Aytek Sever - Hiperbor - IV

isaretatesi

Aytek Sever, Şiirler

Aytek Sever

HİPERBOR-IV


AYTEK SEVER

Şair, çevirmen. 1981 yılında Bursa’da doğdu. Üniversite ve yüksek

lisans öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladı. E-

kitap halinde yayımlayacağı, çeşitli alt kitaplardan oluşan Hiperbor,

Siòn, Moto Perpetuo, Anka adlı şiir toplamlarının yanı sıra, yayımlanmış

veya e-kitap halinde yayımlanacak olan Emerson (Yaşamın İdaresi),

Thoreau (Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler), Whitman (Ben,

Jack Engle; Benliğimin Şarkısı), Kandinsky (Sesler), Tagore (Firari;

Gitanjali; Meyve Hasadı), D. H. Lawrence (İnsanlar ve Öteki Yaratıklar)

çevirileri vardır.


Aytek Sever

HİPERBOR-IV


Hiperbor - IV

Aytek Sever

Kapak Resmi:

‘Tufandan Sonraki Sabah: Musa Tekvin Kitabını Yazarken’

J. M. W. Turner, 1843

1. Baskı:

© İşaret Ateşi, Eylül 2018

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Her hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla

basılamaz, kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir

mecra veya internet sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için

lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


Deniz’e


İÇİNDEKİLER

Hiperbor - IV

İçinde …………………………………………………………………. 17

Yelkenli ………………………………………………………………. 20

Güneye Uğramak …………………………………………………… 22

İzler …………………………………………………………………… 23

Ayna ………………………………………………………………….. 29

Su ……………………………………………………………………... 30

Kozmik ……………………………………………………………….. 31

Eylem Çılgınlığı ……………………………………………………... 33

İş ………………………………………………………………………. 36

Kalıt …………………………………………………………………... 37

Impulse ………………………………………………………………. 40

Sabah …………………………………………………………………. 43

Mermer Saray ………………………………………………………... 45

Ham …………………………………………………………………... 47

Gezi Rehberi …………………………………………………………. 50

Döngü ………………………………………………………………… 55

Örümcek ……………………………………………………………… 56


Ayarlama - I ………………………………………………………… 58

Ayarlama - II ………………………………………………………… 61

Vasat ………………………………………………………………….. 64

Çekiç ………………………………………………………………….. 66

Işık Sıçraması ……………………………………………………….... 67

Âtıl Kenti Aşmak ……………………………………………………. 68

Aziz ve Köy ………………………………………………………….. 71

Orgi Origo ……………………………………………………………. 75

Sancı …………………………………………………………………... 77

Fantaisie-Impromptu ……………………………………………….. 79

Resonance ……………………………………………………………. 81

Obliquely …………………………………………………………….. 82

Baş Kadın - II ………………………………………………………… 85

Efsane ………………………………………………………………… 87

Burun ………………………………………………………………… 90

Orada ………………………………………………………………… 91

Han …………………………………………………………………… 93

Arjantin ………………………………………………………………. 95

Sarmal ………………………………………………………………... 96

Sineklerle Yaşamak …………………………………………………. 98

Bulut ………………………………………………………………….. 100

Başka Ses …………………………………………………………….. 102

Dutch Craze …………………………………………………………. 104

Sürüp Gitmek ………………………………………………………... 105


İngiliz Yüz ……………………………………………………………. 107

Saçmalamak ………………………………………………………...... 109

Vigil …………………………………………………………………… 113

Pinball ………………………………………………………………… 114

Koy ……………………………………………………………………. 115

Çarpı İşareti ………………………………………………………….. 117

Şafak Vakti …………………………………………………………… 119

Güneş Çağı …………………………………………………………… 120

Fütüristik ……………………………………………………………... 122

Yer ……………………………………………………………………... 123


www.isaretatesi.com

“Sehen wir uns ins Gesicht. Wir sind

Hyperboräer, – wir wissen gut genug, wie

abseits wir leben. ‘Weder zu Lande noch zu

Wasser wirst du den Weg zu den Hyperboräern

finden’: das hat schon Pindar von uns gewusst.

Jenseits des Nordens, des Eises, des Todes –

unser Leben, unser Glück...”

“Kendimize karşı dürüst olalım. Hiperborluyuz

biz, – pek iyi biliriz ne denli kopuk

yaşadığımızı. ‘Hiperborlulara giden yolu ne

karadan, ne denizden bulabilirsin’: Daha

Pindaros söylemişti bunu bizim için. Kuzeyin

ötesinde, buzun ötesinde, ölümün ötesinde –

bizim yaşamımız, bizim mutluluğumuz…”

13


www.isaretatesi.com

14


www.isaretatesi.com

HİPERBOR-IV

(2010-2012)

15


www.isaretatesi.com

16


www.isaretatesi.com

İÇİNDE

pizzicato ostinato – largo (attaca)

“Neden 573? Neden 500 veya 550 veya 600 değil? Neden

500’lerde bir sayı ve neden 73? 10 olabilirdi, 50 olabilirdi, 100

olabilirdi, 200 olabilirdi, 1000 olabilirdi – ama neden 500 ve 70 ve 3?

Yuvarlak bir sayı olmaması ve özellikle 574 veya 572 değil de 573

olması ne garip! Yok, bu anlaşılır bir durum değil. Kesinlikle. –

Örneğin, bambaşka bir açıdan, matematik dışı bir sebeple, 571

olabilirdi. O zaman derdik ki Hazreti Peygamber’in doğum yılına

denk düşüyor. Dinsel bir şifre olarak alabilirdik. Sayının gizemi

beslerdi bizi. Susabilirdik. Ama 573 nedir ki? Hazreti Peygamber

desek, iki yaşında. Bu neyi ifade eder? Eğer onu bu bakımdan anlamlı

(şifreli) bulacak olsak, yalnızca 573 değil, 571’e yakın 560-580 arası

tüm sayılar bir gizeme bürünür, hatta belki de 500-700 arası tüm

sayılar ‘şifrelenirdi’, ki bu da bizi bir yere vardırmaz. – Hiç değilse

575 olsaydı! Matematiksel bir bakış açısıyla, o durumda derdik ki, ‘bu

en azından 25’in katıdır, o da 100’ün dörtte biridir; 100 temel bir

sayıdır, büyüklük ifade eden milyonlar, trilyonlar, septilyonlar,

kentilyonlar hep 100’den türemişlerdir; o halde 100’le ilişkili olmak

önemlidir – ve bu da ilişkili, tamam işte.’ 573 değil de 575 olsaydı

bunu söyleyebilir, sayıyı benimseyebilirdik. – Ama değil! Bu, 573!

17


www.isaretatesi.com

573!! 5 tane 100 ve 7 tane 10 ve 3 tane 1! Ve ne kadar zorlasan da bu

hiçbir şeye uymayacak! Karşına 573 geldi! 573! Budur karmaşan,

budur açmazın! Ense köküne giren kramp budur; kıvranışın, aşılmaz

sıkıntın budur! Hamur gibi yoğrulacaksın, şekilde şekle gireceksin.

Seni teslim alan 573! 573!! Tam şu anda, ne yapsan etsen 573’ün

boyunduruğundan kurtulamazsın! Aslında bu, ne zor bir bilmece, ne

de kolay bir bilmece: 573’ün bilmecesi daha en baştan sorulmaması

gereken bir bilmece!”

Dörtduvarla çevriliyim, ama dışarının turkuaz ışığının

radyoaktif bir etkiyle içeri sızdığına, beni sakinleştirdiğine

inanıyorum. Burada kübik kızlar var ve onların koltukta

kaykık oturuşlarından öyle bir tropik hava yayılıyor ki,

dörtduvarla çevrili olduğumu büsbütün unutup Hint

Okyanusu’ndaki gemileri ve onların ipeksi yelkenlerini

düşlemeye koyuluyorum. Odanın her tarafına asılı çamaşırlar

bu arada canavarca kuruyor ve birtakım ejderhalara, ifritlere,

şahmaranlara sevecen bir gözle bakmamızı sağlıyor.

İçeride onca radyoaktivite. Renkler bir parlıyor, bir

sönüyor. Sanki kıyı köşe, öteberi şok sıcakla ve şok soğukla

nefes alıp veriyor. Takip edebilmek imkânsız. Ardışıklık var,

süreklilik yok. Zaman kesik kesik ilerliyor. Hatta buna göre hiç

ilerlemiyor, çünkü birer kesit olarak algıladığımız her zaman

aralığı diğerlerinden kopuk ve yalıtılmış, kendi gerçekliği

içinde tek başına duruyor. Yani zaman kesit kesit. İşte sepya

renkli bir doku. Hemen kabuk değiştirdi: altın bir doku. İşte

eflatun. İşte fosforlu yeşil. İşte uçuk mavi. İşte kirli beyaz. –

18


www.isaretatesi.com

Önü alınamayan bu değişimlerin kaynağı belki de çok

uzaktaki bir gök cismi, örneğin Satürn ve onun halkalarıdır:

Uğultular bize kadar ulaşıyor, pelte gibi titriyoruz (ben, kübik

kızlar ve canavar çamaşırlar).

Sonra susuyoruz da. Zamanın zemzeminden dev bir

zambak doğacak diye sabırla bekliyoruz. Ha gayret. Bu arada

keşişvari bir tavırla, her türlü eylem ve duyumdan sakınıyor,

bizi altüst edebilecek etkenlerden kendimizi koruyoruz, ancak

sayısız dürtülerin mayın tarlasında ilerlemek de bir o kadar

zor. Sütü, kıvılcımı, kıbleyi düşünerek oyalanıyoruz; istiyoruz

ki su terazisindeki baloncuk kadar şaşmaz bir rehberimiz

olsun. Oysa her adımımızı pürdikkat basacağız derken öyle bir

eğilip bükülüşümüz var, hareketimize habanera çalsalar içini

karartırız müziğin.

Bu, öyle ya da böyle her türlü darboğazdan sağ salim

geçirmeyi başarabildiğimiz sağlıklı anahtarı nihayet katrana

batırmaya da zorlanmamız demektir ki – insan o durumda en

iyi bildiği düşsel armayı bile unutur.

19


www.isaretatesi.com

YELKENLİ

suyun sıfatı gibi süzülüyor

açıktan geçen yelkenli

hassas bir çizgide

açıktan geçen yelkenli

denizi ve göğü

raptiye gibi birbirine tutturmuş

açıktan geçen yelkenli

yazı tamamlıyor

açıktan geçen yelkenli

kartpostalı andırıyor

açıktan geçen yelkenli

kuş tüyüdür, pamuktur, soluktur

20


www.isaretatesi.com

açıktan geçen yelkenli

ne olan ne bozulan

kararlı bir tutulmadır

açıktan geçen yelkenli

benim yelkenlimdir

açıktan geçen yelkenli

anbean uzaklaşırken hâlâ kendisi

açıktan geçen yelkenli

21


www.isaretatesi.com

GÜNEYE UĞRAMAK

Sütbeyaz bir gündüz düşüyle derin bir soluk alarak,

gözbebeğimin saliselik bir pırıltısıyla duyuverdim hayatımın

gövdesini: Gün ortasıydı, kısa bir yürüyüşle dışarıdaki hayata

karışmaya hazırdım.

Evden çıktım, ben mahallenin alelâde sakini. Kapıcı

selamımı aldı. İndim uzun yokuşu. Kuytuda öpüşen liseliler

vardı. Çalıların arasına kaçtı bir tekir. İhtiyarlarla göz göze

geldim. Yol kenarındaki çiçeklere baktım: çiçek oldukları için –

bir zorluğu yoktu bunun. Ama çamların parlak iğne

yapraklarının ucunda, bu en uslu anımda bile, birdenbire,

doymak bilmez bir güney özlemi… Ve parktaki göletin

kıyısında alaca Mağrip karaltıları. – Alassio!

Süt aldım. Elma aldım. Ekmek aldım. Su içtim çeşmeden.

Yeşil kuşu işittim.

Mahallenin üst yakasında, göreceğim pembe gölgeli

sokağı da gördükten sonra, artık eve dönebilirdim: Güneye

uğramıştım.

22


www.isaretatesi.com

İZLER

unutma diye sevgilim

göğün kurşun gibi

ağırlığıyla ezilirken

akşam üzeri kapkara kent,

bedenimden ikinci bir beden olup

ben direnmiştim bir tek,

kaskatı bir baloncuk:

hatırla sevgilim,

yanında kalıp gibi dururken hatırla beni.

oydum ben,

unutma o halimi:

boşluktan ibaret olabilecekken

dolu oluvermiş bir dünyada

neden bir şey tekrar

bomboş olursa ––

etrafımı çepeçevre saran

23


www.isaretatesi.com

ama konumumu tehlikeye atar diye

uzanıp değmeye çekindiğim yoğun dünya

o bir yanına inme inmiş

öbür yanı aşırı gelişkin haliyle

beni yerime mıhlar,

sonra gözlerime taşınır görüntülerle:

zihnimin gözbebeği içindir,

pagodalar, ışıklı tabelalar ve caz dinletileri

vardır Japonya’da.

akar gider görüntüler,

şurada burada

mantar gibi biter fenomenler,

izlerim kesintisiz süreci,

sezerim olanları

olacakları,

yaklaşanı anlar

ve köşenin ardını bilirim

daha dönmeden:

kapı çalındığında

geleni haber almışımdır çoktan.

hareketi düzenlediğim,

karmaşaya yön verdiğim,

geçişleri sıraya koyduğum,

24


www.isaretatesi.com

aşamaları önümde

bir yandan diğer yana

perde perde kaydırdığım

ve olanları durdurup ilerletebildiğim

herkesten gizlidir ya ––

uzanıp dokunsaydım,

içine karışsaydım,

bambaşka olurdu her şey

ve yaşamın düzeni

ve herkes ve ben.

binaların üzerindeki

köşeli gök kesitleri

ya da ağaçlar arasından uzakta görünen

alacalı dağ parçaları

varlıklarını kendi başlarına

sürdüremeyeceklerine göre,

onları kımıldatacak maracas’ı

şimdi boşlukta sallayabilirim:

tufandan sonra

gücümün güvercinini

gagasında zeytin dalıyla

geri getirin bana,

irademin aşkın düşünü getirin!

25


www.isaretatesi.com

sahanlıkta ışığa uyanmış

dua çiçeğini gördüğümden beri

ben de aynı ışıkla

uyanığım bugün.

seninle ikimiz, sevgilim,

aylak bir güne

bir faciayı yakıştırmayalım diye

parlak film karelerine sığındık

onlar birer vecd tasviriymişçesine,

istedik ki baştan ayağa yıkasın bizi

başka bir dönemin nesnelliğini

anıştıran gramofonlar, biblolar, kül tablaları,

raflar, cilt cilt kitaplar.

geyik başlarıyla, ayı postlarıyla

ve şövalye zırhlarıyla

ürperdiğimiz film odalarında,

uzayan gün ışığı çizgileri boyunca

yağ gibi kaydığımızı

hissetmeye nasıl da açtık ––

zar zor dolanıp geldiğimde

yatırlı cami avlularından,

hasat mevsimi akşamlarının

26


www.isaretatesi.com

sancılı çınıltılarından

ve atların soluk soluğa koşturduğu

ateşli bozkırlardan

(ey orak

ve ey yukarıdaki

yarım ayın tuhaf sevinci!)

–– anla beni, bil:

sana gelmişim.

tabağımızdaki karamelde

Sahra Çölü’nün

tüm susuzluğuna bedel

bir istem.

ve nasıl da hazırladım hep

ikimiz için

akışkan kentin kovuklarında

keşfedilmeyi bekleyen

harikalarını gecenin:

kavuniçi kavşaklar,

tunç heykeller,

tapınak girişi gibi uzanan merdivenler

geçiyor yanımızdan sıra sıra,

vitrinlerde lüksün ışıltısı ve

duvarlarda gizemli afişler parlıyor,

27


www.isaretatesi.com

bir yandan da işte, masum öykümüz hep

geri geliyor bize

uyduğumuz alelâde pop melodilerinde:

–– ısrarla geri döndüğümüz çocukluk!

oradaki ev!

kış dallarındaki tanıdık son!

28


www.isaretatesi.com

AYNA

-otoportre-

29


www.isaretatesi.com

SU

30


www.isaretatesi.com

KOZMİK

Karanlık gece göğünde kireç beyazı bulutun köşesinden

açılan girdapsı uzantı, tümseğin ardında Prokofyef denizlerini

çamur rengi bozkırın ucundaki sedde kadar uyarıyor. Bu,

gecenin başlıca olayıdır.

“Size söylüyorum dostlarım. Uzayın ortasında, gezegenin

üzerindeyiz. Eylemlerimizi birtakım insancıl ölçütlere

dayandırmamız bekleniyor bizden; ama bu mümkün mü? Bizler her

an sonsuzdayız; ve ne tarih ne de kültür bize bir şey ifade ediyor.

Eylem de hep uzayda – ve biz her işimizde tek başımızayız. Kaynak

da kişisel, bağlam da. Haksız mıyım? Şimdi örneğin hepimiz topluca

dolunayın karşısına geçecek olsak, her birimiz kendi dolunayının

karşısında durur.”

Bir olaydan diğerine, bir mekândan

diğerine hızlı geçişlerle ilerliyorum. Bunlar

neye göre sıralanıyor? Zamanı neye göre

kullanıyorum? Kılavuzum ne? Kâh uyuyorum, kâh

uyanık, kâh öğle güneşinin altında son hız

31


www.isaretatesi.com

koşuyorum, kâh koltukta oturup kalmışım,

metalik yüzeydeki yansımayla duyu oyunları

oynuyorum. Ben gücümü sınarken içimde işleyen

düzenek nedir? – Varlığın sonsuz muamması

içinde, örneğin bir kedi, tür-bilincinin

koşulladığı kesin birtakım davranış

kalıplarına ve bir ritme sahiptir. Peki ama

benim şimdi pencereye giderek gece ufkundaki

kasaba ışıklarında gördüğüm insanlık yazgısı,

tür-bilincimin neresine aittir?

32


www.isaretatesi.com

EYLEM ÇILGINLIĞI

Eylemek göründüğü kadar kolay değil. Durup dururken nasıl

eyleyebilirim? Evvela güçlü kaynaklara, dayanaklara, gerekçelere

ihtiyacım var. Bir aşamadan diğerine kesintisiz, akıcı bir şekilde

ilerliyor olmalıyım. Capcanlı bir dürtü, parlak bir hedef taşıyor

olmalıyım kendimde. Bir öncesi ve sonrası olmalı yapacaklarımın.

Ya bunların hiçbirine sahip değilsem, sağlam bir eylem zemini

bulamıyorsam? Boşlukta kalmışım demektir – ve durup dururken

eyleyemem.

Oysa kaynaklar güçlü, gerekçeler capcanlıyken kişi tam da öyle,

durup dururken eyler, kendiliğinden eyler: Deneyimlerin her türlüsü

geçerli bir zemine oturur ve özgün bir sıralanışla anbean onaylanır.

Basitmiş gibi görünen bu kendiliğindenlik, en taklit edilemez

şeydir aslında. Eğer boşluğa düşmüşsem, iradenin dinamizminden

yoksunsam, çırpınıp dururum ve öz varlığımla zamanın içgüdü

ölçeğindeki uyumu demek olan eylem döngüsünü yeniden kurmak

için akla (tasarılara), kaba kuvvete (kestirme yollara), büyüye

(ayinlere), rastlantıya (kumara), kısacası eldeki tüm araçlar setine bel

bağlar, bir onu bir bunu denerim; özne olmanın paha biçilmez

33


www.isaretatesi.com

değerdeki sudan sebeplerini yeniden bulmak adına her an şansını

zorlarım.

Tıpkı şimdi yaptığım gibi. Bir süredir yitirmiş olduğum

kendiliğindenliğin ikamesini, onu taklit edebilecek belirli bir mekaniği

kurarak, yani en olmadık yoldan yapmaya çalışıyorum. Kaba kuvveti,

büyüyü, kumarı bir kenara bırakabilsem de, mantığımı, tasarılarımı,

mekanik düşünüşümü tam mesaiye koşmaktan başka yol

göremiyorum.

Koşullara dair yoğun bir inceleme, yorum, ölçüm, sınırlama,

kodlama, dizgeleştirme çalışması içine girmiş olmam işte bundan.

Hem öğrenme, anlama, tasarlama, hem de uygulama anlamında

zorunluluklara ve olanaklara dair işaretlere hâkim olarak bir bilgi

dağarcığı oluşturmaya ve etkin beceriler geliştirmeye çalışıyorum;

yeterince karmaşık düşünebileceğimi ve bağlamla hareket etme

duyarlılığı gösterebileceğimi umarak, yönetebileceğim mekaniği

kurmaya uğraşıyorum. (Böylece eylemi tüm boyutlarıyla işler bir

bütün olarak bir arada tutabileceğim, yönelimlerimi ve dürtülerimi

en geniş çemberlerin etkisine açabileceğim ve yeniden düş

görebilmenin esenliğiyle doğal bir damardan akmaya

başlayabileceğim kritik eşiği bekliyorum.)

Fakat sonuç almaya yaklaştığımı düşündüğüm

her defasında karşıma bir ifrit dikiliyor ve

uğursuz sözler kusarak beni hiçliğe boğuyor

yeniden:

“Bir ibren yok, gideceğin yön belli değil

hâlâ! Yürüyeceğin yolu net olarak

34


www.isaretatesi.com

göremiyorsan, buradan veya şuradan yürümen

arasında bir fark yoksa, senin için bir yol da

yok demektir!

Yaşanmışlıkların seni her şeyin

ortasındaki bu yokluğa çıkarıyor... Çünkü

bulunduğun yerden hareketle, bu tarafa da

gitmiştin, şu tarafa da: Şimdi hepsi mümkün

görünüyor sana; aynı anda her yönü istiyorsun;

mesele bir seçim yapmak kadar basit olduğuna

göre her şey birbirine denk görünüyor!

Aradığın işaretleri bulamıyorsun. Mührünü

vurmak istiyorsun dünyaya, ama kabul et, böyle

bir mührün yok.

Peki, durma gene de; gerekçeli ya da

gerekçesiz yap hamleni, ilerle; mademki

harekete koşullanmışsın, yüklen kendine, son

sürat koş, saldır boşluklara, ne olduğunu

bilmediğin uçları zorla, soluksuz kal,

uğuldasın kulakların, zihnini bulandır,

olmayan bir menzilde bakışlarını tüket,

dürtülerin arı kovanı ol ve posasını sık adına

hakikat dediğin yumrunun; kanındaki zehirle ve

uzuvlarındaki arızayla debelenip dur; her an

başla ve bitir, her taşın altına bak, her

kapıyı arala, her vanayı çevir, her kapağı

ittir; sakın durma dinlenme, hız kesme, hücum

et, gücünün son zerresinde hiçliğin çölünde

yığılıp kalana dek tam yol ileri!”

35


www.isaretatesi.com

İŞ

36


www.isaretatesi.com

KALIT

storm in the piazzetta

Şimşek çaktı ve meydanı aydınlattı. Gün boyu bir türlü

yakalanamayan belli bir bütünlük algısı o an orada kemikleşti.

Bu hiç beklenmiyordu, nasıl oldu, nereden çıktı bu şimşek? –

Şimdi, geri dönüş yoktur artık. Işığın parlayıp söndüğü anki

görüntü gerçekliğe kalıttır.

En karanlık durumda bulunmuş anlık aydınlık. Peki biz

orada neler gördük? Işık çaktığı an kaçınılmaz bir şekilde

gördüklerimiz, görmek istediğimiz türden bir şeyler miydi?

Gökyüzü gün boyu kapkara bulutlarla kaplıydı; boz

bulanık hava hâkimdi kente. Meydanın geniş açıklığı, taş

binalar, kule, yüksek sütunlar, heykeller, sokak aralıkları ve

beride uzanan kanal karanlık günün kasvetinde kaybolup

gitmesin diye insanlar akın akın gelerek kalabalık tuttu

meydanı. Kentin kalbi boş kalmasın, tüm o anıtlar ve yapılar

hiçliğe yenilmesin, kalabalığın curcunasıyla insancıl bir tanım

hüküm sürsün, olan olmayana üstün gelsin istediler.

37


www.isaretatesi.com

Gelişigüzel bir tören çağrısı sebep yarattı, her kesimden

insanlar gelip toplandı. Asiller, ruhban sınıfı, muhafız

bölükleri, yabancı konuklar, tüccar ve zanaatkârlar, sıradan

halk, bando, dansçılar, hokkabazlar, satıcılar, düşkünler,

dilenciler indi meydana. Her köşede birtakım marifet

gösterileri, söylevler, konserler, oyunlar, danslar sürerken,

buluşma beklenen sonucu kısa sürede vermiş gibiydi. – Ama

acaba saray, kilise, idari binalar, kütüphane, kule, kanal ve

sütunların görkem için bıraktığı, belli bir büyüklüğü arayan

tanımsız genişliğe böyle zorlama bir cümbüşle gerçekten

karşılık verilebilir miydi; böyle bir tören, meydanı doldurmaya

yetebilir miydi?

Son sözü şimşek söyledi: en karanlık anda saniyelik bir

ışık patlaması. Aniden beliren garip yüzeyler, yansımalar,

gölgeler; sarayın gotik cephesi, kilisenin iskelet gibi parlayan

kemerleri ve beyaz kubbesi, ürpertici mozaikler, grotesk

masklar, mermer sütunların üzerinde şaha kalkmış at ve

kanatlarını açmış kartal heykelleri, iblisler. Bir saniye sonra her

şey daha da karanlığa gömülmeden ve fırtına kopmadan

evvel. Işığın karanlıktan anlık geçişiyle çıplak, vurucu bir

gerçeklik yakalanmıştır: Üstesinden gelinebilir mi böyle kesin

bir şeyin, bıraktığı dehşetli iz giderilebilir mi?

Çılgın bir yağmur başladı. Kalabalık kaçışıyor. Ara

sokaklara hızla dağılıyor halk. Colonnato’ya sığınıyor

çalgıcılar, dansçılar, dilenciler. Asillerin arabaları bir bir

hareket ediyor, kanaldan tekneler ayrılıyor. Muhafız bölükleri

uygun adım gidiyor. Rahipler kiliseye dalıyor. Atlılar her yöne

38


www.isaretatesi.com

dağılıyor. Kuvvetli boralar koptukça sarsılıyor ortalık, gök

gürlüyor. Hizmetkârlar bayrakları, meşaleleri, zilleri, süsleri

toplamaya çalışıyor. Bonfire istifi devriliyor. Kütüphanenin

kararmış duvarlarından oluk oluk su süzülüyor. Çarşı yolunda

köpekler uluyor, yüksek kovuklara kuzgunlar tünemiş. – İşte,

aryanın sonu.

Sarayın görünmeyip de sezilen ardında, çağın tüm yarım

kalanlarının, olamamışlarının, olup da yitmişlerinin çizdiği

tarihsiz evren…

39


www.isaretatesi.com

IMPULSE

I.

the odd gleam on the contours

of this favorably-shaped rock

that I recognize so intensely now

corrects my severe being

that knows no relief

were it not for to retrieve

an emblematic sign

pertaining to the ultimate

approval of things.

II.

enormous clouds

fluttering along dry heights

with summerly elusion

suddenly prompt

a gaze in my eye

beyond the urban expanse

40


www.isaretatesi.com

up to the hilltop

leading me on

to the primeval sun

right on my forehead.

III.

gusts around

the spiritually-full

passive volcano

perpetually urge the city to reassert

the ghostly mass of buildings

all so doubtful of

existing precisely.

IV.

as if trapped

in a time loop,

the eye comes

back and back

to the same set of

sunlit trees on the landscape

to repeat the feeling

of a forward and reverse

alchemy of dark and light.

41


www.isaretatesi.com

V.

in this material world

conditioning my obscure vitality

I have this impulse only

to watch a fire that is burning

totally independent of

my watching it burning.

42


www.isaretatesi.com

SABAH

fırat çetin’e

Şafak aydınlığı. Durgun dallar. Boşluk, sessizlik. Doğa,

düzen, denge: Başlangıç tınısı.

İnce bir pus. Toprakta titreşim. Belli belirsiz bir esinti.

Bahar ürpertisi.

Göz kamaştırıcı huzmeler. Çalılık, havuz, taş yol.

Çimenler, patika, sarmaşıklı duvar. Tellere tünemiş guguk

kuşları. Buğulu bir uyumla bir araya geliyor renkler.

Ferah bir nefes. İpeksi yapraklar. Parlak yüzeyler, madenî

yansımalar. Olağanlığın tılsımı, kesintisizlik. Esenlik yayan

hareler. Sadelik, ilintiler; kaynağı belirsiz, güçlü bir

denizaşırılık.

Doğanın eşsiz birliği! Havanın ve ışığın yoğun hacmi.

Ara sıra bir çınıltı; bir tuba sesi derinden, flüt. Aşama

aşama olgunlaşan eylem, sağduyulu adımlar, hareket, dürtü:

Bir ev, bir menzil; yolculuk kıpırtısı, gidiş.

43


www.isaretatesi.com

Olacaklara inancım tam. Gün başlıyor. Çoğalarak

geçiyorum odalardan, bahçelerden, çıkıyorum kapılardan.

Seziyorum eşyaları, kavrıyorum boşluğu, hızlanıyorum.

Dakikalar taptaze. Arındığımı duyuyorum her eşikte; pırıltılar

saçıyorum.

Hissediyorum bambaşka bir ruh haline sıçrayacağımı;

hem heyecanlıyım hem temkinli. Hazırım en geniş çemberlere

çıkmaya; bir döngü başlıyor; yönüm dünya: Gökler, tepeler,

ormanlar…

Bulutlar, ufuk – ve işte ışığa boğulmuş gün! Salt nesnel

değil artık kent ve doğa: Büyük bir gizeme doğru kat kat

açılıyor yüreğim…

44


www.isaretatesi.com

MERMER SARAY

mermer saray

bembeyaz yanıyor

kum ve gökyüzü arasında.

mermer saray

bembeyaz yanıyor ––

güneşe karşı

inci, lületaşı, fildişi.

mermer saray

doğuya yaslanmış,

çölü ayakta tutan destek.

mermer saray

çoğalıyor kendinde,

zamanda yoğun bir kovuk.

45


www.isaretatesi.com

mermer saray olmasa

olmazdı tutku, buhran, savaş,

gelişim ve felaket.

mermer saray

titreşip sarsılıyor kavurucu sıcakta,

belki de bir serap:

dönüp dalgalanıyor,

bir var bir yok,

boşlukta kayıp,

–– tarihe kördüğüm.

mermer saray nerede?

çölü altüst ettiğinden beri

geri dönemiyor olduğu yere.

46


www.isaretatesi.com

HAM

-fotoğraf negatifi-

Okyanusun insansız bir köşesi burası.

Karanlık öğle sonrası havası, çalkantılı sular, birkaç kaya

kütlesi. Bir fok sürüsü oynaşıyor, ara ara su kuşları geçiyor.

Havada yoğun nem, zerreler, buğu. Soğuk boralar esiyor.

Sular dalgalı ve köpüklü; bir iniyor bir kabarıyor boz

bulanık yüzey, karışıyor.

Kaya kütleleri çıplak, dalgalarla aşınmış, kırıklı, oyuk,

süngerimsi, delik delik.

Fok sürüsü dağınık, hareketli, gürültücü. Su kuşları

oynak, çabuk, sinsi; bir orada bir buradalar, yağmurda takip

edebilmek zor.

Biz fotoğraf karesi düşkünleri, burada, olanın kendisini

yadırgıyoruz; bir kompozisyon, bir kurmaca arıyoruz;

bağımlıyız ona; o olmadığında ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Kendi halinde bir yer burası; olduğu gibi bir yer; neyse o

olan bir yer. Her köşesi, her parçası bağımsız, özerk:

birbirinden, ama asıl bizden! Âna vermeye çalışıyoruz

47


www.isaretatesi.com

kendimizi; her bölgede ayrı bir şey oluyor: Bunlar nasıl bir

araya gelecek? – Gelmek zorunda mı? Aynı mekânda aynı

zamanı paylaşıyor olmanın bir aradalığı onları bu bir aradalık

durumunun neyse o’su dışında nasıl bir araya getirebilir, sırf

biz istiyoruz diye? Alıştığımız anlamda bir bütünlüğü var mı

buranın, yoksa onu kendi bütünlüğümüze tâbi kılmayı

denemekten vazgeçip, onun mu bizi kendi bütünlüğüne tâbi

kılmasını beklemeliyiz? – Ama bizler hiç alışık değiliz buna.

Sudaki çalkantı, girdap ve kırılmaları, kayada tünemiş

kuşun rüzgârda titreyen ıslak tüylerini, fokların kapkara

nokta-gözlerle bakışmalarını, soğuk havayı ve açıktaki

dalgaları birbiriyle ilintilendiren ne olabilir? – Bize göre mi,

onlara göre mi?

Biraz daha, bir kere daha tarayalım manzarayı: kaya

kümesinin sudaki dağılımının esinlediği denge ve plan fikri;

büyükçe bir dalga zerreler ve köpükler sıçratarak kayaya

vurduğu anda ufukta çakan şimşek; oynaşan foklar ve uçuşan

kuşlardaki birlik… – Bunlar belki de böyle ilintilendirilmemeli!

Bu çerçeve belki hiç de orada değil: Dışarıdan bakan göz oraya

yabancı ilgiler atfediyor belki de.

Kısacası, varlığı göz’ü önceleyen, göz’e ihtiyaç duymayan

bu insansız bölgenin dışarıya görsel anlamda gerçekten bir

çerçeve sunduğu şüpheli. – Öyle bir çerçeveyi dışarıdan

almaya hazır olduğu da!

Çünkü buranın iç bütünlüğü ve somut gerçekliği, eğer

varsa, daimi bir akışın parçası olmasında yatıyor. Ve donuk bir

fotoğraf karesinden daha gerçek o haliyle. Anları yok;

48


www.isaretatesi.com

kesintisiz ilerleyen zamanın ta kendisi yansıyor burada;

okyanusun bu köşesi tüm varlığıyla sürekli bir değişim

içerisinde; zamanda kapalı bir hücre değil, önce ve sonrayı

içine alan sonsuz bir şimdi olarak akıp gidiyor hep. Daima

geçiş ve dönüşüm halinde, oluyor, yok oluyor, başka türlü

oluyor, yeninin yolunu açıyor, yenide yok olup gidiyor; ve bu

öylesine kendiliğinden ve topyekûn oluyor ki tespit edebilmek

(fotoğrafını çekebilmek!) imkânsız.

İşte bu yakalanamaz, zaptedilemez, kaydedilemez

değişimi bazı nadir anlarda kendi yaşamlarımızın akıcılığı ve

erişilmezliği içinde, varoluşun ana damarı olarak duyar, esas

gerçekliğe ulaşırız – ve pek özel, yabanıl bir duyarlılık uyanır

içimizde, etrafımızda: Sözgelimi, gecedir, elektrikli bir çarşaf

kaplamıştır göğü; dört bir yanı tarar irade; gizemli bir

yoğunluğa bürünmüştür varlıklar; havada belirgin bir kokuyu

andırır Zeitgeist; tınlayıp uğuldamaktadır karanlık; kavaklar

arasından uzakta görülen sıra sıra lambaların ötesi uyku

nekropolüdür, kara havzadır, ayin tarlalarıdır…

49


www.isaretatesi.com

GEZİ REHBERİ

ya hiç ilinti yok –

ya da ilintilerle dolup taşıyor dünya

Guernsey sahilinde

evin verandasından gece:

okyanus sularının alacakaranlığında

konuşanları ansızın susturan

mutlak sır.

Brugge üzerinde gökyüzü

mavi akşamlarda

bütün saat ve çan kulelerinin ötesinde

doğaüstü bir çınıltıyla

yankılanır.

Paris’te sessiz loş bir oda

gün ortasında bazen

tenselliğin ürpertici başkalaşımları için

50


www.isaretatesi.com

zamandan yalıtılmış

bir laboratuvardır.

İkindi vakti

çiçekli desen desen bir tavanarasında

yeşilimtırak aydınlıkta

uyuyakalan Cenovalı kız,

olayların kaotik zincirini kırıp

tek tek bütün nesnelerin

esenlik dolu istirahatini

sağlamıştır.

Su dolu bir kavanozda

fırtına kopar,

ışığın göz kamaştırıcı rüyası başlar,

Viyana ormanları

yaz efsaneleriyle dalgalanır.

Pistonlar çalışır, çarklar döner,

dökümhanede alevler harlar,

kazanlar homurdanır

ve raylar kara kara parlar:

Bratislava’da

hammaddeye çağdışı bir endüstriyel ruhla

51


www.isaretatesi.com

ölçüsüz kuvvetler uygulanır.

Sağanak yağmurları,

sert rüzgârları, haşin ayazları, su taşkınlarını,

mevsim geçişlerinin tüm aşırılıklarını

yiye yiye

dumura uğramıştır Krakow,

gülle gibi ağırlaşmıştır.

Kentsel tepenin ardındaki

Balaton Gölü’ne doğru

perde perde süzülür ağıt,

davullar vurulur,

yaslı kornolar uğuldar,

kül yağar yükseklerden,

ayin başlamıştır.

Ulu kavaklar arasından

bir kuzey rüzgârı koparabilmek için

dikmiştir gözünü boşluğa Belgradlı,

geniş bulutlar yüksekte

sirenlerle sarsılır.

Öğle güneşiyle

52


www.isaretatesi.com

Dalmaçya kıyıları

yanan bir fitil gibi

kıvılcımlar saçar:

kör edici pırıltılar,

yazıt gibi yükselir kayalıklar,

nefes kesicidir ufuk,

yelkenliler esrik pusa doğru yol alır.

Yağmur çiselerken

Selanik’e teknelerle, akşam lambalarıyla,

limanın hareketliliği ve insan trafiğiyle

müziğin boyutları

mühür gibi yansır.

Trakya köylerinde

dikiş nakış, börekler,

şarkılar ve kavaklar

zamanın zalimliğini perdeler,

kilim desenleri

ölümsüz bir düşe karışır.

Anadolu bozkırı

kavurucu hava akımlarından,

kıtlıktan ve buhrandan sonra

53


www.isaretatesi.com

beklenmedik bir anda gelen tuhaf

kırkikindi yağmuruyla

doyurucu bir nefes alır.

54


www.isaretatesi.com

DÖNGÜ

Toprağın ve çimenlerin kıyısından bir ışık huzmesiyle

açılarak pamuk tarlaları boyunca dalga dalga uzanan keskin

beyazlık – – neden birdenbire kesilip kayboldu?

Günün kendine özgü buruk bir sarımtıraklığı vardı, ilkin

yüksek düz bir duvarda belirip, kaldırımlara, yokuşlara, boş

sokaklara, refüjlere yayılmıştı: Çabucak dağıldı gitti.

Halıda bir çintemani vardı üzerinde bakışlarımın

gezindiği; Schubert impromptu’suna kulak kabartmıştım: Ne

oldu da kaptıramadım kendimi armoniye?

Aklım çelindi, zihnim başka yerlere kaydı.

Toparladım kendimi, geri dönüyorum, şimdi tüm

dikkatimi verip, çakmak çakmak gözlerle, karşıki çalılığın tam

ortasında mutlaka ama mutlaka gökorman resimleri, masalsı

vinyetler, faunlar, nymphalar göreceğim!

55


www.isaretatesi.com

ÖRÜMCEK

Bir örümcek var odada: kımıltıları muamma. – Sonra,

kımıltısız. Bekliyor. Rastlantının ve zorunluluğun sarmalları

arasından hareket ediyor tekrar; ya pek erken harekete geçiyor

ya da geç: zamanın içinde kafa karıştırıcı bir cep. Kendine

kilitlemiş sessizliği, sesi, çıtırtıları. Evreni kendine kilitlemiş:

tüm mekân bu odadan ibaret. Bu örümcekli oda var bir tek.

Duruyor şimdi. Mutlak bir durgunlukla duruyor. Onunla

beraber boşlukta asılı kalıyor her şey. Salıverilmeyi bekleyen

muazzam bir gizil güç birikiyor. O kımıldayana dek

geçersizdir yönler, geçiş, değişim. Neye göre, ne kadar sürecek

bu hareketsizlik, kestirilemez. Örümcekteki iradenin

zamanlamalarına erişilemez. – Açlığı aylarla, uykusu yüz

gündür onun.

Sonra ipliğini gerecek, ağını örecek. Işık vurmadan

görünmeyecek şebeke. Düşünün, bir de en kuvvetli zehri

taşıyor kendinde – ve bundan etkilenmiyor bile. Ölümcül zehri

asla kullanmayacak belki de.

Sentetik mekânda yaban doğa fitnesi bu!

56


www.isaretatesi.com

bu!

Çağın tam da en inandırıcı olduğu yerde başlayan kıran

Yüce davanın çürüyüşü, idealin yok oluşu bu.

Sessizliğin bağrında iç karartıcı, kapkara bir ışık bu.

Doğasını dayattı işte, zamanı esir aldı: Karşı koyamadık,

bizi koşullarının ağına düşürdü!

57


www.isaretatesi.com

AYARLAMA - I

Bir yığının içinde kaybolur insan bazen. Sıkışıp kalır.

Etrafını nelerin sardığını, nelerin ortasında bulunduğunu bir

türlü göremez. Yoğunluktan ne uzaktakiler ayırt edilebilir, ne

de yakındakiler. Hareketler kısıtlıdır. Ne sebep olmuştur buna,

nasıl gelinmiştir bu noktaya?

Mesele çokluktur, fazlalık, aşırılık. Yığılmayı yaratan,

önceki aşamaların çılgın döngüsüdür: Bolluk, beraberinde

yığılmayı da getirir; biliyoruz bunu artık.

Üstün bir ruh durumu yakalamıştık, evet. Bizi

sürükleyen ivmeyi korumak, döngüyü sürdürmek istiyorduk.

Güçlüydük; gücü sunan anahtarı, leitmotif’i soluksuzca

tekrarlıyorduk, çünkü o sayede, yakaladığımız damar daha

gerçek, yaslandığımız kaynaklar daha sağlam görünüyordu

bize. Ulaştığımız duyarlılığı kalıcı kılabileceğimize inanmıştık.

Sayısız defa olumlu sonuç aldık denemelerimizden; seçtiğimiz

anahtar sınandı, her seferinde esrimenin yolunu bulduk. Fakat

çelişki şuydu ki, bunu yaptıkça elimizdeki anahtarı ve geçici

olması gereken koşulları da sabit kılmaya, leitmotif’in bize

verdiklerinden mahrum kalmamak uğruna değişmez bir yapı

58


www.isaretatesi.com

kurmaya çalışıyorduk. Zamanın akışına direnen bir tür

sapmayı kökleştiriyorduk.

İşte yığılmaları, takılmaları ve tıkanıklıkları bize

kaçınılmaz bir şekilde getiren bu olmuştur. Hep aynı cins

şeyleri yığdık etrafımıza, yerimize mıhlandık. Sonuç: Nefes

alamayacak haldeyiz, burnumuzun ucunu bile göremiyoruz.

Ayın hep dolunay kalmasını istemek gibi bir şeydi

yaptığımız, oysa değişimin dolunayları gerek bize: doğal,

olağan bir döngü; sağlıklı, tam bir akış. Eğer bu ikisinin

ayrımını yapabilirsek, önümüzde yeni olanakların geçidi

açılacak.

Sıçrama yapıp yükselebilmek yetmiyor bize; asıl beceri,

bunu alabildiğine geniş bir çemberin büyüsü içinde, dengeli

bir biçimde yapabilmekte; devinimin yolunu açık tutarak,

oyuncu neşesini yitirmeden yapabilmekte. Değişimle sağlıklı

bir uzlaşı kurmamız gerek. Yolun başındaki bir acemi

sayılmayız; epeydir yürüyoruz, mesafeler katediyoruz; belki

de yolun ustası olmak için daha geniş bir çembere çıkmalıyız.

Tam da bu yüzden, fazlalıkla, çoklukla başetmeye

çalışıyoruz. Tam da bu yüzden, yığınlar arasından yolumuzu

bulmak zorundayız. Eksiklerimiz ve kusurlarımız gene de

bolluktan, meziyetlerimizden kaynaklanıyor. Yükseklerde

gezebiliyoruz ki ayağımız kayıyor, düşüyoruz.

Kanatlanabiliyoruz ki amansız rüzgârlara kapılıp boşlukta

savruluyoruz. Güçlüyüz, en parlak deneyimlere hazırız, ama

kötü mirasımızla da çarpışacağız. Müziği duyuyoruz, düşlere

dalıyoruz, müzikler yaratıyoruz; bu bizim kanımızda var; ama

59


www.isaretatesi.com

yüce yasaları farkında bile olmadan çiğniyoruz. Sonra

anlıyoruz hatamızı, işler arapsaçına dönüyor. Yığınlar arasında

sıkışıp kalıyoruz.

O halde, şimdi, durumu olağan bir işleyişe doğru

döndürmek adına dayanak noktaları, başlangıçlar, ipuçları

bulalım; biz geçiş insanlarının alâmetifârikası olan asıl

ustalığımızı konuşturalım: Yaşantımız ve benliğimiz üzerinde

ayarlamalar yapalım.

60


www.isaretatesi.com

AYARLAMA - II

Kendi sesini duymak bile acı mı veriyor sana artık, –

sesinin içinde olmak? İçeri hapsoldun da dışarıdan göremiyor

musun kendini? Durumunu yadırgıyorsun da göz gözü

görmüyor mu?

Yeni bir düzen gerek sana. Bir başlangıç.

Önce sus. Debelendin yeterince. Kımıldama. Yorgunsun.

Dinlen; kendini kayır, kolla. Sıkıntılar, gerilimler, yoksunluklar

arasından sinyaller veriyor tin sana: Alıcılarını aç, duy.

Yitirebileceğin bir yeti değil bu; duy: iç sesleri değil, – içi duy.

Tüm yönleri istemiştin; aynı anda hem kuzeyi hem

güneyi, hem doğuyu hem batıyı. Dört bir yan sana aynı

görünürken, her tarafı eşit derecede çok. – Ama bak köpeğe:

Gidiyor! Bir yol tutturmuş… Tek bir yöne doğru. Tüm yönleri

düşünmedi; gidiyor sadece.

Sınırlarını şaşırmış, dışarı taşmışsın. Kendine sınır

koyman gerek önce. – Bak şamdana: Ne eksik ne fazla! Titrek

bir fantazmagori değil; ne olduğu belli: ayaklık, kollar,

mumlar. Bir sınırı olduğu için şamdandır şamdan.

61


www.isaretatesi.com

Ol sadece. Ol. – Bak yaprağa: Daldan koptu, havada

süzülerek indi, yere çarptı, durdu. Önceden sonraya kesintisiz

bir akış içinde, zamanın açık uçlu bir diliminde. Tanık da

aramadı kendine, amaç da, görev de. – Oluşlarla birlikte, ol.

Solucan kıvrılıp sürünüyor toprağın üzerinde. Karıncalar

çıkmış yuvalarından. Seke seke gidiyor saksağan. Tüylü

tohumlar uçuşuyor havada. Uzak beyaz bulutlar yığın yığın.

Ulu çınar, genişçe yaymış dallarını; gür yapraklarıyla nasıl da

heybetli, nasıl da kendisi… – Tüm o tıkanıklık, sıkışıklık

durumundan, mahşerî duygulardan, kaba, kaskatı bir yığına

dönüşmüş Eski’den bir simyacı becerisiyle elde edeceksin

Yeni’nin altın malzemesini; taptaze bir soluk yön verecek

eylemine; duyabiliyorsun değişimin büyülü kıpırtısını…

Bedenin masumiyetine inan; içgüdünün aklına teslim et

kendini. Şimdi, şu an! Zamanıdır bunun. Su gibi ol yatağını

bulurken. – Saçma, kusurlu, hesapsız, kendiliğinden, özgün

olan belirlemişti seni, ey insan! Nesnel bir sırayla karşına

gelenlerden zevk aldın. Kendini en tam hissettiğin zamanlar

bile, bilmiyordun neyin öneminin nereden geldiğini.

Karmaşıklık bir nimetti senin için. – Hem sonra, pasaklı,

hayalci, gülünç bir çocuktun, unutma! Bu dünyada yaşıyor

olmaktan edindiğin uzun soluklu bir izlenimle; açık

pencereden odaya doğru dalgalanan tül perdeden, ayağı

takılıp tökezlediğini gördüğün bir adamın reflekslerinden,

rüzgârda eğilen ağaçlardan, uyanmak ve hapşırmaktan

edindiğin öznel bir nomoloji ile büyüdün. – Yürüyorsun şimdi;

yanından geçtiğin evlerde barınma koşullarının, üretim-

62


www.isaretatesi.com

tüketim ilişkilerinin, ilgi, beğeni ve tercihlerin ardında işleyen

iyi doğaya tanık oluyorsun.

Gücü eyleme paralel, ikisini bir kılacak yetenek doğuştan

var sende!

63


www.isaretatesi.com

VASAT

Karşıdan karşıya geçecekti, bir anda arabalar sökün

edince geçemedi, yolun kenarında takılıp kaldı.

Bekliyor, ama en fazla bir dakika sürecek olan bu

bekleyiş, onun için kısa sürede tüm ilerleyememelerinin,

duraklamalarının, tıkanıklıklarının özetine dönüşüyor.

Hafakanlar basıyor adamı, sıkıntıdan yerinde duramıyor.

İçinde kaynayan şeyle başedebilmek için şekilden şekle

giriyor: Ceplerini yokluyor, alnının terini siliyor, eğilip

bükülüyor, bir sağa bir sola bakıp saniyeleri sayarken başı

dönüyor, gözünün seğirmesine engel olamazken, ihtiyar

Beckett gibi buruş buruş bir suratla seme sersem, karşı binanın

ön cephesinin adi işçiliğine göz gezdiriyor ve paspal

kıyafetleriyle, yağlı saçlarıyla, sararmış dişleriyle, birtakım

hesaplar yüzünden allak bullak olmuş düşünceleriyle ve kısa

süreli bir duraklamada bile tükeniveren sabrıyla, kitleler içinde

tek oluşun yurttaşsı sefilliğinin kendi durumunu açıklamaya

yettiğini anlıyor.

64


www.isaretatesi.com

O an kafasının içinde marazi ama hayra alâmet bir ışık

yanıyor: “Yokuşların üzerinde kendi göklerimle karşılaşmaya

gitmeyeli çok olmuş.”

65


www.isaretatesi.com

ÇEKİÇ

Gecenin karanlığında kanımda anbean toplanan zehirle

pat diye uyandığım an, uykusuzluğun kangreninin bedenimde

hızla yayılmaya başlamasına karşılık, – yüzlerce Olimpos’a

bedel bulutları hayal edip derin bir soluk alarak, karanlığın iki

ucundan pırıltılı çarşafları gecenin merkezinde buluşturmaya

çalıştığımda, – son salisede tam ortaya beklenmedik bir

narayla beraber dev bir çekicin sert darbesi iniverseydi ve

böylece nihai kopuşu ilan etseydi, – o zaman salt kötücül

varoluşlar (kaba emek, içeriksiz eylem, kara tempo, ihlâl, azap,

zehir, kangren) karşı konulamaz bir biçimde egemen olurdu

dünyama.

66


www.isaretatesi.com

IŞIK SIÇRAMASI

67


www.isaretatesi.com

ÂTIL KENTİ AŞMAK

âtıl kenti aşmak için ––

koltukta bir süre kalmak,

duyu hayvanını ayıltmak gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

kitabın sayfalarını tararken

gözün çarpıcı sözcükler yakalaması gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

duvardaki The Sower’ın

içine ürpererek bakmak gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

pencereye en doğru anda gitmek gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

büyük bir manzara çerçevesi bulmak gerek.

68


www.isaretatesi.com

âtıl kenti aşmak için ––

mesafeleri perde perde uyandırmak gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

dağ sırasına, zirvelere erişmek gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

ufuktaki alacaları seçebilmek gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

balık gözü merceğin içine

dipsiz bir kireç yeşili,

keskin bir çelik mavisi gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

zikzaklar, taklalar, boşluğun benekleri,

başdöndürücü haritalar gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

şifreli siluetler, esrik fırtınalar,

çılgınca devinim ve aşkın bir kuvvet gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

69


www.isaretatesi.com

muazzam uğultu, dev bir güneş,

zamanın kartalı,

bulutlar, stratosfer, girdaplar gerek.

âtıl kenti aşmak için ––

engin ışık evreninde

kentin nokta kadar kalması gerek.

70


www.isaretatesi.com

AZİZ VE KÖY

-Chagall şiiri-

Tezgâhtaki

kapkara yağ tortularından

gözlerini kaçırıp

birden ters tarafa çakmak çakmak

baktığı saniye,

camekânda atlas kumaşlar

yaldızlı toplar ve gümüş tabaklar arasında

çingene portresini yakalamıştır:

cart renklerin ılık dünyası.

Bakış kavrulur gözlerinde,

çılgın bir başlangıçtır,

atölyeden ayrılır.

Pastırma yazını

fırsat bilen köylüler

71


www.isaretatesi.com

kızıl horozun sırtında

yaylaya çıkmıştır

kuşluk vakti,

yeşil yamaç dev güneşin aynasıdır.

Görüp geçer

uzak renk mozaiğini,

gülümser.

Çeşme yolu kenarındaki

gür defne ağacı

boşlukta kendisinin kaskatı

bir örneği olmaktansa

dışarı taşıp

insanın zerrelerine işleyen

sarhoş edici tuhaf

kokular yayar.

Tozlu girdaplarla

karışır toprak yol,

gün ortasında

her keskin dönemeçte

yanan çalılar

çın çın kahkahalar…

72


www.isaretatesi.com

Ve aynı kerpiç duvarlar

eğik cumbalar

aynı köşebaşları

saçak altları

çukurlar tümsekler:

eve giden o parlak yol hep

yoğun kat kat iç içe.

Yüzünü başka yöne döner,

kopuk kopuk beliren

çatılarla bulutlarla dağlarla

ve yarım yarım

ağaçlarla atlarla kuşlarla

zamanı daha derin kubbeler

içinden görür,

başı fırıl fırıl döner.

Öğle güneşinde rüzgârdan

boşlukları örtecek şişkin yelkenler

yahut rengârenk tasvirler

kopup gelsin diye bekler:

dere boyunda bir ağaç sözgelimi,

ağacın altında bir genç kız,

73


www.isaretatesi.com

kızın kucağında bir kuzu,

kuzunun ağzında kızıl bir elma.

Sabahleyin muhtarın masasında

gördüğü saman kâğıdı arazi belgesinin

çöllerine dalar birdenbire,

ışıklı yolları arşınlar,

bulanır görüntüler hızla,

kara boğayla kanatlanıp

saçağın gölgesine sokulur:

yüzyılların yabanıl gecesinde

safir mavisi yatakta

sonsuz defa uyuyakalır.

74


www.isaretatesi.com

ORGİ ORİGO

Messiaen’e

Kösnü hayvanını yere sermek için en dip köşelerine

kadar indiğim yeraltı zindanının alacalı karanlığından kendimi

geri çıkartırken, duvarları kayba uğramış dehlizler boyunca

tedirgin, kayıpları telafi etmek için ucunda un helvası,

televizyon, çamurlu uyku ya da gece koşusu olabilecek her

türlü duyusallığın yönlendirmesine hazır, kıvılcımı ve

eflatunu, akşamsefası kokusunu ve Berceuse’ü aklımda

tutuyorum bir yandan, diğer yandan, üzerinde bir su

yatağındaymışım gibi sallanarak adımlarımı hep farklı atmak

zorunda kaldığım tektonik zeminin içinden doğal, düzgün,

olağan (ve sarsıntısız) bir gece düzleminin belireceği ayırt edici

ana kadar, aşırı önemli ve hassas saniyeleri tek tek sayıyorum.

Evrenin oluşumunu ve uzay-zaman içinde varlık

kazanışını bir simülasyon videosu hızıyla yeniden seyre

durmak gibi, ne garip ve güzel! Kendi gerçekleşimini iradenin

içgüdüsel bir miladıyla, kendi Big Bang’iyle başlatan çılgın

özne! – Yeri geliyor, Big Bang’in devamını ararken loş

kuytularla, kadim bir ilgiyi pekiştirerek, sancı dolu,

75


www.isaretatesi.com

vantrilokça konuşuyorum; yeri geliyor, bakır bir çanaktaki

tuhaf yansımaya takılıyor, parıltıyı kaçınılmaz tekrarlarla

denerken çıldırma provaları yapıyorum. Yine de, hep, en geniş

döngülerin, ücra arktik bir bölgenin masalsılığına kurulu

olduğu biliyorum.

Bir tarafta renklerin yapımı, diğer tarafta renklerin

bozumu, bu iki yönlü doğru üzerinde herhangi bir

noktadayım. Bir o tarafa bakıyorum, bir diğer tarafa. Biraz

yerimden oynayacak olsam, bulunduğum aralıkta zamanın iki

yönde gepgeniş uzandığını ve tek bir noktanın bile kendi

içinde sonsuz bir değerle varolduğunu anlarım. (Sonsuz

noktalardan oluşan sonsuz bir doğru üzerindeyim!) –

Kronokromik notalara kulak veriyor, sıvı çalkantıları,

dalgalanmalar hissederek, ait olduğum çevrede ağır ağır

geziniyorum. Karşıtlıklarla bitkin düşmüş bedenimin (ey

renkler – ve ey kösnü hayvanı!) üzerinde dinlenebileceği organik

desenli halıyı ve odanın ılık köşesini bulması pek yakındır.

Müzikolojik komşuluk! Çağırıyorum elektronik sesler ininden

si bemolü!

76


www.isaretatesi.com

SANCI

Seviyorum gümüş gibi parlamayı, ama belki de yalnızca

özel durumlarda parlamalıyım. Etrafımı saran aydınlığın

elektrik kırmızısı, gece mavisi, zümrüt yeşili renklere

bürünmesi ağır geliyor bana; kendime sade bir mum ışığı

aydınlığı yaratamaz mıyım? – İşte karmaşık bir üstyapı,

yüksek bir jest: Ama onu spontan kılamadığım sürece,

yapaylığından ıstırap duymayacak mıyım? Yamaçtaki şişkin

kayalığı anlık görünümünden koparıp geometrik bir taklide

zorlamamalıyım. Sayısız imgenin çekim gücüne kapılmaya

alışığım; belki de sonunda karşı konulmaz parçalanışa

sürükleneceğim. En keskin zıtlıkları özümsemeye hazırım,

gene de kendimi zıtlıkla beslememeliyim. Beğenilerimi hazza

göre programlayıp deneyimi epizotlara ayırdıkça sancı dolu

kesitlere hapsolacağım. Anlık yoğun aydınlanışlar çoğaldıkça

enerjim emilip duracak. Sıradan ayrımlar bile yakıcı; basit bir

düşüş bile dipsiz bir uçurum; gözümü dikip bakacak olsam,

düz yüzeylerde girdaplar… Karanlık bilgilerle yaşamak,

akıldışı görüntüleri çokça düşünmek zorundayım.

Esenlik dolu zamanlar geliyor sonra. Görkemli bir konser

salonundayım; daha müzik başlamadan içerideki uğultudan

77


www.isaretatesi.com

devasa bir “I HEAR THOSE VOICES THAT WILL NOT BE

DROWNED” koparmaya başlıyorum. İştahım kabarıyor. Genç

bir ürperişle sızıyorum çağın kılcallarına; otelin koridorunda

metal bordüre, barda neon lambalara, gezi teknesinde

yakamoza bakakalıyorum. Tenlerin sıcaklığı yakınımda. Erik

yerken yatışıyor öfkem. Akşamın havası berrak. Depolarda

gizem; kütüphanelerde, arşivlerde ve ofislerde çalışmanın

nirvanası; müzelerde aşkın dünya; mabetlerde gerçek evren. –

Ama aniden adım haykırılıyor boşluktan, buz gibi bir

sessizliğe gömülüyorum: Dünyanın öteki yüzünde, yeniden,

girift bir hiçliğin azabı…

78


www.isaretatesi.com

FANTAISIE-IMPROMPTU

Gülün doruğunda beyaz bir hâle. Göğün boşluklarını

yakan iğne yaprak konturları. Güneşten geçen benek.

Kaktüslere adanmış uzun öğlelerde, uçuşan tozlar arasında.

Çimenlerde bayıcı amber kokularını dağıtarak tepinirken

dengbejler. Kırkikindi saltolarıyla. Issız yunağı sazlı gölün.

Kaçırılan duyusal temasın gölgesi aniden geçer orman

başlangıcındaki dereden. Güney aynasına yansıyan menekşe

tarhı; yüksekte asılı duran dev yumurta. Nasıl ki ıslak

çimenlere yığılıp kalmış aylak çekirgeye kiraz ağacı devasa ve

bitimsiz görünürse, orada, gülün doruğunda da öyle bağımsız,

koskoca bir dünya var: Görmek, gitmek demektir. Günün ve

yörenin özel döngüleri yadırganası bileşimlerle birbirine

katıyor odunsu kokuları, gölgeleri, tohum çeneklerini,

cırıltıları, reçineyi, iskete seslerini. Yamaçlardan eşek arıları,

şeytan tüyleri, fırıldaklar, hatta gemi pervanesi hayaletleri

havalanıyor sıra sıra. Harap bir hisarla çevrili kümbetli tepenin

üzerindeki yolculuk bulutlarının yüreklendirmesinden bir

garip korkuyoruz.

Her şey capcanlı; ilerlediğimize inandığımız bir yön ve o

yönde günün sonunda bir gece var; – ama biliyoruz ki o

79


www.isaretatesi.com

gecenin ucundaki bembeyaz odaya varamayız, araya

görüntüyü kapatan çarklar girer.

80


www.isaretatesi.com

RESONANCE

-anatolian requiem-

to Aline, Vram and Deniz

Once, early in the morning, with an abrupt mountain

image in my mind and a persistent tone in my ears, I, feeling

fortunate in the company of a Cypher-reader, a Sight-recorder

and a Healer, had been bent on walking up to the exact

midpoint of a long arch bridge over a red river to trace on an

opposite slope the paths of caravans of a century ago — that I

was suddenly arrested by a moment’s full contemplation of

running water, rushing wind, surrounding hills and bird

sounds (thereby finally transcending the fixed patterns of my

dull imagination) — and in the next instant, as if trying to

complete a cosmic circle, my eyes instinctively turned up to the

clouds high above and slowly descended back, refocusing on a

most personal dreaming spot, by my feet, on a piece of broken

wood: the communion of all souls ever alive resonated deep in

that swift secret infinitude.

81


www.isaretatesi.com

OBLIQUELY

Deterjanla yıkanmış kafamın içi! (Ne zaman oldu bu?)

Geniş, ferah bir kafatası boşluğu: pırıl pırıl, – çınnnnn… Üç

kocaman oyuncak bilye büyüyerek beliriyor birden; işlevsizler,

cisimler sadece. Avucuma alıyorum onları, yitip gidiyorlar

hemen: Ama bir etki de bırakıyorlar böylece. (Neydi o etki?)

Psişik bir auraya bürünmüşüm, batiskaftan yeni çıkmış

gibi bir sarhoşluk: ortamın keyfinden kopmak istemeyen bir

retro hava. – Gece görüşü kazanmışım, bir tür termal duyarlılık.

Duymak istiyorum, içten duymak, çok duymak! –

Duyuyorum: Hep duyabilen koyuyorum adımı.

Sonra, duyarken fazla oyalanıyorum iskelenin öbür

tarafındaki kayalıkta. Farkına varmadan aşırı beklemişim,

zamana uymalıydım. Ok gibi ileriyi gösteren doğrudan bir

iradeyle, kasılıp kalmış bir sırtla, kazık gibi bir omurgayla (ki

sözüm ona Hebrew Overture’dür), bindirilmiş kaslarla (ki kas

gevşeticilerle dengelenmiştir) anlık koşullara aykırı bir halde

öylece kalakalıyorum. Zorlu bir klarnet sesinin örttüğü nice

karakalem rüzgâr esiyor.

82


www.isaretatesi.com

Durup dururken öfkeye boğulma korkusu, amaçları

birdenbire tüketiverme korkusu ve bir türlü uyuyamama

korkusunun şekillendirdiği (süreleri, zamanlamaları,

senkronları aksayan, kendi isteklerini ve yönelimlerini

saptayamayan) alt benlik, iksir şişelerinde beklemeye bırakılır.

(Çünkü iksir şişesini yaratan da aynı büyülü benlikti!) –

Beklenir. Denene denene öğrenilir Ben’in simyası; öğrenilirken

uygulanmıştır. (Hangisi özne, hangisi nesne?) – Her an demir,

her an altın, her an felsefe taşı. Her an iksir!

Gecenin köründe deneysel duyumlar, sezgisel

davranışlar, ısrarlı tekrarlar ve zorlamalarla kurulmaya

çalışılan devre, bir yönden diğer yöne bir anlığına

tamamlanınca, cangıl karanlığından gramofon borusu gibi bir

zambak fırlayıp büyüyor, boşluğu kaplıyor. Yarış atı gibi

koşturuyorum hemen! Nereye götürdüğünü bilmeden

daldığım heyecan verici yollarda ara sıra rastladığım yoğun

uğraklardan yaşayarak geçmeye azmediyorum. – İşte karşımda

billur bir zakkum! İşte, karanlıkta parlayan, üzeri girintili

çıkıntılı, sonsuz derecede detaylı, dayanılmaz ölçüde etkileyici

kaya… İşte loş duvar dibi, köpeğin titreyen bedeni… – Ama

ardını bilmeden öylece bıraktığım köşebaşlarının ardını bilme

isteğiyle dolduğumda, o ne fena an! Metropole karşı kocaman

bir karaltıyla dikelmiş satyr…

Ama metropole vardığımda, durum sakin. Metropol

sakin. – Yine de çaprazdan geldim buraya. Taşlar sessizce

83


www.isaretatesi.com

dinlenirken raylar döşeli tünelde, metronun dosdoğru girdiği

hatta ben yalnızca eğik açıyla girebildim. *

*

At this point, it is worth noting that the author obliquely alludes to the

Nietzschean concepts of ‘Wille zur Macht’ and ‘Ewige Wiederkunft’.

84


www.isaretatesi.com

BAŞ KADIN - II

Baş kadın,

parlak yaz güneşinde

karaağacın yanında durdu,

uzun elbisesi

çimenler üzerinde

kıpkızıl kavruluyordu.

Baş kadın,

kemerli süs havuzunun etrafında

sakin adımlarla gezindi,

kadın heykelinin önünde

kadın heykeli gibi dikildi.

Baş kadın,

günün sonuna dek

ısrarla bekledi,

geç vakit

85


www.isaretatesi.com

iskelede ay ışığı altında nihayet

öz varlığına kavuşuverdi.

Baş kadın,

sabah uyanır uyanmaz

yatağından doğrulup

tan yerine bir bakış attı:

neden olduğunu bilmeden

dalgalandırdı benliğini,

dingin duyguları kırılmaya uğrattı.

86


www.isaretatesi.com

EFSANE

“Ordusu bozguna uğramış ve sarayı dağıtılmış olan Sultan

Yamil, yanında muhafızı veya hizmetkârı, hatta silahı ve atı

olmaksızın, yayan halde, bozkırın bu noktasına kadar gelmiş ve

söylendiğine göre, Dilkayası’nın ucunda o geldiği an beliren bir

gonga vurarak ortadan kaybolmuş. Köylüler gongu gördüklerine,

sesini duyduklarına ve Sultan Yamil’in o an kaybolduğuna eminler.

Takip eden atlılar hiçbir iz bulamamışlar. Akşamın

alacakaranlığıymış. Bir daha Sultan Yamil’den haber alınamamış; bu

işin kerametini çözebilen de olmamış.”

Yöre hâlâ Sultan Yamil’in adıyla anılıyor. Duyduğuma

göre meseleye hâlâ kafa yoranlar varmış burada. Kim bilir o

zaman Sultan’ın peşine düşenler sırrı çözemediklerinde nasıl

çileden çıkmışlardı. Ama işte, bir çözüm yok, durum bu kadar

basit.

Bana göre, o akşam olanların aslı her ne idiyse, Sultan

tam olarak ne yapmışsa ve neler meydana gelmişse, olan

şudur ki, artık bu yörede hiçbir kurgudan eser bulunamaz.

Sultan Yamil, özünde tarihdışı bir eyleyen olarak sonunda yine

87


www.isaretatesi.com

değiştirilemez bir biçimde tarihdışı kalmıştır. Çetrefil bir

gerçek. Uzlaşılması zor bir durum.

Sultan Yamil’in mirası kalıcı olmuş buralar için.

Çözülemez bir düğüm. Etrafta, kurmaya başlamak için en ufak

bir iz, bir ipucu yok. Ne yana bakarsanız bakın, boşuna. Her

şey birbirinden kopuk. Ne bir anlam bağı sezilebiliyor yörede,

ne de hiçliğin ötesinde herhangi bir genius loci.

Kat kat parçalı bulutlar arasından akşam güneşinin cılız

huzmeleri yayılıyor.

Havada tanımlanması güç bir darlık var.

Ateş yakmışlar hurdalık alanında.

Kaya öbeği resimsel anlamda yarım.

Yıkık beton duvarın üzerinden bir atmaca geçti gitti.

Dere çamurlu akıyor.

Rüzgâr soğuk. Uzak köy yolunda bir kamyonet ilerliyor

ine çıka.

Ufuk boyunca kuzeybatıya, bulutlar arasındaki genişçe

açıklığa doğru kayan gözlerim belirsiz bir noktada takılıyor;

görüntünün dokusu yırtılıyor âdeta; geriye zift gibi bir yokluk

kaldığını duyuyorum. – Aynı aralıktan tekrar geçecek olsam,

geri dönüşü olmayan mutlak sonrasızlığa varır, krizi daha da

derinleştiririm, biliyorum, geri duruyorum.

88


www.isaretatesi.com

İrade kabuğuna çekilmiş. Eylem gücü neredeyse sıfır. –

Âtıl kalmayı kabullenemez insan; hep bir etkide bulunmak

ister; içi içini yer yoksa. Ama etkisizce beklemekten başka

yapabileceğim bir şey yok şu an.

Korkuyor, herkes korkuyor: Her şeyin her şey oluşundan.

89


www.isaretatesi.com

BURUN

sahilde

İskelenin ayağının dibinde dakikalardır sabit duran balık

sürüsü gözlerimi pasif, nesnel bir bakışa koşullarken; absürt

derecede tekdüze dalgalandığını gördüğüm yosunlar mekanik

bir zamana hapsolmuşken; hava akımı suyun yüzeyinde iç

bayıcı bir dalgalanma yaratırken; dipteki ağırkanlı yengeç

sanki cansızmış gibi belli belirsiz kıpırdarken; ve bilincim

bulanmış, benliğim kabuğundan çıkamamış, hareketlerim basit

bir motor etkinliğe indirgenmişken – birdenbire nasıl olup da

başlayabilirim devedikenli burundan adayı baştan başa

görmeye?

90


www.isaretatesi.com

ORADA

Gün öğleye dönüyor.

Sabahtan bu yana karanın ve denizin yerel dokusunda

değişmez bir tekdüzelikle beraber, eylemeyi ve etkilere

açılmayı benim için olanaksız kılan bir durağanlık, kapalılık

buluyorum. Kendimi burada atalete hapsolmuş, ayrımını

ortaya koyamayan, pasif ve nötr, varla yok arası bir parça gibi

duyuyorum. Her an bir canlılık belirtisi, bir dayanak noktası,

bir başlangıç arıyorum, ama boşuna.

Varolabilmenin yanılsamadan, düş görmekten geçtiğini

biliyorum. Ve yine bunun, kişinin içinde bulunduğu ortamda

olumlu anlamda bir içedönükleşme yakalayıp sonra dışarıya

dönerek, mekânın kapsamlı etkileriyle yoğun bir ilişki içine

girmesini gerektirdiğini biliyorum. Fakat elde olanaklar

yokken böyle bir ilişkiyi ısrarla aramak, olsa olsa mekândan

kopukluğumu, ilintisizliğimi vurgulamaya yarıyor.

Tam da böyle bir başıboşluk ve ne yapacağımı

bilememezlik ânında, çantamın ceplerini karıştırırken elime

geliyor küçük dürbün, hemen çekip çıkarıyorum.

91


www.isaretatesi.com

Merceğin mucizesi; cüzün, tekilin keşfi: açıktaki kayıkta

balıkçının kımıltıları; otelin olduğu yamacın önündeki dalgalar

arasında kadın yüzücü grubunun boneli kafaları; rüzgârın en

uzaklara kadar kaçırdığı deniz topu; adanın uzak beyaz

uçurumunun önünde iki kanocu, yüksekte daireler çizen

martılar.

Oyuncağım ne tekdüze dokudan çekip alıyor beni, ne de

kapalı olan kilidi açmamı sağlıyor; ama bu aralık tek

umursadığım, öylesine elimdeki olanağın tadını çıkarmak.

Başka bir seyir zevki bu; her tekil öğenin kendi kapalı

dünyasının gizemi: Nasıl davranır o, nereye yönelmiştir, şu

dakika nasıl bir ilişki içindedir çevresiyle, ne gibi sınırların

yalıtılmışlığı içindedir, nasıl bir özü gizler kendinde?

92


www.isaretatesi.com

HAN

Hanın üst katında, revakta oturduğum yerden aşağı

bakıyorum. Çay bahçesinin tentesi avluyu neredeyse boydan

boya kaplamış. Öğle sıcağında ara sıra insanlar geçiyor

tentenin dışında kalan alanlardan, dükkânların önünden.

Geniş bir yapı değil burası; iki katlı; sayabildiğim

kadarıyla her iki katta on ikişer küçük dükkân var. Elişi ve

hediyelik eşyalar satılan yerler bunlar, bakımlı ve temiz

görünüyorlar, hepsinin girişinde birer mermer eşik ve pencere

pervazlarında uzunlamasına saksılarda sardunya var.

Düzenlilik daha ilk bakışta göze çarpıyor. Alt katta,

duvarlarda şirin bir kiremit örgüsü var. Üst katta benim de

oturduğum revak yuvarlak kemerlerden oluşuyor; sütunlar

sade, sütun başları gösterişsiz. Çatıdaysa ince uzun, sivri tepeli

baca ikilileri sıralanıyor.

Gelip oturalı az zaman oldu. Henüz kahvemden iki üç

yudum aldım. Ama ortama hızla alıştığımı hissediyorum.

Avlunun kenarlarından birkaç kişi daha geçti, dükkânlardan

bir iki turist çıktı, bir kedi kaçtı, zıplayıp alt katı çepeçevre

dolanan saçağa tırmandı. Revağın kemerlerinin içinde tek tük

93


www.isaretatesi.com

insan karaltıları. Yukarıda bulutsuz mavi bir gökyüzü. Hanın

planındaki mimarî bir inceliği farkediyorum birden: Bir tam iki

yarım kubbeli, iki minareli, gül kurusu renkli komşu cami tam

da avlunun boylamasına uzandığı doğrultuya denk

düşüyormuş; buradan o tarafta görmemiz istenmiş gibi.

Oturduğum yerde halimden memnun, rahatım.

Kahvemden birkaç yudum daha aldım. Karşımda kadın da

suskun, o da etrafını inceliyor. Ezan başladı. Saçaktaki kedi

kıvrılarak köşedeki sarmaşıkların yastığına yattı. Hafif bir yaz

rüzgârı esiyor. Konuşmalar, tıngırtılar, zil çınıltıları, ara sıra

esnaf çığırtkanlığı, turistlerin yabancı dilde mırıltıları. –

Farkettiğim mimarî ayrıntıların üzerinden bir kere daha

geçiyorum ve koruduğum tazelik hissi sayesinde, derin bir iç

kaynaktan beslendiğime inanıyor, mimarîdeki düzen, ölçü,

orantı, tekrarlılık ve planlılığın güçlü bir mekân yoğunluğu

için katı ama capcanlı bir dayanarak sunduğunu anlıyorum.

Bir intermezzo geziniyor bu handa. Bana düşen onu bulup

çıkarmaktır – onu duymak, ona katılmak, onu söylemek:

Öylece ortada duran bir flüt, sanki içinden rüzgârlar geçer de

bir süre sonra sesler çıkarmaya, çalmaya başlarmış gibi kendi

kendine…

94


www.isaretatesi.com

ARJANTİN

Maskesi is karası cellat! İspanyol merdivenlerini çıkarken

basamak basamak uzlaştığımız. Parlak. Gün güzel: Gün bâtın!

Tango öğrenin – şimdi. Baş döner yol kenarı söğütleri altında;

yüzükoyun kapanılır yazın hamur gibi toprağına; yutkunulur,

geniz yanar; La Plata, yaklaşıldıkça, bozulmaya durur. Mayhoş

kır. Domates, madenler, totem. Patagonya’da penguenler, yüz

binlerce, yakın yakına, – erişilmez. Okyanus akıntıları, ağır

hava girdapları, sert iniş, akabelerde motorsikletler; deri

yelekler içine geri dönülürken, soluk yerine rom kokuları;

lamalar, daracık kanyonlarda ama hâlâ gümüş. Köy kilisesinin

haçı, çiftlik ahırının loşluğunda katır ve saban transı.

Başkentte bir kabul salonu, avizelerde ketum kristal:

hayret edemezsiniz.

95


www.isaretatesi.com

SARMAL

karanlıkta dörtlü sütunları

bambaşka görmek için

gitmiştim tren garına:

gidince gördüm

–– ve düdük çaldı sonra:

karamel gibi

bir akşamdaymışım,

çıkıverdim aniden.

lambalar bir bir yanıyor şimdi,

dumanlar tütüyor

başımın üzerinde:

ip gibi uzayan,

sarılıp karışan

yumak gibi dolanan dumanlar ––

başdöndüren halkalar.

96


www.isaretatesi.com

iri bir karabaş

prototip gibi duruyor

balıkçı mahallesinin

kobalt maviye bürünmüş

serin arka sokağında pasparlak:

–– fovist bir tablo mu bu?

kristal bir küreye

hapsetmek geliyor sokağı içimden.

ama karanlık köşebaşında

tabelaların gösterdiği oklarla

bir anda kaskatı kesiliyor tüm yönler:

başımın üstünde

kıvrım kıvrım duman

acı bir sarmal artık ––

geceyi örten

azman bir kördüğüm.

97


www.isaretatesi.com

SİNEKLERLE YAŞAMAK

(dım-dım… dım-dım… dım-dım… dım-dım…)

[Erenler karıştı!! – Ooo, yönteeem… Kıh, zakkumdan

özüt emer gibi de değil ama. Yoooo, kendinden

anlaşılmaaaaz. (hı ha ha – ha ha hı.) Haradaki tayı hâle gibi saran

buğunun yalancı ekvatorlardan bir farkı var. (Tabii.) – Sızın hemeen…

ayılıınn! Şerbetçi otları ve ısırganlar arasında top top olmuş

süprüntülerden yepyeni bir bitkinin türemesini beklemekten

kaçının.]

A m b e r k o k u s u .

[Tıpkı bu çılgın dil! – Sağ kalmış bir çift bufalo

var kuzey dağlarında, neee, haydi ava bütün Imeerikaaa!

……yılan, totem, yayvan kayanın üzerinde manda bulutu…… (Nedir?)

Kehribardaki çınlamayı duydunuz: çınnnn – tek tip yaz göğünü

belirleyin, önüne viyadükler, otoyol lambaları çakın! (gelip geçen

arabaların rüzgârlı sesi) – Yine de, yola çıkarken,

karamsılar başlangıç aşkıyla ak saçlı.]

A s f a l t k o k u s u .

98


www.isaretatesi.com

[K-kezza-aap!! (hii) Çekil güzel yüz! Geri kaç. Geldiğin

gibi. Peri masalına baskın gelen perişanlığa alışkınız ne de olsa.

Kılımı kıpırdatmam bana ne. Ağzımda meyan kökü tadı, doğama

dönüyorum ben… do – ğa – ma: hırıltılar. …rhırhr hrr rhr...

(suskunluk, nefes) (ve sonra, aniden) Konçerto

omurgalarıyla lekeli karanlık baslar. – Olsun,

başka avuçlarda: kaplıca suyu, elmas.]

T u z k o k u s u .

[Haydi durum. Ih-haydi… – Hıh, kütle! Bu. Telek, topuz,

duygu. Dünyanın dönüşü. (fır fır fır fır) Enginarın, sarmalında

enginar oluşu hep… Hepp! …huuuuu… uvuuuu… uuuuu…

Fibonacci huzurunda heykelimsi duruş. (hazır ol! ran-dan!) – Kabaran

açlığa tereyağlı pilav geliyor (??diun-diun) – (yine o sırada)

mahfuz el geceden çıkmamak için cepte kalacak.]

F e s l e ğ e n k o k u s u .

99


www.isaretatesi.com

BULUT

“Görüşüm berrak; bulutu olduğu gibi görüyorum.”

Şu an bunu söyleyebiliyorum, çünkü dakikalardır camın

öbür tarafındaki dev bulutla baş başayım. Araba dolambaçlı

yolda ilerliyor, bulut kütlesi üzerimde koskoca bir harita gibi,

bir gökyüzü atlası gibi usul usul dönüyor. Her aralıkta yaprak

yaprak, dalga dalga, yelpaze gibi açılan geçici, eşsiz, bir kerelik

oluşumlar; farklı farklı hava etkilerinin yarattığı dumanlı,

yoğun, ipliksi, girdapsı görünümler.

Bütünü görüp tanımlamış olmak yetmez. Hatta bütünü

görmek hiç görmemektir. Yeterince uzun süre, tarayarak

bakınca ortaya çıkıyor detaylardaki asıl özgünlük, tekrarsızlık,

benzersizlik: Bulut o zaman görülüyor. Olağan bir bakıştan

çok daha dikkatli, sebat göstererek, ısrarla, kesintisizce

bakıyorum.

“Gözler aslında biricik olanı görmek için yaratılmıştır, –

tanımlı imgeyi görmek için değil.”

100


www.isaretatesi.com

Gerçekten de öyle. Bulutun örtüsü kalkmış, anbean

görüyorum karşımda her ne surette ne varsa; gitgide daha

yoğun bir seyir deneyimi yakalıyorum.

“Gözlerimi buluttan hiç ayırmamalı mıyım acaba? Başka tarafa

bakacak olsam deneyimi kesintiye uğratır, yakaladığım frekansı

kaçırır mıyım? Ama görüntüler bir kerelik olduğu gibi, deneyim de

bir kerelik değil mi? Zamansal gerçekliğin yansıması değil mi

gördüklerim? Bu epizodu uzatabildiğim kadar uzatmak istemem,

seyrin ruhuna aykırı olmaz mı? O halde ne zaman, hangi işarete göre

bakmayı bırakacağım – ve ardından neyle devam edeceğim?”

Yaşadığım yoğun haz, âna özgü ikilemler doğuruyor;

ama bunları gidermemin bir yolu yok, her şeyi akışına

bırakmak zorundayım. Neyin ne olacağına saniyelerin kritik

geçişleri karar verecek. Tek yapabileceğim, oluş ve değişimleri

tüm detaylarıyla, tarihsel öneme sahiplermişçesine yüceltmek:

Şu an burada, bu arabada bulunmaktan duyduğum mutluluk

öyle sahici ki, onu yorumlamak, muhakeme etmek şöyle

dursun, tamamen kendimi kaptırmayı, giderek çocuksu

ürperişlere kapılıp bir oyun fantezisinin fizikötesi uçak

kokpitine yerleşmeyi arıyorum.

101


www.isaretatesi.com

BAŞKA SES

-earth song-

Düzlükler boyunca, nehir yatağı, koruluklar, çukurluk

alanlar üzerinde ve tepeler, yamaçlar arasında tüm mesafelerin

genişlemiş hissi vermesinden anlıyorum içinde bulunduğum

mevsimi: İlkyaz… Planlayarak, hedefleyerek gittiğim

adreslerde; parkta, maden yolunda, meyve bahçesinde,

gözlemevinin taraçasında tam beklediğim gibi dopdolu bir

gün buluyor, saatlerin tadını çıkarıyorum.

Binalar arasından sarılı yeşilli, desen desen manzaralar

görünüyor. Havada ince bir pus. Ufukta cezbedici vadiler,

küçük küçük köyler. Parlıyor göl, tümsekler, kayalık

uçurumlar. Duyum vahaları! Ova hülyalı bir titreşimle

sarsılıyor.

Öğle güneşinde sere serpe uzanıyor kent. Etrafta her

köşeden, yol kenarlarından, merdivenlerden, duvarlardan,

parmaklıklardan ve tarhlardan otlar, çalılar, yapraklar,

sürgünler, çiçekler, tomurcuklar, meyveler fışkırmış. Kıvrıla

kıvrıla her yana yayılıyor gür, kabarık, kat kat yeşillik;

mevsimin taşkın canlılığı kaldırımları, patikaları, yolları

102


www.isaretatesi.com

kaplıyor. Sarmaşıklar uzanıp bileğimden yakalayacak sanki!

Karmakarışık bir tazelik; çılgınca bir tutunma iradesi, direnç,

süreklilik…

Ağaçlar âdeta daha dolgun, taşlar ve toprak daha yoğun,

su ve hava daha akışkan, ışık daha berrak. En ufak bir esintiyle

türlü kokular taşınıyor dört bir yandan. Ötüşler, vızıltılar,

cırıltılar, hışırtılar duyuluyor anbean. Tüm yaratıklar nasıl

dipdiri ve cisimler daha bir somutsa, boşluk da, gölgeler de,

kuytular da öyle. Yönler, yükseklik, eğimler belirgin.

Servilerin, söğütlerin tepesinde apaçık bir deniz uğultusu…

Her tarafta baş döndüren girdaplar, basınç değişimleri,

derinlikler. Daldaki elmanın hem bir ağırlığı var hem de bir

hafifliği.

Camın yüzeyinden hayalet gibi geçiyor vahşi yüzler;

esrik kıkırtılar yankılanıyor! Çın çın ötüyor neşe! Her yerde! –

Kentin çatıları, ulu çınarlar, kuleler üzerinde, yüksek bulutlar

arasında, devasa aynaların kıstırdığı kör edici ışığa

yakarırcasına, bambaşka bir ses arıyorum şimdi; bilinmeyen,

yepyeni, sadece benim duyabileceğim bir tını; aşk dolu bir

güney ağıtı: akşam ağır ağır yaklaşırken, derin, yürekten bir

yeryüzü şarkısı…

103


www.isaretatesi.com

DUTCH CRAZE

Geliyorlar.

Harekete geçtiler, dört koldan geliyorlar, birlik halinde,

dağılmadan, seri şekilde geliyorlar, dumana inandılar, son

dördünde geliyorlar, hizayı koruyarak, yayılarak geliyorlar, ilk

ateşi çoktan geride bıraktılar, düzlükleri, nehirleri, kanalları

aşıyorlar, tarlaları ve evleri dalga dalga ısıtarak, gece göğünün

beyaz ufkuna bakarak geliyorlar, tümsekleri ve değirmenleri

uğuldatarak, kentleri sarsarak, denizi bir an olsun akıllarından

çıkarmadan geliyorlar, duvarlardan su gibi, sokaklardan

rüzgâr gibi geçiyorlar, kıyıdan köşeden cıva gibi süzülüyorlar,

seziliyorlar, sütlü kahveyi bozarak, dayalı bisikletlerin

önünden, güz sonu ağaçlarının altından ilerliyorlar ve arnavut

kaldırımının aralarındaki macun gibi çamura sızarak, katedrali

korkuyla uyandırarak, farların aydınlattığı en dar sokağın

ucundaki izmaritte hızlanarak geliyorlar, isli dumanın

ardındaki yıldız göründü, çok değil, birazdan, – metali

şimdiye dek kimsenin duymadığı gibi duyacaklar.

104


www.isaretatesi.com

SÜRÜP GİTMEK

Her gün öğle yemeği yediğim restoranın her defasında

çıktığım arka kapısından yola inerken, koruluğun başladığı

yerdeki o ağacı bugün diğerleri arasında ilk defa

farkediyorum. Ötekiler çam, ama bu onlar gibi iğne yapraklı

değil; emin olamıyorum, bilmediğim bir tür, belki de bir

dişbudak. O yandaki ağaç yığınına bugüne dek gelip geçerken

şöylece bir baktığım için, görememişim onu. Oysa şimdi,

mevsimsel bir geçiş sayesinde, nispeten kuru dalları ve kalınca

gövdesiyle ötekiler arasında nasıl da belirgin. Varlığını,

ayrımını keskin bir şekilde hissettiriyor. Görünüşü kesinlikle

tuhaf, kendine özgü. Seyrek yapraklı kıvrım kıvrım dallarıyla,

bir bitkiden çok, neredeyse sucul bir hayvanı, bir nevi ahtapot

veya mürekkep balığını, ya da daha ilginci, çok-ayaklı

böcekleri, hatta bir sürü duyargası ve dokunacı olan

mikroskopik canlıları andırıyor; sanki onların tabiatında, ama

onların boyut olarak büyüğü ve yerinde kök salmışı,

heykelleşmişi. Gerçeküstü bir yaratık gibi. Bulunduğu yere bir

güzel yayılmış, eğrilerdeki muammanın güçlü bir ifadesini

dışavuruyor.

105


www.isaretatesi.com

Soruyorum kendime: Kısacık bir bakış atarak ağaç olarak

tanımladığımda aslında hiç de görmüş olmadığım, ama uzun

bir süre ısrarla baktığımda, genişliği ve yüksekliğiyle,

düzgünlüğü ve eğriliğiyle, bana her yönde ayrıntılarını dalga

dalga sunan bu ağaç, acaba bir bütün halinde nasıl bir

okunaklılığı saklıyor kendinde? Gövdesi ve kıvrım kıvrım

uzanan dallarıyla, en iyi olasılıkların gerçekleşim öyküsünü

mü, yoksa, hep tıkanan gelişim yollarının alternatifleri

üzerinden oluşuvermiş gelişigüzel bir somutluğun haritasını

mı?

Beriki de doğru aslında, öteki de. Ağaç maddi varlığıyla

bunların her ikisini de yansıtıyor olmalı; çünkü onun gelişimi,

pratik anlamda, kâh olanaklar kâh olanaksızlıklar üzerinden

her koşulda kendini sürdürebilmeye dair temel bir

mekanizmadan, canlılığın en güçlü rutin işlevinden kaynağını

alıyor: Hem etkin hem edilgin biçimde bir oluşum ve

oluşamayış bu, – hem istemli hem istemsiz, hem akıllıca hem

ahmakça, her halükârda var olmak ve kalmak, döngüyü

sürdürmek, sürebilmek, sürüp gitmek…

106


www.isaretatesi.com

İNGİLİZ YÜZ

Gör ki buradayım. Burada oturuyorum, çamların altında

bu piknik masasında; yo, “çamlaarın aaltındaa, verdiğin

buuseyi” demeyeceğim, hayır; önümde yemek tepsisi,

kulağımda Elgar, dearest allegretto piacevole – dağınık esinleri

bir araya toplayan cânım müziğim benim. Günün

belirsizliğiyle savaşmam gerek; henüz sabah, vakit erken; salt

direnç gerek bana; dayanak olmasa bile, karşıtlık; neşeli,

hınzır, düzenbaz bir kararlılık…

Kulak veriyorum allegretto piacevole’ye; hafif rüzgâr

esiyor, karşımda ağaçlar alımlı çalımlı salsa yapıyor. Kulak

veriyorum allegretto piacevole’ye; lokmalarımı şımara şımara

tıkıyorum ağzıma; merdivenlerden inip gelen gelen kocaman

güneş gözlüklü, mini etekli, çarpık bacaklı kıza su bardağının

dibinden bakıyorum. Allegretto piacevole: Çimenlerde gezinen

sığırcık sürüsünü bir cherry domates atıp kovalıyorum, kıkır

kıkır gülüyorum!

Sonra casus filmleri geliyor aklıma, yandaki fakülte

binasının pencerelerine göz gezdirip casusça bir şeyler

arıyorum; bulamayınca da, gizlenme ve kaçışın James Bond’a

107


www.isaretatesi.com

neyin tatminini sağladığını, kriptografinin, denizaltıların ve

radarların nereden türemiş olabileceğini düşünüyorum. Son

kalan patatesle sıyırıyorum tabağıma bulaşık sosları; oluşan

desenleri marazi bir merakla inceliyorum. Karşıki binanın

kiremit çatısının üzerinde, kuşluk vakti göğüne gözümü

dikiyorum, bana “Behçet Necatigil, 1950” dedirtecek bir uçuk

mavi arıyorum! Çatalım ve bıçağımla, hafif hafif, çın çın ritim

tutuyorum.

Dearest allegretto piacevole! Ben, sıradan “düş çocuğu”,

amatör sersem, bütün bu heyecan dolu zırvalar nedir

bilmiyorum ama, sana kulak verdim ve tek bildiğim,

sabuklamanın bana şu an iyi geldiği ve hayli eğlenerek yavaş

yavaş kendime geldiğim.

Tek bir eksiğim vardı, bir İngiliz Yüz; onu da bana sen

verdin: Kutlu bir mask gibi duruyor işte yüzümde – spontan

saçmalıklarla, esrik bir dünyadan ganimet getirdiğim!

108


www.isaretatesi.com

SAÇMALAMAK

“Davul yedim, zil içtim.”

Saçmalık bağımlılık yapar. Bir kere başlayınca gerisi gelir.

İçinden çıkılmaz: bir daha, bir daha. – Kendince bir mantığı,

kurallılığı vardır belki de bunun; ama bu dizileri bilen iyi bilir

ki, içinden geçilmek içindir saçmalık, tanınmak ve öylece

icabına bakılmış olmak için değil. Kişi hem öznedir, hem

kurban; son sözü yapı söyler.

İşte böyle bir örnek anlatacağım şimdi: Kozmik gecenin

içindeydim; evimin odalarında yoğun bir sezgiye uyarak

geziniyordum; bir ara, içimden bir ses bana öyle yapmamamı

söylediği halde, manyetik bir aurayla kavrulan elimi cebimden

çıkarmış ve geri dönüşü olmayan bir şekilde gecede yolumu

şaşırmıştım. * Bir kırılmaydı bu; ondan sonra bende bir

*

Her şeyin nasıl başladığına dair verdiğim bu bilginin çok da önemi yok aslında.

Burada saçmalama sürecine odaklanmak gerek – ki o da kaynağına daima

yabancıdır. Bir şekilde başlamıştır, ilerler; benzersizdir, kendine özgüdür,

kendisidir. Yani, içinden geçilecek bir saçmalık dizisi vardır – ve geçilir. O sırada

olanlar bazen kurallı, düzenli, sistemli görünse de buna aldanmamak gerekir. Öyle

olmasaydı ve olanlara dair birtakım izlenimler edinip ilintiler kurabiliyor olsaydık

bile, her tekil akışın karmaşık yapısının mahiyetine erişebileceğimiz ve onun

üzerinde bir kontrol kurabileceğimiz anlamına gelmezdi bu. Çünkü ötekilerden

109


www.isaretatesi.com

süreliğine, içinden pek kolay sıyrılamadığım alternatif bir

yaşantı yer etti. Eğer insan (ya da, üst-insan?) yaşantısının, biri

diğerine göre daha yüksek, diğeri daha alçak sayılabilecek,

birbirinden neredeyse kopuk olan iki düzeyi olduğu

söylenebilirse, sözünü ettiğim kırılmanın ardından kendimi bir

anda ikincide buluvermiş, ama ilkine olan alışkınlığım

yüzünden ve oradaki davranış kipimden vazgeçemediğimden,

ikincide kendiliğinden saçmalar duruma düşmüştüm. (Çünkü

yüksek bir döngü, yüksekteyken yaşanır; onu alçaklara

kopyalamaya çalışırsanız, birazdan anlatacağım üzere,

düpedüz saçmalarsınız.)

Fakat ilginçtir, saçmalama otomatiğini kurmuş olduğumu

gayet iyi bilsem de, bu alternatif yaşantıda tuhaf bazı zevkler,

ilginçlikler buluyor, ardı ardına, hem zehirli hem iç açıcı

deneyler yapıyordum. Hal böyleyken elbette döngüyü

kıramıyor, pedalı son sürat çeviriyordum…

Şöyle söyleyeyim, bir ara evcil kedileri

çatapat sesi çıkaran bir el oyuncağını

suratlarının dibine yaklaştıra yaklaştıra

korkutmaya kafayı takmış buldum kendimi. Güya

bu takıntının oyalayıcı tatminiyle en doğru

sol-fa-sol oktavını bulacak, üç notalık bir

gece hazırlayacakmışım. Üç nokta. Küfür

ediyorum kendime. Sonra oval kanepelerde

sonsuz derecede farklı olan her saçmalama süreci, somut olarak gerçekleşir: Vuku

bulur ve yaşanır; fiziksel olarak içinde bulunulur. Anlaşılıp bilinemez belki ama

mutlak şekilde deneyimlenir.

110


www.isaretatesi.com

aradığım rahatlık, şöyle yatarsam, şöyle

kıvrılırsam, yok böyle olmadı, şöyle

büzülürsem olacak, biraz daha kaykılayım, az

daha gömüleyim, yine de aradığım rahatlık

değil, olmadı, kalk. Beden ceninleşemez. İş

yaratılır, şehrin öbür ucuna, istasyona,

alelacele raylara gidilir. Yok. Yolculuk

iptal. Ayrılıp dönerken sadece simit yenmiş

olur, ne tren bir etki yaratmıştır, ne

yolcular, ne de istasyon binasındaki görkemli

çatı mimarisi. Ayrılırken bekleme salonunda

bir saniyede yıkanıp kuruma isteği, sonra, eve

dönerken, ağır ilerleyen trafikte herkül seks

içtepisiyle cisimsiz dişiye (un-ewigweibliche?)

karşı motoru kişileşen otobüsler.

Nadir yakalanan bir düşünce katarının –ki

baştan sona beyaz üzerinedir– ucuna koltuk

beklemek: uzatmak, boşuna uzatmak. Ayin

cübbesiyle oturulan Şanzelize kafe’sinde kahve

fincanının iç karartıcı dibini görmek. Für

Elise kafes’i. Gıdım gıdım etkilenilebilecek,

neredeyse sığasız bir turistik meydan. A drop

a day, 10 mg. Kollarıma bileğimden omzuma

kadar dizdiğim sıra sıra bileziklerle,

dirseklerimi kıramaz haldeyken yaptığım acayip

jimnastik figürleriyle onay beklediğim

sevgilinin beni bırakarak ortamdan tüymesi.

Not even a drop, yet a day. Ciddiyet

takınışım. Kendime bir amir arayışım, hatta

daha onu bulamamışken bir üniforma

ayarlayışım, kurumsal geleneği bile önceden

detaylı düşünüşüm – gelgelelim amiri bir türlü

bulamayışım: belki de gelenek kaçırtmıştır.

Sonrası, dayanılmaz karın ağrıları, bardak

111


www.isaretatesi.com

bardak unlu sodayı ve avuç avuç tarçını mideye

indirişim; her derde deva salatalıklara

beslediğim pragmatik sevginin beni götürdüğü

sonsuz, sonuçsuz bekleyiş saatleri, gün boyu

koyunları saymak.

İnsan (üst-insan?) ne vazgeçip noktayı koyabilir buna, ne

de tamamen yitip gider bunun içinde: Genel çerçeveyi

koruyan, sağlam, toparlayıcı, sağduyulu bir yan taşır mutlaka

kendinde. Edimlerin hızlarının ve sürelerinin olağanın dışına

taşmış olduğu, deneyimin biçimsizliği, senkronsuzluğu ve

enerjinin düzensizliği er geç görülecek; dinginliğin sağladığı

avantajla, bütünlüklü, neredeyse kuramsal bir yaklaşım

benimsenecek; güçlerin doğru şekilde kullanılacağı yüksek

döngüyü arama yolunda yeni, akılcı bir mantık geliştirilecek;

bu arada, saçmalığın yarattığı tahribattan da ihtiyaç duyulan

tazeliğin türediği farkedilecektir.

112


www.isaretatesi.com

VIGIL

Kâh duyarlı kâh donuk, kâh esnek kâh katı, kâh rahat

kâh gergin geçen uzun bir günün sonunda, aydınlanışların ve

felaketlerin, zirvelerin ve diplerin abartılı gelgitleriyle bitkin

düşmüş bir halde nihayet uyumaya çalışarak, ama deneyimleri

programlayan katı mantık devredışı kalmadığından bir türlü

dalamayarak, gecenin köründe yarı uyur yarı uyanık………

tuhaf……… duyuyorum……… gündüz yanından geçtiğim

ormanları……… tenimdeki güneş yanığını……… gün ortasında

eşya almak için döndüğüm odadaki ölüdoğa meyveleri……… boş

arsadaki külüstür vosvosun cart yeşilini……… puslu komşu

kasabaları……… kamusal alanların keşmekeşini……… restorandaki

tavan pervanesini, sinekleri, sürahideki suyu……… kayalıktaki

kadının beden dilini……… yüksekte çember çizen kartalı………

beynimi örselercesine yankılanan theremin seslerini……… olayların

akışını bozan uyumsuz hızımı……… içinde uyuyup uyandığım cıva

denizini……… eylemlerimin tam da sonuçları önceden düşünülmüş

olduğu için sürekli geçersizleştiğini………

– – ve o en son ürpertici haykırışı: “Bitecek bu çılgın koşu,

sana sonra açıklanacak neyin ne olduğu!”

113


www.isaretatesi.com

PINBALL

Yayı gerip bırak, topu hızla gönder, çarpa çarpa gezinsin,

karşıla, kaçmasın aşağıya, yine vur, sağa sola mekik dokuyup

deliklerden, tünellerden, oluklardan geçsin, alternatif yollara,

sürpriz seviyelere dalsın: Rengârenk ışıkların, ses efektlerinin,

melodilerin, dijital kahkaha ve alkışların süslediği eğik

zeminde madenî top oradan oraya oynadıkça ve bulmacalar

tamamlanıp oyunun döngüsü sürdükçe (tilt olma sakın!), iyi

bir oyuncuya dönüştüğünü hissederek, eksantrik huyların ve

sağlıklı kaprislerinle neşeleneceksin: Karanlık salonun

ortasında nihayet basit bir dayanak, aydınlık bir çerçeve

buldun kendine, – zıvanadan çıkmış geceden, alelâde, dingin

geceye doğru usul usul sokuluyorsun.

114


www.isaretatesi.com

KOY

Yaz sabahının erken vakitleri; sakin denizin üzerinde

yükseklerin lekesiz açıklığına kadar parçalı bulutlar. Güneş

ufkun ardından erken ışınlarını yollamış, koyu besliyor.

Renkler hem durgun hem canlı, işlenmiş gibi. Esinti az. Nadir

şıpırtılar ve hışırtılar hariç pür sessizlik.

Dışarıdan bir göz burayı çerçeve içine alıp bir fotoğraf

karesi ortaya çıkarabilirdi, oysa ben içeridenim: Kanımda

bölgenin yakıcı ısısı, elektriği.

Açıkta duman dağları gibi yükselen bulutların doğuya

doğru nispeten daha alçakta kalan koyu renkli kütlesi

yaylıların tiz sesleriyle ad hoc işaretleniyor; kütlenin kopkoyu

göbeğinden sarımtırak bir ışığın keskin, incecik büklümleri

geçiyor. Tam ortada dar ama derin bir boşluk; yoğun bir

çekim. Bir anlığına takılıyorum oranın tekinsiz karanlığına,

kaçıveriyorum: İçi zehir, dışı sihir.

Soluk kesici bir zirveyle yükseklere uzanıyor ana bulut

yığını. Yukarıda kurşuni bir içbükey yapmış, tersine eğimlerle

çapraşık boyutlar kurarak baş döndürüyor. Kireç beyazı

istisnai bir bulut çıkıntısı sipsivri ucuyla dokunsal bir etki

115


www.isaretatesi.com

yaratıyor orada; zaptedilemeyen değişkenliğiyle, belirsiz

eşiklerden geçen duyuları kamaştırıyor.

Aşağıda biraz açıkta, karadan dar bir kıstakla ayrılan bir

adacık var; hafif pusun içinden pembeli kızıllı sabah

alacalarıyla iç açıcı dramatik çağrışımlar yapıyor. Umut, sevi

ve huzur anlatıları filizleniyor orada! – Kayalık yamaçta

müziğin yavan esi, beklenmedik gerilim. Minik korulukta kor

ateş. Ani bir donukluk. Kol geziyor lanet.

(Güpegündüz bir uyurgezer gelmişti buraya, kabuğunu

kırmıştı bu adanın karşısında, – ama o bir başkasıydı, ben

değilim.)

Bir cıva damlası süzülüyor denizin içinden: Denizi değil,

o damlayı duyuyorum. Önümde iskele, uzandığı yönde

darboğaza giriyor. – Güçlü bir uyarımdan geri döndüm, acı bir

stigmayla damgalandım.

Denizin yüzeyinde yavanlığı kırabilecek bir ilinti var mı

acaba? Yapay kılavuz çizgiler koyuyorum suya; ama nabız

doğru dürüst atmazken, tinin doğasına aykırı bu. Nesnelliğin

şah damarı dokunamadığım yerlerden geçiyor.

Cantabile çalıyor, koyun derin müziği – istesem de kulak

veremiyorum artık.

116


www.isaretatesi.com

ÇARPI İŞARETİ

— Dünyada en çok gitmek istediğiniz şehir hangisidir?

— Hımm, sanırım Portland… Evet. Şöyle ki, bir keresinde

Deutsches Requiem gece karanlığı içinden duvarların ardına

ince ince sızarken, hiç gitmediğim halde zihnimde uyanıveren

Portland’ın, şiirsel bir fütürizmle modern bir Şiraz’a

dönüştüğünü hatırlıyorum. Gökdelenler arasından ağ ören

ızgara planlı caddelerde, mistik bir çamur, düşüncelerimi tatlı

tatlı uyuşturan alaca renkli ışınımlar yayıyordu. Yürüyordum.

Orada, tam ortada, bir meydan değilse de, sahneyi andıran

geniş bir boşluk vardı; çepeçevre balkonlardan ve localardan

bakan bir sürü gözün yarattığı etkiyle, dev bir gemi güvertesi

genişliğindeki alanın ortasında bir anda dramatik bir gerilimin

içine yerleşivermiştim. Fısıltılar büyüdükçe büyüyor,

dakikaların yükü artıyordu; buna karşılık, ben içeriden

duyamasam da, tenimden nikel pırıltıları saçılıyor, rüzgârsı bir

koro uğultusu sahneyi bakir kılıyordu. Sonra, yoğun bir ışık

belirdi, derinlere işleyen bir aydınlık yayıldı etrafa ve nefes

kesici mutlak sessizlik tırmanırken, her şeyin bir anda tutulup

kalmasıyla, evrendeki fiziksel varlığım kesin bir şekilde

onaylandı: Parlak bir çarpı işareti belirdi tam bulunduğum

117


www.isaretatesi.com

noktada. Öyle elektrikli, öyle yakıcı ve somut bir işaretti ki bu,

tekrar baktığımda göremeyeceğim kadar gerçek olduğunu

hemen anlayıp, oradan son sürat, kaçarcasına uzaklaşmıştım.

Ah, çarpı işareti! Yüceler yücesi çarpı işareti! İster

Portland olsun isterse başka bir yer, senin uğruna dünyanın en

ücra, en olmadık köşesine gitmeye değer!

118


www.isaretatesi.com

ŞAFAK VAKTİ

Soyutlaşıp seyrelerek somut dünyada gitgide buhara

dönmüş bir adamın, nasıl fiziksel olunabileceğini tekrar

hatırlamaya başladığı an, dünya büyülü bir şekilde şırınga

ediliyor kendi maddi gerçekliğinin içine – ve alacakaranlıkta,

yayvan tepeler, durgun gölet, piramit gibi yükselen taş

merdivenler ve kızıllaşan ufuk arasında, gözler için gizli bir

nirengi noktası beliriyor birdenbire: Nefes kesici bir

yoğunlaşmayla, bir tangram bulmacanın parçaları gibi yan

yana geliyor karşı yamaçta, yolun dönemecinde, şafak vaktinin

metalik turuncu, lacivert, sarı, gri, yeşil renkleri!

119


www.isaretatesi.com

GÜNEŞ ÇAĞI

ruhevoll

Yaylıların yumuşak, perde perde sesleriyle baktığım

öğleden sonra denizi.

Ben, tatlı yabancı. Hassaslığım, ışıltılı burukluğum…

Geldiğimden beri sahile usul usul alıştığımı

hissediyorum. Soluyorum bölgenin havasını, duyuyorum

coğrafyanın dilini: tepelerde, yamaçların bitki örtüsünde,

gökte, kıyıda ve suda parsel parsel ayrımlar, çeşitlilik, zarif

geçişler, görelilik ve uyum, – dilden doğaya dönüş. Sığlıktaki

beş sivri kayanın konumları üzerine; yeşilli kızıllı adanın

kıyıya olan mesafesi üzerine düşünüp kalıyorum.

İstiyorum ki uzasın bu özgür dakikalar.

Dip balıkları gördüm, açıkta üç sapsarı duba gördüm,

suyun kırış kırış örtüsü, ufuktaki yelkenliler. Koyu ortada bir

çanak gibi bırakan çepeçevre tepeler; zeytin ağaçları, rüzgârın

dalgalandırdığı söğütler. Rahat, hazır, dingin gözlerle, takılıp

kalmaksızın bakıyorum açıklara; kara ve deniz üzerinde türlü

120


www.isaretatesi.com

öyküler esinleyen küçük küçük çerçevelerde, ılık ve ıslak,

ahenkli renkler…

Koyun doğu ucundaki burnun ötesinde, kilometrelerce

ileride denize doğru sıra sıra uzanan kara kütleleri, bu saatler

tam karşıdan vuran güneşin etkisiyle daha ak, daha turuncu ve

daha kızıl olan görünümleriyle, zihne çarpıcı bir gerçekliğin

mührünü vuruyorlar. Sevecen dokunuşlarla ürperiyor masum

bellek. Parlak umutlar beliriyor.

Kaymalarla aşınmış kayalık yamaçtaki değişimi

tanımlayan longue durée’nin bile ötesinde, yanık uzaklar

pusunda her türlü ölçekten kurtuluyor zaman.

Sessizlik sarıyor her şeyi. İnsanın ve doğanın seslerini,

yankıları saran bir sessizlik. İçinde olduğum, oyalandığım

sessizlik…

Duyularla eriyor bedenim; dalga dalga uyarılıyorum.

Tensel dokusu tinin! Esenlik yayılıyor her yana – ve karşıma

gelen tüm insanları, bedenlerinin çılgın ışığıyla, kumda ve su

kıyısında kutsal heykeller gibi duyuyorum.

121


www.isaretatesi.com

FÜTÜRİSTİK

Otoyolun ilerisinde voyvoda şatosu gibi duran

ambardan, ıslak asfaltın saçtığı ışıltılardan, uğultulu tünel

girişinden, kavşağın beyaz lambalarından, terk edilmiş

dokuma fabrikasından, raylar boyunca uzanan elektrik

tellerinden, tılsımlı istasyonlardan – doğuyor çocuk astronot,

büyülü roket, deli uzay!

Mıknatısların sonu gelmezce döndürdüğü madalyondan,

prizmada milyon renge kırılan ışıktan, insanın bir anda

kendini gördüğü ekrandan, abartılı endüstri bölgelerinin

hiçliğinden, senfonik smog’dan, çağı başaşağı çeviren

esriklikten, olmayan metropollerin ayininden – doğuyor çocuk

astronot, büyülü roket, deli uzay!

Zekânın karanlık pırıltılarından, yüzeylerin çıldırtan

kaleydoskopundan, maddenin fiziksel hazlarından, evrensel

duyu devrelerinden, genişleyen çemberlerden, kutlu

gerilimden, geri sayımın gizeminden, ani ateşleme ve

fırlatılışın ölçüsüz enerjisinden, binlerce dağa bedel bulutları

aşan manyetik nefesten, ivmenin sonsuz ürperişinden, aşkın

yüksekliklerden – doğuyor çocuk astronot, büyülü roket, deli

uzay!

122


www.isaretatesi.com

YER

Raif’e

Dar bir dünyada yaşarız biz; on metre, yirmi metre

ötesini görür, gerisini hiçe sayarız. Tirşe yağmurlar, bordo

bulutlar, kavurucu rüzgârlar ve elektrikli kış sabahları yaşam

alanımıza ancak parça parça sızar: Kaynağı değil, etkiyi biliriz.

Oysa, örneğin, hiç önem atfetmediğimiz tek bir civciv ya da

krizantem için harıl harıl işler kırın tüm akımları, gelgitleri,

girdapları; bilmeyiz.

İnandığım bir dünya vardı çocukken – megaronlarla,

Doğu Roma’yla, Bay Donçu’yla, uzay gemileriyle, siyah-beyaz

televizyonda bayram günlerinin kovboy filmleriyle, ormanla,

ansiklopedi resimleriyle. İçinde olduğum ve gerçekleşen bir

dünya. Perdeleri çekili otobüsün tupturuncu aydınlığında

kentin yumuşak, nemli, tropik yapraklarına hazırlanırdım.

Gün ortası uykularımdan her uyandığımda kolezyumlar

içinde bulurdum kendimi. Tazelik ve erk sarardı her yanımı.

Sahilde, annemin şezlongunda, akşam göğünün alaca renkleri

altında ürperirken, doğa ve teknolojinin nihai uyumunu

123


www.isaretatesi.com

düşlerdim. Satranç, resim defteri, titreşimler, ızgara kokusu –

benim için can alıcı öneme sahipti bunlar. Ne saçmalasam aşktı

ve her koşulda doğrulanıyordu duyarlılığım.

Sonsuzlukla oynadığım köşe kapmaca getirdi beni

bugünlere.

Eşyalar arasındaki sessizlikten, fayanslardan, sivrisinek

vızıltısından, ışık kırılmalarından, ısırgan otu kokusundan, bal

tadından, ıslak taşlardan, topraktan geldim. – Üzerinde Kiril

harfli yazılar olan eski, küçük bir kitap üzerinde tutuyordum

elimi, çektim: Tüm evrendim.

Şimdi, bacak üstüne atılmış bacakta, sahibinin bile

tanımadığı o dişil ayağı inceliyor, aşktan da derin, mistik bir

korkuya kapılıp yutkunuyorum.

124


www.isaretatesi.com

125

More magazines by this user