Cinedergi 03

cinedergi

Binder03

Öfkeye yeşillik

katalım...

Gama ışınlarının yoğun etkisine

gerekenden milyon kere daha

çok, maruz kalan profesör Bruce

Banner’in sinirlenince yeşil bir

dev haline dönüşmesine artık

alıştık. Normalken gayet karizmatik

olan Banner, sinirlenince

tıpkı bir deve dönüşüyor ve etrafı

yakıp yıkmaktan başka bir işe

yaramıyor. Köylü çocuklarının

saflığını andıran yüz ifadesi ve

saç kesimiyle arada

derede kalmış bir

kahraman Hulk. Hantal

bir görünümü olmasına

rağmen çekirge

gibi sıçrıyor, daldan

dala konuyor, her

yeri yıkıp batırıyor

ve sonra kendinden

geçmiş bir halde,

saflığın en uç

çizgisinde bir yerlerde

uyanıyor…

Kendinden

üçüncü şahıs

olarak bahseden ama gittikçe

konuşma yetisi azalan bu şahıs,

irileşme problemine karşı bol

kıyafetler seçerek, kendi

modasını da yaratmıştır diyebiliriz…

Stan Lee'nin Marvel için yarattığı

en ünlü karakterlerden olan

Hulk, 70'li yıllarda vücut

geliştirme şampiyonu Lou

Ferrigo'nun canlandırdığı haliyle

televizyon dizisi olarak üçüncü

boyuta transfer olmuştu.

Sinemadaki ilk uyarlamasını usta

yönetmen Ang Lee gerçekleştirdi.

Ang Lee, orijinal süper kahramanı,

aslına sadık olma kaygısı

güderek yorumladığını

iddia etse

de, The Hulk’ı

fazla entelektüelleştirdiği

için,

özellikle çizgi

romanın hayranları

tarafından yoğun bir

şekilde eleştirilmişti.

Evet bu yeşil devin

entel damgası yemesi

için kırk fırın ekmek

yemesi’ gerekiyor

gerçi ama.

İkinci bölümde Eric

Bana’nın yerini Edward Norton

alıyor… Kimileri için Norton tatmin

edici bir cüsse olmayabilir

ama bence dönüşüm tezatlıkları

açısından Norton iyi bir tercih. O

dinginlik hissi köpüren bir adama

dönüşünce, Banner’in gerçekliği

daha da önem kazanıyor. Bu bir

devam filmi değil, yeniden

çevrim… O yüzden Banner,

öfkesinin panzehirini bulmak için

yollarda… Güney Amerika’nın

dehşetengiz varoşlardan oluşan

bölgesinde hem yaşıyor hem de

panzehirini arıyor. Yeşilleşip,

öfkeli bir yaratığa dönüşmemek

için her şeye razıdır! Peşinde de

eski dostlar, yeni düşmanlar

ordusu… Yani Hulk kaçar, onlar

kovalar…

İlkinde fazla entel bulunan ama

korkutucu bulunmayan Hulk, bu

sefer efektlerin de yardımıyla

daha korkutucu ve ürkütücü hale

getirilmeye çalışılmış. İlkinde

hareketler yeterince şiirsel bulunmuştu

vs… Hulk’un karşısında

düşman kıvamındaki Abomination

daha ürkütücü tabii ki… Tim

Roth’un canlandırdığı Blonsky

karakterinin dönüşümü olan

Abomination tam bir anti kahraman.

Sadece vurup kırmaya

ayarlanmış. Blonsky’nin bir Rus

olması, hırslarının tavan yapmasıı

ve devlet karşısında yenilmesi alttan

alta politik bir zeminin de

öncülüğünü yapıyor. Ama ilki

kadar etkili olmayı başaramıyor…


Bollywood Hollywood’u ‘kendi

silahıyla’ vuracak

Hollywood’dan sonra dünyanın en

büyük film endüstrisi sektörüne

sahip olan Hindistan, rakibini ‘kendi

silahıyla’ vuracak.

Hollywood ünlülerini kendi filmlerinde

oynatma kararı alan

Bollywood

stüdyoları

ilk

olarak Rocky ve Rambo serilerinin

ünlü aktörü Sylvester Stallone ile

anlaştı. Hollywood’da gerçek aşkı

bulamayan Hindistanlı bir dublörün

hikayesinin anlatıldığı Incredible

Love filminin çekimleri için Stallone

ile anlaşan yetkililer bununla da

kalmayıp Kaliforniya Valisi Arnold

Schwarzenegger’in de filmde rol alacağını

ileri sürdüler. Bu ikiliye ise

kadın oyuncu olarak Bollywood’un

en ünlü yıldızları Ashkay Kumar ve

Kareena Kapoor eşlik edecek.

Fİlmin yapımcısı Sajid Nadiadwala,

Hollywood’un ağır topları Stallone ve

Schwarzenegger’i Hindistan’daki

sinema sektörünün giderek artan

gücü sayesinde ikna edebildiklerini

söyledi. Filmin Hollywood Universal

stüdyolarında çekilecek ilk Hindistan

yapımı olacağı, yaklaşık 20 milyon

dolarla da Bollywood tarihinin en

pahalı bütçesine sahip olduğu belirtiliyor.


Yeni filmleri, 'The Edge Of

Love'da birlikte başrolü paylaşan

Sienna Miller ve Keira Knightley,

rol gereği aynı yatağa girmiş. İki

yıldız filmde, aynı şaire aşık olan

iki genç kadını canlandırıyor.

Çekimleri süren film, yıl sonu vizyona

girecek. Ancak bu sahnelerden

dolayı film şimdiden konuşulmaya

başlandı bile.

Bilgi, Anadolu, Maltepe, Odtü gibi

üniversitelerden 40 öğrencinin

kendi imkanlarıyla çektiği uzun

metraj film Cadde'nin üniversite

gösterimleri başladı. Bağdat

Caddesi'nde yaşayan bir ailenin

duygusal ilişkilerini ve kavgalarını

anlatan filmi Doğa Can Anafarta

yönetti. Amatör filmcilik adına

güzel bir adım olarak görülebilecek

film ilerleyen zamanlarda

sinemalarda da gösterime çıkabilir.

Bekliyoruz…

Şirin Baba'dan Gargamel'e

birbirinden ilginç

karakterleriyle çocukların

sevgilisi haline gelen

Şirinler'i artık beyazperdede

izleyebileceğiz. Yarı animasyon

olarak çekilecek

film 2010 tarihinde gösterime

girecek.


■ Tüm dünyada satış rekorları kıran 'Da Vinci

Şifresi' adlı kitabın yazarı Dan Brown’ın kaleme

aldığı 'Melekler ve Şeytanlar'ın beyazperdeye

aktarılması Vatikan engeline takıldı.

Vatikan, başrolünü Oscarlı ünlü aktör Tom

Hanks’in üstlendiği filmin yapımcılarına, sadece

Vatikan'da değil, Roma'daki bütün kiliseleri içerecek

şekilde çekim yasağı getirdi.

Papalık, karara gerekçe olarak filmin 'Tanrı'ya

karşı bir suç teşkil etmesi ve ortak dini duyguları

zedelemesini' gösterdi.

Başpiskopos Velasio De Paolis, yazarın 'imanı

zehirlemek' için kutsal kitabı teryüz ettiğini öne

sürerek, kiliselerin, din karşıtı kitapların filme çekilmesi

için mekan olarak kullanılmasının kabul

edilemez olduğunu vurguladı.

Vatikan Sözcüsü Marco Fibbi de, 'Normalede

senaryoyu okuruz ancak bu defa gerek duyulmadı.

Dan Brown adı yeterli' dedi.

Vatikan, Da Vinci Şifresi'nin hem kitap hem de film

versiyonunu, içerdiği Hıristiyanlık karşıtı öğeler ve

kilisenin öğretilerine muhalif içeriği nedeniyle ağır

ifadelerle eleştirmişti. Da Vinci Şifresi' nde Robert

Langdon rolünü üstlenen Tom Hanks, Melekler ve

Şeytanlar filminde de aynı rolü oynuyor. Dan

Brown’ın, Da Vinci Şifresi'nden önce kaleme aldığı

Angels & Demons, 'Illuminati' isimli eski bir tarikat

ile Katolik Kilisesi arasında geçen olayları konu

alıyor. Filmin kilit önemdeki iki mekanı olan ve

romada kardinallerin öldürülüp vücutlarına esrarlı

sembollerin çizildiği Santa Maria del Popolo ve

Santa Maria della Vittoria da Vatikan'ın yasak kapsamına

girdi.


Gitmek

Yönetmen: Hüseyin Karabey

Senaryo: Hüseyin Karabey, Ayça Damgacı

Oyuncular: Ayça Damgacı, Hama Ali Khan,

Nesrin Cavadzade, Mahir Günşiray, Volga

Sorgu

Dağıtım: Chantier

Konu: İstanbul’da yaşayan tiyatrocu Ayça ile

Kuzey Irak’lı tiyatrocu Kürt Hama Ali,

Türkiye’de çekilen bir film setinde tanışır ve

âşık olurlar. Film çekimleri bittikten sonra

Hama Ali Irak’a Ayça ise İstanbul’daki rutin

yaşamına geri döner. Irak’ta savaşın

patlamasıyla birbirlerine ulaşmaları adeta

mucize halini alır. Ailesiyle, tiyatro çevresi ve

kendisiyle mücadele eden Ayça, herkes

Irak’tan kaçmaya çalışırken Hama Ali’ye ulaşmak

için adeta tersine bir yolculuğa çıkar. İki

sevgili savaşın acımasız şartlarında buluşabilecek

midir?


Bangkok Dangerous

Konu: Joe, Surat adlı acımasız

suç patronunun dört düşmanını

öldürmek üzere Tayland’ın

başkenti Bangkok’a iner.

Kendisine yardım etmesi ve yol

göstermesi için Kong adlı bir

dolandırıcıyla anlaşma yapar.

İşini tamamladıktan sonra onu

da öldürüp bütün izleri yok

etmeyi plânlamaktadır. Ancak,

Surat’ın katliam zamanının

geldiğini düşündüğü sırada Joe

artık değişmiş, bambaşka birisi

olmuştur.

Yönetmen: Oxide Pang Chun ve Danny Pang

Senaryo: Jason Richman, Oxide Pang Chun

Oyuncular: Nicolas Cage, James With, Charlie

Yeung, Philip Waley Dağıtım: UIP

Star Wars: Klon Savafllar›

Konu: Filmde iyi ile kötü arasındaki galaksiler arası mücadelenin ön

safında, Anakin Skywalker, Obi-Wan Kenobi ve Padmé Amidala gibi

karakterlerin yanı sıra, Anakin’in jedi öğrencisi Ahsoka gibi yepyeni

kahramanlar da yer alıyor. Ayrıca, Palpatine, Kont Dooku ve General

Grievous’un önderliğindeki kötü adamlar galaksiyi yönetmekte kararlılar.

Tehlike çok büyük, ve Star Wars evreninin kaderi cesur Jedi

savaşçılarının ellerinde.

Yönetmen: Dave Filoni

Senaryo: George Lucas

Dağıtım: Warner Bros.


Osmanlı Cumhuriyeti

Konu: Film, 1888 yılında başak tarlasında koşan ve sonra

Atatürk olduğu anlaşılan çocuğun bir ağaca tırmanıp , kafesteki

bülbülü alırken kafasının üzerine düşmesiyle başlıyor.

Ardından filmin kararması ile 2007 yılına geliniyor. Filmde

Atatürk’ün hiç lider olmaması, Kurtuluş Savaşı’nın yapılmamasıyla

cumhuriyet değil Osmanlı Cumhuriyeti’nin günümüze

uyarlanmış devamı anlatılıyor. Türkiye Cumhuriyeti yerine

Osmanlı Cumhuriyeti’nin devam etmesi, ülkede yabancıların

toprakları paylaşması, Ankara’nın başkent olmaması,

padişahın olması gibi trajikomik hikayeler ve ayrıntılar yer alacak.

Yönetmen: Gani Müjde

Senaryo: Gani Müjde

Oyuncular: Ata Demirer, Vildan

Atasever, Sümer Tilmaç

Dağıtım: UIP

Konu: Film, bir zamanlar

işlediği bir suç yüzünden

azap çeken ve çektiği

azaptan kurtulmaya

çalışan bir adamın

hikâyesini anlatıyor.

Ahmet, yakın bir

arkadaşının ön ayak

olması ile tarihi değeri

yüksek bir Kuran’ın çalınmasına

istemeden

bulaşır. Ancak kalkıştığı

iş onu hiç istemediği bir

noktaya sürükler.

Geleneksel Osmanlı hat

sanatının da organik bir

biçimde dahil olduğu

film, tıpkı bu sanat gibi

tek ve kesintisiz bir plândan

oluşuyor.

Nokta

Yönetmen: Derviş Zaim

Senaryo: Derviş Zaim

Oyuncular: Mehmet Ali Nuroğlu,

Serhat Kılıç, Mustafa Uzunyılmaz,

Settar Tanrıöğen


ÖZKAN GÜVEN

Yüzünde silmek isteyip de silemediği bir hüzünle oturuyor

karşımda. Röportaja gelirken yaşadığı tatsız bir olayın

gerginliğini bir türlü üzerinden atamıyor. O olumsuz elektrik

altında söyleşiye başlıyoruz. Ama ilerlemiyor. Sonra

susuyoruz. Kapatıyoruz ses kayıt cihazını... Havadan

sudan konuşmaya başlıyoruz. İkimiz de normale dönüyoruz

bir süre sonra. Selen Uçer hakkındaki ilk izlenimim

şu: Çok zeki, hayatta ne yapması gerektiğini bilen insanlardan...

Sinemaya, şarkı söylemeye, tiyatroya aşık. Yer

aldığı işleri bir çırpıda anlatalım.

Haldun Dormen’in yönettiği Kantocu oyunundaki performansıyla

Afife Jale’ye aday oldu. DOT’ta Böcek oyununda

adından çok söz ettirdi. Anlat İstanbul filminde küçük bir

rolü oldu. Ümit Ünal’ın Ara filminde başrol onundu.

Filmdeki rolüyle Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın

Oyuncu ödülünü kazandı.

Boğaziçi Üniversitesi’nde kimyayı bitirdikten sonra neden

kimyager olmadınız?

Ben mühendis bir ailenin çocuğuydum. Annem ve babam

kimya mühendisiydi. Zaten benim de o evden çıkıp kimya

okumamak anormal, tesadüf de değildi. Evden böyle bir

beklenti vardı ama ben oyunculukta karar kıldım. Boğaziçi

Üniversitesi’ni bitirdikten sonra ABD’ye gidip dört yıl

orada kaldım. Oyunculuk mastırı yaptım. Önemli olan

mastır yapmak değil. Hayatta yaşadığındır, kendindeki

malzemeyi nasıl kullandığındır. Oraya gidip başka yaşamları

anlamaya çalıştım. Şikago’ya giderken aynı zamanda

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Şan bölümünde

okuyordum. ABD’deyken tiyatro yaptım, küçük yerlerde

şarkı söyledim. Aksanımdan dolayı tiyatrodan çok şarkı

söyledim açıkçası. Şarkı söyleyen bir oyuncuyum ben.

Operayı seçmem için burslar geldi ama müzisyenliği

seçmedim, oyuncu olmak öncelikliydi benim için.

Oyunculuğa geliriz ama kimya mühendisi olan anne ve

babanın bulunduğu bir evde yaşamanın nasıl bir şey

olduğunu anlatın. Sıkıcı değil mi?

Biri öğretmen, diğeri marangoz çocuğuymuş.

İkisi de kimseden yardım almadan hayat kurmuş

insanlar. Beni de öyle yetiştirdiler. Annem

ve babam çok doğrucuydu. Bana doğrucu ve

gerçek olmayı öğrettiler. Böyle yaşamak

gerçekten zor bu ülkede. İki zeki insan vardı her

zaman evin içinde. Kimse kimseyi kandıramıyordu.

Evde herkes zeki olunca yalan da

söyleyemiyorsunuz çünkü anlaşılıyordu. Sanki

evde sürekli satranç oynanır gibi bir hava vardı.

Babam kızacak bana saçmaladığım için (gülüyor).

Sıkıcı olmuyor mu evin hali? Bilmem... İşte,

ben eğlenceli olsun, eğleneyim diye oyuncu

oldum galiba.

Oyunculuğun nesi cezp ediyor sizi?

Hikaye anlatmayı çok seviyorum. Oyuncular

hikaye anlatıcılarıdır. Hikaye de güzelse

dünyanın en zevkli işini yapıyorsunuz. Yaptığın

iş yıllar sonra takip edilir, seni birileri izler. Senin

aktardığın hikayeden, karakterden dolayı hayatları

değiştirirsin. İnsan olarak bizi besleyen şeyler

bunlar.

Bu kadar zamandır işin içindesiniz ama adınızı

yavaş yavaş duyuyor Türkiye, değil mi?

Hayat güllük gülistanlık değil elbette. Değişik bir

yoldan geldim. Kendimi tanıtmak ve ifade etmek

için uzun uğraşlar verdim. Hala da devam ediyorum.

Konservatuar okumadığım için insanlar

benim ne yapmak istediğimi net olarak

göremediler. Ben göstermemişimdir belki de.

Ben oyuncu olmak istiyordum liseden beri. Ama

kimya okumak durumunda kaldım. Boğaziçi

Oyuncuları arasında yer aldım. Dış kulvardan

yürüdüm hep.

Size En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran

Ara filmi hakkında ne söyleyeceksiniz?

Film tek planda çekildi. Dört karakterin 10 yıllık

sürecini kapsıyor. İnsanların tatminsizliklerini,

arada kalmışlıklarını anlatıyor. Para için tüketen,

yalanlar içinde arada kalmış insanlar bunlar.


Sette ilginç olaylar yaşandı mı?

13 gün gibi kısa bir sürece çekildi bu film. Bütçe

sorunu vardı. Üç ay prova yapmıştık. Filmdeki

herkes tiyatro kökenli olduğu için mekana

girdiğimizde herkes ne yapacağını biliyordu zaten.

KENDİ DEĞERİMİ BİLMİYORUM

BEN iyi biriyim. İyi olmak zordur’ diyor Selen

Uçer. Ama kötü taraflarından da bahsediyor:

‘Kendi değerimi bilememek ve öfkelenmek en

kötü huyum. Bende odak kaybı

var sanırım. Kafam eskiden daha

karışıktı. Su içmek için mutfağa

giriyordum, unutuyordum orada ne

yapacağımı başka bir şey yapıyordum.

Öfkeli, depresif halimi

sevmiyorum. Beklentiden oluyor

bunlar. Fazla şey bekliyorum belki

de hayattan. Anlaşılmayı bekliyorum.

Hikaye anlatmak istiyorum,

dinlemek istiyorum.’

Evet, bayılmıyorum ama televizyon

dizileri bizim para kazanma

aracımız. Nitelikli, niteliksiz elinizde

ne malzeme varsa pişirmek zorundasın.

Televizyonu açıp dizi

seyretmem ama onları kötülemiyorum

da. Çünkü çok önemli buluyorum

dizileri. Zamanında Dostlar

Tiyatrosu’nda bir oyun sahnelenirken

hayat duruyordu. Şimdi

caddeler bir dizi için boşalabiliyor.

Bu gerçeği fark etmek gerekiyor.

İvedik seyircisi beğenmeyebilir ama yapılmalı.

Hem gülüp eğlenebileceğiniz filmler olmalı hem de

Yumurta, Ara, Sonbahar gibi seyrettikten sonra üç

gün üzerinde düşüneceğiniz filmler yapılmalı.

■ Cannes Film Festivali bizim için 15 yıl önce

sadece bikinili kızlar demekken şu an bu festivalinde

Üç Maymun ödül alıyor. Büyük bir değişim

bu aslında.

TÜRK SİNEMASINDA KADIN YOK

■ Türk sinemasında kadın

hikayeleri yerine hep erkek

hikayeleri anlatılıyor. Böyle bir

sorunu var sinemamızın. Tamam,

anlatıyorsun ama kadın karakterler

bari olsun. O bile yok. Kadın

karakter fotoğraf gibi öyle

görünüyor. Bir sürü hikayede

kadının derdini, hikayesini görmüyoruz.

■ Türk sinemasında her şeyin

olması gerek. Yumurta’yı Recep


SERDAR AKBIYIK

Zamanın ruhu köşesinde çevre duyarlılığı olan, tarihi

olaylara farklı çerçeveden bakan "büyük patron"un

gizlendiği perdeyi aralayarak çirkin yüzünü görmemize

sebep olan filmleri tanıtıyoruz. İlk filmimiz kapitalizmin

karanlığını aydınlatan Zeitgeist'tı, ikincisi ise

küresel ısınmanın asıl sebebinin bizim

egomuz olduğunu

çarpıcı bir şekilde

anlatan 11. Saat.


Bu ay ise çok önemli bir yapım var karşımızda "Who

Killed the Electric Car" - Elektrikli Arabayı Kim Öldürdü.

1990'larda ABD otobanlarında bir çok elektrikli araba

yol almaya başladı. Kaliforniya eyaletinde çevreci bir

müdahale ile büyük araba şirketlerinin bu arabaları

üretmesi belli oranlarla mecburi tutuldu. General Motor

Company bu mecburiyetten yola çıkarak "EV1" adlı ilk

elektrikli otomobini üretti. Bu iki kişilik araba hem fiyat

anlamında hem de toplu üretim sayesinde sıradan

insanların sahip olabileceği bir araçtı. Fakat herşey

böyle mükemmel gitmedi. Clinton sonrası

George Bush ile başlayan dönemde bu arabalar

piyasadan çekildi. Peki bunun arkasında

kim vardı?

İşte bu sorudan yola çıkan film düzenin kirliliğini,

dünyayı sömüren büyük şirketleri ve onların

hareket şekillerini anlamamız için müthiş örnekler

içeriyor. GM elektrikli arabayı çıkarırken

aslında kimselere satmadı. Gelen baskılar üzerine

yıllık olarak kiraladı. Bunun sebebi de daha

gelişme aşamasında olan teknolojinin zararlarından

tüketiciyi korumaktı! Tabii asıl gerçek

şuydu: Elektrikli araba teknolojisini kendilerine

bir tehlike olarak gören büyük otomobil üreticileri,

petrol şirketleri, otomobil sanayinin yan

üreticileri bunu engellemek için uygun siyasi

ortamı beklediler. George Bush yönetimiyle o

siyasi ortamı bulan araba üreticileri 10 yıldır hiç

bir ilerleme kaydetmeyen sadece elektrikli otomobil

endüstrisini yok etmek için ortaya atılmış

hidrojen yakıtlı otomobil projesini öne sürerek

elektrikli arabalarını yollardan çektiler. Daha

önce satılmayıp kiralanmış olan arabaların ise

sözleşmeleri biter bitmez sahipleri vermek

istemeseler bile toplattılar. Bu sözleşme sonunda

arabasından memnun olan tüketici

sözleşmeyi uzatmak istese de bunu kabul

etmediler. Bazı araba sahıpleri buna direnmek

istedi. Bu sefer de kendilerine ait olmayan

arabayı alıkoymak suçundan tutuklandılar.

Bütün bu arabalar gözlerden uzakta, çöl

ortasında büyük alanlarda toplandı. Sonunda

hepsi ezildi hurdaya çevrilip parçalara ayrıldı.

Çevreci örgütler ve eski araba sahipleri bir kaç

toplanma alanı önünde nöbet tutmaya

başladılar, son elektrikli arabalar da yok

edilmesin diye. Ama bu çabalar da nafileydi ve

büyük şirketlerin aç gözlülüklerinin sebep

olduğu öfkelerinin göstergesi olarak bu son

arabalar da parçalandı. Şimdi, parçalanan

aslında neydi? Ve bu garip oyun niçin sahnelenmişti?

Bu küçücük elektrikli arabalar bütün

dünya düzenini değiştirecek bir etkiye sahip.

Herşeyden önce küresel ısınmanın sebebi olan

karbondioksit üretiminin çoğu araba

egzoslarından çıkan dumanlar.


Fosil yakıt tüketen arabalarımız ile

işimize gelip giderken ürettiğimiz bu

dumanla doğmuş veya doğacak

çocuklarımızın alacağı nefesi çalıyoruz.

Elektrikli araba fosil yakıt kullanmadığı

için çevrenin ve insan ırkının en büyük

dostu. Bunun dışında çağımızdaki savaşların insanlık dramlarının

ve katliamların en büyük sebebi petrol. Petrol şu anki siyasi dengeleri

oluşturan dünyanın siyah kanı. Bu dengeler sürekli

dünyanın bu kanı dökülerek çizilir. Bol bol siyah ve kırmızı kan.

Petrole duyulan ihtiyacı da belirleyen daha çok arabaların kullandığı

yakıt. İşte bu sistemden nemalanan büyük petrol şirketleri,

araba üreticileri, bunların beslediği politikacılar el birliğiyle

Kaliforniya'da küçük arabayı parçaladılar. Bundan

kimin haberi oldu? Türkiye'de çoğu insanın bu olanlardan

haberi olduğunu sanmıyorum. Halbuki hem Irak'taki savaş

yüzünden hem de globalleşmenin getirdiği ekonomik birliktelikten

Türkiye'yi ve bütün dünyayı ilgilendiren bir konu.

Sinema işte bu yüzden var ve bu yüzden sinemaya aşık

olan bizim gibi insanlar.


ARZU ÇEVİKALP

Esmer, büyüleyici bir güzelliğe sahip olan Meksika’lı

bir kadın oyuncu tanıyor musunuz?Tanımayanlarınız

varsa bile,bu yazıyı okuduktan sonra yaşam hikayesini

detaylı bir şekilde araştırmaya başlayacaklar.Neyse lafı

fazla dolandırmadan devam edelim.Salma (Arapça’da

barış ya da sakin anlamına gelir) Hayek 1966 yılının

Ağustos ayında Meksika’da dünyaya gelir.Babası

Lübnan’lı,annesi ise Meksikalı’dır.Aktrisin ilk sahne

tozunu yutması Tv filmleriyle gerçekleşir.Kulağımıza

çalınan bir bilgiye göre Hayek 12 yaşındayken babasına

şöyle demiş: "Eğer beni Amerika'daki bir okula yollamazsan

burada hiçbir dersime çalışmam ve hiçbirini

geçmem". Bu sayede Hollywood filmlerinde rol

almaya başlayan oyuncu ilk çıkışını,Antonio Banderas

ile oynadığı "Desperado" ile yapar.Genellikle aeteur

yönetmen Robert Rodriguez ile beraber çalışan oyuncu

filmin gişe başarısından sonra, Desperado’nun

devamı olarak beyazperdeye aktarılan "From Dusk Till

Dawn ve ardından da The Faculty’de yer alır.Dünyanın

en güzel 50 kadınından birisi olarak sayılan Salma

Hayek nam salmaya devam ederken Wild Wild

West,Timecode ve bağımsız bir Amerikan yapımı olan

Hotel filminde rol alarak profesyonelliğe

temelli olarak adımını atar.Hiç

şüphesiz oyuncunun en önemli

filmi olarak kabul edilen Frida,

güzel oyuncunun dramatize

ettiği Frida karakterine bürünmesiyle

En İyi Kadın Oyuncu

Oscar’ına aday gösterilir.Bu

da başarılı olduğunu ispatlaması

için eline geçen en

büyük imkanlardan

biridir.Parantez açalım

güzel yıldız

İspanyolca,Arapça ve

Portekizce’yi akıcı

olarak konuşabiliyor.


Sinema

tarihinde bazı

kitsch

örneklerini

gördüğümüz

Batman, 1989-

1997 arasında

dört filmle

onurlandırılarak

ciddiye alındı.

2005 yılında ise

Christopher

Nolan’ın

önderliğinde

yeni bir seriyle

canlandı. Bu

serinin ikinci

filmi olan

Kara ğövalye,

bu ay

sinemalarda…


KEREM AKÇA

DC Comics’in en özlü kahramanı,

sinema tarihinde beş ciddi filmle

onurlandırıldı aslında. Ancak adını

çok da duymadığımız 1943 ve

1966 tarihli iki film daha var. Ama

tabii o dönem, kitsch, camp gibi

kavramların öne çıktığı ve dalın

‘çöp’ tanımlamasıyla ezildiği bir

süreçti. 1978’de Superman çekilene

dek çizgi roman uyarlamaları

ve fantastik türü için bu haksız

yorumlar sürdü. Çizgi roman

uyarlamaları, esasen 1989’da

Batman ile daha çok ciddiye alınmaya

başladı. 2000’li yıllardaysa,

gerçek anlamda bir para kaynağı

ve önemli bir yan dal haline geldi.

Bu dalın Hollywood’un ana iskeletini

oluşturması bir yana, bir çok

filmde de görsel ve dramatik

olarak etkisi oldu elbette. Bunlara

The Matrix’in yerinde bir örnek

olacağına hiç şüphe yok...

1943’te Lambert Hillyer’in çektiği

Batman filmi, ‘Double Feature’

gösteren salonlarda ‘eğlence’

malzemesi olarak stüdyoların

ucuza ürettiği bir yapımdı. Siyahbeyaz

olması da bu durumu

kuvvetlendiriyordu. 1966’da çekilen

renkli versiyon ise, kitschi öne

çıkaran bir uyarlama olarak

görüldü. Tabii kült bir film olarak

kabul gören 1968 tarihli

Barbarella’yla yakın tarihlere denk

gelmesi de, onun dönemine dahil

olduğunu kanıtladı. Ancak ciddiye

alınan Batman uyarlamalarına

dönecek olduğumuzda, 1989 ve

1992 tarihli Tim Burton imzalı

Batman ve Batman

Dönüyor’un (Batman

Returns) dikkat çekerek,

çizgi roman estetiğinde

çığır açtıklarını söyleyebiliriz.

Bu seriyi ise,

başarısız bulunan Joel

Schumacher imzalı Batman

Daima (Batman Forever) (1995) ve

Batman & Robin (1997) tamamladı.

Son film hem 11 dalda Razzie

adayı olduğu hem de gişede beklenen

geliri getiremediği için proje

yaklaşık 10 seneliğine rafa

kaldırıldı. Ancak 2005 yılında

Christopher Nolan imzalı bir prequel

ile yeniden karşımıza çıktı.

Batman Başlıyor (Batman Begins),

seriye bir ön bölüm katarak

Batman külhiyatını

genişletiyordu.

Ancak 1989 tarihli

Batman’in yeniden

çevrimi gibi duran

yeni film Kara

Şövalye’nin

(The Dark

Knight) o yapıta

‘devam filmliği’

yapması, bir

şekilde Batman

mitolojisinin

yeniden çevrimlere

alan açtığını

kanıtladı. Böylece

Batman filmleri

içinde iki tane birinci

bölüm olmuş

olacak 2008’den

sonra...


Ama bizim için önemli olan, bu beş ciddi Batman

filminin çizgi roman uyarlamaları arasında nasıl

bir yere oturduklarını incelemek. Buradan da

yola çıkarsak, hemen gözümüz ‘Tim Burton’ın

yarattığı seri ile Christopher Nolan’ın yarattığı

seri arasındaki farklar’ konulu bir fikir

jimnastiğine gidiyor. Tabii senaryo

yazarlarının farklı olması ve seri yeniden

başladığı için dokusal olarak da

değişim yapılmak istenmesi, bu durumun

ana sebepleri arasında en çok

başı çekenler. Öncelikle Batman’in,

yani modern dünyanın vampirinin

nasıl işleneceği, yönetmene

göre değişebilecek bir konu.

Zira onun bir aristokrat

olduğunu, herkesin uzağında

malikanesinde yaşadığını,

geceleri Yarasa Adam’a

dönüşerek kötülere karşı çıktığını

biliyoruz. Kahramanın

Kont Dracula’dan fazlaca esinlendiğini

de bu özelliklerden

ortaya çıkıyor. Zira o da bir

aristokrat ve sadece geceleri

evden çıktığı için cinayetlerini

karanlıkta işliyor, dini umursamadığı

için haçla, dış görünüşe önem verdiği

için ise sarımsakla öldürülüyor vs vs... Bu

liste uzayabilir.

Peki Dracula miti, Batman’in içinde bir çizgi

roman kahramanı olarak nasıl canlanıyor?

Elimizdeki

Bruce Wayne

karakteri, herkesten

uzakta yalnız başına

uşağıyla yaşayan bir

aristokrat. Evliliği reddedip

her filmde farklı bir kızla

beraber oluyor ve kısa süreli ilişkileri

seviyor. Ancak Dracula’dan farklı

bir tarafı var. O da bütün filmlerinde şehri

ele geçirmeye çalışan iş adamlarını öldürmeye

çalışması. Siyah kahramanlık kıyafeti ile gece ortaya

çıkması da bundan kaynaklanıyor. Çünkü bu iş

adamları, geceleri iş çevirirler arkadan. Bu iş adamları

da Joker, Penguen gibi çeşitli kötü çizgi roman kahra-


manlarına dönüşüyorlar

tabii. Joker’in yüzündeki

kalan gülümseme ifadesi, o

dünyanın yapaylığını yansıtmak

için birebirken,

Penguen’in şişmanlıktan

çirkinleşmesi ‘rahatlık’ın

abartılı halini vurguluyor.

Yani Batman konsepti aslında

üst sınıfı ve iş hayatını

eleştirmek üzerine kurulmuş bir

formül. Bu yolda da kara filmle

yakın akraba ve aslında karizmatik

Batman karakterini,

yozlaşmışlıkları temizlemek için kullanıyor.

Gotham City adlı ‘kurmaca’

kent ise günümüz New

York’unu hayali hale getiriyor...

Buraya kadar her şey kolay.

Batman’in bir konsepti var.

Düşmanları değişken olsa da aynı

yolu izliyor her zaman seri. Ancak

Tim Burton ile Christopher Nolan

arasındaki fark, iki serinin çıkış

noktasını, ilginç değişimlerle

karşımıza getiriyor. Öncelikle

Burton, mitolojiyi seven bir fantezi

evreni yaratıcısı olduğu için, onun

Gotham City’si, Sin City’deki şehir

gibi bir şey. Tamamen hayali bir

mekan. Kara filme adapte olması,

bu hayali coğrafyanın, dünyanın

geri kalanından izole olmuş görüntüsüyle

gerçekleşiyor Çizgi roman

kahramanları ise daha renkliler ve

mitolojik yollardan geçerek hayali

hale geliyorlar. Joker’in, Kara

Şövalye’deki gerçekçi hali ile ilk

filmdeki ‘oyuncakçı dükkanı sahibi’

gibi duran tasarımı arasındaki farkları

incelerseniz de bu durumu

rahatlıkla çözebilirsiniz.


Yani Burton, kara film zeminini olgun bir masala

dönüştürüyor esasen. Tabii yıl 1989 olduğu için de,

çizgi roman estetiğinde çığır açıp, o döneme kadarki

en bilinçli uyarlamayı çıkarmayı beceriyor...

Christopher Nolan ise ilk Batman filminde başrole iyi

oyunculuğuyla nam salan Christian Bale’i alıyor.

Çünkü amacı daha gerçekçi bir seri başlatmak. Bu

sebeple de mitoloji yerine psikolojinin üzerine gidiyor.

Gotham City ise daha çok 11 Eylül sonrası New York

City’nin buhran halini yansıtıyor. Herkesin psikolojisi

bozuk ve ışık oyunlarıyla bu karamsar durum yansıtılıyor.

Film, renkten çok siyah-beyaz dokuyla ilerliyor.

Kötü adam olarak Cillian Murphy’nin canlandırdığı ve

süper güçlere sahip olmayan bir sosteye mensubunun

kullanılması da bu gerçekçiliği tamamlıyor. Nolan’ın

Batman karakterinin ve diğer karakterlerinin algı ve

bellek gibi kavramların üzerinden yanısıtılması, modernize

edilmiş kara film iskeletinin merkeze yerleşmesini

sağlıyor. Yani aynen Memento ve

Following’de olduğu gibi...

Lafın özü, farklı bir Batman serisinin başlangıcındayız.

Evet, daha renkli ve eğlenceli karakterler göremeyeceğiz

bu sefer. Fakat daha olgun, psikolojik sorunları

olan karakterler kullanan, politik arka planlı ve felsefik

Batman filmlerinin bizi beklediği kesin. Tabii bu,

Batman konseptinin farklı yönetmenlerle nasıl

değişkenlik göstereceğini de kanıtlayacak. İki serinin

çizgi roman estetiğini kullanma konusunda nasıl bir

yere oturdukları ise, ‘tamamen yönetmen yorumuna

göre değişken’ olarak değerlendirilebilir. Ancak ilk

Batman’in döneminde çığır açtığı, şimdiki Batman’in

ise yoğun piyasanın içinde Hulk, Günah Şehri gibi

filmlerin yanında kendi kulvarında sıkışıp kaldığı

söylenebilir rahatlıkla...


BANU BOZDEMİR

15. Altın Koza Film

Festivali’nde en iyi film

ödülü kazanan

‘Sonbahar’ın yönetmeni

Özcan Alper ile konuştuk…

İlk uzun metrajlı filmini

çeken Alper ile filme ayrı

bir karakter katan

doğadan, Alper’in düne ve

bugüne bakışından ve

sinemayı algılayış biçiminden

konuştuk…

Önce sinema serüveni nasıl

başladı, onunla başlayalım

istersen…

Benimde 90 yıllara denk

gelen hayat hikayemden ve

arkadaşlarımın hayat

hikayelerinden esinlendim.

O dönemlerde üniversiteye

gelerek, yolları ayrılan

insanları düşünerek

yazdım. Bir taraftan da ben

o sınır kasabasına yakın bir

köyde doğdum büyüdüm.

Hep öbür tarafı merak

ederdim. O zamanlar orası

Sovyetler Birliği idi. Böyle

bir çocukluk ve ilk gençlik

yılları oldu. Aslında mekanı

da bir karakter olarak kullanma

düşüncesi belirmişti.

Sinemadan çok edebiyatım

referansım oldu diye

düşünüyorum. İdeolojik

olmaktan çok romantiklik

diyorum ben ona ama

daha çok düşünsel

olarak… Bir yandan

Sovyetler Birliği yıkılmış

ama bir tarafta burada

Türkiye’de gençler sol

düşünceyle tanışıyor.

Aslında ben bunun ideolojik

olmaktan çok romantik

bir durum olduğunu

düşünüyorum… 80’lerin,

12 Eylül’ün getirdiği

ezilmişlik… O hareketin

gelip bir yerde toslayacağı

belliydi ve öyle de oldu. Bu

hikayede öyle şeyler de var

aslında. Esas meselesi

özgürlük düşüncesi… Bir

taraftan adam özgürlük için

mücadele ederken, aslında

gerçek bir durum bu, bir

sistemin yıkılmasını isteyen

bir kadın çok farklı bir şekilde

karşılaşırlar… Birçok

kişi yaşlıyken ölümü

düşünür ama ben gençken

de insanların ölümü

düşündüğünü düşünürüm.

O ev mesela. O evi

görünce ben de oluşan

duygu… Üç dört yıl önce

bu hikayeyi yazmaya

başladım.

Son yıllarda çekilen filmlerde

yönetmenlerin kendi

hayatlarından kesitler

görüyoruz zaten… Bu

doğru bir şey mi?

Esinlenme var. Aslında bu

doğru bir şey. Ama buna

çok saplanmamak gerek.

Benim edebiyat eleştirisiyle de ilgilendiğim

bir dönem vardı. Çehov’un öykü yazmak

diye beş cümlelik bir notu vardır. Orada

önce sokağını anlatmakla ilgili bir bölüm

vardı. Bu senaryo yazarlarını da etkiliyor

diye düşünüyorum. Ama bir yanda buna

saplanmamak lazım.


Sonuçta sinema

yapmak çok zor

bir fley. ‹lk filmi çekmek

ç›rakl›k dönemi. Böyle

bir fley yapmak isteyince de bilinen

yerden bafllamak büyük bir avantaj

sa¤l›yor.

Filmin aralarına serpiştirilen belgesel görüntüleri

aslında çekebilirdin? Teknik ve sinematografik olarak

bu mümkün… Ama sen birebir belgesel görüntüleri

tercih etmişsin. Bunun nedeni ne olabilir?

Filmin büyük bölümü simatografik zaten. O yüzden

biraz daha cesur davranıp, var olanı

göstermek daha doğru geldi. O dönemler

çok acı şeyler yaşandı. O dönemde

düşüncelerine katılırız ya da katılmayız

ama, düşüncelerinden dolayı hapse

girdiler ve orada insanca yaşamak

için mücadele ettiler…

Evet orada bir çelişki var zaten…

İnsanca yaşamak için ölümü tercih

etmek…

Evet kesinlikle…Gerçek görüntüleri

gördüm. Zaten senaryo

sürecinde de aklımdaydı. Biraz

aslında ters bir şey de göstermek

de istedim. Bir yanda cennet

gibi bir doğa bir yanda da

cehennem durumunu göstermek,

gerçek görüntüleri kullanmak

istedim. Görüntülerin kalitesini de

düşünmedim. Kafkaesk, ironik bir

durum da var aslında… Komutan

filmin başında ‘yaşamak güzel şey’

gibi bir şeyler söylüyor. Bu bana

Kafkaesk bir durumu hatırlatıyor. O

zaman kimse kalkıp o zaman böyle

bir şey olmadı vs. diyemez.

Filmi izlerken farklı bir algım oluştu

benim… Son sahnede anne

pencereden bakıyor ve oğlunun


cenazesiyle karşılaşıyor ya aslında film oradan

başladı benim için… Biterken başladı gibi… Ne

dersin bu duruma?

Benim için o süreç, anlatamama, konuşamama,

anneyle bile iletişim kuramama. Bir de

Godard’dan etkilenince… Filmlerinin sonu hep

açıktır… Belki onların etkisi de olabilir… Film

biterken bitirmemek… Kısa filmimde de öyle

olmuştu. Bitiyordu ama bitmiyordu aslında…

Seyircinin imgesinde tabii… Film aslında bir

ağıtla bitiyor ama oradan da başlıyor olabilir

tabi…

Bir yandan da doğa öğesi var tabi. Doğa o

kadar canlı ve yaşam sevinci aşılıyor ki… Sen

herhalde Konya’da çekmezdin bu filmi? Bir yandan

da ölümü bekleyen genç bir adam… Bu da

bir imgeler ve çelişkiler yumağı…

Doğa onun için görsel bir algıdan çıkıp, bir

vedalaşma anına dönüşüyor. Zaman akıyor ama

alında onun yaşamından çalınan anlar gibi…

Bakıyor ama bir daha göremeyecekmiş gibi

bakıyor doğaya…

Yaylaya çıkma isteği de oradan kaynaklanıyor…

O zaman çıkamazsa bir daha çıkamayacak

belki…

Evet. Yayla isteği de ondan. Kör gözüm parmağına

yapmak istemem aslında ama…

Karadenizli gençler de bilirler. Karadenizli biri

için yayla çok önemlidir. Duygu ve düşünce

olarak özgürlük mekanıdır. Orada her şey daha

doğal yaşanır. İlk horonu orada tepersin. Belki

ilk aşkı arada yaşarsın, ninenden ilk masalı dinlersin.

Teknoloji yoktur. Doğayla ve kendinle baş

başasındır. Adamın da kendini en özgür hissettiği

alanlardan birisi. Karakter de doğaya inat

oraya çıkıyor.

Yaylaya o kadar çıkma isteği bende bir bitiş

uyandırdı aslında? Kendini o kadar özgür hissettiği

bir yerde ölmek…

Evet öyle bir şey de var. Ölüme yaklaşmak gibi.

Biraz gergin bir durum oldu orası…

Ama o kadar ölü duygusunun içinde umutta hep

o duygunun peşinden geliyor ya… O ilginç işte...

Yaşama küçük pencereler açma durumu…

O aşkla olan bir şey. Senaryoyu yazarken iki şey

düşünmüştüm zaten. Aşk ve ölüm duygusu.

Sadece ölüm değil. Sadece bu durum için de

değil. İnsan kalabilmek, insana dair bir umut

taşıyabilmek için en önemli şeylerden, en önemli

tutunma araçlarından biri. Uçurumdan yuvarlanmak

üzere olan bir adam. Amerikan filmlerinde

çok olur ya… Hep bir ağaç dalı bulur ve

tutunur… Aşkı hep öyle düşündüm. On yıldır

içeride… Belki daha önce bir kadına bile dokunmadı.

Hep düşünsel boyutta kaldı. Tensel ve

maddi bir boyutu yok. Kadın da cinselliği kendi

adına bitirmiş birisi… Kızın da karşısına böyle

birinin çıkması, bedeniyle değil de kendisiyle

ilgilenmesi… Budur diye düşünüyorum aşk.

İmkansız bir durum da var ama çok da melodrama

taşımak, eski Türk filmleri gibi yapmak istemedim.

Sonuçta adam yakında öleceğini biliyor. Gelecek

yok. Aşkı büyüten de odur aslında…

Kız da bir yandan gidiyor aşkını bırakıp… Ama

adamın gitmesi karşısında söyleyecek bir lafı da

yok… Vaat edemiyor…


Keşke her şeyi geride bırakıp, seninle uzun bir

yolculuğa çıkabilseydik diyor ya kız. Bu aslında

hepimizin istediği bir şey. Yolculuk filmde belki

ama yolculuk duygusunun da aşk kadar etkili

olduğunu düşünüyorum. Keşke herkes o duyguya

kaptırabilse kendini… Sonuçta kızın da bir

gerçekliği var. İmkansızı o da görebiliyor…

Çocuğun pasaport çıkarması, ölüme karşı bunları

yapması büyük bir şey.

Şimdi aklıma geldi aslında… Başkaları da soracaktır

belki sana… Babam ve Oğlum etkileri bulabilir

mi izleyici sende? Ben de izlerken değil de bir

anda oluşuverdi aslında kafamda?

Senaryo aşamasında birisi söylemişti. Film

biçimiyle, yapısıyla, hikayesiyle ve oyunculuklarıyla

çok farklı. Aslında senarist Hüseyin Kuzu şunu

söyler. İnsanlığın bütün öyküleri Tevrat’ta vardır

ve topu topu 30 öyküdür. Sinemada da böyledir

bence. Sonuçta bir dönüş hikayesi. Ama 12 Eylül

değil. 80’ler tartışılırken 90’larda arada kalan, yitip

giden bir kuşak vardı. Yusuf da bunlardan biri.

Bunu anlatmak istedim. Sahilde arkadaşıyla

konuşurken de bunu göstermek istedim.

Aslında filmin özü bu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına

rağmen kalkıp sosyalist olan bir adam

benim için önemli. Tam da ideolojik, kaba bir

şeyden dolayı değil. Belki de Rus edebiyatından,

belki de romanlardan, romanlardaki karakterlerden

etkilenip sosyalist olan bir adam

Yusuf. Benim için bu hikayenin güzel ve farklı

yanı bu. Konu olarak benzer olabilir. Yılmaz

Güney’in Yol filmi de bir dönüş hikayesidir. Beş

karakter olmasına rağmen… Zvyagintsev’in

Dönüş filmi de bence son on yılın en güzel filmlerinden

biridir. Hatta ben de ‘Dönüş’ yapacaktım

adını ama sonra bu filmden sonra vazgeçtim.

O yüzden bu benzetme olabilir. Mesela

birisi ‘Annem ve Oğlum’ esprisi yaptı. Birisi

Yılmaz Güney’in hayatına benzetti… Yani

herkes filmde kendisiyle ilgili bir şey bulabilir.

Mesela Yusuf’un buz patenine takılması, onu

izlerken acayip mutlu olması… Rusya ve buz

dansı çağrışımı da olabilir mi acaba?

Aslında o da çocuğun naifliğini gösteriyor.

Kendimden de izler taşıyor. Buz dansı inanılmaz

biçimde beni etkiler mesela. Benim de öyle bir

algım vardır. Belki uzak olduğumuz,

görmediğimiz içindir. Bu hikayenin alt metinlerini

yaratırken gidip oralarda fahişelik yapan

kadınlarla da konuştuk. Zaten Elka karakterini

de biraz böyle yarattım. Sonuçta kimse keyfine

gelip fahişelik yapmıyor orada. O karakterle ilgili

araştırma yaparken Sovyetler döneminde kızlar

buz pateni ya da bale yapmış, erkekler de

piyano çalmış. Kıza geçmiş rüya sahnesi için

düşünüyordum. Babasının intihar ettiği bir

sahne düşünmüştüm. Sonra kız çocukluğunda

buz pateni yapmış olacaktı. Çocuk televizyondan

izliyor, o reel olarak takılıyor olacaktı.

Çocuğun safça ona takılması ve diğer çocuğu

unutması da benim hoşuma giden bir durum

oldu.

Oyuncuların seçimi nasıl oldu peki? Başta Onur

Saylak olmak üzere gayet başarılı bir seçim

olmuş…

Hikayemiz çok büyük olaylar üzerine kurulu


değildi. Bu benim için zor ve farklıydı. Mekanlar

çekim olarak çok zordu. Mesela o eve çıkmak.

Her gün malzemeyle inip çıkıyorduk. Sürekli

yağmur yağıyordu. Yaylaya çıkacağımıza

köylüler bile inanmadılar. ‘Tabi çıkarsınız

çıkarsınız’ falan diye dalga geçiyorlardı. Bizim

için de delilik ve büyük bir deneyimdi. Ama ben

çıkmak istedim her koşulda. Çünkü karakter çıkmak

istiyordu. Yusuf karakteri çok iyiydi. O kötü

olsaydı, filmi ne kadar iyi çekerseniz çekin film

iyi olmazdı. Çünkü Yusuf’un görülmediği bir tek

sahne bile yok nerdeyse. Bu yüzden çok önemliydi.

Ve onu bulmakla uzun bir süre uğraştım.

Çünkü karakteristik bir tipti, Hemşince öğrenmesi

gerekiyordu. Dizilerde oynamış birisini

ilk sinema filmiydi. Onunla da çok çalıştık. Bence

gayet de iyi oldu, oturdu…

Peki on yıl ya da beş yıl öncesine bakacak olursak

bu noktaya geleceğini tahmin eder miydin?

Hayır, düşünmezdim. Biraz inat ve sebat etmek

meselesi aslında… Yetenek olmalı tabii. Ama

yine de sanat inat, sebat, usta-çırak ve çalışmaktan

geçiyor. Özellikle sinema öyle bence…

Çalışarak, izleyerek ve okuyarak olan bir şey

bence… Yani entelektüel olarak kendini beslemek

gerekiyor… Resimden pek anlamam ama

ressamları, yeni öykücüleri falan da takip etmek

gerekiyor.

12 Eylül’de solcu olmak falan daha kolay gibi

geliyor. Ama yitip giden arada kalmış bir kuşak

istemiyordum, çünkü seyircinin belli bir algısı

oluyordu o oyuncu için. Sonra bir fotoğraf

gördüm ve Onur’la tanıştık. Ve o sıcaklığı aldım.

Hemen anlaşma yaptık… Ve karaktere çok iyi

hazırlandı. Çok az diyalogu vardı zaten. Bütün

filmi bakışlarla ve ifadelerle oynaması gerekiyordu.

Hemşince’yi çalıştı, öğrendi. Herhalde bundan

sonra bütün filmlerimde olur.

Kadın oyuncular Gürcü değil mi? Onları nasıl

buldunuz? O süreci de öğrenelim…

Aslında sette çekmiyorsunuz filmi. Ne kadar iyi

hazırlık yapıyorsanız o kadar iyi çekiyorsunuz

filmi. Sete girmeden mutlaka çok iyi dekupaj

yapmak gerekiyor. Sette rahattım, oyuncularla

uğraşıyordum. Gürcistan’a gittik kadın oyuncular

için. Megi Aboulzade de oyuncu. Ama onun da

olarak bir şeyleri sahiplenmek, dünya başka yerlere

giderken bir yerlere tutunmaya çalışmak

bana daha anlamlı geliyor. Keskin olmayı çok

sevmem. Onu bir hayat biçimi görmek daha

önemli. Görsel bir iş yapıyorum ama okuduklarımın

çok etkisi var. Beni edebiyattan besleyen

çok şey var. Birikiyor ve bir yerlerden çıkıyor

zamanı gelince…

Mesele benim için film çekmek değil, sinema

yapmak… Beş film çekerim belki yönetmen

olarak ama gidip başka bir filmde yapımcı olarak

yer alabilirim… Destek olmak önemli diye

düşünüyorum… Genç kuşak yönetmenler geliyor

ve herkes birbirine destek olursa çok güzel şeyler

çıkar ortaya diye düşünüyorum.


Kadının i

18 Temmuzda vizyona girecek olan Mamma

Mia’dan feyz aldık dosya konumuzu...

Sinemada anneler ve kızları...

GÜLŞAH ÖZTÜRK

“Mamma Mia!”,

İsveçli müzik grubu

ABBA’nın şarkılarını temel

alan aynı adlı Broadway

müzikalinin sinema film uyarlamasıdır.

Filmin ismi de, grubun 1975

yılında müzik listelerinin zirvesine

çıkan “Mamma Mia” adlı şarkısından

alındı. Sophie Sheridan evlenme

aşamasına gelmiş genç bir kızdır.

Nikahtan bir gün öncesinde annesi

Donna’nın 20 yıl önce ziyaret

ettiği Yunan adalarında yaşadığı

geçmişinden üç erkek birden

getirir.

Hayatlarımıza nokta koyup yeniden başlamamıza, bezen bir

virgülle devam etmemize yardım eden; kimi zaman sayfayı baştan

aşağı yırtmamıza sebep olan, aniden parlayıp sönen o koyu

nefrete, sonsuz sevgiye, tükenmek nedir bilmeyen o güce dair

yazılmıştır bu dosya.

MAMMA MIA (2008)

EVER AFTER (1998)

Annesini hiç tanımamış Danielle,

babasının ani ölümüyle sarsılır.

Babasından kendisine kalan tek yadigar

“Utopia” kitabı ile bir üvey anne ve iki

üvey kız kardeştir. “Ever After”, bir

Cinderella hikâyesidir. Üvey annesinin bin

bir eziyetlerine rağmen, ondan sevgi dilenen Danielle,

akıllanmamış olacak ki; sevgi ne kelime, kötü kalpli

cadının son hamlesine de boyun eğmek zorunda kalır.

Danielle’yı melek yüzlü güzel Drew Barrymore, kötü kalpli

üvey anneyi ise Anjelica Huston canlandırır.


ki yüzü

Anneler ve

K›zlar›

ALIEN (1986)

Ridley Scott’un Alien’ından (1979)

sonra; James Cameron, Ellen

Ripley’i uykusundan uyandırmış ve

yaratıkların inine, gerisin geri yola

çıkartmıştı bile. Kurtarılması gereken

insanlar vardı. Fakat ne yazık ki

Ripley, gezegende bahsi geçen

koloniden kimseciklerin kalmadığını

anlamıştı. Ta ki saklanmakta olan

küçük kızı farkedene dek; Rebecca

Newt Jorden. Yaratıkların saldırısından

geriye kalan bu küçük kızın

yarattığı barınakta, Ripley onu

kucağına alır, saldırgan, bir o kadar

da korkmuş Rebecca’yı sakinleştirir

ve aralarındaki sevgi bağı kaçınılmaz

bir şekilde kurulmuş olur. Ripley,

Rebecca’nın annesidir artık ve film

boyunca kızını yaratıklardan korumak,

kurtarmak için var gücüyle

savaşır.

ARIZONA DREAM (1993)

Elaine ve kızı Grace’in kâbus dolu ilişkileri

arasında bir deli oğlan Axel, onların düşlerini

gerçekleştirmek için bir sağa bir sola koşturur

durur. Emir Kusturica’nın elleriyle boyanan

filmde Elaine’i Faye Dunaway, Grace’i

ise Lili Taylor canlandırır. İkili arasındaki

kimya; filmin ilk sahnelerinden itibaren

kendini açık eder. Elaine; ortayaşını çoktan aşmış

olmasına karşı, her hücresinin farkındalığında

yaşayan, capcanlı biriyken, kızı Grace, Elaine’i

kontrolü altında tutmaya çalışan, ölümden feyz

alarak yaşayan bir karakterdir.

Grace, Elaine’i dehşete düşürmek

için, türlü şekillerde kendini öldürmeye

çalışsa da, Elaine’nin uçma

arzusunu gerçekleştirmek için, ona

uçak hediye etmesiyle, sevgi ve

nefretinin harmanını ortaya koyar. İkisi

de özgürdür fakat birbirlerine hükümlüdür,

evleri onlara zindandır. Biri uçmak, diğeri

kaçıp gitmek ister. İkisi de kaçıktır. İkisi de

gerçektir.


MOMMY DEAREST (1981)

Christina Crawford’un 1978 yılında yayımladığı otobiyografisi

Mommie Dearest’dan ( Çok Sevgili Anneciğim) bir uyarlama.

Frank Perry’nin yönetmenliğinde, Faye Dunaway’in kırk yaşındayken

canlandırdığı Joan Crawford; sevgi dolu bir anne

değil, aksine, sinir krizleri geçirdikçe, evlat edindiği kızı

Christina’ya şiddet uygulayan alkolik bir anne. Filmde;

Joan’ın aşırı titizliği ve öfkesi yüzünden Christina’yı var

gücüyle dövmesinden tutun da öldürme girişimine kadar her

sahnede, tüm hücrelerimizle Joan Crawford’dan nefret ederiz.

Christina ise zavallı bir melek. Her şeye rağmen çok sevgili

annesinin ardından gözyaşı döküyor. Joan Crawford, 1945’te

Mildred Pierce karakteriyle Oscar’a sahip oldu, Betty Davis,

Clark Gable gibi birçok ünlü isimle aynı filmde rol aldı. Bu

filmden sonra Joan’un her daim çizdiği mutlu aile tablosu ise

sekteye uğradı.

MILDRED PIERCE (1945)

Kızı Veda’nın bitmek bilmeyen arzularının

esiri olan Mildred Pierce, “Casablanca” ile

en iyi yönetmen dalında akademi ödülü

sahibi olan Bay Michael Curtiz tarafından

yönetilmişti. Şımarık mı şımarık Veda’nın

akıllara zarar hırsları, babasını çileden

çıkarsa da Mildred’ı filmin son dakikalarına kadar

yıldırmamış, şevkat ve anne olmanın getirdiği, aynı zamanda

götürdüğü o engin güçle göğsünü Veda’ya siper etmiş, bizlere

de yeter dedirtmiştir. Joan Crawford, Mildred Pierce rolüyle kızı

için yapmayacağı şey olmadığını göstermiş ve akademi

ödülünü de kucaklamıştır.

STEPMOM (1998)

Julia Roberts, Susan

Sarandon ve Ed Harris’in paylaştığı

film, Chris Columbus

tarafından yönetilmiştir. Isabel

(Julia Roberts) üvey annedir

ve Jackie (Susan Sarandon)

karşısında filme şüphesiz

yenik başlar. Jackie çocuklarının

gözbebeği ve iyi bir

annedir. Isabel’in, kendisini

ailenin bir üyesi olarak kabul

ettirmesi için çaba sarfetmesi

gerekir.

PANIC ROOM (2002)

David Koepp’in

senaryosu ve

Fincher’in yönetmenliğinde

Panik Odası;

Meg’in (Jodie Foster)

kızı Sarah’nın sağlığını

tehlikeye atmış bulunmuş

soygunculara

karşı verdiği savaşı

konu alır. Meg, Panik

Odası’nda kızının

yaşamı için avcı

kesilir.


LA CIOCIARA (1960)

Carlo Ponti’nin yapımcılığını, Vittorio De Sica’nın yönetmenliği,

Sophia Loren’in ise başrol oyunculuğunu üstlendiği film La Ciociara,

1962 yılında Sophia Loren’e Akademi Ödülü’nü kazandırmıştır.

Cesira (Sophia Loren) ve on üç yaşındaki kızı Rosetta, ikinci dünya

savaşı sırasında Roma’dan kaçar ve Cesira’nın doğduğu köye, dönerler.

Savaşın tüm olumsuz koşullarına karşı Cesira, Rosetta’yı korumak

için elinden geleni ardına koymaz. Fakat savaş, Cesira’nın

cesaretinden çok daha büyüktür ve iki kadının Roma’ya dönerken

yol öyküsünü cehenneme çevirir.

MERMAIDS (1990)

Filmin akıllarda yer etmiş Shoop Shoop Song adlı müziğini

kim anımsamaz ki. Ya da Cher’in birbirinden güzel

kostümlerini. Winona Ryder ve Christina Ricci’nin performansları

ile aldığı ödüller bir yana, Cher diğer bir yana.

Üstüne Bob Hoskins’in de katılımıyla tam bir yıldız geçididir

“Mermaids”. Richard Benjamin tarafından yönetilen

“Denizkızları”, Patty Dann’nın romanından uyarlama.

Herkes tarafından pek çok sevilen filmin öyküsü, problemleriyle

başa çıkamadıkça ya da canları sıkıldıkça yer

değiştiren anne Rachel ve kızları Charlotte ile Kate’i ele

alır. Rachel’dan başka herkes, mutfak dâhil, Charlotte’un

annesine nasıl da öfke dolu olduğuna tanıklık eder. Ondan

farklı olabilmek adına rahibe olmayı kafasına koyduğu da

bir gerçektir. Küçük Kate ise aralarında en eğlenceli olan

karakterdir.

CHOCOLAT (2000)

Kırmızı pelerinli anne ve

küçük kızının, masal kahramanlarından

farksız, diyar

diyar gezip, yaptıkları enfes

çikolatalarla, kasaba halkına

mutluluk dağıtmalarını konu

alır. Lasse Hallström’ün

yönetmenliğini yaptığı filmde

Juliette Binoche rüzgâr gibi

eser.


PIECES OF APRIL (2003)

April, şükran günü sabahına uyanır.

Sevgilisi Bobby ile mutfakta hummalı

bir şekilde şükran günü hindisini

hazırlamaya başlarlar. Hasta

annesi ve ailenin diğer üyeleri

April’a yemeğe geleceklerdir.

Annesi ile hiçbir zaman anlaşamamış

olan April için bu yemek son

derece önemlidir. April’i Katie

Holmes, annesi Joy’u ise Patricia

Clarkson canlandırır. Filmin yönetmeni

ise Peter Hedges’dir.

POSTCARDS FROM THE EDGE (1990)

Carrie Fisher’in 1987 tarihli otobiyografik

romanından uyarlanan; senaryosunu yine

Fisher’ın yazdığı “Postcards From the

Edge”, Meryl Streep ile Shirley

MacLaine gibi iki dev ismi kadrosuna

aldığı; yönetmenliğini ise Mike Nichols’un

yaptığı filmdir. Suzanne’nın kariyeri kısa

bir süreliğine düşüşe geçse de yetenekli

bir oyuncudur. Ne var ki annesi Doris ise,

daha yetenekli bir oyuncudur. Annesinin

gölgesi altında kaldığını hisseden

Suzanne, sete haplarıyla geliverir ve bu durum yönetmen

Kolchek (Gene Hackman)’in gözünden kaçmaz. Suzanne,

film şirketi tarafından Doris ile kısa bir süreliğine de olsa

aynı evde yaşamaya mahkûm edilir.

PRIDE AND PREJUDICE

Jane Austen’nin romanından uyarlanan

Aşk ve Gurur’un (beş kızkardeş ile

annelerinin) yönetmenliğini Joe Wright

üstlenir. Kızlarını, varlıklı ailelerin çocuklarıyla

evlendirebilmek için çalışıp didinen,

türlü dolaplar çeviren Mrs Bennet’in

çenesi bir hayli de düşüktür. Kızları; Lydia

hariç, kalpleri mevzu bahis olduğu zaman

daha sakin ve serinkanlılardır. Hepsi de

aşkı tercih edip, peşinden sürüklenseler

de; şans hem Mrs Bennet’den hem de

kızlarından yana güler. Asil ve gururlu

kahramanımız Elizabeth Bennet’ı ise

Keira Knightey canlandırır.

(2003)


Haziran ayında gerçekleştirilen ve uzun süredir

katıldığım en keyifli film festivallerinden biri olan

Sinemardin’den notlar… Yedi kişinin kurduğu

Mardin Sinema Derneği, tüm çalışmalarını Mardin’in

geneline sinema sanatını yayma yönünde gerçekleştiriyor.

Sinemardin festivalinde de büyük katkıları

olan grup, başta senaryo atölyesi olmak üzere

daha çok pretiğe yönelik çalışmalar yapıyorlar.

Senaryo atölyesini Sender (Senaryo Yazarları

Derneği) düzenlemekte. Sender, metropol dışında

kalan bazı küçük kentlerde düzenlediği bu tarz atölyeler

sayesinde, sinema bilgisini kırsala taşıyor.

Festivalde düzenlenen çeşitli konferanslarda

Mardin’i sinemaya daha çok yaklaştırabilmek adına

gereken çözümler, Mehmet Altıoklar’dan, Hüseyin

Kuzu’ya, Nida Karabol’dan Haluk Ünal’a kadar sektörün

önde gelen isimlerinin fikirlerine ev sahipliği

yaptı. Bu tarz toplantılara katılan Mardin gençlerinin

olumlu yaklaşımları, hedefe ulaşmak için güçlü bir

adım… Katılımcıların bazıları vizyona giren tüm filmleri

seyrettiklerini söylüyorlar. Bunun sebebi ise

Mardin’de korsan filmciliğin oldukça yaygınlaşması.

Yetkililer, sinemada toplu halde film seyretme

kültürü olmadığından yakınıyor. Toplantılardan

birinde Umut Sanat adına Nida Karabol, yaklaşık

200 adet 35 mm film arşivlerini karşılıksız olarak

Mardin’e açtığını söyledi. Şurası kesin ki, bu

katkılar Mardin’de alevlenen sinema ateşinin

devamını getirecek. Mardin için sponsor arayışları

devam ediyor. Bu işin devamlılığı için gereken en

büyük koşul ise süreklilik. Sender’den, senarist ve

öğretim görevlisi Hüseyin Kuzu, birebir yaptığımız

bir konuşmada şunu söyledi: Kırsal kentlerde yaptığımız

üç aylık atölyelerin sonunda, katılımcı gençlerin

bir bölümü, eğitimlerini hazmetmeden, hemen

İstanbul’a dönüp çalışmak istiyorlar. Bu büyük bir

sorun… Bu arada söylemeden geçemeyeceğim…

Muhabbet ustası Hüseyin Kuzu ustaya buradan

saygılarımı yolluyor, eğer günün birinde onunla

tanışırsanız, kendisinden okçu hikayesini dinlemenizi

öneriyorum. Bir hikaye böyle mi güzel

anlatılır?


Huzursuz /Levottamat(2000)

Yönetmen: Aku Louhimies

Oyuncular: Mikko Nousiainen, Laura Malmivaara…

1.85:1 Geniş Ekran / 5.1 DD Fince – 2.0 DD Türkçe / 97 dk.

As Sanat Ürünleri

Cinselliğin karmaşık evreni

Ari, huzursuz. İçi bomboş. Acil durumlarda

ilk müdahaleyi yapan bir sağlık görevlisi;

ölümlerle iç içe; annesi de bir hastane

odasında günbegün ölüme yaklaşıyor. Ari

huzursuz. Yalnız. İçi bomboş. Çok da seksapel,

kadınlar onunla olmaya can atıyor;

Ari de sürekli onlarla birlikte. Ama yaşamında

kimse yok! Huzursuz; manevi anlamda

da amaçsız... Bir gün tanıştığı Tiina onu

farklı etkileyecek fakat kısa sürede ‘aslına

rücu edecektir’… Üstelik Tiina’nın, her ikisi

de sevgiliye sahip iki yakın arkadaşıyla da

ilişkiye girerek!

Kuzeyin refah ülkeleri cinsel devrimlerini tamamlamış

olsalar da, cinselliğin kökeninde yanıtı bulunamayan

soruların oluşturduğu karmaşıklık hüküm

sürdüğü için, sorunlar hala çok çetin: Tutkuların oto

kontrolü zor olduğuna göre, bir yandan yalanlar ve

ikiyüzlülükler sürerken, diğer yandan da dostluklar

devam edebilir mi? Cinsellik bağımsız hareket

ettiğine göre, aldatma doğal mıdır? Birine bağlanamasa

da insan, zaman içinde olgunlaşabilir mi, her

şeye rağmen aşk var mıdır? Evlenip çocuk sahibi

olmak, toplumsal rollere sahip çıkmak başkalarına


Sansür serüveni

“Huzursuz”un huzursuz ettikleri, sanıyorum, öncelikle, “

Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına

İlişkin Alt Kurul” üyeleri, sonra da, havale ettikleri üst kurul

üyeleri oldu. Üst kurul ‘düzeltilmiş kopya’ istedi(bu, kesme

işleminin yönetmelikteki tanımı oluyor). Böylece dijital ortamda

kesilen sahneler sonucu tekrar incelenen film, dosyanın

tesliminden yaklaşık bir yıl sonra 13+ verilerek raflara çıktı.

Kaşarlanmış bir eleştirmen olarak son derece tabii, asla

aşırılık içermeyen sevişme sahneleri ve çıplaklık olduğunu

belirteceğim filmin cinselliğinden, 18 yaşını aşmış Türk seyircileri

dâhil herkes korundu. Yani filmin ‘fena’ içeriği 18 üzerine

bile yasaklandı, kesilerek bir alt yaş gurubuna uyarlandı.

Biliyorsunuz, “genel ahlak, küçüklerin ve gençlerin ruh ve

beden sağlığının korunması, insan onuruna uygunluk” açısından

sevişilmez ve soyunulmaz(zaten bizleri de hep leylekler

getirmiştir, Finlandiya vatandaşları ise seks yaparak çocuk

sahibi olurlar)! Dolayısıyla, bu filmin sevişme ve çıplak insan

görme gibi zararlı etkilerine maruz kalmak isteyenler kopyasını

yurtdışından getirtecekler. Kaç dakika mı kesildi? Tam

14 plan ya da sekans içeren 7 dakika 34 saniye efendim.

duyulan cinsel

isteği frenleyebilir mi?

Genç Fin yönetmen Aku Louhimies, seyircinin

kolaylıkla duygudaşlık kurabileceği üç erkek ve

üç kadın karakteriyle her şeyin görünürden farklı

olduğu ilişkiler sarmalında, adeta bir psikanaliz

seansı gerçekleştiriyor. Erkeklerin zaafları ve

güçsüzlükleriyle, kadınların arzuları ve ihanetlerini

dolaysız, cesurca aktarırken rahatsız ediyor.

İzleyeni, aynen ana kişisi Ari denli huzursuz kılıyor.

İnsan ruhunun aslında nasıl disiplinler,

gelenekler ve ritüeller dışı bir uçsuz bucaklıkta

savrulduğunun şifrelerini veriyor. Çok rahat izlenen,

iyi seçilmiş oyuncuların doğallıkları denli

içine girebildiğiniz, eşiniz ya da sevgiliniz ( ya da

her ikisi!), arkadaşlarınız hatta erişkin çocuklarınızla

konuşup tartışabileceğiniz bir film.

Ekstralarında, fragman, müzik videosu ve yaklaşık

11 dakika süren ‘çıkartılmış sahneler’

(altyazısız) yer alıyor.


KEREM AKÇA

Jane Austen romanından, televizyona uyarlanan

Pride and Prejudice ile gönüllerde that kurdu

önce Mr Darcy.

“Hayatımdaki üç kadın; annem, karım ve Jane

Austen” dedi ve

Aşk ve Gurur’dan sonra dikkatleri üzerine

toplayan Colin Firth, teşekkürlerini sundu böylelikle

Austen’e.

Sonrasında Bridget Jones’un Mark Darcy’si

göründü beyazperde olağan yakışıklılığı, uzun

boyu, naif hallerindeki çekiciliği ile.

Bridget Jones tepeden tırnağa sırılsıklam aşıktı

yetenekli Bay Marc Darcy’ye.

Oscar Wilde’ın oyunu, The importance of being

Ernest’ı Oliver Parker uyarladı beyazperdeye kalabalık

mı kalabalık oyuncu kadrosu ile. Ernest

olmak için Rupert Everett ile çekişen Firth,

eğlenceli bir seyirlik sundu bizlere.

Peşi sıra, Girl with a Pearl Earring / İnci Küpeli

Kız’da Scarlet Johansson ile başrolleri paylaştı.

Aynı yıl Love Actually girdi vizyonlara. İhanete

uğramış Jamie Bennett (Colin Firth), huzuru bulmak

için gittiği Fransa’nın güneylerinde portekizli

genç bir kıza aşık oldu. Sıcacık bir film izledik ve

de.

Sonra, Nanny Mcphee’ye teslim etti yaramaz

yedi çocuğunu da. Duyduğuna gore süper özelliklerinin

yanında, gücleri de vardı Emma

Thompson’un. Kirk Jones’un yönettiği filmde Mr

Brown’un tam da kendisiydi.

Bu ay vizyonlara girecek olan Mamma Mia’da

Meryl Streep’in eski sevgililerinden biri olan

Harry’yi izleyeceğiz yetenekli Bay Colin Firth ile.


SERDAR AKBIYIK

Bu yıl 15'incisi düzenlenen Altın Koza

Film Festivali'nin ardından bir değerlendirme

yapmak gerekiyor.

Türkiye'nin üç büyük film festivali var.

İstanbul Film Festivali hiç tartışmasız

sinemamızın dünyaya açılan yüzü.

Diğer ikisi ise Adana Altın Koza ve

Antalya Altın Portakal. Antalya üç

yıldır bir değişim geçiriyor. Film

Marketi bölümü de bu değişimin en

önemli belirliyicisi. Kısacası kendi

yolunu tutturmuş başarısı tartışılsa

bile nehir yatağına oturmuş

Antalya'da. Geriye Adana kalıyor.

Kendi kişiliğini bulması anlamında en

sıkıntılı festival Altın Koza. Hem

yapıldığı tarih bakımından, hem de

Yeşilçam ile diğer festivallerden çok

daha sıkı olan gönül bağı yüzünden

bir değişim, doğum sıkıntısı yaşıyor.

Bu geçen yıl da böyleydi bu yıl da.

Kendi adıma bir ışık gördüm yolun

sonunda Altın Koza için. O ışık da

Türk Sineması'nın son ürettiği filmlerin

içeriğindeki mesajlardan ve tepkisellikten

geliyor.

Genç nesilde bir hırs ve öfke var. Bu

daha çok siyasi düzlemde kendini

hissettiriyor. Mesela İstanbul Film

Festivali'nde seyrettiğimiz "Fırtına"

filmi Türkiye'de kolay kolay vizyona

giremeyecek bir yapım. Ama festivalde

gösterildi ve salon tıklım tıkış

doluydu. Kimileri nefretle, kimileri de

alkışla karşıladı filmi. Hepsi olacak,

olmalı. Çokseslilik zaten bu. Sonra

Adana'da En İyi Film Ödülünü alan

Özcan Alper’in yönettiği "Sonbahar".

Son dönemlerde seyrettiğim en etkili

siyasi film. Karadeniz'in öfkeli, sırlarla

dolu ve kırılgan doğasıyla bezeli bir

hesaplaşma filmi "Sonbahar".

Seyrettikten sonra şunu söyledim;

"Oh be Türk Sineması varmış".

Hemen ardından İnan Temelkuran’ın

En İyi Yönetmen Ödülünü aldığı

"Made in Europe" filmini anmalıyız.

Avrupa'daki göçmen sorununa

inanılmaz bir gerçeklikle yaklaşan


filmin alt yapısı çok iyi gözleme dayanıyor. Bunu

siyasi sebeplerle göç etmiş veya Avrupa'daki

herhangi bir ülkede daha önce yerleşmiş

ailesi yüzünden ülke dışında yaşayan

insanlarla iletişime girmiş herkes görebilir.

Konusunun temellerine indiğimizde "Made in

Europe" da sapına kadar siyasi bir film ve tepkisel.

En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü Ara filmindeki

başarılı performansıyla alan Selen Uçer ile

bu ödülü paylaşan Ayça Damgacı'nın “Gitmek”i

ise temelinde bir aşk filmi olmasına rağmen

öykünün geçtiği coğrafya ve dramatik finaline

sebep olan savaş bakımından siyasi bir yoğunluğa

sahip. Kısacası Altın Koza, klasik

Yeşilçam ve onun devamı üretimlerden çok,

yepyeni ve öfkeli bir Türk Sineması'nın kendini

gösterdiği platform oldu. Koza'nın geleceğine

etki edecek yöneticilerin bu durumu

iyi değerlendirmesi ve yol haritalarını

ona göre çizmelerini diliyorum. Türkiye'de

bağımsız film diye bir şey belki bundan

sonra olabilir. Koza da kendi içinde bunları

büyütür. En azından bunu ümit

etmek istiyorum.


HASAN GÜRKAN

1985 yılında “Out of Africa” ile en iyi yönetmen

Oscar’ını kazanmıştı. Bir dönemin en

sağlam yönetmenlerinden biriyken, son yıllarda

tarzını biraz olsun farklılaştıran Sydney

Pollacak, Harvey Keitel’in Stanley Kubrick’i

dövüp Eyes Wide Shut’ın setini terk etmesinin

ardından bu filmin kadrosuna katılmıştı. En

güzel filmlerinden biri de 1981 yapımı

“Absence of Malise”ydi. Filmleri tam tamına 46

kez Oscar’a aday gösterilerek, politik gerilim

filmleri çekmek konusunda uzman ve başarılı

bir yönetmendi O.

Çoğu kişi O’nu “Atları da Vurular” (They Shoot

Horses, Don’t they?), “Akbabanın Üç Günü”

(Three Days of The Condor) gibi filmlerle tanıdı

aslında. Sahneden televizyona, oradan sinemaya

uzanan kariyeri boyunca insanın derinliğini

anlatmanın hesaplarını yaptı durdu.

Sydney Pollack, bir türe adını neredeyse

yazdırmış bir yönetmen. Yaptığı filmler ise

seyirciyi tavlayacak türden. Kaldı ki, “Three

Days of The Condor” birkaç pürüzüne rağmen

yer yer temposu düşse de, yüksek gerilim

dozuyla ve pek tabii yarattığı paranoya durumlarıyla

tam da Pollack’a has denecek bir film.

Hay›rsever Hollywood (!)

Los Angeles Film Festivali’ne Konuk Yönetmen

olarak katılan Sydney Pollack, Bernardo

Bertolucci’nin “The Conformist”inin, Alfred

73 yaşında

kanser

sebebiyle

hayata

gözlerini

yuman

Sydney

Pollack’ın

sinema

serüveninde

Hollywood,

politik filmler,

liberaller, Irak

ve aşk

filmleri

bulunuyor


Hitchcock’un “Notorious”unun ve Elia Kazan’ın “On the

Waterfront” filmlerinden esinlendiğini söyleyerek, her

birinin politik söylem açısından güçlü mesajlar taşıdığına

dikkat çekmişti. Kendisine, “Sizin için bir filmde

önemli olan şey nedir?” sorusuna ise Pollack şöyle

cevap vermişti: “Filmler politik kaygılar taşısın ya da

taşımasın, bir şekilde her biri politiktir. Örneğin “Star

Wars” politik bir filmdir. Çatışma ve zıtlığın olduğu çoğu

filmde politik kaygılar vardır. İlişkili filmler de politiktir.

Ola ki bir kadın bir ofiste oturmuş bekliyorsa ve bir

adam gelip yanına oturmuşsa bu da politik bir durumdur.

Eğer erkek olan sigara içmeye karar verirse ve

kadına sigara içip içmediği ya da ateşinin olup

olumadığını sorarsa bu da politiktir. Ve sigarayı yakarsa,

kadın ne yapabilir sizce? Bu da politik bir mesajtır işte.

Bu filmler bahsettiğimiz politik mesajları barındırıyor

aslında.”

Pollack, Hollywood’un hiçbir zaman hayırsever

olmadığını biliyordu. Hollywood’un her zaman için

öncelikli amacının para kazanmak olduğunu söyleyen

Pollack, “Bu, bir grup iş adamı tarafından önerilen bir

şey. İşlerini asla bir “hayırseverlik” olarak görmeyen iş

adamları. Ve aslına bakarsanız bu durumun, iyi iş

adamları olmak için girişimde bulunmak adına yapılan

bir çelişki olduğunu sanmıyorum. Ancak çoğu başarılı iş

adamının aşırı derecede tutucu olduğu da bir gerçek”

diyerek sinemanın sanattan çok endüstri olduğuna

dikkat çekiyordu. .

Sydney Pollack filmlerini neden yaptı?

Sydney Pollack her ne kadar siyasi kaygılar taşıyan

filmler üretse de, öncelikli amacının her zaman insanları

eğlendirmek ve sorumluluk bilinçlerini ortaya koymak

olduğunu söylerdi. Her bir filminin ince mesajlar

taşıdığını söylerek, “Neden bu filmi çektiniz?” sorusuna

ise; “Bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum

aslında. Filmlerimdeki insanlarla ilgileniyorum. Filmlerin

izlenmesi için bir gerilim yaratılması gerektiğini

düşünürüm. Bir daha göremeyeceğim bir zaman ve

mekan kurulması gerekir filmlerde. Yaptığım her filmin

gelişme bölümüne bakarsanız eğer, bir çeşit ket vurulmuş

aşk hikayelerinin yer aldığını görürsünüz.

Filmlerinde hayatın tam da karşı tarafından bakan

insanlar olur ve bu insanlara nedense hemen her

filmimde yer veriririm” demiştir. Pollack’a göre filmler

benzersiz olmasalar da, oluşturdukları dünya ile izleyenleri

bambaşka dünyaya götürebilmeliydi.


Mesaj kaygısı olsun ya da olmasın...

Yedinci sanat sinemada her ne kadar “Ben her

türe hitap etmek isterim” dese de, daha çok politik

filmlerle anılan Pollack, Birleşmiş Milletler ile igili

ise şunları düşünüyordu: “Muhtemelen birçok

kişinin düşündüğüne oldukça yakın şeyler...

Güzel, harikulade ve asil bir fikir. Ve tüm güzel,

harikulade ve asil fikirler gibi pratikte uygulanmaya

gelindiğinde bazı antipatik ve zorlu yanlar ortaya

çıkıyor. Amaçlandığı

gibi başarılı olmadığı

kanaatindeyim, ancak

olacağını umut ediyoruz

elbette.

Diplomasinin

dünyadaki problemleri

yaşanabilir kıldığını

farz edebilir miyiz?

Bu, üzücü bir gerçek

işte.” diyordu.

Pollack’sız bir Karen

dikkat çekiyordu altan alta. Sanatın naifliğinin,

gerçek hayatta insanların sömürgeci bencilliklerinden

kurtulabileceğini savundu durdu.

Sinemasever olsun ya da olmasın dünyadaki

birçok kişi, Sydney Pollack hakkında bir şeyleri

biliyor. İnsanların O’nun hakkında bir

şeyler bilmesi zaman zaman onu anlamalarında

yardımcı oluyor. Ama o her zaman şunu

savundu: “Ben hiç kimseyi politik gündemim-

ve Afrika düşünülebilir

mi? Sanıyoruz, hayır!

Öyle ya da böyle

birçok sit-com’da da rol alan yönetmen, oyuncu,

yapımcı Sydney Pollack “The Quiet American”

filminin Vietnam ve Irak arasında bir paralellik

gördüğüne dikkat çekerek, “Irak’a bakalım.

Değiştirebildik mi, ya da düzenleyebildik mi? Orası

için en uygun yolu yapabildik mi? Şu an için

yapılacak en doğru şey ne olabilir? Dünyada her

gün kendimize zarar veriyoruz. Sizce dünya daha

mı iyiye gidiyor?” diyerek emperyal düşüncelerin

ve insanoğlunun yalnızca kendisine zarar verdiğine

le meşgul etmem. Nasıl ki, diğer vatandaşlar partilere

para veriyor ya da aday oluyorlarsa, ben de

bunun gibi bir şey yapıyorum.”

Ancak söz konusu filmleri olunca, politik görüşünün

bunda etkili olduğunu sanmıyoruz. Sydney Pollacak

filmleri “sırf politiktir” diye yargılanmamalı. İnsanlar

“Three Days of Condor” hakkında çok şey biliyor

olabilirler. Bu filmin anti-devletçi bir film olduğunu

düşünenler de var. Ancak filmdeki son söz olan

“Onların ne zaman koşacağını sor! Evlerinde ne

zaman ateş kalmayacağını ve ne zaman üşeyeceklerini

sor! Makinelerinin ne zaman duracağını sor!

Açlığın acıkmışlığa ne zaman neden olduğunu asla


ilmeyen insanlara sor

bakalım!” hayattaki gerçeklikten

başka nedir sizce?

İşte gerçek bir! O, işini insanları

eğlendiren bir iş olarak görüyordu;

dengeyi sağlıyor ve

sorumluluklarını biliyordu.

Amacı bir katili yüceltmek ya da

ırz düşmanlarını övmek değildi.

Bu şeyleri gerçekten yapmak

istemiyordu. Ancak diğer

taraftan baktığımızda hiç kimseye

nutuk atmak gibi bir niyeti

de yoktu...

Birçok kişi onu ileride daha çok yönetmen olarak

anımsayacak olsa da,

ben kendisini, Changing

Lanes’daki zalim hukuk

bürosu sahibi ve Eyes

Wide Shut’taki çirkin zengin

olarak hatırlayacağım...

Filmografisi

1965 The Slender Thread

1966 This Property is Commended

1968 The Scalphunters

1969 Castle Keep

1969 The Shoot Horses, Don’t They

1972 Jeremieh Johnson

1973 The Way We Were

1975 The Yakuza

1975 Three Days Of The Condor

1977 Bobby Deerfield

1979 The Elecitric Horseman

1981 Absence Of Malice

1982 Tootsie

1985 Out Of Africa

1990 Havana

1993 The Firm

1995 Sabrina

1999 Random Hearts

2005 The Interprents

2005 Sketches of Frank Gehry


‘’Slasher’’ türünün öncülerinden biri olan Saw 2, yeni bir

sanal dünya yaratarak ‘’korku’’ nun insanlar üzerindeki

kalıcı etkilerini ve buna bağlı olarak kişilerin geliştirdiği id

,ego ve süperego arasında yaşadığı

tatminsizlikleri sahnelerken,’’psikoloji bilimi’’ içinde

değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç aşikar.Hayata

karşı tüm direncini yitirmiş sorunlu kişilerin(uyuşturucu

bağımlıları,alkolikler,intihar eğiliminde olanlar) aynı platform

üzerinde buluşmasıyla her şeyin bir oyun olduğuna

inanan Jigsaw karakteri, “Saw 2” filminin yapı taşını oluşturuyor.Bununla

kalmayıp kendi

kurallarını (kurbanların kendi kendilerini öldürmeleri) dikte

etmeye çalışması da cabası. İşkenceye maruz kalanlar

ise yaşam mücadelesi veriyor. Kısaca “Saw 2”nin

konusundan bahsedelim. Zeki, ancak hastalıklı bir

dehaya sahip olan Jigsaw, yeni süprizler peşinde… Tüm

kanıtların rotasını Jigsaw’a doğru çevirmesiyle, yeni bir

cinayetin keşfedilmesi üzerine dedektif Eric Matthews

detaylı bir araştırma başlatır. Fakat Jigsaw’ın çok farklı

bir


planı vardır. Amacı,

kendini ele verip Matthews’u tuzağa düşürmektir.

Gelelim asıl konumuz olan “Saw 2”nin yapım aşamasına.

Geniş bir çerçeveden baktığımızda film

basit bir kurguya sahip, düşük bütçeli ve

tebdil-i mekan yaratmayan bir atmosfere sahip gibi

görünse bile, şüphe götürmez bir gerçek var ki o

da “Saw 2”nin çok büyük emeklerle kotarılmış

olduğu. Yönetmen Darren Lynn Bousman, seyircide

inandırıcılık etkisini yaratmak için çeşitli hilelere

başvurarak, profesyonel anlamda başarısını ortaya

koyuyor. Haliyle hilelerin biraz daha farklı bir

iskeletin içine

yedirildiğini görüyoruz. Hikayenin anlamını

beslemeye gayret eden görüntüleri oluşturan tuzak

sahnelerden bazıları: baş kapanı,

iğne kapanı, el kapanı ve fırın. En

önemli tuzaklardan biri olan iğne

kapanının hazırlanış aşamasını ele

alalım. Toplam 120.000 tane iğne bir

çukura yerleştirildikten sonra içleri

boşaltılır ve uçlarına yapıştırıcı

sürülerek karakterin koluna batırılır.

Bunun yanı sıra iğnelerin batırıldığı

yerlere ise özel efektler uygulanır.

Daha sonra animatronic silikon bir

kol üreten yapımcılar, çeşitli makyaj

teknikleriyle koldaki iğne izlerini

kamufle ederek karaktere zerk edilişi

yansıtılır. “Saw 2” filminin (tüm seriler

için geçerli) en büyük avantajı sahnelerin

daha planlama aşamasındayken

storyboard ile

çizimi. Bunun yanı sıra fırın tuzağını

hazırlarken digital ortamda CG

tekniğini kullanan yapım ekibinin fırını

yaratması 3 günlerini almış. Dahası Jigsaw’ın

büründüğü karakteri beyazperdeye aktarmadan

evvel, örnek bir model üretip gerçeğini oluşturmaları

işi oldukça kolaylaşmış. 25 günde sadece

tek bir binada çekilen filmde kullanılan tuzakların bir

kısmı gerçekten de çalışan tuzaklarmış. “Saw” ilk

vizyona girdiği zaman yönetmen, James Wan’ken,

kısa süre sonra el değiştirek yerini Darren Lynn

Bousman almıştı. Tek ana düşünsel figüre bağlanan

Saw 2 ‘de kanı ve vahşeti beyazperdede göstermekten

çekinmeyen

yönetmen, şiddet içeren sekansları aşama aşama

kaydedip biteviyelikten uzaklaştırarak devingen kurguya

dönüştürüyor.


İlk İzlenim: Gizemli, sinsi, karizmatik

ve kinci… Usturası, adeta bir

uzvu olmuş. Saçına düşmüş bir

tutam ak, bahtsız kaderinin izlerini

taşıyor.

Konuştukça: Batsın bu dünya

yakarışlarını içeren şarkıları, elinde

usturası ile dillendiriyor. Kısa ve öz

cümlelerle karşındakini bilinmeyenlere

ve sorulara boğan tavrı merak

uyandırıyor.

Artıları: Eli çabuk, soğukkanlı, az

buçuk adaletli…

Handikapları: İntikam hırsı gözünü

öyle bürümüş ki, hayatının hiçbir

anlamı kalmamış. Ona her şeyini

vermeye kararlı bir kadına aşık

olmaya bile cesareti yok.

Yaşam Felsefesi: İntikam zamanı er

geç gelecek!

Hayattaki Düsturu: Yargıç Turpin’i

öldürerek, karısının ve kızının

intikamını almak…

Tanıyınca: İnsana, belki şimdi merhamete

gelir, lafını sık sık kurduran,

ama seyircinin hevesini hep kursağında

bırakan, gözünü intikam

bürümüş bir seri katil.

İlk İzlenim: Paspal, enerjik,

çapkın ve asi… Korsan şapkasının

altındaki uzun örgülü

saçlar ve şekilli bir sakal, çevik

vücut yapısının görsel tamamlayıcısı.

Konuştukça: Hoş sohbet ve

alaycı yönlerinin meyvesi olan

boşboğazlık sonucu başına

açtığı belaları, şansını ve

becerisini kullanarak uzaklaştırıyor.

Bir yılanı bile deliğinden

çıkarabilecek sözleri kadınları

ve düşmanlarını tavlamada

ustaca kullanıyor.

Artıları: Bol kıvrımlı ve pratik bir

zeka, düşmanlarının canına tak

ettiren bilek gücü ve hedefe

varma konusunda istikrarlı bir

tutum sergileme…

Handikapları: Yalancılık,

egoizm, açgözlülük…

Yaşam Felsefesi: Carpe Diem!

Hayattaki Düsturu: Siyah İnci

ve kaptanlık lakabını korumak,

daha fazla defineye ulaşmak…

Tanıyınca: Çabuk iletişim

kuran, sevdiği kişinin sonuna

dek yanında olan ( Tabi ki

kendi çıkarları doğrultusunda)

ve tek kelimeyle sempatik!


Dünyanın en seksi

ve sağlam oyuncularından

sayılan

Johhny Depp,

gerçek hayatta,

Jack Sparrow kadar

zeki, Sweeney Todd

kadar da dengesiz

ve soğuk. Set

ortamında parlak bir

espri yeteneğine

sahip olan Depp,

tek eşliliğe

inandığını her daim

söyleyen bir oyuncu.

Çocuklarının

annesi Vanessa

Paradis, bu konuda

kendini en şanslı

kadın olarak görüyor.

Zor durumlarda

kendini ve inandığı

değerleri korumak

adına Sweeney

Todd kadar saldırgan

olabiliyor.

Fotoğraflarının çekilmesine

izin vermediği

paparazzileri

dövüp hapse girmişliği

de bu yüzden.

Film setinde

Sparrow kadar şekilden

şekle girebilen

Johhny Depp’in,

Los Angeles’ta işlettiği

gece kulübünde

ise Todd kadar işine

sadık ve katı kuralları

var.


Yıllarca Haftalık

Antrak Sinema

gazetesinde

kullandığım

köşemin ismini

artık cinedergi’ye

taşıdım…

Gölgesizler…

Film Hasan Ali Toptaş’ın ödüllü romanı

Gölgesizler’den uyarlama… Senaryo ve

yönetim son filmi ‘Ara’yla farklı bir sinema

dili yaratan Ümit Ünal’a ait… Film

Kırklareli’nin Karadere köyünde ve

Berlin’de yapılan çekimlerle tamamlandı.

Neşeli Gençlik

Son yıllarda örneklerine

fazlaca rastladığımız film,

tam bir gençlik – komedi

filmi olacak gibi görünüyor.

Filmin çekimleri halen

Kıbrıs’ta devam ediyor.

Oyuncu kadrosu daha çok

gençlerden oluşan ve kalabalık

olan film tür olarak

komedi polisiyeye daha

yakın duruyormuş… İlhan

Kızılkaya’nın yöneteceği

film deniz, kum, güneş

üçlüsüyle birlikte güzel

kızlar ve ada görüntüsüyle

bir hayli hareketleneceğe

benziyor…

Hayatın Tuzu

Hayatın Tuzu, çizer Ender Özkahraman’ın

senaryosundan

Murat Düzgünoğlu

tarafından çekildi.

Mekan olarak filme

çok şey katan Bitlis’te

çekilen film, bir anne,

dört çocuğu ve onları

çevreleyen bir yaşamı

konu alıyor…

Düzgünoğlu’nun ilk

uzun metrajı Kültür

Bakanlığı’nda alınan

destekle çekildi.

2009’un Mart ayında

vizyona girmesi planlanan

filmde Levent Ülgen,

Güzin Çorağan gibi oyuncular rol alıyor…

Yaz geldi ama

sinema mevzusu yavaşlamadı…

Yaz ayı yeni filmlerin kanatlanma zamanıdır

genelde… O zaman setlerin kapısını çalıp, o büyülü

dünyanın içine dalalım birazcık…

Arog

Arog bilindiği üzere Gora’nın

tersten okunuşu ve devamı

niteliğinde… Bu kez yontma

Taş devri’nde geçiyor… Üç

dakikalık fragmanı aylar önce

yayınlanmıştı. 2008 sonuda

vizyona girmesi planlanan

filmde Cem Yılmaz, Zafer

Algöz, Özge Özberk ve Ozan

Güven var. Arog’u Cem Yılmaz şöyle anlatıyor: ‘İşte

‘AROG’daki Arif karakterini de 250 bin yıl öncesine gönderip,

oradakilere medeniyet sattıracağız’… Bakalım

Gora kadar kitleleri peşine takacak mı?


Vicdan

Bir film de usta yönetmen Erden Kıral’dan… Nurgül

Yeşilçay’ın Aydanur adlı bir kasiyeri canlandırdığı

filmin erkek oyuncusu Murat Han. Filmde küçük

kasabalarda yaşayıp, emeğiyle var olmaya çalışan

üç kişi arasında geçen tutkulu, acımasız ve karmaşık

bir aşk konu ediliyor. Filmde yaşadıklarımızın

bir seçim mi yoksa yazgı mı olduğu sorusuna yanıt

aranıyor…

Topkapı sinemaya uyarlanacak!

Hollywoodlu yapım şirketleri sonunda ülkemizin

de kapısını çalmış…Türkiye’yi ziyaret eden Paul

Verhoven ve yapımcı Mario Kasar, ‘The Thomas

Ceown Affair / Topkapı’ filmini Türkiye’de çekmek

istediklerini söylemişler… Bakalım tarihin

içinde gizli kalmış olaylar yabancı gözünden

nasıl bir yansıma bulacak?

Yılmaz Erdoğan Vizontele 3 hazırlığında

Yücel Yolcu; Levent Kazak’ın senaryosunu

yazdığı bir filmi çekme arifesinde…

SİYAD Beyoğlu sinemasını

destekliyor… Sinema

yazarlarının seçtiği 14 film

4-17 Temmuz tarihleri

arasında her gün Beyoğlu

Sineması’nda

gösterilecek… Guillermo

Del Toro’nun Oscar’lardan

FIPRESCI ödüllerine kadar

sayısız ödül alan filmi

“Pan’ın Labirenti”, Alfonso

Cuaron’un çarpıcı filmi “Son

Umut”, A. Gonzales

Inarritu’nun Brad Pitt ve

Cate Blanchett’li “Babil”i,

Ken Loach’un Altın

Palmiye’li “Özgürlük

Rüzgarı” ve Tom Tykwer’in

aynı adlı çok satan

romandan uyarladığı

“Koku” bu filmlerden

birkaçı. Destek için takip

etmekte fayda var…

Cengiz Aytmayov’u

anmak için kelimeler

kifayetsiz kalsa da

Selvi Boylum Al

Yazmalım bu boşluğu

tamamlar belki de …

Emeğin sevgiye üstün

geldiği, replikleri,

oyunculukları, müzikleri

ve duygusuyla

herkesin gözünü

yaşartan bu filmin,

yazarını sevgiyle

anmaktan başka bir

şey gelmez elden…


S‹YAD’›n

40 Y›ll›k Serüveni

SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) 40. kuruluş

yıldönümü nedeniyle SİYAD: 40 Yılın Serüveni

adlı bir kitap hazırladı. SİYAD’ın ilk kitap çalışması

olan bu önemli eser, 1967’den bu yana

yapılan En İyi Yabancı Film ve En İyi Yerli Film

seçimlerinin sonuçlarını içerirken hem bu

seçimlerin “En İyi Film”lerini mercek altına

alıyor, hem de SİYAD’ın 40 yıllık tarihinden

satırbaşları sunuyor. 40 yıl boyunca ülkemiz

sinemalarında gösterime girmiş en önemli

yerli ve yabancı filmleri gözden geçiren

kitap, kuruluşundan bugüne SİYAD üyesi

olmuş birçok sinema yazarını bir araya getirerek

eşsiz bir kolektif çalışma örneği sunuyor.

Karakutu Yayınları / 184 Syf.

Film ‹cab›

Aynı zamanda roman ve öykü yazarı olan Rıza Kıraç'ın Türk

sinemasına ideolojik bir bakış attığı 'Film İcabı' adlı kitabı De

Ki Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, 1950’lerden günümüze Türkiye

sinemasının edebiyat, politika, ideoloji ve estetik ilişkisi

irdeleniyor. Sinemacılar Dönemi’nden 2000’li yıllara Türkiye

sinemasındaki film üretim biçimlerinden yönetmenlerdeki

politik, ideolojik, estetik farklılaşmalara, sinemamızda aydın

entelektüel ayrımına dek birçok konuya değinen kitap aynı

zamanda geleneksel hikâye anlatma kültürüyle sinema arasında

ilişki kurmaya çalışıyor.Ömer Kavur ve Yavuz Turgul sinemasına

ayrı bir yer ayrılan kitapta 12 Eylül sonrası Türkiye

sinemasındaki değişimle birlikte,

Yeşilçam sonrası Yeni Kuşak Sinemacılar’ın ürünleri, “Yeni

Yapım Olanakları, Şiddet, Oryantalizm, Minimalizm,

Post-modrenizm ve 1990’lara Yansıması” bölümünde değerlendiriyor.

Yaklaşık on yıllık bir çalışmanın ürünü olan Film

İcabı roman ve öykülerinden tanıdığımız Rıza Kıraç’ın ilk sinema

kitabı.

De Ki Yayınları / 186 Syf.


Aflk›n müzi¤i

sinemada

ONCE

Oscar ödüllü ve geçtiğimiz yılın en merak edilen, en

duygusal filmlerinden olan “Once”ın soundtrack albümü

Sony BMG etiketiyle müzik severlerle buluştu. Hansard ve

Irglová rol aldıkları film için birçok muhteşem beste yaptılar

ve müzikal türündeki “Once” isimli bu filmin ana temasını

haliyle müzikleri oluşturdu. Büyük beğeni yakalayan filmin

müziklerinden “Falling Slowly” şarkısı; Hansard ve

Irglová’ya “En İyi Şarkı” dalında Oscar heykelciğini

kazandırdı. İkilinin Oscar Törenindeki samimi konuşması

taraflı tarafsız herkesin sempatisini kazanmıştı. 13 parçanın

bulunduğu soundtrack albümü son dönemin en duygusal

çalışması. Şarkılarıyla ilk andan itibaren izleyenleri derinden

etkileyen bu film; saf, masum ve herkesin kendisinden bir

şeyler bulacağı bir sakinlik dinletisi sunuyor. Filmle uyumlu

şekilde sempatik ve sıcak bir atmosfere sahip ONCE’ın

soundtrack albümü, tüm müzik marketlerde…

More magazines by this user
Similar magazines