04.08.2017 Views

Allah Yolunda Cihadın Gayesi

Mektebe -> Kitablarımız -> Allah Yolunda Cihadın Gayesi (Tarık Ebu Abdullah)

Mektebe -> Kitablarımız -> Allah Yolunda Cihadın Gayesi (Tarık Ebu Abdullah)

SHOW MORE
SHOW LESS

You also want an ePaper? Increase the reach of your titles

YUMPU automatically turns print PDFs into web optimized ePapers that Google loves.

ALLAH YOLUNDA<br />

CİHADIN<br />

GAYESİ<br />

Tarık Ebu Abdullah


- İÇİNDEKİLER -<br />

Gaye Nedir? 08<br />

<strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 09<br />

Dinin İki Direği:<br />

İlim ve Cihad 20<br />

İlim 26<br />

Cihad fi sebilillah 32<br />

Cihad fi Sebilillah’ın Birinci <strong>Gayesi</strong>:<br />

Tevhidin İkamesi, Şirk ve Şirk Ehlinin İzalesi 34<br />

Cihad fi Sebilillah’ın İkinci <strong>Gayesi</strong>:<br />

İslam Birliğinin İkamesi ve Muhafazası 38<br />

İki Gayenin Tahakkukunu Sağlayacak Vesile:<br />

İslam Devleti 60<br />

1. Devletin Tarifi ve Rükünleri 66<br />

2. Devlet Nasıl Meşru Olur? 69<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akd’ın imama beyat etmesi 69<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akd kimdir? 69<br />

İmam olacak şahıs hangi şartlara haiz olmalı? 70<br />

Bey’at, Ehlu’l-halli ve’l-akd’tan kaçıyla sahih olur? 72<br />

Hazır imamın halefini ahdetmesi veya Ehlu’l-halli ve’l-akda<br />

belirlediği adaylardan birisini tayin etmelerini ahdetmesi 73<br />

İmamın güç kullanarak galip gelmesi 73<br />

3. Devletin Taaddüdü Caiz midir? 76<br />

4. Müslümanların Devletle İlişkisi Nedir? 78<br />

İmamın birinci hakkı: İtaat 79<br />

İmamın ikinci hakkı: Nusret 80<br />

HATİME 82


04<br />

“Birincisi –bunu defalarca söyledik– şunu herkes iyi bilmelidir: Biz<br />

<strong>Allah</strong>’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşıyoruz. Bu ise ancak hâkimiyet<br />

ve egemenlik ile mümkündür. Bunun için, işgalcilere ve uşaklarına<br />

karşı attığımız ilk kurşundan beri hepimizin hedefi Irak’ta<br />

İslam Devleti’ni inşa etmek olmuştur… Bu, bizden ayrılmayan bir<br />

arzuydu… İslam Devleti için bütün gücümüzü verdik, tam bir ciddiyet<br />

ile çalıştık, mallarımızı infak ettik ve çokça kanımızı döktük.”<br />

<br />

Şeyh Ebu Hamza el-Muhacir (rahimehullah)


05<br />

<strong>Allah</strong>’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e, ehli beytine ve ashabına<br />

salât ve selam olsun. Sonra…<br />

… Bundan üç sene evvel “<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> İki Ana Hedefi”<br />

başlığı altında kısa bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı aslında bir dergide<br />

yayınlamak üzere kaleme almıştım. Bunun için kısa ve öz yazmaya<br />

özen göstermiştim; ama yine de fazla uzun olduğu için müstakil bir<br />

risale olarak basılıp dağıtılması daha münasip görüldü. Nitekim de<br />

böyle yapıldı. Üç sene sonra bu risale tekrar elime geçti ve Müslümanlar<br />

için bazı faydalar ihtiva ettiğini gördüğüm gibi bazı hususlarda<br />

da ilavelere muhtaç olduğunu gördüm. Bunun için <strong>Allah</strong> Celle ve<br />

A’ la’ya sığınarak ve O’ndan yardım ve tevfik niyaz ederek risaleyi tekrar<br />

gözden geçirmeyi ve bazı ilavelerle süslemeyi arzuladım. Hakka<br />

isabet ettiysem <strong>Allah</strong>’ın fazlı ve tevfîkîdir. Hatalar ise, hepsi nefsimden<br />

ve şeytandandır.<br />

<strong>Allah</strong> bize yeter… O ne güzel bir dosttur.<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

27 Şaban 1434 / 2013


07<br />

TAKDİM<br />

Hamd alemlerin müdebbiri ve hakimi olan <strong>Allah</strong>’a, salat ve selam<br />

mücahidlerin komutanı, rahmet ve savaş peygamberi olan Resulullah’a,<br />

ehli beytine, ashabı kiramına ve kıyamete kadar onun yolunu<br />

takip eden bütün müminlere olsun.<br />

Yanımda değeri büyük olan Ebu Abdullah hocamın, hacmi küçük<br />

ama faydası büyük olan “<strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong>” adlı risalesi elime geçti.<br />

Okudum ve istifade ettim. Çünkü bu risale İslamın zirvesi olan cihad<br />

ibadetini şu an yapmakta ve yapmaya azmetmiş aday kardeşlerimize<br />

çok önemli bilgiler sunmaktadır. Bu risaleyi okumanızı, malumatlarını<br />

hayatınıza yansıtmanızı ve çevrenizdeki Müslümanlara okutmanızı<br />

tavsiye ederim.<br />

Rabbim bu risaleyi Müslümanlara faydalı kılsın. Yazarına ve basımında<br />

emeği geçen kardeşlerime ecirlerini fazlasıyla versin ve onu<br />

cari bir sadaka kılsın...<br />

Ebu Sümeyye


08<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

GayeNedir?<br />

El-Curcani rahimehullah “Gaye bir şeyin varlığına neden olandır” der. 1<br />

Ez-Zebidi rahimehullah “Gaye bir şeyin müntehasıdır” der. 2 Yani bir şeyin<br />

nihayet bulduğu yer veya hâldir.<br />

Arap râyeye (sancağa) da gaye demiştir; çünkü sancak, onu kaldıranın<br />

amaçlarını gösterir.<br />

Ve gaye garazdır. Yani failin fiili işlemesini sağlayan sebeptir. Muhakkak<br />

ki fiili kast eden her failin bir gayesi vardır. Kasıt ve ihtiyar ile<br />

işlenilmiş fiilin gayeden yoksun olması muhâldir.<br />

Zira ihtiyarî hareketlerin ilk dayanağı, nefsin onu kabulü veya<br />

reddi yönünde tasavvur etmesidir. Nefiste oluşan surete göre isteği,<br />

ya makbulün celbi veya merdudun def ’i yönünde olur. İnsanın bedensel<br />

gücü, isteği doğrultusunda harekete geçer ve merğup neticeye<br />

ulaşır. Ulaştığı hareketinin müntehası onu harekete geçiren kuvvetin<br />

gayesidir.<br />

1 Mucemu’t-Tarifat/sayfa 135. (Daru’l-Fazile baskısı)<br />

2 Tacu’l-arus, غيي maddesi. (Daru’l-Hidaye baskısı)


ف ً<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 09<br />

<strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong><br />

Tüm Nebilerin ortak davası, yalnız <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluk<br />

etmek, şirki inkâr ve terk etmek ve şirk ehlinden beri olmak olmuştur.<br />

Bu <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin Rasûllerini ve Nebilerini gönderdiği tevhid<br />

dinidir. Tevhid İslam’ın aslıdır, kopması mümkün olmayan sapasağlam<br />

kulptur, dosdoğru yoldur… Kendilerine nimet verilenlerin<br />

yoludur ve tüm Nebilerin ortak risalesidir. <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle<br />

buyuruyor:<br />

أَ‏ نَ‏ فَاع ْ بُ‏ د ُ ونِ‏<br />

َّ<br />

َ َ إِل<br />

إِل<br />

َ<br />

ُ ل<br />

وَ‏ مَ‏ ا أَرْ‏ سَ‏ ل َ ‏ْنا مِ‏ نْ‏ ق<br />

َّ<br />

‏َبْ‏ لِك َ مِ‏ نْ‏ رَ‏ سُ‏ ولٍ‏ إِل<br />

‏َّه<br />

‏َن<br />

نُوحِ‏ ي إِل ‏َيْ‏ هِ‏ أ<br />

“Senden önce hiçbir Rasûl göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım:<br />

“Gerçek şu ki Benden başka ilâh yoktur. Onun için Bana ibadet edin.” 3<br />

Ve şöyle buyuruyor:<br />

ِ ي ِ ك أُمَّ‏ ةٍ‏ رَ‏ سُ‏ ول<br />

َّ َ وَ‏ اجْ‏ تَ‏ نِ‏ بُ‏ وا الطَّاغُ‏ وتَ‏<br />

أَنِ‏ اع ْ بُ‏ د ُ وا الل<br />

ّ ُ<br />

ْ بَ‏ عَ‏ َ ا <br />

وَ‏ لَق َ د<br />

“Andolsun ki Biz her ümmete “<strong>Allah</strong>’a ibadet edin ve tağuttan sakının”<br />

diye bir Rasûl gönderdik.” 4<br />

Ve Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem İmam Ahmed rahimehullah’ın Ebu Hureyre<br />

radıyallahu anhu yoluyla tahric ettiği hadiste şöyle buyuruyor:<br />

‏ْن<br />

ث<br />

ال أ نبياء إخوة من عالت أهما‏ ت م ش‏ ت ودي‏ ن م واحد<br />

“Nebiler; dinleri bir, farklı analardan olan kardeştirler.” 5<br />

Yani kendilerine verilen şeriatlarda farklılıklar olmuşsa da hepsinin<br />

dini birdir. Hadiste geçen “farklı analardan olan kardeştirler”<br />

3 El-Enbiya, 25<br />

4 En-Nahl, 36<br />

5 Musnedu-Ahmed, 10263. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin<br />

tahkikiyle)


إ<br />

ف<br />

نَ‏<br />

ي<br />

ْ<br />

ي<br />

10<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

in manası budur. Hepsinin ortak dini tevhiddir; ancak getirdikleri<br />

şeriatlar farklıdır. 6<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah hadisle alakalı şöyle der: “Şeriatlar<br />

farklı olsa da din birdir… Şeriki olmayan <strong>Allah</strong>’a ibadet etmek.” 7<br />

Rasûllerin hepsi sadece <strong>Allah</strong> Celle ve A’la’ya kulluk etmeye ve O’ndan<br />

başka her şeye kulluğu inkâr ve terk etmeye çağırmışlardır. Bu,<br />

onların ortak dinidir. <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin Rasûllerine tebliğini emrettiği<br />

ve <strong>Allah</strong> indinde başkasının kabul görmediği İslam Dini işte<br />

budur.<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

ْ خَاسِ‏ ِ <br />

ْ آ ال خِ‏ رَ‏ ةِ‏ مِ‏ نَ‏ ال<br />

ِ ي<br />

‏َل ‏َنْ‏ ْ يُق بَ‏ َ ل مِ‏ ن ُ وَ‏ ه ُ وَ‏ <br />

ِ سْ‏ َ ال مِ‏ دِ‏ ً ينا ف<br />

ْ ه<br />

َ غْ‏ َ ال<br />

ِ<br />

وَ‏ مَ‏ نْ‏ يَبْتَ‏ غ<br />

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecek ve o<br />

ahirette de zarar edenlerden olacaktır.” 8<br />

İbn-u Ebi’l-İzz el-Hanefi rahimehullah meşhur Tahavi şerhinde şöyle<br />

der: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz”<br />

ayeti her zaman için umumdur. Lakin şeriatlar farklıdır. <strong>Allah</strong>-u<br />

Teâlâ’nın dediği gibi, “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir<br />

yol tayin ettik.” İslam Dini, <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’nın kullarına Rasûlleri<br />

yoluyla teşrî kıldığıdır. Bu dinin aslı da fer’i de Rasûllerden rivayet<br />

alınmıştır.” 9<br />

Bunun için Rasûllerin ilki ve babaları sayılan Nuh aleyhissalatu vesselam’ın<br />

insanları çağırdığı ancak İslam idi.<br />

6 Bak Fethu’l-Bari, İbn-u Hacer, cüz 6/sayfa 489. (Daru’l-Marife baskısı, h.1379)<br />

7 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enam 164. ayetin tefsiri. (Daru Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci<br />

baskı h.1420)<br />

8 Âl-i İmran, 85<br />

9 Şerhu’l-akidetu’t-Tahaviyye/sayfa 518. (El-Mektebu’l-İslami, dördüncü baskı, h.1391)


َ<br />

ي<br />

ب<br />

َّ<br />

ي<br />

ّ<br />

ن ي<br />

ب ب<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 11<br />

<strong>Allah</strong> Azze ve Celle şöyle buyuruyor:<br />

ي ُ هُ‏<br />

ُ ْ مِ‏ نْ‏ إِل ٍ غَ‏ ْ<br />

‏َك<br />

َّ َ مَ‏ ا ل<br />

َ قَوْ‏ مِ‏ ْ اع بُ‏ ُ دوا الل<br />

َ َ ال <br />

‏َرْ‏ سَ‏<br />

ل َ ‏ْنا ن<br />

َ<br />

‏ُوحً‏ ا إِل<br />

‏َق<br />

لَق َ ْ د أ قَوْ‏ مِ‏ هِ‏ ف<br />

“Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik de dedi ki: “Ey kavmim! <strong>Allah</strong>’a<br />

kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur.” 10<br />

Ve Nuh aleyhissalatu vesselam’ın şöyle dediğini buyuruyor:<br />

ْ ُ سْ‏ لِ‏ ِ ي نَ‏<br />

وَ‏ أُمِ‏ رْ‏ ُ ت أ ْ ‏َن َ أ ُ ك َ ون مِ‏ نَ‏ ال<br />

“Ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum.” 11<br />

Ve Rasûllerin ikinci babaları sayılan İbrahim aleyhissalatu vesselam’ın<br />

insanlara çağrısı ve oğullarına vasiyeti de ancak İslam idi.<br />

َ ا إِ‏ ي ُ بَ‏ نِ‏ يهِ‏<br />

تَ‏ ُ تُ‏ نَّ‏ و‏ إِل وَ‏ أَنتُ‏ ْ مُ‏ سْ‏ لِ‏ ُ ونَ‏<br />

ْ ‏َاهِ‏ <br />

ْ<br />

‏ِب <br />

َ ْ تُ‏ لِرَ‏ بّ‏<br />

‏َال ‏َسْ‏ ل<br />

َ ُ رَ‏ بُّ‏ ه ‏َسْ‏ لِ‏ ْ ق<br />

‏َال<br />

إِذْ‏ ق<br />

وَ‏ يَعْ‏ ق ِ يَّ‏ إِنَّ‏ الل لَك<br />

ي نَ‏ ِ وَ‏ وَ‏ صَّ‏<br />

‏ْعَ‏ الَ‏<br />

َ نَ‏ فَال<br />

ِ ال<br />

ُ ُ ِ الد‏<br />

َ أ<br />

َّ َ اصْ‏ ط فَ‏ َ<br />

َ ل ُ أ<br />

ُ وبُ‏ َ بَ‏ <br />

“Rabbi ona “İslam ol” emrini verince, o “Ben âlemlerin Rabbine teslim<br />

oldum.” dedi. Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle<br />

yaptı: “Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size <strong>Allah</strong> seçti, başka dinlerden<br />

uzak durun, yalnızca müslüman olarak can verin!” dedi. 12<br />

Ve ondan sonra Yakub aleyhissalatu vesselam’da ancak İslam’ı vasiyet bırakmıştır.<br />

شُ‏ َ َ داءَ‏ إِذ<br />

‏َعْ‏ بُ‏ ُ د ونَ‏ مِ‏ نْ‏<br />

ْ َ وْ‏ ُ ت ْ إِذ ق َ ‏َال لِبَ‏ نِ‏ يهِ‏ مَ‏ ا ت<br />

ْ حَ‏ ضَ‏ َ يَعْ‏ ُ ق وبَ‏ ال<br />

َ ً ا وَ‏ احِ‏ ً دا<br />

ْ َ َ اق إِل<br />

َ وَ‏ إِل َ ئِكَ‏ إِ‏ ي َ وَ‏ ْ َ إِساعِ‏ َ يل وَ‏ إِس<br />

َ ُ مُ‏ سْ‏ لِ‏ ُ ونَ‏<br />

نَ‏ ْ نُ‏ ل<br />

10 El-A’raf, 59<br />

11 Yunus, 72<br />

12 El-Bakara, 131-132<br />

َ َ آ‏ ْ ‏َاهِ‏ <br />

وَ‏ <br />

َ َ ك<br />

ُ إِل<br />

أَمْ‏ ك ُ ْ نتُ‏ ْ <br />

‏َعْ‏ بُ‏ بَ‏ عْ‏<br />

‏ُوا ن<br />

د دِ‏ ي قَال


َ<br />

ن<br />

ي<br />

ي<br />

ّ<br />

ّ<br />

ب<br />

12<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

“Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub’a ölüm hali gelip çattığı<br />

zaman, oğullarına “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman,<br />

oğulları “Senin <strong>Allah</strong>’ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın <strong>Allah</strong>’ına,<br />

tek olan o <strong>Allah</strong>’a ibadet edeceğiz. Biz ancak O’na boyun eğen müslümanlarız”<br />

dediler.” 13<br />

Durum hep böyle olmuştur. İnsanların her zamanda tek bir ilahı<br />

olmuştur, tek bir dini, tek bir kitabı ve tek bir Rasûlü olmuştur. Her<br />

gönderilen kitap ve her gelen Rasûl hep aynı ezelî davette bulunmuştur:<br />

ي ُ هُ‏<br />

ُ ْ مِ‏ نْ‏ إِل ٍ غَ‏ ْ<br />

‏َك<br />

َّ َ مَ‏ ا ل<br />

َ ي‏ قَوْ‏ مِ‏ ْ اع بُ‏ ُ دوا الل<br />

“Ey kavmim! <strong>Allah</strong>’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur.” 14<br />

Ezelden beri Müslümanlar bu hakikat üzere bir araya gelmişlerdir<br />

ve tevhid birliğini, İslam ümmetini, İslam cemaatini oluşturmuşlardır.<br />

Ve bundan ötürü <strong>Allah</strong> Celle ve A’la, bütün Rasûllerine birlik, beraberliği<br />

ve cemaati emretmiştir ve ayrılığı, ihtilafı ve tefrikayı nehyetmiştir.<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

‏َوْ‏ حَ‏ يْ‏ َ نا إِل<br />

‏َّذِ‏ ي أ<br />

ُ ْ مِ‏ نَ‏ الد ِ مَ‏ ا وَ‏ صَّ‏ بِ‏ هِ‏ نُوحً‏ ا وَ‏ ال<br />

‏َك<br />

َ عَ‏ ل<br />

سشَ‏<br />

‏َقِ‏ يمُ‏ وا الد نَ‏ وَ‏<br />

إِ‏ ي َ وَ‏ مُ‏ وسَ‏ وَ‏ عِ‏ يسَ‏ أَن<br />

َ وَ‏ صَّ‏ يْ‏ َ نا بِ‏ هِ‏<br />

‏َيْ‏ ك وَ‏ مَ‏ ا<br />

‏ُوا فِ‏ يهِ‏<br />

تَت َ ف َ رَّ‏ ق<br />

َ<br />

ْ أ ِ ل<br />

ِ<br />

ْ ‏َاهِ‏ <br />

“<strong>Allah</strong>, dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir şeriat yaptı<br />

ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu<br />

da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” 15<br />

Ayetin tefsirinde Mücahid rahimehullah şöyle der: “<strong>Allah</strong>’ın dini, O’na<br />

itaat etmek ve tevhid hususunda birdir.” Ve Mukatil rahimehullah “Onda<br />

13 El-Bakara, 133<br />

14 El-A’raf, 59, 65, 73, 85<br />

15 Eş-Şura, 13


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 13<br />

ihtilaf etmeyin; zira her Nebi kendisinden önceki Nebiyi doğrulayandır”<br />

demiştir. 16<br />

Şemsuddin Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “Dinin<br />

dosdoğru tutulması, <strong>Allah</strong>’ı birlemek ve O’na itaat etmektir. Rasûllerine,<br />

kitaplarına, ahiret gününe ve kişinin yerine getirmesiyle ancak<br />

Müslüman olacağı diğer hususlara iman etmektir. Bu buyrukla <strong>Allah</strong>-u<br />

Teâlâ, en güzel halleriyle ümmetlerin maslahatlarını koruyan<br />

şer’i hükümleri kast etmiyor. Çünkü bunlar değişkendir. <strong>Allah</strong>-u<br />

Teâlâ başka bir yerde “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol<br />

tayin ettik” diye buyurmaktadır.” Sonra şöyle devam ediyor: “Buna<br />

göre ayetin manası şudur: “Ey Muhammed, sana da Nuh’a da tek bir<br />

dini tavsiye ettik.” Bununla şeriatın hakkında farklılıklar göstermediği<br />

asılları kast ediyor. Bunlar tevhid, namaz, zekât, oruç, hac, salih<br />

amellerle takarrüb, <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’ya yakınlaştıran kalbî ve bedenî<br />

işler, doğruluk, ahde vefa ve emaneti korumak, akrabalık bağlarını<br />

gözetmek, küfrün, haksız öldürmenin, zinanın, yaratılmışlara eziyet<br />

etmenin haram kılınması, hayvanlara gereksiz yere saldırıda bulunulmaması,<br />

bayağı işlerin yapılmaması, şeref, haysiyet ve mertliğe<br />

aykırı adiliklerin işlenmesinin yasak kılınması gibi hükümlerdir. Bütün<br />

bunlar tek bir din ve aynı millet olarak teşrî kılınmıştır. Rasûller<br />

şahısları itibariyle ayrı olsalar da onların dile getirdikleri şeriatlarda<br />

bu hususlarda ayrılık yoktur.” 17<br />

Nebiler aleyhimussalatu vesselam’ın arasında varid olan tevhid birliğinin,<br />

tabileri arasında da oluşması için tefrikanın nehyedilmesi tabii ki elzemdi.<br />

Bunun için <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ birçok nassda İslam ümmetine<br />

ayrılığı ve ihtilafı nehyetmiştir. <strong>Allah</strong> Azze ve Celle şöyle buyuruyor:<br />

َ عُ‏ وا السُّ‏ بُ‏ ل<br />

‏َّبِ‏<br />

‏َّبِ‏ عُ‏ وهُ‏ وَ‏ ل تَت<br />

َ ا صِ‏ َ اطِ‏ ي مُ‏ سْ‏ َ ت قِ‏ ي‏ مً‏ ا فَات<br />

‏َت<br />

‏َّك<br />

ُ ْ بِ‏ هِ‏ ل ‏َعَ‏ ل<br />

ُ ْ وَ‏ صَّ‏ اك<br />

سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ ذَ‏ لِك<br />

ُ ْ عَ‏ نْ‏<br />

َ ف َ ف َ رَّ‏ ق َ بِ‏ ك<br />

ُ ْ ت َّ ُ ق ونَ‏<br />

‏َت<br />

وَ‏ أَن َّ َ هذ<br />

16 En-Nuketu ve’l-uyun, eş-Şura 13. ayetin tefsiri. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye baskısı)<br />

17 El-Camiu li ahkami’l-Kur’an, eş-Şura 13. ayetin tefsiri. (Daru alemi’l-kutub baskısı, h.1423)


14<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

“İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak<br />

başka yollara uymayın. Korunmanız için <strong>Allah</strong> size böyle tavsiye etmiştir.” 18<br />

Tercümanu’l-Kur’an İbn-u Abbas radıyallahu anhuma ayetin tefsirinde<br />

şöyle diyor: “<strong>Allah</strong> mü’minlere cemaati emrediyor ve onlardan ihtilafı<br />

ve tefrikayı nehyediyor. Öncekilerin helakinin da ancak dinde gösterdikleri<br />

husumet ve tartışmadan ötürü olduğunu haber veriyor.” 19<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’nın rızasına giden yol muhakkak tek bir yoldur.<br />

Bu yol tüm Rasûllerine ve ümmetlerine emrettiği ve Müslümanların<br />

üzerinde cemaati oluşturdukları yoldur… Tevhid yoludur.<br />

İslam cemaatinden ayrılan ve başka yollara uyanların yolu değildir.<br />

İmam İbn-i Kayyim rahimehullah’ın dediği gibidir: “<strong>Allah</strong>’a ulaştıran yol<br />

birdir. Bu yol <strong>Allah</strong>’ın Rasûllerini gönderdiği ve kitaplarını indirdiği<br />

yoldur. Herkes ancak bu yol ile O’na ulaşabilir. İnsanlar bütün yollardan<br />

gelseler ve bütün kapıları çalsalar da… Yollar onlara kapalıdır…<br />

Kapılar onlara kitlidir… Sadece bir yol O’nunla beraberdir… Sadece<br />

bir yol O’na ulaştırır. <strong>Allah</strong>u Teâlâ şöyle buyurur: “İşte Bana ulaşan<br />

dosdoğru yol budur.” 20 ” 21<br />

Bu yol, tevhid üzere birlik, beraberlik yoludur, <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin<br />

kendileri için hayır murad ettiği kişilere uzattığı ipidir... İslam’dır...<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’nın dosdoğru yoludur.<br />

İmam Ahmed rahimehullah’ın tahric ettiği hadiste İbn-u Mes’ud<br />

radıyallahu anhu şöyle der: “Rasûlallah sallallahu aleyhi vesellem eliyle bir çizgi<br />

çizdi, sonra “Bu, <strong>Allah</strong>’ın dosdoğru yoludur” dedi. Ve sağına ve<br />

soluna da çizgiler çizdi ve sonra “Bu yolların üzerinde ancak ona<br />

çağıran bir şeytan vardır” dedi ve “Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru<br />

yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi<br />

O’nun yolundan ayırırlar” ayetini okudu.” 22<br />

18 El-En’am, 153<br />

19 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enam 153. ayetin tefsiri. (Daru Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci<br />

baskı h.1420)<br />

20 El-Hicr, 41<br />

21 Medericu’s-salikin, cüz 1/sayfa 21-22. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı)<br />

22 Musnedu Ahmed, 4437. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin<br />

tahkikiyle)


َّ<br />

إ<br />

ْ<br />

ج<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 15<br />

İmam Müslim rahimehullah’ın İyaz bin Himar radıyallahu anhu yoluyla<br />

tahric ettiği hadisi kudsî de Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem <strong>Allah</strong> Azze ve<br />

Celle’den şöyle rivayet ediyor:<br />

ي ن إ‏ خلقت عبادي حنفاء لكهم ن وإم ت أتم ي ن الشياط‏ ت فاحتالم عن<br />

ن ديم<br />

“…Andolsun Ben kullarımı hanîfler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara<br />

yaklaştı ve dinlerinden döndürdüler…” 23<br />

hanîf) (el النيف manasındadır. (hanefe) meyletti, döndü حنف<br />

de meyledendir, yani <strong>Allah</strong> Celle ve A’la’nın kendisini yarattığı gayeye<br />

doğru dönen, meyledendir. Pekâlâ, insanın yaratılış gayesi nedir? Bu<br />

sorunun cevabını ayet-i kerime veriyor:<br />

ِ ِ نَّ‏ وَ‏ ال نْسَ‏ إِل<br />

وَ‏ مَ‏ ا خ ْ ‏َق تُ‏ الْ‏<br />

لِيَ‏ عْ‏ بُ‏ ُ د ونِ‏<br />

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” 24<br />

Şu halde insanın yaratılış gayesi sadece <strong>Allah</strong> Celle ve A’la’ya ibadet<br />

etmesidir. Pekâlâ, ibadet nedir? Bunun cevabı İbn-i Abbas radıyallahu<br />

anhuma’nın şu sözündedir: “Kur’an’da her ne zaman ibadetten bahsedilirse,<br />

kast olunan tevhiddir.” 25<br />

َ ل<br />

Şu halde, insan ve cinlerin yaratılış gayesi ancak, <strong>Allah</strong> Subhanehu ve<br />

Teâlâ’yı rububiyeti ve uluhiyetinde birlemektir. Tevhid budur. Sadece<br />

bunun için yaratılmışlardır. Toplu halde, hep beraber, حنفاء (hunefe-hanifler)<br />

olarak tevhidi ikame etmek için yaratılmışlardır ve bununla<br />

emrolunmuşlardır.<br />

23 Sahih-u Müslim, 2865. hadis. (Dar-u İhyai’t-turasil-arabi baskısı)<br />

24 Ez-Zariyat, 56<br />

25 Mealimu’t-tenzil, el-Bakara 21. ayetin tefsiri. (Daru İhyau’t-turasi’l-arabi, birinci baskı<br />

h.1420)


ي<br />

ّ<br />

ي<br />

16<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

‏ُوا فِ‏ يهِ‏<br />

تَت َ ف َ رَّ‏ ق<br />

َ<br />

‏َقِ‏ يمُ‏ وا الد ِ نَ‏ وَ‏ ل<br />

ْ أ<br />

“Dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin” 26<br />

Şu halde hulasa olarak açık ve beyan ortaya çıkmış olan şu ki,<br />

Müslümanların tevhid üzere birleşmiş tek bir cemaat halinde olmaları<br />

dışında bir hâl üzere olmaları hem yaratılış gayesine muhaliftir<br />

hem de ilahi emre muhaliftir.<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

أَن<br />

َ ُ مْ‏<br />

‏َئِ‏ َ ك ل<br />

‏ُول<br />

ُ ُ الْبَ‏ ِ يّ‏ نَ‏ ُ ات وَ‏ أ<br />

ُ ‏َفوا مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏ مَ‏ ا جَ‏ اءَ‏ ه<br />

عَ‏ َ ذابٌ‏ َ ع ظِ‏ ي ٌ<br />

‏ُوا وَ‏ اخ ْ َ تل<br />

‏َّذِ‏ نَ‏ َ تَف رَّ‏ ق<br />

‏ُوا ك َ ل<br />

ُ ون<br />

َ<br />

وَ‏ ل<br />

“Siz, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa<br />

düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” 27<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah ayetin tefsirinde şöyle der: “Bununla<br />

kast ettiği, bizden önce kendilerine kitap indirilen ümmetlerdir.<br />

<strong>Allah</strong> kendilerine hüccetleri ve apaçık delilleri ikame ettikten sonra<br />

onlar –<strong>Allah</strong>’ın murad ettiği kadar– kitaplarında ayrılığa ve ihtilafa<br />

düştüler. Bu halleri birkaç yoldan rivayet edilen hadiste şöyle beyan<br />

edilmektedir: “Şüphesiz Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrılmışlardır.<br />

Ve şüphesiz Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Ve bu ümmet<br />

yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birisi hariç hepsi ateştedir.” Dediler<br />

ki: “Onlar kimlerdir, ey <strong>Allah</strong>’ın Rasûlü?” Buyurdu ki: “Benim ve<br />

ashabımın bulundukları üzeri olanlardır.” 28<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah’ın naklettiği bu hadisten ve bu manada<br />

varid olan diğer hadislerden kesinleşen şudur: Bu ümmette, önceki<br />

ümmetlerde olduğu gibi, ihtilaflar ve ayrılıklar olacaktır. Fakat<br />

bu ihtilafların ve ayrılıkların sebebi ilimsizlik olmayacaktır; bilakis<br />

تَك<br />

26 Eş-Şura, 13<br />

27 Âl-i İmran, 105<br />

28 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Beyinne 6. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,<br />

ikinci baskı h.1420)


ْ<br />

َّ<br />

ي<br />

َ<br />

إ<br />

ْ<br />

َّ<br />

ي<br />

ن<br />

ض<br />

ي ب<br />

ي<br />

ّ<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 17<br />

ilmin varlığından sonra menfaat anlaşmazlıkları ve kıskançlıklar<br />

olacaktır. <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏<br />

َّ<br />

‏ْكِ‏ ت َ ابَ‏ إِل<br />

‏ُوا ال<br />

نَ‏ أُوت<br />

َ<br />

‏َف<br />

ِ سْ‏ ال مُ‏ وَ‏ مَ‏ ا اخ<br />

يْ‏ ‏ُمْ‏ وَ‏ مَ‏ نْ‏ يَكْ‏ ف َ تِ‏ ِ الل فَإِ‏ ن<br />

ْ يً‏ ا بَ‏ نَ‏<br />

ْ َ تل الَّذِ‏ <br />

ِ آ <br />

ُ رْ‏<br />

َ ِ الل ال<br />

ْ ُ بَ‏ غ<br />

إِنَّ‏ الد نَ‏ عِ‏ نْ‏ د<br />

‏ْعِ‏ ل<br />

مَ‏ ا جَ‏ اءَ‏ ه<br />

ِ يعُ‏ ِ ال سَ‏ ابِ‏<br />

َّ َ سَ‏<br />

َّ الل<br />

ِ<br />

ُ ُ ال<br />

“Şüphesiz <strong>Allah</strong> nezdinde din İslam’dır. Kendilerine kitap verilenler ancak<br />

kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa<br />

düştüler. Kim <strong>Allah</strong>’ın ayetlerini inkâr derse, muhakkak <strong>Allah</strong> hesabı pek<br />

çabuk görendir.” 29<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah şöyle der: “Aralarında kıskançlık ve<br />

çekememezliğe düştüler. Birbirlerine hasetlerinden, kıskançlıklarından<br />

ve anlaşamazlıklarından dolayı hakta ihtilaf ettiler. Aralarında<br />

baş gösteren buğz, onları diğerin bütün söz ve fiillerine- hak da olsamuhalefet<br />

etmeye sevk etti.” Ve<br />

‏َف<br />

ُ ْ مِ‏ نَ‏ الطَّيّ‏ فَ‏ َ ا اخ<br />

‏ْن<br />

ِ ي إِسْ‏ َ ائِيل مُ‏ بَ‏ وَّ‏ َ َ أ صِ‏ ْ د قٍ‏ وَ‏ رَ‏ ز<br />

َ خْ‏ َ ت لِفُ‏ ونَ‏<br />

‏ُوا فِ‏ يهِ‏ <br />

يْ‏ ‏ُمْ‏ يَوْ‏ مَ‏ الْقِ‏ يَ‏ امَ‏ ةِ‏ فِ‏ ي‏ مَ‏ ا ك<br />

ك ِ ي بَ‏ نَ‏<br />

ْ َ تل ُ وا<br />

ِ بَ‏ اتِ‏ <br />

َ ن<br />

َ ق َ اه<br />

َ ْ يَق‏<br />

ْ بَ‏ وَّ‏ <br />

أ نَ‏ ْ بَ‏ وَ‏ لَق َ د<br />

َّ رَ‏ بَّ‏<br />

ْ ُ إِن<br />

‏ْعِ‏ ل<br />

ُ ُ ال<br />

حَ‏ تَّ‏ جَ‏ اءَ‏ ه<br />

“Andolsun ki Biz, İsrailoğullarını gerçekten çok güzel bir yere yerleştirdik.<br />

Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar<br />

anlaşmazlığa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri<br />

şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir” 30<br />

Ayetin tefsirinde de şöyle der: ““Kendilerine ilim gelinceye kadar<br />

anlaşmazlığa düşmediler”: Yani, kendilerine ancak ilim geldikten<br />

sonra meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Yani aslında onların ihtilaf edecekleri<br />

bir şey yoktu; zira <strong>Allah</strong> onlara her şeyi açıklamış ve anlaşmazlıkları<br />

kaldırmıştı.” 31<br />

29 Âl-i İmran, 19<br />

30 Yunus, 93<br />

31 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Yunus 93. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci<br />

baskı h.1420)


ي<br />

شّ‏<br />

ي ي<br />

ّ<br />

ب<br />

18<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Kitap ehlinin ayrılığa düşmesi ancak kendilerine ilim verildikten<br />

sonra olmuştur. Onlar cehaletlerinden dolayı fırkalaşmamışlardır;<br />

bilakis ancak haklarında ilmin sabit olmasından sonra, nefis ve hevalarına<br />

uyarak ihtilaf etmişlerdir ve fırkalara bölünmüşlerdir.<br />

Bu ümmet de aynı kitap ehli gibi ancak kendisine gelen ilimden<br />

sonra, hevalarına uyarak; hasetlerinden, kıskançlıklarından ve anlaşamazlıklarından<br />

ötürü bölünmüştür. Hâlbuki bu ümmete verilen<br />

kitap, kıyamete kadar gelecek bütün insan ve cinlere hitap edecek<br />

son kitaptır. Önünden ve arkasından kendisine batılın ulaşamadığı<br />

masum, ilahi kitaptır. Ve Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem son Rasûl, kendi<br />

hevasından bir söz söylemeyen, kendisine verilen vahiyden başkası<br />

olmayan, eğer bazı sözleri uydurup O’na isnat etseydi “Biz onu<br />

elbette alıverirdik, sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık,<br />

o zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı”<br />

sözleriyle ilahi tezkiye ile şereflendirilmiş, ümmetini gecesi<br />

gündüzü kadar aydın olan bir yol üzere bırakan, ümmetine rauf ve<br />

rahim olan imamların efendisidir. O sallallahu aleyhi vesellem, bu ümmeti<br />

ihtilaflar üzere bırakmadı… Kardeşleri gibi ihtilafları kaldırmak için<br />

gönderildiği halde… Bu nasıl olabilir?<br />

َّ ُ النَّ‏ بِ‏ يّ‏ ي نَ‏ مُ‏ بَ‏ نَ‏ وَ‏ مُ‏ نْ‏ ذِ‏ رِ‏ نَ‏ وَ‏<br />

‏َبَ‏ عَ‏ ث<br />

أ ‏ُمَّ‏ ً ة وَ‏ احِ‏ د<br />

ِ ‏َق لِيَ‏ حْ‏ ك ْ نَ‏ النَّ‏ اسِ‏ فِ‏ ي‏ مَ‏ ا اخ ُ ‏َفوا فِ‏ يهِ‏<br />

الْكِ‏ ت ِ لْ‏<br />

أَ‏ نْ‏ زَل َ مَ‏ عَ‏ ُ مُ‏<br />

ْ َ تل<br />

ِ ِ<br />

َ الل ِ <br />

ُ َ بَ‏ <br />

َ ً ة ف<br />

َ ابَ‏ <br />

َّ اسُ‏<br />

ك َ ن َ الن<br />

“İnsanlar tek bir ümmetti. <strong>Allah</strong> da Nebileri müjdeleyici ve korkutucular<br />

olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde insanların anlaşmazlığa düştükleri<br />

şeyler hakkında aralarında hükmetmek için de hak ile Kitabı indirdi.” 32<br />

Bu nasıl olabilir ki? Ve o sallallahu aleyhi vesellem, kendisine ihtilafların<br />

arz edilmesi ve kararına boyun eğilmesiyle emredilmiş olandır:<br />

32 El-Bakara, 213


ج<br />

ثُ‏ َ<br />

َّ<br />

ّ<br />

ّ شَ‏<br />

ي<br />

ف<br />

ِ الل وَ‏ الرَّ‏ سُ‏ ولِ‏<br />

َ<br />

ُّ وهُ‏ إِل<br />

ْ ءٍ‏ فَرُ‏ د<br />

ي<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 19<br />

ِ ي سشَ‏ ف<br />

ْ ت َ از ْ تُ‏ ْ <br />

“Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu <strong>Allah</strong> ve<br />

Rasûlüne götürünüz.” 33<br />

Hayır! <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’e<br />

indirdiği ve onun da bize bıraktığı din, tek bir yol üzere olan, ihtilaf<br />

ve tefrikalardan beri olan bir dindir. Aksine o, ihtilafa düşmüş olanlar<br />

arasında hükmetmek için gelen bir dindir:<br />

َ ُ دوا <br />

َّ ل ي ِ <br />

‏َن فَإِ‏ ن<br />

‏َع<br />

يْ‏ ‏ُمْ‏ <br />

ي مَ‏ ا جَ‏ س رَ‏ بَ‏ نَ‏<br />

ْ يُؤ مِ‏ ن<br />

أَن ُ ‏ْف سِ‏ ِ مْ‏ حَ‏ رَ‏ جً‏ ا مِ‏ ‏َّا ق َ ‏َض يْ‏ َ ت وَ‏ ي ‏ُسَ‏ ِ ُ لوا تَسْ‏ ي لِ‏ مً‏ ا<br />

ف<br />

ِ ي<br />

ُ َ ِ ُ ك َ وك فِ‏ <br />

َ وَ‏ رَ‏ ُ َ ون حَ‏ تَّ‏ <br />

فَال<br />

َ<br />

ِ كَ‏ ل<br />

بّ‏<br />

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni<br />

hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı<br />

duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 34<br />

Ebu İshak eş-Şatibi rahimehullah “Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa<br />

düşerseniz onu <strong>Allah</strong> ve Rasûlüne götürünüz” ayetiyle alakalı<br />

şöyle der: “Eğer şeriat ihtilafa kabil olsaydı, ona arz olunmak-<br />

ي ء ta bir mana kalmazdı. Ve<br />

(fi şey’in) sözü şart siyakında ي سش<br />

nekre gelmiştir. Bu usulde umum siğalarındandır ve umumî olarak<br />

bütün tartışmaları içine alır. Bunun için ihtilafların şeriata götürülmesi(ndeki<br />

emir) ancak (şeriatın) bir olduğundandır. Dolayısıyla<br />

Hak ehli, fırkalar halinde olamaz.” <strong>Allah</strong>-u Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

َ عُ‏ وا السُّ‏ بُ‏ ل<br />

‏َّبِ‏<br />

‏َّبِ‏ عُ‏ وهُ‏ وَ‏ ل تَت<br />

َ ا صِ‏ َ اطِ‏ ي مُ‏ سْ‏ َ ت قِ‏ ي‏ مً‏ ا فَات<br />

‏َت<br />

‏َّك<br />

ُ ْ بِ‏ هِ‏ ل ‏َعَ‏ ل<br />

ُ ْ وَ‏ صَّ‏ اك<br />

سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ ذَ‏ لِك<br />

ُ ْ عَ‏ نْ‏<br />

َ ف َ ف َ رَّ‏ ق َ بِ‏ ك<br />

ُ ْ ت َّ ُ ق ونَ‏<br />

‏َت<br />

وَ‏ أَن َّ َ هذ<br />

“İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak<br />

başka yollara uymayın. Korunmanız için <strong>Allah</strong> size böyle tavsiye etmiştir.” 35<br />

33 En-Nisa, 59<br />

34 En-Nisa, 65<br />

35 El-En’am, 153


20<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Bu bizim dediğimizi ispat eden bir nasstır. Zira tek yol muhtelif<br />

yolların hilafına ayrılıkları kabul etmez.” 36<br />

Ayrıca yukarıda zikri geçen fırka hadisinde Rasûlallah sallallahu aleyhi<br />

vesellem bu ümmetin yetmiş üç fırkaya bölüneceğini haber verdiğinde,<br />

bir fırka hariç, hepsinin cehenneme gideceklerini haber veriyor…<br />

Bir fırka hariç… Zira hak birdir… Tefrikaya kabil değildir. Ebu İshak<br />

eş-Şatibi rahimehullah’ın dediği gibi: “Aleyhissalatu vesselam “bir fırka hariç”<br />

diyerek hakkın bir olduğunu ve ihtilaf içermediğini belirlemiştir.<br />

Zira hak fırka fırka olmuş olsaydı “bir fırka hariç” demezdi.” 37<br />

* * *<br />

36 El-İtisam, cüz 2/sayfa 755-756. (Daru İbnu Affan, birinci baskı h.1412)<br />

37 El-İtisam, cüz 2/sayfa 755. (Daru İbnu Affan, birinci baskı h.1412)


Dinin İki Direği:<br />

İlim ve Cihad


22<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Din, hakkı ilan etmeye ve yeryüzüne egemen kılmaya gelmiştir.<br />

Hakkın bir kaderi ve bir de şer’i yönü vardır. İkisini de <strong>Allah</strong><br />

Celle ve A’la sadece Kendisi için ispat etmiştir ve Kendisinden gayrisi<br />

için nefyetmiştir: “İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’nundur.” 38 Şer’i<br />

emir ile yaratılış arasında bir ihtilaf veya tenakuz asla söz konusu<br />

değildir. Bilakis şer’i emir daima yaratılışa uygun, fıtratı destekleyici<br />

ve terbiye edici olarak gelmiştir. Bunun için, İslam Dini fıtrat dinidir,<br />

denilmiştir. Şu var ki <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ kaderî hakikatleri kulların<br />

ihtiyarına açmamıştır. Kaderî hakikatler kul kabul etse de etmese<br />

de vaki olacaktır. Bu manada kaderî hakkın kullar üzerinde egemenliğini<br />

ikame etmeye ihtiyaç yoktur. Lakin şer’i emri ikrar veya<br />

terk etmeyi <strong>Allah</strong> Azze ve Celle kulların ihtiyarına açmıştır: “De ki: O hak<br />

Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” 39 ve “Sizi O<br />

yarattı. Kiminiz kâfirdir ve kiminiz de mü’min.” 40 Kâfirlerin şer’i emri<br />

hak olarak inkâr etmeleri elbette şer’i emri hakikatinde etkilemez ve<br />

hak olduğunu ispata muhtaç kılmaz; lakin kabulü ve uygulanması<br />

kulların ihtiyarına bırakıldığı için, hak olduğu ve bundan dolayı tek<br />

egemen olmaya tek hak sahibi olduğunu ilan ve ispat etmeye ihtiyaç<br />

vardır. Nitekim hak ehliyle inkâr ehli arasındaki mücadele daima<br />

şer’i hakkın ispatında olmuştur, kaderî hakkın değil. Çünkü kaderî<br />

hakkın hak oluşu ve mutlak egemen oluşu inkârı muhal bir gerçektir.<br />

38 El-A’raf, 54<br />

39 El-Kehf , 29<br />

40 Et-Teğabun, 2


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 23<br />

Eskiden beri insanlığın tartıştığı yaratılış gerçeği değil, yaratıcının<br />

varlığı, vahdaniyeti ve mutlak hâkimiyetidir. Aslında şer’i hakkın<br />

ispatına da ihtiyaç yoktur. Çünkü yaratılışın hak olduğunu ikrar<br />

etmek zorunlu olarak yaratanın varlığını ve vahdaniyetini ve dolayısıyla<br />

emirlerine boyun eğme hususunda ifrat edilişini de iktiza<br />

eder. Bunun için <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ birçok ayette ulûhiyetine, yani<br />

tek hak mabud olmasına rububiyetiyle, yani tek hak yaratıcı olmasıyla<br />

delil getirir. <strong>Allah</strong> Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Sizi<br />

ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki takvalı olasınız. O ki<br />

yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla<br />

size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile <strong>Allah</strong>’a eşler<br />

koşmayın.” 41 Ve şöyle buyuruyor: “Andolsun ki onlara “Gökleri ve yeri<br />

kim yarattı?” diye sorsan, elbette “<strong>Allah</strong>” diyecekler. “<strong>Allah</strong>’a hamd olsun” de.<br />

Fakat onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi <strong>Allah</strong>’ındır.<br />

Gerçekten <strong>Allah</strong>, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye lâyıktır. Eğer<br />

yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha<br />

kendisine destek olduğu halde mürekkep olsa, yine de <strong>Allah</strong>’ın kelimeleri<br />

yazmakla tükenmez. Şüphesiz ki <strong>Allah</strong> çok güçlüdür, hüküm ve hikmet<br />

sahibidir. Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek nefsin<br />

yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Gerçekten <strong>Allah</strong>, her şeyi işitir<br />

ve görür. Görmedin mi ki, <strong>Allah</strong> geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye<br />

sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye<br />

kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki <strong>Allah</strong>, yaptıklarınızdan haberdardır. Bu da<br />

şundandır ki, <strong>Allah</strong> hakkın ta kendisidir. O’ndan başka ibadet ettikleri ise<br />

mutlaka batıldır. Şüphesiz ki <strong>Allah</strong>, çok yücedir, çok büyüktür. Görmedin mi<br />

ki <strong>Allah</strong>, ayetlerinden bir kısmını size göstersin diye gemiler, <strong>Allah</strong>’ın nimetiyle<br />

denizde akıp gidiyor. Şüphesiz bunda çok sabredenler ve çok şükredenler<br />

için nice ibretler vardır. Onları kara bulutlar gibi bir dalga sardığı zaman,<br />

dini yalnız kendisine has kılarak <strong>Allah</strong>’a yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya<br />

çıkardığı zaman ise içlerinden doğru giden de bulunur. Bizim ayetlerimizi,<br />

öyle nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez. Ey insanlar! Rabbinizden<br />

sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk<br />

da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz <strong>Allah</strong>’ın vaadi<br />

gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan<br />

41 El-Bakara, 21-22


ب<br />

ب<br />

ب<br />

24<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

sizi <strong>Allah</strong>’ın affına güvendirerek aldatmasın.” 42 Ve şöyle buyuruyor: “Andolsun<br />

ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında<br />

tutan kimdir?” diye sorsan “<strong>Allah</strong>” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip<br />

döndürülüyorlar? <strong>Allah</strong>, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine<br />

de kısar. Şüphesiz <strong>Allah</strong>, her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara “Gökten<br />

su indirip, onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?”<br />

diye sorsan, mutlaka “<strong>Allah</strong> “ derler. De ki: (Öyleyse) hamd de <strong>Allah</strong>’a mahsustur.<br />

Fakat çokları akıllarını kullanmazlar. Bu dünya hayatı sadece bir<br />

oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.<br />

Keşke bilmiş olsalardı. Baksana, gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na<br />

has kılarak <strong>Allah</strong>’a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir<br />

bakarsın ki, (<strong>Allah</strong>’a) ortak koşmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük<br />

etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler. Çevrelerinde<br />

insanlar kapılıp götürülürken, Bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi<br />

bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp <strong>Allah</strong>’ın nimetine<br />

nankörlük mü ediyorlar? <strong>Allah</strong>’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak<br />

gelmişken onu yalan sayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirlere<br />

yer mi yok?” 43<br />

Yine de <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ, kullarına engin rahmetinden ve ihsanından<br />

hakkı beyan eden dini ve dini beyan eden kitaplar ve Rasûller<br />

göndermiştir. Elbette kitapların ve Rasûllerin gönderilişindeki gaye<br />

sadece hakkı beyan etmek değildir; bilakis herkesin -iman edenin de,<br />

inkâr edenin de- üzerine tek ve mutlak egemen kılmaktır. Bu ise iki<br />

tür güce dayanır: Birincisi; ilmi güce ve ikincisi; maddi güce. İlkine<br />

gelince o marifettir, ikincisi ise cihattır.<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

ي زَ‏ انَ‏ لِيَ‏ ق ومَ‏ النَّ‏ اسُ‏ ُ<br />

‏َن ‏ْبَ‏ ِ يّ‏ نَ‏ اتِ‏ وَ‏ أنْ‏ زَلْنَ‏ ا مَ‏ عَ‏ ُ مُ‏ الْكِ‏ تَ‏ ابَ‏ وَ‏ الْ‏<br />

‏َرْ‏ سَ‏ ل َ ‏ْنا رُ‏ سُ‏ ل<br />

لَق<br />

َّ ُ مَ‏ نْ‏<br />

َ َ الل<br />

ٌ يد وَ‏ مَ‏ َ نافِ‏ عُ‏ َّ لِلناسِ‏ وَ‏ لِيَ‏ عْ‏ ل<br />

ْ َ أْسٌ‏ َ ش دِ‏<br />

‏ِب‏ لْقِ‏ سْ‏ طِ‏ وَ‏ أنْ‏ َ زَلْنا ال ‏َدِ‏ يد<br />

يَنْ‏ صُ‏ ُ هُ‏ وَ‏ رُ‏ سُ‏ ل<br />

ِ<br />

‏َوِ‏ يٌّ‏ َ ع زِ‏ ي زٌ‏<br />

َّ َ ق<br />

َّ إِن الل<br />

َ يْ‏ بِ‏<br />

َ<br />

َ فِ‏ يهِ‏ <br />

َ ُ ِ ‏لْغ<br />

َ ا ِ ‏ل<br />

َ<br />

َ ْ د أ<br />

42 Lokman 25-33<br />

43 El-Ankebut, 61-68


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 25<br />

“Andolsun Biz Rasûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti<br />

yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri<br />

de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu,<br />

<strong>Allah</strong>’a ve Rasûllerine gaybda yardım edenleri belirlemesi içindir. Muhakkak<br />

<strong>Allah</strong> Kavidir, Azizdir.” 44<br />

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “İnsanların adaleti<br />

yerine getirmeleri için”, yani Rasûllerimizi gönderdik ve onlarla<br />

beraber kitabı ve bu savaş eşyalarını indirdik ki, insanlara hak ile<br />

muamele edilsin.” 45<br />

Allame Şeyh es-Sadi rahimehullah şöyle diyor: “İnsanların adaleti<br />

yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.”<br />

Kitap cins bir isim olup, <strong>Allah</strong>’ın insanları hidayete iletmek ve dinlerinde<br />

ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları göstermek<br />

için indirmiş olduğu diğer kitapları da kapsar. “Mizan” ise söz<br />

ve davranışlarda adalettir. Nebilerin getirdikleri dinin tümü emirlerde,<br />

nehiylerde, muamelatta, suçlarda, cezalarda, kısasta, hadlerde,<br />

miraslarda ve bunun dışındaki diğer bütün hususlarda tamamıyla<br />

adalettir. İşte bundan dolayı “İnsanların adaleti yerine getirmeleri<br />

için” buyrulmuştur. <strong>Allah</strong>’ın dinini yerine getirerek, sayıp tespiti imkânsız<br />

olan bütün maslahatları yerine getirmek üzere kitabı ve mizanı<br />

indirmiştir. İşte bu bütün Nebilerin, şeriatın temel kaidesi üzerinde<br />

ittifak ettiklerine delildir. Bu ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve<br />

duruma göre adalet şekilleri arasında farklılıklar olsa da bu böyledir.<br />

“Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet vardır.” Silah, zırh<br />

ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “kuvvet”e örnektir. “İnsanlar için<br />

faydalar”. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım<br />

aletlerinde birtakım faydaları görülmektedir. Hatta demire gerek<br />

duyulmayan pek az şey vardır. “Bu, <strong>Allah</strong>’a ve Rasûllerine gaypta<br />

yardım edenleri belli etmesi içindir.” Yani <strong>Allah</strong>-u Teâlâ indirmiş<br />

olduğu kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle<br />

gayb halinde dinine ve Rasûllerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın.<br />

Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehadet halinden<br />

44 El-Hadid, 25<br />

45 El-Camiu li ahkami’l-Kur’an, el-Hadid 25. ayetin tefsiri. (Dar-u alemi’l-kutub baskısı, h.1423)


26<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

(sekeratu’l-mevt ve sonrasında vaki olan gerçeklere şahit olmadan)<br />

önce kesin iman etmektir. Çünkü o durumda yapılan iman zaruridir.<br />

“Muhakkak <strong>Allah</strong> Kavidir, Azizdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz.<br />

Hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulamaz. Güçlü aletlerin yapılmasını<br />

sağlayan demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir.<br />

Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün<br />

ve izzetinin bir tecellisidir. Ama O dostlarını düşmanlarıyla sınar. Ta<br />

ki gaybta kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın<br />

burada kitabı ve demiri bir arada zikretmesinin sebebi, bu iki yolla<br />

dinine yardım ettiği ve kelimesini yücelttiğinden dolayıdır. O, dinini<br />

kesin delil ve belgeleri ihtiva eden kitap ile ve <strong>Allah</strong>’ın izniyle zafere<br />

kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin gereği gibi ayakta durmaları<br />

adalet iledir. İşte bunlar <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın hikmetine, kemaline, Nebileri<br />

vasıtasıyla göndermiş olduğu şeriatının kemaline delildir.” 46<br />

Birincisi: İlim.<br />

İlim marifettir. Marifet bir şeyin hakikatini, özünü ve tafsilatını<br />

bilmektir. Bir eşyayı tanımak ve tanımlayabilmek kişiyi o eşyanın<br />

üzerinde hâkim kılar. İşte Âdemoğulların üstünlüğü de buradadır.<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ Âdem aleyhissalatu vesselam’a eşyanın isimlerini öğretmiştir,<br />

ona eşyayı isimlendirme melekesini vermiştir. <strong>Allah</strong> Subhanehu<br />

ve Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları<br />

meleklere gösterip “Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle<br />

haber verin” dedi. Dediler ki: “Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, Senin bize<br />

öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen bilensin, hakîmsin”.<br />

(<strong>Allah</strong>): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver” dedi. Bu emir üzerine<br />

Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (<strong>Allah</strong>) “Ben size, Ben<br />

göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi<br />

de bilirim” dememiş miydim?” dedi.” 47<br />

Bir şeyi isimlendirmek o eşyanın hakikatini bilmeyi gerektirir.<br />

Bunun için “İsim, şeyin hakikatine delalet eden lafızdır” denilir.<br />

Böylece insan, etrafındaki yaratılışı tanıdığı kadar isimlendirmiştir<br />

46 Teysiru’l-Kerimu’r-Rahman, el-Hadid 25. ayetin tefsiri. (Muessessetu’r-Risale, birinci baskı<br />

h.1421)<br />

47 El-Bakara, 31-33


إ<br />

ف<br />

ف<br />

َّ<br />

َّ<br />

ْ<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 27<br />

ve hâkim olup istihdam etmiştir. Lakin her ilim eşyanın hakikatine<br />

isabet etmez, onu göstermez. Çünkü eşyanın isimlendirilmesi -yani<br />

kelam- mantıksal bir olgudur ve tasavvura tabidir. Bunun için insan<br />

şeyin tesmiyesinde hakikatine isabet edebilir de, etmeye bilir de veya<br />

kısmen isabet edebilir. Binaenaleyh hakkı beyan edecek olan ilim<br />

hakikati tanımaya elverişli bir ilim olmalıdır. Bunun için hak ile aynı<br />

kaynaktan gelmelidir. Semadan nazil olmuş olan bir ilim olmalıdır.<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e semadan vahyedilen ilim gibi. Hakkı<br />

gösteren ve hakka hidayet eden ilim ancak budur. <strong>Allah</strong> Subhanehu ve<br />

Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

َ<br />

َ تابُ‏ وَ‏ ل<br />

‏ْكِ‏<br />

ا كُ‏ ن ْ ‏َد رِ‏ ي مَ‏ ا ال<br />

َ اءُ‏ مِ‏ نْ‏ عِ‏ بَ‏ ادِ‏ نَ‏ وَ‏ إِنَّك تَ‏ َ ‏ْدِ‏ ي<br />

ْ أَرْ‏ ضِ‏<br />

ِ ي السَّ‏ مَ‏ اوَ‏ اتِ‏ وَ‏ مَ‏ ا ِ ي ال<br />

َ ل<br />

‏َمْ‏ نَ‏ مَ‏ ْ َ ت ت<br />

َ نْ‏ أ رِ‏<br />

‏َوْ‏ حَ‏ يْ‏ َ نا إِل ‏َيْ‏ ك رُ‏ وحً‏ ا مِ‏<br />

وَ‏ كَ‏ َ ذ َ لِك أ<br />

‏َكِ‏ نْ‏ جَ‏ عَ‏ ل َ ‏ْناهُ‏ ن ‏ُورً‏ ا نَ‏ ْ دِ‏ ي بِ‏ هِ‏ مَ‏ نْ‏ نَش<br />

ال ي َ انُ‏ وَ‏ ل<br />

َ ُ مَ‏ ا <br />

ِ<br />

صِ‏ َ اطٍ‏ مُ‏ سْ‏ تَ‏ قِ‏ ي ٍ صِ‏ َ اطِ‏ ِ الل الَّذِ‏ ي ل<br />

ْ أُمُ‏ ورُ‏<br />

الل ِ تَصِ‏ ي ُ ال<br />

َ<br />

إِل<br />

َ<br />

أَل<br />

َ<br />

إِل<br />

“İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen kitap<br />

nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan<br />

dilediğimizi hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru<br />

bir yola götürüyorsun. Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan <strong>Allah</strong>’ın<br />

yoluna götürüyorsun. İyi bilin ki bütün işler sonunda yalnız <strong>Allah</strong>’a dönecektir.”<br />

48<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der:<br />

““İşte Biz, böylece sana da emrimizden bir ruh”, yani Kur’an’ı “vahyettik.<br />

Yoksa sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”, yani sana<br />

Kur’an’da tafsilatıyla vazedildiği gibi bilmiyordun. “Fakat Biz onu”,<br />

yani Kur’an’ı “bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi<br />

hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola” yaratılışa<br />

uygun hak yola “götürüyorsun.” Sonra bu yolu şöyle açıklıyor:<br />

48 Eş-Şura, 52-53


َّ<br />

28<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

“Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan <strong>Allah</strong>’ın yoluna”, yani<br />

<strong>Allah</strong>’ın emrettiği şeriata “götürüyorsun.”” 49<br />

Ve Allame Şeyh Abdurrahman bin Nasir es-Sadi rahimehullah şöyle<br />

diyor: ““İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik.” Bu<br />

Ruh Kur’an-ı Kerim’dir. Onu ruh ile isimlendirmiştir; çünkü ceset<br />

ruh ile hayat kazanır. Bunun gibi, kalpler ve ruhlar ve din ve dünya<br />

maslahatları Kur’an ile hayat bulur. Çünkü onda büyük hayır ve her<br />

şeyi kuşatan bir ilim vardır… “Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan<br />

dilediğimizi hidayet ederiz” o onlara küfrün, bid’atın<br />

ve helak edici hevanın karanlıklarında ışık olur, onunla hakikatleri<br />

bilirler ve dosdoğru yola hidayet olunurlar.” 50<br />

Ve <strong>Allah</strong> Celle ve A’la şöyle buyuruyor:<br />

ُ<br />

‏َض ْ ل<br />

َ ُ وَ‏ ك َ ن َ ف<br />

‏َك ُ نْ‏ ت ‏َعْ‏ ل<br />

َ ْ ت<br />

َّ َ ك َ مَ‏ ا ل<br />

ْ َ ة َ ل<br />

ِ ك<br />

َّ ُ عَ‏ لَيْ‏ كَ‏ الْكِ‏ تَ‏ ابَ‏ وَ‏ الْ‏<br />

وَ‏ نْ‏ أَ‏ زَل َ الل<br />

ِ الل عَ‏ ل<br />

َ وَ‏ ع<br />

‏َيْ‏ َ ك َ ع ظِ‏ ي‏ مً‏ ا<br />

“<strong>Allah</strong>, sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.<br />

<strong>Allah</strong>’ın sana olan lütfü büyüktür.” 51<br />

İmam Ebu Cafer et-Taberi rahimehullah şöyle der: ““Kitap” o her şeyi<br />

beyan eden, hidayet eden ve öğüt verici olan Kur’an’dır. “ve hikmeti”,<br />

yani sana kitap ile beraber hikmeti de indirmiştir. Hikmet ise kitapta<br />

helallerden, haramlardan, emirlerden, nehiylerden, müjdelerden ve<br />

tehditlerden mücmel olanları açıklayandır.” 52<br />

Katade rahimehullah “Hikmet sünnettir” demiştir. İmam Malik rahimehullah<br />

“Hikmet, dinde marifet ve fıkıh sahibi olmak ve ona uymaktır”<br />

49 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, eş-Şura 52-53. ayetlerin tefsiri. (Daru Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,<br />

ikinci baskı h.1420)<br />

50 Teysiru’l-Kerimu’r-Rahman, eş-Şura 52-53. ayetlerin (Muessessetu’r-Risale, birinci baskı<br />

h.1421)<br />

51 En-Nisa, 113<br />

52 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, en-Nisa 113. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı<br />

h.1420)


إ<br />

ْ<br />

ت<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 29<br />

der. Ve İbn-u Zeyd rahimehullah şöyle der: “Hikmet, sadece onunla sallallahu<br />

aleyhi vesellemle bilinmesi mümkün olan dindir. Onu onlara öğretir.”<br />

Bu nakilleri serdettikten sonra İmam Ebu Cafer rahimehullah şöyle der:<br />

“Doğrusu hikmet, <strong>Allah</strong>’ın hükümlerine ilişkin ilimdir. Bu ilim ise<br />

sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in beyan etmesiyle idrak edilir.” 53<br />

Binaen aleyh hak sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme vahyedilmiş,<br />

semadan nazil olmuş olan ilme münhasırdır. Bu ilmin asılları<br />

Kur’an, Sünnet ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in ashabıdır. Bütün<br />

diğer ilimlerin ancak bu üç asıla mutabık olduğu kadarıyla haktan<br />

bir nasibi vardır. <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

ُ ُ ال ِ سْ‏ ال َ مَ‏<br />

‏َك<br />

ِ ي وَ‏ رَ‏ ضِ‏ يتُ‏ ل<br />

ُ ْ نِعْ‏ مَ‏ <br />

ُ َ عل ‏َيْ‏ ك<br />

َ<br />

ُ ْ وَ‏ أ<br />

ُ ْ دِ‏ َ ينك<br />

ْ َ ل ُ ل<br />

‏ْت أ الْيَ‏ وْ‏ مَ‏ َ ك<br />

‏َك<br />

تْ‏ َ مْ‏ ت<br />

دِ‏ ينً‏ ا<br />

“Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din<br />

olarak İslam’ı beğenip seçtim.” 54<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ dini ve hükümlerini tamamlamıştır. Bu ümmeti<br />

Rasûlü’ne sallallahu aleyhi vesellem vahyettiği Kur’an ve Sünnetten gayri<br />

bir hidayete muhtaç bırakmamıştır. İnsanların dünya ve ahiret kazançları<br />

için ihtiyaç duydukları her şey için bir ilim beyan etmiştir.<br />

Bu ümmet hiçbir şeyde Kur’an ve Sünnet dışında bir ilimden hidayet<br />

olunmaya muhtaç değildir. Bunun için İbn-i Mesud radıyallahu anhu,<br />

“Bu Kur’an’da bize bütün ilim ve her şey beyan edilmiştir” demiştir.<br />

İmam İbn-i Kesir rahimehullah İbn-i Mesud radıyallahu anhu’nun bu sözünü<br />

naklettikten sonra şöyle der: “Kur’an geçmiş ve gelecek bütün faydalı<br />

ilme, bütün helal ve haramlara ve insanların din ve dünya işlerinde,<br />

beraber yaşamalarında ve düşmanlıklarında ihtiyaç duydukları her<br />

şeye şamildir.” 55<br />

53 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Bakara 129. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci<br />

baskı h.1420)<br />

54 El-Maide 3<br />

55 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, en-Nahl 89. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,<br />

ikinci baskı h.1420)


30<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Bunun için Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Ömer radıyallahu anhu’nun<br />

kitap ehlinden ele geçirdiği bir Tevrat nüshasından okumasına sert<br />

tepki vermiştir.<br />

Cabir radıyallahu anhu’nun haber verdiğine göre, “Ömer bin Hattab<br />

radıyallahu anhu Rasûlullah’a bir Tevrat nüshası getirdi ve “Ya Rasûlallah,<br />

bu bir Tevrat nüshasıdır” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir şey<br />

söylemedi. Sonra (Ömer radıyallahu anhu Tevrattan) okumaya başladı.<br />

Bu esnada Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yüzü(nün rengi) değişmeye<br />

başladı. Bunun üzerine Ebu Bekir radıyallahu anhu “Evlât acısı gö renler<br />

seni kaybedesice! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzünü<br />

hiç görmüyor musun?” dedi. Ömer radıyallahu anhu Rasûlullah sallallahu<br />

aleyhi ve sellem’in yüzüne baktı ve hemen şöyle dedi: “<strong>Allah</strong>’ın gazabından,<br />

O’nun Rasûlü’nün gazabından <strong>Allah</strong>’a sığınırım. Rab olarak<br />

<strong>Allah</strong>’a, din olarak İslam’a, Nebi olarak Muhammed’e razı olduk.”<br />

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />

“Muhammed’in canı elinde olan (<strong>Allah</strong>’a) yemin olsun ki, şayet Musa sizin<br />

için ortaya çıksaydı ve siz de beni terk ederek ona uysaydınız, doğru yoldan<br />

sapmış olurdunuz. Şayet o sağ olsa ve peygamberliğime kavuşsaydı, ancak<br />

bana tabi olurdu!” 56<br />

İmam eş-Şafii rahimehullah şöyle der: “Din ehlinden birisinin başına<br />

bir şey geldiğinde muhakkak <strong>Allah</strong>’ın kitabında ona yol gösterecek<br />

bir delil vardır. <strong>Allah</strong> Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Elif, Lâm, Râ. Bu<br />

Kur’an öyle büyük bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan<br />

aydınlığa, her şeye galip ve hamda lâyık olan <strong>Allah</strong>’ın<br />

yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” Ve şöyle buyuruyor: “Bu<br />

kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren<br />

bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.”<br />

Ve şöyle buyuruyor: “Sana da Kur’an’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni<br />

açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” Ve şöyle buyuruyor:<br />

“İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen<br />

kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık.<br />

56 Hadisi bu lafızla ed-Darimi Sunen’inde tahric etmiştir (435. hadis). Aynı hadisi değişik<br />

lafızlara İmam Ahmed Musned’inde (15195. hadis), el-Beyhaki Şuabu’l-İman’da (174. hadis),<br />

İbn-u Ebi Şeybe Musannef ’inde (26949. hadis) ve İbn-u Ebi Âsim Sunne’sinde (50. hadis)<br />

tahric etmişlerdir.


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 31<br />

Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen<br />

de insanları doğru bir yola götürüyorsun.” 57<br />

Ve İmam İbnu’l-Kayyim rahimehullah şöyle diyor: “Kulların; ilimde,<br />

bilimde ve dost ve düşmanlıkta durumlarını düzeltecek amellerde<br />

ihtiyaç duyacakları her şey Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in sünneti<br />

olan umumî risaletinde mevcuttur. Ondan başkasına kesinlikle ihtiyaç<br />

yoktur. Muhtaç olduğumuz sadece onun getirdiğini bize ulaştıran<br />

birisidir. Kimin kalbinde bu husus istikrar bulmamışsa onun<br />

Rasûle imanı sağlam değildir. Bilakis mükelleflere yönelik umumî<br />

risalet ile gönderilmiş olunmasına iman etmek nasıl vacip ise bu<br />

hususta da umumî risalet ile gönderilmiş olunmasına iman etmek<br />

vaciptir.<br />

Ve nasıl ki insanlardan bir kişi dahi onun risaletinden çıkamazsa,<br />

hak da onun getirdiği ilim ve amelden çıkmaz. Bunun için onun getirmiş<br />

olduğu ümmet için kâfidir, onun getirdiğinden başkasına ümmetin<br />

ihtiyacı yoktur. Ancak onu (risaleti) tanımak ve fehmetmekte<br />

nasibi az olanların onun getirdiğinden başkasına ihtiyaç duyarlar.<br />

Nasipsizlikleri ne kadar ise o kadar da başkasına ihtiyaç duyarlar.<br />

Yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem semada kanatlarını çırpan her kuş<br />

hakkında bile ümmetine ilim vermeden vefat etmemiştir. Ümmetine<br />

helâ adabına, cima adabına, uyku, uyanıklık, oturma, yeme, içme,<br />

binme ve inme adabına kadar her şeyi öğretmiştir. Arşı, kürsüyü,<br />

melekleri, cenneti, cehennemi, kıyamet gününü ve o gün olacakları<br />

sanki gözle görünecek kadar tarif etmiştir. Rableri ve mabudları olanı<br />

onlara eksiksiz bir şekilde tarif etmiştir… Sözün özü, Rasûlullah<br />

sallallahu aleyhi vesellem bu ümmete dünya ve ahiretin bütün hayrı ile gelmiştir.<br />

<strong>Allah</strong> onları (ümmeti) ondan sallallahu aleyhi vesellem’den başka hiç<br />

kimseye muhtaç bırakmamıştır. Ümmetin ondan başkasına ihtiyacı<br />

olmadığından <strong>Allah</strong> nübüvvet müessesini onunla hatmetmiştir ve<br />

ondan sonra kimseyi Rasûl yapmamıştır. Bu durumda onun sahip<br />

olduğu tamamlanmış ise, kâmil olan şeriatın haricinden gelen bir<br />

siyasete muhtaç olduğu nasıl düşünülebilir. Veya haricinden gelen<br />

hakikate veya kıyasa veya makule muhtaç olduğu nasıl düşünebilir.<br />

57 Er-Risale/sayfa 46-47. (Daru’l-Kutubi’l-arabi baskısı h.1425)


32<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Kim bunu düşünürse o, insanların Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den<br />

sonra başka bir Rasûle muhtaç olduklarını düşünen kişi gibidir.” 58<br />

Önemli bir husus:<br />

Ehli sünnet ve’l-cemaat fırkasının en önemli menheci esaslarından<br />

birisi ilmin amelden önce gelmesidir. Çünkü ameli teşkil eden<br />

irade ve kudrettir. İrade ise ilim ve istekten müteşekkildir. Kişi sahih<br />

ilme sahip ise ve amele istekli ve muktedir ise muhakkak sahih amel<br />

vaki olacaktır. Lakin ilmi ifsada uğrarsa kişi fasit olanı, yani hakka<br />

muhalif olanı irade eder ve kudret ile beraber fasit amel sadır olur.<br />

Dolayısıyla hakka münasip amel (yani sahih amel) semadan nazil<br />

olmuş ilimden neşet eden ameldir. Lakin hakka muhalif amel (yani<br />

masiyet) zandan ve hevadan neşet eden ameldir.<br />

Bu, istisnasız bütün ameller için geçerlidir. İster dinin aslî meseleleri<br />

olsun, ister dinin fer’i meseleleri olsun; amelin sahih, yani hakka<br />

mutabık ve bunun için ilahi emre muvafık olması için sahih ilme,<br />

yani sahabenin fehimiyle Kur’an ve Sünnete mesnet olması gerekir.<br />

Bu, elbette ve özellikle de dinin ikinci direği olan “cihad fi sebilillah”<br />

ameli için geçerlidir. <strong>Cihadın</strong>, gayesini dolduran, hakkı kaim kılan,<br />

ilahi emri infaz ve himaye eden bir amel olması da ancak sahih ilme<br />

dayanır. Lakin cihadın ilmen ifsadı amelen ifsadına ve zorunlu olarak<br />

yeryüzünün de ifsadına ve zulmün hâkim olmasına sebep olur.<br />

Binaen aleyh her amel umumen ve cihad fi sebilillah, hususen sahabenin<br />

fehimiyle Kur’an ve Sünnete dayanan sahih ilme mesnet olması<br />

lazımdır ve hedefi açık ve tavizsiz, hâkimiyeti sadece <strong>Allah</strong> Azze ve<br />

Celle için kabul eden İslam şeriatı olması lazımdır.<br />

İkincisi: Cihad fi sebilillah.<br />

<strong>Allah</strong> Celle ve A’la ilim gibi cihadı da dini yeryüzüne hâkim kılmak<br />

için, tevhidin ikamesi ve tevhid üzere cemaatin muhafazası için emretmiştir:<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

58 Bedeiu’l-fevaid, cüz 3/sayfa 171-172. (El-Mektebetu’l-asriyye baskısı h.1424)


َّ<br />

ي ِ<br />

ّ<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 33<br />

ُ ون َ فِ‏ ت ْ َ نة نُ‏ للِ‏ ٌ وَ‏ يَك ُ َ ون ِ الد‏<br />

َ<br />

ُ ْ حَ‏ تَّ‏ ل<br />

‏ُوه<br />

قَاتِل<br />

تَك<br />

“Fitne kalkıncaya ve din yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 59<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ şirk kalkıncaya kadar, <strong>Allah</strong>’tan başka ibadet<br />

edilen ve itaat edilen tağutlar, putlar ve yalancı ilahlar yok oluncaya<br />

kadar ve yeryüzünde yalnız <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’ye ibadet ve itaat edilinceye<br />

kadar savaşı emretmiştir.<br />

İbn-u Abbas, Katade, Mücahid, es-Suddi, er-Rabi, İbn-u Zeyd,<br />

Ebu’l-Aliyye, el-Hasan, Mukatil ve Zeyd bin Elsem ayetteki fitneyi<br />

şirk olarak açıklamışlardır. İbn-u Abbas radıyallahu anhuma “Din yalnız<br />

<strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar” yani “Tevhid yalnız <strong>Allah</strong>’a halis kılınıncaya<br />

kadar”, er-Rabi ve Katade “Yalnız <strong>Allah</strong>’a ibadet edilinceye<br />

kadar”, Muhammed bin İshak “Tevhidin şirk olmaksızın yalnız<br />

<strong>Allah</strong>’a halis kılınıp, putların atılıp terk edilinceye kadar” ile açıklamışlardır.<br />

60<br />

Ez-Zuhri de, Urve bin Zubeyr ve başkalarının “fitne kalkıncaya<br />

kadar” yani “Bir Müslüman dininde fitneye maruz kalmayıncaya<br />

kadar” olarak mana verdiklerini nakletmiştir. 61<br />

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “<strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın<br />

“Onlarla savaşın” buyruğunu nasih bir buyruk olarak görenlere göre<br />

bu ayet, her yerde her müşriğe karşı savaşma emrini içermektedir.<br />

Bu ayetin nasih olmadığını kabul edenlere göre ise mana, <strong>Allah</strong>-u<br />

Teâlâ’nın haklarında “Sizinle savaşanlara… savaşın” diye buyurduğu<br />

kimselerle savaşın, demektir. Lakin bu iki görüşten birincisi,<br />

yani kâfirlerin savaşa başlamaları şartı olmaksızın mutlak savaşma<br />

emri daha üstün olan görüştür. Bunun delili <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın “Din<br />

yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” buyruğudur. Ve<br />

59 El-Bakara 193<br />

60 Bak Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Bakara 193. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci<br />

baskı h.1420) ve Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enfâl 38. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’nneşri<br />

ve’t-tevzi, ikinci baskı h.1420)<br />

61 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enfal 38. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci<br />

baskı h.1420)


34<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

aleyhisselam da şöyle buyurmaktadır: “Ben insanlarla La ilahe illallah<br />

değinceye kadar savaşmakla emrolundum.” İşte bu ayet ve<br />

hadis savaşma sebebinin küfür olduğunu ortaya koymaktadır. Zira<br />

<strong>Allah</strong>-u Teâlâ bu ayette “Fitne kalkıncaya kadar” diye buyurmaktadır.<br />

Burada fitne küfür demektir. Bu halde savaşın nihai hedefi<br />

küfrün kalmamasıdır. Bu açıkça anlaşılan bir husustur. İbn-u Abbas,<br />

Katade, er-Rabi, es-Suddi ve başkaları şöyle derler: “Bu ayette fitne,<br />

şirk ve ona bağlı olarak (müşriklerin) mü’minlere verdikleri eziyettir”.<br />

62<br />

Ebu Abdullah Muhammed eş-Şevkani rahimehullah şöyle der: ““Fitne<br />

kalkıncaya kadar onlarla savaşın” buyruğu sona kadar, yani fitne<br />

kalmayıncaya kadar ve din yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar müşriklerle<br />

savaşma emrini içeriyor. Dinin yalnız <strong>Allah</strong>’ın olması da İslam’a<br />

girmek ve ondan başka tüm dinlerden çıkmak ile olur. Bunun için<br />

İslam’a girmiş ve şirki tamamıyla terk etmiş olana karşı savaşmak helal<br />

değildir.” 63<br />

İşte <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ cihadı bunun için emretmiştir… İnsanları<br />

ve cinleri yaratmış olduğu aynı gaye için… Tevhidin ikamesi için.<br />

Tevhidin ikamesi de ulûhiyeti yalnız <strong>Allah</strong> Celle ve A’la için ispat etmek<br />

ve O’ndan başkası için inkâr etmek olunca, <strong>Allah</strong>’tan başka ibadet<br />

edilen ve itaat edilen tağutların, batıl dinlerinin ve kanunlarının<br />

inkârı ve destekçilerinden ve taraftarlarından beri olmak ve onlara<br />

düşman olmak Tevhidin tahakkuk etmesi için şart olmuştur.<br />

İşte bu beri olmanın doruk noktası, Rahman’ın dostlarıyla, şeytanın<br />

dostları arasında en belirgin ayırıcı unsur ve müslümanın <strong>Allah</strong><br />

Celle ve A’la’ya teslimiyetinin en ulvî ispatı cihad fi sebilillah’tır.<br />

* * *<br />

62 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara 193. ayetin tefsiri. (Dar-u alemi’l-kutub baskısı, h.1423)<br />

63 Fethu’l-Kadir, el-Bakara 190. ayetin tefsiri. (Daru’l-Vefa, ikinci baskı h.1418)


Cihad fi Sebilillah’ın Birinci <strong>Gayesi</strong>:<br />

Tevhidin İkamesi, Şirk ve Şirk Ehlinin İzalesi


36<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

<strong>Allah</strong> yolunda cihad, Kelime-i Tevhid La ilahe illallah’ı yüceltmek<br />

için, kulluğu <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’ye halis kılmak için, insanları kullara<br />

kulluktan çıkarıp kulların Rabbi olan <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluğa<br />

götürmek için, İslam’dan başka bir dinin kalmaması için, <strong>Allah</strong>’tan<br />

başka kulluk edilen ve itaat edilen putların yıkılıp köklerinin kurutulması<br />

için emredilmiştir… İşte insanlar ve cinler bunun için yaratılmışlardır.<br />

Bunun için İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle<br />

der: “<strong>Allah</strong> Subhanehu şöyle buyurmuştur: “Fitne kalkıncaya ve din<br />

yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” Bu böyledir; çünkü<br />

mahlûkat bunun için yaratılmıştır. <strong>Allah</strong>-u Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.”<br />

Mahlûkatın yaratılmış olduğu gayenin tahakkuk etmesi için var<br />

olan her şey <strong>Allah</strong> katında övülmüştür ve sahibi için baki kalır. Salih<br />

ameller işte bunlardır.” 64<br />

Ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:<br />

بعثت ي ن ب‏ يدي الساعة ب ‏لسيف ت ح‏ يعبد هللا وحده ل سش<br />

يك ل<br />

“Şeriki olmaksızın sadece <strong>Allah</strong>’a ibadet edilmesi için, kıyamet saatinden<br />

önce ben kılıç ile gönderildim.” 65<br />

64 El-Emru bi’l-ma’rufi ve’n-nehyu ani’l-munker/sayfa 47-48. (Vezeratu’ş-şuuni’l-islamiyye, elmemlektu’l-arabiyyetu’s-suudiyye,<br />

birinci baskı h.1418)<br />

65 Musnedu Ahmed, 5115. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin tahkikiyle)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 37<br />

İşte bu gaye için “Şeriki olmaksızın sadece <strong>Allah</strong>’a ibadet edilmesi<br />

için” tüm Rasûller ve Nebiler gelmiştir… Bunun için yedi sema ve<br />

yedi arz yaratılmıştır… Bunun için cennet ve cehennem hazırlatılmıştır…<br />

İşte bunun için kılıçlar kınlarından çekilmiştir… “Ki <strong>Allah</strong><br />

Kendisine ve Rasûllerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya<br />

çıkarsın.”<br />

* * *


Cihad fi Sebilillah’ın İkinci <strong>Gayesi</strong>:<br />

İslam Birliğinin İkamesi ve Muhafazası


40<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Yukarıda geçtiği gibi <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ Müslümanlara yeryüzünde<br />

fesat ve fitne kalmayıncaya ve din <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’ye has kılınıncaya<br />

kadar savaşmayı emretmiştir. Bunun için ise muhakkak güç<br />

ve kuvvete ihtiyaç vardır. Hakiki ve müessir güç ve kuvveti sağlayan<br />

ise ancak birlik ve beraberliktir. Şu halde küfre karşı savaşmak için<br />

İslam cemaatini oluşturmak savaş emri gibi vaciptir. Zira bir vacibin<br />

gerçekleşmesi için gerekli olan, aynı derecede vaciptir.<br />

Bunun için Kur’an’da savaş emri ekseriyetle cem sığasında gelmiştir.<br />

Bu ayetlerden sadece bazıları şunlardır: “Sizinle savaşanlarla<br />

sizde savaşın”, “Onları nerede bulursanız öldürün”, “Fitne kalkıncaya<br />

ve din yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla savaşın”, “Siz<br />

de onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen<br />

atlar hazırlayın”, Ey Nebi, mü’minleri savaşa teşvik et”, “Ağırlıklı<br />

ve ağırlıksız olarak savaşa çıkın ve <strong>Allah</strong> yolunda mallarınız, canlarınızla<br />

cihad edin”, “Ey iman edenler! Kâfirlerle size yakın olanlarla<br />

savaşın”.<br />

Birlik beraberliğin zıddı olan tefrika ve ihtilaf ise bölünmeye ve<br />

dolayısıyla gücün gitmesine sebep olur. Bunun için <strong>Allah</strong> Azze ve Celle<br />

mü’minlere ve özellikle mücahidlere ihtilafı nehyetmiştir. <strong>Allah</strong> Subhanehu<br />

ve Teâlâ şöyle buyuruyor:


ي<br />

نَ‏<br />

ب ي<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 41<br />

ُ ْ تُفْ‏ لِحُ‏ ونَ‏<br />

‏َّك<br />

‏َاث ُ ‏ْبُتوا وَ‏ اذ ُ رُ‏ وا الل ي ً ا لَعَ‏ ل<br />

‏َقِ‏ تُ‏ ْ ي‏ فِ‏ ئَ‏ ة<br />

ي‏ يُّ‏ َ ا الَّذِ‏ نَ‏ آمَ‏ نُ‏ وا َ إِذا ل<br />

‏َذ ي ُ ك ُ وا إِنَّ‏ الل<br />

‏ُوا وَ‏ ت<br />

‏َت<br />

َّ َ وَ‏ رَ‏ سُ‏ ول تَن ُ ‏َعوا ف<br />

وَ‏ أَطِ‏ يعُ‏ وا الل<br />

مَ‏ عَ‏ الصَّ‏ ا‏<br />

َ َّ<br />

َّ َ َ ك ثِ‏ <br />

ً ف ْ ك<br />

ُ ْ وَ‏ اصْ‏ ِ ب‏<br />

َ ْ ف َ شل ْ َ ه بَ‏ رِ‏ <br />

ِ ِ<br />

َ از<br />

َ<br />

َ ُ وَ‏ ل<br />

َ أَ‏<br />

“Ey iman edenler! Bir topluluk ile karşılaşırsanız sebat edin, <strong>Allah</strong>’ı<br />

çokça zikredin ki felah bulasınız. <strong>Allah</strong> ve Rasûlü’ne itaat edin. Birbirinizle<br />

çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider. Bir de sabredin.<br />

Şüphesiz <strong>Allah</strong> sabredenlerle beraberdir.” 66<br />

Ayetin tefsirinde Ebu Bekr İbnu’l-Arabi rahimehullah şöyle der: “<strong>Allah</strong><br />

ve Rasûlü’ne itaat edin.” Bu tavsiye kendisiyle nusretin var olduğu<br />

aslın ta kendisidir… Hak bununla belli olur… Kalp bununla<br />

selamete erer ve bedenin amelleri bununla istikamet bulur. Bunun<br />

için kişi bütün amellerinde emirlere ve yasaklara itaat etme durumundadır.<br />

Zira Müslümanlar sayılarıyla değil, amelleriyle savaşırlar<br />

ve askeri imkânlarıyla değil, inançlarıyla savaşırlar. Böylece <strong>Allah</strong><br />

Müslüman topluluklara nice fetihler ihsan etmiştir ve kılıçların süsleri<br />

ancak galibiyet ardından galibiyetler olmuştur.” Ve sonra şöyle<br />

devam ediyor: “Kalpler bir şey üzere birleşirse varlığı kararlı olur ve<br />

işler yolunda gider. Lakin kalbin beraberliği koparsa eğer, idrakte<br />

acizleşir ve duygular kabul etmekte körelir. Birlik, nefis için huzur ve<br />

sükûnettir. Kalp için kuvvettir. Fakat ihtilaf onu zayıflatır, duyguları<br />

çoğaltır ve böylece istenilenden geride kalır ve hedef kaçar. Bu hal<br />

O’nun şu kavlidir: “Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız<br />

ve gücünüz gider.”” 67<br />

İmam İbn-i Cerir et-Taberi rahimehullah da şöyle der: ““Birbirinizle<br />

çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider.” İhtilaf<br />

etmeyin, sonra ayrılığa düşersiniz ve kalpleriniz birbirinizden ayrılır,<br />

zayıf düşer; korkaklaşırsınız ve gücünüz gider, cesaretiniz kırılır ve<br />

aranız açılır.” 68<br />

66 El-Enfâl 45-46<br />

67 Ahkâmu’l-Kur’an , İbnu’l-Arabi, el-Enfâl’indeki meseleler bölümü. (El-Mektebetu’ş-şamile)<br />

68 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Enfâl 46. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı<br />

h.1420)


ف<br />

42<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Evet, ihtilaflar ve tartışmalar kalplerin ayrılmasına sebep olur.<br />

Kalpler ayrılınca bedenler de ayrılacaktır; çünkü bedende zuhur<br />

eden, kalbin taşıdığından başkası değildir. Ve <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin şu<br />

kavli tahakkuk eder:<br />

ْ أَرْ‏ ضِ‏ وَ‏ ف ‏َسَ‏ ٌ اد َ ك بِ‏ ي ٌ<br />

ِ ي ال<br />

ْ تَف عَ‏ ل ‏ُوهُ‏ ت ُ ‏َك نْ‏ فِ‏ ت ْ َ ن ٌ ة <br />

َّ<br />

إِل<br />

“Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve fesad olur.” 69<br />

İmam İbn-i Cerir rahimehullah ayette geçen “bunu yapmazsanız”<br />

kavli hakkında şöyle der: “Size emrettiğim, dinde yardımlaşmayı ve<br />

destek vermeyi yapmazsanız yeryüzünde fitne olacaktır.” 70<br />

Yani Müslümanların kalpleri birbirinden koparsa ve dolayısıyla<br />

sevgi, dostluk ve İslam cemaatinin vahdeti bozulursa yeryüzünde<br />

fitne olacaktır. Müslümanlar fırka fırka olduklarından dolayı, devlet<br />

ve güç sahibi olmamalarından daha büyük bir fitne var mıdır? Hâlbuki<br />

cihad fitneyi yeryüzünden kaldırmak için emredilmiştir. Ebu<br />

Bekir et-Tartuşi el-Maliki rahimehullah ne de doğru söylemiştir: “Zaferin<br />

başı birliktir ve hezimetin başı ayrılıktır.” 71 İhtilaflar ve çekişmeler<br />

kalplerin ayrılmasına ve dolayısıyla Müslümanlar arasında sevginin<br />

ve merhametin kalkmasına sebep olur. Fakat insanları bir araya<br />

getiren, onları bir bütün yapan, birbirlerine kenetleyen sevgidir. Bu<br />

özellikle mücahidler için geçerlidir. Zira cihad fi sebilillah, velâ ve<br />

berânın… <strong>Allah</strong> için sevmenin ve <strong>Allah</strong> için buğz etmenin zirvesinden<br />

başka nedir? Bir mücahid en değerli varlığını… canını <strong>Allah</strong><br />

Azze ve Celle için satmamış mıdır? <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’yi kendi canından çok<br />

sevmese bunu yapabilir mi? O’na canı pahasına kavuşmayı arzulamasa<br />

bunu yapabilir mi? Bu sorunun cevabı muhakkak, hayır olmalı.<br />

O zaman <strong>Allah</strong> Celle ve A’la’yı sevenler ve O’nun sevgisini arzulayanlar<br />

<strong>Allah</strong>’ın şu sözüne kulak versinler:<br />

69 El-Enfâl 73<br />

70 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Enfâl 73. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı<br />

h.1420)<br />

71 Siracu’l-muluk/sayfa 151. (El-Mektebetu’ş-şamile)


ي<br />

ف<br />

َّ<br />

‏َت<br />

ج<br />

ب<br />

ب<br />

ب<br />

ت ‏َت<br />

ف<br />

ب<br />

َ<br />

َّ<br />

َّ<br />

إ ِ<br />

ي<br />

ْ<br />

َ نَّ‏ ُ أَ‏ مْ‏ بُ‏ نْيَ‏ انٌ‏ مَ‏ رْ‏ صُ‏ وصٌ‏<br />

ِ ي سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ صَ‏ فًّ‏ ا ك<br />

‏ُون َ <br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 43<br />

ُ بُّ‏ الَّذِ‏ نَ‏ يُق َ اتِل<br />

َّ َ ي ِ <br />

إِنَّ‏ الل<br />

“Gerçek şu ki, <strong>Allah</strong> Kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bina gibi saf<br />

bağlayarak savaşanları sever.” 72<br />

İmam İbn-i Cerir rahimehullah der ki: “<strong>Allah</strong>-u Teâlâ “Eğer <strong>Allah</strong>’a en<br />

sevimli amellerin neler olduğunu bilseydik ölünceye kadar o amelleri<br />

işlerdik” diyenlere şöyle diyor: “Gerçek şu ki” ey kavim “<strong>Allah</strong><br />

Kendi yolunda savaşanları sever” onlar O’nun davet ettiği, yolunda<br />

ve dininde “saf bağlayarak”, yani saflarda yerlerini alarak, <strong>Allah</strong>’ın<br />

düşmanlarına karşı savaşırlar. Ve “sanki onlar birbirilerine kenetlenmiş<br />

bir bina gibidirler”, yani onlar <strong>Allah</strong> yolunda saflara dizilmiş<br />

halde savaşırlar ve bu halleriyle taşları sıkı bir şekilde sıraya koyulmuş<br />

ve böylece daha sağlam ve daha mükemmel olmuş bir sete benzerler<br />

ki, hiçbir şey onu geçemez.” 73<br />

Bunun için <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ rızasına nail olan ordusunu bu<br />

özellikleriyle tanıtıyor:<br />

َ َّ َ وَ‏ رَ‏ سُ‏ ول<br />

‏َوْ‏ مً‏ ا ْ يُؤ مِ‏ ن ِ وَ‏ الْيَ‏ وْ‏ مِ‏ ْ آ ال خِ‏ رِ‏ يُوَ‏ ُّ ادون مَ‏ نْ‏ حَ‏ اد<br />

‏ُو‏<br />

‏َئِ‏ ك ِ ي قُل<br />

‏ُول<br />

‏ُوا َ آ‏ ءَ‏ ه ‏َوْ‏ أ ‏َبْ‏ َ ناءَ‏ ه ‏َوْ‏ ْ إِخ وَ‏ نَ‏ ُ ا‏ مْ‏ أَوْ‏ ع تَ‏ ُ مْ‏ أ<br />

ك<br />

ٍ مِ‏ ن ُ وَ‏ ْ يُد خِ‏ ل ‏ُهُ‏ مْ‏ جَ‏ ن جْ‏ رِ‏ ي مِ‏ نْ‏ ِ ‏َا ال<br />

‏َيَّد<br />

ال ي َ انَ‏ وَ‏ أ<br />

‏َئِ‏ َ ك حِ‏ ْ ز بُ‏ الل إِنَّ‏ حِ‏ ْ ز بَ‏<br />

‏ُول<br />

خ نَ‏ فِ‏ ي‏ ‏َا رَ‏ ض ص نْ‏ ‏ُمْ‏ وَ‏ رَ‏ ضُ‏ وا ع<br />

َ ُ وَ‏ لَوْ‏<br />

ِ ِ مُ‏<br />

ْ أَ‏ نْ‏ َ ارُ‏<br />

َّ الل<br />

َ َ ك َ ت بَ‏ <br />

تَ‏ ْ <br />

ِ أَل<br />

َ شِ‏ ي َ <br />

َّ اتٍ‏ <br />

َ ْ ن ُ ه أ<br />

ْ ُ فْ‏ لِحُ‏ ونَ‏<br />

ُ ُ ال<br />

الل ِ ه<br />

ُ َ ون ِ ‏لل<br />

ُ ْ أ<br />

ُ ْ أ<br />

ُ ْ ُ ‏وح ْ ه<br />

َ ه<br />

َّ ُ َ ع‏<br />

َ الل<br />

ِ ي<br />

َ<br />

ِ ُ د ق ل<br />

َ ن<br />

ِ<br />

َ الِدِ‏ <br />

“<strong>Allah</strong>’a ve ahiret gününe inan hiçbir kavmin, <strong>Allah</strong> ve Rasûlü’ne karşı<br />

çıkana sevgi beslediklerini göremezsin. İster bunlar babaları veya oğulları<br />

veya kardeşleri veya soydaşları olsalar bile. İşte bunlar (<strong>Allah</strong>’ın) kalplerine<br />

imanı yazmış olduğu ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş olduğu<br />

kimselerdir. Hem de onları orada ebediyen kalıcılar olmak üzere altından<br />

72 Es-Saff 4<br />

73 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, es-Saff 4. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı<br />

h.1420)


44<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. <strong>Allah</strong> da onlardan razı olmuştur. Onlar<br />

da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar <strong>Allah</strong>’ın hizbidir. Haberiniz olsun,<br />

muhakkak ki <strong>Allah</strong>’ın hizbi felah bulanların ta kendisidir.” 74<br />

Böyle birbirlerine kenetlenmiş bir İslam birliğini bozmak ve geçmek<br />

mümkün olmaz… Böyle bir İslam birliği karşısında hiçbir fesad<br />

duramaz… Böyle bir İslam birliğini ilerlemekten hiçbir küfür ordusu<br />

engelleyemez! 75<br />

Ümmetin vahdeti İslam’ın zaferi için elzem olduğundan ötürü,<br />

ümmetin birliğini bozan her şeye karşı cihad etmek meşru kılınmıştır…<br />

Ümmetin birliğini bozan müslüman bile olsa. Evet, müslümanın<br />

canını korumak muhakkak ki dinin en ulvi gayelerindendir.<br />

Lakin İslam birliğinin bozulması yeryüzünde dinin bozulmasına sebep<br />

olur. Dinin korunması ise canın korunmasına mukaddemdir. Şu<br />

halde daha büyük zararı def etmek için ve İslam toplumunun maslahatını<br />

korumak için birliği bozan müslüman da olsa, öldürülmesi<br />

mubah kılınmıştır. Zira toplumun maslahatını korumak ferdin maslahatını<br />

korumaktan evvel gelir.<br />

Mesela buna, meşru halife varken kendisini halife ilan edeni ve<br />

tabilerini veya İslam topluluğunu ifsad edenleri veya meşru halifeye<br />

karşı kıyam eden bağileri veya yol kesenleri örnek verebiliriz. Bunların<br />

her birinde muhakkak tafsilat vardır 76 . Bunları halledecek yer de<br />

74 El-Mucadele 22<br />

75 Lakin sevgi; insaf ve merhametten yoksun, hususi ve zannî maslahatların muhafazası ve<br />

müdafaası için kurulmuş suni birlikler, örümceğin ördüğü ağdan başkasını ev edinmiş<br />

değiller. “Hâlbuki evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi.”<br />

76 Verilen misaller İslam’dan çıkaracak, dinin aslını nakzedecek bir masiyet irtikâp etmemişlerse<br />

doğrudur. Lakin dinin aslını nakzedecek masiyetleri varsa savaş riddet ehline karşı savaş<br />

olur. Bu durumda cihadın gayesi küfrün izale edilmesi ve kelimetullahın en yüce kılınması<br />

olur. Ama makbul bir tevil ile veya dünyalık bir gaye için şer’î idareye karşı çıkan, imama<br />

itaatten elini çeken, bunun için toplanan ve devlet idaresine karşı koyabilecek bir güç<br />

oluşturan fırkaya karşı savaş, bağilere karşı savaş olur. Bu durumda savaşın gayesi sebep<br />

oldukları fitneyi engellemek ve itaatten çıkmış fırkayı tekrar itaat altına sokmak olur. İslam<br />

toplumunun güvenliğini bozan, yol kesen ve halkın canına, ırzına ve malına haksız yere<br />

el uzatan haramilere karşı savaşın gayesi ise Müslümanlardan eziyetlerini def etmek için<br />

olur. Aynı zamanda mürted, zimmî veya aslî kâfirler iseler cihadın gayesi, küfrün izalesi<br />

ve kelimetullahın en yüce kılınması için olur. Son olarak da bazı fertler, az veya çok, şer’î<br />

nasslarda terkin haramlığı veya amelin haramlığı sabit olan bazı fiilleri –kendilerine helal


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 45<br />

burası değildir; fakat burada bizim için önemli olan, bunların kanlarını<br />

mubah kılan küfürleri değil, ıslah olmadıkları halde, fitne ve<br />

fesada sebep olmaları ve İslam birliğini bozmalarıdır. Ulema bunlara<br />

karşı savaşı cihad fi sebilillah’tan addetmiştir. 77<br />

Hâlbuki burada savaşın gayesi hiç şüphe yok ki şirkin izalesi değildir;<br />

lakin şirke karşı savaşan ve tevhidi ve şeriatı ikame eden İslam<br />

cemaatinin korunmasıdır. Burada savaşın gayesi yok etmek değil, bilakis<br />

tekrar itaate girmelerini sağlamak ve böylece İslam toplumunda<br />

tekrar yerlerini almalarını sağlamaktır.<br />

Aynı sebebe binaen fasık da olsa, zalim de olsa, müslüman emire<br />

karşı kıyama geçmek caiz olmaz; çünkü birliğin bozulmasıyla daha<br />

büyük bir zarar meydana gelecektir. Bu durum, emirin fıskı veya zulmü<br />

kendisiyle sınırlı ise böyledir. Küfür derecesine ulaşmamış bid’at<br />

sahibi, uyuşturucu kullanan veya İslam ordusunun akıttığı kanıyla<br />

hak ettiği ganimetleri kendi menfaati için çalan facir emir gibi. Böylesinin<br />

zararı İslam toplumuna ve cihada değilse, aldığı kararlar ve<br />

verdiği emirler tebaasının maslahatına zarar vermiyorsa, yapılması<br />

gereken hikmet ile ve uygun bir üslûp ile iyiliği emretmek ve kötülüğü<br />

nehyetmek, nasihat etmek, kötülüklerini reddetmek ve ona terk<br />

etmek ve <strong>Allah</strong> ve Rasûlü’ne itaat üzere sabretmektir. Bu Ehl’i-sünnet<br />

ve’l-Cemaat’in asıllarından sayılmıştır: Salih veya facir olsun, her<br />

kabul etmemekle ve başkalarına da zarar vermemekle beraber- işlediklerinde savaş, <strong>Allah</strong>’ın<br />

haklarını korumak ve münkeri inkâr etme babından meşru olur. Mesela namazı terk etmek,<br />

Ramazan’da oruç tutmamak, içki içmek, faizle alış veriş yapmak veya şer’an emredilmiş<br />

şekilde örtünmemek gibi.<br />

77 Dinde savaşın meşru kılındığı her durumun cihad fi sebilillah olup olmadığı ulema arasında<br />

ihtilaflıdır. Bu ihtilafın sebebi cihad fi sebilillah’ın tarifine dayanıyor. Bazıları cihadı “kâfirlere<br />

karşı ve kelimetullahın en yüce olması için savaşmak” olarak tarif ederler. Bu tarife göre<br />

müslümanlara karşı meşru kılınmış savaşlar cihad ıstılahına girmez; çünkü cihad kâfire karşı<br />

emredilmiştir. Lakin bazı âlimler bağilere karşı savaşı da cihaddan saymışlardır ve cihad<br />

fi sebilillah’ı “kâfirlere ve bağilere karşı savaşmakta cuhd etmektir” olarak tarif etmişlerdir.<br />

Bağiler ise Müslümandır. Buna göre Müslümanlara karşı meşru olan savaş halleri de cihad<br />

fi sebilillah ıstılahına dâhildir. Bu görüşü destekleyen nakli deliller çoktur. Ayrıca cihad<br />

fi sebilillah’ın gayesi de bu görüşe delildir. Çünkü tarif, bir şeyin hakikatini sınırlayandır.<br />

Bir şeyin hakikati de muhakkak gayesine uygundur. Nitekim cihad fi sebilillah’ın gayesi<br />

tecrid edildiğinde, gayenin şer’î ahkâmı hâkim kılmak olduğu belli oluyor (bu ileride<br />

açıklanacaktır). Şer’î ahkâmın hâkim kılınması ise dinde savaşın meşru kılındığı –ister kâfire<br />

karşı ister Müslümana karşı- bütün hallerin ortak niteliğidir.


46<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

meşru emire ma’rufta itaat etmek, ona karşı çıkmamak ve onunla<br />

beraber cihad etmek. 78<br />

İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah Moğollara karşı savaşla<br />

ilgili verdiği fetvasında facir emir ile beraber savaşın hükmünü<br />

şöyle belirtir: “Onlarla (Moğollarla), (şer’an) istenildiği gibi olan bir<br />

emir savaşacak olursa… Bu <strong>Allah</strong>’ın rızasına vesile olur, kelimesinin<br />

yücelmesi, dininin uygulanması ve Rasûlü’ne itaat olur. Ama aralarında<br />

liderlik için savaşan veya bazı işlerde müslümanlara haksızlık<br />

etmek gibi fücur işleyen ve niyeti bozuk olanlar varsa ve bu kişilerle<br />

birlikte Moğollarla savaşı terk etmenin dine zararı, savaşmaktan daha<br />

büyük ise, iki zarardan hafif olan tercih edilir ve bu kişilerin yanında<br />

düşmana karşı savaşılması gerekir. Zira bu, İslam’ın gözetilmesi<br />

gereken esaslarındandır. Bunun için salih veya facir olan bir emirin<br />

yanında savaşa katılmak Ehl’i-sünnet ve’l-Cemaat’in asıllarındandır.<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in bildirdiği gibi, şüphesiz <strong>Allah</strong>-u Teâlâ<br />

bu dini facir adamla ve (hidayetten) nasipsiz topluluklarla da destekler.<br />

Çünkü sadece facir yöneticilerle veya çoğu facir olan askerlerle<br />

beraber savaşmaktan başka seçenek olmazsa, ancak şu iki durumdan<br />

birisi söz konusudur: Ya onlarla beraber savaşa çıkılmayacak. Bu din<br />

ve dünya için zararı onlardan daha büyük olan düşmanın ülkeyi işgal<br />

etmesine sebep olur. Ya da facir emirle beraber savaşa gidilir ve<br />

iki kötüden daha kötüsü önlenmiş olur ve tümü olmasa da, İslam<br />

ahkâmının çoğu bu şekilde ikame edilmiş olur. Böyle bir durumda<br />

ve benzeri bütün durumlarda vacip olan budur. Nitekim raşid halifelerden<br />

sonra yapılan savaşların çoğu ancak bu sıfatta vaki olmuştur.”<br />

Ve aynı yerde rahimehullah şöyle devam eder: “Eğer kişi emir sahipleri<br />

kıyamet gününe kadar devam ettirecekleri cihad hususunda<br />

78 Facir imama itaat emri ve kıyam nehyi ile alakalı tafsilat inşallah aşağıda gelecektir. Aslında<br />

facir imama itaat mevzusuyla facir imam ile beraber cihad etme mevzularını birbirinden<br />

ayırmak daha doğru olur. Çünkü ikincisindeki genişlik ilkinden daha büyüktür. Aşağıda<br />

geleceği gibi, günah ve kötülük sahibi imama karşı silahlı kıyamın cevazı ehli sünnet<br />

içerisinde tartışılmıştır. Mutlak cevaz verenler, mutlak nehyedenler ve kayıtlı cevaz verenler<br />

olmuştur. Lakin facir imamla beraber cihad etme mevzusuna gelince, bir türünde ihtilaflar<br />

söz konusudur. O da baği bir fırkanın facir imama karşı kıyama geçmiş olması halidir. Ama<br />

dinden irtidat etmiş bir fırkaya karşı veya aslî kâfirlere karşı facir imamla beraber cihad etme<br />

mevzusu ehli sünnet arasında icma ile vaciptir.


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 47<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in emrini ve işledikleri zulümlerinde<br />

zalimlere destek vermenin yasaklanmasını kavradıysa, o zaman kişi<br />

şunu anlamış olur: Katıksız İslam vasat yolun ta kendisidir… Bu da<br />

cihad edilmeyi hak edene karşı cihad etmenin ta kendisidir… Sorulanların<br />

durumunda olduğu gibi. Böylelerine karşı İslam’ı daha iyi<br />

olan her emir ve her taifeyle beraber cihad edilir. Zira böylelerine<br />

karşı cihad edilmesi elzemdir ve başka bir şekilde cihad etmek de<br />

mümkün değildir. Böyle bir durumda birlikte savaştığı taifenin masiyetlerine<br />

katılmaktan ictinap eder ve <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’ya itaat olan<br />

şeylerde onlara itaat eder, <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’ya isyan olan şeylerde ise onlara<br />

itaat etmez. Zira <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’ya isyan olan şeylerde kula itaat<br />

yoktur. Geçmişte ve günümüzde bu ümmetin salihlerinin izledikleri<br />

yol bu olmuştur. Her mükellefin üzerine vacip olan da budur. Bu yol,<br />

cehaletlerinden gelen fasit bir takva taşıyan Haruriler 79 ile salih olmasalar<br />

dahi mutlak manada yöneticilerin hepsine itaati vacip gören<br />

Mürcie ve benzerlerinin yolu arasında vasat olan yoldur.” 80<br />

Ve Ebu Muhammed Abdullah İbn-i Kudame rahimehullah şöyle der:<br />

“Salih veya facir olsun, herkesle beraber savaşa çıkılır. Yani bütün<br />

imamlar ile beraber savaşa çıkılır. Ebu Abdullah’a (yani İmam Ahmed<br />

rahimehullah’a) “Ben savaşıp da Abbasoğullarının ganimetlerini<br />

artırmam” diyen kişi hakkında görüşü sorulunca şöyle der: “Subhanallah,<br />

bunlar kötü insanlardır. Cihaddan geri kalan ve alıkoyan<br />

cahil kişilerdir. Onlara “Herkes sizin gibi savaşmayacak olursa, o<br />

zaman kim savaşacak? Savaşmazsa, İslam yok olmaz mı? Bu durumda<br />

Rumlar (kâfirler) neler yapar?” diye sormak lazım. Ebu Davud<br />

senediyle Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan şöyle rivayet etti: Rasûlullah<br />

sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “İyi veya kötü olsun, her imam ile<br />

beraber cihad etmeniz vaciptir.” Ve yine senediyle Enes radıyallahu anhu’dan<br />

şöyle rivayet etti: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:<br />

“Üç şey imanın aslındandır: <strong>Allah</strong>’tan başka ilah yoktur diyen kişiye<br />

saldırmamak. Günahları sebebi ile onu tekfir etmeyiz, bir ameli<br />

sebebiyle onu İslam’dan çıkarmayız; beni <strong>Allah</strong> gönderdikten beri,<br />

ümmetin son ferdi Deccal’a karşı savaşıncaya kadar cihadın devam<br />

79 Yani hariciler<br />

80 Mecmuatu’l-fetava, cüz 28/sayfa 276-277. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)


48<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

etmesi ve kadere iman etmek.” Ayrıca fücur sahibi ile beraber cihad<br />

etmemek, cihadın kesilmesine, kâfirlerin Müslümanlara hâkim olup<br />

onları yok etmesine ve küfür sözünün üstün olmasına sebep olur.<br />

Bunda ise büyük bir fesat vardır. <strong>Allah</strong>-u Teâlâ şöyle buyurur: “<strong>Allah</strong>,<br />

insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı, yeryüzü muhakkak<br />

fesada uğrardı.”” 81<br />

Fakat Müslüman emirin zulmü ve fıskı İslam halkının ifsadına ve<br />

dolayısıyla toplumun bozulup, ihtilafların baş göstermesine ve halk<br />

için din, can ve mal emniyetinin kalkmasına sebep olursa veya küfre<br />

karşı cihad etmeyi iptal eder ve kâfirlerle Müslümanların genel maslahatına<br />

zarar verecek antlaşmalar yapar ise, o zaman bazı âlimler<br />

itaati terk etmeyi ve kıyam etmeyi caiz görmüşlerdir.<br />

Veya bir emir beceriksizliğinden dolayı mücahidlerin gereksiz<br />

tehlikeye atılmasına sebep olursa veya mücahidlere ihanet ettiği, yüz<br />

üstü bıraktığı, gizlice düşman ile mücahidlerin aleyhine antlaşmalar<br />

yaptığı malûm olursa, işte o zaman böylesi ile beraber cihad etmek<br />

82 83<br />

doğru olmaz.<br />

81 El-Muğni, cüz 10/sayfa 365. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1405)<br />

82 El-Muğni, cüz 10/sayfa 366. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1405)<br />

83 İslam’da yönetime karşı silahlı kıyamın hangi durumlarda caiz olduğu hususu, çok konuşulan,<br />

çok karıştırılan ve çokça telbis yapılan mühim muasır mevzulardandır. Evvela şunu açık ifade<br />

etmek lazım ki, hali hazırda İslam toprakları üzerinde mevcut tüm idareler, irtikâp ettikleri<br />

çeşitli küfürler sebebiyle İslam dışı ve kıyamın vacip olduğu yönetimlerdir. Özellikle bazı<br />

devlet yanlısı İslamist ve telefi çevreler bu hususta çok toz toprak kaldırarak Müslümanların<br />

sahih nazarını bozmak istiyorlar. Bu çabaların üzerine su dökmek için ve bahsin bütünlüğünü<br />

sağlamak için bu mevzunun biraz daha açılması doğru olacaktır.<br />

İtaatin vacip ve kıyamın caiz olmadığı emirin nebevi tarifi.<br />

- İmam Müslim rahimehullah’ın Sahih’inde Yahya bin Husayn yoluyla tahric ettiği hadiste<br />

ninesi Ummu’l-Husayn şöyle diyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’în veda haccında<br />

şöyle hutbe okuduğunu işittim: “Üzerinize emir tayin edilen köle de olsa <strong>Allah</strong>’ın kitabıyla<br />

sizi yönetiyorsa onu işitin ve ona itaat edin.” (4864. hadis)<br />

Ve İmam et-Taberani rahimehullah Mucemu’l-Kebir’inde aynı hadisi şu lafızla tahric<br />

etmiştir: “İşitin ve itaat edin! Üzerinize emir olarak tayin edilen sizi <strong>Allah</strong>’ın kitabıyla<br />

yöneten bir köle de olsa.”(20892. hadis)<br />

Ve İmam Ahmed rahimehullah Müsned’inde hadisi şu lafızla tahric ediyor: “Ey insanlar<br />

<strong>Allah</strong>’tan korkun ve işitin ve itaat edin! Üzerinize emir olarak tayin edilen Habeşi ve<br />

muceddeun olan bir köle de olsa. Aranızda <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin kitabını kaim kıldığı<br />

sürece onu (işitin ve itaat edin)!” (16700. hadis)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 49<br />

-İmam et-Taberani Mucemu’l-Kebir’inde Ukbe bin Amir radıyallahu anhu yoluyla tahric<br />

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Sizin için en hayırlı<br />

ve en şerli yöneticilerinizi haber vereyim mi? Dediler ki: “Tabii ki evet, ey <strong>Allah</strong>’ın Rasûlü”.<br />

Dedi ki: “Sizin için en hayırlıları sizin onu sevdiğiniz ve onun da sizi sevdiğidir; sizin<br />

onun için <strong>Allah</strong>’a dua ettiğiniz ve onun da sizin için <strong>Allah</strong>’a dua ettiğidir. Sizin için<br />

en şerli olanlar ise sizin ona buğz ettiğiniz ve onun da sizi buğz ettiğidir; ona beddua<br />

ettiğiniz ve onun da size beddua ettiğidir.” Dediler ki: “Bunlara karşı savaşmayacak mıyız,<br />

ey <strong>Allah</strong>’ın Rasûlü?” Dedi ki: “Hayır! Oruç tuttukları ve namaz kıldıkları sürece onları<br />

bırakın!”(14225. hadis)<br />

-İmam Buhari rahimehullah’ın Sahih’inde Ubade bin Samit radiyallahu anhu yoluyla tahric<br />

ettiği hadiste şöyle diyor: “Nebi sallallahu aleyhi vesellem bizi çağırdı ve biz de kendisine<br />

bey’at ettik. Biz den aldığı sözde şunlar vardı: İyi günümüzde ve kötü günümüzde, zorlukta ve<br />

kolaylıkta işitip itaat etmek üzere beyat ettik. Ve emirlerimize itaat etmek ve onlara karşı gelmemek<br />

üzere bey'at ettik. Ancak emirin açık bir küfrünü görürseniz, onun küfrü hakkında<br />

yanınızda Al lah'ın kitabından bir burhan olması hâli müstesnadır." (6532. hadis)<br />

Ve İmam İbn-u Hibban rahimehullah’ın rivayet ettiği yolda Rasûlullah sallallahu aleyhi<br />

vesellem şöyle buyuruyor: ““Ey Ubade!” Dedi ki: “Buyur. Emrine amadeyim.” Buyurdu ki:<br />

“Kolaylıkta, zorlukta, kötü günlerinde ve başkaları sana tercih edildiğinde, malını yeseler<br />

de ve sırtını dövseler de, sen yine de işitip ve itaat et. Ancak <strong>Allah</strong>’a karşı bevah (umumen<br />

yayılmış) masiyet olma hali müstesnadır.” (4566. hadis)<br />

Ve İmam Ahmed rahimehullah’ın rivayetinde şöyle buyuruyor: “Sana bevah (açık ve<br />

yaygın hale gelmiş) bir günah emretmedikleri sürece… işit ve itaat et!” (22786. hadis)<br />

-İmam Müslim rahimehullah’ın Sahih’inde İbn-u Ömer radıyallahu anhuma yoluyla tahric<br />

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Müslüman kişiye düşen,<br />

hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeylerde işitip itaat etmesidir. Bir masiyet ile emrolunması<br />

hali müstesna. Muhakkak ki masiyet ile emrolunduğunda işitmek de yoktur, itaat etmek<br />

de yoktur.” (4869. hadis)<br />

Nasslarda görüldüğü gibi, emire itaat emri ve kıyam nehyi mutlak değildir. Bilakis kayıtlarla<br />

takyit edilmiştir. Emire itaat emri mutlak gelen bütün nasslar, bu nasslarda varit olan<br />

kayıtlarla takyit edilmesi gerekir. Zira mutlak, mukayyede hamledilir.<br />

Bu kayıtları şöyle toparlayabiliriz:<br />

• İslam dairesinden çıkaracak söz, fiil veya itikat sahibi olmaması. (Ancak emirin açık<br />

bir küfrünü görürseniz)<br />

• <strong>Allah</strong>’ın kitabıyla yönetmesi. Yani Kur’an ve Sünnet ile hükmetmesi. (<strong>Allah</strong>’ın kitabıyla<br />

sizi yönetiyorsa)<br />

• Dini kaim kılması. Dinî şiarları muhafaza etmesi ve en üstün kılması. (Aranızda <strong>Allah</strong><br />

Azze ve Celle’nin kitabını kaim kıldığı sürece)<br />

• Namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde daimi olması. (Oruç tuttukları ve namaz kıldıkları<br />

sürece onları bırakın)<br />

• Masiyet emretmemesi. (Muhakkak ki masiyet ile emrolunduğunda işitmek de<br />

yoktur, itaat etmek de yoktur)<br />

• Masiyetin zahir olmasına imkân vermemesi. (Ancak <strong>Allah</strong>’a karşı bevah (umumen<br />

yayılmış) masiyet olma hali müstesnadır) (Sana bevah (açık ve yaygın hale gelmiş)<br />

bir günah emretmedikleri sürece)<br />

Bu kayıtlardan herhangi birini ihlal ettiği takdirde imama itaat emri düşer ve kıyam etmek<br />

caiz olur. Çünkü böyle davranarak imam, İslam’a iltizam etmekten çıkmıştır ve itaat ve nusret<br />

hakkı sakıt olmuştur.


50<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Yukarıda zikri geçen kayıtlardan sadece üçüncü, dördüncü ve beşinci kayıtta aşağıda gelen<br />

tafsilata ihtiyaç vardır:<br />

1. İmam, dinin aslını koruduğu sürece ve dinin şiarlarını gücü nispetinde muhafaza ettiği<br />

durumda bid’at sahibi olsa da itaatinden çıkılmaz. Ancak bid’atı açık şirk veya küfür<br />

mertebesindeyse kıyam vacip olur. Açık olmayıp tevile kabil ise kudret ve racih maslahat<br />

halinde kıyam caiz olur. Açık olmayıp tevile kabil ise ve tebaayı sahip olduğu bid’ata<br />

davet ediyor veya icbar ediyorsa kudret halinde kıyam vacip olur.<br />

2. İmamın büyük veya küçük günahlar işlemesi halinde, bunları helal görmediği ve sadece<br />

şahsında sınırlı olup, tebaaya geçmediği sürece ona itaat emri düşmez. Lakin helal<br />

görürse küfründen ötürü imamlığı düşer ve kıyam etmek vacip olur. Helal görmemekle<br />

beraber halkı belirli masiyetlere teşvik eder veya işlemeyi kolaylaştırır veya cezalandırmayı<br />

kaldırırsa kudret halinde kıyam etmek vacip olur.<br />

3. İmamın emrettiği masiyetler münferit kaldığı sürece ve kat’iyet ile haram kılınmış<br />

olanlardan olmadığı sürece ve dinin aslını bozmadığı sürece umumî itaat emri düşmez.<br />

Lakin kişinin hususen emredilmiş olan masiyete itaat etmesi caiz değildir. Bilakis inkâr<br />

etmesi vaciptir ve muktedir ise ıslah etmesi gerekir.<br />

4. İmamın zulüm etmesi halinde, zulmü sadece bazı muayyen şahıslara veya muayyen<br />

fırkalara yönelik ise ve tahammül edecek bir seviyede kalırsa, zulmünü inkâr ve kudret<br />

dâhilinde ıslah etmekle beraber, umumî itaatinden çıkmak caiz olmaz. Lakin zulmüne<br />

iştirak etmek de caiz olmaz. Bilakis kıtal dışında münasip yollarla zulmünü def etmek<br />

gerekir. Lakin zulmü haksız yere masum canların ve malların telef olmasını sağlıyorsa,<br />

zulmünü def etmek için gerekirse kıtal caiz olur.<br />

Mevzuda böyle bir tafsilata gidilmesi zaruridir. Çünkü nebevî nasslarda imama itaat emri<br />

de varittir, kıyam etme de varittir. Nasslar arasında ceme gitmek, hadis ehlinin menhecine<br />

göre mümkün olduğu kadar vaciptir. Zira cemi terk edip, nassların kimisini alıp kimisini terk<br />

etmek teşri kılınmış ahkâmın bazısının atıl kılınmasına sebep olur. Yukarıda imama itaat<br />

emri mutlak gelen hadisleri takyit eden rivayetler geçti. Bu rivayetleri daha da çok tefsir eden<br />

rivayetlerden bazıları da şunlardır:<br />

- İmam Müslim rahimehullah’ın Avf bin Malik el-Eşcai radiyallahu anhu’dan rivayet ettiği<br />

hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Dikkat edin! Bir kimseye<br />

biri vali olur da onu <strong>Allah</strong>'a masıyet olan bir şey yaparken görürse, yaptığı masiyeti<br />

kerih görsün! Ama itaatten çı kmasın!” (Sahih-u Müslim, 4911. hadis)<br />

- İmam Buhari rahimehullah’ın İbn-u Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ettiği hadiste<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Kim emirinden hoşlanmadığı bir<br />

şey görürse sabretsin. Zira şüphe yok ki sultanın itaatinden bir karış çıkan cahiliye<br />

ölümü üzere ölmüştür.” (Sahihu’l-Buhari, 6530. hadis)<br />

- İmam Müslim rahimehullah’ın Huzeyfe bin Yemen radıyallahu anhuma’dan rivayet ettiği<br />

hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona şöyle buyuruyor: “Emire işit ve itaat et!<br />

Sırtını da dövse ve malını da alsa… işit ve itaat et!” (Sahih-u Müslim, 4891. hadis)<br />

Bu rivayetlerde imamın facir de olsa itaatinden çıkılmaması yönünde açık bir emir vardır.<br />

Bununla beraber İmam Müslim rahimehullah’ın İbn-u Mes’ud radıyallahu anhu’dan rivayet<br />

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem facir imamlara karşı kıyamı iman ile nitelemiştir<br />

ve teşvik etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Benden<br />

önceki ümmetlere gönderilen her bir Nebinin muhakkak ümmetinden havarileri ve sünnetine<br />

tâbi olan, emrine uyan ashabı olmuştur. Sonra onların ardından, yapmadıklarını<br />

söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım kötü nesiller ortaya çıkmıştır. İşte<br />

kim bunlara karşı eliyle cihad ederse mü’mindir. Kim onlara karşı diliyle cihad ederse<br />

o da mü’mindir. Kim onlara karşı kalbiyle cihad ederse o da mü’mindir, Amma bunun


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 51<br />

ötesinde imandan bir hardal danesi de yoktur.” (Sahih-u Müslim, 188. hadis)<br />

Bir de buna ilk çağlarda sahabenin ve tabiin imamlarından birçoğunun fâcir imamlara<br />

karşı kıyam ettikleri de eklenirse varit hadislerin yukarıda geçtiği tafsilat üzere cem edilmesi<br />

zorunlu oluyor.<br />

İmam Ebu Ömer İbn-u Abdi’l-Berr rahimehullah şöyle diyor: “”(Yönetmeye) ehil olanlara<br />

karşı gelmemek üzere bey’at ettik” sözün manasında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir:<br />

Ehil olanlar adalet, doğruluk, fazilet ve din ve bu değerleri ikame edebilecek güce sahip olanlardır.<br />

İşte bunlara karşı gelmek caiz değildir; çünkü (yönetmeye) ehil kişilerdir. Ama kötülük,<br />

fısk ve zulüm sahibi olanlar buna ehil değildirler. Buna <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin şu kavlini<br />

delil getirmişlerdir: “Rabbi ona “Ben seni insanlara imam yapacağım” buyurdu. İbrahim<br />

“zürriyetimden de yap” dedi. Rabbi ona “Zalimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.”<br />

(el-Bakara, 124). Selef-i Salih’ten bir taife ve onlara bu hususta tabi olan bazı fazilet sahibi<br />

kişiler, kariler ve Medine ve Irak ehli bazı âlimler bu görüşe varmışlardır. Ve buna binaen<br />

İbn-u Zubeyr ve Hüseyin, Yezid’e karşı kıyam etmişlerdir ve Irak’ın en hayırlıları ve âlimleri<br />

Haccac’a karşı kıyam etmişlerdir ve bunun için Medine ehli Ümeyye oğullarını çıkarıp onlara<br />

karşı kıyam etmiştir ve Harra vakası olmuştur.” (El-İstizkar, 5. cüz/16. sayfa. Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye,<br />

birinci baskı h.1421)<br />

Ve Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah hak ehlinin kıyama muktedir olduğu<br />

takdirde ve galip gelmeyi de zannediyorsa facir ve zalim idareye karşı ayaklanmasını ma’rufu<br />

emretme ve münkeri nehyetme hükmüne dâhil ederek vacip görüyor ve şöyle diyor: “Bu<br />

Ali bin Ebi Talip radıyallahu anhu ve onunla beraber olan bütün sahabenin görüşüdür ve<br />

mü’minlerin annesi Aişe radiyallahu anha ve Zubeyr, Talha radıyallahu anhum ve onlarla<br />

beraber olan bütün sahabenin görüşüdür ve Muaviye, Amr, Numan bin Beşir ve onlarla beraber<br />

olan bütün sahabenin radıyallahu anhum ecmain görüşüdür. Ve bu Abdullah bin Zubeyr,<br />

Muhammed, Hasan bin Ali, muhacir ve ensardan diğer sahabenin ve Harra günü kıyam<br />

edenlerin radıyallahu anhum cemian görüşüdür. Ve bu, Enes bin Malik radıyallahu anhu gibi,<br />

fasık Haccac’a ve dostlarına karşı kıyam edenlerin görüşüdür. Ve bu, tabiinden fazilet sahibi<br />

olanların görüşüdür: Abdurrahman bin Ebi Leyla, Said bin Cubeyr, İbn-u’l-Buhteri et-Tai,<br />

Ata es-Sulemi el-Ezdi, Hasan el-Basri, Malik bin Dinar, Muslim bin Beşşar, Ebi’l-Havra, eş-Şabi,<br />

Abdullah bin Ğalip, Ukbe bin Abdilğaffar, Ukbe bin Suhban, Mahan, Muttarif bin Muğire<br />

bin Şube, Hanzala bin Abdillah, Talk bin Habib, Muttarif bin Abdillah, Nadr bin Enes, Ata<br />

bin es-Seib, İbrahim bin Yezid et-Teymi gibilerinin ve başkalarının görüşüdür. Ve onlardan<br />

sonra tebe-i tabiin ve sonrakilerden Abdullah bin Abdilaziz bin Abdillah bin Ömer, Abdullah<br />

bin Ömer, Muhammed bin Aclan ve Muhammed bin Abdillah bin Hasan ile beraber kıyam<br />

edenlerin ve Haşim bin Bişr ve İbrahim bin Abdillah ile beraber olanların görüşüdür. Ve fakihlerden<br />

Ebu Hanife, Hasan bin Hayyiy, Şerik, Malik, eş-Şafii, Davud ve ashabının sözleri de<br />

buna delalet etmektedir. Eskilerden ve yenilerden saydıklarımızın hepsi bunu ya fetvalarında<br />

söz ile ifade etmişlerdir veya münker gördüklerine bilfiil kılıçlarını çekip inkâr ederek ifade<br />

etmişlerdir.” (El-Fisalu fi’l-milel, 4. cüz/132. sayfa. Mektebetu’l-Hanci baskısı)<br />

Hatta Hafız İbn-u Hacer rahimehullah Haricileri, yani imama karşı kıyama geçenleri iki<br />

kısma ayırır ve ilk kısımda Harici fırkasını değerlendirir ve ikinci kısım olarak itikadî bir<br />

gayeyle değil idareyi kast edenler olarak değerlendirir ve şöyle der: “Bu kısım da yine iki<br />

kısma ayrılır: Bir kısım valilerin kötülüklerinden ve nebevî sünneti terk ettiklerinden ötürü<br />

din için öfkelenmiş ve idareye karşı çıkmış olanlardır. Bunlar Hak ehli olanlardır. Huseyn<br />

bin Ali, Harre’de Medine ehli ve Haccac’a karşı savaşa çıkan kurra bunlardandır. Diğer kısım<br />

ise, bir şüphenin varlığı veya yokluğu ile olsun, sadece idare için karşı çıkanlardır. İşte bunlar<br />

bağilerdir.” (Fethu’l-Bari, 12. cüz/286. sayfa. Daru’l-Marife baskısı h.1379)


52<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Pekâlâ, facir emire karşı kıyam sünnette var ise ve sahabe ve tabiin ve onlara güzellikte<br />

tabi olanlar da bunu yapmışlar ise, o zaman bazı âlimlerin bunun hilafına ehli sünnete nispet<br />

ettikleri kıyam nehyini nasıl değerlendirmek lazım, diye sorulabilir. Hatta bazı âlimler bu<br />

hususta varit olan nehyi icma olarak veya ehli sünnetin asıllarından biri olarak aktarırlar. Bu<br />

soruya iki cevap vermek mümkündür:<br />

Birinci cevap: Adil olmayan günah ve kötülük sahibi imama karşı kıyam etmek ilkler<br />

arasında ihtilaflı bir meseleydi. Bunu destekleyenler de vardı, kabul etmeyenler de vardı. Zira<br />

savaş her zaman meşakkattir. Seleften bazıları bazı muayyen vakalarda savaşın Müslümanlar<br />

için bir maslahat olmadığını görerek kıyamı men edip sabrı emretmişlerdir. Mesela İbn-i<br />

Ömer radıyallahu anhuma’nın Yezid’e karşı kıyamı değil sabrı emrettiği gibi. Lakin bunu<br />

yaparken şeriatta sabit olan bir hükmü haber vermek için yapmamışlardır; bilakis vakıada<br />

içtihat etmişlerdir. Başkaları da din için öfkelenmişlerdir ve maslahatı savaşta görmüşlerdir.<br />

Abdullah bin Zubeyr ve Hüseyin bin Ali radıyallahu anhum gibi. Binaenaleyh, bu hususta<br />

iddia edilen icma veya cumhurun ittifakı ilk asırlardan sonra varit olmuştur ve bundan sonra<br />

ehli sünnetin asıllarından birisi olarak kabul edilmeye başlanılmıştır. Hatta facir emre karşı<br />

kıyamın cevazı mutlak olarak sadece Mutezile, Harici ve Zeydiyye fırkalarına nispet edilmeye<br />

başlanılmıştır. Hâlbuki günah ve kötülük sahibi imama karşı kıyamın cevazı ehli sünnetin<br />

menhecinde de vardır, tabii ki mutlak değil, ama mezkûr tafsilatıyla.<br />

Kadı İyad şöyle der: Ebu Bekir bin Mücahid bu hususta (kıyamın nehyedilmiş olma<br />

hususunda) icmanın var olduğunu iddia etmiştir. Lakin bazıları onun bu iddiasını Hüseyin’in,<br />

İbn-u Zubeyr’in ve Medine ehlinin Ümeyye oğullarına karşı kıyam etmelerini ve ilk çağda<br />

tabiinden büyük bir topluluğun İbnu’l-Eşas ile beraber Haccac’a karşı kıyam etmelerini delil<br />

göstererek reddetmişlerdir… Ve şöyle denildi: Bu ihtilaf ilkler arasında vardı; lakin daha<br />

sonra kıyamın caiz olmayışında icma hâsıl olmuştur. <strong>Allah</strong>-u Â’lem.” (Şerh-u Sahih-i Müslim,<br />

6. cüz/473. sayfa. Dar-u İbnu’l-Heysem, birinci baskı m.2003)<br />

İkinci cevap: Ulema itaati mutlak kabul etmedikleri gibi kıyam nehyini de mutlak kabul<br />

etmemişlerdir. Bilakis yukarıda zikri geçen tafsilata gitmişlerdir. Buna misaller şunlardır:<br />

- Ebu Zekeriyya En-Nevevi rahimehullah Müslim şerhinde Kadı İyad rahimehullah’ın şu<br />

sözlerini nakleder: “Kâfirden imam olmayacağı hususunda ulema icma etmiştir. Ayrıca imam<br />

olduktan sonra kâfir olursa da imamlığının düşmesi hususunda icma etmişlerdir. Aynısı,<br />

namazları ve namaza davet etmeyi terk ederse söz konusudur. Cumhur ulemaya göre bid’at<br />

sahibi olmasında da durum böyledir. Bazı Basralılar ise şöyle demişlerdir: Bid’at sahibinin<br />

imamlığı, tevil ettiğinden ötürü geçerlidir. Kadı İyad şöyle demiştir: Eğer imamda bir küfür<br />

veya bid’at vaki olursa veya şeriatı değiştirirse velayetten çıkar ve ona itaat emri düşer. Müslümanların<br />

gücü yetiyorsa ona karşı kıyam etmeleri ve imamlıktan alıp yerine adil bir imam<br />

getirmeleri vacip olur. Bunu yapmaya müslümanların arasından sadece bir grup muktedir<br />

ise, o halde onların üzerine kâfiri uzaklaştırmak vacip olur. Eğer imam bid’at sahibiyse kıyam<br />

etmek vacip olmaz, sadece ona karşı muktedir olacaklarını düşünüyorlarsa hali müstesna.<br />

Lakin bundan acizseler üzerlerine vacip olmaz. Bu durumda Müslüman dinini kurtarsın ve<br />

imamın egemen olduğu topraklardan başka yerlere hicret etsin.” (Şerh-u Sahih-i Müslim, 6.<br />

cüz/472,473. sayfalar. Dar-u İbnu’l-Heysem, birinci baskı m.2003)<br />

- Ebu’l-Abbas el-Kastaleni rahimehullah es-Sefakisi rahimehullah’ın şu sözlerini nakleder:<br />

“Küfre veya bid’ate davet etmesi durumunda halifeye karşı kıyam edilmesi hususunda (ulema)<br />

icma etmişlerdir.” (İrşadu’s-Sari, 10. cüz/217. sayfa. Matbaatu’l-Kubra el-Emiriyye, yedinci<br />

baskı h.1323)<br />

- Fasık imam hakkında ise en-Nevevi rahimehullah Kadı Iyad rahimehullah’tan şöyle<br />

nakleder:<br />

“Dedi ki: “Bir fasığın imam olarak tayın edilmesi geçersizdir. Halife olduktan sonra fasıklığı<br />

vaki olursa, bazıları fitne ve savaşa sebep olmayacaksa imamlıktan alınması vacip olur derler.


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 53<br />

Ehli sünnet fakihlerin, muhaddislerin ve kelamcıların cumhuru ise şöyle der: İmamlıktan<br />

fısk, zulüm ve bazı hakları atıl kılması sebebiyle azledilmez. Bunun sebebiyle onu imamlıktan<br />

almak ve ona karşı kıyam etmek caiz olmaz. Bilakis bu hususta varit olan hadislere binaen<br />

onu uyarıp korkutmak vacip olur. Kadı İyad şöyle der: Ebu Bekir bin Mücahid bu hususta<br />

icmanın var olduğunu iddia etmiştir. Lakin bazıları onun bu iddiasını Hasan’ın, İbn-u<br />

Zubeyr’in ve Medine ehlinin Ümeyye oğullarına karşı kıyam etmelerini ve ilk çağda tabiinden<br />

büyük bir topluluğun İbnu’l-Eşas ile beraber Haccac’a karşı kıyam etmelerini delil göstererek<br />

reddetmişlerdir. Bu görüşün sahipleri karşı gelinmeyecek emir sahiplerini adil imamlar<br />

olarak açıklamışlardır. Cumhur ise Haccac’a karşı kıyamın sebebini onun mücerret fıskında<br />

değil, şeriatı değiştirmesinde ve küfrü izhar etmesinde görmüşlerdir. Kadı şöyle der: Ve şöyle<br />

denildi: Bu ihtilaf ilkler arasında vardı; lakin daha sonra kıyamın caiz olmayışında icma hâsıl<br />

olmuştur. <strong>Allah</strong>-u Â’lem.” (Şerh-u Sahih-i Müslim, 6. cüz/472,473. sayfalar. Dar-u İbnu’l-Heysem,<br />

birinci baskı m.2003)<br />

- Zeynudin el-Munavi rahimehullah “Muhakkak <strong>Allah</strong> bu dini facir kişiyle de güçlendirir”<br />

hadisini şerh ederken şöyle der: “İslam topraklarını himaye eden günahkâr bir imamın<br />

veya sultanın dinde tamamıyla faydasız olduğunu söylemek ve ona karşı çıkmaya ve imamlıktan<br />

alınmasına cevaz verilmesi düşünülemez. Çünkü <strong>Allah</strong> onunla dinini güçlendirmektedir.<br />

Kötülüğü ise kendi nefsinedir. Bunun için ona sabredip ve masiyet haricinde ona itaat etmek<br />

vaciptir… Facir ile kastedilen, eğer kişi hakikaten Müslüman ise fasık olandır. Veya kâfir ise<br />

münafık olandır.” (Feyzu’l-Kadir, 2. cüz/329. sayfa. Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye. Birinci baskı<br />

h.1415)<br />

- Muhammed Aliş rahimehullah Halil rahimehullah’ın “Bağiler imama muhalefet eden<br />

fırkadır” sözünü şerh ederken şöyle der: “Yani (imamın) <strong>Allah</strong>’a masiyeti olmamasıyla beraber<br />

itaatinden çıkmıştır…” İbn-u Arafe şöyle demiştir: “Bağilik, imamlığı sabit olana <strong>Allah</strong>’a<br />

masiyeti olmamasıyla beraber itaat etmekten imtina etmektir.” Ve “Adalet sahibinin onlarla<br />

savaşma hakkı vardır” sözünü şöyle şerh eder: “Yani adalet sahibi imam.” Sehnun şöyle<br />

demiştir: Eğer imam adalet sahibi değilse ve kıyam eden adalet sahibiyse, o zaman kıyam<br />

edenle beraber (adalet sahibi olmayan) imama karşı çıkmak <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın dinini üstün<br />

kılmak için vacip olur. Ve eğer kıyam eden de imam gibi adalet sahibi değilse (ikisinden<br />

birine yardım etme hususunda) tevakkuf edebilirsin. Ancak canını veya malını kast ederse, o<br />

halde onları ondan müdafaa et… İbn-u Arafe şöyle demiştir: İmamın elinden gücünü almak<br />

için kıyam eden hakkında es-Sıkıliyyu şöyle demiştir: İsa, İbnu’l-Kasim’den İmam Malik’in<br />

radıyallahu anhum şöyle dediğini rivayet etmiştir: “(İmam) Ömer bin Abdilaziz gibiyse insanların<br />

onu müdafaa etmeleri ve onunla beraber savaşmaları vacip olur. Lakin değilse vacip<br />

olmaz. Onu ve ondan istenileni bırak. <strong>Allah</strong>, bir zalimden diğer bir zalimle intikam alır. Sonra<br />

da ikisinden intikam alır.” (Menhu’l-Celil, 4. cüz/456. sayfa. Mektebetu’n-Necah baskısı)<br />

- Hafız İbn-u Hacer rahimehullah şöyle der: “İbnu’t-Tin Davudî’nin şöyle dediğini nakletmiştir:<br />

Ulemanın kötülük sahibi emirler hakkında görüşleri şudur: Fitne çıkmadan ve zulüm<br />

olmadan imamlıktan alınmaları mümkünse vacip olur. Eğer mümkün değilse sabretmek<br />

vacip olur.” Ve zorla imam olmuş olan için İbn-u Hacer rahimehullah şöyle der: “Zorla üstün<br />

gelmiş olan sultana itaatin vacip oluşunda, onunla beraber cihad etmenin ve ona itaat etmenin<br />

ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu hususunda fukeha icma etmiştir. Nitekim böyle<br />

davranmakla kanın akması engellenmiş ve halkın huzuru korunmuş olur.” (Fethu’l-bari, 13.<br />

cüz/7,8. sayfalar. Daru’l-Marife baskısı h.1379)<br />

- Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah şöyle der: “Kureyşten olan imama karşı<br />

daha hayırlı veya misli veya daha düşük (kureyşten birisi) kıyam ettiği takdirde daha evvel<br />

zikrettiklerimize binaen hepsine karşı (imamla beraber) savaşılır, (imamın) günah ve kötülük<br />

sahibi olması hali müstesna. Eğer (kureyşli imam) günah ve kötülük sahibi birisi ise ve kıyam<br />

eden (kureyşli) onun misli veya daha düşüğü ise, bu halde (imamla beraber) kıyam edene


54<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Bu hususu burada getirmemin sebebi şudur: Cihad ehli kardeşlerimizin<br />

bazıları saldırı cihadı ile savunma cihadı arasındaki farkı dikkate<br />

almayarak, savunma cihadında meşru olan genişliği, saldırı cihadının<br />

gayesiyle daraltıyorlar ve böylece imamların yukarıda geçen<br />

kötülemelerine muhatap oluyorlar. İslam Devleti’nin kaim olduğu,<br />

karşı savaşılır, zira kıyam eden daha çok münker sahibidir. Lakin kıyam eden daha adil ise, o<br />

zaman kıyam edenle beraber savaşmak vacip olur; çünkü bu durumda münker olan değiştirilmiş<br />

olur. Lakin kureyşten olmayan günah ve kötülük sahibi olanlardan hiç birisiyle beraber<br />

savaşmak helal değildir; çünkü hepsi münker sahibidir. Ancak biri diğerlerinden daha az günah<br />

ve kötülük sahibiyse, bu halde onunla beraber daha çok günah ve kötülük sahibi olanlara<br />

karşı savaşılır.” (El-Muhalla, 1536. sayfa. Beytu’l-Efkari’d-devliyye baskısı)<br />

BAHSİN HULASASI:<br />

Ulema itaatinden çıkılması caiz olmayan facir imam tabirini üç tür kişi için kullanmıştır:<br />

Bir: Fasıklığını gerektiren bazı günahları işleyen imam.<br />

İki: Tebasına zulmeden ve haklarını ihlal eden imam.<br />

Üç: Güç kullanarak zorla imam olan.<br />

Fakat açık bir şekilde İslam’dan çıkaran küfürlerden bir küfrü irtikâp edenleri veya İslam<br />

ahalisini ve topraklarını düşmanlardan muhafaza etmeyenleri veya ilahi hükümleri atıl kılanları,<br />

asla itaati vacip facir imam tabirine dâhil etmemişlerdir. Bunun dışında İslam’ının sabit<br />

olmasıyla beraber kötülüğü sadece kendi nefsine olmayıp umuma zarar verdiği takdirde ve<br />

tahammül sınırını aştığında kıyamın gerekliliğini tartışmışlardır. Bazıları bu durumda facir<br />

imamın bekası alınmasından daha zararlı olduğu takdirde ve kıyam edenler için galibiyet<br />

yüksek ihtimal olduğu takdirde kıyamı meşru görmüşlerdir. Hatta yukarıda geçtiği gibi İbn-u<br />

Hacer rahimehullah böyle davrananları Hak ehli olarak tabir etmiştir.<br />

İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle diyor: “<strong>Allah</strong>’ın kitabında ve<br />

Rasûlü’nün Sünnetinde sabit olan asıl şudur: Şeriattan ve sünnetten çıkanlara karşı savaş ile<br />

muayyen bir imamın itaatinden çıkanlara karşı savaş arasında fark vardır. İlkini Nebi sallallahu<br />

aleyhi vesellem emretmiştir, lakin ikincisini emreden nass yoktur.” (Mecmuatu’l-fetava, 4.<br />

cüz/276. sayfa. Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)<br />

Bir tenbih:<br />

Özellikle şu zamanda Türkiye, Filistin veya Mısır gibi bazı ülkelerde bulunan islamist<br />

yönetimlerin İslam’ı ve onlarla muamelatın cevazı ve mahiyeti tartışılmaktadır. Bu bahse<br />

başlarken de söylediğim gibi bizim bu yönetimlerin kâfir ve tağut oluşunda zerre kadar<br />

şüphemiz yoktur. Lakin, bu konuda şüphesi olup bu islamist yönetimleri oylarıyla destekleyenlere<br />

veya şüphesi olmayıp küfürlerini ikrar eden lakin bunda bir maslahatı iddia edenlere<br />

veya bazı nizami gerekçelerle bu islamist yönetimleri oylarıyla destekleyenlere şunu söylemek<br />

isterim: Bu yönetimlerin İslam’ını tartışmaya açıp bu batılı bazı nassları tahrif ederek ispat<br />

etmeye çalışsanız da bu islamist yönetimlerin ilahi ahkâmı en azından atıl kılan facir yönetimler<br />

olduğunu inkâr edemezsiniz. Bu ise onların itaatinden çıkıp, onlara karşı kıyam edip<br />

onları yönetimden alıp yerine ilahi ahkâm ile yönetenleri getirmek için yeterli bir sebeptir.<br />

Hâlbuki bu islamist yönetimler ilahi ahkâmı atıl kılmak değil tebdil etmiştir. Bu ise icma ile<br />

küfürdür. Binaen aleyh bu islamist yönetimlere -sizin iddianıza göre Müslüman olsalar bileoy<br />

kullanarak destek vermek kati surette haramdır. Bilakis her müslümanın üzerine vacip<br />

olan <strong>Allah</strong>’tan korkmak ve bu yönetimlere herhangi bir şekilde destek mahiyeti içeren fiil ve<br />

sözlerden içtinap edip <strong>Allah</strong> ve Rasûlü’nün şeriatıyla hükmeden bir yönetimi ikame etmek<br />

için çalışmaktır.


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 55<br />

sınırlarının mahfuz olduğu yerlerde kıtalın gayesi saldırgan kâfiri<br />

def etmek değil, Tevhidin İslam diyarının sınır boylarının arkalarına<br />

götürmek olduğunda, gaye insanları ve yeryüzünü şirkten temizleme<br />

olduğunda, cihad farzı ayn değil farzı kifaye oluğunda, elbette cihad<br />

gayesinin katıksız ehl’i-sünnet ve’l-cemaat olması aranmalıdır. Lakin<br />

kâfir düşman, askerlerini evimizin kapısından bir emir mesafesinde<br />

yığmışsa; saldırıp, dinimizi, canımızı ve ırzımızı kast ediyorsa bid’at<br />

ehli olsalar da düşmana karşı cihad sancağını taşıyan yalnız onlar<br />

olduğu için, beraber düşmanı def etmek Ehl’i-sünnet ve’l-cemaat<br />

menhecinin ta kendisidir. Zira İslam Dini’nin yeryüzünde muhafızları<br />

Ehl’i-sünnet ve’l-cemaattir. İslam Dini’ni korumak ancak bid’at<br />

ehli emir 84 ve tebaalarıyla veya facir emir ve tebaalarıyla mümkünse,<br />

bu halde bu yapılmalı, aksi takdirde eli kanlı kâfirler güçlenecek, İslam’ın<br />

hükümleri tümüyle atıl kılınacak ve en azından mücahidleri<br />

barındıracak kadar bir İslam’a sahip olan beldeler de kâfirlerin eline<br />

geçecek ve dolayısıyla küfre karşı evrensel cihad cephesi zarar görecek,<br />

belki bazı bölgelerde sona bile erecek. 85<br />

Evet, meselede asıl olan, kıble ehline mensup, fakat heva ve bid’at<br />

ehli olan fırka ve taifelerle yardımlaşmamaktır.<br />

84 Bahsettiğim bid’at ehli, kıbleye mensup Müslüman fırkalardır. Bid’atları büyük şirk veya küfür<br />

olanları kast etmiyorum.<br />

85 Mürted veya aslî kâfirlere karşı savaşan büyük cemaatin bid’at veya günahlara bulaşmış olduğu<br />

durumlarda hak ehline düşen, küfre karşı vahdeti koruyup ve <strong>Allah</strong>’a masiyet olan şeyler<br />

dışında itaatten çıkmamaktır. Ama aynı zamanda bu bid’at taifesi içinde hakkı ikame etmek<br />

de hak ehlinin üzerine vaciptir. “Ümmetimden bir taife hakkı kaim kılmakta daim olacaktır”<br />

hadisindeki taife için Ali bin Medini rahimehullah “Onlar hadis ashabıdır” demiştir ve<br />

İmam Ahmed rahimehullah “Bu taife hadis ehlinden başka kimler olabilir bilmem” demiştir.<br />

Bunun için ulema bu hususta varit olan nasslara bakarak cemaat kavramını iki ana manada<br />

değerlendirmişlerdir: Birincisi, meşru imamın etrafında toplanan topluluk ve ikincisi, hak<br />

üzere olan ve hakkı her daim kaim kılan topluluk. Bu iki cemaat, bazen aynı toplulukta<br />

birleşmiş olabilir; mesela Raşit halifeler döneminde olduğu gibi. Ve bazen birbirinden ayrı<br />

olur; Mesela meşru imamın bid’ate veya masiyete bulaşmış olması gibi. Bu durumda, birinci<br />

manada cemaate hak ehli demek elbette mümkün değildir. Zira haktan sapmış, bid’at veya<br />

masiyet irtikap etmiştir. Lakin facir imamın itaat ve nusret hakkını ıskat edecek sebep<br />

de bulunmadığı sürece ikinci manadaki cemaat, yani Hak ehli icma ile birinci manadaki<br />

cemaatin dâhilinde yer alması gerekir ve kıyam dışı münasip yollarla cemaatte hakkın zahir<br />

olması için cuhd etmesi gerekir. Özellikle büyük cemaat mürtedlere veya aslî kâfirlere karşı<br />

savaşmaktaysa, Hak ehlinin icmasıyla cemaate dâhil olmalı ve cemaat dâhilinde hakkı ikame<br />

etmekle beraber <strong>Allah</strong>’a masiyet dışı şeylerde itaat ve nusretten geri durmaması gerekir.


ي<br />

ي<br />

ف<br />

ي<br />

ب<br />

56<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ buyuruyor ki:<br />

وَ‏ دُّ‏ وا مَ‏ ا<br />

ً<br />

ُ ْ َ خ بَ‏ ال<br />

‏َك<br />

ُ ْ َ أ ْ كَ‏ ُ قَد<br />

أْلُون<br />

َ<br />

َ<br />

ُ ْ ل<br />

ُ ونِك<br />

ي‏ يُّ‏ َ ا الَّذِ‏ نَ‏ آمَ‏ نُ‏<br />

عَ‏ نِ‏ تُّ‏ ْ ْ قَد بَ‏ َ د تِ‏ ال<br />

َ<br />

وا ل<br />

‏ْبَ‏ غ<br />

‏َان ً ‏َة مِ‏ نْ‏ د<br />

َّ تَت خِ‏ ُ ذوا بِ‏ ط<br />

تُ‏ خْ‏ ِ ي صُ‏ ُ د ورُ‏ ه<br />

‏َف ‏ْوَ‏ اهِ‏ هِ‏ مْ‏ وَ‏ مَ‏ ا <br />

َ اءُ‏ مِ‏ نْ‏ أ<br />

ال َ تِ‏ إِنْ‏ ك تُ‏ ْ تَعْ‏ قِ‏ لُونَ‏<br />

ُ ُ<br />

‏َك<br />

ْ بَ‏ َّ يَّنا ل<br />

ُ ْ ن‏<br />

ْ آ <br />

ْ ض<br />

َ أَ‏<br />

“Ey iman edenler, kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar halinizi<br />

bozmaktan hiç geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Onların<br />

kinleri ağızlarından taşıp çıkmıştır. Göğüslerinde gizledikleri ise daha<br />

büyüktür. Şayet düşünürseniz, işte size ayetlerimizi açıkladık.” 86<br />

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “<strong>Allah</strong>-u Teâlâ bu<br />

ayette mü’minlere; kâfirlerden, Yahudilerden ve heva ehli olanlardan<br />

içli dışlı kimseler, yakın kimseler edinmeyi, görüşlerini almayı<br />

ve işlerini kendilerine havale etmeyi yasaklamıştır. Şöyle denilmiştir:<br />

“Senin izlediğin yola ve dinine muhalif olan hiçbir kimse ile karşılıklı<br />

konuşmaman gerekir.” Şair der ki: “Sen kişiye dair sorma. Onun arkadaşını<br />

sor. Çünkü her bir arkadaş, beraber olduğu kimseye uyar.”<br />

Ebu Davud Sünen’inde Ebu Hureyre’den Nebi sallallahu aleyhi vesellem’in<br />

şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kişi, arkadaşının dini üzeredir. O<br />

bakımdan, sizden herhangi bir kimse kiminle arkadaşlık ettiğine<br />

bir baksın.”<br />

Ve İbn-u Mes’ud’un da şöyle dediğini nakleder: “Siz, insanları<br />

kardeş edindikleri kimselerle değerlendirin.” Daha sonra <strong>Allah</strong>-u<br />

Teâlâ, yakın ilişki kurmayı neden ve hangi husustan dolayı yasakladığını<br />

şöyle açıklamaktadır: “Onlar halinizi bozmaktan hiç geri<br />

kalmazlar.” Yani onlar sizin halinizin bozulması için ellerinden gelen<br />

her şeyi yaparlar. Bu da şu demektir: Onlar zahiren sizinle savaşmıyor<br />

olsalar dahi size hileler, tuzaklar kurmakta, sizi aldatmak<br />

uğrunda ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemezler. Ebu Umame<br />

Rasûlallah sallallahu aleyhi vesellem’in <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın “Ey iman edenler,<br />

86 Âl-i İmran 118


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 57<br />

kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar halinizi bozmaktan<br />

hiç geri kalmazlar” buyruğu hakkında, “Onlar Haricilerdir”<br />

dediğini rivayet etmiştir. 87 .” 88<br />

Müfessirlerin çoğu ayette geçen sırdaşı; müşrikler, münafıklar ve<br />

kitap ehli olarak açıklamışlardır. Lakin ayetin kastettiklerini sadece<br />

bunlarla sınırlamanın bir dayanağı yoktur. Dolayısıyla Allame Şihabuddin<br />

el-Alusi rahimehullah ayetle alakalı şöyle der: “Nüzul sebebi özel<br />

olsa da hüküm geneldir. Muhakkak ki muhalifi veli edinmekte fitne<br />

ve fesada olasılık vardır. Bunun için sırdaşın, haricilerle tefsir edildiği<br />

olmuştur.” 89<br />

Hal bu iken, mağrip diyarı Ehli sünnet âlimleri hicri üçüncü<br />

asırda Ebu Yezid el-Harici’nin kaldırdığı cihad sancağı altında kâfir<br />

Ubeydi Devleti’ne karşı cihad etmekte hemfikir olmuşlardır. Kadı<br />

İyaz rahimehullah Ehli sünnet ulemasının o zamanki icmasını şöyle anlatıyor:<br />

“Ebu Abdullah Muhammed el-Maliki’nin hikâye ettiğine göre,<br />

beraberinde (Beni Ubeyde karşı savaşa) çıkanlar şunlardı: Ebu’l-Fazl<br />

el-Memsi, Rabi bin Süleyman el-Kettan, Ebu’l-Arab bin Temim, Ebu<br />

İshak es-Sibai, Ebu Abdulmelik bin Mirvan bin Mansur ez-Zahid,<br />

Ebu Hafs Ömer bin Muhammed el-Ğassel, Abdullah bin Muhammed<br />

eş-Şakiki, İbrahim bin Muhammed el-Aşşau ve başkaları. Körlüğü<br />

nedeniyle Ebu Meysera hariç, meşhur fakihlerden hiç kimse<br />

geride kalmadı. O da silahını çekmiş, savaşa çıkmak üzere şeyhlerle<br />

beraber insanların arasında Kiravan’da yürüyordu.” 90<br />

Evet, Hariciler müslümanlar için fitnesi hakikaten çok büyük olan<br />

şerli bir bid’at taifesidir. Zira müslümanları tekfir etmeyi ve akabinde<br />

canlarını ve mallarını kendilerine helal görmeyi din edinmişlerdir.<br />

87 Suyuti Durru’l-Mensur’da, bu hadisi İbn-u Ebi Hatim ve Tabarani ceyyid senetle tahric<br />

ettiklerini söyler.<br />

88 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Âl-i İmran 119. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı,<br />

h.1423)<br />

89 Ruhu’l-Meani fi tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve’s-sebi’l-meseni, Al’i-İmran 118. ayetin tefsiri. (Daru<br />

İhyau’t-turasi’l-arabi baskısı)<br />

90 Tertibu’l-Medarik ve Takribu’l-Mesalik, cüz 2/sayfa 30. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı<br />

1418)


58<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Fakat mağrip diyarında zamanın Ehli sünnet uleması kâfir Ubeydiler’e<br />

karşı savaşı terk etmenin zararı, Haricilerle beraber savaşmaktan<br />

çok daha büyük olacağını gördükleri için, bid’at ehli de olsa Ebu<br />

Yezid el-Harici’nin sancağı altında, İslam ve İslam halkı için çok daha<br />

şerli olan İsmaili Ubeydiler’e karşı cihad etmek için toplanmışlardı.<br />

Aralarında en meşhurlardan birisi olan Ebu İshak es-Sibai rahimehullah<br />

Ebu Yezid’in adamlarına işaret ederek şöyle derdi: “Bunlar kıble<br />

ehlindendir. Onlar ise ( Ubeydiler ) kıble ehlinden değiller. Onlar<br />

<strong>Allah</strong>’ın düşmanlarıdır. <strong>Allah</strong> bizi Ebu’l-Yezid ile onlara karşı muzaffer<br />

kılarsa onun itaatine girmeyiz. <strong>Allah</strong> ona, adil bir imamı musallat<br />

edip onu bizim aramızdan alacaktır. 91 ” 92<br />

Ve Muhammed bin Ahmed es-Serahsi rahimehullah da şöyle der:<br />

“Adalet ehlinden birisi bir harici taife ile beraber başka bir harici taifeye<br />

karşı savaşamaz. Böyle bir savaşta ancak haricilerin konumu<br />

güçlenecek. Zira müslümanlardan baği bir taifeyle savaşmak, tekrar<br />

<strong>Allah</strong>’ın emri altına girmeleri için mubah kılınmıştır. Bu durumda<br />

ise bu amaç gerçekleşmiyor; çünkü sadece haricilerin konumu güçleniyor.<br />

Adalet ehli müslümanların haricilerle beraber harbî müşriklere<br />

karşı savaşmalarında ise bir beis yoktur. Çünkü bu durumda küfür<br />

fitnesini defetmek için ve İslam’ı üstün kılmak için savaşıyorlar.<br />

Bu ise emredilmiş olan bir savaştır ve bu <strong>Allah</strong>-u Teâlâ’nın kelimesini<br />

yüceltmektir. Daha önce geçenin aksine. O ( ilk ) durumda savaş, hak<br />

yoldan sapmış olanı üstün kılmak içindir. Bu ( ikinci ) durumda ise<br />

savaş, esas yolu (hak dini) ispat etmek içindir.” 93<br />

Cihad hakkında konuştuğumuz zaman cihadın bu iki kısmını<br />

doğru değerlendirmek elzemdir. Zira içinde bulunduğumuz zamanda<br />

cihad, umumen savunma cihadıdır. Küfür her yerde müslümanları<br />

91 Bid’atların dereceleri farklıdır. Her bid’at sapıklıktır ve inkârı zaruridir, fakat kimisi daha<br />

büyüktür ve kimisi daha küçüktür. Her bir bid’at taifesiyle muamele sahip oldukları bid’ate,<br />

şiddetine ve bid’atte ısrarlarına göre olur. Bunun için her bir bid’at taifesini burada örnek<br />

verilen haricilere benzetmemek, her bir taifeyi kendi hallerine göre değerlendirmek lazım.<br />

92 Tertibu’l-Medarik ve Takribu’l-Mesalik, cüz 2/sayfa 30. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı<br />

1418)<br />

93 Şerhu’s-siyeri’l-kebir, cüz 4/sayfa 251-252. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye baskısı)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 59<br />

muhasara etmiş olmasına rağmen cihad sancağını yükselten müslüman<br />

taifelerin sayısı oldukça azdır. Bu durumda gerekli olan tevhid<br />

üzere sebat etmek, tevhidden zerre kadar taviz vermemek ve menhec<br />

ve usûlde bid’at ehlinden 94 olsalar da sancak sahipleriyle birliği<br />

aramak, İslam vahdetini oluşturmak, hikmet ile tevhid ve sünnetin<br />

ikamesi ve şirk ve bid’atlerin izalesi için savaşmaktır. 95<br />

* * *<br />

94 Bahsettiğim bid’at ehli, kıbleye mensup Müslüman fırkalardır. Bid’atları büyük şirk veya küfür<br />

olanları kast etmiyorum.<br />

95 Bu cümle 73, 74, 75, 80, 82 ve 88 nolu dipnotlarda verilen ayrıntılar doğrultusunda<br />

anlaşılmalı.


İki Gayenin Tahakkukunu<br />

Sağlayacak Vesile:<br />

İslam Devleti


62<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

İslam Devleti’nin ikamesi ümmetin en önemli vazifelerindendir.<br />

Ehemmiyetine rağmen bu konuyu tehir etmemin sebebi zatında<br />

maksut değil, maksuda vesile olduğundandır. Zatında maksut<br />

olan insanların topyekûn İslam şeriatına boyun eğmeleri ve Müslümanların<br />

topluca <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’yi kulluklarında ifrat etmeleridir:<br />

“Hep birlikte <strong>Allah</strong>’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın.”<br />

Ebu’l-Aliye rahimehullah, <strong>Allah</strong>’ın ipi, ihlâs ve tevhittir, demiştir ve Katade<br />

ve es-Suddi rahimehumallah, <strong>Allah</strong>’ın kitabıdır, demişlerdir ve<br />

İbn-u Mes’ud radıyallahu anhu, cemaattir, demiştir. 96 Lakin bunun tahakkuku<br />

için güçlü, toparlayıcı ve koruyucu bir idare elzemdir. Zira bir<br />

topluluğun idaresi iktidar sahibi bir kişide toplanmazsa, topluluğun<br />

fertleri arasında anlaşmazlıklar ve bölünmeler kaçınılmazdır. Muhtelif<br />

ferdî maslahatları ve toplumun maslahatlarını kendi aralarında<br />

ve <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin emriyle uyum içinde korumak için nihai söz<br />

sahibi bir idare zaruridir. Bu zaruretten ötürü sahabe radıyallahu anhum<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatında tedfin işleriyle oyalanarak<br />

ümmeti başsız bırakmamak için hemen toplumun imamını belirlemekte<br />

acele etmişlerdir. Sahabe radıyallahu anhum her ne kadar şahıs hakkında<br />

ihtilaf etmişlerse de bir imamın acilen tayin edilmesi gerektiğinde<br />

ihtilaf etmemişlerdir ve nihayet İmam Ebu Bekir es-Sıddık<br />

radıyallahu anhu’nun imamlığında ittifak etmişlerdir. Bu daha sonra da<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in ayak izlerinden çıkmayan beş Raşid<br />

halifenin sünneti olmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatından<br />

sonra üç asır (30 sene) hüküm süren nebevî hilafette en önemli<br />

96 Bak Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, Âl-i-İmran 103. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale,<br />

birinci baskı h.1420)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 63<br />

husus, nebevî siyasetin korunması ve imamlığın belirlenmesi olmuştur.<br />

Bu, onların miras aldıkları nebevî siyasetin lüzumuydu. Zira<br />

Abdullah bin Amr radıyallahu anhu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle<br />

buyurduğunu söyler: “Yeryüzünün herhangi bir yerinde bulunan üç kişiye,<br />

başlarına bir emir tayin etmeden bulunmaları helal değildir.” 97 Hadis<br />

üç ve daha fazla Müslümanın bir arada bulunduklarında aralarından<br />

bir emir tayin etmelerin vacip olduğuna açık bir delildir. Başka<br />

hadislerde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem üç kişi ve fazlasının sefere<br />

çıktıklarında aralarından bir emir tayin etmelerini emrediyor. 98 Bu,<br />

ikiden fazla Müslümanın bir ameli işlemek üzere bir araya geldiklerinde<br />

aralarından bir emir tayin etmelerinin vacip olduğuna delildir.<br />

Sefer emirliği seferdeki ortak maslahatın korunması ve ihtilafların<br />

engellenmesi için emredilmişse, daha büyük maslahat taşıyan ve<br />

daha çok ve güçlü ihtilaflara- ve ihtilafların neticesinde daha büyük<br />

fesatlara- sebep olan yönetim, iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek<br />

ve cihad fi sebilillah gibi ameller için emirliğin emredilmiş olması<br />

çok daha kesindir.<br />

Bunun için İslam uleması, imamın acilen akdedilmesini icma ile<br />

farzı kifayettir, demişlerdir. Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle<br />

der: “İmamı akdetmek icma ile vaciptir.” 99 Ve Muhammed eş-Şirbini<br />

el-Hatib rahimehullah şöyle der: “İmametin (İmamu’l-Azam’ın) akdedilmesi<br />

farzı kifayettir. Nitekim ümmet için dini ikame eden, sünneti<br />

muzaffer kılan, mazlumun hakkını zalimden alan, herkes için tüm<br />

hakları hikmet ile koruyan bir imamın varlığı zorunludur.” 100<br />

Ve Ebu Abdullah İbnu’l-Ezrak el-Ğırnati rahimehullah şöyle der: “Bu<br />

şer’î vacibin, yani imamı naspetmenin vacipliğinin hakikati, dini ve<br />

din ile dünya siyasetini korumada Şari’yi temsil etmesine döner. Bu<br />

97 Musnedu-Ahmed, 6647. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin<br />

tahkikiyle)<br />

98 Sünen-u Ebi Davud’ta Ebu Hureyre’den (2242. hadis), Sünenu’l Beyhaki’de Ebu Said el-<br />

Hudri’den (10131. hadis) Sahih-u İbn-i Huzeyme ve Mustedreku’l Hâkim’de Ömer’den (2541.<br />

ve 1623. hadisler),<br />

99 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye/sayfa 29. (Dar-u’kutubi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)<br />

100 Muğni’l-muhtaç, cüz 4/sayfa 229. (Daru’l-Fikr baskısı)


64<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

niyabeti itibariyle hilafet ve imamlık olarak isimlendirilmiştir. Zira<br />

mahlûkatın varlığında maksut olan dindir, yalnız dünya değil.” 101<br />

İmam İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle der: “İslam’daki tüm vilayetlerin<br />

(yönetim unsurlarının) gayesi, dinin tamamıyla <strong>Allah</strong>’ın olması<br />

ve kelimetullahın en yüce olmasıdır. Zira <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ yaratılışı<br />

sadece bunun için yaratmıştır ve kitapları ve Rasûlleri bununla<br />

göndermiştir ve Rasûl ve mü’minler bunun için cihad etmişlerdir.” 102<br />

Evet… İnsanların hakikati, yani yaratılış gayesi, <strong>Allah</strong> Celle ve<br />

Â’la’ya ibadet etmeleridir. Dolayısıyla raiyyenin maslahatlarını korumakla<br />

mükellef olan imamın en büyük görevi de hakikatlerine<br />

uygun maslahatlarını korumaktır. Bu da raiyyenin dininin korunmasıdır.<br />

Ve buna dâhil olmak üzere, <strong>Allah</strong> Azze ve Celle’nin emirlerini<br />

Rasûllullah sallallahu aleyhi vesellem’in sünnetine uygun icra ederek dünya<br />

siyasetlerini korumaktır.<br />

Ümmetin, din ve dünya işlerini şer’î devlet olmadan yürütmesi<br />

imkânsızdır. Nebevî siyaset ve Raşit halifelerin sünneti buna delildir.<br />

Müslümanların tefrikalar ve ihtilaflardan arınmaların tek yolu<br />

budur. Bunun için imamın naspedilmesinde ve vilayetlerin (valiliklerin)<br />

kurulmasında ulema icma etmiştir. Bu hususta sadece harici<br />

fırkalarından Necdetler ve mutezileden Ebu Bekr el-Asam ve el-Ğuta<br />

muhalefet etmiştir. Böylelerinin muhalefeti ise ulemanın icmasına<br />

zarar vermez.<br />

“Pekâlâ, risalenin konusu olan cihadın gayeleri bağlamında bil<br />

husus İslam Devleti cihadın gayesi olduğunu nereden çıkardın?” denilse,<br />

derim ki:<br />

Cihad fi sebilillah’ın umumen ve kıtalın hususen 103 tevhidin ikamesi<br />

ve şirkin izalesi için teşrî edildiği daha önce geçmişti. Lakin<br />

101 Bedeiu’silk fi tabaii’l-mulk, cüz 1/sayfa 71. (Vizaratu’l-İlam, İrak, birinci baskı)<br />

102 Mecmuatu’l-fetava, cüz 28/sayfa 38. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)<br />

103 Umumen cihad fi sebilillah kavramı dil, mal ve can ile dinin ikamesi için cuhd etmenin<br />

üç türüne de şamildir. İmam Ahmed, Ebu Davud, en-Nesei ve başkaları Enes bin Malik<br />

radıyallahu anhu’dan naklederek tahric ettikleri sahih hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve-


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 65<br />

kıtal yoluyla ikamesi emrolunan tevhidi ve izalesi emrolunan şirki<br />

daha kesin tahdit etmek ve daha açık tarif etmek mümkün değil midir<br />

acaba? Bu sorunun cevabı: Evet, mümkündür. <strong>Allah</strong> Subhanehu ve<br />

Teâlâ’nın “Fitne kalkıncaya ve din yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla<br />

savaşın” buyruğunda fitneden kastın ulemanın ittifakıyla şirk<br />

olduğu yukarıda geçmişti. Şu halde ayetin zahirinden anlaşılan her<br />

türlü şirkin yokluğuna kadar savaşmakla emrolunmuş olmamızdır.<br />

Lakin İslam hukukuna bakıldığında zimmet ehli de imamın korumakla<br />

yükümlü olduğu raiyyedendir. İslam Devleti’nin idaresi altında<br />

yaşayan zimmînin de Müslüman gibi canı ve malı haramdır ve<br />

şeriatın koruması altındadır. Bununla beraber sahip olduğu dinini<br />

zimmet akdine muhalefet etmeme şartıyla hür yaşayabilmektedir.<br />

Yani bir Hıristiyan veya bir Yahudi şirk olan dinini İslam Devleti’nin<br />

himayesi altında icra edebilmektedir. Şu halde mezkûr ayetteki şirk<br />

mutlaktır, dersek zimmîlerin canları da kast edilmesi gerekirdi. Çünkü<br />

zimmîler de şirk ehlidir. Lakin zimmîlerin can ve mallarını haksız<br />

kast etmek birçok nassla haram kılınmıştır. O halde zimmî müşriklere<br />

can ve mal emniyetini kazandırmış olan nedir? ... El cevap: İbadetlerinde<br />

<strong>Allah</strong> Celle ve Â’la’ya ortak koşanlar olsalar da hâkimiyette<br />

–velev ki cebren de olsa– <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’yı ifrat etmeleri, yani<br />

tevhidin ve şer-î ahkâmının hâkimiyetine boyun eğmeleridir. Başka<br />

bir deyimle, tevhidin ve şeriatın mutlak hâkimiyetini ve şirkin ve<br />

ehlinin mutlak zilletini akdeden zimmet anlaşmasını kabul etmeleri<br />

ve boyun eğmeleridir. Lakin zimmet akdine muhalefet durumunda<br />

asli haline, yani harbi oluşuna geri dönerler. Şu halde mezkûr ayette<br />

savaşın gayesini hâkimiyette tevhidin ikamesi ve hâkimiyette şirkin<br />

izalesiyle tarif etmek doğru olur.<br />

Bunun için şunu açık söylemek lazım: Kıtal ile mahsus manasıyla<br />

cihad fi sebilillah’ın hedefi, yalnız kâfirlerin kanını akıtmak değil<br />

-bu her ne kadar kendi zatında büyük bir maslahat olsa da- ve saf,<br />

tamamıyla her türlü şirkten arınmış bir dünya ve katıksız hadis ehli<br />

bir devlet -her ne kadar bu iki hal muhakkak ki umumî cihadın hedefleri<br />

olsa da- değildir; lakin <strong>Allah</strong> Azze ve Celle ve Rasûlü sallallahu aleyhi<br />

sellem “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin!” demiştir. Lakin,<br />

hususen cihada can ile cihad ederek, yani kıtal yoluyla dini ikame etmek manası ıtlak edilir.


66<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

vesellem’in tek söz sahibi oldukları bir arzdır. Yani teşriin ve tenfizin<br />

mesnedi yalnız Kur’an ve Sünnet olduğu, emirler ve nehiyler yalnız<br />

Kur’an ve Sünnetten okunduğu… Müslümanların hâkim oldukları<br />

bir arzdır. Dolayısıyla cihadın hedefi, hâkimiyet ve hâkimiyetin teşekkül<br />

ettiği İslam Devleti olmak zorundadır. İslam Devleti’ni kast<br />

etmeyen, şeriat dışında başka idare biçimlerinin kabulüne de açık<br />

olan cihad hareketleri istikametten sapmış, meşruiyeti olmayan dalalet<br />

fırkalarıdır.<br />

Bu noktada şer’î devletten ve devletle alakalı bazı mevzulardan<br />

bahsetmek gerekecektir. Her ne kadar İslam Devleti zatında risalenin<br />

tek konusu olmasa da özellikle zamanımızdaki ehemmiyeti açısından<br />

en azından bazı meselelere ihtisar ile değinmek istiyorum. Bu<br />

meseleler şunlardır:<br />

1. Devletin tarifi ve rükünleri nedir?<br />

2. Devlet ne ile meşruiyetini kazanır?<br />

3. Devletin taaddüdü caiz midir?<br />

4. Müslümanların devletle ilişkisi nedir?<br />

1. Devletin Tarifi ve Rükünleri:<br />

Lügatte devlet ( دول ة ) deele ( دال ) nin mastarıdır ve bir halin<br />

dönmesi, intikal etmesi ve elden ele geçmesi manalarına gelir. Özellikle<br />

devlet lafzı, harpte zaferin bir gruptan bir gruba intikal etmesi,<br />

muzaffer olması manasında kullanılmıştır. Galip gelene ve üstün<br />

olana da bundan ötürü “devlet sahibi” denilmiştir ve böylece devlet<br />

üstünlük ve galibiyettir, denilmiştir.<br />

Buradan intikal ederek ıstılahî manada devletin de en esasi belirtisi,<br />

güç ve yönetmeye temkin sahibi olmak olmuştur. Devletin gücünü<br />

ve siyadetini (egemenliğini) imam ve ona tebaiyet ile valilikler<br />

temsil ettiği için İslam’ın ilk çağlarında siyasi nizam hilafet, emirlik,<br />

imamlık veya sultanlık gibi siyasi nizamı devlet sahibinin zatıyla<br />

teşhis eden isimlerle tabir edilirdi. Çünkü devletin hakikati devlet


َّ<br />

ّ<br />

ي<br />

ف<br />

ب<br />

َّ<br />

ّ<br />

ي<br />

ْ<br />

ي<br />

ي<br />

ف<br />

ي<br />

ن<br />

ي<br />

ي<br />

شْ‏<br />

ب<br />

ف<br />

ن َ<br />

َ<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 67<br />

sahibinin siyadete temkinidir, yani güç ve şevkete sahip olmasıdır.<br />

Bu temkini ya Müslümanların ileri gelenlerinin desteğini alarak elde<br />

etmiştir veya zorla elde etmiştir. Her haliyle şeriatin icrasına, topluluğun<br />

bütünlüğünü ve maslahatlarını korumaya ve düşmanları def<br />

etmeye temkin sahibi olmalıdır. İlklerin ifadesiyle emirliğin veya<br />

sonrakilerin tabiriyle devletin tanımında aranan en esasi sıfat da budur:<br />

Temkin. Buna şu ayetler delildir:<br />

ْ َ عْ‏ رُ‏ وفِ‏<br />

‏َق ‏َامُ‏ وا الصَّ‏ ال َ وَ‏ آت ‏َوُ‏ ا الز َّ َ كة ِ ل َ وَ‏ أ ‏َمَ‏ رُ‏ وا <br />

ْ أَرْ‏ ضِ‏ أ<br />

ِ ي ال<br />

نَ‏ َ وْ‏ ا عَ‏ نِ‏ ال<br />

َ ة<br />

ْ ُ ْ ن َ ك رِ‏<br />

وَ‏ <br />

ْ ُ<br />

الَّذِ‏ نَ‏ إِنْ‏ مَ‏ ك َّ َّ ناه<br />

“Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde temkin verirsek (iktidar mevkiine<br />

getirirsek) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar.”<br />

104<br />

Bu ayet-i kerimede, yeryüzünde dinin aslına ve teferruatına<br />

ilişkin tüm hükümlerin infazı için güç ve otoritenin, yani<br />

temkinin şart olduğuna açık işaret vardır. Bunun için âlimlerden<br />

bazıları, “onlar” Raşit halifelerden Ebu Bekir, Ömer, Osman<br />

ve Ali’dir, demişlerdir. Çünkü الذ‏ “onlar” bir önceki ayete<br />

‏ُوا رَ‏ بُّ‏ َ نا الل<br />

“Rab- “Onlar الَّذِ‏ نَ‏ ْ أُخ رِجُ‏ وا مِ‏ نْ‏ دِ‏ َ رِ‏ هِ‏ ْ بِ‏ ِ غَ‏ حَ‏ ق ٍ إِل أَن ْ ُ يَقول<br />

bimiz <strong>Allah</strong>’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız<br />

yere yurtlarından çıkarıldılar”, yani muhacirlere dönüyor, demişlerdir.<br />

Muhacirlerin arasından da halife olmuş olan sadece dört tane<br />

vardır; bunlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali radıyallahu anhum’durlar.<br />

َ َ ا<br />

ِ لَ‏<br />

َ الصَّ‏ الِ‏ َ ْ خ َ لِف‏<br />

نَ‏ آمَ‏ نُ‏ وا مِ‏ ن ِ لُوا<br />

نَ‏ مِ‏ نْ‏ قَبْ‏ لِهِ‏ مْ‏ وَ‏ لَيُ‏ مَ‏ كّ‏ نَ‏ نَّ‏ ل<br />

ِ ِ مْ‏ أَمْ‏ ً نا يَعْ‏ بُ‏ د ِ ي ل يُ‏<br />

‏ْف<br />

‏َئِ‏ ك<br />

‏ُول<br />

فَأ<br />

ُ ْ وَ‏ ع<br />

ْ ك<br />

وَ‏ عَ‏ د<br />

‏َف<br />

اسْ‏ تَ‏ خ<br />

َ ُ مْ‏ دِ‏ ي‏<br />

َ اتِ‏ لَيَسْ‏ ت<br />

نَ‏ ‏ُمُ‏ الَّذِ‏ ي ارْ‏ ت ضَ‏ َ<br />

ِ ي ش<br />

ِ كُ‏ ون<br />

َ اسِ‏ ق<br />

ْ أَرْ‏ ضِ‏ ك<br />

نَّ‏ ‏ُمْ‏ ِ ي ال<br />

‏َيُ‏ بَ‏ د نَّ‏ ‏ُمْ‏<br />

َ ُ مْ‏ وَ‏ ل<br />

ل<br />

َ ً يْئا وَ‏ مَ‏ نْ‏ َ ك َ ف رَ‏ بَ‏ عْ‏ َ د ذَ‏ لِكَ‏<br />

َ<br />

ُ ونَ‏<br />

ِ<br />

َ<br />

ُ ون<br />

ُ ُ ال<br />

َ ه<br />

‏َّذِ‏ <br />

َّ ُ ال<br />

َ الل<br />

الَّذِ‏ <br />

َ وْ‏ <br />

ْ ل<br />

مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏ خ<br />

104 El-Hac 41


68<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

“Sizden iman edip salih ameller işleyenlere <strong>Allah</strong> şöyle va’d buyurdu:<br />

Kasem olsun ki onlardan evvelkileri istihlaf ettiği (hâkim kıldığı) gibi kendilerini<br />

de yeryüzünde muhakkak istihlaf edecek (hâkim kılacak) ve elbette<br />

onlara kendileri için razı olduğu dinleri için temkin (icra kudreti) verecek<br />

ve elbette onları korkularının arkasından güvene erdirecek. Hakkımda hiç<br />

bir şeyi şerik koşmayarak hep Bana ibadet edecekler. Kim de bundan sonra<br />

küfranda bulunursa artık onlar hep fasıklardır.” 105<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ bu ayet-i kerimede yeryüzünde istihlafı (egemen<br />

olmayı) tanımlarken İslam Dini’ni icra edebilmek için temkin<br />

ile tanımlamıştır. Kendilerinde ve çevrelerinde tevhidi ikame ederek,<br />

şirki izale ederek ve İslam şiarlarını zahir kılarak güvene kavuşacaklarını<br />

va’d buyurmuştur. Lakin bunun için arza galip ve egemen olmak<br />

(istihlaf) elzemdir.<br />

Binaen aleyh devletin tanımında en esasi unsur, güç ve egemenliktir.<br />

Bunun için İslam uleması Dar’ın tarifinde ve aldığı hükümde daima<br />

egemen olan galibiyete bakmışlardır. Es-Serahsi rahimehullah şöyle<br />

der: “Ebu Yusuf ve Muhammed’den rahimehumallah şöyle gelmiştir:<br />

Şirk hükümlerini izhar ederlerse Darlar’ı Daru’l-harp olmuştur.<br />

Çünkü bir yerin bize veya onlara nispet edilmesi o yerde mevcut güce<br />

ve galibiyete göredir. Bunun için her ne yerde şirk hükümleri zahir<br />

ise orada güç müşriklerin elindedir ve Darlar’ı da Daru’l-harp’tır. Ve<br />

her ne yerde İslam hükümleri zahir olursa orada güç Müslümanların<br />

elindedir.” 106<br />

Ve Ebu Muhammed İbn-i Hazm rahimehullah şöyle der: “Dar ancak<br />

onda galip ve hâkim (egemen) olana ve ona sahip olana nispet edilir.”<br />

107<br />

105 En-Nur 55<br />

106 El-Mebsut, 10. cüz/sayfa 93. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1421)<br />

107 El-Muhalla, sayfa 2107. (Beytu’l-efkari’d-devliyye baskısı)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 69<br />

Görüldüğü gibi bir beldede devleti oluşturan, o belde ve ahalisine<br />

egemen olandır. Beldenin nispeti doğrudan devletedir; lakin<br />

halkın değil. Çünkü devletin egemenliği için halkın rızası ve ihtiyarı<br />

zorunlu değildir. Bilakis ikinci maddede görüleceği gibi devletin<br />

inşası halkın iradesine muhalif veya muvafık veya kısmen muvafık<br />

gerçekleşebilir. Devletin inşasında en önemli husus, siyadeti infaz<br />

edebilecek şevkete sahip olmasıdır.<br />

Binaen aleyh ulema İslam Devleti için üç rükün belirlemiştir:<br />

1. Raiyye: Müslümanlardan ve zimmîlerden tekevvün eden halk.<br />

2. Dar: Raiyyenin daimi surette ikamet ettiği muayyen bölge.<br />

3. Siyadet (egemenlik): Nizamın masdarı Kur’an ve Sünnet, devletin<br />

zatında müşahhas olduğu imam ve naspettiği vilayetler.<br />

2. Devlet Nasıl Meşru Olur:<br />

Devletin meşruiyeti Ehli sünnet ulemasının ittifakıyla üç yoldan<br />

biriyle hâsıl olur:<br />

Birinci yol:<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akd’ın imama beyat etmesi.<br />

Bu maddede üç mesele var:<br />

Birinci mesele: Ehlu’l-halli ve’l-akd kimdir?<br />

Bu grup insanlar ulema arasında hepsi aynı grubu tabir eden değişik<br />

lafızlar ile isimlendirilmişlerdir. Bazıları İhtiyar ehli, bazıları<br />

İçtihad ehli, bazıları da Görüş ve Tedbir ehli olarak tabir etmişlerdir;<br />

lakin ekser ulema bu kişilere Ehlu’l-halli ve’l-akd demişlerdir.<br />

Kullanılan isimler değişik olsa da hepsi hakikatlerinde aynı olan<br />

kişileri tarif etmişlerdir: Ehlu’l-halli ve’l-akd, insanların genel hacet<br />

ve maslahatlarında müracaat ettikleri âlimler ve topluluğun önder<br />

kişileridir. Yani bir topluluğun genel hacet ve maslahatlarında<br />

görüşlerine başvurdukları, istişare ettikleri ve tevcihler sordukları


70<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

kişilerdir. Dolayısıyla Ehlu’l-halli ve’l-akd’i belirleyen muayyen bir<br />

mevki değil, topluluğun fertlerinin teveccühüdür. İşte bundan ötürü<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akdın bey’at etmesiyle imamın imamlığı gerçekleşir<br />

ve halkın, fertlerine seçilen imama bey’at etmeleri vacip olur. Çünkü<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akd, halkın dinî ve dünyevî işlerini tevelli ettikleri<br />

hakiki önderleridirler. Bu kişilerin desteği ve itaatiyle imam halka<br />

egemen olur.<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akdden olacak kişilerde aranan şartlar:<br />

Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah Ehlu’l-halli ve’l-akd için aranan<br />

muteber üç şartı şöyle sayar 108 :<br />

1. Adalet sahibi, yani dinen müstakim olması.<br />

2. İmamlığın muteber şartlarına icabet edeni ve imamlığa müstahak<br />

olanı görebilecek ilim sahibi olması.<br />

3. İmamlığa en iyi olanı seçmesini sağlayacak görüş ve hikmet<br />

sahibi olması.<br />

İkinci mesele: İmam olacak şahıs<br />

hangi şartlara haiz olmalı?<br />

Ulema Müslümanların işlerine bakacak olan genel Emire ilişkin<br />

bazı şartlar tayin etmişlerdir. Bunların bazılarında ittifak etmişlerdir<br />

ve bazılarında da ihtilaf etmişlerdir: 109<br />

Bir: Müslüman olması.<br />

İki: Mükellef olması.<br />

Üç: Erkek olması.<br />

108 Bak El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, sayfa 31. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)<br />

109 Bak El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 31-32. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı<br />

h.1415) ve El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Yala, sayfa 20. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı<br />

h.1421)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 71<br />

Dört: Hür olması.<br />

Beş: Adalet sahibi olması. Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah<br />

şöyle der: “İmamlığın bir fasık için akdedilmesinin caiz olmayışında<br />

ümmette ihtilaf yoktur.” 110<br />

Altı: Müçtehid olması. Ebu İshak eş-Şatibi rahimehullah şöyle der:<br />

“İmamutu’l-Kubra, ancak şer-î ilimlerde içtihad ve fetva mertebesine<br />

nail olmuş olan için gerçekleşeceği hususunda ulema ittifakı nakletmişlerdir”.<br />

111<br />

Yedi: Kifayet sahibi olması. Yani raiyyenin dinî ve dünyevî maslahatlarını<br />

tedbir edebilmesi için siyaset ve görüş sahibi olması, düşmana<br />

karşı cesaretli, had cezalarının infazında tavizsiz ve mazlumun<br />

hakkını sormakta korkusuz olması ve imamlığını doğru icra etmekte<br />

mani olacak körlük, sağırlık veya dilsizlik gibi bedensel kusur sahibi<br />

olmaması.<br />

Sekiz: Kureyşli olması. Bu şart nassla sabittir. Mesela İmam Ahmed<br />

rahimehullah’ın Enes radıyallahu anhu yoluyla tahric ettiği mütevatir hadiste<br />

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “İmamlar Kureyştendir” buyuruyor.<br />

Ve Ehli sünnetin icmasıyla sabittir. Ebu Zekeriya en-Nevevi<br />

rahimehullah şöyle der: “Hadisler hilafetin Kureyşe mahsus olduğuna<br />

açık delildir. Kureyş haricinde akdedilmesi caiz değildir. Bu hususta<br />

sahabe, tabiin ve onlardan sonrakiler arasında icma vardır.” 112 Bu<br />

mevzuda muhalefet sadece Haricilerden, Mutezilenin ekserinden ve<br />

bazı mürcielerden gelmiştir.<br />

110 El-Camiu li ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Âlemi’l-kutub baskısı,<br />

h.1423)<br />

111 El-İtisam, 3. cüz/sayfa 42. (Mektebetu’t-Tevhid baskısı)<br />

112 El-Minhacu Şerh-u Sahih-i Müslim, 12. cüz/sayfa 200. (Dar-u İhyai’t-turasi’l-arabi, ikinci<br />

baskı h.1392)


72<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Üçüncü mesele: Bey’at, Ehlu’l-halli ve’lakd’tan<br />

kaçıyla sahih olur?<br />

Bu mevzuda bazı meseleler var:<br />

Birincisi: İmamlık adayı olanın imamlığının sahih olması için<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akdin bey’at etmesi kâfidir, topyekûn halkın değil.<br />

Bu bey’ata ulema bey’atu’l-inikat demiştir. Bu bey’atla imamlık adayı<br />

sahih ve meşru imam olmuştur. Ve bundan ötürü halkın her ferdine,<br />

imama bey’at etmesi vacip olur. Bu bey’ata da ulema bey’atu’l-âmme<br />

demiştir. Dolayısıyla halkın bey’atı (bey’atu’l-âmme) Ehlu’l-halli<br />

ve’l-akdin bey’atına (bey’atu’l-inikat) tabidir. 113<br />

İkincisi: Bey’atu’l-inikat için Ehlu’l-halli ve’l-akdın kaçı gerekir<br />

mevzusunda ulema arasında ihtilaf vardır. Ehlu’l-halli ve’l-akdin icmasını<br />

şart koşanlardan, sadece aralarından birisinin bey’at etmesini<br />

kâfi görene kadar tüm görüşler mevcuttur. Kadı Ebu Ya’la ve İmam<br />

İbn-i Teymiyye rahimehumallah’ın tercihlerine göre Ehlu’l-halli<br />

ve’l-akdin cumhurunun bey’at etmesi gerekir. Lakin racih olan –<strong>Allah</strong>-u<br />

Â’lem- güç ve temkinin hâsıl olacağı kadar sayıda birilerinin<br />

bey’at etmesinin kâfi olmasıdır. Bu vaziyete göre bir kişi de olabilir,<br />

azınlık da olabilir veya cumhur da olabilir. Önemli olan bey’at<br />

edenlerin sayısıyla temkin ve şevketin hâsıl olmasıdır. İmam İbn-i<br />

Teymiyye rahimehullah şöyle der: “Bazıları imamlığın tek kişinin bey’at<br />

etmesiyle gerçekleşeceğini söylerler. Bu, sünnet imamların sözlerinden<br />

değildir. Bilakis onlara göre imamlık, şevket ehlinin onaylamasıyla<br />

gerçekleşir. Şevket ehli, imamlık adayı kişiyi imamlığı hususunda<br />

onaylamadan evvel imam olamaz. Zira onların itaate girmeleriyle<br />

imamlığın gayesi hâsıl olur. Çünkü muhakkak ki imamlığın gayesi<br />

ancak kudret ve hâkimiyet ile hâsıl olur. Bunun için kişiye, kendisiyle<br />

kudret ve hâkimiyetin hâsıl olduğu bir bey’at ile bey’at edilirse imam<br />

olur.” 114 Genelde şevket, cumhurun itaati ve desteği ile hâsıl olur. Bu<br />

doğrudur; lakin imamlığın geçerliliği için cumhurun bey’atının şart<br />

113 Bak el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Ya’la, sayfa 24. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421) ve<br />

el-Vecizu fi fıkhı’l-hilafe, sayfa 51-52. (Daru’l-ilami’l-duveli baskısı)<br />

114 Minhacu’s-sunneti’n-nebeviyye, cüz 1/sayfa 527. (Yayın evi yok, birinci baskı h.1406)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 73<br />

olduğunu gösteren bir delil yoktur. Ayrıca şevketin, azınlıkta hatta<br />

tek kişide olduğu bazı beldelerde hem geçmişte hem de hazırda daima<br />

görülmüştür.<br />

İkinci yol:<br />

Hazır imamın halefini ahdetmesi veya<br />

Ehlu’l-halli ve’l-akda belirlediği adaylardan<br />

birisini tayin etmelerini ahdetmesi.<br />

Bu yol ile imamlığın naspedilmesi Ehli sünnet ulemasının ittifakıyla<br />

kabul edilmiştir. Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle der:<br />

“İmamlığın öncekinin ahdetmesiyle geçerliliğine gelince, bunun<br />

cevazı yönünde icma var olmuştur ve ittifak ile sahihtir.” 115 Hatta<br />

Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah’a göre bu yol imamı belirleme<br />

yolları içinde en iyi olanıdır. Nitekim bu ümmetin en hayırlıları<br />

da bu yolu tercih etmişlerdir. Ebu Bekir es-Sıddık radıyallahu anhu halefi<br />

olarak Ömer el-Faruk radıyallahu anhu’yu ahdetmiştir ve Ömer radıyallahu<br />

anhu belirlediği altı kişinin arasından birini seçmelerini ahdetmiştir.<br />

Hatta insanlığın en hayırlısı sallallahu aleyhi vesellem bu yolu izlemiştir ve<br />

kendisinden sonra ümmetin başına halifesi İmam Ebu Bekir es-Sıddık<br />

radıyallahu anhu’yu tayin etmiştir.<br />

Elbette halef olarak tayin edilen kişinin imamlık şartlarına haiz<br />

olması şarttır. Ayrıca racih görüşe göre Hal ve akd ehlinin de onayı<br />

ve bey’atına muhtaçtır. 116<br />

Üçüncü yol:<br />

İmamın güç kullanarak galip gelmesi.<br />

Ehli sünnet uleması silah gücüyle üstün gelen ve şeriatı icra ederek<br />

siyasi istikrarı sağlayan imamın imamlığını sahih ve kendisine itaati<br />

vacip görmüştür. İmam eş-Şafii rahimehullah şöyle der: “Her kim kılıçla<br />

hilafeti ele geçirir, halife olarak adlandırılır ve insanlar da altında<br />

115 El-Ahkamu’s-sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 39. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)<br />

116 Bak Minhacu’s-sunneti’n-nebeviyye, cüz 1/sayfa 532-533. (Yayın evi yok, birinci baskı<br />

h.1406)


74<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

toplanırsa o halifedir.” 117 Ve İmam Ahmed rahimehullah şöyle der: “Kim<br />

kılıçla galip gelerek halife olursa ve Emiru’l-mü’minin ismini alırsa<br />

<strong>Allah</strong>’a ve ahiret gününe iman etmiş hiç kimseye onu imam kabul<br />

etmeyerek gecelemesi helal değildir. İster iyi ister kötü olsun.” 118 Ve<br />

Hafız İbn-u Hacer el-Askalani rahimehullah şöyle der: “Zorla üstün gelmiş<br />

olan sultana itaatin vacip oluşunda, onunla beraber cihad etmenin<br />

ve ona itaat etmenin ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu<br />

hususunda fukeha icma etmiştir. Nitekim böyle davranmakla kanın<br />

akması engellenmiş ve halkın huzuru korunmuş olur.” 119<br />

Muhakkak bu yol imamlığın belirlenmesinde asıl olan yol değildir.<br />

Ancak ilk iki yol ile imamın tayini mümkün değilse ve bir lider<br />

silah zoruyla şeriatın infazı, halkın maslahatlarını koruyabilmek ve<br />

onlardan zararları def edebilmek için siyasi ve askerî kudreti ve temkini<br />

oluşturursa zaruretten kabul edilir. Zira imamlığın maksudu<br />

olan temkin hakkında hâsıl olmuştur. Bu, özellikle fitne zamanları<br />

ve ümmetin imamdan yoksun olduğu zamanlar için geçerlidir. Misal,<br />

imamın vefatı veya herhangi bir sebepten ötürü imamlıktan ayrılması<br />

akabinde imamlık iddiasında bulunan taraflar arasında fitne<br />

çıktığında fitneyi söndürebilecek, toplumun birliğini sağlayacak ve<br />

dini ikame edecek biri, taraflara galip gelir ve imamlığını ilan ederse<br />

muhakkak sahih olur ve herkesin itaati vacip olur. Ebu Zekeriya<br />

en-Nevevi rahimehullah şöyle der: “İmam ölür ve imamlık şartlarını karşılayan<br />

birisi istihlaf edilmeden (yani imamın halefi olarak ahdedilmemesi)<br />

ve bey’at verilmeden (yani Ehlu’l-halli ve’l-akdden bey’at<br />

almadan) imamlığa kalkışır ve insanları gücü ve ordusuyla itaate<br />

zorlarsa Müslümanların bütünlüğünün sağlanması için hilafeti geçerli<br />

olur.” 120 Veyahut zamanımızda olduğu gibi imamın aslen olmadığı<br />

ve Ehlu’l-halli ve’l-akdi teşkil eden âlim ve emirler ihtilaflar içinde<br />

olduğu ve bir imamda bir türlü ittifak edemedikleri bir vakada,<br />

ümmetin dinî ve dünyevî maslahatlarını korumak, Tevhidi ve şeriatı<br />

kaim kılmak için imamlığa ehil birisi ortaya çıkar ve Müslümanlara<br />

117 El-Vecizu fi fıkhı’l-hilafe, sayfa 60. (Daru’l-ilami’l-duveli baskısı)<br />

118 El-Ahkamu’s-sultaniyye, Ebu Yala, sayfa 23. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421)<br />

119 Fethu’l-Bari, cüz 7/sayfa 13. (Daru’l-Marife baskısı h.1379)<br />

120 Ravzatu’t-talibin, cüz 7/sayfa 266. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 75<br />

zorla üstün gelirse 121 elbette imamlığı sahih olur ve herkesin itaati<br />

vacip olur. Hatta böyle bir vakada imamlık şartlarına haiz ve kudret<br />

ve temkin ehli olan birisine zorla da olsa imamlığı tevelli etmesi<br />

vacip olur. Zira Müslümanların en önemli maslahatları ümmetin<br />

vahdetine ve şevketine bağlıdır. Ümmetin maslahatlarını kudret ile<br />

beraber tehir etmek ise elbette caiz değildir. Buna bir de bütün İslam<br />

beldelerinin kâfirler ve mürted uşakları tarafından işgal altında olduğunu<br />

eklediğimizde, Müslümanları zilletten çıkarmak ve din ve<br />

din ehlini aziz kılmak için cihad eden, dinde istikametini ispat etmiş<br />

ve ümmetin önderleri tarafından tezkiye edilmiş imamlığa ehil olan<br />

birisi zorla da olsa siyadetini ilan ederse elbette müslümanın icabeti<br />

kesin ve itaati tam olması gerekir.<br />

Hulasa olarak, zorla imamlığa gelen için ulemanın, o kişinin<br />

imamlığının sıhhati için iki şart aradığını söylemek mümkündür:<br />

Birincisi: İmamlık şartlarına haiz olması.<br />

İkincisi: Fitnenin engellenmesi, Müslümanların vahdetini sağlamak<br />

veya dinin ikamesi gibi bir maslahatın varlığı.<br />

Ebu Hamid el-Ğazzali rahimehullah şöyle der: “Hilafete kalkışan kişide<br />

ilim ve takva yönünden kusur bulunursa ve azledilmesi halinde<br />

karşı koyulmayacak bir fitnenin çıkmasından korkulursa onun<br />

imametinin geçerliliğine hükmederiz. Zira böyle bir durumda, ya<br />

imam değişimi sebebiyle bir fitne kızıştırırız ve zikrettiğimiz şartların<br />

eksikliği sebebiyle Müslümanları meydana gelecekten daha büyük<br />

bir zarara sokmuş oluruz. Nitekim şartları ispat etmenin gayesi<br />

maslahatın korunmasıdır. Binaenaleyh, fazilet uğruna asıl maslahat<br />

yıkılmaz. Bu, bir saray inşa etmek için şehri yıkmaya benzer. Veyahut<br />

da ülkenin halifesiz olduğuna ve hükümlerin geçersiz olduğuna<br />

hükmederiz ki bu muhaldir.<br />

121 Zorla üstün gelmekten kast edilen, Müslümanlara zulmederek ve haksız yere imam olmak<br />

değildir. Zorla üstün gelmekten kast edilen, beldenin Ehlu’l-halli ve’l-akdi teşkil eden<br />

âlimlerinin ve emirlerinin ihtiyarı olmadan veya onlarla istişare edilmeden imamlığın ilan<br />

edilmesidir. İmamlığın akdedilmesinde asıl ihtiyar ehlinin ihtiyarı olduğundan, onların<br />

görüşüne sunulmadan imamın akdedilmesi zorla olmuş oluyor.


76<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Hâlbuki biz bağilerin kendi ülkelerinde verdikleri hükümlerin<br />

buna ihtiyaçlarından ötürü geçerliliğine hükmediyoruz. Şu halde<br />

zaruret ve ihtiyaç vaki olduğunda nasıl olur da imametin sıhhatine<br />

hükmetmeyiz?” 122<br />

Evet! Değiştirildiği takdirde muhtemel fitnenin engellenmesi için<br />

aranan şartlara haiz olmayan imamın imamlığı dahi geçerli olursa,<br />

imamın aslen bulunmadığı ve Müslümanların paramparça oldukları<br />

ve kâfirlerin işgali altında oldukları bir zamanda şartlara haiz olan ve<br />

Müslümanları birleştiren ve kâfirlere karşı cihad eden ve şeriatı en<br />

üstün kılan imamın imamlığı daha evlasıyla sahih olur. Bu durumda<br />

şeriatın ikamesini gaye edinmiş ve bunun için hareket eden her<br />

Müslümanın tek cevabı, imamın itaatine girmek ve onu desteklemek<br />

olabilir.<br />

3. Devletin Taaddüdü Caiz midir:<br />

Yani aynı zamanda birden fazla devletin bulunması caiz midir?<br />

Bu konuda sünnette sabit olan ve asıl olan imamlığın tek olmasıdır.<br />

Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle der: “İki beldede iki ayrı<br />

imam için imamlık akdedilirse ikisinin de imamlığı geçersiz olur;<br />

çünkü aynı zamanda ümmetin iki imamı olması caiz değildir.” 123<br />

Ancak aynı zamanda imamların birden fazla olmasını zorunlu kılan<br />

sebepler varsa bazı âlimler imamların taaddüdüne cevaz vermişlerdir.<br />

Ebu Abdullah İbnu’l-Ezrak rahimehullah şöyle der: “İmamın<br />

tek olması şartı imkânlar buna müsaade etmezse zorunlu değildir.<br />

El-Ubey’in İbn-u Arafe’den naklettiğine göre o “Eğer imamın bulunduğu<br />

yer, verdiği hükümlerin bazı uzak bölgelerde uygulanmayacağı<br />

kadar uzaklıktaysa o zaman bu uzak bölgelerde başka bir imamı naspetmek<br />

caiz olur” dermiş.” 124 Ve Ebu Abdullah el-Mazeri rahimehullah<br />

şöyle der: “Aynı asırda iki imamın akdedilmesi caiz değildir. Lakin<br />

müteahhir usulcülerden bazıları müslümanların diyarı genişlediğinde<br />

ve bölgeler arası mesafe imamdan gelen haber ve emirlerin bazı<br />

122 İhya-u Ulumi’d-Din, cüz 1/sayfa 115. (Daru’l-Marife baskısı)<br />

123 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 37. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)<br />

124 Bedeiu’silk fi tabaii’l-mulk, cüz 1/sayfa 76-77. (Vizaratu’l-İlam, İrak, birinci baskı)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 77<br />

bölgelere ulaşamayacak kadar uzaklıkta olduğunda ve bundan ötürü<br />

işlerini yürütecek bir imama ihtiyaç duyduklarında bunun caiz olduğuna<br />

işaret etmişlerdir.” 125 Ve Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah<br />

şöyle der: “...Bu (aynı zamanda) iki imamın naspedilmesinin yasak<br />

olduğuna delildir. Çünkü böyle bir durum nifaka, ihtilaflara, bölünmelere,<br />

fitnelere ve nimetlerin zail olmasına sebep olur. Lakin bölgeler,<br />

mesela Endülüs ve Horasan bölgeleri gibi birbirinden uzak ve<br />

ayrılmış bir vaziyetteyse o zaman caiz olur.” 126 Ve İmam İbn-i Kesir<br />

rahimehullah şöyle der: “İmamu’l-Harameyn, Üstaz Ebu İshak’tan bölgelerin<br />

birbirinden uzak ve aralarındaki mesafe büyük olduğunda<br />

iki ve fazla imamın nasbeldilmesinin caiz olduğunu nakleder; lakin<br />

kendisi bu konuda tereddütlüdür. Ben derim ki bu, Irak’ta Beni<br />

Abbas halifelerinin, Mısır’da Fatimiler’in ve Mağrip’te Emeviler’in<br />

olmasına benziyor.” 127 Ve Muhammed bin Ali eş-Şevkani rahimehullah<br />

“Hadaiku’l-Ezhar” sahibinin “İki imamın olması sahih değildir”<br />

sözünü şöyle şerh ediyor: “Ama İslam’ın yayılması ve hâkim olduğu<br />

alanın genişlemesi ve bölgelerin arasındaki mesafelerin büyümesinden<br />

sonra her bir bölgede bir imamın veya sultanın egemen olduğu<br />

ve her birinin emrettiği ve nehyettiğinin diğer bölgelerde uygulanmadığı<br />

malum bir şeydir. Bunun için imamların ve sultanların taaddüdünde<br />

bir beis yoktur. Her bir bölge halkının bey’at ettiği ve<br />

emir ve nehiyleri uygulanan imamına itaat etmesi vaciptir. Şayet<br />

bir bölgede imamlığı sabit olmuş ve halkı kendisine bey’at etmiş bir<br />

imama karşı çıkan olursa tevbe etmediği halde hükmü öldürülmesi<br />

olur. Bölgelerin birbirlerinden uzaklığı sebebiyle bir bölgenin halkının<br />

diğer bölgenin imamına itaat etmesi ve vilayetinin altına girmesi<br />

vacip olmaz. Çünkü uzaklık sebebiyle imamın haberi ulaşmayabilir<br />

veya kimin diri kimin ölü olduğu bilinmeyebilir. Böyle bir durumda<br />

bölge halkını itaat ile yükümlü kabul etmek icabete güç yetirilemeyen<br />

bir şeyle yükümlü tutmak olur. Bu, kulların ve beldelerin<br />

125 El-Mulimu bi fevaidi Müslim, cüz 3/sayfa 54-55. (Daru't-Tunisiyye li'n-neşr, ikinci baskı<br />

m.1988)<br />

126 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara, 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı,<br />

h.1423)<br />

127 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Bakara 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci<br />

baskı h.1420)


78<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

haline vakıf olan herkes için malum olan bir şeydir. Nitekim Çin ve<br />

Hindistan ahalisi bırak itaat etmeyi Mağrip’te vilayetin kimin elinde<br />

olduğunu bile bilmiyor. Aynısı aksi için de geçerli. Ve Maveraunnehr<br />

ahalisi Yemen’de kimin söz sahibi olduğunu bilmiyor. Aksi için de<br />

aynısı geçerli. Bunun için bunu iyi anla; zira bu, şer’î kaidelere uygun<br />

ve delillerin gösterdiğine mutabık olandır. Bunun hilafına söylenenlere<br />

kulak verme... İslam’ın ilk dönemlerindeki İslam vilayetleriyle<br />

zamanımızdaki olanlar arasındaki fark gündüzden daha aydınlıktır.<br />

Kim bunu inkâr ederse hüccetle konuşulmayı hak etmeyen şaşırmış<br />

birisidir; çünkü hüccetle konuşsan da anlamaz.” 128<br />

Velhâsıl Ehli sünnet uleması aslen birden fazla imamın varlığını<br />

caiz görmemişlerdir; lakin ihtiyacın bunu icabet ettirdiği hallerde<br />

de bunu caiz görmüşlerdir. Özellikle de İslam bölgeleri arasındaki<br />

mesafe uzaklığını buna sebep göstermişlerdir. Çünkü imam ve tebaa<br />

arasındaki iletişim sorunundan haberler ve emirler hiç ulaşmayacak<br />

veya bozuk ulaşacak ve bundan ötürü imamlığın yokluğunun sebep<br />

olduğu gibi ihtilaflar, bölünmeler ve fitneler hâkim olacak. Zamanımızda<br />

iletişim problemi sadece mesafeden değil de, özellikle İslam<br />

Devletleri’nin arasındaki düşman kâfir beldelerin varlığından<br />

kaynaklandığı dikkate alınırsa, zamanımızda devletlerin taaddüdü<br />

evlasıyla caiz olduğu anlaşılacaktır. Ancak şunu unutmamak lazım:<br />

Asıl olan imamlığın vahdetidir; taaddüt sadece zarurettir, zaruret de<br />

sadece zorunlu olduğu miktarda mubah kılar.<br />

4. Müslümanların Devletle İlişkisi Nedir:<br />

Kadı Ebu Ya’la rahimehullah şöyle diyor: “Eğer imam ümmetin haklarını<br />

yerine getirirse kendisi için ümmetin üzerinde iki hak vacip<br />

olur: Onun tarafından onun imamlığını bozacak bir şey bulunmadığı<br />

sürece ümmetin ona itaat etmesi ve yardım edip desteklemesi.” 129<br />

128 Es-Seylu'l-Cerar, cüz 4/sayfa 512. (Daru'l-kutubi'l-ilmiyye, birinci baskı)<br />

129 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Ya’la, sayfa 28. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421)


َ ف<br />

<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 79<br />

İmamın birinci hakkı: İtaat.<br />

İmama itaat etmek İslam birliğinin varlığı ve bekası için en<br />

önemli sebeplerdendir. Bunun için emir sahibine itaat etmek birçok<br />

nassla emredilmiştir. Bu nasslardan sadece iki tanesi <strong>Allah</strong> Azze<br />

ve Celle’nin “Ey iman edenler, <strong>Allah</strong>’a itaat edin ve Rasûle itaat edin<br />

ve sizden olan emir sahiplerine de” 130 kavlidir ve Salim bin Abdillah<br />

bin Ömer radıyallahu anhum’un babasından, onun da Rasûlullah sallallahu<br />

aleyhi vesellem’den naklettiği hadistir: “Benim, <strong>Allah</strong>’ın sizlere gönderdiği<br />

elçisi olduğumu bilmez misiniz? Dediler ki: “Pekâlâ evet, senin<br />

<strong>Allah</strong>’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederiz. O sallallahu aleyhi vesellem şöyle<br />

buyurdu: “Bana itaat edenin <strong>Allah</strong>’a itaat etmiş olduğunu ve bana<br />

itaatin O’na itaatten olduğunu bilmez misiniz?” Dediler ki: “Evet,<br />

sana itaat edenin <strong>Allah</strong>’a itaat etmiş olduğuna ve <strong>Allah</strong>’a itaatin sana<br />

itaat etmenin olduğuna şahitlik ederiz.” O sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:<br />

“O halde bana itaat etmeniz muhakkak <strong>Allah</strong>’a itaattendir.<br />

Emir sahiplerinize itaat etmeniz bana itaat etmenizdir. Emir sahiplerinize<br />

itaat edin. Onlar oturarak namaz kılarlarsa siz de oturarak<br />

namaz kılın.” 131<br />

Ve nakledildiğine göre Ömer radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Cemaatsiz<br />

İslam olmaz... Ve emirsiz cemaat olmaz... Ve itaatsiz de emirlik<br />

olmaz”.<br />

Lakin bu itaat emri elbette mutlak değildir, bilakis sadece<br />

-ma’ruftadır:<br />

<strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ kadınların bey’atı ayetinde isyan nehyini<br />

mutlak değil ma’ruf olanda emre isyan etmek ile takyit etmiştir.<br />

َ وَ‏ ل “Ma’ruf olanda sana karşı gelmezlerse”<br />

132 . Zira masiyette itaat yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle<br />

يَعْ‏ صِ‏ ينَ‏ ك<br />

ِ ي مَ‏ عْ‏ رُ‏ وفٍ‏<br />

130 En-Nisa, 59<br />

131 Müsned-u Ahmed, 5679. hadis, Sahih-u İbn-i Hibban, 2109. hadis, Müsnedüu Ebi Ya’la, 5450.<br />

hadis. El-Heysemi ve es-Suyuti “ricali sikadır” derler. Şuayb el-Arnavuti “isnadı sahih, ricali<br />

sikadır” der.<br />

132 el-Mumtehine 12


80<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

buyurmuştur: “Masiyet ile emrolunmadıkça müslümana hoşlandığı<br />

ve hoşlanmadığı şeylerde işitip itaat etmek vaciptir. Fakat masiyet<br />

ile emredildiğinde işitmek de yoktur itaat de yoktur.” 133<br />

- ve ammenin maslahatına muhalif değilse:<br />

İmam İbn-i Cerir et-Taberi rahimehullah “<strong>Allah</strong>’a itaat edin ve Rasûlü’ne<br />

itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de” ayet-i kerimesindeki<br />

emir sahiplerden kast olunanın âlimler ve sultanlar olduğunu<br />

açıklarken şöyle der: “... Ve vacipliği hususunda hüccet kaim<br />

olmamış bir şeyde hiç kimseye itaat vacip değildir, <strong>Allah</strong>’ın kullarına<br />

halkın geneli için bir maslahatın bulunduğu bir şeyi halka emrettikleri<br />

durumda itaat etmeleri ile emrettiği imamlar müstesna. Böyle<br />

bir durumda (halkın geneli için bir maslahatın söz konusu olduğu<br />

emirlerde) ve <strong>Allah</strong>’a karşı masiyet olmayan her şeyde halkın itaat<br />

etmesi vaciptir.” 134<br />

İmamın ikinci hakkı: Nusret.<br />

Daha önce geçtiği gibi, imam dinin hamisidir ve meşruiyetini<br />

tevelli ettiği gayeden alır ki, o da bilumum Kur’an ve Sünneti ve bilhusus<br />

raiyyenin dinî ve dünyevî maslahatlarını korumaktır. İmamlık<br />

makamı bu ulvi gayeyi koruduğu sürece elbette raiyyeye vacip olan<br />

imama sadık kalmak, onu desteklemek, korumak, güçlendirmek ve<br />

egemenliğini artırmaktır. Onun itibarına zarar verecek, otoritesini<br />

zedeleyecek ve gücünü zayıflatacak sözlü veya fiilî girişimlerde bulunmak<br />

caiz değildir. Bu, yalnız imamlığı tevelli etmiş şahsa değil,<br />

<strong>Allah</strong> ve Rasûlü’ne ihanet etmek olur. Ebu Bekre radıyallahu anhu’nun rivayet<br />

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Kim <strong>Allah</strong>’ın yeryüzündeki<br />

sultanına hürmet eder ve yüceltirse <strong>Allah</strong> da onu kıyamet<br />

günü yüceltir. Ve kim <strong>Allah</strong>’ın yeryüzündeki sultanını küçümser<br />

ve aşağılarsa <strong>Allah</strong> da onu kıyamet günü aşağılar.” 135 der. Zira İslam<br />

ve müslümanların gücü, temkini ve izzeti imamda muşahhastır.<br />

133 Sahihu'l-Buhari, 7144. hadis<br />

134 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, en-Nisa, 59. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı<br />

h.1420)<br />

135 Müsned-u Ahmed, 20433. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı)


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 81<br />

Bunun için Sehl bin Abdillah rahimehullah “İnsanlar sultanı ve âlimleri<br />

tazim ettikleri daim hayır üzere kalırlar. Bu ikisini tazim ederlerse<br />

<strong>Allah</strong> onların dünya ve ahiretlerini düzeltir” demiştir. 136 Ve İmam<br />

İbn-i Teymiyye rahimehullah “Bunun için “Sultan yeryüzünde <strong>Allah</strong>’ın<br />

gölgesidir” 137 sözü rivayet edilmiştir ve “Altmış sene günahkâr imamın<br />

altında yaşamak bir gece sultansız kalmaktan daha iyidir” denilmiştir.<br />

Bu sözlerin doğruluğu tecrübeyle sabittir. Bunun için Fudayl<br />

bin İyad ve Ahmed bin Hanbel ve seleften başkaları şöyle derlerdi:<br />

“Eğer icabeti kesin bir duamız olsaydı onunla sultan için dua ederdik…”<br />

der. 138<br />

Lakin idarenin gayesi Kur’an ve Sünneti arza hâkim kılmak değil<br />

de dünyevî bir saltanat kurmak ise idarenin asıl gayeden sapıklığına<br />

göre halkın itaati ve desteği değişir. Zamanımızda hortlamış laik, demokrat<br />

ve liberal islamistlerin 139 idaresine itaat etmek ve onları desteklemek<br />

asla caiz değildir. Bilakis bu tür tağuti idarelerin inkârı ve<br />

izalesi vaciptir. Ama asıl gayeyi terk etmemekle beraber fıskın veya<br />

zulmün de karıştığı idareler âmmenin maslahatına göre değerlendirilir.<br />

Genel maslahat söz konusu olan bir idarenin varlığı yönünde<br />

ağır gelirse, maslahatı koruyacak derecede ve miktarda itaat etmek<br />

ve desteklemek doğru olur; lakin fasık veya zalim idarenin mefsedeti<br />

ağır basarsa seleften birçoğu elini itaatten çekmiştir ve idareye karşı<br />

kıyam etmiştir. Bu daha önce de geçmişti.<br />

Bu bağlamda özellikle bir hususa değinmek istiyorum. O da<br />

şudur: Şeriatı tenfiz eden, Müslümanların bütünlüğünü ve dinî ve<br />

dünyevî maslahatlarını koruyan imamın varlığı o kadar önemlidir<br />

ki, ehli sünnet âlimleri zorla imamlığa geçenin imamlığını dahi geçerli<br />

kabul etmişlerdir ve ona itaat etmeyi ve onu desteklemeyi vacip<br />

görmüşlerdir. Zorla da olsa güç sahibi ve siyadete mütemekkin olan<br />

ve imamlığını ilan edene karşı gelmeyi caiz görmemişlerdir. Zira<br />

136 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, en-Nisa, 59. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı, h.1423)<br />

137 “Sultanı olmayan bir beldeye uğradığında ona girme, zira sultan <strong>Allah</strong>’ın yeryüzünde gölgesi<br />

ve mızrağıdır.” El-Camiu’s-sağir. 857. hadis.(Daru’l-Fikr baskısı)<br />

138 Mecmuatu’l Fetava, cüz 28/sayfa 216. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)<br />

139 Bunlara misal olarak Türkiye’de Ak parti, Gülen hareketini, Mısır’da İhvanu’l Müslimin<br />

hareketini, Tunis’de Nahza partisini, Filistin’de Hamas’ı verebiliriz.


82<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

kıyamdan ötürü çıkacak olan fitnenin sebep olacağı mefsedet, zorla<br />

imam olmuş olanın siyadetini kabul edip boyun eğmekten çok daha<br />

büyük olacaktır. Zira zorla imamlığa gelmiş olsa da asıl gayeyi, yani<br />

<strong>Allah</strong>’ın emir ve nehiyleri ile hükmetmek ve Müslümanların tevhid<br />

ve şeriat için ve üzere beraberliğini korumayı sağlayacaktır. Yani dinde<br />

idarenin varlık sebebi olan ve meşruiyetini kazandıran asıl gaye<br />

yerine gelmiş olacak. Lakin kıyam halinde yönetim ve halk bir kaos<br />

ortamına girecek, istikrarsızlık hakim olacak, dine saldırmaya fırsat<br />

bekleyenler hareket alanı bulacaklar, haklar korunmayacak, zulüm<br />

artacak ve çok kan akacak. Bu ise ne dinin maslahatına ne de halkın<br />

maslahatına olmayacak. Şu halde mücerret olarak muhtemel olan bir<br />

fitneyi engellemek dahi zorla, yani beldenin ihtiyar ehline danışılmadan<br />

ve onlar tarafından tayin edilmeyen bir imamın imamlığını<br />

geçerli kılmak için yeterli bir sebep iken, aslen bir imamın bulunmadığı<br />

ve kâfirler tarafından işgal edilmiş bir İslam beldesinde<br />

ümmetin topyekûn iftihar ettiği bir cihadı eden, ümmetin Rabbani<br />

âlimlerin ve salih emirlerin ilmî ve dinî ehliyetini tezkiye ettikleri,<br />

senelerce dinî istikametini ispat etmiş ve başarıyla kendi beldesindeki<br />

müslümanlara Kur’an ve Sünnet ile imam olmuş, dinî ve dünyevî<br />

maslahatlarını korumuş, zalimlerden mazlumların hakkını almış ve<br />

şeriatın infazında taviz vermemiş birisi gelir de bir beldenin ihtiyar<br />

ehline danışmadan, yani onların bey’atını almadan, yani bu manada<br />

zorla imamlığını ilan ederse sünnet ehlinin böyle bir duruma evlasıyla<br />

sadece tek bir cevabı olabilir: İtaat etmek ve desteklemek.<br />

* * *


HATIME


84<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

Bu mütevazı risalede cihadın bazı gayelerini gücüm nispetinde<br />

izah etmeye çalıştım. Muhakkak cihadın bu risalede zikri geçmeyen<br />

başka bazı gayeleri de vardır; lakin bahsettiğim üç gaye –Tevhidin<br />

umumen ve bil husus Hâkimiyet tevhidinin hâkim kılınması,<br />

ümmetin vahdetinin ikamesi ve himayesi ve İslam Devleti’nin<br />

ikamesi- kanaatimce tüm gayelerin analarıdır. Tüm diğer gayeler<br />

bu gayelere tabiidir ve teferruatıdır. Ancak daha önce geçtiği gibi<br />

bu gayelerin içinde sonuncusu –İslam Devleti– zatında değil, vasıta<br />

olarak gayedir. Zira insanın asıl varlık gayesi yalnız <strong>Allah</strong> Azze ve<br />

Celle’ye topluca kulluk etmeleri ve O’ndan gayrisi için kulluğu inkâr<br />

etmeleridir. Kullukların en azimlerinden biri olan cihadın da gayesi<br />

elbette budur. Lakin bununla beraber cihadın bil husus gayesi İslam<br />

şeriatını yeryüzüne hâkim kılmaktır. Bunun için temkin ve devlet<br />

zorunludur. Ayrıca ümmetin vahdetini sağlayabilmek için idarede<br />

vahdetin zorunluluğu da aklen ve naklen sabittir. Binaenaleyh İslam<br />

Devleti’nin ikamesi, zatında olmasa da vasıta olarak ana gayelerden<br />

birisi olmak zorundadır.<br />

Bu bağlamda risaleye iki önemli hususa değinerek son vermek<br />

istiyorum:<br />

Birinci husus: Müslümanlar umumen ve özellikle cihad ehli, İslam<br />

Devleti’nin ikamesi için manevî ve maddî bütün güçlerini, sabırlarını<br />

ve tahammüllerini hazır etmelidirler. Maddî ve manevî<br />

gücün hazır edilmesi vazıhtır. Sabır ve tahammülün hazır edilmesine<br />

gelince, bu da zorunludur; çünkü kaim olan İslam Devleti her<br />

birimizin rızasına uygun olmayabilir. Muhakkak müslümanlar farklı


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 85<br />

görüşlere ve menheclere sahiptirler. Bunda her ne kadar ilahî rızanın<br />

olmadığını yakinen bilsek de vakıa böyledir. Muhakkak gaye Nebevî<br />

hilafetin ikamesi olmalı, bu cihette cuhd etmeli, lakin teşekkül eden<br />

devletin menheci hadis ehli olmadığı takdirde müslüman olup, İslam<br />

şeriatiyle hükmeder ve âmmenin maslahatını korursa dinin<br />

ve âmmenin maslahatını gözeterek ma’rufta itaatten ve nusretten<br />

çıkmama yönünde sabır ve tahammülü hazır etmek lazımdır. İdarî<br />

makamlardan sadır olan kusurlara sabretmek ve varsa masiyetlerini<br />

hikmet ile inkâr etmek ve nasihat etmek lazımdır. Aynısı bundan<br />

daha hafif bir durum olan, menhecî ihtilafların olmadığı fakat siyasi<br />

ihtilafların var olduğu haller için de geçerlidir. Gaye İslam şeriatının<br />

hâkim olmasıdır. Şayet meşru idare şer’î ahkâmın tenfizinde kusurlu<br />

davranıyorsa veya bizim izlediğimiz muamelat siyasetine göre kusurlu<br />

davranıyorsa, kusurların hallini kötülemek ve teberri etmekte<br />

değil, bilakis hakkı hak sahibine vermekte ve din kardeşine yakışır<br />

şekilde dost olup nasihat ve ıslah etmekte görmelidir.<br />

İkinci önemli hususa gelince, gayenin izafeti ya fiile olur veya<br />

mef ’ule olur. Bizim konumuzda bu şu demektir:<br />

1. Bilfiil cihad etmenin gayesi.<br />

2. Cihad etmekten hâsıl olanın gayesi.<br />

Birincisine; <strong>Allah</strong> Subhanehu ve Teâlâ’nın emrine itaat etmek, O’nun<br />

rızasını aramak, O’na yakın olmak, Rasûlü’nün sallallahu aleyhi vesellem<br />

ve bu ümmetin hidayet imamlarının sünnetine uymak, O’nun düşmanlarına<br />

karşı savaşmak, kanlarını akıtmak ve mallarını ganimet<br />

almak, O’nun yolunda şehit olmak, cihad ve şehadet için va’d edilmiş<br />

faziletlere ve mükâfatlara nail olmak gibi gayeleri misal verebiliriz.<br />

Bunların hepsi ferdin cihad eyleminde edindiği gayeler olabilir ve<br />

bu gayelere cihad eylemine girişmesiyle ulaşabilir. Muhakkak gayeye<br />

isabet etmesiyle kendisi için bir fayda hâsıl olacaktır. Lakin cihadın<br />

teşrî kılınmış olmasına neden olan müntehasına ne kadar ulaşmıştır?<br />

“Fitne kalkıncaya ve din yalnız <strong>Allah</strong>’ın oluncaya kadar onlarla


86<br />

Tarık Ebu Abdullah<br />

savaşın” 140 buyruğuna ne kadar hizmet etmiştir? Maalesef cihad ehlinin<br />

ekserisi, cihadın zatında faydasıyla iktifa edip müntehasında<br />

faydayı ihmal etmektedir, yani gayesinin faydasını ihmal etmektedir.<br />

<strong>Cihadın</strong> mahsulü İslam Devleti’dir… Ve İslam Devleti’nin faydası, İslam<br />

şeriatının yeryüzünü adalet ile doldurması ve zalimler ve zulmü<br />

yok etmesidir. Bu faydanın tahakkuku için ise müslümanların söz<br />

sahibi olmaları, temkin ve devlet sahibi olmaları şarttır. Bunun için<br />

cihad ehli sadece ferdî faydayla yetinmeyip, gözlerini ve kalplerini<br />

devletin ikamesi için ihtiyaç duyulan amellere açmalıdırlar. Muhakkak<br />

cihaddan ilk derecede anlaşılan kıtaldir. Biz bunu tartışmıyoruz.<br />

Lakin İslam’ı zafere ve devlete götüren sadece kıtal değildir; bilakis<br />

kıtal ile beraber ilimdir ve maldır. İlmin ihmali, zulmü ve malın<br />

ihmali, zaafı getirir. İkisi de (zulüm ve zaaf) aslen kıtalın gayesine<br />

terstir. Bu halde kıtalın ne manası kaldı? Müntehasına ulaşmayan<br />

hareket batıldır. Çünkü neticesi, hâsılatı, faydası yoktur. Müntehasına<br />

ulaşmaktan engelleyen şer’î bir mani varsa müstesna. Lakin yoksa<br />

hareketin varlığı ve yokluğu eşittir. Bunun için bu ümmetin erleri<br />

kendilerini sadece savaş meydanlarında değil; medreselerde, ilim<br />

meclislerinde, tefekkür ve terakki halkalarında, davet gruplarında,<br />

ilam birimlerinde, modern bilim atölyelerinde, finans birimlerinde<br />

ve sağlık hizmetinde de ispat etmelidirler.<br />

Şunu unutmamalıyız: Bu savaş hak ve batıl arasında, İslam ve küfür<br />

arasında bir savaştır. Bu savaş dün başlamadı, yarın da bitmeyecek.<br />

Bu savaş, en büyük düşmanımız İblis aleyhillane’nin Rabbimiz<br />

ve her şeyin Rabbi, sahibimiz olan yüce <strong>Allah</strong>’a asi olduğu gün başladı<br />

ve <strong>Allah</strong> Celle ve Â’la’nın murad ettiği güne kadar devam edecektir.<br />

Zaferin vakti ne zaman gelecek… Kum saati ne zaman boşalacak?<br />

Bunu bilemeyiz… Ama boşalacak… Nihayetinde hak daima muzaffer<br />

olacak… Bizle veya bizsiz… Sen müntehasına yükselen kum tanelerinden<br />

birisi misin?... Sen buna bak!<br />

140 El-Bakara 193


<strong>Allah</strong> <strong>Yolunda</strong> <strong>Cihadın</strong> <strong>Gayesi</strong> 87<br />

“De ki: “Hiçbir zaman bize <strong>Allah</strong>’ın bizim için takdir ettiğinden başkası<br />

dokunmaz. O bizim Mevla’mızdır. Mü’minler yalnızca <strong>Allah</strong>’a tevekkül<br />

etsinler.” De ki: “Siz bizde iki güzelliğin (zafer veya şehitliğin) birinden<br />

başkasını mı gözetirsiniz? Biz ise size <strong>Allah</strong>’ın kendi katından veya bizim<br />

elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi, siz gözetedurun, biz de<br />

sizinle beraber gözetmekteyiz.” 141<br />

<strong>Allah</strong>’a hamd olsun ve salât ve selam <strong>Allah</strong>’ın Rasûlü ve Halil’i<br />

Muhammed’e ve ehli beytine ve ashabına olsun.<br />

141 Et-Tevbe, 51-52

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!