İnsan Manzaraları

tgb94

Bir Edebiyat Dergisi

Tahirle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak

da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp

değil,

bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek

meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken

meselâ denerken damarlarında bir

serumu

ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak

da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp

değil.

Seversin dünyayı doludizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye

elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak

da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp

değil.

Seni Düşünmek

Seni düşünmek güzel şey,

ümitli şey,

dünyanın en güzel sesinden

en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...

Fakat artık ümit yetmiyor bana,

ben artık şarkı dinlemek değil,

şarkı söylemek istiyorum...

Mavi Gözlü Dev,

Minnacık Kadın ve

Hanımelleri

O mavi gözlü bir

devdi.

Minnacık bir kadın

sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan ev..

Bir Ayrılış Hikayesi

Erkek kadına dedi ki:

- Seni seviyorum,

ama nasıl?

avuçlarımda camdan bir parça gibi

kalbimi sıkıp

parmaklarımı kanatarak

kırasıya,

çıldırasıya...

Erkek kadına dedi ki:

- Seni seviyorum,

ama nasıl?

kilometrelerce derin, kilometrelerce

dümdüz,

yüzde yüz, yüzde bin beşyüz

yüzde hudutsuz kere yüz...

Kadın erkeğe dedi ki:

- Baktım

dudağımla, yüreğimle, kafamla;

severek, korkarak, eğilerek,

dudağına, yüreğine, kafana.

Şimdi ne söylüyorsam

karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin

bana...

Ve artık

biliyorum:

Toprağın

Yüzü güneşli bir ana gibi

En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

Fakat neyleyim

saçlarım dolanmış

ölmekte olanın parmaklarına

başımı kurtarmam kâbil

değil!

Sen

yürümelisin,

yeni doğan çocuğun

gözlerine bakarak...

Sen

yürümelisin,

beni bırakarak...

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere...

Kapandı bir pencere...

ELEŞTİRİ KÖŞESİ

Sanata Dönüşen Yaşamlar

Nihat Ateş

Özellikle 80’li yıllarda başlayıp bugüne

kadar romanımızda süren etkilerden

birinin de 60’lı ve 70’li yıllarda devrimci

mücadelenin içinde bulunmuş insanların

yazar, özellikle de romancı olarak bu

dönemde yaşadıklarını romanlarında,

öykülerinde aktarma çabalarıyla ilgili

olduğunu gördük. Çoğu da bildiğimiz

gibi bu yaşadıklarını solu, solcuyu, sol

mücadeleyi aşağılamak, karalamak için

kullandı. (Bunda, ne kadar karalar, aşağılarlarsa,

edebiyat tanrılarınca o kadar

kabul görecekleri yanılsaması da etkendi.)

Kendi yaşadıklarının bir “edebiyat

olacağı” sanısı, yaşadıklarının üzerinden

onca zaman geçip belleklerinde bulanıklaşmaya

başladıkça edebiyatları da

birer “bulanık anılar” silsilesine döndü.

Çöküş döneminde de aynı sakızı durmadan

çiğneyen -artık yaşını başını almış

olmalarına rağmen- yazarları görmek

mümkün. Peki “yaşanan”, edebiyata nasıl

yansır gerçekten? Bu soruya “hayatım

roman” deyip hayatı sakızlaştıran değil,

hayatı sanatlaştıran sanatçıların yaşamlarına

şöyle bir bakarak bile bir yanıt ya da

ipucu bulabileceğimizi düşündüm.

“Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin

kendi yaşam deneyimlerinin

ilerici bir tutumla

geliştirilmesi –işte budur

edebiyatın büyük görevi.”

(George Lukacs, Marksist

İmgelem)

çevreye hapsedilmiş olur.

Oysa sanatçıların kendi yaşamlarına, özgeçmişlerine

bakmak bile bu sorunun yanıtını

içinde barındarabilir. Gelin öyleyse

birkaçına şöyle bir bakalım. (Alıntılar Ö.

Aydın Süer’in XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı

Üzerine Yazılar adlı kitabından.) “Turganyev

1818’de Oel’de doğdu. Çocukluğunun

ilk yıllarını sert ve acımasız annesinin

malikânesinde geçirdi. 16 yaşında

babasını kaybetti. Bu yıllarını ve ailesini

İlk Aşk adlı yapıtında yansıtmıştır. s.

77 (Vurgular N.A) “Oblomov tipik bir

monografik roman örneğidir ve çocukluk

döneminin izleri yazarca geniş bir kaynak

oluşturur. Gonçorov çocukluk yıllarını

anımsayarak şunları yazar: Çok uyanık ve

duyarlı bir çocuktum ve bende daha o zamanlar

tüm bu insanları, kaygısız yaşamı,

işsizliği ve yan gelip yatmayı görür görmez

Oblomovluk olgusuna ilişkin belirsiz

düşünceler doğmuştur.” “İçine kapanan

ve sürekli okuyan Dostoyevskiy 1837’de

annesini yitirip, iki yıl sonra babası sürekli

kötü davrandığı çiftliğindeki köleler

tarafından öldürülür. Dostoyevskiy,

babasını Karamazov Kardeşler yapıtında

yaşlı Karamazov kişiliğinde yansıtmıştır.

Aynı zamanda Dostoyevskiy’nin Sibirya

sürgünlüğü sırasında yaptığı gözlemler

Ölüler Evinden Anılar romanının ortaya

çıkmasının yanında, birlikte ceza çektiği

mahkûmları daha yakından tanıyarak

adeta sanatının çıkış noktasını oluşturmuştur.

(s.105) “Tolstoy, Savaş ve Barış’ta

Sanatın sadece bir kurgudan

AYRILDILAR...

mı ibaret olduğu,

yoksa sanatçının, toplumsal

hayattan ve kendi

hayatından çıkardığı

gözlemleri, deneyimleri

estetikleştirmesiyle ortaya

çıkan bütün mü olduğu

tartışması hiç bitmeyecek

bir tartışmadır. Bazı

dönemler bu tartışma öyle bir detaylanır

ki asıl tartışmanın ne olduğu unutulup

gider. Bazı dönemlerden kastımsa özellikle

sınıf mücadelesinin geri çekildi dönemlerdir.

Doğallıkla böyle dönemlerde

idealist düşünceler ağırlık kazanır hatta

tartışma, sanatın neden bir “sadece bir

sanat” olduğunu ileri sürmeyen düşünceye

karşı bir monolaga dönüşür. Çünkü

aksini savunanların sesi iyice kısılmış,

4

yayın olanakları kısıtlanmış, küçük bir

5

Sivastopol Savaşı sırasında edindiği deneyimlerden

de yararlanır. Aile ortamında

duyduğu söylenceler de romana yansımıştır.”

Bütün bu örnekler ister “gözlem”

diye nitelensin, ister sanatçının yaşamının

sanatına yansıması olarak değerlendirilirsin

isterse de daha ileri giderek

sanatlarının temelini oluşturduğunu

söylensin, sanatçıların da bir insan olarak

hayatın içinde olduklarını, onların da

tıpkı öteki insanlar gibi yaşamı deneyimlediklerini

gösterir. Tabii

burada örneklediğimiz

edebiyatın

yapıtaşları

dediğimiz

bu büyük

romancıların

farkı bu

deneyimlemeleri

sanatlarının bir

parçası ve temeli

kılabilmenin estetik

yollarını bulmuş

olmalarından

kaynaklanır. Yoksa

kimin hayatı roman değildir ki!

Gelin burada edebiyat dışına çıkalım ve

o iri, güzel gözlü Anadolu kadınlarının

yüzlerini görsel algımıza silinmezcesine

kazıyan Nuri İyem’in sözlerini okuyalım:

“Benim hayatımda bir kadının çok büyük

bir rolü var. O kadın annem değil, ablam.

Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuydum

ben. Ablam bana baktı. O kadar

ki, ben annemi pek sevmezdim açıkçası.

(…) Beni dayaktan, her türlü fırtınadan

korurdu. Evde bir şey kırdım diyelim,

ablam koşar gelir dayaktan kaçırırdı beni.

(…) Örneğin Cizre’de tropikal sıtmaya

tutuldum. Günaşırı gelirdi nöbet. Anne

diye bağırmazdım abla diye bağırırdım.

O nöbet sırasında beni kucağına alırdı.

Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri

üstümde. (…) On dokuz yaşında evlendi,

ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve

bir suçluluk duygusu var bende şimdi.

Sanki ben ablamı kurtarabilirdim.

Buna benzer

tuhaf şeyler yaşadım ben.”

Burada sanatına nasıl yansıdığını

açıklıyor İyem:

“Resimle uğraşmaya başladığım

zaman hep bir kadın

vardı. İlk zamanlar çok

kötü şeyler yapıyordum.

Giderek bu kadın portresi

gelişti bende. Sonunda

senin üzerinde durduğun

“göz” benim tablolarıma giriş

için bir anahtar olmaya

başladı. Asıl çıkış noktası

bu…” (Çağının Tanığı Bir

Ressam, Evin Sanat Galerisi, s. 53)

İşte resimlerindeki “göz”ün, İyem deyince

anlağımızda hemen canlanıveren resimlerinin

macerası… Hastalığı sırasında

uyandığında üzerinde gördüğü bir çift

sevgili göz, yıllar içinde onun sanatının

karakteristik özelliği olacaktır.

Sanat sadece sanattan çıkmaz. Hayatın

ritimi, sanatçının bu ritimi yakalayışı,

duyumsayışı sanatı sanat yapar.

Similar magazines