Cinedergi 29

cinedergi

Binder29

Yeni sezon başlıyor

n Eylül’e geldik. Yaz sezonunda Hollywood

yüksek bütçeli filmler ile durumu

kurtarırken Türk sineması yine

kendi içine kapandı. İzleyicisini mahrum

bıraktı. Birdolu film çekildi, etraf setten

geçilmez oldu. Biz de bu setleri ve yeni

filmlerde oynayan oyuncuları takip ettik.

Selim Demirdelen’in yeni filmi Kavşak’ta

rol alan Sezin Akbaşoğulları ve Güven

Kıraç ile keyifli bir röportaj yaptık.

Açıkçası bana Sezin hanımın Maria Cotillard

ile benzerliğinden bahsetmişlerdi

ama bu kadarını beklemiyordum.

Müthiş bir benzerlik. Üstelik Kavşak

filmini seyrettikten sonra farklı olsa

bile oyunculuğuda mükemmel Sezin

Akbaşoğulları’nın. Banu’da bir başka

setteydi. Pak Panter filminin setinde

Doğa Rutkay ve Ufuk Özkan’a sorularını

yönetti. Aksiyon komedi türündeki

filmin oyuncularıyla bu türe uygun bir

röportaj yapmış. Lale Mansur ile uzun

zamandır konuşmak istiyordum. Misafir

filminin çekimlerinin bitmesini bekledik.

Sonunda buluştuk ve Mansur’un

dış görünüşünün altındaki sert ama bir

o kadar da etik olarak güçlü kişiliğiyle

burun buruna geldik. Okuyucularımızın

bu röportajdan zevk alacaklarını

düşünüyorum. Son röportajımızda yine

uzun zamandır yapmak istediğimiz bir

çalışmaydı. Nefes filminin karizmatik

yüzbaşısı Mete Horozoğlu bizden daha

fazla kaçamadı ve Banu’nun sorularını

cevapladı. Bence dörtdörtlük bir röportaj

olmuş. Gelelim dosyalarımıza. Murat Tolga

Şen Kaslı erkek filmlerini ve 80 dönemine

damgasını vuran bu türün oyuncularını

odağına almış. Eski dostları birer birer

saymış. Bir diğer dosyamızdaysa Banu

eskilere dönmüş ve Hippi filmleri dosyası

yapmış. Bu kadar vurdulu kırdılı film

arasında bize nefes alacak vakit kazandırdı

Banu. Burak Yarkent’in Hollywood

köşesinde daha Türkiye’ye gelmeden

haberlerini okuduğumuz Eat Pray Love

filminin kritiği var. ABD’de filmi seyredip

vakit geçirmeden bizim için yazdı Eat Pray

Love filmini Burak. Episode’de ise Zeynep

Bonçe Kavak Yelleri’nden başlayarak

ekranları istila eden gençlik dizilerini topa

tutmuş. Bağımsız dergimizin en cesur

kalemlerinden Bonçe. Ali Ulvi Uyanık

İşte O An köşesinde benim bile kanımı

donduran bir sahne seçmiş. 1972 yılında

çekilen Bluebeard filmindeki sahne sizi

koltuklarınıza mıhlayacak. Teşrifatçı’da ise

Seray Şahiner, Sattirik Greg’in Günlüğü

filminden yola çıkarak ergenliğe geçişin

peşinden gitti. Fırat Rolleriyle Yaşayanlar

köşesinde Audrey Tautou’yu konuk etti.

Kerem DVD köşesinde Blu-Rayleri öne

çıkardı. Vizyondakiler, kritikler, müzik ve

kitap köşemiz derken beni sayfa yapmaktan

bıktıracak kadar dolu bir Cinedergi

daha karşınızda.

Yayın Sahibi

Star Medya Yayıncılık A.Ş. adına

ETHEM SANCAK

İcra Kurulu Başkanı

MUSTAFA KARAALİOĞLU

Genel Yayın Yönetmeni

Serdar Akbıyık

Yazı İşleri Müdürleri

Banu Bozdemir

Fırat Sayıcı

Webmaster

Tayfun Salcı

Katkida Bulunanlar

Ali Ulvi Uyanık

Kerem Akça

Alper Turgut

Burak Yarkent

Zeynep Bonçe

Seray Şahiner

Cansu Üsküp

Murat Tolga Şen


Yönetmen: Yönetmen: Wes Craven

Senaryo: Kevin Williamson

Oyuncular: David Arquette, Neve Campbell,

Courteney Cox, Adam Brody, Emma Roberts

Konu: Olayların ardından 10 yıl geçmiştir. Sidney

Prescott, olanların yükünü yazarak atlamayı

başarmıştır. Bundan sonraki hayatını huzurlu

geçirmeyi planlamaktadır; ta ki eski kabuslar geri

dönene kadar. Serinin meraklılarının heyecan dolu

bekleyişi nihayet sona ereceğe benziyor.


Yönetmen: Taylor Hackford

Senaryo: Mark Jacobson

Oyuncular: Joe Pesci, Helen

Mirren, Scout Taylor-Compton,

Gina Gershon, Taryn

Manning

Konu: Grace ve Charlie

Bontempo, Nevada’da kimsenin

hayal etmediği bir

girişimcilik örneği gösterirler.

Muhafazakar kökeni

ile bilinen Nevada’da bir

genelev açmaya teşebbüs

eden çift, bu girişimlerini

yasal bir zemine oturtmak

için mücadele ederler. Bu

sırada kendilerini bir aşk üçgeninin

içinde bulacaklardır.

Bu durum onları kontrol

edilemeyen ve sonu ölüme

varan bir tutkunun içine

sürükleyecektir.

Yönetmen: Andrea Arnold

Senaryo: Andrea Arnold

Seslendirenler: Rebecca Griffiths,

Katie Jarvis, Sydney Mary Nash,

Michael Fassbender

Konu: Mia, on beş yaşındadır. Tek

tutkusu hiphop’tur; amacı da dans

yarışmasında kazanmak. Ailesi

ve arkadaşlarıyla sorunları olan

Mia’nın yaşamı, annesinin eve yeni

bir erkek arkadaş getirmesiyle epey

değişir. Gelen, büyüleyici bir adam,

bir baba figürü, seksi herifin tekidir...

Andrea Arnold’ın bol ödüllü

Kırmızı Sokak’ın ardından çektiği bu

ikinci uzun metrajlı film, sıkıcı yaz

günlerine ve İngiltere’nin kasvetli

geleceğine dair harikulade görüntülerle

yüreklere dokunuyor.


Yönetmen: Michael Apted

Senaryo: Richard LaGravenese, Stephen McFeely,

Christopher Markus, Michael Petroni

Oyuncular: Ben Barnes, William Moseley, Skandar

Keynes, Anna Popplewell, Georgie Henley

Konu: Lucy ve Edmund Eustace ile beraber

Narnia’da Şafak Yıldızı adı verilen Kaspiyan’ın

gemisi ile yedi kayıp Narnia Lordlarını ararlar.

Başlarına bir sürü olay gelir. Tüccarlar tarafından

kaçırılırlar.Bu yolculukta ejderhalar adasına

uğrarlar ve orada mızmız kuzenleri Eustace

hırsına yenilerek ejderha olmaya mahkum olur.


Yönetmen: DAnthony

Bell, Steve Moore

Senaryo: Chris Denk,

Steve Moore

Seslendirenler: Hayden

Panettiere, Christina Ricci,

Justin Long, Dennis

Hopper, Danny Glover

Konu: Kate ve Humphrey

adındaki iki

kurt yaşadıkları parktan

ayrılmak zorunda

kalınca, yeni evlerine

varmak için bilmedikleri

ve tehlikeli bir yolculuğa

atılırlar. Bu yolculukta

karşılaşacakları yeni

arkadaşlar ve olaylar,

onların dünyaya bakışını

da değiştirecektir.

Yönetmen: Adam Mckay

Senaryo: Adam Mckay, Chris Henchy

Oyuncular: Will Ferrel, Eva Mendes, Samuel

L. Jackson, Mark Wahlberg, Dwayne

Johnson, Paris Hilton

Konu: Highsmith ve Danson şehrin kahraman

polisleridir. Ödüllü polisler yalnız

şehrin insanları için değil, polis teşkilatının

da idolleridir. Dedektif Terry Hoitz ve

Adam Gamble ise masa başında evraklara

gömülmüş polis memurlarıdır. Günlerini

monoton bir şekilde geçiren ortaklardan

Terry’nin bu duruma canı sıkılmaya başlar.

Herkesin Highsmith ve Danson’a imrenmesine

artık katlanamaz.


Yönetmen: Ben Affleck

Senaryo: Ben Affleck, Sheldon Turner,

Peter Craig

Oyuncular: Ben Affleck, Blake Lively,

Rebecca Hall, Jeremy Renner, Chris

Cooper

Konu: Doug, istedikleri ne varsa çalan

ve ortalığı silip süpüren bir hırsız

çetesinin ismi konmamış lideridir. O

güne kadar Doug ve takımı arasında

herhangi bir sorun yaşanmamıştır.

Ancak yaptıkları son banka soygunu

tüm dengeleri değiştirecektir, çünkü

aralarında rehine aldıkları banka

müdürü Claire vardır. Claire en başta

kaçırılmasından büyük endişe duyar. İlk

korkuyu atlattıktan sonra ise Doug’dan

hoşlanmaya başlar. Birbirleri arasında

bir çekim alanı başlayan Doug ve

Claire’in ilişkisi çetenin huzurunu

kaçıracaktır.

Yönetmen: Edward Zwick

Senaryo: Edward Zwick, Marshall

Herskovitz, Charles Randolph

Oyuncular: Anne Hathaway, Jake

Gyllenhaal, David Morse, Jaimie

Alexander

Konu: Jamie Reidy’nin “Hard

Sell: The Evolution of a Viagra

Salesman” adlı kitabından senaryosunu

Charles Randolph’ın

yazdığı filmde; Gyllenhaal bir

eczacıyı, Hathaway ise Parkinson

hastası bir kadını canlandıracak.

İkili arasında başlayan ilişkiye

arka planda 90’ların politik ve

sosyal hali eşlik edecek.


n Son zamanlarda fragmanına bakıp da filmi

izlerken kandırılmışlık duygusunu tattığımız örnekler

artıyor ne yazık ki. İşte onlardan -maalesef- birisi

daha. Sandler’a ve kurduğu ekibe bir hayli umut

besleyerek filme giren seyirci, umduğunu bulamadan

çıkıyor. Gelelim belli başlı sebeplere...

Neredeyse 30 yıl sonra biraraya gelen 5

çocukluk arkadaşının birkaç gün içinde yaşadıklarını

anlatmak için senaryoya ne gerekirse fazlasıyla

koymuş maymun iştahlı Adam Sandler. Yılda biriki

filmle vizyona çıkan komedyen Sandler, zaman

zaman sırf para kazanma uğruna yanlış hamleler

de yapmıyor değil. Yapımcı olarak iş gücünü ortaya

koyarak “Click”, “Zohan”, “Bedtime Stories” gibi

başarılı işlerle seyirci karşısına çıkan Adam Sandler

zaman zaman da hatalı kararlar alıyor.

Neresinden bakarsanız bakın, defolu bir film

var karşımızda. Yaklaşık 90 dakikalık bir süreye 5

ayrı karakteri, üstelik de aileleriyle birlikte senaryoya

dahil etmek ilk anda göze çarpan yanlışlık. Cast

oluşturma konusunda pek başarısız diyemeyiz. Zira

Sandler, Salma Hayek gibi bir starı bile böylesine

kalabalık bir kadroya dahil etmeyi başarmış. Gözle

görüneni ve seyircinin zaten anladığı mizanseni bir

kez de diyalogla anlatma gafletine düşen Sandler

yüzünden tüm karakterler durduk yere laf salatası

yapmak zorunda kalmışlar. Zaten ara sıra tebesüüm

etmenize yarayan espriler ya da durumların varlığı olmasa,

komedi adına elle tutulur Hiçbir şey yok. Filmin

neredeyse yarım saati geçmesine rağmen konuya

girememe sorunu da Sandler’in suçu olarak kabullenilebilir.

Fazlasıyla kalabalık karakter ordusuna, bol

bol mesaj verecek hikayeler, enstantaneler yükleyerek

seyirciyi tatmin edebileceğini sanan film, silahı

kendisine doğrultuyor ve ölümünü hızlandırıyor. Zaman

düşer ellerimden yere diyen 5 yetişkin adamın

geçirdiği maddi manevi değişimlerin, yine de

dostluklarını engellemediğini, her insanın yaşadığı

sorunların üstesinden dürüstlükle gelebileceğini filmin

sonlarına doğru Rob Schnieder’in eşini oynayan

ultra yetişkin Gloria karakteri didaktik ve gereksiz bir

şekilde aktarıyor. Film konuya nasıl giriş yapacağına

bir türlü karar veremediği gibi, nasıl sonlandıracağını

da bulamıyor. Kronolojik sıralama sorunu çeken

senaryomuz çok katmanlı bir finalle seyirciyi

aldatabileceği konusunda da yanılıyor.

Nostaljiye, aile değerlerine, dostluk bağlarına

önem vererek, bunları tekrar gündeme getirmeyi iyi

niyetle düşünen Adam Sandler, bu kadar iyi bir oyuncu

kadrosunu toplamasına rağmen istediği başarıyı

elde edemiyor. Umarız her filmden ders çıkarmasını

bilen Sandler, hatasını anlayıp eski formuna bir an

önce kavuşur.


n Şimdi dansların, saçların biçimi değişmiş

ama kazanmaya doğru giden yoldaki azim ve

inanç aynı kalmış sanki… Bizi o yıllarda etkilediyse

umarım şimdiki çocukları da etkiler…

Çocukken yani sene 1984 yılını gösterirken

ama ben televizyonda izlediğim için birkaç yıl

gecikmeli izlediğimi varsayıyorum The Karate

Kid’i. Çok beğenmiştim. Ortadan ayrılmış

saçlarını bandana takarak daha da çekici

hale getiren Ralph Macchio’ya inceden inceye

tutulduğum için hep söyledim. Ben bir Karete

Kid hayranıyım diye dolaştım ortalarda…

Karate öğrenmenin sabır, sebat, arınma işi

olduğunu, yaşlı, aksi, bilge ve sevimli Miyagi’nin

(Pat Morita) öğretileri sayesinde öğrendim o

yaşta, yani benim üzerimde de etkileri bir hayli

fazlaydı. Bu serinin dördüncü filmi ve duygu

olarak aynı olmasına rağmen değişiklikler de

yok değil.

Karate Kid’in daha doğrusu Ralph Macchio’nun

bir yıldız gibi parladığı film 1986 ve 1989

yılındaki serilerle devam etmişti ve sonra bıçak

gibi kesildi. Ama herkesin aklında ilk film kaldı,

onun tadı, hüznü, öğretisi daha farklıydı zira…

Hatta Hilary Swank bile 1994 yılında çekilen

The Next Karate Kid ile beyazperdeye dalış

yaptı ona da Pat Morita eşlik etti. Ama ilkinin

etkisi tabiî ki bu filmde yoktu. Bu beyaz saçlı,

erdemli adamın aramızdan ayrılması 2005

yılında 73 yaşında oldu, Mr. Kesuke rolüyle

Oscar’a aday olmuştu…

O yüzden Karete Kid’in tekrar çekildiğini

duyduğumda bambaşka bir heyecan yaptım.

Re-make olarak her zaman ilkini aratan filmler

çok oldu. Açıkçası ben de önyargılı yaklaştım

bu filme. Parlatıp cilalayan, bahçe çitlerini

boyayan, kocaman gözleriyle zengin erkeğin sevdiği

kız olan Ali Mills’e ulaşmaya çalışan bu tıfıl delikanlının

yerini bana göre kimse tutamazdı. Ama karşımızda o

duyguya bir hayli yaklaşan bir film var. Haralt Zwart imzalı

filmde öykü tamamen farklı gelişiyor. Film Çin’de geçiyor,

kahramanımız siyahi bir çocuk oluyor. Adı da Dre Parker.

Bilge, beyaz saçlı dedemiz ise hayattan kopmuş Mr.

Han’a devrediyor koltuğunu…

140 dakikalık filmin başlarının çocuğun yaşadığı geçişi

göstermek adına bir hayli uzuyor ama sonrasında

toparlıyor. Dre Parker daha önce babası Will Smith’le

Umudunu Kaybetme filminde de oynayan Jaden Smith.

Rolünü gayet başarıyla kıvıran Smith’e ustası rolünde

eşlik eden oyuncu da Jackie Chan.

Çin’in güzel görüntülerle filme dahil edildiği, Çinli oyuncularla

siyahilerin buluştuğu film ilkini izleyenler ve izlemeyenler

için hemen hemen aynı tatta. Özellikle sabır ve sebat

sahneleri yöntem olarak eskisine benzemese de kendi

orijinalliğini yaratmayı başarıyor. Ben ilkini çok sevdiğim

için bu filmde de ayrıca bir sempati duydum, şimdiki

çocukların tutunacakları o kadar fazla duygu var ki, bu film

onların arasında eriyebilir ama bizim için öyle değildi. Bizim

için Ertem Eğilmez tadında bir filmdi. Gözümüzü yaşla

bırakan, sonunda zayıf ama onurlu olanı alkışlatan, amaçlar

uğruna sabretmeyi öğreten bir filmdi. Şimdi dansların,

saçların biçimi değişmiş ama kazanmaya doğru giden

yoldaki azim ve inanç aynı kalmış sanki… Bizi o yıllarda

etkilediyse umarım şimdiki çocukları da etkiler…


n Ünlü televizyon dizilerinin film olmasına alıştık

artık. Mesela Uzay Yolu, Sex and The City, Görevimiz

Tehlike ve daha bir çok dizi televizyonda

zirveye çıktıktan sonra sinemada da bir durak

vermişlerdir. Aslında çoğunun sinema maceraları

televizyon kadar parlak olmamıştır. Bu etkileyici

bir romanı sinemaya uyarlamaktan biraz daha

farklı bir durum tabii. Her şeyden önce oyuncuların

kendi enerjilerinin karakterlere kattığı renk çok

önemli televizyon dizilerinde. Onun için Uzay

Yolu’nun sinema macerası asla televizyondaki

başarıyı yakalayamadı. Çünkü farklı oyuncular

kahramanları canlandırdı. Görevimiz Tehlike için

de aynı şey söz konusu. Sinemada Tom Cruise’un

canlandırdığı karakterle Görevimiz Tehlike başka

bir şey oldu. Sinemada yakaladığı başarı dizinin

başarısından daha çok Tom Cruise’un kendi enerjisinden

ve ününden çıkan bir başarıydı. Bunun

tersi bir durum ise Sex and The City için geçerli.

Televizyondaki dizide kahramanları canlandıran

aynı isimler sinemada da maceralarına devam ettiler.

Bu noktada diziyle sinemadaki film arasında

hangisi daha başarılıydı tartışması yapamıyoruz.

Çünkü bir fark yok. Sex and The City’nin sinema

macerasının hedefini tuttuğunu düşünüyorum. Bu

hafta vizyona giren A Takımı ise biraz görevimiz tehlikeye

benzeyen bir yoldan geçecek. 1983’te asker

menşeli dört kafadarın maceralarını televizyonda

seyrettiğimizde George Peppard’ın Amerikalı

yüzü filmin havasını bize iliklerimize kadar hissettiriyordu.

Onu destekleyen Mr. T’nin karakteristik

varlığı da bu hissi artırıyordu. Özellikle Mr. T’nin

minibüsü, yakışıklı Faceman’in kadınlar üzerindeki

etkisi, Murdoch’un çizgi dışılığı ekibin farklı

olmasını sağlıyordu. Eğlenceli, biraz faşizan tam bir

Amerikan dizisiydi. Vurdulu kırdılı, bol patlamalı...

Bu hafta vizyona giren A Takımı’nda ise ekibin

komutanını Liam Neeson canlandırıyor. İrlandalı

oyuncunun George Peppard ile farkı biraz bizi televizyondaki

diziden kopartsa da, oyunculuğuna hiçbir şey

söyleyemeyiz. Neeson her role uyan ve karakteri kendine

uyarlayan bir oyuncu. İkinci karizmatik isim ise Mr.

T... Orijinal dizinin gerçek Mr. T’si gerçekten taklit edilmesi

zor bir isim. 1982’de Rocky’deki performansıyla

tanınan Mr. T hem kendi adıyla dizi yaptı hem de A

Takımı’nın vazgeçilmez bir üyesi oldu. Bence dizinin

en renkli ismiydi. Sinema filmindeyse Mr. T’yi yine bir

boksör canlandırıyor. Quinton ‘Rampage’ Jackson son

dönem siyahi boksörlerin en can yakanı. Ama ringteki

performansını filmde gösterdiğini söylemek çok

zor. Diğer oyuncular Bradley Cooper ve Sharlto Copley

günü kurtarıyorlar. Burada özellikle Bölge 9’dan

tanıdığımız Sharlto Copley farklı kişilkleri ne kadar

iyi canlandırabildiğini izleyiciye gösteriyor. Yardımcı

rollerde ise öncelikle filmimizin güzeli Jessica Biel ve

onun rakibi kötü adam rolünde Patrick Wilson var.

Patlamalı, çatlamalı ama televizyondaki karizmasından

uzak bir film A Takımı... Filmin öyküsüne gelince:

özel görevlerin yıldız gücü A Takımı yine bir görev

üstündeyken tuzağa düşürülürler. Ekip kendilerine

inanan bir FBI ajanı sayesinde hapishaneden kaçar ve

tutsağı hazırlayanlarla hesaplaşırlar.


Kavşak filminin iki başrol oyuncusu Sezin

Akbaşoğulları ve Güven Kıraç Cinedergi

okuyucularına seslendi... “Hayat masal ile

gerçek arasında gidip gelmekten ibarettir...”

SERDAR AKBIYIK

n Selim Demirdelen’in yeni filmi Kavşak’ın başrol

oyuncuları Sezin Akbaşoğulları ve Güven Kıraç

Cinedergi’nin sorularını cevapladı... Hayatın gerçek ile

masal arasında gelip gitmekten ibaret olduğunu söyleyen

Güven Kıraç rol arkadaşı Sezin Akbaşoğulları’nın

da flimde başarılı olacağını sette gözlerine bakınca

anladığını söyledi. Sezin Akbaşoğulları ise Güven Kıraç

gibi bir ustayla çalışmanın kendisine ilham verdiğini,

oyunculuğun çok zor olduğunu ve hayalkırıklıklarıyla dolu

olduğunu bütün bu hayalkırıklıklarına rağmen heyecanını

bugüne kadar bir oyuncunun korumasının takdire şayan

olduğunu söyledi. Demirdelen’in filmini seyrettikten sonra

gerçekten başarılı performans gösteren iki oyuncuyla

konuşmak bize de mutluluk verdi. İşte biri ustalığını

konuşturan diğeri ise yolun başında kabiliyetini kanıtlayan

iki oyuncunun zevkle okunacak röportajı...

Projeye nasıl dahil oldunuz?

Sezin Akbaşoğulları: Kastla ilgilenen Lousia var. Louisa

beni aradı. Böyle bir proje olduğunu benimle çalışmak

istediklerini söyledi. Selim’le bize bir randevu ayarladı.

Selim Demirdelen’le bir kahve içtik ve o şekilde dahil

oldum. Öncesinde senaryoyu göndermişlerdi. Senaryoyu

okudum, o kahve içimlik zamanda nasıl bir

film, ne anlatıyor, nasıl bir karakter olduğunu konuştuk.

Sonrasında dahil oldum.

Güven Kıraç: Selim Demirdelen “Anlat İstanbul” filminden

beri yakın dostumdur. Kafasında bir film düşüncesi

olduğunu ve bunu benimle gerçekleştirmek istediğini

bana birkaç yıldır söylerdi. Geçtiğimiz Aralık ayında da

filmi yazıp bitirdiğini bunu gerçekleştirmek için Artı Film

ile görüştüğünü söyledi bende senaryoyu okuyup hemen

dahil oldum.

Senaryoyu okuduğunuzda ne geldi aklınıza, he hissettiniz?

S.A. İlk okuduğumda hissettiği şey şuydu, Bu bir kabullenmeler

filmi. Çünkü her karekterin kendi hikayesinde


FOTOĞRAFLAR: SERDAR AKBIYIK


aslında kurtuluş noktası kabullendiği an. O durumunu,

koşullarını kabullendiği, kendine karşı

dürüst olduğu an hayatında bir değişim oluyor.

O kavşağa gelmiş oluyor. İlk okuduğumda bunu

hissettim. Aslında hala daha onu hissediyorum.

Dublaj için bizi çağırmışlardı, son bölümü izlettiler.

Bülent Ortaçgil’in şarkısının olduğu geçişler

bölümünde sanki bir çözülme hissi yaşatıyor seyirciye

film. Ağlamak ama temiz gözyaşı dökmek

anlamına gelen bir şey. Filmin nereden oraya

geleceğini de çok merak ediyorum.

G.K. Senaryoyu çok beğendim ancak hem

kendi oynayacağım karakter hemde senaryoda

az dialog olması nedeniyle zor bir film ile karşı

karşıya olduğumuz düşünüp biraz kaygılandım.

Fakat Selim’in ne yaptığını bilen iyi bir yönetmen

olduğunu bildiğimden bu korkum çok devam

etmedi.

Film günlük acılardan, çok hayalperest belki de

iyi niyetli bir finale ulaşmış. Bunu nasıl yorumluyorsunuz.

Finale kadar film çok gerçek, finali

masalsı. Yönetmenin iyi niyetini ortaya koyduğu

bir film.

SA. Aslında aynen dediğiniz gibi yorumluyorum.

Bir de yönetmenin kendi senaryosu. Ve yönetmenin

kendi olaylara bakış açısı, olayları çözümleme

şekli gibi bakıyorum. Selim Demirdelen’de

olan, benim de şahit olduğum bir yönetmen

olarak o kapsayıcı enerjisi ve hayata, olaylara

bakış açısındaki temizlikten öyle bittiğini

algılıyorum.

G.K. Hayat gerçek ve masal arasında gidip

gelmekten ibaret Selim duyargaları çok açık bir

yönetmen hem katı gerçekliği en saf haliyle hem

estetize edilmiş masalsılığı aynı potada eriticek

kadar iyi bir kuyumcu.

Siz de az önce şarkılardan bahsettiniz. Bülent

Ortaçgil’in şarkısnın sözleri neredeyse seneryonun

şarkıya dökülmüş hali. Müzikleri daha önce

dinlemiş miydiniz?

S.A. demirdelen müzisyen aynı zamanda.

Şarkıları daha önce dinlememiştim. Zaten ser

verip sır vermedi daha sonra. Filmde bizim

Güven’le bir araba sahnemiz var radyonun

açıldığı. Orada da bir şarkı kullanılıyormuş. Gerçi

onu görmedim. Oradaki müziği de bize söylemedi.

“Burda bir sürprizim olacak” dedi. Nedir

falan derken, hiçbir fikrimiz yoktu. Hala da benim

fikrim yok aslında, filmi izlemediğim için. Yönetmenin

aynı zamanda müzisyen olması galiba çok iyi bir şey.

Filmin ritmini kontrol altında tutmak, anlatığı şeyi aynı

zamanda müzikle de anlatmak destekleyici bir şey. Çok

daha çarpıcı hale getiren bir şey.

G.K. Selim e bu konuda çok güveniyordum hiçbir şekilde

beni yanıltmadı

Güven bey tipiniz ile oynayabiliyorsunuz ve farklı kimliklere

bürünüyorsunuz, genç oyuncular için bunun sırrını

paylaşabilir misiniz?

G.K. Oyunculuğun, değişmek olduğunu ,bu mesleğin

tanımının değişmekten geçtiğini asla unutmamaları

gerektiğini söyleyebilirm.Değişemedikleri gün tekrara

düşmüşlerdir , mesleklerinde yerinde saymaya ya da geri

gitmeye başlamışlardır.

Bu tür farklı kimliklere bürünmek, izleyicinin karşısına

farklı olarak çıkmak bazen risk olarak da algılanabiliyor.

Bu gerçekten risk midir?

G.K. Hayır bu oyunculuk mesleğinin ta kendisidir.

Siz tiyatro mezunusunuz, Sezin Akbaşoğulları da öyle,

oyunculuğun ana mekanı tiyatro mudur?

G.K. Tiyatro oyuncunun hayatında ve gelişiminde önemli

bir disiplindir.

Sezin hanım filmdeki peformansınız on tane, yirmi tane

film çekmişsiniz gibi. Bu iş nasıl oluyor? Tiyatro mezu-


nusunuz. Filminiz iki tane. Tiyatro tecrübeniz de çok

yok. Tiyatroya da daha sonra girdiniz sanırım.

S.A. İki tane filmim var. Geçen sene profesyonel olarak

ilk oyunumu oynamış oldum. Çok güzel bir şey söylüyorsunuz

da bunun cevabı bende yok herhalde. Şu şöyle

oldu, böyle oldu gibi bir cevabı yok. Bu bir iltifat bana

göre.

Niye ilk önce dizi oldu?

S.A. Ben Ankara mezunuyum. Okulda okurken de hiçbir

zaman televizyonla ilgili planım programım yoktu. Zaten

bir tanışıklığım da yoktu. Ankara’da olunca uzak oluyorsunuz

böyle şeylerden. Bir şekilde televizyon beni kaptı

yani. TRT’de başladım. Sonra buraya gelmek istedim.

Para lazım. Dolayısıyla televizyonda iş aradım. Çok da

şanslıydım aslında. Güzel insanlarla tanıştım. Daha kötü

tecrübeler yaşayanlar da var çünkü. “Amaaaannnnn”

diye gidenlerde tanıyorum. Şimdi artık., “Tamam ben o

zmaan bu sene şimdi bunu yapayım, o zaman biraz da

bekleyeyim, şunu yapayım” gibi tercihler yapabilmeye

henüz yeni yeni başladım aslında. Bir anlamda hayat

öyle gelişti.

Peki, demin dediniz ya bana daha önce de projeler geldi

fakat fazla gişe filmi bulduğum için o projelerin içinde

olmak istemedim. Söylediğinizden bunu çıkarttım.

S.A. Aslında bunu derken hep gelenler ve içinde kendime

bir yer bulamadığım filmler gişe filmleri

olduğu için. Bir festival filmi de gelirdi de, onun

içinde de kendime yer bulamazdım. Benim

yaşadığım örnekler böyleydi ama önemli olan

benim için okuduğum şeyde bir şey hayal edebiliyor

olmam. Biz tamamen o noktadan hareket

ediyoruz gibi geliyor bana. Bir şey hayal edebiliyorsak

okuduğumuz şeyle ilgili, yapacağımız

şeyle ilgili; o zaman şevk, enerji oluyor.

Senaryoyu okuduğunuzda ne hayal ettiniz?

S.A. Aslında bu senaryoyu okuduğumda hayal

ettiğim şey daha başka türlüydü. Daha çatlak

bir kadın düşünüyordum ben. Gidiyor kapılara.

Bu daha şey bir kadın olmalı herhalde diye

düşünüyordum. Selim’le yaptığımız konuşmada

farkında değildim bunun o yüzden daha çok

onun söylediklerini dinleyip sonra üstüne

düşündüğümde ha böyle bir kadın olabilir mi

acaba, çok fazla takı kullanan, daha marjinal bir

tip hayal ediyordum. Sonra kostümleri gördüm.

Demek ki böyle bir tercih var diye düşündüm.

Öbürünün biraz oyuncu fantazisi olduğuna karar

verdim. Fazla gelebilirdi yani. En nihayetinde

sinema bir yönetmen işi, o ne hayal ediyorsa o

onun içine yerleşmek ve orada yaratmak gerekiyor.

Şimdi Güven Bey’le karşılıklı oynadınız. İkinizin

arasında nasıl bir etkileşim oldu.

S.A. Çok da zor bir rol oynadı. Güven Kıraç

benden çok daha deneyimli bir oyuncu ve benimde

çok sevdiğim, takdir ettiğim bir oyuncu.

İlk bu filmde tanıştık. Tanıyınca daha da ilham

veren bir insan. Bana çok ilham verdi. O kadar

deneyim sahibi olup, işine karşı hala aynı

heyecanı duyabilen insanı bulmak zor oluyor.

Çünkü çok yıpratıcı bir iş, koşulları zor, çok fazla

hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. O kadar deneyim

sahibi olup da hala yaptığı işe karşı bu kadar

risk alabilen. İlham verici. Ben çok mutlu oldum

tanıdığıma ve de çalıştığıma.

Güven bey karşınızda Sezin Akbaşoğulları

gibi genç ve başarılı bir oyuncu var. Fazla filmi

olmamasına rağmen Kavşak’taki performansını

çok doyurucu buldum. Bu noktada sizin de yorumunuzu

merak ediyorum.

G.K. Bende öyle, Sezin’le ilk defa oynuyorum,

enerjisini çok beğendim role, karaktere uyumu,

yaklaşımı son derece ustacaydı sonucun iyi


olacağını sette gözleri bana

söylemişti.

Televizyon dizilerinin çalışma

koşulları ortada. Ama yine

de Sezin hanım gibi isimler

oyunculuklarını burada

geliştiriyorlar. Sizin gibi tecrübeli

isimlerle beraber rol

almaları da başka bir avantajları.

Bu noktada dizi sektörünü

oyuncular açısından nasıl

değerlendirebilirsiniz?

G.K. Dizilerin hem nimeti hem

külfeti var . Oyuncuların sürekli

antremanlı olmalarını sağlamak

gibi iyi bir tarafı olduğunu

düşünsek de, üretimin hızından

kaynaklanan zamansızlık ve acelecilik

yüzünden oyuncuya zarar

veren yanlarının da olduğunu

kabul etmeliyiz.

Sizin Alman sinemasıyla

yakınlığınız da ortada Duvara

Karşı, Kebap Connection ve

haberlerini okuduğumuz Amok…

Amok’un durumu nedir? Vizyon

tarihi belli mi?

G.K. Öncelikle Amok filminin adı

180 derece olarak değişmiştir. Eylül

sonunda sinemalarda olacak.

Filmin bitmiş halini görmedim ama

iyi bir film olduğu duygusundayım

bende merakla izlemeyi bekliyorum.

180 Derece ile ilgili biraz bilgi

verebilir misiniz?

G.K. 1986 yılında Zürih’de

yaşanmış gerçek bir olaydan yola

çıkılarak yazılmış bir senaryo.

İnsanın aslında cinnete ne kadar

olduğunu anlatan bir film.

Bu tür yapımlar Türk oyuncuları

için yurtdışına açılmak anlamında

fırsat. Bundan yeterince

yararlandığımızı düşünüyor musunuz?

G.K. Evet zaten Avrupada birden

fazla filmim var.

Sezin hanım şu anki festivallerin

sinemaya verdiği tepkiyi nasıl buluyorsunuz?

Yeni filmelere, birinci veya

ikinci filmini çeken yeni yönetmenlere,

yeni oyuncualara şevk verdikleri

bir gerçek mi? O konuda bir problem

hissediyor musunuz?

S.A. Benim çok yeni şahit olduğum

şeyler bunlar. Altın Portakal’ı pek

tanımıyorum bu anlamda aslında.

Koza’yı daha iyi tanıyorum. Çevremden

filmleri giden arkadaşlarım,

insanlar oldu. Altın Koza’yla ilgili iyi

şeyler duyuyorum. Dediğim gibi Altın

Portakal’ı tanımıyorum. Dolayısıyla

bir yargıda bulunmam tuzak olur.

Günümüzde Yeşilçam’daki star

oyunculuğuna benzeyen daha az cesaretli

kadın oyunculuklar izlemeye

başladık. Bu konuda siz de bir kadın

oyuncu olarak ne düşünüyorsunuz?

1980-2000 arasında Nur Sürerlerin,

Müjde Arların, Lale Mansurların

ödediği bazı faturalar var ama

sonuçta bu onları yıpratmadı. Ayakta

durdular.

S.A. Giyinip süslenip durmaktan

ziyade bir hikaye oynamak daha

ön plana çıktı. Söylediğiniz dönemler,

aslında Türkiye’nin feminizm

düşüncesiyle ile tanışııtğı zamanlar

ve bunun sinemaya yansımaları. Bu

noktadan bakarsak şimdi de bir kahraman

eksikliği hissediyoruz. Sürekli

bir kahraman arıyoruz. Dolayısıyla

böyle filmler oluyor. Çünkü kahraman

dediğin erkek olur ya. O yüzden

böyle oluyor herhalde. Zaten sanatın

bunların dışında düşünülmesi

gerektiğine inanıyorum. Bir toplumun

bir takım beklentilerini karşılamak

üzerine değil de kendi öznel

düşüncesini evrensele dönüştürüp

onu ortaya koymak, herhangi toplum

beklentisini karşılamaksızın, bir derdi

olmaksızın. Hep bir geçiş dönemi

yaşıyoruz. Yüz filmin içerisinde bir

takım gişeye yönelik filmler de var,


iyi oyuncu kadroları olan karakter komedileri

var, bir sürü film var. Bunların

hepsine baktığımızda kadın kahraman

var mı, yok galiba. Olacaktır herhalde.

Bilmiyorum ki. İnşallah olur. Pek iç açıcı

değil.

Telvizyon ile ünlenmek geniş hayrın

kitleleri kazandırıyor oyunculara. Bu

durum kadın oyuncular için bir baskı

unsuru olabilir mi? Çünkü sonuçta sizin

bir hayran kitleniz var, o hayran kitlenizin

ahlaki kurallarını ezmeme gibi bir içgüdü

mutlaka taşıyorsunuzdur.

S.A. Endişeleri olan oyuncular var tabii.

Ben onlardan değilim. Zaten o noktada

bir star pozisyonunda hiçbir zaman durmak

istemiyorum. O kadar insanlıktan

çıkmak istemiyorum. İnsan olarak başka

biri, oyuncu olarak da başka biri olmak

istiyorum ben aslında.

Bunu nasıl becerebileceğinizi

düşünüyorsunuz?

S.A. Star olmayarak zannediyorum. Bir

ürün haline dönüşmeyerek. Yurtdışında

da öyle sadece Türkiye’de değil. Her

yerde, Avrupa’da da böyle, Amerika’da

da böyle. Eğer starsanız bir ürünsünüz.

Bir ambalajsınız demektir. O zaman

sizin ne ürünü olduğunuz bellidir, nerelerde

yer alacağınız bellidir. Bu oyunculuk

felsefesinden uzaklaştıran bir şey.

Bir tercih, bir seçim. Kötü bir şey değil

bu. Böyle de olabilir. Ama beni mutlu

etmeyecek bir şey gibi hissediyorum ben

kendi adıma.

Sonuçta bu tercihinizdir ama bir faturası

var.

S.A. Vardır mutlaka her şeyin faturası.

Ben tamamen içgüdüsel davranıyorum

aslında. Mutlu olmayı hedef alıp, beni

mutlu edecekse ona göre davranıyorum.

Siz oyuncu derneklerine sendikalara üye

misiniz?

S.A. Hayır, değilim. Çok utanarak

söylüyorum. Çok tembelim o konuda.

Gittim, belge topladım, sonra gitmeye

üşendim. BİROY var ve çok güzel

şeyler yapıyorlar. Gitmek istiyorum

filmden beri. Güven Kıraç da var

BİROY’un içerisinde. Onunla da

konuştuğumuz bir şey. Bir türlü

kalkıp gidemedim. Sinema sektörü

ile ilgili çok fazla deneyimim yok.

Orada nasıl sıkıntılar yaşanıyor, pek

fazla da bilmiyorum. Televizyon çok

fazla emek sömürüsününü olduğu

bir yer. Bu konunun haldedilebilmesi

için yapımcıların ve devletin de

bir takım kararlar alması gerekiyor.

Orada en son birleşim noktası

oyuncular. Oyuncuların birleşmesi

aslında bir şey değiştirmeye yetmiyor.

Yapımcıların kanallara karşı

birleşmesi, kanalların devlete karşı

birleşmesi, devletin de mecburen

kanun çıkarması gerekiyor. Son iki

işimde TRT ile çalışıyorum. Çünkü

60 dakikalık iş yapıyoruz. Daha az

zamanımı alıyor ve bana başka

işlerle uğraşma şansı veriyor. Ya

da kendimle ilgilenecek zaman

bırakıyor.

TRT ile çalışmanızın sebeplerinden

biri olarak bunu düşünebilir miyiz?

S.A. Bu sene tiyatro oyunu yapmak

istiyordum. Olursa da güzel bir film

yapmak istiyorum. Bunun yolu zaman,

başka bir şey değil. Televizyonda

da bir sürü iş var. O size iyi

bir işin içinde olunca daha iyi para

kazandırıyor. Bir takım artılar var.

Daha çok iş getiriyor. Hatırlanmanızı

sağlıyor ama o iki senenin sonunda

bir ruh hastasına dönebiliyorsunuz,

iş adamı kafalı biri değilseniz. Ki ben

değilim. Hakikaten yıpranıyorum.

Peki bu noktaya geldiğinizde,

mutlaka geliyorsunuzdur, nedir

savunmanız? Tatile mi gidiyorsunuz,

iş mi almıyorsunuz?

S.A. İş seçiyorum. Ya da şartlarıma

uygun iş bekliyorum.

Kadın oyunculuğunun gerektirdiği

fiziğe sahipsiniz. Sizinle ilgili benzetmeler

var. Bazıları Angelina Jolie’ye

bir başka gurupta maria Cotillard’a


enzetiyor. Açıkçası bende sizi Cotillard’a çok

benzettim. Bu tür benzetmeler sizin üzerinizde bir

etki bırakıyor mu ?

S.A. Düşünmüyorum hiç. Ama “Maria Cotillard’a

benziyorsun” diyenler oluyor. Çok mutlu oluyorum

ama “Ben buna benziyorum” motivasyonu ile

çalışmıyor kafam. Duyunca mutlu oluyorum ya da

izleyince seviyorum. Ama “evet ya, bak ben de şu

hareketi kullanayım” gibi çalışmıyor kafam.

Dizilerde oynamanın asıl sebebi para kazanmak

gibi bir sonuç çıkar benim her ropörtajımda. Sizin

için böyle mi?

S.A. Ankara’da mezun olup da televizyonla

tanışmak demek bana farklı bir fakış açısı

kazandırdı oyunculukla ilgili. Kamerayla çalışmayı

öğrenmek anlamında bana çok şey öğretmiş oldu

televizyon. Okuldan mezun olur olmaz hep sinema

filmi yapsaydım belki daha çok şey öğrenmiş

olurdum. Ama Türkiye’de şartlar ve sektör daha

küçük olduğu için bu anlamda televizyonun böyle

çok büyük bir faydası oluyor yeni mezun olanlara.

Yeni mezun değil sadece uzun süre tiyatro

yapmış ilk defa dizide oynamış bir insan da önce

bir durup oyun üzerinden seyirciyle ilişki kurmayı

öğreniyor.

Siz kendinizi tiyatro, dizi veya sinema hangisine yakın

buluyorsunuz?

S.A. Oyunculuk dilimi en çok sinemaya yakın buluyorum

ben. Tiyatrodayken de öyle. Kafam öyle çalışıyor.

Belki de kamerayla çok çabuk tanışmamdan ama

oyunculuk her yer de oyunculuk. Buna da katılıyorum.

Aynı emek, aynı efor sadece zaman daha kısıtlı.

Birinde daha hadii hadii, çabuk çabuk, öbüründe

daha düşüne düşüne, deneyip yanılıp, bir daha yapıp

doğruyu bula bula.

Küçüklüğünüzde bir hayli yer dolaşmışsınız.

S.A. İzmir’de doğdum. İlkokula Belçika’da Amerikan

İlkokulu’nda başladım.

Türkiye’ye nasıl geldiniz?

S.A. Babam asker olduğu için Belçika’da

bulunmuştuk. Sonra Diyarbakır’a geldik. Sonra en

son Ankara. Sonra Ankara’da ortaokul, lise ve üniversite

okudum. En uzun orada kaldım.

Sizin bu kadar yer değiştirmenizin oyunculuk

deneyiminizde, hayatı algılayışınızda, oyuncu olmaya

karar vermenizde etkisi olabilir mi?


S.A. Kesinlikle. Bazen kendimi düşündüğüm

zaman şunun bir dezavantaj olduğuna

inanıyorum. Bir asker çocuğu olmak, bir

lojman çocuğu olmanın etkilerine. Çünkü

daha kapalı, daha korunaklı büyüyorsunuz.

Çevrenize baktığınızda herkes aşağı yukarı

size benziyor, herkesin hayatı size benziyor.

Ama aynı zamanda bir yerde doğup orada

büyüyüp orada 30 yaşına kadar gelmek de

aynı şeye eşit oluyor. Onun dışında kendi

hayatımda biraz yurtdışı biraz doğu biraz

Ankara görmüş olmak bilinçaltımda bazı bakış

açıları oluşturuyor herhalde.

Oyuncu olmaya karar vermenizde bunn etkisi

var mı sizce?

S.A. Bunnun etkisi yoktur herhalde, kardeşim

de aynı şeyleri yaşıyor. Hiçbir ilgisi yok onun.

Yoktur ama işimi yaparken, dünyaya bakarken

herhalde vardır bir etkisi.

Peki oyunculuğa nasıl karar verdiniz?

S.A. Benim için şöyle bir şeydi, orta birdeyken

ben oyuncu olacağım diye tutturdum. Ailemde

oyuncu yok. Biz tiyatroya falan giden bir aile

de değildik. Öyle bir ilgileri, öyle bir bilgileri yok.

Böyle bir ailede bunu söyleyince ciddiye alınmadı,

lise sona kadar. O süreçte de ben okulda edebiyata

falan meraklıydım. Müziğe meraklıydım

kendi çapımda. Öyle şeyleri birleştirip gösteriler

yapardım. Bir takım grotesk şeyler olurdu.

Bakınca ürktüğüm şeyler olurdu. Bu anlamda

canhıraş bir çocuktum. Böyle bir inadım vardı.

Kendimi böyle ifade ediyordum. Herkesin ifade

problemi oluyor ya ergenlikle ilgili. Knedimi demek

ki bulmuşum diye düşünüyorum şimdi.

Ailenizin buna yaklaşımı nasıl oldu?

S.A. İlk başta ciddiye almadılar. Önce ciddiye

almamak sonra yaklaştıkça zaman vazgeçirmeye

çalışmak, en sonunda destek olmak, okul

belirlemek hatta. Babamla okul okul dolaşıp

Ankara’da en sonunda Bilkent’e gidip; “O zaman

burayı burslu kazanırsam tamam” dediğimizi

hatırlıyorum.

Burslu mu kazandınız?

S.A. Zaten herkes burslu kazanıyor. O zaman öyleydi.

10 kişiyi alıyorlardı çünkü. Herkese de burs

veriyorlardı.


n Tom Hanks, Sandra

Bullock ve Stephen

Daldry… Son günlerde

bu üç güçlü ismin bir arada

olduğu bir proje yolda.

Jonathan Safran Foer’in 2005

yılı “Extremely Loud and Incredibly

Close” isimli romanını sinemaya

uyarlama düşüncesinde olan yetkililer

filmin yönetmenini ise Billy Elliot olarak

belirlemişler. 11 Eylül’de hayatını kaybeden

baba tarafından kendisine esrarengiz bir

anahtarın bırakıldığı Oskar Schell ismindeki

dahi çocuğun anlatıldığı filmde, Bullock

ve Hanks ikilisi Oskar’ın ailesi rolünde

karşımıza çıkacaklar.

Fakat bu ikiliye, Forest Gump filmindeki

başarısıyla ön plana çıkan Eric

Roth’un, bu yapıtın da beyaz perdeye

uyarlanması görevine getirilmesini

ekleyecek olursak, filmin Oscar’a

çok yakın bir yapıt olabileceğinin

altını çizmek gerekiyor. Aldığımız

bir diğer önemli bilgi ise, The

Curious Case of Benjamin Button

filminde de birlikte çalışan

iki dev şirket Warner Brothers

ve Paramount’un bu

filmin masraflarını birlikte

karşılama kararı aldıkları.

Oskar karakterini kimin

canlandıracağının

kesinleşmediği bu

yapıtın beyaz perde

tarihi şu an için bilinmiyor.

n Ünlü

oyuncu

Sandra Bullock,

geçen yıl

56 milyon dolar

kazandı. ‘The Blind Side’

filmindeki performansıyla

Oscar ödülünü kazanan

Bullock’un ardından ikinci sırayı 32

milyon dolar kazanan Reese Witherspoon

ve yine 32 milyon dolar

kazanan Cameron Diaz aldı. En çok

kazanan 10 kadın oyuncunun isimlerinin

açıklandığı listede dördüncü

sırada bu yıl 27 milyon dolar kazanan

Jennifer Aniston gelirken, 25

milyon dolar kazanan Sarah Jessica

Parker beşinci, 20 milyon

dolar ile Julia

Roberts altıncı,

20 milyon dolarla

Angelina Jolie

yedinci, 15 milyon

dolarla Drew

Barrymore

sekizinci

sırada yer

alıyor.


n Yazar Andrew O’Hagan, son romanı “The Life

and Opinions of Maf the Dog and of his Friend

Marilyn Monroe”nun sinemaya uyarlanacağını ve

filmde başrolü Angelina Jolie’nin oynayacağını

söyledi. Kitapta Frank Sinatra’nın 1960 yılında

hediye ettiği Malta teriyeri cinsi köpeği Maf’ın

gözünden Monroe’nun hayatının son iki yılı

anlatılıyor. Kitaptaki tasvirlere göre köpek Maf,

adını mafyanın kısaltmasından alıyor ve Başkan

John F. Kennedy’nin de dahil olduğu, çağın birçok

ünlü simasını karşılıyor. Köpek, aynı zamanda

oyunculuk derslerinde, restoran ve süpermarket

alışverişlerinde, oyun yazarı eşi Arthur Miller’dan

boşanmak için gittiği Meksika’da Monroe’ya eşlik ediyor.

Yazar O’Hagan, Frank Sinatra rolünü de George

Clooney’nin oynayacağını belirtti.

n Tim Burton, 3 boyut olarak hazırlamayı

düşündüğü Addams Ailesi filmi için tanınmış

yazarlar, Scott Alexander ve Larry Karazewski

ile anlaştı. Burton ile birlikte, Johnny Depp’in

de rol aldığı 1994 yapımı Ed Wood filminde

de beraber çalışan Alexander ve Karazewski

ikilisi şimdiden senaryo üzerinde çalışmaya

başlamışlar. Alexander ve Karazewski ikilisinin

Tim Burton ile olan ilişkisi Addams Ailesi

ile sınırlı kalmayacak. Aynı zmanda Big Eyes

filminin yapımcısı olan Tim Burton, bu yapıtın

kamera arkası görevini Alexander ve Karazwski

ikilisine teslim etmiş durumda. Addams

Ailesi filmin aynı zamanda yapımcısı da

olan Burton’un, şu anda birçok proje üzerinde

çalışıyor olması dolayısıyla filmi yönetip

yönetmeyeceği bilinmiyor.


Robert Rodriguez

n Predator ve Machete tarzı filmlerle

çok fazla çirkin karakter ve yaratıkla

haşır neşir olan başarılı yönetmen

Robert Rodriguez, hayatına biraz renk

katmak adına Spy Kids filminin 4.

bölümü için çalışmalara başlamış ve

ilk hamle olarak seksi oyuncu Jessica

Alba ile anlaşmaya varmış. Geçmisteki

filmlerin aksine Alex Vega ve Daryl

Sabara gibi çocuk yıldızların biraz

daha arka plana itildiği yeni düzenlemede

Jessica Alba’yı başrolde, zamanı

durdurma arzusu olan gençlerin üvey

annesi rolünde izleyeceğiz. Tam isminin

“Spy Kids: All The Time In The

World” olduğu film “tabii ki” 3 boyut

olarak hazırlanacak. Önümüzdeki ay

çekimlerine, Texas Eyaleti’nin başkenti

Austin’de başlanması planlanan film

için ayrılan bütçe 30 milyon dolar

olarak belirlenmiş.


n Bu hafta ülkemizde de vizyona giren Pirana 3D

filminin yurt dışında beklenen patlamayi yapamamis

olmasi yapimci sirket Dimension uzerinde fazla etki

yapmamış olmalı ki filmin 2. bolumu icin calismalar

basladi. Alexander Aja’nin 24 milyon dolarlik bir

butce ile cektigi film gosterime girdigi ilk hafta 10

milyon dolar gelir elde etti. Yapimci Mark Canton,

izleyicinin sadece filmi sevmek yerine birbirlerine

tavsiye ettiklerini, filmi izleyenlerin sayisinin her

gecen gun arttigini, filmin 2. bolumu calismalarina

zaman kaybetmeden basladiklarini soyluyor. Entertainment

Weekly dergisine roportaj veren ve kafalarinda

cok fazla iyi fikrin oldugunu mujdeleyen basarili

yonetmen Aja, film hakkinda kucuk kucuk bilgiler vermeden

de edememis. Tailand’daki bir golun kiyisinda

toplanan 200.000 kisinin katildigi cilgin bir partiden

bahseden Aja, gerisini merak edenlere biraz daha

sabretmelerini onermis.

n 1970’li yılların

unutulmaz televizyon

dizisi The

Sweeney’i beyaz

perdeye taşıyacak

olan yapımcılar, akıllı

polis Jack Regan

karakteri için Ray

Winstone ile anlaşma

sağladılar.

Yazar/yönetmen Nick

Love, bu polisiye

filmi beyaz perdeye

taşımak için yeni bir

uyarlama yazmaya

başladı bile.

n Bir döneme damgasını vuran Hollywood

yıldızları arasında yer alan 93 yaşındaki Macar

asıllı Amerikalı aktris Zsa Zsa Gabor’un durumu

ağır. Bir süre önce geçirdiği kalça kemiği

ameliyatının ardından sağlık durumu ağırlaşan

ünlü yıldız, ‘son günlerini’

evinde geçirecek.

Durumunun

ağırlaşması üzerine

eşi Prens Frederic

von Anhalt’ın isteği

üzerine hastaneden

çıkartılarak evine

götürülen Zsa Zsa

Gabor’un son günlerini

yaşadığı belirtiliyor.


n Marc Webb’in yönetmenliğini

yapacağı Örümcek Adam filminin yeni

bölümünde bahar temizligi niteliğinde

işlemler yapılmaya başlandı, ve ilk

olarak Peter Parker karakterinin gelenekselleşmiş sevgilisi

Mary-Jane ile yollar ayrıldı.

Aldığımız habere göre, Mary-Jane karakteri yerine

geçebilecek 5 güzel bayan oyuncuya teklifler şimdiden

ulaşmış bile.

Aldığımız bir başka duyum da, örümceğimizin aşk

hedefinin filmin 3’üncü bölümünde de Gwen Stacy

karakteri ile rol alan Bryce Dallas Howard tarafına

doğru kayacağı yönünde.

Filmin 4’üncü bölümünde The Lizard (kertenkele)

karakteri için düşünülen Christoph Waltz ve Michael

Fassbender gibi isimler şimdiden sinemaseverleri

heyecanlandırmış durumda.


n İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında Genar

Araştırma Şirketi tarafından gerçekleştirilen “İstanbul’un

Şehirleri” adlı belgeselin çekimleri iki farklı ekiple hem

Balkanlar ve Kuzey Karadeniz’de hem de Ortadoğu

ve Kuzey Afrika’da gerçekleştiriliyor. Proje, İstanbul’un

kendi bölgesinde değer üreten, medeniyet inşa eden 13

kardeş şehriyle geçmişten günümüze ilişkilerinin, karşılıklı

etkileşimlerinin yanı sıra mimari eserler, kültür-sanat,

yemek kültürü, ünlü kişiler gibi konulardaki bağlarını konu

ediniyor. Yıl sonunda gösterime girecek olan 18 bölümlük

belgeselde tarih boyunca İstanbul’a yakın olan Bahçesaray,

Kahire, Köstence, Beyrut, Filibe, Prizren, Saraybosna,

Selanik, Şam, Trablusgarp, Üsküp, San’a ve Mekke-Medine

şehirleri yer alacak.

n Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi,

sonbahar film etkinliklerine 3 Eylül – 3 Ekim

2010 tarihleri arasında Japonya Medya

Sanatları Festivali İstanbul’da – 2010 sergisi

kapsamında “Anime Filmler” programıyla

başlıyor. Pera Film “Anime Filmler”

programında, 18 uzun metrajlı ve 8 kısa

metrajlı film olmak üzere toplam 26 filmi

gösterime sunuyor. Programda Anno, Hara,

Kato, Kawamoto, Kojima, Miyazaki, Okamura,

Otomo, Yamamura ve Tomino gibi Japon

Anime Sineması’nın önde gelen önemli

yönetmenlerinin filmleri yer alıyor. Programda

göze çarpan filmler arasında Hayao

Miyazaki’nin Howl’un Yürüyen Şatosu,

Ruhların Kaçışı; Tensai Okamura’nın Naruto:

Kar Ülkesinde Ninja Çatışması, Katsuhiro

Otomo’nun Buhar Çocuk, Mamoru

Hosoda’nın Yaz Savaşları, Anno Hideaki’nin

Evangelion: 1.0 Yalnız-değilsin filmleri yer

alıyor. Sergide çizimlerinin yer aldığı Koji

Yamamura ve Kunio Kato’nun da kısa filmleri

ayrıca gösterime girecek.

n Neredeyse tüm dünyayı peşinde

sürükleyen “Lost” dizisinin 6. sezonuyla

bu yıl sevenlerine veda

etmişti. Ancak Lost hayranları

için geçen ay oldukça önemliydi.

Çünkü dizinin altıncı sezonunda

dekor veya kostüm olarak

kullanılan eşyanın bir kısmı açık

artırmayla satışa sunuldu. 21-22

Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilen

açık artırmada, Dharma Girişimi

kıyafetleri, oyuncuların dizi setinde

oturduğu koltuklar, yine Dharma

Girişimi’ne ait araba, Oceanic

815 uçağının parçaları, satılan

eşyalardandan birkaçı.


68’de Fransa’da doğan sonra tüm dünyaya

yayılan, kıyafetleriyle, müzikleriyle tam bir

‘68 kuşağı’ yaratan, sonrasında dünyanın

acımasızlığı ve gerçekliği karşısında bir

hayal dünyası gibi sadece akıllarda kalan o

dönemin filmlerinin peşindeyiz bu kez…

BANU BOZDEMİR

n Kim istemez ki dünya başka bir yöne kayarken, her yanı

çiçekler sarmışken, herkes savaşmanın anlamsızlığını göstermek

için sevişirken, her yanı özgürlük dalgası kuşatmışken

bir hippi olmayı… 68’de Fransa’da doğan sonra tüm dünyaya

yayılan, kıyafetleriyle, müzikleriyle tam bir ‘68 kuşağı’ yaratan,

sonrasında dünyanın acımasızlığı ve gerçekliği karşısında bir

hayal dünyası gibi sadece akıllarda kalan o dönemin filmlerinin

peşindeyiz bu kez… Karşımızda çiçek çocukların

çok da çiçek gibi olmayan hayatlarının öyküsü… Keşke

her şey yeniden hippi ruhuyla hayat bulsanın özlemi…

Kuşkusuz çiçek çocuklara adanmış en önemli film Milos

Forman imzalı Hair. Filmde cinsellikten uyuşturucuya,

vosvoslardan anti militarizme karşı her şey var.

Hem de müzikal bir tatta. Askere giderken kesilen

saçların yarattığı isyanla, beyaz saray önünde Vietnam

savaşını protesto için hep bir ağızdan söylenen

‘Let the Sun Shine in’ şarkısıyla, woodstock festival

görüntüleriyle tam bir hippi filmidir Hair…

1969 yapımı Easy Rider da hippi ruhuyla çekilen

filmlerden. Dennis Hopper yönettiği ve Billy olarak

rol aldığı küçük bütçeli filminde karakterlerin hiçbir

otorite tanımadığı, herhangi bir topluluğa bağlı

olmadığı gezgin, hippi ruhlu iki kişiyi anlatıyor.

Özgürlükler ülkesi olarak anılan Amerika’nın

aslında ne kadar hoşgörüsüz olduğunu da… Filmin

ayrıca müzikleriyle heavy metale yol açtığını da

söyleyebiliriz,motosikletin de büyük bir özgürlük…

68’in 40. yılına ramak kala 2007’de vizyona giren

Across The Universe Beatles şarkılarından (33) ilham

alan, aşka uzanan bir film… Şarkılar eşliğinde

ilerleyen film Jude, Lucy önderliğinde önce


savaş karşıtı protestolara dalıyor, rock’n roll’a

uzanıyor, isyan bayrakları altında pembe bulutlardan

gerçek hayata uzanıyor, 68 ruhuna, hippilere,

o döneme yön veren insanlara dokunuyor keyifle

ve müzikle…

The Trip adından

anlaşılacağı üzere

‘güzel kafa’ya

değinen bir

film… Roger Corman

1967 yılında

çektiği filminde

hippi gençliğine

ve uyuşturucuya

bir bakış atıyor,

ama kesinlikle

eleştirel değil

hatta teşvik edici! Paul’un bozulan sinirleri

için hippi arkadaşları tarafından tavsiye edilen

uyuşturucu, Paul için farklı hayal dünyaları açar.

Halüsinasyon efektleri o dönem için bir hayli

başarılı hatta…

Bir başka kafa filmi de Up

in Smoke. 1978 yapımı

film, Cheech and Chong

serisinden. Komik, güzel

kafa filmi olduğu için

absürd. Bu dosyadaki

yerini Vietnam savaşından

çıkmış bir bireyin ruh

hali, kostümleri ve büyük

bir kısmı marihuanadan

yapılmış vosvos minibüsü

ile alıyor. Afişi özellikle

komik, tam bir kafa filmi

gerçekten de…

Woodstock ise tarihe hippi müzik festivali

olarak geçen, rock’n roll ruhunun doğuşunu

simgeleyen, ilki 1969’da yapılan ve sonrasında

devam eden bir ruhu simgeliyor kanımca. Özgür

Woodstock Ang Lee rejisiyle başarılı bir biçimde,

müziğin filmin akışı içinde yer aldığı ama ana

hikayeye bulaşmadığı bir akış sunuyor. Filmde

Elliot ve ailesi para kazanmanın derdindeyken,

Elliot bir anda bu hippi ruhun içinde buluyor

kendini… Film savaş karşıtı, barış edalı bir film

olarak mizahi ve tarafsız bir bakış açısıyla o döneme

yöneliyor, başarılı bir film çıkıyor ortaya…

1972 yılında çekilen

An American Hippie

in Israel / İsrail’de

Bir Amerikalı Hippi

şimdiye kadar gelmiş

geçmiş en garip, bilinmeyen

ve unutulmaz

kült filmlerden birisi

olarak gösteriliyor!

Yıllardır ‘kayıp’ diye

bilinen ve fakat bazı

sinema koleksiyonerlerinin

destekleriyle

bir kopyası bulunup

onarılan bu filmi izlemedim ama bu listede yer

alması gerektiğini düşünüyorum.

The Doors sinema

tarihinin en iyi biyografi

filmlerinden

biri. Oliver Stone

imzalı film The

Doors ve onun solisti

Jim Morrison’ın

hayatını kısa süren

hayatını anlatıyor.

Film beğenildiği

kadar eleştirilmişti

de. Filmde konser

görüntüleri,

Morrison’ın asilikleri,

karısıyla

olan ilişkileri ve meşhur olma sendromları

anlatılıyor. Hippilik zaten o dönemin modu,

Meg Ryan da bunu en güzel yansıtanlardan.

Val Kilmer ise

adeta Morrison’la

bütünleşmiş…

Bertolucci imzalı The

Deramers / Düşler,

Tutkular ve Suçlar bir

roman uyarlaması. İçsel

gözlemlerle dolu olan

roman 1968 yılında

Fransa’daki gençliğin

başkaldırısını ele alıyor.

Romandan etkilenen

ve kendi deneyimlerini

de işin içine katan


Bertolucci gayet cesur bir film ortaya çıkardı.

2003 yapımı filmde 1968 yılında üniversite de

okuyan Matthew’in hayatı tanıştığı iki kardeş

ile birlikte değişiyor, özgürlük ruhu filmin her

yanını sarıyor!

Ken Russell’ın Tommy

filmi 1975 yapımı fantastik

bir müzikal.

İngiliz rock grubu The

Who’nun aynı adlı

rock opera albümüne

dayanan film dönem

olarak 68 kuşağına

değiniyor, ama konu

olarak bir erkek

çocuğunun etrafında

gelişen enteresan

olayları anlatıyor, hippilikle

pek bir bağ kuramadım derseniz kabulümüzdür!

Almost Famous’la 70’li yıllar yeniden canlandı

adeta. Cameron Crowe’un yönettiği filmde

15 yaşında bir Rolling Stone yazarının hikayesi

var. Filmin otobiyografik bir yanı da var, yönetmen

Crowe da genç yaşta Rolling Stone’da

yazmaya başlamış zira. Filmde 15 yaşında

Stillwater ile turneye çıkan küçük muhabirin iyice

o atmosfere dalıp, objektifliğini kaybetmesini

anlatıyor, o yıllar perdede tüm renkleriyle

canlanıyor.

Yellow Submarine Beatles’ın 1966’da

çıkardıkları bir parçadan ilham alan müzikal bir

animasyon. Beatles’ın fazla bir katkısı olmasa

da onların adıyla anılan film savaş karşıtı epik

bir söylemle, müzik ve sevginin gücünü anlatıyor.

Görüntülerin kalitesi, pop kültürü temsil eden

imgeleriyle 1968 yılında yapılmasıyla o dönemim

içine naif bir biçimde yerleşiyor. Yönetmeni

George Dunning.

1968 yapımı Psych-

Out hippilerce pek de

hoş karşılanmayan

bir film. İstismar

filmi olan Psych-Out

uyuşturucunun zirve

yaptığı bir noktadan

yola çıkıyor ve o dönemin

karşı tarafında yer

alıyor, o yüzden de hippilerce

sevilmiyor…

Filmde küçükken sağır

olan bir kızın o zamanlar

bir hippi kenti

olan San Francisco’ya gelmesi anlatılıyor. Film

bu kız etrafında dönerken, o dönem gençliğini

eleştirmekten de geri kalmıyor…

Danny Boyle imzalı The Beach / Kumsal,

kahramanımızın hayalindeki

cennete ulaşmak

için çıktığı yolculukta iki

hippinin peşine takılması

anlatılıyor. Modern zaman

hippileri ve Richard

ulaştıkları cennetin bir

süre sonra yaşadıkları

dünyanın küçük bir maketi

olduğunu anlarlar. Hippi

ruhu yalan olur!

Hippi dünyasına

dalmışken bu konuda

çekilmiş bir belgeselden

de bahsetmemek olmaz. Last Hippie Standing

60’ların sonlarında Hindistan’ın Goa bölgesindeki

hippilerin izini süren iki belgeselcinin arayışlarını

anlatıyor. O günden bugüne oluşan değişimi güzel

bir biçimde anlatıyor 44 dakikalık belgesel.

Sanki sinemanın yine yeniden tam bir hippi ruhuna,

hippi ruhuyla çekilmiş filmlere ihtiyacı

var diye düşünmeden edemedim bu yazıyı yazarken…

Siz ne dersiniz?


Bir türlü büyümeyen liseliler, reytinglere

göre ölüyü bile diriltebilen

uyarlamalar, normal bir öğrencinin

ilkokuldan doktorasına kadar tüm

eğitim masraflarını karşılayacak kadar

pahalı arabalarla okula giden

zengin ergenler derken içimiz dışımız

gençlik dizileri oldu.

n İzleyici kitlesi sadece gençlerle sınırlı kalmayan

gençlik dizilerinin başını “Kavak Yelleri”nin

çektiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

“Dawson’s Creek”in yerli uyarlaması olarak

başlayan dizi aynı izleyici kitlesiyle yoluna

devam ederken, geçen sezon en sevilen karakterlerinden

biri olan Efe’yi oynayan Dağhan

Külegeç’in ayrılmasıyla eski reytinglerini kaybetti.

Müdavimleri, Efe’nin yokluğuna alışamadı


ve geri dönmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Sonunda (televizyon tarihinde ender rastlanan

bir şekilde) izleyicilerin baskısı işe

yaradı ve Efe bu sezon tabiri caizse hortladı.

Ölmüş zannedilen karakteri sonraki bölümde

canlandırmak alışılmış bir şeydir ama bu kadar

uzun süren bir ayrılık ne kadar doğrudur

tartışılır. Külegeç’in yönetmenle kavga etmesinden,

başka projeleri olmasına kadar bir

sürü rivayetin basına yansıması zaten sinir bozucu

iken, bir de “Siz istediniz, dirilttik.” tavrı, o

içinde kaybolmayı sevdiğimiz senaryoyu daha da

yapaylaştırmıyor mu sizce de?

Uyarlama dizileri ne kadar sevdiğimiz malum.

Gençlik dizileri de bu kuralın dışında kalmıyor.

Gençlik dizi ve filmlerinde yeni trendimiz de

vampir hikayeleri olduğundan, Efe’nin ölmediğini

gördüğümde ilk aklıma gelen, bu sefer


Amerika’nın bir adım önüne geçip, vampirleri

atlayarak genç zombi dizisine terfi ettiğimiz

oldu. Belki de Amerikan televizyonlarında konsepti

bir Amerikan dizisinden uyarlanmış olsa

da bir Türk dizisinin uyarlamasını izleyebilecektik.

Siz de fark etmişsinizdir; sabit kitlesi

dışında kalan herkes tarafından espri konusu

oldu Efe’nin diziye geri dönüşü.

Bütün bu olumsuzluklarına rağmen kanımca

Kavak Yelleri hala ekranların en samimi gençlik

dizisi. Gerek karakterleri, gerek diyalogları,

rakiplerine taş çıkaracak kadar başarılı. Bir de,

ince esprileri basit izleyicinin de anlaması için

uzatmasalar daha da içten olacak.

Kavak Yelleri’nin asıl rakibi ise yeni girdi

kapımızdan içeri. Bir “Gossip Girl” uyarlaması

olan “Küçük Sırlar”, daha ilk bölümünden

itibaren magazin sayfalarını işgal etmeye

başladı bile. Hakkında olumlu yorumlardan ziyade

ahlaki eleştiriler ve dedikodu duyduğum

dizi yine de zirveye oynuyor diyebiliyorum. Zira

öncelikle hakkında konuşturmayı başarıyor.

Bunu da, kızların fantezi ürünü formalarıyla,

delikanlıların son model arabalarıyla ya da set

dedikodularıyla yapıyor; ama yapıyor. Eninde sonunda

geleceği yerin, Aşk-ı Memnu’nun geldiği

yer olacağını görebiliyorum. Özellikle ahlak

tartışmalarıyla bol bol gündeme gelip, izlenme

rekorları kırabilir.

Dizinin kastı fena değil. Oyuncuları, tipleri ve

tavırları göz önüne alınırsa, karakterleri ile uyum

içerisindeler. Oyunculuklara gelirsek de, Sinem

Kobal dışındakiler idare eder. Keşke başrol

için ünlü bir isim ısrarında olmasalardı. Hala

Selena’yı izliyormuş gibi hissetmezdik kendimizi.

Paraya para demediği, hiçbir şey için de

uğraşmak zorunda olmadığı için sıkıntıdan

kendini fesatlığa, dedikoduya veren, elinden

telefon düşmeyen gençleri başarılı bir

şekilde çiziyor dizi. Telefon da bir çeşit başrol


oyuncusu adeta. İki yakın arkadaş yan yana

otururken konuşmadan telefonlarıyla oynuyorlar

sadece. Alttan alta bir eleştiri olduğunu

görmek zor değil. Diğer yandan, dizinin zengin

genci Çetin, “Paranın kölesi olmam.” resti çekip,

bilgisayarının şifresini “Fight Club” olarak seçebiliyor.

Bu ve bunun gibi birkaç sahne, eninde

sonunda dizinin, günümüz dejenerasyonunu

daha derinlemesine irdeleyeceğini gösterir nitelikte.

Doğru incelemeler yapmaya devam ederse

başarılı olabilecek bir potansiyeli olsa da, “Hangi

gençler böyle konuşuyorlar?” diye sormadan

edemiyorum. Diyaloglarını ziyadesiyle başarısız

bulduğum dizinin gençleri sanki başka bir

dünyadan gelmişler gibi konuşurlarken, araya

serpiştirilmiş birkaç “oğlum”, “kanka” işi kurtarmaya

yetmiyor.

Gençlerin bu ekran yarışında ne “Deniz Yıldızı”,

ne de yeni ama pek umut ışığı taşımayan “Çakıl

Taşları” ciddi bir rakip sayılabilir. O kadar

şeyin arasında, nasılsa üniversite süreci

başlayacak olan “Arka Sıradakiler”inse

anlaşılamaz bir şekilde sabit bir izleyici kitlesi

var. “Dangerous Minds” tarzı hikayeler belli ki

her daim iş yapıyor. Hele de izleyici, işin kalitesini

sorgulamıyorsa…

Gençlik dizilerini saymışken, yeni biten

“Melekler Korusun”u ve bence aralarında

en kayda değer dizilerden biri olan “Lise

Defteri”ni de atlamamak gerek. Melekler Korusun

başkarakterin doğurmasıyla son bularak

gençlik imgelerini sarsmış olsa da finali

görebildi. 2003 yapımı Lise Defteri ise şu anki

benzerlerinden çok daha iyi olmasına rağmen,

iptale giderken, ilk olmanın her zaman başarı

getirmediğini de kanıtladı. İzleyici, beklemediği

bir anda karşısına çıkan bu liselileri unuttu

ve onların şimdiki başarısız taklitlerine bayılır

oldu nedense.


n Yine bir set ziyareti… Bu kez Murat Aslan’ın yönettiği Pak Panter filminin

setindeyiz. Oyuncular filmdeki aksiyondan illallah etmiş, herkes

kaşını gözünü yarmış. Omzu çıkan bile var. Ama herkes iyi bir iş yaptık

duygusunda. Doğa Rutkay ve Ufuk Özkan filmle ilgili sorularımızı

yanıtladılar. Zorlu bir aksiyom filminin güzellemesinden bahsettiler!

BANU BOZDEMİR / MURAT TOLGA ŞEN

Öncelikle bu filmle nasıl dahil

olduğunuzla başlayalım…

Doğa Rutkay: Ben tam tatile çıkacağımı

hissettiğim bir dönemdi, televizyon

programım bitmiş. Arzu Film’den

aradılar gittim. Ben komedi filmi sandım,

genelde o tür filmlere tercih edildiğim

için… Aksine filmde komik olmayan

tek rol edildi. Benim için iyi bir tecrübe

olacaktı. Çünkü komedi yaptığım için

hep. Hem çift dil kullanmak, atlamak,

zıplamak işime geldi. Biraz kendimi yormak

istedim ve kabul ettim.

Rolünüzü biraz daha açabilir misiniz?

Doğa Rutkay: Kız Azeri, orada doğmuş.

Sonra Türkiye’ye gelmiş. Ana dili gibi

Türkçe ve İngilizce konuşabilen, iyi bir

ajan. Çatışma kafası olan biri. Fakat

filmin içinde bununla ilgili de süprizler

var yani bunun da kadın olduğuna dair.

Çünkü kızı hep erkek gibi görüyorsun

giyiminden kuşamına, tavırlarına ve

ukalalığına kadar. Bana hiç benzemeyen

bir kızı oynadım ilk defa.

Ufuk bey bu ilk sinema filminiz. Dizi ve

sinema oyunculuğunu karşılaştırarak

başlayabiliriz.

Ufuk Özkan: Oyunculuğu ilgilendiren gerek tiyatro

sahnesi olsun, gerek dizi oyunculuğu

olsun bunlar birbirinden ayırt edilemeyecek

kıvamda olan işler. Ama tabii ki bunun karar mercii

yapımcılar ve halktır. Ama ben her kulvara

bir oyuncu olarak aynı samimiyetle, namusla ve

ölçüyle yaklaşıyorum. O yüzden aralarında bir

fark olduğunu söylemek haddim değil. Daha çok

yeniyim çünkü. Ama tabii ki sinema filmi televizyon

dizilerine nazaran daha detaylı çalışılan,

daha yoğun ve yavaş çalışılan, daha maliyetli ve

kalıcı bir iş. Televizyon dizileri hakikaten haftada

90 dakikalık, zamana karşı yarışılan işler. O

yüzden aralarında çok fark var. Tercih ettiğim bir

şey yok, ben sinemayı çok sevdim bundan sonra

hep sinema yapacağım diye bir şey yok. Her biri

de önemli benim için…

Bu arada bıyığınız takma mı?

Ufuk Özkan: Evet takma. Bunu sormuş olmanız

çok güzel. Demek ki çok gerçekçi duruyor. Ama

sağ olsunlar gerçeğe çok yakın yaptılar, hiçbir

şekilde sırıtmıyor. Sanat ekibimizi, makyözümüzü

tebrik ediyorum.

Doğa hanım aksiyon sahnelerinde zorlandığınızı

söylediniz.

Doğa Rutkay: Kolum yırtıldı benim. Çok dikkate

alınmadı ama. Alçıya alınacaktı. Ben doktorlara

diz çöküp yalvardım. Alçıya alsalardı filmi bitiremezdik

çünkü dokumu yırttım yani.


Peki zorlu sahneler için dublör kullanmıyor musunuz?

Doğa Rutkay: Dublörüm var ama ben hiç dublör

kullanmadım ki. Sadece bir yerde. O da giden

trenden atlarken. Onu da ben yapmayayım artık.

Onun dışında ben her şeyi gözümden yaş gele

gele oynadım yırtık kolumla.

Filmin seri olması isteniyor, düşünülüyor. Diyelim

ki James Bond serisi gibi tuttu. Kendinizi bu

rolün içinde çok uzun süre düşünür müsünüz?

Rolünüzü sevdiniz mi?

Ufuk Özkan: Şimdi bir filmin tutması için o filmin

gişe yapması lazım. Benim için en büyük hedef

ikincisini yapabilecek kadar bir gişe yapması.

Sonra da üçüncüsünü. Bu oyuncu ve yapımcı

için bir istikrardır. Ümit ederim tabii. Seyirci

sizi farklı maceraların içinde görmek ister o da

oyuncuyu onore eden yapımcıya da güzel güzel

paralar kazandıran bir iş haline dönüşür.

Eğer bu film bir seriye dönüşürse, yine zorlu

sahneleri kendimiz mi oynarsınız?

Doğa Rutkay: Yok kendim oynarım. Çünkü

hoşuma gitmedi aslında yalan söylemeyeyim.

Dün de Angelina Jolie’yi izledim Salt filminde.

Bütün kaşını yarmış. O da dublör kullanmak

istememiş. Oyuncu olup, niye bir başkası beni

canlandıracak durumu devreye giriyor sanırım.

Egosal bir durum o. Ben öyle düşünüyorum.

Çünkü her sahnede dublör vardı. Hepsini ben

yaparım dedim. Ama çok zorlandım gerçekten

de…

Komedi aksiyon filmi. Aksiyon sahneleri çok ve

denenmemiş çoğu. Başarılı olacağını tahmin

ediyoruz. Komedi yaratmak da çok başarılısınız

bu arada. Aksiyonun içinde yer alıp, aksiyon

oyuncusu olmak da ister misiniz?

Ufuk Özkan: Yine haddim olmayarak söylüyorum.

Anladığım kadarıyla on yıldır yapıyorum

bu işi okuldan mezun olduktan sonra. Şunu

gördüm ki, komediyi layığıyla, namuslu yapmak

ve insanlara sevdirebilmek zor bir iş.

Bence iyi komedi oynayan, herhangi bir rolde,

tezatındaki rolde bile söz hakkına sahiptir. O

yüzden haklısınız benim yaptığım son işler

birbirine benzeyen tipler. Biraz üçkağıtçı, biraz

kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışan, haylaz,

şeytan tüyü olan ve işe yaramaz tipleri oynuyorum.

Ama yapımcılar da bu işi gazoz kapağıyla

yapmıyorlar. Çok büyük rakamlar, gelirler

giderler var. İnsanlar bana bu tarz rolleri

neden oynadığımı sorduklarında onlara şöyle

diyorum. Ben bir oyuncuyum. Özellikle beni

tercih eden yapımcıya teşekkür ediyorum.

Bu oyuncuyu onurlandıran bir şeydir. Benim

oyunculuğumu ittiren bir şeydir. Kıstasım yok

tabii sadece komedi oynarım diye. Bir gün

tam tezatında bir şey oynamayı gösterebilirim.

Dramada da başarılı olmuş, çok yönlü,

başarılı bir oyuncu dedirtmeyi de istiyorum.

Sokakta herkes beni sokakta görünce gülüyor,

korkutmayı da isteyebilirim yani. Komedi

yaptığım için asla gocunmuyorum, çok mutluyum.

Peki aksiyon sahnelerinin hakkıyla verildiğini

düşünüyor musunuz?

Doğa Rutkay: Yönetmenimiz Murat Aslan bu

konuda gerçekten bir deha. Bizi parçaladı.

Hiç başrol oyuncususun, biraz dinlen olmadı.

Canımıza okudular. Ben bizzat kendim olarak

giden bir trende çatışma çektim. Bunun nasıl

yansıdığını bilmiyorum tabii ama ben oyuncu

olarak ‘bana güç ver, bu sahneyi becerebileyim

Tanrım’ noktasına geldim.

Oyuncuları korkutan bir film olmuş sanırım…

Doğa Rutkay: Evet, aynen öyle. Tren gidiyor,

iki silah birden kullanıyorum, geri geri gidiyor,

ters ateş ediyorum. Kuru sıkı vardı. Ben

zorlandıysam oyuncu olarak tahmin ediyorum

o sahneler inandırıcı olmuştur.

Bu kadar esaslı çatışma sahneleri içeren

filmin salt aksiyon filmi olmasını tercih eder

miydiniz? Biz de ajan filmi geleneği yok, olmayan

bir şeyin parodisi de dışarıdan ödünç

alınmış oluyor.

Doğa Rutkay: Sanıyorum etmezdim. Evet

biz de böyle bir gelenek yok, bu filmle

yaratılmaya çalışılıyor. Bu filmde politik

bir hicivde var. Paranoyak bir iktidarın

kavgasını da veren bir film aslında. Çok derin.

Sadece güldük ettik değil. Başka yerlere

dokunan da bir film. Aksiyon filmi olsa da

yapardım. Normal hayatta bana kimsenin

yaptıramayacağı şeyleri yaptım. Ama bunu da

para kazanıyorum diye yapmıyorsun. Oyunculuk

içeriden dürtüyor seni. Tamamen kendi iç

savaşın. Biraz hastalıklı bir şey ya.


Türk sineması türlere daha fazla girmeye

başladığı için oyuncuların da sergileyecekleri

performansları artıyor bu arada. Filmin aksiyon

sahnelerinden bahsedebilir miyiz?

Ufuk Özkan: Mesela Kurtköy’de F1’de şöyle

bir sahne çektik. 20 araç aynı anda ve belirli

biz hızdayken ben onların arasında Zed 4’le

beraber zigzaglar çiziyorum ve arkamdan

MOSAD ajanları geliyor ve birbirimize yakın

mesafe atışları yapıyoruz. Orada birileri

düşüyor ölüyor. Ben aynı hızda devam ediyorum,

sonra bir helikopter geliyor. Ben giden

tırın altına girip çıkıyorum. Yarım metrelik bir

boşluk var. Trendeki çatışma sahnesi de etkili.

Yaklaşık iki gün sürdü. Treni üstünde koşan,

trenin camını kırıp içeri giren ajanlar. Uçmalar.

Bak işte buraları yardık. Yönetmenimizin de

dediği gibi bugüne kadar denenmemiş aksiyon

numaraları var ve filmi o anlamda çok da

zenginleştiriyor. Şöyle bir handikabımız oldu

tabi. Hollywood’da insanlar bu tür sahneleri

bir haftada çekiyor. Ama ekibimiz hakikaten

benzetmesi doğru mu ama pire gibi. Herkes

çok sıkı çalıştı. Zamana karşı çalıştık.

İstanbul’un sıcağına ve nemine rağmen

çok gerçekçi aksiyon sahneleri çektik. 12

Kasım’da bekliyoruz herkesi. Ondan sonra

ben size soracağım nasıl buldunuz diye?

Genel eğilim düşük bütçe üzerinden çok para

kazanma düşüncesi Türk sinemasında. Burada

tam tersi. Türk sinema seyircisi bunun

karşılığını verebilecek mi sizce?

Doğa Rutkay: Genelde gişelerle ilgili tahminlerim

tutmuştur. Burada Ufuk’u (Özkan) ön

plana çıkarabilirim. Bambaşka bir komedi türü

sergiliyor, izlediğimiz oyunculukların dışında

bambaşka bir şey yarattı. Ve sanıyorum

çocukların çok ilgisini çekebiliri. Bu filmin

çocuk seyircisi olabilir ve biz çok şaşırabiliriz.

Çocukların Ufuk’a delirdiği bir film olabilir.

Ufuk’la olan birebir sahnelerimizde gülmemek

için dudaklarımın içini yedim yani. Şenay

Akay’ı da çok başarılı buluyorum.

Manken – oyuncu denklemi burada kayboldu

o zaman?

Doğa Rutkay: Ben onu hiç diyen biri değilim

zaten. Üstelik tiyatro eğitimi veriyorum Müjdat

Gezen’de. Ben de çocuklarıma eğitimi

öneriyorum ama bir Şenay Akay örneği de var

burada.


5. Sinemardin Uluslararası

Film Festivali Başlıyor

n Bu seneki teması ‘Çocuk’ olan

Türkiye’nin senaryo ağırlıklı

tek festivali Sinemardin 17-23

Eylül tarihleri arasında Mardin

ve Halep’te sinemaseverlerle

buluşacak.

Sinemardin Uluslarası Film Festivali

bu sene birçok ilke imza atacak.

Teması ‘çocuk’ olan festivalin

‘Gezici Çocuk Filmleri’ Mardin ve

ilçelerini gezerken, bir çok ünlü

yönetmenin ödüllü filmleri Mardinli

sinemaseverlerin beğenisine sunulup

atölye çalışmaları yapılacak. Bunlarla

eşzamanlı olarak Halep’te de ödüllü

Türk Filmlerini Suriyeli sinemaseverlerle

buluşturacak olan festival bu

anlamda bir ilki gerçekleştiriyor.

17-23 Eylül 2010 tarihleri arasında

gerçekleşecek ve olan 5. Sinemardin

Uluslararası Film Festivali’nin en

büyük özelliği aynı zamanda içeriğinde

bir de gezici festival bulunması.

Japon Animasyon Filmleri Şenliği ‘Japanorama’

kapsamında gezici tır sahnesi

ile Mardin’in ilçelerindeki çocuklara

animasyon film gösterimleri yapılacak.

Geçtiğimiz yıl iki kapalı bir Açıkhava

sinemasında ulaşılan on üç bin izleyici

kapasitesinin arttırılmasının hedeflendiği

festivalde Almanya, Hollanda, Amerika

sinemasından örnekler gösterilecek ve Ken

Loach, Costa Gavras, Francois Ozon, Coen

Kardeşler gibi ünlü yönetmenlerin ödüllü

filmleri Mardinlilerin beğenisine sunulacak.

Türkiye’nin tek ‘senaryo’ ağırlıklı film festivali

olan Sinemardin’de geçen senelerde

olduğu gibi bu sene de film analizleri ve senaryo

üzerine atölye çalışmaları yapılacak.

Genç sinema sanatçıları, yönetmen ve

öğrencilerin katılımıyla gerçekleşecek faaliy-

etler bütün çevre halkına açık

olacak.

Bu sene beşincisi gerçekleştirilecek festivalin

en ilginç yönü ise Türkiye’de ilk defa bir film festivalinin

başka bir ülkede de eşzamanlı olarak

gerçekleştirilmesi. Sinemardin 21-23 Eylül’de Mardin

ile eşzamanlı olarak Halep (Suriye’de) ödüllü Türk

Filmlerini Suriyeli sinemaseverlerle buluşturacak.


n Video, hızla yayılıyor, misafir gittiğimiz her evde,

ya Küçük Emrah’ın ya Hülya Avşar’ın VHS filmleri

izleniyordu: çocuğum, Küçük Emrah’a âşık oldum.

Teyzemler, ‘Küçük Emrah, Küçük Ceylan’la

evlenecekmiş gibi yalan haberler verip beni

ağlatıyor… Sonra özel televizyonlar açıldı ve biz

mahallenin küçük kızları, güzellik yarışmalarıyla

tanıştık. Hemen 20 kız toplanıp komiteyi kurduk,

artık her hafta güzellik yarışması düzenliyoruz;

apartman boşluklarında, otoparkta, bahçede, neresi

uygunsa… Kimimiz Banu Sağnak oluyoruz, kimimiz

Arzum Onan... Yaşımız henüz 6 ila 10 arasıydı

ve büyüklerin dünyası hayatımıza sızmıştı; biz,

‘en güzel’ ‘en üstün’ olmalıydık, ne giyindiğimiz,

saçımızın modeli önemliydi; rekabet mi, icabında

Küçük Ceylan’la bile…

Ancak okuma yazma öğrenip altyazılı çocuk filmlerine

gidip, çocuk kitaplarını okumaya başlayınca

Küçük Emrah’ı ve güzellik yarışması tacını

kaptırdığıma üzülmeyi bırakabildim. ‘Bir kere’

çocuk edebiyatı ve filmleri büyük dünyasından

arınmıştı ama çizgi filmler gibi ‘çocuk işi’ de

değildi. Kendi iç dünyamızı daha sağlam inşa

edebileceğimiz bir dünyanın kapılarını açıyordu…

Oraya ilk adımı attıktan sonra evimizi hırsızlardan

korumak, ailemiz için bir şeyler yapmak istemeye

başladık; bir dönem çocuk filmlerindeki gibi küçük

ağaç evler hayal ediyorduk ki bunun yıllar sonraki

muadili “kendine ait bir oda” oluyor. Jules Verne

okuyup dünyanın geri kalanını merak etmemiz,

Çocuk Kalbi’ni okuyup, “ama arkadaşlar iyidir”

lafını içimden geçirmemiz o zamana rastlar.

Çocuk kafası, gördüğünü almaya ve rol model

edinmeye çok müsait, büyük dünyası zaten istesek

de istemesek de çocuk dünyasına sızıyor, bu

durumda çocuk edebiyatı ve filmleri üretenlere

biraz sorumluluk duygusuyla hareket etmek

düşüyor: çocukların kendi dünyalarını

yaratmalarına yardımcı olmak adına.

Bu çağrışım denizinde sandalsız kalma

halini, bu ay vizyona girecek olan Saftirik

Greg’in Günlüğü (Diary of a Wimpy Kid)’e

borçluyum. Film, yazar ve illüstratör Jeff

Kinney’n aynı adlı çok satar kitap serisinden

uyarlanmış. Serinin ilk cildini okudum,

çocuk klasikleri arasına giremez ama filme

nazaran dili akıcı ve keyifli: ortaokula yeni

başlayan Greg’in maceralarını zaman zaman

resimlerle, genelde yazıyla anlattığı bir günlük

formatında.

Greg, evin ortanca oğludur; ailede

ilginin çoğu Greg’in ufak kardeşine,

hoşgörünün büyük kısmı ise abisine verilmektedir.

Greg, kendi ailesi içinde bile

gözbebeği değildir. Hayali, girdiği her

alanın en popüler kişisi olmaktır. “Bir

gün ünlü ya da zengin olursam bütün

insanların aptal sorularına cevap vermekten

çok önemli işlerim olacak, o zaman

hemen bu defteri devreye sokarım.”

diyerek günlük tutmaya girişir. Hikaye,

Greg’in ortaokula başlamasıyla gelişiyor:

“Ortaokul bugüne dek icat edilmiş en salakça

fikir, bir yanda benim gibi henüz

gelişimini tamamlayamamış çocuklar, diğer

yanda günde iki kez tıraş olması gereken

goriller…” Konuya da pek bayıldığımı


söyleyemeyeceğim ama filmiyle kıyaslayınca

hayli naif.

Filme gelecek olursak; Greg Heffley için “ortaokul,

yüzlerce sosyal mayınla döşenmiş,

etrafını ‘moronların-yetmezmiş gibi garip

kızların, kabadayı tiplerin, öğlen arası kafeterya

sürgünlerinin kapladığı’ bir yerdir. Bu

‘işkence’lerden sıyrılmak, farkedilebilmek

ve hakettiğini düşündüğü statüyü kazanmak

için Greg bir sürü plan düzenler ki bunların

hepsi ters gider. Ama o okulun en popüler

çocuğu olmak için yeni yöntemler denemekten

vazgeçmez, spor etkinlikleri, tiyatro

oyunu, okul dergisinin karikatüristliği gibi

alanlarda şansını dener fakat başarılı olamaz.

Vücudunu geliştirmeye kalkar, hezimetle

sonuçlanır. Daha ‘klas’ giysiler giyinip göz

alıcı olmak ister, bu sefer de en yakın arkadaşı

Rowley de aynı gün aynı kıyafetleri giyinmesi

işi bozar. Ona göre hak ettiği kadar

popüler olamamasının sebeplerinden biri de

Rowley’dir. Rowley; saf, kafası kurnazlığa

işlemeyen, olduğu gibi bir çocuktur. Greg’e

göre problem de buradadır: Rowley, ‘fazla’

olduğu gibidir. ‘Kendi gibi olmanın şahane

bir şey olduğunu sana söyleyebilirdim’ der,

Greg ona: ‘eğer başka biri olsaydın!’ Greg

arkadaşına imaj danışmanlığı yapar, işe

yaramayınca onu aşağılar, kendi suçunun

Rowley’in üzerine kalmasını göze alır. Neticede

Greg’in hataları sonucu arkadaşı Rowley

popüler olur. Filmin sonu, filmin o ana kadar

sürüklendiği noktaya oranla hayli zormama

bir biçimde “dostluk kazanır”a bağlanmaya

çalışılmış. Ama o gidişattan sonra hiç

inandırıcı durmuyor. Film boyunca, türlü

popüler olma yöntemleri izleyip duruyoruz. En

gözde olmak, istediğine ne pahasına olursa

olsun kavuşmak, popülerlik, ün, tarz meselesi,

trendler büyük dünyasında her yerde

karşımıza çıkan, ister itemez çocuk dünyasına

da etki eden kavramlar. Bunların çocuklara

hitaben yapılan filmlere kadar sızması, ‘Truva

atı’ izlenimi yaratıyor biraz.

Filmin oyunculuklarıysa, içler acısı. Bir iki

çocuk oyuncuyu dışında tutarak konuşursak,

çizgi filmlerdeki karakterlerin mimikleri bile

daha çok gerçeklik duygusu veriyor insana.

‘Saftirik Greg’in Günlüğü’, kalite olarak çocuk

kanallarında yayınlanan televizyon filmleri

niteliğinde. Filmden çıkınca insan bunun niye

bir televizyon filmi değil de (onun için bile TV

başında iki saat geçirmeye değer mi tartışılır)

bir sinema filmi olduğunu merak ediyor.

Uyarlanışı açısından ele alırsak, kitaptaki

çocuğun çocukluğu daha inandırıcı ve ille de

popüler olma sevdası filmdeki kadar baskın

değil. Senaryoda üç ana aks var, Greg’in

popüler olma sevdası, Greg ve en yakın

arkadaşının kızdırdıkları bir grup adamdan


yakayı sıyırmaya çalışması ve bir dilim

kaşar peyniri üzerine dönüyor. Evet,

kaşar peyniri: okulun bahçesine düşmüş

bir dilim kaşar peyniri vardır ve yıllardır

orada durmaktadır. (erimemiş, kuşlar,

fareler, kediler böcekler gelip yememiş,

temizlik görevlisi süpürmemiş…)

Öğrenciler ona dokunanın

lanetleneceğine inanmaktadır. Kazayla

dokunanın lanetten kurtulmak için

yapması gereken, ‘elim sende’ usulü

bir başkasına dokunarak kaşar lanetinden

kurtulmak olur. Kaşar lanetine

sahip biriyle, okulda kimse konuşmaz,

yanına dahi yaklaşmaz… Bu, gerçekten

olay örgüsünün kilit bir parçası olarak

film boyunca karşımıza çıkıyor. Zaman

akışları bile kaşarın üzerine kar yağması

ve güneş açması ile gösterilmiş. Senaristlerini

ve yönetmeni cesaretlerinden

dolayı kutlamak isterim, insan

mandırada geçen bir film çekse bile bir

dilim kaşar peynirine başrole yakın pay

vermekte bu kadar yürekli davranmaz.

Kitapta yazıyla illüstrasyon iç içe

kullanılmış, filmde de “gerçek görüntülerle”

illüstrasyonlar birleştirilme yoluna

gidilmiş ki çocuk zihniyetini yansıtmakta

çok hoş bir yoldur, geçtiğimiz aylarda vizyona

giren ‘Le Herisson’ filmi bu konuda

bir baş yapıt olarak hatırlanabilir, ama

‘Saftirik Greg’in Günlüğü’nde bu üslup

bile layıkınca kullanılamamış. Gene de

filmin izlemekten keyif aldığım yerleri

illüstrasyonlar oldu. En azından çocuk

rolü bile yapamayan çocuk oyuncuları

izlemek zorunda kalmıyorsunuz.

Filmin senaryosu, Jackie Filgo, Gabe

Sachs ve Jeff Judah tarafından kaleme

alınmış. Thor Freudenthal’ın yönettiği

Saftirik Greg’in Günlüğü’nde, Zachary

Gordon, Robert Capron, Rachael Harris,

Devon Bostick, Steve Zahn rol alıyor.

Filmle ilgili daha insaflı bir yazı yazmak

isterdim ama asıl insaf etmem çocuk

seyirci olduğundan bunu okuyorsunuz.

Önümüzdeki ay, her zamanki yerde

buluşmak dileğiyle…


1972 / Edward Dmytryk – Luciano Sacripanti

n Birbirinden güzel ve çekici kadınları, gücünü, zenginliğini,

aristokrat kişiliğini kullanarak elde eden, 1 Dünya Savaşı pilotu,

Avusturyalı Baron von Sepper’in 1920’lerdeki cinayetlerini

anlatan filmde, Richard Burton’ın canlandırdığı bu ‘yaratıcı’

seri katilin öldürdüklerine bakınız: Raquel Welch (tabutta kilitli

bıraktı), Virna Lisi (giyotinle kafasını kesti), Marilu Tolo (suda

boğdu), Karin Schubert (avda vurdu), Agostina Belli (yüzünüboğazını

yırtıcı kuşa parçalattı)…

“Mavi Sakal”dan kullandığımız kare, eve çağırdığı fahişe(Sybil

Danning) ile seks yaptığı için kendisini hayal kırıklığına uğratan

‘aşkı’(!) Nathalie Delon’u ‘bir taşla iki kuş vurarak’ öldüren

‘iktidarsız’ Baron’un kreatif cinayetlerine bir örnektir: Fildişi

avizenin ipini gevşetip, uyuyan iki kadını da delmek!


FOTOĞRAFLAR: MEHMET ÇAĞLARER


Misafir filminin çekimlerinden gelen ve ayağının tozu ile Cinedergi’nin

sorularını yanıtlayan Lale Mansur, her oyuncunun kişiliğini ortaya koyması

gerektiğini söyledi. “Beni ırkçılar sevmesin çünkü ben ırkçı değilim diyen Mansur

bazı oyuncuların hangi takımı tuttuğunu bile söylemediklerinden yakındı…

SERDAR AKBIYIK

n Sinemamızın önemli isimlerinden Lale Mansur

yeni filmi Misafir’in sırlarını bizim için açtı. Ozan

Aksungur’un yönettiği filmde Mansur’a Halit Ergenç

eşlik ediyor. Yönetmenin filme bakış açısından çok

memnun olduğunu söyleyen Mansur oyunculuğun

cesaret gerektirdiğini söyledi. Bazı oyuncuların

hangi takımı tuttuğunu bile belli etmediklerini çünkü

izleyicinin tepkisinden korktuklarını söyledikten

sonra “Benim böyle bir korkum yok. Mesela beni

bir ırkçı sevmesin çünkü ben ırkçı değilim ve bu tür

konularda reyting kaygısı olmaması lazım” dedi.

Sinemadan yola çıkarak hayat üzerine de yapılan

güzel bir sohbet oldu. İşte karşınızda Lale Mansur.

Yeni filminiz Misafir’in projesi size nasıl geldi?

Ozan Aksungur’un yönetmenliğini yaptığı ilk film.

Bana 2.5 yıl önce ulaştı. O sırada Aksanat’ta ‘Antiloplar’

isimli bir oyunda oynuyordum. Aksanat’a geldi,

kendisiyle orada görüştük. Seneryoyu verdi. Okur

okumaz projeyi kabul ettim. Çok iyi düşünülmüş,

çok güzel yazılmış bir senaryo. İlk yıl para

bulunamadı. İkinci yılda başrol için Halit Ergenç ile

görüşmüştü. Halit ile birlikte oynayacaktık. Maddi

sorunlar nedeniyle filmin çekilip çekilemeyeceği

belirsiz olduğu için, Halit başka bir film için anlaşma

yaptı. Ozan da inatla bekledi kastını ve bu sene

nihayet çektik. Çekimler Kütahya’da yapıydı. Ben

kendi adıma bu projede yer aldığım için çok mutluyum.

Rolünüz hakknıda biraz bilgi alabilir miyiz?

Cilveli, kasabalı bir kadın.

Filmin konusu hakkında pek konuşmak istemiyorsunuz

sanırım.

O konuda bilgileri Ozan versin. Film Antalya Film

Festivali’ne yetişecek büyük ihtimalle, montaj bitmek

üzere.

Türk sinemasında set zamanı. Hala ‘Yaz ölü

sezon’ alışkanlığını bırakamadılar. Bu setlerde

de dikkatimizi çeken şey filmlerin neredeyse

yüzde 80’inin yönetmenlerinin ilk denemesi ve

sesli çekim olması. Siz bu denemelere nasıl

bakıyorsunuz?

Dublaj hiçbir zaman sesli çekimin verdiği sonucu

vermez. Buna imkan yok. Geçen yıl İlksen Başarır

ile ‘Başka Dilde Aşk’ projesinde senaryoyu akşam

üstü 5’te aldım, saat 6’da telefon edip rolü çok

beğendiğimi ve oynayacağımı haber verdim. Gerçekten

de mutluyum ve bence çok iyi bir senaryoydu.

Onlar bu sene de çok güzel bir film çektiler.

İlksen ve Mert Fırat senaryoları birlikte yazıyorlar.

Bence çok başarılılar. O sette de çok memnundum

ve mutluydum.

Onların özelinde bu durumu genelleyebilir miyiz?

Bilemem ama genç yönetmenler geliyor. Bir de

ben kısa film jürilerinde de epey bulundum. Meraklı

olduğum bir alan. Oradan gelenleri gördükçe;

tamam dedim, sırtımız yere gelmez. Müthiş insanlar

geliyor. 1992 yılında Düş Gezginleri’nde rol

alacağım zaman herkes bana “Sen deli misin? Sektöre

bak, nereye gidiyorsun” diye tepki göstermişti.

O günden bu yana çok şey değişti. Zaten yurt

dışında alınan başarılardan da belli oluyor. Geçen

sene 70 ya da 80 film çekildi. Bu sene kaç tane

çekiliyor bilmiyorum. Bildiğim dünya kadar film var

çekilmekte olan. Bunlar çok önemli. Ben bu durumu

çok olumlu buluyorum.

Söylediklerinizden Türk sinemasının biraz

sektörelleştiğini düşünebilir miyiz?

İnşallah. Bu çeşitlilik çok önemli. Ama önümüzde

çok ciddi bir sorun var, mesela televizyon için

konuşacak olursak; bana kalırsa Türkiye’de madencilik

en korkunç iş kolu, daha sonra İstinye’deki tersane

geliyor, üçüncü sektör ise bizim dizi sektörü.


Bu nasıl düzelir, ne yapılır bilmiyorum. Dünyanın

hiçbir yerinde bu felaket, bu çalışma şartları yok.

O zaman şunu da konuşmak gerekiyor, dizi sektörünnü

çalışma durumu felaket. Halbuki sinemaya

oyuncu sağlayan yer artık televizyon.

Birçok genç yönetmen de hiç tanınmamış insanlarla

çalışmak istiyor. Dediğim gibi bir de tiyatro var.

Tiyatroda oynayan çok iyi bir ekip var. Birçok genç,

iyi oyuncu var.

Ama yine diziden gelen oyuncuların oynadığı

filmlerin gişe yaptığını görüyoruz.

Film iyiyse yapıyor, kötüyse iki seksen yatıyor.

Böyle olduğunu düşünürsek; bu iyi bir

yapılanma mı? Diyorsunuz ki dizi sektörünün

çalışma şartları kötü, yeni bir oyuncunun bu

şartlardan zarar görmemesi mümkün mü?

Çok inatçı olmanız ve kendinizi çok zorlamanız gerekiyor.

Şartlara teslim olmamak için elinizden geleni

yapmanız gerekiyor ki gerçekten kolay değil.

80 döneminde bence Türk sinamasında kadın

olmanın en önemli ve cesaretli örnekleri verildi.

Fakat şimdi bu sanki biraz geriye gitti. Sanki

daha melodramatik filmler yapılıyor. Bu konuda

yorumunuzu merak ediyorum.

Ben hiç öyle görmüyorum. Herkes üstüne düşeni

yapıyor. Ama dizide daha dikkatli oluyor olabilirler.

Magazin basınına gelince; o tamamiyle oyuncunun

kendi karar verebileceği bir şey, ben magazin

basınına nereyi, ne kadar açacağım. Benimki

bilemediniz en fazla salonuma kadar gelir. Koridoru

geçip, yatak odasına girdiği anda, avantajları var,

korkunç dezavantajları var. Ben bu avantajlardan

yoksun kalmayı tercih ediyorum. O sizin vereceğiniz

bir karar ve duruşunuzla zaman içinde tanınıyor ve

biliniyorsunuz. Gerçekten, bir noktaya kadar. Buna

kendilerinin karar vermeleri gerekiyor. 80’ler, çok

önemli filmler yapılan dönem. Atıf abinin yaptığı

kadın filmleri zaten başlı başına bir dönem. Bir

takım klişelerin kırılmaya başlandığı bir dönem.

Şu an o dönemin devamı mı yaşadığımız?

Öyle bir insana soruyorsunuz ki, ben 92’de ‘Düş

Gezginleri’ ile girdim. Lezbiyen bir fahişe rolüydü,

böyle bir rol oynadığım için hiç de başıma böyle

bir şey gelmedi. O dönemde de çok cesur olarak

adlandırılmıştım. Ben öyle görmüyorum. Ben bir

oyuncuyum, bu senaryoyu kabul ettiysem; senaryo

bunu gerektiriyorsa ben bunu yaparım. Bu kadar

basit.

Bu dönemde bu tür senaryoları kabul eden isim

neredeyse yok.

Daha geçen sene ‘Başka Dilde Aşk’ta Saadet’in

rolu çok başarılıydı. Gençlerden Nergis var. Bir sürü

insan var, iyi bir senaryo geldiğinde bunu anlayıp,

kavrayıp; senaryonun gereklerini yerine getirecek

bir sürü insan var.

O zaman birazda siyasi gidişe göz atalım. Türk

sinemasında son dönemde siyasi filmin az

olduğunu düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz?

Şu anda ne çekildiğini bilmiyorum pek. Bence bunu

yanlış adrese soruyorsunuz. Ben bir oyuncuyum.

Senarist olsam bu konuda filmler yazardım, kimse

elimden kaçamazdı.

Ama söyledikleriniz çok önemli. Sizin söyledikelrinizin

endüstriye çanak tutması lazım.

Ben sadece gizlemiyorum. Bazı oyuncular var,

tuttuğu takımı bile söylemiyorlar, beni diğer

takımdakiler sevmez diye. Ben daha açık olmaktan

yanayım. Dediğim gibi, örneğin bir ırkçı beni

sevmesin, Hata eder çünkü ben ırkçılığa karşıyım.

Dolayısı ile kendimi açık ediyorum. Sevmesinler,

çok doğrudur.

Şu an endüstriye baktığımız zaman sizin kriterleriniz

çok net. Hepsini de ortaya koyuyorsunuz.

İyi senaryo bekliyorum, anlaştığım, anlaşacağıma

inandığım yönetmen olmalı. Ozan ile hiç

çalışmamıştık ama çok mutlu oldum. Gerçekten çok

zevkli bir setti. Halit Ergenç’le de çok iyi anlaştık,

başka türlü bir insan. Geçen sene ‘Başka Dilde

Aşk’ta İlksen ve Mert ile tanıştığım ve şu anda

hayatımın içinde oldukları için mutluyum. Bunu kaç

kişi için söyleyebiliyoruz. İlksen olağanüstü biri,

Mert de öyle. İlhan Temelkuran’ın göçmenlerle ilgili

olan filmi son derece siyasi bir filmdi. ‘Sonbahar’

son senelerde gördüğüm en iyi filmlerden biriydi.

Yapılıyor, yapılmıyor değil. İlksen’in şu anda çektiği

filmi biliyorum. Çok önemli bir konusu var. Bir dertleri

var, söylemek istedikleri bir şey var. Laf olsun,

torba dolsun, gişe yapsın zihniyetinde olmayan

ciddi bir grup var.

İlksen Başarır’dan laf açılmışken; kadın yönetmenlerin

ne kadar az olduğu bilinen bir gerçek.

Yönetmen olarak ben Mahinur Ergin ile çalıştım.

Çok mutluydum. Çok beğenirim kendisini. İlksen ile

çalıştım. Bir de prodüktör olarak Tomris ile çalıştım.

Yönetmen olarak çalışmadık hiç. Az var ama mese-


la ‘Pandora’nın Kutusu’ müthişti. Handan

İpekçi var, o da şu an film çekiyor. Bence

fena değil durum.

Yeni oynadığınız filmde bir kasaba

öyküsü var.

Kütahya’da aslında, kasaba değil ama çok

kapalı ve sıkışık bir alan.

Genel olarak bağımsız film üretenler gişe

filmlerini eleştiriyor. sizin yorumunuz

nedir?

Onlar da olacak. Recep İvedik’in niye

eleştirildiğini biliyorum, farkındayım. Cem

Yılmaz’ın nesini eleştiriyorlar. Gişe yapmak

ve para kazanmak bir suç haline mi geldi?

Dizilerdeki endüstirinin çalışma

şartlarından ağır olduğunu söylediniz.

Oyuncu bazında buna karşı bir tepkiniz

oldu mu?

Oluyor ama kendi başıma bir tepki vermek

yetmiyor. Son derece yetersiz bunu hep

beraber çözmemiz gerekiyor. Oyuncular, set

işçileri, hepbirlikte bir yola girilmesi gerekiyor.

90 dakika dizi haftada hiçbir yerde yok.

Medeni bir ülkede yok böyle bir şey. Nasıl

oluyor bu iş? İnsanların kanından, canından,

uykusundan. Başka nasıl yapacaksınız. Niye

bu 90 dakika. Bakın çok güzel bir dizi vardı

‘Qrders’ diye. Üç sezon izledim, dördüncüyü

arıyorum arıyorum bulamıyorum. Nerede

bu dizi, çekiliyor mu, çekilmiyor mu diye bir

araştırdım. Yılda 8 bölüm çekiyorlar. Yeni

bitiyor. 4. sezon bitiyor şimdi. 8 bölüm çekiliyor,

o zaman dizi oluyor bu.

Yurt dışında sendikalar önemli. Herhangi

bir sendikaya üyemisiniz?

Değilim, ÇASOD’a üyeyim.

Peki şu anki dernekler, bu konuyla ilgili

yeterli uğraş verdiklerini düşünüyor musunuz?

Epey uğraşan var. Oyuncu Bir kurulmuştu.

Bir eksikleri varmış. Tekrar gayret edenler

var. Sadece oyuncularla olacak bir şey değil.

Bir düzenlemeyle olmalı. Çalıştıramazsınız

bu şekilde insanları. Bakın geçen sene

aramızdan iki kişi öldü. Bizim telef

olmadığımıza şaşmak gerekiyor. Ben birçok

sette kaç kere gördüm, insanlar sapır sapır

dökülüyor. Bayılıyor, acile gidiyor. Acilden


sonra ne oluyor, tekrar sete geliyor.

Böyle çalışmayan bazı prodüksüyon

firmaları var. İşini önceden

hazırlayıp, akşam 8’de 9’da medeni

bir saatte bitirenler var ama bunlar

azınlıktalar. Onun dışında tam bir

köle gibi çalıştırıyorlar.

Adana Film Festivali ertelenerek

Eylül’e gelmişti? Bir karmaşadır

gidiyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bir kere Adana Film Festivali’nin

basında açıkladıkları iptal edilme

nedeni saldırı olması, askerlerin

ölmesi. Şimdi sinema eğlence değil,

bunu festival komitesi anlamadıysa

başkasının anlamasını nasıl bekleriz.

Ama bana öyle geliyor ki muhakkak

başka nedenler vardır. Maddi nedenler

vardır. O bir bahanesi gibi geliyor

bana açıkçası. Sanatın eğlence

tarafı da var ama bu bir eğlence

değil. Festivallerde göbek atmıyoruz.

Derdi olan filmler konuşuyo

Misafir de Antalya’ya katılacak.

Evet, inşallah.

Filminiz ile ilgili benim size

sormadığım söylemek isteidğiniz

bir şey var mı?

O kadar heyecanla bekliyorum ki

nasıl olduğunu. Ben senaryoyu

okuduğumda başka bir film

canlanmıştı gözümde. Sonra epey

prova yaptık, Halit, ben ve Ozan.

Farkına vardım ki ben başka bir

filmin içindeyim. Sonra çekime gittim,

filmin ağırlıklı bölümü karakterin

evinin içinde geçiyor. O evi görünce

farkettim ki daha da başka bir filmin

içindeymişim. Bundan çok mutlu

oldum ben.

Bu dediğinizden yönetmenden

çok memnun olduğunuzu

anlıyoruz.

Çok iyi biliyordu ne istediğini, çok

iyi aktarıyordu ve çok zevkli çalıştık.

Bence çok iyi bir yönetmen geldi.

Geliyor diyemeyeceğim çünkü geldi.


n “Koca bir yıl, “kendisi ile başbaşa kalarak, kendisini bulma”

adına yapılan bir gezi.. Sonuç? Kendini meşgul tutarak tatmin

olma dışında koca bir hiç…

Eat Pray Love…

Sığ düşünce ve hareketlerle dolu, parlak manzaralarla

süslenmiş, şımarık ve bencil bir dulun, hayatındaki herşeyi

arkasında bırakarak kaçışını konu alan 2,5 saatlik salaş bir

işkence…

Daha önce size, kitabı olan bir filmin önce kitabını okumayı,

daha sonra filmini seyretmeyi tercih ettiğimden bahsetmiştim.

Bu yapıtta da aynı yolu izledim, ve açıkcası izlediğim film

ardından çok büyük hayal kırıklığına uğradım.

En beğendiğim oyuncuların başında gelen Julia Roberts’ın iyi

denebilecek performansına rağmen, ki bana kalsa “Under the

Tuscan Sun” filminde benzer bir karakter ile karşımızda olan

Diane Lane bu rolün hakkını çok daha iyi verebilirdi, yine de

kitabı filme tercih ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim..

Gerçek hayattan alınıp önce kitaba, daha sonra da beyaz perdeye

uyarlanan hikaye, 6 ay içinde önce kendisini çok seven,

adeta kendisine tapan, yere göğe sığdıramayan kocasını (Billy

Crudup) daha sonra da, kocası ardından yoğun hisler besleyip

birşeyler paylaştığı genç tiyatro oyuncusunu (James Franco)

bırakarak, tabiri caizse, yangından mal kaçırırcasına kaçan bir

kadının hayatının kısa bölümünü anlatıyor..

Film hakkında ne düşündüğüm, kitabın yazarı ve kahramanı


Elizabeth’in, “bu sabah kalktığımda ne

hissettiğimi biliyor musun?” sorusuna

verdiği cevap ile bire bir örtüşüyor,

– Hiçbirsey”

Genel olarak beğenmememe rağmen,

yiğidin hakkını yiğide, ilk bölümü ayrı kefeye

koymak gerektiğini düşünüyorum.

İtalya’da geçen yemek bölümünün

baştan çıkartan pizza ve makarna

sahnelerini, benim yaptığım hatayı

tekrarlamayıp, kesinlikle tok karınla izlemelisiniz.

Dünyanın bildiği ve taktir ettiği, açıkçası

benim farkına biraz geç vardığım İtalyan

mutfağının tanıtımı ve reklamı çok iyi

yapılıyor.

O kadar yemek yiyip pantolon içine

girmekte zorlanan Elizabeth, belli ki

karnını iyice doyuruyor, yalnız film ekran

karşısındaki bizleri, bir türlü gelişme

gösteremeyen kısır döngü sayesinde

konuya aç bırakıyor..

Bu bölümde geçen ilginç diyalogda “Siz

Amerikalılar hayatın tadını çıkartmayı

bilmiyorsunuz” repliği belki de beni

konu içersinde kaybetmeden söylenen

en son iyi söz olarak aklımda kaldı, ve

sinema salonunun içinde kahkaha tufanı

kopmasını sağladı.

Hikayenin ikinci bölümünde tüylerimizi

ürperten sahnelerle Hindistan’a gelen

Elizabeth, meditasyon aralarında

tanıştığı, alkol tedavisi görmüş Amerikalı

spiritüalist (“The Visitor” filmindeki

oyunculuğuyla kendisine hayran

kaldığım Richard Jenkins) ile içersinde

bol bol özlü söz barındıran, derin sohbetler

gerçekleştiriyor.

Hindistan’da geçirdiği zaman içersinde

ağır işlerde çalışan, bu yolculuğu

yapmasının asıl amacından şaşmamak


adına gerek orada çalışan gönüllülerle, gerekse

de oranın yerli halkıyla olabildiğince

sosyalleşmeye özen gösteren, onları tanımaya

uğraşan yazarımız, geleneksel Hint düğünü dahil

bir sürü oluşumun içersinde yer alıyor.

Yazarımız hikayenin son bölümünde soluğu

Bali’de alıyor, ve geceliği yüzlerce dolar olabilecek,

sahil kenarındaki bir evi kiralıyor. Bu

paranın, kitabının basımını üstlenecek yayıncı

şirketten alınan avans olduğu film içinde saklanan

bir gerçek olarak göze çarpıyor.

Yemekleri İtalyan mutfağından karşılayıp,

duaları Hindistan tekkesinde eden yazarımız

aradığı aşkı da Bali’de, eşinden yeni ayrılan,

unutmak için Bali’ye gelen ve burada yaşamaya

başlayan Brezilyalı iş adamı aracılığıyla (Javier

Bardem) buluyor.

Julia Roberts, Javier Bardem, Viola Davis,

Richard Jenkis gibi büyük isimlerle yola çıkan,

ve konusuyla milyonları peşinden sürükleyen

bu hikayenin film kısmı açıkcası beni büyük

hayal kırıklığına uğrattı. Kitabı okurken, biraz

da olsa içinde yer alabildiğim “duygusal

yolculuğu” filmde bulamadığımı ve konu içinde

kaybolduğumu söyleyebilirim.

Hep arada kaldığımız ama her zaman yanıtının

çok net ve görünür olduğu “kitabı mı, yoksa

filmi mi?” sorusunun cevap bulduğu öteki

filmlerden bir tanesi daha tozlu raflarda yerini

alacak gibi duruyor.

Yazarın o sıcak, büyülü ve özenle seçilmiş kelimeleri

ile sizin düşüncelerinizin birleşmesi ve

ortaklaşa oluşturduğunuz o büyülü dünyanın

yerini, yönetmen, oyuncular, ve kravatlı yöneticilerin

alabilmesi ihtimalini, sizce de her deneme

biraz daha fazla imkansıza yaklaştırmıyor

mu?

İyi seyirler.


Peşpeşe gösterime giren The Expendables,

A Team, Salt, Predators gibi filmlerden

anlıyoruz ki Hollywood 80’ler aksiyon filmlerinin

ruhunu ısrarla çağırmakta…

MURAT TOLGA ŞEN

n Peşpeşe gösterime giren The Expendables, A Team,

Salt, Predators gibi filmlerden anlıyoruz ki Hollywood

80’ler aksiyon filmlerinin ruhunu ısrarla çağırmakta…

Demokratların ülkeyi yönettiği bir sırada yapılan bu

hareketin politik tepkiselliğinden dem vurulabilir

elbette ama tüm bu cehennem ateşinin sorumlusu

“kas adamların” beyazperdede salına salına

dolaştığı 80’leri hatırlamak çok daha keyifli bir

yolculuk olacaktır.

1980’lerin başında eski bir beyazperde kovboyu

olan Ronald Reagan’ın başkanlık koltuğuna

oturmasıyla hem ABD hem de Hollywood hızlı bir

değişim geçirmiş, 70’lerin yönetmen sineması

bambaşka bir kuşağın elinde yeniden ama içi

boşaltılarak şekillenmişti. Lucas, Spielberg,

gibi yönetmenlerin domine ettiği eğlence/kaçış

sineması ürünleri en çok seyredilen işler haline

gelmişti Bu filmlerin gerçekten eğlendirici ve

hayal kurdurucu olduğunu kabul etmek gerek... Öte

yandan Menahem Golan ve Yoram Globus’a ait Cannon

Films gibi firmalar dönemin ruh halinden de ilham

alarak, büyük bir iştahla, iyice yaygınlaşan video mefhumu

için düşük bütçeli intikam filmleri üretiyordu ve seyirciden

gelen talep doğrultusunda aksiyon sineması da yeni tarifler

aramaya başlamıştı. Daha kaslı ve daha büyük silahlı adamların

zamanı gelmişti artık. “Reagan yılları” olarak da adlandırılan

80’ler boyunca epey bir ekmek yenen “tek adam” üzerine kurulu

aksiyon filmleri kendi yıldızlarını oluşturmakta gecikmedi. Slyvester

Stallone, Arnold Schwarzenegger, Jean Claude Van Damme, Steven

Seagal, Chuck Norris, Dolph Lundgren, Michael Dudikoff, Reb Brown

gibi iri kıyımlar kişisel intikamlarının peşine düşüp en azından perdede

tüm ülkeyi ateşe verdiler.


Mel Gibson, Bruce Willis, Patrick Swayze

gibi başka pek çok oyuncu da bu dönemde

aksiyon filmlerinde boy gösterdi ama,

propagandanın kucağındaki kaba gücün

yokedicileri bu yazının asıl kahramanları

olacak. Bahsedeceğimiz aksiyon yıldızları,

70’lerin ince yapılı, kirli polislerinin aksine

60’larda Maciste ya da Herkül filmlerinin gediklisi

olan Steve Reeves, Reg Park gibi kaslı

ve güçlü erkeklerdi. Erk’i simgeleyen ve her

filmde giderek büyüyen silahlarıyla kafaları

attığı vakit her şeyi havaya uçuracak kadar

kızgındılar ve açıkcası bu numaralar epey

bilet sattırıyordu. Henüz suyu çıkarılmamış

patlama numaraları bu filmlerin görsel

şovunu tamamlıyor ve milliyetçi gazla iyice

pompalanmış seyirci, her tarafından kaslar

fışkıran bu adamları avuçları patlarcasına

alkışlıyordu.

Daha öncesinde Death Wish gibi intikam

filmleriyle seyirci hazırlanmış olsa da furyayı

başlatan film Stallone’nin First Blood / İlk

Kan’ı oldu. Film o kadar beğenildi ki hepimiz

bir anda Vietnam’dan gelen neredeyse her

gazinin gecikmiş intikamını almasını izler

olduk. 70’lerde de Deer Hunter, Heroes, Coming

Home gibi çarpıcı ve duyarlı filmlerde işlenen

ama İlk Kan’ın aksiyon bahanesi olarak sunduğu

“bir kenara atılmış eski askerler…” klişesi iliğine

kadar sömürüldü ve anladık ki bu eski askerler

biraz poh pohlanınca tekrardan o cangıllara

dönüp geri kalan pislikleri/Vietkong’luları temizlemeye

hazırdılar! Özellikle İlk Kan devam filmleri

ve eski karate şampiyonlarından Chuck Norris’in

sürüklediği Missing in Action serisi bu şablon üzerinden

beslenen yapımlar oldu. Video için çekilen

birbirinden uyduruk yüzlerce aynı türden filmde,

Amerikan halkına Vietnam savaşını kazandıklarını

düşündürecek kadar acıklı ve yanlış senaryolarda,

hep aynı temanın suyu çıkarıldı. Sinema her zaman

propaganda aracı olarak kullanılmış olmasına

rağmen 80’ler Holywood’unun bu ruh hali oldukça

ilginçtir doğrusu... Bu minvalde özellikle Rocky

serisinin geldiği acıklı durum örneklenebilir. 1979

yapımı ilk filmde kenar mahallenin yalnızlığından

ve itilmişliğinden kaçışın dantel gibi işlenerek

anlatıldığı Rocky, 4. filmde kendini Rus başkanına

alkışlattıracak kadar Amerikan rüyasına dalmış bir

propaganda karakteri haline gelmişti. Keza ilk First

Blood’da sadece biraz huzur ve saygı isteyen aynı

zamanda sistemden nefret eden Rambo karakteri 3.


filmde Afgan asilerle Rus avına çıkıyordu. Sly’ın

para kazandığı sürece bu duruma itirazı olmadı

elbette… Son Rocky filmiyle eski duyarlılığına

bir dönüş yapıyormuş gibi gözükse de Rambo

4 ve The Expendables’da gördük ki bu Yanki

hala dünyanın her yerinde birilerine ateş etmeyi

ve bir yerleri havaya uçurmayı seviyor! Yine de

kendisi açık ara Holyywood’un en iyi aksiyon

yıldızı olarak anılmayı hak eden bir isim… Üstelik

tam “bitti artık..” denildiği anda muhteşem

geri dönüşler yapabiliyor ki bu Hollywood’da

pek rastlanan bir şey değil.

Sinema kariyerine, The Way of the Dragon’da

bir Çinli’den (Bruce Lee) dayak yiyen ilk batılı

olarak talihsiz bir başlangıç yapan Chuck Norris

belki be bunun ezikliğinden, 80’ler boyunca

Amerikan çıkarlarını beyazperdede korumak

adına elinden geleni ardına koymadı. Missing

in Action serisinde havaya uçurulmadık

Vietkong’lu kampı bırakmayan Norris, Lone Wolf

McQuade’de Meksikalı kaçakçıları patakladı ama

hiçbir filmi Invasion U.S.A (Amerikanın İşgali)

kadar ırkçı ve kaba değildi. Norris, komedi filmlerinde

bile oynayan diğer aksiyon yıldızlarının

aksine duruşunu korudu ama 80’ler bittiğinde

iyice komikleşmiş bir figür haline geldi. Chuck

Norris Facts sitesinde ki “Chuck Norris şınav

çekerken kendini yukarı itmez, dünyayı aşağı

iter.” gibi mavralarla alaya alınan ama yine de

kendisini ve düşüncelerini çok ciddiye alan yıldız

şu aralar Irak ve Afganistan’daki Amerikan askerlerine

moral vermekle meşgul…

Slyvester Stallone John Rambo ve Rocky

Balboa karakterlerini devam filmlerinde iyice

millileştirince dönemin en unutulmaz ismi oldu

şüphesiz ama en az kendisi kadar muhafazakâr

pek çok arızalı adam bu furyadan nemalandı.

Stallone’nin hemen peşinden gelen Arnold

Schwarzenegger kötü oyunculuğuna rağmen

defalarca şampiyon olmuş gerçekten heybetli

bir vücut geliştiriciydi ve 80’ler seyircisinin

kaba ruhu mimiklerden çok bicepslere önem

veriyordu. Herkül New York’ta gibi pespaye bir

filmle sinemaya merhaba diyen aktör, yine bir

kılıç&sandal filmi olan Conan’la dünya çapında

ünlendikten sonra peşi sıra gelen Terminator,

Commando, Raw Deal, Predator ve The Running

Man gibi filmlerle aksiyon filmlerinin en aranan

isimlerinden oldu. 90’lar geldiğinde ise Terminatör

serilerinin mirasını yemekten fazlasını

yapamayan Arnie bambaşka bir alana geçerek

politikaya atıldı ve halen California valisi olarak

görev yapmakta... Eğer Avusturya’da doğmamış

olsaydı Reagan gibi Amerika başkanı bile olabilirdi

belki...

Jean Claude Van Damme ise video furyasının

ortasında yıldızlaştı. Belki bu yüzden ABD’de asla

diğerleri kadar ciddiye alınan bir oyuncu olamadı

ama filmlerinin 3. dünya’da iyi iş yapmasından

mütevellit daima el üstünde tutuldu. Kan Sporu

ile beklenmedik bir sıçrama yapan ve Kumite adı

verilen bir dövüş turnuvasına katılarak herkesi

pataklayan, havada bacak açmalarıyla ünlenen bu

dövüş sanatları uygulayıcısı aktörlüğüyle değilse

bile yakışıklılığıyla dikkati çekerek A sınıfı aksiyon

yıldızları arasına girdi. Çabuk bir yükseliş ve

hızlı bir düşüş yaşayan aktör sonraları bütçesiz

pek çok video filminde ve hatta Sınav adlı bir

Türk yapımında hayranlarının karşısına çıksa da

eski günlerin popülaritesinden oldukça uzak.

Rocky 4’ün sabit bakışlı Ivan Drago’su olarak

tanınan Dolph Lundgren birden gelen bu şöhreti

iyi değerlendirerek sinema kariyerini başlattı.

Cannon Films’in büyük umutlarla çektiği ama

gişede batan He-Man filminin akibeti farklı olsaydı

belki şimdilerde daha iyi bir sinema geçmişi


olabilirdi ama ilk başrolünde gelen bu hezimet

yüzünden hemen daha düşük bütçelere

kaydırıldı ve orada kaldı. Sınırlı oyun gücüne

rağmen fiziği sayesinde ucuz aksiyon filmlerinin

aranan yıldızı oldu. Son olarak The

Expendables’da ilk rol arkadaşı Stallone ile

tekrar oynama imkanı buldu ama bu bir geri

dönüşe yol açar mı bilinmez.

80’lerin sonuna yetişmiş, kendine has dövüş

stili, sabit bakışları ve önüne geleni dövmesiyle

ünlenen Steven Seagal ise daha çok

video filmlerinin aranan adamı oldu. Geçmişi

şaibeli, kimilerine göre CIA yakın dövüş

eğitmeni olan bu aktörün filmleri de daha

ziyade Amerika dışında tutuldu yine de Kurt

Russell’a Executive Decision ya da Tommy

Lee Jones’la Under Siege gibi büyük bütçeli

yapımlarda oynama fırsatı buldu. Steven

Seagal şimdilerde neredeyse her ay bir düşük

bütçe filmi çevirmekle meşgul… Doğrudan

videoya giden bu filmlerin alıcısı da genelde

aktörün eski hayranlarından oluşuyor. Robert

Rodriguez’in son filmi Machete’de ufak

bir rolü bulunan aktör bakalım yeni bir geri

dönüş yapabilecek mi?

Videodan asla çıkamayan ama bu medyada

epey popüler olan isimler de var. American

Ninja filmlerinin yakışıklı oyuncusu Michael

Dudikoff ya da onlarca önemsiz Vietnam

sonrası filmde oynamış Reb Brown gibi… Michael

Dudikoff çok bilinen bir yüz olmasına rağmen

asla büyük bütçeli bir filmde oynama imkanına

kavuşamamış ama video klüplerinden kiralanan

filmlerin tanıdık yüzlü siması olmuştur. Rus asıllı

aktör, vasat oyunculuğuna rağmen TV ve düşük

bütçe filmlerde istikrarlı bir kariyer yaptı denebilir.

Godfrey Ho’lu ninja filmlerinin her yanı sardığı

sıralarda yaptığı American Ninja filmleri ile kendi

hayran kitlesini oluşturdu. 80’leri yadederken

mutlaka anılması gereken isimlerden biri muhakkak...

Reb Brown ise video için çekilen sıfır bütçeli

Vietnam filmlerinin aranan yıldızıydı. Gerçekten iri

bir adamdı ve onun filmlerini izlemek bambaşka

bir keyifti. Vurulan adamların ayaklarından sarkan

fünye telleri, kerosen az geldiği için patladıktan hemen

sonra sapasağlam gözüken kamyonlar, tuhaf

dövüş sekansları, defalarca ölen aynı Vietkonglular

gibi prodüksiyon sefaletinden kaynaklanan ne

varsa bu adamın filmlerinde görmek mümkündü

doğrusu...

Yıllar boyunca bu tür filmlerden yayılan kerosen

kokusu her yanı sarsa da artık iyice

samimiyetsizleşen propagandanın ve bu tür filmlerin

sonu 90’larda geldi. Özellikle video furyasının

sonlanmasıyla iri yarı, kaslı adamlara olan ihtiyaç

sonlandı. Halen sinemalarda gösterilmekte olan

The Expendables’a kadar tüm bu patırtı hoş bir

sinemasal anı olarak kaldı. Sly’ın bu son marietinin

ise masum bir eski günleri anma partisi mi yoksa

tür ve “kas adamları” için yeni bir tetikleyici mi

olduğunu hep birlikte göreceğiz.


SERDAR AKBIYIK

n Ukrayna’nın en güzel kadını kim diye

sorsak çoğu erkek Milla Jovovich der

herhalde. Maviye çalan yeşil gözleri

ince ve uzun vücuduyla beyazperdeden

önce moda dergilerinin dikkatini

çekti Jovovich. Ukrayna’da dünyaya

gelen güzel yıldızın annesi de bir aktirist.

O dönemde anne Galina Jovovich

Sırp bir doktora gönlünü kaptırıyor.

Milla 1975’te doğduktan sonra 81’de

ABD’ye göç ediyorlar. Milla annesinin

bütün güzelliğini almış ya hemen

moda dünyasının ilgisini çekiyor. Dha

9 yaşında çekilen resimleri bir çok

moda dergisinin kapağını süslüyor.

Milla’nın en büyük dramı ise babasının

hapise düşmesi. Uzun bir dönem hapis

yatan baba anne tarafından terk

ediliyor. Galina Milla’yı da alıp Los

Angeles’a taşınıyor. Milla bütün bu

bunalımlar içinde kariyerinde hızla

tırmanıyor. Moda dergileri, kapaklar

derken ünlü markaların yüzü olmaya

başlıyor. Chanel, Versace, Emporio

Armani, Donna Karen, DKNY, Celine,

P&K, H&H ve kariyerini devam ettirdiği

L’Oreal için reklam kampanyalarında

oynuyor. Uzun sure Giorgio Armani’nin

parfümlerinin yüzü oluyor. 2009’dan

beri Donna Caran’ın Cashmere Mist

parfümü tanıtımlarında onu kullanıyor.

Bu kariyer devam ederken sinemadaki

başarısı da ayrı bir hikaye. Sanki iki

insanın bütün yaşamını kendi vücudunda

irleştiriyor Milla Jovovich. 1988

yılında Disney Chanel filmi olan The

Night Train to Kathmandu filminde ilk

sinema tecrübesini yaşıyor. Birçok

televizyon dizisi ve birkaç filmden

sonra 1991 yılında Return to the Blue

Lagoon ile iyice dikkatleri çekiyor.

Ama asıl patlamasını 1997’de Bruce

Willis ile başrolü paylaştığı Beşinci

Element ile yapıyor. Filmin yönetmeni

Luc Besson ile iki yıl süren bir

ilişkiden sonra Jovovich bence hakkı

yenen ama müthiş bir performans

gösterdiği 1999 yapımı The Messenger:

The Story of Joan of Arc filminde

kendini kanıtlıyor. Ama dünya bu işte

2002 yılında başrolünü oynadığı Resident

Evil filmi onu bambaşka bir kahraman

haline getiriyor. Bu ay vizyona

girecek olan Resident Evil: After Life

ile serinin dördüncü filmini çeviren

Jovovich üç yıl evvel doğurduğu

kızının babası ve Resident evil’in

yönetmeni Paul W.S. Anderson ile

beraberliğini sürdürüyor. Jovovich ni

kadar narin bir fiziğe sahip olsada bu

vurdulu kırdılı seriyi kafasına takmış

durumda. Bütün o narinlik Uzak

doğu dövüş sanatlarına duyduğu

ilgiye mani olmamış. Brezilya dövüş

sanatı Jiu Jitsu ise sanatçının uzmanı

olduğu bir spor. Rusça, İngilizce,

Fransızca bilen sanatçının iki insanın

hayatını tek vücutta yaşaması bakalım

ne kadar sürecek. Ünlü bir model,

bir sinema yıldızı, anne ve dövüş,

sanatları uzmanı, iyi bir aşçı ve daha

neler neler. Milla Jovovich anlatmakla

bitmiyor.


Milla Jovovich

birbirinden farklı

iki yaşamı içinde

barındırıyor.

Ünlü bir fotomodel,

bir sinema

yıldızı, iyi bir

anne, aşçı ve

dövüş sanatları

ustası. Ama

herşeyden önce

narin, yeşil gözlü

öldürülemeyen

Resident Evil’in

Alice’i o…


Karizmatikliğin

sınırlarını uzun

burnuyla çizen ince

ve narin fiziğine

rağmen bu ay

vizyona giren

Predators filminde

canavarlarla savaşan

Adrien Brody

sinema macerasına

bizi şaşırtarak

devam ediyor


BANU BOZDEMİR

n Karizmatikliğin sınırlarını uzun burnuyla çizen,

zirve çıkışını Roman Polanski imzalı Piyanist’le

yapan, oradaki rolüyle Oscar’a ve Halle

Berry’nin dudaklarına uzanan Adrien Brody 14

Nisan 1973 doğumlu. Okumuş etmiş bir anne

babanın evladı olunca şansı katlanan çocuklardan

kendisi. Baba yani Elliot Brody tarih profesörü

ve ressam, anne yani Sylvia Plachy ise

ünlü foto muhabiri. Küçük yaşlarda annesine

poz veren ve bu işi sevip kıvırdığını düşünen

küçük Adrien oyuncu olmayı kafasına koyar.

Hatta arkadaşlarının doğum günü partilerinde

The Amazing Adrien adıyla sihir gösteriler yapar.

Bu gizli yeteneği keşfeden annesi oyunculuk

aşkını destekler ve küçük Adrien önce American

Academy of Dramatic Arts’da çocuklar için

düzenlenen haftasonu programlarına katılır

daha sonra New York’ta, Fiorello H.

LaGuardia High School of

Music & Art and Performing

Arts’da oyunculuk

eğitimi alır. Sinemaya

sıçraması 1989 yapımı

Woody Allen filmi New

York Stories adlı filmindeki

küçük bir rolle

olur, asıl 1993 yapımı

Steven Soderbergh

filmi King of The

Hill’de seyirci

karşısına çıkar. 1998 yapımı Terence Malick

filmi İnce kırmızı Hat, sonra Spike Lee filmi

Summer of Sam’le (punk rocker’dı orada)

dikkat çeker. Hatta Ken Loach Filmi Ekmek

ve Gül’de zalim patrona karşı örgütlenen Sam

olarak karşımıza çıkar. Tam da uluslar arası

olma zamanıdır! O sırada bir piyano gelir

yerleşir parmaklarının altına, tüm anlamsız

savaşlar için, yalnızlık için, insanlık için çalar,

oynar, 13 kilo verir, stres olur, sevgilisinden

ayrılır ve Oscar’ı kapar. O ve Roman Polanski

iyi bir iş çıkarmıştır.

Shyamalan filmi Köy, kimsenin kariyerine

bir şey katmadığı gibi onunkini de cilalamaz,

ama Peter Jackson imzalı King Kong’da rol

alması, büyük prodüksiyonlara sızacağını da

duyurur cümle aleme… 2005 yılında oynadığı

Jacket’de Jack Stars adlı sanrılı bir adamı

oynar, geçmiş gelecek birbirine karışır.

Bloom Kardeşler’deki Bloom olarak pek

bir sevimlidir, Giallo’da Dedektif Enzo’dur,

geçen haftalarda izlediğimiz Deney’de kafayı

deneylere takmış talihsiz Clive’dir. Bizde

daha vizyona girmeyen yeniden çevrim The

Experiment’de Travis’de değişen rolleri

sorgulatır. Bu ay vizyona girecek olan 1987

yapımı filmin yeniden çevrimi Predators /

Av filminde Royce adlı bir asker olacak ve

uzaylılarla savaşacak! Böylece her role girip

çıkabildiğinin altını bir kez daha çizecek!


FOTOĞRAFLAR: MURAT TOLGA ŞEN


Nefes filmindeki yüzbaşıdan sonra kafaların ona çevrildiği, herkesin acaba

asker mi yoksa oyuncu mu diyerek bir anda olsa kuşkuya düştüğü

Mete Horozoğlu’yla Galata’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarında, Doğan

Apartmanı’nın hemen karşısında buluştuk. Konudan konuya atladık, en fazla

politika konuştuk, Nefes aldık, Vay Arkadaş Dedik, Kavşak’lara daldık. Ortaya

heyecanlı, cesur ve sempatik bir röportaj çıktı… İyi okumalar…

BANU BOZDEMİR

Oyuncu olarak hayatı başka türlü algılıyoruz

derken…

Yani oyuncu hayatı başka yönünden algılar. Aslında

her meslek için geçerli. Doktor da farklı yönünden

algılar. Oyuncu kişisi de değişik bir kişiliktir.

Egosantrik midir gerçekten…

Evet öyle olmasa sahneye çıkamaz ki zaten. Ama

çok değişik. Ben hayatımda o noktayı dengelemek

için büyük bir zaman harcıyorum. Oynamak

için çok büyük, yaşamak içinse çok düşük bir

egoya ihtiyacınız var. Sahnedeki egoyu hayata

yansıtırsam insanlarla ilişkim farklı oluyor, insanlarla

olması gereken egoyu sahneye yansıtırsan o zaman

da sönük bir şey çıkıyor. Ömrüm boyunca da

çözebileceğimi sanmıyorum.

Siz bunu çözedurun bir yandan da sizin bir

durakta görülme hikayeniz var. Niye bu kadar

şaşırırlar ki… Bir yandan yakın olma isteği var

bir yanda da şaşırma duygusu?

Belki orada görmek istemiyor, Kaf dağının ardında

durumu yaratıyor belki de sanatçı için. Mesela sahne

oyuncusu en değerli oyuncudur benim yaptığım

gözleme göre. Sahneden tanıyorsa seni pek yanına

yaklaşamaz, uzaktan bakar. Sinemadan tanıyorsa

mesafe biraz daha kısalır ama televizyondan

tanıyorsa çat diye gelip ensene vurabilir. Bunların

hepsi yaşanmışlıklarla alakalı. Malı aldığı yere tavrı

değişiyor insanın. Sanat kutsaldır sözü seyirci ile

icracı arasındaki ilişkiden kaynaklı.

Herkes genelde dizilerle parlıyor ama sizinki bir

sinema filmiyle oldu?

Keşke tiyatroyla ünlü olsaydım. (gülüşmeler)

Evet herhalde herkesin yani büyük bir kesimin

isteği o. Mesela koskoca Tuncel Kurtiz’in

tanınması bile Ezel sayesinde oldu.

Edebiyat için de aynı şey geçerli. Aşk- Memnu’nun

kitabı çıkmış geyiği var mesela. Gerçek mi değil mi

bilmiyorum ama iyi bir örnekleme. Biz edebiyatçıya

da aynı değeri veriyoruz. Edebiyatçılara yapılıyorsa

bize haydi haydi… Evet, sinema filmi (Nefes)

sayesinde daha fazla insan tarafından tanındım,

kitlemi genişlettim. Tiyatrodan kaynaklı 10-20 bin

kişi tanırken, bir anda milyonlara ulaştı…

Rolünüz de çok güçlüydü. Çok geniş bir seyirci

kitlesi oldu, gençler değil de herkes gitti sinemaya.

O yüzbaşıya nasıl hayat verdiniz. Dünya

sinemasında bile örneği az bir oyunculuk. Patton

filmindeki George Scott kadar iyiydiniz.

Nasıl bu kadar başarılı oldunuz?

2003 senesinde ileri oyunculuk diye bir lisans deney

programı yaptık. Çetin Sarıkartal’ın düzenlediği

bir şeydi. Ezel Akay, Haluk Bilginer, Demet Akbağ,

Ayşe Lebriz ders veriyorlardı kendi alanlarında.

Metod ve ruhani oyunculuk da vardı. O sınıfta Nadir

Sarıbacak, Tansu Biçer, Öner Erkal, Nergis Öztürk

vardı. Hepimize bir şey oldu, herkes iyi bir yere

geldi. Sahne oyunculuğuyla sinema oyunculuğu

arasında fark var. O teknikleri kullandım, Çetin

Sarıkartal’la bunun konuşulması gerekiyor. Çok

başarılı bir oyuncu kuşağı gelmek üzere devam

ederse eğer. Anadolu insanında zaten bir oynama

içgüdüsü var. Biz zaten hayatı oynarken yaşıyoruz

batı insanından farklı bir şekilde. Oyunsuluk var

bizim hayatımızda. O genleri seçerek ve daha iyi

işleyerek aktüel hale getiriyorsun. Ben de soruyorum

onu uzun zamandır nasıl oldu diye? Çünkü

ben oynarken, o adamı gördüm. Komutanlar falan

sordu. Hep beraber izledik. Spesifik iş yapıyoruz ya.


Askerler ne diyecek merak ettim

doğrusu. Gerçeklik olarak

bayağı iyi notlar aldık. Komutan

geldi bana ‘bizde misin’dedi.

Kuleli’den misin, nereden biliyorsun

bizim tripleri nereden

biliyorsun dedi. Yok oyuncuk

nanesi bizimki dedim. Metod

üzerine çalışma diyorum buna.

Uzun süren bir iş oldu. İsteyerek

ya da istemeyerek. Uzun bir

alıştırma süresi gerekiyor iyi

bir şey için. Bunu anladık. Son

zamanlarda çekilen filmlerde

dört haftada bitirmemiz lazım

diyorlar. Ama o süreç içinde sen

anca oturtuyorsun rolü.

Evet başında ve sonunda

oyuncu aynı değil oyuncu,

şivesi falan…

Anca oturuyor karakterler,

birbirlerine ısınıyor oyuncular.

Biz de ön çalışma olarak bir

tek okuma provası yapılıyor,

eskiden o da yoktu. Kurabiye

yiyerek, iki kelam okuruz. Çekim

yaparcasına, kamera,

sanat ve ışık ekibinin provasını

yapabileceği bir hazırlık olmalı.

Nefes’in hazırlık aşamasını

doğru mu buluyorsunuz bu

durumda?

Biz hazırlık aşamasından çok

daha fazla kaldık orada. Altı ay

gibi bir sürede bitecekti film.

Ama birtakım aksaklıklardan

dolayı uzadı. Bilinçli bir tavırla

uzamadı yani.

Bu film çıkmayacak, olmayacak

duygusuna kapıldığınız

hiç oldu mu?

Olmayacak mı acaba duygusuna

hiç kapılmadım. O

kadar olmama ihtimali ortaya

çıktı oysa. 180 kutu filmimiz

yandı. 25-30 günlük çekimlerin

filmi yanmış, para bitmiş.

Kemer’deydik, haber geldi.

Derin bir sessizlik oldu. O

an bile çekilemeyecekmiş

hissine kapılmadım, şimdi

düşündüğüm de bile. O bizim

üstümüzde bir işti zaten, film

kendi kendini çekti.

Evet bugüne kadar ki

kalıpları yıkan bir yanı da

var…

Uhrevi olarak inanılmaz hikayeler

var. Bizim tüylerimiz diken

diken oldu. Orada bir vadi

var, intikal sahnesi çekiyoruz.

Traktörle çıkıyorsun zaten.

Çok güzel bir alan.

Orada bütün gün çekim

yaptık, mahvettik orayı.

Sabah traktörle çıktık,

sanki sanat grubunu

orada bırakmışız da onlar

sabaha kadar çalışmış.

Kar yağmış, her şeyin

üstünü örtmüş. Bir daha

yağmaz denilen kar yağdı.

Bu hikaye anlatılmalı ya.

Bunca yıl neden anlatılmadı

diye sorulması gerekiyor…

Cesaret, orta nokta,

her şey var bu konuyu

konuşmaktan, ortaya koymaktan

ve film yapmaktan

alıkoyan. Ama bu film bir

sinema gerçekten de. Oyuncu

oynadığı filmle ilgili bir

misyon üstlenir mi sizce?

Eğitimde Haluk Bey’in

söylediği bir şey vardı.

Arkadaşlar kontrollü şizofreniyi

öğrenin demişti. Kontrol eden

iyi oynuyordur, oynayamayan

hastanelik oluyordur,

hatta hasta olduğunu kimse

anlamaz, doktora da kendisi

gider demişti.

Peki uç karakterleri oynamak

gibi bir isteğiniz var mı?

Uç karakterleri oynamak

kolaydır. Hayatı belli standartlarla

yaşıyorsun. Onlarla işte alakasız

insanları oynamak çok keyifli olur. O

bir diktatör, eşcinsel, meczup, ruhani

bir lider olur. Zaten oyunculuğun tadı

o. Benden alakasız insanlar giriyor

hayatıma. Belli bir süre misafir ediyorum

onları.

Nefes filminden sonra yüzbaşı rolü

üzerime yapışır mı diye çekindiğiniz

oldu mu? Mesela Münir Özkul

yıllardır Yaşar Usta’dır bizim için.

Yapımcılarda bitiyor iş. Hala

sektör olamamaktan

kaynaklı. Kes yapıştır yapıyor.

Bu adam burada çok güzel durdu diyor.

Görüşmeye çağırıyor ‘sen kimsin’

diye soruyor sonra. Adam 45 – 50 yaşlı

yaşlarında, içine kapanık bir adam

bekliyor. Öyle olmadığını görünce seni


yerleştiremiyor. Oynuyoruz biz

diyoruz… Bizim keyfimiz de orada.

Aynı adamı oynamak garanti bir

iş ama oyuncu farklılaşmak ister.

Şimdi garantiye almak için oyuncu

olarak genç bir yaştayız. Hep

söylenir oyunculuk kırktan sonra

oturur, hatta para kazanmaya da

o yaştan sonra başlarsın diye…

Oyunculuk

biraz

eziyetli bir meslektir.

Yurt dışında da böyleymiş. Dustin

Hoffman da aynısını söylemişti bir

yerde. Demek ki dünyanın her yerinde

böyle.

Vay Arkadaş: Manik, Tik, Dildo

nasıl bir filmdir, sizin rolünüz

nedir?

Üç tane arkadaş var. Varoşlarda

yaşıyorlar. Biz Balat civarında

çektik. Hayatın eziyet ettiklerinden

diyebiliriz. Hayatı,

ailesi, geleceği sorunlu insanlardan.

Dildo’nun (benim)

babası acilen rahatsızlanıyor,

acilen para gerekiyor. Manik

araba çalınmasına karşı ama

araba çalmaya karar veriyorlar.

Arabaların birinden ceset,

birinden uyuşturucu çıkıyor. Vay

arkadaş, her şey de bunların

başına mı gelecek durumu

oluyor. Komedi aksiyon. İyi

koşturduk. Çekimler kısa sürdü.

Benim için kısa tabii.

Manik, Tik, Dildo bitirim

mahalle delikanlıları ve bu

isimler de onların lakapları

sanırım…

Manik hareket halinde biri,

Tik’in tikleri var. Dildo’nun da

kadınlarla arası iyi. Dildo vibratör

demek. Bunu nedense

erkekler daha çok biliyor,

kadınları ilgilendiren her

şeyle çok daha fazla ilgili

olduğumuz için sanırım…

Filmdeki rol

arkadaşlarınız da çok

keyifli ve ünlü isimlerden

oluşuyor. Nasıl

bir sinerji oldu sette…

Biz erkek oyuncular

çok keyifli olduk. Hepsi

çok çalışmak istediğim

oyunculardı. Rasim

Öztekin’le baba-oğul

oynadık mesela. Belki de tek

tek yaşamam gerekirdi hepsiyle

ayrı bir filmde ama bu film o

anlamda da çok iyi oldu. Bütün

keyifleri bu filmden aldım diyebilirim.

Hepsi de ilk beş içinde

alacak isimler. Yapım şirketi çok

keyifli bir ekip oluşturdu.

Oyunculuk yapmak için

İstanbul’da yaşamak gerekli

mi? Sektörün kalbi biraz

buralarda atıyor sonuçta?

Ne oyunculuğu yapmak istediğine

bağlı. Sinema ve dizi oyunculuğu

için İstanbul’da olmak gerekir

ama tiyatro için gerekmez.

Bölge tiyatrolarından yaşayan

arkadaşlarımız var uzun seneler.

O siyasi meselelerle birleşen uzun

bir mesele ya. 70’lerden sonra

bize bir şeyler oldu. Batılılaşma

adı altında biz kısırlaştırıldık.

73’de seyirci sayısının 246 milyon

olduğunu öğrenince dehşete

düştüm. Şu anda 30 milyonuz.

Sektör olmadık diyoruz ama o zamanlar

sektördük işte. O zamanki

filmlere bir bakıyorsun Münir

Özkul’un Yaşar Usta zamanları…

Ailenin geçim sıkıntısı, o döneme

ait çok gerçekçi bir şey anlatıyor.

Bir arada durmaya çalışıyorlar,

zabıta ve polisi eleştiren filmler.

Şimdi zabıta ve polisi o durumda

göstermezsin diyorlar. Herkes

o dönemde ülke meselelerinin

içindeki filmlerde oynuyor. Belki

doğu meselesi anlatılacak. Orada

çözemediğimiz sorunlar var.

Zaten sanat bu değil midir ki?

Aylık abonman satılmış, herkes

haftada beş altı kere sinemaya

gitmiş demek ki o zamanlar. Ama

niye? Onu anlatan hikayeler var,

empati kuruyor seyirci. Şehirde

başarı kazanmış, altında cip olan

insanların hikayelerini oynuyoruz

hepimiz. Münir Özkul’u hiç

zengin, cipli adamı oynarken

gördük mü? Asıl karakter orta

sınıfı canlandıran oyuncudur. Sen

o insanların derdini anlatmazsan

niye gitsin ki sinemaya?

Hani birazda kendin gibi olandan

uzaklaşma hali var ya, öyle

denir yani…

Ne olmuş o dönem? Sony,

WB firması girmiş ama kendi


koşullarını ortaya koymuş.

Sinemaları kapatıyoruz, klimalı

salonlar yapacağız ama kendi

filmlerimizi oynatacağız demiş…

Bilinçsizce yapmış olabilir

ama Recep İvedik’in yaptığı

da bu aslında. Beyaz adamı

döver o.

Evet. Karşılığını buluyor orada.

Hikayesi anlatılan insan dayak

yer Recep İvedik’te. Kaba

saba yapıyor ama karşılığını

da buldu. Kültürel olarak

hoşlanmıyorsan daha iyisini sen

yapacaksın. Ama ne bu insanın

hikayesini anlatmayı bıraktık

biz. Bu meseleye tiyatrodan

geldim. Tiyatroda arıza var. Ben

tiyatroda her ülkeden insanın

hayatını oynadım. Bir yandan

da bana ne kardeşim Kübalının

derdinden demek istiyorum.

Benim Tarlabaşı’ndaki bu sorunu

yaşayan insanım yok mu?

Var. Niye? Türk halkının derdini

anlatacağım dediğin zaman

milliyetçi oluyorsun. Başka türlü

yapalım diyorsun solcu diyorlar.

Sıfatlar yerleştirilmiş. Garip bir

mevzu var. Sanat yapmıyoruz.

Bu insanları anlatmayı bıraktık.

Benim işlerine aşık olduğum

insanların hepsi hapis görmüş.

Çünkü o sistemde doğruyu söylersen

hapse gidiyorsun. Şimdi

hangimiz gidiyoruz hapse. Sosyal

olarak dert anlatmıyoruz,

korkuyoruz. Bizi hepse atmazlar

beki ama kazanımlarımızdan

oluruz. Taviz vermeden bu işler

olmuyor.

Bu sizin rol seçiminizi belirleyen

ana unsurlar mı olacak?

Nefes’i seçmem öyle oldu

biraz. Tiyatrodan tam ayrılma

döneminde, ben bu memleketin

derdini anlatmıyorum galiba

derken, Nefes filmi geldi. Nefes

filmi açılıma denk gelen bir film

oldu. İki Dil Bir Bavul’u örnek

gösterdim hep. Bu iki filmi al

bir potada erit, işte açılım. Ya

orada mesele var kardeşim.

Her taraftan bu meselenin

filmi çekilseydi. Dağdaki gerilla

tarafından çekilseydi, neden

dağa çıkıyor, başına neler

geliyor?

Işıklar Sönmesin de

onu yapmaya çalışmıştı

zamanında?

Evet ama hiçbir şeye

dokunamayınca derdini

anlatamıyorsun işte. Bir

şeylerden vazgeçince oluyor,

o zaman da yasaklanıyor, içeri

atılıyorsun. Atsınlar kardeşim.

Oradaki insan nasıl anlatacak

derdini? Gazete, dergi

yok, sosyal bir dernek yok.

Bir de sanatı aldığın zaman o

insanın elinden kendini nasıl

ifade edecek? Ya 40 senedir

bu insanlar keçilerle yaşıyor.

Dostluğu, kardeşliği, mahalle

kültürünü yaşayabilsek bir

sorun yok. Yurtta Sulh Cihanda

Sulh bir önermedir

zaten. Burada sulh olursa, her

yerde sulh olur diyor Atatürk.

Aslında beş bezimizin de bir

arada olması için bir sebep

olmayan, hakça, bir arada

üreterek ve tüketerek yaşayan

bir toprak parçası olduğunu

düşün, yan ülkelerden gelip

bunun sırrını sorarlar.

Biz beceremeyeceğimiz için

dünyada beceremeyecek.

Bu kadar da önemsiyorum,

Anadolu toprağını önemsememek

aptallık. Sadece turizm

yapsak, kimsenin çalışmadan

para kazanabileceği bir ülkede

yaşıyoruz. Dünyada böyle bir

şehir, ülke yok. Siyasetçiye

söylesen fikrini sana bir sürü gerçekçi

şey söyler. Ben de sanatçıyım, hayal

ederim yani. Hayal ettiklerimi benim

sinemaya aktarmam lazım. Korkmadan,

cesur bir biçimde.

Siz peki dert anlatan, mesele anlatan

bir senaryo yazmak ister misiniz?

Valla çok isterim ama yetenek

olmayınca da olmuyor yani. Ferhan

Şensoy’la konuştum ben bunu. Gerçek

tiyatro yapan adamdır bana göre. Sonradan

Fransa’da akım haline gelen bir

türde oyunlar koyuyor sahneye, seyirciye

hiç ulaşmıyor. Bizim olayımız ortaoyunu

diyor ve oradan gidiyor sonra.

Mesele doğru bildiğini söylemek bence.

Askerlik yapmadınız, zaten o rolden

sonra muaf bile olabilirsiniz?

(Gülüşmeler) Peki süre giden savaş

yüzünden askerlik yapma halini reddetme

durumu olabilir mi?

Bu ülkede bir savaş olmasın tabii.

Savaşı reddediyorum ben zaten. Kendi

aramızda savaşmaktan imtina ederim

ben. Subayı oynadınız doğuya giderseniz

korkar mısınız diye soruyorlar.

Tabii ki korkarım. Memleket için ölürüm

o ayrı. Onu söyledim, benim arkadaş

çevremde sorun yarattı. Sağcı bir söylem

ya o. Sen ölmez misin kardeşim

diyorum. Ya işte belli koşullarda diyorlar.

Ben de onu diyorum, belli koşullarda.

Ailen için ölürsün, o da memlekete dahil

oluyor zaten. Ama buradaki mesele

ne onu idrak etmek lazım. Eğer biz 40

yıldır memleket için ölüyorsak şimdiye

kadar çoktan çözülmeliydi. Oradaki

durum birtakım şeylere yaradığı için

devam ettirilir duruma getirilmiş.

Savaştan çok fazla para kazanılıyor bu

da bir gerçek. Bu halk acı çekmiş ve

sevgiyi çok iyi bilen bir halk. Bu sevgiye

ulaşıldığında mesele kalmayacak. Sağ

– sol çatışması böyleydi. Ne yaptık

biz dedi sonra gençler. Hep beraber

yaşayabiliriz umarım. Biz bir arada durmaya

söz vermiş bir milletiz. Zorla bir

arada değiliz ki!


Bir de Kavşak filminde oynuyorsunuz

sanırım bu sene. Biraz da

ondan bahsedelim isterseniz?

Konuk oyuncuyum ben orada.

Selim Demirdelen çok sevdiğim bir

abimdir. Senaryosu ona ait. İsmiyle

müsemma, insanların kesişme

noktası. Erkek – kadın kendi

hayatlarıyla ilgili sorunlar yaşıyorlar.

Sürprizli bir film. Alkolik bir adamı

canlandırıyorum. Gazetede komutan

alkolik oldu diye haber

yapmışlar. Dildo’da ne yazacaklar

bakalım. Dildo’yu kabul etmemin

en büyük nedeni o rolün etkisi

kırmaktı. Sektörel bir anlayışımız

olmadığı için, yapımcılar hala rol

olarak görmediği için oynadığımız

rolleri. Kendim için en azından

değiştirmek istedim. Yaş skalam

böyle bir bünyede olmamdan dolayı

çok geniş. 25-25 yaş arası, bir ruh

çağırıp onu oynayabilirim gösterebilmek.

Oyunculuk bu benim için.

Yüzbaşıya benzeyen rolleri bir

kenara bırakarak, Dildo karakteri

çok hoşuma gitti bir de benim. Hiç

düşünmeden kabul ettim. Senaryo

üzerine çalışıldı, beraber olmayı,

beraber çalışmayı çok seviyorum

ben. Dikta şeklinde çalışmak çok

hoşuma gitmiyor benim. Kaos

yaratabilir bazen bu tabii.

Yönetmenler genelde müdahale

istemezler ama…

Evet öyle ama, öyle değil işte. Karakter

yaratacak olan da benim.

Sinema filmlerinde çalıştığınız

yönetmenlerin tarzı nasıldı?

Hepsi birbirinden farklı mıydı?

Hepsi farklıydı. Mesela Ezel abi

(Akay) çok farklı ve başarılı bir

adam ama nedense olmuyor. Seyirci

olarak ben çözemiyorum. Hacivat

ve Karagöz çok güzeldi bence.

İnanılmaz bir masal, kendisi de

Ezop zaten, iyi bir anlatıcı. Levent

Semerci çıkan işten dolayı da çok

değişik bir yönetmen.

Daha Avrupai bir bakışı var.

Montajı Almanya’da oturtmuş

zaten. Ezel abi oyunculuktan

gelen, şarkıcılık yapan biri.

Selim abi (Demirdelen) çok naif

kanalları olan, çok ince şeyleri

görebilen, kadife bir ses tonu,

fısıldar bir ses tonu var. Kemal

abi (Uzun) çok can biri. Aksiyonu

seven, size eşlik eden biri.

Sabahatin Ali’yi çok

severmişsiniz. Ben de çok severim.

Onun bir öyküsü Ayran

öyküsü Karbeyaz diye filme

çekildi…

Çok güzel, sevindim. Evet

çok severim. Sonu trajediyle

biten bir öyküdür. Zaten Sabahattin

Ali’ye arkadaşları bu

ne karamsarlık derler. O da

aydınlık bir şey var da ben mi

göremiyorum diye karşılık verir.

Bütün hikayeleri çok yatkındır

uyarlamaya. Kuyucaklı Yusuf

tekrar uyarlanıyor sanki.

Değirmen diye bir öyküsü

vardır. Aşkla ilgili daha iyi bir hikaye

okumadım ben. Yönetmen

olsam, olabilsem onu çekmeyi

çok isterdim. Dramatik yapısı

çok sağlam öyküleri.

Yönetmenlik yapmayı

düşünür müsünüz peki?

Şu an hiç aklımdan geçmiyor

ileride ne olur bilinmez.

Bu ifade etmeyle alakalı. Ben

kendimi ifade etmeye çalışırken

oyuncu oldum. Bir süre sonra

belki yetmeyecek, yazacağım,

yönetmek isteyeceğim. Ya da

tamamen başka bir şey yapıp,

toprağa döneceğim, bilmiyorum.

Bu sene başka film var mı

oynayacağınız?

Var ama ben tiyatro yapacağım

bu sezon. Üç sene ara

vermiştim. Çok fazla ara vermemek

lazım. Üç kişilik bir oyun

var. Bir tane de Levent Kazak’ın

yazdığı bir oyun var. Onu da çok

istiyorum. Öyle Bir Geçer Zaman

ki diye bir dizi başlayacak, Eylül

ortasında. Haftada iki günümü

alacak bir iş olsun istedim, başrol

değil. Hikaye denk geldi.

Jön olabilecek bir oyuncusunuz

aslında…

Zamanımın tamamını vermek istemedim.

Gelmedi diyemem, filmin

de etkisiyle tabii. Ama şimdilik

bunu tercih ettim. İyi keyifli de bir

şey sahneye çıkmak. Acı çekercesine

keyif almak. Kuliste acı

çekiyorum. Bu işi niye yapıyorum

diye soruyorum kuliste kendime.

Bu kadar acı çeker mi insan.

Ama sonra çekiyorlar indirmek

için… Ben kalmak istiyorum biraz

daha…


n 1976 Fransa doğumlu

Audrey Tatou, 2000’lerin

başından beri kariyerindeki

tırmanışı sürdürüyor. Amelie

kadar neşeli, hayat dolu ve insana

kendini mutlu hissettiren

Tatou, Coco kadar da çevresindekileri

kendine bağlamasını

bilen biri. Hatasız kararlarıyla

hem özel hayatında hem de iş

hayatında doğru adımlar atmaya

dikkat eden güzel oyuncu

verdiği sözünde durmasıyla

da sanat camiasında sevilir.

Kendinden emin tavırlarıyla rol

arkadaşlarına ve yapımcılara

güven sağlayan Audrey Tatou,

belli ki uzun yıllar hayran kitlesini

eksiltmeyecek.


İlk İzlenim: Soğuk, mesafeli, ağırbaşlı…

Konuştukça: Hayatını adım adım planlayan, zorluklara

karşı dirayetli…

Artıları: Her olaya farklı bir açıdan yaklaşmayı iyi

beceriyor.

Handikapları: Çevresindeki insanların kötülüklerini

kavramakta güçlük yaşıyor.

Yaşam Felsefesi: Moda hayatı yönlendirir…

Hayattaki Düsturu: Önce moda, sonra aşk.

Tanıyınca: Hırslı, güzel, alımlı bir kadın…

Mıknatıs insan… Baş döndürücü hayat ve başarı

hikayesiyle insanları büyüleyen bir kadın…

Yaratıcı yönü hayata başkaldırışını destekliyor…

Ömrünüzde bir kez bile olsun böyle bir kadına

aşık olmanız gerekirdi…

İlk İzlenim: Sevimli, sevecen, şirin…

Konuştukça: Müthiş bir auraya sahip, tutarlı,

duyarlı ve yaşama bağlı…

Artıları: 2000’lerin Polyanna’sı…

Handikapları: Uzun dönemde kinci…

Yaşam Felsefesi: Hayata her zaman mutluluk

penceresinden bak.

Hayattaki Düsturu: İnsanların yaşamlarına değer

katmak için elimden geleni yaparım.

Tanıyınca: İnsanın içini kaynatan, gözlerinin

derinliklerinde mutluluk pınarları çağlayan, neşe

dolu, yaşam sevinci dolu, minik hayalleri, engin

düşleri olan dünyalar güzeli bir kız. Kim arkadaş

olmaz ki?


n Kutsal Damacana serisinin üçüncüsü Kutsal Damacana:

Dracula’nın başrolünde BKM Mutfak’ın oyuncusu

Ersin Korkut var. Mutfak’ın ‘Hıyarlı Baba’sı Şahin Irmak

ise Dracula rolünde...Filmin senaryosu yine Leman

ekibinden Ahmet Yılmaz’a ait, yönetmeni ise Korhan

Bozkurt. İlk 15 dakikası 1400’lü yıllarda geçecek

olan filmin, kalan kısmı ise günümüzü anlatacak. Film

14 Ocak’ta 200 kopyayla Türkiye’de, 60 kopyayla ise

yurtdışında gösterime girecek.

n Senaryosunu ve yönetmenliğini

Süleyman Nebioğlu’nun üstlendiği

‘Memlekette Demokrasi Var’ adlı filmin

çekimleri devam ediyor. Filmde Müjdat

Gezen’in yanı sıra İlker Ayrık, Nejat

Birejik, Gülçin Santırcıoğlu, Sümer

Tilmaç gibi oyuncular yer alıyor. Ayrıca

Şafak Sezer ve Tamer Karadağlı da

konuk oyuncu olarak filme renk katıyor.

Adnan Menderes’i Yassıada’dan kurtarmaya

kalkan bir delinin maceralarının

anlatıldığı film 3 Aralık 2010’da beyazperdede

sinema izleyicisiyle buluşacak.

Emrah Kolukısa merhum Başbakan

Menderes’i canlandırıyor.

n İsmail Hacıoğlu bu sene ünlü

oyuncularla birlikte rol aldığı

‘Çakal’ ve ‘Sinyora Enrica’ filmleriyle

vizyonda olacak. Yönetmenliğini

Erhan Kozan’ın üstlendiği ‘Çakal’

filminde Hacıoğlu’na Uğur Polat,

Erkan Can ve Haldun Boysan eşlik

edecek. İsmail Hacıoğlu’nun çekimlerini

tamamladığı ve yeni sezonda

vizyona girecek bir diğer filmi ise

‘Sinyora Enrica’... Başarılı oyuncu,

filmde Claudia Cardinale ile

başrolü paylaşacak.


n Fırat Gürsoy

yönetmenliğindeki film,

Türkiye’de çekilen ilk dans

filmi olma özelliğini taşıyor.

Filmde: Çocukluğunda ailesini

kaza sonucu kaybedip

yalnız başına sokaklarda

yaşam mücadelesi veren

Melek in öyküsü anlatılıyor.

Melek ve arkadaşları bir dans

grubu kurup hayallerinin

peşine dalarlar…

n Özcan Alper’in yeni filmi

bir yol hikayesi. Adı “Gelecek

Uzun Sürer” olarak

planlanıyor. İstanbul’da

başlayan filmin çatısını

İstanbul ve Diyarbakır çekimleri

oluştursa da, Çukurova,

Bitlis, Van, Hakkari bu duraklardan

bazıları. Özcan Alper,

filmini ağıtlar üzerine kurmuş.

Alper şöyle diyor: “Ölümle

temas var ama bir taraftan da

tüm bunlara rağmen bir çıkış,

barış, kardeşlik isteği...”

n Mahallenin küçük adamlarının, boylarından büyük bir işe

kalkışıp çete kurmalarını ve bu çeteyi çökertmek isteyen iki genç

polisle girişilen maceraların anlatıldığı Çakallarla Dans isimli

komedi filminde; Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Kemal Uçar, Murat

Akkoyunlu, Timur Acar ve Tuba Ünsal rol alıyor. Film bahis, çete,

para, futbol ve aşk temalarını işliyor. Daha önce ‘Aşk Tutulması’

ve ‘Aşk Geliyorum Demez’ gibi romantik komedi filmlerini yöneten

Murat Şeker, ‘para bütün kötülüklerin anasıdır’ mesajından yola

çıkarak, paranın insanda yarattığı hırsı vurguluyor.

n Osman Sınav’ın Elif

Şafak ile birlikte hazırladığı

“Suret-i Aşk” isimli filmin

senaryosunu çok beğenen

Tatlıtuğ, filmde Çocuk Esirgeme

Kurumu’nda yetişmiş

bir genci canlandıracak.

Filmde, son Bond Kızı Eva

Green’in de oynayacağı belirtiliyor.

Tatlıtuğ’un, Green’le

birlikte oldukça romantik

sahnelerde rol alacağı da

belirtiliyor. Bakalım iki güzel

kimya nasıl buluşacak! Ya da

buluşabilecek mi?


Daha önce 7 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında yapılacağı ilan edilen

ancak, 20 – 26 Eylül tarihlerine ertelenen 17. Uluslararası Adana Altın

Koza Film Festivali için geri sayım başladı.

n FFestival kapsamında her yıl olduğu gibi Ulusal

Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Öğrenci

Filmleri Yarışması, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film

Yarışması düzenlenecek. Dünyaca ünlü Yunan

yönetmen Theo Angelopoulos, festivalin ‘Onur

Konuğu’ olarak Adana’da olacak. Festivalin

geleneksel Yaşam Boyu Onur Ödülleri ise bu

yıl Türk Sineması’nın dev isimlerinden Müjde

Ar ile ünlü sinema yazarı Atilla Dorsay’a takdim

ediliyor. 17. Uluslararası Altın Koza Film Festivali,

yarışma bölümlerinin dışında ülkemizde

ve dünyada üretilen çeşitli kısa film ve belgeseller

ile uzun metrajlı filmleri de özel gösterim

bölümleriyle sinemaseverlerle buluşturmaya

hazırlanıyor.

Bu yıl 20 – 26 Eylül 2010 tarihleri arasında

yapılacak olan 17. Uluslararası Adana Altın Koza

Film Festivali, her yıl olduğu gibi ülkemizde ve

dünyada üretilen uzun ve kısa metrajlı filmler ile

belgeselleri sinemaseverlerle

buluşturacak.

Festivalin yarışmalı

bölümleri Ulusal Uzun

Metraj Film Yarışması,

Ulusal Öğrenci Filmleri

Yarışması ve Akdeniz

Ülkeleri Kısa

Film Yarışması’ndan

oluşuyor. Ulusal Uzun

Metraj Film Yarışması’nda

bu yıl 10 Türk filmi

yarışacak. Buna göre,

Semih Kaplanoğlu’nun

‘Bal’, Onur Ünlü’nün

KAVSAK

‘Beş Şehir’, Atıl İnaç’ın ‘Büyük Oyun’, Nesli

Çölgeçen’in ‘Denizden Gelen’, Hakan Algül’ün

‘Eyvah Eyvah’, Selim Demirdelen’in ‘Kavşak’,

Levent Semerci’nin ‘Nefes: Vatan Sağolsun’,

Melik Saraçoğlu ile Hakkı Kurtuluş’un ‘Orada’

ve Ümit Ünal’ın ‘Ses’ isimli filmleri, jüri önüne

çıkacak.

BÜYÜK OYUN


Yarışmada, senarist

ve yönetmen

Işıl Özgentürk’ün

başkanlığında

görev yapacak

jüri üyeleri ise

şöyle: yazar Buket

Uzuner, görüntü

yönetmeni Erdal

Kahraman,

sinema yazarı

Erkan Aktuğ,

oyuncu Fikret

Kuşkan, oyuncu

Görkem Yeltan ve

müzisyen Selim

Atakan’dan

oluşuyor.

ISIL ÖZGENTÜRK

Öğrenimlerine, ülkemizdeki iletişim ve

güzel sanatlar fakülteleri, sinema ve televizyon

bölümlerinde devam eden lisans

öğrencilerinin başvurabildiği ‘Öğrenci

Filmleri Yarışması’nda ise kurmaca dalında

10, deneysel dalında 7, belgesel dalında

8 ve canlandırma dalında 8 film ön elemeyi

geçti. Çeşitli üniversitelerden çok

sayıda başvurunun olduğu yarışma, Türk

Sineması’nın geleceğine katkı sağlamayı

amaçlıyor.

Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali

kapsamında üçüncüsü düzenlenen Akdeniz

Ülkeleri Kısa Film Yarışması’na bu yıl da

ilgi çok yüksekti. Akdeniz havzasında yer

alan ülkelerin yönetmenlerinin katılabildiği

ve filmlerin ‘Kurmaca’, ‘Belgesel’,

‘Canlandırma’ ve ‘Deneysel’ olmak üzere

dört kategoride değerlendirildiği yarışmaya

bu yıl değişik ülkelerden toplam 368 film

başvurdu.


Amacı, Türk ve Akdeniz ülkeleri sinemasının

geleceğine olumlu ve destekleyici katkılar

sağlamak, bunun yanı sıra kültür değerlerimizin

geliştirilmesi ve tanıtılmasını desteklemek olan

bu etkinlik kapsamında yerli ve yabancı birçok

genç yönetmen, Adana’da konuk edilecek.

THEO ANGELOPOULOS


Her üç yarışmada

da ödüller, 25 Eylül

2010 Cumartesi günü

yapılacak Büyük

Ödül Töreni ile sahiplerini

bulacak.

Altın Koza THEO

ANGELOPOULOS’U

Ağırlıyor…

Şiirsel uzun planlar,

eşsiz kadrajlar ve

sanki filmin bir yan

karakteri, hikayenin

tamamlayıcısı gibi

kullanılan müzik…

Kendine has üslubu

ile sadece Avrupa

sinemasının değil,

dünya sinemasının

yaşayan en önemli

isimlerinden biri

olarak kabul edilen

Yunan yönetmen

Theo Angelopoulos,

17. Uluslararası Adana

Altın Koza Film

Festivali’nin ‘Onur

Konuğu’ olarak 20-26

Eylül 2010 tarihleri

arasında Adana’da

olacak.

MÜJDE AR

ATiLLA DORSAY

Ülkesinin cuntadan

kurtulup demokrasi

sınavını geçmesinde

önemli bir pay sahibi

olan aydınlardan Angelopoulos,

yirminci

yüzyılın hazin tarihini olağanüstü nitelikteki

filmlerine aktardı. Zamanın ustası yönetmenin

her biri başyapıt düzeyindeki filmleri Kitera’ya

Yolculuk (1984), Arıcı (1986), Sisli Manzaralar

(1988), Leyleğin Geciken Adımı (1991), Ulis’in

Bakışı (1995), Sonsuzluk ve Bir Gün (1998),

Ağlayan Çayır (2004), Zamanın Tozu (2008)’ndan

oluşan seçki Angelopoulos’un İstanbul dışında

gerçekleştirilen ilk toplu gösterimi olacak.

Angelopoulos’la ilgili ‘Theo Angelopoulos

Shoots The Dust

Of Time / Theo Algelopoulos

Zamanın Tozu’nu Çekerken’,

‘Filming Dreams / Düşleri Filme

Almak’, ‘New Odessa:The Village

of the Lake / Yeni Odesa: Gölün

Köyü’ ve ‘The Silence of the Gods

/ Tanrıların Sessizliği’ isimli çekim

belgeselleri de meraklıların

beğenisine sunulacak.

Ünlü yönetmen ayrıca ‘Theo Angelopoulos

Sineması’ başlıklı

bir söyleşiyle sinemaseverlerle

buluşacak. Yine yönetmenin setlerinden

çekilen fotoğraflardan

oluşan bir sergi festival

kapsamında gezilebilecek.

Onur Ödülleri bu yıl Müjde Ar ve

Atilla Dorsay’ın…

17. Altın Koza Film Festivali’nin

geleneksel ‘Yaşam Boyu Onur

Ödülleri’ bu yıl Türk Sineması’nın

dev ismi Müjde Ar ile sinema yazarı

Atilla Dorsay’a takdim edilecek.

Bu bölüm kapsamında Müjde

Ar’ın Adı Vasfiye (1985), Ah Güzel

İstanbul (1981), Arabesk (1988),

Asiye Nasıl Kurtulur? (1986), Teyzem

(1986) isimli filmleri izleyiciyle

yeniden buluşacak.

Yine Atilla Dorsay’ın çektiği

fotoğraflardan oluşan bir sergi de,

festival boyunca gezilebilecek.

Festivalin gösterim bölümü her yıl olduğu

gibi bu yıl da iddialı. Bir hafta boyunca,

Dünya sinemasının en seçkin örnekleri

‘FIPRESCI – Eleştirmenlerin Gözünden

Kaçmaz’ ve

‘Filistin - Barışa Hasret’ gibi başlıklar

altında izleyiciyle buluşacak.


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti

Ajansı’nın desteği ile Türk Sinema Vakfı

(TÜRSAV) tarafından gerçekleştirilen

“İstanbul/Pecs/Essen-RUHR Sinemasal

Buluşma - 2010” Projesi kapsamında 10

- 16 Eylül 2010 tarihleri arasında Beyoğlu

Sineması ve Kartal Sanat Tiyatrosu Kültür

Merkezi’nde Macar Filmleri Haftası

gerçekleştiriliyor.

n Çağdaş Macar sinemasının ustalarıyla 2000’li yıllara

damgasını vuran genç kuşak yönetmenlerin filmlerinden

oluşan bir seçkinin İstanbullu sinemaseverlerle

buluşturulacağı hafta boyunca 8 uzun metraj ve 6 belgesel

film gösterilecek.

Beyoğlu Sineması’nda hem uzun metraj hem belgesel

filmlerin, Kartal Sanat Tiyatrosu Kültür Merkezi’nde ise

yalnızca belgesel filmlerin gösterileceği hafta boyunca

uzun metraj filmler kategorisinde Diana Groo’nun “Vespa”,

Krisztina Goda’nın “Bukalemun” (Chameleon), Ferenc

Török’ün “Doğu Şekeri” (Eastern Sugar), Csaba

Bollok’un “Iska’nın Yolculuğu” (Iska’s Journey), Peter

Gardos’un “Eşek Şakası” (Prank), Attila Gigor’un “İz

Sürücü” (The Investigator), Bela Paczolay’in “Maceraperestler”

(Adventurers) ve Csaba Bereczki’nin “Hayat

Şarkısı” (Song of Lives) adlı filmleri gösterilecek. Belgesel

kategorisinde ise Zsuzsa Böszörményi ve Kai

Salminen’in “Son Otobüs Durağı” (Last Bus Stop), Emőke

Konecsny’in “Gogo & George”, Sándor Mohi’nin “Dua”

(The Prayer), Márton Szirmai’nin “Batan Köy” (The Sinking

Village), Lívia Gyarmathy’nin “Küçük Balık… Büyük

Balık…” (Little Fish... Big Fish...) ve György Szomjas’ın

“Doğu Rüzgarı: Bir Film” (Eastern Wind: The Film) adlı

filmleri İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti unvanını taşıyan

üç şehrin sinemasal değerlerini paylaşmanın yanı sıra,

sinema alanında işbirliğini de artırmayı hedefleyen proje

kapsamında aynı zamanda bir de “Macaristan Türkiye

Yapımcılar Buluşması” düzenlenecek.


Etkinliğin ilk ayağını 13 - 19 Mayıs 2010’da Macaristan’ın

Pecs kentinde düzenlenen “Türk Filmleri Haftası”

oluşturmuştu. Uzun metraj bölümünde “Anlat İstanbul”,

“Hayat Var”, “Vavien”, “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları”,

“Köprüdekiler” ve “Cenneti Beklerken” filmlerinin

gösterildiği film haftasının belgesel bölümünde ise “Marta

Vonk İstanbul’a Gidiyor”, “İfakat”, “Ustanın Sırrı”, “Şehir

İnsanları”, “Günden Geceye İstanbul” ve “Do Redo Undo:

Sular, Sokaklar, Suratlar” belgeselleri gösterilmişti.

Projenin ilerleyen

safhalarını ise, Ekim

2010’da Almanya’nın

Essen kentinde düzenlenecek

“Türk Filmleri

Haftası” ve Kasım

2010’da İstanbul’da

düzenlenecek “Alman

Filmleri Haftası”

oluşturacak.

Macar Filmleri Haftası detaylı gösterim programına www.

sinemasalbulusma.org’dan ulaşılabilir.

Detaylı bilgi için: www.sinemasalbulusma.org, www.tursav.org.tr

İletişim: info@tursav.org.tr


47. Uluslararası Antalya Altın Portakal

Film Festivali 9 -14 Ekim’de…

n Sinema ve Toplumsal

Etkileşim

47. Uluslararası Antalya

Altın Portakal Film Festivali

bu sene “Sinema

ve Toplumsal Etkileşim”

teması ile geliyor. “Sinema

ve sosyo-politik etkileşim”,

“sinema ve ülke etkileşimi”,

“sinema ve ekonomik

etkileşim” başlıklarında

Emrah Yücel ile

biçimleniyor

Uluslararası Antalya Altın Portakal

Film Festivali’nin marka yüzü

Ebru Akel oldu. Dünyaca ünlü

grafik tasarımcısı Emrah Yücel’in

görselleştirdiği afişlerde Ebru

Akel poz verdi.

47. yılda 47 film başvurdu…

Geçen yıl ulusal uzun metraj

yürütülecek festival

kapsamında; tematik film

gösterimleri, paneller, sergiler,

söyleşiler, atölye

çalışmaları ve ‘Yapıma Beş

Kala’ söyleşileri düzenlenecek.

Festivalde, Ulusal

Uzun Metraj, Uluslararası

Uzun Metraj yarışmalarının

yanı sıra, Ulusal Belgesel

Film Yarışması ve Ulusal

Kısa Film Yarışması da yer

alacak. Festival ulusal ve

uluslararası özel gösterimler

ve gala gösterimleri ile

de renklendirilecek.

Altın Portakal’ın renkleri

yarışma kategorisinde 43

filmin başvuruda bulunduğu

festivale, bu yıl rekor sayı

ile 47 film başvurdu. 33

film, yönetmenlerin ilk filmi

olma özelliğini taşıyor. 47.

Uluslararası Antalya Altın

Portakal Film Festivali’ne belgesel

ve kısa film kategorilerinde

de yoğun ilgi gösterildi. Bu sene

belgesel kategorisine 107 belgesel

film, kısa film kategorisine

222 kısa film yarışmacı olarak

başvuruda bulundu.

Emir Kusturica” ve Ödüllü Yönetmenler

Altın Portakal Jürisi’nde

Altın Portakal’ın jürisinde bu

yıl, sinema dünyasının önemli,

saygın ve ödüllü isimleri bir

araya geliyor. Filmleri ile milyonlarca

sinemaseveri kendine

hayran bırakan, “Çingeneler

Zamanı”, “Kara Kedi Ak Kedi”,

“Yeraltı”, “Arizona Rüyası” gibi

filmlerin yönetmeni Emir Kusturica,

Altın Portakal Uluslararası


Uzun Metraj

Film Yarışması’nın

jürisinde yer alacak.

Festival kapsamında

Emir Kusturica’nın film

gösterimlerine de yer verilecek.

2009 En İyi Belgesel

Oscar’ını “Smile Pinki”

adlı filmiyle alan yönetmen

Megan Mylan, Altın

Portakal Belgesel Film

Yarışması’nda Jüri Üyesi

olacak. 2010 Cannes

Film Festivali’nde Kısa

Film dalında Altın Palmiye

alan “Barking Island

– Hayırsız Ada” filminin

yönetmeni Serge Avédikian

ise, Altın Portakal Kısa

Film Jürisinde yer alacak.

Kadir İnanır Jüri Başkanı

Bu yılın Altın Portakallarını

belirleyecek Ulusal Uzun

Metraj Film Yarışması’nın

Jüri Başkanı Kadir İnanır

oldu. Ana Jüri de ayrıca

Tomris Giritlioğlu (yönetmen),

Meltem Cumbul (oyuncu),

Meral Okay (senaryo

yazarı), Murathan Mungan

(şair, yazar), Gökhan Kırdar

(müzisyen), Atilla Dorsay

(sinema yazarı), Zinos Panagiotidis

(yapımcı) ve Prof. Dr.

Mehmet Rıfkı Aktekin (Antalya

Büyükşehir Belediyesi Genel

Sekreteri) yer alıyor.

Altın Portakal Yaşam Boyu

Onur Ödülleri

Tanıtım resepsiyonunda, Antalya

Altın Portakal Film Festivali

bünyesinde, 1996 yılından

beri verilen Yaşam Boyu Onur

Ödülleri’nin bu seneki sahipleri

de açıklandı. Altın Portakal Festival

Düzenleme Komitesi’nin,

oy birliği ile aldığı kararla,

senarist Safa Önal, yönetmen

ve senarist Ertem Göreç, Nur

Sürer, Gülşen Bubikoğlu, Metin

Akpınar ve Zeki Alasya bu sene

ödüle layık görüldü.

Yıldırım Önal Anı Ödülü Yıldız

Kenter’e verilecek

1973 yılında “Dinmeyen Sızı”

filmindeki rolüyle ‘en iyi

yardımcı erkek oyuncu’ seçilerek

Altın Portakal Ödülü’nü alan

tiyatro ve sinema sanatçısı

Yıldırım Önal, yaşamının son

yıllarında girdiği ekonomik

sıkıntı nedeniyle, ödülünü

bir rehinciye bırakmak zorunda

kalmış ve ödülünü geri

alamamıştı. Yıllar sonra rehincinin

oğlu tarafından Antalya

Kültür Sanat Vakfı ‘na teslim

edilen ödül, 1999 yılından itibaren

Yıldırım Önal Anı Ödülü

olarak her yıl bir oyuncuya

emanet ediliyor. Yıldırım Önal

Anı Ödülü’nün bu seneki emanetçisi

ise usta oyuncu Yıldız

Kenter olacak.

Sinema Emek Ödülü

Antalya Altın Portakal Film

Festivali 2006 yılından itibaren,

Türk Sinemasında kamera

arkasında çalışan, başarılı

işlere imza atmış kişilere

“Sinema Emek Ödülü” veriyor.

Sinema Emek Ödülü’nü bu yıl

Necmettin Çobanoğlu’na verilecek.

Yeni Bir Ödül: “Sanatta Sosyal

Sorumluluk Ödülü”

Türk sinema sektörünü

geliştirmek, sinemaya ve sektör

çalışanlarına değer katmak

amacı ile hareket eden Altın

Portakal Film Festivali, bu

yıldan başlayarak “Sanatta Sosyal

Sorumluluk Ödülü” vermeye

hazırlanıyor. Maddi, manevi

ve entelektüel kazanımlarını

sanata ve topluma adayan,

bu birikimi, sanat dünyasında

yeni nesiller yetiştirerek, yeni

sanatsal projelere imza atarak,

‘sanatta sosyal sorumluluk’

projelerinde yer alarak aktaran

sanatçılara verilecek ödülün

ilkini ise usta oyuncu Müjdat

Gezen alacak.


SOUNDTRACK LIST

1. Alien Lover (Luscious Jackson)

2. Play On (Kottonmouth Kings)

3. Kandles (National Skyline)

4. Soft Shoulder (Ani Difranco)

5. Have Mercy (Two Ton Boa)

6. Hanging With The Wrong Crowd (Ed Harcourt)

7. Why Did We Ever Meet (The Promise

Ring)

8. You Can See Me (Supergrass)

9. Sea Of Teeth (Sparklehorse)

10. Andvari (Sigur Ros)

11. Parasol (The Sea And Cake)

12. Soul Brother (Us3)

13. Open Wide (Long Hind Legs)

14. The Sun Keeps Shining On Me (Fonda)

n Twilight serisinin yıldız oyuncusu Robert Pattinson

hakkında çeşitli görüşler, eleştiriler mevcut.

Kimileri Pattinson’u popüler kültürün sabun

köpüklerinden biri olarak görürken, kimileri de

onun gelecekte başarılı bir kariyere sahip olacağını

düşünüyor. Başrolünde yer aldığı 2010 yapımı “Remember

Me” adlı romantik dram filminin soundtrack

albümü müzik marketlerdeki yerini aldı. Aşkın

ve ailenin gücü, tutkulu yaşamanın önemi ve her

günün değerini bilmek üzerine kurulu öyküsüyle

yurtdışında gösterime girdikten kısa bir süre yüksek

izlenme oranına ulaşan filmin soundtrack albümü

de konusu gibi güzel: 90’ların alternatif rock grubu

Luscious Jackson, Grammy ödüllü şarkıcı/gitarist

Ani DiFranco, Ed Harcourt, Supergrass, The Sea and

Cake, Supergrass, National Skyline ve daha nice

isim en özel parçalarıyla yer alıyor.


Mazi Kabrinin Hortlakları

Umut Tümay Arslan

n ”Toplumsal iktidarın duygular alanındaki hareketini

Türk sinemasında takip etmeye çalışıyorum.

Bizi biz yapan, Türklüğü kuran kendimiz üzerine

düşünmenin ve kurduğumuz hayallerin sınırlarını

çizen hikâyelerin gücünün ancak, toplumsal iktidarla

duygular evreni arasındaki sıkı fıkı ilişkinin takibiyle

kavranabileceğine inanıyorum. Hikâyeler uluslar

için her zaman önemli oldu. Bu hikâyeler, ulusların

kendilerini tanıma, kendilerinden bahsetme,

kendilerine inanma biçimleriydi; kendilerine dair

imgeleriydi. Buradaki temel sorum şu: Kendimize

anlattığımız, bizi var eden ve kendimiz üzerine

düşünmemizi belirleyen hikâyelerle bağları

koparmak nasıl mümkün olur?

Metis Yayınları / 338 Syf.

Sinema Bir Şenliktir

Onat Kutlar

n 1965-76 yılları arasında Türk Sinematek’inin

kurucularından biri ve yönetmeni olarak görev

yapan Onat Kutlar, dünya sinemasını, yabancı

sinemacılarla ilgili düşünce ve değerlendirmelerini,

şenlikleri, temaları ve türleri ele alan yazılarını

1985’te bir araya getirmişti. Sinema Bir Şenliktir,

sinemayla uzaktan yakından ilgisi olan okurun

çeyrek asırdır vazgeçmediği bir yapıt; hem başucu

kitabı, hem başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor. “...

Sinematek serüveni 12 Eylül 1980’de silah zoruyla

noktalandı. Ama film sürüyor. İstanbul Uluslararası

Film Festivali’nde ve genç sinemaseverlerin

düşlerinde.

Yapı Kredi Yayınları / 180 Syf.

More magazines by this user
Similar magazines