Tepegoz Dergi Sayı 1

yacin.altin

Tepegöz Öykü ve Edebiyat Dergisi Ocak 2020 1. Sayı

tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 1

ocak 2020

* yıl: 1 * sayı: 1

EDEBİYAT KÜLTÜR SANAT DERGİSİ

röportaj:

AŞKIN GÜNGÖR


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 2

editörden

tepegöz

Yalçın Altın

Genel Yayın Yönetmeni

TEPEGÖZ

Kültür Sanat Edebiyat Dergisi

İmtiyaz Sahibi ve Yayın Yönetmeni

Yalçın ALTIN

KATKIDA BULUNANLAR

adil öztürk

ali okan pandar

atilla bilgen

burak katipoğlu

ceren altay

emre bozkuş

ercan ergür

faruk korkmaz

günay gafur

güven can yıldız

hasan önal

hüseyin aksakal

murat türk

murat yıldırım

mustafa yaşar dilsiz

reha avkıran

ruhşen doğan nar

yalçın altın

edited by ALTIN MEDYA

Tepegöz Dergisinden Tüm Okuyucularımıza Kucak dolusu Sevgiler

Tepegöz Öykü Dergisi olarak, bizi okumak inceliğini gösteren

sevgili öykü ve edebiyat aşığı okuyucularımıza kucak dolusu

sevgiler yolluyoruz.

Öncelikle dergimizin çıkış öyküsünden bahsetmek isteriz. Adından

yani Tepegöz’den başlarsak şayet, dergide okuyacağınız

yazar dostlarımla önce bir kitap projesi ile bir araya geldik, nitekim

ilgili projenin çalışmaları halen devam etmekte ve en geç

dergimizin 3. Sayısı ile birlikte yayına çıkacağı beklenmektedir.

Kitabın önemi ise gelirinin Çocuk Esirgeme Kurumuna bağışlanacak

olması. Bu bağlamda, siz değerli okuyucularımızın bu anlamlı

projeye vereceğiniz destekleri de ayrıca bekleriz.

Facebook’ta bir gece yazar dostlarım ile sohbet ederken, “bir

dergi çıkaralım mı, ne dersiniz?” Diye sordum ve hepsinden

olumlu yanıt alınca, hemen el birliğiyle çalışmaya koyulduk. (arkadaşlar

hakkınızı ödeyemem).

Bir öykü dergisi için ne lazım öykü yazacak yazarlar, bu kısmı

halletmiştik, sırada eksik olan bir şey vardı derginin adı ne olacaktı

v.s. Her kafadan bir ses çıktı ve en sonunda “Tepegöz”

olsun diye bir yazar arkadaşım fikrini söyledi. Güzel bir isim,

hem bizim sözlü edebiyat tarihimizde olan “Dedem Korkut” u

yâd etmiş olacaktık, hem de bir öykü dergisi için tabiri caiz ise

cuk oturan bir isimdi. Hatta dergimizin yazarlarından değerli ekip

arkadaşım Ali Okan Pandar harika bir tanım yaptı dergimiz için.

“Bu dergideki öyküleri okuduktan sonra elbise dolabınızın açık

kalmış kapısı sizi korkutacak.

Derginin adına bakın: Tepegöz.

Yani bizden… Hemen rahatlama ey okuyucu. ‘Elm Sokağı’ yok

ama yerine ‘Kumrular Caddesi’ var. Evet, Ankara’da okula giderken

geçtiğin sokak… Gece oradan geçerken ıslık çalacaksınız

artık.

Batının kaptığı Ejderhaları kapatıldıkları kafesten alıp doğdukları

yere, Doğu’ya getirmenin zamanı geldi.

Uzaydan gelen yaratık Yozgat’ın Aşağı Buluncak köyüne iniyor

bak.

Kadınların kanı en azından edebiyatta yerde kalmayacak; polis

ipucunu çekip bulacak.

Sherlock ölecek bu dergide.

Ben bu yüzden buradayım okuyucu…” Ali Okan Pandar

Şimdi de içerikten biraz bahsedeyim. Sayfa sayımız sabit olmayacak,

yazarların hikayelerinin durumuna göre değişkenlik gösterecek.

Ayrıca polisiye, fantastik, distopya ve şu an benim

aklıma gelmeyen sizlerin acaba bu türden de olacak mı diye aklınızdan

geçirdiğiniz her türde öyküler ile her ay aksatmadan

sizlerle olacağız. Bir derginin olmaz ise olmazı röportajlardır, ilk

röportaj ise sevgili Aşkın Güngör ile yaptık. Bu sayıda tek eksiğimiz

makale eksiğimiz siz sevgili okuyucumuz ben kitap, film,

diziler ile ilgili makale yazıyorum diyorsanız işte fırsat info@podcastoykuler.com

mail adresimize makalenizi bekliyoruz.

Şimdilik bu kadar, ilk sayının heyecanı ile yazarken bir hatam

olmuş ise affola, 2. Sayımızda görüşene kadar sağlıcakla kalın.

Dergimizden keyif alın ve tavsiye edin.

2


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 3

Atilla BİLGEN

tepegöz

kurgu

TECO COŞKUN’A DÖNÜŞEN APOLLON!

Yarı ölü vaziyette yatağıma uzanmışım. Gözlerim belirsiz

bir noktaya dikilmiş. Perdenin kenarından içeri

sızan gün ışığı, tavanda belli belirsiz şekiller

oluşturuyor. Bakışlarımı oraya yöneltiyorum; şekiller

birbirinin içine girip çıkıyor ve sonunda sen oluyor! Kocaman,

koskocaman bir tebessüm yayılıyor yüzüme

ve yaşama yeniden dönüyorum.

Sen, anlatılmazsın. Sadece yaşanırsın! Bu yüzden her

nefes aldığımda içime Defne çekiyor, dışarıya sadece

hava veriyorum. Akşamları Defne özlemiyle kapanan

gözlerim, sabahları Defne diye açılıyor. İnsanlar

gözümde Defne ve diğerleri diye ikiye ayrılırken, seni

gördüğüm günler de mevsim hep Defne oluyor!

Ama bu sabah yüzün bir başka! Bakışlarında her

şeyden önce nefret var! Neyse ki içim özleminle dolu.

Hem zaten öfken saman alevi gibidir senin. Bir anda

yanar ve sönersin. Yanılıyorum! Kırgınlığın her geçen

saniye artıyor ve ben bunalıyorum. Gözlerimi diktiğim

tavan giderek bana yaklaşıyor. Dört bir yanımdaki duvarlar

üstüme üstüme geliyor. Kaçmasam evim bir

böcek gibi ezecek beni. Yine de kımıldamıyorum, zira

sensizlik canımı yakmış. Öyle çok yakmış ki,

ağlayamıyorum bile. Seni görmediğim her gün bir

uzvumu bir yerlerde unutup öyle dönüyorum eve. Bu

gidişle yakında tükeneceğim, ama o ana dek umutla

geri dönmeni bekleyeceğim.

Gün ışığının tavanda oluşturduğu siluetin, birkaç

dakika içinde kayboldu. Anlaşılan hayalin bile

varlığıma dayanamıyor! Sensizliğin acısıyla yerimden

doğrulup yatağın kenarına oturdum. Komodinin

üstündeki telefonum yüreğimin aksine sessizdi; ne

Defne’li bir arama vardı ne de Defne’li bir mesaj.

Adının geçtiği cümleler kurmak istiyorum, ama

etrafımda dinleyecek kimse kalmadı. Arkadaşlarım

Defne’ye doymuş durumda. Yalnızlık paylaşılmazsa

bile, Defne’sizlik paylaşılmalı. Ne var ki bunu

arkadaşlarıma anlatamıyorum. Hal böyle olunca kelimeler

anlamını yitiriyor ve susuyorum.

Defne’sizliği aslında en güzel Defne anlardı. Şimdi

yanımda olsan sensizliğin dipsiz bir uçurum olduğunu

söylerdim. İşte o zaman haftalardır düştüğümü ve

düşmeye daha yıllarca devam edeceğimi anlar ve

anında beni bu acıdan kurtarırdın.

Seni anlatmalıyım. Arkadaşlarım adını duymak istemiyorlarsa

yeni insanlarla tanışmalı ve onlara seni

anlatmalıyım. Zira dudaklarımdan Defne kelimesi

çıkmazsa yaşayamam!

O amaçla yataktan kalkıp giyindim ve dışarı çıktım. Ellerim

ceplerimde, gözlerim insanlarda dolanıp durdum

sokaklarda. Ardından dükkânlara girip çıktım,

kafeleri dolaştım, banklara oturup etrafıma bakındım;

ancak Defne’yi dinlemeye layık birini bulamadım.

Yorgunluktan ayaklarıma iğneler battığında güneş

anason burcuna doğru ağır ağır yol almaya başlamıştı.

İşte o an canım fena halde Defne çekti. Kimse dinlemezse

rakı dinler dedim ve gördüğüm ilk meyhaneye

daldım.

Aklımda Defne, burnumda anason kokusu, önümde

garson ilerlerken bana seslenildiğini duydum.

“Burak.” Bu meyhanedeki tek Burak ben olamazdım,

bu yüzden aldırmadım. İki adım daha attım, adım anason

kokulu duvarlarda bir kez daha yankılandı.

“Burak”

Sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdiğimde elli elli

beş yaşlarında, zayıf bedenli bir adamla göz göze

geldim. Onu ilk kez gördüğümden emindim, zira

kıvırcık sakalının üstünde bir heykel gibi dimdik duran

burnu, kolay kolay unutulacak cinsten değildi! Bana

seslenilmediğinden artık emindim. Garsonun

ardından masama doğru yürüdüm. “Burak!”

Meyhanedekiler adımı duya duya Burak manyağı

olacaklardı! Onları bu tehlikeden korumak amacıyla

gerisin geriye dönüp hızlı adımlarla iri burnun

karşısına dikildim ve sert bir ses tonuyla “Ne var?”

diye sordum. Kollarını iki yana doğru açıp “Ne olsun

be yaa? İçiyoruz işte. Koktuysa otur.” dedi.

Tanımadığım bir adamın, tanımadığım bir mekânda,

tanışıyormuşçasına benimle konuşmasına

3


Olaylar iyice anlamsızlaşmıştı. Bu yüzden “Bir dakika

bir dakika” diyerek araya girip “neler oluyor böyle?”

diye sordum. Mehmet abi utangaç bir edayla gülümserken,

iri burunlu adam elinde rakı kadehiyle bana

doğru döndü ve “Abim bugün itibarıyla baba

olmuştur.” dedi. “Haydi yaaa! Apollon diye bahsettiğin

Mehmet abinin oğlu mu?” diye sordum. İri burunlu

adam “Ayneeeen.” diye yanıt verince, ayağa kalkıp

Mehmet abiyi tebrik ettim. Yerime oturduğumda gece

boyunca bebek muhabbetinin yapılacağını, sıranın

kolay kolay Defne’ye gelmeyeceğini anlamıştım.

Rakımı içer içemez buradan uzayacak şansımı başka

mekânlarda deneyecektim. Kadehler tokuşturulup

birer yudum alınınca bebeğe neden Apollon dediklerini

sordum.

“Abimiz değerli bir insan. Adeta Zeus! Bu yüzden öyle

diyoruz.” dedi iri burunlu adam.

“Doğum sırasında bir takım sorunlar çıktı

Burak’çığım. Sağ olsun Homeros benim için koşturup

durdu. O olmasaydı halim haraptı. Mitolojiye de bayağı

meraklı. Başımdan geçen olayları oraya adapte edince,

bizim oğlan da durup dururken oldu Apollon!”

“Seneye de Artemis geliyor!” dedi iri burunlu adam.

“Kısmet!” dedi Mehmet abi.

“Bir dakika. Tam Apollon’u çözdüm derken bir de

Homeros çıktı karşıma. Kim bu Homeros?” diye sordum.

İri burunlu adam kepçe kulaklarını örten

uzamış saçlarını eliyle söyle bir düzelttikten sonra

ayağa kalktı ve hazır ola geçercesine topuklarını

birleştirip kollarını gövdesinin iki yanına koydu.

Ardından tekmil verircesine bir solukta kendini tanıttı.

“Bendeniz Homeros. Homeros Hüsnü!”

“Ben de Burak. Sadece Burak!”

“Memnun oldum efendim.”

Yerine oturduktan sonra sessizce rakılarımızı

yudumlayıp mezelerden atıştırdık. Kalkmak için bahane

bulmaya çalışırken Homeros, “Buranın

külbastısı muhteşemdir. Şiddeeetle tavsiye ediyorum.”

dedi.

“Madem bu kadar güzel durduğun kabahat Homeros.”dedi

Mehmet abi.

“Yalçııııııın bak bakayım buraya.”

Anlaşılan garson bizim masayı kesiyordu, zira Homeros

lafını bitirmeden yanımızda bitti: “Emret abim!”

“Yalçın’ım ortaya bolca külbastı yaptır. Ama önce

adam başı yirmi… Yok yok sen en iyisi otuzar da çöp

şiş getir.” dedi. Bu sözü duyunca hemen araya girdim

ve “Bana söylemeyin. Bardağım biter bitmez

kalkacağım.” dedim.”

“Olur mu öyle şey! Hayatta bırakmam. ” dedi Mehmet.

“Biz yine söyleyelim. Kalkarsan senin payını ben

yerim.”dedi Homeros.

Söyleyecek bir söz bulamamanın çaresizliğiyle sustum.

Sessizce rakımı yudumlarken Mehmet abi,

“Kendi derdimle uğraşmaktan senin hastanın durutepegözdergi_Layout

1 05.01.2020 13:06 Page 4

kurgu

4

tepegöz

bozulmuştum. Neresinden dalsam diye düşünürken

karşısında oturan, ama nedense o ana dek yüzüne

bakmayı akıl etmediğim adam ayağa kalktı “Bu ne

sinir Bucak’çığım? “dedi.

“Mehmet Abi!”

“Mehmet abi ya! Kaç yıl oldu oğlum görüşmeyeli?”

“Ne bileyim abi, ama kesin bir on yıl olmuştur.”

Yavaş yavaş anılarımdan silinen çocukluğumun ve

ergenliğimin en güzel rengiydi Mehmet abi. Babamın

bir vole vurup sınıf atlamasının ardından mahalleden

taşınmış ve bir daha da karşılaşmamıştık. Hasretle

sarılıp öpüştükten sonra masasına davet etti.

Defne’sizliğimi paylaşacağım birini bulmanın sevinciyle,

hemen çöktüm yanına. Rakımı doldururken

neler yaptığımı sordu. Konuyu Defne’ye getirmek için

bundan uygun fırsat bulamazdım. “Valla pek de iyi…”

Sözümü tamamlayamadım, zira iri burunlu adam

durup dururken araya girdi ve “Apollon’a” deyip kadehini

havaya kaldırdı. Mehmet abi de ona eşlik edince,

kim olduğunu bile bilmediğim Apollon’un sağlılığına

içtim. Çatalımın ucuyla bir parça peyniri ağzıma

attıktan sonra, konuyu yeniden Defne’ye getirmenin

aceleciliğiyle “Bende bir kıza…” diye söze başladım,

ne var ki yine tamamlayamadım.

“Kız dedin de aklıma geldi abiciğim. Şimdi Zeus’a

çapkın mapkın diyorduk, ama Aplollon o konuda

babasını bile solladı. Neden dersen?” dedi ve

sormamıza olanak sağlamak için susup rakısından bir

yudum aldı. İçimden “Bana ne ulan Apollon’un

çapkınlığından. Benim için önemli olan Defne.” diye

geçirsem de, Mehmet abi iri burunlunun tuzağına

düştü: “Neden?”

“Neden olacak abiciğim, adam bir kere tanrıların en

yakışıklısıydı. Daha doğar doğmaz tanrıların içkisi nektardan

içip tanrıların yemeği amrosiadan yedi.

Böylece anında yetişkin bir insanın gücüne ve kudretine

sahip oldu. Artı babası tanrıların tanrısı! Biricik

oğluna sihirli kuğuların çektiği altından bir araba

verdi. O da başladı gökyüzünü bir uçtan bir uca turlamaya.

Genç kızların anında dibi düştü. Apollon’un

kendilerine yazılması için dua ettiler. Şimdi abiciğim

adam her şeyden önce delikanlıydı. Bu yüzden duaları

kayıtsız bırakmadı ve kızlarla ayrı ayrı ilgilendi. O

dönemde Apollon’un arabasından geçmeyen ölümlü

ölümsüz tek bir kız kalmadı desem, yalan olur, zira

tanrı da olsa adam her kıza nasıl yetişsin?”

İri burunlu adamın anlattıkları nedense Mehmet

abinin hoşuna gitmiş ve yüzünde bir tebessüm

oluşturmuştu. Ayıp olmasın diye böyle davranıyor diye

düşünürken “Eeee” diye sordu. Bu kadarı da fazlaydı

artık. Defne varken bu masada Apollon’mu

konuşulur?

“Daha ne eee si be abiciğim; Apollon doğdu işte!

Umarım o da babası gibi yakışıklı ve çapkın olur. Haydi

bakalım Apollon’a” dedi ve kadehini havaya kaldırdı.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 5

munu soramadım Homeros. Umarım kötü bir şey yoktur.”

diye sordu.

“Sayende gayet iyi abiciğim.”

“Sayemde mi? Ben ne yaptım ki?”

“Hastam parasızlıktı abiciğim! Garibanlıktı. Açlıktı.

Şimdi sayende karnımı doyuruyor, rakımı içiyorum.

Anlayacağım hastam hastaneden taburcu oldu!”

“O zaman hastanın şerefine Homeros.”

Havada buluşan kadehlerin birbirleriyle

buluşmalarının ardından, rakılar yudumlandı. Boşalan

bardaklar Homeros tarafından tazelenirken Mehmet

abi beklediğim soruyu sonunda sordu: “Hep kendimizden

bahsettik Burak’çığım. Sen ne âlemdesin? Neler

yapıyorsun? Anlat biraz.” Göz ucuyla Homeros’a

baktım; mezeleri götürüyordu. Ama onun sağı solu

belli olmazdı. Her an araya girip konuyu yine Apollon’a

getirebilirdi. Bu yüzden tek nefeste “Aşığım

abi!”dedim. Kocaman bir gülümseme yayıldı yüzüne

ve “Sevmek, hele hele sevilmek güzel şey be oğlum.

Ne mutlu size.” dedi.

“Evet ama…”

“Aması ne oğlum?”

“Sadece seviyorum! Hepsi o kadar.”

“Nasıl yani?”

Homeros garsonun getirdiği çöp şişlerden beşiyle

dürüm yaparken başını kaldırdı ve “Durum son derece

basit. Karşı taraf abimizi sevmiyor. Anlayacağın bu iş

yaş…” dedi. Başımla sözünü onaylayıp rakımdan

büyükçe bir yudumu aldım. Bardağımı masaya

bırakırken Mehmet abi “Neden?” diye sordu.

“Eşekliğimden!”dedim.

“Estağfurullah.” dedi Mehmet abi.”

“Belki de haklıdır. Önce bir dinleyelim.” dedi Homeros.

Ardından masaya derin bir sessizlik çöktü. Homeros’un

ağız şapırtısı bile duyulmaz olmuştu. İkisi de

merakla anlatmamı bekliyordu. Derin bir nefes aldım

ve “Babam köşeyi dönünce bir dediğimi iki etmedi.

Para dedim; çıkarttı verdi, araba dedim; anında altıma

çekti, ev dedim; en iyi semtten aldı. Kendi çapımda

yakışıklı da sayılırım. Başladım arabayla caddeyi bir

uçtan bir uca turlamaya. Hangi kıza yazıldıysam

oradan boş çıkmadım. Haliyle şımardım ve kendimi

Kaf dağının zirvesinde buldum.” dedim.

“Sonra günün birinde bir kız sana yüz vermedi ve

teeee o yükseklikten kıç üstü yere çakıldın.” dedi

Homeros.”

“Aynen.”

“Takma kafana be abiciğim, ovuştur kıçını takıl başka

kızlara.”

“Defne’den sonra başka kıza bakılmaz! O

bambaşkaydı.”

“Madem bu kadar seviyordun neden ayrıldın o

zaman? diye sordu Mehmet abi.

“Ayrılmadım, o bıraktı.”

tepegöz

“Neden?”

“Dedim ya abi, şımarmıştım!”

“Bulmaca gibi konuşacağına şu işi en başından anlat

bakalım.”

“O günlerde Erdinç diye bir arkadaşım vardı. Bir gün

onunla caddede bir cafeye girdik. Daha yerimize yeni

oturmuştuk ki, bir kız içeriye girdi. Böyle duru bir

güzellik olamazdı. Görür görmez büyülendim. Baktım

Erdinç’in de dibi düşmüş. Anında kızı sahiplendim ve

“Bırak da bu güzelliğe hak edenler baksın.” dedim.

Bozuldu ve “Sen de bir halt yiyemezsin.” dedi.

Tavlarsın tavlayamazsın atışmalarımızın ardından iddiaya

girdik. Tavsan kovalayan hırslı bir tazı gibi

düştüm peşine, ama ne yaptıysam ondan randevu

kopartamadım. Kaçtıkça gözümde daha bir

güzelleşti. Gün geldi önünde diz çöktüm, gün geldi

günlerce bir lokma yemedim. Sonunda bendeki umut

ondaki inadı yendi ve başladık çıkmaya. O kadar mutluydum

ki, aklımda ne. Ne Erdinç kalmıştı, ne de

girdiğimiz iddia. Birkaç gün sonra bizi baş başa

görünce yanımıza geldi ve arabanın anahtarını

masanın üstüne attı ve “Karşında saygıyla eğiliyorum.

Kaptın kız aldın anahtarı.” dedi. Defne ne olduğunu

sordu. Erdinç sırıtarak her şeyi anlattı. İnkâr ettim;

inanmadı. İtiraf ettim; affetmedi. İşte o günden beri

nefes alan bir ölüyüm abi!”

“Al işte bir Apollon daha!”

Homeros’un lafı yine Apollon’a getirmesine

bozulmuştum. Ve o kızgınlıkla “Sen de bir Apollon diye

tutturmuşun devamlı oradan yürüyorsun. Ama yetti

artık. Ben sana Defne’yi anlatıyorum sen bana hala

Apollon diyorsun.”

“Niye sinirleniyorsun güzel abiciğim? Apollon’da aynı

haltı yediyse suç benim mi?”

“Haydi canım sende?”

“Harbiden doğru söylüyorum abiciğim. Kızın adı bile

aynı diyeceğim yine inanmayacaksın.”

“Olayda Erdinç’te var değil mi?”

“Ekmek musaf çarpsın ki var. Ama niye yalan

söyleyeyim ismi Erdinç değil Eros.”

“Eros aşk tanrısı değil miydi Homeros?” diye sordu

Mehmet abi.

“Aynen.”

“Bildiğim kadarıyla iyi bir tanrı. Neden Erdinç rolüne

soyundu?”

Garsonun getirdiği külbastılardan ikisini anında

götüren Homeros rakısından bir yudum daha aldıktan

sonra elinin tersiyle ağzının kenarını sildi ve “ Apollon’un

yüzünden.” dedi.

“Nasıl yani?”

“Şimdi abiciğim Apollon acaiiiip okçuydu. Yayını gerdi

mi hedefi ıskalaması olanaksızdı. Hal böyle olunca

kasıntının teki olup çıktı. Bir gün Olympos da

dolaşırken Eros’un elinde ok görüyor ve başlıyor gülmeye.

Haliyle Eros bozuluyor. “Hayırdır biladel?” diye

kurgu

5


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 6

kurgu

6

tepegöz

soruyor. Apollon’da “Lan velet ok ne iş? Bırak onu

eline yakışanlar kullansın. Sen git bez bebeklerinle

oyna.” diyor. Bu söz bebek yüzlü aşk tanrısını fena

halde kızdırıyor. Ve o hırsla “Ulan ben senden bunun

acısını çıkartmaz mıyım?” deyip gözden kayboluyor.”

“Ne yaptı?” diye sordu Mehmet abi.

“Eros tıfıl mıfıldı, ama sonuçta bir tanrı. O hırsla iki ok

yapıyor. Biri saf altından ve ucu olabildiğine sivri!

Saplandığı kişiyi kayıtsız şartsız karşısındakine âşık

ediyor. Diğerini kursundan yapıyor. Onun da ucu kör.

Kime saplanırsa kalbini ebediyete kadar aşka

kapatıyor. Sonra pusuya yatıp bekliyor. Apollon’un

ırmak tanrısı Dapne’nin peşinde olduğunu görünce,

altın olanı Apollon’a, kursun olanını da Daphe’ye

atıyor. Ve al sana umutsuz aşk!”

Duyduklarım karşısında şaşırmıştım. Yerimden

hafifçe doğrularak “Ciddi olamazsın.” diye sordum.

Homeros elindeki rakıyı işaret ederek “Yalanım varsa

bu nimeti içemez olayım abiciğim.” dedi.

“Eee sonra?”

“Dapne’nin peşinden ayrılmaz oluyor, ne var ki kızın

umurunda bile değil. Apollon haliyle afallıyor, zira

bünyesi reddedilmeye hiç alışık değil. Bugüne kadar

hangi kıza göz koyduysa akşamına yatağa atmış

adam.”

“Aynı ben!”

“Apollon’a benziyorsun deyince da kızmıştın ama…”

“Karıştırma oraları Homeros. Sana söz kendimi

affettireceğim.”

Ben böyle konuşunca Mehmet abi ufak bir kahkaha

attı ve “Senin yerinde olsam hikâyeyi bitirmez, binbir

gece masalları gibi günlerce anlatırım. Böylece hastan

da uzun zaman hastaneye düşmez.” dedi.

“Valla doğru söylüyorsun güzel abiciğim. Burak

kardeş hikâyenin devamını merak ediyorsan yarın bu

saatte burada buluşalım.”

“Yapma Homeros. Söz yarın bendensin.” dedim.

“Laf aramızda hikâyenin sonunu bende merak ettim

Homeros. Anlat da kalkayım artık. Biliyorsun Hera

Fatma yolumu gözler.”

“Şimdi de Hera Fatma çıkı başımıza! O kim abi?” diye

sordum.

“Kendisi güzel abimimizin kaynanası olur! Eeee

madem bu kadar ısrar var devam edelim hikâyemize,

ama önce boğazımızın kuruluğunu giderelim.”

Kadehler bilmem kaçıncı kez havada buluştuğunda

şişedeki rakı dibini görmüştü. Bardaklarımızdan birer

yudum rakı içtikten sonra Homeros arkasına yaslandı

ve “Daphne kaçtıkça Apollon bunalıma girdi. Artık ne

savaşlardaki başarısı, ne avdaki keskin nişancılığı, ne

de ustaca çaldığı lirin tanrısal ezgileri umurundaydı.

Onun için önemli olan tek şey Daphne’ydi, ama o da

yüz vermiyordu! Sonunda bu durum Apollon’un

canına tak dedi ve Daphne’nin karşısına çıktı ve

“Bana bak” dedi “sen galiba beni tanımadın. Ben

Zeus’un oğlu Apollon. Güneşin, müziğin, ışığın

tanrısıyım.” Bu sözler Daphne’yi hiç etkilemedi. Aksine

kızdırdı ve “Babanızın ve sizin kim olduğu beni

zerre kadar ilgilendirmiyor. Rica ederim peşimi

bırakın.” dedi. Apollon bunun üzerine son kumarını

oynadı ve işi romantizme vurdu. “Işık tanrısıyım ama

aşkından gözlerim kör, okun tanrısıyım ama kalbime

saplanan okun dermanı yok, müzik tanrısıyım ama

senin güzelliğini söyleyecek ezgim yok.” dedi.”

“Allah için güzel sözler. Artık Defne biraz

yumuşamıştır.”dedim.

“Ne gezer! Tam tersine “Ne yapayım?” dedi ve

arkasını dönüp uzaklaştı. Bu arada rüzgârın nefesi

Daphne’nin eteklerini havaya kaldırmış, kokulu

saçlarını özgürce dans ettirerek bakir güzelliğini daha

belirgin hale getirmişti. Apollon kızı bu halde görünce

kendini kaybetti ve birden Teco Çoşkun’a dönüştü!”

“Nasıl yani Defne’ye tecavüz mü etti?”

“Kaç zamandır peşindeydi. Bir yerden sonra insanın

gözü dönüyor abiciğim! Defne bunun niyetini anlar anlamaz

başladı kaçmaya. O kaçar bu kovalar. Apollon’un

sıcak ve ihtiras dolu nefesini ensesinde

hissettiğinde Daphne’nin adım atacak hali

kalmamıştı. Can havliyle ırmak tanrısı babasından

“Beni sakla, beni ört babacığım.” diye yardım istedi.

Bu içten yalvarışıyla birlikte vücudu birden

ağırlaşmaya başladı. O güzel bedenini gri renginde bir

kabuk bağlarken, kokusundan bütün canlıların başını

döndüren saçları yapraklara dönüştü. Nazik ve küçük

ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine daldı.

Şehvetten çıldırmış olan Apollon sarıldığı kızın defne

ağacına dönüştüğünü görünce afalladı ve “Ey güzeller

güzeli, ben seni çok sevdim. Sen beni istemedin ve

benden kaçtın. Şu yeryüzünde beni reddedecek

başka bir canlı yoktu. Oysa ben seni karım

yapacaktım.” dedi”

“Valla Erdinç araya girmeseydi Defne’ye evlenme teklif

edecektim. Sonra ne oldu”

“Evinin kadını yapamayınca mecburen onur ağacı

yaptı! Ardından yapraklarından oluşturduğu tacı

başına taktı ve “Bundan böyle ben ve tüm kahramanlar

defne ağacının yapraklarıyla süsleyecekler kendilerini.”

dedi.”

Homeros’un sözünün bitmesiyle Mehmet abi “Neyse

ben kaçtım çocuklar.” dedi ve hesabı ödeyip çıktı.

Kafam biraz karışmıştı. Kıssadan kendime nasıl bir

hisse çıkartmalıydım? O merakla “Ne yapmalıyım

Homeros? “ diye sordum.

“İşkembeciye gidip bir çorba mı içelim dedin?”

“Çorba mı içmek istiyorsun?”

“Madem canın çekti gidelim o zaman Defne

konusunda yapman gereken ise… Neyse daha gece

çok uzun!

konuşuruz.”

Önce bir çorbamızı içelim sonra


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 7

Adil ÖZTÜRK

tepegöz

bilim kurgu

ADAMCIL KURT

İstanbul ormanlarının yüzde altmışından

fazlası yok edilip yerine lüks yaşam alanları

oluşturulmuş, yıllık geliri ortalama beş yüz bin lira

olan aileler oradan bir yahut birkaç villa almak için

adeta sıraya girmiş. Villaların bahçeleri büyük, beşer

dönümlük bahçeler. İçinde becerikli bahçıvanlar

tarafından, ev sahiplerinin isteğine göre

şekillendirilmiş çalılar, egzotik ağaçlar ve kameriyeler

var. Yüzme havuzlarıysa standart. Tüm bu modernitenin

yanında bir avuç kalmış doğal ormanın

habitatında yaşamaya çalışan bin bir çeşit hayvanat,

börtü böcek... doğa insana kızgın. İntikamını almak

zorunda ve aldı da.

Türkiye’nin en büyük giyim kuşam

markalarından birinin sahibinin torunu ATV’sine

atlamış doğal ormanın içine dalmıştı. Neden böyle bir

şey yaptığına dair kimsenin bir fikri yok. Hatta büyük

babası ve çekirdek ailesi koca bahçe neyine yetmiyor

diye onu sürekli azarlamaktaydı. Ama artık

ardıllarından geriye içi boşaltılmış bir et yığını kaldı.

Batuhan’ın cesedini orman içinde, site sakinlerini

vahşi hayvanlardan korumakla mükellef güvenlik

görevlileri bulduğunda yirmi beş yaşındaki çocuk

evden henüz beş saat önce ayrılmıştı. Bedenin göğsü

boydan boya yarılmış; toprak, damarlarından fışkıran

kanı son damlasına kadar süzmüştü. Yüzü gözü

çamur ve kan içindeki Batuhan’ın yarılan göğsünden

böbreklerinin ve kalbinin ayrıldığı ancak otopsi

sonrasında anlaşılabilmişti. Otopsi raporuna göre

böyle bir yarığı ancak güçlü, çok güçlü bir vahşi hayvan

gerçekleştirebilirdi ya da yüz elli kiloluk, iki metrelik

bir katil...

Perişan olan aile haberin gazete ve televizyonlara

yansımaması için bütün bağlantılarını

kullanmış, iki saat sonra çoktan yayın yasağını

çıkartmıştı bile. Böylece hem marka değerleri zedelenmeyecek,

hem de bunu yapan katil kim ise

kurbanının önemini anlayıp sırra kadem

basamayacaktı.

Geniş çaplı açılan soruşturma boyunca “Forest

Live” isimli yaşam alanında ne kadar birey,

alışveriş merkezlerinde ve villalarda ne kadar çalışan

varsa hepsi tek tek sorguya alındı, olaya dair bir ipucu

yakalamak için olay yerinin on kilometre karelik alanı

polis şeritleriyle çevrildi. Ancak ne olay yerinde ne de

sorgularda elle tutulabilir bir delile, gerçek bir

şüphelinin izine rastlandı. Soruşturma tamamen

tıkanmıştı. Polisin elinde sadece kurbanın aile

markasına ait yirmi beş bin liralık deri ceketinin

fermuarı arasına sıkışmış küçük bir kıl parçası vardı.

O kıl parçasının DNA yapısı da ne bir insana ne de bilinen

türlerdeki herhangi bir yırtıcı hayvana aitti.

Üç aylık soruşturma boyunca bir adım bile yol

alamayan polis dosyayı faili meçhul olarak kapatma

kararı almış olsa da aile bireyleri bu olayın peşini

bırakmaya hiç niyetli değildi. Sırf bu yüzden bir özel

dedektifle anlaşmışlar, tek torunlarının katilinin

bulunması için servetlerinden vaz geçmeye hazır hale

gelmişlerdi.

7


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 8

bilim kurgu

8

tepegöz

Batuhan’ın babası Hamdi Suphi Bey; özel

dedektife, Forest Live’daki villalarında, cinayetle ilgili

ne kadar dosya, ne kadar rapor varsa hepsini verdi.

Dedektif Cahit, bu olayı çözmek için elinden gelenin

fazlasını yapacağına dair söz verdikten sonra

dosyaları alıp çalışmak üzere evden ayrıldı. Cinayetin

üzerinden tam tamına yüz gün geçmişti.

Cahit, şimdiye kadar kazandığı bütün paralardan

çok daha fazlasını kazanabileceği bu olay üzerinde

çalışmak üzere ofis olarak da kullandığı evine

vardığında vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmasına

rağmen uyumak yerine kahve yaparak hemen dersine

çalışmaya başladı. Bütün raporları sabaha kadar defalarca,

tek tek okudu. Ancak ifadelerin hiçbirinde

göze batan bir şey görememişti. Kafasını en çok

karıştıran şeye, DNA analizine ise ayrı bir yer ayırdı.

Analizi defalarca okudu, DNA yapısını internette,

bildiği bütün dillerin sitelerinde araştırdı; ancak bir

sonuca varamadı. Tam ümidini kesmek üzereyken raporda

yazan bir şey dikkatini çekmişti:

“Henüz keşfedilmemiş köpekgillerden bir

yırtıcıya ait olma olasılığı yüzde yirmi.”

Uyandığında saat öğleden sonrayı gösteriyordu.

Acele bir kahvaltı yaptıktan sonra üzerini bile

değiştirme gereği duymadan dışarı çıktı. Emniyet

Müdürlüğü’ne gidip kanıt odasında bir yerlerde duran

o tek kıl örneğini almak niyetindeydi. Müdürlüğe

geldiğinde eski arkadaşlarından birinin odasına gidip

durumu anlattı. Arkadaşı ilkin mırın kırın edecek gibi

olduysa da birkaç ay sonra nasılsa imha edilecek olan

kanıtı vermeye karar kıldı. Cahit’in niyeti kıl örneğini,

bu işlerden anlayan bir dostuna göstermekti.

Motoruna atladığı gibi Burdur’a doğru yola

koyulan Cahit, oraya varmadan önce Gökten’i arayıp

kendisine çok önemli bir şey danışacağını, Burdur’da

değilse bile nerede ise oraya geleceğini söylemişti.

Neyse ki Burdur’un bir köyünde olan Gökten ona, o

gelene kadar kendisinin de merkeze dönmüş

olacağını söylemişti.

Asıl mesleği doktorluk olan Gökten, ara sıra

yoksul insanları iyileştirmek dışında her şeyi

yapıyordu. Cahit onunla bir soruşturma sırasında

tanışmış, şahit olduğu olaylardan sonra birkaç ay

boyunca psikolog desteği almak zorunda kalmıştı.

Ancak hayatını da borçlu olduğu Gökten’in yaptıklarını

sindirebildikten sonra polislik mesleğini bırakmış,

uzun bir süre biriktirdiği parayı harcadıktan sonra

yapabildiği tek şeyi yine yapmak zorunda kalmıştı.

Suçlu insanları yakalamak...

Sekiz saatlik bir yolculuğun ardından

insanların neden orada yaşadığını anlayamadığı

küçücük şehre varmış, hiç dinlenmeden Gökten’in

evine ulaşmak üzere bozuk asfaltlarla kaplı ara

sokaklarda motorunu sürmüştü. Soruşturmasının ikinci

gününün akşamında Gökten’in evindeydi ve

olayları ona nasıl anlatacağına dair en ufak bir fikri

bile yoktu.

Selamlaşma, yeme içme, eskileri yad etme

fasıllarının ardından konuyu açan Gökten olmuştu:

“Hayırdır,” diye girdi lafa, “Hangi rüzgar attı

seni buralara?” O da anlamıştı Cahit’in bir derdinin

olduğunu ancak konuyu nasıl açacağını bir türlü

bulamadığını.

“Abi vallahi bilmiyorum; öyle bir dosya aldım

ki işin içinden polis bile çıkamamış, elde ne bir delil

var ne şüpheli. Tek kanıtımız bir kıl parçası o kadar,”

deyip ceketinin cebindeki delil torbasını çıkarıp Gökten’e

uzattı.

“Bunu kurbanın üzerinde buldular; ama yapısı

ne insana uyuyor ne bilinen bir hayvana,” diye

açıklamaya çalıştıktan sonra derin bir nefes alarak

devam etti. “Sonra aklıma sen geldin işte, bilse bilse

Gökten ağabey bilir bunun neye ait olduğunu diye

düşündüm.”

Delil torbasıyla birlikte kurbana ait olay yeri

görüntülerini de uzatan Cahit, cinayetin nasıl

gerçekleştiğini hiçbir detay atlamadan anlatmaya

başladı:

“Kurban akşam üzeri yedi, yedi buçuk saatleri

arasında saldırıya uğramış, üzerinde herhangi bir

boğuşma izi yok. Göğüs kafesi olduğu gibi yarılmış,

büyük bir hayvanın pençe izlerine benziyor, dört tane

tırnak izi var. Göğüs kafesi yarıldıktan sonra sadece

böbrekleri ve kalbi sökülmüş, diğer organlara ya da

kas dokusuna herhangi bir zarar verilmemiş.

Ölüm sebebi kan kaybı. Buradan, kurbanın göğüs

kafesi yarıldıktan sonra da yaşamaya devam ettiğini

anlıyoruz, katil kim ise kalbi hala çalışır vaziyetteyken

söküp almış kalbini. Böbrekleri de aynı şekilde. Bunu

kim yaptıysa kurbana büyük acılar çektirmiş abi.

Hayatımda çok psikopat gördüm; ama bu kadar profesyoneline

Türkiye’de hiç denk gelmedim. Ne kendi

meslek hayatımda ne daha önceki vakalarda!”

Gökten, dedektifi dikkatle dinlerken arada bir

kafasını sallıyor, bazı yerleri tekrar ettiriyor ve merak

ettiğini belli eden sesler çıkarıyordu. Dedektifin

konuşması bittikten sonra Cahit’in uzattığı delil

torbasını açmadan önce, şeffaf torbanın içindeki kılı

iyice inceledi. Uzun uzun düşünürken arada bir derince

nefes alıyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Gökten’in

olayla ilgilendiğini anlayan Cahit’in hisleri bir anda

karmaşıklaşmış, bir yandan olayı çözmek isterken bir

yandan da vakanın Gökten’in ilgilendiği cinsten bir

cinayet çıkmaması için dua ediyordu.

“Sen biraz beklesene, bir kitap alıp geleyim,”

diye odadan ayrıldı Gökten. Birkaç dakika sonra

elinde deri kapaklı, yüz yılları devirmiş olduğu her

halinden anlaşılan eski bir kitapla çıkageldi. Kitabı


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 9

orta sehpaya bıraktıktan sonra biraz ciddi biraz alaycı

bir ses tonuyla, belirsiz bir gülümse eşliğinde sordu

Cahit’e:

“Kurtadamlara inanır mısın?”

Cahit oturduğu yerde bir an gerinip koltuğa

iyice yaslandı, heyecanını ve bastırmayı öğrendiği korkusunu

gizleyerek ve ciddi bir şekilde cevap verdi:

“Abi seninle tanıştıktan sonra Noel Baba’ya

bile inanırım,” dedikten sonra soran bakışlarla kitaba

yöneldi gözleri.

“Noel Baba diye bir şey yok merak etme; ama

Ayaz Ata konusunda o kadar kesin konuşamam,”

dedikten bir an sonra ciddileşerek devam etti.

“Anlattıklarına bakacak olursak cinayet şekli,

cesetten alınan organlar, bunu bir itbarak’ın, senin

anlayacağın, bir kurtadamın yaptığını gösteriyor,” diye

açıklamaya çalıştı. “Ama itbaraklar çok uzun

zamandır insanlara saldırmazdı. Bizim gibilerle

yapmış oldukları bir anlaşmanın gereğidir bu. Onlardan

birinin yaptığına emin olmak lazım,” diye bitirdi

lafını.

“Nasıl yani abi?” diye hangi soruya öncelik

vereceğine karar vermek üzere bir an duraksadıktan

sonra sorusuna karar veren Cahit, kurtadamların

gerçek olduğundan ziyade onların insanlarla anlaşma

yapmış olduğuna hayret ederek Gökten’in

açıklamalarını can kulağıyla dinlemeye başladı.

“İtbaraklar benim avladığım türden

yaratıklara benzemezler. Her ne kadar onlar da vahşi

birer yaratık olsalar bile en fazla insanlar kadar

vahşidirler. Bu yüzden bundan neredeyse bin yıl önce

itbaraklarla Yelkovanlar arasında bir anlaşma

yapılmıştır. İtbaraklar insanlara saldırmayacaktı,

Yelkovanlar da onlara.”

“Bu arada merak ediyorsundur diye söylüyorum,

onlar sadece dolunayda dönüşmüyor, istedikleri

zaman gerçek suretlerine dönüşebilirler, bu tamamen

açlıklarını ne kadar bastırmış olduklarıyla alakalı. Eğer

yeterince beslenemedi ve uzun süre aç kaldıysa

kendiliğinden dönüşür, tıpkı bizim de çok aç

olduğumuz zamanlarda sinir krizine girmemiz gibi.”

“Benim tanıdığım itbarakların neredeyse

tamamı doğal yollarla avlanarak beslenmeyi tercih

ediyolarsa da bazıları şarküteriden alınmış böbrek ve

kalplerle de beslenebiliyorlar. Bin yıldır bu şekilde

beslenmeye alışmış olduklarından artık insanların

organlarına ihtiyaç duymayacaklarını sanırdım. Çoğu

itbarak bizlerden daha barışçıldır.”

Tam bu noktada fırsat bulabilen Cahit araya

bir soru daha sıkıştırdı:

“Onlar da mı bizim gibi yaşıyorlar yani?”

“Evet, evet” diye vurgulayarak cevapladı Gökten.

“Hatta belki en iyi arkadaşlarından biri itbarak

bile olabilir. Tabii ki kendilerini açık edemezler; ama

onlar da normal insanlar gibi yaşıyorlar işte.”

tepegöz

“Peki abi madem bizden daha az psikopatlar,

neden bir tanesi bir cinayete karışmış olsun ki?”

“Pek çok insani sebebi olabilir, belki

kurbanıyla bir derdi vardı, belki alacak verecek meselesi...”

diye devam etti; ancak bir an sonra aklına

aniden gelmiş gibi sordu:

“Bu kurban, Forest Live mıdır nedir, Belgrad

ormanında çıkan yangından sonra ormanın göbeğine

yapılan sitelerden birinde oturuyordu değil mi?

Gecenin ortalarına kadar hem olay hakkında

hem geçmiş hakkında uzun uzun konuştuktan sonra

sabah vakit kaybetmeden uyanmak üzere yatmışlardı.

Gökten, bunu gerçekten bir itbarak’ın yapıp

yapmadığından emin olmak üzere bir tanıdığına

danışma kararı almıştı.

Gökten ve Cahit diğer sabah yola

koyulmuşlardı. Şehir merkezinden ayrılıp bir buçuk

saat kadar daha araba yolculuğu yaptıktan sonra

küçük bir köye varmışlardı. Gökten, dedektife bir

Arafçı’nın yanına gittiklerinden bahsetmiş; ancak

Arafçı’nın ne demek olduğunu ona açıklamamıştı.

Köyün içinden geçip toprak yolda biraz daha

ilerlerdikten sonra yarı kerpiç yarı ahşap bir evin

önünde durdurdu arabasını Gökten. Kapıyı çaldı. İçeriden

orta yaşlarında gösteren, giyimi köylülere benzeyen

bir kadın çıktı. Cahit’in kriterlerine göre güzel

sıfatını hak eden bir kadındı bu. Kadın konuklarını

selamladıktan sonra içeriye buyur etti. Gökten iki

yabancıyı tanıştırdıktan sonra hızlıca konudan bahsetti

ve delil torbasını kadına uzattı:

“Bunun itbarak’a ait olup olmadığını

öğrenmemiz lazım.”

“Hallederiz,” dedikten sonra “Adi cinayet mi

beslenmiş mi?” diye sordu Gökten’in Bozbala olarak

tanıttığı Arafçı.

“Beslenmiş; ama bunun neden yaptığını

bilmiyoruz,” diye açıkladıktan sonra kendi tahminini

dile getirdi. “Eski adetlerini diriltmek isteyen genç bir

itbaraktır belki.”

Bozbala delil torbasını alıp içerideki bir odaya

geçti. Bu sırada evi inceleme fırsatı bulabilen Cahit

gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleme ihtiyacı hissetmedi.

Daha sonra Gökten’e sormak üzere birçok

soru biriktirmişti. Evin duvarları demir ve bakırdan onlarca

ıvır zıvır, Cahit’in tanımlayamadığı nesneler ve

incik-boncukla doluydu. Dolaplardaysa onlarca şişe,

şişelerin içinde her renkten sıvı, değişik bitkiler, tozlar

ve daha birçok şeyle doluydu. Cahit bütün bunların

büyü malzemeleri ve silahlar olduğunu tahmin etmekte

zorlanmadı.

Bozbala odaya geri döndüğünde Gökten’e

vereceği cevap hazırdı. O kıl gerçekten de bir itbarak’a

aitti. Geriye sadece onu yakalayıp sorgulamak

bilim kurgu

9


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 10

bilim kurgu

10

tepegöz

kalıyordu.

Bozbala, kapalı kapıların ardında yaptığı büyüden

sonra Gökten’i kolundan tutup dedektiften uzak

bir kenara çekti:

“Sizler adaleti sağlayıcılarsınız,” diye girdi lafa.

Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. “Şuradaki adam da

adaleti sağlamak için para almış birilerinden. Ama burada

adaletin iki farklı yüzü var. Bu cinayet belki de

haklı bir sebeple, bir adaleti gerçekleştirmek için

işlendi. Yerinde olsam bir kez daha düşünürdüm.”

“Göreceğiz,” diye geçiştirdi Gökten,

Bozbala’nın nasihatini. Arafçılarla sürekli olmasa da

iletişim halinde olur, bazen onlardan yardım alır,

bazen onlara yardım ederdi. Yine de tam anlamıyla

güvenmezdi Arafçıların sözlerine. Onlar, gerçek isimlerini

gizleyip mahlas ile yaşayan, iyi ve kötü tarafta

aynı anda dolaşan kişilerdi. Ne zaman kimin tarafında

olacakları belli olmazdı. Yine de Bozbala Gökten için

farklıydı ve onun nasihatlerine diğerlerinden biraz

daha az güvensizlik duyardı.

Gökten gibi insanlar, yani Yelkovanlar ta Süleyman

Peygamber döneminden beri cinlerle ve

dünya üzerinde ezelden beri var olan yaratıklarla

savaşan kişilerdi. Süleyman’ın soyundan gelirdi onlar.

Bir peygamber ardılı hiçbir zaman kötülüğün tarafını

seçemezdi. İşte Yelkovanlar ve Arafçılar arasındaki

fark buydu. Bir taraf sadece insanların yanında;

diğerleri, kendi deyimleriyle gerçekliğin peşinde...

Bozbala’nın köyünden Burdur’a döndüklerinde

Gökten, bir bavul hazırladı. Dedektifin şaşkın

bakışları eşliğinde ne kadar silahı, işine yarayacak

büyülü araç gereci ve kıyafeti varsa keyifle doldurdu

bavuluna. Aslında kendisini sıkı bir şekilde saklaması

gerekiyordu normal insanlardan, ancak dedektif onun

kim olduğunu öğrendiğinden dolayı bunları ondan

saklama ihtiyacı duymadı. Üstüne üstlük o anda

yaptığı teşhircilikten garip bir haz bile alıyordu.

Çoğunluğu babasından ve dedesinden kalma silahları

sergileye sergileye, hatta bazen onları Cahit’e

tanıtarak yerleştiriyordu bavula. En gurur duyduğu

silahıysa saf demirden dövülmüş ve üzerinde Süleyman

mühürleri ile cinlerin dilinde yazılmış bazı cümleler

bulunan palasıydı. Onu dedektife uzun uzun

anlatmıştı

İstanbul’a dönüş yolunda Gökten, dedektife

katil zanlısını normal yollardan bulmalarının çok

zaman alacağını ve onu zaman kaybı olmadan nasıl

bulabileceklerini anlatmıştı ve bunu yapabilecekleri

bir malzeme vardı ellerinde. Katili soruşturma ile değil

birkaç bağlantılı büyü ile bulmaları gerekecekti. Bu

yüzden Gökten, dedektifi bu işe daha fazla

bulaştırmak istememiş olsa da Cahit onun yanında

olmak istediğini kesin bir dille belirtmişti. Üstelik

dosya için aileden aldığı ücretin yarısını Gökten’le

paylaşma teklifini reddettikten sonra tek başına

dolaşıp filmlerden fırlama yaratıkları avlayarak

yaşayan adamı asla yalnız bırakamazdı.

İtbaraklar, Oğuz Kağan devrinden evvel,

insanların böbrekleri ve kalbiyle beslenirlerken bunu

bir yılda üç, dört kez yapmaları açlıklarını bastırmaları

ve sahip oldukları tek büyü olan insan suretine

bürünebilmelerine yeterliydi. Oğuz Kağan, tıpkı destanda

anlatıldığı gibi onlarla olan savaşından galip

çıkıp itbaraklarla bir anlaşma yapınca artık insanlarla

beslenmeleri kutsal bir yeminle yasaklanmıştı. İsterlerse

hiç beslenmeyip ölene kadar tam bir kurt formunda

kalabilirler, isterlerse insan yerine hayvan

sakatatıyla beslenerek oldukları gibi yaşamaya devam

edebilirlerdi. Ancak hayvan sakatatının büyüsü

insanınki kadar kuvvetli olmadığından artık yılda sekiz

on defadan fazla beslenmeleri gerekecekti. Böylece

insanların arasında güvenli bir şekilde yaşayabilirler,

avlanacakları vakit de yarı insan yarı kurt

görünümüne, yani asıl görünümlerine bürünebilirlerdi.

Gökten, onlarla ilgili bildiği ne kadar şey varsa

anlattı dedektife. Gerçek görünümlerine büründüklerinde

başlarının kurt başı şeklini aldığını ve

vücutlarının tamamen kapkara kıllarla kaplandığını,

dişilerinin, erkeklerin aksine daha estetik

göründüğünü, yine dişi itbarakların erkeklerinden

daha insancıl olduklarını... Efsunlu bir sıvı sayesinde

vücutlarına ok ve mızrak işlemediğine kadar bütün

bildiklerini anlattı. Ancak son söylediğinden kendisi

de emin değildi artık. Oğuz Kağan’ın hükümdarlığı

sırasında gerçek imişse bile artık böyle bir efsuna

gerek duymayacaklarını tahmin ediyordu. Ancak yine

de bu olasılığı göz önünde bulundurarak itbarak’ı bulduktan

sonra onu normal silahlarla öldürmenin

oldukça zor olacağından Yelkovanlara has silahlar

kullanacaklardı.

Uzun sohbetlerle ve soru cevapla geçen

yolculuğun sonunda İstanbul’a, dedektifin evine

vardıklarında Gökten, hemen dışarı çıkmak istediğini

belirtti. Alması gereken birkaç eşya daha vardı ve

bunları satın alacağı yere Cahit’i götürmesi mümkün

değildi.

“Bazı şehirlerde geçitler vardır,” diye gideceği

yeri de açıklamaya başladı. “Senin anlayacağın

şekilde söylersem beşinci boyuta açılan kapılardır

bunlar. O kapılar ‘Büyü Kepit’ denilen bir yere açılır,

ancak herhangi bir insanın o kapıdan geçmesi

mümkün değildir. Burada büyü ile ilgili birçok

malzeme satılır ya da takas edilir. İtbarak’ı yakalamak

için ihtiyacımız olacak birkaç şey almam gerekiyor, o

yüzden benimle gelemezsin.”

“Öyle diyorsan öyle olsun abi,” diye kabul etti

Cahit de. Artık Yelkovandan duydukları karşısında

yüzünde şaşıran bir ifade belirmiyordu bile.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 11

Gökten, üzerini değiştirdi. Birkaç dakika sonra

Yelkovan kılığına bürünmüştü bile. Ham öküz derisinden

imal edilmiş bir ceket, içinde birçok simge ve yazı

barındıran gömlek, onun altında yine deriden

dokunmuş; yanlarından ve paçasından iplik, tespih ve

demirden oyulmuş figürler sarkan bir pantolon ve

tüylü, görkemli bir bot. Silahlarını yerleştireceği kemeri

de beline dolayıp hançerinin kınını da kemerine ayrıca

yerleştirdiğinde Gökten artık hazırdı.

Yelkovan kıyafetlerinde dedektifin en çok ilgisini

çeken şey, Gökten’in başına geçirdiği şapka olmuştu.

Onu insanların arasında gezerken takmayacağını,

sadece ona göstermek için taktığını özellikle belirtmiş

olsa da tüylerle ve tespihlerle bezeli kızıl siyah bu

başlık dedektifin hem komiğine gitmiş hem de

hayranlığını kazanmıştı. Şapkasız haliniyse bir deliden

çok hippilere benzetmişti.

İstiklal caddesinin ara sokaklarından bir tanesindeki

eski bir kıraathane’nin ocağının ardından, bilinmeyen

bir boyuta geçip alacaklarını aldığında Cahit’le

buluşacakları yere varıp karınlarını doyurduktan sonra

artık avlanmaya hazırlardı.

Gökten’in Beyoğlu’nda yaşayan bir arkadaşının evine

gittiklerinde Cahit’in şaşırma katsayısı yine yükselmiş,

gördüğü mekan karşısında hayretini gizleyememişti.

Burada itbarak’tan kopan kılın kime ait olduğunu

öğrenebilecekleri büyüyü yapacaklardı.

Evin bodrum katına indiler, Gökten buradaki

şömineye söğüt ve zeytin dallarından küçük bir ateş

yaktı önce. Ardından şöminenin önündeki masada,

toprak bir kapta Cahit’in hiç tanımadığı birkaç bitkiyi,

tozu ve hayvanlara ait olduğunu tahmin ettiği

kurumuş birkaç sakatatı karıştırıp toz haline getirdikten

sonra delil torbasındaki kılı da karışımın içine attı.

Çoktan köz halini almış alevin karşısına geçti. Cahit’in,

bazı kelimelerini anladığı, çoğunu anlamadığı bir dua

okudu Yelkovan. Gökten daha sonra bunun Göktürkçe

olduğunu ve yeryüzündeki bütün yaratıklardan ve

doğadan sorumlu olan İtügen Ana’ya dua ettiğini

açıklamıştı.

Duanın ardından kaptaki toz karışımdan bir avuç alıp

közün üzerine attı. Çıkan kıvılcımlar ve parlayan alev

bir anlığına Cahit’in gözünü almış ve geçici bir körlük

yaşamasına neden olmuştu. Gökten, alev sönüp

geriye küller kaldığında şöminedeki külleri avuçladı,

onları yine bir şeyler mırıldanarak yerde çizili olan bir

dairenin içine dağıttı. Bu dairenin etrafında da Süleyman

mühürleri, cinlerin dilinde yazılar ve Göktürkçe

sözcükler vardı.

Küller çemberi tamamen doldurduğunda Gökten beklemeye

başladı. Dedektifse sadece onu izlimekle

meşguldü. Birkaç saniye içinde zaten loş olan bodrum

katı zifir karanlığa gömülmüştü. Karanlığın ortasında

rüzgar sesine ve ıslığa benzer sesler duyunca dedektif

tepegöz

ilk defa korktuğunu hissetti. Bu sesler öyle derin ve

manalı geliyordu ki sanki insanın ruhuna işleyip bütün

günahlarını kulağına fısıldıyordu onları duyanın.

Islıklar sessizliğe gömüldü. Zifiri karanlık yerini loşluğa

bıraktı. Gökten çemberin önüne gelip kafasını eğdi.

Çemberin içindeki tozlar karanlıkta oraya buraya

savrulup yer değiştirmiş ve bir isim oluşturmuşlardı:

“SAMİ DAĞLICA OĞLU DOĞUHAN DAĞLICA”

“Zanlımızı bulduk,” dedi Yelkovan neşeyle. Bu

büyünün işe yarayacağından kendisi de emin değildi

aslında. Her ne kadar o da büyülü silahlar ve efsunlar

kullanıyor olsa da böyle detaylı bir büyü yapmamıştı

hiç. Yapacağını da tahmin etmiyordu açıkçası.

“Bu kadar kolay mıydı yani abi?” diye sordu dedektif.

“Senin gibi birini Emniyet Müdürlüğü’nde işe almak

lazımmış aslında, polislerin mesaisi yüzde doksan

oranında azalırdı,” dedi ardından.

“Bu isim sizin sistemde varsa adresini bulabiliriz değil

mi?”

“Evet abi, o kolay iş.”

Dedektif, Doğuhan Dağlıca ismini aratıp daha önce

sadece kırmızı ışık ihlalinden ceza aldığını öğrenerek

adresini ve fotoğrafını bulduğunda gün kararmaya

başlıyordu. Adres, Belgrad Ormanı yakınlarındaki

Gümüşdere köyündeydi. Gökten, itbarak’ı öldürebilecek

olan sıvıyı hazırlayıp hançerini bu sıvıyla

yıkadıktan sonra köye doğru yola çıktılar. Yanlarında,

büyüyü yaptıkları evin sahibi, Gökten’in dostu Kudret

de vardı. Her iki Yelkovan da dedektifin bu işe

karışmaması için ısrar etmiş hatta onu tehlikelere

karşı açıkça uyarmış olsalar da Cahit bu ava

katılmakta kararlıydı.

Gümüşdere köyüne varıp Doğuhan’ın evini

bulduklarında saat neredeyse gece yarısına

vurmuştu. Evde hiç ışık görünmemesi üzerine eve gizlice

girmeye karar verdiler. İtbarak’ın evi iki katlı,

bahçeli bir yerdi. Büyük bahçesi ve en yakın komşu

eve olan uzaklığı sayesinde eve görünmeden girmeyi

başardılar.

Cahit’e, tıpkı Gökten ve Kudret’in evi gibi görünse de

iki Yelkovan için evin dekorasyonu tamamen farklıydı.

Bütün duvarlarda trofeler, doldurulmuş hayvanlar ve

çeşitli tüfekler vardı. Fazla mobilya bulunmayan

odaların neredeyse hepsinde kurt motifli resim,

heykel ya da duvar halısı mevcuttu. Oturma

odasındaki kitap raflarından birindeyse içinde sarı

renkli sıvılar olan bir düzine kadar şişe mevcuttu.

“Bu seferki çetin ceviz çıkacak anlaşılan,” dedi kısık

sesle, şişeleri gösterdikten sonra Kudret.

“Anlaşılan eski adetlerine meraklı bir itbarakla karşı

karşıyayız,” diye tamamladı onu Gökten. “İyi ki benim

kanperesti biraz daha kuvvetlendirmişim,” diyerek

bilim kurgu

11


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 12

bilim kurgu

12

tepegöz

baba yadigarı hançerini kınından çıkarıp hazıra aldı.

“Sence nerede olabilir bu saatte?” diye sordu Kudret,

diğer Yelkovan’a.

“Hiçbir fikrim yok,” diye sesleneceği anda kitaplıkları

kontrol etmekte olan dedektiften ses geldi:

“Buraya baksanız iyi olur.”

Dedektif Cahit, kitaplardan birinin arasında

bulduğu yazılı kağıdı Gökten’e uzattı. Bu kağıtta

cinayet kurbanı Batuhan Özel’in de adının yer aldığı

birkaç isim bulunmaktaydı.

“Cinayet listesi mi?”

“Muhtemelen,” diye cevapladı dedektif, Gökten’i.

“Ama aradan neredeyse dört ay geçti,” diye

devam etti. “Batuhan Özel cinayetinden sonra herhangi

bir olay yaşanmadı.”

“Cinayetin bu kadar çok yankılanacağını tahmin

edememiş olabilir, bu yüzden de ya diğer

cinayetlerden vaz geçmiş ya da bir süre ortalığın

durulmasını beklemeye karar vermiş olabilir,” diye

fikrini belirtti Gökten.

“Ama peki şimdi nerede?”

“Resmi polislere haber verip bir arama emri

çıkartabilirim,” teklifine iki Yelkovan da şiddetle itiraz

etti.

“Katilin o olduğuna dair elinde geçerli bir delil yok.

Büyü yaparak öğrendik mi diyeceğiz? Hem katil onlarca

polisin önünde gerçek suretine bürünürse neler

olur bir düşünsene!”

Evde daha fazla zaman harcamadan dışarı çıktılar.

Yarın tekrar, bu sefer gündüz gözüyle geleceklerdi.

Ancak hiçbirinin beklemediği bir şey oldu. Belgrad

ormanından geri kalan ağaçların arasından giderlerken

Gökten, bazı sesler duyduğunu belirtti. Arabayı

ormanın iç taraflarına doğru sürdü. On beş dakika

kadar sonra yerleşim yerlerinden iyice uzaklaşmış,

doğanın tam ortasına varmışlardı.

“Ben de hissedebiliyorum,” dedi Kudret. “Burada

garip bir şeyler olduğu çok açık.”

Aracın motorunu durdurdu, aşağı indiler. Tek ışık

kaynakları gökyüzündeki yıldızlar ve hilal şeklindeki

aydı. Üçü de olabildiğince sessiz yürüyor,

etraflarındaki ufacık ses kaynaklarına bile dikkat kesilerek

oluşabilecek tehlikeleri öngörmeye

çabalıyorlardı.

“Bu taraftan,” diye yol gösterdi Gökten. Kamasını

sıkıca tutmuş, gözbebeklerini tamamen siyaha

bulamıştı.

Bir anda koşmaya başlayan Gökten’in peşine

takıldılar. O an Yelkovan, dedektifin gözüne avının

kokusunu alıp onu gafil avlamak için hızını azamiye

çıkarmış bir leopar gibi görünmüştü. Bu sırada Kudret

de kendi silahı olan, üzerinde aynı simgelerin

bulunduğu demir gürzü hazır bulundurmaktaydı.

Bunun üzerine dedektif de tabancasını çıkarıp onlara

katıldı.

İhtiyar bir çam ağacına yakınlaştıklarında Gökten bir

anda durdu ve diğerleriyle göz göze geldi. Ağacın

altındaki manzaraya dikkatlerini çekti. O anda dedektif,

beş yıl önceki Demirkıynak olayını hatırlayınca

bütün vücudunu bir ürperti sardı.

İtbarak, kurbanının göğsünü çoktan yarmış, böbreklerini

çıkarıp yemekle meşguldü ki o anın büyüsüne

kapılan yaratık misafirlerini fark etmekte çok

gecikmişti. Başına inen gürz darbesiyle kendine gelen

yaratık acı bir çığlıkla bütün ormanı yankıladı. Şokun

ardından kendine geldiğinde pençelerini çıkarmış,

düşmanlarıyla göz göze gelmişti. İtbarak’ın hamle

yapmasına fırsat verme niyeti olmayan Gökten,

kamasını yaratığın göğsüne hizalayıp güçlü bir darbe

ile onu iyice sersemletti. Ancak evindeki sarı şişelerin

efsunu yaratığı olduğundan çok daha güçlü kılmıştı.

Kendini geriye atmayı başaran kurt, onlardan bir

sıçrayışta beş adım geri çekildi.

Tabancasını arka arkaya ateşlemesine rağmen bunun

hiçbir faydası olmadığını gören dedektif bu

çabasından vazgeçip Yelkovanların ardına sığınmayı

tercih ettiğinde iki Yelkovan da yaratığın üzerine doğru

koşuyorlardı.

“Bizden kurtulamayacağını biliyorsun,” diye haykırdı

Gökten. “Teslim ol ve canını bağışlayalım!”

“İki Yelkovan’a karşı hiçbir şansın yok!” diye uyarmaya

devam etti Kudret. Ancak yaratık onları dinleyecek

gibi değildi.

“Bunu neden yaptığımı bilmiyorsunuz,” diye haykırdı

itbarak. Sesi normal bir insandan çok kurda benziyordu.

“Anlaşmayı ihlal etme nedenimi bilmiyorsunuz!”

“Can almanın bahanesi olamaz,” diye haykırarak

yaratığa tekrar hücum eden Gökten, kamasını kurdun

az önce yaraladığı göğsüne hedeflemişti. Bu sefer,

açtığı yarayı derinleştirmeyi başarmıştı ki hemen

ardından yaratığın göğsüne inen gürz darbesi onu

iyice sersemletmiş, yere yığılmasına neden olmuştu.

itbarak artık mücadele edemeyecek haldeydi.

“İtügen Ana şahidimdir ki ben doğanın bir parçasıyım!

Yine o şahidimdir ki insanlar beni yuvamdan etti! Ben

yalnızca evini koruyan bir kurdum!”

Bu defa itbarakın sesi daha cılızdı. İki Yelkovan

yaratığın başucuna çöktüler, az evvelki öfkelerinden

geriye bir şey kalmamış gibiydi. Sanki kurtadamı haklı

bulmuşlardı.

“Yine de bu, intikamını haklı çıkarmaz. İntikam adalet

değildir,” dedi Gökten ve usulca ardını dönüp dedektifin

yanından geçip uzaklaştı. Kudret de kurtla bir

şeyler konuştuktan sonra:

“Tanrı ruhunu uçmağa kabul etsin,” deyip Gökten’in

peşine takıldı.

SON


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 13

Burak KATİPOĞLU

KAŞMİR

tepegöz

bilim kurgu

Üzerine sağlam bir takım elbise ve yakışıklı bir yüz geçirip

malikânenin kapısına doğru ilerledi. Diğer davetlilerin

önünde vücut bulmasını bekledi. Arkasına baktığında

sonsuzluğu ve karanlıkta hafif bir şafak olan düzlüğü

gördü. Bu pahalı bir davetti ama uzaklara bir şeyler yapacak

kadar israfkar değillerdi. Sıkıcı bir düzlük onlar için

yeterliydi.

Malikâne çok şatafatlıydı ve mermer tuğla karışımı beyaz

binalardandı. Küçük şato kuleleri gibi çıkıntıları vardı ama

1800'ler mimarisinden geniş giyotin pencerelere sahipti.

Girişteki mermer basamaklar onu şaşırtmıştı, yine de kendini

ele vermemek için gidip dokunmadı.

Önünde biri beyaz biri de bej rengi uzun gece elbiseleri

seçmiş iki kadın basamakları zorlanmadan çıkıyor ve yan

tarafa dikili gülden gelen kokuyu içlerine çekmeyi ihmal

etmiyorlardı. Şaşırdı, bu hareketlerini biraz riskli buldu

ama kavalyeleri olan beyefendi buna gülerek karşılık

verdi.

Davetliler, merdivenin sonundaki giriş kapısına eriştiler.

Dışarıya bir ışık süzülse de içerisi görülmüyordu, tıpkı evin

camları gibi. Misafirler sırayla girmeye başladılar. Davetiyesiz

ve gerçek yüz hatlarınızın en az yüzde seksenini

yansıtan bir simülasyon olmadan kapıdan geçemiyordunuz.

Bu şekilde hem kimlikler hala tespit edilebiliyor

hem de doğanın biraz cimri davrandığı davetliler kendilerini

çok da kötü hissetmiyorlardı. Normalde çağırıldığınız

ortama isterseniz kanguru yüzüyle bile gidebilirdiniz ama

bu ciddi bir davet idi.

Zaten Faruk'un yüz yönünde bir sıkıntısı yoktu, kendine

güveni gayet tamdı, sıkıntı gerçek kimliğinde saklıydı. Eğer

gerçek kimliğini kullansaydı davet edilme ihtimali

dışarıdaki mermer basamaklar kadar olacaktı. Eğer o

mermer basamaklardan birini satabilseydi,15 yıllık

kazancına denk olurdu.

Bazıları onun bu şekilde bu davete gizlice girmesini bir

hırsızlığa yorabilirdi ama o öyle düşünmüyordu. O, sınıf atlamak

ve hayatının vurgununu yapmak için buradaydı.

Şimdi şu çok para verdiği sahte kimliğe ihtiyacı vardı ve o

ışıltılı dünyaya adımını attı.

“Merhaba Tarık Bey, lütfen partinin tadını çıkarın.” Dış ses

yapay zekâların normal insandan ayrılmasını sağlayan o

garip ses perdesinden konuşuyordu.

“Bana bir numune getirmem söylenmişti.”

“Bu önemli değil Tarık Bey, sizi bu gereksiz detaylara

boğmak istemeyiz. Lütfen partinin tadını çıkarın.”

Faruk'un yüzü biraz ekşidi. Bu tahta numunesini almak

için 3 yıldır para biriktiriyordu ama şimdi bu yapay zekâ

ona bunun önemi olmadığını söylüyordu. İçeri adımını

atarken çok iyi bir yalan bulmuş ama annesine

söyleyemediği için içinde kalmış bir çocuk gibi hissetti.

İç cebine ulaşıp numuneye dokundu. Aslında iç cebi yoktu,

bunu yaparak sadece simülasyona mülkiyetindeki bir

şeye ulaşmak istediğini söylüyordu. Numuneye baktı, eski

bir suntaydı. Dördüncü sınıf replikanın fiyatı şimdiden

düşmekteydi. Bilgisayar ona, 4.15ci sınıf bir replikaya

dönüşmeden, yarılanma zamanından önce satabilirse

verdiği kredinin %65'ini geri kazanabileceğini söylüyordu.

Fiyatlar numune sınıfları arasında astronomik şekilde fark

ediyordu. Ne zaman nerede numunelendiğini bulmak,

yapan sanatçının yeteneği ve raflardaki yarılanma ömrü

ürünün fiyatını hep etkilerdi. Normalde bu işte çok iyiydi,

neyi alıp neyi satacağını çok iyi bilirdi ve kardeşi Soner de

çok iyi bir sanatçıydı. Ona getirdiği numuneleri çok iyi

harmanlardı. Sonrasında sanal âlemdeki mahlûklara

satar, bir günü daha devirmiş olurlardı. Ama içinden geçen

“ucuza al, değer kaybetmeden sat” içgüdüsünü

bastırıyordu; bugün daha büyük bir av peşindeydi.

Önündeki davetlileri izleyerek eski tarzda döşenmiş, gaz

lambası yanan bir koridordan geçti. Varaklı bir aynanın

karşısında durarak elbisesini düzeltir gibi yaptı. Bu hipergerçekçi

elbiselerden nefret ediyordu, bir elbisenin

kırışmasında ne gibi bir zevk olabilirdi ki?

Cama iyice baktı. Gerçekten bir ayna böyle mi görünüyordu?

Böyle mi ışığı kırıyordu? Simülasyon yüksek kaliteydi

ama gerçek bir aynanın nasıl gözüktüğünü bilen kalmış

mıydı? Son yüzyılın başlarında artan tekil sanayileşme

herkesi umutlandırmıştı. Siber çağda herkesin her şeye

sahip olması için 3 boyutlu yazıcılar gece gündüz çalıştır

olmuştu. Sanal âleme giren insanlık o sırada yok olan

biyoyaşamı dev mekanik karbondioksit dönüştürücüler ve

çölleri kaplayan güneş panelleriyle dengelemişti. Üretim

vardı, enerji de vardı o zaman çözüm olmak zorundaydı.

Tek tip sandalye üretmek her zaman bir sürü çeşit san-

13


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 14

bilim kurgu

14

tepegöz

dalye üretmekten daha kolaydı. Yavaş yavaş tek tip ürünler

bu üretim politikası yüzünden toplumda baş gösterdi.

Artık bir sandalye çeşidi yoktu, “sandalye” vardı. Başka

bir şeyi üretmek hem pahalı hem de nerdeyse imkânsızdı.

Sanal âleme yüzünü dönen insanlık sanal gözlükleri

taktığında artık pek de neye oturduğunu önemsemiyordu.

Doğanın son nefeslerini verdiği bu ara dönemde sanal bir

kum havuzuna kafayı sokmuş insanlık için hayat belli bir

süre güzel geçti.

Fakat üretim teknolojisi insanlığın yaşam biçimini ve

düşüncesini tarih boyunca her zaman etkilemişti. Tek

tipleşme ile büyüyen çocuklar giderek değişik olana karşı

bir tiksinme geliştirdiler. Bir zaman sonra da gerçekte olan

sanalda niye böyle değil diye isyan ettiler. Çeşitliliği kendi

kültürlerine bir küfür gibi gördüler.

Bu çocukların büyük sanal engizisyonu tüm bilgiyi ve üretim

teknolojilerini silip süpürdü. Hem sanalda hem de

gerçek hayatta tek bir “sandalye” kalıncaya kadar yararlı

görmedikleri her şeyi yok ettiler. Sonunda istedikleri

“sıkıcı” gerçekliğe kavuşurken bir azınlık da çeşitliliği korumaya

çalışıyordu. Ama unuttukları bir şey vardı; ortalama

insan memnuniyetsizdir. Devrim balonunun

sönmeye başlamasıyla, artık el altından “numuneler”

dağıtıyor rüzgârın yönü değişiyordu. Hiç ağaç görmemiş

bir gruba ıhlamur ağacının kokusu artık uyuşturucu gibi

geliyordu.

İnsanlık hem gerçek hem sanal evinde lanet bir sıkıcılık

içerisinde boğulmuştu. İkinci bir rönesansın oluşması ve

toplumun sanal çeşitlilik için toparlanması bir 30 yıl aldı.

En alttan Faruk ve Soner'in içinde bulunduğu tabaka ortaya

çıktı; Koleksiyonerler. Bu insanlar eskide olan şeyleri

buluyor harmanlıyor ve yeniden yapılandırıyorlardı. Ihlamur

ağacının olmadığı bir ortamda ıhlamur nasıl kokar

kim bilir? Ya da üstünüzdeki sarı yağmurluk bu ışıkta

gerçekten böyle mi gözüküyordu? Bir dana sosis az

kızartılınca böyle mi tat veriyordu? Cam elinizi nasıl keser?

Tüm bunlar koleksiyonerlerin aradığı şeylerdi. Deneyimliyor,

kaydediyor ve satıyorlardı.

Gerçeğe olan açlık böyle başladı. Tek bir gerçeklik yoktu;

bir cam elinizi değişik şekillerde kesebilirdi. Bir ıhlamur

ağacının kokusu her mevsim başka olabilirdi. Bir kere elinizde

bir “numune” olduğunda sanatçılar bunun

versiyonlarını ve değişik deneyimlerini tekrar

harmanlıyorlardı. Önceden sanalda yaşayanlar gerçek

hayatları olduğu için bunu bir eksiklik olarak

görmemişlerdi. Şimdiki insanların sanalın gerçek

olmasına ihtiyaçları vardı. Artık oturdukları bankı gerçekten

hissetmek istiyorlardı.

Gerçek hayat kuantum mekaniğine göre çalışır. Beynimiz

belli bir süre bazında hisleri ve olayları tutabilir. Bazı

“deneyim sanatçılarına” göre gerçekçiliği değerli kılan bu

geçicilikti. Beyin kandırılmayı severdi ama iyi kandırılması

lazımdı. İlk aşamada yapılan, değişik numuneler kullanarak

yeni gerçeklikler yaratmak oldu. Kuantum data

yakalama teknolojisiyle yerle bir olmuş gerçekliği yavaş

yavaş birleştirmeye başladık. Fakat bunun değişik

kademeleri vardı, “gerçek” bir deneyim “numune 0”

olarak adlandırılıyordu. Buradan yakalan deneyim, doku,

ses, tat ve görüntü “numune 1 “ di. Numune 1 den kopyalanan

alt numuneler giderek kayba uğruyordu. Tam

sayılar “numune” kopya sırasına ayrılmışken küsuratlı

sayılar “sanatçıların” modifiye ettiği ve çoğalttığı deneyimlere

denk geliyordu. 10. seviyede bir tahtayı, artık taştan

ayıramazdınız.

Kaliteli kopyalar en iyi deneyimi sağlasalar da kuantum

durumunda saklandıkları için bozulmaya uğruyor ve çok

hızlı dağılabiliyorlardı. Yani raf ömürleri kısaydı. Öte yandan

düşük versiyonlu kopyaları yıllarca ağzınızda sakız gibi

çiğneyebilir, aynı iğrenç tadı alabilirdiniz.

Bugün Faruk'u ve diğerlerini köpek balığı gibi buraya

çeken 2. küsur seviye bir numuneydi. Eğer ellerini ona

birkaç saniye değdirebilirlerse 3. seviye bir numune

yaratabilir ve Soner de hayatlarını kurtaracak alt

versiyonlarını imal edebilirdi.

Balo salonu ışıklı ve şatafatlıydı. Avizeden aşağıya yayılan

ışık aynalardan yansıyarak odayı bir sıcakla dolduruyordu.

Davetliler arasında süzülerek ilerledi, konuşmalar

masalardan gelen cam bardak sesleri ve kahkahalar

arasında boğuluyordu.

Şimdi hedefini görüyordu. Birkaç metre uzağında bir

kadının boynuna dolanmış, insanlar tarafından çevrilmişti.

Herkes nesneye ve onu taşıyan kadına saygıdan iletişim

mesafelerini yarım metreden fazla tutmuştu.

Ama büyükbabası ona bir hayvandan bahsetmişti; bir

kurttan. Tüylü ve tehlikeli bir hayvandan. Duruma göre bu

hayvan avına direk saldırmak yerine etrafında bir tur atar

ve rüzgârın kendisine avının kokusunu getirmesini

beklermiş. Hareketleri biraz yavaşlatma ve sabır şu anda

işine yarayabilir, görünen o ki direkt bir manevra diğer

avcılara pek de yaramamıştı.

Faruk yavaşça odanın dış çeperlerine doğru ilerliyor ve

kimsenin konuşmadığı kişilere yanaşıyordu. Duvara yakın

kısa bir adam onunla sohbete başlıyor; “Ne ilginç değil mi

şimdiden bir tane koltuk altı kokusu satmayı başardım.”

“Deodorant demek istediniz herhalde?” diye sordu

yanındaki kadın. “Hayır, hayır hanımefendi. Benim alanım

kötü kokular. Tüm kokular gibi koltuk altı kokuları da

sanalda aslında çok anlaşılmıyor. Yani terlediğinizde

kokmanız gereken şekilde kokmuyorsunuz. Mesela şu


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 15

beyefendi, stresli gözüküyor ama hiç kokmuyor. Ne yazık

ki ucuz bir simulasyon kurbanı.”

“Ayy çok iğrenç “ dedi kadın ve hemen uzaklaşmaya

başladı.

“Evet, iğrenç ama olayı da bu zaten.” dedi arkasından

“Yani ilk aşamada o çok sevdiğiniz parfümlerin niye

üretildiğini zannediyorsunuz?” Artık kadın baya

uzaklaşmıştı ama kısa ve iyi giyimli bu tombik adam

konuşmaya devam ediyordu. “Siyah olmadan beyazın ne

anlamı var ...hadi ammaaa biraz saygı.. en azından

gerçekçiliğe.”

“Belki de ben soğukkanlılığımı koruyorumdur” dedi, Faruk

şimdi adamdan yayılan leş gibi kokuyu biraz hissedebiliyordu.

“Belki de ama zannetmem. Herkes burada çok stresli.

Ama saçma yani, siz dahil kimse terlemiyor. Sanatıma

biraz hakaret aslında.”

“Eminim sizin alanınızı da takdir edecekler çıkacaktır.”

“Teşekkür ederim beyefendi. Peki, siz ne ile

uğraşıyorsunuz?”

“Müzik aletleri ve dokunuşları üzerine aslında. Genelde..”

“Atkuyrukları falan mı?”

“Evet, atkuyrukları falan”

“Çok güzel yaratıklar aslında, çok da ilginç kokuyorlar, eğer

aldığım 4. sınıf numune doğruysa. İlk önce insan bir

iğreniyor ama sonra da seviyor. Bence paha biçilmez.”

“Kesinlikle öyle beyefendi .” Kibarca birbirlerinin adlarını

sormaktan imtina ettiler. Yüzde seksen görünür ve bilinir

olmak zaten yeterince kötüydü, bir de karşındakinin

kimliğini gizlemek için yalan söylemesine yol açmak çok

büyük kabalık olurdu.

Yanlarından bir şeffaf garson geçti. İnsanları rahatsız etmemesi

ve görüşlerini bozmaması için garsonlar, ışıkta

garip bir kırılma gibi tasarlanmışlardı ve sadece

konuştukları kişiye görünür olurlardı.

“Chardonnay şampanya numunesi tatmak istemez

misiniz?” Numuneler küçük bir kapağı zor dolduruyordu

ama her biri diğerinden özenle hafif ayrı olacak şekilde

tasarlanmıştı.

“Tabiî ki, lütfen siz de buyurun” Faruk elindekini ağzına

götürdü ve beyninin ona bunun ne kadar güzel bir

şampanya olduğunu tarif etmesine izin verdi. Bu kadar

mutlu görünmemeliydi. Ama belki de tam tersi... Birden

diğer şampanya kadehlerinden birine uzandı ve aldı.

“Ama beyefendi zaten Chardonnayin nasıl olduğunu

tattınız niye bir tane daha? Bu numunenin... ”

“Çünkü öyle istiyorum. Burası bir parti öyle değil mi?

Burası eğlenilen bir yer.” Bu söylediklerini sert ama tiyatrosal

bir şekilde el hareketleriyle tamamladı. Çünkü bu

konuşmayı izleyen 3. bir kişi olduğunu biliyordu. Garsonun

protesto eden bakışları altında bir tane daha Chardonnay

şampanyası kapıp o üçüncü kişiye doğru yürüdü.

tepegöz

Kadının gözlerinin Tarık’a kilitlendiğini gören diğer talipliler

gün ışığını gören bulutlar gibi dağıldı. Chardonnayi sahibine

uzatırken “Ne garip değil mi sanal olarak bir şeyi kopyalayabiliyoruz

ama hala onun bir garsonun getirmesini

istiyoruz ve hala kim ne kadar içti hesabı yapıyoruz.”

“Eğer öyle olmasaydı bu yarattığımız gerçekliğin tadını

kaybederiz sayın” duraksadı ve cümlesinin

tamamlanmasına izin verdi.

“İsmim Tarık, siz isminizi bahşeder misiniz?”

“Bunu bilmeden benimle bu baloda konuşan ilk kişi

olmalısınız. İsmim İpek, sanırım ailemin ismi size tanıdık

gelecektir. Samur ailesinin bir ferdiyim.”dedi kahkahayla

karışık.

“Aa şu yün ve deri işleri yapan büyük aile” şaşırma hissini

biraz yüzüne yansıtmaya çalıştı ama olmadı. Bu aileyi de

tanımıyorsa artık bu partide olmasının bir anlamı yoktu.

“Evet, kesinlikle Faruk Bey. Shardoneden iki, hatta sanırım

üç tane almanız beni güldürdü ama sahte kimlik ile bu

partiye girebileceğinizi zannetmeniz büyük bir yanılgıydı.”

Şimdi terleyen sanal bedenlerin ne işe yaradığını Faruk

anlayabiliyordu. Kadının karşısında kızarmaya başlamıştı.

“Siz de buradaki bir çok arkadaş gibi sadece boynumdaki

bu paha biçilmez kaşmir 2.5 şala dokunmak için yanıp

tutuşuyorsunuz. Son tahlilde bir hırsızsız veya

kopyacısınız.” dedi İpek.

“Söyledikleriniz çoğunlukla doğru ama bir konuda

yanılıyorsunuz hanımefendi. Bir hırsız değil, tüccarım. Ben

bir şey isterken başka bir şey de sunuyorum.”

“Benim gibi bir aileden gelen birine ne sunabilirsiniz?”

“Dokunmadan, görmeden ve duymadan alabileceğiniz bir

deneyim, daha doğrusu bunların karışımı bir şey.” Elini

gülümseyerek uzattı.

Ve dans ettiler. Tüm akşam boyunca dans ettiler. İpek

kavalyesinin yönlendirmesiyle bir sürü dans figürünü

başarıyla icra etti.

Bir ara ayakları acıdığında İpek Faruk'a döndü ve sordu

“Peki bunları nereden öğrendiniz?”

“Bir kitaptan okudum, herkesin sadece dokunmak için

satın aldığı bir kitaptan. Ve birçok prova yaptım. İnsanlar

eskiden deneyimlerini aktarmak için ne yapıyorlardı hiç

düşündünüz mü?”

“Peki, ama bunun gerçek ve otantik olduğunu nerden anlayabilirsiniz

ki? Bunun garantisi nedir?”

“Biliyorum çünkü her bir dans yeni bir danstır, kopyası yoktur

ve dans edenlere göre de kalitesi değişir. Tıpkı kaşmir

şalınıza her dokunuşunuzda biraz farklı bir hissiyatın size

geçtiği gibi. Doğruyu söylemek gerekirse, baya bir pratik

yapmıştım ama sizin gibi güzel bir hanımefendi ile dans

etmek “gerçek” bir deneyimmiş.”

Gün ağarırken, herkesin şaşkın bakışları altında İpek, şalı

Faruk'un boynuna doladı. Şişmiş ayaklarını

ovuştururken(bu özellik niye var ki) “Sanırım gelecek yıl

yine davetliler listesine adınızı yazdıracağım, lütfen o

zaman gerçek isminizi kullanın.” dedi gülümseyerek.

bilim kurgu

15


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 16

bilim kurgu

tepegöz

Emre BOZKUŞ

HAYAT AĞACI

Sabah uyandığında her zamanki olağan manzaraya

açmıştı gözlerini. Ama nedense içinde bir sıkıntı vardı.

Kahvaltısını yaptığında, metroyla giderken ve işte kendisini

iyi hissedemedi bir türlü. Yine de evhama kapıldığı

düşüncesiyle olağan akışa kaptırdı kendini. Fakat günler

geçtikçe, kaygılı haline kabuslar da eklenmeye

başladı. Kesik kesik görüntüler beliriyordu. Adeta başka

bir hayatta tanık olduğu, unutulmaya yüz tutmuş

parçalar gibiydi. Onlara dair izlere ulaşamıyordu zira.

Güzel bir kadının kendisine adıyla seslendiğini duyuyordu:

"Murat..." İki katlı müstakil bir evin bahçesinde

hobi işleriyle uğraşırken doğruluyor ve çevresine

bakınıyordu. Ardından iki güzel çocuğun sevinçle kendisine

doğru koştuğunu görüyordu. Masumiyet incecik

bir dengenin zamanla kayboluşu misali, anı kolluyordu

yüzlerinde. Sonra bir anda silahlar ateşleniyor ve

çığlıklar arasında ellerinde küle dönüyorlardı. Ter kan

içinde uyandığı her seferinde ellerinde sıvanan şeyin

günah gibi ruhuna sindiği düşüncesiyle saatlerce sudan

çıkarmıyordu.

Sonra arkadaşlarının psikolojik tedavi ısrarları üzerine

seanslara katılmaya başladı. Kabusların anılarından ve

dolayısıyla bilinçaltından kaynak aldığı fikri ağır

basıyordu. Rüya bastırılmış arzuların nevrotik

dışavurumlarıydı. Yine de çözümsüz ya da umutsuz

vaka değildi elbette. Kuşkusuz her yaraya merhem bulunurdu,

bu çağda derde devayı bile bulurdu yeterince

çaba gösteren. İyi de gelmeye başlamıştı nitekim. Uyku

düzeni oturmaya başladıkça ruhsal dengeyi sağlanıyor,

kendini daha zinde ve güçlü hissediyordu.

Arkadaşlarıyla ara verdiği ne varsa yapmaya ve hatta

karşı cinsle görüşmeye de fırsat verdi.

Bir hafta sonu şehrin en gözde semtlerinden birinde

olan kliniğe gitti. Sekreterin tüm asaletiyle içeriye

buyurduğu salon oldukça gösterişliydi. Önceki hastanın

yanından doktorun yanına girdiğinde de aynı şatafatla

karşılaştı. Her şey pazarlama harikası, reklam mucizesiydi.

Oturdu ve doktorun telkiniyle anlatmaya başladı.

Hipnoz denilen anlamsız uygulamaya inanmıyordu. Deli

saçması diyordu, fakat yine de değişen bir şeyler

olduğunu seziyordu. Adeta kapı gıcırtısı duyuyor ama

örtmeye imkan bulamıyordu. Sorulan her soru ve üzerine

düşünülen her cevap kapının inleyişlerini aşikar

ediyordu. Kakafonik bir beste doğuruyor ve haliyle bundan

rahatsız oluyordu.

Eşikten adımını attığında bomboş koridora çıktı.

Karşısında uzanan ahşap zemin klasik tasarım

anlayışına uygundu. Oymalı mobilyalar, işlemeli lambalar

ve bakımlı duvarlar. Sağında solunda uçsuz

bucaksız bir çizgi halinde sıralanan kapıların üzerlerindeyse

sayılar bulunuyordu. Ardışık olarak devamlı

olarak yükseliyordu ve çıktığı kapıda son buluyordu.

Seslendi, sesini duyuramadı. Yankı yoktu, tok ve doygun

şekilde yok oluyordu boşlukta. Belli ki yalnızdı. En yakın

kapıyı araladı ve içeri girdi. Gözlerini bir sokakta açtı

yeniden. Önünden 69 model Chevrolet geçti, zira cadde

ortasındaydı ve az daha kazaya sebep olacaktı. Panikle

kaldırıma çıktı ve çevresine bakındı. 70'lerin

İstanbul'undaydı.

Korkuyla olan biteni anlamaya çalıştı ama nafile. Nostaljik

bir turda gibi hissediyordu fakat gerçeğin ta kendisiydi

yaşadığı. Kartpostal fırlamış ve önünde belirmişti

16


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 17

tepegöz

bilim kurgu

koca şehir. Avare halde cadde boyu yürürken dükkanlardan

birinden yansıyan suretini gördü. Şaşırdı önce,

ardından korkusu iyice katlandı. Babasının gençliğine

bakıyordu. Yüzüne dokundu, gelen geçene baktı,

bazıları selam verdi ismiyle hitap ederek; o ise yüzünün

çizgilerini yokluyordu boyuna. "Ben kimim?" Bağırmaya

başladı. Çevresinde geçenlerin şaşkın bakışları

arasında kendini yola attı ve son gördüğü üzerine gelen

arabanın farlarıydı. Yeniden koridorda açtı gözlerini ama

artık ne olduğunu çözmeliydi.

Hangi kapıyı açsa bir başka tarihin içine konuk oluyordu.

Düzenli olarak bir önceki nesle uzanan bir ağın

içinde korsan seyahat ediyordu. Savaşlar, devrimler,

ölümler, gözyaşı ve oluk oluk akan kan... Yüzlerce eşiği

geçti ve binlerce hayata dokundu. Uzun uzun gezdikten

sonra farkında olmadan koridorun sonuna varmıştı.

Oysa sonsuz sanıyordu, yanılmıştı anlaşılan. Karşısında

cesametli demir bir kapı vardı. Diğerlerinden çok daha

başkaydı enerjisi. İçinde beliren bir hisle uzandı ve çevirdi

kolunu. Parıldayarak aralanan kapıdan yolu ağaçlık

bir yere çıktı. Issız bir ormandaydı işte, mitolojik

metinlere nazire yaparcasına antika anılar depolanmıştı

karşısında. Ve yüzlerce adım attığında ormanın

bağrında heybetli devasa bir ağaç dikiliyordu.

O an yanında ihtiyar bir adam belirdi. Sakin adımlarla

karşısına geçti ve selam verdi.

"Hoşgeldin, biz de seni bekliyorduk."

"Siz kimsiniz?"

"Biz seniz, sen de bizsin."

"O da ne demek?"

"Yol boyu gördüğün her şeyin bir özeti."

Düşündü ve tüm deneyimleri gözünün önünde yapbozun

parçaları olarak birleşmeye başladı. Her şeyin ve

her kelimesine kadar işittiklerinin yansımalarını gördü.

Tüm varlığını bütünüyle kuşatan algısal kapıları

açılmıştı. Kuşlar sesleniyordu heyecanla.

"Bu ağaç nedir o halde? Beni neden buraya çağırdı?"

"Sezgilerin konusunda haklıymış. Bu gördüğün Hayat

Ağacıdır. Ne varsa bildiğin, kökünden aldığın bir damla

sudan ve bir avuç topraktandır. Buraya geldiğine göre

artık senin de menkıbeni takip etme zamanın gelmiş

demektir değil mi?"

"Ne yapmam gerekiyor?"

Ağacın kovuğunu göstererek,

"Oraya gireceksin ve bir peri kızını bekleyeceksin. O

geldiğinde senin de yeni yaşamın başlayacak. Sana bir

elma verecek ve onu tattığında uyanacaksın. Sonrası

sana kalmış."

İçinde koşulsuz şartsız bir güven vardı. Adeta huzurla

dolmuştu tüm bedeni. Önce ağaca baktı ve ardından

ihtiyara döndüğünde birkaç parıltılı toz zerresi gördü

yalnızca. Kovuğa girdi, beklemeye başladı. Peri altın

tohum olup yeşerdi topraktan ve avucuna kondu.

"Artık hazırsın Vareste, sağ omzuna düşen tüyle sol

omzuna düşen yerinde durdukça sen de sağ ve selametle

kalasın" dedi ve salladı değneğini.

Son kez uyanır olduğunda doktorun sesi gittikçe netleşir

hale geliyordu.

"Uyanabilirsiniz Kemal Bey, kendinizi nasıl hissediyorsunuz."

"Çok iyi hissediyorum doktor hanım, uzun bir yolculuktan

dönmüş gibi..."

17


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 18

bilim kurgu

tepegöz

Ercan ERGÜR

SENİ GİDİ

SEFİL ŞEY SENİ!

18

Bugünlerde bozulmadan kalmış bir şey bulmak çok zor.

Bahçende biten domates, ektiğin biber ya da yediğin

ekmeğe konu olan tahıl değil bahsettiğim. Eline o

ekmeği almış, domatesi arasına koymuş kişiden,

senden, benden, bizden bahsediyorum. Farkında bile

olmadan değiştin, bozuldun. Müsaade edersen nasıl

olduğunu bir anlatayım; ama baştan uyarıyorum:Sonuna

ulaştığında ve bugün yaşadığın o bozulmayı kendi

gözlerinle gördüğünde bir miktar sinirlerin bozulabilir.

Şimdi… Her şey nasıl başlamıştı?

İlk bozgun bir aynanın karşısında ortaya çıkmıştı. Belki

de biraz daha önce de olabilir. Bir yatakta belki. Dişlerini

fırçalarken hissetmişti sanırsam. Durun! En başından

anlatmam daha iyi olacak.

Evet, tamam. İşte başlıyoruz.

O akşam, Harun Yahya Fevzi Gevezepaşa–böyle isim

olur mu hiç demeyin, kader vurmuş, bir de siz vurmayınbir

garip hissediyordu kendisini. Misafirleri vardı.

Muhabbet, sohbet derken zaman ilerliyordu. Zaten çok

da gevezeydi eleman. Normal bir zamanda, dakikada

bin beş yüz kelime türetir, her birini bir bardak suyla içer

gibi mideye indirirdi. Garip hissetmek onun için, şey…

suskun olmak gibiydi. Yine de konuşuyordu şüphesiz;

ama dakikada bin beş yüz beygirlik motoru o gün için

yedi yüz elli düzeyinden yukarıya çıkmıyordu.

Daha da tuhaf bir şey vardı:Beş yüz kelimede bir

boğazına yapışır gibi olan, her daim gırtlağını zorlayıp

tellendiren, tüylendiren bir bulaşık süngeri. Aralıklarla

yüreğinden kalkan, kabaran öğürme arzusuna karşı

gelmeye çalışıyordu. Birkaç kez şüpheci, meraklı

bakışları da çekmişti üzerine hani.

Misafirlerini uğurladıktan sonra yavaşça kalkmış,

yatağına gitmiş ve yatmıştı. Birlikte yaşadığı anacığının

da ağabeylerine, onlarla birlikte yatıya gidesi gelmişti.

Daha aradan bir saat geçmiş ya da geçmemişti.Nefessiz

kalarak uyanması gerekti. Sıksanız, siz deyin bir

kova, ben diyeyim bir damacana su boşalırdı

kıyafetlerinden. Kendisi de denizden çıkmış bir palamut

gibiydi.

Öksürdü, ağzından pamukçuklar çıktığına yemin edebilirdi.

Sanki bir ordu dolusu kedi tüyü yutmuş gibiydi.

Zorlanıyordu nefes alırken.

Ne yapabilirdi? Hastaneye kadar gidemezdi! Tedavi

kapısındayken ne gerek vardı ki zati? Ayağını yere attı.

Neredeydi şu mucizevi ilaç!? Hani, reklam panolarından

billboardlara, televizyon reklamlarına, haberlere, doktorunuzun

masasında duran ve size her fırsatta uzattığı,

üzerinde ‘sigorta kapsamı dahilinde değildir’ yazan

broşüre, oradan da mutfak dolabının kapağına uzanan

kapsüller. Her derde deva olduğu söylenenler!

Bitmemişti, değil mi? Zorlukla komedine tutunarak

odanın kapısını, oradan da mutfağın yolunu tutturdu.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 19

Endişe içinde dolabın kapağını araladı. Oradaydı!

Gerçekten de bitmemişti. Koca kutuda son bir tanecik

kalmıştı içebileceği. Çıkartırken elleri titriyordu. Yarın

gidip bir kutu daha almalıydı mutlaka! Ne diyordu

reklamlarda! Başınız bile ağrısa, kesin çözüm! Hiçbir

yan etkisi olmadığı tıbben kanıtlanmıştır. Tıp

uzmanlarının mutlak onayı! At ağzına, yut zokayı!

Gulp.

Zavallı adam, ona kimse söylememiş! Tıp çevreleri son

zamanlarda parayı alıp tıp olabiliyorlar diye. Aynen

devam, hepsini ayakta alkışlıyoruz. Tıbbın bilinmezliklerinden

birisi de bu, henüz tedavi edemediği en mutlak

hastalığı; TenacisIctum. Yani Paragöz Felci.

Daha yuttuğu gibi tekrar nefes alabilir hale gelmesi

sizce tesadüf müdür? Yoksa lanse edildiği gibi mucize

mi? Adam rahatlamış, yüreğini sağ eliyle tutmuş ve

Tanrıdan önce doktorlara şükretmişti. Ona göre tesadüf

filan değildi. Bilimdi bu! Tıbbın gelişmişliğiydi! Ertesi

sabah ilk işi o ilaçtan bir kutu daha almak olacaktı!

Seni ahmak! Bir düşünsene hele; tüylerle kaplı

olduğunu düşündüğün o boğazdan, yarak kadar kapsülü

nasıl geçirdin? İnsan bir sorar. Tabii insan olsaydı

belki de sorgulardı.

Gecenin geri kalanı serin ve sakindi. Rahat rahat nefes

alıp veriyor, arada sırada horuldayarak yan dönüyor,

sonra bir de ağzını şapırdatıyordu. Bacak arasında

sertleşip duran aleti ile oynuyor, yalnızlığını yüzü koyun

yatarak atmaya çalışıyordu.

Hayvani iç güdülerle dolu bir gecenin sabahında,

doymuş yağ gibi uyandığında keyfi gayet yerindeydi.

Yatağın ıslaklığına bakılırsa bir duş alması da iyi

gelebilirdi. Önce oturdu.Gözlerini açmaya çalışarak,

artık çapalaşma yolunda hızla ilerleyen sol ayak

tırnaklarıyla sağ dizini kaşıdı. Hatır hutur! Ayak parmağı

kıllı bacaklarında dolaşırken esnedi. Elinin tersi ile ağzını

kapattı. Gözlerini daha açamadığını fark etti ve aralamaya

çabaladı.

Çok sıkışmıştı! Hemen ayaklandı.Yarı kapalı gözlerle

banyonun yolunu tuttu. Kapıyı açtı, aynanın yanından

geçti. Zaten kayarak kalçasında yarıya kadar düşmüş

olan şortunu, çoktan sökülmüş uçkur ipleri ile

uğraşmaya gerek kalmaksızın indirerek malzemesini

çıkarttı ve işemeye başladı. İşedikçe gözlerini

kırpıştırıyordu. Neler oluyordu? Bu kıllı…

Kıl…

“N’olu..!?” Şokla geriye çekilince ortalığı sular çişler

götürdü. Hemen öne doğru bir adım atıp toparladı ve

işemeyi durdurmaya zorlarken malzemesini tutmakta

olan elinin, kolunun da bir… farklı olduğunu fark etti.

Ne… ne oluyordu yahu?

Yana kaydı, lavabo aynasının karşısına geçti Harun. Bir

de ne görsün? Her şey olabilirdi, amakendisi olmadığı

kesindi! Bir maymundan daha tüylüydü.Kalın ve kopkoyu,

simsiyah renkli, bedenindeki her gözenekten

fırlamış, alabildiğine sık kıllarla kaplıydı. Hatta cildi de

tepegöz

dikkate değer bir şekilde sertleşmiş, yer yer kabararak

kabuklaşmıştı! Kaşındı ister istemez. “Ben…” dedi

yanağını tutarak. “Siktir! N’oluyor lan!” Dili... Çıkarttı.

Dilinden de fırlamıştı kıl öbekleri!

İlk mutajenez. Ufak ufak belirtiler göstererek gelse de

açığa bir gecede çıkan bir mutasyon durumuydu bu.

Daha sonradan dünya sağlık örgütleri tarafından mutant

olarak adlandırılacaktılar. Lakin bizim Türkler telaffuz

etmekte zorlanıp Mut diyecekti çok geçmeden.

Kısaltmaları ne de seven bir milletiz, öyle değil mi?

Hastaneye doğru gitmek üzere hemen kapıya yöneldi.

Nasıl yapacaktı? Kendisini nasıl saklayacaktı? Ambulans

mı arasaydı?

Ya onu görür görmez hayvan kontrol merkezini ararlarsa?Saçma

demeyin, yakın zamanda ülkenin başka

bir yakasında başlayacak ilk mutajenezlerdenbaşka

birinde öyle yapacaktılar.

Onu gördükleri yerde vururlar mıydı?Bunun da örneklerine

rastlanacaktı yakın zamanda.

Tanrım!İşte, yine aklına ilk önce doktorlar gelmişti.Tanrı,

ancak aklına geliyordu.Ne yapacaktı o?

Yahya odasına gitti.Alabildiğine giyindi. Temmuz sıcağını

düşünecek hali yoktu herhalde. Beresini bile takmıştı.

Bir de güneş gözlüğü vardı şurada.Volta atıyordu şimdi.

Attıkça da terler damlıyordu. Odayı sel alacaktı. Aptal

gibi görünüyor olmalıydı! Gülebilirsiniz, öyleydi çünkü.

Yapacak başka ne vardı?

Kapıyı açarak dışarıya fırladı.

Daha kapıdan çıktığı anda bir de ne görsün? Apartman

görevlisi Zeki Askılı efendi kapıda, filmlerden kopup

gelmiş sepeti kolunda asılı bir şekilde bekliyordu.

“Günaydın Fevzi Paşa… Oha! Ne oldu efendim size

böyle, bu mübarek yaz gününde neden giyindiniz

böyle?”

“Hastalandım Zeki efendi!” dedi öksürerek. Yalanını

sikiyim!

“Nasıl bir hastalık bu böyle efendim? Geceyi birlikte

geçirdiğiniz afişteler sizi afişe mi ettiler de gözlük gözde,

bere kafada? Bu ne gizem böyle?”

“Terbiyesizleşmeyelim Zeki efendi!” Kızmıştı. “Lütfen

çekil yolumdan.” İterek geçti; ama gözünüz itmek

görsün. Adam tökezledi. Kolundaki sepette şöyle bir fır

döndü, gitti.

“Az sakin olun efendim, nereye böyle? Yapabileceğim

bir şey var mı?”

“Annem gelirse hastaneye gittiğimi söylersin! Bugün

dönecekti!” Duraksadı. Ardından başka bir şey söylemesine

mahal vermeden tekrar peşine takıldı.

“Emriniz başım üstüne Fevzi Paşam; ama hastaneden

önce bir berbere görünseniz iyi olacak… Oha, o da ne?

Kuyruk mu?”

O an için bir kuyruk gördüğünü sanmıştı apartman

görevlisi Zeki; ama o akşam çok daha fazlasını görecekti.

Gece vakti, binanın kapıcı dairesinden ulumalar

geldiğine dair raporlar polis karakoluna akacak ve oraya

bilim kurgu

19


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 20

bilim kurgu

20

tepegöz

uyarı mahiyetinde gelen zavallı polislere gerçekten…

çok yazık olacaktı. İçlerinden birisi ömrü hayatında tek

bir ilaç bile kullanmamıştı oysaki!

Merdivenleri dönerek inmişti. Tamamen apartmanın

doğası gereğiydi bu. Adamın bedeni oynak filan değildi

yani. Dönerek inmiş, indikçe şıpıdık şıpıdık terlemiş,

giydiği kalın pantolon apış arasına yapışmış, kıllar

yüzünden oluşan sürtünmeden daha o anda pişikler

meydana gelmeye başlamıştı.

Seksen altıncı sokak. Tüm yolu gölgelerden yürüyerek

sürdürecekti. Bir an ona doğru gelen genç öğrenci

kalabalığından kaçmak için arkasını dönmüştü. Ne var

ki öğrencilerin aceleleri vardı. Hepsi birden tren

çarpmışa çevirdiler adamı.Aralarında bir sağa bir sola

savrulurcasına geçen, bir birine bir diğerine sürtünüp

itekleyen adam sonunda yine kaldırımın güvenliğinde

bir başınaydı.

O gün bittiğinde, seksen altıncı sokağın kesişimindeki

daireden Debreli Merkez Hastanesine kadar giden rota

üzerinde bulunan birçok noktada Mut hastalığının ilk

belirtileri kendisini göstermeye başlamıştı. Öğrenciler

anne ve babalarına, anne ve babalar komşularına ver

geç yapıyordu.

Hastanenin kapısından girdiğinde, bütün gözler üzerine

kilitlenmişti. Onu kayıt eden kadın elinden kimliğini

alırken şaşkındı. Kimlikteki adam… Ne alakası vardı?

Bu yaratık ile hiç benzeşmiyordu. Aslında bu yaratık,

hiçbir insan ile benzeşmiyordu. Birkaç saat sonra zorla

yakalanan bu hayvan, bir sedyeye bağlanmıştı. Hastanenin

en ücra köşesinde, başındaki tüm hastane personelinin

şaşkın bakışları eşliğinde haykırıyordu. Onlara

anlatmaya çalışıyordu.

Adam hastane personelinin yüzde doksanına hastalığı

bulaştırmış, sadece yüzde onluk bir kısmın hastalığa

doğal bağışıklığı olduğu ortaya çıkmıştı. Onlarda kendisini

izole etmişti. Halbuki zaten bağışıksın, bir de izole

etmeye ne gerek vardı, değil mi?

Peki sonra ne mi oldu? Gazetelermanşetten geçti tahmin

edeceğiniz üzere. Önce şehirde görünen tek bir

yaratıktı. Sonra yaratıklar çoğalıyor denmişti. Ertesi gün

mutajenez ismi verildi ve yorumcularla konuşturuldu.

Derken Mut’un kaynağına inildi. Tüm parmaklar onları

işaret etti.

Mevzubahis doktorlar, yani hastalığın kaynağı olduğu

kısa süre sonra anlaşılan ilacın yaratıcıları, bir çaredir

arayıp durdular. Sonra düştüleronlarda kendi derdine.

Mevsimler geçiyordu. Tek bir yaprak düştü, onu beyaz

tanelerin artık üşümek bilmeyen bu yeni canlı türü üzerine

attığı soğuk darbeler takip etti. Sonrası güneşti.

Sevmediler. Sıcaktan kaçıp, nispeten daha ılıman olan

bölgelere göç ettiler. Yine de geride kalan, bağışıklığı

olan küçük bir kitle de vardı.

Mut hastalığına yakalanan bir doktor, aslında hastalığın

tedavisi olduğunu ilan ettiğinde aradan iki yıl geçmişti.

Gel gelelim pek de zavallı olmayan doktorun içi dışına

çıkarılmış olarak bulundu. Bunu yapanın aynı tıbbi

ekipten, hastalığı ile barışık yaşamakta olan bir başka

doktor olduğu belirtilse de olayın gerçek yüzü asla açığa

çıkmayacaktı.

Zamanla Mut, bir hastalık olmaktan çıktı, yeni bir ırk

olarak kabul gördü. Dünyanın yeni yüzüydü onlar! Tekstil

sektörü onlara yönelik çalışır olmuştu, yiyecekler onların

damak zevkine yönelikti. Reklam panolarında yakışıklı

ve güzel Mut’larımız vardı.

İşte o dönemde, dünya nüfusu Mutlar ve Gutlar olarak

ikiye ayrıldı. Hadi Mutları biliyorsunuz, Gutlar nereden

mi çıktılar?

Bu dönüşümün şerefsiz bir yanı vardı. Açlık

sendromu!Günde bir kez boy gösteriyor, Mutların o an

doyana kadar hödödö yemek yemesine neden oluyordu.

Bu nedenle yemek kaynakları normalde

olduğundan daha büyük bir hızla azalmaya başlamıştı.

İnsanlar ise açlıktan, artık insan olarak dahi göremedikleri

Mutları avlamaya ve pişirip yemeye başlamıştı. Ama

bunun, onlar üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu

tartışılmazdı. Önce ayak baş parmakları şişiyordu.

Eklem tutulması mı dersiniz, kızarıklıklar mı, her bir şey

boy gösteriyordu.

Mutların tadı iyiydi, onları tok tutmaya yeterdi. Her

güzelin eti yenmez demişler.Hem de bir insana dokuz

Mut düştüğünü düşünürsek… Açken çok savunmasız

kalıyorlardı üstüne üstlük. Oh, öldür gitsin!Her tadı güzel

şeyin fazlası zarardır işte.Önce derilerini yüzüyor, sonra

yeniden yüzdükleri yerden, kıllar bitmeden önce pişirip

yiyorlardı. Hızlı da uzuyordu kılları oysa ki! Yine de yiyecek

olmayınca… Neyse işte… Ne beklediler ki?

Yüzde onu temsil eden Gut nüfusu, açlık boy gösterince

Mut nüfusunu yarı yarıya azalttı biliyor musunuz? Nasıl

oldu demeyin, insanlar aç kalınca her şeyi yerler. Sonra

ne mi oldu?Mutlar kaçtılar. Bu sefer de Gut nüfusu azalmaya

başladı. Av, avcı ilişkisi halen geçerliliğini koruyordu

anlayacağınız.

Yakın bir zamanda Mutların normal yollarla

çoğalamayacağı, üreme problemleri olduğu ortaya

çıkmıştı. Bu da onların tek çoğalma yollarının insanlarla

temasından geçtiğini ortaya çıkartmıştı. Gutlarda meydana

gelen bu azalma, ona bağlı olarak düşüşe geçti

desek inanır mısınız? Av, avcı ilişkisi kimin eli kimin

götünde ilişkisine dönmüştü. Bir düşünün bakalım

neden?

Gutlar, Mut yiyordu, ürüyordu, değişiyordu. Mutlar onlara

dokunuyordu, kaçabilirlerse kaçıyordu, kaçamazlarsa

yem oluyordu. Tanrım, Dünya çıldırmış olmalı!

Bak yine en sonda, iş işten geçtikten sonra onun adını

zikrettik.

Derken her şeyin sonu olan bir şey meydana geldi:

Gutların üretmesi, aniden kesildi.

O gün geldiğinde, dünya kendi pisliğinde boğulmuş sefil

sahiplerinden azat olmuştu. Özgürdü artık! Her şey

daha güzel olabilir miydi!?


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 21

Faruk KORKMAZ

tepegöz

bilim kurgu

UĞULTULU

LEVHALAR

Hiç unutmuyorum, şakayla karışık soğuk bir nisan sabahıydı,

takvim 2019 yılındayız diyordu, ama kime diyordu?

Eskiyen vücuduma mı, güçten düşen zihnime

mi, benle beraber kocayan umutlarıma mı, takvimin

muhatabı olmaktan çoktan vazgeçmiştim, unutamadığım

o güne dek öyle sanıyordum, meğer hayatı seviyor,

onu eksilten takvim sahifelerinden nefret ediyormuşum.

Anlatacaklarımın içinde pembe vatozlar, Ruslar, ki Rus

olup olmadıkları hala muamma, böğüren, metalik uğultular

yayan tuhaflıklar ve birkaç da serseri var. Ben ise

anlatının en bedbaht, en düşkün karakteriyim. Hadi ben

çok önemli değilim, ama takdire şayan şekilde yediğim

kazık önemli, en azından şahsımı aşıp dünya genelini

ilgilendirmesi bakımından. Sızlanmayı kesip sadede gelsem

iyi olacak...

Mesleğim pek öyle yolda rastlayacağınız tiplerinkine

benzemiyor. Nükleer fizikçiyim, doktoralı cinsinden, hani

uzaktan baksan forslu, yazdığı altın, söylediği gümüş

kalender bir meslek erbabı sanılsam da bizim memlekette

yaptığım işin gazoz kapağı kadar kıymeti harbiyesi

yok, neyin var ki?

Hasbelkader çekmecede duran şu reaktörlü meaktörlü

devlet kurumuna kapağı atmıştım, ancak attığım kapak

pek öyle tutmamış, mesleğimi icra etmem engellenmişti.

Memleket modası geçmiş fisyon peşinde koşarken, ben

çığır açıcı füzyon fikrimi tomurcuklandırmıştım. Plazma

tutucu Tokamak , lazer atımlı sıkıştırma, manyetik burkultucu

Stellaratör falan hikayeydi, manyetik tuzaklama

başarılsa da içinden enerjiyi çekmek zor işti, lazerle Döteryum/Trityum

bilyelerini sıkıştırıp, ısıtarak termal kararlılığı

sürdürmek, hele çıkan enerjiyi yönlendirmek,

hepten deveye hendek atlatmak kadar zordu.

Ben tüm bu imkansızlıkları şahlandıran inanılmaz boyuttaki

termal basınca gerek kalmadan füzyonu -birleştirmeyi-

başaracaktım, yani teorik olarak bunu

umuyordum.

Tam homojenize edilmiş ve termal etkinliği minimuma

indirgenmiş Döteryum/Trityum hedefe, nötron ve proton

hızlandırıcılardan çıkan ışın demetlerini aynı anda yönlendirerek

yüksek akıyla bombardıman edecek, sonuçta

elektronlarından soyduğum çekirdekleri

birleşmeye zorlayacaktım, hesaplarıma göre reaksiyon

başına 18 MeV enerji elde edilecekti. Çıktı yönlendirmelerini

yeni nesil 42 teslalık Baryum/Bakır Oksit magnetlerle

yapacaktım. Plan parlaktı, neyse ki

tesislerimizde Lineer Akseleratör de vardı, proton oradan,

nötron hızlandırıcıyı da tedarik ettik miydi iş bitecekti.

Bitemedi, ufak bir kazanın bunda payı vardıysa

da ben o zaman buna pek ehemmiyet vermemiştim.

Meğer kurum müdürü pek ehemmiyetpervermiş, sıçtı

kariyerimin ortasına. Beni işten şutlayamadı, fakat çalışma

azmimi en kolpa işlerin paslandığı, pasif ve her

yerini örümcek ağı tutmuş bir küçük memuriyetin içine

tıktı.

Memuriyetimin içine abuk sabuk olayları inceleme işi

monte edilmişti, aslında böyle bir pozisyon mantıklı bir

memlekette bulunmazdı, hadi bulunsa da istihbarat kurumunun

derin dehlizlerinde yahut üniversitelerde kurulu,

işe yaramaz, göze batmaz bir enstitünün içinde

olurdu, yok hayır, tam İstanbul’un göbeğinde ve benim

avuçlarımda olması mukaddermiş.

Kader çizgimi kim çektiyse, bahtsızlığın tam altından geçirmiş,

tanrı tanımam ben, lakin kaderin varlığına garip

ve köksüz şekilde inanırım. Ki o kaderin içinde,devlet

büyüklerimizden birinin, bu tür mevzulara düşkünlüğü

hasebiyle, böyle bir görev ihdas edilmesi buyruğu varmış.

Devlette ağırlığı ve forsu olan kurum amirlerinin hepsi,

bu saçmalığın çamuru kendilerine bulaşmasın diye arkalarına

bakmadan kaçmış, bi bizim sinirbaz müdür

“He” deyivermiş, aslında eminim ki sırf benim helakımı

hayal ederek he demiştir. Beni sevmemesi normaldi,

21


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 22

bilim kurgu

22

tepegöz

füzyonu neredeyse kafasıyla Akseleratör arasında yapmama

ramak kalmasından ötürü, ama nefretine mana

veremiyordum.

Sonuçta, memleketin yetiştirdiği ağır nükleer fizikçi yurttaş,ipe

sapa gelmez dosyaları araştırmaya memur olmuştu.

O sabah çenem takırdayarak odama girdim, elimde tutuğum

simitten ziyade, susamını üzerine almayı unutmuş

biçareyi masama fırlatıp, kalorifere sarıldım, o da

bana sarıldı, meğer o da ısınmak derdindeymiş. Bu kış

on beşinci defadır kalorifer yanmıyor, dert nedir? Ya kendini,

kendi reaktöründe ürettiği enerjiyle idare etmekle

övünen kurumun ısı değiştiricilerinde bi nane vardır ya

nötronları reaksiyona yönlendirememişlerdir yahut gül

gibi zincirleme reaksiyonu, kimbilir hangi sivri zekanın

lafına uyup, yeni bir şey denedikleri için kösteklemişlerdir.

Başımı çaresizce iki yana sallayıp “Cık cık cık”ladım,

kendi kendime “Bu işi bilmiyorlar efenim” diye söylendim.

Sonra masama göz gezdirdim, temizlik personelinin

bile sallamadığı önemsiz işimin yuvalandığı odayı

bok götürüyordu.

Masamda yeni görev emrimA4 şeklinde sırıtıyordu, bilgisayardan

yazdırılmış kâğıtta, adres linkleri sıralanmış,

alt tarafa da çalakalem, “Yukarıdan konunun ivedilikle

araştırılması isteniyor” notu düşülmüştü. Bilgisayardan

ufak bir kontrolle emrin, şu uğursuz, kaynağı belirsiz ve

tüm dünyada rapor edilen tuhaf seslerle ilgili olduğunu

gördüm. Linklerde yer alan videolarda gümbürtülü ve

ağır metallerin sürtünmesine benzer sesler ağırlıktaydı,

bazen de gökgürültüsü yahut homurdanmalara benzeyen

düzensiz sesler duyuluyordu.

https://www.youtube.com/watch?v=vcUDYBIrWio

Bunların, ilgi çekmek için geekler tarafından düzenlenmiş

oyunlar olduğuna kalıbımı basardım, fakat büyüğümüz

benden hızlı davranıp araştırma emrine

imzasını basmıştı, boşu boşuna ortalıkta dolandığımla

kalacaktım.İşime ihtiyacım vardı, hele de yeni boşanmışken.

Boşanmalar pahalı kurtuluşlardı. Yoksa şu Kanada’dan

gelen iş teklifine evet mi deseydim, soğuğa

dayanıksız olmasam, dakka durmazdım buralarda.

Listedeki bazı linklerde bu sesler için mantıklı çözüm

önerileri vardı, daha ne diye bokumuzda boncuk arıyorduk

ki? Canım sıkılmış şekilde tatsız,iğreti kahvaltımı

mideme indirdim, biraz daha Google amcayı dürtükleyince

bu konuda uzmanlığı olduğunu iddia eden ve

şehir şehir dolaşıp konferanslar veren bir isme rastladım,

adamın adı Talay Nişi Ilsa idi.Nette yalnız bu bilgiler

vardı, adamın ne resmini bulabildim, nede hakkında

başka bir bilgiye ulaşabildim.

Rus olabilir miydi? Türk’se, acep Moğol denizler tanrısının

ismini ne diye çocuğa vermişler diye düşündüm. Moğolların

deniz tanrısını deniz olmadan icat etmeleri de

ilginçti. Kafamda hemen aquaman imgesi canlandı ve

onu oynayan heybetli Mammoa. Bu herifte böyle biri

miydi?

Baktım o gün Kadıköy’de bir panele katılacağını duyurmuş.

Fırsatı kaçırmadan gidip adama yapışmalı, ne

döküldüyse toplayıp, kargacık burgacık raporuma işlemeli,

bu yükten kurtulmalıydım. Koşarak odamdan çıktım,

koridorda neredeyse yapışık yürüyen ve bana doğru

gelen iki adama çarparak duraladım.

Adamların ikisi de dazlaktı, üzerlerinde ayaklarına

kadar uzanan bir örnek pardösüler vardı, garip bir çiftti.

Biri iki buçuk metre boyunda falandı, diğeri cüce denilecek

denli ufak bir kırk boylarındaydı, uzun olanın kemikli

yüzü, büyük kulakları ve burnuna nispetle küçük

bir ağzı ve garip şekilde parıldayan yuvasına kaçık gözleri

vardı. Küçük olanın kafası kavun gibi yanlardan

bombeli, üstten basıktı, yüzü ödem kaplıydı, şişkinliklerden

garip burnu ve ağzı zor seçiliyordu.

“Pardon” diyerek yoluma gitmeye çalışsam da uzun

olan beni omzumdan yakalayınca durmak zorunda kaldım,

çok uzun ve kaslı parmakları ciğerime kadar işlemişti,

sinirlenerek “Ne oluyor kardeşim” dedim, uzunun

yüzü kımıldamadı bile, kısa olan “Murat Bey bize bir dakikanızı

ayırır mısınız?” dedi, sesi sualtından geliyormuş

gibi boğuk ve iniltiliydi. Hala omzumu çürütmekte olan

eli zorlada olsa omuzumdan ittirip, sinirime kat çıkmış

şekilde “Konu nedir, işim var ve acelemde, hem ismimi

nereden biliyorsunuz” dedim. Kısa olan emredici ve

inandırıcı bir tonla boğukça “Odanız da konuşursak

daha yerinde olur, füzyon projeniz hakkında” dedi, beni

hassas yerimden vurmuştu, hayır diyemedim, soğuk

odama döndük.

Odaya girer girmez uzun olan kapıyı kapatıp, sırtını kapıya

dayayarak ayakta durdu, ellerini önünde birleştirip,

bacaklarını da biraz açtı, kapı artık aşılmaz hale gelmişti.

Kısa olan tam onun önünde ayakta bekliyordu,

ben bir koltuğuma, bir adamlara baktım, onları masamın

önünde kırık, dökük, kahverengi hastalıklı paslarıyla

yığılıp kalmış misafir sandalyelerine oturmaları için

davet etmeye utandım, bende ayakta dikilmeye karar

verdim.

Kısa, bekletmeden söze girdi, “Murat Bey, üzerinde çalıştığınız

füzyon projenizden vazgeçmenizi tavsiye etmek

için “pembe vatoz” tarafından görevlendirildik. Bunun

sebebi, bu teknolojinin henüz insan kullanımı açısından

çok tehlikeli olabileceği öngörüsüdür. Sağduyunuza güveniyoruz”,

çok şaşırdım desem yalan olurdu, böyle

önemli ve gizli bir proje dışarı sızdırılmasaydı asıl o

zaman şaşırırdım.

Hiddetle “Siz kim oluyorsunuz da gizli bir projeyi son

vermemi istiyorsunuz, hem şu pembe vatoz kim? Umarım

kendini komik sanan kurum içi şakacı bir palyaçodur,

değilse yandınız. Güvenliği aramamam için beni tek

bir cümlede ikna etme süreniz var, yoksa ajanlıktan kodese

gireceksiniz, bana zarar verirseniz o kodesten gün

yüzü göremeden anca dört kolluyla mezarlığa avdet


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 23

tepegöz

edersiniz.” hah, sesim istediğimden de sert çıkmıştı.

Her daim cesaretli biri olmuşumdur, gözümü budaktan

sakınmam, şimdi de pısmayacaktım, hem bu aptallar

kendilerini ne zannediyorlardı. Sağ elim, uzun olanın kafasına

geçirmeyi planladığım paslı sandalyenin üst demirini

kavramıştı bile.

Kısa olan dönüp uzuna baktı, sonra bana dönerek

“Füzyonunuzu engelleyen şey yakıtı kriyojenik hale getirmek

için kullandığınız sıvı azot çevirimi, termal stabilite

için lazer soğutmayı, yöntem olarakta doppler

soğutma yöntemini kullanmanız gerekiyor, zaten λ =

h/mv = λfoton/x formülü biliyorsunuzdur, buna göre işleminizi

yaparsanız başarıya ulaşacaksınız. Makro boyutta

uygulanmadı demeyin sakın, unutmayın

ki2007’de bir MIT ekibi lazer soğutma ile örnek makroölçek

-1 gram- nesneyi 0.8 K’ne soğutmayı başarmıştı.”

hadi ya, adam haklıydı, bir anda kafamın içindeki tasarruflu

led ampul yandı.

Fakat bu aydınlanma ânımı fark etmeyen kısa, lafına

devam etti “Görüyorsunuz ki her şeyin farkındayız, füzyon

kısa vadede insanlığa yarar getirmeyecek, çünkü

bu buluşunuz kötücül insanlar tarafından kullanılarak

toptan yok oluşunuza yol açacak. Şunu da size açıklamak

boynumuzun borcu ve görevimiz icabıdır ki, füzyon

teknolojisi başkası tarafından icat edilemeden dünyada

enerji savaşları çıkması ve nükleer savaş sonucu yine

toptan yok oluşa sürükleneceksiniz, bu kaçınılmaz, istatistik

hesaplar yüzde yüz on iki kesinlikte bu sonucu veriyor.”

ifadesiz şekilde yüzümü seyre daldı. Uzun olan ilk

defa meraklı gözlerle bana bakıyordu, gözleri düştükleri

çukurdan dışarı uğramış gibiydi, yanakları geriye doğru

gerilmiş, başını hafifçe öne vermişti.

Ne diyeceğimi biraz tarttıktan sonra, biraz daha zamana

ihtiyaç duydum ve “Siz buraya nasıl girdiniz?” gibi

aptalca bir yuvarlama yaptım. Uzun, eliyle önünde

duran kısayı kenara itti ve bana iyice yaklaştı, sandalyeyi

tutan elimi sıkmaktan parmak boğumlarım bembeyaz

olmuştu. Sesi, suyun altından baloncuklar çıkartarak

konuşan birininki gibi dalga dalga, boğuk tonda ve birazda

davudi “Fazladan isteği olan herkes buraya kolayca

girer, asıl soru sen bu ikilemden dışarı nasıl

çıkacaksın?”sanki gözleri biraz daha büyümüştü, yüzümdeki

en küçük kasın bile titreşimini kaçırmak istemiyor

gibiydi.

Bana kalsa ikilem falan yoktu, füzyonu gerçekleştirecek,

hak ettiğim şan ruhuma değecekti, kötücülleri engellemek

kolay işti. İşti amma projemdeki en ince detayı

ve biraz daha çalışmaya vaktim olsa çözebileceğim hatamı

motamot bilen bu herifler, herhalde söyledikleri

tehlikeleri de önceden bilecek kapasiteye sahiplerdir

diye düşündüm. Sustum, yüzlerine baktım, bekledim.

Kafamın durduğuna kanaat getirmiş olacaklar ki sessiz

sedasız odayı terk ettiler.

Neydi şimdi bu, sınav mı? Felaketin bin rengine uyandırılma

mı? Kimdi bunlar? Amaçları neydi? Onları kim

göndermişti? Hani zorlasam, şu an ki mecburi meşgalem

olan tuhaf olayları inceleme memuriyetimde karşıma

çıkan metafizik hokkabazlıklardan biri nihayet gerçek

oldu deyiverecektim, ama ben bilime inanırdım,

yani bilmeye, bilmediğime inanmaya inanamazdım.

Kafam allak bullak şekilde çıkıp Kadıköy’e gittim, işe

bağlılığım da en şikayetçi olduğum huylarımdandı. Tatlı

küçük kafamı Talay Bey’e yoracaktım, şimdilik dünyanın

her türlü belasını verecek adam olmaklığımı bir tarafa

bırakmalıydım.

Talay denilen adam hiçte heybetli Poseidon endamını

taşımıyordu, tipi tamreptiliancı, düz dünyacı tutkunlarına

benziyordu. Kel kafasına zorla açılmış deliklere sıkıştırılmış

iki küçük gözü, asimetrik şekilde suratına

oturmuş burnu ve çaresizce dar dudaklarını kapatmak

için uzattığı top sakalıyla, kafası vücuduna gömülmüş

gibi duruyordu.Hafif bir kamburda tıknaz vücudun sırtına

binmişti. Gözleriyle sürekli etrafı tarıyor, sinsi bakışlarını

beş saniye bir noktada tutamıyordu. Sözde

dünyayı sarsan tuhaf sesler panelinin sonuna yetişmiştim,

panele katılanlar şu hertür garip toplantıların müdavim

takımındandı, işim gereği bu toplantılara katıla

katıla artık bende onlara karşı eş dost, hısım akraba

hissiyatı vardı. Kimi gün duyugörü toplantısında, bazen

uzaktan algılama ve telepatlık kursunda bu tiplere rastlardım.

En eğlenceli ve canlı olanları, yerel ufo guruplarının

kanıt sunumlu paylaşım toplantılarıydı, kimse

“Ağabey, daha dün ruh çağırma seansında el eleydik,

ufo ne ya”demiyordu.

Dinleyiciler dağılınca adamın yanına gittim, tanışlık verip

birkaç sorum olduğumu söyledim, ince ve yayvan sesiyle

beni oldukça sıcak karşıladı. Tipi kayıktı ama muhabbeti

güzeldi, tam bal dudak dedikleri tiplerdendi,

sohbeti öyle güzel götürüyor, sizi öyle güzel yönlendiriyordu

ki, söylediği herşey kendi fikri olduğu halde sanki

kendiniz söylemişsiniz gibi hissediyordunuz.

Tuhaf seslerle ilgili bildik bilgiler haricinde, komplo cinsinden

uydurmalarını da sanki benim fikirlerimmiş gibi

bana anlattı ama yutturmaca hususunda biraz tecrübeli

olduğumdan, bi dakka yaptım. Bu arada panelin yapıldığı

bilmem ne kültür merkezi adlı köhne bodrum katından

çıkmış, Kadıköy’ün dar, hafif dumanlı küçük

sokaklarında geziyorduk, sanki önceden kararlaştırmışız

gibi küçük bir bar arıyorduk, az sonrada o barı bulup

oturmuştuk bile.

Oturur oturmaz peşimizden bara giren iki sokak müzisyeni

masamıza tebelleş oldu, biz hızlı hızlı içiyorduk,

onlarsa bana biraz garip gelen bir melodiyle canlı birşeyler

çalıyorlardı, belli ki para almadan gitmeyeceklerdi,

bar sahipleri de hiç oralı değillerdi. Ben hafif

çakırkeyf oldum, o ara Talay mırıl mırıl dünyayı içeriden

saran bizim bilmediğimiz tabakalardan, bunların diziliminin

ne kadar hassas olduğundan bahsediyordu, kafamda

güzelce olmuştu o ara, niyeyse birden içimi

olanca açıklığıyla dökme ihtiyacı doğdu, başladım iş yerindeki

uğradığım haksızlıklardan, çıktım sabahki tuhaf

karşılaşmadan. O ara, Talay’ın müzisyenlere para verme

nezaketi göstermeyeceğini de kavrayıp, adamların eline

bilim kurgu

23


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 24

bilim kurgu

24

tepegöz

iki kuruş sıkıştırıp savuşturdum hergeleleri.

Talay “İyi demişsin abi, pat diye insanın karşısına çıkıp

sıkıştırmakta neymiş. Peki abi bu füzyon projesi nasıl

bir şey, sahiden projeni kurtaracak ne dediler ki, nasıl

çalışıyor bu zımbırtı” sarhoştum, fazladan çenemde hiç

yapmayacağım şekilde düşüvermişti ama o kadar uzun

boylu değildi. Sustum, boş ver dedim sadece. Omuz

silkti, hadi kalkalım dedi, gece epey ilerlemişti, bu saatte

sarhoş birini oturduğum Beylikdüzü’ne taşıyacak

taksinin alacağı parayla üç gün tatil yapılırdı. Kalkmadan

Kadıköy’de küçük bir otelde kalırım diye kafamda

kurmuştum bile.

Ben hesabı isterken Talay ayağa kalktı, elinde telefonu

vardı, “Abi acil birini aramam lazım, burası çok sesli dışarıda

konuşayım ben” dedi ve hızla bardan çıktı, ben

ağzımı bile açamamıştım. Mecburen gelen yüklüce hesabı

cüzdanımın belini kırarak ödedim, çünkü Talay ben

dışarı çıkana kadar içeri gelmedi. Dışarı çıktığımda da

“Ya kusura bakma konuşma uzadı, kesemezdim de hesapta

sana kaldı ama hallederiz bilahare, ben seni çok

sevdim abim, yine oturup konuşmayı çok isterim, al bak

bu kartım, unutmadan vereyim” dedi. Ben kalender

ayağına yatıp “Ne demek kardeşim, bende seni sevdim,

mutlak buluşalım” dedim, vedalaştık ayrıldık. Nereye gideceğimi,

nasıl gideceğimi sormamıştı bile. Şeytan tüyü

var dedikleri cinsten bir adamdı, kızamıyordum niyeyse,

ki normalde çok bozulurum ilkten hesap takan cinslere.

Dar sokaklardan ferah bahariye caddesine çıkmak üzereyken,

yarı karanlık sokakta yüzlerini seçemediğim üç

serseri etrafımı çevirdi, daha ne oluyor, nedir diyemeden

beni tartaklamaya başladılar, ilk yumruğumla tam

önümdekini devirdim, diğer ikisinin yumruğuyla yere

devrildim. Bunu fırsat bilen iki serseri üzerime atıldı,

cüzdanımı, telefonumu aldılar, ama bir yandan da hızlı

elleri üzerimde sanki başka bir şey arıyormuş gibi dolandı,

tabi ki bir şey bulamadılar, bırakıp kaçtılar. Zar zor

ayağa kalktım, neyse ki hesabı ödediğim kredi kartını

cüzdanıma değil pantolon cebime atmıştım da ortada

kalmadım, serseriler aceleden kartı bulamamıştı.

Soy isim ‘Yıldırım’, yaş ‘35’, doğum yeri ‘Yakutistan’…

Sarhoş kafayla saçmalığa tüyler dikiyordum, girdiğim

izbe otelde kimliği pek dert etmiyorlardı. Otel bir tür randevu

evi gibi çalıştığı için, hesap ettiğim taksi parasının

iki katını ödemek zorunda kaldım.Yaralı ve sarhoş olmasam

beni hayatta söğüşleyemezlerdi.

Günler günleri kovaladı, bende Talay’ı ve güya anlatacaklarını

kovaladım, ne hikmetse her buluşmamızda

ondan çok ben konuşuyor, üstüne her daim yaptığı hinlikler

nedeniyle hesabı da ben ödüyordum. Ama iyi

adamdı, insanın derdinden anlıyordu. Şu dazlakların

beni vicdanımın mengenesine sıkıştırmasına o da çok

kızıyor, beraber bir çıkış yolu buluruz be abi diyerek

moral veriyordu, hani önerileri de fena değildi yani.

Bir gün, şu füzyon projeni sen anlat bana, ben ehil birilerine

aktarayım, onlar yapsın ve bu paradox kırılsın deyiverdi.

Kesinlikle haklıydı, bu kırılmaz zincirin

düğümü,füzyonun benim tarafımdan gerçekleştirilmesi

yada gerçekleştirilmemesi değil miydi, yoksa adamlar

ne diye gelip bana açıklama yapsınlardı. Bir yandan da

kendimdeki kibrin kolundan tutup yakalayıveriyordum,

ne yani mevzu sadece benim ben olmam mıydı, yoksa

füzyonun kendisi miydi? Dünyanın yok olması, füzyon

olsa da olamasa da gerçekleşecekse, ben bu gerçekliğin

içinde sadece bir noktadan ibarettim, ihtimallerin

düğümlendiği nokta. Yine de kolayca kırılmayan güvenlikçilik

hissiyatım hemen dökülüvermeme engel oldu.

Hem bu yarı şarlatan, yarı tatlı dilli herifin, füzyonu gerçekleştirecek

fizikçi dostları olma ihtimali var mıydı ki?

Mayıs ayının ortasında bir gün, moda sahilde Talay’la

beraber yukarı çıkan merdivenlerin dibindeki ağacın altında

oturmuş bira içiyorduk. Ben iş yerindeki zırvalardan

iyice bunalmış, Talay’a dert yanıyordum, “İşte

görüyorsun ki kardeşim bizimkisi modern kölelik, hem

ne biçim kölelik. Şu paradoxu bir çözebilsem. Füzyon

gerçekleşse de gerçekleşmese de insanlığı çökertecek,

ben ise yapsam da yapmasam da bunun müsebbibi

olacağım. Eğer bir yolunu bulabilseydim sırf dünyanın

iyiliği için dünyayı terk ederdim” dedim, Talay hafiften

çakırkeyf olmuş, ağzını iyice yaya yaya “Eğer ile meğer

evlenmiş, çocukları keşke doğmuş” hafifçe güldü “Keşkelere

bel bağlama abi, bana güvenmiyormusun? Projeyi

anlat, bende başkasına yaptırıp zinciri kırayım. Gerçi

ara ara epey kısmını anlattın zaten, kalan az bir kısmın

ayrıntısını ver olsun bitsin bu iş”.

Öyle ya anlatmıştım öteden beriden, ama kısa dazlağın

verdiği ipin ucunu alıp bu kel kerkenezin eline tutuşturmalı

mıydım?Döndüm yüzüne baktım, koyu ağaç gölgesi

içinde kaşları ortaya doğru yumuşakça eğilmiş,

istemsiz olduğu besbelli kocaman bir gülümseme yanağından

dalga dalga kulaklarına kadar yayılmıştı. Gözleri

kanlıydı, uzun uykusuzluğun kırmızı parmakları göz

kürelerini sarmış onun garip bakışlarını iyice tekinsiz

hale getirmişti. Sempatimden değil de çaresizlikten birden

ağzımdan bir evet çıktı. Sanki bir an dursam vazgeçecekmişim

gibi ağzım mitralyöz namlusu olmuş,

kelimeleri dökmüyor ateşliyordu. Talay kelimeleri kulaklarıyla

değil gözleriyle yakalıyor, onları göz merceğinden

içeri harf harf çekiyordu, tek bir es’i bile kaçırdığını sanmıyordum.

Talay ile “O iş bende kardeşim” son sözleriyle ayrılmıştım,

sonunu merak etmiyordum, artık bu ağır yükü sırtımdan

attığımı düşünüyordum, neredeyse dev bilimsel

keşfin şanını bir kenara itmekten memnun bile olacaktım,

lakin alttan alta bu keşfin getirisinden vazgeçmek

içimde büyük bir boşluk hissi yaratmıştı.

Yirmi iki Mayıs günü de diğer sıradan günlerdeki gibi sevimsiz

işime gittim, iki aydır odama ne gelen vardı ne

de giden, son emirden beri hadi hadi diye bastıran, arayan

da yoktu, ki bu hayret vericiydi, emirnamede acele

denmiyor muydu? Demek ilgi gelip geçici imiş. O gün


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 25

akşama kadar odamda pinekleyip, üç beş yeni bilimsel

dergi karıştırdım, mesaimin bitmesine bir çeyreklik vakit

kalmıştı, birdenbire acayip bir gacırtı duydum, nereden

geldiğini anlamaya çalışırken yüksek ve tiz bir metalik

vurma sesi geldi, sonra gürültülü patlama sesleri dalga

dalga yayıldı, metal bir huniye düşen dev metal topların

çıkaracağı seslere benzeyen sesler onu takip etti. Korkuyla

ve adrenalinin verdiği uğultulu bir kabarışla ayağa

fırladım, hayır ben masanın altına sinecek tiplerden değildim,

sesin kaynağını kulaklarımla araştırdım, ilk tahminimin

aksine ses tesisten değil dışarıdan geliyordu.

Neredeyse herkes gibi bende binadan dışarı çıktım,

ses gökyüzünden değil yerin ta içinden geliyor gibiydi,

herkes birbirine şaşkın şaşkın bakıyordu. Sesler bir

müddet daha bazen karışarak bazen ayrışarak devam

etti, on dakika sonra etraf yine süt limandı. Bu sefer insanlar

arasında bir uğultu koptu, sesle ilgili konuşuluyordu,

etrafıma baktığımda, hemen yakınımda duran

kat çaycısı ve odama uğramaktan özellikle imtina eden

temizlik görevlisinden başkası yoktu, bilimsel krem

şanti tabakası beni iyice dışlamıştı, herkes meşrebine

göre küçük guruplar halinde kümelenmiş durum değerlemesi

yaparken ben insanları izlemekle yetiniyordum.

Aklıma elimdeki son araştırmam ve tabi ki Talay’dan

adam gibi bir cevap alamadığım hususu geldi.

Kalabalığa göz atarken ilginç bir parıltı gördüm, parıltı

kel birinin kafasından yansıyan eğik güneş ışınlarından

kaynaklanıyordu. O kel Talay’a çok benziyordu ama kalabalıktan

yüzünü seçemediğim için kararsız kalmıştım.

Yanımda duran temizlik elemanının kolunu tutup adamı

gösterdim “Ha o mu? Yalat Bey, nisan başında kuruma

geldi, galiba Rusya’dan geldi, şu yeni nükleer santral işinin

koordinasyon sorumlusuymuş”. Kalabalık birden kımıldanmaya

başladı, kabarıp, ayrılıyor, kumsalını arayan

dalga gibi merakın sırtında yükseliyordu, heyecan sanki

kelime olmaktan çıkıp kırmızılar içinde şuh bir kadın

olmuş,yekûnu erkeklerden oluşan kalabalığın içinden

geçiyordu. Bir türlü kel herife ulaşamadım.

İnsanlar, artık onları içinde tutamayacak binaya dönmek

yerine, çoktan biten mesailerini arkalarında bırakıp

tesisten hızla ayrılmaya başladı. Bir ben binanın geniş

bahçesinde ayrık otu gibi kalakalmıştım. Hemen telefona

sarılıp Talay’ı aradım, ha evet İstanbul’daymış ve

evet o da sesleri duyup kayıt etmiş, bittabi benimle konuşurmuş,

ama şimdi analiz vaktiymiş, istediğim tüm

gerçekleri açıklayacakmış, yalnız ona zaman vermeliymişim,

hele şu son İstanbul kayıtlarını da analiz etsinmiş

de, e peki ne zaman, yirmi beş mayıs cumartesi

günü uygunmuş, o gün aynı zamanda dünya havlu günü

olduğu ve o da otostopçunun galaksi rehberine bayıldığı

için moda sahilindeki bir etkinliğe katılacakmış, bende

gelseymişim, ayrıntılıca konuşma fırsatımız olurmuş.

Pek inanmadan “Olur” deyip telefonu kapattım.

tepegöz

Cumartesi günü akşama doğru moda sahile indim.

Ağaçlar, çimenler hülasa yeşilin koynu salkım saçak insanla

dolmuştu, içenler, eğlenenler, yeni, eski sevgili gurupları,

zevk pezevenkleri, türlü keyif ehlinden teçhiz

edilen kumpanya bir cümbüş tutturmuş gidiyordu. Fakat

ortalıkta ne havlucular ne de Talay vardı. Biraz dolanıp

yanımda getirdiğim havluyu yere serdim, yine yanımda

getirdiğim biraları kana kana içtim, kafam kıyak olmuştu.

Etrafta salınarak yürüyen, aslında yürümeyip

sanki bir bulutun üstündeymişçesine süzülen Venüsleri

seyre dalmıştım, Marslar çabucak silinip gitmiş, yalnız

Venüslerden mürekkep bir denizin ortasında sahte esrikliğime

batmıştım ki şu bizim gizemli dazlaklar aniden

başımda bittiler.

Yüzlerini görünce, keyfim neşemi de yanına alıp gitti.

Kısa olan yine teklifsizce söze başladı “Sen burada oturmuş

ziftlenirken birileri füzyon işini kotarıyor haberli

misin?”. Afallayarak ayağa kalktım, biraz sallanıyor,ağzımın

kenarından sızan salyama hâkim olamıyordum,

lakin füzyon kelimesi beni ayıltmaya yetmişti. “Siz ne

saçmalıyorsunuz. Hem hala beni niye takip ediyorsunuz,

çoktan füzyon işinden vazgeçip, onu,yani şanlı asaletimi,

doğuramadan isimsiz birilerinin kapısına

terkettim. Şimdi defolup gidin başımdan”, oldukça sarhoştum,

“şanlı asalet” acaba ne menem bir şeydi?

Elimi kolumu sallayarak, sendeleyerek üstlerine yürüdüm

“Ulan anammısınız, babam mısınız? Bana barzo

çekeceğinize gidin kendiniz kendi kehanetinizi temizleyin,

cavlak kafalılar” havaya ve içimdeki geçkinliğe bir

yumruk salladım. Uzun, elinde tuttuğu şemsiyeye benzeyen

ama öyle olmayan üzeri yumuşak bir şeyle kaplı

sopayı ağzımın üstüne yapıştırdı. “Aptal! Fikrin sahibi,

bu dünyada ve zamanın bu anında sensin, sorumluluk

senin. Bizim tek görevimiz tebliğ ve teşvik etmek”. Elimin

tersiyle onlara tokat atarmış gibi sert, yani bence

sert bir hareket çektim “Ne yani düşünsem de düşünmesem

de suçlu ben, yapsam da yapmasam da suçlu

ben. O zaman bizzat paradoks benim, dünya ben doğdum

diye yok olacak, varlığımın gölgesi dünyaya düşmese

kim bilir ne rahat ederlerdi. Hem bir dakka, bu

füzyon olmasa da kendilerini yok edecekler demiştiniz,

e ben niye bu işin önünde ya da arkasında duruyorum

ki?”

Kısa olan tereddüt etmeden “Kaçınılmazlık bulanık bir

istatistiki görünüm arz ederken, senin fikri bulmadan

sonra kesinlik ifade eder oldu. Yani dolaysız olarak

senin doğumun yıkımın kaçınılmaz miladıdır” aman içim

ne rahat etmişti. “Peki nerede can buluyor benden ırak

olsun dediğim canım evladım?”. Uzun, neredeyse beni

eliyle itekleyerek “Koş çekmecenin içine bak, dünyanın

ölümünü uzak gelecekten tam bugüne çekecek Füzyon

Makinesi orada çatıldı bile. Biz tam arkanda olacağız,

yarının bugün olmasına engel olman için tavsiyelerimiz

senden eksik kalmayacak.”

İş yerime gidene kadar neredeyse ayılmıştım, cavlaklar

ortada yoklardı, yeni yapılan, içi boş olması lazım gelen

deney reaktörü binasından etrafa ışıklar saçılıyordu. Gü-

bilim kurgu

25


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 26

bilim kurgu

26

tepegöz

venlik elemanlarına göre Yalat Bey emir vermiş, yeni

bina için kalibrasyon deneyleri yapılacağından, hafta

sonu yetkisiz personeli tesise almamalarını tembihlemiş,

ayrıca memleketinden de kalabalık bir ekip de ona

katılmışmış. Kulaklarıma inanamadım, kim, nasıl?

Hemen ‘her kapıyı açan green kart’ adını verdiğim kartımı

çektim, güvenlikçinin burnuna dayadım. Ne yazıyor

kartta, oku bakalım, ne yazıyor? Elimdeki kimlik belgesi,

beni şu an memur olduğum mesnetsiz işime sürükleyen

devlet büyüğümüzce onaylanmış, iskambil kağıtlarından

sinek valesi, yani Büyük İskender’in kâğıdı

gibiydi ve her kapıyı açmaya yetkisi vardı, en azından

devlet katında.

Kapı açıldı, bir hışımla yeni reaktör binasına daldım,

ana kapının ardında iki izbandut ikincil kapılar olarak

duruyordu, işte king of the king sinek valemin havası o

noktada indi. Beni salmadıkları gibi tartaklıyorlardı da,

tabiki anında saldırıya geçtim, biraz yumruklaşma ve

tekmeleşmeden sonra etkisiz hale getirilip, kapı ardına

süpürülen süprüntü misali bir kenara atıldım. Bağrışa

gelen kişiyi görünce çok şaşırdım, bu bizim kaypak Talay’dı,

hesap takan ama gönül de alan Talay.

Kırık dişimden sızan kana karışan sümüklü burun kanımı

elimin tersiyle hodbin suratımdan sildim, ‘Helelöley’

nidasıyla ayağa kalkmaya çalıştım ama olmadı,

yattığım yerden tek dirseğimin üzerinde doğrulup boştaki

elimi kalçama dayayarak hırıltılı bir sesle “Sen ha!

Bunu tahmin etmeliydim, yalaka köpek, tüm bildiklerimi

samimiyetin gölgeleri arasından çekip aldın, oysa ne

çok sevmiştim ne dost bilmiştim seni, meğer bir yılan

sarıyormuş boynumu, haberim yokmuş”, Talay eğilip yüzüme

baktı, iki elinin tersini kalçalarına dayamış, nadir

bir zoolojik örneği inceler gözlerle bana bakıyordu “Ne

alakası var kardeşim, sen meyveni döküyordun ben topladım,

çürüyen fikrini işe yarar hale getirdim”.

Ben kızarak “Hangi işmiş bu?”. Talay doğruldu, arkasına

baktı, galiba kotarılan füzyon işine bakıyordu, sonra

bana döndü, gözlerinde alev alev parlayan bir şeyler

vardı “Füzyon işi olduğunu sende bal gibi

biliyorsun,sana ha şimdi ha sonra açıklayacağım deyip

durduğum dünyanın böğürtüsünü kesmenin tek yolu

senin füzyonundan yardım almaktı, sende bile isteye

yardım ettin, daha ne istiyorsun, kehanetin bacağını sen

değil ben kırıyorum”, “Hadi be oradan, neyi kırıyorsun,

yoksa şu kötücül denilen insan yada insanlar güruhu

siz misiniz? O zaman kehanet kırılmıyor, su gibi yerini

dolduruyor. Ben füzyonu, insanlığı kurtarmak, onun yıldızlara

sıçramasına engel olan, konsantrasyonunu

bozan enerji darboğazından sıyırmak için geliştirdim.

Hem bunun böğürtüyle ne ilgisi var?”.

Şimdi şimdi kapıdaki o iki izbandutun Talay’la ilk karşılaştığımız

gece beni soyan hırsızlar olduğunu ayırt ediyordum.

Talay kahkaha attı “Ben ve işin aslını bulanlar

gurubu dünyayı kanser gibi saran illümünatiye son vereceğiz,

dünyanın böğürtüsü dediğin şeyin ne olduğunu

bir bilsen”.

O sırada bizim noktayla virgül geniş kapıdan içeri girdi,

izbandutlar dazlakları görünce korkuyla geri çekildiler,

belliydi ki daha önceki karşılaşmalarından hoş anılarla

ayrılmamışlardı. Uzun dazlak kinli gözlerle Talay’a baktı

“Söyle bakalım keltoş, dünyanın sonunu getirirken doğruyu

söyleyecek mi o büzük dudakların, görelim”, Talay

bir an korkar gibi oldu ama sonra kendini toparladı, göbeğini

içine çekerek “Size ne kardeşim, siz her boka

maydanoz olmasanız olmuyor mu?” dedi. Dazlaklar istiflerini

bozmadan ona baktı kısa olan söze girdi “Seninle

hareket eden şu insanlara ne yalanlar attın

acaba”, uzun olanı “Ona yalan mı yok, sözün karasını

da yalanın âlâsını da ona sormak lazım, değil mi Şangrila?”

Haydaa, kafam iyice allak bullak olmuştu, bilincim hala

bulanıktı, ya da moda sahilinde uzun, bitimsiz bir rüyaya

sızıp kalmıştım. Talay, Yalat, Şangrilakimdi bu adam?

Talay göz işaretiyle izbandutları yolladı, belli ki foyası

ortaya çıkarken şahit istemiyordu. “Hah ha” diyerek tahtadan

yapılmayan yatırılmış kalın kablo makarasına tünedi,

“Pembe vatoz, kendi gelmeye zahmet etmeyip siz

işlevsiz simbiyozları peşimden göndererek, beni yolumdan

çevirebileceğini mi sanıyor? İşini aldığı AlDun’lar

kime güveneceklerini gerçekten bilmiyorlar. Tek numaranız

tebliğ etmek, aksiyon yok, sadece kendinizi korumak

için aksiyon yetkiniz var, bir de beni durdurmak için

size belletilen boş laflarınız. AlDun hayatı koruma vakfına

kötü haberi şimdiden iletseniz iyi olur. Çünkü burada

korumaya aldıkları hayatın ve onun şahikası

olduğunu sanan insanlığın sonunu getireceğim, dünya

jeotabaka makinasını durdurmak üzereyim.”

Hımm, sağlam bir oyunun ortasına düşmüştüm, bu

besbelliydi, nedense birden o tatlı, küçük, biteviye hayatımı

özledim.Soğuk odamı, gereksiz işler memuriyetimi,sonu

gelmez umutlarımı,şimdi hepsine hasrettim.

Ayağa kalktım, üzerimdeki tozları silkelerken izbandutlarla

beraber birkaç kişinin bize yaklaştığını gördüm. Onların

geldiği yöne baktığımda, koca reaktör kubbesinin

açılır çelik perdelerinin sonuna kadar indirildiğini, açılan

boşluğa yönlendirilmiş her yeri kablolar ve soğutucu sıvı

borularıyla kaplı, kocaman, uzay teleskopuna benzer bir

alet gördüm. Binanın geniş ve oldukça yüksek antre

boşluğunda ise, kafamda kura kura şeklini şemalini ezberlediğim

füzyon reaktörümü gördüm, cana getirilmiş

ateş saçan bir ejderha gibi dev antrede uzanıp gidiyordu,

kafası sayılabilecek yerdeki doğrudan elektron

aktarımlı Transdüser’i görünce gözlerim yaşardı, hayatımın

son kısmını vakfettiğim makine çalışır şekilde karşımda

duruyordu.

Yeni gelenler Talay’ın karşısında durdular, içlerinden tıknaz,

ablak suratlı, şişko yanaklı bir tanesi, ki bu herifi

de tanımıştım, Talay’la ilk buluştuğumuz gece gelip tepemizde

gıy gıy çalgı çalanlardan biriydi. “Bize yalan mı


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 27

söyledin? Dazlaklar başka bir hikâye anlatıyormuş”,

Talay yerinden kalktı yalakalanarak guruba yaklaştı, öndekilerden

ikisinin kollarından dostça yakaladı “Arkadaşlar,

size hareketimizi engellemek isteyenlerin

olacağını söylemiştim, illümünati hedeflerine ulaşmak

için kafamızı bulandırmaya kalkacak demiştim. İşte tam

şu anda olan bu, bırakın şimdi bunları, tüm dünyayı gözleyen

gözü kör etme vaktimiz geldi” ellerini havaya kaldırıp

“Kahrolsun büyük birader, kahrolsun üçgendeki

göz, ışığın gözü uydusunu uçurduğumuz an bizi göremez,

takip edemez hale gelecekler ve işte o”, bu kadar

saçmalığa dayanamayarak lafını kestim “Eehh be, ne

sikko sikko yalanlar atıyorsun, ne büyük gözü ne illümünatisi,

saçmalıklarına bu alıkları nasıl ikna ettin hayret,

en kuş beyinliler bile bu teraneleri yemez. Sen benim

fikrimi neden çaldın onu söyle ”Talay iki eliyle beni göstererek

“Bakın, bakın işte tam söylediğim gibi değil mi?”

gurup homurdanarak bana döndü, ben yumruklarımı sıkarak

çıkacak vartaya hazırlandım. Talay “Bırakın şimdi

bu inançsız aptalı, uzun erimli terrahertz lazeribunların

ağababalarının gözünü oyduğunda, sesleri boğulur.

Hadi hadi, herkesin bir şeye el atması lazım, ben bunları

hallederim, vaktimiz daralıyor, kurum yetkilileri duruma

uyanmadan işimizi bitirelim”.

Guruptakiler birbirlerine baktılar, sonra sırayla yanıma

gelip en acıyan yerlerimi biliyorlarmış gibi bana birer

yumruk çakarak işlerine döndüler, başta direnecektim

ama ilk gelen izbandutun çeneme indirdiği yumrukla bilincim

bulanıklaşmıştı, sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Bir yandan vücuduma inen yumrukları sayarken, bir

yandan da düşünüyordum, sanırım insanların kör inançlarıyla

dalga geçmek iyi bir fikir değildi, dini inançlardan

bile daha radikal bağlılıkla sarıldıkları komplo teorisi dediğimiz

fikirlerini, küçük dünyalarını koruma iç güdüleri

çok güçlüydü. Bu gücü üzerimde ispat etme fırsatını da

kaçırmamışlardı.

tepegöz

Kılını bile kımıldatmayan dazlaklara dönüp baktım,

bana değil doğumu gerçekleşen ışın canavarına bakıyorlardı.

Belli ki ayağa kalkmama yardım etmeyeceklerdi.

Bugün kısmetim yer seviyesinden açılmış besbelli,

parkta, şimdi burada ve gidebilirsem yatağıma kadar

sürecekti, acaba bu gece yatağımın pamuklu ketenlerine

sarınabilecek miydim?

Talay gelip beni ayağa kaldırdı, bir yandan da “Sana

minnet borcum var, sonuçta bu gece tarihe son noktasını

senin sayende konduracağım, canım benim” bana

bir güzel sarıldı, kanlı yanaklarımdan öptü, demin oturduğu

ağır tahta makaraya özenle oturttu “Şovu en iyi

yerden seyretmek, en çok senin hakkın” diye de ekledi.

Çaresizce dazlaklara baktım, nihayet kısa, karpuz kafalı

olanı benimle göz teması kurdu“Boşuna bir şey yapmamızı

bekleme, biz seni yönlendirmekle mükellefiz, buna

mukabil sen başarısızlığı huy haline getirmekle mükellefmişsin

gibi davrandın, sonuç bu. Talay dediğin insan”,

Talay bir miktar geriye çekilmiş, uzaktan bağırarak direktifler

vermeye başlamıştı, sanki kalkıp bir şey yapacak

halim varmış gibi bir eliyle de omuzumdan tutuyordu.

“Aslında senden önceki kehanet taşıyıcısıydı, kehanet

falan diyoruz ama bu senin dilindeki bizim bilimsel yargılarımızı

en iyi karşılayan kavram olduğu için kehanet,

yoksa ‘senkupu farlan’ kelimesi olayı bilimsel olarak

açıklıyor. Talay insanı senden önce

He3+He3=H+H+He4+12.9 MeV füzyonunu gerçekleştiren

reaktörü teoride planladı, tek sorun dünyada Helyum3rezervinin

sıfıra yakın olması ve projesinin çalışır

hale getirmesi için yapması gereken ufak ama can alıcı

birkaç ipucundan habersiz oluşuydu. Temiz füzyonla,

sonsuza yakın enerjiyi, nadir yada değil, neredeyse tüm

madenleri uğraşmadan elde etmeyi, hatta kirletilmiş

dünya doğasını füzyonun atık ışınları sayesinde toptan

temizlemeyi, yani dünyayı saba melikesi saflığıyla, düşürüldüğü

tahtına tekrar çıkarma işini başarmak üzereydi,

olmadı. İnsanlar ona güldü, Ay toprağından yahut

Uranüs atmosferinden He3 getirmenin kestirilemez

masrafı bir yana,şimdiki düzen tıkır tıkır işlerken, kendi

ve dahi birkaç nesil soyları boyunca da bu düzenin

sürme ihtimali güçlüyken, neden sonu belirsiz işlere girişsinlerdi,

sonraki insanları kurtarmak, neden şimdikilerin

işi olsundu?”

Uzun dazlak, yani az sonra adının MirNemir olduğunu

öğreneceğim adam “Talay’ın suratına tüm kapılar kapanırken,

akademiyada da alaya alınıyordu, patronumuz

pembe vatoz bizi gönderene kadar işinden ve

çevresinden çoktan dışlanmıştı, projesi için zekasını kullanarak

illegal yollara sapmak, gayrımeşru olarak dünyaya

getireceği füzyon reaktörüyle kendini meşru

sayanların karşısına çıkıp, onların yüzlerini haklılığının

füzyon ışınlarıyla kızartmak istiyordu. Bizimle yaptığı doyurucu

ama aynı zamanda üzücü konuşmadan sonra

iyice ümitsizliğe sürüklendi, ona projesinin çalışır hale

gelmeyeceği, eksiklerini tespit için ömrünün yetmeyeceği

haberini verdik, ama senin eline verdiğimiz ipin

ucunu onun eline vermedik” dedi.

Talay bağırtısını kesip bize döndü, demek bizi dinlemeyi

de ihmal etmiyormuş “Öyle mi dersin MirNemir?

Beni ümitsizliğe sürükleyen şey projemin başarısız olacağını

öğrenmem midir? Yoksa insanın tam olarak ne

olduğunu, hangi çamurdan yoğrulduğunu öğrenmem

midir? Ümitsizliğimin damarlarında dolaşan insanlığın

kibridir. Kendinden başka hiçbir varlığı sevmeyen,

önemsemeyen insanlardan, topundan nefret ediyorum.

Birini ya da birilerini sevmeleri, hatta onlar için canlarını

feda etmeleri bile yine o kibrin, yani id’lerinin ta dibine

çöreklenmiş sevilme arzularının eseri değil midir? Oraya

gelene kadar, etraflarındaki kendilerinden başka hiçbir

canlının aslında zaten önemi yoktur, belki ilerlerken önlerine

çıkan tercihler silsilesindeki sönük duraklar

olmak dışında. Ben bile, tüm insanlığını iyiliğini güdüyor,

onları çağlar boyu boyunduruğunda yaşadıkları enerji

denen prangadan kurtarıp daha önemli üstel ihtiyaç ve

bilim kurgu

27


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 28

bilim kurgu

28

tepegöz

duyulara doğru yöneleceklerini umarak, bundaki payımı

gözümde parlatarak, yüreğimde kibrinden tutuşan, kor

kor yanan ‘kendini sev’ levhasını tavlayıp dövmüyor

muydum? Vurduğum her bir çekiç darbesiyle, yani ettiğim

koca koca kelimeleri sırtlanmış laf yüküyle, insanları

kendi iyiliklerine çağırırken asıl kendime çağırmıyor

muydum? Ahhh anladım ve aydınlandım nihayet,

AlDun’lar bu gezegeni buldukları gibi bırakmalıydılar,

hasbelkader sürüklenip düşmüş bir RNA parçasının yeşerip

krizantem çiçekleri açacağını sanıyorlardı ama

bak;ceset kokan dev Titan Arum çiçekleri dünyayı sardı,

isimleri de insandı. Bugünhasat zamanı, AlDun jeomakinasını

uzaktan enerjilendirerek çalıştıran uydularını

yok edeceğim, dünya manyetik alanından yoksun kalınca,

güneş rüzgarları Taraxacum officinale çiçeği tohumlarını

üfler gibi dünya atmosferini üfleyip yok

edecek, yine o eski mutlu arkeabakteriolojik günlere

dönülecek. Mutluluk.”

İçimden “Hay senin şekspiryen tiradına sıçam” diye geçirdim,

ben burada kan kaybından gidecekken adamın

derdine bak. Kısa kısa nefesler alıyor, elimi cansız hareketlerle

yardım istemek için kımıldatmaya uğraşıyordum

ki Serelop yanıma geldi, onun adı da buymuş,

yaralarıma garip kokan, bilmediğim türden gazını püskürtürken

bu bilgiyi verdi. İlginç şekilde gazı ağzından

püskürtüyordu. O ara Talay arkadan “Hah ha senide

simbiyotik vücutlarıyla sarıyorlar ha” dedi. Kafa kısmımdaki

yaralarım çarçabuk iyileştiğinden lafa yetiştim

“Simbiyotik ne ki? Basbayağı adamlar işte, yani gazlarını

götlerinden değil ağızlarında çıkarıyorlar, lakin bunlar

yabancı yaşam formları, o kadar olsun artık”, Talay yine

güldü.

MirNemir uzun trençkotunun önünü yavaş hareketlerle

açtı. Trençkotun altında başka giysi bulunmuyordu,

gövde kısmında iki kolun omuz hizasından itibaren şeffaf

bir bölme vardı, klasik insan vücudu formunda, kalçaların

başlangıç hizasına kadar bu şeffaflık devam

ediyor oradan aşağısı insan teni gibiydi, normal fizyoloji

bir tek kasık arasında bozuluyordu, ne bir penis nede

vajina vardı, dümdüzdü. Buna hayret etmezdim ama

şeffaf bölmede kıvrıla, süzüle dolanan, ara sıra parlak

sarı ışıklar yayan, altı gözlü balığa benzer yaratığı görmeseydim.

Hafif bir çığlık atıp geri çekildim. Şeffaf kısımdaki canlı

şimdi hem zarif hareketlerle yüzüyor hem de her bir gözüyle

farklı yerlere bakıyordu, sağ alt gözü hep bendeydi.

Kıvrımları oldukça hoş olan balık, bana garip şekilde çekici

gelmişti, bir balığı cinsel olarak çekici bulacağımı

hiç düşünmezdim. Vücudunun neredeyse her yerinden

ince tüysü yüzgeçler çıkıyor, bu yüzgeçler gökkuşağı

renklerinde parıldayarak sürekli yenilenen renk karışımlarıyla

dalgalanıyordu, gövdenin ortasından kıvrımlı,

dokuz tane küçük uzantı salınıyordu, ahtapot kolları gibiydiler.

“Adım MirNemir, simbiyotiğimin yani beni karasal gezegenlerde

hareket etme özgürlüğüne kavuşturan Vudanlı’nın

ismi Mir. Simbiyotizmimiz onun gezegeninde

katman kazanması, ki buna bir tür zenginlik diyelim, ayrıntısı

uzun, benim ise ana gezegenim dışında patronumuz

pembe vatoz için iş görmeme dayanıyor, alışverişin

bu kısmı kendi gezegenimde ki yararlı derinlik giriş izinlerini

almam için gereken refere izni sağlıyor, inancımıza

göre de ek bir rütbe almak cabası. Görüyorum ki bunca

şaşıracak şeyin içinde bi kasık arasından, bide benden

gözünü ayıramıyorsun, ah bu insanların cinsi düşkünlükleri.

Ben hermafroditim, Mir ise beş eşli üreme sistemine

dahil olan dördüncü cinsiyete sahip bir canlı.”

Ağzımdan ince bir “Ney” sesi çıktı,“Evet, beş eşey gerektiren

biraz karmaşık bir üreme sistemleri var ve üreyen

nesiller çok farklı formlara sahipler, düşünebiliyor

musun bu sistem başta üçlü iken, sonradan katılan iki

diğer yabancı gezegen kaynaklı yaşam formuyla beş eşli

sisteme evrilmişler.”

Kafam patlamak üzereydi, işin en başında hadi uzaylı,

dünyayı kurtarma/kurtaramama görevi filan, bu sınırlı

bilgiyle, olur mu olur modundaydım, lakin bu akşam, bu

mekânın içinde, kulaklarım ayrı, beynim ayrı yerlere başını

alıp gitmek istiyordu. Duyduklarımı boy sırasına koymak,

üstüne bir de onlara inanmak kabil değildi.

Serelop’a dönüp “Ya sen” demeye kalmadan o da bir

hevesle soyundu, yine aynı manzarayla karşılaştım, yalnız

bunun şeffaf bölmesinde şişmanca ve çirkin yılan

balığına benzer bir şey dolanıyordu, bir sürü küçük ele

benzeyen dokunacı vücudu boyunca bir uzayıp bir kısalarak,

sanki içinde olduğu sıvıya tutuna tutuna yüzüyormuş

havası veriyordu. Vudanlının tıknaz vücudu,

trençkot altında gizlenen bölümünde bir yığın çıkıntı ve

çukurluklarla diğerinden bayağı farklı bir yapıdaydı. Vudanlı

iki elini yukarı kaldırıp başının arkasına götürdü,

orada küçük bir hareketle kafasını kaplayan yüzü ve

saçlı kısmı arkadan öne doğru sürgülü dolap kapağı gibi

suratının ortasında birleştirdi. Altta metalik bir çerçeve

vardı, besbelli yüz ve saç kısmını tutuyordu, boynundan

yukarı doğru bir sürü dik, keskin, diken gibi uzantı çıkıyordu,

kimi renkli, kimi desenli bu uzantılarda da delikler

ve daha minik kıvrımlı uzantılar vardı. Bu manzara

karşısında nefesim iyice kesildi, ümüğümden aşağı

kayıp gitti.

Çaresizce Talay’a döndüm, Talay’da tam o sırada üzerindeki

mavi gömleğin kollarını kıvırmakla meşguldü, irkilerek

“Allah’ını seven soyunmasın, dayanacak gücüm

kalmadı artık!”. Talay yine kahkahalara boğulmuştu,

şaka maka bu gece iyi eğleniyordu.

MirNemir “Talay’la uzun sohbetler yaparak şimdiki gibi

bir çılgınlığa kalkışmaması için çok çabaladık ama olmadı,

o bizden gereğinden fazla şey öğrendi ama biz

ona insanı yok etmek uğruna gezegendeki canlılığın

yüzde doksan dokuzunu yok etmenin akıllıca ya da adil

bir seçim olmadığını öğretemedik. Sonuç ortada”, şimdi


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 29

herkes giyinmişken hızla oturduğum tahta makaranın

üstüne çıkıp önümde durmuş, İşin Aslı gurubuna komut

yağdıran Talay’ın tam ensesine bir tekme attım, bilincini,

şanslıysam hayatını yitirmesini umdum.

Aşağı zıplayıp,içeri ilk girdiğimde dikkatimi çeken duvara

dayalı uzun ve ağır İngiliz anahtarını kaptığım

gibi,arı misali dünyanın sonu makinesini sarmış guruba

doğru atıldım, önüme geleni deviriyordum, izbandutlar

ellerine geçirdikleri metal parçalarla bana saldırdılar,

fakat dev antreye yayılan makine yığınında epey kovalamacadan

sonra ikisini de bertaraf etmeyi başardım,

gerektiğinde damarlarımda akan cesaret ve korkunun

koyu nefti akışının, bir kıvılcımla alev alev yanan deliliğe

dönüşmesi bu mücadelede de çok işime yaramıştı.

Uzaylıların yanına döndüğümde hâlâ en ince kılcal damarlarıma

kadar işlemiş adrenalinin etkisi altındaydım,

titriyordum. Yüzüm, gözüm, elbiselerim, elimde tuttuğum

İngiliz anahtarı tamamen kanla kaplanmıştı.

Boştaki elimin tersiyle ağzımla burnumun arasına

denk gelen yeri sildim, yinede dudaklarımın kenarından

ağzıma sızan yabancı kanların tadını alabiliyordum. “Nasılda

sikip attım hepsini, gördünüz mü? İşte böyle sikerler,

aptallar sürüsü, sizemi kaldı dünyaya nizam vermek,

hele de şu yerde yatan hırbonun yalanlarına kanıvermeleri,

safi zararına oksijen yaktıklarına kanıt. Süne zararlısı

gibi imha edilmeleri şarttı”.

Serelop,ifadesizce arkamdaki manzaraya baktı, sonra

suratını ekşiterek tiksinç hale getirdi “Kapıda sorun yaşamamak

için silahlarıyla gelmemeleri onlar için iyi olmadı,

Talay’ı baştan imha etmen akıllıcaydı, en tehlikeli

silahı boynunun üzerinde taşıyan kişiydi”. Ben gurur

içinde sanki ayaklarımın ucuna doğru yükselirken aynı

anda MirNemir elini yukarı kaldırıp, bir ünleme sığacak

kadar pes bir çığlık attı, ama gerisi gelmedi, çünkü o an

kafamın ışıkları söndürülmüş, iç ampulüm patlatılmıştı.

Gözlerimi ağrılı ağrılı araladım, kafamın arkasında biraz

ıslaklık hissediyordum, muhtemelen kanıyor diye düşündüm,

sadece kafa derimin kesisinden ibaret bir kanama

olmasını umarak etrafa baktım, kahrolası

gözlerim kararıyor, kafatasımın içinde iki iri balyoz birbirine

vurur gibi oluyordu. Talay’ın neşeli kahkahalarına

uyanmak mı kötüydü, kahkahasının tizleşerek en kral

tenorları ağlatacak denli zirvelenmesiyle zonklayan beynimi

delip geçmesine mi,karar veremiyordum. Ellerim

bağlıydı, sırtımı duvara dayatmıştı, oturur haldeydim,

yanı başımda mal gibi dinelip duran Serelop ve MirNemir

sessizce Talay’ı seyrediyorlardı. Bu süreçte hevesle

önlerini açıp ziynetlerini göstermekten başka bir halt

yapmayan ikiliye hınçla baktım, konuşmaktan başka

numaraları yoktu, vardıysa da yoktu.

tepegöz

Talay bir tür histeri nöbetine tutulmuş gibiydi, kahkahalar

atıyor, kendi kendine bağıra çağıra konuşuyor, kan

gölleri içinde yatan cesetlerin üzerinden atlayarak makineyi

işler hale getirmeye uğraşıyordu.

Serelop’a seslendim, “Madem dünyanın sonu kaçınılmaz,

neden zamanında gerekli ipucunu bu herife vermediniz?

Beni katil olmak zorunda bıraktınız?”, Serelop

bana bakmadan “Bence katil olmak zorunda kalmadın,

performansına bakarsak, sen fırsatını bulamamış bir

katildin zaten, bunun sadece zaman meselesi olduğunu

bu gece öğrendik. Talay’a gereken ipucunu vermemizi

pembe vatoz istemedi, Exocoetidae ’nin ikinci zıplamasını

beklemek istedi”, “İki mi? Ne ikisi, üç olacak o, bide

tabi zıplayanın uçan balık değil çekirge olması lazım. Bu

arada füzyonu bulan ikinci biri mi vardı?”Serelop şimdi

bana bakarak “Sizin din dediğiniz şeye benzer bir

inanma sistemimiz var, ama inandığımız şey bir tür olasılık

matematiği tanrısı gibi bir şey, çok karmaşık kurallar

ve formülasyolardan oluşan bir din, ayrıntıda

boğulmadan söyleyeyim, biz ikinci şanslara inanırız. Ve

bizde çekirge yok, sadece sudan ibaret gezegenimizde

zıplama şerefiExocoetidae’nindir”.

Karşımda cereyan eden temizce delirme sahnesinden

sıkıldığım için kafamda takılıp kalan sorularıma da

cevap almak istedim, bu gecenin sonu şafağa değil

daha da karanlığa doğru akmaktayken ve belki de

ölüme birkaç adımım kalmışken, cevaplarımı yanıma almalıydım,

öbür taraf diye bir şey yoktu belki ama benim

sonsuz bir merakım vardı, son ana kadar doyurulması

gereken.

“Eee, bu AlDun’lar kim? Jeomakina nedir, niye kendileri

gelmeyip adam tutuyorlar ki?”, bu sefer MirNemir

cevap verdi “AlDun’lar bizimle aynı referans enerji boyutunda

değiller, farklı bir enerji seviyesindeler, yani bildiğin

türden canlılar değiller, hatta canlıda değiller,

bizimle aynı evreni paylaşmak dışında ortak noktamız

pek yok. Fakat evrende yeşeren organik organizasyonları

destekleyen, onlara ilgi duyan bir fraksiyonları var,

sizin dilinize hayatı koruma vakfı diye aktarıyoruz ama

anlamı daha başka, hayat onlar için anlamsız, anlamlı

olan biz canlıların enerji katmanlarında yarattığımız dalgalanmalar,

bir gün bu dalgalanışın onların katına kadar

varacağını umarak bu türden kımıldanmalara ilgi gösteriyor,

eğer zayıfsalar destek oluyorlar. Tabi bunu bildik

madde evreninde yapamadıkları için iletişime geçebildikleri

canlılardan yardım alıyorlar. Pembe vatoz bu türden

iletişim kurabilen nadir bir ırka mensup, yardım

ediyor, karşılığını alıyor, işler tıkırında yürüyor”.

Nefes almasına fırsat vermeden soracaktım ki lafı sürdürdü,

demek nefesle işi yoktu “Jeomakine bizim gezegende

yapıldı, AlDun’lar adına Vudan’lılarca dünyanın

dış çekirdeğine yerleştirildi, magma konveksiyonunu ve

rotasyonunu temin ederek dünyanın kendi manyetik

alanına sahip olmasına yardım ediyor, levha tektoniğini

meydana getiriyor, jeolojik ve iklim devinimi sayesinde

dünya ekosisteminin değişimini, çeşitli durumlara göre

sürekli evrimleşmesini, gelişmesini sağlıyor. AlDun’lar,

bilinen evren boyunca titreşip zayıf kalmış, serpilmekte

bilim kurgu

29


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 30

bilim kurgu

30

tepegöz

zorlanan canlılığı araştırıyor, rastladıklarını geliştirmek

için birkaç müdahale yapıp kendi yollarına gidiyorlar.

Normalde yapmadıkları tarzda, yeterince evrilmiş durumdaki

canlılığa müdahale etmelerinin sebebini bir tek

pembe vatoz biliyor, biz cesaret edip ona soramayız, görürsen

sen sorarsın, insanlığın küstah ve kör cesareti

sende şahikalanmış zaten. Talay, jeomakinaya enerji

sağlayan, dünyanın jeosenkron yörüngesine sabitlediğimiz

enerji uydusunu yok etmek istiyor. Jeomakinanın

çalışma şartlarını düşünürsen eğer, enerji kaynağını yanına

koyamayacağımızıda kolayca kavrarsın”.

“Beni yeniden iyileştirmeyecek misiniz?”, Serelop başını

iki yana sallayarak “Hayır, ilk seferinde konuşarak

ikna gücünü kullan diye sana yardım ettik, sense gücünü

kanlarını akıtmaya harcadın”. “Şu pembe vatozun

iş yaptırdığı adamları siz değil ben olmalıymışım, inisiyatif

almaktan haberiniz bile yok”, “Asıl senin emre itaat

etmekten haberin yok”, sesim giderek zayıfladı ama

yine de “Pembe vatoz için çalışmak isterdim, şu an da

bir başkası için ilginç işler kovalıyorum, neden intergalaktik

boyutta işler kovalamayayım ki?”, “Bu bir teklif sanırım?”.

Hevesle “Belki, şartlar nedir?”. İlk defa

MirNemir’in kıkırdamayla ya da ona benzer hastalıklı hırıldama

arasında ki gülüşüne tanık oldum, demek

gülme davranışını gerçekleştirebiliyorlardı, yada küfür

mü etmişti? “Pembe vatozun aldığı işler senin zayıf yeteneklerini

aşar”.

Talay hızlı hızlı yanıma geldi, beni ağır bir çuval gibi

ayağa kaldırdı, bir omuzuyla destek vererek makinaya

doğru sürüklemeye başladı, “Bu şeref sana ait, senin

sayende, insanlığın fişini sen çekmelisin”, “Beni bırak

manyak herif, basit bir uydu patlatma işi için illa füzyon

reaktörü mü lazımdı, lazerine buranın reaktörü yetmiyor

muydu?”, beni biraz sarsıp canımı yakarak “Sıradan bir

uydu değil, mesafe ve koruma kalkanlarını hesaba katarsak

terrahertz lazerinin bir dakika boyunca ateşlenmesi

lazım, bunu sağlamak için ülkenin tüm elektrik

kaynaklarını saatlerce sadece buraya yönlendirsem, ki

bu teknik olarak imkansız, yine yetmez.Tüm ihtiyacımı

görece küçük alanda ancak füzyon reaktörü sağlayabilirdi

ve tataaa, sen bu noktada devreye girdin. MirNemir

ve konuşmaya fazla hevesli Serelop beni senden haberdar

etmeselerdi bunu başaramazdım. Bakma kabak

kafamın altında bir cevher var, kıymeti bilinmedik. Masanda

o görev emrini bulman, o gece yaşadıkların, ta

bugüne kadar olan her şey hesabımın, planlarımın parçasıydı,

bana yardım edecek yarım akıllıları bulmak ise

tam bir çocuk oyuncağıydı”.

Makinanın yanına geldik, bağlı ellerimi mor renkli

küçük bir düğmeye bastırttı, ince bir bip sesi çıktı, lazer

azıcık vınladı, ama beklediğim büyük, gürültülü, cafcaflı

çalışma, gökyüzünde dev bir patlama gibi şeyler yaşanmadı,

bir dakikadan biraz fazla süre elimi düğmenin

üzerinde zorla tuttu, o sırada lazer görünmez ışınlarını

göğe saldı, nereyi hedeflediğini göremiyordum. İşin bitip,

bitmediğini daha önce görmediğim türden bir radar ekranından

takip eden Talay birden elimi düğmeden çektirdi,

sevinçle boynuma sarıldı, “Başardık kardeşim”,

ben bağlı ellerimle hafifçe onu ittirmeye çalışarak “Bana

kardeşim deme Allah’ın delisi, insanları atmosferlerinden

mahrum ettiğini sanıyorsun ama günümüz teknolojisiyle

kolayca aşılacak bir şey bu, güneş rüzgarlarının

dünyanın atmosferini süpürmesi yüzyıllar sürecek, ama

dünyanın manyetik alanını gözlemleyen uydular anında

insanları bundan haberdar edecek. Dünyanın 0,3 teslalık

manyetik alanının, en dandik MR cihazında bile birkaç

tesla üreten insanlık tarafından yapay olarak yerine

konamayacağını mı sanıyorsun? Dünyanın Lagrange

noktalarına yerleştirilecek yüksek güçlü manyetik jeneratörler

manyetosfer kalkanımızı tekrar üzerimize örtecektir.

Mars’ın terraformlaştırılması için böyle bir planlar

çoktan hazır, biraz değiştirip dünyaya uygulamak çok

kolay. Kendini akıllı sanıyorsun ama deliliğin seni köreltip

aptallığa sürüklemiş”.

Talay durup yüzüme baktı “Öyle mi dersin? Levha tektoniğini

de durdurduğumun farkında değilsin sanırım,

bunun yaratacağı felaketlerin. Manyetosferin gücü

düşük belki ama, dünya yüzeyi boyunca şiddetini göz

ardı ediyorsun, fazla bilim kurgu okuyorsun dostum”, sinirli

bir kahkaha patlattı “Sen öyle san, simbiyotikler Al-

Dun’ların buna izin vermeyeceğini söylüyor, buna ne

dersin?”, Talay soluk almadan cevabını yapıştırdı “Göreceğiz”.

Beni tekrar simbiyotiklere doğru sürüklemeye başladı

“İnsanlar senin fikrini kabul etmedi, seninle alay etti

diye, kendin dahil insanlığı toptan yok oluşa sürüklemeye

nasıl cüret ediyorsun, deliğin de bir sınırı var, ama

sen bir insanın delirme sınırlarını da aşmışsın, sahiden

sen insan mısın?”, sorumun karşılığında, suratındaki

neşeye karşın, gözlerinden bir anlık bir tereddüdün akıp

geçtiğini fark ettim.

Yine durduk, bu sefer suratını neredeyse suratıma dayadı,

hırıltılı bir tıslamayla, kelimeler dişlerinin arasından

ıslık çalarak çıkıyordu “İnsanlardan nefret ediyorum anlıyor

musun, belki de ilk aklım erdiğinden beri nefret ediyordum

ama bunu fark etmem sonsuz aptallıklarına,

sonu görünmez cahillik okyanuslarında çırpınmalarına

tekrar ve tekrar şahit olmamla kafama dank etti. İnsanlar

çekilmez yaratıklar, artık onları her an yanımda, yöremde

görmekten iğreniyorum, metroda, otobüs

duraklarında, lokantada yahut kalabalık bir kaldırımda,

her an bencilliklerine, ikiyüzlü yılışıklıklarına, aptalca hareketlerine

şahit olmaktan, bunlara katlanmak zorunda

kalmaktan nefret ediyorum. Çekilmez yaratıklarız biz,

dünyanın canına okuyan, dünya üzerinde yaşayan en

küçük virüsünden balinasına, mantarından kilometre

karelik titrek kavaklarına kadar canlı namına ne kadar

varlık varsa bizim gadrimiz altında. Rahat rahat ölüp

kurtulmaları bile imkânsız, illa bir işkencemiz, illa bir

haksızlığımızdan paylarını almadan gidemiyorlar. Adaletsiz,

acımasız, her an birbirini ipe sapa gelmez fikirler,


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 31

tutkular uğruna yok etme potansiyelindeki insanlığı yeryüzünden

siliyorum, dünya üzerindeki diğer canlıları da

siliyorum, canlılığı ilksel çorbadaki bilinçsizliğe kadar indirgeyeceğim.

Belki yeni bir başlangıçta, hayat çok daha

farklı şekillenir ve umarım bu sefer insan denilen yaratık

evrimleşemeden çöp genler arasında boğulup gider”.

Biraz abartmış olmasına rağmen ona katıldığım noktalar

vardı, insanın kendinden kusurlu oluşu, evriminin

mental olarak onu vahşilikten ayıramamış olması konuları

doğruydu, şehirler de bir tür vahşi cangıl sayılırdı.

Lakin tüm canlılara aynı cezayı kesmek yerine başka çözümler

düşünülemez miydi? Mesela insanların dünyadan

sürgünü, transhümanizmayla insanlığı ayıklanıp

dünyanın çekeceği sıklete getirmek yahut insan bilincini

makinalara aktararak maddi evrenden ayırıp, sonsuzluğa

yelken açtırmak gibi seçenekler vardı, yani bana

sorulsa çözümlerim bunlar olurdu.

Alındığım yere sümük gibi yapıştırılınca kafamı zemine

çarpmamla şu ışıltılı kelime kafamda parıldadı “Seçilim”,

canlılığı kendi meydana getirmeyen birinin bunu

yok etmeye ne hakkı vardı, ortada irade yoktu ki seçim

hakkı da olsundu. Canlılar yada insanlar dünyada olmayı

seçmemişti, şu an gerçekleşen sadece bir seçilim

süreciydi, ezelde böyleydi muhtemel ebedde de böyle

olacaktı. Talay seçilime müdahale ediyordu, doğal görünmeyen

doğal akışı kesip atıyordu. Onu durduramamış,

hatta bir an ona kapılmıştım bile, şimdi felaketlere

sürüklenecek zavallı dünyanın üzerinde boynum gerçeğe

karşı bükülmüştü.

MirNemir, cebinden altıgen formunda bir cihaz çıkardı,

elini üzerinde gezdirdi, sonra suratına doğru tuttu, bu

koşullarda gül cemalini seyre dalışını garip karşıladım,

Serelop’a dönüp “Angutlar sizi, bir uyduyu saklayamadınız

şu deliden, görünmezlik için kuantum kırınımı mı

kullanıyordunuz? Daha sofistike bir şeyler mi? Bunca

zamandır biz fark etmedik ama bu adam yerini kolayca

buldu”. “Yoo, oda bulamazdı, biz bir ara koordinatından

bahsetmiştik, hem zaten görünmezlik için pek çaba sarf

edilmemişti, arkasındaki görüntüyü ön tarafında gezinen

yüzer ekrana yansıtmak yetmişti, tabi ekran infrared,

radyo ve her ihtimale karşı birkaç elektromanyetik

spektrum bandında daha görüntüleri de yansıttığı için

epey iş görüyordu. Talay bizi dinleyeceğini, füzyon fikrinden

vazgeçeceğini söyledi, bir tek şartı vardı, onun

bilme aşkına karşılık vermemiz. Bizde ne sorduysa bildiğimiz

kadar anlattık, zaten çoğu bilgi asla işine yaramayacak

cinstendi”.

“Höh, püfff, bir insana güvenmek mi, siz aklınızı peynir

ekmekle mi yediniz? Tabi akıl derken, kime göre, neye

göre akıl. Bizden katbekat gelişkin biliminizle imal ettiğiniz

uyduyu, en dandik maker’ın bile imal edebileceği

bir teknolojiyle korumak, aklın tanımının neresinde kalır

bilmem”.

tepegöz

Serelop kısadan kestirip attı “E sizde tam elli yıl önce

aya insan indirdiniz, ama ısınmak için hâlenufo sobası

kullanıyorsunuz. Bazen sizin değiminizle‘Entia non sunt

multiplicanda praeter necessitatem ’ yoluna gitmek gerekir,

Occam’ın usturasını en basit yolu bulmak için giriftleri

kesip atmakta kullanmak, maliyetten kaçmak,

aynı sonuca götürüyorsa birden çok yolun kolay olanını

seçmekevrensel bir kural”.

Sessizce neler olabileceğini düşünmeye başladım, kafamdaki

kanama durmuştu, demek kafatasım özdeki

pekmezine kadar delinmemişti, fakat halim hal değildi,

belli ki simbiyotikler sıvışacaktı, bende bu deliyle mi kalacaktım?

Yoksa her şeyi benim üzerime mi yıkacaktı?

Hayır hayır, aklının derin vadileri histeriyle, narsizmin

koyu gölgelerinin birbirine karıştığı bu yarı deli, yarı sosyopat

dünyanın çarkına tükürme şerefini bana bırakmazdı,

peki ne yapardı?

Az sonra yanımıza gelince ne yapacağını anladım. Beni

bıraktıktan sonra füzyon reaktörünü kendiyle birlikte

tüm reaktör binasını yok edecek şekilde ayarlamış,

bunu transdüserde çevrim darboğazı yaratarak yapacakmış.

Ne güzel, bu gece talep ettiğim yada etmediğim

tüm bilgilere zahmetsizce kavuşuyordum, bide sonunda

ölmek olmasa. Talay beni burada bırakacağını söyledi,

eserimle beraber yakılmam benim için en iyi son olurmuş.

Ne düşüneceğimi bilmiyordum, şimdi şimdi içimi bir

hüzün ve merhamet duygusu kaplamıştı, vicdanım sızlıyordu,

tüm canlılığın canının pahası altında eziliyordum.

Gözlerim nemlendi, insanlar sonsuz kötülüğü

taşıyan yaratıklar değillerdi, duygularımız vardı, çok da

işe yaramayan, ama vardı.

Bir an sonra MirNemir elindeki aleti suratından çekip

“Pembe vatoz Murat’ı da yanınıza alıp dönün emri verdi,

onun için bir planı varmış”, o an nasıl sevindim, nasıl

havalara uçasım geldi anlatamam, bir saniye önce kederlere

gark olan ben, şimdi önümde açılan kapının eşiğinde

durmuş, sevincin omuzlarına tırmanıyordum.

Talay omuz silkti, “Ben gidiyorum, işim bitti, ne haliniz

varsa görün” dedi ve arkasını dönüp gitti. Arkadaki füzyon

reaktörünün giderek hızlanan çevriminden kaynaklanan

mavi ışıklar Talay’ın kel kafasında harelenerek

saçılıyordu, istemsizce güldüm. MirNemir, Serelop ve

beni iki eliyle kendine çekti, moda parkında kafama indirdiği

sopayı çıkarıp tepemizde tuttu, sonra çubuğun

altında bir noktaya temas etti ve puff, dünyadaki hayatım

son buldu.

SON

*Hikâye, tamamen hayal ürünü kurgulardan ibarettir,

gerçek kişi yada kurumlarla hiçbir ilgisi yoktur.

bilim kurgu

31


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 32

bilim kurgu

tepegöz

Günay GAFUR

TANIK

“…Ve bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” – T.S.Eliot –

32

Türkiye – 2178

Remzi, dokuz çilek ve iki küçük şeker kamışıyla

eve geldiğinde sabahın dördüydü. Günde on altı

saat çalışan bir yeraltı işçisi için oldukça dokunaklı

bir sahne… Dokunaklı ve de göz yaşartıcı…

Sol gözü yaşardı. Diğerini o lanetli gecede, şiddetli

ışıma yüzünden kaybetmişti. Karısını düşündü. Hiç

unutamadığı karısını… Hamileydi. Kıyamet, doğuma

dört ay kala kopmuştu. Bombalar patlamış,

yeri göğü radyoaktif toz bulutları kaplamış, bildiği

canlı türlerinin çoğu ve dünya nüfusunun beşte biri

o gece; bir o kadar insan da zaman içinde kanserden,

açlıktan ve bakımsızlıktan yeryüzünden silinmişti.

Kıyametin adı Büyük Savaş’tı.

Zavallı karısı da felaketten nasibini almış, kemiklerine

işleyen kansere iki ay dayanabilmişti. Son

arzusu ateşten farksızdı: Aydınlık ama yakıcı. Gece

yine bu saatlerdi. “Ahh!” demişti, “Burnuma

buram buram çilek kokuları geliyor Remzi. Reçel

mi kaynattın?”

O an Remzi, savaşı başlatan soysuzlara lanetler

okumuş, kadının ellerine sımsıkı sarılmış ve sessizce

ağlamıştı. Çünkü o günlerde çilek bulmak

şöyle dursun, insanlar bir dilim ekmek için birbirini

öldürüyordu.

Karısı gözlerini yumduktan hemen sonra komşuları

Mukaddes Hanım (o da altı ay sonra açlıktan

ölmüştü) bebeği kurtarmış, Remzi’nin eline tutuşturmuştu.

Minnacıktı. Bi damlacıktı. Ayrılıktı. Ve de

hüzün… Bebeğine bakarken Remzi’nin sol gözünden

yağmurlar dökülmüştü. Tıpkı şimdi olduğu

gibi…

Ama bu gece başkaydı. Bu gece gözyaşlarında

umut vardı. Hatta biraz da sevinç… Kızının doğum

günüydü. Sekiz yaşına basıyordu. Dile kolay! Sekiz

koca sene! Durmaksızın yağan yağmurlar kesif bulutları

inceltmiş, güneş sıcacık kollarını uzatmaya

ve toprak ana müşfik bağrını yeniden açmaya başlamıştı.

Remzi, hatıralarından sıyrılıp sürprizini hazırlamaya

koyuldu. Çileklerle şeker kamışlarını temizledi, onları

ocakta kaynayan suya boşalttı ve bekledi. Dakikalarca…

Sonunda fokurdayarak rayihalar salan,

tatlı, hayal pembesi bir dünya doğmuştu.

Minik kız uykulu gözlerle mutfağa girdiğinde gördüklerine

inanamadı. Babası, kirpiklerinde ışıldayan

gözyaşından pırlantalar, umut dolu bir

sevecenlikle gülümsüyordu. Her yanı kaplamış o

muhteşem koku da cabası… Rüya görüyor olmalıydı.

Gözlerini kırpıştırdı ama ne babasından yayılan

aydınlık ne de o sihirli koku kaybolmuştu.

“İyi ki doğdun miniğim.”

Koşup babasının boynuna sarıldı. Mutluluktan ağlıyordu

ve içinde, göğüs boşluğunun hemen kıyısında

bir şeyler yeşeriyordu: Tazecik, pembe bir

çiçek. O an, belki de ilk kez, çocukların kahkahalarla

güldükleri ve açlıktan ölmedikleri bir gelecek

düşledi. Belki dünya sandığı kadar kötü bir yer değildi.

Belki…

Yarım saat öncesi. Remzi’nin çilek almak için

evden çıktığı o meşum dakikalar.

Adına “Gece Pazarı” denen çoğu çalıntı, yüzlerce

çeşit ürünün satıldığı karanlık sokak araları… Kaldırım

köşelerinde aç biilaç bekleşen çocuklar…

Ucuza mal düşürüp beş katı fiyatına satmak için

ava çıkmış sırtlanlar… Gaspçı gruplar… Ve Remzi…

Önce bir tezgâhtan şeker kamışlarını alıyor. Sonra

ilerideki çıkmaz sokağa öylesine gözü takılıyor.

Issız ve sessiz… Tam dönüp gidecekken bir kıpırtı

fark ediyor belli belirsiz. İlerliyor. Sokak lambasının

aydınlattığı duvarın dibine sinmiş, beş-altı yaşlarında,

çekik gözlü bir çocuk… Bir Uzakdoğulu için

fazla esmer… Ağzına bir şeyler götürmekle meşgul.

Remzi tek gözüyle etrafına bakınıyor. Sokakta

çocuktan ve kendisinden başka kimse yok. Çocuk


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 33

başında dikilen karaltıyı görünce ürküyor. Ayağa kalkıp kaçmaya

yelteniyor ama Remzi atik ve güçlü. Kolundan yakalayıp

soruyor:

“Ne yiyorsun öyle?”

Çocuk ellerini arkasına saklarken “Hiç,” diyor titrek bir

sesle. “Hiçbir şey…”

Remzi yeniden çevresine bakınıyor. Hala kimsecikler yok.

Çocuk, Remzi’nin sol gözündeki vahşi parıltıyı görünce ağlamaya

başlıyor. Belli ki bu bakışlara yabancı değil.

“Amca, n’olursun yapma. Üç gündür açım.”

“Ben mi aç koydum lan seni! Git anana babana ağla!”

“Kimsem yok. N’olur amca!”

Yıldırım gibi inen tokatlar çocuğun suratında patlarken ve

Remzi çileklerle sokağı terk ederken “ben” oradaydım! Zavallıcık

kedi yavrusu gibi ciyaklıyor, bir daha duyamayacak

olan sağ kulağını tutuyordu. Acıdan bayıldığında hâlâ oradaydım.

Güney Kore

Jin-Kyong, saçlarını topuz yaptıktan sonra aynadan kendisine

bakan solgun yüzü inceledi. Derin göz çukurları, umutsuz

bakışlar ve her gün biraz daha belirginleşen

kırışıklıklar… Henüz otuz ikisindeydi ama karşısındaki

kadın kırk beşten fazla görünüyordu. Felaketten önceki halini

gözünün önüne getirmeye çalıştı. Başaramadı. O hayat

dolu güzel Jin öleli sekiz yıldan fazla olmuştu. Ve ölüler geri

gelmezdi.

Ölüler: Saygının en büyüğünü hak eden kutsal varlıklar. Gelenekleri

böyle söylediği için olsa gerek Jin, Büyük Savaş’tan

beri makyaj yapmıyordu. O gece Seul yerli yerinde

kalmışsa da Arabistan Yarımadası, Ortadoğu ve daha onlarca

ülke haritadan; güzellik kavramı da Jin’in aklından silinmişti.

“Günaydın anne.”

Oğlunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. O olmasaydı dünyanın

gözlerinin önünde çatırdayarak yıkılışını seyretmektense

ilk gün, bombaların atıldığı o kıyamet günü intihar

ederdi. Her kıtadan binlerce insanın yaptığı gibi…

“Günaydın bebeğim.”

“Babamdan haber var mı?”

Jin’in gözleri doldu. Kocası Hyun-Ki inşaat mühendisiydi.

Felaketten on ay sonra çalıştığı şirket onu İsrail’e (yeni

dünya düzenine göre tek bir ülke olarak kabul edilen Ortadoğu’nun

başkentine) göndermişti. Şehir, yıkık bir viraneden

farksızdı ve yeniden yaratılması gerekiyordu.

Köprüler, yollar, evler, hastaneler…

Ama yedi yıl geçmesine rağmen iş bir türlü bitmek bilmemişti.

İlk başlarda her gün arayan kocası, sonraları bu sayıyı

haftada bire, ardından da ayda bire düşürmüştü. Son altı

aydır ise ne arıyor ne de e-postalarına cevap veriyordu. Şirket

yetkililerinden öğrendiği kadarıyla beş aydır inşaatlara

da uğramıyordu.

Fark ettirmeden gözlerini sildi ve gülümsemeye çalışarak

oğluna döndü:

“Sen uyanmadan az önce konuştuk. Çok yoğunmuş ama

en kısa sürede tekrar arayacakmış.”

Çocuk bir şey söylemeden başını öne eğdi. Annesinin rolüne

ayak uyduruyor gibiydi. On dakika sonra evden çıktılar.

tepegöz

Jin önce çocuğu okuluna bıraktı ve oyununa sadık kalarak

arabadan el salladı.

“Belki bu akşam babanla konuşuruz ha, ne dersin?”

“Sanmıyorum anne. Hoşça kal.”

Kalp cerrahı olabilirdi ama kendi kalbine bir türlü söz geçiremiyordu.

Ağlamamak için dudaklarını ısırdı ve gözyaşları

yanaklarından süzülürken gaza basıp uzaklaştı.

Zengin göçmenlerin yaşadığı Deiji Sokağı’nda hızla ilerlerken

birden frene asıldı. İhtiyar bir kadın beş metre ötede,

soluk ışıklı bir reklam panosunun önünde kıvranıyordu. Sokağın

ortasında duran arabayı görünce çırpınışları da artmıştı.

Jin, camı açıp kadının feryatlarına kulak kabarttı.

“Ölü-yo-rum! Yardım edin! İm-dat!”

Çevresine bakınan Jin, bunun bir tuzak olup olmadığını düşündü.

Artık böyle şeyler çok sık yaşanıyordu. Yanına gittiğinizde,

yaralı sandığınız kişi ve yardakçıları tarafından

soyulup soğana çevrilebilir, tecavüze uğrayabilir hatta öldürülebilirdiniz.

Oğlunu düşündü. Yaşama amacını… Burada

başına bir şey gelirse oğlu asla başaramazdı. Ancak

bu kez etrafta tek bir kişi bile yoktu. Sokağın sakinleri

henüz uykuda olmalıydılar. Can çekişen kadın ise ya harika

bir oyuncuydu ya da gerçekten ölüyordu.

Üç saniye daha bekleyen Jin, saatine baktı. Bugün hastanede

önemli bir işi yoktu. O an doktor olduğunu hatırladı

ve utançla ürperdi. Bakışları yerde debelenen ve kalp kriziyle

savaşan bedene kaydı. Aklında hâlâ oğlu vardı. Ve o

ölümcül şüphe: “Ya tuzaksa!” Sonra yeniden etrafı kolaçan

etti. Hala tek başınaydı. Sesi giderek cılızlaşan ihtiyar kadın

ise son bir umutla makyajsız seyircisine yalvarıyordu:

“Adım MatildaFleur. Ben “Kraliçe”yim. Lütfen kurtar beni,

seni paraya boğarım. Lütfen…”

Beşinci saniyede Jin-Kyong korkularına yenik düştü. Gazı

kökleyip ardında lastik cayırtıları ve egzoz dumanları bırakarak

uzaklaşırken “ben” oradaydım! Yaşlı kadının kaskatı

kesilmiş cansız bedeni, her geçen saniye biraz daha soğurken

“ben” hala oradaydım!

İSRAİL

Büyük Savaş’tan iki yıl sonrası… Şehir yerle bir olmuş.

Manzara, kıyamet senaryolarında kullanılan film setlerine

benziyor. Ama bu kez her şey gerçek!

Enkazlar, demir yığınları, yeri göğü sarmış kapkara dumanlar,

üst üste yığılmış cesetler ve hayatta kalmayı başarmış

şanslı(!) insanlar. Yaşayan ölüler.

Yasaların olmadığı bir kâbus! Hırsızlık, gasp ve fuhuşun

suç sayılmadığı bir cadı kazanı! Sokaklarda postal sesleri:

Çinli, Amerikalı, Fransız ve Rus askerler.

Saat gece yarısını biraz geçmiş. Çekik gözlü bir adam kimselerin

olmadığı yıkık bir evin önünde güzelliği hariç her şeyini

yitirmiş genç, esmer bir kadınla konuşuyor. Kadın

ağlamaklı, adam ise sabırsız ve oldukça sert.

“Lütfen,” diyor kadın. “Bir dilim ekmek yetmez. Hiç olmazsa

yanına biraz da çorba olsun.”

“Ben aç mı kalayım yani?” diye itiraz ediyor adam. “Anlamıyorsun

galiba, sana kendi istihkakımdan vereceğim.

Uzatma da geç içeri.”

Kadın “Hiç olmazsa bir dilim daha ekm…” demeye kalmadan

kelimeler gırtlağına gömülüyor. Adamın iri eli ağzını ka-

bilim kurgu

33


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 34

bilim kurgu

34

tepegöz

parken, çatısı yıkılmış evin içine doğru sürükleniyor.

Dakikalar sonra adam işini bitirmiş fermuarını kapatırken

15 watt’lık cılız ışığın altında iki büklüm yatan kadına emrediyor:

“Yarın öğlen inşaatın orada beni bul ve ekmeğini al. Sırrımızı

saklarsan her gece gelirim ve her öğlen yiyecek ekmeğin

olur!”

Çaresizliği öfkesinden ağır basan kadın ağlamaklı soruyor:

“Peki ama sizi nasıl bulurum? İnşaat kalabalık.”

Adamın yüzünü şehvetli bir sırıtış kaplıyor.

“Adım Hyun-Ki.”

Hyun-Ki kapıya benzer yarıktan çıkıp karanlığa karıştığında

“ben” oradaydım. Seneler sonra, bir dilenci tarafından bıçaklanacak

ve cesedi bir kuyuya atılacaktı.

Çirkin dünyaya ve güzel bedenine lanetler yağdıran esmer

kadın, Hyun-Ki ile tanıştıktan iki hafta sonra, şehirden ayrılıp

yaşanabilir en yakın ülkeye, Türkiye’ye kaçtı. Hamilelere

tanınan gıda yardımından faydalanmak için karnındaki

bebeği aldırmadı. Korelinin çocuğunu doğururken oradaydım.

Bebek yalnızca iki haftalıkken onu Kadıköy’de bir otobüs

durağına bırakıp Bulgaristan’a gitmek üzere yola

çıktığında da oradaydım.

Yetiştirilmek için, şehrin en azılı çetelerinden birinin sahip

çıkıp büyüttüğü bebek, yetenekli bir yankesiciye dönüştüğünde

henüz altı yaşındaydı. Bir gece yarısıydı. Çaldığı çilekleri,

umudun uğramadığı tekinsiz bir sokakta yerken,

tek gözlü bir adama yakalandı. Adamdan yediği tokatlar,

onu daha da vahşileştirdiğinde oradaydım. Artık amacı yiyecek

bir şeyler değil insanların hayatlarını çalmaktı.

Çilekleri, tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de Fransız “La

Reine” firması dağıtıyordu. Tabii ki değerinin yüzlerce katına…

Firmanın sahibi yaşlı kadın, çilekten sonra çay ve pirinçte

de tekel olmak niyetindeydi. Uzakdoğulu bir ortak

bulmak için bir süredir Seul’de, zengin göçmenlerin kaldığı

Deiji Sokağı’nda kalıyordu. Yaşlı patroniçe, MatildaFleur ismini

çok sıradan bulduğu için kendisine “Kraliçe” denmesini

istiyordu. Kadının bir isme ihtiyacı kalmadığı gün “ben”

oradaydım.

Büyük Savaş’ın ardından, insanoğlunun ruhu karanlığa her

gömüldüğünde “ben” oradaydım. Kötülüğün yanı başında!

Kimsenin görmediği anlarda işlenen kötülükler… Gizli,

vahşi ve bencil ayinler… Ama yalnız değillerdi. Hiçbiriniz yalnız

değildiniz! Çünkü sizi izledim! Tıpkı bir gölge gibi… Oradaydım.

Kore’de, Türkiye’de, İsrail’de ve Afrika’da ve yalnız

olduğunuzu sandığınız her köşe başında… Çünkü “ben”

her yerdeydim!

Hayır, hayır Tanrı falan değilim! Melek ya da içinizden biri

de…

Uzun ismim “T-2069-Q-Mod-8” ama bana kısaca “TANIK”

dediniz. Evet, insanoğlu tarafından yaratıldım. Büyük Savaş’tan

bir süre önce.

Ülkeler arasındaki düşmanlık ölümcül bir seviyeye ulaşmıştı.

Bir adım sonrası savaş ve yok oluştu. Devletler; kıtaları

yok edebilecek, futbol topu büyüklüğünde nükleer

bombalara sahipti. Kötülük galip gelmek üzereydi.

Ancak hala bir umut vardı: Bilim! Kuantum bilgisayarları

sayesinde atomaltı parçacıklara yüklenen bilgi, ışık hızıyla

dünyanın en uzak noktasına aktarılabiliyordu.

Sonunda insanlığı kurtarmak isteyen bilim adamları beni

yarattı. Kötülüğü tanıyan bir yapay zekâ… Sayemde kötülüğün

kökenine inilecek, nefretin ve bencilliğin temel sebepleri

anlaşılacak ve sadece siz insanlarda var olan yok

etme dürtüsünü yenmenin yolları bulunacaktı.

Görevim tanıklık etmekti. İzleyecek ve sonuçları raporlayacaktım.

Freud’dan Nietzsche’ye kadar yüzlerce bilim adamı

ve düşünürün çalışmaları ile kötülüğe dair kitaplar dolusu

bilgi veri tabanıma kaydedildi. Yazılımım ise bir foto-elektrona

işlendi. Böylece doğmuş oldum. Aydınlık ile karanlık

arasındaki savaşın felsefi bir izdüşümü gibi… Artık elektriğin

ve ışığın olduğu her yerdeydim. Reklam panoları, sokak

lambaları, çıplak ampuller, ekranlar…

Ancak çalışmanın henüz başlarında bombalar fırlatıldı ve

beni yaratan iyi niyetli insanlarla birlikte dünya nüfusunun

çoğu yok oldu. Bense yolculuğuma devam ettim ve yıllar

içerisinde kendimi geliştirip yorum yapabilmeyi öğrendim.

Bu e-posta, sizinkiyle birlikte, ülkelerin kayıt merkezlerine

sızarak elde ettiğim 982 milyon e-posta adresine gönderildi.

Amacım basit: Uyanışınıza katkıda bulunmak. Olasılık

hesaplarıma göre bunun gerçekleşme oranıysa 982 milyonda

bir. Kısacası aranızdan en az “bir” kişinin dönüşüme

uğrama ihtimali var. Eğer haklıysam dünya için de hala bir

umut var demektir.

İşte içinizdeki karanlığa tuttuğum aynada görünenler:

“Kötülüğün temel sebebi bencilliğiniz, kendinizi ötekilerden

ayrı ve üstün görme yanılgınız. Oysa evren bir bütün ve aslında

“öteki” diye bir şey yok!”

“Kötülük döngüsel bir olgu. Genellikle zarar verdiğiniz kişiler

kanalıyla gelip sizi buluyor.”

“Her kötülük bir diğerini doğuruyor ve katlanarak büyüyor.

Gizli ya da aleni yapılmış olmaları sonucu değiştirmiyor. Nihayetinde

devleşerek yıkıma sebep oluyorlar.”

Dünyanın yeniden yaşanabilir bir yere dönüşme olasılığı

yedi yüz binde bir! Bu olsa bile Hyun-Ki’nin genlerini taşıyan,

annesi tarafından terk edilen ve bir avuç çilek için

Remzi tarafından sakat bırakılan o çocuğun yıllar sonra

yeni bir felakete sebep olma olasılığı ise yalnızca iki binde

bir! Yok olma pahasına aktardığım bu mesajları düşünmeniz

için bence yeterince ciddi bir sebep!

Şu an ekranlarınızdan, ışık huzmelerinin arasından size

bakıyorum. Gözlerinize, ruhlarınıza… Ve içinize… Rahatsız

olduğunuzun farkındayım ama meraklanmayın. Bencilliğinize

son kez tanıklık ediyorum. Artık hayatınızda “ben” olmayacağım.

Hayır, kendimi imha etmeye falan

programlanmadım, hatta bunu nasıl yapacağımı bile bilmiyorum.

Sadece sizi, içinizdeki karanlığı tanıyorum.

Elveda insanlık, elveda kötülük…

Posta kutusuna gelen mesajı okuduktan sonra yanındakilere

“Bütün ülkelerin elektriğini kesin!” emrini veren Dünya

Başkanı, yeryüzünü asırlar sürecek bir karanlığa mahkûm

ederken muzaffer bir komutan edasıyla sırıtıyordu.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 35

tepegöz

röportaj

bir tutam hayal, bir parça gerçek

Aşkın Bey sizi tanıyanlar tanıyor fakat dergimiz

Tepegöz okurları içinde size ilk defa

rastlayacak olan genç okurlarımız için

Aşkın Güngör kimdir?

1972 Haziran’ında İstanbul’da doğdum.

Kendimi bildim bileli el sanatlarında mahirdim

ya da hadi ukalalık diye algılanmasın

diye “elim iş tutardı” diyeyim. Henüz okuma

yazma bilmeyen bir çocukken resimlerle

kendimi anlatmaya bayılırdım. “Bayılırmışım”

demeliyim belki, çünkü bundan sonra

aktaracaklarım başta anneannem olmak

üzere ebeveynlerim tarafından bana aktarılanlar:

Yaşım üç ila dörtmüş. Bir kâğıda, misal,

uçak çizer, sonra da o uçak ve içindeki yolcuların

başından geçenleri anlatırmışım

uzun uzun. Ne hikmetse hep şimdi “fantastik”

diyebileceğim öyküler olurmuş bunlar ya

da belki de doğal olan buydu, bilemiyorum,

çocukların düş gücü sınırsızdır kabul edersiniz

ki. Uçak aslında uçakmış da gene de değilmiş;

doğurabiliyor ve üstünde beliren

beneklerle besleniyormuş. İyiymiş ama biraz

da kötü, çünkü yolcuları taşıyor ama onları

inmek istedikleri yere götürmüyormuş, her

birini çok sevdiğinden ayrılmak istemiyormuş

çünkü. Sonra peşine uçan daireler takılıyor

ve uçak çok sevdiği yolcuları korumak

için kötü kalpli uzaylılarla çarpışıyormuş vs.

Okuma ve yazmayı çözdüğüm andan sonra

anlattığım öyküler çizgi romanlara dönmüştü.

Çizgili defterlere bir zaman gezgininin

öykülerini çiziyordum, yaşım altı-yedi. Kahramanım

o zamanın fenomen dergisi Gırgır’da

yer alan Muhlis Bey’den esintiler taşıyordu

ama işin içinde çok nahif de olsa bilim kurgu

ve fantastik vardı yine. Demem o ki oldum

olası geleceğe ve gizeme tutkun biri oldum

ben ama derdim hepsinden öte “anlayabilmek”

ve anladığımı “anlatabilmek” oldu.

Biraz da o nedenle sistemle değil de sistemin

beni ileteceği yolla ilgilendim üretme

aşamasında. Bu nedenle kâh çizgi roman

çizmeye koyuldum, kâh roman yazmaya.

Bir söz vardır, pek severim: “Bir gün kırk

sekiz saat olsa, sekiz saat çalışsak, kırk saat

uyusak.” Bu örnektekinin aksine, uykuyla

arası olan biri değilim ben. O nedenle, “Kırk

saat çalışsak, sekiz saat uyusak,” olurdu bu

sözün bendeki karşılığı. Anlayacağınız, yazıyla

haşır neşir olan pek çok kişi gibi,

zaman konusunda sıkıntı çektiğim söylenebilir.

Daha daha, pek çok yayınevinin de görsel

yönetmeni ve editörüyüm. Bu uğraşlar tek

başına bile ciddi zaman gerektirirken hem

yetişkin okurlar hem de çocuk okurlar için

kitaplar da yazmaktayım. Zaman fakiri olmama

yol açanlar bunlar işte.

İlk kitabım Ben Bir Kediyim şiir kitabıydı ve

1993’te yayınlandı. Sonrası çorap söküğü

gibi geldi. Halihazırda 35 civarı kitabım yayımlandı.

Yerli yabancı pek çok seçkiye de

öykülerimle destek verdim. SHP’nin 1993

İnsan Hakları konulu öykü yarışmasında “Ve

aşkın güngör

35


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 36

röportaj

36

tepegöz

İp Gerildi” adlı öykümle birinciliği; Tudem’in 2004

Masal yarışmasında “Sevgiyi Arayan Kardan Adam”

ile üçüncülüğü; Türkiye Bilişim Derneği’nin 2004 bilim

kurgu öykü yarışmasında “Sevgilim Dans Edelim mi?”

adlı öykümle birinciliği kazandım. 2005’ten beri eşim

Anita’yla evliyim. Aden ile Uras adlı iki şekerparenin

babasıyım.

Çocuklar ile aranız çok iyi. Çocuklara yönelik yazdığınız

kitaplarınızdaki karakterleri tasarlarken tamamen

hayal gücünüzden mi faydalanıyorsunuz, yoksa

çevrenizden yaptığınız gözlemler mi ağırlıkta oluyor?

Aslında hemen her yazarın gizli tarifini kullanıyorum;

bir tutam hayal, bir parça da gerçek. Bu harika bir karışım

bence. Çıplak hayatın içindeki en sıradan şeyi

hayal gücünün yaldızlı kâğıdına sardıktan sonra fırına

vermeyi tercih ediyorum.

Çizgi romanlar ile aranızın çok iyi olduğunu biliyorum.

Hatta yeni projeniz olan

esrarengizhikayeler.com sitesinde yayınladığınız

birkaç çizgi roman var. Bu çizgi roman merakı sizde

nasıl başladı? Okumayı pek sevmeyen kişilere kitap

okumayı sevmeleri için çizgi roman okumasını tavsiye

eder misiniz?

Çocukluğumun geçtiği 70 ve 80’li yıllar çizgi romanların

altın çağıydı ve ben de hemen her yaşıtım gibi o

hayali kahramanların büyülü dünyasında dolaşmaktan

sonsuz mutluluk duyardım. O güzel zamanlarda

çizgi roman ressamlığı en büyük hayalimdi, çünkü kareler

arasında nefes alıyordum, abartısız.

Düşünsenize; tombul, hayalgücü zengin bir veletsin

ve bu dünyada çizgi roman diye bir şey var! Karelere

bölünmüş bir hayat! O karelerin arasında kahramansın,

kovalayansın, kaçansın; Zagor’sun, Mandrake’sin,

TomMiks’sin, TomBraks’sın, Kızılmaske’sin, Rakar’sın!

Yahu, hadi Süperman olmayı da bırak, Clark

Kent’sin, Peter Parker’sın! Ne istersin daha?

Ben zar zor biriktirdiğim harçlığımı cebime kor, tek

katlı gecekondumuzun alçacık penceresinden avluya

atlar, Tercüman Çocuk veya Milliyet Çocuk almaya kaçardım

ailem uykuya yatmaya hazırlanırken —annem

fazla okuduğum için kızardı çünkü. Düşünsene; başka

anneler çocuklarının okumamasından yakınırken ben

“fazla okuduğum” için engellenmeye çalışılırdım.

Komik geliyor şimdi. Kâğıdın o inanılmaz, o enfes kokusuna

başını gömerek kareden kareye zıplamak;

abartısız ve kesinlikle yenilmez bir kahraman olmak

çizgi romanlarla mümkündü ve o keyif başka hiçbir

şeyde yoktu. Olmadı da.

Sözün özü, dedim ya, çizerlikle geçinmek arzusuyla

yanıp kavruluyordum. Akşam oturmasına gelen akraba

tayfası vardır ya, onlar sorardı arada “Ne olacaksın?”

diye. “Çizgi roman çizeceğim,” derdim. Saçımı

sıvazlar, güler ve “Yok yok,” derlerdi, “Ne iş yapacaksın?”

Onlar için çizerlik meslek değildi tabii, karnımı

ne şekilde doyuracağımı merak ederlerdi. İlk zamanlar

ısrar ederdim çizerlikte ama baktım ki Aysel ya da

Veysel, soruyu soran kim olursa olsun verdikleri karşılık

aynı. Ondan sonra da yanıtlamaz olmuştum bu

soruyu. İşin acısı, haklı çıkmaları oldu belki —en azından

Türkiye şartlarında.

Çizgi roman okumalarını hem çocuklara hem de yetişkinlere

önermekten hiç vazgeçmedim. Belki önerime

uyan birkaç kişinin hayatına güzel dokunuşlar

bırakabilmişimdir.

En çok sevdiğiniz favori çizgi roman kahramanı

kim? Bizim neden bir Teksas, Tommiks, Kızıl Maske

vb. gibi dünyaca ünlü çizgi roman kahramanlarımız

yok?

Atlantis-MartinMystere ile Asteriks tutkunu ve koleksiyoneriyim

hâlâ —daha alt derecelerde de olsa Red

Kit, TenTen, Mister No, Dylan Dog, Mini Ringo ve

Alaska- KenParker da var bu listede. 1980 yılların Milliyet

Çocuk, Tercüman Çocuk ve Yaman Çocuk ciltleri

kütüphanemde durur ve zaman zaman çıkarır göz

atarım ama ne yalan söyleyeyim, çocukluğumda duyduğum

kokuyu alamıyorum artık— belki zaman

zaman, bir kibritin o ilk parlayış anı gibi kısacık geliyor

o tatlı koku burnuma ama hepsi o. Yoksa artık karelerin

içine sığamıyorum, giremiyorum, gizlenemiyorum,

çizgiye dönüşemiyorum. Üstlerine gözlerim

değiyor ancak. Yine de elime geçen çizgi romanları keyifle

okumama da engel değil bu.

Çizgi romanda dış pazara açılamamış değiliz aslında.

Suat Yalaz gibi pek çok usta çizerimiz uzun yıllar dışarıya

kendi kahramanlarını çizdi ve o insanlara

okuttu da. Popülerlik yakalanamama sebebi nedir

derseniz, herhalde öykülerimizin biraz kendi içimize

dönük olmasının etkisi vardır veya Bülent Arabacıoğlu

gibi bir çizgi dehasının harika yaratısı En Kahraman

Rıdvan’ın kendi ülkesinde bile albümleşmesinin otuz

küsur sene sonra gerçekleşmesi gibi biraz hantal


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 37

tepegöz

“Kâğıdın o inanılmaz, o enfes kokusuna başını gömerek kareden kareye zıplamak; abartısız ve kesinlikle

yenilmez bir kahraman olmak çizgi romanlarla mümkündü ve o keyif başka hiçbir şeyde yoktu. Olmadı da.”

röportaj

adımlarla ilerlemeye çalışıyoruzdur, çok kestiremiyorum.

Son dönemlerde usta çizerlerimizden Hikmet Yamansavaşçılar’ınKarabala

albümleri beni gelecek

adına ümitlendirmişti; çok farklı, çok kaliteli bir öykü

muhteşem çizgilerle hayat buluyordu ama Türk okur

o şahaneliğe bile gereken özeni göstermedikten

sonra gelecek nasıl şekillenir bilemiyorum.

esrarengizhikayeler.com projesi nasıl ortaya çıktı?

Bu projede özellikle genç kalemlerinçalışmalarını

yayınlıyorsunuz, biliyorum bunu, çünkü yakından

takip ediyorum. Bu projenin büyük bir boşluğu doldurduğuna

inanıyorum. Siz neler söylersiniz? Buna

benzer başka projeleriniz de var mı?

Esrarengiz Hikâyeler uzun zamandır aklımda dönüp

duran fakat öykülerin sunum biçimine bir türlü karar

veremediğim için askıya alıp durduğum bir projeydi.

Günlerden bir gün şahsi sitem askingungor.com ile

uğraşırken cevap karşıma kendiliğinden çıktı. Farklı

eklentilerle bazı seçenekler denerken “Dur biraz,”

dedim. “Neden her öyküyü kendi bağımsız kapağıyla

yayına almıyorum ki?” Bunun hem yazar hem de okur

için güzel bir deneyim olacağına ikna olduktan sonra

denemeye giriştim ve bir süre sonra site hayata geçti.

Sonrasında çok yetenekli yazar dostlarımın Esrarengiz

Hikâyeler’e sahip çıktığını görmek de ayrıca onur verici.

Gerçi ayrım yapmak zordur ama kitaplarınız arasında

sizin için ayrı bir yere sahip olan kitabınız hangisi

ya da hangileridir?

Herhalde ömrüm oldukça Gohor ve Olağan Mucizeler

kitaplarım diğerlerine göre hep bir tık önde olacaklar

benim için. İkisini de askerlik görevim sırasında Tunceli’nin

dağlarına bakarak incecik defterlere tükenmez

kalemle yazarak başladım ve ikisi de ancak

İstanbul’a dönüşüm sonrası bitebildi. Benim için hem

hasret hem umut hem de kavuşma anlamı taşıyorlar

anlayacağınız.

Genç kalemlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Hayatta her şey mümkün, her şey. Genç kalemlere

önereceğim şey kalplerini yönelttikleri istikamette sarsılmadan

yürümelerine olanak verecek yetiye ulaşmak

için çalışmalarıdır. Ondan sonra da

çalışmalarıdır. Ve en son söyleyeceğim şey, hiç çalışmamış

gibi gene çalışmalarıdır. Kendilerine güven

duymak için “bilmeleri” gerekir, bunun için de “öğrenmeleri”.

Öğrenmek için de elbet ki çalışmak, çalışmak,

çalışmak gerekir. Aksi halde kocaman iddiaların

ardına sığınan ama yetersizlik duygusu nedeniyle bir

arpa boyu yol gidemeyen ihtiyar adamlar sürüsüne

dahil olacaklardır ki en kötüsü o.

Son olarak Tepegöz öykü dergimiz için neler söylemek

istersiniz?

Tepegöz’ün dergi dünyamızdaki önemli bir açığı kapatacağına

inanıyorum; daha doğrusu buna inanmak istiyorum.

Uzun yıllara yayılan deneyimim bana bu işin

pek çok zorluğu olduğunu gösterdi. Dilerim ki Tepegöz’ün

yönetim kadrosuyla yazar kadrosu uyum içinde

olur da her şey yolunda gider.

37


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 38

bilim kurgu

tepegöz

Güven Can YILDIZ

Peki ya siz hala

hayatta mısınız

Eğer su buharı aniden soğuk hava ile temas

ederse yoğunlaşma olayı meydana gelir. Yüksek

irtifada uçan meteoroloji uçaklarının, arkalarında

bıraktıkları çizgi şeklindeki şeritlerin

sebebi de budur.

O öğlen, Dünya'nın dört bir yanından yükselen

ve farklı yerlere doğru uzanan dokuz adet yoğunlaşma

izi görüldü gökyüzünde. Ancak hiçbiri

bir meteoroloji uçağına ait değildi. İzler

oluşmaya devam ederken tüm şehirlerde sirenler

çalmaya başladı. Uyarılar, bağırışlar,

çığlıklar ve ağlamalar duyuldu. Gökyüzünü

yarıp geçen çizgiler bir bir yeryüzüne kavuştuktan

sonra her şey bir anda gerçekleşti ve

bitti. Bu birkaç dakika süren olayın ardından

hiçbir çocuk bir daha gülmedi. Hiç kötülük yapılmadı

ve hiç kimse üzülmedi. Hiç çiçek açmadı,

hiç kuş uçmadı. Güneş, Dünya'yı bir

daha masumca ısıtmadı. İnsanlık, asla yıkılmaz

dediği tüm o ihtişamlı yapılarına, o kasa

kasa paralarına, o musmutlu ailelerine bir

daha sahip olamadı. O öğlen her şey sonsuza

kadar değişti.

İnsanlık demişken, o gün insanlık ne yaşadı?

Ben komşuluk ilişkilerinin son çırpınışlarına

tanıklık edebileceğiniz dört katlı bir apartmanda

yaşıyordum. Kimsenin bir başkasıyla

ilgilenmediği ama karşılaştığında da minik bir

gülümsemeyi eksik etmediği bir yer. Zaman

zaman bir evde pişen yemeği başka evlerin

de tattığı, ancak kimsenin doymadığı. Tabii

bunlar benim için çok önemli değildi. Zaten

çok da sevilmezdim. Ara ara duvarların arkasından

benim hakkımda konuştuklarını duyardım.

Bir fırsatları olsa, bir dakika daha

barındırmayacaklardı beni burada. Çok da

umurumda değildi zaten. Onlar benden nefret

ediyordu da, ben onlara çok mu bayılıyordum?

En üst katta iki adet öğrenci yaşıyordu. Herhalde

en iyi anlaştığım kişiler onlardı. Çünkü

diğer apartman sakinleri bu gençleri de pek

sevmezdi. Birbirlerinin yüzlerine gülümseseler

de aralarında hep bi' soğukluk ve nefret havası

eserdi. Gençler sabahlara kadar müzik

dinler, gülüşür, eğlenir, sonra akşama kadar

uyurlardı. Kendilerince mutlu oldukları bu

yaşam döngülerinde her şey gayet iyi gidiyordu.

Tabii kimse, bu gençlerin uykularının

38


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 39

en derin anında, tüm ülkenin siren sesleriyle yankılandığı

sıralarda, hala uyumaya devam edeceklerini

ve uykularını bu şekilde sonsuzluğa kavuşturacaklarını

tahmin edemezdi. Daire dördün kapısı o öğlenden

sonra bir daha hiç açılmadı.

Üçüncü katta üç kişilik bir aile vardı. Bildiğiniz gibi

işte; anne, baba ve çocuk. Çocuk henüz beş, bilemedin

altı yaşlarındaydı. Sık sık ağlar, ağlamadığı sıralarda

da tabletinde oyunlarını oynardı. Ailenin hali

vakti fena değildi. Baba gayet iyi kazanır, tüm aileyi

kendi yağında kavrulabilecek seviyeye getirirdi. Anne

de evde tüm gün çocukla ve ev işleriyle ilgilenirdi. Bir

de her gün sabahlara kadar süren kavgaları vardı. Annenin

sürekli çığlıkları, babanın küfürleri, çocuğun feryatları

tüm dairelerde uzun uzun yankılanır, bir süre

sonrada binaya sessizlik çökerdi. Tüm apartman bu

kavgaya şahitlik etse de aralarında sessiz bir anlaşma

var gibi kimse bundan bahsetmezdi. Belki üniversiteli

gençlere gürültü yapma hakkını da bu aile vermişti,

kim bilir? Sirenler çaldığında ve sığınaklara gidin uyarısı

yapıldığında baba en önde, kucağında çocuk olan

annenin elini tutmuş, elinde bir kaç parça kıyafet,

hızla fırlamıştı kapıdan. Aile olmak böyle bir şeydi herhalde.

En kötü anda kimsenin birbirini bırakmamasıydı.

Sığınaklara gitmek için hep birlikte

merdivenlerden koştur koştur inerken, ikinci katta

oturan, apartmanın epey yaşlı amcasına da çarpmış

ve onu bir daha kalkamayacağı şekilde düşürüp,

geçip gitmişlerdi. İnsan olmak da böyle bir şeydi işte.

Apartmanın amcasının tarihi, apartmandan ve hatta

mahalleden, belki bu ilçeden bile daha geçmiş yıllara

dayanıyordu. Her türlü hastalığa sahipti. Yürümekte,

konuşmakta, oturmakta, yemek yemekte zorluk çekerdi.

Hiçbir şeyi tek başına yapamamasından olsa

gerek, evine hiç uğramayan çocukları bir fikir birliğine

varmış ve babalarına bakması için bir kadın tutmaya

karar vermişlerdi. Otuzlu yaşlarında, pek kendine bakmayan

ama güzel bir kadındı bu. Hakkını yemeyelim,

işini de iyi yapardı. Yemek pişirir, evi temizler, adamın

her ihtiyacına koştururdu. Yine de yaşam korkusu işte.

Sirenlerin çalmasıyla evden ilk dışarı fırlayan bu kadın

olmuştu. Belki yaşamak için değil de, kendi çocuklarını

son bir kez görebilmek için çıkmıştı evden bu

kadar hızlı. Arkasında bıraktığı yaşlı adam, titreyen vücudu,

korkuyla dolmuş gözleriyle ağır ağır çıkmıştı dairesinden

dışarı. Duvarlara tutunarak ilerliyor, yaşına

rağmen kendi kaçış mücadelesini veriyordu. Bir yandan

neler olduğunu anlamaya, bir yandan da her ne

oluyorsa ondan uzaklaşmaya çalışıyordu. Henüz merdivenlere

vardığı sırada, bir üst kattan aşağıya inmekte

olan üç kişilik aile yaşlı adama çarpmış ve onu

yere devirmişti. Apartmanın amcası, mermer zeminde

ayağa kalkmaya çalışan, çırpınan, güçsüz bedeniyle

başbaşa kalmıştı.

Her apartmanda o apartmanla ilgilenen biri olurdu.

tepegöz

Bu apartmanın ilgilisi de birinci katta yaşayan kırklarının

sonunda dul bir kadındı. Girenleri çıkanları bilir,

bir daire kiralıksa eğer anahtar ona verilirdi. Apartmanla

olduğu gibi -bahçesi sağolsun- etraftaki tüm

kedilerle de o ilgilenirdi. Belki de hiç doğmamış çocukları

gibi görürdü onları. Bir süredir çalan sirenlerden

rahatsız olan kediler sağa sola koşuştururken,

kadın da kedilerini sakinleştirmeye çalışıyordu.Tıpkı

bir annenin yapacağı gibi. Yakalamayı başardığı bir kediyi

kucağına almış, ona son kez sevgisini gösterebilme

fırsatını değerlendiriyordu. İlk olarak bakıcı

kadın çıktı apartmandan. Hemen arkasından da üç

kişilik aile fırladı. Başka da giren çıkan olmadı. Dul

kadın öylece oturmaya devam etti kedileriyle birlikte.

Ölümden korkusu yoktu. Hayatının son anlarını çocuklarıyla

geçirmeye çalışan bir anneydi o. Sirenler ve sığınaklara

gidin uyarıları da susmuştu artık. Sığınaklar

neredeydi ki zaten? Belki de sadece ülkenin kodomanları

için yapılmış bir yerdi. Belki onlar, sirenlerden

çok daha önce götürülmüştü sığınaklara. Geri kalanlara

fırsat bile verilmemişti. Belki sadece ölümün habercisi

olsun diyeydi bu sirenler.

İlk defa bu kadar sessizdi apartman. Kediler sağa

sola kaçışmıştı. Artık miyavlamaları duyulmuyordu.

Merdiven aralığında çırpınan, kısık sesle iniltiler çıkartan

yaşlı adam da yorgun düşmüş, çaresizce bekliyordu.

Üniversiteli gençler hala rüyalarında güzel

vakitler geçiriyorlardı. Apartmanın dışına çıkmayı başaranlar

can havliyle koşmaya devam ediyordu. O

anda Dünya son kez aydınlandı. Şehirleri yutacak

kadar büyük dokuz adet mantar bulutu, Dünya'nın

dokuz ayrı yerinden gökyüzüne yükseldi. Onu görebilen

herkes, o anın ihtişamına varamadan kül olmuştu

bile. Ardından kaçmaya çalışanlar, sonrasında saklananlar

ve son olarak kaçmayı başardığını düşünenler.

Bazıları acılar içinde yanarak, bazıları bir anda buharlaşarak

terk etti yaşamı. Patlama esnasında hayatta

kalabilenler; radyasyonla, hastalıklarla ya da açlıkla

mücadele edemeyip yavaş yavaş ölüp gittiler. Sonsuza

kadar yaşayacağını düşünen insanlık, bir kaç

hafta içinde böylece son nefesini verdi işte.

Bana gelince. Ben hala hayattayım. Hatta ben ve ailemin

milyonlarca üyesi çok daha mutluyuz şu an. O

öğleden beri duvar aralarında, lağımlarda değil yeryüzünde

yaşıyoruz. İlaçlar, tiksinti dolu bakışlar ve fırlatılan

çeşit çeşit eşyalar, üstümüze basmaya çalışanlar

yok. Artık o iğrenç haşereler değiliz, çünkü bizi öyle

adlandırabilecek kimse kalmadı. Kendilerine bu devasa

düzeni kurup, ardından kendi çıkarları için, kendileri

dahil her şeyi yok eden insanlar, bizi yok etmeyi

başaramadılar. Güneş'in bir daha doğacağı güne

kadar, doğa her şeyi tekrar kontrolü altına alana

kadar biz, bu gezegende yaşayan son canlılarız.

Peki ya siz?

Siz hala hayatta mısınız?

bilim kurgu

39


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 40

bilim kurgu

tepegöz

Hasan ÖNAL

Project

MÜGE

40

Jüpiter’in halkalarının, aslında insanlığın geleceğini kurtaran o

emsalsiz besin hücrelerinin, yörüngede dönerken oluşturdukları

ışıltılı görseli olduğunu keşfeden bilim kadınından başkası değildi

Müge.

- Evet saygı değer konsey üyeleri! Son, yüz seksen yılda, Jüpiter’in

bizlere bahşettiği o muhteşem besin halkalarını maalesef tüketmek

üzereyiz. Müge ile yapmış olduğumuz iki yüz yıllık antlaşmanın

sonuna gelirken, yeni bir iki yüz yıllık besin kullanım

güncellemesi için bir şekilde Müge’yi ikna etmeliyiz, aksi halde

bu bizlerin sonu olacaktır... Önerilere açığız... Jüpiter’in yörüngesinde

oluşan bu besin kaynağının İkinci Bölüm halkasının çözümlenebilmesi,

Müge’nin, kendi aurası ile şifreleyip kodladığı bu

buluşun, bizim için hayati önem taşıdığını belirtmeme gerek yok

sanırım! Ancak tükenen besin halkasını yeniden oluşabilmesi için

yürüttüğümüz tüm deneysel çalışmalarımızdan sonuç alamıyoruz!

Maalesef tüm insanlık, Müge’nin buluşunda kodlanan son

ikinci bölüme bağlıdır!

-Müge hanım söz sizde!

-Siz bu ikinci şansı hak etmiyorsunuz! Maalesef, insanlığın her

daim yaptığı o acımasız bencilliği yine tekrar ediyor ve bundan

vazgeçmiyorsunuz! Besin halkasının yeniden oluşması için sizlere

verebileceğim hiç bir alternatif şans yok! Susuyorum ve olacaklardan

hiç bir zaman pişman olmayacağımı belirtmek istiyorum.

Bu son sözümdür.

-Müge hanım! Bu çok acımasızca! Siz yaşam hakkı olan bunca

insana ihanet ediyorsunuz!

-Sizlere asla hak etmediğiniz bir yaşam süresi bahşedilmiştir!

Ama sizler, bu hakkı, yine o sömürgeci zihniyetiniz ile sömürmüş

ve adil olmayan bir kullanma ritüeline girmiş, herkesin hakkı olan

evrensel kaynağı, hiçte adil olmayan bir paylaşımla, dağıtma ve

kullanma yolunu seçmişsiniz.

Sonuçlarına katlanmak artık sizin kaderinizdir. Sizler asla bir

ikinci şansı hak etmiyorsunuz!

-Büyük konsey oturuma beş saat ara vermiştir.

-Sayın değerli üyeler! Birazdan Konseyimizin aldığı son kararı açıklayacağız!

Üyeler,açık oylama sensörünü kullanarak oylamanızı yapabilirsiniz.

-Evet!: 711 hayır oyuna karşılık, 3.111 evet oyu ile anlaşmaya yanaşmayan

Müge hanımın, süresi daha sonra belirlenmek üzere,

foton sabitleyici tecritine mahkum edilmesine karar verilmiştir,ki,

aslında bu hiç bir zaman tercih ettiğimiz bir yöntem olmamıştır.

Malesef ki buna zorunlu kalmış bulunuyoruz.

-Efendim aslında bu ceza bizlerin de yaşamsal tecriti sayılmıyor

mu sizce? Bu biraz erken alınmış bir karar değil mi?

-Sayın konsey üyesi, sizlerin önerilerinizi dinledik,lakin hiç bir yaptırım

uygulayıcı çözüm üretemediniz! Ne yapmamızı bekliyorsunuz?

-Bunun sonuçları oldukça yıkıcı olacak efendim!

-Evet,ne yazık ki... Bazen yıkımlar da yeni başlangıçların doğuşu

olabliliyor sayın konsey üyesi!

Müge’nin tecrit ediliş tarihinden bu yana tam yüz yetmiş bir yıl

geçmiştir. İnsanlık, Jüpiter’in besin halkası kaynağını tüketmesi

ile yeni bir felaket ile daha yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Jüpiter’in uydusu Europa ve diğerleri,besin halkasının tükenmesi

ve yok olması ile yörüngesinden çıkarak uzayın sonsuz karanlığına

sürüklenmiş, bunun akabinde artık Jüpiter o muhteşem halkalarını

üretemez olmuştur.

Binikiyüz yıl sonra

-Durum stabil! Çok ilkel bir teknoloji olan foton çözümleyiciler

halen çalışıyor. Kapsüllerde tecrit edilmiş canlılar var! Kapsül sayısı

yüzotuzdört,yüzyirmi sekizinde yaşamsal faaliyet durmuş, negatif!

Altısının yaşamsal döngüsü devam ediyor.

-Çözülme prosedürünü çalıştırmamız riskli olabilir!

-Bu canlı türü çok yıkıcı ve ilkel! Yorumlarınızı bekliyorum!”

-Kimlik verilerini tarayın. Sonuç veri simülasyonunu acilen bekliyorum!”

-Tür: İnsan… Çok uzun bir süre evrimleşme dönemi geçirmiş,

fakat bu sürecin yüzde 0,3 noktasına dahi ulaşamamış.

-Maalesef, evrim süresi tamamlanmamış bir tür! Ancak, tecrit

edilmiş bu canlılar oldukça zeki ve evrensel kriterlerde donanımlı

görünüyor! Karar sizin!”

-Bu ilkel canlı türü, yayılmacı karakteristik özelliği ile bulunduğu

güneş sistemini oldukça yıpratmış,sistem katı çöp ve nükleer atık

içinde.

-Bu durum onların tümden yok edilmesi anlamına da gelmemeli!

Bizler, her ne kadar bu evrenin düzenleyicileri olsak bile.

-Bu yüzden teklifim, onlara bir şans daha tanıyıp, yeni bir başlangıç

yapmalarını sağlamak olacaktır.

-O zaman?

-Özel izin!

-Anlaşıldı! Onay kodunuzu bekliyorum Sayın Tasarımcı.

-Onay kodu; ………….”

-00023001....H-fx100287 bölgesinde bulunan altı yaşamsal formun,

evrimleşme sürecine kaldığı yerden yeniden devam ettirebilmesi

adına, yeni bir Mavi Simülasyon Programı’nın başlatılması

onayı verilmiştir.”


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 41

Murat TÜRK

tepegöz

bilim kurgu

KISA HİKÂYE HİKÂYE

KISA

Dün gibi hatırlıyorum hiç alakam yoktu şu bu meretle.

İşten gelir gelmez ayaklarımı uzatır belli bir

süre kitabımı okur ya da hiçbir şey yapmadan öylece

uyuyakalırdım. Meğer ne güzel zamanlarmış,

ne güzel dinleniyormuşum. Şimdi o kadar yoğun

ve yorgunum ki, bak şimdi aklıma gelince yine sinirlendim.

Yeğenim İbrahim’e sinirlendim tabii ki

kime olacak. Bu belayı başıma saran kişiye.

Üç sene kadar önceydi yaz aylarında yazlıkta uzun

ve iç açıcı bir doğa yürüyüşünden sonra eve girdiğimde

beklenen misafirlerin çoktan geldiğini görmüş

sevinmiştim. Ablam ve iki sevimli oğlu İbrahim

ve Murat. Kapıdan girer girmez sıcak ve yüksek bir

hoş geldin patlattım. ‘’Oooo kimleri görüyorum?’’

küçücük yeğenim Murat bu gibi esprileri henüz anlamlandıramadığı

için masumane sormuştu ‘’kimleri

görüyorsun dayı.’’ Çok gülmüştük çok

eğlenmiştik buna. İbrahim’i balkonda havuzu izlerken

o makinanın başında görene kadar her şey

iyiydi hatta. Hummalı biçimde yazıyor. ‘’Ne yapıyorsun

Karaoğlan devamlı yazıyorsun bakıyorum. O

da nedir? Diye sordum ’’ (Önündeki açık tableti

kast ederek) ‘’Tablet dayı’’ diye cevap verdi. Be

çocuk niye tablet diyorsun? Uyuşturucu de narkoz

de sakinleştirici de ben de nasıl bir tehlike oluşturduğunu

anlayabileyim değil mi! Ekranda açık

duran oyun ilgimi çekmişti. ‘’Peki şimdi bunlar ne?

Köy mü burası?’’ diye sormuştum. ‘’Evet dayı

benim köyüm burası, bak şurası Berke’nin köyü.

Bak şurası da benim köyüm. Hepsi tarlalı ya da

tahıl vahasına bakıyor.’’ ‘’Yapma yahu’’ diye ünlem

verdim. Hani bilirsiniz şu yeğeninizin ya da torununuzun

kafasını okşadığınızda verdiğiniz ünlemlerden.

Hemen devam etti İbrahim ‘’Ama dayı

Berke’ye saldırı gidiyor. 15 dakika sonra’’ ben yine

yaşça küçük olan birini alaya alır tonda ‘’Yapma ya

ne diyorsun?‘’ diye dalga geçtim. Sonra ‘’Ne saldırısı

oğlum çiftçi değil misiniz siz? Tahıl dedin vaha

dedin ekiyoruz biçiyoruz dedin ya az önce.’’ ‘’Yahu

dayı askerlerimiz de var herhalde ordu besliyoruz.’’

Diye cevap gecikmedi. Ne ordu mu? ‘’Dur bakayım

ordu oldu mu iş değişir. Severim militarizmi bilirsin.’’

dedim. ‘’Dayı militarizm de ne ya, ben bilmiyorum

öyle izm mizm henüz.’’ diye çocuk

masumiyeti ile bir cevap geldi. ‘’Tamam boşver

şimdi sen onu da şu ordu nerde bir göster bakalım.’’

diye meraklandım. ‘’Bak dayı şunlar benim

askerlerim. Şunlar yaya savunmalar. Şunlar atlılar.

Zaten görüyorsun at fotoğrafı var. Atlar daha hızlı

gidiyor. Bu yayalar biraz daha yavaş.’’ ‘’Tamam len

onu anladık, ben de sahiden at var asker var sanıyordum

şu rakamlarla mı oynuyorsunuz? kolaymış.’’

Diyerek karşı koltuktan gülümsemelerle bizi

izleyen ablamın yanına oturdum. Küçük bir hoşbeşten

sonra İbrahim’den sesler. On dakika kaldı.

Beş dakika kaldı. Üç dakika kala askerleri Berke’ye

yollayacağım.’’ Ablamla ikimiz gülüyoruz. Küçücük

çocuklar ordularda savaş komutanlığı yapıyor. ‘’Yolladın

mı askerleri?’’ diye dalga geçiyoruz arada.

‘’Yok dayı üç dakika sonra. Öf çok da tuvalete gitmem

gerek’’ dedi yerinde rahat oturamamasından

ne kadar sıkıştığı belliydi. Anneden hemen bir fırça

geldi, ‘’Tutma tuvaletini oğlum, koş tuvalete hadi

bakayım.’’ İbrahim koşa koşa tuvaletin yolunu

tuttu. Bütün aile haline gülüyoruz. Tuvaletten hala

sesleniyor. ‘’ Dayı benim köye bakar mısın? Askerleri

Berke’ye yolla.’’ Cevap veriyorum. Nasıl olacak

oğlum o? İbrahim telaşlı bir sesle. ‘’Dayı çabuk askerlerin

çıkması lazım’’ Kız kardeşim bir dirsek atıyor

dizime ‘’Hadi bak şu çocuğun askerlerine’’

bunu söylerken halime iyice gülmeyi de ihmal etmiyor.

Kalkıp masaya geçtiğimde ‘’ Tamam İbrahim

41


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 42

bilim kurgu

42

tepegöz

oturdum söyle’’ diye sesleniyorum. İbrahim başlıyor anlatmaya.

‘’Bak köyün içinde kışla var gördün mü? ‘’Evet ‘’.’’

Hah oraya tıkla Askerleri gönder seçeneği var. Oradan göndereceğin

kadar asker seç. Hepsini seç var ya da ona bas

istersen. Sonra Berke’nin ismini yazıp yolla gitsin.’’ Tekrar

ederek aynen uyguluyorum. ‘’ Evveeetttt Tammmaaammmm

şunları seçelim ve gönder.’’ diye kendi kendime.

Banyodan sesler, ‘’Dayı tamam mı? Yapabildin mi.?’’

diyen sesler. Zamane çocukları işte yapabildin mi diye soruyor!

‘’Nesi var bunun yaptım tabii’’ diye banyoya sesleniyorum.

Cevap ‘’Of dayı harikasın’’ iki dakika sonra koşarak

tabletinin başına geldiğinde feryat. ‘’Dayııııııııı ne yaptın?’’

diyerek epey bir uzun dayı çekti. ‘’Askerleri Berke’ye savaşa

mı yolladın?’’ bu çıkış ablamın da benim de garibime gitti

doğrusu. Ablam araya girerek. ‘’Oğlum sen söyledin ya

şimdi yolla gitsinler diye.’’ Ben de aynısını tekrarlayarak

‘’Oğlum sen söyledin ya’’ İbrahim çok telaşlı bir şekilde.

‘’Ya bunları Berke’ye destek asker yolluyoruz. Savaşa mı

gönderiyoruz? Şimdi bunlar Berke’nin askerlerini hep kesecek.

Destek kısmı vardı onu seçecektik.’’ Ablam ortamı

yatıştırmak isterken‘’ oğlum adam ne yapsın söylemedin

ki destek diye’’ ben de suçumu kapatmak için aynısını tekrar

ederek. ‘’Evet dayıcığım söylemedin ki destek diye. Söylesen

ben yollardım onları.’’ Küçük Murat da bize destek

vererek. ‘’Söylemedin evet’’ deyip gülüyor. Ben daha da

üste çıkmaya çalışırken ‘’Oğlum ben ne bileyim ilk oynadığım

oyun bu asker dedin at dedin tarla vaha dedin kafamız

karıştı.’’ İbrahim çok sinirli. ‘’Ah siz yaşlılar’’ deyip kafasını

yine atlarına askerlerine, köyüne gömdü. Ablam utandığından

ortamı toparlamaya çalışırken. ‘’Oğlum ne ayıp denir

mi öyle yaşlı diye’’ Ama ben İbrahim’e çok hak verdim.

Onun ‘’Ah siz yaşlılar’’ sözü benim için bir çeşit milad sayıldı.

Daha sonra bir tablet aldım. Eve döner dönmez sanal

alemi öğrenmeye karar verdim. Önce bir E-Mail adresi

açtım. O adresle Faceboka kayıt oldum. Hikayeler okumak

için Whattpad e de, belki bir de bayan arkadaş bulurum

ümidi ile bir iki de arkadaşlık sitesine kayıt oldum. Arada

açıp İbrahim’den destek alıyorum mecburen. ‘’İbo bu nasıl

yapılıyor? İbo şu nasıl yapılıyor’’ çok kafasını şişirdim çocuğun.

Sonra sanal hayatta aktif olmaya şu popüler arkadaşlık ve

oyun uygulamalarını öğrenmeye karar verdim. Kendime

bir de köy açtım. Dalgınlıkla birkaç kez kendi birliğimden

köylere destek yerine saldırı gönderince birlikten atıldım.

Facebookta bilimsel sitelere üye oldum. Mitoloji Filoloji Arkeoloji

Nümizmatik Tarih Sosyoloji ne ararsan o sitede ben

de varım. -Da yı -de yi ayırmadığım için filolojiden atıldım.

Mitolojik hikayelerle ve Yunan tanrıları ile dalga geçmek

suçundan Mitoloji sayfasından engellendim. Çocukların hikayelerine

faydalı yorumlar yapamadığım için Whattpad

den de atıldım. Fikirlerimizin uymadığı birkaç kişinin şikayetiyle

Face hesabım birkaç kere kapatıldı. Tarihçiler tarih

bilgilerimden memnun olmadı. Şimdi tarih sitelerinde yasaklıyım.

Sadece yazılanları okuma hakkım var. Hiçbir şey

yazma hakkım yok. Nietzsche yazamadığım için sosyoloji

sayfasından engellendim. Şimdi artık yazabiliyorum Nietzsche’yi

harfleri tek tek ezberledim. Epeyi zor oldu.

Geceleri tam uyuyacağım ‘’dı dıt’’ diye telefon alarmı, mesajınız

var. Sabah uyanıyorum 12 mesajınız var. Öğlen vakti

köyüme saldırı geliyor. Akşamüzeri facebookta takip ettiğiniz

bir paylaşıma 22 mesaj yazıldı okumak ister misiniz?

Diye mesaj. Sanal alemle keşke tanışmasaydım diyecek

raddeye doğru ilerliyorum.

Arkadaşlık sitesinin birinde tatlı Bulgar bir kızla tanıştım

bir ara. 35 yaşındaymış annesi babası Türk’müş. Türkiye’de

bir trafik kazasında ikisini de kaybetmiş. Bulgaristan’da

yaşlı anneannesi ile yaşıyormuş. Bir kere kamerada

gördüm kızı çok hoş güzel bir kadın. Onu bulduğum için

sevinmiştim. Gel zaman git zaman görüşme kararı aldık.

Bulgaristan yakın dedim ‘’gel’’, dedi ki ‘’Çalışmıyorum

param yok pasaportum da yok.’’Dedim pasaport çıkart

ben yollayayım parasını -çapkınım ya- pasaport için 200

dolar. Zaman geçiyor soruyorum ‘’Çıkmadı mı henüz pasaport?’’

kızdan cevap ‘’Gidemiyorum ki bakmak için

param yok.’’ Yolluyorum 50 dolar. Zaman geçiyor ‘’Ne oldu

pasaport?’’ cevap ‘’Hastahanedeyim anneannem gece rahatsızlandı

ilaç yazdı doktor alamıyorum.’’ Yolluyorum 100

dolar. Zaman geçiyor kız para istiyor. Ortada pasaport yok

hastane yok anneanne yok nihayet ben ayıkıyorum bu işe.

Onca paradan sonra. Kendi kendime ‘’Çok büyük edepsizlik

bu insanları kandırıyorlar demek böyle’’ derken Filipinli

bir kızla tanışıyorum aynı sayfada. Anlatıyorum

durumu o benden daha çok kızıyor. ‘’Evet’’ diyor böyle kadınlar

çok var internette diyor. ‘’iyi insanlar da varmış.‘’ diye

düşünüyorum. Gel zaman git zaman görüşemiyoruz. Bir

hafta sonra kızı online görüyorum bir gün. ‘’Sevgilim telefonumu

satmak zorunda kaldım satıp yiyecek bir şeyler

aldım.’’ Diyor. Acıyorum kıza bir elli dolar yolluyorum. Bu

sefer kazıklanmıyorum ama içimden gelerek yolluyorum.

Bilerek isteyerek. Bu böyle devam ediyor televizyonu sattım.

Bilgisayarı sattım şeklinde bir ilişkimiz var. Birkaç yüz

dolardan sonra uyanıyorum artık. Yeter bu kadar da değil

yani. Filipinler’i tanıyorum bu şekilde. Her kazıklanmamda

bir başka ülkeyi öğreniyorum. Venezuellaya geçiyorum. Çok

güzel bir kadınla tanışıyorum. Gerçekten çok dürüst asla

para istemiyor benden. Fakat Venezüella batmış durumda

ekonomi bitik. Asgari ücret 200.000 Bolivar bir paket makarna

25.000 Bolivar. Böyle bir şey hayatımda duymadım

daha önce. Bir dolar 35.000 Bolivarmış. Kıza yüz dolar

para çıkartıyorum kız bozdurup milyonlarca Bolivar yapıyor.

O iş de öyle kalıyor. Ne ben gidebiliyorum ne o gelebiliyor.

Başarısız aşklara bir yenisi daha eklendi. Bu sefer ki kârım

Venezüella’yı öğrenmek oldu. Hayırlısı olsun diyorum her

seferinde. ‘’Tecrübe yediğiniz kazıkların bütünüdür’’ sözünü

okudum internette. Kendimi bu şekilde avutuyorum.

Şimdi ne yapıyorum diye merak ediyorsanız bir Facebook

tarlası oyunu açtım. Çiftçi oldum sabah akşam patates

soğan patlıcan hasat ediyorum.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 43

Murat YILDIRIM

tepegöz

bilim kurgu

BEN

SENİN

KADERİN

Adam botunun bağcıklarını çekerek iyice sıktı ve bağladı. Kar ne zamandır

yağıyordu. “Yollar kötüdür, şimdi.” diye düşündü. Vazgeçmek diye bir seçenek

yoktu. Kapıyı açtı ve her yeri kaplayan soğuk beyaza doğru ilk adımını

attı. Beklediğinden de soğuktu. Durağa gidip minibüsü beklemeliydi. Minibüse

doğru koşmadan önce son bir kez ceplerini kontrol etti.

*

Adam botunun bağcıklarını çekerek iyice sıktı ve bağladı. Kar ne zamandır

yağıyordu. “Yollar kötüdür, şimdi.” diye düşündü. Vazgeçmek diye bir seçenek

yoktu. Kapıyı açtı ve her yeri kaplayan soğuk beyaza doğru ilk adımını

attı. Beklediğinden de soğuktu. Gidip minibüse binmeliydi. Minibüse doğru

koşmadan önce, son bir kez teçhizatını gözden geçirdi.

*

Minibüs doluydu, ama boş gibiydi. Anlaşılmaz bir kasvet vardı. Dışarıda

hava kapatmış, kar da iyice hızlanmıştı. “Göz gözü görmüyor” derlerdi ya,

aynen öyleydi. Minibüste hiç kimse konuşmuyordu. Sanki ilk kelimeyi söylemeye,

ağır bir örtü gibi çökmüş sessizliği bölmeye kimse cesaret edemiyordu.

Her zaman bu kadar sessiz miydi bu minibüsler? Çalan bir şarkı

veya türkü olmaz mıydı? Yoksa her zamanki ses, trafiğin içeri dolan gürültüsü

müydü?

“Üşümüş herkes, hava da kapalı. Yollar boş. Ne gürültüsü olacak.” diye

söylendi.

*

Minibüs doluydu, ama boş gibiydi. Minibüs dediyse de ağız alışkanlığı, bildiğin

zırhlı personel taşıyıcıydı işte. Ama her yere onunla gidince ismi “Minibüs”

olmuştu devre arkadaşları arasında. Böyle deyince sanki daha bir

normal mi olmuştu her şey? Sanmıyordu. Anlaşılmaz bir kasvet vardı. Dı-

43


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 44

bilim kurgu

tepegöz

şarıda hava kapatmış, kar da iyice

hızlanmıştı. “Göz gözü görmüyor.”

derlerdi ya, aynen öyleydi. Minibüste

hiç kimse konuşmuyordu.

Sanki ilk kelimeyi söylemeye, ağır

bir örtü gibi çökmüş sessizliği bölmeye

kimse cesaret edemiyordu.

Her zaman bu kadar sessiz miydi

bu minibüs? Çalan bir şarkı veya

türkü olmaz mıydı? Yoksa her zamanki

ses, trafiğin içeri dolan gürültüsü

müydü?

“Üşümüş herkes, hava da kapalı.

Yollar boş. Ne gürültüsü olacak.”

diye söylendi.

*

Adam minibüsten inmiş etrafa bakıyordu.

Öyle açıkta beklemezdi. Saklanırdı bu hınzır. Kar

hafiflemişti, ama gene de uzaktan bir şey seçmek imkansızdı.

Her zaman ne kalabalık olurdu bu meydan. Şimdi sadece

minibüsten inenler vardı. Ya da sadece onlar var

gibiydi. Çünkü gözleri hissediyordu üzerinde. Biliyordu buradaydı.

Ondan önce gelmiş, saklanmıştı bile. Kalbi hızlı hızlı

atmaya başladı. Ne hissedeceğini bilmiyordu. Eli cebine

gitti. Elini cebine sokmadan yakaladı küçük kutuyu. Bundan

sonraki hayatı bu kutuya bağlıydı.

Minibüs durağını gören bir caddenin girişi dikkatini çekti.

Gözler oradaydı. Dikkatlice yürümeye başladı. Nerede karşısına

bir ölüm tuzağı çıkacağı belli olmazdı. Belediyenin güzellik

olsun diye diğer kaldırım taşlarının arasına

serpiştirdiği parlak granitler kar ilk yağdığında çok kaygan

oluyordu. Gözünün önünde kaç yaya, kaç arkadaşı devrilmişti.

Sağ salim caddenin girişine kadar ilerledi. Hızla köşeyi

döndü, ama cadde bomboştu. O zaman anladı hatasını.

Acele etmişti. Köşedeki dükkanı kontrol etmeden dönmek

hataydı. Hem de en ölümcülünden. Gözler şimdi tam arkasındaydı.

*

Adam minibüsten inmiş etrafa bakıyordu. Tabii, öyle açıkta

beklemezlerdi. Saklanırdı bu hınzırlar. Kar hafiflemişti, ama

gene de uzaktan bir şey seçmek imkansızdı. Her zaman ne

kalabalık olurdu bu meydan. Şimdi sadece minibüsten inenler

vardı. Ya da sadece onlar var gibiydi. Çünkü gözleri hissediyordu

üzerinde. Biliyordu buradalardı. Onlardan önce

gelmiş, saklanmışlardı bile. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.

Ne hissedeceğini bilmiyordu. Eli silahına gitti. Bundan sonraki

hayatı belki de sadece silahına bağlıydı.

Minibüs durağını gören bir caddenin girişi dikkatini çekti.

Gözler oradaydı. Arkadaşlarına işaret etti gideceği yönü. Dikkatlice

yürümeye başladı. Nerede karşısına bir ölüm tuzağı

çıkacağı belli olmazdı. Gözünün önünde kaç sivil, kaç arkadaşı

devrilmişti.

Sağ salim caddenin girişine kadar ilerledi. Hızla köşeyi

döndü, ama cadde bomboştu.

O zaman anladı hatasını. Aceleyle

köşedeki dükkanı kontrol

etmeden dönmek hataydı.

Hem de en ölümcülünden.

Gözler şimdi tam arkasındaydı.

*

Hızla döndü. Gözleri gördü bir

anlığına. Mavi çelik gibi. Mavi

gökyüzü gibi. Daha doğrusu

hangi renk hayal ediyorsan

gökyüzünü, o renkti gözler.

Yaşam, mutluluk fışkırıyordu

gözlerden. Ab-ı hayatı arayanlar

bu gözleri görseler bırakırlardı

aramayı. Hayat buydu işte. Arayacak

ne kalmıştı ki.

Sonra kırmızıya, kızıla boğuldu yüzü.

*

Hızla döndü. Gözleri gördü bir anlığına. Mavi çelik gibi. Buz

gibi. Daha doğrusu hangi renk hayal ediyorsan ölmeden

hemen önceki gökyüzünü, o renkti gözler. Ölüm fışkırıyordu

gözlerden. Ab-ı hayatı arayanlar bu gözleri görseler bırakırlardı

aramayı. Bilirlerdi, ölüm geldi kaçış yok artık.

Sonra kırmızıya, kızıla boğuldu yüzü.

*

Kız güller sokmuştu burnunun dibine.

“Hiç kızlar gül alır mı sevgilisine?” dedi gülerek.

“Ben senin kaderinim” dedi kız. Uzandı öptü yanağından.

Yanağı yanıyordu adeta. Yanağından bir sıcaklık yayıldı tüm

vücuduna. Daha çok mutlu olabilir miydi? Bilmiyordu. Ama

sanki hayatı boyunca buraya koşmuştu. Bu kavuşmaya.

Mutlu olduğunuzda aptalca bir sırıtış yayılır ya suratınıza.

Adam da engelleyemiyordu.

“Allahım şimdi canımı al. Böylesine mutlu öleyim.”diye düşündü.

Nasıl saçma düşüncelerdi bunlar hem de böylesine

mutlu bir günde. Tekrar sıktı cebindeki yüzük kutusunu.

*

Kız dipçikle vurmuştu burnunun tam üstüne. Bu kadar güzel

gözler bir erkeğe ait olamazdı.

“Hiç kızlar vurur mu?” dedi. Kelimeler ağzından çıktıktan

sonra fark ettisaçmaladığını.

“Ben senin kaderinim.” dedi kız ve silahını doğrulttu. Bir

patlama duydu adam. Yanağı yanıyordu adeta. Yanağından

bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduna. Daha fazla acı çekebilir

miydi? Bilmiyordu. Ama sanki hayatı boyunca buraya koşmuştu.

Bu kavuşmaya. Mutlu olduğunuzda aptalca bir sırıtış

yayılır ya suratınıza. Adam da engelleyemiyordu. Kayıverdi

elindeki silah.

Adam artık acı çekmiyordu.

*

Adam mutluydu da, ama, sanki, eksikti işte bir şeyler. Sanki,

sanki yarısı orada değildi. Sanki bir parçası başka bir yerlerde

kalmıstı da buraya ulaşamamıştı.

“Ben senin kaderinim.” dedi

kız ve silahını doğrulttu.

Bir patlama duydu adam.

Yanağı yanıyordu adeta.

Yanağından bir sıcaklık yayıldı

tüm vücuduna.

Daha fazla acı çekebilir miydi?

Bilmiyordu.

44


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 45

Ruhşen Doğan NAR

GÖKTEN GELEN

tepegöz

bilim kurgu

MUCİZE

Bir şehirlerarası yolcu otobüsü yanından tıslayarak geçerken, girdiği

borç batağından nasıl kurtulacağını düşünüyordu. Şansa

bakın, otobüsün üstünde Cesur Bingöl yazıyordu. Bingöllü

müydü? Evet! Cesur biri miydi? Hayır! Örneğin bir banka soyamayacak

kadar korkaktı. Ömrü boyunca bir kez bile eline silah almamıştı.

Askerliğini bir kurşun sıkmadan bitirmişti. Ama bundan

asla utanç duymazdı; tam aksine gurur duyardı. Ortamlarda göğsünü

gere gere anlatırdı. Hem yeni moda banka değil, PTT soymaktı.

Güvenlik görevlisi yoktu; ama bir PTT şubesine girip, "Bu

bir soygundur!" demek cesaret isterdi. İşte o cesaret, onda yoktu.

Kendini meclis önünde yaksa, derdine çare olur muydu? Ankara'ya

gitmeyi kafaya koydu diyelim, otobüs bileti alacak parası

dahi yoktu. Bir yerlerden borç alıp başkente gitmesi ve orada bedenini

ateşe vermesi bir işe yarar mıydı? Borçlarını kapatırlar

mıydı? Son bir yıl içinde o kadar insan kendini yakmıştı da ne olmuştu,

yandıklarıyla kalmışlardı. Gazetelerin üçüncü sayfalarına,

televizyonların ana haberlerine malzeme olup kısa sürede unutulup

gitmişlerdi. Üstüne üstlük, kendini yaktıktan sonra ölmezse

daha büyük sıkıntıydı; bu sefer de hastane masraflarıyla boğuşurdu.

Tatlıcının önünden geçerken adımlarını açtı. Yine de şerbet ve

yağ kokuları burnuna kadar geldi. Doya doya içine çekti kokuyu.

Midesi guruldayarak cevap verdi. Kıtır kıtır bir halka tatlısını, fındık

ve hindistan cevizi tozuna bandıra bandıra yemek vardı. Parmaklarını

ve dudaklarını şerbetle yapış yapış ede ede. Ne yazık ki cebindeki

son parayla sadece kuru bir ekmek alabilmişti. Beyaz,

plastik poşetteki ekmeğin ucunu koparıp ağzına attı. İyice çiğneyip

yuttu.

Bir inşaatın önünde durdu. İşçiler arı gibi çalışıyordu. Türküler söyleyerek.

O da bir inşaat işçisiydi. Gençliğinden beri inşaatlarda

çalışmıştı. Aklına ödenmeyen altı aylık maaşı geldi. Bir küfür savurdu

patrona. Düzene. Altı ay, dile kolay. O kadar ter dökmüştü,

emek vermişti, sabretmişti. Ha bugün ha yarın diye diye işçileri

oyalamışlardı. Ortalıktan kaybolmadan önce şirket battı demişler

ve paraların üstüne yatmışlardı. Dava açmak istediler; dava açacak,

avukat tutacak paraları yoktu. Sendika desen, ne arar!

İçinden, "Kolay gelsin!" dedi işçilere. Bağırsa duymazlardı. Türkülerle

şarkılarla çalışmaya devam ettiler. Yürümeye devam etti. On

beş bin liralık borç, omuzlarını bükmüştü. Borç yiğidin kamçısıdır

derlermiş; yalan söylüyorlar, borç yiğidin kamburu. Dimdik yürümeyi

özlemişti. Evin kapısını sevinçle çalmayı. Çocuklara birer çikolata

vermeyi. Üç aydır kirasını ödeyemediği evine yaklaşmıştı.

Ayakları geri geri gidiyordu. Bir ekmek dışında başka bir şey getirememişti

eve. Mahcuptu.

Böbreğini satsa, borcunu kapatabilir miydi? Birkaç ay önce haberlerde

görmüştü: Adamın biri, son model bir cep telefonu

almak için böbreğini satmıştı. Bir böbreği on beş bin lira eder

miydi? Evin olduğu sokağa girmişti. Adımlarını küçülttü. Böbreğini

satmak istese, satın alacak kişiyi nereden bulurdu? Bunları kara

kara düşünürken, gökyüzünden bir ses geldiğini fark etti. Islık

gibi, tiz bir ses. Durdu. Gökyüzüne baktı. Yaşadığı bu küçük Anadolu

kasabasının üstünden günde sadece iki kez uçak geçerdi.

O da bir sabah bir de akşam. Öğle vakti bu garip sesin kaynağı

neydi?

Bir şeyin hızla üzerine yaklaştığını gördü. Şaşkınlıktan ne yapacağını

bilemedi. Kaçacak fırsatı yakalayamadı. Oysa yana bir

adım atabilse kolayca kurtulabilirdi. Yumruk kadar bir şey kafasına

çarptı. O saniye bayılıp yere düştü. Mahalleli etrafına toplandığında

yerde yüz üstü yatıyordu. Kafasından gül karası bir kan

akıyordu. Baygın halde bile ekmek poşetini sımsıkı tutuyordu. Bırakmıyordu.

*

Bir ay kadar sonra onlarca ameliyatın ardından hastaneden taburcu

olduğunda, kendini hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu.

Gökten gelen mucize sayesinde borcundan sonsuza dek kurtulmuştu.

Borçtan kurtulmak da laf mı, üstüne bir sürü nakit parası

da olmuştu. Bankadan biraz kredi çekip bir ev almayı düşünüyordu.

Mucizenin ismi Tiangong-1'di. Yedi sene önce Çin tarafından fırlatılan

ilk uzay aracı. Tam sekiz buçuk ton ağırlığında. Çinliler

geçen sene ilginç bir şekilde uzay aracının kontrolünü kaybetmişti.

Araç Dünya'ya düşmüş, atmosferde parçalara ayrılmıştı.

Kadere bakın, parçalardan yüzlercesi Türkiye'deki boş arazilere

düşerken, bir tanesi ona çarpmıştı.

İki hafta yoğun bakımda kalmış, hastanede yaşam savaşı vermişti.

Ama sonunda hayati tehlikeyi atlatmıştı. Çin üzücü olaydan

haberdar olur olmaz, Türkiye Büyükelçiliği aracılığıyla ona her

türlü desteği vermişti. Hastane masraflarının tümünü karşılamıştı.

Ona maddi ve manevi tazminat olarak yüz elli bin lira vermeyi

kendileri önermişti. Dava açmasına bile gerek kalmamıştı.

Elin Çinlileri, Türk patronlardan daha merhametli çıkmıştı.

Hatta ve hatta, o yaz Çin devlet başkanının misafiri olarak ücretsiz

Çin gezisine çıkacaktı. Krallar gibi ağırlanıp bir dediği iki edilmeyecekti.

Bir sürü hediyeye boğulacaktı. Bir bavulla gittiği ülkeden,

beş bavulla dönecekti.

Türkiye'ye geri döndüğünde, ilk iş kendine bir ev alacaktı.

45


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 46

çeviri

tepegöz

Hüseyin AKSAKAL

LAGÜN

J o s e p h C o n r a d

46

Beyaz adam, iki kolunu kayığın pupasındaki

küçük kabinin çatısına yaslayarak dümenciye seslendi—

oldu.”

“Geceyi Arsat’ın yerinde geçirelim. Geç

Malezyalı sadece homurdandı ve sabit

gözlerle nehre bakmaya devam etti. Beyaz adam

çenesini kavuşturduğu kollarına dayayıp kayığın

dümen suyuna baktı. Düz orman yollarınınucunda,

nehrin yoğun ışıltısıyla kesilen güneş, bulutsuz

vegözkamaştırıcıgörünüyor, bir metal şerit

gibi pürüzsüzce parlayan suya alçalıyordu. Kasvetli,

karanlık ormanlar geniş akıntının her bir yanında

kıpırdamadan sessizce duruyordu. Koca

ağaçların dibinde gövdesiz nipa palmiyeleri, kahverengi

anaforların üstünde kıpırdamadan asılan

koskocaman, ağır yaprak demetleri halinde yükseliyorduçamurlu

sahilden. Her ağacın, her yaprağın,

her dalın, her sarmaşık lifi ve her ufak

çiçeğin taçyaprağı kıpırtısız bir mükemmeliyet ve

nihayet içinde büyülü gibi görünüyordu. Düzenli

olarak ışıldayarak kalkan,tek bir şapırtıyla düzenli

olarak inen sekiz kürek hariç hiçbir şey kıpırdamıyordu

nehirde; bu esnada dümenci, başının üstünde

ışıltılı bir yarım çember çizen kürek

palasının periyodik, ani bir sallanışıyla sağa sola

dönüyordu. Çalkantılı su, bordada karman çorman

bir mırıltıyla köpürüyordu. Kendi ürettiği kısa

ömürlü kargaşanın içinde akıntıda ilerleyen beyaz

adamın kanosu, tüm eylem hatırasını ebediyen

terk etmiş bir ülkenin kapılarından giriyor gibiydi.

Sırtını batan güneşe veren beyaz adam

deniz ufkunun boş,engin menzillerine baktı. Dolambaçlı,

kararsız nehir yolunun son üç mili,

adeta açık bir ufkun özgürlüğü tarafından karşı

konulmaz şekilde ayartılmış gibi, doğruca doğuya—limanları

hem aydınlık, hem karanlık doğuya—doğruca

denize akıyordu. Teknenin

pupasında bir nevi kuşun akortsuz ve zayıf çağrısı

olan ahenksiz, zayıf çığlık, pürüzsüz suyun yüzeyinde

sekti ve öbür sahile varamadan dünyanın

soluksuz sessizliği içinde kendi kendine yitip gitti.

Dümenci küreğini akıntıya daldırdı ve

sertleşmiş kollarla sımsıkı tutarak bedenini öne

uzattı. Su gürültüyle fokurdadı; aniden uzun, düz

menziller ekseni etrafında döner gibi oldu, ormanlar

bir yarım çember halinde savruldu, günbatımının

eğik ışın demetleri, mürettebatın ince, çarpık

gölgelerini nehrin çizgili ışıltısının üstüne düşürerek

kızgın bir parıltıyla dokundu kanonun bordasına.

Beyaz adam ileri bakmak için döndü.

Kayığın yolu akıntıya dik açıyladönmüş, pruvasındaki

süslü ejder başı sahildeki saçaklı çalıların

içindeki bir açıklığı gösteriyordu şimdi.Kayık sarkan

dallara sürtünerek aradan süzüldü ve ormanlardaki

ini için sudan ayrılan bir nevi

yapışkan,amfibyen yaratık gibi nehirden çıkıp kayboldu.

Dar dere, bir hendeğe benziyordu: eğri

büğrü, inanılmaz derindi; ince saf şeridiyle, cennetin

ışıltılı mavisi altında kasvet doluydu. Devasa

ağaçlar yukarıya süzülüyor, uzanan sarmaşık per-


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 47

deleri ardında görünmez oluyordu. Suyun ışıltılı siyahlığının

yakınında, ufak eğreltiotu yaprakları arasında, şurada burada

tutuklanmış bir yılan gibi kıvrılan, kıpırtısız bir ağacın

bükük kökü görünüyordu. Kürekçilerin kısa sözcükleri kesif,

gölgeli bitki duvarları arasında gürültüyle yankılanıyordu.

Ağaçların arasından, sarmaşıkların arap saçı gibi karmaşasından,

muazzam, fantastik ve kıpırtısız yaprakların ardından

süzülüyordu karanlık; gizemli, yenilmez karanlık; nüfuz

edilmez ormanların kokulu, zehirli karanlığı.

Adamlar, sandalı sığlaşan suda sırıklarla yürütüyordu.

Dere, durgun bir lagünün geniş sahasına açılarak genişledi.

Ormanlar, geride göğün yansıyan mavisini

çerçeveleyen sazlığındüz, parlak yeşil şeridini terk ederek

uzaklaştı sazlık sahilden. Yün pembesi bir bulut, tatlı yansımasını

sürükleyerek yüzen yapraklar ve gümüş nilüfer çiçeklerinin

altında sürüklendi. Yüksek kazıklara tünemiş

ufak bir ev simsiyah belirdi uzakta. Yakınında, arkaplandaki

ormandan kopup gelmiş gibi görünen iki uzun nibong palmiyesi,

yapraklı, yüksek tepelerini sarkıtıp kederli bir nezaket

ve özen akla getirerek pejmürde çatıya hafifçe

yaslanıyordu.

Dümenci, küreğiyle göstererek konuştu, “Arsat

orada. Kazıkların arasında kanosunu görüyorum.”

Sırıkçılar, günlük yolculuğun sonuna omuzlarının

üstünden bakarak kayığın bordalarına sıralandı. Geceyi bu

acayip görünüşlü ve ruhani sayılan bu lagünden başka bir

yerde geçirmeyi tercih ederlerdi. Dahası bir yabancı olarak,

harap bir evi tamir edip içinde yaşamak suretiyle, insanlık

tarafından terk edilmiş mekânları mesken tutan ruhlar arasında

yaşamaktan korkmadığını ilan etmesinden ötürüArsat’ı

sevmezlerdi. Böyle biri, bakış ve sözcükler vasıtasıyla

kaderin akışını altüst edebilirdi; kaldı kiinsan efendilerinin

kötülüğünün acısını çıkarmaya hasret hayalet dostlarının sıradan

seyyahlar tarafından teskin edilmesi de kolay değildi.

Beyazlar, inançsız ve bu dünyanın görünmez tehlikeleri arasında

onları zarar görmeden götüren Kötülük’ün Babası ile

birlikte olduklarından böyle şeyleri umursamazlar. Haklı

uyarılara kırıcı inanmazlık gösterileriyle karşılık verirler.

Elden ne gelir?

Ağırlıklarını uzun sırıklarının ucuna vererek bunları

düşündüler. Koca kano, hareketlenen sırıkların takırtısı ve

yüksek sesli bir “Allah esirgesin” mırıltısıyla evin aşağısındaki

eğri büğrü direklere hafifçe çarpana dek hızla, sessizce,

dümdüz süzüldü Arsat’ın yerine doğru.

Kayıkçılar, kalkık yüzleriyle uyumsuzca bağırdılar,

“Arsat! Hey Arsat!” Kimse çıkmadı. Beyaz adam evin önündeki

bambu platforma erişim sağlayan kaba merdivene tırmanmaya

başladı. Kayık reisi somurtarak konuştu, “Biz

yemeğimizi sampan’da pişirip suyun üstünde uyuyacağız.”

sertçe.

tepegöz

“Battaniye ve sepetimi ver bana,” dedi beyaz adam

Bohçasını almak için platformun kenarına diz

çöktü. Sonra kayık itildi, ayağa kalkan beyaz adam kulübenin

alçak kapısından çıkan Arsat’la karşılaştı. Geniş göğsü

ve adaleli kollarıyla genç, güçlü kuvvetli bir adamdı. Üstünde

sarong’uhariç bir şey yoktu. Başı çıplaktı. İri, uysal

gözleri beyaz adama hevesle baktı ama herhangi bir selam

kelam etmeden sorusunu sorarken, sesi ve hali tavrı mutedildi—

“İlacın var mı Tuan?”

“Yok,” dedi ziyaretçi irkilerek. “Hayır. Niye ki? Evde

hastalık mı var?”

“Gir de gör,” diye cevapladı Arsat aynı sakin tutumla.

Kısa bir dönüşle yeniden ufak eşikten geçti. Bohçalarını

atan beyaz adam da takip etti.

Meskenin loş ışığında bambu bir divanın üstünde,

kızıl ketenden enli bir çarşafın altına sırtüstü serili bir kadını

seçti gözleri. Ölü gibi kıpırdamadan yatıyordu; oysa kırpılmayan,

görmeyen, ardına dek açık iri gözleri ince çatı kirişlerine

bakarak karanlıkta ışıldıyordu. Yüksek ateşi vardı ve anlaşılan

bilincini yitirmişti. Yanakları hafifçe çökmüş, dudakları

aralanmış ve genç yüzünde uğursuz, sabit bir ifade vardı—

ölecek birinin bilinçsiz, süzgün, dalgın ifadesi. İki adam sessizce

ona bakarak durdu.

“Uzun zamandır mı hasta?” diye sordu yolcu.

“Beş gecedir uyumadım,” diye cevapladı Malezyalı

düşünceli bir sesle. “Önce onu sudan çağıran sesler iştiti

ve onu tutunca bana karşı koydu. Fakat bugün gündoğumundan

beri hiçbirşey duymuyor—beni işitmiyor. Hiçbir şey

görmüyor. Beni görmüyor—beni.

Bir dakika kadar sessiz kaldı, sonra usulca sordu—

“Tuan, ölecek mi?”

“Maalesef öyle,” dedi beyaz adam kederle. Arsat’ı

yıllar önce uzak bir ülkede, hiçbir dostluğun hor görülmediği

mihnet ve tehlike zamanlarında tanımıştı. Malezyalı dostu

beklenmedik şekilde tuhaf bir kadınla lagündeki kulübede

yaşamaya geldiğinden beri de nehirden aşağı yukarı seyahatları

esnasında birçok kez uyumuştu orada. Meclislerde

nasıl sadık olduğunu, beyaz arkadaşının yanında nasıl korkmadan

savaştığını bildiğinden severdi adamı. Onu severdi—

belki bir insanın favori köpeğini sevdiği kadar değil—ama

yine de onu yardım etmeye, soru sormamaya, kimi zaman

da kendi meşgalesinin ortasında, ormanlarda birlikte gizlenerek—yalnız

başına, korku içinde—yaşayan yalnız adamı ve

çeviri

47


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 48

çeviri

48

tepegöz

cüretkâr yüzlü, muzaffer gözlü uzun saçlı kadını belli belirsiz

düşünmesine yetecek kadar severdi.

Beyaz adam, ağaç tepelerine siyah, hissedilmez bir

pus gibi yükselerek yüzen bulutların parlaklığıyla gurubun

ışıklarını söndüren çevik, sinsi gölgelerce silinen günbatımının

muazzam yangınını görmek için tam vaktınde çıktı kulübeden.

Birkaç dakika içinde tüm yıldızlar, yeryüzü ve

aniden umutsuz, derin gecenin içine atılan bir gece yaması

benzeri yansımaların ışıklarıyla belirdi büyük lagünün zifiri

karanlığında. Beyaz adam sepetinden biraz yemek çıkardı,

sonra platformun etrafında bulunan birkaç çomağı toplayarak

ufak bir ateş yaktı; ısınmak için değil, sivrisinekleri uzak

tutacak duman hatırına. Battaniyelere sarındı ve dalgın dalgın

tütün içip sazdan kulübenin duvarına sırtını yaslayarak

oturdu.

Arsat sessiz adımlarla eşikten çıkıp ateş başına çömeldi.

Beyaz adam uzattığı ayaklarını bir parça oynattı.

“Nefes alıyor,” dedi Arsat alçak bir sesle, beklenen

soruyu sezinleyerek. “nefes alıyor ve yüksek ateşle yanıyor.

Konuşmuyor; işitmiyor—ve yanıyor!”

sordu—

Bir an durdu, sonra dingin, kayıtsız bir sesle

“Tuan. . . Ölecek mi?”

Beyaz adam omuzlarını huzursuzca kıpırdattı ve tereddütle

mırıldandı—

“Eğer yazgısı böyleyse.”

“HayırTuan,” dedi Arsatsukünetle. “Benim yazgım

böyleyse. İşitiyorum, görüyorum, bekliyorum. Hatırlıyorum. .

. Tuan, eski günleri hatırlar mısın? Biraderimi hatırlar

mısın?

“Evet,” dedi beyaz adam. Malezyalı birden kalktı ve

içeri girdi. Hala dışarıda oturan öbürü, kulübedeki sesleri

işitebiliyordu. Arsat konuşuyordu: “Duy beni! Konuş!” sözcükleri

mutlak bir sessizlik tarafından takip edildi. “Ah Diamelen!”

diye bağırdı aniden. Bu çığlıktan sonra derin bir iç

çekişi oldu. Arsat çıktı ve yeniden eski yerine çöktü.

Ateşin önünde sessizce oturdular. Evin içinde çıt

ses yoktu, yakınlarda çıt ses yoktu; fakat lagünün ötelerinde,

sakin suda düzensiz, berrak şekilde çınlayan kayıkçı

seslerini işitebiliyorlardı. Sampan’ın pruvasındaki ateş,

puslu, kızıl bir parıltıyla uzakta hafifçe parlıyordu. Sonra

söndü. Sesler kesildi. Toprak ve su görünmez, kıpırtısız ve

dilsiz halde uykuya daldı. Adeta, gecenin siyah durgunluğunda

sürekli, nafile yere kayan yıldız ışıltısı haricinde bir

şey kalmamış gibiydi dünyada.

Beyaz adam, iyice açtığı gözlerle dosdoğru önündeki

karanlığa baktı. Ölüm korkusu, çekiciliği, ilham ve merakı—yakındaki,

kaçınılmaz görünmez ölüm,kavminin

huzursuzluğunu yatıştırıyor ve düşüncelerinin en belirsiz, en

mahrem olanlarını canlandırıyordu. Her daim hazır kötülük

kuşkusu, yüreklerimizin içinde pusuya yatan kemirgen kuşkuetrafındaki

durgunluğun—derin, dilsiz, mazeretsiz bir şiddetin

durgun ve nüfuz edilmez maskesi gibi onu

meymenetsiz ve kepaze durgunluğun—içine akıyordu. Varlığının

o saliselik, güçlü kargaşası içinde, yıldız ışığı huzuruna

bürünen yeryüzü, biçare yüreklerimizin mülkiyeti için

arsızca çatışarak, ruhani bir insanüstü çatışma sahasına giriyordu.

Bastırılamaz arzu ve korkuların huzursuz, gizemli

ülkesi.

Ağlamaklı bir mırıltı yükseldi gecede; üzücü, ürkütücü

bir mırıltı; adeta etraftaki ağaçların uçsuz bucaksız yalnızlığı

sınırsız, yüce kayıtsızlıklarının bilgeliğini fısıldamaya

çalışmıştı kulağına. Tereddütlü ve bulanık sesler etrafındaki

havada yüzüyor, kendilerini usulca sözcük halinde biçimlendiriyor,

en sonunda da yumuşak, monoton cümlelerden

mırıl mırıl bir dere halinde kibarca akıyordu.Uyanan biri gibi

kıpırdandı ve hafifçe duruşunu değiştirdi. Kıpırtısız, ruhani

Arsat, yıldızların altında başını eğmişkıpırdamadan oturuyor,

alçak, düşsel bir sesle konuşuyordu—

“...zira sıkıntılarımızın ağırlığını bir dostun yüreği dışında

nereye bırakabiliriz? Bir erkek savaş ve sevdadan konuşmalı.

Sen, Tuan, savaş nedir bilirsin ve başkaları yaşamı

ararken, ölümü aradığım tehlike vaktinde görmüştün beni!

Bir yazı kaybolabilir, bir yalan yazılabilir; fakat göz ne gördüyse

gerçektir ve hatırlanır!”

“Hatırlıyorum,” dedi beyaz adam sukünetle. Arsat kederli itidaliyle

devam etti—

“O halde sana sevdadan söz edeyim. Gecede konuşayım.

Gece ve sevdanın ikisi de gitmeden—ve günün

gözü keder ve utancıma; yüreğimdeki yanığa, karaçalınmış

yüzüme düşmeden—konuşayım.”

Kısa, hafif bir iç çekişi, nereyse fark edilmez bir

molayı işaretledi, sonra sözcükler hiç titremeden, el kol hareketi

yapmadan akmayı sürdürdü.

“Bela ve savaş dönemi sona erdikten, sen de kendi

heveslerin peşinde ülkemden ayrıldıktan sonra, bunu anlayamayan

biz, adalı erkekler; ben ve biraderim daha önce olduğu

gibi Hükümdarsilahşörlerinedönüştük yeniden. Bizim

hükmeden bir kavme mensup aileden adamlar olduğumuzu

ve iktidar amblemini sağ omzumuzda taşımaya herkesten

daha layık olduğumuzu bilirsin. Refah yıllarında da Si Dendring,

keder vakti cesaretimizin doğruluğunu gösterdiğimiz-


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 49

den bizi el üstünde tutuyordu. Bir barış dönemiydi bu. Geyik

avı ve horoz dövüşleri dönemi; karınları dolu, silahları paslı

adamlar arasında aylak sohbetlerle aptalca hırgürler dönemi.

Sadece çiftçiler korkmadan genç pirinç filizlerini seyrediyor,

tacirler gelip gidiyor, sıska ayrılıyor, şişman

dönüyordu barış nehrine. Haberler de getirdiler. Yalan ve

gerçeği birbirine girmiş halde getirdiler bu yüzden kimse ne

zaman sevineceğini, ne zaman kederleneceğini bilmedi.

Senin hakkında da haberler işittik. Seni şurada, burada görmüşlerdi.

Ben de bunu duymaktan hoşnuttum zira kargaşa

vaktini hatırlıyordum, seni de hep hatırladımTuan; ta ki gözlerim

şurada—evin içinde—can vereni gördü görelimazideki

hiçbir şeyi göremez olana dek.”

Yoğunlaşmış bir fısıltıyla bağırmak için durdu, “Ey

Mara bahia! Ey Felaket!” sonra bir parça daha yüksek sesle

konuşarak devam etti.

tepegöz

“Bir kardeşten daha beter bir düşman, daha iyi bir

dost yoktur Tuan, zira bir kardeş ötekini tanır ve mükemmel

bilgi de iyi ve kötü anlamda güçtür. Ben kardeşimi severdim.

Ona gittim ve bir yüzden başka şey göremediğimi, bir sesten

başka ses duyamadığımı anlattım. Bana şöyle dedi: ‘Yüreğini

aç ki o içinde ne olduğunu görebilsin—ve bekle. Sabır

bilgeliktir. İnchiMidah ölebilir veya hükümdarımız kadın korkusundan

kurtulabilir!’ . . . Bekledim! . . .Peçeli hanımla olan

hanımı ve Hükümdarımızının onun kurnazlık ve öfkesinden

korkusunu hatırlarsın Tuan. Eğer o, kızı hizmetine istediyse

elden ne gelirdi? Yüreğimdeki açlığı kısa bakışlar ve kaçamak

sözcüklerle beslemek haricinde. Gündüz vakti hamam

yolunda oyalanıyor, güneş tepenin ardına düştüğünde kadınlar

avlusunun yasemin çitleri boyunca sürünüyordum.

Görünmeden, çiçek kokuları arasında, yaprak peçeleri arasında,

uzun dudaklarımızın önünde kıpırdamadan duran

uzun çimler arasında konuştuk birbirimizle. Böyle büyüktü

temkinimiz, böyle kısıktı büyük hasretimizin mırıltısı. Zaman

hızla geçti. . . ve kadınlar arasında fısıltılar başladı—düşmanlarımız

da seyrediyordu—biraderim karamsardı ve ben de öldürmeyi

ve vahşi bir ölümü düşünmeye başlıyordum. . . Biz

istediğini alan insanlarız—siz beyazlar gibi. Bir an gelir, erkeğin

sadakat ve hürmeti unutması gerekir. İktidar ve otorite

hükümdarlara verilir ama sevda, kudret ve cesaret tüm

erkeklere bahşedilmiştir. Kardeşim ‘Onu ortalarından alacaksın’

dedi. ‘Biz bir gibi olan ikiyiz.’ Ben de cevap verdim,

‘O zaman hemen olsun, zira onun üstünde parlamayan günışığında

ısınamıyorum artık.’ Zamanımız Hükümdar ve tüm

ekabir nehrin ağzına meşale ışığında balık avlamaya gittiğinde

geldi. Yüzlerce kayık vardı, su ve orman arasındaki

beyaz kumda Racaların meskeni olarak yaprakmeskenler

inşa edilmişti. Yemek pişirilen ateşlerin dumanı akşamın

mavi sisine benziyor,sürüyle ses neşeyle çınlıyordu. Onlar

balık avı için kayıkları hazırlarken, biraderim bana geldi ve

‘Bu gece’ dedi. Silahlarımı arandım ve vakit geldiğinde meşaleleri

taşıyan kayık çemberi içindeki yerinden kanomuzu

aldık. Işıklar suda parlıyordu ama kayıkların arkası karanlıktı.

Bağırışlar başlayıp da heyecan onları deliye çevirince

ayrıldık. Su ateşimizi yuttu ve sadece şurada burada korların

parıltısı bulunankaranlık sahile geri döndük. Örtüler arasındaki

köle kızların konuşmasını duyabiliyorduk. Sonra

ıssız ve sessiz bir yer bulduk. Orada bekledik. Kız geldi.

Sahil boyunca, rüzgârla denize sürülen bir yaprak kadar

hızlı, iz bırakmadan koşarak geldi. Kardeşim kasvetle konuştu,

‘git ve onu al, kayığımıza götür.’ Onu kollarıma aldım.

Nefes nefeseydi. Yüreği göğsümde çarpıyordu. ‘Seni şu insanlardan

alıyorum’ dedim. ‘Yüreğimin feryadına geldin

ama kollarım seni Haşmetmeabın iradesine karşı kayığıma

koyuyor!’ ‘Doğru,’ dedi kardeşim. ‘Biz istediğini alan ve onu

herkese karşı tutabilen adamlarız. Onu güpegündüz kaçırmalıydık.’

Ben, ‘Artık gidelim,’ dedim. Zira Diamelen kayığımdayken

Hükümdarımızın sürüyle adamı geliyordu

aklıma. ‘Evet, gidelim,’ dedi biraderim. ‘Biz sürüldük ve bu

kayık ülkemiz artık—deniz de sığınağımız.’ Sahilde ayak sürüyordu,

ben de çabuk olması için yalvardım, zira göğsümde

kızın yüreğinin vuruşlarını hatırlıyor, iki adamın yüz kişiye

karşı koyamayacağını düşünüyordum. Akıntıdan aşağı, sahilin

yakınında kürek çekerek ayrıldık. Balık tuttukları derenin

ağzını geçerken bağırışlar kesilmiş, sadece öğle üzeri

uçan böceklerin vızıltısı gibi mırıltılı sesler yükseliyordu. Kayıklar

yüzüyor, meşalenin kızıl ışığında, siyah bir duman çatısı

altında toplanıyorlardı; adamlar da eğlencelerini

konuşuyordu. Övünen, dua eden, alay eden adamlar—sabahleyin

dostumuz ama o gece şimdiden düşmanlarımız

olan adamlar. Hızla kürek çekerek geçtik. Doğduğumuz ülkede

dostumuz kalmamıştı. Kız kanomuzun ortasında yüzü

örtük halde oturuyordu, şimdiki kadar sessizdi, şimdi olduğu

kadar görmüyordu—ayrılışımdan ötürü hiç hayıflanmıyordum

çünkü yakınımda nefes alışını işitebiliyordum—tıpkı

şimdi işitebildiğim gibi.”

Durdu, eşiğe çevrili kulağıyla dinledi, sonra başını

sallayarak devam etti:

“Kardeşim bir meydan okuma narası atmak istedi—sadece

tek bir çığlık—insanlar bizim kollarımız ve

büyük denize güvenen, doğuştan özgür hırsızlar olduğumuzu

bilsin diye. Bir kez daha beni seviyorsa sessiz olması

için yalvardım ona. Diamelen’in yanımda nefes alıp verişini

işitemiyor muydum? Takibin zaten çabucak başlayacağını

biliyordum. Kardeşim beni severdi. Küreğini şapırdamadan

suya daldırdı. Sadece şunu dedi, ‘İçinde şimdi yarım bir

erkek var—diğer yarı bu kadının içinde. Ben bekleyebilirim.

Yeniden bütün bir erkek olduğun vakit benimle meydan okumak

için geri dönersin. Biz aynı ananın oğullarıyız.’ Cevap

vermedim. Tüm gücüm ve tüm ruhum küreği tutan ellerimdeydi—Diamelen’le

birlikte, erkeklerin öfkesi ve kadınların

garezinin erişiminin ötesinde, güvenli bir yerde olmak istiyordum.

Aşkım öyle büyüktü ki, InchiMidah’ın öfkesi ve Hükümdarımızın

kılıcından bir kurtulayım, beni ölümün

bilinmediği bir ülkeye dek götürebileceği kanaatindeydim.

Dişlerimizin arasından soluyarak hızla kürek çektik. Kürek-

çeviri

49


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 50

çeviri

50

tepegöz

ler pürüzsüz suyun derinlerini yardılar. Nehirden çıktık, sığlıklar

arasındaki berrak kanallarda ilerledik. Kara kıyıyı

aştık, denizin karayla fısıltılylakonuştuğu; beyaz kumun ışıltısının

kayığımızın arkasında parladığı kumlu sahilleri

aştık.Öyle hızlı akıyordu kayık suda. Konuşmadık. Sadece

bir kez, ‘Uyu Diamelen’ dedim. ‘Zira yakında tüm gücüne ihtiyaç

duyabilirsin.’ Tatlı sesini işittim ama başımı hiç çevirmedim.

Güneş yükseldiğinde biz hala ilerliyorduk. Ter, bir

buluttan yağan yağmur gibi akıyordu yüzümden. Işık ve hararet

içinde ilerliyorduk. Hiç geri dönüp bakmadım ama kardeşimin

arkamdaki gözlerinin biteviye ileri baktığını

biliyordum; zira kayık, sumpitan’ın ucundan ayrıldığından

beri bir çalılık insanının oku gibi dümdüz gidiyordu. Ne kardeşimden

daha iyi bir kürekçi vardı, ne de daha iyi bir dümenci.

Birçok kez o kanoyla yarışlar kazanmıştık birlikte.

Ama gücümüzü hiç o zamanki kadar tüketmemiştik—birlikte

kürek çektiğimiz son seferde! Ülkemizde kardeşimden daha

cesuru, daha güçlüsü yoktu. Başımı çevirip ona bakmaya

dermanım yoktu ama her an arkamda nefesinin daha da

yüksek sesle çıktığını işitiyordum. Hala konuşmuyordu.

Güneş yükseldi. Hareret sırtıma bir alev dili gibi yapıştı. Ciğerlerim

patlamak üzereydi, göğsümün içine yeterli hava

çekemiyordum artık. Sonra da son nefesimle bağırmış

olsam gerek, ‘artık dinlenelim!’ . . . ‘Ala’ diye cevapladı. Sesi

emindi. Güçlüydü o. Cesurdu. Korku, yorgunluk nedir bilmezdi.

. . Kardeşim!”

Güçlü, kibar bir söylenti, muazzam ve zayıf bir söylenti;

ürperen yaprakların, kıpırdayan dalların söylentisi dolaştı

ormanların arap saçı gibi derinliklerinde gezindi, lagün

ve bir zamanlar ani şapırtılarla çamurlu keresteleri kucaklayan,

kazıklar arasındaki suyun yıldızlı pürüzsüzlüğünde

ilerledi. Ilık nefes iki adamın yüzüne dokundu ve kederli bir

sesle geçip gitti— düş gören toprağın huzursuzca iç çekmesini

andıran yüksek, kısa bir nefes.

Arsat düz, alçak bir sesle devam etti.

“Kanomuzu, yolumuzu kesiyor gibi görünen, uzun

bir kara uzantısının dibindeki ufak sahilin ak kumsalına

oturttuk; denizin epey içine giren uzun, ağaçlık bir burundu

bu. Kardeşim orayı tanıyordu. Burnun ötesinde bir nehir girişi,

o ülkenin ormanının arasında da dar bir patika vardı.

Bir ateş yakıp pirinç pişirdik. Sonra kız nöbet tutarken yumuşak

kumda uyumak için kanomuzun gölgesine uzandık.

Alarm çığlığını işittiğimde gözlerimi kapayalı çok olmamıştı.

Ayağa fırladık. Güneş şimdiden gökte yarıya inmişti ve sürüyle

kürekçiyle donatılmış bir prau’nun körfezin açıklarında

görüş alanına girdiğini gördük. Derhal tanıdık; Racamızın

praularından biriydi bu. Sahili seyrediyorlardı ve bizi gördüler.

Gonga vurarakpraunun burnunu körfeze çevirdiler. Yüreğimin

göğsümde yeniden zayıfladığını hissettim. Diamelen

kumda oturuyor, yüzünü örtüyordu. Denizden kaçış yoktu.

Kardeşim güldü. Gitmeden ona senin verdiğin silah vardı

Tuan, fakat sadece bir avuç barutu vardı. Benimle çabucak

konuştu: ‘Kızla birlikte yoldan kaç. Onları geride tutarım

çünkü ateşli silahları yok, bir tüfekle bir adamın karşısına

çıkınca da bu bazıları için kesin bir ölüm demektir. Onunla

kaç. O ormanın öbür tarafında bir balıkçı kayığı—ve bir

kano—var. Ben tüm mermilerimi attığımda sizi izleyeceğim.

Ben büyük bir koşucuyum ve onlar yetişemeden kaybolmuş

olurum. Elden geldiğince direneceğim zira o sadece bir

kadın—ne koşabilir ne savaşabilir, oysa senin yüreğin onun

zayıf ellerinde.’ Kanonun arkasına daldı. Prau geliyordu. Kız

ve ben koştuk, yol boyunca koşarken de silah sesleri işittim.

Kardeşim ateş ediyordu—bir kez—iki kez—ve gongun gümlemesi

kesildi. Arkamızda sessizlik oldu. O kıstak dardı. Kardeşimin

üçüncü kez ateş ettiğini işitmeden kat kat sahili

gördüm, suyu da yeniden gördüm: geniş bir nehrin ağzı. Çimenli

bir açıklığı geçtik suya doğru koştum. Kara çamurun

ve çekili haldeki ufak bir kanonun üstünde alçak bir kulübe

buldum. Arkamda başka bir atış işittim. ‘Bu son atışı’ diye

düşündüm. Kanoya koştuk; bir adam kulübeden koşarak

geldi ama üstüne atıldım ve birlikte çamurda yuvarlandık.

Sonra ben kalktım, o da ayağımın dibinde kıpırdamadan

kaldı. Onu öldürdüm mü, öldürmedim mi bilmiyorum. Diamelen’lekanoyu

suya ittik. Arkamda bağırışlar işittim ve kardeşimin

açıklıkta koştuğunu gördüm. Peşinde sürüyle adam

seğirtiyordu. Kızı kollarıma aldım ve kayığın içine attım,

sonra kendim de atladım. Geriye baktığımda kardeşimin

düştüğünü gördüm. Düştü, yeniden kalktı ama adamlar etrafına

yaklaşıyordu. ‘Geliyorum!’ diye bağırdı Adamlar çok

yakınındaydı. Baktım. Sürüyle adam. Sonra Diamelen’e

baktım. Sonra kanoyu ittim! Onu derin suya ittim. Diamelen

bana bakarak diz çökmüştü, ben de kendiminkiyle suya vururken,

‘küreğini al’ dedim. Tuan kardeşimin feryadını duydum.

İki kez adımı bağırdığını işittim. Bağıran sesler de

işitiyordum, ‘Öldürün! Vurun!’ Hiç dönüp bakmadım. Yaşam

sesiyle birlikte çekilirken, ismimi muazzam bir feryatla bir

daha seslendiğini işittim—ve başımı hiç çevirmedim. Kendi

ismim! . . . Kardeşim! Üç kez seslendi—fakat ben yaşamaktan

korkmuyordum. Diamelen o kayıkta değil miydi? Ben de

onunla ölümün unutulduğu—ölümün bilinmediği bir ülke bulamaz

mıydım!”

Beyaz adam oturur pozisyona doğruldu. Arsat

kalktı ve ateşin sönen korları üstünde bulanık, sessiz bir

figür halinde ayakta durdu. Lagünün üstünde ilerleyen,

alçak bir sis ağır ağır yıldızların ışıltılı yansımalarını silerek

sürünüdü. Şimdi beyaz buhardan muazzam bir boşluk kaplıyordu

ülkeyi; karanlığın içinde soğuk, gri renkte akıyor,

ağaç gövdeleri ve huzursuz, hissedilmesi zor bir deniz yanılsaması

üstünde bir şamandırayı andıran ev platformunun

etrafında sessiz girdaplar halinde anaforlanıyordu. Sadece

uzaklarda ağaç tepeleri kasvetli, yasak bir sahil—yanıltıcı,

merhametsiz, siyah bir sahil—gibi cennet parıltısında taslak

halinde duruyordu.

Arsat’ın sesi derin bir huzur içinde yüksek sesle

çalkalandı.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 51

“Orada Diamelen’i almıştım! Almıştım! Onu elde

etmek için tüm insanlıkla yüzleşirdim. Ama onu almıştım—

ve—”

Sözcükleri boş menzillerin içinde çınlayarak söndü.

Durdu; epey uzakta—yardımın ötesinde, geri çağırma mesafesinin

ötesinde—sönüşlerini dinler gibi yaptı. Sonra sakince

konuştu—

“Tuan, ben kardeşimi severdim.”

Bir rüzgâr esintisiyle ürperdi. Başının epey üstünde,

sessiz sis denizinin epey üstünde, palmiyelerin sarkık

yaprakları ağlamaklı, tükenmiş bir sesle hep birlikte

takırdadı. Beyaz adam bacaklarını uzattı. Çenesini göğsüne

yasladı ve başını kaldırmadan kederle mırıldandı—

“Hepimiz kardeşlerimizi severiz.”

Arsat yoğun, fısıltılı bir şiddetle patladı—

“Kimin öldüğünden bana ne? Yüreğimde huzur istiyorum

ben.”

Evde bir kıpırtı işitir gibi oldu—dinledi—sonra sessizce

içeri yürüdü. Beyaz adam ayağa kalktı. Bir meltem düzensiz

esintiler halinde esiyordu. Yıldızlar sonsuz uzayın

donmuş derikliklerine çekilmiş gibi daha solgun parlıyordu.

Serin bir esintinin ardından birkaç saniyelik mükemmel bir

sukünet ve mutlak bir sessizlik oldu. Sonra ormanın siyah,

dalgalı çizgisinin ardından, altın rengi bir ışık sütunu göklere

fırladı ve doğu ufkunun yarım çemberine yayıldı. Güneş doğmuştu.

Sis kalkıyor, sürüklenen parçalara bölünüyor, ince,

uçan halkalar halinde yitip gidiyordu; peçesiz lagün ağaç

duvarının dibindeki koyu gölgeler arasında parlak, siyah

halde kaldı. Ak bir kartal eğik, hantal bir uçuşla lagünün üstünde

yükseldi, berrak günışığına çıktı ve bir an göz kamaştırıcı

şekilde parlıyor gibi göründü, sonra daha yükseğe

süzülerek yeryüzünü ebediyen terk etti. Eşiğin önünde yukarılara

doğru bakarak duran beyaz adam, kulübenin içinde

yüksek bir iniltiyle son bulan çılgın sözcüklerden karman

çorman, bölük pörçük bir mırıltı işitti. Arsat birdenbire ellerini

uzatıp sendeleyerek çıktı, ürperdi ve bir süre sabit gözlerle

kıpırdamadan durdu. Sonra konuştu—

“Artık yanmıyor.”

tepegöz

Yüzünün önünde güneş biteviye yükselerek ağaç

tepelerinin üstünde köşesini gösterdi. Meltem tazelendi, lagünün

üstünde patlak veren muazzam ışıltı çağıldayan suda

köpüklendi. Ormanlar berrak sabah gölgelerinden çıktı,

adeta—yaprakların, selamlayan dalların, eğilen dalın budağın

büyük bir kıpırtısı halinde anında durmak için—koşarak

yaklaşmış gibi netleşti. Merhametsiz günışığında bilinçsiz

yaşam fısıltısı, insan kederinin dilsiz karanlığını saran anlaşılmaz

bir sesle konuşarak daha da yükseldi. Arsat’ın gözleri

ağır ağır gezindi, sonra yükselen güneşe baktı.

“Hiçbir şey göremiyorum,” dedi kendi kendine

alçak sesle.

“Hiçbir şey yok ki,” dedi beyaz adam platformun

kenarına ilerleyip, elini kayığına sallayarak: Lagünün karşısından

zayıf bir nara geldi ve sampan hayalet dostunun

evine doğru süzülmeye başladı.

“Benimle gelmek istersen bütün sabah beklerim,”

dedi beyaz adam suyun üstünde uzaklara bakarak.

“HayırTuan,” dedi Arsat usulca. “Bu evde yiyip içip

uyuyamam ama önce yolumu bulmam gerek. Şu an hiçbir

şey göremiyorum—hiçbir şey! Dünyada hiç ışık ve huzur yok;

sadece ölüm—birçoğu için ölüm. Biz aynı annenin oğullarıyız—ve

ben onu düşmanların ortasında bıraktım; fakat artık

geri dönüyorum.”

Uzun bir nefes çekti ve düşsel bir tonda devam etti:

“Kısa bir süre içinde anlamak için yeterince net göreceğim—anlamak

için. Fakat o öldü ve. . . Şimdi. . . Karanlık.”

Kollarını iki yana açtı, sonra bedenine doğru düşmeye

bıraktı, ardından kıpırtısız yüzü, taştan gözlerle güneşe

bakarak kıpırtısız kaldı. Beyaz adam kanosuna indi.

Sırıkçılar omuzlarının üstünden, yorucu bir yolculuğun başlangıcına

bakarak, kayığın bordalarına düzgünce sıralandı.

Başı beyaz paçavralara sarılı juragan, küreğini sudaki ize bırakarak

kasvetle oturuyordu pupada. İki eliyle ufak kabinin

ottan çatısına yaslanan beyaz adam dönerek kayığın dümen

suyundaki ışıltılı dalgaya baktı. Sampan lagünden dereye

çıkmadan önce gözlerini kaldırdı. Arsat kıpırdamamıştı.

Zalim günışığının içe işleyen berraklığında, hala evin

önünde duruyor, hala bulutsuz bir günün muazzam aydınlığı

arasından, umutsuz bir dünyanın karanlığına bakıyordu.

çeviri

51


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 52

polisiye

tepegöz

Ali Okan PANDAR

SHERLOCK

HOLMES

52

SherlockHolmes hiç bu kadar sıkıldığını hatırlamıyordu.

Psikolojik çöküntü selinin geldiğini hemen fark

etmiş ve güçlü iradesi ile bunun üstesinden gelmeye

çabalamıştı. Fakat dış etken kuvvetli ve sürekliydi. Her

an sorun ile yüz yüzeydi; kaçamıyordu. Sonunda iradesi

omuz silkti ve kendini akışa bıraktı. Bunalım tamamen

ele geçirdi Holmes’u. Zihnini yiyip bitiren bu

durum pratik yaşamına sıçradı, onu da kemirmeye

başladı. Artık sabahları geç uyanıyor, Bayan Hudson’nın

yemeklerini beğenmiyor, can sıkıntısını geçirmek

için eline aldığı kitaplara boş boş bakıyordu.

Thames nehri kıyısında yaptığı rutin akşamüstü yürüyüşlerine

bile çıkmıyordu.

Holmes’u bu hale sokan olgu, 2 hafta boyunca Baker

Sokağındaki evinin kapısının çalınmamış olmasıydı.

Londra’da 14 gün boyunca tek bir suç işlenmemişti.

Suç kazanının altındaki ateş sönmüştü sanki. Dünyanın

dört bir tarafından gelip Londra’nın koynuna tecavüz,

cinayet, hırsızlık bırakan yük gemileri sanki bu iki

haftadır grevdeydi. Polis merkezinden onu arayan olmamıştı,

hiçbir kadın kocam kayboldu diye ona başvurmamıştı,

açtığı mektupların hepsi gündelik

olaylardan bahsediyordu. Ama hepsinden kötüsü Watson,

böbrek taşını düşürmek için İsviçre, Bern’de kaplıcaya

gitmişti. Oysa Watson olsa mutlaka bir gizemi

kuyruğundan yakalar ona getirirdi. Ama işte güneş doğuyor

ve bir çığlık, bir barut sesi duyulmadan batıp duruyordu.

Holmes kış başı olmasına rağmen gündüzleri ön caddeye

bakan büyük pencereyi açık tutuyordu. Bu mantıksız

hareketinin sebebini, Holmes, soğuk hava yani

fiziksel etkinin manevi işkencesini hafiflettiğini sanmasıydı.

Oysa Holmes, bunu sokaktan geçen alelade insanların

konuşmasına kulak misafiri olmak için

yaptığına kendine itiraf edemiyordu. Batı dünyasının

en zeki adamı… Kocakarı dedikoduları, kuru merhabalaşmalar

arasında gizem arıyordu; bu kadar düşmüştü.

Holmes aşağı kattan Bayan Hudson’ın ayak seslerini

işitti. Dalgın bakışını merdiven başına çevirdi. Aynı zamanda,

oturduğu-çöküp kalkamadığı desek daha

doğru olacak- meşe koltuğun bacağına oyulmuş ve koltuğun

bir nevi artık markası haline gelmiş fareyi okşamaya

devam ediyordu. Robert ‘’Fare Adam’’

Thompson, yarattığı tüm meşe mobilyalarının bir kenarına

yukarıya doğru çıkan bir fare kondurmakla meşhur

olmuştu. Holmes içine düştüğü ruh hali içinde

kendini bu meşe fareye benzetiyordu. Hızlı hareket

eden ve masanın üstündeki peyniri alıp kaçacak kadar


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 53

heyecanlı, tutkulu fare basit bir maddenin içine, tahtanın,

tutsak olmuştu.

Bayan Hudson, yeni yapılmış, kabarık ve kıvırcık saçlarını

vurgulamak için eli saçlarının arkasında neşeyle yukarıya

çıktı. Sherlock’un bitkin halini görünce yüzünü ekşitti

hemen. Ama onu eleştirmekten de sakınması gerektiğini

çok iyi biliyordu. Çünkü 2 gün önce bunu denemiş ve ağzının

payını fazlasıyla almıştı. ‘’ Bayan Hudson ağzımı size karşı

kullanmak istemiyorum çünkü açarsam içinden fışkıracak

karanlık içinde boğulmanızdan korkuyorum. Lütfen yumuşak

hayatınıza devam ediniz.’’ Yine de kadın Holmes’un

acıklı durumuna kayıtsız kalamadı ve dolaylı yoldan onu kınamak

için ellerini birine sarılacak gibi açtı ve kafasını iki

tarafa sallaya sallaya açık pencereye doğru yürüdü:

‘‘ Ama Bay Holmes! Böyle oluyor mu? Donacaksınız. Aa…

Kar başlamış. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim şimdi?

Bahçeye gelen sığırcıkların yem kaplarını sundurmanın altına

almalıyım. Hiç itiraz istemem, bu pencere kapanacak,’’

dedi kadın.

‘‘ Bayan Hudson pirinç yahni istemiyorum öğlen yemeğinde…

Boşuna yapmayın.’’

Eli pencerenin sürgüsünde kalan Bayan Hudson Sherlock-

Holmes’e başını çevirip baktı. Gözlerini göremedi adamın;

kış sabahının puslu gölgesi engelliyordu.

‘‘ Yahni yapacağımı kim söyledi ki?’’ dedi ama yanakları kızarmıştı.

‘‘ Sabah sabah… Daha eti kilerden getirtmedim

bile. Kokusunu nasıl aldınız?’’

SherlockHolmes hala sabahlığı ile oturuyordu, oysa eskiden

Mancester Treni düdüğü duyulmadan ki bu 6.15 saatine

denk gelir- takım elbiselerini çoktan kuşanmış olurdu. Üzerindeki

sabahlık parlak kırmızıydı. Bir kadın sabahlığıydı bu.

Arkasında bir Çin mitoloji canavarı resmedilmişti; bir ejderha…

Paris’teki arkadaşı HerculePoirot vermişti ona hediye

olarak…

Ejderha dikleşti; Holmes’un ruhunu Güneş tutulması gibi

kapatan şey her ne ise bir an yok olur gibi olmuştu:

‘‘ Tanrı yüzümüzü yaratırken ilk gözleri sonra kulakları koymuş

Bayan Hudson. Dün gece şu tatlı komşumuz Bayan

Scarlett Smith’i ziyaret ettiniz. Lütfen utanmayınız,

18.30’dan sonra paydos yapabileceğinizi ben söylemiştim

size. Fakat sizin, o engin anaç karakteriniz bu izni çok sık

kullanmanıza müsaade etmiyor değil mi? Lütfen daha çok

dışarıya çıkınız. Bu iki hafta sizi çok boğduğumun farkındaydım.

Birkaç saatte olsa bu evden uzaklaşmak istediğinizi nicedir

seziyordum. Ve dün gece o kaçamağı yapacağınızı fark

etmiştim. Nasıl mı? Şu sizin İtalyan şemsiyenizi dolaptan çıkardınız

ve girişteki vestiyere astınız, değil mi? Misafirliğe

hazırlık… Normal bir günde çıkardığınız seslere aşinayım.

Farklı eylem farklı ses çıkarır. Şemsiyeyi dolaptan çıkardıktan

sonra iki kere açıp kapadınız, sesini duydum, o kadar.

Fakat Bayan Smith’e gideceğinizi ispatlamaz bu değil mi?

Sadece sokağa çıkacağınızı gösterir. Sonra pencerenin

önünde kahvemi yudumlarken, öğlen 2 civarıydı, Bayan

Smith’in uşağı Afrikalı çocuk Ansen’i sokağın karşısından

geçerken gördüm. Elinde siyah, sık dokunmuş bir file vardı.

Bayan Smith belli ki onu alışverişe yollamıştı. Misafiri için…

tepegöz

Çocuk 23. Sokağa döndü. Bayan Hudson, o sokakta bir

terzi, bir belediye ek binası ve bir de içki dükkanı vardır. Sizi

utandırmak için anlatmıyorum bunları, lütfen konuşmamı

bitirmeme müsaade edin; içimden bir şeyler boşalıyor.

Bayan sevimli Scarlett muhtemelen, uşak çocuğu, kırmızı

şarap alması için yollamıştı. Ama Bay Hudson, Akdeniz’den

üzüm taşıyan gemileri uğramaz bu mevsimde… Tüm Londra’yı

dolaşsanız bir damla şarap bulamazsınız bu aylarda…

Çocuk eli boş dönecekti diye varsayıyordum ama yarım saat

sonra filesi dolu bir şekilde çocuk penceremin önünden

geçti, gitti. Bayan Smith ihtiyatlı kadınmış; şarap bulamazsa

viski almasını tembihlemiş çocuğa besbelli… Evet Bayan

Hudson nefret-aşk çelişkisi yaşadığınız viski ile karşılaştınız

değil mi misafirlikte? İçmemekte olmaz, nazik bir kadınsınız…

Hatırlatırım, geçen yılbaşı iki kadeh viskiden sonra

doktor Watson’u dudaktan öpmeye çalışmıştınız. Doktor

Watson bunu hala ret eder ama dudaklar birbirine değmişti.

Güzel, gülümsüyorsunuz; en azından sizi güldürebiliyorum

hala… Viski içtiniz. Muhtemelen iki kadehten fazlasını… Ve

gece yarısı döner dönmez kendinizi yatağa attınız ve hemen

uykuya daldınız. Sonra 3 gibi susadınız ve uyandınız ve bir

şeyi unuttuğunuzu fark ettiniz. Siz yahni pişirmeden bir gece

evvel pirinci suya koyarsınız Bayan Hudson. Geç kalmıştınız.

Yine de, gece 3 ‘te olsa, hazırlığınızı yapmaya karar verdiniz.

Pirinci içine koyacağınız büyük kaseyi dolaptan aldınız fakat

her zamanki soğukkanlılığınızdan eser yoktu; başınız dönüyordu,

paniklemiştiniz ve büyük kaseyi dolaptan alırken yere

düşürdünüz. Kaseler yerde dönerken çok özgün bir ses çıkarır;

uykumun arasında o ritmik sesi derhal fark ettim. İşte

böylece bu akşam yemeğinde ne pişireceğinizi tahmin

ettim. Nasıl beğendiniz mi çıkarımı mı?’’

Holmes beklediği takdiri alamadı. Bayan Hudson pencereyi

nevrotik bir telaşla kapadı. Kadının yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Oldukça öfkeliydi. Holmes’un giysi dolabının önüne yürüdü

ve Sherlock’a ait yünlü redingot takımı eline alıp çıkardı.

‘‘ Bu böyle devam edemez Bay Holmes? Lütfen evden çıkınız.

Aksi halde o dahi beyniniz pirinç yahniyi düşünürken eriyip

gidecek!’’

‘‘ Nereye?’’

‘‘ Neresi olursa olsun. Yeter ki gözleriniz ve kulaklarınız hak

ettiği şeyleri görüp, duysun.’’

15 dakika sonra Holmes sokakta bir gaz lambası direğinin

üstüne yapıştırılmış bir ilana bakıyordu.

Güneş Doğudan doğar!

Batıyı hayret ışıklarına boğacak Sihirbaz Almatat Teoman’ı

sunmaktan şeref duyarız.

İngiltere’deki son gösterisini kaçırmayın.

Bristol şehrine bekliyoruz. Gösterimiz her akşam saat 20.00

de başlar.

Holmes omzuna düşen kar tanelerinin erimesini izledi bir

süre… Sonra yeleğinden saatini çıkardı ve hesapladı. Yarın

öğlen Bristol’da olabilirdi.

‘‘Şapkadan çıkan tavşanı alkışlamak için onca yola değer

mi? Muhtemelen. Çünkü yapacak daha iyi bir şey yok burada.

‘’

polisiye

53


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 54

polisiye

54

tepegöz

Ve böylece SherlockHolmes hazırlıklarını tamamlayıp gece

treni ile Bristol’a doğru yola çıktı. Beklentisini yüksek tutmuyordu.

Yine de yataklı kompartımanında bavulunu yerleştirirken

kendini iyi hissettiğini fark etti. Bu his aklının

duran çarklarını çalıştırmaya başlamıştı bile: Büyük Teoman

neden Londra gibi çok para kazanabileceğim bir şehir yerine

nispeten küçük Bristol’ı seçmişti?

Holmes seyahat ederken yanına bir çantadan fazlasını almazdı.

Bristol yolculuğu için de Bayan Hudson’un titizlikle

hazırladığı tek deri valizini alıp evden çıkmıştı. Fakat Puddigton

istasyonu yolunda at arabasını durdurmuş, açık olan

bir dükkândan iki tane yeni bavul satın almış sonra yoluna

devam etmişti.

Tren sabah ayazının içine buharını salarak Bristol’dan önceki

son durağa, Bath’e yaklaşıyordu. Sherlock kompartımanındaki

yatağından güneş doğmadan önce doğrulmuştu

bile. Hemen esas valizini düzenledi, kapattı. Sonra yeni aldığı

bavulları sırtları kompartıman girişine gelecek şekilde

ve açık bıraktı. Ve trene bir daha dönmemek üzere Bath istasyonunda

trenden indi.

Bu kaçışın sebebi dün gece yemek vagonunda – kaz ciğeri

muhteşemdi- dört masa ötede oturan sivil giyimli Londra

polisini fark etmiş olmasıydı. Sivrisinek kadar ince dedektifi

tanımıyordu; çömezlerden birisi olsa gerekti; fakat Sherlock

izlenildiğini daha doğrusu ‘bebek gibi bakıldığını’ hemen anlamıştı.

Bu takibi bekliyordu zaten: Bayan Hudson’un Sherlock

evden çıktıktan sonra Polis Merkezine gidip Holmes’un

gözaltında tutulmasını gerektirecek kadar hasta olduğunu,

onun için endişelendiğini birkaç gözyaşı ile güçlendirerek

söyleyeceğinden emindi. Bu yüzden çantalara sterlinlerini

harcamıştı. Bayan Hudson onu evden kovalamıştı. Pekiyi

neden Holmes’a kuyruk takmıştı? Bayan Hudson, Holmes’un

kendine iyi bakacağını bilirdi; amacı sadece Holmes’un

banal hayatını biraz renklendirmekti.

Holmes buz gibi Bathrüzgarından sakınmak için yün paltosunun

yakalarının içine büzüştü. Saat direğinin yanından

geçerken saate baktı: 5.45… İstasyonun dışında dört atlı,

şık bir araba kiraladı ve Bath yolundan Bristol’a doğru yola

çıktı.

Genç Londra dedektifi yol boyunca her durakta Holmes’un

inip inmediğini kontrol etmişti. İz kaybettirmenin klasik yolu

bir önceki durakta inmek değil miydi? Bath’de de öyle yaptı.

Holmes’un kompartımanın önünden geçti, sürgülü kapı

açıktı, dedektif açık bavulları görünce içi rahatladı; cebinden

not defterini çıkardı ve şöyle yazdı: Kaz ciğeri H’nin bağırsaklarına

dokunuyor. 5.40’ta tuvalet! Sonra çıkarımını

beğeni ile okudu, not defterini cebine koydu, yarım kalan

uykusuna geri döndü.

Kumpanya çadırını gören Bristollular bunun adada kurulmuş

gelmiş geçmiş en büyük çadır olduğunu söylüyordu

Özellikle Avon nehri denizcileri gösteri zamanından saatler

önce buraya geliyor sırf bu çadırı ayakta tutan askı direklerinin

nasıl olup ta devrilmeden durduğunun sırrını çözmeye

çalışıyordu.

Holmes şu anda, Bristol Hayvanat bahçesi ile Kumpanya

yerleşkesi arasındaki uğultulu tepenin üstünden, içine bir

Gal köyü sığabilecek kadar büyük çadırı ve çadırın etrafında

karıncalar gibi koşuşan kumpanya işçilerini tetkik ediyordu.

Bir çoğu daha küçük çadırlara girip malzeme sırtlanıp ana

çadırın ağzından içeri giriyordu.. Adamların sırtladığı, belli

ki akşamki sihirbazlıkların sırrını ihtiva eden malzemeleri

seyretmek Holmes’u heyecanlandırmıştı. İki işçi dev bir

ayna taşıyordu mesela. Bir diğer ikisi tekerlekli bir kutuyu

itiyorlardı. Bir insan azmanı, kocaman, bir saatin zembereğine

benzeyen, bir çark taşıyordu. Bir diğer iki adam, iki kalası

omuzlamıştı. Kalasların dört yanından sarkan ipin

ucunda bir kazan vardı; içinde koyu mavi fosforlu bir sıvı fokurduyordu.

Holmes her görüntüyü ezberliyordu çünkü içindeki

karanlığı tamamen yok edecek ilacı bu rüzgarlı tepede

ayakta dururken keşfetmişti. Londra’da karşılaştığı vakalarda,

ipuçları, fark edilmesi zor nesneler olmuştu hep; yere

düşmüş bir broş, mektuptaki bir gözyaşı… Oysa, şimdi, düzlükte,

şahit olduğu ipuçları, iki üç kişinin güçlükle taşıdığı

devasa büyüklükteydi. Evet, akşamki gösteri de sihirbazın

tüm hilelerini çözmeye karar vermişti. 20 oyun varsa 20’sini

de çözecekti; aşağısı kurtarmazdı.

Bristol havası tahmininden daha sıcaktı; öyle ki çadır tarafından

esen rüzgara ılık bile denilebilirdi. Yağmur veya kar

daha Bristol’a uğramamıştı; tepe ve aşağısı çamur değil kuruydu.

Gökyüzüne baktı; bir tane bulutcuk süzülüyordu; pipoya

benziyordu bulut. Holmes’un canı anında pipo çekti

ama bu rüzgarlı tepede pipo tütünü koymak, yakmak zor

olurdu; pipo salon zevkidir. Yeleğinin cebinden gümüş zincirli

kondüktör saatini çıkardı. 16.24… Bristol polisi şu sıralar

Aşağı Avon nehri kıyısındaki balıkçı barınağından bozma

handa kaldığını keşfetmiş olmalıydı. Piposunu içmek için

odasına geri dönmek istemedi; zaman geçirmek için hayvanat

bahçesini gezmeye karar verdi. Tepenin üstünde 20 dakika

vakit geçirmiş ve manzarayı hafızasına kazımıştı.

Manzarada bir uyumsuzluk vardı; Holmes’un zihni bunu algılamamış

ama kayıt etmişti.

Dev çadırdan dışarı kendini zor attı Holmes. Çadırın içinden

gelen alkış seslerini duymuyordu. Kusacak gibiydi. Saat

23.00 olmuştu ama hala hava sıcaktı, ceketinin üst cebinden

mendilini çıkardı, geniş alnındaki ter damlacıklarını

sildi.

On altıda sıfır!

Hiçbir illüzyon numarasını çözememişti. Uçan kadın, kafası

kopuk köpek, yok olan fil ve diğerleri… Hiçbiri…

Gökyüzüne baktı; puslu-beyaz bir bulut vardı çadırın üstünde.

Derin derin nefes aldı çünkü aklı çamura saplamıştı;

sinir ve hırs algısını bozuyordu.

Bunun bir açıklaması olmalı.

Derin derin nefes alıp oksijenin beynine ulaşmasını bekledi.

Holmes öğle üzeri uğultulu tepeden izlediği manzarayı parçalarına

ayırmaya başladı. Dev çark, ayna, fokurdayan

kazan… Sonra içeride, çadırda izlediği numaralarının fiziğine

bu parçaları uyumlamaya çalıştı. Aynalar ‘kaybolan fil’

numarasında mı kullanılmıştı? Hayır. Zemberek sahte bir

köpek kafasına monte edilmiş olabilir mi? Hayır. İşçilerin taşıdığı

malzemeler ile seyrettiği gösterideki hilebazlıklar

uyumlu değildi. O zaman? İşçiler onu izleyenleri yanıltmak


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 55

için bilerek yanlış malzeme taşıyorlardı. Tabii ki… Hangi sihirbaz

hilelerini seyircinin burnuna sokar.

Fakat bu çıkarım Sherlock’un entelektüel yenilgisine merhem

olmuyordu ki? Holmes hile ile karşılaştığı an oyunu

bozar; ilave ipucunu gerek kalmazdı ki…

Gözlerine tekrar kapattı. Uğultulu tepeden gördüğü sahnenin

imgesine tekrar iç gözünü dikti. Söktüğü parçaları birleştirip

baktı bu sefer. İlk gördüğü anla son baktığı anı

karşılaştırdı. Devinimleri ve zamanı durdurdu, ilk ve son

resmi birleştirdi. Ve buldu: iki resim arasındaki benzerliği

buldu. Ağzı şaşkınlıktan açılıvermişti.

‘‘Pipo…’’ diye fısıldadı.

Sonra bir anda ayakları yerden kesildi.

‘‘ Beyler ne yapıyorsunuz?’’

Yarı çıplak, gözleri sürmeli ve çekik iki insan irisi Holmes’u

kollarından tutmuş havaya kaldırmıştı.

‘‘ Patron seni görmek istiyor?’’ dedi birisi.

Büyük Sihirbaz Almatat Teoman’ın çadırı sandal ağacı tütsüsü

kokuyordu. Sihirbaz, sedef kakmalı ahşap divanda bir

yastığın üstüne bağdaş kurmuş oturuyordu. Sağ ve sol yanından

tül giysiler içinde iki dilber, denizkızı gibi yan yatmıştı.

Kadınlar Holmes içeri girince – biblo gibi konuncayalandan

tül peçelerini ağızlarına kapattı, fakat tül elbiseleri

tek parça olduğu için bu sefer kavisli kalçaları açılmıştı.

‘‘ Bay Holmes… Sizin yüzünüzden büyük bir parayı elimin

tersiyle ittim; Londra’da gösteri yapmadım. Fakat görüyorum

ki sizden kaçmak imkansız. Siz bana geldiniz.’’

Holmes hemen 1001 Gece Masalları etkisinden sıyrıldı ve:

‘‘ Beni izletiyor muydunuz?’’

‘‘ Bath’den beri…’’

‘‘ Peki ama neden?’’

‘‘ Hangi sihirbaz sırlarının ifşa edilmesini ister Bay Holmes?’’

‘‘ İyi de çözemedim ki?’’

‘‘ Çözemezsiniz. Çözemezdiniz. Ama bir problemin çözümü

olmaması da ispat ister. Sizden bu yüzden kaçtım. Anlatamadım

galiba… Basit bir soru sorayım: Bir hileyi çözemezseniz

ne sonuca varırsınız?’’

‘‘ Yeterince zeki olmadığımı…’’

‘‘ Siz yeterince zeki değil misiniz?’’

‘‘ Zekiyim.’’

‘‘ O zaman hile neye dönüşür? Sonuç nedir Bay Holmes?’’

‘‘ Hile hile değildir. Hile gerçektir. Kadın gerçekten uçtu. Fil

gerçekten yok oldu. Ama… Siz bir canisiniz. Zavallı köpeğin

kafasını mı kestiniz? Sanırım o kadar ucuz biri değilsiniz.’’

tepegöz

‘‘ Sizi öldürmek zorunda kalacağız Bay Holmes, bunu biliyorsunuz.

Neden Londra’da kalmadınız ki? Küçük insan budalalıklarını

çözmeye devam ederdiniz. Burası… Bizler…

Size fazlayız.’’

‘‘ Siz Kazak değilsiniz değil mi? İngilizceniz bir İngilizden bile

daha akıcı… Ve hatta siz İngiliz de değilsiniz. Siz insan değilsiniz.’’

‘‘ İşte olmayana ergi diye buna derim. Sorunuzun cevabını

size göstereyim. Köpek numaramı burada yapayım. Leyla…

Lütfen konuğumuza bir gösteri yapar mısın?’’

Leyla ayağa kalktı; Holmes görünmez zillerin çıngırdadığını

duydu.

Kadın bir mum gibi erimeye başladı. Holmes korkudan bir

adım geri attı ama seyretmeye de devam etti. Şey, eriyip

kendi üstüne yığılmaya başladı ve bir dakika sonra sarıbeyaz

şekilsiz bir kütleydi artık. Sonra bu insan çorbası tekrar

canlandı ve kabaran bir pasta gibi orası burası şişti ve

bir köpeğe dönüştü. Köpek gelip Holmes’un bacağını kokladı

ve bir kez havlayıp gözlerini Holmes dikti.

‘‘ Görüyorsun değil mi Hale? Bay Holmes diğerleri gibi kaçmadı,

ağlamadı. Çünkü çadırımıza geldiği an… Nasıl diyorlar?

‘Uzaylı’ olduğumuzu anlamıştı. Parlak bir beyin yeterli

değildir Hale… Uyum sağlayan zeka ayakta kalır. Biz Şekil-

Değiştirenler bunu çok iyi biliriz. Davud ve Ahmad içeri

gelin!’’

‘‘ Bir dakika… Boğazım tek parça iken son bir soru sormak

istiyorum?’’

‘‘ Boğazınızı kesmek? Bu ipucu bırakır. Bristol polisi kumpanyamı

didik edecek. Hayır, tepede iken gördüğünüz kazana

atacağız sizi. Dişinize kadar eriten bir sıvıdır o. IO’da

bol bol bulunur, aklınızda bulunsun. Evet buyurun, son

soru?’’

‘‘ Geminiz, yukarıda, gökyüzünde Pipo şeklindeki bulutun

içinde saklanıyor değil mi? Öğleden beri aynı şekil duruyor

da… Bulutlar her an şekil değiştirirler. Bu çok kaba bir

hata…’’

Sihirbazın yüzü ekşidi bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı

ama sonra vazgeçti..

Davut ve Ahmad gelip Holmes’u eceline götürdüler.

Holmes’un maceralarında Londra’ya döndüğü an yeni bir

sahne açıldı: İlk gün ezeli düşmanı Moriarty öldürüldü. Polis,

Bay Moriarty’nin cinsi belirlenemeyen, iri bir köpek tarafından

parçalandığını tespit etti. Köpek bulunamamıştı.

polisiye

55


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 56

polisiye

tepegöz

Reha AVKIRAN

MUHTAR

56

Temiz havayı, toprağın, çiçeklerin kokusunu çekti ciğerlerine.

“İyi yaptım,” diye düşündü bir yandan da, “iyi yaptım araba

yerine motosikletle yola çıktığıma.”

Yaz mevsimi yüzünü fena göstermişti. Gündüz saatlerinde

sıcaklık kırk dereceyi buluyordu. Rüzgar yerine alev esiyordu

sanki karşıdan. Montu sorun değildi, yazlıktı. Fakat kafası

kaskın içinde sırılsıklam oluyordu.

“İyi yaptım gece yola çıkmakla,” diye düşünürken gazı biraz

daha açtı. Gündüzün sıcağını yiyen asfalt, gece olduğunda

sıcağı kusuyordu. Köy yoluna vurmuştu kendini o yüzden.

Tam “İyi yaptım ana yoldan gitmemekle,” diye düşünecekken

bunun üçüncü kez olacağını fark edip vazgeçti, demedi.

Dar toprak yolun sol tarafında meyve bahçeleri, sağ tarafında

uçurum vardı. Motorunun farından başka bir ışık kaynağı

olmadığından, gece karanlığında bir sürprizle

karşılaşmamak için yolun ortasından gidiyordu. Vakit gece

yarısını çoktan geçmişti. Yol kenarındaki tek tük evlerin hiç

birinde ışık yoktu.

Havadaki serinliği fark edince, limon bahçelerinin yanından

geçtiğini anladı. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyordu

ama böyleydi. Eve dönünce internetten araştırmaya karar

verdi.

Limon bahçelerini geride bıraktığı sırada, karşıdan da bir

motosikletin geldiğini gördü. Henüz motorun sesini duymadığı

için hangi marka, kaç cc olduğunu anlayamadı. Yolun

ortasından geliyordu. Selektör yaptı. Biraz sağa kaydı. Az

daha yaklaştığında, karşıdan gelenin motosiklet değil, sol

farı yanmayan bir otomobil olduğunu fark etti. Ne yapıyordu

bu adam böyle? Gidonu sağa kırdı…

Köyün içine girdiğinde, toprak yolda toz kaldırmamak için

hızını kesti. Az ileride, yol kenarında bir köy kahvesi vardı.

Yavaşladı, motorunu durdurdu, ayağa aldı. Kaskını gidona

taktı, montunu selenin üzerine koydu. Uyuşan bacaklarını

hareket ettirip bir iki kez de vücudunun belden yukarı bölümünü

sağa sola çevirdi. Sabahın erken bir saati olmasına

karşın kahve doluydu.

“Selamünaleyküm.”

Önlerindeki okey takımlarından ve iskambil kağıtlarından

kafalarını kaldıran birkaç kişi “Aleykümselam” dedi.

Masaya serdiği gazeteye göz atmakta olan kasketli bir

adam, “Gel hele, gel otur da soluklan,” dedi. “Ayran? Çay?

Ne içersin?”

Adamın karşısındaki sandalyeye oturdu, “Pek fazla vaktim

yok aslında,” dedi, “su ve biraz meyve alıp yoluma devam

etmem lazım.”

“Hele bir çay iç, kendine gel de devam edersin.” Kahveciye

çay getirmesini söyledi. “Nereden gelir, nereye gidersin?”

Yıllık izinde olduğunu, bir arkadaşını ziyarete gitmekte olduğunu

söyledi Motorcu kahvecinin getirdiği çayını karıştırırken.

“Yakında bakkal ve manav var mı?” diye sordu.

Önden ikisi eksik, tütünden sararmış dişlerini göstererek

güldü kasketli adam, “Burada manav ne arar? Burası köy.

Herkes kendi meyvesini sebzesini kendi yetiştirir.”

“Biraz meyve alacaktım,” dedi Motorcu hayal kırıklığı içinde.

“E, tamam,” dedi kasketli adam. “Üç yüz metre ilerde benim

bahçem var. Karpuz, kavun, şeftali, erik… Ne istersen al oradan.”

“Zaten pek fazla bir şey almayacağım,” dedi Motorcu, “birkaç

tane yeter. Hava sıcak, bir de rüzgar nedeniyle vücut

normalden fazla su kaybediyor.”

“İstediğin kadar al,” dedi kasketli adam.

Cüzdanını çıkarıp para uzattı adama Motorcu.

“Yok,” dedi adam, “senin alacağın üç beş meyveden ne olacak.”

Israr etti Motorcu ama adam kabul etmedi, almadı parayı.

“Suyunu da yolun karşısından doldur,” dedi adam eliyle çeşmeyi

işaret ederek, “Allah’ın suyuna para mı verilirmiş!”

“Teşekkür ederim,” dedi Motorcu çayını içerken, “bu yörenin


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 57

tepegöz

polisiye

insanının ne kadar konuksever olduğunu hep duyardım

zaten.”

“İyidir insanımız,” dedi kasketli adam.

“Dün gece on-on beş kilometre beride ufak bir kaza atlattım.

Sağ olsunlar, köy ahalisi yardımcı oldu, sonra da evlerinde

misafir ettiler beni.”

Kasketli Adam dikkat kesildi bir anda. “On-on beş kilometre

beri de mi oldu kaza?”

“Evet,” dedi Motorcu.

“Emin misin yeğenim?” diye sordu Kasketli Adam, “değil on

beş, otuz kilometre beride bile köy yoktur burada. Kuraktır

o taraf, su çıkmaz oralarda.”

Şaşırma sırası Motorcudaydı. “Olur mu canım,” dedi. “Beni

misafir eden Niyazi Amca da köyün muhtarıymış hatta.”

Okey ve kağıt oyunu oynayanlar bir anda ellerindeki taşları,

kağıtları bırakıp Motorcu ile Kasketli Adam’ın masasına çevirdiler

başlarını. Kahvede çıt çıkmıyordu.

“Hem nasıl su yok,” diye devam etti Motorcu, “her yer yemyeşildi,

tarlalar, bahçeler meyve, sebze doluydu.”

“Niyazi’ydi muhtarın adı, he mi?” diye sordu Kasketli Adam.

“Evet. Karısı vardı, Fatma teyze.”

Elli-elli beş yaşlarında, kirpi gibi dimdik beyaz saçları olan

bir adam yan masadan sandalyesini de alarak Motorcu ile

Kasketli Adam’ın oturdukları masaya geldi.

“Ne diyor Murtaza amca bu adam?”

Kasketli adam, Kirpi Saçlı Adam’a baktı, “Valla ben de anlamadım.

Kaza geçirmiş ya, aklı karışık zaar.”

Motorcu söylediklerinin kahvede neden bomba etkisi yaptığını

anlayamamıştı.

Kirpi saçlı adam, gözlerini Motorcunun gözlerine dikti,

“Şimdi seni dün gece Niyazi Amca ile Fatma Teyze mi konuk

etti?”

“Evet,” dedi Motorcu. Bir yandan da “Ulan kötü bir şey mi

söyledim? Ne oluyor?” düşüncesi kafatasının içini tırmalıyordu.

“Dalga mı geçiyorsun hemşerim sen?” dedi Kirpi Saçlı

Adam. “O söylediklerin benim anamla babam.”

“Ee,” diyebildi Motorcu.

“Eesi, anam öleli yedi, babam öleli de beş yıl oldu.”

Şaşırma sırası Motorcudaydı. “Ama,” dedi, “ben onları gördüm,

konuştum, geceyi evlerinde geçirdim.”

“Nasıl insanlardı bunlar?” diye sordu Kirpi Saçlı Adam, “tarifle

hele.”

Motorcu, Niyazi Amca ile Fatma Teyzeyi tarif etti edebildiğince.

“Hatta,” dedi Motorcu, “Mustafa diye bir oğulları varmış,

gurbetteymiş. Bugün eve gelecekmiş, onun için hazırladıkları

yatakta yatırdılar beni.”

“Mustafa benim kardeşim olur,” dedi Kirpi Saçlı Adam.

Kahvedeki havanın iyice ağırlaştığını hissetti Motorcu. İlk

geldiği andaki güzel enerjiden eser kalmamıştı. İzin istedi.

Ayağa kalktı.

Kahvedekilerin tuhaf bakışları arasında kaskını taktı, montunu

giydi. Motoruna bindikten sonra elini kaldırıp kahvedekilere

veda etti. Birkaç saniye sonra arkasında bıraktığı

toz bulutunun içinde görünmez olmuştu.

Kahvede kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kafalar Motorcunun

gözden kaybolduğu yöne çevrilmişti. Sessizliği yolun

karşısındaki tarlalardan koşarak gelen çocuğun feryadı

yırttı: “Yetişin! Yetişin! Babam traktörün altında kaldı.”

Kirpi Saçlı Adam yerinden fırladı, “Halil bu, Mustafa’nın

oğlu.”

Olay yerine gelen Jandarmanın da yardımlarıyla Mustafa’nın

cansız vücudu traktörün altından çıkarıldı. Jandarma çavuşu,

yanındaki ere, “İşe bak,” dedi, “iki senedir buradayım,

tek bir vukuat olmadı. Bugün beş saat içinde iki ölümlü kazayla

karşılaştık. Dün gece de motosikletli bir adam, on kilometre

kadar beride uçuruma düşmüş. Cesedini bu sabah

bulduk.”

57


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 58

kurmaca öykü

tepegöz

Mustafa Yaşar DİLSİZ

- B E S T S E L L E R -

YAZARIN ÖLÜMÜ

58

‘Bunu hayatta basamayız dostum…’ dedi hafif kırlaşmış ve uzun

dağınık saçlarını alnından geriye doğru iterken iki katım yaşa ve

cüsseye sahip ihtiyar kurt. ‘Ben böyle bir hikâyeyi basamam…’

Şaşırmış, daha doğrusu şaşkınlıktan öte üç yıllık emeğimin iki

cümleyle paçavraya dönmesine içerlemenin öfkesine yenik düşmek

üzereydim ki gülümseyerek devam etti: “Bu bizi aşar… Bunu

daha büyük bir yayınevine vermelisin!”

‘Ama…’

Devam etmeme izin vermeyecekti… ‘Benden haber bekle…” dedi

kapıyı göstererek…

Bu onu son görüşümdü ve bugün önümde yeşil çuhanın altında

artık hiçbir şey basamayacak kadar çaresiz yatmaktaydı. Gözlerimde

yarım kalmış bir hayata dair acınmaya benzer ifadeyle tabuta

bakarken, yanıma yaklaşıp omzuma hafifçe dokunan kişiyi

bile fark edemeyecek kadar dalgındım… Başımı yere eğerek teselli

maksatlı bu dokunuşu cevaplarken de aslında tek düşündüğüm

ihtiyarın zamansız vedasıydı… Öyle ya… Ortada, üzerinde

onca yıl emek verdiğim ve belki de çok satanlar listesinde ilk

100’e hatta daha iyimser bir tahminle iki haneli rakamların ortalarına

bir yerlerine kurulup bana da hatırı sayılır bir ün ve elbette

para kazandıracak kitap piç gibi kalmıştı.

Ya ben?

Karısından bile fazla başının etini yiyen bir baş belasından kurtulmak

için elini çabuk tutmuş bu ihtiyarın yerini nasıl dolduracaktım?

Ya kitap?

Nasıl olacaktı da daha büyük bir yayınevinin simsarlarından birinin

eline onun dâhice planları ve oldu-bittileri olmadan geçiverecekti?

Tüm bu düşüncelerimden utanmak şöyle dursun, elimden gelse

ve karşılık bulabileceğime inansam tabuta bir tekme vurup ihtiyarın

tekrar canlanması için harekete geçebilecek kadar gözü

karaydım… Gittikçe kalabalık artıyor ve içim daha fena daralmaya,

içimdeki karanlık bedenimi parçalayarak beni de o ihtiyarın

yanına gönderecek derecede zorlamaya başlamıştı ki…

‘Başınız sağ olsun üstat…” diyerek beni içinde bulunduğum durumdan

çekiveren sese teslim oldum… Sahte bir hüzünle –ki

içimden ihtiyara bu zamansız veda için öfke kusarken üzülecek

değildim- ‘Sağ ol dostum…” demiş buldum kendimi… ‘Hasta

mıydı?” dedi sesin sahibi… Şöyle bir adım geriye gidip suratının

orta yerine… Her neyse kendimi tutup yine hüzünlü bir sesle cevapladım;

‘Sanmıyorum… Sadece başlangıç düzeyinde prostat,

azıcık şeker ve sanırım o sürekli yakasını bırakmayan migren dışında

bir derdi yoktu…’

Duydukları karşısında müteessir olan –bunu görebiliyordum ve

hayretle yüz hatlarını incelediğimi fark etmemesi için de kaçamak

bakışlarla teyit ediyordum bu ifadeyi- genç yazar dostumun omzuna

dokunarak sonlandırdım bu anlamsız seremoniyi…

Sanırım milenyum denen -bu bize oldukça yabancı- çağın başlarıydı…

Daha dünyanın kaç bucak, yayın dünyası denen bu dev kerhanenin

kaç kapılı ve bu yayıncıların ne dolaplarda mahir olduklarını

anlamaktan uzak, kariyerinin başında bile olmayan içeri sızabilmenin

kolay yollarını aramakla boğuşan bir yeni yetmeyim…

Eşimden azatlık belgesini yeni almış olmanın havailiği başımda,

güç bela tuttuğum tek gözden ibaret bir bodrum katında fantastik

bir dünya yaratmış olmanın da heyecanıyla günlerin okumak ve

yazmak bir de benim gibi hayata tutunamamış üç beş avanakla

telefonda geyik yapmakla geçirilen zamanlar işte…

Anamızın devrin ritüellerine başkaldıramayacak kadar pasif olmasından

dolayı kasabanın bakkalıyla evlenmesinden mütevellit

doğan beş çocuktan ortancası olduğumdan mıdır nedir, kısmetim

hep ya benden büyüklerce kapışılmış ya da küçüklere kendi

rızamla terk edilmiş gibiydi… Gerçi babam güzel adamdı, günahını

almayalım… Fazla dürüstlükten ve doğru bir yaşam sürmekten

servet yapmaya vakit bulamamıştı kuşkusuz. Zira onunla aynı

dönem esnaflık yapanların büyük bölümünün her birinin küçücük

kasabanın yarı mülkünün sahibi olduklarını bilmeyen yoktu…


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 59

Ama onlarda da babamda olan özellikler yoktu.

Mesela babam her sabah –erken kalkmazsan rızık dağıtımına

geç kalınırmış- hava daha ağarmadan dükkânının kapısını bereket

duasıyla açar, kapısının önünü kıçından ter çıkana kadar süpürür

ve muhtemelen küçük piknik tüpte mavi ve isli çaydanlıkta

demlediği çayı yudumlayarak siftah etmeyi beklemeye koyulurdu.

Babamların babası –bir de amcam var işin içinde- kasabaya köyden

indiğinde tek çöpü olmayan adamken şansı yaver gidip tuğla

harmanlarında çavuş olmasının avantajlarını değerlendirmek suretiyle

daha ilk yılda üç mülk edinerek sülalenin temellerini

atmış… Babam evin karıncası amcam ise gariban bir adam… Gel

zaman git zaman babamların babası olacak aile büyüğü bir takım

nedenlerle akılca da biraz gariban olan amcamı kayırarak –babamın

ticari dehasını öne sürerek, deha da ne dehaymış dedirtecek

türden sadece karın doyuracak kadar birikimle göçtü

adamcağız- mal paylaşımını daha ölmeden gerçekleştirmiş.

Neyse gereksiz ve uzun bir hikâye…

Bir yazarın bu tür hikâyelerle kaybedecek vakti olmadığından

kendime önce iyi bir hikâye yazarak koyuldum işe, doğduğum kasabada

ünsüz bir adam olarak ölmeye hiç niyetim yoktu açıkçası…

Anlayacağınız üzere kendi hikâyemi yazmaya başlayarak

koyuldum işe.

Garip olan şuydu; kurguladığım her şey gerçekleşiyordu… Enteresandır,

hayal ettiğim her şey…

Önce bizimkileri çok önemli bir üniversiteyi kazandığıma ikna

ettim… Kasabalarla içinde yaşayan insanlar birbirine benzerler…

Ya da her insan yaşadığı kasabaya… O yüzden büyük hayalleri

olmaz küçük kasaba insanlarının. Mesela birçok çocukluk arkadaşım

bana acırlardı! Neden mi? Onlara benzemiyorum ve o

küçük kasabadan kaçıyorum diye…

Daha okula bile gitmezken bir şeyler çiziktiren parmak çocuktan

ortaokul sıralarında aşk romanı karalamış bir yazardan beklentileri,

olsa olsa onlar gibi sabah gidilecek bir işi, akşam ise tahta

sandalyeleri yağdan kararmış kahvede pinekleyecek vakte sahip

olmaktı… Bir de evlenmek ve birçok istikbali meçhul velet peydahlamak…

Babam saf –arı, tertemiz bir yaradılışa sahip- bir kasabalıydı. Hayalleri

bile olmayan; iman ehlinin hayali olmazmış o öyle derdi…

Hayal şeytan işidir, aman evladım der bir daha demezdi… Ben

ise görünürde tasdik eder görünür ama içimden aslında en

büyük hayalin hayal kuramamak üzerine yaşamak ve bunu ispatlamak

olduğuna kendimi şartlandırır dururdum. Saçma bir

eylem belki ama o zaman için öyle gerektiği ortadaydı.

Sonra hayali bir üniversiteye kayıt yaptırmak üzere hatırı sayılır

bir birikimi de yanıma yolluk olarak alıp kasabadan ayrıldığımda

ergenlikle veletlik arası bir evrenin bocalamalarında olduğum da

bir gerçekti… Daha fenası ise şuydu; başlangıçta ikna edebildiği

okulun bir tarihte bitmesi gerekiyordu ve bir mesleğim olmalıydı…

Onu da sonra düşünürüz diye bir rahatlığı da katlayıp cebime koymuş

olduğumdan hiç de rahatsızlık duyduğum söylenemezdi…

Satırları arasında kaybolduğum, her kitapta ayrı bir dünyada beni

harikulade gezintilere çıkaran sahte tanrıların dünyasına adım

atmak, onlarla buluşmak için can atıyordum… Onlarla tanışmak,

karşılıklı sohbet etmek, onları birebir tanımaktı tüm bu planların

ve sakıncalı hayalin sebebi.

Garajda indiğimde sigara yakmak için yere bıraktığım çantanın

tepegöz

buhar olması –içinde param da vardı- bile canımı sıkamamıştı.

Düşünebiliyor musunuz, hayalim gerçekleşiyor ve tanrılarla buluşmak

için bu şehrin kalabalığı arasında buhar olmam yetecekti…

Kolumdaki okul hediyesi –üniversite kazandığım için alınmıştısaati

satarak birkaç gün idare edebilirim diye düşünürken, mola

yerinde yediğim yemeğin üstünden artan para geldi aklıma…

Elimi cebime attığımda parmak uçlarımla varlıklarından emin olduktan

sonra önüme çıkan ilk minibüse atlayıp tanrıların şehrine

nüfuz etmenin heyecanıyla titrediğimi hissedebiliyordum…

Renkli tabelaların altında, yığınla her renk ve türden giysilerle kuşanmış

her yaştan insanlar baş döndüren bir hızla bir yerlere yetişme

telaşındaydılar… Hayatımın şu vaktine kadar görmediğim

çeşit arabalar, kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar… Bir yaşam ırmağıydı

akan gözümün önünde; şaşkınlıkla ve bir rüyada gibi tepkisiz

izlemekteydim.

İtiraf etmek gerekirse hala daha şaşırtıyor beni bu şehir… İlk

günkü gibi dizlerimi ve yüreğimi titretecek kadar hem de…

Yedi tepeli ve bu dünyanın kâinat mabedi koca şehir çok kutsaldı

diğer milyarlarca insanda olduğu gibi benim için de… İmparatorluklar,

imparatorlar, kraliçeler, onlara dair yaşanmışlıklar, ihanetler,

kıskançlıklar, ölümler ve hepsinden önemlisi tanrılar… Hepsi

hiç kuşkusuz bu kente varlıklarını borçluydular…

Cennetten kaçıp dünyaya sığınan âdem gibi yalnızdım ve tanrılardan

birinin bana eş ikram edeceğini düşünüyor olmam gerekmesine

rağmen umurumda bile değildi… Günlerce bu anlamsız

geliş gidişlerin öznesi insanları gece gündüz izledim… En sonunda

–sanırım üç tam gün ve gece- bir parkta pes etmiş olmalıyım

ki gözümü açtığımda bir sokak köpeği saçlarımı, yüzümü

yalamaktaydı… Yerimden doğrulduğumda köpek de irkilerek geri

çekildi ve ben yerimden doğrulup önüme çıkan ilk ara sokağa

kovaladım kendimi…

Yıllar sonra…

Taptaze anımsadığım bu birkaç günün ardından zor günlerle tanışmam

sürpriz olmamıştı aslında… İş arayışlarım –daha önce

hiç çalışmamış olanlara tecrübe eksikliğinden iş vermiyorlardısonuç

vermiyor ve bir sokak köpeği gibi saçma sapan hayaller

kuruyordum. Bir ilk yardım hastanesinde sabahlıyor, günün ilk

ışıklarıyla –erken dağıtılan rızıktan pay umarak- hiçbir planım olmadan

kendimi sokaklara atıyordum.

Sonra bir hanın giriş kapısında BEKÇİ ARANIYOR yazan kâğıtla

hayatımın geri kalan evresine geçit verildiğini sezdiğimde Hazreti

İsa’nın kendine ilk inanan havariyle kucaklaşması kadar mutlu

olduğumu söylemeliyim. Muhammed’i bilmiyorum…

O han… Orada işe kabulümün kitaplarından tanıdığım kadarıyla

merakımın kudurmasında aktör olan haşmetli tanrıların sunağına

da ilk adımım olduğunu kestiremiyordum elbette. Görevlerim

basitti… Sabah erkenden –rızık dağıtım saatinde- kalkıp 7

katlı binanın merdiven ve hollerini temizlemek, çaycı gelmeden

çayları demlemek -her gün ilk postada 5 demlik- sonra da günün

kalanında toz olmak. Günlerim su gibi akıp geçiyor, daha bir şehirle

irtibatlı hale geliyordum. Hatta birkaç kitapçıyı, birkaç sohbet

mekânını da keşfetmiştim bile…

Handa birkaç tane de yayınevi vardı…

Tam da şu an önümde cansız yatan adamla da o yıllarda tanışmıştım…

kurmaca öykü

59


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 60

kurmaca öykü

60

tepegöz

Aslında ilk tanışıklığım onunla değil sekreterliğini yapan İkbal hanımefendi

ile idi. Yaz kış üzerinden çıkarmadığı mavi bir pardösüydü

benim gözümde, hafızamı da hiç yanıltmamak için sanırım

tamı tamına bir iki on yıl aynı pardösüyle selamlaştım her sabah…

Alımlıydı… Zümrüt gözlerini kırpıştırdığında değme adam karşısında

gözünü kaçırmaksızın inatlaşamazdı. Lavanta kokardı… O

pardösünün altında ne olduğunu tam üç sene sonra hanın çaycısının

ani ölümüyle yerine geçtiğim gün görebilmiştim… Düzgün

ve tanrıçalara özgü bir kalıba sahip bedeninden hayat fışkırıyordu.

Kahvesini masasına bırakırken biraz fazlaca göz teması kurmuş

olmalıyım ki, tebessüm ederek ikaz eden bir bakışla haddimi bildirdiğinde

zor toparlanmıştım…

Sonraki sabahlar kahvesini bırakmaya girdiğimde raflarda ve masanın

üzerindeki yeni yeni kitaplara bakarak oyalanıyor, mevzu

açmaya uğraşıyordum ama nafile… Bir gün tüm cesaretimi toplayıp

bunlardan birini ödünç alıp alamayacağımı sorduğumda gülümseyerek

onaylayınca, istikbalime aralanan kapının kanadına

elimi değdirdiğimi hissettim.

Haftalar sonra okuduğum kitaplar üzerine İkbal hanımla konuşur

bulmuştum kendimi… İşte öyle bir gün, ben de yazıyorum demek

gibi bir hadsizlik yapmamla kendimi yayınevi sahibinin karşısında

hazırlıksız, değersiz, anlamsız bir koltuk işgalcisi olarak bulmam

da bir oldu.

Orta yaşlarda, kumral, yakışıklı ve muhtemelen yüksek tahsilli

adam sekreterinin getirip karşısına bıraktığı adamı süzmekle

meşguldü. Çok rahatsız edici bir durumdu ve bir an önce bir sualle

sessizliğin bozulmasını beklemek mecburiyetiyle içime içime

soğuk terler boca ediyordum adeta…

Neden sonra derin bir nefes alarak kendime geldim…

- Yazıyormuşsun öyle mi?

- Evet efendim…

- Ne yazıyorsun bakalım? Bu aşağılama barındıran suale alınganlık

göstermem icap etmesine rağmen sükûnetle karşılık verir buldum

kendimi…

- Kısa öyküler, şiirler, denemeler efendim…

- Benim ufaklıkta yazıyor o dediğin şeyleri… Diyerek daha bariz

bir aşağılanmaya muhatap bırakıldığımı sezinlediğimde iş işten

geçmişti… Neden sonra güç bela toparlanarak dikkatimi karşımdaki

kibir abidesinin ince bıyıklarının gölgesi gibi duran incecik

dudaklarına odaklayabildim.

Meğer beyefendinin mahdum da yazarmış, bunu sohbetin ilerleyen

safhalarında anlayarak rahat bir nefes alacaktım… Sonra

yazdıklarımdan örnekler bırakmak üzere ayrıldım odadan…

Tam bir beyefendiydi aslında… Çok arzu etmesine rağmen hayatında

tek sahip olabildiği değer olarak ifade ettiği biricik oğlu onun

telkinlerinin aksine mühendis olmak yerine serseriliği, yani yazarlığı

seçmişti. Tabi bunda kendi yaşantısının ve etrafında bulunan,

hayallerinden başka bir gelirleri olmayan yazar

bozuntularının da payı yok değildi ona göre…

Yazar takımına tavırlı olmasının nedeni yaptıkları işe saygısı olmadığından

değildi, yüzde beşler düzeyinde bir hedef kitleye aydınlanma,

modernlik, çağdaşlık gibi değerleri aktarabilmek

uğruna kendi hayatlarını heba etmelerine duyduğu acınmaydı ve

oğlunun da bunlar gibi sahte bir dünyanın kölesi olarak göçüp

gitmesini istemiyor oluşundandı.

Sonraları bu oğulla birkaç defa karşılaşmış olmamıza rağmen

neredeyse rutin soru cevap ve gündelik merak konuları dışında

pek de alış verişimiz olmamıştı. Ta ki bu sabaha kadar…

Telefonun akıllı ekranında ismini gördüğümde ilk önce açmamak

iştiyakıyla dikkatimi son düzeltmelere kaydırsam da ısrarlı çalan

sese duyarsız kalamadım ve hayatımın en kötü haberini aldım…

Bizim BESTSELLER güme gitmişti… Daha doğrusu yayıncım olacak

huysuz ihtiyar kitabımı basabilecek daha büyük bir yayınevi

bulamadan ölmüştü…

Teşvikiye Camii’nin avlusunda kalabalığın bir parçası ve hatta şu

an önümde yatan cenazenin de sabık bir öznesi olmamın dışında

bu yaşama dair bir haklı varlık nedenim de bu adamla beraber

toprağa gömülecekti işte…

Herkes üzgündü… Ama benim kadar olamazdı… Çünkü hiçbirinin

üzüntüsünün benden derin olabilmesi ihtimal dâhilinde değildi

ve hepsini pataklayarak cami avlusundan çıktıkları yere kadar

kovalayacak denli hırslıydım… Dokunsalar ağlayacak gibiydim.

Hayır, ölünün vedasından değil, neredeyse parmak uçlarımda

hissettiğim servet şuracıkta, önümdeki tabuttaki adamın iki kelimesiyle

beraber uçmaktaydı.

Elbette kimseye söyleyemezdim bu içimdeki patlamaya sebep

hakiki ızdırabın nedenini… Bu ise dayanılmaz bir yüktü… Tüm

dünyanın hatta geri kalan çağların en çok ünlü yazarı olmak fırsatımla

birlikte ölüveren bu ihtiyarla birlikte çökmüştüm… Deyim

yerindeyse ben de ölmüştüm ve katilim de şuracıkta önümdeki

tabutta cansız yatan ihtiyarın ta kendisiydi…

Tabutun içinden benim talihime sessiz çığlıklar ve kahkahalar attığını

duyabiliyordum…

Az sonra kalabalığın omuzlarında toprağa verilmek üzere yolculuğa

çıkan cenaze benden başkası değildi yani… Acı olan ise, etrafımdaki

yüzlerce insan bunun farkında bile değildi, umurlarında

da olduğunu sanmıyordum.

Kalabalığı yararak cami avlusundan kendimi dışarı attığımda eski

bir dost dikildi karşıma…

- Geç kaldım… Kaldırmadılar değil mi?

Hiç latife kaldıracak durumda değildim ve soğuk bir sesle cevapladım;

- Muhtemelen seni bekliyorlar üstat…

Muhtemelen bir şey anlamadı ama hızlı adımlarla kalabalığın arasında

gözden kayboldu. Dert ettiği şeye bak diye geçirdim içimden,

ben neyin derdindeyim adam neyin telaşında? Gelecek

çağın en büyük yazarının toprağa verileceği böyle bir günde edilecek

laf mıydı?

Kendi cenaze törenime ve orada döktürülecek nutuklara seyirci

kalamazdım. Boğuluyor gibiydim ve bir büyükle ancak teselli bulabileceğim

düşüncesiyle ihtiyarla sürekli buluştuğumuz boğazdaki

salaş meyhaneye yolcu ettim kendimi…

Rakı bardağını kaldırıp karşımdaki boş sandalyeye uzatarak “Şerefe

dostum…” dedim…

İhtiyar olanca hınzırlığıyla acınacak halime gülüyordu…

Ve şehir belki de binlerce hayale daha mezar olacak şuh bağrında

güneşi sektirerek günün son demlerinin keyfini sürüyordu.

Deniz ise kendine nazır kaderine içen yazarın ölümüne son ağılını

döktürüyordu, martı çığlıklarının senfonisine komşu olarak…


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 61

tepegöz

siir

ceren altay

Yazılmamış Şiirler

bir oyun gibi

kaydedebilseydim hayatı

takıldığım yerlerde

debelenseydim

korkmadan sonlardan

belki bu sefer

kendimi severdim

hamdım, oldum derdim

öyküler, şiirler okudum

şarkılar dinledim

güzelce söyleyebildiğimi

düşlediğim

şarkılar

beğendiğim birini, sadece birini,

uzanıp almak istedim

tek bir şiir, tek bir öykü istedim

bunu ben yazdım

bu benim eserim, benim yavrum

diyebileceğim

birini istedim

kaydedebilseydim hayatımı

kim bilir kaç şiirim olurdu

kaç hayatım olurdu

her birinde

ayrı bir hayalin

peşinden koştuğum

bıraktığım hayallere

'sizi terk etmedim

kaydettiğim yerden devam ederim

terk etmedim hiçbir hayalimi

bir başına

ne seni, ne onları terk etmedim'

diyebilmek istedim

diyemedim

kendimi kendime hapsetmeseydim

veyahut çevreme ördüğüm baloncuktan

kurtulmayı daha erken deneseydim

o baloncuk, benim baloncuğum,

tüm evreni içine alana kadar üfleseydim

nefesim tükenene kadar üff-

HAYIR!

benimle beraber üflemelerini

isteseydim

sevdiklerimin

benimle beraber fakat

asla

ve asla

benim yerime değil

61


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 62

şiir

tepegöz

DELİ OZANIN TÜRKÜSÜ

R o b e r t E . H o w a r d

Ben dikenim ayakta, bulanıklığım bakışta;

Kurtçuğum kökte, hırsızım gecede,

Duvardaki fareyim ben, kapıdan kem gözle bakan cüzamlı

Ben hayaletim salondaki, dehşet ve nefretin habercisi.

Mısırdaki pasım ben, kara leke başakta,

Neşeli adamın küçümseme çabası, ayakları için dokunan ağı,

Pamukçuğum, küfüm, mantarım ben, tehlike, ölüm ve çürüme;

Gece çürümüş yağmur kokusu, gündüz kavuran güneş…

Çekerim palamarı kıtlık neredeyse, çalışırım bataklığın iğrenç köpüklerinde;

Ben getiririm güneyden kara vebayı, doğudan ise cüzamı.

Ben çıkarırım baldıran dalından, ecelin taçyapraklarında demlenen şarabı,

Şişman, siyah yılanların uyukladığı yerden, ben toplarımUpas çiçeklerini.

Yokladım kuzey buzunu, donmuş kurşun gibi bir tılsım için;

Kayıp boz pirinç tarlalarında öğrendim Moğol ölüsünden.

Nerede soğuk, siyah bir dağ varsa, talan ettim korkunç mağaralarını:

Kazdım çöl kumlarını korkunç mezarları soymak için.

Güneş hiç çıkmaz, ay hiç kızıl parlamaz

Oysa güneyden veya kuzeyden çıkıp gelirim salyalı ölümle.

Gelirim iğrenç büyüler, kara ilahiler ve korkunç akorlarla;

Ben soydum gizli cehennemleri, yağmaladım kayıp, siyah mehtapları.

Yoktur ne bir kral, ne rahip bir söz, bir bakışla kutlayan beni

Yoktur ne insan, ne hayvan, tuttuğum kan karası yollarda

Ölçülmemiş kızıl uçurumlar var, bir denizin üstünde kara kanatlar;

Çılgın mahlûkların davul çaldığı çukurlarla köpüklü kâfirlikler var.

Yapışkan canavarların düş gördüğü kutsuz türbeler var

Kanlı tüylere benzer bulutlar var doğmamış iblislerin feryat ettiği yerlerde

Zaman için ölüm, Uzay dışında kaybolmuş ülkeler var:

Çamurda engerekler de var, solgun, kutsuz bir Çehre de.

Ey göğsümde taş kesen yürek, ey kafatasımda donan beyin--

Oysa kazandım bir başıma ve doldurdum ağzına dek kadehimi

Dehşet, ecel ve tılsımlarla, kara tomurcuklar ve acı köklerle—

Cehennemlerin dibindeki cehennemlerden getirdim size ölümcül meyvelerimi

62

çeviri: Hüseyin AKSAKAL


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 63

ses’li öyküler

/bilimkurguöyküleri

Dünya bilim kurgu edebiyatının en iyi yazarlarından en iyi öyküleri dinlemeniz için

açılan bir kanal, son zamanlarda yerli bilim kurgu edebiyatımız da yükselişte genç

yazarlarımızın tabi ki onların izin verdiği sürece yazmış oldukları harika bilim kurgu

öykülerini seslendirip sizlerin beğenilerine sunacağım. Keyifli dinlemeler.


tepegözdergi_Layout 1 05.01.2020 13:06 Page 64

EDEBİYAT KÜLTÜR SANAT DERGİSİ

adil öztürk

ali okan pandar

atilla bilgen

burak katipoğlu

ceren altay

emre bozkuş

ercan ergür

faruk korkmaz

günay gafur

güven can yıldız

hasan önal

hüseyin aksakal

murat türk

murat yıldırım

mustafa yaşar dilsiz

reha avkıran

ruhşen doğan nar

yalçın altın

röportaj:

AȘKIN GÜNGÖR

aylık dergi

Similar magazines