parantez 2

ARUA.hotmail23764

HAZIRAN 2018 SAYISI

1


2


SAHİBİ

YAVUZ ASLAN

OKUL MÜDÜR V.

YAYIN YÖNETMENİ

K.UMUT ESEN

TDE ÖĞRETMENİ

GRAFİK TASARIM

ŞENOL ESEN

TDE ÖĞRETMENİ

SEÇİCİ KURUL

K.UMUT ESEN

ŞENOL ESEN

BU SAYIDA:

ESER

AHLAK / YAVUZ ASLAN / OKUL MÜDÜR V./SOHBET

BÖYLE OLMALI/BERFİN SUDE ESEN/ANI

OBK/ ÖZLEM ÖZTEP TÜRÜDÜ/ ARAŞTIRMA

15 TEMMUZ / SHAKHZODA PAYZİEVA / ÖYKÜ

YAZ TATİLİ / SİNAN ÇELEBİOĞLU / SOHBET

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ / B. SUDE ESEN / FANTASTİK

BAŞKA DİLDE MATEMATİK/BARIŞ KÜÇÜKSU/ARAŞTIRM

AKİF VE 15 TEMMUZ/ DENEME

BU DERGİ EGZERSİZ ÇALIŞMASI ÜRÜNÜ OLUP TÜM HAKLARI

ERFELEK ŞEHİT ÖZKAN ÇELİKKAYA ÇOK PROGRAMLI ANADOLU LİSESİNE

AİTTİR.

SAYFA

4/5

6/7/8

9/10

11/12

13

14/15

16/17

18/19

İNCELEME KURULU

BERFİN SUDE ESEN 12/A ANDL

ATAKAN KIRKAN 12/A ANDL

YALÇIN SARIGÜL12/A ANDL

SAYFA DÜZENİ

K.UMUT ESEN

TDE ÖĞRETMENİ

HALKLA İLİŞKİLER

K.UMUT ESEN

ŞENOL ESEN

BELİNAY ÇAVDAR-12A ANDL

3


Sözlük anlamı “Ahlakın övdüğü, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk

gibi niteliklerin genel adı, fazilet” olan erdem kavramı, tarih boyunca

insanlık tarafından kabul görmüş tüm dini inançların ve spiritüel

felsefelerin temelini oluşturmuştur. Sınırları son derece geniş

olan İnsan aklının, diğer canlılarla ve evrenle uyum içinde ve kötücül

duygulardan izole şekilde hareket etmesini sağlayan bu nitelikler, kişisel

boyutuyla ele alındığında son yılların popüler konusu

“kişisel gelişim”in de çıkış noktasıdır.

İnsanların bütün davranış biçimlerinde ve sosyal faaliyetlerinde

belirli değer yargılarına dayanan ahlaki bir bağlılık

görülür. Bu bağlılık, günlük hayatımızda ahlakın önemli bir

rol oynamasını sağlar. Dolayısıyla, günümüze kadar bütün

toplumlarda ve kültürlerde, ahlak üzerinde ısrarla ve önemle

durulmuştur. İnsanların davranışlarını yönlendiren düşünceleridir.

Ahlaki davranışları belirleyen ise ahlaki düşüncelerdir.

İnsanlar, yargılarla hareket eder. Eğer yargıların gerisinde sağlam bir düşünce varsa davranışlar

başarılı ve iyi olur, eğer yeteri kadar düşünülmemiş veya yanlış veri ve ilkelerden hareket

edilerek düşünülmüşse, başarısız ve sonucu kötü yargılar ve davranışlar ortaya çıkar.

Bireyin sosyal çevresiyle sürekli etkileşimi ve çevresine uyum çabası sonucu kişiliği oluşur.

Kişilik, bireyin çevreye uyumunu belirleyen karakteristik davranış örüntüleri ve düşünme

biçimleridir.

Kişilik, bireyin bütün ilgilerinin, tutumlarının, yeteneklerinin, konuşma tarzının, dış görüntüsünün

ve çevresine uyum biçiminin özelliklerini içerir.

Kişilik ve karakter gelişiminin temelleri çocukluğun ilk yıllarında atılır; altı-yedi yaşlarında

ana çizgileri belirir, son biçimini alması ise gençlik çağının sonuna doğru olur. Kişilik özellikleri,

uzun sürede biçimlendiği için kolay değişmez.

4


Kişilik gelişiminin en önemli alt basmaklarından biri olan ahlaki

gelişim, bireyin sosyalleşmesinin önemli bir boyutudur. Ahlaki gelişim,

bireyin topluma uyumunu kolaylaştıracak inanç, tutum, yetenek

ve kişisel özelliklerindeki tüm değişiklikleri içine alır. Çocukluk ve

gençlik çağında işlenen suçlar, bütün dünyada en çok tartışılan toplumsal

sorunlardan biridir.

Yapılan incelemelere göre, suça yönelen gençlerin yaş ortalaması

gittikçe düşmekte, topluca işlenen suçlar artış göstermektedir. Çocuk

ve gençlerin topluma karşı suçları ülkeden ülkeye çeşitlilik göstermekte

ise de her yerde, hırsızlık, adam yaralama ve saldırganlık

gibi suçlar başta gelmektedir. Bu suçların hızlı sanayileşme ve kentleşme

ile koşut gittiği görülmektedir. Bir bakıma uygarlık hastalığıymış

gibi, gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere doğru yayılmaktadır.

Toplumlardaki hızlı değişmeler, siyasal çalkantılar, geleneksel değer

ölçülerinin yıkılması ve toplumsal eşitsizlikler, suç oranlarını büyük

boyutlara ulaştırmaktadır.

Sosyal çevresine uyumlu çocukları ve gençleri yetiştirmek ebeveynlerin,

okulların ve toplumların öncelikli isteği ve amacıdır. O halde,

çocuklar ve gençler aileye, okula, meslek ve toplum hayatına başarıyla

intibak etmelidir. Onların, sosyal çevrelerine başarıyla uyum

sağlayabilmeleri ise sağlıklı bir ahlaki gelişim süreci geçirmeleriyle

yakından ilgilidir. Çünkü ahlaki gelişim, toplumsal gelişimin önemli

bir boyutudur.

İşte bu yüzden öğrencilerimize hem milli hem de evrensel ahlak

yasalarının yerleştirilmesi konusunda üzerimize düşen görevleri yerine

getirmek adına yılmadan, başarısızlığı düşünmeden gayretle çalışmalıyız.

2017/2018 eğitim öğretim yılının ikinci döneminde; emeklilik nedeniyle

bizlere veda eden değerli müdürümüz Sayın Recep SARAÇ-

LI’nın okulumuza, öğretmen ve öğrencilerimize kattığı değerler ve

yaptığı çalışmalr nedeniyle teşekkürü bir borç bilirim. Kendisine

emeklilik yıllarında ailesi ile birlikte mutlu, huzurlu ve sağlıklı uzun

ömürler dilerim.

Ayrıca okulumuz öğrencileri ve ülkemizin aydınlık geleceği için

canla başla çalışan öğretmenlerimize teşekkür ederim.

Yıl içinde yaptıkları sosyal, kültürel, sportif ve akademik çalışmalarla

bizleri onurlandıran tüm öğretmen ve öğrencilerimize de şükranlarımı

sunarım.

Okulumuzun her sene yükselen grafiği ile sadece ilimizin değil,

ülkemizin de saygın kurumlarından biri olacağı inancımız, güçlenen

öğretmen kadromuz ve yaptığımız faaliyet ve çalışmalarla perçinlenmektedir.

Bu duygularla, iyi bir tatil geçirmeniz dileğiyle mutlu kalın.

5


Annem, babam ve erkek kardeşimle 2016 yılının yaz tatili Akdeniz Bölgesinde başlamış,

Ege Bölgesi ile devam etmişti. Son günleriyle tatil; birden uyandığımız ve tatlı

rüyalarımızın bölündüğü uykular gibi nihayete ermekteydi.

Babam; “Çanakkale son durağımız. Allah izin verirse iki üç gün Eceabat`da konaklayacağız.”

dediğinde, annemin gülümsemesine bir hüzün biz çocuklarda ise son derece eğlenceli

anlar geçirdiğimiz tatili anıtlarla dolu bir yerde geçirmenin bir anlamda mutsuzluğu sarmıştı.

Feribotla Eceabat kıyılarına ulaşmadan babam ve annemde farklı bir ruh hali farkedilmeye

başlanmıştı.Hava sıcak olmasına rağmen şortlar yerini pantolonlara, askılılar kısa kollu

tshirtlere, rengarenk olan tüm giysilerimiz sade ve tek renkli kıyafetlerle değiştirilmişti bile.

Açıkça ifade edilmemiş olmasına rağmen gururlu yüzlerinde, bir hüzün, anlam veremediğim

bir acı hakim olmuştu.

Otele yerleştiğimizde, babamın her yerleştiğimiz odada klasik hale gelen yatağa uzanıp

rahatlama nidasını göremedi. Garip bir durumdu. Sanki göremediğim bir büyüğü varmış gibi

hem annem hem de babam gayet ağırbaşlı hareketler ediyordu. Sanki bir büyüklerini üzmek

istemiyorlarmış gibi ses tonları bile son derece sakindi.

Yemek yemek ve Eceabat denilen bu yeri gezmek üzere dışarı çıktık. Şirin ve küçük bu

yerleşim yerinde ilk dikkati çeken insanların son derece sıcak kanlı oluşu diye bir düşünceye

kapılacakken, feribotların bulunduğu sahile yaklaştığımızda Seyit Onbaşının heykelini fark

ettim. Aslında fark ettiğim şey bir heykelden çok bir meydan okuyuştu. Ama henüz tarih kitaplarıyla

sınırlı olan bilgilerimle bu meydan okuyuşun neye veya kime karşı olduğunu kavrayabilmiş

değildim.

Mevzilerin canlandırıldığı açık müze gibi görünen kısma geldiğimizde buranın daha sonra

göreceklerimizin bir ön gösterimi olduğunun farkında değildim.

Fotoğraflar çektirilirken neşeli yüzlerin yerini üzgün ifadeler, kahkaha dolu tatil fotoğraflarının

aksine kocaman gülüşler yerine, üzüntüsü bol dudak kenarına sıkıştırılmış gülümseme

demeye bin şahit isteyen suratlarımız yansımıştı.

Ertesi sabah babam arabayla hereket ettiğinde onun ve annemin bu garip hallerinin esrarının

çözüleceği 110 km sürecek yolculuğumuz başladı. Aslında tur ya da bir rehber eşliğinde

90 km kadar sürecek olan bu yolculuğa babam ailece çıkma kararını almıştı.

6


50 den fazla bize ait sanırım 30 dan fazla da İngiliz veya Anzaklara ait anıt ya da mezar görecektik.

Ama bunlar değildi beni etkileyecek olan.

Kilitbahir kalesi ile başladık turumuza.Namazgah Tabyaları, Akbaş Şehitliği gibi pek çok anıt ya

da mezarlık dolaştık. Şehitler Abidesine geldiğimizde zaman sanki orada durmak istiyormuş gibi görünüyordu.

Mezarlar arasında ilerlerken susuzluğum ya da yorgunluğum okuduğum ya da babam ve annemden

dinlediğim anılarla sarsılmış düşünce dünyama son darbeyi indirmişti adeta.

Bu gezi ile benim şanlı tarihim, ölüme gülerek giden atalarım gibi duyguları coşturacak cümleleri

kurmak son derece kolay. Ancak beni derinden yaralayan, şehitliklerimizde gençlerimizin hal ve hareketleri

son derece ilginçti. Bikinleri ile şehitliklerde dolaşan, yerlere çöpler atan bizim kahramanlık

destanı yazan ecdadımızın torunları olamazdı.

Ölmeyi emreden Mustafa Kemal askerlerinin emri ikiletmediği bu topraklar, adları bilinmeyen

ve Mehmet denerek Mehmetçik denerek bir taşın üstüne yazılan isimlerden öte bir milletin destan tarihinden

kocaman bir sayfa haline gelmiş ve bu sayfada son satırına son hecesine kadar kanla yazılmıştı.

Kaymakam Hasan Bey Şehitliği, Soğanlıdere Şehitliği, Sargıyeri Şehitliği, Kireçtepe,Arıburnu,Anzak

koyu,…Adımınızı attığınız her nokta şehit kanı.Her karış basmaktan imtina ettiğimiz

ata mezarı.

Her yanda annemi ve babamı buraya gelmeden kilometrelerce önce etkileyen kutsi bir hava hakim.

Her tepe, her koy, her ağaç, her mezar sanki meydan okuyuşun sembolü. İşte o an Seyit Onbaşının

heykelinde anlamaya çalıştığım meydan okuyuşu nabzınızda hissediyorsunuz. Orada bulunmak

guru veriyor ama onlarla beraber o topraklarda yatamıyor olmak da üzüntü veriyor. Bazen nefret duyarken

düşmana sonra onlara da acıyorsunuz. Hüzünleniyorsunuz ama kahramanlık havasının etkisiyle

başınız dimdik geziyorsunuz. Benim topraklarım buralar diyor sonra Mehmetçik yazan bir mezarla

başınızı duaya kalkan ellerinizin aksine yere eğiyorsunuz. Kendi çocuğunu yaralı gören, kaldırın emri

veren doktorun ölen oğluna sarılışını hayal edip gözlerinizdeki yaşı tazeliyor, Anıttepe üzerinde gururdan

büyüyor devleşiyorsunuz.

Laciverte çalan dalgalı boğaza bakıp duygularınızla savaşırken, bayrağımızın yıldızını ayını görüp

diriliyor sanki orada canlarını hiçe sayan her bir ecdad oradaymışçasına ayağa kalkıp hazırola

geçmek istiyorsunuz.

Anlatan Mehmet Akif olunca, anne ve babanız Türk Edebiyatı öğretmeni olunca, siz Türk olunca

bu topraklarda yaşayınca işte o zaman bu durumun gerçekliğini fark ediyorsunuz.

7


Sizleri anlamak ya da anlatmak için kelimelerin yeteceğini sanmıyorum. Mehmet Akif mısralarında

size iltimas geçmemiş. Bedrin aslanları eminim sizlerle savaşmak dilerdi.

Aziz hatıranıza bir şey yapabildik diyemeyiz katılıyorum, çünkü sizlerin bize bıraktığı hatıra azizden

öte. Dini İslamın sancağı, Türkün şanlı bayrağının dalgalandığı bu topraklara hatıra demek saygısızlık

olur.

İşte o anlardan sonra hayata ve geleceğe bakışı değişmiyorsa ecdadın torunlarının inanın bir eksiklik

var yetiştirilme tarzınızda ve aldığınız eğitimde.

Şu an son sınıfta okuyan bir öğrenci olarak benim amacım sadece üniversite sınavını kazanmak

değil. İki yıl önce gözlerimle gördüğüm ve hayallerime sığmayacak anıların ev sahibi şehitliklerden düşüncelerime

yerleşen hedef bu topraklar için en iyisini yapmak.

Anladığım ve artık emin olduğum şey, savaş ve topraklarım için ölmek korku vermiyor. Önemli

olan topraklarımı savaşmadan da koruyabilecek teknik donanıma ve güce sahip olmak adına kendimi

geliştirmek.

Sizler ezan, bayrak, namus, hak için canlarınızı hiçe saydınız. Bizim yapmamız gereken tek şey;

mirasınızı anlamak, korumak ve gelecek nesillere anlatmak.

İşte Mayıslarda, Temmuzlarda kara gölgeler kaplasa da yurdumu, olması gereken neyse onu yapmak.

Yani; “Söz konusu vatansa, gerisini teferruat” saymak!

8


OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK (TAKINTI HASTALIĞI)

Birçok insan zaman zaman çeşitli konularda evham, endişe ve takıntılara kapılabilir. Ancak çoğu kez günlük yaşam içinde ortaya

çıkan bu duygular ile baş edebilir ve sorunlarımızı yaşamımızı etkileme noktasına varmadan çözüme ulaştırabiliriz.

Takıntılı düşüncelerin günlük yaşamımızı etkileyecek, günlük aktivitelerimizi kısıtlayacak düzeye gelmesi durumunda OBSESİF-

KOMPULSİF BOZUKLUK (OKB) adı verilen bir ruhsal hastalık akla gelmelidir.

OKB NEDİR?

OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden

oluşan bir ruhsal hastalıktır.

Obsesyon

Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler,

kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.

Kompulsiyon

Obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere yapılan yineleyici davranış ve

zihinsel eylemlerdir.

OKB

Araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır.

Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30’lu yaşlarda başlamasına karşın, okul öncesi çağdaki çocuklar dahil herhangi bir yaşta görülebilir.

Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına karşın genel olarak kadınlarda daha sık görülmektedir.

OKB BELİRTİLERİ NELERDİR?

Obsesyon ve kompulsiyonlar toplum-dan topluma, kültürden kültüre değişiklik gösterebilir. Ülkemizde ve tüm dünya toplumlarında

en sık görülen obsesyon ve kompulsiyon türleri aşağıda örnekler verilerek sıralanmıştır.

Bulaşma Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

Kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, toz gibi etkenler; kimyasal maddeler, deterjanlar, zehirler ile idrar, gaita ve diğer beden

salgıları ile bulaşacağına ilişkin takıntıları ve bu takıntıların yarattığı sıkıntıyı gidermek için yaptığı davranışlarıdır.

34 yaşında ev kadını, eve gelen misafirlerin dışarıdan mikrop taşıyacağı şeklindeki obsesyon-larından dolayı evdeki

tüm terlikleri yıkanabilir terlik olarak değiştirmişti ve misafirler gittikten sonra hepsini çamaşır makinesinde yıkıyordu.

43 yaşında erkek hasta, ev ortamı dışında tuvalete gitmiyor, evde de tuvalete her gittiğinde idrar sıçradığı şeklinde

takıntılı düşünceler ile çoraplarını ve pantolonunu değiştiriyordu.

Bu örneklerde kişilerin bedenlerine ve elbiselerine değişik maddelerin bulaşacağı düşüncesi bulaş obsesyonu, ortaya çıkan

sıkıntıyı gidermek için temizlik ve yıkanma davranışları yapmaları ise kompulsiyo-nu oluşturmaktadır.

Kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu

En sık görülen obsesyon ve kompulsi-yonlardandır. Kişi gaz ocağı, kapı, kilit gibi nesnelerin açık kalmış olabileceğinden,

ütü vs. elektrikli aletlerin fişlerinin prizde takılı kalmış olabileceğinden kuşku duyar (Kuşku obsesyonu) ve emin olmak için

tekrar tekrar kontrol etme gereksinimi duyar (Kontrol kompulsiyonu). Bu kuşku ve kontroller yaşamın birçok alanında

kendini gösterebilirler.

45 yaşında erkek hasta, her akşam işinden evine döndüğünde otomobilini park edip evine girdikten

sonra otomobilin kapısını kilitlediğin-den emin olmuyor ve bazen iki-üç kez olmak üzere sokağa

çıkıp otomobil kapılarını kontrol ediyordu.

54 yaşında erkek hasta, her sabah kendi kullandığı otomobili ile bir kavşaktaki polisin yanından

geçiyor, biraz uzaklaştıktan sonra “acaba otomobilin sol aynası ile polise çarpıp yaralamış mıyımdır?”

şeklinde kuşkular nedeni ile geri dönüyor, polisin sağlıklı olduğundan emin olduktan sonra

rahatlayarak işine gidiyordu.

Başkalarına zarar vereceği, elinde olmadan saldırgan davranışlarda bulunacağı şeklinde obsesyonlar

Bazen hastalarda elinde olmadan başkalarına rahatsızlık ya da zarar vereceği, ağzından hoş karşılan-mayacak nitelikte sözcükler

kaçıracağı, yanındaki insanlara elinde olmadan zarar vereceği şeklinde obsesyonlar olabilir.

40 yaşında erkek hasta, evde ailesi ile birlikte otururken “kontrolümü kaybeder de elimden bir

kaza çıkar, eşime, çocuğuma zarar verir miyim” şeklinde düşünceleri nedeni ile aile üyelerinin

bulunduğu ortamda eline makas/bıçak gibi kesici/delici aletler almıyordu.

Lohusalık dönemindeki genç bir anne bebeğini emzirirken ya da altını temizlerken “kontrolümü

kaybederim de bebeğimi boğar, öldürür müyüm” şeklinde düşünmekten alıkoyamadığı ve çok yoğun

sıkıntıya neden olan takıntılı düşüncelere sahipti.

9


Dokunma kompulsiyonları

Zaman zaman bazı OKB’li hastalar bazı davranışları yapmadan önce kendilerince önemsedikleri bir eşyaya dokunma gereksinimi

duyarlar. 37 yaşında erkek hasta, sabahları işine giderken vestiyerin yanında asılı duran ve üzerinde mutlu

bir aile resmi bulunan anahtarlık kutusuna dokunmadan çıkarsa, ailesini ilgilendiren olumsuz bir

olay ile karşı karşıya kalabileceklerinden endişe duyuyor, bazen geri dönüp yeniden dokunma gereksinimi

duyuyordu.

Sayma kompulsiyonları

Bazı OKB’li hastalar herhangi bir günlük aktiviteyi belirli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işinin rast gitmeyeceğini düşünerek

sayma davranışında bulunurlar.

33 yaşında kadın hasta, sabahları çocuğunu okula gönderirken üç kez “yolun açık olsun” demezse

başına kötü bir şey geleceğinden endişe duyuyordu.

Biriktirme ve saklama kompulsiyonları

Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir

/ saklayabilir.

HER TAKINTILI DÜŞÜNCE YA DA DAVRANIŞ OKB MİDİR?

Yukarıdaki örnekleri okuduğunuzda aklınızdan “temiz, tertipli ve düzenli olmanın; güvenlik amacı ile kapıları, pencereleri kontrol

etmenin ne zararı var, bunlar hastalık mı sayılmalı?” şeklinde düşünceler geçebilir. Elbette bu davranışları günlük yaşamımızda yapıyoruz

ve hastalık olarak sayılmamalıdır. Ancak tıbbi açıdan bu şekildeki düşünce ve davranışların hastalık sayılabilmesi için günlük

işlevlerimizi etkileyecek, kısıtlayacak, bozacak kadar şiddetli ve yoğun olmalıdır. Örneğin, bir ev kadınının temiz ve düzenli

olması doğal olarak hastalık sayılmaz ama hemen her gün, günün her saatinde temizlik yapıyor, her gün çamaşır yıkıyor ve bu davranışları

nedeni ile de çocuklarına onları sağlıklı bir biçimde yetiştirebilmek için yeterli zamanı ayıramıyorsa hastalık olarak değerlendirilebilmelidir.

Bir kişinin otomobilinin camlarının kapalı, kapılarının kilitli olduğundan emin olması güvenlik nedeni ile garip

karşılanmayabilir ama evinden tekrar tekrar çıkarak ya da yolda geriye dönerek cam ve kapıları kontrol etmesi dikkat edilmesi gereken

bir durumdur.

OKB NASIL TEDAVİ EDİLİR?

OKB günlük yaşam etkinliklerini ciddi olarak kısıtlayabilen, aile, meslek ve sosyal yaşamda önemli işlev kayıplarına yol açan, yaşam

kalitesini düşüren bir hastalıktır.

Kronikleşme yani müzmin hale gelme olasılığının yüksek olması tedavinin önemini arttırmaktadır. Tedavide kullanılan birkaç yöntem

bulunmaktadır.

İlaç tedavisi

.

38 yaşında erkek hasta, uzun yıllardan beri düzenli olarak aldığı gazeteleri “içindeki bilgiler ileride

çocuklarıma gerekli olabilir” şeklide bir düşünce ile düzenli bir şekilde ve tarih sırasına göre

paketleyerek saklıyordu.

Bilişsel-davranışçı tedavi

AİLE VE ARKADAŞLARA DÜŞEN GÖREVLER

OKB’li hastalar sıklıkla takıntılı düşünce ve davranışları çevredekiler tarafından fark edildiğinde, öğrenildiğinde nasıl karşılanacakları,

ile ilgili endişe yaşarlar. Çoğu hasta ayıplanacağı, dalga geçileceği, küçük düşürülebileceği düşüncesi ile hissettiklerini paylaşmaktan

ya da açığa vurmaktan kaçınır. Hastalar, damgalanma kaygısı ile tedaviye hastalığın başlamasından çok uzun süre sonra gelebilmektedir.

Aile üyeleri ve arkadaşları hastanın zaman zaman çevreye de huzursuzluk verecek düzeye varan takıntılı davranışlarının

hastalar tarafından engellenemeyen, karşı koyamadıkları düşüncelerden kaynaklandığını bilmelidir, tedaviye uyum sağlanması

konusunda yardımcı olmalıdırlar.

KENDİNİZDE OKB OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORSANIZ NE YAPMALISINIZ?

Kişinin kendindeki bazı düşünce ve davranışların bir ruhsal hastalığın belirtileri olabileceğine karar vermesi çoğu kez güçtür. Okumuş

olduğunuz bu yazıda kısaca tanıtılmaya çalışılan OKB’nin sizde olabileceğinden kuşku duyuyorsanız bir psikiyatri uzmanına

başvurarak profesyonel yardım talep edebilirsiniz.

10


15 Temmuz günü sabahı;

Bu gün her zamankinin aksine erken kalktım. İstanbul’a gidiyordum. Mutluydum kimden İstanbul’u duysam övüyorlardı

derler ya ballandıra ballandıra anlatmak , öyle anlatıyorlardı bana. Heyecan da vardı tabi ki içimde. İçim içime sığmıyordu. Tabi

ki İstanbul’a her ne kadarda gezmek eğlenmek için gitmesem de gidiyordum. 12.00’daydı biletim sabah saat daha 07.00’dı. Annemi

aradım. Zavallı annemin haberi de yoktu yanına gideceğimden. Hiç belli etmeden konuştum. Annem hastaydı nede olsa

maazallah heyecan yapar bir şey falan olurdu sonra. Hem sürpriz yapacaktım fena mıydı? Mutlu olurdu kadıncağız. Babamı

askerlikte kaybetmiştim. Bu yüzden annemi çok severdim. Annem hep korkar benim asker olmamdan. Yaşımda gelmişti. 2-3

aya kalmaz çağırırlardı beni de.

Sonunda otobüse bineceğim vakit gelmişti. En az beş kere kontrol etmişimdir şimdiye kadar unuttuğum bir şey var mı

diye. Otobüse bineceğim yere doğru yürüdüm. İçimde bir huzursuzluk vardı. Neydi ki bu? Anlayamadım. Derken gelmiştim bile

otobüse bindim. Yaklaşık yarım saat içinde de yolcuları toparlayıp yola koyulduk.

Yol sanki git git bitmiyordu. İçimde de bir sıkıntı vardı. Bazen bu sıkıntıyı unutup yolda uyuyordum. Bazen bu sıkıntıyla

uyanıyordum. Arada bir mola verdiğimizde hep gidip elimi yüzümü yıkıyordum. Annemi arıyordum haber alıyordum iyimi diye.

Bazen de şu otobüsteki muavinlerin verdiği meyve suyu ve kekler uyandırıyordu beni. Uyanınca gözüme dağlar ilişiyordu. Bu

güzelim vatanın dağları taşları yolları kuşları. İstanbul’a 2 saat kala hiç uyumadım. Bu sırada yolları izledim , yoldakileri. Kafamda

kendimce tonlarca şey düşünürken dağların tepesinde bir bayrak belirdi. Bu sadece bayrak mıydı? Bayraktan daha fazlasıydı.

Bu milleti onurdu gururdu bu bizim kanımız canımızdı. Babam geldi aklıma. Öldüğü için üzülmek yerine gurur duydum. Niye

mi? Benim babam bir şehitti. Benim babam şehit. Babam vatanı için ölen bir adam. Ölümlerin en onurlusu , en gururlusu. Küçükken

ardından çok ağlamıştım bilmezdim şehit ne demek, anlamazdım o zaman. Şuan öyle mi ? yanımdaki boşluğunu hissediyorum.

Unutamam zaten. Ama gurur duyuyorum. Bende isterdim kanımın vatan için akmasını.

İstanbul’a yaklaşık yarım saat vardı. Sonunda o büyülü İstanbul’u görecektim. O eşsiz manzarasını iki kıtayı birbirine bağlayan

o köprüleri , denizin ortasında ki kız kulesini , Avrupa yakasındaki galata kulesini , sarayların en güzeli olan Topkapı sarayını

, camilerin en görkemlisi Ayasofya camisini… annemle gezecektim buraları adım adım.

Yaklaşmıştık iyice. Gelmiştik işte içim kıpır kıpırdı. Sabah olduğumun aksine içimde hiçbir sıkıntı üzüntü yoktu, tam tersi

sevinç coşku heyecan vardı. Köprüye gelmiştik. Denizin tam ortasından geçecektik. Derken birden bire otobüs durdu. Herkes ne

olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bende onlardandım. Etrafıma bakıyordum. Bilemiyordum kimse bilemiyordu. Neydi bu ? Belki

de otobüs bir arza yapmıştır. Kimileri yeni uyanmış gökyüzünün eşsiz mavisinden gözünü alamazken kimilerinin o maviye bakarak

tekrar uyuyordu. Bense sadece izliyordum onları. Hafif uykulu gözlerle. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyorken birden

otobüsün kapıları açılıp içeri bir takım askerler girmeye başladı. Askerdi işte bunlar büyük ihtimalle bir denetleme yapacaklardı.

Fakat bunların elinde silahlar vardı. Asker olduklarından da şüpheliydim . Otobüse binip millete tehditler savurmaya aşlamışlardı.

Herkesin yüzünde bir şaşkınlık bir korku vardı. Neydi ki bu? Herkesin korktuğu bir şeydi bu. Anlamadım. Etrafıma bakınıyordum

gene anlamıyordum. Herkeste olduğu gibi bende de vardı korku. Başımızda birkaç askerlerle birlikte yaklaşık yarım saat

kırk beş dakikadır bu otobüsün içinde tıkalı kalmıştık. Kimi yaşlı teyzeler amcaların tansiyonu yükseliyor , kimi hamile anneler

tedirgin bir şekilde bekleyiş içindeydi. Kimi bebeklerde artık bunalmış olmalı ki ciyak ciyak ağlıyorlardı. Herkes bir garipti bu

gün. Ama bir kişide neler oluyor burada demiyorduk. Bende dahil. Sonunda gerçekten bende bunalıp ayağı kalktım. İki asker

hemen gözlerini bana çevirdi. Bende önce biraz durup. ‘neler oluyor burada ?’ dedim. Herkesin gözü bana döndü. Bende bir

etrafa baktım. ? Anlamadım. Etrafıma bakınıyordum gene anlamıyordum. Herkeste olduğu gibi bende de vardı korku.

Anlamadım. Etrafıma bakınıyordum gene anlamıyordum. Herkeste olduğu gibi bende de vardı korku. Başımızda birkaç

askerlerle birlikte yaklaşık yarım saat kırk beş dakikadır bu otobüsün içinde tıkalı kalmıştık. Kimi yaşlı teyzeler amcaların tansiyonu

yükseliyor , kimi hamile anneler tedirgin bir şekilde bekleyiş içindeydi. Kimi bebeklerde artık bunalmış olmalı ki cıyak cıyak

ağlıyorlardı. Herkes bir garipti bu gün. Ama bir kişide neler oluyor burada demiyorduk. Bende dahil. Sonunda gerçekten

bende bunalıp ayağı kalktım. İki asker hemen gözlerini bana çevirdi. Bende önce biraz durup. ‘neler oluyor burada ?’ dedim.

Herkesin gözü bana döndü. Bende bir etrafa baktım. Onların bana dedikleri ise sadece ‘otur’ olmuştu. Onlara baktım. Oturdum

bekledim. 10-15 dakika daha bekledim. Artık dayanacak sabrım yoktu. Telefona bakim dedim. Sıkıldım baya annemde merak

etmiştir. Telefonum sanırım sessizdeydi. Mesajlar bildirimler haberler gelmişti. Annem birkaç sefer aramış, bazı yakın arkadaşlarım

İstanbul’a geldiğimi bilenler da birkaç sefer aramıştı. Öncelikle annemi aradım. ‘Oğlumm!’ diye açtı telefonumu. Sesi o

kadar korkmuş o kadar tedirgin ve üzüntülüydü ki. İyi olduğumu belirtip kapattım.

11


Birkaç mesaja bakiyim derken gördüğüm şeyle tüylerim ürperdi. İçimde ki coşku yerini cesarete korkuya bıraktı. Yanlış anlamayın

sakın korku dediysem kendimden korktuğum için değil. Bana bir şey olursa diye hiç değil. Vatanım için. Ne büyük emeklerle

kurulmuştu bu büyük Millet. Ne zorluklarla , ne şehitlerle. Vatanımın her santiminde benim askerimin şehidimin kanı vardı kanı!

Darbe denilmişti adına. Otobüsün kapıları açıktı zaten kimseye belli etmeden çıkmaya çalışacaktım. Böyle bir şeye asla izin vermezdim.

Hem ben hem milletim , halkım. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘ geldikleri gibi giderler’ sözü gibi. Zaten öyle olmamış

mıydı? Bu günde de benim halkım göz mü yumacaktı? Hiç sanmıyorum. O zaman bu vatanı düşmanlara hainlere yedirmedik yedirmeyeceğiz

de. Kanımızı canımızı akıtırız gerekirse. Gerekirse ölür gerekirse direniriz. Bu vatan için. Avrupa Avrupa diye methettikleri

de neymiş? Benim Türkiye’m varken. Koskoca binaları olsa ne olur benim 2 kıtayı birleştiren Türkiye’m varken. Bunlara kalmazdı

bu vatan. Bu hainlere bu terörlere.

Arkalarda oturuyordum. İki darbeci birbirleriyle bir şeyler fısıldaşırken arka kapının açık oluşuyla çıktım. Fark etmediler bile.

Gördüğüm manzara ile baya şaşırdım. Tanklar tüfekler. Bunlarla mı korkutacaklardı bizi? Korkar mıydı bu koskoca Türkiye’m. Halkım

vardı orada. E tabi bunlara yedirmezlerdi bu vatanı. İçimde bir guru vardı. Nedendir bilmem göğsümü kabarta kabarta dimdik

yürüyordum. Koşa koşa halkımın milletimin yanına gittim. Son kez tekrardan sessiz bir yer bulup annemi aradım. ‘annem ‘ dedim.

Canım annem. Benim geleceğimden bile haberi yoktu ya şimdi burada şuracıkta şehit olsaydım. Annem ağlamazdı ama babamda

da üzülmüştü fakat feryat figan olarak ağlamamıştı. Şehit demişti böyle övünmüştü. Keşke, keşke babam gibi vatan için ölebilsem.

Öyle yüksek bir mertebede ölmek ne güzel bir ölümdür. Annemden helallik istedim. Muhakkak şüphelenmişti bir şeylerden ama

artık yapabileceğim bir şey yoktu. Telefonu kapattım. Belki de bu annemin o nazik huzur dolu sesini son duyuşum olacaktı. Benim

milletim o koskoca tankların üstüne çıkarken bende önlerinde durdum o an hissettiğim şey gururdu. Ezip geçseler de orada kalacaktık.

Biraz ileride sarışın mavi gözlü 20 yaşlarında bir genç vardı elinde bir Türk bayrağı. Nasıl bir endamla şanla dalgalanıyordu.

çatışma vardı. Durduğum yerin biraz ilerisinde tank vardı gene. Benim önünde bulunduğum tankın üstü dolup taşmıştı. Oraya

gittim koşar adımlarla. Sarışın mavi gözlü çocukta bu tankın üzerindeydi. Koskoca bayrağı göklere kaldırıyordu. Bende onun yanında

durdum. Etrafta bir bağırış çağırış vardı. Nasıl da gururlu bir şeydi burada olmak. Herkesin bir sevdiği vardı. Herkesin bir dünyalara

değişmeyeceği vardı. Benimde öyle. Kiminin annesi kiminin babası kimininse evladı vardı. Onları bırakıp buraya gelmek, şu

yaşa kadar sevdiğin , değer verdiğin herkesi geride bırakıp buraya gelmek ne büyük bir cesaret ister. Arkada bırakır mısınız siz geri

döneceğiniz kesin olmayan bir yola girer misiniz. Türk milletiydi bu yapardı. Aklımdan bu düşünceler geçerken bir çatışma sırasında

benim yanımdaki sarışın mavi gözlü çocuk vuruldu. Elinde bayrakla vurulunca bayrak havaya atılıp biraz geriye gitti. Tam o sırada

koşar adımlarla bayrağımın olduğu yere gittim. Tam düşecekken yere değmeden yakaladım onu. Alırken biraz koştuğum ve yakalamaya

çalıştığım için yere yatmıştım. Hemen kalkıp o şanlı bayrağı ben dalgalandırdım göklerde. Birkaç kişi ölüyor birkaç kişi yaralanıyordu.

Bir bayan vardı kolundan yaralanmış bir şekilde duruyordu. Elimdeki bayrağı tankın üstünde duran bir çocuğa verip onun

yanına gittim. Üstüme ince bir hırka vardı. Kolu çok kanıyor kızında canı acıyordu yanına gidip Hırkamı çıkarıp koluna sardım. En

azından bir süreliğine de olsa kanaması azalırdı. Teşekkür etti. Yanından ayrıldım. Ortalık yatışmıştı biraz daha sakindi. Sanırım anlamışlarda

ele geçiremeyeceklerini. Vazgeçmişlerdi artık. Doğru ama kim 3-5 kişiyle direnebilir bu millete. Buna kalkışmaları bile gereksizken.

Tanklar artık yolun ortasından çekilmişti. Otobüsteki askerler falan da gözükmüyordu ortalıkta. Otobüse doğru gittim .

bebekler anneleri korkmuş bir şekilde köşelere çekilmiş titriyorlardı. Yaşlılar ise dua edip duruyordu. Hamile bir kadının sancısı vardı.

Otobüsün şoför yerine gittim. Ortalıkta gözükmüyordu. Bir tane muavin vardı. Araba kullanmasını biliyor musun? Diye sorduğumda

hayır cevabını almıştım. Otobüste de çoğunlukla çocuklu anneler ve yaşlılar vardı. Hepsi de korkuluydu. Benim ehliyetim

vardı. En azından arabadaki hamile kadını ve yaşlıları , çocukları buradan uzaklaştıracak kadar biliyordum. Kadın orda bağırıyor korkuyor

canı yanıyordu. Otobüsü ben kullanmak zorunda kaldım. Öncelikle ambulans çağıracaktım fakat geleceğini ummuyordum.

İstanbul’u pek biliyor sayılmam ama navigasyon işimi görürdü. Biraz acele ederek hastaneye zorda olsa varabilmiştik. Acile gidip

hemen görevlileri çağırıp geldi daha doğmamış bebeğin babası. Görevliler hemen kadını hastaneden içeri götürürken bebeğin babası

bana elini uzattı “Sağol” kardeşim’ dedi ve sarıldı. O samimiyet o minnettarlık o sıcaklığı istesen kuramazsın. “Önemli değil

kardeşim” deyip bende sarıldım. Oradan sonra diğer yolcuları da hareme bıraktım. İnerken hepsi o kadar gururla mutlulukla dualarla

iniyorlardı ki. Herkes sarılıp Allah ne dileğin varsa versin diyorlardı. İnşallah inşallah verir. Benim tek dileğim annemin iyileşmesiydi.

Artık bende inip hastaneye gitmeye yola koyuldum. Telefonumun şarjı da bitmişti.

Kadın ne çok merak etmiştir. Bir taksi bulup yanına gittim. Saat baya geç olmuştu

3.30’du. Hastaneye gidip odasını buldum. İçeriye girdiğimde oturup teyzemle nerde bu

çocuk diye konuşuyorlardı. İçeriye girdiğimde fark edip şaşkın şaşkın baktı yüzüme ağlamaklı

bir ses tonuyla yavrum benim dedi. Koşup hemen sarıldım. Çok merak etmişti

olanları anlattım. Korktu tabi. Ama şükretti yanında olduğuma. Gururlandı . “Ah oğlum

ya sana bir şey olsaydı .”dedi üzgün bir ses tonuyla.

12


Yaz tatili dinlenmek ve çalışmak

için iyi bir fırsat olarak

değerlendirilmeli.

Yaz tatili dinlenmek ve

çalışmak için iyi bir fırsat olarak değerlendirilmeli. Tüm öğrencilerin, gençlerin

bütün bir yıl boyunca heyecanla beklediği yaz tatili başladı bile. Peki, gençler

yaz tatilini nasıl geçirmeli, neler yapmalı ya da yapmamalı? Eğer lise veya üniversite

sınavlarına hazırlanan genç bir çocuğunuz var ise bu yıl onlar için çok

zor geçmiştir. Aslına bakarsanız artık sınavlara hazırlanılmayan yıl pek kalmadı

değil mi? Lise ve üniversite sınavlarına en az 2 yıl önceden hazırlanmaya başlıyor

artık gençler. Bu da stresi çok erken yaşlarda yaşamaya başlamak anlamına

geliyor. Umarım ki gençlerin sınavları iyi geçti ve şimdi tüm streslerini atma zamanı...

Ancak önümüzdeki yıllarda sınava girecekler varsa onların yaz tatilinde

hem dinlenmesi hem de çalışması gerekiyor tabii ki!

Hatırlatmak isterim ki yaz tatili demek boş zaman geçirmek, günün yarısında

uyumak, günde 10 saat internette zaman öldürmek demek değildir. Yaz tatili

gerçekten keyifle, dinlenerek, geleceğe hazırlanarak zamanı değerlendirmek demektir.

Her şeyden önce bilmeliyiz ki yaz tatilini dinleme zamanı, yeni döneme

dinlenerek, eğlenerek keyfini çıkararak hazırlanma zamanı. Dinlemek kelime olarak

güzel geliyor değil mi bununla beraber her şey dinlendirmez. Gelin şimdi

gençleri neler dinlendirir ya da tatilde neler yaparlarsa gerçekten zihinsel, bedensel

ve duygusal gelişimlerine katkısı olur onlara bakalım: Yıl içinde hasret

kaldıkları uyku için günde en fazla 8-9 saat ayırmalılar.

Eğer düzenli ders çalışmaları gerekiyorsa sabah saatlerini tercih etmeliler.

Bilgisayar ve telefonu kontrollü kullanmalılar. Yaz tatili demek bolca spor, kitaplar,

gezmek tozmak ve eğlenmek demek. Bu nedenle bol bol spor yapmalı, arkadaşları

ile zaman geçirmeliler.

Sorumluluk alanları olan evde aileye destek olmak, ders çalışmak, büyükleri

ziyaret gibi konularda ellerinden gelen özeni göstermeliler. Aynı zamanda arkadaşları

ile zaman geçirme, kitap okuma, spor yapma gibi sosyal etkinlikleri yapacaklarına

dair ailelerle konuşulmalı ve sözel kontrat yapılmalıdır. Bu hem sizi

hem de gençleri rahatlatır.

Geleceği satın alabilecek tek şey bugündür! Ve gençler gelecekte nasıl bireyler

olmak istiyorsa, hangi mesleği yapmak istiyorsa onu sadece bugün verdikleri

çaba ile gerçekleştirebilirler. Çabayı; keyifle, neşeyle, verimlilikle,

sağlıkla vermeleri dileğiyle tüm gençlere

iyi tatiller dilerim.

13


Tüm haber kanallarında aynı haber vardı. Çanakkale Boğazına doğru ilerleyen gemiler ve Türkiye.

Beş birleşik ulustan oluşan dünya ülkeleri tüm dikkatini bu konuya yoğunlaştırmışlardı.

Ada ülkelerinden oluşan İngiltere’nin liderliğini yaptığı üçüncü birleşik uluslar topluluğu gemileri

Türkiye’nin lideri olduğu birinci birleşik uluslar topluluğuna doğru ilerliyordu. Topluluğun diğer ülkeleri;İtalya

ve İspanya çok kesin bir şekilde bu duruma müdahale edilmesi gerektiğini dile getirirken, lider

ülke Türkiye, savaş durumuna geçmemiş aksine önderliğini yaptığı uluslara ve diğer birleşik uluslar topluluğu

üyelerine de sakin olma bildirisi yayınlamıştı. Diğer uluslar son yirmi yıldır kullandıkları Türk alfabesini

doğru anlayamadıklarını düşünüyor, hem üçüncü birleşik ulusların bu hamlesini anlayamıyorlardı.

Türkiye tek ülke olarak dört birleşik ulusa karşı son kırk yılda yapılan savaşları, siyasi ve askeri tüm

girişimleri bastırmıştı. Güçlü oluşu eğitimde yaptıkları büyük atılımlarla, adalet konusundaki kesin tavırlarla

ve ulusu içindeki farklılıkları doğru yöneten bir siyasetle ilgiliydi.

Çocuklar Türk alfabesine geçmeden evvel aileleri tarafından İslam dininin gereklerini ve Kuran-ı Kerimi

öğreniyorlar, tarih bilinci ve birey olarak toplum içinde yaşama felsefesini aldıktan sonra eğitim hayatına

başlıyorlardı. Yani milli ve dini kültürü kişilik haline getiriyor daha sonra aldıkları eğitimle yeteneklerine

göre eğitimlerine devam ediyorlardı.Bu eğitim de kişinin yeteneklerine ve zekasına göre beş ile dokuz

yılda sona eriyordu.

Felsefesi ve geleneklerine bağlı ülkenin hızlı yükselişi ve artık dışarıdan müdahalelere kapalı oluşu

İtalya, İspanya, Almanya, Fransa gibi geri kalmış ulusları etkilemiş ve Türkiye’nin liderliğini kabul etmişti.

Özellikle uzay araştırmalarındaki hızlı ilerleyişi ve sadece silahlara odaklanarak onları yok etmek

üzere tasarlanmış yeni bir teknolojiye geçişi Türkiye’yi karşı konulamaz bir güç haline getiriyordu. Çünkü

geleneğinde insanı yaşatmak olan Türkiye, canlılara ve medeniyetlere zarar vermeyen bu silah teknolojisi

ile karşı hamleleri yok etmişti.

Birleşik uluslar kendi aralarında bile sorun yaşamaktan çekiniyorlardı. Çünkü Türkiye’nin iradesi dışında

hareket etmek için hem nüfus olarak azlar hem de teknolojik olarak geriydiler.

Çanakkale sularına giren İngiliz, Japon, Tayvan, Yeni Zelanda gibi üçüncü birleşik ulusların gemilerinin

yanında ikinci birleşik uluslara ait Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya,İsrail; dördüncü birleşik

uluslarına ait Çin, Rusya ve beşinci birleşik uluslara ait Suudi Arabistan gemilerinin bayrakları da dalgalanıyordu.

Üçüncü Dünya Savaşı senaryoları son otuz yıldır hiç konuşulmamışken bu durum şaşırtıcıydı.

Tam 3600 gemi Çanakkale’nin laciverti kıskandıran sularına demir attı. Ülke liderleri de gemilerdeydi.

Savaş kaçınılmaz gibi görünüyordu.

Ansızın Çanakkale Boğazının etrafına konuşlanan gemilerin hemen ardında sularda dalgalanmalar

başladı. Deniz hırçınlaşmıştı. Ama ortada görünen bir gemi ya da başka bir araç yoktu.

14


Gökyüzünde beyaz bir ışık parladığında savunma ağını oluşturan kubbe ile 3600 savaş gemisi

kapana kısılmış oldu. Birden suları dalgalandıran gizem de ortaya çıktı. Türk savaş filoları

görünmezlik kalkanlarını indirmiş ve 12.000 den fazla gemi ile diğer gemilerin hareket

imkanını kısıtlayacak pozisyonda konuşlanmışlardı.

Yani bundan 137 yıl önceki akıbetleri daha savaşamadan tekrar etmişti. Yenilgileri

muhakkaktı.

Saat 13:50 de 80 dünya liderinin görüntüleri tüm evlerde ve meydanlarda belirdi.

Tüm birleşik uluslar adına konuşacağını söyleyen İngiltere Kraliçesi odak olmuştu.

Kraliçenin konuşması basit ve öngörülebilirdi.

-Tüm birleşik uluslar adına Türkiye’yi tek lider olarak kabul ediyoruz. Köklü ve saygın medeniyetleri

karşısında saygı duymaktan ve boyun eğmekten başka yapacak bir şey yok. İnsanlığı

aydınlatan dinleri ve dünyayı yaşanılır kılmak adına mücadeleleri takdirden fazlasını

hak ediyor. Paylaşma duygusunu ve savaşların vahşet olduğunu, düşman bile olsa insana

saygı duyan felsefelerini, aile ve toplum hayatına dair birlik ve beraberlik anlayışlarını, israf

ederek değil pay ederek dünyaya huzuru getirme çabalarını yüzyıllardır değiştirmeyen

Türkiye’nin bizlere de rehber olacağını düşünüyoruz.

12.000 Türk savaş gemisinde yer alan ay yıldızlı bayrağa 3600 bayrak daha eklendi.

Çanakkale geçilmezliğini haykırırken, rüzgar şanlı bayrakları daha bir heybetle dalgalandırıyordu.

15


Matematik, dinamik yapısı itibari ile hareket, ilişkilendirme ve iletişim gibi becerileri

gerektirmektedir. Geleneksel sınıf ortamları ise bu becerileri kazandırmak için eksik kalmaktadır.

Dinamik yazılımlar öğrencilere çeşitli geometrik şekilleri sanal ortamda yaratma, bu şekiller

arasında ilişkiler kurma, bu ilişkiler ile bir teoremi ispatlayabilecek matematiksel bir iskele

kurma ve bu iskeleyi kendi isteğine göre değiştirebilme olanağı tanır. Dinamik yazılımlar, matematik

dersinde konu alanı, öğretmen ve öğrenci arasında köprü olacak en kusursuz araçlardır.

Matematik öğrenmeyi destekleyen matematik ve geometri yazılımları da bulunmaktadır.

Maple, Derive, Reduce, Cabri, Sketchpad ve GeoGebra en çok bilinen matematik yazılımları

içinde yer alır.

GeoGebra; geometri cebir ve analizi birleştiren dinamik bir matematik yazılımıdır. Bu

yazılım okullarda matematik öğretimi ve öğrenimini geliştirmek için Markus Hohenwarter ve

bir grup uluslararası yazılım uzmanı tarafından geliştirilmiştir. GeoGebra, kullanıcı ara yüzü

ve yardım menüsü ile Türkçe’ ye çevrilmiş olması ve eğitsel araçlarla kullanımında sınırsız özgürlük

tanıması olanakları ile okullarımızda etkin olarak kullanılabilme potansiyeline sahiptir.

Ara yüzü aşağıdaki gibidir.

16


GeoGebra’ daki temel düşünce; geometri ve cebiri birleştirerek matematiksel nesnelerin

çoklu temsillerini dinamik ortamda tartışma olanağı sağlamasıdır. Zaten matematiksel

kavramların öğrenciler tarafından daha kolay anlaşılmasının bir yolu da öğretimde

çoklu temsillerin kullanılmasıdır. GeoGebra; cebir penceresi, çizim tahtası ve hesap

çizelgesi görünüm pencereleri ile girilen değerlerin, sembol veya grafiklerin pencerelerde

hızlı geçişlerine imkân sağlaması yönüyle diğer dinamik matematik yazımlarından

ayrılmaktadır.

Öğrencinin bu yolla hayal etme gücü artmaktadır. Matematikte hayal etme gücünün

artması sezgi yolunun dolayısıyla yaratma ve keşfetme yollarının açılması demektir.

Bu yollar açıldığında öğrenci analiz yapabilecek, varsayımda bulunabilecek ve genelleme

yapabilecektir. Bu yeni yaklaşımla, öğrenciler araştırma ortamı içerisine rahatça girerek

keşfetme, varsayımda bulunma, test etme, reddetme, formülize etme, açıklama olanaklarına

sahip olurlar.

17


Sokakların karanlığında yankılanan silah ve bomba sesleri bir başkaldırışı gölgeleyemeyeceğini

henüz anlamamıştı. Ezan sesleri yoktu sokaklarda. Yalnızca vatan topraklarında

zulme eğilmeye razı olmayan insan-iman- yığınlarının yüksek perdeden sesleri

vardı.

Henüz anlamamıştı silahları ellerinde gölgeler, tankları ile sokaklarda boy gösteren

“tek dişi kalmış canavarların” kuklaları. “Hayasızcaydı bu akın, ve gövdelerini siper”

etmek için toplanan Türk milletini siner zannediyorlardı.

“Bastığı yerlere toprak demeyen” bu ulusa “zincir vurma” gafletine düşecek kadar

zavallıydı. “Bu cennet vatanın uğruna feda” edilecek olan sadece candı milletin neferleri

için. Onlar içinse can tatlı olacaktı. Ama henüz farkında değillerdi.

Sokaklarda birleşen, birleştikçe devleşen Türk ulusu, millet olmanın, hür olmanın

var olmak için bir zorunluluk olduğunu “ezelden beridir” de böyle süregeldiğini hatırlamıştı.

Karanlık sokaklarda büyüyen bu güçlü yumruk, “kükremiş bir sel gibi” önüne konulmak

istenen sete meydan okuyordu.

Sokaklarda yankılanıyordu bomba, silah ve tankların işkence veren, zulmü haykıran

sesleri. Bayraklar “çatmıştı” kaşlarını. Ta ki “bendini çiğneyip aşmaya” and içen

Türk ulusunun birlikten güç olan, ayak seslerini duyana kadar.

Yıllarca bu senaryolarla sindirilmenin, silahlar karşısında boyun eğmenin sancılarını

silkinip atmış, ayağa kalkan dev bir akıncılar ordusuna dönüşmüşlerdi.

. “Arşa yükselmeye” çoktan gönüllü millet tanklara kafa tutuyor, silahlara bedenlerini

siper ediyorlardı. Çünkü o bedenlerde “Bedrin şanlı aslanlarını kıskandıran” atalarının

ruhları yaşıyordu.

18


Teker teker kale zannettikleri cılız duvarları düşmeye ve üzerlerine inen kalabalığın

cesareti altında ezilmeye başladılar

Ömer olup “şühedaya” karışan da oldu. Ama yılmadılar. Çünkü “naaşları,

ruh-ı mücerred olup” fışkırıyordu. Çünkü Ömer olmak sevdalanmak demekti.

Çünkü zırhlılara karşı sopalar, kurşunlara karşı “et, kemik” çarpışıyordu.

“Ebediyen ırkına izmihlal” olmadığının müjdesini almıştı zaten. Şehadetse

zaten ölümsüzlüğün formülü gibiydi. Kalabalık değildi artık ulus. Tek vücut olmuş

tunçtan ve çelikten bir kıta gibiydi. Ezan sesleri bayrakların dalgalandığı yurdumda

gürlüyordu.Selalarla oluk oluk birlik ruhu akıyordu yurdun her köşesine.

Kana bulanmış sokaklarda karanlığı bölen ay, bir tarihe tanıklık etmek istercesine

daha bir canlı ışıldıyordu.

Bet yüzlülerin unuttuğu şey canlanmıştı. Alame nizam veren Türk milleti birkaç

metalden korkar mıydı

Ölümsüzlüğe koşanlar şimdi abideleşen birer sancak olmuştu. Sancağı da

çoktu bu milletin sancaktarı da!

Oynanan oyunlara kural yazanlar, kuralları yıkmaya, tarihleri değiştirmeye

gönüllü Türk milletinin dik duruşunu hesaba katmamışlardı.

Vatan savunmasında canlarını veren aziz şehitlerimizin huzurunda saygı ve

minnetle eğiliyor, yüce Allah’a edilen “Bir daha İstiklal Marşı yazdırma!” duasının

gerçek olduğunu gözlerimle görmenin mutluluğu ve gururunu yaşıyorum.

19


20

More magazines by this user
Similar magazines