Allah Yolunda Cihadın Gayesi

ilimvecihad

Mektebe -> Kitablarımız -> Allah Yolunda Cihadın Gayesi (Tarık Ebu Abdullah)

ALLAH YOLUNDA

CİHADIN

GAYESİ

Tarık Ebu Abdullah


- İÇİNDEKİLER -

Gaye Nedir? 08

Cihadın Gayesi 09

Dinin İki Direği:

İlim ve Cihad 20

İlim 26

Cihad fi sebilillah 32

Cihad fi Sebilillah’ın Birinci Gayesi:

Tevhidin İkamesi, Şirk ve Şirk Ehlinin İzalesi 34

Cihad fi Sebilillah’ın İkinci Gayesi:

İslam Birliğinin İkamesi ve Muhafazası 38

İki Gayenin Tahakkukunu Sağlayacak Vesile:

İslam Devleti 60

1. Devletin Tarifi ve Rükünleri 66

2. Devlet Nasıl Meşru Olur? 69

Ehlu’l-halli ve’l-akd’ın imama beyat etmesi 69

Ehlu’l-halli ve’l-akd kimdir? 69

İmam olacak şahıs hangi şartlara haiz olmalı? 70

Bey’at, Ehlu’l-halli ve’l-akd’tan kaçıyla sahih olur? 72

Hazır imamın halefini ahdetmesi veya Ehlu’l-halli ve’l-akda

belirlediği adaylardan birisini tayin etmelerini ahdetmesi 73

İmamın güç kullanarak galip gelmesi 73

3. Devletin Taaddüdü Caiz midir? 76

4. Müslümanların Devletle İlişkisi Nedir? 78

İmamın birinci hakkı: İtaat 79

İmamın ikinci hakkı: Nusret 80

HATİME 82


04

“Birincisi –bunu defalarca söyledik– şunu herkes iyi bilmelidir: Biz

Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşıyoruz. Bu ise ancak hâkimiyet

ve egemenlik ile mümkündür. Bunun için, işgalcilere ve uşaklarına

karşı attığımız ilk kurşundan beri hepimizin hedefi Irak’ta

İslam Devleti’ni inşa etmek olmuştur… Bu, bizden ayrılmayan bir

arzuydu… İslam Devleti için bütün gücümüzü verdik, tam bir ciddiyet

ile çalıştık, mallarımızı infak ettik ve çokça kanımızı döktük.”


Şeyh Ebu Hamza el-Muhacir (rahimehullah)


05

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e, ehli beytine ve ashabına

salât ve selam olsun. Sonra…

… Bundan üç sene evvel “Allah Yolunda Cihadın İki Ana Hedefi”

başlığı altında kısa bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı aslında bir dergide

yayınlamak üzere kaleme almıştım. Bunun için kısa ve öz yazmaya

özen göstermiştim; ama yine de fazla uzun olduğu için müstakil bir

risale olarak basılıp dağıtılması daha münasip görüldü. Nitekim de

böyle yapıldı. Üç sene sonra bu risale tekrar elime geçti ve Müslümanlar

için bazı faydalar ihtiva ettiğini gördüğüm gibi bazı hususlarda

da ilavelere muhtaç olduğunu gördüm. Bunun için Allah Celle ve

A’ la’ya sığınarak ve O’ndan yardım ve tevfik niyaz ederek risaleyi tekrar

gözden geçirmeyi ve bazı ilavelerle süslemeyi arzuladım. Hakka

isabet ettiysem Allah’ın fazlı ve tevfîkîdir. Hatalar ise, hepsi nefsimden

ve şeytandandır.

Allah bize yeter… O ne güzel bir dosttur.

Tarık Ebu Abdullah

27 Şaban 1434 / 2013


07

TAKDİM

Hamd alemlerin müdebbiri ve hakimi olan Allah’a, salat ve selam

mücahidlerin komutanı, rahmet ve savaş peygamberi olan Resulullah’a,

ehli beytine, ashabı kiramına ve kıyamete kadar onun yolunu

takip eden bütün müminlere olsun.

Yanımda değeri büyük olan Ebu Abdullah hocamın, hacmi küçük

ama faydası büyük olan “Cihadın Gayesi” adlı risalesi elime geçti.

Okudum ve istifade ettim. Çünkü bu risale İslamın zirvesi olan cihad

ibadetini şu an yapmakta ve yapmaya azmetmiş aday kardeşlerimize

çok önemli bilgiler sunmaktadır. Bu risaleyi okumanızı, malumatlarını

hayatınıza yansıtmanızı ve çevrenizdeki Müslümanlara okutmanızı

tavsiye ederim.

Rabbim bu risaleyi Müslümanlara faydalı kılsın. Yazarına ve basımında

emeği geçen kardeşlerime ecirlerini fazlasıyla versin ve onu

cari bir sadaka kılsın...

Ebu Sümeyye


08

Tarık Ebu Abdullah

GayeNedir?

El-Curcani rahimehullah “Gaye bir şeyin varlığına neden olandır” der. 1

Ez-Zebidi rahimehullah “Gaye bir şeyin müntehasıdır” der. 2 Yani bir şeyin

nihayet bulduğu yer veya hâldir.

Arap râyeye (sancağa) da gaye demiştir; çünkü sancak, onu kaldıranın

amaçlarını gösterir.

Ve gaye garazdır. Yani failin fiili işlemesini sağlayan sebeptir. Muhakkak

ki fiili kast eden her failin bir gayesi vardır. Kasıt ve ihtiyar ile

işlenilmiş fiilin gayeden yoksun olması muhâldir.

Zira ihtiyarî hareketlerin ilk dayanağı, nefsin onu kabulü veya

reddi yönünde tasavvur etmesidir. Nefiste oluşan surete göre isteği,

ya makbulün celbi veya merdudun def ’i yönünde olur. İnsanın bedensel

gücü, isteği doğrultusunda harekete geçer ve merğup neticeye

ulaşır. Ulaştığı hareketinin müntehası onu harekete geçiren kuvvetin

gayesidir.

1 Mucemu’t-Tarifat/sayfa 135. (Daru’l-Fazile baskısı)

2 Tacu’l-arus, غيي maddesi. (Daru’l-Hidaye baskısı)


ف ً

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 09

Cihadın Gayesi

Tüm Nebilerin ortak davası, yalnız Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluk

etmek, şirki inkâr ve terk etmek ve şirk ehlinden beri olmak olmuştur.

Bu Allah Azze ve Celle’nin Rasûllerini ve Nebilerini gönderdiği tevhid

dinidir. Tevhid İslam’ın aslıdır, kopması mümkün olmayan sapasağlam

kulptur, dosdoğru yoldur… Kendilerine nimet verilenlerin

yoludur ve tüm Nebilerin ortak risalesidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle

buyuruyor:

أَ‏ نَ‏ فَاع ْ بُ‏ د ُ ونِ‏

َّ

َ َ إِل

إِل

َ

ُ ل

وَ‏ مَ‏ ا أَرْ‏ سَ‏ ل َ ‏ْنا مِ‏ نْ‏ ق

َّ

‏َبْ‏ لِك َ مِ‏ نْ‏ رَ‏ سُ‏ ولٍ‏ إِل

‏َّه

‏َن

نُوحِ‏ ي إِل ‏َيْ‏ هِ‏ أ

“Senden önce hiçbir Rasûl göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım:

“Gerçek şu ki Benden başka ilâh yoktur. Onun için Bana ibadet edin.” 3

Ve şöyle buyuruyor:

ِ ي ِ ك أُمَّ‏ ةٍ‏ رَ‏ سُ‏ ول

َّ َ وَ‏ اجْ‏ تَ‏ نِ‏ بُ‏ وا الطَّاغُ‏ وتَ‏

أَنِ‏ اع ْ بُ‏ د ُ وا الل

ّ ُ

ْ بَ‏ عَ‏ َ ا

وَ‏ لَق َ د

“Andolsun ki Biz her ümmete “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının”

diye bir Rasûl gönderdik.” 4

Ve Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem İmam Ahmed rahimehullah’ın Ebu Hureyre

radıyallahu anhu yoluyla tahric ettiği hadiste şöyle buyuruyor:

‏ْن

ث

ال أ نبياء إخوة من عالت أهما‏ ت م ش‏ ت ودي‏ ن م واحد

“Nebiler; dinleri bir, farklı analardan olan kardeştirler.” 5

Yani kendilerine verilen şeriatlarda farklılıklar olmuşsa da hepsinin

dini birdir. Hadiste geçen “farklı analardan olan kardeştirler”

3 El-Enbiya, 25

4 En-Nahl, 36

5 Musnedu-Ahmed, 10263. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin

tahkikiyle)


إ

ف

نَ‏

ي

ْ

ي

10

Tarık Ebu Abdullah

in manası budur. Hepsinin ortak dini tevhiddir; ancak getirdikleri

şeriatlar farklıdır. 6

İmam İbn-i Kesir rahimehullah hadisle alakalı şöyle der: “Şeriatlar

farklı olsa da din birdir… Şeriki olmayan Allah’a ibadet etmek.” 7

Rasûllerin hepsi sadece Allah Celle ve A’la’ya kulluk etmeye ve O’ndan

başka her şeye kulluğu inkâr ve terk etmeye çağırmışlardır. Bu,

onların ortak dinidir. Allah Azze ve Celle’nin Rasûllerine tebliğini emrettiği

ve Allah indinde başkasının kabul görmediği İslam Dini işte

budur.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

ْ خَاسِ‏ ِ

ْ آ ال خِ‏ رَ‏ ةِ‏ مِ‏ نَ‏ ال

ِ ي

‏َل ‏َنْ‏ ْ يُق بَ‏ َ ل مِ‏ ن ُ وَ‏ ه ُ وَ‏

ِ سْ‏ َ ال مِ‏ دِ‏ ً ينا ف

ْ ه

َ غْ‏ َ ال

ِ

وَ‏ مَ‏ نْ‏ يَبْتَ‏ غ

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecek ve o

ahirette de zarar edenlerden olacaktır.” 8

İbn-u Ebi’l-İzz el-Hanefi rahimehullah meşhur Tahavi şerhinde şöyle

der: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz”

ayeti her zaman için umumdur. Lakin şeriatlar farklıdır. Allah-u

Teâlâ’nın dediği gibi, “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir

yol tayin ettik.” İslam Dini, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kullarına Rasûlleri

yoluyla teşrî kıldığıdır. Bu dinin aslı da fer’i de Rasûllerden rivayet

alınmıştır.” 9

Bunun için Rasûllerin ilki ve babaları sayılan Nuh aleyhissalatu vesselam’ın

insanları çağırdığı ancak İslam idi.

6 Bak Fethu’l-Bari, İbn-u Hacer, cüz 6/sayfa 489. (Daru’l-Marife baskısı, h.1379)

7 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enam 164. ayetin tefsiri. (Daru Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci

baskı h.1420)

8 Âl-i İmran, 85

9 Şerhu’l-akidetu’t-Tahaviyye/sayfa 518. (El-Mektebu’l-İslami, dördüncü baskı, h.1391)


َ

ي

ب

َّ

ي

ّ

ن ي

ب ب

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 11

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

ي ُ هُ‏

ُ ْ مِ‏ نْ‏ إِل ٍ غَ‏ ْ

‏َك

َّ َ مَ‏ ا ل

َ قَوْ‏ مِ‏ ْ اع بُ‏ ُ دوا الل

َ َ ال

‏َرْ‏ سَ‏

ل َ ‏ْنا ن

َ

‏ُوحً‏ ا إِل

‏َق

لَق َ ْ د أ قَوْ‏ مِ‏ هِ‏ ف

“Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik de dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a

kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur.” 10

Ve Nuh aleyhissalatu vesselam’ın şöyle dediğini buyuruyor:

ْ ُ سْ‏ لِ‏ ِ ي نَ‏

وَ‏ أُمِ‏ رْ‏ ُ ت أ ْ ‏َن َ أ ُ ك َ ون مِ‏ نَ‏ ال

“Ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum.” 11

Ve Rasûllerin ikinci babaları sayılan İbrahim aleyhissalatu vesselam’ın

insanlara çağrısı ve oğullarına vasiyeti de ancak İslam idi.

َ ا إِ‏ ي ُ بَ‏ نِ‏ يهِ‏

تَ‏ ُ تُ‏ نَّ‏ و‏ إِل وَ‏ أَنتُ‏ ْ مُ‏ سْ‏ لِ‏ ُ ونَ‏

ْ ‏َاهِ‏

ْ

‏ِب

َ ْ تُ‏ لِرَ‏ بّ‏

‏َال ‏َسْ‏ ل

َ ُ رَ‏ بُّ‏ ه ‏َسْ‏ لِ‏ ْ ق

‏َال

إِذْ‏ ق

وَ‏ يَعْ‏ ق ِ يَّ‏ إِنَّ‏ الل لَك

ي نَ‏ ِ وَ‏ وَ‏ صَّ‏

‏ْعَ‏ الَ‏

َ نَ‏ فَال

ِ ال

ُ ُ ِ الد‏

َ أ

َّ َ اصْ‏ ط فَ‏ َ

َ ل ُ أ

ُ وبُ‏ َ بَ‏

“Rabbi ona “İslam ol” emrini verince, o “Ben âlemlerin Rabbine teslim

oldum.” dedi. Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle

yaptı: “Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden

uzak durun, yalnızca müslüman olarak can verin!” dedi. 12

Ve ondan sonra Yakub aleyhissalatu vesselam’da ancak İslam’ı vasiyet bırakmıştır.

شُ‏ َ َ داءَ‏ إِذ

‏َعْ‏ بُ‏ ُ د ونَ‏ مِ‏ نْ‏

ْ َ وْ‏ ُ ت ْ إِذ ق َ ‏َال لِبَ‏ نِ‏ يهِ‏ مَ‏ ا ت

ْ حَ‏ ضَ‏ َ يَعْ‏ ُ ق وبَ‏ ال

َ ً ا وَ‏ احِ‏ ً دا

ْ َ َ اق إِل

َ وَ‏ إِل َ ئِكَ‏ إِ‏ ي َ وَ‏ ْ َ إِساعِ‏ َ يل وَ‏ إِس

َ ُ مُ‏ سْ‏ لِ‏ ُ ونَ‏

نَ‏ ْ نُ‏ ل

10 El-A’raf, 59

11 Yunus, 72

12 El-Bakara, 131-132

َ َ آ‏ ْ ‏َاهِ‏

وَ‏

َ َ ك

ُ إِل

أَمْ‏ ك ُ ْ نتُ‏ ْ

‏َعْ‏ بُ‏ بَ‏ عْ‏

‏ُوا ن

د دِ‏ ي قَال


َ

ن

ي

ي

ّ

ّ

ب

12

Tarık Ebu Abdullah

“Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub’a ölüm hali gelip çattığı

zaman, oğullarına “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman,

oğulları “Senin Allah’ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın Allah’ına,

tek olan o Allah’a ibadet edeceğiz. Biz ancak O’na boyun eğen müslümanlarız”

dediler.” 13

Durum hep böyle olmuştur. İnsanların her zamanda tek bir ilahı

olmuştur, tek bir dini, tek bir kitabı ve tek bir Rasûlü olmuştur. Her

gönderilen kitap ve her gelen Rasûl hep aynı ezelî davette bulunmuştur:

ي ُ هُ‏

ُ ْ مِ‏ نْ‏ إِل ٍ غَ‏ ْ

‏َك

َّ َ مَ‏ ا ل

َ ي‏ قَوْ‏ مِ‏ ْ اع بُ‏ ُ دوا الل

“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur.” 14

Ezelden beri Müslümanlar bu hakikat üzere bir araya gelmişlerdir

ve tevhid birliğini, İslam ümmetini, İslam cemaatini oluşturmuşlardır.

Ve bundan ötürü Allah Celle ve A’la, bütün Rasûllerine birlik, beraberliği

ve cemaati emretmiştir ve ayrılığı, ihtilafı ve tefrikayı nehyetmiştir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

‏َوْ‏ حَ‏ يْ‏ َ نا إِل

‏َّذِ‏ ي أ

ُ ْ مِ‏ نَ‏ الد ِ مَ‏ ا وَ‏ صَّ‏ بِ‏ هِ‏ نُوحً‏ ا وَ‏ ال

‏َك

َ عَ‏ ل

سشَ‏

‏َقِ‏ يمُ‏ وا الد نَ‏ وَ‏

إِ‏ ي َ وَ‏ مُ‏ وسَ‏ وَ‏ عِ‏ يسَ‏ أَن

َ وَ‏ صَّ‏ يْ‏ َ نا بِ‏ هِ‏

‏َيْ‏ ك وَ‏ مَ‏ ا

‏ُوا فِ‏ يهِ‏

تَت َ ف َ رَّ‏ ق

َ

ْ أ ِ ل

ِ

ْ ‏َاهِ‏

Allah, dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir şeriat yaptı

ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu

da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” 15

Ayetin tefsirinde Mücahid rahimehullah şöyle der: “Allah’ın dini, O’na

itaat etmek ve tevhid hususunda birdir.” Ve Mukatil rahimehullah “Onda

13 El-Bakara, 133

14 El-A’raf, 59, 65, 73, 85

15 Eş-Şura, 13


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 13

ihtilaf etmeyin; zira her Nebi kendisinden önceki Nebiyi doğrulayandır”

demiştir. 16

Şemsuddin Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “Dinin

dosdoğru tutulması, Allah’ı birlemek ve O’na itaat etmektir. Rasûllerine,

kitaplarına, ahiret gününe ve kişinin yerine getirmesiyle ancak

Müslüman olacağı diğer hususlara iman etmektir. Bu buyrukla Allah-u

Teâlâ, en güzel halleriyle ümmetlerin maslahatlarını koruyan

şer’i hükümleri kast etmiyor. Çünkü bunlar değişkendir. Allah-u

Teâlâ başka bir yerde “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol

tayin ettik” diye buyurmaktadır.” Sonra şöyle devam ediyor: “Buna

göre ayetin manası şudur: “Ey Muhammed, sana da Nuh’a da tek bir

dini tavsiye ettik.” Bununla şeriatın hakkında farklılıklar göstermediği

asılları kast ediyor. Bunlar tevhid, namaz, zekât, oruç, hac, salih

amellerle takarrüb, Allah-u Teâlâ’ya yakınlaştıran kalbî ve bedenî

işler, doğruluk, ahde vefa ve emaneti korumak, akrabalık bağlarını

gözetmek, küfrün, haksız öldürmenin, zinanın, yaratılmışlara eziyet

etmenin haram kılınması, hayvanlara gereksiz yere saldırıda bulunulmaması,

bayağı işlerin yapılmaması, şeref, haysiyet ve mertliğe

aykırı adiliklerin işlenmesinin yasak kılınması gibi hükümlerdir. Bütün

bunlar tek bir din ve aynı millet olarak teşrî kılınmıştır. Rasûller

şahısları itibariyle ayrı olsalar da onların dile getirdikleri şeriatlarda

bu hususlarda ayrılık yoktur.” 17

Nebiler aleyhimussalatu vesselam’ın arasında varid olan tevhid birliğinin,

tabileri arasında da oluşması için tefrikanın nehyedilmesi tabii ki elzemdi.

Bunun için Allah Subhanehu ve Teâlâ birçok nassda İslam ümmetine

ayrılığı ve ihtilafı nehyetmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

َ عُ‏ وا السُّ‏ بُ‏ ل

‏َّبِ‏

‏َّبِ‏ عُ‏ وهُ‏ وَ‏ ل تَت

َ ا صِ‏ َ اطِ‏ ي مُ‏ سْ‏ َ ت قِ‏ ي‏ مً‏ ا فَات

‏َت

‏َّك

ُ ْ بِ‏ هِ‏ ل ‏َعَ‏ ل

ُ ْ وَ‏ صَّ‏ اك

سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ ذَ‏ لِك

ُ ْ عَ‏ نْ‏

َ ف َ ف َ رَّ‏ ق َ بِ‏ ك

ُ ْ ت َّ ُ ق ونَ‏

‏َت

وَ‏ أَن َّ َ هذ

16 En-Nuketu ve’l-uyun, eş-Şura 13. ayetin tefsiri. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye baskısı)

17 El-Camiu li ahkami’l-Kur’an, eş-Şura 13. ayetin tefsiri. (Daru alemi’l-kutub baskısı, h.1423)


14

Tarık Ebu Abdullah

“İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak

başka yollara uymayın. Korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir.” 18

Tercümanu’l-Kur’an İbn-u Abbas radıyallahu anhuma ayetin tefsirinde

şöyle diyor: “Allah mü’minlere cemaati emrediyor ve onlardan ihtilafı

ve tefrikayı nehyediyor. Öncekilerin helakinin da ancak dinde gösterdikleri

husumet ve tartışmadan ötürü olduğunu haber veriyor.” 19

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın rızasına giden yol muhakkak tek bir yoldur.

Bu yol tüm Rasûllerine ve ümmetlerine emrettiği ve Müslümanların

üzerinde cemaati oluşturdukları yoldur… Tevhid yoludur.

İslam cemaatinden ayrılan ve başka yollara uyanların yolu değildir.

İmam İbn-i Kayyim rahimehullah’ın dediği gibidir: “Allah’a ulaştıran yol

birdir. Bu yol Allah’ın Rasûllerini gönderdiği ve kitaplarını indirdiği

yoldur. Herkes ancak bu yol ile O’na ulaşabilir. İnsanlar bütün yollardan

gelseler ve bütün kapıları çalsalar da… Yollar onlara kapalıdır…

Kapılar onlara kitlidir… Sadece bir yol O’nunla beraberdir… Sadece

bir yol O’na ulaştırır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “İşte Bana ulaşan

dosdoğru yol budur.” 20 ” 21

Bu yol, tevhid üzere birlik, beraberlik yoludur, Allah Azze ve Celle’nin

kendileri için hayır murad ettiği kişilere uzattığı ipidir... İslam’dır...

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın dosdoğru yoludur.

İmam Ahmed rahimehullah’ın tahric ettiği hadiste İbn-u Mes’ud

radıyallahu anhu şöyle der: “Rasûlallah sallallahu aleyhi vesellem eliyle bir çizgi

çizdi, sonra “Bu, Allah’ın dosdoğru yoludur” dedi. Ve sağına ve

soluna da çizgiler çizdi ve sonra “Bu yolların üzerinde ancak ona

çağıran bir şeytan vardır” dedi ve “Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru

yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi

O’nun yolundan ayırırlar” ayetini okudu.” 22

18 El-En’am, 153

19 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enam 153. ayetin tefsiri. (Daru Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci

baskı h.1420)

20 El-Hicr, 41

21 Medericu’s-salikin, cüz 1/sayfa 21-22. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı)

22 Musnedu Ahmed, 4437. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin

tahkikiyle)


َّ

إ

ْ

ج

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 15

İmam Müslim rahimehullah’ın İyaz bin Himar radıyallahu anhu yoluyla

tahric ettiği hadisi kudsî de Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Allah Azze ve

Celle’den şöyle rivayet ediyor:

ي ن إ‏ خلقت عبادي حنفاء لكهم ن وإم ت أتم ي ن الشياط‏ ت فاحتالم عن

ن ديم

“…Andolsun Ben kullarımı hanîfler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara

yaklaştı ve dinlerinden döndürdüler…” 23

hanîf) (el النيف manasındadır. (hanefe) meyletti, döndü حنف

de meyledendir, yani Allah Celle ve A’la’nın kendisini yarattığı gayeye

doğru dönen, meyledendir. Pekâlâ, insanın yaratılış gayesi nedir? Bu

sorunun cevabını ayet-i kerime veriyor:

ِ ِ نَّ‏ وَ‏ ال نْسَ‏ إِل

وَ‏ مَ‏ ا خ ْ ‏َق تُ‏ الْ‏

لِيَ‏ عْ‏ بُ‏ ُ د ونِ‏

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” 24

Şu halde insanın yaratılış gayesi sadece Allah Celle ve A’la’ya ibadet

etmesidir. Pekâlâ, ibadet nedir? Bunun cevabı İbn-i Abbas radıyallahu

anhuma’nın şu sözündedir: “Kur’an’da her ne zaman ibadetten bahsedilirse,

kast olunan tevhiddir.” 25

َ ل

Şu halde, insan ve cinlerin yaratılış gayesi ancak, Allah Subhanehu ve

Teâlâ’yı rububiyeti ve uluhiyetinde birlemektir. Tevhid budur. Sadece

bunun için yaratılmışlardır. Toplu halde, hep beraber, حنفاء (hunefe-hanifler)

olarak tevhidi ikame etmek için yaratılmışlardır ve bununla

emrolunmuşlardır.

23 Sahih-u Müslim, 2865. hadis. (Dar-u İhyai’t-turasil-arabi baskısı)

24 Ez-Zariyat, 56

25 Mealimu’t-tenzil, el-Bakara 21. ayetin tefsiri. (Daru İhyau’t-turasi’l-arabi, birinci baskı

h.1420)


ي

ّ

ي

16

Tarık Ebu Abdullah

‏ُوا فِ‏ يهِ‏

تَت َ ف َ رَّ‏ ق

َ

‏َقِ‏ يمُ‏ وا الد ِ نَ‏ وَ‏ ل

ْ أ

“Dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin” 26

Şu halde hulasa olarak açık ve beyan ortaya çıkmış olan şu ki,

Müslümanların tevhid üzere birleşmiş tek bir cemaat halinde olmaları

dışında bir hâl üzere olmaları hem yaratılış gayesine muhaliftir

hem de ilahi emre muhaliftir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

أَن

َ ُ مْ‏

‏َئِ‏ َ ك ل

‏ُول

ُ ُ الْبَ‏ ِ يّ‏ نَ‏ ُ ات وَ‏ أ

ُ ‏َفوا مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏ مَ‏ ا جَ‏ اءَ‏ ه

عَ‏ َ ذابٌ‏ َ ع ظِ‏ ي ٌ

‏ُوا وَ‏ اخ ْ َ تل

‏َّذِ‏ نَ‏ َ تَف رَّ‏ ق

‏ُوا ك َ ل

ُ ون

َ

وَ‏ ل

“Siz, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa

düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” 27

İmam İbn-i Kesir rahimehullah ayetin tefsirinde şöyle der: “Bununla

kast ettiği, bizden önce kendilerine kitap indirilen ümmetlerdir.

Allah kendilerine hüccetleri ve apaçık delilleri ikame ettikten sonra

onlar –Allah’ın murad ettiği kadar– kitaplarında ayrılığa ve ihtilafa

düştüler. Bu halleri birkaç yoldan rivayet edilen hadiste şöyle beyan

edilmektedir: “Şüphesiz Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrılmışlardır.

Ve şüphesiz Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Ve bu ümmet

yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birisi hariç hepsi ateştedir.” Dediler

ki: “Onlar kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü?” Buyurdu ki: “Benim ve

ashabımın bulundukları üzeri olanlardır.” 28

İmam İbn-i Kesir rahimehullah’ın naklettiği bu hadisten ve bu manada

varid olan diğer hadislerden kesinleşen şudur: Bu ümmette, önceki

ümmetlerde olduğu gibi, ihtilaflar ve ayrılıklar olacaktır. Fakat

bu ihtilafların ve ayrılıkların sebebi ilimsizlik olmayacaktır; bilakis

تَك

26 Eş-Şura, 13

27 Âl-i İmran, 105

28 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Beyinne 6. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,

ikinci baskı h.1420)


ْ

َّ

ي

َ

إ

ْ

َّ

ي

ن

ض

ي ب

ي

ّ

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 17

ilmin varlığından sonra menfaat anlaşmazlıkları ve kıskançlıklar

olacaktır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏

َّ

‏ْكِ‏ ت َ ابَ‏ إِل

‏ُوا ال

نَ‏ أُوت

َ

‏َف

ِ سْ‏ ال مُ‏ وَ‏ مَ‏ ا اخ

يْ‏ ‏ُمْ‏ وَ‏ مَ‏ نْ‏ يَكْ‏ ف َ تِ‏ ِ الل فَإِ‏ ن

ْ يً‏ ا بَ‏ نَ‏

ْ َ تل الَّذِ‏

ِ آ

ُ رْ‏

َ ِ الل ال

ْ ُ بَ‏ غ

إِنَّ‏ الد نَ‏ عِ‏ نْ‏ د

‏ْعِ‏ ل

مَ‏ ا جَ‏ اءَ‏ ه

ِ يعُ‏ ِ ال سَ‏ ابِ‏

َّ َ سَ‏

َّ الل

ِ

ُ ُ ال

“Şüphesiz Allah nezdinde din İslam’dır. Kendilerine kitap verilenler ancak

kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa

düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr derse, muhakkak Allah hesabı pek

çabuk görendir.” 29

İmam İbn-i Kesir rahimehullah şöyle der: “Aralarında kıskançlık ve

çekememezliğe düştüler. Birbirlerine hasetlerinden, kıskançlıklarından

ve anlaşamazlıklarından dolayı hakta ihtilaf ettiler. Aralarında

baş gösteren buğz, onları diğerin bütün söz ve fiillerine- hak da olsamuhalefet

etmeye sevk etti.” Ve

‏َف

ُ ْ مِ‏ نَ‏ الطَّيّ‏ فَ‏ َ ا اخ

‏ْن

ِ ي إِسْ‏ َ ائِيل مُ‏ بَ‏ وَّ‏ َ َ أ صِ‏ ْ د قٍ‏ وَ‏ رَ‏ ز

َ خْ‏ َ ت لِفُ‏ ونَ‏

‏ُوا فِ‏ يهِ‏

يْ‏ ‏ُمْ‏ يَوْ‏ مَ‏ الْقِ‏ يَ‏ امَ‏ ةِ‏ فِ‏ ي‏ مَ‏ ا ك

ك ِ ي بَ‏ نَ‏

ْ َ تل ُ وا

ِ بَ‏ اتِ‏

َ ن

َ ق َ اه

َ ْ يَق‏

ْ بَ‏ وَّ‏

أ نَ‏ ْ بَ‏ وَ‏ لَق َ د

َّ رَ‏ بَّ‏

ْ ُ إِن

‏ْعِ‏ ل

ُ ُ ال

حَ‏ تَّ‏ جَ‏ اءَ‏ ه

“Andolsun ki Biz, İsrailoğullarını gerçekten çok güzel bir yere yerleştirdik.

Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar

anlaşmazlığa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri

şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir” 30

Ayetin tefsirinde de şöyle der: ““Kendilerine ilim gelinceye kadar

anlaşmazlığa düşmediler”: Yani, kendilerine ancak ilim geldikten

sonra meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Yani aslında onların ihtilaf edecekleri

bir şey yoktu; zira Allah onlara her şeyi açıklamış ve anlaşmazlıkları

kaldırmıştı.” 31

29 Âl-i İmran, 19

30 Yunus, 93

31 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Yunus 93. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci

baskı h.1420)


ي

شّ‏

ي ي

ّ

ب

18

Tarık Ebu Abdullah

Kitap ehlinin ayrılığa düşmesi ancak kendilerine ilim verildikten

sonra olmuştur. Onlar cehaletlerinden dolayı fırkalaşmamışlardır;

bilakis ancak haklarında ilmin sabit olmasından sonra, nefis ve hevalarına

uyarak ihtilaf etmişlerdir ve fırkalara bölünmüşlerdir.

Bu ümmet de aynı kitap ehli gibi ancak kendisine gelen ilimden

sonra, hevalarına uyarak; hasetlerinden, kıskançlıklarından ve anlaşamazlıklarından

ötürü bölünmüştür. Hâlbuki bu ümmete verilen

kitap, kıyamete kadar gelecek bütün insan ve cinlere hitap edecek

son kitaptır. Önünden ve arkasından kendisine batılın ulaşamadığı

masum, ilahi kitaptır. Ve Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem son Rasûl, kendi

hevasından bir söz söylemeyen, kendisine verilen vahiyden başkası

olmayan, eğer bazı sözleri uydurup O’na isnat etseydi “Biz onu

elbette alıverirdik, sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık,

o zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı”

sözleriyle ilahi tezkiye ile şereflendirilmiş, ümmetini gecesi

gündüzü kadar aydın olan bir yol üzere bırakan, ümmetine rauf ve

rahim olan imamların efendisidir. O sallallahu aleyhi vesellem, bu ümmeti

ihtilaflar üzere bırakmadı… Kardeşleri gibi ihtilafları kaldırmak için

gönderildiği halde… Bu nasıl olabilir?

َّ ُ النَّ‏ بِ‏ يّ‏ ي نَ‏ مُ‏ بَ‏ نَ‏ وَ‏ مُ‏ نْ‏ ذِ‏ رِ‏ نَ‏ وَ‏

‏َبَ‏ عَ‏ ث

أ ‏ُمَّ‏ ً ة وَ‏ احِ‏ د

ِ ‏َق لِيَ‏ حْ‏ ك ْ نَ‏ النَّ‏ اسِ‏ فِ‏ ي‏ مَ‏ ا اخ ُ ‏َفوا فِ‏ يهِ‏

الْكِ‏ ت ِ لْ‏

أَ‏ نْ‏ زَل َ مَ‏ عَ‏ ُ مُ‏

ْ َ تل

ِ ِ

َ الل ِ

ُ َ بَ‏

َ ً ة ف

َ ابَ‏

َّ اسُ‏

ك َ ن َ الن

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da Nebileri müjdeleyici ve korkutucular

olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde insanların anlaşmazlığa düştükleri

şeyler hakkında aralarında hükmetmek için de hak ile Kitabı indirdi.” 32

Bu nasıl olabilir ki? Ve o sallallahu aleyhi vesellem, kendisine ihtilafların

arz edilmesi ve kararına boyun eğilmesiyle emredilmiş olandır:

32 El-Bakara, 213


ج

ثُ‏ َ

َّ

ّ

ّ شَ‏

ي

ف

ِ الل وَ‏ الرَّ‏ سُ‏ ولِ‏

َ

ُّ وهُ‏ إِل

ْ ءٍ‏ فَرُ‏ د

ي

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 19

ِ ي سشَ‏ ف

ْ ت َ از ْ تُ‏ ْ

“Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah ve

Rasûlüne götürünüz.” 33

Hayır! Allah Azze ve Celle’nin Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’e

indirdiği ve onun da bize bıraktığı din, tek bir yol üzere olan, ihtilaf

ve tefrikalardan beri olan bir dindir. Aksine o, ihtilafa düşmüş olanlar

arasında hükmetmek için gelen bir dindir:

َ ُ دوا

َّ ل ي ِ

‏َن فَإِ‏ ن

‏َع

يْ‏ ‏ُمْ‏

ي مَ‏ ا جَ‏ س رَ‏ بَ‏ نَ‏

ْ يُؤ مِ‏ ن

أَن ُ ‏ْف سِ‏ ِ مْ‏ حَ‏ رَ‏ جً‏ ا مِ‏ ‏َّا ق َ ‏َض يْ‏ َ ت وَ‏ ي ‏ُسَ‏ ِ ُ لوا تَسْ‏ ي لِ‏ مً‏ ا

ف

ِ ي

ُ َ ِ ُ ك َ وك فِ‏

َ وَ‏ رَ‏ ُ َ ون حَ‏ تَّ‏

فَال

َ

ِ كَ‏ ل

بّ‏

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni

hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı

duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 34

Ebu İshak eş-Şatibi rahimehullah “Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa

düşerseniz onu Allah ve Rasûlüne götürünüz” ayetiyle alakalı

şöyle der: “Eğer şeriat ihtilafa kabil olsaydı, ona arz olunmak-

ي ء ta bir mana kalmazdı. Ve

(fi şey’in) sözü şart siyakında ي سش

nekre gelmiştir. Bu usulde umum siğalarındandır ve umumî olarak

bütün tartışmaları içine alır. Bunun için ihtilafların şeriata götürülmesi(ndeki

emir) ancak (şeriatın) bir olduğundandır. Dolayısıyla

Hak ehli, fırkalar halinde olamaz.” Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

َ عُ‏ وا السُّ‏ بُ‏ ل

‏َّبِ‏

‏َّبِ‏ عُ‏ وهُ‏ وَ‏ ل تَت

َ ا صِ‏ َ اطِ‏ ي مُ‏ سْ‏ َ ت قِ‏ ي‏ مً‏ ا فَات

‏َت

‏َّك

ُ ْ بِ‏ هِ‏ ل ‏َعَ‏ ل

ُ ْ وَ‏ صَّ‏ اك

سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ ذَ‏ لِك

ُ ْ عَ‏ نْ‏

َ ف َ ف َ رَّ‏ ق َ بِ‏ ك

ُ ْ ت َّ ُ ق ونَ‏

‏َت

وَ‏ أَن َّ َ هذ

“İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak

başka yollara uymayın. Korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir.” 35

33 En-Nisa, 59

34 En-Nisa, 65

35 El-En’am, 153


20

Tarık Ebu Abdullah

Bu bizim dediğimizi ispat eden bir nasstır. Zira tek yol muhtelif

yolların hilafına ayrılıkları kabul etmez.” 36

Ayrıca yukarıda zikri geçen fırka hadisinde Rasûlallah sallallahu aleyhi

vesellem bu ümmetin yetmiş üç fırkaya bölüneceğini haber verdiğinde,

bir fırka hariç, hepsinin cehenneme gideceklerini haber veriyor…

Bir fırka hariç… Zira hak birdir… Tefrikaya kabil değildir. Ebu İshak

eş-Şatibi rahimehullah’ın dediği gibi: “Aleyhissalatu vesselam “bir fırka hariç”

diyerek hakkın bir olduğunu ve ihtilaf içermediğini belirlemiştir.

Zira hak fırka fırka olmuş olsaydı “bir fırka hariç” demezdi.” 37

* * *

36 El-İtisam, cüz 2/sayfa 755-756. (Daru İbnu Affan, birinci baskı h.1412)

37 El-İtisam, cüz 2/sayfa 755. (Daru İbnu Affan, birinci baskı h.1412)


Dinin İki Direği:

İlim ve Cihad


22

Tarık Ebu Abdullah

Din, hakkı ilan etmeye ve yeryüzüne egemen kılmaya gelmiştir.

Hakkın bir kaderi ve bir de şer’i yönü vardır. İkisini de Allah

Celle ve A’la sadece Kendisi için ispat etmiştir ve Kendisinden gayrisi

için nefyetmiştir: “İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’nundur.” 38 Şer’i

emir ile yaratılış arasında bir ihtilaf veya tenakuz asla söz konusu

değildir. Bilakis şer’i emir daima yaratılışa uygun, fıtratı destekleyici

ve terbiye edici olarak gelmiştir. Bunun için, İslam Dini fıtrat dinidir,

denilmiştir. Şu var ki Allah Subhanehu ve Teâlâ kaderî hakikatleri kulların

ihtiyarına açmamıştır. Kaderî hakikatler kul kabul etse de etmese

de vaki olacaktır. Bu manada kaderî hakkın kullar üzerinde egemenliğini

ikame etmeye ihtiyaç yoktur. Lakin şer’i emri ikrar veya

terk etmeyi Allah Azze ve Celle kulların ihtiyarına açmıştır: “De ki: O hak

Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” 39 ve “Sizi O

yarattı. Kiminiz kâfirdir ve kiminiz de mü’min.” 40 Kâfirlerin şer’i emri

hak olarak inkâr etmeleri elbette şer’i emri hakikatinde etkilemez ve

hak olduğunu ispata muhtaç kılmaz; lakin kabulü ve uygulanması

kulların ihtiyarına bırakıldığı için, hak olduğu ve bundan dolayı tek

egemen olmaya tek hak sahibi olduğunu ilan ve ispat etmeye ihtiyaç

vardır. Nitekim hak ehliyle inkâr ehli arasındaki mücadele daima

şer’i hakkın ispatında olmuştur, kaderî hakkın değil. Çünkü kaderî

hakkın hak oluşu ve mutlak egemen oluşu inkârı muhal bir gerçektir.

38 El-A’raf, 54

39 El-Kehf , 29

40 Et-Teğabun, 2


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 23

Eskiden beri insanlığın tartıştığı yaratılış gerçeği değil, yaratıcının

varlığı, vahdaniyeti ve mutlak hâkimiyetidir. Aslında şer’i hakkın

ispatına da ihtiyaç yoktur. Çünkü yaratılışın hak olduğunu ikrar

etmek zorunlu olarak yaratanın varlığını ve vahdaniyetini ve dolayısıyla

emirlerine boyun eğme hususunda ifrat edilişini de iktiza

eder. Bunun için Allah Subhanehu ve Teâlâ birçok ayette ulûhiyetine, yani

tek hak mabud olmasına rububiyetiyle, yani tek hak yaratıcı olmasıyla

delil getirir. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Sizi

ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki takvalı olasınız. O ki

yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla

size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a eşler

koşmayın.” 41 Ve şöyle buyuruyor: “Andolsun ki onlara “Gökleri ve yeri

kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” diyecekler. “Allah’a hamd olsun” de.

Fakat onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.

Gerçekten Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye lâyıktır. Eğer

yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha

kendisine destek olduğu halde mürekkep olsa, yine de Allah’ın kelimeleri

yazmakla tükenmez. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet

sahibidir. Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek nefsin

yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Gerçekten Allah, her şeyi işitir

ve görür. Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye

sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye

kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Bu da

şundandır ki, Allah hakkın ta kendisidir. O’ndan başka ibadet ettikleri ise

mutlaka batıldır. Şüphesiz ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür. Görmedin mi

ki Allah, ayetlerinden bir kısmını size göstersin diye gemiler, Allah’ın nimetiyle

denizde akıp gidiyor. Şüphesiz bunda çok sabredenler ve çok şükredenler

için nice ibretler vardır. Onları kara bulutlar gibi bir dalga sardığı zaman,

dini yalnız kendisine has kılarak Allah’a yalvarırlar. Onları kurtarıp karaya

çıkardığı zaman ise içlerinden doğru giden de bulunur. Bizim ayetlerimizi,

öyle nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez. Ey insanlar! Rabbinizden

sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk

da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz Allah’ın vaadi

gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan

41 El-Bakara, 21-22


ب

ب

ب

24

Tarık Ebu Abdullah

sizi Allah’ın affına güvendirerek aldatmasın.” 42 Ve şöyle buyuruyor: “Andolsun

ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında

tutan kimdir?” diye sorsan “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip

döndürülüyorlar? Allah, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine

de kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara “Gökten

su indirip, onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?”

diye sorsan, mutlaka “Allah “ derler. De ki: (Öyleyse) hamd de Allah’a mahsustur.

Fakat çokları akıllarını kullanmazlar. Bu dünya hayatı sadece bir

oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.

Keşke bilmiş olsalardı. Baksana, gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na

has kılarak Allah’a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir

bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük

etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler. Çevrelerinde

insanlar kapılıp götürülürken, Bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi

bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetine

nankörlük mü ediyorlar? Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak

gelmişken onu yalan sayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirlere

yer mi yok?” 43

Yine de Allah Subhanehu ve Teâlâ, kullarına engin rahmetinden ve ihsanından

hakkı beyan eden dini ve dini beyan eden kitaplar ve Rasûller

göndermiştir. Elbette kitapların ve Rasûllerin gönderilişindeki gaye

sadece hakkı beyan etmek değildir; bilakis herkesin -iman edenin de,

inkâr edenin de- üzerine tek ve mutlak egemen kılmaktır. Bu ise iki

tür güce dayanır: Birincisi; ilmi güce ve ikincisi; maddi güce. İlkine

gelince o marifettir, ikincisi ise cihattır.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

ي زَ‏ انَ‏ لِيَ‏ ق ومَ‏ النَّ‏ اسُ‏ ُ

‏َن ‏ْبَ‏ ِ يّ‏ نَ‏ اتِ‏ وَ‏ أنْ‏ زَلْنَ‏ ا مَ‏ عَ‏ ُ مُ‏ الْكِ‏ تَ‏ ابَ‏ وَ‏ الْ‏

‏َرْ‏ سَ‏ ل َ ‏ْنا رُ‏ سُ‏ ل

لَق

َّ ُ مَ‏ نْ‏

َ َ الل

ٌ يد وَ‏ مَ‏ َ نافِ‏ عُ‏ َّ لِلناسِ‏ وَ‏ لِيَ‏ عْ‏ ل

ْ َ أْسٌ‏ َ ش دِ‏

‏ِب‏ لْقِ‏ سْ‏ طِ‏ وَ‏ أنْ‏ َ زَلْنا ال ‏َدِ‏ يد

يَنْ‏ صُ‏ ُ هُ‏ وَ‏ رُ‏ سُ‏ ل

ِ

‏َوِ‏ يٌّ‏ َ ع زِ‏ ي زٌ‏

َّ َ ق

َّ إِن الل

َ يْ‏ بِ‏

َ

َ فِ‏ يهِ‏

َ ُ ِ ‏لْغ

َ ا ِ ‏ل

َ

َ ْ د أ

42 Lokman 25-33

43 El-Ankebut, 61-68


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 25

“Andolsun Biz Rasûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti

yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri

de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu,

Allah’a ve Rasûllerine gaybda yardım edenleri belirlemesi içindir. Muhakkak

Allah Kavidir, Azizdir.” 44

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “İnsanların adaleti

yerine getirmeleri için”, yani Rasûllerimizi gönderdik ve onlarla

beraber kitabı ve bu savaş eşyalarını indirdik ki, insanlara hak ile

muamele edilsin.” 45

Allame Şeyh es-Sadi rahimehullah şöyle diyor: “İnsanların adaleti

yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.”

Kitap cins bir isim olup, Allah’ın insanları hidayete iletmek ve dinlerinde

ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları göstermek

için indirmiş olduğu diğer kitapları da kapsar. “Mizan” ise söz

ve davranışlarda adalettir. Nebilerin getirdikleri dinin tümü emirlerde,

nehiylerde, muamelatta, suçlarda, cezalarda, kısasta, hadlerde,

miraslarda ve bunun dışındaki diğer bütün hususlarda tamamıyla

adalettir. İşte bundan dolayı “İnsanların adaleti yerine getirmeleri

için” buyrulmuştur. Allah’ın dinini yerine getirerek, sayıp tespiti imkânsız

olan bütün maslahatları yerine getirmek üzere kitabı ve mizanı

indirmiştir. İşte bu bütün Nebilerin, şeriatın temel kaidesi üzerinde

ittifak ettiklerine delildir. Bu ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve

duruma göre adalet şekilleri arasında farklılıklar olsa da bu böyledir.

“Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet vardır.” Silah, zırh

ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “kuvvet”e örnektir. “İnsanlar için

faydalar”. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım

aletlerinde birtakım faydaları görülmektedir. Hatta demire gerek

duyulmayan pek az şey vardır. “Bu, Allah’a ve Rasûllerine gaypta

yardım edenleri belli etmesi içindir.” Yani Allah-u Teâlâ indirmiş

olduğu kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle

gayb halinde dinine ve Rasûllerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın.

Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehadet halinden

44 El-Hadid, 25

45 El-Camiu li ahkami’l-Kur’an, el-Hadid 25. ayetin tefsiri. (Dar-u alemi’l-kutub baskısı, h.1423)


26

Tarık Ebu Abdullah

(sekeratu’l-mevt ve sonrasında vaki olan gerçeklere şahit olmadan)

önce kesin iman etmektir. Çünkü o durumda yapılan iman zaruridir.

“Muhakkak Allah Kavidir, Azizdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz.

Hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulamaz. Güçlü aletlerin yapılmasını

sağlayan demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir.

Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün

ve izzetinin bir tecellisidir. Ama O dostlarını düşmanlarıyla sınar. Ta

ki gaybta kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Allah-u Teâlâ’nın

burada kitabı ve demiri bir arada zikretmesinin sebebi, bu iki yolla

dinine yardım ettiği ve kelimesini yücelttiğinden dolayıdır. O, dinini

kesin delil ve belgeleri ihtiva eden kitap ile ve Allah’ın izniyle zafere

kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin gereği gibi ayakta durmaları

adalet iledir. İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın hikmetine, kemaline, Nebileri

vasıtasıyla göndermiş olduğu şeriatının kemaline delildir.” 46

Birincisi: İlim.

İlim marifettir. Marifet bir şeyin hakikatini, özünü ve tafsilatını

bilmektir. Bir eşyayı tanımak ve tanımlayabilmek kişiyi o eşyanın

üzerinde hâkim kılar. İşte Âdemoğulların üstünlüğü de buradadır.

Allah Subhanehu ve Teâlâ Âdem aleyhissalatu vesselam’a eşyanın isimlerini öğretmiştir,

ona eşyayı isimlendirme melekesini vermiştir. Allah Subhanehu

ve Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları

meleklere gösterip “Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle

haber verin” dedi. Dediler ki: “Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, Senin bize

öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen bilensin, hakîmsin”.

(Allah): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver” dedi. Bu emir üzerine

Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah) “Ben size, Ben

göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi

de bilirim” dememiş miydim?” dedi.” 47

Bir şeyi isimlendirmek o eşyanın hakikatini bilmeyi gerektirir.

Bunun için “İsim, şeyin hakikatine delalet eden lafızdır” denilir.

Böylece insan, etrafındaki yaratılışı tanıdığı kadar isimlendirmiştir

46 Teysiru’l-Kerimu’r-Rahman, el-Hadid 25. ayetin tefsiri. (Muessessetu’r-Risale, birinci baskı

h.1421)

47 El-Bakara, 31-33


إ

ف

ف

َّ

َّ

ْ

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 27

ve hâkim olup istihdam etmiştir. Lakin her ilim eşyanın hakikatine

isabet etmez, onu göstermez. Çünkü eşyanın isimlendirilmesi -yani

kelam- mantıksal bir olgudur ve tasavvura tabidir. Bunun için insan

şeyin tesmiyesinde hakikatine isabet edebilir de, etmeye bilir de veya

kısmen isabet edebilir. Binaenaleyh hakkı beyan edecek olan ilim

hakikati tanımaya elverişli bir ilim olmalıdır. Bunun için hak ile aynı

kaynaktan gelmelidir. Semadan nazil olmuş olan bir ilim olmalıdır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e semadan vahyedilen ilim gibi. Hakkı

gösteren ve hakka hidayet eden ilim ancak budur. Allah Subhanehu ve

Teâlâ şöyle buyuruyor:

َ

َ تابُ‏ وَ‏ ل

‏ْكِ‏

ا كُ‏ ن ْ ‏َد رِ‏ ي مَ‏ ا ال

َ اءُ‏ مِ‏ نْ‏ عِ‏ بَ‏ ادِ‏ نَ‏ وَ‏ إِنَّك تَ‏ َ ‏ْدِ‏ ي

ْ أَرْ‏ ضِ‏

ِ ي السَّ‏ مَ‏ اوَ‏ اتِ‏ وَ‏ مَ‏ ا ِ ي ال

َ ل

‏َمْ‏ نَ‏ مَ‏ ْ َ ت ت

َ نْ‏ أ رِ‏

‏َوْ‏ حَ‏ يْ‏ َ نا إِل ‏َيْ‏ ك رُ‏ وحً‏ ا مِ‏

وَ‏ كَ‏ َ ذ َ لِك أ

‏َكِ‏ نْ‏ جَ‏ عَ‏ ل َ ‏ْناهُ‏ ن ‏ُورً‏ ا نَ‏ ْ دِ‏ ي بِ‏ هِ‏ مَ‏ نْ‏ نَش

ال ي َ انُ‏ وَ‏ ل

َ ُ مَ‏ ا

ِ

صِ‏ َ اطٍ‏ مُ‏ سْ‏ تَ‏ قِ‏ ي ٍ صِ‏ َ اطِ‏ ِ الل الَّذِ‏ ي ل

ْ أُمُ‏ ورُ‏

الل ِ تَصِ‏ ي ُ ال

َ

إِل

َ

أَل

َ

إِل

“İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen kitap

nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan

dilediğimizi hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru

bir yola götürüyorsun. Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah’ın

yoluna götürüyorsun. İyi bilin ki bütün işler sonunda yalnız Allah’a dönecektir.”

48

İmam İbn-i Kesir rahimehullah ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der:

““İşte Biz, böylece sana da emrimizden bir ruh”, yani Kur’an’ı “vahyettik.

Yoksa sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”, yani sana

Kur’an’da tafsilatıyla vazedildiği gibi bilmiyordun. “Fakat Biz onu”,

yani Kur’an’ı “bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi

hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola” yaratılışa

uygun hak yola “götürüyorsun.” Sonra bu yolu şöyle açıklıyor:

48 Eş-Şura, 52-53


َّ

28

Tarık Ebu Abdullah

“Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah’ın yoluna”, yani

Allah’ın emrettiği şeriata “götürüyorsun.”” 49

Ve Allame Şeyh Abdurrahman bin Nasir es-Sadi rahimehullah şöyle

diyor: ““İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik.” Bu

Ruh Kur’an-ı Kerim’dir. Onu ruh ile isimlendirmiştir; çünkü ceset

ruh ile hayat kazanır. Bunun gibi, kalpler ve ruhlar ve din ve dünya

maslahatları Kur’an ile hayat bulur. Çünkü onda büyük hayır ve her

şeyi kuşatan bir ilim vardır… “Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan

dilediğimizi hidayet ederiz” o onlara küfrün, bid’atın

ve helak edici hevanın karanlıklarında ışık olur, onunla hakikatleri

bilirler ve dosdoğru yola hidayet olunurlar.” 50

Ve Allah Celle ve A’la şöyle buyuruyor:

ُ

‏َض ْ ل

َ ُ وَ‏ ك َ ن َ ف

‏َك ُ نْ‏ ت ‏َعْ‏ ل

َ ْ ت

َّ َ ك َ مَ‏ ا ل

ْ َ ة َ ل

ِ ك

َّ ُ عَ‏ لَيْ‏ كَ‏ الْكِ‏ تَ‏ ابَ‏ وَ‏ الْ‏

وَ‏ نْ‏ أَ‏ زَل َ الل

ِ الل عَ‏ ل

َ وَ‏ ع

‏َيْ‏ َ ك َ ع ظِ‏ ي‏ مً‏ ا

Allah, sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.

Allah’ın sana olan lütfü büyüktür.” 51

İmam Ebu Cafer et-Taberi rahimehullah şöyle der: ““Kitap” o her şeyi

beyan eden, hidayet eden ve öğüt verici olan Kur’an’dır. “ve hikmeti”,

yani sana kitap ile beraber hikmeti de indirmiştir. Hikmet ise kitapta

helallerden, haramlardan, emirlerden, nehiylerden, müjdelerden ve

tehditlerden mücmel olanları açıklayandır.” 52

Katade rahimehullah “Hikmet sünnettir” demiştir. İmam Malik rahimehullah

“Hikmet, dinde marifet ve fıkıh sahibi olmak ve ona uymaktır”

49 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, eş-Şura 52-53. ayetlerin tefsiri. (Daru Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,

ikinci baskı h.1420)

50 Teysiru’l-Kerimu’r-Rahman, eş-Şura 52-53. ayetlerin (Muessessetu’r-Risale, birinci baskı

h.1421)

51 En-Nisa, 113

52 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, en-Nisa 113. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı

h.1420)


إ

ْ

ت

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 29

der. Ve İbn-u Zeyd rahimehullah şöyle der: “Hikmet, sadece onunla sallallahu

aleyhi vesellemle bilinmesi mümkün olan dindir. Onu onlara öğretir.”

Bu nakilleri serdettikten sonra İmam Ebu Cafer rahimehullah şöyle der:

“Doğrusu hikmet, Allah’ın hükümlerine ilişkin ilimdir. Bu ilim ise

sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in beyan etmesiyle idrak edilir.” 53

Binaen aleyh hak sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme vahyedilmiş,

semadan nazil olmuş olan ilme münhasırdır. Bu ilmin asılları

Kur’an, Sünnet ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in ashabıdır. Bütün

diğer ilimlerin ancak bu üç asıla mutabık olduğu kadarıyla haktan

bir nasibi vardır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

ُ ُ ال ِ سْ‏ ال َ مَ‏

‏َك

ِ ي وَ‏ رَ‏ ضِ‏ يتُ‏ ل

ُ ْ نِعْ‏ مَ‏

ُ َ عل ‏َيْ‏ ك

َ

ُ ْ وَ‏ أ

ُ ْ دِ‏ َ ينك

ْ َ ل ُ ل

‏ْت أ الْيَ‏ وْ‏ مَ‏ َ ك

‏َك

تْ‏ َ مْ‏ ت

دِ‏ ينً‏ ا

“Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din

olarak İslam’ı beğenip seçtim.” 54

Allah Subhanehu ve Teâlâ dini ve hükümlerini tamamlamıştır. Bu ümmeti

Rasûlü’ne sallallahu aleyhi vesellem vahyettiği Kur’an ve Sünnetten gayri

bir hidayete muhtaç bırakmamıştır. İnsanların dünya ve ahiret kazançları

için ihtiyaç duydukları her şey için bir ilim beyan etmiştir.

Bu ümmet hiçbir şeyde Kur’an ve Sünnet dışında bir ilimden hidayet

olunmaya muhtaç değildir. Bunun için İbn-i Mesud radıyallahu anhu,

“Bu Kur’an’da bize bütün ilim ve her şey beyan edilmiştir” demiştir.

İmam İbn-i Kesir rahimehullah İbn-i Mesud radıyallahu anhu’nun bu sözünü

naklettikten sonra şöyle der: “Kur’an geçmiş ve gelecek bütün faydalı

ilme, bütün helal ve haramlara ve insanların din ve dünya işlerinde,

beraber yaşamalarında ve düşmanlıklarında ihtiyaç duydukları her

şeye şamildir.” 55

53 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Bakara 129. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci

baskı h.1420)

54 El-Maide 3

55 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, en-Nahl 89. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi,

ikinci baskı h.1420)


30

Tarık Ebu Abdullah

Bunun için Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Ömer radıyallahu anhu’nun

kitap ehlinden ele geçirdiği bir Tevrat nüshasından okumasına sert

tepki vermiştir.

Cabir radıyallahu anhu’nun haber verdiğine göre, “Ömer bin Hattab

radıyallahu anhu Rasûlullah’a bir Tevrat nüshası getirdi ve “Ya Rasûlallah,

bu bir Tevrat nüshasıdır” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir şey

söylemedi. Sonra (Ömer radıyallahu anhu Tevrattan) okumaya başladı.

Bu esnada Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yüzü(nün rengi) değişmeye

başladı. Bunun üzerine Ebu Bekir radıyallahu anhu “Evlât acısı gö renler

seni kaybedesice! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzünü

hiç görmüyor musun?” dedi. Ömer radıyallahu anhu Rasûlullah sallallahu

aleyhi ve sellem’in yüzüne baktı ve hemen şöyle dedi: “Allah’ın gazabından,

O’nun Rasûlü’nün gazabından Allah’a sığınırım. Rab olarak

Allah’a, din olarak İslam’a, Nebi olarak Muhammed’e razı olduk.”

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Muhammed’in canı elinde olan (Allah’a) yemin olsun ki, şayet Musa sizin

için ortaya çıksaydı ve siz de beni terk ederek ona uysaydınız, doğru yoldan

sapmış olurdunuz. Şayet o sağ olsa ve peygamberliğime kavuşsaydı, ancak

bana tabi olurdu!” 56

İmam eş-Şafii rahimehullah şöyle der: “Din ehlinden birisinin başına

bir şey geldiğinde muhakkak Allah’ın kitabında ona yol gösterecek

bir delil vardır. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Elif, Lâm, Râ. Bu

Kur’an öyle büyük bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan

aydınlığa, her şeye galip ve hamda lâyık olan Allah’ın

yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” Ve şöyle buyuruyor: “Bu

kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren

bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.”

Ve şöyle buyuruyor: “Sana da Kur’an’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni

açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” Ve şöyle buyuruyor:

“İşte Biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen

kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık.

56 Hadisi bu lafızla ed-Darimi Sunen’inde tahric etmiştir (435. hadis). Aynı hadisi değişik

lafızlara İmam Ahmed Musned’inde (15195. hadis), el-Beyhaki Şuabu’l-İman’da (174. hadis),

İbn-u Ebi Şeybe Musannef ’inde (26949. hadis) ve İbn-u Ebi Âsim Sunne’sinde (50. hadis)

tahric etmişlerdir.


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 31

Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen

de insanları doğru bir yola götürüyorsun.” 57

Ve İmam İbnu’l-Kayyim rahimehullah şöyle diyor: “Kulların; ilimde,

bilimde ve dost ve düşmanlıkta durumlarını düzeltecek amellerde

ihtiyaç duyacakları her şey Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in sünneti

olan umumî risaletinde mevcuttur. Ondan başkasına kesinlikle ihtiyaç

yoktur. Muhtaç olduğumuz sadece onun getirdiğini bize ulaştıran

birisidir. Kimin kalbinde bu husus istikrar bulmamışsa onun

Rasûle imanı sağlam değildir. Bilakis mükelleflere yönelik umumî

risalet ile gönderilmiş olunmasına iman etmek nasıl vacip ise bu

hususta da umumî risalet ile gönderilmiş olunmasına iman etmek

vaciptir.

Ve nasıl ki insanlardan bir kişi dahi onun risaletinden çıkamazsa,

hak da onun getirdiği ilim ve amelden çıkmaz. Bunun için onun getirmiş

olduğu ümmet için kâfidir, onun getirdiğinden başkasına ümmetin

ihtiyacı yoktur. Ancak onu (risaleti) tanımak ve fehmetmekte

nasibi az olanların onun getirdiğinden başkasına ihtiyaç duyarlar.

Nasipsizlikleri ne kadar ise o kadar da başkasına ihtiyaç duyarlar.

Yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem semada kanatlarını çırpan her kuş

hakkında bile ümmetine ilim vermeden vefat etmemiştir. Ümmetine

helâ adabına, cima adabına, uyku, uyanıklık, oturma, yeme, içme,

binme ve inme adabına kadar her şeyi öğretmiştir. Arşı, kürsüyü,

melekleri, cenneti, cehennemi, kıyamet gününü ve o gün olacakları

sanki gözle görünecek kadar tarif etmiştir. Rableri ve mabudları olanı

onlara eksiksiz bir şekilde tarif etmiştir… Sözün özü, Rasûlullah

sallallahu aleyhi vesellem bu ümmete dünya ve ahiretin bütün hayrı ile gelmiştir.

Allah onları (ümmeti) ondan sallallahu aleyhi vesellem’den başka hiç

kimseye muhtaç bırakmamıştır. Ümmetin ondan başkasına ihtiyacı

olmadığından Allah nübüvvet müessesini onunla hatmetmiştir ve

ondan sonra kimseyi Rasûl yapmamıştır. Bu durumda onun sahip

olduğu tamamlanmış ise, kâmil olan şeriatın haricinden gelen bir

siyasete muhtaç olduğu nasıl düşünülebilir. Veya haricinden gelen

hakikate veya kıyasa veya makule muhtaç olduğu nasıl düşünebilir.

57 Er-Risale/sayfa 46-47. (Daru’l-Kutubi’l-arabi baskısı h.1425)


32

Tarık Ebu Abdullah

Kim bunu düşünürse o, insanların Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den

sonra başka bir Rasûle muhtaç olduklarını düşünen kişi gibidir.” 58

Önemli bir husus:

Ehli sünnet ve’l-cemaat fırkasının en önemli menheci esaslarından

birisi ilmin amelden önce gelmesidir. Çünkü ameli teşkil eden

irade ve kudrettir. İrade ise ilim ve istekten müteşekkildir. Kişi sahih

ilme sahip ise ve amele istekli ve muktedir ise muhakkak sahih amel

vaki olacaktır. Lakin ilmi ifsada uğrarsa kişi fasit olanı, yani hakka

muhalif olanı irade eder ve kudret ile beraber fasit amel sadır olur.

Dolayısıyla hakka münasip amel (yani sahih amel) semadan nazil

olmuş ilimden neşet eden ameldir. Lakin hakka muhalif amel (yani

masiyet) zandan ve hevadan neşet eden ameldir.

Bu, istisnasız bütün ameller için geçerlidir. İster dinin aslî meseleleri

olsun, ister dinin fer’i meseleleri olsun; amelin sahih, yani hakka

mutabık ve bunun için ilahi emre muvafık olması için sahih ilme,

yani sahabenin fehimiyle Kur’an ve Sünnete mesnet olması gerekir.

Bu, elbette ve özellikle de dinin ikinci direği olan “cihad fi sebilillah”

ameli için geçerlidir. Cihadın, gayesini dolduran, hakkı kaim kılan,

ilahi emri infaz ve himaye eden bir amel olması da ancak sahih ilme

dayanır. Lakin cihadın ilmen ifsadı amelen ifsadına ve zorunlu olarak

yeryüzünün de ifsadına ve zulmün hâkim olmasına sebep olur.

Binaen aleyh her amel umumen ve cihad fi sebilillah, hususen sahabenin

fehimiyle Kur’an ve Sünnete dayanan sahih ilme mesnet olması

lazımdır ve hedefi açık ve tavizsiz, hâkimiyeti sadece Allah Azze ve

Celle için kabul eden İslam şeriatı olması lazımdır.

İkincisi: Cihad fi sebilillah.

Allah Celle ve A’la ilim gibi cihadı da dini yeryüzüne hâkim kılmak

için, tevhidin ikamesi ve tevhid üzere cemaatin muhafazası için emretmiştir:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

58 Bedeiu’l-fevaid, cüz 3/sayfa 171-172. (El-Mektebetu’l-asriyye baskısı h.1424)


َّ

ي ِ

ّ

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 33

ُ ون َ فِ‏ ت ْ َ نة نُ‏ للِ‏ ٌ وَ‏ يَك ُ َ ون ِ الد‏

َ

ُ ْ حَ‏ تَّ‏ ل

‏ُوه

قَاتِل

تَك

“Fitne kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 59

Allah Subhanehu ve Teâlâ şirk kalkıncaya kadar, Allah’tan başka ibadet

edilen ve itaat edilen tağutlar, putlar ve yalancı ilahlar yok oluncaya

kadar ve yeryüzünde yalnız Allah Azze ve Celle’ye ibadet ve itaat edilinceye

kadar savaşı emretmiştir.

İbn-u Abbas, Katade, Mücahid, es-Suddi, er-Rabi, İbn-u Zeyd,

Ebu’l-Aliyye, el-Hasan, Mukatil ve Zeyd bin Elsem ayetteki fitneyi

şirk olarak açıklamışlardır. İbn-u Abbas radıyallahu anhuma “Din yalnız

Allah’ın oluncaya kadar” yani “Tevhid yalnız Allah’a halis kılınıncaya

kadar”, er-Rabi ve Katade “Yalnız Allah’a ibadet edilinceye

kadar”, Muhammed bin İshak “Tevhidin şirk olmaksızın yalnız

Allah’a halis kılınıp, putların atılıp terk edilinceye kadar” ile açıklamışlardır.

60

Ez-Zuhri de, Urve bin Zubeyr ve başkalarının “fitne kalkıncaya

kadar” yani “Bir Müslüman dininde fitneye maruz kalmayıncaya

kadar” olarak mana verdiklerini nakletmiştir. 61

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “Allah-u Teâlâ’nın

“Onlarla savaşın” buyruğunu nasih bir buyruk olarak görenlere göre

bu ayet, her yerde her müşriğe karşı savaşma emrini içermektedir.

Bu ayetin nasih olmadığını kabul edenlere göre ise mana, Allah-u

Teâlâ’nın haklarında “Sizinle savaşanlara… savaşın” diye buyurduğu

kimselerle savaşın, demektir. Lakin bu iki görüşten birincisi,

yani kâfirlerin savaşa başlamaları şartı olmaksızın mutlak savaşma

emri daha üstün olan görüştür. Bunun delili Allah-u Teâlâ’nın “Din

yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” buyruğudur. Ve

59 El-Bakara 193

60 Bak Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Bakara 193. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci

baskı h.1420) ve Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enfâl 38. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’nneşri

ve’t-tevzi, ikinci baskı h.1420)

61 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Enfal 38. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibetin li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci

baskı h.1420)


34

Tarık Ebu Abdullah

aleyhisselam da şöyle buyurmaktadır: “Ben insanlarla La ilahe illallah

değinceye kadar savaşmakla emrolundum.” İşte bu ayet ve

hadis savaşma sebebinin küfür olduğunu ortaya koymaktadır. Zira

Allah-u Teâlâ bu ayette “Fitne kalkıncaya kadar” diye buyurmaktadır.

Burada fitne küfür demektir. Bu halde savaşın nihai hedefi

küfrün kalmamasıdır. Bu açıkça anlaşılan bir husustur. İbn-u Abbas,

Katade, er-Rabi, es-Suddi ve başkaları şöyle derler: “Bu ayette fitne,

şirk ve ona bağlı olarak (müşriklerin) mü’minlere verdikleri eziyettir”.

62

Ebu Abdullah Muhammed eş-Şevkani rahimehullah şöyle der: ““Fitne

kalkıncaya kadar onlarla savaşın” buyruğu sona kadar, yani fitne

kalmayıncaya kadar ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar müşriklerle

savaşma emrini içeriyor. Dinin yalnız Allah’ın olması da İslam’a

girmek ve ondan başka tüm dinlerden çıkmak ile olur. Bunun için

İslam’a girmiş ve şirki tamamıyla terk etmiş olana karşı savaşmak helal

değildir.” 63

İşte Allah Subhanehu ve Teâlâ cihadı bunun için emretmiştir… İnsanları

ve cinleri yaratmış olduğu aynı gaye için… Tevhidin ikamesi için.

Tevhidin ikamesi de ulûhiyeti yalnız Allah Celle ve A’la için ispat etmek

ve O’ndan başkası için inkâr etmek olunca, Allah’tan başka ibadet

edilen ve itaat edilen tağutların, batıl dinlerinin ve kanunlarının

inkârı ve destekçilerinden ve taraftarlarından beri olmak ve onlara

düşman olmak Tevhidin tahakkuk etmesi için şart olmuştur.

İşte bu beri olmanın doruk noktası, Rahman’ın dostlarıyla, şeytanın

dostları arasında en belirgin ayırıcı unsur ve müslümanın Allah

Celle ve A’la’ya teslimiyetinin en ulvî ispatı cihad fi sebilillah’tır.

* * *

62 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara 193. ayetin tefsiri. (Dar-u alemi’l-kutub baskısı, h.1423)

63 Fethu’l-Kadir, el-Bakara 190. ayetin tefsiri. (Daru’l-Vefa, ikinci baskı h.1418)


Cihad fi Sebilillah’ın Birinci Gayesi:

Tevhidin İkamesi, Şirk ve Şirk Ehlinin İzalesi


36

Tarık Ebu Abdullah

Allah yolunda cihad, Kelime-i Tevhid La ilahe illallah’ı yüceltmek

için, kulluğu Allah Azze ve Celle’ye halis kılmak için, insanları kullara

kulluktan çıkarıp kulların Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluğa

götürmek için, İslam’dan başka bir dinin kalmaması için, Allah’tan

başka kulluk edilen ve itaat edilen putların yıkılıp köklerinin kurutulması

için emredilmiştir… İşte insanlar ve cinler bunun için yaratılmışlardır.

Bunun için İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle

der: “Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: “Fitne kalkıncaya ve din

yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” Bu böyledir; çünkü

mahlûkat bunun için yaratılmıştır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Mahlûkatın yaratılmış olduğu gayenin tahakkuk etmesi için var

olan her şey Allah katında övülmüştür ve sahibi için baki kalır. Salih

ameller işte bunlardır.” 64

Ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:

بعثت ي ن ب‏ يدي الساعة ب ‏لسيف ت ح‏ يعبد هللا وحده ل سش

يك ل

“Şeriki olmaksızın sadece Allah’a ibadet edilmesi için, kıyamet saatinden

önce ben kılıç ile gönderildim.” 65

64 El-Emru bi’l-ma’rufi ve’n-nehyu ani’l-munker/sayfa 47-48. (Vezeratu’ş-şuuni’l-islamiyye, elmemlektu’l-arabiyyetu’s-suudiyye,

birinci baskı h.1418)

65 Musnedu Ahmed, 5115. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin tahkikiyle)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 37

İşte bu gaye için “Şeriki olmaksızın sadece Allah’a ibadet edilmesi

için” tüm Rasûller ve Nebiler gelmiştir… Bunun için yedi sema ve

yedi arz yaratılmıştır… Bunun için cennet ve cehennem hazırlatılmıştır…

İşte bunun için kılıçlar kınlarından çekilmiştir… “Ki Allah

Kendisine ve Rasûllerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya

çıkarsın.”

* * *


Cihad fi Sebilillah’ın İkinci Gayesi:

İslam Birliğinin İkamesi ve Muhafazası


40

Tarık Ebu Abdullah

Yukarıda geçtiği gibi Allah Subhanehu ve Teâlâ Müslümanlara yeryüzünde

fesat ve fitne kalmayıncaya ve din Allah Azze ve Celle’ye has kılınıncaya

kadar savaşmayı emretmiştir. Bunun için ise muhakkak güç

ve kuvvete ihtiyaç vardır. Hakiki ve müessir güç ve kuvveti sağlayan

ise ancak birlik ve beraberliktir. Şu halde küfre karşı savaşmak için

İslam cemaatini oluşturmak savaş emri gibi vaciptir. Zira bir vacibin

gerçekleşmesi için gerekli olan, aynı derecede vaciptir.

Bunun için Kur’an’da savaş emri ekseriyetle cem sığasında gelmiştir.

Bu ayetlerden sadece bazıları şunlardır: “Sizinle savaşanlarla

sizde savaşın”, “Onları nerede bulursanız öldürün”, “Fitne kalkıncaya

ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın”, “Siz

de onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen

atlar hazırlayın”, Ey Nebi, mü’minleri savaşa teşvik et”, “Ağırlıklı

ve ağırlıksız olarak savaşa çıkın ve Allah yolunda mallarınız, canlarınızla

cihad edin”, “Ey iman edenler! Kâfirlerle size yakın olanlarla

savaşın”.

Birlik beraberliğin zıddı olan tefrika ve ihtilaf ise bölünmeye ve

dolayısıyla gücün gitmesine sebep olur. Bunun için Allah Azze ve Celle

mü’minlere ve özellikle mücahidlere ihtilafı nehyetmiştir. Allah Subhanehu

ve Teâlâ şöyle buyuruyor:


ي

نَ‏

ب ي

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 41

ُ ْ تُفْ‏ لِحُ‏ ونَ‏

‏َّك

‏َاث ُ ‏ْبُتوا وَ‏ اذ ُ رُ‏ وا الل ي ً ا لَعَ‏ ل

‏َقِ‏ تُ‏ ْ ي‏ فِ‏ ئَ‏ ة

ي‏ يُّ‏ َ ا الَّذِ‏ نَ‏ آمَ‏ نُ‏ وا َ إِذا ل

‏َذ ي ُ ك ُ وا إِنَّ‏ الل

‏ُوا وَ‏ ت

‏َت

َّ َ وَ‏ رَ‏ سُ‏ ول تَن ُ ‏َعوا ف

وَ‏ أَطِ‏ يعُ‏ وا الل

مَ‏ عَ‏ الصَّ‏ ا‏

َ َّ

َّ َ َ ك ثِ‏

ً ف ْ ك

ُ ْ وَ‏ اصْ‏ ِ ب‏

َ ْ ف َ شل ْ َ ه بَ‏ رِ‏

ِ ِ

َ از

َ

َ ُ وَ‏ ل

َ أَ‏

“Ey iman edenler! Bir topluluk ile karşılaşırsanız sebat edin, Allah’ı

çokça zikredin ki felah bulasınız. Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Birbirinizle

çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider. Bir de sabredin.

Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” 66

Ayetin tefsirinde Ebu Bekr İbnu’l-Arabi rahimehullah şöyle der: “Allah

ve Rasûlü’ne itaat edin.” Bu tavsiye kendisiyle nusretin var olduğu

aslın ta kendisidir… Hak bununla belli olur… Kalp bununla

selamete erer ve bedenin amelleri bununla istikamet bulur. Bunun

için kişi bütün amellerinde emirlere ve yasaklara itaat etme durumundadır.

Zira Müslümanlar sayılarıyla değil, amelleriyle savaşırlar

ve askeri imkânlarıyla değil, inançlarıyla savaşırlar. Böylece Allah

Müslüman topluluklara nice fetihler ihsan etmiştir ve kılıçların süsleri

ancak galibiyet ardından galibiyetler olmuştur.” Ve sonra şöyle

devam ediyor: “Kalpler bir şey üzere birleşirse varlığı kararlı olur ve

işler yolunda gider. Lakin kalbin beraberliği koparsa eğer, idrakte

acizleşir ve duygular kabul etmekte körelir. Birlik, nefis için huzur ve

sükûnettir. Kalp için kuvvettir. Fakat ihtilaf onu zayıflatır, duyguları

çoğaltır ve böylece istenilenden geride kalır ve hedef kaçar. Bu hal

O’nun şu kavlidir: “Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız

ve gücünüz gider.”” 67

İmam İbn-i Cerir et-Taberi rahimehullah da şöyle der: ““Birbirinizle

çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider.” İhtilaf

etmeyin, sonra ayrılığa düşersiniz ve kalpleriniz birbirinizden ayrılır,

zayıf düşer; korkaklaşırsınız ve gücünüz gider, cesaretiniz kırılır ve

aranız açılır.” 68

66 El-Enfâl 45-46

67 Ahkâmu’l-Kur’an , İbnu’l-Arabi, el-Enfâl’indeki meseleler bölümü. (El-Mektebetu’ş-şamile)

68 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Enfâl 46. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı

h.1420)


ف

42

Tarık Ebu Abdullah

Evet, ihtilaflar ve tartışmalar kalplerin ayrılmasına sebep olur.

Kalpler ayrılınca bedenler de ayrılacaktır; çünkü bedende zuhur

eden, kalbin taşıdığından başkası değildir. Ve Allah Azze ve Celle’nin şu

kavli tahakkuk eder:

ْ أَرْ‏ ضِ‏ وَ‏ ف ‏َسَ‏ ٌ اد َ ك بِ‏ ي ٌ

ِ ي ال

ْ تَف عَ‏ ل ‏ُوهُ‏ ت ُ ‏َك نْ‏ فِ‏ ت ْ َ ن ٌ ة

َّ

إِل

“Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve fesad olur.” 69

İmam İbn-i Cerir rahimehullah ayette geçen “bunu yapmazsanız”

kavli hakkında şöyle der: “Size emrettiğim, dinde yardımlaşmayı ve

destek vermeyi yapmazsanız yeryüzünde fitne olacaktır.” 70

Yani Müslümanların kalpleri birbirinden koparsa ve dolayısıyla

sevgi, dostluk ve İslam cemaatinin vahdeti bozulursa yeryüzünde

fitne olacaktır. Müslümanlar fırka fırka olduklarından dolayı, devlet

ve güç sahibi olmamalarından daha büyük bir fitne var mıdır? Hâlbuki

cihad fitneyi yeryüzünden kaldırmak için emredilmiştir. Ebu

Bekir et-Tartuşi el-Maliki rahimehullah ne de doğru söylemiştir: “Zaferin

başı birliktir ve hezimetin başı ayrılıktır.” 71 İhtilaflar ve çekişmeler

kalplerin ayrılmasına ve dolayısıyla Müslümanlar arasında sevginin

ve merhametin kalkmasına sebep olur. Fakat insanları bir araya

getiren, onları bir bütün yapan, birbirlerine kenetleyen sevgidir. Bu

özellikle mücahidler için geçerlidir. Zira cihad fi sebilillah, velâ ve

berânın… Allah için sevmenin ve Allah için buğz etmenin zirvesinden

başka nedir? Bir mücahid en değerli varlığını… canını Allah

Azze ve Celle için satmamış mıdır? Allah Azze ve Celle’yi kendi canından çok

sevmese bunu yapabilir mi? O’na canı pahasına kavuşmayı arzulamasa

bunu yapabilir mi? Bu sorunun cevabı muhakkak, hayır olmalı.

O zaman Allah Celle ve A’la’yı sevenler ve O’nun sevgisini arzulayanlar

Allah’ın şu sözüne kulak versinler:

69 El-Enfâl 73

70 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, el-Enfâl 73. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı

h.1420)

71 Siracu’l-muluk/sayfa 151. (El-Mektebetu’ş-şamile)


ي

ف

َّ

‏َت

ج

ب

ب

ب

ت ‏َت

ف

ب

َ

َّ

َّ

إ ِ

ي

ْ

َ نَّ‏ ُ أَ‏ مْ‏ بُ‏ نْيَ‏ انٌ‏ مَ‏ رْ‏ صُ‏ وصٌ‏

ِ ي سَ‏ بِ‏ يلِ‏ ِ صَ‏ فًّ‏ ا ك

‏ُون َ

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 43

ُ بُّ‏ الَّذِ‏ نَ‏ يُق َ اتِل

َّ َ ي ِ

إِنَّ‏ الل

“Gerçek şu ki, Allah Kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bina gibi saf

bağlayarak savaşanları sever.” 72

İmam İbn-i Cerir rahimehullah der ki: “Allah-u Teâlâ “Eğer Allah’a en

sevimli amellerin neler olduğunu bilseydik ölünceye kadar o amelleri

işlerdik” diyenlere şöyle diyor: “Gerçek şu ki” ey kavim “Allah

Kendi yolunda savaşanları sever” onlar O’nun davet ettiği, yolunda

ve dininde “saf bağlayarak”, yani saflarda yerlerini alarak, Allah’ın

düşmanlarına karşı savaşırlar. Ve “sanki onlar birbirilerine kenetlenmiş

bir bina gibidirler”, yani onlar Allah yolunda saflara dizilmiş

halde savaşırlar ve bu halleriyle taşları sıkı bir şekilde sıraya koyulmuş

ve böylece daha sağlam ve daha mükemmel olmuş bir sete benzerler

ki, hiçbir şey onu geçemez.” 73

Bunun için Allah Subhanehu ve Teâlâ rızasına nail olan ordusunu bu

özellikleriyle tanıtıyor:

َ َّ َ وَ‏ رَ‏ سُ‏ ول

‏َوْ‏ مً‏ ا ْ يُؤ مِ‏ ن ِ وَ‏ الْيَ‏ وْ‏ مِ‏ ْ آ ال خِ‏ رِ‏ يُوَ‏ ُّ ادون مَ‏ نْ‏ حَ‏ اد

‏ُو‏

‏َئِ‏ ك ِ ي قُل

‏ُول

‏ُوا َ آ‏ ءَ‏ ه ‏َوْ‏ أ ‏َبْ‏ َ ناءَ‏ ه ‏َوْ‏ ْ إِخ وَ‏ نَ‏ ُ ا‏ مْ‏ أَوْ‏ ع تَ‏ ُ مْ‏ أ

ك

ٍ مِ‏ ن ُ وَ‏ ْ يُد خِ‏ ل ‏ُهُ‏ مْ‏ جَ‏ ن جْ‏ رِ‏ ي مِ‏ نْ‏ ِ ‏َا ال

‏َيَّد

ال ي َ انَ‏ وَ‏ أ

‏َئِ‏ َ ك حِ‏ ْ ز بُ‏ الل إِنَّ‏ حِ‏ ْ ز بَ‏

‏ُول

خ نَ‏ فِ‏ ي‏ ‏َا رَ‏ ض ص نْ‏ ‏ُمْ‏ وَ‏ رَ‏ ضُ‏ وا ع

َ ُ وَ‏ لَوْ‏

ِ ِ مُ‏

ْ أَ‏ نْ‏ َ ارُ‏

َّ الل

َ َ ك َ ت بَ‏

تَ‏ ْ

ِ أَل

َ شِ‏ ي َ

َّ اتٍ‏

َ ْ ن ُ ه أ

ْ ُ فْ‏ لِحُ‏ ونَ‏

ُ ُ ال

الل ِ ه

ُ َ ون ِ ‏لل

ُ ْ أ

ُ ْ أ

ُ ْ ُ ‏وح ْ ه

َ ه

َّ ُ َ ع‏

َ الل

ِ ي

َ

ِ ُ د ق ل

َ ن

ِ

َ الِدِ‏

Allah’a ve ahiret gününe inan hiçbir kavmin, Allah ve Rasûlü’ne karşı

çıkana sevgi beslediklerini göremezsin. İster bunlar babaları veya oğulları

veya kardeşleri veya soydaşları olsalar bile. İşte bunlar (Allah’ın) kalplerine

imanı yazmış olduğu ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş olduğu

kimselerdir. Hem de onları orada ebediyen kalıcılar olmak üzere altından

72 Es-Saff 4

73 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, es-Saff 4. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı

h.1420)


44

Tarık Ebu Abdullah

ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah da onlardan razı olmuştur. Onlar

da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın hizbidir. Haberiniz olsun,

muhakkak ki Allah’ın hizbi felah bulanların ta kendisidir.” 74

Böyle birbirlerine kenetlenmiş bir İslam birliğini bozmak ve geçmek

mümkün olmaz… Böyle bir İslam birliği karşısında hiçbir fesad

duramaz… Böyle bir İslam birliğini ilerlemekten hiçbir küfür ordusu

engelleyemez! 75

Ümmetin vahdeti İslam’ın zaferi için elzem olduğundan ötürü,

ümmetin birliğini bozan her şeye karşı cihad etmek meşru kılınmıştır…

Ümmetin birliğini bozan müslüman bile olsa. Evet, müslümanın

canını korumak muhakkak ki dinin en ulvi gayelerindendir.

Lakin İslam birliğinin bozulması yeryüzünde dinin bozulmasına sebep

olur. Dinin korunması ise canın korunmasına mukaddemdir. Şu

halde daha büyük zararı def etmek için ve İslam toplumunun maslahatını

korumak için birliği bozan müslüman da olsa, öldürülmesi

mubah kılınmıştır. Zira toplumun maslahatını korumak ferdin maslahatını

korumaktan evvel gelir.

Mesela buna, meşru halife varken kendisini halife ilan edeni ve

tabilerini veya İslam topluluğunu ifsad edenleri veya meşru halifeye

karşı kıyam eden bağileri veya yol kesenleri örnek verebiliriz. Bunların

her birinde muhakkak tafsilat vardır 76 . Bunları halledecek yer de

74 El-Mucadele 22

75 Lakin sevgi; insaf ve merhametten yoksun, hususi ve zannî maslahatların muhafazası ve

müdafaası için kurulmuş suni birlikler, örümceğin ördüğü ağdan başkasını ev edinmiş

değiller. “Hâlbuki evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi.”

76 Verilen misaller İslam’dan çıkaracak, dinin aslını nakzedecek bir masiyet irtikâp etmemişlerse

doğrudur. Lakin dinin aslını nakzedecek masiyetleri varsa savaş riddet ehline karşı savaş

olur. Bu durumda cihadın gayesi küfrün izale edilmesi ve kelimetullahın en yüce kılınması

olur. Ama makbul bir tevil ile veya dünyalık bir gaye için şer’î idareye karşı çıkan, imama

itaatten elini çeken, bunun için toplanan ve devlet idaresine karşı koyabilecek bir güç

oluşturan fırkaya karşı savaş, bağilere karşı savaş olur. Bu durumda savaşın gayesi sebep

oldukları fitneyi engellemek ve itaatten çıkmış fırkayı tekrar itaat altına sokmak olur. İslam

toplumunun güvenliğini bozan, yol kesen ve halkın canına, ırzına ve malına haksız yere

el uzatan haramilere karşı savaşın gayesi ise Müslümanlardan eziyetlerini def etmek için

olur. Aynı zamanda mürted, zimmî veya aslî kâfirler iseler cihadın gayesi, küfrün izalesi

ve kelimetullahın en yüce kılınması için olur. Son olarak da bazı fertler, az veya çok, şer’î

nasslarda terkin haramlığı veya amelin haramlığı sabit olan bazı fiilleri –kendilerine helal


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 45

burası değildir; fakat burada bizim için önemli olan, bunların kanlarını

mubah kılan küfürleri değil, ıslah olmadıkları halde, fitne ve

fesada sebep olmaları ve İslam birliğini bozmalarıdır. Ulema bunlara

karşı savaşı cihad fi sebilillah’tan addetmiştir. 77

Hâlbuki burada savaşın gayesi hiç şüphe yok ki şirkin izalesi değildir;

lakin şirke karşı savaşan ve tevhidi ve şeriatı ikame eden İslam

cemaatinin korunmasıdır. Burada savaşın gayesi yok etmek değil, bilakis

tekrar itaate girmelerini sağlamak ve böylece İslam toplumunda

tekrar yerlerini almalarını sağlamaktır.

Aynı sebebe binaen fasık da olsa, zalim de olsa, müslüman emire

karşı kıyama geçmek caiz olmaz; çünkü birliğin bozulmasıyla daha

büyük bir zarar meydana gelecektir. Bu durum, emirin fıskı veya zulmü

kendisiyle sınırlı ise böyledir. Küfür derecesine ulaşmamış bid’at

sahibi, uyuşturucu kullanan veya İslam ordusunun akıttığı kanıyla

hak ettiği ganimetleri kendi menfaati için çalan facir emir gibi. Böylesinin

zararı İslam toplumuna ve cihada değilse, aldığı kararlar ve

verdiği emirler tebaasının maslahatına zarar vermiyorsa, yapılması

gereken hikmet ile ve uygun bir üslûp ile iyiliği emretmek ve kötülüğü

nehyetmek, nasihat etmek, kötülüklerini reddetmek ve ona terk

etmek ve Allah ve Rasûlü’ne itaat üzere sabretmektir. Bu Ehl’i-sünnet

ve’l-Cemaat’in asıllarından sayılmıştır: Salih veya facir olsun, her

kabul etmemekle ve başkalarına da zarar vermemekle beraber- işlediklerinde savaş, Allah’ın

haklarını korumak ve münkeri inkâr etme babından meşru olur. Mesela namazı terk etmek,

Ramazan’da oruç tutmamak, içki içmek, faizle alış veriş yapmak veya şer’an emredilmiş

şekilde örtünmemek gibi.

77 Dinde savaşın meşru kılındığı her durumun cihad fi sebilillah olup olmadığı ulema arasında

ihtilaflıdır. Bu ihtilafın sebebi cihad fi sebilillah’ın tarifine dayanıyor. Bazıları cihadı “kâfirlere

karşı ve kelimetullahın en yüce olması için savaşmak” olarak tarif ederler. Bu tarife göre

müslümanlara karşı meşru kılınmış savaşlar cihad ıstılahına girmez; çünkü cihad kâfire karşı

emredilmiştir. Lakin bazı âlimler bağilere karşı savaşı da cihaddan saymışlardır ve cihad

fi sebilillah’ı “kâfirlere ve bağilere karşı savaşmakta cuhd etmektir” olarak tarif etmişlerdir.

Bağiler ise Müslümandır. Buna göre Müslümanlara karşı meşru olan savaş halleri de cihad

fi sebilillah ıstılahına dâhildir. Bu görüşü destekleyen nakli deliller çoktur. Ayrıca cihad

fi sebilillah’ın gayesi de bu görüşe delildir. Çünkü tarif, bir şeyin hakikatini sınırlayandır.

Bir şeyin hakikati de muhakkak gayesine uygundur. Nitekim cihad fi sebilillah’ın gayesi

tecrid edildiğinde, gayenin şer’î ahkâmı hâkim kılmak olduğu belli oluyor (bu ileride

açıklanacaktır). Şer’î ahkâmın hâkim kılınması ise dinde savaşın meşru kılındığı –ister kâfire

karşı ister Müslümana karşı- bütün hallerin ortak niteliğidir.


46

Tarık Ebu Abdullah

meşru emire ma’rufta itaat etmek, ona karşı çıkmamak ve onunla

beraber cihad etmek. 78

İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah Moğollara karşı savaşla

ilgili verdiği fetvasında facir emir ile beraber savaşın hükmünü

şöyle belirtir: “Onlarla (Moğollarla), (şer’an) istenildiği gibi olan bir

emir savaşacak olursa… Bu Allah’ın rızasına vesile olur, kelimesinin

yücelmesi, dininin uygulanması ve Rasûlü’ne itaat olur. Ama aralarında

liderlik için savaşan veya bazı işlerde müslümanlara haksızlık

etmek gibi fücur işleyen ve niyeti bozuk olanlar varsa ve bu kişilerle

birlikte Moğollarla savaşı terk etmenin dine zararı, savaşmaktan daha

büyük ise, iki zarardan hafif olan tercih edilir ve bu kişilerin yanında

düşmana karşı savaşılması gerekir. Zira bu, İslam’ın gözetilmesi

gereken esaslarındandır. Bunun için salih veya facir olan bir emirin

yanında savaşa katılmak Ehl’i-sünnet ve’l-Cemaat’in asıllarındandır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in bildirdiği gibi, şüphesiz Allah-u Teâlâ

bu dini facir adamla ve (hidayetten) nasipsiz topluluklarla da destekler.

Çünkü sadece facir yöneticilerle veya çoğu facir olan askerlerle

beraber savaşmaktan başka seçenek olmazsa, ancak şu iki durumdan

birisi söz konusudur: Ya onlarla beraber savaşa çıkılmayacak. Bu din

ve dünya için zararı onlardan daha büyük olan düşmanın ülkeyi işgal

etmesine sebep olur. Ya da facir emirle beraber savaşa gidilir ve

iki kötüden daha kötüsü önlenmiş olur ve tümü olmasa da, İslam

ahkâmının çoğu bu şekilde ikame edilmiş olur. Böyle bir durumda

ve benzeri bütün durumlarda vacip olan budur. Nitekim raşid halifelerden

sonra yapılan savaşların çoğu ancak bu sıfatta vaki olmuştur.”

Ve aynı yerde rahimehullah şöyle devam eder: “Eğer kişi emir sahipleri

kıyamet gününe kadar devam ettirecekleri cihad hususunda

78 Facir imama itaat emri ve kıyam nehyi ile alakalı tafsilat inşallah aşağıda gelecektir. Aslında

facir imama itaat mevzusuyla facir imam ile beraber cihad etme mevzularını birbirinden

ayırmak daha doğru olur. Çünkü ikincisindeki genişlik ilkinden daha büyüktür. Aşağıda

geleceği gibi, günah ve kötülük sahibi imama karşı silahlı kıyamın cevazı ehli sünnet

içerisinde tartışılmıştır. Mutlak cevaz verenler, mutlak nehyedenler ve kayıtlı cevaz verenler

olmuştur. Lakin facir imamla beraber cihad etme mevzusuna gelince, bir türünde ihtilaflar

söz konusudur. O da baği bir fırkanın facir imama karşı kıyama geçmiş olması halidir. Ama

dinden irtidat etmiş bir fırkaya karşı veya aslî kâfirlere karşı facir imamla beraber cihad etme

mevzusu ehli sünnet arasında icma ile vaciptir.


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 47

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in emrini ve işledikleri zulümlerinde

zalimlere destek vermenin yasaklanmasını kavradıysa, o zaman kişi

şunu anlamış olur: Katıksız İslam vasat yolun ta kendisidir… Bu da

cihad edilmeyi hak edene karşı cihad etmenin ta kendisidir… Sorulanların

durumunda olduğu gibi. Böylelerine karşı İslam’ı daha iyi

olan her emir ve her taifeyle beraber cihad edilir. Zira böylelerine

karşı cihad edilmesi elzemdir ve başka bir şekilde cihad etmek de

mümkün değildir. Böyle bir durumda birlikte savaştığı taifenin masiyetlerine

katılmaktan ictinap eder ve Allah-u Teâlâ’ya itaat olan

şeylerde onlara itaat eder, Allah-u Teâlâ’ya isyan olan şeylerde ise onlara

itaat etmez. Zira Allah-u Teâlâ’ya isyan olan şeylerde kula itaat

yoktur. Geçmişte ve günümüzde bu ümmetin salihlerinin izledikleri

yol bu olmuştur. Her mükellefin üzerine vacip olan da budur. Bu yol,

cehaletlerinden gelen fasit bir takva taşıyan Haruriler 79 ile salih olmasalar

dahi mutlak manada yöneticilerin hepsine itaati vacip gören

Mürcie ve benzerlerinin yolu arasında vasat olan yoldur.” 80

Ve Ebu Muhammed Abdullah İbn-i Kudame rahimehullah şöyle der:

“Salih veya facir olsun, herkesle beraber savaşa çıkılır. Yani bütün

imamlar ile beraber savaşa çıkılır. Ebu Abdullah’a (yani İmam Ahmed

rahimehullah’a) “Ben savaşıp da Abbasoğullarının ganimetlerini

artırmam” diyen kişi hakkında görüşü sorulunca şöyle der: “Subhanallah,

bunlar kötü insanlardır. Cihaddan geri kalan ve alıkoyan

cahil kişilerdir. Onlara “Herkes sizin gibi savaşmayacak olursa, o

zaman kim savaşacak? Savaşmazsa, İslam yok olmaz mı? Bu durumda

Rumlar (kâfirler) neler yapar?” diye sormak lazım. Ebu Davud

senediyle Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan şöyle rivayet etti: Rasûlullah

sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “İyi veya kötü olsun, her imam ile

beraber cihad etmeniz vaciptir.” Ve yine senediyle Enes radıyallahu anhu’dan

şöyle rivayet etti: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Üç şey imanın aslındandır: Allah’tan başka ilah yoktur diyen kişiye

saldırmamak. Günahları sebebi ile onu tekfir etmeyiz, bir ameli

sebebiyle onu İslam’dan çıkarmayız; beni Allah gönderdikten beri,

ümmetin son ferdi Deccal’a karşı savaşıncaya kadar cihadın devam

79 Yani hariciler

80 Mecmuatu’l-fetava, cüz 28/sayfa 276-277. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)


48

Tarık Ebu Abdullah

etmesi ve kadere iman etmek.” Ayrıca fücur sahibi ile beraber cihad

etmemek, cihadın kesilmesine, kâfirlerin Müslümanlara hâkim olup

onları yok etmesine ve küfür sözünün üstün olmasına sebep olur.

Bunda ise büyük bir fesat vardır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Allah,

insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı, yeryüzü muhakkak

fesada uğrardı.”” 81

Fakat Müslüman emirin zulmü ve fıskı İslam halkının ifsadına ve

dolayısıyla toplumun bozulup, ihtilafların baş göstermesine ve halk

için din, can ve mal emniyetinin kalkmasına sebep olursa veya küfre

karşı cihad etmeyi iptal eder ve kâfirlerle Müslümanların genel maslahatına

zarar verecek antlaşmalar yapar ise, o zaman bazı âlimler

itaati terk etmeyi ve kıyam etmeyi caiz görmüşlerdir.

Veya bir emir beceriksizliğinden dolayı mücahidlerin gereksiz

tehlikeye atılmasına sebep olursa veya mücahidlere ihanet ettiği, yüz

üstü bıraktığı, gizlice düşman ile mücahidlerin aleyhine antlaşmalar

yaptığı malûm olursa, işte o zaman böylesi ile beraber cihad etmek

82 83

doğru olmaz.

81 El-Muğni, cüz 10/sayfa 365. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1405)

82 El-Muğni, cüz 10/sayfa 366. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1405)

83 İslam’da yönetime karşı silahlı kıyamın hangi durumlarda caiz olduğu hususu, çok konuşulan,

çok karıştırılan ve çokça telbis yapılan mühim muasır mevzulardandır. Evvela şunu açık ifade

etmek lazım ki, hali hazırda İslam toprakları üzerinde mevcut tüm idareler, irtikâp ettikleri

çeşitli küfürler sebebiyle İslam dışı ve kıyamın vacip olduğu yönetimlerdir. Özellikle bazı

devlet yanlısı İslamist ve telefi çevreler bu hususta çok toz toprak kaldırarak Müslümanların

sahih nazarını bozmak istiyorlar. Bu çabaların üzerine su dökmek için ve bahsin bütünlüğünü

sağlamak için bu mevzunun biraz daha açılması doğru olacaktır.

İtaatin vacip ve kıyamın caiz olmadığı emirin nebevi tarifi.

- İmam Müslim rahimehullah’ın Sahih’inde Yahya bin Husayn yoluyla tahric ettiği hadiste

ninesi Ummu’l-Husayn şöyle diyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’în veda haccında

şöyle hutbe okuduğunu işittim: “Üzerinize emir tayin edilen köle de olsa Allah’ın kitabıyla

sizi yönetiyorsa onu işitin ve ona itaat edin.” (4864. hadis)

Ve İmam et-Taberani rahimehullah Mucemu’l-Kebir’inde aynı hadisi şu lafızla tahric

etmiştir: “İşitin ve itaat edin! Üzerinize emir olarak tayin edilen sizi Allah’ın kitabıyla

yöneten bir köle de olsa.”(20892. hadis)

Ve İmam Ahmed rahimehullah Müsned’inde hadisi şu lafızla tahric ediyor: “Ey insanlar

Allah’tan korkun ve işitin ve itaat edin! Üzerinize emir olarak tayin edilen Habeşi ve

muceddeun olan bir köle de olsa. Aranızda Allah Azze ve Celle’nin kitabını kaim kıldığı

sürece onu (işitin ve itaat edin)!” (16700. hadis)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 49

-İmam et-Taberani Mucemu’l-Kebir’inde Ukbe bin Amir radıyallahu anhu yoluyla tahric

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Sizin için en hayırlı

ve en şerli yöneticilerinizi haber vereyim mi? Dediler ki: “Tabii ki evet, ey Allah’ın Rasûlü”.

Dedi ki: “Sizin için en hayırlıları sizin onu sevdiğiniz ve onun da sizi sevdiğidir; sizin

onun için Allah’a dua ettiğiniz ve onun da sizin için Allah’a dua ettiğidir. Sizin için

en şerli olanlar ise sizin ona buğz ettiğiniz ve onun da sizi buğz ettiğidir; ona beddua

ettiğiniz ve onun da size beddua ettiğidir.” Dediler ki: “Bunlara karşı savaşmayacak mıyız,

ey Allah’ın Rasûlü?” Dedi ki: “Hayır! Oruç tuttukları ve namaz kıldıkları sürece onları

bırakın!”(14225. hadis)

-İmam Buhari rahimehullah’ın Sahih’inde Ubade bin Samit radiyallahu anhu yoluyla tahric

ettiği hadiste şöyle diyor: “Nebi sallallahu aleyhi vesellem bizi çağırdı ve biz de kendisine

bey’at ettik. Biz den aldığı sözde şunlar vardı: İyi günümüzde ve kötü günümüzde, zorlukta ve

kolaylıkta işitip itaat etmek üzere beyat ettik. Ve emirlerimize itaat etmek ve onlara karşı gelmemek

üzere bey'at ettik. Ancak emirin açık bir küfrünü görürseniz, onun küfrü hakkında

yanınızda Al lah'ın kitabından bir burhan olması hâli müstesnadır." (6532. hadis)

Ve İmam İbn-u Hibban rahimehullah’ın rivayet ettiği yolda Rasûlullah sallallahu aleyhi

vesellem şöyle buyuruyor: ““Ey Ubade!” Dedi ki: “Buyur. Emrine amadeyim.” Buyurdu ki:

“Kolaylıkta, zorlukta, kötü günlerinde ve başkaları sana tercih edildiğinde, malını yeseler

de ve sırtını dövseler de, sen yine de işitip ve itaat et. Ancak Allah’a karşı bevah (umumen

yayılmış) masiyet olma hali müstesnadır.” (4566. hadis)

Ve İmam Ahmed rahimehullah’ın rivayetinde şöyle buyuruyor: “Sana bevah (açık ve

yaygın hale gelmiş) bir günah emretmedikleri sürece… işit ve itaat et!” (22786. hadis)

-İmam Müslim rahimehullah’ın Sahih’inde İbn-u Ömer radıyallahu anhuma yoluyla tahric

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Müslüman kişiye düşen,

hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeylerde işitip itaat etmesidir. Bir masiyet ile emrolunması

hali müstesna. Muhakkak ki masiyet ile emrolunduğunda işitmek de yoktur, itaat etmek

de yoktur.” (4869. hadis)

Nasslarda görüldüğü gibi, emire itaat emri ve kıyam nehyi mutlak değildir. Bilakis kayıtlarla

takyit edilmiştir. Emire itaat emri mutlak gelen bütün nasslar, bu nasslarda varit olan

kayıtlarla takyit edilmesi gerekir. Zira mutlak, mukayyede hamledilir.

Bu kayıtları şöyle toparlayabiliriz:

• İslam dairesinden çıkaracak söz, fiil veya itikat sahibi olmaması. (Ancak emirin açık

bir küfrünü görürseniz)

Allah’ın kitabıyla yönetmesi. Yani Kur’an ve Sünnet ile hükmetmesi. (Allah’ın kitabıyla

sizi yönetiyorsa)

• Dini kaim kılması. Dinî şiarları muhafaza etmesi ve en üstün kılması. (Aranızda Allah

Azze ve Celle’nin kitabını kaim kıldığı sürece)

• Namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde daimi olması. (Oruç tuttukları ve namaz kıldıkları

sürece onları bırakın)

• Masiyet emretmemesi. (Muhakkak ki masiyet ile emrolunduğunda işitmek de

yoktur, itaat etmek de yoktur)

• Masiyetin zahir olmasına imkân vermemesi. (Ancak Allah’a karşı bevah (umumen

yayılmış) masiyet olma hali müstesnadır) (Sana bevah (açık ve yaygın hale gelmiş)

bir günah emretmedikleri sürece)

Bu kayıtlardan herhangi birini ihlal ettiği takdirde imama itaat emri düşer ve kıyam etmek

caiz olur. Çünkü böyle davranarak imam, İslam’a iltizam etmekten çıkmıştır ve itaat ve nusret

hakkı sakıt olmuştur.


50

Tarık Ebu Abdullah

Yukarıda zikri geçen kayıtlardan sadece üçüncü, dördüncü ve beşinci kayıtta aşağıda gelen

tafsilata ihtiyaç vardır:

1. İmam, dinin aslını koruduğu sürece ve dinin şiarlarını gücü nispetinde muhafaza ettiği

durumda bid’at sahibi olsa da itaatinden çıkılmaz. Ancak bid’atı açık şirk veya küfür

mertebesindeyse kıyam vacip olur. Açık olmayıp tevile kabil ise kudret ve racih maslahat

halinde kıyam caiz olur. Açık olmayıp tevile kabil ise ve tebaayı sahip olduğu bid’ata

davet ediyor veya icbar ediyorsa kudret halinde kıyam vacip olur.

2. İmamın büyük veya küçük günahlar işlemesi halinde, bunları helal görmediği ve sadece

şahsında sınırlı olup, tebaaya geçmediği sürece ona itaat emri düşmez. Lakin helal

görürse küfründen ötürü imamlığı düşer ve kıyam etmek vacip olur. Helal görmemekle

beraber halkı belirli masiyetlere teşvik eder veya işlemeyi kolaylaştırır veya cezalandırmayı

kaldırırsa kudret halinde kıyam etmek vacip olur.

3. İmamın emrettiği masiyetler münferit kaldığı sürece ve kat’iyet ile haram kılınmış

olanlardan olmadığı sürece ve dinin aslını bozmadığı sürece umumî itaat emri düşmez.

Lakin kişinin hususen emredilmiş olan masiyete itaat etmesi caiz değildir. Bilakis inkâr

etmesi vaciptir ve muktedir ise ıslah etmesi gerekir.

4. İmamın zulüm etmesi halinde, zulmü sadece bazı muayyen şahıslara veya muayyen

fırkalara yönelik ise ve tahammül edecek bir seviyede kalırsa, zulmünü inkâr ve kudret

dâhilinde ıslah etmekle beraber, umumî itaatinden çıkmak caiz olmaz. Lakin zulmüne

iştirak etmek de caiz olmaz. Bilakis kıtal dışında münasip yollarla zulmünü def etmek

gerekir. Lakin zulmü haksız yere masum canların ve malların telef olmasını sağlıyorsa,

zulmünü def etmek için gerekirse kıtal caiz olur.

Mevzuda böyle bir tafsilata gidilmesi zaruridir. Çünkü nebevî nasslarda imama itaat emri

de varittir, kıyam etme de varittir. Nasslar arasında ceme gitmek, hadis ehlinin menhecine

göre mümkün olduğu kadar vaciptir. Zira cemi terk edip, nassların kimisini alıp kimisini terk

etmek teşri kılınmış ahkâmın bazısının atıl kılınmasına sebep olur. Yukarıda imama itaat

emri mutlak gelen hadisleri takyit eden rivayetler geçti. Bu rivayetleri daha da çok tefsir eden

rivayetlerden bazıları da şunlardır:

- İmam Müslim rahimehullah’ın Avf bin Malik el-Eşcai radiyallahu anhu’dan rivayet ettiği

hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Dikkat edin! Bir kimseye

biri vali olur da onu Allah'a masıyet olan bir şey yaparken görürse, yaptığı masiyeti

kerih görsün! Ama itaatten çı kmasın!” (Sahih-u Müslim, 4911. hadis)

- İmam Buhari rahimehullah’ın İbn-u Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ettiği hadiste

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Kim emirinden hoşlanmadığı bir

şey görürse sabretsin. Zira şüphe yok ki sultanın itaatinden bir karış çıkan cahiliye

ölümü üzere ölmüştür.” (Sahihu’l-Buhari, 6530. hadis)

- İmam Müslim rahimehullah’ın Huzeyfe bin Yemen radıyallahu anhuma’dan rivayet ettiği

hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona şöyle buyuruyor: “Emire işit ve itaat et!

Sırtını da dövse ve malını da alsa… işit ve itaat et!” (Sahih-u Müslim, 4891. hadis)

Bu rivayetlerde imamın facir de olsa itaatinden çıkılmaması yönünde açık bir emir vardır.

Bununla beraber İmam Müslim rahimehullah’ın İbn-u Mes’ud radıyallahu anhu’dan rivayet

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem facir imamlara karşı kıyamı iman ile nitelemiştir

ve teşvik etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Benden

önceki ümmetlere gönderilen her bir Nebinin muhakkak ümmetinden havarileri ve sünnetine

tâbi olan, emrine uyan ashabı olmuştur. Sonra onların ardından, yapmadıklarını

söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım kötü nesiller ortaya çıkmıştır. İşte

kim bunlara karşı eliyle cihad ederse mü’mindir. Kim onlara karşı diliyle cihad ederse

o da mü’mindir. Kim onlara karşı kalbiyle cihad ederse o da mü’mindir, Amma bunun


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 51

ötesinde imandan bir hardal danesi de yoktur.” (Sahih-u Müslim, 188. hadis)

Bir de buna ilk çağlarda sahabenin ve tabiin imamlarından birçoğunun fâcir imamlara

karşı kıyam ettikleri de eklenirse varit hadislerin yukarıda geçtiği tafsilat üzere cem edilmesi

zorunlu oluyor.

İmam Ebu Ömer İbn-u Abdi’l-Berr rahimehullah şöyle diyor: “”(Yönetmeye) ehil olanlara

karşı gelmemek üzere bey’at ettik” sözün manasında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir:

Ehil olanlar adalet, doğruluk, fazilet ve din ve bu değerleri ikame edebilecek güce sahip olanlardır.

İşte bunlara karşı gelmek caiz değildir; çünkü (yönetmeye) ehil kişilerdir. Ama kötülük,

fısk ve zulüm sahibi olanlar buna ehil değildirler. Buna Allah Azze ve Celle’nin şu kavlini

delil getirmişlerdir: “Rabbi ona “Ben seni insanlara imam yapacağım” buyurdu. İbrahim

“zürriyetimden de yap” dedi. Rabbi ona “Zalimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.”

(el-Bakara, 124). Selef-i Salih’ten bir taife ve onlara bu hususta tabi olan bazı fazilet sahibi

kişiler, kariler ve Medine ve Irak ehli bazı âlimler bu görüşe varmışlardır. Ve buna binaen

İbn-u Zubeyr ve Hüseyin, Yezid’e karşı kıyam etmişlerdir ve Irak’ın en hayırlıları ve âlimleri

Haccac’a karşı kıyam etmişlerdir ve bunun için Medine ehli Ümeyye oğullarını çıkarıp onlara

karşı kıyam etmiştir ve Harra vakası olmuştur.” (El-İstizkar, 5. cüz/16. sayfa. Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye,

birinci baskı h.1421)

Ve Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah hak ehlinin kıyama muktedir olduğu

takdirde ve galip gelmeyi de zannediyorsa facir ve zalim idareye karşı ayaklanmasını ma’rufu

emretme ve münkeri nehyetme hükmüne dâhil ederek vacip görüyor ve şöyle diyor: “Bu

Ali bin Ebi Talip radıyallahu anhu ve onunla beraber olan bütün sahabenin görüşüdür ve

mü’minlerin annesi Aişe radiyallahu anha ve Zubeyr, Talha radıyallahu anhum ve onlarla

beraber olan bütün sahabenin görüşüdür ve Muaviye, Amr, Numan bin Beşir ve onlarla beraber

olan bütün sahabenin radıyallahu anhum ecmain görüşüdür. Ve bu Abdullah bin Zubeyr,

Muhammed, Hasan bin Ali, muhacir ve ensardan diğer sahabenin ve Harra günü kıyam

edenlerin radıyallahu anhum cemian görüşüdür. Ve bu, Enes bin Malik radıyallahu anhu gibi,

fasık Haccac’a ve dostlarına karşı kıyam edenlerin görüşüdür. Ve bu, tabiinden fazilet sahibi

olanların görüşüdür: Abdurrahman bin Ebi Leyla, Said bin Cubeyr, İbn-u’l-Buhteri et-Tai,

Ata es-Sulemi el-Ezdi, Hasan el-Basri, Malik bin Dinar, Muslim bin Beşşar, Ebi’l-Havra, eş-Şabi,

Abdullah bin Ğalip, Ukbe bin Abdilğaffar, Ukbe bin Suhban, Mahan, Muttarif bin Muğire

bin Şube, Hanzala bin Abdillah, Talk bin Habib, Muttarif bin Abdillah, Nadr bin Enes, Ata

bin es-Seib, İbrahim bin Yezid et-Teymi gibilerinin ve başkalarının görüşüdür. Ve onlardan

sonra tebe-i tabiin ve sonrakilerden Abdullah bin Abdilaziz bin Abdillah bin Ömer, Abdullah

bin Ömer, Muhammed bin Aclan ve Muhammed bin Abdillah bin Hasan ile beraber kıyam

edenlerin ve Haşim bin Bişr ve İbrahim bin Abdillah ile beraber olanların görüşüdür. Ve fakihlerden

Ebu Hanife, Hasan bin Hayyiy, Şerik, Malik, eş-Şafii, Davud ve ashabının sözleri de

buna delalet etmektedir. Eskilerden ve yenilerden saydıklarımızın hepsi bunu ya fetvalarında

söz ile ifade etmişlerdir veya münker gördüklerine bilfiil kılıçlarını çekip inkâr ederek ifade

etmişlerdir.” (El-Fisalu fi’l-milel, 4. cüz/132. sayfa. Mektebetu’l-Hanci baskısı)

Hatta Hafız İbn-u Hacer rahimehullah Haricileri, yani imama karşı kıyama geçenleri iki

kısma ayırır ve ilk kısımda Harici fırkasını değerlendirir ve ikinci kısım olarak itikadî bir

gayeyle değil idareyi kast edenler olarak değerlendirir ve şöyle der: “Bu kısım da yine iki

kısma ayrılır: Bir kısım valilerin kötülüklerinden ve nebevî sünneti terk ettiklerinden ötürü

din için öfkelenmiş ve idareye karşı çıkmış olanlardır. Bunlar Hak ehli olanlardır. Huseyn

bin Ali, Harre’de Medine ehli ve Haccac’a karşı savaşa çıkan kurra bunlardandır. Diğer kısım

ise, bir şüphenin varlığı veya yokluğu ile olsun, sadece idare için karşı çıkanlardır. İşte bunlar

bağilerdir.” (Fethu’l-Bari, 12. cüz/286. sayfa. Daru’l-Marife baskısı h.1379)


52

Tarık Ebu Abdullah

Pekâlâ, facir emire karşı kıyam sünnette var ise ve sahabe ve tabiin ve onlara güzellikte

tabi olanlar da bunu yapmışlar ise, o zaman bazı âlimlerin bunun hilafına ehli sünnete nispet

ettikleri kıyam nehyini nasıl değerlendirmek lazım, diye sorulabilir. Hatta bazı âlimler bu

hususta varit olan nehyi icma olarak veya ehli sünnetin asıllarından biri olarak aktarırlar. Bu

soruya iki cevap vermek mümkündür:

Birinci cevap: Adil olmayan günah ve kötülük sahibi imama karşı kıyam etmek ilkler

arasında ihtilaflı bir meseleydi. Bunu destekleyenler de vardı, kabul etmeyenler de vardı. Zira

savaş her zaman meşakkattir. Seleften bazıları bazı muayyen vakalarda savaşın Müslümanlar

için bir maslahat olmadığını görerek kıyamı men edip sabrı emretmişlerdir. Mesela İbn-i

Ömer radıyallahu anhuma’nın Yezid’e karşı kıyamı değil sabrı emrettiği gibi. Lakin bunu

yaparken şeriatta sabit olan bir hükmü haber vermek için yapmamışlardır; bilakis vakıada

içtihat etmişlerdir. Başkaları da din için öfkelenmişlerdir ve maslahatı savaşta görmüşlerdir.

Abdullah bin Zubeyr ve Hüseyin bin Ali radıyallahu anhum gibi. Binaenaleyh, bu hususta

iddia edilen icma veya cumhurun ittifakı ilk asırlardan sonra varit olmuştur ve bundan sonra

ehli sünnetin asıllarından birisi olarak kabul edilmeye başlanılmıştır. Hatta facir emre karşı

kıyamın cevazı mutlak olarak sadece Mutezile, Harici ve Zeydiyye fırkalarına nispet edilmeye

başlanılmıştır. Hâlbuki günah ve kötülük sahibi imama karşı kıyamın cevazı ehli sünnetin

menhecinde de vardır, tabii ki mutlak değil, ama mezkûr tafsilatıyla.

Kadı İyad şöyle der: Ebu Bekir bin Mücahid bu hususta (kıyamın nehyedilmiş olma

hususunda) icmanın var olduğunu iddia etmiştir. Lakin bazıları onun bu iddiasını Hüseyin’in,

İbn-u Zubeyr’in ve Medine ehlinin Ümeyye oğullarına karşı kıyam etmelerini ve ilk çağda

tabiinden büyük bir topluluğun İbnu’l-Eşas ile beraber Haccac’a karşı kıyam etmelerini delil

göstererek reddetmişlerdir… Ve şöyle denildi: Bu ihtilaf ilkler arasında vardı; lakin daha

sonra kıyamın caiz olmayışında icma hâsıl olmuştur. Allah-u Â’lem.” (Şerh-u Sahih-i Müslim,

6. cüz/473. sayfa. Dar-u İbnu’l-Heysem, birinci baskı m.2003)

İkinci cevap: Ulema itaati mutlak kabul etmedikleri gibi kıyam nehyini de mutlak kabul

etmemişlerdir. Bilakis yukarıda zikri geçen tafsilata gitmişlerdir. Buna misaller şunlardır:

- Ebu Zekeriyya En-Nevevi rahimehullah Müslim şerhinde Kadı İyad rahimehullah’ın şu

sözlerini nakleder: “Kâfirden imam olmayacağı hususunda ulema icma etmiştir. Ayrıca imam

olduktan sonra kâfir olursa da imamlığının düşmesi hususunda icma etmişlerdir. Aynısı,

namazları ve namaza davet etmeyi terk ederse söz konusudur. Cumhur ulemaya göre bid’at

sahibi olmasında da durum böyledir. Bazı Basralılar ise şöyle demişlerdir: Bid’at sahibinin

imamlığı, tevil ettiğinden ötürü geçerlidir. Kadı İyad şöyle demiştir: Eğer imamda bir küfür

veya bid’at vaki olursa veya şeriatı değiştirirse velayetten çıkar ve ona itaat emri düşer. Müslümanların

gücü yetiyorsa ona karşı kıyam etmeleri ve imamlıktan alıp yerine adil bir imam

getirmeleri vacip olur. Bunu yapmaya müslümanların arasından sadece bir grup muktedir

ise, o halde onların üzerine kâfiri uzaklaştırmak vacip olur. Eğer imam bid’at sahibiyse kıyam

etmek vacip olmaz, sadece ona karşı muktedir olacaklarını düşünüyorlarsa hali müstesna.

Lakin bundan acizseler üzerlerine vacip olmaz. Bu durumda Müslüman dinini kurtarsın ve

imamın egemen olduğu topraklardan başka yerlere hicret etsin.” (Şerh-u Sahih-i Müslim, 6.

cüz/472,473. sayfalar. Dar-u İbnu’l-Heysem, birinci baskı m.2003)

- Ebu’l-Abbas el-Kastaleni rahimehullah es-Sefakisi rahimehullah’ın şu sözlerini nakleder:

“Küfre veya bid’ate davet etmesi durumunda halifeye karşı kıyam edilmesi hususunda (ulema)

icma etmişlerdir.” (İrşadu’s-Sari, 10. cüz/217. sayfa. Matbaatu’l-Kubra el-Emiriyye, yedinci

baskı h.1323)

- Fasık imam hakkında ise en-Nevevi rahimehullah Kadı Iyad rahimehullah’tan şöyle

nakleder:

“Dedi ki: “Bir fasığın imam olarak tayın edilmesi geçersizdir. Halife olduktan sonra fasıklığı

vaki olursa, bazıları fitne ve savaşa sebep olmayacaksa imamlıktan alınması vacip olur derler.


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 53

Ehli sünnet fakihlerin, muhaddislerin ve kelamcıların cumhuru ise şöyle der: İmamlıktan

fısk, zulüm ve bazı hakları atıl kılması sebebiyle azledilmez. Bunun sebebiyle onu imamlıktan

almak ve ona karşı kıyam etmek caiz olmaz. Bilakis bu hususta varit olan hadislere binaen

onu uyarıp korkutmak vacip olur. Kadı İyad şöyle der: Ebu Bekir bin Mücahid bu hususta

icmanın var olduğunu iddia etmiştir. Lakin bazıları onun bu iddiasını Hasan’ın, İbn-u

Zubeyr’in ve Medine ehlinin Ümeyye oğullarına karşı kıyam etmelerini ve ilk çağda tabiinden

büyük bir topluluğun İbnu’l-Eşas ile beraber Haccac’a karşı kıyam etmelerini delil göstererek

reddetmişlerdir. Bu görüşün sahipleri karşı gelinmeyecek emir sahiplerini adil imamlar

olarak açıklamışlardır. Cumhur ise Haccac’a karşı kıyamın sebebini onun mücerret fıskında

değil, şeriatı değiştirmesinde ve küfrü izhar etmesinde görmüşlerdir. Kadı şöyle der: Ve şöyle

denildi: Bu ihtilaf ilkler arasında vardı; lakin daha sonra kıyamın caiz olmayışında icma hâsıl

olmuştur. Allah-u Â’lem.” (Şerh-u Sahih-i Müslim, 6. cüz/472,473. sayfalar. Dar-u İbnu’l-Heysem,

birinci baskı m.2003)

- Zeynudin el-Munavi rahimehullah “Muhakkak Allah bu dini facir kişiyle de güçlendirir”

hadisini şerh ederken şöyle der: “İslam topraklarını himaye eden günahkâr bir imamın

veya sultanın dinde tamamıyla faydasız olduğunu söylemek ve ona karşı çıkmaya ve imamlıktan

alınmasına cevaz verilmesi düşünülemez. Çünkü Allah onunla dinini güçlendirmektedir.

Kötülüğü ise kendi nefsinedir. Bunun için ona sabredip ve masiyet haricinde ona itaat etmek

vaciptir… Facir ile kastedilen, eğer kişi hakikaten Müslüman ise fasık olandır. Veya kâfir ise

münafık olandır.” (Feyzu’l-Kadir, 2. cüz/329. sayfa. Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye. Birinci baskı

h.1415)

- Muhammed Aliş rahimehullah Halil rahimehullah’ın “Bağiler imama muhalefet eden

fırkadır” sözünü şerh ederken şöyle der: “Yani (imamın) Allah’a masiyeti olmamasıyla beraber

itaatinden çıkmıştır…” İbn-u Arafe şöyle demiştir: “Bağilik, imamlığı sabit olana Allah’a

masiyeti olmamasıyla beraber itaat etmekten imtina etmektir.” Ve “Adalet sahibinin onlarla

savaşma hakkı vardır” sözünü şöyle şerh eder: “Yani adalet sahibi imam.” Sehnun şöyle

demiştir: Eğer imam adalet sahibi değilse ve kıyam eden adalet sahibiyse, o zaman kıyam

edenle beraber (adalet sahibi olmayan) imama karşı çıkmak Allah-u Teâlâ’nın dinini üstün

kılmak için vacip olur. Ve eğer kıyam eden de imam gibi adalet sahibi değilse (ikisinden

birine yardım etme hususunda) tevakkuf edebilirsin. Ancak canını veya malını kast ederse, o

halde onları ondan müdafaa et… İbn-u Arafe şöyle demiştir: İmamın elinden gücünü almak

için kıyam eden hakkında es-Sıkıliyyu şöyle demiştir: İsa, İbnu’l-Kasim’den İmam Malik’in

radıyallahu anhum şöyle dediğini rivayet etmiştir: “(İmam) Ömer bin Abdilaziz gibiyse insanların

onu müdafaa etmeleri ve onunla beraber savaşmaları vacip olur. Lakin değilse vacip

olmaz. Onu ve ondan istenileni bırak. Allah, bir zalimden diğer bir zalimle intikam alır. Sonra

da ikisinden intikam alır.” (Menhu’l-Celil, 4. cüz/456. sayfa. Mektebetu’n-Necah baskısı)

- Hafız İbn-u Hacer rahimehullah şöyle der: “İbnu’t-Tin Davudî’nin şöyle dediğini nakletmiştir:

Ulemanın kötülük sahibi emirler hakkında görüşleri şudur: Fitne çıkmadan ve zulüm

olmadan imamlıktan alınmaları mümkünse vacip olur. Eğer mümkün değilse sabretmek

vacip olur.” Ve zorla imam olmuş olan için İbn-u Hacer rahimehullah şöyle der: “Zorla üstün

gelmiş olan sultana itaatin vacip oluşunda, onunla beraber cihad etmenin ve ona itaat etmenin

ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu hususunda fukeha icma etmiştir. Nitekim böyle

davranmakla kanın akması engellenmiş ve halkın huzuru korunmuş olur.” (Fethu’l-bari, 13.

cüz/7,8. sayfalar. Daru’l-Marife baskısı h.1379)

- Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah şöyle der: “Kureyşten olan imama karşı

daha hayırlı veya misli veya daha düşük (kureyşten birisi) kıyam ettiği takdirde daha evvel

zikrettiklerimize binaen hepsine karşı (imamla beraber) savaşılır, (imamın) günah ve kötülük

sahibi olması hali müstesna. Eğer (kureyşli imam) günah ve kötülük sahibi birisi ise ve kıyam

eden (kureyşli) onun misli veya daha düşüğü ise, bu halde (imamla beraber) kıyam edene


54

Tarık Ebu Abdullah

Bu hususu burada getirmemin sebebi şudur: Cihad ehli kardeşlerimizin

bazıları saldırı cihadı ile savunma cihadı arasındaki farkı dikkate

almayarak, savunma cihadında meşru olan genişliği, saldırı cihadının

gayesiyle daraltıyorlar ve böylece imamların yukarıda geçen

kötülemelerine muhatap oluyorlar. İslam Devleti’nin kaim olduğu,

karşı savaşılır, zira kıyam eden daha çok münker sahibidir. Lakin kıyam eden daha adil ise, o

zaman kıyam edenle beraber savaşmak vacip olur; çünkü bu durumda münker olan değiştirilmiş

olur. Lakin kureyşten olmayan günah ve kötülük sahibi olanlardan hiç birisiyle beraber

savaşmak helal değildir; çünkü hepsi münker sahibidir. Ancak biri diğerlerinden daha az günah

ve kötülük sahibiyse, bu halde onunla beraber daha çok günah ve kötülük sahibi olanlara

karşı savaşılır.” (El-Muhalla, 1536. sayfa. Beytu’l-Efkari’d-devliyye baskısı)

BAHSİN HULASASI:

Ulema itaatinden çıkılması caiz olmayan facir imam tabirini üç tür kişi için kullanmıştır:

Bir: Fasıklığını gerektiren bazı günahları işleyen imam.

İki: Tebasına zulmeden ve haklarını ihlal eden imam.

Üç: Güç kullanarak zorla imam olan.

Fakat açık bir şekilde İslam’dan çıkaran küfürlerden bir küfrü irtikâp edenleri veya İslam

ahalisini ve topraklarını düşmanlardan muhafaza etmeyenleri veya ilahi hükümleri atıl kılanları,

asla itaati vacip facir imam tabirine dâhil etmemişlerdir. Bunun dışında İslam’ının sabit

olmasıyla beraber kötülüğü sadece kendi nefsine olmayıp umuma zarar verdiği takdirde ve

tahammül sınırını aştığında kıyamın gerekliliğini tartışmışlardır. Bazıları bu durumda facir

imamın bekası alınmasından daha zararlı olduğu takdirde ve kıyam edenler için galibiyet

yüksek ihtimal olduğu takdirde kıyamı meşru görmüşlerdir. Hatta yukarıda geçtiği gibi İbn-u

Hacer rahimehullah böyle davrananları Hak ehli olarak tabir etmiştir.

İmam Ebu’l-Abbas İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle diyor: “Allah’ın kitabında ve

Rasûlü’nün Sünnetinde sabit olan asıl şudur: Şeriattan ve sünnetten çıkanlara karşı savaş ile

muayyen bir imamın itaatinden çıkanlara karşı savaş arasında fark vardır. İlkini Nebi sallallahu

aleyhi vesellem emretmiştir, lakin ikincisini emreden nass yoktur.” (Mecmuatu’l-fetava, 4.

cüz/276. sayfa. Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)

Bir tenbih:

Özellikle şu zamanda Türkiye, Filistin veya Mısır gibi bazı ülkelerde bulunan islamist

yönetimlerin İslam’ı ve onlarla muamelatın cevazı ve mahiyeti tartışılmaktadır. Bu bahse

başlarken de söylediğim gibi bizim bu yönetimlerin kâfir ve tağut oluşunda zerre kadar

şüphemiz yoktur. Lakin, bu konuda şüphesi olup bu islamist yönetimleri oylarıyla destekleyenlere

veya şüphesi olmayıp küfürlerini ikrar eden lakin bunda bir maslahatı iddia edenlere

veya bazı nizami gerekçelerle bu islamist yönetimleri oylarıyla destekleyenlere şunu söylemek

isterim: Bu yönetimlerin İslam’ını tartışmaya açıp bu batılı bazı nassları tahrif ederek ispat

etmeye çalışsanız da bu islamist yönetimlerin ilahi ahkâmı en azından atıl kılan facir yönetimler

olduğunu inkâr edemezsiniz. Bu ise onların itaatinden çıkıp, onlara karşı kıyam edip

onları yönetimden alıp yerine ilahi ahkâm ile yönetenleri getirmek için yeterli bir sebeptir.

Hâlbuki bu islamist yönetimler ilahi ahkâmı atıl kılmak değil tebdil etmiştir. Bu ise icma ile

küfürdür. Binaen aleyh bu islamist yönetimlere -sizin iddianıza göre Müslüman olsalar bileoy

kullanarak destek vermek kati surette haramdır. Bilakis her müslümanın üzerine vacip

olan Allah’tan korkmak ve bu yönetimlere herhangi bir şekilde destek mahiyeti içeren fiil ve

sözlerden içtinap edip Allah ve Rasûlü’nün şeriatıyla hükmeden bir yönetimi ikame etmek

için çalışmaktır.


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 55

sınırlarının mahfuz olduğu yerlerde kıtalın gayesi saldırgan kâfiri

def etmek değil, Tevhidin İslam diyarının sınır boylarının arkalarına

götürmek olduğunda, gaye insanları ve yeryüzünü şirkten temizleme

olduğunda, cihad farzı ayn değil farzı kifaye oluğunda, elbette cihad

gayesinin katıksız ehl’i-sünnet ve’l-cemaat olması aranmalıdır. Lakin

kâfir düşman, askerlerini evimizin kapısından bir emir mesafesinde

yığmışsa; saldırıp, dinimizi, canımızı ve ırzımızı kast ediyorsa bid’at

ehli olsalar da düşmana karşı cihad sancağını taşıyan yalnız onlar

olduğu için, beraber düşmanı def etmek Ehl’i-sünnet ve’l-cemaat

menhecinin ta kendisidir. Zira İslam Dini’nin yeryüzünde muhafızları

Ehl’i-sünnet ve’l-cemaattir. İslam Dini’ni korumak ancak bid’at

ehli emir 84 ve tebaalarıyla veya facir emir ve tebaalarıyla mümkünse,

bu halde bu yapılmalı, aksi takdirde eli kanlı kâfirler güçlenecek, İslam’ın

hükümleri tümüyle atıl kılınacak ve en azından mücahidleri

barındıracak kadar bir İslam’a sahip olan beldeler de kâfirlerin eline

geçecek ve dolayısıyla küfre karşı evrensel cihad cephesi zarar görecek,

belki bazı bölgelerde sona bile erecek. 85

Evet, meselede asıl olan, kıble ehline mensup, fakat heva ve bid’at

ehli olan fırka ve taifelerle yardımlaşmamaktır.

84 Bahsettiğim bid’at ehli, kıbleye mensup Müslüman fırkalardır. Bid’atları büyük şirk veya küfür

olanları kast etmiyorum.

85 Mürted veya aslî kâfirlere karşı savaşan büyük cemaatin bid’at veya günahlara bulaşmış olduğu

durumlarda hak ehline düşen, küfre karşı vahdeti koruyup ve Allah’a masiyet olan şeyler

dışında itaatten çıkmamaktır. Ama aynı zamanda bu bid’at taifesi içinde hakkı ikame etmek

de hak ehlinin üzerine vaciptir. “Ümmetimden bir taife hakkı kaim kılmakta daim olacaktır”

hadisindeki taife için Ali bin Medini rahimehullah “Onlar hadis ashabıdır” demiştir ve

İmam Ahmed rahimehullah “Bu taife hadis ehlinden başka kimler olabilir bilmem” demiştir.

Bunun için ulema bu hususta varit olan nasslara bakarak cemaat kavramını iki ana manada

değerlendirmişlerdir: Birincisi, meşru imamın etrafında toplanan topluluk ve ikincisi, hak

üzere olan ve hakkı her daim kaim kılan topluluk. Bu iki cemaat, bazen aynı toplulukta

birleşmiş olabilir; mesela Raşit halifeler döneminde olduğu gibi. Ve bazen birbirinden ayrı

olur; Mesela meşru imamın bid’ate veya masiyete bulaşmış olması gibi. Bu durumda, birinci

manada cemaate hak ehli demek elbette mümkün değildir. Zira haktan sapmış, bid’at veya

masiyet irtikap etmiştir. Lakin facir imamın itaat ve nusret hakkını ıskat edecek sebep

de bulunmadığı sürece ikinci manadaki cemaat, yani Hak ehli icma ile birinci manadaki

cemaatin dâhilinde yer alması gerekir ve kıyam dışı münasip yollarla cemaatte hakkın zahir

olması için cuhd etmesi gerekir. Özellikle büyük cemaat mürtedlere veya aslî kâfirlere karşı

savaşmaktaysa, Hak ehlinin icmasıyla cemaate dâhil olmalı ve cemaat dâhilinde hakkı ikame

etmekle beraber Allah’a masiyet dışı şeylerde itaat ve nusretten geri durmaması gerekir.


ي

ي

ف

ي

ب

56

Tarık Ebu Abdullah

Allah Subhanehu ve Teâlâ buyuruyor ki:

وَ‏ دُّ‏ وا مَ‏ ا

ً

ُ ْ َ خ بَ‏ ال

‏َك

ُ ْ َ أ ْ كَ‏ ُ قَد

أْلُون

َ

َ

ُ ْ ل

ُ ونِك

ي‏ يُّ‏ َ ا الَّذِ‏ نَ‏ آمَ‏ نُ‏

عَ‏ نِ‏ تُّ‏ ْ ْ قَد بَ‏ َ د تِ‏ ال

َ

وا ل

‏ْبَ‏ غ

‏َان ً ‏َة مِ‏ نْ‏ د

َّ تَت خِ‏ ُ ذوا بِ‏ ط

تُ‏ خْ‏ ِ ي صُ‏ ُ د ورُ‏ ه

‏َف ‏ْوَ‏ اهِ‏ هِ‏ مْ‏ وَ‏ مَ‏ ا

َ اءُ‏ مِ‏ نْ‏ أ

ال َ تِ‏ إِنْ‏ ك تُ‏ ْ تَعْ‏ قِ‏ لُونَ‏

ُ ُ

‏َك

ْ بَ‏ َّ يَّنا ل

ُ ْ ن‏

ْ آ

ْ ض

َ أَ‏

“Ey iman edenler, kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar halinizi

bozmaktan hiç geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Onların

kinleri ağızlarından taşıp çıkmıştır. Göğüslerinde gizledikleri ise daha

büyüktür. Şayet düşünürseniz, işte size ayetlerimizi açıkladık.” 86

Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah şöyle der: “Allah-u Teâlâ bu

ayette mü’minlere; kâfirlerden, Yahudilerden ve heva ehli olanlardan

içli dışlı kimseler, yakın kimseler edinmeyi, görüşlerini almayı

ve işlerini kendilerine havale etmeyi yasaklamıştır. Şöyle denilmiştir:

“Senin izlediğin yola ve dinine muhalif olan hiçbir kimse ile karşılıklı

konuşmaman gerekir.” Şair der ki: “Sen kişiye dair sorma. Onun arkadaşını

sor. Çünkü her bir arkadaş, beraber olduğu kimseye uyar.”

Ebu Davud Sünen’inde Ebu Hureyre’den Nebi sallallahu aleyhi vesellem’in

şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kişi, arkadaşının dini üzeredir. O

bakımdan, sizden herhangi bir kimse kiminle arkadaşlık ettiğine

bir baksın.”

Ve İbn-u Mes’ud’un da şöyle dediğini nakleder: “Siz, insanları

kardeş edindikleri kimselerle değerlendirin.” Daha sonra Allah-u

Teâlâ, yakın ilişki kurmayı neden ve hangi husustan dolayı yasakladığını

şöyle açıklamaktadır: “Onlar halinizi bozmaktan hiç geri

kalmazlar.” Yani onlar sizin halinizin bozulması için ellerinden gelen

her şeyi yaparlar. Bu da şu demektir: Onlar zahiren sizinle savaşmıyor

olsalar dahi size hileler, tuzaklar kurmakta, sizi aldatmak

uğrunda ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemezler. Ebu Umame

Rasûlallah sallallahu aleyhi vesellem’in Allah-u Teâlâ’nın “Ey iman edenler,

86 Âl-i İmran 118


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 57

kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar halinizi bozmaktan

hiç geri kalmazlar” buyruğu hakkında, “Onlar Haricilerdir”

dediğini rivayet etmiştir. 87 .” 88

Müfessirlerin çoğu ayette geçen sırdaşı; müşrikler, münafıklar ve

kitap ehli olarak açıklamışlardır. Lakin ayetin kastettiklerini sadece

bunlarla sınırlamanın bir dayanağı yoktur. Dolayısıyla Allame Şihabuddin

el-Alusi rahimehullah ayetle alakalı şöyle der: “Nüzul sebebi özel

olsa da hüküm geneldir. Muhakkak ki muhalifi veli edinmekte fitne

ve fesada olasılık vardır. Bunun için sırdaşın, haricilerle tefsir edildiği

olmuştur.” 89

Hal bu iken, mağrip diyarı Ehli sünnet âlimleri hicri üçüncü

asırda Ebu Yezid el-Harici’nin kaldırdığı cihad sancağı altında kâfir

Ubeydi Devleti’ne karşı cihad etmekte hemfikir olmuşlardır. Kadı

İyaz rahimehullah Ehli sünnet ulemasının o zamanki icmasını şöyle anlatıyor:

“Ebu Abdullah Muhammed el-Maliki’nin hikâye ettiğine göre,

beraberinde (Beni Ubeyde karşı savaşa) çıkanlar şunlardı: Ebu’l-Fazl

el-Memsi, Rabi bin Süleyman el-Kettan, Ebu’l-Arab bin Temim, Ebu

İshak es-Sibai, Ebu Abdulmelik bin Mirvan bin Mansur ez-Zahid,

Ebu Hafs Ömer bin Muhammed el-Ğassel, Abdullah bin Muhammed

eş-Şakiki, İbrahim bin Muhammed el-Aşşau ve başkaları. Körlüğü

nedeniyle Ebu Meysera hariç, meşhur fakihlerden hiç kimse

geride kalmadı. O da silahını çekmiş, savaşa çıkmak üzere şeyhlerle

beraber insanların arasında Kiravan’da yürüyordu.” 90

Evet, Hariciler müslümanlar için fitnesi hakikaten çok büyük olan

şerli bir bid’at taifesidir. Zira müslümanları tekfir etmeyi ve akabinde

canlarını ve mallarını kendilerine helal görmeyi din edinmişlerdir.

87 Suyuti Durru’l-Mensur’da, bu hadisi İbn-u Ebi Hatim ve Tabarani ceyyid senetle tahric

ettiklerini söyler.

88 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Âl-i İmran 119. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı,

h.1423)

89 Ruhu’l-Meani fi tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve’s-sebi’l-meseni, Al’i-İmran 118. ayetin tefsiri. (Daru

İhyau’t-turasi’l-arabi baskısı)

90 Tertibu’l-Medarik ve Takribu’l-Mesalik, cüz 2/sayfa 30. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı

1418)


58

Tarık Ebu Abdullah

Fakat mağrip diyarında zamanın Ehli sünnet uleması kâfir Ubeydiler’e

karşı savaşı terk etmenin zararı, Haricilerle beraber savaşmaktan

çok daha büyük olacağını gördükleri için, bid’at ehli de olsa Ebu

Yezid el-Harici’nin sancağı altında, İslam ve İslam halkı için çok daha

şerli olan İsmaili Ubeydiler’e karşı cihad etmek için toplanmışlardı.

Aralarında en meşhurlardan birisi olan Ebu İshak es-Sibai rahimehullah

Ebu Yezid’in adamlarına işaret ederek şöyle derdi: “Bunlar kıble

ehlindendir. Onlar ise ( Ubeydiler ) kıble ehlinden değiller. Onlar

Allah’ın düşmanlarıdır. Allah bizi Ebu’l-Yezid ile onlara karşı muzaffer

kılarsa onun itaatine girmeyiz. Allah ona, adil bir imamı musallat

edip onu bizim aramızdan alacaktır. 91 ” 92

Ve Muhammed bin Ahmed es-Serahsi rahimehullah da şöyle der:

“Adalet ehlinden birisi bir harici taife ile beraber başka bir harici taifeye

karşı savaşamaz. Böyle bir savaşta ancak haricilerin konumu

güçlenecek. Zira müslümanlardan baği bir taifeyle savaşmak, tekrar

Allah’ın emri altına girmeleri için mubah kılınmıştır. Bu durumda

ise bu amaç gerçekleşmiyor; çünkü sadece haricilerin konumu güçleniyor.

Adalet ehli müslümanların haricilerle beraber harbî müşriklere

karşı savaşmalarında ise bir beis yoktur. Çünkü bu durumda küfür

fitnesini defetmek için ve İslam’ı üstün kılmak için savaşıyorlar.

Bu ise emredilmiş olan bir savaştır ve bu Allah-u Teâlâ’nın kelimesini

yüceltmektir. Daha önce geçenin aksine. O ( ilk ) durumda savaş, hak

yoldan sapmış olanı üstün kılmak içindir. Bu ( ikinci ) durumda ise

savaş, esas yolu (hak dini) ispat etmek içindir.” 93

Cihad hakkında konuştuğumuz zaman cihadın bu iki kısmını

doğru değerlendirmek elzemdir. Zira içinde bulunduğumuz zamanda

cihad, umumen savunma cihadıdır. Küfür her yerde müslümanları

91 Bid’atların dereceleri farklıdır. Her bid’at sapıklıktır ve inkârı zaruridir, fakat kimisi daha

büyüktür ve kimisi daha küçüktür. Her bir bid’at taifesiyle muamele sahip oldukları bid’ate,

şiddetine ve bid’atte ısrarlarına göre olur. Bunun için her bir bid’at taifesini burada örnek

verilen haricilere benzetmemek, her bir taifeyi kendi hallerine göre değerlendirmek lazım.

92 Tertibu’l-Medarik ve Takribu’l-Mesalik, cüz 2/sayfa 30. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, birinci baskı

1418)

93 Şerhu’s-siyeri’l-kebir, cüz 4/sayfa 251-252. (Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye baskısı)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 59

muhasara etmiş olmasına rağmen cihad sancağını yükselten müslüman

taifelerin sayısı oldukça azdır. Bu durumda gerekli olan tevhid

üzere sebat etmek, tevhidden zerre kadar taviz vermemek ve menhec

ve usûlde bid’at ehlinden 94 olsalar da sancak sahipleriyle birliği

aramak, İslam vahdetini oluşturmak, hikmet ile tevhid ve sünnetin

ikamesi ve şirk ve bid’atlerin izalesi için savaşmaktır. 95

* * *

94 Bahsettiğim bid’at ehli, kıbleye mensup Müslüman fırkalardır. Bid’atları büyük şirk veya küfür

olanları kast etmiyorum.

95 Bu cümle 73, 74, 75, 80, 82 ve 88 nolu dipnotlarda verilen ayrıntılar doğrultusunda

anlaşılmalı.


İki Gayenin Tahakkukunu

Sağlayacak Vesile:

İslam Devleti


62

Tarık Ebu Abdullah

İslam Devleti’nin ikamesi ümmetin en önemli vazifelerindendir.

Ehemmiyetine rağmen bu konuyu tehir etmemin sebebi zatında

maksut değil, maksuda vesile olduğundandır. Zatında maksut

olan insanların topyekûn İslam şeriatına boyun eğmeleri ve Müslümanların

topluca Allah Azze ve Celle’yi kulluklarında ifrat etmeleridir:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın.”

Ebu’l-Aliye rahimehullah, Allah’ın ipi, ihlâs ve tevhittir, demiştir ve Katade

ve es-Suddi rahimehumallah, Allah’ın kitabıdır, demişlerdir ve

İbn-u Mes’ud radıyallahu anhu, cemaattir, demiştir. 96 Lakin bunun tahakkuku

için güçlü, toparlayıcı ve koruyucu bir idare elzemdir. Zira bir

topluluğun idaresi iktidar sahibi bir kişide toplanmazsa, topluluğun

fertleri arasında anlaşmazlıklar ve bölünmeler kaçınılmazdır. Muhtelif

ferdî maslahatları ve toplumun maslahatlarını kendi aralarında

ve Allah Azze ve Celle’nin emriyle uyum içinde korumak için nihai söz

sahibi bir idare zaruridir. Bu zaruretten ötürü sahabe radıyallahu anhum

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatında tedfin işleriyle oyalanarak

ümmeti başsız bırakmamak için hemen toplumun imamını belirlemekte

acele etmişlerdir. Sahabe radıyallahu anhum her ne kadar şahıs hakkında

ihtilaf etmişlerse de bir imamın acilen tayin edilmesi gerektiğinde

ihtilaf etmemişlerdir ve nihayet İmam Ebu Bekir es-Sıddık

radıyallahu anhu’nun imamlığında ittifak etmişlerdir. Bu daha sonra da

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in ayak izlerinden çıkmayan beş Raşid

halifenin sünneti olmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatından

sonra üç asır (30 sene) hüküm süren nebevî hilafette en önemli

96 Bak Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, Âl-i-İmran 103. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale,

birinci baskı h.1420)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 63

husus, nebevî siyasetin korunması ve imamlığın belirlenmesi olmuştur.

Bu, onların miras aldıkları nebevî siyasetin lüzumuydu. Zira

Abdullah bin Amr radıyallahu anhu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle

buyurduğunu söyler: “Yeryüzünün herhangi bir yerinde bulunan üç kişiye,

başlarına bir emir tayin etmeden bulunmaları helal değildir.” 97 Hadis

üç ve daha fazla Müslümanın bir arada bulunduklarında aralarından

bir emir tayin etmelerin vacip olduğuna açık bir delildir. Başka

hadislerde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem üç kişi ve fazlasının sefere

çıktıklarında aralarından bir emir tayin etmelerini emrediyor. 98 Bu,

ikiden fazla Müslümanın bir ameli işlemek üzere bir araya geldiklerinde

aralarından bir emir tayin etmelerinin vacip olduğuna delildir.

Sefer emirliği seferdeki ortak maslahatın korunması ve ihtilafların

engellenmesi için emredilmişse, daha büyük maslahat taşıyan ve

daha çok ve güçlü ihtilaflara- ve ihtilafların neticesinde daha büyük

fesatlara- sebep olan yönetim, iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek

ve cihad fi sebilillah gibi ameller için emirliğin emredilmiş olması

çok daha kesindir.

Bunun için İslam uleması, imamın acilen akdedilmesini icma ile

farzı kifayettir, demişlerdir. Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle

der: “İmamı akdetmek icma ile vaciptir.” 99 Ve Muhammed eş-Şirbini

el-Hatib rahimehullah şöyle der: “İmametin (İmamu’l-Azam’ın) akdedilmesi

farzı kifayettir. Nitekim ümmet için dini ikame eden, sünneti

muzaffer kılan, mazlumun hakkını zalimden alan, herkes için tüm

hakları hikmet ile koruyan bir imamın varlığı zorunludur.” 100

Ve Ebu Abdullah İbnu’l-Ezrak el-Ğırnati rahimehullah şöyle der: “Bu

şer’î vacibin, yani imamı naspetmenin vacipliğinin hakikati, dini ve

din ile dünya siyasetini korumada Şari’yi temsil etmesine döner. Bu

97 Musnedu-Ahmed, 6647. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı, Şuayb el-Arnavuti’nin

tahkikiyle)

98 Sünen-u Ebi Davud’ta Ebu Hureyre’den (2242. hadis), Sünenu’l Beyhaki’de Ebu Said el-

Hudri’den (10131. hadis) Sahih-u İbn-i Huzeyme ve Mustedreku’l Hâkim’de Ömer’den (2541.

ve 1623. hadisler),

99 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye/sayfa 29. (Dar-u’kutubi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)

100 Muğni’l-muhtaç, cüz 4/sayfa 229. (Daru’l-Fikr baskısı)


64

Tarık Ebu Abdullah

niyabeti itibariyle hilafet ve imamlık olarak isimlendirilmiştir. Zira

mahlûkatın varlığında maksut olan dindir, yalnız dünya değil.” 101

İmam İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle der: “İslam’daki tüm vilayetlerin

(yönetim unsurlarının) gayesi, dinin tamamıyla Allah’ın olması

ve kelimetullahın en yüce olmasıdır. Zira Allah Subhanehu ve Teâlâ yaratılışı

sadece bunun için yaratmıştır ve kitapları ve Rasûlleri bununla

göndermiştir ve Rasûl ve mü’minler bunun için cihad etmişlerdir.” 102

Evet… İnsanların hakikati, yani yaratılış gayesi, Allah Celle ve

Â’la’ya ibadet etmeleridir. Dolayısıyla raiyyenin maslahatlarını korumakla

mükellef olan imamın en büyük görevi de hakikatlerine

uygun maslahatlarını korumaktır. Bu da raiyyenin dininin korunmasıdır.

Ve buna dâhil olmak üzere, Allah Azze ve Celle’nin emirlerini

Rasûllullah sallallahu aleyhi vesellem’in sünnetine uygun icra ederek dünya

siyasetlerini korumaktır.

Ümmetin, din ve dünya işlerini şer’î devlet olmadan yürütmesi

imkânsızdır. Nebevî siyaset ve Raşit halifelerin sünneti buna delildir.

Müslümanların tefrikalar ve ihtilaflardan arınmaların tek yolu

budur. Bunun için imamın naspedilmesinde ve vilayetlerin (valiliklerin)

kurulmasında ulema icma etmiştir. Bu hususta sadece harici

fırkalarından Necdetler ve mutezileden Ebu Bekr el-Asam ve el-Ğuta

muhalefet etmiştir. Böylelerinin muhalefeti ise ulemanın icmasına

zarar vermez.

“Pekâlâ, risalenin konusu olan cihadın gayeleri bağlamında bil

husus İslam Devleti cihadın gayesi olduğunu nereden çıkardın?” denilse,

derim ki:

Cihad fi sebilillah’ın umumen ve kıtalın hususen 103 tevhidin ikamesi

ve şirkin izalesi için teşrî edildiği daha önce geçmişti. Lakin

101 Bedeiu’silk fi tabaii’l-mulk, cüz 1/sayfa 71. (Vizaratu’l-İlam, İrak, birinci baskı)

102 Mecmuatu’l-fetava, cüz 28/sayfa 38. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)

103 Umumen cihad fi sebilillah kavramı dil, mal ve can ile dinin ikamesi için cuhd etmenin

üç türüne de şamildir. İmam Ahmed, Ebu Davud, en-Nesei ve başkaları Enes bin Malik

radıyallahu anhu’dan naklederek tahric ettikleri sahih hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve-


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 65

kıtal yoluyla ikamesi emrolunan tevhidi ve izalesi emrolunan şirki

daha kesin tahdit etmek ve daha açık tarif etmek mümkün değil midir

acaba? Bu sorunun cevabı: Evet, mümkündür. Allah Subhanehu ve

Teâlâ’nın “Fitne kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla

savaşın” buyruğunda fitneden kastın ulemanın ittifakıyla şirk

olduğu yukarıda geçmişti. Şu halde ayetin zahirinden anlaşılan her

türlü şirkin yokluğuna kadar savaşmakla emrolunmuş olmamızdır.

Lakin İslam hukukuna bakıldığında zimmet ehli de imamın korumakla

yükümlü olduğu raiyyedendir. İslam Devleti’nin idaresi altında

yaşayan zimmînin de Müslüman gibi canı ve malı haramdır ve

şeriatın koruması altındadır. Bununla beraber sahip olduğu dinini

zimmet akdine muhalefet etmeme şartıyla hür yaşayabilmektedir.

Yani bir Hıristiyan veya bir Yahudi şirk olan dinini İslam Devleti’nin

himayesi altında icra edebilmektedir. Şu halde mezkûr ayetteki şirk

mutlaktır, dersek zimmîlerin canları da kast edilmesi gerekirdi. Çünkü

zimmîler de şirk ehlidir. Lakin zimmîlerin can ve mallarını haksız

kast etmek birçok nassla haram kılınmıştır. O halde zimmî müşriklere

can ve mal emniyetini kazandırmış olan nedir? ... El cevap: İbadetlerinde

Allah Celle ve Â’la’ya ortak koşanlar olsalar da hâkimiyette

–velev ki cebren de olsa– Allah Subhanehu ve Teâlâ’yı ifrat etmeleri, yani

tevhidin ve şer-î ahkâmının hâkimiyetine boyun eğmeleridir. Başka

bir deyimle, tevhidin ve şeriatın mutlak hâkimiyetini ve şirkin ve

ehlinin mutlak zilletini akdeden zimmet anlaşmasını kabul etmeleri

ve boyun eğmeleridir. Lakin zimmet akdine muhalefet durumunda

asli haline, yani harbi oluşuna geri dönerler. Şu halde mezkûr ayette

savaşın gayesini hâkimiyette tevhidin ikamesi ve hâkimiyette şirkin

izalesiyle tarif etmek doğru olur.

Bunun için şunu açık söylemek lazım: Kıtal ile mahsus manasıyla

cihad fi sebilillah’ın hedefi, yalnız kâfirlerin kanını akıtmak değil

-bu her ne kadar kendi zatında büyük bir maslahat olsa da- ve saf,

tamamıyla her türlü şirkten arınmış bir dünya ve katıksız hadis ehli

bir devlet -her ne kadar bu iki hal muhakkak ki umumî cihadın hedefleri

olsa da- değildir; lakin Allah Azze ve Celle ve Rasûlü sallallahu aleyhi

sellem “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin!” demiştir. Lakin,

hususen cihada can ile cihad ederek, yani kıtal yoluyla dini ikame etmek manası ıtlak edilir.


66

Tarık Ebu Abdullah

vesellem’in tek söz sahibi oldukları bir arzdır. Yani teşriin ve tenfizin

mesnedi yalnız Kur’an ve Sünnet olduğu, emirler ve nehiyler yalnız

Kur’an ve Sünnetten okunduğu… Müslümanların hâkim oldukları

bir arzdır. Dolayısıyla cihadın hedefi, hâkimiyet ve hâkimiyetin teşekkül

ettiği İslam Devleti olmak zorundadır. İslam Devleti’ni kast

etmeyen, şeriat dışında başka idare biçimlerinin kabulüne de açık

olan cihad hareketleri istikametten sapmış, meşruiyeti olmayan dalalet

fırkalarıdır.

Bu noktada şer’î devletten ve devletle alakalı bazı mevzulardan

bahsetmek gerekecektir. Her ne kadar İslam Devleti zatında risalenin

tek konusu olmasa da özellikle zamanımızdaki ehemmiyeti açısından

en azından bazı meselelere ihtisar ile değinmek istiyorum. Bu

meseleler şunlardır:

1. Devletin tarifi ve rükünleri nedir?

2. Devlet ne ile meşruiyetini kazanır?

3. Devletin taaddüdü caiz midir?

4. Müslümanların devletle ilişkisi nedir?

1. Devletin Tarifi ve Rükünleri:

Lügatte devlet ( دول ة ) deele ( دال ) nin mastarıdır ve bir halin

dönmesi, intikal etmesi ve elden ele geçmesi manalarına gelir. Özellikle

devlet lafzı, harpte zaferin bir gruptan bir gruba intikal etmesi,

muzaffer olması manasında kullanılmıştır. Galip gelene ve üstün

olana da bundan ötürü “devlet sahibi” denilmiştir ve böylece devlet

üstünlük ve galibiyettir, denilmiştir.

Buradan intikal ederek ıstılahî manada devletin de en esasi belirtisi,

güç ve yönetmeye temkin sahibi olmak olmuştur. Devletin gücünü

ve siyadetini (egemenliğini) imam ve ona tebaiyet ile valilikler

temsil ettiği için İslam’ın ilk çağlarında siyasi nizam hilafet, emirlik,

imamlık veya sultanlık gibi siyasi nizamı devlet sahibinin zatıyla

teşhis eden isimlerle tabir edilirdi. Çünkü devletin hakikati devlet


َّ

ّ

ي

ف

ب

َّ

ّ

ي

ْ

ي

ي

ف

ي

ن

ي

ي

شْ‏

ب

ف

ن َ

َ

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 67

sahibinin siyadete temkinidir, yani güç ve şevkete sahip olmasıdır.

Bu temkini ya Müslümanların ileri gelenlerinin desteğini alarak elde

etmiştir veya zorla elde etmiştir. Her haliyle şeriatin icrasına, topluluğun

bütünlüğünü ve maslahatlarını korumaya ve düşmanları def

etmeye temkin sahibi olmalıdır. İlklerin ifadesiyle emirliğin veya

sonrakilerin tabiriyle devletin tanımında aranan en esasi sıfat da budur:

Temkin. Buna şu ayetler delildir:

ْ َ عْ‏ رُ‏ وفِ‏

‏َق ‏َامُ‏ وا الصَّ‏ ال َ وَ‏ آت ‏َوُ‏ ا الز َّ َ كة ِ ل َ وَ‏ أ ‏َمَ‏ رُ‏ وا

ْ أَرْ‏ ضِ‏ أ

ِ ي ال

نَ‏ َ وْ‏ ا عَ‏ نِ‏ ال

َ ة

ْ ُ ْ ن َ ك رِ‏

وَ‏

ْ ُ

الَّذِ‏ نَ‏ إِنْ‏ مَ‏ ك َّ َّ ناه

“Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde temkin verirsek (iktidar mevkiine

getirirsek) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar.”

104

Bu ayet-i kerimede, yeryüzünde dinin aslına ve teferruatına

ilişkin tüm hükümlerin infazı için güç ve otoritenin, yani

temkinin şart olduğuna açık işaret vardır. Bunun için âlimlerden

bazıları, “onlar” Raşit halifelerden Ebu Bekir, Ömer, Osman

ve Ali’dir, demişlerdir. Çünkü الذ‏ “onlar” bir önceki ayete

‏ُوا رَ‏ بُّ‏ َ نا الل

“Rab- “Onlar الَّذِ‏ نَ‏ ْ أُخ رِجُ‏ وا مِ‏ نْ‏ دِ‏ َ رِ‏ هِ‏ ْ بِ‏ ِ غَ‏ حَ‏ ق ٍ إِل أَن ْ ُ يَقول

bimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız

yere yurtlarından çıkarıldılar”, yani muhacirlere dönüyor, demişlerdir.

Muhacirlerin arasından da halife olmuş olan sadece dört tane

vardır; bunlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali radıyallahu anhum’durlar.

َ َ ا

ِ لَ‏

َ الصَّ‏ الِ‏ َ ْ خ َ لِف‏

نَ‏ آمَ‏ نُ‏ وا مِ‏ ن ِ لُوا

نَ‏ مِ‏ نْ‏ قَبْ‏ لِهِ‏ مْ‏ وَ‏ لَيُ‏ مَ‏ كّ‏ نَ‏ نَّ‏ ل

ِ ِ مْ‏ أَمْ‏ ً نا يَعْ‏ بُ‏ د ِ ي ل يُ‏

‏ْف

‏َئِ‏ ك

‏ُول

فَأ

ُ ْ وَ‏ ع

ْ ك

وَ‏ عَ‏ د

‏َف

اسْ‏ تَ‏ خ

َ ُ مْ‏ دِ‏ ي‏

َ اتِ‏ لَيَسْ‏ ت

نَ‏ ‏ُمُ‏ الَّذِ‏ ي ارْ‏ ت ضَ‏ َ

ِ ي ش

ِ كُ‏ ون

َ اسِ‏ ق

ْ أَرْ‏ ضِ‏ ك

نَّ‏ ‏ُمْ‏ ِ ي ال

‏َيُ‏ بَ‏ د نَّ‏ ‏ُمْ‏

َ ُ مْ‏ وَ‏ ل

ل

َ ً يْئا وَ‏ مَ‏ نْ‏ َ ك َ ف رَ‏ بَ‏ عْ‏ َ د ذَ‏ لِكَ‏

َ

ُ ونَ‏

ِ

َ

ُ ون

ُ ُ ال

َ ه

‏َّذِ‏

َّ ُ ال

َ الل

الَّذِ‏

َ وْ‏

ْ ل

مِ‏ نْ‏ بَ‏ عْ‏ دِ‏ خ

104 El-Hac 41


68

Tarık Ebu Abdullah

“Sizden iman edip salih ameller işleyenlere Allah şöyle va’d buyurdu:

Kasem olsun ki onlardan evvelkileri istihlaf ettiği (hâkim kıldığı) gibi kendilerini

de yeryüzünde muhakkak istihlaf edecek (hâkim kılacak) ve elbette

onlara kendileri için razı olduğu dinleri için temkin (icra kudreti) verecek

ve elbette onları korkularının arkasından güvene erdirecek. Hakkımda hiç

bir şeyi şerik koşmayarak hep Bana ibadet edecekler. Kim de bundan sonra

küfranda bulunursa artık onlar hep fasıklardır.” 105

Allah Subhanehu ve Teâlâ bu ayet-i kerimede yeryüzünde istihlafı (egemen

olmayı) tanımlarken İslam Dini’ni icra edebilmek için temkin

ile tanımlamıştır. Kendilerinde ve çevrelerinde tevhidi ikame ederek,

şirki izale ederek ve İslam şiarlarını zahir kılarak güvene kavuşacaklarını

va’d buyurmuştur. Lakin bunun için arza galip ve egemen olmak

(istihlaf) elzemdir.

Binaen aleyh devletin tanımında en esasi unsur, güç ve egemenliktir.

Bunun için İslam uleması Dar’ın tarifinde ve aldığı hükümde daima

egemen olan galibiyete bakmışlardır. Es-Serahsi rahimehullah şöyle

der: “Ebu Yusuf ve Muhammed’den rahimehumallah şöyle gelmiştir:

Şirk hükümlerini izhar ederlerse Darlar’ı Daru’l-harp olmuştur.

Çünkü bir yerin bize veya onlara nispet edilmesi o yerde mevcut güce

ve galibiyete göredir. Bunun için her ne yerde şirk hükümleri zahir

ise orada güç müşriklerin elindedir ve Darlar’ı da Daru’l-harp’tır. Ve

her ne yerde İslam hükümleri zahir olursa orada güç Müslümanların

elindedir.” 106

Ve Ebu Muhammed İbn-i Hazm rahimehullah şöyle der: “Dar ancak

onda galip ve hâkim (egemen) olana ve ona sahip olana nispet edilir.”

107

105 En-Nur 55

106 El-Mebsut, 10. cüz/sayfa 93. (Daru’l-Fikr, birinci baskı h.1421)

107 El-Muhalla, sayfa 2107. (Beytu’l-efkari’d-devliyye baskısı)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 69

Görüldüğü gibi bir beldede devleti oluşturan, o belde ve ahalisine

egemen olandır. Beldenin nispeti doğrudan devletedir; lakin

halkın değil. Çünkü devletin egemenliği için halkın rızası ve ihtiyarı

zorunlu değildir. Bilakis ikinci maddede görüleceği gibi devletin

inşası halkın iradesine muhalif veya muvafık veya kısmen muvafık

gerçekleşebilir. Devletin inşasında en önemli husus, siyadeti infaz

edebilecek şevkete sahip olmasıdır.

Binaen aleyh ulema İslam Devleti için üç rükün belirlemiştir:

1. Raiyye: Müslümanlardan ve zimmîlerden tekevvün eden halk.

2. Dar: Raiyyenin daimi surette ikamet ettiği muayyen bölge.

3. Siyadet (egemenlik): Nizamın masdarı Kur’an ve Sünnet, devletin

zatında müşahhas olduğu imam ve naspettiği vilayetler.

2. Devlet Nasıl Meşru Olur:

Devletin meşruiyeti Ehli sünnet ulemasının ittifakıyla üç yoldan

biriyle hâsıl olur:

Birinci yol:

Ehlu’l-halli ve’l-akd’ın imama beyat etmesi.

Bu maddede üç mesele var:

Birinci mesele: Ehlu’l-halli ve’l-akd kimdir?

Bu grup insanlar ulema arasında hepsi aynı grubu tabir eden değişik

lafızlar ile isimlendirilmişlerdir. Bazıları İhtiyar ehli, bazıları

İçtihad ehli, bazıları da Görüş ve Tedbir ehli olarak tabir etmişlerdir;

lakin ekser ulema bu kişilere Ehlu’l-halli ve’l-akd demişlerdir.

Kullanılan isimler değişik olsa da hepsi hakikatlerinde aynı olan

kişileri tarif etmişlerdir: Ehlu’l-halli ve’l-akd, insanların genel hacet

ve maslahatlarında müracaat ettikleri âlimler ve topluluğun önder

kişileridir. Yani bir topluluğun genel hacet ve maslahatlarında

görüşlerine başvurdukları, istişare ettikleri ve tevcihler sordukları


70

Tarık Ebu Abdullah

kişilerdir. Dolayısıyla Ehlu’l-halli ve’l-akd’i belirleyen muayyen bir

mevki değil, topluluğun fertlerinin teveccühüdür. İşte bundan ötürü

Ehlu’l-halli ve’l-akdın bey’at etmesiyle imamın imamlığı gerçekleşir

ve halkın, fertlerine seçilen imama bey’at etmeleri vacip olur. Çünkü

Ehlu’l-halli ve’l-akd, halkın dinî ve dünyevî işlerini tevelli ettikleri

hakiki önderleridirler. Bu kişilerin desteği ve itaatiyle imam halka

egemen olur.

Ehlu’l-halli ve’l-akdden olacak kişilerde aranan şartlar:

Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah Ehlu’l-halli ve’l-akd için aranan

muteber üç şartı şöyle sayar 108 :

1. Adalet sahibi, yani dinen müstakim olması.

2. İmamlığın muteber şartlarına icabet edeni ve imamlığa müstahak

olanı görebilecek ilim sahibi olması.

3. İmamlığa en iyi olanı seçmesini sağlayacak görüş ve hikmet

sahibi olması.

İkinci mesele: İmam olacak şahıs

hangi şartlara haiz olmalı?

Ulema Müslümanların işlerine bakacak olan genel Emire ilişkin

bazı şartlar tayin etmişlerdir. Bunların bazılarında ittifak etmişlerdir

ve bazılarında da ihtilaf etmişlerdir: 109

Bir: Müslüman olması.

İki: Mükellef olması.

Üç: Erkek olması.

108 Bak El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, sayfa 31. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)

109 Bak El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 31-32. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı

h.1415) ve El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Yala, sayfa 20. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı

h.1421)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 71

Dört: Hür olması.

Beş: Adalet sahibi olması. Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah

şöyle der: “İmamlığın bir fasık için akdedilmesinin caiz olmayışında

ümmette ihtilaf yoktur.” 110

Altı: Müçtehid olması. Ebu İshak eş-Şatibi rahimehullah şöyle der:

“İmamutu’l-Kubra, ancak şer-î ilimlerde içtihad ve fetva mertebesine

nail olmuş olan için gerçekleşeceği hususunda ulema ittifakı nakletmişlerdir”.

111

Yedi: Kifayet sahibi olması. Yani raiyyenin dinî ve dünyevî maslahatlarını

tedbir edebilmesi için siyaset ve görüş sahibi olması, düşmana

karşı cesaretli, had cezalarının infazında tavizsiz ve mazlumun

hakkını sormakta korkusuz olması ve imamlığını doğru icra etmekte

mani olacak körlük, sağırlık veya dilsizlik gibi bedensel kusur sahibi

olmaması.

Sekiz: Kureyşli olması. Bu şart nassla sabittir. Mesela İmam Ahmed

rahimehullah’ın Enes radıyallahu anhu yoluyla tahric ettiği mütevatir hadiste

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “İmamlar Kureyştendir” buyuruyor.

Ve Ehli sünnetin icmasıyla sabittir. Ebu Zekeriya en-Nevevi

rahimehullah şöyle der: “Hadisler hilafetin Kureyşe mahsus olduğuna

açık delildir. Kureyş haricinde akdedilmesi caiz değildir. Bu hususta

sahabe, tabiin ve onlardan sonrakiler arasında icma vardır.” 112 Bu

mevzuda muhalefet sadece Haricilerden, Mutezilenin ekserinden ve

bazı mürcielerden gelmiştir.

110 El-Camiu li ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Âlemi’l-kutub baskısı,

h.1423)

111 El-İtisam, 3. cüz/sayfa 42. (Mektebetu’t-Tevhid baskısı)

112 El-Minhacu Şerh-u Sahih-i Müslim, 12. cüz/sayfa 200. (Dar-u İhyai’t-turasi’l-arabi, ikinci

baskı h.1392)


72

Tarık Ebu Abdullah

Üçüncü mesele: Bey’at, Ehlu’l-halli ve’lakd’tan

kaçıyla sahih olur?

Bu mevzuda bazı meseleler var:

Birincisi: İmamlık adayı olanın imamlığının sahih olması için

Ehlu’l-halli ve’l-akdin bey’at etmesi kâfidir, topyekûn halkın değil.

Bu bey’ata ulema bey’atu’l-inikat demiştir. Bu bey’atla imamlık adayı

sahih ve meşru imam olmuştur. Ve bundan ötürü halkın her ferdine,

imama bey’at etmesi vacip olur. Bu bey’ata da ulema bey’atu’l-âmme

demiştir. Dolayısıyla halkın bey’atı (bey’atu’l-âmme) Ehlu’l-halli

ve’l-akdin bey’atına (bey’atu’l-inikat) tabidir. 113

İkincisi: Bey’atu’l-inikat için Ehlu’l-halli ve’l-akdın kaçı gerekir

mevzusunda ulema arasında ihtilaf vardır. Ehlu’l-halli ve’l-akdin icmasını

şart koşanlardan, sadece aralarından birisinin bey’at etmesini

kâfi görene kadar tüm görüşler mevcuttur. Kadı Ebu Ya’la ve İmam

İbn-i Teymiyye rahimehumallah’ın tercihlerine göre Ehlu’l-halli

ve’l-akdin cumhurunun bey’at etmesi gerekir. Lakin racih olan –Allah-u

Â’lem- güç ve temkinin hâsıl olacağı kadar sayıda birilerinin

bey’at etmesinin kâfi olmasıdır. Bu vaziyete göre bir kişi de olabilir,

azınlık da olabilir veya cumhur da olabilir. Önemli olan bey’at

edenlerin sayısıyla temkin ve şevketin hâsıl olmasıdır. İmam İbn-i

Teymiyye rahimehullah şöyle der: “Bazıları imamlığın tek kişinin bey’at

etmesiyle gerçekleşeceğini söylerler. Bu, sünnet imamların sözlerinden

değildir. Bilakis onlara göre imamlık, şevket ehlinin onaylamasıyla

gerçekleşir. Şevket ehli, imamlık adayı kişiyi imamlığı hususunda

onaylamadan evvel imam olamaz. Zira onların itaate girmeleriyle

imamlığın gayesi hâsıl olur. Çünkü muhakkak ki imamlığın gayesi

ancak kudret ve hâkimiyet ile hâsıl olur. Bunun için kişiye, kendisiyle

kudret ve hâkimiyetin hâsıl olduğu bir bey’at ile bey’at edilirse imam

olur.” 114 Genelde şevket, cumhurun itaati ve desteği ile hâsıl olur. Bu

doğrudur; lakin imamlığın geçerliliği için cumhurun bey’atının şart

113 Bak el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Ya’la, sayfa 24. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421) ve

el-Vecizu fi fıkhı’l-hilafe, sayfa 51-52. (Daru’l-ilami’l-duveli baskısı)

114 Minhacu’s-sunneti’n-nebeviyye, cüz 1/sayfa 527. (Yayın evi yok, birinci baskı h.1406)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 73

olduğunu gösteren bir delil yoktur. Ayrıca şevketin, azınlıkta hatta

tek kişide olduğu bazı beldelerde hem geçmişte hem de hazırda daima

görülmüştür.

İkinci yol:

Hazır imamın halefini ahdetmesi veya

Ehlu’l-halli ve’l-akda belirlediği adaylardan

birisini tayin etmelerini ahdetmesi.

Bu yol ile imamlığın naspedilmesi Ehli sünnet ulemasının ittifakıyla

kabul edilmiştir. Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle der:

“İmamlığın öncekinin ahdetmesiyle geçerliliğine gelince, bunun

cevazı yönünde icma var olmuştur ve ittifak ile sahihtir.” 115 Hatta

Ebu Muhammed İbn-u Hazm rahimehullah’a göre bu yol imamı belirleme

yolları içinde en iyi olanıdır. Nitekim bu ümmetin en hayırlıları

da bu yolu tercih etmişlerdir. Ebu Bekir es-Sıddık radıyallahu anhu halefi

olarak Ömer el-Faruk radıyallahu anhu’yu ahdetmiştir ve Ömer radıyallahu

anhu belirlediği altı kişinin arasından birini seçmelerini ahdetmiştir.

Hatta insanlığın en hayırlısı sallallahu aleyhi vesellem bu yolu izlemiştir ve

kendisinden sonra ümmetin başına halifesi İmam Ebu Bekir es-Sıddık

radıyallahu anhu’yu tayin etmiştir.

Elbette halef olarak tayin edilen kişinin imamlık şartlarına haiz

olması şarttır. Ayrıca racih görüşe göre Hal ve akd ehlinin de onayı

ve bey’atına muhtaçtır. 116

Üçüncü yol:

İmamın güç kullanarak galip gelmesi.

Ehli sünnet uleması silah gücüyle üstün gelen ve şeriatı icra ederek

siyasi istikrarı sağlayan imamın imamlığını sahih ve kendisine itaati

vacip görmüştür. İmam eş-Şafii rahimehullah şöyle der: “Her kim kılıçla

hilafeti ele geçirir, halife olarak adlandırılır ve insanlar da altında

115 El-Ahkamu’s-sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 39. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)

116 Bak Minhacu’s-sunneti’n-nebeviyye, cüz 1/sayfa 532-533. (Yayın evi yok, birinci baskı

h.1406)


74

Tarık Ebu Abdullah

toplanırsa o halifedir.” 117 Ve İmam Ahmed rahimehullah şöyle der: “Kim

kılıçla galip gelerek halife olursa ve Emiru’l-mü’minin ismini alırsa

Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş hiç kimseye onu imam kabul

etmeyerek gecelemesi helal değildir. İster iyi ister kötü olsun.” 118 Ve

Hafız İbn-u Hacer el-Askalani rahimehullah şöyle der: “Zorla üstün gelmiş

olan sultana itaatin vacip oluşunda, onunla beraber cihad etmenin

ve ona itaat etmenin ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu

hususunda fukeha icma etmiştir. Nitekim böyle davranmakla kanın

akması engellenmiş ve halkın huzuru korunmuş olur.” 119

Muhakkak bu yol imamlığın belirlenmesinde asıl olan yol değildir.

Ancak ilk iki yol ile imamın tayini mümkün değilse ve bir lider

silah zoruyla şeriatın infazı, halkın maslahatlarını koruyabilmek ve

onlardan zararları def edebilmek için siyasi ve askerî kudreti ve temkini

oluşturursa zaruretten kabul edilir. Zira imamlığın maksudu

olan temkin hakkında hâsıl olmuştur. Bu, özellikle fitne zamanları

ve ümmetin imamdan yoksun olduğu zamanlar için geçerlidir. Misal,

imamın vefatı veya herhangi bir sebepten ötürü imamlıktan ayrılması

akabinde imamlık iddiasında bulunan taraflar arasında fitne

çıktığında fitneyi söndürebilecek, toplumun birliğini sağlayacak ve

dini ikame edecek biri, taraflara galip gelir ve imamlığını ilan ederse

muhakkak sahih olur ve herkesin itaati vacip olur. Ebu Zekeriya

en-Nevevi rahimehullah şöyle der: “İmam ölür ve imamlık şartlarını karşılayan

birisi istihlaf edilmeden (yani imamın halefi olarak ahdedilmemesi)

ve bey’at verilmeden (yani Ehlu’l-halli ve’l-akdden bey’at

almadan) imamlığa kalkışır ve insanları gücü ve ordusuyla itaate

zorlarsa Müslümanların bütünlüğünün sağlanması için hilafeti geçerli

olur.” 120 Veyahut zamanımızda olduğu gibi imamın aslen olmadığı

ve Ehlu’l-halli ve’l-akdi teşkil eden âlim ve emirler ihtilaflar içinde

olduğu ve bir imamda bir türlü ittifak edemedikleri bir vakada,

ümmetin dinî ve dünyevî maslahatlarını korumak, Tevhidi ve şeriatı

kaim kılmak için imamlığa ehil birisi ortaya çıkar ve Müslümanlara

117 El-Vecizu fi fıkhı’l-hilafe, sayfa 60. (Daru’l-ilami’l-duveli baskısı)

118 El-Ahkamu’s-sultaniyye, Ebu Yala, sayfa 23. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421)

119 Fethu’l-Bari, cüz 7/sayfa 13. (Daru’l-Marife baskısı h.1379)

120 Ravzatu’t-talibin, cüz 7/sayfa 266. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 75

zorla üstün gelirse 121 elbette imamlığı sahih olur ve herkesin itaati

vacip olur. Hatta böyle bir vakada imamlık şartlarına haiz ve kudret

ve temkin ehli olan birisine zorla da olsa imamlığı tevelli etmesi

vacip olur. Zira Müslümanların en önemli maslahatları ümmetin

vahdetine ve şevketine bağlıdır. Ümmetin maslahatlarını kudret ile

beraber tehir etmek ise elbette caiz değildir. Buna bir de bütün İslam

beldelerinin kâfirler ve mürted uşakları tarafından işgal altında olduğunu

eklediğimizde, Müslümanları zilletten çıkarmak ve din ve

din ehlini aziz kılmak için cihad eden, dinde istikametini ispat etmiş

ve ümmetin önderleri tarafından tezkiye edilmiş imamlığa ehil olan

birisi zorla da olsa siyadetini ilan ederse elbette müslümanın icabeti

kesin ve itaati tam olması gerekir.

Hulasa olarak, zorla imamlığa gelen için ulemanın, o kişinin

imamlığının sıhhati için iki şart aradığını söylemek mümkündür:

Birincisi: İmamlık şartlarına haiz olması.

İkincisi: Fitnenin engellenmesi, Müslümanların vahdetini sağlamak

veya dinin ikamesi gibi bir maslahatın varlığı.

Ebu Hamid el-Ğazzali rahimehullah şöyle der: “Hilafete kalkışan kişide

ilim ve takva yönünden kusur bulunursa ve azledilmesi halinde

karşı koyulmayacak bir fitnenin çıkmasından korkulursa onun

imametinin geçerliliğine hükmederiz. Zira böyle bir durumda, ya

imam değişimi sebebiyle bir fitne kızıştırırız ve zikrettiğimiz şartların

eksikliği sebebiyle Müslümanları meydana gelecekten daha büyük

bir zarara sokmuş oluruz. Nitekim şartları ispat etmenin gayesi

maslahatın korunmasıdır. Binaenaleyh, fazilet uğruna asıl maslahat

yıkılmaz. Bu, bir saray inşa etmek için şehri yıkmaya benzer. Veyahut

da ülkenin halifesiz olduğuna ve hükümlerin geçersiz olduğuna

hükmederiz ki bu muhaldir.

121 Zorla üstün gelmekten kast edilen, Müslümanlara zulmederek ve haksız yere imam olmak

değildir. Zorla üstün gelmekten kast edilen, beldenin Ehlu’l-halli ve’l-akdi teşkil eden

âlimlerinin ve emirlerinin ihtiyarı olmadan veya onlarla istişare edilmeden imamlığın ilan

edilmesidir. İmamlığın akdedilmesinde asıl ihtiyar ehlinin ihtiyarı olduğundan, onların

görüşüne sunulmadan imamın akdedilmesi zorla olmuş oluyor.


76

Tarık Ebu Abdullah

Hâlbuki biz bağilerin kendi ülkelerinde verdikleri hükümlerin

buna ihtiyaçlarından ötürü geçerliliğine hükmediyoruz. Şu halde

zaruret ve ihtiyaç vaki olduğunda nasıl olur da imametin sıhhatine

hükmetmeyiz?” 122

Evet! Değiştirildiği takdirde muhtemel fitnenin engellenmesi için

aranan şartlara haiz olmayan imamın imamlığı dahi geçerli olursa,

imamın aslen bulunmadığı ve Müslümanların paramparça oldukları

ve kâfirlerin işgali altında oldukları bir zamanda şartlara haiz olan ve

Müslümanları birleştiren ve kâfirlere karşı cihad eden ve şeriatı en

üstün kılan imamın imamlığı daha evlasıyla sahih olur. Bu durumda

şeriatın ikamesini gaye edinmiş ve bunun için hareket eden her

Müslümanın tek cevabı, imamın itaatine girmek ve onu desteklemek

olabilir.

3. Devletin Taaddüdü Caiz midir:

Yani aynı zamanda birden fazla devletin bulunması caiz midir?

Bu konuda sünnette sabit olan ve asıl olan imamlığın tek olmasıdır.

Ebu’l-Hasan el-Maverdi rahimehullah şöyle der: “İki beldede iki ayrı

imam için imamlık akdedilirse ikisinin de imamlığı geçersiz olur;

çünkü aynı zamanda ümmetin iki imamı olması caiz değildir.” 123

Ancak aynı zamanda imamların birden fazla olmasını zorunlu kılan

sebepler varsa bazı âlimler imamların taaddüdüne cevaz vermişlerdir.

Ebu Abdullah İbnu’l-Ezrak rahimehullah şöyle der: “İmamın

tek olması şartı imkânlar buna müsaade etmezse zorunlu değildir.

El-Ubey’in İbn-u Arafe’den naklettiğine göre o “Eğer imamın bulunduğu

yer, verdiği hükümlerin bazı uzak bölgelerde uygulanmayacağı

kadar uzaklıktaysa o zaman bu uzak bölgelerde başka bir imamı naspetmek

caiz olur” dermiş.” 124 Ve Ebu Abdullah el-Mazeri rahimehullah

şöyle der: “Aynı asırda iki imamın akdedilmesi caiz değildir. Lakin

müteahhir usulcülerden bazıları müslümanların diyarı genişlediğinde

ve bölgeler arası mesafe imamdan gelen haber ve emirlerin bazı

122 İhya-u Ulumi’d-Din, cüz 1/sayfa 115. (Daru’l-Marife baskısı)

123 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, el-Maverdi, sayfa 37. (Daru’l-Kitabi’l-arabi, ikinci baskı h.1415)

124 Bedeiu’silk fi tabaii’l-mulk, cüz 1/sayfa 76-77. (Vizaratu’l-İlam, İrak, birinci baskı)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 77

bölgelere ulaşamayacak kadar uzaklıkta olduğunda ve bundan ötürü

işlerini yürütecek bir imama ihtiyaç duyduklarında bunun caiz olduğuna

işaret etmişlerdir.” 125 Ve Ebu Abdullah el-Kurtubi rahimehullah

şöyle der: “...Bu (aynı zamanda) iki imamın naspedilmesinin yasak

olduğuna delildir. Çünkü böyle bir durum nifaka, ihtilaflara, bölünmelere,

fitnelere ve nimetlerin zail olmasına sebep olur. Lakin bölgeler,

mesela Endülüs ve Horasan bölgeleri gibi birbirinden uzak ve

ayrılmış bir vaziyetteyse o zaman caiz olur.” 126 Ve İmam İbn-i Kesir

rahimehullah şöyle der: “İmamu’l-Harameyn, Üstaz Ebu İshak’tan bölgelerin

birbirinden uzak ve aralarındaki mesafe büyük olduğunda

iki ve fazla imamın nasbeldilmesinin caiz olduğunu nakleder; lakin

kendisi bu konuda tereddütlüdür. Ben derim ki bu, Irak’ta Beni

Abbas halifelerinin, Mısır’da Fatimiler’in ve Mağrip’te Emeviler’in

olmasına benziyor.” 127 Ve Muhammed bin Ali eş-Şevkani rahimehullah

“Hadaiku’l-Ezhar” sahibinin “İki imamın olması sahih değildir”

sözünü şöyle şerh ediyor: “Ama İslam’ın yayılması ve hâkim olduğu

alanın genişlemesi ve bölgelerin arasındaki mesafelerin büyümesinden

sonra her bir bölgede bir imamın veya sultanın egemen olduğu

ve her birinin emrettiği ve nehyettiğinin diğer bölgelerde uygulanmadığı

malum bir şeydir. Bunun için imamların ve sultanların taaddüdünde

bir beis yoktur. Her bir bölge halkının bey’at ettiği ve

emir ve nehiyleri uygulanan imamına itaat etmesi vaciptir. Şayet

bir bölgede imamlığı sabit olmuş ve halkı kendisine bey’at etmiş bir

imama karşı çıkan olursa tevbe etmediği halde hükmü öldürülmesi

olur. Bölgelerin birbirlerinden uzaklığı sebebiyle bir bölgenin halkının

diğer bölgenin imamına itaat etmesi ve vilayetinin altına girmesi

vacip olmaz. Çünkü uzaklık sebebiyle imamın haberi ulaşmayabilir

veya kimin diri kimin ölü olduğu bilinmeyebilir. Böyle bir durumda

bölge halkını itaat ile yükümlü kabul etmek icabete güç yetirilemeyen

bir şeyle yükümlü tutmak olur. Bu, kulların ve beldelerin

125 El-Mulimu bi fevaidi Müslim, cüz 3/sayfa 54-55. (Daru't-Tunisiyye li'n-neşr, ikinci baskı

m.1988)

126 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, el-Bakara, 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı,

h.1423)

127 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, el-Bakara 30. ayetin tefsiri. (Dar-u Tayyibe li’n-neşri ve’t-tevzi, ikinci

baskı h.1420)


78

Tarık Ebu Abdullah

haline vakıf olan herkes için malum olan bir şeydir. Nitekim Çin ve

Hindistan ahalisi bırak itaat etmeyi Mağrip’te vilayetin kimin elinde

olduğunu bile bilmiyor. Aynısı aksi için de geçerli. Ve Maveraunnehr

ahalisi Yemen’de kimin söz sahibi olduğunu bilmiyor. Aksi için de

aynısı geçerli. Bunun için bunu iyi anla; zira bu, şer’î kaidelere uygun

ve delillerin gösterdiğine mutabık olandır. Bunun hilafına söylenenlere

kulak verme... İslam’ın ilk dönemlerindeki İslam vilayetleriyle

zamanımızdaki olanlar arasındaki fark gündüzden daha aydınlıktır.

Kim bunu inkâr ederse hüccetle konuşulmayı hak etmeyen şaşırmış

birisidir; çünkü hüccetle konuşsan da anlamaz.” 128

Velhâsıl Ehli sünnet uleması aslen birden fazla imamın varlığını

caiz görmemişlerdir; lakin ihtiyacın bunu icabet ettirdiği hallerde

de bunu caiz görmüşlerdir. Özellikle de İslam bölgeleri arasındaki

mesafe uzaklığını buna sebep göstermişlerdir. Çünkü imam ve tebaa

arasındaki iletişim sorunundan haberler ve emirler hiç ulaşmayacak

veya bozuk ulaşacak ve bundan ötürü imamlığın yokluğunun sebep

olduğu gibi ihtilaflar, bölünmeler ve fitneler hâkim olacak. Zamanımızda

iletişim problemi sadece mesafeden değil de, özellikle İslam

Devletleri’nin arasındaki düşman kâfir beldelerin varlığından

kaynaklandığı dikkate alınırsa, zamanımızda devletlerin taaddüdü

evlasıyla caiz olduğu anlaşılacaktır. Ancak şunu unutmamak lazım:

Asıl olan imamlığın vahdetidir; taaddüt sadece zarurettir, zaruret de

sadece zorunlu olduğu miktarda mubah kılar.

4. Müslümanların Devletle İlişkisi Nedir:

Kadı Ebu Ya’la rahimehullah şöyle diyor: “Eğer imam ümmetin haklarını

yerine getirirse kendisi için ümmetin üzerinde iki hak vacip

olur: Onun tarafından onun imamlığını bozacak bir şey bulunmadığı

sürece ümmetin ona itaat etmesi ve yardım edip desteklemesi.” 129

128 Es-Seylu'l-Cerar, cüz 4/sayfa 512. (Daru'l-kutubi'l-ilmiyye, birinci baskı)

129 El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Ebu Ya’la, sayfa 28. (Daru’l-kutubi’l-ilmiyye baskısı h.1421)


َ ف

Allah Yolunda Cihadın Gayesi 79

İmamın birinci hakkı: İtaat.

İmama itaat etmek İslam birliğinin varlığı ve bekası için en

önemli sebeplerdendir. Bunun için emir sahibine itaat etmek birçok

nassla emredilmiştir. Bu nasslardan sadece iki tanesi Allah Azze

ve Celle’nin “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin ve Rasûle itaat edin

ve sizden olan emir sahiplerine de” 130 kavlidir ve Salim bin Abdillah

bin Ömer radıyallahu anhum’un babasından, onun da Rasûlullah sallallahu

aleyhi vesellem’den naklettiği hadistir: “Benim, Allah’ın sizlere gönderdiği

elçisi olduğumu bilmez misiniz? Dediler ki: “Pekâlâ evet, senin

Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederiz. O sallallahu aleyhi vesellem şöyle

buyurdu: “Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olduğunu ve bana

itaatin O’na itaatten olduğunu bilmez misiniz?” Dediler ki: “Evet,

sana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olduğuna ve Allah’a itaatin sana

itaat etmenin olduğuna şahitlik ederiz.” O sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“O halde bana itaat etmeniz muhakkak Allah’a itaattendir.

Emir sahiplerinize itaat etmeniz bana itaat etmenizdir. Emir sahiplerinize

itaat edin. Onlar oturarak namaz kılarlarsa siz de oturarak

namaz kılın.” 131

Ve nakledildiğine göre Ömer radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Cemaatsiz

İslam olmaz... Ve emirsiz cemaat olmaz... Ve itaatsiz de emirlik

olmaz”.

Lakin bu itaat emri elbette mutlak değildir, bilakis sadece

-ma’ruftadır:

Allah Subhanehu ve Teâlâ kadınların bey’atı ayetinde isyan nehyini

mutlak değil ma’ruf olanda emre isyan etmek ile takyit etmiştir.

َ وَ‏ ل “Ma’ruf olanda sana karşı gelmezlerse”

132 . Zira masiyette itaat yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle

يَعْ‏ صِ‏ ينَ‏ ك

ِ ي مَ‏ عْ‏ رُ‏ وفٍ‏

130 En-Nisa, 59

131 Müsned-u Ahmed, 5679. hadis, Sahih-u İbn-i Hibban, 2109. hadis, Müsnedüu Ebi Ya’la, 5450.

hadis. El-Heysemi ve es-Suyuti “ricali sikadır” derler. Şuayb el-Arnavuti “isnadı sahih, ricali

sikadır” der.

132 el-Mumtehine 12


80

Tarık Ebu Abdullah

buyurmuştur: “Masiyet ile emrolunmadıkça müslümana hoşlandığı

ve hoşlanmadığı şeylerde işitip itaat etmek vaciptir. Fakat masiyet

ile emredildiğinde işitmek de yoktur itaat de yoktur.” 133

- ve ammenin maslahatına muhalif değilse:

İmam İbn-i Cerir et-Taberi rahimehullah “Allah’a itaat edin ve Rasûlü’ne

itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de” ayet-i kerimesindeki

emir sahiplerden kast olunanın âlimler ve sultanlar olduğunu

açıklarken şöyle der: “... Ve vacipliği hususunda hüccet kaim

olmamış bir şeyde hiç kimseye itaat vacip değildir, Allah’ın kullarına

halkın geneli için bir maslahatın bulunduğu bir şeyi halka emrettikleri

durumda itaat etmeleri ile emrettiği imamlar müstesna. Böyle

bir durumda (halkın geneli için bir maslahatın söz konusu olduğu

emirlerde) ve Allah’a karşı masiyet olmayan her şeyde halkın itaat

etmesi vaciptir.” 134

İmamın ikinci hakkı: Nusret.

Daha önce geçtiği gibi, imam dinin hamisidir ve meşruiyetini

tevelli ettiği gayeden alır ki, o da bilumum Kur’an ve Sünneti ve bilhusus

raiyyenin dinî ve dünyevî maslahatlarını korumaktır. İmamlık

makamı bu ulvi gayeyi koruduğu sürece elbette raiyyeye vacip olan

imama sadık kalmak, onu desteklemek, korumak, güçlendirmek ve

egemenliğini artırmaktır. Onun itibarına zarar verecek, otoritesini

zedeleyecek ve gücünü zayıflatacak sözlü veya fiilî girişimlerde bulunmak

caiz değildir. Bu, yalnız imamlığı tevelli etmiş şahsa değil,

Allah ve Rasûlü’ne ihanet etmek olur. Ebu Bekre radıyallahu anhu’nun rivayet

ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Kim Allah’ın yeryüzündeki

sultanına hürmet eder ve yüceltirse Allah da onu kıyamet

günü yüceltir. Ve kim Allah’ın yeryüzündeki sultanını küçümser

ve aşağılarsa Allah da onu kıyamet günü aşağılar.” 135 der. Zira İslam

ve müslümanların gücü, temkini ve izzeti imamda muşahhastır.

133 Sahihu'l-Buhari, 7144. hadis

134 Camiu’l-beyani fi tevili’l-Kur’an, en-Nisa, 59. ayetin tefsiri. (Muessesetu’r-risale, birinci baskı

h.1420)

135 Müsned-u Ahmed, 20433. hadis. (Muessesetu-Kurtuba baskısı)


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 81

Bunun için Sehl bin Abdillah rahimehullah “İnsanlar sultanı ve âlimleri

tazim ettikleri daim hayır üzere kalırlar. Bu ikisini tazim ederlerse

Allah onların dünya ve ahiretlerini düzeltir” demiştir. 136 Ve İmam

İbn-i Teymiyye rahimehullah “Bunun için “Sultan yeryüzünde Allah’ın

gölgesidir” 137 sözü rivayet edilmiştir ve “Altmış sene günahkâr imamın

altında yaşamak bir gece sultansız kalmaktan daha iyidir” denilmiştir.

Bu sözlerin doğruluğu tecrübeyle sabittir. Bunun için Fudayl

bin İyad ve Ahmed bin Hanbel ve seleften başkaları şöyle derlerdi:

“Eğer icabeti kesin bir duamız olsaydı onunla sultan için dua ederdik…”

der. 138

Lakin idarenin gayesi Kur’an ve Sünneti arza hâkim kılmak değil

de dünyevî bir saltanat kurmak ise idarenin asıl gayeden sapıklığına

göre halkın itaati ve desteği değişir. Zamanımızda hortlamış laik, demokrat

ve liberal islamistlerin 139 idaresine itaat etmek ve onları desteklemek

asla caiz değildir. Bilakis bu tür tağuti idarelerin inkârı ve

izalesi vaciptir. Ama asıl gayeyi terk etmemekle beraber fıskın veya

zulmün de karıştığı idareler âmmenin maslahatına göre değerlendirilir.

Genel maslahat söz konusu olan bir idarenin varlığı yönünde

ağır gelirse, maslahatı koruyacak derecede ve miktarda itaat etmek

ve desteklemek doğru olur; lakin fasık veya zalim idarenin mefsedeti

ağır basarsa seleften birçoğu elini itaatten çekmiştir ve idareye karşı

kıyam etmiştir. Bu daha önce de geçmişti.

Bu bağlamda özellikle bir hususa değinmek istiyorum. O da

şudur: Şeriatı tenfiz eden, Müslümanların bütünlüğünü ve dinî ve

dünyevî maslahatlarını koruyan imamın varlığı o kadar önemlidir

ki, ehli sünnet âlimleri zorla imamlığa geçenin imamlığını dahi geçerli

kabul etmişlerdir ve ona itaat etmeyi ve onu desteklemeyi vacip

görmüşlerdir. Zorla da olsa güç sahibi ve siyadete mütemekkin olan

ve imamlığını ilan edene karşı gelmeyi caiz görmemişlerdir. Zira

136 El-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, en-Nisa, 59. ayetin tefsiri. (Dar-u Alemi’l-kutub baskısı, h.1423)

137 “Sultanı olmayan bir beldeye uğradığında ona girme, zira sultan Allah’ın yeryüzünde gölgesi

ve mızrağıdır.” El-Camiu’s-sağir. 857. hadis.(Daru’l-Fikr baskısı)

138 Mecmuatu’l Fetava, cüz 28/sayfa 216. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)

139 Bunlara misal olarak Türkiye’de Ak parti, Gülen hareketini, Mısır’da İhvanu’l Müslimin

hareketini, Tunis’de Nahza partisini, Filistin’de Hamas’ı verebiliriz.


82

Tarık Ebu Abdullah

kıyamdan ötürü çıkacak olan fitnenin sebep olacağı mefsedet, zorla

imam olmuş olanın siyadetini kabul edip boyun eğmekten çok daha

büyük olacaktır. Zira zorla imamlığa gelmiş olsa da asıl gayeyi, yani

Allah’ın emir ve nehiyleri ile hükmetmek ve Müslümanların tevhid

ve şeriat için ve üzere beraberliğini korumayı sağlayacaktır. Yani dinde

idarenin varlık sebebi olan ve meşruiyetini kazandıran asıl gaye

yerine gelmiş olacak. Lakin kıyam halinde yönetim ve halk bir kaos

ortamına girecek, istikrarsızlık hakim olacak, dine saldırmaya fırsat

bekleyenler hareket alanı bulacaklar, haklar korunmayacak, zulüm

artacak ve çok kan akacak. Bu ise ne dinin maslahatına ne de halkın

maslahatına olmayacak. Şu halde mücerret olarak muhtemel olan bir

fitneyi engellemek dahi zorla, yani beldenin ihtiyar ehline danışılmadan

ve onlar tarafından tayin edilmeyen bir imamın imamlığını

geçerli kılmak için yeterli bir sebep iken, aslen bir imamın bulunmadığı

ve kâfirler tarafından işgal edilmiş bir İslam beldesinde

ümmetin topyekûn iftihar ettiği bir cihadı eden, ümmetin Rabbani

âlimlerin ve salih emirlerin ilmî ve dinî ehliyetini tezkiye ettikleri,

senelerce dinî istikametini ispat etmiş ve başarıyla kendi beldesindeki

müslümanlara Kur’an ve Sünnet ile imam olmuş, dinî ve dünyevî

maslahatlarını korumuş, zalimlerden mazlumların hakkını almış ve

şeriatın infazında taviz vermemiş birisi gelir de bir beldenin ihtiyar

ehline danışmadan, yani onların bey’atını almadan, yani bu manada

zorla imamlığını ilan ederse sünnet ehlinin böyle bir duruma evlasıyla

sadece tek bir cevabı olabilir: İtaat etmek ve desteklemek.

* * *


HATIME


84

Tarık Ebu Abdullah

Bu mütevazı risalede cihadın bazı gayelerini gücüm nispetinde

izah etmeye çalıştım. Muhakkak cihadın bu risalede zikri geçmeyen

başka bazı gayeleri de vardır; lakin bahsettiğim üç gaye –Tevhidin

umumen ve bil husus Hâkimiyet tevhidinin hâkim kılınması,

ümmetin vahdetinin ikamesi ve himayesi ve İslam Devleti’nin

ikamesi- kanaatimce tüm gayelerin analarıdır. Tüm diğer gayeler

bu gayelere tabiidir ve teferruatıdır. Ancak daha önce geçtiği gibi

bu gayelerin içinde sonuncusu –İslam Devleti– zatında değil, vasıta

olarak gayedir. Zira insanın asıl varlık gayesi yalnız Allah Azze ve

Celle’ye topluca kulluk etmeleri ve O’ndan gayrisi için kulluğu inkâr

etmeleridir. Kullukların en azimlerinden biri olan cihadın da gayesi

elbette budur. Lakin bununla beraber cihadın bil husus gayesi İslam

şeriatını yeryüzüne hâkim kılmaktır. Bunun için temkin ve devlet

zorunludur. Ayrıca ümmetin vahdetini sağlayabilmek için idarede

vahdetin zorunluluğu da aklen ve naklen sabittir. Binaenaleyh İslam

Devleti’nin ikamesi, zatında olmasa da vasıta olarak ana gayelerden

birisi olmak zorundadır.

Bu bağlamda risaleye iki önemli hususa değinerek son vermek

istiyorum:

Birinci husus: Müslümanlar umumen ve özellikle cihad ehli, İslam

Devleti’nin ikamesi için manevî ve maddî bütün güçlerini, sabırlarını

ve tahammüllerini hazır etmelidirler. Maddî ve manevî

gücün hazır edilmesi vazıhtır. Sabır ve tahammülün hazır edilmesine

gelince, bu da zorunludur; çünkü kaim olan İslam Devleti her

birimizin rızasına uygun olmayabilir. Muhakkak müslümanlar farklı


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 85

görüşlere ve menheclere sahiptirler. Bunda her ne kadar ilahî rızanın

olmadığını yakinen bilsek de vakıa böyledir. Muhakkak gaye Nebevî

hilafetin ikamesi olmalı, bu cihette cuhd etmeli, lakin teşekkül eden

devletin menheci hadis ehli olmadığı takdirde müslüman olup, İslam

şeriatiyle hükmeder ve âmmenin maslahatını korursa dinin

ve âmmenin maslahatını gözeterek ma’rufta itaatten ve nusretten

çıkmama yönünde sabır ve tahammülü hazır etmek lazımdır. İdarî

makamlardan sadır olan kusurlara sabretmek ve varsa masiyetlerini

hikmet ile inkâr etmek ve nasihat etmek lazımdır. Aynısı bundan

daha hafif bir durum olan, menhecî ihtilafların olmadığı fakat siyasi

ihtilafların var olduğu haller için de geçerlidir. Gaye İslam şeriatının

hâkim olmasıdır. Şayet meşru idare şer’î ahkâmın tenfizinde kusurlu

davranıyorsa veya bizim izlediğimiz muamelat siyasetine göre kusurlu

davranıyorsa, kusurların hallini kötülemek ve teberri etmekte

değil, bilakis hakkı hak sahibine vermekte ve din kardeşine yakışır

şekilde dost olup nasihat ve ıslah etmekte görmelidir.

İkinci önemli hususa gelince, gayenin izafeti ya fiile olur veya

mef ’ule olur. Bizim konumuzda bu şu demektir:

1. Bilfiil cihad etmenin gayesi.

2. Cihad etmekten hâsıl olanın gayesi.

Birincisine; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emrine itaat etmek, O’nun

rızasını aramak, O’na yakın olmak, Rasûlü’nün sallallahu aleyhi vesellem

ve bu ümmetin hidayet imamlarının sünnetine uymak, O’nun düşmanlarına

karşı savaşmak, kanlarını akıtmak ve mallarını ganimet

almak, O’nun yolunda şehit olmak, cihad ve şehadet için va’d edilmiş

faziletlere ve mükâfatlara nail olmak gibi gayeleri misal verebiliriz.

Bunların hepsi ferdin cihad eyleminde edindiği gayeler olabilir ve

bu gayelere cihad eylemine girişmesiyle ulaşabilir. Muhakkak gayeye

isabet etmesiyle kendisi için bir fayda hâsıl olacaktır. Lakin cihadın

teşrî kılınmış olmasına neden olan müntehasına ne kadar ulaşmıştır?

“Fitne kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla


86

Tarık Ebu Abdullah

savaşın” 140 buyruğuna ne kadar hizmet etmiştir? Maalesef cihad ehlinin

ekserisi, cihadın zatında faydasıyla iktifa edip müntehasında

faydayı ihmal etmektedir, yani gayesinin faydasını ihmal etmektedir.

Cihadın mahsulü İslam Devleti’dir… Ve İslam Devleti’nin faydası, İslam

şeriatının yeryüzünü adalet ile doldurması ve zalimler ve zulmü

yok etmesidir. Bu faydanın tahakkuku için ise müslümanların söz

sahibi olmaları, temkin ve devlet sahibi olmaları şarttır. Bunun için

cihad ehli sadece ferdî faydayla yetinmeyip, gözlerini ve kalplerini

devletin ikamesi için ihtiyaç duyulan amellere açmalıdırlar. Muhakkak

cihaddan ilk derecede anlaşılan kıtaldir. Biz bunu tartışmıyoruz.

Lakin İslam’ı zafere ve devlete götüren sadece kıtal değildir; bilakis

kıtal ile beraber ilimdir ve maldır. İlmin ihmali, zulmü ve malın

ihmali, zaafı getirir. İkisi de (zulüm ve zaaf) aslen kıtalın gayesine

terstir. Bu halde kıtalın ne manası kaldı? Müntehasına ulaşmayan

hareket batıldır. Çünkü neticesi, hâsılatı, faydası yoktur. Müntehasına

ulaşmaktan engelleyen şer’î bir mani varsa müstesna. Lakin yoksa

hareketin varlığı ve yokluğu eşittir. Bunun için bu ümmetin erleri

kendilerini sadece savaş meydanlarında değil; medreselerde, ilim

meclislerinde, tefekkür ve terakki halkalarında, davet gruplarında,

ilam birimlerinde, modern bilim atölyelerinde, finans birimlerinde

ve sağlık hizmetinde de ispat etmelidirler.

Şunu unutmamalıyız: Bu savaş hak ve batıl arasında, İslam ve küfür

arasında bir savaştır. Bu savaş dün başlamadı, yarın da bitmeyecek.

Bu savaş, en büyük düşmanımız İblis aleyhillane’nin Rabbimiz

ve her şeyin Rabbi, sahibimiz olan yüce Allah’a asi olduğu gün başladı

ve Allah Celle ve Â’la’nın murad ettiği güne kadar devam edecektir.

Zaferin vakti ne zaman gelecek… Kum saati ne zaman boşalacak?

Bunu bilemeyiz… Ama boşalacak… Nihayetinde hak daima muzaffer

olacak… Bizle veya bizsiz… Sen müntehasına yükselen kum tanelerinden

birisi misin?... Sen buna bak!

140 El-Bakara 193


Allah Yolunda Cihadın Gayesi 87

“De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için takdir ettiğinden başkası

dokunmaz. O bizim Mevla’mızdır. Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül

etsinler.” De ki: “Siz bizde iki güzelliğin (zafer veya şehitliğin) birinden

başkasını mı gözetirsiniz? Biz ise size Allah’ın kendi katından veya bizim

elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi, siz gözetedurun, biz de

sizinle beraber gözetmekteyiz.” 141

Allah’a hamd olsun ve salât ve selam Allah’ın Rasûlü ve Halil’i

Muhammed’e ve ehli beytine ve ashabına olsun.

141 Et-Tevbe, 51-52

More magazines by this user
Similar magazines