02.02.2018 Views

Rabindranath Tagore - Firari

Tagore Şiirleri, "Firari" (2. baskı)

Tagore Şiirleri, "Firari" (2. baskı)

SHOW MORE
SHOW LESS

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

Rabindranath Tagore

FİRARİ

Çeviren: Aytek Sever


RABİNDRANATH TAGORE

Rabindranath Tagore (1861-1941), Kalküta’da doğdu. Brahman bir ailedendi; dedesi

ve babası Brahma-Samaç adlı dinî ve sosyal reform hareketinin ileri gelen

temsilcilerindendi. Genç yaşta çokyönlü bir eğitim alan Tagore, Doğu ve Batı

edebiyat ve düşüncesinin çeşitli kaynaklarıyla tanıştı, hem entelektüel hem manevi

anlamda yoğun ve derin bir havayı soluyarak yetişti. Başta şiir, tiyatro oyunu,

roman, hikâye ve deneme olmak üzere edebiyatın hemen her türünde örnekler

verdi; bir müzisyen olarak çok sayıda şiirini şarkı olarak besteledi; resimle uğraştı,

sergiler açtı. Kendi şiirlerinden yaptığı İngilizce çeviriler sayesinde dünyada

tanındı; saygın bir Hint-İngiliz şairi olarak kendine yer edindi; 1913’te Nobel

Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Dünyanın çeşitli bölgelerine geziler yapan Tagore

geniş bir yelpazeden pek çok entelektüel ile tanıştı; aralarında W. B. Yeats, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Juan Ramón Jiménez, Anna Ahmatova, Pablo

Neruda’nın da olduğu çok sayıda edebiyatçıyı etkiledi. Başlıca yapıtları arasında

Gora (1910), Gitanjali (1912), Bahçıvan (1913), Sadhana (1913), Kabir’in Şarkıları (1915),

Meyve Hasadı (1916), Yuva ve Dünya (1916), Firari (1921) sayılabilir.

AYTEK SEVER

Şair, çevirmen. 1981 yılında Bursa’da doğdu. Üniversite ve yüksek lisans öğrenimini

Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladı. E-kitap halinde yayımlayacağı, çeşitli

alt kitaplardan oluşan Hiperbor, Siòn, Moto Perpetuo, Anka adlı şiir toplamlarının yanı

sıra, yayımlanmış veya e-kitap halinde yayımlanacak olan Emerson (Yaşamın

İdaresi), Thoreau (Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler), Whitman (Ben, Jack

Engle; Benliğimin Şarkısı), Kandinsky (Sesler), Tagore (Firari; Gitanjali; Meyve Hasadı),

D. H. Lawrence (İnsanlar ve Öteki Yaratıklar) çevirileri vardır.


Rabindranath Tagore

FİRARİ

Çeviren: Aytek Sever


Firari

Rabindranath Tagore

Özgün adı:

The Fugitive (1921)

Çeviren ve Yayına Hazırlayan:

Aytek Sever

Kapak Resmi:

Rabindranath Tagore

Sir William Rothenstein, 1912

1. Baskı:

Kırmızı Yayınları, 2009

Yeniden Hazırlanmış 2. Baskı:

© İşaret Ateşi, Ocak 2018

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır. Her

hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla basılamaz,

kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir mecra veya internet

sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


İÇİNDEKİLER

Yazar Hakkında Bilgi ………………………. 9

Firari – I ……………………………………… 17

Kaça ile Devayani ……………………… 45

Vaishnava Şarkıları …………………..... 58

Firari – II …………………………………….. 63

Ama ile Vinayaka ……………………… 95

Annenin Duası …………………………. 108

Baul Şarkıları …………………………… 119

Firari – III ……………………………………. 125

Somaka ile Ritvik ………………………. 159

Karna ile Kunti …………………………. 171

Hindu Jnanadas Şarkıları ……………… 189


www.isaretatesi.com

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Rabindranath Tagore (1861-1941). Hintli şair, mistik, düşünür,

romancı, denemeci, oyun yazarı, müzisyen, ressam, eğitim

reformcusu. Varlıklı ve nüfuzlu bir Brahman ailenin on

dördüncü ve en küçük çocuğu olarak Kalküta’da dünyaya

geldi. Dedesi Dvarkanath ve babası Debendranath Tagore,

Ram Mohan Roy’un kurduğu, tüm inançlara, dinlere,

milletlere, renklere, kastlara kapılarını açmış, Hinduizm,

Hristiyanlık ve İslam’ın çeşitli yanlarını bir araya getiren

önemli bir dinî ve sosyal reform hareketi olan Brahma-Samaç

okulunun ileri gelenlerindendiler; Rabindranath Tagore da

böyle bir etki altında yetişti.

Özel bir öğrenim gördü; hem Doğu hem Batı kültürünü

tanıdı; küçük yaşta Hindistan içinde geziler yapma fırsatı

buldu; Hint düşünüşü, tarih, edebiyat, sanat, çağdaş bilim,

Sanskritçe ve yabancı diller konularında donanım kazandı;

Upanishadlar’ın mistik anlayışını benimsedi; Hint klasik

şiirinin Kalidasa, Kabir, Vidyapati gibi şairlerini, Vaishnava

şairlerini okudu; çok genç yaşta şiir yazmaya başladı. Küçük

9


www.isaretatesi.com

“Rabi” ilk şiirini yazdığında 8 yaşındaydı, ilk kitabı

yayımlandığında ise 17 yaşında. Hukuk öğrenimi görmek

üzere 1879’da Londra’ya gittiyse de yarım bırakarak bir yıl

sonra ülkesine döndü. 1883’te Mrinalini Devi ile evlendi, eşiyle

beş çocukları oldu.

Bengalce, bazen de Sanskritçeleşmiş bir Bengal lehçesiyle

yazan Tagore, 1890’da ailesinin sahip olduğu topraklarla

ilgilenmek üzere Doğu Bengal’e (bugünkü Bangladeş) giderek

bir süre orada kaldı. Bu dönemde yerel köy kültüründen

beslendi, kendisinde önemli etki bırakacak olan Baul

şarkıcılarını tanıdı. 1891-1900 yılları arasında üretken bir

dönem yaşadı, toplamda yedi cilt tutan şiirler ve pek çok kısa

hikâye yazdı, dergiler çıkardı.

1901’de Batı Bengal’e dönerek Santiniketan’da, ailesinin

sahip olduğu topraklarda Patha Bhavana adını verdiği

deneysel okulu kurdu; burada bahçeler ve ağaç korulukları

arasındaki doğal ortamda Upanishadlar’a dayalı, Doğu’nun ve

Batı’nın bilgisini kaynaştırmaya çalışan yenilikçi bir eğitim

anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Bu okul, daha sonra 1918

yılında genişletilerek Vişva-Bharati adıyla özgün bir üniversite

halini aldı. “Vişva-Bharati, zengin akıl mirası tüm insanlığın

hizmetinde olan Hindistan’ı temsil etmektedir; Vişva-Bharati,

Hindistan’ın kendi kültürünün en iyi ürünlerini başkalarına

sunma sorumluluğunu ve onlardan en iyi ürünlerini kabul

etme hakkını tanımaktadır,” diye söz etmekteydi Tagore,

okulundan.

10


www.isaretatesi.com

Rabindranath Tagore, ellili yaşlarına gelene kadar

yalnızca Hindistan içinde, hatta ağırlıklı olarak Hindistan’ın

Bengalce konuşulan bölgelerinde tanınıyor, Hindistan dışında

ise hiç bilinmiyordu. Ancak 1912 yılında yaptığı İngiltere

seyahati onun için çok şeyi değiştirdi. O güne dek hep

Bengalce yazmış olan Tagore, yolculuğu sırasında şiirlerinden

İngilizce’ye çeviriler yapmaya başladı. Çevrilmiş şiirler,

İngiltere’ye vardığında önce ressam arkadaşı William

Rothenstein’a, onun aracılığıyla da William Butler Yeats ve

Ezra Pound’a ulaştı. Bir yıl sonra, önsözünü Yeats’in yazdığı

Gitanjali yayımlandı. Tagore’un şiiri kısa sürede önce

Londra’da, ardından da tüm dünyada büyük ses getirdi ve

çeşitli edebiyat çevrelerinde etki yarattı: Daha evvel hiç kimse

İngiliz dilinde bu tonda bir söyleyiş duymamıştı. Kısa süre

sonra Tagore, bu onura layık görülen ilk Asyalı olarak 1913 yılı

Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Tagore, kısa sürede elde ettiği ünle, Avrupa’da pek çok

önemli kişiyle temas kurdu, çeşitli çevrelere fikirlerini aktarma

şansı buldu, dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar verdi.

Hem yeni şiirler, kısa hikâyeler, tiyatro oyunları, roman ve

denemeler yazarak, hem de yazdıklarından İngilizce’ye

çeviriler yaparak yaratıcı dehasını ortaya koyduğu bu üretken

döneminde, bir yandan da beş kıtada otuzdan fazla ülkeyi

ziyaret etti. ABD’de, Japonya’da, Çin’de, Güneydoğu Asya’da,

çeşitli Latin Amerika ülkelerinde, İtalya, Danimarka, İsviçre,

Almanya, Çekoslovakya gibi Avrupa ülkelerinde, SSCB, İran,

Irak ve Seylan’da bulundu. Henri Bergson, Albert Einstein,

Robert Frost, Thomas Mann, Bernard Shaw, H. G. Wells,

11


www.isaretatesi.com

Romain Rolland, Saint-John Perse gibi önde gelen isimlerle

tanıştı.

Yaptığı tüm bu geziler ve kurduğu dostluklar aracılığıyla

Tagore, Doğu ve Batı’nın birliği ülküsünü yaymaya çabaladı;

Santiniketan’daki okulu için dünyanın çeşitli yerlerinden

destek topladı; uluslararası işbirliği ve dostluğu

güçlendirmeye çalıştı; Avrupa emperyalizmini eleştirdi;

milliyetçiliğin tehlikelerine işaret etti. Onun yücelttiği, ruhani

değerler ve Doğu ve Batı adına çokseslilik, karşılıklı anlayış,

hoşgörü ve “bilinç birliği” üzerine kurulu yeni bir “dünya

kültürü” fikriydi.

Kendi ülkesi içinde de, kendi tarzından ödün

vermeyerek, siyasi anlamda etkin bir rol üstlenen Tagore,

Mohandas Gandhi’nin yakın bir dostu ve destekçisiydi.

Hindistan’ın tam bağımsızlığını sonuna dek savunuyordu.

Bununla beraber siyasete hiçbir zaman doğrudan dâhil olmadı,

ağırlıklı olarak reformcu fikirleriyle ve zaman zaman coşkulu

özgürlük şarkılarıyla etkisini hissettirdi. Ailesinin sahip

olduğu geniş arazileri de yönetmiş olmanın tecrübesiyle insan

hakları, eğitim, kültür, tarımsal ve sosyal reformlar konularına

eğildi. Gandhi ile sosyal konularda, özellikle toplumda

yerleşik olan kast bilinci ve dışlanmış alt tabakanın gördüğü

muameleye karşı çıkış hususunda görüş birliği içindeydi.

Ancak siyaseten Gandhi ile anlaşamadığı noktalar da oldu;

Tagore özellikle milliyetçilik ve militarizmin tehlikelerine

dikkat çekiyor, bununla ilintili olarak zaman zaman

Gandhi’nin kimi yöntemlerini eleştirmekten geri durmuyordu.

12


www.isaretatesi.com

Hindistan’daki emperyalist İngiliz uygulamalarının ülke

içindeki tüm olumsuzlukların temel nedeni değil, ülkenin

içinde bulunduğu sosyal sayrılık durumunun bir sonucu

olduğu düşüncesiyle, Hindistan için tam anlamıyla bir

dirilişin, köylerin gerçekleştirilecek bir tarım ve eğitim reformu

sayesinde kabuğunu kırması ve “bilginin canlanması” yoluyla

mümkün olacağını savundu. Bu yönde, Vişva-Bharati’nin yanı

sıra Şriniketan adını verdiği bir enstitü de kurarak çaba

harcadı; bu projeleri için dünyanın çeşitli bölgelerindeki

akademisyenlerden, bağışçılardan, çeşitli siyasi aktörlerden

destek gördü. Tagore, Hindistan adına tam bir bağımsızlık için

izlenmesi gereken yolun ve kullanılacak yöntemlerin, bütünsel

bir kültürel uyanış vizyonu çerçevesinde ortaya konup

uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Hindistan içinde kendi

fikirlerine yeterli ideolojik destek bulmakta zorlandığı ve

Hindu-Müslüman ayrımına doğru giden tehlikeli tırmanışı

sezdiği zaman ise kenara çekilmeyi tercih etti.

Tagore, 1930’lu yıllara doğru, yani yetmişli yaşlarına

gelmişken, resimle de uğraşmaya başladı; kendine özgü bir

tarz geliştirdi. Resimleri Paris, Birmingham, Berlin, Moskova

ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sergilendi. Bu arada,

yaşamının son dönemine girerken, çeşitli edebî türlerde bolca

eser vermeye devam etti.

Hayli trajik bir şekilde, yaşarken kendisinden evvel

eşinin, çocuklarının ve tüm aile fertlerinin ölümüne ve

Bengal’in düşüşüne tanık olan Tagore’un, seksen yaşına

yaklaşırken sağlığı kötüleşti. Ancak uzun süren hastalık

13


www.isaretatesi.com

dönemleri ve kronik ağrılarla mücadele ettiği bu dönemde

üretkenliğinde bir gerileme olmadı, en derinlikli ve aydınlık

şiirlerinden bazılarını bu dönemde yazdı. Yaşamı üzerine

yazdığı ikinci otobiyografiyi tamamladıktan birkaç ay sonra ve

son şiirini dikte ettirdikten dakikalar sonra 7 Ağustos 1941’de

bu dünyaya veda ederek sonsuzluğa göçtü.

Yaşamı süresince sayısız yapıt ortaya koyan Tagore,

öncelikle bir şairdi. Şiirlerini Bengalce yazdı; bununla beraber

çok iyi hâkim olduğu İngilizce’ye kendi şiirlerinin büyüleyici

çevirilerini yaptığı için bir Hint-İngiliz şairi olarak da kabul

edilir.

Yapıtlarının devasa hacmi, daha ilk bakışta bu ölümsüz

edebiyat ve düşünce insanı hakkında çok şey anlatmaktadır.

Şaşılacak bir üretkenlikle ortaya koyduğu ciltler dolusu şiir,

kısa hikâye, roman, kısa ve uzun tiyatro oyunları, gezi

günlükleri, iki otobiyografi çalışması, felsefe, din, eğitim ve

sosyal konulardaki denemeleri ve Santiniketan okulu

öğrencileri için yazdığı ders kitapları bugün bile hâlâ eksiksiz

olarak bir araya toplanmamıştır. Tüm bunların yanı sıra,

Tagore, bir şair olduğu kadar bir müzisyendir de: Onun pek

çok şiiri, aslen müziğinden ayrılmaması gereken şarkı

sözleridir; bu anlamda o, “Rabindrasancit” üslubunda üç bine

yakın şarkı bestelemiştir. Bunlar bugün Bengal bölgesinde tüm

evlerde söylenen halk türkülerine dönüşmüştür. Dahası,

Hindistan ve Bangladeş ulusal marşları da aslında Tagore’un

şarkılarıdır.

14


www.isaretatesi.com

Hint edebiyatını modern çağda yeniden canlandıran isim,

hatta bazen, gelmiş geçmiş en büyük Hint şairi olarak

nitelendirilen Tagore, ülkesinin ve muazzam Hint kültür

mirasının büyük bir temsilcisi olduğu gibi aynı zamanda

eksiksiz bir “dünya vatandaşı”, bir dünya aydınıdır. Kendinde

hem Doğu hem de Batı bilincinin rengini taşıyan, Doğu ve Batı

düşüncesini “insan olma bilinci” olarak kendisinde

sentezleyen, eski çağların bilgisiyle modern çağların bilgisi

arasında bilinç köprüleri kuran bir “yeniden doğuş” insanıdır.

Tagore’un etkilediği, bazıları Tagore çevirileri de yapmış

olan edebiyatçılar arasında W. B. Yeats, Romain Rolland, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Victoria Ocampo, José

Ortega y Gasset, Juan Ramón Jiménez, Zenobia Camprubi,

Yasunari Kawabata, Anna Ahmatova, Octavio Paz, Pablo

Neruda, Boris Pasternak’ın adı sayılabilir.

Tagore’un yapıtlarının başlıcaları: Manasi (1890), Altın

Kayık (Sonar Tari-1894), Gitanjali (1910), Şarkılar Çelengi

(Gitimalya-1914), Turnaların Uçuşu (Balaka-1916) adlı şiir

kitapları; Valmiki’nin Dehası (Valmiki Pratibha-1881), Adak

(Visarjan-1890), Karanlık Sarayın Kralı (Raja-1910), Postane (Dak

Ghar-1912), Yerli Yerinde (Achalayatan-1912), Çağlayan

(Muktadhara-1922), Kızıl Zakkumlar (Raktakaravi-1926) adlı

oyunlar; Harap Yuva (Nastanirh-1901), Gora (1910), Yuva ve

Dünya (Ghare Baire-1916), Aykırılar (Yogayog-1929) adlı

romanlar; Anılarım (1912) ve Çocukluk Günlerim (1940) adlı

otobiyografiler. Tagore’un İngilizce’ye bizzat çevirdiği, çoğu

derleme niteliğindeki yapıtları ise şunlardır: Gitanjali (1912),

15


www.isaretatesi.com

Bahçıvan (The Gardener-1913), Yeni Ay (The Crescent Moon-1913),

Sadhana (1913), Chitra (1914), Kabir’in Şarkıları (Songs of Kabir-

1915), Avare Kuşlar (Stray Birds-1916), Meyve Hasadı (Fruit-

Gathering-1916), Aç Taşlar (The Hungry Stones-1916), Firari (The

Fugitive-1921), Yaratıcı Birlik (Creative Unity-1922).

Aytek Sever

16


www.isaretatesi.com

FİRARİ – I

17


www.isaretatesi.com

18


www.isaretatesi.com

I.

Gölge gibi kayıp gidiyorsun Ebedî Firari, senin bu

cisimsiz hücumun etraftaki durgun mekândan bir ışık girdabı

koparıyor.

Ölçülemez yalnızlığının ötesinden seni çağıran Sevgili’ye

mi kaptırdın gönlünü?

Saçlarının karmakarışık örgülerinin fırtınalı bir kargaşaya

sürüklenmesi ve bir kolye parçalanırmış gibi yoluna alev alev

inciler saçılması için yegâne neden, telaşındaki sancı dolu

aciliyet mi?

Senin geçip gidiveren adımların, bu dünyanın tozunu

öperek tatlandırıyor, fazlalıkları bir kenara itiyor; dansla

hareket eden uzuvlarının kopardığı fırtına, ölümün kutsal

sağanağını yaşamın üzerine silkeliyor ve onun gelişimini

tazeliyor.

Apansız bir bitkinlikle bir an duraklasaydın, âlem o an

kat kat yığılır, kendi yolunu tıkardı ve en ufak bir toz zerresi

bile dayanılmaz bir baskıyla, göğü sonsuzluğunun bir

ucundan öbür ucuna delip geçerdi.

19


www.isaretatesi.com

Düşüncelerim, bileklerinde ışık halhallarının sallandığı

bu görünmez ayakların ritmiyle hız kazanıyor.

Onlar benim nabzımda yankılanıyor; kanımda kadim

denizin mezmuru kabarıyor.

O gürültülü sel, yaşamımı âlemden âleme, biçimden

biçime yuvarlıyor; varlığımı sonsuz bir lütuflar sağanağı

halinde, ıstıraplarla, şarkılarla etrafa saçıyor.

Sular kabarıyor, rüzgâr esiyor ve ey kalbim, sudaki kayık

sendeki istek gibi dans ediyor!

Yükünü kıyıda bırak ve keşfedilmemiş karanlığın

üzerinden sınırsız ışığa doğru yelken aç…

20


www.isaretatesi.com

II.

Buraya kadar birlikte geldik dostum ve şimdi sana elveda

demek üzere bu dörtyol ağzında duruyorum.

Senin önünde uzanan yol geniş ve düzdür, benim

aldığım çağrı ise bilinmeyene özgü yollardan gelir.

Rüzgârı ve bulutu takip edeceğim, tepelerin ardında

şafağın söktüğü yere kadar yıldızları takip edeceğim – ve

sevgilileri takip edeceğim, onlar ki yürürler ve tek kelimelik bir

şarkının ilmeğiyle günlerinden bir çelenk örerler:

“Seviyorum.”

21


www.isaretatesi.com

III.

Hava kararıyordu o kadına sorduğumda: “Hangi garip

diyara geldim ben böyle?”

O, yalnızca yere baktı ve uzaklaştığı sırada testisinin

boğumunda su lıkırdadı.

Ağaçlar hayal meyal sarkıyor nehrin üzerinde; toprak

bugünden çok geçmişe ait sanki.

Su uyuyor, bambular durgun ve kasvetli; yolun

aşağısında bir bilezik şıkırdıyor testiye çarptıkça.

Yeter kürek çektiğin, bağla tekneyi bir ağaca – zira bu

diyarın manzarasını sevdim.

Akşam yıldızı tapınağın kubbesinin ardına iniyor;

mermer basamakların yansıması karanlık suda hayalet gibi

geziniyor.

Gecikmiş yolcular oflayıp pofluyor, pencerelerin ışığı

aradaki ağaçlar ve otlar yüzünden karanlığa kıymık kıymık

dağılıyor. Hâlâ o bilezik şıkırdıyor testiye çarptıkça; uzaklaşan

adımlar sararmış yapraklarla kaplı yolu hışırdatıyor.

Gece derinleşiyor; sarayın kuleleri hortlak gibi beliriyor;

şehirden bitkin bir homurtu duyuluyor.

22


www.isaretatesi.com

Kürek çektiğin yeter, bağla tekneyi bir ağaca.

Bırakın huzuru arayayım bu garip diyarda – bu loş diyar

ki uzanıyor yıldızların altında; karanlık şıkırdıyor bilezik

testiye çarptıkça.

23


www.isaretatesi.com

IV.

Ah, bir sırla doluydum, yağmurunu bırakmamış yaz

bulutları misali – sessizlikle sarıp sarmalanmış bir sır, kendime

saklayıp alıp başımı gidebileceğim bir sır.

Ah, fısıldaşabileceğim biri vardı, durgun suların güneşte

sararan ağaçlar altında şıpırdadığı yerde.

Sanki bir ayak sesinin beklentisiyle susmuş gece; ve sen

neden ağladığımı soruyorsun bana.

Gözyaşlarım için bir sebep söyleyemem, zira bu henüz

benden gizlenen bir sırdır.

24


www.isaretatesi.com

V.

Ey, ürkek yolcu! Bir kez olsun dikkatsiz davran ve

büsbütün kaybet yolunu; hepten uyanık da olsan, sabah sisinin

ayartıp ağına düşürdüğü yoğun günışığı gibi ol.

Yanlış yolu tuttuysan eğer, sonunda seni bekleyen Yitik

Kalpler Bahçesi’nden sakınma; orada, perişan kızıl çiçekler

saçılmıştır çimenlere, teskin olmaz sular kabarır çalkantılı

denizde.

Nicedir bekçilik ettin yorgun senelerden topladığın

ganimetin başında. Bırak, dağılıp gitsin hepsi; her şeyini

kaybetmenin ıssız zaferi kalsın sana.

25


www.isaretatesi.com

VI.

İki küçük çıplak ayak geçip gidiyor, âdeta şu benzetmeyi

cisme büründürüyor: “Çiçekler ayak izleridir yazın.”

O ayaklar kendi serüvenlerinin kaydını bırakıyorlar

toprağa böylece, hafif bir esintiyle silinmek üzere.

Ey küçük narin ayaklar, gelin, avare dolaşın gönlümde!

Dolaşın ve şarkıların ebedî izini bırakın hayal âlemimin yolu

üzerinde!

26


www.isaretatesi.com

VII.

Ben senin için gece gibiyim, küçük çiçek.

Ben sana sadece huzuru verebilirim, karanlıkta gizlenmiş

uyanık bir sessizlik verebilirim.

Sabah olup gözlerini açtığında, seni arılarla vızıldayan,

kuş ezgileriyle dolu bir dünyaya bırakacağım.

Sana son armağanım, gençliğinin derinine damlayan bir

gözyaşı olacak; o senin hem tebessümünü daha hoş kılacak,

hem de günün acımasız cümbüşünde bakışını buğulandıracak.

27


www.isaretatesi.com

VIII.

Penceremin önünde bu aç gözlerle bekleyip sırrım için

yalvarma bana. O, tutkunun al al damarlarla göründüğü,

ıstırapla parlayan küçücük bir taştır yalnızca.

Önümde toprağa saçmak için ne hediye getirdin böyle

kucak dolusu?

Getirdiğini kabul edersem, her şeyimi yitirmekle bile

karşılığını ödeyemeyeceğim bir borca girerim diye

korkuyorum.

Penceremin önünde tüm gençliğinle ve çiçeklerinle

durma böyle, fukara yaşamımla mahcup oluyorum.

28


www.isaretatesi.com

IX.

Kalidasa’nın 1 hükümdarın şairi olduğu zamanlar kraliyet

şehri Ucayin’de yaşamış olsaydım, muhakkak bir Malva kızı

tanır, tüm düşüncemi onun adının ezgisiyle donatırdım. O,

göz ucuyla bana nazar eder, sırf yanımda oyalanmasına

bahane olsun diye örtüsünü yasemin dalına taktırırdı.

Bu dediklerim, geçmişte bir zaman hakikaten oldu, ama o

geçmişin izleri zamanın ölü yaprakları altında kayıp şimdi.

Bugün âlimler, bir saklanıp bir görünen bu tarihi

tartışıyorlar.

Uçup giderek kaybolan çağlar üzerine hayallere dalıp

kendimi helâk etmeyeceğim – ama eyvah ki, o çağlar giderken

Malva kızlarını da peşlerine taktılar!

Merak ediyorum, o kızlar Kalidasa’nın dizeleriyle

çınlayan o günleri ellerindeki çiçek sepetlerinde acaba hangi

cennete taşıdılar?

1

Kalidasa: Sanskritçenin en önemli şair ve oyun yazarlarından biridir; Orta

Hindistan’ın Malva bölgesinde kutsal Hindu şehirlerinden biri olan

Ucayin’de uzun süre yaşamış, Kral Vikramaditya’nın sarayında

bulunmuştur. Her biri Hint Edebiyatı’nın klasikleri arasında sayılan

eserlerinden ötürü “Hint Shakespeare”i olarak nitelendirilir. (ç.n.)

29


www.isaretatesi.com

Bu sabah, tanışabilmek için pek geç bir zamanda

doğduğum Malva kızlarından ayrı olmak yüreğimi

kederlendiriyor.

Ne var ki, nisan ayı gene onların saçlarına taktığı çiçekleri

taşıyor; bir zamanlar onların eteklerini savurmuş güney

rüzgârı gene fısıldarmışçasına esiyor güllerin üzerinde.

Kalidasa artık şarkılarını söylemese de, neşe hakikaten

baharın her yerinde. Ve beni Şairler Cenneti’nden seyrediyorsa

eğer, şairin imrenmek için pek çok sebebi var!

30


www.isaretatesi.com

X.

Onun gönlü için tasalanma, ey gönlüm; bırak, karanlıkta

kalsın öyle.

Ya onun güzelliği suretten ibaretse, gülümsemesi sadece

görünüşteyse? En iyisi, ben onun bakışlarının basit anlamını

sorgusuzca alayım, onunla mutlu olayım.

Beni sardığı kollar bir sanrılar ağından ibaretse bile

umurumda değil, çünkü ağın kendisi de bereketli ve

nadidedir, insan aldatmacalara gülüp geçebilir.

Onun gönlü için tasalanma, ey gönlüm! Sözler inanılası

değilse bile bestenin doğruluğuyla hoşnut ol; aşağıda ne

gizlenirse gizlensin, harelenen aldatıcı yüzeyde nilüfer misali

dans eden zarafetin tadını çıkar…

31


www.isaretatesi.com

XI.

Sen ne anasın ne kız evlâtsın Urvaşi, 2 ne de gelinsin.

Kadınsın sen, cennetin ruhunu büyüleyip baştan çıkarmak

üzere, kadın.

Sürülerin geri döndüğü ağılların üzerine çökerken

yorgun ayaklı Akşam, sen lambaları hazır etmezsin; masum

bir gelinin ürkek kalbiyle, titrek bir gülümsemeyle ve

karanlıktaki saatlerin mahremiyetinden kıvanç duyarak, zifaf

yatağına doğru gitmezsin.

Sen şafak misali örtüsüzsün Urvaşi, utançsızsın.

Kim tahayyül edebilir, seni yaratmış olan görkemin

sancılı taşkınlığını?

2

Urvaşi: Hint mitolojisinde bir “apsara”, yani gökle toprak arasında aracı

olan bir su perisi. Hikâyesi şöyledir: Evrenin en eski çağlarında ikiz bilgeler

Nara ve Narayana çetin bir çileye girip meditasyona dalmışlar. Bunu

kendisi ve tahtı için bir tehdit olarak gören İndra, sarayının dansçıları olan

apsaraları yollayarak bilgelerin dikkatini dağıtmaya çalışmış. Apsaralar

yüzünden dikkati dağılan bilgeler, öfkelenerek kızların bacaklarına

vurmuşlar ve bir anda güzeller güzeli Urvaşi belirivermiş. Bilgeler, çileleri

tamamlandığında İndra’yla uzlaşmışlar ve bir barış hediyesi olarak ona,

sarayında bir dansçı olması için Urvaşi’yi sunmuşlar. Ayrıca, İndra için,

bkz. dipnot 9. (ç.n.)

32


www.isaretatesi.com

Kadim baharın ilk gününde çalkantılı okyanustan

yükselmiştin, sağ elinde yaşamın, sol elinde zehrin kadehini

taşıyordun. Büyülü bir yılan misali lüle lüle olmuş canavar

deniz, binbir başını senin ayaklarına yuvarlıyordu.

Lekesiz parlaklığın suyun köpüklerinden belirdi; bir

yasemin gibi beyaz ve çıplaktın.

Acaba hiç küçük, utangaç veya körpe oldun mu Urvaşi –

ey ebedî gençlik?

Uyudun mu derin mavi gecenin beşiğinde; mercanların,

deniz kabuklarının ve düşsel biçimlere bürünmüş oynak

yaratıkların üzerinde cevherlerin garip ışıklarının oynaştığı

yerde – gün ağarıp da senin dehşetengiz çiçeklenişini açığa

vurana dek?

Sen tüm çağlarda erkeklerin taptığı kadınsın Urvaşi, ey

sonsuz harika!

Bir bakışınla, âlemin kalbi naif bir sızı içinde çarpıyor;

münzevi geliyor, kalender yaşamının semeresini senin

ayaklarına sunuyor; ozanların şarkıları varlığının ıtırı etrafında

toplanıp vızıldaşıyor. Ayakların, savruk bir zevkle oradan

oraya gezinirken, yaldızlı zillerin çıngırtısıyla kof rüzgârı bile

kalbinden yaralıyor.

Sen tanrılar önünde dans edip uzaya tuhaf ritimli

yörüngeler savurduğun zaman Urvaşi, bir titreme alıyor

yeryüzünü; yapraklar, otlar ve güz tarlaları kabarıp

dalgalanıyor; deniz, ahenkli bir dalgalar cümbüşüne gark

oluyor; senin koynunda zıplayan kolye sonunda kopup

33


www.isaretatesi.com

dağılıyor, yıldızlar boncuk misali göğe saçılıyor – ve kan,

erkeğin yüreğinde hop ediyor.

Sen cennetin uykusunun kırıldığı ansın Urvaşi, havayı

gerilimle ürpertiyorsun. Âlem gözyaşlarıyla yıkıyor kollarını,

bacaklarını; onun kalbinin kanıyla kıpkırmızı kesilmiş senin

ayakların; isteğin dalgalarda sallanan lotus çiçeği üzerinde

sağlamışsın dengeni; Tanrı’nın gürültülü tasavvurunun harıl

harıl işlediği sınırsız aklın ortasında durmaksızın dans

ediyorsun.

34


www.isaretatesi.com

XII.

Sen, bir akarsu gibi çabuk ve çevik, gülüyor, dans

ediyorsun; ve sen geçip giderken adımların da şarkı söylüyor.

Ben, suyun kıyısı gibi kaba ve dimdik, sessiz ve kaskatı

duruyorum karşında, kapkaranlık bakıyorum sana.

Büyük, çılgın bir fırtına gibi hareketleniyorum aniden,

benliğimi parçalayıp tutku girdaplarıyla saçmak istiyorum.

Sen, şimşek gibi keskin ve ipince, çalkantılı karanlıkların

yüreğini delip geçiyorsun, capcanlı bir kahkaha çizgisiyle

kayboluyorsun.

35


www.isaretatesi.com

XIII.

Benden aşkımı istemiş, oysa beni sevmemiştin.

Ondan beridir, yaşamım sen kurtulmaya çabaladıkça

sıkılaşıp düğümlenen bir zincir gibi dolanmış etrafına.

Çaresizliğim senin ölümcül yoldaşın olmuş; en sönük

mutluluklarına bile göz açtırmaz, yakalar seni, kederlerin inine

çeker.

Sen benim özgürlüğümü yerle bir ettin, ama kendi

mahpushaneni de yarattın bu viraneden.

36


www.isaretatesi.com

XIV.

İyi ki yüzündeki o değişmez acıma ifadesiyle

beklemeyeceksin beni.

Gözümdeki yaşların nedeni, gecenin büyüsüdür – benim

kendi kederli ezgisinden ürkmüş veda sözlerimdir. Ama sabah

olup gün doğacak, ıslak gözlerim kuruyacak, sızlanmak için

bir neden kalmayacak.

Kim demiş unutmak zor diye?

Yaşamın çekirdeğinde ölümün merhameti işler; budala

bir inatla kaskatı olmuş yaşam, nefes alır böylece.

Fırtınalı deniz nihayet ninniye dalar sallanan beşiğinde;

orman yangını uyuyakalır külden yatağı üzerinde.

Sen ve ben ayrılacağız; ortaya çıkan gediği, güneşte gülen

capcanlı otlar ve çiçekler gizleyecek.

37


www.isaretatesi.com

XV.

Onca gün arasında, bahçemi gezmek için bugünü

seçtiniz.

Fakat dün gece fırtına geçmişti güllerimin üzerinden;

kopan yapraklar çimenlere saçılmış.

Bilmiyorum nedir sizi buraya getiren. Bahçemin çalıdan

çitleri yere yatmış ve oluk oluk su geziniyor patikalarda;

baharın müsrif zenginliği dağılmış, dünün kokusu ve ezgisi

bugün perperişan.

Gene de bekleyin biraz, geriye kalmış birkaç çiçek

bulayım size – hoş, eteğinizi dolduracak kadarını

bulabileceğimden şüpheliyim ya…

Vakit az, zira bulutlar toplanıyor yeniden – ve bakın işte,

yağmur başladı bile!

38


www.isaretatesi.com

XVI.

Bir an için dalıp gitmişim, kendime geldim.

Ama kaldır gözlerini; yağmurunu yitirmiş, uzak, solgun

bir bulut misali, gölgeler kalmış mı gözlerinde eski günlerden,

göreyim.

Bir an için sabret dalıp gitmişsem.

Güller dalında gonca henüz; daha bilmiyorlar ki biz bu

yaz hep ihmal ediyoruz çiçek toplamayı.

Sabah yıldızı hep aynı sessizlikle titreşiyor; erken

saatlerin ışığı, pencereni taçlandıran dalların ağına düşmüş.

Tıpkı eski günlerdeki gibi.

O günler geride kaldı, dalıp gitmişim bir an.

Hatırlamıyorum, yüreğimi apaçık ettiğimde benden yüz

çevirerek hiç utandırmış mıydın beni.

Bir tek, dudağının titreyişine sürgün edilmiş sözcükleri

hatırlıyorum; günbatımında yuvasını arayan bir kuşun

kanatları misali, kara gözlerinden süzülüp giden tutkulu

gölgeleri hatırlıyorum.

39


www.isaretatesi.com

Unutmuşum senin hatırlamadığını, şimdi kendime

geliyorum.

40


www.isaretatesi.com

XVII.

Yağmur şakır şakır yağıyor. Nehir coşuyor ve yılan gibi

tıslıyor. Sular yalayıp yutmaya başlıyor adayı; giderek eksilen

sahilde, ayaklarımın dibinde deste deste mısırımla bir başıma

bekliyorum.

Karşı kıyının karaltıları arasından bir tekne geçiyor;

dümeninde bir kadın.

Sesleniyorum: “Açgözlü suların kuşattığı bu adaya bir

uğrayın, mahsûlüm sizin olsun!”

Kadın geliyor, son tanesine kadar tüm mahsûlümü alıyor.

Beni de almasını istiyorum.

Fakat, “Hayır” diyor: Tekne armağanımla tamamen

dolmuş, bana yer kalmamış.

41


www.isaretatesi.com

XVIII.

El ediyor bana Akşam; ve karanlığı aşmak üzere sular

yükselmeden önceki son tekneyle ayrılan yolcuların peşinden

gitmeye can atıyorum.

Bazısı evine, bazısı uzak bir sahile gidiyor; ama hepsi

yolculuğu göze almış.

Bense bir başıma kalıveriyorum iskelede; evimi terk

etmiş, gemiyi kaçırmışım: Yaz geçmiş, elimde mahsûlümden

bir şey kalmamış kışa.

Başarısızlıkları toplayıp onları karanlığa gözyaşlarıyla

ekecek, yeni günle beraber onlara meyve verdirecek Sevgiyi

bekliyorum ben.

42


www.isaretatesi.com

XIX.

Nehrin bu tarafında bir iskele yok; kızlar da gelmiyor

buraya testilerini doldurmaya. Suyun kıyısını bodur çalılar

kaplamış; gürültücü bir salik 3 sürüsünün yuvalandığı dik su

yamacının çatık kaşları altında balıkçı teknelerinin

sığınabileceği bir yer yok.

Kimseciklerin uğramadığı çimenlere oturmuşsun, vakit

geçmek bilmiyor. Söylesene, ağzı açık kalmışçasına çatlak

çatlak olan bu kupkuru kıyıda ne yapıyorsun?

Kadın yüzüme bakıyor ve şöyle diyor: “Hiç ama hiçbir

şey.”

Nehrin bu kıyısı ıssız; sığırlar da inmiyor suya. Köyden

birkaç başıboş keçi gün boyu otluyor seyrek çimenlerde;

kökünden sökülüp çamurun üzerine eğilmiş kuru bir pepal

ağacından 4 etrafı gözlüyor şahin.

3

Salik Kuşu: Bengal bölgesinde sık rastlanan, güzel ötüşlü bir kuş çeşidi.

(ç.n.)

4

Pepal Ağacı: Bo ağacı olarak da bilinen kutsal incir ağacı; Siddharta

Gautama’nın, altında oturarak aydınlanmaya vardığı ağaç. (ç.n.)

43


www.isaretatesi.com

Orada, şimol’ün 5 daracık gölgesinde bir başına oturup

duruyorsun, vakit geçmek bilmiyor.

Söyle bana, kimi bekliyorsun?

Kadın yüzüme bakıyor ve cevap veriyor: “Hiç ama hiç

kimseyi.”

5

Şimol Ağacı: Hindistan bölgesine özgü, nadir rastlanan tropik bir ağaç

türü. (ç.n.)

44


www.isaretatesi.com

XX.

KAÇA İLE DEVAYANİ 6

Genç Kaça, Asuralar’a 7 hocalık eden bir bilgeden ölümsüzlüğün

sırrını öğrenmek için cennetten gelmişti. Bilgenin kızı Devayani ona

âşık oldu.

6

Kaça ile Devayani: Epik Hint destanı Mahabharata’da anlatılan bir

hikâyenin kahramanları. Hikâyede Vrihaspati, oğlu Kaça’yı, ölülere can

vermenin sırrını öğrenmek üzere bilge Şukraçarya’ya yollar. Amaç,

Asuralar’a karşı Devalar’a yardım etmektir (Bkz. altta “Asuralar/Devalar”).

Şukraçarya genci eğitmeye başlar; bu arada kızı Devayani gence âşık olur.

Asuralar Kaça’yı öldürmeye çalışırlar, ancak her seferinde Şukraçarya onu

canlandırır. Sonunda Asuralar onu öldürüp küllerini şarapla Şukraçarya’ya

sunarlar. Şukraçarya şarabı içer ve Kaça’yı diriltmek istediğinde onun

karnında olduğunu farkeder. Böylece, sanatının sırrını Kaça’ya öğretmek

zorunda kalır. Kaça, Şukraçarya’nın karnını yararak ortaya çıkar, ustasını

diriltir. Eğitimini tamamlayan Kaça ayrılacakken Devayani onunla

evlenmek istediğini söyler; fakat Kaça artık onun kardeşi sayılacağını

söyleyerek teklifi reddeder. Kız Kaça’yı lanetler ve öğrendiği büyüyü

kullanamayacağını ilan eder. Buna karşılık Kaça, büyüyü başkalarına

öğretmesine bir engel olmadığını söyler ve oradan ayrılır. (ç.n.)

7

Asuralar/Devalar: Hint mitolojisinde Asuralar, güçlü olmanın peşinde bir

grup tanrıdır. Eski kutsal metinlerde evlilik gibi bir takım ahlâki ve sosyal

olguları yöneten iyi tanrılarken, sonraki metinlerde şeytanileşmişlerdir.

Gökteki ikinci dereceden önemli iyi tanrılar olan Devalar’ın karşıtlarıdırlar.

45


www.isaretatesi.com

-KAÇA-

Artık ayrılmamın zamanı geldi Devayani; nicedir Büyük

Usta’nın yanındaydım, ama bugün eğitimin tamamlandığı

gündür. Nazikçe müsaade et, geldiğim Tanrılar diyarına geri

döneyim.

-DEVAYANİ-

Dilediğin üzere, Tanrılar’ın imrendiği o eşsiz bilgiyi elde

ettin – peki ama arzulayabileceğin başka bir şey kalmadı mı?

-KAÇA-

Kalmadı, Devayani.

-DEVAYANİ-

Kalmadı mı? Kalbinde derinlere in ve bak; karşılık

bulamamaktan korkan ürkek bir istek saklanıyor olmasın

orada?

-KAÇA-

Benim için erincin güneşi yükseldi ve yıldızlar onun

ışığında eridi. Yaşam bahşeden bilgiye hâkim oldum.

Asuralar Batı mitolojisindeki Titanlar’ın Hint’teki karşılığıdır. Tagore,

yaptığı İngilizce çeviride bunlara “Tanrılar” ve “Titanlar” demiş, fakat biz

çevirimizde “Titanlar” yerine “Asuralar” ifadesini kullandık. (ç.n.)

46


www.isaretatesi.com

-DEVAYANİ-

Yaratılanların en mutlusu sen olmalısın o halde. Ah! İlk

defa şu an, biz elimizden geleni sana sunmuş olsak da, yabancı

bir diyarda geçirdiğin bu günlerin senin için bir eziyet

olduğunu hissediyorum.

ver.

-KAÇA-

Böyle hırçın olma lütfen! Tebessüm et ve gitmeme izin

-DEVAYANİ-

Tebessüm! Ama sevgili dostum, burası senin doğduğun

Cennet değil. Susuzluğun çiçekteki kurtçuk misali kalbin

çekirdeğini kemirdiği, şaşkın arzunun arzulanan şeyin

etrafında takılıp kaldığı, belleğin yitirilen neşenin ardından

durmaksızın vahlandığı bu dünyada tebessümler öyle bol

değil.

-KAÇA-

Devayani, ne yaptım da gücendirdim seni?

-DEVAYANİ-

Seni bunca sene şarkılara ve gölgelere boğan bu

ormandan ayrılmak senin için bu kadar basit mi? Sen bir

başına, dudaklarında bir gülümsemeyle bizden ayrılırken,

ışıltılı gölgelerde rüzgâr nasıl hayıflanıyor, havada kuru

yapraklar yitirilmiş umudun hayaletleri misali nasıl fırıl fırıl

dönüyor, hissetmiyor musun?

47


www.isaretatesi.com

-KAÇA-

Bu orman benim için ikinci bir ana oldu, yeniden

doğdum burada. Ona duyduğum sevgim asla yok olmayacak.

-DEVAYANİ-

Sen sürüleri otlamaya götürdüğün zaman, ileride banyan

ağacı 8 senin yorgun bacakların için konuksever bir gölge hazır

tutardı öğle sıcağına karşı.

-KAÇA-

Selam olsun sana, ey Ormanın Efendisi! Senin korunağın

altında başka öğrenciler vızıldayan arılar ve hışırdayan

yapraklar eşliğinde öğrendiklerinin şarkısını söyledikleri

zaman, beni hatırla.

-DEVAYANİ-

Ve çağıldayan sularıyla şarkı söyleyen bir aşk ırmağı olan

Venumati Nehri’ni de unutma.

-KAÇA-

Hep hatırlayacağım, sürgün yıllarımın o sevgili yoldaşını;

çalışkan bir köylü kızı misali, yüzünde bir gülücükle hizmet

eden, ara sıra basit bir şarkı tutturan Venumati’yi.

8

Banyan Ağacı: Birçok kök üzerinde tutunarak ayakta kalan, etkileyici

görünüme sahip bir ağaçtır; Hindular için sonsuz yaşamı simgeler. (ç.n.)

48


www.isaretatesi.com

-DEVAYANİ-

Ama sevgili dostum, asıl anman gereken bir başka

yoldaşın var, sana sıla özlemini unutturmak için boş yere

çırpınmış olan.

-KAÇA-

O kızın düşüncesi yaşamımın bir parçası oldu.

-DEVAYANİ-

Buraya geldiğin ilk günü hatırlıyorum, bir çocuktan biraz

daha büyüktün. Orada duruyordun, bahçe çitinin yanında,

gözlerinin içi gülüyordu.

-KAÇA-

Ben de çiçekler devşirirken görmüştüm seni – ışıltıyla

yıkanmış tan yeri misali beyazlara bürünmüş... “Sana yardım

etme şerefini bahşet bana!” demiştim.

-DEVAYANİ-

Şaşırtmıştın beni; kim olduğunu sormuştum, Tanrı

İndra ’ nın 9 sarayında ilâhi bir bilge olan Vrihaspati’nin oğlu

olduğunu ve babamdan ölülere hayat veren gizli büyüyü

öğrenmeyi dilediğini söylemiştin uysalca.

9

İndra: Hava olaylarının ve savaşın tanrısıdır. Hint mitolojisinde cenneti

muhafaza eden ve ateş, su, güneş gibi unsurları oluşturan Devalar’ın

lideridir; şeytani Asuralar’a karşı olan savaşı idare eder. Ulu bilgeleri,

büyük kralları ve savaşçıları göksel sarayında ağırlar. (ç.n.)

49


www.isaretatesi.com

-KAÇA-

Tanrıların rakibi Asuralar’ın öğretmeni olan Büyük Usta

beni öğrencisi olarak kabul etmez diye korkuyordum.

-DEVAYANİ-

Ama gayeni ona açıkladığımda beni geri çevirmedi, zira

kızını pek sever o.

-KAÇA-

Hınç dolu Asuralar defalarca öldürdü beni ve sen her

seferinde babanı beni hayata döndürmeye razı ettin. Şükran

borcumu asla ödeyemem.

-DEVAYANİ-

Şükran borcu mu! Unut hepsini, sanma ki acı duyacağım

bundan! Sadece iyilikler mi kalacak hatırında? Bırak, silinip

gitsin hepsi! Eğer günün derslerinin sonunda, akşam

yalnızlığında bir garip haz ürpertisi titrettiyse yüreğini, işte

onu hatırla – şükran borcunu değil! Eğer yanından biri geçip

gittiğinde, okuduğun satırlara bir parça şarkı takıldıysa, bir

elbisenin etekleri savrulduğunda fikrin kanat çırptıysa,

Cennet’teki avare vakitlerinde onu hatırla. Ne yani, sadece

iyilikler, öyle mi? Güzellik değil, aşk değil...

-KAÇA-

Bazı şeyler kelimelerin gücünü aşar.

50


www.isaretatesi.com

-DEVAYANİ-

Evet, biliyorum. Aşkım kalbinin en derininde

yankılanmıştı bir zaman; budur bana şimdi senin çekincene

meydan okuma cesaretini veren. Asla bırakma beni! Burada

kal! Şöhret mutluluk getirmez. Benden kaçıp gidemezsin

sevgili dostum, zira senin sırrın bana ait artık!

-KAÇA-

Hayır Devayani, hayır.

-DEVAYANİ-

Nasıl “hayır”? Yalan söyleme sakın! Yüce bir sezgisi

vardır aşkın. Bir günden diğerine, başını şöyle bir

kaldırdığında, bir kısa bakışında, ellerinin kıpırdayışında senin

sevgin dile geliyordu, denizin dalgalarla dile gelmesi gibi. An

olur, sesim kalbini ürpertir, dizlerini titretirdi – hiç mi fark

etmedim? Tanıyorum seni; bu yüzden sonsuza dek

tutsağımsın benim. Senin tanrılarının efendisi bile koparamaz

bu bağı.

-KAÇA-

Bunun için mi onca sene evimden ve çocukluğumdan

uzak, çalışıp çabaladım?

-DEVAYANİ-

Neden olmasın? Tek değerli olan bilgi midir? Aşk

değersiz midir? Bir an için yüreğinin sesini dinle. Bir kadının

kalbinin bir erkeğin güç adına, bilgi adına, itibar adına

51


www.isaretatesi.com

katlanmak zorunda kalabileceği her türlü zahmete değer

olduğunu kabul etme cesaretini göster.

-KAÇA-

Ölümsüz yaşamın bilgisini getireceğime dair kutsal bir

ant içtim Tanrılar huzurunda.

-DEVAYANİ-

Gerçekten de gözün kitaplarda mıydı hep? Çalışmalarını

bölüp gelmedin mi bana, bağlılığını çiçeklerle anlatmak için?

Nice akşam, tarhları sulamama yardım etmeye bir fırsat

bulursun diye hazırda beklemedin mi? Neydi seni benim

yanımda çimenlere oturarak, yıldızların meclisinden devşirip

getirdiğin şarkıları söylemeye iten – aşkın kederli bir

sessizlikle boynunu bükmesi misali, nehrin üzerine karanlık

çökerken? Yoksa cennette yaptığın zalim bir planın parçası

mıydı bunlar? Belki de babamın gönlüne girebilmek içindi

hepsi? Ve istediğini elde etmişken, ayrılık vakti kapıdaki

şaşkın hizmetçiye üç beş akçe bırakır gibi, basit bir şükran mı

sunacaktın böyle?

-KAÇA-

Gerçeği bilmek sana ne kazandıracak, ey gururlu kadın?

Gizlice kalbimde taşıdığım tutkulu bir adanmışlıkla sana

hizmet ederek hata ettiysem eğer, bu kadar ceza kâfidir.

Sevgim gerçek miydi değil miydi, bunu sorgulamanın zamanı

değil; yaşamımın vazifesi beni bekliyor. Bundan böyle kalbim

boşluğa üstün gelmek için umutsuzca çırpınan kızıl bir alev

52


www.isaretatesi.com

içerecek hep; gene de Cennet’e geri dönmek zorundayım –

benim için artık Cennet olamayacak o Cennet’e. Mutluluğa sıra

gelmeden evvel, şimdi çok çalışmakla elde ettiğim yepyeni bir

tanrısallığı borçluyum Tanrılara. Affet beni Devayani ve bil ki,

ıstırabım sana elimde olmadan verdiğim bu acıyla

katmerleniyor.

-DEVAYANİ-

Affetmek mi? Yıldırım gibi hiddetli ve alev alev olana

dek kızdırdın yüreğimi! Sen vazifene ve utkuna geri dön, bana

ne kalacak? Çivili bir yataktır hafıza; gizli bir utanç kemirip

duracak hayatımın köklerini. Geçip giden bir yolcu gibi

uğradın, güneşli saatlerde bahçemin gölgesinde konakladın,

tüm çiçekleri koparıp bir kolye örerek vakit geçirdin. Şimdi

ayrılıyorsun ve kolyenin ipini koparıp çiçekleri toprağa

düşürüyorsun! Lanet olsun elde ettiğin o müthiş bilgiye!

Sırtında bir yük olsun o bilgi senin; başkalarına dağıtıp

paylaşsan da, senin için ışığı yanmasın. Aşk eksik olduğundan,

yaşamın o bilgiye hep yabancı kalsın – nasıl ki Bakire Gece’nin

eşsiz karanlığına hep yabancıysa soğuk yıldızlar!

53


www.isaretatesi.com

XXI.

-I-

“Nedir bu sonu gelmeyen hazırlıklar?” diye sordum

Akıl’a, “Biri mi gelecek?”

Akıl yanıt verdi: “Malzemeler toplamak ve kuleler inşa

etmekle fazlasıyla meşgulüm; senin sorularınla uğraşacak

vaktim yok.”

Uysalca işime geri döndüm.

Toplanan malzemeler bir yığın haline geldiği ve sarayının

yedi kanadı da tamamlandığı zaman, Akıl’a sordum: “Yetmedi

mi?”

Akıl, “İçine alabilecek kadar yeterli değil–” diye

mırıldanırken durdu.

“Neyi içine alabilecek kadar?” dedim.

Akıl duymazlıktan geldi.

Bilmediğinden ve durmaksızın çalışmakla sorumu

bastırmaya çalıştığından şüpheleniyordum.

Bir terane tutturmuştu: “Daha fazlasına sahip

olmalıyım.”

54


www.isaretatesi.com

“Neden olmalısın?”

“Çünkü öylesi daha büyük?”

“Nedir büyük olan?”

Akıl sessiz kaldı. Yanıt için bastırdım. Hor görerek ve

öfkelenerek çıkıştı: “Neden var olmayan şeyler üzerine sorular

sorup duruyorsun? Yolunun üzerinde duran muazzam şeylere

dikkatini versene: Mücadele ve kavga; ordu ve silahlar;

tuğlalar ve harç; ve sayısız miktarda çalışmaya hazır işçi…”

“Herhalde Akıl çok bilge olmalı,” diye düşündüm.

-II-

Günler geçti. Akıl’ın, sarayına yeni kanatlar, topraklarına

yeni topraklar eklendi.

Yağmur mevsimi sona erdi. Kara bulutlar beyazlara

karışarak seyreldi; yağmurla yıkanmış gökte güneşli saatler,

görünmeyen bir çiçeğin üzerinde uçuşan kelebekler misali

vızır vızır uçuştu. Hayrete düşmüştüm ve karşılaştığım

herkese soruyordum: “Nedir rüzgârın bu ezgisi?”

Yolun kenarında pejmürde kılıklı, kaba saba tavırları olan

bir serseri yürüyordu; şöyle seslendi: “Dinleyin, Geliş’in

ezgisidir bu!”

Buna hemen nasıl ikna oldum bilmiyorum, kelimeler

fışkırıverdi ağzımdan: “Artık fazla beklemeyiz.”

“Ha geldi ha gelir,” dedi çılgın adam.

55


www.isaretatesi.com

Vazife başındaki Akıl’ın kapısını çaldım ve cesurca,

“Bütün işleri durdur!” dedim.

Akıl sordu: “Bir haber mi aldın?”

“Evet” dedim, “Geliş’in haberini.” Ama daha fazla

açıklayamadım.

Akıl başını iki yana salladı: “Hani? Ne bayraklar var

ortada, ne de bir tören alayı!”

-III-

Gece sona eriyordu, gökte yıldızlar solmuştu. Bir anda,

günışığının mihenk taşı her şeyi altın kıldı. Bir bağırış yayıldı

ağızdan ağıza: “Müjde!”

Başımı salladım ve sordum: “Geliyor mu?”

Dört bir yandan kopup geliyordu yanıt: “Evet.”

Akıl tedirgin oldu ve şöyle dedi: “Binamın kubbesi henüz

bitmedi, hiçbir şey yerli yerinde değil.”

Semadan bir ses duyuldu: “Yerle bir et binanı!”

“Ama neden?” diye sordu Akıl.

“Çünkü bugün Geliş günüdür ve senin binan yolun tam

üzerinde duruyor.”

-IV-

Heybetli bina yerle bir olmuş, her şey yıkılıp dağılmış.

56


www.isaretatesi.com

Akıl etrafına bakınıyor: Görülecek ne var?

Sadece sabah yıldızı ve çiyle yıkanmış zambak.

Peki, başka? Annesinin kollarından kurtulup, ışığa doğru

gülerek koşan bir çocuk.

“Gün Geliş günüdür diye söyledikleri bunun için

miydi?”

“Evet, havada müzik, gökte ışık var denmesinin sebebi

buydu.”

“Bunun için mi dünyaları talep ettiler?”

“Evet” yanıtı geldi. “Ey Akıl, inşa ettiğin surlarla mahpus

oluyordun sen. Çalışkanlıklarıyla köleleştirdiler senin işçilerin

kendilerini; ama bütün dünya ve sonsuz evren çocuk içindir,

Yeni Hayat içindir.”

“Bu çocuğun sana getirdiği nedir?”

“Tüm dünya için ümit ve neşe.”

Akıl bana sordu: “Şair, anlıyor musun?”

“İşimi bir kenara bıraktım,” dedim, “ve anlamak için tüm

vaktimi ayırdım.”

57


www.isaretatesi.com

XXII.

VAİSHNAVA ŞARKILARI 10

-I-

Ah Sakhi, 11 kederim sınır tanımıyor.

Yağmur bulutlarıyla yüklü olarak geliyor Ağustos; evim

bomboş.

Fırtınalı gök homurdanıyor; yağmur suları toprağı

boğmuş; sevgilim uzakta; hüzün yüreğimi parçalıyor.

Tavuskuşları dans ediyor, 12 bulutlar gürlüyor, kurbağalar

kıkırdıyor.

10

Vaishnava: Vaishnavizm’in takipçilerine verilen ad. Vaishnavizm, başlıca

Hindu geleneklerinden biridir; temel ilkesi Vishnu tapıncıdır. Hint’in üç

büyük tanrısını karşılayan Trimurti’de, Vishnu kâinatı muhafaza etmekten,

Brahma yaratmaktan, Şiva ise yok etmekten sorumludur. (ç.n.)

11

Sakhi: Bir kadının diğer bir kadına dostane hitap şekli. (ç.n.)

12

Tavuskuşları, pek çok kültürde ve dinî gelenekte olduğu gibi,

Hindistan’da da simgesel bir yere sahiptir. Güzelliği, dengeleyici bir

güzelliktir; koruyucudur, belaları savar. Tasvirlerde çeşitli mitolojik Hint

kahramanlarının yanında resmedilir. (ç.n.)

58


www.isaretatesi.com

Gece, şimşeğin ince lekeler bıraktığı karanlıkla hıncahınç

dolu.

Vidyapati 13 soruyor: “Ey Bakire, efendin olmadan nasıl

geçecek bu günler ve geceler?

-II-

Ne talihliydim bu sabah ki sevgilimi görerek uyandım.

Yekpare neşeydi gökyüzü; yaşamım ve gençliğim kemâle

erdi.

Bugün evim hakikaten evim, bedenim de bedenimdir.

Talih yoldaşım oldu, şüpheyi kovdum kendimden.

Ey kuşlar, en güzel nağmelerinizi şakıyın; en ferah ışığını

düşürsün dolunay!

Oklarını dört bir yana gönder, ey Aşk Tanrısı!

Onun dokunuşuyla bedenimin altın kesileceği ânı

bekliyorum.

Vidyapati söylüyor: “Nasıl da engindir senin keremin; ne

kutludur sevişin…”

13

Vidyapati: On beşinci yüzyılda yaşamış Hint şairi. Eski bir Hint şiir

geleneğini devam ettirerek şiirlerinde manevi aşkı Tanrı Krişna ve Tanrıça

Rada arasındaki tensel sevi üzerinden anlatmıştır. (ç.n.)

59


www.isaretatesi.com

-III-

Sevdiğimin ayak bastığı tozlara karıştığını hissediyorum

bedenimin.

Onun yıkandığı gölün sularıyla bir olduğumu

duyuyorum.

Ah Sakhi, onunla karşılaştığımda aşkımın ölümün

sınırını zorladığını hissediyorum.

Yüreğim ışık içinde eriyor, onun yüzünü seyrettiği ayna

ile buluşuyor.

O yelpazesini salladığı zaman, havayla beraber ben de

öpüyorum onu; ve göğün onu sardığı gibi, her nereye giderse

içimde taşıyorum ben de onu.

Govindadas 14 söylüyor: “Sen altın süslemelersin, ey zarif

bakire; o da süslerin sardığı zümrüt.”

-IV-

Seni göz kapaklarımın içinde saklayacağım sevgilim;

suretini bir mücevher gibi neşeme nakşedeceğim ve boynuma

asıp taşıyacağım onu.

Tüm çocukluğum, gençliğim, hayatım, düşlerim boyunca

hep kalbimdeydin sen.

14

Govindadas: On altıncı yüzyılda yaşamış Batı Bengal doğumlu bir

Vaishnava şairidir. Vidyapati’nin öğrencisiydi. Onun gibi aşk şiirleri

yazmış, Krişna ve Rada’nın öyküsünü anlatmıştır. (ç.n.)

60


www.isaretatesi.com

Benliğim senin meskenindir, uyurken ve uyandığımda.

Benim bir kadın olduğumu bil, arzuyla dolu olduğum

zamanlar bana tahammül et.

Çünkü düşünceler üşüşmüştür bana; tek emin olduğum,

bu dünyada nasibimin senin sevgin olduğudur. Seni bir an için

kaybetsem, ölüveririm.

Çandidas 15 söylüyor: “Hayatta ve ölümde senin olan o

kadına karşı hassas ol.”

-V-

“Meyve satıyorum, meyve satıyorum,” diye bağırıyordu

kapının önündeki kadın.

Evden çıktı çocuk.

“Bana biraz meyve ver,” dedi, para niyetine kadının

sepetine avcunda tuttuğu pirinci bıraktı.

Meyveci kadın çocuğun yüzüne baktı ve gözleri şefkatle

doldu.

“Kimdir seni kollarına alıp emziren ve senin güzelim

sesinden ‘Anne’ sözcüğünü işiten talihli kişi?” diye haykırdı.

“Meyveyi o çocuğa sun,” der şair, “ve onunla beraber

yaşamını da.”

15

Çandidas: Bengal şairi. On dördüncü yüzyılda yaşamış olan Baru

Çandidas, Krişna’yı öven lirik şiirler yazmıştır. (ç.n.)

61


www.isaretatesi.com

62


www.isaretatesi.com

FİRARİ – II

63


www.isaretatesi.com

64


www.isaretatesi.com

I.

Bu bereketli dünyada binbir çeşitsin sen, ey Rengârenk

İhtişamın Kadını!

Işıklar saçılıyor yoluna; temasın çiçeklerin içine işliyor;

sürüklenen eteğin bir dans kasırgası koparıyor burçlarda; ve

senin perde perde müziğin sayısız dünyalarda yankısını

buluyor işaretlerle, renklerle.

Ruhun kavranılmaz sükûnetinde bir başına sen varsın, ey

Sessizlik ve Yalnızlık Kadını! Işıkla ürpermiş bir suret, aşk

kökü üzerinde çiçek açan biricik lotussun sen!

65


www.isaretatesi.com

II.

Karşı pencerenin paslı parmaklıklarının ardında, esmer,

dupduru çehresiyle bir kız oturuyor; yazın sular azalınca

nehrin sığlığında karaya oturmuş bir tekneyi andırıyor.

Günün mesaisinden sonra evime dönerken gözlerim o

kıza takılıp kalıyor.

Issız karanlık sularını ayışığının çevrelediği bir göl gibi

görünüyor o bana.

Onun özgürlük adına bir penceresi var yalnızca: Orada

buluşuyor günışığı onun dalgın düşünceleriyle; onun yitik

yıldızlara benzeyen kara gözleri, o pencereden geri dönüyor

göklere.

66


www.isaretatesi.com

III.

Hatırlıyorum o günü.

Ağır sağanak yağmur düzensiz aralıklarla diner gibi

olduğunda, boralar tekrar ayıltıyor onu anlık uykusundan.

Çalgımı alıyorum elime. Rastgele geziniyorum tellerde,

bir müddet sonra müzik kendiliğinden fırtınanın çılgın

temposuna ayak uyduruyor.

O kadının endamıdır gördüğüm; işinden kaytarıyor,

gelip kapımda duruyor, ama tereddüt edip geri dönüyor.

Sonra yeniden geliyor, dışarıda duvara yaslanarak dikiliyor,

nihayet usulca odama girip oturuyor. Başını önüne eğip

sessizce nakışını işliyor, ama hemen sonra işini bırakıp

pencereye gidiyor, yağmurun içinden bulanık ağaç sırasına

göz gezdiriyor.

Hepsi bu kadar: Yağmurlu bir öğle; karaltılarla, şarkıyla

ve suskuyla dolu tek bir saat.

67


www.isaretatesi.com

IV.

attı.

Arabaya binerken başını çevirip kaçamak bir veda bakışı

Bu, onun son hediyesiydi bana. Acaba zamanın zalim

çarklarından koruyabilecek miyim onu?

Akşam, günbatımının son titrek alevini silip götüreceği

gibi, bu ışıltılı ıstırabı da mı alıp götürecek?

Yoksa yağmur mu yıkayıp götürecek onu, kırık kalpli

çiçeklerden dağılan kıymetli tozlar misali?

Kralın zaferini ve zenginin servetini ölüme terk et. Peki

ama tutkulu bir anda savrulan o firari bakışın anısını

saklamasın mı gözyaşı?

“Ver, ben saklayayım,” diyor şarkım: “Ben kralın zaferine

veya zenginin servetine elimi sürmem; lâkin bu ufak tefek

şeyler sonsuza dek benimdir.”

68


www.isaretatesi.com

V.

Bana bırakıyorsun kendini, geceleyin açan bir çiçek

misali; nasıl ki gür sürgünler veren tomurcuklardan duyulursa

baharın ayak sesleri, senin varlığın da üzerinden süzülen çiy

damlasından, karanlığa yayılan kokundan anlaşılıyor.

Gelgit dalgaları gibi hücum ediyorsun zihnime; kabaran

şarkılar arasında kayboluyorum.

Nasıl ki yaklaşan şafağı hissederse gece, kalbim biliyordu

senin geleceğini. İşte, bulutlar alev alev; işte, bir ilham tufanı

dolduruyor göğümü…

69


www.isaretatesi.com

VI.

Gidecektim; gene de ses çıkarmıyordu kadın. Ama en

ufak bir kıpırtısından hissediyordum, özlem dolu kollarının

“Ah, hayır, henüz değil!” deyivereceğini.

Pek çok defa, onun yalvaran ellerinin dokununca dile

geldiğini duydum, ki konuştuğunun farkında bile değildi o

eller.

Bir de kekelediğini hatırlıyorum bu kolların; eğer

kekelemeseler, boynuma gençlik çelengi gibi sarılırdılar.

Durgun saatlerin güvenli yuvasında o küçük jestlerinin

anısı duyulur; bana oyunbaz bir afacanlıkla gelip, o kadının

gizlediklerini eleverirler.

70


www.isaretatesi.com

VII.

Şarkılarım arılar gibidir; senin kokundan bir iz, seni

hatırlatacak bir zerre bulabilmek için havayı tararlar; senin

utangaçlığının etrafında, içte gizli hazneye can atarak

vızıldarlar.

Güneşin sabahki canlılığı azaldığında, öğleyin havaya bir

ağırlık çöktüğünde ve orman sessizleştiğinde, yuvaya döner

benim şarkılarım, takatsiz kanatları altın tozlarına bulanmış

olarak.

71


www.isaretatesi.com

VIII.

Biz seninle henüz tanışmamışken sen bana bir yerlerde

görünmüş olmalısın, ilkyaz çiçek çiçek olmadan önce beliren

bir nisan alâmeti misali.

Senin o görünüşün, bana, her şeyin sâl çiçeklerinin 16

kokusuna bulandığı bir çağda, nehrin seher pırıltıları kumsala

kenar süsü olduğunda ve yaz ikindisinin muğlâk sesleri

birbirine karıştığında gelmiş olmalı – evet, hatta, başka

zamanlar da isimsiz nice pırıltıda bana gülüp benden

kaçmamış mıydı?

16

Sâl Ağacı: Güney Asya’ya özgü bir ağaç. Hindu törenlerinde tütsü olarak

yakılır; Buddhistler için de kutsaldır. (ç.n.)

72


www.isaretatesi.com

IX.

Eğer biz yeniden doğar ve başka bir dünyanın

aydınlığında yürürken seninle gene karşılaşırsak, öylece

donup kalırım.

Kara gözlerin sabah yıldızı olur benim için o an; onların,

önceki bir hayattan hatırlayamadığım bir göğe ait olduğuna

inanırım.

Anlarım ki, büyüsünü yalnızca kendinden almamıştır

yüzün; gözlerimin eski bir buluşmadaki tutkulu ışıltısını

yakalamış, aşkımdan kaynağı belirsiz bir muamma toplamıştır.

73


www.isaretatesi.com

X.

Çalgını yere bırak sevgilim, kolların beni kucaklamak için

serbest kalsın.

Dokun bana; kendinden taşmış kalbim böylece

bedenimin sınırına dönsün.

Başını eğip benden yüz çevirme; bir öpücük bahşet;

nicedir goncada hapsolmuş hoş bir rayiha gibi öpücüğün.

Nafile sözcüklere boğmayalım bu ânı; bırakalım

kalplerimiz bir susku deryasına kapılsın, tüm düşüncemiz

sahilsiz bir sevince sürüklensin.

74


www.isaretatesi.com

XI.

Senin aşkın yüceltti beni; ben ki, alelâde gelgitlerle

oradan oraya sürüklenen, dünya nimetinin kararsız

dalgalarında sallanan onca insandan biriyim yalnızca.

Sen bana bir taht verdin; tüm zamanlardan şairler gelip

bana armağanlar bırakır, adları ölümsüz âşıklar bir çağdan

diğerine beni selamlar.

Pazarda yanımdan ite kaka geçiyor insanlar, fark

etmiyorlar – bedenim ne denli kıymetlenmiş okşayışınla;

öpücüğünü ne hoş taşıyorum içimde, nasıl ki güneş tanrısal

dokunuşun ateşini taşırsa kendinde ve ışık yayarsa daima…

75


www.isaretatesi.com

XII.

Huysuzlanıp oyuncaklarına burun kıvıran bir çocuk

misali, kalbim bugün hangi mısrayı seçsem itiraz ediyor,

“Hayır, bu değil,” diyor.

Gene de kelimeler belirsizliğin sancısıyla üşüşüyorlar

zihnime, yağmurlarını bıraktıracak rastgele bir rüzgâr

beklentisiyle yamaçlarda gezinen avare bulutlar misali.

Ey ruhum, bu beyhude çabaları bırak; zira sükûtun

müziği karanlıkta kendiliğinden olgunlaşacak.

Bugün yaşamım, çile doldurulan bir manastır sanki;

ilkyaz korkuyor kıpırdamaya, hatta fısıldamaya bile.

Ah sevgilim, senin taçkapıdan geçeceğin vakit gelmedi

henüz; yolun aşağısında şıkırdayan halhallarının düşüncesi

bile yetiyor bahçedeki yankıları susturmaya.

Bil ki yarının şarkıları tomurcuktur bugün; seni geçip

giderken görseler gerilip patlar olgunlaşmamış kalpleri.

76


www.isaretatesi.com

XIII.

Bunca kaygı nereden geliyor sevgilim?

Bırak, kalbim değsin kalbine ve öpüp alsın sancıyı

suskunluğundan.

Bize derinlerinden bu kısacık saati gönderdi gece; kapalı

kapılar ardında bu yegâne lambanın ışığında, sevgi dünyayı

yeni baştan yaratsın diye.

Müzik için sadece bir kaval var elimizde; bir sen bir ben,

sırayla çalsın dudaklarımız. Taç niyetine, bir çelenk takayım

alnına, sonra bağlayayım onu saçıma.

Göğsümdeki örtüyü yırtıp yatağımızı yapayım yerde; bir

öpüş, sevinçli bir uyku kaplasın sınırsız küçücük dünyamızı.

77


www.isaretatesi.com

XIV.

Neyim varsa sana verdim, beni ucu ucuna örtecek

kadarını kendime sakladım.

Bana kalan öyle eksik ki, sen ona içten içe gülüyorsun ve

ben mahcup oluyorum.

Onu da ansızın bahar rüzgârı uçuruyor; nasıl ki dalgalar

köpüğü sallarsa, kalbimin çırpınışı da onu sallıyor.

Ah sevgilim, eğer mesafeliliğin perdesini koymuşsam

aramıza, kederlenmeyesin.

Benim bu cılız çekincemi nazlandığıma yormayasın;

aksine, esrarlı bir zarafetle sana doğru eğiliyor, ipince bir sap

üzerinde, sana teslim oluşumun çiçeği.

78


www.isaretatesi.com

XV.

Bugün bu giysiyi kuşandım, çünkü bedenim şarkı

söylemek istiyor.

Kendimi aşka bir kere teslim etmiş olmam yetmez,

bundan her gün yeni armağanlar çıkarmalıyım. Yeni bir

giysiye bürününce, taptaze bir adağa dönüşmez miyim?

Kalbim, akşam göğü misali, sonsuz bir heves duyar

renklere; o yüzden değiştirip dururum örtümü; yeşildir o, kâh

serin taze çimenler misali, kâh kış pirinci misali.

Bugün giysim yağmurla bezenmiş gökmaviye boyalı.

Uzuvlarıma uçsuz bucaksızlığın ve denizaşırı tepelerin rengini

taşıyor o; kıvrımlarında rüzgârla uçuşan yaz bulutlarının

sevincini taşıyor.

79


www.isaretatesi.com

XVI.

Aşkın kelimelerini kendi rengiyle yazabileceğimi

düşünmüştüm; oysa yüreğin en derinlerinde yatar o,

gözyaşları silik kalır.

Kelimeler renksiz olsaydı, ah dostum, gene de anlar

mıydın?

Aşkın kelimelerini kendi ezgisiyle söyleyebileceğimi

düşünmüştüm; oysa yalnızca kalbimde duyuluyor o, gözlerim

sessiz kalıyor.

Ezgisiz olsalardı, ah dostum, gene de anlar mıydın?

80


www.isaretatesi.com

XVII.

Geceydi şarkımı bulduğumda, ama sen yanımda yoktun

o sırada.

Tüm gün aradığım sözler şarkımda buluştu o anda; hava

karardıktan hemen sonra yıldızların kalbi ışıkla çarpınca, nabzı

müzikle attı onların da. Ama sen yanımda yoktun o sırada.

Şarkıyı bu sabah sana söylemeyi umuyordum. Ama ne

kadar çabalasam da, müziği yakalayıp sözleri kaçırıyorum –

şimdi ki sen buradasın.

81


www.isaretatesi.com

XVIII.

Gece derinleşiyor ve lambada ölgün bir alev kırpışıyor.

Fark etmemişim ki, nehirden testisini bugünlük son defa

dolduran bir köylü kızı misali, kulübesinin kapısını kapatmış

Akşam.

Seninle konuşuyordum sevgilim, hayal meyal

farkındaydım sesimin – söylesene, anlamlı bir şey miydi

söylediğim, hayatın sınırlarının ötesinden bir mesaj getirdi mi

sana?

Şimdi ki susmuşum, gecenin nabzının sessizliğin dipsiz

kuyusuna huşuyla bakan düşüncelerle attığını duyuyorum.

82


www.isaretatesi.com

XIX.

Seninle ilk karşılaştığımızda kalbim müzikle çınlamıştı:

“Ebediyen uzak olan o kadın, yakındır bundan böyle.”

Ama o müzik susmuş artık; çünkü sevgilimin sadece

yakın olduğuna inanmış, onun gene de pek uzak olduğunu

unutmuştum.

İki ruh arasındaki uçsuz bucaksızlığı müzik doldurur.

Gündelik alışkanlıkların sisi boğmuş bunu nicedir.

Ürkek yaz gecelerinde, meltem büyük bir mırıltı

koparınca sessizlikten, yatağımda oturuyorum ve

yanıbaşımdaki kadının muazzam kaybının yasını tutuyorum.

Kendime soruyorum: “O kadına sonsuzluğun ahengini taşıyan

sözler fısıldamak mümkün olur mu bir daha?”

Ey şarkım, uyan bu gaflet uykusundan! Kanıksanmışlığın

perdesini yırt ve ilk karşılaşmamızın sonsuz şaşkınlığına,

sevgilime doğru kanat çırp!

83


www.isaretatesi.com

XX.

Âşıklar sana geliyorlar Kraliçem, gururla ayaklarına

seriyorlar servetlerini. Benim sungumsa, boşa çıkmış

umutlardan ibaret.

Gölgeler zaptetmiş dünyamın kalbini; bendeki en iyinin

ışığı sönmüş.

Zenginler benim sefaletime gülerken, senden

başarısızlıklarıma gözyaşlarını ödünç vermeni, böylece onları

değerli kılmanı diliyorum.

Sana, ses vermeyen bir çalgı getiriyorum.

Kalbimde yüksek perdeden bir notaya erişmek için

gerildim, tel koptu.

Üstatlar kopuk tele gülerken, senden çalgımı eline

almanı, onun kofluğunu şarkılarınla doldurmanı diliyorum.

84


www.isaretatesi.com

XXI.

Baba cenaze ayininden döndü.

Yedi yaşındaki oğlu penceredeydi; gözlerini kocaman

açmıştı, boynunda altın bir nazarlık vardı, aklının ermediği

şeylerle meşguldü zihni.

Babası onu kollarına aldığında sordu çocuk: “Anne

nerede?”

“Cennette,” dedi babası, göğü göstererek.

Gece olduğunda baba yatağında kıvranıyor, kederden

harap oluyordu.

Lambanın solgun ışığı kapının dibinden odayı

aydınlatıyor, duvarda bir kertenkele pervane böceklerini

kovalıyordu.

Çocuk uykusundan uyandı, elleriyle yataktaki boşluğu

yokladı, kalktı, evin damına çıktı.

Başını göğe kaldırdı ve uzun süre ses çıkarmadan

seyretti. Şaşkın zihninden gece göğüne tek bir soru yayıldı:

“Cennet nerededir?”

85


www.isaretatesi.com

Yanıt alamadı: Yıldızlar âdeta bihaber karanlığın yanan

gözyaşlarıydı.

86


www.isaretatesi.com

XXII.

Gecenin sonuna doğruydu, alıp başını gitti kadın.

Aklım, “Her şey boş,” diyerek beni teselli etmeye çalıştı.

Öfkelendim ve şöyle dedim: “Üzerinde onun adının

yazılı olduğu şu açılmamış mektup ve kırmızı ipek

kenarlıklarını o kadının elleriyle diktiği, palmiye yaprağından

şu yelpaze – onlar da mı gerçek değil?”

Günün sonunda dostum gelip bana şöyle dedi: “İyi olan

her şey gerçektir ve asla yitip gitmez.”

“Nedenmiş?” dedim hiddetle, “İyi değildi de ondan mı

şimdi dünya için yitiktir o kadın?”

Hırçınlaşıp annesine zarar veren bir çocuk misali, içimde

ve etrafımda bütün sığınakları yerle bir etmek istedim ve

haykırdım: “Hain dünya!”

Birdenbire bir ses yankılandı: “Nankör!”

Başımı pencereden uzattım ve yıldızlar saçılı geceden bir

serzeniş duydum: “Bana hayat veren hakikate olan inancını,

benden kalan boşlukta heba ettin sen!”

87


www.isaretatesi.com

XXIII.

Nehir, kül rengi; hava, uçuşan kumlarla darmaduman.

Bu kasvet dolu huzursuzluk sabahında kuşlar sessiz,

yuvaları rüzgârda sallanıyor. Bir başıma oturmuşum, kendime

soruyorum: “Nerede o kadın?”

Birbirimize nasıl da yakın, yan yana oturduğumuz o

günler uçup gitti; şakalaşır ve gülüşürdük; buluşmalarımızda

aşkın yüceliğinin bizde uyandırdığı huşu duygusu dile

gelmeden kalırdı.

Ben küçülürdüm onun yanında ve o anlattıkça anlatır,

nice ânı havadan sudan konuşmalarla harcardı.

Bugün boş yere istiyorum onun gene yanımda olmasını,

yaklaşan fırtınanın kasvetinde, ruhun ıssızlığında yerini

almasını.

88


www.isaretatesi.com

XXIV.

O kadının beni çağırdığı isim, aşkımızın on yedi senesini,

çiçek açan bir yasemin misali kaplamıştı. Onun sesi sayesinde,

ışığın yapraklar arasında kırpışması, yağmurlu gecedeki çimen

kokusu ve nice aylak günün son saatindeki buruk sessizlik

birbirine karışırdı.

Sadece Tanrının bir eseri değildi o isme yanıt veren

erkek; çabucak geçen on yedi sene boyunca kadın erkeği

kendisi için yeniden yarattı.

Başka seneler de olacaktı; ama birdenbire, erkek ile

kadının o aylak günleri kadının sesiyle söylenen ismin içinde

toplanmaz oldu; başıboş kaldılar, dağıldılar.

Soruyorlar bana: “Bizi kim bir araya toplayacak?”

Yanıt veremiyor, sessizce oturuyorum; onlar ise dağılıp

gidiyor ve “Bir çoban istiyoruz!” diye bağrışıyorlar.

Aradıkları kimdir?

Bilmiyorlar. Sahipsiz akşam bulutları misali, izsiz

karanlıkta sürükleniyorlar, kayboluyorlar, unutuluyorlar.

89


www.isaretatesi.com

XXV.

Hissediyorum, çabucak geçen aşk günlerimiz, senin o

kısacık ömründe kaybolup gitmemiş.

Usul usul her şeyi çalan tozdan, onları nasıl, nerede

sakladın acaba?

Ölüp giderken ölümsüz bir yankı bırakan eski bir

akşamdan, senin mırıldandığın şarkıyı duyuyorum

yalnızlığımda. Güz öğlesinin sıcacık sessizliğine gizlenmiş,

senin bıkkın anlarının iççekişlerini buluyorum.

Geçmişin arı kovanından gelerek kalbime üşüşüyor

arzuların; kıpırtısızca duruyorum, vızıltılarına kulak

veriyorum.

90


www.isaretatesi.com

XXVI.

Karanlık denizde yıkandın. Bir kez daha giydin

gelinliğini; bir kez daha ölümün kemerinden geçerek geri

dönüyorsun; ruhumda bir kez daha tekrarlanıyor düğünümüz.

Ne saz çalınıyor, ne de davullar; ne kalabalık toplanmış,

ne de kapıya bir çelenk asılı.

Senin söylenmemiş sözlerin lambalarla aydınlanmamış

bir ayinde benimkilerle buluşuyor.

91


www.isaretatesi.com

XXVII.

Otlarla örtülü bir patikada yürüyordum, aniden

arkamdan birinin seslendiğini duydum: “Beni tanıdın mı?”

Arkama döndüm, kadının yüzüne baktım. “Adını

hatırlamıyorum,” dedim.

“Ben senin gençliğinin o ilk gönül sızısıyım,” dedi.

Gözleri, çiy taneleriyle hâlâ kaplı bir sabah gibi

bakıyordu.

Bir müddet sustum, sonra şöyle dedim: “Gözyaşlarının o

ağır yükünü üzerinden atmışsın sanki…”

Gülümsedi, hiçbir şey söylemedi. Anlayabiliyordum ki,

onun gözyaşları zamanla gülüşlerin dilini öğrenmişti.

“Bana bir defasında,” diye fısıldadı, “sonsuza dek bu

kederle yaşayacağını söylemiştin hani.”

Yüzüm kızardı, “Evet, lâkin seneler geçti ve ben

unuttum,” dedim.

Sonra elini avuçlarımın arasına aldım ve şöyle dedim:

“Ama sen değişmişsin.”

92


www.isaretatesi.com

“Bir zamanlar keder olan, şimdi huzurdur artık,” diye

yanıtladı.

93


www.isaretatesi.com

XXVIII.

Yaşamımız, geçilmemiş denizde yelken açar; o denizin

dalgalarıdır ki ezelî bir saklambaç oyunuyla birbirini kovalar.

Değişimin çalkantılı denizidir o, bir köpük sürüsüdür

besler, bir bulur bir kaybeder onları, göğün sükûnetine karşı

bir yaygaradır koparır.

Ey Aşk! Işığın ve karanlığın savaş dansının bu sonsuz

döngüsünün ortasında, senindir o yeşil ada; ormanın ürkek

gölgelerini öper güneş, sessizliğe kur yapar kuş şakımaları

orada!

94


www.isaretatesi.com

XXIX.

AMA İLE VİNAYAKA

Savaş alanında gece: Ama babası Vinayaka ile karşılaşır.

-AMA-

Baba!

-VİNAYAKA-

Utanmaz sürtük, hâlâ “Baba” mı diyorsun bana! Sen ki

müslüman bir adamla evlenmekten çekinmedin!

-AMA-

Kocamı haince öldürmüş de olsanız, gene de babamsınız;

ve siz Tanrı’nın lanetine uğramayın diye, bir dulun

gözyaşlarını dökmekten sakınıyorum ben. Mademki yılların

ayrılığından sonra burada, bu savaş meydanında karşılaştık,

izin verin, önünüzde eğileyim ve vedalaşalım.

-VİNAYAKA-

Nereye gideceksin Ama? Senin kâfir yuvanı kurduğun

ağacı kökünden kestiler. Nereye sığınacaksın?

95


www.isaretatesi.com

-AMA-

Oğlum var.

-VİNAYAKA-

Onu bırak! Bedeli kanla ödenmiş bir günahın meyvesiydi

o; hâlâ dönüp şefkatle bakma ona! Nereye gideceğini düşün.

-AMA-

Bir babanın sevgisinden daha geniş açmış kollarını bana

ölüm!

-VİNAYAKA-

Hakikaten de, denizin çamurlu nehirleri yuttuğu gibi

günahları yutar ölüm. Ama senin ölümün bu gece, burada

olmayacak. Utandırdığın sülalenden ve komşularından uzakta,

ücra bir Ulu Şiva 17 tapınağı bul kendine, günde üç defa Kutsal

Ganj’da yıkan ve Tanrı’nın adını zikrederken, akşam ayininin

son çanına kulak ver – ki böylece belki Ölüm, ıslak gözlerle

uykuya dalan çocuğunu seyreden bir baba misali yukarıdan

merhametle bakmaya başlar sana. Bırak, seni nazikçe kendi

büyük sessizliğine taşısın o, nasıl ki Ganj düşen bir çiçeği

sularında taşıyıp götürür ve deniz için lâyık bir adak olabilene

dek yıkayıp lekelerinden arındırırsa.

17

Şiva: Hint’in üç büyük tanrısından biri. Vishnu, Brahma ve Şiva’dan

oluşan Trimurti’de Brahma yaratıcı, Vishnu koruyucu, Şiva ise yıkıcı

güçtür. Ancak Şiva’daki yıkıcılık, yapıcı anlamda bir yıkıcılıktır; örneğin

Vedalar’da, Şiva’nın, hakikati örten büyülü güç olan “Maya”yı yok edişi,

böylece hakikati görünür kılışından söz edilir. (ç.n.)

96


www.isaretatesi.com

-AMA-

Peki ya oğlum?

-VİNAYAKA-

Söylüyorum sana, artık onu anma. Kendini yeniden

babanın kollarına bırak evlâdım – ikinci annen olan Unutuş’un

rahminden doğmuş körpe bir bebek gibi.

-AMA-

Dünya benim için bir gölge olmuş artık. Söylediğin

sözleri duyuyorum duymasına, ama kalbim duymuyor. Bırak

beni Baba, yalnız başıma bırak! Sevginle kendine bağlamaya

çalışma beni, zira o bağlar kocamın kanıyla kıpkırmızı…

-VİNAYAKA-

Yazık! Kopup düşen hiçbir çiçek dalına geri dönmüyor.

Törelere uygun bir şekilde Civaci ile nişanlanmışken seni zorla

kaçırıp götüren birine nasıl “kocam” diyebiliyorsun? O geceyi

asla unutamıyorum. Düğünün yapılacağı salondaydık,

heyecanımızın yerini endişeli bir bekleyiş almıştı; damat

ortalarda yoktu, eşref saati geçiyordu. Derken uzakta

fenerlerin parlak ışığı belirdi, düğün şarkıları dalga dalga

geliyordu. Coşkuyla haykırdık, deniz kabuğundan borular

üfledi kadınlar. Bir tahtırevan alayı giriş yaptı avluya. Fakat

biz “Civaci nerede?” diye sorarken, silahlı adamlar fırtına gibi

atılıverdi tahtırevanlardan ve yakalayıp götürdüler seni, biz

daha ne olduğunu anlayamadan. Ardından Civaci çıkageldi;

97


www.isaretatesi.com

yolunun kesildiğini ve Bicapur Sarayı’ndan 18 Müslüman bir

soylu tarafından alıkonulduğunu söyledi. O gece Civaci ve ben

düğün için yakılmış ateşe elimizi değdirerek, bu zorbaya kanlı

bir ölüm için ant içtik. Uzun bekleyişimizden sonra, bu gece

kutsal yeminimiz yerine gelmiş bulunuyor ve bu uğurda can

veren Civaci’nin ruhu, şimdi hakkıyla seni gelini olarak

görmek istiyor.

-AMA-

Baba, töremize leke sürmüş olabilirim, ama gene de

alnım ak; kendisine bir de çocuk verdiğim adamı sevdim ben.

Sizden iki gizli mesaj aldığım geceyi hatırlıyorum; biri

sendendi, diğeri annemden; seninki şöyle diyordu: “Sana

bıçağı gönderiyorum, öldür o adamı!” Anneminki ise: “Sana

zehri yolluyorum; iç ve yaşamına son ver!” Onurum gerçekten

lekelenmiş olsaydı eğer, sizin bu çifte teklifinize uyardım.

Oysa ben, yalnızca aşk izin verince teslim ettim bedenimi. Aşk!

Kudretli Aşk! Arınmış aşk! Kanımızın Müslüman kanına olan

irsî tepkisine üstün geldi.

[AMA’nın annesi RAMA gelir.]

-AMA-

Anacığım, seni bir daha görmeyi ummuyordum.

Müsaade et, ayaklarının tozunu sileyim.

18

Bicapur: Hindistan’ın Gucerat eyaletinde, uzun süre Müslüman

idaresinde kalmış tarihî bir şehir. (ç.n.)

98


www.isaretatesi.com

-RAMA-

Dokunma bana arınmamış ellerle!

-AMA-

Sen ne denli arınmışsan, ben de öyleyim.

-RAMA-

İffetini kime teslim ettin?

-AMA-

Kocama.

-RAMA-

Kocana? Bir Müslüman erkek bir Brahman 19

kocası, öyle mi?

kadının

-AMA-

Hor görülmeyi hak etmiyorum; gururla söyleyebilirim ki,

kocamı Müslüman olduğu için asla hakîr görmedim. Eğer

Cennet senin kocana adanmışlığını mükâfatlandıracaksa, aynı

Cennet, senin kocasına iyi bir eş olmuş kızını da bekliyor.

19

Brahman: Hint kast sisteminde toplum geleneksel olarak sınıflara

ayrılmıştır. Her bir sınıf kendi içerisinde kapalıdır; hangi kastın üyesi

olunduğu doğuştan belirlenir. Rahipler, eğitmenler, kutsal metin

yorumcuları ve âlimlerden oluşan Brahman sınıfı kast sisteminin en yüksek

sınıfıdır. Maneviyatı, dini temsil ederler; başlıca dinî kaynakları

Vedalar’dır. (ç.n.)

99


www.isaretatesi.com

-RAMA-

Gerçekten iyi bir eş misin?

-AMA-

Evet.

-RAMA-

Gözünü kırpmadan ölüme gidebilir misin?

-AMA-

Gidebilirim.

-RAMA-

O halde cenaze ateşi yakılsın senin için! Bak, işte orada

kocanın cansız bedeni yatıyor.

-AMA-

Civaci mi?

-RAMA-

Evet, Civaci. O senin evlenmek için sözlendiğin adamdı.

Evlilik Tanrısı’nın aldatılmış ateşi gazaba geldi, ölümün aç

ateşiyle parladı; yarım kalmış olan düğün şimdi

tamamlanmalı.

-VİNAYAKA-

Dinleme onu, çocuğum. Oğluna, kederle kararmış

yuvana geri dön. Ben görevimi en zalim sona varana dek

100


www.isaretatesi.com

yerine getirdim ve senin yapabileceğin bir şey kalmadı. Sevgili

karım, yerinmen faydasızdır. Ağacımızdan şiddetle koparılan

dal ölmüş olsaydı eğer, onu ateşe atardım. Ama o yeni bir

toprağa canlı kökler salmış ve çiçekler, meyveler veriyor. Bırak

onu, gitsin, hayıflanma; sevdiği insanların arasına dönsün,

onların âdetleriyle yaşasın. Gel sevgili karıcığım; artık bizim

için vakit, tüm dünyevî bağlarımızı koparma ve yaşamımızın

geri kalanını huzurlu bir hac tapınağında inzivada geçirme

vaktidir.

-RAMA-

Buna hazırım, ama önce, yaşamımızın toprağından

sürgün vermiş tüm günah ve ayıbı ayaklarımızın altına alıp

çiğnememiz gerekir. Bir kızın adı kötüye çıkarsa, anasının da

onuru lekelenir. Bu kara leke, bu gece, yanan hararetli cenaze

ateşini beslemeli; kızımın küllerinden sadık bir gelinin kutlu

anısı yükselmeli.

-AMA-

Anacığım, eğer beni kocam olmayan biriyle ölümde zorla

birleştirirsen, Ölümün Ebedî Efendisi’nin kutsallığına

saygısızlık ederek lanetlenirsin.

-RAMA-

Askerler, ateşi yakın, kadının çevresini sarın!

-AMA-

Baba!

101


www.isaretatesi.com

-VİNAYAKA-

Korkma! Vah çocuğum, demek bir gün seni annenden

koruması için babandan yardım istemeyecekmişsin…

-AMA-

Baba!

-VİNAYAKA-

Gel bana, canım yavrum! İnsan eseri bu kanunlar nasıl da

beyhudeler, âdeta semavî buyruğun kayasına çarpıp zerre

zerre püskürüyorlar. Oğlunu bana getir ve beraber yaşayalım

kızım. Bir babanın sevgisi, Tanrı’nın rahmeti gibidir;

yargılamak nedir bilmez, yağar da yağar tükenmeyen bir

kaynaktan.

-RAMA-

Nereye gidecekmişsin? Gel buraya! Askerler, efendiniz

Civaci’ye olan bağlılığınızı yerine getirin! Bu son kutsal

görevinizi tamamlayın!

-AMA-

Baba!

-VİNAYAKA-

Askerler, bırakın onu! Benim kızım o.

-ASKERLER-

O bizim efendimizin dul kalmış karısıdır.

102


www.isaretatesi.com

-VİNAYAKA-

Onun kocası bir Müslümandı, ama kendi yolunda inançlı

biriydi.

-RAMA-

Askerler, bu ihtiyar adama müsaade etmeyin!

-AMA-

Sana boyun eğmeyeceğim Anne! Askerler, size boyun

eğmeyeceğim! Zira ölümün ve aşkın içinden ben

özgürlüğümle geçer, özgürlüğümle çıkarım!

103


www.isaretatesi.com

XXX.

Ressam, panayırda resimlerini satıyordu. Yanında

hizmetkârlarıyla Vezirin Oğlu göründü. Vezir bu ressamın

babasını yıllar önceki bir olayda oyuna getirmiş, adamcağız

onun kahrıyla ölüp gitmişti.

Vezirin Oğlu resimlerin önünde bir müddet durdu, birini

kendisi için beğendi. Ama ressam resmin üzerine bir bez

fırlattı ve onu satmayacağını söyledi.

Böylece Vezirin Oğlu hayata küstü, öyle ki sonunda Vezir

gidip resim için yüksek bir bedel teklif etmek zorunda kaldı.

Ama Ressam resmi satmayarak dükkânının duvarında asılı

tuttu. Resmin karşısında asık bir suratla oturuyor, kendi

kendine, “İşte benim intikamım…” diyordu.

Ressam’ın Tanrı’ya tapınışı, her sabah bir tanrı tasviri

yapmaktan ibaret olmuştu.

Ve bu resimlerin artık, eskiden yaptıklarına göre

günbegün farklılaştığını hissediyordu.

Bu durum onun rahatını kaçırdı; uzun bir müddet buna

boş yere bir açıklama aradı, ta ki bir gün işini yaparken

104


www.isaretatesi.com

dehşetle ayağa fırlayana dek: Çizdiği Tanrı’nın gözleri tıpatıp

Vezir’in gözleriydi, dudakları da Vezir’in dudaklarıydı!

Çileden çıkarak resmi parçaladı: “Nasıl olur? İntikamın

ters tepti!”

105


www.isaretatesi.com

XXXI.

Kumandan, sessiz ve öfkeli Kral’ın huzuruna geldi, selam

durarak şöyle dedi: “Köye cezası verildi; erkekleri perişan

ettik, kadınlar ise yüksek sesle ağlamaya bile korkarak

karanlık evlerinde bir köşede sızlanıyorlar.”

Başrahip ayağa kalktı ve Kral’ı takdis ederek, “Tanrı’nın

rahmeti her zaman sizinledir,” diye haykırdı.

Bunu duyan soytarı bir kahkaha patlattı ve bütün meclis

irkildi. Kral hiddetle kaşlarını çattı.

“Tahtın şerefi,” diye söz aldı Vezir, “Kralımızın mahareti

ve Kadiri Mutlak Tanrı’nın inayeti sayesinde yüceldi.”

Daha da gür sesli bir kahkaha attı Soytarı. Kral

homurdandı: “Yakışıksız bir cümbüş bu!”

“Sizin üzerinize nice ihsanlar yağdırmış Tanrı,” dedi

Soytarı, “bana da bu kahkahayı bahşetmiş.”

“Bu kahkaha, yaşamına mâlolacak,” diye buyurdu Kral,

kılıcını kavradı sağ eliyle.

Ama Soytarı ayağa kalktı ve gene kahkaha attı, ta ki

Kral’ın elinden son nefesini verene dek.

106


www.isaretatesi.com

Derin bir dehşetin gölgesi kapladı meclisi: Kahkahanın,

Tanrı sükûtunun derinliğinde yankılandığı duyuluyordu.

107


www.isaretatesi.com

XXXII.

ANNENİN DUASI

Kör Kaurava 20 Kralı Dritaraştra’nın 21 ve Kraliçe Gandhari’nin 22 oğlu

Prens Duryodhana, 23 kuzenleri olan Pandavalar’la, krallık toprakları

üzerine kumar oynadı ve oyunu hileyle kazandı.

20

Kauravalar/Pandavalar: Epik Hint destanı Mahabharata’da anlatılan

hikâyenin tarafları. Pandavalar ve Kauravalar aslında aynı atadan

gelmektedir, ancak aralarında taht kavgası başlar. Kauravalar dendiğinde

Kral Dritaraştra ve Kraliçe Gandhari’nin çocukları anlaşılır. Beş

kardeştirler, her birinin ayrı bir mahareti vardır. (ç.n.)

21

Dritaraştra: Hastinapura’nın kör kralı, Kauravalar’ın babası. Veliahtını

belirlerken elinde olmadan oğlu Duryodhana ve Pandavalar’ın en büyüğü

Yudistra arasında çekişmeye sebep olur. Krallığın toprakları üzerine zar ile

kumar oynanır, hileli bir zarla Kauravalar kazanır, Pandavalar sürgüne

gider. Ancak olaylar bu kadarla kalmaz, sonunda büyük Kurukşetra Savaşı

kopar. (ç.n.)

22

Gandhari: Kral Dritaraştra’nın karısı, Kauravalar’ın annesi. Kocası kör

olduğu için, ona olan bağlılığını göstererek kendi gözlerini bağlar ve

kendini görme zevkinden mahrum eder. Kauravalar Mahabharata’da hain

ve zalim olarak resmedilmişse de, anneleri Gandhari’de ahlâki değerler ağır

basar; oğullarına sürekli âdetlere bağlı kalmalarını ve Pandavalar’la barış

yapmalarını söyleyen bir kraliçedir. (ç.n.)

23

Duryodhana: Kral Dritaraştra ve Kraliçe Gandhari’nin oğlu,

Kauravalar’ın en büyüğü. Yudistra ile taht mücadelesine girer.

Duryodhana inatçı, sinsi, hırslı, acımasız, kibirli ve düzenbazdır;

Pandavalar’ı safdışı bırakmak için türlü planlar yapar. (ç.n.)

108


www.isaretatesi.com

-DRİTARAŞTRA-

İstediğini elde ettin.

-DURYODHANA-

Başardım!

-DRİTARAŞTRA-

Mutlu musun?

-DURYODHANA-

Zafer benim.

-DRİTARAŞTRA-

Tekrar soruyorum, krallığın tümünü ele geçirmekle

mutlu mu oldun?

-DURYODHANA-

Efendimiz, bir kşatriya 24 mutluluğun değil zaferin

peşinden koşar; fokurdayan hasetten damıttığı o yakıcı şarabın

peşinden. Önceleri, kuzenlerimizin dostane hâkimiyeti altında,

ayın bağrında öylece duran alelâde lekeler misali sakin bir

yaşam sürerken, sefil bir mutluluğumuz vardı. O zamanlar

24

Kşatriya: Kast sisteminde krallar ve savaşçılardan oluşan askerî ve

hükümdar sınıf. Kraldan köy reisine, komutandan ere kadar uzanan

hiyerarşideki herkes kşatriya’dır. Yönetmek kşatriya’lar için bir vazifedir,

bu bakımdan onlar Brahmanlar’ın sağ kollarıdırlar. Adalet, onur, cesaret ve

sadakati herşeyin üzerinde tutmaları beklenir. (ç.n.)

109


www.isaretatesi.com

Pandavalar dünyanın tüm zenginliğini sömürürken, lütfedip

bize de pay ayırıyorlardı. Madem şimdi mağlubiyete ve

sürgüne razılar, ben mutludan da öte, zafer sarhoşuyum.

-DRİTARAŞTRA-

Seni alçak! Pandavalar’ın ve Kauravalar’ın aynı atadan

geldiğini unutuyorsun.

-DURYODHANA-

Bu gerçeği unutmak o denli zor olduğundandır ki

eşitsizliğimiz hep kemirip durdu yüreğimi. Geceyarısı dolunay

asla kıskanmaz öğle güneşini. Ama bu iki kürenin aynı ufku

paylaşma mücadelesi sonsuza dek de süremez. Şükür ki,

mücadele sona erdi ve biz muzaffer yalnızlığımızı kazandık.

-DRİTARAŞTRA-

Ah şu bayağı haset!

-DURYODHANA-

Haset hiç de bayağı değildir – büyüklüğün özünde vardır

o. Çimenler kalabalık bir kardeşlik içinde büyüyebilirler, ama

dev ağaçlar öyle değil. Yıldızlar kümeler halinde yaşarlar,

güneş ve ay ise ihtişamlarıyla bir başınadır. Pandavalar’ın

solgun ayı ormanın karaltıları ardında batıyor, Kauravalar’ın

yeni yükselen güneşiyse bayram ediyor.

-DRİTARAŞTRA-

Fakat doğruluk kaybetti.

110


www.isaretatesi.com

-DURYODHANA-

Hükümdarların doğruları pek başkadır halkın gözünde

doğru olanlardan. Halk yoldaşlıkla serpilip gelişir; bir kral

içinse, denkler düşmandır. Önde ise engel, geride ise tehdittir

denk. Bir kralın hükmünde kardeşlerin veya arkadaşların yeri

yoktur; tek bir sarsılmaz esas vardır, o da galip gelmektir.

-DRİTARAŞTRA-

Kumarda hile ile kazanılmış olanı galibiyet olarak

adlandırmayı reddediyorum ben.

-DURYODHANA-

Bir adam bir kaplan ile eşit koşullarda, dişle, tırnakla

çarpışmayı reddetmekten utanç duymaz. Bizim silahlarımız

başarıya uygundur, intihara değil. Baba, ben sonuçla iftihar

ediyor ve araçlardan pişmanlık duymayı hor görüyorum.

-DRİTARAŞTRA-

Peki ya adalet?

-DURYODHANA-

Adaleti düşleyenler sadece ahmaklardır; başarı onların

olmaz. Yönetmek için doğanlar ise tereddütle topallamayan,

merhametsiz bir güce bel bağlarlar.

-DRİTARAŞTRA-

Senin bu başarın gürültülü ve öfkeli bir kınama tufanı

yağdıracak üzerine.

111


www.isaretatesi.com

-DURYODHANA-

İnsanların Duryodhana’nın Kral olduğunu ve iftiraları

ayağının altında ezecek bir kudreti olduğunu öğrenmeleri

şaşılacak kadar kısa zaman alacak.

-DRİTARAŞTRA-

İftira dilden dile dolaşırken ölüp gider. Onu kalplere

yürütmeyesin, orada güçlenir.

-DURYODHANA-

Dile gelmeyen kötülemeler bir kralın saygınlığına leke

süremez. Eğer sevgi ise bizden esirgenen, bunu umursamam

bile; ama küstahlığa tahammül edemem. Sevmek kişinin

iradesine bağlıdır ve en fukaralar bile böyle bir cömertliğin

tadını çıkarabilir. Bırakalım onu evcil kedilerine, sadık

köpeklerine ve bizim iyi kuzenlerimiz Pandavalar’a

harcasınlar. İmrenmem onlara. Benim tahtım için istediğim

vergi, korkudur. Baba, senin oğullarını kötüleyenlere kulak

vermen gevşeklik değil mi? Ama hâlâ sofu dostlarının

oğulların aleyhinde keskin ithamlarla cümbüş yapmalarına

izin verme niyetindeysen, o halde krallığımızı kuzenlerimizin

sürgünüyle değiş tokuş edelim ve çorak taşraya geri dönelim,

değil mi ki sürüsüne berekettir orada sevgili dostlar!

-DRİTARAŞTRA-

Dostlarımın sofuca uyarıları benim oğullarıma olan

sevgimi azaltabilseydi, kurtulurduk belki de. Ama benim

ellerim de battı senin namertliğinin batağına ve doğruluk

112


www.isaretatesi.com

hissim köreldi. Sizin uğrunuza hanedanımızın kadim ormanını

ihmalkârca ateşe verdim – böyle dehşetlidir benim sevgim.

Göğüs göğüse tutunmuşuz biz, bir göktaşı çifti gibi şuursuzca

yol alıyoruz mahvoluşa doğru. Şu durumda sevgimden şüphe

duyma ve bana sıkı sıkı tutun – ta ki yıkımın eşiğine varana

dek. Zafer davullarını gümbürdet, bayrağını göğe kaldır. İblis

bayram ederken bu çılgın hengâmede, kardeşler ve arkadaşlar

dağılıp gidecekler, sonunda lanetlenmiş bir baba, lanetlenmiş

bir oğul ve Tanrı’nın gazabından başka bir şey kalmayacak.

[İçeri bir muhafız girer.]

Efendimiz, Kraliçe Gandhari huzurunuza çıkmak için

müsaade istiyor.

-DRİTARAŞTRA-

Bekliyorum kendisini.

-DURYODHANA-

Müsaadenizle, ayrılıyorum. [Çıkar.]

-DRİTARAŞTRA-

Uç git! Annenin varlığının ateşine dayanamayacaksın

tabii.

[Duryodhana’nın annesi Kraliçe Gandhari girer.]

-GANDHARİ-

Ayağınıza kadar geldim, bir ihsanda bulunmanızı

dileyeceğim.

113


www.isaretatesi.com

-DRİTARAŞTRA-

Söyleyin lütfen, dileğiniz yerine gelecektir.

-GANDHARİ-

Onu reddetmemizin zamanı geldi.

-DRİTARAŞTRA-

Kimi, Kraliçem?

-GANDHARİ-

Duryodhana’yı!

-DRİTARAŞTRA-

Oğlumuz Duryodhana mı?

-GANDHARİ-

Evet!

-DRİTARAŞTRA-

Bu ne fena bir ihsan dileği böyle, siz ki onun annesisiniz!

-GANDHARİ-

Kauravalar’ın cennetteki ataları bu yakarışımda bana

katılıyorlar.

-DRİTARAŞTRA-

İlâhi Adalet, yasalara karşı gelmiş olanı cezalandıracaktır.

Bense babasıyım suçlunun.

114


www.isaretatesi.com

-GANDHARİ-

Ben annesi değil miyim? Çırpınan bir yürekle üzerine

titremedim mi sanki onun? Evet, dileğim hak tanımaz

Duryodhana’yı reddetmenizdir.

-DRİTARAŞTRA-

Bundan bize kalan ne olacak?

-GANDHARİ-

Tanrı’nın inayeti.

-DRİTARAŞTRA-

Peki, bu bize ne getirecek?

-GANDHARİ-

Yeni buhranlardan kaçış yok. Bir yanda oğlumuzun

varlığından duyacağımız mennuniyet ve yeni krallığın gururu,

öbür yanda hatalı olanı bizzat yapmış veya yapılmasına göz

yummuş olduğumuzu bilmenin vereceği utanç, bu ikisi çift

taraflı bir diken misali bağrımızı yaracak. Pandavalar feragat

ettikleri toprakları tekrar kabul etmeyecek kadar

gururludurlar; o yüzden bizim için tek münasip olan, bu hak

etmediğimiz mükâfatın azabını dindirmek adına başımıza

başka bir dert sarmamızdır.

-DRİTARAŞTRA-

Kraliçem, çoktan paramparça olmuş yüreğimi yeni

acılara maruz bırakıyorsunuz.

115


www.isaretatesi.com

-GANDHARİ-

Efendimiz, oğlumuza verilecek ceza ondan çok bize

verilmiş olacak. Vereceği cezaya duyarsızlaşmış bir yargıç,

hükme varma hakkını yitirir. Ve siz sırf ıstıraptan kaçınmak

için oğlunuzu esirgerseniz eğer, geçmişte tarafınızca

cezalandırılmış tüm suçlular Tanrı huzurunda ödeşme

isteyeceklerdir – zira onların da babaları yok muydu?

-DRİTARAŞTRA-

Bu kadarı yeter Kraliçem, size yalvarıyorum. Oğlumuz

Tanrı tarafından terk edilmiş, onu ben de terk edemem. Onu

kurtarmak benim elimde değil artık; bundan dolayı tek

tesellim onun suçunu paylaşmak ve yazgısı olan nihai yıkıma

giden yola onunla beraber adım atmak olabilir. Olan olmuş

artık; bırakalım, olacak olan da olsun! [Çıkar.]

-GANDHARİ-

Sakin ol yüreğim; her şeyi Tanrı’nın takdirine bırak. Ağır

ağır geçiyor unutuş gecesi; hesaplaşma sabahıdır gelen;

gürüldeyen sesini duyuyorum onun savaş arabasının… Kadın!

Eğilip yerlere kapan, yüzünü tozlara sür, yüreğini tekerleklerin

altına atarak kurban et! Karanlıklar göğü kefene saracak;

toprak sarsılacak; feryatlar göğü yırtacak; ve sonra o sessiz,

zalim akıbet gelecek: O korkunç sükûnet, o büyük unutuş,

düşmanlığın o dehşetli yok oluşu – ölümün alevlerinden

yükselecek o en yüce kurtuluş…

116


www.isaretatesi.com

XXXIII.

Kudurmuşçasına yırtıp lime lime ediyorlar, ibadet

devirlerinde dünyanın en parlak umudunun hoşgelişi adına

dokunmuş halıyı.

Büyük aşk hazırlıkları bir paçavra yığını halinde

duruyor; divane kalabalığa Tanrılarının gelecek olduğunu

hatırlatan bir şey kalmamış harap sunakta. Çılgın bir feveranla

yakıp küle döndürmüşler âdeta geleceklerini – ve onunla

beraber, çiçek açma mevsimlerini.

Hava bir haykırışla inliyor: “Zafer gaddarlarındır!”

Çocuklar bezgin ve ihtiyar görünüyorlar; birbirlerine, zamanın

dönüp durduğunu ama ilerlemediğini, erişeceğimiz bir şey

olmadığı halde koşmaya kurulmuş olduğumuzu, yaratılışın bir

körün elle yoklamalarından farksız olduğunu fısıldıyorlar.

“Bırak şarkını mırıldanmayı,” dedim kendime. “Şarkı,

gelecek olan içindir; sonu gelmeyen mücadele ise, olan şeyler

için.”

Kulağını yere dayayarak adımlara kulak kesilmiş biri gibi

uzanan yol, bugün beklenen konuğa veya öbür uçtaki eve dair

hiçbir işaret yakalayamıyor.

117


www.isaretatesi.com

“Tozlara at, çiğne beni,” dedi çalgım.

Yolun kenarındaki toza baktım. Dikenler arasında ufacık

bir çiçek vardı! Ve haykırdım: “Dünyanın umudu yaşıyor!”

Yeryüzüne fısıldamak üzere eğildi ufukta gökyüzü;

beklentinin sessizliği doldurdu havayı. Gördüm, işitilmez

müziğin temposuna göre el çırptı palmiye yaprakları; ve

gördüm, dolunay gölün pırıltılı sessizliğiyle bakışmaktaydı.

“Hiçbir şeyden korkma!” dedi bana yol. Ve çalgım

konuştu: “Bana şarkılarını ödünç ver!”

118


www.isaretatesi.com

XXXIV.

BAUL ŞARKILARI 25

-I-

Ah sevgilim, bu aşk oyunuyla birleşme özlemi hem

senindir hem benim.

Dudakların gülümseyebilir, kavalın şarkı söyleyebilir,

ama sadece aşkımın zevki sayesinde – ve bu yüzden benim

gibi ısrarcısın sen de.

-II-

İşte, oturuyorum yolda; devam etmemi isteme benden.

Aşkın bensiz de tam olabiliyorsa eğer, seni aramaktan

vazgeçeyim.

25

Baul’lar: Doğu ve Batı Bengal’de yaşayan gezgin mistik ozanlar. “Baul”un

kelime anlamı “ilâhi esinle kendinden geçerek aklını yitirmiş olan”dır.

Baul’lar hem keşiş hem ozandırlar. Kendilerine has giyim kuşamları ve

müzik aletleri vardır. Baul müziği, ilâhi aşkı sade ve gündelik ifadelerle

serbest bir biçimde anlatır. Baul’lar, Tagore’u hem şiir hem müzik

anlamında etkilemiştir. (ç.n.)

119


www.isaretatesi.com

Suretin için yalvarmayı reddediyorum, bana ihtiyaç

duymuyorsan.

Pazarın tozu ve öğlenin ışıltısı kör etmiş gözümü, öylece

bekliyorum; içimde bir umut, sevdiceğim, belki yüreğin beni

bulmaya yollar seni.

-III-

Senin nefesinle, capcanlı neşe ve hüzün ezgileri halinde

akıyorum ben.

Sabahları ve akşamları, yazın ve yağmur zamanı, müziğe

ayak uyduruyorum.

Tut ki her şeyime mâlolarak uçup gidiyor müzik, gene de

kederlenmem, ezgiyi öyle aziz tutarım.

-IV-

Yüreğim O’nun çalıp durduğu bir kavaldır. Eğer bir gün

başka ellere düşerse, O hemen fırlatsın onu uzaklara.

Sevgilim bu kavalı öylesine aziz tutar… Eğer bugün

yabancı bir nefes üflediyse ona ve garip sesler çıkardıysa, O

hemen kırıp parçalasın onu, tozlara saçsın.

-V-

Aşkta gaye ne hazdır ne acı, sadece aşktır.

120


www.isaretatesi.com

Özgür aşk birbirine bağlar, ayrım bunu bozar; zira

birleştirendir aşk.

Ateşin ateşle tutuşması misali, aşkla alevlenir aşk – ilk

alev nereden gelir peki?

Senin benliğinde ıstırabın tahakkümü altında oynaşıp

sıçrar o.

Sonra, ne zaman ki alevlenir gizli ateş, o zaman bir olur iç

ve dış, kül olur tüm engeller.

Bırak, şiddetle parlasın ıstırap, yürekten fışkırsın,

karanlığı kovalasın – neden korkacaksın?

Şair şöyle diyor: “Bedelini ödemeden kim elde edebilir

aşkı? Siz kendinizi vermesini bilmezseniz, dünya da hasis olur

size karşı.”

-VI-

Gözler yalnızca tozu toprağı görür, ama yürekle hisseder,

saf neşeyi bilir.

Dört bir yanda türlü biçimde çiçeklenmiş sevinçler; fakat

onlardan çelenk örecek ipliği nerede yüreğinin?

Sahibimin kavalı her şeyin içinden yankılanır, beni tüm

konaklarımdan dışarı sürer; ve dinlediğim sürece bilirim ki,

attığım her adım Sahibimin evindedir.

O, denizdir – ve o yüzdendir ki denize götüren ırmaktır,

kıyıdaki iskeledir.

121


www.isaretatesi.com

-VII-

Garip huyları vardır konuğumun.

Hazırlıksız olduğum zaman gelir hep; ama onu nasıl

reddedeyim?

Lambayı yakıp gece boyu beklerim, ortalarda görünmez.

Ne zaman ki ışık söner ve odam tamtakırdır, gelip yerini ister.

Onu nasıl bekleteyim?

Dostlarımla gülüp eğlenirim; sonra birden irkilirim:

Hayret, yanımdan kederle geçmektedir! Anlarım ki eğlencem

nafiledir.

Nice defa yüreğim sızlarken onun gözlerinde bir

gülümseme görmüş, kederimin gerçek olmadığını

anlamışımdır.

Gene de onu anlayamıyorum diye asla şikâyet etmem.

-VIII-

Ben kayığım, sen hem denizsin hem kayıkçı.

Karaya asla varmasan da, batmama göz yumsan da,

neden ahmak gibi korkayım?

Kıyıya varmak daha büyük bir ödül müdür seninle

kaybolup gitmekten?

Söyledikleri gibi sen yalnızca limansan eğer, deniz nedir?

122


www.isaretatesi.com

Varsın kabarsın sular, dalgalarla çalkalanayım – itiraz

etmem.

ben.

Her nerede, ne biçimde görünürsen, senin içinde yaşarım

Dilersen esirge beni, dilersen öldür, yeter ki yad ellere

terk etme.

-IX-

Ha gayret tomurcuk, ha gayret! Aç kalbini, ha gayret!

Baharın ruhu seni teslim almış işte, artık tomurcuk olarak

kalabilir misin?

123


www.isaretatesi.com

124


www.isaretatesi.com

FİRARİ – III

125


www.isaretatesi.com

126


www.isaretatesi.com

I.

Gel, yeryüzünün pervasız sevdalısı, ey İlkbahar; ormanın

yüreği dile gelmek için can atsın!

Tedirgin rüzgârlar halinde gel, çiçeklerin tomurcuklara

sığmayıp körpe yapraklarla fışkıracağı gölgeliklerden geç!

Işıklı bir isyan gibi patlak ver ansızın; gecenin uyku

orucundan, gölün dilsiz karanlığından, toprağın altındaki

zindandan geç, mahpus tohumlara özgürlük müjdeleyerek gel!

Şimşeğin kahkahası gibi, fırtınanın nidâsı gibi gel;

birdenbire dal hummalı kentin içine, tıkanmış kelâmı azat et,

şuursuz çabayı kurtar! Gel ve cılız kavgamızı takviye et:

Ölüme üstün gel!

127


www.isaretatesi.com

II.

Nice defa, mart ayında hardallar çiçek açtığı zaman bu

manzarayı seyrettim – suyun bu tembel çizgisini, ötedeki

kumsalın kurşuni rengini, nehir boyunda komşu tarlaların

kardeşliğini köyün kalbine taşıyan kıvrımlı patikayı.

Rüzgârın avare ıslığını ve geçip giden bir kayığın kürek

seslerini dizelerime hapsetmek istedim.

Hayran oldum muazzam dünyanın önümde nasıl da

tevazuyla uzandığına: Ebedî Yabancı’yla olan buluşmamın

nasıl da sevecen, aşina bir rahatlıkla kalbimi doldurduğuna…

128


www.isaretatesi.com

III.

Bir yolcu teknesi, bir o yana bir bu yana, dar nehrin iki

yakasındaki köyler arasında işler durur.

Nehir ne geniştir ne derin, yol üzerinde yalnızca bir

aralıktır o – nasıl ki şarkının bir yerinde sözler kesilir ama ezgi

neşeyle akarsa, o da günlük yaşamın küçük serüvenlerini

renklendirir.

Zenginliğin kuleleri yükselir, yükselir, sonra harap

oluverir; lâkin bu köyler geveze nehrin iki yakasından

birbiriyle konuşur ve yolcu teknesi onlar arasında çağlardan

çağlara, ekin zamanından hasat zamanına işler durur.

129


www.isaretatesi.com

IV.

Akşamleyin sığırları ahırlara geri getirdikten sonra,

köylüler, kulübelerin önündeki çimenlerde toplanıp, senin

gizlice onlar arasında olduğunu kalplerinde hissetmek ve sana

sevecenlikle taktıkları ismi şarkılarında tekrar etmek üzere

oturuyorlar.

Kralların taçları kayan yıldızlar misali parlayıp söner;

senin isminse, isimsiz pek çok seveninin mütevazı

kalplerinden köyün kulübeleri üzerinde dingin geceye

yükselir.

130


www.isaretatesi.com

V.

Bebeğin dünyasında, ağaçlar ona yaprak sallıyorlar;

anlam çağının öncesinden kalma kadim bir dilde mısralar

mırıldanıyorlar. Ay, ona kendi yaşıtıymış gibi görünüyor –

gecenin biricik bebeğiymiş gibi.

İhtiyarın dünyasında, çiçekler ödev biliyorlar yapmacık

peri masallarıyla mahcup olmayı – ve kırık taş bebekler itiraf

ediyorlar, kilden yapılmış olduklarını.

131


www.isaretatesi.com

VI.

Ey dünyam, ben çocukken küçük komşu kızıydın sen,

sevecen ve ürkek bir yabancıydın.

Sonra yüreklendin ve çitin öteki tarafından benimle

konuşmaya, bana oyuncaklar, çiçekler, deniz kabukları

sunmaya başladın.

Derken tatlı sözlerle işimden aldın beni; kâh

alacakaranlığın diyarına, kâh öğle ıssızlığında bahçenin yosun

kaplı köşesine cezbettin.

Geçmiş zamanlara dair uzun hikâyeler anlattın bana:

Ânın mahpusluğundan kurtulmak için o eski zamanlara özlem

duydu şimdiki zaman.

132


www.isaretatesi.com

VII.

Ulu Yeryüzü! Ne çok yanıp tutuştu benliğim senin

üzerinden akmak için – ve göğün aşağıya göz kırpan mavisine

yanıt olarak flamasını havaya kaldıran her bir yeşil çimenin

mutluluğuna ortak olmak için!

Dünyaya gelişimden çağlar önce sana ait olduğumu

hissediyorum. Bu yüzdendir ki, güz güneşi olgun pirinç

başakları üzerinde parladığı zaman, zihnimin her yerde

olduğu bir geçmişi hatırlıyor, o uzak ve sisli geçmişten oyun

arkadaşlarımın seslerini duyar gibi oluyorum.

Akşamleyin sığırlar kır patikalarında toz kaldırarak

ahırlarına döndüğünde ve köy kulübelerinin dumanları

dolunaya doğru yükseldiğinde, varoluşun ilk sabahıyla ortaya

çıkmış büyük bir ayrılığın kederini yaşıyorum.

133


www.isaretatesi.com

VIII.

Yoğun bir günün ardından kafamın içi arı kovanı gibiydi;

alacakaranlığın geceye döndüğünü fark edemedim. Işık aniden

çözüldü karanlıkta, uzanıp bir parmak misali dokundu bana.

Başımı kaldırdım, dolunayın bir çocuğunki gibi şaşkın

bakan gözleriyle buluştu gözlerim. Öylece kalakaldım uzun

müddet; o sırada penceremden gizlice bir aşk mektubu salındı

sanki.

O andan beridir mektuba bir yanıt verebilmek için yanıp

tutuşuyorum – Gece’nin görünmeyen çiçekleri gibi hoş kokulu

bir yanıt; onun isimsiz yıldızlara yazılmış buyruğu gibi yüce

bir yanıt…

134


www.isaretatesi.com

IX.

Bulutlar göğü kaplıyor, sabah aydınlığı yağmurlu

gecenin dağınık perçemi gibi kalıyor.

Küçük bir kız oturuyor pencerede; harap fırtınanın

taçkapısındaki gökkuşağı misali sakin.

O kız komşumdur benim – onun dünyaya gelişi, isyankâr

kahkahası gibiydi bir ilâhın. Annesi öfkelenerek, iflâh olmaz

diyor ona; babası gülümsüyor ve ona çılgının teki diyor.

Devasa kayalardan seke seke giden boyun eğmez bir

çağlayana benziyor o; dinmek bilmeyen rüzgârda hışırdayan,

en tepedeki bambu yapraklarına benziyor.

Pencerede duruyor ve gökleri seyrediyor.

Kızkardeşi gelip, “Annemiz seni çağırıyor,” diyor; o,

omuz silkiyor.

Elinde oyuncak bir gemiyle erkek kardeşi geliyor,

kolundan çekiştirip onunla oynamak istiyor; ama o, bir hışımla

kolunu kurtarıyor. Oğlan ısrar edince, kız onun kıçına bir de

tokat vuruyor.

Rüzgârın ve suyun sesiydi, âlemin yaratılışının başında

duyulan ulu ses.

135


www.isaretatesi.com

Doğanın bu kadim çığlığı, dilsiz bir çağrıydı doğmamış

yaşama. Kızın kalbine ulaştı mânâ – ve işte, tek başına

sürükleniyor o, zamanımızın çitinden dışarıya: Öylece duruyor

orada, sonsuzluğa teslim olmuş!

136


www.isaretatesi.com

X.

Yalıçapkını kıpırdamadan duruyor boş bir teknenin

pruvasında; nehrin sığ kıyısına bir bufalo uzanmış, sakin ve

huzurlu, yarı kapalı gözlerle serin çamurun tadını çıkarıyor.

Köyün başıboş köpeğinin havlamalarından korkmayan

inek, suyun kıyısında otluyor; peşinden bir salik sürüsü,

güveler avlayarak zıp zıp geliyor.

Oturduğum yer bir demirhindi korusudur; dilsiz

yaşamın sesleri burada toplanıyor: Sığır böğürmeleri, serçe

ötüşleri, yüksekteki çaylağın keskin çığlığı, çekirge cırıltıları,

sudaki balığın şıpırtısı…

Yaşamın bebek odasına kapı aralığından bakıyorum:

Tabiat Ana, koynundaki bu canlı kıpırtıyla ilk defa ürperiyor.

137


www.isaretatesi.com

XI.

Sessiz sakin köy yerinde güneşli bir geceyarısı gibi

durgundu öğle. Tatil günlerimin sonu gelmişti.

Dört yaşındaki küçük kızım beni gün boyu odadan odaya

takip etmiş, yaptığım hazırlıkları endişeli bir sessizlikle

izlemişti. Sonunda bitkin düştü, kapının eşiğinde garip bir

suskuyla oturup kaldı. Kendi kendine, “Baba gitmesin,” diye

homurdanıyordu.

Uykusu ağır bastığı sırada yemek vakti gelmişti, ama

annesi unutmuştu onu, çocuk mızmızlanamayacak kadar

keyifsizdi.

Nihayet veda etmek için ona kollarımı uzattığımda, hiç

kıpırdamadı, sadece bana üzgün bakarak, “Baba, ne olur

gitme!” dedi.

Bu küçük çocuğun yalnızca şu birkaç kelimeyle

zorunluluğun devasa dünyasına kafa tutması gözlerimi

yaşarttı: “Baba, ne olur gitme!”

138


www.isaretatesi.com

XII.

Tatilin tadını çıkar, canım oğlum; masmavi bir gök,

çıplak bir tarla, yaşlı demirhindinin altında ambar ve yıkık bir

tapınak var.

Tatilim karışsın tatiline; gözlerinin dansında bir ışık,

gürültülü bağrışlarında bir müzik bulayım.

Sana gerçek bir tatil özgürlüğü getiriyor güz; bana ise

çalışmanın imkânsızlığını – zira işte, odama dalıp duruyorsun

sen!

Evet, tatilim sınırsız bir özgürlüktür – sevginin beni rahat

bırakmaması için.

139


www.isaretatesi.com

XIII.

Akşam olmuştu; küçük kızım pencerenin altından

arkadaşlarının seslendiğini duydu.

Karanlık merdivenlerden aşağı, harmanisini elindeki

lambaya siper ederek ürkekçe indi.

Yıldızlı mart gecesinde terasta oturuyordum, aniden bir

çığlık duyunca merdivenlere koştum.

Karanlık sarmal merdivenlerde lambasının ışığı

sönmüştü kızımın. “Kızım, neden bağırdın?” diye seslendim.

Telaşla yanıt verdi aşağıdan: “Baba, kayboldum!”

Terasa geri dönüp yıldızlı mart göğüne baktığımda,

orada harmanisini birçok lambaya siper ederek yürüyen bir

çocuk vardı âdeta.

Bir an için lambalar sönecek olsa, çocuk kalakalır ve

çığlığı göklerden göklere yankılanır: “Baba, kayboldum!”

140


www.isaretatesi.com

XIV.

Sokak lambaları arasında donup kalmış gece, şehrin

tozuna bulanmış altını.

Rüküş bir kadın balkon parmaklıklarından eğiliyor:

Pervanesini bekleyen canlı bir ateş…

Aniden aşağıda, fayton altında kalan bir sokak

çocuğunun etrafını sarıyor insanlar; balkondaki kadın,

dünyanın en iç mabedinde oturan beyaz elbiseli Ulu Ana’nın

elemiyle doluyor ve acıyla haykırarak yere düşüyor.

141


www.isaretatesi.com

XV.

Kıraç fundalıktaki manzarayı hatırlıyorum: Çingene

çadırlarının önünde bir kız, yalnız başına çimenlere oturmuş,

ikindi gölgesinde saçlarını örüyor.

Kızın küçük köpeği, sanki bu işin bir önemi

yokmuşçasına onun meşgul ellerine atlayıp havlıyor.

“Baş belası!” diye bağırarak boş yere çıkışıyor kız köpeğe;

onun şapşallıklarından bıktığını söylüyor.

Azarlayan parmağıyla köpeğin burnuna vuruyor, ama

görünüşe göre bu onu daha da coşturuyor.

Anlasın diye tehditkârca bakıyor köpeğe bir an – ama

sonra saçlarını salıyor, aniden köpeği kollarına alıyor, kıkır

kıkır gülerek onu bağrına basıyor.

142


www.isaretatesi.com

XVI.

Adam uzun boylu ve cılız; sürekli tekrarlayan yüksek

ateşle bir deri bir kemik kalmış; gövdesine tek bir damla özsu

toplayamayan ölü bir ağaç sanki.

Çaresizce ama sabırla, annesi küçük bir çocuk gibi taşıyor

onu güneşe; yol kenarında sabah boyu oturuyor kısalan

gölgeler arasında.

Su almaya giden bir kadınla, sığırları kıra götüren küçük

bir çobanla, uzak pazara giden yüklü bir arabayla adamın

yanıbaşından geçip gidiyor dünya; ve anne, ölmekte olan

oğlunun korkunç cansızlığına yaşamın en ufak bir kıpırtısı

dokunur diye umuyor.

143


www.isaretatesi.com

XVII.

Pazardan eve yorgun argın dönen bu perişan kılıklı

ihtiyar birdenbire gençliğinin zirvesine dönebilseydi eğer,

insanlar işlerini bırakıp coşkuyla koşarlardı ona.

Zira o zaman adamı bir köylü olarak küçümsemeyi

bırakırlar, onda yaşının tüm gizemini ve ruhunu bulurlardı.

Hatta yoksulluğu ve ıstırabı bile ânın sığ

aşağılamalarından sıyrılarak yücelir, sepetindeki öteberi

dokunaklı bir asalete bürünürdü.

144


www.isaretatesi.com

XVIII.

Adam sabah olunca, bir sıra deodar ağacıyla 26

gölgelenmiş, tepeyi ısrarlı bir âşık misali saran yolda yürüyüşe

çıktı.

Köydeki evlerinden, yeni evlendiği karısından gelen ilk

mektup vardı elinde; kadın ona tez zamanda gelmesi için

yalvarıyordu.

Yoktan bir elin dokunuşu geziniyordu adamın üzerinde;

mektubun feryadını taşıyor gibiydi hava: “Sevdiğim, aşkım,

gözyaşlarıyla dolup taşıyor göğüm!”

Kendine şaşırdı adam, “Buna lâyık mıyım ben?” diye

düşündü.

Aniden güneş göründü kasvetli tepelerin çizgisi

üzerinde; yabancı bir sahilden dört kız, peşlerinde havlayan

bir köpekle hızlı adımlarla, bağrışa çağrışa geliyordu.

Yaşça büyükçe olan iki tanesi, adamın haline

güldüklerini gizlemek için yüzlerini çevirdi, küçük olanlarsa

itişip kahkahayı bastılar ve hınzırca kaçıştılar.

26

Deodar: Himalaya sediri olarak da bilinir; iri, her dem yeşil kalan bir iğne

yapraklıdır. (ç.n.)

145


www.isaretatesi.com

Adam durakladı, başını öne eğdi. Sonra birdenbire

mektubu yokladı: Zarfı açtı, yeniden okudu.

146


www.isaretatesi.com

XIX.

Tapınaktaki tasvirin bir araba üzerinde kutsal şehirde

gezdirileceği gün gelip çatmıştı.

“Gidelim ve şenliklere katılalım,” dedi Kraliçe, Kral’a.

Bir tek adam hariç, saray halkından törene katılmayan

kimse yoktu. Çalı çırpı toplayıp saray için süpürge imal eden

bir adamdı bu.

Sarayın başhizmetkârı ona acıyarak, “Bizimle

gelebilirsin,” dedi.

O ise başını eğerek, “Olmaz,” dedi.

Kral ve beraberindekilerin geçiş yapacağı yolun

kenarında yaşıyordu adam. Vezir, filinin üzerinde oradan

geçerken durup seslendi: “Bizimle gel ve kutsal arabasının

üzerinde Tanrı’yı gör!”.

“Tanrı’yı Kralımızın usûlüyle görmeye çalışmak ne

haddime?” dedi adam.

Vezir sordu: “Kutsal arabasının üzerinde dolaşan Tanrı’yı

görme şansını bir daha ne zaman bulacaksın?”

147


www.isaretatesi.com

“Tanrı’nın kendisi kapıma geldiği zaman,” diye yanıtladı

adam.

Vezir gür bir kahkaha attı ve “Seni şaşkın! Kral bile onu

görmek için yollara düşmek zorundayken, kapına mı

gelecekmiş Tanrı senin?” dedi.

“Fukaranın Tanrı’dan başka ziyaretçisi mi var?” dedi

adam.

148


www.isaretatesi.com

XX.

Kış sona ererken günler uzuyordu; güneşin altında

köpeğim, evcil geyiğimizle deli deli oynuyordu.

Pazara giden insanlar bahçe çiti boyunda toplanıyor,

dilleri onca farklı olan bu oyun arkadaşlarının çekişmesini

seyrederek gülüşüyorlardı.

Havada bahar havası vardı; alev gibi titriyordu körpe

yapraklar. Bir parıltı oynaşıyordu geyiğin kara gözlerinde,

birdenbire irkildiğinde, boynunu çevirip kıpırdayan gölgesine

baktığında, rüzgârdaki bir fısıltıyı işitebilmek için kulak

kabarttığında…

Serseri rüzgârla sürüklenip geliyordu mânâ; hışırtılar ve

pırıltı nisan göğünün dört bir yanını kaplamıştı. Dünyadaki ilk

gençlik sızısının şarkısıydı bu – ilk goncanın çiçek açışının,

aşkın bilinmeyenin peşine düşüp bilindik her şeyi geride

bırakışının şarkısı.

Ve bir gün öğleden sonra, gölgeler amlak ağaçları 27

arasında ışığın kaçamak öpüşleriyle tatlılaşırken, ölüme

sevdalı bir göktaşı misali kaçıp gitti geyik.

27

Amlak: Baharda erken çiçeklenen, süs bitkisi olarak kullanılan, hoş bir

gölge sunan bir ağaç. (ç.n.)

149


www.isaretatesi.com

Hava karardı, evde lambalar yandı; yıldızlar belirdi,

tarlaların üzerinde yayıldı gece; fakat geyik bir daha geri

dönmedi.

Köpeğim inleyerek bana geliyor, sorgulayan, acıklı

gözlerle, âdeta “Anlamıyorum!” diyordu.

Zaten kim anlıyor ki?

150


www.isaretatesi.com

XXI.

Sokağımız öyle dolambaçlı bir sokak – sanki çağlar evvel

amacının peşinde yola çıkmış, sağa sola savrularak sonsuza

dek afallayıp kalmış.

Yüksekte, binalar arasında, bir kurdele gibi, boşluktan

koparılmış bir şerit asılı: Kasvetli kentten kızkardeşim, diyor

ona sokak.

Ve sokağımız öğleyin birkaç dakikalığına güneş

gördüğünde bilgece bir şüpheyle kendine soruyor: “Acaba

gerçek mi bu?”

Haziranda yağmur bazen, resim kalemiyle taranmış gibi

gölgeler düşürüyor sokağa. Toprak yol çamurla kayganlaşıyor,

şemsiyeler çarpışıyor. Ani sağanaklar boşanıyor göğün

fıskiyelerinden, ürkmüş kaldırımları yıkıyor. Kendi

karamsarlığı içinde, sokak, bunu hoyrat bir yaratılış

tasarımının cilvesi olarak alıyor.

Eğile büküle sonunda yoldan çıkan bahar rüzgârı, sağa

sola çarpıp bir berduş gibi sendeliyor, tozlu havayı kâğıt

parçaları ve paçavrayla dolduruyor. “Bu ne maskaralık böyle?

Tanrılar çıldırdı mı ne!” diye çileden çıkıyor sokak.

151


www.isaretatesi.com

Fakat her iki yandaki evlerin günlük atıkları –küle

bulanmış balık pulları, sebze soyuntuları, çürük meyveler, fare

ölüleri– nedense, “Bunlar ne böyle?” türünden bir şüphe

uyandırmıyor.

Tüm kaldırım taşlarını kanıksamış sokak. Ama bazen

aradaki çatlaklardan başını uzatıyor bir tutam ot; bu kafasını

karıştırıyor onun: Somut gerçekler böyle bir ihlâle nasıl izin

veriyor?

Sabahleyin evler güz güneşinin dokunuşuyla güzelliklere

uyanıyor tiksinç rüyalardan, o zaman sokak kendi kendine

fısıldıyor: “Bu binaların ötesinde bir yerde sınırsız bir mucize

var…”

Fakat saatler geçiyor, evlerde insanlar hareketleniyor;

hizmetçi kız pazardan bir elinde erzak sepetiyle, öbür elini

sallayarak dönüyor; hava mutfaklardan yayılan koku ve

dumanla doluyor – ve bir kere daha anlaşılıyor ki, sokağımız

için hakiki ve olağan olan, sokağın kendisinden ibarettir,

evlerden ve çöp yığınlarından…

152


www.isaretatesi.com

XXII.

Tüm zenginliğini yitirdiği halde yıkılıp gitmemiş bir

konak bu; yol kenarında sırtına yamalı bir paçavra giymiş bir

meczup gibi duruyor.

Günbegün zalim çiziklerle yaralanıyor; yağmurlu aylar

tuhaf imzalarını bırakıyor duvarın çıplak tuğlalarında.

Yukarıdaki terk edilmiş odanın çifte kapılardan biri paslı

menteşelerinden düşmüş; dul kalan diğer kapı düzensiz

esintilerle gece gündüz bangırdıyor.

Bir gece bu evden kadın feryatları yükselmişti. Ailenin

küçük oğlunun ölümüne ağıt yakılıyordu; on sekiz yaşında bir

oğlandı, gezici bir tiyatroda kadın kahramanı oynayarak

geçimini sağlardı.

Birkaç gün sonra ev sessizliğe büründü; kapıları kitleyip

gittiler.

Yalnızca, kuzey tarafında, yukarıdaki odada o harap kapı

ne kopup istirahate kavuşuyor, ne kapanıp kalıyor; durmadan

ileri geri sallanıyor rüzgârda, kendine eziyet eden bir ruh

âdeta.

153


www.isaretatesi.com

Bir zaman sonra, çocuk sesleri yeniden yankılanıyor

konakta. Güneşte kadın elbiseleri kuruyor balkon

parmaklıklarında; bir kuş şakıyor örtülü bir kafeste; bir oğlan

uçurtmasıyla oynuyor terasta.

Odaların birkaçına bir kiracı yerleşmiş. Az bir geliri ama

bir sürü çocuğu var adamın. Bezgin anneleri çocukları

dövüyor bazen, kıyameti koparıyorlar.

Diğer kattaki başka bir kiracının ise gün boyu çalışıp

didinen kırk yaşlarında bir hizmetçisi var, evin hanımıyla

tartışıp duruyor; ayrılıp gitmekle tehdit ediyor hanımı, ama

ayrılamıyor.

Her gün ufak tefek onarımlar geçiriyor konak. Eksik

pencere camlarının yerine kâğıt kapatılıyor; tırabzanın

noksanları bambularla telafi ediliyor; kilidi bozuk olan giriş

kapısını boş bir kasa kapalı tutuyor; duvarın yeni badanası

altında eski lekeler belli belirsiz görünüyor.

Zenginliğin ihtişamı, kendine en uygun abideyi terk

edilmişliğin çıplaklığında bulmuştu. Fakat şimdi, imkânlar

yetersizken, güvensiz düzeneklerle örtmeye çalışıyorlar bunu;

konağın asaleti zedeleniyor.

Ama kuzey tarafındaki o ıssız oda gözden kaçmış. Ve

orada, o viran kapı hâlâ bangırdıyor rüzgârda – dövünüp

duran Çaresizlik âdeta.

154


www.isaretatesi.com

XXIII.

Ormanın derinliklerinde sımsıkı kapalı gözlerle çileye

dalmıştı münzevi; cenneti hak etmek istiyordu.

Ama bir kız vardı bahar dalları toplayan, ona eteğinde

meyveler ve yapraktan çanaklarda nehir suyu getiren.

Günler geçti, münzevinin çilesi ağırlaştı; getirilen

meyveler tadılmadan, su dokunulmadan kaldı. Bahar dalları

toplayan kız üzgündü.

Cennetin Efendisine, Tanrılara öykünen bu adamın

haberi ulaştı. Birçok defa, dengi olan Asuralar’la savaşarak,

onları krallığından uzak tutmayı başarmış olan O, şimdi tüm

gücü ıstırabından ibaret bir insanoğlundan korkuyordu.

Lâkin ölümlülerin huyunu biliyordu; bu zavallıyı

ayartarak yolundan saptıracak bir plan yaptı.

Cennetten bir nefes erişip öptü bahar dalları toplayan

kızın bacaklarını; ve ani bir güzellik sarhoşluğuyla gençliği

ürperdi kızın; kurcalanmış bir arı kovanı misali vızıldadı

düşünceleri.

Münzevinin, çilesini tamamlamak üzere ormandan

ayrılarak dağda bir mağaraya çekilme zamanı gelmişti.

155


www.isaretatesi.com

Yola koyulmak için gözlerini açtığında, kız beliriverdi

karşısında – ahenkli bir ezginin tuhaflık kattığı, bilindik ama

unutulmuş bir şiir misali… Oturduğu yerden kalktı münzevi;

ormandan ayrılma vaktinin geldiğini söyledi.

Kız, “Peki ama, neden sana hizmet etme şansımı elimden

alıyorsun?” diye sordu, yaşlı gözlerle.

Tekrar oturdu münzevi; düşüncelere daldı, kalakaldı.

Kız pişmanlıktan uyuyamadı o gece. Gücünden

iğreniyor, zaferinden utanç duyuyordu; gene de zihni

çalkantılı bir hazzın dalgalarında yuvarlanıyordu.

Sabahleyin geldi, münzeviyi selamladı, ayrılıp gideceğini

söyleyerek hayırduası diledi.

Münzevi sessizce baktı kızın yüzüne, “Yolun açık olsun,

dilerim tüm duaların kabul olur,” dedi.

Ve sonra, münzevi, çilesi tamamlanana dek yıllarca bir

başına oturdu.

Ölümlülerin Efendisi sonunda göklerden indi, ona

cenneti hak ettiğini bildirdi.

“Artık istediğim bu değil,” dedi münzevi.

Tanrı, bundan daha yüce hangi mükâfatı isteyebileceğini

sordu ona.

Münzevi, “Bahar dalları toplayan kızı istiyorum,” dedi.

156


www.isaretatesi.com

XXIV.

Dokumacı Kabir’in 28 Tanrı inayetine mazhar olduğu

söylenirdi; insanlar şifa ve mucize için onun etrafına

toplanırdı. Ancak Kabir’in rahatı kaçmıştı; zira alt sınıftan biri

olması ona o güne dek, pek kıymetli saydığı şöhretsizliği

bahşetmiş, o da onu şarkılarıyla ve Tanrının varlığıyla

süslemişti. Her şeyin eskisi gibi olması için dua ediyordu.

Bu paryanın ününü kıskanan rahipler, onu

itibarsızlaştırmak için bir fahişeyi kullanmaya karar verdiler.

Kabir, tezgâhında dokuduğu elbiseleri satmak üzere pazara

geldiğinde, fahişelik yapan kadın aniden Kabir’in koluna

yapıştı, “Beni aldattın!” diye bağırıp çağırdı; hatta onu evine

kadar takip etti, “Beni yüzüstü bırakamazsın!” deyip durdu.

Kabir, “Tanrı dualara kendi usûlüyle yanıt verir,” dedi kendi

kendine.

Çok geçmeden, korku dolu bir titremeye kapıldı kadın;

dizlerinin üzerine çöktü, sızlanmaya başladı, “Beni

28

Kabir: On beşinci yüzyılda yaşamış mistik Hint şairi. Rubaiyi andıran

“doha” tarzında yazdığı şiirlerini şarkı olarak söylemiştir. Asıl mesleği

dokumacılıktır. Tagore’un, Kabir’den yaptığı çevirileri bir araya getirdiği

“Kabir’in Şarkıları” (Songs of Kabir) adlı bir kitabı vardır. (ç.n.)

157


www.isaretatesi.com

günahımdan arındır!” dedi. Kabir ona, “Yaşamını Tanrı’nın

ışığına aç!” dedi.

O günden sonra Kabir, tezgâhında işini yapıp şarkı

söyledi. Şarkıları, kadının kalbini lekelerden arındırıyor,

karşılığında kadının tatlı sesinde bir de yuva buluyordu.

Bir gün Kral’ın damarı tuttu, gelip huzurunda şarkı

söylemesi için Kabir’i çağırttı. Dokumacı önce bunu reddetti;

ancak mesajı getiren ulak, efendisinin emri yerine gelmeden

onu bırakmazdı elbette.

Nihayet Kabir kabul salonuna girdiğinde, Kral ve maiyeti

gördükleri karşısında irkildiler. Zira Kabir tek başına değildi,

peşisıra o kadın da geliyordu. Kâh gülenler kâh kaşlarını

çatanlar oldu; Kral ise bu çulsuzun küstahlığı karşısında

hiddetlendi.

Kabir aşağılanmış bir halde geri döndü evine; kadın onun

ayaklarına kapanarak ağladı: “Neden benim uğruma kendinizi

rezil ettiniz, sahibim? İzin verin, sefil hayatıma geri döneyim!”

Şöyle cevap verdi Kabir: “Tanrımı, hakaretler kuşanarak

geldiğinde geri çevirmem ben.”

158


www.isaretatesi.com

XXV.

SOMAKA İLE RİTVİK

Kral Somaka’nın ruhu, semavî bir araba üzerinde Cennete doğru yol

almakta, o esnada yol kenarında başka ruhların yanından

geçmektedir. Aralarında Somaka’nın eski başrahibi olan Ritvik de

vardır.

-BİR SES-

Nereye gidiyorsun, ey Kral?

-SOMAKA-

Kimin sesidir bu? Bu bulanık havada gözlerim boğuluyor

âdeta, hiçbir şey göremiyorum.

gel.

-SES-

Aşağı gel, ey Kral, aşağı! Cennete giden o arabadan in ve

-SOMAKA-

Kimsiniz siz?

159


www.isaretatesi.com

-SES-

Ritvik’im ben; dünyevî hayatta eğitmeniniz ve

başrahibinizdim.

-SOMAKA-

Dünyadaki tüm gözyaşı buhar olup bu muğlâk âlemi

yaratmış sanki. Ustam, siz burada ne arıyorsunuz?

-RUHLAR-

Cennet yolunun yanıbaşında uzanıyor bu cehennem;

buradan bakınca sönük sönük parlıyor uzakta ışıklar, yalnızca

erişilmezliklerini anlatıyorlar. O saadet diyarının yolcularıyla

dolu semavî arabanın gürültülü geçişini dinliyoruz gündüz

gece; uykuyu gözlerimizden çalarak beyhude bir hasetle

seyretmeye zorluyor bizleri bu. Pek aşağımızda, yeryüzünün

ihtiyar ormanları hışırdıyor, denizler kadim yaratılış ilâhisini

mırıldanıyor: Kâinat boşluğunda amaçsızca gezen bir hatıranın

iniltisi gibi duyuyoruz bunları.

-RİTVİK-

Aşağı gel, ey Kral, aşağı!

-RUHLAR-

Biraz olsun kal bizimle. Dünyanın gözyaşları tutunuyor

sana hâlâ – yeni devşirilmiş çiçekler üzerindeki şebnem misali.

Kendinle beraber ormanın ve çayırın birbirine karışmış

kokusunu getirdin sen; çocuklardan, kadınlardan,

160


www.isaretatesi.com

ahbaplardan bir anmalık getirdin; mevsimlerin tarifsiz

müziğinden bir şeyler getirdin.

-SOMAKA-

Ustam, siz neden bu boğuk, cansız âlemde olmaya

mahkûmsunuz?

-RİTVİK-

Kurban ateşine sunmuştum oğlunuzu; ruhumu

karanlıklara salan günahım buydu.

-RUHLAR-

Bu hikâyeyi bize anlatın Kralım, yalvarıyoruz size; bir

suçun itirafı bizim cansızlığımıza yaşam ateşini taşıyabilir

hâlâ.

-SOMAKA-

Videha’nın 29 Kralı Somaka idi benim adım. Yıldan yıla

pek çok tapınağa kurban sunmaktan usanmışken, yaşlılık

çağımda bir oğul sahibi oldum ve ona olan sevgim, ani bir sel

baskını misali, başka her şeye dair düşünceyi silip götürdü

yaşamımdan. Lotusun kendi sapını örtmesi gibi, tümden örtüp

gizledi o sevgi beni. İhmal edilmiş krallık vazifeleri tahtımın

önünde yığıldıkça yığılıyordu. Gene bir gün, kabul

salonumdayken, bebeğin viyaklamasını duydum annesinin

dairesinden; hemen fırladım, tahtımı bomboş bıraktım.

29

Videha: Hint klasik metinlerinde adı sıkça geçen, Bilge Kral Canaka’nın

krallığı. Videha’nın tüm kralları âlim ve filozof olarak kabul edilir. (ç.n.)

161


www.isaretatesi.com

-RİTVİK-

Bu tam da benim günlük takdis için salona girdiğim âna

denk gelmişti; gözü hiçbir şey görmeyen Kral, beni itip geçti;

kanıma dokundu bu. Daha sonra mahcup bir yüzle geri

döndüğünde, sordum ona: “Kralım, yüksek makam ve

vazifenizi terk etmek pahasına sizi günün bu en yoğun

saatinde kadınlar dairesine çeken ne gibi bir aciliyettir acaba –

dost saraylardan elçiler gelmişken, mazlum adalet isterken,

vezirleriniz sizinle hayati meseleleri görüşmek için beklerken?

Bir Brahman’ın takdisini bile hiçe sayacak kadar önemli, ne

gibi bir aciliyetiniz olabilir?

-SOMAKA-

İlkin hiddetli bir ateş parladı yüreğimde, ama hemen

sonra, bir yılanın dikelmiş başını ezercesine bastırdım onu;

uysalca cevap verdim: “Tek çocuk babası olduğumdan

huzurum kalmadı. Lütfen bu defalık beni bağışlayın, bundan

böyle babanın düşkünlüğünün Kralı asla teslim almayacağına

dair size söz veriyorum.”

-RİTVİK-

Lâkin hınçla doluydu yüreğim ve şöyle dedim: “Tek

çocuklu bir baba olmanın lanetinden kurtulmak istiyorsanız,

size bir yol gösterebilirim. Ama bu öyle zor bir yol ki, sizin onu

başarabileceğinizden şüpheliyim.” Kralın gururuna dokundu

bu; ayağa fırlayarak haykırdı: “Bir Kşatriya ve bir Kral olarak

kutsal olan her şey üzerine ant içerim ki, yapılmasını

buyuracağınız şeyi ne denli zor olursa olsun hiç çekinmeden

162


www.isaretatesi.com

yapacağım.” “O halde dinleyin,” dedim. “Bir kurban ateşi

yakın, oğlunuzu feda edin: Yükselecek olan duman, bir nesil

getirecek size, bulutların yağmur getirdiği gibi.” Kral başını

eğdi, susup kaldı; saray maiyeti dehşetle homurdandı;

Brahmanlar ellerini kulaklarına kapatarak, “Söylemek de

dinlemek de günahtır böyle sözleri,” diye bağrıştı. Kral şaşkın

bir kederle bir süre ne diyeceğini bilemedi, sonra soğukkanlı

bir şekilde, “Sözümde duracağım,” dedi. Günü geldi, ateş

yakıldı, insanlar şehri boşalttı; sıra çocuğun getirilmesine

geldiğinde, hizmetkârlar direndi, askerler silah bırakarak

itaatsizlik etti. O zaman, bilgeliğiyle nefsin tüm zayıflıklarını

ve aldatıcı duyguları kendinden pek aşağıda ve uzakta

bırakmış olan ben, Ritvik, bizzat yolunu tuttum kadınlar

dairesinin. Çocuğun etrafı kadınlar tarafından, bir ağacın

tehditkâr dallarınca kuşatılmış bir çiçek misali sarılmıştı.

Çocuk beni gördü, hevesli ellerini uzattı ve bana gelmeye

çabaladı, zira onu hapseden sevgiden kurtulmak istiyordu.

“Sana hakiki kurtuluşu vermeye geldim,” diye haykırarak,

zorla çekip aldım onu baygınlık geçiren annesinin ve çaresizce

feryat eden dadılarının elinden. Ateşin titreyen dilleri göğü

yalıyor, Kral alevlerin başında dikiliyordu, kaskatı ve suskun,

yıldırım çarpmış bir ağaç misali. Kollarımda parlak ateşin

ilâhvâri görkeminden büyülenmişçesine agulayıp oynaşan

bebek, alevlerin özgür ihtişamında âdeta bilinmeyen bir dadıyı

arıyordu sabırsızca.

-SOMAKA-

Kes, yeter, yalvarıyorum!

163


www.isaretatesi.com

-RUHLAR-

Ritvik, senin varlığın cehennem için bile kara bir leke!

-ARABACI-

Senin yerin burası değil, ey Kral! Cehennemin bile

yüreğini sızlatan bu amelin itirafını dinlemek zorunda kalmayı

hak etmiyorsun.

-SOMAKA-

Arabanız yoluna devam etsin! Ey Brahman, benim yerim

bu cehennemde senin yanındır. Tanrılar günahımı unutabilir,

ama ben evlâdımın yüzünde babasının ona ihanet ettiğini

anladığı o feci anda beliren acı dolu şaşkınlığı nasıl unutayım?

[Göçmüş Ruhların Yargıcı olan DHARMA 30 girer.]

-DHARMA-

Ey Kral, seni bekliyor Cennet.

-SOMAKA-

Hayır, beni değil. Kendi oğlumu öldürdüm ben.

30

Dharma: Tüm Hint inanış ve felsefelerinin ana kavramlarından biridir.

“Doğadaki düzen ve kaide; ve bu düzen ve kaideden kaynağını alan doğal

bir güç olarak insanın uymak zorunda olduğu din ve hukuk kuralları,

ödevler” şeklinde tanımlanabilir. Dharma, ahlâki anlamda “doğru yaşam

tarzı”dır, “tanrıların buyruğu”dur; felsefi anlamdaysa “varoluş ilkesi”

anlamında, tekten tüme doğru katman katman ele alınabilir. Buddhizm’de

dharma denince Buddha’nın öğretilerinin bütünü kastedilir. Hindu

inanışlarında dharma kavramını yöneten tanrı da aynı adla anılır. (ç.n.)

164


www.isaretatesi.com

-DHARMA-

Günahın, sana verdiği acının taşkınlığıyla sürüklenip

gitti.

-RİTVİK-

Hayır, ey Kral, Cennete tek başına giderek burayı benim

için katmerli bir cehennem yapma sakın; ateşlerle ve sana

duyacağım nefretle yanıp kavrulurum! Kal burada!

-SOMAKA-

Kalacağım.

-RUHLAR-

Kal bizimle! Kal ki bu çaresiz, utanç verici cehennem

ıstırabı bir ruhun ihtişamıyla taçlansın!

165


www.isaretatesi.com

XXVI.

Yararlı bir işi yoktu adamın, yalnızca tuhaf tuhaf

hevesleri vardı.

Bu yüzden, ıvır zıvırı kusursuz yapmaya harcadığı bir

ömrün sonunda kendini Cennette bulduğuna çok şaşırmıştı.

Aslında kılavuz, bir hata sonucu onu yanlış Cennete

koymuştu – sadece iyi ve meşgul ruhlar için olan Cennete.

Bu Cennette anayolda amaçsızca gezinen kahramanımız,

yalnızca işlerin akışını engelliyor.

Yolun kenarına adım atıyor, ekili tohumların üzerine

bastığı için uyarılıyor. Dürtüyorlar, irkiliyor; acele ettiriyorlar,

ilerliyor.

İşi başından aşkın bir kız, kuyudan su almaya geliyor.

Ayakları, arp tellerinde hızla gezen parmaklar misali koşuyor

kaldırımda. Telaştan, özensizce bir düğüm atıyor saçına; alnına

düşen kâküller kara gözlerinin içine giriyor tel tel.

“Testini ödünç verir misin bana?” diyor adam kıza.

“Testimi mi?” diye soruyor kız, “Su almak için mi?”

“Hayır, üzerini desenlerle süslemek için.”

166


www.isaretatesi.com

“Harcanacak vaktim yok,” diye tersliyor kız, hor görerek.

Fakat meşgul birinin tamamen aylak biri karşısında şansı

olamaz.

Adam her gün karşılıyor kızı kuyunun başında, her gün

yineliyor isteğini, nihayet kız pes ediyor.

Testiyi alarak, esrarlı bir çizgiler ağıyla tuhaf renklere

boyuyor.

Kız testiyi evirip çevirip soruyor: “Bunun anlamı nedir?”

“Hiçbir anlamı yok,” diye yanıtlıyor adam.

Testiyi eve götürüyor kız. Kaldırıp değişik ışıklara

tutuyor onu; esrarını çözmeye çalışıyor. Geceleyin yatağından

kalkıyor, lambayı yakıyor, döndürerek, testiye her açıdan uzun

uzun bakıyor.

Bu ilk defadır ki, kız, anlamı olmayan bir şeyle karşı

karşıya.

Ertesi gün, adam gene kuyunun başında.

Kız soruyor: “Ne istiyorsun?”

“Senin için biraz daha iş yapmak.”

“Ne işi?” diye soruyor kız.

“Müsaade et, renkli şeritlerden bir kurdele öreyim

saçlarına.”

“Buna lüzum var mı?” diye soruyor kız.

“Hiçbir lüzum yok,” diye yanıtlıyor adam.

167


www.isaretatesi.com

Toka yapılıyor ve ondan sonra kız bol bol saçlarıyla

oynuyor.

Bu arada, Cennette en verimli şekilde işleyen mesai

aksamaya başlıyor.

Cennetin kıdemlileri durumdan rahatsız olup toplantı

yapıyorlar.

Kılavuz, kabahatini itiraf ederek, yanlış adamı yanlış yere

getirdiğini söylüyor.

Ve o yanlış adam çağrılıyor. Onun renklerle alev alev

olan sarığı, yanlışın büyüklüğünü kendiliğinden ortaya

koyuyor.

Kıdemlilerin başı, “Dünyaya geri dönmelisin,” diye

buyuruyor.

Adam, bir oh çekerek, “Ben hazırım,” diyor.

Saçında kurdele olan kız söze karışıyor: “Ben de!”

Bu ilk defadır ki, kıdemlilerin başı, hiçbir mantığı

olmayan bir durumla karşılaşıyor.

168


www.isaretatesi.com

XXVII.

Rivayet olunur ki, ormanda nehrin göle kavuştuğu yerde,

kılık değiştirmiş periler yaşarmış; insanlar onların peri

olduğunu uçup gittiklerinde anlarmış.

Ormana bir prens gelmiş; nehrin göle kavuştuğu yere

vardığında, suyun kıyısında oturan bir köylü kızı görmüş;

suyu dalgalandırıp nilüferleri dans ettiriyormuş.

Fısıldayarak sormuş kıza: “Söylesene, peri misin sen?”

Kız bu soruya gülmüş; kahkahası yamaçlarda

yankılanmış.

Prens onun şelalenin gülen perisi olduğunu düşünmüş.

Kral’a Prens’in bir periyle evlendiği haberi ulaşmış;

hemen birkaç atlı yollayıp onları getirtmiş.

Kraliçe gelini görmüş ve tiksintiyle yüz çevirmiş; Prens’in

kızkardeşi öfkeden kıpkırmızı kesilmiş; hizmetçi kızlar, periler

böyle mi giyinir diye sormuşlar.

Prens fısıldayarak, “Sessiz olun; benim perim kılık

değiştirerek geldi evimize,” demiş.

169


www.isaretatesi.com

O yıl bayram günü Kraliçe, oğluna, “Gelinimize söyle,

peri görmeye gelen akrabalarımız karşısında bizi mahcup

etmesin,” diye tembihlemiş.

Ve Prens geline gidip, “Aşkımın hatırı için, yakınlarıma

kendini göster,” demiş.

Uzun süre sessiz kalmış kız; sonra başını sallayarak söz

vermiş, o sırada yanaklarından yaşlar süzülmüş.

Gökte dolunay parlarken, Prens, üzerinde düğün

kıyafetiyle gelinin odasına girmiş.

İçeride kimse yokmuş – yalnızca pencereden yatağa

vuran bir ayışığı huzmesi…

Akrabalar, Kral ve Kraliçe bir araya toplanmışlar,

Prens’in kızkardeşi kapının yanında duruyormuş.

Sormuşlar: “Peri gelin nerede?”

Prens yanıtlamış: “Size kendini bildirmek için sonsuza

dek kayboldu o.”

170


www.isaretatesi.com

XXVIII.

KARNA 31 İLE KUNTİ 32

Pandava Kraliçesi Kunti’nin evlenmeden önce bir bebeği olmuştu.

Karna adını verdiği bu oğlanı, ayıbını gizlemek için, doğduğunda

terk etti. Adiratha adlı bir arabacı, çocuğu buldu ve onu kendi oğlu

gibi büyüttü. Yıllar geçti ve Karna, Kaurava ordusuna komutan

oldu.

31

Karna: Mahabharata’daki başlıca karakterlerden biri; Pandavalar’ın yaşça

büyük üçünün anası olan Kunti’nin küçükken terk ettiği oğlu. Kunti, bu

çocuğu Tanrı Surya’dan, hamile kalmaksızın doğurur. Arabacı Adiratha

onu sahiplenip yetiştirir. Çok yetenekli bir savaşçı olan Karna, ait olduğu

kast sınıfı yüzünden zorluklarla karşılaşır. Onun maharetlerinden etkilenen

Kaurava lideri Duryodhana onu kendi safına çeker; Kurukşetra Savaşı’nda

kardeşlerine karşı Kauravalar’ın yanında yer alır. (ç.n.)

32

Kunti: Mahabharata’da Pandava kardeşlerin ve Karna’nın anası. Ulu

Bilge Durvasa, Kunti’ye gençliğinde bir “mantra” öğretir; bununla, dilediği

zaman bir ilâh zuhur edecek ve Kunti ondan, hamile kalmaksızın çocuk

sahibi olacaktır. Ancak Kunti, merakından dolayı mantrayı zamansızca

kullanır ve Tanrı Surya belirir. Kunti büyüye inanarak Surya’dan geri

gitmesini ister, ancak Surya bunu kabul etmez. Böylece Kunti’nin bir bebeği

olur, ancak Kunti bunu gizlemek için bebeği bir sepete koyup nehre bırakır.

Bebeği bulan Arabacı Adiratha onu kendi oğlu gibi büyütür. Kunti

Mahabharata’da onurlu, ama acemice hatalar yapan bir kadındır; bir

yandan Pandavalar’ın anasıdır, öbür yandan terk ettiği ilk oğlu Karna,

düşman saflarında savaşmaktadır. (ç.n.)

171


www.isaretatesi.com

-KARNA-

Ben, Arabacı Adiratha’nın oğlu Karna’yım; Kutsal

Ganj’ın kıyısına oturmuş, günbatımına tapınıyorum. Söyleyin,

siz kimsiniz?

-KUNTİ-

Ben o kadınım ki, sayemde, tapındığınız ışıkla

tanışmıştınız.

-KARNA-

Nedendir bilmiyorum, ama sabah güneşinin öpücüğüyle

doruktaki karların erimesi misali, bakışınızla kalbimin

eridiğini hissediyorum. Sesinizle, sebebi belki de ilk anılarımın

ötesinde saklı, kör bir keder uyanıyor içimde. Söyleyin bana,

ey gizemli kadın, benim bu dünyaya gelişimi size bağlayan sır

nedir?

-KUNTİ-

Biraz sabır, genç adam. Karanlığın göz kapakları günün

meraklı gözlerine indiğinde, cevap vermiş olacağım. Öncelikle,

bilin ki Kunti’yim ben.

-KARNA-

Kunti mi? Arcuna’nın anası!

-KUNTİ-

Evet, öyle, hasmınız Arcuna’nın anası. Lâkin bu yüzden

nefret etmeyin benden. Hâlâ hatırlıyorum Hastina’da kılıç

172


www.isaretatesi.com

mahareti yarışlarının yapıldığı günü; tanınmamış bir genç olan

siz, gözüpekçe, gecenin yıldızları arasından beliren ilk güneş

ışını misali çıkmıştınız meydana. Ah! Bilir misiniz, mahzun bir

kadın vardı o sırada kraliyet üyeleri arasında, sizin o çıplak ve

zayıf bedeninizi kutsuyordu gözyaşlarıyla... Kim mi?

Arcuna’nın anasıydı o kadın! Sonra, kılıç ustası Brahman öne

çıkarak, “Alt tabakadan bir gencin Arcuna’ya meydan okuması

uygun olmaz,” diye buyurmuştu. Günbatımında boğulan

ışığın acısıyla şimşekler çakan bir fırtına bulutu misali sessizce

duruyordunuz. Bir kadın vardı o sırada, sizin utanç ve

öfkenizle kalbi alev alan, sessizce yanıp kavrulan… Arcuna’nın

anasıydı o kadın! Övgüler onun olsun ki Duryodhana sizi

hemen takdir etmiş, orada o an Anga Kralı olarak

taçlandırmıştı; böylece Kauravalar’a bir destekçi

kazandırmıştı. Böylesi bir talihin coşkusuyla Arabacı Adiratha

kalabalıktan fırlamıştı ve siz, Pandavalarla yandaşlarının

alaycı gülüşleri arasında ona koşup, tacınızı ayaklarına

sunmuştunuz. Ama bir kadın vardı o sırada Pandavalar

arasında, böylesi bir tevazunun asil gururu karşısında yüreği

sevinçle parlayan… Evet, Arcuna’nın anasıydı o kadın!

-KARNA-

Peki, siz ki kralların anasısınız, nedir sizi bir başınıza

buraya getiren?

-KUNTİ-

Sizden bir ihsanda bulunmanızı dileyeceğim.

173


www.isaretatesi.com

-KARNA-

Emredin yeter ki, kudretimi ve bir kşatriya olarak

onurumu ayaklarınıza sunayım.

-KUNTİ-

Sizi almaya geldim.

-KARNA-

Beni mi? Nereye?

-KUNTİ-

Sevgine susamış kollarıma, oğlum benim!

-KARNA-

Beş yiğit kralın anası, neler söylüyorsunuz siz? Nerede

yer bulacaksınız bana, ben ki alt tabakadan gelen küçük bir

kabile şefiyim yalnızca?

-KUNTİ-

Senin yerin tüm oğullarımın önünde.

-KARNA-

Böyle bir yerde olmaya ne hakkım var?

-KUNTİ-

Tanrı takdiri ana sevgisi hakkın var…

174


www.isaretatesi.com

-KARNA-

Akşamın karanlığı yayılıyor yeryüzüne; sessizlik

dinleniyor su üzerinde – ve sizin sesiniz beni bebekliğime,

bilincin alacakaranlığında kaybolmuş ilkel bir dünyaya

götürüyor. Belki bir düştür bu, belki unutulmuş gerçekliğin bir

parçası, gene de yaklaşın yanıma, sağ elinizi koyun alnıma.

Rivayet olunur ki, küçükken annem terk etmiş beni. Pek çok

geceler uykumda geldi o bana; ama “Örtünü aç, yüzünü göster

bana!” diye seslendiğimde kaybolup gitti her defasında. Aynı

düş bu defa ben uyanıkken mi geldi bana yoksa? Bakın, öbür

kıyıda lambaları yanıyor oğlunuzun çadırlarının; ve bakın, beri

kıyıda, denizdeki bir fırtınanın büyüyle donakalmış dalgaları

misali, Kauravalar’ın çadırları var. Peki, yarınki savaşın

arefesinde, muharebe alanının korkunç sessizliğinde, ne diye

çıkageliyor rakibim Arcuna’nın anası ve bana unutulmuş bir

anadan mesaj getiriyor? İsmim ne diye onun dilinden böyle bir

ezgiye bürünüyor ve düşmanlarıma karşı zayıflıyor kalbim?

-KUNTİ-

Madem öyle, geç kalma oğlum, gel benimle!

-KARNA-

Evet, geleceğim; ve hiç soru sormayacak, hiç şüphe

etmeyeceğim. Ruhum çağrınıza yanıt veriyor; zira zafer ve

şöhret adına olan mücadelem ve içimde kabarmış nefret, bir

anda, seher dinginliğinde son bulan bir karabasan misali sahte

görünüverdi bana. Peki, nereye götürmeyi düşünüyorsunuz

beni?

175


www.isaretatesi.com

-KUNTİ-

Nehrin öbür kıyısına, puslu kumsal boyunca ışıkların

yandığı yere.

-KARNA-

Kayıp annemi sonsuza dek bulabilecek miyim orada?

-KUNTİ-

Ah, oğlum benim!

-KARNA-

O halde neden terk ettiniz beni – ata yurdundan

koparılmış bir avare olmaya, yersiz yurtsuz bir sefalet

akıntısında sürüklenmeye mahkûm ettiniz? Ne diye dipsiz bir

uçurum yarattınız Arcuna ile aramda; kardeşliğin doğal

çekimini ne diye düşmanlığın dehşet verici çekimine

dönüştürdünüz? Susuyorsunuz elbette. Uçsuz bucaksız

karanlığı kaplıyor utancınız, görünmez ürperişler yolluyor

uzuvlarıma. Sorumu yanıtsız bırakıyorsunuz elbette! Asla

açıklamayın bana oğlunuzu neden ana sevgisinden mahrum

bıraktığınızı! Lâkin söyleyin, bunca zaman sonra ne diye beni

kendi ellerinizle yıktığınız bir cennetin harabelerine

çağırıyorsunuz?

-KUNTİ-

Bil ki bu serzenişlerinden çok daha ölümcül bir lanet,

nereye gitsem bırakmıyor peşimi. Zira beş erkek evlât sarıyor

çevremi, ama tüm çocuklarından mahrum bırakılmış bir kadın

176


www.isaretatesi.com

gibi eziliyor yüreğim. Yaşamımın tüm zevkleri, ilk göz ağrımı

terk etmemle açılan yarıktan akıp gitti, heder oldu. Benim

analıktan vazgeçtiğim o lanetli günde, sen daha bir kelime

konuşamıyordum; bugünse senin vefasız annen yüce gönüllü

sözler için yalvarıyor sana. İzin ver, bağışlayıcılığın yakıp

tutuştursun onun yüreğini, böylece tüketsin onun günahını.

-KARNA-

Anne, gözyaşlarımı kabul et!

-KUNTİ-

Seni kollarıma geri kazanma umuduyla gelmedim; tek

isteğim haklarını alman. Gel ve bir veliaht olarak payına

düşeni al!

-KARNA-

Ben daha ziyade bir arabacının oğluyum ve soylu bir

ailenin itibarında hiç gözüm yok.

al!

-KUNTİ-

Nasıl diyorsan öyle olsun, ama gel ve hakkın olan krallığı

-KARNA-

Benden anne sevgisini esirgemiş olan siz, şimdi beni

krallıkla mı cezbetmeye çalışıyorsunuz? Kökünden

kopardığınız akrabalık bağı çoktan ölmüştür, tekrar

büyüyemez. Benim ayıbımdır ki, kralların anasına böyle

177


www.isaretatesi.com

çabucak “anne” dedim ve Arabacı’nın evindeki hakiki

annemden vazgeçtim!

-KUNTİ-

Ne kadar yücesin, oğlum! Tanrı’nın takdir ettiği ceza

küçücük bir tohumdan dev bir hayata doğru nasıl da gizlice

büyüyor! Annesinin sahip çıkmadığı o aciz bebek, olayların

karanlık labirentinden yetişkin bir adam olarak kardeşlerini alt

etmeye geliyor!

-KARNA-

Anne, endişelenme! Kesin bildiğim bir şey varsa o da

zaferin Pandavalar’ın olacağıdır. Şimdi gece huzurlu ve sakin

de olsa, umutsuz bir serüvenin ve şaşkın bir neticenin

müziğiyle doludur yüreğim. Benden yenilgiye mahkûm

olanları terk etmemi isteme. Bırak, Pandavalar elde etsin tahtı,

zira elde etmeliler; ben, umutsuz ve perişan olanlarla

kalacağım. Dünyaya geldiğim gece sen beni, çıplak ve isimsiz,

sefaletin kollarına terk etmiştin: Şimdi bir kere daha, acıma hiç,

yenilgiyi ve ölümü sakince kabullenmeye terk et!

178


www.isaretatesi.com

XXIX.

Ne zaman ki yamaçta alev gibi parlayan bir palaya

benzeyen nehir, akşamın alacakaranlığında kınına sokuldu, o

an bir kuş sürüsü geçti yukarıdan, patırtılı kanat sesleriyle

âdeta fırlatılmış bir ok gibi kaçıyorlardı yıldızlar arasından.

Tüm hareketsiz şeylerin ortasında bir hız tutkusu

uyandırdı bu; bağrında fırtına bulutlarının sancısını

hissediyordu âdeta dağlar; kök salmış prangalarından

kurtulmaya can atıyordu ağaçlar.

Kuşların bu göçü, benim için durgunluk perdesinin

yırtılması demek oldu; derin sessizlikten muazzam bir kanat

çırpışı çıktı ortaya.

Dağların ve ormanların zamanın içinden bilinmeyene

doğru uçtuğunu gördüm, yıldızlar kanat çırptıkça karanlığın

ateşle ürperdiğini gördüm.

Denizleri aşan bir kuşun telaşını duydum benliğimde;

yaşamın ve ölümün sınırlarının ötesine doğru bir yol açıyordu

kendine; ve göçebe dünya haykırıyordu binbir sesiyle: “Burası

değil, başka bir yer gerek bize, uzakların bağrında bir yer belki

de...”

179


www.isaretatesi.com

XXX.

Kalabalık hayranlıkla dinliyordu sahnedeki genç şarkıcı

Kaşi’yi; sesiyle, maharet gösterisindeki bir kılıç misali,

umutsuz açmazların arasına dalıyor, onları paramparça

ediyor, kendinden geçiyordu.

Dinleyiciler arasında ihtiyar Racah Pratap da oturuyordu;

hayli bitkin ve hoşnutsuz görünüyordu; zira kendi yaşamı, bir

nehrin güzelce süslediği bir yöre misali, her yanını Baraclal’ın

şarkılarının sarıp beslediği bir yaşamdı. Yağmurlu akşamlar ve

güz günlerinin durgun saatleri, onun kalbine Baraclal’ın

sesiyle hitap ederdi; ve şenlik geceleri bu şarkılara göre

lambalar kısılır, ziller çıngırdardı.

Kaşi dinlenmek üzere ara verince Pratap gülümseyerek

Baraclal’a göz kırptı ve ona, “Haydi Üstat, bu yeni icat şarkılar

yerine hakiki müziği çal bize; öbürleri âdeta oyunbaz kedi

eniklerinin felç olmuş fareleri avlamasına öykünüyor,” diye

fısıldadı.

Başında bembeyaz bir sarığı olan ihtiyar şarkıcı,

dinleyicileri öne eğilerek selamladı, sahnede yerini aldı. İnce

parmaklarıyla çalgısının tellerine dokundu, gözlerini kapadı,

ürkekçe şarkısına başladı. Salon geniş, Baraclal’ın sesi cılızdı;

180


www.isaretatesi.com

Pratap gösterişli bir tavırla “Çok yaşa!” diye bağırdı, o sırada

eğilip arkadaşının kulağına, “Biraz daha yüksek sesle, haydi

dostum!” diye fısıldadı.

Kalabalık huzursuzlandı; kimi esniyor, kimi uyukluyor,

kimi sıcaktan şikâyet ediyordu. Salonun havası ilgisizliğin

çoksesli homurtusuyla uğuldamaya başladı; ve nihayet şarkı,

narin bir kayık misali boş yere çırpınıp, büsbütün curcunaya

gömüldü.

Yüreği incinen ihtiyar adam aniden bir pasajı unuttu,

panayırda kayıp kılavuzunu arayan kör bir adam misali acıyla

yokladı hafızasını. Gediği rastgele bir ezgiyle doldurmaya

çalıştı; ama gedik daha da açıldı: İhtiyaca yanıt vermeyi

reddetti çarpıtılmış notalar; birdenbire makam değişti ve ip

koptu. Üstat Baraclal başını sazına yasladı ve ondan, unuttuğu

müziğin yerine, bir bebeğin dünyaya saldığı ilk yaşam

çığlığının koptuğu duyuldu.

Pratap nazikçe onun omzuna dokundu ve şöyle dedi:

“Gel gidelim, bizim meclisimiz burası değil. Biliyorum,

dostum, sevgi olmayınca dul kalır hakikat – ve ne çokluğu ne

de ânın kendisini mesken tutar güzellik.”

181


www.isaretatesi.com

XXXI.

Dünyanın gençlik çağında, ey Himalaya, yeryüzünün

yırtık bağrından fırladın sen; bir tepenin ardından diğeriyle,

alev alev savurdun güneşe meydan okumanı. Sonra duruldun

ve kendine, “Bu kadar yeter!” dedin; bulutların özgürlüğüne

öfkelenmiş yanan yüreğin sınırlarını buldu, sonsuzluğa selam

durdun. Tutkuna gem vurunca, güzellik artık senin göğsünde

serbestçe oynayabilirdi; çiçeklerin ve kuşların neşesiyle, güven

duygusu sardı seni.

Sen, yalnızlığının ortasında büyük bir âlim gibi

oturmuşsun, dizlerinde sayısız taştan sayfalarla açık duran

kadim bir kitap taşıyorsun. Acaba nasıl bir hikâye yazılıdır

orada, merak ediyorum: İlâhi münzevi Şiva ile ilâhi âşık

Bhavani’nin 33 ebedî evlilik efsanesi mi, yoksa Kırılgan Olanın

gücünü cezbetmeye çalışan Kudretin destanı mı?

33

Bhavani: Ana Tanrıça Şakti’nin vahşi, öfkeli, ama aynı zamanda

merhametli yanını temsil eder. Bhavani kelimesi “hayat veren” anlamına

gelir ve dişi unsurdaki hareketliliği, canlılığı, yaratıcılığı temsil eder. (ç.n.)

182


www.isaretatesi.com

XXXII.

Hissediyorum, ey Dünya, bir gün sana veda ettiğimde

kalbim rengini bırakmış olacak senin manzaralarına.

Mevsimlerinin müziğine eklenecek ezgilerim; gölgelerin ve

günışığının döngüleri arasında düşüncelerim soluk alıp

verecek gizlice.

Uzak günlerde, yaz gene gelecek âşıkların bahçesine.

Lâkin onlar, ne çiçeklerine benim şarkılarımın güzellik

kattığını bilecekler, ne de dünyaya olan sevgilerinin benim

sevgimle derinleştiğini…

183


www.isaretatesi.com

XXXIII.

Göğün derin dinginliğini yakalıyor gözlerim.

Yapraklarını günışığıyla dolacak kadehler misali uzatan bir

ağacın ürperişi geçiyor içimden.

Güneşte çimenlerden yükselen ılık nefes misali, bir

düşünce doğuyor zihnime – harelenen suyun şıpırtısına ve

yorgun rüzgârın köy yollarındaki iççekişlerine karışan bir

düşünce: Dünyanın bütün yaşamına eşlik etmiş yaşamım; ona

kendi sevgisini ve kederini vermiş.

184


www.isaretatesi.com

XXXIV.

Söylediğim şarkılara karşılık mükâfat beklemiyorum

senden. Şarkılarım gece boyu sürsün bir tek – ta ki Şafak, bir

çoban kızı misali, güneşin telaşıyla yıldızları toplayıp götürene

dek.

Ama senin de bana şarkı söylediğin anlar olmuştu – ve

gururla söylüyorum, ey Şair, o zaman nasıl dinlediğimi ve

kendimden geçtiğimi hep hatırlayacaksın sen!

185


www.isaretatesi.com

XXXV.

Sabah çimenlerde çiy damlaları parlarken, sen geldin ve

salıncağımı ittin; ama tebessümden gözyaşlarına kayarak,

tanıyamadım seni.

Sonra o muhteşem ışığıyla nisan öğleleri geldi ve seni

takip etmem için el ettin bana.

Fakat ne zaman ki yüzünü aradım, o an bir çiçekler

alayıyla, güney rüzgârına şarkılarını savuran kadınlar,

erkekler geçit yaptı aramızdan.

Sana aldırmadan geçtim her gün yanından.

Fakat zakkumların baygın kokusuyla dolu bazı günler,

nazlanan palmiye yaprakları arasında ısrarlıyken rüzgâr, senin

karşında durur ve merak ederdim, acaba hiç yabancı olmuş

muydun bana…

186


www.isaretatesi.com

XXXVI.

Hava kararıyor. Issız külrengi göğün köşesinde akşam

yıldızı kararsızca titreşiyor.

Geriye bakıyorum ve ardımda uzanan yolun sonsuza dek

silindiğini hissediyorum. Yaşamımın izlediği bu yol, tek bir

yolculuğa hizmet etti ve üzerinden tekrar geçilmeyecek.

Buraya gelişimin upuzun hikâyesi orada sessizce yatıyor;

tozda kıvrımlı bir hat, sabah doruklarından dipsiz gecenin

eşiğine dek uzanıyor.

Bir başıma oturmuş, merak ediyorum – acaba bu yol,

akşamın ilâhi parmakları değince günün kayıp seslerini

müziğe teslim etmeyi bekleyen bir çalgı mıdır…

187


www.isaretatesi.com

XXXVII.

Aşkın en üstün cesaretini bahşet bana, duam budur:

Söyleyebilmenin, yapabilmenin, senin buyurduğun acıya

katlanabilmenin, terk edilmemek uğruna her şeyi terk

edebilmenin cesaretini. Kuvvet ver bana tehlikeli arayışlarda;

ıstırapla onurlandır beni; sana her gün kurban olabilen o zorlu

duyguya yükselmeme yardım et.

Aşktaki en üstün güveni bahşet bana, duam budur:

Ölümde yaşama, yenilgide zafere ait olan güveni; en narin

güzellikte saklı kudretin, incinmeyi reddetmeyen soylu

ıstırabın güvenini bahşet.

188


www.isaretatesi.com

XXXVIII.

HİNDU JNANADAS 34 ŞARKILARI

-I-

Şarkılarınız neredeydi, ah kuşum, geceyi yuvanızda

geçirdiğiniz zaman?

Oraya sığmamış mıydı tüm zevkleriniz?

Ne oldu da şimdi göklere kaptırıyorsunuz gönlünüzü –

öylesi uçsuz bucaksız göklere?

-Yanıt-

Sınırlar içinde dinlenirken hoşnuttum; fakat ne zaman ki

enginlere yükseldim, o zaman şarkı söyleyebildiğimi keşfettim.

-II-

Gündüzle geldin, ey Ulak, altınlar giymiş olarak.

34

Jnanadas: Bengal edebiyatının başlıca şairlerindendir; on altıncı yüzyılda

yaşamış, Vaishnava şiirine büyük katkı yapmıştır. Vidyapati ve

Çandidas’ın izinde kendi sade üslubunu geliştirmiştir. Şiirleri dinî

sınırlamaları aşan bir haz ve acı anlayışını yansıtır. (ç.n.)

189


www.isaretatesi.com

Günbatımından sonra kurşuni bir münzevi cübbesine

büründü şarkın; ve gece oldu sonra.

Siyahlar üzerine parlak harflerle yazılıydı getirdiğin

mesaj.

Peki, bunca görkemin ne gereği vardı, sırf beni cezbetmek

için – ben ki bir hiçim?

-Yanıt-

Fevkalâdedir o şölen salonu ki, biricik konuk siz

olacaksınız.

O yüzden göklerden göklere yazılmış sizin mektubunuz;

o yüzden daveti size tüm merasimiyle ulaştırıyor gururlu

hizmetkârınız.

-III-

Gün boyu yürümüş, yorgun düşmüştüm. Başımı

çevirdim, hâlâ çok uzak olan sarayına doğru baktım.

Gece derinleşti, hasretle yandı bağrım; hangi kelimeyi

mırıldansam, acıydı haykırdığım; susuzluktan kavruldu

şarkılarım. Ah sevdalım, sevdiğim, tüm âlemde seçtiğim!

Karanlıkta yitip gitmiş gibiyken zaman, âsânı bıraktın

elinden, çalgını aldın, en yüksek perdeden çalmaya başladın.

Ve yeniden şarkılara karıştı yüreğim, ah sevdalım, sevdiğim,

tüm âlemde seçtiğim!

190


www.isaretatesi.com

Kimin kollarıdır beni saran? Neyi bırakmalıysam

bırakayım, neyi taşımalıysam taşıyayım, yeter ki seninle

yürüyeyim, ah sevdalım, sevdiğim, tüm âlemde seçtiğim!

Ara sıra in tahtından, aşağıya gel, zevklerin ve kederlerin

arasına karış! Türlü suretler ve sevinçler ardına, aşkımın ve

kalbimin içine gizlen! Ve şarkılarını söyle orada, ah sevdalım,

sevdiğim, tüm âlemde seçtiğim!

191

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!