17.06.2019 Views

Rabindranath Tagore - Kadim Düşünceler

Tagore, Kadim Düşünceler

Tagore, Kadim Düşünceler

SHOW MORE
SHOW LESS

You also want an ePaper? Increase the reach of your titles

YUMPU automatically turns print PDFs into web optimized ePapers that Google loves.

www.isaretatesi.com

Rabindranath Tagore

KADİM DÜŞÜNCELER

Çeviren: Aytek Sever


RABİNDRANATH TAGORE

Rabindranath Tagore (1861-1941), Kalküta’da doğdu. Brahman bir ailedendi; dedesi

ve babası Brahma-Samaç adlı dinî ve sosyal reform hareketinin ileri gelen

temsilcilerindendi. Genç yaşta çokyönlü bir eğitim alan Tagore, Doğu ve Batı

edebiyat ve düşüncesinin çeşitli kaynaklarıyla tanıştı, hem entelektüel hem manevi

anlamda yoğun ve derin bir havayı soluyarak yetişti. Başta şiir, tiyatro oyunu,

roman, hikâye ve deneme olmak üzere edebiyatın hemen her türünde örnekler

verdi; bir müzisyen olarak çok sayıda şiirini şarkı olarak besteledi; resimle uğraştı,

sergiler açtı. Kendi şiirlerinden yaptığı İngilizce çeviriler sayesinde dünyada

tanındı; saygın bir Hint-İngiliz şairi olarak kendine yer edindi; 1913’te Nobel

Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Dünyanın çeşitli bölgelerine geziler yapan Tagore

geniş bir yelpazeden pek çok entelektüel ile tanıştı; aralarında W. B. Yeats, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Juan Ramón Jiménez, Anna Ahmatova, Pablo

Neruda’nın da olduğu çok sayıda edebiyatçıyı etkiledi. Başlıca yapıtları arasında

Gora (1910), Gitanjali (1912), Bahçıvan (1913), Sadhana (1913), Kabir’in Şarkıları (1915),

Meyve Hasadı (1916), Yuva ve Dünya (1916), Firari (1921) sayılabilir.

AYTEK SEVER

Şair, çevirmen. 1981 yılında Bursa’da doğdu. Üniversite ve yüksek lisans öğrenimini

Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladı. Çeşitli alt kitaplardan oluşan

Hiperbor, Siòn, Moto Perpetuo, Anka adlı şiir toplamlarının yanı sıra, R. W. Emerson

(Yaşamın İdaresi), H. D. Thoreau (Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler), W.

Whitman (Ben, Jack Engle; Çimen Yaprakları; Benliğimin Şarkısı), W. Kandinsky

(Sesler), R. Tagore (Firari; Gitanjali; Meyve Hasadı), D. H. Lawrence (İnsanlar ve Öteki

Yaratıklar), G. Stein (Nesneler) çevirileri vardır.


Rabindranath Tagore

KADİM DÜŞÜNCELER

Çeviren: Aytek Sever


Kadim Düşünceler

Rabindranath Tagore

Özgün adı:

Thought Relics (1921)

Çeviren ve Yayına Hazırlayan:

Aytek Sever

Kapak Resmi:

‘Ra-Tha’, yazarın ahşap mührü

Rabindranath Tagore

1. Baskı:

© İşaret Ateşi, Haziran 2019

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır. Her

hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla basılamaz,

kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir mecra veya internet

sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


İÇİNDEKİLER

Yazar Hakkında Bilgi ……………………….. 9

KADİM DÜŞÜNCELER ……………………. 18


www.isaretatesi.com

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Rabindranath Tagore (1861-1941). Hintli şair, mistik, düşünür,

romancı, denemeci, oyun yazarı, müzisyen, ressam, eğitim

reformcusu. Varlıklı ve nüfuzlu bir Brahman ailenin on

dördüncü ve en küçük çocuğu olarak Kalküta’da dünyaya

geldi. Dedesi Dvarkanath ve babası Debendranath Tagore,

Ram Mohan Roy’un kurduğu, tüm inançlara, dinlere,

milletlere, renklere, kastlara kapılarını açmış, Hinduizm,

Hristiyanlık ve İslam’ın çeşitli yanlarını bir araya getiren

önemli bir dinî ve sosyal reform hareketi olan Brahma-Samaç

okulunun ileri gelenlerindendiler; Rabindranath Tagore da

böyle bir etki altında yetişti.

Özel bir öğrenim gördü; hem Doğu hem Batı kültürünü

tanıdı; küçük yaşta Hindistan içinde geziler yapma fırsatı

buldu; Hint düşünüşü, tarih, edebiyat, sanat, çağdaş bilim,

Sanskritçe ve yabancı diller konularında donanım kazandı;

Upanishadlar’ın mistik anlayışını benimsedi; Hint klasik

şiirinin Kalidasa, Kabir, Vidyapati gibi şairlerini, Vaishnava

şairlerini okudu; çok genç yaşta şiir yazmaya başladı. Küçük

9


www.isaretatesi.com

“Rabi” ilk şiirini yazdığında 8 yaşındaydı, ilk kitabı

yayımlandığında ise 17 yaşında. Hukuk öğrenimi görmek

üzere 1879’da Londra’ya gittiyse de yarım bırakarak bir yıl

sonra ülkesine döndü. 1883’te Mrinalini Devi ile evlendi, eşiyle

beş çocukları oldu.

Bengalce, bazen de Sanskritçeleşmiş bir Bengal lehçesiyle

yazan Tagore, 1890’da ailesinin sahip olduğu topraklarla

ilgilenmek üzere Doğu Bengal’e (bugünkü Bangladeş) giderek

bir süre orada kaldı. Bu dönemde yerel köy kültüründen

beslendi, kendisinde önemli etki bırakacak olan Baul

şarkıcılarını tanıdı. 1891-1900 yılları arasında üretken bir

dönem yaşadı, toplamda yedi cilt tutan şiirler ve pek çok kısa

hikâye yazdı, dergiler çıkardı.

1901’de Batı Bengal’e dönerek Santiniketan’da, ailesinin

sahip olduğu topraklarda Patha Bhavana adını verdiği

deneysel okulu kurdu; burada bahçeler ve ağaç korulukları

arasındaki doğal ortamda Upanishadlar’a dayalı, Doğu’nun ve

Batı’nın bilgisini kaynaştırmaya çalışan yenilikçi bir eğitim

anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Bu okul, daha sonra 1918

yılında genişletilerek Vişva-Bharati adıyla özgün bir üniversite

halini aldı. “Vişva-Bharati, zengin akıl mirası tüm insanlığın

hizmetinde olan Hindistan’ı temsil etmektedir; Vişva-Bharati,

Hindistan’ın kendi kültürünün en iyi ürünlerini başkalarına

sunma sorumluluğunu ve onlardan en iyi ürünlerini kabul

etme hakkını tanımaktadır,” diye söz etmekteydi Tagore,

okulundan.

10


www.isaretatesi.com

Rabindranath Tagore, ellili yaşlarına gelene kadar

yalnızca Hindistan içinde, hatta ağırlıklı olarak Hindistan’ın

Bengalce konuşulan bölgelerinde tanınıyor, Hindistan dışında

ise hiç bilinmiyordu. Ancak 1912 yılında yaptığı İngiltere

seyahati onun için çok şeyi değiştirdi. O güne dek hep

Bengalce yazmış olan Tagore, yolculuğu sırasında şiirlerinden

İngilizce’ye çeviriler yapmaya başladı. Çevrilmiş şiirler,

İngiltere’ye vardığında önce ressam arkadaşı William

Rothenstein’e, onun aracılığıyla da William Butler Yeats ve

Ezra Pound’a ulaştı. Bir yıl sonra, önsözünü Yeats’in yazdığı

Gitanjali yayımlandı. Tagore’un şiiri kısa sürede önce

Londra’da, ardından da tüm dünyada büyük ses getirdi ve

çeşitli edebiyat çevrelerinde etki yarattı: Daha evvel hiç kimse

İngiliz dilinde bu tonda bir söyleyiş duymamıştı. Kısa süre

sonra Tagore, bu onura layık görülen ilk Asyalı olarak 1913 yılı

Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Tagore, kısa sürede elde ettiği ünle, Avrupa’da pek çok

önemli kişiyle temas kurdu, çeşitli çevrelere fikirlerini aktarma

şansı buldu, dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar verdi.

Hem yeni şiirler, kısa hikâyeler, tiyatro oyunları, roman ve

denemeler yazarak, hem de yazdıklarından İngilizce’ye

çeviriler yaparak yaratıcı dehasını ortaya koyduğu bu üretken

döneminde, bir yandan da beş kıtada otuzdan fazla ülkeyi

ziyaret etti. ABD’de, Japonya’da, Çin’de, Güneydoğu Asya’da,

çeşitli Latin Amerika ülkelerinde, İtalya, Danimarka, İsviçre,

Almanya, Çekoslovakya gibi Avrupa ülkelerinde, SSCB, İran,

Irak ve Seylan’da bulundu. Henri Bergson, Albert Einstein,

Robert Frost, Thomas Mann, Bernard Shaw, H. G. Wells,

11


www.isaretatesi.com

Romain Rolland, Saint-John Perse gibi önde gelen isimlerle

tanıştı.

Yaptığı tüm bu geziler ve kurduğu dostluklar aracılığıyla

Tagore, Doğu ve Batı’nın birliği ülküsünü yaymaya çabaladı;

Santiniketan’daki okulu için dünyanın çeşitli yerlerinden

destek topladı; uluslararası işbirliği ve dostluğu

güçlendirmeye çalıştı; Avrupa emperyalizmini eleştirdi;

milliyetçiliğin tehlikelerine işaret etti. Onun yücelttiği, ruhani

değerler ve Doğu ve Batı adına çokseslilik, karşılıklı anlayış,

hoşgörü ve “bilinç birliği” üzerine kurulu yeni bir “dünya

kültürü” fikriydi.

Kendi ülkesi içinde de, kendi tarzından ödün

vermeyerek, siyasi anlamda etkin bir rol üstlenen Tagore,

Mohandas Gandhi’nin yakın bir dostu ve destekçisiydi.

Hindistan’ın tam bağımsızlığını sonuna dek savunuyordu.

Bununla beraber siyasete hiçbir zaman doğrudan dâhil olmadı,

ağırlıklı olarak reformcu fikirleriyle ve zaman zaman coşkulu

özgürlük şarkılarıyla etkisini hissettirdi. Ailesinin sahip

olduğu geniş arazileri de yönetmiş olmanın tecrübesiyle insan

hakları, eğitim, kültür, tarımsal ve sosyal reformlar konularına

eğildi. Gandhi ile sosyal konularda, özellikle toplumda

yerleşik olan kast bilinci ve dışlanmış alt tabakanın gördüğü

muameleye karşı çıkış hususunda görüş birliği içindeydi.

Ancak siyaseten Gandhi ile anlaşamadığı noktalar da oldu;

Tagore özellikle milliyetçilik ve militarizmin tehlikelerine

dikkat çekiyor, bununla ilintili olarak zaman zaman

Gandhi’nin kimi yöntemlerini eleştirmekten geri durmuyordu.

12


www.isaretatesi.com

Hindistan’daki emperyalist İngiliz uygulamalarının ülke

içindeki tüm olumsuzlukların temel nedeni değil, ülkenin

içinde bulunduğu sosyal sayrılık durumunun bir sonucu

olduğu düşüncesiyle, Hindistan için tam anlamıyla bir

dirilişin, köylerin gerçekleştirilecek bir tarım ve eğitim reformu

sayesinde kabuğunu kırması ve “bilginin canlanması” yoluyla

mümkün olacağını savundu. Bu yönde, Vişva-Bharati’nin yanı

sıra Şriniketan adını verdiği bir enstitü de kurarak çaba

harcadı; bu projeleri için dünyanın çeşitli bölgelerindeki

akademisyenlerden, bağışçılardan, çeşitli siyasi aktörlerden

destek gördü. Tagore, Hindistan adına tam bir bağımsızlık için

izlenmesi gereken yolun ve kullanılacak yöntemlerin, bütünsel

bir kültürel uyanış vizyonu çerçevesinde ortaya konup

uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Hindistan içinde kendi

fikirlerine yeterli ideolojik destek bulmakta zorlandığı ve

Hindu-Müslüman ayrımına doğru giden tehlikeli tırmanışı

sezdiği zaman ise kenara çekilmeyi tercih etti.

Tagore, 1930’lu yıllara doğru, yani yetmişli yaşlarına

gelmişken, resimle de uğraşmaya başladı; kendine özgü bir

tarz geliştirdi. Resimleri Paris, Birmingham, Berlin, Moskova

ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sergilendi. Bu arada,

yaşamının son dönemine girerken, çeşitli edebî türlerde bolca

eser vermeye devam etti.

Hayli trajik bir şekilde, yaşarken kendisinden evvel

eşinin, çocuklarının ve tüm aile fertlerinin ölümüne ve

Bengal’in düşüşüne tanık olan Tagore’un, seksen yaşına

yaklaşırken sağlığı kötüleşti. Ancak uzun süren hastalık

13


www.isaretatesi.com

dönemleri ve kronik ağrılarla mücadele ettiği bu dönemde

üretkenliğinde bir gerileme olmadı, en derinlikli ve aydınlık

şiirlerinden bazılarını bu dönemde yazdı. Yaşamı üzerine

yazdığı ikinci otobiyografiyi tamamladıktan birkaç ay sonra ve

son şiirini dikte ettirdikten dakikalar sonra 7 Ağustos 1941’de

bu dünyaya veda ederek sonsuzluğa göçtü.

Yaşamı süresince sayısız yapıt ortaya koyan Tagore,

öncelikle bir şairdi. Şiirlerini Bengalce yazdı; bununla beraber

çok iyi hâkim olduğu İngilizce’ye kendi şiirlerinin büyüleyici

çevirilerini yaptığı için bir Hint-İngiliz şairi olarak da kabul

edilir.

Yapıtlarının devasa hacmi, daha ilk bakışta bu ölümsüz

edebiyat ve düşünce insanı hakkında çok şey anlatmaktadır.

Şaşılacak bir üretkenlikle ortaya koyduğu ciltler dolusu şiir,

kısa hikâye, roman, kısa ve uzun tiyatro oyunları, gezi

günlükleri, iki otobiyografi çalışması, felsefe, din, eğitim ve

sosyal konulardaki denemeleri ve Santiniketan okulu

öğrencileri için yazdığı ders kitapları bugün bile hâlâ eksiksiz

olarak bir araya toplanmamıştır. Tüm bunların yanı sıra,

Tagore, bir şair olduğu kadar bir müzisyendir de: Onun pek

çok şiiri, aslen müziğinden ayrılmaması gereken şarkı

sözleridir; bu anlamda o, “Rabindrasancit” üslubunda üç bine

yakın şarkı bestelemiştir. Bunlar bugün Bengal bölgesinde tüm

evlerde söylenen halk türkülerine dönüşmüştür. Dahası,

Hindistan ve Bangladeş ulusal marşları da aslında Tagore’un

şarkılarıdır.

14


www.isaretatesi.com

Hint edebiyatını modern çağda yeniden canlandıran isim,

hatta bazen, gelmiş geçmiş en büyük Hint şairi olarak

nitelendirilen Tagore, ülkesinin ve muazzam Hint kültür

mirasının büyük bir temsilcisi olduğu gibi aynı zamanda

eksiksiz bir “dünya vatandaşı”, bir dünya aydınıdır. Kendinde

hem Doğu hem de Batı bilincinin rengini taşıyan, Doğu ve Batı

düşüncesini “insan olma bilinci” olarak kendisinde

sentezleyen, eski çağların bilgisiyle modern çağların bilgisi

arasında bilinç köprüleri kuran bir “yeniden doğuş” insanıdır.

Tagore’un etkilediği, bazıları Tagore çevirileri de yapmış

olan edebiyatçılar arasında W. B. Yeats, Romain Rolland, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Victoria Ocampo, José

Ortega y Gasset, Juan Ramón Jiménez, Zenobia Camprubi,

Yasunari Kawabata, Anna Ahmatova, Octavio Paz, Pablo

Neruda, Boris Pasternak’ın adı sayılabilir.

Tagore’un yapıtlarının başlıcaları: Manasi (1890), Altın

Kayık (Sonar Tari, 1894), Gitanjali (1910), Şarkılar Çelengi

(Gitimalya, 1914), Turnaların Uçuşu (Balaka, 1916) adlı şiir

kitapları; Valmiki’nin Dehası (Valmiki Pratibha, 1881), Adak

(Visarjan, 1890), Karanlık Sarayın Kralı (Raja, 1910), Postane (Dak

Ghar, 1912), Yerli Yerinde (Achalayatan, 1912), Çağlayan

(Muktadhara, 1922), Kızıl Zakkumlar (Raktakaravi, 1926) adlı

oyunlar; Harap Yuva (Nastanirh, 1901), Gora (1910), Yuva ve

Dünya (Ghare Baire, 1916), Aykırılar (Yogayog, 1929) adlı

romanlar; Anılarım (1912) ve Çocukluk Günlerim (1940) adlı

otobiyografiler. Tagore’un İngilizce’ye bizzat çevirdiği, çoğu

derleme niteliğindeki yapıtları ise şunlardır: Gitanjali (1912),

15


www.isaretatesi.com

Bahçıvan (The Gardener, 1913), Yeni Ay (The Crescent Moon,

1913), Sadhana (1913), Chitra (1914), Kabir’in Şarkıları (Songs of

Kabir, 1915), Avare Kuşlar (Stray Birds, 1916), Meyve Hasadı

(Fruit-Gathering, 1916), Aç Taşlar (The Hungry Stones, 1916),

Firari (The Fugitive, 1921), Yaratıcı Birlik (Creative Unity, 1922).

Aytek Sever

16


www.isaretatesi.com

17


www.isaretatesi.com

KADİM DÜŞÜNCELER

18


www.isaretatesi.com

19


www.isaretatesi.com

I.

Dün gece rüyamda, yine annem ölmeden önceki çocuk

olduğumu gördüm. Ganj kıyısındaki bahçeli bir evin bir

odasında oturuyordu annem. Dikkatsizce, varlığına

aldırmadan odasının önünden geçip gidecektim ki, birdenbire

tarifsiz bir özlemle, onun orada olduğuna dair zihnimde bir

ışık çaktı. Hemen durdum, geri döndüm ve yere eğilerek

başımı ayaklarına değdirdim. Elimi tuttu, yüzüme baktı ve

“Demek geldin!” dedi.

Bu muazzam dünyada Anne’nin oturduğu odanın

önünden dikkatsizce geçer gideriz. Yemek istediğimizde,

kilerinin kapısı açıktır; uyuyacağımız zaman, yatağımız

hazırdır. Ama hep eksiktir onun dokunuşu, sesi. Etrafta

gezinir, gene de asla onun kişisel varlığının yakınına

gelemeyiz; yoktur elimizi tutarak bizi “Demek geldin!” diye

selamlayacak biri.

20


www.isaretatesi.com

II.

Gençken gözlerimin bozuk olduğunu bilmiyordum. Tesadüfen

günün birinde gözüme gözlük takınca, birdenbire her şeye

yakınlaştığımı farkettim. Bir saniye öncesine göre, bana

verilmiş olan dünyanın iki mislini elde etmiştim.

Ruhen dünyanın varlığına yakınlaşmak mümkündür.

Dünyada hakiki bir yuvaya dönüş gibidir bu. Ölçülebilenin

ötesinde, dünyayı elde etmektir bu – bir müzik aletine yalnızca

sahip olmak değil, onunla müzik yapmaktır.

21


www.isaretatesi.com

III.

Manevi hayat, bilincin özgürleşmesidir. O sayede her yerde

ruhun doğrudan karşılığını buluruz. Manevi hayata

erişmediğimiz sürece, etrafımızdaki bir türlü aşamadığımız

kalıcı mesafe yüzünden insanları kişisel çıkar, önyargı ve sınıf

penceresinden görürüz. Perde kalkınca ise, artık sırf dünyanın

geçici biçimlerini görmeyip, onun ebedî varlığına, tarifsiz

güzelliğe yaklaşırız.

Kimileri manevi hakikatin delilini dış dünyada arar. Bu

arayış sırasında insan bazen hayaletlere, doğanın birtakım

duyularüstü fenomenlerine rastlar, fakat nasıl ki sözlükteki

yeni kelimeler kendi başlarına bize edebiyatı vermezse, bunlar

da bizi manevi hakikate vardırmaz.

22


www.isaretatesi.com

IV.

Bugün aşramımızın * bayram günüdür ve bizler vaktimizi, bu

yerin kalbinde, güzelliğin ta kendisi olan hakikati bulmaya

ayırmalıyız. Lambalarımızı bunun için yaktık. Sabahleyin ışıl

ışıl doğdu güneş; akşamleyin yıldızlar parıldadı. Ama bunlar

bize yetmedi. Kendi küçücük lambalarımız yanmadığı sürece

göğün ışıklı dünyası nafiledir; ve bizler hazırlıklarımızı

yapmadıkça, büyük bolluğu içinde dünyanın tüm hazırlıkları

parmağın dokunuşunu bekleyen bir lavta misali öylece

beklemektedir.

*

Aşram: Hint bilgelerinin meditasyon amaçlı olarak müritleriyle inziya çekildikleri

dergâh. (ç.n.)

23


www.isaretatesi.com

V.

Doğal dünya adına kaygılanmam gerekmez. Güneş benim

çekidüzen vermemi beklemez.

Fakat güne başlar başlamaz, tüm düşüncem şu küçücük

dünyamla meşguldür. Bunun önemi, onun bana verilmiş, bana

ait olan dünyam olduğu gerçeğinden kaynaklanır. O büyüktür,

çünkü onu benimle olan ilişkisine layık kılmak elimdedir;

büyüktür, çünkü onun sayesinde tüm dünyanın Tanrısına

konukseverliğimi sunabilirim.

24


www.isaretatesi.com

VI.

Gündelik dünyamızda fakirlik içinde yaşar, kaynakları idareli

kullanırız; gücümüz tükenir ve yaşama sevincinin dilencileri

olarak Tanrımıza gideriz. Kutsal günlerde ise zenginliğimizi

sergiler, Tanrıya âdeta Ona denk olduğumuzu ifade ederiz;

bolca harcamaktan çekinmeyiz. Kendi sevincimizi Ona

armağan sunduğumuz gündür bu. Zira yoksunluklarımız

yerine sungularımızla gittiğimiz zaman Onunla sahiden

buluşmuş oluruz.

25


www.isaretatesi.com

VII.

Yaşamın en yüce fırsatı, Tanrımıza konukseverlik

sunabilmemizdir. Onun dünyasında yaşar ve Onu unuturuz,

zira tek taraflı olan kör bir kabulleniş kendi hakikatini asla

bulamaz. Yağmur alsa da karşılığında meyve veremeyen bir

çöldür bu, ve aldığının bir anlamı yoktur. Bize Tanrının

dünyası verilmiştir ve kendi dünyamızı Tanrıya sunduğumuz

zaman bu armağan yerini bulur.

26


www.isaretatesi.com

VIII.

Koskoca bir dünyayı, farkına bile varmadan mesai

alışkanlıklarımın parmaklıkları ardına attığımda, içimde

vazgeçilmez olduğuma dair bir inanç geliştirmiştim. Doğanın

insandan iş temin etmesinin çeşitli yolları arasında en

verimlilerinden biri, işte bu gururdur. Para için çalışanlar,

ancak ücretleri nispetinde, belli bir noktaya kadar çalışır,

bunun ötesinde çalışmayı bir kayıp sayarlar. Fakat gururun

çalışmaya sevkettiği kimseler durup dinlenmezler, fazla

mesaiyi bile kayıp olarak görmezler.

Vazgeçilmez olduğuma dair inancımla öylesine

meşguldüm ki, neredeyse gözümü kırpmaya cesaret

edemiyordum. Doktorum sürekli beni uyarıyor, “Dur artık,

kendine yüklenme” diyordu. Bense, “Durursam işler nasıl

yürür?” diyordum. Sonra sağlığım birdenbire bozuldu;

tekerleği kırılan arabam penceremin önünde öylece kaldı.

Oradan uçsuz bucaksız mekâna baktım. İleride, zamanın zafer

arabasının ışıl ışıl dönen sayısız tekerleğinin gördüm – ne toz

kalkıyordu, ne gürültü vardı, ne de yolda herhangi bir tekerlek

izi. Bir anda kendime geldim. İşlerin bensiz de sürebildiğini

açıkça gördüm. Falanca biri eksik diye bu tekerlekler duracak

ya da bir milim olsun sürüklenecek gibi görünmüyordu.

27


www.isaretatesi.com

Fakat bunu böylece hemen kabul etmek kolay mı!

Sözlerimle kabul etsem bile zihnim onaylamayı reddediyor.

Madem benimle veya bensiz her şey sahiden aynı kalacak, o

halde gururum evrende bir an olsun kendine nasıl yer

bulabildi? Neyin üzerine tutunup kök salabildi? Demek ki,

zaman ve mekân nasıl bir bollukla dolup taşarsa taşsın, beni

dışarıda bırakmak gene de imkânsızdı. Vazgeçilmez olduğum,

benim ben olmamdan bellidir.

28


www.isaretatesi.com

IX.

Bencillik, varoluş karşılığında ödenen bedeldir. Bu bedeli

kendi içimde kavrayabildiğim sürece, var kalmanın tüm ıstırap

ve azabına sarsılmaz bir şekilde katlanabilirim. Buddhistler bu

yüzden bencilliği yoketmenin varoluşu kökünden kesmek

olduğunu savunurlar; zira benliğin gururu olmasa varolmaya

değmeyecektir.

Her halükârda, bu bedel şu ya da bu kaynaktan

türemiştir; yani, benim varolmam bir şeyler adına fark yaratır

ve bunun ne ölçüde böyle olduğunu, ödenen bedel belirler.

Her zerresiyle tüm evren benim varlığıma dair istemi

pekiştirir. Ve benliğimin gururu bu istemin ihtişamını yansıtır.

Bu ihtişam marifetiyle şu sonsuz küçüklükteki “Ben”

evrendeki herhangi bir şeyden ne boyut ne de değer olarak

aşağı kalırım.

29


www.isaretatesi.com

X.

İnsan, içindeki istemi iki farklı şekilde değerlendirmiştir.

Kimileri onu Yaratıcı Gücün dürtüsü olarak, kimileri ise

Yaratıcı Sevginin coşkulu bir ifadesi olarak görür. Ve insan,

kendi varlığını Gücün veya Sevginin bir yansıması olarak

gördüğü ölçüde yaşamının gayesi olarak önüne farklı hedefler

koyar.

Varlığımızın Güçten elde ettiği değer ile Sevgiden elde

ettiği değer, nitelik olarak birbirinden hayli farklıdır.

Gururumuzun Güç alanında bizi yönlendirdiği doğrultu ile

Sevgi alanında yönlendirdiği doğrultu birbirinin zıttıdır.

30


www.isaretatesi.com

XI.

Güç ölçülebilir. Hacmi, ağırlığı, ivmesi matematiğin

kapsamına alınabilir. Bu yüzden gücü elinde bulunduranların

çabası, üstün olmak, yığın halinde çoğalmak yönündedir.

Sayıları katlayıp durur onlar – insanların, akçelerin, araç

gereçlerin sayısını. Başarı peşinde koşarlarken başkalarının

zenginliğini, haklarını, yaşamlarını kurban ederler; zira Güç

tapıncının özü budur; dünya kurban kanıyla kıpkızıl akar.

Maddeciliğin ayırt edici özelliği onun dışsal ifadesinin

ölçülebilirliğidir, bu da doğrudan doğruya onun sınırlarının

sonu oluşuna tekabül eder. İster topluma ister suça dair olsun,

insanlık tarihinde patlak veren tüm anlaşmazlıklar büyük

ölçüde bu sınırlar üzerine olmuştur. Biri sınırlarını genişletmek

istediğinde kaçınılmaz şekilde başkalarınınkini ihlâl etmek

zorundadır. Öyleyse, Gücün gururu miktarın gururu demek

olduğundan, en güçlü teleskobu bile Güce doğru çevirsek, kan

denizinin ötesindeki barış sahilini göstermekte başarısız olur.

Fakat bu güç etkenlerinin ve unsurlarının miktarını

hesaplamaya giriştiğimizde onların sürekli artan bir dizi

olmadığını görürüz. Birikim ilkesini kovalarken birdenbire

yolu kapatan kısıtlama ilkesine rastlar, kalakalırız. Sadece ileri

yönlü hareket olmayıp duraksamalar da olduğunu keşfederiz.

31


www.isaretatesi.com

Tarihte pek çok defa, Güç körlüğünün, bu ritim kuralını ihlâl

etmeye çalışıp intihar ettiğini görürüz. İnsanlık Babil

Kulesi’nin yıkılış hikâyesini bu yüzden hâlâ hatırlamaktadır.

Böylece, dışsal ifadesi büyüklük olan Güç ilkesinin nihai

ya da en üstün Hakikat olmadığını anlarız. Evrenin ritmine

ayak uydurmak için onun kendini duraklatması gerekir.

Kısıtlılık, İyinin giriş kapısıdır. İyinin değeri boyutla,

büyüklükle ölçülmez. Onu kendi içinde tanımış olan kişi,

perişanlıktan utanç duymaz. Tacını tozlara yuvarlar ve açık

yola doğru adımını atar.

32


www.isaretatesi.com

XII.

Güç ilkesinden Güzellik ilkesine vardığımızda, birdenbire

anlarız ki, onca zaman yanlış tapınakta tütsü yakmışızdır;

kurbanlarının kanıyla semiren Güç, şişkinlikten helak

olacaktır; ordularımızı ve silahlarımızı çoğaltarak, savaş

gemilerimizi arttırıp çeşitlendirerek ve ganimetlerimizi yığarak

ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hakiki olmayan bir şeyi hakiki

kılmak için aritmetik yeterli olmayacaktır; ve sonunda, gitgide

çoğalan şeylerin ağırlığı altında ezilerek ölmemiz

kaçınılmazdır.

Bilge Yacnavalkya, inzivaya çekilmeden evvel yaşam

boyu biriktirdiklerinin sayımını yaparak karısı Maitreyi’ye iyi

bir geçimlik bırakmaya niyetlendiğinde, Maitreyi, “Bunlar ki

ölümsüz ruha ait değiller, ne yapayım onları ben?” diye isyan

eder.

Arttırıp durmak neye yarar? Sesi yükseltmeye devam

ettikçe ancak bir çığlık elde ederiz. Müziği elde etmenin yolu,

sesi dizginlemekten, ona kusursuzluk ritminin melodisini

kazandırmaktan geçer.

İnsan her şeyi sahiplendikçe dev gibi olur; feragat ettikçe

ahengi bulur. Bu ahenktedir huzur – asla ama asla dışsal

33


www.isaretatesi.com

örgütlenmenin ve güçler arası ittifakın sonucu olmayan huzur:

kaynağını hakikatten, açgözlülüğün törpülenmesinden,

sevginin bağışlayıcılığından alan huzur.

34


www.isaretatesi.com

XIII.

Soru şudur: “Varlığım hangi Hakikatte kemale erebilir – Güçte

mi, Sevgide mi?” Eğer Gücü bu hakikat olarak kabul edersek,

çatışmayı da daimi ve kaçınılmaz olarak anlamamız gerekir.

Birçok Avrupalı yazara göre Barış ve Sevginin Dini, içerisine

sığındığımız, ama doğa kanunlarının pek az itibar ettiği acınası

bir zırhtır; ürkek din vaizlerinin haksızlık olarak kınadığı her

ne ise, insanı başarıya götürecek olan güvenli yol tam da odur.

Öteki ekol de bunu tamamen reddetmez. Temel dayanağı

kabul eder, ama şöyle der: “Haksızlıkla zenginleşir onlar,

çıkarlarını onda bulur, rakiplerini onunla alt ederler – ama

kökten çürürler.”

35


www.isaretatesi.com

XIV.

Hava hâlâ karanlık. Güneş doğmak üzere. Şenlik panayırına

gelen pazarcılar kış gecesini yakılan ateşlerin başında şarkı

söyleyerek geçirdiler. Şimdi dağılmaya hazırlanıyorlar. Kuş

seslerinin aksine, onların gürültüsü sabahın sükûnetini

bozuyor.

Zira insan hep bir yol ayrımındadır. Çalgısının tellerini

doğanınkinden daha derin ve karmaşık bir müziğe göre akort

etmesi gerekir. Muhakeme eden bir aklı, kendi yolunu arayan

bir iradesi vardır onun. Bunlar henüz çevreleriyle tam bir

uyum yakalayamamıştır. Ahenksizliğin nahoşluğuyla patlak

vermeye meyillidirler.

Fakat geleceğin büyük umudu tam da bu nahoşlukta

yatar. Zira ahenksizlikler, kabul etmek zorunda olduğumuz

gerçekler değil, nahoş gerçeklerdir. Bu bile onların olması

gereken şey olmadıklarını her an teyit eder; noksandırlar – ve

ıstırap verici oldukları için umut verici.

36


www.isaretatesi.com

XV.

Bir şiirin başıboş bir dizesi gibiyiz – daima başka bir dizeyle

kafiyeli olduğumuzu, onu bulmamız gerektiğini, yoksa

tamlığa ulaşamayacağımızı hissederiz. Erişilmemiş olana dair

bu arayış, insanın içinden en iyi yaratımları çıkaran yüce

dürtüdür. İnsan, varlığının temelinde yatan bir ayrılığın

derinden derine farkında gibidir; onu aşarak birliğe ulaşmaya

can atar; ve her nasılsa bilir ki, kendisini nihai bir sevgiye

yönlendirebilecek olan gene sevgidir.

37


www.isaretatesi.com

XVI.

Dünyayla derin biçimde kişisel bir ilişkim vardır. Bu, ne salt

bilgiye ne de alışkanlığa dayanır. Somut gerçeklerle tüm

ilişkilerimizin sonsuz bir aracısı olarak Yasa, yani Satyam;

hakikatle tüm ilişkimizin sonsuz bir aracısı olarak Akıl, yani

gnānam; tüm kişisel ilişkilerimizin aracısı olarak Sevgi, yani

ānandam vardır.

Bizler, taş parçaları misali somut birer gerçek değil, birer

bireyiz. Ve bu yüzden koşulların akışı içinde sürüklenmekle

yetinemeyiz. Varlığımızı kendisiyle uyumlu kılmamız gereken

merkezî bir sevgi idealimiz vardır; yaşamımızda Sonsuz Birey

ile kusursuz ilişki demek olan bir hakikati ortaya koymamız

lazım gelir.

38


www.isaretatesi.com

XVII.

Dün gece kılıç gibi keskin bir kuzey rüzgârı eserken, sokak

satıcıları dallar ve yapraklardan bir tür barınak çatmışlardı.

Tüm dayanıksızlığına rağmen, o an için onların en önemli

ihtiyacını o karşıladı. Fakat bu sabah, onların şafaktan önce

sığırlarına seslendiklerini ve gıcırtılı kağnılarını ağaçların

altından yürüttüklerini duyuyoruz. Şu an onların barınaklarını

terk etmeleri elzemdir.

“İstiyorum” talebini dengeleyen, “İstemiyorum”un

ağırlığıdır. Aksi takdirde, kımıldatılamaz ağırlığıyla canavar

istek tüm varlığı ezerdi. Şu an için hiçbir şeyin uzun süre kalıcı

olmayışına iç geçirebiliriz, ama bu sayede hiçbir şeyin

yerinden kımıldamayışının felaketiyle kalıcı bir umutsuzluğa

düşmekten kurtuluruz. Her şey kalır ve geçer – bu iki karşıt

akım arasında kendi yuvamızı ve özgürlüğümüzü buluruz.

39


www.isaretatesi.com

XVIII.

Arabaya koşulmuş at, arabanın sadece bir parçasıdır; arabayı

bağımsızca süren kişi ise arabanın efendisidir. Bizler canla

başla çalışmaya, ama zihnen bağımsız kalmaya mecburuz. Zira

eylemlerimiz her şeyden öte özgürlüğümüzü yansıtmalıdır;

yoksa çaresizce dönüp duran tekerleklere benzeriz. Yapmak ve

yapmamak, elde etmek ve vazgeçmek arasında bir uyum

yakalamalıyız.

Günlük dualarımızın akışı benliğimizi yüce Benliğe taşır,

kendimizden tamamen vazgeçerek elde ettiğimiz tatminin

gerçekliğini duymamızı sağlar, bu sayede bilincimiz engin bir

huzur âlemine genişler – ve orada, bir nevi tarafsızlık demek

olan iç özgürlüklerinden dolayı tüm devinimler güzelliktir,

tüm ilişkiler hakikat.

40


www.isaretatesi.com

XIX.

İrademiz sevgiyle bir olunca yetkinliğe erer; zira yalnızca

sevgidir gerçek özgürlük. O, kısıtlılığın hiçe sayılmasında

yatmaz. Tutsaklığı kendiliğinden kabullenir, çünkü tutsaklık

onu zincire vurmaz, aksine onun gerçekliğini tartar. Kölelikten

kurtuluş, hizmet etmeyi bırakmaktan geçer, fakat özgürlüğün

ta kendisi de hizmet etmekte yatar.

Bengalli bir taşra ozanı şöyle der: “Aşkta gaye ne hazdır

ne acı, sadece hazdır. Özgür aşk birbirine bağlar, ayrım bunu

bozar, zira birleştirendir aşk.”

41


www.isaretatesi.com

XX.

Sevgi basit bir dürtü değildir, onun hakikati içermesi gerekir,

ki o da yasadır. İç zenginliğinden dolayı hakikat tarafından

sınırlanmayı kabul eder sevgi. Çocuk, beden dengesini

düzeltmek için gönüllü olarak kendini kısıtlar, çünkü

hareketlerinin özgürlüğünden gerçek bir haz duyar; sevgi ise

kendi gerçekliğini ortaya koyma yolunda hiçbir bedeli fazla

görmez. Şiir, ifade biçimi olarak düzyazıya göre çok daha

katıdır çünkü kökeninde ve gayesinde neşenin özgürlüğü

vardır. Tanrı sevgimiz de kendi sorumlulukları hususunda

pürdikkattir. Doğruluğunda katıdır o; akıl ile müttefik

olmalıdır. Mademki uğraştığı şey muazzam değerdedir,

akçelerinin geçerliliği konusunda dikkatli olmak zorundadır.

O yüzden, ruhumuz ölümsüzlük armağanı için haykırdığında,

ilk duası, “Hayalî olandan Hakiki olana götür beni”

şeklindedir.

42


www.isaretatesi.com

XXI.

Baba, kendi âleminde çalışıp durmakta, Sevgili ise kalbimizde,

karanlığın derinlerinde uyumaktadır. O, yalnızca sevgimiz

onu uyandırdığında uyanacaktır. Sevgimizin bilincinde

olmadığımızı söylemek kulağa çelişkili gelebilir, zira dünyanın

bizi güneşin etrafında dolaştırdığının da bilincinde değilizdir.

Gerçek şudur ki, tabiatımızın tüm parçaları tamamen

aydınlanmış değildir ve çoğu zaman kendimize dair doğrudan

bilgimiz yalnızca yüzeydedir – zihnimizin yaşamın geçici

ihtiyaç ve telaşlarıyla meşgul olduğu yerde.

43


www.isaretatesi.com

XXII.

Aşkla uyanmak bir hoşluk dünyasına uyanmak değil, yaşamın

ölüm üzerinden sonsuzluğa ve sevincin ıstırap üzerinden

layığına eriştiği destansı bir çabalar dünyasına uyanmaktır.

Hakikatin en olumlu onaylanışı aşkla olduğuna göre, bizi

ondan yoksun bırakmakla tehdit eden her şeye rağmen aşkın

kendini gerçekleştirmesi gerekir. Fakirlik en ufak kayıptan bile

korkar, zenginlik ise cesurca harcar. Aşk ruhun zenginliğidir

ve o yüzden kendisini azami cesaret ve metanetle ortaya

koyar. Ve kaynağını kendinden aldığı için, insanlardan övgü

dilemez; ona dışarıdan hiçbir ceza erişemez.

44


www.isaretatesi.com

XXIII.

İçinde yaşadığımız şeyler dünyası, sevginin dünyasıyla

iletişimini kaybettiğinde dengesini kaybeder. O zaman

ruhumuz muazzam derecede ucuz olan nesneler için bedel

ödemek zorunda kalır. Ve bu, ancak, şeylere ait hapishane

duvarları bizi kendilerinde nihai olmakla tehdit ettiğinde

gerçekleşebilir. Bundan feci kavgalar, kıskançlıklar, baskılar,

ve kısıtlı olan alan ve fırsatlar için mücadele doğar. Olanın

fenalığını acı bir şekilde anlayarak, sakatlanmış gerçekliğin dar

sınırları içinde her türlü ayar ölçüsüne başvururuz. Bu da

başarısızlıkla sonuçlanır. Bize yalnızca ruhun yuvasının

sevginin krallığında olduğunu yaşamıyla kanıtlayan kimse

yardımcı olur; ve manevi özgürlüğümüze kavuştuğumuzda,

şeyler sahte bedellerin tiranlığından kurtulur.

45


www.isaretatesi.com

XXIV.

Kendimizi sahip olduğumuz şeylerin pençesinden

kurtarmamız zordur. Zira onların çekim gücü, benliğimizin

merkezine doğrudur. Kusursuz sevginin gücü ise karşı yönde

etki eder. Ve işte bu yüzden, sevgi bizi şeylerin ağırlığından

bağımsız kılar. Dolayısıyla sevinçli günlerimiz, sarfiyat

günlerimizdir. Özgür olmak için ihtiyaç duyduğumuz, dış

dünyada baskının hafifliği değil, dünyanın ağırlığını hem

kolayca hem de sevinçle taşıyabilecek bir güce sahip olan

sevgidir.

46


www.isaretatesi.com

XXV.

Sırf iç dünyamızdaki özgürlüğün yolunu kapattığımızdan

dolayı, dış dünya taleplerinde amansız hale gelmiştir. Şeylerin

varolduğu ama anlamlarının engellenmiş olduğu bir âlemde

yaşamaya devam etmek, köleliktir. Sırf körlüğümüz

yüzünden, varlığımızın hakikatinin dayandığı bir şeyi gözden

kaçırır, sonra da varoluşa kötü deriz. Bir kuş tek kanatla göğe

yükselmeye çalışırsa, rüzgâr onu yere çalarak cezalandırır.

Tüm yarım yamalak hakikatler kötüdür. Istırap verir onlar,

çünkü bizzat sunamadıkları bir şeyi ima ederler. Bize, ölüm

değil hastalık acı çektirir, çünkü hastalık durmadan sağlığı

hatırlatır ama onu bizden esirger. Ve yarım bir dünyada hayat

kötüdür, çünkü alenen noksan olduğu halde tamlık

iddiasındadır o – bize kadehi sunar, ama yaşamın yudumunu

değil.

47


www.isaretatesi.com

XXVI.

Yaşam tiyatrosuna gelip, sahneye budalaca sırtımızı dönerek

otururuz. Yaldızlı sütunlara ve süslemelere bakar, gelip giden

kalabalığı seyrederiz; ve sonunda ışıklar söndüğünde,

kendimize hayretler içinde, bütün bunların anlamı neydi diye

sorarız. Oysa sahneye dikkatimizi verseydik, ruhun ebedî aşk

dramasına tanık olur, böylece onun bir sonu olmayıp

duraklamaları olduğuna ve dünyanın tüm o şaşaalı

hazırlıklarının fevkalâde bir şeyler hezeyanından ibaret

olmadığına ikna olurduk.

48


www.isaretatesi.com

XXVII.

Doğayı zihnimizde insan doğasından ayırdığımızda, onu

dışarıdan eleştirir, merhamet ve adaletten yoksun olmakla

suçlarız. Bırakalım da mumun geri kalanının ışıksızlığına

hınçlanarak yansın fitil, ama hakikat şu ki, o, yanışıyla tüm

mumu temsil eder. Engeller ifadenin zorunlu yoldaşlarıdır ve

bizler dilin olumlayıcı öğesinin onun kısıtlayıcılığında

olmadığını biliriz. Yalnızca engelin olduğu taraftan bakılırsa,

Doğa ahlâk fikrine düşman gibi görünür. Fakat bu mutlak

şekilde doğru olsaydı, ahlâki yaşam asla varolamazdı. İster

ahlâki ister maddi olsun, yaşam, tamamlanmış bir olgu değil,

aralıksız bir süreçtir ve hareketin devamı iki karşıt güce, direnç

ve ifade güçlerine bağlıdır. Bunları iki zıt ilke olarak ayırmak

bize yarar sağlamaz, zira hakikat karşıtlıkta değil, devamlı

uzlaşımda yatar.

49


www.isaretatesi.com

XXVIII.

Bir şiirin doğru anlaşılması için gerekli olan iyi beğeni,

kaynağını, imgelem ışığında görülen birlik tasavvurundan alır.

Yaşamı onaylayışımızda inanç da benzeri bir rol oynar. O,

aslında yalnızca parçaları gördüğümüz halde bütünün

görüntüsünü içgüdüsel olarak yakalamamızı sağlayan manevi

bir görüş organıdır. Şüpheciler bu görüntüye sanrı diye burun

kıvırabilir, verileri onu yanlışlayacak bir tarzda seçip

düzenleyebilir; gene de inanç, birleştiren, inşa eden, sağaltan

ve tamlık idealine götüren iç hakikati dolaysız olarak

kavrayışından şüphe duymaz. İnanç, bütün her şeyi saran

Evet’in sesine karşılık benliğimizde kendiliğinden bir yanıttır

ve o yüzden de insan yaşamının tüm yaratıcı güçlerinin en

büyüğüdür. Hakikatin salt edilgin bir onaylanışı değildir o;

yaratılıştaki hakikatin ritmine sahip dinginlikle, toplumdaki

bütünlüğün ritmine sahip iyilikle ve tindeki yetkinliğin ritmine

sahip sevgi birliğiyle uyum yakalamak adına daima etkin bir

çabadır. Böyle bir ritimde sayısız kesinti olduğu gerçeği, inanç

meziyetine sahip biri için, o ritmin hakiki olmadığının delili

olamaz – nasıl ki kulak tırmalayan ses ve gürültülerin

yaygınlığı bir müzisyen için müziğin gerçekliğini

yanlışlamazsa. Bu, onu yalnızca, kopuklukların üstesinden

gelmek ve hakikatle uyum yakalamak adına üstün bir çaba

sarfetmeye davet eder.

50


www.isaretatesi.com

XXIX.

Şafak söküyor, tıpkı bir tomurcuğun kabuğunu kırarak

çiçeklenişi gibi. Ama bu olgu yalnızca olayların dış dünyasına

ait olsaydı, biz ona nasıl dâhil olabilirdik? Bilincimizin

göğünde bir gündoğumudur o, yaşamımızda yeni bir yaratılış,

taze bir çiçekleniştir.

Gözünü aç ve gör. Hisset bu dünyayı – tıpkı canlı bir

kavalın, içinden geçen müziğin nefesini hissedebileceği gibi.

Yaratıcı neşenin, bilincinin derinliğiyle buluştuğunu hisset.

Sabahın şu aydınlığını, o her nerede seninle birse, varlığının

tüm ihtişamıyla karşıla. Ama ondan yüz çevirerek oturursan

eğer, olayların ve yaratıcı bilincin birbiriyle buluştuğu yekpare

yaratılış âleminde seni her şeyden ayıran bir duvar örersin.

51


www.isaretatesi.com

XXX.

Bilincimizi benliğimizde tecrit eden şeydir karanlık. Tüm

dünyayla olan birliğimizin büyük gerçekliğini gizler o, şüphe

ve çatışma doğurur. Karanlıkta el yordamıyla gezinirken,

rastladığımız nesnelere sıkıca tutunuruz ve onların tüm

varlığımız olduğuna inanırız. Aydınlıkla beraber elimizi

gevşetir, nesnelerin yalnızca bağlı olduğumuz bütünün

parçaları olduğunu keşfederiz. Özgürlüktür bu – benliğin

tecridinden özgürlük; sahiplik duygumuzu körükleyen

nesnelerin tecridinden özgürlük. İşte bu özgürlüktür Tanrımız,

zira ışıktır O; bütünle kusursuz bir ilişki demek olan hakikati o

ışıkta buluruz.

52


www.isaretatesi.com

XXXI.

Korku, karanlıkta sınırsız boyutlara bürünür, çünkü bütündeki

dayanağını yitirmiş benliğin gölgesidir – ve o benlik ki,

şüphecidir, inançsızdır, yadsımaya ağırlık verir, kopuk

gerçeklikleri ürkütücü çarpıtmalarla abartır. Işıkta ise şeylerin

uyumunu buluruz ve dünyanın muazzam olduğunu,

dolayısıyla bizim de öyle olduğumuzu hissederiz; ve biliriz ki,

hakikatin giderek daha kapsamlı kavranışıyla, çelişkiler

ortadan kalkacaktır, zira varoluş uyumun ta kendisidir.

53


www.isaretatesi.com

XXXII.

Doğada yasanın varlığını gerçeklikte buluruz, neşenin

varlığını ise güzellikte. Gerçeği bilmek bizim için elzemdir,

ama neşenin varlığını göz ardı etmekte serbestizdir. Sabahın

aydınlık olduğunu unutmak yaşamımız adına bize güven

aşılamaz, oysa sabahın güzel olduğunu rahatlıkla unutabilir,

gene de yaşar gideriz.

Gerçeklik âleminde kısıtlı, güzellik âleminde özgürüzdür.

Tanrıya, Onun hükmettiği her yerde bağlılığımızı sunmamız

gerekir, fakat sevgi gösterdiği yerde Ona gülebiliriz. O kendini

her nerede sınırlarsa bizi de sınırlar; sonsuz olduğu yerde bizi

özgür kılar. Güzelliğin muazzam gücü ılımlılığında yatar. En

zavallı olanımıza bile fırsat tanır o, sessizce bekler. Ya her

şeyimizle onun oluruz ya da hiç olamayız – o yüzden o asla

talep etmez. Reddedildiğinde uysalca sineye çeker, ama kendi

sonsuzluğuyla baş başadır.

54


www.isaretatesi.com

XXXIII.

Bir arkadaşımın ani ölümüyle, bir kez daha dünyadaki en

tatsız gerçek olan ölümle karşı karşıya kaldım.

Ahlâkçı bize ölüm tefekkürüyle dünyayı sahte olarak

görmemizi salık verir. Ama dünyayı hor görmek suretiyle

ondan el etek çekmeyi kolaylaştırmak ne doğrudur ne de

gözüpekçe. Zira şeyler değerini kaybettiğinde onlardan

vazgeçmek, bir vazgeçiş değildir aslında.

Aksine, dünya o denli gerçektir ki, ölümün tekerleği

onun üzerinde iz bırakamaz. Asıl sahtelik, benliğimizin kalıcı

bir çıkar peşinde bu dünyanın en ufak bir zerresine el

koyabileceğine inanmakta yatar. Ölüm dünyayla değil,

yalnızca bizim kendimizle ilgilenir. Ve dünya tek bir zerresini

bile yitirmez; yalnızca kendimiz zarar görürüz.

55


www.isaretatesi.com

XXXIV.

Durgun bir yaşam fikrine sahip insanlar vardır, yetkinliği değil

kalıcılığı arzuladıklarından ötürü yaşamın ölümden sonra

devam etmesini dilerler, alışkın oldukları şeylerin baki

kalacağını hayal etmekten keyif alırlar. Zihinlerinde

kendilerini sabit bir çevreyle ve biriktirdikleri şeylerle

tamamen özdeşleştirirler, onlardan ayrılmayı ölüm addederler.

Unuturlar ki, yaşamak öteye doğru yaşamaktır, daima

kendinden boy atmaktır. Meyve, olgun olmadığı, daha öte bir

yaşam yolculuğuna hazır olmadığı sürece sapına sıkıca

tutunur – ve kabuğu özüne tutunur, özü de çekirdeğine.

Henüz dıştaki kabuk ve içteki çekirdek farklılaşmamıştır ve

meyve, yaşamını sırf direngenliğinin gücüyle ispatlar. Ama

çekirdek olgunlaşınca etrafına tutunuşu zayıflar, meyvenin

özü tatlılığa, aromaya ve bağımsızlığa kavuşur ve kendini

ihtiyaç duyan herkese armağan eder. Kuşlar gagalar onu ve

canı yanmaz; fırtına koparıp yere atar onu, tahrip olmaz.

Ölümsüzlüğünü kendinden vazgeçerek ispatlar.

56


www.isaretatesi.com

XXXV.

Hint kutsal metinlerinde dünya bir yumurtaya benzetilir. Bu

eğer doğruysa, yumurtanın içinde daha özgür bir varoluş

uğruna kabuğunu kırmakla tatmin bulacak canlı bir varlık

olması gerekir.

Dünyamız bir yandan bize besin ve barınak sunar, diğer

yandan etrafımızı kuşatır. Sahip olduğumuz duyarlılığın ve

düşünce açıklığının sınırlılığı, bilincimizin içinde tutsak

olduğu dünya yumurtasının kabuğunu oluşturur. Onun

sınırlarını bir milim olsun genişletebilseydik, görünmez

ışınların bir kısmı algı alanımıza girebilseydi ve böylece

yaratılışın dans ritimlerinin birkaçı daha duyularımıza ilave

olan tellerde karşılık bulabilseydi, o zaman dünyamızın tüm

görünümü değişirdi.

Ölümsüzlüğümüzün anlamı, duyarlılığımızın ve

tasavvurumuzun sınırlarından daha geniş bir özgürlüğe

çıkmaktır. Tutsaklığımızın mevcut aşamasında, o özgürlük

âleminin nasıl olduğunu hayal edebilir miyiz? Kabuğun

içindeki gerçeklere dair tüm verilerden, bir civciv, doğacağı

dünyanın fikrini oluşturabilir mi?

57


www.isaretatesi.com

XXXVI.

Yumurtadaki yaşamın en hâkim olgusu olan edilginlik, iptidai

kanatlarla gizliden gizliye çelişir. Benzer şekilde, mevcut

durumumuzun tutsaklığında yaşamımızın büyük kısmı

koşullara edilgin biçimde tâbi olsa da, nihai gibi görünen

engellere karşılık içimizde özgürlük arzusu çırpınır durur. Bu,

bizim tamamen havalanma durumunda önemi anlaşılacak

manevi kanatlarımızdır. Eğer ölümsüzlük yalnızca

kabuğumuzun sonsuz kalıcılığı anlamına gelseydi, bu güçsüz

kanatlarımızın şeytani bir güç tarafından sonsuz bir

engellenmişlikle lanetlendiğini kabullenmemiz gerekirdi. Oysa

bizler bunu kabullenemeyiz. İnsan daima, halihazırdaki

durumdan, nihai gibi görünenden kurtulmaktan söz etmiştir.

İnsandaki yaşamın ruhu hep sürekliliği arar – ölümsüzlüğün

ruhu ise özgürleşmeyi.

58


www.isaretatesi.com

XXXVII.

Meyvenin içindeki tohumun yaşamı, onun bir ağaç olarak boy

atarkenki yaşamından tamamen farklıdır. Her yandan

benliğimizin ortamıyla, duyularımızın kısıtlı alanıyla

sınırlanan yaşam da özgürleşmiş bir ruhun yaşamından öyle

köklü bir biçimde farklıdır ki, benliğin kabuğu içine

hapsolmuşken öteki türlüsünü hayal etmek bile olanaksızdır.

Ve bizler bu yüzden, sonsuz yaşam arzumuzda, alışkanlığımız

ve rahatımızın sonsuzluğu için dua eder, ölümsüzlüğün

yolunun, yaşamın sınırsız hakikatini kovalamak adına kalıcı

biçimlerin tekrar tekrar aşılmasında yattığını unuturuz.

Yaşamın gerçek anlamının, aşinası olduğumuz bazı biçimlerin

kalıcılığında yattığını düşünenler, âdeta, paranın anlamının

yalnızca onu harcayarak, sembolü hakikate dönüştürerek

bulunabileceğini anlama gücüne sahip olmayan cimrilere

benzerler.

59


www.isaretatesi.com

XXXVIII.

Tüm arzularımız, aslında irademizi sınırlı bir deneyim

aralığına odaklar. Deneyimimizin genişleyebileceğini hayal

etmeyi başaramıyorsak, arzularımız haset biçimde inatçı ve

kavgacı bir hal alır. Çocukken, belirli bir yemekten veya

oyundan aldığımız hazzı sınırsızca sürdürmeyi dilemiş,

tamamen farklı ilgilere sahip bir olgunluk döneminin değerine

inanmayı reddetmişizdir. Ölümden sonraki yaşama dair

görüşlerini mevcut yaşama ait isteklerin temeli üzerine kuran

kimseler, aslında Sonsuz yaşama inançları olmadığını ortaya

koyarlar. Sahip oldukları şeylere tutunurlar, çünkü mevcut

olana duydukları sevginin, doğrudan doğruya, o sevginin

kendi gelişimleri boyunca sabit kalacağına, gelişimlerini

sekteye uğratmayıp tam aksine ateşleyeceğine dair bir işaret

olduğuna bir türlü inanamazlar.

60


www.isaretatesi.com

XXXIX.

Uykunun dünyası temeldir – ana rahminin dünyasıdır o.

Çimenler ve ağaçlar o dünyada yaşarlar ve kendi

dinginliklerinin güzelliğini bulurlar. Bilincimiz kendisini o

dünyanın kucaklayışından kurtarmış, bağımsızlığını ilan

etmiştir. Bu, devinimini yinelemek için durmadan kaynağına

dönmesi gereken fıskiyenin özgürlüğüdür. Durgun suyun tüm

genişliği ve derinliği, kendi devinimini bu küçücük fıskiyenin

deviniminde bulur. Benzer şekilde, evren de kendini bizim

bilincimizde kavrar. O halde bu bilinç, hakiki olabilmek için

yüce olmak zorundadır. Bilincimiz dünyanın müziği, dansı,

şiiridir. Esas uykunun bağrında dinlenir, onun memesinde

ölümsüzlükle beslenir.

61


www.isaretatesi.com

XL.

İnsanın doğasında, geçici ve kalıcı olan arasında hayvanlarda

olmayan bir ayrım vardır, zira hayvanlar yaşamın yüzeyinde

yaşarlar ve o sayede, şeylere gerçekte sahip olmadıkları

kalıcılık niteliğini atfetmeye kalkışma tehlikesinden de

kaçınmış olurlar. İnsan sırf iç dünyasında muazzam nispette

bir muhafaza gücüne sahip olduğundan ötürü, arzularını

hayal gücünün iksirine bulayarak hırsla ateşlemeye çalışır. Bu

arzular dışsal nitelik sergiler ve hayvanlar için, görevlerini

yerine getirdiklerinde sahneden çekilirler. Ama biz, iç

yaşamımızda onları istiflemeye çalıştığımızda üzerlerine hatalı

bir şekilde sonsuzluk mührü vururuz. Böylece ölümsüzlük

diyarımız her gün ölümün maiyetince istila edilir; ve maaşları

ödenip salıverilmesi gereken hizmetkârlar mabedimizde baş

köşeye yerleşir.

62


www.isaretatesi.com

XLI.

Zenginlik, gücün simgesidir. Kusursuz olmak adına hareket

etmeli, akmalıdır. Zira güç etkindir; harekettir o. Fakat salt

hareket yüzeyseldir. Gelişime, sürekli kazanıma karşılık

gelmelidir. Bu, sırf hareket etmeyip kalıcı da olan bir

kazanımdır.

Hareket ve sükûnun en üstün uyumu, özünde sevgi olan

manevi hayattadır. Tanrı Sevgisi, hatta sevginin her türlü

biçimi, amacına ulaşıp gene de durmamaya karşılık gelir. Güç,

hedefine ulaşınca durur ve istifleyişine odaklanır. Sevgi ise

hedefine ulaşınca sonsuzluğa erer, o yüzden de varını yoğunu

harcamaktan çekinmez.

63


www.isaretatesi.com

XLII.

Doğamız itibarıyla sosyal olduğumuzdan ötürü,

enerjilerimizin bir kısmını sosyalliğin akışını korumaya

kullanmamız gerekir. Ama bunun alanı ve etkisi yüzeydedir.

Toplumsallığın harelenmeleri insan sevgisinin derin

akımlarıyla bir değildir. Güçlü sosyal içgüdülere sahip insanlar

ille de insansever değillerdir.

Müsrif insanlar genellikle hakiki cömertlikten

yoksundurlar. Çoğu durumda veremez, yalnızca sarfederler.

Ve tıpkı onlar gibi, sosyal insanlar da kendilerini sarfeder ama

veremezler. Bu ölçüsüz sarfiyat bir boşluk ortaya çıkarır ve biz

onu, zamanın üzerini örtmeyi amaçlayan eylemlerin

yığıntısıyla doldururuz.

64


www.isaretatesi.com

XLIII.

Ama bizler, sonsuzun tahtının yer aldığı yalnızlığımızı heba

etmeyi göze alamayız. Eğer yalnız başına yaşama özgürlüğünü

asla talep etmiyorsak, eğer toplumsal görevlerimiz birer

ruhumuz olduğunu unutmak adına birbirimize yardım etmeye

karşılık geliyorsa, gerçekten birbirimiz için yaşayamayız. Sırf

birbirimize eşlik etmek için çabalayarak kendimizi

tüketmemiz, içimizdeki aylaklık atmosferinin bolluğunun bir

ürünü olan en iyi yanımızın dünyasına ihanet etmektir.

Topluluk, solduğu havayı zehirler, dönüp duran bir

oyalamalar kalabalığıyla bireyi içeri hapseder.

65


www.isaretatesi.com

XLIV.

Ülkemizde birinin avlusunu tarıma açması en büyük felaket

olarak görülür. Çünkü insan, mekân denilen muazzam

zenginliği avluda kendisinin kılar. Mekân dışarıda nadir bir

meta değildir, ama kişi onu, içeriye alarak kendine ait

kılmadığı sürece elde edemez. Avludaki mekân, evin parçası

olur. Burada güneş ışığı, insanın ışığı olarak tecelli eder ve

insanın bebeği burada ellerini çırparak aya seslenir. Yani avlu

olduğu gibi bırakılmayıp ürün yetiştirmek için kullanılırsa, dış

Evren’in gelip insanın evreni olarak yerini alacağı yuva

ortadan kalkar.

66


www.isaretatesi.com

XLV.

Gerçekten zengin bir adamla fakir bir adam arasındaki fark,

zengin adamın evinde geniş açık alanlar olmasına gücünün

yetmesidir. Zengin bir adamın, evine tıka basa doldurduğu

mobilyalar değerli olabilir, fakat avlusunun ve bahçesinin

genişliği sonsuz derecede daha büyük bir değere tekabül eder.

Tüccarın iş yeri mallarıyla hıncahınç doludur; onun orada boş

alan tutmasına imkân yoktur, dolayısıyla da cimridir ve isterse

milyoner olsun, orada yoksuldur. Ama aynı tüccar, evinde,

odasının eni, boyu ve yüksekliği –ve elbette bahçesinin

genişliği– sayesinde salt yararı hiçe sayar ve mekânı yüceltir.

Tüccar işte burada zengindir.

Sadece boş alan değil, boş zaman da üstün değere

sahiptir. Zengin adam, servetiyle aylaklığı satın alabilir.

Gerçekten de, gereksinimin kendisini çalışıp didinmeye

mecbur bırakmayacağı şekilde, geniş zaman aralıklarını

nadasa bırakabilmesi, onun zenginliğinin bir ölçütüdür.

Açık, geniş bir alanın her şeyden değerli olduğu bir yer

daha vardır ki, o da zihnin kendisidir. Kaçınılmaz olarak

düşünülmesi gereken düşünceler insana azaptır. Yoksul ve

düşkün olanların düşünceleri, zihinlerine, yıkık bir tapınağa

tutunan sarmaşık gibi tutunur.

67


www.isaretatesi.com

Istırap, zihnin tüm açıklıklarını kapatır. Sağlık, bedensel

bilincin tıpkı açık bir arazi gibi kendi haline bırakıldığı durum

olarak tanımlanabilir. Farz edin ki ayağın serçe parmağında

küçücük bir gut emaresi olsun, tüm bilinç en uç köşelerine

kadar acıyla dolar.

Nasıl ki insan boş alanlar olmadan ihtişamlı bir yaşam

süremezse, zihin de serbest bir aylaklık olmadan ihtişamlı bir

biçimde düşünemez – yoksa gerçeklik onun için bayağı hale

gelir. Ve tıpkı loş ışık gibi, bayağı gerçeklik de görüşü çarpıtır,

korkuyu tetikler ve insanla insan arasındaki kaynaşma alanını

daraltır.

68


www.isaretatesi.com

XLVI.

Toplumda yerimizi bize biçilen törel bir değere göre buluruz,

tıpkı mağaza vitrinlerine fiyatına göre dizilen oyuncaklar gibi.

O yüzden, satılık olmadığımızı, sosyal insanın yetkin insan

olmadığını unuturuz.

Ganj’da gün boyu avlanırken şarkı söyleyen bir balıkçı

tanıyorum; sandalcım onu bana, cezbeye tutulmuş biri olarak

huşuyla göstermişti. Pazar fiyatlarındaki dalgalanma o

balıkçıya erişemez, zira o, dünyanın hükümdarlarının elde

edemediği şeyi, ruhun sonsuz değerini bulmuştur. Tarihte

bugün bile dış değerleriyle tanınan insanlar olmuştur, fakat bu

ün onların değerinin yegâne kanıtı değildir. Zira ölümsüzlük,

dış göstergelerde yatmaz; ve karanlık ışınlar, onları göremesek

de ışındırlar. Yaşamlarıyla ruhun özgürlüğünün destanını

terennüm eden ama tarihte asla bilinmeyecek nicelerini

düşündüğümde, gözümün önüne o balıkçının sureti gelir.

69


www.isaretatesi.com

XLVII.

Arzumuz toplumun arzusuyla örtüştüğünde işimiz kolaydır.

Çoğu insan, para kazanmanın peşindedir – para sırf yararlı

olduğundan değil, ama daha ziyade başkaları da onu

arzuladığından. Vahşilerin kelle avına duyduğu heves,

toplulukta yaygın olduğu takdirde karşı konulmaz hale gelir.

Çoğunluğun arzusuna uyduğumuzda, hakikati çoğunluğun

taleplerine feda etmeye razı oluruz.

Kuşkular üzerimize çullanıp, gücümüz manevi hayata

dair arzumuzda bizi yüz üstü bıraktığında, bunun nedeni

genellikle, o arzumuzun etraftaki kalabalığın arzusu

olmamasıdır. Şu durumda en yüce olana duyduğumuz özlem

öylesine hakiki olmalıdır ki, kalabalığın arzusunun amansız

baskısına rağmen ayakta kalabilmelidir. Yığınların toplu

düşmanlığıyla karşı karşıya kaldığımız anlarda, sonsuzluğun

tüm desteğine ihtiyacımız vardır.

70


www.isaretatesi.com

XLVIII.

Düşüncelerimiz insan zihninin kuşatıcı ortamı içinde havadaki

kuşlar gibi doğal bir biçimde hareket eder. Zihnin bu göğü

durmadan karşıt rüzgâr akımlarıyla, şüphe ve inkârlarla,

laubalilik ve kibirle altüst olur, meşgul dünyanın tozu

dumanıyla bulanır. Manevi kanatlarımız hızın

kendiliğindenliğine ve kusursuz hareketin zarafetine ihtiyaç

duyarlar; ama her yandan, sürekli, gürültülü boraların

darbesine maruz kalırlarsa, bu bizi sınırlılıklarımıza fazlasıyla

duyarlı hale getirir ve sonuçta Sonsuz ile bütünleşmemiz için

gereken teslimiyet zorlaşır. Gene de vazife yerine getirilmeli,

yaşamın en yüce ereği için en zorlu yola çıkılmalıdır. Büyük

rehberler, ruhun Tanrıyla buluşması için gereken bu sınırsız

yalnızlığı, daima kalabalıklar arasından ve kalabalıklar adına

elde etmişlerdir. Onların yaşamlarında kendi sınırsız

gücümüzün kanıtını buluruz ve elde ettiğimiz inanç, zorluklar

karşısında arzumuzu özgürleştirir.

71


www.isaretatesi.com

XLIX.

Yerin suyunun bir kısmı buharlaşır ve göğe yükselir. O duru

irtifalarda kavuştuğu devinim ve müzikle sağanak yağmur

olur, yerin suyuna geri döner, onu tamamlayıp tazeler. Benzer

şekilde, insanlığın aklının bir kısmı dünyadan yükselip göğe

doğru uçar; ama göğe yükselen bu akıl ancak yere mahkûm

akla karışmak üzere geri dönünce tamlığa kavuşur. Dinin

tazelenişidir bu; insanın ideallerinin yer ile gök arasındaki

döngüsüdür.

72


www.isaretatesi.com

L.

Çamur yağmurları, kan yağmurları vardır; bu tür ürkütücü

fenomenlerin anlatıldığını duyarız. Bunlar, atmosferin saflığı

bulandığında ve hava tozla yüklü olduğunda meydana gelir.

O zaman, arındırıcı sağanaklar halinde göğün şarkısı değil,

daha ziyade yerin kendi günahları kendi üzerine yağar. Ve o

zaman, dinin kendisi çamurlu hale gelir; insanların ortak

egoizmi dinî adlara bürünür; menfaatçi serüvenlerimizde ve

nefret kampanyamızda Tanrının bize rehberlik ettiğini öne

sürerek böbürleniriz.

73


www.isaretatesi.com

LI.

Bugün dünyanın günah yüklü tozunun üzerine gökten pis bir

yağmur şakır şakır yağıyor. Yukarının saf sularının arındırıcı

banyosu için olan uzun bekleyişimiz defalarca kez boşa çıktı;

çamur, zihinlerimizi de kirletiyor ve kan izleri beliriyor. Silerek

temizlemeye daha ne kadar devam edebiliriz? Kanla

lekelenmiş dünyadan yükselen huzur duasının ahenksiz

seslerini arındırmaya semanın mutlak sessizliği bile yetmiyor.

Huzur mu? Huzuru sahiden kim dileyebilir? Yalnızca

vazgeçmeye hazır olanlar.

Atha dheerā amrtatvam viditvā

Druvam adhruvēshviha na prārthayantē.

Ebedî hakikatten emin olan dingin zihinli kimseler

sonsuzu asla anlık şeylerde aramazlar.

74


www.isaretatesi.com

LII.

En yüce insanlarımız, beklentilerinde insanlığa muazzam bir

saygı göstermişlerdir. Bizden arzulananlardan dolayı

kendimize inanır hale geliriz. Pratik kimseler, işlerini insanın

sınırlarına dair öngörülerini temel alarak düzenlerler.

İnsandaki sonsuzluğa olan inancı temel alan, tarihin büyük

yaratımları, bu nedenle pratik kimselerin sağduyusundan

kaynağını almaz. Buddha, insanlara, “Sevgiye dair

düşüncelerinizi sınırların ötesine yayın” dediğinde; İsa,

“Düşmanınızı sevin” dediğinde, sözleri sıradan dünyaya ait

ideallerin ortalama standardının ötesine geçmiştir. Fakat onlar

bize daima, gerçek hayatımızın sıradan dünyanın hayatı

olmadığını ve içimizde tükenmez bir kaynaklar hazinesine

sahip olduğumuzu hatırlatırlar. Umutsuz olmaya hakkımız

yoktur, zira insanlığın en yüce umudu yüce kimselerin yüce

sözleriyle dile getirilmiştir.

75


www.isaretatesi.com

LIII.

İnsanın insan olarak tanınmakta başarısız olmayacak şekilde

davranması, yalnızca kendi çıkarı için değil, asıl başkalarına

olan sorumlulukları gereği önemli bir vazifedir. Kendini

alçaltan kimse sırf kendi değerini değil, tüm insanlığın

değerini düşürür. Büyük insanları gördüğü yerde insan

kendini de büyük olarak bilir – ve bu büyüklüğün görüntüsü

ne denli hakiki olursa büyük olmak da o denli kolay olur.

76


www.isaretatesi.com

LIV.

Tüyleri yeni çıkmış kuşlara, gökteki uçuş inanılmaz

görünebilir. Onlar, anlaşılır nedenlerle, kendi olanaklarının en

üst sınırını yuvalarının kısıtlı standartlarıyla ölçebilirler. Fakat

bu arada, besinlerinin bu yuvaların içinde yetişmediğini, uçsuz

bucaksız maviliğin ötesinden getirildiğini farkederler. Sessizce

konuşan bir ses, onlara, olduklarından fazlasını sakladıklarını,

yükselen kanatların bildirisine ve özgürlüğün kıvançlı

şarkılarına gülmemeleri gerektiğini söyler.

77


www.isaretatesi.com

LV.

Istıraptan korktuğumuz ölçüde, kendi gerçeğimizden

gizlenmek için türlü türlü saklanma yerleri inşa ederiz.

Zenginliğimiz ve saygınlığımız bizi öz benliğimizle temastan

yeterince uzak tutan barikatlardır. Böylece, kim

olduğumuzdan çok neye sahip olduğumuza aşina oluruz.

Istırabımız, korumalarımız arasından bize ulaşmaya çalışır,

yapay dayanaklarımızı elimizden alır ve bizi çıplak

yalnızlığımızla yüz yüze bırakır.

Daha derindeki benliğimizin bu şekilde çırılçıplak kalışı

sadece kendimizi araştırmamız ve en içteki kaynaklarımızı

keşfedişimiz için değil, arınmamız için de gereklidir. Zira

zenginlik ve rahatın güvenli örtüsünün altında, günbegün

birikerek ıstırabın sert ovalayışlarıyla temizlenmeyi bekleyen

kir ve ölü madde vardır.

78


www.isaretatesi.com

LVI.

Yaşlılar ihtiyatlıdır ama bilge değil. Bilgelik bir zihin

tazeliğidir ki, insan onun sayesinde hakikatin birtakım

düsturların tabutları içine yığılmış olmayıp hür ve canlı

olduğunu anlar. Büyük ıstıraplar bizi bilgeliğe sevkeder,

çünkü onlar zihnimizin kendi alışkın ortamından kurtularak

hakikatin kollarına çırılçıplak kavuşmasını sağlayan doğum

sancılarıdır. Bilgelik bilgiyle ve duyguyla yetkinleşmiş çocuk

karakteri taşır.

79


www.isaretatesi.com

LVII.

Sabah, kuşların ezgilerine; yaşamın şafağı ise çocuğun

müziğine sahiptir. Her evden, güzelliğin saf notalarıyla

yaşamın bu nakaratı yükselir. Tazelik, kirinin sürtünüşüyle

insanın dünyasından sürekli süpürülüp atılır, ihtiyarlığın

nasırlı dokunuşuyla katılaşıp kararır; gene de insanlığın

günlük yenilenişi, sonu gelmez yeniden doğuşlarla engelsizce

akıp gider. Sonsuzluk insanın kapısında her çocukla çağrısını

yineler ve sabahın bildirisi, ezgisini sapasağlam korur.

Yaşamın, etrafımdaki çocuk bağırışları ve şarkılarından

aldığım uyanış çağrısı, bugün yüreğimde karşılık buluyor ve

onlarda yaratılışın hakiki sesini bulduğunu hissediyorum –

çocuğun ruhunu yüreğinde sarıp sarmalanmış şekilde

saklayan yaratılışın.

80


www.isaretatesi.com

LVIII.

Sabahın ışığı ve çocukların sevincinden meydana gelen şu

senfoni saf neşeyi anlatmaz bana. Zira yüreğimde onun

pırıltısını bir hüzün gölgesiyle zayıflatan başka bir ezgiye

karışır. Erişilmemiş ahengin, gerçekleşmemiş umudun

haykırışıdır o. İdeal tamlığın basit notaları yaşamın kusur ve

kopukluklarla inişli çıkışlı olan karmaşıklıklarına şiddetle

çarpar ve düşüncelerimizi bir ıstırap hıçkırığı kaplar. Zira

ıstırap kendi müziğini neşenin cennetten getirdiği notalarda

bulur, nasıl ki çakıl taşları kendi müziklerini kahkahalar atan

nehrin akışında bulurlarsa.

81


www.isaretatesi.com

LIX.

Varoluş, ölümsüzlük çeşmesinin devinimidir. Siz ihtiyarlar,

ruhunuzu onun suyuyla yıkayın ve bu sabah açan çiçekle,

çehresinde yaratılışın ilk tebessümünü taptaze taşıyan ışıkla

aynı yaşta olduğunuzu hissedin. Özgürlüktür bu – şu an

ruhumuzu bulanık ihtiyarlığın suretiyle maskeleyen ve

ölümsüzlüğün çocukları olduğumuz gerçeğini bizden gizleyen

sisten özgürlük. Eğer yaşlılık ve ölüm gerçek olsaydı, çocuk

insanın yüreğine böyle bir neşe getirebilir miydi? Ölümsüz

yaşamın gerçekliğinin, sonsuz gelişimin ve daima yenilenen

yetkinlik umudunun doğrudan idrak edilişinden

kaynaklanmaz mı bu neşe?

82


www.isaretatesi.com

LX.

Acıyı dindirmek ve sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışmak

yakışır insana. Bununla beraber, ıstırabımızın büyük kısmının

da, canlı doğamızın tamamen uyumlu ve zihnimizin

bütünüyle alışkın olmadığı yeni bir varoluş düzlemine dâhil

oluşumuzun başlangıcına atfedilmesi gerektiğini bilmeliyiz.

Hayvansallığın dar yetkinliğinden, insan, manevi hayatın

kusurluluğuna; ilkel geçmişimizin güçleri ile geleceğimize ait

güçler arasındaki iç savaşın huzurumuzu elimizden aldığı yere

varmıştır. Olağan evresine varmamış insanlık, ıstırabın gözleri

kör eden buğusuyla sarılmıştır.

83


www.isaretatesi.com

LXI.

İnsanın büyüklüğü sabah güneşi gibidir, ufku bizim çok

uzağımızdadır. İnsan, hakikaten de ötesindeki hayatın içinde

yaşar; meçhul üstat uğruna çabalar, doğmamış olan için

biriktirir, hayatının en iyi mahsûlünü henüz gelmemiş

hasatçılara bırakır; daha gelmemiş zaman onun için şimdiki

zamandan daha gerçektir. Gelecekte yatan her şey için bir

kurban olarak kendini sunar; gelişimine yön veren itici güç,

beklentidir. Tüm bunlar, insanın henüz doğmadığını; onun

tarihinin, doğum sancılarının tarihi olduğunu gösterir. En yüce

insanlarımız, yaşamlarıyla insanın gelecekteki doğumunun

haberini getirir, zira onlar gelecek zamanlarda yaşar, onu bize

hazırlarlar. Bize, ihtişamı ıstırabın yokluğunda yatan bir

yaşamı değil, ıstırabın yaşamın kendi malzemesine

dönüştürülerek yaratıcı kılındığı bir yaşamı bildirirler.

Liflerinde güneşin sıcaklığını ve ışığını toplayan ve

meyvelerinin güzelliğiyle kendinden taşan ağaca benzer o

yaşam. İnsan, ıstırabın ateşini söndürerek, rahatına, uyku

dönemine, durağan zamanın evresine ulaşabilir; fakat aynı

ateşe hâkim olarak, bilgelik fenerini tutuşturur, sonsuz

geleceği aydınlatır.

84


www.isaretatesi.com

LXII.

Bazı ıstıraplar vardır, onları hak ediyor muyuz sorusunu

aklımıza getirirler. Açıklamaların bize sunulmadığını

samimiyetle kabullenmemiz gerekir. Mademki yakınmanın

bize en ufak bir faydası yoktur, o halde en iyisi onların bize

yüklediği sınavın hakkını verelim. Yaralanmış olduğumuz

gerçeğini göz ardı edebiliriz; asıl önemli olan cesur olup

olmadığımızdır. Zira bunların biri neden ve sonuçların olduğu

dış dünyaya aittir, diğeri ruhun dünyasına.

85


www.isaretatesi.com

LXIII.

Bilmemiz gerekir ki, hak ettiklerimizin ve ihtiyaç

duyduklarımızın bize tamı tamına sağlanması, âdeta,

düzgünlüğü ideal bir kusursuzluğa sahip olan ve o yüzden de

doğanın akışkan güçlerinin muallakta kaldığı bir dünyada

yolculuk etmeye benzer. Düşüncelerimizi ve enerjilerimizi

akıcı biçimde etkin kılmak adına, ne kadar nahoş olurlarsa

olsunlar, yaşamın coğrafyasında iniş çıkışlara ihtiyacımız

vardır. Yaşam yolculuğumuz, bilinmeyen bir diyardaki bir

yolculuktur; tepeler ve çukurlar ansızın karşımıza çıkar,

onlarla uğraşmak zihnimizi etkin kılar. Onlar bize neyi hak

ettiğimize göre gelmezler, neyi hak ettiğimiz onlarla olan

münasebetimize göre belirlenir.

86


www.isaretatesi.com

LXIV.

Geminin iç tarafı suyla dolu olduğu zaman, ancak ve ancak o

zaman, dışarıdaki suların darbeleri tehdide dönüşür. İçteki su,

görünüşte o kadar tehlikeli değildir, çalkantısı hayrete

düşürecek derecede belirgin değildir – ölü ağırlığıyla

mahveder. O yüzden tüm suçu dışarıdaki dalgalara atma

dürtüsü ağır basar. Ama zamanla sağduyu belirmezse,

pompalara yüklenen tüm ellere rağmen batmak kaçınılmaz

olur. Oysa içteki sudan kurtulma görevi zaman zaman ne

kadar umutsuz görünürse görünsün, her halükârda dışarıdaki

denizlerin suyunu tahliye etmeye çalışmaktan daha

mümkündür!

Dışarıdan daima engeller ve karşıtlık söz konusu

olacaktır, ama onlar ancak ve ancak içeriden de engeller ve

karşıtlık varsa tehlikeye dönüşür.

87


www.isaretatesi.com

LXV.

Belli bir mezhebe bağlı olduğumuz için Tanrımızın

mülkiyetine sahip olduğumuza inandığımızda bu bize öyle

tam bir rahatlık duygusu verir ki, Tanrı fikirleri kuramsal

ayrıntılarda bizimkinden farklı olanlarla kavga etmek dışında

Tanrıya ihtiyacımız kalmaz.

İnancın gölgeler diyarında Tanrımızın yerini temin edip,

gerçekliğin dünyasında tüm alanı kendimize ayırmak hakkını

buluruz ve sonsuzluk mucizesini oradan dışarı sürer, onu

evimizin mobilyaları gibi önemsizleştiririz. Bu ölçüsüz

bayağılık, zihnimizde Tanrıya inandığımıza dair hiçbir şüphe

olmayıp da yaşamımızla Onu yadsıyor oluşumuz sayesinde

mümkün olur.

88


www.isaretatesi.com

LXVI.

Mezhebinin inançlısı gururludur çünkü Tanrı üzerinde

mülkiyet hakkı olduğuna emindir. Yürekten inançlı kimse ise

ağırbaşlıdır çünkü Tanrının kendi yaşamı ve ruhu üzerinde

sevgi hakkı olduğunun bilincindedir. Sahipliğimizin nesnesi

bizden daha küçük olur; ve bağnaz mezhepçi, pek kabul

etmese de, Tanrının bazı bireyler tarafından kendi yaptıkları

bir kafeste güvence altında tutulabileceğine dair örtülü

inancını pek çok sözüyle belli eder. Benzer şekilde, ilkel insan

soyları da ayinlerinin ilâhları üzerinde büyülü bir etkisi

olduğuna inanırlar. Mezhepçilik, dünyeviliğin din kisvesine

bürünmüş sapkın bir biçimidir; maddi menfaate dayalı dünya

tapıncından çok daha öte bir yürek darlığı doğurur. Zira

katıksız çıkar arayışı, tıpkı güneşe ve havaya maruz kalan

pislik gibi, kendi telafisini açıklığında bulur; fakat mezhepçilik

kılıfı altında denetimsizce süren ve Tanrının küçültülmesine

karşılık gelen kibir, kurtuluş ihtimalini yitirir, çünkü doğrudan

doğruya saflığın kaynağını kirletir.

89


www.isaretatesi.com

LXVII.

Tıpkı şiir gibi din de salt fikir değil, ifadedir. Tanrının kendini

ifadesi, yaratılışın sonsuz çeşitliliğindedir; ve bizim Ebedî

Varlığa olan yaklaşımımız da ifadesinde bireyselliğin sonu

gelmez ve kesintisiz çeşitliliğini taşımalıdır. Canlı ruhun tüm

doğal devinimini dışarıda bırakarak, kendi sınırlarını hasetle,

fazla katı inançlar üzerine inşa eden mezhepler, teolojilerini

yığarlar belki ama, dini öldürürler.

90


www.isaretatesi.com

LXVIII.

Kendilerinin olan tek dini tüm zaman ve mekân için hâkim

kılma girişimi, doğal olarak, mezhepçiliğe bağımlı olanlara

mahsustur. Tanrının sevgisini dağıtmakta cömert olduğunun,

ve Onun insanlarla iletişiminin tarihsel olarak tek bir yer ve

zamanda durup kalıveren çıkmaz bir yola hapsolamayacağının

söylenmesi onların gücüne gider. İnsanlık eğer günün birinde

tek bir evrensel dinin tufanına uğrayacak olursa, mahlukatını

manevi mahvoluştan kurtarmak adına Tanrı yeni bir Nuh’un

Gemisi nasip etmek zorunda kalacaktır.

91


www.isaretatesi.com

LXIX.

Din tamamen mezhebin mülkiyetinde olduğunda ve yavan

ortalamanın seviyesine indirgendiğinde, doğru ve rahat olur,

ama sanatın canlı ruhunu kaybeder. Zira sanat, evrenselin

birey üzerinden ifadesidir; ve din, dış suretiyle, insan ruhunun

sanatıdır. Yargılayabilen ama ikna gücüne sahip olmayan bir

örgütlenmenin onay mührünü taşıyan resmî bir dinin dayattığı

her türlü edep düsturunu ayaklar altına almak, âdeta bir gurur

meselesi ve yüksek kültür göstergesi haline gelir.

Benzer bir olgu da, edebiyatçıların iyi olma itibarına

sahip her şeyden bilerek tiksinti uyandırmaya çalışmaları, ya

da sanatçıların güzellik düşkünü olarak yaftalanmaktan

korkmalarıdır. Onlar, güzellik ve iyilikte neyin münasip ve

neyin hakiki olduğunun insanların zihninde birbirine karışmış

olduğu gerçeğine karşı başkaldırmaktadırlar. Neyin münasip

olduğunun takdir edilmesi ne zerre kadar kültür ne de doğal

zihin duyarlılığı gerektirir; söz konusu değerlendirme,

piyasadan halihazırdaki fiyatı alır, hakikate değerce ağır basar,

buyurganlığıyla sefilleşir ve değerli şeylerin üzerine

bayağılığın lekelerini bırakır. Eskiden beri, hakikati edebin

zindanından kurtarmak şair ve sanatçıların görevi olmuş, fakat

92


www.isaretatesi.com

devrim zamanında bunlar hakikatin kendisini reddetmek

suretiyle daha ileri gitme eğilimi göstermişlerdir.

Ramayana destanımızda Prens Ramachandra, karısını

onu kaçırmış olan devin zincirlerinden kurtardığı zaman, halk,

onun kirlendiğinden şüphelendiğinden ötürü, reddedilmesi

için gürültü koparır. Bunun gibi, sanatta da titiz kültür

insanları, edebin hâkimiyetinde fazla uzun kalmasına göz

yumulmuş olduğundan ötürü güzelliğin sürgün edilmesi için

gürültü koparmaktadırlar.

93


www.isaretatesi.com

LXX.

Girişimlerini doğanın dünyasında yürüten insanlar, onun

güçlerine hâkim olmak suretiyle zenginleşir ve güçlenirler.

Serüvenlerinde yollarına çıkan en önemli kazanç, ahlâki

doğruluktur. Zira güç, bir bileşimdir ve tüm bileşimler, yetkin

olabilmek için, bireylerin evrensel iyilik ilkesini benimsediği

ahlâk yasasının yardımına ihtiyaç duyar. Ahlâki doğruluğa, en

çok, insanlar hareket ettiklerinde, özellikle de birlikte hareket

ettiklerinde ihtiyaç duyulur.

Fakat, ister doğada olduğu gibi maddi, ister toplumda

olduğu gibi ahlâki olsun, yasalar dışsaldır. Biçimseldir onlar;

yetkinliğin daha derin gizeminden yoksundurlar – ki

yaratılıştır o; doğadaki uyumun güzelliğinde, insandaki

sevginin güzelliğindedir. Yasa, şeylerin durmaksızın

dönüşmesine aracı olan sonlu mecradır, ama onun anlamı,

sonsuz olan daha içteki bir merkezin etrafındaki döngüsünde

yatar. Yaşamak üzere yasayı takip ederiz; ölümsüzlüğü

bulmak üzere merkeze varırız.

94


www.isaretatesi.com

LXXI.

Yasanın aralıksız akışını izleyerek ve sayısız güç alanlarını ve

zenginlik açılımlarını keşfederek, sonsuz gayretten dem vurur,

ama nihai kazançtan söz etmeyiz. Gücün hareket ederek

çoğaldığını biliriz. Nihai bir amaca tosladığı takdirde ölümcül

düşüşüne uğrar o. Dünyanın tüm halkları içinde pek acı

şekilde en iyi biz biliriz ki, uluslar arayışlarından yorgun

düşerek yerleşik hale geldikleri ve varlıklarını yığıp

düzenlemeye başladıkları zaman; ve yeni fikirlere duydukları

güvensizlik yüzünden, ahlâk kuralları töreler biçiminde

katılaşarak yaşamın serüvenlerinin yolunda onlara rehberlik

etmeye namüsait hale geldiği ve onları gelişimi durmuş

geleneklere bağlı kıldığı zaman, işte o zaman, o uluslar, tarihin

devingen güçleri tarafından yaşamın yüksek yolundan ağır

ağır dışarıya itilirler.

Fakat dış dünyadaki hareketin bu bitimsizliği, bize

yalnızca, varılacak bir hedefimiz olmadığını, hedefimizin

başka bir yerde olduğunu gösterir. Ruhun iç bölgesindedir o.

Tekâmüle dayanan huzura duyduğumuz en derin özlem

oradadır. Tanrımızla orada karşılaşırız. Odur dünyada daima

hareket eden kuvvet. Odur ruhta daima sükûn içinde olan

sevgi. Tanrı, doğada kendini bizden gizleyerek, bizi ileriye

95


www.isaretatesi.com

doğru çağırır; ruhta ise kendini teslim eder, bizi Kalbine toplar.

O yüzden bizler, güç âleminde, çoğaldıkça çoğalmak suretiyle;

sevgi âleminde ise, vazgeçmek suretiyle olgunlaşırız. Gene o

yüzden, gurur, dünyevi hırslarımızda itici bir güç görevi görse

de manevi arzularımızda engellerin en büyüğüdür.

96


www.isaretatesi.com

LXXII.

Lirik bir şiirde, ölçü ve fikir birbirine kaynaşır. Bunlar ayrı ele

alındıklarında iki karşıt güç olarak belirirler; ve doğal

zıtlıklarının aşılamadığı, sonuç olarak da kötü şiirlerin

üretildiği örnekler yaygındır.

Bizler, önünde birbirini karşılıklı olarak engelleyen

malzemelerin hazır bulunduğu sanatçılarız. Sürekli çatışır

onlar, ta ki bütün halinde kusursuz olan bir yaratıma evrilene

dek. Pek çok defa, kargaşadan kaçınıp barışı sağlamak adına,

çekişen taraflardan birini feda ederiz. Bu, çatışmayı da

imkânsız kılar, yaratımı da. Doğanın teskin olmayan tini

ruhun dinginliğinden koparıldığında bizi şeylerden kuleler

yığan çalışma çılgınlığına sürükler. Öte yandan, kendi

gerçeklik dünyasından yoksun bırakılan manevi benlik,

yalnızca soyutlamanın sürgününde yaşar, biçimlerin katı

zorunluluklarınca denetlenemeyen abartıların zıvanadan

çıktığı hayalî görüntüler yaratıp durur.

97


www.isaretatesi.com

LXXIII.

İnsan yapımı dünya, insanın yaratıcı ruhunun bir ifadesinden

ziyade gücün birtakım amaçları için mekanik bir araç

olduğunda, katılaşır ve kendini daraltır, fazla kesin bir

karaktere bürünerek yaşamın muazzam çağrışımlılığının

yitirilmesi pahasına uzmanlaşmayı beraberinde getirir. İnsan,

yaratıcı etkinliklerinde çevresiyle insancıl ilişkiler kurar,

yaşamı ve sevgisiyle doğayı içgüdüye dönüştürür. Fakat

faydacı enerjileriyle, doğa ile savaşır, onu kendi dünyasından

sürgün eder, taş yürekli hırslarının çirkinliğiyle onu bozar,

kirletir. İnsanın kendi eseri olan bu dünya, uyumsuz gıcırtıları

ve mekanik hareketleriyle, ona, soyut bir sistemden ibaret

olan, insana temas etmeyen, dolayısıyla da nihai gerçekliğe

sahip olmayan bir evren düzenini ima edip durur, onu buna

ikna eder.

98


www.isaretatesi.com

LXXIV.

İfademizin doğruluğuyla, doğrulukta boy atarız. Sanatın

doğruluğu, yaratımın yan tutmayan neşesinde yatar; ve

kendisine yabancı olan bir amaca zorlandığı takdirde bu

doğruluk ölümcül biçimde yaralanır. Yokolup gitmiş tüm

büyük medeniyetler kendi sonlarına insanlığın bir biçimde

sürekli yanlış ifade edilişiyle varmış olmalıdırlar: Türdeşlere

dayatılan kölelikle; zenginliğin yol açtığı dev ölçekli

asalaklıkla, insanın maddi kaynaklara aşırı bel bağlamasıyla;

şüpheciliğin alaycı ruhunun, hakikat yolunda bizi ayakta tutan

araçlardan bizi mahrum bırakmasıyla.

99


www.isaretatesi.com

LXXV.

Yaşam yolunda bilincin ışığının yardımıyla ilerleriz. Fakat bu

ışığı her adımda harcama lüksümüz yoktur. Ekonomiye

ihtiyacımız vardır ve onu bize alışkanlık sunar. Alışkanlık

sayesinde, zihnimizi tümüyle aydınlık tutmamız gerekmeden

düşünebiliriz ve yaşayabiliriz. Şenlik gecelerinde ışığın

fazlalığının bedelini hesap etmeyiz, çünkü o bir kusuru

gidermeye değil, içsel bolluk duygusunu ifade etmeye yarar.

Tam da aynı nedenle, alışkanlık manevi hayatımızda

yoksulluğun bir işareti olur; zira o hayat, zorunluluğun değil,

ifadenin hayatıdır. Sevgimizde, bilincin hakiki olabilmek için

en parlak haliyle kalması şarttır. Zira sevgi, belli bir amacın

yerine getirilmesi değil, bilincin tümden aydınlanmasının ta

kendisidir.

100


www.isaretatesi.com

LXXVI.

İbadet edimimizin bir alışkanlığa doğru körelmesine izin

verirsek, kendine ket vurur, hesaplı bir sevgi ekonomisine

tekabül eden salt sofuluk olarak katılaşır. Zira ibadetin

karşılığı, edimin kendisinde değil, bilincin kusursuz bir

biçimde dışarıya akışındadır ve bu hususta alışkanlığın bir

engele dönüşme eğilimi vardır. Eğer adanmışlığımızın bize

özel bir avantaj bahşettiğini hayal etmeye başlarsak, onun

dünyevileşmesinin ve böylece sofu alışkanlıkların şekillenip

değer kazanmasının önü açılır. Zira mesele kârsa, en ucuz

pazardan satın almak en akıllıcadır; ama gaye tümden

vermekse, ekonomi kişinin kendini aldatmasıdır.

101


www.isaretatesi.com

LXXVII.

Maddi ve manevi yaşam süreçlerinde ortak bir şey vardır. Her

ikisinde de kendimizi unutmamız gerekir. Attığımız her

adımda kendimizi hatırlamak zorunda olmamamız sayesinde

etrafımızda olup bitenleri daha iyi kavrarız. Daha fazla

kendimize dönük olduğumuzda, dünya bizim için daha az

hale gelir. Fakat yararlılığa dayalı sıradan yaşamımızda

unutkanlık çoğunlukla negatiftir ve alışkanlıkla edinilir.

Manevi yaşamda ise öyle değildir; orada benlik unutulur

çünkü sevgi vardır. Münferit bir sözcük de böyledir; ayrıyken

anlamını yitirir, ama bütün bir şiirin parçasıyken anlamını

daha güçlü şekilde geri kazanır. Manevi yaşamda, özel bireysel

amacımızı unutur, yetkinliğin kendi içimizden bizi aşan

ruhuyla dolup taşarız. Böylece ölümsüzlüğümüzü duyarız –

yaşamın büyük anlamını.

102


www.isaretatesi.com

LXXVIII.

Doğamız karmaşık olduğundan, insani şeyler hakkında

genellemeler yapmak sakıncalıdır; ve alışkanlıkların tek

etkisinin zihni köreltmek olduğunu söylemek gerçeğin eksik

bir beyanıdır. Yararlı alışkanlıklar, akışın sürmesine yardımcı

olan bir kanalı andırır. Suyun ileriye akmaya devam ettiği

yerde açıktır, yalnızca sapma tehlikesinin olduğu yerde suyu

muhafaza eder. Arının yaşamı, kendi alışkanlık kanalında bir

açıklığa sahip değildir; dar bir mükemmellik çevresinde döner

durur. İnsanın yaşamı, örgütlü alışkanlıklar demek olan

kurumlara sahiptir. Bunlar yolu tıkama vazifesi gördüğünde,

sonuç, biçimin hayret verici kesinliğini taşıyan arı kovanı gibi

mükemmel olabilir belki, ama sınırsız gelişim olanakları

taşıyan zihin için bu uygun olmayacaktır.

103


www.isaretatesi.com

LXXIX.

Manevi yaşamımızın akışı için, inanış ve ayinler, sabitlik veya

açıklıklarına göre destek de köstek de olabilecek kanallardır.

Manevi bir fikre dair bir sembol, kuruluşunda katı biçimde

ayrıntılı olursa, desteklemesi gereken fikrin yerini alır. Sanatta

ve edebiyatta duygusal kaidelerimizin simgesi olan metaforlar

imgelemimizi ateşler ama onu teslim almazlar. Zira onlar

bizim ilgimiz üzerinde tekel kurmaz, başka metaforların

sonsuz olasılığı için yolu açık bırakırlar. Sabit ifade

alışkanlıklarına doğru yozlaştıkları takdirde sanatsal

değerlerini yitirirler. Shelley’in “Tarla Kuşu” şiirinde kâğıda

döktüğü imgeleri el üstünde tutarız, çünkü onlar zevkimizin

sınırsızlığına dair yalnızca bazı imalardan ibarettir. Gelgelelim

onların uygunluk ve güzelliğinden ötürü, tarla kuşunu

düşündüğümüzde bu imgelerin nihai olması gerektiği ve

başka imgelere izin verilemeyeceğine dair bir kanun

geçirilseydi, o zaman Shelley’in şiiri bir anda sahteleşirdi; zira

onun sahiciliği akıcılığında, mütevazılığında, yani son sözü

söylemediğini üstü kapalı olarak itiraf edişinde yatar.

104


www.isaretatesi.com

LXXX.

Bizim öteki büyük bedenimiz dünyadır; bu küçük bedenimiz

daima onunla kusursuz bir bağ kurmayı arzular. Sırf belli bir

fayda uğruna mıdır bu? Gözlerimiz karanlıkta bir tehlike veya

engel bizi gafil avlamasın diye, ya da gerekli olan şeyleri

bulamayız diye mi görmeye çabalar? Şüphesiz güçlü

dürtülerdir bunlar, ama büyük hakikat gözlerimizin çizgiler,

renkler ve devinimler dünyasıyla buluşmasının zevkinde

yatar. Bu ışık, ses ve temas evreninden gözlerimize,

kulaklarımıza, uzuvlarımıza kesintisiz bir çağrı vardır ve onun

karşılığı, yalnızca bize değil büyük dünyaya ait bir tatmindir.

Ve o yüzden kadim çağlardan bu yana, ışık, yaşamın

körlüğünün kapalı kapılarını durmadan çalmıştır – ta ki ısrarlı

çabaların ardından, yaşam, görüş pencerelerini açmış, ikisinin

birliği mükemmelliğe ulaşmıştır. Bu, en yüce anlamı kendi

sevincinde yatan bir evliliktir.

105


www.isaretatesi.com

LXXXI.

Kendi düşünme ve duyma organlarına sahip aklî bir

bedenimiz vardır. Bir de insanın büyük sosyal aklı vardır; aklî

bedenimiz onunla uyumlu olmayı arar ve bunun yetkinleşmesi

adına deneyler durmaksızın sürer. Bu arzunun kökeninde

menfaat yatmaz. Birlik dürtüsüdür o, aklımızı küçücük

evimizden ve muhitimizden dışarıdaki aşk buluşmasına

sürükler. Tatmin bulmak için insanlığın büyük aklıyla

birleşmelidir. Arının yaşamındaki birlik hakikatinin ürünü, arı

kovanıdır; fakat gelişim özgürlüğünde sınır tanımayan

edebiyat, sanat ve siyaset, ya da ahlâk kaideleri ve dinler,

insanın İnsan ile olan evliliğinden doğar.

106


www.isaretatesi.com

LXXXII.

Sorulur bazen: Madem yaşam yolculuğu sonsuzdur, o halde

onun hedefi neresidir? Yanıt, her yerdir. Bizler bir saraydayız,

sonu olmayan bir saray, ama oraya varmışız. Keşfederek ve

ilişkimizi genişleterek, onu hep daha da kendimizin kılarız.

Bebek, yetişkinin olgun aklının yaşadığı evrenle aynı evrene

doğar. Fakat onun durumu, henüz alfabeyi öğrenmemişken

kendini üniversite sınıfında buluveren bir okul çocuğunun

durumuna benzemez. Bebeğin kendi yaşam sevinci vardır,

çünkü dünya sadece bir yol değil, aynı zamanda bir evdir ve

bebek aklen olgunlaştıkça o evin daha fazlasını elde edecektir.

Yolumuzda kazanç en sondadır, ama dünyamızda kazanç her

adımda gerçekleşir; zira dünyamız hem yol hem evdir; hem

bizi ilerletir, hem de bize barınak sunar.

107


www.isaretatesi.com

LXXXIII.

Dünyadaki yaşamımız bir şarkı dinlemeye benzer, keyfini

çıkarmak için sonunun gelmesini beklemeyiz. İlk notasından

itibaren oradadır şarkı. Bütünlüğü tüm parçalarına yayılmıştır

ve o yüzden sabırsızca sonu aramayıp, gelişimi takip ederiz.

Benzer şekilde, dünya hakikatte bir olduğundan parçaları bizi

yormaz – gene de onun birliğini daha derinden anladığımız

ölçüde sevincimiz de derinleşir. Şu an, çeşitli enerjilerimiz

doğanın ve insanın dünyasında çeşit çeşit olanla beraber

kullanıldığında, içimizdeki Bir her şeydeki Bire doğru büyür.

Eğer çok ve tek, sonsuz hareket ve hedefe varış benliğimizde

uyum halinde olmasalardı, varlığımız bize daima gramer

öğrenip gene de hiçbir dil bilememek gibi gelirdi.

108


www.isaretatesi.com

LXXXIV.

Doğa bizi cömert yevmiyelerle cezbeden bir sahibedir; öyle ki,

fazladan bahşiş için fazla mesai yaparız. Fakat tüm bu rüşvet

ve ayartmaların ortasında insan gene de kurtuluş için haykırır.

Zira o, doğuştan köle olmadığını bilir ve arzularını kısıtsız

biçimde kovalamanın özgürlük olduğu yanılsamasına

inanmayı reddeder. İnsanın gerçek güveni, gelişiminde yatar,

biriktirdiklerinde değil. Yüce bir içsel hakikatin bilinci, kişiyi

bayağı anların oluşturduğu çevreden alarak ebediyetin

bölgesine çıkarır. Kendi içindeki pozitif bir şey uğrunadır ki,

insan, zenginliğini, itibarını, hatta yaşamını feda eder, âlimin

mantık kitabını bir kenara atar, bilgeliğinde bir çocuk gibi sade

olur.

109


www.isaretatesi.com

LXXXV.

Aslında insan, kendi bütünlüğünün yetkinliği içinde yerini

alacağı daha içteki bölgeye ulaşmak ister; şeylerin ve olayların

zincirinde sonsuz bir diziyle halkaların art arda eklendiği

yerde kalmak istemez.

Fakat nasıl ki bedenimiz kendi tatmini adına muazzam

dünya-bedeniyle uyum ararsa, içimizdeki Bir de yüce Bir ile

bütünleşmeyi arar. İçimizdeki Bir kendini tanır, kendinden

sevinç duyar ve etkinlikleriyle kendini ifade eder. Bu yüzden

onun en yüce Bir ile olan bütünleşmesi, akılda, sevgide ve

ibadette olmalıdır. Bu, bizim dinimiz, yani yüksek doğamızdır.

Onun erekleri kesin bir şekilde gösterilip açıklanamaz; çünkü

o, manevi dünyadaki hayata aittir; orada amaçlarımız, bizim

muğlak bir şekilde kutsanmışlık olarak tanımlamaya

çalıştığımız şeyde onay bulur – kendinde bir amaç olan bir

yetkinlik durumunda. İnsan için bunu göz ardı ederek

yaşamak kolaydır, ama aslında insan onu asla göz ardı

etmemiştir. Şüpheyle yaklaşır ona, alaya alır, hatta onu

zedeler, kavramakta başarısız olur, ama başarısızlıkları ve

asilikleriyle, ya da umutsuz kaçış denemeleriyle bile, hep bu

yüce hakikatin etrafında dönüp durur.

110


www.isaretatesi.com

LXXXVI.

Bir taş blok sert, katı ve durağandır, sanatçının düşüncesine bir

direnç sunar. Fakat heykeltıraş için onun engelleri bir

avantajdır ve imgesini ondan oyup şekillendirir. Maddi

varlığımız ruhumuz için bir engeldir; her yanıyla tutsaklığı

andırır ve göründüğü kadarıyla ruhumuz için sonu gelmez bir

aşağılamadır. Ve tam da o yüzden, ruhumuzun kendini ortaya

koyması ve zincirlerinden süsler meydana getirmek suretiyle

özgürlüğünü ilan etmesi için en iyi malzemedir. Dış

koşullarımızın kısıtlılıkları aslında ruhumuza fırsatlar sunar;

ve onlara meydan okuyabildiği nispette ruhumuz kendi

hakikatini ortaya koyar.

111


www.isaretatesi.com

LXXXVII.

Canlı bedenimizin maddi dünyayla ilişkilerinde çeşitli istekleri

vardır. Bunlar, ihtiyaca göre, yemek, uyumak, ısınmak,

serinlemek ve benzeri şeylerdir. Fakat bedenimizin bir de

kalıcı isteği vardır ki, daha derindedir ve o yüzden de gizlidir.

Bu, sağlık isteğidir. Bu istek, her an hastalıklarla savaşmak ve

değişen koşullara göre sürekli ayarlamalar yapmakla

meşguldür. Etkinliklerinin büyük kısmı bilincimizin ardında

yürütülür. Kendi beden sağlığına dair sağduyusu olan kişi

bunu bilir ve bilinç düzeyindeki bedensel istekler ile örtük

olan bu tek istek arasında uyum yakalamaya çalışır. Ve

arzularının taleplerini gönüllü olarak sağlığın bu daha yüksek

talebi uğruna feda eder.

Başka insanlarla ilişki içine girdiğimiz bir de sosyal

bedenimiz vardır. Onun bariz istekleri, bencil dürtülerimizle

bağlantılı olanlardır. Başkalarından daha fazlasını almayı ve

borçlu olduğumuzdan daha azını ödemeyi dileriz. Fakat sosyal

hayatımıza derin bir şekilde içkin olan bir isteğimiz daha

vardır ki, o da toplumun sağlığı ile alakalıdır. Sosyal

sağduyusu olan kişi bunu bilir ve kişisel tatmin, rahatlık ve

özgürlükle ilgili tüm yaygaracı isteklerini, başkalarının

iyiliğine yönelik bu gizli isteğin hükmü altına almaya çalışır.

112


www.isaretatesi.com

Benzer şekilde, ruhumuzun bariz isteği bireyselliğinin

ayrımını ortaya koymaktır, ama özünde de kendisini Yüce

Ruha sevgiyle teslim etme isteği vardır.

Sağlık isteği, bedenin geleceğini göz önünde bulundurur.

Sosyal iyilik için olan istek de gelecek zamana doğru bakar.

Yüzlerini sonsuza dönmüşlerdir. Ruhumuzun Yüce Ruhun

sevgisiyle bir olma isteği zamanın ve mekânın tüm sınırlarını

aşar. O yüzden bedenimizde, toplumda ve ruhumuzda yüzeye

bakınca çok sayıda isteğin etkinliğini bulur, derine bakınca ise

tüm o isteklere bütünlük veren, huzur, iyilik ve sevgiye

yönlendiren tek isteği buluruz. Başka bir deyişle, bir yanda

anlık arzular vardır, diğer yanda sonsuzluğa duyulan arzu.

Ruhumuzun görevi bu ikisini birleştirmek ve yeryüzünün

zemini üzerinde kendi cennetini kurmaktır.

113


www.isaretatesi.com

LXXXVIII.

Genç bir arkadaşım bu sabah bana gelerek, doğum günü

olduğunu ve on dokuz yaşına bastığını söyledi. Benim yaşım

ile onun yaşı arasındaki fark fazla; gene de ona baktığımda

gözüne çarpan, yaşamının tamamlanmamışlığı değil,

gençliğinde bir şeylerin nasıl da tam olduğu. Gelişmekte olan

bir şey ile tamamlanmak üzere olan bir şey işte bu noktada

birbirinden ayrılır. Bir bina, bitmemiş haliyle bariz biçimde

eksik olur. Ama yaşamın gelişiminde her aşamanın kendi

mükemmelliği vardır; bu çiçek için de böyledir, meyve için de.

114


www.isaretatesi.com

LXXXIX.

Çocukken Tanrı da benimle beraber çocuk olmuş, oyun

arkadaşım olmuştu. Yoksa eksiklerim beni ezer; olmak ama

tam olamamak her ânımı ıstıraba döndürürdü. Beni oyalayan

şeyler ıvır zıvırdı ve toz toprakla, çalıp çırpıyla oynardım.

Ama gene de uğraşlarım benim için değerliydi ve

oyuncaklarıma atfettiğim önem, onları yetişkinin

oyuncaklarıyla eşdeğer kılıyordu. Çocukluğun görkemi bana

dünyanın hürmetini kazandırmıştı, çünkü orada cüzi surette

sonsuzluk tecelli ediyordu.

Gence kendisini her şeyiyle ortaya koyup hakir

görülmeme hakkını veren de aynı sebeptir. Daima genç olan

tanrısallık, onu kendi çelengiyle taçlandırmış, kulağına

dünyanın tüm zenginliğinin haklı vârisinin o olduğunu

söylemiştir.

Sonsuzluk; çocukluğumuzun güzelliğinde, gençliğimizin

gücünde ve yaşlılığımızın bilgeliğinde bizimledir – hem

oynarken, hem kazanırken, hem de harcarken.

115


www.isaretatesi.com

XC.

Şu akşam göğünün güzelliği, kendinde ürkütücülüğüyle

muazzam olan güçler barındırır. Gene de bize dünyadaki tüm

etkinliğin merkezinde bulunması gereken uyumu yansıtır –

sessizliği müziğin ta kendisi olan bir uyumu. Uzağın ve

yakının yüz yüze geldiği bu akşam dünyasının görüntüsünü

yakalayabildiğimiz için, onda nelerin somut şekilde gerçek

olduğunu görebiliriz: güzellik ve kavranılmaz sükûnet. Ölüm

yoluyla yüce bir hayatın ölümsüzlüğü keşfedildiği zaman da

aynı sükûnet görüntüsü bize tecelli eder. Buddha’nın derin

ruhu da bu akşam göğü gibi zihnimizde belirir; ve tüm

mücadelelerinin ve ıstıraplarının, insanlık adına olan tüm

merhametli çabalarının arasından, güzellik olarak yansıyan

kusursuz bir güveni ve iradenin dinginliğini görürüz. Daha

sıradan insanlar için yaşamın alanı fazla dardır ve o yüzden,

çelişkiler hakikatin tam bir görüntüsüne izin vermeyecek

kadar abartılır. Ama emin olabiliriz ki, yaşamlarının akışında

onlar da ölümün ötesine geçtiklerinde, bu çelişkiler uyumlu

hale gelecektir; zira hakikat her yerdedir ve güzellik onun

ifadesidir.

116


www.isaretatesi.com

XCI.

Upanishadlar’da Tanrı, “Dingin Olan, İyi Olan, Bir Olan”

şeklinde tanımlanmıştır. Onun dinginliği, Doğada açıkça

gördüğümüz hakikatin dinginliğidir. Yeryüzü ve yıldızlar

hareket eder, ağaçtaki her bir hücre çalışır ve hareket eder,

çayırdaki her çimen meşguldür ve akşam yıldızının her zerresi

kıpır kıpırdır, ama dinginlik tüm bu hareketin –yaratıcı olan

bu hareketin– kalbindedir. İç dinginliği olmayan hareket

yokeder. Dingin Olan Tanrı, yaşamında hakikate ermiş olana

görünür – o hakikat ki daima etkindir ve gene de kendine

egemen olmaktan doğan dinginliğin muazzamlığını taşır.

Dinginlik; enerjinin yitimi ya da yaşamın sönümü değil,

bunların mükemmelleşmesidir.

Kendini hayatında ilk defa olarak bir fabrikada bulan

cahil biri, hareketin afallatıcı karmaşasından ürkebilir; ama

bilen kişi, merkezde kıpırtısızca yer alan amaç yoğunlaşması

karşısında hayranlık duyar. Bu, tüm vehimleri ortadan kaldırır

ve etkinliklerin kusursuz ilintisi güzellik olarak yansır.

Hakikate ait olan dinginlik işte budur.

117


www.isaretatesi.com

XCII.

Yaşam; içi ve dışı, amacı ve araçları, olanı ve olacak olanı

birleştiren bir uyum akışıdır. Yığıp biriktirmez ama özümser o,

inşa etmez ama yaratır; işleri ve kendisi asla ayrı tutulamaz.

Çevremizdeki nesneler canlı olmadıklarında ve katı

alışkanlıklara, yığılı mal ve mülke dönüştüklerinde, yaşamımız

ve dünyamız birbirinden ayrılır, karşılıklı uyumsuzlukları

ikisinin de yıkımıyla sonuçlanır. Yahut belli bir tutkunun

dengesiz aşırılığı kendi dünyamızın yapılarında baskın

geldiğinde, dünyamızın ağırlık dağılımı bozulur ve bu,

yaşamımızın bütünlüğünü durmadan zedeler. Toplumdaki,

idaredeki ve diğer örgütlenmelerdeki tüm büyük kötülüklerin

kaynağı, canlı varlığın dıştaki yaşam alanına

yabancılaşmasıdır. Ruhun zayıflayan akışının bu yüzden

yarattığı gediği durmadan zenginlik yağdırarak kapatmaya

çalışırız, oysa o, doldurma gücüne sahipse bile birleştirme

gücüne sahip değildir. O nedenle, boşluk, şeylerin pırıltılı

bataklık kumunun altında tehlikeli bir şekilde gizlenir ve onun

artan ağırlığıyla, güvenli uykumuzun tam ortasında ani bir

çökme yaşanır.

118


www.isaretatesi.com

XCIII.

Hayvanların içinde yaşadığı duyular dünyası sınırlıdır.

Aklımız, zihnimiz için kapıyı sonsuzun kalbine açmıştır. Fakat

aklın sağladığı bu özgürlük, varoluşun ancak dış avlusundaki

bir özgürlüktür. Bilgi nesneleri, biz bilenlere olan sonsuz

uzaklıklarını korurlar. Zira bilgi birlik değildir. O yüzden,

özgürlüğün daha ileriki dünyası, duyularla hissederek ya da

akıl yoluyla bilerek değil ama kusursuz sevginin birliği

yoluyla hakikate ulaştığımız yerde bizi bekler. Bu, tam olarak

tahayyül edilmesi güç bir özgürleşmedir, yalnızca onun

karakterine dair pırıltılar yakalarız. Bir resmin somut

gerçekliğini onu gördüğümüz an algılarız; çizgileri ölçerek,

renkleri inceleyerek ve kompozisyondaki uyum ilkelerini

irdeleyerek onun hakkında bilgi sahibi oluruz. Ama o zaman

bile resmi idrak etmiş olmayız; bunun için özümüzde onunla

mahrem bir birlik kurmamız gerekir.

119


www.isaretatesi.com

XCIV.

Botanik kitabındaki bir çiçek resmi bir bilgidir; bilmemizle

beraber görevini tamamlar. Fakat saf sanatta kişisel bir iletişim

söz konusudur ve dolayısıyla o, benliğimizin derininde ahenk

bulmadığı sürece hedefine ulaşmaz. Varlığı, bize yalnızca

dersler sunan bir başvuru kitabı olarak ele alabiliriz ve hayal

kırıklığına uğramayız. Ama biliriz ki, varlığın görevi orada

bitmez. Zira ondan aldığımız, başlı başına bir amaç olan haz,

bize onun bir iletişim olduğunu hissettirir ve bunun nihai

yanıtı bizim bilmemizin yanıtı değil, olmamızın yanıtıdır.

120


www.isaretatesi.com

XCV.

Buddha, sırf insanlarla değil tüm yaratıklarla ilgili olarak

Maitri’yi –uyum ilişkisini– vaaz ettiği zaman, zihninden geçen;

dünyayı yalnızca bilinebilen ve kullanılabilen somut bir varlık

olarak ele aldığımızda onunla ilişkimizi yanlış kurduğumuz

gerçeği değil miydi? Dünyanın anlamının yalnızca sevgi

yoluyla kavranabileceğini; ve onun ben tutsaklığından

kurtulmuş ruhumuzdan yanıt bekleyen bir sevgi ifadesi

olduğunu hissetmemiş miydi? Bu özgürleşme, negatif nitelikte

olamaz, zira sevgi asla olumsuzlamaya götüremez. Kusursuz

özgürlük, ilişkinin kusursuz uyumundadır, sadece tutsaklık

bağlarının koparılmasında değil. Kendi başına özgürlük,

içeriksiz olduğu gibi anlamsızdır da. Ruhun özgürleşmesi,

varolan her şeyin merkezindeki hakikat ile olan ilişkisinin

yetkinleşmesinde yatar – ve o hakikati tanımlamak

olanaksızdır çünkü tüm tanımların sona erdiği yerdedir.

121


www.isaretatesi.com

XCVI.

Hiçbir ateş sonsuza dek yanmaz. Yağ eksikliğinden, rüzgâr

esintisinden ışık söner, hatta lambanın kendisi kırılıp

parçalanır. Bir öfke ânında, karanlığın gücünün nihai ve

gerçek olduğunu ya da lambayı yakarak ışığı kendimiz

yarattığımızı söyleyebiliriz. Oysa gerçekte ışığın her sönüşü

ışık kaynağının bitimsiz olduğunu kanıtlamak içindir ve

insanın hakiki gücü bunu ancak tekrar tekrar kanıtlamasında

yatar.

122


www.isaretatesi.com

XCVII.

Dünya üzerinde gezinip her yana nüfuz eden bir ideal

olduğuna inanıyorum – sırf hayal gücünün bir ürünü olmayan

bir Cennetin ideali; her şeyin içinde olduğu ve kendisine doğru

ilerlediği nihai bir gerçeklik. Bu Cennet görüntüsünün; güneş

ışığında, yeryüzünün yeşilinde, akan ırmaklarda, baharın

coşkusunda, bir kış sabahının dinginliğinde, insan çehresinin

güzelliğinde ve insan sevgisinin zenginliğinde görülebildiğine

inanıyorum. Yeryüzünün her köşesinde Cennetin ruhu

uyanıktır ve ses verir. Biz farkında bile olmadan, bu ses, iç

kulağımıza ulaşır, yaşam arpımızı akort eder, arzularımızı

sonluluğun ötesine yollamamız için bizi zorlar – nasıl ki

çiçekler kokularını, kuşlar şarkılarını göğe yollarlarsa.

123


www.isaretatesi.com

XCVIII.

Enerjilerimizi kendimize nesneler ve zevkler temin etmek için

kullanırız. Onların arka planında sonsuzluk yoktur. O yüzden,

daha büyük kılmak suretiyle şeylere kalıcılık görüntüsü

vermeye çalışırız. İnsan, zevkini ve gücünü uzatma kaygısıyla

ilaveler yapmaya çabalar; ve bir gün hepsinin sona ereceği

korkusuyla, durmaya korkarız.

Fakat hakikat küçük olmaktan, sona ermekten korkmaz –

tıpkı bir şiir gibi; sona erdiğinde gerçekten ölmüş olmaz.

Bunun nedeni şiirin sonsuz dizeye sahip olması değil,

kusursuzluk idealini taşımasıdır. Hakikatin durakları

sonsuzun ritmine sahiptir; yitimleri, ölümsüzlük yolunda birer

taç kapıdır.

124


www.isaretatesi.com

XCIX.

Odamızdaki lambayı yakarız ve onunla dışarıdaki muazzam

dünya arasında görünürde bir karşıtlık ortaya çıkar.

Yeryüzündeki yaşamımız, bilincimizin içinde yoğunlaştığı bu

küçücük odaya benzer. Ve dışarıda onun karşıtı olan ölümün

uzandığına inanırız. Fakat varlığın bizim için geçerli olan

bölünmez hakikatinden, sırf yaşamımız onu bir anlığına

kararttı diye asla şüphe etmememiz gerekir.

125


www.isaretatesi.com

C.

Dünyada gördüğümüz yaşam görüntüsü bir neşe

görüntüsüdür. Neşe daima akıp giden renk, müzik ve

danstadır. Hakiki olan ölüm olsaydı, neşenin ruhu varlığın

kalbinden yitip giderdi. Gece yaktığımız lambanın küçük bir

fitili ve azıcık yağı vardır. Ama onun küçücük alevi, muazzam

karanlığın kalbinde olduğundan ötürü yanarken ürkeklik

duymaz, zira onu canlı tutan ışığın hakikati sonsuzdur.

126


www.isaretatesi.com

CI.

Dünya, müzikteki ses akışı gibi, güçlerin ve biçimlerin daimi

bir akışıdır ve dolayısıyla dışarıdan geçicilik görüntüsü verir.

Kayıpların kesintisiz bir akımı oluşuyla, dışarıdan ölümü

temsil eder. Fakat kayıp, yalnızca vasıta için, müziğin içinden

geçtiği enstruman içindir. Gelip geçici notalarla daima sürüp

giden, melodinin birliğidir. Eğer münferit notalar uzatmalı bir

bitimsizlik ilan edebilselerdi, müziğin ta kendisi olan hakiki

sonsuzluklarını kaçırırlardı. Çölün değişmezlik niteliğine

sahip olması, yaşamdan yoksun olmasından ileri gelir.

Bereketli bir toprakta yaşam, ölümsüzlüğünü, durmadan

ölümden geçişiyle ortaya koyar.

127


www.isaretatesi.com

CII.

Bize düşen, içimizdeki Bir ve ebedî olan ruhu dışarı

yansıtmaktır. Bu, onun ancak gelip geçici olan Çok’un içinden

geçişiyle mümkündür – biçimlerin sürekli feda edilişi yoluyla

ruhun sonsuzluğunun ortaya konuluşuyla. Benliğin toplayan

ve içinde tutan kap olması, bize vazgeçebilme fırsatını verir.

Sırf benliğe inanırsak, yığınaklarımıza telaşla tutunur, ıstıraba

ve başarısızlığa uğrarız. Ruha inanırsak, bizzat yaşamın

istikrarsızlığı ebedî anlamına kavuşur ve kaybetmeyi göze

alabileceğimizi hissederiz.

128


www.isaretatesi.com

129


www.isaretatesi.com

.

130

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!