Cinedergi 09

cinedergi

Binder09

■ Yepyeni bir yılın ilk sayısında buluştuk sizlerle.

Bu sayımızda size yılbaşının anlamını tekrar hatırlatan

yazılar ve filmlerle merhaba diyoruz. Öncelikle

geçtiğimiz senenin sıkı bir değerlendirmesini yaptık.

Dergimizin yazarları hem yabancı hem de Türk filmlerinden

oluşan beş filmlik listelerini oluşturdular.

Her biri kendi bakış açısıyla 2008’i değerlendirdiler.

2008’e güle güle diyen çalışmalarımız bunla da

kalmadı. Yılbaşı’nın manasını bize anlatan film

seçkisinin olduğu bir dosya hazırladık. Belki Yılbaşı

gecesini film seyrederek geçirecek sinefiller olur

diye hazırlandı bu dosya.

2009’un Ocak ayı Türk Sineması adına daha önce

hiç olmadığı kadar dolu. Dört haftada tam sekiz

yeni Türk filmi vizyona girecek. Cinedergi’de

kendine yakışan şekilde bütün bu filmleri mercek

altına aldı. Yönetmenleriyle yapılan röportajlar ve

özel dosyalarla size perde arkalarını getirdi. Öncelikle

Süt filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu ve

Pandora’nın Kutusu’nun yönetmeni Yeşim Ustaoğlu

ile yapılan röportajların çok konuşulacağını

düşünüyorum. Yeşim Ustaoğlu öyle fazla medyayla

içli dışlı olan bir yönetmen değil. Fakat bizi kırmadı

ve uzun bir röportaj verdi Cinedergi’ye. Pazar: Bir

Ticaret Masalı ile gündemimize düşen Türk

Sineması’nda Doğu Filmleri dosyamız da Banu

Bozdemir’in kaleminden okunulası bir çalışma oldu.

Kerem Akça ise iğneli fıçı sayılacak bir dosya hazırladı

sizin için; üçlü ilişkileri anlatan bu dosyanın

ilham kaynağı da kapak konumuz olan Vicky

Cristina Barcelona. Fırat Sayıcı’nın bayılarak hazırladığı

Rolleriyle Yaşayanlar köşesinde ise sinemanın

son kadın tanrıçası Monica Bellucci var. Vaz

geçilmez köşelerimiz Sindrella, Mesela Dedik, 18+

ve Kamera arkası birbirinden ilginç konularla bu

sayıda emrinize amade olacak. Her sayıda dolu

dolu bir içerik sunan Cinedergi’nin Ocak sayısı kendini

bile aştı. Ben Serdar Akbıyık ve bütün

Cinedergi kadrosu

2009 yılının mutlu

geçmesini diliyoruz...

Genel Yayın

Yönetmeni

Serdar Akbıyık

Yazı İşleri Müdürleri

Banu Bozdemir

Fırat Sayıcı

Katkıda Bulunanlar

Ali Ulvi Uyanık

Kerem Akça

Mekki Arvas

Remzi Bener

Arzu Çevikalp

Hasan Sayın


2008, bir on yıllık sürecin düğümlerinin

çözüleceği veya düzenin farklılaşacağı

bir dönemin başlangıcıydı.

Dünya sineması denince istenildiği

kadar tartışılsın Hollywood'un liderliği

çok belirgin. Üstelik duruma göre

ayar çekmesini çok iyi bilen bu

endüstri son dönem yaptığı eleştirisi

yüksek filmlerle kendine göre bir

önlem alıyor. Alman, İngiliz ve Güney

Amerika sinema endüstrileri de

eleştirel bir bakış açısına sahip iyi

filmler yapıyorlar. Bu noktada benim

listem Hollywood'un siyasi eleştiriyi

öne çıkaran filmlerinin ağırlıkta olduğu

bir liste oldu. Türk Sineması ise biz

gazetecilerin önceden yüklediği Yeni

Türk Sineması nitelemesini daha fazla

hak eden yapımlarla bu yıl kendini

gösterdi. Semih Kaplanoğlu, Yeşim

Ustaoğlu, Reha Erdem, Nuri Bilge

Ceylan gibi ayrıcalıklı yönetmenler bu

Yeni Türk Sineması'nın çerçevesini

çizen filmler yaptılar. Özcan Alper,

Hüseyin Karabeyoğlu ve Cemal Şan

gibi genç isimler de yaptıkları üretimlerle

bu yeni çizgiye destek verdi.

Her şeyden önce, son beş yılın üzerine,

neredeyse tek bir tuğla bile koyamayan

bir Hollywood’la karşı karşıya

kaldık 2008’de. Türk sineması ise

nicelik olarak tutarlılığını korusa da,

nitelik olarak üstündeki tembelliği hala

atamadı. Derviş Zaim, Nuri Bilge

Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Çağan

Irmak, Reha Erdem, Ümit Ünal ve

Yeşim Ustaoğlu gibi Türk sinemasının

demirbaşları yurtdışına açılmayı yine

es geçmezken, Hüseyin Karabey,

Özcan Alper gibi taze kanlar da

katıldı. Recep İvedik, A.R.O.G,

Mustafa, Osmanlı Cumhuriyeti, Issız

Adam ve Muro gibi filmler gişenin

ateşini canlı tutarak Hollywood filmlerine

aman vermediler. ( Bknz. Sarışın

Bond ) Şimdi Türk sinemasının tek

yapması gereken, söz konusu seyirci

avantajını da kullanıp, 2009 yılında

daha kaliteli işlere imza atması.


EN İYİ 5 YABANCI FİLM

Tehlikeli Oyun

(Die Welle - The Wave)

Aramızda Casus Var

(Burn After Reading)

İşte Özgür Dünya

(It’s a Free World)

Charlie Wilson’ın Savaşı

(Charlie Wilson’s War)

Yalanlar Üstüne

(Body of Lies)

EN İYİ 5 YERLİ FİLM

Sonbahar

Issız Adam

Mustafa

Süt

Üç Maymun

EN İYİ 5 YABANCI FİLM

Tehlikeli Oyun

(Die Welle - The Wave)

Kan Dökülecek

(There Will Be Blood)

3. Kalpazanlar

(The Counterfeiters)

4. İşte Özgür Dünya

(It’s a Free World)

5. Rec

EN İYİ 5 YERLİ FİLM

Üç Maymun

Devrim Arabaları

Issız Adam

Ara

Mustafa

2008 yılı için kısaca yükselişe

geçen Türk sinemasının

zaferi diyebiliriz…

Türk sineması, yabancı

filmler içinde küçücük bir

noktayken, yavaş yavaş

büyüdü ve sektöre ağırlığını

koydu. Nitelik ve

nicelik tartışması yapmadan,

2008’in özellikle

son aylarının seyirci

grafiğini yükselttiğini söyleyebiliriz…

Kültür Bakanlığı

destekleri ve festivallerde

ödenen meblağlar da bu işe

iyi bir destek attı… Issız

Adam, tam bir nostalji patlaması

yaşattı, Recep İvedik

feleğimizi şaşırttı. Bu sene

yabancı filmler, kitap uyarlamaları,

yeniden çevrimler ve

EN İYİ 5 YABANCI FİLM

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün

(4 Monts, 3 Weeks, 2 Days)

İhtiyarlara Yer Yok

(No Country For Old Men)

Alexandra

Çıkış Yok

(Stuck)

Sweeney Todd: Fleet

Sokağının Şeytan Berberi

EN İYİ 5 YERLİ FİLM

Sonbahar

Üç Maymun

Gitmek

Rıza

Ara

devam filmleriyle öne çıktı.

1979 yapımı Apocalypse

Now, uzun versiyonuyla tekrar

gösterime girme şansını bu yıl

yakaladı… Çevreci filmler,

Arkadaşım Tilki ve robot Vol.İ

özel olarak ilgimi çeken

yapımlar oldu, aborjinlere

saygı niteliği taşıyan

Avustralya da geç gelen

selamıyla ilgiye değerdi…


2008, şahsını ve politikalarını

neredeyse tüm Hollywood’un

yerden yere vurduğu Bush’un

defedildiği bir yıldı ve gerek

stüdyoların yan şirketleri, gerek

bağımsızlar sayesinde, ABD

Sineması dünyanın yakıcı

sorunlarını -aynen dünyanın

EN İYİ 5 YABANCI FİLM

(ALFABETİK SIRAYLA)

diğer sinemaları gibi- gündeme 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün

getirdi. Ben memnun kaldım. (4 Monts, 3 Weeks,

Türk Sineması ise, uluslararasında

da dikkat çeken Gomorra

2 Days)

bireysel çıkışlar ve sürprizlere, Kan Dökülecek

hatta sinema tarihimizin en iyi (There Will Be

birkaç filmini çıkarmasına rağmen,

yine –genel olarak- suya Sınıf

Blood)

sabuna dokunmadı. Estetiğe (Class)

ihanet eden televizyon Tanrının Vadisinde

dizilerinin düşünsel tembelliğe (In The Valley

alıştırdığı seyirciyi, sinemalara, Of Ellah

ciddi öyküleme / tartım sorunları

olan filmler –maalesef-

(ALFABETİK

EN İYİ 5 YERLİ FİLM

çekti. Bir gerçek iyice su SIRAYLA)

yüzüne çıktı: Sinemamızdaki en Devrim Arabaları

iyi filmler, maddi olanaksızlıklardan

ve cesur yüreklerden Rıza

Gitmek

süzülenler!

Sonbahar

Üç Maymun

Yıl içinde biyografi, korku, western

ve kara film evrim geçirirken,

dünya sineması 'anime estetiği'

adlı yeni bir görsel üslup kazandı.

Biyografiyi Beni Orada Arama, ana

karakteri birden fazla insana

bölerek farklılaştırırken, Rec: Ölüm

Çığlığı ve Canavar korkuda

EN İYİ 5 YABANCI FİLM

'gerçeklik' olgusuyla izleyicinin Beni Orada Arama

zihinsel yaklaşımını değiştirdi. (I Am Not There)

İzleyiciyi pasif konumdan aktif Cloverfield

konuma yerleştirdi. Western, İhtiyarlara Yer Yok

İhtiyarlara Yer Yok sayesinde; (No Country

Psycho-noir alt türü ise Tabanca For Old Men)

sayesinde kara komedi ile birleştiler.

İkinci Nefes ise 40'ların (Revolver)

Tabanca

siyah-beyaz kara filmlerini renkli Paranoid Park

bir estetikle

EN İYİ 5 YERLİ FİLM

postmodernize etti. Tabii Speed Uc Maymun

Racer'ın anime estetiğini kavramını Bir Tugra

sinemamıza getirmesi bir yana; Kaftancioglu

2008 içinde Kıyamet Öyküleri, Filmi

Kırmızı Balon'un Yolcuğu ve Tatil kitabi

Paranoid Park'ın Godardiyen film Ara

modelinin hala yolu açık olduğunu Osmanli

kanıtlaması da önemliydi. Cumhuriyeti


Yönetmen: Steven Soderbergh

Senaryo: Peter Buchman,

Benjamin A. van der Veen

Oyuncular: Benicio Del Toro,

Demián Bichir, Rodrigo Santoro,

Catalina Sandino Moreno

Konu: İlk kez Cannes Film

Festivali’nde gösterilen film, Che

Guevara’nın devrim günlerine

odaklanıyor. Daha önce de birkaç

kez ortak çalışmalar yapan yönetmen

Soderbergh ve Cannes’da bu

rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülü

alan Benicio Del Toro, Gerilla’da

muazzam bir biyografi filmi

ortaya koyuyorlar.


Yönetmen: Takeshi Kitano

Senaryo: Takeshi Kitano

Oyuncular: Takeshi Kitano,

Kanako Higuchi, Nao Omori

Konu: Zengin bir ailenin

çocuğu olan Machisu ailesini

erken yaşta kaybeder.

Hiçbir zaman resimde başarı

kazanmamasına rağmen

hayallerinin peşinden gider

ve ressam olmaya karar

verir. Film, Kitano otobiyografisinin

“Takeshi’s” ve

“Glory to the Film

Maker”dan sonraki üçüncü

bölümü.

Yönetmen: Danny

Boyle, Loveleen Tandan

Senaryo: Simon

Beaufoy, Vikas Swarup

Oyuncular: Dev Patel,

Anil Kapoor, Saurabh

Shukla, Freida Pinto

Konu: Danny Boyle, film

setini bu kez Hindistan’a

kurdu. Yoksul Hintli genç

Jamal Malik günün birinde

"Kim 500 milyar ister?" yarışması

için seçilir. Aklında ödül

parası olmadan yarışmayı

büyük bir başarıyla sürdüren

Jamal’in geçmişi sağlamlaşırken,

geleceği karışacaktır.

En büyük isteği ise güzel

Latika’ya kendini kanıtlamaktır.


Yönetmen: Cemal Şan

Senaryo: Cemal Şan

Oyuncular: Serdar Orçin, Begüm Birgören,

Ufuk Bayraktar, Uğur Polat

Konu: Kimi kimsesi olmayan Ali mahalleye

yeni taşınan bir kadına aşık olur. Ancak bu

kadın bir başkasına aşıktır. Aşk acısı çekmeye

başlayan Ali'nin derdine bir de yaşadığı son

derece kötü olaylar eklenince, hayatı içinden

çıkılmaz bir hal alır.

Yönetmen: Uli Edel

Senaryo: Bernd

Eichinger , Stefan Aust

Oyuncular: Martina

Gedeck, Moritz

Bleibtreu, Johanna

Wokalek, Bruno Ganz


Konu: Alman terörist

grubu RAF'ı (Kızıl Ordu

Fraksiyonu) inceleyen Der

Baader-Meinhof Komplex, 60'ların

sonu ve 70'lerin başlarında hüküm

süren, bombalama, adam kaçırma ve hırsızlık

gibi birçok olayın içine karışan Alman

terörist grubuna sert bir bakış atıyor.

Yönetmen: John Schultz

Senaryo: Mark Burton , Adam F. Goldberg

Oyuncular: Ashley Tisdale , Robert Hoffman

, Kevin Nealon

Konu: Standart bir Amerikan ailesi dinlenmek

için Main'deki eski ve köhne evlerine

giderler. Bu sırada evin küçük kızının karşısına

sevimli bir yaratık çıkar. Ancak, yaratığın

kötü kalpli arkadaşları da evi istila etmeye

kalkınca olaylar çığrından çıkacaktır.


Yönetmen: Tony Gilroy

Senaryo: Tony Gilroy

Oyuncular: Julia Roberts, Clive Owen, Paul

Giamatti, Carrie Preston, Tom Wilkinson

Konu: Claire

Stenwick ve Ray

Koval şehvetli bir

geçmişe sahip

ortak çalışan iki

ajandır. Saygın

patronları tarafından

büyük bir

göreve atanan

ikiliyi biribiriyle

ilgili de sürprizler

beklemektedir.

Yönetmen: David Zucker

Senaryo: David Zucker , Myrna

Sokoloff , Lewis Friedman

Oyuncular: Trace Adkins,

Brandon Alter ,

Konu: David Zucker’dan bu

sefer de bir Michael Moore parodisi!

Michael Malone 4

Temmuz kutlamalarını

Amerika'nın geçmişiyle şimdiki

hallerinin farklı olduğundan

dolayı sonlandırmak için bir

kampanya düzenler. Malone'un

yeğeni bir deniz kuvvetleri subayıdır

ve Malone bu yüzden

yeğenini hor görmektedir. Bu

yüzden ansızın George

Washington , General Patton ve

John F. Kennedy 'nin hayaletleri

tarafından ziyaret edilir.


■ Mali kriz, Hollywood'un da

kapısına dayandı. Kriz nedeniyle

zor duruma düşen Hollywood'un

dahi yönetmeni Steven Spielberg,

heyecan verici projelerini hayata

geçirebilmek için yana yakıla para

arıyor. Spielberg’e yakın olanlar,

ünlü yönetmenin, sahibi olduğu dev

film şirketi DreamWorks'ün

önümüzdeki dönemde çekimi planlanan

filmleri için 1.2 milyar dolarlık

bütçe öngörüldüğünü ancak bu

rakamın yarıdan fazlası için kaynak

bulunamadığını belirtiyor. Kriz

koşullarının giderek ağırlaştığı bu

günlerde Spielberg'in finansman

kaynakları bulamaması halinde

Hollywood'da merakla beklenen

projelere de start verilemeyecek.

Bunlar arasında Clint Eastwood'un

yönetmenliğini yapacağı söylenen

Hereafter, bir teröristin hikayesi

Motorcade ve Yahudi komedisi

Dinner for Schmucks gibi yapımlar

var. Spielberg'in mali sıkıntısının,

ABD'nin en büyük sigorta şirketi

AIG'nin Ekim ayında batmasıyla

başladığı, ağırlaşan kredi şartlarının

da yönetmeni büsbütün güç

durumda bıraktığı belirtiliyor.


■ Bollywood, kendine has stili ile dünyada sevilen tür filmler yapmaya

devam ediyor. Fakat bazen de çizgiyi aşıyor. Bollywood’un,

daha şoku atlatılmadan, Bombay’da geçen ay düzenlenen kanlı

saldırıların filmini çekmeye karar vermesi, bu defa büyük infiale yol

açtı. Yapımcı Vijay Verma, yaşananların halkın önüne konulması

gerektiğini söylerken, senaryonun hazır olduğunu ve çekimlere

birkaç hafta içinde başlanabileceğini söyledi. Radikal milliyetçi

bakış açısıyla hazırlanan terör filmlerine aşina olan Hint halkının,

bütün ölümlerin acısı geçmeden filmde anlatılanlara tahammül edip

edemeyeceği ise merak konusu. Bollywood’un kurbanların hassasiyetine

hiçe sayarak alelacele işe koyulduğunu düşünen

çevrelerin artan tepkisi de yapımcıların işini zora sokuyor.


■ Türkiye'deki sinema

solanları 2008'de, yerli

ve yabancı toplam 257

filmi ağırladı. Türk filmleri

Hollywood başta

olmak üzere yabancı

rakiplerini geride

bırakarak, gişede ilk

10'u kimseye bırakmadı.

Sinema ve Telif

Hakları Genel Müdürü

Abdurrahman Çelik,

yaptığı açıklamada

2008'in Ocak ayından,

15 Aralık'a kadar olan

süreçte, yerli ve yabancı

olmak üzere toplam 257

sinema filminin vizyon

gördüğünü belirtti. Bu

filmlerin 50'ye yakının

Türk filmi olduğunu

hatırlatan Çelik, Türk

sinemasının 2008'de

"altın yılını yaşadığını

söyledi. Bu rakamın on

yılların en yüksek

rakamı olduğunu vurgulayan

Çelik, "Film üretim

sayısında ciddi bir artış

var. Kalite ve nitelik

açısından da Türk sinemasında

çıta her gün

biraz daha yükseliyor.

Artık sıkça yurt dışında

festivaller, yarışma ve

özel tanıtım etkinliklerine

davet ediliyoruz”

diye konuştu.


■ Ülkemizin en geniş katılımlı

jürisi tarafından verilen, Türk sinemasının

Oscar Ödülleri olarak

kabul edilen ‘Yeşilçam Ödülleri’,

03 Mart 2009’da düzenlenecek

muhteşem bir törenle ikinci kez

sahiplerini bulacak. Kültür ve

Turizm Bakanlığı himayesinde,

Türkiye Sinema ve Audiovisuel

Kültür Vakfı’nın (TÜRSAK) organizasyonu

ile gerçekleştirilen

“Yeşilçam Ödülleri” adayları 47

filmden oluşuyor.

■ Brad Pitt, Hollywood'un en güçlü yıldızlarından

biri. Ama bütün bunlar bile ünlü

aktörün orta yaş krizine girmesini

engelleyemedi. 18 Aralık'ta 45 yaşına giren

Pitt, yaptığı son açıklamayla hayranlarını

hem şaşırttı hem de duygulandırdı.

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi adlı

filmde yaşlı bir adam olarak kamera

karşısına geçen Pitt hem bu filmin hem de

doğum gününün

etkisiyle geçen

yıllar hakkında

oturup düşünmeye

başladığını

söyledi. Pitt "

Geride ne kadar

zamanım kaldı?

10 yıl mı, yoksa 5

yıl mı?" diye

konuştu.


■ Uluslararası

Hindistan Kadın

Filmleri

Festivali'nde

Sevgilim İstanbul

en iyi film ve en

iyi yönetmen

ödülü aldı! Bu yıl

dördüncüsü

yapılan

Uluslararası

Hindistan Kadın

Filmleri

Festivali'nde

Seçkin Yasar'ın

yönettiği Sevgilim

İstanbul en iyi film

ödülü kazandı.

Seçkin Yasar da

en iyi yönetmen

ödülünün sahibi

oldu...

■ Üç Maymun, Gitmek, Pandora'nın Kutusu ve

Pazar:Bir Ticaret Masalı, Palm Springs Film

Festivali'nde... Nuri Bilge Ceylan’ın ödüllü filmi Üç

Maymun’un dışında Hüseyin Karabey'in 'Gitmek', Yeşim

Ustaoğlu'nun 'Pandora'nın Kutusu' ve Ben Hopkins'in

'Pazar: Bir Ticaret Masalı' gösterilecek. Amerika'nın

Oscar öncesinde yapılan en büyük film festivali olan

Palm Springs Film Festivali, 6-19 Ocak tarihlerinde

Kaliforniya'da düzenleniyor.


Son yıllarda dünya siyaset ortamını

alevlendiren Ortadoğu sorunu, tüm sinemaseverlerin

de bildiği üzere artık Hollywood’un

gözde platolarından… Sinemayı her daim iyi

bir propaganda aracı olarak kullanabilmiş

Amerika, ara sıra da olsa, kendi öz eleştirisini

yapan Hollywood’la karşı karşıya kalıyor.

Bunun son örneklerinden biri de “Krallık” idi.

Şimdi ise karşımızda yeni bir film var;

“Yalanlar Üstüne”. Orijinal adına sadık kalan

bir tanımlama yapacak olursak, yalanların

vücut bulmuş halini gözler önüne seren bu

film, Wall Street Journal için çalışan araştırmacı

gazeteci yazar David İgnatius’un sıkı bir

roman uyarlaması. Yazar, geçen ay ülkemize

konuk olarak bir basın toplantısı da düzenlemişti.

Kitabı beyazperdeye aktaran isim ise,

usta yönetmen Ridley Scott.

Yalan söyleme, aldanma, aldatma, inanmama,

paranoya, belirsizlik ve güven sorunu…

Filmin izleyiciye geçirdiği bu minik psikolojik

travmalar, 128 dakikalık uzunluğuna rağmen filmi

sonuna dek heyecan ve merakla izlemenizi sağlayan

unsurların başında geliyor. Ardından da Ridley

Scott’un, o alışılageldik usta işi, ritmi ve aksiyonu bol

kamerası ve dinamik kurgusu… Ridley Scott, aynı

zamanda Oscarlı “Köstebek”in de senaristi olan

William Monahan’ın elinden çıkma senaryoyu peliküle

işlerken, zaman zaman sakin, çoğu kez de panik atak

stiller kullanıyor. En büyük yardımcıları ise başrol

oyuncuları… İlk kez Scott’la çalışan Leonardo Di

Caprio, anlaşılan o ki, yönetmenin dinamizmini sette

çabuk yakalamış ve karakterine yansıtabilmiş.

Richard Ferris rolündeyken elinden geleni ardına koymuyor

ve yukarıda bahsettiğimiz duyguları seyirciye

çabuk geçiriyor. Russel Crowe hakkında söylenecek

fazla ve yeni bir şey yok. Scott’un isteği üzerine filmden

önce 23 kilo alarak, rahat ve dingin bir karakterle

filme ivme kazandırıyor. Dikkati çeken belki de en

önemli oyuncu, Ürdün’lü istihbarat şefi Hani’yi canlandıran

İngiliz oyuncu Mark Strong. Esmerliğinin de

verdiği etkiyle yılların Ürdün’lüsü gibi görünen oyuncu

soğukkanlı rolüyle inandırıcılığını koruyor, usta oyuncuların

karşısında devleşiyor. Ortadoğu’da birçok

önemli ülkeyi mekan olarak kullanan “Yalanlar

Üstüne”nin küçük bir bölümü de Türkiye İncirlik’te

geçiyor. CIA’in işgüzarlığı sonucu İncirlik’te büyük bir

patlama oluyor ve bu sayede aranan hedef görünür

hale geliyor. CIA’in iç yüzünü, şaşırtma tekniklerini,

zor durumda kalınca ajanlarını nasıl ortada bırakabildiğini,

bazen nasıl görüneni hemen anlayamadığını

da ortaya koyan Ridley Scott, amacına ulaşmış.

“Yalanlar Üstüne”, her ne kadar bazı kesimler tarafından,

Amerika’ya karşı ürkek bir film olarak tanımlansa

da, bu tarz eleştirel filmlerin öncülerinden biri olarak

bile saygı duyulmayı hak ediyor.


■ Yeşim Ustaoğlu ismi düşüncelerinin peşine takılıp

giden ve bundan fazlaca taviz vermeyen, hatta sakin

ve soğuk havasıyla yanına pek fazla yaklaşılamayan

bir ismi temsil ediyor. Onun filmleri toplumsal

sancıları kişisel bir bakışla temsil eder ve derin bir

yolculuk barındırır içinde. Güneşe Yolculuk insan

hakları ihlalleri ve Kürt sorununa değindiği bir filmdi.

Bulutları Beklerken bir çocuk vasıtasıyla geçmişinin

peşine düşen Eleni / Ayşe’yi anlatıyordu. Buradaki

sorunda insanları birbirinden sorumsuzca koparan

mübadele sorunuydu.

Bu sene İspanya’nın önemli festivali San

Sebastian’dan Altın İstiridye’yle dönen Pandora’nın

Kutusu ise, kesinlikle haklı bir ilgi buluyor. Yine bir

içsel dönüşüm, yine bir yolculuk hali var filmde.

Konu çok kişisel değil ama herkesi bir yerlerinden

yakalayıp, derinden bir hesaplaşmanın tam da

ortasına itiveriyor. Bunu o kadar doğal, o kadar zorlamadan

yapıyor ki, filmi izlerken bir yandan da kendi

iç hesaplaşmanızın içinizi en derinden kemirdiğini

duyuyorsunuz. Film birbirinden kopmuş üç kardeşin,

Karadeniz’de yaşayan annelerinin kaybolma

haberiyle bir araya gelmeleriyle başlıyor. Herkes

işinde gücünde, çatışmalar had safhada… Anne

Alzheimer olduğu için kaybolmuştur. Anne göz

önünde olması amacıyla alınır ve şehre getirilir.

Herkesin hayatı bir anda darmaduman olur. Anne

gittikçe aksilenir, tepki verir ve o unutkanlık hali

içinde bile evini özler… Bu tam da şehirde yaşamanın,

kendi düzenimiz içinde kaybolmanın, herkesi

yok saymanın, kimse anlamak istememenin acı bir

şekilde dile getirilmesi halidir… Evin aykırı ergeni, bu

yapay sisteme dahil olmamak için yoğun bir kaçma

halindedir. Hiç buluşmaz dediğimiz iki insan buluşur

ve yaşlı kadın hiç unutamadığı bir dünyanın içinde

son yolculuğuna uğurlanır. Yeşim Ustaoğlu, kesinlikle

etrafımıza bu kadar fazla duvar ören şehirli insana

en derininden bir çuvaldız batırıyor ‘kendine gel’ şeklinde…

Kimisi yaşlı kadının ruh halini ve son yolculuğunu

ünlü yönetmen İmamura’nın ‘Narayama

Türküsü’ filminin duygusuna benzetebilir. Yaşlı kadın

Tsilla Chelton (en iyi kadın oyuncu) tam anlamıyla

mükemmel. Karakter açılımları ve onların toplumsal

konumlarıyla müsemma halleri gayet gerçekçi ve

yakın… Bu kez Yeşim Ustaoğlu’nu çok daha farklı

bir gözle izleyecek herkes…


■ Animasyon sinemada her zaman baskın bir tür

oldu. Fakat teknikler ilerledikçe kendi zırhından sıyrıldı

çizgiler. Daha kanlı canlı oldular. İnsanın hayal

gücünün en etkileyici kahramanlarının yaratıldığı bir tür

oldu animasyon filmler. Bu noktada Uzak Doğu'nun

mangaları, ABD'nin Disney, Piksar gibi stüdyolarının

yarattığı animasyonlarla yarışırlar. Her iki endüstiride

kendi tarzlarında büyük ilerlemeler kaydetti.

Özellikle Hollywood endüstirisi normal bir filmde

kahramanı canlandıran karakter bir nedenle filme

devam edemese bile animasyonun katkısıyla filmleri

bitirecek duruma geldi. Yani çizgiyle, gerçek, canlı

hayatları taklit edebilmeye başladı. Bu gerçeklik, insani

duyguların daha iyi temsil etmesini sağladı çizgi karakterlerin.

Mesela Nemo, Buz Devri, Oyuncak hikayesi

gibi animasyon filmler sadece çocukların değil biz

büyüklerin de zevkle izlediği yapımlar haline geldi. Bu

hafta ise Bolt vizyona girdi. Disney stüdyolarının yeni

harikası gerçekten sizi şaşırtacak. Öncelikle 11 kopyası

üç boyutlu toplam 111 kopyayla vizyona giren

Bolt'u üç boyutlu seyretmenizi öneririm. Dijital üç

boyut diye yeni bir sistemle karşımıza gelen film belki

de şimdiye kadar seyrettiğim en rahat üç boyut sistemi.

İki renkli o büyük gözlükler yerine çok daha

insancıl, gözü rahatsız etmeyen gözlükler ile seyrediyorsunuz

filmi.

Gelelim filmin kahramanı köpek Bolt'a Bir televizyon

yıldızı olan Bolt kendini süper köpek sanmaktadır. Her

dizide senaryoyu kendi hayatı olarak algılayan Bolt

sinemadaki rol arkadaşının hep kötü adamlar tarafından

kovalandığını sanmaktadır. Sahibi olan şirin kız

Peny'i kurtarmak için her bölümde gizli güçlerini kullanır

ve mutlu sondan sonra sahibiyle çektirdiği bir

mutluluk fotoğrafıyla uykuya dalar. Konu 1998 yılı

yapımı Truman Şov ile büyük benzerlik taşımakta.

Holywood Amerikan halkına ve aslında bütün dünya

insanlığına umut aşılama savaşını özellikle bu tür filmlerle

sürdürmekte. Ne kadar güçsüz olursanız olun.

Toplumun en alt tabakasına bile ait olsanız başarı

aslında sizin uzana bileceğiniz yerdedir. Tabii burda

düşünmemiz gereken, bu his bizim başarıya ulaşmamızı

mı kolaylaştırır yoksa toplumu uyuşturan,

çirkin şartları daha kolay kabullenmemizi sağlayan bir

faktör durumunda mıdır? Filmin en derin noktalarında

saklı olan bu tartışmanın dışına çıktığımda Dodo'yu

düşündüm. Geçen yıl ölen köpeğimi. Filmdeki Bolt

eski dostumu hatırlattı bana. Beyazperdedeki küçük

sevimli köpek yavrusuna güldüm ama yüreğim de

yandı eski dostum için. O zaman filmin basın bülteninde

yer alan bir cümle geldi aklıma. "Her kahkaha

bir gözyaşı saklamalı içinde". Bolt böylesi bir animasyon.

Bu haftanın en iyi filmlerinden.


Gloria (1980)

Biraz sonra ailesiyle birlikte katledilecek mafya

muhasebecisi, altı yaşındaki oğlunu ve önemli bilgiler

içeren defteri, apartman komşusu olan gangster

eskisi Gloria’ya teslim eder… Bu işlerden

‘emekli’ Gloria, yaşı geçkin halde bu işe bulaşmak

istemese de, New York cangılında, bu inatçı

küçüğü ‘eski dostlar’ından canı pahasına koruyacak,

önemlisi, yaşamında belki de ilk kez yüreğinin

derinliklerinden çıkagelen anaç duygulara direnemeyecektir

(Bill Conti’nin nefis müziği eşliğinde)…

Tam 35 yıl, bağımsız sinemanın ve doğaçlama

oyunculuk tekniğinin mimarlarından John

Cassavetes’le (1929 – 1989) aynı yastığa baş

koyan ve ona, tümü sinema dünyasında yer alan

üç çocuk veren ‘benim oyuncum’ Gena

Rowlands, sinemanın en kalıcı/etkili kadın karakterlerinden

birine, “Gloria” ile imza atmıştır. Öyle

bir imza ki, aradan geçen bunca yıl ve tüm taklitlerine

karşın, hala dimdik ayaktadır! Aynen, küçük

Porto Rikolu ile metroda karşılaştığı gangsterlere

kafa tuttuğu gibi.

1930 doğumlu Rowlands, “Gloria” ve bir ev

kadınının evlilik ile günlük yaşam biteviyeliği altında

ezilişini oynadığı “A Woman Under the

Influence”daki(1974) performanslarıyla(her iki filmi

de kocası yönetmiştir), kadın oyuncu dalında iki

kez Oscar adayı olmuştur; halen de çalışmaktadır:

Son olarak kızının yönettiği “Broken English –

Aşkın İngilizcesi”nde izlediğimizi anımsatalım.


Üzüntüler, işsizlik ve

ekonomik buhran

korkusuyla bir yılı geride

bıraktık. Yepyeni bir yıl

geliyor. Daha ilk

saatlerinden itibaren iyiliğe

ve umuda olan

inancımızı tazeleyecek

filmleri sizin için seçtik.

İşte yılbaşı filmleri seçk-

SERDAR AKBIYIK

Yılbaşı geliyor. Yine evlerde veya

eğlence merkezlerinde kutlamalar

yapılacak. Hediyeler verilecek, yemekler

yenilecek. Sinemanın da böylesi

büyük bir etkinliğe tepkisiz kalması

beklenemez tabii. Şimdiye kadar bir

çok yılbaşı filmi yapıldı. Sadece

eğlendirmek için yapılan komediler

veya aksiyon macera türünde ama yılbaşında

geçen filmler... Bir de yılbaşının

anlamına uygun filmler vardır.

Bunların en iyilerini toplayıp size bir

seçki olarak sunacağız. Fakat önce bu

yılbaşının anlamı

dediğimiz şeyin ne

olduğu üzerine bir


açıklama yapmak gereğini duyuyorum

kendi adıma. Bilindiği gibi Noel

Hz.Isa'nın doğum günü kutlamasıdır.

Şu an bizim de kullandığımız takvim

sisteminin kökü. Türkiye bu kutlamayı

tabii ki İsa'nın doğum günü sebebiyle

yapmıyor. Bu aslında bir çok etkinliğin

altında yatan biraz ticari bir oluşum.

Nasıl anneler günü, babalar günü her

yıl bir öncekinden daha coşkulu kutlanıyor

ise yılbaşı kutlamalarının da

altında yatan nedenlerden biri

ekonomik hareketlenme. Hatta bu

sebeple yapılan kutlamalar kimi

Hıristiyanları da rahatsız ediyor. Uzun

yıllardır çocukların Noel Baba'yı İsa'dan

daha önemli hissetmelerine sebep

olduğu için bir çok kilise bu kutlamaların

şekline karşı çıkıyor. Bizler ise

yılbaşını umuda, iyiliğe ve yeniden

başlangıca olan inancımız sebebiyle

kutluyoruz. Çünkü iyisiyle kötüsüyle

koskoca bir yılı devirip yeni günlere,

aşklara, dostluklara ve filmlere yelken

açıyoruz. İşte listemizdeki filmlerin

ortak noktası bu ümitler. Yılbaşında

evinizde oturup eğlenceli ve anlamlı

vakit geçirmek isterseniz bu 10 filmlik

listeyi de gözden geçirebilirsiniz. İyi

seyirler ve nice mutlu yıllar dostlar...


Şahane Hayat / It's a

Wonderful Life

Film tarihçileri ve eleştirmenlerin

klasik bir Charles

Dickens hikayesi olan "A

Christmas Carol" (Bir Noel

Şarkısı) ile paralellikler kurdukları

bu romantik fantezide

insan doğasının

karanlık yönleri irdelenir.

Filmde, iflas etmiş çaresiz

bir iş adamının, intiharın

eşiğindeyken karşısına çıkan

bir melek tarafından, kendisinin

hiç yaşamamış

olduğu bir dünyanın neye

benzeyeceğinin gösterilmesi,

bunun sonucunda da iş

adamının aslında farkına varmadan

Dünyayı olumlu yönde

değiştirecek birçok şey yapmış

olduğunu anlaması, yani 'şahane

bir hayat' yaşamış olduğunun

farkına varması anlatılmaktadır.

Yönetmen: Frank Capra

Senaryo: Frances Goodrich

Oyuncular: James Stewart, Donna

Reed, Lionel Barrymore, Thomas

Mitchell, Ward Bond, Gloria

Grahame

Yıl: 1946

Scrooged

Frank Cross bir Amerikan tv istasyonunda

Charles Dickens'ın ünlü

kitabı "A Christmas Carol"un yeni

bir uyarlamasını yapmak ister.

Frank son derece kendini beğenmiş,

kibirli ve bencil bir adamdır.

Frank küçüklüğünde şahit olduğu

babasının tavırları yüzünden

Noel'e inanmaz. Frank, Noel

gecesinde üç ayrı melek tarafından

ziyaret edilir. Melekler tek tek

gelmeye başlayınca Frank

gerçekten değişmesi gerektiğini

anlar. Hayatta tek önemli olan

şeyin para, kariyer olmadığını ve

etrafındaki insanları kırarak artık

yalnız kaldığını anlar. Halbuki Noel

iyilik ve yaşamın anlamının hatırlanacağı

en iyi zamandır.

Yönetmen: Richard Donner


Senaryo: Charles Dickens

Oyuncular: Bill Murray, Karen Allen,

Carol Kane, Robert Mitchum, John

Forsythe

Yıl: 1988

Miracle on 34th Street

Tatlı bir yaşlı adam Noel Baba

olduğunu iddia ederse ne olur?

Muhtemelen deli ilan edilir değil mi?

İşte zaten filmde de böyle oluyor.

Kendine Kris Kringle diyen yaşlı

adam, gerçek Noel Baba olduğunu

söylediği için durum karışıyor ve

işler mahkeme salonlarına kadar

uzuyor. Neyse ki kendisine inanan

birkaç kişi çıkıyor. Örneğin genç bir

avukat onu savunmaya çalışıyor.

Yılbaşı ruhunu (ne ruhmuş bu da)

içlerinde taşıyan bu kişiler, Kris'te

özel bir şeyler olduğunu anlıyorlar.

Seyredilesi bir film.

Yönetmen: George Seaton

Senaryo: George Seaton

Oyuncular: Natalie Wood, Jack

Albertson, Edmund Gwenn, John

Payne, Gene Lockhart

Yıl: 1947, 1994

Aşk Heryerde / Love Actually

Yılbaşından 2 ay önce Londra’da

geçen hepsi birbirinden eğlenceli ve

dokunaklı hikayeler. Yeni, bekar ve

genç İngiltere başbakanı ve

başbakanlık konutunda çalışan,

sevimli ve argo konuşan sekreteri.

Karısını kardeşiyle birlikte aynı

yatakta yakalayan bir yazar ve de

onun kafa dinlemek için gittiği sayfiyede

yardımcısı olan Portekizli

hizmetçi. En yakın arkadaşının

sevdiği kızla evlenmesine hiç ses

çıkarmayan genç bir adam. Ailesi

ve cazibesine kapıldığı sekreteri

arasında seçim yapmak zorunda

kalan patron. Özürlü kardeşi ve aşık

olduğu erkek arasında seçim yapmak

zorunda kalan, orta yaşa

doğru ilerleyen bekar bir kadın.

İngiltere’de kızların kendisiyle

ilgilenmemesi ve soğuk davranması

nedeniyle Amerika’nın sıcak

kızlarının yanına koşan bir İngiliz

genci. Eşini kaybeden ve 10 yaşındaki

üvey oğluna hem bunu unutturmaya

çalışan hem de onun beklenmedik

isteklerini gerçekleştirmesinde

yardımcı olmaya

çalışan bir baba.

Yönetmen: Richard Curtis

Senaryo: Richard Curtis

Oyuncular: Keira Knightley , Colin

Firth , Bill Nighy , Emma Thompson

, Liam Neeson , Martine

McCutcheon , Rowan Atkinson ,

Hugh Grant , Gregor Fisher , Laura

Linney , Alan Rickman Yıl: 2003

Noel Gecesi Kabusu / The

Nightmare Before Christmas

The Nightmare Before Christmas',

hem fantastik bir animasyon hem

de müzikal. Halloween Şehri'nin

kral balkabağı Jack Skellington, her

sene cadılar bayramında aynı şeyleri

yapmaktan fena halde

sıkılmıştır. Bir gün Christmas

Şehri'ne yolu düşer ve yılbaşı ruhuna

kendini kaptırır. Halloween

Town'da yaşayan yarasalar, gulyabaniler

ve goblinlerle birlikte, yılbaşını

daha eğlenceli bir hale

getireceklerinden emindir ve bu iş

üzerinde hep birlikte çalışırlar.

Yönetmen: Henry Selick

Senaryo: Tim Burton, Michael

McDowell, Caroline Thompson

Yıl: 1993


Kutup Ekspresi /

Polar Express

Chris Van Allsburg'un

ünlü çocuk kitabı Kutup

Ekspresi / The Polar

Express, "Forrest

Gump" ve "Cast

Away"in yönetmeni

Oscar ödüllü Robert

Zemeckis'in elinden

beyazperdede hayat

buluyor. "The Polar

Express/Kutup Expresi"

bir çocuğun yüreğini

tamamen kapatmak ile

inancın yaş, kural ve

sınır tanımadığını öğrenmek

arasında seçim

yaptığı, masumiyet ile

olgunluk arasındaki o

kritik noktayı işliyor.

Kuzey Kutbu'na doğru

büyüleyici bir tren yolculuğuna

çıkan şüpheci

bir çocuk için bu gezi

nasıl olur? Elbette ki

mucizelerle dolu bir

keşif serüveni olur.

Yönetmen: Robert

Zemeckis

Senaryo: Robert

Zemeckis

Yıl: 2004

Seattle/daki Uykusuz /

Sleepless in Seattle

Sam (Tom Hanks) Seattle'da

oğluyla yaşayan mutsuz bir duldur.

Oğlu Jonah ise yeni bir anne

isteyen ama babasının çıktığı

kadınları da pek beğenmeyen bir

çocuktur. Noel gecesi Jonah

gizlice katıldığı radyo programında

bir dilek tutar. Bütün ABD

çocuğun masumluğu karşısında

etkilenir. Babası Sam ise istemiye

istemiye katıldığı program

sırasında o kadar içten ve duyarlı

ki Sam ile tanışmak için de içinde

karşı konulamaz bir merak ve

istek vardır.

Yönetmen: Nora Ephron

Senaryo: Nora Ephron

Oyuncular: Bill Pullman, Tom

Hanks, Rob Reiner, Meg Ryan,

Gaby Hoffmann, Victor Garber,

Rosie O'donnell

Yıl: 1993

Yılbaşı Tatili / Home for the

Holidays

Jodie Foster’ın yönetmen olarak

imzasını attığı “Yılbaşı Tatili”

konuşur ki

ülkedeki

yüzlerce kadın ona

mektup yazar. Bu arada o

gece onu dinleyen kadınlardan

biri olan Annie (Meg Ryan) ise

Walter (Bill Pullman) ile nişanlıdır

ve de mutludur. Ama ne gariptir

(“Home For The Holidays”),

Şükran Günü yemeği için bir

araya gelen Larson ailesinin

bireyleriyle tanıştırıyor izleyiciyi.

Filmin merkez karakteri,

Chicago’dan yola çıkıp

Baltimore’daki ailesinin yanına

giden Claudia Larson, işinden


olmuştur ve büyüme çağındaki

kızıyla ilgili problemlerle uğraşmaktadır.

Ailenin diğer bireyleriyle

bir araya geldiğinde görür ki,

onların hayatı da en az kendisininki

kadar karışıktır ve yeni dertler

sırada beklemektedir.

Yönetmen: Jodie Foster

Senaryo: Chris Radant, W.D.

Richter

Oyuncular: Holly Hunter, Robert

Downey Jr., Anne Bancroft,

Charles Durning, Geraldine

Chaplin

tatil kokusu. Başarılı kitap editörü

Rose (Susan Sarandon) boşanmasının

ardından erkeklere karşı

artık daha ihtiyatlıdır ve tüm

zamanını Alzheimer hastası olan

annesiyle birlikte geçirmektedir ve

bu Yeni Yıl'a da yalnız girecektir.

New York polis memuru Mike

Riley (Paul Walker) ise tatilini

nişanlısı Nina'yla (Penelope Cruz)

geçirecektir. Ancak Mike'ın

zamansız paranoyak davranışları

ve kıskançlığı herşeyi mahveder ve

ilişkileri bir yol ayrımına gelir. Ailesi

ve

arkadaşları

olmayan

yalnız Jules

Calvert'in

(Marcus

Thomas)

Yeni Yıl'a

dair bir tek

iyi hatırası

vardır o da

14 yaşına

aittir. Tekrar

aynı güzel

günü

yaşayabilmek

için

yapmayacağı

şey

yoktur bu

Rosenbaum,

Yıl: 2004

Çılgın Aile Yılbaşı Tatilinde /

National Lampoon's

Christmas Vacation

Clark Griswold, tüm aile bireyleriyle

birlikte evdedir. Bir tatil

günü sıcacık evinde pencereden

yağan karı seyretmektedir. Fakat

herşey bir anda altüst olur. Şimdi

Noel zamanı. Griswoldlar geleneksel

aile kutlamaları için hazırlık

yapıyorlar. Fakat Clark, karısı Ellen

ve 2 çocukları için her şey o kadar

da kolay değildir. Clark’in kötü

şansı misafirleri ile devam etmektedir.

Fakat yakında Noel’den

kazançlı çıkacağına da inanmaktadır.1989

yapımı Çılgın Aile

Yılbaşı Tatilinde (National

Lampoon's Christmas Vacation),

bu konuda ilk tercihiniz olmalı.

Ailesine geçirecekleri yılbaşının

hayatlarında geçirdikleri en

eğlenceli yılbaşı olacağını vaat

eden aile babamız onlarca aksilikle

karşılaşır ve şanssızlık ile beceriksizliğin

en komik örneklerini bize

sunar. Ünlü oyuncu Chevy

Chase’in başrolunde oynadığı bu

film sizi ekran başında ailecek

kahkahaya boğacaktır.

Yönetmen: Jeremiah S. Chechik

Senaryo: John Hughes

Yıl: 1995

Yeni Yıl / Noel

Yeni yılda New York mucizelerle

dolu olabilir. Kaldırımları kaplayan

kar, son dakikada umutsuzca

sevdiklerine hediye almaya çalışan

insanlar, sokaklarda çınlayan

mutlu Yeni Yıl şarkıları ve havada

kendine zarar vermek bile olsa.

Yönetmen: Chazz Palminteri

Senaryo: David Hubbard

Oyuncular: Penelope Cruz, Susan

Sarandon, Paul Walker, Alan

Arkin, Marcus Thomas, Chazz

Palminteri, David Julian Hirsh,

Chantal Lonergan, Erika

Oyuncular: Chevy Chase, Beverly

D`Angelo, Juliette Lewis, Johnny

Galecki, John Randolph, Diane

Ladd, E.G. Marshall, Doris

Roberts, Randy Quaid, Miriam

Flynn,

Yıl: 1989


Yumurta’nın devamı Süt… Süt’ün

devamı Yumurta… Semih

Kaplanoğlu festivallerden boş

dönmeyen Yumurta’nın devamı

Süt’le tam da taşranın göbeğine

bağdaş kurup oturuyor…

İmgesel sıkıntılar, boşluk, yalnızlık

ve taşraya has

devinimler, heyecanlar burada da

devam ediyor… Süt, 80’ler

havasını taşıyarak, bugünün

şehrinden, bugünün

kasabasına bakıyor…

Semih Kaplanoğlu

ile Süt’ü konuştuk…


BANU BOZDEMİR

Süt’ün Yumurta’nın öncesi olduğunu biliyoruz…

Neden böyle bir hikayeyi, taşradan ilham alarak ve

zamanla oynayarak çekmeye karar verdiniz?

Önce Süt’ün senaryosunu yazdım. Sonra bu

çocuğun 40 yaşı nasıl olurdu, ruh hali, geçmişe

bakışı falan diye meraklanmaya başladım. Yani Süt’ü

yazdıktan sonra hayat hikayesini merak ettim. Sonra

Yumurta üzerine çalışmaya başladım. Yumurta’yı

yazarken üçleme yapma fikri geldi aklıma.

Çocukluğunu ele alan bir bağ projesi olsun istedim.

Öte yandan son on senedir Türkiye’nin taşrasında

büyük bir değişim var. Bu değişim ailede başlıyor.

Kadınların reaksiyonları, ataerkil yapının oynamasına

neden oluyor. Erkekliğin tanımı, erkek olmak, modern

olmak, anne çocuk ilişkileri bunların hepsi sanat

için bir malzeme. Ben de bu alanın çok verimli

olduğunu fark ettim. Aslında bunu çok gündelik hayatımızla

değil, bireylerin iç dünyalarına nasıl yansıdığını

algılamaya çalışarak bu üçlemeyi yapmaya

çalıştım.

Doğu’daki değişimden söz ettiniz. Ama yönetmenler

doğuya pek yönelmiyorlar. Bir şeyler anlatmak istediklerinde

seçtikleri yer batı oluyor. Neden sizce?

Benim çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yer Tire.

Ve ben orayı çok iyi biliyorum. Bu anlamda daha iyi

bildiğim yeri anlatmak daha kolay. Ama ben Güney

Doğu’ya ya da İç Anadolu’ya da gidip zaman

geçiriyorum, konuşuyorum insanlarla. Oraya gitmek

ve o çerçeve üzerinde çalışmak bana dürüst gelmiyor.

Çünkü oralı değilim, orayı bilmiyorum. Bu yüzden

de orayla ilgili bir çalışma yaptığımda oryantalist bir

bakışa kurban olabilirim, öyle bir kaygım var. O yüzden

o bölgelerdeki duruma bakıp, bir parça kendi

bildiğim bölgeye taşıyorum, kaldı ki orada da benzer

bir süreç yaşanıyor. Tabii insan ilişkileri, gelenekler

biraz daha farklı. Ama beslendiğim şey tüm Türkiye

içindedir.

Yumurta’da ‘kasabadan şehre dönen daha sonra

tekrar kasabaya dönüp yabancılaşma yaşayan bir

adamın hayatı’ var. Bölgesel olmanın dışında

yabancılaşmayı biraz konuşabilir miyiz?

Belki bilirsiniz, "daüssıla" diye bir şey vardır, insanın

sılası. Bence hepimiz taşradayız, merkezden uzaktayız.

Bu dünyada bulunmamızı sorgularsak, eğer

filmin görünmeyen yüzüne geçersek eğer tam da bu

dediğimiz gibi taşra kavramını, kaybettiğimiz şeyler,

uzaklaştığımız şeyler, eski hayatımız gibi de algılayabiliriz.

Sadece zaman değil yer de değiştiriyoruz.

Zaman geçiyor, gençlik, olgunluk bir şeylerden uzaklaşıyoruz

sürekli. O uzaklaşma hissi de insanın doğru

yakalanır ve anlatılırsa, bir anlamda kendi taşrasını

da anlatır diye düşünüyorum. O yüzden dediğiniz

gibi işin bu kısmı da var. İlla Anadolu’dan gelmek

gerekmiyor, 20 yıl önceki İstanbul’la bugün ki arasında

bizim kahramanın kasabası kadar fark var.

Şehirdeki değişim daha hızlıdır kasabalara göre.

Süt’te 80’ler havası var sanki. Kasaba sanki hala

orada kalmış gibi. Bu değişmemeyi, zamanın

yavaşlığını biraz anlatabilir misiniz?

Bu hedeflediğim bir şeydi. Film şimdiki zamanın

içinde geçmiş zamanı anlatıyor gibi olmasın istedim.

Çünkü geçmiş bizimle yaşıyor zaten hala, o anlamda

mekan çalışması vs. oluşturdum. Kaldı ki kasabalarda

bu tarz alanlar mevcut. Bir bakıyorsunuz eski bir

şey, yanında yeni binalar, fabrikalar. İnsan oradan

taşınıp oraya geçiyor. Mesela boşalmış mahalleler

var. Güzelim evler, küçük evler belki konforlu değil

ama terk edilip apartmanlara geçiyor insanlar.

Filminizde şiir çok önemli bir yer tutuyor. Kasabadaki

çocuğun ilk şiirini mektupla gönderip bir dergide

yayınlatması günümüzde, şehirlerde pek de yaşanmayan

heyecanlar artık.

Ben yakından takip ettiğim için biliyorum, şu an

Türkiye’de çıkan şiir dergilerinin yüzde doksanı

Anadolu’da çıkıyor. Erzincan’da, Trabzon’da çıkıyor

ve bunlar acayip okunuyor. İstanbul için bunlar

miladını doldurdu. İç Anadolu’ya geçmiş, orada

devam eden bir gelenek gibi. Genç şairler var, onlar

şiir yazıyor ve yayınlanıyor. Bundan acayip heyecan

duyuyorlar. Bende 80’lerde şiir yayınlamış biri olarak

bunu görebiliyorum.


Yumurta’nın kendine has bir dili var. Süt’te

onun devamı. Aynı dil devam ediyor ama etmesine

rağmen sinema dilinde bir çarpıcılık var.

Bu saptamam doğru mu? Veya burada bilerek

böyle bir duygu mu kazandırdınız?

Her filmde yeni bir takım anlatım meseleleri

ortaya çıkıyor. Daha etkili, daha vurucu nasıl

olabilir. Taşrada olduğunuz için hayvanlarla

ilişkiniz çok farklı. Yılanlar var, inekler var.

Onlarla yaşayıp gidiyorsunuz. Onların hayatında

bir hikaye unsuru olarak varlar. Bunları devreye

nasıl sokabilirim, bunların üzerinden nasıl

anlatabilirim gibi kaygılar ortaya çıkıyor.

Sinemanın dilini daha nasıl farklı bir yere taşıyabilirim

diye düşünüyorum. Sanırım kendime

özgü bir alan yaratmaya başladım. Bunu daha

nasıl zenginleştirebilirim diye düşünüyorum.

Çocuktaki o kasabalı anlayışı askere giden

insanları görüp kendi kaderine kızması. O

taşralı inadı filmde birçok yerde var.

Çocuk 18-19 yaşında, üniversiteye girememiş,

ne yapacağını bilmiyor. İnekleri var süt satıyor

ama giderek tükeniyor bu. Peynir yapıyorlar

ama artık insanlar almıyor. Ben Tire pazarında

dolaşıyorum peynir tezgâhlarında bile paket

peynirler var. Bu tabii gelecekle ilgili kaygıları

getiriyor. Bu çocuk askere gitmek istiyor ama

sarası var almıyorlar askere. Annesinin başka

bir adamla evlenme meselesi ortaya çıkınca

kendi erkekliği baskın çıkıyor. Biz ne olacağız

diye düşünüp çok öfkeleniyor. Şiir falan gibi

şeylerle boşluğunu doldurmaya çalışsa da

annesinin başka bir adamla evleneceğini onaylamak,

bütün bunlar onun ataerkilliğiyle çakışıyor.

Aynı zamanda entelektüel bir kişilik, şiir

yazıyor. Bunların hepsi bütün erkeklerin

gençliğe geçişte yaşadığı benzer şeyler. Orada

insan hatta ben erkek miyim değil miyim, kızlarla

ilişki kuramıyorum ne olacak gibi şeyleri

sorgulayabilir. Askere de gidemiyor, orada çok

önemli askere gitmek. Bütün arkadaşları

gidiyor.

Festivallere baktığımızda diğer filmlerin üretiminde

biraz popülerliğe yakınlaşma olduğunu

düşünüyorum. Bu saptama doğru mudur ve

bu acaba Türk sinemasının üretim çoğunluğundan

ortaya çıkan bir birleşme midir?

Bu anlamda bir tanımlama yapamıyorum ama

yoğun üretim var. Bu üretim içinde farklı kulvarlarda

farklı filmler var. Hem estetik hem de

mesele olarak. Ben açıkçası kendi izlemekte

olduğum yolumdan taviz verme hissinde değilim.

Üretebildiğim kadar, bunun finansını bulabildiğim

sürece bu şekilde yapmaya devam

edeceğim. Çünkü Yumurta’nın seyirci sayısı,

DVD satışı ve dünya genelindeki dağıtımından

ben çok memnunum. Film hala dolaşımda,

hala alınıp satılıyor. Arkadan Süt’te geliyor. O

yüzden daha fazla seyirciye gitmek o anlamda

bir popülarizm uygulamak gibi bir derdim yok

açıkçası. Ben böyle devam edeceğim.

İlk filmleriniz bu üçleyemeye göre daha farklıydı.

Bunun sebebi nedir? Bu dönüşüm nasıl

oldu sizde?

Aslında ilk filmi yaptığınız andan itibaren içine o

kadar çok şey koymaya çalışıyorsunuz ki, size

ait olmayan daha parçalı bir yapı oluyor.


Yaptıkça ne yapmak istediğinizi de daha iyi

anlamaya başlıyorsunuz. Bu iki türlü de olabilir.

Daha kitleye dönük olabilir. Bende istiyorum

filmlerime çok seyirci gelsin, ilgi olsun diye ama

bunun maalesef bir kodlaması var. Bir

dilleştirme hali var. İnsanlar çok fazla zaman

harcamak istemiyorlar, kafa yormak istemiyorlar

v.s… Ya o dilin içinde olmak gerekiyor ya da

yeni bir dil oluşturmak gerekiyor. Ben popüler

kodlarla çok fazla şey yapabileceğimi düşünmüyorum.

O dili sevmiyorum, anlatmak

istemiyorum. Bu yüzden beni

heyecanlandıran işin bu

kısmı bunu da yapabildiğim

sürece

yapacağım.

Yumurta’da Nejat İşler o

ağır rolle doğal

espritüellik öyle bir

denge yakalamıştı ki,

o zor filmi, seyirci için

seyretmesi zor olan

filmi, seyirciye yakınlaştırıyordu.

Süt'teki

başrol oyuncunuz

Melih Selçuk'u bu

anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nejat İşler’e sadece o

film üzerinden bakmıyoruz.

Onun diğer yaptığı

işlerle kurduğu bir ilişki

var bizimle. Onunla ilgili bir

fikrimiz var bizim. Ona ait

oluşan fikri ben film içinde

kullandım zaten. Çünkü

insanın ‘görünen kısmından

daha çok iç dünyasına bakmak’

bizim olayımız. O aslında

bir referans teşkil ediyordu

Nejat’la ilgili. Her star için

böyle bir kolaylığı var

ilişkiyi kolaylaştırmanın.

Melih

Selçuk ise

genç bir

oyuncu

hatta oyuncu bile değil. Boğaziçi üniversitesinde

okuyan, Mardin’den çıkmış gelmiş

son derece düzgün akıllı bir çocuk. Açıkçası

umduğumun üzerine çıktık biz. O sıcaklığı ve

sempatiyi onunda taşıdığını düşünüyorum. Eğer

devam ederse iyi bir oyuncu olacak.


Bursa’da film çekimine kaldıkları yerden devam

eden Hacivat ve Karagöz’ün İstanbul’dan zorunlu

misafirleri gelir. Filmlerinin yapımcısı Çelebi ve

kadın oyuncular Hürmüz Hanım ile Şekernaz…

Ancak bu sürpriz ziyaretlere bir de Tuzsuz Deli

Bekir’in amansız nidaları eklenince ortalık

bayram yerine dönecektir.

Bu sırada Çelebi çıkagelir. Yanında da Hürmüz

Hanım ve Şekernaz…

Çelebi: Eveeeet. Hayırlı günler efendim.

İstanbul’dan selamlar getirdik. Umarım işlerinizi

bölmüyoruzdur. Nasıl gidiyor bakalım çalışmalar?

Karagöz: Ooo, efendim. Buyursunlar, buyursunlar.

Hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz…

Hacivat: (Karagöz’ün kulağına, diğerleri duymadan

fısıldar) Benden habersiz sen çağırdın dimi bu

hanımefendileri? Alacağın olsun Karagöz.

Karagöz: Sen karışma işime keçi sakal.

Hürmüz Hanım: Hayrola? Bizimle ilgilenmeyecek

misiniz yoksa Karagözüm?

Karagöz: Karagözün kurban olsun sana Hürmüz

Hanım. İlgilenmez miyim?

Şekernaz: Ben de isterim valla ilgiden bir nebze.

Hacivat: Tamam Karagözüm. Anlaşılan senden

kurtuluş yok. Senin istediğin filmi de çekmeye

hazırım. Peki ama filmin ismi ne olacak?

Karagöz: “Kidevi Zögarak”

Hacivat: ???

Karagöz: Anlamadın mı Hacivatım. Hani

“A.R.O.G.” gibi…

Hacivat: “Gora”nın tersi gibi mi?

Karagöz: Evet. “Kidevi Zögarak” yani “Karagöz

İvedik”…

Hacivat: İyi de Karagözüm, zaten hali hazırda

Recep İvedik diye ivediyetle uzak durman

gereken bir film var zaten.

Karagöz: Yapma Karagözüm. Çocuk ne güzel

film yapmış işte. Gülmeceli falan.

Hacivat: Peki biz nasıl çekeceğiz bu filmi.

Senaryosu hazır mı?

Karagöz: Valla anladığım kadarıyla senaryoya

gerek yok. Önce birkaç zenne bulacağız.

Hürmüz Hanım’la Şekernaz’ı alırız yanımıza,

sonra ver elini güney sahilleri. E yolda da

aklımıza elbet bişiler gelir filmin konusuyla ilgili.

Hacivat: E öyle film mi çekilir Karagözüm?

Nerde bu işin zanaatı, emeği?

Karagöz: Çeken nasıl çekiyor peki muşmula

surat?


Bu sırada Tuzsuz Deli Bekir, meydanın öteki

ucunda belirir.

Hacivat: Hah, bi bu deli eksikti sette! Şimdi al

başına belayı.

Tuzsuz Deli Bekir: (Uzaktan kadınları görür

görmez kendine çeki düzen verir, nidasını basar)

Hiieeeeeyt ulan! Anamı kesen ben, babamı kesen

yine ben! Var mı lan bana yan bakan!

Karagöz: Mahalle kasabımız geldi…

Şekernaz: Ayy, bu kim be?

Hacivat: İlişmeyin. Psikopatın tekidir. Karagöz

bile baş edemiyor onunla.

Tuzsuz Deli Bekir: Selamın Aleyküm cümleten.

Bitiremediniz mi daha filminizi? Ooo, bu hoş

hanımlar da kim?

Çelebi: Size ne beyefendi?

Tuzsuz Deli Bekir: (Sağ omzunu devirir, fesini

başının önüne indirir, Çelebi’nin üstüne yürür)

Höösst. Uzak dur lan. Sen benim kim olduğumu

biliyor musun?

Hacivat: Aman Tuzsuz Bey. Arkadaş buraların

yabancısı da, sizi pek tanımaz. Kusuruna bakmayın.

Tuzsuz Deli Bekir: Ulan dua et bu arkadaşlara

yoksa bozardım façanın şeklini.

Karagöz: (Ortamı yumuşatmak için) Hadi hacı

cavcav. Hanımefendilere, Deli Bey’e ve Çelebi

Efendi’ye orta bir Türk kahvesi söyleyiver.

Hacivat: Başka emriniz var mı Karagöz hazretleri…

Hem paramız bitti artık.

Çelebi: Ne oldu efendim bir sorun mu

var? Nakite mi sıkıştınız yoksa yine. Daha

geçen geldiğimde 500 altın vermiştim ya

sana Hacivat efendi.

Karagöz: (Bunu duyan Karagöz küplere

biner) Ne oluyor layn? Hani nerde benim

payım o zaman?

Hacivat: Dur açıklayayım Karagöz’üm.

Ben parayı benim filme harcadım.

Karagöz: Karagöz’ler tepsin seni emi? Ne

biçim bir piyasaymış bu böyle kardeşim

yav. En yakın arkadaşım bile beni kazıklamaya

çalışıyor. Ben de saf saf, her

söylenene kanıyorum. İyisi mi ben, bez

perdeme geri döneyim. Burada bize göre

iş miş yok!

Hacivat: Madem öyleyse Karagöz’üm,

nedir bu işlerrrr?

Karagöz: (Toslaya toslaya meydanın

ortasında Hacivat’a saldırırken) Kafanı

kırsın geyiklerle keşişler! Yürü düş önüme

seni gidi muşmula!

Hacivat: Yıktın beyaz perdeyi eyledin

viran, varayım seyirciye haber vereyim

hemann!

Karagöz: Her ne kadar sürç-i lisan ettikse

affola, ehh Hacivat bir dahaki filmde

yakan elime geçerse vayyy haline!


Panic Room’dan’ bu ay vizyona

girecek olan Alacakaranlık filmine

kadar oynadığı her rolde farklı olmayı

becerebilmiş, 18 yaşında dev bir

karakter oyuncusu, Kristen Stewart

SERDAR AKBIYIK

■ Onu ilk kez Jodie Foster'ın kızı rolünde 2002

yapımı Panic Room'da seyrettik. Filmin gerilimli

havasına uygun bir vücut dili ve bakışları olan Kristen

Stewart 12 yaşında oyunculuk gücüyle herkesi

kendine hayran bıraktı. Hemen ardından korku filmi

Cold Creek Manor'da inanılmaz bir kadroyla beraber

kamera karşısına geçti. Dennis Quaid, Sharon Stone

ve Juliette Levis gibi isimlerin altında ezilmeden

kabiliyetini gösterdi izleyiciye. Fakat onun kabiliyetini

asıl 2004 yılında oynadığı Speak filminde gördük. 13

yaşındayken çevirdiği bu film ne yazık ki Türkiye'de

gösterime girmedi. Tecavüze uğrayan bir genç kızın

ailesi ve okulunda yaşadığı problemleri anlatan film

onun gelecekte ünlü yıldızlardan biri olacağının

kanıtıydı. Çok farklı bir fiziğe sahip olan Steward'ın

hüzünlü gözleri ve depresif havası bağımsız filmlerde

rol almasını sağladı. Tabii küçüklükten beri kendi tercihlerinin

de bu tür filmlerde oynamak olduğunu

söylemeliyiz. Bir röportajında şunları söylüyor

Stewart: "Hikaye anlatmayı seviyorum. Hikayeleri

güzel olan filimlerde oynamayı seviyorum. Bir

Hollywood yıldızı olmayı umursamıyorum." Bu açıklamalar

doğrultusunda Sean Penn'in yönettiği christopher

mccandless'ın gerçek hayat hikayesini anlatan

Into the Wild'ta rol aldı. Bu film de yığınları peşinden

sürükleyen aynı Stewart'ın tarzına uygun karanlık ve

etkileyici bir yapımdı. Bu yıl karşımıza Twilight filminde

bir vampirin vaz geçemediği sevgilisi rolünde

çıkıyor. Stewart 2009 yılında iyice coştu va tam beş

filmde birden rol alıyor. Bunların en merakla bekleneni

The Runaways. 1975 yılında kurulan ve hit

şarkıları olan ilk kız rock grubu The Runaways'in

hikayesi anlatılıyor filmde. Stewart o grupta yer alan

ünlü rokçı Joan Jett'i canlandırıyor.


Ona yaklaşmak hiç bir zaman kolay

olmadı. Muhteşem filmler çekti, yurt dışı

ve içindeki bütün festivallerin yıldızı oldu.

Üstelik Türk Sineması’nın bir elin parmağı

kadar olan kadın yönetmenlerinden

biri Yeşim Ustaoğlu. Pandora’nın

Kutusu’nu seyrettikten sonra o her ne

kadar kabul etmese de sinema

anlatımında ve dertlerinin odağında bir

farklılık hissettim. Röportaj yaparken de

bu farklılığı yaşadım. Daha önce kendini

sıkı sıkıya kapatan yönetmen bu sefer

gerçekten filmiyle ve kendisiyle ilgili

ipuçlarını verdi bize röportajda. Türk

Sineması’nın bence en önemli isimlerinden

olan Ustaoğlu’yla önemli bir

röportaj yaptık. İyi okumalar...

SERDAR AKBIYIK

Proje nasıl başladı?

“Bulutları Beklerken”i bitirdikten sonra yapmak

istediğim bir proje olarak, yavaş yavaş şekillendi.

Bugüne ait, toplumumuza, insana dair bir profil

çizmek istedim. Yolculukla, bir kayıp ya da ölmek

üzere olan bir anneye ulaşmaya çalışan üç

kardeşin, bir yolculuk içindeki bütün sıkışmışlıklarını

anlatan bir hikaye gibi başladı. Ama bu yolculukla,

benim de yazarken yaptığım iç yolculuklar,

neredeyse hikayeyi “hayır, ölen bir anne değil

de ben bu anneyi alıp getirirsem ne olur?

Şehirde, bir kent dokusu içinde devam edersem

hikaye nasıl olur?” diye düşünmeye başladığımda,

yavaş yavaş “Pandora’nın Kutusu” oluşmaya

başladı. Alzheimer’le başlayarak, durumdan

kaçma hikayeleri işin içine girdi ve sonunda bir

aile dramı gibi görünen, tüm fertlerin tek tek

sıkıntılarına bakınca bugünkü toplumumuzun

modernleşmeye çalışan, modernize arasına

sıkışmış olan yüzünü gösteren bir hikaye ortaya

çıktı.

Sizin Karadeniz'i ne kadar başarılı anlattığınızı

biliyoruz. Bu sefer odağınızda İstanbul var.

İstanbul'u çok seviyorum. Bir yandan da

İstanbul'u sevmek, bir sırça fanusun içinde oturup

İstanbul'u sevme haline de karşı çıkıyorum.

İstanbul'u sevmek; acısıyla, sıkıntısıyla sevmek

insanı sevmek böyle bir şey. Ben böyle yaşıyorum.

Sadece İstanbul’u değil, bütün Türkiye’yi,

gittiğim her yeri bu şekilde seviyorum. Ben

İstanbul’un içinde de çok geziyorum. Her

mahallesine gidiyorum. Oradaki insan profillerini

gözlemlemekle, onlarla haşır neşir olmakla sevilir

İstanbul. Başka türlü onu anlatamazsınızda, sevemezsinizde.

Çünkü o zaman tepeden bakmış

olursunuz İstanbul'a.

Filminizde her şey çok içtendi ve katmanlı bir

oluşumdan söz ediyorsunuz. Ama sanki filminizin

çıkış noktası daha yakınlarda bir yerde gibiydi.

Yani sizin hayatınızda olan biten bir yerden çıkış

yakalamışsınız gibi. Onu biraz daha açabilir

misiniz?

Hepimizin, yani benim de hayatımda olan, itiraf

etmek istemediğim sıkıntılar var. Yalnızlık, iletişim

gibi problemler, aile ilişkileri, kendi ailenize bakabilme

becerisi gibi birçok kendi dünyamdan da

beslendiğim anlar var. Ama yakın çevremden de

besleniyorum. Benim mesela doğayla olan direk

ilişkim, dağda yaşayan kadını çok iyi tanıyor

olmam, Karadeniz’i çok iyi tanıyor olmam, o

dirayeti çok iyi biliyor olmam.


Önceki filmlerinizde daha siyasi bir taban vardı. Ama

bu filmde daha insani bir takım durumlar ortada. Bu

bir değişim olabilir mi?

Aslında bütün filmlerim kendi içinde çok evrensel

temalarda. Ama şöyle bir düşündüğünüzde, bütün

filmlerimde çok ortak noktalar var. Bütün filmleri arka

arkaya izlediğiniz zaman, o ortak noktaları görürsünüz

zaten, o dil bütünlüğünü. “Güneşe Yolculuk”ta aslında

karakter üzerinden ilerleyen hikayelerini, ilişkilerini,

aşklarını, dostluklarını var olabilme çabalarını

anlatırken; geldikleri yerler itibariyle arka planındaki

probleme bakan, bu anlamda bizim siyasi olarak politik

bir film olarak bakma durumunda, karakter

üzerinden hareket eden filmlerdi. Bu filmimde de

bugüne bakabilme, şimdi ne durumdayız hali var.

Hepsi bu anlamda derdini değişim örgüsü içinde

anlatmaya çalışıyor. Bugüne bakabilme halinde politik

bir durum var filmlerimde.

Filminizin ismiyle olan ilişkisi hakkında ne dersiniz?

Yani “Pandoranın Kutusu” koymanızdaki sebep nedir?

Bir yolculuk olarak düşünmüştüm. Bütün o sıkışmışlıkları,

çözülememiş olan hallerimizi bize anlatan bir

hikâye olarak yazmaya başladığımda aklıma

geldi. Aslında benim Özcan'la olan sohbetim

sırasında bu konuyu tartışırken Özcan "Tam

bir Pandora’nın Kutusu hikâyesi" dedi ve

bende çok sevdim, öyle de kaldı. Benim

kutumdan sadece kötülük çıkmıyor. İnsana

ait olan her şey çıkıyor. Onu da oturup

biraz sorgulasınlar istedim. Seyirciyi

azıcık iteklemeye çalışan bir yönetmen

olduğum için azıcık düşünsünler istedim.

Filmde Alzheimer olan bir kişiyi inanılmaz

derecede gerçekçi işlemişsiniz.

Bunun için bir hazırlık yaptınız mı?

Ben o acıyı gözlemlemekle beraber

son beş sene bu acıyı yaşadım. Bu

hastalığın hem hastanın kendisine,

hem de çevresine vermiş olduğu

tahribatı çok iyi biliyorum.


Dolayısıyla hayatımın içinde olan bir durumdu.

Bununla yetinmeyip hastanelerde hastalardan,

hasta yakınlarından, uzman psikiyatrilerden

bilgi aldım. Bu iş öyle kolay bir

durum değil. Konuyu içime sindirerek,

acısıyla da yoğunlaşarak yazabildim. Yoksa

başka şekilde anlatamazsınız. Tsila, ben de

dahil herkesin hayranlık duyduğu kalitesi

çok yüksek çok iyi bir oyuncu. 90 yıllık bir

hayat tecrübesi var. Hayatını anlatmaya

başladığı zaman ağzınız açık kalıyor. Acıyla

yoğrulmuş, ama çok inanılmaz, çalışkan bir

insan. Gerçekten biz bu konuya

başladığımız andan itibaren; bir Türkçe

öğrendi, iki hastalığa dair her şeyi öğrendi.

Senaryoyu yuttu ve karakteri yarattı. Doksan

yaşında olmasına rağmen başka bir ülkeye

kalkıp gelmek bile çok önemli bir şey. Ama

Alzheimer’i seçmemdeki bir neden de bunu

gerçek hayatımda da yaşamış olmam.

Burada beni asıl meraklandıran, “Beyaz

Melek”te de bu anlamda modern toplumun

yaşlılara olan ilgisizliğinden, bu problemden

bahsediliyor. Cevap olarak bunu köye dönmekte

buluyor. Yani köy ilişkilerinde yaşlılara

yapılan itibarın saygının daha fazla olduğundan

bahsediliyor. Sizin filminizde böyle bir

belirleme var mı?

Benim filmimde şöyle bir saptama var;

çarpık bir modernizasyonun, sadece tüketim

toplumu olma halinin, birçok şeyin bu

yapılanma içindeki kokuşmuşluğundan

bahsediyor. Bir şey önermiyor ama ham

olanı, kirlenmemiş olanı esas sevginin

olduğu bir dirayete bakıyor. Ama şöyle bir

tespit yapmayı da isterim açıkçası;

Anadolu’yu, hemen her köşesini çok iyi

bildiğim için söylüyorum. İnsanlarımız

göçmek zorunda kaldığı zaman, yani ait

oldukları yerden koparıldığı zaman,

ekonomik ya da herhangi nedenlerle kendi

kültürünüzün, kendi var olduğunuzu yerde

çok daha insancılsınız aslında. Güven duyabileceğiniz

bir insana orada rastlarsınız. Bu

insanı alıp ait olmadığı bir yerden hangi

nedenle olursa olsun getirdiğiniz zaman,

bütün moral değerleri başta moralitesi


çöker. Değersizleşme, hiçlik, öfke böyle

başlar. Türkiye’de böyle bir modernizasyon

yaşıyor. Modern toplum olduğumuzu

böyle zannediyoruz ve de çok

bağlantısızız birbirimizden. Sadece

kendi sırça fanuslarımızda yaşamak

istiyoruz, bir başkasıyla asla birleşmek

istemiyoruz. Ben böyle bir modern

toplumdan bahsediyorum burada.

Sizin, önceki oyuncularınız genelde

amatör oyunculardı. Ama şimdi profesyonel

oyuncular tercih etmişsiniz. Bunun

nedeni nedir?

Gerçi “Bulutları Beklerken”de de vardı

profesyonel oyuncular, yani bir birleşim

vardı. Bu filmde de öyle. Burada da bir

kombinasyon var gibi diyebiliriz. Yani bu

roller daha rafine rollerdi, amatör oyuncularla

bu yoğun psikolojiyi kaldırmak

zordu. Tamamen yepyeni isimlerdi ve

Türk sinemasına da çok taze yüzler

eklendi böylece diye düşünüyorum. Tabi

çok araştırmak durumunda kaldım.

Castı araştırmak da çok zevklidir.

Osman’ı, Kenter’lerin bir oyununda

gördüm ve hemen üstünde durdum.

Ama Osman ileride çok değerli bir oyuncu

olacak diye düşünüyorum ve Övül de

öyle. Çok çalışkan bir oyuncumuz ve

çok da çalıştık üstelik onunla da. Böyle

baktığınız zaman tam denk düşecek bir

aile oluşturmak istedim. Sonra da,

benim klasik kast sistemim devreye

girdi. Kamyoncu mu arıyorum?

Kamyoncu aldım. Hayatın içindeki

insanlar zaten arka plandadır. Ben hiç

figürasyon yapmam, ajanslarla çalışmam

ve asla istemem.

Türk sinemasında yeni bir dilin oluştuğuna

inanıyor musunuz?

Türk sinemasında bir ivme olduğuna

inanıyorum. Türk sinemasının dili diye

bir dil olmasını da çok büyük bir saptama

olarak görmüyorum. Çünkü benim

dilim ayrıdır, bir başkasının dili ayrıdır.

Ama bunun içinden Türk sinemasının

ayrı kazandığı bir ivme var diyebiliriz.


Hangi erkek onun bir fotoğrafına bakarak iç

geçirmez ki? 45 yaşına gelmesine rağmen kadınların

bile güzelliğine ve alımına tam puan verdiği

Monica Bellucci, şüphesiz ki Avrupa sinemasının

en beğenilen ve en çok iş yapan aktrisi. Kendisi

gibi oyuncu eşi Vincent Cassel ve kızları Deva ile

Roma'da yaşıyor. İnternet, televizyon ve dergi

anketlerinde bir çok kez en seksi, en güzel ya da

en çok arzulanan kadın oyuncu kategorilerinde ilk

sıralarda yer aldı. Persephone gibi içindeki gücü

kullanarak güzelliğini paraya ve şöhrete çeviren

Bellucci, Alex gibi yaşadığı kötü badirelerden

ders çıkartmayı da biliyor. Üstelik, Alex ve

Persephone kadar da doğal bir zerafete de sahip.

İtalyanca, Fransızca ve İngilizce'yi akıcı bir üslupla

konuşan Bellucci, şimdiden sinemaya

damgasını vurdu. Tanrı kadını yarattı…

Beğenmedi ve Monica Bellucci’yi yarattı.


İlk İzlenim: Kalabalık bir partide bile hemen

seçilen, çekici ve duru bir kadın…

Konuştukça: Kocasına aşık, ama daha fazla ilgi

ve saygı bekliyor…

Artıları: Anlayışlı, dost canlısı ve ilişkiler konusunda

rahat…

Handikapları: Savunmasız…

Yaşam Felsefesi: Dönüşü olmayan bir yolun

sonuna ulaşmak için çabala…

Hayattaki Düsturu: Hep sevgi vardı…

Tanıyınca: Hayattaki her şeyin bir değeri

olduğunu geç de olsa anlayan Alex, yaşamın

tadına gerçek anlamda varmak için, mazide

yaşadığı, şiddet dolu tecavüzü unutup, geleceğe

umutla bakıyor.

İlk İzlenim: Alımlı ve ölümcül bir güzelliğe sahip…

Konuştukça: Acaba bu kadın içten pazarlıklı mı?

Yoksa bize mi öyle geliyor?

Artıları: İkna gücü yüksek, kadınsılığını kullanarak

başarıya ulaşmada üstüne yok…

Handikapları: Var mı ki?

Yaşam Felsefesi: Matrix mi gerçekten çıkar, yoksa

gerçek mi Matrix’ten?

Hayattaki Düsturu: İstediğimi elde etmem için, şartlarımı

dinleyin…

Tanıyınca: Matrix’in, bir başka deyişle yaşayan ölüler

ülkesinin gerçek tanrıçası. Kötü değil ama kötülüğü

kullanmaktan başka çaresi yok. Ağır şartlarını yerine

getirirseniz, size istediğiniz kapının anahtarını sunar.


“Şirket" filmi kendini yenileyen bir dünyayı

öldüren sistemi açık ediyor. Bu sistemi

doğa kurmadı, biz insanlar

kurduk. Ve ona Şirket adını verdik.

SERDAR AKBIYIK

Zamanın Ruhu köşesinin

amacıyla ilgili bir açıklama

yapmak gerektiğini

düşünüyorum. Bu köşe asla

herhangi bir ideolojinin veya

zümrenin köşesi olmayacak.

Bu köşenin amacı dünyayı

daha yaşanılır kılmanın

peşinden giden yapımlara

yer açmak, Türk izleyicisinin

bu tür yapımlarla buluşmasını

sağlamaktır. Dünyayı

yaşanılır kılmak başlı başına

bir devrimdir. Bizim filmlerimizi

anlatırken bahsettiğimiz

devrim işte budur.

Bu devrim ancak her tür

inançtan ve ideolojiden

insanların bir araya gelmesiyle

başarılabilecek bir

devrimdir. Odağında sadece

insan ve onun yaşadığı

dünya vardır. Nasıl ki kendi

şeytanlarımızı bizler üretiyorsak

onları da yok etmenin

çaresi biz insanların inancından,

çabasından geçer. Bu

anlamda dönemimizin bütün

karanlıklarının altından para,

onu her ne pahasına olursa

olsun kazanmaya çalışan

şirketler çıkmaktadır. Dünya

döndükçe gücün sahibi

odaklar değişmiş ama

amaçları asla değişmemiştir.

İlk başlarda dini kurumlar,

daha sonra imparatorlar,

bunlardan sonra ise

Birleşmiş Milletler veya

NATO gibi kurumlar odaklara

hakim olmuş,

günümüzde ise IMF, Dünya


Bakan. Film hukuki anlamda bir kişilik olan

şirketler için Dünya Sağlık Örgütü,

psikologlar ve psikiyatristlerin kullandığı

bir seri standart değerlendirmeyle belirlemelerde

bulunuyor. Bütün değerlendirmelerden

çıkan sonuç şu: Şirketler

insan olsaydılar "psikopat" olarak tanımlanırlardı.

Belgeselde bir çok tanınmış isim

yer alıyor. Dünyanın en büyük şirketlerinin

(Goodyear, IBM, Shell, Pfizer) yöneticileriyle

ve önemli düşünür ve gazeteciler

(Noam Chomsky, Peter Drucker, Milton

Friedman, Naomi Klein, Mark Kingwell,

Vandana Shiva ve Michael Moore) yapılan

röpörtajlar yanı sıra eylemciler, şirket

casusları gibi birçok isim kendi bakış

açılarıyla şirketlerin psikopat yönünü

ortaya çıkarıyorlar.

Bankası gibi mali kurumların arkasındaki

uluslararası şirketler dünyayı yönetmektedir.

Bu gerçeği olduğu gibi odağına alan

filmleri sizlerle buluşturmaktayız. Bu görevimizde

bize yardımcı olan ve diğer internet

sitelerine bu köşeyi taşıyan

arkadaşlarımıza da teşekkürü borç biliriz.

Bu ayki filmimizin adı Corporation (Şirket).

Şimdiye kadar yayınladığımız, Zeitgeist

The Movie, Zeitgeist Addendum, Büyük

Satış gibi filmlerden önce çekilmiş ve

bütün bu üretimlere kaynak olmuş bir

belgesel Şirket. 2003 yapımı olan film

2004 yılında da !f Bağımsız Filmler

Festivali'nde de gösterildi. Bu 165

dakikalık uzun filmin yaratıcıları ise

Jennifer Abbott, Mark Achbar ve Joel

Burada bence en etkileyici olan büyük şirketlerin

CEO'larının yaptığı açıklamalar.

Kimi yapılanlardan pişmanlık duyuyor ve

sistemin düzeltilmesi için aktif rol alıyor.

Kimiyse SHELL'in CEO'su gibi alttan alta

duyduğu pişmanlıkla kendince açıklamalarda

buluyor. Filmi baştan sona

seyrettiğinizde içinizi bir karamsarlık ve

suçluluk kaplıyor. Filmin sonunda Michael

Moore'un sözleri bu durumu aslında çok

iyi açıklıyor:

"Yani bunun çok ironik olduğunu düşünmüşümdür.

Yani tüm bunları yapabiliyorum

ve yine neredeyim? Görsel medyadayım.

Büyük şirketlerin sahipleri olduğu

stüdyolar tarafından yayınlanıyorum.

Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye

karşıyken beni neden yayınlıyorlar? Ve

ben onların parasıyla onların

inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı?

Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar.

Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim

filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen

milyonlarca insan var ve böylece para

kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi

ortaya koyabiliyorum çünkü kamyonumu

kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur


tarafından oluşturulmuş yol

üstünde sürüyorum, bu

yolun adı açgözlülük.

Anlatıldığı gibi zengin adam

sana ipi satar, onu asacağın

ipi, eğer bundan para

kazanacağını düşünürse.

Evet işte ben o ipim.

Umarım... İpin bir kısmı... Ve

yine inanırlar ki insanlar beni

izlediğinde veya belki bu

filmi veya her neyse

izlediğinde sanırlar ki bir şey

yapmazlar. Çünkü onların

beynini uyuşturup onları

aptallaştırmada öyle başarılı

olmuşuzdur ki, hiç etkilenmeyeceklerdir...

İnsanlar

divanlarından kalkmayacaklar

ve gidip politik bir şey

yapmayacaklardır. Buna

inanıyorlar. Ben aksine

inanıyorum. İnanıyorum ki

bir kaç insan bu sinemadan

çıkacak veya divanından

kalkacak gidip bir şeyler

yapacak. Bu dünyayı tekrar

elimize geçirmek için herhangi

bir şey."

Moore'un bu sözleri filmin

bir başka bölümünde daha

tekrarlanıyor aslında.

Kolombiya'daki su

savaşlarını daha önce başka

filmlerde de size anlatmıştık.

Bu filmde de yer alıyor bu

savaşlar. Yağan yağmuru

bile özelleştiren bir mantığı

halkın isyanıyla yıkılması ve

suyun Kolombiyalılar’a devri

çok etkileyici tabii. Şirket filminde

de Kolombiyalı

aktivistlerin lideri şunu

söylüyor: "Savaşımın

zirvesinde, ordu barakalarında

kaldı; polis de karakollarında

kaldı; Kongre üyeleri

görünmez oldu; Vali saklandı

ve sonra, istifa etti.

Hiçbir otorite kalmamıştı.

Tek meşru otorite şehir

merkezinde toplanarak

büyük topluluklarla kararlar

veren halktı. Ve, sonunda su

konusunda kararlar verdiler.

Sanırım insanlar, hepimiz,

genç ve yaşlı, demokrasi

susuzluğumuzu gidermeyi

başardık. Bir devlet şirketi

devraldık teknik problem-


leriyle ve parasal ve hukuksal problemleriyle, yönetim

problemleriyle. Hepsinin üstesinden geliyoruz. Eğer

sıradan çalışan insanların kendi sorunlarını çözebildiğini

kanıtlayabilirsek, özelleştirilen her şeyi tüm satılanları,

yani şirketlerin elindeki her şeyi halkın eline geri

alma olanağıyla karşılaşabiliriz. Böylece, çok önemli bir

dersi o zaman öğrendim, halkın gücü hiçbir zaman

hafife alınmamalıdır. Gösterilerde her zaman tekrar

ettiğim sloganın: ‘Halk Birleştiğinde, Asla Yenilmez’ in

ne kadar doğru olduğunu bir kere daha anladım."

Özelleştirme, bu şirketlerin ilk amacı. Çünkü bu sayede

yaşamın içine sızıyorlar, içtiğiniz sudan soluduğunuz

havaya kadar sahip oluyorlar. Kısacası sizleri, bizleri

köleleştiriyorlar. Buna karşı durmak bir ideolojinin değil

insanlığın sorumluluğudur. Bu yazıları okuyanlar internete

girip bu filmleri bulup seyretsinler. Kendinize bunu

borçlusunuz. Üstelik çoğunun da Türkçe alt yazısı

bulunmakta.

Son Söz:

Para ve kar amacıyla insanoğlu kendini yok etmekte.

Kendini yok etmesi yetmezmiş gibi bütün doğayı da

mahvetmekte. Bizim anladığımız dünyanın sonu aslında

sadece insanlığın sonu olabilir. Biz yok olunca

dünya ve doğa yoluna devam edebilir. Bu güzel gezegende

kendimizi yok olmaya mahkum etmemiz çok

acı. Üstelik bir insanın değil bütün insanlığın ortak

işlediği bir suç bu. Bu filmde anlatılan şirketleri yaratan

ne? Biz insanlar değil miyiz? Acaba bu filmle de kendi

suçumuzu yarattığımız sanal imgenin üstüne atıp

rahatlamıyor muyuz? Bizim canavarımız ne şirketler ne

başka bir şey. Bizim canavarımız kendimiz iz. Ve en

zor savaş da insanın kendisine karşı verdiği savaştır.

Aç gözlülüğümüzü, gaddarlığımızı yenmek zorundayız.

Buna da her şeyin suçlusunun kendimiz olduğunu kabullenerek

başlayabiliriz. Şirket filmi bu başlangıç için iyi

bir fırsat sunuyor bize. İyi seyirler...


Woody Allen, Barselona, Barselona’da ‘üçlü

ilişki’ kavramını sinemada yeniden karşımıza

getiriyor. Sinema tarihine baktığımızda Jules ve

Jim ile Band of Brothers’ın üç kişinin içinde

bulunduğu ilişkileri sinemaya özgür bir şekilde

soktuğunu görebiliyoruz.

BANU BOZDEMİR

Üç birey içeren aşk üçgenleri,

sinema tarihinde çokça

karşımıza çıkar. Bu formülün

bireyleri kıskançlık, tutku,

evlilikten sıkılma gibi kavramlarla

aşık oldukları kişiden

başka biriyle de ilişki yaşamak

isterler. Tabii bu ilişki, kimi

zaman duygusal, kimi zaman

ise tutkulu olur. Yani bu formül

için seks ve romantizm

de gel-gitli olarak değişkenlik

gösterir. Zaten sinema tarihinde

de Luchino Visconti’nin

1942 tarihli

Ossessione’sinden beri sürekli

‘aşk üçgeni’ filmleri çekmiştir.

Bunlara Erden Kıral’ın

son denemesi Vicdan da

örnek verilebilir. Ki bu yapıt, o

formülü uygulamaya çalışan

ve bu noktada da ülke sinemasında

çığır açma hevesine

tutulan bir eserdir. Sözünü

ettiğimiz formülü Afterglow,

One Night Stand, Aşk Artık

Burada Oturmuyor (We Don’t

Live Here Anymore), Daha


Yaklaş (Closer) gibi son yıllarda

çekilen filmlerde de bolca

görürüz. Ancak genelde

Amerikan bağımsız sinemasından

çıkar bu formül. Tabii

özgürlük ve seks açısından

bakınca sansürle ilgili çok fazla

sorunu olmadığı için uygulaması

daha kolaydır aslında.

Ancak bizim esas konumuz

daha başka bir formül. O da

Fransız Yeni Dalgası’nın sansüre

ve özgürlük olgusuna karşı

ürettiği bir alt tür adeta. Bunun

için ‘üçlü ilişki filmi’ denebilir.

Zira 1964’de Godard’ın Band of

Brothers’ı (Bande A Part) ve

1962’de Truffaut’nun Jules ve

Jim’i (Jules et Jim) ile başlayan

bu formül, az ve öz de olsa

sinema tarihinde karşımıza

çıkıyor. Bunun az ve öz olması

da tamamen sansürle ve çekingenlikle

ilgili. Zira o dönemde

Antonioni gibi ilişki

kavramıyla ilgili bir yönetmen

bile cinselliğin ve aşk

üçgeni filminin üzerine

giden filmler çekse de, bu

formülü uygulamaya

cesaret edemedi. Yani

aslında pek de kolay değil

bunu kullanmak. Zira bu

kavram aslında ‘grup seks’

-ki Salo, Maitresse, Gözü

Tamamen Kapalı (Eyes

Wide Shut) gibi yine sansür

karşıtı filmlerde çıkıyor

karşımıza- gibi


u. Sistem karşıtı olması ve

sansür olgusuyla uğraşması

da buradan geliyor. Zira

amacı, tek eşliliğe karşı çıkmak.

Bu doğrultuda da

eşcinsellikle ilgili filmlerle

akraba olduğu da

söylenebilir, o konuda özel

bir alan açmasa da. Yani

üç kişi bir arada ilişkiye girince

aslında ‘porno’ olarak

tanımlanıp dışlanır. Bu filmler

ise bu kavramı temsil

etmemek için dengeli

olarak Jean Eustache’ın La

Maman et La Putain’i, Alfonso

Cuaron’un Ananı Da!’sı (Y Tu

Mama Tambien), Vahşi Şeyler

(Wild Things), Soğuk Duş

(Douches Froides), Bulutların

Üstünde (A Head in the Clouds),

Düşler, Tutkular ve Suçlar (The

Dreamers) gibileri verilebilir.

Ancak tabii bazı filmler de

sadece üçlü ilişki sahneleri içeren

ancak temelde cinsellikle ilgili

yapıtlar olarak öne çıkıyorlar.

1980’ler İspanyol sinemasında

görülüyor ve ona yapılan

uygulamayla karşımıza

çıkarılıyor. Bunun sinema

tarihinde çok uygulanmamasından

rahatlıkla bu

çıkarımı yapabiliriz. Zira

sadece Godard gibi ana

akım karşıtlığını kökten salgılayan

yönetmenlerde

gördüğümüz bir formül bu.

Peki nasıl işliyor? Öncelikle

aşk üçgeni filmi gibi başlıyor.

Ana karakter, birden

fazla kız veya erkeğe tutuluyor.

Ama bu tutulma

olayını romantik-komedilerde

dahi görüyoruz. Bu

sebeple de bu durum o

kadar da basit değil. O

karakter bir şekilde ikisiyle

de zaman geçirmeye

başlayınca bu ikili birbirlerine

tutuluyorlar veya

bağlanıyorlar. Yani birini

seks, birini romantizm

amaçlı kullanırken, aynı çatı

altına giriyor iki karakter

de. Bu sebeple de bir şekilde

cinsel özgürlük mantığını

salgılayan bir kullanım

hareket edip, sahneleri ona göre

düzenliyorlar. Çünkü esas

amaçları devrimci ve radikal

olmak.

Yeni Dalga filmlerinden sonra

karşımıza ise çeşitli filmlerde,

cesur yönetmenlerin işleri olarak

çıktıklarını görebiliyoruz. Örnek

Bigas Luna’nın çoğu filmi ve

özellikle Lulu’nun Yaşları (Las

Edades de Lulu) veya Amerikan

Sapığı (American Psycho) bu

duruma örnek gösterilebilir.

Ama elbette bu formülü uygulayan

filmlerin çoğunluğunun

başarı sağladığını göremiyoruz


maalesef. Zira sansürün dışına

taşıp pornografik olmakla tek düze

kalmak arasındaki ince çizgiyi bir

türlü tutturamıyolar. Sadece

Bertolucci, Cuaron ve Eustache, bu

konuda başarılı olabildi şu ana

kadar. Tabii bunlara bu formülü

kullanan filmleriyle sürekli tartışılan

Jean-Claude Brissau ve Ilan Duran

Cohen örnek verilebilir. Brissau’nun

Mahrem Şeyler (Choses Secretes)

ve Öldürücü Melekler (Les Anges

Exterminateurs) filmleri üçlü ilişki

kavramları üzerine bir egzersiz

adeta. Eski model bir sinema

anlayışları varmış gibi gözükse

de aslında cinsellik konusunda,

günümüzün sansür

yapısıyla oynayan cesur işler

ortaya koyuyorlar. Bu konuda

da Godard ve Truffaut’nun

seviyesine ulaşan tek kişi o.

Tabii Duran Cohen’in

Cinsiyetlerin Karışıklığı’ndaki

(La Confusion des Genres)

(2000) eşcinselleri de ayırmadan

kullandığı formül de

dikkat çekiyor. Ancak onun

tek filmlik bir formül olması ve

yönetmenin kariyerinin geri

kalan bölümünde devam

etmemesi, bu durumu biraz

olsun unutturuyor.

Bu sebeple de genel anlamda

‘Fransızları Fransızlar izliyor’

yorumunu yapabiliriz.

Brissau’nun filmleri formülün

başyapıtı ve öncüsü olan Jules

ve Jim’i akla getirmeden ‘modernleşmiş

formül’ dedirten en

özlü örnekler. Festival izleyicilerinin

bildiği yönetmenin filmlerini

edinmekte fayda var

deriz!


BANU BOZDEMİR

■ Patrick Wilson ilk bakış ve ondan sonra gelebilecek

bakışlar arasında değişim geçiren oyunculardan. İlk izlenim

bakışı çok yakışıklı, ondan sonra gelecek bakışlar yetenekli

ve kültürlü bir beyefendi olduğu yönündedir… 1973 yılı

Virginia doğumlu aktör, aynı zamanda tiyatro tozu yutan bir

oyuncu ve bülbül gibi şakıyan bir şarkıcıdır. Bunda

annesinin şarkıcı olmasının büyük etkileri vardır. Babası ve

kardeşi bir televizyon kanalında ‘haberci’ olarak çalışmaktadır.

Aktris Dagmara Dominczyk ile evli olan Wilson aynı

zamanda iyi bir aile babasıdır…

Wilson’u öne çıkartan rollerine bakarsak, Little Children /

Tutku Oyunları filminde çocuğunun bakımını üstlenen ve

yeni bir aşka çekilen bir baba rolünde izledik kendisini…

Modern ve yakışıklı baba halleri birçok kadının içinden

koca bir ‘ah’ çekmesine sebep olmuştur. Ama hemen


ardından gelen ve kedi –köpek oyununa dönen Hard

Candy /Lolipop’ta bütün o karizmasını yıkar. Çünkü 14

yaşında küçük bir kızın peşinde bir sübyancıdır bu

kez… Olaylar umduğu gibi gitmez o ayrı mesela…

Operadaki Hayalet’te aşk üçgeninin varlıklı ve karizmatik

adamı olarak karşımıza çıkar. Bir hayalet değildir

ve dolayısıyla seçilmek onun hakkıdır! Evening /

Günbatımı’nda ise bir türlü unutulmayan ve elli yıl

sonra sevdiği kadının sırlarından açığa çıkan genç

adamdır… Yine yakışıklı ve unutulmaz ve tercih

edilendir!

Bu ay vizyona giren Passenger / Yolcular filminde

başından büyük bir felaket geçmesine rağmen kur

yapma yeteneğini kaybetmeyen Eric rolüyle karşımızda…

Tabii yine yakışıklı ve bir psikiyatrın kafasını

karıştıracak kadar sakin ve entrikacı… 2009’da ise

çizgi roman Watchmen’de karşımızda olacak…


“Kadavra- Pathology”(2008)

Yönetmen: Marc Schoelermann

Oyuncular: Milo Ventimiglia, Michael

Weston, Alyssa Milano…

2.35:1 Geniş Ekran / İngilizce DD 5.1 –

İngilizce DD 2.0 – Türkçe DD 5.1 – Türkçe

DD 2.0 / 95 dk.

Kanal D Home Video

“(…)gücüm yettiği kadar tedavimi

hiçbir vakit kötülük için değil

yardım için kullanacağım.

(…) erkek ve kadınların vücudunu

kötüye kullanmaktan,

mazarrattan sakınacağım.(…)”

Yabancı gelmedi değil mi?

Hipokrat yemininden bölümler.

Hani hekimlerin mesleğe

başlarken ettikleri… Peki,

yüzlerce cesetle dolu bir morgda,

ölüme neden olan hastalıkları

inceleyen / araştıran ve/ya da bir

alt dal olan adli tıp için cinayet,

intihar, kaza gibi nedenlerle

oluşan travmalar sonucu insanların

nasıl – neden öldüğünü

aydınlatmaya çalışan patologlar

bu yemine nasıl sadık kalırlar?

Çoğunlukla hayat sona erdiğinde

onların işi başlamaktadır! Orada,

o ‘buz gibi’ ortamda her gün

onlarca cesedi en ince detaylarına

kadar kesip biçerken ve bunu

bir yaşam biçimi haline getirmişken,

ruhsal anlamda

başkalaşırlar mı? Zengin bir

ailenin

hukukçu

kızı ile

nişanlı ve

parlak kariyerinin

başlangıcında olan

Dr. Ted Grey

Afrika’daki

görevinden döndüğünde üç aylık

bir program için LA’in saygın

üniversitelerinden birine başlar.

Burada en az kendisi kadar zeki

Dr. Jake Gallo ve dört kişiden

oluşan grubunu tanıyacak; onların

tahrikiyle uyuşturucu, sadizm,

mazoşizmi tadacak ve en önemlisi

/ kötüsü , ‘Tanrı’ya açılan

kapı’ olarak kabul edilen mesleklerinde,

bir ölünün sondan başa

doğru ölüm öyküsünü yazıp sahneleyecektir!

Çünkü insan türü ne kadar

medenileşip sosyalleşmiş olsa

da, temelde öldürmeye açtır.

Onu engelleyen suç işlemesi

değil, yakalanma korkusudur. Bu

grup içinse düşük bir risktir

yakalanmak! Üniversitenin bodrumunda

en az yüz yıllık kullanılmayan

bölümlerde, kimsenin

arayıp sormayacağı, ölümlerinin

müsebbipleri oldukları cesetlerle

otopsi oyunu oynarlarken, tüylerinizin

diken diken olacağını

garanti ederim.

“Crank”(2006) adlı ‘nefes

nefese’ filmin yazar yönetmen

ikilisi Mark Neveldine – Brian

Taylor, bu ilginç mesleği seçenlerin

ruhsal gerilimlerinin altından

nasıl bir canavar çıkabildiğinin

dehşet yüklü hikâyesini yazıp,

kısa film – dizi – video kliplerin

başarılı yönetmeni Marc

Schoelermann’a teslim etmişler.

Genç yönetmen, filmi gerçekçi

kılmak için oldukça ayrıntılı

çalışmış. Hepimizin birgün uğrayacağı

ama yaşarken bilmek,

görmek istemeyeceğimiz bir

gerçeğin, morgun içinden

‘şok bir gerilim’

çıkartmış. Modern ve

eski morg setleri,

makyaj etkileri gerçek

gibi; öldürme biçimleri,

gerçekliğe sıkı sıkıya

bağlı. Sürprizler abartısız,

elektrik şoku gibi kısa ve etkili!

Oyuncular, hani bilirsiniz, role

hazırlık için ön çalışmalar

yaparlar; kuşkusuz “Kadavra”nın

ekibi kadar zorlananı az olmuştur.

Morgda yapmışlar ön hazırlıklarını.

O soğukluk tümünün bede-


nine, yüzüne, karakterine yapışmış kalmış.

Filmin donuk renk paleti içinde yedisi de rollerine

yakışmış. Başrolde ismi Milo Ventimiglia

olan bir oyuncu var ki, şaşırtıcı derecede çekici

ve itici; aynı sahnede hem hayranlık, hem de

nefret uyandıran bir karakteri öyle bir ete

kemiğe büründürüyor ki… “Cursed”(2005) ve

“Rocky Balboa”(2006) gibi filmlerde izlediğim

halde(asıl “Heroes”adlı dizi ile tanınıyormuş) ilk

kez belleğime kazındı. Mutlak izlemelisiniz.

Ekstralarda, “Mükemmel Bir Cinayet” başlığı

altında yaklaşık 14 dakikalık kamera arkası; bir

patoloji uzmanı ile yapılmış söyleşi; video klip

ve bir otopsi sahnesinin uzun versiyonu(görsel

efektsiz) mevcut. Doğaldır ki şiddet yüklü

bir film, cinsellik içeren sahneler bu şiddetle

bütünleşmekte. Fiziksel, ruhsal, cinsel şiddet

bir bütün olarak hissediliyor.


BANU BOZDEMİR

■ Türk sinemasında doğu etkileri ağalık, kar yüzünden

kesilen yollar ve onun vesile olduğu olaylar, kan

davası, başlık parası ve yıllardır orada yaşanan savaş

yüzünden çok hassas bir noktada duruyor. Doğu terazinin

hafif tarafı, batının uçurumu ve oryantalist bakış

açısıyla yerinde sayan bir durum arz ediyor yıllarca…

Ama yine de sinemanın kalbi orada atıyor ve atmaya

da devam ediyor hala… Yolu bir şekilde doğuya

uğramış, şehrin kalabalığında doğuyu özlemiş, doğuda

yaşananlara içi yanmış, ya da tamamen doğunun

karlı dağlarında, gizemli sokaklarında dolaşmış filmleri

buraya taşımaya çalıştık… Hepsini alamadık affola…

Kibar Feyzo

Ağalık ve başlık parasının yıkıcı etkisini komik ve

ironik bir biçimde işliyor. Feyzo

Gülo’ya aşıktır. Askerden dönünce

Gülo’ya talip olur. Ama kızın

isteyeni çoktur. Baba olayı bir açık

arttırmaya dönüştürür. Feyzo’ya

vuran piyango iyi midir kötü mü

belli değil. Feyzo şehrin yolunu

tutar, ekmeğini taştan çıkarır ama

bir türlü işler yolunda gitmez…

Kemal Sunal’ın oynadığı, Atıf

Yılmaz’ın yönettiği film, replikleriyle

göz dolduruyor. Ağalık sistemi ve

herkesin başına dert olan başlık

parası bir güzel eleştiriliyor. Bu tarz

filmler keyifle izlenir ama doğudaki

bu soruna o yıllarda bir dermanı

olmuş mudur kimseler bilmez…

Züğürt Ağa

Türk sinema tarihinin en güzel filmlerinden.

Derdini bu kadar iyi anlatan

film çok azdır. Züğürt Ağa Nesli

Çölgeçen’in yönettiği, ağalık

düzeninin artık inişe geçtiği bir

dönem ve düzeni anlatıyor. Ağalık

düzenine isyan eden kurnaz

köylüler, buradaki ağa tipi biraz

farklı, köyü satıp satarlar. Ağa da köyden şehre gelir

ve yavaş yavaş karizma kaybına uğrar. Doğunun

kapalı düzenini, bu düzen içinde debelenen insanları

çok güzel resmeden film, 1985 yılında çekildiği için

ağalık düzeninin çöküşünü temennivari bir dille

anlatıyor.

Hakkari’de Bir Mevsim

Sürgün olarak doğuya gönderilen bir öğretmenin zorluklar

içinde geçirdiği bir mevsim anlatılmaktadır.

Genco Erkal’ın yasaklı öğretmeni oynadığı film beş yıl

yasaklı kalmıştır. Doğu sürgün yeridir, cezalandırma

mekanıdır… Feit Edgü’nün ‘O’ adlı romanından


uyarlanan filmde öğretmen dilini bile bilmediği çocuklara

denizleri, görmedikleri yerleri anlatır. Doğunun

yalnızlığı başucumuzdadır, öğretmen kıtlama çay içer

mutlu oluruz… Kasvetli ama çok başarılı bir filmdir…

Doğuya yapılan farklı bir yolculuktur.

Derman

Doğunun iki kere sürgün yeri olduğunu gösteren filmlerden.

Ebe Mürvet’le kanun kaçağı Şehmuz’un zoraki

buluşması karın, yoksulluğun ve sefaletin ortasında

farklı bir yola girer. Şerif Gören imzalı

filmde Tarık Akan ve Hülya Koçyiğit

başrolde… Nur Sürer doğulu kadının

‘kader mahkumluğu’ halini güzel bir biçimde anlatır…

Doğunun karı görsel olarak güzeldir ama yaşamla

bağlar tamamen koparır… Derman bir şekilde köşede

baharın gelmesini bekler…

Sürü

Sürü bir trenin içinde doğudan batıya uzanan, doğunun

yoksulluğu ve çaresizliğini trenin katarları arasında

batıya taşıyan bir filmdir. Yılmaz Güney’in yazdığı,

Zeki Ökten’in yönettiği filmde Tarık Akan, Melike

Demirağ ve Tuncel Kurtiz rol

alıyor. Kurtiz’le Akan arasında

yaşanan bir kavga sahnesi

vardır ki, filmin özet sahnelerinden

birisidir. Akan

babasına elini kaldırmaz,

Kurtiz küçük boyuyla Akan’a

abanır… Trenin içinde ve sonrasında

yaşananlar Türkiye’nin

siyasi atmosferine de göndermeler

yapar.

Yol

Yine Yılmaz Güney’in yazdığı

bu kez Şerif Gören’in çektiği

bir film Yol. Yıllarca yasaklı

kaldı, vizyona girmesi

muhteşem oldu. Cannes’da

Altın Palmiye kazanan film,

İmralı cezaevinden izinli olarak

ayrılan ve köylerine doğru yola

düşen beş mahkumun hayatına

odaklanıyor. Mahkumların hepsi

farklı yollara savrulur. Bir tanesi

doğuya gider. Seyit Ali’nin karısı

kerhaneye düşmüştür ve cezasını

kocasının vermesi istenmektedir…

Karısı ve Seyit Ali’nin karlı yollardaki

hesaplaşması, helalleşmesi çok

dokunaklıdır. Ülkenin hali, darbe

sonrası doğunun konumu, polis

sirenlerinin kurt seslerine karıştığı

bir kaos ortamında ülkenin trejedisi

sorgulanır…


Vizontele / Vizontele Tuba

Doğunun farklı bir yüzü

olduğunu gösteren filmlerden…Hakkari’de

geçen,

çekimleri Van’da yapılan film,

Türkiye’nin doğusunda

yaşanan bir nostalji ortamına

götürüyor izleyiciyi… Her

şeyin en geç ulaştığı doğu

köyüne televizyonda geç

gelen teknolojilerden biridir.

Televizyonun kurulmasından,

insanların televizyon

hakkındaki konuşmalarına kadar her şey

komik ve ironik bir dildedir. Deli Emin ve oğlunun

öldüğünü televizyondan öğrenen Sıti Ana’ya kadar her

karakter bir muhaliflik taşır…2003 yılında çekilen

Tuuba’sı daha politik söylemler barındırır, daha sosyal

mesajlar vermeye soyunur… Doğu yine bir sürgün

yeridir ama orada da güzellikler yaşanır ve insanlar

birbirlerine omuz vererek, mutluluğu yakalar denmek

isternir…

Işıklar Sönmesin

Doğuda savaşın iki yüzünü anlatmaya çalışan, iyi

niyetli bir çalışma. Tuncel Kurtiz’in ‘Işıklar Sönmesin

loo’ diye bağrışıyla zihinlere kazınan, Tarık Tarcan’ın

asker kanadını, Berhan Şimşek’in gerilla tarafını temsil

ettiği film, doğuda yaşanan savaşı tarafsız olarak

resmetmeye çalışması açısından çekildiği dönemde

ilgi çekmişti. Ama karşılıklı taraflar arasında yaşanan

dialoglar ve sonrasında mesaj verme sekansları

filmin gerilim unsurlarını oluşturan erkenler. Karlı

dağlar ve orada yaşanan çatışmalarla doğunun farklı

ve hala devam eden bir yüzüne ışık tutuyor…

Yazı – Tura

Şeytan Rıdvan ve Hayalet Cevher’in yolu askerlikten

sonra ayrılır ve ikisi de farklı hikayelerini yaşamaya

koyulur. Şeytan Rıdvan askerlikte mayın patlaması

sonucu bacağını kaybeder, Cevher ise kulağını

kaybeder… Cevher batıya gelir, Rıdvan’ın trajik

hikayesi ise doğuda yaşanmaya devam eder. Geri

döndüğünde ne kendisi aynıdır, ne de sözlüsü ve

arkadaşları… Savaşta yaşadıkları onu daha da dibe

çekmektedir… Cevher’in hikayesi ise Marmara

depreminde yaşadığı trajedilerle devam eder… Uğur

Yücel’in ülkenin doğusuyla batısıyla ortaya koyduğu,

sahiplendiği hikayeler bütünü… Yazı Tura, doğunun

soğuğunu insanların dramlarına ve ekliyor ve

seyircinin içine farklı bir biçimde işletmeyi başarıyor.

Güneşe Yolculuk

Yine iki insanın yaşadıklarından Kürt sorununa, ülke

gerçekliklerine bakmayı deneyen bir film… Türkiye’nin

batısından gelen Mehmet’le, doğusundan gelen

Berzan’ın dostlukları, İstanbul varoşlarında yokuş

aşağı sürüklenmeye başlayınca, bu kez doğuya,

güneşe doğru bir yolculuğa başlar. İstanbul’da

İstanbul’un arka sokaklarında doğuda olmanın, doğuda

yaşamanın duygu ve baskılanışıyla çekilen film,

insanları baskı altında tutmanın sonuçlarına değiniyor.

Saklı Yüzler

Doğunun hala devam eden ve önemli sorunlarından

biri olan namus cinayetleri meselesine eğiliyor Saklı

Yüzler… Kızlarının evlilik dışı bir çocuk dünyaya

getirdiğimi öğrenen aile toplanır ve kızın ölüm fermanı

imzalanır. Zühre’yi öldürmeye kıyamayan babası intihar

eder. Savcının da yardımıyla kaçırılan ve başka

birisiyle evlendirilen Zühre başka bir kimlikle yaşamaya

başlar. Ama sorunlar ve töreler peşini bir türlü

bırakmaz. Doğuda başlayan, yollarda devam eden,

Almanya’da yaşayan amcanın olaya dahil olmasıyla

dozu artan filmde, kadın olmanın etkileri sorgulanıyor…


Hiçbiryerde

Tayfun Pirselimoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi gözaltında

kayıplara eğiliyor. Oğlunun peşinde Mardin’e

sürüklenen bir annenin yaşadıkları şehrin atmosferine

uygun olarak mistik bir ortamda anlatılır… ‘Aradığımız

her şeyi yanlış yerde arıyoruz’ diyen bir annenin

sürüklenişi, kendini kahretmesi ve oğlunu bulmak için

varını yoğunu harcaması, ülkemizde bir dönem sıkça

yaşanan kayıplara dikkat çekiyordu… Kayıpların daha

çok doğu kökenli olması ayrı bir trajediye işaret ediyor…

Deli Yürek: Bumerang Cehennemi

Türkiye’nin doğusunda yaşananların karmaşası ve bilinmezliğine

dikkat çeken film, nişanlısıyla doğuya

gelen bir adamın değişimlerini ve tanıklıklarını anlatıyor.

Bu gerçekler arasında, büyük oyunun oynandığı

Mezopotamya bölgesinde oluşturulan terör örgütleri,

yıkılmaya ve kurulmaya çalışan devletler, uyuşturucu

ticareti, silah sanayisinde kullanılan hammadde

pazarlıkları vardır. Ve Miroğlu, işte bu Bumerang

Cehennemi’nin içindedir. Televizyon dizisinden

uyarlanan filmi Osman Sınav yönetti.

Eşkıya

Vizyona girdiği yıl, o kadar fazla izlendi ki, Türk sinemasının

yeniden doğuşu olarak nitelendirildi. Yıllar

önce yakalanan

eşkıyaların en

sonuncusu günün

birinde hapisten çıkar.

Doğruca köyüne

döner ama her şey

değişmiştir. Doğduğu

topraklar baraj suyu

altındadır… Her şeyi

bırakarak İstanbul’a

gelir… Bundan sonra

şehirdeki bir eşkiyadır…

Yavuz Turgul’un yönettiği,

Şener Şen ve Uğur

Yücel’in başrolleri paylaştığı

film, İstanbul’a yaşanan

farklı ilişkilere değiniyor.

Doğulu, saf ve iyi niyetiyle

şehre gelen Baran, şehir

koşullarına uyum sağlar,

sevgilisi Keje’nin ve onu

kaçıran düşmanı Berfo’nun

peşine düşer… Herkesi etkiler…

Mülteci

Yine doğuda başlayan ve bu kez Almanya’ya uzanan

bir film var karşımızda… Doğuda hakim iki güçten de

uzak duran Şaho’nun torunu Şivan, bir olaydan dolayı

boş yere suçlanır. Kurtuluş kaçmaktır ve Almanya’ya

doğru yola çıkar…Kendini Almanya'daki bir mülteci

kampında bulan Şivan'ın burada da örgütten olup

olmadığı sorgulanır, derken örgüt üyeleri tarafından iş

birlikçi damgası yer ve kilometrelerce ötede benzer

bir arada kalmışlık yaşar.

Güneşi Gördüm

Aslında vizyonu 12 Mart. Ama doğuya dönük sinemadan

bahsederken bu filmden de bahsetmek

gerekiyordu. Fragmanında çok şey anlattığına dair bir

izlenim uyandıran film altı çocuğun dramına eğilecek.

Filmin yönetmeni ve saçları kazılı oyuncusu Mahsun

Kırmızıgül’ün konusunu sır gibi sakladığı filmde,

görüntülerden anladığımız kadarıyla doğuda yaşanan

dram ve bu durumun çocuklar üzerindeki etkisi

sorgulanıyor… Güneş doğudan doğduğuna göre,

güneşi görmek de mümkün olacak… Yönetmenin ilk

filmi Beyaz Melek ise, doğunun saflığını, batının bencilliğini

sorguluyordu…


Gitmek

Gitmek aslında ‘başa gelen çekilir’ tarzında, yönetmenin

hep batıya yönelmeyi eleştirerek, konu itibariyle

doğuya yönelmenin denk geldiği bir film. Gitmek

aslında İstanbul’un dayattığı bir yalnızlık ve dayanamama

duygusuyla, savaşın ortasında kalan sevgilisine

ulaşmak için çabalayan kadının yolculuğunu anlatıyor.

‘Umut’u tekrar tanımlamak istediğini söyleyen yönetmen

Karabey, doğuda yaşayan insanları da umutlu ve

renkli karakterler olarak vermek istemiş. Özellikle de

Ayça’nın sevgilisi Hama

Ali’yi… Gitmek bir amaç ve

yol filmi… Doğuya yöneliyor

ve yolu da ister istemez

doğudan geçiyor ve

geçerken de biraz durup

soluklanıyor…

Saddam’ın Askerleri

Kara Güneş

Kendini Yılmaz Güney’in

devamı olarak gören Gani

Rüzgar Şavata, yıllardır

doğu üzerine hikayeler çekmeye

devam ediyor.

Geçmiş yıllarda çektiği filmler

festivallerde ilgi görmeyince mikrofonu alır ve

bağırıp çağırırdı. Sonra kendi içine çekildi ve radikal

filmle dönmeye hazırlanıyor. Filmin magazin malzemesi

de hazır: Tuba Özay. Aslında olay Türkiye’nin

doğusunu da aşıyor. Saddam döneminde yaşanan

olaylar, onun askerlerinin peşmergelere yapmış

olduğu zulüm anlatılıyor. Köylere baskınlar, işkenceler,

tecavüzler yaşanıyor. Ses getirmesi muhtemel.

Dilber’in Sekiz Günü

Cemal Şan’ın Zeynep’in Sekiz Günü’nden sonra

yüzünü doğuya çevirdiği Dilber’in

Sekiz Günü, doğulu bir kadının

değişen yaşamına odaklanıyor.

İstediği gençle töreler gereği

evlenemeyen Dilber, her şeyi hiçe

sayarak topal bir gençle evlenir…

Doğunun çorak topraklarında,

yoksulluk ve yalnızlık içinde

başlayan film, sonrasında doğunun

şehrine taşıyor ve orada

bambaşka bir hikaye yaratıyor…

Doğu her zaman umutsuzluk içermiyor,

bazen başarılı oyunculuklarla

ve gelişen öyküsüyle umut

öyküleri de yeşeriyor…


■ Parçalanmış bir

ailenin 24 saatini

anlatan, Hakkı

Kurtuluş ve Melik

Saraçoğlu’nun imzasını

taşıyan ve çekimleri

Büyükada’da yapılan

filmin çekimleri tamamlandı. Dolunay

Soysert ve Sinan Tuzcu’nun oynadığı filmin

2009’da vizyona girmesi planlanıyor. Önce

festival festival dolaşacak olan filmde ayrıca

Füsun Erbulak ve Erol Günaydın da rol

alıyor.

■ Amerika'da yaşayan genç yönetmen Emre Şahin'in

üstlendiği ‘40’ isimli sinema filminin çekimleri Türkiye'de

yapıldı. Filmin başrollerini Ntare Mwine, Yaprak Dökümü

dizisinin oyuncusu Deniz Çakır ve genç oyuncu Ali Atay paylaşıyor.

İstanbul’da yaşayan üç kişinin hayatını değiştiren bir

çanta dolusu paradan yola çıkan film, İstanbul’un arka

sokaklarında bir belgeselci edasıyla dolaşıyor adeta. Filmin

vizyonu 2009 Ekim gibi görülüyor şimdilik…

■ Ali Özgentürk; ‘gençlerin ve kadınların

filmi” diye nitelendirdiği yeni filmi Yengeç

Oyunu’nu Eskişehir’de çekti. Başrollerde

Ayça İnci, Ayşe Kökçü ve Özcan Varaylı

gibi isimler var. Film yaşadığı trajedinin

ardından küçük kızıyla birlikte doğup

büyüdüğü kente ve baba ocağına dönen

genç bir kadının hikayesini anlatıyor.

Filmin vizyonu bu sene içinde…


■ Tarık

Akan ve

Şerif

Sezer’in

‘Yol’ filminden

sonra ilk defa buluştuğu film

olarak önem arz eden film ayrıca iki usta

oyuncunun çocuklarını da sete taşıyor.

Sezer’ın kızı, Akan’ın oğlu da filmin

kadrosunda yer alıyor. Kars’ta ‘Aklını

Başına Al’ anlamında kullanılan Deli Deli

Olma filmi Akan ve Sezer’in iki yaşlı ihtiyar

olarak karşımıza çıkacakları ve sürekli

didişecekleri bir film olacak… Konusu

itibariyle 2009’un ses getirecek yapımları

arasında görülüyor…

■ Selim Evci ilk uzun

metrajlı filminde kadın ve

erkek ilişkilerinden ilham

alıyor. 9 -6 çalışan bir

kadınla fotoğrafçılık yapan

adamın ilişkileri beraber

çıktıkları bir tatil esnasında

iyice çığırından çıkar.

Zaten farklı kişilikleri olan

bu iki insanın, olaylara da

farklı tepkileri vardır.

Vizyon öncesi festivalleri

dolaşan filme 27 Şubat’ta

vizyon görünüyor…

Sinemasız iller

■ Yıllar önce yine böyle bir haber

yapmıştım 14 ilde sinema yok diye.

Şimdi sayı 11’e inmiş ama hala

sinemasız iller var. İstanbul’da her

alışverişinin içine en lüksünden bir

tane kondurulan sinema salonlarından

oralarda bir tane bile yok.

Ağrı, Mardin, Muş, Şırnak ve Siirt

bu illerden bazıları… Dileğimiz bu

sinemaları açan grupların sineması

olmayan illere de el atması…

■ Ersin Pertan yeni

filmi Mazi Yarası’nı

çekiyor. Muğla tarafında

çekilen filmde

Nilüfer Açıkalın ve

Erkan Taşdöğen

başrolleri paylaşıyor.

Konusuna gelince;

aldatma, terk edilme,

pişmanlık ve bağışlama

temalarıyla örülü bir

aşk filmi diyebiliriz

kısaca…

Kriz var seyirci var…

■ Belki de Sinema ve Telif Hakları

Genel Müdürü Abdurrahman

Çelik’e hak vermek gerek.

Ekonomik kriz dönemlerinde seyirci

sayısı artar demiş Çelik… Şimdi

arka arkaya vizyona giren ‘komedi’

öğeleriyle bezenmiş filmleri ve

onlara akın eden seyircileri görünce

kriz=sinema demekten kendini

alamıyor insan… Kriz varsa eğlenmek

lazım, içmek lazım…

Krize birebir…


Bu ay bir değişiklik yapıp

Amerika’da bölüm başına ortalama

14 milyon izleyiciyi bulan

Cold Case dizisinin kamera

arkasına yolculuk yapıyoruz.

Tozlu dosyalar denince ilk aklınıza gelen şey

nedir? Rafların en ücra köşelerinde duran eski

püskü kağıt parçacıkları… Düşünsenize bu kağıt

parçalarının tarihimizle olan bağlantısını. Bu

bağlamda geçmişimizde meydana gelen olaylar

zincirine parantez açarsak suç işleme ve buna

bağlı olarak gelişen intikam duygusu yıllar sonra

kapımıza dayanırsa, bu duyguyla yüzleşmemek

için çabalayan suçluların buluştuğu bir platformda

Cold Case gibi bir dizi ortaya çıkmış. Aslında

dizinin ortaya çıkış amacı oldukça enteresan.

Çünkü dizinin yaratıcısı olan Meredith Stiehm

yapımcı Jerry Bruckheimer’ın kapısını tıklatmış ve

şöyle demiş: ’’Bu diziyi ilginç kılan kan ya da

vahşeti ekrana yansıtmadan çeşitli flashbackler

aracılığıyla geçmişle kurulan bir bağdır”. Şöyle ki;

teknolojinin yaşamımızda hayati bir rol oynamadığı

dönemde, organize işlerin de davalara

bakacak cesareti olmadığından (kimi zamansa bu

işin bir parçası haline geldiklerinden) ötürü,

dosyalar kapatılmıştır. Tek ana düşünsel figüre

bağlanan bu görüşü ‘’Unamerican’’ tarzı

olarak sınıflandırmak muhtemel. Bu

bağlamda normların dışına çıkmayı

ilke edinen Cold Case’in , ilk sahnesi

flashback ile açılır

ve bir cinayet

işlenir. İlerleyen

dakikalarda ise

flashforwardlarla

gündelik yaşamdan

çeşitli kesitler ekrana

yansır ve kahraman

polislerimizin karanlık

dünyalarına doğru yolculuk yaparız. Böylece Cold

Case, bütünün parçalarını oluşturan yapısıyla


flashbacklerdir ve dizideki epizotların ışıklandırması,

gölgelendirmesi ve kamera açıları da ona

göre ayarlanır.

Cold Case dizisindeki olaylar paralel ve çapraz

kurguyla anlatıldığından; köstümler, dekor ve

müzik gibi ayrıntılar; çağın yaşam biçimine göre

şekillenir. Teatral mizansenler içinde dizinin sloganını

oluşturan ‘Kanıtlar asla ölmez’ hem

kendi özgün tarzını yaratır. Günümüz retrospektifinin

bakış açısına göre, suç işleyenlerin kontak

kurduğu kişilerle irtibata geçilip, gerçeğe ulaşmanın

yolları diyaloglarla sağlanırken, Rush ve

ekibinin sorguya çektiği kişi, birkaç saniyeliğine

gençliğine döner.

Dizinin alamet-i

farikası ise finalde

Lily Rush’ın faili

meçhul cinayetin

çözülmesiyle kurbanı

bir an için

görmesidir. Cold

Case’in kamera arkasına

yolculuk yaptığımızda dizide yer

alan epizotların çeşitli trüklerle

anlatıldığını anlamamak olanak dışı. Çünkü

her bir epizot, flashbackler aracılığıyla geçmişi

görüntüler. Geçmişi görüntüleyen flashbackler

genellikle 1950’li yıllarda kullanılan siyah ve beyaz

adaletin yerini bulduğunu hem de depoya atılmış

dosyaların yeniden gündeme geldiğini gösterir.

Tüm diziler arasında arketip olma gücüne erişen

Cold Case’in atardamarını oluşturan en önemli

unsurlardan biri ise teknik zamanın mesken tuttuğu

mekana göre seçilen müziklerdir. Michael

A. Levine tarafından bestelenen müzikler, hem

sanat yönetimi açısından oldukça önemli bir

zemin oluşturur, hem de karakter draması

açısından spekülatif bir alt yapı inşa eder.

İlginç bilgiler…

Dizideki suçlular sahne aralarında gençlikleri ile

ekrana gelirler.

Her dava sona erdiğinde Lilly Rush kendi

beynindeki kurban görüntüleriyle baş başa kalır.

Dizinin bitişindeki müzik cinayetin işlendiği tarihe

göre seçilir.


■ Şimdiden bir milyon seyirciyi geçen, Çağan Irmak’ın son filmi

“Issız Adam”, kendi kadar müzikleriyle de insanların dilinde. Eski

45’liklere bir hayli önem veren ve sevdiklerine arasıra plak dinletileri

de sunan ünlü yönetmen Çağan Irmak, bu filmle bir

kez daha hayranlarının beğenisini kazanmayı başardı.

Yediden yetmişe herkesin büyük bir beğeniyle konuştuğu

filmin albümü çıkalı bir ayı geçti. Ama etkisi hala sürüyor.

Albümdeki parçaları, Beyoğlu’ndakiler başta olmak

üzere bir çok müzik marketin önünden geçerken duymanız

olası. Ana temalarını Aria’nın yaptığı albümdeki

nostaljik şarkılardan bazıları; Ayla Dikmen'den

“Anlamazdın”, Sibel Egemen'den “Yalnız Adam”,

Nil Burak'tan “Yalnızım Ben”, Semiramis

Pekkan'dan “Bana Yalan Söylediler”

Hümeyra'dan “Tutsana Ellerimi” ve Michel

Fugain’den “Une Belle Histoire”...


Video ve Film

Kurgusuna Giriş

Bülent Küçükerdo¤an, ‹brahim Zengin,

Turhan Yavuz

■ Film, senaryoyu okudu¤u andan itibaren yönetmenin

beyninde kurgu sürecine girmifltir bile.

Yönetmenin usunda canland›rd›¤› bu kurgu

sürecinden uzak olan seyircinin filmin kurgusuna

dahil olma süreci ise ancak yönetmenin kurguyu

yani filmi bitirip izleyiciye sunmas›yla meydana

gelevilecektir. Kurgu yönetmen için filmi var k›lma

alan›, izleyici içinse var edileni -yani kurgulanm›fl

filmi – gözlerle onaylama sahas›d›r.

Es Yay›nlar› / 119 Syf.

Özgürlüklerden

Kayıplara ve Sonrası

Z. Tül Akbal Süalp, Necla Algan, Ayla Kanbur

■ “Asl›nda her zamanki gibi çok güzel fleyler

düfllemifltik. Biz ruhen bu kitab›n belki de en fazla ve

en net gösterece¤i gibi 'umut mekânlar›n›n'

insanlar›y›z. Umutsuzluk mekânlar›ndan geçerken de

k›r›l›p dökülüyoruz. Bu yüzden de hep bir yan›m›z›

eksik yaz›yoruz ama olsun. O yüzden bu kitap,

sars›nt›l› bir tarihsel durumdan geçerken eflikte duran

üç kad›n›n umuda bakarak k›r›k ve k›s›k sesiyle

söyledikleridir.” De Ki Yay›nlar› / 160 Syf.

More magazines by this user
Similar magazines