Ahmet İnam - Günlerin Işığı

isaretatesi

Ahmet İnam, Denemeler

Ahmet İnam

GÜNLERİN IŞIĞI


AHMET İNAM

Düşünür, akademisyen, yazar, şair. Ahmet İnam, elli yıla yakın bir süredir felsefe

tarihi, mantık, bilgi teorisi, bilim felsefesi, ahlâk felsefesi, kültür felsefesi, edebiyat

teorisi, sanat, şiir, müzik ve İslam mistisizmi gibi çeşitli alanlarda yaptığı çalışmaları

özgün bir yaşam felsefesinde bir araya getirdi; Batı düşüncesi ve Doğu düşüncesi

arasında köprüler kurarak çağa ve insana dokunan sentezler ortaya koymaya

çabaladı; yüzlerce deneme ve onlarca kitap kaleme aldı. Bu çabaların son yirmi

yıldaki meyvesi, yerel dil ve düşünce motiflerini evrensel bir düzeyde ele alıp

yorumladığı, serbest, değişken, organik bir sistematiğe sahip olan ve kapsamı

giderek genişleyen Gönül Felsefesi oldu. Daima şiire (poesis) özlem duyarak yazan

Ahmet İnam, denemeci yanı ağır bassa da hep şiirleyen bir denemeci oldu; yazılarını

bazen bir düşünür, bazen bir toplum ve kültür eleştirmeni, bazen bir eğitici, bazen

bir mistik havasında, ama daima hümanist bir çizgide kaleme aldı; zaman zaman

kendi düşünce penceresinden Türkiye için bir değerleri değerlendirme görevi üstlendi

ve “değerlerin değmesini” her şeyden çok önemsedi. Bir seçki olan Günlerin Işığı,

Ahmet İnam düşüncesinin iyimser ve insancıl çizgilerini güçlü bir şekilde yansıtan

denemeler ve şiirsel parçalardan oluşuyor.


Ahmet İnam

GÜNLERİN IŞIĞI


Günlerin Işığı

Ahmet İnam

Kapak Resmi:

‘Murnau - Yeşil Evli Manzara’

Wassily Kandinsky, 1909

1. Baskı:

© İşaret Ateşi, Kasım 2018

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Her hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla

basılamaz, kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir

mecra veya internet sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için

lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


İÇİNDEKİLER

Yayıncının Notu ………………………………………………….. 9

Günler

Anlamın Masalı …………………………………………………... 13

Çiçek Tozları ……………………………………………………… 15

Gülmek ……………………………………………………………. 19

Bir Roman İnsan: Nahide Hanım……………………………….. 25

Güzel Acı Çekerdi Babam ………………………………………. 29

Bir Kedim Var, Kimselere Benzemez …………………………... 32

Orta Odayı Açma, Yaralı Bir Kuş Var! …………………………. 37

Üç Çay ……………………………………………………………... 41

Ben Kabak Kafalı, Yerden Bitme,

Koca Göbekli Bir Yazar Olmasaydım ……………………. 45

Meczûb …………………………………………………………….. 49

Söyleme ……………………………………………………………. 52

Yüzü ve Kıçıyla Çağımızın İnsanı ………………………………. 54

Ürkü ………………………………………………………………... 59

Işık

Bir Ağıt Olarak İnsan …………………………………………….. 66

Dürtülerin Dansı …………………………………………………. 71

Hiç Karşılaşmadan Yaşıyoruz …………………………………... 77

Karşılaşma Ahlâkı Üzerine Düşünceler ……………………….. 81

Mutlu Olmak ……………………………………………………... 87

İnançlar, Özgürlük Çiçekleri Açabilecek Mi? …………………. 93


www.isaretatesi.com

YAYINCININ NOTU

Yakın zamanda e-kitap olarak yayımladığımız Zirvelerin

Aynası’nın ardından, Günlerin Işığı da Ahmet İnam’ın kişisel

web sayfasında yer verdiği, daha evvel çeşitli dergi ve

kitaplarda yayımlanmış metinlerden oluşan bir toplam.

Çalışmalarını e-kitaba dönüştürerek sitemizden yayımlaması

yönündeki teklifimizi kabul eden sayın hocamızla beraber,

Günlerin Işığı’nı oluşturan deneme ve şiirsel parçaların

üzerinden yeniden geçtik, böylece bu metinlerin kesin ve nihai

versiyonları ortaya çıktı. İşaret Ateşi’nin yazın/yayın

dünyasındaki mütevazı ölçekteki özgül ağırlığını pekiştirmek

adına Sn. İnam’ın bize destek vermesini büyük bir lütuf olarak

görüyoruz. Buna karşılık biz de, saygıdeğer hocamızın toplu

yapıtlarının yayımlanması yolunda bir katkı sunabilirsek haklı

bir gurur duyacağız.

Kasım 2018

İşaret Ateşi

9


www.isaretatesi.com

10


www.isaretatesi.com

GÜNLER

11


www.isaretatesi.com

12


www.isaretatesi.com

ANLAMIN MASALI

Yazı bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Soruyor:

“Anlamım ne?” Anlamın, içini yazanın anlamı. Kendini

kazanın anlamı. Hayatı yazıya vuranın anlamı. Kendini

yazıyla saranın anlamı. Yazıyla kapı açanın, gözlerini açanın,

ötenin eşiğinde duranın anlamı. Öteye gidip gelmiş olanın

anlamı. Kıyısından soruyorum yazıya: “Anlamın ne?” “Hiçlik

kuyusuna salınan kovayım ben,” diyor yazı. “Ben de!”

diyorum.

Böcek bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Soruyor:

“Anlamım ne?” Anlamın, can kıpırtısının anlamı. Yerin göğe

açılmasının anlamı. Uçmanın, boşluğun, maddenin nabız

atışının anlamı. Ölümün dirime karışmasının anlamı. Sonsuz

çeşitliliğin anlamı. Bir varlığın diğerine olan ilgisinin anlamı.

Kozamdan çıkıp uçarmışçasına soruyorum böceğe: “Anlamın

ne?” “Bitip tükenmeyen dönüşümün imasıyım ben,” diyor

böcek. “Ben de!” diyorum.

Pınar bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Soruyor:

“Anlamım ne?” Yeryüzünün kanısın sen, yaşam ırmağı.

Devinimin anlamı. Hayat vermenin anlamı. Kuruyuvermenin,

13


www.isaretatesi.com

bitimliliğin, belirip kayboluşun anlamı. Gelişim ve bozuluşun

anlamı. Daima aradığımız kaynağın anlamı. Çatlamış

dudaklarla soruyorum pınara: “Anlamın ne?” “Tükenene dek

var kalmanın sırrıyım ben,” diyor. “Ben de!” diyorum.

İnsanım ben. Hayat bana bakıyor, ben ona

bakıyorum. Çalkantılara atıyorum kendimi, çırpınıyorum.

“Korkmadım geldim,” diyorum, “ruhum sana teslim. Istıraba

varım. Ey Hayat, seninleyim!” Soruyor bana: “Anlamım ne?”

“Bilmem, ama çiçeklerin, ışığın ve sözlerin anlamıyla

yürüyorum ben sana,” diyorum. “Ben de sana!” diyor Hayat.

14


www.isaretatesi.com

ÇİÇEK TOZLARI

Hapşırabilirsiniz. Belki gözünüz yaşarır, cildiniz kızarır.

Çiçek tozudur, savrulmuştur rüzgârla – toprağa, suya, buluta.

Yolcudur belki umuda, umutsuzluğa, acıya. Düşünceye,

sevgiye, özleme, ayrılığa, yalnızlığa. Çiçek tozudur:

Çiçeklerden yolcudur yaşamaya. Değince teninize, irkilirsiniz

belki. Hele de alışık değilseniz doğanın bu hamarat canlarına.

Kendini öylece yele verip, geleceğin kapısında korkusuzca

durabilecek güçteki hayat kıvılcımlarına.

Çiçek tozlarını anlayın. Hapşırsanız da, hapşırmasanız

da! Tınılarına kulak verin onların, “Ne diyorlar?” diye sorun.

Acaba hangi çiçekten düştüler parmak uçlarınıza? Hangi

arının kanadında, ya da hangi kuşun gagasında yaşıyorlar

kendini bırakıvermenin mutluluğunu? Duyun onların sesini ve

dinleyin içinizdeki sesi. Yoksa, “Bir çiçek tozu kadar

olamadım,” mı diyor o ses? Çiçek tozu kadar olamadınız mı

gerçekten de? Ama insanla çiçek tozu bir olur mu hiç? İnsan ki

dünyaya egemen varlık, eşref-i mahlukat, “yaratılmışların en

şereflisi.” Çiçek, insanın keyifli günlerinin süsü olmaktan öte ne

olabilir; çiçeğin tozu da neymiş? Çiçek tozunun nesini dinleyeyim

15


www.isaretatesi.com

ben? Asıl çiçek tozu beni dinlesin! Bilimimle inceleyeyim onu,

dilediğimce işleyeyim, sağaltıcı ilaçlar yapayım ondan.

Böyle mi düşünüyorsunuz?

Gönül bahçenizde çiçek tozları yok demek ki! Demek ki,

kuytu köşelerinizde gelincikler, papatyalar, tepeden tırnağa

çiçeğe durmuş ağaçlar yok. Hapşırıyorum; sevmiyorum çiçek

tozlarını. Ben temiz, berrak havaları seviyorum, pustan, tozdan

arınmış havaları. “Sağlıklı” havaları. Çiçek tozlarının uçuşmadığı,

hapşırtmayan, öksürtmeyen, insanı yatağa düşürüp inim inim

inletmeyen havaları.

Böyle mi düşünüyorsunuz?

Düşündüğü kadar yaşar insan; düşünebildiği kadar yaşar.

Düşünebildiğine tutsak yaşar! Zihnindeki gerçekliğin elverdiği

kadar karşılaşır gerçeklikle. İstemez çiçek tozlarını! Hapşırsın

istemez. Öyle bir yaşam mühendisliği, öyle bir tür genetik

manipülasyon olsun ki çiçekler tozsuz açsın, dünya çiçek

tozlarından arınsın ister.

Oysa ne sanat, ne müzik, ne edebiyat olur hapşırmadan, ne

de eşref-i mahlukat, insan! Çiçek tozları, insanın yeryüzündeki

serüveninde, tuvale dokunan fırça darbeleri, kemandan

serpilen nağmeler, şiirde tınlayan sözcükler olarak yaşar.

Sözcükler! En çok da onlar! Uçuşup bu kâğıda konmuşlardır.

(Annemdirler, beni doğurmuşlardır.) Bu kâğıda konmuşlar,

okurun gözbebeğine, zihnine, manevi dünyasına, oradaki

bahçelere, çiçeklere konmuşlardır, çiçek tozu olmuşlardır.

Havada nazlı nazlı süzülerek gönlün derinlerine inmişler, ince

16


www.isaretatesi.com

bir hançer yarası açmışlardır. Ve hapşırmışızdır! “Çok yaşa!”

Elbette çok yaşarız, zira çiçek tozlarına bulanmıştır yürek,

etrafta çiçekler açacak. Neden öleyim, içimde bunca çiçek tozu

varken? Tam aksine, doğarım; çiçek gibi açarım.

Gönül bahçelerine varır, kapıların önünde dururum.

Çiçek tozuyumdur ama izinsiz giremem hiçbir gönüle.

“Destur” beklerim, sırnaşık değilimdir, “Destur var mı, ey

can?” diye sorarım. “Buyur!” derlerse, süzülürüm içeri doğru

sessiz sedasız. Toprak uygunsa, nem uygunsa, ortam uygunsa,

sığınırım bir köşeye, bir sabah açıvermek üzere. Belki de

açamam, üzerim örtülür ya da hoyrat bir ayak çiğneyiverir

beni. Belki kurur giderim, kim bilir? Çiçek tozuyum ben, ince,

hassas, nazenin. Sanatım, düşünceyim; bir o kadar da

yürekliyim, bilinmeyen köşelere savrulmaktan çekinmem.

Hangi güç durdurabilir beni? Hangi yasak, hangi ferman beni

ortadan kaldırabilir? Beni yok etmek isteyen daha nice iktidarı

tozlara bulayacağım ben.

Taklitlerim çok bu aralar – sahte çiçek tozları, korsan

çiçek tozları. Korsan sanat, korsan edebiyat, korsan felsefe.

Gönül bahçeleri kurumuş olanlar onlara koşuyor. Esas çiçek

tozlarını kimse istemiyor. Kimse hapşırmak istemiyor! Ortalık

toz duman, hapşıranlar ondan hapşırıyor. Çiçek tozlarının

meta olanı, alınıp satılanı makbul. Herkes aksırıp tıksırıyor,

ama başka türlü. Bize sen lazımsın çiçek tozu! Işıl ışıl hapşırt

bizi, uyandır bu gaflet uykusundan! Buyur gel, içimize doğru

süzül, çiçeklendir dünyamızı. Böylece dışarıdaki çiçekleri de

görüp, duyup, koklayabiliriz belki. Binlerce yılın öyküsünü

17


www.isaretatesi.com

duyarız! Geçmiş milyonlarca insanın öyküsünü! Daima

devinip duran yaşamın öyküsünü! Sanatın, insanın, güzel

yüreğin, sevginin öyküsünü; sürekli keşfedilip duracak bir

dünyanın öyküsünü…

Hapşırın! Çiçek tozları kapınızda!

18


www.isaretatesi.com

GÜLMEK

Neden gülüyoruz? Bunun bir teorisi yok. Olmayacak da.

Olmalı mı? Neden gülmediğimizin de bir teorisi yok! Olsaydı

gülünç olurdu…

İnsanı anlamak istiyoruz. Ama insanı bütün halinde

anlamak için yeterince çaba göstermemişken, onun gülmesini

anlamak istiyoruz. Gülmeyi anlamak için insanı geniş bir

açıdan, çepeçevre ele almak gerek. İnsanın gülmesine

gülebilmeliyiz ki onu anlayabilelim! Belki o zaman bir gülme

teorisi mümkün olur.

Bu yazının sınırları içinde bir teori denemesinde

bulunacağım. Evet, ayrıntıdan, temellendirmeden biraz

yoksun olacak belki. Ama yazımı bitirdiğimde teorime

gülebilmek istiyorum. Gülme teorisi gülünç olmalı mümkünse.

Çünkü gülmek ciddi bir mesele! En doğru yaklaşımı

benimsemek ve gülmenin hakkını vermek gerek. Gülmeyi

ancak o zaman anlayabiliriz.

Neyiyle güler insan? Sorulması lazım gelen ilk soru

budur. İnsan bedeniyle güler. Bedeni güler insanın. Ağız

açılıverir, çizgiler belirir yüzde, kaslar harekete geçer,

19


www.isaretatesi.com

gülmenin elektriğiyle beden titrer. Gülüşe tüm beden eşlik

eder. Bedenin tümden katılmadığı bir gülme olamaz. Fakat

beden kendi kendine de gülebilir. Kimi ruhsal bozukluklarda,

histeri ve hezeyan anlarında gülme krizine tutulur örneğin.

Duygu, akıl ve çevre ilişkisinden kopuk bir şekilde güler

böylece. Ama sırf gıdıklanarak da gülebilir beden! Âdeta

kendine güler, kendi kendine güler. Günlük yaşantımızda,

“Ben gülmüyorum, bedenim gülüyor” demeyiz, ama beden

güler aslında. “Ben gülmüyorum, göbeğim gülüyor!” “Ben

gülmüyorum, kıçım gülüyor!” Böyle dense yeridir bazen;

bedenin kendine göre bir düzeni, bir mantığı vardır, sanki bazı

durumlarda başına buyruk hareket eder. Ama bedenin

gülüşleri tam da o yüzden aklımızla, toplumla, çevreyle

çatışabilir, çelişebilir. O halde neremizin güldüğüne biraz

dikkat buyurmak gerek. Neyimizle gülüyoruz; acaba bedenim

yalnız başına mı gülüyor, yoksa daha büyük bir gülmeye mi

katılıyor? (Bedenimiz gülmesini gizleyebilir bazen, içimizden

gülebiliriz, o ayrı bir konu.)

Duygularımızla da güleriz. Gerek neşe ve keyiften

kaynağını alan gülmeler, gerekse küçümseyiş, alay ve öfkenin

karıştığı gergin gülüşler duygularımızın iç yüzünden uç verir.

Bedenimiz gibi duygularımız da belli bir bütünsellik içinde,

dört dörtlük gülmelerde bulunabilir. Ama soğuk gülüşler de

vardır elbette, duyguların eşlik etmediği gülüşler. Beden kendi

kendine güldüğünde de, duygular işin içine pek karışmaz. Ya

da akıl fazlaca baskınsa, duygular gülmede etkin rol

oynayamaz.

20


www.isaretatesi.com

Ama gülmenin hası da, aklın etkin olduğu, yargıladığı

gülmelerdir! “Dünyaya baktım da güldüm aklımla,” sözü ne

çok şey anlatır… Gülmek, noetik bir davranış olarak, aklın bir

olanağıdır. Akıl, gülmeyle görür ve düşünür. Düşünürüz,

düşündükçe anlamaya başlarız, anladıkça da gülmekten

kendimizi alamayız. Aklın serüvenine duygu ve beden de

katılır ve gülüveririz. Yani gülme eyleminin bütünleyici bir

rolü de vardır; gülmenin gücüyle donanmış bir düşünme

süreci nasıl da esaslı sonuçlar verecektir! Elbette biraz mizah

duygusu olmalı insanda. Anlamlı gülüşler keskin düşünce

başarılarının, parlak duyarlılıkların ardından gelir. Çünkü

gülerek düşünmek bir başarıdır muhakkak.

Çevremizle de güleriz biz (çevremize de güleriz!). Doğal,

tarihsel, toplumsal, siyasal, ekonomik boyutlar içerisinde

güleriz. Neyin gülünç olduğu, işte bu yüzden çağdan çağa,

toplumdan topluma değişir. Gülmeyi insana içinde bulunduğu

ortam öğretir bir yerde. Nelere, nasıl gülüneceğini başkalarına

baka baka öğrenirim. Örneğin küçümseyici bir gülüş,

toplumsal etkileşimlerle, bireysel bir duygu/beden tepkisi

olarak öğrenilir; işin içine aklın yargısı da karışır. Karşımdaki

kimsenin, ciğeri beş para etmeyen biri olduğunu düşünürüm

sözgelimi.

Gülünç olan nedir peki? Gülünç olana mı güleriz hep?

Rahatlamak için güldüğümde, ya da beden kendi kendine

güldüğünde, gülünç unsurdan söz edilebilir mi? Elbette

edilemez. Kavramsal yaklaşacak olursak, gülünç unsur, aklın

da katılımıyla çevremizin, duygularımızın ve bedenimizin

21


www.isaretatesi.com

birlikte gülmesiyle ilgilidir. Bedenin gülünç bulduğunu

aklımız anlamsız bulabilir. (Gıdıklanınca güldüğümüzde, ya

da gülme krizine tutulduğumuzda, yahut olur olmadık her

şeye güldüğümüz keyifli anlarımızda, deyim yerindeyse

aklımız öylece bakakalır.) Ya da bazen çevrenin gülünç

bulduğunu, aklımız gülünç bulmayabilir. “Neden gülüyor

bunlar yahu?” deriz.

Bedenin “gülünç”ü, duygunun “gülünç”ü, aklın

“gülünç”ü, çevrenin “gülünç”ü kimi zaman birbirinden

ayrıdır. İnsanı dörtlü bütünlüğü içinde ele almak gerek. Ben,

dört öğenin bir arada olduğu, dört dörtlük bir gülmenin

“gülünç”ünün peşindeyim. Böyle bir gülme, gülmelerin

hasıdır. Bedenin, duyguların, aklın ve çevrenin zenginliği,

coşkusu ve bütünlüğüyle gülebilmek, gönül işidir; bir insan

olma başarısıdır. Yalnızca çevreyle gülmek, çevreye gülmek,

sırf alışkanlıklarla, taklitle de gerçekleşebilir. Örneğin,

toplumun bir kesimini ötekileştirerek gülme bu tarz bir

gülmedir. Eksik bir gülmedir. Salt bedenle, ya da salt

duyguların ateşiyle gülmek, aklın ve kültürün katılmadığı, tam

olgunlaşmamış bir gülme biçimidir. Aklın bir başına

gülmesiyse kupkurudur, yavandır.

Gülünç, bir ilişki sonucunda algılanır. Her gülme, bir

gülme durumu’nda gerçekleşir: İki ayrı dünya arasında

kıvılcımlar çakar; bunların biri olağan dünya, diğeri olağandışı

dünyadır; aralarında bir akım ortaya çıkar, bir ark oluşur.

Tıpkı, birbirine yakın, zıt yüklü iki elektrot arasındaki boşlukta

oluşan kıvılcım demeti ya da ışık gibi. Olağan dünyada gülme

22


www.isaretatesi.com

yoktur. Oysa insan olağan dünyadan olağandışı dünyaya

sıçrama yaratabilen, iki dünya arasında ark yapabilen bir

varlıktır. İnsan neden dolayı şiir yazıyorsa, felsefe yapıyorsa,

ondan dolayı güler! Gülünç, olağandışı dünyadadır. Dört

dörtlük gülmelerimizde iki dünya birbirine karışır. Örneğin,

olanca ciddiyetiyle kürsüden vaaz veren rahibi çırılçıplak

düşünmem beni güldürür; olağandan olağanın dışına çıkmam

(çıplak rahip!), gülünçlüğü oluşturur. Olağanın ötesine

geçebildiğimiz için güleriz. Sanatımız, umutlarımız,

inançlarımız bunun için vardır. Gülemeseydik, kültürü

yaratamazdık, insan olamazdık.

Gülünç hemen önümüzdedir, farkedilmeyi bekler. Her

şeye gülünebilir, yeter ki belli bir gülme yakınlığı (ve mesafesi),

gülme açısı ve gülme hali içinde olunsun. O zaman gülme

arkı işler, iki dünya arasında etkileşim olur, gelgitler oluşur.

Hayatımızın tekdüzeliği içinden, gülme arkıyla sıçrayarak, her

şeye dışarıdan bakarız. Bir gülme kulesinden örneğin! Gülme

arkı, bizi böyle bir kuleye çıkartabilir. Belki de ağlanacak

halimize gülebiliriz.

Gülme, hele de olağan dünyayı daha yaşanır kılıyorsa,

çirkinlikleri, haksızlıkları, zulmü ortadan kaldırıyorsa daha

anlamlıdır! Dört dörtlük gülmeler, bizi güle güle bir gaflet

bataklığına doğru batmaktan korur. Gülüyorum, çünkü

sorumluyum. Gülüyorum, çünkü özgürüm. Gülebiliyorsam,

umutlarım olduğundandır, kendimi aşma gücüne sahip

olduğumdandır. Özgürlüğümü gerçekleştirebilecek kadar

özgürümdür.

23


www.isaretatesi.com

Deli deli gülmeler, kıkırdamalar, top atışı gibi patlayan

kahkahalar… Gülme, insan olmanın çekirdeğinde durur. İnsan

olmak için gülmeyi bilmek gerek – ne gülünç değil mi?

24


www.isaretatesi.com

BİR ROMAN İNSAN: NAHİDE HANIM

“Her insan bir romandır,” diyor kendi kendine. Bu

konuyu yıllardan beri düşünüyor. Neden roman? “Hayatım

roman” sözünü sevmiyor. Abartı ya da sahtelik var gibi

geliyor ona bu sözde. Zaten Nahide Hanım, “Ben romanım,”

diyor. “Yapma yahu!” diyenlere aldırmıyor. Anlayabileceğini

düşündüklerine, anlatmaya çalışıyor. Bir gün bana da

anlatıverdi işte. Otobüslerin mola verdiği bir konaklama

tesisinde. O zamanlar yetmiş yaşını aşkındı. Hayli dinçti,

yaşama sevinciyle dolu görünüyordu. Yine de sesinde

kırılganlığın, yılgınlığın buğusu seziliyordu zaman zaman.

Kendisinin roman olduğunu düşünmeye daha genç

kızlığında başlamış Nahide Hanım. Çok roman okuyormuş o

dönem, okuduklarıyla yaşadıkları arasında bağlar kurmaya

çalışıyormuş. Bir ara kendi de roman yazmayı denemiş, ama

bir iki taslaktan öteye gidememiş, romancılığın onun işi

olmadığını anlamış. Ama bu defa da kendi hayatının roman

olduğunu düşünmeye başlamış.

“Nasıl mı ulaştım bu sonuca? Kendimi ve insanları

okuyarak! Kendimi ve herkesi dinleyerek! Nahide, dedim

25


www.isaretatesi.com

kendi kendime, sen kaç kişisin? Kaç sesin var? Elbette bir

kişiyim ben. ‘Ben’ diyorum kendime. Nüfus kâğıdıma

bakıyorum, tek kişilik. Ama, aziz kardeşim, nüfus kâğıdı

neden tek bir kişi için olur, insan bir nüfus kâğıdına sığmaz ki!

İçimde birçok kişi var benim, bir koro var. Bende bir roman

kahramanları ordusu var. İçimde, konuştuğum ne çok insan

var! Kadınlar var, adamlar var, çocuklar, delikanlılar,

ihtiyarlar… Neden mi romanım? Çokum ben çünkü, çoğulum.

Okuyorum içimdeki çoğulluğu: Kendimi okuyorum! Pardon,

Ahmet Bey, mesleğiniz neydi? Ruh hekimi değilsinizdir

inşallah! Bakın, hem romanım ben, hem de roman okuru.

Kendi okuru kendi içinde olan bir roman. Dahası, yazarım da

ben. Kendimi yazıyorum ve okuyorum. Müthiş bir heyecan,

müthiş bir hüzün…

Heyecanım, kendimi –kendilerimi!– yazmak

isteyişimden. Hüznüm, gönlümce yaşamayışımdan, eleştirmen

olarak romanımı bir türlü beğenmeyişimden.

Belki de benim sabukladığımı düşünüyorsunuz. Diyelim

ki öyle, bu neyi gösterir? Gene de benim roman olduğumu!

Hem de içimde öyle akla hayale sığmayacak roman teknikleri,

öyle benzersiz üsluplar var ki… Düşünün, hayatımı

yaşıyorum, örneğin evleniyorum. Aslında evlenen,

kahramanlarımdan biri yalnızca. Çocuk doğuruyorum belki.

Doğuran da bir başka kahraman! Ama herkes beni bir kişi

sanıyor. Çokum yahu! Hem de ne çok! Öyle bakmayın lütfen,

çayınızı için. Hasta değilim, nereden çıkarıyorsunuz. Roman,

hasta olur mu hiç? Ben hiç hasta olmadım. Kahramanlarımdan

26


www.isaretatesi.com

biri bile, ne ağır bir bunalım geçirdi, ne de doktorların eline

düştü. Müthiş bir hayatım oldu, inanmazsınız! Ah, çayınız

döküldü. Bir yeriniz yanmamıştır inşallah.

Aklı bir karış havada, işe yaramaz, ahlâksız biri gözüyle

bakmayın bana sakın. Çok yanılırsınız! Sorumluluklarım var

benim. Kahramanlarımın da her biri birbirinden sorumlu.

Ömrümce kimseyi aldatmadım. Anlaşılamamış ya da yanlış

anlaşılmış olabilirim. Bir gece, rahmetli kocama, ‘Ben

romanım’ dedim. Ne dese beğenirsiniz? ‘Nahideciğim, ben de

Gürcüyüm!’ Meğer ‘çingeneyim’ diyorum sanmış. Katıla katıla

güldüm. O da öylece baktı. Hayır, kahramanlarla, olaylarla

dolu bir romanım ben. Aslında herkes öyle bence. Keşke

kendini nüfus kayıtlarına, sicil belgelerine, adreslere,

anayasalara, gazetelere, dergilere indirgemese insanlar.

İçlerindeki çoğulluğu susturmaya çalışmasalar. Tek sesle

konuşmaya kalkmasalar.

Yo, bir tür kişilik bozukluğu değildir roman olmak!

İçinde çoğulluğu barındırır ama bir örgüsü, dokusu, tutarlılığı

vardır romanın.

‘Kendini bil’ demek, ‘kendini oku, kendini yaz!’ demektir

bana kalırsa. Romanını yaşayan bir romanım ben. Kendi

romanım bu, bir başkasının romanı değil. Hem anlatıcıyım

hem okur. İfadeyim ben, dilim, sözüm. Söylediklerim var,

yaşadığım sürece söyleyeceklerim var.

Ve anlıyorum, anlayabiliyorum! Bencil değilim, ötekileri

anlıyorum. Romanımda başkaları da var, yaşıyorlar. Yalnızca

kendimi içeri alıp ötekileri dışarıda bırakmıyorum. Şimdi

27


www.isaretatesi.com

sorun bana, romanımdan memnun muyum diye. Değilim! (Ah,

alın şu mendili, üstünüzü silin; merak etmeyin, çay leke

yapmaz.) Çünkü kendi derinliğimi henüz yeterince

keşfedemedim, layıkıyla anlatamadım. Ama romanımı, yani

beni okuyanlar bunun pek de farkında değiller.

Her insan romandır, aziz kardeşim. Kimini merak ederiz,

kimininse kapağına elimizi bile sürmeyiz. Şimdi benim

romanımı merak ediyorsunuz, biliyorum… Yazık ki vaktimiz

yok, otobüslerimizin saati geldi! Siz İzmir’e gidin, ben

romanıma. Romanımdaki kentlere, insanlara…”

28


www.isaretatesi.com

GÜZEL ACI ÇEKERDİ BABAM

Bin dokuz yüz ellilerin sonlarıydı. İstanbul o zamanlar

tenhaydı. Ve biz o tenha İstanbul’un tenha bir köyünde

otururduk: Çengelköy’de. Şimdi yazlarını bile sonbahar gibi

hatırlıyorum. O zamanlar vapurların yanaştığı iskeleden

denize bakarken sık sık gelirdi kalemimin ucuna: “Nasıl

saklarım sonbahar olduğumu?” Oysa o zaman henüz on, on

bir yaşlarındaydım, ömrümün baharında bile sayılmazdım.

Ama öyle düşünüyordum işte. Yaşlı çınarların, eski evlerin,

tarih kokan sokakların çocuk kalbime yığdığı ıssızlığı zorlukla

taşıyarak, Boğaz’ın tenha kıyılarında, denizden gelen

rüzgârların sürekli tazelediği hüznümle bir başımaydım.

Babam, o zamanlar otuzlu yaşlarının sonlarında bir

öğretmen yüzbaşıydı. Yakışıklıydı. İnsanları ürkütmekten

çekinen, kendi halinde, sessiz sedasız, iç dünyasının

derinliklerinde hâlâ yıkılmamış gizli düşleriyle yaşayan bir

insandı. Sabah erkenden evden çıkar, öğretmenlik yaptığı

Kuleli Askeri Lisesi’ne yürüye yürüye giderdi. Yolda ne gibi

düşüncelere dalardı acaba? Bana, gökyüzünden bir yerlerden

geldiği için dünyaya hep yabancı kalmaya mahkûm biri gibi

29


www.isaretatesi.com

görünürdü. Atâ Bey diye çağırırlardı babamı; ikinci a harfinin

uzun okunması gereken bu adıyla, atâ, yani “ihsan” olan, bu

dünyaya bir bağış olarak gönderilmiş kırılgan bir ruhtu.

Galiba benden bile daha yalnızdı. İki yalnızdık babamla;

birbirimizle iç dünyalarımız hakkında hiç konuşmadık. Ama

yalnızlıklarımız arasında gizli bir iletişim olduğunu sezerdim.

Bu sezgi, yalnızlığımı besler, daha bir yoğunlaştırırdı. Küçük

kardeşimle uzun kış geceleri biraz da yalnızlıktan üşürdük.

Bir gün babam bizi halamın yanına, Sandıklı’ya

gönderdiğinde, değişen mekânla birlikte değişmeyen

yalnızlığımda gene onu düşünmeye devam ettim.

Çengelköyde, yağmur yağdığında damı akan o köhne

evimizde, bir başına ne yapıyordu acaba?

Birkaç yıl sonra Çengelköy’e tekrar döndüğümde,

babamın acısını nasıl çektiğini daha bilinçli bir şekilde gözleme

olanağı buldum.

Altın renginde, çok sevdiği, “Parker” marka şık bir dolma

kalemi vardı. Önünde hep kâğıtlar olur, kalemi devamlı bu

kâğıtların üzerinde gezinirdi. Resimler yapardı, şiirler yazardı.

Sanki acılarına karşı oluşturduğu kalkanlardı bunlar. Bir de

bulmacalar çözerdi; bitirdiği her bulmacanın kenarına upuzun

kuyruklu bir küçük a harfiyle imzasını atardı. Hayatın

beklenmedik muammalarıyla belki de bu bulmacalara

sığınarak baş etmeye çalışırdı. Çile, onun dolma kaleminden,

kâğıtlara doğru akardı. Ağlar mıydı, hiç görmüş müydüm

ağladığını? Anımsamıyorum. İçerdi, ama çok değil. Pek

konuşmazdı da; dertlerini birilerine açar mıydı, bilmiyorum.

30


www.isaretatesi.com

Acısını gürültü patırtı çıkararak yaşamadı asla. Kendine

sakladı acılarını, kendiyle paylaştı. Acısıyla derinleşti,

güzelleşti.

Acıları karşılamayı bilmek de bir yaşam ustalığıdır.

Istırap kültürü, insanı kolaylıkla mazoşizme, arabeske,

melankoliye kaydırabilir. Acılarınızdan zevk almaya başlar,

onların bağımlısı olursunuz. Babam öyle yapmadı. Ne abarttı

acılarını, ne de yadsıdı. Kendini avutmaya bile kalkmadı.

Acılarını karşıladı. Onlarla karşılaşabildi. Sonuna kadar yaşadı

acılarını ve belki de onları zamanla ağır ağır tüketti.

Yiğitçe bir tavırdı bu bana kalırsa. Acılarla karşılaşabilme

cesareti, bize kendimizle karşılaşabilme cesareti sunar. Acılar

babamı güzelleştirdi. Acı çekmenin bir estetiği, bir etiği

olduğunu onda gördüm. Elbette yanlışları, kusurları olan bir

insandı babam. Ama insandı. Acı çekmek de bir sanattır, insan

olma sanatının yollarından biri. Babam ki ustaydı bu sanatta.

31


www.isaretatesi.com

BİR KEDİM VAR, KİMSELERE BENZEMEZ

Evreni dinlemeyen kediyi dinleyemez. Evrendeki sesi

duymak gerek. Dip sesi. Dünyanız yalnızca insanla, insan

etkinlikleri ve ürünleriyle sınırlıysa, insanı saran varlık

iklimini yaşamıyorsanız, insan oluşunuz eksik demektir.

Varlık ikliminin çok ama çok küçük bir parçasıdır insan. Ve

öyle olduğunun bilincine vardığı ölçüde, çok ama çok önemli

bir parçası.

Bilim ve teknoloji sayesinde bir şeyleri anlayıp duyarız

belki, ama evrenin sesini dinlemek değildir bu. Varlık

kitabının satırlarını, görebildiğimiz kadarıyla okuruz. Satırlar

gözümüzle buluşunca okunabilir. Göz, kitaba satırlar ekler

bazen; kitap da okura göz ekler. Kör bir okur ise bildiğini okur.

Okumak, gözü açmalıdır. Ya da, evvela göz açılsın ki,

okuyabilelim. Her iki taraftan da doğru. Etrafımıza bakarız

bakmasına, ama kör gözle nasıl görelim?

Evren yalnızca insan için yaratılmadı. Orada bakteriler,

bitkiler, böcekler, balıklar, kuşlar var; karbon, hidrojen,

oksijen, azot var; ısı, ışık, elektrik var. Ve orada kediler de var!

32


www.isaretatesi.com

Benimle beraber oradalar. Bunların hepsini kedimle

paylaşabildiğim için mutluyum. Bunu duyabildiğim için

mutluyum. Kedimle bir arada olduğum için. Onunla

buluşabildiğim için.

O güzel yaratıklar, binlerce yıldır koşullar ne olursa olsun

dimdik ayakta kaldılar. İnsanın neden olduğu olumsuzluklara

rağmen varlıklarını sapasağlam koruyorlar. Onlardaki can,

bana bendeki canın gücünü hatırlatıyor. Burunlarının (ve

bıyıklarının) dikine giderek yaşadılar, yaşıyorlar.

İnsan kendi içindeki pisi pisilerin farkında değil. Oysa

Eski Yunanlı, içindeki canı adlandırırken “pisi” harfiyle

başlayan bir sözcük kullanmıştı (psükhe). Bunun bugün kediye

yönelik bir hitabı çağrıştırması tesadüf mü acaba?

Bir kedi uyur içimde,

Kedide insan uyur,

Ondandır uyuşuruz nicedir kedilerle.

İkimizin de içinde birer kara delik,

Sonsuzluk uyur bizde.

Uyanır.

Bir bitimsiz rüyayı onlarla uyumuyor muyuz? Ailouros

demişti Heredot, iki bin beş yüz yıl önce Mısır’ı ziyaretinde,

kediyi ilk kez gördüğünde. “Kuyruk sallayan” demekti bu.

Ailuroi: kuyruk sallayanlar. Yaşamın bir beri ucuna, bir öbür

ucuna. Hayatımıza öyle girdiler. Büyülüydüler. Öbür

dünyanın simgeleri oldular. Sevgilerinde bağımsız,

33


www.isaretatesi.com

isteklerinde ödünsüzdüler. Yeri geldi, tırnaklarını içimizdeki

çirkinliklerde bilediler. Bizim bu topraklarda kediye elbette ulu

bir nazarımız var, olmalı: Hazreti Peygamber, bir kedinin

uykusu önünde ihtiramla durmuştu.

Acırım kediyi anlayamadan ölenlere. İnsanların düştüğü

gaflete tanık olurum, içim yanar. Sözüm ona yaşamayı bilirler,

ama varlığı bilmezler. Tanrıyı bildiklerini söylerler ama

yanıbaşlarındaki kediyi bilmezler. Korkarlar kediden.

Tenlerine değecek diye ödleri kopar. İnsandan korkmazlar da

kediden korkarlar.

Kimler korkmadı ki kediden hem de! Büyük İskender,

kedi görünce baygınlık geçirirdi. Julius Caesar, Napoléon

Bonaparte, I. Abdülhamid hep korktular kediden.

İmparatordular, padişahtılar, ama kedisiz kaldılar.

Kediyi şeytandan sayanlar oldu hatta. Papa IX. Gregory

(1147-1241) kedi katliamlarını emretti. Nice kedi binlerce yıl

zulüm gördü insandan.

Elbette sevenleri de oldu kedilerin, hem de nasıl… Üstat

Jean Cocteau, “Severim kedileri; severim yuvamı da ondan;

onlar görünen ruhudur evimin,” demişti. Ailurofil’ler anladı

kedileri. Hem incinenlerini, yuvasız olanlarını, hem de başına

buyruk, beklentilere aldırışsız, uyarılara kapalı olanları.

Colette anladı örneğin. Anatole France için, “kitaplar kentinin

sessiz bekçileri”ydi kediler. Aldous Huxley, “Yazmak

istiyorsan kedi besle,” diye öneride bulunmuştu. Henry James,

omzunda bir kediyle yazardı. George Sand ise neredeyse bir

kediydi; kedisiyle aynı kaptan yemek yerdi. Ya Baudelaire?

34


www.isaretatesi.com

“Yığınların kedileri neden sevmediklerini anlamak kolay,”

diyordu, “kedi güzeldir, seçkinlik düşüncesi aşılar insana,

temizlik, şehvet.”

Kimdir kedi? Dost canlısı, sabırlı, sessiz, dikkatli, zeki,

yaramaz, yumuşak huylu, nazik, kibar, titiz, capcanlı bir

varlık…

Hırsız mıdır? Pis mi? Mikroplu? Tüyler mi saçar? Nankör

müdür? Saldırgan mı?

Kedim sevgilimdir. İçimde oturur. Bana adres sorar.

Sonsuzluğu sorar, bilirmişim gibi.

Geceleri açtırır balkon kapısını, çıkar dama, yıldızları

koklar.

Konuşabilseydi, ne sırlar anlatırdı kim bilir.

Yazabilseydi, neler yazar, neler neler döktürürdü kim

bilir.

Şimdi, koltuğun üzerinde uyumuş, kim bilir nelerin

düşünü görüyor.

Kedim on beş yıldır can dostum benim. Kanıtlamaya

uğraştığım mantık teoremlerinde yardımcımdır, felsefe

yolculuğumda yoldaşımdır. Birbirimizi anlar, sever ve sayarız.

Bazen nedenini bilemediğim kızgınlıkları olur bana,

tırmalayıverir elimi. Bazen öylece ortadan kaybolur, ara ki

bulasın. Bildiği gibi yaşar. Ödünsüzdür. Yılışmaz. Sevgide

nasıl durulması gerektiğini öğretir bana. Öğrenebildiğimi

söyleyemem ya.

35


www.isaretatesi.com

Can ikliminin harika varlığı! Hayatı hatırlatıyorsun

bana…

36


www.isaretatesi.com

ORTA ODAYI AÇMA, YARALI BİR KUŞ VAR!

Dere tepe gezip sessiz orman içlerinden, vadilerden

geçerek yorgun argın döndüğüm bir bisiklet gezisinden sonra,

evde, masanın üstünde bırakılmış bir notunu buldum karımın:

“Orta odayı açma, yaralı bir kuş var!” Önce sözlerin bir şaka

olduğunu düşündüm, bir anlam verememiştim çünkü. “Orta

oda” diye bir odamız var mıydı? Varsa, yaralı bir kuşun o

odada işi neydi? Sorular beni aldı götürdü.

“Orta oda” insanın yaşam serüveninde keşfedilmeyi

bekliyor hâlâ. Yanındaki iki oda arasında, kapısı pek de sık

açılmayan, açılsa da içini görmekte zorlandığımız bir oda.

Oysa önemli bir oda orası, insan evinin kararlarını, gündelik

yaşamını belirleyen bir gücü var. Orta odamda, nice geceler

çığlıklar duydum. Büyük patlamalarla sarsıldım. Ve güzel

sesler işittim: Kapısından eve yayılan nağmeler sıcak, hafifçe

kıpırtılı, dingin heyecanlar yaşattı bana. Kimi zaman odanın

kapısını parçalayıveren, çok da iyi tanımlayamadığım bazı

güçler, beni altüst etti. Yarattıkları dehşetin izlerini aylarca

yaşadım evimin her köşesinde. Sıkı sıkıya kapadım kapıyı,

üzerine tahtalar çaktım. İçerideki o belirsiz güçler dışarı çıkıp

37


www.isaretatesi.com

beni perişan etmesin diye. Yetmedi, sol taraftaki diğer

odamdan (arkamı dönünce sağ tarafıma düşüyor,) çelik

levhalar alıp, bir mühendis ustalığıyla kapının üzerini

kapladım. Levhalar soldaki odadandı, evet, sol odam güven

odamdı. Öyle biliyordum.

Sonra? Kalın levhaların boğuculuğuyla, orta odamdan

hiç ses gelmemeye başladı. Evim sessiz, cansız bir ölü evine

döndü. Dayanamadım bu duruma: Sessizliğe

katlanamadığımdan değil, sessizliğin sesini duyabilmemi

sağlayan kulaklıklar orta odadan kaldığından. Daha çocukken

farketmiştim ki, orta odada hem müzik yayını vardı, hem de

çeşit çeşit cihazlar, dinleme aygıtları. Silahlar da vardı orada,

çelik yelekler, miğferler; masanın üstünde çiçekler, açılmamış

şaraplar; köşede, ucunu bucağını göremediğim bir bahçeye

açılan bir kapı. Oda sanki diğer odalara, bahçelere açılan bir

sürü kapıyla doluydu. Bunların pek azını açabilmiş, ardına

bakabilmiştim. Kiminden gördüklerim karşısında irkilmiş,

kimilerinden utanmış, kimilerini açar açmaz kapatmıştım.

Yaşlandıkça anlamaya başladım: Orta oda kapalı tutulamazdı.

Sol taraftaki odadan ödünç alacağım planlar ve araç gereçlerle

orada kalıcı bir düzenleme yapılamazdı. Oda bu tür

girişimlere direniyordu.

Her birey bir evdir. Evin bir tarafında yan yana üç oda

bulunur. Sağdaki, beden etkinliklerinin yürütüldüğü, beden

işletim odasıdır. O odanın kapısını pek açamadım, ama evimin

oradan gelen enerjiyle varlığını sürdürdüğünü biliyorum.

Işıklarım onunla yanıyor, içeride onunla ısınıyorum.

38


www.isaretatesi.com

Havalandırmayı da orası sağlıyor. Sağdaki oda benim sağlık

odam.

Sol taraftaki oda ise akıl odam. Gözlemevim,

laboratuvarım, kütüphanem, bilgisayarım bu odada.

Anladım ki, orta oda da benim can odam’dır. Duygu

odam. Evimin kalbi… Fırtınalar yaşıyorum orada,

sarsılıyorum, üzülüyorum, seviyorum, nefret ediyorum.

Kapısına çelik kalkanlar çakıp, sonra vazgeçiyorum. Yaşama

sevincimi orada duyuyorum, oradan duyuyorum. Acılarım

oranın iç karanlığında yaşanıyor.

Orta odamda yaralı bir kuş var. Karımın notundan

anlamış değilim bunu: Kimin orta odasında yaralı bir kuş yok

ki? Orta odasında güvercinleri, bülbülleri, serçeleri, giderek

kartalları, akbabaları olmayanların yaralı kuşları da olamaz.

Orta odamın kocaman penceresinden gökyüzüne saldığım

kuşlar, umut kuşları, beklenti kuşları, sevgi bülbülleri, aşk

güvercinleri, dostluk serçeleri hiç bilmediğim evlerin odalarına

süzülüyorlar. Kimileri yollarda telef oluyor, hiçbir eve

ulaşamadan çöllerde kayboluyor, kimileri gagasında haberlerle

geri dönüp, orta, sol ya da sağ odama geliyor, kimileriyse güç

bela ulaşabildikleri orta odamın penceresinden içeriye

kendilerini yaralı bir halde zar zor atıyor. Yıkımlarımın,

incinmişliklerimin, düşkırıklıklarımın yaralı kuşları. Okşayıp

severek bakıyorum onlara. Türlü ilaçlarla ve gereçlerle

iyileştirmeye çabalıyorum.

Tuhaftır, orta odamda her an bir yaralı kuşum oluyor

artık.

39


www.isaretatesi.com

(Okura not: Karımın notu, meğer bizim evin bahçesinde

bir kedinin avladığı bir kuşla ilgiliymiş. Karım zavallı kuşu

kedinin ağzından kurtarmış. Yaralarına merhem sürüp evdeki

kedilerin zarar vermemesi için evimizin “orta odası”na

koymuş. Yanlışlıkla kapıyı açıp kuşa zarar vermeyeyim diye

de bana o notu bırakmış!)

40


www.isaretatesi.com

ÜÇ ÇAY

-Bir ‘Öykü’: Yedi Kısım, Tekmili Birden-

babam Blanchot ile

ağabeyim Rilke için

1.

“Hesap!” dedim, yazgım olan garsona. “Neyiniz vardı?”

dedi. “Üç çay, bir khaos,” dedim. Küçüktüm o zamanlar,

küçücük. Khaos’un kemirdiği bir minik. Khaos’un emzirdiği.

Dinelttiği. Dünya denilen çay bahçesinde. Yıldızların

kıyısında. Öykümü arıyordum. Soruyordum: “Öyküm var mı

benim anne? Üç çayım var, ama öyküm var mı?” Öksüzdüm.

Öyküsüzdüm. Yoktum. Dibinde hiçliğin.

2.

“Hesap!” dedim, yazıya. “Neyiniz vardı?” dedi. “Üç çay,

bir mitos,” dedim. Yazıyordum. Yazacaktım. Yüreğim

yetmiyordu. Hiçliğin dibinden geliyordum yazıya. Anlam

mumyalarını eritmeye başlamıştım. Diriliyordum. Sözcüklerin

havai fişeğinden sancılarım saçılıyordu kâğıtlara. Öyküm

41


www.isaretatesi.com

başımda, başucumda, tam başlangıcımdaydı. Öyküsü olanlara

öykünüyordum. Öykülere sığınasım geliyordu. Hayatın

zımpara taşına, keskin hançerine karşı, eteklerine

sığınıyordum “çünkü”lerin, “bugünkü”lerin, “dünkü”lerin.

Yüzergezer öykülerin serseri çocuğu olarak, kıyısına

tutunmuştum henüz yazılmamış mitosumun.

3.

“Hesap!” dedim, sevgilime. “Neyin vardı?” dedi. “Üç

çay, bir kozmos,” dedim. Biliyordum. Biliyordum ya, yalandı.

Eşya yerli yerinde; ben ayakta, müteyakkız. Zamanın içinde

duruyordum. Ölümsüz bir biçimde. Bitmişti öyküm. Dramatik

kurgu yerli yerinde. Yeterince akıcı, yeterince çarpıcı, yeterince

gömülü. Gömülerle dolu yeterince. Okuyor, kozmosu

okşuyordum gizli gizli, geceleri, sabaha karşı. Kozmosla

doygun, kozmosla aç. Kozmosumla muhtaç. Yaralarıma,

eksiklerime, çirkinliklerime sürüyordum onu ilaç gibi. Üç

çayım, bir kozmosum var sevgilim, ya senin? Senin neyin var?

Örtünden ve gizinden başka neyin?

4.

“Hesap!” dedim, bilgeme. “Neyiniz vardı?” dedi. “Üç

çay, bir yapboz,” dedim. “Olmaz böyle koz,” dedi, ”yalan

söylüyorsun.” “Galiba üç çay, bir yakamoz,” dedim.

“Konamaz vicdana toz,” dedi. “Öyleyse,” dedim, “üç çay, bir

ethos.” Karavicdanımla dedim bunu. Oluşum ahlâktı, soluşum

42


www.isaretatesi.com

ahlâk. Merhaba ahlâk! Sana selam getirdim kendimden.

Masumiyetimden. Resmiyetimden. Ahlâksız zorbalardan

haber getirdim sana. Yazdığım öyküyle tutunduğum dalların

kırıldı. Ateşine düştüm. Cehennemlerinde yandım. Kalemimin

kömürü oradan. Seni senle aldatanların tanığıyım. Çöllerine

hatmi çiçeği ektim. Öykümle suluyorum her gece yarısı.

5.

“Hesap!” dedim, gülüme. “Neyin vardı?” dedi. “Üç çay,

bir gazoz,” dedim. Gülüverdi. “Çekerim kulağını,” dedi.

“Hadi söyleyeyim,” dedim, “üç çay, bir heyecan.” “Çok yoz,”

dedi, “kafiye bozuk.” “Hah, şimdi buldum,” dedim, “üç çay,

bir pathos.” Matkapların damarları parçaladığı his âlemiydi. İs

âlemi. Duygu yuvalarında arı kovanları. Emiyorum zehirlerini.

Bal boşluğa akıyor. Pathos. Evimin önü nane maydanoz.

6.

“Hesap!” dedim, aklıma. “Neyin vardı?” “Üç çay, bir

kavanoz,” dedim. Kaşlarını çattı, “Saçmalama,” dedi.

“Öyleyse,” dedim, “üç çay, bir horoz.” “Onu ancak Sokrates

söyleyebilir,” dedi. “Hesapladım ve buldum,” dedim, “üç çay,

bir noos.” “Nedir noos, söyle,” dedi. “Akılküredir” dedim.

Akıl küre, öykülerin içi küre. Kalbin içi küre. Can içre, canan

küre. Ele geçirilmiş, silah olmuş, zalim olmuş küre. Ne hoş

değil noos böyle.

43


www.isaretatesi.com

7.

“Hesap!” dedim, ölüme. “Neyiniz vardı?” dedi. “Üç çay,

bir thanatos,” dedim. Üç çay bir son. Hiç çay. Öykünün son

durağı. Öykünün uçurumu. Yitimi. Benim hiç öyküm olmadı

ki! Ölmeden olmaz insanların öyküleri. Ölünce öykü de ölür.

O hiç olmamış öykü. Ölünce, öykücü sevgilim bana gelin

gelecek!

44


www.isaretatesi.com

BEN KABAK KAFALI, YERDEN BİTME,

KOCA GÖBEKLİ BİR YAZAR OLMASAYDIM

Elbette sırım gibi bir dansçı olmak isterdim! Kabak kafalı,

yerden bitme, koca göbekli, abur cubur yiyip içi geçerek

koltuğuna iyice gömülmüş, düşüncelerinin ağırlığıyla

kımıldamakta zorluklanan (düşüncelerinin hafifliğiyle bile

yerinden zar zor hareket edebilecek) bir yazar olmasaydım…

Kısacık boyunun günden güne küreye dönüşen bir bedenin

içinde kaybolup gittiği bir yazar olmasaydım; yazdıkça,

şişmanlayıp şişmanlayıp patlayacak gibi olmasaydım… Eğer

bütün bunlar olmasaydı, her ritme ayak uyduran, müzikle

neredeyse bütünleşmiş bir dansçı olmak ve ruhumla bedenimi

birbirine katmak isterdim. Ritmi bile bedenimin dönüşlerine

tâbi kılabilmek isterdim. Öylesi hafif, öylesi uçarı, göğe yakın,

yerinde duramayan bir enerji topu olup kırlara çıkar,

ormanlarda fırıl fırıl döner dururdum. Yağmurda ve karda dağ

bayır çırılçıplak koşar, düşüncelerime koşa koşa yetişmeye

çabalardım. Kendimi rüzgârlara bırakıp uçmaya çalışırdım.

Hatta bedenim düşüncelerimi geçse ne güzel olurdu!

Ruhumla tenimin heyecan dolu yarışında, yapabilseydim

45


www.isaretatesi.com

bunu… Kıvrak, cevval, haşarı, kabına sığmayan bedenim ve

ardından ona yetişmeye gayret eden ruhum… Oysa şimdi,

kalın bir silindir gibi eziyor bedenim ruhumu! Gövdesine

bastırıyor ruhumun, neredeyse boğacak onu… Keşke

aşabilseydim yerleşik düşünce zindanlarını; sınıfların,

okulların, toplantı salonlarının, matbaaların dörtduvarı

üzerinden temiz havaya, ferah yaylalara, sarp dağlara çıkarak,

evrenden duyulan müziğin sonsuz ezgisiyle dans

edebilseydim… Bedenimin bilgeliğine teslim edebilseydim

kendimi; böylece aşabilseydim egemen dans trendlerini ve

tekniklerini, ötesine geçebilseydim onların. Hem balet gibi

hem de diskodaki amatör bir dansçı gibi dans ederdim,

perendeler, taklalar atar, tek elimin üzerinde döner, eşi

görülmemiş kıvrak figürler yapardım; çeşit çeşit akrobatik

manevralarla insanların yüreğini ağzına getirirdim, türlü halk

oyunları, ayin dansları yapardım.

Bedenim talimli olduğundan yapmazdı bunları. Önceden

bildiğim için yapmazdım hiçbirini. Tutkulu, çılgın, deli fişek

bir dansçı olurdum yalnız: Bilgeliğim bu olurdu. İçimdeki

müziğin ritmiyle alev alev olurdum. Tanıksızca, bir başıma!

Yalnızca görebilen ruhlara ışık saçan, onlara özgürlük yollarını

sergileyen bir beden. Aristoteles’i hop oturtup hop kaldıracak

filozof bir beden…

Hem bilge hem dansçı bir beden nasıl olurdu? Müzikle

bir olur, ruhla iç içe geçerdi. Dans olup yanıt verirdi müziğe.

Böylece keşfederdi kendi olanaklarını. Ruhu duyar, ona

kendini duyururdu. Binbir kapı aralanırdı birbiri ardına.

46


www.isaretatesi.com

Ruhum özgürleşir, bedenim özgürleşirdi. Beden bilgeyse

bilgedir ruh. Bedeni denetlemek, baskılamak, ezmek bizi asla

bir yere vardırmaz. Eğer beden azgınsa, vahşiyse,

dizginlenmeliyse, bilin ki ruh da öyledir – akıl da!

Bunlardan birinin diğerinin tahakkümüne girmesi, yani

bedenin boyunduruk altına alınması en çok da ruhu teslim

almak isteyen siyasal güçlerin işine gelir. Bedeni merkeze alan

yasaklar onu ezer, ruh işte o zaman denetim altına alınır.

(İşkencecileri düşünün; bedeni şeytanlaştıran, bedene eziyeti

yücelten dinsel kurumları düşünün!)

Oysa bedenle iletişim, ruhu özgürleştirir. Beden ile ruh

beraberdir, iç içedir: Söyleşirler ve dans başlar. Özgür ruhlar

başarır bunu.

Dansın yolu, bedenin iç bilgisinden geçer. Örneğin, usta

piyanist kendini parmaklarına teslim eder; sporcu, bedeniyle

hem düşünür hem hareket eder. Çünkü tenin bir sağduyusu

vardır: Beden bilir. Ayaklar unutmaz, eller sağduyuyu elden

bırakmaz. Bedenin bilgisi ve gücü bu anlamda öyle temel

niteliktedir ki, hiçbir ikamesi bulunamaz. Eninde sonunda

bedene güvenmek gerekir.

Söylüyorum ya; eğer şimdi olduğu gibi bedenim kof,

ruhum kof olmasaydı, özgür bir dansçı olmak isterdim. Ama

beden budalası, mekanik bir dansçı olmayı da asla

istemezdim! Bedenimin özgürlüğüyle, ruhumun zincirlerini

bir bir çözer, döne döne, atlaya zıplaya süzülüp giderdim.

47


www.isaretatesi.com

Gelin görün ki, şu an oturduğum sandalyede kendi

ağırlığımla ezildikçe eziliyorum. Bedenimin altında ruhumun

da pestili çıkmış…

Yine de, bazı zamanlar yaptığım gibi bu gece de, geç bir

vakit, belki saat üçte ya da dörtte, gizlice yerimden kalkıp

bahçeye çıkacağım. Yapacağım bunu. Çam ağaçlarından gelen

rüzgârın uğultusunu duyacak, derin bir nefes alacak, bahçenin

bir yerlerine saklanıp etrafı seyreden kedilerin alaycı bakışları

karşısında koca göbeğimle, dansı andıran o acayip, gülünç

hareketleri yapacağım. Ve sonunda anlayacağım ki, ben kabak

kafalı, yerden bitme, koca göbekli bir yazar olmasaydım da

yine kabak kafalı, yerden bitme, koca göbekli bir yazar

olurdum.

48


www.isaretatesi.com

MECZÛB

Biberler büyüyor bahçede… Merhaba! Güllerin dikenleri

beynimi çiziyor. Onlara da merhaba! Onlara da! Sararmış mı

yapraklar? Sararmış. Dökülmüş mü? Dökülmüş. Ayaz kapıda.

Merhaba! Kapı! Ona da merhaba! Hayat veren, can bağışlayan

hayatın ölümüne, sevgi nöbette. Merhaba umutsuzluk!

Merhaba, yıkımlarda yok olan! Bitimsizlikte biten hayat

penceresinde. Biten her pencerede, biten bir pencere. Kapanan

her kapıda, kapan bir kapı. Ama giren var! Ama çıkan var.

Kapı bâkî. Bittikçe her kapı, biter bir kapı. Bunu kalemime

fısıldayan kâğıt var, beni hayattan geçiren kapı.

Ölürüm, tamam. Yok olurum, tamam. Merhaba! Yiten

mezar taşıma, solan sevgiliye merhaba! Mut, sûz olduğu için

mutsuzluk var, değil mi Sûzân? Sû-i zanna da merhaba!

Mutluluk yoksa, mutsuzluk da yok. Hüsn-i zanna

merhaba! Ölüm yoksa ölümsüzlük de yok. Çare yoksa,

çaresizlik de. Aslında yok, yok; yok olan yok. İşte buna

gönülden merhaba!

Konuşuyoruz ya, söz yok aslında. Tözse filozof tâifesinin

haracı yaşamdan. Sözü uçurup yazıyı bırakmışlar akılları sıra.

Akıl yok aslında.

49


www.isaretatesi.com

Peki ne var? Lâ var. Dügâh var. Titreşim. Hocam İkbâl

“lâ”yı söyler, bir de “illâ”yı.

Lâ derseniz, dönüşür kevn fesâda. İllâ derseniz, açıverir

fesâdın kevni.

Lâ’sı çıkmış yaşamda, kapı da yok, pencere de. İllâ olmak

ister zamâne, illâ mutlu olmak ister; hap alır, top alır, sap alır,

kap alır; adı bedendir, basar içine illâ’yı. İllâ tıkıştırılmış

bedenlerle, ne göbekler ne taklalar atar zamâne.

Gönül işçileri lâ kaskını giysinler, lâ! Çatısında hilâlin adı

aydır, ay. “Yüksek”tir ay, yüksektedir aylâ.

Bedbahtsın, başında belâ kuşları. Belâ kuşlarını görür

belâ gözü. Belâ kuşu lâ. Belâ gözü lâ. Belâ sözü lâ. Ey gafil,

illâsız olur mu belâ?

Sakın “be” deme “lâ”ya, olur belâ! Olursa olsun. Belâya

da merhaba! İllâ biriktirip lâ’ya kalkan olacağını sanma da!

Merhaba deyiverişimize de merhaba! Merhaba da yok ya

aslında. Hebâ var, hebâ.

Lâ lâzım mı? Ya illâ? İllâlâ. Lâillâ. Yok vardır, var yok.

Karıştı kafa, mânâ yalama, yaşam dolaylama. Sıkınca

vidaları sağlamlaşır mı acaba? Sıktıkça sıkılır mı yoksa?

Zedelenir illâ. İncinir, boğulur illâ. Yaşamaküstü masalarında

sözle sarhoş ulemâ.

Nerede pencere? Sakın arama. Yok mu acaba? Yoksa da

yok, böyle oynanır varlık denen drama!

50


www.isaretatesi.com

Merhaba? Nasıl olmaz merhaba! Lâillâ. İllâlâ. İşte

merhaba! Neyin oyunuymuş bu? Muzdaribin mecâli mi var

oyuna? Bir tek celâli kalmışsa yaşama?

Yaşamak ciddi iş, evlâdım, toplayıver saçını ensende,

dolayıp kıvır şöyle arkada.

Hayat var kâinatta. Vebâli var omzumuzda. Duruyor

çıkınımızda. Her nefeste ciğerimizde. Ciğerimiz kebâb,

iniltimiz rebâb.

Yine de gülümseriz ama. Hayat pencereyi açıp bakar

mütebbessim ruhumuza. Durur muyuz, hemen yükseliriz

pencereden, aya varır, ay ötesi âlemlere geçeriz. Pencereler

biter yaşamın açtığı pencerelerden.

Ey mutsûz! Pencerenin öbür yanından görmek istemezsin

yüzünü. Aç gözünü, açılsın içine pencereler. Açtığın

pencereden girip, seni yitip gittiğin dehlizde bulalım,

pencerenin dibine getirelim.

Gelmezsin ya! Gelmezsen gelme. Kurtuluşun yok artık,

madem ki okuyorsun bunu. Madem ki anladın mânâyı.

Pencereyi aralayamasan da mutsuz olmazsın artık. Mutsûzluk

da yok, mutluluk da.

Bahçede büyüyen biberler, merhaba! Beynimi çizen gül

dikenleri, merhaba! Merhaba illâlâ, lâillâ!

Mutluluğaküstü masasında illâ mutsuzluğaküstücülük

oynayalım lâ!

51


www.isaretatesi.com

SÖYLEME

Geceydi. Ayazda ay, beni senden imtihan etti. Kaldığımı

kimseye söyleme.

Kitabını okuyacaktım. Sevişmekten vakit bulamadım.

Kitabını anlamadığımı Zaman öğretmene söyleme. Söyleme ki

beni senlesin.

Işıktı. Geliyordu. İçimdeki ayna, bana sendeki benimi

yansıttı. Beğendiğimi kimseye söyleme.

Dostluğunu kucaklayacak, içinde boynumu büküp

oturacaktım. Kızdın ve attın beni. Kırıldığımı kendine

söyleme.

Bedenin bitmiyordu. Ruhunun sürekli genişleyen

evreninde. Bedenine girdim. Bedenin de ışık hızından hızlı, bir

yavrucak kendine. Sonsuzluğunu emzirdiğimi kimseye

söyleme.

Sıçradım, geldim. Aştım uçurumunu. Göğsünün

salıncağında, hakikatle salındım. Bilmezliğimi kimseye

söyleme.

52


www.isaretatesi.com

Yokmuşum. Yokmuşsun. İki yokluk arasında bir

köprüymüş düşünce. Seni uydurduğumu kimseye söyleme.

Sözü sevmedim. Ama hep o vardı. Aramızda. Sözledim,

buldum seni. Teninin ateşinde sözleri çoktan yaktığımı

kimseye söyleme.

53


www.isaretatesi.com

YÜZÜ VE KIÇIYLA ÇAĞIMIZIN İNSANI

Ağabeyim Milan Kundera, “Yavaşlık” (La Lenteur)

kitabında buyuruyor: “Vincent, Julie’ye bakıyor ve birden

büyülenmiş gibi oluyor: Beyaz ışık bir peri güzelliği verdi genç

kıza, onu şaşırtan bir güzellik, genç kızda önceleri görmediği

bir güzellik, ince kırılgan, lekesiz, erişilmez bir güzellik.

Birden, aklına nasıl geldi bilmiyor, genç kızın kıçının deliğini

düşünmeye başlıyor. Kıç deliğini düşündükçe Vincent, daha

da beyazlaşıyor Julie, daha da güzelleşiyor.” (Çev. Özdemir

İnce, Can Yayınları, 1995, s.84.)

Yunanistan’ın Delfi kentinde dinleyici olarak katıldığım

bir felsefe toplantısının ardından 7 Haziran 1992’de defterime

şunları yazmışım: “Felsefeci dünyada kıçıyla oturduğunu

unutmasaydı, daha anlamlı, daha önemli şeyler

söyleyebilirdi.”

Kundera, “kıç deliğinin” beden güzelliğindeki yerini

keşfediyor! Avrupalı, Orta Çağ’da unutmaya çalıştığı bedeni,

XVIII. yüzyılda göklere çıkardı. Haz kazanında kaynattı. Hâlâ,

çaresiz, manevi kurtuluşunu kıç deliğinden arıyor! Julie

beyazdır. Beyazlık kıçıyla anlam kazanmaktadır. Tin

54


www.isaretatesi.com

(maneviyat) tende duruyor. Tini tenden ayıran Batılı düşünce,

şimdi kıç deliğine kaçırdığı tini yakalamaya çalışmaktadır.

Felsefeci, bedenini unutarak düşündü yüzyıllarca. Nice

memur zihniyetli felsefeci aynı nisyan ile maluldür desem,

herhalde yanılmam. Beden, düşüncenin, zihnin içindeydi, ama

Descartes amcamız kabul buyurmadı: Dışa attı bedeni. Geniş

omuzlu Platon’un Eros’u, bedeni tanıyordu da hakikate

yakıştıramıyordu belki. Beden ateşinin düşünceyi

tutuşturabileceğini yadsımıyordu ama.

Felsefecilerin bedenle ilişkileri oldu elbette. Farâbî ideal

devlet ve toplum düzenini ararken bedenle örneklendirmeler

yapıyordu. Kalple öteki organlar arasındaki düzene dikkat

ediyor, belli bir hiyerarşi içinde, toplumun işleyişini bedenin

işleyişine benzetiyordu. Çağımızda ise fenomenoloji; Husserl,

Merleau-Ponty, Heidegger, Levinas, Sartre, Bataille gibi

düşünür ve yazarların elinde, Freud ve Lacan’ın ipuçlarına da

başvurarak, bedene nüfuz etmeye çalışmıştır.

Bedenin kendi boyutları vardır; hemen erotizm,

pornografi gelmesin akla. Beden bir algılama ufkudur. Onunla

algılarız. Onun elektriğiyle çarpar bizi hakikat. (Schopenhauer

amcamla Nietzsche dayımın kulakları çınlasın. Hele de

emmim oğlu Karacaoğlan’ın!)

Ve yüz… İnsan yüzü bizi kendi sonsuzluğu içinde ahlâka

çağırır. Vincent, önce Julie’nin yüzünü görmüştür. Ondaki

sonsuzluğu. Julie’yi tüketemeyeceğini görmüştür. Onu

ezemeyeceğini, damgalayamayacağını, ona şiddet

uygulayamayacağını. (Romanda sevişemez onunla!) Burada

55


www.isaretatesi.com

Kundera’yı çarpan, yüzdeki sonsuzluğun insanı kıç deliğine

götürebilmesi gerçeğidir. Açıkçası, Kundera’nın bu keşiften

duyduğu şaşkınlığı anlamakta zorlanıyorum. Julie’nin

yüzünde kıçı, kıç deliği zaten vardır! Felsefece söylersek, yüz

“verildiğinde”, kıç deliği de a priori olarak verilmiştir. Biz

Türkler iyi biliriz bunu! Biliriz de saklarız hep, söylemeye

utanırız. Utancımızdan, yüze de bakamayız. Julie’yi bir “gavur

rakkase” gibi görürüz mesela. Yakalayıp halletmemiz

gerektiğini düşünürüz. Vincent’in iktidarsızlığıdır kıç deliğini

abartan. Mehtaba bakar ve “gökyüzünün kıç deliği” der

Vincent. A dostum, gökyüzünün kıç deliği olur mu hiç? Senin

ve Julie’nin olabilir. Sen hiç hapis yattın mı? Bizim oralarda

namus senin mehtabına benzer. Mehtabını sürekli duvara

dayamak zorundasındır. Bunları bil de Julie’ye saygısızlık

etme! Romanda Julie, kendini Vincent’in gözüyle

görememektedir: Sahip olduğu güzelliğin, kıçının farkında

değildir. Çünkü yüzünü tanımamaktadır. Belki kıçını da,

Vincent’i baştan çıkarmaya yarayan bir silah olarak

görmektedir. Erotizm burada kör bir haz avcılığı olarak

yaşanmaktadır. Bedenim karşımdakine sözümü

geçirebilmemin ölçütü olmuştur. Bir savaş alanıdır cinsellik,

bedenler silahtır. Düşmanımızla karşı karşıya geliriz. Ona

haddini bildirmek isteriz: Güçlü kimdir, görmelidir! Boğuşur

bedenler. Biz seviştiklerini söyleriz.

Yüzlerce yıl bedensiz düşünmüştür Batılı. Şimdi de

düşüncesiz sevişmektedir. Sevişmede yüz yüze gelmek yoktur.

Yüzler yoktur, yüzleşme yoktur. Kıçlaşma-yoğun sevişmelerin

ardından, doyumsuz doyumlar gelir.

56


www.isaretatesi.com

Kıçımızla, seviştiğimiz gibi, düşünürüz de. (Ben

Sandıklı’lıyım; bizim oralarda, “uyduruyor” yerine, “kafadan

atıyor” denmez, “götünden dürütüyo” denir.) Kıçımız

yüzlerce yıllık unutulmuşluğun intikamını almaktadır.

Herhalde kalplerimizin ya da beyinlerimizin üstünde

oturmuyorduk bunca zaman! Kıçlarımız vardı, şimdi

söylerken bile utandığımız. Belki de yüzümüze dairdi nisyan:

Yüzünü unuttuk insanın. Yüz yüze, göz göze gelmeyi unuttuk.

İnsanları, yüzleri olmayan, kendilerine özgü inceliklerden ve iç

dünyalardan yoksun, teorilerimize dilediğimiz an

sıkıştırabileceğimiz piyonlar, mankenler, figüranlar olarak

gördük. Adolf Hitler hangi Yahudinin yüzünü gördü? Yüzler

ve kıçlar birbirine karıştırılmasaydı, “coplar” ve “elektrik” bir

işkence yöntemine dönüşebilir miydi?

Peki, Vincent, Julie’ye şöyle bir mektup yazamaz mıydı

acaba?

“Sevgili Julie,

Yüzün, uzak yıldızlar misali, nasıl da ulaşılmaz; tenin,

sanki avucumdaki bir gül gibi, erişip dokunabileceğim kadar

yakın… Sonsuzluğunda sonsuzlaşmayı arzuluyorum. Bir çağrı

alıyorum yüzünün uçsuz bucaksız ufuklarından. Yüzündeki

bedenini görüyorum. Bedenindeki bedeni… Duyuyorum

teninden yankılanan çığlığı. Biz insanlar ki sonlu-sonsuz

varlıklarız, aramızdaki kapanmaz mesafe kutsar

bedenlerimizi. Kutsalsın sen Julie! Kutsallığında kaybolmak

istiyorum. Çağırıyorum seni. Yüzlerimizin ve bedenlerimizin

engin manzaralarında güzelliğin her biçimi kışkırtacak

57


www.isaretatesi.com

düşlerimizi. Zorluklara meydan okuyalım, gel, bu yolculuğa

birlikte çıkalım… Dokunmanın, hissetmenin, paylaşmanın,

tükenmek bilmeyen bir zamanın hazzıyla yürüyelim beraber.

Yoksulluğumuzdan adım adım sıyrılalım, insan olmanın

sevinciyle sevişelim doyasıya. Tenin masumiyetiyle,

bedenlerimizin içten pırıltısıyla, yüz yüze, koyun koyuna

yücelelim.”

Julie’nin yanıtını da siz yazın…

58


www.isaretatesi.com

ÜRKÜ

Açıl. Açıl da nereye? Ürküye. Açıl. Açıl da nereye?

Geriye. İçime. İçim yok, öyleyse ürküye. Gerçeğe. Haydi,

gerçeğe. Gerçeğe de nereye? Dışıma. Hışıma. Dışım yok, hışım

var. Öyleyse ürküye.

Peki neden gidilmiyor türküye?

İçim yok. Bulsam, çıkacağım dışıma. Bir uçurum içimdeki

ayna. İçime düştüğüm için çıkamıyorum dışıma. Dışımdaki

insanlara. Yüzlere. Nasıl bakıyorum yüzlere? Dosdoğru

ürküye! Korkuya. Kalakalmaya. Kendime afakanlar

bastırmaya. Saklandığım mağarayı basıp kendime çıkmaya.

Kendi yüzüme bakmaya. Yüzlerime bakmaya. Merhaba

demeye kendime! İnadımı yenmeye. “Çık içimden,” diye

kendime yalvarmaya. Çıksa, girecek yeni bir içe. Sonra, bir

öteki içe. İç içe. İçlendikçe. Hele bir çıksa içimden, salsa beni

göğe. Kuş olsa göğe. Ağaçlara, ormanlara. Köylerin

yamaçlarına, tarlalardaki başaklara, korkuluklara, tel

boylarına, kargalara. Çeşmeden su içse. Biri görse onu. O da

onu görse. Görüşseler. Karşılaşıverseler. Merhaba deyiverseler.

“Hoş geldin Tanrı misafiri, buyur,” deseler. Ürkmeseler.

59


www.isaretatesi.com

Başlarını okşasalar birbirlerinin. Kana kana su içseler aynı

çeşmeden. Gürül gürül aksa sular. Karışsalar birbirlerine,

gürül gürül aksalar.

Irmaklarız kendi içinden akan, çağlayan. Sürgit aynı

kaynağa akan. Kendimizden. Birbirimizden. Merhabalar

içinden.

Irmak olsam akarım. Ama kurumuş ırmağım. Öyleyse

ürkü. Sarsıntı. Facia. Çorak bir tufan. Çöl tufanı. İçi mezar, dışı

mezar. Hayattan kaçıp ölüme sığındılar. Öyleyse ürkü.

Hayır, içimde değil ölüm. Dışımda. Bela dışımda. İnsan

soluklarında. El kol kıpırtılarında. Ten kokularında. Dışımda

sokaklar, ölü dolu sokaklar. Ölüler yolu, kol geziyor hortlaklar.

Sokaklar çöl. Kum fırtınası var. Cehennem ateşi. Tüm seslerde

çığlık. Gözlerim yangın. Yanıbaşımda ejder. Duvarların öbür

yanı uçurum. Beri yan gül bahçesi olsa, o yan cehennem.

Çıkılsa, cehenneme çıkılacak. Hangi kapıdan? Çıkılmayacak.

Burası güvenli, sağlam. Bir kale müstahkem. Hendeğinde

timsahlar. Beş on kulaç ötesi mezarlık. İçimde yeni doğmuş

bebek, dışım mezarlık. Önüm, arkam, sağım, solum ölüm.

Sobe.

Yok, ölüm yok değil. O var, ben var. Dışım var. Pusuda

bekliyorlar, canımı yakacaklar. İşkenceye susamışlar.

Ağızlarının suyu akıyor. Öldürmeyecekler beni,

süründürecekler. Ölsem, öldürmeyecekler. Öldürüp öldürüp

diriltecekler. Diriltip tekrar öldürecekler. Sonu gelmeyecek.

Zulüm ötede. Duvarın ensesinde.

60


www.isaretatesi.com

Neden peki? Bilmiyorum. Öyleyse ürkü. Perdeler

kapanacak, ışıklar sönecek. Sessizlik de kabaracak ama.

Dinginlik yayılacak her nasılsa. Işık içeriden doğacak. İçimden

ağacak. İsterse kimse olmasın. Yeterim ben. Dünyayım.

Korkmuyorum, kaplıyorum dünyayı. Başkalarına yer yok.

Korkum da yok. Öyleyse ürkü. Korkmadığım için ürkü.

Ürkmediğimden ürkü. Ürkümden ürkmediğimden ürkü.

Kapanıyor pencereler. Perdeler indi. Mutluyum ha!

Sessizlik pekişiyor. Tıkız. Bir de bakıyorum ki kapılar kilitli.

Pencereler sımsıkı. İçeri tıkılmışım. Hemen çıkmalıyım.

Kitlediler beni içime, çıkmamı istemiyorlar. Karantina.

Aralarına karışmamı istemiyorlar. Karışsam altüst olur dünya.

Dünyayı içeri kilitlerim ya, çıkarmıyorlar. Kendime kalıyorum.

Mahpus. Beni hapsedenlerden elbet hesap sorarım.

Derken aralanıyor kapı. Perdeler çekiliyor. Işık doluyor

içeri. Yüreğim dolup taşıyor. Hemen çıkmalı mıyım,

çıkmamalı mı? Çıksam nereye çıkayım, çıkmasam nereye

çıkmayayım? Öyleyse ürkü. Kime? Hangi sese? Hangi göze?

Öyleyse ürkü.

Kapıyı açsam, insanlar doluşur içeri. Sırnaşık ellerle,

çamurlu kocaman ayaklarla gelirler, her yanı kirletirler.

Nasılsa serbest. Beni istila edecekler. Fethedip bayraklarını

dikecekler. Ülke elden gidecek. Geriye ne kalacak? Hiçbir yer.

Hiç kimse. Öyleyse ürkü. Ben gidince kimse kalmaz. Öyleyse

ürkü.

İçim boş. İçim loş. Hep nahoş. Öyleyse ürkü.

61


www.isaretatesi.com

Çöl kalmamış. Çölün kumu kalmamış. İçte iç kalmamış,

dışta dış kalmamış. Ürkünün ürküsü kalmamış. Bu nasıl ürkü?

Bir sızıntı var tel tel. Tıs diye bir ses. Irmak kurumamış!

Öyleyse türkü! Tıkırdıyor kaynak, şırıldıyor pınar. Öyleyse

türkü!

Çağlasın sular. Aksın ırmak. Buyursun insanlar, başlasın

şölen, çalınsın davullar.

Buldum sizi dostlar! Geliyorum öteden. Çıkıyorum

içimden. Aşıyorum uçurumları, setleri, kanyonları. Açıyorum

kendimi yağmura, sellere, çağlayanlara. Erişiyorum, can

atıyorum canana!

Aralanıyor kapılar. Evim düğün yeri. Vuruluyor

davullar, sürüyor şölen. Öyleyse türkü!

Irmağımda bin ırmak. İçimde binbir öteki. İçim dışım

kendim, dört bir yanım sevgili. Dokunduğum sevgili. Bana

dokunan sevgili. Öyleyse türkü!

Çıkıyorum dışarı. Öyleyse türkü! Bakıyorum gözlerine.

Tutuyorum elini. Öyleyse türkü.

İç içe aynı bedeniz. İkimiz biriz ve hepimiz. Öyleyse

türkü!

Varlığım senden bana, varlığın benden sana armağan

çünkü…

62


www.isaretatesi.com

63


www.isaretatesi.com

IŞIK

64


www.isaretatesi.com

65


www.isaretatesi.com

BİR AĞIT OLARAK İNSAN

Kim yitirmiyorum derse çoktan yitirmiştir. Yaşamak

yitirmektir. Yitiriyorsak, yitirebildiğimiz bir şeyimiz var

demektir. Olanı yitiririz. Ve yitirirken, var olduğumuzu

duyarız. Ölürken, yaşadığımızı anlarız. (Yaşarken ölmekte

olduğumuzu anlamak da var!)

Yitirdiğimizi anlayınca, içimize bir ağu gibi ağar

kaybımız. Ya ağlarız, ya da ağıt yakarız. Ağlamak olağandır

belki, ama üzerimize çöreklenen ıstırap karşısında edilgin bir

tepkidir. Ağıtsa, bir karşı duruş olduğundan etkin bir yanıttır.

Ağıt yakıyorum, demek ki başıma gelenler, yaşadığım kayıplar

şiirlenmeye değerdir. Kaybını şiirleyebilmektir ağıt. Hakikat

tam karşımdadır; üzerime üzerime gelmektedir; ama kaçmam,

karşısında dururum. İnsanım ben. Şiirleyen insan. Ağıtlama

gücüm, kendim de bir ağıt oluşumdan ileri gelir. Her şeyi

karşılamaya hazırım, ne gelecekse gelsin; gelen her acı hoş

gelmiş sefa gelmiştir, ağırlarım. Acılarımı ağıtlarım. Hakikati

ağırlayabildiğim için bir ağıtım ben.

İnsan, karşılaştığı güçlüklerle başedebilmek için üretir,

homo faber’dir. Alet yapar, teknolojiyi ortaya çıkarır. Bilim

66


www.isaretatesi.com

gözüyle seyretmeye (theoria) koyulur. Üreten, meydana

getiren, ürünler yaratan bir varlık olarak homo poesis’tir.

İnsan yalnızca maddi anlamda üretmez; düşler,

kavramlar, düşünceler de üretir. Diliyle ortaya koyar

ürünlerini, diliyle üretir. Zorlu yaşantılara bir karşılık vermeye

çalışır. Çırpınır. Üretim de bir çırpınma biçimidir. Şiirleme de

böyledir. Dünyanın içine gömülüp kaybolmak değil, dünyanın

sunduklarına bir sunuyla karşılık vermektir. Doğayla

bütünleşme gayretiyle, dünyaya kendi rengini katmaktır.

Öteki renklere göre silik de olsa, renkler yelpazesinde o rengin

hakkını vermeye çalışmaktır. Dünyayı duymaktır, anlatmaktır,

dönüştürmektir.

Şiirleme, Husserl fenomenolojisindeki gibi bir “anlam

verme” (noesis) değildir. Salt bilinç sınırları içinde

gerçekleşmez, yalnızca noetik bir edim değildir. İnsan

varlığının onto-etik yapısından kaynağını alır. Bir “ben varım”

çığlığıdır, varlığını duyurmaktır. İnsan bunu müzikle, resimle,

felsefeyle, bilimle, maneviyatla da yapar. Elbette her insan

yaratısı ve kültür ürünü şiirlemenin sonucu değildir. Şiirleme,

belli bir tavra, yönelişe karşılık gelir. Dünyayla, doğayla ve

insanla tam bir karşılaşma hali yaratmadan ortaya konan

ürünlerde şiirleme çabasından söz edilemez. Çağımızda bu

noksanlık düşüncede, bilimde, sanatta, hatta şiirin kendisinde

sıkça karşımıza çıkıyor. İnsan, yaşamın şiirini, her türlü yapım

etkinliğinin özünde gizli olan poesis’i unutmuş görünüyor.

Şiirleme dünyayla, doğayla ve insanla karşılaşma hali

içinde olmakla başlar. Bu, belli bir karşılayabilme gücünü

67


www.isaretatesi.com

gerektirir. Eğer karşımdakini karşılayabiliyorsam, direncimden

dolayı ona teşekkür borçlu olurum. Çünkü onu karşılıyor

olmam, yok olmaktansa var olduğumu gösterir: Karşısında var

olduklarıma şükrederim. Yaşamak beni borçlu kılar. Dünyanın

kendisine haksızlık yaptığını, yaşamdan alacaklı olduğunu

sananlar yanılmaktadır. Karşılaştıklarımızı karşılayabilmeliyiz;

borçluyuz bunu. Varoluşa dair keşfimiz bizi sonsuzluk

duyarlılığı içinden şiirlemeye götürür. Evrenle karşılaşırım,

buna gücüm yeter; içimdeki sonsuzluğu duyar, gücü ödünç

aldığımı anlarım: Bana emanet verilmiştir o; bundan dolayı

şükranla dolarım. Şiirleyerek karşılık veririm. Varoluş,

şiirlenmeyi talep eder. Güveniriz bu çağrıya; bize tatlı bir

buyruk gibi gelir. Şiirleyerek yanıt veririz.

Var oldukça borcumuz artar. Çünkü sonsuzluğun içinde

kendi yerimiz muazzam bir vergidir bize. Ve hayat verdikçe

verir. Şiirledikçe öderiz borcumuzu; ne yaparsak yapalım

alacaklı duruma düşemeyiz. İçimizdeki küçük sonsuzluk,

dışarıdaki büyük sonsuzluğu yenemez. İnsan, borcunu

ödemekle bitiremez. Çünkü bir olanaklar varlığıdır insan.

Olanaklarının sundukları arkada kalır hep. Öndeyse, tükenen

olanaklar. Bunlar asla denkleşemez, hep borçlu kalırız.

Şiirledikçe, bu muazzam borcun bir kısmını geri verir,

hanemize yazılanlara ölesiye seviniriz.

Tüm varlığıyla borçlu olan insan, yitirdiklerine neden

hayıflanır, neden alacaklı olduğunu düşünür peki? Varlığına

güvenerek yapar bunu hem de! Eşyasını, malını mülkünü,

sevdiklerini, toplumsal konumunu yitirir, bütün bunları zaten

68


www.isaretatesi.com

borçlu olduğunu unutur, alacak talep eder. Borcunu unutmuş

bir halde dünyayla pazarlık etmeye kalkar, hesap sorar.

Haksızlığa uğradığını iddia eder, hınçlanır. “Yitirdim, demek

ki borcum çoktu,” diyemez. “Yitirdim, geri verin bana,” der.

Ağıtlayamaz. Güzelce kabullenmek, yitirdiğini karşılayabilmek,

borcunu teslim etmektir ağıtlamak: Yitirdikçe borcunun da

arttığını görebilmektir. Aldıklarımızın nasıl da çok olduğunun

teyitidir.

Fakat borcumun ne “günah”la ilgisi vardır, ne de “suç”la.

Kimse benden suistimal edilebilecek bir “borçluluk psikolojisi”

elde etmeye kalkışmasın. Ağıtım benim isyanımdır da!

Borcumu, karşılık vererek öderim: bir kuruma ya da bu insana

değil, varlığın kendisine – bütün bir varoluş durumuna.

Evrene karşı belli bir duruş içerisinde sesimi duyurur, “ben de

varım” çığlığı atarım. Çığlığım, şiirim, ağıtım varlığın şiire hep

açık duran kulağında çınlar. Evrenin sesleri arasında

bitimsizce yankılanır sesim – borcumu ödeyişim.

Ağıt olan insan böyle bir devinimin içindedir. Yitirmenin

doğallığını yaşar. Yitirilmiş olanın karşısına yitirilmeyeni

koyar. Yitirme korkuyusla yaşamaz. Acı çeker elbette, ama

acısının altında kalmaz. Karşılar onu. Direnci ağıta dönüşür.

Bir uzlaşıdır bu, döngünün tamamlanışı. “Borçluydum ki

yitirdim; demek ki yapmam gereken çok şey var,” der.

Hayıflanıp kahrolmak yerine, şiirler. Muazzam bir ağıtlama

gücü sergilemelidir, sesini gür bir şekilde duyurmalıdır.

69


www.isaretatesi.com

Geri dönüşsüz bir kayıp gibi görünen ölüme karşı,

ölürken şiirlemek gerek. Hastalıkları, afetleri, yıkımları şiirlemek

gerek.

Ağıtı daima kendimiz yakmak zorundayız. Bir başkası

bizim yerimize yapamaz onu. Kendimizden, kendimizi

ağıtlamalıyız. Tüm varlıklar adına yapmalıyız bunu: Ötekiler

karşısında, belli bir duruş içerisinde şükran borcumuzu

duymalı ve duyurmalıyız. Bizzat kendimiz ağıt olmalıyız.

Sisifos’un kayası da böyle bir teşekkür sonucunda çıkar

en yukarıya. Orada durup durmaması, ağıt olan insan için pek

de farketmez. Çünkü kaya dursa da borç bitmez! Sisifos

döngüsünün sırrı budur.

Her insanın ağıtı ayrıdır. Herkesin borç hanesi farklıdır

ve layığınca şiirlenmeyi bekler: Ağıtlanmayı bekler. İnsan

bunu nasıl başarabilir? Yitirmeyi öğrenerek. Ağıt olmayı

öğrenerek!

70


www.isaretatesi.com

DÜRTÜLERİN DANSI

İnsan, dürtüleri olan, dürtülen bir varlıktır. Nerelerinden

dürtülür peki? Öncelikle, bedeninden. Somatik dürtüdür bu,

bedenimizden gelen, türümüze özgü, harekete geçirici,

kımıldatıcı dürtü. Sonra, duygularından dürtülür insan,

thumotik dürtüleri vardır. Ve düşüncelerinden, noetik dürtüleri;

çevresinden, oikotik dürtüleri dürter onu. Dürtüler sağanağı

altında yaşar insan.

Dürtülere, “kımıldatıcılar” da diyebiliriz, bizi harekete

geçirirler. Batı dillerindeki instinct/Instinkt (in-stinguere), ya da

drive/Trieb sözcükleri dürtünün bu devindirici özelliğine işaret

eder. Almancada Trieb’den türetilen, “mekanizma”,

“muharrik” anlamlarına gelen Getriebe sözcüğü, harekete,

canlılığa dikkat çeker. Yaşamın çekirdeğinde devingenlik

(dinamizm) vardır, dürtülerle kıpırdayıp duran bir canlılık

nefes alıp verir.

Tazeliğe, yenilenmeye, dirime göz kırpar dürtü. Bu

noktada elbette Nietzsche’den söz etmek gerek. Dürtü,

genellikle, salt somatik boyutuyla alınıp, kör dürtü olarak

anlaşılır – doğadan gelen, yönetemediğimiz, bizi tutsak alıp

71


www.isaretatesi.com

sürükleyen bir güç olarak. Aynı yoruma göre akıl ise, egemen

olmak suretiyle bilinçli olarak yaşayabildiğimiz bir güçtür.

Güya akıl ışıktır, aydınlıktır, dürtüler ise karadır, karanlıktır;

dürtülerin eline düşen insan, sürüklenir durur. (Yeniden

Almancaya, Trieb’den türeyen sözcüklere bakacak olursak;

Treibeis: yüzer buz, aysberg; Treibmine: serseri mayın.) Akıl,

dürtüleri düzene sokar, dengeler, yerli yerine koyar.

Platon’dan bu yana süregelen akıl-egemen bakışı kabaca böyle

özetleyebiliriz.

İnsan, aklın aydınlatıcı yorumunu belki başarmıştır ama,

aklın ışığının daha güçlü parlamasını da sağlayamamıştır.

Nietzsche’nin akla olan isyanı, aklın belli bir yorumuna karşı

bir isyandır. Akıl, gerektiği gibi yenilenip dönüşümlerden

geçmediğinden, yaşamın devingenliğine uygun biçimde

yorumlanamamış, bu yüzden de kendi “karşıtına” dönüşerek,

dürtülerin karanlığına sürüklenmiştir. Tarihin öyküsü, bu

surette, dürtülerin maskarası durumuna düşmenin öyküsüdür:

Kör dürtüler, hemen her dönem, aklı teslim almış, akılcılık

(Rationalität) ve bilim belli dünya görüşlerinin hizmetine

koşularak yıkıcı amaçlar için, savaş için, sömürü için, baskı

için, tüketim için kullanılmıştır.

Yorumlanmaya, yanlışlanmaya, değiştirilmeye açık bir

akıl anlayışı gereklidir bize: dönüşümlere açık bir akıl.

Nietzsche’nin başkaldırısı, bu doğrultuda, aklın tek olduğunu

ve bunun gerçekliğin doğrudan bir görüntüsünü sunduğunu

savunan anlayışa karşıdır. Nihilismus; egemen kafa yapısını

kökünden sarsıp, canlı, devingen, enerjik, coşkulu olanın

72


www.isaretatesi.com

yolunu açmak ve canlılığını dürtülerle ortaya koyan varlığın

dünyasını kurmak adına şarttır. Almancaya tekrar bakacak

olursak, gene Trieb kökünden, treiben sözcüğünün “yetiştirme”

anlamında da kullanıldığını (Pflanzen treiben: serada bitki

yetiştirme; Treibhaus: sera), yani büyümeye, güçlenmeye,

canlanmaya yakın çağrışımları olduğunu görebiliriz.

“Dürtü”yle (Trieb) iç içe geçen bir “yetiştirme”dir (treiben) bu.

Bu bakımdan, can bulmanın yolu dürtülerden geçer

denilebilir.

Dürtülere açık olmalı insan, yaşama açık olmalı: Yaşama

giden yollar yerleşik kavramlarla, sabit bakış açılarıyla, katı

inanç düzenleriyle tıkanmış, şen olmayan bilim yorumlarıyla

bloke olmuştur. Tek bir dürtü, tek bir akıl anlayışı, insanı ele

geçirmiş, diğer dürtüler üzerinde âdeta tiranlık kurmuştur. Bu

tiranlığa başkaldırıp bir dürtüler anarşisi yaratarak, yeni bir

dürtüler dünyası kurmak gereklidir.

Nietzsche’nin anladığı biçimdeki dürtünün Türkçede

belki de en uygun karşılığı “içgüdü”dür. “Güdü”yü motif’in

karşılığı olarak alırsak, Latincede “hareket ettirmek,

kımıldatmak” anlamına gelen movere fiilinden “dürtü”deki

hareketi yakalayabiliriz. “Güdü”, harekete geçirendir, eski

dille söylersek “saik”tir. Bunun yanında, “gütmek”, teşvik

etme, yönlendirme anlamlarını barındırır. İnsan özelinde, bu

yönlendirme eninde sonunda içten gelir, dolayısıyla da içgüdüdür.

Yani dışarıdan buyurulup dayatılmaz, dış-güdü

değildir! Bir kendiliğindenlik (Spontaneität, Spontanität) söz

konusudur, devinim öz’den gelir, içimizden geldiği gibidir,

73


www.isaretatesi.com

kendimize özgüdür (Eigenschaft). İçgüdü, yazının başında

belirttiğim üzere bedensel (somatik), duygusal (thumotik),

düşünsel (noetik) veya çevresel (oikotik) olabilir, ama “dürtme”

ve “sevk etme” iç’ten gerçekleşir (saydıklarımın hepsinin yolu,

iç’ten, içeriden, öz’den geçer). İçimizdeki, bizim olandır,

içselleştirip özümsediğimizdir. Üzerimize dışarıdan tutturulup

takılan ya da yama gibi yapıştırılan değildir. Esaslıdır,

özgündür, içtendir; ona yakıştırılan tüm maskelerin ardında,

ötesinde olandır.

Bugün güya bilgi çağındayız; oysa çağın bilgisi

“içtenlikten”, hatta “içten” (İnnerlichkeit) yoksun bir bilgidir.

Papağan gibi olmuştur insan, sürekli kendine öğretileni

tekrarlar durur; bilgisini dışarıdan, kendisine dayatılan

düzenden “paketler” halinde almaktadır. Nietzsche’nin

feryadı, “Bilgiyi dürtüsel kılalım!” şeklindedir. Bu, bilginin

benliğimizin bir parçası olması demektir. Dahası, eylemlerimiz

de dürtüsel olmalıdır. Mutluluk ve yetkin eylem, dürtüden

kaynağını alır: İçeriden, yaşamın, canlılığın ta kendisinden

gelir. İçgüdü, (eski dille: sevk-i tabii, garize, insiyak) has

olandır (eigentlich), otantik olandır.

Nietzsche’nin aradığı bilgi ve eylem, insanın beden ve tin

sağlığına uygun bilgidir. Bu noktadan hareketle ben de çeşitli

yazılarımda epistemiyatri (bilginin sağlığı) ve nousiyatri (aklın

sağlığı) kavramlarından söz ediyorum. (İlk epistemiyatrist,

Sokrates’ti örneğin; onun ölürken Asklepios’a bir horoz borçlu

olduğunu söylemesi, “sağlık” hususunda gösterdiği

titizliktendi.) Çağın bilgi ve değerleri kokuşmuştur, akıl ve ruh

74


www.isaretatesi.com

sağlığımız tehdit altındadır. Üstün insan (Übermensch),

öncelikle sağlığını vargücüyle korur, savunur. Dürtülerinin

önü açıktır; dürtülerinin zenginliği içinde âdeta bir “dürtüler

cumhuriyetinde” (ya da “içgüdüler cumhuriyetinde”) yaşar.

Dürtülerin karşıtlığı, uyumu, gelgitleri, çatışması, dinamizmi

içinde, insan olmanın coşkusunu doya doya yaşar.

Sağlıklı bilgi; kendimize mâl edebildiğimizden dolayı

içimizde olan, doğrudan doğruya kendimizin olan bilgidir.

İçleyebilmişizdir onu, içini doldurabilmişizdir; yaşamın

içindedir, yaşamla devinir, dönüşür, yenilenir, çöker ve

yükselir. Yüreği yaşamla atar. Bu sayede düşünce, yaşamdan

kopmaz, yaşama yabancılaşmaz, bir hastalık halini almaz.

Dürtülerden, yani doğadan uzak olan düşünce hastadır çünkü:

Kavramlar hastanesinin karanlık odalarında hastalıklarla

boğuşur, hastalık yayar. Kültür, sahte kültür olur, yaşamın

üzerini örter; insan, sahtelikler ve yalanlar arasında homo

mendax’a, yalan söyleyen insana dönüşür. Bilgi, dürtüyle iç içe

değilse; insan teknolojiyi içselleştirememişse; onca ilerlemeye

rağmen bilim insana hâlâ dokunamıyorsa ve gönül ile akıl

arasında bir türlü kapanmayan bir uçurum varsa, aklın

tiranlığına karşı dürtülerin başkaldırısını başlatmanın zamanı

gelmiş demektir.

Dürtülerin bolluğu, coşkusu, çekişmesi, çarpışması

yepyeni uyum ve karşıtlıklar yoluyla olağanüstü bir dirim ve

dinamizm üretecek; o alev alev dünyada insan da güçlü bir

ateş gibi kabaracak, geleceğin alacakaranlığına karşı parlak bir

ışık gibi belirecektir. Mesele, ateşi yakıp döngüyü

75


www.isaretatesi.com

başlatabilmekte; dürtülerin dansa duracağı trajik şöleni

hazırlayabilmekte!

76


www.isaretatesi.com

HİÇ KARŞILAŞMADAN YAŞIYORUZ

“Yaşamak borçlu olmaktır” sözünün

anlamı üzerine düşünmek, bu borcu

ödemenin yollarından biridir…

Nice insanla sözde birliktelikler içindeyiz – hiç

karşılaşmadan. Beraber yıllarımızı geçirdiğimiz dostumuza

soruyoruz: “Hiç karşılaştık mı seninle? Gözlerimiz birbirini

gördü mü? Ruhlarımız değdi mi birbirine? Karşı karşıya

bulunduk belki ama karşılaşabildik mi gerçekten?”

Yalnızca bireyler mi? Halklar, kültürler de asırlarca bir

arada olup hiç karşılaşmıyorlar. “Bıraksalar karşılacaktık,”

diyorlar, “dış güçlerin oyununa geldik!”

Bireyler de karşılaşacak, ama güya hayat izin vermiyor.

Çekişmeler, zıtlıklar, rekabetler, karşı karşıya gelmeler var

belki ama, iki insan nasıl da nadiren karşılaşıyor.

Ne tuhaftır hiç karşılaşmadan ölüp gitmek! Mezar

taşımıza, “Az daha vakti olsa karşılaşırdı belki,” yazmalılar.

Gözlerimin içine bak ve söyle sevgilim: “Seninle hiç

karşılaştık mı biz?”

77


www.isaretatesi.com

Yarışır, kapışırız, kafa kafaya geliriz. Fiziksel olarak aynı

mekânda bulunuruz. Belli bir zaman dilimini paylaşır, yüz

yüze de bakabiliriz. Kâh çatışır, kâh birbirimizi görmezden

geliriz, geçinir gideriz.

Oysa karşılaşmak bambaşka bir meseledir! İnsanın bir

başkasıyla karşılaşabilmesi için önce bir karşısı olması gerekir:

önünde yüzünün yöneldiği sonsuz bir alan… Sıkışık alanlarda,

sıkışık zamanlarda (“dar vakitler” derdi Behçet Necatigil

Hocam), zor yoluyla, cebren ve hileyle karşılaşamazsınız bir

başkasıyla! Karşınız olmaz çünkü. İnsana hesabî tavırlarla, art

niyetlerle yaklaşıyorsanız evvela kendi karşınızdan

yoksunsunuz demektir: Kapıları, pencereleri yoktur

ruhunuzun; zaman sırtınızda ağır bir yüktür. Tuzaklar kurarak

karşılaşılmaz! Eşek şakası yaparak da.

Önümüze kırmızı halılar sermemiz gerek. Karşıdan gelen

insanı buyur edecek, ona yolu gösterecek zemini döşemek

gerek. Ruhun kapılarını, pencerelerini aralamak, perdelerini

çekmek, balkona çıkmak gerek.

Konuğunuz gelecek, hazır olmalısınız. Hazır değilseniz,

geleni karşılayamazsınız. Nasıl ağırlayacaksınız onu? Konuk

odasına mı alacaksınız, güzel yiyecekler, hoş bir şarap mı

sunacaksınız? Durun hele; yapmacıklıktan, aldırışsızlıktan,

kibirden arındınız mı bakalım?

Nasıl açarız kapılarımızı bir başka ruha? Nasıl ağırlarız

bir insanı?

78


www.isaretatesi.com

Karşıdakine sonsuz bir saygı duymak şart. Öteki’ni

kullanamayacağımı, zaptedemeyeceğimi, hapsedemeyeceğimi

bilirsem, karşılanılabilecek ve karşılaşılabilecek bir beriki

olabilirim. Bunun iki yönlü olduğunu bir an bile akıldan

çıkarmamak gerek. Benim bir karşım olduğu gibi, ötekinin de

bir karşısı var, olmalı. Birbirimizi ancak o zaman

karşı’layabilir, ancak o zaman karşılaşabiliriz. Bu hazırlıklar

layıkıyla yapıldığı takdirde, kimin ne olduğuna, neyin nasıl

olacağına dair işaretler kendiliğinden beliriverecektir.

Karşılıklı iki özne birbirini karşılayabilir ancak. İki insan.

Karşılama eşiğini aşıp karşılaşma hali içine girebilirler. Örneğin

bir bebekle karşılaşamam. Sıcaklığını ve yakınlığını duyarım; o

da benim kucaklayışıma sevinir: Ben onu karşılarım, o beni

karşılar. Karşılaşma değildir bu. Tanrıyla da karşılaşamam

sözgelimi! Daha evvel yazdığım bir yazıda, insanın bilgiyle

karşılaşabileceğini söylemiştim; düzeltmeliyim: Bilgiyi

karşılayabiliriz, ama onunla karşılaşamayız. Karşılaşma için iki

ayrı özne, iki ayrı insan gerekir: Öteki ve Beriki. İkisi birbirine

denk konumdadır. Karşılaşma da bunun yarattığı döngü

içinde olur.

Ötekini beklerim. Ama ya dikenli yollar döşemişsem

konuğum için? Tuzaklar kurmuşsam? Yahut yollarım hep gizli

yollarsa? Eğer öyleyse, karşıdan kim, nasıl gelebilir? Bir karşım

olması gerektiğini unutmuşumdur: hem kendi adıma hem

öteki adına. Ötekini en iyi şekilde ağırlamak zorunda

olduğumu unutmuşumdur. Onun bana emanet olduğunu.

Karşılaşacaksak, tüm farklılıklarımızla (onlara rağmen değil,

79


www.isaretatesi.com

onlarla beraber) karşılaşmamız gerektiğini. Hem özerk hem de

beraberce özgür olarak karşılaşacağımızı.

Uzun bir yolculuk, sonsuz bir keşiftir karşılaşma.

Varlığın tüm derinliğini ve boyutlarını duyup yaşayarak,

yansıtarak karşılaşırız.

Karşılıklı bir buyur ediştir bu. Görmek, pırıltıyı

yakalamak, duymaktır. Kapıyı aralamak, duyarlılığı

tazelemek, özen göstermek. Bir insanı buyur etmek, onunla

kâinatı ağırlamak. Kâinata konuk olmak.

Tetikte olmak değil! Hesap kitap yapmak değil. Fırsat

kollamak değil. Kullanmak değil. Tüketmek değil. Evvela

kendini karşılayabilmek… Bir karşı olabilmek, bir karşısı

olmak, karşıya merak ve heves duymak. Yönelmek.

Karşısız ve karşılıksız karşılaşamamaların hüküm

sürdüğü, tiksinti, korku, baskı ve çatışma dolu bir cehennem

yaratmışız dünyadan. Bize bir karşılaşma ahlâkı gerek.

Aynaya bakalım mı? Yüzümüzü görebiliyor muyuz

orada? Neler var karşımızda? Acaba yüzümüzün olması

gereken yerde, karşılaşamadığımız ötekilerden ödünç

aldığımız parça parça yüzlerin yamalı bohçası var da o yüzden

kendimizi göremiyor muyuz? Ya da aynadan yüzümüzü

dönsek dahi her yanda kendi sabit yüzümüzü mü görüyoruz?

Ötekini yitirdik mi acaba? Yoksa, ötemiz dünyadan çekip gitti

de yalnızca beriden ibaret bir dünyanın zindanında inim inim

inlemekte miyiz?

80


www.isaretatesi.com

KARŞILAŞMA AHLÂKI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Karşılaşmayı bilmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

İnsanların bir arada olup karşılaşamadığı bir dünyada.

Karşılaşamama, sosyolojik, psiko-sosyolojik, ya da antropolojik

bir olgu değildir, onto-etik bir özelliktir: insanın varlık

durumundan kaynaklanan ahlâksal bir yaşam özelliği.

Karşılaşamamak belli bir yaşam biçimine (Lebensform) yol açar.

Bunun hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Dünya yüzlerce,

binlerce yıldır böyle. O halde tekrar ve yeniden sormak gerek:

Eğer karşılaşma yoksa, dünyada onun yerine ne vardır?

Kokuşma vardır. İnsanlar birbirlerini merak etmezler,

önemsemezler, ancak kalıplar içerisine sokarlar, damgalarlar,

yaftalarlar. Yaşam kokuşur! Dar çerçevelere sıkıştırılır insan;

denetlenir, kullanılır, sömürülür; güven, saygı ve sevgiyle

keşfedilmesi gereken bir varlık, araçsal bir nesneye

dönüştürülür. Bunu insana yapan gene insandır! Kendi içini

içleyemeyen insan, ötekinin bir içi olabileceğini de göremez,

böylece hep dışarıda, dıştan yaşanır, dış olarak yaşanır. İnsan

kendini ifade edemez, edebileni dinleyemez. Dünyaya kulak

veremez, uğultular arasında, toz duman içinde yaşar. Doğanın

81


www.isaretatesi.com

gerçekliği karşısında sığlığa sığınır. Bilgi kokuşur, ilişkiler

kokuşur, duyular kokuşur, değerler kokuşur.

Karşılaşmanın olmadığı dünya kokuşur. Hal böyleyken,

karşılaşmaların kendiliğinden olmasını beklemek saflıktır.

Çaba ister karşılaşma yaşantısı; topyekûn bir hazırlık

gerektirir. Aslında insan onto-etik yapısı itibarıyla buna uygun

olanaklarla doğar. Koşullar elverişsiz de olsa olanaklar insanın

içinde saklıdır. Mesele bunların keşfi ve gerçekleştirilmesidir.

Nasıl da onurlu, saygın, giderek kutsal bir çabadır bu! İnsan

olmanın türlü halleri kişiye bu gayreti sergilemesi için sürekli

çağrı yapar. Evvela bu sese kulak vermek gerek.

Kulaklarımız tıkalıysa, bir koşturmaca içerisinde

birbirimizle karşı karşıya geliriz, ama karşılaşamayız. Bazen

karşımızda bir tehdit görür, onunla çatışmaya gireriz.

Karşıtlaştırırız karşımızdakini; ondan bir “tehlike” yaratırız.

Varlık böylece cendereye girer. Karşımızdakini yutarız:

Kendimize indirgeriz. Aslında ortadan kaldırmışızdır onu. Ya

da bazen, karşımızdakini salt nesne olarak görür, onu

kullanmayı, denetim altına almayı düşünürüz. Hatta aynı

durum belki iki taraflı olarak da ortaya çıkar. Birbirimizi

göremeyiz, ama birbirimize araç olma noktasında uzlaşır, öylece

geçinir gideriz. İşler görülür, sırtımızı dönüp gideriz. Hiçe

saymanın “erdemine” sığınırız!

Bazen öyle olur ki, karşı karşıya geldiğimiz insanı

yalnızca belli bir adap gereği ağırlamak isteriz. Konuktur

karşımızdaki, fakat yüzüne gene doğru dürüst bakmadığımız,

kim olduğunu merak etmediğimiz bir konuk. İkramda

82


www.isaretatesi.com

bulunuruz ona, saygıda kusur etmeyiz. Ama karşımızdaki,

bizim için bir konuk olmaktan öteye gitmez, âdeta belli bir

sahnedeki bir figürandır. Karşılaşmanın töreleşmiş biçimidir

bu.

Ağırlama elbette iyi bir başlangıçtır, ama karşılaşma

değildir! Karşılaşma bundan ibaret değildir. Bunun ötesine

geçilebildiğinde başlayacaktır karşılaşma.

Evvela bir karşımız olmalıdır. Hem kendim hem de öteki

için güzelce hazır ettiğim; maskelerden, perdelerden,

korkulardan arındırdığım; ve dünyayı karşılamak üzere

yüzümü döndüğüm bir karşı. Benim karşım; kendi karşım. Bir

başkasının karşısıyla karşı karşıya durabilecek bir karşı. Açık

bir kapı.

Önümde geniş bir ufuk uzanmaktadır. Yürüyeceğim yolu

görürüm: dünyanın içinde, gene dünyaya uzanan bir yol.

Düşüncemde bir kıpırtı, kulağımda bir tını. Yürürüm. Karşıya

sunarım kendimi. Yol vardır ki gidebilirim ve bana gelebilirler.

Karşılayabilme gücüm vardır, karşılaşabilme duyarlılığım vardır.

Dünya bana gelmiş, bana beni ve ötekini sunmuştur;

borçluyumdur.

Karşıya şükranımı sunarım. Zaten şükran duyabildiğim

için vardır karşım. Onun için karşılaşmaktayımdır ötekiyle.

Her iki açıdan da doğru. Karşılama gücüm, borcumdan ileri

gelir: Onu ödemem için kendimi aşmalı, karşılaşmalıyım.

Yaşayan bir varlık olarak canım öteki varlıklardan emanettir

bana. Karşılaşabilme duyarlılığımın kaynağı da işte budur.

83


www.isaretatesi.com

Varım; hiç olmayabilirdim. Yaşıyorsam karşılaşmak

zorundayım: Varlığımın hem vergisidir bu, hem de

tamamlanışı, taçlanışı. Varlık döngümüzün özeti böyledir.

İnsan kendini karşılar, doğayı karşılar, ama karşılaşma

ötekini gerektirir, ötekiyle karşılıklı olarak karşılaşmamızı.

Evet, doğa karşımda belirir; çağrısını duyarım, sunduğu

görünümleri seyreder, hayret ederim. Karşılarım onu. Bir

şablonun ardına sıkıştırılıp dışarı sürülen, adı doğa olan kopyadoğa

değildir bu artık: Tam karşımdadır; yeniliği ve

özgünlüğü içinde onu karşılamaktayımdır. Bambaşka bir seyir

halidir bu. (Bilimsel bakışla da taban tabana zıttır bu hal;

gözlem, inceleme, sınıflandırma “karşıdakine” salt akılcı

yaklaştığından onu gene dışarı sürer; karşılayamaz.) Kendimi

karşılayışım da buna benzer; özel bir donanımı gerektirir; göze

almayı (Wagnis) ve sınamayı (Versuch) gerektirir. Yoksa “ben”

dışarı sürülmüştür; kendimi değil, toplumun, kültürün,

bilimin vb. karşıma getirdiği kopyalarımı görürüm. Ama

riskleri göze almışsam ve karşılaştıklarımı sınayabiliyorsam,

kendimi karşılamaya başlarım. Özgünlüğümle,

tüketilmezliğimle, bitimsizliğimle karşı karşıya kalırım.

Doğayı ve kendimi karşılayışım böylesi özel hallerken,

düşünün, bir de benim gibi bir ötekiyle olan karşılaşmamız

nasıl da eşsiz bir yaşantıdır…

Berideyimdir. Öteki ise, karşımda, ötemdedir. Ona

yönelirim. Kayıtsız kalmam ona, karşıtım olarak da görmem,

sadece saygı da duymam. Sırf belli bir adaba uymak

karşılaşmamız için yeterli olmaz. Çünkü öteki, boş bir “X”

84


www.isaretatesi.com

değildir. Karşımdadır; ben de beride onun karşısındayımdır.

Ötekiyimdir ona beriden. O da benim ötemdedir, ucumdadır

(transcendental). Bu karşılıklılık, mesafeyi ona doğru aşmamı

talep eder.

Karşılıklı güven şarttır karşılaşırken; zira birbirimizi

emanet alırız. Bize bir sorumluluk yükler bu: doğal ve

kendiliğinden bir sorumluluk. Birbirimizin varlığına,

enginliğine, tüketilmezliğine saygı duyar, özen gösteririz. Ben;

bendeki onu, bendeki beni, bendeki onları ve bendeki bizi

yaşarım. O da; ondaki onu, ondaki beni, ondaki onları, ondaki

bizi yaşar. Bunun gerçekleşebiliyor olması, tüm yoğunluğuyla

karşılaşabiliyor olmamız, ikimizi yoğun bir şükran

duygusuyla doldurur. Yaşamanın borçlu olmak demek

olduğunu bilmenin mutluluğudur bu. İçimizde sonsuzluğu

duymanın…

Karşılaşma bir tür doruk yaşantıdır (peak experience). Bir

tür “dokunma”dır: hem temas anlamında, hem de bir

kumaşın, elbisenin dokunması anlamında. Birbirimizin

varlığına, gerçekliğine dokunur, birbirimizi dokuruz.

Dokunaklıdır da karşılaşmak: İçleniriz, hiçliği içleriz.

Karşılaşabilenler dönüştürürler, dönüşürler. Görürüm,

görülürüm, görüşürüm: Üç farklı boyuttur bunlar. Yoğun bir

uzayın içinde meydana gelir karşılaşma. Karşılaşmanın kendisi

bile dönüşür, dönüştürür.

Karşılaşma yaşantısının her aşaması keşiftir, histir,

eylemdir; somut olarak yaşanır. Can canı bulur, buluşurlar.

85


www.isaretatesi.com

Yürürler, keşfederler; çalkantılar olur, yeniden buluşurlar.

Karşılaşmanın yitirilmezliği içinde yol alırlar.

Bana, “Neden yaşıyoruz?” diye sorsalar, bir an bile

düşünmeden yanıt veririm: “Karşılaşmak için yaşıyoruz.”

86


www.isaretatesi.com

MUTLU OLMAK

Mutsuz olmak ve kahır çekmek için ne çok sebebimiz var!

Olup bitenler karşısında boynumuzu büküp mutsuzluğa

kapılmamız işten bile değildir, oysa insana yakışan mutlu

olmaktır. Mutlu olmak, insanın sorumluluğudur, insan

olmanın gereğidir.

Son zamanlarda kendime sık sık söylüyorum bunu:

“Mutsuzluk ahlâksızlıktır.” Bu sözü, “ahlâk yaşamının hedefi

mutluluktur, mutluluk ahlâkına göre yaşamalıyız,” anlamında

söylemiyorum. “Mutluluk” ve “mutsuzluk” kavramlarını,

çağımız insanının anladığı şekilde anlamıyorum. Mutluluğun

yeniden yorumlanmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Yaygın bakış açısıyla mutluluk kitleler arasında öyle

tuhaf algılanır ki, akıllının mutsuz, akılsızın mutlu olması

gerektiğine inanılır. İşin ilginci, düşünen, araştıran, soruşturan

ve eleştiren insanın bizzat kendisi bile buna inanmıştır.

Dünyanın durumuna tanık olmak, akıldışılığı, adaletsizliği,

sömürüyü, acıyı, iletişimsizliği, çarpıklıkları görmek acı bir

yüzleşmeye karşılık gelir elbette. Ama aydının durumunu

daha da kötüleştiren, gördüğü yanlışları düzeltme hususunda

87


www.isaretatesi.com

hissettiği yetersizliktir; insanlığın haline isyan eder, çaresizliğe

kapılır, insanı ve dünyanın düzenini değiştirmenin

olanaksızlığına ikna olur. Bir kısır döngüdür bu.

“Düşünüyorum, o halde mutsuzum,” der; ve birtakım koşullar

karşısında dünyayı değiştirme arzusu boş yere körüklendikçe,

tatminsizliği ve düşkırıklığı katmerlenir. Farkındalık somut

sonuçlarla nihayetlenmediğinden, aydın daha da yabancılaşır;

mutsuzluğu da katmerlenir.

Madalyonun öbür yüzünde de “mutlu akılsız” vardır.

Düşünmediğinden, bilmediğinden, sorgulamadığından dolayı

mutludur güya. Neymiş efendim, aydın mutlu olamazmış,

olamamalıymış, ama yüzeysel, sorumsuz, bencil, boş kafalı

olan mutluymuş, olmalıymış. Ne garabet! Gelin görün ki, ister

aydın olsun ister sürü, ister mutsuz olsun ister mutlu,

neredeyse bütün insanlık bu teraneye inanır.

İtirazım var buna! “Akıllı, mutsuzdur, salaksa mutlu,”

şeklindeki inancın, yaşama dair birtakım beceriksizliklerin

avuntusu olduğunu düşünüyorum. Bu klişe söylemi, gerçekle

tam anlamıyla yüzleşememenin ve başedememenin yansıması

olarak görüyorum.

Mutluluk bilinç ve yürek işidir!

Dünyada bir haksızlık, sömürü ve zulüm düzeni

olduğuna ben de tüm kalbimle (ve zihnimle) katılıyorum, evet;

acı duymamız ve kahrolmamız için elbette nedenlerimiz var!

Olup bitenler karşısında boynumuzu büküp mutsuz mu olalım

yani? Katiyen hayır! Mutlu olmak, insan olma sorumluluğu

taşıyan herkesin vazifesidir. “Bardağın dolu yarısı mı, boş

88


www.isaretatesi.com

yarısı mı?” meselesi değildir bu. Öyle ya da böyle,

yanılsamaya ne diye muhtaç olalım? Ne avunmak gerek bize,

ne aldanış, ne görmezden gelme, ne teslimiyet, ne de kaçış.

Kötümserliğe de sığınmayalım, alıklığa da. Bu

mutluluk/mutsuzluk oyununu bir kenara bırakalım.

Mutluluk bilinç işidir; farkındalık, anlamlandırma, ayırt

etme, yargılama işidir; düşünebilme işidir – buna hiç şüphem

yok. Gerçekle yüzleşerek mutlu olamaz mıyız?

Evvela soralım: Nasıl bir mutluluğun peşindeyiz? Gerçek

bir mutluluk arıyoruz. Madem öyle, onu gerçekliğin içinde

aramalıyız; gerçekçi olmalı, gerçeklikle başetmeli, mümkünse

onunla tatmin olmalıyız. Bu tavrın kendisi bizi mutlu kılmalı,

bize tüm girişimlerimizde neşe aşılamalıdır, zira mutsuz

insandan ne başkaldırı, ne umut, ne de düş beklenebilir.

Mutsuzdan ne araştırmacı olur ne de devrimci. (Söyleyin önce:

Gerçekliği siz salt “nesnel” olarak mı alıyorsunuz? Benim için

gerçeklik; ruhun, bedenin, Öteki’nin, diğer tüm şeylerin,

doğanın, zamanın ve değerlerin bir arada olduğu, yoğun,

ilişkilerle dolu, katman katman olan bütün bir varlık iklimidir.

Bunu bu noktada açıkça belirtmem gerek.)

Mutluluk bilinç işidir, yürek işidir. Uyuşuklukla, ataletle,

ürkeklikle, yılgınlıkla gelmez mutluluk. Çalışkan ruhların

işidir mutluluk, duyarlı ruhların. Ne acının yokluğudur ne de

kesintisiz haz. Acı çekebilen ve haz duyabilenlerin başarısıdır.

Mutluluk iç özgürlüğümüzle doğrudan ilintilidir, dış

özgürlüğümüze kavuşmamız yolunda da kilit rol oynar.

Kendimize ne denli bağımsız bir dünya yaratabilirsek,

89


www.isaretatesi.com

başkalarıyla olan ilişkilerimiz de o denli özgürleşir. Değişim

gücü öncelikle kendimizden gelmek zorundadır. Telos

bizimdir; hedef, amaç, düş, ütopya bizimdir, bize aittir;

mutluluğumuzdur yüzümüzü telos’a doğru döndüren, bizi

yollara düşüren. Bu hususa bigâne kalmak, bu gücü

anlayamamak sorumsuzluktur, tembelliktir ve alıklıktır,

dolayısıyla da ahlâksızlıktır.

Mutsuz insan kendiyle yüzleşemez ki tarihle, kültürle,

koşullarla karşı karşıya kalabilsin. Burada okurlara denklemin

tersten daha doğru kurulabildiğini göstermeye çalışıyorum.

Yılgınlığa yılgınlıkla üstün gelemezsiniz. İçi kıpır kıpır, ruhu

capcanlı olmalı insanın. Mutlu insan, iç dünyasında rahatça

gezinir, keşfetmekten korkmaz, kendini seve seve tanır ve

sınar. Değişimin ve dönüşümün gücünü bildiği için

değişebilir, değiştirebilir, dönüştürebilir; gerçekliği

keşfederken ve eylemlerde bulunurken elinde bir haritası olur.

Hazırdır gerçekliği karşılamaya, yaşamaya – öteki insanlarla

karşılaşmaya ve gerçekliği onlarla birlikte yaşamaya. Mutluluk

gerçeklikten gelecektir, o halde yaşama hazır olmak gerekir.

İnsan, geçmişle geleceğin şimdideki frekansını yakalayıp onu

öteki insanlarla paylaşabilmelidir. Tek başına mutlu olunmaz

çünkü, başkalarıyla birlikte olunur. Eğer başkalarıyla

birlikteysek, kavgada, mücadelede, savaşta da mutlu olabiliriz.

İnsan, mutluluğu duygularıyla, aklıyla, bedeniyle ve

çevresiyle bir bütün halinde yaşar. Bunların bütünlüğü ve

iletişimi, katbekat artan bir enerjiyi ve dönüşüm gücünü ortaya

çıkarır.

90


www.isaretatesi.com

İnsan, gözünü ve kulağını açar; görür ve dinler; ötekiyle

karşılaştıkça “hep daha fazlası var” der. Kendi sınırlarını aşar,

o sınırların başkalarınca aşılmasına da izin verir. Temas kurar,

olanaklarını gerçekleştirir, eylemde bulunur, üretir. Mutsuz,

bunların hiçbirini yapamaz. Mutsuzluk yaşama

beceriksizliğidir. Ahmaktan bu beceriyi zaten bekleyemezsiniz.

Düş göremeyen, anlayamayan, kendini ifade edemeyen, irade

üretemeyen bir kişide yaşama becerisinden söz edilebilir mi?

Dünyayı mutlu insan değiştirebilir. Mutluluğun yolu asla

edilginlikten, konformizmden geçmez. Edilginlik ve

konformizm kapalı bir sığınaktır yalnızca: Tıkılıp kaldığınız

yerden burnunuzun ucunu bile çıkartamazsınız.

Mutluluğun bir son, bir nihayet olmadığını da görmek

gerek. Masalın, filmin ya da romanın mutlu bir sonu olabilir,

ama gerçek mutluluk bütün bir serüvendir. Somuttur

mutluluk; akış ve değişimin ta kendisidir.

Mutluluk, kişinin bir hali değildir. Bir karakter özelliğidir

– hatta bütün bir karakterdir. Kaynağını ethos’tan alır, etiktir,

ahlâkidir. Engellerle karşılaşsa da, haksızlığa uğrasa da,

baskıya ve şiddete maruz kalsa da, mutlu insanın ahlâkı,

ethos’u vardır. Mutluluk hem sorumluluktur hem de bir

kapasite.

Hakkında yanılınamayacak bir mutluluktur bu.

Mutsuzlukla ya da akılsızlıkla karıştırılabilecek hiçbir yanı

yoktur. Karakter vardır, ahlâk vardır, dolayısıyla da ilkeler

vardır, beceri vardır, direnç vardır, kararlılık vardır: Karanlığı

91


www.isaretatesi.com

ışığa dönüştürebilen bir simya vardır. Mutluluk ethos’u insanı

aşkın kılar.

Mutluluk işte bu yüzden ahlâktır, sevgili okur, ve bazen

kendimi de suçüstü yakalayıp tekrar tekrar söylüyorum:

Mutsuzluk ahlâksızlıktır.

92


www.isaretatesi.com

İNANÇLAR, ÖZGÜRLÜK ÇİÇEKLERİ

AÇABİLECEK Mİ?

İnsan, inanan bir varlıktır. Ontolojik, ruhsal, toplumsal,

kültürel, siyasal boyutlarıyla, din, bu temel özelliğin bir

sonucu olarak vardır dünyada. İnanmamanın olanağı var mı?

İnsan, inandığı için insandır.

Varoluşsal açıdan, âdeta şöyle bir çığlık yükselir

insandan: Credo, ergo sum; inanıyorum, o halde varım. Peki

ama neye, nasıl, neden inanıyorum?

Credo, insana, içine düştüğü boşluktan çıkması için

gereklidir. Heidegger’in Geworfenheit dediği “fırlatılmışlık”,

credo öncesinde, yani inanç ve güven öncesinde insanın

kendini içinde buluverdiği bir hiçliktir. İnsan, varlığının

anlamını yakalamak ve bu hiçlikten kurtulabilmek için kendi

ayakları üstünde durmalıdır (ex-sistere).

İnanmak ancak hiçlikle karşılaşabilmiş insan için

özgürlük olabilir. Yeryüzünde kendi ayakları üzerinde duran,

bilinç ve irade sahibi bir özne olabilmek, kendi inancına sahip

çıkmakla alakalıdır. İnanç-öncesi-hiçlik’le yüzleşilemediği

93


www.isaretatesi.com

takdirde, hiçliğin üzeri, inanç bilincinden ve duyarlılığından

yoksun bir şekilde örtülür. Böylesi bir inanç, dar, kör, sıkışık,

şekilsel bir inanç olacaktır.

İnanma, bilinçten önce gelir, zira bilinç yaşantısı,

kaynağını ten ve can birlikteliğini olanaklı kılan canlılıktan

alır. Eski Yunan’ın zôê dediği canlılık, yani dirim,

“fırlatılmışlık” durumu karşısında, varlığını credo’ya, yani

güvene bağlanarak korur. Dirimin yokluğa karşı “varım”

demesi, karşıtlıklar karşısında kendini seçerek bir direnç

oluşturması ve bütünlüğünü koruyarak varlığını

sürdürmesinin yolu buradan geçer: Can, kendi kaynaklarına,

işleyişine ve ötekilerle olan ilişkilerine güven duymalıdır;

adımını attığında devrilmeyeceğine, yerin yarılmayacağına

inanmalıdır. Şu durumda inanç yalnızca bilinçli insan için

değil, bilinç öncesi insan için de varoluşsal açıdan temel

niteliktedir. Canlı, varlığına inanır, kendini korur, direnç

gösterir, ölüm ve yokoluş karşısında yaşamını devam ettirir.

İnsanın tüm varlığıyla hiçliğe direnmesi, hem dirim hem

de bilinç sahibi olmasından ileri gelir. Bunlar sayesinde insan

hem credo der, inanır, hem de curo der, özen gösterir: Ergo sum,

o halde varım, der. Hiçlikten, yaşama doğru hamle yaparak

çıkılır. Yaşama hem güven duyulur hem de kol kanat gerilir;

varolanlar arasında yaşamaya değer hale gelinir. Varlıkla

böyle bir bağım olmasa hiçlikten nasıl çıkarım? Yok olmak

yerine var olmayı seçiyor, dirimime inanıyorum, öteki

varlıklara saygı ve özen gösteriyorum.

94


www.isaretatesi.com

İşte buradan doğar inanç pınarı. Tüm anlamlardan önce

gelen anlam, hayatın kendisidir, candır, kâinatta sürüp giden

kıpırtıdır. Can ahlâkı, buna gösterilen özen (curo) üzerine

kurulur, tüm canlara karşı sorumluluk duymayı buyurur.

Hiçlikle yüzleşmekle başlar her şey. Ahlâk buradan

serpilir, boy atar. Doğu bilgeliği yaşamın kendisi adına hiçliğin

önemi üzerinde yüzyıllarca boşuna durmamıştır. Hiçlikle

yüzleşemeyen inanç düzenleri basit birer sığınak olmaktan

öteye gidemezler. Amentülerini mutlaklaştırıp, şüphe

edilemez hakikatler olarak dayatmaya, hatta onları birer

ayrıcalık, birer üstünlük gerekçesi olarak görmeye mecbur

kalırlar. Sofu en doğrusunu bilir, onun inandığına

inanmayanlar yanlış yoldadırlar ve tez zamanda yola

getirilmelidirler. Ama inancın yolu nasıl olur da baskıya,

düşmanlığa, zulme, öldürmeye çıkabilir? Hani hayata ve hayat

verene (Hayy) saygıdan kaynaklanıyordu inanç? Hani

yaşamanın neredeyse öbür adıydı inanmak? Sevginin ve

özenin olmadığı yerde inancın esamesi mi okunurmuş?

Demek ki, insan inanmayı bilmiyor. Tanrı’ya inandığını

söylüyor, oysa sırf inancın nesnesini ortaya atmak o inancı

yaşamak anlamına gelmez ki! İnanç, insanı nasıl

çirkinleştirebilir? İkiyüzlülükle, yalanla, dünyevî hırslarla,

haksızlıkla, baskıyla, düşmanlıkla inanç nasıl bir araya

gelebilir? Özgürlüğün olmadığı bir inanç nasıl inanç olabilir?

İnanç eninde sonunda dirim kaynağı olmak zorundadır.

Hatta dirimin ta kendisi olmalı, belli bir yaşama bilinci yoluyla

özgürlüğü doğurmalı, kendi döngüsünü kurmalıdır. İnancın

95


www.isaretatesi.com

merkezi, yaşamın çekirdeğindedir: İnsanın canıdır. Kıpırtı,

arayış, keşif, sınama, direnç, hareket: İnanç bunlardır. Eğer

bunlar yoksa, insan tüm varlıklar karşısında nasıl huşu

duyabilir?

Din, aşkın bir varlığa olan inancı temel alır. Fakat salt

“inandım” demek, başladığı yerde biten bir inanca karşılık

gelmez mi? Oysa inanç bir süreçtir – sonu gelmeyen bir süreç.

Can ahlâkı; sürekli yenilenme, tazelenme ve değişim buyurur.

Semavi dinler bu ana inançla uzlaşma konusunda sınıfta

kalıyorlar. Nice inançlı, yenilikten kaçarak, geçmişe saplanıp

kalıyor; zamanın, hayatın akışının ve kendi doğal varlığının

taleplerine karşılık vermekte zorlanıyor. İnancını gerçekle

yüzleşerek elinde tutmayı düşünmüyor.

İnanç düzenleri, özgürlüğün korunmasını önplana almak

zorundalar. Özgürlük, inanç bilincinin ve duyarlılığının yolunu

açar, bunlar da inancı besler. Bireyin dünyasında esaslı bir

credo ve curo’dan söz edebilmemiz için, inancın canın

serüveniyle örtüşmesi gerekir. “Korku ve titreme,” eğer ki

gelecekse, inancın cendereye sokulmuşluğundan değil, canın

inançla olan serüveninden gelmelidir. Yüzleşme, şüphe ve

hiçlik inancın olmazsa olmazlarıdır. İnanç bilinci ve duyarlılığı

bunları dışarı sürmez, dışarıda bırakmaz. Varlığın değerini,

yokluktan korkmayan, inancının sınırlarında özgürce

dolaşabilen insan takdir edebilir. Ve ancak o insan huşu

duygusuyla dolabilir.

Geçmiş, inanç adına bize değerler sunar. Topluma, tarihe,

geleneğe bu yüzden yüzümüzü döneriz. Ama söz konusu

96


www.isaretatesi.com

değerlerin tümü değerlendirilmeyi beklemektedir. Onları kapalı

paketler olarak alıp kullanamayız, içlerini doldurmamız

gerekir, yoksa hayatımız yapaylık, sahtelik üzerine kurulur.

Paketleri açıp güzelce doldurmaya mecburuz. Serüvenin zevki

de buradadır zaten.

Söylediklerim dinin tümü için de geçerlidir. Yalnızca bir

kurum olarak alınan, dünyevî faydalar sunacak bir sığınak

olarak görülen, dar sınırlar içine hapsedilmiş bir din, bize can

ahlâkının gerektirdiklerini veremez. İnanç özgürce

yaşanmıyorsa, din yalnızca mensubu olunacak bir kuruma

dönüşür. Ondan gelecek faydalara, güvencelere, ayrıcalıklara

bel bağlanır. Böyle bir dinin mensubu, güvencesini yitirmekten

dehşetli bir şekilde korkar. Tepkiseldir, hep diken üstündedir,

kendine karşıtlar bulur, yaratır, sürekli çatışma halindedir;

inancı tümden negatif bir niteliğe bürünür; neredeyse hiç

“evet” demez, hep “hayır” der. Kuru bir muhafazakârlığa

sığınan kişi, inancını farkında olmadan “hayır”lar üzerine

kurmuştur. İnanç bilinci ve duyarlılığına sahip olmadığından,

hangi değeri koruduğunu bile bilmez. Zira değerlerin

değerlenmesi, “evet”ler yoluyla olur. “Hayır”ların inançlısı,

inancının ağırlığı altında ezilir. İnancında özgür olmayan,

inancını koruyamaz, pekiştiremez, güçlendiremez; çünkü can

ahlâkının gerektirdiği tazelenme, yenilenme ve değişim

talebine yanıt veremez; yaşamın kendisi tarafından

yanlışlanmaya başlar; bu yüzden yaşama kol kanat germek

yerine yaşama neredeyse düşman kesilir.

97


www.isaretatesi.com

Kendimizle yüzleşmemiz gerek. İnancımız bizi

kendimizle yüzleşmeye çağırıyor. İnancımız bizi Öteki’yle

yüzleşmeye çağırıyor. Canın canla karşılaşmasına çağırıyor.

Can ahlâkına çağırıyor. Yeniliğe, değişime, dinamizme

çağırıyor. İnançlar özgürlük çiçekleri açabildiğinde, inanmak

bir insan olma başarısına dönüşecek.

98

More magazines by this user