülkelerine döndüklerinde eğitimin

mühendisleri olmuşlardır. Bu öğrencilerden

İsmail Hakkı Tonguç ilk akla gelen isimdir.

Yine Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki Resim-İş

Bölümü'nü kurmak için Bauhaus model kabul

edilmiştir. Bu süreçte etkin rol oyanayan

İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun da adını anmak

gerekir. Bölüm 1932'de açılmıştır. Bu gün de

varlığını sürdüren bölümün o günlerde yapı

itibariyle Köy Enstitüleri'nin devamı

niteliğinde olduğu saptanabilir.

Bauhaus şeması, öğretmen öğrenci

ilişkisinin henüz pek akademik olmayan,

derslerin kuramsal olmaktan çok pratiğe

dayandığı usta çırak ilişkisine benzemesi,

sanatı gerçekçi ve işlevsel yönleriyle ele

alması ve en önemlisi 'Temel Tasarım

Eğitim'ini önermesi bakımından Türkiye'deki

teknik ve güzel sanatlar eğitiminin nasıl

olacağı sorusuna cevap vermiştir.

Gecikmeli olarak açılan Devlet Tatbiki

Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nun kuruluşu

Gazi Eğitim Enstitüsü (GE) öğretmenlerinin

girişimleriyle 1957'de tamamlanır. Savaşın

zorlayıcı ekonomik koşulları okulun açılışını

biraz geciktirmiştir. Organizasyonunda

danışmanlık yapması için, sonradan binanın

kurulumunda da çalışacak olacak olan Prof.

Schneck'ten yardım istenir. Schneck Bauhaus

mimarı ve yöneticisi Mies van der Rohe'nin

37

Sosyoloji Notları

yanında iç mekan tasarımı yapmış bir

mimardır. Tatbiki'yi, Bauhaus'un temel

ilkelerini ısrarla benimsediği için GE Resim-İş

Bölümü'ne göre geleneğe çok daha yakın bir

okula dönüştürmüştür. Temel Tasarım Eğitimi

önemsenmiş, özellikle serbest sanatların ve

güzel sanatların geliştiği Tatbiki, Gazi gibi

öğretmen yetiştirmeyi hedeflemekten çok,

sanatçı yetiştiren bir kuruma

dönüştürülmüştür. Bugün Marmara

Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü olarak

varlığını sürdürmekte, akademisyenlerinin

makalelerinden Bauhausçu geleneğe sahip

çıktıkları anlaşılmaktadır.

5 Ekim 1951'de Birleşmiş Milletler'den

konut politikası ve planlama konusunda

yardım isteyen Türkiye'ye Prof. C. Abrams elçi

olarak gönderilir. Abrams, Türkiye'deki

mimarlık okullarının „Temel Tasarım

İlkeleri‟ni göz ardı ederek mühendislik okulu

olarak işlevselliklerini sürdürdüklerini rapor

eder. Aynı zamanda bazı yetenekli mimarlar

kendilerine uygun çalışma ortamı

bulamamaktan şikayetçidirler (Uysal, 2009:

378). Tam da böyle bir tabloda bu eksiklikleri

karşılayacak, bir yandan da ekonomi,

sosyoloji, hukuk öğreterek kenti modern

insanın yasalarıyla donatacak bir üniversite

kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçlara

cevap veren Orta Doğu Teknik Üniversitesi

1956'da hazırlıkları tamamlanarak açılır.

Amerika'nın desteği ile kurulmuş olsa da

Mimarlık Bölümü Bauhaus ekolünden

etkilenmiş ve bu doğrultuda gelişim

göstermiştir. Temel Tasarım Eğitimi tam

manasıyla ilk kez burada Mimarlık derslerinde

benimsenmiş, uygulanmaya başlanmıştır.

Bu önemli üç okul; temelleri,

yatkınlıkları bakımından ayrışsalar da Bauhaus

ilkelerini farklı sanat ve zanaat alanlarında

içselleştirdiklerinin görülmesi bakımından

önemli başat örneklerdir. Bunlar dışında

Bauhaus model alınarak açılmış ya da eğitim

programları bu ilkeler çerçevesinde

dönüştürülmüş okullar arasında İzmir

Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve

Tasarım Fakültesi, İstanbul Devlet Güzel

Sanatlar Akademisi, İTÜ Mimarlık Fakültesi

sayılabilir. Bu isimlerin sıralanışında Bauhaus


eğitiminin çağdaş sanat eğitimindeki

belirleyici rolü açıkça saptanabilir.

Sonuç

Bauhaus Sanayi Devrimi ile öngörülen

üretim, tüketim alışkanlıklarının değişmesine

paralel sanatın standardizasyonu yerine,

nitelikli, ekonomik, kalıcı, dizaynda şatafattan

uzak, sade, çokça geometrik hatlı meta, yapı,

sanat üretimini benimsemiş, bu eksende

makinenin gündelik hayata kabulünü sanat ve

zanaati, bütenleşik bir yapıyla dönüştürerek,

hayatın en küçük nesnesinden başlayıp şey'i,

yapıyı, yaklaşımı estetize etmiştir. Bauhaus

pratiklerinin toplandığı bu okulun pedagojik

fikirlerinin etkisi de kıtalararası kabuller

görmüş, demokrasinin yeniçağının eğitim,

üretim ihtiyaçlarına tam karşılık verdiğinden,

ana vatanında ve diğer ülkelerde aynı eğitim

programını öngören çok sayıda okul açılmış ya

da dönüştürülmüştür. Bu okullar aracılığıyla

yetiştirilen öğretmenler, sanatçılar, elemanlar

dolaylı olarak Bauhaus ekolünün gündelik

hayata sindirilmesini sağlamışlardır.

Endüstrileşmeyle beraber kendi modernlerini

şekillendiren toplumlarda Bauhaus, bugünün

demokrasisinde sanat, üretim, hatta tüketim

alışkanlıklarını da etkileyerek son formunu

almıştır.

Modernin maddi, manevi hatlarına

yakından bakıldığında Bauhaus bugün halen

eşyanın üzerinde bir soyut etiket olarak

görülebilir şekilde durmaktadır.

38

Sosyoloji Notları

KAYNAKÇA

ARTUN, Ali (2009)“Geometrik Modernlik: Bauhaus

Enternasyoneli ve Türkiye'de Sanat”, Bauhaus:

Modernleşmenin Tasarımı, 1. bs., 183-199, İletişim

Yayınları, İstanbul.

BERGER, L. Peter., LUCKMANN, T. (2008) Gerçekliğin

Sosyal İnşası., çev: Vefa Saygın Öğütle, Paradigma

Yayıncılık., İstanbul.

MACIUIKA, John V. (2009) “Deutscher Werkbund ve Osmanlı

İmparatorluğu: Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Tasarım

Reformu, Ekonomi Politikası ve Dış Politika”, Bauhaus:

Modernleşmenin Tasarımı, çev: Elçin Gen, 35-94, İletişim

Yayınları, İstanbul.

ÖZKAR, Mine (2009) “Soyut Düşünme ve Yaparak Öğrenme:

Temel Tasarım Eğitiminin Amerika'daki Başlangıçları”

Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı, 135-151, İletişim

Yayınları, İstanbul.

UYSAL, Yeşim (2009) “ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık

Bölümü'nde 1956-1980 Yılları Arası Eğitim

Sistemi”Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı, 375-392,

İletişim Yayınları, İstanbul

ÜLKÜ, Candan (2008) “Sanat Eğitimi, Sanat ve Köy

Enstitüleri”, Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi,

Sayı.1

YAMAN, Yasa, Zeynep (2009) “Bauhaus ve Söylemleştirilen İç

Mekan Anlayışı: Yeni Yaşam, Yeni Dekorasyon, Yeni

Mobilya”, Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı, 201-240,

İletişim Yayınları, İstanbul


SIMONE DE BEAUVOIR’DA

İKİNCİ CİNS VE AŞKINLIK KAVRAMI

Elif Gezgin 1

I. Giriş: İkinci Cins

Sol eğilimli bir kamu entelektüeli olarak

tanınan Beauvoir‟ın 1949 yılında yayınlanan

bu eseri daha yayınlanır yayınlanmaz 22.000

adet satmıştır. Bin sayfalık bu kitap Fransızca

aslından Türkçe‟ye Bertan Onaran tarafından

çevrilmiş ve Payel Yayınevi‟nce 3 cilde

bölünerek basılmıştır. Eser ilk bakışta „İkinci

Cins‟ yerine; „Genç Kızlık Çağı‟, „Evlilik

Çağı‟ ve „Bağımsızlığa Doğru‟ adlı 3 ayrı cilt

adıyla ve içeriğiyle karşılaştırıldığında göze

bu başlıklardan daha ironik gelen kapak

resimleriyle dikkat çeker. Ancak,

kadınlarımıza daha iyi bir anne ya da daha

başarılı bir eş olmayı salık veren sayısız

sıradan kitaptan biri gibi görünen bu eserin

gerçekte o dönemin feminist hareketlerine

yön veren temel yapı taşlarından biri

olduğunu anlamak için onu okumaya

başlamak yeterli.

Varoluşçu bakış açısının feminist

mücadeleyle eklemlenmesinin ve kadının

ötekiliği başlığı altında kapsamlı bir şekilde

somutlaştırılmasının Simone de Beauvoir‟la

gerçekleştiği söylenebilir. O, Sartre‟nin

“İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur”

sözüne paralel biçimde feminizme meşhur

“kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünü katar

ve bu söz 1970‟lerde geliştirilen feminist

çalışmaların anahtar kavramı olan „toplumsal

cinsiyet‟in ve „biyolojik cinsiyet/toplumsal

cinsiyet ayrımı‟nın temel ifadelerinden biri

1 Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,

Sosyoloji Bölümü, Doktora Öğrencisi.

39

Sosyoloji Notları

haline gelir. Beauvoir bu yolla erkek

hegemonyasının neden ve sonucunun

varoluşsal olduğuna dikkat çekmekte ve

kadının ikincil konumunun onun bir penisten

ziyade var olan patriarkal sistemde varlığını

tanıyan bir konumdan yoksun olmasından

kaynaklandığını öne sürmektedir.

Beauvoir‟a göre kadın erkek eşitsizliği,

kadın cinsiyetinin değil kadınlık durumunun

getirisidir. Onun bunu bir durum olarak

adlandırması, varoluşçu ve kurmacı bakış

açılarının birbirinin içine geçtiği noktadır.

Yani söz konusu durum hiç bir biyolojik

temele dayanmaz. Kadınlar, özgür olma

yetilerini sınırlandıran, inşa edilmiş, somut bir

durumun içindedir. Beauvoir‟a göre kadının;

erkeğin hâkimiyetini ele geçirip kimselere

bırakmadığı o gerçekliğine karşın rastlantısal,

erkeğin varlığına karşın hiçlik içeren ve

erkeğin özne konumuna karşın ötekileşen

konumunun değişmesi ve kadının bir

cinsiyetle değil yalnızca insan olmayla ilişkili

olan aşkınlığıyla toplumsal hayata dâhil

olabilmesi, kadın kurtuluşu için şarttır.

Bu çalışma, varoluşçu bakış açısının

Beauvoir‟la İkinci Cins‟te ses bulan feminist

bakışa nasıl yansıdığını ve (eserin çok kısa bir

özetinden sonra) Beauvoir‟ın çalışmalarında

merkezi bir rol oynayan aşkınlık kavramını

ele almayı amaçlamaktadır.


II. ‘İkinci Cins’e Giden Yol: Feminizme

Varoluşçu Bakış

Varoluşçuluğun insanın öznel

bütünlüğüyle ilgilenen bir yaşam felsefesi

olarak ortaya çıktığı söylenebilir. „İnsan ne ise

o değildir, ne olmuşsa odur‟ diyerek Sartre

(ve aslında genel olarak varoluşçu bakış açısı)

insan varoluşunun öznelliğini, onun

tarihselliği ve sonluluğu içerisinde ele alır.

Varoluşçuluk bu sebeple insanın, yüzyıllardır

süregelen toplumsal kaoslar ve bu ortamda

şekillenen kapitalist dünyanın tek-tipleştirme

çabasının beraberinde getirdiği yabancılaşma

durumuna karşı; kendi varlığının bilincinde

olması ve onun önceliğini benimseyen bir

birey olarak kendini gerçekleştirmesi 2

gerektiğini öne sürer. Çünkü “„kafa

eğitimimizin bir sonucu olarak bizler‟

bireylerde onların ortaklaşa taşıdıkları,

tiplerini gerçekleştirmekte kullandıkları

şeyleri algılarız; kendimize özgü gözümüzden

kaçar, onlara daha önceden edinmiş

olduğumuz kategorilerle yaklaşırız ve

bildiklerimiz gördüklerimize engel olur”

(Foulquie, 1998: 39-40)

Çok indirgemeci bir bakış açısıyla da olsa,

genel olarak varoluşçu felsefenin; bireysellik,

bir düzen eleştirisi olarak ona eşlik eden bir

tür tek-tipleştirme düşmanlığı ve bireyin

kendi aşkınlığına sahip olma özgürlüğüne

odaklandığı söylenebilir. Bu bağlamda

toplumsal düzende gitgide daha da

belirginleşen benzerleşme, yığın olma eğilimi

ve var olmak (ekonomik güç elde etmek) için

bir kolektif düzen içerisine girme

zorunluluğuna dikkat çeker. Zira özgür

düşünce ve kişisel özelliklerin değerini

kaybettiği toplumlarda “benliğin yitirilmesi

genele uyum sağlama gerekliliğini

arttırmıştır”(Fromm, 1996: 201). Yalnız insan

var olma savaşında; ekonomik çöküntülerden,

2 Abraham Maslow‟la kullanımı yaygınlaşan kendini

gerçekleştirme kavramında, kişinin tam potansiyeline

erişmeden önce karşılanması gereken bir ihtiyaçlar

hiyerarşisi bulunduğunu iddia edilir ve bu ihtiyaçlar

aşağıdan yukarıya doğru; fizyolojik, güvenlik, sevgi ve

aidiyet, saygı ve statü ile son olarak kendini

gerçekleştirme olarak sıralanır. Burada kişinin

gerçekleştirilmemiş potansiyeli olduğu ön kabulünden

yola çıkıldığı söylenebilir.

40

Sosyoloji Notları

sürekli değişkenlik gösteren maddi manevi

değerlerden yorgun düşmüş, daha fazla

güvende hissedebilmek içinse kitleleşme

yoluna gitmiştir. Böyle bir ortamda insanlar

hayatta kalıp ekonomik anlamda varlıklarını

sürdürmek ile kişisel özgürlüklerine sahip

çıkmak arasında seçim yapmak zorunda

bırakılmışlardır.

Özetle söz konusu koşullar karşısında

ideal bir insanlık durumuna odaklanan bu

bakış açısı; varoluşun özden önce geldiğine,

kişinin kendine özgü bireysel özünü seçme

yeterliliğine ve çevresinde olan biten şeylere

hem etki edebileceğine hem de onlardan

sorumlu olduğuna yönelik bir inancı

yansıtmaktadır. Dolayısıyla, böyle bir

yaklaşımın, yüzyıllardan beri dünyada en

temel eşitsizlik sorunu olagelen kadının

ezilmesi sorunuyla eklemlenmesi çok da

şaşırtıcı görünmemektedir.

İkinci Cins’te Biyolojik Temelin Reddi

Kadın sorununa varoluşçu bir bakışla

yaklaşan Beauvoir, doğacı görüşleri ve var

olan eşitsizliğin temeliyle ilgili yapılmaya

çalışılan biyolojik açıklamaları tümden

reddetmektedir. Çünkü varoluşçu felsefeye

göre “bireyin ne olacağı onun bütün

olanaklarını içeren yumurtada önceden

belirlenmiş değildir. İnsan, özgür olduğu için

bu olanaklar arasında bir seçme yapabilir.

İnsanlığın özü özgürlük içinde askıdadır.”

(Sartre‟den aktaran Foulquie, 1998: 60)

Burada ilk bölümde bahsedilen

varoluşçu bakış açısının insanı kendi

sınırlılıklarından sorumlu tutan ve seçme

özgürlüğüne odaklanan yaklaşımını yeniden

görme fırsatı buluruz. “Varoluş özden önce

gelir” (Sartre, 1996: 63) diyerek insan

varoluşuna odaklanmak ve onun önceliğine

inanmak; insana özgürlüğü kadar kendi özünü

seçme zorunluluğu da getirmektedir. Çünkü

bu görüşe göre “ilkin insan vardır; yani insan

önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra

tanımlanıp belirlenir; özünü ortaya

çıkarır”(Sartre, 1996: 63). Bu bakış açısının

kadının konumu göz önünde tutularak

yeniden okunması ile onun toplum içindeki

durumunun da bir inşa olduğu ve biyolojik

temelin kadının ikincil konumu ile olan


ilgisizliği gözler önüne serilmektedir. Varoluş

bir “edimse” (Foulquie, 1998: 144) ve

alternatifler arasından seçimler yoluyla

kendini oluşturmayı içeren yalnızca insana

özgü bir ayrıcalıksa bu bizleri, kadının kendi

bedeninin değil onu ikincil konumda

hapseden her türlü patriarkal etkinin esiri

olduğu sonucuna götürür.

Var oluşundan ve seçimlerinden

sorumlu ideal insanlık tanımından yola

çıkarak, Beauvoir‟a göre erkeğin kadını öteki

olarak dıştalamasının doğurduğu konumu

doğrudan doğruya kadının insanlığını

reddetmesi olarak yorumlayabiliriz. Bu

bağlamda Beauvoir İkinci Cins‟te öncelikli

olarak toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki bu

derin dengesizliğin kaynağını analiz eder ve

“kadın insanların” (female humans)

toplumdaki ikincil konumlarını tartışır.

Örneğin, döllenme sırasında ikincil konumda

olduğu düşünülen kadın rolünün, aslında

yumurtanın kendisiyle eşit güçte olabilecek en

uygun spermi seçerek içine alan aktif bir rol

olarak yeniden tanımlanması amacıyla bunu

ispatlayan bazı bilimsel çalışma örnekleri

verir ve biyolojik özcülükten alıntılarla kadın

yumurtasının “pasifliği” ve erkek sperminin

“aktifliği” gibi yerleşik bakış açılarının hiçbir

biyolojik temele dayanmadığını gözler önüne

sermeye çalışır.

Sonuç olarak her bir yaklaşımın iki

cinsiyet arasındaki farklılıkları ele

alabildiğini; ancak hiç birinin kadının ikincil,

aşağı rolde olmasının sebebi olamayacağını

ve bunu iddia eden çalışmaların yalnızca

kadının ezilmişliğini “kader” olarak

adlandırmaya yarayan sistemci bakış

açılarının ürünü ya da yardımcısı olduğunu

ifade eder.

“Ebedi Kadın” Kavramı ve Annelik

Beauvoir “ebedi kadınlık” (eternal

femine) mitini ele alırken kadının aleyhine

işleyen ve insan bilincine yerleşen bu mitin,

erkeğin kendi dünyaya geliş biçimiyle ilgili

rahatsızlığından kaynaklanan bir temeli

olduğunu öne sürer. Tarih boyunca hem

tapınılan hem de kötülenen annelik

kavramının, hayat verirken aynı anda ölümün

de habercisi olan yapısını irdeledikten sonra

41

Sosyoloji Notları

Beauvoir, analık kavramının -bu biyolojik

gerçekliğin- içgüdüsel herhangi bir yanı

olmadığını öne sürer. Ona göre “analık

içgüdüsü diye bir şey yoktur, hiç değilse bu

sözcük insan türüne uygulanamaz” (Beauvoir,

1993: 145) Tıpkı kadının erkek karşısındaki

“öteki” konumu gibi analık kavramı ve

annenin çocuk karşısındaki tutumu da kadının

toplumsal olarak bu kavramları benimseme ve

bunlardan etkilenme biçimiyle paralellik

göstermektedir; yani inşa edilmiştir.

Beauvoir İkinci Cins‟te yaratılan

mitler yoluyla ideal kadının kendisini erkeği

ve ailesi için feda eden bir prototip olarak

tanımladığını, bundan daha kötüsünün de

kadının yaratılan bu mitleri kadın kelimesinin

tanımı olarak içselleştirmesi halinde kendisini

bu kalıbın dışında bir başka şekilde

tanımlayamaması olduğunu ifade eder.

Kadının bu mitleri içselleştirmesi onu yarım,

edilgen, tanımlanan kadınlık durumdan dışarı

adım attığı anda yeryüzündeki varlığını

tamamıyla kaybeden, son derece içkin bir

konuma hapseder. Beauvoir ötekilik

durumunu pekiştiren en temel üstyapı

kurumları olan evlilik ve anneliğin gönüllülük

esasına dayalı olması gerektiğini ve bundan

başka bir doğal temele sahip olmadığını

düşünür ve bu kavramlara dair her tür

duygunun yerini toplumsal bir dayatmaya

bırakmış olduğunu iddia eder.

Ezilmenin Toplumsal Tezahürleri Olarak

Narsist, Aşık ya da Mistik Kadınlar

Doğrulamalar (Justifications)

bölümünde Beauvoir kadının kendisini daha

da bağımlı hale getiren yanlarına değinir.

Örneğin kendine hayran kadın, sandığının

aksine fahişelik yapan kadından bile daha

bağımlı haldedir. “Erkek güzelliği aşkınlığın

belirtisidir, kadın güzelliğindeyse içkinliğin

edilginliği vardır” (Beauvoir, 1969: 47)

derken Beauvoir, erkeğin vücudunu

arzulanacak bir nesne olarak görmediğinden

bu imgeyle narsist bir ilişki kurmadığından,

kadınınsa narsist kimliğinden dolayı aynada

“kendini” gördüğünü sanmasından ve

kendisini gönüllü bir biçimde bir nesne

haline getirerek kendi içkinliğine daha da

gömüldüğünden bahseder. “Tapılacak bir put


olmak isteyen Amerikan kadını, hayranlarının

kölesi olur, yalnız erkek aracılığıyla ve onun

için giyinip kuşanır, yaşar, soluk alır.

Gerçekte, kendine hayran kadın, saray

yosması kadar bağımlıdır.” (Beauvoir, 1969:

64)

Beauvoir için kadını kendi içkinliğine

hapseden bir diğer faktör ise aşktır. Toplumun

tanımladığı anlamda aşk, “kadın dünyası”na

bırakılmış ve ona özgü bir kavramdır. Bilim,

sanat, profesyonelleşme, kariyer ve somut

dünyaya ait diğer her şey erkek

tekelindeyken, aşk daima kadına özgü bir

olgu olarak kalmış, ona atfedilmiştir. Bu

elbette kadının özel alan, erkeğin kamusal

alanla özdeşleştirildiği bir dünyada

yadırganmadan kabul gören gerçeklerden

biridir. Gerçek dünyaya ait olan her şeyin

erkeğe ya da kadına değil, insana ait olması,

özel ya da kamusal alana uygun yapıya sahip

olmak gibi doğuştan gelen hiçbir temel

özelliğin bulunmaması geçmişten bugüne

feminist gruplar dışında göz ardı edilmeye

devam etmiş, sorgulanmasına dahi gerek

görülmemiştir. Burada Thomas Kuhn‟un

paradigma kavramını kullanmak gerekirse,

zaten hangi konuların “bilimsel” ya da

araştırmaya değer olup olmadığını belirleyen

erkek egemen bir bilim topluluğunun,

gündemine kendi avantajına olan eşitsizlik

sorunlarını dahil etmesi ve bu sorunu ele

almak için mesai harcamasını beklemek fazla

iyimser bir yaklaşım olurdu. Kaldı ki cinsiyet

gözetmeksizin, her insanın varlığını

anlamlandırmasının önkoşulu olan yaşam

alanlarını ele geçiren erkek karşısında kadının

sahip olduğu aşka da zaten hiç kimsenin

ihtiyacı yoktur. Erkek kadını sürekli onu daha

çok sevmeye, aşkına sahip çıkıp onu

yaşatmaya ve ondan sorumlu olmaya

zorlarken aslında buna ne ihtiyaç duyar ne de

bundan zevk alır. Aksine bu onu sıkar,

kadınıysa daha da ne yapacağını bilmez,

şaşkın hale getirir. “Aşkın sayısız kadın

kurbanı” (Beauvoir, 1969: 98) yaşamının

daha önce ifade edilen tüm içkinleştirme

evrelerinin ardından çoğu kez bir kurtuluş

yolu olarak atıldığı bu türden bir aşkın içinde

yaşamını daha da kötüleştiren ve onu

ulaşması gereken aşkınlık durumundan daha

42

Sosyoloji Notları

da uzaklaştıran noktalara doğru sürüklenir

gider. Oysa “kadın güçsüzlüğü değil,

güçlülüğü içinde; kendinden kaçmak değil,

kendini bulabilmek; var olmaktan istifade

etmek değil, varlığını olumlamak üzere

sevebildiği gün aşk, hem o hem de erkek için

korkunç bir tehlike olmaktan çıkıp bir yaşam

kaynağı haline gelecektir.” (Beauvoir, 1969:

98). Bu satırlar birbirine bağımlı olmak

yerine bağlı olmayı tercih eden, ilişkisini bu

özgürlük ve karşılıklı aşkınlık sınırlarında

yaşamaya çalışan Beauvoir‟ın Sartre‟la olan

ilişkisinin bir yansıması ve idealleştirilmesi

gibi görünür.

Son olarak kendini dine ya da benzeri

diğer doğaüstü güçlere veren kadın

gerçeğinden yola çıkan Beauvoir, bu

kadınların bazılarının tanrı aşkı ve onunla

ilgili iç yaşantılarıyla yetindiğini,

bazılarınınsa bu hislerini tüm dünyaya yayma

isteğiyle eyleme geçtiğini ifade eder. Ancak

bu duygu ve girişimler “olumlu bir eylemle

insan toplumuna yansıtılmadıkça” (Beauvoir,

1969: 109) tıpkı narsizm ve aşk gibi kadını

kendi içkinliğinde daha da boğan, onu

kandırmaca bir özgürlük ve efsaneler

ortasında yine kendi öznelliğinde bir varlık

olarak bırakan bir hal alacaktır. Tüm bu

hallerde kadın, kendi “ötekiliği”ne hizmet

eden suçun bir parçası olmaktan kurtulamaz.

“Kadın”ın Toplumsal İnşası

Bu noktaya kadar tartışılanlarla,

kadınlık durumunun ve onun toplumsal

hayata yansıyan pratiklerinin topyekûn inşa

edilmiş bir görünüm sergilediği söylenebilir.

Bu görüşe göre kadına yönelik tutumlar da

kadının kendisi hakkında sahip olduğu

duygular da fiziksel bir kaynaktan değil

toplumsal yaşam biçimlerinden etkilenmekte,

beslenmektedir. Bu bağlamda “insan kadın

olarak doğmaz; biyolojik, ruhsal, ekonomik

hiçbir yazgı toplumun içinde insan dişisinin

takınmış olduğu çehreyi tanımlamaz;

kadınlıkla nitelenen iğdış ile erkek arasındaki

bu ara ürünü hazırlayıp ortaya çıkaran

uygarlığın tümüdür.” (Aktaran Foulquie,

1998: 56) diyerek Beauvoir bu inşanın failini

de mağdurunu da ilan eder.


İkinci Cins‟in „Toplum içi Yaşayış‟

adlı bölümünde Beauvoir, kadınlık

durumunun inşasıyla ilgili bu somut

gerçekleri göz önüne serme çabasındadır.

Çocukluk, gençlik ve cinsel uyanma

temalarına değinen yazar; bu gelişim çağlarını

analiz ederek “Kadın doğulmaz, kadın

olunur” sözünü daha somut bir temelde ve

daha detaylı biçimde açıklamaya girişir.

Kadının yetiştirilme sürecinin ayrıntılı bir

tasviri bir genç kızın pasifliğe, bağımlılığa,

tek tipliğe ve içkinliğe adım adım nasıl

koşullandığını gözler önüne serer. Bu tür bir

bakış açısından irdelendiğinde toplumdaki her

güç, kadını özgün özelliklerinden yoksun

bırakmak ve onu bir objeye çevirmek için bir

araya gelmiş gibi bir izlenim bırakmaktadır.

Yetişkinliğe geçen kadın için ise

Beauvoir içselleştirilmiş “durumlar” ve

rollerden bahseder. Burjuva kadının annelik,

eşlik ve eğlence aracı olma rollerine değinir

ve bu rollerin dışarıdan ne kadar hoş

görünürse görünsün ve hangi ortamlarda

gerçekleştiriliyor olursa olsun kadınları

içkinliğe ve çok derin bir bıkkınlık hissine

sürükleyeceğini iddia eder. Bu durum

varoluşçu bakış açısının daha geniş kapsamda

ele aldığı toplumsal yapılar içerisinde

yığınlaşmak -bir bütünün parçası olmak-

zorunda kalan bireyin yaşadığı bunalım

haliyle paralellik gösterir. Burada bahsedilen

ise söz konusu bunalım halinin iki farklı

toplumsal grup olarak kadın ve erkek arasında

yaşanan biçimi gibi görünmektedir. Beauvoir,

kadının sözü geçen annelik ya da eşlik

rollerini kabullenmeyen daha az geleneksel

bir konumda olması durumunda bile

toplumdaki varlığını sürdürmek için hayatı

boyunca erkekler tarafından belirlenmiş pek

çok emre ve kurala uymak zorunda kaldığına

da dikkat çeker.

Beauvoir, kadının fiziksel yaşam

eğrisine olan bağlılığından bahsederek devam

eder ve bunun sebebinin kadının “hala dişilik

görevleri içerisinde hapsolmuş olduğunu”dan

(Beauvoir, 1993 : 225) ileri geldiğini öne

sürer. Bu bağlamda kadının olgunluktan

yaşlılığa geçiş travmasının ne kadar derin

olabileceğini şu çarpıcı sözlerle ifade eder:

43

Sosyoloji Notları

Bu eğri erkeğinkinden çok daha

sarsıntılı ve kopuktur. Kadın

yaşamının tüm dönemleri durgun

ve tekdüzedir; ama bir dönemden

öbürüne geçişler tehlikeli bir

hoyratlıktadır; erkeğinkinden daha

etkili bunalımlara yol açarlar:

ergenlik, cinsel yaşamın başlaması,

yaşdönümü başlı başına birer

bunalımdırlar. Erkek aralıksız

yaşadığı halde, kadın, ansızın

dişiliğinden yoksun kalır; genç

sayılacak yaşta kendisini topluma

ve kendisine karşı doğrulayan,

mutlu kılmaya yarayan cinsel

çekiciliğiyle doğruganlığını yitirir:

gelecekten yoksundur, yetişkin bir

insanın yaşamının aşağı yukarı

yarısını yaşamak durumundadır

artık (Beauvoir, 1993 : 226).

Beauvoir‟e göre yeniden üretim

kapasitesini kaybeden kadın, toplumun ona

dayattığı öncül amacını ve dolayısıyla da

kimliğini kaybeder. Bu bölümün sonunda

genel olarak vardığı sonuç; kadının

durumunun karakterinden kaynaklanmadığı,

aksine kadının karakterinin ona dayatılan

kadınlık durumunun bir sonucu olarak

meydana geldiğidir. Kadının sıradan olması,

başarısızlığı, tembelliği, pasifliği, kayıtsız hali

onun ezilmesinin sebepleri değil, maruz

kaldığı ezilmişliğin ve “ötekiliğinin” ortaya

çıkardığı sonuçlardır. Böyle bir ortamda

kadının kendi aşkınlığına ulaşması mümkün

görünmemektedir çünkü ona göre bireysel

özgürlük, insanlar kendilerini ezen bir düzen

içinde yaşadıkları sürece asla

yakalanamayacak bir şeydir. Dolayısıyla

birbirinden böylesine kopuk ve eşitsiz iki

grubun bulunduğu bir ortamda “evrensel

ahlak da olanaksızdır” (Beauvoir, 1991: 63 ).

Bu bize bir önceki bölümde değindiğimiz

Thomas Kuhn‟un paradigma kavramını bir

kez daha hatırlatır; zira belli bir grubun

hegemonyasında varlığını sürdüren bir

topluluğun değer ve bilgi birikimlerini

sorgulamadan kabul etmek mümkün değildir.


“Öteki” Konumundaki Kadın

Beauvoir‟a göre; eşitlik “kadın kişinin

ve erkek kişinin insanlığı, kadın ya da erkek

olarak varlığıyla çatışmadığı zaman vardır”

(Öztürk, 2009). Oysa patriarkal sistemde

kadın; kadın ve erkek cinsiyetlerinden (ki

Butler ve bazı diğer feminist düşünürler, bu

ikili çerçeveye dahi karşıdır) biri değil,

yalnızca ötekidir. Yani kadın kadın değildir,

kadın “erkek olmayan”dır. Dolayısıyla Hegel

gerçekliğin zıt güçler arasındaki etkileşimle

doğduğundan (Bkz: Kaynakça 1)

bahsederken, aslında bir bakıma, erkeğin

kendini özne ve özgür varlık olarak

adlandırırken kadını ötekileştirdiği gerçeğini

de yansıtmaktadır. Her bir özne için bir nesne

gereklidir mantığını da anımsatan bu tür bir

ilişki, öznellik üzerindeki erkek

hegemonyasına da işaret etmektedir.

Kadın, yüzyıllardır erkek

hegemonyasıyla dönmekte olan dünyada ve

erkeğin kendisini “ben” olarak tasarladığı

hâkim düzenin belirlemiş olduğu konumuna

boyun eğen, bağımlı ve “içkin” durumdadır.

Erkeğin yüzyıllardır süregelen her türlü

ayrıcalığının sebebi onun “insan olma

eğiliminin erkeklik yazgısıyla

çatışmaması”dır (Beauvoir, 1969: 116). Bu

noktada insan olma eğilimiyle altı çizilen

şeyin Beauvoir‟in feminist yaklaşımının

temeline oturan aşkınlık kavramını açıkladığı

söylenebilir.

Erkeklik organıyla aşkınlık özdeş

sayıldığı için, toplumsal ya da

zihinsel başarılar ona erkekçe bir

etki gücü sağlamaktadır. Varlığı

birkaç parçaya bölünmemiştir.

Oysa kadından, kadın olabilme

üzerine kendini hem bir nesne hem

de bir av haline getirmesi, yani

yüce, egemen bir varlık olma

hakkından vazgeçmesi

istenmektedir. Erkeğin

boyunduruğundan kurtulmuş

kadının durumundaki başlıca

çelişme budur. Varlığını

sakatlamak istemediği için

kadınlık rolünü benimsemeye

44

Sosyoloji Notları

yanaşmamaktadır. Oysa kadınlığı

reddetmek de varlığını

sakatlamaktadır. Erkek; cinsi erkek

olan, insani bir varlıktı; kadın aynı

biçimde cinselliği kabul etmiş

insani bir varlık olduğu an erkeğe

eşit, eksiksiz bir birey olabilir

(Beauvoir, 1969: 116).

Kadının içinde bulunduğu çelişik

konumun özeti niteliğindeki bu paragrafla

onun içinde bulunduğu pasif, içe dönük,

durağan yani yazarın tabiri ile içkin yapısını

yeniden görmüş oluruz. Kadının bu ortamdan;

toplumdaki hastalıklı özgürlük ifadelerinden,

tüm güvenlik ve rahatını feda ederek

sıyrılması öyle zordur ki çoğu kadın bu

güvenli ve tanıdık alandan uzaklaşmaktansa

hayatlarını eş ve anne rolleriyle bu içkinlik

içerisinde yaşamaya devam ederler. Kadının

feragat ettiği hayata dair tüm etkinliklerin,

ekonomik gücün, iş hayatının, -erkeğe ait

görünen oysa sadece insana özgü olan tüm

değer ve tutumların- cinsiyet gözetmeksizin

hakça dağıtılmasıyla her insanın bağımsız,

yetkin bir birey olarak kendini

gerçekleştirebileceğine inanan Beauvoir;

eserinin son bölümünde kadın kurtuluşunun

ekonomik temellerine ve günlük yaşamda

kadına engel teşkil eden diğer pratiklere

değinerek eserini sonlandırır.

III. ‘İkinci Cins’’te Aşkınlık Kavramı ve

Üzerindeki Erkeksileştirme Yaftası

Eserin tamamına hâkim olan aşkınlık

kelimesi, Beauvoir‟ın kadının kurtuluşunun

merkezine oturttuğu bir kavram olarak

literatürde geniş yer bulmuştur. Ancak bazı

düşünürler Beauvoir‟in bu kavramını

maskülen bir çözümleme (Bkz.: Kaynakça 2)


olarak okumakta ve onun yapmaya çalıştığı

şeyi feminizmi “maskülen varsayımlar içine

yerleştirme” (Stones, 2008: 172) olarak

görme eğilimindedirler. Bu bölümde

Beauvoir‟ın bu görüşü ve aslında aynı anda,

sahip olduğu gücü ortaya çıkarma

gayretindeki kadını da erkeksileşme

çabasındaki kadın olarak gören bakış açısını

eleştirmek amaçlanmaktadır.

Aşkınlık kavramının erkeksileşme

olarak anılması, erkeklerin sahip oldukları

tüm özgürlük ve „aşkınlık‟ hallerinin, onların

doğuştan gelen özelliklerinin bir sonucu

olarak görülmesi ve kadın dünyasıyla

ilişkilendirilememesinden kaynaklanıyor

olabilir. Oysa erkeklerin sahip oldukları

özelliklerin, erkeksi ve onlara özgü olduğu,

kadınların özgürleşmesi ve aşkınlığa

ulaşabilmesi halinde sahip olacakları bu

özellikleri erkeklerden “almış” olacakları,

kadınların bu durumda erkeksileşmeye

çalışıyor oldukları iddiası tarihsellikten

oldukça yoksun görünmektedir. Oysa

öncelikle üzerinde konuşulan bu aşkınlık

durumunun ve onun “sahipleri” olan erkekler

tarafından dünyamıza yansıtılan

tezahürlerinin kime ve neye göre erkeksi

olduğunu yeniden gözden geçirmek gerekiyor

gibi gözükmektedir. Bu işe “erkeksi” olarak

anılan her şeyin sorgulanması ve hangi

kökenden ne tür tarihsel sebeplerle literatüre

girdiğinin incelenmesiyle başlanabilir. Her

şeyden önce, bir şeyin, onu ilk ele geçirene ait

ve özgü olarak kabul edilemeyeceği için bu

olguların da tümden erkeklere ait olduğunu

kabul edemeyeceğimiz çıkarımına varılabilir;

yani bir şeyi bir başka gruptan sonra elde

eden –edebilen- kişiler o şeyin ikincil

sahipleri ve taklitçileri olarak adlandırılamaz

diyebiliriz. Dolayısıyla şahsi inancım

toplumsal olguları olduğu gibi kabul etme

yanılgısına, aşkınlık kavramını erkeksileşme

çabası olarak adlandıran kişilerin de düşüyor

olabilecekleri yönündedir.

Erkek olma durumu, bugüne dek toplum

tarafından herhangi bir müdahaleye

uğramadığı ve evrensel bir aşkınlık tanımıyla

neredeyse birebir örtüştüğü için erkeklerin mi

aşkın olduğu, yoksa aşkınlık tanımının mı

erkeklerin sahip oldukları toplumsal

45

Sosyoloji Notları

koşullarla örtüştüğü sorusu eleştirel bir bakış

açısından yoksun çoğu kişi için cevapsız

kalmıştır. Hatta maalesef, bu sorunun

cevabının, sorgulanması gerekli bir olgu

olarak görüldüğünü düşünmek dahi iyimser

bir bakış açısı olabilir. Tarihsel bir bakış

açısından uzak bir analiz bizleri kadının

kurtuluşunun bir “erkek” gibi davranması ve

onun gibi olabilmesi yoluyla elde

edilebileceği çıkarımına götürebilir. Ancak

biraz daha derine inildiğinde ve cinsiyet

kavramının kendisi sorgulanmaya

başlandığında görülecektir ki erkeklerin tekeli

altında bulunan ve onları aşkın kılan her türlü

özgürlük ve güç aslında sahip oldukları sosyal

imtiyazların bir sonucudur. Tamamen tarihsel

ve toplumsal koşullarla ilişkili sebeplerden

ötürü meydana gelmiş olduğu konusunda

hemfikir olduğumuz bu farklılıkların ortadan

kaldırılması sürecini taklit olarak

adlandırmanın, kadının „öteki‟ olarak

görülmesine sebep olan sistemin kendisinden

başka bir şeye fayda sağlamayacağını

düşünüyorum. Kaldı ki kimlik kategorilerine

doğuştan sahip olduğumuza bu kadar emin bir

bakış açısının; erkeği merkeze alan ataerkil

sistemin ürünü de olsa, kadını merkeze alan

feminist eylemin ürünü de olsa, ne kadar

kapsayıcı ve gerçekçi olabileceği de tartışılır.

Judith Butler‟ın dediği gibi, “kimlik

kategorilerini seferber etmenin her daim

taşıdığı tehlikelerden biri, kimliğin kişinin

muhalefet ettiği iktidarın bir aracı haline

gelmesidir” (Butler, 2005: 32). Dolayısıyla,

kadını erkeksi, erkeği kadınsı olarak anmak

„kadın‟, „erkek‟ kategorileri ve onlara biçilen

rollerin insan özgürlüğünü sınırladığı bir

dünyanın dayandığı çerçeveleri güçlendirmeyi

sürdürecek gibi gözükmektedir.


KAYNAKÇA

Fromm, Eric (1996) Özgürlükten Kaçış, Çev.Şemsa Yeğin,

Payel Yayıncılık, İstanbul.

Beauvoir, Simone De (1993) İkinci Cins, Kadın: Evlilik Çağı,

Çev. Bertan Onaran, Payel Yayıncılık, İstanbul.

Beauvoir, Simone De (1969) İkinci Cins, Kadın:

Bağımsızlığa Doğru, Çev. Bertan Onaran, Payel Yayıncılık,

İstanbul.

Beauvoir, Simone De (1991) Sade‟ı Yakmalı mı?

Günümüzde Sağcı Fikirler , Çev. Cemal Süreyya, Broy

Yayınları, İstanbul.

Butler, Judith (2005) Cinsiyet Belası, Feminizm ve Kimliğin

Altüst Edilmesi, Çev: Başak Ertür, Metis Yayınları, İstanbul.

Foulquie, Paul (1998) Varoluşçunun Varoluşu, Çev.Yakup

Şahan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul.

Sartre, J.P. (1996) Varoluşçuluk, Çev. Asım Bezirci, Say

Yayınları, İstanbul.

Stones, Rob (2008) Sosyolojik Düşüncede İz Bırakanlar,

Çev. Lülüfer Körükmez, Bağlam Yayıncılık, İstanbul.

Öztürk, Şeyda (2009) Sayı 58, Feminizim, Cogito, İstanbul.

Online Kaynaklar

1.Hegel Felsefe ve Diyalektik Yöntem

http://www.genbilim.com/content/view/1201/90/ Erişim:

11.11.2011 Saat: 16: 10

2.Changfoot, Nadine. Transcendence in Simone de

Beauvoir‟s Second Sex,

http://psc.sagepub.com/content/35/4/391.abstract Erişim:

11.11.2011 Saat: 21:48

46

Sosyoloji Notları


İKTİDAR KAVRAMINI HALKLA

İLİŞKİLERE UYGULAMAK

VE HALKLA İLİŞKİLER

ŞİRKETLERİNİN HALKLA

İLİŞKİLER YORUMU

Nesrin Canpolat 1

Giriş

Halkla iliĢkiler ABD‟de organizasyon,

inandırma ve pazarlama teorileri

konseptlerinden bilimsel olarak

yapılandırılmaya çalıĢılmıĢtır. Özellikle

James Grunig‟in araĢtırmaları, Halkla

ĠliĢkilerin ĠletiĢim Modelleri ve Durumsal

Teori kabul görmektedir. Amerikan bilim

adamları artan bir Ģekilde felsefi ve toplumsal

yaklaĢımları da halkla iliĢkilerin teori

oluĢumuna dahil etmektedirler. Avrupalı

araĢtırmacılar ise halkla iliĢkilerdeki model ve

teori oluĢumuna sosyoloji, politikoloji ve

iletiĢim teorisinden gelen toplumsal

yaklaĢımlarla bakmıĢlardır. Oyun teorisi

(Murphy 1989), feminist teori (Creedon 1989),

Marksist teori (Gandy 1982, Chomsky/Herman

1988), Habermas‟ın konuĢma eylemi teorisi,

halkla iliĢkilerin aleni olarak görüĢünü iletmek

isteyen herkesin kullanacağı bir sistem olarak

tanımlayan Ronnerberger (1977),

Ronnerberger ve Rühl (1992)‟ün ve

Foucaultcu bilgi/güç söylemi ıĢığında, halkla

iliĢkiler eyleminin iletiĢim sürecinde ve

toplumsal anlayıĢ oluĢturma süreçlerindeki

rolünü söylem kontrolü temelinde açıklayan

Dorer (1993)‟in çalıĢmaları bu bağlamda

Amerika ve Avrupa‟da yapılan çalıĢmalara

örnek olarak verilebilmektedir (Dorer, 1993).

1 Ġstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Doktora Öğrencisi, nesrincanpolat@hotmail. com

47

Sosyoloji Notları

Ayrıca Public Relations Review Dergisi‟nin

33. Sayısı (2007) halkla iliĢkilerin sosyal teori

ve teorisyenlerin bakıĢ açısıyla

değerlendirildiği çalıĢmalara ayrılmıĢtır. Bu

çalıĢmalarda Arild Waeraas (2007) halkla

iliĢkileri Max Weber‟in meĢruluk ve

egemenlik bakıĢ açıları temelinde tartıĢırken;

Oyvind Ihlen, halkla iliĢkileri Bourdieu‟nun

sermaye formları ve alan teorisi bakımından

ele almıĢtır. Günter Bentele ve Stefan

Wehmeier de “Sosyolojiyi Halkla ĠliĢkilere

Uygulamak” adlı çalıĢmalarında halkla

iliĢkileri sosyolojik temelde incelemiĢlerdir.

Bruce K. Berger (2005) ve Lee Edwards

(2006) ‟ın kaleme aldıkları makaleler de

önemlidir. Türkiye‟de ise bu anlamda halkla

iliĢkileri felsefi ve toplumsal yaklaĢımları esas

alarak inceleyen, halkla iliĢkiler için teori

oluĢturan az sayıda makale ve kitap vardır.

Akademik ilerleme için önümüzdeki dönemde

farklı teorilere, metotlara ve alt yapılara

ihtiyaç duyulmaktadır. Bilimi hedefine

ulaĢtıran teorilerdir.

Snizek ve Fuhrman‟a göre teorinin

önemli üç özelliği vardır: Bir sistemin

matematiksel iskeletinin çıkarılması,

kavramların tanımı, bunların gözlem ve

deneyimden gelen somut malzemeyle

iliĢkilendirilmesi ve bir kurallar dizininin

saptanmasıdır (Çöklü, 1996: 245). ÇalıĢmada

teorilerin bu özelliklerinden yola çıkılarak ilk


etapta iktidarın, iktidar bakıĢ açılarının ve

halkla iliĢkilerin sistematik bir takdimi

yapılarak, gerek rıza yönetimi gerek de

iletiĢim yönetimi biçiminde iktidar alanı

olarak faaliyet gösterdiği ileri sürülen halkla

iliĢkiler bu sistem üzerine kurularak, iktidarla

anlamsal, iĢlevsel, araçsal buluĢma noktaları

saptanacaktır. Bu çalıĢma konumlandıracağı

düĢünceyi asimetrik ve simetrik iktidar

temeline yerleĢtirmeyi hedeflemektedir. Bu iki

bakıĢ açısı sosyolojide yer alan fonksiyonalist

ve çatıĢmacı teoriler ıĢığında da

incelenebilecek düĢüncelerdir. Asimetrik

iktidar düĢüncesi, toplumu bir bütün olmaktan

çok zıtlaĢan sınıfların zorunlu beraberliği

olarak gören çatıĢmacı teorilerin bir uzantısı

olarak nitelendirilebilecekken, simetrik iktidar

da insanların birlikte yaĢamasını uzlaĢma ve

bütünleĢmeye dayandıran fonksiyonalist

teorilerin bir uzantısı olarak görülebilmektedir.

Bunlar Grunig‟in halkla iliĢkiler davranıĢının

iki bağımsız boyutu olarak tanımladığı

asimetrik ve simetrik boyutla iliĢki

kurulabilecek bakıĢ açılarıdır. Ġkinci aĢamada

ise teorinin gözlem ve deneyimden gelen

somut malzemeyle iliĢkilendirilmesi ve bir

kurallar dizisininin saptanması noktasında,

Grunig‟in halkla iliĢkiler davranıĢının iki

bağımsız boyutu olarak tanımladığı asimetrik

ve simetrik boyutla kurulan iktidarın iki

noktası arasındaki iliĢki, literatür taraması ve

Grunig ve Hunt‟ın öne sürdüğü halkla iliĢkiler

modellerinin özelliklerinden yola çıkılarak

hazırlanan anketle ortaya çıkarılmaya

çalıĢılacaktır. ÇalıĢmada ele alınan iktidar,

söylem, ideoloji gibi kavramlar ve fikirleri ele

alınan teorisyenler tek tek külliyat

oluĢturabilecek nitelikte kitap yazılma

kapasitesine sahiptir. Bu açıdan çalıĢma,

derinlemesine bir iktidar yada diğer

kavramların ve teorisyenlerin çözümlemesi

değil, oluĢturulacak halkla iliĢkiler teorisine

zemin oluĢturma amacı gütmektedir.

İktidar

A‟nın meydana getirdiği sonuçları

iktidar sayılacak Ģekilde anlamlı kılan nedir?

Bu soruya verilecek yanıtlar geniĢ bir aralık

içinde yer alır: kimilerine göre iktidarın asli

unsuru bir istek veya arzunun

48

Sosyoloji Notları

gerçekleĢtirilmesidir. Kimine göre ise insanlar

arası sosyal etkileĢimin her düzeyinde var

olan, bir tarafın diğerini etkilemesi (Çam,

1987: 87) anlamına gelen bir sosyal etkidir.

Örneğin Stephen Moore‟a göre her türlü

sosyal iliĢki bir tür güç nosyonunu içerirken;

Heywood iktidarı arzu edilen yada

amaçlanılan hedefe ulaĢma yeteneği olarak

tanımlar (DelibaĢ veYiğit, 2005: 175-176).

Ġktidarı karar verme sürecini etkileyebilme

yeteneği olarak tanımlayan Lukes‟ın görüĢleri

de bu bağlamda önemlidir. Buradan temelle

„sosyal iliĢkilerin tümü belli bir anlamda

iktidar olgusu içermektedir‟ saptaması

yapılabilmektedir. Weber, iktidarın nerede ve

neye dayalı olursa olsun, kendi istencini ve

dirençleri aĢabilen bir olasılığı anlattığından

söz eder. Weber‟e göre iktidar, toplumdaki

aktörlerden herhangi birinin, gücünün kaynağı

önemli olmaksızın, diğerlerine rağmen kendi

iradesini gerçekleĢtirmesidir (Weber, 1995:

90-92). Weber‟in iktidara bakıĢını

Nietzsche‟nin baĢkalarının isteklerini aĢan

kendi isteklerini gerçekleĢtirmeye çalıĢan güç

istenci kavramı oluĢturmaktadır. Ġktidar

kavramsallaĢtırmaları istenç, karar ve çıkar

olmak üzere üç sorunsal temelinde

tartıĢılmaktadır.

Ġnsan eylemliliğinin baĢlıca öğesi

olarak istenci öne süren istenç sorunsalı,

Nietzsche‟den Weber‟e devam ederek iktidarı

bireylerin diğerlerinin direncine rağmen

istençlerini gerçekleĢtirme kapasitesi olarak

tanımlamaya götürmüĢtür. Bu sorunsalda

iktidar istencin gücüdür. Karar sorunsalı

birey, küme, devlet gibi özneleri betimleyen

A ve B‟nin A, B‟ye B‟nin iktidar

uygulanmadığında yapmayacağı bir Ģey

yaptırabiliyorsa A‟nın B üzerinde iktidar

uyguladığı tezi üzerinden iĢlemektedir. Çıkar

sorunsalında ise öznel ve nesnel çıkar ayrımı,

toplumsal yapıların, eyleyenleri etkilemedeki

gücünü vurgulamaktadır (Deveci, 1999: 23-

26; Russell, 2004). Çünkü sistem insanların

ne isteyeceğini belirleyerek, kiĢilerin ya da

kümelerin gerçek çıkarlarına karĢı

iĢlemektedir.

Sosyal teori ve siyaset teorisinde,

iktidarla ilgili birçok yorum yer alsa da,

iktidar iki temel perspektif üzerinden


tartıĢılabilmektedir. Birincisinde iktidar,

aktörün istediği Ģeylere diğerlerinin direncine

rağmen ulaĢabilme kapasitesi, diğerinde ise

kollektiviteye ait bir özelliktir (Giddens,

2005: 211). Kısaca bir tarafın kudretinin

ötekinin kudretinden fazla olduğu, bundan

dolayı bu tarafın ötekinin kudretinin etkilerine

karĢı koyabilme ve bu etkileri engellemesinin

esas olduğu, diğer tarafta ise bir kısım insanın

ötekilerinin pahasına kazanç sağlayacağını

ima etmeyen, herkesin birden

kazanabileceğini söyleyen anlayıĢ

bulunmaktadır. Yukarıda söz edilen

Weberyen bakıĢ açısı asimetrik olarak

adlandırılan iktidar düĢüncesinin birinci

perspektifini tanımlarken, Ġktidarı kolektif

bakıĢ açısı olarak gören ikinci perspektif ise

Arendt‟ın düĢüncelerinde cisimleĢmektedir.

Arendt‟ta iktidar birlikte düĢünmek

birlikte hareket etmekle ilgili, insanlar birlikte

hareket ettiğinde var olacak bir kavramdır.

Arendt‟a göre iktidarın her biri eyleyebilen ve

yeni bir Ģey baĢlatabilen çoğul insanlar

arasında gerçekleĢtiği koĢulu göz ardı

edilmemelidir. Arendt‟a göre iktidar özel bir

mülkiyet olamaz, iktidar insanlar birlikte

hareket ettiklerinde meydana gelir ve insanlar

dağıldıklarında kaybolmaktadır (Arendt,

1994: 11; Brunkhorst, 2006). Bu iki

perspektif toplumu bir bütün olmaktan çok

zıtlaĢan sınıfların zorunlu beraberliği olarak

gören çatıĢmacı teorilerle, çeĢitli sosyal

farklılık ve eĢitsizliklere rağmen insanlar

birlikte yaĢamaya devam ediyorsa uzlaĢma ve

bütünleĢmenin temel olduğunu savunan

fonksiyonalizm, struktüralizm yada sembolik

etkileĢimcilik gibi teoriler temelinde de

değerlendirilebilmektedir.

Halkla İlişkiler

Halkla iliĢkiler iki temel terimden

oluĢmaktadır: halk ve iliĢkiler. Halk sözcüğü,

iliĢkilerin doğası ve ideolojik

biçimlendirmelerin meydana getirdiği farklı

bağlamlarda, farklı anlamlara gelmektedir.

Siyasal anlamda halk, ülke olarak betimlenen

bir siyasal birimi oluĢturan insan kitleleri

veya seçmenlerdir; Ekonomik çevrelerde ise

halk, bir kurumun içinde çalıĢan kiĢilerden ve

kurumların iliĢkide bulunduğu müĢterilerden,

49

Sosyoloji Notları

izleyicilerden, seyircilerden oluĢmaktadır.

Ekonomik bağlamda halk, rasyonel olarak

karar veren, seçim yapan kullanıcı ve tüketici

kitlelerin varlığını gerektirmektedir. Diğer

bağlamlarda halk, siyasal ve ekonomik

güçlerin dıĢında, o güçlerle iliĢkide olan

kuruluĢ ve kurumların hedefi olan kitlelerdir

(Erdoğan, 2008: 13; ĠĢler, 2007). Bu

düĢüncelerin yanında halk kavramı Ģirketler,

kurumlar ya da hükümetler tarafından

etkilenen ve etkileyen çeĢitli kitleler Ģeklinde

karĢılıklı etki temelinde de tanımlanmaktadır.

Halkı tüketiciler, müĢteriler,

yatırımcılar, hissedarlar, bağıĢta bulunanlar,

çalıĢanlar veya genel toplum olarak

tanımlayan liberal görüĢ, konuyu etki

bağlamında kabul etmektedir. Halkı oluĢturan

insanlar, genel özellikleri olarak bir örgütteki

veya bir husustaki menfaatlerinin farkında

olup, konu hakkında diğer kiĢilerle iletiĢimde

bulunup, eyleme geçmek için

örgütlenebilmektedir (Karadeniz, 2009: 5).

Halkla iliĢkilerdeki halk, kalabalık bir kitle ve

bütün bireylerin toplamı olan genel topluluğu

anlatmayan, kurumların veya örgütlerin

iliĢkilerinde tanımladığı, okuyucular,

dinleyiciler ve izleyiciler gibi somut

birimlerdir. Bu somut birimler halkla

iliĢkilerin potansiyel kitlesini oluĢturmaktadır.

Ġnsanın olduğu, halk olarak

tanımlandığı yada tanımlanmadığı her yerde

insan grubunun kendi içinde ve insan grupları

arasında her an süre giden bir halkla iliĢkiler

mevcuttur. Bu faaliyetle gelen iliĢki mutlak

bir kölelik veya bağımlılık karakterini

taĢıyabileceği gibi son derece özgür bir

karaktere de sahip olmaktadır (Erdoğan,

2008). Bu bağlamda halkla iliĢkiler sürekli

görülen bir olgudur. Ġnsanlar günlük

iliĢkilerinde diğer insanlarla sürekli iletiĢim

içindedir. Bu iletiĢim sırasında insanlar

yüzyüze veya teknolojiyi kullanarak halkla

iliĢkiler yapmaktadır. Elbette burada akla

gelen ilk soru o zaman neden profesyonel

halkla iliĢkilere ihtiyaç duyulmaktadır.

Erdoğan‟a göre, piramitleri yaptıran gücün

profesyonel halkla iliĢkiler uzmanlarına

gereksinimi yoktur. Çünkü halkın rızası

kölelikten, siyasal güçten ve teolojik

mitlerden sağlanmaktadır (Erdoğan, 2002:


353; ĠĢler 2007). Halkın yönetim

politikalarında etkili olamadığı bu sistemlerde

profesyonel Ģirketlerin veya profesyonel

bireylerin yürüttüğü bölümlerce hazırlanan

planlı halkla iliĢkiler o dönemin yöneticileri

için bir gereksinim değildir. Demokrasinin

gerektirdiği vatandaĢ olma hakkının doğması,

kamuoyunu yaratma ve rızayı imal etme

sonucunu getirmiĢtir. Özellikle kendi halkla

iliĢkilerinin üzerinde düĢünen ve bu iliĢkileri

arzuyla katılımı sağlamak veya katılımı

geliĢtirmek için planlı olarak düzenleme

gereksinimi duyan, siyasal, ekonomik ve

kültürel bir örgütlenme ağı profesyonel halkla

iliĢkileri gerekli kılmıĢtır.

Asna‟ya göre halkla iliĢkiler kuru bir

propaganda bombardımanı değildir, verici ve

alıcı kitle arasında karĢılıklı bir akım vardır,

verici de bu akımdan yararlanmaktadır. Amaç

ise karĢı kitleyi inandırabilmek,

etkileyebilmek, onu bir eyleme (kampanyayı

destekleme, oy verme, askere gitme, toto

oynama, bir malı satın alma, Kızılay‟a yardım

etme vb.) dürüst yollardan itebilmektir (Asna,

1997:230; Asna, 1998:12). Diğer bir deyiĢle

halkla iliĢkiler, halkı belli bir tutumu kabule

ya da belirli bir uygulama yolunu izlemeye

inandırma sanatıdır. Amerikan Halkla ĠliĢkiler

Derneği‟nin (Public Relations Society of

America-PRSA) 1982‟de yaptığı (aktaran

ĠĢler, 2007) “halkla iliĢkiler, kamular ve

kurumlar arasındaki karĢılıklı anlayıĢın

geliĢmesine katkıda bulunarak karmaĢık ve

çoğulcu toplumun hedeflerine ulaĢmasında ve

iĢlevlerini gerçekleĢtirmesinde yardımcı olan

bir kavramdır” tanımı bu bağlamda önemli

görülmektedir.

Halkla iliĢkiler belli tarz, yoğunluk ve

yönde iliĢkileri yaratma, tutma, değiĢtirme

veya geliĢtirme amaçlı profesyonel yönetim

faliyetleridir. Kısaca halkla iliĢkiler

profesyonel ve örgütlü bilinç yönetimi

etkinliğidir. Önde gelen ajanslarda halkla

iliĢkilerin öncelikli görevlerini kamuoyunu

değiĢtirme, yaratma, kavramlarıyla tasvir

etmektedir. Örneğin Burson Marsteller‟in iki

üst düzey yöneticisi, halkla iliĢkiler

kamuoyunu değiĢtirme, yaratma, güçlendirme

veya üstesinden gelme sanatı ve bilimidir diye

tanımlamaktadır. Ayrıca Falkheimer‟ın halkla

50

Sosyoloji Notları

iliĢkiler dinamik, ideolojik, geçici ve uzaysal

olan bir iletiĢim sürecidir (Erdoğan, 2002:

341, 390; Erdoğan 2008: 16; Falkheimer,

2007;Hutton 2004: 5-6;) gibi tanımlamaları

çalıĢma açısından yol gösterici olmaktadır.

Halkla İlişkiler ve İktidar Bağlantısı

Yukarıda ele alınan tanımlarda geçen

kamuoyu tartıĢması baĢlatıcısı ve kamuoyu

politikasının Ģekillendiricisi gibi yorumlar

halkla iliĢkiler ve iktidar iliĢkisi hakkında pek

çok ipucu vermektedir. Ayrıca Asna‟nın bir

banka yöneticisinin, bir sendika baĢkanının,

bir parti liderinin olduğu kadar bir genel

müdürün, bir müsteĢarın, bir bakanın halkla

iliĢkilerin ne olduğunu bilmesi, halkla iki

yönlü bir bağlantının nasıl kurulacağını

anlaması gerektiğini, yetiĢen yöneticilerin

diplomalarını alırken kafalarında bu bilgilere

de yer vermelerinin gelecekteki sosyal

düzenin iĢleyiĢini güvence altına alacağı

(Asna1978: 15) yönündeki söylemleri;

Weber‟in “herhangi bir kurum yada

organizasyonun kendisi hakkındaki özel bir

söylence için destek elde etmelidir ve

varolmada kendi hakkı için inanç

geliĢtirmelidir” düĢüncesi (Waeraas, 2007)

halkla iliĢkiler ve iktidar bağlantısıyla ilgili

ipucu veren diğer yorumlardır. Çünkü halkla

iliĢkiler kiĢi, kurum yada organizasyonun

meĢruluk kazanmasının ve bu meĢruluğunun

korunmasının bir yolu olarak görülmektedir.

Diğer bir deyiĢle bu kurum yada

organizasyonun var olmaya devam etmek için

yeterli harici desteğe sahip olması ve bunu

koruması demektir. Weber‟in meĢruluk

kavramı kurum yada organizasyonların yeterli

gönüllü harici destek yaratması ve bundan

memnun olmasını anlatmaktadır. Özetle

kurumların baĢarısı çevrelerinden gelen

gönüllü uyuma bağlı bir unsurdur.

Ayrıca Weber‟in bireyin

karĢısındakinin neler yapabileceğini önceden

görerek, buna istinaden karĢısındakinin

davranıĢlarını manipüle edebilmesi ve buna

göre kendi eyleminin yönünü çizmesini

iktidarın göstergesi olarak betimlemesi bu

bağlama uygun bir saptamadır. Ġktidarı karar

verme sürecini etkileyebilme yeteneği olarak

tanımlayan Lukes‟ın öne sürdüğü karar alma,


gündem oluĢturma ve düĢüncenin kontrolü

gibi boyutlar da halkla iliĢkiler ve iktidar

iliĢkisini güçlendiren ana hatlardır.

Lukes‟ın öne sürdüğü karar alma

boyutu kimin iĢini yürüttüğü, ne sıklıkla

iĢlerini yürütebildikleri ve hangi konularda

iĢlerini yürütebildikleri sorunlarıyla ilgilidir;

gündem oluĢturma boyutu ise herhangi bir

grupta, toplulukta yada toplumda gündemi

oluĢturmak belli bir güce sahip olmayı

tanımlamaktadır. Bacrach ve Baratz‟da

“Ġktidarın Ġki Yüzü” adlı makalelerinde karar

vermeyi/verdirmemeyi iktidarın ikinci boyutu

olarak tanımlamaktadırlar. Lukes‟in ortaya

attığı düĢüncenin kontrolü de iktidarı iliĢkiler

üzerinden tanımlamaktadır (Lukes, 2006).

Ġktidar kavramsallaĢtırmaları

temelinde bu üç sorunsaldaki, iktidarın

toplumsal eylem düzeyinde, aktörlerin

davranıĢları, seçiĢleri ve etkileriyle oluĢtuğu

tezi, çalıĢmanın odak noktasındaki toplumsal

düzlemde var olmaya çalıĢan herhangi bir

kurumun hedef kitleleriyle iletiĢimde

kurdukları iliĢkinin ileti tasarımcısı, davranıĢ

belirleyicisi olan halkla iliĢkiler uzmanlarının

iktidar aktörü olarak değerlendirilebileceği

yönünde argümanlar sunmaktadır. Bunun

yanında karar alma, gündem oluĢturma ve

düĢüncenin kontrolü gibi kıstaslar da halkla

iliĢkilerin yabancı olduğu unsurlar değildir.

Ayrıca iktidarın var olabilmek ve

varlığını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu

bilgi, ideoloji, söylem, Ģiddet ve sermaye gibi

araçlar halkla iliĢkilerin de vazgeçilmez

araçlarındandır. Bilgi iktidarı hareket geçiren,

onu üreten, güçlendiren, zayıflatan veya yok

eden bir unsurdur. Bilgi güçte içkindir,

eylemlerse birer strateji ve taktiktir. Bu

bağlamda iktidar bilgi iliĢkisinin belirli

hakikatlerin üretimi ve kabulu aracılığıyla

iĢlediği düĢünüldüğünde halkla iliĢkilerin

merkezi rolü ortaya çıkmaktadır (Leitch, ve

Motion 2007: 265). Foucault‟ya göre iktidar

söylemin üretimi, toplanması, dolaĢımı,

çalıĢtırılması ile var olmaktadır. Söylemler

olayları nasıl bir Ģekilde düĢünmeye

baĢladığımızı ve olaylar hakkında nasıl

konuĢacağımızı yönetme Ģeklini

oluĢturmaktadır.

51

Sosyoloji Notları

Foucault‟nun söylem teorisinden yola

çıkarak halkla iliĢkiler uygulayıcılarının kabul

edilebilir cümleleri bütün diğerlerinin

arasından ayırarak, belirli anlamları ve

anlayıĢları savunur olduğunu çıkarsamak zor

olmasa gerek (Bentele ve Wehmeier, 2007;

Motion 2005: 506). Diğer bir deyiĢle halkla

iliĢkiler uygulayıcıları baĢarılı söylem

stratejileri uyguladıkları zaman, sonuçlanan

tutarsız değiĢim hegemonyacı bir statü elde

edebilmektedir. Ek olarak iktidar için ileri

sürülen söylemin üretimi, birikimi, dolaĢımı,

iĢleyiĢi olmadan, iktidar iliĢkileri

yerleĢtirilemez, güçlendirilemez ve üretilemez

saptaması, halkla iliĢkiler açısından da

iĢlevseldir. . Halkla iliĢkilerin de en temel

aracı söylemdir. Halkla iliĢkilerde söylemin

üretimi (basın bültenlerinden, basın

toplantılarına, basın makalelerine, kurum

sözcülerinin konuĢma metinlerine…)

birikimi, dolaĢımı, iĢleyiĢi olmadan

yerleĢtirilemez, güçlendirilemez ve

üretilemez. Ayrıca iktidarda var olan gücü

kullanan, isteyen ve sahip olan ile tabi olan

(üzerinde güç kullanılan, bu gücün

kullanımından çıkar bekleyen…) gibi iki taraf

unsuru, halkla iliĢkilerde de

kurum/örgüt/organizasyon yada kiĢi ve hedef

kitle, yada rollerin değiĢtiği, etkilenen ve

etkileyen olmak üzere iki kitle Ģeklinde

iĢlemektedir.

Bourdieu‟ya göre dilin iĢlerinin kalbi

olan gazetecilik, politikacılık, halkla iliĢkiler

gibi mesleklerin uygulayıcıları çıkarları

dönüĢtürerek yada önyargısız anlamlar içinde

saklayarak ve keyfi güç iliĢkilerini

meĢrulaĢtıran, sembolik üreticilerdir

(Bourdieu, 1997; Edwards, 2006; Ihlen,

2007). Bu tespitler halkla iliĢkiler ve iktidar

bağlantısı açısından önemli yorumlardır.

Halkla iliĢkiler ve iktidar bağlantısında

halkla iliĢkilerin Ģiddetle olan iliĢkisini

ideoloji üzerinden tartıĢarak ortaya çıkarmak

mümkündür. Halkla iliĢkilerin tanımlama

çabalarına yansıyan kayganlık ve soyutluk,

ideolojinin kayganlığı ve soyutluğuyla denk

düĢmekte, iki kavramda iletiĢim ortamında

her yerde ve hiçbir yerde olarak

görülmektedir. Ġyi niyeti sağlama, ikna etme,

iki yönlü olma kavramları halkla iliĢkiler


tanımlarının önemli ve dikkate değer

unsurlarıdır. Halkla iliĢkileri bu kavramlar

nezdinde tanımlama çalıĢmaları, diğer bir

deyiĢle bir kiĢi, kurum yada örgüt hakkında

iyi niyetli olmaya ikna etme, ideolojinin harç

olduğu sisteme uyum sağlamaya ikna

çalıĢmaları olarak ele alınabilmektedir. Bu

bağlamda halkla iliĢkiler ürüne, kuruma,

bireye onların iyi niyeti hak edecek kadar iyi

yararlı olduğuna ikna etme süreci, aslında çok

daha büyük bir alana, sisteme rıza göstermeyi

de üretmektedir. Althusser‟in devletin

ideolojik ve baskı araçları olarak yaptığı

ayrımın temelinde yatan rızanın varlığı da

yokluğu da halkla iliĢkilerde baskı araçlarını

ideolojik araçlara dönüĢtürme çabaları olarak

görülmektedir. Ġdeoloji birey ile bireyin

dünyası arasındaki iliĢkinin ifadesinden baĢka

bir Ģey değilse bu durumun pazar

ekonomisindeki karĢılığı da halkla iliĢkilerin

dönüĢtürücü rolü olmaktadır (Yıldız, 2003:

38). Ġktidarın buyurma biçiminde beliren

konuĢması, genellikle ideolojik bir yüklem

taĢımaktadır.

Bu bağlamda ideolojik söylem de

Ģiddet yüklü olabilmektedir. Diğer bir deyiĢle

Ģiddetin, bir insanın yada toplumsal sınıfın

diğerleri üzerinde, rızaları olmaksızın zor

araçlarını kullanması olarak tanımlanan fiziki

yönünün yanında Bourdieu ve Passeron gibi

düĢünürlerin üzerinde durduğu yönü

iĢleyebilmektedir. Yönetilen sınıflara belli

düĢünce ve davranıĢ kalıplarının

aĢılanmasının temelinde sınıflar arasındaki

güç iliĢkileri yatmaktadır. Buradan hareketle,

güç iliĢkilerinin gözardı edilerek kurulu

düzenin meĢru olarak benimsetilmesini, ya da

bir baĢka deyiĢle yönetilenlerin üzerinde,

ideolojik egemenliğin kurulması simgesel

Ģiddet olarak tanımlanmaktadır (KoçuĢağı

1999: 28). Ġktidarın varlığını sürdürmesinde

önemli bir araç olan sermaye halkla iliĢkiler

içinde aynı öneme sahip bir olgudur. Ancak

halkla iliĢkiler açısından daha detaylı analiz

edilmesi gereken bir kavramdır.

Klasik iktisadi düĢünce yapısı

içerisinde sermaye, üretim sürecine katılan

fiziki değerleri ifade ederken, daha sonraları

üretime pozitif katkıda bulunan maddi ve

manevi değerler sermaye kavramı içinde

52

Sosyoloji Notları

değerlendirilmeye baĢlamıĢtır. Örneğin

bireylerin eğitim yoluyla elde ettikleri bilgi ve

becerilerini tanımlayan beĢeri sermaye,

kültürel sermaye, sosyal sermaye, fiziksel

sermaye, simgesel sermaye gibi.

Bourdieu‟nun sosyal sermaye tanımı

incelendiğinde “Toplumsal sermaye, bir

bireyin ya da bir grubun, kalıcı bir iliĢkiler

ağına, az çok kurumlaĢmıĢ karĢılıklı tanıma

ve tanınmalara sahip olması sayesinde elde

ettiği gerçek ya da potansiyel kaynakların

toplamıdır, yani böylesi bir ağın harekete

geçirmeye olanak sağladığı sermaye ve

güçlerin toplamıdır” (Aktan ve Çoban, 2008:

7-8; ġan, 2006: 114-116) , ifadesi halkla

iliĢkiler ve sermaye iliĢkisinin bu makale

açısından önemli bağlantısını gözler önüne

serecektir. Ayrıca simgesel sermaye olarak

nitelenen, kiĢilerin günlük yaĢamlarında

kimliklerini ortaya koymasına, güç iliĢkileri

içine girmelerinde etkin rol oynamasına

yardımcı olan, evi, arabası, mesleği, eğitimi,

yaptığı spor, dansı, tatil biçimi, gibi yaĢam

tarzını oluĢturan tüketim biçimleri (sosyal

yaĢamı) (Özbilgin, 2006) de bu bağlamda

dikkate değer unsurlar olmaktadır. Bunun

yanında sermayenin dağıtılması sırasıyla

konuĢma sanatı ile ilgili stratejilerin ve güç

iliĢkilerinin bir ifadesidir. Halkla iliĢkiler

uygulamaları da eğer onların ilgilerini

izlemede çeĢitli alanlardaki örgütsel aktörlere

yardım eden bir uygulama olarak ele alınırsa

bu resmin içine uymaktadır .

Asimetrik ve Simetrik İktidar Tartışmaları

Açısından Halkla İlişkilerin Asimetrik ve

Simetrik Boyutunun Analizi

Halkla iliĢkiler davranıĢı iki bağımsız

boyutu temel alarak değiĢkenlik gösterir.

Bunlar tek yöne karĢı iki yön ve asimetriğe

karĢı simetrik boyuttur. Grunig‟in halkla

iliĢkiler alanında ortaya koyduğu tek ve çift

yönlü asimetrik ve simetrik iletiĢim

yönündeki düĢünceleri bu bağlamda

önemlidir. Grunig asimetrik iletiĢimi tek ve

çift yönlü olarak iki temelde incelemiĢtir. Tek

yönlü asimetrik iletiĢimde kurumların

verdikleri mesajlarda, kaynak ile hedef

arasında bir özne-nesne durumu söz

konusudur. Kaynak, hedefle iliĢki içine


girmeye çalıĢır; ancak ulaĢtığı kitlenin

özelliklerini yeterince dikkate almadığı için,

kaynakla hedef arasında arzu edilen bir

etkileĢim kurulamaz. Bu uyumsuz ve

düzensiz iletiĢim, tek yönlü asimetrik bir

halkla iliĢkiler olarak kalmaktadır. Ġki yönlü

asimetrik iletiĢim modelinde ise kaynak ve

hedef aynı düzlemde değildir. Bu modelde

uygulayıcılar, kamuoyunu, müĢterilerinin

istekleri doğrultusunda davranıĢta bulunmaya

ikna etmek için bilimsel araĢtırmalar

yürütmektedir. Ġki yönlü asimetrik modelde

uygulamacılar, araĢtırma yöntemleriyle,

kurumun hedef kitlesinin tutum ve

davranıĢlarında değiĢim yaratmayı hedeflerler

(Tutar, 2009: 124-126).

KiĢi, kurum ve devlet içindeki ve

dıĢındaki iletiĢim ve bunların birbirleri

arasındaki iletiĢimin doğası genelde, asimetrik

söylemsel kategoriler olarak görülmektedir.

Fairclough‟a göre söylemin kontrolüne sahip

olmanın sağladığı güç, diğer alternatif

uygulamalara (karĢıt olanlar dahil) , oranla

daha baskın olan belirli ideolojik yatırımlar

içeren belirli söylemsel uygulamaları

destekleme gücü olarak görülmektedir

(Fairclough, 1995: 2). Asimetrik anlamda

halkla iliĢkilere yüklenen rol daha çok

istenilen gerçekleri ve bunlar için takip

edilecek eylem Ģekillerini övmek ve bununla

üstü kapalı olarak, istenmeyen veya kabul

edilmeyen diğer tarafa gönderme yapmaktır.

Bu düĢünceye göre halkla iliĢkiler

fonksiyonunun taslağı Ģu yöndedir: istenilen

gerçeklerin övülmesi ve yayılması bir tarafta,

istenilmeyen eylemlerin karĢısındaki olası

yaptırımların afiĢe edilmesi diğer tarafta

kalmaktadır. Burada çıkar dengeleme

prosedürü olarak halkla iliĢkilerin ideali,

gerçek bir denge değil, niyet edilen

eylemlerin avantaj ve dezavantajlarını

inandırıcı biçimde sunan bir olgu olarak

ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyiĢle söz

konusu olan gerçek denge ve gerçek iki yönlü

etkileĢim değil, bilakis kitle iletiĢim

teknolojisinin belirli gruplarca tek taraflı

kullanılıp, kitlelerin düĢünceleri, istekleri ve

fikirlerinin uyarlanmasına çalıĢma çabasıdır.

Gücün prosedürler tarafından daha iyi kontrol

edilebilmesi için birey konuĢmaya

53

Sosyoloji Notları

zorlanmaktadır. Teknoloji kaynakları ile

halkla iliĢkiler kendini prosedürlerin (bilim,

sosyal araĢtırma) bilgileri ile güçlendirerek bu

yönlerde buna önemli katkılar sunmaktadır

(Dorer ve Marschik, 1993).

ĠletiĢimi simetrik ve asimetrik yapan

onun baĢlangıç noktası ve geri bildirim

Ģeklidir. Simetrik iletiĢim tarafların

birbirleriyle eĢit düzlemde kurdukları

iletiĢimdir. ĠletiĢim stratejik hedef kitlelerle

kurum arasındaki karĢılıklı anlayıĢı eĢit bir

düzlemde geliĢtirmeyi amaçlıyorsa bu

simetrik iletiĢimi örneklemektedir. Simetrik

iletiĢim, hedef kitleyi yönlendirmeye açık

nesneler olarak görmek yerine, onlarla

görüĢmeyi, onların bilgi ve görüĢlerine

baĢvurmayı, ortak bir paydayı birlikte inĢa

etmeyi amaçlamaktadır. Simetrik iletiĢim

sadece etkilemeyi değil, etkileĢimi öngören

bir iletiĢim Ģeklidir (Tutar, 2009: 115-120).

Tek yönlü simetrik model, halkla iliĢkiler

uygulayıcılarının kurumu hakkında gerçekçi

ve doğru bilgi sağladığı Grunig‟in halkla

iliĢkiler uygulayıcılarını meskendeki

gazeteciler olarak tanımladıkları bir modeldir.

Ġki yönlü simetrik model ise halkla iliĢkiler

uygulayıcısının, bir kurum veya tüketici ve

diğer örgütlü çıkarlar arasındaki müzakereyi

ve uzlaĢmayı kolaylaĢtırmak için iletiĢim

programları tasarladığı bir durumu

betimlemektedir (Childers, 1989: 88). Özetle

simetrik halkla iliĢkiler kuramı, diyalog,

uzlaĢma ve paylaĢılan güç ile karakterize

edilen iliĢkisel bir yönlenmeyi

vurgulamaktadır (Berger, 2005).

Simetrik teoride içkin olan, hedef kitle

ile mesaj arasında bir tür benzeĢim daha da

ideali özdeĢlik sağlamaktır. Kurumlar bunu

kendi kamularına duydukları saygıya

dayanarak yapmaktadır. Simetrik model,

mükemmel halkla iliĢkiler için önemli bir

temel olarak görülse de yıllar boyu eleĢtirilere

maruz kalmıĢ bir olgudur. Van der Meaden ve

Murphy gibi pek çok araĢtırmacı güçlü

kurumların güçlerini bireylerle yada küçük

gruplarla paylaĢmasını gerçekçi görmemiĢtir.

Ancak bu düĢünürlere karĢı simetrik

teorinin var alacağını savunan araĢtırmacılar

da olmuĢ, görüĢlerine kanıt bazı olay

örnekleri sunmuĢlardır. Tayvan‟da simetrik


modele iliĢkin çeĢitli çalıĢmalarından sonra

Huang, simetrik dünya görüĢünün var

olmakla kalmadığını, bunun yanında etkileri

farklı kültürlere uygulanabilir, evrensel ve

ahlaki ve etik beklentileri de karĢılayan bir

olgu olduğunu öne sürmektedir. Wakefield‟e

göre internet simetrik iletiĢimin gerekçesini

güçlendirecektir. Friedman da bunlara koĢut

fikirler ile sürmektedir. Fikirlerine kanıt

olarak birçok hükümetin erken muhalefetine

rağmen kara mayınlarına karĢı uluslar arası

bir yasak konulmasını sağlamak amacıyla

dünya çapında bin farklı insan hakları

grubunu örgütlemekte elektronik postaları

kullandığı için Nobel BarıĢ Ödülü alan Jody

Williams örneğini sunmaktadır (Wakefield:

2009: 103-105). Halkla iliĢkilerde, kamuoyu,

sıkça diyalog yada iliĢkide eĢit katılımcılar

olarak düĢünüldüğünde, bir kurumun ve onun

kamuoyunun eĢit Ģartlarda karĢılanabileceğini

ve fark edilen problemler için karĢılıklı

faydalı sonuçlar geliĢtireceğini varsaymak

mümkündür (Johansson, 2007: 279).

Simetrik halkla iliĢkilerin olabilirliğine

kanıt olarak kullanılan diğer durum Shannon

ve Weaver, Laswell, Newcomb, Westley ve

MacLean gibi iletiĢim kuramcılarının

çalıĢmalarında ileri sürdüğü ne iletildiği ve

neyin/kimin etkilendiği arasında

çizgisel/doğrusal bir iliĢkinin varlığı ve bu

doğrusal iliĢki aracılığıyla eylemlerimiz ve

diğer insanların tepkileri arasında bir bağın

kurulabilme olasılığıdır (Becerikli, 2002). Bu

bakıĢ açısına göre diğer insanlardan arzulanan

yanıtı alındığında etkili bir iletiĢim

gerçekleĢtirilmiĢ olmaktadır. Simetrik halkla

iliĢkilerin olabilirliğini ortaya koyan diğer

kanıt, halkla iliĢkilerin araĢtırma, planlama,

uygulama ve değerlendirme adı altında

sıralanan dört aĢamalı sürecidir. Bu dört

aĢamalı sürecin ilki hedef kitlenin istek ve

beklentilerinin saptanarak, kurumun bu istek

ve beklentileri karĢılama potansiyelinin

oluĢturulmasına zemin hazırlayacak araĢtırma

evresidir. Planlama aĢamasında ise bu süreç

sonrasında toplanan bilgi etkili bir iletiĢim

programına dönüĢtürülebilmektedir.

Uygulamada ise bu program yürürlüğe

konulmakta, kurumun mesajları hedef kitle

tarafından alımlanmaktadır. Değerlendirme

54

Sosyoloji Notları

aĢamasında da hedef kitlenin üzerinde

yaratılan etkiler ölçümlenerek yapılan

programın etkisi ve taraflar arasındaki

müzakere ve uzlaĢmanın derecesi ortaya

çıkmaktadır.

İktidar Kavramı ve İktidar Araçları

Bağlamında Halkla İlişkiler Şirketlerinin

Halkla İlişkiler Değerlendirmesi Üzerine

Anket Çalışması

Amaç ve Yöntem

AraĢtırmanın evreni Türkiye Halkla

ĠliĢkiler Derneği (TÜHĠD)‟nin internet

sitesinde yer alan 46 halkla iliĢkiler Ģirketidir.

Bu anket çalıĢması teorik alt yapıda

vurgulanan iktidar kavramının halkla iliĢkiler

fenomeniyle bağlantılandırılması aĢamasında

uygulayıcıların bakıĢ açısını ortaya koymayı

hedeflemektedir. Bu amaç doğrultusunda

Grunig ve Hunt‟ın ABD halkla iliĢkileri için

ortaya attığı halkla iliĢkiler davranıĢının dört

modelinin özellikleri temel alınarak 16

sorudan oluĢan ( açık-yarı kapalı-kapalı uçlu)

sorudan oluĢan anket formu hazırlanmıĢtır.

Anketler örneklem grubu olarak alınan halkla

iliĢkiler Ģirketlerine elektronik posta yolu ile

gönderilmiĢ ve 14 Ģirketten geri dönüĢ

alınmıĢtır. Verilerin analizinde SPSS 17. 0

(Statistical Package for Social Sciences)

programından yararlanılmıĢtır.

Bulgular

Anketi yanıtlayanların yüzde 78,6‟sı

kadın yüzde 21,4‟ü erkektir. Ankete

katılanların yaĢ ortalaması yüzde 35,7 elli yaĢ

ve üzeri, yüzde 14,3 kırk altı-elli yaĢ, yüzde

7,1‟i otuz altı-kırk yaĢ aralığındadır. Bu

veriler ankete katılanların yaĢ ortalamasının

ağırlıklı olarak (yüzde 57,1) 36 yaĢ ve üstü

kiĢilerden oluĢtuğunu ortaya koymaktadır.

Anketi yanıtlayanların yüzde 85,7‟si

üniversite, yüzde 14,3‟ü ise master

mezunlarından oluĢmaktadır. Halkla iliĢkiler

faaliyeti yapan kurumların yüzde 50‟si halkla

iliĢkiler Ģirketi, yüzde 42,9‟u iletiĢim

danıĢmanlığı Ģirketi, yüzde 7,1‟i ise reklam ve

halkla iliĢkiler Ģirketi adıyla çalıĢmalarını

sürdürmektedir. Anketi yanıtlayanların

kurumdaki pozisyonlarına bakıldığında yüzde


35,7‟sinin ajans baĢkanı, yüzde 7,1‟nin genel

müdür, yüzde 14,3‟nün genel müdür

yardımcısı, yüzde 21,4‟ünün müĢteri iliĢkileri

koordinatörü, yüzde 21,4‟nün medya iliĢkileri

koordinatörü olarak görev yaptığı

görülmektedir. ÇalıĢtıkları görevdeki süreye

iliĢkin olarak katılımcıların yüzde 14,3‟ü

yirmi yıl üstü, yüzde 28,6‟sı on altı-yirmi yıl,

yüzde 28,6‟sı on bir-on beĢ yıl, yüzde 21,4‟ü

altı-on yıl Ģeklinde yanıt vermiĢtir.

Halkla iliĢkilerin ne olduğu

sorulduğunda, katılımcıların yüzde 35,7‟si

karĢılıklı anlayıĢ oluĢturma, yüzde 14,3‟ü

bilimsel analiz temelinde ikna, yüzde 14, 3‟ü

etki bırakacak bilgi yayılımı, yüzde 14,3‟ü

bilgilerin yayılımı, bilimsel analiz temelinde

ikna ve karĢılık anlayıĢ oluĢturmanın içinde

yer aldığı bir kavram olarak tanımlarken,

yüzde 7,1‟i propaganda, yüzde 7,1‟i yönetim

bilimi, yüzde 7,1‟i ise gerçek bilgilerin

yayılması ve bilimsel analiz temelinde

iknadan oluĢan tanımlar yapmıĢlardır.

KiĢi, kurum yada örgütün amacı

sorgulandığında katılımcıların yüzde 35,7‟si

çevrenin kazanılması, yüzde 28,6‟sı çevre ile

uyum, yüzde 14,3‟ü çevrenin kontrolü, yüzde

14,3‟ü çevrenin kontrolü, çevrenin

kazanılması ve çevre ile uyumun bir arada

olduğu yönünde görüĢ bildirmiĢ, yüzde 7,1‟i

ise çevrenin kazanılması ve çevreyle uyum

amacının birlikte olduğu yanıtını vermiĢtir.

Halkla iliĢkilerde iletiĢimin doğası

üzerine düĢünceleri sorgulanan katılımcıların

yüzde 92,9‟u çift yönlü dengeli etki, yüzde

7,1‟i ise çift yönlü dengesiz etki bağlamında

yanıtını vermiĢtir.

Halkla iliĢkilerde kullanılan iletiĢim

modeli ele alındığında katılımcıların yüzde

78,6‟sı gruptan gruba geri bildirim, yüzde

14,3‟ü kaynaktan alıcıya geri bildirim, yüzde

7,1‟i ise duruma göre değiĢir fikrini öne

sürmüĢtür.

Katılımcıların hepsi araĢtırmanın

önemli olduğunu belirtmiĢtir. Niçin araĢtırma

yaptıkları sorgulandığında katılımcıların

yüzde 35,7‟si hedef kitlenin düĢüncelerini

öğrenme, yüzde 21, 4‟ü etkinlik yada program

için davranıĢ stratejisini belirleme, yüzde

14,3‟ü etkinlik öncesi ve sonrası tutumların

kontrolü, karĢılıklı anlayıĢın

55

Sosyoloji Notları

değerlendirilmesi, hedef kitlenin

düĢüncelerini öğrenme ve davranıĢ stratejisini

belirlemenin bir arada olduğu düĢüncesini

ortaya atmıĢ, yüzde 7,1‟i hedef kitlenin

düĢüncelerini öğrenme ve davranıĢ stratejisini

belirleme Ģeklinde yanıt vermiĢ, yüzde 7,1 ise

bu soruyu yanıtsız bırakmıĢtır.

Halkla iliĢkilerin rolü sorgulandığında

katılımcıların yüzde 35,7‟sinin

biçimlendirme, yüzde 14,3‟ünün danıĢma,

yüzde 14,3‟ünün bilgilerin yayılması, yüzde

14.3‟ünün danıĢma, aracılık ve bilgilerin

yayılmasını kapsayan tümü, yüzde 7,1‟inin

aracılık, yüzde 7,1‟inin biçimlendirme ve

aracılık, yüzde 7,1‟inin bilgilerin yayılması ve

biçimlendirme Ģeklinde yanıt verdiği ortaya

çıkmıĢtır.

Halkla iliĢkilerin araçları

sorgulandığında katılımcıların yüzde

35,7‟sinin bilgi ve söylem, yüzde 14,3‟ünün

bilgi, yüzde 7,1‟inin bilgi ve ideoloji, yüzde

7,1‟inin sermaye ve bilgi, yüzde 7,1‟inin

söylem yanıtı verdikleri yüzde 28,6‟sının ise

bu soruyu yanıtsız bıraktıkları görülmüĢtür.

Halkla iliĢkilerde önemli olan görüĢ

sorgulandığında katılımcıların yüzde

42,9‟unun hedef kitlenin görüĢü, yüzde

21,4‟ünün kurumun, hedef kitlenin ve halkla

iliĢkiler uzmanının görüĢlerinin hep birlikte,

yüzde 7,1‟inin kurumun görüĢleri, yüzde

7,1‟inin halkla iliĢkiler uzmanının görüĢü,

yüzde 7,1‟inin yapılacak etkinlik yada

programa göre değiĢeceği yanıtını verdiği,

yüzde 14,3‟ünün ise bu soruyu yanıtlamadığı

ortaya çıkmıĢtır.

Tartışma ve Sonuç

Ġktidarla ilgili ileri sürülen, iktidarın

asli unsuru bir istek veya arzunun

gerçekleĢtirilmesidir; insanlar arası sosyal

etkileĢimin her düzeyinde var olan, bir tarafın

diğerini etkilemesi anlamına gelen bir sosyal

etkidir; arzu edilen yada amaçlanılan hedefe

ulaĢma yeteneğidir gibi tanımlar iktidarı

halkla iliĢkiler ile iliĢkilendirecek argümanlar

sunmaktadır. Ayrıca halkla iliĢkiler tanımları

ele alındığında: halkla iliĢkiler halkı belli bir

tutumu kabule yada belirli bir uygulama

yolunu izlemeye inandırma sanatı;kamular ve

kurumlar arasındaki karĢılıklı anlayıĢın


geliĢmesine katkıda bulunarak karmaĢık ve

çoğulcu toplumun hedeflerine ulaĢmasında ve

iĢlevlerini gerçekleĢtirmesinde yardımcı olan

bir kavram; kamuoyunu değiĢtirme, yaratma,

güçlendirme veya üstesinden gelme sanatı ve

bilimidir gibi tanımlar bu bağlantı noktalarını

gözler önüne sermektedir. Ayrıca Weber‟in

bireyin karĢısındakinin neler yapabileceğini

önceden görerek, buna istinaden

karĢısındakinin davranıĢlarını manipüle

edebilmesi ve buna göre kendi eyleminin

yönünü çizmesini iktidarın göstergesi olarak

betimlemesi de bu bağlamda ilginçtir. Diğer

nokta ise iktidarın var olabilmek ve varlığını

sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu bilgi,

ideoloji, söylem, Ģiddet ve sermaye gibi

araçların halkla iliĢkilerin de vazgeçilmez

araçlarından olmasıdır.

Sosyal teori ve siyaset teorisinde,

iktidarla ilgili birçok yorum yer alsa da,

iktidar kavramı iki temel bakıĢ açısı üzerinden

tartıĢılmıĢtır. Aktörün istediği Ģeylere

diğerlerinin direncine rağmen ulaĢabilme

kapasitesi olarak değerlendirilen iktidar

düĢüncesinin asimetrik yönü ve kollektiviteye

ait bir özellik olarak tanımlanan simetrik

ikinci yönü. Bu iki perspektif toplumu bir

bütün olmaktan çok zıtlaĢan sınıfların zorunlu

beraberliği olarak gören çatıĢmacı teorilerle,

çeĢitli sosyal farklılık ve eĢitsizliklere rağmen

insanlar birlikte yaĢamaya devam ediyorsa

uzlaĢma ve bütünleĢmenin temel olduğunu

savunan fonksiyonalizm, struktüralizm yada

sembolik etkileĢimcilik gibi teorilerin

uzantılarıdır. Grunig‟in halkla iliĢkiler

alanında ortaya koyduğu tek ve çift yönlü

asimetrik ve simetrik iletiĢim yönündeki

düĢünceleri bu bağlamda önemlidir. ĠletiĢimi

simetrik ve asimetrik yapan onun baĢlangıç

noktası ve geri bildirim Ģeklidir. Asimetrik

anlamda halkla iliĢkilere yüklenen rol daha

çok istenilen gerçekleri ve bunlar için takip

edilecek eylem Ģekillerini övmek ve bununla

üstü kapalı olarak, istenmeyen veya kabul

edilmeyen diğer tarafa gönderme yapmaktır.

Simetrik bağlamda halkla iliĢkiler ise

tarafların birbirleriyle eĢit düzlemde

kurdukları iletiĢim üzerinden karĢılıklı

anlayıĢın geliĢtirilmesi yönündedir. Özetle

simetrik halkla iliĢkiler, diyalog, uzlaĢma ve

56

Sosyoloji Notları

paylaĢılan güç ile karakterize edilen iliĢkisel

bir durumu betimler.

Anket çalıĢmasında elde edilen veriler

doğrultusunda halkla iliĢkilerin ne olduğu

sorgulandığında iki taraflı kazancın hakim

olduğu, iki yönlü ve simetrik halkla iliĢkiler

için baĢlangıç noktası olabilecek karĢılıklı

anlayıĢ oluĢturma düĢüncesinin ağırlıkla ifade

edilmesi önemlidir. Kurumun halkla

iliĢkilerdeki amacı sorgulandığında çevrenin

kazanılması ve çevreyle uyum oranlarının

yüksekliği halkla iliĢkiler Ģirketlerinin

çalıĢmalarının simetrik iktidar davranıĢı

doğrultusunda ilerlediği yönünde ipuçları

vermektedir. Ayrıca halkla iliĢkilerde

iletiĢimin doğası sorgulandığında yüzde

92‟lere varan çift yönlü dengeli etki yanıtları

ve kullanılan iletiĢim modelinde gruptan

gruba iletiĢimin ağırlıklı olarak dillendirilmesi

halkla iliĢkiler Ģirketlerinin simetrik temelde

adımı benimsedikleri yönünde argümanlar

sunmaktadır. Halkla iliĢkilerde iletiĢimin

simetrik olduğunu kanıtlamak için kullanılan

araĢtırmaların Ģirketlerce yoğunluklu olarak

hedef kitlenin düĢüncelerini öğrenmek

amacıyla yapılması bu bağlamda önemlidir.

Halkla iliĢkilerin rolü sorgulandığında

Ģirketlerin kendine biçimlendirme rolünü

seçmesi Ģirketlerin yukarıda simetrik halkla

iliĢkiler yönünde verdikleri yanıtlarla

çeliĢmektedir. Bu yanıtlar halkla iliĢkilerin

asimetrik temelde iktidar öznesi olabileceğini

göstermektedir.

Halkla iliĢkilerin araçları

sorgulandığında, iktidarın var olabilmek ve

varlığını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu

bilgi, ideoloji, söylem ve sermaye gibi

araçların halkla iliĢkiler için de önemli olduğu

varsayımı anket çalıĢması sonucunda da

doğrulanmıĢtır. Bu sonuçlar iktidar

uygulayıcısı ve aktörü olarak

nitelendirilebilecek halkla iliĢkiler

uygulayıcılarına ideal olan uzlaĢmacı,

oydaĢmacı simetrik bir iktidar aktörü rolü

vermektedir.


Kaynakça

AKTAN, CoĢkun Can (2008) “Sosyal Sermaye” PĠ Dergisi,

Sayı: 26, s. 4-13.

ARENDT, Hannah (1994) Ġnsanlık Durumu Seçme Eserler1,

ĠletiĢim Yayınevi, Ġstanbul.

ASNA, M. Alaeddin (1978) Bankacılar için Halkla ĠliĢkiler,

Türkiye Bankalar Birliği Yayını, Ankara.

ASNA, Alaeddin (1997) Halkla ĠliĢkiler, Dünden Bugüne Bir

Sanat-Meslek Öyküsü Ġstanbul: Sabah Kitapları, Ġstanbul.

BECERĠKLĠ, Yıldırım Sema (2002) “Halkla İlişkiler

Disiplinin Ve Tanımlarının Eleştirel Bir Yaklaşımla Analizi”

ĠletiĢim, Gazi Üniversitesi ĠletiĢim Fakültesi Dergisi, 12: 47-

65.

BENTELE, Günter ve Wehmeier Stefan (2007) “Applying

Sociology To Public Relations” Public Relations Review 33:

294-300.

BERGER, Bruce K. (2005) “Power Over, Power With And

Power To Relations: Critical Reflections On Public

Relations, The Dominant Coalition, And Activism” Journal

Of Public Relations Research, 17 (1) : 5-28.

BOURDĠEU, Pierre (1997) Televizyon Üzerine, Çev. ,

Turhan Ilgaz, Ġstanbul: Yapıkredi Yayınları.

BRUNKHORST, Hauke (2006) “The Productivity Of Power:

Hannah Arendt’s Renewal Of The Classical Concept Of

Politics” Revısta De Cıencıa Polıtıca, 26 (2) : 125-136.

CHILDERS, Linda (1989) “James Grunig’s Asymetrical And

Symetrical Models Of Public Relations” Ieee Transactıons

On Professional Communication, 32 (2) : 86-93.

ÇÖKLÜ, Y. E. (1996) Halkla ĠliĢkiler Teorisinin Temelleri.

Ġstanbul Üniversitesi ĠletiĢim Fakültesi Dergisi, 223-250.

DELĠBAġ, Kayhan ve YĠĞĠT, Emin (2005) “Siyaset

Kurumu” Kurumlara Sosyolojik BakıĢ, (der. ) Sevinç Güçlü,

Birey Yayıncılık, Ġstanbul.

DEVECĠ, Cem (1999) “Foucault, İktidar

Kavramsallaştırması Siyasal Boyutun Ayrıştırılamazlığı”

Doğu Batı Dergisi, 9: 23-39.

DORER, Johanna ve MARSCHĠK Matthias (1993)

Kommunikation Und Macht. Public Relations -Eine

Annäherung, Turia & Kant, Wien.

EDWARDS, Lee (2006) “Rethinking Power İn Public

Relations” Public Relations Review, 32: 229-231.

ERDOĞAN, Ġrfan (2002) ĠletiĢimi Anlamak, Erk Yayınları,

Ankara.

ERDOĞAN, Ġrfan (2008) Teori Ve Pratikte Halkla ĠliĢkiler,

2. Basım, Erk Yayınları, Ankara.

FALKHEĠMER, Jesper (2007) “Anthony Giddens And Public

Relations” Public Relations Review, 33: 287-293.

GIDDENS, Anthony (2005) Sosyal Teorinin Temel

Problemleri, Çev. Ümit Tatlıcan, Paradigma Yayıncılık,

Ġstanbul.

HUTTON, James G. (2004) “Halkla İlişkilerin Tanımı

Boyutları Ve Sahası” Halkla ĠliĢkilerde Seçme Yazılar, (der.

) Hanife, Güz, Sema Yıldırım. Becerikli, Alban Dağıtım,

Ankara.

IHLEN, Oyvind (2007) “Building On Bourdieu” Public

Relations Review, 33: 269-274.

ĠġLER, Esra. Keloğlu (2007) Halkla ĠliĢkiler, Gazi

Üniversitesi ĠletiĢim Fakültesi Basımevi, Ankara.

JOHANSSON, Catrin (2007) “Goffman’s Sociology” Public

Relations Review, 33: 275-280

KARADENĠZ, Mustafa (2009) “Pazarlama Yönetiminde

Halkla İlişkilerde Kullanılan Kavram Ve Tanımlamalar”

Journal Of Naval Science And Engineering, 5 (1) : 1-16.

KOÇUġAĞI, Gültekin (1999) “Toplumsal Şiddet Üzerine”

http: //E-Kutuphane. Egitimsen. Org. Tr/Pdf/271. Pdf, (13

Kasım 2009).

57

Sosyoloji Notları

LUKES, Steven (2006) “Ġktidar Ve Otorite” Sosyolojik

Çözümleme Tarihi (der. ) Tom Bottomore Ve Robert Nisbet,

Kırmızı Yayınları, Ġstanbul.

MOTĠON, Judy ve LEĠTCH, Shirley (2007) “A Toolbox For

Public Relations: The Oeuvre Of Michel Foucault” Public

Relations Review, 33: 263-268.

MOTĠON, Judy (2005) “Participative Public Relations”

Public Relations Review 31: 505-512.

RUSSEL, Bertrand (2004) Ġktidar, Çev. Göksel Zeybek, Ġlya

Yayınevi, Ġzmir.

ġAN, Mustafa Kemal (2006) “Bilgi Toplumuna Geçişte

Sosyal Sermayenin Taşıdığı Önem Ve Türkiye Gerçeği” Ġzmit

5. Uluslar arası Bilgi Ekonomi ve Yönetim Kongresi

Bildiriler Kitabı, Cilt1 s. 113-140

TUTAR, Hasan (2009) Örgütsel ĠletiĢim, 2. Basım, Seçkin

Yayıncılık, Ankara.

WAERAAS, Arild (2007) “The Re-Enchanment Of Social

İnstitutions: Max Weber And Public Relations” Public

Relations Review, 33: 281-286.

WAKEFĠELD, Robert I. (2009) “Uluslar Arası Halkla

ĠliĢkiler Teorisi, Ġnternet Ve Aktivizm: KiĢisel Bir DüĢünce”

Halkla ĠliĢkiler Üzerine, Çev. , Pınar Özdemir, (der. ) Fatih

Keskin Ve Pınar Özdemir, Dipnot Yayınları, Ankara.

WEBER, Max (1995) Toplumsal Ve Ekonomik Örgütlenme

Kuramı, Çev. , Özer Ozankaya, Ġmge Kitapevi, Ankara.

YILDIZ, Nuran (2003) “Halkla İlişkilerin İdeolojik Yöntem

Olarak İşleyişi” Amme Ġdaresi Dergisi, 5 (36) : 35-42.

Similar magazines