Cinedergi 07

cinedergi

Binder07

Dergimizin çıktığı tarihten itibaren sinema sinema

diyoruz ama ekim ayında binlerce kez sinema

dedik… Çünkü ekip olarak Antalya Film

Festivali’ndeydik… Daha fazlasını demeye gerek

yok, festivale ilişkin sonuçlar ve yorumlar sayfalarımız

arasında… Hatta bu festival mevzusuna

kendimizi biraz fazla kaptırmış olmalıyız ki, affınıza

sığınarak, birkaç gün geç çıkıyoruz bu ay… Ama

eksiğimiz yok fazlamız var bir sayı hazırladık yine bu

ay…

Festival’de Ben Hopkins imzalı Pazar: Bir Ticaret

Masalı En İyi Film Ödülü’nü kazandı ama filme

şimdilik vizyon yolu gözükmüyor. O yüzden biz

vizyon yolu gözükenlerden Osmanlı Cumhuriyeti’ne

uzandık… Osmanlıyı bir ‘gölge’ gibi takip eden Gani

Müjde filminin

inceliklerini anlattı…

Mustafa belgeseliyle önemli bir filme imza atan Can

Dündar da sayfalarımız arasında… Altın Portakal

alamasa da, Üç Maymun’un etkileyici atmosferinde

yer alan Yavuz Bingöl’le müzikten sinemaya uzanan

bir röportaj yaptık.

Son Cellat, can almaya devam ederken, biz de

aradan bugüne kadar ülkemizde çekilmiş hapishane

filmlerini markaj altına aldık… Ne de olsa hapishane

kültürü fazla bir ülkeyiz!

High School Musical, Grease’den aldığı ilhamla

üçledi ve müzikal tarihine uzanmamız için bize

ilham sağladı…

Yerli filmlerin setine dalan, vizyona girdikten sonra

da yapılan polemikleri atlamayan Sinderella, bu ay

yine filmlerin peşinde… Mesela Dedik, Batman,

Robin ve Blade üçgeninde meselesini anlatmaya

çalışıyor…

Diğer rutin sayfalarımız vizyonlar, pek yakında,

DVD’ler, haberler ve daha nicesi yine sayfalarımız

arasında… Cinedergi bir tık uzağınızda… İyi okumalar…

Genel Yayın

Yönetmeni

Serdar Akbıyık

Yazı İşleri Müdürleri

Banu Bozdemir

Fırat Sayıcı

Katkıda Bulunanlar

Ali Ulvi Uyanık

Kerem Akça

Mekki Arvas

Remzi Bener

Arzu Çevikalp

Hasan Sayın


Yönetmen: Frank Miller

Senaryo: Frank Miller, Will Eisner

Oyuncular: Gabriel Macht, Scarlett

Johansson, Eva Mendes, Samuel L.

Jackson, Paz Vega

Konu: Çizgi roman uyarlaması filmde,

öldükten sonra tekrar hayata dönen

“The Spirit” adıyla bilinen maskeli bir

kahramanın, polisle beraber çalışarak

şehri suçlulardan temizlemeye çalışması

anlatılıyor.


Yönetmen: Peyton Reed

Senaryo: Jarrad Paul, Nicolas

Stoler

Oyuncular: Jim Carrey, Zooey

Deschanel, Bradley Cooper,

Rhys Darby

Konu: Kendi kendine yardım

programına yazılan Carl Allen

başlarda her şeye hayır diyen

bir adamdır. İlk başta, evet

gücünü açığa çıkarmak Carl’ın

hayatını inanılmaz ve beklenmedik

biçimlerde değiştirir,

ama çok geçmeden anlar ki

hayatını sonsuz olasılıklara

açmanın bazı olumsuzlukları da

olabilmektedir.

Yönetmen: Andrew Niccol

Senaryo: Andrew Niccol,

John Salvati

Oyuncular: Al Pacino, Cillian

Murphy

Konu: Film, Salvador

Dali'nin hayatını bir sanat

taciri olan Stan

Lauryssens'in gözünden

anlatıyor. Dali'yi ve karısını

şahsen tanıyan Lauryssens,

1960'larla 80'ler arasında

geçen bu hikayesinde Dali

ile olan dostluğunu da

aktarıyor. Gattaca, Truman

Show ve Savaş Tanrısı gibi

muhteşem senaryolara imza

atmış olan Andrew Niccol,

bu filminde Stan

Lauryssens'in kitabından

uyarladığı bir Salvador Dali

hikayesi anlatıyor.


Yönetmen: Mete Özgencil

Senaryo: Kerem Deren

Oyuncular: Cemre Kemer, Eren

Bakıcı, Gülçin Ergül, Yasemin

Yürük

Konu: Ayrı

dünyalardan

gelen 4 genç kız

bazı rastlantılar

sonucu küçük

bir Anadolu

kasabasında

buluşurlar.

Birlikte geçirecekleri

bu kısa

zaman diliminde,

dostluğu, aşkı,

hayatı ve kendilerini

tanıyacaklar.

Onların birlikteliği,

kasabanın

sosyal

yaşamını da

değiştirecektir.

Yönetmen:

Gary Winick

Senaryo: Greg

De Paul,

Casey Wilson

Oyuncular:

Kate Hudson,

Anne

Hathaway,

Candice

Bergen


Konu: Emma ve Liv, evlenme

çağında çok yakın iki arkadaştırlar.

Nişanlılarından aldıkları evlenme

teklifi karşısında, nikah için

gün almaya birlikte giderler.

İkisine de nikah için aynı gün ve

saat verildiğini öğrendiklerinde

ise, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Birbirlerinin düğünlerini

ertelemek için olmadık yollara

başvururlar.

Konu: Saya

vampir anne

ve insan ırkından

bir

babanın kızıdır.

16 yaşında,

naif bir görüntüsü

olsa da

aslında 400

yaşındadır ve

iki ırk arasında

kalmanın

acısını yaşar.

Hayatını samuray

becerilerini

geliştirmeye ve

dünyayı vampirlerden

temizlemeye

adamıştır,

diğerleri gibi

hayatta

kalması kana

bağlı olsa da.

Yönetmen:

Chris Nahon

Senaryo: Ronny Yu,

Kenji Kamiyama

Oyuncular: Gianna Jun,

Allison Miller, JJ Feild


Yönetmen: Adam Shankman

Senaryo: Matt Lopez, Tim

Herlihy

Oyuncular: Adam Sandler, Keri

Russel, Guy Pearce

Konu: Skeeter Bronson, yeğenlerine

uyumadan önce masal

anlatmaya başlar. Ancak bu

sıradan durum hayatını

değiştirecektir. Çünkü, yeğenlerine

anlattığı her uydurma

hikaye, ertesi gün bizzat başına

gelerek, gerçeğe dönüşmektedir.

Bir süre bunun tadını

çıkaran Skeeter, bir yandan

hayatının aşkıyla tanışacak,

diğer yandan da tehlikelere

göğüs gerecektir.

Yönetmen:

Carlos Saldanha

Seslendirenler:

John Leguizamo,

Quenn Latifah,

Denis Leary, Ray

Romano

Konu: Buzlar eriyor ve dinozorlar

geri dönüyor! Ice Age’in

kahramanları Sid, Manny,

Diego, Ellie ve Scrut’ın başı bu

sefer dinozorlarla dertte. Doğal

degişimlerden kurtulan dostlarımız

canavar dinazorlarla

başa çıkabilecek mi?


FIRAT SAYICI

Altın Portakal dolayısıyla Antalya’da olan Üç

Maymun’un başrol oyuncusu Yavuz

Bingöl ile filmin çekim hikayesini ve

sinemanın geleceği üzerine fikirlerini

konuştuk.

Filmin teklifi size nasıl geldi?

İlk önce telefonla deneme çekimine

çağırıldım, deneme çekimine tabi

tutulduktan sonra aynı gün

içerisinde rolün bana verildiği

haberi geldi ve senaryoyu aldım.

Senaryo yaklaşık 45-50 sayfaydı,

sonra da filme başladık.

Senaryoyu aldıktan ne kadar

zaman sonra filme başladınız?

İki hafta içerisinde ben senaryoyu

okudum, hazırlandım ve

filme başladık.

Peki rolünüze nasıl hazırlandınız?

Senaryo ilk okuduğunuzda aslında sıradan bir

hikaye gibi geliyor. Ancak filmde Nuri Bilge’nin

çok büyük bir başarısı var. Ben önceden şoförlük

de yaptım ve rolümde de bir iş adamının şoförünü

canlandırıyorum. Yaşadığım bölgelerde bu tip

aileler çok gördüm. Komşularım oldu,

arkadaşlarım oldu… Olağan bir şeydi aslında.

Senaryoyu okumadan deneme çekiminde başarılı

olmamın sebebi budur belki de. Bu yüzden bu rol

için özel bir hazırlık yapmadım.

Set süreci nasıl geçti?

Set sürecinde başka türlü olaylar oldu. İnsanın

başına böyle bir olay gelince şiddete mi başvurur?

Yoksa filmin adında da olduğu gibi üç maymunu

mu oynar? Film başladıktan sonra oyunlarım

değişmeye başladı. Eşinizin aldattığını

hissediyorsunuz, ya da

bir şekilde tahmin ediyorsunuz.

O andaki davranış

şeklinizi belirleme, o kontrolü

sağlama… İç dünyanızda ve

bunu oyun olarak karşıya yansıtmak

çok güç. Böyle bir

durumda yönetmeninizden

destek istiyorsunuz. Yönetmen

bu durumu üç şekilde çekti; sahneyi

çekti, sonra alternatif olarak

yazdığı sahneyi çekti ve en son

doğaçlamaya bıraktı. Yavuz olarak

bunu nasıl oynardın, böyle bir şey

başına gelse nasıl bir tepki verirdin

gibi üç alternatifli sahnelerle çalıştık.

Orda işin boyutu çok değişti tabi.

Bittikten sonrada bunu daha somut

olarak gördüm.

Baştan bu yana oyunculuğunuz da olan gelişmenin

farkındasınızdır. Sizce bu yönetmenle mi

yoksa kişinin deneyimleriyle

mi alakalı?

Biz bunu birbirimize yüklüyoruz

sanırım. Bilge bir

röportajında “Yavuz hayatının

zenginliğini kattı.”

diyor. Bende bu bir

yönetmen başarısıdır diyorum.

İkisi birlikte belki

de. Duruşum bakışlarım aynı gözükebilir ama

yönetmenin çekim tarzı, sahneyi yorumlayış biçimi

biraz daha ifadeleri güçlendirmiş. Klasik Yavuz

Bingöl bakışı duruşu gibi gelebilir ama o işin

atmosferiyle çok farklı bir güç kazanıyor bence.

Çok farklı bir etki bırakmış; ben bunu filmi izleyince

gördüm. Bu filmi üçüncü izleyişim oldu ve

üçüncüsünde daha fazla etkilendim.


Nuri

Bilge ile çalıştınız peki bundan sonra kimlerle

çalışmak istersiniz?

Nuri Bilge ile çalıştım ve Cannes’a aday oldum.

Bu kariyer açısından çok iyi ama Nuri Bilge ile

nasıl buluştuysam hislerim

doğrultusunda,

bundan sonra da doğru

işlerde yine hislerim

doğrultusunda olacağıma

inanıyorum.

Hikayenin iyi olması ve

yönetmenin işi biliyor

olması yeterli bence ama

tabi biraz daha ince eleyip

sık dokumak gerekiyor.

Gelen tüm teklifleri de çok

içten gelerek okuyorum ve

içinde kendimi bulabilirsem

kabul ediyorum.

Senaryoyu aldığınızda hem

oyunculuğunuz anlamında,

hem film anlamında böyle

güzel bir film olacağının farkında

mıydınız?

Ben Nuri Bilge’yi takip eden

biriydim. Nuri Bilge hiç inanmıyordu

üç kez üst üste bu ödülü

alacağına ama ben ilk günden

itibaren de bu filmin Cannes’a

gideceğini ve Cannes’dan da

başarıyla döneceğini de söylüyordum

bir içses olarak. Bir yönetmenin

üç filminin Cannes’a gidip

üçünün de başarıyla dönmesinin çok

önemli olduğunu düşünüyorum.

Tamamı ile fiziksel bir çalışma olan,

kadının intihar ederken sizin gölgede

kaldığınız sahne için özel bir çalışma

yaptınız mı?

Yaptık. Yine üç alternatifle çektik ama

doğaçlama yaptığım hali kullanıldı. Çünkü

gerçekten çok güzel ve doğru oynadığımı

söyledi. Ama doğaçlamayı yaparken tek

başınıza özgür değilsiniz yine onun çizdiği çizgi

içerisinde doğaçlama yapıyorsunuz ve doğru

yolu yönetmen göstermiş oluyor aslında.

Filmde ağır bir sistem eleştirisi var.

Bu noktada filmin alt yazılarıyla ilgili bir konuşmanız

oldu mu?

Öncelikle çok doğru bir soru sordunuz.

Cannes’da yabancı basının sorduğu sorularda


sizin sorularınız doğrultusundaydı. Kapitalist sistemle

aile ilişkilerinin hangi noktaya geldiğini,

sistemi sorgulayan bir şekilde sordular. Bence

de doğru, çünkü aile ilişkilerinin, insan ilişkilerinin

geldiği nokta sistemle alakalı.

Son üretimlerde sisteme duyulan nefret ortak bir

nokta oluşturuyor olabilir mi?

Olabilir. Bunu biraz daha somutlaştırmak gerekir.

Çünkü sinema soyut şeylerden oluştuğu için onu

somutlaştırarak izleyicinin anlama şekline bırakmayıp

daha sert daha radikal bir hale getirebiliriz.

Son dönemlerde 12 Eylül’le ilgili birçok film

yapılıyor. Sizce bu ürünler 12 Eylül’ü dert

edinmek yüzünden mi var? Yoksa sistem 12

Eylül’ü dışladığı, buna izin verdiği için mi bu

tarz filmler yapılabiliyor?

Avrupa birliği uyum yasası çerçevesinde bu

tarz yasaların da çıkmasıyla beraber daha

esnek, daha özgür filmler yapılmaya başlandı.

Bence biraz daha gerçekçi, kendi tarihimizden

beslenerek filmler de yapılmalı.

Komedi filmlerinin yanı sıra tarihte

yaşadığımız bu olaylardan ders alarak filmler

yapılmalı ama yapılmıyor. Buradaki suç,

sadece yönetmende değil tabi ki. Bu filmi

yapmak için belli bir bütçeye sahip olmak

gerekir.

Peki bu, ülkemizde bağımsız bir Türk sinemasının

olmamasından kaynaklanıyor olabilir

mi?

Evet kesinlikle. Yurtdışındaki yapımcılar ve

yönetmenler kendilerine ait büyük bütçelerle

iyi filmler yapabiliyorlar. Ancak ülkemizde bu

imkanların olmaması da bu tarz filmlerin yapılamamasına

sebep oluyor.

Son olarak, ileride yönetmenlik yapmayı

düşünüyor musunuz?

İleride kendi hikayelerimden yapmayı düşünüyorum.

Ancak yönetmenlik yapabilmek için teknik

donanıma sahip olmak gerekir. Bu işi Nuri Bilge

Ceylan gibi profesyonelce yapamam tabi ki.

Ama teknik bilgiye sahip ve kendisine

güvendiğim bir görüntü yönetmeninden yardım

alarak ortak bir çalışma yapmak isterim.


■ Clint Eastwood, ünlü yıldız

Angelina Jolie’nin eşsiz güzelliğinin

kariyeri önünde bir engel olduğunu

söyledi. Angelina’nın güzelliğine iltifatlar

yağdıran ve yeryüzündeki en

güzel yüze sahip olduğunu iddia

eden Eastwood, göz kamaştırıcı

güzelliği nedeniyle Jolie’nin

yeteneklerini kolayca

gözardı edildiğini söyledi.

İki Oscar ödüllü 78

yaşındaki kıdemli

yönetmen, “İnsanlar

genelde bunun ötesine

geçip yeteneklerini

farkedemiyor. Bütün

magazin dergilerinde o

var, dolayısıyla bu güzelliğin

altında yatan şaşırtıcı

aktristi gözden kaçırmak

çok kolay” diye konuştu.

Eastwood, Jolie’nin oyunculuk

anlayışının Meryl Streep’e benzediğini

de ekledi. Angelina

Jolie’nin başrolde yer aldığı gerilimde

John Malkovich de yer alıyor.

Jolie filmed, oğlunun kaçırılmasının

ardından bir komployla mı

karşı karşıya olduğunu yoksa

aklını mı kaçırmaya başladığını

bilemeyen bir kadın karakteri

canlandırıyor.


İspanyol asıllı aktör Antonio Banderas, 1992’den beri

yaşadığı Hollywood’da artık yorulduğunu ve ülkesine

dönerek kariyerine yönetmen olarak devam

etmek istediğini açıkladı. Sert bakışları, karizması

ve özellikle canlandırdığı ‘Latin lover’

figürleriyle kısa zamanda şöhreti yakalayan

ve Javier Bardem gibi İspanyol haleflerinin de

yolunu açan 48 yaşındaki ünlü aktör, artık

Hollywood’un hayat hakkı tanımadığı türden

filmlere yönelmek istiyor. Banderas’ın son projesi,

ünlü aktörün kariyerini hangi doğrultuda

sürdürmek istediğine dair bir fikir de

veriyor. Banderas, senaryosunu

yazdığı ve başrolüyle yönetmenliğini

de üstlenmeyi umduğu

‘Sultan’ adlı filmin finansmanı

amacıyla, film yıldızı eşi

Melanie Griffith ile birlikte

Arap ülkelerine ziyaretlerde

bulunuyor. Sultan, İspanya’nın

Mağripli son kralının, çok sevdiği

Granada’yı 1492’de Ferdinand

ve Isabella’nın Katolik

hanedanına teslim etmesini

konu alıyor. İspanya tarihinin bu

kritik dönemini Arapların gözünden

anlatmayı planlayan ve İspanya’yı

800 yıl hükmü altında tutan

Arapların ‘Endülüs nostaljisinden’

yararlanmayı düşünen

Banderas, son günlerde

bütün vaktini film için para

toplamaya çalışarak geçiriyor.

Geçtiğimiz haftalarda projenin

tanıtımı için eşiyle birlikte Abu

Dabi’ye giden Banderas, burada yaptığı

açıklamada, “Fas’taki çalışmalarım

sırasında yakından izlediğim bu güzel Arap

kültürüne dair olumlu bir mesaj vermek istiyorum”

dedi.


■ Resesyon, küresel çöküş, kredi krizi… Dev

bankaların ard arda battığı, dünya genelinde

hükümetlerin trilyon dolarları bulan kurtarma planları

açıkladığı kriz ortamında bu kelimeler herkesin tüylerini

diken diken ediyor. Ancak filmin kendi finansal

evreni dikkate alındığında bu tabirler telaşa yol

açmadığı gibi kimi zaman tam aksine heyecan verici

de olabiliyor. Küresel krizin getireceklerine tarihin

penceresinden bakan Hollywood iyimserleri,

1929’daki Büyük Buhran’ın ardından izleyici sayısının

muazzam bir sıçrama yaparak önceki yıla yüzde 58

arttığını hatırlatıyor. “Rakamlar yalan söylemez”

diyen Amerikalı Sinema Sahipleri Derneği Başkanı

John Fithian, son 40 yılda ekonominin yedi kez durgunluğa

girdiğini buna mukabil gişe hasılatının bu

yılların beşinde kayda değer oranda arttığını

belirterek, bunlardan en şiddetlisinin 2001’deki

krizde yaşandığını ve aynı yıl hasılatın 650 milyon

dolar arttığını belirtti.

Bu rakamlar gerçekte ne ifade ediyor? Kriz, yapımcıların

‘sanat iştahını’ ve izleyicilerin eğilimini nasıl

etkileyecek? İşte sektör uzmanlarının kriz kehanetleri!

Jane Wright

Genel Müdür, BBC Films

25 yıldan fazla bir süredir bu işteyim. Bu süre zarfında

sektörün içinden ve dışından kaynaklanan birden

fazla kriz yaşandı. Bazen sektörümüzün kaynaklarındaki

daralma, çok sayıda yaratıcı çözümle aşıldı.

Neler olacağından emin değilim ama heyecan veren

de bu. Emin olduğum husus, en azından bu ülkede,

film yapmanın ölmeyeceği. Finans sektöründeki

meslektaşlar, yaratıcılıklarını kullanarak bu projeleri

finanse etmenin yolunu bulacaklardır. İyi bir senaryo

ve iyi bir film hâlâ insanların izlemek istedikleri ve

bunun için para ödeyecekleri bir şey.

Paul Trijbits

Yapımcı

Halihazırda daha önceden önce çekilen filmler,

dışarıda ucuz bir gece geçirmek ve film izlemek

isteyen insanların iştahından yararlanıyor. Ancak

krizin etkilerinin hissedilmeye başlanacağı 18 ay

içinde yeni yapımları finanse etmek giderek zorlaşacak.

Kevin Bacon

Aktör

Krizin sektörü bütün yönleriyle etkileyeceğini

düşünüyorum. Harcamak için daha az para olacak

ve bu da sonuçta içeriği belirleyecek. Muhtemelen

daha fazla komedi filmi yapıldığını göreceğiz. Kriz


ağımsız sektör üzerinde de etkili olacak.

David Kosse

Universal Pictures International Başkanı

Kesinlikle kötümser değilim. Hatta, özellikle

büyük altyapısı, olağanüstü yetenekleri

ve hikayeleriyle küresel ölçekte yankı

uyandıracak İngiliz sinema sektörü olmak

üzere, sinemanın geleceği konusunda

oldukça iyimserim.

Stephen Margolis

Yapımcı, Flawless, Goodbye Bafana

Bütün olarak değerlendirdiğimde ben bir fırsat görüyorum.

Kriz, bazı aksaklıkları düzeltme imkanı verecek.

Piyasadaki likidite bolluğu filmlern çok pahalıya yapılmasına

ve insanların, aynı hikayeyi daha ucuza anlatmalarını

sağlayacak şekilde bütçeleri üzerinde daha sıkı

çalışmalarına engel oluyordu.

John Woodward

İngiltere Film Konseyi Başkanı

Sektörde panikten uzak bir ruh hali var. Bu da bir

ölçüde film yapımının nisbeten uzun zamana yayılan bir

çalışma olmasından kaynaklanıyor. Ancak insanların

diğer bütün sektörlerdekiler gibi tedirgin olduğunu

düşünüyorum. ABD’deki film şirketlerinden gelen bütün

işaretler yatırımların aynı düzeyde devam edeceği

yönünde. ABD’deki stüdyoların neredeyse tamamı özel

sermaye fonları tarafından destekleniyor olsa da kredi

krizine rağmen anlaşmaların büyük ölçüde yenilendiğni

görüyoruz. İngiltere’ye gelince, mevcut ekonomik durumun

sektör için ölüm çanları çaldığını düşünmüyorum.


■ Hardcore erotizmi hakim sinemaya

eklemlemek arayışında olan bir grup

Fransız entelektüel, daha da ileri bir

adım atarak Paris’in ilk alternatif

porno film festivalini düzenledi.

Organizatörler, bu hareketin, yeni ve

ilerici bir porno dalgası olduğunu

savunuyor. Festival kapsamında

Paris’teki Brady sinemasında her

türlü cinsel eğilime hitap eden

onlarca filmin gösterimi yapıldı.

“Deep”, “Strap-on Motel” ve

“Post-Apocalyptic Cowgirls”

gibi isimler, ilk bakışta bildik

içerikleri akla getirse de organizatörler,

filmlerin devrimci

bir nitelik taşıdığında ısrarlı.

Organizatörlere göre yeni

dalganın en çarpıcı yanlarından

biri ise pornoyu

kadın perspektifinden ele

alması. Nitekim festivaldeki filmlerin

yaklaşık yarısı kadın yönetmenler

tarafından yine kadınlar için hazırlanmış. Catherine

Corringer ve Maria Beatty gibi yönetmenler, hazırladıkları filmlerle,

kendi cinselliklerinin giderek daha çok farkına varan ancak

pornonun erkek-egemen dünyası karşısında hüsrana uğrayan kadın

izleyicilerin artan ilgisine yanıt verdiklerini belirtiyor.

■ Çağan Irmak imzalı “Ulak” yolculuğuna

devam ediyor. Başrollerinde Çetin

Tekindor, Hümeyra, Şerif Sezer, Yetkin

Dikinciler gibi isimlerin yer aldığı film, bu yıl

18-28 Kasım tarihleri arasında 32.si düzenlenen

Uluslararası Kahire Film Festivali'nin

resmi yarışmalı bölümüne seçildi. Bakalım,

“Ulak” güzel haberlerle dönebilecek mi?


Jonah Hex… 70'lerin ünlü çizgi western kahramanı…

Tıpkı Harvey Dent gibi, onun da yüzünün

yarısı yaralı… Bazen doğa üstü hikayelere de

tanıklık eden Hex, eski bir konfederasyon askeri…

Warner Bros. tarafından filme çekileceği belirlenen

Hex’i Josh Brolin canlandıracak. İşin güzel tarafı

film ekibi, “Crank”in ekibiyle aynı. Anlaşılan o ki,

serinin hayranlarını yarı western, yarı fantastik,

dört nala bir film bekliyor.

■ Edebi ve teatral filmlerin usta yönetmeni, ağır

rollerin altından da başarıyla kalkmayı bilen

Kenneth Branagh, sürpriz bir filmle 2010 yılında

beyazperde de. Marvel dünyasının ünlü çizgi

roman kahramanı Thor, Branagh’ın sanatsal

gözüyle perdeye yansıyacak. İskandinav mitolojisine

göre en güçlü tanrı olan Thor, çizgi romanda,

dünyada bir doktor kimliğinde gizlenerek

yaşayan, elindeki bastonu yere vurunca gerçek

güçlerine kavuşan bir süper kahraman.

■ 45. Antalya

Altın Portakal

Film Festivali

ödülleri kadar

kurulan

dostluklarıyla

da anılarda yerini aldı. Hollywood ünlülerinin

akınına uğrayan festivalin belki de en fazla ilgiyi

toplayan ismi Adrian Brody’di. Brody ile

arkadaşlığını geliştiren Tamer karadağlı yeni

dostunu İstanbul’da misafir etti.


SERDAR AKBIYIK

■ Kate Hudson denince önce, klasik Rock'a bir

saygı filmi olarak görülebilecek "Almoust Famous"

filmi gelir aklımıza, sonra da annesi Goldie

Hown'dan aldığ ı doğ al güzellik ve sempatikliğ i...

Bir çocuk annesi 29 yağ ındaki Kate Hudson,

insanın için ısıtan gülümsemesiyle etrafına sürekli

pozitif enerji yayan insanlardan. Ve annesinin kariyerini

kendisi bir avantaj olarak kullanmayacak kadar

da gururlu biri.

1995 yılında 15 yağ ındayken "Escape From L.A."

filmi için öngörüğ meye gitmiğ ancak daha sonra

geri çekilmiğ . Çünkü annesinin eğ i, yani yanında

büyüdüğ ü üvey babası Kurt Russel filmin

bağ rolünde oynamayı kabul etmiğ .

Sinema dünyasında kendi ayakları üzerinde durmaya,

tek bağ ına çıkığ yapmaya

kararlıydı Kate Hudson. Ve bu

çıkığ ı beğ yıl sonra Almost

Famous filmiyle yakaladı. Hem

Oscar'a aday gösterildi, hem

de Altın Küre'yi aldı.

O günden sonra Kate

Hudson aranan bir oyuncuydu

artık. Ama özel hayatı

kariyer yolculuğ uyla aynı

seyri izlemedi. 2007

yılında yedi yıllık evliliğ

inin ardından Black

Crowes grubunun solisti Chris Robinson'dan ayrıldı.

2004 yılında dünyaya gelen oğ ullarının velayetini

paylağ tılar.

Daha sonra birlikte olduğ u erkekler hakkında

çeğ itli spekülasyonlar ortaya atıldı. "How to Lose a

Guy in 10 Days" filmindeki rol arkadağ ı Matthew

McConaughey ile birlikte oldukları dedikodusu hiç

ğ üphesiz filmin giğ esini artırdı. Ama ikisi de sadece

arkadağ olduklarını açıkladılar.

Yine bağ ka bir rol arkadağ ıyla, "You, Me and

Dupree" filminde birlikte rol aldığ ı Owen Wilson'la

hakkında çıkan dedikodular ise gerçekti. Hudson'ın

eğ inden ayrılmasından sonra ünlü ikili birlikte

olduklarını açıkladılar. Ama bu iliğ ki de Mayıs

2007'de sona erdi, hatta Owen Wilson, eski sevgilisi

Kate Hudson'ın Dax Shephard'la iliğ kisi yüzünden

intihar giriğ iminde bulundu. Hayatındaki iniğ

çıkığ lara rağ men Kate Hudson kariyer yolculuğ u-

na emin adımlarla devam ediyor. Son olarak bizzat

rol aldığ ı "Bride Wars" filminin yapımcılığ ını da

kendisi üstlendi.


Cannes’da yönetmenine En iyi Yönetmen ödülü

kazandırdı, günlerce konuşuldu, Türkiye’nin Oscar’a

aday adayı oldu ama Antalya jürisinden geçer not alamadı…

Yani adı gibi görülmedi, konuşulmadı, duyulmadı…

Bu seneki Antalya jürisi kimi filmler için ezber bozan

bir tavır içindeydi ve Nuri Bilge Ceylan İmzalı Üç

Maymun da bu bozulan ezberin dışındaydı…

Konu açısından bildik olan film, Türk sinemasının son

yıllardaki ortak konusuna parmak basıyor. Gerçeğin

‘kabak’ gibi ortada olmasına rağmen, herkesin bunu

yok sayıp, uzun uzun kendi iç dünyasını sorgulaması

artık bilindik bir konu fenomeni. Zira Semih

Kaplanoğlu imzalı Süt ve Reha Erdem imzalı Hayat

Var da aynı şekilde bilinip de konuşulmayan temalar

üzerine kurulu… Gittikçe hayatın içinde bir ayrıntı

olarak kalan ve ayrıntılardan uzaklaşan insanların

yaşamı üzerine kurgulanıyor genel yaşam teması…

Ülkenin ve dolayısıyla bireyin durumuyla gayet de

alakalı… Çünkü her şeye rağmen gizem barındıran

şeyler, masumdur. Bu yapay masumiyet mevzusu

gerçekliği ne kadar örter, insanın içindeki var oluş

duygusunu ne kadar sarsar, ne kadar ortadan kaldırır

orası tartışılır tabii… Ama Üç Maymun’un çıkış noktası

tam da burası…

Yine tablo gibi görüntüler, farklı renk ve görüntü

tasarımları ve üzerine düşünülmüş, sanatsallığı sorgulanmış

planlar… Ve etkili bir açılış… Şehrin yalanları

arasında sıkışmayı gayet iyi beceriyor Ceylan… Üç

Maymun’u oynamak bize özgü bir deyim sanırım.

Aslında kökeni Japonya’ya uzanıyor. Cannes’da bu

konuda açıklama yapılmak zorunda kalındığını hatırlıyorum.

Aynı Antalya’da bir seyircinin filmde üç olmasa

da tek maymunun varlığını araması gibi…

Sonuçta Üç Maymun, Cannes’da gördüğü ilgiyi hak

eden bir film... Nur Bilge’yi şehirli insanın klasik ve

kalıplaşmış dertleri arasında fazlaca sıkışmış olmakla

eleştirsem de, kadına yüklediği ısrarcı ve abartılı tavrı

fazlaca absürd bulduğumu söylemeliyim. Ve ailenin

aslında başka bir badire atlattığını küçücük kolunu

babasının omzuna atan görünmez bir evladın varlığından

da anlıyoruz… Adamın baskın şüpheci tavırları da

başka badirelerin atlatıldığının en önemli kanıtı.

Sonuçta Üç Maymun, anlatımı ve görselliği güçlü bir

sinema… Hatice Aslan, Altın Portakal da kadın oyuncu

dalında favori isimdi. Yavuz Bingöl, belki de türkü

tadında bir rol deneyimi yaşadı bu filmde… Rahat

oyunculukların, bildik bir konu üzerinden seyirciye

sunulduğu, güzel karelerin zihinde iz bıraktığı bir film

Üç Maymun… Filme karşı seyircinin tavrı ‘Üç

Maymun’ biçiminde olmaz umuyorum ki…


“Ölüm Yarışı” için, ilk başta iki konuda

anlaşalım… Birincisi filmin başrolü Jason

Statham, ikincisi filmin yaratıcı yönetmeni Paul

W.S. Anderson hakkında… “Taşıyıcı 2” ve

“Özgürlük Savaşçısı” gibi birkaç filmi dışında,

Jason Statham’ın rol aldığı, adrenalin yüklü

aksiyonların seveni çok. Keza, Paul W.S.

Anderson’un kreatif yönünden çıkma, “Mortal

Kombat”, “Event Horizon”, “Alien vs.

Predator” ve “Resident Evil” gibi filmlerde

olduğu gibi… Sinema seyircisi tarafından el

üstünde tutulmasalar da, es geçilmedikleri

aşikar. Sinemada eğlencelik zaman dilimi vaat

eden bir aksiyon için, yeter de artar bile. Daha

ne olsun? Suç oranının arttığı ve dolup taşan

hapishanelerin özel şirketler tarafından

işletildiği, karamsar bir yakın gelecek… Dünyanın en

ünlü hapishanelerinden birine işlemediği bir suçtan

dolayı getirilen Ames'in diğer suçlulardan bir farkı var.

O eski bir Nascar şampiyonu. Ames (Jason Statham),

bu hapishanede yapılan, tüm dünyada çok izlenen ve

ödül olarak özgürlüğün sunulduğu ölümcül yarışmanın

yeni favorisi. Haksızlığa uğrayarak hapse zorla alınan

Ames, hapishane müdüresi (yetenekli aktris Joan

Allen) Hennesey’in kirli tuzağını öğrenir öğrenmez,

seyircinin bile son ana dek anlayamadığı bir plan

kuruyor. B sınıfı filmlerin kült kralı Roger Corman’ın

“Ölüm Yarışı 2000” (Sylvester Stallone, David

Carradine) adlı filminin yeniden yapımı, yine

Anderson’un zeki kalemi sayesinde, zamanın nasıl

geçtiğini size unutturuyor. Eksiksiz senaryosu ve

aksaksız ritmi ile, sizi kimi zaman Jason Statham’ın

kullandığı arabanın içine oturtuyor, kimi zaman da

hapishanenin soğuk duvarları arasında kader

arkadaşlarınızla birlikte özgürlük hasreti çektiriyor.

Reyting sisteminin yakın gelecekte ulaşabileceği

dehşetengiz boyutları, para ve ün için, insanoğlunun

içine düşebileceği kan dondurucu psikolojik durumları,

işsizlik ve çaresizlik karşısında aklı selim bir

adamın bile (Ames’in Koçu) hapishaneyi bir ev gibi

görmesi, filmin yardımcı kavramları.

Bir insanın kendi özgürlüğü için, hiç tanımadığı

adamları, ölümcül bir araba yarışı sırasında öteki

tarafa yollamaya çalışması, kendi başına bir insanlık

acizliği iken, bir de üstüne insanoğlunun temel dürtülerinden

olan intikam duygusu eklenince, Jason

Statham’ın rahatlıkla altından kalktığı Ames karakteri,

beyaz kanatları olan bir ölüm meleğine dönüşebiliyor.

Üstelik seyircinin de buna hak vermesi sağlatılıyor.

Tabi ki sinema sektörünün, özellikle de Hollywood’un

sevdiği ucuz bir senaryo numarasıyla; “Ailemi

öldürdünüz. Şimdi intikam zamanı!”

Aksiyon sinemasında filmin dinamiğini iyi ayarlamak

ve seyirciyi koltuğa çivilemek için en önemli unsur,

kurgu. Görünen köy kılavuz istemez. Kariyerindeki

birkaç filmle A sınıfı yönetmenler listesine çoktan giren

Paul W.S. Anderson, bu kozu çok iyi kullanıyor. Ne

aks atlıyor, ne de gereksiz sıçramalar yapıyor. En hızlı

yarış sahnelerinde bile Jason Statham’ın yüz ifadelerini

seyirciye yansıtmayı biliyor. Sanırız, Jason Statham,

Anderson’la birçok kez daha çalışmak isteyecektir.


Belgin Doruk ve Ayhan Işık'ın o

muhteşem siyah beyaz filmlerini

hatırlatıyor Aşk Tutulması. O

dönemlerin filmlerini bir tür olarak

adlandırmak kimsenin aklına

gelmemişti. Fakat Hollywood komedi

ile aşk arasında gelip giden bu

filmlerin izleyici tarafından ne kadar

kolay tüketildiğini görünce romantik

komedi dedi bu türe ve her hafta

neredeyse bir iki örneğini görmeye

başladık. Türk Sineması ise o siyah

beyaz dönemlerden sonra özellikle

1980 sonrası kabuk değiştirdi.

Entelektüelliğin soğuk dehlizlerine

girdi, siyasi çalkantının aynası oldu.

Olsun tabii, sinemanın en önemli

özelliğidir hayatın aynası olması.

Ama bir görevi daha vardır sinemanın,

eğlendirmek, umutlandırmak, naif duyguların kaybolmadığını

bize hissettirmek. Ne yazık ki Türk

Sineması unuttu bunu. Romantik komedinin yerini

Recep İvedikler, G.O.R.A.lar aldı. Onlara da karşı

değiliz ama biraz durum saptaması yapmak gerektiğine

inanıyorum. İşte Aşk Tutulması bu anlamda

tam bir geriye dönüş yaşattı bize. Hem güldürdü,

hem duygulandırdı. Filmin erkek oyuncusu Elveda

Rumeli dizisinden hatırlayacağınız Tolgahan

Sayışman için yeni Ayhan Işık benzetmesini yapmak

istiyorum kendi adıma. Hem partneri Fahriye

Evcen ile büyük uyum yakalamış hem de

Fenerbahçe sevgisinin nasıl olması gerektiğini

herkese hatırlatmış. Filmin daha açılış sahnesinde

babasının mezarına giden Uğur gözlerindeki

yaşlarla telefonunu açıyor ve kaydettiği tezahüratları

dinletiyor. Üstelik bu sahne öyle espritüel bir

tavırla da çekilmemiş. Filmin geneli öyle gitse de

yönetmen Murat Şeker Fenerbahçe sevgisini asla

bir espri konusu yapmamış. Sahneden sahneye

geçerken duyguları nasıl hazmetmeniz gerektiğini

anlamak için bir duraklıyorsunuz. Fahriye Evcen ise

tam bir espri bombası. Onun bilmediğimiz bir yüzü

ortaya çıkmış filmde. Komik hem de çok komik ve

bu anlamda çok başarılı. Murat Şeker içinse şunu

söylemeliyiz, koskoca bir adım atmış genç yönetmen.

Şimdi bu filme küçümseyerek bakanlar olacaktır.

Bence hiç etkilenmesin çünkü Yeşilçam'ı

Yeşilçam yapan bir türün çok başarılı örneğini vermiş

Aşk Tutulması'nda. Filmin konuşulması gereken

bir yönü de taraftarlığı ve Fenerbahçe sevgisini bu

kadar başarılı ve göz yaşartacak derecede işleyen

bir Türk Sineması örneği daha görmemiştim. Bu

yönüyle de tebrikleri hak ediyor Murat Şeker.


Kadir İnanır’ın başrolünü oynadığı Son Cellat filmi Türk

Sineması’ndaki hapishane filmleri dosyasını açmak için bir

fırsat oldu. Sinemamız için bu filmlerin peşinden gitmek

siyasi eleştirel üretimleri de mercek altına almak anlamına

SERDAR AKBIYIK

Bir insanın en büyük dramlarından biri elinden

alınan özgürlüğü sonucunda kısacık hayatını

dört duvar arasında geçirmesi herhalde.

Böylesi ağır bir drama sinemanın tepkisiz

kalması beklenemez. Dünya sineması için de

Türk sineması içinde durum aynı. Çünkü izleyici

koltuğuna oturup filmini izlediği zaman

öykünün kahramanıyla bir özdeşleşme yaşar.

Onunla beraber aşık olur, onunla beraber

heyecanlanır, onunla beraber ölür. Eğer filmin

kahramanı hapse girerse onunla beraber dört

duvar arasına sıkışır. Bütün bu duyguları bir de

bizim memleketimizin karanlık tarihinde takip

etmeye kalkarsak iyice o dört duvarın arasında

sıkışırız. Mesela kan davası, töre baskısı,

namus cinayeti bunların hepsinin iki çıkışı

vardır ya ölürsün ya da mahpusanenin yolunu

tutarsın. Tabii birde ülkemizin vaz geçilmez

kaderi askeri darbeleri vardır. Bu darbelerde

hatırı sayılır mahkum hikayesi yaratmıştır sinemamızda.

Bu anlamda Yılmaz Güney'in kendi

tecrübelerinden yararlanıp ta çektiği filmler

başı çeker Türk sineması'ndaki hapishane filmlerini

konu edinirsek. Şöyle bir döküm yaptığımızda

ise Türk Sineması'nın hapishane filmlerinde

en fazla oynamış ikinci ismi Kadir

İnanır'dır herhalde. Karılar Koğuşu, Tatar

Ramazan ve 7 Kasım'da vizyona girecek Son

Cellat ile hatırı sayılır bir hapishane filmi vardır

filmografisinde Kadir ağabeyin. Bu ay vizyona


girecek Son Cellat'ın şerefine yaptığımız bu

dosyada bir ismi daha anmalıyız sanıyorum.

Turgay Tanülkü belki seyirci açısından çok da

bilindik bir isim değildir. Ama son dönem

hapishane filmlerine bakarsanız onu mutlaka

küçük de olsa bir rolde görürsünüz. Tabii

bunun asıl sebebi Turgay Tanülkü'nün

yaşamının belirli bir kısmını hapishanelerde

mahkum olarak geçirmesi olarak da görebiliriz.

Bu mahkumiyeti sırasında oyunculuğu

bırakmayan Tanülkü Cezaevlerinde başlattığı

tiyatro kurslarıyla dikkati çekti. onun

sayesinde 11 cezaevinde şu an tiyatro

yapılıyor. Mahkumiyeti bittikten sonra bu

tecrübesini sinemanın hizmetine sundu

başarılı oyuncu. Onun için artık bir hapishane

filmi çekiliyorsa onun danışmanlığına başvuruluyor.

Türk Sineması'nda daha böyle çok

hikaye var. Ama biz hapishane filmlerimize

dönelim ve sizin için topladığımız seçkiyi

sunalım...

Son Cellat (2008)

Tür :Dram

Yönetmen: Şahin Gök

Senaryo: Macit Koper, Hülya İniş

Oyuncular: Kadir İnanır, Atilla Saral

Filmde, ülkenin askeri cunta ile yönetildiği bir

dönemde hapse atılan savcı Yusuf (Atilla

Saral) ile cinayetle yargılanan cahil bir

köylünün, arabacı Cabbar’ın (Kadir İnanır)

arasında kurulan dostluğun çerçevesinde

karanlık bir dönemde geçen insanlık acıları,

idam edenlerle idam edilenlerin dramı

anlatılıyor.


Yol (1981)

Yönetmen: Yılmaz Güney

Senaryo: Yılmaz Güney

Oyuncular: Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün

Tür: Dram

Konu : İmralı Açık Cezaevi'nden bayram izni- ne

çıkan beş mahkumun öyküsü içiçe gelişir. Seyit

Ali (Tarık Akan), şeytana uyup kendisini

aldatarak namusuna leke düşüren karısı Zine'

(Şerif Sezer) cezasını vermek için köyüne gider.

Filmin en ilginç ve sarsıcı bölümünü oluşturan

öykü. Özellikle de kar sahneleri, Seyit'in kansını

sırtında taşıması ve tövbekar Zine’nin donmaması

için kamçıyla

dövülmesi ama

sonuçta ölmesi,

Batının da ilgisini

çektiği insan

dramlarından

biridir.

Duvar

(1983)

Yönetmen :

Yılmaz

Güney

Senaryo :

Yılmaz

Güney

Oyuncular:

Tuncel

Kurtiz,

Ayşe

Emel

Mesçi,

Malik

Berichi,

Nicholas Hossein,

Isabella Tisandier

Konu: Kadınlar ve erkekler, adli ve siyasi

tutuklular ve çocuklar, çocuk koğuşu; hapishanenin

köleleri. Dördüncü koğuşun çocukları.

Dördüncü koğuşun çocuklarının sefaleti. İşte

koğuşun kırık camları, hırsızları, katilleri, terk

edilmiş çocukları... Ay...İncecik kavun dilimi gibi

ay...umut ve özlem... Şişko’nun, Şaban’ın ve

diğer çocukların elleri tanrıya doğru açılır. Derler

ki, yeni ayı ilk gördüğünde dua eder ve dilek

tutarsan, tanrı bunları

yerine getirir.

Çocukların hepsi tek

bir dilek tutarlar: “

Allah’ım beni daha iyi

bir hapishaneye

yolla.”

Yolda / Rüzgar

Geri Getirirse

(2005)

Yönetmen : Erden

Kıral

Senaryo: Erden Kıral

Tür : Dram

Oyuncular: Halil Ergün, Yeşim Büber, Serdar

Orçin, İştar Gökseven, Kevork Türker

Konu : Zor zamanlar. Ülkede askeri yönetim

var. Efsanevi bir sinemacı (Yılmaz) yattığı cezaevinden

alınıp başka bir cezaevine nakledilir. Bu

yolculuk sırasında karısı ve cezaevinden tanıdığı

eski bir arkadaşı ile genç bir yönetmen otomobille

onu izlerler. Yola sis iner. Gece iki otomobil

bir motelde mola verir.

Karılar Koğuşu (1989)

Yönetmen : Halit Refiğ

Senaryo: Halit Refiğ

Oyuncular: Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Perihan

Savaş, Erol Taş Tür : Dram

Konu : Kemal Tahir'in Malatya Cezaevi'nde yattığı

3 aylık bir dönemin öyküsü. 1943 Türkiye'sini

sergileyen Kemal Tahir'in (Kadir İnanır) hapishane

anılarıyla iç-içe geliştiği Malatya

genelevinin ünlü sermayesi Tözey'in (Hülya

Koçyiğit), çocuk yaştaki sevgilisiyle birlikte

kocasını zehirleyen idam mahkumu Hanım

Kuzu'nun dramı.

Tatar Ramazan (1990)

Yönetmen : Melih Gülgen

Senaryo: Safa Önal Oyuncular: Kadir İnanır,

Esin Moralıoğlu Esin Moralıoğlu, Hayati

Hamzaoğlu, Yaman Okay Tür : Dram , Duygusal

Ramazan bir çatışmada Abidin Ağa’nın oğlunu

vurup dört yıl hapiste yatar, çıktığında sözlüsü

Zeynep’le buluşur, kasabaya dönerler. Abidin

Ağa’nın diğer oğlu intikam peşindedir ve onu

rahat bırakmaz. Bir gece onu sıkıştırır,


Ramazan’ın başı yine derde girer ve tekrar hapishaneye

döner. Ama belalar Ramazan’ın peşini

hapishanede de bırakmaz.

Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)

Yönetmen : Tunç Başaran

Senaryo: Feride Çiçekoğlu

Oyuncular: Nur Sürer, Ozan Bilen, Füsun Demirel

Tür : Dram

Konu: Beş yaşındaki bir çocuğun gözüyle

kadınlar hapishanesinin ve sevginin

öyküsüdür anlatılan. Küçük Barış'ın (Ozan

Bilen) bu dört duvar arasında ne suçu

vardır ki? Oysa esrardan tutuklanan annesi

değil midir? Barış henüz algılayamadığı bir

garip dünyanın içinde, her yanı soğuk ve

sağır duvarlarla çevrili bir hapishane

avlusunda gökyüzünü ve özgürlük uçurtmalarını

gözlemektedir. İnci Abla’sı (Nur Sürer), Özgürlüğüne

kavuştuktan sonra bir gün uçurtma olup

geri döneceğine söz vermemiş midir?

Sessiz Ölüm (2001)

Yönetmen :Hüseyin Karabey

Senaryo :Hüseyin Karabey

Oyuncular :Jülide Kural

Tür :Belgesel

Konu: film kurmaca ve dokumanter

olmak uzere iki ana parcadan

olusur. Bir tecrit hucresinde kurmaca

bölümünde oyuncu sıfatı

ile jülide Kural başgöstermektedir.

Dökümanter bölümlerde ise,

tecrit edilmiş mahkumların

beynelmilel bir dökümü sunulur.

Bir Avuç Gökyüzü (1987)

Yönetmen Ümit Elçi

Senaryo Ümit Elçi

Oyuncular Aytaç Arman, Şahika

Tekand, Zuhal Olcay Tür : Dram

Konu: Bir süre önce siyasi bir suç

nedeniyle tutuklanmış olan

Ahmet (Aytaç Arman), bir türlü o

acılı günlerin etkisinden kurtulamamıştır.

Birlikte olduğu sevgilisi

Neşe'nin (Şahika Tekand) dışında

herkese, herşeye kuşkuyla bakmakta,

garip korkular içinde

yaşamaktadır. Tüm korkularının

karısı Ayşe'yle (Zuhal Olcay) de

paylaşması olanaksızdır. Çünkü,

ilişkilerinin temelinde büyük bir

uyumsuzluk yatmaktadır.

Üstelik sürekli karısı

tarafından suçlanır. Bir

gece yarısı evlerine bir

bekçi gelir. Ahmet gittiği

karakolda cezasının

kesinleştiği tebliğ edilir.

Yedi gün içinde teslim

olması gerekmektedir.

Daha üç yıl ceza evinde

yatacaktır. Ahmet, bu olay

üzerine iyice bunalıma

girer.


Bütün Kapılar Kapalıydı (1990)

Yönetmen: Memduh Ün

Senaryo: Süheyla Acar Kalyoncu

Oyuncular: Uğur Polat, Ali Uyandıran, Nalan

Sayar, Aslı Altan

Konu: 1989-1990 menduh ün, devreye bir kadın

tiplemesiyle girer. ''bütün kapılar kapalıydı'' adlı

filminde anlattığı, aslı altan'ın canlandırdığı nil'in

öyküsüdür. nil,siyasal bir suçludur, altı yıl tutuklu

kalmıştır. işkenceden geçmiştir. diğer

filmlerin erkek kahramanları gibi toplumdan

dışlanmıştır. genç kadın bir örgüt

üyesidir ama olaylar ne zaman geçer? 12

eylül sonrası mı yoksa öncesi mi? tüm

bunlar zamanlama açısından net

değildir...

Pardon (2005)

Yönetmen: Mert Baykal

Oyuncular: Ferhan Şensoy , Ali Çatalbaş ,

Zeki Alasya , Bülent Kayabaş , Erol

Günaydın , Şahnaz Çakıralp

Senaryo: Ferhan Şensoy

Tür: Komedi

Konu: Yanlışlıkla hapse girip işlemedikleri

bir suçu kabule zorlanan üç arkadaşın

öyküsü. Türkiye’nin acıklı adalet sorunlarından

biri olan “boş yere hapis yatanlar”

konusunu gerçek olaylardan yola

çıkarak ele alan Pardon filminde, İbrahim

(Ferhan Şensoy), Muzo (Rasim Öztekin)

ve Aydın (Ali Çatalbaş) yanlışlıkla yasa dışı

örgüt mensubu sanılarak göz altına alınırlar.

O Şimdi Mahkum (2005)

Yönetmen: Abdullah Oğuz

Senaryo: Levent Kazak

Oyuncular: Yavuz Bingöl , Burhan Öçal , Gökhan

Özoğuz , Levent Kazak , Erkan Can , Zafer Algöz

, Fadik Sevin Atasoy , Ayça İnci , Ali Atay ,

Melisa Sözen

Konu: Başarısız bir iş kariyeri olan Levent (Levent

Kazak) 'O Şimdi Mahkum' adında bir sit-com

yazarak başrolünün oynamasını istediği Athena

grubunun solisti Gökhan'ın peşine düşüyor. Bir

aksilik sonucu başları belaya giren iki arkadaş

hapse düşüyor. Koğuşta eski arkadaşları

Karlıdağ (Yavuz Bingöl) ile karşılaşan ikilimiz,

kendilerini yer altı

dünyasının

hesaplaşmasının

içinde buluyor. Kimi

zaman macera,

kimi zaman duygusallık,

kimi

zaman da kahkahalar

sizi bekliyor.

Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım

(2007)

Yönetmen : Hamdi Alkan

Senaryo: İnan Güngören

Oyuncular: Vural Çelik, Yasemin Çonka, Okan

Tangücü, Şahnaz Çakıralp, Alper Kul, Evren

Bingöl, Emre Kınay, Turgay Tanülkü

Tür: Dram , Komedi ,

Konu : 'Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım'

yanlışlıkla tutuklanıp, derdini anlatamadan yıllarca

cezaevinde kalmak zorunda bırakılan bir


adamın öyküsüdür. Evli ve bir çocuk babası olan

Erdem (Vural Çelik), hayatını kuaförlük yaparak

kazanmaktadır. Bir gün asker arkadaşı Ahmet'le

(Hakan Yılmaz) karşılaşan Erdem, onunla bir çay

bahçesine gitmeye söz verir. Ne var ki Ahmet

bir uyuşturucu satıcısıdır ve telefonları dinlenmektedir.

Ahmet'le ortak çalıştığı şüphesiyle

narkotik şube polisleri tarafından tutuklanan

Erdem suçsuz olduğunu anlatmaya çalışsa da

karısı dahil olmak üzere kimseyi inandıramaz.

Bu arada Erdem'in hapishaneye düşmesi Eşi

Ayşen (Yasemin Çonka) tarafından küçük oğlu

Ali'den (Okan Tangücü) saklanır. Uzay

savaşlarını çok seven Ali babasının dünyayı uzaylıların

saldırısından kurtarmak üzere seçilmiş bir

komutan olduğunu sanmaktadır. Bu oyuna

zamanla bütün koğuş destek olacaktır. Erdem'in

bu koğuştaki misafirliği ise o kadar çabuk bitmeyecektir...

Mavi Gözlü Dev (2007)

Yönetmen : Biket İlhan

Senaryo: Metin Belgin

Oyuncular: Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert,

Özge Özberk, Turgay Tanülkü

Tür: Dram Konu :Kavganın, sevdanın ve

Türkçe’nin büyük şairi Nâzım Hikmet, 1941 yılında

Bursa Hapishanesi’ne nakledilir. “Komünizm”

propagandası nedeniyle mahkûm olan şairin ünü

içeride kulaktan kulağa, efsaneye dönüşür.

İbrahim Balaban ve

Yusuf, ustanın odasına

desen çizeceği aynaları

taşırlar. Mahkûmların

portresini yapan

Nâzım’ın aklı yalnızca

karısı Piraye’dedir.

Günlerdir ne mektup,

ne telgraf gelmiştir.

Hasretin dinmeyen

sızısı, siyatik ağrılarından

da beterdir. 2.

Dünya Savaşı’nın

vahşeti ve sefaleti

tırmanırken; şair,

Müdür Tahsin

Bey’den kötü haberi alır. Hakkında verilen 28

yıl hapis cezası onaylanmıştır.

Yağmurdan Sonra

Yönetmen: Görkem Turgut

Senaryo: Görkem Turgut

Oyuncular: Serhan Yavaş, Pelin Batu, Turan

Özdemir

Türü: Dram Konu: 12 Eylül askeri darbesinin

hemen ardından, fikirlerinden ötürü tutuklanan

Nuri İlker (Serhan Yavaş), ağır işkenceli sorgularda

kalır ve uzun yıllarını cezaevinde geçirir. İyi

halinden dolayı Gökçeada Yarı Açık Cezaevi’ne

sevk edildiğinde ise, bu kez karşıt fikirlerinden

ötürü cezaevi müdürü Halim Özay’la (Turan

Özdemir) gergin anlar yaşar. Öte yandan

Gökçeada’da üzüm bağlarındaki çalışmalar

sırasında tanıştığı Sumru’ya (Pelin Batu) aşık

olur. Ne var ki Sumru (Pelin Batu), evli bir

kadındır ve cezaevi müdürünün karısıdır.


■ Ünlü Dany Glavor, Körlük filminden

önce seyircinin

karfl›s›ndayd›… Siyah eflofmanlar›

içinde gördü¤ümüz

Glavor’un bu k›yafetlerinin

kendi tercihi oldu¤unu

ö¤rendik. Ama me¤erse oyuncunun

bavullar› kaybolmufl.

Bunlar tabii ki olabilecek

fleyler. Ama ben kendi ad›ma

bir ‘yaflam tarz›’ olarak da

eflofmanla ç›kman›n bir

sak›ncas› olmayaca¤›n›

düflünürdüm. Martin Luther

King tiflörtü de çok ilgi çekiciydi

ayr›ca…

■ Özcan Alper’in yönetti¤i,

Adana Alt›n Koza Film

Festivali’nde en iyi film ödülü

kazanan Sonbahar 19 Aral›k’ta

vizyona girecek. Filmi izleyince

öncelikli olarak insan›n p›l›n›

p›rt›n› toplay›p Karadeniz’e

göçesi geliyor. Karadeniz’in

yeflilinin politik bir zemin oluflturdu¤u

film herkesin be¤enisi

kazanan bir film oldu… Giflede

de flans› bol umar›m…


■ Süper Ajan K9 hem yaş sınırı aldı hem de

AROG’a laf attı… Bana ve birçok kişiye

AROG mu yoksa Süper Ajan K9’mu diye

sorarsanız tabii ki cevabımız AROG olacak…

K9’un oyuncusu Cengiz Küçükayvaz

filme yaş sınırı konulmasını eleştirmişti…

Biraz geç bir cevap olacak ama cevabım

şudur: Bu kadar dozu düşmüş komedi de

zararlı olabilir!

■ Bilindi¤i gibi 45. Alt›n

Portakal Film

Festivali’nde En ‹yi

Kad›n Oyuncu Ödülü’nü

Nurgül Yeflilçay ald›.

Ama Yeflilçay’›n bu

seneki rakipleri her

zamankinden

fazlayd›. Mesela

Dilber’in Sekiz

Günü’ndeki

Nesrin Cavadzade,

Hayat Var’›n genç

oyuncusu Elit ‹flcan, Üç

Maymun’un oyuncusu

Hatice Aslan, Süt’ün

oyuncusu Baflak

Köklükaya ve

Pandora’n›n Kutusu’nun

oyuncusu Tsilla

Chelton… Nurgül

ödülünü herkes ad›na

ald› ama di¤erleri alamad›

sonuçta. Bu kadar

kad›n aras›ndan s›yr›lan

Yeflilçay, çok iyi oyuncu

oldu¤unu mu ispat etmifl

oldu yani?

■ Senaristi Hüseyin Eleman

taraf›ndan ABD deki büyük bir yap›m

flirketine ulaflt›r›lan senaryo; ABD

yap›mc›lar›ndan da ayn› ilgiyi

gördü.Filmin yönetmenli¤ini de

üstlenmek isteyen Hüseyin Eleman

ve flirket aras›nda; filmin baz› önemli

sahnelerinden oluflan bir tan›t›m

filmi,fragman çekilmesi kararlaflt›r›ld›.

fiu an ‹zmir’de çekimleri bafllayan ve

%70 i tamamlanan

film; baz› k›fl

sahneleri için

■ Antalya’da uluslar aras› yar›flman›n,

ulusal yar›flmay› sollamas›n›n an

meselesi oldu¤u konufluluyor.

Festival Avrasya Festivali ama

gelenler, Hollywood’dan. Ama

Adrian Brody için

hiçbir itiraz›m

olmaz… Bu

arada sanki

konuk aç›s›ndan

‹stanbul Film

Festivali’nin

önüne geçmek

gibi bir dertleri

varm›fl gibi…

beklemeye al›nd›.Kas›m ay› gibi

tamam› bitecek ve kendi web

sitesinde tüm dünya izleyicisi ile

buluflacak olan Katarsis , birkaç

ayl›k yay›n süresinden sonra ,

Hollywood kast› ve yap›mc›l›¤› ile

bir bütün olarak izleyiciye sunulacak.

■ Atalay Tafldiken, memleketi

Çavufl beldesinde Momomo

isimli bir film çekti. 2009’da

vizyona girmesi planlan›yor.

Filmde annesiz iki küçük

kardeflin dayan›flma öyküsü

anlat›l›yor. Yönetmen, ‘Bir

kardefllik manifestosu.

Senaryoyu “Mommo’ diye

isimlendirdik. Mommo, bizim

bu co¤rafyan›n umac›s›n›n

karfl›l›¤›d›r. Çocuklar›n korkutuldu¤u

bir korku kahrama

n›d›r’ diyor filmi için…


KEREM AKÇA

Sinema tarihindeki

‘gençlik müzikalleri’

kavramı, aslında bir dönemi

anlatır. Özüne bakacak olduğumuzda

“Grease”, 1978’de bu

tür kırması formülün yolunu

açmıştır. Bunu takiben 80’lerde

ülkede, yükselen müzik eğilimiyle

zirve yapan filmler çıkmıştır

karşımıza. Günümüzde ise

“High School Musical”, aynı

formül ile şimdilik üç filmlik

bir seri oluşturmuştur.

Filmin TV’de hit olması

ve kültleşmesi ise uyguladığı

konsepti göz önünde bulundurursak

hiç de şaşırtıcı değil aslında.

Çünkü belli bir yaş

grubundan samimi

gençler ve eli yüzü

düzgün koreografiyle

kendi ölçülerinde

başarıya ulaşıyor.

Peki tekrar geriye dönersek,

bu formül için

nasıl bir görüntüyle

karşılaşıyoruz? Öncelikle

müzikal türünün

geçirdiği evreye bakmamız

lazım. Bu

bağlamda da

müzikallerin ilk olarak

30’lu

yıllarda

karşımıza

‘müzikli aşk

filmleri’nde ve

Grease’in,

müzikalde belli bir

ekol başlattığı 30

yıl önce bilinmiyordu

aslında.

Ancak bunu

2006 tarihli

High School

Musical ve

onun iki devam

‘sahne odaklı drama’larda

çıktığını görüyoruz. Bu formül,

“The Broadway

Melody” ve “42nd Street”te

zirve yaptı. Fred Astaire ile

Ginger Rogers’ın oynadığı filmlerde

ise popüler hale geldi. Sonra ise

yavaş yavaş renkli döneme geçildi.

O dönemde tür, en önemli yükselişini

yaptı. Daha çok setlerin

görkemi, kostümler ve üç boyutlu


görsellik öne çıkıyordu. Richard

Rodgers ve Oscar Hammerstein

önderliğinde çekilen Broadway

kaynaklı müzikaller sektörü etkisi

altına aldı. Araya ise Vicente

Minelli, Robert Wise gibi yönetmenler

girdi elbette. 1951’de “An

American in Paris”le tür adına en

değişken örneğini veren müzikal,

1961’de “Batı Yakasının Hikayesi

(“West Side Story”) ile bu dönemin

yükselişini perçinledi. Bu iki film,

Broadway sahnesini görkemli bir

şekilde sinemasal hale getiriyorlardı.

Bu doğrultuda da müzikaller

50’lerin başından 70’lere kadar

‘tiyatro ve müzik’ kaynaklı hale

geldi. En çok da film sahnesini tiyatro

gibi kullanmalarıyla dikkat

çektiler. Müzikler ve sahne mantığı,

yapıtların hammaddesini oluşturuyordu.

Bu dönemde neredeyse

her yıl bir müzikal sayısız dalda

Oscar adayı oldu. Bunların

hikayeleri ise genelde tarihin herhangi

bir dönemini ve ABD dışında

bir ülkeyi mesken tutarak hem

oryantalist hem ilginç hem de peri

masalıvari bir tat bırakıyordu.

“Gigi” gibi Fransa’da yaşayan

kahramanlar veya “Kral ve Ben”in

kralı gibi Hindistan kökenli otorite

simgeleri, türün kahramanları oluyordu.

Ancak aynen westernde olduğu

gibi ‘klasik müzikal’in kuralları da

bir süre sonra eskidi. 67’de

“Oliver!”dan sonra bir türlü önemli

bir yapıt çıkamadı. Böylece 70’li

yıllar artık yeni bir müzikal modeli

doğdu. Modern müzikal, Bob

Fosse filmleriyle devreye girdi. “All

That Jazz”, “Cabaret” gibi Fosse

yapımı eserler yanlarına “Hair” ve

“Tommy” gibi yine hayat hikayesi

anlatan müzikalleri alarak bu dönemin

atardamarını oluşturdular.

Buradaki esas amaç ise paralel

kurgu ile zirve yapmak ve hikaye

kurgusu ile oynamaktı. Yani yeni

bir sinema dili ve kurgu anlayışı


gelmişti artık. Video klip

estetiğinin de ilk adımları

atıldı. Bunların son dönemine

yetişen “Grease” ise bu

müzikallerin arasından çıksa

da, aslında kendine farklı bir

kulvar açtı.

Bu kulvar, türün artık tür kırması

örneklerine transfer

olduğunu kanıtlıyordu. Bir

gençlik-müzikali olan eser,

kitsch görsel yapısıyla kült

bir kitle yakalarken, hikayesi 50’lere uzansa da

dokunabileceğimiz karakterlerin arasında bir aşk

hikayesi sunarak, müzikalin kalıplarını daha

gerçekçi hale getiriyordu. Broadway tonunda

klasik müzikler devam etmesine karşın gençlerin

neşesi ve samimiliği filmin başarısını ve başyapıt

düzeyine gelmesini destekleyen unsurlar oluyordu.

“Grease” sonrasında ise “Saturday Night

Fever” gibi tür kırması örnekleri gördük aslında.

Ancak daha çok 80’lerin popüler müzik eğilimini

arkasına alan “Flashdance” ve “Fame” gibi

biçimci yönetmenlerin müzikli gençlik filmlerini

izledik. 1987 yapımı “Hairspray”in Grease’in

formülünü bozmak isteyen ayrıksı tavrı da bu

dönemin en dikkat çekici olayıydı. Yine de

“Grease”den sonra aslında onun formülünü

kullanan fazla film çıkmadı. Ta ki “High

School Musical”a kadar…

2006’da 4.2 Milyon dolara çekilen ve

Disney Kanalı’nın hitlerinden biri olan eser

için aslında ‘10’lu yaşlar kitlesine hitap

eden Grease’ tanımını yapabiliriz. 2007’de

anında bir ikinci filme 7 milyon dolar

bütçeyle uyarlanan ana konsept, bu yıl ise 30 milyon

dolara geçen bütçesiyle bir üçüncü filmde

karşımıza çıkıyor. Bu seferki ise bir sinema filmi.

“High School Musical”in konsepti aslında basit.

Gençler arasındaki atışmaları ve aşk hikayelerini

müzikal koreografileri ile anlatmak. Tabii yönetmeninin

ve yazarının dizi kaynaklı kişiler olmaları,

TV kaynağının ülkede ne kadar kaliteli hale geldiğini

vurguluyor. Yönetmen Kenny Ortega’nın

“Footlose”un


yeniden çevrimi için anlaşmaları şimdiden yapması

ise 80’lerin ruhuna ne kadar yakın olduğunu

kanıtlıyor elbette. Serinin en önemli özelliği de

“Grease” gibi şarkıları klasik Broadway kaynaklı

kullanmak yerine popüler müziği ön plana yerleştirmek.

Belki “High School Musical”ın kültleşen oyuncuları,

yaşlandıkça düşüşe geçecek ancak yapıtın ‘Yeni

Nesil Grease’ olarak tür kırması filmlerin devamını

getireceğini şüphe yok.

Elbette “Kırmızı Değirmen”

ve “Aşk ve Sigara” gibi

yenilikçi ve postmodern bir

müzikal değil. Ancak

“Grease” gibi bir kulvar

açabileceğini söyleyebiliriz.

TV’de mi olur, sinemada mı

olur onu bu filmin başarısı

gösterecek. Tabii

“Hairspray” gibi

bozucu bir

müzikalin yeniden çevriminin, içinde

klasik müzikleri bulundurmasına karşın

günümüzde Amerikan gişelerinde iş yapması,

“High School Musical”in cesaretini

perçinliyor elbette...


Can Dündar'la, bütün birikimini kullandığı Mustafa filminin izleyiciyle ilk kez buluştuğu Altın

Portakal'daki özel gösteriminden sonra sıcağı sıcağına konuştuk. İşte heyecan, yorgunluk

ve mutluluk arasında bocalayan Dündar'ın bizde bıraktığı izlenimler...

SERDAR AKBIYIK

Mustafa filmi uzun zamandır gündemimizde. Bunun

en büyük sebebi, yönetmeni ve yazarı Can Dündar'a

duyduğumuz güven. Biliyoruz ki onun Atatürk'ü korumak

veya olduğundan daha farklı sunmak gibi bir

dürtüsü yok. Kendisi ile röportaj yapmadan önce

Mustafa'yı mutlaka seyretmemiz gerektiğini

düşündük.

Onun için Altın Portakal'daki özel gösterimini bekledik

Mustafa'nın. İyi ki de beklemişiz. O gösterime katılanların

neredeyse hepsi filmin bitiminde ayağa fırlayıp

Dündar'ı avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Alkış

tutan insanları izledim. Dikkatimi çeken şey hepsinin

doğrudan Can Dündar'ın gözlerinin içine bakmalarıydı.

Bu alkış bir beğeni alkışı olmaktan daha fazlası; bir

borç ödeme, yoldaş olma alkışıydı. Dündar bu

bakışlara daha fazla cevap veremedi ve yüzü önüne

düştü. Alkışlar devam ederken yerine

oturdu, yapamadı bir daha kalktı, en sonunda

mahcup bir şekilde salonu terk etti. Tabii biz de

peşinden. Tebrikleri kabul edip bir kaç canlı yayına

çıktıktan sonra ikimiz bir odada yalnız kalıp sohbetimize

başlayabildik.

Isınma turları olarak projenin nasıl başladığını sordum.

Dündar projenin başlama öyküsün kısaca şöyle anlattı:

"Atatürk'ün 70. ölüm yıldönümü için bir belgesel

hazırlamak istedik. Daha sonra konuşurken acaba bir

sinema filmi yapabilir miyiz diye düşündük. Biraz

geliştirince fikrin bir sinema filmi olabileceğini gördük.

Ben yıllardır Atatürk üzerine belgeseller hazırlıyordum.

Bunları sonunda bir araya getirmekti zaten bütün

amacım. 70. yıl zaten yuvarlak bir rakam hem o açıdan,

hem de elimizdeki malzeme gerçekten böyle bir

şey yapabilecek kadar birikmişti. Hadi bir deneyelim

dedik. Bir cesaret giriştik."

Filmin tanıtımlarında kamuoyunda "Mustafa" için

Atatürk'ün insan yönüne yoğunlaşan bir belgesel

olduğu izlenimi uyandırıldı. Ancak seyrettiğim film için

böyle bir tanımlamanın çok kaba ve yetersiz bulduğumu

söyledim Dündar'a. Çünkü "Mustafa"da verilen

Atatürk'ün sadece insani yanı diye nitelendirilemeyecek

kadar derin konulardı. Onun yanlışlarından yararlanarak

insani tarafını ortaya çıkarmak değil, büyük

lideri her yönüyle bir bütün olarak ortaya koymak

vardı filmin odağında. Bu anlamda da çok cesur bir

yapımdı. Bütün bu cesaretine rağmen Atatürk'ü

siyasi, dini ve insani çıplaklığıyla ortaya koyduğu

halde izleyicinin çılgın gibi alkışlamasını nasıl yorumladığını

sorduğumda Dündar, "İnanın iki saat öncesine

kadar ben de bundan emin değildim. Nasıl bir tepki

alacağımı kestiremiyordum. O kadar sürpriz benim

için. Bir yandan da şunu hissediyordum. Bir insanı

bütün yönleriyle ortaya koyarsanız, hele ki bu isim

Mustafa Kemal ise o sevgi doğacaktır. Ama acaba

toplum hazır mı, acaba onu sevenler 'keşke şurasını

vermeseydin, burasını vermeseydin' diyecek midir

diye düşündüm. Şöyle bir gözlemim var bu konuda,

artık bir olgunlaşma var. Hem Atatürk'ü sevenler, hem

yeni kuşak hem de Atatürk'ü eleştirenler aslında

toplumun her şeyi bilmeye hakkı olduğunu kabul

ediyorlar. Ve toplumun bütününde bu kadar olgunluğun

oluştuğunu düşünüyorlar. Salondaki ilk tepki

sizin de dikkati çektiğiniz gibi bana büyük cesaret

verdi ve şu ana kadar üstümüzdeki bütün tedirginliğimizi

atmamıza sebep oldu."

Artık biraz daha derinlere dalmanın vakti geldiğini

düşündük. Filmin içinde daha önce duymadığımız ve

bilinen Atatürk'ün çok dışında söylemler, belgeler,

resimler vardı. Mesela en çarpıcı söylemlerden birisi

şuydu. Mustafa Kemal o dönemde azmış olan

emperyalist güçleri Anadolu'da Müslümanların ve

komünistlerin birleşerek durduracaklarını söylüyordu.

Komünistler ve Müslümanlar'ın beraberliği… Toplum


unu hiç duymamıştı. Biz de Dündar'a

sorduk: Niye daha önce sizin filme

koyduklarınızı Türk halkı görmedi,

duymadı, bilmedi? İşte Dündar'ın

cevabı: Hakikaten büyük ve önemli

bir soru. Bunun bir kaç nedeni olabilir.

Bir, tarihe ilgisizlik. İki bilenlerin

söylememesi. Bilenler neden

söylemedi derseniz, benim hissettiğim,

önemli bir kısmı

Atatürk'ü koruma kaygısıyla

böyle bir tavır sergiliyor. Yani

bazı şeylerin ona zarar vereceğini

düşündüklerini hissettim. Bu belgeselde bunu

da öğrendik. Hem de en yakınları aslında bir şekilde onu

perdelemenin, onun bazı yönlerini törpülemenin onu

korumak açısından daha iyi olacağını düşünmüşler.

Dolayısıyla Atatürk'e zarar gelmesin diye başlayan koruma

çabası, bir tür örtbas etme çabasına dönüşmüş. Ben

artık 70. yıldönümünde bunlara gerek kalmadığını

toplumun yeterince olgunlaştığını ve Atatürk'ü her

yönüyle tanımanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Onun

için biraz o üstü çizilmiş satırların üstünü açmaya

çalıştık."

Filmin yapım ve oyuncu kadrosunun bir özelliği çok

dikkatimizi çekti. Müziklerin, ünlü sinemacı ve besteci

Goran Bregoviç'in imzasını taşıması çok önemliydi.

Üstelik Atatürk'ün çocukluğunu oynayan bir oyuncu da

Yunanlıydı. Bu yönden bakınca sanki o dönem Osmanlı

İmparatorluğu'nun kozmopolit yapısı filmin içlerine

işlemişti. Dündar bu görüşümüzü şöyle yorumladı:

"Goran Bregoviç benim çok beğendiğim bir müzisyen.

Müziklerini zevkle dinlerim. Aynı toprakların insanları.

Ona Atatürk ile bilgi verdiğimizde bize müthiş bir müzik

hazırladı. Üstelik Balkan müziğinin Atatürk'e çok uyacağını

düşündüm. Sonuçta Makedonyalı bir kişilik söz

konusu. Yunanlı oyuncuya gelince, karga kovalama sahnesi

benim için önemli bir simgeydi. Selanik, Langaza'da

bu sahneyi çektik. O sırada parkta ailesiyle oynayan bir

çocuk gördük. İlk önce annesiyle konuştuk. 'Biz

Atatürk'ün belgeselini çekiyoruz oğlunuzu oynatabilir

miyiz?' dedik. Yunanlı aile de buna çok mutlu olacaklarını

söylediler. Böylece Georgios'un eline bir tahta

verdik ve hayali kargaları kovalamasını sağladık. Aslında

hiç bir canlandırmada oyuncuların Atatürk'e benzemesi

kaygısını duymadık. Zaten dikkat ederseniz Atatürk'ün


olgunluk dönemini oynayan Gökhan Akyüz çoğunlukla

kameraya dönük değildir. Önemli olan Atatürk'ün yazdıkları

ve şimdiye kadar gün yüzü görmemiş resimleri ve

belgeleri ortaya çıkarmaktı. Mesela Atatürk'ün tek

gözünün yaralandığını daha önce çok az kişi bilir.

Filmdeki birçok sahne izleyiciyi şaşkınlığa uğratacak.

Bunun yaratacağı tepkiler de olacaktır. Nasıl tepkiler bekliyorsunuz

dediğimizde Atatürk'ü Koruma Kanunu'ndan

bahseden yönetmen Can Dündar korkacak bir şeyi

olmadığını önemli olanın filmin içinde bulunan her öğenin

Atatürk tarafından söylenmiş ve yazılmış olması olduğunu

söyledi.

Mustafa'nın gösteriminden sonra yapılan basın toplantısında

Dündar Atatürk'ü kısıtlı bir süre içinde anlatmanın

rahatsızlığını duyduğunu söylemiş ve"Denizin içine elinizi

sokup koca kumsaldan iki avuç kum almak gibiydi bu

seçim. Filmde anlatamadığımız çok şey vardı" demişti.

Ben de tersten bir soru olsun diye "Filmde kullandığınız

değil de, kullanmadığınız ve canınızı yakan en önemli şey

neydi diye sordum. "Babası ile ilişkisiydi" diye cevapladı

Dündar. "Annesiyle olan ilişkisini filmde işledik ama

bence Atatürk'ün karakterini çok etkileyen babasızlığını

yeterince işleyemedik. Bundan sonraki ilk işim bu olacak"

dedi. Atatürk'ün aslında yalnız bir insan olduğunu

söyleyen Dündar özellikle erkek kardeşinin ölümünün

onun üstünde büyük etkisi olduğunu sözlerine ekledi.

Yine filmde Atatürk'ün genç subay iken bile ordunun

siyasete karışmaması gerektiği fikrini söyledikten sonra

Saray'a karşı bayrak açmasını nasıl algılamamız gerektiğini

sorduk. Çünkü bu soru Türk Silahlı Kuvvetleri'ni

anlamamız açısından da önemliydi. Sonuçta ordumuz

duruşunu Atatürk'ün fikirlerinin temelinde bulan bir

yapıya sahip. Dündar bu yönden de Atatürk'ü çok iyi

anlamamız gerektiğini, onu korumak isteyenlerin yarattığı

klişelerin dışında fikirlerinin özüne inmemiz gerektiğini

söyledi. Eğer saklanan bir şey kalmazsa yanlış anlamaların

da ortadan kalkacağını, Türkiye'nin ve Atatürk'ün

bunu hak ettiğini sözlerine ekledi. Sohbetimiz bittikten

sonra aynı sevgiyi ve ideali paylaştığımız Can Dündar'ın

saklanarak kalabalıktan kaçma çabalarını bıyık altından

gülerek seyredip biz de o kalabalığın arasına karıştık.

Yüzlerce insanın arasında 70 yıl önce hayatını kaybeden

bir insanın gerçeklerini içimizde saklayarak otelimizin yolunu

tuttuk.


Her anlamda parça

parça olmak!

New York: Hayat dolu, karmaşık, eğlenceli, şiirsel,

çok gerçek, çok katı… Ve sonbahar renklerinde bir

kadın-erkek ilişkisi: Şiddet ve seksle beslenen sokakların

jargonunu inceleyen bir İngilizce öğretmeni,

ruhundaki değişimlere açıktır, yaşayamadığı heyecanları

merak etmektedir, barın alt katındaki röntgenciliğinde,

ellerini kendine oral seks yapan genç kadının

saçlarına dolamış öne doğru bastıran erkekle yüz

yüze geldiğinde ilk değişimin yürek çarpıntısını yaşar.

Frannie böyle biridir, başkalarına kayıtsız, kentin her

yanına dağılmış tümcelerin büyüsü ve yol göstericiliği

içinde arayış içinde olan bir kadın. Bir seks merkezinin

üst katında yaşayan üvey kız kardeşi Pauline’den

başka kimsenin yüreğine dokunamadığı bir kadın…

Genç kadınları parçalara ayıran ve aslında öldürmeden

parmaklarına bir nişan yüzüğü armağan eden seri

katilin izini süren polis dedektifi Malloy çıkar karşısına…

Özür dilemeden, küstahça seven, belli ki yaralı

bir adam. Kadın ne isterse verecek bir erkek. Onlar

tutkunun dibine kadar inerler; tabusuz cinselliğe

doğrudan dalarlar. İkisi de değişir ama bedeller

ağırdır.

Belki de sadece New York’la yaşam bulabilecek bir


“Tutku Esirleri –

In the Cut”

Yönetmen: Jane Champion

Oyuncular: Meg Ryan (

Frannie) , Mark Ruffalo (

Dedektif Malloy), Jennifer

Jason Leight ( Pauline) , Nick

Damici ( Dedektif Rodriguez)

1.85:1 Geniş Ekran / İngilizce

DD 5.1 – İngilizce DD 2.0 –

Türkçe DD 5.1 – Türkçe DD

2.0 / 113 dk.

hikâye bu. Bildiğiniz parıltılı kent

değil, kirli, teninizi sıkıca okşayan,

tuhaf derecede çekici bir kent.

1945 doğumlu yazar Susanna

Moore, suç – gizem- romantizmseks

ilişkisine değişik bir bakışla

yaklaştığı romanıyla, Jane

Champion gibi , ‘sessiz’ bir kadının

çığlığını 19.yüzyıldan tüm bir

dünyaya

duyuran(“Piano”/1993) zeki bir

yönetmenin ilgisini hemen çekmiş.

Senaryoyu birlikte

yazmışlar ve altından kalkabilmişler.

Çünkü zor, engebeli

yollardan anlatılan bir öykü!

Frannie – Malloy etkileşimi, iki

kız kardeşin bebek yüzlü

ancak kadınlar konusunda

şaibeli babalarının açtığı derin

izlerin, bazen alacakaranlık

kuşağında hissettiren bir

şehrin, korkuların ve korkularla

yüzleşmenin, sürekli bulunan

ceset parçalarının, kanın, eski

bir sevgilinin, iri ve kırılgan bir

öğrencinin, daha bir yığın

şeyin, örneğin bir takının gölgesindedir!

Champion, katil

dâhil herkesin arayışına,

gerçekten de tam kadın

duyarlığına yakışır bir aşk

arayışı yerleştirmiş. Yönetim

stili yenilikçi olmasına rağmen,

asıl, oyuncu odaklı yetmişli yıllar

klasiklerinden etkilenmiş ve

oyuncularında doğaçlama

özgürlüğünü fazlasıyla kullanmış.

Meg Ryan, kariyerinin en

cesur, en riskli rolünde, kendini

farklı duyguların kesiştiği yol

kavşağında bulmuş adeta:

Hem şehvete açık, hem bencil,

hem aşkı isteyen, hep dalgalı

ruh halleri ve film boyunca

değişiyor. İtiraf ediyor Ryan:

“Champion, film çekme

konusundaki beklentilerimi,

neredeyse moleküllerimin yerlerini

değiştirdi.” Mark Ruffalo

ise, önce oynamaktan

çekindiği dedektifte – sağlık

sorunlarından dolayı on ay film

çekemediği ve bir daha çekip

çekemeyeceğini de bilemediği

için- yeniden özgüvenini

kazanmış. Oyuncuların, canlandırdıkları

karakterlere

dönüşmeleri noktasındaki

Champion yöntemlerinin

sonuçlarını çok net görmekteyiz:

Adamakıllı bir konusu olsa

da, öncelikle ‘oyuncuların filmi’

“In the Cut”! Bu çalışmasından

üç yıl sonra “Memoirs of a

Geisha – Bir Geyşanın Anıları”

ile alanında Oscar kazanan

görüntü yönetmeni Dion

Beebe’nin özellikle ışık kullanımına

vurulacağınız bir

‘kışkırtıcılık’.

Denetleme komedimiz:

Artık komedi diyorum, kusura

bakılmasın. Efendim, sinemalarda

da, dvd’de de bardaki

‘oral seks’ sahnesi kesildi;

böylece 18 yaş üzeri seyircinin

ayartılması engellendi. Artık

herkes daha mutlu! Tabii bu

arada ne oldu? Yine, bir kez

daha, ‘şiddet unsurları içerir’

işaretinin kondurulması

atlandı(kafalar o denli cinsel

içerikli sahnelere takılmış ki!).

Ekstralarda: Frannie’nin argo

sözlüğünden örnekler, fragman

ve özlü bir kamera arkası(15

dakika) var.


İşte karşınızda, varlığıyla çevresine renk ve

güzellik katan bir kadın… Başarı basamaklarını

çıkarken Sofia kadar sabırlı ve tatlı, Raimunda

kadar ise, tamahkar ve azimli… Madrit’in

Madonna’sı olarak da anılan Penelope Cruz,

genç yaşına rağmen ününe ün katmaya devam

ediyor. Avrupa’nın sıcakkanlı ülkesi İspanya’dan

dünyaya açılan sıcakkanlı Cruz, ölene dek

yapacağını söylediği bu meslek sayesinde

hayranlarını güzelliğinden mahrum etmiyor.

Çocukluğundan beri haksızlığa karşı olduğu ve

hayata karşı güçlü durduğuna göre, Raimunda’yı

bu kadar rahat canlandırmasına şaşmamak

gerek. Akdeniz’in masum ve derin bakan ender

yüzlerinden birine sahip olan Penelope Cruz günden

güne geliştirdiği oyunculuğu ile de sinemaya

şimdiden damgasını vurdu.


İlk İzlenim: Bu kız güzel mi? Yoksa sıradan mı?

Kesin karar için, zaman lazım…

Konuştukça: İçi dışı bir, biraz gizemli, girişken…

Artıları: Yüzünüz bir Picasso tablosuna dönse bile

sizi sevmekten vazgeçmez…

Handikapları: Sevdim mi tam severim! Gözüm

görmez hiçbir şeyi…

Yaşam Felsefesi: Açık ol, kendini hayatın akışına

bırak…

Hayattaki Düsturu: What is the Matrix?

Tanıyınca: Önemli olan iç güzelliği, mantığına

temkinsiz yanaşan, sevgisi için birçok şeyden ödün

veren, deli dolu, tutkulu ve en önemlisi sabırlı…

İlk İzlenim: Güzel, dolgun, becerikli bir kadın…

Konuştukça: Dikkafalı, kendi ayakları üstünde durmayı

beceren, ama zaman zaman yersiz panik ataklar

geçiren biri…

Artıları: Elinden her iş geliyor. Sorunları çözmek için

ona biraz süre yeter.

Handikapları: İşbitiriciliği, bazen tehlikeli yollarla sonlanabiliyor.

Yaşam Felsefesi: Aşka gönül vermem!

Hayattaki Düsturu: Kadınlar için her şeye varım…

Tanıyınca: Güzelliğine vurulabileceğiniz, hoş sohbetine

ömür boyu arkadaş olmak isteyeceğiniz, elinden her iş

gelen, azimli ve içten içe duygu dolu bir kadın, Hem bir

anne, hem de hala büyümemiş bir kız çocuğu…


BANU BOZDEMİR

■ Filmografisi öyle kat kat değildir ama bütün rolleri

9.9 şiddetinde çarpacak şekilde iyi tasarlanmıştır.

Bazı yüzler her zaman karşımıza çıkmaz

ama çıktığında ifadesiyle öyle bir sarsar ki bizi,

gelmiş geçmiş tüm aktörler arz-ı endam ediyor

sanırız karşımızda… Evet, gözlerinin mavisinde

boğulmanın ancak bir şans olacağı Fransız aktör

Benoit Magimel’den bahsediyoruz… 1974 doğumlu

aktör bir bankacıyla bir hemşirenin oğlu.

Çocukken itfaiyeci olmak istiyordu. Ama sonra

işler tersine döndü. Oyunculuk o kadar fazla

damarlarına işlemişti ki 16 yaşında oyuncu

olmak için okulu bıraktı.

1999 yılında Juliette Binoche ile Enfants

du siècle, Les'in çekimleri sırasında

tanıştılar. 2000 yılında Hannah isimli

kızları oldu. Uzun zaman devam eden

beraberlikleri geçtiğimiz yıllarda ayrılıkla

sonuçlandı…

Magimel, Matthieu Kassovitz’in La

Haine’in de oynadı, Piyanist’te Isabelle

Huppert’in ağına çekilen çocuk olarak

pek bi yürek hoplattı. Sarışın parlak

çocuk gibi durduğuna bakmayın, istediğinde

en alasından bir sadist olma

potansiyeli barındırırken, bir başka

rolde yazarlığın gizemli ve derin sularında

yüzebilir… Kıyamet Melekleri’nde Jean

Reno’nun karşısına yerleşir ve rolünü konuşturur.

En Son İkiye Bölünen Kız da, hayatı takmayan

ama sevdiği kadına derin bir tutkuyla bağlanan

küçük burjuva beyefendisi olarak karşımıza çıktı…

Diğer filmleri arasında Yaşam, Uzun Kısa bir

Irmaktır, Gökyüzü Savaşçıları ve Gizemli Geçmiş

yer alıyor. Bu küçük burjuva rollerini gayet başarılı

bir şekilde kuşanan Magimel, bu ay vizyona giren

İnju filminde bir gerilim polisiye yazarı olarak

karşımıza çıkıyor… Yine karmaşık ilişkiler ağının

içine dalıyor ve saçlarını briyantinle geriye

yapıştırıyor… Ve yine karizmasından bir gram

değer kaybetmiyor.


Amerikalı ünlü gazeteci Alex

Jones'un ses getiren belgeseli

Oyunun Sonu, Zamanın Ruhu

köşemizin sevdiği bütün özellikleri

taşıyor. Globalleşmenin sinsi

silahlarını açık eden bu filmi özellikle

seyretmenizi isterim.

SERDAR AKBIYIK

Amerikalı ünlü gazeteci Alex

Jones'un ses getiren belgeseli

Oyunun Sonu, Zamanın Ruhu

köşemizin sevdiği bütün özellikleri

taşıyor. Globalleşmenin

sinsi silahlarını açık eden bu

filmi özellikle seyretmenizi

isterim. Şu ana kadar Türkçe

altyazısı yapılmayan filmin en

kısa zamanda Türk izleyicisiyle

internette buluşmasını diliyorum.

Çünkü bu tür filmleri ne

yazık ki ne sinemalarda ne de

büyük medya gruplarının televizyonlarında

seyredebiliyoruz.

Seyredemiyoruz çünkü

böylece yattığımız ölümcül

uykudan uyanmıyoruz. Ama

Zamanın Ruhu bu uykuyu

bölecek filmleri, önünüze

getirmekte ısrar edecek. Sonu

ne olursa olsun.

End Game, 129 dakikalık bir

yapım. Dünyayı üçe bölen

Avrupa Birliği, Kuzey Amerika

Birliği ve Asya Birliği'nin oluşma

sebeplerini ve bu sebeplerin

arkasındaki güçleri

anlatıyor. Filmi size tanıtırken

olabildiği kadar siyasi anlamda

kategorize edilmemek için kategorize

tanımlar kulllanmamaya

özen göstereceğiz.

Filmde anlatılanları kısaca

özetlersek: Kapitalizm,

1980'lere sömürüyü ulus

devletler üzerinden gerçekleştirdi.

Ancak son 80’lerden sonra

devletler üzerinden yürüttüğü

emperyalizme uluslararası şirketlerin

egemenliği altındaki

bazı kurumları yerleştirmeye

başladı.

Bir tür yeniden yapılanmaya

giren kapitalizm yeni süreçte,

devletleri ortadan kaldırmadan

onları ekonomik, siyasal,

sosyal, kültürel, hukuksal alanlarda

sermayenin kurumlarına

bağlamaya başladı.


Her biri kendi devletine egemen

olan sermaye grupları,

global sermayeye entegre olabilmek

için egemenliklerini

kapitalist sistemin egemenleri

ile paylaşmaya başladı.

Egemenlerin buluştuğu

kurumları, AB (Avrupa Birliği),

NAFTA (Kuzey Amerika

Serbest Ticaret Anlaşması),

APEC (Asya Pasifik Ekonomik

İşbirliği), COTONOU (AB ile 77

Afrika-Karayip-Pasifik Ülkesi

arasında anlaşma) olarak

sayabiliriz. Sözü daha karıştırmadan

bu kurumların ülke

insanı üzerindeki etkilerini

anlatalım. Ve bunu örnekler

üzerinden yaparsak daha

anlaşılır oluruz diye düşünüyorum.

“Endgame” filminin ana

temalarından birini oluşturan

NAFTA'nın Kuzey

Amerika'daki etkilerine şöyle

bir göz atmak diğer örnekleri

anlamamızı sağlayacaktır.

NAFTA’nın uygulandığı 10 yıl

içinde ucuz işgücü avantajını

ele geçiren birçok şirket

Meksika'ya taşınarak

Amerika'da 880 bin kişinin

işsiz kalmasına yol açtı. Yeni

bir iş bulabilenler daha önce

aldığının yüzde 23 eksiğine

evet demek durumunda kaldı.

İşsizlik, ücretlerin dramatik bir

şekilde düşmesini ve

sendikaların

ekonomik yaşamdan

tasfiyesini

beraberinde

getirdi. Birçok

sektör sendikasızlaştırıldı.

ABD ise,

Meksika'dan büyük bir illegal

işçi göçü aldı. Kamu hizmetleri

NAFTA ülkeleri ABD, Kanada

ve Meksika'da geriledi.

Kanada'da sağlık hizmetleri

çöküntüye uğradı.

Meksika ekonomisi ise pesonun

devalüasyonu ve eşzamanlı

olarak sınırların serbest

ticarete açılmasının etkisiyle

altüst oldu. ABD mallarının

pazarlara hızla egemen

olmasıyla esnaf ağır bir darbe

yedi. 2000 yılına kadar yabancı

sermaye ile rekabet edemeyen

28 bin küçük işletme iflas etti.

8 milyon aile orta sınıftan yoksulluğa

düştü. Tarım alanında

yerli üreticiler büyük gıda şirketleriyle

rekabet edemeyerek

ezildi. 1,5 milyon çiftçi

toprağını kaybetti. 1 milyondan

fazla Meksikalı günlüğü 3,4

ABD doları olan asgari ücretin

altında çalışmayı kabul etti.


ABD-Meksika sınırında oluşan

kirli endüstriler, geri dönüşü

olmayan devasa bir ekolojik

hasarı artırarak sürdürüyor.

Kimyasal atıklar bu bölgelerde

çalışan çoğu sigortasız işçilerde

Hepatit’ten sakat doğumlara

uzanan sağlık sorunlarının

belirmesine sebep oluyor.

Meksika'nın ABD'yle derin

ekonomik entegrasyona girmesi

bölgedeki birçok yoksul ülkeyi

heveslendirmişti. Ama

NAFTA'nın geride bıraktığı 10

yılın bilançosu, kıtanın geri

kalanı için pek de parlak

göstergeler sunmuyor.

Endgame filminde de söz

edildiği gibi NAFTA şirketlerin

ABD’deki yasa ve parlamentoyu

da aşmaları için bir fırsat doğurdu.

NAFTA'ya üye olan ülke daha

başında Dünya Bankası'nın

Tahkim mekanizması olan

ICSID'nin (Yatırım

Uyuşmazlıklarının Çözümü için

Uluslar arası Merkez) herhangi

bir uyuşmazlıkta vereceği

kararlara uymayı taahüt

etmek zorundaydı. Bu

anlaşma şirketlerin tek

taraflı olarak devletleri

dava etme hakkını elde

ettikleri ilk anlaşmadır.

Bu ICSID ne gibi

kararlar vermektedir

ve verdiği bu kararlar

bizim gündelik

yaşamımızı nasıl

etkiler. Hadi

bunu da

örnekleyelim.


Birinci örnek; Amerikan Sermayeli Etil Corp. ile

Kanada hükümeti arasındaki kavga. Nisan

1997’de Kanada Parlamentosu, benzine katkı

maddesi olarak kullanılan FMT adlı maddenin

ithalatını ve nakliyatını yasakladığında çıktı.

Hükümet karara gerekçe olarak "ağır sağlık riskleri

taşıması"nı gösterdi. Kanada'da bu maddeyi

üreten tek firma ABD'li Etil Corp.’tu. Etil Corp.

NAFTA tahkim kuruluna başvurarak Kanada

hükümetinden 251 milyar dolarlık tazminat

talep etti. Gerekçesi ise, FMT yasağının,

firmaya ait tesislerin değerini, gelecekteki

cirosunu, düşüreceğiydi. Aynı

zamanda hükümetin aldığı bu kararın

bir çeşit kamulaştırma olduğunu

ileri sürdü. Ve bu potansiyel

zararın, NAFTA kuralları

gereğince, Kanada hükümeti

tarafından maddi olarak telafi

edilmesini istedi. Zararın

değeri 251 milyar dolardı.

Yani Kanada'ya yapılan

251 milyar dolarlık bir

şantaj.

İkinci örnek ise

Ocak 1998’de,

yine ABD'li bir

atık şirketi Metal

Corp. ile

Meksika

hükümeti

arasında

ortaya

çıkan bir

anlaşmazlık.

Bu sözünü ettiğimiz uluslararası atık tüccarı

şirket, bir Meksika Eyaleti olan St.Louis

Potosi'de Federal hükümet tarafından mahkemeye

verildi. Sebebi de şu: Firma birçok imha

tesisi, ya da "zararlı atık bertaraf etme istasyonu"

kurmak ister, ancak St.Louis Patos Üniversitesi

bir jeolojik bilirkişi raporu yayımlar. Eyalet

hükümeti bu raporu esas alarak tesisin yapılmasına

izin vermez. Raporda şu söylenmektedir

"Bölgede yaşayan pek çok insanın içme suyunun,

bu tesis nedeni ile kirlenme riski yükselecektir."

Üniversitenin bu raporuna riayet eden

yerel hükümet tesise izin vermez, ama tesis

faaliyetini durdurmaz. Daha doğrusu firma, tesisi

kurmakta direnir. Bunun üzerine eyalet valisi, firmanın

bulunduğu alanı su kaynaklarının kirlenmesini

önlemek için "doğal koruma bölgesi" ilan

eder. İşte bu karardan sonra, ABD'li şirket

mahkemeye gider. Ve şirket, yerel hükümetten

90 milyon dolar tazminat talep eder. İlk örnekteki

gibi kararın "Bir kamulaştırma" olduğu öne

sürülür. 90 milyon dolar ilginç bir rakam, o

bölgede oturan Meksikalı ailelerin tümünün yıllık

gelirinden daha yüksek. Kısacası bir büyük şantaj

daha.

Son söz: Yukarıda verdiğimiz bütün örnekleri

AB'ye üye olmuş bir Türkiye için de

düşünebilirsiniz. NAFTA eşittir AB, Türkiye eşittir

Meksika. Avrupa şu an Türkiye'yi kendi içine

almıyor. Ama büyük patronlar bütün ülkeleri dize

getirecek ve Türkiye, AB'ye üye olacaktır.

Yıllardır Türkiye'nin AB'ye üye olma tartışması

dini bir çatışma kisvesi altında yürütülüyor.

Böylece kendine haksızlık yapıldığını düşünen bir

millet AB'ye üye olduğunda Müslüman bayrağını

Avrupa'nın ortasına dikecek gibi bir hava

yaratılıyor. Ama işin aslı başka. Burada ne dini bir

savaşın önemi var, ne de Avrupa'nın Türkler'e

duyduğu tarihi nefretin. Bu yapılanmanın altında

yatan asıl gerçek modern kapitalizmin kendi

post-modern kölelik sistemine dahil edeceği

ülkelerin sırada beklemesi. İşte AB, işte meydan,

buyrun sevinin.


Batman: Tepemi attırdın. Hadi yürü gidiyoruz.

Robin: Nereye abi?

Batman: Blade’in dükkanına. Sakallar uzadı biraz.

Hem bir sinekkaydı olurum, hem de laflarız.

10 dakika sonra Blade’in berber dükkanına gelirler.

Dünyadaki çoğu vampirin kökünü kazımış olan

Blade, içeride uyuklamaktadır. Batman onu uyandırmak

için Blade’in bacağına vurur. Blade dengesini

kaybeder. Sıçrayarak uyanır.

Blade: Hay senin eşek şakana! Hayvan mısın oğlum?

Batman: Yarasayım güzelim, var mı ötesi? (Koltuğa

oturur) Bi traş ette sineklere patinaj çektirelim.

Blade: Önce mangırı göreyim. Hep veresiye, hep

Batman ve Robin, sakin geçen bir gecede yüksek veresiye. İyi alıştın valla.

bir binanın tepesinde oturmaktadırlar. Canları Batman: Oğlum mahallenin asayişini sağlıyoruz burada.

İti kopuğu temizledim buralardan. Daha ne istiy-

sıkılmaktadır. Blade’in berber dükkanına uğrayıp,

biraz vakit öldürmeye karar verirler. Batman’in on?

Robin’le ilgili gizli bir niyeti de, berber dükkanında Blade: Bana ne kardeşim. Ki zaten bana dokunamazlar.

Sanki bilmiyon?

gün ışığına çıkacaktır.

Batman: Oğlum ne bitmez çilemiz varmış be?

Robin: Hayrola abi?

Batman: Görmüyor musun? İş yok güç yok. 3

saattir sinek avlıyoruz. Bu mobese sistemi yaygınlaştığından

beri suçlu kalmadı piyasada. Süper

kahramanlığımızı öldürdü teknoloji.

Robin: Olur mu abi öyle şey? Süper kahramanlık

ölür mü hiç? (Ayağa kalkar, tribe girer.) Gün gelecek

bütün suçlular, senin gibi benden de korkacaklar.

Ve de gün gelecek…

Batman: (Lafı ağzına tıkar.) Otur lan yerine zevzek!

Senin daha kırk fırın ekmek yemen lazım.

Robin: Ama abi.

Batman: Başlatma lan ağabeynden. Otur dedim!

Robin: (Oturur) Pardon abi.

Batman: (Kısa bir sessizlikten sonra Robin’e

bakar. Ensesine minik bir şaplak indirir.) Bozulma

oğlum hemen. Bi bildiğimiz var da konuşuyoruz.

Her şeye karşı hazırlıklı olacaksın bu dünyada. Biz

yetim büyüdük, ama çok şükür kendi başımıza bu

günlere kadar gelebildik. Bu mesleğe yıllarımızı

verdik oğlum. Bak bana kimse karşı gelebiliyor

mu?

Robin: Kim karşı gelecek abi sana? (Bıyık altından

gülerek) Bi tek köpeklerden korkuyorsun o kadar.

Batman: Senin var ya…

Robin: (Birkaç adım uzağa kaçar) Şaka yaptım

abi, kızma hemen.


Batman: Neyse uzatma hadi. Atarız bi sakal. Merak etme. Hem

sana bi teklifim var.

Blade: Neymiş o?

Batman: Şu bizim ufaklığı yanına vereyim de bi meslek sahibi

olsun.

Robin: (Şok olmuştur) Aman abi ne diyosun?

Batman: Ötesi berisi yok. Burada çalışıp bi meslek öğreneceksin.

Sanat altın bileziktir.

Blade: O değil de, benden bi kuruş işlemez şimdilik. İleride

düşünürüz.

Robin: Ohoo… İşimiz var sizle ya...

Batman: Al bakalım şu süpürgeyi eline. Önce yerleri süpürmekle

başla.

Robin: Babalar naaptınız ya? Kariyerimin bittiği an bu andır!

Batman: Duyanda Oxford’da süper kahramanlık üzerine dersler

veriyor sanır. Başla lan süpürgeye.

Robin: (Fırçayı eline alıp yerleri süpürür) Off bee!

Bu sırada içeri Van Helsing girer.

Van Helsing: Selam gençler.

Blade: (Biraz tedirgin) Bu buyur

abi, geç otur şöyle. Robin bi

çay kap gel abine.

Van Helsing: Boş ver çayı falan.

Neden geldiğimi tahmin ediyorsundur.

Blade: Abi valla işte biliyorsun

durumları.

Van Helsing: Bana maval

okuma Blade. Yeter artık. 6 ay

oldu kirayı ödemeyeli. Bizim de

çoluğumuz çocuğumuz var.

Blade: Tamam biliyoruz da, biz

de ekmeğimizin peşindeyiz.

Büyüğümüzsün dedik ama bir

yere kadar yani.

Van Helsing: Terbiyesizleşme

ulan!

Blade: (Elindeki usturayı sallar.)

Naaparsın lan? Mal sahibisin

diye canımı mı alacan?

Batman: (Araya girer.) Beyler

ayıp oluyo ama. Koskoca

adamlarsınız. Yakışıyor mu hiç?

Van Helsing: (Belindeki silahı

gösterirken) Sen karışma lan

kostümlü zibidi.

Blade: Batman sen yavaştan

uza hadi. Burası karışacağa

benzer.

Batman: (Hafif tırsmıştır, Van

Helsing’den) Eyvallah ben

kaçtım o zaman.

Robin: Abi ben ne olcam bunların

arasında.

Batman: Süpürgeye devam.

Robin: Ama abi, bırakma beni

burada yaaa…

Batman dükkandan çıkar. Bu

sırada dışarıdan köpek sesleri,

havlamaları gelir.

Blade: Çömel Batman,

çömelirsen bi şey yapmazlar!


BANU BOZDEMİR

Bir şey bittikten sonra arkasından

konuşmak, o şey üzerine iyi ya da

kötü yorumlar yapmak, dilin

kemiğinin olmadığının en iyi

kanıtı… 11 gün süren, her anına

film karelerinin takıldığı bir festivalden

sonra, filmi geriye sarmak

da o kadar zor bir şey olmasa

gerek… Bilindiği gibi festival dört

yıldır iki koldan ilerliyor… Birisi

ulusal, birisi uluslar arası kanadı

tutuyor… Aslında Antalya Film

Festivali’nin özü ulusal yarışma

ama uluslar arası yarışmada dört

yılda hatrı sayılır

ölçüde yol aldı.

Yine konuklar,

sonuçlar ve gittikçe

artan

şaşaasıyla Altın

Portakal bir

gündemler zinciri

yaratmayı

başardı…

Dördüncü yılını

kutlayan Uluslar

arası Avrasya Film Festivali özenli

seçilmiş, aynı döneme denk gelen

Filmekimi’yle benzer bir programa

sahipti. Aralarında Üç Maymun ve

Sonbahar’ın da bulunduğu Uluslar

arası Yarışma da en iyi film ödülü

Karim Dridi’nin Khamsa adlı filmi

kazandı. SİYAD yazarlarının ağırlıkta

olduğu NETPAC ödülü ve

SİYAD ödülü ise Özcan Alper’in

Sonbahar filmiyle Nuri Bilge

Ceylan’ın Üç Maymun filmine verildi.

Eleştirmenler Birliği’nin de tercihi

bir Türk filminden yana oldu.

Nokta da bu ödülü kazandı. Ulusal

yarışmadaki ödüller de dikkate

alınırsa ‘sinema yazarları olmasa

bazı filmlere hiç ödül çıkmayacaktı’

tezi böylece doğrulanmış oldu.

Ama uluslar arası bölüme filmlerden

çok konuklar damga vurdu

yine de… Sempatik tavırlarıyla

dikkat çeken Kevin Spacey,

‘bugüne kadar en zorlandığım ve

en iyi filmim’ dediği Güreşçi’yle

beğeni toplayan Mickey Rourke,

masum güzelliğiyle dikkatleri üzerine

çeken Marisa Tomei, ‘bugünün

sinemasını ve yönetmenlerini

anlamıyorum’ lafını sıkça tekrarlayan

Maximillian Shell, festivalde

kısa süreli arz-ı endam eyleyen Bo

Derek ve festivalin en karizmatik

adamı, annesiyle gezmeyi tercih

eden ve alçakgönüllü aktörü

Adrian Brody de festivalin konukları

arasındaydı…

YERLİ’NİN ZORLUĞU

Bu sene ulusal bölümde tam 16

film yarıştı. Aslında her sene

olduğu asıl tartışmalar da bu 16

film ekseninde yaşandı. 34 film

arasından seçilen 16 film, genel

olarak iddialı yapımlardı. Başını

Tuncel Kurtiz’in çektiği jürinin fazla

zorlanacağı düşünmüştük ama jüri

bu zorluğu aşmanın bir yolunu bulmuşa

benziyordu. Kendisini zorlayacak

filmleri yok sayarak…

Zaten Kurtiz’in Şeyh

Bedrettinlerden, Pir Sultan

Abdallardan başlatarak ‘biz bunu

seçtik, başkası muhakkak başka

seçerdi’ demesinden ödüllerin

tartışma kokacağı belli oluyordu.

Cannes’da en iyi yönetmen ödülü

kazanan Nuri Bilge Ceylan’ın Üç

Maymun’u sadece en iyi özel efekt

ödülüne değer görüldü. Semih

Kaplanoğlu’nun Süt filmi hiçbir

ödüle değer bulunmadı. Reha

Erdem’in Hayat Var filmi sadece

SİYAD ödüllerinde yer buldu

kendine. Benim kendime yakın bulduğum

ve insanoğlunu içindeki

suçluluk duygusuyla fazlasıyla

yüzleştirdiğini düşündüğüm Yeşim

Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu

ise En iyi Yardımcı Kadın Oyucu

ödülüyle ayrıldı festivalden.

Festivalin galibi Nokta filmiyle

Derviş Zaim oldu. Bu da jürinin

biraz daha geleneksel olanı öne

çıkarmasının ürünüydü. Zaim En İyi


Yönetmen ve Jüri Özel Ödülü’yle taçlandırıldı.

Ben Hopkins imzalı Pazar – Bir

Ticaret Masalı, ortak yapımlı bir film. Ana

yapımcının Türk olmaması sorun çıkarmadan

filmi Antalya’da En İyi Film

seçerken, SİYAD ödüllerinde bu özelliği

nedeniyle yer alamayacak görünüyor…

En İyi Erkek Oyuncu da filmin oyuncusu

Tayanç Ayaydın’ın oldu. Sinemanın

‘küçük adamı’ Volga Sorgu da hak ettiği

ödülü En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

ödülüyle aldı. Ağlamayana meme yok,

atasözünü doğrularcasına, her

sene altın portakala uzanması

bir iddia meselesi haline gelen

Nurgül Yeşilçay da ‘bu muymuş’

diyerek kucakladı heykelciğini…

Tabii diğer kadın oyuncuları da

unutmayarak… Artık yeni bir

Yeşilçay filmine kadar hepimiz

rahatız…

Sonuçta sonuçlar her zaman

birilerini memnun eder, birilerini

ise etmez… Ama su akar yolunu

bulur… Bir de sektörün söyleyecek

söz anlamında bayağı dolu

olduğu gözlerden kaçmadı.

Onur Ödülü kazanan Eşref

Kolçak, yıllarını karıştırsa da

Türk sinema yasasının işlevsizliğinden

dem vurmaya çalıştı.

Yeni düzenlemenin yolda

olduğu müjdesi geldi Kültür

Bakanından anında… Yapımcı

Baran Seyhan ise Kültür

Bakanlığı’nın filmlere ayırdığı

ödeneklerin yararından

bahsederek, bu ödenekleri

eleştirenlere bir hayli sert

çıkıştı… Sonuçta Antalya’da on

bir gün boyunca her şey sinema

içindi ve her şey sinemaydı…

Ulusal yarışma

sonuçları…

• En İyi Film: Pazar-

Bir Ticaret Masalı

(Ben Hopkins)

• Altın Portakal

SİYAD En İyi Film

Ödülü: Hayat Var

(Reha Demir)

• Yurtiçi Kargo Dr.

Avni Tolunay Jüri

Özel Ödülü: Nokta

(Derviş Zaim)

• Behlül Dal Digitürk

Genç Yetenek Jüri

Özel Ödülü: Aydın

Bulut (Başka Semtin

Çocukları)

• En İyi Yönetmen:

Derviş Zaim (Nokta)

• En İyi Senaryo:

Ben Hopkins,

(Pazar-Bir Ticaret

Masalı)

• En İyi Müzik:

Mazlum Çimen

(Nokta)

• En İyi Kadın

Oyuncu: Nurgül

Yeşilçay (Vicdan)

• En İyi Erkek

Oyuncu: Tayanç

Ayaydın (Pazar-Bir

Ticaret Masalı)

• En İyi Sanat

Yönetmeni: Türker

İşçi (Başka Semtin

Çocukları)

• En İyi Görüntü

Yönetmeni: Zekeriya

Kurtuluş (Vicdan)

• En İyi Yardımcı

Kadın Oyuncu: Övül

Avkıran (Pandora'nın

Kutusu)

• En İyi Yardımcı

Erkek Oyuncu: Volga

Sorgu Tekinoğlu

(Başka Semtin

Çocukları)

• En İyi Kurgu:

Mustafa Preşeva

(Vicdan)

• En İyi Laboratuvar:

Fono Film (Gökten

Üç Elma Düştü-

Vicdan)

• En İyi Saç ve

Makyaj: Vicdan

• En İyi Kostüm:

Zeynep Sırlıkıya

(Pazar-Bir Ticaret

Masalı)

• En İyi Ses

Tasarımı-Miksaj:

Nokta

• En İyi Özel Efekt:

Murat Balkan (Üç

Maymun)


İnsanın içlindeki şiddet duygusunu

uyandırarak bilinçaltına

doğru yolculuk yapan Saw

‘’canavar’’ görünümlü karakterler

yaratmıyor; tam tersine onları

filmin merkezine oturtarak oyunun

bir parçası haline

getiriyor.Ülkemizde gösterime

girdiği ilk günden itibaren rekor

kıran Saw’un başarısı Jigsaw

gibi bir katile ait. Katil demesek

daha kârlı çıkarız. Çünkü

Jigsaw’un beklentisi oldukça

farklı. Hayattan kopmuş, yaşama

duygusunu yitirmiş kişileri

bir araya toplayarak ‘’avını bul

öldür’’ taktiğiyle kendilerini

öldürmelerini

seyrediyor. İşkence sahneleri de

cabası… Jigsaw için asıl önemli

olan ise oyunu kurallarına göre

oynamak. Saw filminin çıkış

amacı hunharca kan dökülmesi

ya da hayvani duyguların

beyazperdeye aktarılmış olması

değil, hayatta kalabilmek

için ne

kadar çok

direnebilirsiniz

sorusunun yanıtını

aramasıdır.

Kısacası bu bir

test. Sınamak,

sınanmak ve güçlü

olmak filmin en

önemli 3 öğesi…

Bu detaylar

üzerinden yola çıkan

Saw 3 ağını insan psikolojilerinin

üzerine örerken,

bilinmeyen bir denklemin

parçalarını oluşturarak salt

bir anlatımı vurguluyor.

Bununla kalmayıp ‘’sadizm’’

başlığı altında tüm söylemek

istediklerini açıklaması da

takdire şayan. Gelelim serinin

yapım aşamasına… Anlatmaya

başlamadan evvel filmler

hakkında küçük bir detayı

aktarmak istiyorum.’’Sadizm’’

terimini kullandığımızda bunun

neresi takdire şayanlık diyorsunuzdur

kimbilir… Tüm sinematografik

elemanlar birbirine o

kadar bağlı ki, kurgusal açıdan

değerlendirildiğinde pürüzsüz

bir strüktür üzerine inşa edilmiş

olan Saw, en amiyane tabirle

başarıyla kotarılmış deneysel bir

film… Neyse lafı fazla dolandırmadan

dönelim

konumuza.

Sınırsız

limit…

Eleştirmenler Saw 3’ün düşük

bütçeyle çekildiği kanısına varmışlardı.

Halbuki Saw 3 yüksek

bütçeyle çekilmiş bir korku filmi.

Yapım aşamasına kısaca bir göz

attığımızda işkence makinalarının

hem işlevsel hem de

korkutucu olması filmin

maliyetinin oldukça yüksek

olduğunu gösteriyor. Artı,

tasarımcılar senaryonun baş

psikopatı olan Jigsaw’a uygun

bir kukla üretebilmek için bir

hayli zaman harcamışlar.

Tüm film Storyboard (resimli

hikaye anlatımı) iskeletinin üzerine

inşa edilirken, çizilen sah-


nelerin riskli olduğunu da hesaba

katarsak, en ufak ayrıntıların bile senaryo

adına katkısı büyük. Jigsaw’un ağzından

çıkan maddeyi imal etmenin zorluklarına

göğüs geren yönetmen Darren Lynn

Bousmen’ın kovalar dolusu bir karışım

hazırlayan Saw 3 ekibine, hem seyircilerde

soğuk duş etkisi yaratması için

hem de Jigsaw’un ameliyat sahnesinin

gerçekleşmesi için yapay bir kafatası

ürettirdiğini öğrendik. Filmdeki bir sahneyle

örneklendirecek olursak;

Jigsaw’un beynindeki tümoru

iyileştirmek için kafatasını matkapla açan

doktor Lynn, kafatasını yardıktan sonra

Jigsaw’un yatış pozisyonuna bakın.Yan

yatıyor ve yüz ifadesi oldukça donuk.

Söz gelimi; tuzağı çok yakından bakınca

anlayabilmemiz mümkün.

Detay üstüne detay…

Asıl simulasyonun gerçekleştiği ana

doğru kameramızı doğrulttuğumuzda

filmdeki Danica karakteri için buz

görünümlü insan modelini tasarlayan

David Hackl tasarladığı modeli karakterin

bedenine giydirerek, modelin dondurucu

özelliğini harekete geçirmek için

üzerine soğuk su fışkırtmış. Üstüne

üstlük dijital efektler olmadan. En fazla

tuzak kurmacasına sahip olan Saw3’de

ise CGI tekniği tercih edilmemiş. Her ey

el emeği… Önemli olan profesyonelce

bir iş çıkararak, kendini gerilim-cinayet

türünden ayıran filmin özgün tarzını

koruması. Genel bir çerçeveden

bakıldığında Saw 3 adrenalini yüksek

dozda seyirciye zerk eden bir yapım

olmanın ötesinde, olay örgüsündeki

sekansları ardı ardına gelecek şekilde

kurgulayarak çeken Darren Lynn

Bousman’ın en önemli filmi.


Film

Kitab›

Ronald Bergan

Bu kitap

“Avangard”dan

“Animasyon”a kadar

sinemanın gelişimini

inceleyip film türlerini

anlatmakta,

“Avustralya”dan

“Zimbabve”ye kadar

uluslararası düzeyde

ün kazanmış yönetmenlerin

profilini

çıkarmakta ve

zamanın en etkili

filmlerini inceleyip

dünya sinemasını

keşfetmektedir.

İnkilap Kitabevi / 512

Turkish Film

Guide

Sinemamızın belleğini oluşturan

Türk Filmleri Sözlüğü serisini

hazırlayan Agâh Özgüç’ün

Turkish Film Guide 1917 - 2008

adlı kitabı yayınlandı.

Geçtiğimiz günlerde yapılan

Frankfurt Kitap Fuarı nedeniyle

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile

Sesam (Sinema Eseri Sahipleri

Meslek Birliği) işbirliği ile yayınlanan

kitapta tüm Türk filmleri

yönetmen, oyuncu ve kısa

özetlerle İngilizce olarak tanıtılıyor.

Kitab›n Türkçe versiyonunun

yay›nlanma haz›rl›klar› sürüyor.

Tehlikeli

Yaflamak

“Sinemada zaman normalinden

daha hızlı akar.

İnsanlar bunu hep

unuturlar... Her sorunu

çözümlersiniz, ses, müzik,

metin ve sahne tamamdır.

Bu elemanlar öne geçmek

için ya da diğerlerine göre

daha fazla öneme sahip

olmak için birbirleriyle

çatışmaktadırlar. Eğer biri,

diğerlerine göre önceliği

ele geçirmişse bu kez de

yönetmen bunun nedenini

açıklamaladır...”

Hayal-Et Kitap Yayınları /

412 Syf.


“Cahil Periler”, “Karşı Pencere”, “Kutsal Yürek” ve

“Mükemmel Bir Gün” denince aklınıza bundan sonra

Ferzan Özpetek’ten başka bir isim daha gelmeli; bu

filmlere damgasını vuran muhteşem müziklerin

yaratıcısı olan Andrea Guerra... İrili ufaklı birçok ödüle

notaları sayesinde uzanan Andrea Guerra, Ferzan

Özpetek’in yakın arkadaşı ve vazgeçilmez bestecisi

olarak tanınıyor. Guerra, televizyon ve belgesel müziklerinden

sonra adım attığı sinema sektöründe 18 yıldır

birbirinden önemli işlere imza attı. İtalyan sineması

yanısıra, dünya çapında nam salmış, “Hotel

Rwanda”, “Angela” ve “The Accidental Husband” gibi

filmlerde de müzikal gücünü ortaya koydu. Kasım

ayının önemli filmlerinden “Mükemmel Bir Gün”ü

izleyecek olursanız, müziklerine daha iyi kulak

kabartın deriz...

More magazines by this user
Similar magazines