08.12.2012 Views

polis -halkla ilişkiler bağlamında kurumsal iletişimin önemi - E-Bitik

polis -halkla ilişkiler bağlamında kurumsal iletişimin önemi - E-Bitik

polis -halkla ilişkiler bağlamında kurumsal iletişimin önemi - E-Bitik

SHOW MORE
SHOW LESS

You also want an ePaper? Increase the reach of your titles

YUMPU automatically turns print PDFs into web optimized ePapers that Google loves.

MAKALELER<br />

1982 Anayasasının “Başlangıcı”nda olduğu gibi 2, 24 ve 174.<br />

maddelerinde de Atatürkçülük bir Anayasal norm olarak kabul edilmiştir.<br />

Atatürkçülük anayasaüstü bir kavramdır. Anayasaüstülük düşüncesi<br />

1789 Fransız Bildirgesinde de vardır. Türkiye’de anayasayı ilk kez yapan kurucu<br />

iktidar (asli kurucu iktidar) ve anayasayı değiştirme iktidarı (tali kurucu iktidar)<br />

insan hakları, uluslararası hukuk ve Atatürk ilke ve inkılapları normlarıyla da<br />

bağlıdırlar.<br />

Anayasaüstülük (supraconstitutionalite) kavramı üçe ayrılabilir;<br />

I. Genel anayasaüstü kuralları;<br />

II. Dış-anayasaüstü kurallar, (uluslararası normlar, ulusalüstü normlar);<br />

III. İç-anayasaüstü kurallar (iç üst normlar; Atatürk İlke ve İnkılapları).<br />

Bunlar üzerinde kısaca durmak istiyoruz.<br />

I. Genel anayasaüstü kuralları;<br />

Genel anayasaüstü ilkelere şu örnekler verilebilir; insan onuruna saygı, adil<br />

yargılanma hakkı, kişi güvenliği, özel hayatın gizliliğine saygı, insanın fiziki<br />

varlığına dokunulmaması, çoğulculuk, anayasanın yazılı olması, kurucu iktidarın<br />

sahibinin millet olması, kuvvetler ayrılığının bulunması, doğal hukuk prensipleri<br />

(adalet, özgürlük, ortak yarar, dayanışma gibi), temel hakların kurucu iktidarın<br />

iradesinden üstün olması, ulusal egemenlik 1 ve hukukun genel prensipleri gibi 2 .<br />

Hukukun genel ilkelerinin anayasaüstü bir değerde olduğu belirtilmelidir.<br />

Hukukun genel ilkelerine bazı örneklerin verilmesi mümkündür; hakkın kötüye<br />

kullanılmaması (abus du droit), ihkak-ı haktan imtina (deni de justice),<br />

kimsenin kendi davasının yargıcı olmaması (nemo iudex in sua causa),<br />

kazanılmış haklara (droits acquis) saygı, kesin hükme (res iudicata) saygı, ahde<br />

sadakat (pacta sunt servanda), nesafet (equite), ayrımcığın reddi (principe de<br />

non-discrimination) gibi 3 .<br />

* Başbakanlık-ANKARA<br />

1 Ulusal egemenlik ilkesinin (1982/6), anayasaüstü olduğu tezi vardır; ama Maastricht Anlaşmasının<br />

bu teze aykırı olduğu iddia edilmiştir. Maastricht Anlaşmasıyla (1992) ulusal egemenlik<br />

ilkesinin anayasal normlara üstün olup değiştirilemiyeceği görüşü de değişti. Fransız Anayasa<br />

Konseyi 2.09.1992 tarihli kararıyla tali kurucu iktidarın anayasayı değiştirebileceğini kabul etti.<br />

2 Tufts, James Hyden, The Individual and His Relation to Society, M. Kelly Publishers,<br />

New York, 1970, p. 41.<br />

3 Detay için bk. Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, 1985, C.I, s. 205-216.<br />

2<br />

ANAYASA VE ATATÜRKÇÜLÜK<br />

Prof. Dr. Hasan T. FENDOĞLU *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Anayasa ve Atatürkçülük<br />

Anayasa hukuku, sadece anayasa metni ile sınırlı değildir. Anayasanın da<br />

üzerinde kurucu yasama organını bile bağlayan bir süpra-pozitif hukuk vardır.<br />

Asli veya tali kurucu iktidarlar, keyfine göre herşeyi düzenleyemezler; aksi halde,<br />

bu, modası geçmiş bir pozitivizme geri dönüş olur. Özellikle insan hakları<br />

alanında Avrupa’daki (Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, İsviçre gibi) ülkelerin<br />

Anayasa Mahkemeleri genel ilkeler önermekte ve demokrasi, hukuk devleti 4 ,<br />

ölçülülük 5 (ve orantılılık) 6 , eşitlik 7 gibi ortak kıstaslar kullanmaktadırlar.<br />

Fransız Anayasa Konseyi 1979 da verdiği iki ayrı kararında “güçler ayrılığı”<br />

ve kamu hizmetinin devamlılığı” ilkelerinin hukukun genel ilkeleri olduğuna karar<br />

vermiştir. Ulusal Anayasa yargısı ile Ulusal-üstü Anayasa yargısı arasında bu<br />

konuda etkileşim bulunmaktadır. Anayasa Mahkemeleri, özgürlükleri koruyucu<br />

jürisprüdansını, “yaratıcı” yönde geliştirerek, anayasada açıkça yer almayan bir<br />

hakkı insan hakkı olarak anayasal değere sahip kılabiliyorlar; norm işlevini<br />

görüyorlar 8 . İnsan hakları-Devlet diyalektiğinde anayasa yargıçları hukuk<br />

devletinin derinleştirilmesi işlevine gayret göstermektedirler. Türk Anayasa<br />

Mahkemesi, hukukun genel ilkelerini, anayasadan önce gelen üstün referans<br />

norm olarak benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi, hukukun genel ilkelerini<br />

Anayasanın 2. maddesindeki “hukuk devleti” kavramının ayrılmaz unsurları<br />

olarak yorumlamıştır. Bir ilkenin hukukun genel ilkelerinden biri olarak<br />

kabulünün şartı, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsünde belirtildiği gibi onun<br />

“uygar milletlerce tanınmış” olmasıdır 9 .<br />

Anayasa Mahkemesi, hukukun genel ilkelerini tamamiyle tarif etmekten<br />

kaçınmış, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesine yollama<br />

yapmış hukukun genel ilkeleri ile uluslararası hukuk arasında bir bağ kurmuştur.<br />

II. Dış-anayasaüstü kurallar, (uluslararası normlar, ulusalüstü<br />

normlar);<br />

Uluslar arası normlara gelince, bunların içinde en önemlisi, AİHS’dir. AİHS,<br />

TBMM tarafından 10. 03. 1954 tarihinde 6366 sayılı yasa ile onaylanmış (RG.<br />

4 Anayasa Mahkemesi, hukuk devleti ilkesini insan haklarının korunmasında referans norm<br />

olarak kullanmaktadır; şöyle ki, yüksek mahkemeye göre hukuk devleti: “Anayasanın açık hükümlerinden<br />

önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkeleri” ve “hukukun<br />

üstün kuralları”, “yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkelerine<br />

bağlı”, “insan haklarına saygılı”, “hak ve özgürlükleri... güçlendiren”, “adaletli bir hukuk düzeni”<br />

olan devlettir; E. 1990/28, RG. 20814/14.03.1990; Bk. AYMKD, Sy. 22, s.120.<br />

5 Ölçülülük hk. bk. Ch. Rumpf, “Ölçülülük İlkesi ve Anayasa Yargısındaki İşlevi ve Niteliği”,<br />

Anayasa Yargısı, Sy. 10, Ank. 1993, s. 25-48. Modern sosyolojik teorilere göre de, zıt<br />

yararları dengelemek hukukun görevidir.<br />

6 Orantılılık, hukuk devleti ilkesinin bir sonucu olup, eşitlik ile ölçülülük arasında köprü kuran<br />

bir ilkedir. Özgürlük sınırlamalarında araçlar, hedeflenen amaçlara orantılı olmalıdır. Özgürlük<br />

sınırlamaları öngörülen amaç dışında kullanılamaz (1982/13-2).<br />

7 Eşitlik ilkesini Alman, Avusturya, İtalya, Fransız, İspanyol Anayasa Mahkemeleri gibi Türk<br />

AnYM (E. 1990/5, K. 1990/28, RG. 20814/14.03.1990; bk. AYMKD, Sy. 25, s. 8) kullanmaktadırlar.<br />

8 İsviçre örneği için bk. Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı, Ank. 7-10 Mayıs<br />

1990, AnYMY, Sy.3, ss. 265-279.<br />

9 Devlet, hukukun genel kurallarına uyacaktır; bk. AYMKD, Sy. 22, s. 120.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

19. 03. 1954/ 8662), 18. 05. 1954 de belge Avrupa Konseyi’ne tevdi edilmiş, 21.<br />

04. 1987 de AİH Komisyonuna bireysel başvuru hakkı, 27. 09. 1989 tarihinde<br />

de AİHM nin zorunlu yargı yetkisi tanınmıştır (RG. 20295/ 27. 09. 1989) 10 .<br />

Türk Anayasa Mahkemesi, hukukun genel ilkelerini ve uluslar arası<br />

meşruiyeti, hukuk devleti kavramından çıkarmakta ve kararlarında ölçü norm<br />

olarak kullanmaktadır. Anayasa Mahkemesine göre, hukukun bilinen ve uygar<br />

ülkelerde benimsenen ilkeleri olan hukukun genel ilkeleri, en azından Anayasal<br />

değerde olup, Anayasanın üstünde yer alır, kanun koyucunun takdir yetkisini<br />

sınırlar 11 . “Kanunlarımızın, Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun<br />

bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen prensiplerine uygun olması<br />

şarttır” 12 . “Milletlerarası hukuku da, Devletlerin taraf oldukları 2 veya çok taraflı<br />

andlaşmalar, milletlerarası teamüller (örf ve adet), medeni milletlerce kabul<br />

edilen ve temel hukuk prensiplerinden bulunan, iyi niyet, ahde vefa, kazanılmış<br />

haklara saygı, Devletler Hukukunun iç hukuka üstünlüğü ilkeleri ve<br />

yardımcı kaynak sayılan ilmi ve kazai ictihatlar oluşturmaktadır” 13 . “Türk<br />

toplumunu geriletici, temel hak ve hürriyetleri, hukuk devleti ilkesini yok edici”<br />

amaçlarla anayasa değiştirilemez 14 . Atatürk’e göre de, demokrasinin çağdaş bir<br />

demokrasi olması gerekir. Anayasa Mahkemesinin demokratik toplum düzeninin<br />

gerekleri konusunda verdiği kararların en istikrarlı olanı, demokratik toplumlarda<br />

temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamıyacağıdır 15 .<br />

AİHS, aslında, anayasa dahil bütün iç hukuk normları karşısında üstündür.<br />

Avrupa İnsan Hakları Divanı, Open Door ve Dublin Weil Women - Irlanda<br />

Davası’nda, İrlanda Yüksek Mahkemesinin, Birleşik Krallıkta kürtaj yapan<br />

klinikler üzerine bilgi alış-verişini yasaklayan kararını orantılılık ilkesine aykırı<br />

bulmuştur 16 . AİH Divanı, İrlanda Anayasasının hükümlerini doğrudan iptal<br />

etmemiş ama etkisiz kılmıştır. Bunun sonucu olarak, AİH Divanının uygun<br />

bulmadığı anayasa hükmü artık uluslararası arenada dermeyan edilemiyecek,<br />

uluslar arası düzeyde hukuki değerden yoksun bulunacaktır. Faşist İtalya,<br />

Komünist Rusya (1917) ve Nazi Almanyası dışındaki tüm ülkeler, uluslararası<br />

anlaşmalar hukukunun üstünlük ve bağlayıcılığını kabul ederler. Bu nedenledir<br />

10 Detay için bk. Yıldız, Mustafa, “AİHM nin İşlevsel Konumu”, Anayasa Yargısı, 35. Yıl,<br />

1997, C. 14, ss. 255- 332; İşteyişi için bk. J. A. Forewein ve M. E. Vıllıger, “Avrupa İnsan<br />

Hakları Komisyonu Raporu”, 7. Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı, 27 Nisan 1987,<br />

Lizbon, ss. 207- 243.<br />

11 Bk. E. 1963/124, K. 1963/ 243, KT. 11.10. 1963, AYMKD, Sy. 1, s. 349. E. 1963/166, K.<br />

1964/76, KT. 22.12.1964, AMKD, Sy.22, SS. 288-291. E. 1990/7, K. 1990/11, KT. 21.06.<br />

1990, RG. 20776/4.02.1991. E. 1990/17, K. 1990/23, RG. 20677/ 26.10.1990. E. 1990/32, K.<br />

1990/25, RG. 20711/30.11.1990.<br />

12 22.1.21964, E. 63/166, K. 64/76, AYMKD, Sy. 2, s. 237.<br />

13 AYMKD, Sy. 21, Ank. 1991, 2.B., s. 168; AYMKD, Sy. 22, Ank. 1987, s. 255 (kalın harfler<br />

bana ait).<br />

14 26.09.1965, E. 63/173, K. 65/40, AYMKD. Sy.4, sh. 269.<br />

15 Bk. Turhan, Mehmet, “Demokratik Toplum Düzeninin Gerekleri”, Anayasa Yargısı,<br />

29. Yıl, Ank. 1991, C. 8, ss. 401- 420.<br />

16 29. 10. 1992 tarihli Open Door ve Dublin Weil Women-İrlanda kararı.<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Anayasa ve Atatürkçülük<br />

ki, asli ve tali kurucu iktidarlar, uluslararası sözleşme normlarına uymak<br />

zorundadırlar.<br />

AİHS kimi ülkelerde iç hukuka henüz katılmamıştır, AİHS’ nın bu ülkelerde<br />

sadece moral etkisi bulunmaktadır. Sözleşmeyle bütünleşmeyen bu ülkeler,<br />

İngiltere, İsveç, Danimarka, İrlanda, İzlanda ve Norveç’tir.<br />

Sözleşmeyle bütünleşen ülkeler ise kendi aralarında 4 gruba ayrılabilir;<br />

Birinci grup, Sözleşmeyi Anayasanın üzerinde görmektedir; Hollanda’nın<br />

1983 tarihli Anayasası ve İspanya’nın 1978 tarihli Anayasası gibi. Hollanda’da<br />

AİHS anayasal değerdedir; ancak bu, anlaşmanın Hollanda Meclisi’nin 2/3 oyu<br />

ile onaylaması şartına bağlıdır.<br />

İkinci grup, Sözleşmeyi Anayasaya eşdeğer gören ülkelerdir; 1964 tarihli<br />

Avusturya Federal Anayasası gibi.<br />

Üçüncü grup, Sözleşmeyi yasanın üzerinde Anayasanın altında gören<br />

devletlerdir ki bunlar; Türkiye, Fransa, Yunanistan, Portekiz ve Belçika’dır.<br />

Fransa’da AİHS, kanun ile Anayasa arası bir değere sahiptir (Fransız 1958<br />

Anayasası, md. 55). 1982 Anayasası’nda 7.5.2004 tarih 5170 sayılı yasa ile<br />

değişiklik yapılmış ve aşağıdaki hüküm getirilmiştir; „Usulüne göre yürürlüğe<br />

konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla<br />

kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek<br />

uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır“.<br />

Dördüncü grup ülkeler, Sözleşmeyi yasa düzeyinde görmektedir; Bunlar,<br />

Federal Almanya, İtalya, ve İsviçre’dir. 17 Almanya’da AİHS, kanuna eşdeğer<br />

sayılmaktadır. İtalya’da da AİHS, kanun değerindedir.<br />

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM), 24 Kasım 1998 tarih 964/1020<br />

sayılı kararında YAŞ kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olmasına ilişkin AnY<br />

nın 125/2 madde hükmü ile AİHS nın 6/1, AnY nın 36 ve 40. maddesine aykırı<br />

olup olmadığını irdelemiş, sonuçta, AİHS nın bu maddesinin AnY nın üzerinde<br />

olmadığına karar vermiştir 18 .<br />

17 Çavuşoğlu, Naz, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukukunda<br />

Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, AÜSBF İnsan Hakları Merkezi Yayını, Ank.<br />

1994, s. 86 vd.<br />

18 Selçuk, bu kararın, “tam bir çelişki” olduğunu, “sözleşme (nin) yurttaşlara değil herkese<br />

uygulanacağını”, “Türk yargısının bu hükümleri yardımcı hüküm olarak değil, destek hüküm<br />

olarak ele al” dığını belirtir; s. 418-419. Geçmişi oldukça onurlu olan Fransa, bugün bile toplum<br />

mühendisliği düşüncesinden vazgeçmemiş, hukuk devleti aşamasından hukukun üstünlüğüne<br />

ulaşamamıştır. Batıyı özümsemek gerekir; aslanı aslan yapan özümsediği koyun etidir. Özgür birey<br />

yaratılmalı, belli bir kültür dayatılmamalı, eleştirel akılcılık olmalıdır. Eleştirene pençemizi değil,<br />

elimizi uzatalım, eleştiri vazgeçilemez bir kamusal haktir. Ortaçağ kendini eleştiremediği için<br />

ortaçağ olmuştur. Eleştirilemeyen bir görüş doğmalaşır, çürüyüp yozlaşır. Düşünce özgürlüğü ve<br />

eleştiri yoksa, tartışan insanlar değil, çarpışan ordular üretilir. Hoşgörü, diyalog ve eleştiri şarttır.<br />

AİHM e göre, Türkiye tutuklama-yargılamada makul süreyi aşmış (2 karar), etkili yargı yolları işlememiş<br />

(8 karar), düşünce özgürlüğü (3 karar) ve AİHS nin 2,3,6,8,10,11,13. maddelerine aykırılıklardan<br />

ülkemiz mahkum olmuştur. Hukuk devrimi, ardındaki felsefi birikim özümsenerek<br />

ve Türk toplumunun uygarlıkla çatışmayan öz değerlerine kıyılmadan gerçekleşmelidir. Selçuk,<br />

s. 420-427. Düşünce özgürlüğü konusunda Anayasa Mahkemesi kararı şöyledir; Düşünce özgürlüğü,<br />

her türlü sorumsuz davranışa cevap veren mutlak ve sınırsız anlamada olamaz; toplumsal<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

III. İç-anayasaüstü kurallar (iç üst normlar; Atatürk İlke ve<br />

İnkılapları);<br />

Anayasanın başlangıç 19 , 2, 24 ve 174. maddelerine göre, Atatürk İlke ve<br />

İnkılapları özel bir önem taşımaktadır ki bunlara iç anayasaüstü normlar<br />

denilebilir. Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, Atatürk İlke ve İnkılapları,<br />

Anayasa’dan da üstündür. “Atatürk İlke ve İnkılapları ... 1982 Anayasası’nın<br />

temel dayanağını oluşturmuştur”. 20 “Atatürk’ün ortaya koyduğu ve bugün de<br />

Türk devlet idaresinin bir yönetim kuralı olan” 21 Atatürk İlke ve İnkılaplarına iç<br />

anayasaüstülük denilebilir. Anayasanın 174. maddesindeki inkılap kanunları<br />

“Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan ögelerdir” 22 . Atatürk İlke ve<br />

İnkılaplarının özü çağdaşlaşmadır bunun da temel taşı Anayasanın 2, 24 ve 174.<br />

maddelerinden de anlaşılacaği üzere laikliktir. 23<br />

Atatürkçülük, “Türk milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve<br />

refaha sahip olması, devletin millet egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve ilmin<br />

rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacı ile<br />

temel esasları yine Atatürk tarafından belirtilen devlet hayatına, fikir hayatına ve<br />

ekonomik hayata, toplumun temel müesseselerine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere,<br />

Atatürkçülük denir”. 24 Bir başka tanıma göre, “Atatürkçülük anti emperyalist, anti<br />

kolonyalist, laik, ilerletici ve yürüyüş halinde bulunan dinamik sürekli bir kalkınma<br />

hareket ve sistemidir”. 25 Atatürk’e göre, Türk Devleti’nin iki temel unsuru vardır; Tam<br />

bağımsızlık ve Milli Egemenlik ilkeleri. 26<br />

yaşayışla dengeli olmalıdır; AYM, 8.4. 1963, E. 1963/16, K. 63/83, AYMKD, S. 1, s. 199.<br />

19 “‘Başlangıç’ Anayasamızın metnine dahildir. Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri<br />

belirten bu kısımdaki prensipler, Anayasa metni içinde bulunmakla, kanun, tüzük, yönetmelik ve<br />

ilh... gibi, bütün diğer mevzu hukuk kaidelerinden, hukuki kıymet bakımından üstün durumdadır.<br />

Diğer kanunlar Anayasaya aykırı olamayacakları gibi, evleviyetle ‘Başlangıç’ kısmındaki<br />

prensiplere de muhalif hükümler ihtiva edemeyeceklerdir. Her ne şekilde olursa olsun, etmiş bulunurlarsa,<br />

Anayasa Mahkemesince iptali mümkündür. Yahut, bu aykırılık davalar görülürken<br />

her zaman taraflarca itiraz yoluyla dermeyan edilebilir... Kısacası, ‘Başlangıç’ kısmındaki hüküm<br />

ve prensiplere aykırı kanunlar, kazai bir murakabe konusu teşkil edebilir ve Anayasa Mahkemesince<br />

iptalleri imkân dahilindedir...” Selçuk ÖZÇELİK, Esas Teşkilât Hukuku, İkinci Cilt, İstanbul<br />

1976, s.148-149. “...Anayasamızın bu alanda getirdiği asıl yenilik, 156/1. madde gereğince<br />

Başlangıç kısmının Anayasa metnine dahil olmasıdır. Böylece Başlangıç kısmında bulunan<br />

temel görüş ve ilkelere de saygı gösterilmesi gerekmektedir. Bu görüş ve ilkelere de aykırı olan<br />

kanunlar hakkında Anayasa Mahkemesine müracaat edilebilecektir. Hukuki sonuçlar bakımından<br />

çok mühim olan bu yenilik Başlangıç kısmını bir sembol olmaktan çıkarmakta ve Anayasaya<br />

geniş gelişmek imkânları sağlamaktadır...” O. ALDIKAÇTI, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi<br />

ve 1961 Anayasası, İstanbul 1970, s. 155.<br />

20 E. 83/2, K. 83/2, KT. 25.10. 1983, AYMKD, Sy. 20, s. 364.<br />

21 AYMKD, Sy. 25, Ank. 1991, 2. B., s. 354-355. Ayrıca bk. AYMKD, Sy. 25, 1991, s. 143 vd.<br />

22 E. 89/1, K. 89/12, KT. 7.3.1989, AMKD, Sy. 25, s. 143.<br />

23 Bk. AYMKD. Sy. 22, s. 311-314; AMKD, Sy. 25, s. 133-165..<br />

24 Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü Kitap, Genelkurmay Başkanlığınca<br />

Hazırlanmıştır, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 7.<br />

25 Reşat Kaynar, “Atatürkçülük Nedir”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 38.<br />

26 Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, s. 7.<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Anayasa ve Atatürkçülük<br />

Atatürkçülükte, “herkes kendi için” yerine “herkes herkes için” esası kabul<br />

edilmiştir. 27<br />

Atatürk’ün devlet adamlığını incelemek için O’nun sözleri ve davranışları<br />

üzerinde durmak gerekmektedir. Atatürk’ün devlet adamlığını, “demokrasi,<br />

liderlik, seçkincilik, mazlum uluslara örnek olma, Türklük, dış politika ve<br />

anayasal belgeler” konusundaki görüşlerini ele alarak incelemek istiyoruz. O’nun<br />

demokrasi hakkındaki görüşlerini de “ordu-siyaset ilişkisi, yargı bağımsızlığı,<br />

eşitlik ve adalet” kavramları açısından irdelemek doğru olur. Bu kavramlar<br />

hakkında O’nun ne düşündüğünü saptamamız gerekmektedir.<br />

a. ATATÜRK’ÜN DEMOKRASİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ:<br />

1. Türk demokrasisi. “…Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu<br />

takip etmiş, fakat kendine has ayırıcı özellikleri geliştirmiştir. Zira her millet<br />

inkılabını sosyal çevresinin baskı ve ihtiyacına tabi olan ve hal ve vaziyetine ve bu<br />

ihtilal ve inkılabın meydana geldiği zamana göre yapar…” 28<br />

Atatürk’e göre, Türk Devleti “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesillere” sahip<br />

olmalıdır. 29<br />

“…Milletimizin bugünkü idaresi, hakiki mahiyeti ile bir halk idaresidir. Ve bu<br />

idare tarzı esası meşveret olan (Şura) idaresinden başka bir şey değildir…” 30<br />

“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir”. 31<br />

“…Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve yokluk vardır. Her gelişmenin<br />

ve her kurtuluşun anası hürriyettir…” 32<br />

2. Ordu-siyaset ilişkisi. “Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete<br />

karışırsa, birlikte hareket ve savaşma yeteneğini temelinden kaybeder”. 33<br />

“…Memleketin genel hayatında orduyu siyasetin dışında tutmak prensibi,<br />

Cumhuriyetin daima dikkat ettiği bir esas noktadır.” 34<br />

3. Yargı bağımsızlığı. “Milletlerin yargı hakkı, bağımsızlığının birinci<br />

şartıdır. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir milletin devlet olarak varlığı kabul<br />

olunamaz.” 35 “Her şey kanun yapmaktan ibaret değildir. Aksine her şey o<br />

kanunları uygulamak ve uygulattırmaktan ibarettir. Uygulayan, yerine getiren,<br />

daima, karar verenden daha kuvvetlidir.” 36<br />

27 Medeni bilgiler ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, Ayşe Afetinan, 1969, TTKY, s. 531; ayrıca bk.<br />

Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü Kitap, s. 200.<br />

28 08 Mart 1928, Le Matin Muhabirine Demeç, ASD, C. III, s. 120.<br />

29 Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, s. 121.<br />

30 03 Ocak 1922, General Frunse’nin Ziyafetinde, ASD, II, s. 31.<br />

31 1933, Ayşe Afetinan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTKY, 1959, s. 251,<br />

aynı konuda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 43.<br />

32 1906, Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin Selanik Şubesini Kurarken, ASD, II, s. 1.<br />

33 Atatürkün Yüksek Kumandanlık Kudret ve Meziyetleri, Atatürk Görüşler ve Hatıralarla,Ali<br />

Fuat Cebesoy, 1962, s. 88; ayrıca bk. Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü<br />

Kitap, s. 87.<br />

34 1 Mart 1924, TBMM, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 348;, Türk İnkılap Tarihi<br />

Enstitüsü Yayını, s. 318; ayrıca bk. Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü Kitap,<br />

s. 87.<br />

35 Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü Kitap, s. 74.<br />

36 Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce Sistemi, Üçüncü Kitap, Genelkurmay Başkanlığınca<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

4. Eşitlik. “Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı<br />

olanların düşmanıyız.” 37<br />

5. Haklı-güçlü ilişkisi. “…Herhalde alemde bir hak vardır. Ve hak<br />

kuvvetin üstündedir.” 38 Ve “Korku üzerine egemenlik kurulamaz”. 39<br />

Bu cümleler O’nun hakkın, gerçeğin, doğrunun yanında bir toplum ve Devlet<br />

yapısı istediğini belirtmektedir.<br />

b. ATATÜRK’ÜN LİDERLİĞİ:<br />

1. Bilime saygısı. Dolmabahçe’de yapılan bir toplantıda Atatürk’ün<br />

oturması için çok göz alıcı ve muhteşem bir koltuk konulmuş ve Atatürk’ün<br />

yanındakiler Atatürk’e bu koltuğa oturmasını ısrar edince Atatürk’ten aldıkları<br />

cevap şu olmuştur;<br />

“O koltuk profesörlere layıktır”. 40<br />

2. Tarihe ve Tarihimize saygısı. Atatürk; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar<br />

mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir<br />

mahiyet alır”. 41 “Tarihi yapan akıl, mantık, muhakeme değil, belki bunlardan çok<br />

duygulardır.” 42 Demek suretiyle duygusallığın <strong>önemi</strong>ne dikkat çekmiştir.<br />

“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullu medeniyetlere de sahip<br />

olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için<br />

bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için<br />

kendinde kuvvet bulacaktır.” 43<br />

3. Ortak bilince saygısı. Atatürk’ün Devlet adamlığını sadece sözleri değil<br />

yaptıkları da kanıtlamaktadır. Çünkü, “Toplumu ve kendisini eyleme geçiren<br />

koşulları ustalıkla hesaplayan, toplumun dinamiklerini başarı ile yönetebilen lider<br />

Atatürk, ortak bilincin özlemlerini sosyal ve siyasal alanlarda<br />

anlamlandırabilmiştir. Atatürk geçmişle gelecek arasında, değiştirilmesi”<br />

gerekenle düzen arasındaki geçişi başarı ile temsil edebilmiştir.” 44<br />

Hazırlanmıştır, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, 5. b., Milli Eğitim Basımevi, s. 79.<br />

37Ülkü Dergisi, C. XII, Sayı, 70, 1938, s. 314; ayrıca bk. Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce<br />

Sistemi, Üçüncü Kitap, s. 127.<br />

38 28 Aralık 1919, Ankara İleri Gelenleriyle Bir konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,<br />

C. II, s. 10.<br />

39 1930, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. III, 1954, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, s.<br />

87, aynı cümle için bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 5.<br />

40 Galip Karagözoğlu, “Atatürk İnkılabının Yerleşmesinde ve gerçekleşmesinde Eğitimin<br />

Rolü ve Yeri”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler, Genelkurmay<br />

Başkanlığınca Hazırlanmıştır, İkinci Kitap, s. 133.<br />

41 A. Afetinan, “Atatürk ve Tarih”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır, İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998,<br />

Milli Eğitim Basımevi, s. 151.<br />

42 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, 1952, Türk İnkılap Enstitüsü Yayını, s. 116;<br />

aynı konuda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 359.<br />

43 E. Ziya Karal, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin<br />

Makaleler, Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır, İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı,<br />

Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 162.<br />

44 Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, 2. B., İst.<br />

1981, s. 2.<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Anayasa ve Atatürkçülük<br />

4. Teşkilatçılığı. Atatürk büyük bir teşkilatçıdır. “Bir gazeteci ona<br />

1922’de sormuştu. “Bu savaşı nasıl kazandınız”. Verilen cevap haberleşmenin<br />

<strong>önemi</strong>ni belirtiyordu; “Telgraf(ın) telleri ile”. 45 O bir deha idi. “Deha, dikkat,<br />

hafıza,muhakeme,muhayyile ve irade gibi psikolojik melekelerin terkibi bir<br />

üstünlüğüdür”. 46 O’nun sözlerinden;<br />

“Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğinize hiç şüphe yoktur. Fakat<br />

siz acele etmeyin. İlk önce ben ileri gideyim. Ben kırbacımla işaret verdiğim<br />

zaman siz hep birden atılırsınız”. 47<br />

“En büyük askerlik budur; çeşitli ihtimalleri çok iyi hesap etmeli, en iyi<br />

görüneni süratle uygulamalıdır”. 48<br />

Topluma yön vermek isteyenler, toplum adına konuşma durumunda olanlar,<br />

ya da kendilerini konuşmaya yeterli görenler, eylemlerinden önce Atatürk’ün<br />

politikacı yönünü iyi incelemeli, iyi anlamalı ve iyi değerlendirmelidirler. 49<br />

c. ATATÜRK’ÜN SEÇKİN SINIF İLE HALK ARASINDAKİ İLİŞKİ<br />

KONUSUNDAKİ GÖRÜŞÜ:<br />

Atatürk, seçkincilik konusunda, topluma ve toplumun değerlerine saygılı<br />

olmayı istemiştir. O’na göre,<br />

“… Aydın sınıfı ile halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uygunluk<br />

olması lazımdır. Yani aydın sınıfının halka telkin edeceği fikirler, halkın ruh ve<br />

vicdanından alınmış olmalıdır…” 50<br />

Devleti yöneten aydın sınıf ile diğer aydın kişilerin halkımızla bağlantısının<br />

olmasını istemesi demokrasi esaslarının gereği olduğu gibi, halkçılığın da<br />

gereğidir. Toplumundan ve toplumun realitelerinden kopuk olan aydın kuşkusuz<br />

ki, tutunamıyacak ve yararlı olamıyacaktır.<br />

d. ATATÜRK’ÜN MAZLUM MİLLETLERE ÖRNEK OLMA GÖRÜŞÜ:<br />

“Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı,<br />

belki daha kısa, belki daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye büyük<br />

ve önemli bir çaba harcıyor. Çünkü savunduğu dava bütün mazlum milletlerin<br />

bütün doğunun davasıdır. Ve bunu sona erdirinceye kadar Türkiye, kendisi ile<br />

birlikte olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye<br />

45 Hamza Eroğlu, “Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin<br />

Makaleler, İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 52.<br />

46 Eroğlu, “Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 53.<br />

47 Atatürk, 1915, Anafartalar Muhaberatına ait Tarihçe, 1962, TTK Yayını, derleyen Uluğ<br />

İğdemir, s. 55; aynı konuda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci<br />

Kitap, Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Ankara, 1998,<br />

Milli Eğitim Basımevi, 5. Baskı, s. 243.<br />

48 1922, Ülkü dergisi, C. VI, Sayı, 71, 1944, s. 12; aynı konua bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün<br />

Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 241.<br />

49 Suna Kili, “Atatürk ve Politika”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır, İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998,<br />

Milli Eğitim Basımevi, s. 182.<br />

50 20.Mart 1923, Konya Gençleriyle Konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (ASD), C.<br />

II, s. 144; Mehmet Evsile, Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinin Konular İndeksi, Atatürk<br />

Araştırma Merkezi, Ank. 1999, s. 9<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının gereklerini değil, tarihin hakiki gereklerini<br />

takip edecektir.” 51<br />

Pakistan Devletinin kurucusu Muhammed Ali Cinnah, Atatürk hakkında<br />

şöyle demiştir; “O, Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların<br />

seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti”. 52<br />

e. ATATÜRK’ÜN “TÜRK” GÖRÜŞÜ:<br />

O’na göre, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti<br />

denir”. 53 Görüldüğü gibi, “Atatürk birleştirici ve toplayıcı bir liderdir”. 54<br />

1982 Anayasasının 66. maddesi şöyledir; “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile<br />

bağlı olan herkes Türk’tür.” Buna “anayasal vatandaşlık” da denilebilir.<br />

f. ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKA GÖRÜŞÜ:<br />

a. “…Dış politika, iç teşkilat ve iç politikaya dayandırılmak mecburiyetindedir,<br />

yani iç teşkilatının tahammül edemiyeceği genişlikte olmamalıdır. Yoksa hayali<br />

dış politikalar peşinde dolaşanlar, dayanak noktalarını kaybederler…” 55<br />

b. “…Biz, Milletler Cemiyetinin güçlülere baskı aleti olmayarak, milletler arasında<br />

ahenk ve dengeyi temin, anlaşmazlıkları, hak ve hukuk dairesinde araştırma ve<br />

çözmeye yarayacak bir müessese halinde oluşmasını ve gelişmesini temenni<br />

ediyoruz.” 56 Derken günümüzdeki BM’in temel problemine de işaret etmektedir.<br />

c. Bilindiği gibi Atatürk, Musul’un, misak-ı milli sınırları içerisinde olduğunu<br />

işaret etmişti; “Musul vilayeti, milli hudutlarımız dahilindedir.” 57<br />

g. ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI:<br />

Atatürk’ün laiklik anlayışının doğru kavranması gerekir. Atatürk inançlara<br />

saygılı olan laikliği benimser.<br />

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizde, Atatürk’ü din karşıtı olarak<br />

göstermek boşuna bir çabadır; bu konuda O’nun şu konuşmaları örnek olarak<br />

verilebilir;<br />

“… İslam Dinini, asırlardan beri uygulandığı gibi her siyasete vasıta olmaktan<br />

uzaklaştırmak ve yaşatmanın gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz.” 58<br />

…Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için<br />

yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler<br />

yapılmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır…” 59<br />

“Dini fikir ve inançlara hürmetkar olmak, öteden beri tabii ve umumi bir<br />

51 7 Temmuz 1922, Reşat Kaynar, “Atatürkçülük Nedir”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe<br />

İlişkin Makaleler, İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 21.<br />

52 Millet Gazetesi, 10 Kasım 1954 den nakleden Suna Kili, “Atatürk ve Politika”, s. 172.<br />

53 Reşat Kaynar, “Atatürkçülük Nedir”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

İkinci Kitap, s. 31.<br />

54 Eroğlu, “Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler,<br />

İkinci Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1998, Milli Eğitim Basımevi, s. 49.<br />

55 17 Şubat 1923, İzmir İktisat Kongresi Açış Söylevi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 105.<br />

56 01 Mart 1924, TBMM, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 350.<br />

57 24 Ekim 1922, United Pres Muhabirine Demeç, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 69.<br />

58 01 mart 1924, TBMM, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 348-349.<br />

59 07 Şubat 1923, Balıkesir’de <strong>halkla</strong> Konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 98-99.<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Anayasa ve Atatürkçülük<br />

anlayıştır. Bunun aksini düşünmek için sebep yoktur.” 60 “Kuran ayetlerine ve<br />

Peygamberimizin sözlerine gelince, hükümetin yalnız esasları ifade dilmiştir. O esaslar<br />

şunlardır: Danışıp-konuşma (meşveret), adalet ve Devlet Başkanına itaat.” 61 “Türk<br />

milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek<br />

istiyorum. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince<br />

ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor.” 62 “Cenab-ı Risaletpenah efendimiz,<br />

bütün ehl-i islamın, ehl-i kitabın malumu olduğu üzere, taraf-ı Bariden hakayık-ı<br />

diniyeyi dünyayy-ı beşeriyete tebliğ ve tefhime memur buyuruldular ve ismi<br />

Peygamberdir. Yani haber isaline memurdur. Cenab-ı hak, nusu-u Kuraniyesinde<br />

kendisine emaret, saltanat, tacidarlık tevcih etmiş değildir. Hükğmdarlık vermiş<br />

değildir. Peygamberlik vazifesiyle irsal buyurmuştur.” 63 “Ey millet, Allah birdir. Şanı<br />

büyüktür. Allahın selameti, atifeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz<br />

Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara hakayiki diniyeyi tebliğe memur ve resul<br />

olmuştur. Kanunu Esasisi, cümlemizce malumdur ki, Kuran-ı Azimüşşandaki<br />

husustur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü<br />

dinimiz akla, mantığa, hakikata tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla,<br />

mantığa ve hakilata tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavanin-i tabiyei ilahiye<br />

beyninde tezat olması icabederdi. Çünkü bilcümle kavanin- kevniyeyi yapan Cenab-ı<br />

Hak’tır.” 64 “Hangi şey akla, mantığa, kamu menfaetlerine uygundur, biliniz ki o,<br />

bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaetine, İslamın<br />

menfeatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın,<br />

mantığın uygun olduğu bir din olmasaydı en olgun din olmazdı, son din olmazdı.” 65<br />

“Bizim dinimiz hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.<br />

Allah’ın emrettiği şey, Müslüman erkek ve kadın beraber olarak ilim ve irfan<br />

kazanmasıdır. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya<br />

gitmek ve ona sahip olmak mecburiyetindedir. İslam ve Türk tarihi incelenirse<br />

görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk<br />

toplum hayatında kadınlar ilim ve irfan bakımından ve diğer hususlarda erkeklerden<br />

kesinlikle geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir”. 66<br />

“Mazinin yanlış ve batıl inanışları ve itikatlarıyle İslamiyeti bozdukları ve bu suretle İslami<br />

gerçeklerden uzaklaştıkları için kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.” 67<br />

60 11 Aralık 1924, Times Muhabirine Cevap, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. III, s. 110.<br />

61 Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 11.<br />

62 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. III, 1954, Türk İnkılap Enstitüsü yayını, s. 70 ve<br />

93; aynı konuda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 457.<br />

63 1923, Arı İnan, M. K. Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1982, TTKY, s. 102;<br />

aynı anlamda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 460..<br />

64 7 Şubat 1923, Balıkesir Paşa Camisi, Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri,<br />

Birinci Kitap, Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Ankara,<br />

1998, Milli Eğitim Basımevi, 5. Baskı, s. 464.<br />

65 16 Mart 1923, Adana Esnafıyla Konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 131.<br />

66 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, 1952, Türk İnkılap Enstitüsü Yayını, s. 85-<br />

86; aynı konuda bk. Atatürkçülük, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Birinci Kitap, s. 335.<br />

67 20 Mart 1923, Konya Gençleriyle Konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 142-143.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

2<br />

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK TÜRK<br />

POLİS TEŞKİLATINA VE<br />

MENSUPLARINA NASIL BAKIYORDU<br />

SORUSUNA CEVAP NİTELİĞİNDEKİ<br />

GURUR DUYULACAK TEBRİKLERİ<br />

GİRİŞ<br />

Demokratik toplumlar ve bu toplumların somutlaşmış biçimi olan aynı<br />

nitelikteki demokratik devletlerin bekası için <strong>polis</strong> ve <strong>polis</strong>iye uygulamalar<br />

olmazsa olmazların başında gelir. Hak ve özgürlüklerin korunma altına alındığı<br />

demokratik toplumlarda, bu koruma ve kollama görevi zabıta birimlerine<br />

verilmiştir. Bu bakımdan zabıta bütün gücüyle, Mustafa Kemal Atatürk’ün dile<br />

getirdiği; “Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır” öz deyişinde olduğu gibi<br />

milletin, kültürel alışkanlık ve demokratik teamüller doğrultusunda oluşturduğu<br />

devlet kadar, devletin sahip olduğu ülke bütünlüğünü de korumak zorundadır.<br />

Bu konumundan dolayı da ülkenin ve ülke insanının en yakın dostu<br />

konumundadır.<br />

Türk’ün İstiklâl Mücadelesinin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk de genel<br />

zabıtanın parçası konumundaki Türk Polisinin, halkın huzur ve güveni açısından<br />

vazgeçilemez olduğunu biliyordu. Aynı zamanda iç güvenliğin sağlanmasında<br />

alternatifinin bulunmadığının idraki içindeydi. Çünkü o, bunu kolayca anlayacak<br />

derecede modern eğitim görmüştü. Aynı zamanda, modern dünyayı bir<br />

bölümüyle tanıma fırsatını bulmuştu. Olağanüstü bir zekâya sahip olduğundan<br />

dolayı bir bütünlük içinde, bütünle parçaları aynı karede görme ve birlikte<br />

değerlendirme zekâsına sahipti.<br />

Anadolu’da birliği sağlama ve işgalden kurtulmanın hesaplarını yaparken,<br />

Türk Polisine ve bilhassa İstanbul’da görev yapan <strong>polis</strong>lere çok özel görevler<br />

vermişti. Anadolu’ya gitme ve Necip Türk Milletiyle bütünleşmesini sağlayacak<br />

emri aldığında ilk olarak, İstanbul’da bulunan toplum önderleriyle subay ve<br />

<strong>polis</strong>leri gizli cemiyetler kurmaya ve yönetmeye teşvik etti. Anadolu’daki<br />

mücadelede ihtiyaç duyabileceği silah, mühimmat ve malzemelerin bu cemiyetler<br />

vasıtasıyla temin edilmesini planlıyordu. Bu planını da o anda İstanbul’un en<br />

güçlü örgütlenmesi konumundaki asker ve <strong>polis</strong>in üst amirlerine iletti. İleti, emir<br />

olarak kabul edildi. Böylelikle Anadolu’ya giderken örgütlediği güçleri<br />

* I. Sınıf Emniyet Müdürü, Merkez Emniyet Müdürü, Türk Polis Tarihi Araştırma<br />

Merkezi Başkanı, sahineyup61@gmail.com<br />

Eyüp ŞAHİN *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


mücadelenin emrine amade bir vaziyette teyakkuz halinde bıraktı. Bu örgütleme<br />

biçimi, onun teşkilatçılığını ve yöneticilik dehasını ortaya koyması bakımından<br />

çok önemlidir.<br />

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tanzimat’ı takiben her alanda olduğu gibi<br />

eğitim alanında da yapılan yenilikler doğrultusunda zamanın modern eğitim<br />

anlayışına göre yapılandırılan ve aynı anlayışla eğitim veren ‘Mektebi Harbiye’de<br />

eğitim gördü. Bu eğitim, onun liderlik vasfının daha da öne çıkmasında büyük<br />

önem arz etmiştir.<br />

Bu okulun birinci kısmında, genel kültür derslerine ağırlık veriliyordu. Sekiz yıl<br />

süren birinci kısımda genel kültür dersleriyle eğitime tabi tutulan bu yetenekli<br />

gençler arasından sekizinci yılın sonunda, istidadı ve kabiliyeti görülenlerden en<br />

başarılı 100 öğrenci seçilerek ikinci kısma gönderiliyordu. Burada; matematik,<br />

mühendislik, geometri, haritacılık ve geometri uygulamaları eğitimi verilirdi. 1<br />

Böylesine bir eğitim alan, bunun yanında yaratılışının gereği olarak sahip olduğu<br />

büyük zekâ, onun böylesine bulanık ve sisli bir havada ülkenin içinde bulunduğu<br />

zorlukları net olarak görmesini sağladı. Çünkü o, Mustafa Kemal’di ve kendini<br />

ülkesinin kurtuluşuna adamıştı.<br />

İSTİKLAL MÜCADELESİ ÖNCESİNDE<br />

Mustafa Kemal Atatürk, İstiklal Mücadelesini başlatmak üzere Anadolu’ya<br />

gitmeden önce, İstanbul’daki askeri ve sivil kuruluşların önderlerini çeşitli<br />

vesilelerle bir araya topladı. Birbirleriyle ilintili olarak toplanan sivil ve resmi<br />

toplum birimlerinin önderleri, Anadolu’da sürdürülmesi düşünülen mücadelenin<br />

ihtiyaç duyacağı insan ve malzeme kaynağının sağlanması sorunlarını masaya<br />

yatırdı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün öngörüsü doğrultusunda bu girişimleri<br />

sonuçlandırabilecek gizli örgütlerin kurulmasını onaylamakla birlikte istenilen<br />

biçimde örgütlenme faaliyetlerini de üstlendiler.<br />

Yapılan çalışmalar sonucunda; görev sahası ve çalışma biçimi bizzat Atatürk<br />

tarafından kararlaştırılan ‘M.M.’ gurubu hayata geçirildi. Kurulan milli cemiyet, kısa<br />

zaman içinde örgütlenmesini tamamlayarak kendisi için öngörülen yükümlülükleri<br />

yerine getirmeye başladı. ‘Milli Müdafaa’ kelimesinin baş harflerini kendine isim<br />

olarak seçen bu gizli örgütlenme; gençliğini Tulumbacılıkla geçiren ve Çanakkale<br />

Savaşında Mustafa Kemal’in emir çavuşluğu görevini yürüten Topkapılı Cambaz<br />

Mehmet Bey’i ittifakla başkanlığa seçti. Bu örgütlenmeye, İstanbul’da kalan<br />

vatansever asker, <strong>polis</strong> ve siviller de tereddüt etmeden katıldılar.<br />

Mustafa Kemal’in emir ve direktifleri doğrultusunda, Anadolu’ya silah,<br />

cephane ve insan kaçırmak üzere kurulan M. M. örgütlenmesinin en faal<br />

üyelerini <strong>polis</strong>ler oluşturuyordu. Görevleri gereği geniş mıntıkalarda çalışma<br />

ayrıcalığına sahip olan <strong>polis</strong>ler, bilhassa istihbarat toplamada çok başarılı oldular.<br />

Hayati bilgilere ulaştılar. Anadolu’daki mücadelenin ihtiyaç duyduğu<br />

yöneticilerin güvenli bir biçimde İstanbul’dan ayrılmaları için gerekeni<br />

aksatmadan yerine getirdiler. Bu maksatla Kocaeli yakınlarında bir menzil de<br />

kurdular. 2<br />

1 ERGİN, O. Nuri, “İstanbul Mektepleri ve İlim, Terbiye ve Sanat Müesseseleri<br />

Dolayısıyla Türkiye Maarif Tarihi”, 5 cilt, c.1–2, sayfa: 315–333, İstanbul–1977.<br />

2 SALIŞIK, Selahattin, “Geçmiş Zaman Olur ki: Topkapılı Cambaz Mehmet Bey<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

Birinci Dünya Savaşına katılan Osmanlı Devleti, itilaf devletlerinin yenilgiyi<br />

kabul etmesi sonrası açık bir biçimde yenilmemesine karşılık, bir başına<br />

bırakıldığından dolayı mütareke imzalamak zorunda kaldı. Bunun tabii sonucu<br />

olarak da şehit kanlarıyla adeta hamur gibi yoğrulan Mukaddes Anadolu<br />

topraklarına Türk Milletinin tarihi düşmanları musallat oldu.<br />

Varlığının bütününü vatanın selametine adamış olan Türk Halkı gibi<br />

vatanperver Türk Polisleri de Anadolu topraklarında cereyan eden olaylar<br />

karşısında tarifsiz acılar duyuyordu. Bu acılardan kurtulmanın çaresinin, vatanın<br />

bütünlüğünün sağlanmasından geçtiğine hükmeden Kahraman Polisler,<br />

amirinden memuruna Karakol Cemiyetinin kuruluş faaliyetlerine katıldılar. Bütün<br />

güçlerini cemiyetin başarılı olması için harcadılar. 3<br />

Bahse konu cemiyet, Sivas Kongresinin görevini icra etmesinin ardından<br />

13 Kasım 1919 tarihinde kuruldu. Teşkilatın kurulmasında ve başarılı<br />

görevler ifa etmesinde özellikle planlanan gaye doğrultusunda İstanbul’da<br />

kalan subaylarla “Teşkilât-ı Mahsusa” üyeleri ve <strong>polis</strong> teşkilatı elemanlarının<br />

büyük gayretleri görüldü.<br />

Karakol Cemiyetinin önemli bir bölümünü oluşturan elemanların bağlı olduğu<br />

“Teşkilatı Mahsusa” 1913 yılında bizzat Enver Paşa tarafından kurularak<br />

kendisine bağlı gizli bir örgüt olarak yapılandırıldı. Birinci Dünya Savaşının<br />

başlamasıyla birlikte devlet ve millet için faydalı hizmetlere imza atan teşkilat ve<br />

üyeleri kendilerinden beklenen hizmetleri fazlasıyla yerine getirdiler.<br />

Dünyanın hayranlığını kazanan ve bazı milli örgütlenmelere örnek teşkil eden<br />

teşkilatı mahsusa yapılanması, zorunlu olarak 1918 yılı itibariyle Osmanlı<br />

Devletinin yönetiminin dışına çıktı. Buna karşılık, teşkilat yönetici ve üyeleri<br />

bünyelerinde taşıdıkları mücadele azmini İstiklâl Mücadelesinin kazanılmasına<br />

yönelttiler. Bu gaye ile yerel manada mücadele birimlerinin kurulması, ‘Kuvayi<br />

Milliye’ birliklerinin oluşturulması, bu birliklerin modernize edilerek düzenli<br />

orduların kurulması ve işgal altında bulunan yerlerde ve bilhassa İstanbul’da gizli<br />

cemiyetlerin kurulması hususunda önemli görevler ifa ettiler.<br />

Bu gaye doğrultusunda İstanbul’da kurulan Karakol Cemiyetinin önemli bir<br />

bölümünü de <strong>polis</strong>ler oluşturuyordu. İşgale rağmen asayiş ve güvenliğin<br />

sağlanması hususunda ihtiyaç duyulmasından dolayı görevlerinin başında kalan<br />

Türk Polisi, halkını korumanın yanında, bu gibi gizli cemiyetlere de katılarak<br />

vatanın kurtulması doğrultusunda hizmet gördüler.<br />

Cemiyet, öncelikli olarak Türklere zulmeden azınlıkların bu emellerinden<br />

vazgeçmesi için gerekli önlemleri almakta gecikmedi. Bu doğrultuda; Topkapı,<br />

Şehremini, Eyüp Sultan, Kasımpaşa, Beyazıt, Aksaray, Bakırköy, Üsküdar,<br />

Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Anadoluhisarı, Beykoz, Kavak, Sarıyer,<br />

Büyük Dere, Beşiktaş ve Galata’da direniş örgütünün şubeleri açıldı ve mücadele<br />

başlatıldı.<br />

Anadolu’da başlayan İstiklal Mücadelesini yürütenlerin ihtiyaç duyduğu araçgereç,<br />

silah-mühimmat ile insan kaynağının temini hususunda Karakol<br />

Kimdir? (III)”, Polis Emeklileri Polis Dergisi, y.22 s275, sayfa:20–21, İstanbul-<br />

3 BİRİNCİ, İhsan, “Milli Mücadele İçin Kurulan Önemli Çeteler III”, Polis Emeklileri<br />

Sosyal Yardım Derneği Polis Dergisi, y.22, s.275, sayfa: 20–21, İstanbul–1975.<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Cemiyetinin çok büyük yarlılıkları görüldü. Bilhassa İstanbul’da kalan, ancak<br />

Anadolu’daki mücadelenin başarıya ulaşmasında ihtiyaç duyulan askeri ve mülki<br />

yöneticilerin işgal altında bulunan İstanbul’dan, Anadolu’ya gönderilmesi<br />

hususuna çok büyük bir önem verildi. Bu gaye doğrultusunda, geçiş yapan<br />

insanların güvenlik içinde istenilen yere ulaştırılmaları için Kocaeli civarında bir<br />

menzil teşkilatı kuruldu. Eski başkent İstanbul ile Milli Mücadelenin komuta<br />

merkezi ve gelecekteki başkenti konumundaki Ankara’nın arasındaki yolun<br />

hemen hemen tam ortasında kurulan bu menzil teşkilâtı, insan kaynaklı geçişlerin<br />

güvenlik içinde ve sağlıklı biçimde yapılmasını sağlıyordu. Menzil yapılanması,<br />

hareketi baltalamak isteyen zararlı unsurların geçişini önleme manasında filtre<br />

görevi de yapıyordu.<br />

Faaliyete geçirilen gizli cemiyetlerin fedakârca çalışmaları sayesinde, Anadolu’da<br />

başlayan Milli Mücadele hareketine hayat vermesi muhtemel üst düzey yöneticilerin<br />

mücadeleye katılmasının sağlanması hususunda övgüye değer çalışmalar yapıldı.<br />

Bunun sonucunda başarı geldi.<br />

İstanbul’da bulunan <strong>polis</strong> merkez ve mevkilerindeki <strong>polis</strong>ler istisnasız Karakol<br />

Cemiyetine katıldılar. Katılımla birlikte üzerlerine düşen görevleri irdelemeden,<br />

bıkmadan ve usanmadan büyük bir azimle yerine getirdiler. Gizli cemiyet<br />

saflarında bahse konu manada ilk olarak harekete geçen Topkapı Polis Merkezi<br />

çalışanları oldu.<br />

Gizli Cemiyetlerde faal olarak görev yapan <strong>polis</strong>lerden Serezli Ahmet Niyazi,<br />

Gözlüklü Cemal, Komiser Arnavut Tayip, Sivil Memur Saip, Serkomiser Arnavut<br />

Cavit ve Şube Müdürü Mazhar Beylerin büyük yararlılıkları görüldü.<br />

Mareşal Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü’nün, Türk Milletince Anadolu<br />

toprakları üzerinde başlatılan Milli Mücadele hareketine katılmak üzere<br />

İstanbul’dan Ankara’ya güvenlik içinde gitmeleri de bu gizli cemiyetlerin<br />

kahraman elemanları tarafından sağlanmıştır. 4<br />

İSTİKLAL MÜCADELESİ SIRASINDA<br />

M. M. gurubu ve Karakol Cemiyeti, 1453 yılı itibariyle Fatih Sultan Mehmet<br />

Han tarafından fethedildikten sonra Türk Milletine ebedi yurt olarak yeniden<br />

yapılandırılan ve bugünkü kimliğine kavuşturulan İstanbul’un 16 Mart 1920 tarihi<br />

itibariyle itilaf devletleri tarafından işgal edilmesi üzerine faaliyetlerine hız<br />

verdiler. Bilhassa Fransızların kontrolüne bırakılan sur içi ve Çatalca’ya kadar<br />

uzanan bölgedeki faaliyetlerini üst derecede sürdürdüler. Bunun sebebi; Osmanlı<br />

Toplumunun Tanzimat yönetimiyle birlikte Fransız toplumuyla kurulan toplumsal<br />

<strong>ilişkiler</strong>de yatıyordu. Kurulan toplumsal <strong>ilişkiler</strong>, taklitten öteye geçmemiş olsa da<br />

bir ilişki idi ve Milliciler bunun faydasını her zaman ve zeminde gördüler.<br />

Buna paralel olarak oluşan bir başka ayrıcalık da, Fransız askerlerinin<br />

arasında Kuzey Afrika kökenli Müslüman askerlerin bulunmasıydı. O Müslüman<br />

askerlerden oluşan bir birlik, Osmanlı Devletinin malı olan Rami Kışlasının da<br />

kontrolünü üstlenmişti. O kışlada, Osmanlı Devletine, daha doğrusu Türk<br />

4 ŞAHİN, Eyüp, “Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Türk Polisinin<br />

İstiklal Mücadelesi İçin Kurulan Karakol Cemiyetindeki Üstün Hizmetleri”, ISBN,<br />

975585–190–9/539, Araştırma Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlığı Yayın No. 152, sayfa:<br />

98–103, Ankara–2001<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

Milletine ait silah ve mühimmat bulunuyordu. Bu silah ve mühimmatın,<br />

Anadolu’da hayat bulan İstiklal Mücadelesine aktarılması hususunda çalışmalar<br />

yapan M. M. Gurubunun genel karargâhı da Fransız işgal bölgesinde<br />

bulunuyordu. Bir bütün halinde değerlendirilen yapılanmanın sonuca gitmede<br />

büyük bir yarar sağlayacağı ve açmazları ortadan kaldıracağı değerlendirmesinin<br />

hayata geçirilmesi için, Fransızlar tarafından Lejyoner olarak adlandırılan<br />

Müslüman Fransız Askerlerinin hiç olmazsa bir bölümünün elde edilmesi<br />

gerekiyordu. Milli örgütlenmeler, bunu sağlamak için olağanüstü ve uzun soluklu<br />

bir çalışma içine girdiler.<br />

Yürütülen istihbarı çalışmalar sonucu yapılan tespitler doğrultusunda; Kuzey<br />

Afrika kökenli Müslüman Fransız askerlerinin bilhassa Cuma namazlarını Eyüp<br />

Sultan Camiinde kıldıkları tespit edildi. M. M. Gurubu ileri gelenleri ile karakol<br />

Cemiyeti mensupları, haftada bir kere topluca camiye gelen ve Türk Milletiyle<br />

gönül bağı bulunan bu askerlerin Anadolu’da başlatılan İstiklal Mücadelesine<br />

sempatiyle yaklaşmalarının sağlanması, en azından karşı olmamaları için Hafız<br />

Kemal Beyi görevlendirdi. Görev emrini alan Hafız Kemal Bey de, her hafta<br />

“İslam’da Yardım” konusunu işlemeye başladı. Verilen vaazlar, Cezayirli<br />

Müslüman askerlerin safları arasında yer alan ve Fransızca bilen sivil emniyet<br />

mensupları ile M. M. Gurubunda görevli sivil kıyafetli subaylarla Karakol<br />

Cemiyetinin üyelerince Müslüman Fransız askerlerine tercüme ediliyordu.<br />

Başlatılan bu çalışmaların başarıya ulaşmasından bilhassa M. M. Gurubu Başkan<br />

Yardımcısı Binbaşı Kemal Koçer ile Hafız Kemal Bey birlikte sorumlu idiler. 5<br />

Yunanlılarla Ege Bölgesinde çarpışan Türk Ordusu taktik gereği, Eskişehir-<br />

Kütahya yönüne doğru çekilmeye başladı. Bu çekilme, düşmanın saldırganlığını<br />

önlemek ve kuvvet topladıktan sonra karşı taarruza geçerek düşmanı Anadolu<br />

Topraklarından atmak için Sakarya Nehrinin Havzasına kadar sürdü. Türk<br />

Ordusu burada durarak savunma mevzilerini inşa etmeye başladı.<br />

Ege Ordusu cephesinde bu hareketlilik sürerken, M. M. Gurubu Başkanı<br />

Topkapılı Cambaz Mehmet Beyin telefonu çaldı. Telefonda İstanbul Emniyet<br />

Müdürü Esat Bey vardı. Kendisini makamına çağırdı. Derhal Emniyet<br />

Müdürünün makamına gitti.<br />

Emniyet Müdürü Esat Beyi kendisini bekler buldu. Esat Bey hiç vakit<br />

kaybetmeden elinde bulunan ve şifresi çözülmüş telgraf suretini uzatarak,<br />

okumasını istedi. Telgrafta şu ifadeler vardı:<br />

“İstanbul Emniyet Müdürü Albay Esat Beye, ‘Zata<br />

Mahsustur.’Eskişehir-Kütahya hattından geri çekiliyoruz. Sakarya<br />

gerisinde toplanacağız. MM Gurubu elindeki her imkânı kullanarak<br />

silah ve cephane yetiştirsin. Şifreli imza: Mustafa Kemal. Açık imza:<br />

Tevfik, Genel Sekreter.”<br />

Mehmet Bey, Rami Kışlasında bulunan silah ve mühimmatın nakle hazır<br />

olmasına karşılık taşıyacak gemi bulmakta zorlandıklarını beyan etti. Bunun<br />

üzerine Emniyet Müdürü Esat Bey Kızılay Başkanı Hamit Beyi aradı. Topkapılı<br />

Cambaz Mehmet Beyin ortaya koyduğu durumu kendisine iletti. “Bir saate kadar<br />

5 SALIŞIK, Selahattin, “Geçmiş Zaman Olur ki: Rami Kışlası Boşaltılıyor (VII)”, Polis<br />

Emeklileri Polis Dergisi, y. 22, s.279, sayfa:29–30, İstanbul.<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


cevap bekliyorum” diyerek telefonu kapadı. Nihayet bir saatten fazla bir zaman<br />

geçtikten sonra Kızılay Başkanı Esat Bey aradı. Not almaya başlayan Esat Beyin<br />

yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Konuşma bittikten sonra tuttuğu notu<br />

Topkapılı Cambaz Mehmet Beye uzattı. Notta:<br />

“Yuvakimyan Hanının birinci katında La Frances şirketi müdürü M.<br />

Şarl Kalçi’yi ziyaret ediniz. Kendisine gerekli talimat verilmiştir. Açık<br />

konuşabilirsiniz.” 6<br />

Harekete geçen M. M. Gurubu ve Karakol Cemiyeti mensupları, gerekli<br />

bağlantıları sağladıktan sonra, Rami Kışlasında bulunan silah ve mühimmatı,<br />

vatansever üyeleri aracılığıyla arabalara taşıdılar. Silah ve mühimmat, arabalarla<br />

Galata Rıhtımına nakledildi. Rıhtıma taşınan silah, mühimmat ve diğer malzeme,<br />

gizliliğe azami dikkat gösterilmek suretiyle 24 Temmuz 1921 akşamı İngiliz Askeri<br />

<strong>polis</strong>inin gözlerinin önünde Ararat isimli Fransız vapuruna yüklendi. Vapura<br />

yüklenen silah, mühimmat ve diğer malzemeler olması gereken yerde<br />

kullanılmak üzere yola koyuldular<br />

Kayıtlara göre bu malzemeler; 156 000 adet top mermisi, 94 adet top kaması,<br />

100 000 adet çeşitli cinste bomba, 270 adet ağır makineli tüfek, 200 000 adet<br />

kasatura, 463 000 adet çeşitli büyüklükte çadır, 413 adet telefon, 642 adet eğer<br />

takımı, 19 371 adet at başlığı, 3 240 adet koşum takımı, 4 690 adet çeşitli fünya<br />

ile 592 adet lağım fitili ile sayfalar dolusu çeşitli askeri malzemelerden<br />

oluşuyordu. 7<br />

Bunları başaran M. M. Gurubu ile Karakol Cemiyetinin önemli bölümünü Türk<br />

Polisinin vatansever mensupları oluşturuyordu. Ülke sevdalısı bu insanlar,<br />

önderlerinin isteğini kendi benlerinde dahi sorgulamadan, her halükarda irdeleme<br />

gereği duymadan yerine getirmenin kaygısına düştüler. Maddi ve manevi desteklerini<br />

başlatılan mücadeleye yönlendirmede asla bencil davranmadılar. Kurtuluş<br />

Mücadelesinin önderi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Polisinin bu yanını iyi bildiğinden<br />

olacak ki, kendilerine Türk Kurtuluş hareketinin en çok ihtiyaç duyacağı kaynakların<br />

temin edilmesi görevini vermişti.<br />

Aynı duygu ve düşüncelerin yönlendirmesiyle İstanbul’un dışında<br />

meydana gelen ve milli kalkışmada Türk Milletine örnek olan Maraş<br />

direnişinin sembol ismi olan Serkomiser Aslan Beyin mücadelesi ayrı bir<br />

önem ifade eder. Aslan Bey, Maraş direnişini başarıya götüren isim olarak<br />

nam salmıştır. Yardıma gelen bazı kuvvetlerin zorlu direniş esnasında<br />

baskılara dayanamayarak, Maraş’tan ayrılmasına karşılık, o ümidini hiç<br />

kaybetmedi. Maraş’ın Fransız istilasından kurtulması için yapılması gereken<br />

her şeyi yaptı ve Maraş’ın Fransızlardan temizlenmesini sağladı.<br />

Türkiye Büyük Millet Meclisinin birinci dönem milletvekili olmasına karşılık,<br />

Güney Cephesindeki halkın milli kuvvetler şeklinde örgütlenerek düşmana<br />

yöneltilmesini sağlamak üzere görevlendirildi. Mustafa kemal Atatürk’ün Türk<br />

Polis Teşkilatına ve onun mensuplarına bakışının en berrak görüntüsüdür. Arslan<br />

TOĞUZATA; Maraş Direnişinin başında bulunan isim olmasının yanında,<br />

Fransızlara karşı yürütülen istilayı sona erdirme savaşını, her türlü olumsuzluğa<br />

6 SALIŞIK, Selahattin, a. g. m. sayfa:30.<br />

7 Harp Tarihi Encümeni: “Türk İstiklal Harbi “c.II, sayfa: 70.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

rağmen terk etmemiştir. Birçok insan tarafından terk edilen direnişi başarıya<br />

ulaştırarak Maraş’ı Fransız işgalinden kurtarmayı başarmıştır. 8<br />

İstiklal Mücadelesini başlatmak üzere 19 Mayıs 1919 tarihi itibariyle Samsuna<br />

gelen Mustafa Kemal Atatürk, 20 Mayıs 1919 Salı günü Samsun Polis<br />

Birimlerinde yaptığı teftişten sonra;<br />

“Vazifeniz mühim ve mukaddestir. Asayişin idame ve istikrarının<br />

ihtimamı için çok fazla gayret göstermelisiniz”<br />

Sözleriyle, <strong>polis</strong> kuruluşunun toplumun dirlik ve düzeninin sağlanmasında ne<br />

derece önemli olduğunun altını çizmiştir. 9<br />

Kurtuluş Mücadelesinin ivme kazanması için Amasya-Erzurum-Sivas-Ankara<br />

hattında bilgilenme ve bilgilendirme hareketi başlatan Mustafa Kemal Atatürk,<br />

kafasında tasarladığı zorunlu nedenlerden dolayı Amasya'ya gelmeyi<br />

arzuluyordu. Ancak Paşa, Havza'dan Amasya'ya gelmeden evvel halktan ileri<br />

gelen ve güvenilir bir kaç kişi ile Havza'da görüşüp, yöre ve çevresi hakkında<br />

bilgi toplamak istedi. Bu istek doğrultusunda Komiser İsmail Efendi<br />

Başkanlığı'nda toplanan bir heyet ile birlikte Havza'da Mustafa Kemal Paşa ile<br />

görüşüldü. Görüşmeler sonucunda ikna olan Mustafa Kemal, Amasya’ya geldi.<br />

Amasya’da bulunduğu zaman dilimi içinde Amasya Polis Biriminin olağanüstü<br />

ilgisiyle karşılandı ve uğurlandı.<br />

Atatürk’ün uğurlanmasından sonra, bindiği araçtan düşen ve kendisine ait<br />

olan çantayı bularak büyük bir özenle saklaması sonucunda, Amasya Komiser<br />

Muavini Osman Nuri Efendi (ÇAĞAN) Mustafa Kemal tarafından bizzat kaleme<br />

alınan telgrafla birlikte 50 Osmanlı Lirası ile ödüllendirildi. 10<br />

Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’yu düşmandan kurtarmak için harekete<br />

geçtiğini öğrenen <strong>polis</strong>ler, İstanbul Hükümetini tanıladılar. Kuvvayi Milliyenin,<br />

emrine girdiklerini ilan etme gereğini duydular. Bunu da deklere etmekten<br />

çekinmediler. Büyük Millet Meclisinin 02 Haziran 1920 tarih ve ikinci celsesinde<br />

okunan Kastamonu Valisi Cemal Bey’in Zonguldak Polislerinin Kuvayi Milliye<br />

emrine girerek Ferit Paşa hükümetini tanımadıklarına dair telgrafı bunun en güzel<br />

kanıtıdır. Telgraf şu satırlardan oluşuyordu:<br />

“Dâhiliye Vekâletine,<br />

Zonguldak’a talimat-ı mahsusa ile gönderilen Şevket Turgut<br />

Bey’den şimdi alınan telgraf nameye nazaran Zonguldak’ta İstanbul’dan<br />

gelen bilumum <strong>polis</strong>ler ve memurini saire, Kuvayi Milliye emrine<br />

giderek, Ferit Paşa hükümetini tanımadıklarını, Mutasarrıf vekili Kadri<br />

Bey’e tebliğ ettikleri gibi Kuvayi Milliye aleyhtarlarından Mal Müdürü<br />

Mevlüt Lütfü ve İstanbul’dan gelen İnzibat Zabiti Jandarma Bölük<br />

Kumandanı Yüzbaşı Cemil Efendi’ler tevkif edilerek Mahfuzen Devrek’e<br />

8 ŞAHİN, Eyüp, “Türk Polis Teşkilatının Şanlı Geçmişinde ve Cumhuriyete Giden<br />

Yolda İz Bırakan Polisler”, ISBN 975–585–418–5, EGM Yayın No. 371, APK Yayın No.<br />

230, sayfa 451–453, Ankara–2004.<br />

9 SARISAKAL, Baki, “Samsun Polis Tarihi”, Samsun Araştırmaları: 5, ISBN 975–98324–1–<br />

0, sayfa: 5, Samsun, Mart–2006.<br />

10 Bahse Konu bilgi, Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Dairesi Başkanlığı Özlük<br />

Dosyalarının Bulunduğu Arşivdeki Komiser Muavini Osman Nuri Efendi (Çağan)’ın 774<br />

numaralı özlük dosyasındaki bilgilerden elde edilmiştir.<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


izan kılınmış ve mutasarrıf ve refakatinde bulunan Mülkiye Müfettişleri,<br />

kısa bir müzakereden sonra istifa eylemiş tarafımızdan mukaddeme<br />

mutasarrıf vekâletine tayin kılınan Cevdet Bey mutasarrıflık umuruna<br />

vaziyet eylemiştir.” 11<br />

İstanbul’da görev yapan gizli cemiyetlerin Felâh Gurubu, M. M. Gurubu ile<br />

Karakol Cemiyetinin vatansever elemanları, Ankara’da kurulan Türkiye Büyük<br />

Millet Meclisi Hükümetine yönelen casusluk faaliyetlerini de sıkı biçimde takip<br />

etmeye başladılar. Tüccar ve Gazeteci kimliğine bürünerek Türkiye Büyük<br />

Millet Meclisi Hükümetine ulaşmak isteyen casuslar, anında tespit edildikten<br />

sonra, haklarındaki bilgiler, birer adet resimleriyle birlikte kendileri Ankara’ya<br />

varmadan hükümet görevlilerinin eline ulaştırılıyordu. Buna en güzel örnek<br />

Hint asıllı İngiliz casusu Mustafa Sagir’in faaliyetlerinin deşifre edilerek<br />

yargılanması olayıdır.<br />

Dünyanın bir bölümünü kana bulayan Birinci Dünya Savaşı bütün hızıyla<br />

sürüyordu. Suriye’de bulunan Osmanlı Ordusunun komutanlığını ve o havalinin<br />

genel valiliğini Bahriye Nazırı Cemal Paşa yapıyordu. Cemal Paşa, Şam’da<br />

faaliyet gösteren Hilal-i Ahmer Cemiyetinin kayıtlı üyesi olan Nizamettin<br />

ismindeki Hintliyi eline verdiği bir tavsiye mektubuyla Hilal-i Ahmer Cemiyeti<br />

Başkanı Dr. Esat Paşaya gönderdi.<br />

Dr. Esat Paşa, Cemal Paşanın gönderdiği Hintliyle yakından ilgilenme<br />

gereğini duydu. Kendisine Hilal-i Ahmer Cemiyetinde münasip bir iş vererek<br />

maaşa bağlanmasını da sağladı. Bunlara ek olarak kendisini Teşkilat-ı<br />

Mahsusanın Başkanı Nizamettin Beye de tavsiye etti. Sonuçta; Teşkilat-ı<br />

Mahsusada çalışmasına ve gizli görevler almasına vesile oldu.<br />

Hüsamettin Bey, Esat Paşanın isteğini olumlu bulduğundan dolayı<br />

Nizamettin’i Teşkilat-ı Mahsusanın Hindistan İşleri İstihbarat Şube Müdürü olan<br />

Hint asıllı Miracettin Beye gönderdi. Nizamettin, buna karşılık olarak, öncelikle<br />

Esat Paşa ile Miracettin Beyin arasını açmaya çalıştı. Her ikisine de ayrı ayrı ve<br />

birbirleri aleyhinde ihbarlarda bulunarak onları uzlaşmaz iki düşman haline<br />

getirmek için büyük bir gayret sarf etti. Son olarak da Esat Paşa’yı İngilizlere<br />

ihbar ederek Malta Adasına sürgüne gönderilmesine sebebiyet verdi.<br />

Teşkilat-ı Mahsusanın Hindistan İşleri İstihbarat Şube Müdürü olan Binbaşı<br />

Miracettin Bey Nizamettin’in çelişkili hareket ve davranışlarından şüphelendi.<br />

Şüphesini doğrulatmak gayesiyle de Nizamettin’i gizlice takip ettirmeye başladı.<br />

Yaptırdığı takip ve tarassut sonucunda Nizamettin’in İstanbul’da bulunan İngiliz<br />

istihbarat biriminin merkezi konumunda olan ‘Kroker’ oteline devam ettiğini tespit<br />

ettirdi. Netice olarak da İngiliz Casusu olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.<br />

Bu arada Hint asıllı İngiliz casusu Nizamettin Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı<br />

Hüsamettin Beye gelerek, “Hüsamettin Beyefendi, Hint İslam Âleminin<br />

temsilcisi olarak İstanbul’a gelen önemli bir kişi sizi mutlaka görmek istiyor”<br />

dedi. Hüsamettin Bey de; “Önemli olduğunu söylediğin bu Hintli kimdir?<br />

İsmini bana söyleyebilir misin?” dedi. Nizamettin, “Evet efendim. Bu kişi Hintli<br />

Mustafa Sagir’dir. Kendisinde, Hint İslam Cemiyeti adına Kurtuluş<br />

Mücadelesinin önderi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine takdim edeceği kutsal<br />

11 “İstiklal Mücadelesinde Türk Polisi”, iem.gov.tr, Ulaşım Tarihi: 25.06.2006.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

bir emanet konumundaki mektup vardır. Milyonlarca altın para yardımını da<br />

paşaya teslim etmek üzere gelmiştir” dedi.<br />

Hüsamettin Bey bir müddet düşündükten ve söyleyecekleri şöyle bir<br />

tarttıktan sonra, “Benden ona tavsiye; İstanbul’dan geldiği yere dönsün.<br />

Şayet İngilizler onu ele geçirirlerse, Bostancı’daki karargâhlarında yol<br />

işlerinde çalıştırırlar, daha kötüsü Çanakkale’deki İngiliz mezarlığında soluğu<br />

alabilir. Sen ona iyilik etmek istiyorsan böyle söyle” dedi.<br />

Bu konuşmalardan sonra yanından ayrılan Nizamettin’i Teşkilat-ı Mahsusa<br />

üyelerine takip ettirdi. Nizamettin doğruca Kroker oteline gitti. Bir müddet sonra<br />

yanında bulunan Mustafa Sagir ile birlikte otelden ayrıldı. Doğruca İngiliz<br />

Sefaretine gittiler. Böylece, Mustafa Sagir’in de Nizamettin gibi İngiliz casusu<br />

olduğu tespit edilmiş oldu.<br />

Profesyonel bir İngiliz casusu olduğu anlaşılan Mustafa Sagir, İstanbul’da<br />

faaliyet gösteren gizli örgüt veya cemiyetlerin içine sızabilmek için olmadık<br />

entrikalar çevirmeye başladı. En büyük gayesi Ankara’ya ulaşmaktı. Bunu<br />

sağlamak için çoğunluğunu İstanbul <strong>polis</strong>inin oluşturduğu ‘Karakol Cemiyeti’nin<br />

içine girerek oradan alacağı bir mektupla Ankara yollarına düşmek istiyordu. Bu<br />

isteğinde başarılı oldu. Oradan aldığı bir tavsiye mektubuyla Varna üzerinden<br />

İnebolu’ya geçmeye teşebbüs ettiyse de yaptığı deniz yolculuğunda bindiği gemi<br />

fırtınaya tutulduğundan dolayı iğne adasına sığınmak zorunda kaldılar. Burada<br />

Yunanlılar tarafından yakalanarak tutuklandı.<br />

İngiliz gizli servisinin yardımlarıyla tutukluluktan kurtarılan Mustafa Sagir,<br />

İstanbul’a getirildikten sonra göstermelik olarak hapsedildi. Oyuna devam<br />

edilmek suretiyle, hapsedildiği yerden kaçmış izlenimiyle sığındığı Üçüncü<br />

Karakol Cemiyetinin yardımlarını aldı. Elde ettiği belgelerin yardımıyla önce<br />

İnebolu’ya ardında da Ankara’ya ulaşma başarısını gösterdi.<br />

Mustafa Sagir, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa adına Kılıç Ali tarafından<br />

merasimle karşılandı. Yanında da zamanın Ankara Valisi, Emniyet Müdürü ile birkaç<br />

milletvekili de bulunuyordu. Karşılama merasiminden sonra istirahatına ayrılan<br />

mahalle çekildi. Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra da Mustafa Kemal Paşa<br />

tarafından kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa Mustafa Sagir’i kabulü esnasında<br />

kendisine karşı iltifatlarda bulundu. Bu iltifatlar karşısında kendisini kabul ettirdiği<br />

zannına kapılan Mustafa Sagir emin hareketlerde bulunmaya başladı. Nede olsa<br />

Türkün Başbuğu Mustafa Kemal Paşayı gerektiği biçimde tanımıyordu. Siyasi bir<br />

deha ile karşı karşıya olduğu bilmiyordu. Anladığında da iş işten geçmiş olacaktı.<br />

Ankara’da kamp kurar Mustafa Sagir, önceleri otele yerleşti. Aradan geçen<br />

zaman içinde, uygun bir ev tutarak evini eyerleşti. Mustafa Sagir’in bütün<br />

hareketleri dikkatle izleniyordu. Her şeye rağmen tam itimat kazanmamıştı. Bu<br />

konularda şüpheci olan Ankara Hükümetinin yanında Anadolu’daki Milli<br />

Harekete karşı girişilen yoğun faaliyetlerden dolay Ankara Polisi Mustafa Sagir’i<br />

takip ve tarassut altında bulundurmayı ihmal etmedi.<br />

Mustafa Kemal Paşa daha ilk günlerde Mustafa Sagir’in casus olduğunu<br />

anlamıştı. Bir gün bu düşüncesini Yunus Nadi Beye söylemiş, ancak “Şimdilik<br />

kimseye söyleme” diye de tembihte bulunmuştu. Nedenini de daha sonraları<br />

Mareşal Fevzi Çakmak’a şöyle anlatmıştı:<br />

“Maksadım, Ankara ve İstanbul’daki Milli Müsellâh Kuvvetleri ile<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘MAH’ Teşkilatının nasıl çalıştığını anlamaktı. Onun için sabırlı olmaya ve<br />

beklemeye karar vermiştim. Ta içimize kadar elini kolunu sallayarak ve<br />

bizim en kadim dostumuz gibi girdiği halde, binlerce insandan mürekkep<br />

bu gizli teşkilat bakalım bu insanı anlamakta isabet ettirecek mi diye<br />

merak ediyordum. Çok şükür ki bu habisi tanımakta onlar da<br />

gecikmediler.”<br />

Ankara’da büyük zorluklarla kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun<br />

Hükümetinin Emniyet Genel Müdürlüğü her türlü imkânsızlığa karşılık, Mustafa<br />

Sagir’in mektuplarına gizli sansür uyguladı. Hazırlanan bir kimyasal karışımın<br />

yardımıyla İngiliz casusunun mektupları deşifre edildi ve casus olduğu açıkça<br />

ortaya konuldu. Derhal tutuklandı ve Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Bey<br />

tarafından sorgulandı.<br />

Önceleri yüklendiği görevle ilgili olarak herhangi bir bilgi vermemeye özen<br />

gösterdi. Elde edilen delillerin kendisine gösterilmesinde sonra herhangi bir<br />

zorluk çıkarmadan olanları bir bir anlatmaya başladı. İfadesinde Anadolu’da<br />

başlatılan İstiklâl Savaşına ilişkin İngiliz Hükümetinin yapmak istediklerini anlatan<br />

Sagir, Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde şekillenen ve Kemalist Hareket olarak<br />

nitelenen hareketi temel hedef olarak aldıklarını, bu gaye doğrultusunda Mustafa<br />

Kemal’i öldürmeyi bile planladıklarını ifade etti. İstanbul’da faaliyette bulunan<br />

İngiliz casusluk teşkilatına ilişkin bilgi veren Sagir, tanınmış İngiliz subaylarının bu<br />

faaliyetlerdeki rolünü de deşifre etti.<br />

Mustafa Sagir, ifadesinin devamında; böylesine önemli bir göreve neden<br />

seçildiği hakkında bilgi verdi. Bu zor ve tehlikeli görev için kendisinin<br />

seçilmesinin en önemli nedeni olarak daha önce katıldığı benzeri olaylarda<br />

başarılı olmasını gösterdi. Soğukkanlı oluşunun da bu görev için seçilmesinin bir<br />

başka sebebi olduğunu da ifadesine ekledi. 12<br />

“Miralay Lavrens Osmanlı Devletini altınlarla yıkmıştı. İngilizler beni<br />

de tabancayla Milli Hükümeti ortadan kaldırmakla görevlendirdiler.<br />

Maksadım Mustafa Kemal Paşa’yı varmaktı. Bunun sonucunda Türklerin<br />

İstiklal Savaşı duracak, Milli Hükümet yıkılacaktı. Fakat muvaffak<br />

olamadım. Suç kimsenin değil benimdir. Suikast planı benden başka<br />

kimse tarafından bilinmiyordu.” 13<br />

İstiklal Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda idama mahkûm edildi<br />

ve Karaoğlan Çarşısının ortasında idam edildi. 14<br />

CUMHURİYETİN KURULMASI VE KURUMLARININ<br />

OLUŞTURULMASINDA<br />

Mustafa Kemal Atatürk, I. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşküne<br />

yerleştikten sonra da korumaları vasıtasıyla <strong>polis</strong>le geçmişteki sıcak <strong>ilişkiler</strong>ini<br />

12 GÖKAY, Bülent, “Ankara’da Bir İngiliz Casusu”, Tarih ve Toplum Dergisi, Şubat–1992,<br />

c.17, s.98, sayfa: 22–23, İstanbul–1992.<br />

13 ERASLAN, F&METİN, İ, “Türk Polis Tarihi Cilt I Kurtuluş Savaşında İç Güvenlik ve<br />

Polis”, sayfa: 201–210, Ankara, Ağustos–1984.<br />

14 ŞAHİN, Eyüp, “Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Mustafa<br />

Kemal Atatürk’e Yapılmak İstenen Suikastı Türk Polisi Önledi”, ISBN, 975585–190–<br />

9/539, Araştırma Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlığı Yayın No. 152, sayfa: 120–123,<br />

Ankara–2001<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

sürdürmeye devam etti. Türk Polis Teşkilatı ve onun vatansever mensuplarının<br />

mücadeleye oyan katkılarını asla unutmadı. Her vesileyle bunu ortaya<br />

koymaktan geri kalmadı. Bahse konu dönemde yakın korumalığı görevini<br />

yürüten Ö. Vasıf Bacıoğlu, kendisiyle yapılan ve Polis Dergisinin II. Sayısında<br />

yayınlanan röportajda Atatürk’le olan bir anısını şöyle ifade etmektedir:<br />

“Atatürk, bugünkü ‘Atatürk Orman Çiftliği’nin bulunduğu yere sık sık giderdi.<br />

Çiftliğe giderken bizler de yollarda tertibat alırdık. Bir gidişinde komiser muavini<br />

yolda tertibat almış. Muhafız alay komutanı İsmail Tekçe, hatırlayamadığım bir<br />

nedenle komiser muavinine bir tokat atmış. Bu nedenle Ankara Polis Müdürüyle<br />

arası açılmış. Bunu Atatürk’e duyurmuşlar.<br />

Şimdiki Merkez Bankasının bulunduğu yerin, yan sokağındaki küçük bir<br />

kapıdan girişi bulunan Anadolu Kulübü vardı. O dönemde, devletin üst düzey<br />

yöneticileri oraya gelirlerdi. Atatürk de bazen gelirdi.<br />

Atatürk’ün geldiği bir akşam, yemek için karşısındaki Karpiç Lokantasına<br />

geçildiği sırada biz bir arkadaşımla kapıda yerimizi aldık. Ankara Polis Müdürü<br />

kapının iç tarafında onu karşılamak için yer aldı. Atatürk Polis Müdürünü<br />

görünce Muhafız Alay Komutanı Tekçe’ye tok bir sesle ‘İsmail’ diye bağırdı.<br />

İsmail Tekçe, ‘Buyur Paşam’ diye koşarak geldi. Atatürk, işaret parmağıyla Polis<br />

Müdürünü gösterdi. Bu işaretle onların barışmasını istiyordu. Tekçe elini uzatmak<br />

istemedi. 20–25 saniye sonra Polis Müdürü Tekçe’ye elini uzattı. O zamana<br />

kadar Atatürk’ün emrine kimse karşı gelmemişti. İlk kez onun emrine karşı gelen<br />

bir kişi gördüm.” 15<br />

Mustafa Kemal Atatürk, Türk Polisinin güç ve kuvvetini Türkiye Cumhuriyetinin<br />

kanunlarından aldığını pekâlâ biliyordu. Bundan dolayı da <strong>polis</strong>in herhangi bir<br />

hizmeti yerine getirirken kanunların dışında başka hiçbir gücün <strong>polis</strong>e<br />

karışmamasından yanaydı. Onların, Cumhuriyetin varlığının sürmesi için ne kadar<br />

lüzumlu olduklarının farkındaydı. Bir gün, Dolmabahçe Sarayının rıhtımında<br />

otururken Salih Bozok’un görevli <strong>polis</strong>lere müdahale ettiğini gördüğünde<br />

parmağıyla işaret ederek,<br />

“Polise karışılmaz, vazifesini yaparken serbest bırakılmalıdır”<br />

Diyerek, <strong>polis</strong>in devlet için ne kadar önemli olduğunu etrafındakilere de<br />

anlatmak istemiştir. 16<br />

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 10. yıldönümünde yapılan kutlama ve<br />

gösteriler sonucunda yapılan resmigeçide katılan Polis ve Jandarma birliklerinin<br />

ve bilhassa İstanbul’dan gelen <strong>polis</strong> merasim birliğinin geçişinden etkilenerek<br />

<strong>polis</strong> ve jandarma birimlerini gururlandıran şu sözleri söylemiştir:<br />

“Dün sizin hali tavrınızda mertlik ve erkeklik, yürüyüşünüzdeki intizam<br />

ve ciddiyet, size olan haklı itimadı kuvvetlendirdi ve herkesi memnun etti.<br />

Çünkü herkes biliyor ki ve bilmelidir ki, <strong>polis</strong> ve jandarma kuvvetleri<br />

vatandaşlara huzur ve sükûn temin eden, Cumhuriyetin kanunlarına ve<br />

medeniyet düşmanlarına karşı kullandığı bir kalkandır.<br />

15 YILMAZ, Muharrem, “91 Yaşındaki Emekli Komiser Ö. Vasıf Bacıoğlu, Teşkilatımıza<br />

65 Yıldır Hizmet Ediyor. Yaşayan Tarihimiz”, EGM Polis Dergisi, y.1, s.2, sayfa: 224–229,<br />

Ankara–1995.<br />

16 “Cumhuriyetin 60. Yılında Türk Polisi”, EGM, TPTGV, sayfa: 5, Ankara–1983<br />

12<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Binaenaleyh, Cumhuriyet Kanunlarına, memleketin huzur ve<br />

asayişine karşı gelebilecek ve vatandaşların hürriyetine tecavüz<br />

edebilecek her şeririn kafası behemehal bu kalkana çarpmalı ve<br />

parçalanmalıdır.” 17<br />

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK NASIL BİR POLİS<br />

DÜŞÜNÜYORDU?<br />

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin 10’uncu yıldönümü münasebetiyle<br />

yapılan resmigeçitte görev alan <strong>polis</strong> ve jandarma birimlerinin yanında bilhassa<br />

İstanbul Polis Müdürlüğünce ve Ekrem Şerif Beyin büyük emek ve çaba<br />

harcayarak tören geçidine hazır hale getirdiği 100 kişilik bir <strong>polis</strong> birliğinin tören<br />

geçişi seyredenlerin büyük beğenisi kazandı. Aynı biçimde Mustafa Kemal<br />

Atatürk’ün de takdir ve hayranlığını kazandı.<br />

Büyük gazi, o gün <strong>polis</strong> ve jandarma birlikleri hakkındaki takdir ve övgülerini<br />

dile getirdi. “Dün sizin hali tavrınızda...” diye başlayan bu dile getirişteki<br />

“dün” her gün olabilirdi. Bu söylem <strong>polis</strong> için övünç vesilesiydi.<br />

Atatürk’ün bu övünç ve takdir dolu sözleri söylemesi, bir şeylerin dile getirilmiş<br />

olması için söylenmemişti. Dünya siyasetinin yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden birisi<br />

olan önder, <strong>polis</strong> ve jandarmanın ülkenin olmazsa olmazlarından olduğunu çok iyi<br />

biliyordu. Bundan dolayı, bilhassa <strong>polis</strong> teşkilatının çağdaş yöntemlerle idare<br />

edilmesini ve çağdaş bilgilerle donanmış <strong>polis</strong>lerle yenileştirilmesini istiyordu. 18<br />

Bu amaçla, Çankaya Köşkünde bir akşam toplantısı tertip ederek yönetici ve<br />

bilim adamlarının konuyla ilgili görüşlerini almak istedi. Mustafa Kemal<br />

Atatürk’ün, çağdaş ve bilgili <strong>polis</strong>lerin yetiştirilmesi için yeni <strong>polis</strong> okullarının<br />

açılmasına ve <strong>polis</strong> amirlerinin iyi eğitim almaları için üst seviyede eğitim veren<br />

okulların hizmete girmesi hususundaki görüşlerine ilk itiraz zamanın içişleri<br />

bakanından geldi. Ancak İçişleri Bakanın tepkisi uygulamaya gerek olmadığı<br />

görüşüyle değil, ekonomik sebeplerden dolayı,<br />

“Polise mahsus ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarının oluşturulması ve<br />

illerde teknik bürolarla sosyal tesisler açılması bu fakir bütçemizle şimdilik<br />

mümkün değildir. Bir müddet daha alışılagelmiş biçimde <strong>polis</strong> alımına devam<br />

etmekte yarar vardır”<br />

Şeklinde oluştu. Toplantıya katılanların çoğunluğu da bu görüşe katıldılar.<br />

Alışılagelmiş usulle, diğer devlet dairelerinde de olduğu gibi zamanın İtfaiye<br />

Meydanı çevresinde bulunan kahvehane ve hanlarda toplanan insanların<br />

arasından memur adayı toplanıyordu. Memur olma özelliğine sahip olanlar<br />

bahse konu meydandaki kahvehane ve hanlarda toplanarak, devlet kuşunun<br />

kendilerine ulaşmasını beklerlerdi.<br />

İçişleri Bakanın ekonomiyi göz önüne alarak o çerçevede görüş beyan<br />

etmesi ve toplantıda bulunanlardan bazılarının da onun görüşüne katılmasına<br />

karşılık, Mustafa Kemal Atatürk, Türk Polisinin çağdaş ölçüler doğrultusunda<br />

eğitilmesi hususunda kararlı görünüyordu. Ona göre; ülkenin iç güvenliğinin,<br />

huzur ve asayişinin sağlanması ve devamlılık arz etmesi çok önemli idi.<br />

17 “Cumhuriyetin 60. Yılında Türk Polisi”, EGM, TPTGV, Ankara–1983<br />

18 ŞAHİN, Eyüp, “1907’den 200’e Polis Okulları”, ISBN 975–585–208–5, APK yayın<br />

No.155, sayfa: 119–121, Ankara–2001.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

İçişleri Bakanından <strong>polis</strong> ihtiyacının hangi yöntemlerle karşılandığını sordu.<br />

Aldığı cevaptan sonra, davetlilerden de herhangi bir başka görüş gelmedi. Bunun<br />

üzerine yaverini çağırttı. Yanına gelen yaverine de,<br />

“İtfaiye meydanına git, <strong>polis</strong> olabilecek vasıfta bir şahsı al, getir”<br />

Dedi. Verilen emir kısa bir zaman içinde yerine getirilerek, günün kabul gören<br />

ölçüleri doğrultusunda <strong>polis</strong> adayı bir genç alınıp köşke getirildi.<br />

Mustafa Kemal Atatürk, huzuruna getirilen şahsa adını, memleketini ve askerlik<br />

yapıp yapmadığını sordu. İcap eden cevapları aldıktan sonra, tekrar yaverini çağırdı.<br />

Yaverine şarjörüyle birlikte bir tüfek getirmesini emretti. Tüfek ve şarjörü getiren<br />

yaverine, tüfeği Harputlu Fikri’ye vermesini emretti. Tüfeği ve şarjörü alan Harputlu<br />

Fikri’ye de tüfeği doldurmasını emretti. Fikri, emir tekrarına gerek bırakmadan<br />

elindeki tüfeği doldurdu. Tüfeği doldurduktan sonra kendisine,<br />

“Tavana ateş et”<br />

Emrini verdi. Emri alan fikri hiçbir tereddüt göstermeden tavana beş el ateş etti.<br />

Tüfeğiyle tavana ateş eden Fikri, mermilerin bitmesi üzerine Atatürk’ün emrini<br />

beklemeye başladı. Atatürk’ün,<br />

“Dışarı çık”<br />

Emriyle de huzurdan ayrıldı.<br />

Harputlu Fikri odadan çıktıktan sonra, bizzat yanına aldığı ve <strong>polis</strong>liğini takdir<br />

ettiği yakın koruma <strong>polis</strong>i olan Ragıp Efendiyi yanına çağırttı. Karşısına gelerek<br />

saygılı bir biçimde emir vermesini bekleyen Ragıp Efendiye hitaben,<br />

“Ragıp, tabancan dolu mu?”<br />

Diye sorunca o da,<br />

“Emrederseniz doldururum, Paşam”<br />

Diye cevap verdi. Atatürk,<br />

“Doldur ve tavana ateş et”<br />

Diye emretti. Verilen emre karşı saygılı bir ifadeyle Atatürk’e baktı, bir<br />

değişim görmeyince de diğer konuklara baktı, onlarda da belirleyici bir tavır<br />

göremedi. Bakışlarını tekrar Atatürk’e yönelterek, saygılı bir sesle<br />

“Emriniz baş üstüne paşam, ama sebebini öğrenebilir miyim?”<br />

Diye sordu. Bunun üzerine Atatürk,<br />

“Çıkabilirsin Ragıp Efendi”<br />

Diyerek odadan çıkmasını emretti.<br />

Polis memuru Ragıp Efendi huzuru terk ettikten sonra, davetlilere dönen<br />

Atatürk, İçişleri Bakanına hitaben:<br />

“Şükrü Bey, Harputlu Fikri’ye seni vurmasını emretseydim seni<br />

vurur muydu?”<br />

Sorusuna, Şükrü Bey hiç tereddüt etmeden,<br />

“Vururdu”<br />

Diye cevap verdi. Aldığı cevap sonucu yüzüne gülümseme yayılan Mustafa<br />

Kemal Atatürk,<br />

“Ragıp Efendiye seni vurmasını emretsem vurur muydu?”<br />

Sorusuna da hiç tereddüt etmeden,<br />

“Vurmazdı Paşam”<br />

14<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Cevabını verdi. İstediği cevapları alan ve bir canlandırmayla da <strong>polis</strong>in ne<br />

kadar önemli olduğu fikrini toplantıya katılanlara ispatlayan Atatürk, İçişleri<br />

Bakanı Şükrü Beye hitaben,<br />

“O halde kolları sıva, Polis Kolejini ve Polis Enstitüsünü aç, bu<br />

müesseselere en iyi ve en değerli hocaları temin et”<br />

Diye kesin talimatını verdi. 19<br />

Türk Polisine karşı sevgi besleyen Mustafa Kemal Atatürk, <strong>polis</strong>inin başına<br />

herhangi bir kaza geldiğinde de gerekeni yapmaktan geri kalmazdı. Bunun en güzel<br />

örneklerinden birisi de Fransızlar tarafından haksız biçimde yargılanıp küreğe<br />

mahkûm edilen Polis Memuru Mehmet Cemil Efendi olayıdır. 1919 yılının<br />

kânunuevvel (aralık) ayının nihayetinde nokta nöbetini devralmak üzere Gülhane<br />

Parkının önünden geçmekte olan Cemil Bey, tramvay yolunun yanına geldiğinde<br />

akıllara durgunluk verecek bir olayla karşılaştı. Yol kenarında bulunan bir arabadan<br />

“İmdat! Polis yok mu?” diyen bir bayan sesi yardım istiyordu. Bu halkının imdat<br />

sesiydi. Bu çağrı karşısında hangi <strong>polis</strong> hareketsiz durabilirdi. O da durmadı,<br />

duramadı. Tramvay da durmuş herkes dışarı çıkıyor, ama herhangi bir<br />

müdahalede bulunmuyordu. Arabaya yaklaştığında iki sarhoş işgal askerinin Türk<br />

bayanlarına sarkıntılık yaptığını gördü.<br />

Sarhoş askerleri ikaz ederek durdurmaya çalıştı. İşgalin sarhoşluğuna karışan<br />

alkolün sarhoşluğunun verdiği sahte gücü arkalarına alan işgalin küstah askerleri<br />

Türk Kadınlarını bırakarak Cemil Beye yöneldiler. Belli ki, onu alt edeceklerini<br />

sanıyorlardı. Kasaturalarını çıkararak Cemil Beye saldırdılar. Kendisine yönelen<br />

saldırı karşısında Gülhane Parkının içine doğru çekildi. Onun geri çekilmesini<br />

korkusuna veren lejyonerler, saldırılarını daha da ileri götürdüler. Sonuçta,<br />

sarhoş askerlerin canına kast ettiklerini açıkça anlayan Cemil Bey, nefsini<br />

müdafaa konumuna girdi. Canına kast eden saldırılardan kurtulmak ve nefsini<br />

müdafaa etmek için en tabi hakkı olan silah kullanma kullanarak saldırganları<br />

yaraladı. Fiil, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman dilimi içinde başladı<br />

ve bitti. Saldırgan Fransız Lejyonerleri aldıkları yaralardan dolayı öldüler. 20<br />

Cemil Bey kaçmadı. Kaçmaya tenezzül bile etmedi. Kendisini yakalamaya<br />

gelenlere mukavemet dahi etmedi. Gözaltına alındıktan sonra, göstermelik<br />

biçimde yargılandı ve ömür boyu kürek mahkûmiyetiyle cezalandırıldı. Nefsi<br />

müdafaa hakikati göz önüne alınmadı. Cezasını çekmek üzere de Fransızlar<br />

tarafından her türlü insanlık ayıbıyla dolu, insanca yaşama şartlarından uzak<br />

Guyana hapishanesine gönderildi. Bu hapishane, Güney Amerikanın ünlü<br />

Şeytan Adalarında bulunuyordu. Taşıdığı özelliklerinden dolayı da hapishanecilik<br />

tarihinin en korkunç hapishanesi konumundaydı.<br />

Uzun müddet yapılan işkencelere sabır gösterdi. İşkenceler insanlık onurunu<br />

ayaklar altına alınca; kaçmaya karar veren Cemil Bey, kaçmanın mümkün<br />

olmadığı söylenen Guyana cehenneminden kaçmayı başardı. Yerli halkın arasına<br />

19 AKSU, Osman Sulhi, “Atatürk’ün Polis Sevgisi”, Polis Emeklileri Polis Dergisi, s.485,<br />

sayfa: 23–24, İstanbul–1992.<br />

20 Adı geçenin EGM Personel Dairesi Başkanlığı bünyesindeki özlük arşivinde bulunan C–<br />

9460 numaralı özlük dosyasındaki belgelerden derlenmiştir.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 15


MAKALELER<br />

karıştı. Uzun yıllar onların arasında yaşama başarısını gösterdi. Aradan geçen<br />

yıllardan sonra tesadüfen yakalandı ve tekrar Guyana cehennemine konuldu.<br />

Tıpkı Kelebek Filminin kahramanı gibi, ama kaçışı ondan önce başardı. Buna<br />

rağmen üzerindeki işkence ve zulüm devam ediyordu. 21<br />

Dayanma gücünün yavaş yavaş tükenmeye başladığı dönemde Cemil Beyin<br />

Türkiye’ye getirilmesi için Mustafa Kemal Atatürk devreye girdi. Türkiye Büyük Millet<br />

Meclisini de harekete geçirdi. Öylesine bir diplomatik faaliyet başlattı ki, mağrur<br />

Fransızların başı yere eğildi. Büyük bir merak içinde Türk Başbuğunun bir <strong>polis</strong><br />

memuruna verdiği değerin sebebini anlamaya çalışıyorlardı. Bilmiyorlardı ki, bir<br />

kahraman bir başka kahramanı göz ardı etmez ve de edemezdi. Milletine özgürlük ve<br />

bağımsızlık duygusunu doyasıya yaşatan Mustafa Kemal Atatürk, <strong>polis</strong> memuru<br />

Cemil Beyin ayağına bağlanan pranganın kilidini zorla çözdürdü. 22<br />

Yorgun Cemil Bey, 01 Nisan 1929 yılında Anadolu’suna, Kutsal Vatanına<br />

kavuştu. Limanda merasimle karışılandı. Gemiden indikten sonra kendisini<br />

karşılayanlara önce Fransızca hitap etmeye başladı. Ancak anında kendini<br />

toparlayarak, uzun müddet Türkçe konuşmadığı için şaşırdığını beyan etti. Halkından<br />

özür diledi. 23<br />

POLİS MECMUASI ARACILIĞIYLA OLUŞTURULAN SICAK<br />

İLİŞKİLER<br />

Florinalı Nazım Beyin yönetiminde üstün bir başarı grafiği yakalayan <strong>polis</strong><br />

mecmuası işgal d<strong>önemi</strong>nde bile İstanbul’daki yayınına devam etti. Yazar ve<br />

şair kimliğini bünyesinde toplayan Florinalı Nazım Bey, Batı Trakyalı olmasının<br />

etkisiyle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’le yakın ve samimi <strong>ilişkiler</strong><br />

kurmayı becerdi. Bu yakınlığın da yardımıyla resmi ve dini bayramlarda ve<br />

hatta henüz bayram olarak kutlanılması gündemde olmayan önemli günlerde<br />

kendisine gönderdiği tebrik telgraflarına her zaman aynı sıcaklıkta karşı<br />

telgraflar almıştır. Bu sıcak ilişkinin bir bölümü Florinalı Nazım Bey olmakla<br />

birlikte diğer bir önemli bölümü de Türk Polis Teşkilatıdır. Çünkü Gazi, Türk<br />

Polisinin ülkenin varlığı için ne kadar önemli olduğunu bilmesinden dolayı bu<br />

iltifatların dergi aracılığıyla emniyet görevlilerine iletilmesi hususuna büyük bir<br />

önem veriyordu. Bu gün bile onun iltifat dolu sözleri okunduğu zaman<br />

okuyanın duygularında sevinçli bir berraklık bırakmaktadır.<br />

Teati edilen bu telgrafların bütününe yakını Florinalı Nazım Beyin<br />

yönetimindeki Polis Mecmuasında yayınlanmıştır. Tebrik telgrafları teatilerinin<br />

yayınlanmasının yanında bazı önemli günler öncesi ve arkası verilen demeçlerle,<br />

toplantılarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmaları da temin edilerek <strong>polis</strong><br />

mecmuasında yayınlanmıştır. Bu yazıları en güzel yanı, o günden bu güne<br />

yaşanan ve gelişen olayların, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anındaki<br />

yorumlarıyla birlikte özümsenmesidir. Bu tebrik, kutlama, açılış ve kapanışla ilgili<br />

örnekler aşağıya alınmıştır:<br />

21 ŞAHİN, Eyüp, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Polis Sevgisi ve Kahraman Polis<br />

Memuru Cemil Efendi”, ISBN, 975–585–190–9/539, Araştırma Planlama ve Koordinasyon<br />

Dairesi Başkanlığı Yayın No. 152, sayfa: 68–72, Ankara–2001<br />

22 ES, Hikmet, F. 26 Ekim 1986 Tarihli Hürriyet Gazetesi.<br />

23 EGM, İç Hizmet Bülteni, y.20, s.181, Ocak, Şubat, Mart–1994, sayfa:164–165, Ankara–1994.<br />

16<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


BÜYÜK GAZİMİZİN İSTANBUL’DAN MÜFARAKATLARI 24<br />

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti ilan edip, cumhuriyetin<br />

kurumlarını da oluşturduktan sonra, yurtdışı gezilerek rağbet etmemesine karşılık,<br />

sık sık yurtiçi gezilere çıkmıştır. Aldığı bazı önemli kararları bizzat halka izah<br />

ederek onların tepkilerinin yanında duygu ve düşüncelerini de bizzat görme<br />

fırsatını yakalamıştır. Bu gezilerden birinde İstanbul halkının ilgi ve alakasına<br />

karşılık vererek güncel konularda fikir beyan etmiştir.<br />

Mustafa Kemal Atatürk’ün beyan ettiği fikirler, zamanın ulusal medyasında yer<br />

aldığı gibi bazı kurumlar tarafından çıkarılan yayın organlarında da yer alıyordu.<br />

Bahse konu kurum yayınlarından birisi olan Polis Mecmuası da bilhassa Osmanlı<br />

Devletinin son ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilk yıllarında müdürlüğünü yapan<br />

Nazım Beyin şahsi gayretleri doğrultusunda yapılandırılarak, bu konuda tarihe ışık<br />

tutacak çalışmalarda bulundu.<br />

Bu tespitlerden birisi de Gazinin İstanbul ziyaretleri esnasında yaptığı çalışma<br />

ve etkinlikleri takip ederek büyük önderin görüş ve tespitlerini kayıt altına alma<br />

başarısını göstermiştir. Bu kayıtlar, günümüz bilgi kazanımı ışığında<br />

değerlendirildiğinde yapılan çalışmaların boyutları hakkında gerçekçi bilgilere<br />

ulaşılmasında kaynak görevi yapmaktadırlar.<br />

Bilhassa önemli karaların arifesinde veya uygulamaya konulmasından sonra<br />

yapılan yurtiçi gezileri sırasında <strong>halkla</strong> temas sırasında ortaya çıkan görüşlerin kayıt<br />

altına alınması ve günümüze ulaştırılması büyük bir önem arz etmektedir. Mustafa<br />

Kemal Atatürk’ün bizzat katıldığı etkinliklerde ortaya çıkan görüş ve düşüncelerin<br />

olduğu gibi not edilerek dergi aracılığıyla günümüze ulaştırılması, geçen zamanı kendi<br />

şartları içinde değerlendirmemiz için faydalıdır.<br />

“Gayet kıymettar vücutlarıyla şehrimize payesiz şerefler veren âlî-şan Reis-i<br />

Cumhurumuz ve büyük münci ve gazimiz Mustafa Kemal Hazretleri, 14 eylüle<br />

müsadif cuma günü saat on beş buçukta (İzmir) vapuruyla bahren ve<br />

Karadeniz’e müteveccihen İstanbul’dan müfarakat buyurmuşlardır.<br />

Saadet-bahş zaman-ı ikametleri, pek çabuk geçen ve halkımızın tahsirini tatmin<br />

edemeyen bu çok muazzez ve mübeccel misafirimizin müfarakatları şehrimizde ulvi<br />

hatıralar bırakan ve bu itibar ile kendilerine karşı lâyezal minnet ve şükran hisleriyle<br />

çarpan kalplerimizde tasviri muhal bir rikkat husule getirmiştir.<br />

Müşarünileyh daima cesim iftiharları önünde görmek iştiyakını bir türlü<br />

bertaraf edemeyen şehrimiz halkı, o gün tamamıyla sokaklara, sahillere<br />

dolmuşlardı. Halkımıza tekâmül asırlarını-adeta avuçlarına taşır gibi-bir kıy, bir<br />

sürat ve semahatla isar ettiğine delalet eden lisanımızın-harf inkılâbı-hadise-i<br />

mütekamilesinin müjde-i zuhurunu bütün kudret-i belagatleriyle buradan-çar-ı<br />

ikdar-ifşa ve ilan etmek suretiyle İstanbul’a müstesna bir (şeref-i tarihi)<br />

kazandıran büyük halaskar ve irşatkarımız,-İstanbul’dan ayrılırken-haklarında<br />

şan-ı Aliyelerine şayan merasim meşa’şa-i teşyiiye icra olundu.<br />

Reisicumhur Hazretleri o gün, Dolmabahçe Sarayını terk etmeden on dakika<br />

evvel Vali Vekili Şehremini Muhiddin Bey hazretlerine kabul buyurmuş ve<br />

kendisine atideki beyanatta bulunmuştur.”<br />

24 “Büyük Gazimizin İstanbul’dan Müfarakatları”, Polis Mecmuası, Dâhiliye Vekâleti,<br />

Emniyeti Umumiye Müdüriyeti, adet: 224, 225, 226, Sayfa 603–604, Ankara–1928.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 17


MAKALELER<br />

“İstanbul’da geçirdiğim günler zarfında muhterem halkın, zat-ı<br />

âlinizin, mülki ve askeri makamatın göstermiş oldukları muhabbet ve<br />

misafirperverliğinden dolayı ziyade mütehassıs ve müteşekkirim.<br />

Büyük milletimizin bir kat daha inkişâf ve tealisini temin edecek<br />

olan (yazı inkılabı)’nın fiilen başlaması buradaki ikamet zamanına<br />

tesadüf etti. Bu benim için kıymetli bir hatıradır. Yeni yazımızı<br />

öğrenmek ve öğretmek için muhterem halkın, resmi ve hususi<br />

muhtelif makamat, müessesat ve cemiyetlerin göstermiş oldukları<br />

nihalin şevk ve gayrete yakından muttali’ oldum. Bu meşkûr<br />

faaliyetin mesud semerelerini şimdiden iftiharla görüyorum. Bu<br />

hususta İstanbul matbuatının ve fikir aleminin kıymetli muavenetini<br />

müteşekkirane yad ediyorum. Bu pek yerinde ve şuurlu mesainin<br />

yakın zamanda tam bir muvaffakiyetle neticelendiğini göreceğimize<br />

şüphe yoktur. Güzel İstanbul’un halkına aziz hemşerilerime<br />

saadetler temenni ederim.”<br />

“Suret-i teşyie gelince: Merasim teşebbüsünde bulunmak üzere Dolmabahçe<br />

Sarayı aşağı salonunda ahz-ı mevki eden bilumum rical-i askeriye, mülkiye,<br />

meb’usan, mensubin-i matbuat ve sair birçok zevat, Reis-i Cumhur Hazretlerinin<br />

teşriflerine intizar ediyorlardı.<br />

Gazi Hazretleri, saat on dört buçukta, refakatlerinde Büyük Millet Meclisi Reisi<br />

Kazım Paşa Hazretleri ve maiyetleri erkânı bulunduğu halde, sarayın geniş<br />

merdivenlerinden inerek salonu teşrif etmiş ve iki ihtiram safı şeklinde kendilerine<br />

muntazır olan zevatın arasından geçerek başlarıyla selam vermişler ve:<br />

“Allah’a ısmarladık, arkadaşlar!”<br />

İltifatıyla hazırûna veda buyurmuşlardır.<br />

Gazi-i müşarünileyhe ilerledikçe, hazırûn kendilerini takip etmekte idiler. Bu<br />

suretle, sarayın büyük kapısından bahçeye çıkılmış ve bu sırada, bahçede<br />

bulunan, gazetelerin fotoğraf muhabirleri kendilerinin hareket halinde<br />

fotoğraflarını almışlardır.<br />

Gazi Hazretleri bahçeye çıkınca, selam ve ihtiram vaziyetinde teşkil-i sufuf eden<br />

askeri kıtatın ve <strong>polis</strong> efendilerin önlerinden geçerek iltifatta bulunmuşlardır.<br />

Reis-i Cumhur Hazretleri müteakiben sarayın rıhtımını teşrif ve hazırûna<br />

tekrar veda ile rekublerine muntazır (Sakarya) motoruna rakib oldular.<br />

Reis-i Cumhur Hazretlerine, aynı motorda, İzmir Vapuruna kadar Büyük<br />

Millet Meclisi Reisi Kazım Paşa Hazretleri, vali vekili ve şehremini Muhiddin Bey,<br />

üçüncü kolordu kumandanı Şükrü Naili Paşa ile sair zevat ve erkân-ı matbuat<br />

refakat ettiler.<br />

Gazi Hazretleri, “İzmir” vapuruna bindikten sonra geminin iskele başında<br />

kendilerini teşyi’ eden zevata, yeniden iltifatta bulunduktan ve hayırlı yolculuk<br />

temennileri arasında birkaç dakika tevkif ettikten sonra, (İzmir) vapuru<br />

Karadeniz’e doğru hareket etmişti.<br />

Reis-i Cumhur Hazretleri, ara sıra semt semt boğazın iki sahilinde toplanan ve<br />

yalılardan bayrak ve mendil sallayan İstanbullulara selam veriyorlar ve “İzmir”in<br />

güvertesinden boğazı temaşa ediyorlardı.”<br />

18<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


ULVİ BİR İLTİFAT VE BUNA MÜTEALLİK TEŞEKKÜRAT<br />

TEBLİGAT 25<br />

Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul ziyaretlerini tamamlayıp deniz<br />

yoluyla Karadeniz’e doğru yol almakta iken, İstanbul’da bulunduğu zaman içinde<br />

kendisine gösterilen ilgiye, bilhassa İstanbul <strong>polis</strong>inin övgüye değer görev aşkına<br />

karşı gereken iltifatı göstermek gayesiyle gemi telsizi aracılığıyla aşağıya alınan<br />

tebriki dile getirdi.<br />

Türk Polisi İstanbul’daki birimiyle önderine gereken sevgi ve saygıyı<br />

göstermiş, önder de kendisine gösterilen sevgiye kayıtsız kalmamış, o da duygu<br />

ve düşüncelerini bir telsiz aracılığıyla zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Şerif<br />

Beye ve onun vasıtasıyla da İstanbul Polisine, Polis Mecmuası aracılığıyla da<br />

bütün <strong>polis</strong> teşkilatına iletmiştir. Bu olgu, Türk Polis Teşkilatı için övünülmesi<br />

gereken bil olgudur.<br />

Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün <strong>polis</strong> sevgisi, şekilcilik arz eden bir<br />

sevgi değildi. O, <strong>polis</strong>in demokrasiler için vazgeçilemeyecek bir güç olduğunun<br />

farkındaydı. Polisin varlığına da bu açıdan bakıyordu. Cumhuriyet Kanunlarının<br />

uygulayıcısı ve aynı zamanda koruyucusunun Türk Polisi olduğuna inanıyor ve<br />

öyle olmasını da istiyordu. Bunu isterken, Türk Polisinin de çağdaş bilgilerle dolu<br />

olmasından yanaydı.<br />

“Büyük Gazimizin İstanbul’dan müfarakat-ı âliye-i riyasetpenahilerini<br />

müteakip Karadeniz’in dalgaları arasında-telsiz-le İstanbul Polis Müdürü Şerif<br />

Beye tebliğ buyrulan âli bir iltifat nameleri ile buna mukabele-i müdür-i<br />

mumaileyhin-Riyaset-i Cumhur Katib-i Umumisi vasıtasıyla-büyük müncimize<br />

arz-ı teşekküratı ve bu babda merakiz-i zabıta rüesasına tebliğini mutazammın<br />

yazdığı telgraf ve tamim namenin suretlerini memnuniyetle derç ediyoruz:”<br />

Reisicumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, zamanın Emniyet<br />

Müdürünün şahsında, Türk Polisini yüceltirken işgal d<strong>önemi</strong>ndeki <strong>polis</strong>in verdiği<br />

mücadeleyi gözünün önüne getirdiği, hele hele İstanbul Polisinin fedakarlık ve<br />

kahramanlık dolu mücadelesine özel bir yer verdiği muhakkaktı. Onların<br />

kahramanlık ve sevgi dolu mücadelesini hatırlamaması zaten mümkün olamaz.<br />

Milletin sevgisine mazhar olmuş liderler, bütün güçlerini halkından alır. Mustafa<br />

Kemal Atatürk de her zaman halkına yöneldi ve gücünü halkından almayı başka<br />

güçlere karşı yeğ tuttu. Ama bunu yaparken hiçbir zaman tevil yoluna sapmadı.<br />

Yalan beyanda bulunmadı. Başka başka manalara gelecek biçimde söz<br />

söylemedi. İstanbul Emniyet Müdürü Şerif Beye gönderilen tebriki bu açıdan<br />

değerlendirmek en doğrusu olur.<br />

“İstanbul Polis Müdürü Şerif Bey Efendiye<br />

Karadeniz’in dalgaları içinde en çok mucib-i mahzuzatım, kalbi<br />

hissim, samimi hatıram, siz olmaktasınız. Bunu size ve adreslerini<br />

bilmediğim bütün kardeşlere, evlatlara, iblağ ediyorum.<br />

Gazi: Mustafa Kemal”<br />

Doğrusu İstanbul Polisiyle birlikte Polis Teşkilatının bütün çalışanları bu iltifata<br />

25 Polis Mecmuası, adet: 224, Sayfa: 605, Devlet Matbaası, İstanbul–1928.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 19


MAKALELER<br />

layıktı. Çünkü onlar, tavırlarını özgürlük ve bağımsızlıktan yana koyuşlardı. Maaşlarını<br />

İstanbul Hükümetinin vermesine karşılık, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi<br />

Hükümetinden yana tavır almışlardı. Zonguldak’ta, Kastamonu’da, Maraş’ta,<br />

Antep’te, Adana’da, Urfa’da, Denizli’de ve diğer illerde kurtuluş mücadelesinin<br />

benimsediği ilkeler doğrultusunda iş gördükleri kesindir. Bunların kayıtlarının bir bir<br />

ortaya konması da bugünkü <strong>polis</strong> önderlerinin namus borcudur.<br />

“Riyaset-i Cumhur Katib-i Umumisi Tevfik Beyefendiye<br />

Acizlerini ve-bütün zabıta teşkilatını-cihan-baha iltifatıyla bi-payan<br />

saadetlere gark eden büyük halaskarımız Gazi Hazretlerine minnet ve<br />

şükranlarımızın arzına ve hayatımızda en büyük mükâfatı bu lütfe<br />

olduğumuz mukaddes anda idrak ettiğimizin hâk-i payı riyaset<br />

penahilerine alasına lütuf ve satınızı rica ederim efendim.<br />

İstanbul Polis Müdürü: Mehmet Şerif”<br />

Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün tebrik sözlerini doğru olarak<br />

yorumlayan zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Şerif Bey, tebrikin kedisi<br />

için söylendiğini asla ima etmediği gibi, sadece İstanbul Polisi için de<br />

söylenmediğinin farkındaydı. Bu övgüye değer iltifatlı sözlerin bütün Polis Teşkilatı<br />

için söylenildiğinin farkındaydı. O da biliyordu ki, ‘Hattı müdafaa değil, sathı<br />

müdafaa’ görüş ve ekolünden gelen Büyük Önderin, bir hattı, bir parçayı değil; bir<br />

bütünü tüm unsurlarıyla görebilme becerisine sahip yegâne liderlerden bir<br />

tanesiydi.<br />

Zamanın <strong>polis</strong> dergisinin yöneticileri ve bilhassa Florinalı nazım Bey, Türkiye<br />

Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile sadece kendi benini tatmin<br />

etmek için iletişim içinde olmamıştır. Cumhuriyete giden yolda yapılan çalışmalar<br />

sonucunda, meydana gelen öneli olayların unutulmaması ve bir biçimde<br />

hatırlanılması ve aynı zamanda hatırlanması için gerekenin yapması hususunda<br />

da büyük gayret göstermiştir.<br />

Bahse konu önemli günlerin, milli manada değerlendirilmesi ve toplumun<br />

ortak bilincini oluşturması doğrultusunda Reisicumhurumuz ve diğer devlet<br />

büyükleri nezdinde tebrik edilmesi ve kendilerine tebrik telgraflarının<br />

gönderilmesi sonucunda; tebrik edilenlerin de karşı tebrik göndermeleri<br />

sonucunda milletçe ortak bir şuurun oluşmasına ön oldukları da muhakkaktır. Bu<br />

gibi uygulamalar ve hatırlatmalar sonucunda; günümüzdeki milli bayramlar<br />

uygulaması hayat bulmuştur. Sevenle sevilenin böylesi bir uygulamayla<br />

kaynaşması sonucu Türkiye Cumhuriyeti yükselme trendine girmiştir.<br />

Polis Mecmuasının Müdürü Florinalı Nazım Beyin ilgili, dikkatli ve akılcı<br />

yaklaşımları sonucunda Reisicumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir<br />

telgrafından Cumhuriyetin kuruluşunun bayram olarak kutlanılmasına giden<br />

yolda ne kadar faydalı olduğunu göstermektedir. Tabiidir ki, geçmişi günümüze<br />

taşıyan bu gibi tebrik telgraflarının <strong>polis</strong> mecmuasında veya başka bir kurum<br />

mecmuasında veyahut da herhangi bir gazetede yayınlanarak günümüze<br />

zamanındaki manasıyla ulaşması da ayrıca bir önem arz eder. Polis Mecmuası<br />

vasıtasıyla Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile kurulan bu sıcak<br />

<strong>ilişkiler</strong>, Onun Türk Polisine gösterdiği sevginin net görüntüleridir.<br />

20<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Gittiği her yurt köşesinde karşısında Türk Polisini gören Mustafa Kemal<br />

Atatürk; “Cumhuriyet Kanunlarına, memleketin huzur ve asayişine karşı<br />

gelebilecek ve vatandaşların hürriyetine tecavüz edebilecek her şeririn<br />

kafası behemehal bu kalkana çarpmalı ve parçalanmalıdır” beyanında<br />

bulunurken hangi addan olursa olsun iç güvenlik birimlerinin elemanlarının<br />

<strong>önemi</strong>ni vurgulamıştır.<br />

Günümüz dünyasında iç güvenliğin sağlanması kadar iç güvenlik<br />

elemanlarının eğitiminin sıkı tutulması da çok önemlidir. Bunu yapmak için<br />

eğitim tekniklerinin bütünün kademeli olarak bir arada kullanılmasında sayısız<br />

yarar vardır. Temel eğitimden sonra yetişkinlerin eğitiminin gereken biçimde<br />

yapılmasıyla bilimdeki gelişmeler eğitilmiş her insana kazandırılmış olur. Aynı<br />

bağlamda <strong>polis</strong> birimlerinin de yetişkin eğitimine tabi tutulması ve mevcut<br />

zamana ait bilgilerle donatılması, iç güvenliğin sağlanmasında büyük yararlar<br />

sağlar.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 21


MAKALELER<br />

Cumhuriyetin temel nitelikleriyle barışık, çağın gerektirdiği eğitimle donanmış<br />

<strong>polis</strong> birimlerinin iç güvenliğin korunmasında yüklenecekleri görevleri<br />

aksatmadan yürüteceklerinin aksine bir düşüncenin şekillenmesi mümkün<br />

değildir. Eğitilmiş <strong>polis</strong>lerin, haklı nedenlerle tebrik edilmesinin sonucunda<br />

morallerinin yükseleceğinin farkında olan Mustafa Kemal Atatürk, Polis<br />

Mecmuasına gönderdiği tebrikatında:<br />

Nevzâd Cumhuriyetimizin ilk sâl-i tecellisinde, mecmuamız müdürü Florinalı<br />

Nazım Beyin-Cumhur Reisimizin te’bid-i valasına hadım yazılarına ait-Büyük<br />

Gazimizin cihan kıymet takdiratını havi bir telgraf name-i mualla-i tarihi: 26<br />

TÜRKİYE CUMHURİYETİ RİYASETİ<br />

Hususi<br />

İzmir-Göztepe<br />

16. 2. 1340<br />

Florinalı Nazım Bey Efendiye<br />

İlk celile-i gaibin tebriki münasebetiyle irsal buyurulan 9 Şubat<br />

1340 tarihli mektubunuzu aldım. Hakkımda perverde ettiğiniz samimi<br />

hissiyatın ve kuvvet-i şairliğinizin yeni ve yüksek birer eseri olan<br />

manzumeleri de okudum. Teşekkür ederim.<br />

Cumhuriyetin takdir-i valası hususunda tam ve fikir erbabının ifa<br />

edeceği hizmet bittabi pek şümullü ve müessir olur. Bu yoldaki<br />

mesainin daima tahsin ve takdir ile karşılanacağı da şüphesizdir,<br />

efendim.<br />

Türkiye Reis-i Cumhuru<br />

Gazi Mustafa Kemal<br />

Cumhuriyetin ilk yıllarına rastlayan zaman diliminde, Reisicumhur Mustafa<br />

Kemal Atatürk ile kurulan sıcak <strong>ilişkiler</strong>de kuşku yoktur ki, Polis Mecmuası<br />

Müdürü Florinalı Nazım Beyin önemli bir katkısı vardır. Bunun yanında,<br />

kuşkusuz Reisicumhurumuzun Türk Polisine karşı beslediği sevginin de büyük<br />

<strong>önemi</strong> vardır.<br />

Polis Mecmuası vasıtasıyla, Milli Bayram niteliğindeki günlerin tebrik<br />

telgraflarıyla hatırlatılmasının ve sonuçta millileşmesi yönündeki çalışmaların<br />

yanında manevi bayramların da kutlanması, tebrik telgraflarının teati edilmesi ve<br />

bu telgrafların Polis Mecmuasının ilgili nüshasında yayınlanması da Cumhuriyet<br />

Yönetimiyle halkın kaynaşması bakımından <strong>önemi</strong> inkâr edilemez.<br />

Bu konudaki telgraf teatileri sonucu Polis Mecmuasında yayınlanan telgraf<br />

örnekleri aşağıya alınmıştır:<br />

MECMUAMIZ MÜDÜRİYETİNE KIYMETTAR İLTİFATLAR 27<br />

“İyd-i fıtr münasebetiyle arz-ı tebrikat ve tazimatı havi mecmuamız müdürü<br />

Florinalı Nazım Bey tarafından takdim edilmiş telgraf nameler üzerine müdür-i<br />

mumaileyh ber-vechi ati cevaplar beyan-ı teşekkür ve iltifat buyurulmuştur”:<br />

26 Polis Mecmuası, Ağustos, Eylül, Teşrinievvel–1928, Devlet Matbaası, adet: 224, 225, 226,<br />

sayfa: 620, İstanbul–1928.<br />

27 Polis Mecmuası, Mart, Nisan, Mayıs, Devlet Matbaası<br />

Adet 219, 220, 221, sayfa:513, İstanbul–1928.<br />

22<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Ramazan Bayramı dolayısıyla, Polis Mecmuası Müdürü Florinalı Nazım<br />

Beyin, başta Reisicumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere diğer<br />

devlet büyüklerinden alınan tebrik telgrafları bir bütün halinde incelendiğinde;<br />

milli günlere olduğu kadar manevi günlere de önem verildiğini görmek<br />

mümkündür. Milli ve manevi bütünleşmenin örneği olan cevabi tebrik telgrafları<br />

aşağıya alınmıştır:<br />

Florinalı Nazım Beye<br />

C. Bil mukabele beyan-ı tebrikat ederim.<br />

Reis-i Cumhur<br />

Gazi Mustafa Kemal<br />

Florinalı Nazım Beye<br />

Teşekkür ve tebrik ederim.<br />

Başvekil<br />

İsmet<br />

İstanbul Yıldız Polis Mecmuası Müdürü Nazım Beye<br />

Tebrik telgrafınızı aldım. Çok teşekkür eder ve bilmukabele takdimi<br />

tebrikat ederim, efendim. 24.03.1928<br />

Şükrü Kaya<br />

Dâhiliye Vekili<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 23


MAKALELER<br />

CİHAN KIYMET BİR İLTİFATNAME 28<br />

TÜRKİYE CUMHURİYETİ RİYASETİ<br />

Hususi<br />

Ankara<br />

1 12 1339<br />

Florinalı Nazım Bey Efendiye<br />

25 Teşrinisani 1339 tarihli mektubunuzla melfufu gazete-i<br />

mektuplarınızı memnuniyetle aldım. Şahsıma karşı her vesile ile izhar<br />

olunan merbutiyet-i samimaneden pek mütehassıs olmaktayım. Büyük<br />

Milletimizin büyük azim ve hamiyetinden doğan bi-misal zaferi tasvir ve<br />

terennüm hususundaki kudret ve muvaffakiyetinizi takdir ve<br />

hakkımdaki ihtisasatınıza teşekkür ederim, efendim.<br />

Türkiye Reis-i Cumhuru<br />

Gazi Mustafa Kemal<br />

“Büyük müncimiz ve âli şan Reis-i Cumhurumuz, Gazi Mustafa Kemal<br />

Hazretlerinin mecmuamız müdürü Florinalı Nazım Beyin (Türk Büyük Zaferini)<br />

tasvir ve terennüm hususundaki gayret ve muvaffakiyet-i edebisini takdir ederek<br />

gayet âlî ve kıymettar bir iltifat name-i tarihiyeleri, balada aynen vaz ve mevki-i<br />

tazim ve mübahat edilmiştir.”<br />

Şair bir kişiliğe sahip olan Florinalı Nazım bey bu husustaki nazımlarını hem<br />

Polis Mecmuasında yayınlıyor ve hem de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e<br />

göndererek aslında kendi şahsıyla Türk Polisinin duygu ve düşüncelerini<br />

iletiyordu.<br />

Aynı zamanda bu tür iletilerle de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Türk Polisi<br />

arasındaki sevgi bağını güçlendiriyordu. Bu sevgi, liderin inancına karşı Türk<br />

Polisinin verdiği sarsılmaz bağlılık yemini ve o doğrultudaki uygulamanın olması<br />

gereken sonucuydu.<br />

Oluşan bu sevgi bağı, Florinali Nazıb Bey yönetimindeki Polis Mecmuası<br />

aracılığıyla Türk Polisinin bilgisine sunuluyordu. Türk Polisi de Atasının övgüsüne<br />

laik olmak için var gücüyle karşılığını ödemeye çalışıyordu.<br />

SONUÇ<br />

İstiklal Mücadelesinin önderi, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk<br />

Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Polisine beslediği muhabbet<br />

ve sevgi kesinlikle basit bir <strong>polis</strong> sevgisi değildi. O kahramanların, İstiklal<br />

Mücadelesi sırasında neler yaptığını bizzat müşahede ettiğinden dolayı, Türkiye<br />

Cumhuriyetinde huzur ve güvenin sağlanmasında da neler yapabileceklerini<br />

tahminden öteye net olarak biliyordu. Bunu bildiğinden dolayı, o birimin<br />

elemanlarına sarsılmaz bir güven duyuyor ve bir o kadar da sevgi besliyordu.<br />

Bu sevgi, Türk Polisinin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç<br />

güvenliğinin sağlanmasında üstlendiği veya üstleneceği rolden kaynaklanıyordu.<br />

Devlet kurma geleneğinden gelen ve üst düzeyde liderlik unsurlarına sahip bir<br />

28 Polis Mecmuası, Eylül, Teşrinievvel, Teşrinisani 1927, adet, 213, 214, 215, sayfa:412,<br />

Devlet Matbaası, Ankara–1927<br />

24<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


önder olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin en önemli<br />

unsurlarından birisi olan <strong>polis</strong>in yeni devletteki konumundan bihaber olması<br />

düşünülemezdi.<br />

O, Birinci Dünya Savaşı sonucunda dünyanın uğradığı felaket sonrası dünya<br />

milletlerinden, felakete maruz kalanlarla kalmayanların bir noktada birleşerek<br />

sıcak savaşlara daha az başvuracağını, başka yol ve yöntemleri deneyeceklerini<br />

pekâlâ biliyordu. Bunu bildiğinden dolayı da, başka devletler üzerinde istenilen<br />

baskının oluşturulması için o devletlerin iç dinamiklerinin harekete geçirileceğini<br />

düşünüyordu. İç dinamiklerin kışkırtma, yönlendirme ve menfaat sunma yoluyla<br />

kullanılmasının önlenmesinde de <strong>polis</strong> ve jandarmanın, daha doğrusu zabıta<br />

birimlerinin bu gibi olumsuzlukları önleme konusundaki güçlü varlığının çok<br />

önemli olduğunu biliyor ve takdir ediyordu.<br />

Bu durumda zabıta birimlerinin olması gereken biçimde yapılandırılması,<br />

yasal olarak güçlendirilmesi de gerekiyordu. Osman Sulhi AKSU, Polis<br />

Dergisinde yayınladığı“Atatürk’ün Polis Sevgisi” adlı makalesinde, Gazi<br />

Mustafa Kemal Atatürk’ün <strong>polis</strong>e, daha doğrusu zabıta yapılanmasına bakış<br />

açısını anlatırken; Polis Vazife ve Selahiyet Kanunun bizzat dikte ettiğini de ifade<br />

etmektedir. 29 Sadece bu anlatımın bile Gazi’nin zabıta birimlerine ve zabıta<br />

birimlerinin oluşumuna ne kadar önem verdiğinin göstergesidir.<br />

İç güvenliğin sağlanmasının, dış güvenliğin sağlanmasıyla ilintili olduğunun<br />

düşünülmesine karşılık, iç güvenlik uygulamalarında, dış güvenlikte olduğu gibi<br />

bir hasım gücün farz edilmesi ilkesi yoktur. Yani dış güvenlik anlayışında bir<br />

düşmanın varlığından söz edilmesine karşı, iç güvenlikte sadece suçludan veya<br />

suça bulaşmış fert veya topluluklardan söz etmek mümkündür. Suça bulaşan bu<br />

insanların, düşman olarak nitelenip, ortadan kaldırılması sosyal bir devlet için<br />

çözüm değildir.<br />

Bu nitelikleri bilen Reisicumhurumuz Mustafa Kemal Atatürk, Türk Polis ve<br />

Jandarmasının çağdaş ve nitelikli bir eğitime tabi tutulması hususunda<br />

gerekenlerin yapılmasını emretti. Ancak geçen bölümlerde de izah edildiği gibi<br />

bir canlandırmayla işin yürütülmesinden sorumlu olanlara anlatma yolu seçti.<br />

Devlet başkanı olarak kesin emir vermek suretiyle yapılmasını isteyebilecek<br />

olmasına karşılık, ikna yolunu seçmesi de onun yönetim karakterinin bir başka<br />

göstergesidir.<br />

Bu yolla ikna ettiği yöneticiler de, Türk Polis ve Jandarmasıyla birlikte diğer<br />

güvenlik unsurlarının eğitilmesi hususuna gereken <strong>önemi</strong> verdiler. Büyük<br />

önderin deha dolu anlatımıyla, iç güvenlik birim ve elemanlarının eğitilmesinin<br />

ne kadar önemli olduğunu anlamakta zorluk çekmediler. Anladıktan sonra da,<br />

gerekeni yapmaya koyuldular.<br />

Geçen kısa zamana karşılık önemli mesafeler kat edildi. Polis Koleji ve Polis<br />

Enstitüsü açıldı. Kolejde üst öğrenime hazırlayıcı eğitim verilirken, Polis<br />

Enstitüsünde Teşkilatın orta ve yüksek amir ihtiyacının karşılanması hususunda<br />

çalışmalar yapıldı. Faaliyete geçirilen orta ve yüksek tahsil birimleri gereken<br />

29 AKSU, Osman Sulhi, a. g. m. sayfa: 23–24, İstanbul–1992.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 25


MAKALELER<br />

amir ihtiyacını karşılamaya uygun olarak yapılandırıldı.<br />

Netice itibariyle; iç güvenlik uzmanlarının ihtiyacı karşılayacak biçimde<br />

çağdaş yol ve yöntemlerle eğitilmesi hususu öne çıktı. Bu oluşum, güvenlik<br />

unsurunun yeni dünya düzeninde konumuyla ilgiliydi.<br />

Bu günün dünyasında; dış güvenlik kadar, belki de daha çok iç güvenlik<br />

uygulamaları önem kazanmıştır. Çünkü sıcak savaşı göze alamayan devletler,<br />

genel olarak kendilerine hasım olarak gördükleri devletlerin iç işlerini karıştırarak,<br />

istek ve arzularını gerçekleştirme yollarını seçmişlerdir. Böylelikle de kendi insan<br />

kaynaklarının herhangi bir tehlikeye düşürülmeden karşı devlet üzerinde<br />

hükümranlık tesis etmektedirler. Hiçbir şey kazanamazlarsa da hasım olarak<br />

belledikleri devletin kalkınma ve teknolojiyi kullanma girişimlerini kesintiye<br />

uğratarak, muhtaç konumda kalmalarını sağladıklarından dolayı kendilerini<br />

mutlu hissederler.<br />

Bundan dolayıdır ki, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal<br />

Atatürk, iç güvenliğin sağlanmasında görev alan <strong>polis</strong>, jandarma ve diğer zabıta<br />

kurumlarının elemanlarının, insan haklarına saygılı, bilgili, ahlaklı ve haklıdan<br />

yana bir tavır içinde olmalarına büyük bir önem vermiştir. Atfettiği bu <strong>önemi</strong>n<br />

gelecek nesillere canlı bir biçimde ulaşması için de gerekeni yapmıştır. Bu<br />

günümüzü, dünümüze borçlu olduğumuzun göstergesi de bu yapılanlardır.<br />

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bilgi ve görgüsünün yanında, dehası gereği bir<br />

ülke için zabıtanın hangi manaya geldiğini biliyordu. Bildiklerinin uygulamaya<br />

geçirilmesi için de gerekeni yapmaktan asla geri durmadı. Netice itibariyle; eseri<br />

ortada durmaktadır.<br />

26<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


MAKALELER<br />

2<br />

TÜRK CEZA HUKUKUNDA ŞEREFE KARŞI<br />

SUÇLAR<br />

Prof. Dr. Zeki HAFIZOĞULLARI ∗<br />

Öğr. Gör. Günal KURŞUN ∗∗<br />

Giriş<br />

Herkes, onur, şeref ve haysiyet sahibidir. Ceza hukuku, kişiyi, onuruna, şeref ve<br />

haysiyetine dokunan fiillere karşı korumaktadır. Ne adla olursa olsun, kimsenin kimseyi<br />

aşağılamak hakkı yoktur. Hakaret suçu tarih kadar eski olmakla birlikte, herkesin ayırımsız<br />

onur, şeref ve haysiyet sahibi olduğunun kabul edilmesi yenidir. Gerçekten, kanun<br />

önünde eşitlik ilkesi gereğince, hiç kimse, bir diğer kimseden, daha az şerefli değildir.<br />

Ayırımsız, herkes eşittir, ait olduğu toplumun şerefli bir üyesidir ( An. m.5,10, 17 ).<br />

Medeni Kanun, 24. maddesi hükmünde, kişiyi, onuruna, şeref ve haysiyetine<br />

karşı saldırılar karşısında korumaktadır. Kişi, başkalarından, onuruna, şeref ve haysiyetine<br />

saygı gösterilmesini isteme temel hakkına sahiptir.<br />

Ceza hukuku, kişinin onurunu, şeref ve haysiyetini, cezaî himayenin konusu<br />

yapmıştır. Haksız olarak, bir kimsenin onuruna, şeref ve haysiyetine saldırıda bulunmak,<br />

hakaret suçuna vücut vermektedir.<br />

Ceza Kanunu, hakaret suçunu, Kişilere Karşı Suçlar, ismini taşıyan İkinci Kısmının,<br />

Sekizinci Bölümünde Şerefe Karşı suçlar ismi altında düzenlemiştir. Kanun,<br />

125. maddede hakaret ve sövme suçuna, 126. maddesinde “matufiyet” ilkesine,<br />

127. maddesinde ispat hakkına, 128. maddesinde savunma dokunulmazlığına,<br />

131. maddesinde “ Soruşturma ve kovuşturma koşulu “ madde başlığı altında<br />

şikâyete yer vermiştir.<br />

Kanun, 765. s. Kanunda yer alan, “Memura hakaret” suçunu kaldırmış, kamu<br />

görevlisine karşı görevinden dolayı hakareti cezayı ağırlaştıran bir neden<br />

saymış, kuralın istisna olarak suçun resen takibini öngörmüştür.<br />

765 s. Kanunun Din hürriyetine saldırı olarak düzenlediği bazı fiilleri, Kanun,<br />

ağırlatılmış hakaret ve sövme suçu olarak düzenlemiş, ayrıca 130. maddesinde,<br />

“Kişinin hatırasına hakaret” madde başlığı altında “Ölüye hakaret” suçuna yer<br />

vermiş, 131/2. maddesinde ölüye hakaret suçunun takibini şikâyete bağlamıştır.<br />

Gerçekten, Anayasanın 24. maddesi hükmünün teminatı olan “Din hürriyetine<br />

karşı suçları” büyük bir başarıyla “buharlaştıran” tarihi kanun koyucu, Anayasanın,<br />

2, 10, 24, AİHS’ in 9, 10, 14 ve MK’ un 24. maddesine aykırı olarak Din<br />

∗ Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı<br />

Başkanı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi, Polis Akademisi<br />

Eski Öğretim Üyesi<br />

∗∗ Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Öğretim<br />

Görevlisi<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

hürriyetini ihlal eden davranışları, kendi kabul ettiği sisteme uyarak ör.,“Topluma<br />

Karşı Suçlar” arasında düzenlemesi gerekirken, “Kişilere Karşı Suçlar” arasında<br />

düzenleyerek, hukuk düzeninde ferdî- toplumsal bir kurum olan ve “Kişi” ile hiçbir<br />

ilişkisi bulunmayan kutsal Dini, kişinin bir niteliği saymış; böylece, bildiğimiz<br />

kadar, demokratik laik bir toplum/ hukuk düzeninde emsali olmayan 1, 2 , ancak<br />

11926 yılından bu yana alıştığımız suçların Cürüm-Kabahat ayırımını kaldırmaktan tutunuz da daha<br />

birçok konuda Alman Hukuk Sistemine öykünen Tarihi kanun koyucunun, uzmanlarının Alman<br />

dilini bilmelerine rağmen, o sisteminde, bağımsız bir başlık altında, cezai himayenin konusu yapılan<br />

Din hürriyetini görmezlikten gelmesini, ayrıca Alman Kiliselerinin tüzel kişiliğinin farkında olmamasını<br />

anlamakta zorluk çekiyoruz. Gerçekten, Alman ceza hukukuna bakarak cürüm – kabahat ayırımını ortadan<br />

kaldıran Tarihi Kanun Koyucunun, aynı titizliği Din hürriyetine karşı suçlarda göstermemesi<br />

açıklanabilir bir davranış değildir. Bizden farklı olarak, Alman hukuk sisteminde, Din hürriyetine karşı<br />

suçlar, Kişiye karşı suçlar içinde eritilmemiş, dolayısıyla, kanun önünde eşitlik ilkesi ihlal edilmemiştir.<br />

Esasen, dil fakiri olmamıza rağmen, biz, bu hukuk düzeninde, Din hürriyetine karşı suçların, tıpkı<br />

Zanardelli Kanununda olduğu gibi, bağımsız bir başlık altında düzenlemiş olduğunu saptamış bulunuyoruz.<br />

Tarihi Kanun Koyucunun, elindeki sonsuz imkana rağmen, Alman hukukunun laik toplum/hukuk/devlet<br />

düzenine yakışan bu düzenlemesini görmemiş olması, herhalde sadece bir rastlantı<br />

olarak değerlendirilemez.<br />

2 Atatürk Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Sn. Meral Ekici Şahin’in talebimiz<br />

üzerine bizim için hazırladığı Alman Ceza Hukuku Sistemine ilişkin kısaltılmış değerlendirmesi, okuyucuya<br />

en az bize olduğu kadar yararlı olacağı inancıyla aşağıda sunulmuştur:<br />

“Alman Ceza Kanunu iki kitaptan oluşmaktadır, genel hükümler ve özel hükümler. İkinci kitap<br />

olan özel hükümler ise 30 kısma ayrılmıştır. Bu kısımlar ayrıca alt bölümlere ayrılmamıştır. Din<br />

ve dünya görüşlerine karşı suçlar ise 11. kısımda düzenlenmiştir. Burada; “Din ve Dünya Görüşüne<br />

İlişkin Suçlar” başlığı altında, dinlere, dini topluluklara ve belirli bir dünya görüşüne sahip<br />

olan topluluklara sövme, dini ayinlerin, cenaze merasimlerinin ve ölülerin istirahatlarının ihlal<br />

edilmesi suçlarına yer verilmiştir.<br />

Alman Ceza Kanununun “dinlere, dini topluluklara ve belirli bir dünya görüşüne sahip olan topluluklara<br />

sövme” başlığını taşıyan 166. maddesinde korunan hukuki menfaatin, doktrin ve uygulamadaki<br />

hâkim görüşe göre toplumsal huzur ve barış olduğu belirtilmiştiri.<br />

166. maddeyle amaçlananın, basit bir şekilde “tanrıya küfredilmesinin cezalandırılması” olmadığı<br />

belirtilmektedirii. Cezalandırılan, başka bir ifadeyle korunmak istenen “toplumsal barış ve huzurun devamı”dır.<br />

Bu nedenle de maddede, “Her kim alenen veya yazıyla, bir başkasının dinsel veya dünya<br />

görüşüne ilişkin inancın içeriğine, toplumsal barış ve huzuru bozmaya elverişli olacak şekilde söverse,<br />

üç yıla kadar hapis veya para cezasıyla cezalandırılır” demek suretiyle, sövme fiilinin toplumsal huzur<br />

ve barışı bozmaya elverişli olmasını aramaktadır. Hatta eski Alman İmparatorluğu Ceza Kanunu bile,<br />

“Tanrıya sövmeyi” cezalandırma için tek başına yeterli görmemekte ayrıca bunun bir öfkeye neden<br />

olması şartını aramaktaydıiii.<br />

Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise; “her kim, toplumsal barış ve huzuru bozmaya elverişli olacak<br />

şekilde, alenen veya yazıyla ülke sınırları içindeki bir kiliseye veya başka bir dini cemaate veya belirli<br />

bir dünya görüşüne sahip topluluğa, bunların kural ve kurumlarına söverse, birinci fıkradaki gibi cezalandırılır.”<br />

demektedir. “Kilisede ilahi söylenmesi, vaftiz törenleri, Meryem anaya saygı gösterilmesi,<br />

vaaz verilmesi, günah çıkartma, vaftiz suyunun kullanılması, mezar nizamnamesi, dinin yüceltilmesi,<br />

azizlerin derecelendirilmesi”, bir dine ait kural ve kurumlar <strong>bağlamında</strong> değerlendirilecektiriv.<br />

166. madde <strong>bağlamında</strong> hem bir dini inanç veya belirli bir dünya görüşünün içeriği (örneğin, teslis<br />

inancı, İsa’nın yüceltilmesi), hem de kilise, cami ya da havra cemaatleri, ama bunun yanında Anglikan<br />

Kilisesi ve Rum Ortodoks kilisesi, Katolik Kilisesi, Rum Katolik Kilisesi, Yehova Şahitleri, dinsiz düşünce<br />

toplulukları korunmaktadır. Buna karşın tarikatlar, belirli bir dünya görüşüne sahip toplulukların<br />

sınırını oluşturmakta ve 166. maddece korunmamaktadırlar. Belirli bir politik görüşe sahip toplulukların<br />

bu madde <strong>bağlamında</strong> değerlendirilip değerlendirilmeyeceği ise tartışmalıdırv.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

Din ve inanç hürriyeti aleyhine işlenen suçlar Alman ders kitaplarında ise, topluma karşı işlenen<br />

suçlar ana başlığı, toplumsal huzur ve barışa karşı işlenen suçlar alt başlığı altında<br />

incelenmektedirvi. Bu da, bu ceza normuyla korunmak istenen hukuki menfaatin “toplumun huzur<br />

ve barışı” olduğunu göstermektedir.<br />

Bu suç niteliği itibariyle sözlü veya yazılı hakaretamiz bir düşünce açıklamasını<br />

gerektirmektedirvii.<br />

Kanunun 167. maddesinde ibadet ve dini ayinlerin ihlali, 167a’da ise cenaze merasimlerinin<br />

ihlali suçu düzenlenmiştir.<br />

168. maddede ise, ölülerin istirahatlarının ihlali ceza yaptırımı altına alınmıştır. Maddenin 1.<br />

fıkrasında, yetkisi olmadığı halde, cesedi veya cesedin bazı kısımlarını, küllerini bulunduğu yerden<br />

alan veya bunlara karşı tahkir edici davranışlarda bulunan kişilerin cezalandırılacağı düzenlenmektedir.<br />

Buna karşın aynı maddenin ikinci fıkrasında, cenazelerin muhafaza edildiği mekânların, mezarların<br />

veya kamuya ait anıt mezarların yıkılması veya bunlara zarar verilmesi veya bunlara karşı tahkir edici<br />

davranışlarda bulunulmasının cezalandırılacağı belirtilmektedir.<br />

168. maddeyle korunan hukuki menfaatin ise, ölü yakınlarının duyguları ve ölülere duyulan<br />

saygı olduğu belirtilmektedirviii.<br />

Görüldüğü gibi Alman Ceza Kanununun 11. kısmında düzenlenen din ve vicdan hürriyetine<br />

karşı suçlar arasında, bir dine veya belirli bir dünya görüşüne veya bu dinin kurallarına ve kurumlarına,<br />

dini topluluklara ve kutsal sayılan değerlere, örneğin kiliseye sövme ve tahkir edici<br />

davranışlarda bulunma ceza yaptırımı altına alınmaktadır. Özellikle 166. maddedeki “dinlere,<br />

dini topluluklara ve belirli bir dünya görüşüne sahip olan topluluklara sövme” suçunun oluşması<br />

için, tahkir edici bir düşüncenin yazılı veya sözlü olarak ifade edilmesi ve bu düşüncenin toplumsal<br />

huzur ve barışı bozmaya elverişli olacak biçimde yayılması gerekmektedir.<br />

Bu bölümde düzenlenen diğer suçların da, benzer şekilde başkalarının din ve dünya görüşlerine, din<br />

ve dünya görüşüyle bağlantılı diğer değerlere saygı gösterilmesi gerektiği yönündeki temel kuralın birer<br />

yansıması olduğunu görüyoruz. Alman Kanun koyucusu din ve dünya görüşünü hukuki koruma altına<br />

alınması gereken ayrı bir değer olarak görmüş ve bu değerleri bağımsız olarak özel bir kısımda düzenlemiştir.<br />

Ancak din hürriyeti aleyhine işlenen suçların düzenlendiği 11. kısımda, bir ibadethanede bulunan<br />

veya belirli bir dünya görüşüne sahip topluluğa ait eşyaların çalınması veya tahrip edilmesi,<br />

başka bir ifadeyle hırsızlık ve kilise malına zarar verme suçu düzenlenmemektedir. Bir ibadethanedeki<br />

eşya, mesela bir camideki halı veya bir kilisedeki şamdan çalındığında veya kilise malına<br />

zarar verildiğinde bunun aynı kısımda cezai yaptırım altına alınmadığını görmekteyiz. Bilakis bu<br />

tür fiiller Alman Ceza Kanunun hırsızlık ve emniyeti suiistimal başlığını taşıyan 19. ve mala zarar<br />

verme başlığını taşıyan 27. kısımlarında düzenlenmişlerdir.<br />

Alman Ceza Kanunun nitelikli hırsızlık suçunu düzenleyen 243. maddesi, bir kiliseden veya bir başka<br />

ibadethaneden, ibadete tahsis edilmiş veya dini bir değer atfedilen bir eşyanın çalınmasını 242. maddedeki<br />

basit hırsızlığa göre daha ağır cezalandırmaktadır.<br />

Benzer şekilde ACK’nın 304. maddesinde; bir dini cemaatin mallarına, ibadethanelerdeki ibadete<br />

mahsus eşyalara veya mezar taşlarına, kamuya ait anıtlara, doğal anıtlara, kamuya ait bir<br />

koleksiyonda korunan veya sergilenen sanatsal, bilimsel veya mesleki bir değeri olan eserlere<br />

veya kamunun kullanımına tahsis edilmiş veya yolların, meydanların, alanların güzelleştirilmesine<br />

tahsis edilmiş eşyalara zarar verilmesi veya bu eşyaların tamamen tahrip edilmesi suçu düzenlenmiştir.<br />

Hırsızlık suçundakine benzer bir şekilde 304. maddedeki fiillerde ACK’nun 303. maddesindeki basit<br />

mala zarar verme suçuna oranla daha ağır cezai yaptırıma bağlanmıştır.<br />

Alman kanun koyucusu dini cemaatlerin mal varlıklarına karşı işlenen suçlar için ayrı bir kısım<br />

ayırmayıp, bu suçları mal aleyhine işlenen suçlarla aynı kısımda düzenlemiştir. Buna karşın din<br />

hürriyeti aleyhine işlenen tahkir edici suçları, şerefe karşı suçlar içinde düzenlememiş, bu suçlar<br />

için ayrı bir kısım ayırmıştır. Alman kanun koyucusunun neden böyle bir düzenleme yaptığına<br />

ilişkin aşağıdaki değerlendirmemin yanlış olmayacağı kanaatindeyim.<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

teokratik bir toplum/hukuk düzeninde görülebilen ilginç bir düzenlemeye yer<br />

vermiştir. 3 .<br />

Bilindiği gibi Almanya’da kilise ve diğer dini cemaatlerin tüzel kişiliği vardır. Tıpkı gerçek kişilerin<br />

olduğu gibi, bu tüzel kişilerin de malları vardır. Ve özel kişilerin malvarlığı aleyhine olduğu<br />

gibi, tüzel kişilerin malvarlığı aleyhine de suç işlenebilmektedir. Bu nedenle de tüzel kişilerin mal<br />

varlıkları aleyhine işlenen suçlar, gerçek kişilerin mal varlığı aleyhine işlenen suçlarla aynı bölümde<br />

düzenlenmiştir. Ancak din ve dünya görüşü kişiden bağımsız ayrı bir hukuki değer olarak<br />

görülmüş ve bu nedenle de şerefe karşı işlenen suçlar arasında değil, bağımsız ayrı bir kısımda düzenlenmiştir.<br />

Sonuç olarak, Alman Ceza Kanunu’nun “ hakaret” başlığını taşıyan şerefe karşı suçların düzenlendiği<br />

14. kısmında, din ve belirli bir dünya görüşünün tahkiri suçlarına yer verilmemiş, bu suçlar “din ve dünya<br />

görüşüne ilişkin suçlar” başlığını taşıyan 11. kısmında ayrı olarak düzenlenmiştir. Buna karşın dini toplulukların<br />

mal varlıklarına karşı işlenen suçlar, hırsızlık ve emniyeti suiistimal başlığını taşıyan 19. kısım ve<br />

mala zarar verme başlığını taşıyan 27. kısımda yer almaktadır.<br />

i TRÖNDLE, Herbert/ FİSCHER, Thomas, Strafgesetzbuch und Nebengesetze, 51. Aufl.,<br />

Münschen 2003, § 166, Rn. 2.<br />

ii Tröndle/Fischer, StGB, § 166, Rn. 2.<br />

iii Tröndle/Fischer, StGB, § 166, Rn. 2.<br />

iv SCHÖNKE, Adolf/ SCHRÖDER, Horst/LENCKNER, Theodor, Strafgesetzbuch Kommentar,<br />

19 Aufl., München 1978, §166, Rn.18,19;Tröndle/Fischer, StGB, § 166, Rn. 2.<br />

v Tröndle/Fischer, StGB, § 166, Rn.6.<br />

vi SCHMİDHAEUSER, Eberhard, Strafrecht Besonderer Teil, Grundriss, Tübingen 1980, Rn.<br />

12/11.<br />

vii Celle NJW 86, 1275; LG Göttingen NJW 85, 1654<br />

viii Tröndle/Fischer, StGB, §168, Rn. 2.<br />

3 Laiklik ( An. m. 2 ), dolayısıyla kanun önünde eşitlik ilkesinin ( An. m. 10 ) sonucu olan Din<br />

ve vicdan hürriyeti ( An. m. 24 ), Aydınlanma d<strong>önemi</strong>nden bu yana, cezaî himayenin konusu olarak<br />

ceza kanunlarının nerede ve nasıl düzenleneceği konusunda ciddi tartışmalara yer vermiştir. Zanardelli<br />

Kanunu, Dine saldırıları, Kişiye Karşı Suçlar arasında değil, Dini ferdi-toplumsal bir kurum sayarak, “Din<br />

Hürriyetine Karşı Suçlar” adı altında bağımsız bir kategori olarak düzenlemiş, ayrıca Kilisenin mallarına<br />

vaki saldırıları ağırlatılmış hırsızlık suçu saymıştır. İtalyan Ceza Kanunu, Dine saldırıları, İkinci Kitabın,<br />

Dördüncü Başlığında “ Dinî Duyguya ve Ölülere Acıma ( pieta’ ) Duygusuna Karşı Suçlar” suçlar başlığı<br />

altında, 402-406, 407-413. maddelerinde düzenlemiştir. Kanun, İkinci Kitabının Onikici Başlık altında Kişiye<br />

( persona ) karşı suçlara yer vermiştir. Bu suçlar arasında, özellikle hakaret suçlarında kişiye izafeten<br />

dinle ve ölülerle ilgili hiçbir düzenleme yapmamıştır. Bu demektir ki, laik bir toplum/hukuk/ devlet düzeninde,<br />

kişiye karşı suçlar arasında, hiçbir adla ve amaçla dine karşı suçların, özellikle ölülere karşı suçların<br />

yeri yoktur. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerini oluşturan 765 s. Kanunda Kişi karşı suçlar<br />

arasında, dine karşı suçlara yer verilmemiştir. Dine karşı suçlar Din Hürriyetine Karşı Suçlar adı altında<br />

başlı başına bir kategori olarak düzenlenmiştir.<br />

Bilgimizin ve imkânlarımızın yetersizliğini İtiraf etmekle birlikte, biz öyle sanıyoruz ki, Avrupa<br />

İnsan Hakları Sözleşmesini İmzalayan Avrupa Birliği Devletlerinin Ceza Hukuku Düzenlerinde<br />

Kanunun düzenlemesine emsal olacak bir düzenlemenin olduğunu sanmıyoruz. Gerçekten, Kanun,<br />

Din ve vicdan hürriyetini cezai himayenin konusu yapmamış, Din ve vicdan hürriyetini ihlal<br />

eden davranışları parçalara bölerek İkinci Kitabında “ Kişiye Karsı Suçlar” başlığı altında, bir<br />

kısmını Yedinci Bölümde “Hürriyete Karşı Suçlar” , bir kısmını sekizinci Bölümde “ Şerefe Karşı<br />

Suçlar “ ve diğer bir kısmını Onuncu Bölümde “Malvarlığına Karşı Suçlar” kategorisi içinde düzenlemiştir.<br />

Dikkatlice bakılmadığında Kanunun çözümünün dahiyane olduğu söylenebilir. Ancak,<br />

Din, Türk Hukuk Düzeninde, Kişinin, İnsanın, Vatandaşın bir niteliği midir sorusu sorulduğunda,<br />

iş karışmaktadır. Gerçekten, Din, ne Anayasada, ne Anayasanın artık bir parçası olan<br />

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, ne de Medeni Kanunda kişinin bir niteliğidir. Böyle olunca,<br />

Din ve vicdan hürriyetine karşı saldırıları düzenleyen hükümlerin, aynen Avrupa Birliği üyesi<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

Böylece, Kanun, çoğu kez, tabiri caizse, kazı koza karıştırarak hakaret ve sövme<br />

suçunun klasik yapısını bozmuş, iki suçu aynı maddede toplayarak “hakaret ve sövme<br />

suçu ayırımını kaldırdığını” iddia etmiş, sonunda başka bir yerde emsali olmayan<br />

bir düzenleme gerçekleştirmiştir.<br />

1. Hukuki konu, fail, mağdur<br />

Suçun ihlal ettiği, cezanın koruduğu hukuki değer veya menfaat, kişinin onuruna,<br />

şeref ve haysiyetine başkalarının saygı göstermesini istemesidir. Kişinin ait olduğu<br />

toplumda saygın olmaya; onurun, şeref ve haysiyetinin sayılmasına hakkı vardır. Bu<br />

hak kişinin temel hakkıdır. Sıkı sıkıya kişiye bağlıdır. Kişinin onurunun, şeref ve haysiyetinin<br />

ihlali hakaret ve sövme suçlarına vücut verir.<br />

Hakaret ve sövme, ister kanunun farklı maddelerinde, isterse aynı maddesinde<br />

düzenlenmiş olsun, benzer yönleri olmakla birlikte, esasta farklı suçlardırlar. O<br />

nedenle Kanunun gerekçesinde yer alan hakaret ve sövme suçu ayırımını kaldırdık<br />

iddiası tutarlılıktan yoksundur.<br />

İstisnasız herkes suçun faili olur. Fail olmak için mutlaka isnat yeteneğine sahip<br />

olmaya gerek yoktur. Bir akıl hastasının, bir çocuğun suçun faili olması mümkündür.<br />

Suçun mağduru, suçla ihlal edilen, ceza ile korunan değer veya menfaatin hamili<br />

kişidir. Kanun “ölüyü” suçun mağduru saymakta, suçun takibini yakınlarının şikâyetine<br />

bağlamış bulunmaktadır ( m. 130, 131/2 ). Çocuğa, bir akıl hastasına hakaret<br />

edildiğinde, şikâyet hakkını kimin kullanacağı konusu tartışmalıdır. Kanunun 76.<br />

maddesinde, CMK’ un 158. maddesinde bu konuda bir açıklık yoktur. Bu durumda,<br />

bunlar adına şikâyette bulunacak kimse, herhalde veli veya vasidir.<br />

1.1. Mağdurun belirlenmesi<br />

Hakaret ve sövme suçlarında, failler, çoğu kez, fiillerinin muhatabı kişilerin<br />

belli olmamasına özen göstermekte, böylece cezasız kalmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar.<br />

Toplumun, suçla mücadelede suçlunun cezasız kalmamasını sağlamak<br />

konusundaki çıkarı ile ifade hürriyetinin korunmasındaki çıkarı, hakaret ve<br />

sövme suçlarında “Matufiyet ilkesinin” bulunmasını sağlamıştır.<br />

Kanun, 126. maddesinde matufiyet hükmüne yer vermiştir. Gerçekten, söz konusu<br />

bu hükme göre, fail hakaret suçunun işlerken mağdurun ismini açıkça belirtmemiş<br />

veya isnat ettiği fiili üstü kapalı bir biçimde geçiştirmişse, isnadın mahiyetinde ve<br />

mağdurun şahsına matufiyetinde tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa,<br />

hem isim zikredilmiş, hem de hakaret vaki olmuş sayılır.<br />

126. madde hükmü herkesin anlayacağı bir biçimde kaleme alınmamıştır.<br />

Devletlerin Ceza Hukuku Düzenlerinde olduğu gibi, “Kişiye Karşı Suçlar” arasında yeri yoktur.<br />

Laik bir hukuk düzeninde, ne doğrudan ne de dolaylı olarak, Kişiye dinî bir sıfat verilebilir. Türk<br />

hukuk düzeninde Din, kişinin, insanın, vatandaşın ne kimliği ne niteliğidir. Türkiye Cumhuriyeti<br />

bir “ Din “ devleti değildir. Öyleyse, Kanunda yer alan düzenleme, ancak teokratik toplum/hukuk/devlet<br />

düzenlerinde rastlanabilecek bir düzenlemedir.<br />

Bu durum, sistematik açıdan, Ceza Kanununun, bir parçasını oluşturduğu hukuk düzeni ile tutarlı<br />

olmadığını, tabiri caizse “altı kaval üstü şişhane olduğunu” kanıtlamaktadır. Dileğimiz, Ceza<br />

Kanununun, “teokrasi özlemlerinin” giderilmeye çalışıldığı bir alan olmamasıdır. Ceza Kanunun<br />

Anayasaya aykırı olamadığından, Anayasanın, değiştirilmesi bile teklif edilemeyen maddelerinden<br />

olan 2. maddesi hükmü, bu hükmün yansımaları ve göndermede bulunduğu AİHS ciddi bir<br />

tehlikeyi önlemiştir.<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

765 s. Kanunun 484. maddesi hükmünün uyarlanması başarılı olmamıştır. Üstelik<br />

“… tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa…” hükmünün yerine “…<br />

duraksanmayacak bir durum varsa… “ hükmünün konulması, ifade hürriyetinin<br />

alanını keyfi olarak daraltmıştır. O nedenle, anlamı da pek belirgin olmayan bu<br />

hükmün, tereddüde yer vermeyecek derecede karineler varsa biçiminde anlaşılması<br />

gerekmektedir. Gerçekten, karinenin anlamı hukukta bellidir. “Durum”un<br />

“Karine” ile aynı şey olduğu söylenemez, çünkü durum kelimesi, karine kelimesinin<br />

karşılığı yani eş anlamlısı, sinonimi değildir.<br />

2. Fiil<br />

Hakaret suçunda fiil, bir düşünce açıklamasıdır. Düşünce, söz, ses, işaret, yazı, görüntü,<br />

resim, yontu, vs. ile ifade edilebilir. Ancak, hakaret ve sövmede, Kanunun suç<br />

olarak tanımladığı fiil, ortak yanları olmakla birlikte, özünde birbirinden farklıdır. O<br />

nedenle, hakarette ve sövmede fiili ayrı incelemek gerekmektedir 4 .<br />

2.1. Hakaret suçunda fiil<br />

Suç sayılan fiil, kişiye “somut bir fiil veya olgu isnat etmek” fiilidir.<br />

Burada, somut fiil veya olgudan maksat, isnat edilen fiilin veya olgunun yer,<br />

zaman ve kişi bakımından belli, bilinen, yani muayyen olmasıdır. Fiil isnadı, muayyen<br />

bir işin veya davranışın; olgu isnadı, herhalde muayyen bir olayın, bir<br />

vak’a veya hadisenin yakıştırılması anlamındadır. “Olgu” isabetle seçilmiş bir kelime<br />

değildir, çünkü olgunun sözlük anlamı, vakıa veya fenomendir. Bir kimseye<br />

bir fenomen isnadı anlaşılır bir ifade değildir. Kanunun gerekçesinde de “fiil veya<br />

olgu isnadı” denilmektedir. Ancak, sayılan örneklerden hiçbiri, olgu değil, olay, vak’a<br />

veya hadisedir. “… kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar<br />

rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması” bir olgunun isnadı değil, bir fiilin, bir<br />

vak’a veya hadisenin isnatta bulunulmasıdır.<br />

İsnat edilen fiil veya olgu kişinin onurunu, şeref ve saygınlığını “rencide edebilecek<br />

nitelikte” olmalıdır. Rencide etmek, incitmek, kalbini kırmak anlamındadır.<br />

İsnat edilen fiil, nesnel olarak, incitici, kalp kırıcı bir nitelikte olmalıdır. 765 s.<br />

Kanun, bu durumu, “halkın hakaret ve husumetine maruz kılacak yahut namus<br />

ve haysiyetine dokunacak” biçiminde ifade etmiştir. Doğru olan budur, çünkü<br />

Kanun, fiilin muhatabı kişinin gerçekten fiilden incinip incinmemesine bakmamaktadır.<br />

4 Y.4.C.D. 18.12.1986, E: 6276, K: 6191; “Oluşa, kabule göre, sanığın şahsi davacıya yazdığı<br />

mektupta karısı hakkında maddeli hakaretin koca hakkında adiyen sövme suçunu teşkil edeceği<br />

gözetilmeden……ceza tayini, bozmayı gerektirmiş…”,<br />

Y.C.G.K., 07.12.1980, E: 4/341, K: 412; “Şahsi davacının, Nevşehir sorgu hakimliğine verdiği<br />

….dilekçesinde ‘sanığın, aralarında cereyan eden tartışma sırasında kendisine, madde tayini suretiyle hakaret<br />

ettiğini ileri sürerek dava açılmasını istediği, hakimliğin sanığın hakaret suçu uyarınca cezalandırılması<br />

istemiyle son soruşturmanın açılmasına karar verdiği,… yapılan duruşma ve toplanan delillere göre<br />

sanığın ‘orospu’ demek suretiyle hakarette bulunduğu anlaşılmıştır. …Hüküm özel dairece ‘oluşa ve tanık<br />

beyanlarına göre sanığın şahsi davacıya karşı adiyen hakaret (sövme) suçunu işlediği gerekçesiyle bozulmuş,<br />

mahkeme ise …sanığa isnat olunan eylemin isbata ermediği gerekçesiyle direnmiştir. ….İşlenen<br />

suçun vasfının tayini ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirdi. Bu nedenlerle, özel daire bozma kararı<br />

yerinde olup uyulması gerekirken… direnmeye karar verilmesi (nin) bozulmasına….”<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

Öyleyse, Kanunun kullandığı “rencide edebilecek nitelikte” ifadesinde isabet yoktur.<br />

Tarihi kanun koyucunun 765 s. Kanunu kazıma çabası, maalesef doğru olan ifadeyi<br />

görmesini engellemiştir. Kuşkusuz, tartışma olmayan bir konuda tartışma çıkarmak,<br />

kimsenin bir işine yaramaz.<br />

2.2. Sövme suçunda fiil<br />

Sövme suçu sayılan fiil, Kanunun ifadesiyle, sövme suretiyle bir kimsenin<br />

onur, şeref ve saygınlığına saldırıda bulunmak fiilidir. Açıkçası, fiil, bir kimsenin<br />

onur, şeref ve saygınlığını ona söverek ihlal etmektir.<br />

Kanun, “sövme” fiilini tanımlamamıştır. Sövme, dilde, “1.Sövmek işi, sövgü,<br />

küfretme, 2.Bir kimsenin namus, onur ve kişiliğine yapılan her türlü saldırı” olarak<br />

tanımlanmaktadır. Doktrinde ve uygulamada, bugüne dek, sövmeden, bir<br />

kimseye “küfür etmek”, o kişiye aşağılayıcı bir “sıfat” izafe etme anlaşılmaktadır.<br />

Kanun koyucu, madde gerekçesinde, sövme ile ilgili olarak birçok örneğe yer<br />

vermiş, sövmeyi hakaretten ayırt etmiş, ancak hakaret ve sövmeyi bir tek maddede<br />

toplayarak (m. 125/1 ) “hakaret ve sövme suçu ayırımını kaldırdığını” iddia etmiştir.<br />

Gerçekten, ortada bir yanlış yoksa bir yanlış anlama var. Kanun koyucu, bir<br />

kimseye “serseri”, “alçak”, “hayvan”, “hırsız”, ”rüşvetçi”, “sahtekâr”, “fahişe”,<br />

“kör”, “şaşı”, “topal”, “kambur”, “kel”, “psikopat”, “frengili”, “aidsli” denmesini<br />

sövme saymıştır. Öyleyse, sövme, bir sıfat izafe ederek, bir kişiyi, başkalarının gözünde<br />

aşağılamaktır.<br />

Bir sözün, sesin, işaretin sövme olup olmadığı, genellikle suçun işlendiği yerin<br />

değerlerine göre belirlenir. Gerçekten, bir yerde veya bir çevrede, ör., ulan, kerata,<br />

serseri, vs., gibi küfür sayılan bir şey, başka bir yerde veya çevrede övgü, iltifat<br />

sayılabilir.<br />

2.3. Yüze karşılık, ihtilat, aleniyet<br />

Ne kadar çok onur, şeref ve saygınlığı ihlal ederse etsin, bir fiilin suç olabilmesi<br />

için, fiil, ya yüze karşı işlenmiş olmalı, ya da başkaları ile ihtilat edilerek işlenmiş olmalıdır.<br />

Yüze karşı hakaret, mağdura, yalnızken veya başkalarının yanında yüzüne karşı<br />

hakarette bulunulmasıdır.<br />

Kuşkusuz, gıyapta yapılan hakaret de suçtur. Gerçekten, Kanun, “Mağdurun gıyabında<br />

hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat edilerek işlenmesi<br />

gerekir” demektedir. Kanun “…cezalandırılabilmesi için…” ifadesini kullanmakla<br />

birlikte, ihtilat bir cezalandırılabilme şartı değildir. İhtilat suçun unsurudur.<br />

765 s. Kanunda ihtilatta “ikiden ziyade kimsenin” varlığını ararken, Kanun “en az<br />

üç kişinin” varlığını aramaktadır. Anlamda bir fark yoktur. “İkiden ziyade kimse”,<br />

herhalde “en az üç kişi” anlamındadır 5 .<br />

Fiil, mağdura hitaben yazılıp gönderilmiş bir mektup, telgraf, resim veya herhangi<br />

yazı veya telefonla işlenirsi, suç, yüze karşı işlenmiş sayılmaktadır. Gerçekten,<br />

Kanun, fiilin, mağduru muhatap alan sesli yazılı veya görüntülü bir ileti ile işlenmesini,<br />

yüze karşı işlenmiş saymaktadır.<br />

5 Y.4.C.D. 04.10.1983, E: 4100, K: 4552; “ Oluşa ve dosya kapsamına göre, gıyapta vaki<br />

maddeli hakarete üç kişinin şahadet ettiği anlaşıldığı halde, “ihtilat unsuru”nun oluşmadığından<br />

bahisle, sanığın beraatına karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.”<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

Fiil “alenen” de işlenmiş olabilir. Tabii, bu halde, haydi haydi ihtilat vardır.<br />

Kanun, aleniyeti, gerekçede, fiilin gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan<br />

ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır “olarak tanımlamaktadır.<br />

İhtilat için en az üç kişinin varlığını arayan kanunun aleniyet için birden fazla yani<br />

iki kişinin varlığını araması bir çelişkidir. Tanımın doğru değildir. Aleniyet, fiilin,<br />

herkesin önünde işlenmesi veya sayısı belirsiz kişilerce bilinebilir olmasıdır 6 .<br />

3. Hukuka aykırılık<br />

Bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına dokunan fiil hukuka aykırı olmalıdır.<br />

Hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı halinde fiil suç olmaktan çıkar. Gerçekten,<br />

fiilin ispat hakkı, savunma dokunulmazlığı, yasama dokunulmazlığı, kanun<br />

emrini yerine getirme ve bir hakkın kullanılması, özellikle tedip hakkının yerine<br />

getirilmesi cümlesinden olarak işlenmesi halinde, fiil hukuka uygundur, hakaret<br />

suçunu oluşturmaz.<br />

Anne ve babanın çocuklar, öğretmenin öğrenciler, ustanın çıraklar üzerinde,<br />

terbiye hakkından doğan disiplin yetkisi bulunmaktadır. Sınırın aşılmaması kaydıyla<br />

( m. 232/2 ), bu kişilerin azarlanması; onur, şeref ve saygınlığına dokunulması<br />

hakaret ve sövme suçuna vücut vermez. Ancak, kocanın karı üzerinde ne<br />

terbiye hakkı ne de disiplin yetkisi vardır. Kocanın, disiplin yetkisini kullanmak<br />

adı altında, karının onuruna, şeref ve saygınlığına dokunan bir davranışta bulunması,<br />

yerine göre hakaret veya sövme suçunu oluşturur.<br />

Yasama faaliyeti cümlesinden olarak Milletvekillerinin başkalarının onur şeref<br />

ve saygınlığına dokunan bir davranışta bulunmaları halinde, fiil hakaret veya<br />

sövme suçunu oluşturmaz.<br />

Kanun, bir hukuka uygunluk nedeni olarak ispat hakkını ve savunma dokunulmazlığını,<br />

şerefe karşı suçlarda, aralarında mevcut bağıntıdan ötürü özel olarak<br />

düzenlemiş bulunmaktadır.<br />

3.1. İspat hakkı<br />

Anayasa, ispat hakkını, Kişinin Hakları ve Ödevleri arasında, 39. maddesinde<br />

temel bir insan hakkı olarak düzenlemiştir. İspat hakkı, Anayasanın 36. ve<br />

AİHS’nin 6. maddesinde düzenlediği Hak arama hürriyetinin ve doğru yargılanma<br />

hakkının doğal sonucudur. Özellikle, Basın hürriyetinin olduğu bir hukuk düzeninde<br />

( An. m. 25, 26, 27, 28 ), Haberin kaynağını açıklamaya zorlanamama<br />

hakkı yanında, İspat hakkı, Basının, Basın çalışanlarının, ayrıca Haber alma<br />

hakkı olan herkesin teminatıdır.<br />

“Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine<br />

getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında,<br />

sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat<br />

isteminin kabulü, ancak ispat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında<br />

kamu yararı bulunmasına veya şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır”.<br />

Anayasa, ispat hakkını, görüldüğü üzere, sadece hakaret suçunda öngörmüş-<br />

6 Y.4.C.D. 19.02.1985, E: 803, K: 1034, “Oluşa göre, hakaret suçunun umuma açık olmayan<br />

ve sadece şehirlerarası konuşmaları idare eden santral memureleri ile kontrol görevlilerine ayrılan<br />

bir yerde işlendiği anlaşıldığı cihetle, aleniyet unsuru oluşmayacağı gözetilmeden …. Hüküm<br />

kurulması, bozmayı gerektirmiştir.”<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

tür. Tabii, mümkün olmadığından, sövme suçunda ispat hakkı olmaz. Kimsenin,<br />

kimseye, ör., deli olana deli, hırsıza hırsız, fahişeye fahişe, vs. demeye hakkı yoktur.<br />

Deli, hırsız, fahişe de, kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince, insan, kişi olarak,<br />

her kişi ve insan kadar, onuruna şeref ve saygınlığına saygı gösterilmesini isteme<br />

temel hakkına sahiptir.<br />

Kanun, Anayasanın bu düzenlemesi temel olmak üzere, 127. maddesinde iki<br />

fıkra halinde “İsnadın ispatı” adı altında ispat hakkına yer vermiştir. Kanun, “ isnat<br />

edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez”<br />

demektedir. Bu hükümden, Anayasaya uygun olarak, ispat hakkının bir hukuka<br />

uygunluk nedeni olduğu sonucu çıkmaktadır.<br />

Ancak Anayasa ile Ceza Kanunu arasında bir uyum bulunmamaktadır. Bunun<br />

nedeni belirsizdir. Anayasa ispat hakkında “Kamu görev ve hizmetinde bulunanlar…”<br />

ile “ Bunun dışındaki halleri …” ayrı ayrı düzenlemiştir. Birinci halde,<br />

sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bu hak mutlaktır, çünkü<br />

bir şartın olmasına bağlanmış değildir. İkinci halde, ispat isteminin kabulü, ispat<br />

olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararının bulunmasına<br />

yahut şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır. Bu demektir ki, ispat hakkı nispidir,<br />

çünkü hakkın kullanılması bir şartın bulunmasına bağlanmış bulunmaktadır.<br />

CK’ unu Anayasanın bu ayırımına uymamış, Kamu görev ve hizmetinde bulunan<br />

kimselerle Kamu görev ve hizmetinde bulunmayan kimseleri bir tutmuş, yani<br />

Kamu görev ve hizmetinde bulunan kişileri Kamu görev ve hizmetinde bulunmayan<br />

kimselere eşitlemiş, böylece, bir mutlak hakkı sanığın aleyhine olacak bir biçimde<br />

nispi hakka dönüştürmüştür. Gerçekten, CK’ unu, ispat isteminin kabulünü,<br />

ispatta kamu yararının bulunması veya şikâyetçinin ispata rıza göstermesi<br />

şartına bağlamıştır. Böylece, CK’ unu, Anayasaya aykırı olarak, ispat hakkının<br />

kapsamını, sanık aleyhine olacak bir biçimde daraltmış bulunmaktadır. Bu durum,<br />

özellikle, basın mensupları bakımından büyük tehlike yaratmaktadır. Görevi,<br />

kamu idaresinin eylem ve işlemlerinden kamuyu haberdar etmek olan basın<br />

mensubu, CK’ una göre verdiği haberin doğruluğunu, “ancak isnat olunan fiilin<br />

doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikâyetçinin<br />

ispata razı olmasına bağlıdır. Burada “şikâyetçinin rızası” şartının gerçekleşmesi<br />

mümkün değildir, çünkü kamu görevlisine karşı işlenen hakaret suçu şikâyete<br />

bağlı değildir, yani kamu görevlisinin “şikâyetçi” kimliği bulunmamaktadır. Bu<br />

demektir ki, hâkim ispatta kamu yararı görmediği takdirde, haber doğru bile olsa,<br />

basın mensubunun haberin doğruluğunu ispat şansı yoktur. Bu durumda, ya<br />

Anayasaya aykırılığı ileri sürülerek Kanun Anayasa Mahkemesine götürülmeli, ya<br />

da doğrudan Anayasa uygulanmalıdır.<br />

Kanun, Anayasada olmayan, zaten olmasına da gerek olmayan, bir hükme<br />

yer vermiştir. Bu, hüküm “İsnat edilen suç” (Bu suç) “nedeniyle hakaret edilen<br />

hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispatlanmış<br />

sayılır” hükmüdür. Bir kere, ifade yanlıştır, çünkü ancak verildikten sonra kesinleşme<br />

mümkün olduğundan, “kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi”<br />

mümkün olan bir şey değildir. Burada, doğru ifade, “Bu suç nedeniyle hakaret<br />

edilen hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi ve kararın kesinleşmesi halinde, is-<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

nat ispat edilmiş sayılır” biçimindeki ifadedir. Sonra, isnat edilen suçun muhatabı<br />

kimse, yani hakaret edilen hakkında, bu suç nedeniyle kesin hüküm varsa, zaten<br />

ortada kişinin onurunu, şeref ve saygınlığını inciten bir fiilin isnadı yoktur. Kaldı<br />

ki, kişiye isnat edilen fiil hakkında bir ceza davası varsa, ör., ihaleye fesat karıştırmak<br />

gibi, hakaret davasının açıldığı mahkeme, bu durumu bekletici mesele<br />

yapmak ve davanın sonucunu beklemek zorundadır. Zaten Kanunun gerekçesi<br />

bizi doğrulamaktadır. Gerçekten, Anayasa temeline oturmayan bu hüküm, sadece<br />

yararı olmayan hatta zararı olan bir fazlalıktır, çünkü hüküm, isnat hakkında<br />

beraat kararı değil de, takipsizlik, davanın düşmesi kararları verildiğinde, ispat<br />

imkânı ortadan kalkmakta, kişi ispat hakkını kullanamamaktadır.<br />

Gerekçe Anayasaya uygun bir düzenlemenin yapıldığını söylemekteyse de,<br />

Kanunun hükmü, gerekçeyi doğrulamamaktadır. Açıkçası, gerekçe ne derse desin,<br />

Kanunun hükmü, Anayasa hükmü ile çatışmaktadır.<br />

Kanun, 127/2. maddesinde “ İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret<br />

edilmesi halinde cezaya hükmedilir” demektedir. Bu hüküm, en başta, özellikle<br />

kişinin haber alma hakkını ölçüsüz bir biçimde kayıtladığından, kişinin onur, şeref<br />

ve saygınlığına saygı duyulmasını isteme hakkı ve haber alma hakkı arasındaki<br />

çatışmayı en iyi bir biçimde çözümleyen, kamuyu ve bireyi birbirine feda ettirmeyen<br />

Anayasanın 36. maddesi hükmüne aykırıdır. Kamunun çıkarına aykırı<br />

olarak, kamunun çıkarının korunması görüntüsü altında bizzat kamu görevlisi kişiyi<br />

korumak, üstelik bir de suçun resen takibini sağlamak, özellikle basın çalışanlarını<br />

korkutarak, basın hürriyetini dolaylı olarak kısıtlamak olur.<br />

Hüküm teknik olarak da hatalıdır, çünkü hükmün kapsamı ve sınırları belirsizdir.<br />

Gerekçe “..kesin hükümle sonuçlanmış bir davayla işlediği sabit görülen<br />

bir fiilden bahisle kişiye hakaret edilmesi halinde cezaya hükmedilir. Böylece,<br />

daha önce işlediği bir suçtan dolayı mahkûm edilmiş olan kişiye, bu suçtan bahisle<br />

hakaret edilmiş olmasının tasvip edilmez olduğu vurgulanmıştır" ... " Hakkında<br />

başlatılan soruşturma sonunda takipsizlik kararı veya açılan davada düşme<br />

veya beraat kararı verilen kişiye, soruşturma ve kovuşturma konusu fiilden bahisle<br />

hakaret edilmiş olması halinde, hakaret edenin cezalandırılacağında kuşku<br />

yoktur " denmektedir. Görüldüğü üzere, madde hükmünde olduğu gibi gerekçede<br />

de, mantık biliminin kurallarına aykırı olarak bir bilinmeyenle diğer bir bilinmeyen<br />

açıklanmaya çalışılmıştır. Bu hükümden maksat, kişiye isnat edilen fiil, bir<br />

başka yerde yargılanıp doğru veya gerçek olmadığı bir hükümle tespit edildikten<br />

sonra, hâlâ o isnadı gerçekmişçesine sürdürmeyi yasaklamaksa, zaten böyle bir<br />

davranış, bu hükme gerek olmadan suç olmaktadır.<br />

Ancak, bu madde hükmünü, böyle anlaşılmamaktadır." İspat edilmiş fiilden<br />

söz edilerek kişiye hakaret edilmesi" ispat edilmiş fiilin haberini vermeyi de kapsamaktadır.<br />

Gerçekten, ör., "İhaleye fesat karıştırmak fiilinden birçok kez yargılanıp,<br />

delil yokluğundan berat eden kamu görevlisi A, bu kez de, yargılandığı ihaleye<br />

fesat karıştırmak fiilinden, her nasılsa, delil yetersizliği nedeniyle beraat etmiş<br />

veya takipsizlik kararı verilmiş veyahut zamanaşımından ötürü dava düşürülmüştür"<br />

biçimindeki bir haber, bu madde hükmü karşısında, hakaret suçunu oluşturacaktır.<br />

Bir suçtan birçok kez yargılanan ama her seferinde bir nedenle takipsiz-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

liğe uğrayan, hakkındaki dava düşen veya delil yetersizliğinden beraat eden bir<br />

kamu görevlisi hakkında, bu durumun haber yapılmasının suç sayılmasını anlamakta<br />

zorluk çekilmektedir. Kanun koyucudur, hikmetinden sual olunmaz, demekten<br />

başka bir çaremiz yoktur.<br />

3.2. Savunma dokunulmazlığı<br />

Kanun, 128. maddede, " İddia ve savunma dokunulmazlığı" madde başlığı altında<br />

adlî muafiyeti, yani savunma dokunulmazlığını düzenlemiştir.<br />

Anayasa, " Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı<br />

mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma... hakkına sahiptir"<br />

hükmünü koymuştur (m. 36). İster iddia, isterse karşı iddia veya savunma biçiminde<br />

tezahür etsin, savunma hakkı, insanın temel haklarındandır (AİHS, m.6/ 2,<br />

c). Ayrıca, Anayasa, vatandaşa, siyasi haklar ve ödevler cümlesinden olarak, Dilekçe<br />

hakkı tanımıştır (m. 74).<br />

Anayasa, " yargı mercileri önünde" hükmü ile savunma hakkını " yargı " ile<br />

sınırlandırmıştır. Buna karşılık, CK' unu, Anayasanın 74. maddesi hükmüne uyarak,<br />

kişinin kendisi ve kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında "idari makamlar<br />

nezdinde yapılan sözlü ve yazılı başvuru" hükmü ile savunma hakkının sınırlarını<br />

genişletmiş, yargı yanında, idarî başvurularda da bu kişiye hakkı tanımış bulunmaktadır.<br />

Savunma dokunulmazlığı, bir hukuka uygunluk nedenidir. Hakkın kötüye<br />

kullanılması, yani her hukuka uygunluk nedeninin sınırının aşılmasında olduğu<br />

gibi bu hukuka uygunluk nedeninin sınırının aşılması da cezayı gerektirmektedir.<br />

Savunma hakkı, "yargı mercileri" , " idarî makamlar " ve işin icabı olarak buralarda<br />

yapılan "iddia ve savunma" ile sınırlıdır.<br />

Adlî, idarî, askerî mahkemeler, Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan ve Asliye<br />

Mahkemesi görevi yaptığında Kanunun Anayasanın ve Kanunun işaret ettiği yargı<br />

mercileridir. Kuşkusuz, Cumhuriyet Savcılığı, İnfaz Hâkimliği, İcra Tetkik Hâkimliği,<br />

yargı mercii içindedir. İdari makamlar, mevzuatına göre Dilekçe kabul<br />

etme görev ve yetkisine sahip bulunan, valilik, kaymakamlık, emniyet müdürlüğü<br />

vs. gibi idari organlardır.<br />

Kanunun kullandığı "iddia ve savunmanın" terimi dardır, Kanunun maksadını<br />

ifade etmemekte, daha çok CMK' unda muayyen olan iddia ve savunmayı ifade<br />

etmektedir. Tarihi kanun koyucunun, 765 s. Kanunun "esprisini" anlamamış<br />

olması bir talihsizlik olmuştur. Madem Kanunu yorumluyoruz, "iddia ve savunmalar<br />

kapsamında" hükmünü 765 s. Kanunda olduğu şekli ile anlamamıza bir<br />

engel bulunmamaktadır. 765 s. Kanun, "Tarafların veya vekil, müdafi, müşavir<br />

yahut kanuni mümessillerinin bir dava hakkında kaza mercilerine verdikleri dilekçe,<br />

layiha veya sair evrakın yahut yaptıkları iddia ve müdafaaların" diyerek<br />

tüm tarafları ve taraf faaliyetini teminata kavuşturmuş olmaktadır. Ceza davası<br />

söz konusu olduğunda, savcı taraf mıdır tartışması yapılmıştır. Savcı kişi olarak taraf<br />

değildir, organ olarak taraftır. Böyle olunca, savcıya saldırı, savcının sanığa saldırısı,<br />

savunma dokunulmazlığının kapsamı dışındadır.<br />

"İddia ve savunmanın kapsamı", yani muhtevası, 765 s. Kanunun ifadesiyle,<br />

"hakareti mutazammın yazı ve sözler" olmalıdır. Kanun, bunu, " kişilerle ilgili so-<br />

12<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

mut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması" biçiminde ifade<br />

etmiştir. Tüm hukuk düzenlerinde "Hakaret suçunun" ne olduğu bellidir. O nedenle,<br />

765 s. Kanun hakareti mutazammın yazı ve söz diyerek, ifade edilmesi gereken<br />

her şeyi ifade etmiştir, çünkü suç olmayan şey, kanunun hakaret dediği söz<br />

veya yazı ile ifade edilen fiillerdir. Bir kere isnadın soyutu somutu nasıl olur, bu<br />

anlaşılmamaktadır, çünkü isnadın doğrusu-yalanı, gerçeği-zahirisi veya hayalisi<br />

olur, ama isnadın soyutu-somutu olmaz. Öte yandan "olumsuz değerlendirmelerde<br />

bulunmanın" da hukuken hiçbir anlamı bulunmamaktadır, çünkü "olumsuz<br />

değerlendirme" zaten ceza hukuku anlamında hakaret oluyorsa, hakaret " somut<br />

isnatta bulunmak" ifadesi ile sağlanmış bulunmaktadır; yok eğer hakaret olmuyorsa,<br />

bu kez de bunun hakaret suçu ile bir ilgisi bulunmamaktadır, öyleyse yeri<br />

burası değildir.<br />

Sonuç olarak, savunma dokunulmazlığının sınırı, hakaret suçudur. Hakaret<br />

suçu oluşturmayan veya başka bir suç oluşturan yazı ve sözler, ör., iftira, suç uydurma<br />

vs., savunma dokunulmazlığının kapsamı dışındadır.<br />

Hakaret suçu oluşturan yazı ve sözler görülmekte olan dava, yargılanmakta<br />

olan isnatla doğrudan bağıntılı olmalıdır. Dava veya isnatla doğrudan bağıntısı<br />

bulunmayan hakareti muhtevi yazı ve söz savunma dokunulmazlığının sınırları<br />

dışında kalmaktadır. Kanun, bunu, "... isnat ve değerlendirmelerin gerçek ve<br />

somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması" biçiminde ifade<br />

etmiştir. Kanunun ifadesi düzgün değildir. Bir şey "gerçek" ise, eğer Tanrıyı, melekleri,<br />

uhrevî âlemi, vs. tartışmıyorsak, o şey somuttur, dolayısıyla "gerçek ve<br />

somut" ifadesi yanlıştır. Herhalde kendi terminolojisine sadık kalmak zorunda<br />

olan bir kanunun, bunu, 125. maddede kullanılan ifade kalıbında ifade edilmesi<br />

gerekirdi. Tarihi Kanun koyucunun görmezlikten geldiği, 657 s. Kanun kendi sistemine<br />

sadık kalmış, savunma dokunulmazlığının suç bakımından sınırını, 480.<br />

maddede düzenlediği hakaret suçunu oluşturan fiillerle sınırlandırmıştır. Böyle<br />

olunca, "Sövme" savunma dokunulmazlığının kapsamı dışında kalmaktadır. Bu<br />

demektir ki, "uyuşmazlığın" tarafı olan bir kimse, iddia ve savunma hakkını kullanma<br />

görüntüsü altında, hiçbir adla, uyuşmazlığın tarafı olan diğer bir kimseye<br />

karşı, yazılı ve sözlü olarak Sövme suçu olarak nitelendirilebilecek olan bir fiil izafe<br />

edemez.<br />

İdarî makamlar nezdinde yapılan yazılı ve sözlü başvuru söz konusu olduğunda, savunma<br />

dokunulmazlığının sınırı, başvurunun konusunu oluşturan şikayet veya taleple<br />

sınırlıdır. Şikâyet veya taleple doğrudan ilişkili olmayan sözlü ve yazılı açıklamalar, savunma<br />

dokunulmazlığının dışındadır. Şartları varsa fiil hakaret suçunu oluşturur.<br />

İddia, savunma ve idarî başvurular zımnında sarf edilen sözler, yapılan açıklamalar,<br />

uyuşmazlıkla veya başvuru ile doğrudan bağıntılı olmalıdır. Ortada doğrudan<br />

bir bağıntı yoksa bu halde, hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşılması<br />

söz konusu olur ve 27. madde hükmü uygulanır.<br />

4. Kusurluluk<br />

Hakaret suçunda kusur kasttır. Suçun taksirli biçimi yoktur.<br />

Kast genel kasttır. Kast, hakaret oluşturan fiilini bilmesi ve o fiili istemesi iradesidir.<br />

Hata (CK. m. 30) kastı kaldırır. Kişinin, korkutma veya tehdit (m. 28) ile<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

hakaret suçunu işlemeye zorlanması, kusurluluğunu kaldırır, ceza verilmez.<br />

Kusurluluğu kaldıran bu genel nedenler yanında, Kanun, kusurluluk üzerine<br />

etki eden özel nedenlere de yer vermiş bulunmaktadır.<br />

Bunlar, karşılıklı hakaret veya sövme, haksız bir fiile tepki olarak işlenen hakaret<br />

veya sövmedir. Her ikisi, genel olarak kusur üzerine etkili olduğu kabul edilen<br />

haksız tahrikin, ceza kanunlarına giren, hakarete özgü özel bir halini oluşturmaktadır.<br />

4.1. Kusurluluğu kaldıran veya azaltan özel nedenler<br />

4.1.1. Karşılıklı hakaret<br />

Kanun, karşılıklı hakareti 129/3. maddesinde düzenlemiştir.<br />

Kanun “Hakaret suçunun karşılıklı işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre,<br />

taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği<br />

gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir” demektedir. Kanun indirimde veya<br />

ceza vermekten vazgeçmede bir ölçü koymuş değildir.<br />

Gerçekten, Kanun “olayın mahiyetine göre” demekle takdirde göz önüne alınabilecek<br />

bir ölçü getirmiş olmamaktadır. İşin esasına bakılırsa, 765 s. Kanunun<br />

“Eğer iki taraf karşılıklı olarak birbirini tahkir etmiş bulunursa mahkeme icabına göre<br />

iki taraf veya hangi tarafın sebebiyet verdiğini nazara alarak yalnız biri hakkında cezayı<br />

ıskat edebilir” hükmü, ötekine nazaran çok daha mükemmeldir. Hâkimin, takdirini<br />

kullanırken, bu hükmü göz önüne alması, olası keyfi uygulamaları önleyecektir.<br />

4.1.2. Haksız tahrik<br />

Kanun, 129/1. maddesi hükmünde, hakaret suçunun, haksız bir fiile tepki<br />

olarak işlenmesi halini düzenlemiştir. Madde metni doğru, madde başlığı yanlıştır,<br />

çünkü “haksız fiil” başka şey, “haksız bir fiil” başka şeydir. Haksız fiilin ne olduğu,<br />

Borçlar Kanununda (m. 41) bellidir. Burada, haksız fiil değil, haksız bir fiil<br />

söz konusu olmaktadır.<br />

Madem haksız tahrikin özel bir hali ile karşı karşıya bulunulmaktadır, bu indirimden<br />

veya cezasızlık nedeninden yararlanılabilmesi için, haksız tahrikte olduğu<br />

gibi, fiilin haksız olması gerekmektedir. Gerçekten, ör., ev sahibinin herkesin<br />

önünde kiracıdan kirayı istemesi, haksız bir fiil değildir, dolayısıyla burada haksız<br />

bir fiilden söz edilemez.<br />

Haksızlığın etkileri kişi üzerinde devam etmekte olmalıdır. Failin hakaret suçunu<br />

işlediği esnada fiilin etkileri üzerinden kalkmışsa, artık bu nedene dayalı,<br />

olarak ceza indirimi yapılamaz.<br />

Failin, fiilini, “haksız bir fiile tepki olarak” işlediği saptandığında; faile verilecek<br />

ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.<br />

Ancak, Kanun, kasten yaralama suçuna bir ayrıcalık tanımıştır. Gerçekten,<br />

Kanun, hakaret suçunun, “kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde,<br />

kişiye ceza verilmez” demektedir. (m. 129/2). Bizce, 657 s. Kanun 485/3.<br />

maddesi hükmü daha doğrudur, çünkü Kanun, özenle “kasıtlı müessir fiil” demekten<br />

kaçınmış; “Şahsı hakkında şiddet kullanılmasından dolayı…” diyerek,<br />

cezasızlığı, sadece kasten yaralama suçuna inhisar ettirmek istememiştir. Esasen<br />

doğrusu da budur.<br />

Gerçekten, sadece yaralama suçlarında değil, birçok suçta, ör., öldürmeye<br />

14<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

teşebbüs, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma,<br />

vs., suçlarında da kişinin "şahsı hakkında şiddet kullanılması" mümkündür.<br />

Bu hallerde fiil zaten suç da teşkil etmemektedir, çünkü "hakkında şiddet kullanılan"<br />

kişinin, şiddet kullanana karşı maddi olarak hakaret suçunu oluşturan fiilleri<br />

olmakla birlikte, hakaret kastı bulunmamaktadır, dolayısıyla fiil hakaret suçunu<br />

oluşturmamaktadır. Yargıtay, birçok kararında "tehevvüren söylenen sözlerin"<br />

hakaret suçunu oluşturmadığını kabul etmiştir. Ancak, ortada bir hukuka uygunluk<br />

nedeni bulunmadığından, Kanun hükmünü, genişletici yorumla genişletmek<br />

mümkün değildir. Öyleyse, sadece kasten yaralama suçuna tepki olarak işlendiğinde,<br />

failine, hakaret suçundan ceza verilmeyecektir.<br />

5. Hakaret ve sövme suçunun tezahür biçimleri ve suçun halleri<br />

Ceza Kanununun suçların tezahürüne ilişkin genel hükümleri özelliklerini yansıtmak<br />

kaydıyla hakaret ve sövme suçlarında da geçerlidir. Gerçekten, hakaret ve<br />

sövme suçlarının teşebbüs derecesinde kalması, birden çok kişi ile birlikte işlenmesi,<br />

suçların içtimaı imkânsız değildir. Ayrıca, Kanun, 125/3. maddesinde, üç<br />

bent halinde, 125/4. maddesinde suçun hallerinden suçu ağırlaştıran nedenlere<br />

de yer vermiştir.<br />

5.1. Teşebbüs, iştirak, içtima<br />

Hakaret ve sövme suçları neticesiz suçlardırlar. Neticesiz suçlarda, hareket<br />

parçalara bölünebildiği taktirde, teşebbüsün mümkün olduğu kabul edilmektedir.<br />

Hakaret ve sövme suçlarında sadece "mektupla hakaret" edildiğinde hareket parçalara<br />

bölünebilmekte ve genel olarak teşebbüsün varlığı kabul edilmektedir. Bunun<br />

dışındaki hallerde hakaret ve sövme suçuna teşebbüs mümkün değildir.<br />

Kanun hakaret ve sövmenin alenen ve basın yoluyla işlenmesini cezayı ağırlatıcı<br />

neden saymıştır. Aleniyet bir suçun unsuru olarak bile alındığında, zaten aleniyetle<br />

birlikte suç oluşturan fiil işlenmeye başlandığından ve suç tamamlandığından,<br />

bu halde teşebbüs mümkün değildir. Basın yoluyla suçun işlenmesine gelince, zaten<br />

yayın şartı yoksa suç da yoktur, dolayısıyla olmayan bir suçun teşebbüsü de<br />

olmaz.<br />

Suçun iştirak halinde işlenmesi mümkündür. Birden çok kimse birlikte hakaret<br />

suçunu oluşturan bir karikatür, resim, heykel, müzik, vs. yaptıklarında iştirak<br />

halinde suç işlemiş olurlar. Hakaret ve sövme içeren bir mektup bir tek kişi tarafından<br />

yazılabileceği gibi, birden çok kişi tarafından da birlikte yazılabilir. Sözlü hakarette,<br />

failin azmettirilme, faile telkin ve tavsiyelerde bulunulması imkânsız değildir. Ancak,<br />

yazılı veya sözlü fiile katılmaksızın sadece taşıyıcı olmakla, suça iştirak edilmiş<br />

olunmaz. Gerçekten, bir mektubu bir haberi, içeriğine katılmaksızın, sadece muhatabına<br />

götüren, yani salt taşıyıcı, postacı olan kişi hakaret suçunun failinin fiiline iştirak<br />

etmiş olmaz.<br />

Hakaret ve sövme suçunun, başka bir suçla içtimai da mümkündür. Kanun<br />

125/5. maddesi hükmünde kanundan doğan bir zincirleme suç biçimine yer<br />

vermiştir. Kanun, " Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı<br />

hakaret edilmesi halinde" suçu kurulu oluşturan kişilere karşı işlenmiş saymakta,<br />

ancak suçun, zincirleme suç " olduğunu kabul etmektedir. Öte yandan, bir ifadenin<br />

hem hakaret, hem de müstehcen olması mümkündür. Bu halde bir fiille ka-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 15


MAKALELER<br />

nunun iki ayrı hükmü ihlal edildiğinden, tabii, fikri içtimaın uygulanması gerekmektedir.<br />

5.2. Suçu ağırlatan nedenler<br />

Kanun suçu çevreleyen nedenlerden sadece suçu ağırlatan nedenlere yer<br />

vermiştir. Kanun bu konuda ilginç bir yöntem izlemektedir. Kanun, ya temel cezayı<br />

asgari haddinin üstünde yüksek tutarak suçu ağırlaştırmakta, ya da çıplak<br />

suçun cezasını belirledikten sonra bu ceza üzerinden belli bir oranda cezayı artırmaktadır.<br />

Gerçekten, Kanun 125/3. maddesinin a, b, c bentlerinde temel ceza<br />

üzerinden giderek cezayı artırmakta, buna karşılık, 125/4. fıkra hükmünde cezanın<br />

belirlenmesinden sonra cezayı artırmaktadır.<br />

5.2.1. Temel ceza üzerinden cezanın artırıldığı haller<br />

5.2.1.1. Kamu görevlisine hakaret<br />

Kamu görevlisi olmak cezayı artıran bir neden değildir. Kamu görevlisine karşı<br />

“görevinden dolayı hakaret” cezayı artıran nedendir ( m. 125/3,a ).Kamu görevlisinin<br />

görevi kanunen muayyendir. Öyleyse, kamu görevlisine, görevi olmayan<br />

bir şeyden dolayı hakaret edildiğinde, ceza artırılamaz.<br />

Hakaret suçu, kamu görevlisine karşı, görevinden dolayı işlenmişse; " cezanın<br />

alt sınırı" bir yıldan az olamaz. Kanun koyucu, 125/1. madde hükmünde cezayı<br />

seçenekli öngörmesine rağmen, memura hakarette, açıkça seçenekliliğe yer vermemiş,<br />

"cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz" diyerek zorunlu olarak sadece<br />

hürriyeti bağlayıcı cezaya yer vermiştir. Bu " Kamu görevlisine hakarette" adli para<br />

cezasının verilememesi demektir.<br />

Kanun, kamu görevlisini, 6/c maddesi hükmünde tanımlamıştır. Bu maddeye bakıldığında,<br />

kamu görevliliğin sınırının çok geniş tutulduğu gözlenmektedir. Bu durum,<br />

ağırlatılmış nedenli hakaretin sınırlarını genişletmektedir.<br />

Kanun, kamu görevlisine "görevi başında" hakaret edilmesini, ayrıca cezayı<br />

artıran bir neden saymamıştır. Görevi ile ilgili değilse, kamu görevlisine görevi<br />

başında yapılan hakaret, herhalde basit hakaret olarak değerlendirilecektir. Gerçekten,<br />

ör., A, kuyrukta işlerinin yapılması için bekleyen insanlara dönerek, "it<br />

oğlu it iş yapacağına laklak ediyor" derse, kamu görevlisine sövmeden değil, sadece<br />

sövmeden ceza alacaktır.<br />

5.2.1.2. Düşünce inanç ve kanaatten dolayı hakarete uğramak<br />

Din hürriyetine karşı suçlara yer vermeyen Kanun, kanun önünde eşitlik ilkesini<br />

sağlayarak değil, aslında bu ilkeyi çiğneyerek, “ Dini, siyasi, sosyal, felsefi<br />

inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından,<br />

mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından<br />

dolayı bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığının rencide edilmesini cezayı artırıcı<br />

bir neden saymıştır ( m. 125/3, b ). Bu halde, cezanın alt sınırı, bir yıldan az<br />

olamaz.<br />

Ancak, Kanun, 125/3, b maddesi hükmünden anlaşıldığı üzere, Dini, siyasi,<br />

felsefi inanç, düşünce ve kanaatini açıklamamasından, değiştirmemesinden, yaymaya<br />

çalışmamasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmamadan<br />

dolayı bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığının rencide edilmesini<br />

cezayı artıran bir neden saymamıştır. Gerçekten, ör., oruç tutmayan, namaz kıl-<br />

16<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

mayan, içki içen, dinini yaymaya çalışmayan bir kimsenin başkaları ile ihtilat edilerek<br />

yerilmesi, aşağılanması, kınanması halinde failin fiilinin hakaret veya sövme<br />

sucuna vücut verip vermediği tartışması bir yana, hakaret veya sövme sayıldığında<br />

ceza artırılamayacaktır. Böylece, Kanun, düşünce inanç ve kanaatleri bakımından<br />

inananlar arasında fark yaratmıştır.<br />

Öte yandan, “felsefi inanç” ifadesi doğru bir ifade değildir, çünkü bir şey<br />

inançsa, felsefe değildir, felsefe ise inanç değildir. Söz konusu ifadenin 1961,<br />

1982 Anayasasında da yer almış olması ona doğruluk sağlamaz.<br />

Dinler, inançlar, siyasi düşünceler, felsefi kanaatler arasındaki çatışma, zıtlık ezelidir.<br />

Bunların tarafı kişilerin karşılıklı zıtlaşmalarına, birbirlerini eleştirdiklerine tarih tanıktır.<br />

Din hürriyetine karşı saldırıları, yerinde değil de, kişiye karşı suçlar arasında düzenlemek,<br />

kanun önünde eşitlik ilkesini ihlal etmek bir yana, ifade hürriyetini AİHS’<br />

in 9 ve10.maddelerine aykırı bir biçimde kayıtlamaktır.<br />

Dini, siyasi, felsefi inanç, düşünce ve kanaatini “açıklamasından”, “değiştirmesinden”,<br />

“yaymaya çalışmasından “ dolayı, bir kimsenin eleştirilmesi, kınanması,<br />

yerilmesi, kısacası onur, şeref ve saygınlığının rencide edilmesi halinde,<br />

125/1. maddede hakaret için öngörülen cezanın alt sınırının bir yıldan az olmaması<br />

gerekmektedir. Gene, Bir kimsenin, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına<br />

uygun davranmasından dolayı kınanması, yerilmesi, kısaca onur, şeref ve<br />

saygınlığının rencide edilmesi halinde verilecek cezanın alt sınırı bir yıldan az olmayacaktır.<br />

5.2.1.3. Kişinin dininde kutsal sayılan değerlerden bahisle hakarette<br />

bulunmak<br />

Kanun kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle<br />

hakarette bulunmayı ve sövmeyi cezayı artırıcı bir neden saymıştır ( 125/3, c ) .<br />

Kanun, Din hürriyetini cezaî himayenin konusu yapılmadığından, Din, kişiye izafeten,<br />

hakaret ve sövme suçları içinde düzenlemiştir.<br />

“Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerler” hükmünün<br />

kapsamı ve sınırları belirsizdir. Gerçekten, ör., A, B’ ye, “ Dinini, imanını ….<br />

edeyim” , “ Allahsız, seninle Allah başa çıkamaz, kitapsız” veya “Orucunu, namazını<br />

al başına çal, serseri” vs., derse, bu ve benzeri ifadeler Kanunun 125/1.<br />

maddesi hükmünün ihlali mi, yoksa 125/2, c maddesi hükmünün ihlali mi olacağı<br />

hususu pek belli değildir. Hüküm, ancak daraltılarak yorumlanabilir. Böyle<br />

olunca, sövme, herhalde hükmün kapsamı dışında kalacaktır.<br />

5.2.2. Verilecek ceza üzerinden cezanın artırılması<br />

Kanun, 125/4. maddesi hükmünde, hakaretin alenen işlenmesi halinde cezanın,<br />

faille verilecek ceza üzerinden altıda bir oranında artırılmasını öngörmüştür.<br />

Bu hüküm karşısında, sadece hapis cezası verilebilir ve bu ceza üzerinden ceza<br />

artırımı yapılabilir. Kanun, burada, 125/1.maddesi hükmünde öngördüğü seçenekli<br />

cezadan hapis cezasına itibar etmiştir.<br />

Kuşkusuz aleniyet ihtilattan farklıdır. Kanun, gerekçesinde, aleniyeti “fiilin<br />

gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir<br />

olması” olarak tanımlanmıştır. Hakaret, alenen işlendiğinde ceza artırılıyor.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 17


MAKALELER<br />

Hakaretin Basın yoluyla işlenmesi, alenen işlenmesidir. Öyleyse, hakaretin<br />

Basın yolu ile işlenmesi, cezayı ağırlaştıran bir nedendir. Kanunun, 2005-5377 s.<br />

Kanunla değiştirilmiş olması, hakaretin Basın yoluyla işlenmesini ağırlatıcı neden<br />

olmaktan çıkarmamış, sadece cezanın ağırlaştırılması oranı değişmiştir.<br />

6. Ceza<br />

Hakaretin cezası üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıdır.<br />

Hapis veya adli para cezasından birinin verilmesini hâkim takdir edecektir.<br />

Her halde, hâkim, iki cezadan birini seçerken Kanunun 61. maddesi hükmünü<br />

dikkate alacaktır.<br />

Kanun, hapis cezasının asgari ve azami hadlerini gösterirken, adli para cezasının<br />

asgari ve azamı haddini göstermemiştir. Bu durumda, zorunlu olarak genel<br />

hüküm olan Kanunun 52. maddesi hüküm uygulanacaktır. Böyle olunca, hakarette<br />

adli para cezası, beş günden az ve yedi yüz günden fazla olmamak üzere belirlenen<br />

tam gün sayısı esas olmak üzere hesaplanacak para miktarıdır.<br />

Kanunun hükmü çelişkilidir, çünkü seçenekli cezalar arasında bir denklik bulunmamaktadır.<br />

Hakaretin cezasını üç ay hapis cezasından başlatan bir kanun, herhalde<br />

para cezasını beş gün esası üzerinden başlatamaz, çünkü bu, Kanunun kendisi ile çelişmesi<br />

olur. Öyleyse, para cezasının hesabında esas alınacak asgari gün sayısı, üç ay<br />

itibarıyla doksan günden, iki yıl karşılığı olan gün sayısı kadar olan gün sayısıdır ( m.<br />

61/9 ). Kanun, “…aksine hüküm bulunmayan hallerde yediyüzotuz günden fazla<br />

olamaz” dediğine göre, hakaretin cezasının üst sınırı olan iki yıl, yediyüzotuz günün<br />

içindedir. Bu demektir ki, hakarette, para cezanın alt sınırı, doksan gün; üst sınırı,<br />

yediyüzotuz gün üzerinden hesaplanacak para cezasıdır.<br />

Bir başka çelişkili nokta da, suçun nitelikli halinin cezasında belirmektedir.<br />

Yukarıda da belirtildiği üzere, suçun basit halinin cezası “…üç aydan iki yıla kadar<br />

hapis veya adli para cezası” iken, m. 125/3’de belirtilen suçun nitelikli halinin<br />

cezasının “alt sınırı bir yıldan az olamaz”. Burada hapis cezası ile adli para cezası<br />

şeklinde bir ayrıma gidilip gidilmediği anlaşılamamaktadır. Öyle görülüyor ki,<br />

Kanun koyucu suçun nitelikli halinde artık adli para cezasına hükmedilemeyeceğini,<br />

yalnızca hapis cezası verilebileceğini, bunun da alt sınırının bir yıldan az<br />

olamayacağını anlatmak istemektedir. Belki de, suçun nitelikli halinde de adli para<br />

cezasına hükmedilebileceği, artık gün para cezası sistemine geçildiğine göre bu<br />

cezanın alt sınırının bir yıl ya da 365 gün karşılığı para cezasından az olamayacağı<br />

anlatılmak istenmektedir. Madde gerekçesinde de bu konuda, her zaman olduğu<br />

gibi, bir açıklama bulmak mümkün değildir. Öyle ya da böyle, ne demek istediği<br />

ne metninden ne de gerekçesinden anlaşılabilen Tarihi Kanun Koyucunun,<br />

buradaki suçun nitelikli haline ne caza vereceği anlaşılamamaktadır. Bu konuda<br />

Yargıtay içtihatlarının beklenmesi gerekmektedir.<br />

6. Ölüye hakaret<br />

6.1. Mahiyeti<br />

Kanun, 130. maddesi hükmünde, “Kişinin hatırasına hakaret” madde başlığı altında,<br />

ölümle birlikte “kişi” olmaktan çıkan “ölüyü” cezai himayenin konusu yapmıştır.<br />

Kanun, maddenin 1.fıkrasında “bir kimsenin öldükten sonra hatırasına hakareti”,<br />

2. fıkrasında “ölünün cesedini” veya kemiklerini almayı cezalandırmaktadır.<br />

18<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

Elbette, ölü cezai himayenin konusu olur, ama “Kişilere Karşı Suçlar” arasında<br />

cezai himayenin konusu olamaz, çünkü ölü, ne kişidir, ne de şeydir. Böyle olduğu<br />

içindir ki, ölülerine saygılı olan uygar uluslar, ölüyü, Din hürriyetine karşı<br />

suçlar arasında cezai himayenin konusu yapmaktadırlar.<br />

Diri ile ölü aynı yerde düzenlenemez, çünkü diri ölü, ölü de diri değildir. Öyleyse, ne<br />

aynı şey olmayan iki şey, ne de aynı şeye ait olmayan iki şey aynı yerde düzenlenebilir.<br />

6.2. Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına hakaret<br />

Kanun, “ .. hakaret eden..” diyerek 125. maddeye göndermede bulunmuş,<br />

orada öngördüğü cezayı burada da aynen tekrar etmiştir. Kanun, ölüye hakarette,<br />

hem hakareti, hem de sövmeyi cezalandırmaktadır.<br />

Hakaret ve sövme fiilinin muhatabı ölüdür. Öyleyse, suç, sadece ölülere karşı<br />

işlenebilir. Tabii, ölünün yüzüne karşı hakaret mümkün değildir. Bundan ötürü,<br />

Kanun, suçun unsuru olarak, ihtilatı aramıştır. Ancak, Kanun, suçun alenen işlenebilir<br />

olduğunu kabul etmiş; aleniyeti, suçun ağırlatıcı nedeni saymıştır.<br />

Ölüye hakaret suçu ani suçtur, teşebbüs mümkün değildir, ihtilatın oluşması<br />

veya aleniyetin gerçekleşmesi ile birlikte suç da işlenmiş olmaktadır. Hakaret suçunda<br />

olduğu gibi, ölüye hakaret suçuna iştirak mümkündür.<br />

Bu suçta suçla ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değerin hamilinin kim<br />

olduğu belli olmamakla birlikte, aşağıda belirtileceği üzere, suçun takibi, ölünün<br />

yakınlarının şikayetine bağlanmıştır.<br />

6. 3. Cesedi, ölünün kemiklerini alma, ölünün kemiklerini tahkir<br />

6.3.1. Mahiyeti<br />

Kanunun, 130/2. maddesi hükmünde öngördüğü suçun, 125/1. madde hükmünde<br />

öngördüğü hakaret suçu ile herhangi bir benzerliği bulunmamaktadır. İki suç arasındaki<br />

tek benzerlik, suçun cezasının hapis cezası olmasıdır.<br />

Kanun, her ne hikmetse, 125/1. maddede öngördüğü adli para cezasını,<br />

130/1. maddede öngördüğü ölüye hakaret suçu için öngörmüş olmasına rağmen,<br />

bu suç için öngörmemiştir. Böyle olunca, Kanun, seçenekli cezaya yer vermeyerek,<br />

cesedi, ölünün kemiklerini alma veya ölünün kemikleri hakkında tahkir edici<br />

fiillerde bulunma suçlarını, cezai himaye bakımından hem kişiye hakaretten, hem<br />

de ölüye hakaretten çok daha önemli görmüş bulunmaktadır.<br />

Kanun, 130/2. maddesi hükmünde, dört ayrı suça yer vermiştir. Bunlar, ölünün<br />

cesedini almak, kemiklerini almak, ceset veya kemikler hakkında tahkir edici<br />

fiilde bulunmak suçlarıdır.<br />

Kanun suçun takibini, ölünün yakınlarının şikâyetine bağlamış olmasına rağmen,<br />

bu suçlarda, suçla ihlal edilen ceza ile korunan hukuki değer veya menfaatin<br />

hamilinin kim olduğu beli değildir. Kanunun, Din hürriyetine karşı suçları buharlaştırma<br />

çabası, sonuçta bu tür çelişkileri doğmasını kaçınılmaz kılmıştır.<br />

6.3. 2. Ölünün kısmen veya tamamen cesedini veya kemiklerini almak<br />

suçu<br />

Kanunun suç saydığı fiil, cesedin veya kemiklerin tamamen veya kısmen<br />

alınması fiilidir. Failin cesedi veya kemiklerin bulunduğu yerden alması, dolayısıyla<br />

ceset veya kemikler üzerinde fiili iktidarını kurmasıyla birlikte suç tamamlanmış<br />

olur.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 19


MAKALELER<br />

Fiil hukuka aykırı olmalıdır. Ölünün sahiplerinin cesedin veya kemiklerin<br />

alınmasına rıza göstermelerinin bir hukuka uygunluk nedeni olup olamayacağının<br />

düşünülmesi gerekmektedir. Diğer hukuka uygunluk nedenlerinin bu suçla bağdaşabilir<br />

olduğunu düşünmüyoruz.<br />

Suç kastla işlenir. Failin bir ölünün cesedini veya kemiklerini tamamen veya<br />

kısmen aldığını bilmesi ve cesedi veya kemikleri almayı istemesi iradesidir. Suçun<br />

taksirli biçimi yoktur. Fiili hata mümkündür. Olduğunda kastı kaldırır.<br />

Bu suçlara teşebbüs mümkündür. Hazırlık hareketleri cezalandırılmaz. Fail,<br />

ancak suçun icrasına başlamış olduğunda cezalandırılabilir.<br />

Suç iştirak halinde de işlenebilir. Bu suçta iştirakin her şekli mümkündür.<br />

Fail üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.<br />

6.3.3. Ölünün ceset veya kemikleri hakkında tahkir edici fiillerde<br />

bulunmak<br />

Kanunun 130/1. maddesi hükmü karşısında, bu suçun söz, yazı, işaret, vs. ile<br />

işlenmesi mümkün değildir. Gerçekten, suç, ancak, ör., parçalamak, yakmak, kirletmek,<br />

vs. biçiminde bir fiille işlenebilir.<br />

Fiil hukuka aykırı olmalıdır. Otopsi kanun emrinin yerine getirilmesi olduğundan<br />

fiili hukuka uygun kılar. Burada, ölünün yakınlarının rızasının bulunmasının<br />

fiili suç olmaktan çıkarıp çıkarmayacağı hususunun düşünülmesi gerekmektedir.<br />

Madem Kanun "tahkir edici fiillerde bulunmaktan" söz etmektedir, bu suçta<br />

genel kast yeterli değildir, ayrıca failin fiilini "tahkir" maksadı ile işlemiş olması gerekmektedir.<br />

Bu suçta fiili hata kastı kaldırır. Suçun taksirli biçimi yoktur.<br />

Suça teşebbüs mümkündür.<br />

Suç iştirak halinde de işlenebilir.<br />

Suçun cezası üç aydan iki yıla kadar hapistir.<br />

7. Hakaret, ölüye hakaret suçlarının takibi<br />

Kanun, suçun takibini, 131 maddesinde iki fıkra halinde düzenlemiştir. Kural<br />

olarak, suçun takibi, şikâyete bağlı bulunmaktadır.<br />

Ancak, suç, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmişse, resen takip<br />

edilecektir. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret, "kamu idaresine"<br />

değil de "kişiye" karşı bir suç olduğundan, kamu görevlisi kişi ile bu tür bir görevi<br />

bulunmayan kişiyi farklı hukuki muameleye tabi tutmanın kabul edilebilir bir<br />

mantığı bulunmamaktadır. Bu, kamu idaresinin eylemlerini ve işlemlerini denetlemek<br />

temel hakkına sahip olan vatandaşa ve özellikle kamu idaresinin eylem ve<br />

işlemlerinden haber verme, onları değerlendirme görev ve yetkisi bulunan Basına<br />

"gözdağı vermek " amacı dışında, hayırlı başka bir amaca hizmet etmez.<br />

Suçun takibi mağdurun şikâyetine bağlıdır. Çocuk söz konusu olduğunda,<br />

kanunda bir açıklık bulunmamaktadır. CMK, 254/ 2. maddesi hükmünde çocuklarla<br />

ilgili getirdiği hüküm yeterince açık değildir. Burada, sorun şudur: Çocuk,<br />

hakarete uğradığında, velisi veya vasisinden bağımsız olarak şikâyet hakkını kullanabilir<br />

mi, yoksa velisi veya vasisinin iznini mi alması gerekmektedir? Bizce, çocuk,<br />

velisine ve vasisine rağmen şikâyet hakkını kullanabilir, ancak velinin ve vasinin<br />

rızası olmadan şikâyetini geri alamaz.<br />

Şikâyet kişinin şahsına bağlı bir haktır. Bu hak ancak suçla ihlal edilen ve ce-<br />

20<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

za ile korunan değer veya menfaatin hamili, yani mağdur tarafından kullanılabilir.<br />

Ancak, istisna olarak mağdur şikâyet ettikten sonra dava görülürken veya şikâyette<br />

bulunma süresi içinde " şikâyet etmeden ölürse" ölenin ikinci dereceye<br />

kadar üstsoyu ve altsoyu, eşi veya kardeşleri tarafından şikâyet hakkı kullanılabilir.<br />

Kanun, şikâyette, mağdurun yakınlarına böyle bir ayrıcalık tanımıştır.<br />

Kanunun 130/1, 2. maddelerinde öngörülen ölüye hakaret, ölünün cesedini<br />

veya kemiklerini almak, ölünün cesedi veya kemikleri üzerinde tahkir edici bir fiil<br />

işleme suçları söz konusu olduğunda Kanun, suçun mağduru olmamalarına rağmen,<br />

suçun takibini ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoy, eş veya kardeşlerinin<br />

şikâyetine bağlamış bulunmaktadır (m.131/2 ). Böyle olunca, Kanunun<br />

bu hükmü karşısında, ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eşi veya kardeşleri<br />

olmayan ölülere karşı saldırılar suç sayılmayacaktır. 765. s. Kanunda bu suç doğru<br />

olarak res'en takip edilen bir suçtur. Kanunun düzenlemesi yanlıştır, çünkü<br />

ölüler arasında fark gözetmek uygar toplumun kuralları ile çelişmektedir. Bu hüküm<br />

karşısında, yakınları olmayan ölülerin himayesi, kişilerin ahlaki duygularına<br />

terkedilmiş olmaktadır. Kanun düzenlemesinin gerekçesini göstermemiştir. Düzenlemenin<br />

"altı kaval üstü şişhane olması" bir yana, eğer suçun mağdurunun kişi<br />

olduğu kabul ediliyorsa, bir kısım kişileri cezai himayeden yararlandırmak ve aynı<br />

durumda olan diğer bir kısım kişileri cezai himayeden yararlandırmamak, herhalde<br />

kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlali olur. Kanunun bu özrünün içtihatla giderilmesi<br />

mümkün değildir. Bunun yolu, kanunun değiştirilmek, fazla akıllı olmaya<br />

kalkışmadan, elbette olabildiği kadar, kökü kazınmış olan 765 s. Kanunu izlemek<br />

olacaktır.<br />

8. Sonuç<br />

Madde gerekçesinde hakaret- sövme suçu ayırımını kaldırdığını iddia eden<br />

Kanun koyucu, gerçekte bu ayırımı ortadan kaldırmamış, iki suçu iki cümle halinde<br />

tek maddede toplamış, sadece her iki suçun cezasını birleştirmiştir.<br />

Kanun koyucu, Türk Hukuk Devriminden bu yana oluşmuş olan ceza hukuku<br />

doktrini ve uygulamasının kökünü kazımış, hakaret ve sövme suçlarının alışılan<br />

kalıplarını bozmuş, daha ileri bir düzenleme yapma başarısını gösterememiştir.<br />

Emsali ancak teokratik hukuk düzenlerinde görülebilen bu düzenleme, ayrıca<br />

ifade hürriyeti önünde bir engel oluşturmakta, kişilerin kamu idaresinin eylem ve<br />

işlemlerini öğrenmeleri imkânını kısıtlamakta, temel bir insan hakkı olan din hürriyetini<br />

himayede zaaf göstermektedir.<br />

Kuşkusuz Kanun uygulanacaktır.<br />

Uygulamada, açıkça çatışmamak kaydıyla, 765 s. Kanun esas olmak üzere<br />

oluşmuş bulunan doktrin ve uygulamanın göz önüne alınması, bu Kanun esas<br />

olmak üzere oluşacak olan yeni doktrin ve uygulamanın oluşmasına katkıda bulunacaktır.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 21


MAKALELER<br />

2<br />

TRAFİK KANUNUNU İHLAL EDENLERİN<br />

DENETLENMESİ VE<br />

CEZALANDIRILMASINDA FAALİYET<br />

ZİNCİRİ. TÜRKİYE VE BAZI AVRUPA BİR-<br />

LİĞİ ÜLKELERİNDEKİ<br />

UYGULAMALAR ∗∗<br />

Doç. Dr. Süleyman IŞILDAR *<br />

ÖZET<br />

Etkili karayolu trafik kontrol ve cezalandırma politikası karayolu trafik güvenliğinin<br />

geliştirilmesine katkıda bulunur. Başarılı trafik kontrol ve cezalandırma faaliyeti,<br />

etkin eğitim, altyapı ve teknik tedbirler gibi karayolunu kullananların tutum<br />

ve davranışlarını olumlu yönde etkiler. Trafik kanunu ihlal edenlerin denetlenmesi<br />

ve cezalandırılmasında faaliyet zinciri; mevzuat, kontrol, sorgulama ve yargılama<br />

halkalarından oluşur. Zincirin kural ihlal edenler aleyhine caydırıcı olabilmesi<br />

için faaliyet zinciri çok iyi organize edilmeli ve en iyi etki için her halka aynı<br />

ahenkle birbirini tamamlamalıdır. Zincir halkalarının birinde eksiklik, etkinliği ortadan<br />

kaldırır. Kontrol ve cezalandırma politikasının daha da etkili olması için<br />

yapılan faaliyetler hakkında kamuoyunun çok iyi bilgilendirilmesi gerekir.<br />

Çalışma materyalleri; trafik kanununu ihlal edenlerin denetlenmesi ve cezalandırılmasıyla<br />

ilgili faaliyet zinciri hakkında yurtiçi ve yurtdışında yayınlanan bilgi<br />

ve belgeleri ile yerli ve yabancı uzmanlar ile yapılan mülakatlardan oluşmaktadır.<br />

Yukarıda belirtilen materyal; durum tespiti karşılaştırma ve örnekleme yolu ile incelenip<br />

yorumlanmış ve uygulamanın içinden kazanılmış tecrübelerin de yardımı ile<br />

trafik kanununu ihlal edenlerin denetlenmesi ve cezalandırılmasında yapılan faaliyetlerin<br />

nasıl başarılı olacağı açıklanarak, geliştirici önerilerde bulunulmuştur.<br />

Bu tebliğde; trafik denetimi ve cezalandırılması hakkında Türkiye ve bazı Avrupa<br />

birliği ülkelerindeki uygulamalar incelenerek tartışılmakta ve Türkiye’deki<br />

uygulamaların daha da başarılı olması için önerilerde bulunulmaktadır.<br />

GİRİŞ<br />

Etkili trafik kontrol ve cezalandırma politikası, karayolu trafik güvenliğinin geliştirilmesine<br />

önemli şekilde katkıda bulunabilir. Karayolunda tutum ve davranışı etkileyici<br />

bir araç olarak trafik denetimi; eğitim, altyapı ve teknik tedbirler gibi etki yapar.<br />

Cezalandırma politikasının etkili olabilmesi için iyice düşünülerek bir denetim<br />

planı yapmalı ve bu faaliyetlerle ilgili olarak kamuoyu iyi bilgilendirilmelidir.<br />

* İnterpol- Europol- Sirene- Dairesi Başkanı, (Trafik Araştırma Merkezi eski müdürü.)<br />

∗∗ Yazarın makalede belirttiği görüşler kurumuna değil kendine ait görüşlerdir.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Trafik denetimi, cezalandırma sisteminin metodudur. Kontrol edilme riski<br />

algılamasının yüksekliği, kaidelere uyum oranını artırır. Bir yandan genel ve bireysel<br />

yakalama şansını artırma amaçlı olmak, öte yandan da öncelik arz eden<br />

istenmeyen tutum ve davranışlara odaklanmalıdır. Bu durumda, özel trafik denetiminden<br />

bahsedilmektedir. Bu denetimin uygulanması, trafik kazaları ve onların<br />

nedenlerinin anlaşılmasını gerektirir. Ayrıca etkili ve yararlı denetimin nasıl<br />

organize edileceğinin çok iyi bilinmesi elzemdir. Etkili ve yararlı denetim<br />

için, iyi eğitimli ve iyi donanımlı trafik <strong>polis</strong> örgütü gereklidir. Ayrıca, trafik denetiminin<br />

daha başarılı olması için denetim faaliyetlerinin, gerekli bilgilendirme<br />

ve diğer ilgililerle anlaşmaların yapılmasıyla desteklenmesi gerekir. Denetim ile<br />

birlikte bilgilendirme yani kamuoyuna yapılanlar hakkında bilgi verme de çok<br />

önemlidir. Denetleme ve cezalandırma planının gereği gibi gerçekleştirilmesi<br />

için trafikle ilgili birimlerle de tartışılması gereklidir.<br />

Trafik suçlarında kovuşturma ve cezalandırma seri şekilde yapılmalıdır.<br />

Soruşturma, bir trafik suçu sanığına karşı yasal işlemlerin oluşturulması faaliyetidir.<br />

Soruşturma safhasının kalitesi üç ana hususla özetlenebilinir: Verimlilik,<br />

Süratlilik (hızlılık) ve Adil Olma.<br />

Mahkemelerdeki aşırı yüklülük ve takipsizlik, denetleme ve cezalandırma politikasına<br />

zarar vermektedir. Netice olarak bu durum trafik denetimi ve cezalandırmasının<br />

toplumun tutum ve davranışını değiştirmedeki etkisine olumsuz etki<br />

yapmaktadır.<br />

Tedbirlerin etkili bir şekilde uygulanmasını garanti eden yasal çalışmalara (mevzuata)<br />

ihtiyaç vardır. Karayolunda mevzuat, diğer alanlarda olduğu gibi, davranışları<br />

düzene sokar. Trafik kanunlarının fonksiyonu, yaşamları kurtarmak ve acı çekilmesini<br />

önlemektir. Kanun ve yönetmeliklerin yararlı yönleri topluma çok iyi anlatılırsa,<br />

toplum tarafından çok iyi kabul edilmeleri, uyulmaları kolaylaşır.<br />

Mümkün olduğunca davalara takipsizlik sayısını azaltmak gerekir. Bunun için<br />

savcılık ve mahkemelerde personel sayısını artırmak gerekir. Ayrıca para cezalarının<br />

toplanması konusunda <strong>polis</strong>in yetkisi de artırılmalıdır. Dava sayısı ele alma<br />

kapasitesine göre ayarlanmalıdır. Bu ayarlamada tercihen <strong>polis</strong> birimleriyle mutabakat<br />

sağlanması gerekir. Takipsizlik de uygulanacak kriterler açıklanmalı ve<br />

birleştirilmelidir.<br />

Trafik denetleme ve cezalandırma politikasının son elemanı, suçlara verilen<br />

kararlardır. Etkili olabilmek için, cezai karar işlemi hızlı uygulanabilir ve kesin olmalıdır.<br />

MATERYAL VE METOD<br />

Çalışma materyalleri; trafik kanununu ihlal edenlerin denetlenmesi ve cezalandırılmasıyla<br />

ilgili faaliyet zinciri hakkında yurtiçi ve yurtdışında yayınlanan bilgi<br />

ve belgeleri ile yerli ve yabancı uzmanlar ile yapılan mülakatlardan oluşmaktadır.<br />

Yukarıda belirtilen materyal; durum tespiti karşılaştırma ve örnekleme yolu ile<br />

incelenip yorumlanmış ve uygulamanın içinden kazanılmış tecrübelerin de yardımı<br />

ile trafik kanununu ihlal edenlerin denetlenmesi ve cezalandırılmasında yapılan<br />

faaliyetlerin nasıl başarılı olacağı açıklanarak, geliştirici önerilerde bulunulmuştur.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

BULGULAR (VERİLER)<br />

TÜRKİYE’DE SUÇLARI RAPOR ETME VE MAHKEMEYE SEVK ETME<br />

1. Suçları Rapor Etme Türkiye de trafik güvenliğini artırıcı çalışmalara<br />

önem verilerek konu ile ilgili yapılması gereken bütün işlemler takip edilmektedir.<br />

Trafik zabıtası, trafik düzeni ve güvenliğini bozucu ve özellikle kazaya meyilli<br />

suçlar üzerinde kontrol ve denetimlerini yoğun bir şekilde sürdürmektedir.<br />

Trafik zabıtası, trafik düzeni ve güvenliği açısından karşılaştıkları ve tespit ettikleri<br />

suçlara el koyarak; trafik kural ihlallerini yapanlar hakkında suç veya trafik<br />

idari para cezası karar tutanağı (5326 sayılı kabahatler kanununun 3. maddesi<br />

gereği) düzenlemek ve düzenlenen tutanaklardan, hafif hapis veya hafif para cezasını<br />

gerektirenleri Cumhuriyet Savcısına, para cezası tahsil ve takibini gerektirenlerin<br />

de ilgili maliye birimlerine iletilmesini sağlar.(5252 sayılı Kanunun 7.<br />

maddesi gereği)<br />

Tutanaklar, Cumhuriyet Savcılığına gönderilecekler için suç, para cezaları için<br />

trafik idari para cezası karar tutanağı olmak üzere iki şekilde olur. Trafik zabıtası,<br />

tespit edilmiş para cezaları için olay yerinde tahsil yapabilir<br />

Trafik zabıtası, karşılaştığı trafik suçunun niteliğine göre (hafif suçlar için) yolu<br />

kullananları eğitici ve öğretici uyarılarda bulunur. Yapılan bu uyarılar ile, yolu<br />

kullananlarda istenilen tutum ve davranış değişikliği gözlenmezse, suçların karşılığı<br />

olan ceza-i müeyyideler uygulanır.<br />

Sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadığını denetlemekle sorumlu olan<br />

yetkililere yardımcı olmak üzere, Karayolu Trafik Güvenliği Kurulunca önerilen<br />

ve Karayolu Trafik Güvenliği Yüksek Kurulunca uygun görülen kişilere Valilerce<br />

"Fahri Trafik Müfettişliği" görevi verilmektedir.<br />

Fahri Trafik Müfettişleri 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun suç saydığı<br />

fiilleri işleyenler hakkında işlem yapılması amacıyla, Emniyet Genel Müdürlüğünce<br />

kendilerine verilen tutanağı düzenlemek ve bunları aracın tescilli olduğu trafik<br />

kuruluşuna gönderilmek üzere en geç bir hafta içerisinde herhangi bir trafik kuruluşuna<br />

teslim etmek zorundadırlar.<br />

Türkiye'de trafik denetiminin etkin hale getirilmesi için denetim sonuçlarının<br />

bilimsel esaslara göre değerlendirilmesi yapılmaktadır.<br />

2. Suçlara El Koyma<br />

Karayolları Trafik Kanununda yazılı trafik kurallarını ihlal edenler hakkında;<br />

Emniyet Genel Müdürlüğünün;<br />

* Trafik zabıtası personeli,<br />

* Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 7. Maddesindeki esaslara uygun olarak<br />

diğer birimlerdeki Emniyet hizmetleri sınıfı personeli,<br />

Jandarma Genel Komutanlığının Karayolu Trafik Yönetmeliğin 8. Maddesi esaslarına<br />

göre yetkili kıldığı personeli;<br />

Karayolları Genel Müdürlüğünün yetkili kıldığı personel tarafından Karayolları<br />

Trafik Kanununun ilgili maddelerine aykırı hareket edenler hakkında; Suç veya<br />

trafik idari para cezası karar tutanağı düzenlenir.<br />

Tutanakların düzenlenmesine ve yapılacak diğer işlemlere ait uygulamalar<br />

"Trafik para cezalarının tahsilinde ve takibinde uygulanacak esas ve usuller ile<br />

kullanılacak belgeler hakkında yönetmelik ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu nun<br />

3.maddesi " esaslarına göre yapılır.<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Sürücülerin yapmış oldukları trafik kural ihlallerinin özelliğine göre, yalnız idari veya<br />

adli işlem yapıldığı gibi, hem idari hem de adli işlem aynı anda yapılabilmektedir.<br />

3. Trafik Zabıtası Tarafından Suçların Yerinde Değerlendirilmesi<br />

Trafik suçlarına, ağırlığına göre verilecek ceza miktarı ve bu cezayı uygulayacak<br />

kuruluş Karayolları Trafik Kanununda belirtilmiştir. Bu çerçevede trafik zabıtası<br />

tarafından olay yerinde trafik idari para cezası karar tutanağına göre para<br />

tahsili yapılabilmektedir. (5326 sayılı Kabahatler Kanununa göre ilgilinin peşin<br />

ödeme talebi halinde ceza tutarında ¼ indirim söz konusudur).<br />

Tahsilat derhal yapılmadığı takdirde düzenlenen trafik idari para cezası karar<br />

tutanağının bir örneği ilgiliye verilip tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde<br />

ödenmesi gerekir.<br />

Trafik zabıtası;<br />

* Trafiği tehlikeye düşürecek engel olacak şekilde veya yasaklanmış yerlerde<br />

park eden araçlara<br />

* Trafik kural ve yasaklarına aykırı davranışları belirlenmiş bulunan, sürücüsü<br />

tespit edilemeyen araçlara,<br />

* 2918 sayılı Karayolu Trafik Kanunu 26/1- 2, 31/b, 36/son ve 49. maddeleri<br />

hükümlerine uymayan araçları kullanan sürücüler, aynı zamanda araç sahibi<br />

değilse araç sahiplerine aynı miktar kadar, tescil plakasına göre trafik idari para<br />

cezası karar tutanağı düzenler.<br />

Trafik zabıtasının, karşılaştığı trafik kural ihlallerinin niteliğine göre olay yerinde<br />

yapabileceği müdahaleler ve işlemler, Karayolları Trafik Kanununda ve buna bağlı<br />

olarak çıkartılan yönetmelikte aynntılı olarak belirtilmiştir.<br />

4. İdari Cezalar<br />

Karayolları Trafik Kanununda yazılı trafik kurallarını ihlal edenler hakkında, ihlalin niteliğine<br />

göre ceza miktarı ve uygulayacak kuruluş, kanunda belirtilmiştir. İdare tarafından verilecek<br />

cezalar ise işlenen trafik ihlalinin ağırlığına göre; para cezası, ceza puanı, sürücü<br />

belgesi geçici geri alma cezası ve aracı trafikten men cezası olarak uygulanır.<br />

Uluslararası ikili veya çok taraflı anlaşmalar uyarınca diplomatik muafiyeti<br />

olan yabancı kişiler hakkında suç veya trafik idari para cezası karar tutanağı düzenlenmesi<br />

gerektiren durumlar ile çeşitli ülkelerdeki değişik uygulamalar dikkate<br />

alınarak, trafik görevlilerince yapılacak işlemlerin yürütülmesi ve uygulanması<br />

esasları İçişleri Bakanlığınca Valiliklere bildirilir.<br />

5. Adli Cezalar.<br />

Karayolu Trafik Kanununun ilgili Maddeleri gereğince verilen hafif hapis ve hafif<br />

para cezaları 5252 sayılı Türk Ceza Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında<br />

Kanun ile idari para cezalarına dönüştürülmüş olup, idari para cezasına karar vermeye<br />

de Cumhuriyet Savcıları yetkilendirilmiştir. Aynca Türk Ceza Kanununun Trafik<br />

güvenliğini tehlikeye sokma başlıklı 179. maddesinde";<br />

(1) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşımının güven içinde akışını sağlamak<br />

için konulmuş her türlü işareti değiştirerek, kullanılamaz hale getirerek, konuldukları<br />

yerden kaldırarak, yanlış işaretler vererek, geçiş, varış, kalkış veya iniş yolları üzerine<br />

bir şey koyarak yada teknik işletim sistemine müdahale ederek, başkalarının hayatı,<br />

sağlığı veya malvarlığı bakımından bir tehlikeye neden olan kişiye bir yıldan altı yıla<br />

kadar hapis cezası verilir.<br />

(2) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, iki<br />

yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.<br />

(3) Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle yada başka bir nedenle emniyetli<br />

bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan<br />

kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır." denilmektedir.<br />

6<br />

Kanun Maddesi<br />

14<br />

30/1a<br />

30/1b<br />

31/1a<br />

31/2<br />

39/1-a<br />

46/2-c<br />

47/1-a<br />

47/1-b<br />

48/5<br />

Türkiye'de Bazı Trafik Suçlarını İhlal Edenlere Verilen Cezalarla İlgili Tablo<br />

Trafik Suçunun Konusu<br />

Karayolu yapısı üzerine,<br />

trafiği güçleştirecek, tehlikeye<br />

sokacak veya engel<br />

yaratacak, trafik işaretlerinin<br />

görülmelerini engelleyecek<br />

veya güçleştirecek şekilde bir<br />

şey atmak, dökmek,<br />

uygulama<br />

Servis freni, lastikleri ve dış<br />

ışık donanımları noksan,<br />

bozuk veya teknik şartlara<br />

aykırı araçları kullanmak, Sürücülere<br />

Servis freni ve ışık donanımları<br />

dışında diğer eksiklikleri<br />

bulunan araçlarla, görüşü<br />

engelleyecek veya araç<br />

içindekileri tehlikeye sokacak<br />

süs, aksesuar, eşya ve çıkıntıları<br />

olan veya çevredekileri rahatsız<br />

edecek şekilde duman ve<br />

gürültü çıkaran araçları<br />

kullanmak,<br />

Sürücülere<br />

Araçlarda bulundurulması<br />

mecburi gereçleri kullanılır<br />

şekilde bulundurmamak ve<br />

kullanmamak, Sürücülere<br />

Takoğraf veya taksimetre<br />

cihazlarını bozuk imal etmek<br />

veya bozulmasına vasıta<br />

olmak, bu durumdaki<br />

cihazları araçlarda<br />

kullanmak,<br />

Sürücü belgesi sınıfına göre<br />

yetkisiz araç kullanmak,<br />

Trafiği aksatacak veya<br />

tehlikeye sokacak şekilde<br />

şerit değiştirmek,<br />

Sorumlulara<br />

Sürücülere ve<br />

Kullandıranlara<br />

Sürücülere<br />

Trafik zabıtası veya özel<br />

kıyafetli veya işaret taşıyan<br />

diğer yetkili kişilerin uyarı ve<br />

işaretlerine uymamak, Sürücülere<br />

Işıklı trafik işaretlerinden<br />

kırmızı renkli olanına ve sesli<br />

işaretlere uymamak,<br />

Taksi, dolmuş, minibüs,<br />

otobüs, kamyon ve çekici<br />

gibi ticari amaçla yük veya<br />

yolcu taşımacılığı yapılan<br />

araçlar ile resmi araçları<br />

alkollü kullanmak, kanındaki<br />

alkol miktarı 0,50 promilin<br />

üstünde iken diğer araçları<br />

kullanmak,<br />

Sürücülere<br />

Sürücülere<br />

Kimlere Uygulanacağı<br />

Ceza Miktarı ve Uygulayacak<br />

Kuruluş<br />

Trafik Polisi<br />

Diğer Yetkili<br />

İdari Para<br />

cezası<br />

206,00 YTL Peşin<br />

154,5 YTL<br />

49,00 YTL<br />

Peşin 36,75<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Peşin 75,75 YTL.<br />

49,00 YTL<br />

Peşin 36,75 YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Peşin 75,75<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Peşin 75,75<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Peşin 75,75<br />

YTL.<br />

1.defa 416 YTL Peşin 312 2.defa 521YTL peşin<br />

390,75 YTL<br />

Adli Para<br />

cezası<br />

3,139,00 YTL.<br />

206,00 YTL.<br />

3 ve 3 ten fazlasında 834,00 YTL<br />

Mahkeme<br />

için)<br />

(sürücüler Puanı<br />

Hapis<br />

cezası Ceza<br />

3-6 Ay.<br />

1-2 Ay<br />

tekrarında 2-3 ay<br />

3 ve 3 ten fazlasında en az 6 ay<br />

10<br />

8<br />

8<br />

5<br />

10<br />

10<br />

10<br />

15<br />

15<br />

geriye doğru 5 yıl içinde1 defa 6 ay,2 defa 2 yıl,3 ve 3<br />

ten fazlasında 5 yıl (mahkemece)<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006<br />

Belgelerin Geri Alınması<br />

Belgelerin İptali<br />

Trafikten Men<br />

Araç Kullanmaktan Men<br />

Sürücüler<br />

Diğer Hususlar<br />

Tehlike ve engeller,<br />

ilgili kuruluşlar ve<br />

zabıtaca ortadan<br />

kaldırılır, Bozukluk ve<br />

eksiklikler yolun yapım<br />

ve bakımından<br />

sorumlu kuruluşça<br />

derhal giderilir, Zarar<br />

karşılıkları ve masraflar<br />

sorumlulara ödetilir,<br />

Sürücü aynı<br />

zamanda araç<br />

sahibi değilse,<br />

ayrıca tescil<br />

plakasına da aynı<br />

miktar için ceza<br />

tutanağı düzenlenir,<br />

Sürücü aynı<br />

zamanda araç sahibi<br />

değilse, ayrıca araç<br />

sahibine de tescil<br />

plakasına göre aynı<br />

miktar için ceza<br />

tutanağı düzenlenir,<br />

2 defa alkol aldığı<br />

tespit edilenler Sağlık<br />

Bak.nca sürücü<br />

davranışlarını<br />

geliştirme eğitimine<br />

tabi tutulurlar, eğitimi<br />

tamamlayanların<br />

belgeleri süresi<br />

sonunda iade edilir,3<br />

ve 3 ten fazlasında ise<br />

psiko-teknik<br />

değerlendirme ve<br />

psikiyatri<br />

muayenesine tabi<br />

tutulurlar, muayene<br />

sonrasında durumu<br />

uygun olanlara süresi<br />

sonunda belgeleri<br />

iade edilir,


Kanun Maddesi<br />

49/3<br />

51/2-b<br />

51/5-b<br />

52/1-c<br />

52/1-d<br />

54/1-a<br />

54/1-b<br />

65/1-d<br />

65/1-f<br />

66<br />

67<br />

Trafik Suçunun Konusu<br />

Ticari amaçla yük veya yolcu<br />

tasiyan araçlari tasit kullanma<br />

süreleri disinda kullanmak<br />

veya kullandirmak,<br />

Hiz sinirlarini yüzde otuzdan<br />

fazla asmak<br />

Hiz sinirlarini tespite yarayan<br />

cihazlarin yerlerini belirleyen<br />

veya sürücüyü ikaz eden<br />

cihazlari araçlarda<br />

bulundurmak,<br />

Türkiye'de Bazi Trafik Suçlarini Ihlal Edenlere Verilen Cezalarla Ilgili Tablo<br />

Kimlere Uygulanacagi<br />

Sürücü,sahip ve<br />

isleten<br />

Uymayanlara<br />

Isletenlere<br />

Yol, hava ve trafik durumlari<br />

göz önüne almadan, öndeki<br />

araci güvenli bir mesafe<br />

birakmadan takip etmek, Sürücülere<br />

Kol ve grup halinde araç<br />

kullanirken, diger araçlarin<br />

güvenle girebilecekleri bir<br />

açiklik birakmamak, Sürücülere<br />

Geçme kurallarina riayet<br />

etmemek,<br />

Geçmenin yasak oldugu<br />

yerlerden geçmek,<br />

Sürücülere<br />

Sürücülere<br />

Tehlikeli ve zararli maddeleri<br />

gerekli izin ve tedbirler<br />

alinmadan, tasimak, Sürücü,<br />

Gabari disi yük yüklemek, yük<br />

üzerine veya araç disina yolcu<br />

bindirmek, Sürücü,<br />

Bisiklet, motorlu bisiklet ve<br />

motosikletleri, kurallara<br />

uymadan sürmek,<br />

Park yapmis tasitlar arasindan<br />

çikarken, duraklarken, tasit<br />

yolunun sagina veya soluna<br />

yanasirken, saga veya sola<br />

dönerken, trafik kural ve<br />

yasaklarina uymamak,<br />

isletenler<br />

isletenler<br />

Sürücülere<br />

Sürücülere<br />

Ceza Miktari ve Uygulayacak<br />

Kurulus<br />

Trafik Polisi<br />

Diger Yetkili<br />

Idari Para<br />

cezasi<br />

49,00 YTL<br />

Pesin 36,75 YTL.<br />

206,00 YTL Pesin<br />

154,50 YTL.<br />

49,00 YTL<br />

Pesin 36,70<br />

YTL.<br />

49,00 YTL<br />

Pesin 36,70<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Pesin 75,75<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Pesin 75,75<br />

YTL.<br />

206,00 YTL<br />

Pesin 154,5<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Pesin 75,75<br />

YTL.<br />

101,00 YTL<br />

Pesin 75,75<br />

YTL.<br />

49,00 YTL<br />

Pesin 36,75 YTL.<br />

Adli Para<br />

cezasi<br />

834,00 YTL<br />

1,255,00 YTL<br />

Mahkeme<br />

Hapis<br />

cezasi<br />

4-6 Ay<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7<br />

Ceza Puani (sürücüler için)<br />

15<br />

15<br />

15<br />

10<br />

10<br />

15<br />

15<br />

10<br />

10<br />

5<br />

5<br />

geriye dogru 1 yil içinde<br />

5 defa ihlal edildiginde 1<br />

yil süre ile<br />

Belgelerin Geri Alinmasi<br />

Belgelerin Iptali<br />

Trafikten Men<br />

Araç Kullanmaktan Men<br />

Sürücüler<br />

Diger Hususlar<br />

Sürücü ayni zamanda araç<br />

sahibi degilse, araç sahibine<br />

de 101 YTL, pesin 75.750<br />

YTL. ayrica isleten veya<br />

tesebbüs sahibine de 206,00<br />

YTL pesin 154.5 YTL. ceza<br />

yazilir,<br />

Sürücü belgesi geri<br />

alinanlarin süresi sonunda<br />

psiko-teknik degerlendirme<br />

ve psikiyatri uzmaninin<br />

muayenesi sonucunda<br />

sürücü belgesi almasina<br />

mani hali olmadigi<br />

anlasilanlarin belgeleri iade<br />

edilir,<br />

Cihazlar mahkeme karariyla<br />

müsadere edilir,<br />

Ayrica, bütün sorumluluk ve<br />

giderler araç isletenine ait<br />

olmak üzere, fazla yolcular<br />

en yakin yerlesim biriminde<br />

indirilir,


MAKALELER<br />

8<br />

Kanun Maddesi<br />

69/2<br />

118<br />

Trafik Suçunun<br />

Konusu<br />

Başıboş hayvan<br />

bırakma<br />

yasağına riayet<br />

etmeyerek, trafik<br />

kazasına<br />

sebebiyet<br />

vermek,<br />

Trafik suçunun<br />

işlendiği tarihten<br />

geriye doğru 1<br />

yıl içerisinde 100<br />

ceza puanını<br />

doldurmak,<br />

118/7<br />

Türkiye'de Bazı Trafik Suçlarını İhlal Edenlere Verilen Cezalarla İlgili Tablo<br />

Uymayanlara<br />

Sürücülere<br />

Kimlere Uygulanacağı<br />

Sürücü<br />

belgeleri geri<br />

alındığı<br />

halde, geri<br />

alma süresi<br />

içerisinde<br />

araç<br />

kullanmak,<br />

Ceza Miktarı ve Uygulayacak<br />

Kuruluş<br />

Trafik Polisi<br />

Diğer Yetkili<br />

İdari<br />

Para<br />

cezası<br />

49,00 YTL<br />

Peşin 36,75 YTL.<br />

Sürücülere<br />

Adli Para<br />

cezası<br />

Mahkeme<br />

için)<br />

(sürücüler Puanı<br />

Hapis<br />

cezası Ceza<br />

3 Ay.<br />

206,00 YTL.<br />

1-2 Ay tekrarında<br />

2-3 Ay.<br />

MUKAYESELİ ESKİ VE YENİ TRAFİK PARA CEZALARI MİKTARLARI<br />

2003 2004 2005 (%11,2)<br />

1.defasında 2 ay, 2 defasında 4 ay<br />

15<br />

Belgelerin Geri Alınması<br />

18.11.2005 tarih ve 25997<br />

sayılı Resmi Gazetede<br />

yayımlanan Sıra No:353<br />

sayılı Vergi Usul Kanunu<br />

Genel Tebliği uyarınca<br />

yeniden değerleme oranı<br />

Trafik Para Cezaları için<br />

artış oranı % 9,8 olarak<br />

belirlenmiştir, YTL'ye Göre<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006<br />

Belgelerin İptali<br />

3. ncü defasında<br />

Trafikten Men<br />

Araç Kullanmaktan Men<br />

Diğer Hususlar<br />

Ceza puanı<br />

nedeniyle sürücü<br />

belgesi geri alınanlar;<br />

birinci defa eğitime,<br />

ikinci defa da psikoteknik<br />

değerlendirme<br />

ve psikiyatri<br />

uzmanının<br />

muayenesine tabi<br />

tutulurlar, muayene<br />

sonucunda sürücülük<br />

yapmasına engel hali<br />

yoksa belgesi iade<br />

edilir,<br />

31.03.2005 tarih ve 25772<br />

(Mükerrer) sayılı Resmi Gazetede<br />

yayımlanarak yürürlüğe giren<br />

5326 sayılı Kabahatler<br />

Kanununun 17 inci maddesi<br />

hükmü gereği İdari para<br />

cezasının (Trafik para cezasının)<br />

ilgilisince derhal ödenmesi<br />

halinde tahsil edilecek miktar<br />

YTL'ye Göre<br />

32,100,000 41,200,000 45,800,000 49,00 YTL. 36.75 YTL.<br />

64,700,000 83,100,000 92,400,000 101,00 YTL. 75.75 YTL.<br />

131,900,000 169,400,000 188,300,000 206,00 YTL. 154.5 YTL.<br />

265,300,000 340,900,000 379,000,000 416,00 YTL. 312 YTL<br />

332,600,000 427,300,000 475,100,000 521,00 YTL. 390.75 YTL.<br />

532,600,000 684,300,000 760,900,000 834,00 YTL. 625.5 YTL.<br />

800,000,000 1,028,000,000 1,143,100,000 1,255,00 YTL 941.25 YTL<br />

1,332,800,000 1,712,600,000 1,904,400,000 2,090,00 YTL 1.567.5 YTL.<br />

2,001,000,000 2,571,400,000 2,859,300,000 3,139,00 YTL 2.354.25 YTL.<br />

2918 sayılı<br />

kanunun 37/5 Md.<br />

855.000.000<br />

3.000.000.000 3,294,00 YTL 2.470.5 YTL.<br />

5.000.000.000 5,490,00 YTL 4.117.5 YTL.<br />

10.000.000.000 10,980,00 YTL 8.235 YTL<br />

Mayıs 2006 tarihi itibari ile Türkiye'de Asgari Ücret Net 380,46 YTL.'dir. İngiltere ve Avusturya'da Asgari ücret yaklaşık 750 Euro'dur.


2918 Sayılı KTK’nın 4, 51 ve 118. maddelerinde belirtilen trafik suçlarında ve<br />

119. maddesi ile sürücü belgeleri alındıktan sonra bu kanunun 41. maddesinin<br />

(e) bendinde yazılı suçlardan biri ile mahkûmiyeti halinde de sürücü belgesi geri<br />

alınır. Bu maddeler;<br />

Teknik cihazlarla yapılan tespit sonucunda KTY’de belirtilen (0,50 Promil)<br />

üzerinde alkollü olarak araç kullanıldığı tespit edilen özel araç sürücüleri ile miktarı<br />

ve oranı ne olursa olsun alkollü olarak araç kullandığı tespit edilen resmi ve<br />

ticari araç sürücülerinin, suçun işlendiği tarihten itibaren geriye doğru 5 yıl içinde;<br />

* Birinci defasında sürücü belgeleri 6 ay süreyle geri alınır ve haklarında<br />

416,00 YTL para cezası ile birlikte 15 ceza puanı uygulanır.<br />

* İkinci defasında sürücü belgeleri 2 yıl süreyle geri alınır ve haklarında<br />

521,00 YTL para cezası ile birlikte 15 ceza puanı uygulanır. Ayrıca bu sürücüler<br />

Sağlık Bakanlığınca, esas ve usulleri Sağlık ve İçişleri Bakanlığınca çıkarılacak<br />

yönetmelikte gösterilen “Sürücü Davranışlarını Geliştirme Eğitimine” tabi tutulurlar,<br />

eğitimini başarıyla tamamlayanların sürücü belgeleri, süresi sonunda iade<br />

edilir.<br />

* Üç veya üçten fazlasında ise, sürücü belgeleri mahkeme kararıyla 5 yıl<br />

süreyle geri alınır ve altı aydan aşağı olmamak üzere hafif hapis cezası ile birlikte<br />

834,00 YTL para cezası ve bunun yanı sıra 15 ceza puanı uygulanır. Bu sürücüler<br />

ayrıca, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesine tabi tutulurlar.<br />

Bu değerlendirme ve muayene sonrasında uygun görülenlere, geri alma<br />

süresi sonunda sürücü belgeleri iade edilir.<br />

* Taksi veya dolmuş otomobil, minibüs, otobüs, kamyon, çekiçi gibi araçlarla<br />

kamu hizmeti, yük ve yolcu taşımacılığı yapan sürücüler ile resmi araç sürücüleri,<br />

alkollü içki kullanmış olarak araç kullanamazlar.<br />

* Uyuşturucu ve keyif verici maddeleri alarak araç kullananlara, eylemi<br />

başka bir suç oluştursa bile ayrıca, 6 ay hafif hapis cezası ile suçun işlendiği tarihteki<br />

suçun karşılığı olan trafik para cezası uygulanır ve bu suçu işleyen sürücülerin sürücü<br />

belgeleri süresiz geri alınır.<br />

Hız ölçen teknik cihaz veya çeşitli usullerle yapılan tespit sonucu hız sınırlarını;<br />

%10’dan %30’a (otuz dahil) kadar aşan sürücülere 101,00 YTL para cezası ile<br />

birlikte 5 ceza puanı, %30’dan fazla aşan sürücülere ise 206,00 YTL para cezası<br />

ile birlikte 15 ceza puanı uygulanır. Hız sınırlarını %30’dan fazla aşmak suretiyle<br />

ihlal suçunun işlendiği tarihten geriye doğru 1 yıl içerisinde aynı kuralı 5 defa ihlal<br />

ettiği tespit edilenlerin sürücü belgeleri 1 yıl süreyle geri alınır. Süresi sonunda<br />

psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanının muayenesinden geçirilerek<br />

sürücü belgesi almasına mani hali olmadığı anlaşılanların sürücü belgeleri iade<br />

edilir.<br />

Ceza puanı uygulaması ile ilgili olarak, trafik suçunun işlendiği tarihten geriye<br />

doğru bir yıl içinde toplam 100 ceza puanını dolduran sürücülerin sürücü belgeleri<br />

2 ay süreyle geri alınır. Bu sürenin sonunda sürücü, trafik kuralları ile ilgili<br />

eğitime tabi tutulur. Aynı yıl içinde ikinci defa 100 ceza puanını dolduran sürücülerin<br />

sürücü belgeleri 4 ay süreyle geri alınarak sürücüler, psiko-teknik değerlendirmeye<br />

ve psikiyatri uzmanının muayenesine tabi tutulurlar. Muayene sonucun-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

da sürücülük yapmasına engel hali bulunmayanların sürücü belgeleri, süresi sonunda<br />

iade edilir.<br />

Bir yıl içinde üç defa 100 ceza puanını dolduran sürücülerin sürücü belgeleri<br />

süresiz olarak iptal edilir.<br />

Ölümle sonuçlanan trafik kazalarına asli kusurlu olarak sebebiyet veren sürücülerin<br />

sürücü belgeleri ise 1 yıl süre ile geri alınır.<br />

Ayrıca sürücü belgeleri, belge alındıktan sonra 2918 Sayılı KTK’nın<br />

41.maddesinin (e) bendinde yazılı, TCK’nın 403 ve 404. maddeleri ile 577/2-3<br />

maddelerinden ikiden fazla ve 2918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair<br />

Kanun’un 28. ve 29. maddeleri, 6136 Sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında<br />

Kanun’nun 12. maddesinin 3. ve takip eden fıkralarındaki suçlardan biriyle mahkumiyet<br />

halinde sürücü belgesi süresiz geri alınır.<br />

Bazı Ünvan sahipleri için Trafik Cezalarında Özel Uygulamalar<br />

Ülke Özel Uygulamaya tabi olanlar:<br />

Danimarka Kraliyet Ailesi ve Diplomatlar<br />

İngiltere Sadece Diplomatlar<br />

Almanya Diplomatlar ve Milletvekilleri<br />

Fransa Sadece Diplomatlar<br />

Hollanda Sadece Diplomatlar<br />

Türkiye TBMM Üyeleri, Hâkim, Savcı<br />

ve Diplomatlar<br />

Ülkemizde trafik kurallarını ihlal eden TBMM Üyeleri, Hâkim, Savcı ve Diplomatlar<br />

için, Karayolları Trafik Kanununun 116 ncı maddesi kapsamında araç tescil<br />

plakasına ceza yazım prosedüründe özel uygulama yoktur.<br />

Trafik kurallarını ihlal eden sürücülerin tespit edilerek sürücünün yüzüne karşı<br />

yaptıkları işlemlerde trafik kuralını ihlal edenin hakim veya Savcı olması durumunda,<br />

trafik suç veya ceza tutanağı düzenlenmemektedir. Bunun yerine maddi<br />

olayı tespit eden ve kuralı ihlal eden kişinin adı, soyadı, ünvanı, görev yeri, ihlal<br />

edilen kural ve ihlale ilişkin diğer bilgiler ile ilgili aracın tescil plakası belirtilmek<br />

suretiyle görevlilerin imzasını taşıyan “Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı”<br />

düzenlenmektedir.<br />

Düzenlenen karar tutanakları Yargıtay üyeleri için Yargıtay başkanlığına, Hakim<br />

ve Savcılar için ilgilinin görev yerine en yakın Ağır ceza Mahkemesi Cumhuriyet<br />

Başsavcılığına, Merkez kuruluşlarındaki Hakim ve Savcılar için ise Ankara<br />

cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmektedir.<br />

Türkiye Büyük millet Meclisi üyeleri için Valilikler aracılığıyla TBMM Başkanlığına<br />

gönderilmektedir.<br />

Diplomatik muafiyeti olan kişilerin ise Valilikler aracılığıyla Dışişleri Bakanlığına<br />

intikal ettirilmektedir.<br />

HOLLANDA<br />

SUÇLARIN RAPOR EDİLMESİ VE MAHKEMEYE SEVKİ<br />

1) Suçların Rapor Edilmesi:<br />

Suçun <strong>önemi</strong>ne bağlı olarak, memur rapor hazırlar veya suç idari bir para ce-<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


zası ile cezalandırılabiliyorsa bu cezayı keser. Küçük suçlarda, <strong>polis</strong> memuru uzlaştırma<br />

önerebilir. Suçlu kabul ederse olay kapanır.<br />

2) İdari Prosedür<br />

Ceza sisteminin yetersiz hale gelmesi ve mahkemelerin aşırı yüklenmesinden<br />

kaçınmak için, 1990 yılında küçük suçların 500 florini aşmayan para cezası ile<br />

cezalandırılabilmek amacıyla bir idari yasa (Mulder Yasası) kabul edildi.<br />

Düzenlenen rapor, <strong>polis</strong> tarafından Adalet Bakanlığına bağlı olarak kimlik tespiti<br />

yapan ve suçu izleyen şahsa bir form ve ödeme talimatını gönderen Merkez Adli<br />

Büroya gönderilir. Eğer suç isnat edilen kişi dokümanları Kabul etmezse Mulder yasası<br />

bu kişinin 6 hafta içinde daha yüksek bir makama başvurmasını öngörür. İtirazın<br />

reddedilmesi ihtimaline karşı, suçlu banka numarası ve adresini bildirmek zorundadır.<br />

Daha sonra, yargıç bu başvurunun kabul edilip edilmeyeceğine karar verir<br />

ve para cezasının miktarını değiştirebilir. Eğer suç isnat edilen kişi yargıcın kararını<br />

kabul etmezse, ceza miktarına eşit bir parayı deposit olarak ödeme koşuluyla,<br />

30 gün içerisinde, bölge idare mahkemesine itiraz davası açılabilir.<br />

Suçlu istenilen depozitoyu yatırdığında, bölge mahkemesi davayı ret veya<br />

kabul edebilir. Bu aşamada <strong>polis</strong>in hazırladığı belge iptal olur ve yargıcın kararı<br />

kabul edilir. Eğer suçlu cezayı ödemeyecek durumda veya ödemez ise bölge hâkiminin<br />

kararıyla:<br />

• Bir ay için, suçlunun suçu işlediği araç trafikten men edilebilir.<br />

• Bir ay için suçlunun ehliyeti geri alınabilir<br />

• Bir ay hapis cezasına çarptırılabilir.<br />

3) Adli Prosedür<br />

Eğer kaydedilen suç Mulder yasasına girmiyorsa, <strong>polis</strong>in daha detaylı bir raporu<br />

merkezi tahkikat yetkililerine gönderilmesi için hazırlaması zorunlu kılınır.<br />

Polis raporunu tahkik eden birim prosedüre göre davayı suçun işlendiği bölgenin<br />

en yüksek mahkemesi olan kraliyet mahkemesine gönderir. Böylece tahkikat<br />

bölge mahkemesinden kraliyet mahkemesine geçer. Kraliyet savcısı yargılamadan<br />

önce uzlaşma teklifi veya tahkikatın başlamasından vazgeçmeyi teklif<br />

eder. Eğer şüpheli, savcının uzlaşma teklifine katılırsa, bu durum yargıca getirilmez<br />

ve tahkikat <strong>polis</strong> tarafından yapılır.<br />

Eğer yargılama yapılırsa, bu hüküm para cezasından hapis cezasına kadar<br />

birçok cezai nitelikli önlemi içerir.<br />

Hollanda’da caydırıcılık zinciri nasıl çalışıyor?<br />

Yolu kullananlarda şu duygu yerleşmesi gerekir:Trafik kurallarına uymak<br />

başkalarından çok benim menfaatimedir.Bununla birlikte, bazı insanlar bu<br />

yaklaşımı kabul etmezler. Kabul etmeyenleri ikna etmek için caydırıcı başka<br />

yöntemlere başvurulur. En iyi yöntem yakalanma riskinin artırılmasıdır.<br />

Caydırmanın diğer safhası sorgulanma ve ek bir cezanın ödettirilmesidir.<br />

Hollanda’da geçmiş yıllarda yakalanma riski artırılmıştır. Bu da trafik <strong>polis</strong>inin<br />

eğitimi ve kullandığı araç-gereçlerin modernleştirilmesidir.(Hızı ölçmek için lazer<br />

tabancalar , fotoğraf ve video çekimi yapılabilecek şekilde donatılmış otomobil ve<br />

motosikletler, yol boyunca otomatik çalışan sabit kontrol cihazları,trafik kontrol<br />

merkezleri vb.) Hollanda’da trafik kurallarını ihlal edenlere verilen para cezaları da<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

artırılmıştır. Hollanda televizyonununda trafik <strong>polis</strong>iyle işbirliği yapılarak birçok eğitim<br />

filmi çekilmiştir. Bu filmlerin bazıları trafik <strong>polis</strong>inin gizli olarak sivil ekip arabalarıyla<br />

nasıl çalıştıklarını (suçluları nasıl durdurduklarını nasıl sorguladıklarını nasıl ve niye<br />

hata işlediklerini kendilerine videodan izlettirdikleri; daha sonra nasıl<br />

cezalandırıldıklarını) göstermektedir. Sözü edilen filmi çok sayıda TV seyircisi hatta<br />

birkaç kez seyretmektedir. Trafik suçunu işleyenler suçun ağırlığına göre para cezası<br />

veya savcı veya hakimin kararıyla ehliyetine el konulması gibi ağır cezalar<br />

verilmektedir. Bu nevi programlar, halkın duyarlılığını trafik güvenliği lehinde<br />

artırmaktadır. Kişi hata işlediği zaman yakalanacağı ve cezaya çarptırılacağını<br />

görmektedir.<br />

Hollanda’da hata yapınca % 100 yüz oranlara varan yakalanma ve<br />

cezalandırma şansı vardır.<br />

Trafik suçunu işleyenlerin cezalandırılmasının prosedürü ?<br />

Genelde, trafik suçlarının iki tipi vardır. Yaygın olanları idari prosedürle<br />

ilgilidir. Diğerleri mahkemede yargılanıp ve daha sonra bir yargıç tarafından<br />

ceza verilen suçlardır. İdari prosedürde ; daha önce miktarı belli olan para<br />

cezalarının kural ihlal edenlere ödettirilmesidir. Hollanda para cezasının ödenme<br />

süresi 4 aydır.Kişi ceza için C.savcılığının vereceği kararı kabul etmezse<br />

mahkemeye temyiz edebilir. Zamanında ödenmeyen ceza otomatik olarak alınır.<br />

Kişi parayı ödemezse arabasına, ehliyetine bankadaki hesabına el koyma ve<br />

hapis cezası verilebilir. Bu cezaların çoğunluğuna C.savcıları hükmeder.<br />

Ağır suçlar, normal ceza davası işlemi çerçevesinde ele alınırlar.<br />

Hollanda’da Bazı Trafik Suçlarına Verilen Para Cezaları<br />

Suç: Para Miktarı:<br />

Emniyet kemeri takmamak 75 €<br />

Aracın teknik muayenesini geçirmek 75€<br />

Kırmızı ışıktan geçmek 130€<br />

Araba sürerken elinde telefonla konuşmak 130€<br />

Sağ taraftan araç geçmek 130€<br />

Otobüs şeridinde araç sürmek 130€<br />

Geçiş yasağı olan yerden geçmek 130€<br />

Gereksiz gürültüye sebebiyet vermek 130€<br />

Aracında radar dedektörü bulundurmak 250€<br />

Özürlüler için ayrılan yere park etmek 130€<br />

Hız sınırını 4 Km/s kadar geçmek 14€*<br />

Hız sınırını 22 Km/s kadar geçmek 95€<br />

Hız sınırını 50 ile 55 Km/s kadar geçmek 370€**<br />

* Bu miktar otomobil, mobilet, motorsiklet ve traktör gibi araç sürenler içindir.<br />

Kamyon, otobüs ve römorklu araçlarda miktar 21 Euro’ya çıkmaktadır.<br />

** Hollanda’da sürücü hız limitini 50 Km/s kadar aşarsa <strong>polis</strong> tarafından durdurulup<br />

ehliyetine el konulup, tutanak tutularak savcılığa gönderilir.<br />

*** Hollanda’da Asgari Ücret Net 800 Euro’dur.<br />

Çek Cumhuriyetinde Polis Teşkilatının Trafikle ilgili Görevleri:<br />

Polis Birimleri; trafik denetimi ve düzenlenmesinden, kaza tahkikatından ve<br />

12<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


kaza bilgilerinin kaydından sorumludur. Çek <strong>polis</strong>i, trafik kurallarını ihlal edenlere<br />

ancak ihlal yerlerinde para cezası verebilir.<br />

Her belediye teşkilatı, belediye <strong>polis</strong>i teşkilatı kurmaya yetkilidir. Belediye <strong>polis</strong>i<br />

trafik kurallarını uygulatmada sınırlı yetkiye sahiptir. Belediye <strong>polis</strong>i, devlet<br />

<strong>polis</strong>inin bir parçası değildir.<br />

Hafif suçlar ceza tutanağı düzenleyerek cezalandırılır. İdari suçlara mahalli<br />

yetkililer bakar. Ölüm veya yaralanmayla neticelenen kazaya sebebiyet vermek<br />

adli suçlar grubuna girmektedir.<br />

Polisin göreviyle ilgili Çek Karayolu Kanununda Yapılan Yeni Değişiklikler:<br />

Kanunda yapılan değişiklikler 01.07.2006 da yürürlüğe girecektir. Söz konusu<br />

değişiklikler:<br />

• Ceza puanı sisteminin uygulanması<br />

• Trafik suçlarına verilen cezaların ağırlaştırılması<br />

• Ağır bir trafik suçunun ihlal edilmesi halinde <strong>polis</strong>e sürücü belgesini alma<br />

yetkisi<br />

• Ağır bir suçun işlenmesi halinde teknik cihazı kullanarak araç sürmenin engellenmesi<br />

yetkisinin <strong>polis</strong>e verilmesi<br />

• Uyuşturucu madde ve alkol alarak araç kullananlar suçu, adli suç kapsamına<br />

alınır.<br />

Çek Ceza Puanı Sistemi – Ceza Puanları Tablosu<br />

(En Fazla Puan Aldıran Suçlar ve Puanları Tablosu)<br />

Ceza Puanı<br />

Suç<br />

Sayısı<br />

Uygun olmayan ehliyet cinsiyle araç kullanmak 7<br />

Alkol seviyesi 0.3 promilin üzerinde araç sürmek 7<br />

Alkol kontrolünü kabul etmemek 7<br />

Nefes testinin olumlu olması halinde şayet sürücü alkol<br />

7<br />

etkisi altında değilse tıbbi muayeneyi kabul etmemek<br />

Şayet sürücü uyuşturucu etkisinde değilse tıbbi muaye-<br />

7<br />

neyi kabul etmemek<br />

Gerekli şekilde görevini yapmamaktan dolayı ölüm veya<br />

7<br />

ağır yaralamayla neticelenen kazaya neden sürücüler<br />

Ölümle, yaralamayla veya 50.000 Cek parası üzeri maddi<br />

hasarla neticelenen kazada aracını durdurmamak, <strong>polis</strong>e<br />

kazayı bildirmemek, ilk ve acil yardımı yapacakları çağır- 7<br />

mamak, <strong>polis</strong>e ve ilk yardım yapacak kurumlara kazayı haber<br />

verdikten sonra kaza yerine geri dönmemek<br />

Çek Cumhuriyetinde ceza puanı uygulaması 01 Temmuz 2006’dan itibaren başlayacaktır.<br />

Ceza puanları ihlal edilen trafik kuralının <strong>önemi</strong>ne göre 1 ile 7 puan arasındadır.<br />

7 ceza puanını gerektiren trafik ihlalleri tablo halinde yukarıda sunulmuştur.<br />

Ceza puanı sistemi faaliyetleri, <strong>polis</strong> teşkilatı tarafından değil, idari birimler tarafından<br />

yürütülür. Ceza puanı limiti 12 puandır. 12 puan dolunca sürücü belgesi 1<br />

yıllığına geri alınır. 12 ay içinde trafik suçu işlemeyen sürücüden 4 puan düşürülür.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

Şayet sürücü 24 ay içinde suç işlemezse ayrıca 4 ceza puanı daha silinir. 36 ay<br />

içinde suç işlemeyen sürücünün tüm ceza puanları silinir.<br />

Sürücü belgesi 12 ceza puanını doldurmasından dolayı alınan sürücü, belgesini<br />

almadan önce mesleki yeterlilik sınavından olumlu netice alması gerekir.<br />

AVUSTURYA<br />

1) Caydırıcılık Zinciri Nasıl Dönüyor ?<br />

Karayolu güvenliği kampanyaları yapılmaktadır. Halkın, hız limiti aşıldığı<br />

zaman veya emniyet kemeri kullanılmadığı zaman kazaların olumsuz neticelerini<br />

görmesi sağlanmaktadır. Bu kampanyalar kanalıyla çocukların araçlarda güvenli<br />

şekilde taşınmasının <strong>önemi</strong> gösterilmektedir.<br />

2) Kural İhlal Edenleri Cezalandırma Yöntemi Nasıldır ?<br />

Polis daha önce miktarı belli olan sabit para cezalarını hemen alabilmektedir.<br />

Miktarı liste halinde belli olan para cezalarının ödenmesi için araç sahibinin<br />

evine para cezası tutanağı gönderilerek <strong>polis</strong> para cezasını tahsil edebilmektedir.<br />

Kişilerin ihbarına binaen , trafik kuralını ihlal ettiği iddia edilen şahıs ve şahidi<br />

sorgulayarak <strong>polis</strong> ceza verebilir. Verilen cezalara 14 gün içinde itiraz etme<br />

durumu vardır. Para cezasını ödeyemeyenlere hapis cezası verilebilinir.<br />

Ağır suçlarda ehliyeti belirli süre alınabilinir. (Alkol ve uyuşturucu madde<br />

etkisi altında araç kullanmak, şehir içinde hız limitini 40 km/s aşmak, şehir<br />

dışında hız limitini 50 km/s aşmak ) suçlarında ehliyet 2 haftalığına geri<br />

alınabilinir.<br />

Trafik suçlarına prensip olarak idari cezalar verilmektedir. Trafik kazaları<br />

neticesinde ölüm veya yaralanma durumunda adli cezalar verilmektedir.<br />

TARTIŞMA<br />

Bugün trafik kazalarının oluşumlarına bakıldığında temelinde trafik akımını ve<br />

güvenliğini tehlikeye düşürecek şekilde gerek alkollü iken, gerekse diğer trafik<br />

kurallarına riayet etmeden araç kullanan sürücülerin ve altyapı eksikliklerinin<br />

bulunduğunu görmekteyiz.<br />

5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasasında trafik güvenliğini tehlikeye sokma<br />

başlığı altında aşağıdaki düzenlemeler yapılmıştır.<br />

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma<br />

MADDE 179 (2)”Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin<br />

hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare<br />

eden kişi, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.<br />

(3) Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli<br />

bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan<br />

kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.” Hükmü yer almaktadır.<br />

Ancak, sözü edilen maddenin uygulanmasında bazı şehir ve beldelerimizde<br />

uygulama değişikliği nedeniyle trafik güvenliğinin beklentisi doğrultusunda netice<br />

alınamamaktadır.<br />

Şöyle ki, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasası uygulamaya konulmadan önce<br />

basında “ Alkollü sürücüye büyük ceza geliyor. Alkollü araç kullanan yandı.<br />

Alkollü sürücüye hapis cezası geliyor.” Gibi haberler yer aldı. Alkollü sürücülerle<br />

ilğili her il, hatta aynı il’de veya ilçe de Cumhuriyet Savcılarımızın<br />

14<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


değerlendirmelerine göre farklı uygulamalar gelişti ve başlatıldı. Bazı savcılarımız<br />

karayolları trafik kanununa göre işlem yapıldıysa ayrıca adli işlem yapılmasına<br />

gerek yok şeklinde kolluk görevlilerimize talimatını verirken, bazı savcılarımız da<br />

sürücü alkollü olabilir ancak, direksiyonu iyi tutuyorsa, yani tehlikeli araç<br />

kullanmıyor ise bu suç oluşmamıştır, işlem yapmaya gerek yok talimatını<br />

vermektedir. Öte yandan bazı savcılarımız da 2918 sayılı kanuna göre alkolden<br />

işlem yapılan tüm sürücülere aynı zamanda da 179/3 ‘e göre de mutlaka işlem<br />

yapılması gerektiğini belirtmektedir. Bazı savcılarımız da neyin bu konuda baz<br />

alınacağı hususunda tereddüdünün olduğunu ileri sürerek eğer yasal limit olan<br />

0.50 promil üzeri baz alınacak ise ticari araç kullananlar da hangi kriter dikkate<br />

alınacak? Diye sormaktadır. Savcılarımızdan bazıları da tehlike suçundan işlem<br />

yapılabilmesi için somut bir olaya dayandırılması gerektiğini belirterek işlem<br />

yapılması için somut olay aramaktadır. Örneğin şahıs alkollü iken kaza yapması<br />

veya alkolün etkisi ile ters yöne gitmesi gibi. Görüldüğü gibi halihazırda<br />

uygulamada bu konuda yeknesaklık ve birliktelik sağlanmış değildir.Değişik<br />

yaklaşım ve yorumlardan dolayı 2918 sayılı kanun hükmüne göre yapılan<br />

işlemler trafik güvenliğimiz aleyhinde olumsuz etkilenmektedir.<br />

Şöyle ki; Yapılan trafik kontrol ve denetimleri esnasında alkolmetre cihazı ile<br />

sürücünün yapılan alkol ölçümünde 0.60 promil alkollü olduğu tespit edilerek<br />

2918 sayılı kanunun 48/5 maddesi gereğince işlem yapıldıktan sonra, adli<br />

makamlarca da 5237 sayılı kanunun 179/3 maddesi gereğince adli işlem<br />

yapılması için ilgili adli kolluk birimine sevk edildiğinde savcılarımızın talimatı ile<br />

tekrar şahsın alkollünü almak için sağlık kuruluşlarına sevki yapıldığı ancak, bu<br />

işlem esnasında zaman sürekli ilerlediği için 0.60 promil ile trafik <strong>polis</strong>inin aldığı<br />

alkollü sürücünün kanındaki alkol miktarı geçen zamana bağlı olarak<br />

düştüğünden, çoğu zaman yasal limit olan 0.50 promilin altına da düştüğünden<br />

şahısa her hangi bir işlem yapılmadan bırakıldığı görülmektedir.<br />

Bilindiği gibi bilimsel olarak alkol 20 dakikada kanda en yüksek düzeye<br />

çıkmakta ve daha sonra karaciğer tarafından okside edilerek tüketilmektedir. Yani<br />

zaman içerisinde kandaki alkol miktarı düşmektedir. Düşüş oranı kişinin,<br />

bünyesine, aldığı gıdaya, alkol miktarı gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir.<br />

Adli makamlar sağlık kuruluşlarının verdiği alkol raporunu esas aldıklarından<br />

0.50 promilin altında alkollü olan bir sürücüye adli işlem yapmadığı gibi trafik<br />

zabıtasının ( Polis ve Jandarmamızın) 2918 sayılı kanun hükmüne göre yaptığı<br />

işlemi geçikmeden dolayı alkol seviyesi düştüğünden delilsiz hale getirmektedir.<br />

Şöyle ki, hakkında 2918 sayılı kanunun hükmüne göre alkolden işlem yapılan<br />

şahıs daha sonra bu işlemlere ilgili mahkemelerde itiraz ettiğinde trafik <strong>polis</strong>inin<br />

Kalibrasyon ayarı zamanında yapılmış sağlıklı çalışır durumda olan alkolmetre ile<br />

yaptığı ölçümleri değil, sağlık kuruluşlarının alkol ölçümlerini esas alarak kararlar<br />

vermektedir. Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi yürürlükteki mevzuat hükümleri<br />

bazen bazı yerlerde yorum ve uygulama değişikliği nedeniyle uyumlu<br />

işletilememektedir. Birimler ya da kurumlar bir birinin tesis ettiği işlemleri<br />

destekleyici ve eşgüdümü sağlayacak şekilde tesis etmesi veya yasal mevzuatı<br />

işletmesi halinde kural ihlal edenler üzerinde caydırıcı olacaktır.Aksi bir işlemin<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 15


MAKALELER<br />

yapılmaya çalışılması durumunda alkollü sürücülere veya suçlulara güven ve<br />

cesaret verilmiş olunacaktır.<br />

Bu sorunun çözümü için aşağıdaki konulara her şeyden önce yetkili<br />

makamlarımızın açıklık getirmesi gerekmektedir.<br />

1- 5237 Sayılı kanunun 179 maddesinin 3. fıkrasında “ Alkol veya<br />

uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç<br />

sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişi iki yıla<br />

kadar hapis cezası ile cezalandırılır”. Hükmü yer almaktadır. Bu kanun hükmüne<br />

göre adli işlemin yapılabilmesi için şahıs alkol ve uyuşturucunun etkisi altında<br />

iken hangi hallerde ve koşullarda emniyetli ve güvenli araç sevk edemeyecek<br />

durumdadır? Kandaki alkolün ölçüsü ve miktarı ne olmalıdır? Hususi otomobiller<br />

de yasal limit olan 0.50 promil üzeri olacak ise Ticari araçlarda bunun ölçüsü ne<br />

olacaktır? Bu konuların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Yasanın ruhuna<br />

ve özüne uygun olarak uygulamaya esas olmak üzere bir an önce tamamlayıcı ve<br />

açıklayıcı yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.<br />

2- 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasasında, Trafik Güvenliğini Tehlikeye<br />

Sokma başlığı altında yer alan 179 maddesinin 2. fıkrasında “ Kara, deniz, hava<br />

ve demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık ve ya malvarlığı açısından<br />

tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, iki yıla kadar hapis cezası ile<br />

cezalandırılır.” Hükmü yer almaktadır.<br />

Maddenin 2. fıkrasındaki “ tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden<br />

kişi.” Ibaresi geniş ve kapsamlı bir kavram olup, yorum ve değerlendirmelere açık<br />

bulunmaktadır. 2918 Sayılı Karayolları Trafik kanunun da yer alan hangi<br />

eylemlerin veya durumun bu kavram kapsamında değerlendirileceği hususu ile<br />

somut olaylarda koşulları ve sınırlarının nasıl tayin edileceği yönünde bazı<br />

tereddütler hasıl olmuştur. Basit bir trafik kuralı ihlali bu suç kapsamında<br />

değerlendirilebilir mi?<br />

Genel tehlike suçu ile ilgili olarak bu konuda da açıklayıcı ve tamamlayıcı<br />

yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.<br />

Büyük ümitlerle görevlendirdiğimiz Fahri Trafik Müfettişlerimizin bazılarından<br />

bugün beklenilen verim alınamamaktadır. Şöyle ki; bir yıl içerisinde bir suç<br />

tutanağı dahi tanzim etmeden cebinde fahri trafik müfettişi kartı ile gördüğü kural<br />

ihlallerini görmezden gelen müfettişlerimiz bulunmaktadır.<br />

Bu durumda çözüm olarak fahri trafik müfettişlerimizin görev süreleri (5) yıl<br />

ile sınırlandırılabilinir. Zaman içerisinde çoğu müfettişlerimizin görev aşkını ve<br />

heyecanını kaybettiği görülmektedir. Görevin verildiği ilk yıllar performansı<br />

yüksek iken, daha sonra ki yıllarda düşmektedir. Hatta görevini hiç yapmayanlar<br />

da bulunmaktadır.<br />

Dünya genelinde yaygın olan trafik suçlarında özel uygulama diplomatlara<br />

yönelik yapılmaktadır. Diplomatlara ceza yazılmasında ülkeler, karşılıklılık<br />

(mütekabiliyet) esasına göre ya işlemden kaldırmakta yada cezayı tahsil<br />

etmektedir. Ülkemizde de trafik cezalarının uygulanmasına yönelik özel<br />

uygulama sadece diplomatlara olmasının trafik güvenliğimiz için daha uygun<br />

olacağına inanılmaktadır.<br />

16<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


SONUÇ<br />

Trafik güvenliğinin geliştirilmesinde, yolu kullananların (sürücü, yaya ve<br />

yolcuların) trafik kurallarına uyması temeldir. İnsanların kurallara uyması için iyi<br />

eğitilmesi gerekir. Kurallara uymayı kolaylaştıracak mühendislik tedbirlerinin<br />

alınıp insanların hizmetine sunulmalıdır. Etkili trafik kontrol ve cezalandırma<br />

sistemi de insanların kazalardan korunması için elzemdir. Kısacası; Trafik<br />

güvenliğine yönelik olumlu tutum ve davranış iyi eğitim, ihtiyaçları karşılayacak<br />

mühendislik faaliyetleri ve caydırıcı kontrol-cezalandırma işlemlerinin aynı<br />

zamanda ve birbirini tamamlayıcı şekilde yapılmasıyla mümkündür.<br />

Trafik kazalarından kaynaklanan çok önemli zararlar sosyal konumumuz ve<br />

mevkimiz ne olursa olsun hepimizi dolaylı ve dolaysız etkilemektedir. Daha fazla<br />

kaybetmeden imkanlarımızı kazaların önlenmesi için kullanmamız gerekmektedir.<br />

Trafik yasasını ihlal edenlerin denetlenmesi ve cezalandırılmasında faaliyet<br />

zinciri; mevzuat, kontrol (denetim), sorgulama ve yargılama halkalarından oluşur.<br />

Zincirin kural ihlal edenler aleyhine caydırıcı olabilmesi için faaliyet zinciri çok iyi<br />

organize edilmeli ve en iyi etki için her halka aynı ahenkle birbirini<br />

tamamlamalıdır.<br />

KAYNAKLAR<br />

1) Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Escape” projesi nihai raporu,( Trafic<br />

enforcement in Europe: effects, measures, needs and future), Nisan 2003.<br />

2) L’importance pour la sécurité de la politique pénale en matiére de circulation,<br />

Institut Belge Pour La Securite Routiere, Dıscussion Paper no: 99-01<br />

Mai.1999<br />

3) Sjaak Bax’dan alınan e-mail, Amsterdam, 25/2/2006.<br />

4) Josef Kricker’den alınan e-mail, Viyana 10/04/2006.<br />

5) Josef Mikulik’den alınan e-mail, Prag 27/03/2006.<br />

6) Peter Tazelaar’dan alınan e-mail, Den Haag, 07/03/2006.<br />

7) Sven-Olof Hassel’den alınan e-mail, Helsinki 26/02/2006.<br />

8) Trafik Güvenliği görevlileriyle Türkiye ve Lyon/Fransa ve Berlin/Almanya’da<br />

2005 ve 2006 da yapılan mülakatlar.<br />

9) Draft Report on the communication from the commission “Promoting Road<br />

Safety in the EU-the programme for 1997-2001, European Parliament,<br />

11/11/1997.<br />

10) IŞILDAR S.: Trafik Güvenliğinin Önemi ve Yabancı Uzmanlara Göre Trafik<br />

Polisi Denetiminin Başarı Şartları, Bildiri,Milli Pprodüktivite Merkezi Sempozyumu,<br />

Ankara 7-8/05/1998.<br />

11) Türkiye ve Avrupa’da Karayolu Trafiğini Düzenleyen Yasal Dayanaklar, Trafik<br />

Suçlarının Takibi ile Cezalandırılması ve Trafik Polisi. Emniyet Genel Müdürlüğü<br />

Trafik Araştırma Merkezi Müdürlüğü Yayını, Ankara, 1998.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 17


MAKALELER<br />

ÖZET<br />

Bütün dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler sebebi ile, kurumların bu<br />

teknolojik gelişmeleri takip etmelerinin yanı sıra, <strong>kurumsal</strong> işleyişin etkinliğinin<br />

arttırılmasında halkın desteğinin kazanılması yadsınamaz bir gerçektir. Bu<br />

çerçevede, kurumların bünyesinde sürdürülen <strong>polis</strong> - <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> çalışmalarında<br />

etkinlik sağlanabilmesi açısından, iyi bir kurum imajı yatılmak isteniyorsa <strong>kurumsal</strong><br />

eylem ve işlemlerin kitlelere daha iyi anlatılabilmesini sağlayan <strong>kurumsal</strong> iletişim<br />

faaliyetlerinin genişleterek devam ettirilmesi gerekmektedir. Bu açıdan <strong>polis</strong> <strong>halkla</strong><br />

<strong>ilişkiler</strong> <strong>bağlamında</strong> <strong>kurumsal</strong> <strong>iletişimin</strong> çok yönlü olarak kullanılması halka<br />

desteğinin sağlanması açısından önemli olduğu söylenebilir<br />

Bu çalışmada emniyet kurumunun davranış ve işlemlerinde halk desteğinin<br />

sağlanmasında <strong>kurumsal</strong> <strong>iletişimin</strong> <strong>önemi</strong> vurgulanmaya çalışılacaktır<br />

Anahtar kelimeler: , Kurumsal iletişim, Kurumsal işlemler, Halkla <strong>ilişkiler</strong>,<br />

GİRİŞ<br />

Kurumların ilişkide bulunduğu toplum kesiminin güven ve desteğini sağlamak<br />

için giriştiği iki yönlü iletişime dayalı, sonuçta kamuoyunda teşkilata, teşkilatın da<br />

toplumun isteği yönünde değişikliklerin gerçekleşmesine, böylece teşkilat ile halk<br />

arasında olabilecek en uygun uyum ve dengeli bir ilişki sağlanmasına yönelik<br />

sistemli ve sürekli çabaların geliştirilmesi <strong>kurumsal</strong> işleyişin etkinliğini arttıracaktır.<br />

İlişkilerin en belirgin özelliği, iki yönlü olmasıdır. Sistemli ve bilinçli yürütülen<br />

iletişim halka, halktan da teşkilata bilgi akımı sağlamaktır. Bu amaçla çağımızın<br />

gelişmiş iletişim teknolojisinin verdiği imkanlardan mümkün olduğu kadar etkili<br />

bir şekilde yararlanmak esastır. Bahsettiğimiz iki yönlü <strong>iletişimin</strong> ilk amacı;<br />

Kurumun halka iyi tanıtılması, halkta, teşkilat için olumlu bir görüntü<br />

yaratılmasını sağlamak; Halkla <strong>ilişkiler</strong> <strong>bağlamında</strong> tanıtma söz konusu<br />

olduğunda tartışmasız uyulması gereken ilk ilke, halka gerçekleri, yalnız gerçekleri<br />

söylemektir. Bunun tersinin, yani halka gerçek dışı bilgi aktarmanın, uzun vadede<br />

kurumun uğrayacağı zararlar bilinmektedir.<br />

İletişim olgusunun, halktan teşkilata doğru bilgi akışını sağlayan ikinci yönüne<br />

baktığımızda; Teşkilatın yürüttüğü hizmetlere ilişkin olarak halkın beklentileri,<br />

görüşleri, dilek ve yakınmalarının, iyi işleyen <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> programları<br />

* Harran Üni..İ.İ.B.F İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Osman bey kampusu/Şanlıurfa<br />

email:feritk@hotmail.com<br />

2<br />

POLİS -HALKLA İLİŞKİLER<br />

BAĞLAMINDA KURUMSAL İLETİŞİMİN<br />

ÖNEMİ<br />

Yrd Doç Dr. Ferit KÜÇÜK *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


aracılığıyla, teşkilata akması, yönetimce özümlenmesi ve cevap verilmesi, halkın<br />

desteğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Kısaca; iletişim olayı örgütsel<br />

verimlilik, etkinliğin gerçekleştirilmesi süreci ile bir arada düşünülmeli, bu amacın<br />

çok etkili bir öğesi olarak değerlendirilmelidir. Kurumda, düzenli ve programlı<br />

biçimde yürütülmesi gereken iletişim çalışmalarının, örgütsel amacın<br />

gerçekleştirilmesine önemli katkıları bulunmaktadır 1 . .<br />

1.Kurumsal iletişim<br />

Bu başlık alında iletişim kavramı ve <strong>kurumsal</strong> iletişim kavramlarının yanı sıra<br />

<strong>iletişimin</strong> sınıflandırılmasına yer verilecektir.<br />

1.1.İletişim kavramı<br />

İletişimin en kısa tanımı “bir kişinin bir bilgiyi anlaşılır bir biçimde başkalarına<br />

aktarmasıdır”. İletişim, kişilerin amaçsız etkileşimleri olmaktan ziyade, bir etki<br />

oluşturmaya veya davranış nedeni olmaya dönük bilginin bir kişiden başka bir<br />

kişiye bilinçli olarak aktarılmasıdır. 2<br />

İletişim aktif ve pasif, belli bir süreçteki sözlü veya sözsüz iletişimsel bir tutum<br />

ve davranıştır. İletişim konuşma, semboller, dizayn unsurları, mimik, beden dili,<br />

rol davranışı, giyim, renk vb, değişik işaret sistemlerinden yararlanır. Bu<br />

tanımlamada <strong>iletişimin</strong> kurum imajına katkısı vurgulanmaktadır. 3<br />

İletişim olgusu bireyler, gruplar ve örgütler arası <strong>ilişkiler</strong>i oluşturan bir<br />

düzendir. Bir sistem olarak iletişim olgusunun en büyük amacı, kopuk ya da<br />

dağınık <strong>ilişkiler</strong>in belirli bir düzene sokularak bireyle örgüt amaçları arasında bir<br />

dengenin kurulmasıdır. 4<br />

1.2.Kurumsal iletişim<br />

Kurumsal iletişim tüm pazar alanlarına paydaş gruplarına <strong>kurumsal</strong><br />

davranışın etkinliğini iletir. 5 Kurumsal iletişim, kurumun değerlerini, davranış<br />

biçimlerini hedef kitlelere anlatamıyorsa, hedef kitlelerin kurumu algılamaları<br />

yetersiz olacaktır. İletişimsiz değerler ve stratejiler anlaşılmayacak yada<br />

sahiplenilmeyecektir. 6<br />

1 . http://www.cagin<strong>polis</strong>i.com.tr/9/18-19.htm/09/04/2006<br />

2Erdoğan İlhan, İşletmelerde Davranış, Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş. İstanbul, 1994, ss.<br />

278-279<br />

3 Okay Ayla, Kurum Kimliği, Mediacat, Kitapları, 2.Baskı, Ankara 2000, s.167<br />

4 Sabuncuoğlu Zeyyat – Tüz Melek , Örgütsel Psikoloji, Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd.Şti.,<br />

., ss. 51-52 Bursa 1998<br />

5Steidl Peter,-Emery, Gery, Corporate Image an Identity Strategies and Proffessional,<br />

Mc Wool Pub, Aust. 1997, s. 77<br />

6 Ind, A.g.e., s. 76<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

İşletmenin işleyişini sağlamak ve işletmeyi hedeflerine ulaştırmak amacıyla,<br />

gerek işletmeyi oluşturan çeşitli bölüm ve öğeler gerekse işletme ile çevresi<br />

arasında girişilen devamlı bilgi ve düşünce alışverişine veya bölümler arasında<br />

gerekli <strong>ilişkiler</strong>in kurulmasına olanak tanıyan toplumsal bir süreçtir. 7<br />

Kurum çevresine iyi bir imaj sunabilmesi sağlıklı bir iletişime geçebilmesi için<br />

öncelikle kendi içinde iletişim kanallarını mükemmel bir biçimde çalıştırması, bir<br />

kurum içi imaj oluşturması gerekmektedir. İyi bir kurum imajı kazanabilmek için<br />

öncelikle çalışanların tarihi başarıları hakkında, değer yargıları, standartları,<br />

amaçları ile bilgilendirilmesi gerekir. Kurum personeline gösterilen saygının yanı<br />

sıra, ödüllendirme mekanizmaları, eğitim ve planlı bir <strong>iletişimin</strong>de hazırlanmış<br />

olması gerekir. 8<br />

Kurum imajı açısından iletişim kurumun kendi eylemlerini iletmesi ve bunun<br />

yansımasını alması anlamında iki yönlü bir ilişki içersindedir. Kurum kendileri<br />

görme tarzını, ve hedef grupların kendilerini görme, değerlendirme tarzını<br />

içermektedir.<br />

Aşağıdaki şekilde kurum ve hedef kitle arasında gerçekleşen iletişime her iki<br />

tarafın sahip olduğu imaj örtüşmekte ve bu taraflar arasında ki doğruluğu esas<br />

alan iletişim bir uyumun oluşmasını sağlamaktadır. 9<br />

7Akat İlter – Budak Gönül – Budak Gülay, İşletme Yönetimi, Beta Basım Yayım, İstanbul,<br />

1994, s. 272<br />

8Jague Al ,The Winning Corporation, Acro<strong>polis</strong> Books Ltd. Washington D.C. 1987, s. 180<br />

4<br />

Kurumun kendi hakkında sahip<br />

olduğu izlenim<br />

Hedef grubun kuruluş ile ilgili<br />

Görüşleri hakkında yönetimin<br />

düşünceleri<br />

9 Okay, A.g.e., s. 168<br />

Uyum<br />

Doğruluk<br />

Doğruluk<br />

Şekil:5. Kurum İmajının Değerlendirilmesi<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006<br />

Hedef kitlenin kurumu görme<br />

şekli izlenimi<br />

Hedef grubun yönetimin kendi<br />

kuruluşu ile ilgili görüşleri hakkındaki<br />

düşünceleri


KAYNAK: Okay Ayla, Kurum Kimliği, Mediacat, Kitapları, 2.Baskı, Ankara<br />

2000, s.168<br />

1.3.Kurumsal <strong>iletişimin</strong> sınıflandırılması ve alanları<br />

Kuruluşlar çok çeşitli gruplarla iletişim faaliyetleri içerisinde bulunmaktadırlar.<br />

Kurumsal iletişim bu açıdan reklam, <strong>kurumsal</strong> satış, promosyon, <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>,<br />

<strong>kurumsal</strong> dizayn ve aynı zamanda çalışanlarla yönetim ve yönetimle paydaş grupları<br />

arasındaki iletişimi de içermektedir. 10<br />

Kuruluşun hedef kitleyle kurduğu <strong>kurumsal</strong> <strong>iletişimin</strong> temeli <strong>kurumsal</strong><br />

faaliyete dayanmakta ve tüm iletişim çabaları ortak bir temelden ve aynı<br />

felsefeden hareket edilerek gerçekleştirilmelidir. Bu şekilde kurum imajı anlayışını<br />

gerçekleştirmek mümkün olabilecektir. 11<br />

Kurumsal iletişim kuruluşun iletişim faaliyetleri için uzun vadede geçerli<br />

dizayn kriterlerini ortaya koyar. Bu bakımdan <strong>kurumsal</strong> iletişim kuruluşun<br />

dahili ve harici tüm iletişim çabaları için temel oluşturur ve bundan<br />

sorumludur.<br />

Kurumsal iletişim alanları farklı yazarlar tarafından farklı biçimde<br />

belirlenmektedir. Örneğin üçlü bir ayırımla; Kurumsal reklamcılık, <strong>kurumsal</strong> satış<br />

promosyonu ve kurumun <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> faaliyetleri olarak sayılırken; başka bir<br />

ayırmada ise; reklam, <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>, satış promosyonu, doğrudan iletişim,<br />

sponsorluk <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>i, <strong>kurumsal</strong> iletişim yöntemleri olarak ortaya<br />

konulmuştur. 12 Daha geniş bir perspektifle ele alındığı için ikinci yaklaşımı<br />

kullanabiliriz. Bu yaklaşımda ayrım yedi başlık altında toplanmıştır.<br />

Kurum içi iletişim<br />

Halkla <strong>ilişkiler</strong><br />

Kurumsal reklamcılık<br />

Satış ve geliştirme<br />

Doğrudan pazarlama<br />

Sergi ve fuarlar<br />

Polis <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> açısından kurum içi iletişim, <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> ve <strong>kurumsal</strong><br />

reklamcılık alanlarına yönelik değerlendirmeler yapılmaya çalışılacaktır.<br />

1.3.1.Kurum içi iletişim<br />

Kurumların hedef grupları temelde kurum iç ve kurum dışı olmak üzere ikili<br />

ayrıma tabi tutulmaktadır. Bu gruptan içte olanlar kurumun çalışanlarıdır ve<br />

kurumu hem içten hem de dıştan gözlemledikleri için, kurum açısından oldukça<br />

önemli bir etkiye sahiptirler. Kurum içi <strong>iletişimin</strong> muhatabı olan bu hedef kitle<br />

üzerinde bir imaj oluştuğunda bu kendi çalışma <strong>ilişkiler</strong>ini ve kendi çevrelerini<br />

dolaysıyla da dış hedef kitleyi de etkileyeceklerdir. 13 . Çalışanlar kurumun en değerli<br />

varlığıdır. Çalışanlar kurumlarına minnettarlık duyduklarında onlar topluma pozitif<br />

duydular gönderirler. Sonuç olarak çalışanlar arasında iyi niyeti ortaya çıkarmak<br />

10 Susanne G. Scott “A Stakeholder Approach to Organizational Identity” Academy of<br />

Management Review, Vol: 22, Jun 2001, s. 276<br />

11 Okay, A.g.e., s. 173<br />

12 Okay, A.g.e., s. 175<br />

13 Okay, A.g.e., s. 177<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

önemlidir. İletişim bu yönde bir etki yapması açısından önemli bir araçtır. 14<br />

1988 yılında Almanya’da yapılmış olan bir araştırmaya göre işlerinden<br />

memnun olan çalışanların % 82’si kendilerini kurumları hakkında hemen her<br />

zaman için “çok iyi” bilgilendirilmiş olarak hissetmektedirler. Buna karşı<br />

işinden memnun olmayan kişilerin % 77si kurumlarından yeterli bilgi<br />

alamadıklarını vurgulamışlardır. Bu araştırma sonuçları, kurumun<br />

çalışanlarının verimliliklerinin artması için kurum içi <strong>iletişimin</strong> ne kadar etkili<br />

olduğunu göstermektedir.Çünkü verimlilik memnuniyette artış gösterecektir. 15<br />

Dahili iletişim zaman zaman kurum içi <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> veya insan <strong>ilişkiler</strong>i<br />

şeklinde de kullanılmaktadır. Halkla <strong>ilişkiler</strong> bir bakıma toplum içinde belirli<br />

gruplarla insancıl <strong>ilişkiler</strong>in geliştirilme sanatıdır. İnsan <strong>ilişkiler</strong>inin temel<br />

amacı kurumda “mekanik ve ekonomik” insan yerine “Mutlu ve Sosyal<br />

İnsan” imajın yaratmaktır. Halkla <strong>ilişkiler</strong> ise mutlu bir çevre amacını güder.<br />

Çevrede yer alan kişi ve kuruluşlarla uyumlu ve olumlu <strong>ilişkiler</strong> kurmak, insan<br />

toplum bütünleşmesini yaratmak, <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>in temel amacıdır. Bu<br />

yapısıyla “mutlu insan” sloganını benimseyen insan <strong>ilişkiler</strong>i ile “mutlu çevre”<br />

yaratmak isteyen <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>in özetle birleştikleri görülür. 16 Kurum içi<br />

iletişim açısından,<br />

Emniyet kurumu ile ilgili olarak yapılan bazı araştırmalarda;Çalışan<br />

kimselerin, çalışma arkadaşları ne kadar önemli ise beraber çalıştıkları amirleri de<br />

o kadar önemlidir. Çalışan personel, amirlerinin her zaman adaletli, disiplinli, iyi<br />

yapılan işlerin mükafatlandırılmasını ve eğer elinde ise, yapılan küçük hataları<br />

bağışlayıcı karaktere sahip olmasını isterler 17 .<br />

Personelin çalıştıkları yerlerden bekledikleri en önemli şey, çalıştıkları ortamın<br />

huzurlu ve çalışma arkadaşları ile <strong>ilişkiler</strong>inin iyi olmasıdır. Personelin daha<br />

disiplinli ve düzenli çalışması, işine daha fazla özen göstermesi, ancak işinde belli<br />

bir kariyere, makama yükselme arzusu gütmesinden kaynaklanmaktadır.<br />

Çalışan kimselerin büyük bir kısmı, çalıştığı yerlere kendilerinde bulunan bir<br />

takım kabiliyetler neticesinde gelmişlerdir. Bu yüzden çalıştıkları yerlerde,<br />

kabiliyetlerini geliştirecek ortamın bulunmasını arzu etmektedirler. Çalışan herkes,<br />

çalıştığı yerde kendi fikirlerinin de hesaba katılmasını ve belli konularda söz sahibi<br />

olmayı isterler.<br />

Kurum içi iletişimde çalışanlara organizasyonun amaçları, felsefesi, hakkında<br />

bilgiler verilmelidir. Kurum içi iletişim çalışmalarında göz önünde bulundurulması<br />

gereken noktalar şunlardır.: 18<br />

- Aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya çapraz ve dışa dönük akışının<br />

tespit edilmesi 19<br />

14Gray G. James, Managing the Corporate Image, Quarum Books,. 1986, s. 116<br />

15 Okay, A.g.e., s. 177<br />

16 Sabuncuoğlu Zeyyat, İşletmelerde Halkla İlişkiler, Genişletilmiş 4. Baskı Ezgi Kitapevi,<br />

s. 18 Bursa, Mart 1998<br />

17 . http://www.cagin<strong>polis</strong>i.com.tr/9/18-19.htm/09/04/2006<br />

6<br />

18 Okay, A.g.e., s. 178<br />

19 Sabuncuoğlu, Tüz, A.g.e., ss. 60-67<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


- Kuruluştaki olumlu yada olumsuz tüm gelişmeler hakkında çalışanları<br />

haberdar etmek<br />

- Kuruluşun planlaması, hedefleri, pazarlama ve reklam hedefleri hakkında<br />

çalışanları bilgilendirmek<br />

- Kuruluşun yayın araçları yolu ile çalışanları bilgilendirmek<br />

- Kararların alınmasına çalışanların katılması<br />

- Kuruluş içinde görüşlerini bildirme olanağının varlığı<br />

- Çalışanların bilgi ve becerilerini geliştirmeleri açısından eğitilmeleri<br />

- İyi bir çalışma durumunda çalışanın övülmesi ve takdir edilmesi<br />

- Üstün başarıları parasal olarak ödüllendirmek<br />

- Düzenli kuruluş toplantıları yapmak<br />

- Çalışanların aileleri ile <strong>ilişkiler</strong>e girmek ve kurum aile bütünleşmesini<br />

sağlamak<br />

Çalışanlara yönelik olarak geliştirilmiş olan <strong>iletişimin</strong> şu noktaları<br />

kapsamalıdır: 20<br />

- Çalışanların morallerinde ve çalıştıkları kuruma karşı olan tutumlarında<br />

olumlu ve fark edilir bir biçimde düzelme ve pozitif bir yaklaşım sağlaması<br />

- Kurumun kendisi ve hedefleri konusunda bilgi ve anlayış düzeyinde gelişme<br />

-Kurum içerisindeki gruplar arasında anlamazlık ve çıkar çatışması<br />

durumlarında azalma<br />

- Üretkenliğin ve motivasyonun artması<br />

Çalışanlara yönelik <strong>iletişimin</strong> temel görevi; <strong>kurumsal</strong> felsefenin, <strong>kurumsal</strong><br />

amaç ve düşüncelerin iletilmesidir. Kurum imajı kavramı içerisinde çalışanlara<br />

yönelik <strong>iletişimin</strong> çift anlamı söz konusudur;<br />

Birinci anlamı; tüm diğer iletişim şekilleri kuruluşun tanınması için hizmet<br />

eden kurumlar dahili iletişim aracılığıyla kendilerini çalışanlarına tanıtmak,<br />

göstermek isterler. Böylece çalışanlar kurumun hedefleriyle ve dolaysıyla kurumla<br />

bütünleşeceklerdir. Çalışanlara yönelik iletişim kısmen dışa yönelik olduğunda da<br />

yeni çalışanların kazanılması için önemli bir yardım sağlayacaktır.<br />

İkinci anlamı ise; çalışanlara yönelik iletişim (çalışanlar tarafından etkilenen)<br />

<strong>kurumsal</strong> davranış için bir temel oluşturacaktır. Çalışanlara iletilen bilgiler ne kadar<br />

iyi, makul ve ikna edici olursa onların kurum ile bütünleşmeleri ve dolaysıyla daha<br />

verimli olmaları sağlanacaktır. 21<br />

Dahili iletişimde kullanılacak çok sayıda araç mevcuttur.Bu araçları şöyle<br />

sıralayabiliriz: 22<br />

1.Yazılı iletişim araçları<br />

Örgütlerde mesajın kalıcılığı açısından yazılı materyaller kullanılır. Bunlar;<br />

İşletme gazetesi: Bu yayın organı ile çalışanlar, işletmenin teknik ve sosyal<br />

sorunlarını öğrenme ve özellikle kendilerini yakından ilgilendiren konuları bilme<br />

imkanını elde ederler.<br />

20 Oktay Mahmut, Halkla <strong>ilişkiler</strong> Mesleğinin İletişim Yöntemi ve Araçları, Der<br />

Yayınları, 1998, s. 182<br />

21 Okay, A.g.e., s. 181<br />

22 Sabuncuoğlu, Tüz, A.g.e., ss. 68-71<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

Broşür ve elkitapları: Bu yayın araçları, işletmeyi tanıtma amacı güder, kuruma ilk<br />

gelenlerde ise tanıtıcı bilgiler toplu olarak ve ilgi çekici nitelikte sunulmaya çalışılır.<br />

Afiş, ilan tahtası, bültenler. Bu araçlarla işgörenin bir konuya ilgisinin<br />

çekilmesi sağlanır.<br />

Yazılı raporlar: bir konu ile ilgili araştırma sonuçlarını içerir.<br />

Bunların dışında kurumda, sirküler, dağıtılan mektuplar, dergiler kurumda<br />

yazılı materyaller arasında iletişim araçları olarak kullanılır.<br />

2.Sözlü iletişim araçları<br />

- Konferans ve seminerler<br />

- Görüşme ve toplantılar<br />

- Görsel işitsel iletişim araçları<br />

Bunlar arasında tercih edilenler kurum içi yayınlar, gazeteler, kurum içi<br />

bilgilendirme panoları ve çalışanlara yönelik bilgilendirici telefon hizmetidir. 23<br />

Diğer araçları ise şu şekilde sayılabilir: 24<br />

- Çalışanlara yönelik dergiler<br />

- Enformasyon bildirileri<br />

- Ev bildirileri<br />

- Sosyal bilanço ve sosyal bildiri raporları<br />

- Şikayet kutusu<br />

- Çalışanlar için düzenli basın yansımaları<br />

- Orta derecedekiler için bültenler<br />

- Üstler tarafından sözlü enformasyon<br />

- Enformasyon filmleri ve videolar<br />

- Kuruluş seyahatleri<br />

- Bölüm buluşmaları<br />

- Çalışanların iş sonrası buluşmaları<br />

- Emekliler için buluşma günleri<br />

- Çalışanların yakınları için çeşitli toplantılar<br />

-Diğer <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> aktivitelerine çalışanların davet edilmesi (açılış,<br />

onurlandırmalar, sergiler, yıldönümü kutlamaları vb.)<br />

- Rol oyunları (Örneğin; bir gün boyunca astın, üstün yerine geçmesi)<br />

-Dışa yönelik <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> aktiviteleri hakkında çalışanların önceden<br />

bilgilendirilmesi<br />

- Yarışmalar, çekilişler<br />

- Çalışanlara yönelik çeşitli hizmetler (sağlık, yemek, kütüphane vb.)<br />

- Çalışanların yaratıcı sosyal faaliyetlere katılması (Örneğin, iş arkadaşları arasında<br />

bakıma muhtaç olanlara veya sakat olanlara yardım edilmesi, bağış toplanması gibi)<br />

- Çalışanlara ücreti dışında bir takım olanakların sağlanması<br />

- Yetenekli olanların yaratıcılıklarının desteklenmesi<br />

- Çalışanların görüşlerinin alınması<br />

23 Peltekoğlu Filiz Balta , “Halkla İlişkiler ve Sosyal Sorumluluk” Marmara İletişim Dergisi ,<br />

Say.2, Nisan 1993, ., ss. 144-145<br />

24Bogner M. Frans, “Dahili İletişim”, Çeviren: Ayla Saruhan, Marmara İletişim Dergisi,<br />

Sayı:2, Nisan 1993, ss. 310-311<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


- Çalışanların önerilerde bulunmasını teşvik edilmesi<br />

Kurum içi iletişim çabaları, çalışanların işe olan memnuniyetlerini, takım<br />

çalışmasını ve bağlılıklarını etkileyen önemli bir unsurdur. Bu faktörler insan<br />

kaynakları performansını artıran faktörlerdir.<br />

1.3.2.Halkla <strong>ilişkiler</strong><br />

Halkla <strong>ilişkiler</strong> <strong>kurumsal</strong> imajın biçimlendirilmesinde önemli araçlardan<br />

birisidir. Kökeni çok eskilere dayanan <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>in çok sayıda tanımı<br />

yapılmıştır. 25<br />

Halkla <strong>ilişkiler</strong>, içinde bulunduğu kişi ve kuruluşlarla karşılıklı olarak sağlıklı<br />

doğru ve güvenilir <strong>ilişkiler</strong> kurmak, geliştirmek kamuoyunda olumlu izlenimler<br />

yaratmak ve toplumla bütünleşmek olarak tanımlanmıştır. 26<br />

Uluslar arası <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> derneği <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>i şöyle tanımlamıştır: “Bir<br />

girişimin kamu yada özel sektörde faaliyet gösteren bir kuruluşun temasta<br />

bulunduğu kimselerin anlayış, sempati ve desteğini elde etmek için yaptığı sürekli<br />

ve örgütlü bir yönetim görevidir. İngiltere Halkla İlişkiler Enstitüsü ise <strong>halkla</strong><br />

<strong>ilişkiler</strong>i; Halkla kurum arasında karşılıklı anlayış ve iyi niyeti sağlamak,<br />

planlanmış ve desteklenmiş faaliyetleri sürdürmek amacıyla yapılan faaliyetler<br />

olarak tanımlanmıştır. 27<br />

Bir başka tanımda <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>; kamu yada özel sektöre ait kurumların<br />

olumlu bir tarafa sahip olabilmeleri için gerekli tanıtım politikasının saptanması,<br />

kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmesi, insan grupları ile kuruluşlar arasında<br />

bilgi akışının gerekli etkinliği kazanarak amaçlanan sonuca ulaşması için yapılan<br />

planlı faaliyetler olarak tanımlanmıştır. 28<br />

İlişki yönetimiyle <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> kurum ile <strong>halkla</strong>rı arasındaki ortak çıkarlar,<br />

değerler ve faydalar üzerinde yoğunlaşır. Böylece, gerçi <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>i yapan bir<br />

firma veya firmanın bir bölümüdür, fakat iddia edilen amaç, kurumun sorumlu<br />

bir şekilde, kamu <strong>halkla</strong>rı çıkarına uygun is görmesini sağlamaktır. Bu tür <strong>halkla</strong><br />

<strong>ilişkiler</strong>in gerçekçiliği, kısa dönemde vurgun vurma ve köseyi dönme ticari<br />

kültürüyle uyuşmaz; ancak uzun dönemli kalıcılığı ve bu kalıcılıkta rekabet<br />

üstünlüğünü elde etmeyi amaçlayan ve bu tür bir is kültürüne sahip is<br />

ortamlarında olabilme olasılığına sahiptir. Bu tur kampanyalarda ortak güven,<br />

özveri, işbirliği ve ortak fayda gibi faktörler islenir. Bu tür <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> yaygın<br />

olarak örgüt içi iletişim ve <strong>ilişkiler</strong>e uygulanmıştır 29<br />

1.3.2.1.Kamu Yönetiminde Halkla İlişkiler<br />

Kurumun ilişkide bulunduğu toplum kesiminin güven ve desteğini sağlamak<br />

için giriştiği iki yönlü iletişime dayalı, sonuçta kamuoyunda kuruma , kurumunda<br />

da toplumun isteği yönünde değişikliklerin gerçekleşmesine, böylece kurum ile<br />

halk arasında olabilecek en uygun uyum ve dengeli bir ilişki sağlanmasına<br />

yönelik sistemli ve sürekli çabalardır.Halkla <strong>ilişkiler</strong>in en belirgin özelliği, iki yönlü<br />

25 Okay, A.g.e., s. 182<br />

26 Sabuncuoğlu (<strong>halkla</strong>...), A.g.e., s. 5<br />

27 Jefkins Frank, Public Relation, Pıtman Publishing 1992, ss. 7-8<br />

28 Mardin Betül, Değerli Dostum, Sanı Matbaacılık Ltd. Şti. İstanbul. 1996, s. 18<br />

29 http://www.sosyalhizmetuzmani.org/hipratigi.htm05/04/2006<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

iletişim olayı olmasıdır. Sistemli ve bilinçli yürütülen <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> çalışmalarında<br />

en başta yapılan, kurumdan halka, halktan da kuruma bilgi akışı sağlamaktır. Bu<br />

amaçla çağımızın gelişmiş iletişim teknolojisinin verdiği imkanlardan mümkün<br />

olduğu kadar etkili bir şekilde yararlanmak esastır. Bahsettiğimiz iki yönlü<br />

<strong>iletişimin</strong> ilk amacı; Kurumun halka iyi tanıtılması, halkta kurum için olumlu bir<br />

imaj yaratılmasını sağlamaktır. Halkla <strong>ilişkiler</strong> <strong>bağlamında</strong> tanıtma söz konusu<br />

olduğunda tartışmasız uyulması gereken ilk ilke, halka gerçekleri, yalnız gerçekleri<br />

söylemektir. Bunun tersinin, yani halka gerçek dışı bilgi aktarmanın, uzun vadede<br />

kuruma onaramayacağı zararlar verdiği bilinmektedir.<br />

Halkla <strong>ilişkiler</strong>de, iletişim olgusunun, halktan teşkilata doğru bilgi akışını<br />

sağlayan ikinci yönüne baktığımızda; Kurumun yürüttüğü hizmetlere ilişkin olarak<br />

halkın beklentileri, görüşleri, dilek ve yakınmalarının, iyi işleyen <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong><br />

programları aracılığıyla, kuruma akması, yönetimce özümlenmesi ve cevap<br />

verilmesi, halkın desteğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır.<br />

Bir kurumun etkili ve ciddi bir <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> çalışmasıyla gerçekleştireceği<br />

faydaları şu şekilde sıralamak mümkündür. 30<br />

- Tanınmışlık derecesinin artırılması<br />

- İmajın değiştirilmesi veya güçlendirilmesi<br />

- Kurumun kamuoyunda yer alması<br />

- Güven ve inandırıcılığının oluşturulması<br />

- Başarı için olumlu bir izlenim yaratılması<br />

- Çalışma alanının ve çalışanların motivasyonunun iyileştirilmesi<br />

- Hedef kitlenin sempatisinin kazanılması<br />

- Medyada objektif haberlerin yer alması<br />

-Yasal kurumlarca ve diğer ortaklar tarafından proje ve yatırımların<br />

desteklenmesi<br />

- Çalışma alanında daha iyi koşulların oluşması<br />

- Kriz ortamında medyadan ve hedef kitleden objektif tutum ve anlayışın<br />

görülmesi<br />

- Toplumda var olan asılsız haberlerin ve dedikoduların en aza indirilmesi<br />

Özet olarak, yapılan <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> tanımlarında, <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>in kurumlarının<br />

hedef kitleleriyle iki yönlü iletişime dayandığı, anlayış ve güven ortamının<br />

yaratılması ve bunun sürdürülmesi, kamuoyunda kuruluş hakkında olumlu bir<br />

imajın oluşturulması gibi temel amaçlar ifade edilmiştir.<br />

Kurum imajı oluşturma çabaları sıklıkla <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>le bağlantıya<br />

getirilmektedir. Bunun nedeni gerek <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>, gerekse kurum imajının aynı<br />

hedef gruplarına yönelmeleri ve kurum imajının da tıpkı <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> gibi hedef<br />

grubuna olumlu bir görünüm iletip anlayış dolu bir ortam yaratma isteğidir. 31<br />

Bir <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong> çabasının başlıca hedef gruplarını toplumsal çevre,<br />

potansiyel işgücü, çalışanlar, hammadde yada hizmet sağlayanlar dağıtıcılar,<br />

finanssal kitleler, tüketici ve ürünü kullananlar ve kamuoyu önderleri olarak<br />

30 Okay, A.g.e., s. 114<br />

31 A.g.e., s. 185<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


ayrılırken 32 Kurum imajı oluşturulurken bu hedef gruplarını dikkate aldıkları<br />

söylenebilir.<br />

Kurum çalışanlarının <strong>halkla</strong> <strong>ilişkiler</strong>inde ve görevlerinde başarılı olabilmeleri<br />

için bazı fedakarlıklarda bulunmak zorundadırlar. Bu da şu profili<br />

gerektirmektedir. Emniyet çalışanları açısından;<br />

Polis; Atatürk İlkelerine sıkı sıkıya bağlı, ciddi, zeki, asil, samimi, art fikirsiz,<br />

araştırıcı, çalışkan, güçlü, sabırlı, yardım sever, tevekkül sahibi, dinamik,<br />

gelişmeye açık, insan <strong>ilişkiler</strong>inde son derece dikkatli, iyi <strong>ilişkiler</strong>i hep artıda,<br />

sevecen ve sempatik, yaratıcı, takipçi, başladığı işi bitiren, cesaretli, gerektiğinde<br />

halktan yardım almasını bilen, yardıma muhtaç herkese yardım eden, sır tutan,<br />

meslek haysiyeti konusunda son derece duyarlı, yapıcı, çözücü, kilitlerin fiziki<br />

değil beyinden fonksiyon almasını tercih eden kişilik sahibi olması gerekmektedir.<br />

Amir açısından ise;<br />

Memurlarını iyi yetiştirmek, işine dikkat ve ilgi göstermek, devamlı<br />

mükemmeli aramak , araştırmacı bir yapıya sahip olmak, vasıflı amir olmanın en<br />

önemli şartlarındandır. Amirin vasıflı olması, halktan kuruma karşı güven<br />

duygusunun oluşmasında da önemli rol oynamaktadır.<br />

Kurum içerisinde yapılan yeni uygulamalar, <strong>polis</strong>i sadece bir güvenlik<br />

kuvveti olmaktan çıkartıp, <strong>polis</strong> teşkilatı, halkın destek ve güvenini arkasına<br />

alan, toplumun huzur ve güven içerisinde yaşama sürecine yardımcı olan,<br />

toplumun menfaatini işin önceliği sayan bir profesyonel kuruluş haline<br />

getirmelidir. O halde <strong>polis</strong>in bütün faaliyetleri <strong>halkla</strong> beraber ve onlar için<br />

olmalıdır. 33<br />

Yapılan bazı araştırmalar, <strong>polis</strong>in genelde, zamanının büyük bir kısmını<br />

olayları çözmede harcadığını, vatandaşlara fazla vakit ayırmadığını<br />

göstermektedir. Buna paralel olarak vatandaşlarında <strong>polis</strong>e sadece kendilerine bir<br />

tecavüzün olduğunda başvurduğunu ortaya koymaktadır. Halbuki <strong>polis</strong> vaktinin<br />

bir kısmını halka ayırabilse, onlarla daha iyi <strong>ilişkiler</strong> kursa, hem araştırdığı olaylar<br />

daha çabuk çözülecek, hem de <strong>halkla</strong> olan münasebetler gelişecektir. Çoğu<br />

zaman vatandaşlar <strong>polis</strong>ten çekindikleri ve suçlu kimselerin tehditlerinden<br />

korktuklarından olayla ilgili bilgileri <strong>polis</strong>e vermemektedirler. Bunlara ilaveten<br />

<strong>polis</strong>, sorunlarından dolayı kendisine müracaat eden şahısların durumlarını çok<br />

iyi tespit etmelidir. Onlara kendileriyle çok iyi şekilde ilgilenildiği izlenimini<br />

vermesi gerekmektedir.<br />

Yine iletişim eksikliği açısından halkın belli bir kısmı <strong>polis</strong>in büro çalışanı gibi<br />

mesailerinin 08 de başladığını ve saat 17 de bittiği bilinmektedir.Bur da eksik<br />

olan <strong>polis</strong>in her alanda olduğu gibi <strong>kurumsal</strong> çalışma şartları da dahil her türlü<br />

eyleminin, iletişim yöntemleri kullanılarak halka anlatılmamasıdır.<br />

Sorunların halk üzerindeki etkisi, halkın yüzde kaçının bu sorunlardan<br />

etkilendiğini algılamalı ve sorunun <strong>önemi</strong>ne göre nasıl hareket edilmesi<br />

gerekiyorsa öyle davranmalıdır. Halkı rahatsız eden problemleri çok iyi tespit<br />

32 Peltekoğlu A.g.e., s: 65-67<br />

33 http://www.cagin<strong>polis</strong>i.com.tr/9/18-19.htm06/04/2006<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

edip, bunları çözmede halkın bilgisine ve yardımına müracaat edip, halkın<br />

tepkisini çok iyi ölçmek gerekir.Problem çözümünde <strong>polis</strong> ile halkın karşılıklı<br />

etkileşimi göz önüne alınarak, <strong>polis</strong>in yapacağı bir uygulama ve hareketin ne<br />

gibi olumlu ve olumsuz sonuçlar doğuracağı hesap edilmeli, problemler tespit<br />

edildikten sonra alternatif çözümler üretilmeli ve alınan kararlar iyi bir şekilde<br />

değerlendirildikten sonra uygulamaya geçilmeli, neticesine göre de sonuç<br />

değerlendirilmesi yapılmalıdır. Diğer taraftan <strong>polis</strong> ile halk <strong>ilişkiler</strong>inin daha<br />

iyi hale getirilebilmesi için insan kaynakları politikası yanında, hizmetin daha<br />

etkin ve yararlı kılınmasına yönelik araştırma ve değerlendirilmeler de<br />

yapılmalıdır.<br />

Halkın gözünde <strong>polis</strong> hakkında oluşan imajlarda yazılı ve görsel medyanın da<br />

çok önemli rol oynadığını unutmamak gerekir. Bunun yanında halkın <strong>polis</strong>ten<br />

beklentilerini belirlemek ve ona göre hizmet verebilmek için başta okullar olmak<br />

üzere dernekler ve sosyal kurumlar arasında seminerler, konferanslar, bilimsel<br />

tartışmalar sık, sık yapılmalı, yarışmalar ve anketler düzenlen-meli, <strong>halkla</strong><br />

<strong>ilişkiler</strong>in yoğun bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir.<br />

Yukarıda belirtilen konular hakkında yapılan araştırmalar sonucunda,<br />

çalışanların halktan, halkında görevlilerden beklentilerini yansıtmaktadır. Bu<br />

durumda, karşılıklı saygı ve güvene dayalı, özverili çalışma sonucu birçok<br />

hizmetin daha iyi bir şekilde devamını sağlamak mümkün olacaktır. Kurum bir<br />

yandan teknolojik yönden diğer yandan da bu teknolojiyi kullanacak vasıflı<br />

kimselere ihtiyaç duymaktadır. Kurum açısında vasıflı ve eğitimli çalışanın<br />

çoğalması iletişim ve görevin etkinliği açısından önemli olacaktır.<br />

1.3.3.Kurumsal reklamcılık<br />

Kurumsal reklamcılık, belirli bir kaynak tarafından malların hizmetlerin veya<br />

düşüncelerin para karşılığında iletişim araçları yolu ile oluşturulmasıdır. 34<br />

Kurumsal reklamcılık ilk etapta kurumun aktivitelerini daha şeffaf bir hale<br />

getirmek ve kurumun topluma olan katkısının, konumunu ve sorumluluğunu<br />

netleştirmek için kurum hakkında bilgi vermeye hizmet Kurumsal reklam<br />

uygulama konulduğunda dikkat edilmesi gereken nokta, <strong>kurumsal</strong> reklamın<br />

kurumun genel ortaya çıkış karakterini desteklemesi ve kurum felsefesi ile uyumlu<br />

olması gereğidir. Bir değer noktada hem iş hem de dış iletişim arasındaki<br />

uyumun olmasıdır. Kurumsal reklamcılık ile kurum dışı hedef kitleye gönderilen<br />

mesaj, kurum içindeki gerçeği yansıtmıyorsa kurumun güvenirliği tehlikeye düşer.<br />

Bu durumda hem çalışanlarda hem de ilgili kamuoyunda bir ayrılık meydana<br />

gelebilmektedir. 35 Kurumsal reklamcılık iyi bir imaj oluşturmaya yardımcı olur. 36 .<br />

Kurumsal reklamcılığın iletim aracı olarak kullanılmasının özünde, kurumun<br />

felsefesinin halka anlatılmasıdır. Güvenlik ihtiyacı olan toplumun kurum<br />

felsefesine ve dolayısı ile kurumun halka bakışını bilmesi açsından önemlidir.<br />

SONUÇ<br />

34Tenekecioğlu Birol “İşletmelerde Reklam” Dünyada ve Türkiye’de Reklamcılık<br />

Reklamın gücü, Derleyen: Ali Atıf Bir, Ankara; Bilgi Yayınevi, 1998, s. 18<br />

35 A.g.e., s. 191<br />

36 Okay, A.g.e., s. 189<br />

12<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Gelişen hızlı çağda <strong>kurumsal</strong> etkinlik ve halkın desteği alınarak <strong>kurumsal</strong><br />

etkinlik arttırılmak isteniyor ise; Kurumsal iletişim bütün boyutları ile <strong>kurumsal</strong> üst<br />

düzeyde stratejik bir konu olarak ele alınmalı ve uygulanmalıdır. Ayrıca bu<br />

konuda kurum insan kaynakları <strong>kurumsal</strong> <strong>iletişimin</strong> ilk olarak uygulanması<br />

gereken yer olmalıdır. Eğer kurum içinde kurumun yaptığı eylemler ve<br />

davranışlar kurum çalışanları tarafından bilinmiyor ise <strong>kurumsal</strong> politikalara sahip<br />

çıkılmayacak dolayısı ile <strong>kurumsal</strong> iletişlimin etkinliği zayıflayacaktır.<br />

Kurumsal <strong>iletişimin</strong> etkinliğinin arttırılmasında kamuoyunun görüşleri<br />

önemlidir. Bu açıdan toplumun kurum ile ilgili bilmek istedikleri yasalar<br />

çerçevesinde toplum kesimlerine anlatılmalıdır<br />

İyi bir <strong>kurumsal</strong> imaj bırakılmak isteniyor ise; iletişim teknikleri hem iç hem de<br />

dış guruplar açısından harekete geçirilmesi gerekmektedir.<br />

KAYNAKLAR<br />

Akat İlter – Budak Gönül – Budak Gülay, İşletme Yönetimi, Beta Basım<br />

Yayım, İstanbul, 1994<br />

Bogner M. Frans, “Dahili İletişim”, Çeviren: Ayla Saruhan, Marmara İletişim<br />

Dergisi, Sayı:2, Nisan 1993, ss. 310-311<br />

Erdoğan İlhan, İşletmelerde Davranış, Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş.<br />

İstanbul, 1994<br />

Gray G. James, Managing the Corporate Image, Quarum Books,. 1986<br />

http://www.cagin<strong>polis</strong>i.com.tr/9/18-19.htm06/04/2006<br />

http://www.sosyalhizmetuzmani.org/hipratigi.htm05/04/2006<br />

Jague Al ,The Winning Corporation, Acro<strong>polis</strong> Books Ltd. Washington D.C.<br />

1987, s. 180<br />

Jefkins Frank, Public Relation, Pıtman Publishing 1992, ss. 7-8<br />

Mardin Betül, Değerli Dostum, Sanı Matbaacılık Ltd. Şti. İstanbul. 1996<br />

Okay Ayla, Kurum Kimliği, Mediacat, Kitapları, 2.Baskı, Ankara 2000, s.167<br />

Oktay Mahmut, Halkla <strong>ilişkiler</strong> Mesleğinin İletişim Yöntemi ve Araçları,<br />

Der Yayınları, 1998<br />

Peltekoğlu Filiz Balta , “Halkla İlişkiler ve Sosyal Sorumluluk” Marmara<br />

İletişim Dergisi , Say.2, Nisan 1993, ., ss. 144-145<br />

Sabuncuoğlu Zeyyat – Tüz Melek , Örgütsel Psikoloji, Alfa Basım Yayım<br />

Dağıtım Ltd.Şti., Bursa 1998<br />

Steidl Peter,-Emery, Gery, Corporate Image an Identity Strategies and<br />

Proffessional, Mc Wool Pub, Aust. 1997, s. 77<br />

Susanne G. Scott “A Stakeholder Approach to Organizational Identity”<br />

Academy of Management Review, Vol 22, Jun 2001, s.276<br />

Sabuncuoğlu Zeyyat, İşletmelerde Halkla İlişkiler, Genişletilmiş 4. Baskı Ezgi<br />

Kitapevi, s. 18 Bursa, Mart 1998<br />

Tenekecioğlu Birol “İşletmelerde Reklam” Dünyada ve Türkiye’de<br />

Reklamcılık Reklamın gücü, Derleyen: Ali Atıf Bir, Ankara; Bilgi Yayınevi,<br />

1998<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

2<br />

‘ŞİDDET’ ÜZERİNE!..<br />

‘Sevgi yerine korku ile büyüyen yürekler yüzyılların getirisi<br />

şiddeti daha da büyüterek egemen kıldılar. Korkuyu bastırmak<br />

için saldırmak -sorunları çözmek yerine daha da artırsa<br />

da- istem dışı davranış olarak adlandırılır. İster tepki diyelim,<br />

ister içgüdüsel dürtü! Duygular yerine şiddeti doğuran korku<br />

bastırılınca sevgi yeşerecektir. Sevgi çoğaldıkça da şiddet -yok<br />

olmasa da- azalacaktır.’<br />

Toplum yaşamımızın gündemini meşgul eden ve de toplumun genelini<br />

rahatsız eden bir olgu, bir gerçek; şiddet. İnsanlığın varoluşundan bu yana insan<br />

kaynaklı bir olgu. Normal yoldan sorunlarını çözemeyen insanlar, toplumlar, devletler<br />

şiddet yoluna başvurarak sonuca ulaşmışlar. Bu olgu savaşları, terörü içinde<br />

barındırmış, beslemiştir.<br />

Şiddet günlük yaşantımızda farklı şekillerde karşımıza çıkmak suretiyle<br />

bizlerle iç içelik kazanmıştır. Hak ihlaline karşı hak alma şeklinde başlayarak kendiside<br />

hak ihlaline dönüşse de insanların, çevrenin, toplumların hoş görmesiyle<br />

(tolere etmesiyle) kendine meşruluk sağlama yolunu tutmuştur. Aşağıdaki tekerleme<br />

anlatımlarımı pekiştiriyor dersem abartı olmaz: ‘Hakkı’nın Hakkı’da<br />

hakkı varmış, Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş, Hakkı Hakkı’ya hakkını<br />

vermeyince, Hakkı Hakkı’nın hakkından gelmiş.’ Ne var bunda? Hakkı<br />

en doğal olanı yapmış!<br />

Toplumlar ilkel çağlarda kabile, klan, boy şeklinde örgütlenmişler. Sonrasında<br />

feodal yapıya ulaşmışlar. O zaman güçlünün güçsüze yapmış olduğu<br />

‘şiddet’ göze görünmez, olağan sayılırmış. Devlet örgütlenmesi olsa da her şey<br />

güçlüden yanaymış. Kanunlar, uygulamalar sonrasında modern devlet yapısında<br />

aileler yerine halkın genelinin tercih ettiği kişiler onlar adına ülkeyi yönetmeye talip<br />

olmuş, demokrasiyi cumhuriyeti hayata geçirmişler. Bu yönetimlerde de iktidara<br />

gelenler güçlülerin yanında, güçlerine güç katarak kanunlar çıkarınca Devlet<br />

‘şemsiye’ gibi görünüm arzetmiş. Şemsiyenin içersinde kalanlar ıslanmaz, kenarında<br />

kalanlar ise yağmurdan kısmen nasiplerini alırken, şemsiyenin altına giremeyenler<br />

tamamen ıslanmışlardır.<br />

Bu kısır döngü devam ederken ‘İnsan Hakları Bildirgesi’ ile Dil, Din, Irk,<br />

Cinsiyet ayrımına son verilmesi için yazılı kurallar ve yaptırımlar getirilir. Bunun<br />

*1.Sınıf Emniyet Müdürü Polis Başmüfettişi rkocoz@yahoo.com<br />

Remzi KOÇÖZ *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

sonucu günümüze kadar toplumlar olumsuz yönlerini törpüleyerek hak ihlallerini<br />

en aza indirmek için uğraş verirler. Bu uğraş batıdan-doğuya doğru gittikçe azalma<br />

gösterir. Doğuda gidişat daha yavaş ve ağırdır.<br />

Gelelim asıl konumuza… Günümüz Türkiye’sinde ilköğretim okulu düzeyinde<br />

şiddetin varlığı sonucu kavgalar, yaralamalar ölüme dönüşür. TV dizileri,<br />

filmler, spor karşılaşmaları şiddeti tırmandıran faktörlerden bazılarıdır. Mahalle<br />

kavgaları, aile içi kavgalarda da şiddet öne çıkar. Çocuklara örnek olacak büyükler<br />

kendi davranışlarını denetleyemediklerinden çocuklara yasak koymaları adeta<br />

tetikleyici bir hal olur. Gazete ve TV haberlerinde de şiddet olağan görüntülerdir.<br />

Böyle olunca da çocuklar arasında oynanan oyunlar birilerine-bir şeylere zarar<br />

vermeye dönüşür. Çocuklar görmüş oldukları şiddeti uygularken olağan bir şey,<br />

oyun zanneder. Şiddetin asıl nedenlerini; sosyal, kültürel, ekonomik boyutlarını<br />

görmezden gelemeyiz.<br />

Çocuklarımız için sokak ve çevre olumsuzluklar potansiyeli haline gelmişken<br />

bu olumsuzluk okullara kadar sirayet etmekte gecikmez. “Çocuklar arasında<br />

bu tür <strong>ilişkiler</strong> yaşanır, barışırlar, şakadır, geçer, münferit olaylar,<br />

büyütmeyelim, abartmayalım!” şeklinde duyarsız kalınarak, ötelenerek,<br />

görmezden gelinerek, gelecekte olabilecek olumsuzluklara açık kapı bırakılır.<br />

Münferit olarak addedilen olay sonucu bir hiç uğruna kaybedilen taze bir yaşam<br />

daha toplumumuzun duyarsızlıklar hanesinde yerini alır. Piyangonun yarın kime<br />

vuracağı belli olmazken sadece ateş düştüğü yeri yakar. Her şeyde olduğu gibi bu<br />

yaşananlarda unutulup gidecektir.<br />

Ancak o olayı yaşayan ruhsal travma geçiren küçük beyinler, gelecekte<br />

bu toplumu yöneteceklerdir. Şiddet kendi sorununu çözmediği gibi yeni açmazlara<br />

doğru şiddet şiddeti doğurarak, başka bir şiddeti tetikleyecektir.<br />

Toplum olarak freni boşalmış bir araba gibi bayır aşağı gidiyoruz. Bir yere<br />

mi çarpacağız, birini mi ezeceğiz, taklamı atacağız? Kimse ne olacağını kestiremiyor.<br />

Cinnet toplumuna doğru yol alıyoruz.<br />

Sigara yasağı ile ilgili yeni bin kanun gündemde.. Sağlığa zararlı olan bir<br />

maddeyi yasaklamak için 10 yıl geçmeden ikincisini çıkarıyoruz. Birincisinde neyi<br />

gerçekleştirebildik? Şimdi ise kapsamını genişleterek kanunu değiştiriyoruz. Yasaklamalarla<br />

nereye kadar gideceğiz. Bir yere kadar etkisi olur. Ondan ötesi ne<br />

olacak?<br />

Eğitim, bakış açısı değişmedikçe yasaklarla, kanunlarla bir yere varamayız.<br />

Aksine yasak, tepki yerine rağbet oluşturur. Yetişen nesli -gençliği, çocukları-<br />

kötü alışkanlıklardan korumanın çarelerine bakalım. Kanun çıkararak büyüklerle<br />

yapılabilecek çok şey yoktur. Tiryakiyi geri döndürmek zordur. Onun için yarından<br />

tezi yok bu konuda çocuklarımızı bu illetten korumanın yollarını uygulamaya<br />

koyalım. Devlet, kurumlar, sigara sektörü, okullar, eğitimciler, aileler kısacası toplumun<br />

tüm katmanları elele vererek ulusal seferberlik ilan edilmelidir.<br />

Okul önlerinde, kafelerde sigarayla başlayan serüven alkol ve uyuşturucuya<br />

geçiş yaparak genç ciğerlerde onulmaz tahribatlarla sağlıksız bir gelecek,<br />

sağlıksız bir toplumun sinyallerini veriyor.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

Şiddetin Tanımı ve Kapsamı;<br />

“Şiddet; güç, zorlama ve baskı yoluyla bedensel yada<br />

ruhsal zarara neden olan söz, yaklaşım, tutum ve hareketlerin<br />

tümüdür. Şiddetin fiziksel, cinsel, duygusal, sözel, ekonomik ve<br />

politik olmak üzere birçok çeşidinden söz etmek mümkündür.”<br />

(1)<br />

“Şiddet içgüdüsel olarak varolan ve çevre etkenlerden kaynaklanan bir<br />

davranış olarak görülür. Şiddete yol açan temel etkenler anne, baba, çocuk, aile<br />

ilişkisi, nesillerdir sürdürülen şiddet içeren davranışlardır. Sosyal, kültürel ve<br />

ekonomik faktörler şiddet oluşumunda rol oynarlar. Her geçen gün şiddetin günlük<br />

yaşamımızda daha çok yer aldığı görülmektedir. Şiddetin bu denli yoğun olarak<br />

günlük yaşamda yer alması da şiddetin kanıksanmasına yol açmaktadır. Şiddet<br />

ayrıca bir problem çözme aracı olarak kullanıldığından, bu kanıksama şiddetin<br />

birçok boyutta kullanılmasına ve çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkmasına neden<br />

olmaktadır.“(2)<br />

4<br />

Şiddetin basit tanımı ve kapsamına göz attıktan sonra<br />

asıl konumuza dönelim. Uzmanlar, bilim adamları, Eğitim<br />

sendikaları, köşe yazarları ve emniyet teşkilatının olaya bakış<br />

ve çözüm önerilerine göz atalım.<br />

Okullarda Şiddet Konusunda Yapılan Çalışma Ve Değerlendirmelerden<br />

Kesitler :<br />

Milliyet gazetesinin, "Okulda Şiddete Son" sloganıyla başlattığı forumda<br />

söz alan uzmanlar, çözüm önerilerini tartıştı. Emniyet yetkilileri, çocuk<br />

suçlarına yönelik çarpıcı rakamlar verirken uzmanlar, bakanlık, aileler ve toplumun<br />

her kesiminin şiddetle mücadele etmesi gerektiğini söyledi.<br />

Akademisyenler ve Uzmanlar Gözüyle;<br />

Prof. Dr. Nur Vergin (Siyaset sosyologu): “Şiddet toplumda<br />

zaten var. Bugün de var, yarın da olacak. Şiddete yönelik, şiddet içerikli programların<br />

yer almasının aslında olumlu bir tarafının olduğu da belirtiliyor. Şiddette<br />

medyanın doğrudan ve tek başına bir etkisi yok. Sosyoekonomik, sosyokültürel<br />

faktörlerin etkisi altında tabii ki medyanın önemli bir yeri var. Anneler babalar<br />

çocuklarıyla arkadaşlık etsinler. 'Kurtlar Vadisi' sosyolojik bir Türkiye gerçekliğini<br />

yansıtmıştır. Maalesef finali nedeniyle olamadı. Televoleler suça teşvik ediyor, bu<br />

tarz programlar genel ahlak erozyonuna da kapıyı aralıyor. İnsanlara şunu öğretiyor:<br />

'Böyle yapmazsan kurtuluş yok' Mutlaka illegal bir şeyler yapmamız lazım.<br />

Türkiye'de mafya kültürü hâkimdir.”<br />

Prof. Dr. Nilüfer Narlı (Bahçeşehir Üniversitesi -Sosyolog):<br />

“Türkiye'deki şiddet kültürüne bakarsak, şiddetin enstrümantal olduğunu<br />

kanıksamış durumdayız. İletişim becerilerini kullanarak sorunları çözmek ye-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

rine bir tane vururum, bağırırım... Okulların imkânlarının yeterince kullanılmadığı<br />

görüşündeyim. Ailelerin de olaya çok farklı bakmasını sağlamamız gerekiyor.<br />

Çocuk ailede şiddet uygulayan modelleri görüyor. Öte yandan bunları Çünkü<br />

sadece <strong>polis</strong>iye tedbirlerle çözülemez. Türkiye'de yasaları kullanmıyoruz ve kanunların<br />

yaptırımı da zayıf.”<br />

Prof. Dr. Ünsal Oskay (Beykent Üniversitesi-İletişim Bilimci):<br />

“Her şey ucuz maliyetli, hızlı, çabuk eskiyen bir hal aldı. Orta sınıfın rolü bugün<br />

değişmiş durumda. 1950'lerden önce orta sınıf gerçekten mutedil bir sınıftı. Komşusuna,<br />

bakkalına 'akıllı ol, terbiyeli ol, nezaketli ol' diyen bir yaklaşım vardı. Orta<br />

sınıf Amerika'dan başlayarak bize doğru geliyor. Petrolden, kaçakçılıktan o kesim<br />

orta sınıfı her eve iki araba sağlayarak, orta sınıfı toplumun esas gayze uğrayan<br />

kalabalık kesimine karşı kendisine kadar eleştirel gelmeden bir paravan olarak<br />

kullanıyordu. İnsanlar <strong>ilişkiler</strong>i içinde paylaşarak yaşamı düzeltmek yerine başka<br />

türlü bir şey oldu, bencil bir zekâ ile yaşanan hayat. Ama bir şey yapmadan da<br />

durmak abes bir şey.”<br />

Tarık Sekmenli (Rehberlik Öğretmeni):“Şiddetin birtakım nedenleri<br />

var; öğrenme problemi olan çocuklar, motivasyonun düşük, kitap okuma alışkanlığının<br />

zayıf olması, akademik başarı ve ilgisinin az olması, ebeveynlerinin tutarsız<br />

disiplini, anne babanın saldırganlığı, sıcak bir atmosferin olmaması, aile içi<br />

şiddet... Rehberlik servisi olarak konuşmanın dışında farklı seçenekler koyuyoruz.<br />

Empatik olmasını öneriyoruz. Bu konuda kitaplar tavsiye ediyoruz.”<br />

Prof. Dr. Betül Aydın (Marmara Üniversitesi-Psikolog):<br />

“Şiddeti makro ve mikro düzeyde anlatmak lazım. Bir bitki gibi düşünmek<br />

mümkün. Onu besleyen pek çok faktör var. Şiddet sabittir ama duygular da<br />

sabittir. İnsanların birbirine uyum sağlama, taklit etme veya birlikte olma gibi doğasında<br />

olan bir gelenek var. Bu gerçek hayattaki modellerle uyuşuyorsa ailede<br />

kabadayılık varsa, bu kalıcı bir davranış haline geliyor. Çözüme yönelik söyleyebileceğimiz<br />

şu; sanal âlemden gerçek âleme adım atmalıyız. Tek başına okullar<br />

sorumlu değil. Bu Milli Eğitim Bakanlığı'nı da aşan bir konu. 2.5 ay tatil bu çocuklar.<br />

Yaz aylarında beceri eğitimleri verilebilir. Topyekûn bir seferberliğin yararlı<br />

olacağını söylüyorum. Televizyonlara çok iş düştüğünü düşünüyorum.”<br />

Çözüm Önerileri:<br />

� Medya ve genelinde Televizyonlara çok iş düşüyor.<br />

� Çözüme aileden başlanmalı. Ailelere rehberlik eğitimi verilmeli.<br />

� Anne baba tutumları tutarlı olmalı. Aileler çocuklarını kontrol etmeli.<br />

� Şiddeti sadece <strong>polis</strong> ya da medya ile çözmek mümkün değil. Katılımcılık<br />

şart.<br />

� İnternet kafeler, güvenlik görevlilerinin, Milli Eğitim'in, psikologların ve<br />

bilgisayar öğretmenlerinin de bulunduğu bir programla kontrol edilmeli.<br />

� Okuldaki denetimler sıklaştırılmalı.<br />

� Muhtaç öğrencilere sivil toplum, okullar ve tüm toplum sahip çıkmalı.<br />

� Rehber öğretmenlerin bu iş için gerekli alanlardan gelmeleri sağlanmalı.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

6<br />

� İlköğretimden itibaren iletişim becerilerini geliştirecek derslere ağırlık verilmeli.<br />

� Okul içi sosyal etkinliklere, spor, sanat faaliyetlerine ağırlık verilmeli.<br />

� Okullarda, öğrencilerin kararlara katılacağı organlar oluşturulmalı (okul<br />

öğrenci birliği, öğrenci meclisi vb.)<br />

� Çocuğun okul içinde kendisini ifade edebileceği ortam oluşturulmalı.<br />

� Yaz aylarında öğretmenlerle öğrencilerin birlikte çalışacağı sosyal sorumluluk<br />

projeleri uygulanabilir. (3)<br />

Yabancı Uzman Gözüyle;<br />

Hem bir eğitmen, hem de bir Amerikalı olan Uğur Dershaneleri<br />

Washington Direktörü Paul Brunson, Türkiye'de son günlerde okullarda artan<br />

şiddet olaylarının Amerika'daki okullarda 1980'li yıllarda başlayıp artan şiddet eylemleriyle<br />

benzerlik gösterdiğine dikkat çekerek; "Başkan Ronald Reagan d<strong>önemi</strong>nde<br />

savunma giderlerine ayrılan gelirin çok fazla olması, işsizliğin artmasına ve<br />

bu paydan eğitime gitmesi gereken gelirin de yine savunmaya harcanmasına yol<br />

açtı. Zaten aynı dönemde okulda baş gösteren şiddet olaylarıyla paralel olarak<br />

okullarda uyuşturucu problemleri de artmıştı. Ancak o zaman Amerika reaksiyon<br />

göstermekte gecikmişti. Şimdi Türkiye, okullarda birden artan şiddet olaylarına<br />

karşı hassasiyet gösterip zamanında gereken önlemleri almalı ki, Amerika'nın<br />

düştüğü duruma düşmesin" dedi. (4)<br />

Emniyet Cephesinden;<br />

Milliyet gazetesinin "Okulda Şiddete Son" sloganıyla başlattığı forumda<br />

çarpıcı istatistikler açıklandı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün yaptığı araştırmada,<br />

çocuk ve öğrenci suçluluğu konusunda ortaya çıkan tablodaki sayılar düşündürücü.<br />

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün verilerine göre:<br />

Suçlu Öğrenciler ve Yaş Grupları<br />

• Toplam olay sayısı: 392<br />

• Adli işlem gören çocuk sayısı: 587<br />

• 0-12 kız yaş grubu: 7<br />

• 0-12 erkek yaş grubu: 17<br />

• 13-18 kız yaş grubu: 35<br />

• 13-18 erkek yaş grubu: 528<br />

• Gasp (soygun): 15<br />

• Öldürme: 3<br />

• Ailesine teslim edilenler: 558<br />

• Öğrenci olup kuruma teslim edilenler: 9<br />

• Tutuklanan: 20<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


• % 6'sı 1 kardeş<br />

• % 26'sı 2 kardeş<br />

• % 23'ü 3 kardeş<br />

• % 12'si 4 kardeş<br />

• % 12'si 5 kardeş<br />

• % 8'i 6 kardeş<br />

• % 3'ü 7 kardeş<br />

• % 4'ü 8 kardeş<br />

• % 6'sı da 9 kardeş<br />

Suçlu Çocuklar ve Kardeş Sayısı<br />

‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

Son 3 Yılda Suç İşleyenlerin Sayısı<br />

• 2003'te 10.496 çocuk hakkında işlem yapıldı.<br />

• 2004'te de 11.569 olay oldu.<br />

• 2003'te 14.301 çocuk yakalandı.<br />

• 2004'te de 15.272 çocuk yakalandı, yakalanan çocuklarda % 7'lik artış oldu.<br />

• 2004'te 11.569 olay meydana geldi.<br />

• 2005'te de 11.382 olay meydana geldi, % 2'lik düşüş oldu.<br />

• 2004'te 14.874 çocuk sayısı saptandı.<br />

• 2005 yılında 14.016 çocuk yakalandı, % 6'lık düşüş oldu.<br />

01. 01. 2006 – 15. 03. 2006 Arasında Durum<br />

• Toplam olay sayısı: 2326<br />

• Yakalanan çocuk sayısı: 2702<br />

• Ailesine teslim edilen: 2200<br />

• Sosyal Hizmetler Kurumu'na teslim edilen: 276<br />

• Tevkif olup tutuklananlar: 221<br />

• Öldürme olayı: 13<br />

Öğrenciler Tarafından İşlenen Suçlar<br />

• Toplam olay sayısı : 392 (Üç aylık)<br />

• Gasp ve soygun: 15<br />

• Öldürme: 3<br />

• Kaçırma: 1<br />

• Polise ve devlet memuruna hakaret: 3<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

8<br />

• 6136 S.K.M: 27<br />

• Darp: 48<br />

• Yaralama: 68<br />

• Tehdit: 4<br />

• İntihara teşebbüs:3<br />

• Dolandırıcılık ve yankesicilik: 14<br />

• Oto ve otodan hırsızlık: 14<br />

• Ev hırsızlığı: 9<br />

• İş yeri hırsızlığı: 26<br />

• Kapkaç: 2<br />

• Ölümlü trafik kazası: 1<br />

• Yaralamalı trafik kazası: 6<br />

• Ehliyetsiz alkollü araç kullanma: 25<br />

• Narkotik suç: 8<br />

• Terör suçu: 1<br />

• Mali kaçakçılık suçları: 29<br />

• Cinsel suç: 4<br />

• Tasnif dışı suçlar: 80<br />

Suçlu Çocukların Nüfus Kayıtlarına Göre Dağılımı<br />

• Marmara Bölgesi: % 25 (İstanbul ve çevresi dahil)<br />

• Güneydoğu Bölgesi: % 22<br />

• Doğu Anadolu Bölgesi: % 20<br />

• Karadeniz Bölgesi: % 18<br />

• İç Anadolu Bölgesi: % 10<br />

• Akdeniz Bölgesi: % 3<br />

• Ege Bölgesi: % 2<br />

Emniyetin Aldığı Önlemler;<br />

� Ailede suç işleyen kişi varsa emniyet çocuğu aileden alıyor.<br />

� Beyoğlu'nda yaşayan esmer vatandaşlara yönelik çalışmalar yapılıyor.<br />

� Okullarda gerek risk gruplarına yönelik gerekse narkotik seminerleri veriliyor.<br />

� Kurumlarda kalan çocuklar arasında, suç işleyenlerin masum çocukları<br />

suça teşvik etmesine yönelik valilikle birlikte çalışma yürütülüyor. (5)<br />

Foruma katılan İstanbul Asayişten Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

Tayfur Erdal Ceren, yaptıkları çalışmaları ve olayların sayısal yorumunu şöyle<br />

anlattı:<br />

’Şiddet yükseldi', "İstanbul genelinde 2004-2005 yılları arasında cinayet<br />

ve yaralama olaylarında yüzde 28'lik artış oldu. Trafik, alacak - verecek ve aile<br />

içi tartışmalar gibi basit nedenlerden insanlar suç işleyebiliyor. Toplumdaki<br />

şiddet biraz yükselmiş durumda.<br />

Çocuk Şube Müdürlüğü 2001'de ayrı birim olarak kuruldu ve aynı yıl<br />

çalışmaya başladı. Çocuk suçlarında, esas profesyonel suç işleyenler, aileleriyle<br />

beraber yaşayanlar. Bu durumda çocuğu şiddete aile sevk ediyor. Koruma kararı<br />

aldığımız olaylar oluyor. Anne baba eğer hırsızsa bunlarla ilgili işlem yapıyoruz<br />

ve çocuğu aileden koparıyoruz.<br />

‘Beyoğlu ve hırsızlık’, İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü bünyesinde gelişme<br />

yapılması gerekir. Suç işleyen çocukları, suç işlemeyen çocukların yanına<br />

koymak yanlış. Suç işleyenler, masum çocukları suça teşvik ediyor. Bu konuyla<br />

ilgili olarak çalışma yapıyoruz. Aileye teslim edilemeyen suç işleyen çocuklar için<br />

Çatalca'da birim kurulacak. Geçen yıl, öz anne ve babasıyla yaşayan ve suç işleyen<br />

çocukların oranı yüzde 84'tü. Demek ki, aile kültürü çocuğu teşvik ediyor.<br />

Beyoğlu bölgesindekilerin yüzde 90'ı hırsızlık yapıyor. Bunların büyük<br />

bir kısmı Güneydoğu'dan gelme. Buna yönelik çalışmalarımız devam ediyor.<br />

PKK'nın nevruz ve diğer gösterilerinde bu çocuklar PKK'nın yanında yer alarak,<br />

ateş yakma, molotof atma gibi konularda görev alıyor.<br />

'Aileler ilgisiz', Emniyet olarak her olaydan ders çıkarmaya çalışıyoruz.<br />

Yönetmelik 'Okullardaki risk grubuna giren öğrencilerin iyileştirilmesi ve<br />

tedbir alınması için İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü, okul idareleri, rehber öğretmenler,<br />

ailelerle ortak çalışmalar yapar' diyor. Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bir yazı<br />

yazdık ve Çocuk Şube Müdürlüğü olarak 'Bu konularda sorunları olan okullar<br />

bize başvursun' dedik. Bununla ilgili olarak geçen sene 19 okul başvurdu. Ama<br />

burada arkadaşların söylediği konu şu, 6 okula gitmişler fakat ailelerden tek talep<br />

gelmemiş." (6)<br />

Şiddet konusunda İstanbul kadar olmasa da Ankara ve İzmir başta olmak<br />

üzere büyük illerimiz kendi ölçeklerinde yukarıdaki rakam ve değerlendirmelerin<br />

benzerlerini verecektir.<br />

Geçmiş yıllarda il emniyet müdürlükleri bünyesinde ‘şiddete karşı’ kampanya vb.<br />

çalışmalar düzenlenmiştir. ‘Gençliği kötü alışkanlıklardan koruma’ faaliyetleri çerçevesinde<br />

yapılan çalışmalar gibi... Elazığ Emniyet Müdürü iken Feyzullah<br />

Arslan’ın gerçekleştirmiş olduğu kampanya ise başarılı olunan ilk örneklerden biri<br />

olarak karşımıza çıkar.<br />

Elazığ Emniyet Müdürlüğünün “Bıçağı Bırak, Kalemi Al Kampanyası”<br />

(1999):<br />

“Elazığ’da göreve başladıktan kısa bir süre sonra, il genelinde meydana<br />

gelen vukuatlardan bir çoğunun bıçakla yaralama olduğunu gördüm. Gün geçmiyordu<br />

ki telsiz anonslarında 3-5 tane bıçakla yaralama hadisesi geçmesin. Bu<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

çözüm yoluna başarıyla ulaşabilmek için de bir kampanya başlattık. Kampanya<br />

sloganımız şöyleydi: ‘Kalem Taşımak Bilimin, Bıçak Taşımak Cehaletin<br />

Göstergesidir. Kalem Bıçaktan Keskindir. Bıçağı Bırak, Kalemi Al.’<br />

Kampanyanın devam ettiği dönemde yerel televizyonlar, gazeteler, kamu kurum<br />

ve kuruluşları, okullar, dernekler, tüm sivil toplum örgütleri bize destek verdiler.<br />

Kampanyanın son dönemlerinde, Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti, kampanyayı<br />

devralarak devam ettirme kararı aldı. Kampanya süresince (18.05 /<br />

18.07.1999) 13.000 adet kalem dağıtılarak, yaklaşık 8.500 adet bıçak toplandı.<br />

Sonuçta ise; bıçakla işlenen suçlar %30 oranında azaldı.” (7)<br />

Eğitim Sendikalarından;<br />

Türk Eğitim-Sen de okullarda artış gösteren şiddet olaylarına yönelik,<br />

Türkiye genelinde 7. ve 8. sınıftan 1136 öğrenci arasında bir anket yaptırdı. Hangi<br />

tür televizyon dizilerini tercih ettikleri yönündeki soruya öğrencilerin % 21’i mafya,<br />

19.5’i komedi, 44.8’i ise aksiyon, macera, korku, gerilim türünde filmleri izlediğini<br />

belirtti. Öğrenciler arasında en çok oynanan oyun türünün % 66.5 ile savaş ve<br />

dövüş oyunları olduğu ortaya çıktı. Araştırmadan, öğrenciler arasındaki taciz oranının<br />

% 92 olduğu sonucu da çıktı. Başka bir tespit bizi “erkekli kızlı çeteleşme<br />

eğiliminin artarak tehlikenin ilköğretim okullarına kadar indiğine” götürüyor. (Basından)<br />

Köşe Yazarlarından;<br />

Abbas GÜÇLÜ, “Okullarda şiddet neden artıyor?” adlı makalesinde,<br />

okula gidilen gün ve saat sayısının gidilmeyenden çok daha az olduğundan<br />

çocuğun aile ve okul yerine sokak vede başından hiç kalkmadıkları şiddet<br />

içerikli diziler ile internetten etkilendiklerine vurgu yaptıktan sonra şiddete sebebiyet<br />

veren maddeler halinde bir durum tespiti sonrası çözümleri sıralıyor.<br />

“Nasıl çözülür?<br />

-Her şeyden önce devleti yönetenlerin, sorunu küçümsemekten kaçınmaları<br />

gerekiyor.<br />

-Bilgisayarlara filtre ve sanal oyunlara denetim daha ciddi anlamda düşünülmelidir.<br />

-Televizyonlarda yayımlanan şiddet içerikli film ve diziler, çocukların<br />

ayakta olmadığı saatlere kaydırılmalıdır.<br />

-Öğrenciler kadar, okul çağında olup da okul dışında kalan çocuk ve<br />

gençlerle de ilgilenilmesi gerekiyor. Onları hayata hazırlayan, meslek kazandıran,<br />

spora, sanata ve diğer kültürel etkinliklere yönelten gençlik merkezleri bir an önce<br />

açılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.<br />

-Polis ve adliye, gençlik sorunlarının gideceği son merci olmalıdır. “ (8)<br />

Oral ÇALIŞLAR, “Okullar açılırken şiddete dikkat” adlı makalesinde,<br />

bir gurup insanın geçen yıl yaşananlardan yola çıkarak okullarda şiddete<br />

karşı bazı adımlar atmak amacıyla ‘Vurma! Konuş’ başlıklı bir inisiyatif oluşturarak<br />

gazetecilere destek vermeleri için yapmış oldukları Sevgi ÖZKAN imzalı çağ-<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

rıya yer vermiş:<br />

“Konumuz: Toplumumuzun ve çağın iletişim dili haline gelen şiddet<br />

olgusu. Biz, toplumun iletişim dilini, şiddet önleyici biçimde etkileme amacıyla bir<br />

araya gelen bir sosyal bilinç gurubuyuz..<br />

Arzumuz: Vurma! Konuş sloganının, şiddet önleyici olarak bireysel ve<br />

toplumsal iletişimde etkinleştirilmesi. Özellikle yeni nesillerin pedagojisinde etkili<br />

bir yer kazanmasını sağlamak. Toplumumuzda, genel olarak ‘sevmek’ kavramının,<br />

‘dövmek’ ve ‘hırpalamak’ kavramlarıyla çakıştığını ve genel olarak insan eğitiminin<br />

hayvan eğitimiyle modellendiğini, konuşmaya pek yer verilmediğini görmekteyiz.<br />

Özetle: Çağın getirdiği daha başka etkenlerin yanında, toplumumuzun<br />

geçmiş yaşam deneylerinde ve bugün, şiddet yatkınlığının açık izlerine rastlanmaktadır.<br />

Bu duruma çağın etkili gücü olarak görsel ve yazılı iletişim kanalları da<br />

yeterince katkı yapınca ortaya hepimizi etkileyen bir sonuç çıkmaktadır. Beklentimiz<br />

çok sayıda köşe yazarının okulların açıldığı gün (18 Eylül) ‘Vurma! Konuş’<br />

önerisini eşzamanlı bir etki sağlayacak biçimde topluma iletmesi…”(9)<br />

Şeklinde devam eden ‘Vurma! Konuş’ önerisi ve bu girişimin desteklenmesini<br />

bekleyen çağrının diğer sivil toplum kuruluşlarını da duyarlı hale getirerek<br />

bir bütünlük oluşturması halinde bu canavara karşı başarı dahada hız kazanabilir.<br />

Sonuç;<br />

Şiddet dün vardı, bugün var, yarında var olacak. Avrupa kıtasında da<br />

var, Amerika<br />

kıtasında da… Sosyal-Ekonomik dengesizlikleri olan toplumlarda ise boyutları<br />

daha yüksek. Ülkemiz açısından toplumsal bir seferberliğin kıyısındayız. Çok<br />

farklı çözüm önerileri uzmanlar, otoriteler tarafından sunulmaktadır. Toplantılar,<br />

sempozyumlar, konferanslar yapılmakta toplumsal mutabakat aranmaktadır.<br />

Polisiye tedbirler, yasaklamalar, yazılı kurallarla gün kurtarılabilir. Gelecek<br />

için kalıcı olamaz. Toplumlar kendi geçmişini sorguladığında nerelerde, nasıl<br />

hatalar yaptık? Sevgiyi, dostluğu, dayanışmayı, paylaşmayı, saygıyı nasıl yok ettik?<br />

Bunları yeniden nasıl yeşertebiliriz. Hedef ne olmalı. Vizyon ne olmalı?<br />

Bu konuda en büyük görev devlete ve onun organlarına düşüyor. Ardından<br />

okullara, öğretmenlere ve ailelere de büyük sorumluluklar yüklüyor.<br />

Okul-aile-çevre üçgeni pekiştirilmeli.. öğrencilerin sosyal, kültürel, sportif etkinliklerle<br />

zamanlarını değerlendirebilecekleri alanlar çoğaltılarak her okul bünyesinde<br />

kulüpler oluşmalı.. bunları destekleyecek kültür, sanat ve spor merkezleri çoğaltılarak<br />

tüm gençlik olumlu yönde gelişme kaydetmek üzere kanalize edilmeli. Geleceğin<br />

sanatçıları, sporcuları, bilim adamları, yöneticileri için fırsat eşitliği yaratılmalıdır.<br />

Başıboş, amaçsız, hedefsiz, ürkek, kendine güvensiz bir gençlikten kurtularak;<br />

daha dinamik, daha kararlı, daha duyarlı bir gençlik, bir gelecek yaratarak<br />

karamsarlıktan kurtulabiliriz.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

Cumhuriyetin ilk yıllarından başlanarak bu boşluğu doldurmak amacıyla<br />

Halkevleri, tüm kurumlara kurmaları zorunlu kılınan spor kulüpleri (En az üç<br />

branş), Halk eğitim merkezleri, kültür merkezleri, kütüphaneler kurulmuştur.<br />

Bu kurumların etkinlikleri zamanla cazibesini yitirerek yetersiz hale gelir,<br />

arayış içersinde olan gençliği kucaklayamaz. Bunların yerine internet kafeler, barlar,<br />

diskolar, sinemalar gibi eğlence merkezleri alternatif olur. Sonucunda da bir<br />

kültür şokuna uğrayan dejenere bir gençlik ortaya çıkar. Bunun mimarları gençliğe<br />

yatırımı dershanelerde gören aileler, ekonomik açıdan gelişen-zenginleşen eğitimciler<br />

ile bunlara seyirci kalan, vizyon yaratamayan özelinde milli eğitim, genelinde<br />

sistemdir.<br />

Bireysellik, bencillik ön plana çıkmış, herkes kendi çapında çocuklarını<br />

kurtarmanın yolunu tutmuştur. Nereye kadar? Kurumlar çökünce, sistem çökünce<br />

herkes bunun altında kalacaktır. Bunu çözmek adına yetki ve vekalet alan irade<br />

sorunları çözmek yerine daha sarmal hale gelmesini seyretmekte adeta kaosa<br />

çanak tutmaktadır.<br />

Şiddet geçmişte Vandalizm, Moğol istilası, Haçlı seferleri şeklinde yerle<br />

bir edilen şehirlerin, uygarlıklarla; günümüzde kentlerin yeniden varolan varoşlarıyla<br />

kent kültürüne yabancılaşan gençlerin, çocukların istilasına uğramıştır. Kırmalar,<br />

dökmeler, yakmalar, yağmalar, gasp, soygun ve kapkaçlar <strong>polis</strong>i taşlamaya<br />

kadar seyir izleyen bir gelişme…<br />

Dünyanın değişik kentlerinde Avrupa’nın göbeğinde gençlik eylemleri,<br />

sokak çatışmaları yaşanırken hiçbirinde çocuklar ve kadınlar yok. İstekleri belli,<br />

niçin eylem yaptıkları belli… Bizdeki durum ise çok farklı freni boşalmış yada<br />

dümeni kırılmış bir araba gibi belirsizlik içersinde yol alıyor, nerede, nasıl ve ne<br />

zaman duracağı belirsiz!<br />

12<br />

rkocoz@yahoo.com<br />

Kaynakça:<br />

Remzi<br />

KOÇÖZ<br />

1.Sınıf<br />

Emniyet Müdürü<br />

Polis Başmüfettişi<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


‘Şiddet’ Üzerine!..<br />

(1) Alptekin, Serap, www.dokudanişmanlik.com/tvsiddetvetoplum.htm<br />

(2) POLAT Oğuz, www.kriminoloji.com 2002<br />

(3) Milliyet, 26.03.2006, ‘‘Şiddetle topyekûn mücadele şart’’, Güncel,<br />

Ümran Avcı, Burcum Devrez-İstanbul,<br />

(www.milliyet.com/2006/03/26/guncel/agun.html)<br />

(4) Milliyet, 27.03.2006, “Şiddete yönelmede sorumlu aileler”,Güncel,<br />

Ümran Avcı, Burcum Devrez, Gülay Fırat- İstanbul,<br />

(www.milliyet.com/2006/03/27/guncel/agun.html)<br />

(5) agg.<br />

(6) agg.<br />

(7) ARSLAN Feyzullah, "Gül, Güldür, Düşündür", 2002, s.37-<br />

38<br />

(8) GÜÇLÜ, Abbas, “Okullarda şiddet neden artıyor?”, Milliyet, 26. 03.<br />

2006, s.22<br />

(9) ÇALIŞLAR, Oral, “Okullar açılırken şiddete dikkat”, Cumhuriyet,<br />

10. 09. 2006, s. 4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

ysa, Lydia-Karia sınırı yakınında, Menderes (Maiandros) Irmağı’nın<br />

kuzeyinde bugünkü Aydın (Tralleis) ilinin yaklaşık<br />

30 km doğusunda bulunan Sultanhisar ilçesinin 3 km kuzeybatısında<br />

ve Aydın (Mesogis) Dağları’nın güney yamacında kurulmuş bir<br />

Karia kentidir. 1<br />

Kent hakkındaki bilgilerimizin çoğu antikçağ yazarlarından Amasya’lı<br />

Strabon (İ.Ö.64-İ.S.19) ile Byzantium’lu Stephanos’un (İ.S. 6.y.y.’da yaşayan)<br />

verdiği bilgilere dayanmaktadır. Nysa kenti ne yazık ki tarih olaylarını<br />

etkilemiş kendine özgü bir tarihe sahip değildir. Ancak, Eskiçağ’ın ünlü coğrafyacısı<br />

Strabon’a göre; Mesogis Dağı’nın eteğindeki bu kent özellikle Roma<br />

İmparatorluğu’nun egemenliği altındayken kültürel alanda önemli bir noktaya<br />

ulaşmıştır. 2<br />

Burada Nysa tarihine girmeden genellikle antik yazılı kaynak ve sikkelerden<br />

yararlanarak yaptığım “Nysa Kenti Kahraman Ktistesi: Athymbros” adlı bu<br />

çalışmada kentin mitolojik kuruluşuna ve kitstes’ine ilişkin bilgiler sunmayı amaçlıyorum.<br />

Ktistes 3 N<br />

, genellikle şehirlerin tanrı, kahraman ya da tarihi kurucularına verilen<br />

bir isim olup eskiçağda çoğunlukla şehirlerin tanrı veya kahraman bir ya da<br />

birkaç ktistes’i bulunmaktadır. Bu durum o çağda dinin ve mitolojinin kişisel ve<br />

toplumsal hayatta oynadığı önemli rol göz önünde bulundurulduğunda doğal<br />

karşılanacaktır.<br />

* Öğretim Üyesi, Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eskiçağ<br />

Tarihi Anabilim Dalı<br />

1 Strabon XIV.1.43; Head 1901, LXXVIII; İdil 2002, 254 vd.<br />

2 İdil 2002, 256-259; Umar 2001, 254-262: Kentte gerçekleştirilen kazılar sonucu gün ışığına<br />

çıkarılan hayli zengin Roma Çağı kalıntıları Strabon’u doğrulamaktadır. Ayrıca bkz.<br />

Strabon XIV.1.48: “Nysa’da doğmuş olan ünlü kişiler şunlardır: Panaitos’un en iyi öğrencilerinden<br />

olan stoik filozof Apollonios. Aristarkhos’un öğrencisi olan Menekrates ve onun oğlu<br />

Aristodemos. Ben gençken ve Aristodemos’un yaşlılık çağında, onun bütün derslerine<br />

Nysa’da devam etmiştim.”<br />

3 Ktistes: Hellen dilinde κτιζω fiilinden ο κτιστης, ου; Latin dilinde ise conditor, oris, masc.<br />

Anlamında kurucu demektir.<br />

2<br />

NYSA KENTİ KAHRAMAN KTİSTESİ:<br />

ATHYMBROS<br />

Yrd. Doç. Dr.Hüseyin ÜRETEN *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Böylece, tarihi ktistes’lerin kurduğu bir çok şehir tarihin ışığı altında kolaylıkla<br />

incelenebilecektir. Fakat bazı şehirlerin mitolojik devirlere kadar inen kuruluşları<br />

ve mitolojik ktistes’leri sadece bir masal ülkesinde kurulmuş şehirler<br />

ve yaşamış kahramanlar gibi görünmekle beraber, acaba bu kuruluş efsanelerinde<br />

ve kahramanlarında bir gerçek payı yok mudur? şeklinde bir soru da<br />

akla gelmiyor değil. 4<br />

Biz biliyoruz ki, eskiçağda özellikle Hellenleşme çağında, Hellen dilinde anlamı<br />

olmayan kent adlarını açıklamak, kente şanlı bir tarihçe sağlamak için öyküler<br />

uydurulması, zorunluymuş gibi izlenen bir gelenek olmuştur.<br />

İşte Nysa’nın kuruluşu, erken tarihçesi konusunda da böyle öyküler oldukça<br />

fazladır. Öğrenim gördüğü Nysa kenti hakkında pek çok bilgi sunan Strabon 5 ,<br />

kentin kuruluşuna ve ktistesine ilişkin, yaşadığı çağdaki yerel inanç hakkında da<br />

Geographika (=Antik Anadolu Coğrafyası) adlı eserinde aynen şunları yazmaktadır:<br />

“Öyküye göre, Ladedaimon’dan gelmiş Athymbros, Athymbrados ve<br />

Hydreios adlı üç kardeş kendi isimlerine göre adlandırılan üç kent kurmuşlardır;<br />

fakat bu kentler sonradan, yetersiz şekilde iskan edildiklerinden Nysa, bunlarda<br />

oturanlar tarafından kurulmuştur; fakat halen Athymbros Nysa’lılar tarafından<br />

gerçek kurucuları olarak kabul edilir.”<br />

Nysa’nın Suriye Krallığı tarafından kurulmuş bir koloni olduğunu kaydetmiş<br />

olan tek eskiçağ yazarı Stephanos 6 ’a göre ise “Nyssa daha önce Pytho<strong>polis</strong> adını<br />

taşıyormuş ve kente bu adın verilmesinin nedeni, İ.Ö.480 yılında Sardeis’den<br />

Yunanistan üzerine seferini sürdürmeğe başlayan İran Şahı Kserkses’in, Sardeis<br />

yolundayken bu yöreden geçtiği sırada Pythes adlı birinin onu burada ağırlamış<br />

olması imiş. Yine Stephanos’un aktardığı bir söylentiye göre, ... kentin sonradan<br />

Nyssa/Nysa adını alması, İ.Ö.3.yüzyılda yöreye egemen olan Seleukoslar Devleti<br />

Kralı I.Antiokhos’un eşi bu adı taşıdığı içinmiş; kenti Antiokhos kurmuş ve ona<br />

eşinin adını vermiş.” 7<br />

Anlaşıldığı kadarıyla Strabon’dan öğrendiğimiz, onun çağındaki yerel inanca<br />

bakılırsa, Yunanistan’daki Sparta’dan buraya gelen üç kardeşten Athymbros’un<br />

kenti kurduğuna inanılmaktaydı. 8 Oysa, Nysa’nın Suriye Krallığı tarafından ku-<br />

4 Bkz. Pekman 1970, 7-9. Pekman, Eskiçağda Bazı Anadolu Şehirlerinin Tanrı ve Kahraman<br />

Ktistes’leri adlı kitabında her ne kadar Nysa kentine yer vermemiş olsa da birçok Anadolu şehrinin<br />

ktisteslerinden ayrıntılı olarak söz etmiştir.<br />

5 Bkz. Strabon XIV.1.46: ...και νυν Αθυμβρον αρχηγετην νομιζουσιν οι Νυσαεις.<br />

6 Bkz. Kaya 2002, 121-135: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eskiçağ Tarihi<br />

Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ali Kaya yayımladığı söz konusu makalesinde<br />

Büyük İskender’in ölümünden sonra kurulan Seleukoslar tarafından Büyük Menderes Havzası’nda<br />

kurulan yerleşmeler hakkında İ.S.II. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Appianos dışında hiçbir<br />

eskiçağ yazarının söz etmediğini ayrıca tarihçinin kent olarak nitelendirdiği yerleşimlerin ise birer<br />

koloni olduğundan söz etmektedir.<br />

7 Bkz. Umar 2001, 259.<br />

8 Bilge Umar, bu Spartalı kurucu kardeşler inancının Lydia’nın en önemli kenti olan Sardeis<br />

dolayısıyla İran egemenliği çağında Swarda Satraplığı diye anıldığı d<strong>önemi</strong>n anısını yaşattığını<br />

düşünmektedir. Bkz. Umar 2001, 257.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

rulmuş bir koloni olduğunu kaydetmiş olan tek eskiçağ yazarı Stephanos’a göre<br />

ise kent Suriye Kralı I.Antiokhos tarafından kurulmuştur. 9<br />

Mehmet Ali Kaya’nın “Suriye Krallığı’nın Maiandros Irmağı Havzasındaki Kolonileri”<br />

başlıklı makalesinde belirttiği gibi “I.Antiokhos’un Nysa’daki Pluto tapınağına<br />

(Plutonium) olan sıcak ilgisi ve Nysa’da Seleukeia ve Antiokheia adında<br />

iki kavimin/mahallenin varlığının bilinmesi, koloninin bu kral tarafından kurulmuş<br />

olduğunu doğrular niteliktedir. Koloni adını, Suriye Kraliyet ailesi bireylerinden<br />

birinden almış olmalıdır.” 10 Nitekim I.Antiokhos’un Nysa adında bir karısının varlığına<br />

ilişkin hiçbir kayıt da bulunmamaktadır.<br />

Görüldüğü üzere, Strabon ve Stephanos’un kent hakkında verdikleri bilgilerin çelişiyor<br />

olması karşısında başvurduğumuz epigrafik ve nümizmatik kaynakların da<br />

sunduğu bilgiler ışığında bizim için Strabon’un ifadesi akla daha yatkın gelmektedir.<br />

Nysa’da bulunmuş olan, üstelik Strabon’un çağından çok daha eski,<br />

İ.Ö.3.yüzyıldan kalma yazıtlar, kent adının Athymbria halkının ise Athymbria’lılar<br />

diye anıldığını göstermektedir. 11<br />

Söz konusu yazıtlar Nysa, Akharaka’da bulunan Pluton Tapınağı’na asylia<br />

hakkının verilmesiyle ilgili kral yazışmaları olup ilki İ.Ö.281 yılına aittir. 12 Yüksekliği<br />

56 cm ve genişliği 75 cm olan beyaz kireç taşından kesilmiş bir blok üzerinde<br />

yer alan yazıt, Nysa yakınındaki Salavatlı köyünde ele geçmiştir. Harf ve yazım<br />

karakteristiği açısından İ.Ö. 281 yılına tarihlenen yazıt; Seleukos Krallığı’nı kurarak<br />

İ.Ö.305 yılında ‘Basileus’ unvanını alan Kral Seleukos Nikator (İ.Ö.311-281)<br />

ile oğlu ve naibi olan I.Antiokhos (İ.Ö.281-261) tarafından Nysa’daki Pluton Tapınağı’ndan<br />

dolayı kente verilen ayrıcalığı konu edinen bir mektuptur.<br />

İkinci yazıt da harf karakteristiğindeki ve yazım biçimindeki farklılık nedeniyle<br />

İ.Ö.2.yüzyıla tarihlenen ve Pluton Tapınağı’ndan dolayı Nysa kentine tanınan geleneksel<br />

ayrıcalığı konu edinen bir mektuptur. 13 Bir önceki yazıt ile benzerlik sergilen<br />

bu yazıt Nysa yakınlarında iki ayrı blok halinde bulunmuştur. Ancak, iki<br />

blok halinde bulunan mektup her ne kadar 1893 yılında Kubitschek tarafından<br />

okunarak bilim dünyasına tanıtılmış olsa da hangi Hellenistik kral tarafından yazılmış<br />

olduğu kesin olarak bilinememiştir.<br />

Özetle, her iki yazıt da aynı döneme ait birer kraliyet yazışması ve Nysa halkını<br />

Athymbria’lılar olarak göstermesi açısından oldukça önemlidir.<br />

Nysa’nın Yunanistan’daki Sparta’dan gelen Athymbros tarafından kurulmuş<br />

olduğunu gösteren arkeolojik bulgular sadece epigrafik verilerle sınırlı değildir.<br />

Bu inancın varlığı ve devamı Roma İmparatorluk D<strong>önemi</strong>’ne ilişkin nümizmatik<br />

verilerle de desteklenebilmektedir. 14<br />

9 Bkz.Kaya 2000, 124, d.n.22.<br />

10 Kaya 2000, 121-135.<br />

11 Bkz. Welles 1934, 54-60, no.9; 260-264, no.64. Nysa, Akharaka’da bulunan Pluton Tapınağı’na<br />

asylia hakkının verilmesiyle ilgili kral yazışmaları üç tanedir. Nysa’da bulunan Pluton<br />

Tapınağı ve Pluton (=Hades) Kültü hakkında ayrıca bkz. Sina 2002, 140-143.<br />

12 Welles 1934, 54-60, no.9.<br />

4<br />

13 Welles 1934, 260-264, no.64.<br />

14 Head 1901, 176, no.34 ve 181, no.54.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Nysa kentinde İ.Ö. 133 yılında Roma’nın Asya eyaleti oluncaya kadar geçen<br />

sürede çok sayıda sikke basıldığı söylenemez. Kentin Roma İmparatorluk d<strong>önemi</strong><br />

sikke darpları ise Augustus (İ.Ö.31-İ.S.14) d<strong>önemi</strong>nde başlar ve Gallienus<br />

(İ.S.253-268) d<strong>önemi</strong>ne kadar sürer. 15<br />

İmparatorluk d<strong>önemi</strong> Nysa sikkelerinden Marcus Aurelius (İ.S.161-180) ve<br />

Maximinus (İ.S.235-238) dönemlerinde basılan ve British Museum Sikke Katalogu’nda<br />

sergilenen iki sikke üzerlerinde taşıdıkları Athymbros tasvirleriyle kentin<br />

kuruluş inancı açısından önemli birer örnek oluşturmaktadırlar. 16<br />

Roma İmparatorluk D<strong>önemi</strong> sikkelerinin ön yüzlerinde önemli bir özellik olarak<br />

yer alan imparatorların isim ve unvanları, imparatorların portrelerine yakın<br />

bir şekilde sikke yuvarlağına yerleştirilmiştir. Sikkelerdeki yazılar ise imparator<br />

egemenken, elinde tuttuğu görevlerin sıralanmasını, çoğalan övgüleri ve ilave<br />

edilen unvanları içerir. Ayrıca ön yüzde yer alan ifadeler de arka yüzde konu edilen<br />

olayların tarih içindeki yerinin saptanmasında yararlıdır. Sikkelerdeki arka<br />

yüz yazıları ise farklı mesajlar içerir ve ön yüz yazılarına oranla daha zengindir.<br />

Roma İmparatorluk D<strong>önemi</strong> sikkelerinde arka yüze yerleştirilen yazılarda yine<br />

doğrudan imparatorun propagandasını yapmaya ve bazı tarihsel olayları açıklamaya<br />

yöneliktir.<br />

Bu bağlamda, İmparator Marcus Aurelius ♣ (İ.S.235-238) d<strong>önemi</strong>ne ait olan<br />

bronz bir sikkenin ön yüzünde Genç Marcus Aurelius Caesar’ın zırh ve<br />

paludamentum (=pelerin) giyimli sağa dönük büstü ve<br />

Μ•ΑVΡΗΛΙ•ΟVHPOC•KAI• lejandı yer almaktadır. Arka yüzde ise sol kolu kısa<br />

pelerine sarılmış, cepheden çıplak olarak ayakta duran Athymbros, başı sola dönük<br />

ve sağ elinde yanan bir altarın üstünde phiale (=tören kabı), sol elinde ise<br />

mızrak tutarken ΑΘVMBPOC•NVCAΕΩΝ•ΕΠΙAIΠΑΙΩΝΙΟV lejandıyla birlikte<br />

tasvir edilmiştir. 17 Görüldüğü gibi sikke üzerinde Nysa kenti NVCAΕΩΝ<br />

lejandıyla ifade edilmektedir. Aynı zamanda kentte görev yapan magistratus<br />

(yüksek dereceli memur) adı da ΕΠΙAIΠΑΙΩΝΙΟVΓ (=επι Αι.Παιωνιου γρ) şeklinde<br />

yazılmıştır. 18<br />

15 Roma İmparatorluk D<strong>önemi</strong>, Augustus’un İ.Ö.31 yılında Actium Savaşı’nı kazanmasıyla<br />

başlar. Bu dönemde her üç madenden (altın, gümüş, bakır) de sikke basma hakkı İmparator’a<br />

aittir. Roma İmparatorluk D<strong>önemi</strong>’nde sadece Roma’da değil eyaletlerde de sikke basılmıştır.<br />

Roma İmparatorluğu içindeki otonom Hellen kentleri ve Roma kolonileri İ.S.3.yüzyıla kadar sikke<br />

basma hakkına sahiptir. Bkz. Baydur 1998, 29-107.<br />

16 Head 1901, 176, no.34, Lev.XX.5 (Marcus Aurelius sikkesi) ve 181, no.54 (Maximinus sik-<br />

kesi)<br />

♣ Marcus Aurelius (7.3.161-17.3.180): Marcus Annius Verus, 138 yılında Dius tarafından evlat<br />

edinilince Marcus Aelius Aurelius Verus Ceasar ; imparator olunca da İmparator Caesar Marcus<br />

Aurelius Antoninus Augustus adını almıştır. İmparator Aurelius, Germenlere karşı kazanılan utkulardan<br />

ötürü 173 yılında Germanicus, 175 yılında da Sarmaticus sanlarını almıştır.<br />

M.Aurelius zamanındaki sürekli savaşlar büyük harcamaları gerektirdiğinden, gümüş sikkeler bozulmuş,<br />

gümüş oranı çok düşmüştür. Gümüşten ve değersiz metalden sikkelerin üslupları da bozulmuştur.<br />

İmparator 180 yılında Viyana’da (Vindobona) vebadan ölmüştür.<br />

17 Head 1901, 176, no.34, Lev.XX.5.<br />

18 Nysa sikkelerinde İmparatorluk öncesi kistophorlar ve bronz sikkelerin üzerindeki<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

İmparator Maximinus ♣♣ (İ.S.235-238) d<strong>önemi</strong>ne ait Athymbros tasvirinin bulunduğu<br />

ikinci bronz sikkenin ön yüzünde ise zırhlı ve paludamentum (=pelerin)<br />

giyimli defne çelenkli sağa dönük Maximinus büstü ve<br />

AVTKΓΙΟVOVHMAΙIMEINOC lejandı yer almaktadır. Arka yüzünde tasvir edilen<br />

Athymbros tıpkı İmparator Marcus Aurelius d<strong>önemi</strong>ndeki bronz sikkede olduğu<br />

gibi sol kolu kısa pelerine sarılmış, cepheden çıplak olarak ayakta, başı sola dönük<br />

ve sağ elinde yanan bir altarın üstünde phiale (=tören kabı), sol elinde ise<br />

mızrak tutarken ΑΘVMBPOC NYCAEΩΝ (=Nysalıların Athymbros’u) lejandıyla<br />

birlikte betimlenmiştir. 19<br />

Ayrıca söz konusu her iki sikkede de görüleceği üzere, yukarıda Strabon’un<br />

da andığı mitolojide kentin kurucusu olarak geçmekle birlikte herhangi bir efsanede<br />

geçmeyen kahraman Athymbros, attribütü olacağını tahmin ettiğimiz phiale<br />

(=tören kabı) ile görülmektedir.<br />

Görüldüğü üzere, antik yazılı kaynaklar ve sikkelerden yararlanarak yaptığımız<br />

bu çalışmada, Aydın-Denizli yolu üzerinde Sultanhisar ilçesine lokalize<br />

edilen Nysa antik kenti, İ.S.2.yüzyılda yaşamış olan tarihçi Appianos’tan anlaşıldığı<br />

kadarıyla Büyük Maiandros (Büyük Menderes) Irmağı Havzası’nı işgal<br />

eden Suriye Krallığı tarafından kurulmuş bir kolonidir. Büyük bir olasılıkla<br />

koloni ‘Nysa’ adını Suriye Kraliyet ailesi bireylerinden birinden almış olmalıdır.<br />

Ancak, bu isim I.Antiokhos’un karısının adı değildir. Zira I.Antiokhos’un<br />

‘Nysa’ adında bir karısının varlığına ilişkin kayda rastlanmamıştır.<br />

Nysa, her ne kadar kendine özgü bir tarihe sahip olmasa da özellikle Roma<br />

İmparatorluğu’nun egemenliği çağında çok gelişmiş, kültür açısından da hayli ileri<br />

gitmiş bir antik kenttir.<br />

Gerçekten de Seleukos kolonisi olarak kurulmadan önce Yunanistan’daki<br />

Sparta’dan buraya gelen üç kardeşten biri olan Athymbros tarafından kurulmuş<br />

önemli bir Karia kenti olduğu anlaşılmaktadır. Kısacası, Antiokhos bu<br />

kenti yeniden kurarcasına geliştirmiş olabilir, kenti Nysa olarak da adlandırmış<br />

olabilir, ancak buraya çeşitli zamanlarda –İ.Ö.14.yüzyıl ile 6.yüzyıl arasında-<br />

Yunanistan’dan ve adalar üzerinden yapılan kolonizasyon hareketleri<br />

sonucunda genellikle kıyı bölgelerinde yerleşimlerin olduğu da asla unutulmamalıdır.<br />

magistratların isimleri genellikle tam olup nominativus (yalın) halde, fakat bazen monograma<br />

çevrilmiş ya da kısaltılmış olarak da bulunur. İmparatorluk sikkelerinde ise Augustus zamanından<br />

Nero zamanına kadar magistratus ismi hala nominativ haldedir. Domitianus zamanından<br />

itibaren ise her zaman genetivus (-in) halindedir ve genellikle επι’den sonra gelir. Bkz.<br />

Üreten 2005, 7.<br />

♣♣ Maximinus Thrax (6.3.235-7.7.238): Severus Alexander’in öldürülmesiyle Severuslar hanedanı<br />

son bulmuştur. Bundan sonra ordu tarafından İmparator ilan edilen Trakya kökenli bir<br />

köylü çocuğu olan Maximinus Thrax’dır. İmparator’un unvanları arasında Germenleri sınır ötesine<br />

attığı için Germanicus vardır. İmparator Maximinus Thrax, sürekli savaşlarla uğraşmış ve<br />

hiç Roma’ya gelmemiştir. Ekonomik sıkıntı artmış ve gümüş sikkelerdeki gümüş oranı %25’in<br />

altına düşmüştür.<br />

19 Head 1901, 181, no.54.<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


KAYNAKÇA<br />

Baydur 1998. Nezahat Baydur, Roma Sikkeleri, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat<br />

Yayınları, 1998.<br />

Head 1901. Barclay von Head, Catalogue of the Greek Coins of Lydia,<br />

London: Printed by Order of the Trustees, 1901.<br />

Kaya 2000. Mehmet Ali Kaya, “Suriye Krallığı’nın Büyük Menderes Havzası’ndaki<br />

Kolonileri”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih İncelemeleri Dergisi,<br />

XV, 121-135.<br />

Pekman 1970. Adnan Pekman, Eskiçağda Bazı Anadolu Şehirlerinin Tanrı<br />

ve Kahraman Ktistes’leri, İstanbul: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay., 1970.<br />

---------- 2000. Strabon, Geographika:Antik Anadolu Coğrafyası (Kitap:XII-XIII- <br />

XIV), çev. Adnan Pekman, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2000.<br />

Sina 2002. Ayşen Eti Sina, “Karia Tanrıları ve Kültleri”, Ankara 2002, 140-143<br />

(Yayınlanmamış Doktora Tezi).<br />

Tulay 2001. Ahmet Semih Tulay, Genel Numizmatik Sözlüğü, İstanbul: Arkeoloji<br />

ve Sanat Yayınları, 2001.<br />

Umar 2001. Bilge Umar, Lydia: Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi<br />

Rehberi, İstanbul: Inkılap, 2001.<br />

Üreten 2005. Barclay von Head, Royal Correspondance in the Hellenistic<br />

Period,<br />

“Nysa (Kenti) Sikkeleri” çev. Hüseyin Üreten, Aydın! Aydın..., 18, Ağustos<br />

2005, 7.<br />

Welles 1934. C.B.Welles, Royal Correspondance in the Hellenistic<br />

Period, New Haven, 1934.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

2<br />

LİDERLİK KARŞILAŞTIRMALARI<br />

1.Giriş<br />

Milletlerin tarihlerindeki dönüm noktalarını, bu dönemlere damgasını vuranların<br />

kişilik yapılarıyla birlikte düşünmek ve bu kişilikleri de içinde yaşadıkları<br />

sosyal çevre ve bu çevrenin yönlendirmesi, birikimi ortamında ele almak ve değerlendirmek<br />

gerekmektedir.<br />

Toplumlar mı büyük liderleri yaratır, yoksa büyük liderler mi büyük toplumları<br />

yaratır? sözünden, büyük toplumların büyük liderler çıkardığı gibi, büyük liderlerin<br />

de toplumların değişmesinde ve gelişmesinde lokomotif görevi yaparak<br />

önemli roller oynadıkları anlaşılmaktadır. Bunların yanında, toplumların içerisinde<br />

bulundukları sıkıntılarının da büyük liderlerin yetişmesinde önemli bir etken<br />

olduğunu görmekteyiz.<br />

2. M. KEMAL ATATÜRK’ÜN LİDERLİK ÖZELLİKLERİ<br />

M. K. Atatürk’ün Liderlik özellikleri 50 ana madde altında toplanmıştır.<br />

BUNLAR:<br />

1: Açık olma<br />

2: Adam yetiştirme<br />

3: Bilgi ve tecrübe sahibi olma<br />

4: Bilgi toplama yeteneği<br />

5: Bilgilendirme alışkanlığı<br />

6: Kendini bilme<br />

7: Cesur olma<br />

8: Çevre bilincine sahip olma<br />

9: Dayanıklı olma<br />

10: Karşısındakini dinleme alışkanlığı<br />

11: Soyut düşünebilme yeteneği<br />

12: Emrivakiye izin vermeme<br />

13: Esnek olabilme<br />

14: Espri sahibi olma<br />

15: Fedakar olma<br />

16: Gerçekçi olma<br />

17: Göreve talip olma<br />

18: Güvenilir olma<br />

19: Kendine güvenme<br />

20: Hazırlıklı olma<br />

* Başkomiser, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı<br />

Ramazan TERKEŞLİ *<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


21: Hedefe yönelik kararlı olma<br />

22: Hesap adamı olma<br />

23: İkna etme yeteneği<br />

24: İnisiyatif kullanma<br />

25: İnsan sarrafı olma<br />

26: İnsana değer verme<br />

27: Yaptığı işe güvenme<br />

28: Kamuoyu oluşturma yeteneği<br />

29: Çabuk karar verebilme yeteneği<br />

30: Karar verme yeteneği<br />

31: Konuşma ve yazma yeteneği<br />

32: Liyakat aşığı olma<br />

33: Mükemmeliyetçi olma<br />

34: Müsamahalı olma<br />

35: müteşebbis olma<br />

36: Mütevazi olma<br />

37: Öğrenme azmine sahip olma<br />

38: Öncü olma<br />

39: Örgütleme yeteneği<br />

40: Prensip sahibi olma<br />

41: Problem çözücü olma<br />

42: Programlı olma<br />

43: Sıra dışı olma<br />

44: Sorumluluk alma alışkanlığı<br />

45: Strateji bilincine sahip olma<br />

46: Olacakları tahmin edebilme<br />

47: Vizyon sahibi olma<br />

48: Yönetme yeteneği<br />

49: Zaman mevhumuna sahip olma<br />

50: Zamanlama yeteneği<br />

Başarısı düşmanı tarafından dahi takdir edilen bir liderdir.<br />

Türk Orduları, 1922’de Yunan Ordularını Akdeniz’e dökünce, İngiltere parlamentosu<br />

büyük bir toplantı yaptı. Lordlar Kamarası ile Avam Kamarası heyecanlı<br />

bir sahne yaşadı. Celse açılınca İşçi Partisi Lideri Makdonald kürsüye gelerek;<br />

“Nerede Başvekil Loyd Corc. Bize ne söz verdi, netice ne oldu. Hazineden<br />

büyük paralar alıp bizi boş yere masraflara soktu. Hani Boğazlar bizim olacak,<br />

Anadolu taksim olunacaktı? Heyhat, hiçbiri olmadı. Bunun hesabını bize versin!”<br />

Dediği zaman, yavaş yavaş Lovd Corc kürsüye geldi:<br />

“Arkadaşlar! Asırlar, pek nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın<br />

ki; o büyük dahiyi, asrımızda Türk Milleti yetiştirdi. MUSTAFA KEMAL’in dehasına<br />

karşı elden ne gelir?” Diyerek kürsüden indi ve Başvekaletten istifasını verdi”<br />

(Şapolyo, 1958:508).<br />

Mesleğinin altyapısından gelen bir liderdir.<br />

1893 Askeri Rüştiye; sınıf başkanıydı. Matematik öğretmeni, en az kendisi<br />

kadar matematiğe hakim bu gence isimlerinin karışmaması için “Kemal” mahlasını<br />

ekledi. 1895 Manastır Askeri İdadisi; ikincilikle bitirdi, okul haricinde<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

fransızca öğrendi. 1899 Harbiye; 1902’de piyade teğmen olarak mezun oldu. Birincilikle<br />

bitirdiği için Harp Akademisine devam etti. 1905’te kurmay yüzbaşı oldu.<br />

Harbiye ve Harp akademisinde ülke sorunları ile yakından ilgilenmeye başladı.<br />

Gizli gazete çıkardı. Hitabetini arkadaşlarına yaptığı konuşmalarla geliştirdi.<br />

Şam’daki 5 nci Ordu birliklerinde bulundu, Dürzi isyanlarına tanık oldu. Askerlikle<br />

ilgili; Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Takımın ve Bölüğün Muharebe Talimi<br />

(çeviri), Tabiye Tatbikat Seyahati ve Cumali Ordugahı isimli incelemeler yazdı. 3<br />

ncü Orduya atandı. 31 Mart Olayını bastıran Harekat Ordusunun kurmay başkanlığını<br />

yaptı. Trablusgarb’de İtalyanlarla savaştı. 1912 Kasımında Bolayır Kolordusunun<br />

Harekat Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu kolordu Edirne’yi geri aldı.<br />

1913 yılı ekiminde Sofya Askeri Ataşeliğine atandı. 1915’de Maydos’taki 19 ncu<br />

Tümenin komutanlığına atandı. Çanakkale savaşına tümen komutanı olarak girdi,<br />

grup komutanı olarak Osmanlı İmparatorluğunun ve birinci dünya savaşının<br />

kaderini değiştirdi. 1916’da 16 ncı Kolordu komutanı olarak Rus Kafkas Ordusunu<br />

Muş’tan geri attı. 1917’de Suriye cephesinde 7 nci Ordu komutanı oldu. Sina,<br />

Filistin ve Şam’da Yıldırım Ordular Grubunu imhadan kurtardı (Atatürkçülük,1983:225-232).<br />

Ulusun alınyazısını değiştirebilmiş bir liderdir.<br />

“Tek bir komutanın bir seferin kaderini ve bir ulusun alınyazısını Mustafa<br />

Kemal kadar etkilemesine tarihte pek az raslanır.” Bu dikkate değer satırlar, Birinci<br />

Dünya Harbinde Çanakkale Savaşı ile ilgili resmi İngiliz harp tarihinde yer<br />

alır (Atatürkçülük,1983:215).<br />

En zor anlarda en doğru kararı verebilen ve bu kararlarını süratle<br />

uygulayabilen bir liderdir.<br />

Çanakkale savaşı sırasında, 19 ncu Tümen Komutanı olarak verdiği emirde<br />

(25 Nisan 1915) Mustafa Kemal şöyle diyordu: ”Ben size taarruzu emretmiyorum,<br />

ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka<br />

kuvvetler ve kumandanlar yerimize geçebilir.” (Atatürkçülük,1983:218).<br />

Meslektaşlarına ve astlarına sahip çıkan bir liderdir.<br />

Büyük Taarruz’daki başarısının sırrını soranlara; “Türk Komutanları komuta<br />

etmesini, Türk askeri de ölmesini bilmiştir. Harbi kazanmanın sırrı da işte bundan<br />

ibarettir.” (Atatürkçülük,1983:235).<br />

Motive etmeyi ihmal etmeyen ve sevebilen bir liderdir.<br />

Mahiyetindeki askeri için, “Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden<br />

daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir.<br />

Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiç bir<br />

korkunun yıldıramadığı demir gibi kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin<br />

için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime en aziz borç bilirim”<br />

(Atatürkçülük,1983:236).<br />

En bunalımlı ve en sıkışık anda dahi, insanlara el uzatan bir liderdir.<br />

1918 yılında, mütarekeye öncülük eden günlerde, Osmanlı Ordusunun<br />

Şam’dan çekilişi sırasında, Mustafa Kemal Paşa yalnız askerlerinin değil, sivil halkın,<br />

kadın ve çocukların da koruyucusu olarak onların yiyeceklerini ordu levazımından<br />

sağlamıştır. En bunalımlı ve en sıkışık bir anda, açlıkla mücadele eden<br />

insanlara el uzatmış ve yardım sağlamıştır (Atatürkçülük,1983:50).<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Cesareti, bilgisi, görgüsü ve hoşgörüsü ile astlarını kendine bağlayabilen<br />

ve peşinden sürükleyebilen bir liderdir.<br />

Üstleri kabiliyetini takdir ederler, fakat idaresi güç bir subay olduğunu raporlarında<br />

belirtirlerdi. İhtirasını bilirler ve toleransla karşılarlardı. Komutası altında<br />

çalışanlar onu severlerdi. Cesaretli ve isabetli kararlarını beğenirlerdi. Erlerini lüzumsuz<br />

yere yormaz ve kırdırmazdı. Subaylarına inisiyatiflerini kullanmak fırsatını<br />

bırakırdı. Ancak ateş hattında sert ve müsamahasız olurdu. Askerini peşinden sürüklemesini<br />

bilirdi (Engin, 1978:52-53).<br />

Yeni stratejiler geliştirip başarı ile uygulayabilen bir liderdir.<br />

23 Ağustos – 13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi. Yunanlılar merkezde<br />

bir kaç noktayı yarınca durumu değerlendiren Mustafa Kemal şu günlük<br />

emrini verdi; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.<br />

Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Bir<br />

kıt’a bulunduğu yerden atılsa bile, ilk durabildiği yerde düşmana karşı cephe kurarak<br />

muharebeye devam eder. Yanlarındaki birliğin çekildiğini gören öbür birlikler<br />

ona bağlı olmazlar. Bulundukları mevziide sonuna kadar sebat ve mukavemete<br />

mecburdurlar (Engin, 1978:122).<br />

Astlarını ve kabiliyetlerini çok iyi bilen ve astlarını bu kabiliyetleri<br />

doğrultusunda yönlendirebilen bir liderdir.<br />

Kariyerinde çok az ceza vermiş ve kumandası altındakilerin hatalarını hep<br />

müsamahayla karşılamıştır. Mahiyetindeki kumandanları karakter özellikleri ve<br />

davranış eğilimleriyle tanıyordu. Birliklerin teker teker savaş kabiliyeti hakkında<br />

hayret uyandıracak derecede doğru bilgi sahibiydi. Mustafa Kemal, kumandanların<br />

karşılaştıkları koşulları değerlendirerek ve ne yapabileceklerini hesaplayarak<br />

karar verirdi (Engin, 1978:125-126).<br />

Yaptığını saklamak riyakarlığından, kendi gibi halkı da kurtarmaya<br />

çalışan bir liderdir.<br />

Falih Rıfkı Atay, bir akşam yemeği sonrası Atatürk’le arasında geçen konuşmayı<br />

şöyle aktarır:<br />

-Çıkıp gideceğimiz sıra kendisine dedim ki :<br />

-Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdı. Biz yanınızdayız. Sizi ve eserinizi<br />

daha iyi tanıyoruz. İzin verir misiniz? Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak....<br />

Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü :<br />

-Dün geceyi yazacak mısın?<br />

-Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?<br />

-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki... Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış<br />

olursunuz (Atay, 1980:12).<br />

Onurlu bir liderdir.<br />

Mustafa Kemal çocukluk yıllarında, pek oyun oynamaz, mahallesinde sokak<br />

oyunlarını seyreder, fakat katılmazdı. Bir gün komşu çocukları birdirbir oynarken<br />

Mustafa Kemal’i de çağırmışlar:<br />

-Gel sen de oyna, demişler.<br />

-Mustafa: “Peki” demiş ve olduğu yerde ayakta durmuş.<br />

-Ama eğil ki atlayalım, demişler.<br />

-Mustafa başını sallayarak:<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

-“Ben eğilmem!” Üstümden böyle atlayabilirseniz, atlayın, şeklinde cevap<br />

vermiş (Atay, 1980:21).<br />

Cesaretli, gerçekçi, uzak görüşlü, esnek bir liderdir.<br />

Milletinin felaket uçurumuna yuvarlanışını uzak görüşü ile sezebiliyorsa ve<br />

bunu gerçekçi olarak değerlendirebiliyorsa, çareler arayıp cesaretle ortaya koyabiliyorsa,<br />

o insan büyük bir askeri liderdir.<br />

Eğer bir insan; okuduğu bir konuyu kavrayınca yazarının çizdiği çerçeveye<br />

bağlı kalmaksızın kendi ölçüleriyle yargıya varırsa, hızlı düşünür, sorunların ortaya<br />

çıkartabileceği yakın ve uzak olasılıkları anında kavrar, cesaretli kararları<br />

duraksamaksızın alabilir ve aşamayacağı engeller önünde esneklik göstermesini<br />

bilirse , bir liderdir (Engin, 1978:11).<br />

Mustafa Kemal Atatürk Dedi ki :<br />

“Ben bir eser vücuda getirdimse milletimin kudret ve kuvvetine ve ondan aldığım<br />

ilhama dayanarak yaptım. Sizleri konuşturdum sizleri koşturdum, yaptım”<br />

“ Büyük işler mühim teşebbüsler ancak müşterek mesai ile gerçekleşebilir”<br />

“Buraya gelecek kimseler arasında ülkeyi temsil niteliğini taşıyanlarla gerektiğinde<br />

hükümet kurmak ve yönetmek yeteneğine sahip olanların bulunması<br />

önemlidir”<br />

“ Şimdiye kadar elde ettiğimiz zaferleri ancak birlik ve dayanışma sayesinde<br />

elde ettik. Zaferin meyvelerini toplamak için de bu yolda devam etmek gereklidir”<br />

“İnsanlar tek başına çalışırlarsa başarılı olamazlar”<br />

“İnsanların yaşamına, çalışmasına egemen olan güç, yaratma ve icat etme<br />

yeteneğidir”<br />

“Her vaziyette her meselede talimat verenle o talimatı uzakta ve bilhassa talimat<br />

verenin temasta bulunmadığı şartlar altında uygulayan arasında görüş ayrılıkları<br />

olabilir”<br />

“Yapmak maddi ve manevi kuvvetleri zeka ve maharetleri birleştirmektir”<br />

“Kumandanlar emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli ve yapılması<br />

mümkün olan konularda emir verirler. Emir verirken kendini o emri yerine getirecek<br />

olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek<br />

ve bilmek lazımdır”<br />

“Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen ilkelerini rehber tutmak lazımdır.”<br />

Tanıklar Mustafa Kemal Atatürk’ü Anlattılar.<br />

“ Mustafa Kemal’in günü, sabahın erken saatlerinde yurdun her yanından gelen<br />

haberleri dinlemekle başlamaktadır. Sekreteri Hayati daha tan ağarırken içi<br />

telgraflarla dolu dosyaları önüne sürmektedir.<br />

Mustafa Kemal, her sabah Hayati’yi kapıda görünce aynı sözlerle seslenir,<br />

Gel bakalım oğlum, yine neler var?<br />

Sekreteri Antep’te Fransız işgal Güçlerinin davranışları konusunda telgrafı okur.<br />

Durumda bir yenilik var mı ?<br />

Fransızları Amerikan Okulun dan atmışlar ama düşman karşı saldırıya geçmiş.<br />

Şehrin içinde ateş açılmış. Şehitler varmış. Mustafa Kemal.<br />

Not al, der. Bu durumda tek çıkış yolu Antep ve Urfa’nın ortak hareket etmeleridir.<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Hayati başka bir telgrafı okur.<br />

Ulusal göçler sonunda Fransızları püskürtmüşler ama silah ve gereç sıkıntısı<br />

çekiyorlarmış. Mardin de silah varmış kendilerine vermelerini istiyorlarmış.<br />

Mardin’e bildirin onlara silah ve cephane versinler.<br />

Urfa daha çemberde.<br />

Oradaki garnizona hem destek güçleri gönderilmeli, bunu ilgililere bildir. Sonucu<br />

da bana haber versinler.<br />

Adana’daki Ulusal güçler kıyıya yakın bir Fransız gemisini ateşe vermeyi başarmışlar.<br />

Bu savaşın en iyi yöntemi düşmanı rahat bırakmamaktır. İyi etmişler.<br />

Çete Reisi Demirci Efe sizi kutluyor.<br />

Bana hala Mustafa Kemal Ağabey diyor mu?<br />

Diyor.<br />

“Aferin ona”<br />

Latife Uşaklıgil anlatıyor:<br />

“ Mustafa Kemal Paşa ile evli bulunduğumuz sıralardaydı, İzmir! deydik. Doktorlar<br />

Paşaya sakin bir yaşantı ve dinlenmesini ön görüyorlardı. Fakat kendileri<br />

ancak birkaç gün buna uydular.<br />

Bir türlü uyuyamadığı gece saat iki sularında bana<br />

Latife ban şimdi bir tramvaya binmek istiyorum, dedi.<br />

O saatte bu olanaksızdı. Ama isteğinin yerine gelmemiş olması onu belki de<br />

üzecekti, kendilerine,<br />

Paşam dinlenseniz daha iyi olmaz mı, vakitte hayli geç oldu, dedim.<br />

Bende vaktin geç olmasından yararlanarak tramvaya binmek istiyorum ya.....<br />

cevabını verince,<br />

Pekiyi, temin edelim dedim.<br />

Telefon edildi ve bir atlı tramvay hazırlandı. Yaver’le birlikte gittik. Bir sürücüden<br />

başka kimse yoktu. Paşa bir ara tramvay sürücüsünün yanına yaklaştı,<br />

sordu,<br />

Sen atları kamçılayarak mı idare edersin ?<br />

Tabii Paşam....... Kamçısız idare mi edilir mi ?<br />

Biz görmedik...<br />

Sen şu yerini bana ver de kamçısız idare edeyim.<br />

Sürücü derhal yerini Paşa’ya bıraktı. Paşa dizginleri ele aldı ve kamçı kullanmadan<br />

atları sürmeye başladı, sürücüye sordu.<br />

Nasıl idare edebiliyor muyum ?<br />

Fevkalade Paşam..... Benden daha güzel idare ediyorsunuz.<br />

Bende senin gibi bir idareciyim. Yüz binlerce insanı yönettim. Onları ölüme<br />

giden yola seve seve sevk ettim, ama hiç birine kamçı kullanmadım, dedi<br />

“Bir 30 Ağustos zafer bayramı gecesi, sofrada Şükrü Kaya’nın<br />

Paşam Kurtuluş Savaşında Başkomutan sıfatıyla savaşlarda verdiğiniz emirler<br />

bir yerde toplanmış mıdır? sorusu üzerine Atatürk,<br />

Bir gün Kurtuluş Savaşının Milli Mücadelenin askerleri tarihini yazacaklar,<br />

belki de benim Başkomutan sıfatıyla bir yazılı ve imzalı emrime rastlamayacaklardır.<br />

Savaş arkadaşlarım buradadır, hep bilirler, ben savaşta her zaman o cep-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

heden bu cepheye gider, yapılması gereken hareketleri komutanlara dikte eder<br />

onlara not ettirir ve kendilerini de inandırdıktan sonra “ şimdi ordu birliklerimize<br />

hemen bu hareketlerin yapılmasını kendi imzanızla duyurunuz” derdim.<br />

“ Gazi Mustafa Kemal Paşa 1923’te Eskişehir’de şehrin ileri gelenleri ile bir<br />

sohbet yaparlar.<br />

Gazi: Yunan işgalinden evvel görmüştüm. Mektepleriniz çok iyi idi. Şimdi<br />

mektepleriniz ne haldedir ? Kaç mektep vardır ?<br />

Maarif müdürü: Beş erkek, iki kız mektebi vardır.<br />

Gazi: Erkek ve kız talebe miktarı ne kadardır ?<br />

Maarif müdürü: Toplam 2000 kadar.<br />

Gazi: Şehrin nüfusu ne kadar ?<br />

Mutasarrıf: Yirmi bin<br />

Gazi: 22 000 nüfus kaç hane sayılır ?<br />

Mutasarrıf: Altı bin hane eder.<br />

Gazi: O halde her haneye kaç çocuk isabet ediyor ?<br />

Mutasarrıf: Üç haneye bir çocuk kadar bir şey....<br />

Gazi: Bu kafi midir ?<br />

Maarif müdürü: Mahalli mektepleri de vardır.<br />

Gazi: Kaç tane ?<br />

Maarif müdürü: Sekiz veya on....<br />

Gazi: Niçin sekiz veya on? Maarif Müdürü bunun adedini bilmezse kim bilecek?<br />

Kesin rakam söylemeli. Mahalle mektebi o kadar önemsiz mi böyle söylüyorsunuz<br />

? Mektepten çıktıktan sonra bu çocuklar dışarıda bir yerde çalışabilirler<br />

mi ?<br />

Maarif müdürü: Hayır<br />

Gazi: Nasıl mektep yapalım ki, bu mektepten çıkanlar çıktıktan sonra aç kalmasınlar?<br />

Maarif müdürü: bir sanayi mektebi lazımdır<br />

Gazi: Her Maarif vekilinin birer program vardı. Memleketin Maarifinde çeşitli<br />

programların uygulanması yüzünden eğitim berbat bir hale gelmiştir. Buna karşı<br />

ne düşündünüz?<br />

Maarif müdürü: O iş vekalete aittir.<br />

Gazi: Tecrübenizden, fikirlerinizden vekaleti haberdar etmiyor musunuz ? Düşündüklerinizi<br />

araştırmalarınızı vekalete yazmıyor musunuz ?<br />

Maarif müdürü: Tecrübem eksiktir. Yeni geldim. Bir şey yazamadım. Bendeniz<br />

Van’da Diyarbakır’da bulunmuştum.<br />

Gazi: Bazı esaslar vardır ki Van’da da, Diyarbakır’da da hiçbir tarafta değişmez.<br />

“ Şimdi barışı izleyen siyasi d<strong>önemi</strong>n baş sorunu bu olacaktı:<br />

Gazinin kendisiyle Rauf Bey ve ötekilerin tasarladığı demokratik kuvvetler<br />

arasında iktidar savaşı.<br />

Mustafa Kemal şu sırada bu konuda bu tartışmaya girmek istemiyordu. Rauf<br />

Bey’in çekilmesinden dolayı üzüntülerini bildirdi. O da,<br />

Üzülmeyin paşam diye karşılık verdi. Bu ülkeyi bir düzine namuslu adamla<br />

yönetebilirsiniz.<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Sonra Sivas’a hareket etti. İstasyonda kabine arkadaşları ve dostları tarafından<br />

tarafından uğurlandı.<br />

Gazi Fethi Bey’i Başvekilliğe atadı. Niçin ismet Paşayı seçmediğini soranlara.<br />

Onu sonrası için saklıyorum, diye cevap verdi.<br />

Telgraf 14 Eylülde Ulus Gazetesinde yayınlandı ve yayınlanmasıyla beraber de<br />

memlekette ve özellikle politika çevrelerinde büyük yankılar yaptı. Atatürk’ün o güne<br />

kadar bir vekile böyle tantanalı telgraf gönderdiği görülmemişti. Vekil değil sanki<br />

başvekilmiş gibi davranılıyor, kendisinden memleketin iktisadi çıkmazdan kurtulması<br />

bekleniyordu. Şahsı için övücü sözler kullanılıyor, radikal çalışmaya teşvik ediliyor<br />

ve bu çalışma sırasında bir engelle karşılaşırsa maddi ve manevi güçlerle destekleneceği<br />

haber veriliyordu. Adeta İsmet Paşa “Kabinenin idari işler Başvekili”idi,<br />

görüntü bu idi. Fısıltılar almış yürümüştü. Bundan en fazla İsmet Paşanın rahatsız<br />

olması tabii idi.<br />

Yaz geçmiş Atatürk Ankara’ya gelmişti. İsmet Paşa kendisini ziyaret için Çankaya’ya<br />

çıktı. Az sonra konuşma memleketin iktisadi işlerine geçmişti. Atatürk<br />

Celal Bayar’dan memnun olup olmadığını sordu. İsmet Paşa,<br />

Terbiyeli bir insandır, kendisini sevdiğimi bilirsiniz, dedi. Sonra ekledi, teşekkür<br />

telgrafına verdiğiniz cevap görülmemiş bir şeydi. Atatürk,<br />

Nasıl?.... dedi.<br />

İsmet Paşa serzenişli bir sesle,<br />

Bir bakana değil, bir başbakana çekilmiş gibi...... Bu telgraf karşısında müsaade<br />

ediniz de başvekilliği kendisine terk edeyim....<br />

Atatürk bir kahkaha kopardı. İşi şakaya dökerek,<br />

Şimdi değil, ileride.... Onunda sırası gelir! Dedi (Baykal, 2004).<br />

2. MAHATMA GANDİ’ NİN LİDERLİK ÖZELLİKLERİ<br />

Sakin ve dengeli bir liderdi.<br />

Gandi kendi benliği ile çelişkiye düşmemiş oluyor ve haksızlık yapan kişilerle sabırla<br />

ve barış içinde çatışmak için güç kazanıyordu. O sözleri ve düşünceleri ciddiye<br />

alıyordu. Eğer bir ahlaksal düşünü bir kere doğru bulursa, onu kendi hayatına uygulaması<br />

gerektiği kanısında idi. Ancak bunu yaptıktan sonradır ki, bu düşünü başkalarına<br />

salık verebilirdi. Yalnız kendi uyguladıklarını başkalarından istiyordu.<br />

Sağlına dikkat eden bir liderdi.<br />

Gandi, bedensel direnme gücünü, doğaya uygun bir hayat yaşamasına ve<br />

sağlığa uygun bir şekilde beslenmesine bağlar.<br />

Ruhsal güce sahip bir liderdi.<br />

Gandihi’nin topluluk eğitimi konusundaki görüşleri geleneklerden tamamen<br />

sıyrılmıştı.<br />

Gokhale; Gandi’de çevresindeki basit insanlardan kahramanlar ve kendini<br />

adamışlar çıkaracak büyük bir ruhsal güc vardır.<br />

Maddi zevkler, şöhret, yükselme gibi isteklerle hiçbir ilgisi olmayan<br />

ve doğru bildiği yolda yürümekten başka hiçbir şey düşünmeyen<br />

bir liderdir.<br />

Oxfort’tan profesör Gilbert Murray, Hibbert Journal’daki şu yazısı ile anlatıyor:<br />

maddi zevkler, şöhret, yükselme gibi isteklerle hiçbir ilgisi olmayan ve doğru<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

bildiği yolda yürümekten başka hiçbir şey düşünmeyen bir insanla çarpışırken<br />

çok dikkatli olmak gerekir. O tehlikeli ve huzur kaçırıcı bir düşmandır; çünkü kolayca<br />

altedilebilecek vücüdunun manevi hayatı üzerinde hiçbir etkisi yoktur<br />

(fischer, 1971:71).<br />

Empati yapan bir liderdi.<br />

Gandi yedi ay boyunca, sürekli olarak, ağır bir iklimin hüküm sürdüğü ülkeyi<br />

gezdi. Yemeğini dolu, sıcak, kirli trenlerde yedi. Kendisinden birşeyler öğrenmek<br />

isteyen yüzbinler üstünde insan toplulukları önünde konuşmalar yaptı. Bağırışan<br />

insanlar her yerde mahatmayı görmek istiyorlardı, onu görünce kendilerini yükselmiş<br />

sayıyorlardı. Bir köy halkı, eğer Gandi’nin treni köylerinde durmazsa, trenin<br />

önüne yatacaklarını bildirdi. Tren durdu ve uykusundan kaldırılan Gandi, gözüktüğü<br />

zaman, itişen kalabalık diz çöktü, herkes ağlıyordu. Yedi aylık süresince<br />

Gandi hep aynı yemeği yedi: Günde üç öğün süt, 3 dilim ekmek, 2 portakal, taze<br />

yahut kuru üzüm.<br />

Gerçekçi, harekete geçirmek için farklı metotlar kullanan bir liderdi.<br />

Gandi gerçekçi idi. Ben pratik bir gerçekçiyim derdi. Onun gerçekçiliği kötülüğün<br />

planlarını içine almayı değil, kötülükle mücadele etmeyi gerektiriyordu. İyiliği<br />

harekete geçirmek için hindu-müslüman dostluğu adına bir oruca başladı.<br />

Gandi’nin oruç tutması, insanları birleştirmek amacı güderdi. “şu anda iki topluluğu<br />

birleştirmek için yazıp söylediklerim yararlı olmuyor.” O halde, oruç tutmalıyım.<br />

Eğer batılı birşey bilidrmek isterse, konuşur, tartışır. Fakat doğu insanı oturur<br />

oturur, düşüncelere dalar ve acı çeker. Gandi doğu ve batı yöntemlerini birlikte<br />

kullanıyordu.<br />

Yaşantısıyla örnek olan bir liderdi.<br />

Gandi’nin sarındığı örtü, atkıları, yatak takımları, mendilleri, hep kendi dokuduğu<br />

khadi adı verilen kumaştandı. Bunu giyen Hintlilerin sayısı hergün artıyordu.<br />

Giyenler bu bizim özğürlük üniformamız diyorlardı.<br />

Yardımlaşmayı teşvik eden bir liderdi.<br />

Gandi’nin ülküsü, kalkınmış mutlu bir Hindistan görmekti. Gandi kendi hayatında<br />

gönüllü olarak yoksulluğu seçmiş olması ve büyük varlıkları bu uğurda tepmesinden<br />

çıkmadır. Gandi varlıklıların, bir kısım mallarını yoksullara vermelerini<br />

öğütlüyordu.<br />

Korkusuz bir liderdi.<br />

Gandi korkusuzdu. Diğer özelliklerinin yanısıra en çok bu özellik, onu 20-30<br />

yaşları arasında orta bir insan olmaktan çıkarıp olağanüstü bir insan yapmıştı.<br />

Herkesin farklılığını kabul eden ve herkesi seven bir liderdi.<br />

Eğitimci olma niteliğini sürdüren Gandi, insanları oldukları gibi alıyordu. Onlara<br />

karşı duyduğu sevgi, kendini hoşgörülü yapıyordu. Kendisine çok sert kurallar<br />

uyguluyordu. Diğer insanlara karşı ise yumuşaktı.<br />

Güvenilir bir liderdi.<br />

Gandi yalnız söz söylemekle kalmamış, birşeyler yapan bir çaba adamı ve<br />

verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren bir önderdir.<br />

Konuksever bir liderdi.<br />

Gandi doğuştan demokrattı. Gandi insanları soyut olarak değil, çevresindeki<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


kadınları, erkekleri, çocukları seviyordu. Umudu tek tek kişilere ve kişilerden<br />

oluşmuş topluluklara yardım edebilmekti. Gandi her şeyden önce konukseverliği<br />

ile karşısındakinin direncini daha başlangıçtan kırıyordu. Gandi’nin sözünden<br />

dönmezliği insanların onun tasarılarına uymalarını sağlıyordu.<br />

Şakadan hoşlanan bir liderdi (fischer,1971).<br />

Stratejik bir liderdi.<br />

Gandi, “stratejimiz, haksız bir hükümete karşı meydan okuma kabilinden olarak,<br />

ehemmiyetsiz bir nizama aykırı hareket etmektir,” diyor.(Jeanette,<br />

1971:108)<br />

Takipçileriyle omuz omuza, ekip çalışmasına yatkın ve etkileyici bir<br />

lider.<br />

Gandi zevkle kamp kuruyordu. Büyük kazanlarda pişen çorbayı kendi elleriyle<br />

karıştırıyordu. Yardımcı gönüllülerle birlikte halka hela yerleri kazmasını, çöp<br />

ve pislikleri atmalarını öğretti. Sağlık bakımı hakkındaki bu ilk derslere gösterilen<br />

alaka ve ittat, liderleri çok memnun etmişti. (Jeanette, 1971:111)<br />

Vizyon sahibi bir liderdi.<br />

“Zenginlik ve ihtişamla süslenmiş asilzadeleri, sayıya gelmeyen fakirlerle kıyas<br />

ediyorum. Ve bu asilzadelere demek istiyorum ki, siz bu mücevherlerden soyunmadıkça<br />

ve bu serveti vatandaşlarınızın menfaatine kullanmadıkça, Hindistan kurtuluş<br />

yüzü görmez.”(Jeanette, 1971:125)<br />

Davasında ısrarcı ve son nefesine kadar mücadele eden bir liderdi.<br />

Gandi yattığı yerden, gazetelere yazılar yazarak, zulme karşı şiddetsiz, sevgi ve fedakarlık<br />

ruhu ile muhalefetin nasıl yapılabileceğini izah ediyordu (Jeanette,<br />

1971:147).<br />

Eğitime önem veren bir liderdi.<br />

“Hürriyetimizi bir eğitim seferberliğiyle kazanacağız. Bu seferberlik, milyonlarca<br />

halkımızı, satyagraha için hazır hale getirinceye kadar tesirli bir kongrenin sürekli<br />

baskısı ve şiddetsiz mukavemetin kuvvetiyle devam edecektir.” (Jeanette,<br />

1971:159).<br />

Gerçek adı Mohandas Karamçhand Gandi olan Mahatma Gandi 2 Ekim<br />

1869 yılında, Batı Hindistan'ın Kathia war yarımadasındaki Porbandar liman kasabasında<br />

dünyaya geldi. Hindistan'ın bir eyalet hükümetinin Başbakanı,<br />

'Devvan'ın oğluydu. Adı 'Karamçhand' olan, fakat Kaba Gandi olarak bilinen,<br />

Başbakan, paraya ve maddiyata önem vermeyen ve bu yüzden varını yoğunu<br />

hayır kurumlarına bağışladıktan sonra, ailesine hiç bir şey bırakmayı bile düşünmeyen<br />

biriydi. Annesi Putlibai, dindar ve hayırsever bir hanımdı. Kendini<br />

hastalara adamış, onların bakıcılığını yapıyordu. Gandi, 13 yaşındayken anne<br />

ve babasının isteği üzerine evlendirildi. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra babası<br />

öldü. Delikanlı çağında öğrenim için İngiltere'ye gönderildi ve avukat oldu. İngiltere'de<br />

bulunduğu süre içinde özgür ve Hıristiyan yoksullarla ilişki kurdu. O zamanlar<br />

henüz yeni bir şey sayılan 'L. Tolstoy'un şiddet ve kötülükle işbirliği yapılmaması<br />

düşüncelerini iyice benimsedi. 1891'de öğrenimi bitmiş ve Hindistan'a<br />

döndü (Sinha, 1972:62).<br />

Haksızlığa boyun eğmeyen bir liderdi.<br />

Mahatma Gandi'nin sesi çok saygılı bir sesti. Fakat haksızlığa boyun eğme-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

mek kararı korkunç ve acımasız bir biçimde gözlerinden okunuyordu. Bu sesin<br />

öncülüğü altında, Hindistan sessiz, fakat güçlü bir başkaldırma düzenleyerek<br />

Türkiye için İngiltere’ye karşı ayaklanıp onlarla olan işbirliğine son vermek istedi:<br />

«Aklî dengesi yerinde olan bütün vatandaşların söyleyeceği bir tek şey<br />

vardır; o da Türkiye' ye yapılanların çok haksızca olduğu ve bu sona erinceye<br />

kadar da sizinle işbirliği yapmayacağımızda» (Sinha, 1972:57).<br />

Birisi orta boylu, zayıf, göz kamaştıran gri-mavi gözlü, Çanakkale kahramanı<br />

olarak bilinen, ünlü Türk kılıcıyle düş manla savaşıp vatanın bütünlüğünü<br />

korumaya kararlı Mustafa Kemal Paşa'ydı. Öbürüyse, ufak tefek, siyah<br />

gözlü, zayıf yüzlü, başında beyaz küçük takke bulunan, vücudu beyaz<br />

kumaşla sarılı bir adamın önderliğinde, Güney Afrika Savaşı kahramanı<br />

olarak tanınan Mahatma Gandi'ydi. O yumuşak, şiddet aleyhtarı ve sömürgecilerle<br />

işbirliğinden sakınan davranışlarıyla kötülerin elinden adaleti almaya<br />

kararlıydı. O'nun silahı kurşunlar ve süngüler değildi, yün ve yumak<br />

rehberi, çıkrık ise silahıydı. Aralarındaki bütün bu farklara rağmen her ikisi<br />

de kendi ülkelerinde aynı hedefler için savaşan iki büyük önderdiler. Amaçları,<br />

adalet için savaşmak, toplumsal kötülükleri ve emperyalizmi önleyerek<br />

dürüst bir ulusal yaşantıyı güvenlik altına almaktı (Sinha, 1972:58).<br />

Alçak gönüllü bir liderdi.<br />

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Hindu-Müslüman birliği lideri olarak meydana<br />

çıkan Mahatma Gandi, hayatını ve kendini insanlığa adamış çok alçak gönüllü<br />

bir insandı. Sonsuz sabrı ve halka duyduğu sevgisiyle daima adaletin sağlanması<br />

için uğraşmış, halkı tehdit eden bütün kanunsuzlukları yermişti (Sinha,<br />

1972:62).<br />

Ayrımcılığı kabul etmiyen ve düzeltilmesi için and içen bir liderdi.<br />

Mahatma Gandî; İslâm, Hindu ve Hıristiyan karışımı insancıl düşünceleri<br />

benimseyerek, felsefesini genişletti. Halka, Musa Peygamber gibi yardımlarda<br />

bulunuyor, sonunda tartışma sırasında duyguları incinse bile, yine de aralarını<br />

bulup gönüllerini hoş etmeye çalışıyordu. Irk ayrımı sorunu iyice büyüyüp kendini<br />

göstermeye başladığı zaman, yeni birleşmiş hükümetin halka 'İsrail tanımayan<br />

Firavun' gibi davranışlarında, Mahatma Gandi halka önderlik yapmaya<br />

koyuldu. Güney Afrika'nın ırk ayrımı kanunları Gandi'ye o kadar vicdan azabı<br />

çektiriyordu ki, bu haksızlık ortadan kalkıncaya kadar orada kalmaya ant içti<br />

(Sinha, 1972:63).<br />

Davası uğrunda hiçbir zorluktan kaçmayan ve kazanacağına inan bir<br />

liderdi.<br />

1912-13 yıllarında Gandi, Güney Afrika Irk Ayırımı Kanunu'na karşı ilk<br />

pasif direnmesine girişti. Bir yanda şiddete karşı Gandi'nin pasif uğraşıları,<br />

öbür yanda ise Hükümet kuvvetleri, zulüm ve işkence vardı. Gandi dört kere<br />

yakalanarak tutuklanmış, sayısız hakarete uğramıştı. Fakat yılmayan direniş<br />

gücü ve büyüleyen yüce kişiliğiyle uğraştı ve sonunda kazandı. Böylece sertlik,<br />

nezaketin karşı sında eğilmiş oldu. Yirmi yıllık fedakârlıktan sonra, Smuts<br />

-Gandi anlaşmasıyle pasif uğraşı üstün gelmişti. Böylece sertliğe karşı uysallık,<br />

direnişe karşılık vermemek ve haksızlığa karşı hak, kazanılmıştı (Sinha,<br />

1972:65).<br />

12<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Sorunları kanunlara göre çözen, etik kurallara uyan, sabırlı ve kararlı<br />

bir liderdi.<br />

Mahatma Gandi pratik bir adamdı. Öyle ki, Türkiye konusunda Hükümet'ten<br />

bir şey isterken, bunu 'kanunî yönden çözümleyip dünyayı kendisine<br />

güldürmemeyi başarabiliyordu. Attığı her adımın bir anlamı, manevî desteği<br />

ve kesin bir kararı vardı. Sabırlıydı, bekleyebilirdi. Sonuca göre, ya karşı çıkar<br />

ya da memnun olurdu. Bazı kimseler Pencap kırımını göz önünde bulundurarak,<br />

güvenliği kutlamaktan kaçınan halk için ikinci bir bahane olarak gösterilmesini<br />

istedikleri zaman Gandi, onlara «Pencap kırımına karşı büyük bir<br />

üzüntü duyduğu halde bunu yine de Hilâfet ve Türk sorunuyle karıştırmak istemediklerini,<br />

çünkü böyle bjr hareketin Türk davasını baltalayacağını,» söyledi<br />

(Sinha, 1972:76).<br />

Kamuoyu oluşturan ve iletişime önem veren bir liderdi.<br />

Gandi'nin 1919 yılı boyunca bütün amacı, Müslüman kardeşleri uğruna şimdiye<br />

kadar yapmış olduğu halkı kışkırtmalar, toplantılar, söylevler ve sessiz gösterilerle<br />

(yani oruç, dua ve grevlerle) Hindistan Hükümeti'ne baskı yaparak, Türkiye<br />

konusunda düşündüklerini ve bu yolda yapmak istediklerini, Hindistan Hükümeti'nin<br />

de üstünde olan Majesteleri Londra Hükümeti'ne ve aynı zamanda<br />

Paris'teki Barış Konferansı'na iletilmesini sağlamaktı. Bundan da anlaşılıyor ki,<br />

Gandi toplantılar, kongreler, nutuklar ve dileklerle halkı kışkırtarak meydana gelen<br />

tehlikeli durumu ortadan kaldırmaya çalışmıştır (Sinha, 1972:77).<br />

Verdiği sözü tutan ve verilen sözün tutulmasını takip eden bir liderdi.<br />

Hak ve adalet adına başlayan savaşın haksızlık ve silahsızlandırmayla sonuçlanmasını,<br />

İtilâf Devletleri'yle Britanya' nın zorla kabul ettirdikleri antlaşmalarla<br />

Türk ve Arap ülkelerinin zincire vurulmasını gören Gandi iyice sarsılmıştı. Hak ve<br />

adaleti seven bir insan olarak, politika ya da din, onun için hiç bir anlam taşımıyordu.<br />

Nitekim Gandi'nin bütün çabaları, üç büyük devlet liderinin verdikleri<br />

resmî sözlerin yerine getirilmesini görmekti.<br />

Sömürgeciliğe karşı ve herkesin kendi geleceğini kendisinin seçmesi<br />

gerektiğini düşünen (Derokratik) bir liderdi.<br />

Gandi'nin düşündüğü ve üzerinde durduğu başka bir konu da, kendi geleceğini<br />

seçme yöntemiydi. Aslında Gandi, doğru ve etraflıca düşünen, adalet sahibi<br />

bir kişiydi ve Hindistan için özerklik sağlamak çabasındaydı. Ne Arapları ne de<br />

başka bir devleti kendi kendisini yönetmek isteğinden yoksun bırakmak istemiyordu.<br />

Her ulus, sömürünün pençesinden kurtulup kendi özgürlüğüne kavuşmalıydı<br />

(Sinha, 1972:89).<br />

Fedakar, vefalı ve korkusuz bir liderdi.<br />

Gandi, halk önünde şöyle bir konuşma yaptı:<br />

«Bu çekişme belki uzun sürecek, acı ve şiddetli olacak, fakat şunu iyi bilin ki<br />

yapılan her fedakârlık, bu uğraşı için çok değerlidir.»<br />

Aynı zamanda, Türkiye'ye adalet tanınması konusunda fedakârlıklar isteyen<br />

düşüncelerini şu biçimde açıkladı :<br />

«Kayıtsızca adaleti çiğneyip 70 milyon Müslüman kardeşimin din duygularını<br />

yaralayan kimselerin tatlı sözleri yerine, tutuklanmayı tercih ederim.»<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 13


MAKALELER<br />

Doğru sözlü ve gerçekçi bir liderdi.<br />

Gandi'nin çağdaşı ve hareketin görgü tanığı olan Müslüman bir yazar, gördükleri<br />

karşısında şaşkınlığını şu kelimelerle belirtiyor: «Mahatma Gandi' ye karşı<br />

olan bütün saygıma rağmen, bir grup Müslümanın onun önünde sanki peygambermiş<br />

gibi eğidiklerini gördükçe sınırsız bir şaşkınlığa düşüyorum, çünkü biz<br />

Müslümanlar için kutsal Peygamber Hz. Muhammet'ten sonra her hangi bir kimseyi<br />

peygamber kabul etmek günahtır.» Gerçekte bu, Mahatma Gandi'nin alçak<br />

gönüllülüğüne, doğru sözlülüğüne ve gerçekçiliğine saygı duymaktan başka bir<br />

şey değildi (Sinha, 1972:132).<br />

Öfkesini bastıran, ölümü herzaman karşılamaya hazır ve politik mücadele<br />

yapan bir liderdi.<br />

1922 yılı Gandi'nin: «Halkımız hapiste yatmaya hazır olmadıkça ve biz ölümü<br />

karşılamaya, öfkemizi bastırmayı beceremedikçe Pencap ve Türkiye'deki sorunlar<br />

çözümlenemez.» diyen çağrısı üzerine, tam bir politik mücadeleyle başladı<br />

(Sinha, 1972:133).<br />

Pasif direnmenin gücüne inanan ve genel uygulama öncesi test yapabilen<br />

bir liderdi.<br />

Gandi'yi şiddete baş vurmaktan alıkoyan başka bir neden de, pasif direnmenin<br />

gücüne olan sarsılmaz inancıydı. Her şeye rağmen Gandi, ortamın artık hataların<br />

derhal düzeltilmesi için, köklü bir silah olan 'Şiddetsiz İtaatsizliğe' hazır, olgun<br />

bir duruma geldiği kanısındaydı. Bombay Eyaleti'nde 87.000 nüfuslu<br />

Bordoli ilçesini, bütün Hindistan'ı kapsayacak olan bir kamparyanın ilk deneme<br />

bölgesi olarak seçti (Sinha, 1972:134).<br />

Büyük bir ilke adamıydı ve ilkelerine son derece bağlı bir liderdi.<br />

Gandi, büyük bir ilke adamıydı ve ilkelerine son derece bağlıydı. Hareketine,<br />

'Şiddete Baş Vurmama' adı altında başlamış ve halkı buna inandırmıştı. Şimdi hareket<br />

şiddete dönüşünce, ilkesine karşı olduğu için, olayları hoşgörmesi imkânsızdı.<br />

Kendisi de itiraf ediyordu: «Kendi ilkelerimizi reddetmekle suçlanmak ya da Tanrı'ya<br />

karşı günah işlemektense korkaklıkla suçlanalım daha iyi.» (Sinha, 1972:136)<br />

Şiddet hareketlerine, ülkesinin bağımsızlığını feda edecek derecede<br />

karşı bir liderdi.<br />

Herkes şunu anlamıştı ki, Gandi, özellikle Asya' da, genel olarak da dünyadaki<br />

öbür devlet adamlarından farklı olarak, gerekirse, bir tek şiddet hareketine başvurmaktan<br />

kaçınacak ve ülkesinin bağımsızlık umudunu feda etmeyi göze alacak<br />

yaradılışta bir insandı.<br />

Gandi bundan başka: «Kaba kuvvetin kırmızı şarabı ve zayıf ırkların yağmasıyla<br />

beslenen hiç bir İmparatorluk şimdiye kadar, umduğu kadar uzun yaşayamamıştır;<br />

dünyadaki fiziksel yönden zayıf ırkların düzenli sömürüsüne ve açıkça<br />

kaba kuvvete sırtını dayamış bulunan İngiliz İmparatorluğu da eğer evrene hükmeden<br />

âdil bir Tanrı varsa yaşaya- mayacaktır (Sinha, 1972:137).<br />

Herkesin içtenlikle saygı duyduğu bir liderdi.<br />

Mahatma Gandi, yargılama salonuna girdiğinde bütün salon kendiliğinden<br />

ve içten gelen bir saygıyla ayağa kalktı. Bu narin, sakin ve halim selim görünüşlü<br />

adam, dar elbiseleri içerisinde herkeste büyük bir saygı uyandırmaktaydı<br />

(Sinha, 1972:140).<br />

14<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Harekete geçiren ve etkileyici bir liderdi.<br />

Aradan iki yıl bile geçmeden, bu yarı çıplak, çıplak ayaklı silahsız ihtilâlci büyük<br />

ölçüde bir ayaklanma yarlatabilmiş, dört yüz milyonluk bir ulusu uykusundan<br />

uyandırmış ve onların gönüllerindeki ateşi alevlendirerek haksızlığa uğramış<br />

bir ülkeye manevî destek olmuştu. Gerçeği söylemek gerekirse, şayet Gazi Mustafa<br />

Kemal Paşa, Türk İstiklâl Savaşı'nın kılıcı ise, Mahatma Gandi de, manevî desteklerinden<br />

biriydi (Sinha, 1972:184).<br />

Değişimci, dönüşümcü ve girişimci bir liderdi.<br />

Mustafa Kemal gibi Gandi'nin de, memleketinde yapılması gereken bir toplumsal<br />

yenileşme ve yenileştirme arzularını şu sözleri ispatlar: «Ben Hindistan'ı<br />

sadece İngiliz boyunduruğundan kurtarmak değil, memleketimi her türlü boyunduruktan<br />

kurtarmak istiyorum.» «Yapılması gereken yenileştirmeler dıştan çok,<br />

memleketin içinde yapılmalıdır.» «Memleketimizdeki toplumsal kötülüklerin bağımsızlığa<br />

doğru attığımız adımlarımızı engellediğinin ne kadar eriken farkına varılırsa,<br />

istediğimiz amaca o kadar çabuk yetişiriz.» «Toplumsal reformları ertelemek<br />

için, bağımsızlığa erişmeyi beklemek, bağımsızlığın anlamını bilmemekten<br />

dolayıdır.»<br />

Bu yüzden, bağımsızlık tasarılarının yanı sıra, girişimlerine hız veren güç, toplumların<br />

eğitiminde kendini göstermiş ve onu ayakta tutmuştur (Sinha,<br />

1972:247).<br />

Glasgovv Herald'da T. Z. Hodgend, şöyle yazıyordu: «O, (Gandi) Hindistan<br />

hareketinin, Doğu'yla Batı eşitliğini sağlama çabalarının ruhu ve aynı zamanda<br />

gününün en güçlü, fakat en şaşırtıcı kişiliğine sahip insandır.»<br />

O, Mustafa Kemal'in reformlarını büyük bir ilgiyle sessiz bir seyirci olarak yıllarca<br />

izledi ve sonra belki de Fransız filozofu Voltaire gibi haykırdı: «Sizinle aynı<br />

düşüncede olmayabilirim, fakat ben ölünceye kadar sizin bunları söyleme hakkınızı<br />

savunacağım.» (Sinha, 1972:260)<br />

3. ADOLF HİTLER’İN LİDERLİK ÖZELLİKLERİ<br />

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Yukarı Avusturya'nın Braunau kasabasında<br />

doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Linz şehrinin<br />

realschulesinde yaptı. On üç yaşında babasını, on altı yaşında annesini kaybetti.<br />

Orta öğrenimini bitirince ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi<br />

sınavına girdi ancak başarısız oldu. Alman Tarih derslerinde Akademideki Profesörlerin<br />

Yahudi olduğu, ve Yahudilere Karşi ilk kinin burada oluştuğu anlatılır.<br />

Bir başka resmi tez ise Hitlerin annesinin ölüm anında gelen doktor bir<br />

yahudiydi. Adolf Hitler annesinin ölümünü kabullenemeyip, bu yahudi doktoru<br />

sorumlu tuttu. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca<br />

Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra<br />

Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi<br />

Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın<br />

adını NSDAP (Nationalsozialistische deutsche Arbeiterpartei/ Nasyonal Sosyalist<br />

Alman İşçi partisi) olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Taraftarlarına argoda<br />

"Nazi" isim verildi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen "Führer" lakabını<br />

verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi<br />

Almanya'yı Versay'ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 15


MAKALELER<br />

Alman kanını taşıyanlara hasredilmesin lazım geleceği programın esaslı maddelerindendi.<br />

Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından<br />

birini teşkil eder. Völkische Beobachter adlı Gazeteyi yandaşları çıkarıyordu.<br />

Josef Göbels bu Gazetenin tamamen partibülteni halini almasını sağladı.<br />

Gazetede fırkasının fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.<br />

1924'de Münih'ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat<br />

başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman<br />

içinde "Mein Kampf" (Mücadelem) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Aynı zamanda<br />

fırkanın yeni teşebbüslerini hazırladı. 1924 ve 1929 yıllar arasında<br />

partisi başarısız kaldı. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden beri daha fazla oy<br />

kazanabildi. 1930 seçimlerinde yüzde 18 oylar ile SPD'den sonra ikinci büyük<br />

parti oldu. Hitlerin oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden<br />

daha fazla kırsal bölgeler ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta<br />

ve üst kesimden geldi.<br />

Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda anayasa değişikliği hakkını<br />

elde etti. Hemen ardından diğer Partileri yasakladı. Almanya'da aşırı çoğalan<br />

işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, iş sahası açtı. Bunların en bariz örneği otobanlardır.<br />

Görünümde halkın hizmetine Otoban inşaa ettirdi, yıllar sonra anlaşıldı<br />

ki, bu yollar tanklar için hazırlanmış. Batı Avrupa ülkelerini ve Rusya'yı karşısına<br />

aldı. Bu cephe genişliği II. Dünya Savaşı'nın sonucunu belirleyen en önemli<br />

etken oldu. Savaş sonucunda Almanya'nın yenilgisini gören Adolf Hitler Savaşın<br />

bitimine günler kala kendini vurdurarak intihar etti (1945)<br />

İnsanlık tarihinde, siyasi hiçbir lidere Adolf Hitler'e tapıldığı gibi tapılmamıştı;<br />

Hitleri izleyen kitlelerin sayısı, neredeyse diğer liderlerin tümünü izleyenlerden<br />

fazlaydı; üstelik hemen hepsi seviyordu ve hayrandı.<br />

Çok yazılıp çizilen siyasi ve askeri kişiliğinin ötesinde Adolf Hitler kimdi ya da<br />

neydi? Oniki yıl onun basın sözcülüğünü yapan Otto Dietrich "Çılgınca milliyetçi<br />

düşünceleri olan şeytani bir adamdı..." diyordu.<br />

Hitler ve yandaşları korkuyorlardı; karşıt güçler harekete geçmişti ve cezalandırılacaklardı.<br />

Son anda bile; Berlin düştüğünde, metroya sığınmış 300.000 Alman<br />

vardı ve Hitler çılgınca emirler verdi; "Metroyu sular altında bırakın, herkes<br />

ölsün, bu bir büyü ayinidir ve kurban gerektirir, böylece yerdeki güçler yardımımıza<br />

koşacaktır." Gerçekten çıldırmış mıydı? Yoksa öğretiyi mi uyguluyordu?<br />

1923'e geri dönelim<br />

Aydınlardan uzak olun, onlar bugün sizi bir konuda desteklerken, yarın tersini<br />

yaparlar. Ama kitle oluştuğu zaman, söylediğiniz her şey kalıcı olan hipnotik bir<br />

etkidir, önemli olan irademi kabul ettirmem" dir; bu psiko-biyolojik bir olaydır;<br />

yabancı fikirler rakiplerinin elektrik alanına yerleşirler ve hastalık belirtileri başlar.<br />

Artık önemli olan, direnişi kırmaktır; işte o zaman zehirlenmenin yarattığı yıkımı<br />

artırmak en iyi yöntemdir. Buna manevi zehirlenme diyebilirsiniz... "Danzig Krizi<br />

konuşmasından...<br />

"Allah beni, insanlığın kurtarıcısı olarak seçti."<br />

"Bilim, toplumsal bir olaydır ve bütün toplumsal olaylar gibi, kitleye getirdiği<br />

kar ve zarardan başka bir meşru sınıra sahip değildir... Şansıma teşekkür ediyorum<br />

ki, beni bilimsel eğitimden korudu. Bu sayede, bazı ilkel inançlardan uzak<br />

16<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


kalabildim. Her şeyi anıtsal bir tarafsızlık ve buzdan bir ruhla yargılıyorum... Allah,<br />

beni insanlığın kurtarıcısı olarak tayin etti." Bir yemek konuşmasından...<br />

"Evrensel Yöneticiler Tarikatı"<br />

"Bireysel vicdani ve sorumluluğu öne alan Hıristiyan doktrinine karşı, bireyin<br />

hiçliğini ve onun milletin göze görünen ölmezliği içinde kalıcılığını kabul eden<br />

kurtarıcılık doktrinini koyuyorum. insanların, bir kurtarıcının açısı ve ölümüyle satın<br />

alınıp kurtarılması inancını kaldırıyor ve onun yerine yeteneklerin kalıcılığı<br />

inancını öneriyorum... Merhametin tek bir tedavisi vardır; o da hastayı ölmeye<br />

bırakmak. Kutsal Kadehin "Graal" bahsettiği ölümsüzlük, yalnız soylu ve asil kanlı<br />

insanlar içindir... Artık milletlerin rekabeti değil, ırkların mücadelesi geçerlidir...<br />

Yahudilerin Allah'ı mevcut olmayacaktır, zor zamanlar geçirecegiz ve engelleri<br />

bizzat ben ortaya çıkaracağım. Sadece en sert ve erkek ırk kalıcı olacaktır ve<br />

dünya yeni bir çehre alacaktır. Bir gün, İngiltere, Fransa ve Amerika'nın yeni liderleriyle<br />

anlaşabileceğiz ama bunlar öncelikle katılmak suretiyle sistemimizi tamamlamalıdırlar.<br />

O zaman Nasyonalizm'den büyük bir şey kalmayacaktır. Çesitli<br />

diller konuşan ama tümü aynı kökten gelen, tümü evrensel yöneticiler tarikatının<br />

üyesi olan güçlü insanlar arasında anlaşma olacaktır."<br />

Siyasi bir sohbetten...<br />

Hitlerin hayatı, kendi başına çelişkilerle dolu. Bunlardan biri kendini oldu bitti<br />

Yahudi düşmanı olarak göstermesine rağmen, Yahudi olan Eva Braun ile uzun<br />

süre beraber yaşadı. Kendini 1. Numaralı Kominist düşmanı ilan etmesine rağmen<br />

o zamanın Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Josef Stalin ile karşılıklı "Saldırmazlık<br />

Paktı"imzaladı.<br />

Kendini bir Piyon gibi değerlendiren Krupp, Deutsche Bank , Thyssen emperyalist<br />

şirketlere, seçimi kazanana kadar göz kırpmış, Şansölye olduğu ilk gün<br />

kürsü de "Beni buradan hiç kimse sağ olarak indiremeyecektir" demiştir<br />

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Hitler).<br />

Etkileyici konuşan bir liderdir.<br />

Toplum büyülenerek sürü haline getirilmiştir. Beyaz Saray Psikiyatrı Prof.<br />

Vamık D. Volkan'dan şu satırlarla başlayayım: "O konuştukça Tanrı'nın pelerini<br />

hışırdıyormuşçasına bir etki oluşturuyordu..." Bu satırlar, "Hitler'in sesindeki gücü<br />

tanımlamak için" Alman basınında yer almış. Alman halkının bilinçaltına, Hitler<br />

ile Tanrı arasında ilişki mesajı veriliyordu böylece...<br />

Simgeler kullanan bir liderdir. Berlin'deki her büyük sanat mağazası<br />

vitrininde "Hitler'in başında hareyle çevrelenen portresi" yer alıyordu. Sadece<br />

İsa'nın ve diğer Azizlerin başları üzerinde görülen bu hare, fotoğraflarda<br />

Hitler'in de başını Tanrı'nın kutsadığı taç gibi süslemekteydi. Hitler de "on<br />

emir"in projeksiyonunu kendi d<strong>önemi</strong>ne taşıyan kişisel imajlarla yansıtıyordu<br />

topluma.<br />

Kutsanan bir liderdir. Örneğin, Eylül 1937'de yapılan Nürnberg Rallisi'nde<br />

Hitler'in fotoğrafının altında Yuhanna<br />

İncili'nin başlangıç dizesi yazıyordu: "Önce söz vardı..." Konuşmaları böylece<br />

kutsanmış oluyordu.<br />

Keyfi hareket eden bir liderdir.<br />

Altıncı emir ise şöyle saptırılmıştı: "Öldürmeyeceksin, fakat çöreğin bozuk par-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 17


MAKALELER<br />

çası olan Yahudileri, eşcinselleri, çingeneleri ve fiziksel ya da zihinsel yetersizliği<br />

olanları öldürmelisin."<br />

Etrafındaki arkadaşları tarafından yüceltilen bir liderdir.<br />

Başını Tanrı'nın kutsadığı hare süslemeden önce "Führer" miti nasıl yaratılmıştı?<br />

Üç örnek.... Propaganda nazırı Göbbels, "Hitler hakkında espri yapılmasını"<br />

yasaklamıştı. Hitler'in bir sanatçı olmaya çalıştığı günlerde yaptığı yağlıboya<br />

resimler ve suluboya çalışmalar toplatılmıştı.<br />

Göbbels'in başında bulunduğu propaganda grubundan izin alınmaksızın<br />

Hitler'in yazmış olduğu "KAVGAM" kitabından alıntı yapılması yasaklanmıştı.<br />

Amaç, Hitler'in nükte yoluyla, resimlerine sanatsal yaklaşımla, kitabına ebedi<br />

ve bilimsel bakışla "eleştiri" yapılmasını önlemekti. Tanrı katında olan Hitler eleştirilmezdi.<br />

Hitler cam fanus içinde bir yalnız kral haline getirilmişti. Fanus içindeki Führer<br />

imgesi iyiliksever bir tanrı, çocukların ve hayvanların dostu, vejetaryen, doğa âşığı,<br />

lekesiz ve temiz kutsal varlıktı.<br />

Kendisi gibi liderler yetiştiren bir liderdi. Açık değildi ve iletişim<br />

engellerini ortadan kaldırmayan bir liderdir.<br />

Cam fanus içindeki "yalnız kral"a kimse yaklaşmamalıydı.<br />

Cam fanusun dokularını Hitler'in en yakın yandaşları oluşturmuştu. Hitler'e<br />

yaklaşmak isteyen onlara çarpardı. Onlar da Hitler'i taklit ederek kendilerini "küçük<br />

tanrılar" haline getirmişlerdi. Hitler'in özsaygılarını sürdürmek için onu gözleriyle,<br />

yürekleriyle ve özleriyle alkışlıyorlardı. Liderin özbenliğinin güvende olduğu<br />

ve sarsılmayacağı inancının orunmasına sürekli yardımcı oldular. Bu özsaygı ve<br />

özgüven hiç kırılmamalıydı (www.milliyet.com /2005/11/02/yazar/ civaoglu.html).<br />

Kadınlara değer veren, onları etkileyen ve kendi amaçları<br />

doğruldusunda<br />

kullanmayı çok iyi bilen bir liderdir.<br />

Adolf Hitler'in kadınları cezbeden ve zaman zaman büyük mitinglerde kitle<br />

histerisine yol açan bir gücü vardı. Toplumun kalburüstü tabakasına mensup kadınlar,<br />

hayranlık duydukları Hitler'e iktidara giden yolu açtılar (Nazi Kadınları<br />

Anna Maria Sigmund Doğan Kitapçılık / Dünya Tartışıyor Dizisi ).<br />

İnsan hayatını ancak inandığı şeylerin uğruna feda edebilir.<br />

Bir milletin kendi kendini idare etmesinden daha yüksek bir hükümet şekli<br />

düşünülebilir mi?<br />

Tutucu ve ideolojik bir liderdir.<br />

Alman olduğunu unutma. Alman kız çocuğu bir gün gelecek bir Alman annesi<br />

olacaksın, daima bunu düşün.<br />

Gençlik, mücadeleyi kendisi devam ettirecektir. Ecnebi şarkıları söylemekten<br />

imtina edecektir. Gençlik Alman şan ve şerefinden uzaklaştırılmaya ne kadar uğraşılırsa<br />

o, bu adi mücadeleye daima karşı koyacaktır Kendi harçlıklarından arttırarak,<br />

harb hazinesi biriktirecektir.] Yabancı öğretmenlere karşı daima uyanık bulunacaktır.<br />

Milletinin geçmişten ders çıkarması için tarih şuurunu önemseyen<br />

bir liderdir.<br />

Mekteplerde tarih dersi çok zaman lâyıkı ile tedris edilmez. Tarih dersinin<br />

18<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


maksadını, öğretmenler yalnızca tarihleri ve hâdiseleri öğretmekten ibaret olduğunu<br />

zannetmektedirler. Bir talebe için bir harbin başlama ve bitiş tarihlerini bilmek<br />

ehemmiyetli değildir. Tarih okumak, tarihî hâdiseleri doğuran ve icap ettiren<br />

şeyleri öğrenmek ve araştırmaktır. Esas hüner şuradadır: Esaslı olanı saklamak,<br />

teferruatı ise unutmak (Hitler, 1972:18).<br />

Kendisiyle hesaplaşmasını bilen bir liderdir.<br />

Sonu gelmeyen yokluk ve ihtiyaçlar beni avucunun içine aldı ve bazı kere<br />

beni parçalamaya yeltendi. İşte iradem böyle günlerin çetin mücadelesi ile gelişti<br />

ve sonunda ben galip çıktım. Bu günler irademi sertleştirdi ve bana sert olma<br />

kabiliyetini kazandırdı. Bu bakımda bu devreye minnettar kaldım. Bu devre beni<br />

sertleştirdi. Rüyadan uyandırdı. Zaruret dünyasının içine attı.<br />

Vizyon sahibi bir liderdir.<br />

ALMAN milletinin devamı için en büyük tehlike olan ve haklarında henüz<br />

herhangi bir fikir beslemediğim iki şeyi gördüm: MARKSÇILIK ve YAHUDİLİK .<br />

Yaratıcı düşünebilen bir liderdir.<br />

Bugün kat'i şekilde şuna inandım ki, bir insanda yaratıcı düşüncelerin en<br />

büyük kısmı umumiyetle gençlik çağlarında kendini gösterebiliyor (Hitler,<br />

1972:22).<br />

Basının gücünü bilen bir liderdir.<br />

Basın, basit ve ciddiyetten uzak bir hadiseyi ehemmiyetli bir devlet meselesi<br />

haline getirmeyi, birkaç gün içinde kolaylıkla beceriyordu. Aynı zamanda basın,<br />

mühim bir meseleyi milletin hafızasından silecek şekilde yaptığı neşriyatta da<br />

muvaffak oluyordu (Hitler, 1972:86).<br />

İnsan haklarına inanan bir liderdir.<br />

Eğer bir millet insan hakları için giriştiği mücadelede mağlup çıkmışsa, talih<br />

terazisi meseleyi tartmış ve o milletin bu ölümlü dünyada hayat saadetine bir<br />

hakkı olmadığı hükmüne varmıştır. Bu dünya, bu düzen, korkak ve yüreksiz milletler<br />

için kurulmamıştır (Hitler, 1972:98).<br />

Tabandan gelen insanların sebatlı, feragata sahip ve işi çözebileceğine<br />

inana bir liderdir.<br />

Sebatlı çalışmalar, başarı tacını giyinceye kadar gösterilen büyük feragatlar<br />

sayesinde savunulan davaya yeni şampiyonlar getirir. Fakat bunun için büyük<br />

toplulukların içinden halk çocuklarını almak gerekir. Sadece onlar bu mücadelenin<br />

kanlı neticesine kadar dövüşmek için azim ve sebata sahiptirler (Hitler,<br />

1972:104).<br />

Farklı bir adalet anlayışı olan bir liderdir.<br />

Bir milletin diğer bir millete nisbetle elli misli fazla bir toprağa sahip olması Allah’ın<br />

iradesine uygun düşmez (Hitler, 1972:139).<br />

İdealleri uğrunda hayatını feda edebilecek bir liderdir.<br />

İnsan hiçbir zaman iktisiyat uğrunda feda edilmez. İnsan, bir iş için değil, bir<br />

ideal için hayatını feda eder (Hitler, 1972:153).<br />

Şeref ve namusun <strong>önemi</strong>ni bilen ve esareti kabul etmeyen bir liderdir.<br />

Şeref ve namustan mahrum milletler umumiyetle er geç hürriyet ve istiklallerini<br />

kaybederler. İnsanın hayatında en çirkin şey esaret zinciridir (Hitler,<br />

1972:179).<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 19


MAKALELER<br />

Propagandanın <strong>önemi</strong>ni bilen bir liderdir.<br />

Propagandanın maksadı, tek tek ve ilmi surette fertlerin malumat sahibi kılmak<br />

değildir. Vazifesi, kütlelerin dikkatini muayyen hadiseler, zaruret ve icabet<br />

üzerine çekmektir(Hitler, 1972:181).<br />

Milletinin geleceğini, geçici menfaatlere tercih eden bir liderdir.<br />

İşte daima budalalıkla akraba durumunda olan gurur ve kendisini büyük<br />

görmeden dolayı siyasetçilerin çoğu, büyük halk topluluklarının o andaki geçici<br />

sevgilerini kazanmak veya kaybetmemek için geleceğin büyük planlarını bir kenara<br />

iterler (Hitler, 1972:214).<br />

Toplum için terbiyenin gereğine inanan bir liderdir.<br />

Hükümet hiçbir kuvvetin durduramadığı bir azim ve kararla bu terbiye vasıtasını<br />

avucunun içine almalı ve onu devlet ile milletin hizmetinde bulundurmalıdır.<br />

Fuhşu kaldırmak isteyen önce fuhşa sebep olan ahlaki bozuklukları bertaraf etmelidir<br />

(Hitler, 1972:246).<br />

Sanatın insanlığın yararına kullanılmasını isteyen bir liderdir.<br />

Tiyatro, sinema, edebiyat, güzel sanatların diğer kolları, basın duvar ilanları,<br />

sergiler medeniyetin ve devletin prensibi olan ahlaki bir fikrin hizmetine verilmelidir<br />

(Hitler, 1972:260).<br />

Mücadeleci bir liderdir.<br />

Herşeyin mücadeleden ibaret olduğu bu dünyada, mükafatı biz kendi samimiyetimizden<br />

ibaret olan bir mücadele eder kuvvet bulunmazsa, yaşama hakkımızı<br />

da kaybetmişiz demektir (Hitler, 1972:264).<br />

Değişim ve dönüşümcü bir liderdir.<br />

İnkilapların ruhu ve gayesi bu binayı yıkmak değil, kötü olanı veya kötü yapılmış<br />

şeyi ortadan kaldırmak, var olan şeyin yanında yeniden ortaya sağlam ve<br />

daha fazla birşey koymaktan ibarettir (Hitler, 1972:268).<br />

Irkçı bir liderdir.<br />

Tabiat zayıf kimselerin kuvvetlilerle çiftleşmesini istemez, yüksek bir ırkın, basit<br />

bir ırkla karışmasını kabul etmez. Çünkü binlerce asırdan beri tabiatın beşeriyeti<br />

yüceltmek için takip ettiği gaye bir anda boş bir iş haline sokulmuş olur (Hitler,<br />

1972:295).<br />

Lider veya deha’nın doğuştan kazanılan bir özellik olduğuna inanan<br />

bir liderdir.<br />

Hakiki deha fıtrıdir. Hiçbir zaman terbiye veyahut tahsilin neticesi değildir<br />

(Hitler, 1972:304).<br />

Teşkilatı meydana getirmek için ilk şart, o teşkilat unsurunun başına icap<br />

eden kabiliyetli kimseyi getirmektir.<br />

Liderlikte karar verme, istidat ve liyakatın <strong>önemi</strong>ni vurgulayan bir<br />

liderdir.<br />

Şef olmak için yalnız irade sahibi olmak kafi değildir. İstadat ve liyakate de ihtiyaç<br />

vardır. En iyi şef iktidar ve kabiliyeti, karar verme ruhunu ve icrada sebat ve<br />

ısrarı bir araya toplayan kimsedir (Hitler, 1972:370).<br />

Sağlıklı olmanın <strong>önemi</strong>ni bilen bir liderdir.<br />

Daima, sağlam ve enerjik bir düşünme gücü, ancak sağlam ve kuvvetli bir<br />

vücutta bulunur (Hitler, 1972:414).<br />

20<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Otoriter bir liderdir.<br />

Ekseriyet tarafından karar verme yoktur. Yalnız, mesul şefler vardır. İstişare kelimesi<br />

iptidai manasına dönmelidir. Herkesin yanında müşavirler bulunabilir. Fakat<br />

nihai ve kat’i kararlar bir kişinindir. Yalnız bir adam otorite emir ve iktidar hakkı ile<br />

birlikte milletine karşı mesuliyeti omuzlarına alacaktır. Bu, böyle olacaktır.<br />

Kalıcı çözümler üretebilen ve sosyal analizler yapan bir liderdir.<br />

Zorlama ancak zorlama ile, tedhiş, ancak tedhiş ile yok edilebilir. İşte ancak o<br />

zaman yeni bir rejim kurmak mümkün olur.<br />

Siyasi partiler “karşılıklı menfaatler” ile anlaşmaya meyyaldirler. Felsefi doktrinler<br />

ise anlaşamazlar. Hatta siyasi partiler muarızlarıyla da anlaşmaya varırlar<br />

(Hitler, 1972:462).<br />

Yönetimde performans ve kariyerin <strong>önemi</strong>ne inanan bir liderdir.<br />

Bir teşkilat, mahiyeti itibariyle, ancak zeki ve yüksek amirlerin, emirleri ve idareleri<br />

ile payidar olabilir (Hitler, 1972:472).<br />

Onurlu bir liderdir.<br />

Bizim hareketimiz toplulukların uşağı değil, efendisi olmalıydı (Hitler,<br />

1972:483).<br />

Vizyon sahibi bir liderdir.<br />

Bir alemi ihyabetmek kalkındırmak isteyen hareket, hale değil, geleceğe hizmet<br />

etmelidir. Tarihte en büyük ve devamlı olan başarılar umumiyetle başlangıçlarında<br />

anlaşılmamış olan hareketlerdir (Hitler, 1972:485).<br />

Düşüncelerini uygulamaya koyan ve girişimci bir liderdir.<br />

Kısa bir zaman evvel hiçlikten sivrilip çıkmış olan ve bugün milletimizin bütün<br />

iç ve dış düşmanları ve muarızları tarafından zulum ve tazyik altında tutulmaya<br />

layık görülen genç hareketimizin hayret verici gelişmesi bu fikir anlayışımızdan ve<br />

onu tatbik edişimizden ileri gelmektedir (Hitler, 1972:499).<br />

Rakiplerinin durumunu gözleyen bir liderdir.<br />

Toplantılarımızda sarfedilen sözler fikir ve kanaatler, mevzu ve şekil itibariyle<br />

rakiplerimizin mukabelesini davet edecek mahiyette idiler.<br />

Korkusuz bir liderdir.<br />

Bizler çoğu zaman tavşan postuna girmiş bu ahmak burjuvaların paniğe kapılışlarına<br />

kahkahalarla gülüyorduk (Hitler, 1972:504-505).<br />

Cebir ve şiddet yanlısı bir liderdir.<br />

Aklın bittiği yerde, son karar cebir ve şiddete aittir. En iyi müdafaa silahı ise,<br />

hücuma geçmektir.<br />

Davası uğrunda hayatını feda etmeyi göze alan bir liderdir.<br />

Ben, ferdi hayatı feda ederek, her zaman ve her yerde, bütün bir milletin hayatını<br />

korumak için canlı bir şuurun idrak ettiği bir askerlik hizmetinden bahsediyordum<br />

(Hitler, 1972:516).<br />

Mücadelesinde gençleri inandıran ve onları arkasına alan bir liderdir.<br />

Sözlerimi bitirdiğim vakit, bu delikanlılar bana, mutantan çok daha keskin çok<br />

daha gür bir şekilde üç defa “heil” diye bağırarak cevap verdiler(Hitler,<br />

1972:533).<br />

Birlik ve beraberlik ruhunun başarıdaki rolünü bilen bir liderdir.<br />

Pek açıktır ki, çeşitli yollar üzerinde dağılan bu kuvvetler, tek bir kuvvet halin-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 21


MAKALELER<br />

de bir noktada birleşecek olursa başarı ihtimali çok daha çabuk ve muhakkaktır.<br />

Fakat buğüne kadar yapılan iş böyle olmamıştır(Hitler, 1972:540).<br />

Cesaret sahibi bir liderdir.<br />

Kaçanın başına korktuğu şey muhakkak gelecektir. Cephede ölmek ihtimal<br />

dahilindedir. Fakat, kaçarken ölmek muhakkaktır(Hitler, 1972:556).<br />

Topluma itaat etmenin gerekliliğine inanan bir liderdir.<br />

Nasyonal- Sosyalist düşünceye göre mühimsenecek ve dikkate alınacak nokta,<br />

zayıf amirlere itaat değil, topluluğa karşı itaat etmektir. Böyle bir anda, vazife<br />

milletin huzurundaki şahsi mesuliyetten ibarettir (Hitler, 1972:561).<br />

Kanunlara önem veren bir liderdir.<br />

Fakat bizim bu teşkilatımız hiçbir zaman gizli bir cemiyet olmayacaktır. Çünkü<br />

gizli cemiyetlerin maksatları, gayri kanuni olabilir (Hitler, 1972:573).<br />

Haksızlıklara tahammül edemeyen bir liderdir.<br />

Hükümetin en yüksek makamlarında, koskoca bir imparatorluğu satmış, iki<br />

milyon ölünün bir işe yaramayan fedakarlıklarının günahını üzerine almış milyonlarca<br />

harp malülünün mesuliyetlerini omuzlarına yüklenmiş, tam bir ruh<br />

sukuneti ve istirahati içinde cumhuriyetçi işlerini görmekle meşgul bir takım adi<br />

köpekler dururken, bir topun yerini düşmana haber vermiş bulunan bir kimseyi<br />

kurşuna dizmek mantıksızlıktır. Bir devlette, hükümetin, büyük hainleri masum<br />

olarak ilan etmesi ve küçük hainlere ceza vermesi mantıksızlıktan başka birşey<br />

değildir.<br />

Sporun gerekliliğine inanan bir liderdi.<br />

Teşkilatın üyeleri fiziki gelişmelerini askeri terbiye ile değil spor tatbikatı ile elde<br />

etmeliydiler. Boks ve jiujitsu bana göre bir top atışı taliminden çok daha faydalıdır<br />

(Hitler, 1972:576).<br />

Dini siyasete alet etmeyen bir liderdir.<br />

Ben buğün dahi, ırkçı harekete dini kavgaları karıştırmaya yeltenen kimseleri,<br />

herhengi bir komünisten daha çok milletimizin düşmanı kabul ederim ve bu fikrimi<br />

söylemekte tereddüt göstermem (Hitler, 1972:594).<br />

Katı bir liderdir.<br />

Nasyonal Sosyalist fikirlerin zaferlerin ne kadar büyük olursa, bahşedeceği<br />

ferdi hürriyet de o kadar büyük olacaktır.<br />

Örgütlenmenin <strong>önemi</strong>ni bilen bir liderdir.<br />

Bir teşkilat mevcudiyetini organik bir hayata ve organik bir gelişmeye borçludur.<br />

Teşkilatçı herşeyden önce bir psikolog olmalıdır. Teşkilatçı insanı olduğu gibi<br />

kabul etmelidir. Teşkilatçı insanı bilmek mecburiyetindedir (Hitler, 1972:610-611).<br />

Propaganda ve kamuoyu oluşturmanın gerekliliğine inana bir liderdi.<br />

Propaganda ne kadar şiddetli olursa, teşkilatta o kadar süratle büyür. Diğer<br />

taraftan, Propagandaların arkasında bulunan teşkilat ne kadar kuvvetli olursa,<br />

Propaganda da o kadar iyi ve rahat çalışır (Hitler, 1972:615).<br />

Çalışanına sahip çıkan bir liderdir.<br />

Nazi işçisi milli iktisadi refahın, kendi maddi saadetinin teminatı manasına<br />

geldiğini anlamalıdır(Hitler, 1972:632).<br />

Stratejik bir liderdir.<br />

Dış siyasete öyle bir yön verilmelidir ki millet kahramanlığı yüzünden perişan<br />

22<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


ir duruma sürüklenmemelidir. Sözün kısası dış siyaset milletin bekasını sağlama<br />

yönünde yapılacak çalışmalardan ibaret olmalıdır (Hitler, 1972:646).<br />

Rasyonel bir liderdir.<br />

Akıl rehberimiz, irade kuvvetimiz olsun! Hareket ve davranışlarımızı emreden<br />

mukaddes vazife bize sebat ve devamlılık versin. İmanımız bizim için bir koruyucu<br />

ve en yüksek hakim olarak kalsın (Hitler, 1972:657).<br />

Başkalarına yaşama hakkı tanımayan bir liderdir.<br />

Almanya ya bir dünya devleti olacaktır, ya da ortadan kalkacaktır (Hitler,<br />

1972:670).<br />

Fedakar bir liderdir.<br />

Milletler, haylazlıklarla değil fedakarlıklarla kurtarılır (Hitler, 1972:695).<br />

Geleneklere bağlılığı savunan bir liderdir.<br />

Irkların tecavüze uğradığı bir devirde, kendini meydana getiren en iyi unsurlarını<br />

muhafaza altına alan ve bunları en büyük bir kıskançlıkla muhafaza eden bir<br />

devlet er geç dünyanın efendisi olur (Hitler, 1972:701).<br />

4. FATİH SULTAN MEHMET’İN LİDERLİK ÖZELLİKLERİ<br />

Fatih’in Hayatı<br />

Fatih Sultan Mehmet 30 Mart 1432 yılında Pazar günü seher vakti Edirne’de<br />

dünyaya gelmiştir. Annesi ise Kastamonu-Sinop beyi İsfandiyaroğlu İbrahim<br />

Bey’in kızı Hatice Halime Hüma Hatun olarak bilinmektedir. Fatih’i dünyaya getirdiğinde<br />

15 yaşında genç bir bayan idi. Fatih’in son saltanatını görmeden 1449<br />

yılında vefat etmiş Muradiye Camii’nin doğusunda Hatuniye Türbesi’ne defnedilmiştir<br />

(Kuşat, 2003:136). Şehzade Mehmet doğduktan sonra bakımını Daya<br />

Hatun adlı bir dadı yapmıştır (Kuşat, 2003:136). Ayrıca, Fatih’in saygısından dolayı<br />

Validem diye hitap ettigi II. Murat’ın Sırp kralı George Brankoviç’in kızı olan<br />

Mara Hatun’un da Fatih üzerinde birtakım etkiler bıraktıgı tahmin edilmekle birlikte<br />

bunlar da bilinmemektedir. Fatih 3 Mayıs 1481 yılında Perşembe günü çok<br />

genç denebilecek 50 yaşında bir sefere giderken Gebze yakınlarında<br />

Hünkarçayırı (Tekirçayırı) denilen yerde ölmüştür. İstanbul’da adına yaptırdığı<br />

caminin bahçesine defnedilmiş, sonra üzerine türbe yapılmıştır. Fatih’in Nikris<br />

hastalığından öldüğü söylense de, ne şekilde hangi hastalıktan öldüğü kesin olarak<br />

bilinmediğinden özel doktoru olan Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürüldüğü<br />

iddiaları da mevcuttur (Kızıltoprak, 2003:210-211)<br />

Çocukluğunda öğrenmekten çok harp sanatına ilgi duyan bir liderdir.<br />

Fatih çocukluğunda oldukça hareketli ve ele avuca sığmayan bir kişiliğe sahip<br />

idi. Ilk önceleri okumak ve öğrenmekten çok, harp sanatına ilgi duymuş hocalarının<br />

öğrenme konusundaki sözlerini dinlememiştir. Bunun üzerine II. Murat Fatih’in<br />

hocalığına biraz daha sert yapılı olan Molla Gürani’yi atamıştır. Daha ilk<br />

karşılaşmada Molla Gürani ile dalga geçmeye çalışan genç şehzadeye<br />

Gürani’nin, değnegini göstererek “İşte bu itaat etmen için, haydi şimdi çalışmaya”<br />

dediği belirtilmektedir (Kızıltoprak, 2003:210-211).<br />

Küçük yaşlarında kardeşlerine karşı kıskançlık duygusu beslemiştir.<br />

Fatih II. Murat’ın altı oglundan dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. Büyük<br />

kardeşleri Ahmet, Alaaddin Ali’yi babaları II. Murat’ın çok sevdigi, buna kar-şılık<br />

ise II. Mehmet’i pek fazla sevmedigi anlatılmaktadır. Bu durum Fatih’te kardeşle-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 23


MAKALELER<br />

rine karşı bir kıskançlık duygusu oluşturdugu belirtilmektedir (Kızıltoprak,<br />

2002:46). Belki de O’nun bu duygusal durumu, babasının gözüne girmek amacıyla<br />

davranışlarını yönlendirmiştir.<br />

Gerek din bilimlerinde, sosyal bilimlerde, gerekse pozitif bilimlerde<br />

oldukça iyi<br />

bir eğitim görmüş bir liderdir.<br />

Fatih çok iyi ögrenim görmüş, gerek din bilimlerinde, sosyal bilimlerde, gerekse<br />

pozitif bilimlerde oldukça iyi bir düzeye gelmiştir. Edebiyata, din felsefesine,<br />

cografya, tarih ve askeri konulara büyük ilgi göstermiştir. Matematik ile çok yakından<br />

ilgilenmiş özellikle de edebiyat onun en sevdigi alan olarak bilinmekle birlikte<br />

bıraktığı kitaplarının üçte birinin tarih ve coğrafyaya ait olması (İnancık,<br />

1968:147) oldukça ilginçtir. Türkçe’nin yanında Farsça, Arapça, Yunanca, Sırpça,<br />

Italyanca ve Slavca’yı da belirli ölçülerde ögrendigi belirtilmektedir (İnancık,<br />

1970:534).<br />

Babası tarafından devrin en ünlü hocalarından ders aldırılmış bir<br />

liderdir.<br />

Babası II. Murat, Fatih’in egitimine çok önem vermiş, en iyi hocalardan ders<br />

aldırtmıştır. Molla Gürani Fatih’in yetişmesinde en büyük paya sahip olmakla birlikte,<br />

Hocazade, Molla Ilyas, Siraceddin Halebi, Molla Abdülkadır, Hasan<br />

Samsuni, Molla Hayrettin de çocukluk d<strong>önemi</strong> hocaları arasında sayılırlar.<br />

Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boylu, dolgun vücutlu,<br />

heybetli ve iyi giyimli olup karizmatik bir kişiliğe sahipti. Seyrek güler,<br />

yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi (İnancık, 1970:534).<br />

Gerek yerli gerekse yabancı kaynaklarda,<br />

� Her şeyi öğrenmek isteyen,<br />

� Her şeyi araştırarak karar veren,<br />

� Oldukça dindar,<br />

� Adaletli,<br />

� Çok akıllı,<br />

� Cesaretli,<br />

� İdrak ve sezgi kabiliyeti yüksek,<br />

� Bilim adamları ve şairlere önem veren ve onları koruyan,<br />

� İhtiraslı,<br />

� Kendine güveni oldukça yüksek bir padişah olarak nitelendirilen Fâtih Sultan<br />

Mehmet, tarihin kaydettiği büyük liderlerden birisidir.<br />

� Fatih’in son derece iyi eğitim almış,<br />

� Parlak bir zekaya sahip,<br />

� Bir şeyi yapma konusunda aşırı kararlı ve tutkuyla bağlı,<br />

� Düşüncesinden asla vazgeçmeyen,<br />

� Gerektiği zaman sert kararlar alabilen,<br />

� Kimseden çekinmeyen,<br />

� Büyük hayalleri olan ve bu hayallerini yerine getirme hususunda her türlü<br />

zorluğa hazır olan,<br />

� Nadiren gülen,<br />

� Projelerini yerine getirme konusunda oldukça inatçı,<br />

24<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


� Atılgan,<br />

� Cüretkar ve büyük bir devlet adamı ve lideri özelliği taşıyan bir kişiliğe sahip<br />

olduğu bilinmektedir (Payot,1934: 49; İnalcık, 1970: 543).<br />

Bazen de,<br />

� Oldukça sakin,<br />

� Mülayim,<br />

� Yumuşak,<br />

� İyi kalpli ve affedici idi. Yani iki duygu durumu arasında bir duygusal yapıya<br />

sahip idi.<br />

Tedbirli, temkinli ve stratejik bir liderdir.<br />

Fatih, çok tedbirli ve temkinli davranırdı. Bir savaştan önce bütün detayları<br />

inceler, ona göre karar verirdi. Hatta düşmanlarını çok iyi aldatırdı. Birçok savaşta<br />

düşmanlarına başka yerlerle savaşacakmış intibaını uyandırıp onları hazırlıksız<br />

yakalamıştır. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların<br />

gizli kalmasına çok dikkat ederdi. O’nun bir seferden önce seferin nereye yapıldığını<br />

soran bir Kazaskere; "eğer bunu sakalımın tellerinden birisi biliyor olsa idi<br />

onu derhal koparır yakardım” (Kızıltoprak, 2002:217) sözü meşhurdur.<br />

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklıydı.<br />

Çok cesur, varmak istediği hedefe varmak için ne gerekiyorsa yapardı<br />

(İnalcık, 1968:147).<br />

Belgrad savaşında ordunun Hunyadi’nin kuvvetleri karşısında bozğuna uğradığını<br />

görünce, hırsından dudaklarından kanlar akmaya başlamış ve atıyla ileri<br />

atılarak ordunun önünde tek başına kılıcını çekip düşman üzerine saldırmaktan<br />

çekinmemiştir. Onun bu büyük fedakarlığı savaşın zaferle sonuçlanmasına neden<br />

olmuştur. Fatih yapmış oldugu hiçbir savaştan mağlubiyetle ayrılmamıştır. Gerek<br />

İstanbul’un alınmasında, gerekse başka savaşlarda yerinde duramaz ordusuyla<br />

birlikte hücum ederdi (Tansel, 971:1-2).<br />

Evrensel, herkesi kabullenen ve engin hoşgörüsü olan bir liderdir.<br />

Fatih’in, Osmanlı sultanları içerisinde İslam dışındaki dinlere en hoşgörülüsü<br />

olduğu, bu din mensuplarına ve din adamlarına kendi dinlerini öğrenme ve yaşama<br />

konusunda göstermiş olduğu engin hoşgörülü tutum ve davranışlarından<br />

anlamaktayız. O’nun bu hoşgörüsünün arkasında Roma ve İtalya’yı fethetme düşüncesinin<br />

olduğu iddia edilse de yalnızca Hıristiyanlara değil, oluşturmak istediği<br />

devlet felsefesinin bir gereği olarak bütün mezheplere, dinlere ve mensuplarına<br />

rahat hareket edebilme imkanlarını tanımıştır. Bunların yanında, İslam dininin<br />

yaşam kurallarını takip etme konusunda hassas da davranırdı. Özellikle<br />

Hocazade’ye derin bir sevgi besledigi ve Akşemsettin’in ise engin bir ferasete sahip<br />

olduguna inandığı’ belirtilmektedir (İnalcık, 2003:189).<br />

� Fatih Osmanlı devletini imparatorluk haline getirmiş,<br />

� İmparator kurucusu olma vasfına ulaşmış,<br />

� Devletinin imparatorluğa dönüşmesinin kültürel ve devlet felsefesi açısından<br />

da alt yapısını oluşturmuş,<br />

� Bu nedenle dünya hakimiyeti kurmak amacında olmuş,<br />

� Geniş ve ileri görüşlü bir lider olarak tanımlanmaktadır (İnalcık, 1970:534).<br />

Yaşadığı olumsuz tecrübelerden ders çıkarmış bir liderdir.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 25


MAKALELER<br />

Bir kişinin başarısızlıkları da başarıları kadar güdüleyici rol oynayabilmektedir.<br />

Dolayısıyla Fatih’in ilk tahta çıktığında yaşamış olduğu olumsuzluklar, O’nu daha<br />

sonraki dönemlerinde nasıl adım atması gerektiği konusunda düşünmeye sevk<br />

etmiştir.<br />

Çocuk yaşlarında (6 yaş) valilik yaptığı söylense de bunun pek doğru olmadığı,<br />

ilk sultanlık denemesini 12 yaşında 1444-1446 yılları arasında yaptığını öğrenmekteyiz<br />

(İnalcık, 1970:507).<br />

12 yaşında, Babası ölmeden tahta çıkan ilk ve tek Osmanlı Sultanı<br />

olarak bilinmektedir.<br />

II. Murat henüz 40 yaşında iken, Manisa valisi olan 12 yaşındaki oğlu Mehmet’i<br />

1444’te yerine geçirmek üzere Edirne’ye getirmiştir. Aynı yılın Agustos<br />

ayında Mahiliç ovasında kapıkulu askerleri ve paşalar önünde tahtı oğluna teslim<br />

ettigini ilan etmiştir. Babası ölmeden tahta çıkan ilk ve tek Osmanlı Sultanı olarak<br />

bilinmektedir (Akgündüz, 1999:68).<br />

Milli ve dini liderlerin biyografilerini dikkatle araştırmış onların başarılarının<br />

arkasındaki sırların neler olduğunu öğrenmeye çalışmıştır.<br />

Fatih’i güdüleyen yakın sosyal çevrenin yanında uzak çevrenin de etkisinin<br />

oldukça önemli olduğu görülmektedir. Bu 5 yıllık süre içerisinde, güvendiği hocalarının<br />

yardımlarıyla tarihte yaşamış başarılı liderlerin biyografilerini dikkatle araştırmış<br />

onların başarılarının arkasındaki sırların neler olduğunu öğrenmeye çalışmıştır.<br />

Kahraman liderlerden Hz. Süleyman, Hz. Davud, İskender, 1. Alaaddin<br />

Keykubat gibi dini ve milli liderleri incelediğini öğrenmekteyiz (Araz, 2000:6-7).<br />

Bu da bize gösteriyor ki çok genç yaşta tahta çıkan Fatih bu liderlerle özdeşleşmiş,<br />

onların başarılarının sırlarını öğrenmiş ve onları örnek almaya çalışmıştır.<br />

Vizyon sahibi bir liderdir.<br />

Bu süre içerisinde Fatih, Latince, İtalyanca, Farsızca yani Doğu dillerinin yanında<br />

Batı’da konuşulan dilleri belirli ölçülerde öğrenmiştir (Araz, 2000:38). O<br />

günkü Batı’da konuşulan dillerini öğrenme istek ve arzusu Şehzade’nin ileride<br />

neler yapmak istediğinin de bir ön hazırlığı olarak algılanabilir.<br />

Yakın çevresine karşı nasıl davranabileceğini bilen bir liderdir.<br />

Fatih’in bilhassa Çandarlı Halil Paşa tarafından başarısız sayılması ve küçük<br />

düşürülmesi, Yeniçerilerin kendisine karşı ayaklanması, O’nu o kadar etkilemiş<br />

ki, Çandarlı Halil Paşa ve Yeniçeriler ile nasıl baş edilebileceğini ve İstanbul’u nasıl<br />

alacağının planlarını bu süre zarfında yapmıştır. Bu süreçte babası II. Murat<br />

zaman zaman Şehzade Mehmet’i Edirne’ye getirtip bazı seferlere götürmüş ve<br />

tecrübe kazanmıştır.<br />

Babasından etkilenen, bilim ve bilim adamına önem veren bir liderdir.<br />

Gönüllü, mert, cömert, duygusal bir insan Hacı Bayram veli, kendisini çekemeyenler<br />

tarafından bazı aslı olmayan Fatih’in babası II. Murat ince ruhlu,<br />

alçandı. Bilime, bilim adamlarına oldukça önem verir onlarla birlikte olmayı ve<br />

onlardan yararlanmayı severdi. II. Murat’ın bu davranışı oğlu Mehmet için de en<br />

önemli ve ilk örnek kişiliktir. Fatih’i tanımak için II. Murat’ın da çok iyi bilinmesi<br />

gerekmektedir. Bir gün nedenlerle Sultan II. Murat’a şikayet edilir. Sultan Murat<br />

onu Ankara’dan<br />

26<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


II. Murat bir gün Hacı Bayram veliye, İstanbul’u almak istediğini, büyük babası<br />

Yıldırım Beyazıt, amcası Musa Çelebi ve kendisinin şehri muhasara etmelerine<br />

rağmen alamadıklarını ve bu şehrin Osmanlı için çok önemli olduğunu anlatır<br />

ve alınması için Hacı Bayram veliden yardım ister. Hacı Bayram veli de gülümseyerek:<br />

“Beğim! bu şehri sen alamayacaksın. Ben göremem ama… bu beşikteki<br />

şehzade ile bizim köse (Akşemnsettin) alacaktır. Emin olasın” der (Araz,<br />

2000:49).<br />

İnancından güç alan bir liderdir.<br />

Ölürken yapmış oldugu bir konuşmasında Akşemsettin hakkında; “....... Eğer<br />

şeyhim izin vermiş olsa idi zikir yolunu tercih eder ve saltanatı terk ederdim”<br />

(Kızıltoprak, 2002:212) dedigi aktarılmaktadır. Hz. Muhammet’ten nakledildigi<br />

söylenen: “Er geç, bir gün Kostantiniye feth olacaktır. Onu fethedecek emir ne<br />

güzel, ne bahtiyar bir emirdir. Askerleri de ne bahtiyar askerlerdir.” (Hambel,<br />

1982:335) hadisi Şehzade Mehmet’te İstanbul’u alarak bu övgüye layık olduğu<br />

ve bu emirin kendisi ve askerin de kendi askeri olduğu inancını uyandırmış ve<br />

bunu gerçekleştirmek için bütün gücüyle çalışmıştır.<br />

Çevresi tarafından şuuraltı oluşturulmuş bir liderdir.<br />

Fatih, dedesi ve babasının yanında hep İstanbul’un fethi hikayeleri ve amaçlarıyla<br />

büyümüş ve İstanbul’un alınması fikri Fatih’in bilinç altına ekilmiştir. Bütün<br />

bu gelişmeler sanki O’nu İstanbul’u feth ve O dilli, siyasal, askeri, ekonomik<br />

ve kültürel olmak a tahta geçer geçmez hemen fetih hazırlıklarına başlamıştır.<br />

Çünkü tahta geçişiyle İstanbul’u fethi arasında iki yıl iki ay gibi oldukça kısa bir<br />

süre geçmiştir. İstanbul’u fetih için yaptırmış olduğu Rumeli Hisarı’nın dört ay<br />

gibi çok kısa bir sürede yapılmış olması ve hisarın yapımında bizzat kendisinin<br />

de çalışması bunu kanıtlamaktadır.<br />

Değişimci ve dönüşümcü bir liderdir.<br />

İstanbul’un fethinden sonra Fatih gerek iç siyasette, gerekse dış siyasette birtakım<br />

radikal değişikliklere gitti. İktidarını güçlendirmek için Çandarlı Halil Paşa’yı<br />

fetihten bir gün sonra, 30 Mayıs 1453 günü önce görevden alıp çocukları<br />

ve yakın akrabaları ile birlikte tevkif ve hapsettirmiş ve mallarına el koydurmuştur.<br />

Daha sonra bir arabayla Edirne’ye göndermiş ve 40 gün sonra da idam ettirmiştir<br />

(İnalcık, 1987:73,79). Çandarlı’nın Rumlarla işbirliği yaptığı ve ihanet<br />

ettiği nedeniyle idam ettirdiği söylense de, aslında bu bir gerçek neden olarak görülmemektedir.<br />

Gerçek sebep ise, gençlik yıllarında tahttan inmesine ve küçük<br />

düşürülmesine, onurunun kırılmasına neden olduğuna inandığı Çandırlı’dan bir<br />

öç alma olarak görülmesi daha akılcı görülmektedir.<br />

Kimlik, lider kişilik ve Başarısına engel olacak durumları ortadan<br />

kaldıran bir liderdir.<br />

Böylece, fetih hareketlerinde kendisine engel olabilecek büyük ailelerin devlet<br />

yönetimindeki nüfuzlarını kırmış, liderliğini daha da pekiştirmiştir. Her yıl ara verilmeden<br />

çıkılan seferlerden yorgun düşen askerler, yorgunluğunu dahi Sultana<br />

iletemeye cesaret edememişlerdir. Bundan sonra da devlet yönetiminde başarısız<br />

olanları hemen görevden almış savaşmak istemeyen yeniçerileri cezalandırma<br />

konusunda hiç tereddüt etmemiştir. Bu konuda o kadar ısrarcı davranmış ki en<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 27


MAKALELER<br />

büyük vezirlerinden ve üstelik ‘kayın-babası olan ve çocukluğundan beri hep<br />

destek gördüğü Zaganos Paşayı dahi Belgrad seferinde başarısız oldu diye azledip<br />

Balıkesir’e sürdürmüş ve kızından da boşanmıştır (İnalcık, 1987:133). Böylece<br />

Fatih, kimlik, liderlik ve kişiliğinin önünde bir gölge olarak gördüğü Zaganos<br />

Paşa gibi daima kendisinden yana tavır koyanları azlederek gerçek kimliğini ortaya<br />

koymaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur.<br />

Kanunların uygulanması konusunda taviz vermemiştir.<br />

Devletin ve kanunların hakimiyetini güçlendirmek için gerekli her önlemi almaktan<br />

geri durmamış bu konuda da birçok önemli vezirini ya azletmiş veya<br />

idam ettirmiştir. Böylece, her sefere çıkıştan önce savaşmak istemeyen veya çok<br />

fazla savaş yaptıkları konusunda şikayetlerde bulunan, ayaklanma çıkarmak isteyen<br />

Yeniçerilere de gözdağı vermiş onları yola getirmeyi başarmıştır.<br />

Tek adamlığı tercih eden, otoriter, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına<br />

sahip bir liderdir.<br />

Fatih otoriter, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahip bir Sultan idi. "Dünyada<br />

tek bir din tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı<br />

olmalıdır" (Kızıltoprak, 2003:233). diyordu. Bunlardan anlıyoruz ki Fatih tek<br />

adamlığı tercih eden rakiplerinin olmasına tahammül edemeyen bir liderdi.<br />

Etki ve yetki alanını geliştiren ve birleştiren bir liderdir.<br />

Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da Isfendiyar, Trabzon, Karaman<br />

ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını<br />

tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad<br />

hariç), Eflak-Bogdan ve sair ülkeleri fethetti. Sultanlığı süresinde 17 imparatorluk,<br />

devlet krallık, beyliği ortadan kaldırdı. Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar<br />

yayıldı. Böylece, Anadolu'da milli birlik kurulmuş oldu.<br />

Kendisine güven ve başarmak için çok çalışan bir liderdir.<br />

Fatih’te babasından daha güçlü bir güven duygusu vardı (Tansel, 1971:15).<br />

Dolayısıyla Fatih de bir anlamda babasının başarılarıyla yarışmıştır diyebiliriz. Fatih’in<br />

İstanbul’un fethi sırasında Bizans elçisine “Efendilerinize söyleyin şimdiki<br />

Osmanlı Padişahı öncekilere asla benzemez. Şimdi benim iktidarımın ulaştığı yerlere<br />

onların hayalleri bile yetişememiştir.” (Tansel, 1971:6) sözü bunu kanıtlıyor<br />

görünmektedir. Dolayısıyla, Fatih babasından ve dedelerinden daha başarılı olduğunu<br />

göstermek için var gücüyle çalışmıştır.<br />

Devamlı düşünen ve çalışan bir liderdir.<br />

Bir yandan manevi ilimlerle temeli kurarken, diğer yandan da manevi ilimlerle<br />

onu tezyin ve techiz eder. Devamlı düşünen ve çalışan bir şahsiyyet. Küçük<br />

şeyler alemine yol bulup da giremez. Derin düşünce, ulvi ve buudlu bir hedef.<br />

Dar sahanın adamı onu ihata etmekten mahrumdur, acizdir.<br />

Şair bir liderdir.<br />

O maddi ve manevi sahada mimardır. Avni mahlasıyla yazdığı şiirinde:<br />

“Hüner bir şehir bünyâd eylemektir.<br />

Reâya kalbin âbad eylemektir.”<br />

Yahya Kemal’de:”Fetih’den sonra İstanbul’un imarı hemen başladı. O devirde<br />

harb ne kadar sürekli olmuşsa, imarda o kadar sürekli olmuştur.” (Beyatlı:<br />

1969:47).<br />

28<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Bu ilim ve deha sahibi zat, hocalarına gereken hürmet ve saygıyı gösterip kusur<br />

etmez, büyüklüğünü burada da gösterir.<br />

Denetime önem veren ve halkın nabzını tutan bir liderdir.<br />

Fetihden önce tebdili kıyafet yapıp bir sabah çarşıya çıkar. Birkaç şey almak<br />

için bir bakkala girdiğinde, bakkal kendisine birisini verip, diğerlerini vermez. Sebebini<br />

sorduğunda, aldığı cevap gayet manidardır:<br />

“Efendim, ben siftah yaptım. Komşum daha yapmadı. Aynı kalitede onda da<br />

vardır.”<br />

Bir yandan şaşkınlık, diğer yandan memnuniyet kaplamıştır Sultanı. Diğer<br />

esnafta da aynı durumla karşılaşan Fatih, böyle birbirine karşı emniyet ve hakperestlik<br />

içerisinde bulunan halka sahip olduktan sonra, İstanbul’un kendisine nasib<br />

olacağını, Allah’ın yardımıyla dünyanın fethinin dahi kendisine müyesser olacağına<br />

kanaat getirir. Bu inançla.”Ya ben Bizansı alırım yahut Bizans beni<br />

alır”demiştir.<br />

Dukas der:”Keyahsar, denizde köprü yaparak karada yürür gibi bu köprü üstünden<br />

bu kadar asker geçirdi. Bu yeni makedonyalı (yani padişah, Fatih) ve<br />

bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan Mehmed, karayı denize tahvil etti.<br />

Ve dalgalar yerine gemileri dağların tepesinden geçirdi. Binaenaleyh bu,<br />

Keyahsar’ı da geçti.” (Çınar Dergisi, 1977:14).<br />

Adaletten, şahsı konu olmuş olsa dahi ayrılmamıştır.<br />

Umum Osmanlı Sultanları gibi o da Şer’i şerifle amel etmiş, adaletten<br />

ayrilmamiştir. İşin içinde kendi şahsi tehlike de olsa bile...<br />

“Meşhur İslam seyyahi ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde şöyle<br />

der:” İlk İstanbul kadısı (Hakimi) olan Hızır Bey Çelebi’nin huzurunda, Haşmetli<br />

Padişah Fatih ile bir Rum mimari arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:<br />

Büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fatih, bir Rum mimarına<br />

teslim eder. Mimar’da Fatih’in arzusunun hilafına olarak, bu sütunları<br />

üçer arşın kesip kısaltır. Fatih, cezâen, Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı<br />

da, Fatih aleyhine dava açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen büyük padişah,<br />

başköşeye geçmek istemiş. Birdenbire, hakimin şu ihtarıyla karşılaşmış:<br />

-Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i şer’i olacaksın; ayakta beraber dur!<br />

Hızır bey çelebi; bu koca şanlı Padişah-ı maznun-a, haksız el kestirdiği için,<br />

kendisinin de kısasa tabi olduğunu ve elinin kesileceğinin bildirir.<br />

Fakat, mimar kısası istemediği için, büyük Fatih, günde on altun tazminata<br />

mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi<br />

altuna çıkarır.<br />

Adaletinde de isbat edildiği gibi; elini kestirdiği kişi, azatlı köle Sinan Atik’tir.<br />

Hükümden sonra Fatih çıkardığı demir sopayı Kadıya göstererek:-Eğer sen Allah’ın<br />

hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla<br />

senin başını paramparça ederdim.”<br />

Kadı Hızır’da, sakladığı kama gibi şeyi çıkararak: Sende benim hükmümü kabul<br />

etmeseydin, bende bununla seni delik-deşik ederdim”der. İşte adalet.<br />

Adil olduğunun diğer bir misali de; Fatih Kanunnamesin de:”Ve her kimesneye<br />

evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizamı alem için katletmek<br />

münasiptir. Ekseri ulema dahi tecviz etmiştir.(caiz görmüştür.) Anınla amil olalar<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 29


MAKALELER<br />

(Uzunçarşılı, 1972:45-46).<br />

Bilim ve bilim adamına değer veren bir liderdir.<br />

Daha, şehzadelik yıllarını ilim ve felsefe yönünü geliştirerek değerlendirmiş<br />

olması ve oluşturduğu bu alt yapıyı, yönetimin başına geçtiğinde de devam ettirmesi,<br />

İslam dünyasında üretilen bilgi birikimiyle yetinmeyip, Batı’lı bilgi birikimini<br />

de tanımak ve ondan yararlanmak istemesi, bu katkının göstergelerinden biri<br />

olarak görülmelidir. Nitekim d<strong>önemi</strong>n tarihçilerinden Kritovulas, onun Meşşâî<br />

ve Stoa felsefesine olan ilgisine dikkat çekerek, bu konudaki uzmanlardan yararlandığını<br />

kaydeder (Adıvar, 1982:32).<br />

5. LİDERLERİN ÖZELLİKLERİNİN GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ<br />

Gazi Mustafa Kemal'le, Mahatma Gandi arasında bazı fanklara rağmen, sözgelişi,<br />

biri ülkesinin bağımsızlık savaşında kılıçla, öbürü kılıçsız savaştı. Biri Batıcı,<br />

öteki Doğucu idi. Biri köklü ve devrimci değişikliklere inanan bir toplum reformcusu,<br />

öbürü ağır ağır değişikliğin, organik gelişmenin savunucusuydu. Biri ünlü<br />

bir general, öbürü bir Mahatma (Aziz) idi. Biri daima Batılı kıyafetlerle bir Batılı<br />

olarak görünür, öbürü yarı çıplak, yoksul görünüşüyle tipik bir Doğuluydu. Biri<br />

mükemmel bir gerçekçi, öbürü seçkin bir ülkücüydü. Biri devrimci hareketleriyle<br />

ve ihtilâlci tutumuyla bize Martin Luther'in, VIII. Henry'nin, Washington' un,<br />

Garibaldi'nin ve Bismark'ın hayatını ve davranışlarını hatırlatıyordu. Öbürü ünlü<br />

sadeliği ve kendini şiddetten sakınmaya ve gerçeğe adayışıyla Budist Asoka, Halife<br />

Ömer, St. Paul, St. Francis ve William Pen'i hatırlatıyordu. Fakat bütün bunlara<br />

rağmen, bu Asya'nın iki çağdaş Atatürk'ü arasında, kadın hakları, eğitim, laiklik,<br />

insan hakları, milliyetçilik, insan sevgisi, dünya barışı, ekonomik gelişme ve<br />

din gibi pek çok konuda büyük benzerlikler göze çarpmak tadır.<br />

Atatürk ile Gandi arasındaki ilk büyük benzerlik, her ikisinin de ülkelerinin<br />

hak ve özgürlükleri davasına sarılmış olmalarıdır. Atatürk bunu şöyle görüyordu:<br />

«Her halde dünyada bir hak vardır ve hak, gücün üstündedir. Şu kadar ki ulusun<br />

hukukunu anlamış olup savunma ve korunması emrinde her türlü fedakârlığa<br />

hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaat vermek gerekir.»<br />

Gandi de onda gerçeğin bir parçasını buluyordu: «Ben Hindistan'ın özgürlüğü<br />

için yaşıyorum ve onun için ölürüm, çünkü o, gerçeğin bir parçasıdır. Yalnızca<br />

özgür bir Hindistan, gerçek Tanrı'ya tapabilir. Ben Hindistan'ın özgürlüğü için<br />

çaba harcıyorum, çünkü bu ülkede doğmuş olmak ve onun kültürünün mirasına<br />

sahip olmak beni ona hizmet etme göreviyle yükümlü tutar ve benden hizmet<br />

beklemek onun hakkıdır.»<br />

Hak ve özgürlük davasına inanmış insanlar olarak her ikisi de, bunu savunmanın<br />

ulusal bir görevleri ve doğuştan hakları olduğu sonucuna varmışlardı. Bu<br />

nedenle bir yabancı ülkenin koruyuculuğunu ya da baskısını kabullenmek bütün<br />

insancıl nitelikleri ve ulusal hakları yitirmek; acizliği, tutsaklığı ve güçsüzlüğü itiraf<br />

etmek demekti. Bu görüş, ülkelerinin özgürlük mücadeleleri sırasında her ikisinin<br />

davranışlarında ve konuşmalarında açıkça belirir. Atatürk'ün sözleriyle: «Özgürlük<br />

ve bağımsızlık benim karakterimdir.», «Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve çöküntü<br />

vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.», «Ne kadar zengin<br />

ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık<br />

karşısında uşak olmak durumundan daha yüksek bir davranışa lâyık olamaz.»<br />

30<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Gandi'nin sözlerinde de benzer bir ifade görülür: «Bağımsızlık benim doğuştan<br />

hakkımdır.», «Nasıl ki her insanın yemek, içmek ve soluk almak, vazgeçilmez<br />

ihtiyacıysa, her ulusun da ne kadar kötü çözerse çözsün, kendi sorunlarını kendi<br />

kendine çözmesi en doğal hakkıdır. Bu yüzden şayet özgür insanlar olarak yaşayamıyorsak,<br />

ölmeye hazır olmalıyız.»<br />

Her ikisi de mücadeleleri boyunca, hakkın yanında oldular. Ona, hayatlarından<br />

çok daha fazla önem verdiler. Bundan ötürü barışı kucaklamaya hazır oldukları<br />

halde, ona kavuşmak onu kaybetmek pahasına olunca, yanaşmadılar. Gandi'nin<br />

bu konudaki görüşü gayet açıktır: «Ben bir barış adamıyım. Barışa inanırım,<br />

fakat onu hiç bir fiyatla istemem.»<br />

Atatürk'ün düşüncesi de buna benzerdi: «Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman,<br />

tam bağımsızlık istiyoruz dediğimizi herkesin bilmesi lâzımdır.»<br />

Tipik bir benzerlik de, her ikisinin yurtseverlik, milliyetçilik ve insancıl duygularında<br />

görülür. Aslında ülkelerinin bağımsızlıkları, gerçek bir yurtseverlik ve milliyetçiliğin<br />

sonucudur. Bu yüzden, bu duyguları <strong>halkla</strong>rı arasında canlı tutmaya<br />

çaba harcadılar. Atatürk'ün yurtseverliği kendisinin şu sözlerinde en güzel örneğini<br />

verir: «Benim hayatta biricik övüncüm, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.»,<br />

«Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun, kutlu olan sensin. Hepimiz senin<br />

için fedaiyiz... Türk toprağı! Sen, seni seven Türk ulusunun mezarı değilsin. Türk<br />

ulusu için yaratıcılığını göster.» Milliyetçiliği de şu sözlerinde yansımaktadır: «Biz<br />

doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.», «Benim için en büyük<br />

korunma noktası ve şefaat kaynağı ulusumun bağrıdır.», «Bir Türk dünyaya bedeldir,»<br />

ve «Ne mutlu Türküm diyene!»<br />

«Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının<br />

çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.», «Biz kimsenin düşmanı<br />

değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.», «Türkiye'nin güvenliğini<br />

amaç edinen, hiç bir ulusun aleyhinde olmayan, bir barış yolu bizim daima ilkemiz<br />

olacaktır.», «Yurtta barış, dünyada barış için çalışıyorum.», «Barış yolunda nereden<br />

bir çağrı geliyorsa, Türkiye onu, gönülden karşıladı ve yardımlarını esirgemedi.»<br />

Atatürk gibi Gandi de büyük bir yurtseverliği de kolayca şu sözlerinden anlaşıldığına<br />

göre Hindistan, dünyanın en değerli ülkesidir, çünkü o benim kendi ülkemdir,<br />

çünkü ben onda en büyük iyiliği buldum.», «Hindistan'daki her şey bana<br />

çekici görünüyor. En yüksek isteklere sahip bir insanın isteyebileceği her şeye sahip.»,<br />

«Şuna inanıyorum ki, Hint uygarlığı, dünyada hiç bir kimsenin yanşamayacağı<br />

bir uygarlıktır. Atalarımızın ektikleri tohumlara hiç bir şey eşit olamaz.»<br />

Hem Atatürk, hem Gandi sömürgeciliğin amansız bir düşmanı idiler. Ülkelerinin<br />

özgürlükleri için, yaptıkları mücadeleler sömürüye karşı savaşın en güçlü örnekleriydi.<br />

Atatürk şuna inanmıştı ki: «... Hiç bir gücün bir ulusu yaşamak hakkından<br />

yoksun bırakamayacağı kanısındayız.», «Biz ecnebilere karşı herhangi bir<br />

düşmanca duygu beslemediğimiz gibi, onlarla içten <strong>ilişkiler</strong>de bulunmak arzusundayız.»,<br />

«Ancak benim ulusumu esir etmek isteyen bir u!u-sun, bu arzusundan<br />

vazgeçinceye kadar aman vermeyen düşmanıyım.», «Sömürgecilik ve toprak<br />

edinme, yeryüzünden yok olacaktır.»<br />

Atatürk ile Gandi arasında başka bir benzerlik de, ulusal ekonomik kalkınma,<br />

kendi kendine yeterlilik ve bununla İlgili olarak izledikleri milliyetçi - toplumcu<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 31


MAKALELER<br />

politika alanlarında görülebilir.<br />

Gandi ile Atatürk arasındaki en belirgin ayrılık, aynı amaca - kendi ülkelerinin<br />

yabancı boyunduruğundan kurtarılması amacına - ulaşmakta izledikleri yöntemin<br />

farklılığıdır. Birincisi, amacına kılıç yoluyla ulaşırken, ikincisi kılıçsız, ünlü ikiz silahına<br />

dayanarak - Pasif Direnme ve Şiddetten Kaçınma - aynı amaca varmıştır.<br />

Fakat bu, ülkelerinin coğrafya, politik toplum şartlarından ve zaman farkından ileri<br />

gelmektedir. Bu konuda, yorumda bulunan Ord. Prof. Enver Ziya Karal şöyle demektedir:<br />

«Davalarda benzerlik, usullerde ayrılık... bu farklar Hindistan ile Türkiye'nin<br />

coğrafya, politika ve sosyal durumlarının ayrı oluşundan meydana gelmiştir.»<br />

Onların bu yöntem ayrılığı, toplumsal devrimler alanında da görülür. Atatürk<br />

hiç bir zaman devrimlerin uygulanmasının yavaş ve devrimci bir yoldan olmasını<br />

istemezdi. Devrimlerinde başarılı oldu, ancak ayaklanmalar ve siyasal karşı koymalarla<br />

karşılaştı. Bunların hemen bastırılması için çok sert tedbirler almak zorunda<br />

kaldı. Öte yanda köklü, devrimci yöntemin tersine, Gandi daima yavaş ve<br />

devrimci reform yolunu seçti.<br />

Gerçeği söylemek gerekirse, hem Atatürk, hem Gandi, her ikisi de, Asya'da<br />

modern çağın, özgürlüğün ve toplumsal devrimlerin öncüleridirler.<br />

Büyük Asya kıtasını sömürücü oyunlarının pençesinden kurtararak özgürlüğe<br />

kavuşturma ve toplumları gerici, tutucu doğmalardan kurtarmak gibi büyük görevlen<br />

üzerlerine almışlardır. Bütün insanların, sınıf, inanç ve din farkı gözetilmeksizin,<br />

ülkelerinin evlâtları olduklarını ve eşit haklara sahip bulunduklarını ilân<br />

eden gerçek demokratlardı. Hayatları boyunca, ülkelerinin okumuşlarını aydınlatmak!<br />

Uluslarını, boşinan ve temelsiz inançlardan temizlemek, kişileri ve ulusları<br />

doğru yola sokabilmek için temel gerçekleri öğretmeye uğraştılar.<br />

Onlar öyle büyük kurtarıcıydılar ki, 'kendi ulusları için vücut ve kanlarını feda<br />

etmekten çekinmediler. İşte bu nedenle, unutulmaz insanlar oldular. Benzerlerini<br />

dünya daha çok uzun bir süre göremeyecektir ve insanlık tarihindeki izleri asla silinmeyecektir<br />

(Sinha, 1972:260-286).<br />

Fatih Sultan Mehmet’le, Adolf Hitlerin bazı ortak liderlik özellikleri var. Mustafa<br />

Kemal ile de Gandi’nin bazı ortak özellikleri var.<br />

Fatih ve Hitler’in amaçları farklı olmuş olsa bile her ikisinde de cihan hakimiyeti<br />

düşüncesi var.<br />

Bunun tersine ise Mustafa Kemal ve Gandi “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” fikrini<br />

savunmuşlardır. Her milletin özgürce yaşaması gerektiğini vurgulamışlardır.<br />

İkinci olarak, hem Hitler hem de Mustafa Kemal milliyetçi bir liderlik özelliği<br />

sergilemişlerdir. Birisi Türk milliyetçiliği, diğeri ise Alman milliyetçiliği.<br />

Diğer taraftan bu liderler içerisinde geleceğe lider olarak hazırlanan tek lider,<br />

Fatih Sultan Mehmet’tir. Diğerleri her ne kadar çocukluktan itibaren farklı olduklarını<br />

göstermiş olsalar bile Fatih Sultan Mehmet gibi babaları tarafından eğitimleriyle<br />

çok yakından ilgilenilip yetiştirilememişlerdir. Fatih‘in yetişmiş olmasında<br />

ise tabiki Fatih’in babasının d<strong>önemi</strong>n sultanı olması etkili olmuştur.<br />

Yine Fatih Sultan Mehmet, örgütlenmiş yapıda fetihler gerçekleştirirken, diğer<br />

liderler örgütlenmeyle uğraşmışlardır.<br />

KAYNAKÇA<br />

ADIVAR, Adnan. (1982). Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi yayınevi, İstanbul.<br />

32<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


AKGÜNDÜZ, Ahmet. (1999). Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul.<br />

AKGÜNDÜZ, Ahmet. (1999). (Osmanlı Kanunnameleri. İstanbul.<br />

ARAZ, Nezihe. (2000). Fatih’in İçsel Dünyası, İstanbul.<br />

Genelkurmay Başkanlığı. (1983). ATATÜRKÇÜLÜK (İkinci Kitap), Ankara<br />

Gnkur. Basımevi, Ankara, s.50,215,218,225,232,235,236.<br />

ATAY, Falih Rıfkı . (1980). Çankaya, SENA Matbaacılık İstanbul, s.12,21.<br />

BAYKAL, Adnan Nur. (2004). Mustafa Kemal Atatürk'ün Liderlik Sırları<br />

(Yöneticiler İçin Yeni Bir Bakış) Sistem Yayıncılık; İstanbul.<br />

BEYATLI, Yahya Kemal. (1969). Aziz İstanbul, İstanbul, sh.47.<br />

CİHAN, Ahmet Kamil. (2003). Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı :14<br />

s:5.<br />

ERGİN, Feridun. (1978). K.Atatürk, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları<br />

No.5, Duran Ofset Matbaacılık ve Ambalaj Sanayi İstanbul, s.<br />

11,52,53,122,125,126.<br />

HANBEL, Ahmed b. (1982). El-Müsned, IV, İstanbul.<br />

HITLER, Adolf. (1972). Kavgam, Toker Matbası, İstanbul.<br />

İNALCIK, H. (1987). Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Türk Tarih<br />

Kurumu bas. Ankara<br />

İNALCIK, H . (1970). İslam Ansiklopedisi, “Mehmet II” maddesi, C.XVII,<br />

M. E. B. yay. İstanbul.<br />

İNALCIK, H. (1968). Türk Ansiklopedisi, “Fatih Sultan Mehmet” maddesi,<br />

C. XVI, M. E. B. Ankara.<br />

KIZILTOPRAK, Kemal. (2002). Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları,<br />

İstanbul.<br />

KIZILTOPRAK, Kemal. (2003). Fatih Sultan Mehmet, s. 210-211.<br />

KUŞAT, Ali. (2003). Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı:14 Yıl : S:131-<br />

148.<br />

PANOS, Levon Dabagyan. (1976). Fatih ve Fetih Olayı, İstanbul.<br />

ŞAPOLYO, Enver Behnan. (1958). Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi,<br />

İstanbul, s. 508.<br />

TANSEL, Selahattin. (1971). Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan<br />

Mehmet’in Siyasi ve Askeri Faaliyetleri, M.E.B. Ankara.<br />

UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı. (1972). Osmanlı Tarihi, C. I. T.T.K. Basımı, Ankara.<br />

(1977). Çınar Dergisi. Temmuz sh.14.<br />

SINHA, R.K. (1972). “Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi”, Milliyet yayınları,<br />

İstanbul<br />

FISCHER, Louis. (1971). “Emperyalizme Karşı Silahsız Savaşçı”, Çeviren:<br />

Engin Tonguç. Varlık yayınevi, İstanbul<br />

EATON, Jeanette. (1971) “Gandi Kılıçsız Mücahit”, Çeviren: Sofi Huri.<br />

Redhouse yayınevi, İstanbul.<br />

(www.milliyet.com/2005/11/02/yazar/civaoglu.html).<br />

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Hitler).<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 33


MAKALELER<br />

2<br />

BİLGİ TOPLUMUNDA BEŞERİ SERMAYE<br />

VE KALKINMA İLİŞKİSİ ÜZERİNE<br />

TEORİK BİR DEĞERLENDİRME<br />

Araş. Gör. Deniz ÖZYAKIŞIR *<br />

GİRİŞ<br />

Toplumsal sistemleri nitelendiren en temel özelliklerin maddi üretim koşulları<br />

ve ona dayalı üretim <strong>ilişkiler</strong>i olduğu genelde kabul gören bir tanımlama ve<br />

görüştür. Bu bağlamda, üretime en fazla katkı sağlayan faktör hangisi ise onun<br />

etrafında şekillenen toplum biçimine de o ad verilmektedir. Şöyle ki; İlkel<br />

komünal düzenlerde üretimde taştan yapma araçlar en çok rol oynadıkları için<br />

bu dönemlere kaba ve yeni taş devri denilmektedir. Sınıflı toplum dönemlerinde<br />

üretimde en temel rolü tüm kişiliğiyle mülkiyet konusu olan “köle insan”<br />

oynadığı için bu düzenlere de köleci toplum adı verilmiştir. Bu sürecin hemen<br />

ardından feodal toplum biçimlenmiş ve gelişme göstermiştir. Sonrasında ise<br />

maddi üretim alanında büyük bir üstünlük sağlayan sanayi (fabrika) üretimi ve<br />

sermaye, kapitalist toplumu veya sanayi toplumu dediğimiz yeni bir toplum biçimini<br />

ortaya çıkarmıştır.<br />

Buraya kadar yapılan tarihsel çözümlemelerdeki amaç, içinde yaşadığımız<br />

bilgi toplumu da dahil olmak üzere tüm toplum biçimlerinin şekillenmesinde ve<br />

gelişmesinde üretimde rol oynayan temel araçların ve bu araçlar temelinde gelişen<br />

mülkiyet <strong>ilişkiler</strong>inin <strong>önemi</strong>ne dikkat çekmektir.<br />

Bu bağlamda diğer toplum biçimlerindeki üretim faktörlerinden farklı olarak<br />

“bilgi” temelinde biçimlenen ve teknolojinin itici bir güç olarak gelişmesine katkı<br />

sağladığı yeni bir toplum biçimiyle karşı karşıyayız. Bilgi Toplumu olarak ifadesini<br />

bulan bu toplum biçiminin en temel özelliği, bilgi merkezli ve teknoloji patentli<br />

üretim yapılanmasının olması ve söz konusu teknolojik bilginin ekonominin her<br />

alanında kullanılabilir olmasıdır. Buradaki amaç bilginin sınırlarını genişletmek ve<br />

üretimde yüksek verim elde etmektir. Bilgi toplumunda emek bilgi işçisi olarak<br />

ifadesini bulurken sanayi toplumunun mavi yakalıları yerine bilgi toplumunda<br />

uzman iş gücü olarak beyaz yakalılar göze çarpmaktadır.<br />

Gelinen noktada ülkeler, ekonomi politikalarını oluştururken, söz konusu<br />

mevcut sürecin araçlarını ve dinamiklerini göz önüne alarak hareket etmektedirler.<br />

Ayrıca bu dönemde gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerin kalkınmak<br />

için fiziki sermayeden farklı olarak beşeri sermayeye ağırlık verdiklerini görmekteyiz.<br />

* Kafkas Üniversitesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

İşte bütün bu değerlendirmeler ışığında genel olarak Bilgi toplumuna özelde<br />

ise beşeri sermaye kavramına ve kalkınmayla olan ilişkisine yönelik bir seminer<br />

çalışmasının hazırlanması uygun görülmüştür. Buna yönelik olarak iki bölüm halinde<br />

hazırlanan bu çalışmada Bilgi toplumu sürecine ilişkin teorik bir çerçeve çizilmiş<br />

ve bu süreç içerisinde gelişen beşeri sermaye ve kalkınma ilişkisine yer verilmiştir.<br />

Söz konusu ilişkinin niteliği teorik çözümlemelerle ortaya konulmuş ve<br />

pozitif bir ilişkinin varlığı saptanmıştır.<br />

1. BİLGİ TOPLUMUNUN DOĞUŞU, GELİŞİMİ VE DİNAMİKLERİ<br />

Bilgi toplumunun teorik anlamda alt yapısını Danniel Belle’ kadar götürmek<br />

mümkündür. Bell 1973 yılında yazdığı “The Coming of-Industrial Society: A<br />

Venture in Social Forecasting” adlı eserinde “sanayi sonrası toplum” kavramını<br />

ortaya atmıştır. Yazar “sanayi sonrası toplumu” dinamizmini bilgiden alan merkezi<br />

ve öncü insanı toplumun ihtiyaç duyduğu vasıflarla donatılmış uzmanlardan<br />

oluşan, temel üretim sektörü hizmetler olan ve kişiler arası bir oyunun geçerli olduğu<br />

bir toplum olarak tanımlamaktadır. (KUTLU, 2000: 13)<br />

M.U Porat, daha 1978’de ABD’nin bir “bilgi toplumu” olduğunu belirterek<br />

şunları yazıyordu: “1967’de ABD sosyal hasılasının %25’i bilgi-iletişim mal ve<br />

hizmetlerinin üretim, işleme ve dağıtımından kaynaklanıyordu...1970’te çalışanların<br />

yaklaşık yarısı “bilgi işçisi” olarak adlandırılabilirdi... Bunlar toplam işgücü<br />

gelirinin %53’ünün üzerinde bir pay almaktadırlar (PORAT, 1978: 29) Bu nedenle<br />

Fritz Mchlup’un “bilgi ekonomisi”; Brzezinski’nin “teknetronik çağ; “Rolf<br />

Dahrendorff’un “post-kapitalizm”, Amital Etzioni’nin “post-modern”; Daniel<br />

Bell’in “post-indistriyel “ve Peter F. Drucker’in “Post Business Society” dediği bir<br />

toplum yapısı doğmaktaydı. Bu yeni toplum yapısını Porat, “bilgi toplumu”<br />

(informasion society) (PORAT,1978: 30) olarak adlandırıyordu.<br />

Bilgi Toplumunun tarihsel arka planına baktığımızda Sanayi Devrimi sonrasında<br />

özellikle teknolojik gelişmeler temelinde yaşanan köklü değişimlerin etkisini<br />

görmekteyiz. Özellikle İkinci Dünya savaşında sonra dünyanın önde gelen gelişmiş<br />

ülkeleri her alanda bilgi teknolojisinin kullanımına öncelik vererek yüksek verimlilik<br />

elde etmeye çalıştılar. Söz konusu dönemde bilginin üretimde kullanılması<br />

gelişmeyi ve refahı beraberinde getirmiştir.<br />

Bilgi toplumu 1950 ve 1960’lı yıllarda ABD, Japonya ve Batı Avrupa ülkeleri<br />

gibi gelişmiş ülkelerde bilgi teknolojilerinin giderek artan bir şekilde kullanımıyla<br />

ortaya çıkmış bir aşamadır. Gelişmiş ülkelerde şekillenen bu aşamanın en önemli<br />

özelliği bilginin ve bilgi teknolojilerinin tarım, sanayi, hizmetler gibi sektörlerin<br />

yanı sıra eğitim, sağlık, iletişim gibi her alanda kullanılabilir olmasıdır. Bu nedenle,<br />

bilgi toplumundaki gelişmeler kısa sürede üretimin ve verimliliğin artmasına<br />

yol açmakta ve yeni teknolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri de teşvik<br />

etmektedir. (AKTAN & TUNÇ,1998: 118-134)<br />

1990’lara gelindiğindeyse Naisbitt ve Aburdene (NAİSBİTT &<br />

ABURDENE,1990: 11) yaşanan çağı, insanlık tarihinde akıllara durgunluk veren<br />

bir teknolojik yenilenme, benzeri görülmemiş ekonomik olanaklar ve şaşırtıcı si-<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

yasi gelişmeler ile kültürel yeniden doğuşlardan dolayı 2000’li yılları “büyük yönelimler”<br />

(Megatrends) çağı olarak ilan ediyorlardı. Bu yeni yönelimlerin temelinde<br />

“bilgi işlem “ veya kısaca “bilişim teknolojisi” yatıyordu.<br />

Bu teknolojiye dayalı olarak şekillenmeye başlayan bilgi toplumunun itici gücü,<br />

bilgi ve bilgiyi işleyen bilgisayarlar oluyordu. Bilgisayarlarla birlikte; istenen<br />

bilgileri, istenildiği kadar depolayabilen, bunları işleyen, buradan yeni bilgiler<br />

üreten “bilişim teknolojileri” insanlığın hizmetine sunuluyordu.(SARIASLAN,<br />

1992: 1) Bilgi toplumuna yönelik çizilen bu teorik çerçeveden de anlaşıldığı üzere<br />

bilgi toplumu; teknoloji ve bilgi temelinde şekillenen ve itici gücünü küreselleşmenin<br />

dinamizminden alarak gelişme gösteren sanayi sonrası toplum biçimidir.<br />

1.1. Bilgi Toplumunun Dinamikleri<br />

1.1.1 Küreselleşme<br />

Bilgi toplumunda, bilgi ve iletişim teknolojisinin yarattığı ortam içinde ekonomik<br />

faaliyet küreselleşme (globalleşme) eğilimine girdi. İletişim sistemlerinin<br />

ülke sınırlarını küçültmesi, bölgesel gruplaşmalara dayalı bütünleşme eğilimlerini<br />

beraberinde getirdi. (ERKAN, 1998: 98) Küreselleşme; ekonomik, siyasal, sosyal<br />

ve kültürel alanlarda bazı ortak değerlerin yerel ve ulusal sınırları aşarak, dünya<br />

çapında yayılmasını ifade etmektedir. Bu nedenle küreselleşmeyi mevcut sürecin<br />

temel dinamizmi olarak ele almakta fayda vardır.<br />

Küreselleşme aslında çok boyutlu bir gelişme olarak, toplumları derinden ve<br />

çok yönlü etkileyen bir süreçler topluluğu niteliğindedir. Ekonomik, siyasal, kültürel,<br />

toplumsal, teknolojik vb. alanlarda yaşanan değişim ve dönüşümler, küreselleşme<br />

süreçleri olarak tanımlanmaktadır. (DPT, 2000: 1)<br />

Küreselleşmenin bilgisayarlaşma, minyatürleşme, dijitalleşme, uydu iletişimi,<br />

fiberoptik teknolojisi ve internet olarak belirlenen kendine özgü bazı tanımlayıcı<br />

teknolojileri de bulunmaktadır. Bunlar aracılığı ile, küreselleşmenin tanımlayıcı<br />

perspektifini bütünleşme olarak ifade etmek mümkündür. (FRİEDMAN, 2000: 31)<br />

Sonuç olarak küreselleşme, toplumsal <strong>ilişkiler</strong>in zamansal ve mekansal oluşumunda<br />

genişleme, derinleşme, küçülme ve hızlanma yaratmaktadır. Bu açıdan küreselleşme;<br />

değişimi, bu değişime karşı olumlu yada olumsuz tepkileri, dolayısıyla hem aktörler,<br />

hem kurumlar hem de zihniyet düzeylerinde yenilikleri gerekli kılmaktadır.<br />

Küreselleşme ile ortaya çıkan köklü yapısal değişmede sanayi toplumu yerini giderek<br />

tamamen yapısal farklar gösteren bilgi toplumuna bırakmaktadır. Farklı paradigmalara<br />

dayanan bilgi toplumda, fabrika ve maddi üretim toplumun temel özelliği<br />

olma niteliğini kaybetmekte, bunun yerine sembolik unsurların önem kazandığı<br />

bilgi üretimi önem kazanmaktadır. Benzer biçimde, sanayi toplumunda stratejik rol<br />

oynayan sermaye, yerini bilgiye bırakmakta ve üretim faktörleri arasında önemli<br />

yeri olan hammadde ve işgücü <strong>önemi</strong>ni giderek kaybetmektedir<br />

Bu açıdan bilgi, daha önce benzeri görülmedik ölçüde teknik yenilenmeyi ve<br />

ekonomik büyümeyi sadece yönetmekle kalmamakta, kendisi de hızla ekonominin<br />

temel faaliyeti ve mesleki değişimin temel belirleyicisi haline gelmektedir.<br />

(KUMAR,1999:24)<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

1.1.2. İletişim ve Enformasyon Teknolojileri<br />

Bilim tarihi incelendiğinde, çağlar boyunca toplumların yenilik isteği ve farklı<br />

şeyler bulma arzuları sonucu, bilimsel çalışmalar ve AR-GE faaliyetlerine olan ihtiyacın<br />

sürekli arttığı görülmektedir. Bilimsel düşünceyi özümsemiş ve bunu bir<br />

yaşam tarzı olarak kabul etmiş olan toplumlar; üretimde, ticarette, hizmetlerin kalitesinde<br />

ve kişilerin refah düzeylerinin yükseltilmesinde önemli ilerlemeler sağlamışlardır.<br />

Bilimsel gelişme sürecinde her yeni bilgi, yeni bir bilginin üretilmesinde aracı<br />

olarak, bilgi üretim sürecinin hızla artmasına neden olmuştur (DPT, 2005:<br />

2)Bilgi, bir şeyi yada bir kişiyi değiştiren enformasyon anlamına gelmektedir. Bunu<br />

ya eylem için etkili bir neden oluşturarak yada, bir kişiyi (veya kuruluşu) farklı<br />

veya daha etkili bir eylemi gerçekleştirebilecek bir konuma getirerek yapmaktadır.<br />

(DRUCKER, 1992: 256) Teknoloji kavramı genel olarak, bilginin ve bilgiye<br />

dayalı yöntemlerin herhangi bir işin yapılmasına uygulanması olarak tanımlanabilir.<br />

Bir işe uygulanan bilgi ve bilgiye dayalı yöntem o işin daha kısa sürede yapılmasına<br />

imkan tanıyorsa, bu durumda bir teknolojik gelişmeden söz etmek<br />

mümkündür.<br />

Teknolojik gelişme çoğunlukla yeni makine tasarımları, yeni gereçlerin kullanılması,<br />

yeni işlem ve yöntemler ve yeni mal tasarımı yoluyla gerçekleşmektedir.<br />

Genel olarak üretim yada yapılan işin kapasitesini artırmaya yönelik her yatırım,<br />

yeni teknoloji uygulaması anlamına gelmektedir. (ŞAYLAN, 1995: 98) Enformasyon<br />

ve iletişim teknolojilerinin en önemli etkisi, kendisini diğer teknolojilerden<br />

ayıran "doğuran" (generic) niteliğinden kaynaklanmaktadır. Bundan önceki<br />

teknolojik gelişmeler sadece belli bir mamulün veya sektörün üretimini etkilerken,<br />

bu teknolojiler ekonomide oldukça geniş bir uygulama alanı bularak ekonomik<br />

etkinliği daha çok geniş bir alanda sağlamaktadır. (HOUGHTON& PETER,<br />

2000: 2) Bilgi ile teknoloji arasında, giderek artan bir hızla birbirlerini her seferinde<br />

bir üst düzeyde üreterek çoğaltan bir ilişki mevcuttur. Sonuç olarak bilim üretebilmek<br />

için, mutlaka teknoloji üretmek gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Elektronik<br />

alanındaki bilimsel buluşlar ve bunların hızla sanayiye uygulanması dünya ölçeğinde<br />

bir iletişim ve bilişim patlamasına yola açmıştır. Artık dünyanın hiçbir yeri,<br />

başka bir yerine uzak ve yabancı değildir. Son derece gelişmiş ve önemli ölçekte<br />

merkezileşmiş iletişim araçlarının kullanımı sonucu, dünya giderek küresel bir köye<br />

dönüşmektedir. Toplumların bilgiyi elde etme, bilgiye sahip olma ve kullanma<br />

düzeyi, uluslararası piyasa paylarının hangi düzeyde olduğunu ölçmede kullanılan<br />

bir kriter konumuna ulaşmıştır.<br />

1.1.3. Mikro-elektronik ve Biyo-teknolojik Gelişmeler<br />

Bilgisayar ile iletişim teknolojisinin temelinde mikro elektronikteki gelişmeler<br />

yatmaktadır. Mikro elektroniğin kullanıldığı alanlarda çok hızlı gelişmeler yaşanmaktadır.<br />

“Japonların NE-5X/X süper elektronik hesap makinesinin sanayide 20<br />

milyondan fazla işlem hızında olmasının bilimsel çalışmalarda, uzay çalışmalarındaki<br />

<strong>önemi</strong> açıktır”. Daha birkaç yıl öncesine kadar kullanılan cihazlardaki kırıntı<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 5


MAKALELER<br />

yongaya (chip) bir milyona yakın eleman yetiştirilebilmekteydi. (KAFALI, 1991:<br />

37) Mikro elektronikteki gelişme ile birlikte, iletişim (telekominikasyon) teknolojisi<br />

de yenilenmiştir. Mikro elektronik ve iletişim birbirini tamamlayarak birlikte gelişmektedir.<br />

Mikro elektronik teknolojisindeki gelişme, yeni ürün ve teknolojiler<br />

yaratırken, iletişim donanımındaki gelişmeler; sanayi üretiminin altyapısını oluşturarak<br />

getirdiği hızlı değişimle, ekonomide girdi temini ve verimliliği hızla artırmaktadır.<br />

Bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki hızlı gelişme, üretim için her türlü<br />

bilgi akışını hızlandırıp kolaylaştırdığı gibi, zaman ve mekan (ulaşım) kullanımında<br />

sağladığı avantajlarla, üretimde etkinlik ve verimliliği arttırmışlardır. ( ERKAN,<br />

1998: 80-81) Bütün bu dinamiklere paralel olarak bilgi toplumunun temel parametrelerini<br />

yapılan AR-GE harcamalarını bütçedeki payı ve bilgi sektörünün istihdamdaki<br />

payı oluşturmaktadır. Bu nedenle gelişmiş ülkelere baktığımızda bu<br />

payların oldukça yüksek olduğunu görebiliriz.<br />

Bunun yanında Avrupa Birliğinde bilgi toplumu belirlemesinde bilgi sektörünün<br />

ekonomideki payı tespit edilmekte, bunun için de eğitim harcamalarına ve<br />

kişi basına bilgi teknoloji ve haberleşme harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıladaki<br />

paylarına bakılmaktadır. (DURA & ATİK, 2002: 203-205)<br />

2. BEŞERİ SERMAYE VE KALKINMA İLİŞKİSİ: TEORİK ÇERÇEVE<br />

Beşeri sermaye kavramı, sanayi toplumundaki fiziki sermayeye alternatif olarak<br />

bilgi toplumunda ön plana çıkmış ve ülkeler için kalkınma stratejisi olarak<br />

önem kazanmıştır. Bilgi toplumunun personel alt yapısı olarak ifade edilen beşeri<br />

sermaye özünde uzmanlaşmış insanı tanımlayan bir kavramdır. Söz konusu bu<br />

sermaye biçiminde insana yatırım gelişmek ve kalkınmak için öncelikli hedeftir.<br />

Sosyo-ekonomik gelişmenin insan unsurunu kapsayan personel altyapı, beşeri<br />

sermaye olarak da bilinmektedir. Bu kavramdan, “işbölümüne dayanan bir<br />

ekonomide, sayı ve özellikleri açısından kişilerin ekonomik faaliyetinin seviyesi ve<br />

bütünleşme derecesine katkıları yönündeki yetenekleri” ( JOCHİMSEN, 1966:<br />

133-145) anlaşılmaktadır. Sosyo-ekonomik gelişmede insan unsuru, girişimcilik,<br />

uzmanlaşmış işgücü, teknikerlik ve vasıfsız işçilik ile yöneticilik, eğitimcilik, örgütsel<br />

ve teknik gelişme için araştırma, geliştirme, planlama ve ekonomi politikası<br />

alanındaki uğraşları ve fonksiyonları kapsamaktadır. Eğitim ve sağlık ekonomisinin<br />

konusunu oluşturan personel altyapıya yönelik harcamalar toplum açısından<br />

yatırım fakat bireyler açısından tüketim özelliği göstermektedir. Personel altyapı;<br />

eğitim, öğretim, araştırma ve uzmanlaşma süreçleri içinde oluşturulup yaratılmaktadır.<br />

(ERKAN, 1998: 27)<br />

Bu bağlamda Alfred Marshall, beşeri sermayenin piyasasının olmaması yüzünden<br />

(SCHULTZ, 1971: 27) ve J. Mill de refahın insanlar için olduğu, kendilerinin<br />

refah kaynağı olarak görülemeyeceği nedeniyle beşeri sermayeye karşı çıkmışlardır.<br />

(BOWMEN,1968:103) Ancak gelinen noktada, üretime katılan kişinin<br />

sahip olduğu ve genel anlamda insanın niteliğini vurgulayan bilgi, beceri, tecrübe<br />

ve dinamizm gibi pozitif değerler, beşeri sermaye olarak kabul edilmektedir.<br />

(TANSEL& GÜNGÖR, 1997: 532) Çünkü söz konusu değerler, üretimde kullanı-<br />

6<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

lan diğer faktörlerin daha verimli değerlendirilmesine imkan vermekte; ayrıca yeni<br />

teknolojilerin icadı ve rasyonel bir şekilde kullanılmasına da yol açmaktadır.<br />

Bu nedenle ekonomik faaliyetlerdeki rasyonellik artmakta ve ülke ekonomisi daha<br />

hızlı kalkınabilmektedir. Beşeri sermayeyi sadece eğitimle özdeşleştirmek<br />

mümkün değildir. Çünkü konu insanın niteliğini vurguladığı için, eğitimin yanında<br />

sağlık, dinamik nüfus miktarı ve beyin göçü gibi diğer faktörleri de beşeri sermaye<br />

birikimine etki eden unsurlar arasında değerlendirmek gerekmektedir.<br />

2.1. Beşeri Sermaye ve Fiziki Sermayenin Karşılaştırılması<br />

Üretim faktörleri içinde önemli bir konuma sahip olan sermaye faktörü, son yıllara<br />

kadar hep fiziki sermayeyi nitelemekteydi. Ancak kişisel ve toplumsal özelliklerin<br />

üretime olan etkilerinin giderek önem kazanması, söz konusu pozitif değerlerin<br />

de sermaye olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Ancak söz konusu gelişmeler,<br />

sermaye kavramının yeniden tanımlaması ve yenileriyle birlikte klasik sermayenin<br />

karşılaştırılması gereğini ortaya koymuştur. Klasik iktisat öğretisinde sermaye, üretime<br />

katılan makine ve teçhizat gibi fiziksel değerleri nitelemekteydi. Ancak, beşeri<br />

sermaye ile birlikte sosyal sermayenin (fertler ve kurumlar arasındaki her türlü güvene<br />

dayalı <strong>iletişimin</strong> pozitif ekonomik etkileri) de iktisat literatüründe yerini almasıyla<br />

sermaye kavramının yeniden tanımlanması gerekmiştir. Artık gelinen noktada<br />

sermaye, üretime pozitif katkısı olan her türlü maddi ve maddi olmayan iktisadi değerler<br />

olarak kabul edilmektedir. (KARAGÜL, 2003: 79-80)<br />

Beşeri sermayenin fiziki sermayeden tamamen farklı olduğu bir başka yönü<br />

ise durağan olmamasıdır. Çünkü beşeri sermaye devamlı değişken bir yapıya sahiptir.<br />

Bu manada, ülke insanlarının niteliğinde ve niceliğindeki sürekli değişimlerin<br />

önemli bir rolü bulunmaktadır. Beşeri sermayenin dinamik oluşu nedeniyle<br />

stoklanması mümkün değildir. Bu nedenle beşeri sermayenin kullanılmadığı her<br />

zaman dilimi onun kaybı anlamına gelmektedir. Beşeri sermaye ile fiziki sermayenin<br />

ayrıldığı diğer bir önemli yönü ise nötr olmamasıdır. Fiziki sermaye kullanılıp<br />

kullanılmama ve nerede ne zaman kullanılacağı konusunda tamamen yansız,<br />

diğer bir ifade ile pasif bir konumdadır. Ancak beşeri sermaye için aynı şeyi söylemek<br />

olası değildir. Çünkü beşeri sermaye nerede, ne zaman ve hangi şartlarda<br />

çalışacağına kendisi karar vermek durumdadır. Öte yandan, beşeri sermayenin<br />

devamlılığını sürdürebilmek için tüketici olarak asgari ihtiyaçları da bulunmaktadır.<br />

Bundan dolayı eğer beşeri sermaye, üretime koşulmaması ve bunun karşılığı<br />

olarak, müteşebbis ise kârını, işçi ise ücretini alamaması halinde, bir dizi insani ve<br />

sosyal problemlere neden olabilmektedir. (KARAGÜL, 2002: 30) Görüldüğü şekliyle<br />

beşeri sermaye üretime katkısı ve maliyeti itibariyle fiziki sermaye ile benzeşmekte<br />

ise de, birçok yönden ondan ayrılmaktadır. Özellikle istihdam sorunu<br />

bunların en önemlisidir.<br />

2.2. Kalkınma Kavramına Kısa Bir Bakış<br />

Ekonomik büyüme ve kalkınma kavramları İkinci Dünya Harbi ertesinden beri<br />

ekonomi dünyasında en çok kullanılan kavramlar arasındaydı. Ancak sanayi<br />

toplumundan bilgi toplumuna geçiş süreci öncesindeki kriz d<strong>önemi</strong> olan 1970’li<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 7


MAKALELER<br />

yıllar ile 1980’lerde, bu kavramın yerine “istikrar” kavramı ön plana çıktı. 1990’lı<br />

yıllarda, bilgi teknolojisinin ve bilgi toplumunun istikrar kazanma eğilimi ile büyüme<br />

ve kalkınmaya olan yönelimde yeniden bir canlanma başlamak üzeredir.<br />

Ancak bu dönemde büyüme ve kalkınmanın sanayi toplumunda olduğundan<br />

farklı bir biçimde gerçekleşmesi beklenmektedir. (ERKAN, 1998: 12) Burada<br />

özellikle belirtilmelidir ki; kalkınma ve ekonomik büyüme farklı kavramlardır. Ancak<br />

gelinen noktada kalkınmayı salt GSMH’daki artış ile açıklayan yaklaşımların<br />

olduğunu görmekteyiz. Bu yaklaşımlara göre GSMH artışı sağlayan her ülke kalkınmıştır.<br />

Oysa, GSMH artışıyla ölçülen bir ekonomik büyüme, geniş kitlelerin yoksullaşması,<br />

toplumsal gerilimler, aşırı bölgesel dengesizlikler, doğal çevrenin tahribi<br />

ve uzun dönemde büyümesinin koşullarının aşındırılması pahasına gerçekleşebiliyor.<br />

Böyle bir ülke batılılar tarafından rahatlıkla “ekonomik mucize” yaratmış<br />

sayılabiliyor... Ve ekonomik mucizenin öteki yüzünde, genel bir siyasal istikrarsızlık,<br />

aşırı düzeyde gelir dengesizliği, kültürel kimlik erozyonu vb. bulunabilir. (BAŞ-<br />

KAYA, 2000: 34-35) Böylece sosyal, siyasal ve ekonomik içerikleriyle birlikte<br />

toplumsal bir olgu olan kalkınma kavramı, ekonomi gibi tek bir faktörü kapsayacak<br />

bir biçimde içeriği daraltılmış ve literatürde bu anlamda kullanılmıştır. Sosyokültürel<br />

ve siyasal yönleri ise ihmal edilmiştir. (YAVİLİOĞLU, 2002: 63)<br />

2.3. Beşeri Sermaye ve Kalkınma İlişkisi<br />

Ekonomik faaliyetlerin en temel unsuru olan üretimin gerçekleştirilmesi, üretim<br />

faktörü olarak adlandırılan bir dizi ekonomik değerin belirli koşul ve oranlarda<br />

bir araya getirilmesine bağlıdır. Söz konusu üretim faktörleri, niteliği ve niceliği<br />

zaman içinde değişen şartlara bağlı olarak farklılaşabilmektedir. Bu bağlamda<br />

1980’lere kadar iktisat literatüründeki güçlü konumunu sürdürebilen neoklasik iktisat<br />

teorisi ağırlıklı olarak büyümenin nicelik yönüne ağırlık vermiştir<br />

(KİPRİTÇİOĞLU, 1998: 210). Dolayısıyla, 18. ve 19 yy’da üzerinde yeterince<br />

durulmayan beşeri sermaye faktörü 20. yy’ın sonlarında, gelişmiş ülkelerde bir<br />

çok ekonomik çalışmaya konu olmuş ve değişik boyutlarıyla ekonomik gelişmeyle<br />

olan ilişkisi analiz edilmiştir. Adi geçen çalışmalarda, beşeri sermaye olarak<br />

kabul edilen insani kalitenin, ülke gelişmesindeki payının oldukça yüksek olduğu<br />

gerçeğiyle karşılaşılmıştır. (KARAGÜL, 2003: 2) Bu bağlamda bilgi toplumunda<br />

kalkınma göstergesi olarak ön plana çıkan eğitim ve sağlık gibi kavramlar beşeri<br />

sermaye açısından ele alınarak derlendirmelere tabi tutulmuştur. Eğitim ve sağlık<br />

alanlarında iyileştirmeye yönelik yatırımların artması ülke kalkınması açısından<br />

olumlu etki yaratmaktadır. Burada önemli olan bir nokta ise eğitim ve sağlığın eş<br />

zamanlı olarak yatırıma dahil edilmesi ve böylelikle iki sektör arasında sinerjik bir<br />

etki yaratılarak kalkınmanın hızlandırılmasıdır. Eğitim ve sağlığa aynı anda yatırım<br />

yapılmasındaki amaç sağlıklı bireylerin daha iyi eğitilebilir olmasındandır. Bu<br />

gerçeklik yapılan bir çok amprik çalışmada da açıkça ortaya çıkmıştır<br />

Mushkin yaptığı ampirik çalışmada, ekonomik gelişme sürecinde eğitim ve<br />

sağlığa eş zamanlı yapılan yatırımların olumlu etkilerini saptamıştır. Bu çerçevede<br />

8<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

sağlıklı ve eğitimli fertlerin, toplumda tüketici ve üretici olarak daha etkin davrandıkları<br />

tespit edilmiştir. Ayrıca, sağlıklı fertlerin daha iyi eğitilebilir olması gerçeği<br />

diğer bir husustur. Bir başka önemli nokta ise, sağlıklı insanların eğitilmesi halinde<br />

eğitim yatırımından daha uzun süreli yararlanma imkanı doğmasıdır<br />

(MUSHKİN, 1962: 156). Bu bağlamda yine Türkiye dahil birçok gelişmekte olan<br />

ülkelerden gelişmiş ülkelere önemli miktarlarda beyin göçü yaşanmaktadır. Dolayısıyla<br />

bu ülkeler yetiştirdikleri beşeri sermayeyi de yeterince kullanamamaktadırlar.<br />

Bu nedenle az gelişmiş ülkeler eğitime yaptıkları yatırımın karşılığını yeterince<br />

alamamaktadırlar. (KARAGÜL, 2003: 80) Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler<br />

genç nüfus bakımından zengin olmakla birlikte bu nüfusa eğitim ve sağlık<br />

açısından yeterince yatırım yapılmadığı için söz konusu ülkeler ile gelişmiş ülkeler<br />

arasında büyük uçurumlar görülmektedir. Ayrıca eğitimli nüfusun beyin göçü temelinde<br />

ülkeden ayrılması da ülkenin az gelişmişliğini bir kat daha arttırmaktadır.<br />

1990’lı yıllarda beşeri sermaye ve ekonomik büyüme alanında en kapsamlı<br />

çalışmayı Robert J. Barro yapmıştır. İlgili çalışmada Barro ilave bir yıllık eğitim<br />

düzeyinin iktisadi büyümeyi % 0.44 oranında arttırdığını tespit etmiştir (BARRO,<br />

1998: 5-6)<br />

SONUÇ<br />

Bilgi toplumuna yönelik yapılan değerlendirmelerde söz konusu toplumun<br />

sanayi sonrası d<strong>önemi</strong>n temel dinamiklerinden kaynaklanan gelişmelere paralel<br />

olarak gelişme gösterdiği vurgulanmaktadır. Bu gelişmenin karakteristiğine baktığımızda<br />

özünde “bilgi”yi barındırdığını ve asıl gücünü de buradan aldığını görmekteyiz.<br />

Söz konusu toplum biçiminin temel dinamiklerini oluşturan teknolojik<br />

gelişmeler ve küreselleşme tam da bu noktada etkisini göstermekte ve mevcut gelişmenin<br />

açıklanmasında adeta referans görevi üstlenmektedir. Bu bağlamda teknolojik<br />

ilerleme ve buna bağlı olarak ivme kazanan küreselleşme süreci bilgi toplumuna<br />

geçişin ana unsurlarını oluşturmuştur şeklinde bir sonuca varmak mümkündür.<br />

Mevcut sürecin bu temelde gelişme göstermesi kuşkusuz beraberinde pek çok<br />

ilişkiyi de getirecektir. Çalışmaya konu olan ilişki ise beşeri sermaye ve kalkınma<br />

arasındaki ilişkidir. Söz konusu ilişkinin niteliğini açıklama noktasında çeşitli çözümlemeler<br />

yapılmış ve aradaki ilişkinin olumlu olduğu görülmüştür.Öte yandan<br />

beşeri sermayeyi sadece eğitime yatırım olarak bilmemek gerektiği ve bilgi toplumuna<br />

geçmek isteyen ülkeler tarafından kalkınma stratejisi olarak uygulanması<br />

gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılan bir çok çalışmada da söz konusu<br />

ilişkinin niteliğine yönelik aynı sonuca varılmıştır. Yapılan değerlendirmelerde<br />

ayrıca sanayi toplumundaki fiziki sermaye ile bilgi toplumundaki beşeri<br />

sermaye arasındaki tamamlayıcılığa dikkat çekilmiş ve gelişme için iki sermaye<br />

türünün bir arada kullanılması gerektiği ortaya çıkmıştır. Şurası özellikle belirtilmelidir<br />

ki; bilgi toplumu temelde bilgiye ve bilgi merkezli unsurlara bağlı olarak<br />

gelişmesini sürdürmektedir. Bu da gelecekte “bilgi” nin <strong>önemi</strong>ne paralel olarak<br />

bu alanda ilerleme kaydeden ülkelerin hızla kalkınacağını açıkça göstermektedir.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 9


MAKALELER<br />

Öte yandan bu süreçte mevcut şartlardan kaynaklanan bir takım <strong>ilişkiler</strong>in çıkması<br />

doğal olmakla birlikte bu <strong>ilişkiler</strong>in ülkeler tarafından doğru algılanması kalkınma<br />

için hayli önemlidir. Bu gerçeklik temelinden hareketle bilgi toplumunda<br />

kalkınma paradigmalarına yön veren beşeri sermayenin <strong>önemi</strong> bir kez daha ortaya<br />

çıkmıştır.<br />

Sonuç olarak, beşeri sermayeye yatırım yaparak kalkınmasını burada arayan<br />

ülkelerin bilgi toplumu olma yolunda epey mesafe alacaklarını söyleyebiliriz. Zira<br />

eğitim ve sağlık harcamalarına geniş bütçe ayıran ülkelerin gelişmişlik bakımından<br />

daima önde oldukları su götürmez bir gerçektir.<br />

KAYNAKLAR<br />

AKTAN, C,C. & TUNÇ, M. (1998), "Bilgi Toplumu ve Türkiye " Yeni Türkiye<br />

Dergisi, Ocak-Şubat, Sayı 20, Cilt 1, Yıl 4, Ankara.<br />

BARRO, R. J. (1998), Human Capital and Growth in Cross-Country Regression,<br />

Harvard University Press.<br />

BAŞKAYA, F. (2000), Kalkınma İktisadının Yükselişi Ve Düşüşü, İmge<br />

Kitabevi Yayınları, Ankara,<br />

BOWMAN, M. (1968), The Human Investment Revolution in Economic<br />

Thought, (Ed.) Mark Blaug, Economics Education 1, Penguin Books,<br />

London<br />

DPT. (2000), VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Küreselleşme Özel İhtisas Komisyonu<br />

Raporu, Ankara http://ekutup.dpt.gov.tr/bilim/yucelih/biltek.html, (Erişim :<br />

03/06/2006)<br />

Drucker, P.F. (1993),Yeni Gerçekler, Çev: B. Karanakçı,Türkiye İş Bankası<br />

Yay., Ankara<br />

DURA C. & ATİK, H. (2002), Bilgi Toplumu, Bilgi Ekonomisi ve Türkiye,<br />

Literatür Yayınevi, İstanbul<br />

ERKAN, H. (1998), Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme, Türkiye İş bankası<br />

Kültür Yayınları, 4.Baskı<br />

FRİEDMAN, T. (2000), L. Lexus ve Zeytin Ağacı Küreselleşmenin Geleceği<br />

(Çev: Özsayar Elif), Boyner Holding Yay., İstanbul<br />

HOUGHTON, J. & PETER S. (2000), "A Primer on the Knowledge Economy",<br />

Centre For Strategic Economic Studies, Victoria University, Melbourne<br />

City MC<br />

JOCHİMSEN, R. (1991), Theorie der Infrastruktur, Grundlagen der<br />

marktwirtschaftlichen Entwicklung, Mohr, Tübingen<br />

KAFALI, K. (1991), “21.Yüzyılda Bilim ve Teknoloji”, 21.Yüzyıl Ansiklopedisi,<br />

Hazırlayan: Abbas Güçlü, Milliyet Yayınları, İstanbul<br />

KARAGÜL, M. (2002), “Beşeri Sermayenin İktisadi Gelişmedeki Rolü ve Türkiye<br />

Boyutu”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları No: 37. Afyon<br />

KARAGÜL, M. (2003), "Beşeri Sermayenin Ekonomik Büyümeyle İlişkisi ve Etkin<br />

Kullanımı" Akdeniz Üniv.İ.İ.B.F. Dergisi (5), Antalya<br />

http://www.akdeniz.edu.tr/iibf/yeni/genel/dergi/Sayi05/11Karagul.pdf (Erişim:28/06/2006)<br />

KUMAR, K. (1999), Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma<br />

10<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Türk Ceza Hukukunda Şerefe Karşı Suçlar<br />

Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Kitabevi Yay., Ankara<br />

KUTLU, E. (2000), Bilgi Toplumunda Kalkınma Stratejileri, Anadolu Üniversitesi<br />

Yay. No: 1209, I.İ.B.F. Yay. No: 167, Eskişehir<br />

KİPRİTÇİOĞLU, A. (1998), “İktisadi Büyümenin yeni Belirleyicileri ve Yeni Büyüme<br />

Modellerinde Beşeri Sermayenin Yeri”, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi<br />

Dergisi Cilt: 53; No: 1-4, Ankara<br />

MUSHKİN, S. (1962), Health as an Investment, Journal of Political Economy,<br />

V.70, No. 5, Part 2<br />

NAİSBİTT, J. & PATRİCA A. (1990), Managatrens 2000 (Büyük Yönelimler)<br />

From Yayınları, İstanbul<br />

PORAT, M. (1978), “Emergence of An İnformation Economy” Economic<br />

Impact, No.24, 1978/4<br />

SARIASLAN, H. (1992), “Venture Capital (Risk Sermayesi) Finansman Modeli<br />

ve Türkiye’de Uygulama Olanakları”, ASO Yayınları, Ayrı Baskı, Ankara<br />

SCHULTZ, T. (1971), Investment in Human Capital, The Free Press, N.Y.<br />

ŞAYLAN, G. (1995), Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge<br />

Kitapevi Yay. No: 109, Ankara<br />

TANSEL, A. & GÜNGÖR, N. D. (1997), The Educational Attainment of<br />

Turkey’s Labor Force: A Comparison Across Provinces and Over Time,<br />

METU Studies in Development, 24,(4)<br />

YAVİLİOĞLU, C. (2002), “Kalkınmanın Anlambilimsel Tarihi Ve Kavramsal Kökenleri,<br />

Cumhuriyet Üniversitesi”, İ.İ.B.F. Dergisi, Sivas<br />

http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/133.pdf (Erişim:01/06/2006)<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 11


MAKALELER<br />

2<br />

HUKUKUMUZA GÖRE POLİSİN; OLAY<br />

YERİ İNCELEME VE DİĞER<br />

GÖREVLERİNDE<br />

“ELKOYMA” İŞLEMLERİ<br />

Ziyaettin KAYGUSUZ *<br />

GİRİŞ<br />

Kamu düzenini sağlamakla görevli olan <strong>polis</strong>, suç ve suçlularla mücadelede<br />

bilimsel, teknik ve hukuk kuralları içerisinde çeşitli tedbirleri ve önlemleri almakla<br />

yetkili kılınmıştır. Bu tedbirler içerisinde, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini yakından<br />

ilgilendiren durumlardan birisi de elkoymadır.<br />

Elkoyma işlemi, bulunulan durum, kişilerin ve ortamın özelliğine göre hukukun<br />

öngördüğü çeşitli şekillerde yapılabilir. Elkoyma tedbiri, temel insan haklarını<br />

yakından ilgilendirdiğinden, ulusal(Anayasa, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu(PVSK),<br />

Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK), Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu,<br />

Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği(Arama Yönetmeliği) vb) ve uluslararası(BM<br />

ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri vb) hukuki metinlerde yer almış, yapılma<br />

usulü, yetki ve sınırları belirlenmiştir.<br />

Bir koruma ve güvenlik tedbiri olarak yapılan elkoyma işlemi, hem adli hem<br />

de önleme amaçlı olarak yapılabilir. Bu nedenle elkoyma işlemi, hangi amaçla<br />

yapılırsa yapılsın, neticesinde toplumda huzur ve güvenin tesis edilmesi ve korunması<br />

amacına hizmet eder.<br />

Avrupa Birliğine girme sürecindeki ülkemizin, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni<br />

(AİHS) imzalaması hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin<br />

(AİHM) yargı yetkisini kabul etmesi sebebiyle, elkoyma tedbirinin de içinde olduğu<br />

ceza yargılaması, belirlenen kriterlere göre yürütülmesi büyük önem arzeder.<br />

Delillere elkoymak için yapılan olay yeri inceleme, maddi gerçeğin ortaya çıkartılması<br />

ve meydana gelen olayın niteliğinin tespit edilmesi amacıyla yapılır. Bu<br />

nedenle, olay yeri incelemesi genel olarak, ceza yargılaması koruma tedbirlerinden<br />

arama ve elkoyma işlemlerini yerine getirdiğinden, uzmanlar aracılığıyla hukukilik<br />

ilkesi çerçevesinde, teknik ve bilimsel usullere uygun olarak yerine getirilmesi<br />

gerekir.<br />

Bu çalışma, Avrupa Birliği müktesebatına uyum amacıyla ülkemizde yapılan<br />

son mevzuat değişikliklerine göre yapılacak elkoyma işlemlerinde, ekte belirtilen<br />

*4. Sınıf Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği, Ankara,<br />

Temmuz 2006.<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Hukukumuza Göre Polisin; Olay Yeri İnceleme ve Diğer Görevlerinde…<br />

kaynaklardan da yararlanılarak, özellikle <strong>polis</strong>in uygulamalarına ışık tutması ve<br />

tereddütlerinin giderilmesine katkı sağlaması amacıyla ele alınmıştır.<br />

1. Elkoymanın Tanımı ve Niteliği<br />

Bir suçu aydınlatmak için gerekli olan delilleri temin etmek veya müsadereye<br />

tabi eşyayı emniyet altına almak için yapılan ve bir ceza muhakemesi işlemi olan<br />

elkoyma, uygulamada müsadere ile karıştırılmaktadır. Müsadereye tabi eşya,<br />

elkoymanın konusu olabilmekteyse de, “müsadere”, elkoymadan çok farklı neticeleri<br />

olan bir kavramdır.<br />

Yapılması ilgilinin rızası bağlı olmayan elkoyma, bir ceza değil, istenilen amaca<br />

ulaşıldığında kendiliğinden sona eren, geçici bir koruma tedbiridir. Aynı zamanda,<br />

ceza muhakemesi sonucunda doğru kararın verilmesini sağlamaya yönelik<br />

bir araçtır.<br />

Doktrinde birçok tanımı yapılan elkoymanın, Arama Yönetmeliği; “Suçun veya<br />

tehlikelerin önlenmesi amacıyla veya suçun delili olabileceği veya müsadereye tabi<br />

olduğu için, bir eşya üzerinde, rızası olmamasına rağmen, zilyedin tasarruf yetkisinin<br />

kaldırılması işlemine” şeklinde ifade edilmiştir. Bir başka ifade ile elkoyma, ceza muhakemesini<br />

amacına ulaştırmak için, kural olarak hakim, gecikmede sakınca bulunması<br />

halinde savcı veya kolluk amiri tarafından, delil elde etme ve/veya müsadere<br />

amacına yönelik olarak, sanık, şüpheli veya üçüncü bir kişinin rızası dışında zilyetliğindeki<br />

bir eşyanın tasarruf yetkisinin adli makamlara devredilmesi şeklinde tanımlanabilir.<br />

Elkoyma tedbirine başvurulurken, öncelikle koruma tedbirlerinin genel özellikleri<br />

(geçici ve araç olma) ve önşartları (haklı görünüş, gecikemezlik, orantılılık<br />

ve yasallık) ile elkoymaya hakim olan ilkeler (hukuk devleti, insan onurunun dokunulmazlığı,<br />

dürüst işlem ilkesi, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı vb)<br />

göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca, bütün koruma tedbirleri gibi elkoyma da geçicidir.<br />

Elkonulan eşya, yargılama sonunda ya müsadere edilir ya da zilyedine iade<br />

edilir. Kunter ve Yenisey’e göre, delil olabilecek eşyaya elkoyma tutucu bir koruma<br />

tedbiridir ve son karara kadar devam eder.<br />

Ceza muhakemesinin amacına ulaşabilmesi için elkoyma yasağı bulunmadığı<br />

sürece, delil veya delil niteliğinde bulunan ya da müsadereye tabi her şey muhafaza<br />

altına alınabilir. Bu tür eşyanın zilyedinin rızası varsa “muhafaza ve emniyet<br />

altına alma”; rızası yoksa “elkoyma” söz konusudur. Mevzuatımızdaki hükümleri<br />

incelediğimizde genel olarak basit elkoyma, postada elkoyma, basılmış eserlere<br />

elkoyma, bilgisayarlarda elkoyma, taşınmaz hak ve alacaklara elkoyma ve geçici<br />

elkoyma gibi çeşitlerinin olduğu görülmektedir.<br />

2. Hukuki Dayanaklar<br />

• Uluslararası Düzenlemeler<br />

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 3. maddesi ile 12. maddesinde "Hiç<br />

kimse özel hayatı, ailesi, meskeni ve yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref<br />

ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere<br />

karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır" şeklinde düzenleme yapılmıştır.<br />

Yine, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 8. maddesi ise "Her şahıs hususi ve aile<br />

hayatına, meskenine ve muhaberatına hürmet edilmesi hakkına maliktir. Bu<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006 3


MAKALELER<br />

hakların kullanılmasına resmi bir makamın müdahalesi demokratik bir cemiyette<br />

ancak milli güvenlik, amme emniyeti, memleketin iktisadi refahı, nizamın muhafazası,<br />

suçların önlenmesi, sağlığın veya ahlakın ve başkalarının hak ve hürriyetlerinin<br />

korunması için zaruri bulunduğu derecede kanunla derpiş edilmesi şartıyla<br />

vuku bulabilir" şeklinde düzenleme yapılmıştır. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları<br />

Mahkemesinin elkoyma konusunda ülkemizle ilgili verdiği kararlar da belirtilen<br />

gerekçeler ve kriterler de bu konuda <strong>polis</strong> için bir kaynak sayılır.<br />

• Anayasa<br />

Anayasa’nın özel hayatın gizliliğini düzenleyen 20. maddesinde ve konut dokunulmazlığını<br />

düzenleyen 21. maddesinde, elkoyma koruma tedbiri ile ilgili olarak,<br />

kişilerin bu temel hak ve özgürlüklerinin hangi şartlarda ve şekilde sınırlanabileceği<br />

genel olarak düzenlenmiştir.<br />

• Ceza Muhakemesi Kanunu<br />

Ceza muhakemesi tedbiri olarak CMK’da düzenlenen elkoyma, kanunun 123<br />

ile 134. maddeleri arasındaki hükümlerde yer almaktadır.<br />

• Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu<br />

Kanunun 9. maddesinde, suçun önlenmesi amacıyla yapılan üst, eşya ve<br />

araç aramalarında suç unsurlarına rastlanması halinde elkoyma işleminin yapılabileceği<br />

belirtilmiştir. Ayrıca, Kanunun Ek 4. maddesinde, bir suçla karşılaştığında<br />

<strong>polis</strong>in adli amaçlı olarak yapacağı elkoyma ile ilgili düzenleme bulunmaktadır.<br />

• Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu<br />

Kanunun 19 ve 20. maddelerinde, kaçakçılıkla ilgili elkonulacak eşya ve durumlar<br />

belirtilmiştir. Bu Kanunda zoralımı öngörülen kaçak eşyaya derhal<br />

elkonulur ve en yakın gümrük idaresine veya gümrük idaresince izin verilen yerlere<br />

miktarını ve cins, marka, tip, model, seri numarası gibi eşyanın ayırıcı özelliklerini<br />

gösterir bir tutanakla teslim edilir.<br />

• Basın Kanunu<br />

Basın hürriyetini yakından ilgilendirdiğinden delil elde etmek amacıyla basılmış<br />

eserlerin hepsine değil bir kısmına elkonulabilir. Kanunun 25. maddesinde<br />

elkoyma ile ilgili olarak; “soruşturma için sübut vasıtası olarak her türlü basılmış<br />

eserin en fazla üç adedine Cumhuriyet savcısı, gecikmesinde sakınca bulunan<br />

hallerde de kolluk el koyabilir” şeklinde düzenlenmiştir.<br />

• Türk Ceza Kanunu<br />

Kanunda “eşya müsaderesi” ve “kazanç müsaderesi” şeklinde 54 ve 55. maddelerde<br />

düzenleme yapılmıştır. Buna göre, müsadereye tabi olan eşya, failin tutuklanma<br />

koşuluna bağlı olarak suçta kullanılan ya da kullanılmak üzere hazırlanan ya<br />

da suçun işlenmesinden meydana gelen eşyaya elkoyma işlemi yapıldıktan sonra,<br />

fail mahkum olduğunda bu eşya müsadere edilecektir. Yine, yasada sayılmış olan<br />

bazı nesneler, bir ceza mahkumiyeti olmamasına ve faile ait olmamasına rağmen,<br />

elkoyma ve müsadereye konu olacaklardır. Bu nesneler, kullanılması, yapılması,<br />

taşınması, bulundurulması ve satılması suç teşkil eden nesnelerdir.<br />

• Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği<br />

Elkoyma ve koruma altına alma ile ilgili olarak değişik kanunlarda yer alan<br />

4<br />

Polis Dergisi, Sayı: 48 Nisan-Mayıs-Haziran 2006


Hukukumuza Göre Polisin; Olay Yeri İnceleme ve Diğer Görevlerinde…<br />

konunun uygulamasının nasıl ve ne şekilde olacağı Yönetmeliğin 15, 16 ve 17.<br />

maddelerinde belirtilmiştir.<br />

• Suç Eşyası Yönetmeliği<br />

Suç eşyasına elkoyma konusu Yönetmeliğin 5. maddesinde ayrıntılı olarak<br />

düzenlenmiştir. Yönetmeliğe göre, suç eşyası ve suçla ilgili ekonomik kazancın,<br />

muhafaza altına alınması, elkonulması, elden çıkarılması, iadesi, müsaderesi ve<br />

imhasına ilişkin işlemlerin yapılmasında uyulacak usul ve esasları düzenlemiştir.<br />

3. Elkoymanın Amaçları<br />

3.1 Delil Elde Etmek<br />

Elkoyma, ceza muhakemesinin sağlıklı yürütülmesi ve verilecek kararların<br />

uygulanmasını sağlamak amacıyla yapılır. Bu amaçlara da ancak, delil olabilecek<br />

veya müsadere edilebilecek eşyaya elkoyma ile mümkündür.<br />

Maddi gerçeğin araştırıldığı ceza muhakemesinde hukuk devleti ilkesi çerçevesinde<br />

her şey delildir. Bir başka ifade ile hukukumuz ceza muhakemesinde serbest<br />

delil sistemini kabul etmiştir. O halde delil olan her şey, kural olarak<br />

elkoymanın konusunu oluşturur. Bu nedenle elkoyma, delillerin toplanması ve<br />

failin o suçu işleyip işlemediğinin tespit edilmesine yardım eder.<br />

Elkoyma konusu ile ilgili Ceza yargılamasında iki grup eşya sayılmaktadır.<br />

İlki, olay yerinde bulunan veya olayla ilgili olarak delil değerlendirmesi yapılacak<br />

bazı eşyaya elkonulması amacıyla “soruşturma için ispat bakımından faydalı<br />

görülen eşya”, ikincisi ise, “müsadereye tabi eşya” olarak belirtilmektedir<br />

(CMK m.123).<br />

Olay yerinde delil elde etme amacıyla yapılacak aramada, delil bulunduğunda<br />

bunun elde edilmesi elkoyma ile olacaktır. Delil olabilecek eşyaya el koyma<br />

tutucu bir koruma tedbiridir. Bu amaçla yapılan araştırma sonucu elde edilen delillere<br />

elkonulabilir.<br />

Gökçen ve Kaymaz’a göre elkoymanın ilk amacı, delil elde etme ve böylece<br />

muhakemenin sağlıklı bir biçimde yapılmasını sağlamaktır. Örneğin, sahte evrak<br />

tanzim etmek suçunda tanzim edilen evraka, ceza muhakemesinde değerlendirilebilmesi<br />

için elkonulması gibi. Ancak, hukuk düzeninin tanımadığı, delil yasakları<