Cinedergi 45

cinedergi

Binder45

Ne varsa eskilerde var

n 2012’nin ilk Cinedergi’si

yine röportajları, özel

dosyaları ve köşeleriyle

sizi tatmin edecek bir

sayı oldu. Özellikle

artık geleneksel hale

gelen geçtiğimiz yılın

değerlendirme dosyasını

çok önemsiyorum. Dergimizin

yazarları Banu

Bozdemir, Fırat Sayıcı,

Ali Ulvi Uyanık, Kerem

Akça, Alper Turgut, Murat

Tolga Şen ve ben sizin

için 2011’in en iyi yabancı

ve Türk filmlerini seçtik.

Bu arada animasyonları

da es geçmedik. Daha da

önemlisi yazarlarımızın

2011’e dair yorumları.

Çok önemli saptamalar

yaptıklarını söylemeliyim.

Yazarların bütün listelerine

baktığımda

% 50’si ilk yönetmenlik

denemesi

olan 2011

filmlerinden seçtiklerinin

çoğunun

tecrübeli yönetmenlerin

filmleri

olduğu gözüküyor.

Bu da ilk yönet-

menlik denemesi olan filmlerin

çoğunun hayal kırıklığı

olduğunu kanıtlıyor. Gelelim

röportajlara, bu ayın önemli

filmlerinden Bu Son Olsun

filminin yönetmeni Orçun

Benli ile Banu konuştu.

Ben ise Nar’dan İrem Altuğ,

Sümela’nın Şifresi Temel

filminden Alper Kul ve

Yangın Var’ın oyuncuları

Şerif Sezer, Nesrin Cavadzade

ve Osman Sonat ile

konuştum. Yazarımız Zeynep

Uslu “Çünkü ayrılık da sevdaya

dahil” diyerek ayrılık

filmlerini masaya yatırdı.

Bence önemli hisler ve güzel

filmler. Banu ise odağında

doğa olan filmleri yazmış.

Ali Ulvi Uyanık’ın Filmin

Özü köşesi, Fırat’ın Uzunun

Kısası, Kerem’in DVD’leri ve

Zeynep Bonçe’nin Episode

köşesi dikkate değer yazılar.

Sinemayla dolu yepyeni bir

yıla başlıyoruz. Heyecanımızı

kaybetmeyelim. Filmleriniz

bol olsun...

Yayın Sahibi

Genel Yayın Yönetmeni

Serdar Akbıyık

Yazı İşleri Müdürleri

Banu Bozdemir

Fırat Sayıcı

YAZARLAR

Ali Ulvi Uyanık Murat Tolga Şen

Kerem Akça Zeynep Uslu

Alper Turgut

Nil Özer

Burak Yarkent Kaan Karsan

Zeynep Bonçe Merve Genç


n Sinema açısından yerli ve

yabancı yapımlar olarak vizyona

giren filmler rekor kırdı. 23 yıldır

Türkiye’de vizyona giren film

sayısı açısından 2011, 291 film

ile zirve yaptı. 71’i Türk 220’si

yabancı olan filmlerin kalitesi

ise tartışılır. Özellikle 71 Türk filminin 34

tanesinin, yani yarısının ilk yönetmenlik

denemesi olduğunu düşünürsek durum

daha net ortaya çıkar. Festivallerde

yaptığımız eleştirilerin aslında sezonun

bütünü için de geçerli olduğunu

görüyoruz. Yılın 10 filmlik listelerini de

yaptığımızda bilindik yönetmenler zirveye

çıkıyor. Mesela benim listemin en

başında Türkiye’nin Oscar aday adayı

olan Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar

Anadolu’da filmi yer alıyor. Hemen

ardından ise Çağan Irmak’ın Dedemin

İnsanları ikinciliğe kuruluyor. 2011 yılının

en iyi 10 film listemde sadece Belma

Baş’ın Zefir filminin ilk yönetmenlik üretimi

olması tabii benim için bir ipucu. Lafı

daha uzatmadan listelerimize geçelim:

n Bilindiği gibi 2011 yılında

sinema salonları seyirci

açısından oldukça kan kaybetti.

Bu durumda öncelikle Türk

yapımcılarının hayal kırıklığına

uğramasına neden oldu.

Örneğin daha yüksek bir gişeyi

hak eden “Yangın Var” gibi filmler

ne yazık ki istedikleri başarıyı

elde edemediler. Bunun yanı sıra

“Sümela’nın Şifresi: Temel” gibi

filmler sürpriz çıkışlar yaptılar.

Dünyada ise usta yönetmenlerin

melankolik, iç dünyalarına yönelik,

kişisel filmleri ön plana çıktı. Animasyon

sinemasında ise pek kayda

değer bir yenilik yok kanımca.

Umarım 2012 sinema sektörü için

daha hayırlı, verimli geçer.


EN İYİ TÜRK

Bir Zamanlar Anadolu’da,

Dedemin İnsanları,

Gölgeler ve Suretler,

Kaybedenler Kulübü,

Bizim Büyük Çaresizliğimiz,

Entelköy Efeköy’e Karşı,

Saklı Hayatlar,

Saç, Zefir,

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı

Acıklı Hikayesi

EN İYİ YABANCI

Siyah Kuğu, Biutiful,

Hayat Ağacı, Benim Hikayem

Bir Ayrılık, Dövüşçü, Benim

Adım Aşk, İmkansızın Şarkısı

Yeryüzündeki Son Aşk,

İçimdeki Yangın

EN İYİ TÜRK

Misafir, Gölgeler ve Suretler,

Dedemin İnsanları, Press,

Behzat Ç.:

Seni Kalbime Gömdüm

EN İYİ YABANCI

Çölde Kutup Ayısı

Biutiful

Siyah Kuğu

Millennium Üçlemesi III

Londra Bulvarı

EN İYİ ANİMASYON

Aşırıcılar

Megazeka

Rango

Şirinler

Arabalar 2

EN İYİ TÜRK

Bir Zamanlar Anadolu’da

Gölgeler ve Suretler, Labirent

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı

Hikayesi, Almanya’ya Hoş Geldiniz

EN İYİ YABANCI

Hayat Ağacı

Biutiful

Bir Ayrılık

Hugo

The King’s Speech

EN İYİ ANİMASYON

Aşırıcılar

Tenten’in Maceraları

Rango

Aslan Kral 3D

Kung fu Panda 2

n Nedense liste yapmayı

sevmediğimi fark ettim.

Çünkü yabancı filmlerde

çok fazla karrasızlık

yaşadım, yerli filmlerde

ilk beşe film taşımakta

zorlandım ve ilginçtir ki

bu yıl animasyonların

da vasat olduğunu fark

ettim. Türk sineması

ibresini az da olsa kaliteli

komediye kaydırırken,

minimal filmlerin azlığı

da dikkat çekiciydi

ve genel bir kalitesizlik

söz konusuydu

özellikle yarışma

filmlerinde! Sanırım

sinemanın özgünlük

sorununun olduğu daha

da belirginleşiyor. Hollywood

eskiyi yad ederken

aynı zamanda doğaya ve

psikolojiye daha fazla kafa

yoruyor. Türk sineması

politik zeminlere yayılmış

cebelleşmesini sürdürüyor.

Bu buhrandan bir an önce

çıkar umarım… Ve daha fazla

kaliteli animasyon beyler

diyorum!


n 2011’de 23 yılın rekoru kırıldı

ve 291 film gösterime girdi. Yani

‘herkes için film’ vardı salonlarda.

3 Boyutlu filmlerdeki artışla birlikte

de, dijital teknoloji yaygınlaştı.

Sinemada film seyretmek bir zevk

halini aldı. Ancak ‘art house’, tüm

bir yıl festival havası yaratmasına

karşın, bu filmlere özgü salon

sayısı artmadı. Hatta mevcutlardaki

ekonomik sıkıntılar arttı. Şu

an için en önemli sorun ‘art house’

sinemaların eksikliği ve Emek gibi

son değerli mekânların da gözden

çıkarılması yazık ki!

n Genelde kendini kabul ettiren

yönetmenlerin estirdiği (buna

bizde vizyona girmeyen Torino

Atı ve Drive’ı da örnek verebiliriz),

korku sinemasında yenilikçi

hamlelerin yapıldığı, ülke

sinemalarının standartları ışığında

kaliteli işler çıkardığı bir yılı geride bıraktık.

Hollywood’un ‘fantastik’ açılımı tüm hızıyla

‘çöp’ örneklere kaymayı sürdürürken,

Başlangıç sonrası düşünsel bilimkurguların

alternatif düzen temsilleriyle dikkat çektikleri

görüldü. Bunun yanında Türk

sinemasının ‘modern aşk filmi’ süzgecinde

Yeşilçam’ın dışına çıkma arzusunun kayda

değer örneklerini izleme fırsatı bulurken,

‘geçmişle hesaplaşma’ ile ‘ötekilik meselesi’

üzerinden yürüyen temasal bütünlükler

gördük. Postmodern denemeler yapan ufku

açık yerli yönetmenler ise ‘evrensel’ temsil

için önemli bir dayanak noktasına dönüştü

şüphesiz. Yani dünya sineması da Türk

sineması da formda bir yılı kapatırken, 71

filmle rekor Türk filmi sayısına ulaşılması

belli ki ‘kaliteli’ iş oranına yansımış.


EN İYİ TÜRK

SAÇ, BİR ZAMANLAR

ANADOLU’DA, KAR BEYAZ

SAKLI HAYATLAR

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

EN İYİ YABANCI

ÜÇ

HUGO

HAYAT AĞACI

ÖMRÜMÜZDEN BİR SENE

BİSİKLETLİ ÇOCUK

EN İYİ ANİMASYON

AŞIRICILAR

RANGO, RİO

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

KÖTÜLERE KARŞI

SEVİMLİ CÜCELER

Cino ve Jülyet

EN İYİ TÜRK

Saç

Kaybedenler Kulübü

Bir Zamanlar Anadolu’da

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı

Acıklı Hikayesi

Kağıt, Gişe Memuru

Kar Beyaz

Nar, Atlıkarınca

Küçük Günahlar

EN İYİ YABANCI

Ruhlar Bölgesi

Hayat Ağacı, Siyah Kuğu

Yeryüzündeki Son Aşk

Mutlu Azınlık, Hanna

Başka Bir Yerde

İçinde Yaşadığım Deri

Çığlık 4

Ateşli Oda

n 2011’de 71’i yerli toplam

291 film gösterime girmiş,

bu bir rekor ancak seyirci

sayısı ve hasılata yansımış

mı? Elbette, hayır! 2010

kıl payı geçildi ve 42 milyon

küsur seyirci sinema

salonlarına koştu. Her

insanın bir kez filme

gittiğini varsaysak, 75 milyonluk

ülkede, 33 milyon

kişinin sinemadan bihaber

olduğu ortaya çıkar. Yani

gişe filmleri de olmasa

sinema salonları kapılarına

kilit vuracak, resmen...

Memleket insanının aptal

kutusu televizyondan

ve onun saçmasapan

dizilerinden başını

kaldırıp, sinema büyüsüne

kapılmasını ummak,

EN İYİ TÜRK

Bir Zamanlar Anadolu’da

Press, Gölgeler ve Suretler

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Saklı Hayatlar, Aşk ve Devrim

Gelecek Uzun Sürer, Misafir

Dedemin İnsanları, Atlıkarınca

EN İYİ YABANCI

Hugo, Bir Ayrılık

Biutiful

İçimdeki Yangın

Siyah Kuğu

Maymunlar Cehennemi

Başlangıç, Şeytanı Gördüm

Yağmuru Bile,

Çölde Kutup Ayısı

belki safdillik, lakin uygun bilet

fiyatları, nitelikli filmler ve

AVM’lerden kurtulup sokakla soluklanan

sinemalar, bu amansız

ve uğursuz kördüğümü çözebilir.

İşte o vakit halk yeniden beyazperdeyle

barışır ve böylelikle

mutlu bir son yazılmış olur.

Yani dünya sineması da Türk

sineması da formda bir yılı

kapatırken, 71 filmle rekor Türk

filmi sayısına ulaşılması belli ki

‘kaliteli’ iş oranına yansımış.


EN İYİ TÜRK

Eyvah Eyvah 2

Gölgeler ve Suretler

Kaybedenler Kulübü

40

Nar

EN İYİ YABANCI

Dövüşçü

İçimdeki Yangın

Senna

Hayat Ağacı

Hugo

n Sevgili okur, üzülerek söylemeliyim ki, Batı

cephesinde değişen bir şey yok! 2010 yılı için

ne dediysem hepsi 2011 için daha acılaşmış

bir şekilde karşımıza çıktı. Sinema okulundan

mezun olur olmaz dünyanın en iyi filmini

çekmeye çalışan ama yeteneksizlikten ve bütçesizlikten

bizi birbirinden kötü filmlere mahkum

eden “ilk” yönetmenlik denemeleri, artık

iyice formülize edilmiş, en sıkı takipçisine bile

sıkıcı gelen “festival sineması” örnekleri ve

yaratıcılıktan uzak, sırtını CGI’a dayamış Hollywood

maskaralıkları... Tüm bu eziyeti ise bir

avuç film için çektik yıl boyunca... Artan film

sayısına rağmen azalan bilet satışı çok yakında

ciddi sorunların yaşanacağının göstergesi

adeta... Neyseki elimizde hala kısa bir liste

oluşturabilecek kadar iyi film var ve işte onlar!

EN İYİ ANİMASYON

Megazeka

Hediye Operasyonu

Tenten’in Maceraları

Aşırıcılar

Kung Fu Panda 2


n Pedro Almodovar İspanyollar’ın çıkardığı en

kendine has yönetmen. Onun filmlerindeki en

çarpıcı öğe kadınlar tabii. Sinir Krizinin Eşiğindeki

Kadınlar, Volver, Kırık Kucaklaşmalar ve daha bir

çok filminde baskın karakterler hep kadındı. Bu

kadınların en büyük özelliği ise güçlü kişilikleri,

erkeklerle mücadeleleri ve kadınla erkeğin bitmeyen

savaşının yönetmene has tasviriydi. Bu tasvir

çoğunlukla kadın karakterler üzerinde vuku buluyordu

ki Almodovar’ın en belirgin özelliği bu tercihi.

Son filmi İçinde Yaşadığım Deri diğer filmlerinden

biraz daha farklı. Burada belki diğer filmlerinde

bulunmayan bir duygusal şiddet var. Filmde herşey

çok stilize. Bütün bu stilize anlatımın arkasında

ise şiddet var. Cinsellikte şiddet, romantizmde

şiddet, şiddetli bir intikam. Almodovar’ın duyguları

karikatürize hatta biraz suni karakterlerin üzerine

yükleyip anlatmasına alışığız. İçinde Yaşadığım

Deri’de bu zirve yapıyor. Bütün bu şiddetin içinde

filmin diğer Almodovar filmleri kadar derin olduğunu

söyleyemeyeceğim. Sanki bütün filmlerinde

anlattığı bazı duyguların üstünden geçmiş. Sanki

çok derine iniyor gibi yapmış ama hiç de o kadar

derinlemesine kafaya takmamış. Biraz izleyiciyle

oynamış. Bir kere filmin başrolünde oynayan

Elena Anaya, Almodovar’ın elinde muhteşem

bir silaha dönüşmüş. Anaya hiç bir filmde bu kadar

güzel kullanılmamıştı. Almodovar Anaya’nın

güzelliğini kullanarak seyirciyi terse yatırmış. Bu

söylediklerimizin seyirci için bir anlam ifade etmesi

amacıyla filmin konusunu anlatmalıyız. Antonio

Banderas’ın canlandırdığı Dr. Robert’in karısı

eşinin kardeşiyle kocasını aldatıp evden kaçarken

trafik kazası geçirir ve çok ağır bir şekilde yanar.

Dr. Robert’in hiçbirşeyden haberi yoktur ve deli

gibi sevdiği karısını iyileştirmek için elinden geleni

yapar. Yepyeni bir deri üretip karısının üzerinde

denemek ister ama eşi camdaki kendi yansımasını

görünce yüzündeki yaralara dayanamayıp intihar

eder. Bu intiharın küçük bir şahidi daha vardır. Dr.

Robert’in kızı annesinin balkondan kendisini atmasını

gördükten sonra bunalıma girer. Yıllarca gördüğü

tedaviye rağmen ergenliğinde girdiği bunalım kızın

en kötü dostudur. Bir partide beğendiği genç çocuğun

saldırısına uğrayıp tecavüze uğrayınca içinden

çıkılmaz bunalımı onu da intihara sürükler. Dr. Robert

kızının ölümünü tecavüzcü gence çok ağır ödetecektir.

Banderas 20 yıl sonra Almodovar ile bir filmde

beraber. Yönetmen, Banderas’tan istediği sonucu

almış. Filmin bütün oyuncu kadrosu yönetmenin elinde

en iyi performansları göstermişler. Ama daha önce

söylediğimiz gibi Elena Anaya’yı ayrı koymamız gerekiyor.

Almodovar’ın bu filmi özellikle bir eleştirmen

için birçok tuzakla dolu. Herşeyden önce filmin sürpriz

finalini söylemeden bu filmi değerlendirmek veya altmetnine

dair birşeyler söylemek çok zor. Benim için bu

filmdeki en önemli gönderme ruhumuzun vücudumuzdan

bağımsız var olması. Bunu yaşlılıkla veya cinsellikle

bağlantılı olarak düşünebiliriz. İnsanlar yaşlanınca

onlardan farklı tavırlar beklenir. Ve toplum baskısı

insanlara bu tür davranışları kabul ettirir. Ama ruhumuz

aslında hiç yaşlanmaz. Ve vücudumuz ile ruhumuzun

bu çatışması insanın en büyük acılarından biridir. İşte

Almodovar böylesi bir acıyı işlemiş filminde.

Benim seyrettiğim filmler içinde izleyiciyi bu kadar

şaşırtan bir diğer sürprizli film 1992 yapımı Crying

Game’di. İçinde Yaşadığım Deri bu anlamda sizin de

hatıralarınızda kalacak.


n “Melankoli” (Melancholia), büyük kışkırtıcı, gizli

Nazi hayranı ve görece kadın düşmanı Lars von

Trier’in, iki kız kardeş üzerinden “Marduk” tipi bir

kıyameti betimlediği, unutulmaz bir açılış sekansı

(son yıllarda böyle bir şeye tanık olmadım),

Wagner’in tanımsız, müthiş müziği ve Güneş’in

ardına saklanan, ardından dünyamıza musallat

olan mavi gezegenin büyüleyiciği ile akıllara

kazınması muhtemel son oyuncağı, özetle...

Lars’ın en iyi filmi değil, ancak koşulsuz izlenir.

Trier’in Melankoli’yi Cannes Film Festivali’nde

yarıştırdığı ve Hitler’i övdüğü için festivalden

kovulduğu zaten malumunuz... Beni

onun reklamın iyisi kötüsü olmaz benzeri

provokasyonlarından daha çok; bu 68 ödüllü,

belaya bayılma konusunda ödünsüz, haliyle huzursuz,

tutarsız ve rahatsız yaratıcının sineması

ilgilendiriyor. Deneysel ve marjinal film uzmanı

Lars’ın “Deccal”i zorlamıştı bünyeyi, lakin Deccal

ile benzer bir yolu tercih etse de, karikatürize

tipler aracılığıyla burjuvaziye çakan, sallanan

kamerasıyla baş döndüren, bu tahaf, arıza ve

hüzünlü bilimkurgunun hazmı daha kolay, belirtelim.

Filmekimi’nin ardından nihayet 2012 yılının ilk

ayında gösterim şansını yakalayan şimdilik dokuz

ödüllü metafor manyağı Melankoli, Kirsten

Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard,

Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte

Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan

Skarsgard, Udo Kier ve Kiefer Sutherland

gibi müthiş bir oyuncu kadrosunu bünyesinde

barındıyor. Özellikle Hollywood bebeği Dunst’ın

(Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kaptı)

büyüdüğünü ve zorlu bir rolde döktürdüğünü

görmek, sevindiriyor. Bunun dışında Mike

Cahill’in 2011’de çektiği ilk uzun metraj kurmaca denemesi

“Another Earth”in benzer bir konuyu kuşandığını

sinemaseverlere duyuralım, ne yazık ki Marduk filmlerinde

patlama yaşanması kaçınılmaz. Maya’lar sağ olsunlar,

açtılar başımıza bir iş, felaket heveslileri de atladılar eski

tarihli bu kıyamet senaryosunun üstüne, yani 21 Aralık

2012’ye dek dünyaya huzur muzur yok.

Justine ve Claire, iki kızkardeşin adı, küçük olan Justine

deli, abla Claire akıllı görünüyor. Ancak mavi

kıyamet dünyaya dayandığında, küllahlar değişiyor, deli

akıllanıyor, akıllı deliriyor. Mantıklı bir dönüşüm bu, akıllı

görünen herkesin takıntılı, saplantılı ve kendi gerçeğinin,

kişiliğinin üstünü örten yapmacıklığı, dünyayı bir sahne

sanan ve hep oynayan halleri, acı ama gerçektir.

Deliler ise içinden geldiği gibi yaşar, iyi bir aile kurmak,

kariyer yapmak, çıkar peşinde koşmak, bunların zamanla

insanı maddeye dönüştürdüğünü, ruhunu çaldığını, büyük

bir depresyon ile gündelik hayatın içine edildiğini bilir,

hisseder, fark eder. Hayır, deli olun, akıllı olmayın demiyorum,

yaftaların ötesinde bir şey var diyorum, insana

kalıba sığmaz, düşünce sınıflandırılamaz, görüntü aldatır,

anlatılmak istenen bu, anlamak isteyene... Hani felaket

anlarında çıkar ya kahramanlar ortaya, işte öyle bir şey...

Lars, Melankoli için “Dünyanın sonu hakkında güzel

bir film” diyor, işte celladın karşısında bile insan espri

yapabilirmiş, eh güleriz ağlanacak halimize...


n “Filmin adı: Bu Son Olsun... Ben de yazıya

manidar bir giriş yapacak olursam, bu, hevesle

yapılmış fakat dikkatsizce kotarılmış ‘ilk’ filmler

artık bir son bulsun!

Filmin kağıt üzerinde eğlenceli ve ilginç bir

konusu var: Yaşar, Apo, Kovboy Ali, Cevat

ve Ertuğrul kendilerine Balat semtini mesken

tutmuş beş evsizdir. Hayattaki tek gayeleri,

karınlarını doyurmak ve en büyük tutkuları olan

şaraptan bir gün bile olsun ayrı kalmamaktır.

Sokaklarda yaşayan bu beş evsiz bir dizi

yanlışlıklar komedisi sonucu kendilerini siyasi

mahkûmlarla birlikte aynı cezaevinde bulurlar.

Bu keşmekeş Yaşar ve arkadaşları için iyi bir

fırsattır ve bu fırsatı değerlendirip kendilerine

rahata erdirmeyi bilirler. Ancak zamanla

içeride yaşananlara gönlü elvermeyen Yaşar,

dışarıdan da tanıdığı mahkûmları kurtarmak

ve duvarların birbirlerinden ayırdığı Sinan ile

Lale çiftini tekrardan kavuşturmak için bir plan

yapar.

Anlaşılan o ki, yönetmen Orçun Benli epey

kalabalık bir oyuncu kadrosunu toplamış ve bir

dönem filmi çekmeye karar vermiş... 12 Eylül’ü

taraflar üzerinden değil de apolitik tanıklar

üzerinden anlatmayı seçmiş ve bunun için de

sokaklarda yaşayan kimsesizleri tercih etmiş...

Konu, oyuncular, niyet hepsi iyi de işte akibet

biraz farklı olmuş.

Öncelikle filmin oturmuş bir dramatik yapısı

yok... yani yönetmen komedi mi yoksa bir dram

mı çekmek istediğine bir türlü karar verememiş.

Film iki uca doğru serbest salınım içerisinde

bazı sahnelerde iyice abzürtleşirken bazen

de mendil ıslatan bir acıklı hale bürünmeye

çalışıyor. Çalakalem yazılmış senaryo, doğal

olmayan diyaloglarla hepten yaralı halde...

Filmin bana kalırsa tek yolunda giden tarafı

oyunculuklardan ibaret... Hiç fena olmayan

bir kast çalışması ve rolüne inanmış oyuncular

sayesinde film yine de kendini izletmeyi başarıyor

ama dediğim gibi, arafta kalma olayı burada da devam

ediyor. Solcu mahkum Engin Altan Düzyatan’la hapishane

müdürü Engin Alkan’ın o performanslarla aynı

filmde oynadıklarına şaşırıyor insan... Biri son derece

duru ve sade bir oyunla duygu vermeye çalışırken

diğeri Charlie Chaplin komedilerindeki kadar jest, mimik

yapma derdinde... Oyuncuların bu aşamada kendilerine

verilen rolü ellerinden gelenin en iyisini ortaya koyarak

canlandırmaya çalıştıklarına dair en ufak bir şüphem

bile yok... Ayrıca, “aklıma gelen ilk fikri hemen filme

çekeyim” sorunsalı bu filme de bulaşmış... 90 dk boyunca

izlediğimiz her şey inandırıcı olmayan fazla romantik bir

final sahnesini hazırlamak için kurgulanmış ama ortada

ilmik ilmik işlenmiş bir senaryo olmadığından finalin herhangi

bir etkileyici tarafı da kalmıyor.

Amacım eğer okuyorsa filmi yapanların moralini bozmak

değil elbette... Bilet alıp filme giren seyirci de üç aşağı beş

yukarı aynı şeyleri hissedecektir. Evet, film yapmak kolay

değil ama iyi yapılmadığında seyretmekte çok zor geliyor

insana... Lütfen, ilk film ama eğer kalanı da böyle olacaksa;

bu son olsun!


Yönetmen: Jonathan Liebesman

Senaryo: R. Şanal Günseli, Işık Elçi Günseli

Oyuncular: Liam Neeson, Ralph Fiennes, Bill

Nighy, Sam Worthington

Konu: Zeus yarı insan yarı tanrı oğlu Perseus,

canavar Kraken’i destansı bir şekilde

alt ettikten 10 yıl sonra daha sakin bir hayat

sürdürmek ve 10 yaşındaki oğlu Helius’a

bakmak için bir balıkçı kasabasına yerleşir. Fakat bu arada Tanrılar ve Titanlar

arasındaki güç yarışı gittikçe kızışmaktadır. Tanrılar Zeus’a karşı

Kronos ile birleşerek onun yenilmez ve sonsuz güçlerine meydan okumaya

hazırlanıyorlar... Perseus kendi oğlu Ares ve kardeşi yeraltı Tanrısı Hades’in

kurduğu oyunla tuzağa düşen Zeus’u kurtarmak için yeniden sahnede...


Yönetmen: Baltasar Kormakur

Senaryo: Aaron Guzikowski, Arnaldur

Indriðason

Oyuncular: Mark Wahlberg, Kate

Beckinsale, Ben Foster

Konu: Eski bir suçlu olan Chris

Farraday uzun zamandır belaya

bulaşmadan, kendisine yeni bir

hayat kurmuş, evlenmiş ve çocuk

sahibi olmuştur. Fakat güzel

karısının erkek kardeşi Andy, bir

uyuşturucu çetesinin işlerini eline

yüzüne bulaştırınca Chris, Andy’nin

hayatını kurtarmak ve borcunu

ödemek için yeniden kaçakçılık

planlarına dahil olur.

Yönetmen: Gary Ross

Senaryo: Suzanne Collins, Gary

Ross

Oyuncular: Jennifer Lawrence,

Josh Hutcherson

Konu: Yakın bir gelecekte

Kuzey Amerika kuraklık ve

arkasından gelen yangın ve

kıtlıklarla zayıflayarak çökmüş;

yerini bir başkent ve 12 eyaletten

oluşan Panem adında bir ülkeye

bırakmıştır. Bu yeni ülkede

her sene eyaletlerden kura ile

seçilen ikişer gencin katıldığı

“Açlık Oyunları” düzenlenmektedir.

Bu oyunlar, ayrıca tüm Panem

ülkesinde televizyonlardan da

izlenmektedir. 24 farklı ‘yarışmacı’

bütün televizyon seyircilerinin

gözleri üzerindeyken, rakiplerini

eleme ve hayatta kalma mücadelesi

vermektedirler.


Yönetmen: ASimon Curtis

Senaryo: Colin Clark

Oyuncular: Emma Watson, Michelle Williams,

Kenneth Branagh

Yönetmen: Ridley Scott

Senaryo: Jon Spaihts, Damon Lindelof

Oyuncular: Noomi Rapace, Michael

Fassbender, Charlize Theron

Konu: Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş

yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın

önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan

bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair

araştırma yürüten bir ekibin evrenin en

karanlık noktasında yaşadıkları maceralara

odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun

geleceğini korumak adına girdiği bu

savaş, her şeyin sonu olabilir...

Konu: 1956 yılının yazında, 23 yaşında genç bir

delikanlı olan Colin Clark, Oxford’da okuduğu

bölümü terk ederek, sinema sektörüne girer ve

kendisini o sırada çekimlerine başlanan ‘The

Prince and the Showgirl adlı filmin setinde,

en alt kademedeki asistanlardan biri olarak

bulur. Sir Laurence Olivier, efsanevi yıldız

Marilyn Monroe ve o dönem yeni evlendiği

kocası, İngiliz tiyatro oyun yazarı Aurthur

Miller’ı merkezine alan film, asistan Colin’in

gözünden Monroe’nun İngiltere’de geçen bir

haftasını anlatıyor. Miller İngiltere’den bir süre

ayrılmak zorunda kaldığında genç asistana

da, Hollywood’a dönmeden önce güzel aktristi

İngiliz sosyetesi ile tanıştırmak, gezdirmek ve

eğlendirmek görevi düşüyor.


Yönetmen: Steve McQueen

Senaryo: Steve McQueen

Oyuncular: Michael Fassbender, Carey Mulligan,

James Badge Dale

Konu: Brandon 30’lu yaşlarında New

York’ta yaşayan, kelimenin gerçek

anlamıyla seks bağımlısı bir adamdır.

Fakat asi kız kardeşi onun yanına taşınınca

Brandon’ın hayatı da beklenmedik biçimde

değişecektir. Zira kız kardeşi Sissy ikisinin

de geçmişinden gelen acı dolu hatıraları

da beraberinde getirecektir...Amaçları, son

özgür günlerini en iyi şekilde geçirmektir.

Ama bakalım gelecek neler getirecektir…


Yönetmen: DAsger Leth

Senaryo: Jon Hoeber, Erich

Hoeber

Oyuncular: Jamie Bell,

Sam Worthington

Konu: Eski bir polis

olan Nick Cassidy,

Manhattan’da bir otelin

çatı katına çıkarak masumiyetini

kanıtlamak

için intihar girişiminde

bulunur. Bir kadının çığlığı

üzerine New York Polis

Departmanı’ndan görevlendirilen

bir ekip olay

yerine gelir ve psikolog

polis memuru Lydia Anderson,

Nick’i ikna edip indirmesi

için görevlendirilir.

Yönetmen:

HJames Cameron

Senaryo: James Cameron

Oyuncular: Leonardo Di

Caprio, Kate Winslet

Konu: 1996 yılında Brock

Lovett, bir kolyenin sahibi

olan Rose’u araştırma

yaptıkları sonar gemisine

davet eder. Rose, 84 yıl

öncesini torununa ve ekibe

anlatır. O zamanlar Rose,

Caledon ile evlenmek

üzere Amerika’ya gitmektedir.

Ressam Jack Dawson

ucuz tablolar satarak

geçinmektedir. Pokerde

Titanic’e iki bilet kazanır.

Rose’a aşık olan Jack,

Titanic’den kurtulamayıp

ölecektir.


n Sinemanın sihri taa en başındadır bakışı yıllar

geçse de değişmiyor demek ki! Sinema insanların

üzerine üzerine sürdüğü trenden sonra çok yollar

kat etti, bir yandan da varını yoğunu tüketti. Sinema

kendi adına tatmin olsa da seyircinin tatmini çok

altlarda kaldı. Ve ben kendi adıma beyazperdeden

sihirler, sürprizler beklemeye başladım. Aslında

sinema geçmişe dair duyguları en güçlü olan sanat

dallarından bir sanırım. Yeşilçam denince herkesin

yüzünün gülmesi, serilerin ilk filmlerine olan duygunun

hala en güçlü şekilde durması bu yüzden

sanırım. Sinemanın teknolojik yolculuğu o kadar

ışık hızıyla ilerliyor ki, herhalde bize şu an siyah

beyaz ve sessiz film yaptım diyen birine dehşetle

bakardık. Ama Oscar’ın güçlü adaylarından biri olan

The Artist vasıtasıyla bir filme uzun zamandan sonra

gözlerimi kırpmadan baktım diyebilirim. Tutulmuş

gibi, her karesine, her duygusuna ve oyunculara

olan hayranlığım her seferinde artarak izledim.

Şöhret basamaklarını arkandakileri düşünmeden

tırmanmanın, ‘çağımız bunu gerektiriyor’ demenin

bir süre sonra herkese ağır bedeller ödeteceğinin

altını harikulade çiziyor. (Böyle bir film izleyince

insan da ağız dolusu keyifle yazıyor o filmi)

Film değişen tekonolojiye taa o zamanlarda yenik

düşen bir aktörün hayatını anlatıyor. Sinemanın

sessiz dönemine saygı gereğinden olsa gerek sessiz

çekilen, hatta altyazı israfı yapmadan çok az

yerde altyazı kullanan film derdini, atmosferini o

kadar iyi anlatıyor ki…Hatta 22 karede çekilmiş bir

film olarak daha da saygımızı kazanıyor.

Michel Hazanavicius’u ‘Benim Karım Artist’ filminden

tanıyoruz. Orada da karısı ünlü olan bir adamın

dünyasını anlatıyordu, aslında bir yanıyla yine

oyuncuların dünyasını markaja alıyordu. Sanırım

bu yönetmenin kafaını az da olsa meşgul eden bir

konu! Sonra Daltonlar’ı çekti. Belli bir arayış içinde

olduğunu belli eden yönetmen bu filmiyle kesinlikle

zirveye yerleşiyor.

Martin Scorsese’de Hugo’da (herkes çocuk filmi

sanmasına rağmen) sinemanın ilk dönemlerine hatta

sinema için şartlarını zorlayarak fantastik dünyalar

yaratan Melies ustaya saygı duyuyor. Bu iki

film yönetmenler geçmişe dair özlemler mi taşıyor

acaba dedirtiyor en derininden. Ve bence de sineme

geriye bakışını, özlemini daha fazla paylaşacak

artık! George Valentin ve ünlü yaptığı Peppy Miller

arasındaki ilişki o kadar güzel anlatılıyor ki, aşkın

anlamı bile boyut değiştiriyor filmde. Oyunculukların

hepsi teker teker harika. Sadık köpek bile kendi

adına bir ödülü hak ediyor. Hele filmin sonundaki

dans sahnesi bir oyuncunun zirvesi olmalı. Bu kadar

başarılı dans performansı ancak dansçılarda olur,

nasıl bir çalışma ve azimdir ya o! Jean Dujardin

Cannes’da en iyi erkek oyuncuyu sonuna kadar hak

ediyor, hatta bence Artist’e bu yıl en iyilerin yanında

özel ödüller verilmeli, izlenmesi için özel teşvikler

çıkarılmalı.


Bu Son Olsun 12 Eylül’e mizah tarafıyla bakan, sokağa çıkma yasağı

ilan edildiğinde zaten evsiz olan ve sokağı evi belleyen insanların

‘içeri’ alınmaları sürecini ve sonrasında yaşananları anlatıyor. 12 Eylül

geride bir hesaplaşma malzemesi olarak bekliyor, bu kez Orçun Benli

gidip hesaplaşıyor onunla! Bu Son Olsun’u Benli ile konuştuk…

BANU BOZDEMİR

Öncelikle neden böyle bir öykü?

Evsizler sonuçta her zaman ve her ülkede

var. Acaba 12 Eylül ya da 12 Mart’ta ya da

sokağa çıkma yasağı ilan edildiği bir zamanda

evsizlere ne oldu acaba diye düşündük. Zaten

evsizler. Onlara neler yapmıştırlar diye

düşünerek…

12 Eylül tarih olunca öykü de farklı bir anlam

kazanıyor tabii…

Simgesel bir anlamı var, büyük bir organizasyon

12 Mart gibi değil. Bugünü şekillendiren

bir süreç. Bir de komedi yapmaya karar verdik,

çünkü yaşananlar bize komik geldi. 12

Mart daha dar ama sert bir operasyon. Ama

12 Eylül’dekiler o kadar ahmaktı ki… Ve de

çok geniş bir alana yayıldı komedi çok çıkmış

oralardan. Bir yerde dinliyorsun ya da okuyorsun.

Mesela bizim yüzbaşının adı Kenan

Kainat. Bir gazeteci Aziz Nesin’e soruyor bir

gün. Biliyorsunuz müfredatta değişiklikler var

diyor. Devrim kelimesi İnkılap oldu, Evren kelimesi

de Kainat oldu diyor. O da bunun üzerine

Evren Paşa’ya bundan sonra Kainat Paşa’mı

diyeceğiz diyor. Biz de o yüzden Kenan Kainat

yaptık, onun gibi takılıyor biraz da junior gibi.

O dönemin tiplemeleri size biraz yol gösterici

olmuş anlaşılan…

Birebir değil ama o dönem karakterlerini

andıran bir sürü tipleme var. Aziz Nesin’in

Zübük kitabındaki tipler gibiler. Zaten evsizler

cezaevine girdiklerinde de yönetimde büyük

bir koltuk davası var. Asker gelince müdürün

tahtı sarsılıyor, o da rahatsız oluyor. Müdür de

badem bıyıklı zaten. Adı Hızır, o da Hızır paşa olmak

istiyor. Gardiyan Cafer ‘in gözü de müdürün

koltuğunda. Bunu fark eden evsizlerin başındaki

Yaşar, ortamı daha gazlıyor, herkesi birbirine

düşürmeye başlıyor.

Cem Karaca’nın ‘Bu Son Olsun’ parçasının ilham

noktası nerede filmde?

Parça bizi etkiliyordu hep. Dönem içinde istenmeyen

bir sürü şey olduğu için finali de biraz

dramatik bitiyor. Ama ağlatmak gibi bir derdimiz

yok, ağlamayacaklar da zaten. Doğarken ağladığı

için insan öyle ironik bir hali de var.

Genelde kapalı mekanda mı geçiyor film? Seyirci

ilgisi gibi durumları düşündünüz mü?

Otuzuncu dakikadan sonra içeri giriyorlar. Üçte

biri dışarıda, üçte ikisi içeride geçiyor. Onu

çözmek için bir iki şey vardı. Bir kere metin çok

rahatlatıcıydı. Zaten o kadar adamı bu kadar bütçesiz

bir işte bir araya toplamanın nedeni benim

kara kaşım gözüm değil. Hepsi senaryoyu sevdi.

Bir kısmı arkadaşım zaten. İkincisi de mekan

seçimiydi. Üç ayrı cezaevi kurduk. Bakırköy’deki

cezaevinin sadece içini kullandık, avlu için

Toptaşı Cezaevi’ne girdik. Biraz zor oldu, tarihi

eser dokunamıyorsun falan. Çok iyi bir avlusu

var oranın ve daha önce de kullanılmadı bildiğim

kadarıyla. İdareyi de Beykoz’da kurduk. Klostrofobik

olmadı yani…

Şu an ki filmlere baktığımızda 80’lerle bir

hesaplaşma da var, bir yandan da Kürt filmlerinin

yoğunluğunu görüyoruz. Politik eksen olarak

80’lere neden yöneldin?

Ben popülist değilim çünkü. 12 Eylül’le ilgili çektin

nasıl popülist değilsin derlerse ben asker

üzerinden gitmedi derim. Askere vurmak çok

kolay. Sevdiğim ya da savunduğum için söylemi-


söylemiyorum ama on yıl önce bunları yapıyor

olsalardı eyvallah derdim. Ama 28 Şubat’ta

bu arkadaşlar şapkalarını alıp kaçmışlardı. İki

tarafı da savunmuyorum, ikisi de yolum değil.

Kemalist bürokrasi tavsiye ediliyor şu anda,

bir tarafta neo İslamcı liberaller. Ben onların

it dalaşını izliyorum. 12 Eylül bunları yaratan

olduğu için hesaplaşıyoruz. 12 Eylül’de bu

arkadaşların burnu bile kanamadı, devrimcileri

tankla ezip geçtiler. Bir kuşağı yok ettiler. Bir

parça MHP’lilere de bedel ödettiler. 80 – 84

arası en fazla imam hatip açılan yıllar olmuş,

cunta dönemi. Kimsenin hesaplaştığı yok. O

yüzden beş lümpenin gözünden anlatıyoruz.

Bir taraftan biz bürokrasiye saldırdık. Müdürün

badem bıyıklı olmasının falan nedeni o.

Beş karakter var filme yön veren, nedir onların

özellikleri?

O beş karakter Türkiye halkını temsil ediyor.

Apo öfkeli bir karakter. Çingene. Obasında

atılmış, babasız büyümüş o yüzden öfkeli.

Volga’nın oynadığı Cevat Kürt. En ufakları

o. Volga’nın en farklı rolü bu diyebilirim

bugüne kadar oynadığı. Cevat dilsiz. Yani

Kürtçe konuşulmadığı için konuşmuyor.

Ferit’in oynadığı kovboy Adanalı bir karakter.

Adana’dan Yılmaz Güney’i bulmak bir de oyuncu

olmak için geliyor. Bir türlü denk gelemiyorlar.

Ertuğrul karakteri Ufuk Bayraktar’ın

oynadığı şans oyunları satan birisi. Yaşar

da Egeli bir balıkçı ailenin oğlu. Mustafa

Uzunyılmaz oynuyor. Rum kızına tutulan bir

adam. Pragmatist beş tane adam, 12 Eylül

gerçeğiyle ve içeride çocuklarla karşılaşıyor ve

onlara yardımcı olmaya karar veriyorlar.

Minimal da çekmedin?

Ritmi zaman zaman düşük filmimin. O anlamda

eleştiri de gelebilir ama ritmi artsın diye

planları kesmek de bana doğru gelmedi. Ben

Ertem Eğilmez’i referans alıyorum. Biraz ona

öykündüm falan. İzleyenlerden onun sıcaklığı

geliyor. Samimi olsun, tek isteğimiz buydu.

İzleyici için çekiyorum, kendim ya da ailem için

çekmiyorum ben bu filmi. Filmde keskin yerleri

de var komedi olmasına rağmen. MHP’lileri

biraz farklı çizdim. Filmde dört tane MHP’li

var ve Daltonlar bunlar. MHP’liler olmalıydı

ama Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi tipleri

koyamazdım ya da onun muadillerini. Telle adam

boğmuş birinden mizah çıkmaz. Kenan Evren’den

çıkar ya da başka bürokratlardan. Akıllarınca

iyi bir şey yaptıklarını savunan, biraz ahmak ve

Moskof düşmanı olduklarını söyleyen tipler onlar

da. MHP’yi koymadan olmazdı. Bizim evsizler de

pragmatist oldukları için bir gün MHP’lilerde bir

gün de devrimciler de yemek yiyorlar. Türkiye

halkı da öyle. Bir makarna ve kömüre oy veren

insanlardan ne olur? 1 Mayıs Mahallesi, Küçük

Armutlu gibi yerleri kuran devrimcilerdi ama halk

bunları çoktan unuttu.

80’ler atmosferi politik olarak tabii, tekrar yakalanabilir

mi sence?

Yakalanacak zaten. Tarih bunu emrediyor çünkü.

Sosyalizm gelecek. İlla sağ sol çatışması da

olacak o esnada. Bu sefer 80’ler gibi olmaz ama

ne zaman olur bilemem. Bunu ben söylemiyorum,

bilim kitapları söylüyor. Şili, Bolivya, Venezüella.

Latin ülkelerinin büyük bölümü sosyalist

adayların seçildiği ülkeler. Ben geleceğine

inanıyorum.

Engin Altan Düzyatan’ı farklı bir rolle izleyeceğiz

sanırım. Jön yaratılmaya çalışıyor ondan…

Evet ben onu kırmak istedim. O yüzden bıyık

bıraktırdık, saçlarını üç numara yapmak istedik

ama başka bir projesi vardı yapamadı. Hepsi boş

olsaydı tipleri daha farklı olacaktı. Ama Altan çok

memnun kaldı. Çok iyi motive oldu, herkes çok iyi

oyuncu çünkü. Oradan da bir artısı oldu. Altan’ın

bana göre en iyi performansı. Keza Hazal (Kaya)

için de öyle. Serdar Orçin, Engin Alkan, Bülent

Çolak ve diğerleri hepsi hepsi çok iyiydi.

Filmde komedinin yanında başka neler var seyirciyi

çekebilecek?

Kara komedi yapıyorsan şiddetin pornografisini

koyamazsın. Ben nasıl Haluk Kırcı’dan komedi

çıkaramıyorsam. Darbe yönetimini yeren, mahkum

eden bir film. O çok net, tabii mizahla mahkum

ediyor. Aziz Nesin’in çekilen hikayelerinde

olduğu gibi ya da Muzaffer İzgü’nün hikayelerinde

olduğu gibi. Biz de o pencereden baktık.

Kuğulu Park hikayesi vardır, kuğular günlerce

kravatla gezmişler parkta. Şimdi bu komik yani.

‘Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu

sinek kapmış gördün mü ‘parçası da yasaklanıyor,

örgüt propagandası diye. Komik işte bunlar.

Kağıttan kaplan onlar biz de öyle gösterdik. Bunu


da sinemayla yapıyoruz.

Umarım izleyicisi bol bir film olur… Bir filmin

içine sinmesi çok önemli galiba değil mi?

Aynen çok önemli. Festivallerde ödül alıp

almaması umurumda değil, Festivallere

göndereceğim ama insanlara ulaşsın diye tabii.

İstanbul Film Festivali’ne başvuracağız. Yurt

dışında üç tane festivale gidecek.

Ama aman aman festival kaygım yok. Beni zaten

o tarz filmlerle aram iyi değil. Godard ve

Tarkovski’yi zorla izletirlerdi. Herkesin farklı bir

zevki var onu biliyorum, sanatsal bir değeri vardır

mutlaka ama sübjektif zevkler onlar bana göre.

Ben Transformers’ı daha çok seviyorum. Ken

Loach gibi politik filmler çeksinler tamam derim,

hastasıyım. Uzun sahnelerin bir amacı olmalı.

Sinemaya bir ihanet olduğunu düşünüyorum

bu tarz sahnelerin. Saçma sapan komedi filmleri

de seyirciyi uzaklaştırıyor. Sonra da arada

kalan filmlere olan oluyor, patlıyor onlarda.

Reha Erdem, Onur Ünlü bunlar iyi yönetmenler

ama onların filmleri de iş yapmıyor. Çok ilginç.

İzlenirse hemen ikinci filmimi yapacağım.

Nedir peki ayrıntıları?

Eray Özbal, Nuri Alço ve Tecavüzcü

Coşkun’la film çekeceğim. Fantastik

komedi olacak. Kafa olarak 80’lerde

kalmış üç tipi anlatacağım.

Çaptan düşmüş üç tipe

kadınların hakim olduğu bir

dünyayı bir güzel gösterteceğiz.

Başrolde de bereket tanrısı var.

Kolay gelsin o zaman.

Teşekkürler…


“Aşkın Formülü Yok - I rymden finns inga känslor /

Yönetmen: Andreas Öhman

n Otistik yelpaze içinde ortaya çıkan ‘Asperger Sendromu’

, sinemanın gözdesi artık: “Adam”, “Benim

Adım Khan - My Name Is Khan” gibi filmlerin

başkahramanları gibi, İsveçli genç adam Sam de düz

mantık içinde çok zeki, takıntılı ve iletişim kurmanın

zor olduğu bir ‘özel insan’. Film, kendi normallerimizi

gözden geçirmemize kapı açıyor... Sam’in dünyasındaki

yaşamın saf haline dair ipuçlarını yakalamamız için

fırsat veriyor; aynı zamanda da, mizahta kalitenin ne

olduğuna dair ‘kalpleri ısıtan sıcaklıkta’ bir örnek.


“Sherlock Holmes: Gölge Oyunları /Sherlock Holmes:

A Game of Shadows / Yönetmen: Guy Ritchie

n Guy Ritchie, ilginçtir, 15 yaşında okulu terk ederek

sinemaya tutkuyla bağlanmış... Bugün ise değerli

oyuncuları yönetmenin yanı sıra, çerçevenin içindeki

binlerce ayrıntıya egemen bir yönetmen olarak çoktan

kabul görmüş... Holmes, analitik sorun çözme

yeteneğini bilim adamlığıyla ve atletik fiziğiyle

birleştiren yumrukları etkili bir dedektif olarak Robert

Downey Jr. tarafından canlandırılırken, film boyunca

Ritchie’yi de görür gibi oluyoruz... İlkine göre daha

anlaşılır bir hikâye, ama mutlaka her sinefilin görüp

zevkini çıkarması gereken bir görsel zenginlik:

Set - kostüm tasarımları ve sanat yönetimi, sinema

okullarındaki dersler için ideal.


“Acımasız Tanrı - Carnage” / Yönetmen: Roman Polanski

n On bir yaşlarında iki erkek çocuğu kavga eder! Her şeye rağmen çocuktur onlar... Henüz

saflıklarını yitirmemişlerdir, öykünün sonunda da barışırlar. Fakat bu arada... Bu arada,

çocukların dört ebeveyni ‘sorunu çözmek’ için bir araya gelip, günün sonunda kendileri

birer sorun olur. Çağdaş insan riyakârlığı baskın çıkar, içlerinde kopan fırtınalar dışa vurur:

pişmanlıklar, özlemler dile getirilir; hiddetlenilir, bağırılır; o yapay kibarlık ve o sahte samimiyetin

maskesi düşer, büyük insan doğasının ilkel dürtüleri açığa çıkar... Yönetmen

Polanski, oyuncular da Jodie Foster, Kate Winslet, Christoph Waltz ve John C.Reilly olunca,

bu tek mekânda geçen film, yılın en önemli yapıtlarından birine dönüşür.


“Bisikletli Çocuk - Le gamin au vélo / Yönetmenler: Jean - Pierre , Luc Dardenne

n Çocuk olmak üzerine, ‘damardan giren’( karşısındaki kişiyi en fazla etkileyebilecek noktadan

konuya girmek) bir hikâye. Hayattaki tek yakını olan genç babasının reddettiği (babayı

yargılamayalım) hırçın Cyril, merhamet ve sevginin birleştiği güzel insan, kuaför Samantha’nın

koruyuculuğunda ‘kurtulacak’, zamanında sahip çıkılmamış başka bir çocuğun suç işleme

teklifinden uzak durabilecek midir? Kısaca: Her çocuk bir dünyadır! O denli kırılgan ki kalpleri

onarmak güç ama asla olanaksız değil... Ve final yok mu, o final... Yaşamlarında ‘kalp

sarsıntısı’ geçirenler özellikle, gönül üzgünlüğü yaşayacaklar.


“Acı Tatlı Tesadüfler

-Ma part du gâteau”

/ Yönetmen: Cédric

Klapisch

n Bir ‘dadı öyküsü’.

Yanılmayın, Hollywood

masalları gibi değil!

Emekçi, üç kız çocuğu

annesi dul kadın

France, çalıştığı fabrika

kapanınca (daha

doğrusu kapatılınca),

onu ekmeğinden eden,

şımarık, küstah, bencil

ve paralı finansçı

Steve’in evine, bilmeden,

önce hizmetçi,

sonra da geçici

süre yanına gelen

oğlunun dadısı olarak

girer.’ Yüreğimize

dokunan’ romantik

gelişmeler, Klapisch’e

yakışır şekilde yaman

bir sınıfsal

ayrım gerçeğine ve

çatışmasına çarparak

tuzla buz olduğunda

ise... Evet, diyorsunuz,

hak arama mücadelesinde,

küresel olmasa

da her küçük topluluk

için hala umut var!


“Mision: Impossible- Ghost Protocol” / Yönetmen: Brad Bird

n Ç”Ratatouille” ve “”The Incredibles” ile iki kez En İyi Animasyon Oscar’ı kazanmış bir

yönetmenin bu tür bir aksiyona katabileceği en önemli unsur mizah olabilirdi... Nitekim olmuş

da! Ethan Hunt ve yenilenmiş ekibinin, Moskova, Dubai, Mumbai üçgeninde, nükleer bir felakete

yol açarak insanları seleksiyona tabi tutup dünyayı ‘yenilemek’ isteyen manyak bilim

adamını engelleme görevleri gerçek hissettirdiği denli eğlenceli. Yani en tehlikeli sahnelerde

oyuncuların ve dublörlerin sınırları sonuna dek zorlanmış; siz koltuklara yapışmışken de espriler

patlatılmış. Zeki bir yöntem! Önerim odur ki, görüntü ve seste sinemanın tepe noktası

olan IMAX’de izlemek gerek.


“Kaçış - Abduction” / Yönetmen: John Singleton

n ’Oyuncuya özel’ film! “Twilight” serisinin ‘sıcak’ kurt çocuğu, köklerinde Amerikan yerliliği

de olan, seksi, henüz 19 yaşındaki Taylor Lautner, anne ve babasının asıl ebeveynleri

olmadığı anlayıp kendini bir anda uluslararası bir casusluk olayının ortasında bulan öğrenciyi

hayranları için oynuyor adeta. Yanında kız partneri oradan oraya koşuşturup tehlikeli sahnelerde

yer alırken arada bir yarı çıplak kalıyor tabii... “Boyz n the Hood” ile müthiş bir çıkış

yapan John Singleton artık tamamen ticari işlerle ilgileniyor. Ancak bu işler vasatı aşamıyor.

Bir de Lautner gibi yetenekleri kısıtlı bir oyuncuyla çalışınca... Yazmayalım diyoruz ama mecburuz:

Haydi kızlar “Kaçış”a!


“Sihirli Oyuncaklar - The Nutcracker in 3D” / Yönetmen: Andrey Konchalovskiy

n ’E.T.A. Hoffman’ın yazdığı “Fındıkkıran ile Fare Kral” temel eser. Bilinen klasik bale de

Tchaikovsky’den... Moskova doğumlu Konchalovskiy’nin filmi oldukça büyük bir bütçeyle

çekilmiş(90 milyon dolar)! Yönetmen, amcası tarafından hediye edilen oyuncakların

canlanmasıyla birlikte büyük bir serüvene atılan, aslında bir prens olan Fındıkkıran’ın ülkesini

ele geçiren Fare Kral’ın diktatörlüğünü (fena halde Nazi İmparatorluğu’na benziyor) devirmek

için yeni dostlarına yardım eden küçük kızın öyküsünde, iyi kötü savaşımının ortasına büyümenin

kalp kırıklarını da ekleyerek, eserin özünü yakalamış. Çok büyüleyici (1920’ler, Viyana)

ve görsel anlamda’ yüksek sanat’. Tim Rice’ın orijinal müzikleri esas alarak yazdığı şarkılar da

hikâyenin düşselliğini beslemekte...


Nar filminin güzel oyuncusu İrem Altuğ filmdeki

rolünü değerlendirirken son günlerde artan kadına

şiddet için de çarpıcı saptamalarda bulundu...

SERDAR AKBIYIK

n Ümit Ünal’ın Nar filmi kadın ağırlıklı oyuncu kadrosu ve

senaryosuyla dikkat çekici bir yapım. Filmin başrol oyuncusu

İrem Altuğ ile bu fazla alışık olmadığımız sinema dilini

ve öyküyü konuştuk. Laf lafı açarken söz son dönemlerde

yaşanan kadına şiddet konusuna geldi. Altuğ toplumun

içinde bir öfke olduğunu, kadınlara uygulanan şiddeti

gördüğünde istemeden de olsa o şiddeti uygulayanlara

öfkelendiğini yani kendisinin de aslında toplumdan farklı bir

durumda olmadığını söyledi. Bu yıl senaryosunu yazdığı ve

oynadığı kısa filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılan

güzel yıldız, yoğun duygular yaşadığında kaleme

daha fazla ihtiyaç duyduğunu anlatırken

yönetmenlik için gerekli tecrübeye sahip

olmadığını da sözlerine ekledi...

Projeyi tercih etme sebebiniz

nedir?

Birincisi, Ümit Ünal. İkincisi

senaryo müthişti. Bu ikisi

benim için yeterli. Karakter

de çok güzel. Senaryoda dört

karakter var. Hepsi birbirinden

hoş yazılmış ve çok güzel

sunulmuş oynaması çok keyifli

karakterler. Zaten Ümit Ünal ne

yapsa oynarım.

Filmde dört karakter var ama

baskın karakterler kadın. Bu

anlamda da biraz kadın odaklı

bir film sayılabilir mi?

Tabi kesinlikle.

Kadın filmleri pek yapılmıyor.

Sizin tercihlerinizde bu etkili


oluyor mu, böyle bir bakış açınız var mı?

Ben Amerika’da okurken hocalarımız kadın oyuncuların bu

meslekte tutunmasının çok zor olduğunu söylerlerdi. Zaten

çok erkek dünyası bir iş. Yapım kısmı da, yazılan roller

de hep erkek üzerine. Seyrettiğimiz yabancı filmlerde de

bu böyle. Türkiye’de de böyle olması beni şaşırtmıyor. Tabi

ki kadını tamamen olmasa da yarı yarıya ön plana çıkaran

filmler daha güzel. Ben daha çok keyif alıyorum kadın izlemekten.

Başka kadın oyuncuların performanslarını izlemenin

de kendi oyunculuğuma daha çok katkısı olduğunu

düşünüyorum.

Filmin finalinde fantastik bir gönderme var. Bu, Türk

sinemasında tüketilmesi zor bir anlatım olduğu için pek

gördüğümüz bir dil değil. Bu konuda yorumunuz nedir?

Benim için çok tercih konusu değil ama bence çok

hoş bir final. Zaten film şaşırtmalarla dolu. Baştan

sona hiç bir şey gözüktüğü gibi değil. Gerçek son

anda ortaya çıkıyor. Tam gerçek dediğimiz anda

da başka bir finalle o gerçekliği de başka yere

taşıyor. Her şeyin ne kadar değişeceğinin, herkesin

hayatta her rolü üstlenebileceğinin altını

çizen bir final sahnesi oldu. Bence çok orijinal,

ben çok beğendim. İnsanlar belki anlamakta

güçlük çekebilir ama biraz düşünsünler. Her

şey pişirilip sunulmasın. Yerken birazcık

tadını alalım, hazmedelim. O sahne bunu biraz

düşünsel kılıyor. Televizyon hayatımızda

çok fazla yer aldığı için, her şey çok basit

anlatımlarla sunulduğu için zor bir şey saçma

gibi geliyor ama bence asla öyle değil.

Amerika’da eğitim gördünüz. Türkiye’deki

sistemle Amerika’daki sistem arasında ne

gibi farklar görüyorsunuz?

Sinemaya gelene kadar o kadar çok

halledilmesi gerek konu var ki. Her şey

olması gerektiğinin dışında yürüyor. Bize

her şey biraz daha geç sunulduğundan,

oluşum da geç çıkıyor. Buna bağlı özentilik

ortaya çıkıyor. Yabancı ülkelerde bir

dizi yapılıyor biz de aynısını yapalım,

orada bir film çekiliyor aynı aksiyon

sahnesini biz de çekelim deniyor.

Halbuki kendi özümüze dönüp kendi

köklü ve güzel geçmişimizden bir

şeyler çıkarsak daha güzel olur. Ama

sektör bu konuda çok farklı.


Başka ülkelerde, televizyonda da, sinemada da yapılan işler çok

daha orijinal. Çalışma şartları, sektör koşulları, sendikalar daha

oturmuş olduğu için çok büyük farklılıklar var.

Oyuncular sendikasına üye misiniz?

Hayır

Üye olmayı düşünüyor musunuz?

Aslında düşünüyorum. Gideceğim bir türlü fırsat olmadı. Kafamda

soru işaretleri var. Gidip konuşmam gerekiyor. Bir kısmını festivalde

konuştuk. Kafamda başka şeyler var.

Sundance Film Festivali’ne gittiniz. Yapılanmayı, oyuncuları

gördünüz. Oradaki havayı kokladınız. Burada da Altın Portakal,

Altın Koza gibi film festivallerini gördünüz. Farklı olarak ne görüyorsunuz?

Bu festivallerde sizi rahatsız eden bir şey var mı?

Elbette çok büyük fark var. Öncelikle bütçe olarak bir fark var.

Ben bu sene Cannes Film Festivali’ne de gittim. Bir kısa filmim

vardı, oraya seçildi. Orada da müthiş bir festival havası, çok güzel

bir organizasyon vardı. Her şey mükemmeldi. Türkiye’de bütçe

farkından dolayı çok büyük aksaklıklar ortaya çıkıyor. Halkımız çok

festival meraklısı değilmiş, çok desteklemiyormuş gibi geliyor bana.

O kadar başka gerçekler ve zorluklarla uğraşıyor ki insanlar. Festivalleri

çok sahiplenmiş bir ruh görmüyorum. Ama yine de festivallerin

olması çok güzel. Yine de bir şekilde birilerinin ucundan tutup

devam ettiriyor olması çok saygı duyulacak bir şey. Bence zaten

genel anlamda biz organizasyon konusunda çok başarısızız. Ben

San Francisco’da tiyatro okurken beş ayrı bölüm vardı; oyunculuk,

yazarlık, yönetmenlik, teknik tiyatro ve sahne amirliği. Sahne

amirliği gibi bir bölümden mezun olan ve tiyatroda, çok büyük organizasyonlarda

bu işi yapmak için eğitim almış insanlar var orada. O

yüzden her organizasyon o kadar başarılı oluyor ki...

Siz ne okudunuz?

Ben oyunculuk okudum ama sahne amirliği dersi de aldım. Ne

kadar zor olduğunu gördüm. Burada öyle bir eksiklik var. Hep orijinallikten

uzak. Bizim festivallerimizde Oscar müziği çalıyor. Neden

çalsın ki. Bizim çok daha güzel müzik yapabilecek insanlarımız var.

Bunlar beni rahatsız ediyor.

Sizin kısa filminiz var. Bu kısa film hangi ihtiyaçlardan doğdu? Bu

projeyi neden yaptınız?

Öncelikle ben yönetmedim. Ertuğrul Tüfekçioğlu isminde Los

Angeles’dan bir arkadaşıma rica ettim o yönetti. Ben yazdım,

yapımcılığını üstlendim ve oynadım. Projeyi yapma sebebim de

işsizlikten doğdu. Ben hep yazıyordum. Yazmak benim için çok

güzel bir dışavurumdur. Düşüncelerimi daha güzel kontrol altına

alabiliyorum. Kendimi daha iyi ifade ediyorum. Çok disiplinli olmasa

da ara sıra bir şeyler yazıyorum. Kısa film senaryolarım,

öykülerim var. Bu hikayeyi yazdığımda çok hoşuma gitti. Çok kolay

çekebileceğimi düşündüm. İnsanlar da çok teşvik etti. Ertuğrul çok

ilgilendi. Ekipman anlamında her şeyi o toparladı. Öyle keyifli bir

şeye giriştik. Hep yazdığım şeyleri yapmak istiyordum. Yönetmek


anlamında değil de, kağıtta kalmasın, birine vereyim, oluşsun

diye düşünüyordum. Biri ucundan tutunca gerçekleşti. Filmi 2,5

günde çektik ama üç ay filmin sesi, müziği, renkleri ile uğraştık.

O bölümde de ben vardım. Çok burnumu soktum ama bir şeyler

öğrendim. Filmin sonrasının da ne kadar zor olduğunu birinci elden

görmek benim için iyi bir ders oldu.

Bu söylediklerinizden oyunculuk dışında da üretimlerinizin devam

edeceğini mi anlamalıyız?

Yazma kısmı hep olan bir şey. Herkes yazıyordur. Yazmıyorlarsa

da yazsınlar. Çok rahatlatıcı bir durum ve bunu yapmak için

sadece bir kalem kağıda ihtiyaç var. O kısım hep var oldu ve

olacak. Ne kadar disiplinli devam ederim onu bilemiyorum. Bu

yaz senaryo atölyelerine de katıldım. İşi biraz daha öğrendim.

Devam etmek istiyorum. Yazdığım uzun metraj bir senaryo var.

Ben çok severek yazıyorum ama muhtemelen korkunçtur. Benim

için önemli olan benim seviyor olmam. Yönetmenliğe gideceğimi

sanmıyorum. Öyle bir birikimim yok henüz. Yıllarca oyunculuk

yapmış olsam da onu biraz daha bu işi okumuş, gözü farklı biri

yapsın isterim. Çok haddime değil.

Yazarken sizi tetikleyen şey nedir?

Genelde çok fazla düşünüyorum. Bir anda kafam karışıyor ve o

karışıklık anında karışıklığın içinden çıkabilmek için yazıyorum. Ya

da çok yoğun duygular hissettiğim zaman, kendimi anlamak adına

o hislerden yola çıkarak yazıyorum.

Türk sinemasının kadın yazarlara, kadın senaristlere ve kadın

yönetmenlere çok ihtiyacı var. Türk toplumunda zaten hep kadınla

ilgili bir problem olmuştur ama son dönemde bir kadına şiddet

davası var ve bu çok gündemde. Gündemde olmasının sebebi de

artmış olması. Bu sizin yazmanız için bir sebep olabilir mi?

O kadar korkunç bir durum ki… Galiba biraz fazla öfkeli bir toplumuz.

Kadın burada aciz olan taraf gibi geliyor. Ne kendimizi, ne

de başkasını sevemeyen, sevgiden yoksun bir toplumuz. Bu sevgi

yoksunluğunun yarattığı öfke de dışarı atılmadığı için öyle bir şeye

yöneliyor sanırım. İnsanlara önce kendini sevmeyi öğretmek lazım.

“Aynı şiddeti ona da yapalım” demek aklıma geliyor ama bu bende

de öfkenin tohumlandığını gösteriyor. Şiddet toplumsal bir durum.

Aslında filminizdeki rolünüzle de biraz örtüşüyor

Genelde her filmde bir karakter seyircinin rolünü üstlenir. Her şeyi

seyirciyle beraber öğrenir. Öyle tepkiler verir ki o tepkiler seyircinin

tepkisine denk düşer. Ben de kendi rolümü biraz öyle hissettim. İlk

başta çok kurnaz, her şeyi bilen bir kadın gibi davranırken sonra

gerçekler tek tek yüzüne vurulduğunda çok şaşırıyor. Büyük bir

şaşkınlık içine düşüyor. Öyle hissettim filmde de.

Serra Yılmaz ile oynamak nasıldı?

Ben çok hayran kaldım. Bir kere çok güzel gözleri var ve çok

derin bakıyor. Karşısında oynamak çok zor. Onu izlerken kendimi

unuttuğum anlar hatırlıyorum. Tedirgin değil, yavaş yavaş gidiyor,

çok hakim. Onun karşısında rahatlığa kavuşmak birkaç günümü


aldı. Çok hoş sohbet, çok

eğlenceli, çok kültürlü.

Anlatacak bir sürü hikayesi

var. Oturup saatlerce dinlenebilecek

bir insan. Biz

89 yılında Karılar Koğuşu

filminde onunla aynı sahnedeydik.

20 küsur sene

sonra tekrar karşılaşmak

çok ilginç oldu. O zaman

benim küçük bir rolüm vardı

ve konuşma imkanımız

olmamıştı. Benim için o anı

çok büyük bir yerde.

Şimdi sizin dizileriniz de

var. Bu bir devamlılık gösterecek

mi? Dizi ve sinemayı

bir arada götürmeyi

düşünüyor musunuz?

Ben aslında hep tiyatro

eğitimi aldım. Amerika’da

da tiyatro okudum ama

orda tercihim değişti.

Sinema daha ilgi çekici

olmaya başladı, özellikle

bağımsız sinema çok

hoşuma gitti. Çok film

izlemeye başladığım için

kamera önü mü, sahne

mi olmalı diye karar vermek

zorunda hissettim.

Bir yere yönelip oradan

devam etmem gerektiğine

karar verdim. O yüzden de

buraya geldiğimde diziler

oldu, sinema filmleri de

oldu. Benim için asıl olan

tabi ki sinema. Çok seçici

davranıyorum. Sırf iş olsun,

para kazanalım diye

düşünmüyorum. Tutuyorum

kendimi. Sinema anlamında

da sırf oynayayım, bir yerde

gözükeyim diye bir işi kabul

etmedim. O yüzden senaryonun,

ekibin güzelliğine bakarak

seçmeye çalışıyorum.


n Her filmde yönetmenin gözünden

kaçan hatalar olabilir ama 2011’de

gösterime giren filmler arasında

şampiyonluğu Transformers: Ay’ın

Karanlık Yüzü (Transformers: Dark of

the Moon) filmi aldı. Transformers 3’te

tam 56 tane hata var. Filmde zaman

zaman film ekibinin göründüğü, eşya

ve insanların bir önceki sahneden farklı

bir yerde durmalarının yanısıra filmin

başlangıç sahnesinde 1961 yılında

New Mexico’daki astronomi gözlemevi

Very Large Array’ın gösterildiği

ancak buranın inşasının 1980 yılında

tamamlandığı belirtiliyor.

Tabii 2011’in tek hatalı filmi Transformers

değildi, onu altı farkla Karayip

Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates

of the Caribbean: On Stranger Tides)

izlerken, X-Men: Birinci Sınıf’ta (X-Men:

First Class) 30, Harry Potter ve Ölüm

Yadigarları: Bölüm 2’de (Harry Potter

and the Deathly Hallows: Part Two) 20,

Super 8’de ise 20 tane hata bulundu.


n Ümit Ünal, 1986 yılında Milliyet

Gazetesi Senaryo Yarışması’nda

birincilik ödülü kazandıran Halit

Refiğ imzalı ‘Teyzem’ filmini

yeniden çekmeye karar verdiğini

daha önce açıklamıştı. Müjde Ar’la

hayat bulan Üftade rolü bu kez

Şebnem Bozoklu’nun olacak. Bozoklu

heyecanını Twitter’da şöyle

paylaştı: “Çok sevdiğim ‘Teyzem’

filmini, 18 yaşındayken yazan Ümit

Ünal, yıllar sonra kendi çekiyor ve

ben Üftade oluyorum.” Milliyet gazetesinin

haberine göre, Müje Ar ise

“Teyzem Ünal’ın senaryosu, zaten

kendi teyzesinin hikâyesi... İstediğini

yapar” dedi.

n Dünyanın dört bir

yanında milyonlarca

izleyiciye ulaşan ünlü

Hollywood yapımları

“Bambi”, “Kuzuların

Sessizliği” ve “Forrest

Gump” artık koruma

altında. Çocukların

kalbinde taht kuran sevimli

ceylan “Bambi”,

“Kuzuların Sessizliği”

filmiyle tanıdığımız

ve ünlü aktör Anthony

Hopkins’in

canlandırdığı yamyam

seri katil “Doktor Hannibal

Lecter” ve Tom

Hanks’in beyazperdeye

taşıdığı unutulmaz

karakter “Forrest

Gump”, gelecek nesillerin

de izleyebilmesi

için ABD Ulusal Film

Arşivi’nde yerini

aldı. ABD Kongre

Kütüphanesi’nden

yapılan açıklamada,

üç filmin de “kültürel,

tarihi ve estetik yönden

taşıdıkları önem”

nedeniyle arşive dahil

edildiği belirtildi.


n Playboy’un patronu Hugh Hefner’ın

hayatını anlatacak filmde başrol, James

Franco’nun oldu.

Son yılların en çok konuşulan Hollywood

starlarından James Franco’nun,

porno sektörünün en

önemli isimlerinden, Playboy

dergisinin patronu

Hugh Hefner’ı oynayacağı

belirtildi. Variety dergisine

göre, Hollywood’un

33 yaşındaki yıldızı,

Playboy’un patronunu anlatacak

olan Lovelace adlı

filmde şu anda 85 yaşında

olan Hefner’ın gençliği oynamak için

görüşmelerini sürdürüyor. Lovelace

adlı filmde Amanda Seyfried ve Linda

Lovelace gibi oyuncularla birlikte rol

alabilir.


n Abel Ferrara’nın, Uluslararası Para Fonu’nun

eski Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın

cinsel taciz skandalıyla ilgili yapacağı filmin

başrolünde Gerard Depardieu’yü oynatacağı

bildirildi.”King Of New York” ve “Bad Lieutenant”

gibi filmlerin de yönetmenliği yapan

Ferrara’nın, Strauss-Kahn skandalının bir film

için iyi bir malzeme olduğunu savunduğu ve

senaryoyu Bill Clinton ile Monika Lewinski

gibi diğer politikacıların yaşadığı skandallarla

zenginleştireceği belirtildi. Strauss-Kahn

skandalının da ötesinde, politik entrikalarla

ilgili bir film yapılmaya çalışıldığını belirten

Ferrara’nın yapımcısı Vincent Maraval, bu olaydan

iyi bir film çıkıp çıkamayacağını henüz

kestiremediklerini, ancak Ferrara, Depardieu

ve oyuncu İsabelle Adjani’nin birlikte çalışmak

istediklerinin kesin olduğunu söyledi.

n Steve McQueen’in 1971 tarihli

‘Le Mans’ (Büyük Yarış) filminde

giydiği yarış pilotu tulumu, Los

Angeles’ta yapılan açık artırmada

yaklaşık 1 milyon dolara satıldı.

“Profiles in History” müzayede evi

tarafından satışa çıkarılan tulumun

açılış fiyatı 200 bin dolardı. Filmde

Michael Delaney adlı bir yarış

pilotunu canlandıran McQueen’in

giydiği beyaz tulum için 984 bin dolar

ödeyen alıcının adı açıklanmadı.

Filmin çekiminin tamamlanmasının

ardından bir yarışma yapılmış ve

yarışmayı kazanan 12 yaşındaki

Timothy Davies ödül olarak pilot

tulumuna sahip olmuştu.


n ABD’nin Florida eyaletindeki

hayvan barınağından

yapılan açıklamada,

1930’ların Tarzan filmlerinde

oynayan şempanze

Çita’nın 80 yaşında öldüğü

belirtildi. Çita’nın 24 Aralık

günü böbrek yetmezliğinden

öldüğü açıklandı. Amerikalı

Olimpiyat şampiyonu yüzücü

Johnny Weissmuller’ın

başrolünde oynadığı Tarzan

serilerinde rol alan Çita’nın

barınağa 1960 yılı civarında

getirildiği kaydedildi.

n Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, bir

süredir yoğun bakımda tedavi gören

Hababam Sınıfı’nın ünlü ‘Mahmut

Hocası’ Münir Özkul’u ziyaret etti. Milli

Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler

Müşavirliğinden yapılan açıklamaya

göre Dinçer, Özkul’u, tedavi gördüğü

Medical Park Bahçelievler hastanesinde

ziyaret ederek, geçmiş olsun dileklerini

iletti. Dinçer, Özkul’un sağlık durumuyla

ilgili olarak hastane yetkililerinden bilgi

aldı. Dinçer’in, ziyarette, İstanbul’da

bir okula usta oyuncunun adının

verileceğini ifade ettiği bildirildi. Türk

sinemasının unutulmaz filmlerinden

Hababam Sınıfı’nın “Mahmut Hocası”

Münir Özkul, solunum yetmezliği

şikayetiyle 18 Aralık’ta hastanede tedavi

altına alınmıştı.


n 2011 yılı Hollywood’un yüksek

bütçeli pek çok yapımına evsahipliği

yapsa da, bu parlak durumun bilet

satışlarına pek de yansımadığı

ortaya çıktı. Yılın muhasebesini

yapan ve Box Office rakamlarını

açıklayan Hollywood.com’un

2011 rakamlarına göre, geride

bıraktığımız yıl satılan bilet sayısı

son 16 yılın en düşük seviyesinde

kaldı. 2011’de Kuzey Amerika’da

1.28 milyar bilet satılırkan, bu biletlerden

toplam 10.2 milyar dolar

gelir elde edildi. Geçtiğimiz senenin

satış toplamından %4 daha düşük.

n Ata Demirer ile Özge Borak nişanlandıktan

sonra evliliğe ilk adımı Mayıs ayında atmayı

düşünüyorlar. Güneş’in haberine göre, Ata

Demirer ile Özge Borak’ın aşkları Çanakkale

Geyikli’de film setinde başlamıştı. Aşklarının en

yakın tanığı ise oyuncu Demet Akbağ’dı. Demirer

ile Borak aile arasında yapılan bir törenle

önce nişanlanarak evliliğe ilk adımı attılar. Bir

arkadaşının İzmir’deki düğün törenine katılan

sevgililer orada rastladıkları ünlü dostlarını

‘Mayıs ayında İstanbul’da düğünümüz var.

Bizim düğüne de sizleri bekleriz’ diyerek davet

etmişler. Bu arada nikah şahitlerinden biri

Demet Akbağ olacakmış.


BANU BOZDEMİR

n “Üniversitelerin organize

ettiği etkinlikleri elimden

geldiğince takip etmeye

çalışıyorum. Eskişehir Anadolu

Üniversitesi’nin organize ettiği

Uluslar arası Eskişehir Film

Festivali’ni neredeyse on

yıldır takip ediyorum. Trenle

Eskişehir’e uzanmak, üniversitenin

içinde öğrencilerle

kotarılan bir festivali takip

etmek gerçekten de farklı ve

keyifli! Nevşehir’e giderken de

sanki yıllar içinde uzayıp gidecek,

büyüyüp gelişecek bir üniversite

etkinliğine gider gibiydim.

Nevşehir’in bu sene organize

ettiği 18. Uluslararası Altın Koza

Film Festivali Kısa Film Seçkisi,

adeta ileride yapılacak olan bir film

festivalinin ilk işaretleri… Aslında

bir film festivalinin kısa film seçkisini

alıp nabız tutmak çok akıllıca

geldi bana. Tabii iş sadece kısa

film festivali seçkisi olmadı, Türk

sinemasına ilişkin gelişmeler,

değişim ve algılar da konuşuldu


u etkinlik kapsamında. Adana Uluslar arası

Altın Koza Film Festivali’nden Kadir Beycioğlu

ile sinema yazarları Sadi Çilingir, Fırat Sayıcı

ve Esin Küçüktepepınar izleyicilerle sohbet

tadında keyifli bir panel yaptılar.

Nevşehir Üniversitesi’nde yapılan etkinlik için

ilk gün Nevşehir Üniversitesi’ndeydik biz de

tabii. Dört yıllık gencecik üniversitede bir yandan

bina inşaatları devam ederken bir yandan

da etkinliklerin devam ediyor olması ‘yeni

ve gelişmelere açık’ üniversite imajını daha

da kuvvetlendirdi gözümüzde. Üniversitenin

bir diğer özelliği de kadın rektörün işbaşında

olması. Prof. Dr. Filiz Kılıç ile üniversitenin misyonuna

ve etkinliğine oluşumuna dair mini bir

sohbet yaptık.

Çok genç bir üniversitesiniz. Nasıl bir gelişim

modeli takip ediyorsunuz?

Dediğiniz gibi çok genç bir üniversiteyiz. Yapacak

çok şeyimiz var, o yüzden doğum sancıları

yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ama çok hızlı da

gelişiyoruz bir yandan. İlmi, sanatsal ve sosyal

faaliyetleri de ihmal etmemeye çalışıyoruz.

Misyon olarak sadece örgün eğitim vermek

niyetinde değiliz. Göreve geldiğim günden

bu yana mutlaka bir sosyal faaliyet yapmaya

gayret ettik. Bir yandan da küçük şehirlerde

kurulan üniversitelerin o şehrin dinamiklerini

harekete geçirmek gibi bir rolü olduğuna da

inanıyoruz. Şehirde yaşayanları da bu aktivitelere

katmaya çalışıyoruz.

Bu kısa film seçkisini oluşturmak nasıl aklınıza

geldi, nasıl bir etki yaratacağını düşündünüz?

İki gün boyunca göstereceğimiz kısa filmler

bizim ve bu şehir için çok önemli. Bu bir ilk.

Bunu yapmak da bizi ayrıca mutlu ediyor.

Şunu gördük ki şehirde de bazı kurumlar bizi

örnek alarak bu tür faaliyetlere önem vermeye

başladı. Artık sorgulamaya da başladılar,

acaba şu da olsa üniversite bize destek verir

mi gibisinden. İnsanların kaynaştıklarını ve dış

dünyaya daha açık hale geldiklerini görüyoruz.

Yelpaze de genişliyor bu durumda. Üniversitemize

81 ilden öğrenci geliyor, çok farklı kültürlerden.

Öğretim elemanlarımızda sürekli artıyor.

Kulüplerimiz sayesinde öğrencilerimiz etkinlileri

kendileri organize ediyor. Öğrenci odaklı bir

yönetim olsun istiyoruz. Ve bunu dönüşleri de

alıyoruz.

Bu bir film festivalinin ilk adımları olabilir mi?

Bu organizasyon bizim için büyük bir adım. Bu

uzun bir yolculuk belki de ama birkaç yıl sonra

Nevşehir’de bir film festivali düzenleyeceğimizin

ilk adımları olarak anabiliriz bunu. Tabii bu konuda

hayırseverlerden destek bekliyoruz. Bizim

İletişim Fakültemiz henüz yok, Güzel Sanatların

altında Görsel İletişim ve Tasarım bölümümüz

var mesela orası için yeterli öğretim üyesi

bulamadık, öyle bir sıkıntımız var. Yoksa bir an

önce faaliyete geçirmek istiyoruz. Şimdi sinema

kulübümüz ve basın yayındaki arkadaşlarımızın

gayretleriyle olabiliyor. O zaman sürekliliği olabilir

bir faaliyete geçebiliriz. Biraz sponsorluk

faaliyetlerinin üstünde durabilirsek ben gelecekten

ümitliyim.

Nevşehir’in sinemasal yanının çok güçlü

olduğunu söylemeye gerek yok. Doğanın

sinemaya verdiği bir armağan sayabiliriz peri

bacalarını.Her yerden size açılan kapılan, sizi

selamlayan bacalar doğanın insanoğluna yaptığı

güzel bir dostluk çağrısı gibi. Kapadokya bölgesi

turizm açısından turistlerin yoğun ilgisine açık

bir bölge ama doğal bir plato olarak da yabana

atmamak lazım. Yani o bölgeye sinemacıların

daha da fazla ilgi göstermesini sağlamak lazım.

En son Nicolas Cage’in oynadığı Hayalet Sürücü

2 filmiyle dikkatleri üzerine çeken bölgede

aslında bir kült olan Dünyayı Kurtaran Adam,

Kurtlar İmparatorluğu, İbrahim Bey ve Kuranın

Çiçekleri adlı filmler çekildi. Ama bölgeyi adım

adım arşınlamaya çalışan biri olarak çok etkilendim

ve daha fazla film çekilmesini istedim.

Bence orada yapılacak bir festival böyle bir

gelişmeye daha fazla ön ayak olabilir!


Ayrılık acısı çekenlerin filmleri,

sanıldığının aksine aşka dair en

umut verici filmlerdir bizce…

ZEYNEP USLU

n Aşk üstüne herkesin söylecek sözü vardır

sanırım. Her insanoğlunun yaşadığı, hissettiği

ama yine her insanoğlunun farklı şekilde

duyumsadığı, farklı anlamlar yüklediği bir olgu

aşk. Bu yüzden izlediğimiz her filmde aşkı ya

da aşka benzer bir duyguyu ararız. Aşkın en

tutkulu hallerini, kavuşamayan aşıkların öykülerinde,

en acılısını terk edilenlerin hikayelerinde

buluruz. Sonbaharın bitip kışın yavaşça

günlerimizin üstüne çöktüğü şu zamanlarda,

aşk kendini ayrılık acısı çekenlerin iniltilerinde

gösteriyor sanki.

Ayrılık acısı çekenlerin filmleri, sanıldığının aksine

aşka dair en umut verici filmlerdir bence.

Acının saf hali sadece karakterleri yoğurmaz,

seyirciyi de içine alır, bu yolun eninde sonunda

biteceğini ve her kışın yeni bir bahara

gebe olduğunu müjdeler. Pek çok ülkenin

sinemasının ayrılık temalı filmlerinin, mutlu aşk

filmlerinden daha başarılı ya da daha gerçekçi

olduğunu fark ediyoruz. Bunun nedeni belki de

acının, aşktan bile daha evrensel olmasıdır, ne

de olsa birbirimize en çok benzediğimiz anlar

unutmak için çırpındığımız anlardır...

Ayrılık Günleri (I Giorni dell’abbandono) / 2005

İtalyan sinemasının güzide örneklerinden biri

olan Ayrılık Günleri, ayrılık acısının en çarpıcı

anlatıldığı filmlerden . Eşi genç bir kıza aşık

olan Olga, kendini iki çocuğu ve köpeğiyle

yalnız kalmış bir halde bulur. Margherita Buy’ın

muhteşem oyunculuğuyla, Olga’nın kendisinin

bile yeterince idrak etmedi acıyı, ayrılığın

yavaşça insanı saran ve sonunda sarsarak

uyandıran acısını iliklerimize kadar hissediyoruz.

Goran Bregoviç filmin müziklerini

yapmanın yanı sıra, Olga’ya aşık alt komşusu

olarak da karşımıza çıkmakta.

Benim Aşk Pastam

( My Bluebarry Nights) / 2007

Norah Jones, Jud Law, Natalie Portman, Rachel

Weisz gibi isimlerin bir araya geldiği

Benim Aşk Pastam’da,Wong Kar Wai’nin

yönetiminde görsel

bir şölene, jaz ezgilerinden

oluşan bir

müzik ziyafeti eşlik

ediyor. Lizzie, kendisini

aldatan sevgilisinin

izini yolun

karşısındaki kafede

bulacaktır. Olanları

anlamaya çalışırken,

kafeyi işleten


Jeremy ve kimsenin yemek istemediği

böğürtlenli pastayla tanışır. Lizzie,

yaşadıklarını ve çektiği acıyı unutmak için

yollara düşer. Karşılaştığı insanlar, onu

acının ve sevginin farklı güzergahlarına

sürükler. Başladığı yere döndüğünde, onu

bekleyen Jeremy ve bir dilim böğürtlenli

pastadır.

Chanking Ekspresi

( Chung Hing Sam Lam) / 1994

Yine bir Won Kar Wai filmi. Kendisini

terk eden kız arkadaşının ona dönmesini

bekleyen bir polis memuru, hintli bir grubu

eroin kaçırmak için kullanacak bir kadın

ve büfede çalışan sessiz bir kız.Won Kar

Wai’nin kamerası her zamanki gibi, karakterin

ruhunda dolaşıyor, nesnelerle, renklerle

onları daha görünür kılıyor.


Bir Ayrılık

( Jodaeiye Nader Az Semen) / 2011

Asghar Farhadi’nin yönettiği “Bir Ayrılık”, bu yıl

seyrettiğimiz en iyi filmlerden biriydi. İranlı orta

sınıf bir çift olan Nader ve Semen’in boşanma

dilekçesiyle başlayan film, ahlak kavramını

farklı sınıftan iki ailenin birbirinin içine geçecek

hikayesinin içinde evirip çeviriyor, terz yüz

ederek yüzümüze çarpıyor. Doğruluk ve ikiyüzlülük

arasındaki ince çizgi, din olgusu,

yoksulluk ve işsizliğin acımasız gerçeğinde

silikleşiyor. İran toplumuna ve aile ilişkilerine

farklı açılardan bakan filmin en başarılı

unsurlarından birinin oyuncu kadrosunun yalın

ama çarpıcı oyunculuğu olduğunu söylemek

şart.

İklimler / 2006

Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’i, öğretim görevlisi

İsa ile, uzun süredir birlikte olduğu Bahar’ın

ayrılık süreciyle başlıyor. İsa, huzurlu bir kaç

ayın ardından, Bahar’ı özlemeye başlayacak,

Bahar’ın peşine

düşüp Ağrı’ya

kadar gidecektir.

Orta sınıfın kötücül

yönlerinin adeta bir

timsali olan İsa’ya

N. B. Ceylan, güçlü

görüntüsünün

ardında klasik kadın

zaaflarını taşıyan

Bahar’a Ebru Ceylan

hayat veriyor.

İklimler, karakterlerin

konuşma

zaafiyeti taşımaları dışında her zamanki eşsiz

görüntüleriyle hatırlarımızda kalmakta.

Bilekkesenler Bir Aşk Öyküsü

Wristcutters A Love Story) / 2006

Goran Dukic’in bu ilk uzun metraj filmi, küçük

ayrıntılarla süslenmiş bir öteki dünya hikayesi.

İntihar edenlerin gittiği bu öte dünya,


yaşayanların dünyasına oldukça benzer, ama

renkler soluk, müzikler buhranlı, hayat daha

da sıkıcı. Kız arkadaşı Desiree tarafından

terkedilen Zia bileğini kesince kendini bu

dünyada bulur, bir süre sonra Desire’nin de

intihar ettiğini öğrenir ve çılgın dostu Eugene’i

de alarak Desire’yi aramak için yollara düşer.

Yolda karşılarına çıkan Mikal, öte dünyanın

Zia’ya sürprizi olacaktır.

Mükemmel Bir Gün (

Un Giorno Perfetto) /

2008

Ferzan Özpetek’in,

saplantılı Antonio ve

çocuklarını alıp onu

terk eden Emma’nın

trajik öyküsünü,

onları kuşatan diğer

insanların acılarıyla

birleştirerek anlattığı

filmi, adıyla ironik

bir biçimde ard arda

trajedilerin yaşadığı

bir günü konu alıyor. Ferzan Özpetek, sert ama

alışık olduğumuzdan da vurucu olan bu filminde,

aşkın ve ayrılığın türlü hallerini ortaya koyuyor.

En ölümcül olanı da dahil!

Aşkın 500 Günü ( 500 Days Of Summer) / 2009

İlk uzun metrajında gönlümüzü çelen Marc

Webb, romantik komedi standartlarının

oldukça üstünde bir film ortaya koyuyor.

Romantik Tom ve aşka inanmayan Summer

tanışır, böylece aşk ve kaçınılmaz kalp

kırıklığı döngüsü başlar. En güzel anıların

silikleşmeye, soruların anlamsızlaşmaya

başladığı nokta, cevapları bulmaya en yakın

olduğumuz noktadır. Diyalogları, müzikleri,

herşeyden çok da seyriyle etkileyici bu hikayede,

Zooey Deschanel ve Joseph Gordon

Levitt başrolleri paylaşıyor.

Aşk Diyarında (In The Land Of Woman) / 2007

Klasik bir Hollywood filmi olmakla beraber,

“bazen kendi acımızı başkasının acısına

duyduğumuz saygı hafifletir” temasıyla izlenmeyi

hak eden bir film Aşk Diyarında”. Carter,

ünlü ve güzel kız arkadaşını unutmak için, bunamaya

başlayan babaannesinin yanına taşınır.

Karşı evde oturan Sarah ve kızları ile tanışması

kendi sürecine yeniden bakmasını sağlayacaktır.


Sümela’nın Şifresi: Temel’in başrol oyuncusu Alper Kul “Normal bir insanı

Karadeniz’de yalnız bıraksak yaşayabilir mi? İşte onun için Karadenizliler

bir başka düşünür hayatı” diyerek Temel efsanesini tartışmaya açtı...

SERDAR AKBIYIK

n Temel Karadeniz’in en komik kahramanıdır.

Onun fıkraları bazen hayatın gerçekliğinden bazen

de Karadenizliler’i kıskanan diğer coğrafya

insanının yaratıcılığından çıkar. Bu kadar içimize

işlemiş bir kahramanı sinemada canlandırmakta

haliyle cesaret ister. İşte Alper Kul bu cesareti

gösterdi. Sümela’nın Şifresi: Temel filminde Temel’i

canlandırdı. Film beklenenden fazla gişe yaptı. Biz

de Alper Kul’a teybimizi uzattık...

Projeyi kabul etme sebebiniz nedir?

Indiana’da ve Müjdat Gezen’de oyunculuk eğitimi

aldım. Bu her oyuncunun oynamak isteyeceği,

zorlayıcı unsurları olan, herkesin bildiği ama ete,

kemiğe bürünmemiş bir halk kahramanı. Onun

sizinle birlikte vücut buluyor olması çok etkileyici bir

durum, kabul etmemin ilk sebebi oydu. İkincisi ben

zaten Trabzonluyum. En başlarda annem ve babam

benim oyuncu olmamı çok fazla istemediler. Ben bir

iki iş yaptıktan sonra, bir başarı elde ettikten sonra,

yavaş yavaş barışmaya başladılar bu durumla. Bu

benim hayatımda annemle babamı ödüllendirdiğim,

onlarla barıştırdığım noktaya geliyor. O yüzden

maneviyatı çok yüksek. Onları kendi topraklarının

kahramanını oynuyor olmak benim için çok önemli.

Temel herkesin dilinde olan dediğiniz gibi aslında

çok da ete kana bürünmemiş bir fıkra kahramanı.

Siz neyden yararlandınız, neyi örnek aldınız?

Temel’in karakterini ve mizah anlayışını biliyoruz

ama cismini suretini henüz göremedik. İlk başta

kendime burun yaptırayım dedim. Gittik burnumun

kalıbını aldırdık, yaptırdık. Sonra burnu çıkardım

aynaya baktım. Değişen bir şey olmadı. Benim burnum

zaten genetik olarak büyük. Temel’i burunda

aramamak lazım gerektiğini aynaya bakınca fark ettim.

O yüzden çok karikatüre gidecek bir durum yok.

Sonuçta Temel nedir diye birkaç aylık bir araştırma

içerisine girmedik. Ben ömrüm boyunca Karadenizli

düşünce yapısının nasıl olduğunu sorguladım.

Geldiğim nokta, çok sarp bir doğası olduğu için ve

iklim sürekli değiştiği için, orada hayatta kalmak

çok zor. Hayatta kalabilmek için de normal bir zeka

haricinde pratik bir zekaya ihtiyaç var. Normal bir

düşünce yapısındaki insan evladını Artvin’den

Samsun’a kadar o coğrafyaya koy hayatta kalabiliyor

ve ürüyor olabilmesi mucize. O yüzden farklı

düşünmen, değişik şeyler yapman gerekiyor. O

şekilde kalıyorlar hayatta. Şimdi buradaki Temel

dediğimiz kahramanda tüm Karadeniz insanlarının

yaptığı marjinalliklerinin tek bir bünyede toplanmış

hali. Yaptığı hiçbir şeye saçmalık ya da delilik

diyemiyoruz. Bir taraftan da hedefe varan şeyler

yapıyor. Belki yolu uzatıyor belki kolaylaştırıyor ama

her şeye olabilir gözüyle bakıyor. “Neden olmasın

ki” gibi bir cümlesi var. Tam sanatçı kafası bu.

Mesela Karadeniz cenazeleri çok eğlenceli geçiyor.

Çünkü nasılsa öleceğiz, ölmezsek bir problem var

diye bakılıyor. Öbür tarafta Doğu cenazelerinde ağıt

vardır, kayıp çok büyüktür. Karadeniz’de bir saat

sonrasında fıkralar anlatmaya başlanılır. Konuşulur,

yemekler yenir.

Böyle bir rolde böyle bir hikayede yönetmenin de

içselleştirmesi çok önemli. Sonuçta sinema yönetmen

sanatıdır. O konuda birbirinizle iletişiminiz

nasıldı.

Bizim ekibin çoğu Karadenizli. Bir kaç tane normal

insan var onlar da Arnavut. Bizim bu filmi çekmiş

olmamız büyük bir mucize. Bu kadar Karadenizlinin

bir araya gelip bu filmi çekip, montajlayıp, vizyona

sokacak olmamız büyük bir mucizedir. Ben hala

şaşkınım. Bizim filmden daha renkli şeyler de var.

Tarık Ünlüoğlu’nun bana silah çektiği, 2 el ateş ettiği

bir sahne var. Biz o silah sahnesini Trabzon’da

çekemedik 2 gün sonra Gümüşhane’de çektik.

Çünkü halk bize çıkardığı seslerle karşılık


veriyordu. Ciddi çatışma havası

yaratılıyordur. Sahnenin çekilmesi

için ezanı bekliyorduk çünkü

ezanda büyük hürmet oluyor .

Cidden 5 vakit ezandan dolayı 5

şansımız vardı çekebilmek için.

Başka hiç kimseye eyvallahı olmayan

bir toplum.

Biliyoruz ki birçok Temel

fıkrası var. Senaryo bu bilindik

fıkralardan alıntılarla mı renklendirildi?

Aslında bir aşk hikayesi.

Fıkralardaki durumları aramasın

izleyici. Ama bu adamın aşkı

araması da başlı başlına fıkra

gibi. Filmde bir yol tarifi var.

Fragmanları izleyenler de bilirler.

Yol tarifi soran birini silahı çıkarıp

vuruyor. Bizim bu absürt mizah

anlayışımızdan da memnunum.

Karadeniz insanında da var bir

absürt kafa. Onlar için her şey

çok normal. Filmdeki hikayesine

baktığımızda; Temel diye bir

çocuk var. Bunun yakın arkadaş

grubu var. Bir tane de kızı seviyor.

Kızın soyadı da Yücesoy, Trabzonun

en kallavi ailesi. Normalde

imkanı olmayan bir ilişki. Çünkü

kız Türkiye’nin sayılı zenginlerinden.

Temelin babası da bir imam.

Gariban bir adam. Ama Temel

hiçbir zaman bu ilişki olmaz diye

düşünmüyor. O bir kız, Temel de

bir erkek, ikisi de sağlıklı. Neden

olmasın ki. Kendini yakışıklı

olarak da görüyor garibim ve

anlayamıyor. Aslında hikaye burada

başlıyor. Keloğlan gibi biraz.

Parayla ilgili garip düşünceleri

de var. Çok paran olursa kızı

alırsın diyorlar. Temel bir şekilde

para bulmaya çalışıyor. İş define

kazmaya kadar gidiyor. Bir şifre

çözüyor. Şifrenin sonunda da

konu para pul değil. Sevdiğin kıza

yaklaşmak.

Yeşilçam’daki komedi daha

dramatik bir komedidir. 80

sonrasından itibaren de absürt

komedi başladı ve bu ikisi birbirine

rakip oldu diyebiliriz. Özellikle

eleştirmenler tarafından absürt

komedi pek beğenilmez. Sizin

filminiz daha Yeşilçam tarzı bir

komedi mi yoksa gerçekten absürt

bir komedi mi?

Bu sanatsal bir film değil. Gişe

filmi olarak tanımlanan filmlerden.

Bu bağlamda, yaşadığınız

toprakları ve mizah anlayışını göz

ardı edemiyorsunuz. O yüzden

dramatik öğelerin olması gerekiyor.

Bizim absürt anlayışımız,

absürt mizah üzerine kurulu değil.

Klasik anlamda hepimizin bildiği

bir komedi ve dramatik bir hikaye

üzerine absürt öğeleri kullanma

yolunu tercih ettik. O zaman sizin

izleyici kitleniz de genişliyor. Belli

bir espri anlayışına sahip insanları

hedeflememiş oluyorsunuz. Başlı

başına absürt bir film değil bu.

Komedi oyuncusu, komedi

sanatçısı denilen ayrıma inanıyor

musunuz?

Bir komedyen vardır bir komedi

oyuncusu vardır. Bu komedi

oyuncusu çok iyidir, dram da

oynar. Bu çok tartışmaya açık

bir konu. Komedi oyuncusunun

dilbaz olması, iyi hatip olması, iyi

nabız ölçmesi ve algılarının açık

olması gerekiyor. Komedyenlikte

izleyiciyle direk temas halindesiniz

ve daha fazla pratik zekaya

sahip olmanız gerekiyor. Drama

oynadığınızda 3. perde tarafından

kendinizi kapatıp sadece o karaktere

yoğunlaştığınızda çok büyük

bir oyunculuk çıkarabiliyorsunuz.

Komedide her şeyin farkında

olmanız gerekiyor. Tiyatro

sahnesindeyseniz de; kim kız

arkadaşıyla geldi kim hangi


sahnede rahatsız oldu, seyirci

sıkıldı mı hepsini ölçüyorsunuz.

İlk 10 dakika, bir sürü olta atıp

izleyiciyi tartarsın. Bu süre

çok hızlı ve çok yorucudur .

Bir sürü izleyiciyi tek tek anlaman,

farkında olman gerekiyor.

Ağır işçiliği olan bir iş. Komedi

içindeki algı. Komedyenin zaten

sahip olduğu bir şey. O düşünce

yapısı, algı açıklığı, hayata bakış

açısı, mizah anlayışı okulda çok

zor öğretilecek bir şey. Benim

kanaatimce bu özellikler genetiktir.

O yüzden ben bir komedyen

olduğumu düşünmüyorum. Ben

sadece algıları normalden daha

çok çalışan komediye meyilli,

empatisi güçlü bir oyuncuyum.

Komedyenlikteki durum çok

farklı, benim yapamayacağım

bir çok şeyi yapıyorlar. Çok hızlı

olman gerekiyor. Çok zeki bir

düşünce yapısına sahip olman

gerekiyor. Komedyen adam,

farklı komedi rolleri de oynar drama

da oynar anlamına gelmiyor.

Ben oyuncu kökenli olduğum

için karakter yaratmayı çok

seviyorum. Mağara Adamı diye

bir iş yaptık. Ondan sonra Şen

Yuva’da Nurettin Şenyuva gibi

kızlara meraklı fantezi besteler

yapan bir adam vardı. Her hafta

farklı karakter yaratıyorduk.

Benim karakter yaratmam çok

pratik oldu. Yolunu öğrendim.

Kel olmamın da avantajlarını

kullanıyorum artık. Kendimle

barıştım çok güzel bir döneme

girdim gülüyorum hep, yaptığım

işleri seviyorum. Kelliğimi

de avantaja çevirdim. Peruk

taktığımda, kaşımı sağa veya

sola taradığımda farklı adamlar

olabiliyorum. Oyunculuktan

aldığım gereksiz bilgiler de hala

var. Büyük sıkıntı aslında ama

oradan güzel bir yol bulup farklı

karakter yaratabilmeye pratiklik

kazandım. Temel garip bir adam

olarak çıktı. Ben de çok şaşırdım.

Benimle alakası olmayan garip bir

adam. Hoşuma da gitti açıkçası

Temel’i oynamak bir risk sonuçta

bilindik olan izleyici açısından

zor kabul edilir. O konuda bir

endişeniz var mı?

Hiç endişe taşımıyorum. Burada

tevazu her zaman çok kıymetlidir.

Her zaman da tevazu sahibi

bir insan olmuşumdur. Hakim

olduğun şey belli . Senin işin de

oyunculuk. Yolunu yordamını

biliyorsun nerden girersen bir

insanın karakterinden, zaafını,

sevdiği şeyleri biliyorsun o yüzden

tevazu etmene gerek olmayan

bir şeydir. Bu benim öğrendiğim

bir şey. Baktığımda Temel gayet

farklı, bana benzemeyen bir adam

olarak görünüyordu. Bence bir

sıkıntı çıkmaz.

Gişe filmi sinemayla halkı

barıştıran en önemli dal. Komedi

de bunun en önemli türü bu noktada

son dönemde Türkiye’deki

komediyi, sinemayı halka

yakınlaştıran bir durum olarak

görüyor musunuz?

Hep öyleydi. Hep de öyle olacak.

Eğer bir ürün olarak bakarsak,

komedinin satılması daha

muhtemeldir. Çünkü kısa zamanda

reaksiyonunu gösterir.

Bir insanı ağlatmak için hayat

hikayesinde nasıl aşık olduğunu,

nasıl derbeder olduğunu anlatan

bir hikaye emek gerektirir. Zaten

biz dünya olarak hızlı tüketmeye

alışık bir toplumuz. Öyle

bir sistemde yaşıyoruz. Komedi

kaçak bir şeydir. Pat diye bir espri

yapar gider. O espri ertesi gün

aklına geldiğinde seni güldürüyorsa

onu anlatırsın. Daha çok insan


gider. Komedi ile dramın durumu

çok adil değildir. Eleştirmenle

bu yüzden öbür tarafı kayırmak

ve kollamaya gideceklerdir. Öbür

tarafın ihtiyacı var korunmaya.

Okulda yaramaz çocuklar vardır,

hep sınıfta kalacaktır ama sempatik

olduğundan kurul kararıyla

sınıf geçecektir ve sınıf birincisi

hiç ödüllendirilmeyecektir. Sınıfın

ikincisi neden birinci olamadım

diye mutsuzluktan ölecektir.

Üçüncünün hiç umurunda

olmayacaktır ama dediğim gibi

en mutlu sınıfın sonuncusudur

sonuçta sempatiktir.

Bunun içine bir de televizyonu

katarsak… Televizyonun

gücü bambaşka. Sinemayla

karşılaştırılamaz. Özellikle yıllar

geçtikçe bunu daha fazla hissediyoruz.

Dizi komedyenliği, televizyonla

o komediyi insanlara

ulaştırabilme konusunda neler

düşünüyorsunuz?

Ben bunun cevabını bilmiyorum

ama şu aralar öğrenmek için

elimden geleni yapıyorum. Sinema

dediğiniz şey biraz iddialı bir

iş. İzleyiciyi evden çıkaracaksın,

arabaya bindireceksin, salona

getireceksin, susturacaksın,

müziğinle, ışığınla, senin istediğin

ambiyansa sokacaksın. Burada

seni tercih ediyor olması gerekiyor.

Burada starlık denilen şey

işin içine giriyor. Tiyatroda aslında

öyle. 800 kişiyi, 1000 kişiyi evinden

çıkarıp her hafta oraya getirip

beyninin içine sokup, seninle aynı

havayı solutup, dışarı çıkarıyorsun

ve oyundan sonra 15- 20 dakika

o ambiyanstan çıkması zor

oluyor. Buna bir paylaşım dersek,

başarması güç bir şey. Sonuçta

insanların oraya gelmesi için

şehirde bir trafik yaratıyorsun.

Televizyonda öyle bir şey yok.

İzleyici oturuyor. Ya seni izliyor

ya da kanalı değiştiriyor. Senin

ambiyansına girmek gibi bir şey

yok. Sen o eve dahil oluyorsun.

Bunun bilincinde olup, komediyi

dramı oraya yapmak gerekiyor.

Televizyon insanların para verip

satın aldığı bir reklam panosudur.

Sen de onun içinden o ışığa

bakacaksın. Üçlü koltuk dörtlü

koltuk içeriden biri bağıracak elma

soyalım, konsantrasyon dağınık,

çocuk ağlıyor. Kadın küs, adam

eve geç gelmiş, maddi sorun

var. Kafa bir milyon. Sen oraya

bir şey üretiyorsun ve bu üretim

ister istemez farklı yerlere gidiyor.

Sinemadaki gibi değil. İnsanları

sinemaya götürmesi zor. Ondan

sonrası çok kolay. O insanlar zaten

seni izlemek için geliyor oraya.

Ama televizyonun zaplanmama

ihtimali yok. Televizyon yöneticileri

90 dakika komedi istiyor. Bütün

dünya 20 dakika yapıyor biz 90

dakikayı deniyoruz. 90 dakika bir

programın değiştirilmeme ihtimali

zaten yok. Oraya ürettiğin komedi

de farklı kaliteleri barındırıyor.

Televizyondaki bir oyuncunun

sinemada başarılı olma ya da

sinemadaki bir oyuncunun televizyonda

başarılı olma ya da olmama

durumu bununla açıklanabilir.

Bu benim bildiğim değil ama

tahmin ettiğim bir şey. Milyonlarca

insanı sinemaya götüren komedyenlerin,

komedi veya drama

oyuncularının televizyonda iş

yapmayı istememeleri bununla

alakalı olabilir. Çünkü garip bir

şekilde tutmuyor. Televizyon starı

adam . O gün herkes onu izlemiş

ama sinemada izlenmiyor. Çünkü

onun ürettiği iş yapabilme sistemi

ile öbürü bambaşka. Hepsi

oyunculuk adı altında geçiyor.

Herkes televizyon oyunculuğu


mu, tiyatro oyunculuğu mu diye

soruyor benim verdiğim cevap,

hepsi mühendislik ama biri

kimya mühendisliği, biri makine

mühendisliği öbürü inşaat

mühendisliği. Televizyon, sinema

ve tiyatro oyunculuğu bence

tamamen farklı. Bir insanın hepsinde

başarılı olması için dahi

olması gerekiyor. Zaten birinde

başarılıysan ve 70 milyonun starı

olduysan, zaten 70 milyonda

birinci oluyorsun.

Bu film sizin sinemaya bakış

açınızı da belirleyecek mi?

Allahtan ben pek ciddiye

almıyorum. 3-4 senedir bana

bir şey oldu. Rahatladım ben.

Bu yüzden bir sıkıntı yok.

Değişen bir toplumuz, değişen

bir sistemde yaşıyoruz. Son 1-2

yıldır devamlı sosyoloji okuyorum.

Aile sosyolojisi benim olaylara

bakışımı çok farklı yerlere

götürüyor. Ülkede son 30 yılda

3 kere rejim değişmiş. Garip bir

demokrasiden, cunta rejimine,

rejimden, muhafazakar bir sisteme

geçilmiş. Bunda bir yanlış

yok. Dünya da böyle. Dünya

da muhafazakarlaşıyor. Bütün

dünyada çok garip değişimler

var ama Türkiye’de 3 sistem

demek 3 farklı aile yapısını

diretmek demektir. Sistem nasıl

bir toplum istiyorsa onun ailesini

kurmak ister. Bize o kadar

çok yüklenmişler ki her şey

çok çabuk değişiyor. 2 jenerasyon

arasındaki fark çok.

Sen büyük bir iş yapmak istiyorsan

değişmek, değiştirmek

zorundasın. Bu yaptığımız işe

çok güleceğiz. Her şey çok çabuk

değişiyor zaten. Çok yorucu

bir durum çünkü insanların

beğenilerine iş yapıyorsun.

Değişmezsen bitersin.

Bir oyuncuyu, sanatçıyı televizyondan

kopartmak gibi bir durum

söz konusu olamaz. Aynı şekilde

bir oyuncunun, ben sinema

oyuncusuyum, ben tiyatro oyuncusuyum

deme gibi bir şansı da

yok. Sonuçta projeler geliyordur.

Sinema şuan enerjik bir durumda.

Size gelen bunun dışında bir proje

önerisi var mı?

Var canım olmaz mı? Herkese

her zaman proje geliyor. Senin ne

yapmak istediğinle ilgili.

Nasıl bakıyorsunuz buna?

İyi iş teklifi geliyorsa, sıkıntı

vardır. Kötü geldiğinde rahatsın,

uymadı dersin reddedersin. İyi

iş yaptığın zaman iyi teklifler

geliyor. İyi teklifi reddetmek de

senin ruh sağlığından götürüyor.

Herkese çok güzel teklifler geliyor.

Reddettiğinde ah acabalar

başlıyor. Bunun huzurlu yanı yok.

Ben bir de yazmaya başladım. Tiyatro

oyunum var adı Out. Beşer

beşerin proje tasarımında payım

var. Yeni başka işler de yapıyoruz.

Yazmaktan keyif alıyorum. Kendime

çizdiğim mutluluk tablomda

da ölümlü olduğumu biliyorum.

36 yaşındayım bir 36 daha olur

mu bilmiyorum. Bunun keyfini

çıkarmak lazım. Ben saygı

duyularak ölmek istiyorum. Kimseyi

kırmanın anlamı yok. Benim

istediğim şey, ekibimle birlikte

huzurlu şekilde yol almak. Mizah

anlayışımda, sanat anlayışımda

ya da benim görüşümdeki

insanlarla daha fazla vakit

geçirebileceğim işler yapmak istiyorum.

O yüzden gelen teklif çok

da önemli olmuyor ben yazıyım

istiyorum. Çok fazla çalışmayayım

özelim olsun arkadaşlarımla vakit

geçireyim, At bineyim, henüz

imkanım varken her şeyi orantılı

biçimde yapayım istiyorum.


Yeni akımlar çıkarken bu akımlar aslında

üreten insanların ortak dertlere sahip olup,

özel hayatlarındaki iletişimlerden ortaya

çıkmış üretimlerle olmuş. Türkiye’de

böyle bir iletişim, böyle bir arkadaşlık

ortamı, sanatçılar arasında aynı dertleri

paylaşmak, böyle bir ortam var mıdır?

3-4 ay önce ben bir turnede Picasso sergisine

gittim. Bu Picasso’nun eserlerinden

oluşan bir sergi değildi. Bir sanatçının

hayatını ele alıp, bir eseri yaratırken nelerden

etkilendiğiyle alakalı bir sergiydi.

Picasso’nun kadınları, onların videoları,

sesleri vardı. Keçilere takmış mesela. Birisi

ona keçi hediye etmiş evde besliyormuş.

Bir yaratıcının nelerden etkilendiği çok

önemli. O sergi beni çok etkiledi. Hep

öyle bakarım. Bir insan kıymetliyse onu

kıymetli yapan nedir diye bakarım. Bizde

bir aydın soykırımı yaşandı. Sağcısıyla

solcusuyla ne kadar kıymetli adam varsa

hepsini öldürdük öyle olmayalım diye.

Çünkü sanatçı, sorgulayan bir yaratıktır.

O yüzden şu dönemlerde yok. Ben kendi

adıma resimleri çok takip ediyorum. Ressam

veya müzisyen arkadaşlarım var.

Onlarla sohbet ettiğimde mutlaka aklımda

bir şey çakıyor ve onunla ilgili bir şeyler

yazıyorum. Farklı disiplinlerden insanlarla

bir arada vakit geçirmeye dikkat ediyorum

ve ona zaman ayırıyorum. Çok yakın

arkadaşlarım farklı meslek gruplarından.

Bilgisayarcı bir çocuk var her şey matematik

kafasında. Bambaşka yerden bakmamı

sağlıyor. Bir ülkede müzisyenin çıkabilmesi

için bir edebiyatçıya ihtiyaç var. Onlar aynı

sofrada yemek yiyorsa tadından yenmez..

Birbirlerini desteklerler. Sadece tek

disiplinden beslenebilme imkanı yok. Bu

sadece kitap okuyarak olur. O da zaten

olması gereken. Farklı insanlarla dostluklar

yaşaman tatile gitmen gerekiyor ki

kendini aşabilesin. Ben bu yüzden farklı

meslek gruplarından insanlarla tanışmaya

çalışıyorum.

Cinedergi okuyucularına mesajınız var mı?

Hepsini öptüm.


n Yerli televizyon yapımlarının kalitesi ne kadar artarsa artsın,

hala önemli bir eksikleri var. Jenerik… Ülkemizdeki yapımcılar,

halen ciddiye almadıkları jenerik ve fragmanların izleyiciyi ne

kadar etkilediğini görmezden gele dursunlar, yabancı dizi jenerikleri

git gide mükemmelleşiyor. Bu konuda gelmiş geçmiş

en başarılı dizileri hatırlamaya ne dersiniz?

Six Feet Under

Cenaze ile ilgili her ayrıntıyı şiirsel bir şekilde aktaran jenerik,

dizinin depresif havasını daha başlarken vermeyi başarıyor.

Bir jeneriği başarılı yapan asıl unsurun dizinin türü, konusu ve

detaylarını aynı dokunuşla aktarabilmesi olduğunu kanıtlayan

ince bir iş.

True Blood

Alan Ball’un bu işi bildiğinin bir diğer kanıtı da True Blood

jeneriği. Zira Six Feet Under’ın jeneriğiyle kafa kafaya True

Blood’unki. Amerika’nın güney sıcaklarını hissedebildiğiniz,

adeta bataklığın kokusunu duyabildiğiniz bir jeneriğe sahip

True Blood.

Weeds

Kusursuz kasaba imajını mükemmel bir müzikle birleştiren

Weeds jeneriğinin en mühim özelliği şüphesiz Malvina

Reynolds’un eğlenceli ve iğneleyici şarkısı Little Boxes. Kaymak

tabakanın nasıl kalıplar içinde yaşadığını keskin bir dille

anlatan şarkıyı, dizinin ilerleyen sezonlarında birbirinden ünlü

isimler ve gruplar seslendirdi. Bu da jeneriğe ayrı bir renk kattı,

her bölümü izlemek için ayrı bir sebep yarattı.

Dexter

Kanun adamı seri katilimiz Dexter’ın kişiliğini, bir sabah rutini

şeklinde aktaran jenerik, belki de şu ana kadar yapılanların en

iyisi. Diş ipinden, sofra bıçağına kadar ufacık detayları dizinin

bütünüyle uyumlu bir şekilde yansıtıyor, bu basit objeleri bile

karanlık bir şekilde aktarabiliyor.

Nip/Tuck

İşte bir başka unutulmaz jenerik. Cesur bir dizi ile karşı karşıya

olduğumuzu daha başından anlamamızı sağlayan Nip/Tuck, herhalde

sıranın en üstlerinde yer almayı hak ediyor.

American Horror Story


Yeni dizimiz American Horror Story’nin jeneriği de,

dizinin Nip/Tuck’ın yapımcısı Ryan Murphy’nin eseri

olduğunu gösterir nitelikte. Dizinin korku temasını

gerek müzik, gerekse klişe korku görselleriyle ürkütücü

bir şekilde vermeyi başarıyor.

Carnivale

Gizem dolu bir açılışa sahip Carnivale. Aynı kendisi gibi epik

jeneriğiyle, daha dizi başlamadan arttırıyor beklentilerimizi.

Ashes to Ashes

Konusu itibariyle 80’lerde geçen dizinin jeneriği, oldukça basit

olsa da, ucuz görselleri, modası geçmiş efektleri ve alışıla

gelmiş macera dizisi müziğiyle dönemin televizyon yapımlarını

başarılı bir şekilde taklit ederek amacına ulaşıyor.

Game of Thrones

Son zamanların en güçlü dizisinin, kendisi kadar güçlü

jeneriğinde içine girmek üzere olduğumuz gizemli dünyanın

kapıları bir harita ile bize açılıyor.

The Simpsons

Her an bir sürprizle karşılaşabileceğimiz jeneriklerden biri The

Simpsons. Hakkında söylenecek fazla bir şey yok. O bir klasik.

The Walking Dead

İkinci sezonu hayal kırıklığı yaratan dizinin jeneriğinin ne kadar

güzel olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Zira beklentilerimizi

her seferinde yine arttıran jenerik, dizinin ne kadar

vasatlaştığını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Lost

Birkaç saniye görünen tek bir kelime ve gizemli bir ses… Yine

de unutulmaz açılışlardan biri de Lost’un jeneriği. Ne o ses, ne

de o kelime daha senelerce aklımızdan çıkmayacak.

Oz

Gelmiş geçmiş en kaliteli dizilerden biri olan Oz’un jeneriği

de dizinin kendisi kadar güçlü. Emerald City’nin o kaotik

dünyasını sert bir şekilde yansıtmayı başarıyor.

Desperate Housewives

Kadının geçmişten günümüze toplumdaki yerini esprili bir

şekilde anlatan jenerik, listemize girmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Dizinin yapısını güzel bir şekilde yansıtan muzip jeneriğin

müziği de bir o kadar başarılı.

Listemize girmeyi hak eden dizi jenerikleri elbette bu kadarla

bitmiyor. Lakin bu listeyi ne kadar uzatırsak uzatalım, içine bir

tane bile yerli dizi sokmayı başaramayız. Birbirinin aynısı alaturka

müzikleriyle bir türlü dünya standartlarına yaklaşamayan

vasat jeneriklerimizin artık düzelmesinin zamanı geldi de geçiyor

bile.


BANU BOZDEMİR

n Doğanın insana ‘iyi’ ve ‘kötü’

davrandığı, onu olumlu ve olumsuz

yönde etkilediğini düşünürüm. Bazen

ona en güzel yanını gösterdiğini, bazen

de insanoğlunu doğanın en aciz

yaratığı haline dönüştürdüğünü…

Antichrist’de doğanın insanın doğasını

bozduğunu, Melonchalia’da insanın

üzerine abandığına, İnce Kırmızı Hatta

ise insana ‘anlamsızlık’ bahşettiğine

tanıklık etmiştik. Doğadan etkilenen,

psikolojisine nüfuz eden doğa olayları

yaşayan biri olarak doğanın insan

psikolojisine sızdığı filmleri yazmak

istedim…

Antichrist

Kendilerinin

ihmalinden

dolayı

oğulları Nick’i

kaybeden evli

çift büyük bir

yas içindedir.

Oğlunun

cenaze

töreninde

fenalaşan

kadın, atipik

bir yas

dönemi içine

girer. Panik

ataklarla

doruk noktasına çıkan bu dönemde,

psikoterapist olan kocası ona yardım

etmeye çalışır. Karısının korkuları

üzerine çalışmaya başlayan adam, onu

korkuları yüzleşeceği dağ kulubelerine

götürür. Gerçekte onu korkutanın ne

olduğunu bulmaya çalışması, gözden

kaçan karanlık bir sırrı aydınlatacaktır.

Meloncholia

Neredeyse

çektiği her

film olay

yaratan Lars

von Trier’in

merakla

beklenen bu

son yapıtı

yönetmenin

kendi sözleriyle

“dünyanın

sonu

hakkında güzel

bir film”.

Melankolia,

iki kız

kardeşin hikâyelerini anlatıyor: Justine

ve ablası Claire. Melankoliye dalan

Justine depresyonda, kıyamet gününü

aklından çıkaramayan hayatı bir drammış

gibi yaşayan bir kadınken Claire, güya

“normal” olandır. Justine’in düğün

günü geldiğinde bütün aile şatafatlı

tören için malikânede bir araya gelir.

Parti ilerlerken von Trier’in bildik aile

arızaları ortaya çıkmaya başlar. Üstelik

Melankolia adı verilen bir gezegen,

güneşin arkasında görülmediği yerden

çıkmış dünyaya doğru gelmektedir.

Yaklaşan kıyameti herkes kendine göre

karşılayacaktır. Filmini “Bu bir düğün,

melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.”

sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen

Lars Von Trier’in son işi olan

Melankolia’nın başrollerini Cannes’da

bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın

Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve

yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ

(Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte

Gainsbourg üstleniyor.


Hayat Ağacı

1950’li yıllarda,

Orta Batılı bir

aileyi merkezine

alan film

ailenin en

büyük oğlu

Jack’in,

çocukluk

masumiyetinin kaybolmasından

başlayarak buruk bir yetişkinlik

evresine geçişini konu alıyor.

Tam bu geçiş sürecinde de

babası (Brad Pitt) ile yaşadığı

çalkantılı baba-oğul ilişkisi,

öykünün merkezine oturuyor.

Jack’in olgunluk hali (Sean

Penn) artık modern çağda

yolunu yitirmiş bir bireydir.

Kaderin varlığını ve

çıkmazlarını sorgularken,

diğer yandan yaşamın

anlamını bulmaya çalışır...

Terrence Malick’in 2011

Cannes Film Festivali’nde

eleştirmenleri ikiye bölen son filmi

Hayat Ağacı, yönetmenin baştan

aşağıya imzasını taşıyan bir yapıt.

Başrollerde Brad Pitt, Sean Penn

ve Jessica

Chastain yer

alırken, filmin

teknik ekibi de

özellikle göze

çarpıyor.

İnce Kırmızı

Hat

kinci Dünya

Savaşı

sırasında

Guadalcanal

da savaşan

bir grup Amerikalı erkeğin değişmelerinin,

acı çekmelerinin ve kendileriyle ilgili önemli

keşifler yapmalarının öyküsü. Film Pasifik

adalarında Japonların ilerlemelerini durduracak

olan, savaşta anahtar görevi görmüş

çatışmalardan birini arka planına almış. Ama

öykü, bunun ötesinde, hayatta kalmak için

savaşan, korkunç stres altındaki insanların

aralarında gelişen güçlü bağların arasında

dolaşıyor. Doğanın sessizliği insanların sesine

karışıyor, doğa insanın savaşma psikolojisine

nüfuz ediyor ve onları derin bir sorgulamanın

kucağına atıyor. Terrence Malick yönetiminde

yine tabii…

Mayıs Sıkıntısı

Yıllar sonra ailesininakrabalarının

yaşadığı,

çocukluğunun

geçtiği kasabaya

elinde bir kamera,

kafasında bir film

yapma tasarısı ile

giden bir adamın

öyküsü bu film... Belki

de, yıllardır bin bir

emekle yetiştirdiği

meşe ağaçlarını

orman idaresine

kaptırmamanın savaşını veren babasının;

her mayıs içini sıkıntı basan, bir toprak ve

gönül adamı olan babasının öyküsü... Belki de

müzikli bir saat edinmenin hayali ile yaşayan,

bu hayalin gerçekleşmesi için, bir yumurtayı

kırmadan kırk gün cebinde taşımak zorunda

olan küçük yeğenin öyküsü... Belki de... Belki

de küçük dertleriyle, büyük düşleriyle, sevinciyle,

sıkıntısıyla tüm bir yaşamın öyküsü

demek daha doğru olur Mayıs Sıkıntısı için.

Olağandışı bir içtenlikle yoğrulmuş, son derece

yalın fakat bir o kadar inceliklerle dolu

bir film. Her karesinde hayatın nabzı atan bir

filmin yanında kelimelerin yetersiz kalması

mümkün mü? Bu soruya filmi izledikten sonra

bir yanıt da siz verin ya da bırakın yaşamın

içinize sinen görüntüleri sıkıntılı da olsa derin

bir soluk alsın!


Zefir

Başına buyruk bir kız çocuğu olan

Zefir, yaz tatilini anneannesiyle dedesinin

Doğu Karadeniz Dağları’ndaki

yayla evinde geçirmektedir. Uzaklardaki

annesinin gelip onu alacağı günü

iple çekerken, zamanını anneannesiyle

dedesinin gündelik işlerinin yükünü

paylaşarak ve kırlarda dolaşarak

geçirir. Annesi sonunda beklenmedik

bir anda çıkagelir. Ne var ki Zefir’i almaya

değil, her zamankinden daha uzun

bir yolculuğa çıkmadan önce onunla

vedalaşmaya gelmiştir. Oysa Zefir, bir

daha ondan ne pahasına olursa olsun

ayrılmamaya kararlıdır..

Into The Wild

Okulunun gözde öğrencisi Christopher

McCandless, 1990 yılında

mezun olduktan sonra biriktirdiği

24.000 doları bir vakfa bağışlar

ve hayatının seyahatine çıkmaya

hazırlanır. Orta gelirli bir ailenin

oğlu olan Christopher’ın en büyük

amacı Alaska’ya giderek oradaki

vahşi doğayla iç içe yaşayabilmektir.

Christopher çıktığı yolda hayatını

değiştirecek birbirinden ilginç

karakterle karşılaşacaktır. Doğanın

kucağında değişen bir psikolojinin

anlatıldığı filmin yönetmeni Sean

Penn.

Deliverance / Kurtuluş

ABD ‘nin güney eyaletlerinden Georgia ile Güney Carolina ‘yı

birbirinden ayıran Cahulawassee nehri üzerine bir baraj inşa

edilmek üzeredir.Kısa bir süre sonra bu nehir ortadan kalkacak

yerini de yapay bir baraj gölü alacaktır.Atlanta ‘lı doğa tutkunu

Lewis ve üç şehirli arkadaşı Ed, Bobby ve Drew nehrin doğası

sonsuza dek bozulmadan önce son bir kez kano ile nehri boydan

boya geçmeyi ve bir çeşit macera yaşamayı planlarlar.Bu

hafta sonu tatilinin her zaman golf oynadıkları hafta sonlarından

farklı olmasını istemektedirler.Nehir boyunca ormanın derinliklerine

doğru ilerledikçe doğanın güzelliği ile ters orantılı olarak

yöre insanlarının pek de dost canlısı olmayan davranışları ile

karşılaşırlar ve yolculukları bir kabusa dönüşür.

The Tree

İlginç bir yas öyküsü... Dawn eşini kaybettikten sonra çocukları


ile baş başa kalmıştır. Küçük kızı babasının

ruhunun bahçelerindeki ağaçta yaşadığını ilk

söylediğinde bunu çocukça bir şaka olarak

kabul etmiştir. Başta kimsenin inanmadığı

bu fantastik olay, giderek aile içinde gerçeklik

kazanmaya başlar. Bir süre sonra çocuklar

ağaçta yaşadıklarını inandıkları babaları

ile konuşmaya başlarlar. Buna Dawn da

katılacaktır.

Kosmos

Kosmos mucizeler

yaratan bir

hırsızdır. Dağlardan

taşlardan,

ağlayarak ve sanki

birilerinden kaçar

gibi gelir bu zaman

dışı sınır şehrine.

Şehre girer girmez

nehirde boğulan

bir küçük çocuğu

kurtarır ve mucize

yaratan insan

olarak hemen kabul

görür şehirde.

Kosmos sıradan birisi değildir. Kosmos’u hiç

yemek yerken ya da uyurken görmeyiz. En

büyük ihtiyacı çay, tek besini ise avuç avuç

yediği kesme ya da toz şekerdir. Şaşırtıcı

maharetlerinden birisi de yüksek yüksek

ağaçlara büyük bir kolaylıkla tırmanıp, incecik

dallarında bir kuş gibi oturabilmesidir. Kosmos

herkesi irkilten bir isteğini açık sözlülükle

belirtir: Aşk peşindedir. Kosmos’la dereden

kurtardığı küçük çocuğun ablası Neptün

arasında tuhaf bir yakınlaşma olur, ağaçlarda

damlarda çığlık çığlığa kuş bağırışlarını taklit

ederek sanki gölgeleriyle buluşur, oynaşırlar.

Kosmos’un gelmesiyle şehirde o zamana

kadar pek de görülmeyen küçük dükkan

soygunları baş gösterir. Soygunlar ve mucizeler

birbirini kovalarken, şehirliler Kosmos’un

insanları iyileştirme gücünü keşfederler.

Bütün dertliler, hastalar, şifa arayan çaresizler

Kosmos’un peşine düşer. Zamanla talihsiz

olaylar serisi herkesin ondan uzaklaşmasına

sebep olur...


n 2011 yılını geride bıraktık. Kısa

film adına önemli etkinliklerin

olduğunu, özellikle de işin içine

profesyonel oyuncuların daha

fazla katılması adına önemli bir yıl

olduğunu geçen sayıdaki yazımda

da belirtmiştim. Bakalım 2012 kısa

film sektörü için neler getirecek?

Bu ayki köşeyi, yeni yılda ön plana

çıkacak, (özellikle de yakın zamanda

gerçekleşecek) kısa film

etkinliklerine ayırdım.

2.El Kısa Film Festivali

“Elemiyoruz, Ellemiyoruz”

sloganıyla yola çıkan ve daha

önce en az bir film festivalinden

elenmiş filmlerin katılabildiği,

“Uluslararası 2. el Film Festivali”,

yoluna yeşil sahalarda devam

ediyor. 2007 yılında kurulan 2.el

Film Festivali, beş yıldır ön elemede

elenen filmlere ev sahipliği

yapıyor. Daha önce herhangi bir

film festivalden elenen, bir kenara

atılan 1.000’e yakın film beş

yıl boyunca festival gösterimlerinde

yerini aldı ve almaya devam

ediyor. Bu sene 29 Şubat- 4 Mart

2012 tarihleri arasında Ankara’da

‘Futbol Konsepti’ ile düzenlenecek

olan festival; yarışmasız, jürisiz

gösterim koşulu olmaksızın,

2007 yılından itibaren ulusal ve

uluslararası film festivallerinden

elenen uzun metraj filmlerin

gösterimini üstlenecek. Film

başvuruları ise 1 Şubat 2012’de

son bulacak.

Ayrıntılı bilgi: www.ikincielfestivali.org

Okan Üniversitesi 2. Öğrenci

Filmleri Kısa Film Yarışması

Okan Üniversitesi Güzel Sanatlar

Fakültesi Sinema-TV Bölümü

tarafından 2. Öğrenci Filmleri

Kısa Film Yarışması düzenleniyor.

Yarışmaya sadece üniversitelerin

açık öğretim, ön lisans,

lisans, yüksek lisans, doktora/

sanatta yeterlik programlarında

okumakta olan öğrencilere ait

kurmaca ve belgesel kısa filmler

başvurabilecek. Kurmaca dalında

Semir Aslanyürek, Selma Köksal

Çekiç, Taner Akvardar, Tülin

Özen ve Ebru Ceylan’dan; belgesel

dalında ise Bülent Vardar,

Coşkun Aral, Burçak Evren, Enis

Rıza ve Kerime Senyücel’den

oluşan jürilerin görev yapacağı

yarışmanın son başvuru tarihi 01

Nisan 2012.

Ayrıntılı bilgi: www.okan.edu.tr

Hisar Kısa Film Seçkisi

Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam

Film Merkezi’nin 2005 yılından

beri sürdürdüğü ve yılın en iyi 10

filmini bir DVD’de toplayan Hisar

Kısa Film Seçkisi 2012 başvuruları


devam ediyor. Hisar Kısa Film

Seçkisi yıl içerisinde Türkiye’de

çekilen yüzlerce kısa filmi tarıyor,

başvuruları topluyor, elemelerden

geçiriyor ve jüri kararıyla seçilen

10 kısa filmi bir DVD’de toplayarak

sinema okullarına, ulusal

ve uluslararası yarışmalara,

festivallere gönderiyor. Hisar

Kısa Film Seçkisi 2012 jürisinde

sinema eleştirmeni Senem Aytaç,

yönetmen Seren Yüce, oyuncu

Serra Yılmaz ve yapımcı Zeynep

Özbatur Atakan yer alıyor.

Ayrıntılı bilgi: http://www.mafm.

boun.edu.tr/

Akbank 8. Kısa Film Festivali

Türkiye’de kısa film alanında

etkin bir platform oluşturan

Akbank Kısa Film Festivali bu

yıl 8. kez düzenleniyor. Yeni

fikirleri desteklemeyi ve kısa

film kültürüne katkı sağlamayı

amaçlayan Akbank Kısa Film

Festivali, 19 - 29 Mart 2012

tarihlerinde gerçekleştirilecek.

Festival programında, Festival

Kısaları, Uluslararası Bölüm,

Kısadan Uzuna, Belgesel Sinema,

Canlandırma Kısalar, Özel

Gösterim, Deneyimler, Atölye

ve Söyleşi bölümleri yer alıyor.

Bu yıl sekizincisi düzenlenecek

festivalin ön eleme jürisinde,

Belgesel Yönetmeni Emel

Çelebi, Kurgucu Bora Gökşingöl

ve Yönetmen Selim Evci bulunuyor.

Festivalin kurmaca

dalı ana jüri üyeleri ise Yapımcı

Zeynep Özbatur, Oyuncu Uğur

Polat, Sinema Yazarı Cüneyt

Cebenoyan, Yönetmen Seren

Yüce ve Akbank Sanat Müdürü

Derya Bigalı olarak belirlendi.

Belgesel dalı ana jüri üyeleri ise

Yazar Yekta Kopan, Belgesel

Yönetmeni Ethem Özgüven ve

Aysim Türkmen, Gazeteci ve

Sinema Yazarı Burçak Evren, Akbank

Sanat Müdürü Derya Bigalı

olarak belirlendi.

Ayrıntılı bilgi: http://www.akbanksanat.com

Selçuk Üniversitesi Kısa-ca 12.

Uluslararası Kısa Film Festivali

Festivalde her yıl açılış filmi

olarak önemli bir yönetmenin

eseri gösterilmekte ve onur

ödülü verilmektedir. 11.Kısa-Ca

film festivalinde Türkan Şoray’a

onur ödülü verilmiştir. Bu yıl ünlü

oyuncu Filiz Akın’a onur ödülü

verilmesi düşünülmektedir. Festivalin

birinci ve ikinci günü belgesel

sinema ve Türk sinemasında

anlatı sorunları ilgili sinemacıların

ve akademisyenlerin katılacağı

söyleşiler gerçekleştirilecektir.

Festivali her yıl yeni yapılan

öğrenci filmlerini, Üniversitemiz

Süleyman Demirel Kültür

Merkezinin 400 ve 800 kişilik

iki sinema salonunda izleyici ile

buluşturmaktadır. On bir yıldır

yapılan bu festival neticesinde,

Konya’da kısa film ve belgesel

alanında önemli bir altyapı

oluşturulmuştur. Bu yıl düzenlenecek

olan festivale dünyanın

en büyük kısa film festivali olan

Clermont-Ferrand film festivali

yöneticilerinden Laurent Guerrier

ve Prag FAMU Film Akademisi

dekanı Pavel Jech de jüri üyesi

olarak davet edilmiştir.

Ayrıntılı bilgi: http://www.kisaca.

selcuk.edu.tr/


Yangın Var filminin başrol oyuncuları Şerif Sezer, Nesrin Cavadzade ve

Osman Sonant filmlerindeki Selvi Boylum Al Yazmalım’a göndermelerden

bahsederken Türkan Şoray veya Kadir İnanır’ın

yerini doldurmanın zorluğunu işaret ettiler.

SERDAR AKBIYIK

n Murat Saraçoğlu’nun yönettiği Yangın Var Türkiye’nin iç

çatışmalarına doğru yerden bakan bir film. Karadeniz ile Güney

Doğu Anadolu’nun kendine has insan tiplemelerinin çatışmasında,

bu çatışmanın doğasında var olan espiriyi yakalayan bir yapım. Bunun

yanında Selvi Boylum Al Yazmalım’a yapılan saygı duruşuyla

da kendinden söz ettiriyor Yangın Var. Filmin başrolünde oynayan

Nesrin Cavadzade ve Osman Sonant rollerini oynarken Selvi

Boylum Al Yazmalım’da unutulmaz performanslar sergileyen Türkan

Şoray ve Kadir İnanır’a methiyeler düzdüler... Şerif Sezer ise

Yangın Var filminin sinema dilinin çok önemli olduğunu yeni Türk

sineması için belirleyici bir yapım olduğunu söyledi...

Projeyi tercih etme sebebiniz nedir? Sizi etkileyen şey ne oldu?

Şerif Sezer: Murat Saraçoğlu bana; “Bir film çekiyorum, böyle

bir rol var, senin oynamanı istiyorum, oynar mısın” diye sordu.

Senaryoyu yollamalarını istedim. Senaryo Türkçe geldi. Parantez

içinde de bütün bu laflar Gürcüce’dir diye not düşülmüş.

Ben bilmediğim halde İtalyanca konuşmuştum, Gürcüce de

konuşurum dedim. Murat olduğu için kabul ettim. Sonra bana

Gürcü bir koçum olacağını söylediler. Gürcü koçum repliklerimi

ses kaydı yapıp bana gönderdi. Çözemiyorum, anlamama imkan

yok. “Bunları anlamıyorum, oynayamayacağım kusura bakmayın,

bunu bir Gürcü oynasın” dedim. Gürcüce koçum Okşan, “Ben

ses kaydında hızlı konuştum, nasıl telaffuz edildiğini yazacağım,

hem de tane tane konuşup ses kaydı yollayacağım” dedi. Kabul

ettim. Ses kayıtları tekrar geldi. Böyle bir dil yok yani. İnanılmaz

zor. “Ben bunu beceremeyeceğim, rezil olacağım, oynamayayım”

diye telefonlar ediyorum. Çünkü dilim dönmüyor ve kafam ezber

tutmuyor. Oysa ben çok rahat ezber yaparım ama dili hiçbir şeyle

ilişkilendiremediğim için ezber tutamadım. Murat “Yaparız, olur”

dedi ve ben kendimi Artvin’de buldum. Sonuçta oldu. Çok sevdim,

çalışırken çok eğlendim. Çalıştığımız köy çok güzeldi. Oraları da

görmüş oldum.

Daha önce Karadeniz’de set paylaşmadınız herhalde.

Şerif Sezer: Yok, ilk defa gittim ve çok hoşuma gitti. Karakterim

çok matrak bir kadın, çok güldük. Türkçe konuştuğum yerler de


var ama oraları da Gürcü aksanlı Karadeniz

şivesiyle konuştum. Hiç değilse onlar Türkçe.

Bana, “Sen Deli Deli Olma’da Terekeme ağzıyla

konuştun, bunu da yaparsın” dediler. Terekeme

konuşmakta bir şey yok. Sonuçta Türkçe, ne

dediğimi biliyorum. Bunda ne dediğimi de bilmiyorum,

Çok zor geldi bana.

Osman Sonat: Ne biz ne dediğimizi biliyoruz, ne

dinleyen ne dediğimizi biliyor. Murat, “Balkanlarda

film çekiyor gibiyim yeter artık” dedi. Hiçbir

şey anlaşılmıyor. Bayağı yabancı film çekiyor

gibiydik.

Nesrin Cevadzade: Proje geldiğinde, senaryoya

bayıldım. İnanılmaz komik, renk cümbüşü var

resmen. Benim oynayacağım karakter Asya

çok maceracı bir karakter. Çok güzeldi ve hemen

katılmak istediğimi söyledim. İlk önce tek

başıma bir deneme çekimi oldu daha sonra beni

Osman’la birlikte çekmek istediklerini söylediler.

Ben “Eyvah herhalde olmadı, yeterince iyi

yorumlayamadım, bir de erkek başrol oyuncusuyla

uyumuma bakacaklar” diye düşündüm.

Osman’a zaten karar verilmişti. Bir geldim

Osman’la benim filmdeki tanışma sahnemiz

deneniyor. Çektik. Osman çok mutlu ve destekleyiciydi

o gün. Ben kafamda soru işaretleriyle

çıktım gittim. Birkaç gün sonra yapımcımız

Koray Çalışkan aradı beni “Nesrin biliyor musun

Osman senin için çok kulis yaptı” dedi. Çünkü

o güne kadar Osman, bir sürü insanla deneme

çekimi yapmış. Artık “Nesrin olsun çok iyi elektrik

aldım ben ondan” diye bana kulis yapmış.

Çok sevindim, çok mutlu oldum derken tekrar

bir görüşme ayarlandı. Benden Asya karakterini

tarif etmem istendi. Ben kendi anladığım Asya’yı

tarif ettim; “Cesurdur, ödün vermeyen bir kızdır,

neşelidir, maceraperesttir, ayakları yere sağlam

basan bir kızdır, ailede kendinden daha büyük

bir ablasının olmasına rağmen söz hakkı ona

aittir, ikna kabiliyeti çok yüksek” falan ben böyle

şeylerden bahsediyorum. Bana bir Asya tarif

ettiler, kaçarak uzaklaşmak istedim. Çünkü,

“İdol kadın, ikonik kadın, inanılmaz güzellikte bir

kadın” gibi terimler kullandılar. “Beni oynatmak

istediğinize emin misiniz” diye sordum. Çünkü

Al Yazmalım’a ve Türkan Şoray’ın Asya’sına

gönderme yapan bir film. Bu durum beni çok

ürküttü. Çekimlerin başladığı güne kadar çok

korkaktım, hiçbir şeyden emin değildim. Sonra Osman’la

gerçekten tutmuş olan elektriğimiz sayesinde birçok şey

olabildi.

Senin tercih ettiğin rollerde, kadın karakterler daha

baskın ve etkileyici. Bu biraz senin tercihin mi yoksa

projeler mi öyle denk geliyor?

Nesrin Cevadzade: Ben doğru proje gelene kadar çok

uzun süre bekleyen biriyim. Projelerim arasında çok uzun

süreler var. Gerçekten teklif edilen şeylerin içinden iyi

olanı tercih etmeye çalışıyorum. Akılda kalıcı kadınları

oynamışsam hep, bu denk gelmiştir.

Peki projede sizi etkileyen şey ne oldu?

Osman Sonant: Senaryonun naifliği oldu. Çok büyük bir

iddiası olmayışı, bir yol hikayesi oluşu, hiç görmediğim

iki coğrafyayı, Karadeniz’i tanıma imkanı bulmam.

Onun dışında tabi başrol olması beni kendine çekti.

İlk defa baştan sona nakış yapar gibi, ince eleyip


sık dokuyacağım bir rol çıkmıştı karşıma bunu

değerlendirmek istedim. Konusunu çok sevdim. Bir

politik komedi ya da karamizah olmasa da insanları

vicdanlarını ufak ufak uyarması, bunu bir kadın

erkek ilişkisiyle vermesi hoşuma gitti. Tabi buraya

geldiğimde panoda diğer adayların resimlerini

görünce şaşırdım. Bunları düşünüyorlarsa beni

neden düşünüyorlar diye sorguladım. Çünkü bunlar

hikayenin gişe yapmasını sağlayabilecek, seyircisi

olan insanlar. Benim kemikleşmiş bir seyircim yok.

Ben daha kafamı uzatmışım saçım gözüküyor.

Özellikle buradaki bir muhabbet ve deneme çekiminden

sonra bana bayağı ısrar edildi. Ben korkuyordum

başrol çok güzel ama çok büyük bir sorumluluk.

Bütün bu etkenler, bu cesareti göstermemi

sağladı.

Pandora’nın Kutusu’ndaki performansınızın bu

seçimde etkisi olduğunu düşündünüz mü hiç?

Osman Sonant: Tabi muhakkak olmuştur. Koray’ın

benimle ilgili sürecini anlattı zaten. Leyla ile Mecnun,

Behzat Ç. ile ortak dizi yaptığında Koray, Behzat

Ç. izleyicisiymiş. Behzat Ç.’yi izlerken benim

Erdal Beşikçioğlu’yla olan sahnemi görmüş ve “Kim

bu” diye düşünmüş. Çünkü onun kafasındaki tipe

ve renge uygunmuşum. Sonra benim Pandora’nın

Kutusu’ndaki adam olduğumu öğrenmiş. Murat’la

konuşup benim 2010 Kültür Başkenti’nde Murat’la

beraber çalıştığımı öğrenmiş. Sonra beni denemek

istediler Büyük ihtimalle Pandora’nın Kutusu’nun

etkisi büyüktür.

Sizin de dediğiniz gibi, Güneydoğu Anadolu ile

Karadeniz hem siyasi hem coğrafi alanda kendine

özgü iki bölge ve bu iki bölgede çekimler yaptınız.

Ne gibi farklılıklar gördünüz? Oradaki izlenimleriniz

nelerdir?

Şerif Sezer: Ben sadece Artvin’deydim. Oradaki

insanlarla görüştük. Köyün tamamı bizim filmde

oynadı. Gayet sıcaktılar. Sadece o baraj inşaatları

beni mahvetti. O kadar güzel bir coğrafya nasıl

katledilir onu gördüm. İnanılmaz uçurum uçurum

çukurlar kazılmış. Çok üzüldüm.

Nesrin Cevadzade: Ben daha önceki projelerde

neredeyse Doğu’nun bütün kentlerini gezmiştim.

Diyarbakır da buna dahil. Diyarbakırlı bir kızı

oynadığımda coğrafyayla ilgili bir sıkıntım, bilmeme

gibi bir durumum yoktu. O anlamda çok hazırdım.

Çekimlerimin büyük çoğunluğu Diyarbakır’da geçti.

Evimde gibiydim. Karadeniz’i hiç görmemiştim.

Rize, Artvin ve Trabzon’u gördük. Büyülendim.

İnanılmaz bir coğrafyası var. Şerif Abla’nın dediği

gibi, sistem öyle bir şey ki iki coğrafyaya farklı

şekillerde tecavüz ediyor. Doğu’da yaşanan başka

bir acıya da şahit olduk. Biz orada çekim yaparken

500 metre ileride insanlar öldü. Önümüzden cenaze

konvoyları geçti. “Biz burada ne yapıyoruz, niye

film çekiyoruz” diye sorguladığımız zamanlar oldu.

Askerlerin öldürüldüğü zaman biz oradaydık. Güvenlikle

ilgili problemimiz yoktu ama duygu olarak

çok yoğunduk. Fakat filmin tam da bu meseleye

dokunuyor olması, bu iki halkı elele tutuşturmaya

çalışıyor olması bizi motive ediyordu. Yaptığımız

şeyi her sorguladığımızda “Ama biz de bir cümle

kuruyoruz” diyorduk ve devam ediyorduk. Doğu’da

böyle bir şey yaşanırken Karadeniz’de de sistem

muhteşem coğrafyayı yerle bir ederek terörize edi-


ediyordu. Çok benzer hüzünler

olduğunu düşünüyorum iki coğrafya

için de. Çok büyülendiğimiz şeyler de

hüzünlendiğimiz şeyler de oldu.

Osman Sonant: Ben ilk kez Diyarbakır’a

gittim. Daha önce Antep ve Adana’ya

gitmiştim. Diyarbakır’ı ilk kez görüyor

olmam benim işime yaradı. Nasıl bir

şaşkınlık içerisindeysem karakterim de

o şaşkınlık içinde ilerleyecekti. Bu bir

oyuncu için bulunmaz bir nimet. Öteki

taraftan biz orada yaşanan tabloya

oranla daha hafif bir film çekiyoruz ve

oradayken Murat’la da çok etkileyici bir

an yaşadık. Konvoy halinde, büyük bir

sessizlik içinde cenazeler önümüzden

geçti o sırada da komik bir sahne çekmeye

çalışıyoruz. Öyle kalakaldık.

İnsanın içinden bu konulara daha sert

bir parmak basan, daha sert bir vicdan

meselesine yol açabilecek bir şey yapmak

geliyor. O an yaptığın şey sana

yetmiyor. Dert çok büyük sen bunu

sanki küçümsüyorsun, küçültüyorsun ve

sinema diline dönüştürüp sevimli hale

getiriyorsun gibi oluyor ve bu durumda

bir ihanet hissi yaşadık. Tabi çok uzun

sürmedi bu, sonuçta işimizi yapmak

zorundayız ve yaptığımız şey kötü bir

iş değil. Bizim yaptığımız küçük de olsa

bir vicdan muhasebesi. Ama ben Artvin,

Diyarbakır, Trabzon ve Rize’nin hepsinin

aynı olduğunu gördüm. Merkeze uzak

ve birinci derecede gelişmişliğe uzak

her şehirdeki insanın yalnızlığını gördük.

Aslında herkes çok yalnız. Biri şehir

planlamasının rezil halinden şikayetçi,

öbürü ana dilini konuşamamaktan ve

bir şeyleri çözememekten şikayetçi.

Merkeze uzak olan herkes bir şeylerden

yoksun. O noktada o Kürtmüş, o

Türkmüş, o Lazmış gibi bir düşünce

kalmıyor. Bu bir geyik konusu. Bunun

geyik konusu olmasını sağlayan şey de

2011 yılında hala bunların konuşuluyor

olması. Konuşulmuyor olsa bu geyik

ortadan kalkacak. Aslında kimsenin

derdi kimliği falan değil. İnsanlar yeterli

hizmet almıyorlar, yeterli imkanları

yok, coğrafyaları yeterli korunmuyor,

şehirleşme yeterli değil, işsizlik almış

başını yürümüş. Rize’de eğer yüzlerce

kişi bizi sokakta seyrediyorsa

orada işsizlik var demektir. Artvin’de

başka bir şey var. Heidi’nin köyleri gibi

orası. İnanılmaz güzellikte. İnsanları

da müthiş. Ben hayatımda yanakları

bu kadar al kızlar görmedim. O kadar

sağlıklı yaşıyorlar. O kadar güzel

şeyler yiyip, içiyorlar. Ferrarisini Satan

Bilge gibi insanın her şeyini satıp

oraya gidesi geliyor ama oraya gidip

yerlisi olduğunda da yediğin şeyler

bir şey ifade etmiyor olacak, başka

şeyler çıkacak. Aslında herkesin çok

şikayetçi olduğu, ama şikayetçi olurken

de aslında çok güzel şeyler

yaşayıp farkında olmadığı bir Türkiye

gördüm.

Filme bunun etkisi nasıl oldu?

Osman Sonant: Görsel olarak etkisi

oldu. Film, Türk sinemasında

hiç gözükmemiş bazı mekanlar

gösteriyor. Tortum Vadisi, oradaki

göl, Bulanık Köyü, Bingöl’deki yüzen

adalar... Hepsi fragmanda var. Herkes

buraların Türkiye’de olup olmadığını

soruyor. Her şeyin ötesinde çok romantik.

Koray’ın oralardan geçerken

bize gösterdiği, bulunmak istediği

mekanlar vardı. Sadece mekan sunan

bir film olmamak için böyle bir çok

mekanı da kullanmadık.

Filmde göndermelerin çok olduğunu

söylediniz. Siz nasıl algıladınız? Kadir

İnanır’dan bir etkilenme oldu mu?

Osman Sonant: Ben Kadir İnanır’dan

nasıl etkileneyim. Etkilensem ne

olacak. Selvi Boylum Al Yazmalım

herhangi birini etkilemediyse zaten

etkilenmeyen insanda bir problem

vardır. Ben Kadir İnanır gibi

olmaya çalışan biri olmadım. Öyle

bir seçim olmadı asla. Gerçekten

Cahit Berkay’ın müziği bizi birçok

noktada çok motive etti. Gözümüze


çok değişik görüntüler getirdi. Benim

zor bir sahnem vardı orada bana çok

yardımcı oldu. Sette megafondan o

bilindik Selvi Boylum Al Yazmalım

melodisini verirlerdi. O sırada insanlar

set hazırlığındayken biz o müzikle motive

olduk, o müzikle kendimize geldik.

Dolayısıyla o konuda çok etkisi oldu.

Nesrin Cevadzade: Selvi Boylum Al

Yazmalım milyonlarca kez izlediğim ve

her seferinde etkilendiğim filmdir. Tabi

ki Türkan Şoray’ın Asya’sı olmak mümkün

değildir. Ancak hafif hafif esintiler

olabilir. Bunun için de belli sahneler

vardı. Mesela Asya ile Koşman rengarenk

bir Diyarbakır düğününde

karşılaşıyorlar. Orada insanların içinden,

onları yararak kırmızı bir elbiseyle

yürüme sahnesi var. Öyle bir anda tabi

ki Türkan Şoray’ın Asya’sını düşündüm

ve o havayı içimde hissetmeye çalıştım

ama ne haddimize. Minik göndermeler

var gerçekten. Öyle bir iddiamız

ve onu çağrıştıracak bir alanımız da

yoktu senaryoda. Bu bambaşka bir

hikaye. Koşman bir Selvi Boylum Al

Yazmalım hastası ve Asya’nın babası

da Selvi Boylum Al Yazmalım hastası.

O yüzden kızına Asya ismini veriyor.

Bizim aslında alanımız bundan ibaretti.

Siz Kadir İnanır’ı bırakın Osman’ın

ağlayarak geldiği “Recep İvedik oldum”

dediği anlar vardı.

Osman Sonant: Acaba fazla mı suyunu

çıkardım, Recep İvedik’e bağladım

mı diye tedirgin oldum. Murat’ın

gözünün içine bakıp “Lütfen bana öyle

olmadığını söyle” dediğim oldu.

Film izleyiciden uzak bir yapım değil.

Dili sıcak ve halka yakın bir dil. Türk

sinemasının dili bu tür filmlere mi daha

yakın yoksa yurt dışındaki ödüllü minimalist

diyeceğimiz yapımlara mı?

Şerif Sezer: Türk halkının ilk

söylediğinize daha yakın olduğunu

düşünüyorum. Gişe rakamları da onu

gösteriyor zaten. Türk halkı daha sıcak,

anlaşılır, altını çizerek söylenen filmleri

daha çok seviyor.

Türk sinemasının resmi dilinin bu

söylediğimiz tarzda mı yoksa diğer

tarzda mı olması daha doğru? Bunun

ikisinin arasında bir bocalama var

çünkü.

Şerif Sezer: Aslında çok yüksek kalitedeki

bir film olup da aynı zamanda

Türk halkının sevdiği bir film de olabilir.

Mesela Babam ve Oğlum’da olduğu

gibi halkın da eleştirmenlerin de çok

sevdiği bir film yapılabilir. Hem çok

kaliteli hem herkesi kucaklayan sıcak

filmler de yapılabilir. Festival filmi

soğuk, insanlardan uzak, öbür tarafta

halka yakın film diye ayırmasak çok

daha iyi olacak. Ben festival filmi

yapıyorum, ben gişe filmi yapıyorum

demek çok yanlış. Ben iyi bir film

yapıyorum herkes çok sevecek diye

düşünülmesi gerekiyor.

Osman Sonant: Senaryo bazında

aslında Avrupa’nın ve o insanların

soğuk tabir ettiği ama başarılı olan

festival filmlerini andıran bir şeyler

var bu filmde. Alınan destek bunu

gösteriyor. Bu da ülkedeki çatışmanın

sempatik bir hikayeyle kendi içinde

bir çözüm yolu aramaya çalışması.

Bu izlenimi vermiş ki böyle bir

destek gelmiş. Türkiye’nin 2011’de

destek alan tek film bu. İçeriğine

baktığımızda bütün karakterleriyle çok

sıcak, çok samimi, halkın içinden, yer

yer fazla halkın içinden. Artvin’deki

o köy kadınlarıyla, Rize’deki,

Diyarbakır’daki bazı sahnelerde halkı

oyuncu olarak kullanan, halka uzak

olmayan bir film. Murat’ın tanımıydı o.

Bizim gördüğümüz şey modern seyirlik

Türk sineması örneği olmasıydı.

Nesrin Cevadzade: Şerif Abla’nın

söylediği gibi gişe sineması, sanat

sineması ayrımına inanmıyorum.

Böyle bir ayrım dünya üzerinde bir tek

bizde var. İki gün önce Ayrılık diye bir

film seyrettim. İran filmi. Berlin Film

Festivali’nde bütün Berlin tarihi içinde


En İyi Kadın, En İyi Erkek, En İyi Film ödüllerini almış tek film.

Size garanti ederim ki, o film bir Türk yönetmeni tarafından

çekilseydi ve Antalya’ya yollansaydı seçilmezdi. Televizyon

estetiğiyle çekilmiş derlerdi. Çünkü filmde sinemasal olarak

adamın tek bir güzel çerçevesi yok ama bir şeyler anlatıyor.

Bence asıl olan her zaman öyküdür. Adam bir öykü anlatıyor,

dağılıyorsunuz. Boşanmak üzere olan bir kadınla bir erkeğin

durumu üzerinden bütün bir hukuk, din sistemini, bütün bir

İran’ı ve arka planı görüyorsunuz. Bizim bir önceki filmimiz

Güzel Günler Göreceğiz için de senaryoda eksiklikler var denildi,

klişe bulundu. Filmi adam gibi eleştiren, neyi sevmediğini

söyleyen tek bir eleştirmen çıkmadı. Hakkında çok korkunç

yazılar çıktı. Eleştirmenler, yönetmenler, yapımcılar ve oyuncular

olarak sanat sineması ve gişe sineması olarak ikiye

ayrılmış durumdayız. Sanat sinemasının belirli kalıpları vardır.

Adam uzun uzun denize bakar sigarasını yakar ve 20 dakika

geçer. Bunun dışındaki tüm filmler tu kaka oluyor çünkü televizyon

estetiği olur. Bu tarafa yakın olanlar da halktan koptular,

halka yakın şeyler yapamıyorlar, seyirlik Türk sineması

ölmek üzere diyorlar. Ben açıkçası bu ayrımın çok gereksiz

olduğunu, yanlış olduğunu, bizi birbirimizden daha da

uzaklaştırdığını düşünüyorum. İyi film, kötü film, iyi hikaye,

kötü hikaye vardır diye düşünüyorum. Her zaman nasılından

çok ne anlattığının önemi var diye düşünüyorum.

Şerif Sezer: Nasıl anlattığının önemi var.

Osman Sonant: İşte o, türleri oluşturuyor. Türleri sanat filmi

ya da gişe filmi diye ayırmamak lazım. Yönetmen oyuncuyu

25 dakika öylece yürütebilir. O, o yönetmenin hayatı algılayış

biçimidir. Onun için zaman ağır akıyordur ve o onu göstermek

istiyordur. Çünkü o ona acı vermiştir. Bunu izleriz, izlemeyiz,

sıkılırız, gideriz bu bizim tercihimizdir ama o adamın

hayata bakışıdır. Sinema bir sanat dalıysa yapılan film zaten

sanattır bu kabul edilmiştir. Dolayısıyla biz insanlar Türkiye’de

yapımcılar, yönetmenler, oyuncular bir araya gelip de bırakın

bir akım üzerine tartışıp bazı projeler üretmeyi. İçinde kendimizi

bulduğumuz projelerde dahi, o projenin ne yapmak

istediğini ortaklaşa karara bağlayamıyoruz.

Nesrin Cevadzade: Yangın Var’ın temel cümlesi bir Karadenizliyle

bir Diyarbakırlıyı buluşturmak. Nasıl ki oralarda bir türlü

bir araya gelemiyorsak ve bu ayrıştırma, ötekileştirme hali her

an medya tarafından sürekli pompalanıyorsa, aynı şekilde

sanatta da bir şeyi hemen tu kaka ilan etmeyi yaşıyoruz.

Mesela Yangın Var iki ortaklı bir film. Ortaklarından bir tanesi

Türkiye’deki bağımsız sinemanın en merkezindeki adam;

Yamaç Okur. Diğeri de Yangın Var’ı gerçekten gişe filmi yapmaya

çalışan, Koray Çalışkan.

Osman Sonant: Önemli olan bir denge oluşmasıydı. Koray

herhangi bir sahnede seyircinin daha çok güleceği şeyler


olsun istiyordu. Haklı da, çok büyük para yatırıyor ve

çok büyük riskin altına giriyor ama Koray’da bir şeyler

anlatma isteği de ölmüş değildi. “Anlamı manayı tamamen

öldürelim sadece şekilsel bir şeyler kalsın” demiyordu.

Sahnenin nasıl çekileceğini Yamaçla tartışıyorlar,

Koray fikir veriyor, Yamaç “Bunu böyle yaparsak Berlin’e

katılamayız” diye Koray’a takılıyordu. Acaba komikliği

çok abartıyor muyum dediğim zamanlarda Yamaç’a

bakıyordum o sahnenin daha dingin olmasını isteyebilecekken

orada kahkahalarla gülüyordu. Dolayısıyla

bizim de dengemiz kayıyordu. Bu sefer “Biz ne yaptık,

bu sahne kime göre” diye düşünüyorduk. Bu buluşmada

gerçekten dozunda bir şey çıkmış olabilir. Çünkü gerçekten

çok çatıştılar. Yamaç, Koray ve Murat üçlüsü güzel

bir matematik oluşturmaya çalıştılar. Bundan sonrası

için de projeleri var. Tartışmaları o kadar hoşlarına gitti

ki bunu sürdürmeyi istiyorlar. Birçok filmin böyle bir

laboratuvardan geçip çekilmesi üzerine bir platform

oluşturmayı da istiyorlar.

1980 sonrası 90’ın ikinci yarısına kadar feminizmin Türk

sinemasında etkilerinin hissedildiği dönemlerdi. 2000’lerde

kadın oyunculuklar anlamında geriye bir adım

atıldığını düşünüyor musunuz?

Şerif Sezer: Filmler genel olarak yüzde 80 erkek odaklı

oluyor. Yeşilçam sinemasında tabi kadınlar daha ön

plandaydı. Yeşilçam sineması bitip yönetmen sineması

başladıktan sonra daha çok erkek filmleri yapıldı. Benim

oynadıklarımda da Deli Deli Olma hariç hep erkek ön

plandaydı, kadın ondan sonra geliyordu. Bu dünya

sinemasında da, tiyatroda da böyle. Kadınlara rol

yazmıyorlar. Türkiye’de Batı’yla yarışacak hatta üzerine

geçecek oyuncular var.

Osman Sonant: Kadın oyuncu seçimi noktasında özellikle

son 10 yılda öyle bir rota izlendi ki. 80 öncesinde ve

80’li yıllarda da bu bahsettiğimiz kadınlar idol kadınlar,

güzel kadınlar, iyi oyuncular, insanların kafasına tokmakla

vuran oyuncular. O kadınların gerçek hayatlarına

baktığımızda orada da çok büyük bir doluluk var. Şu

anda önümüze gelen şeyler, steril insanların, steril

hayatlarından çıkıyorlar. Bir Müjde Ar’ın, bir Hülya

Koçyiğit’in hayatını, onların acılarını kimse yaşamıyor.

O acıları yaşamadıkları için, acıları tanımıyorlar ve

oynayamıyorlar. Daha sığ yaşayan insanlarız. Özellikle,

Özal sonrası dönemde çok daha steril yaşamaya

başlayan neslin evlatlarıyız. O yoğunlukta karakterleri

çıkarabilmek için insanın çevresinde onları yaşayan

insanların olması lazım. Onları yaşayanlar yazma

noktasına gelemiyorlar.


Bu ay vizyona

girecek olan

Lars Von Trier’in

tartışmalar

yaratan filmi

Melankoli’nin

başrolünde

oynayan sarışın

Lolita Kirsten

Dunst çizgi dışı

güzelliğiyle

hayranlarının

aklını başından

almaya devam

ediyor…


SERDAR AKBIYIK

n TV ile üç yaşında tanıştı. 70’in üzerinde reklamda yer aldı. 1995’te ‘People Magazine’

tarafından dünyanın en güzel 50 insanı arasında gösterildi. Şu an annesi ile

kendi yapım şirketlerinde çalışıyorlar. İlk kez 11 yaşında Vampirle Görüşme adlı

filmde Brad Pitt ile öpüştü. 2002’de People’ın 50 güzel insan yarışmasında 2.kez

seçildi. Aslında Amerikan Güzeli’nde o oynayacaktı ama 15 yaşındayken Kevin

Spacey ile öpüşme ve güller içinde çırılçıplak yatma fikri ona pek cazip gelmedi.

1993 yılında o zaman 11 yaşında olan Dunst’a “ Interview with the Vampire ”da

Claudia’yı canlandırmak üzere elemelere katılması teklifi yapıldı. 5000’in üzerinde

adayın katıldığı elemelerde, yönetmen Neil Jordan’ın tercihi Dunst’tan yana oldu.

Dunst, Brad Pitt’le öpüşme sahnesi dışında rolünden son derece hoşnuttu. “

Interview with the Vampire ”la yakaladığı başarıya, aynı yıl rol aldığı “ Little

Women ” filmindeki uçarı Amy rolündeki başarısı da eklenince aktris

kendisini Hollywood’un önde gelen çocuk oyuncuları arasında

buldu. 1999 yılı, Dunst’un kariyerinde önemli bir dönüm noktası

oldu. Çünkü artık çocuk rolleri yerine genç kadın rolleri için

teklifler almaya başlamıştı. 2000 yılı “Teen People’s” dergisinin

“21’inin altında 21 ateşli güzel”i arasında gösterdiği

Dunst’ın sinema kariyeri için önemli bir yıl oldu. Jeffrey

Eugenides’ın bir öyküsünden Sofia Coppola tarafından

beyaz perdeye aktarılan “The Virgin Suicides”daki Lux

Lisbon performansı pek çok eleştirmenin dikkatini

çeken Dunst, “Bring It On” (Gençlik Ateşi) filmindeki

rolüyle de başarısını pekiştirdi. 2002 yılında Marvel

Comic’in sevilen çizgi karakteri “Spider Man”in sinema

uyarlamasında Örümcek Adam / Peter Parker’ın aşık

olduğu Mary Jane Watson rolüyle kamera karşısına

geçti. Sam Raimi’nin yönettiği filmde Tobey Maguire

ve Willem Dafoe ile birlikte rol alan aktris 2004

yılında gösterime giren “Spider Man 2” de de aynı

rolle hayranlarının karşısına çıktı. Sırasıyla 2004

yılında Wimbledon (film), Eternal Sunshine of

the Spotless Mind, 2005 yılında Elizabethtown

ve 2006 yılında Marie Antoinette (film) filmi ile

hayranlarınınn karşısına çıkan Dunst; 2007

yılında gösterime giren “Spider Man 3” filminde

de serinin ilk iki filminde olduğu gibi Mary

Jane Watson rolüyle hayranlarının karşısına

çıktı. Bu yıl Lars Von Trier’in büyük tartışmalar

yaratan filmi Melankoli’nin başrolündeydi.


BANU BOZDEMİR

n 57 Haziran 1952’de Kuzey İrlanda’da doğan Liam Neeson,

9 yaşında All Saints Youth Club’ünde boksörlük dersleri alıp,

amatör maçlarda ringe çıkar. Daha sonra ailesinin isteği üzerine

Queens College’e öğretmen olmak için girer. Bu arada

drama dersleri de alan Liam, Lyric Players tiyatrosunda iki

yıl boyunca, “The Risen People” oyununda sahneye çıkar. İlk

filminde İsa’yı canlandıran Liam, daha sonra Martin Boorman

adlı yönetmen tarafından keşfedilir ve “Of Mice and Men” filminde

rol alması teklif edilir. Bu filmdeki başarısı aktöre 1981

yılında “Excalibur” filminde başrol getirir. 1990’da çevirdiği

“Darkman” filminden sonra Broadway prodüksiyonlarından

“Anna Christie” de (devamlı kapalı gişe oynadı) oynarken

Steven Spielberg tarafından izlenilip beğenilen aktöre, 1993

yılında “Schindler’s List” filminde Oskar Schindler’i oynaması

teklif edilir. Bu filmdeki başarısı aktöre Oscar’da en iyi aktör

dalında adaylık getirirken, film Steven Spielberg’e ilk yönetmenlik

Oscar’ını kazandırır 1994’de eşi ile birlikte Jodie Foster’ın

başrolünü oynadığı “Nell” filminde oynayan aktör, Sir Walter

Scott’un romanından alınma “Rob Roy” filminde başrol oynar.

1996’da Meryl Streep ile “Before and After” filminin başrollerini

paylaşan aktör, 1998’de Victor Hugo’nun romanından alınma

“Les Miserables” da oynar. Daha sonra Yıldız Savaşları,

Perili Ev, Kinsey, Batman Başlıyor, A Takımı, Titanların

Savaşı gibi filmlerde rol alır. Bu ay The Grey filmiyle

karşımızda olacak ve vahşi doğada kurtlara karşı

savaş verecek!


n Yönetmenliğini Hakkı Görgülü’nün

yaptığı ‘Seninki Kaç Para?’ isimli filmin

çekimleri İstanbul Kayışdağı’nda başladı.

Ünlü sunucu Vatan Şaşmaz, ‘Seninki

Kaç Para?’ adlı sinema filminde ruhunu

şeytana satarak, parayı bulmak için her

yolu deneyen ‘Cemil Poyraz’ karakterini

canlandırıyor. Şaşmaz’ın eşini Fulden

Akyürek oynuyor. Film, Şubat 2012’de

vizyonda!

n Oyuncu Arda Esen, yapımcı olarak

birçok projeye imza atmaya hazırlanıyor.

Arda Esen, sinema filmi için çalışmalarını

sürdüreceklerini, 3 yıldır üzerinde

çalıştığı hikâyesi ve senaryosu kendisine

ait olan sinema filmi için, çok usta

bir ekiple yola çıktıklarını ve motor diyecekleri

gün için

sabırsızlandıklarını

söyledi. Hikâyesi ve

senaryosuyla çok

ses getireceğine

inandıkları filmle

ilgili detay vermeyen

Esen, mekân

bakmak için sık sık

şehir dışına seyahat

ettiğini söyledi.


n Türkiye Taşkömürü Kurumu Üzülmez Müessese

Müdürlüğü’ne ait maden ocağında geçen psikolojik

gerilim türündeki filmde Tülin Özen, Tansu Biçer ve

Nadir Sarıbacak, başrolleri paylaşıyor. Yönetmen Erden

Kıral, öykü yazarı Engin Çetinbağ’ın ’Kadehi Boşalanlar’

kitabından esinlenerek kaleme alınan filmin senaryo

çalışmalarının 2 yıl sürdüğünü söyledi. Kıral, bir kadın

yüzünden hasım olan iki erkeğin anlatıldığı filmin maden

ocağındaki çekimlerinde, kurumda çalışan maden

işçilerinin de rol aldığını belirtti. Filmin mayıs ayında

vizyona girmesi bekleniyor.


n Devrimden Sonra filmini yaratan ekipten

yine gündeme oturacak, cesur bir

film geliyor. 2023 yılında geçen öykü,

ülkeyi yöneten Vampirler Örgütü ile

ona karşı direnen gençlerin hikayesini

ele alıyor. Aksiyonun ve hareketin yüksek

olacağı filmin kadrosu çoğunlukla

genç oyunculardan oluşuyor. Bağımsız

Sinema Merkezi’nin yapımcılığında

gerçekleştirilecek olan filmde 100’den

fazla oyuncu yer alacak ve çekimlerin

tamamı İstanbul’da gerçekleştirilecek.

Nisan ayında seyirci ile buluşması

planlanan filmin yönetmen koltuğunda

ise Devrimden Sonra filminin de

yönetmenliğini yapmış olan Mustafa Kenan

Aybastı oturuyor.

n 007 James Bond serinin 25’inci filminin

Türkiye’yle ilgili ilk 15 dakikalık bölümü

için, Almanlar tarafından iki uçurum arasına

yapılıp 1912 yılında hizmete açılan 172 metre

uzunluğunda 99 metre yüksekliğindeki

Varda Demiryolu Köprüsü’nün yanı sıra

İstanbul’da Ayasofya ile Fethiye’de de çekimler

gerçekleştirilecek. Mekanları hazırlayan prodüksiyon

ekibinin, şubat ve mart ayında çekimlere

başlayacağı belirtildi. Varda Köprüsü’nde

yapılacak çekimlerin filmde 10 dakika

gösterileceği, çekimlere filmin başrol oyuncusu

Daniel Craig’in de katılacağı öğrenildi. Ulaştırma

Bakanlığı’ndan gerekli izinleri aldıkları belirtildi.

n Kıvanç Tatlıtuğ, Yılmaz Erdoğan’ın yeni

filmi “Şairler”de başrol oynayacak. Yılmaz

Erdoğan, ünlü tiyatrocu Erdal Tosun’un tavsiyesiyle

1940’lı yıllarda yaşanmış bir olaydan

yola çıkarak kaleme aldığı filmde, 20’li

yaşlarda vereme yenik düşen Zonguldaklı

şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip

Uslu’nun hayat hikâyelerini anlatacak. Yönetmen

koltuğuna da kendisi oturacak olan

Yılmaz Erdoğan’ın filminin, Kıvanç Tatlıtuğ’un

dışında belli olan tek oyuncusu ise eşi Belçim

Bilgin... Eşinin filminde ilk kez çalışacak olan

Belçim Bilgin, proje için çaça ve tenis dersleri

alıyor. “Mükellefiyet döneminde aşk”

sloganıyla çekilecek filmin diğer oyuncuları

henüz belli değil. Dekorları hazırlanan film,

İstanbul ve Zonguldak’ta çekilecek.

More magazines by this user
Similar magazines