İsim ve Sıfat Tevhidi

ilimvecihad

Mektebe -> Kitablarımız -> İsim ve Sıfat Tevhidi (Ömer Faruk)

İsim ve Sıfat

TEVHİDİ

Ömer Faruk


- İÇİNDEKİLER -

Mukaddime 4

İsim ve Sıfatlar Tevhidi’nin Tarifi 6

Tarifte Geçen Kavramların Anlamları 6

İsim ve Sıfatlarda Kaideler 12

1) Allah’ın İsimleri Hakkında Kaideler 14

2) Allah’ın Sıfatları Hakkında Kaideler 22

3) Allah’ın İsimlerinin ve Sıfatlarının Delilleri

Hakkında Kaideler 34


بِسْ‏

ِ ِ

ِ ِ الرَّ‏ حْ‏ نِ‏ الرَّ‏ حِ‏ ي

MUKADDİME

Bilindiği üzere tevhid, Ulûhiyyet tevhidi, Rubûbiyyet

tevhidi ve İsim ve sıfatlar tevhidi olmak üzere üç kısımdan

oluşur. 1 Birazdan tarifi yapıldığında da görülecektir

ki, aslında Rubûbiyyet tevhidi ile İsim ve sıfatlar

tevhidi arasında bir fark yoktur. Bu sebeple ki selef ’ten,

tevhid’i “marifet ve ispat tevhidi” -ki bu kısım, Rubûbiyyet

ve İsim ve Sıfatlar tevhidi’nin karşılığındadır- ve

“talep ve kast tevhidi” -ki bu kısım ise Ulûhiyyet tevhidi’nin

karşılığındadır- diye ikiye böldükleri aktarılmıştır.

Ancak, Allah (azze ve celle)’nin isimleri ve sıfatları

hususunda bidat fırkaları tarafından bir takım batıl görüşler

ileri sürülünce, özellikle onların bu mevzudaki

görüşlerini reddetmek amacıyla İslam âlimleri, isim ve

sıfatlar tevhidini ayrı bir kısım olarak addedip tevhid’i

üç kısma ayırmışlardır. İşte bizler de bu yazıda, Allah

1. Detaylı bilgi için “Gençlerle Tevhid Dersleri’ne müracaat ediniz.

04


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

(azze ve celle)’nin isim ve sıfatları hakkındaki günümüzde

de halen varlığını sürdüren bu batıl görüşlere değinerek,

diğer meselelerde olduğu gibi bu meselede de

Kur’ân, sahih sünnet ve salih selefimizin fehmini (anlayışını)

esas alan Ehl-i Sünnet âlimlerimizden öğrendiğimiz

kadarıyla bu görüşlerin hakka aykırı olduğunu

ispatlayıp nasıl bir itikada sahip olunması gerektiğini

açıklamaya ve bunun dışında Allah (azze ve celle)’nin

isimleri ve sıfatları ile ilgili başka konulardan da bahsetmeye

gayret edeceğiz.


05


İsim ve Sıfatlar Tevhidi’nin

Tarifi

Allah (azze ve celle)’nin, Kitabında veya Rasûlü’nün

diliyle kendisini isimlendirdiği ve vasıfladığı şeylerde

(yani Kur’ân’da ve sahih sünnet’te geçen isimlerinde ve

sıfatlarında), tahrîf, ta’tîl, temsîl ve tekyîf olmaksızın

bir olduğuna, hiçbir ortağının olmadığına inanmaktır.

Tarifte Geçen Kavramların

Anlamları

1) Tahrîf: İsim ve sıfat naslarının lafız ve manalarını

asıllarından çıkartıp değiştirmektir. Buna göre tahrîf

iki kısma ayrılır:

a) Lafız Tahrîfi: Bunun bir örneği, Cehmiyye ekolüne

mensup bazı kimselerin, “Allah Musayla konuştu”

(Nisâ, 164) âyetini, hareke değişikliği yaparak “Musa Allah’la

konuştu” (yani Allah Musa ile konuşmadı) anlamına

getirmeleridir.

06


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

b) Mana Tahrîfi: Bunun manası; lafzı, asıl/zahir

(ilk olarak anlaşılan) anlamından -ki ileride zahir anlam

üzerinde durulacaktır- başka bir manaya değiştirmektir.

Cehmiyye, Mu’tezile, Eş’arî ve Mâturîdîler’in

yaptığı gibi, “(Allah): Ey İblis! Seni iki elimle yarattığıma

secde etmenden alıkoyan şey nedir?...” (Sâd, 75) âyetinde

geçen “iki el” ifadesini nimet veya kudret diye manalandırmak,

-izah edileceği üzere- mana tahrîfi’nin bir

misalidir.

Kimi ilim ehli, tarifte geçen “tahrîf… olmaksızın”

ifadesi yerine “te’vîl… olmaksızın” ifadesini kullanmışlar

ve bununla, sahih ve batıl tevil diye iki kısmından

biri olan ve mana tahrîfi’nin anlamdaşı olan batıl te’vil’i

kastetmişlerdir. 2

2) Ta’tîl: İsim ve sıfatları, tahrîf ederek veya etmeyerek

Allah (azze ve celle) hakkında olumsuz kılmaktır.

Allah (azze ve celle)’nin isim ve sıfatlarında ta’tîl yapanlara

“Muattıla” denir.

2. İbn Useymîn (rahimehullah) “Şerhu’l Akîdeti’l Vâsıtıyye” adlı eserinde,

tahrîf kavramını kullanmanın daha doğru olduğuna dair

dört sebep zikretmiştir.

07


Tahrîf ve Ta’tîl arasındaki fark: Aradaki farkı bir

örnek üzerinden açıklayalım; “Rahman arşa istiva etti”

(Tâhâ, 5) âyetini zahir anlamından (yani Allah’ın, arşın

üzerine yükselip orada karar kılması anlamından)

soyutlamak ta’tîl, bunun akabinde âyeti, Cehmiyye,

Mu’tezile, Eş’arî ve Mâturîdîler’in yaptığı gibi ‘Allah

arşı istîlâ etti/egemenliği altına aldı’ şeklinde anlamlandırmak

ise tahrîftir. Birisi de bu âyet hakkında;

“Evet, Allah (azze ve celle) arşa istiva etmiştir, ama bunun

ne anlama geldiğini bilmiyorum; bu âyete ne zahir anlamını

veriyorum, ne de “istîlâ etti” vb. zahir anlamına

aykırı bir anlam veriyorum, manasını Allah’a (azze ve

celle) havale ediyorum” derse, bu kimse zahir bir anlamı

başka bir anlamla değiştirmediğinden ötürü tahrîf

yapmamış olmakla beraber, zahir anlamı Allah (azze ve

celle) hakkında olumsuz kılması nedeniyle ta’tîl yapmış

olur. 3 Yani ta’tîl tahrîften daha geneldir. Her tahrîf bir

ta’tîl’dir, ama her ta’tîl tahrîf değildir.

3) Temsîl: Allah (azze ve celle)’nin zatının veya sıfatlarının

mahluklarınki gibi olduğuna inanmaktır. Örneğin,

Allah’ın işitmesi biz insanların işitmesi gibidir”,

veya “Allah’ın eli bizim elimiz gibidir” demek gibi. Al-

3. Bu düşünceye sahip olan kimselere Muattıla denmekle birlikte

aynı zamanda “Mufavvida” diye de isimlendirilirler.

08


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

lah (azze ve celle)’nin isim ve sıfatlarında Temsîl yapanlar

“Müşebbihe” ve “Mümessile” diye isimlendirilmiştir. 4

4) Tekyîf: Allah (azze ve celle)’yi herhangi bir mahluka

benzeterek veya benzetmeyerek onun zatını veya sıfatlarını

belli bir bir ölçüye koymaktır/nitel endirmektir

(bunların keyfiyetini zikretmektir). Örneğin, “Allah

gecenin son üçte birinde dünya semasına şöyle şöyle iner”

demek gibi. Keza Râfizî Hişam İbnu’l Hakem’in tabileri

olan Hişâmîler’in; “Allah’ın uzunluğu eni gibidir” 5 sözleri

de tekyif ’e verilecek bir örnektir.

Burada şunu belirtmek gerekir; Bizler Ehl-i Sünnet

olarak isim ve sıfatlarda tekyîf yapmayız, ancak bunun

anlamı, mutlak anlamda keyfiyeti olumsuz kılmak değildir.

4. Kimi âlimler, tarifte geçen “temsîl” kelimesinin yerine “teşbîh”

ifadesini kullanmışlardır. Ancak temsîl kavramını kullananlarla

teşbîh kavramını kullananlar aynı anlamları kastetmişlerdir.

Bununla birlikte bu kavramlar arasında şöyle ince bir fark vardır;

Temsîl, Allah’ın bir sıfatıyla mahluk’un bir sıfatı arasında

her yönden benzetme yapmaktır. “Allah’ın eli tamamiyle/her

yönüyle filin eli gibidir” demek gibi. Teşbîh ise, Allah (azze ve celle)

ile mahluk’un sıfatları arasında bazı yönlerde benzetme yapmaktır.

(Bkz: ez-Zinâd fî Şerhi Lum’ati’l İ’tikâd, Ali b. Hudayr

el-Hudayr, sy:6)

5. Bkz: Makâlâtu’l İslâmiyyîn, Ebu’l Hasen el-Eş’arî, sy:31.

09


Örneğin, Allah (azze ve celle)’nin arşa istivasının bir

keyfiyeti olduğuna inanırız. Zira herbir şey mutlaka

bir keyfiyyet üzere olur. Ancak Allah (azze ve celle), bu

istivanın nasıl olduğunu bize bildirmediği için bunu

bilemeyiz.

Tekyîf ile Temsîl arasındaki fark: Tekyîf temsîlden

daha geneldir. Her temsîl bir tekyîftir. Çünkü Allah

(azze ve celle)’nin sıfatını mahluka benzeten biri, otomatikmen

Allah (azze ve celle)’nin sıfatını keyfiyetlendirmiş

olur. Ancak her tekyîf temsîl değildir. Zira her tekyîf ’de

mahluka benzetmek yoktur.

İsim ve sıfatlar tevhidi’nin ne anlama geldiğini bildikten

sonra, tevhid’in bu kısmının şu iki asıl üzerine

bina edildiğini söyleyebiliriz:

1) Allah (azze ve celle)’yi, mahluklara benzemekten,

-başka bir tabirle- noksan sıfatlardan tenzih etmektir.

Örneğin, Allah (azze ve celle)’yi, azâlarının, uzunluğunun,

eninin, derinliğinin, tadının, kokusunun (yani cisimlerden

bir cisim) 6 olmasından tenzih etmek veya ağla-

6. Allah (azze ve celle)’nin, cisimlerden bir cisim olduğuna; uzunluğunun,

eninin, derinliğinin, tadının veya kokusunun olduğuna

itikad edenlere “Mücessime” denilmektedir.

10


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

mak, üzülmek, acıkmak, susamak gibi sıfatlarla vasıflamamak.

2) Kendisinde hiçbir eksiklik bulunmayan kâmil/

kemal sıfatları Allah (azze ve celle) hakkında ispat etmek/

olumlu kılmaktır.

Şûrâ sûresinin meşhur 11. âyeti, bu iki asla da delalet

etmektedir:

لَيْسَ‏ كَمِثْلِهِ‏ شَ‏ ْ ءٌ‏ وَهُوَ‏ السَّ‏ مِيعُ‏ الْبَصِ‏ ريُ‏

“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir,

her şeyi bilendir.” 7


7. İlk cümle ilk maddeye, ikinci cümle de ikinci maddeye delalet

etmektedir.

11


İsim ve Sıfatlarda Kaideler 8

Allah (azze ve celle)’nin isim ve sıfatları hakkında

üzerlerinde duracağımız kaideler, -birazdan da görüleceği

gibi- ya Kur’ân veya sünnetin delalet ettiği, ya da

Kur’ân ve Sünnet’e kesinlikle aykırı düşmeyen kaidelerdir.

Ve bu kaideler, Ehl-i Sünnet’in isim ve sıfatlar

konusundaki inancını ortaya koyan kaideler olmakla

birlikte aynı zamanda birçoğu, Ehl-i Sünnet inancına

aykırı görüşlere de cevap niteliğindedir.

Bizler bu kaidelerin bir kısmını zikredeceğiz. Ve bu

kaideleri, “Allah’ın İsimleri Hakkında Kaideler”, “Allah’ın

Sıfatları Hakkında Kaideler” ve “Allah’ın İsimlerinin

ve Sıfatlarının Delilleri Hakkında Kaideler”

8. Buradan risalenin sonuna kadar ki bölüm, daha çok İbn

Useymîn’in “el-Kavâidu’l Muslâ” isimli eseri ve onun şerhleri

olan “el-Mücellâ Şerhu’l Kavâidi’l Muslâ” ve “Şerhu’l Kavâidi’l

Muslâ” adlı kitaplardan ve yine İbn Useymîn’in “Şerhu’l Akîdeti’l

Vâsitıyye” eserinden ve Ali b. Hudayr el-Hudayr’in “ez-

Zinâd fî Şerhi Lum’ati’l İ’tikâd” isimli kitabından istifade edilerek

hazırlanmıştır.

12


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

şeklinde üç başlık altında ele alacağız. Buna geçmeden

önce ilk olarak, “Allah’ın İsimleri” ve “Allah’ın Sıfatları”

ifadelerinin ne anlama geldiğini açıklayalım:

Allah’ın İsimleri: Allah (azze ve celle)’nin zatına delalet

eden ve ona ait kâmil/kemal sıfatları içeren kelimelerdir.

El-Hakîm ismi gibi.

Allah’ın Sıfatları: Allah ile kâim/var olan kemal

özelliklerdir. Hikmet sıfatı gibi.


13


1) Allah’ın İsimleri Hakkında

Kaideler

1. Kaide: Allah’ın bütün isimleri en güzelidir: Allah

(azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

وَلِلَّهِ‏ الْ‏ ‏َسْ‏ مَ‏ ءُ‏ الْحُسْ‏ نَى

“En güzel isimler Allah’ındır…” (A’râf, 180)

Allah (azze ve celle)’nin bütün isimleri, kendisinde

hiçbir eksiklik bulunmayan kâmil sıfatları içerdiği için

en güzel isimlerdir. Örneğin, Allah (azze ve celle)’nin “el-

Hayy” (diri olan) ismi, öncesinde yokluğun olmadığı,

sonrasında da yokluğun olmayacağı kâmil bir hayat

sıfatını içermektedir. Yine “el-Alîm” (bilen) ismi, öncesinde

bilmemenin olmadığı, sonrasında da unutmanın

peyda olmayacağı, bütün her şeyi kuşatan bir ilim sıfatını

içermektedir.

14


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

2. Kaide: Allah’ın isimleri hem özel isimdir hem

de sıfattır: Yani Allah (azze ve celle)’nin isimleri, Allah

(azze ve celle)’nin zatına delalet etmesi itibarıyla özel isimdir.

Bu itibarla isimlerin hepsi eş anlamlıdır. İçerdiği

manalara/sıfatlara delalet etmesi itibarıyla ise sıfattır.

Zira bütün isimler kendi özel manalarına/sıfatlarına

delalet eder. Bu itibarla da bütün isimler ayrı anlamdadır.

Örneğin el-Azîz, er-Rahmân ve el-Kadîr isimlerinin

hepsi, sadece Allah (azze ve celle)’nin zatına delalet

etmesi yönüyle özel isimlerdir ve dolayısıyla bu itibarla

hepsinin anlamı aynıdır. Ancak bu isimlerden herbiri

sırasıyla; izzet, rahmet ve kudret sıfatlarını içerisinde

barındırmaktadır. Buna göre de bu isimlerin hepsi ayrı

anlamdadır.

Bu kaide, Mu’tezile’nin isim ve sıfatlar meselesindeki

görüşünü reddetmektedir. Onlar, Allah (azze ve celle)’nin

isimlerini kabul edip sıfatlarını kabul etmezler.

Yani Allah (azze ve celle)’nin isimlerinin hiçbir manaya

delalaet etmeyen özel isimler olduğuna inanırlar! Örneğin

derler ki; “Allah Basîr’dir (görendir), ancak görmesi

yoktur. Semî’dir (işitendir), ama işitmesi yoktur.

Rahîm’dir (merhamet edendir), ama rahmeti yoktur!” 9

9. Mu’tezile’yi böyle bir görüşü savunmaya iten sebeplerden biri,

“sıfatın fazla olmasının zatın (ilahların) da fazlalığını gerektir-

15


Ancak onların cumhuru bunu şöyle izah ederler: “Örneğin,

Allah Semî’dir (işitendir), ama işitme sıfatıyla

Semî’ değildir. Basîr’dir (görendir) ama görme sıfatıyla

Basîr değildir. Allah zatıyla Semî’dir, zatıyla Basîr’dir.

Yani Allah (azze ve celle)’nin işitme ve görme sıfatı yoktur,

fakat Allah zatıyla Semî’dir, Basîr’dir.” 10 Bu batıl bir görüştür.

Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

وَهُوَ‏ الْغَفُورُ‏ الرَّحِ‏ يمُ‏

“…O Ğafûr’dur (bağışlayandır), Rahîm’dir (rahmet

edendir).” (Ahkâf, 8)

diği”ne inanmalarıdır. Mesela onlara göre Allah hakkında dört

sıfat ispat eden biri dört tane ilah ispat etmiş demektir! Çünkü

zâtî (yani hiçbir zaman Allah’tan ayrılmayan, her zaman Allah’da

olan) sıfatlar kadîm’dir/ezelîdir/başlangıcı yoktur. Dolayısıyla

zâtî sıfatları kabul etmek birden çok kadîm’in (yani ilahın)

olduğunu (teaddudu’l kudemâ/kadîmlerin çokluğu) söylemektir

ki bu da şirktir! Onların, bu sapık düşüncelerine gerekçe olarak

ileri sürdükleri bir başka neden de, sıfatları kabul etmenin

Allah (azze ve celle)’yi mahluka benzetmeyi gerekli kıldığına inanmalarıdır.

Allah (azze ve celle)’yi mahluka benzetmek ise şirktir.

Yani onlara göre tevhid, sıfatları kabul etmeksizin Allah (azze ve

celle)’yi zatında birlemektir! Mu’tezile’nin, meşhur beş esasından

biri olan “tevhid” esası ile kastettiği de işte budur.

10. Bkz: el-Milel ve’n Nihal, Şehristânî, sy:38-39.

16


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

وَرَبُّكَ‏ الْغَفُورُ‏ ذُو الرَّحْمَةِ‏

Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Senin rabbin

Ğafûr’dur, rahmet sahibidir...” (Kehf, 58)

Dikkat edilirse ilk âyette Rahîm ismi Ğafûr isminden

sonra zikredilmiştir. İkinci âyette ise Ğafûr isminden

sonra Rahîm isminin sıfatı olan “rahmet” sahibi

ifadesi gelmiştir. Bu da gösteriyor ki, Rahîm olan Allah

(azze ve celle) rahmet sıfatına sahiptir. 11 Dolayısıyla bizler

Mutezile’nin dediği gibi sıfatları kabul ederek Allah ile

beraber başka kadîmler (yani ilahlar) kabul etmiş olmuyoruz.

Bizler bütün sıfatlarıyla birlikte tek bir ilah

kabul ediyoruz.

3. Kaide: Allah’ın isimleri tevkîfîdir (durdurulmuştur):

Bunun anlamı şudur; Allah (azze ve celle), Kitap

ve Sünnet’te gelmemiş isimlerle isimlendirilemez. Manasında

bir sorun olmasa bile bu caiz değildir. Kitap

ve Sünnet’te gelen isimlerle yetinilir. Örneğin, Allah

(azze ve celle)’ye dua ederken; “Yâ Alîm” deriz, ancak “Yâ

Ârif ” (bilen) diyemeyiz. “Ya Hakîm deriz, ancak “Yâ

Mühendis” diyemeyiz. Yine Allah (azze ve celle)’yi “el-Ev-

11. Buna benzer başka âyetlerde vardır. Örneğin, Mücâdele 21, Zâriyât

58, Fâtır 10. Bu âyetlerin hepsi birbiriyle bağlantılıdır.

17


vel” (başlangıcı olmayan) ismiyle isimlendiririz, ancak

el-Evvel isminin anlamında “el-Kadîm” diyemeyiz.

Keza Allah (azze ve celle)’yi es-Semî’ isminin anlamına gelen

Sâmi’ diye isimlendiremeyiz.

Bu kaidenin doğruluğunu gösteren delillerden biri

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu duasıdır:

ال أحيص ثناء عليك أنت كم أثنيت عىل نفسك

“…Sana övgü sayamıyorum. Sen kendini nasıl övmüşsen

öylesin.” (Müslim)

Allah (azze ve celle)’yi isimlendirmek de bir övgü olduğuna

göre bu hadis gösteriyor ki, aklın, Allah (azze

ve celle)’nin isimleri hakkında bir yeri yoktur. Zira akıl,

Allah (azze ve celle)’nin hangi ismi hakettiğini idrak edemez.

Eğer ki en güzel isimler Kur’ân ve Sünnette geçen

isimler ise, o halde aklın en güzel olarak düşündüğü

isimler en güzel olmayıp “güzel” isimler olacaktır.

Mu’tezile, Allah (azze ve celle)’nin isimlerinin tevkîfî

olduğunu kabul etmemiştir. Onlara göre eğer Allah

(azze ve celle), herhangi bir ismin içerdiği anlamla vasıflı

olup bu isim herhangi bir noksanlık da çağırıştırmı-

18


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

yorsa, o halde Allah (azze ve celle)’yi bu isimle isimlendirmek

caizdir!

4. Kaide: Allah’ın isimleri belli bir sayıyla sınırlı

değildir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua etmiştir:

أسألك بكل اسم هو لك سميت به نفسك أو أنزلته يف

كتابك أو علمته أحداً‏ من خلقك أو استأثرت به يف علم

الغيب عندك

“Kendisiyle nefsini isimlendirdiğin, veya kitap (lar)

ında indirdiğin, veya kullarından herhangi birisine öğrettiğin,

veya katındaki gayb ilminde tek elinde bulundurduğun

sana ait olan bütün isimlerle senden istiyorum.” 12

Hadiste geçen; “…gayb ilminde tek elinde bulundurduğun…”

ifadesi, Allah (azze ve celle)’nin bazı isimlerinin

kullar tarafından bilinmediğini göstermektedir.

Şâyet; “Bu kaide ile Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in;

“Allah’ın 99 ismi vardır. Her kim bu isimleri sayarsa

cennete girer.” 13 hadisini nasıl birleştireceğiz.” denilirse

12. Ahmed, Hâkim, İbn Hibbân.

13. Buhârî, Müslim.

19


una şöyle cevap verilir: Bu hadis’e yanlış mana verilmektedir.

Hadisin doğru manası; “Allah’ın, her kim ki

saydığında cennete gireceği 99 ismi vardır.” şeklindedir.

Hadis’e verilen bu manayla soruda verilen manası arasında

fark vardır. Sorudaki mana, Allah (azze ve celle)’nin

isimlerinin 99 sayısıyla sınırlı olduğuna delalet etmektedir,

ancak burada verilen mana da ise 99 sayısıyla sınırlandırma

söz konusu olmayıp, “saydığında kişinin

cennete gireceği 99 ismi vardır” şeklinde bir anlam

vardır. Bunu bir örnekle açıklayalım; Bir kimse; “Benim

100 adet kitabım var. Bunları kursa vakfedeceğim”

dese, bu kimsenin kitaplarının 100 adetle sınırlı olduğu

anlaşılır. Ancak; “Benim kursa vakfedeceğim 100 adet

kitabım var” dese, bu sözünden, onun toplam kitaplarının

sayısının 100 olduğu sonucu çıkarılamaz.

Allah (azze ve celle)’nin isim ve sıfatları hususunda

Mu’tezile’den daha da ileri gidip sıfatlarla birlikte isimleri

de kabul etmeyen Cehmiyye ekolünün aşırıları

şöyle demişlerdir: “Şâyet Allah’ın 99 ismi vardır deseydim

99 ilaha ibadet etmiş olurdum.” 14 Hatta bunların

başı olan Cehm b. Safvan şöyle demiştir: “Ben el-Vâhid

olan, es-Samed olan Allah’a ibadet etmiyorum! Ben

ancak bununla (yani bu isimlerle) kastedilene ibadet

14. Fethu’l Bârî, İbn Hacer, 13/378.

20


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

ediyorum!” 15 16 Bu düşünceleri sebebiyle âlimlerimiz,

Cehmiyye ve Müşebbihe hakkında şöyle demişlerdir:

“Cehmiyye yok olana ibadet eder. 17 Müşebbihe puta

ibadet eder. 18 Muvahhidler ise tek olan ilaha ibadet

ederler.”

15. Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s Sünneti ve’l Cemâah, Lâlekâî, 2/240.

Onları isim ve sıfatları kabul etmemeye ve böyle bir sözü söylemeye

iten sebepler, Mutezile’nin ileri sürdüğü gerekçelerin aynısıdır.

16. Sapıklığı son derece aşikâr olan bu görüş sahiplerine; “Ama Allah

kendisi hakkında Semî’, Basîr vs. diyor!” denildiğinde buna

kendilerince şöyle cevap vermişlerdir: “Bu isimlerle Allah’a işitme

ve görmenin nisbet edilmesi, O’nun bu özelliklerle sıfatlanmış

olması sebebiyle değil, O’nun, işiten ve gören mahlukları olması

nedeniyledir. Bkz: Mecmûu Fetâvâ ve Rasâil, İbn Useymîn,

8/23 (8. Cild, İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) “el-Akîdetu’l Vâsitıyye”

risalesinin şerhinden müteşekkildir.)

17. Çünkü isim ve sıfatlardan soyutlu bir “varlık” -cansız bir varlık

dahi olsa- bulunmamaktadır. Örneğin, sıradan bir kovanın

uzunluk, genişlik, derinlik gibi sıfatları vardır. Veya bir taşın

sertlik ve şekil gibi sıfatları vardır. O halde onlara göre Allah

(azze ve celle)’nin varlığı zihnî olup hâriç’te (zihnin dışında) Allah

diye bir varlık yoktur. Zira dediğimiz gibi hâriç’teki bir varlığın

kesinlikle bir sıfatı vardır.

18. Zira Allah (azze ve celle)’yi, yarattığı bir varlığa benzeten biri, hakikatte

Allah (azze ve celle)’ye ibadet etmemekte, zihninde tasavvur

edip de Allah diye zanettiği o zihnindeki sûrete (yani puta) ibadet

etmektedir.

21


2) Allah’ın Sıfatları Hakkında

Kaideler

1. Kaide: Allah’ın bütün sıfatları kemal sıfatlar

olup hiçbir eksiklik içermez: İlim, görmek, işitmek,

kudret, v.d. Allah (azze ve celle)’nin bütün sıfatları, kendisinde

en ufak bir noksanlığın dahi bulunmadığı kemal

sıfatlardır. O (azze ve celle), ölmek, bilmemek, unutmak,

aciz olmak, duymamak, görmemek gibi bütün noksan

sıfatlardan münezzehtir.

Allah (azze ve celle)’nin bazı sıfatları vardır ki 19 bu sıfatlar,

bazı yerlerde kemal iken bazı yerlerde ise noksandır.

Bu durumda Allah (azze ve celle), kemal olduğu

haliyle bu sıfatlarla sıfatlanır, noksanlık içerdiği haliyle

ise bu sıfatlarla sıfatlandırılmaz. Yani ayrıntıya gitmeden

ne mutlak anlamda bu sıfatlarla vasıflanır, ne de

mutlak anlamda bu sıfatlar Allah (azze ve celle) hakkında

olumsuz kılınır. Yapılması gereken ayrıntıya gitmektir.

Tuzak kurmak, aldatmak (bkz: Nisâ, 142) ve alay etmek

19. Ki bu sıfatlar -birazdan da tarifi yapılacaktır- fiilî sıfatlardandır.

22


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

(bkz: Bakara, 14-15) sıfatları bu tür sıfatların örneğidir.

Bu sıfatlar kimi zaman yerilen sıfatlar olmakla birlikte

kimi zamanlar ise övülen sıfatlardır. Allah (azze ve celle)

Kur’ân’da bu sıfatları, kendisine, Rasûlüne ve müminlere

tuzak kurma, onları kandırma ve onlarla alay etme

eyleminde bulunan kimselere karşılık verme bağlamında

zikretmiş, mutlak olarak/kayıtsız bir şekilde

zikretmemiştir. Örneğin Allah (azze ve celle) buyurur ki:

وَإِذْ‏ يَ‏ ‏ْكُرُ‏ بِكَ‏ الَّذِ‏ ينَ‏ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ‏ أَوْ‏ يَقْتُلُوكَ‏ أَوْ‏ يُخْرِجُوكَ‏

وَيَ‏ ‏ْكُرُونَ‏ وَيَ‏ ‏ْكُرُ‏ اللَّهُ‏ وَاللَّهُ‏ خَريْ‏ ُ الْمَ‏ كِرِينَ‏

“Onlar tuzak kurarlarken Allah da bunun karşılığında

kendilerine tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların (onlara

karşılık verenlerin) en hayırlısıdır.” (Enfâl, 30)

Bu eylemler cezayı hak etmiş kimselere karşı yapılırsa,

bu adalet olur, ve yine bu, bu eylemleri yapanın,

düşmanına karşı güç yetirebilen biri olduğunu da gösterir

ki bunlar, kemaliyetin göstergesidir. Ancak bu eylemler

cezayı hak etmemiş kimselere karşı yapılırsa bu

zulüm olur ki, Allah (azze ve celle) bundan münezzehtir.

23


Allah (azze ve celle)’nin bütün sıfatlarının kemal olması

nedeniyledir ki Allah (azze ve celle), kendisine ve

Rasûlüne hainlik edenlere karşı hainlik etme sıfatının

olduğunu belirtmemiştir. 20 Zira hainlik/hiyanet, düşmanın

yaptığına karşılık olarak da yapılsa yerilen bir

sıfattır. Yine bu kaidenin bir gereği olarak, “şâyet sana

zulmedersem Allah da bana zulmeder” sözü yanlış bir

sözdür. Zira zulmetmek de hainlik gibi her yönüyle yerilmiş

bir vasıftır. Bunun yerine örneğin; “…Allah da

benden intikam alır” denilmelidir.

2. Kaide: Sıfatlar isimlerden daha geniştir: Zira

her bir isim bir sıfatı içerir. El-Basîr (gören) isminin

görme sıfatını içermesi gibi. Ancak Allah (azze ve celle)’nin,

Kur’ân ve Sünnet’ten öğrendiğimiz sıfatlarının

bütün isimleşmiş halleri Allah (azze ve celle)’nin bir ismi

değildir. Örneğin, Allah (azze ve celle)’nin inme 21 , konuşma

ve -kıyamet günü kulları arasında hükmetmesi

için- gelme sıfatları vardır. Ancak Allah (azze ve celle)’nin

, bu sıfatların isimleşmiş halleri olan; -arapçalarını dü-

20. Bkz: Enfâl 71.

21. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Rabbimiz (azze ve celle) her gecenin son üçüncü bölümü kaldığı zaman

dünya semasına iner ve, “bana kim dua eder ki onun duasını

kabul edeyim. Benden kim bir şey ister ki ona vereyim. Benden

kim af diler ki onu affedeyim” buyurur.” (Buhârî, Müslim)

24


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

şünerek- “inen”, “konuşan” ve “gelen” diye isimleri yoktur.

3. Kaide: Sıfatlar, “Subûtî” ve “Selbî” sıfatlar olmak

üzere ikiye ayrılır:

Subûtî Sıfatlar: Allah (azze ve celle)’nin , kitabında ve

Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diliyle kendisi için sabit

kıldığı sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi, Allah (azze ve

celle) hakkında kemal sıfatlardır. Hayat, ilim, arşa istiva,

dünya semasına inme ve diğer sıfatlar.

Selbî Sıfatlar: Allah (azze ve celle)’nin , kitabında ve

Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nin dili üzere kendisinden

nefyettiği/olumsuz kıldığı sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi,

Allah (azze ve celle) hakkında noksan sıfatlardır. Uyumak,

uyuklamak, zulmetmek, aciz olmak, unutmak,

ölmek ve diğer sıfatlar.

4. Kaide: Subûtî sıfatlar, “Zâtî” ve “Fiilî” sıfatlar

olmak üzere ikiye ayrılır:

Zâtî Sıfatlar: Dilemeyle alakalı olmayan, hiçbir

zaman Allah’tan (azze ve celle) ayrılmayan, her zaman

Allah’da (azze ve celle) olan sıfatlardır. İşitmek, görmek,

25


kudret, -hem zat, hem değer, hem de galip gelme bakımından-

en üstte olmak, 22 iki el, iki göz 23 , yüz, ayak 24

sıfatları gibi.

Fiilî Sıfatlar: Allah (azze ve celle)’nin dilemesine bağlı

olup dilediğinde yaptığı, dilediğinde de yapmadığı

sıfatlardır. Örneğin; Arşa istiva etmek 25 , her gecenin

22. Yani üç yönüyle Allah’ın “Uluvv” sıfatı. Birazdan bu sıfata tekrar

değinilecektir.

23. Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) şöyle demiştir: “Nebi (sallallahu

aleyhi ve sellem)’in yanında Deccal’den söz edildi. Bunun

üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şüpesiz Allah size gizli

değildir. (Siz O’nu bilirsiniz). Çünkü Allah tek gözlü değildir”

dedi ve eliyle kendi gözüne işaret etti. Devamla: “Deccal’in ise

sağ gözü kördür. Sanki onun gözü, dışarı çıkan bir üzüm tanesi

gibidir” buyurdu.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî)

24. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “…

Sonra cehenneme, “doldun mu” denilecek, o da, “daha ziyade var

mı?” diyecektir. Bunun akabinde Allah ayağını cehennemin üzerine

koyacak, bu sefer cehennem, “yeter, yeter” diyecektir.” (Buhârî,

Müslim, Tirmizî, Ahmed)

25. A’raf sûresi 54. âyet gibi âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Allah (azze

ve celle) önceden arşa istiva etmemiş, gökleri ve yeri altı günde yarattıktan

sonra şanına yaraşır bir şekilde (mahluklardan hiçbirinin

istivasına benzemeyen bir istiva ile) istiva etmiştir. Ancak

Allah (azze ve celle), isitva etmeden önce de her şeyin üstündeydi.

Zira uluvv (üç yönüyle en üstte olmak) sıfatı O’nun (azze ve celle)

zâtî sıfatlarındandır. (Detayı için bkz: Mecmûu’l Fetâvâ, İbn

Teymiyye, 5/522)

26


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

son üçte birinde dünya semasına inmek, konuşmak,

gelmek, sevinmek, gülmek, sevmek, sevmemek, razı

olmak, gazaplanmak v.s. Bu tür sıfatlar hakkında “nev’i

(türü, cinsi) kadîm, âhâdı (fertleri) hâdis” 26 denilir.

Zâtî sıfata örnek olarak verdiğimiz “-hem zat,

hem değer, hem de galip gelme bakımından en üstte

olmak” sıfatı ile fiilî sıfata örnek olarak verdiğimiz

“her gecenin son üçte birinde dünya semasına

inmek” ve “gelmek” sıfatlarından anlıyoruz ki, Allah

her gece dünya semasına indiği halde bile ve kıyamet

günü kulları arasında hükmetmesi için gelmesi halinde

bile yine de zatıyla her şeyin üstündedir. 27

26. Bunun ne anlama geldiğini bir örnek üzerinden açıklayacak

olursak; kelâm (konuşma) sıfatı, her zaman Allah’da (azze ve celle)

olan bir özellik olması itibariyle kadîmdir/başlangıcı yoktur,

yani “zâtî” bir sıfattır, ‘Allah -hâşâ- önceden dilsizdi de sonradan

konuşabildi’ şeklinde olmayıp, Allah (azze ve celle) konuşmaktan

hiçbir zaman aciz olmamıştır. Ancak dilediği kimselerle dilediği

şeyleri dilediği zaman konuşması itibariyle ise hâdistir/önceden

olmayıp sonradan meydana gelmiştir, yani “fiilî” bir sıfattır. Örneğin

Allah (azze ve celle) Musa (aleyhisselam) ile konuşmadan önce

konuşması yoktu, susmuştu, sonra konuştu.

27. Bu paragrafta söylediklerimiz, Allah’ın (azze ve celle) dünya semasına

inme sıfatını kabul etmeyen Eş’arî, Mâturîdî vb.’lerin öne

sürdükleri şu şüphelerine de cevaptır: “Eğer Allah (azze ve celle)

gecenin son üçte birinde iniyorsa, o zaman Allah’ın (azze ve celle)

sürekli inmesi, yani daima dünya semasında olması gerekir.

27


5. Kaide: Sıfatlar, temsîl/teşbîh ve tekyîf yapılmadan

ispat edilir/olumlu kılınır: Allah (azze ve celle) hakkında

sıfatları ispat ederken temsîl yapmanın batıl olduğunu

gösteren en meşhur âyet Şûrâ sûresinde geçen

şu âyettir:

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11)

Buna benzer başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

Zira gecenin üçte birlik bölümü dünyada her daim yaşanmaktadır!

O halde Allah (azze ve celle)’nin her şeyin üstünde olduğunu

nasıl söyleyebiliriz?” Bunun cevabını biraz daha açalım; Şüphesiz

ki Allah’ın (azze ve celle) benzeri hiçbir şey yoktur. Kullarda olduğu

gibi bir işi yapması, aynı anda O’nu diğer bir işi yapmaktan

engelleyemez. Nasıl ki Allah (azze ve celle) kainattaki bütün sesleri

-çok ve karmakarışık olmasına rağmen- aynı anda işitebiliyor

ve dolayısıyla bir sesi işittiği zaman diğer bir sesi işitememesi

söz konusu olmuyorsa veya aynı anda mahlukatı rızıklandırabiliyorsa

veyahut kıyamet günü aynı anda insanları hesaba çekebilecek

ve birini hesaba çekerken diğerini hesaba çekememe

durumu olmayacaksa ve bütün her şeyi işittiği zaman aynı anda

her şeyi de görebiliyor ve kainatın -örneğin- yağmur yağdırma,

nebat bitirme, rızıklandırma gibi türlü işlerini de yapmaya güç

yetirebiliyorsa, işte aynı şekilde dünya semasına indiği halde

bile yine de O her şeyin üstünde olmaya kâdirdir. Subhânehû ve

Teâlâ.

28


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

أَفَمَنْ‏ يَخْلُقُ‏ كَمَنْ‏ الَ‏ يَخْلُقُ‏ أَفَلَ‏ تَذَكَّرُونَ‏

“Yaratan yaratmayan gibi olur mu hiç? Hala düşünmüyor

musunuz?” (Nahl, 17)

Temsîl inancına sahip olanlar -ki bu inancın kökü,

geçmiş Râfizîlere dayanır- bir dönem mevcut iken, günümüzde

ise -Allâhu A’lem- savunucusu kalmamıştır.

Şunu da belirtmek gerekir ki, tarihte hiçbir kimse;

“Allah’ın eli benim elim gibidir” ve buna benzer sözler

sarfetmemişlerdir. Yani temsîl itikadında olanlar

her yönüyle bir benzetme yapmamış, genel hatlarıyla

benzetme yapmışlardır. 28 Ancak âlimler, sakındırma

amacıyla onların batıl fikirlerinin lâzımını zikrederek

-misalen-; “onlar, Allah’ın yüzü insanın yüzü gibidir

derler” demişlerdir.

Allah (azze ve celle)’nin sıfatlarını Tekyîf yapmanın

batıl olmasının sebebi, bunun, Allah (azze ve celle) hakkında

ilimsizce konuşmak olmasından ileri gelmektedir.

Zira Allah’ın sıfatları, Allah (azze ve celle)’yi veya

-faraza- O’na benzer bir varlığı görmediğimiz için bize

28. Örneğin Râfizî Hişâm b. Sâlim şöyle demiştir: “Allah insan

sûretindedir. O’nun eli, ayağı, kulağı, burnu vs. vardır.” (Bkz:

Makâlâtu’l İslâmiyyîn, Ebu’l Hasen el-Eş’arî, 1/290)

29


ğayb olan şeylerdendir. Ğaybî şeylerde ise Allah (azze

ve celle)’nin, peygamberi aracılığıyla bildirdiğinin dışında

bir söz söylenemez. Allah (azze ve celle) ise bize sıfatlarından

haber vermiş, ancak bu sıfatların keyfiyetini

bildirmemiştir. Bu nedenle bizler, Allah (azze ve celle)’nin

işitmesinin, görmesinin nasıl olduğunu, inmesinin,

gelmesinin, arşa istiva etmesinin, gazaplanmasının, sevinmesinin

v.s nasıl olduğunu bilemeyiz.

6. Kaide: İsimdeki benzerlik hakikatteki/mahiyetteki

benzerliği gerektirmez: Bunun böyle olduğu,

mahluklar arasında dahi görülen bir durumdur. Örneğin;

insanın, filin ve karıncanın “el” isminde bir sıfatı

var. Burada bir isim benzerliği olsa da, birinin elinin

mahiyeti ile diğerlerinin elinin mahiyeti arasında bir

benzerliğin olmadığı çok aşikârdır. Aynı şekilde insanın

başı, dağın veya oda’nın başı gibi değildir. Nitekim

dağın ve odanın başının kaşı ve gözü yoktur veya odanın

başı diğer başlar gibi en üstte değildir. Yine devenin

kuvveti ile sineğin kuvveti bir değildir… İşte bütün

bu söylediklerimiz arasında benzerliğin olmayışı,

zatlarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Zira

sıfatlar zat’a tabi olup zat’a yaraşır bir haldedir. Zat’lar

farklı olunca sıfatlar da farklı olmaktadır. Yani; “zattaki

farklılık sıfattaki farklılığı da gerektirir.”

30


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Eğer bu, mahluklar arasında dahi mevcut bir durum

ise, hiçbir benzeri olmayan yaratanın sıfatlarının

mahiyeti/hakikati ile isim olarak aynı sıfatları bulunduran

mahlukların sıfatlarının mahiyeti/hakikati arasında

bir benzerliğin olmaması evleviyetle geçerlidir.

Nasıl ki Allah (azze ve celle)’nin işitmesiyle insanın işitmesi,

veya Allah (azze ve celle)’nin ilmiyle insanın ilmi veya

Allah (azze ve celle)’nin görmesi ya da rahmeti ile insanın

görmesi ya da rahmeti (bütün bunların mahiyeti) arasında

bir benzerlik olmayıp, Allah (azze ve celle)’nin bu

sıfatlarını kabul etmekten ötürü O’nu (azze ve celle), işitme,

bilme… sıfatı olan insana benzetmiş olmuyorsak,

aynı şekilde örneğin; insanın iki eli, iki gözü, istivası

ve inmesi ile Allah (azze ve celle)’nin bu sıfatları arasında

bir benzerlik olmayıp, Allah (azze ve celle)’nin bu sıfatlarının

olduğuna inandığımızda O’nu insana benzetmiş

olmayız. 29

Buradan anlaşılıyor ki, Allah (azze ve celle)’nin sıfatlarıyla

mahlukun sıfatları arasında mahiyet açısından bir

benzerlik bulunmamaktadır. Ancak benzerliğin olmamasından,

ortaklığın aslını nefyetmek lazım gelmez.

29. Yani Eş’arî ve Maturîdî’lerin yaptığı gibi işitme, görme gibi sıfatları

kabul edip de aynı işitme ve görme gibi zâtî sıfatlardan olan

iki el, iki göz, yüz gibi sıfatları kabul etmeyerek sıfatlar arasında

muteber bir gerekçe olmamasına rağmen ayırım yapmayız.

31


32

Şöyle ki ortaklık, sıfatların Allah (azze ve celle)’ye veya bir

mahluka izafe edilmeden önceki halinde (örneğin ilmin,

elin, gözün, yüzün, inmenin v.s. Allah’ın ilmi…

veya insanın ilmi… şeklinde değil de mutlak olduğu

halinde) söz konusudur. Ancak bu sıfatlar Allah (azze

ve celle)’ye ya da mahluka izafe edildiğinde artık ortaklık

kalmaz. Mesela Allah (azze ve celle)’nin ve insan gibi

var olan mahlukların “vucûd” (var olma) sıfatı vardır

ve bu sıfatın aslında (yani bu sıfatın, Allah’a ve mahluklara

izafesinden önceki anlamında) bir ortaklıkları

bulunmaktadır. Fakat her birinin kendisine has bir varlığı

olması itibariyle Allah (azze ve celle)’nin ve mahlukların

var olması arasında bir benzerlik yoktur. Başka bir

deyimle; herhangi iki farklı varlığın sıfatları arasında

mahiyet bakımından bir farklılık olsa dahi muhakkak

zihinde birleştikleri bir ortak nokta vardır. Buna, “Kadrun

Muşterak” veya “Mutlakun Kullî” (yani “zihindeki

ortak değer”) denmektedir. Yani sıfatların, Allah’a ve

mahluka izafe edilmeden önce herkesin zihninde bir

manası vardır. İşte ortaklık, zihnin tasavvur ettiği bu

manadadır. Ancak bu ortak değer zihnin dışına çıkarılıp

da herhangi bir varlığa izafe edildiğinde (yani

hâriç’te, zihnin dışında) artık ortak değer diye bir şey

kalmaz. Zira her sıfat, kendisinde olduğu varlığa göre

değer kazanır. Rahmet ve el gibi herhangi bir sıfat Al-


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

lah (azze ve celle)’ye izafe edildiğinde, bu sıfatında hiçbir

mahluk Allah (azze ve celle)’ye ortak değildir (benzemez).

Keza bir insana bu sıfatlar izafe edildiğinde, bu sıfatlarda

Allah (azze ve celle)’nin insana bir ortaklığı söz konusu

değildir. O halde ortaklığın sadece zihinde bir yeri vardır,

hâriç’te ise yoktur. Buna göre benzemeyi her yönüyle

olumsuz kılmak doğru değildir. 30

7. Kaide: Allah’ın sıfatları tevkîfîdir (durdurulmuştur):

“Allah’ın İsimleri Hakkında Kaideler” bölümünün

3. kaidesi altında söylediklerimiz burada da

geçerlidir.


30. Bu anlamda bir benzemenin var olduğunu söylemenin şeri

açıdan hiçbir sakıncası yoktur. Zira şimdi de belirttiğimiz gibi

mutlak haliyle bu sıfatlar Allah (azze ve celle)’nin veya bir mahluk’un

sıfatı değildirler.

33


3) Allah’ın İsimlerinin ve Sıfatlarının

Delilleri Hakkında Kaideler

1. Kaide: Allah’a izafe edilen isim ve sıfatlar sadece

Kur’ân ve Sünnet kaynaklıdır: Buna göre Kur’ân

ve Sünnet’te Allah (azze ve celle) hakkında sabit olduğu

belirtilen isim ve sıfatların ispat edilmesi, olumsuz kılınanların

da olumsuz kılınması gerekir. Ancak Kur’ân

ve Sünnet’te, Allah (azze ve celle) hakkında ne sabit olduğuna

ne de olumsuz kılındığına dair bir nas olmayan

isim ve sıfatlara gelince, burada yapılması gereken şudur:

Bu tür isim ve sıfatlar, bir “isim” olarak veya bir

“sıfat” olarak Allah (azze ve celle) hakkında ispat veya nefy

edilmez. Lâkin bu tür isim ve sıfatlar ile Allah (azze ve

celle)’nin şanına yakışan doğru bir anlam kastediliyorsa,

bu isim ve sıfatları Allah (azze ve celle)’nin bir ismi veya

bir sıfatı kastıyla kullanmak caiz olmamakla beraber,

Allah (azze ve celle)’den haber verme/bahsetme kastıyla

kullanmakta ise bir sakınca yoktur. Şâyet Allah (azze ve

celle)’ye layık olmayan bir anlam kastediliyorsa, o halde

ne isim, ne sıfat ve ne de haber verme babından bu tür

34


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

isim ve sıfatlar kullanılamaz. Örneğin, Allah’ın “el-Evvel”

(başlangıcı olmayan) isminin anlamında kullanılan

“kadîm” ismi Allah (azze ve celle)’nin isimlerinden

değildir. Ancak bu isim ile Allah (azze ve celle)’yi isimlendirmeyi

kastetmeksizin Allah’dan (azze ve celle) kadîm

diye haber vermek/bahsetmek caizdir. 31

Buna bir örnek de “cihet (yön)” kelimesidir. Yönde

olmayı ifade eden “cihet” kelimesi açık bir şekilde

Kur’ân ve Sünnet’te geçmediği için, bu kelimeyi Allah

(azze ve celle) hakkında bir “sıfat” olarak kullanamayız.

Fakat bu kelimeyle kastedilen mananın doğru veya batıl

olmasına göre bu kelime, Allah (azze ve celle) hakkında

haber verme babından ya kullanılır, ya da kullanılmaz.

Şöyle ki, Allah (azze ve celle) hakkında cihet kelimesiyle şu

üç manadan biri anlaşılabilir;

a) Alt yönde olması; Bu manasıyla Allah (azze ve celle)

hakkında bu kelimeyi kullanmak batıldır. Zira bu

mana, Allah (azze ve celle)’nin yukarı yönde olduğunu

gösteren delillere -ki birazdan bu deliller zikredilecektir-

aykırı düşmektedir.

31. Mesela, Allah’ın el-Evvel isminin anlamını izah ederken “Kadîm”

ifadesini kullanmak gibi.

35


) Kendisini mahluklardan bir şeyin (örneğin boşluğun)

kuşattığı, yani bir mekanda olduğu halde üst

yönde olması; Bu anlam da batıldır. Zira Allah (azze ve

celle), mahluklardan bir şeyin kendisini kuşatmasından

(yani mekandan) münezzehtir.

c) Kendisini mahluklardan bir şeyin kuşatmadığı

(yani bir mekanda olmadığı) halde üst yönde olması;

Bu mana doğrudur, Allah (azze ve celle)’nin bu anlamıyla

bir cihette olduğundan haber verilebilir. Şâyet denilirse

ki; “Herhangi bir şeyin her hangi bir yönde olduğunu

söylemek, aynı zamanda o şeyin kesinlikle bir mekanda

olduğunu söylemeyi gerektirir. Allah (azze ve celle) ise

mekandan münezzehtir” denilirse, bu itiraza şöyle cevap

verilir: Evet, bir yönde olan bir şeyi mutlaka bir

şeyler kuşatır. Ama bu, mahlûklar hakkında geçerli

olup Allah (azze ve celle) hakkında geçerli değildir. Zira

Allah (azze ve celle)’nin , üzerine istiva ettiğini söylediği

arş, mahlûkların en son noktasıdır, arştan sonra hiçbir

mahlûk yoktur, boşluk bile yoktur. Dolayısıyla Allah

(azze ve celle) yukarı cihettedir, ancak kendisini hiçbir şey

kuşatmamıştır. Yani Allah (azze ve celle) bütün mahlukatın

(âlemin) üstündedir, onlardan ayrıdır.

36


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Allah’ın üst yönde/arşının üzerinde olduğunu

gösteren bazı deliller;

- Kur’ân da Allah (azze ve celle)’nin arşa istiva ettiğini

belirten yedi âyet vardır. Bu âyetlerin zâhir (zihne ilk

gelen) anlamı; 32 “Allah (azze ve celle)’nin arşa yükseldiği

ve orada yerleştiği”dir. Şöyle ki; Bu yedi âyet’te istiva

kelimesi ‏”عىل“‏ ve ‏”إىل“‏ harf-i cerrleri ile kullanılmıştır.

Bu kelime ‏”عىل“‏ harf-i cerri ile kullanıldığında arap luğatında,

“yükselmek ve karar kılmak/yerleşmek” manasına

gelir. 33 ‏”إىل“‏ harf-i cerri ile kullanıldığında ise,

“yükselmek ve tam bir şekilde yönelmek” anlamına gelir.

Harf-i cerrsiz kullanıldığında ise -ki Kur’ân’da isitva

kelimesi bu şekilde kullanılmamıştır- birçok manaya

gelmektedir. Bu manalardan biri de, Eş’arî ve Mâturîdîler’in

istiva âyetlerine yüklediği “istîlâ” (-arşı- egemenliği

altına almak) anlamıdır. Dolayısıyla bu âyetlerdeki

“Allah’ın arşa istiva etmesi” ifadesi ile kastedilen, arşının

üzerinde olması’dır.

- Kur’an’da ve Sünnet’te geçen Allah (azze ve celle)’nin

“el-A’lâ” ve “el-Aliyy” isimleri de, O’nun (azze ve celle),

32. Ki Kur’ân ve Sünnet’te geçen bütün isim ve sıfatlar zâhir anlamları

üzere anlaşılmalıdır. Birazdan bunun izahı yapılacaktır.

33. Bu manaya geldiğine dair örnek olarak bkz: Mu’minûn 28.

37


mahlukların en son noktası olan arşın üstünde olduğunu

göstermektedir. Şöyle ki; el-Aliyy ve el-A’lâ isimlerinin

anlamı, “en üstte olan” demektir. Bu anlam ise, hem

zat (uluvvu’z zât), hem değer (uluvvu’l kadr), hem de

galip gelme (uluvvu’l kahr) bakımından en üstte olma

manalarını içermeye elverişlidir. Zira bu isimlerin geçtiği

naslarda bu isimlerin, sadece değer veya sadece galip

gelme veyahut her ikisi bakımından en üstte olan

anlamına has olduğuna dair bir karine yoktur. O halde

bu isimlerin her üç anlamı da kapsadığı, dolayısıyla bu

isimlerin manasının Allah (azze ve celle)’nin zatı da dahil

değer ve galip gelme bakımından en üstte olan” olduğu

ortaya çıkmaktadır.

يَخَافُونَ‏ رَبَّهُمْ‏ مِ‏ نْ‏ فَوْقِهِمْ‏ وَيَفْعَلُونَ‏ مَا يُؤْمَرُونَ‏

- “Onlar (melekler) “üstlerindeki” Rablerinden korkarlar…”

(Nahl, 50)

أَأَمِنْتُمْ‏ مَنْ‏ فِ‏ السَّ‏ مَ‏ ءِ‏ أَنْ‏ يَخْسِ‏ فَ‏ بِكُمُ‏ الْ‏ ‏َرْضَ‏ فَإِذَا هِيَ‏ تَ‏ ‏ُورُ‏

-“Semâ’da” 34 olanın (Allah’ın) sizi yere batırıvermeye-

34. “Sema’da” ifadesinden zahiren Allah (azze ve celle)’nin yedi kat semanın

içinde olduğu anlaşılmaktadır. Allah (azze ve celle) elbetteki

kendisini yarattığı şeylerden birinin kuşatmasından münezzehtir.

Dolayısıyla bu ifade şu iki şekilde tefisir edilmiştir ki her biri

38


ف

ف

İsim ve Sıfatlar Tevhidi

ceğinden emin mi oldunuz. O zaman yer sarsıldıkça sarsılır.”

(Mülk 16, ayrıca 17)

إِلَيْهِ‏ يَصْ‏ عَ‏ دُ‏ الْكَلِمُ‏ الطَّيِّبُ‏

- “…Güzel söz “ona (Allah’a) yükselir”…” (Fâtır, 10)

إِذْ‏ قَالَ‏ اللَّهُ‏ يَا عِيسَ‏ إِنِّ‏ مُتَوَفِّيكَ‏ وَرَافِعُكَ‏ إِلَ‏ َّ

- “Hani Allah şöyle demişti: “Ey İsa! Seni vefat ettireceğim

ve seni “kendime/nezdime yükselteceğim”…” (Âl-i

İmrân, 55)

- قلت يا رسول الله أفل أعتقها ؟ قال ائتني بها فأتيته بها

de sahih tefsirlerdir: 1) Sema’dan kasıt uluvv’dur (yani üst’tür).

Örneğin şu âyette sema kelimesi bu anlamda kullanılmıştır:

“O (Allah) sema’dan (yani üstten) su/yağmur indirdi…’’ (Ra’d, 17)

Çünkü yağmur buluttan yağar. Bulut ise sema ile yer arasındadır.

Bunun delili ise şu âyettir: “…sema ile yer arasında boyun

eğdirilmiş olan (emre hazır bekleyen) bulutlarda, aklını kullanan

bir topluluk için nice âyetler vardır.” (Bakara, 164) Şâyet yağmur

buluttan yağıyor ve bulut da sema ile gök arasında ise, o halde

sema buluttan daha üsttedir. Dolayısıyla Ra’d sûresi 17. âyette

sema ile kastedilen üst’tür. 2) Sema ile kastedilen yedi kat semadır,

fakat âyetteki ي ِ harf-i cerri عىل manasındadır. O halde mana,

“Sema’nın üstünde olanın…” şeklinde olur. Nitekim ي ِ harfi cerri’nin

عىل manasında da kullanıdığı, ehlince bilinen bir husutur.

Buna bir örnek olarak bkz: Tâhâ, 71.

39


فقال لها أين الله ؟ قالت يف السمء قال من أنا ؟ قالت

أنت رسول الله قال أعتقها فإنها مؤمنة

Muâviye b. el-Hakem (radiyallahu anhuma) anlatıyor:

“…Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu cariyeyi azad

edeyim mi?.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dedi ki:

“O’nu bana getir.” Cariyeyi getirdim. Rasûlullah (sallallahu

aleyhi ve sellem) o’na dedi ki; “Allah nerededir?.” Cariye; “Semada’dır”

dedi. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem); “Ben kimim”

diye sordu. Cariye; “Sen Allah’ın Rasûlüsün” deyince

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem); “Bu cariyeyi azad et. Zira o

mü’mindir.” dedi.” (Müslim)

- Allah (azze ve celle)’nin gecenin son üçte birinde

dünya semasına “inmesi” de onun yukarı cihette olduğunu

gösterir.

- Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in İsra ve Mi’râc

gecesinde yedinci kat semaya kadar çıkartılıp sonra

onunda ilerisine yükseltilip Allah (azze ve celle)’nin O’na

yakınlaşması ve vahyetmesi de, O’nun, arşının üzerinde

olduğunun ayrıca bir kanıtıdır. 35

- İnsan fıtratı dahi Allah (azze ve celle)’nin gökte oldu-

35. Bkz: Buhârî, hadis no: 7517.

40


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

ğunu kabul eder. Nitekim başımıza bir sıkıntı geldiği

zaman sağa sola dönmeyip ellerimizi ve gözlerimizi

yukarı kaldırarak Allah (azze ve celle)’ye dua ederiz.

Ve daha başka deliller… Öyle ki, İbnu’l Kayyim (rahimehullah)

ve daha başka ilim ehli, Allah (azze ve celle)’nin

, arşının üzerinde olduğuna dair 3.000’in üzerinde delil

olduğunu söylemişlerdir. 36

Hatta Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendilerine

gönderildiği Arap müşrikler dahi Allah (azze ve celle)’nin

semada olduğunu ikrar ediyorlardı. İşte bunun

kanıtları:

عن عمران بن حصني قال : « قال النبي صىل الله عليه

وسلم اليب : يا حصني كم تعبد اليوم إلها ؟ قال أىب سبعة،‏

ستة يف االرض ، وواحدا يف السمء ، قال فأيهم تعد لرغبتك

ورهبتك؟ قال الذى يف السمء

İmrân b. Husayn (radiyallahu anhuma) şöyle demiştir:

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) babama dedi ki: “Ey Husayn!

36. Bkz: Şerhu Kitâbi Usûli’s Sünne, Abdulazîz b. Abdillah er-Râcihî,

sy: 105 (el-Mektebetu’ş Şâmile programındaki sayfa numarası

verilmiştir.)

41


Bugün kaç tane ilaha ibadet ediyorsun?” Babam da: “Yedi

(ilaha ibadet ediyorum). Bunlardan altısı yerde, biri

ise (ki bu da Allah’tır) semadadır.” dedi. Nebi (sallallahu

aleyhi ve sellem)’de dedi ki: “Arzu ettiğin ve başına gelmesinden

korktuğun şeyler hakkında (isteklerinin karşılanması

için) onlardan hangisini (ilah olarak) sayarsın (ona yönelir

ve ondan istersin).” Babam da şöyle dedi: “Semada olana…”

37 38

Cahiliyye dönemi şairlerinden Antera b. Şeddad

şöyle söylemiştir: “Ey Ablu! Şâyet Rabbim sema’da eceli

belirlemişse ecelden kaçış yerim neresidir ki!” 39

37. Tirmizî, Ahmed. Tirmizî bu hadis hakkında şöyle demiştir: “Bu

hadis, hasen ğarîb bir hadistir. Bu hadis, bunun dışındaki başka

varyantlarla da İmrân b. Husayn’den rivâyet edilmiştir.” İbnu’l

Kayyim (rahimehullah) “el-Vâbilu’s Sayyib” (sy: 411) adlı kitabında

bu rivâyetin “sahih” olduğunu söylemiştir.

38. Osman b. Saîd ed-Dârimî (rahimehullah) (Vefat; H: 280) şunları

söylemiştir: “Huzâili Husayn o gün küfür içinde iken, yüce olan

Allah’ı, (arşının üzerinde olmadığı görüşünü) İslam’a haksız olarak

mal eden Merîsî ve ashabından daha iyi biliyordu. Zira Husayn,

sema’da olan yaratıcı ilah ile mahluk olan yeryüzündeki

ilahların ve putların arasını ayırmıştı. Böylelikle Allah (azze ve celle)’nin

sema’da olduğuna dair Müslümanlarla kâfirler arasındaki

kelime/söz ittifak etmiştir.” (Raddu’d Dârimî ale’l Merîsî, sy: 24).

‏ي ُ عبل أ ي ن‏ من املنية همر ي ب ... إن اكن ر ي ب ي ف‏ الامسء قضاها aslı: .39 Şiirin

42


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Yine cahiliye dönemi şairlerinden Ümeyye b. Ebi’s

Salt ise şöyle demiştir: “Allah’ı övün/yüceltin. O, övülmeye

layıktır, sema’daki rabbimizdir, büyüktür.” 40

Başka bir şiirinde de şöyle demiştir: “Mahlukların

kendisini yüceltmeye güç yetiremedikleri (yani hakkıyla

yüceltemedikleri) kimseyi ve arşın üzerinde olanı

her türlü noksanlıktan tenzih ederim. O tektir, birlenmiş

olandır.” 41

Bir başka cahiliyye şairi Evs b. Hârise b. Sa’lebe şöyle

söylemiştir: “Bizim öyle bir Rabbimiz var ki, O, arşının

üzerine yükselmiş ve işleyeceğimiz hayır ve şerleri

bilendir.” 42

Ayriyeten, bu müşriklerin Rasûlullah (sallallahu aleyhi

ve sellem)’e, Allah (azze ve celle)’nin yukarı cihette olduğunu

bildiren âyetler hakkında karşı çıktıklarının sabit olmaması

da, onların, Allah (azze ve celle)’nin sema’da olduğuna

inandıklarını gösteren başka bir delildir.

Dolayısıyla Allah (azze ve celle) arşının üzerinde olup,

مج دوا ‏ف و لملجد أهل ربنا ي ف‏ الامسء أمىس ي كبا aslı: .40 Şiirin

فسبحان من ال يقدر خ اللق قدره...‏ ومن هو فوق العرش فردٌ‏ موحد aslı: .41 Şiirin

أ ت‏ من ال ي خ والش aslı: .42 Şiirin

ي

فإن لنا ر ً ب‏ عال فوق عرشه...‏ عل ً ي‏ ‏ب ا ‏ن

43


sapık Cehmiyye fırkasından bir grubun zannettiği gibi

zatıyla her yerde değildir. 43 Veya Cehmiyye’den kimilerinin

dediği gibi, “Allah ne âlemin içinde, ne dışında,

ne üstünde, ne altında, ne âleme bitişik, ne de âlem’den

ayrı”! denilemez.

Allah (azze ve celle)’nin , arş’ın üzerinde olması ile

alakalı son olarak İbn Rüşd’ün (Vefat; H: 595), büyük

bir felsefeci olmasına rağmen “el-Keşfu an Menâhici’l

Edille” isimli kitabındaki şu sözlerini aktaralım: “Cihet/yön

sıfatına gelince, şeriat ehli (Müslümanlar), işin

başından beri hep bu sıfatı Allah (azze ve celle) hakkında

ispat edegelmişlerdir. Tâ ki Mu’tezile bu sıfatı nefyetmiştir.

Bu konuda onlara Ebu’l Meâlî ve onun sözüne

tabi olanlar gibi Eş’arîler’in müteahhirleri tabi olmuştur.

Şeriatın (Kur’ân ve Sünnet naslarının) hepsinin zahir

anlamları, (Allah hakkında) cihet’i ispat etmeyi gerekli

kılmaktadır. (Daha sonra İbn Rüşd, Allah (azze ve

celle)’nin yukarı cihette olduğunu bildiren bazı âyetleri

zikrettikten sonra şöyle demiştir:) “…Ve bunun dışında

daha başka âyetler. Bu âyetler ki, şâyet (Eş’arî, Maturîdî

v.b.lerin yaptığı gibi) tevil bu âyetlere musallat edilirse

(yani bu âyetler zahir anlamlarından çıkartılıp tevil

43. Elbette ki Allah (azze ve celle) ilmiyle, işitmesiyle ve görmesiyle her

yerdedir.

44


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

edilirse), o zaman şeriatın hepsi de tevil edilmelidir. 44

Şâyet bu âyetler hakkında, “bunlar mütaşâbittandır

(anlamlarını sadece Allah bilir)” denilirse, o zaman şeriatın

hepsi müteşâbih olmalıdır. Zira şeriatların hepsi,

Allah (azze ve celle)’nin sema’da olduğunda ve meleklerin

vahiyle semadan peygamberlere indiğinde ittifak halindedirler…”

45

2. Kaide: Kur’ân ve Sünnet’te geçen isim ve sıfat

nasları, teşbîh ve tekyîf yapılmaksızın Allah’a layık

olan/yaraşan zâhir anlamları üzere anlaşılmalıdır:

Zâhir anlamdan maksad, arap dilini bilenlerden selim

(bozulmamış) bir akla (fehme, anlayışa) sahip olan

kimselerin, herhangi bir kelime veya cümleyi işittikle-

44. Yani bu durumda diğer nasların da tevile müsait olması gerekir.

Nitekim namaz, zekat, oruç, hac gibi Allah (azze ve celle)’nin emirlerini

farklı manalara tevil eden kâfir bâtiniyye fırkası, Allah’ın

(sallallahu aleyhi ve sellem) istiva, el, yüz gibi sıfatlarını tevil

edenlerin bu sıfatları tevil etmelerini ileri sürerek, yaptıkları tevillerin

de meşru olacağını savunmuşlardır. Keza ahiret, cennet

ve cehennem naslarını başka anlamlara tevil etmiş olan kâfir

felsefeciler de bu tevillerini aynı gerekçeyle meşrulaştırmaya

çalışmışlardır. (Bkz: Medâricu’s Sâlikîn, İbnu’l Kayyim, 3/353,

Îsâru’l Hakk ale’l Halk, İbnu’l Vezîr, sy:136)

45. Sy: 66. Ayrıca İbn Rüşd’ün bu sözlerini İbnu’l Kayyim (rahimehullah)

da “es-Savâiku’l Mursele” isimli eserinde nakletmiştir;

2/404.

45


inde veya okuduklarında zihinlerine gelen ilk anlamdır.

Malum olduğu üzere Ehl-i Sünnet âlimleri’nin ittifakıyla

sabittir ki; bir söz’de aslolan, o sözün zâhir

anlamının alınmasıdır. Şâyet bu anlamın alınmasını

engelleyen muteber bir karine/delil varsa, o zaman zâhir

anlamın dışına çıkılır ki, bu zâhir anlamın dışındaki

anlamı almaya “sahih te’vîl” denir. Ancak böyle

bir karine olmadan yapılan tevil’e ise “batıl tevîl” denir.

Örneğin Allah (azze ve celle): “Kur’ân okuduğun zaman kovulmuş

şeytandan Allah’a sığın” (Nahl, 98) buyurmaktadır.

Âyetin zahirine göre Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den,

Kur’ân’ı okuyup bitirdikten sonra “Eûzü billâhi mine’ş

şeytâni’r-racîm” demesi isteniyor. Fakat âyetin zahirini

almamıza engel olan muteber bir delil var ki o da, Nebi

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in Kur’ân okumaya başlamadan

önce besmele çektiğinin sabit olmasıdır. Dolayısıyla

âyet, “Kur’an okumayı irade ettiğin/istediğin zaman…”

anlamındadır ki, buna sahih tevîl denir. Ancak, isim ve

sıfat nasları -sıfatlar hakkındaki kaidelerin 5.’sinde söylenilenler

nedeniyle- teşbîh ve tekyîfe gidilmeksizin Allah’a

(azze ve celle) layık olan/yaraşan zâhir anlamları üzere

anlaşılmalıdır. 46 Zira Eş’arîler’den, Maturîdîler’den,

46. “teşbih ve tekyife gidilmeksizin” ifadesini söylememizin sebebi,

46


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Mu’tezile’den ve Cehmiyye’den her birinin, yaptığı

tevillere neden olarak ileri sürdükleri “zâhir anlamın

alınmasına engel olan deliller”in (gerekçelerin), önceki

maddeler izah edilirken muteber gerekçeler olmadığı

ispatlanmıştı. 47

Şimdi bu kaideyi, Allah (azze ve celle)’nin üç sıfatı üzerinde

tatbik edelim:

1) “El” Sıfatı: Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

قَالَ‏ يَا إِبْلِيسُ‏ مَا مَنَعَكَ‏ أَنْ‏ تَسْ‏ جُدَ‏ لِمَ‏ خَلَقْتُ‏ بِيَدَيَّ‏

“ (Allah): Ey iblis! Seni iki elimle yarattığıma secde etmenden

alıkoyan şey nedir?...” (Sâd, 75) 48

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:

aklın, bu nasların zahirinden teşbîh ve tekyîf ’e gitmesidir.

47. Özellikle sıfatlar hakkındaki kaidelerin 6.’sına bakınız. Orada

Eş’arîler, Mâturîdîler v.d. tarafından dillendirilen “şâyet bu âyetleri

ya da hadisleri zâhiri üzere anlarsak Allah’ı mahlukata benzetmemiz

gerekecek” gerekçesinin cevabı vardır.

48. Allah’ın (azze ve celle) iki eli olduğuna dair buna benzer bir âyet

için bkz: Maide 64.

47


يطوي الله السموات يوم القيامة ثم يأخذهن بيده اليمنى

ثم يقول أنا امللك أين الجبارون ؟ أين املتكربون ؟ ثم

يطوي الرضني ثم يأخذهن ‏-قال ابن العلء بيده الخرى-‏

ثم يقول أنا امللك أين الجبارون ؟ أين املتكربون ؟.‏

“Kıyamet günü Allah (azze ve celle) gökleri dürer, sonra

o gökleri sağ eliyle alır, sonra der ki: “Melik benim,

nerede Cebbarlar, nerede büyüklük taslayanlar.” Sonra

yerleri dürer, sonra o yerleri -Ebu’l Ulâ şöyle demiştir:

“diğer eliyle”- 49 alır, sonra der ki: “Melik benim, nerede

Cebbarlar, nerede büyüklük taslayanlar.” 50 Başka bir hadisinde

de şöyle demiştir:

كلتا يديه يني

“…Onun iki eli de sağ’dır...” 51

49. Müslim’de geçen riavâyette “diğer eliyle” ifadesinin yerine “bi

şimâlihî (soluyla)” ifadesi geçmektedir.

50. Ebu Davud, Müslim.

51. Müslim, Nesâi, Ahmed. Bu ve bir önceki rivâyetten, Allah (azze

ve celle)’nin iki eli olup bunlardan birisinin “sağ” diye nitelendirildiği

açıkça anlaşılmakla bereber, ilk rivâyette “diğer el” ve

“sol” ifadelerinin geçmesi, ikinci rivâyette ise her iki elinde “sağ”

olduğunun belirtilmesi, Ehl-i Sünnet arasında ikinci elin nasıl

nitelendirileceği konusunda ihtilafa neden olmuştur. İmam Ahmed,

İbn Huzeyme gibi ilim ehli, bu elin de sağ diye nitelendi-

48


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Bu âyet ve hadislerden ve daha başka nasların 52 zâhirinden

açıkça anlaşılıyor ki, Allah (azze ve celle)’nin ,

zatına yaraşır bir şekilde, yarattığı hiçbir varlığa benzemeyen

ve keyfiyetini bilmediğimiz “iki el”i vardır. Fakat

Eş’arîler, Maturîdîler v.d. ise, Allah (azze ve celle)’nin

bu sıfatını kabul etmeyip bu ve benzeri nasları nimet

veya kudret diye tevil ederler. Bu kesinlikle kabul edilemez

bir tevîl’dir. Arapça lugatta her ne kadar da nimet

ve kudret manaları “yed (el)” kelimesinin manalarından

olsa da, âyetteki “yedeyye (iki elim)” ifadesi bu manalara

yorulamaz. Zira bu te’vîle göre yukarıda zikettiğimiz

âyetin anlamı ya, “…seni iki nimetimle” veya “…

nimetimle” olur ki, bu anlamların saçma olduğu gâyet

açıktır. Veya mana, “…iki kudretimle” olur ki, kuvvetin

bir tane olup adetlenmemesi nedeniyle bu mananın

verilmesi de çok garip kaçmaktadır. Ya da mana; “…

seni kudretimle” şeklinde olur ki bu da, âyette vurgulanmak

istenen anlamı bozacağı için makbul bir tevîl

değildir. Zira burada Allah (azze ve celle) İblis’e, Adem’in

rileceği görüşündedirler. Ed-Dârimî, Ebu Ya’lâ, Muhammed b.

Abdilvehhab gibi âlimler ise ikinci elin “sol” diye nitelendirileceğine

kail olmuşlardır. Kimi ilim ehli de, bu elin ne sağ ne de

sol diye vasıflandırılmayıp “diğer el” diye nitelendirileceğini sr.

(Bkz: ez-Zinâd fî Şerhi Lum’ati’l İ’tikâd, Ali b. Hudayr el-Hudayr,

sy: 21,22)

52. Bkz: Muhtasaru’s Savâik, İbnu’l Kayyim, 2/171.

49


(aleyhisselam) kendisinden daha üstün olduğunu, zira sadece

Adem (aleyhisselam)’a has olarak onu iki eliyle yaratığını,

dolayısıyla Adem (aleyhisselam)’ın kendisine olan

üstünlüğü sebebiyle ona secde etmesi gerektiğini ifade

etmiştir. Şâyet anlam “…seni kudretimle” şeklinde

olursa, o zaman Adem (aleyhisselam)’ın İblis’e karşı bir

meziyeti kalmamaktadır. Çünkü Allah (azze ve celle) şeytanı

da, köpeği de, domuzu da v.s. kudretiyle yaratmıştır.

Dolayısıyla İblis’e; “Ey Rabbim! Sen beni de onu da

kudretinle yarattın. O halde onun bana olan üstünlüğü

nedir ki ben ona secde edeyim” deme fırsatı doğardı.

Bir İşkâl: Allah (azze ve celle) Feth 10. âyetinde kendisine

el sıfatını izafe ederken, yed kelimesini “yedullâhi

(Allah’ın eli)” şeklinde müfred (tekil) bir kalıpta, Yâsîn

71. âyetinde ise “mimmâ amilet eydînâ… (ellerimizin

yaptığı)” şeklinde cemî’ (çoğul) olarak kullanmıştır. Bu

ve yukarıdaki nasları nasıl cem edebiliriz?

İlk olarak müfred kalıbında kullanılması üzerinde

duracak olursak şunu söyleriz; Usul ilminde malum bir

kuraldır ki, marifeye mudaf olan müfred -ki bu âyette

Allah’a izafe edilen “yedu” kelimesi böyledir- umûmu

(genelliği) ifade eder. 53 Yani âyetteki “yedullâhi” ifadesi,

53. Marifeye mudaf olan müfred’in umumu ifade ettiğinin bir örne-

50


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Allah (azze ve celle) için ne kadar el sabitse o kadar eli kapsamı

altına almaya elverişlidir. Bu umûm ise, yukarıda

zikrettiğimiz ‘Allah’ın iki eli olduğunu gösteren deliller’

ile tahsîs edilmiştir/sınırlandırılmış, daraltılmıştır.

Cemî’ kalıpta kullanılmasına gelince, buna birkaç

yönden cevap verilebilir;

a) Bazı âlimler, cem’in en azının iki olduğunu söylerler.

54 Yani bu görüşe göre âyetteki “ellerimiz” ifadesi

en azından iki’ye delalet etmekte, iki’den daha fazlaya

delalet etmesi ise kesin olmayıp ihtimal dâhilindedir.

Yukarıda zikrettiğimiz deliller iki’den fazla olabileceği

ihitmalini ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla bu

görüş esas alındığı takdirde âyette herhangi bir işkal

bulunmamaktadır. Ancak luğat âlimleri’nin geneli ise,

cem’in en azının üç olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş

esas alınırsa o halde bu işkale şu şekillerde cevap verilebilir;

b) Burada “ellerimiz” ile kasdedilen, elin tazîmi’dir.

Yoksa Allah (azze ve celle)’nin iki’den daha fazla elinin olği

olarak bkz: İbrâhîm 34.

54. Tahrîm 4 ve Nisâ 11. âyetler, bu görüşü savunanların ileri sürdükleri

delillerdendir.

51


duğu anlamında değildir. Bu tıpkı, Allah (azze ve celle)’nin

kendisinden bahsederken “biz”, “dedik ki”, “muhakkak

ki biz” anlamında ifadeler kullanmasına benzer. Allah

(azze ve celle) tek olduğuna göre bu ifadelerle kastedilen

nasıl ki Allah (azze ve celle)’nin kendisini ta’zim etmesi ise,

burada da durum böyledir.

c) “ellerimiz”den kasıt, eli olan Allah (azze ve celle)’nin

zatıdır. Yani “mimmâ amilet eydînâ… (ellerimizin yaptığı)”

ifadesi “mimmâ amilnâ (yaptığımız)” anlamındadır.

Şu âyet de buna benzer bir misaldir:

ظَهَرَ‏ الْفَسَ‏ ادُ‏ يفِ‏ الْربَ‏ ِّ وَالْبَحْرِ‏ بِ‏ ‏َا كَسَ‏ بَتْ‏ أَيْدِ‏ ي النَّاسِ‏

“İnsanların “ellerinin” kazandıkları şeyler sebebiyle

karada ve denizde fesad zahir oldu…” (Rûm, 41)

Halbuki insanlar sadece elleriyle değil, ayakları,

dilleri ve başka azaları ile de fesad yapar. Dolayısıyla

“insanların ellerinin kazandıkları” ifadesi ile, eli olan

insanların zâtı kastedilir. Yani mana “insanların kazandıkları”

şeklindedir.

Bir Kural: Kur’ân ve Sünnet’te “Allah (azze ve celle)’ye

izafe edilen” sıfatlarda aslolan, o sıfatın Allah (azze ve cel-

52


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

le)’nin bir sıfatı olduğudur. Yani bu tür âyet ve hadisler

“sıfat âyetleri” ve “sıfat hadisleri” olarak da isimlendirilirler.

Ancak Allah (azze ve celle)’ye izafe edilmemiş olan

sıfatlar hakkında ise durum böyle değildir. Bu sebeple

şu âyet, Allah (azze ve celle)’nin sıfatını bildiren âyetlerden

biri değildir:

وَالسَّ‏ مَ‏ ءَ‏ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ‏

“Biz sema’yı “kuvvet” ile bina ettik…” (Zâriyât, 47)

Kuvvet olarak tercüme ettiğimiz “eydin” kelimesi

veya sıfatı, Yâsîn sûresi 71. âyetteki, “eydînâ” ifadesi

gibi Allah (azze ve celle)’ye izafe edilmiş olarak gelmediğinden

ötürü “eller” diye değil de, müfessirlerin de belirttiği

üzere -lugattaki başka bir manası olan- “kuvvet”

diye tefsir edilebilmesi mümkün olmuştur. Binaenaleyh

Allah (azze ve celle)’ye izafe edilmemiş bu kelimenin

kuvvet diye tefsir edilmesi, “sıfat âyetinin zâhirinden

çıkmak” anlamına gelmez. Çünkü âyet, zahiriyle zaten

Allah (azze ve celle)’nin bir sıfatına delalet etmediği için

bir sıfat âyeti değildir, dolayısıyla konumuzla alakalı bir

âyet değildir. 55 Aynı şekilde şu âyet’te bu kabildendir:

55. Elbette ki âyete verilen kuvvet manası, selim akıl sahibi bir

arab’ın âyetten ilk anlayacağı anlam olduğundan zâhir anlamdır.

Bu söylediğimiz, şimdi zikredilecek olan âyetteki “sâk” ke-

53


يَوْمَ‏ يُكْشَ‏ فُ‏ عَنْ‏ سَ‏ اقٍ‏ وَيُدْعَوْنَ‏ إِىلَ‏ السُّ‏ جُودِ‏ فَلَ‏ يَسْ‏ تَطِ‏ يعُونَ‏

“O gün (kıyamet günü) sâk’tan (incikten) açılır ve secdeye

davet edilirler, fakat güç yetiremezler.” (Kalem, 42)

Âyetteki “sâk” kelimesi Allah (azze ve celle)’ye izafe

edilmediği için seleften kimileri bu kelimeyi, arap lugatındaki

bir başka anlamı olan “şiddet” kelimesi ile

açıklamışlardır. Buna göre âyet, “O gün işler zorlaşır

ve…” diye manalandırılır. Aynı sebeple âyeti bu şekilde

anlamlandırmak da sıfat âyetinin zahirinden çıkmak

anlamına gelmez. Zira bu âyet zaten sıfat âyetlerinden

değildir. 56

2) “Yüz” Sıfatı: Bu sıfatın ispatına geçmeden evvel,

bu sıfatı kabul etmeyen Eş’arî, Mâturidî vb.’lerinin de

ikrar ettiği şu hakikate biraz değinmek gerekir; Bir laflimesine

verilen şiddet anlamı için de geçerlidir, aynı sebeple

“şiddet” anlamı da zâhir anlamdır.

56. Buna rağmen seleften kimileri de “sâk” kelimesini Allah’ın bir

sıfatı olarak yorumlamışlardır. Nitekim Buhârî’de Kitâbu’t Tevhîd

kısmında “Bâbu Kavlillâhi Teâlâ Vucûhun Yevmeizin Nâdira”

bölümünde Ebu Saîd el-Hudrî (radiyallahu anhuma)’nın rivâyet

ettiği bir hadiste (Hadis no: 7001) “sâk” kelimesi Allah’a izafe

edilerek gelmiştir. Bu hadiste de kıyamet gününde Allah’ın sâk’ını

açacağı bildirilmiştir. Buna göre âyet de hadisdeki bu anlamı

ifade etmektedir.

54


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

zın manaya delaletinin üç çeşidi vardır:

a) Mutâbakat delaleti (Delâletü’l Mutâbaka): Bir

lafzın, manasının tümüne delalet etmesidir.

b) Tadammun delaleti (Delâletü’t Tadammun): Bir

lafzın, manasının bazısına delalet etmesidir.

c) İltizâm delaleti (Delâletü’l İltizâm): Bir lafzın,

manasının lazımına/gereğine delalet etmesidir.

Örneğin “Zeyd” lafzının, Zeyd’in hem zâtına/kendisine

hem de sıfatlarına/özelliklerine delalet etmesi

mutâbakat delaleti, sadece Zeyd’in zâtına veya sadece

sıfatlarına delalet emesi tadammun delaleti, Zeyd’in,

annesinin ve babasının olduğuna delaleti de -Zeyd’in

var olmasının sebebi oldukları için- iltizâm delaletidir.

Veya “ev” lafzının, duvarlara, yere, çatıya, kısacası

kapsadığı her bir şeye delalet etmesi mutâbakat delaleti,

sadece duvarlara ya da sadece çatıya delalet etmesi

tadammun delaleti, evi yapan kişiye delalet etmesi ise

-evin illaki bir bina edeni olduğundan- iltizâm delaletidir.

Aynı şekilde isimler hakkındaki kaidelerin 2. sinde

ifade ettiğimiz; Allah (azze ve celle)’nin isimlerinin hem

zâtına hem de sıfatlarına delalet etmesi mutâbakat de-

55


laletidir. Allah (azze ve celle)’nin isimlerinin sadece zâtına

veya sadece sıfatlarına delaleti ise tadammun, başka bir

isme -örneğin “el-Hâlık (yaratıcı)” isminin “el-Hayy

(diri olan)” ismine delalet etmesi gibi, (zira ölü olan

yaratamaz) veya “el-Hakîm (hikmetli olan)” isminin

el-Alîm (bilen)” ismine delalet etmesi gibi (zira ilim olmadan

hikmetin olması düşünülemez)- delalet etmesi

de iltizâm delaletidir.

Bunu bildikten sonra; Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

كُلُّ‏ مَنْ‏ عَلَيْهَا فَانٍ‏ . وَيَبْقَى وَجْهُ‏ رَبِّكَ‏ ذُو الْجَلَ‏ لِ‏ وَالْ‏ ‏ِكْرَامِ‏

“Yeryüzünde bulunan her şey yok olacak. Ancak Rabbinin

celal ve ikram sahibi yüzü bâki kalacak.” (Rahmân 26-

27) 57 Âyette geçen “yüzü” kelimesiyle kastedilen, müfessirlerin

de belirttiği gibi hiç şüphesiz “Allah’ın zâtı”dır.

Zira kastedilenin sadece yüz olduğu söylenirse, o zaman

bu, yüzü haricinde Allah (azze ve celle)’nin da yok

olacağı anlamına gelir ki Allah (azze ve celle) böyle bir şeyden

münezzehtir. Ancak bununla beraber âyet, Allah

57. Buna benzer başka bir âyet için bkz: Kasas 88.

56


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

(azze ve celle)’nin celal (azamet, yücelik) ve ikram (mümin

kullarına ihsanda bulunma ve kulları tarafından

kendisine itaat edilmek sûretiyle saygınlık atfedilme)

sıfatları ile vasıflanmış bir “yüz” sıfatı olduğuna da delalet

etmektedir. Şöyle ki, âyet, mutabakat delaletiyle

hem Allah (azze ve celle)’nin celal ve ikram ile vasıflı yüz

sıfatına, hem bu yüz’ün baki kalacağına, hem de yeryüzündeki

her şeyin helak olacağına delalet eder. Tadammun

delaletiyle de bu üçünden birine delalet eder. İltizam

delaletiyle ise zâtının baki kalmasına delalet eder.

Zira yüz, zat’tan hiç ayrılmayan zâtî bir sıfattır. Eğer ki

yüz baki ise, bu demektir ki zat’ta bakidir. Buna belağat

ilminde, -ilimle iştiğal edenler arasında çok bilinen bir

tabir şekli olan- “zikru’l cuz’ irâdetu’l kull (yani cüzü/

parçayı zikredip bununla küllü/tümü kastetmek)” denilir.

58 Bu tıpkı; “…Artık yüzünü mescid-i haram’a (kabe-

58. Bu âyetinde Allah (azze ve celle)’nin böyle bir tabir şeklini kullanmasının

nedeni, yüzünün şerefine ve azametine vurgu yapmasıdır.

Ayriyeten şunu da belirtelim ki; bizim bu âyet hakkında

“cüz/parça zikredilip küll kastedilmiştir” dememizden, yüzün

ve ona benzer sıfatların Allah (azze ve celle)’den bir parça olduğuna,

yani Allah (azze ve celle)’nin tıpkı insan gibi bir takım azâlardan/uzuvlardan

mürekkep (oluşmuş) olduğuna inandığımız

anlamı çıkartılmamalıdır. Bu, önceden de belirtildiği gibi sapık

Mücessime grubunun düşüncesidir. Ancak burada anlatmak istediğimiz

daha kolay anlaşılsın diye, belağat ilmindeki bilinen

şekliyle bu ifadeyi kullandık.

57


ye) doğru çevir…” (Bakara, 144) âyetine ve, “Yüzler vardır ki

o gün korkulu ve zelildir, amel etmişler ve yorulmuşlardır.”

(Ğâşiye, 2-3) âyetine benzemektedir. Bu iki âyette de yüz

kelimesiyle, “yüzü olan insanın zâtı” kastedilmektedir.

Zira ilk âyette kabeye doğru çevrilmesi istenen elbette

ki sadece yüz olmayıp, yüzünde dahil olduğu zâtın çevrilmesidir.

İkinci âyette ise yüz, amel edip yorulamayacağına

göre, yüzler kelimesi ile “yüz sahibi insanların

zâtı” murad edilmiştir.

Dolayısıyla bizler, bu âyetteki yüzden kastın Allah

(azze ve celle)’nin zatı olduğunu söyleyerek, bir sıfat âyetini

zâhir anlamından çıkartmış ve bu kaideye aykırı davranmış

olmadık. Zira biz, âyetin zahirinden anlaşılan

“yüz” sıfatını ispat etmekle birlikte iltizam delaletiyle

zâtın murad edildiğini söyledik. Arapça lafızların bu

üç delalet şeklini bilen her bir kimse, bu âyeti okuduğu

zaman aklına gelecek ilk anlam (yani zâhir anlam)

yüz sıfatıyla beraber Allah (azze ve celle)’nin zatı olacaktır.

Yani zâhir anlamıyla âyet, sadece yüzün baki kalacağına

delalet etmemektedir. Şâyet yüz sıfatını ispat etmeksizin

zâtın kastedildiğini söyleseydik, o zaman muteber

bir delil olmaksızın âyetin zahirinden çıkmış olurduk.

Dolaysıyla âyetteki “yüz”ün anlamı, “yüz sıfatı ile vasıflanmış

olan Allah (azze ve celle)’nin zatı”dır. Yoksa mana,

58


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Eş’arî, Maturîdîler vb.’nin dediği gibi yüzü olmaksızın

Allah (azze ve celle)’nin zatı değildir. Ya da onlardan kimisinin

dediği gibi yüz ile kastedilen “sevap” değildir.

Yani mana, “Rabbinin celal ve ikram sahibi sevabı! bâki

kalacak” şeklinde değildir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)

şöyle buyurmuştur:

حجابه النور لو كشفه لحرقت سبحات وجهه ما انتهى

إليه برصه من خلقه

“…Onun hicabı/örtüsü nurdur. Şâyet onu açsaydı, yüzünün

59 azameti (veya nuru, parlaklığı, güzelliği) bakışının

ulaştığı (bütün) mahlukatını yakardı.” 60

Meşhur “Sahîhu İbn Huzeyme” eserinin sahibi

İmam İbn Huzeyme (rahimehullah) (Vefat; H: 311)

“et-Tevhîd” adlı kitabında “Bâbu İsbâti’l Vech” bölümünde

şunları kaydetmiştir: “Bizim ve Hicaz, Yemen,

Tehâme ve Şam ehlinden olan bütün âlimlerimizin

59. Ebu Ubeyd, ed-Dârimî ve İbn Huzeyme gibi kimi âlimler hadisteki

yüzü zat ile tefsir etmeyip sadece yüz olarak açıklamışlardır.

İbnu’l Kayyım gibi kimi ilim ehli ise yukarıda geçen âyette olduğu

gibi burada da kastedilenin yüzüyle birlikte zatı olduğunu

söylemişlerdir. Görüldüğü gibi her iki açıklamaya göre de Allah’ın

yüz sıfatı ispat edilmiş olmaktadır.

60. Müslim.

59


mezhebi/görüşü şudur ki, bizler, yaratıcımızın yüzünü

mahluklardan hiçbirine benzetmeksizin Allah (azze

ve celle) hakkında onun kendisi için ispat ettiğini ispat

ederiz.” Bundan bir sonraki bölümde de şunları söylemiştir:

“Biz ve bütün bölgelerde bulunan âlimlerimiz

şunu diyoruz ki, Ma’budumuz’un (Allah’ın), Kur’ân’ın

da bize bildirdiği gibi “yüzü” vardır. Ve onu celal ve ikram

ile vasıflamıştır. Onun baki olduğuna hükmetmiş

ve ondan helak’ı nefyetmiştir. Ve deriz ki, Rabbimizin

(azze ve celle) yüzünde öyle bir nur, aydınlık ve parlaklık

vardır ki, şâyet hicabını açsaydı yüzünün nuru, parlaklığı

ve güzelliği, bakışının ulaştığı her şeyi yakardı.”

Dolayısıyla Allah (azze ve celle)’nin zatına yaraşır bir

şekilde, yarattığı hiçbir varlığa benzemeyen ve keyfiyetini

bilmediğimiz “yüz”ü olduğuna iman ederiz.

Fâide: El sıfatı üzerinde dururken şöyle bir kural

zikretmiştik: “Allah (azze ve celle)’ye izafe edilen sıfatlarda

aslolan, o sıfatın Allah (azze ve celle)’nin bir sıfatı olduğudur.”

Ancak vech (yüz) kelimesinin veya sıfatının

geçtiği iki âyet’te bu kelime, Allah (azze ve celle)’ye izafe

edilmiş olarak gelmesine rağmen seleften kimileri tarafından

zâhirine aykırı bir şekilde yorumlanmıştır. Bu

âyetlerden birincisi şudur:

60


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

وَلِلَّهِ‏ الْمَشْ‏ ‏ِقُ‏ وَالْمَغْرِبُ‏ فَأَيْنَمَ‏ تُوَلُّوا فَثَمَّ‏ وَجْهُ‏ اللَّهِ‏

“Doğu da Allah’ındır batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın

yüzü oradadır...” (Bakara, 115)

Mücahid, İmam Şâfiî ve İbn Teymiyye (rahimehullah)

gibi âlimler, bu âyetin sıfat âyetlerinden olmadığını, yüz

ile kastedilenin, arap lugatındaki manalarından biri

olan cihet/kıble 61 olduğunu söylemişlerdir. Zira âyet

sefer hali hakkında inmiştir. Yani bir kimse sefer halinde

nafile namaz kılarken yüzü nereye doğru dönük

olursa olsun orası, Allah (azze ve celle)’nin müslümanlar

için razı olduğu kıbledir. Veya bir kimse kıblenin neresi

olduğunu bilmediği için araştırsa ve sonra kıble olduğunu

zannettiği yöne doğru namaz kılsa, bu kimsenin

yönelmiş olduğu kıble aslında yanlış da olsa işte orası,

Allah (azze ve celle)’nin müslümanlar için razı olduğu

kıbledir. Dolayısıyla âyetin sefer hali hakkında inmesi,

zâhirinden dönülebileceğine dair bir delil olduğu için,

âyetin bu şekilde te’vîl edilmesi sahih te’vîl kısmına

dahil olmaktadır.Ancak ed-Dârimî, İbn Huzeyme ve

İbnu’l Kayyim (rahimehullah) gibi kimi âlimler ise, zikri

geçen bu kuralı bu âyette de işleterek âyetin, Allah (azze

ve celle)’nin yüz sıfatını ispat eden bir sıfat âyeti olduğu-

61. Örneğin bkz: Bakara, 148.

61


nu söylemişlerdir. Yani namazda yüzünüzü hangi yöne

çevirirseniz çevirin, orada Allah (azze ve celle)’nin yüzü

vardır. Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen şu

hadis de bu anlamı desteklemektedir: “Sizden biriniz

namazına başladığı zaman o kimse Rabbiyle gizlice konuşmaktadır.

Veya 62 Rabbi onunla kıble arasındadır. O

yüzden sizden biriniz kıblesine doğru tükürmesin…” 63

Bu âyetlerden ikincisinde ise şöyle buyrulmuştur:

وَالَ‏ تَدْعُ‏ مَعَ‏ اللَّهِ‏ إِلَهًا آخَرَ‏ الَ‏ إِلَهَ‏ إِالَّ‏ هُوَ‏ كُلُّ‏ شَ‏ ْ ءٍ‏ هَالِكٌ‏ إِالَّ‏

وَجْهَهُ‏

“Allah ile birlikte başka bir ilah’a dua etme! O’ndan başka

ilah yoktur. O’nun yüzü hariç her şey yok olacaktır…”

(Kasas, 88)

Seleften bazıları, Allah (azze ve celle)’ye izafe edilmiş

vech (yüz)” kelimesini, lugattaki anlamlarından biri

62. Burada “veya” kelimesinin zikredilmesi, hadisi rivâyet edenin

tereddüdünden ötürüdür. Ancak bu hadisin diğer bir rivâyetinde

ise “veya” kelimesi geçmeyip “ve” kelimesi geçmektedir.

63. Buhârî, Kitâbu’s Salât, Bâbu Hakki’l Buzâki bi’l yedi mine’l Mescid.

İbnu’l Kayyim (rahimehullah) “Muhtasaru’s Savâiku’l Mursele”

(2/180) kitabında, âyetin bir sıfat âyeti olduğunu destekleyen

bunun dışında birçok hadis zikretmiştir.

62


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

olan 64 “niyet, kasıt” anlamını baz alarak yalnızca Allah

(azze ve celle)’nin rızasının kastedilerek yapıldığı ameller

olarak tevil etmiş ve böylece âyeti sıfat âyetlerinden

saymamışlardır. Zira âyetin ilk ve ikinci cümlesi, ibadetin

yalnızca Allah (azze ve celle)’ye sarfedilmesi ve ibadete

O’ndan başka hiçbir şeyin ortak kılınmaması gerektiğini

ifade etmektedir. İşte âyeti bu şekilde yorumlayanlar

bu iki cümlenin, âyetteki vech kelimesini zâhiri üzere

anlamayıp ona böyle bir anlam yüklemenin muteber

bir delili olacağını söylemişlerdir. Yani sadece Allah

için/ihlas üzere yapılan ameller -kişiyi ebedi cennete

ulaştıracağı için- baki kalacak, ancak bunun dışındaki

büyük ya da küçük şirk olan ameller ve müşrik olan kişinin

yaptığı ameller ise sahiplerinin yüzüne çarpılarak

boşa çıkartılacaktır. Buna karşın kimi âlimler ise, bu

âyeti Rahman sûresi 26 ve 27. âyetteki anlamıyla tefsir

ederek âyetin zâhirinden dönmeyip bu kuralı burada

da işletmişlerdir.

Ancak şunu bir daha belirtelim ki, bu iki âyeti zâhir

anlamı üzere yorumlamayan selef âlimleri, bununla bereber

başka deliller sebebiyle Allah (azze ve celle)’nin yüz

sıfatını kabul ediyorlardı. Nitekim İbn Huzeyme’nin

64. Örneğin bkz: İnsan, 9.

63


(rahimehullah) az evvel aktardığımız sözü de bunu açıkça

ortaya koymaktadır.

c) Gelme sıfatı: Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

هَلْ‏ يَنْ‏ ظُ‏ رُ‏ ونَ‏ إِالَّ‏ أَنْ‏ يَأْتِيَهُمُ‏ اللَّهُ‏ يفِ‏ ظُلَلٍ‏ مِنَ‏ الْغَمَ‏ مِ‏

وَالْمَلَ‏ ئِكَةُ‏ وَقُضِ‏ َ الْ‏ ‏َمْرُ‏ وَإِىلَ‏ اللَّهِ‏ تُرْجَعُ‏ الْ‏ ‏ُمُورُ‏

“Onlar (kâfirler) ancak buluttan gölgelerle beraber Allah’ın

ve meleklerinin gelmesini bekliyorlar. Ve (kulların)

iş (i) bitirilmiş (hesapları görülmüş) olacaktır (ve artık

asilerin tevbe etme imkanı olmayacaktır). 65 Bütün

işler yalnızca Allah’a döndürülür. (Ve sonunda herkes

yaptığının karşılığını görecektir).” (Bakara, 210)

Âyette bahsedilen Allah (azze ve celle)’nin ve meleklerinin

gelmesi, kıyamet gününde Rasûlullah (sallallahu

aleyhi ve sellem)’in, arşın altında Allah’a (azze ve celle) secde

edip Allah (azze ve celle)’nin kulları arasında hüküm vermesi

(onları hesaba çekmesi) için şefaatte bulunması

sonrasında olacak olan bir durumdur. Allah (azze ve

65. Kimi müfesirler de şöyle mana vermişlerdir: “…ve meleklerinin

gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar. Bütün işler yalnızca Allah’a

döndürülür”.

64


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

celle) kıyamet gününde kulları arasında hükmetmek

için kendisi ve melekleri inecek ve inerlerken gökyüzü

(dünya seması) beyaz bulutlar/büyük gölgeler ile

yarılacaktır. 66 Fecr sûresinin 22. âyetinde belirtildiği

gibi melekler saf halinde ineceklerdir. Ve meleklerden

ilk olarak, dünya semasında bulunan melekler inecek,

sonra ikinci, sonra üçüncü… Sonra yedinci semadaki

melekler inecek ve insanları kuşatacaklardır. 67

Başka bir âyetinde de şöyle buyurmuştur:

هَلْ‏ يَنْظُرُونَ‏ إِالَّ‏ أَنْ‏ تَأْتِيَهُمُ‏ الْمَلَ‏ ئِكَةُ‏ أَوْ‏ يَأْتِ‏ َ رَبُّكَ‏ أَوْ‏ يَأْتِ‏ َ

بَعْضُ‏ آيَاتِ‏ رَبِّكَ‏

Onlar ancak kendilerine meleklerin (ruhlarını kabzetmek

için) gelmesini veya (kıyamet günü kullarının arasında

hükmetmesi için) Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı

66. Bkz: Furkân 25. Furkân sûresinin bu âyetinde Allah’ın (azze ve

celle) gelmesi zikredilmemekle birlikte Bakara, 210 ve birazdan

gelecek olan âyet, burada da Allah’ın gelmesinden bahsedildiğini

göstermektedir.

67. Bkz: Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn Kesîr. Meleklerin inişinin nasıl

olacağı ile ilgili bkz: el-Müstedrek, Hâkim, 4/614. İmam Zehebî

(rahimehullah) Müstedrek’te geçen bu rivâyetin senedinin kuvvetli

olduğunu söylemiştir.

65


âyetlerinin (kıyamet alametlerinin) gelmesini bekliyorlar

68 …” (En’âm, 158)

Her iki âyet de kâfirleri tehdid etmekte ve kıyamet

gününde Allah (azze ve celle)’nin kulları arasında hükmetmesi

için kendi şanına yaraşır bir şekilde, mahlukattan

hiçbirisinin gelmesine benzemeksizin ve keyfiyetini

bilmediğimiz bir halde geleceğini bildirmektedir. 69

Eş’arî ve Mâturîdîler gibi bu sıfatı kabul etmeyenler

ise, zikrettiğimiz bu âyetleri zâhir anlamlarından soyutlamakta

ve Allah (azze ve celle)’nin gelmesini, “Allah

(azze ve celle)’nin emrinin gelmesi” şeklinde tevil etmektedirler.

Buna delil olarak da şu âyeti ileri sürerler:

هَلْ‏ يَنْظُرُونَ‏ إِالَّ‏ أَنْ‏ تَأْتِيَهُمُ‏ الْمَلَ‏ ئِكَةُ‏ أَوْ‏ يَأْتِ‏ َ أَمْرُ‏ رَبِّكَ‏

“(Kafirler) ancak kendilerine meleklerin (ruhlarını

kabzetmek için) gelmesini veya Rabbinin emrinin gelmesini

bekliyorlar…” (Nahl, 33)

68. Yani o kâfirler bu hallerden birinin gelmesini mi bekliyorlar!

69. Allah (azze ve celle)’nin bu sıfatını bildiren başka bir âyet için bkz:

Fecr 21-22.

66


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Şöyle demektedirler: “Sizin zikrettiğiniz âyetlere

benzeyen bu âyette, “Rabbinin gelmesini” denmemiş,

“Rabbinin emrinin gelmesini” denilmiştir. İşte bu âyet,

sizin zikrettiğiniz âyetlerde geçen “Allah’ın gelmesi”

ve “Rabbinin gelmesi” ifadelerini tefsir etmekte ve bu

âyetlerde kastedilenin “Allah’ın (veya) Rabbinin emrinin”

gelmesi olduğuna delalet etmektedir!”

Buna cevap olarak şöyle deriz: “Rabbinin emrinin

gelmesi” ifadesi, “dünyadaki azap” ve içinde dehşet

verici hadiselerin yaşanacağı “kıyamet günü” olarak

müfessirlerce iki şeklide yorumlanmıştır. Gelme sıfatına

ilişkin ilk olarak zikrettiğimiz Bakara, 210. âyet ise,

kıyamet günü içersinde olacak olan hadiselerden bahsetmektedir.

Zira bu âyette geçen, “Ve iş bitirilmiş olacaktır.

Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.” cümleleri

de bunu göstermekte idi. O halde, şâyet Nahl sûresindeki

âyette Rabbinin emrinin gelmesinden kasıt, dünya

azabı veya kıyamet gününün gelmesi ise, bu iki anlamdan

hangisi Bakara, âyetinde belirtilmek istenen anlamı

karşılayacaktır! Ayrıca eğer ki Allah (azze ve celle)’nin

gelmesiyle kastedilen onun emri ise, neden Allah (azze

ve celle) Nahl sûresindeki âyette ifade ettiği gibi Bakara,

Fecr ve En’am sûrelerindeki âyetlerde de “Allah’ın

(veya) Rabbinin emri” ifadesini kullanmamıştır? Buna

67


engel olan, emrinin gelmesinden ayrı olarak kendisinin

de gelmesinin olacağı değil de nedir? Binaenaleyh

Allah (azze ve celle)’nin gelmesi ile bu iki tefsirden biri

olan Allah (azze ve celle)’nin emrinin gelmesi birbirinden

farklı olup sanıldığı gibi aynı şeyler değildir.

Bir İtiraz ve Cevabı: Bizler sıfat naslarının teşbîh

ve tekyîf ’ten uzak olarak zâhir anlamları üzere anlaşılması

gerektiğini ve bu anlamın dışına asla çıkılamayacağını

söylediğimizde, karşıt görüşteki kimseler kuvvetli

gibi gözüken şöyle bir itirazda bulunmaktadırlar:

“Sizler bu iddianızla çelişmektesiniz. Çünkü sizler bazı

sıfat naslarının zâhirini almıyorsunuz! İşte buna birkaç

örnek:

a) “Ehl-i Kitaptan küfredenleri ilk sürgünde yurtlarından

çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız.

Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını

sanmışlardı. Ama “Allah, onlara beklemedikleri yerden

geldi.” O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem

kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı.

Ey akıl sahipleri! İbret alın.” (Haşr, 2) Burada Allah

(azze ve celle)’nin gelmesinden kasıt, sizin de kabul ettiğiniz

gibi O’nun (azze ve celle) azabıdır.

68


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

b) “Onlardan öncekilere de (peygamberlere) hile yapmışlardı.

Sonunda “Allah da onların binalarına temellerinden

geldi” de böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü.

Bu azap onlara, farkedemedikleri bir yerden gelmişti.”

(Nahl, 26) Bu âyette de Allah (azze ve celle)’nin gelmesiyle

kastedilen, tıpkı bir önceki âyet gibi azabının gelmesidir.

Yani mana: “Allah da onların binalarını temellerinden

tahrip etti.” şeklindedir.

c) “…Onlar Allah’ı unuttular. “Allah da onları unuttu!”

Doğrusu münafıklar fâsıkların ta kendileridir.” (Tevbe,

67) Yani onları terk etti, önemsemedi anlamındadır.

d) “Muhakkak ki sana bey’at edenler ancak Allah’a

bey’at etmektedirler. “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”

Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş

olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah

ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Feth, 10) Burada Allah

(azze ve celle)’nin elinin Müslümanların ellerinin üzerinde

olması, müfessirlerin de belirttiği ve sizin de ikrar

ettiğiniz üzere zâhirinden anlaşılan anlam olmayıp,

bey’at işinin sağlama alınmasıdır. Yani kimsenin bey’atını

bozmaması istenmektedir.

69


e) “…Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya

yükseleni bilir. “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.”

Allah yaptıklarınızı görür.” (Hadîd, 4) Buradaki beraberliğin

zat beraberliği olmadığı açıktır.

Ve daha bunun gibi başka örnekler… 70

Cevap: Bizler zâhir anlamla ne kastedildiğini açıklarken

şöyle demiştik: “Arap dilini bilenlerden selim

bir akla sahip olan kimselerin herhangi bir kelime veya

cümle işittiklerinde veya okuduklarında zihinlerine

gelen ilk anlamdır.” Buna göre zâhir’in iki kısmı vardır:

1) Lafzın/kelimenin zahiri إفرادي)‏ ‏:(ظاهر Yani cümle

içersindeki tek bir lafızdan/kelimeden anlaşılan zâhir.

Örneğin; “Rahman arşa istiva etti” (Tâhâ, 5) âyetindeki

“alâ” harf-i عىل “istevâ” lafzından/kelimesinden اسْ‏ تَوَى

cerri ile kullanıldığındaki malum anlamının anlaşılması

gibi. Veya “Allah’ın kendilerine gazap ettiği…” (Mücâdele,

14) âyetindeki غضب “ğadibe” lafzından Allah (azze ve

celle)’nin , zatına yaraşır bir şeklilde kendi dışındaki varlıklardan

hiçbirine benzemeyen ve keyfiyetini bilmediğimiz

“gazap” sıfatının olduğunun anlaşılması gibi.

70. Bkz: Mülk, 1; Kâf, 16; Hakka, 45; Zumer 56.

70


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

2) Cümlenin zahiri تركيبي)‏ ‏:(ظاهر Siyak, sibak ve karinelerden

(kısacası cümlenin tamamından) anlaşılan

zahir.

Zâhir’in bu şeklide ikiye ayrılması, arap dili de

dahil bütün dillerde çok maruf olan bir husustur. Örneğin;

“Arkadaşımın benden istediği şeyi unuttum”

cümlesindeki “unuttum” lafzı, yaygın anlamı olan “zihindeki

bilginin kaybolması” anlamına gelmektedir

ki, bu anlam cümle içersindeki “unuttum” lafzından

anlaşılmaktadır. Yine, kendisine “Abdullah ile görüşüyor

musun” diye bir soru yöneltilen kimse bu soruya

“Abdullah’ı unuttum gitti” diye cevap verse, soru soran

kişinin zihnine gelecek olan ilk anlam hiç şüphesiz ki,

Abdullah adındaki kişinin onun zihninden silindiği

değil, Abdullah’ı terk ettiği, onu umursamadığı olacaktır.

Ve daha bunun gibi nice örnek… Dolayısıyla bir

lafzı bütün hallerde aynı anlam üzere anlamak yanlış

olup o lafız, cümledeki yerine göre yaygın anlamının

dışında başka bir anlamı da ifade edebilir. İşte böyle bir

itirazda bulunulmasının nedeni, zâhir anlamı sadece

lafzın/kelimenin zâhiri ile sınırlandırmaktan kaynaklanmaktadır.

Halbuki bu zikredilen naslardan anlaşılan

zâhir anlama ters gibi gözüken manalar, aslında zâhir

anlamın ta kendisidir, ancak bu manalar zâhirin ikinci

71


kısmı olarak saydığımız “cümlenin zahiri”nden anlaşılan

anlamlardır.

Elbette ki bu nasların, Allah (azze ve celle)’nin gelme

ve el sıfatlarına delalet etmemesi, Allah (azze ve celle)’nin

bu sıfatlarının olmadığı anlamına gelmez. Çünkü başka

naslarda O’nun (azze ve celle) bu sıfatlarının olduğu belirtilmiştir.

Sıfatları Tefvîd Etmek Selefin Görüşü müdür?

Birçok ilim ehli, el, istiva, inmek, gelmek, ayak gibi

görünürde teşbih’i andıran Allah (azze ve celle)’nin sıfatlarını

tefvîd etmenin selefin düşüncesi olduğunu iddia

etmişlerdir. Bu iddiaya göre selef, Kur’ân ve Sünnet’te

geçen Allah (azze ve celle)’nin bu tür sıfatlarına hiçbir

şekilde (ne zâhir ne de başka) bir anlam yüklememiş,

nasıl ki sıfatların keyfiyeti bilinmiyor ve Allah’a (azze ve

celle) havale ediliyor ise, aynı şekilde selef manalarını

da Allah’a (azze ve celle) havale etmiştir. Dolayısıyla selefe

göre Allah (azze ve celle)’nin bu türden sıfatları, -bir görüşe

göre- “elif lâm mîm, gâf, hâ mîm” gibi Kur’ân da

geçen “mukattaa harfleri” gibi manaları sadece Allah

(azze ve celle) tarafından bilinir. Yani selefe göre bu tür sıfatların

hem keyfiyeti hem de anlamları müteşabihtir/

yalnızca Allah (azze ve celle) tarafından bilinir! 71

71. Yani bu tür sıfatlar mütaşabih’in iki kısmından biri olan “el-Mü-

72


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

Bu, Eş’arîler’in ve Mâturîdîler’in selefe nisbet ettikleri

batıl bir iddiadır. Ve onların; “selef ’in yolu eslemdir/daha

sağlıklı ve ihtiyatlıdır. Halef ’in (seleften

sonra gelenlerin) yolu ise daha ilimli ve daha hikmetlidir.”

sözlerindeki ‘selef ’in yolu’ ile kastettikleri de budur.

Bu iddiaya göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem),

Allah’ın sıfatlarından (yani dinin en büyük aslı olan;

“Allah’ı kemal sıfatları ile bilmek” aslından) bahseden

birçok âyeti ve hadislerini ashabına aktarırken, bu söylediklerinden

ne kendisi anlamış, ne de bunları işiten

ve rivâyet eden sahabesi anlamıştır! Başka bir tabirle

bu iddia, bize Kur’ân’ı indirip onun manalarını düşünmek

ile mükellef kılan 72 Allah (azze ve celle)’nin , dinin en

büyük aslını, hayvanların anlaşılamaz sesleri veyahut

yabancı bir dilde konuşan insanların anlayamadığımız

sözleri mesabesinde bizlere anlattığını söylemekle eş

değerdedir.

Doğrusu, selefin bu türden sıfatlara zahir anlamlarını

yüklediği, keyfiyetini ise Allah’a (azze ve celle) havale

teşâbihu’l Hakîkî” (manası yalnızca Allah tarafından bilinen

naslar) kısmındandır. Diğer bir kısım ise “el-Müteşâbihu’l İdâfî”

dir ki bu da, manasını ancak nassı sağlıklı bir şekilde tahlil etmiş

olan kimselerin anladığı, herkesin anlayamadığı naslardır. (Bkz:

el-Muvâfakât, eş-Şâtıbî, 3/315)

72. Örneğin bkz: Nisâ, 82; Muhammed, 24; Sâd, 29.

73


ettiğidir. Onlar, istiva, inme, yüz, el, ayak gibi Allah’a

(azze ve celle) izafe edilen sıfatların anlamlarını biliyor ve

bu sıfatların her birine aynı gözle bakmayıp bunların

birbirinden farklı anlamlar içerdiğine inanıyorlardı.

Yani selefe göre müteşabih olan, sıfatların anlamları olmayıp

keyfiyetleri idi. İşte bunun birkaç yönden ispatı:

‏-عن عبد الله قال : « جاء حرب من اليهود إىل رسول الله

صىل الله عليه وسلم فقال : أبلغك أن الله تعاىل يضع

السموات يوم القيامة عىل أصبع والرض عىل أصبع

والجبال عىل أصبع والشجر عىل أصبع واملاء والرثى

عىل أصبع وسائر الخلق عىل أصبع ثم يهزهن ويقول

أنا امللك قال : فضحك رسول الله صىل الله عليه وسلم

بدت نواجذه تصديقا لقول الحرب ثم قرأ : ‏)وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ‏

حَقَّ‏ قَدْرِهِ‏ وَالْ‏ ‏َرْضُ‏ جَمِيعًا قَبْضَ‏ تُهُ‏ يَوْمَ‏ الْقِيَامَةِ‏ وَالسَّ‏ مَ‏ وَاتُ‏

مَطْوِيَّاتٌ‏ بِيَمِينِهِ‏ سُ‏ بْحَانَهُ‏ وَتَعَاىلَ‏ عَمَّ‏ يُشْ‏ ‏ِكُونَ‏ (.

Abdullah İbn Mes’ûd (radiyallahu anhuma) şöyle anlatmıştır:

“Yahudilerden bir haham Rasûlullah (sallallahu

aleyhi ve sellem)’e geldi ve dedi ki: “Sana, Allah’ın kıyamet

gününde gökleri bir parmağı, 73 yeri bir parmağı, dağ-

73. Demek ki Allah’ın (azze ve celle) kendi zatına yaraşır “parmak” sıfatı

da vardır.

74


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

ları bir parmağı, ağaçları bir parmağı, suları ve ıslak

toprakları bir parmağı ve diğer mahlukları da bir parmağı

üzerine koyacağını (bunları parmakları üzerinde

tutacağını), sonra onları sarsıp: “Melik benim.” diyeceğini

sana bildiriyorum (ne dersin).” Bunun üzerine

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hahamın söylediklerini

tasdik ederek (ve -bir rivâyete göre- hoşlanarak) azı

dişleri görünecek şekilde güldü. Sonra şu âyeti okudu;

“Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü

bütün yeryüzü O’nun kabzasında (avucunda)dır. Gökler

onun sağ eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak

koşmalarından münezzehtir.” (Zumer, 67) 74

قال أيب رحمه الله جعل يحيى يشري بأصابعه وأران أيب

كيف جعل يشري بأصبعه يضع أصبعا اصبعا حتى أىت عىل

آخرها

74. Kitâbu’s Sünne, Ebu Bekr Amr b. Ebî Âsım eş-Şeybânî (rahimehullah)

(Vefat; H: 287) 1/289. Ebu Bekr eş-Şeybânî (rahimehullah) bu

rivâyeti aktardıktan sonra isnâdının Buhârî ve Müslim’in şartı

üzerine sahih olduğunu ve onların da bunu rivâyet ettiklerini

belirtmiştir. Ve daha sonra bu rivâyetin başka yollardan gelen

farklı lafızlarının hangi kaynaklarda geçtiğini söylemiş ve rivâyetin

başka lafızlarından bir kaçını zikretmiştir. Aynı şekilde bu

rivâyet, farklı lafızlarıyla İbn Batta’nın “el-İbâne”sinde (7/280)

geçmektedir.

75


Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle demiştir:

“Babam (rahimehullah) şöyle dedi: “Yahya (b. Saîd bu

hadisi rivâyet ederken) parmaklarıyla işaret etmeye

başladı.” Babam bana Yahya’nın parmaklarıyla nasıl

işaret ettiğini gösterdi, (şöyle ki) parmaklarını teker

teker son parmağına gelene kadar kadar yumdu.” 75

Görüldüğü gibi bu iki selef imamı’nın hadisi parmaklarıyla

somutlaştırarak anlatmaları, sıfatların manalarının

bilinen manalar olduğunu, müteşâbih olmadığını

göstermektedir. Zira manası bilinmeyen bir

şeyin somut bir şekilde anlatılması mümkün değildir.

- عن عبيد الله بن مقسم أنه سمع عبد الله بن عمر

يقول : رأيت رسول الله صىل الله عليه و سلم عىل املنرب

وهو يقول : ( يأخذ الجبار سمواته وأرضه بيديه ) وقبض

رسول الله صىل الله عليه و سلم يده وجعل يقبضها

ويبسطها ثم قال : ( فيقول : أنا الرحمن أنا امللك أين

الجبارون أين املتكربون ) وتايل رسول الله صىل الله عليه

75. es-Sünne, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, 1/264. Bu kitabın

tahkîkini yapan Doktor Muhammed Saîd Sâlim el-Kahtânî, bu

rivâyetin isnâdının “sahîh” olduğunu söylemiştir. Rivâyetin geçtiği

kaynak olarak ayrıca bkz: Fethu’l Bârî, İbn Hacer, 10/167.

76


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

و سلم عن يينه وعن شمله حتى نظرت إىل املنرب يتحرك

من أسفل شء منه حتى أقول أساقط هو برسول الله صىل

الله عليه و سلم

Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) şöyle demiştir:

“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i minberin üzerinde

şöyle derken gördüm: “Cebbar olan Allah (azze ve celle) (sahibi

olduğu) göklerini ve yerini iki eliyle alacak.” Bu sırada

Rasûlullah elini yumdu ve elini yumup açmaya başladı.

Sonra şöyle dedi: “Ve Allah der ki: Rahman benim,

Melik benim, nerede Cebbarlar! Nerede büyüklük taslayanlar!”

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sağına ve soluna

eğiliyordu. Öyle ki minbere baktım, en alt tarafından

hareket ediyordu/sallanıyordu, öyle ki ben (kendi kendime):

“Acaba minber Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)

ile birlikte düşecek mi?” diyordum.” 76 Nebi (sallallahu

aleyhi ve sellem)’nin kıyamet günü olacak bu hadiseyi elini

yumup açarak canlandırması, sıfatların manalarının

malum olduğunu göstermektedir. 77

76. el-Mu’cemu’l Kebîr; Taberânî, Nesâi, Müslim.

77. Ayrıca bu rivâyetlerden anlaşılıyor ki, Allah (azze ve celle)’nin sıfatları

somut bir şekilde tefsir edilebilir. Ve bu hadislerin teşbîh’ten

uzak bir şekilde anlaşılması gerektiğini ayriyeten söylemeye gerek

yoktur.

77


- İmam Mâlik (rahimehullah)’ın yanına bir adam gelmiş

ve “Allah (azze ve celle); “Rahman arşa istiva etti” diyor.

Nasıl isitva etti?” diye sormuş. Bu soru karşısında

İmam dehşete düşmüş ve bir süre sonra şu meşhur sözünü

söylemiştir: “İstiva ma’lûm’dur. Keyfiyeti meçhuldür.

Buna iman etmek vaciptir. Bu konu hakkında soru

sormak bidattir.” 78 İmam Mâlik’in’ın verdiği bu cevabın

bir benzerini, onun hocası Rabîa’nın (rahimehullah) ve

ondan da önce mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin

de (radiyallahu anha) söylediği rivâyet edilmiştir.

Burada İmam Mâlik’in “İstiva ma’lum’dur” sözünden

kasıt, “isitva’nın manası ma’lumdur” demektir ki

bu da, -önceden de açıkladığımız üzere- arşın üzerine

yükselmek ve orada yerleşmektir. Yoksa bu sözün manası,

selefin sıfatlar hakkındaki görüşünün tefvîd yapmak

olduğunu iddia edenlerin dediği gibi, “yani Allah

(azze ve celle)’nin kendisine izafe ettiği istiva sıfatı Kur’ân

da geçtiği için malum’dur!” şeklinde değildir. Nitekim

selefin bu konudaki düşüncesini en iyi bilenlerden Osman

b. Saîd ed-Dârimî (rahimehullah) ve İbn Abdi’l Berr

78. İmam’ın sözünün devamı şöyledir: “Seni ancak kötü biri olarak

görüyorum. Bu adamı yanımdan çıkarın!”.

78


İsim ve Sıfatlar Tevhidi

(rahimehullah)’ın şimdi gelecek olan sözleri de, İmam Mâlik’in

bu sözünü bu şeklide yorumlamanın mümkün

olamayacağını ortaya koymaktadır.

- Osman b. Saîd ed-Dârimî (rahimehullah) (Vefat; H:

2180 -yani selef âlimlerinden!-) şöyle demiştir: “Senin,

“bu sıfatları tekyif etmek, ve mahlukatta bulunan şeylere

benzetmek hatadır” sözüne gelince, biz buna hata

demiyoruz, (daha da ileri giderek) bizim indimizde bu

küfürdür (diyoruz)… Ancak biz, bu sıfatları teşbîh ve

tekyîf etmemekle beraber (sizin yaptığınız gibi) bu sıfatları

kabul etmemezlik yapmıyor, yalanlamıyor ve

sapık bir tevil ile (zâhir anlamlarını) iptal etmiyoruz.”

79 Selefe nispet edilen “manayı bilmeyip Allah’a

havale etme inancı” ise, bu sıfatları kabul etmeyip zâhir

anlamlarını iptal etmenin ta kendisidir.

Sonuç olarak selefe göre Kur’ân ve Sünnet’te geçen

Allah (azze ve celle)’nin sıfatlarının anlamları malum olup,

müteşâbih olan sıfatların keyfiyetleridir. İbn Abdi’l

Berr (rahimehullah) (Vefat; H: 463) şöyle demiştir: “Ehl-i

Sünnet, Kur’ân ve Sünnet’te gelen bütün sıfatların ka-

79. Raddu’d Dârimî ale’l Merîsî, sy: 22,23.

79


ul edilmesi, bu sıfatlara iman edilmesi ve bu sıfatları

mecaz anlamlarına (zâhir anlamlarının dışındaki anlamlara)

değil, hakîkî (zahir) anlamlarına yorulması

noktasında icma etmişlerdir.”80

80. Et-Temhîd, 7/145. Allah (azze ve celle)’nin bu tür sıfatlarını tefvîd

etmenin selefin düşüncesi olduğunu iddia edenler elbette ki bu

iddialarının doğruluğuna dair seleften nakledilen bir takım sözleri

ileri sürmektedirler. Ancak bu sözler iyi tahkik edildiğinde

bu sözlerin, selefin tefvîd görüşünü benimsediklerini kanıtlayan

sözler olamayacağı biiznillah görülecektir. Bu meseleyi tahkik

etmiş olan ilim ehlinin yazılı veya sözlü beyanlarına dileyen

müracaat edebilir.

80

More magazines by this user
Similar magazines