abece Dergisi Mart Nisan 2021 370. sayı

thk.yigit

ABECE DERGİSİ MART- NİSAN 2021 (370. SAYI)



MEDRESEDEN

DARÜLFÜNUNA -

DARÜLFÜNUNDAN

ÜNİVERSİTEYE

(BİTMEYEN KAVGA)

Mustafa DEMİR

Her kurum, yaşanan tarihi olayların

sonucunda ya yozlaşarak çürür, ya da

gelişerek olgunlaşır. Bu olgunlaşma ya da

çürüme toplumsal evrim veya devrimlerin

sonucudur. Ekonomik temele dayalı

değişimlerin kaçınılmaz sonucu oluşan yeni

kurumlar, bu değişimleri sağlayan

evrilmeler veya devrimlerin sarmalında

olgunlaşırken, bu değişimin dışında kalan

ve değişim öncesini temsil eden kurumlarsa

ya yok edilirler ya da yozlaşma/çürüme

akıbetine uğrarlar.

Orta Çağ’da ortaya çıkan, din adamları

yetiştiren ve ilahiyatı tekelinde tutan

“Üniversite” ve “Medrese”, o çağın siyasal

ve kültürel gerçekliği içinde kendilerini ifade

ederek varlıklarını sürdürdüler. Orta Çağ’ın

üstün siyasi güçleri bu kurumlar aracılığıyla

aklı, kutsal dogmaların esiri durumuna

dönüştürerek tutsak ettiler. Bundan dolayı

“karanlık çağ” adı verilen bu dönemde, Eski

Yunan düşünürleri bile bu akıl tutsaklığıyla

okunmaya ve kavranmaya başlandı.

Örneğin: hem üniversitelerin hem de

medreselerin “bilgi kurallarına”

dönüştürdüğü ilahiyat kuramlarıyla

(Skolastisizm) “Muallim-i Evvel” ilan edilen

Aristo’nun düşünceleri dondurularak

klişeleştirildi. Bunun sonucu olarak da

sosyal ve doğal bilgide sentezi savunan,

felsefeyi önemseyen, özgür aklı önünde

tutan İbn Rüşd gibi aykırı düşünürler,

itibarsızlaştırılarak lanetlendi, mahkûm

edildi, sürgüne yollandı. Kısaca: Orta

Çağ’da “engizisyon” ve “Skolastisizm”,

özgür düşünceye geçit vermiyordu.

Ancak ticaretin gelişmesi ve sanayii

toplumunun oluşmasına katkıda

bulunması, Batı’da, burjuvazi önderliğinde

yeni anlayışın ortaya çıkmasına ve kilisenin

tekelinde bulunan her şeyin tartışılır

duruma gelmesine neden oldu. Bu yeni

anlayış ve tartışma önemli kültürel ve

bilimsel gelişmeleri sağlayarak önce

Avrupa’da, sonrada zamanla tüm dünyada

everilmelerin veya devrimlerin önünü açtı.

Böylece önce akıl, sonra aydınlanma

dönemlerini yaşayan Avrupa, özgür aklı ve

felsefeyi öne çıkararak sağladığı

gelişmelerle yeni bir dünyanın temellerini

atmış oldu. Yaşanan bu süreç kaçınılmaz

olarak Üniversitede de değişimlere neden

oldu.

Üniversite kavramının değişiminin öncüsü

kabul edilen ve bir ilahiyatçı olan Descartes

(Dekart) aynı zamanda matematikçiydi ve

“şüphecilik”i savunuyordu. Descartes,

Sorbonne Üniversitesi ilahiyatçılarına, 17.

yüzyıl başlarında “aklınızı kulanın”

önerisinde bulundu. Sorbonne Üniversitesi

ilahiyatçıları bu öneriyi “sapkınlık” olarak

ilan ettiler. Kilise ise Descartes’i aforoz etti.

Ne var ki, Descartes’in artık tartışılmaya

başlayan “akılcılık” yaklaşımı “Aydınlanma

Çağı”nın kılavuzu oldu. ( 1 )

Descartes’ten yaklaşık yüz yıl sonra bu

sefer de Diderot yine Sorbonne

Üniversitesi ilahiyatçılarına ağır eleştiriler

getirmeye başladı. Diderot ayrıca modern

üniversitenin en temel kuralları arasında

olan iki şeyi savunuyordu. “Üniversite bir

1

Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Descartes

Maddesi, Remzi Kitapevi 24. Baskı

1


ulusun bütün çocuklarına fark gözetmeden

kapılarını açmalı” ve “evrensel bilimi

kucaklayan” bir kurum olmalı”.( 2 )

Bu ve benzer gelişmeler yaşanırken

Avrupa’da sermaye birikimi ve burjuva

egemenliği kendini kabul ettirme sürecini

tamamlamıştı. Bunun için ilahiyatla

savaşarak özgür aklı öne çıkaranların

karşısında şimdi de başka bir sorun vardı.

Bu sorunun oluşturduğu tehlike

üniversitelerin maddi üretimin, verimlilik ve

kâr dürtülerinin esiri olması durumuydu.

İlahiyatın ve kar dürtüsünün oluşturduğu

tehlikelere karşı İmmanuel Kant amansız

bir savaşım başlattı. Kant üniversiteleri

fakülteler bütünü olarak düşünüyor ve şöyle

diyordu: “Felsefede “üstün bir emir

makamı” olmadığı için, felsefe fakültesi,

ilahiyatçıların sultasından kurtarılmalı ve

(her fakülte) sadece akıl tarafından

konulmuş yasalara uyacak biçimde”

işlevlerini sürdürmelidirler.( 3 )

İmmuanuel Kant’ın 18. yüzyıl sonlarında

ileri sürdüğü bu yaklaşım 19. yüzyılın ilk

yıllarında çokça tartışıldı. Ancak bu

yaklaşımı tartışma alanından çıkararak

hayata geçiren bir doğa bilimci ve gezgin

olan Wilhelm von Humboldt oldu.

üniversitenin verimlilik ve kâr dürtülerinin

esiri olamamasını savunan Humboldt

çabaları sonunda Berlin’de kendi adıyla bir

üniversitenin kurulmasını sağladı. Modern

Üniversitenin ilk örneği olarak kabul edilen

Humboldt Üniversitesi, diğer Batı

üniversitelerine örnek oldu. Wilhelm von

Humboldt bu üniversite üzerinden “sınıflı

2

Aynı Eser, Diderot Maddesi

3

Aktaran, Hasan Bülent Göz, Kant Ve Üniversite

İdeası, https://www.academia.edu/

4

Taner Timur, Birgün Pazar Eki, 7 Şubat 2021

toplumlarda (üniversite bağımsızlığı)

uğruna savaşılması ve aşılması gereken bir

ideal teşkil eder.”( 4 ) şeklinde açıklamalarda

bulunarak moderin anlamda üniversitenin

ne olması gerektiğini vurgulamış oldu.

****

Berlin’de Humboldt Üniversitesi’nin açıldığı

yıllarda bizde, eğitimde önemli gelişmelerin

görüldüğü II. Mahmut Dönemi yaşanıyordu.

Osmanlılarda yüksek öğretimde

medreselerin yanında “darülfünun ”un

açılması II. Mahmut’tan sonra, onun

döneminde gerçekleşen eğitim alanındaki

gelişmelerin etkisiyle oldu. Darülfünunun

açılmasıyla ilgili ilk girişim Tanzimat

Dönemi’nde bir “Darülfünun Tasarısı”nın

hazırlanmasıdır (1845). Ancak “ulema”

denen medreseli ilahiyatçılar, Müslüman

gençlerin, gayrimüslimlerle bir arada

okumasına ve Darülfünun binasının

Ayasofya Camisi yakınlarında olmasına

karşı çıktılar. Bundan dolayı Darülfünun

açılması ertelendi.

1869’da içinde “Darülfünun” kurulması

maddelerinin de yer aldığı, “Maarifi

Umumiye

Nizamnamesi”nin

hazırlanmasıyla yeni bir adım atılmış oldu.

Bu Nizamname gereği olarak, dönemin

Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın “Medrese-i

İlmiye” diye adlandırdığı Darülfünun, ancak

1870’te açılabildi. Fakat yine ulemanın

tepkisinden dolayı bu ikinci girişim de kısa

süreli oldu ve “Darülfünun” üç yıl sonra,

kapatıldı. Ama Darülfünun öyküsü bununla

bitmedi. Galatasaray Sultanisi Müdürü Ali

Suavi Paşa düzenli olarak Darülfünun-u

Sultani dersleri adı altında hukuk, fen,

edebiyat derslerinin verilmesini sağladı.

Ancak bu dersler de II. Abdülhamit’in

emriyle 1881’de kaldırıldı.( 5 )

Meşrutiyetçilerin öncülük ettiği muhalefetin

etkisinin artması ve yeni bir imaj için, 20.

yüzyılın başlarında “Darülfünun-u Şahane”

adı verilen bir eğitim kurumu açıldı (1900).

Bu imaj ve bazı yenilenmelerle Darülfünun,

1933 reformuna kadar varlığını sürdürdü.

5

Darülfunun kuruluş süreciyle ilgili bilgiler için

TDV İslâm Ansiklopedisi 10. cilt, 399-403

sayfalardan yararlanılmıştır.

2


Friedrich Engels’in 1840’ta “ilahiyat,

zamanla ya özgür bir felsefeye dönüşür ya

da kör bir inanç haline gelir”( 6 ) sözleri,

düşüncenin gelişimiyle ilgili olarak Batı’yla

İslam dünyası arasındaki farkı iyi bir şekilde

anlatmaktadır. Batı’daki “Üniversite

ilahiyatçılarının” çabasıyla özgür felsefenin

temelleri atılırken, Osmanlılarda “Medrese

ilahiyatçıları” için verilebilecek böyle bir

örnek yoktur. İslamda reformu savunan

bazı ilahiyatçılar çıkmış olsa da Osmanlı

döneminde özgür aklı ve felsefeyi savunan

tek bir ulema mensubu istisnai olarak dahi

görülmemiştir.

Ayrıca ulemanın Osmanlı yöneticileri

üzerindeki geleneksellikten gelen tutucu

baskısı yüzünden de Darülfünun hiçbir

zaman çağdaşı üniversiteler gibi olamadı.

Bu gerçek İstanbul Üniversitesinin

açılışında (1 Ağustos 1933) Milli Eğitim

Bakanı Reşit Galip tarafından, “Bugün

kuruluşu başlayan İstanbul Üniversitesinin

dünkü İstanbul Darülfünunu ile hiçbir

münasebeti yoktur. Üniversite yeni bir

müessesedir. Ananesi kendi ile

başlayacaktır!”( 7 ) sözleriyle dile

getiriliyordu.

***

Peki, bugün gelinen noktada

üniversitelerimizin kendi “ananesini”

yaratığı söylenebilir mi? Ya da son

günlerde, Boğaziçi Üniversitesi’nde

yaşananlara bakıldığında, 1933’te

söylenmiş olan bu sözler için nasıl bir atıfta

bulunulabilir?

Tarihi ve toplumsal kurumlar olan

üniversitelerin bileşenleri çoktur. Ancak

bunların üçü en önemli unsurlardandır.

Öğretim üyeleri, öğrenciler ve idari

görevliler. Bu unsurlarını kendi

kategorilerinin seçkin bireyleri olması

yanında, üniversiteler toplumun işlevselliği

yüksek olan bir parçasını teşkil ederler. Bir

de hem kendi hem de toplumun temel

sorunlarına yönelik sürdürülen ekonomik,

sosyal ve siyasi mücadelenin bir

parçasıdırlar. Bu özeliklerinden dolayı da

iktidarlar ve egemen sınıflar üniversiteyi

baskı ve zorla biçimlendirmeye çalışılırlar.

Buna direnenler ise iktidarın

hoşgörüsüzlüğü, hatta zulmüyle karşı

karşıya kalırlar.

Üniversite denildiğinde ilk akla gelen ve

yaygın olan betimleme “bilim yuvası”

olduklarıdır. Ancak üniversitenin ana

unsuru öğrencileridir. Bilim çalışmaları ve

üretimi üniversite dışında, ARGE birimleri,

laboratuvarlar ve bu amaçla oluşturulmuş

kurumlar gibi yerlerde de yapılabilir. Ama

öğrencisiz bir üniversite hayal bile

edilemez.

Üniversite, öğrencilerin yalnızca derslere

girerek bilgi edindikleri ve ödev/proje

yaparak mezun olma çabalarına girdikleri

yerler değildir. Üniversite aynı zamanda

gençlerin dünya ve kendi toplumlarının

sorunlarını ve bunlara karşı ileri sürülen

çözümleri tartıştıkları; kendilerinin de

çözüm üretme çabasına girdikleri yerlerdir.

Bu nedenle üniversite gençleri toplumsal

sorunlara karşı çoğu kez kendi çıkarlarıyla

ilişkili olmayan bir duyarlılık gösterir ve

özverili davranırlar. Bu duyarlılık ve özveri

nedeniyle üniversite gençliği tarihsel olarak

baskı ve zulme karşı en çok direnen

toplumsal kategoriler arasında yer almıştır.

Bu tarihsel gerçeklik içerisinde onları en

çok destekleyenler de benzer süreçlerden

geçmiş olan hocalarıdır. Başta öğrenciler

olmak üzere üniversite bileşenlerinin

diktatörlerin, darbecilerin ve gericilerin

sıkça hedefi olmaları da bundandır. Yine

bundan dolayı bu bileşenler özellikle de

statükocular tarafından “provokatörlerin,

hırslı hocalarının ve teröristlerin aleti

olmakla” suçlanarak takibata uğrarlar. Tüm

bunlara karşın özgür akla, bilime ve

6

Taner Timur, AKP’nin Önlenebilir Karşı Devrimi,

Yordam Yayınları, 2015. S:34

7

Nurşen Mazıcı, Birikim Dergisi, Sayı 76 (Ağustos

1975)

3


ilerleme idealine öncülük edenler; geleceğe

damgasını vuracak olanlar ve yön verenler

çoğunlukla bu gençler arasından çıkarlar.

Ülkemizde bu devrimci atılımları yok etmek

ve öncülerin çıkmasını önlemek için

defalarca karşı devrimci darbeler

gerçekleştirildi. Bu darbeler devrimci

atılımlara ve dönüşümlere engel olma

başarısını da gösterdiler. Ancak bu

darbeler özgür, adil ve müreffeh bir toplum

düzeninin kurulmasının yolunu açamadığı

gibi, halkımızı yoksulluk karşısında

çaresizliğe de mahkûm etti.

SONUÇ OLARAK

Tarih düz bir çizgi gibi ilerlemiyor. İnsanlığın

gelişimi evrimler ve devrimlerle oluyor.

Ancak bunları, zaman zaman karşı

devrimler izliyor.

Bugün geldiğimiz noktadaysa Anayasa

değişiklikleriyle adeta “saltanat” yetkileriyle

donatılan Cumhurbaşkanı bunu da yetersiz

bularak ve kavramlara tersi anlamlar

yükleyerek kendisini “devrimci”, 1923-1950

yıllarını da uzatmalı bir “eski rejim” dönemi

olarak gösteriyor. Bunun içinde

Cumhuriyet’in kuruluşunun 100.

yıldönümünü “Eski Rejim”den “kurtuluş”

olarak kutlamaya hazırlanıyor. Türkiye’nin

aydınları ve ilericileriyse, 21. yüzyılda II.

Abdülhamid rejiminin kuruluşunu önlemeye

çalışıyor.

Cumhurbaşkanı bu hedefine ulaşmak

içinde kamu kurumlarına, yargıya ve

eğitime “çeki düzen” verirken eskiyi

kötüleyip, kendi dönemini överek

propaganda yapmaktan da geri durmuyor.

Örneğin: Çok sayıda akademisyen ve bilim

insanının sorgusuz sualsiz olarak

üniversiteden

uzaklaştırılarak

mahkemelere sevk edildiği; başka bir

yerde çalışmalarının dahi engellendiği; bu

yüzden çaresiz kalan ve intihara

sürüklenen akademisyenlerin olduğu bu

dönemde bile Cumhurbaşkanı, “öğretim

8

TÜBA bilim ödülü töreninde yapılan konuşma

https://www.tccb.gov.tr/cumhurbaskanligi/tubitak

vetubaodulleri/2020/

9

https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/43789/isla

m-dunyasinin-umudu-turkiyedir

alanında sağlanmış olan bugünkü

başarının AKP’nin ‘ilim ve irfan

medeniyetine’ sahip çıkması” olarak

açıkladı. Ve devamla “daha önceki

dönemlerde kısır ideolojik bakış açılarıyla

kurulan tüm bariyerleri kaldırdık”larını

övgüyle dile getirdi.( 8 ) Ayrıca

Cumhurbaşkanı, 10 Mayıs 2016 günü

İmam-Hatiplilere yaptığı bir konuşmada

Cumhuriyetin kuruluşundan beş ay sonra

kapatılan medreseleri de özlemle yâd

ederek “Açık konuşuyorum (…) Osmanlının

son dönemlerinde ülkenin en önemli ilim ve

irfan kaynakları olan medreselerin

yozlaşması büyük sıkıntıya yol açmıştır.

Cumhuriyetle birlikte bunların toptan

kaldırılması ise daha büyük bir kayba ve

boşluğa neden olmuştur”( 9 ) açıklamasında

bulundu. Oysaki yâd edilen bu medreseler,

“yozlaşmış” ve hatta “II. Abdülhamid

döneminde asker kaçakları için bir

sığınak” 10 haline gelmişlerdi.

Cumhurbaşkanının daha önce söylediği

“fikri iktidarımızı kuramadık” sözleri bu

örneklerle birlikte düşünüldüğünde bugün

başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere

üniversitelerde yaşananları daha da bir

anlamlı kılıyor ve geçmişteki baskı ve

zulümleri hatırlatıyor.

Ancak Prof. Taner Timur Hoca’nın

vurguladığı gibi hatırlanması gereken

başka bir şey daha var: “Bugün, yakın

tarihte zulme uğramış, zindanlarda

çürütülmüş, darağaçlarına yollanmış

devrimci demokratlar mı saygıyla anılıp

yüceltiliyor, yoksa onları ‘anarşist’, ‘terörist’,

‘hain’ gibi yaftalarla ezen gerici cuntalar ve

hükümetler mi?( 11 )

10

Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset, 2004,

S.50.

11

Taner Timur, Birgün Pazar Eki, 7 Şubat 2021

4


ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE

YÜKSELTİLME VE ATANMA

ÖLÇÜTLERİ ÜNİVERSİTENİN

KALİTESİNİ ARTIRACAK NİTELİKTE

OLMALI

ÖZET

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Son yıllarda üniversiteleri toplum nezdinde

değersizleştiren çok sayıda nepotist,

kayırmacı, liyakatten uzak atamalar

kamuoyuna sıkça yansımaktadır.

Üniversitelere alınacak akademik

kadroların alınmasında yaşanan bu

yaklaşımlar, hatta nerdeyse kişiye özel

ilanların veriliş şekli YÖK’ünde dikkatini

çekmiş ve zorunlu olarak yönetmenlik

değişikliğine gitmiştir. Ancak sorunun

büyüklüğü ve çözümü YÖK’ün belirttiği

boyutun çok daha ötesinde ve çok da

derindir. Dünyanın ilk 17-20

sıralamasındaki Türkiye; bilgi üretme,

ürettiği bilgiyi teknolojiye dönüştürmeyi

halen başaramadı. Bütün uluslararası

bilimsel ve insani gelişmişlik

göstergelerinde ilk 20. sırada değil çok

daha gerilerde yer almaktadır. Bunun temel

nedeni de üniversitelerinde uluslararası

ölçekte yeterli nitelikli insanının olmaması,

var olanların bir kısmının da beyin göçüne

gitmiş olması gösterilebilir.

Türkiye’nin ekonomik, sosyal yönde

gelişmesi için üniversitenin amacına uygun

sorunları bilimsel yöntemler ışığında felsefi

temelli tartışma ve araştırmalara dayalı

yaklaşımla bilginin üretildiği ve yayıldığı

güçlü özerk kurumların varlığına bağlıdır.

Doğayı, toplumu gözlemek, sorunları ve

farklılıkları fark etmek, öneri geliştirmek,

araştırma yapmak bulgularını

anlamlandırmak kendisini iyi eğitmiş,

kültürel birikimi olan analitik düşünce

becerisi kazanmış kişiler aracılığı ile

sağlanmaktadır. Bir üst bilinç gerektiren

insanlar topluluğunun bir araya geldiği

üniversite gibi elit ortamın taşıyıcıları olan

öğrenci ve öğretim görevlisi, üyesi ve

çalışanlarının da işlerinin doğası gereğince

alanının yeterlilikleri, kültürel birikimi

düşünme beceriler ekseninde seçicilikle

belirlenmesi gerekir.

Sorun, YÖK ve üniversiteler bilim

yapabilecek bilgi ve koşullara sahip

insanları belirlemeyi sağlayacak

ölçütleri geliştirmedi. Çoğu zaman, çoğu

üniversite de istemedi.

Sorun bilim-üniversite ve işleyişinin

evrensel ölçekte tanımlanamaması ve

doğasına uygun olarak yönetilmemesidir.

Kök Soru: Üniversitelerde akademik

kadroların yetiştirilmesi ve nitelik

arayışında işin doğasına uygun

ölçütlerin olmamasıdır.

Türkiye’nin öncelikle “balık yiyen değil,

balık tutmasını bilen” yetişmiş insan gücünü

yetiştirecek, eğitim kurumlarını özelliklede

üniversitelerinin öncelikle uluslararası

standartların üzerine çıkaracak şekilde

amacı, niteliği ve hedefi belirlenmiş konuma

kavuşturulması gerekir. Üniversite

ortamına seçicilikle alınacak seçkin

akademik kadroların belirlenmesi bir iş

kapısı olmasının ötesinde akademik yaşam

biçimini benimsemiş, akademik bilgi alt

yapısı gelişmiş, analitik düşünme, sorun

çözme becerisi ve bilgi üretme yeteneği

kazanmış, çalışma isteği ve disiplini olan

insanlardan oluşması ölçütlerin dikkate

alınması gerekir. İşin özel yetenek ve

beceri gerektiği gerçeği ile işi yapacakların

yetenek ve alanın yeterlikleri ve sürekli

öğrenme becerilerine sahip kişiler arasında

belirlenmesi için bilinen üniversite ilkelerinin

dikkate alınması gerekiyor.

Araştırma görevliliğinde, yetenek, yeterlilik

bilgisi yanında dil bilgisi gerekliliği

aranması, doktora tezlerinin nitelikli

yapılması kaliteli insan yetiştirmek için

önemli gereklilikler. Öğretim üyeliğine

geçişte, deneme dersi ve nitelikli akademik

dergilerde yayın yaptığını gösteren yayın

dosyaları istenebilir. Doçentlik tezi, denem

dersi ve sınav yeniden getirilmeli.

Profesörlükte kişinin kuruma ne tür yenilik

kazandıracağı, ideaları, hipotezleri ve

çalışmalarında oluşan çalışmaları gibi

uluslararası ölçekte uygulanan gereklilikler

istenebilir.

Konuya ilişkin geçmişte üniversitelerimizde

de uygulanan ve gelişmiş üniversitelerdeki,

Araştırma görevliliği, doçent ve profesörlük

kadrolarına atamada aranan niteliklere

5


ilişkin derlediğim bilgi ilgi duyanlar için

aşağıdadır:

ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE YÜKSELTİLME

VE ATANMA YÖNETMELİĞİ’NDE

YÖK’ÜN YAPTIĞI ZORUNLU

DEĞİŞİKLİK VE KAÇINILMAZ

ARAŞTIRICI KALİTESİ HAKKINDA

ÖNERİLER

Son yıllarda üniversiteleri toplum nezdinde

değersizleştiren çok sayıda nepotist,

kayırmacı, liyakatten uzak atamalar

kamuoyuna sıkça yansımaktadır.

Üniversitelerde yaşanan bu yaklaşımlar,

hatta nerdeyse kişiye özel ilanların veriliş

şekli YÖK’ünde dikkatini çekmiş ve zorunlu

olarak yönetmenlik değişikliğine

gitmiştir. Resmî Gazete ’de yayımlanan

değişiklikle, yönetmeliğin “genel şartları”

düzenleyen maddesine “İlana başvuru

koşulu olarak adayların lisansüstü tez veya

uzmanlık tezi adlarının bir kısmı veya

tamamı yazılamayacağı gibi, ilanda sadece

belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara yer

verilemez” cümlesi eklendi. Genelde

üniversiteler gibi kurumlarda, özellikli

niteliklere sahip kişilerin amaca uygun

olarak, kendi alanının en iyileri içinde

özenle seçilmesi gerekir. Aday arayışı

özerk üniversite marifeti ile ihtiyaç duyulan

alan, kadro derecesi belirtilerek Basın İlan

Kurumu aracılığı ile ilan edilerek ilgililerin

bilgisine sunulur. İlanlarda, aranan öğretim

üyesinin çok (kişiye) özel eğitim ve çalışma

alanı ayrıntılı bir biçimde tanımlanmadan

verilmesine özen gösterilir. Ancak

neredeyse “kişinin ayakkabı numarası”

yazılı diye basının “tiye” aldığı bazı

ilanlarda, bu kadar da olmaz dedirtecek

şekilde, alınacak öğretim üyelerinin adı da

önceden yazılmıştı, hatta büyük bir

skandala imza atılan bu ilanda alınacak

adayların isimlerinin yanında çeşitli notlar

da alınmıştı. Anlıyoruz ki ilan kurum kültürü

ciddiyeti ile dikkatlice hazırlanmamış ve hiç

kimse okumadan basın ilana gönderilmiş.

Basın ilan ve gazetedeki sorumlular da

okumamışlardır ilandaki bilgileri. Sayısız

örneklerden sonra, YÖK’ün 9 Mart 2021

tarihli Resmî Gazete’de yayımladığı önemli,

ancak yetersiz yönetmenliği çerçevesinde;

Araştırma görevlisi ve öğretim üyesi

alımlarında üniversitelerin niteliğine ve

saygınlığına zarar vermeyecek, liyakate

dayalı nitelikli ölçüte kavuşturacak bir

düzenleme gerekiyor. YÖK’ün de rahatsız

olduğu, kayırmacılığın giderilmesi ve

yapılan düzenleme olumlu, fakat hem

yetersiz hem de sorun çok derin.

YÖK’ün yönetmeliğinin de altının

doldurulması için ölçüt getirmek gerekir.

Tabii öncelikle üniversitenin ne olduğunun

temelden bilinmesi, ona göre de ölçütlerinin

belirlenmesi ve benimsenmesi gerekir.

Üniversiteler bilimsel yöntemler ışığında

araştırmaların yapılıp bilginin üretildiği ve

yayıldığı, bilim, felsefe ve her türlü

düşüncenin en üst düzeyde kabul görüp

özgürce tartışıldığı, öncelikle ülke ve

insanlarının karşılaşabilecekleri sorunları

önceden fark edip gerekli önlemleri

belirleyen, insanların gelişimi ve refahını

arttıracak yeni araştırmaları kendine amaç

edinen özerk kurumlardır. Üniversite

ortamı, ortalama bilgi ve kültür alt yapısı

üzerine ulaşmış, felsefi tartışma (bilgi

sever) ve analitik düşünmeyi öğrenmiş,

araştırma ve sorgulama becerileri gelişmiş,

çağının en üst düzeyde yetkinliklerini

kavramış, sorumluluk almaya hazır ve

sorun çözme metodolojisine sahip nitelikli

insanların bir araya geldiği bir ortamdır.

Üniversiteler, siyasetin kişilerin gönül

düşüncelerinde var olduğu bilinen, ancak

olay ve olgularda objektif olarak her zaman

doğa ve insandan yana taraf tutan evrensel

kurumlardır. Bilim insanlığı bu bağlamda bir

meslek değil, tüm benliğiyle benimsenmiş

özel bir yaşam tarzıdır/ biçimidir.

Bilim insanı, dünyanın her yerinde,

bulunduğu konum ve görevi (misyonu)

gereği, temelde bilinenlerden ve

bilinmeyenlerden yola çıkarak, yeni bilgi ve

düşünceleri üretme, ürettiklerini toplum

yararına söyleme, yazma ve uygulama

hakkına, doğal olarak sahip olan

6


kişidir. Bilim insanının en önemli özelliği,

salt bilgi üretmenin ötesinde, ürettiği bilgiyle

ilgili olgu ve olayları tartışma ve yorumlama

birikimi ve becerisine sahip olmasıdır. Bu

nedenle, evrensel ölçekte akademik

kadrolar oluşurken aşağıdan yukarıya

doğru bütün aşamalarda liyakat, bilgi,

yaratıcılık, analitik ve eleştirel düşünce

becerilerine sahip olma, sorumluluk alma

gibi birçok kriter değerlendirilir. Geçmişte

yapılan araştırma görevlisi sınavlarında

ezbere değil, çok yönlü sınav soruları ile

adayın bilgiye ulaşma ve bilgi üretebilme

becerisi belirlenmeye çalışılmıştır. Sonra

da sözlü sınav ile kişinin amaç ve

hedeflerinin olup olmadığı, analitik

düşünme becerisi ölçülürdü. Akademisyen

sınavlarında kişinin alan yeterliliği kadar,

sorumluluk alma yeni bir şey söyleme,

kuruma yeni bir bakış açısı kazandırması

da işin doğası gereği aranmıştır. Bu da

ancak özerk kurumlarda gerçekleşebilir.

Bilim İnsanı Seçiminde Nelere Dikkat

Edilir?

Bilim insanı seçiminde kişinin her yönü ile

irdelenmesi önem taşımaktadır. Duygusal

zekâlı sorun çözebilme becerisi, bilgi

düzeyi yanında sosyal ve kültürel birikimi

de rol model olması nedeniyle

önemsenmektedir. Üniversiteye alınacak

bilim insanı seçiminde insani yönü, kişilerin

duyguları ve beklentileri elbette önem

taşımaktadır. Ne yazık ki ülkemizde

akademik kurum kültürü yerleşmediği ve

üniversite bir işyeri gibi görüldüğü için, bilim

insanı adayını belirleme sürecinde

istenmeyen tartışmalar yaşanmaktadır.

Tıpta uzmanlık sınavlarında geçmişte

yaşanmış sorunlara çözüm olarak, başta

Tıp Fakültelerine merkezi sınav TUS ile

uzman alımı çok tartışılmış ve diğer

fakültelerde de Lisansüstü ve akademik

aşamaya başlamada LES, ALES ağırlık

puanı sürece katılmıştır. Ancak bu sefer de

basına yansıyan haberlerde, ÖSYM

sınavlarında soruların çalınması sonucu,

çok sayıda kişinin hak etmeden başkasının

önüne geçtiği belirtiliyor. Hak etmedikleri

halde başkasının önüne geçmekle

kalınmıyor, aynı şekilde önemli kurumların

köşe mevkilerini tutan bu insanların

çalıştıkları kurumları da çalıştırmadıkları

sıkça vurgulanmaktadır.

Açıkçası işin doğasına uygun doğru kişi

belirlemede ne ölçü getirebildik ne de

haksızlık yapmamayı öğrenemedik. Bu

da bugün yaşadığımız birçok sorunun

temelini oluşturmakta, yansıması ise az

gelişmiş bir toplum görünümüdür.

Üniversitelerde açılan kadrolara liyakatsiz

kişilerin yerleştirildiği ya da adrese teslim

kadro ilanları açıldığı gibi iddialar basına

çok sık yansımaktadır. Üniversitelerdeki

akademik kadrolara torpilli kişilerin alınması

üniversite gibi bilgi, analitik ve soyut

düşünme yeteneği, çalışma azmi

gerektiren kurumlara ciddi zararlar

vermektedir. Eğer insan yetiştirecek, her

yönü ile nitelik sahibi olması gereken bilim

insanınız yetersiz ise, orada ülkenin

geleceği için gerekli nitelikli insanların

yetiştirilmesi de imkânsız olacaktır.

Üniversite ve Akademik Kadrolar Bilgi

ve Liyakati ile Örnek Olmalı ve Güven

Duyulmalı

Kamuoyuna yansıyan haberlerde,

kadrolara alınan kişilerin akademik kaygılar

ve toplumun bilim ve eğitim düzeyini yukarı

taşımaktan çok güvenilir bir iş arayışı ve

statü arayışına girdikleri görülüyor. O

zaman bu anlayışın üniversiteleri iyi

üniversite değil, devlet dairesine

dönüştürdüğü algısı oluşuyor. Bilim,

araştırma, sanat ve eğitimi geliştirip

yüceltecek nitelikli insanları daha üst

perdeden, işin niteliğine göre seçerek

ülkenin nitelikli insan gücü oluşturmamız

için ölçüt geliştirmemiz gerekir.

7


Sıradan halkın çocuklarının cumhuriyetin

yarattığı fırsat eşitliği sayesinde, eğitim yolu

ile aşağıdan yukarıya doğru yükselmesinin

mümkün olduğu güvencesi öğrencilere

verilmelidir. Genç akademisyenlerin

kadroya alımında, seçimi ve hak ediyorsa,

hakkını hiçbir dış etkiye bakılmaksızın

alacağı duygusu mutlaka verilmeli. Ona

göre öğrenciler lisansta, varsa hedeflerine

uygun olarak çalışmalıdırlar. Yoksa başta

üniversiteler yaratıcılıktan ve yenilikten

uzak birer kuru ağaç görünümüne dönerler

ki bunun hiç kimseye faydası olmaz.

Akademik Kadroların Oluşmasında

Üniversite Teamülleri Ve Liyakatin

Önemi

Bölümlerde boşalan akademik kadro veya

yeni alınacak öğretim üyesi için ilgili kadro

ilanla aranır. Kimin ve nasıl

atanacağı çok uzun ve kritik

incelemelerle, akademik CV’ler ve sınavlar

sonrası, bölüm akademik kurulunun titiz

sorgulaması sonucu belirlenir. Açıkçası

duygusallık yerine, akıl süzgeci ve bilimin

geleceği dikkate alınmaktadır.

Üniversiteler akademisyen seçimini doğru

yaparsa eminim ki kendi bölüm başkanını,

dekanını ve rektörünü de doğru seçecektir.

Bugün yaşanan birçok tartışma da

kendiliğinden sona ermiş

olur. Üniversitenin dinamikler yerine, işin

doğasına ve yetkinliğine uygun olmayan

akademik kadrolar ile gideceği yer buradan

daha ilerisi olmayacaktır. Son TÜBA 2020

ve YÖK bildirimlerinde de anlaşıldığı gibi

ülkemizin bilimsel verimliliği, akademik

başarısı ve uluslararası kredisi düşüktür.

Türkiye üniversiteleri nicel büyümesini

tamamladı ve kaliteye önem verme yol

ayrımında. Artık ciddi akademik ölçütler

geliştirme zamanı geldi ve geçiyor. 21. yy

da çağının gerisinde kalmayı istemiyorsa

konunun doğasına uygun uluslararası

ölçütlere göre yürütülmesi gerekir.

NE YAPILABİLİR?

Lisans Üstü Araştırmacı Alımında

Aranması Gereken Öneri Ölçütleri

Akademik yaşamın en çok öğrenilen ve

üretilen dönemini doktora eğitimi

sağlamaktadır. Bu dönemde çok yönlü

bilimsel metodoloji, bilim tarihi, bilim

felsefesi eksenli bir eğitim yanında nitelikli

araştırma yapılmaktadır. Asıl olan doktora

olup diğer unvanlar bu eğitimde

kazanılanların üzerine eklenen bilgi, beceri

ve birikimler sayesinde kazanılmaktadır.

Lisansüstü eğitime alınacak adayların

belirlenmesinde mevcut ALES sınavı

amaca uygun kişinin akademik yeterlilikleri

yanında, akademik önceliklerini de

belirleyecek şekilde yeniden

düzenlenmelidir. Ezbere kitap bilgisi değil,

kişinin yaratıcılığı, arzu düzeyi, sahiplenme

duygusu, algı ve geleceğe bakışı de

değerlendirilmelidir.

Bölümlerin Araştırıma Görevlisi

Kadroları Gelecek Planlamaya Göre

Belirlenmelidir. Fiks Sınav Tarihleri

Seçicilik İlkesi ile Çelişmektedir.

Mevcut durumda Ar-Gör kadroları için

verilen ilanlarda “uygun adayınız yoksa ve

kadroya uygun aday bulunmamıştır”

dediğiniz anda bir başka zaman aynı

kadroyu kullanamıyorsunuz. Aslında kadro

her zaman birimin kadrosu olarak kalmalı,

uygun aday bulunduğu zaman

kullanılmalıdır. Eğer uygun aday yoksa

başka şansınız yok anlayışı mutlaka

değişmeli. Bu durumda istenmeyen kişiler

Ar-Gör kadrosuna alınmaktadır. Ar-Gör

alımı için fiks sınav tarihine esneklik

getirilmesi gerekiyor. Birçok sınavda

zorunlu olarak, aranan yeterlilikler

sağlanmadan, kadromuz yanmasın diye,

adayların alındığı sıkça belirtilmektedir. Ar-

Gör ilanlarında ilanlar herkese açık

genelleştirilmeli. Sınavlar nitelikli yapılmalı,

uygun aday belirlenmemişse başaka

sınavlar yeniden düzenlenebilmelidir. Öneri

olarak, ilk kadroya alınmada çıta biraz

seçici olarak yüksek tutularak, ALES sınav

başarısı 75, yabancı dil bilme düzeyi en az

60 puan şartı aranabilir. Mümkünse dil

sınavı test yerine yazılı ve konuşmayı da

içermelidir.

Öğretim Üyeliği Kadrolarına Atama

İlkeleri Uluslararası Ölçeklere Yakın

Olmalı. İlk Kadro Alımında Aranması

Gereken Öneri Ölçütleri

Birçok gelişmiş ülkede, doktora sonrası

belirli bir süre izlenen potansiyel adaylar

daimî kadroya doçentlik unvanı ile ders

veren sıfatı ile kadroya alınır, bizdeki eski

yardımcı doçent. Bugün öğretim üyesi

8


alımlarında üniversitenin kendi akademik

atama kriterlerine göre ilan ve arkasında bir

dizi arama faaliyetleri ile seçilerek kadroya

alınılır. Her şeyden önce adayın doktora

konusu, doktoradan üretilen yayınlar,

doktora sonrası post-dok süreci, yayınları,

deneyim ve başarılarını yansıtan CV’si

belirli komisyonlarca incelenir. Potansiyel

adaylar akademik kurul üyeleri ile tanışır,

adayın mutlaka çalışmaları ekseninde

seminer vermesi istenir. Seminer kişinin

ders anlatmanın ötesinde, konuşma

kabiliyeti, bilgi düzeyi, bilimsel idealarını

belirlemede önemli bir ölçüt

oluşturmaktadır. Sonra da seminere katılan

öğrenci ve hocaların kararı dikkate

alınmaktadır. 11 Ekim 2015 tarihli Hürriyet

gazetesinde Tolga Candaş’ın görüştüğü,

Nobel Kimya ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar

“Hatırlıyorum ABD’de ilk denememde bir

öğrenci çocuğunun “Onu ilk gemiye koyup

Türkiye’ye geri yollayın” dediğini

hatırlatmıştı. Ülkemizde bence

uygulamaların yapılması için hiçbir engel

bulunmamaktadır.

Akademik kadroya alınacak kişinin

sağlanacak imkânlarla en az bir yıl yurtdışı

bir kurumda araştırma yapmış olması, Q1

derecesindeki dergilerde makalesinin

olması, uluslararası kongrelerde sözlü

sunum yapmış olması akademik kalitenin

sağlanması ve artmasına ciddi katkı

sağlayacaktır.

Doçent ve Profesör

Kadroları Araştırmacı Alımında

Aranacak Ölçüt Önerileri

Doçent kadrolarında belli ölçütlerin olması

mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa’da halen

doktora derecesinden sonra “habilitasyon”

adlı bir bilimsel bir araştırma ve tez

hazırlanma süreci daha bulunmaktadır.

Habilitasyon çalışması doçentlik sınavı

karşılığı olarak, Avrupa ve Asya ülkelerinde

en yüksek seviyeli akademik sınav olarak

uygulanmaktadır.

ABD'nde doçentlik bir bakıma üniversitede

akademik özgürlüğü güvence altına alan

"tenure", ömür boyu iş garantisi şeklinde de

değerlendirilebilen yükselme anlamında

değerlendirilmelidir. ABD’de doçentliğe

giden süreç üniversiteden üniversiteye

değişmekle birlikte 6 ve 7. yılın sonunda,

üniversite kendi ölçütlerine göre doçentlik

koşullarını belirler ve yetkin profesörler

adayın dosyasının üniversite ölçütlerine

uygun olup olmadığını değerlendirirler.

Ülkemizde merkezi bir sistemle belirlenen

yabancı dil bilgisi ve minimum sayıda

makale sunan adaylar doçent olmaya hak

kazanmaktadır. Bazı üniversiteler kendi

kurallarını koymakta, ancak çoğu zaman

konu mahkemelere yansımaktadır.

Türkiye’de de mutlaka “habilitasyon”,

benzeri geçmişte uygulanan doçentlik tezi,

deneme dersi yanında üniversiteler

akademik kalite çıtalarına uygun olarak

akademik kadrolarını belirlemelidirler...

Profesörlük Kadroları

Doktora ve doçentlik süreçleri nitelikli

olmadığı zaman profesörlükte eleştiri

konusu olmakta ve değişik sorunlar

yaşanıyor. Bazı profesörlerin yetersiz bilgi

ve önyargılarla yaptıkları açıklamalar basın

ve kamuoyunda ciddi eleştirilmektedir.

Bunları engellemek için profesörlük

unvanının da daha sıkı elemeler ve

ölçütlere dayandırılması düşünülmelidir.

Doçentlikten sonra 5 yılını tamamlamış,

üniversiteye ne tür yenilik getireceğini

bilmeyen, herhangi bir ideası ve hipotezi

olmayan, nitelikli bir dosyası olmayan

kişilere profesörlük kadrosu verilmemeli.

Hele araştırma üniversitesi ideasındaki

yerleşik üniversitelerin çıtayı artık

yükseltmesi, kaliteden taviz vermemesi,

üniversitenin topluma güven vermesi

bakımından önemlidir. Üniversitenin kurucu

fakülteleri ve birimlerin akademik kadro

ilkelerini çoktan ölçütlere bağlamış olması

beklenir.

Ayrıca akademik kadro başvurularını

değerlendirecek jüri üyelerinin belli bir

birikimi ve yayınının olması gerekir.

“Herhangi bir makale yazmamış, bir tane

bile TÜBİTAK projesi yazmamış veya

katılmamış kişiler jürilerde görev almamalı.

Dünyanın hiçbir yerinde kimse bu kişileri

bırakın jüri üyeliği, kadroya bile almaz.

Akademik Kadroların Göreve

Yükseltilmesinde Jüri Üyelerinin

Akademik Yeterliliği Aranmalıdır

Öğretim üyesi jürileri ve dosya

değerlendirmede 3 değil, en az 6 jüri üyesi

9


(3 üye kendi kurumu, 3 üye yurtiçi

üniversiteler) olmalı. Üniversitelerden,

liyakate dayalı hak edene hakkı verileceği

duygusu yaratılmayıp nepotist yaklaşımlar

engellenemezse toplumun güveninin

kaybolacağı bilinmelidir.

Son olarak üniversitelerimiz ve bilim

kuruluşlarımızın uluslararası konuma ve

saygınlığa kavuşması hepimizin dileğidir. O

zaman bugün yaşanan pek çok sıkıntı,

dekan ve rektör atamaları da çok az

konuşulur

olacaktır. Ülkemiz

üniversitelerinin özerk konumu ile

desteklendiği taktirde dünya çapında

nitelikli bilim ve araştırma yapacak kadroları

üreteceğine olan inancım tamdır. Yeter ki

bilim ve üniversite kendi bilim işleyişi

doğasına uygun ortam bulabilsin.

ANIŞ

Her dakikasını ayrı hatırlarım

Erenköy’de geçen zamanımın

Rüyama girer bir arada

İstanbul bahar ve Türkân’ım

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz

O güller kadar taze

Ben ona deli gibi âşık

Bir yastıkta dinlenir başlarımız

Saçlarım saçlarına karışırdı

O güzel bir kızdı ince alımlı

Ne giyse yaraşırdı

Yeter ki gönüller şen olsun

Şarkılar söylerdik yolda

Hep karşıma otururdu ellerini tutardım

Akşamüstü eve dönerken paraşolda

Ağaçlar çiçekteydi

Türkân’ım sağ beraberimde

Kalbim sevda içindeydi

İstanbul bahar içinde

Oktay RIFAT*

* Şair Oktay Rıfat’ın ölümünün 33. yıl dönümü anısına

(10 Haziran 1914- 18 Nisan 1988)

TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTE

GERÇEĞİ

Ali TÜRER

Batı’da üniversiteler, 13. yüzyıl ortalarından

itibaren ticaret burjuvazisinin yeni yaşama

alanı talebi içinde belediyelere bağlı,

kilisenin içinden ortaya çıktılar. Mesleki

eğitim ile dirsek teması içinde, kurallarını

kendileri koyan korporatif yapılar biçiminde

örgütlendiler. Toplumda gelişen iş

bölümünün, çeşitlenen ihtiyaçların birer

sonucu olarak yaygınlaştıkça,

modernleşme sürecinin de ateşleyicileri

oldular.

Türkiye’de ise üniversite serüveni,

modernleşmenin bu topraklarda sancılı

gelişmesinin bir göstergesi gibidir. Tutucu

güç haline gelen dönemin uleması,

üniversiteye hep kuşkuyla bakmıştır.

Darülfünun (fenler evi) kurulmasına 1845’te

karar verilir. Binasının yapılması 20 yıl

sürer. 1863’te Derviş Paşa dayanamaz,

halka açık Fizik dersi ile eğitim öğretimi

başlatır. 1865 yılında çıkan yangında 4 bin

kitabı ile Darülfünun yanar, kül olur.

1870’de Hoca Tahsin müdürlüğünde

yeniden açılır. Ramazan ayı gelir, derslere

ara verilir. Dönemin ünlü İslam bilgini

Cemalettin Afgani verdiği bir konferansta

“Fen’lerin dinden üstün” olduğunu söyler,

ayaklanma çıkar, kuruluşundan altı ay

sonra Darülfünun bir kez daha kapanır.

1875 yılında Galatasaray Sultanisi içinde

Mekatib-i Aliye-i Sultani adıyla üçüncü

defa açılır. Bu bir yandan Galatasaray

Sultanisinin önemini ortaya koyar, diğer

yandan yöneticilerin üniversite kavramına

ne kadar uzak olduğunu da gösterir. Bu

yapı, 1881 yılına kadar öğretim dili Türkçe

ve Fransızca olarak faaliyetine devam eder.

Bu tarihte üniversitenin hukuk bölümü

bağımsız bir okul halinde ayrılır, edebiyat

bölümü de kapanınca özelliğini yitirir.

1900 yılında Darülfünun-u Şahane adıyla

yeniden açılsa da, gerçek bir üniversite

haline gelmek için, 1909 yılında İttihat ve

Terakki liderlerinden Emrullah Efendi’nin

elinde ideolojik yaklaşımı içinde yeniden

yapılanmayı bekleyecektir. Bu süreçte

Almanya’dan getirilen profesörlerin katkısı

10


önemlidir. 1912 yılında Emrullah Efendi’nin

çıkardığı Darülfünun Nizamnamesi ile

üniversitenin asıl serüveni başlar. Bu

dönemde üniversitenin rektörünü

kendisinin seçtiğini de hatırlayalım.

Türkiye’ye davet edilen Prf. Albert

Malche’ın verdiği rapor doğrultusunda 31

Mayıs 1933’te Darülfünun kapatılır, yerine

İstanbul Üniversitesi kurulur. Bu yeniden

yapılanmada, 1926’dan itibaren Hitlerden

kaçıp Türkiye’ye sığınan 15 kadar Alman

profesörün katkıları da önemlidir. Alman

profesörlere üniversite kapısı ardına kadar

açılırken, orijinal eğitim düşüncesi ile

hatırladığımız Darülfünun son rektörü

İsmail Hakkı Baltacıoğlu kapının önüne

konacaktır. İkinci üniversite ise Ankara’da

1946’da Ankara Üniversitesi adıyla

kurulur.

Üniversiteden toplumun beklentisi, her

alanda nitelikli insan gücü yetiştirmesi, bilgi

üretmesi, ürettiği bilgiye sahip çıkması,

bilgiyi halkın yaşamında kullanılacak hale

getirmesi, yaşamda kullanılmak üzere

teknolojiye dönüştürmesi, bu amaçla

projeler geliştirmesi olarak özetlenebilir.

Bugün 79’u vakıf, 129’u devlet, 203

üniversitemiz var. Yüksek öğretimde lisans

ve ön lisans düzeyinde 8 milyonu aşan

öğrencimiz de var. BİLKENT, ODTÜ, İTÜ,

İstanbul, Sabancı, Boğaziçi, Koç,

Hacettepe ile bunlara eklenebilecek üç beş

üniversite dışında, toplumun beklentilerine

uygun işleyen, gerçekten kurumsallaşmış

üniversite var mı?

Bizde üniversiteden devletin asıl beklentisi,

devleti ayakta tutacak siyasi ve mesleki

seçkinler yetiştirmek oldu. Ziya Gökalp’e

göre modern eğitim içinden yetişen

aydınlar, modernleşme ile gelen evrensel

bilgiyi halka götürürken halktan da kültürü

alacaklardı, böylece birer seçkin olma hakkı

kazanacaklardı. Bunu da ne ölçüde

becerebildi aydınlarımız, meçhul!

• Üniversite, Batı’da olduğu gibi

Türkiye’de bir türlü bilim ve

teknolojinin etrafında geliştiği bir

merkez olamadı.

• Yükseköğretime olan istem

karşılanamayacak düzeye ulaştı.

Çünkü ortaöğretim mesleki eğitim

temelinde yapılandırılamadı.

• Gerekli alt yapı hazırlanmadan ve

öğretim üyesi sorunu çözülmeden

yeni yüksek okullar ve üniversiteler

açıldı.

• Yükseköğretimde öğrencilerin bilim

alanlarına dağılımı ile kalkınmanın

gerektirdiği insan gücü arasındaki

denge de birtürlü tutturulamadı.

• Yükseköğretimde okullaşma oranı,

gelişmiş ülkelerdeki okullaşma

oranlarının çok altında kaldı.

• Yükseköğretimde; eğitimin kapsam

ve niteliği, başarı oranları kurumlar

arasında önemli farklılıklar gösterdi.

• Nitelik ikinci plana itildi, unvanların

kazanılmasındaki standartlar sık sık

değişti, üniversite statü, saygınlık ve

ücret bakımından gelişeceği yerde

her geçen gün geriledi.

• Bu durum; birçok üniversiteyi yüksek

okul düzeyine düşürdü; bilgi aktarma,

iktidarın dümen suyunda hareket

etme, bilgi ve fikir üretmenin önüne

geçti.

• Son 20 yılda Türkiye

üniversitelerinde bilim yapma

potansiyeli, akademisyen başına

yapılan yayın sayıları, alanlara göre

yayınların dağılımı, bunların ülkemiz

bilimine ve üniversitelerine katkıları

sorunludur. Kullanılacak (atıfta

bulunulacak) bilgi üretme yerine,

unvana yetecek makalelerle yetinildi.

• Üniversitelerde liyakat yerine unvana

dayalı son derece merkeziyetçi ve

hiyerarşik bir işlerlik yerleşti.

11


Apartman sakinine tanınan yöneticisini

seçme hakkı, bilim insanına tanınmadı.

Tanınan nispi seçme hakkı da,

kurumsallaşmanın olmadığı yerde ideolojik

çatışmalara kurban gitti. Artık bugün sıra,

üniversiteleri siyaseten atanmış

kayyumlarla yönetmeye geldi.

Çözüm bir yana, yukarıda listesini

verdiğimiz sorunları daha da derinleştiren

bir rol oynadı Yüksek Öğretim Kurulu.

Geldiğimiz noktada unvanını, medya

ekranlarında siyasi çatışmalarda kullanan

profesörlere tanık oluyoruz.

Bilimsel, yönetsel, ekonomik özgürlüğe

sahip olmadığı, bilimsel objektif, tarafsız,

tutarlı tavrı ile öğretim üyesinin halkına

güven veremediği bir ülkede, üniversite,

nitelikli insan yetiştiremez; bilim ve teknoloji

üretemez.

Kararname ile dışarıdan rektör atamaya

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ve

öğrencileri, haftalardır inatla direniyorlar.

Bu ülkenin aydınlık geleceği için hala bir

umut var, bunu bize gösteriyorlar.

EĞİT-DER EMEKÇİSİ HALİL

KARGIN İÇİN

Mustafa GAZALCI

Eğit-Der’de uzun süre yöneticilik,

saymanlık yapan arkadaşımız Halil Kargın

ne yazık ki 5 Şubat 2021’de aramızdan

ayrıldı. Ankara Ergazi Cemevi’nde yapılan

törenin ardından 6 Şubat’ta Karşıyaka

Mezarlığı’nda 1998’de yitirdiği çok sevgili

oğlu Zeki’nin yakınında toprağa verildi.

Salgın nedeniyle birçok arkadaşımız gibi

ona da hak ettiği uğurlamayı yapamadık.

İSTANBUL TÜRKÜSÜ

Kasımpaşa kıyıları tersane

Bir kız sevdim alimallah bir tane

Her dem sevdalıya kız mız bahane

Top çiçeğim deste gülüm

Canım İstanbullum

Aman aman bahane

Gittim baktım şıkır şıkır Balıkpazarı

Üç tek attım sarhoş oldum ayak üzeri

Üç doluya üç tanecik badem şekeri

Top çiçeğim deste gülüm

Canım İstanbullum

Aman aman badem şeker

Oktay RIFAT

Onurlu Bir Yaşam

Halil Kargın 1936’da Malatya Darende Bicir

köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi.

Ailesi çok yoksuldu. Toprakları karınlarını

doyurmadığı için ana- baba ve kardeşleriyle

başkalarının ekininde, çiftinde çalıştılar.

Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı ağabeyi

İbrahim Kargın’ın desteği ile 1950’de aynı

enstitüye kaydolur. Dört yıl enstitü eğitimi

alır, 1956’da Akçadağ Öğretmen Okulunu

bitirerek öğretmen olur.

İlk öğretmenlik yeri Sivas İmranlı Maden

köyüdür. Ardından Gürün Alecemazar

köyünde çalışır. Burada sonradan CHP

Ankara milletvekili olan Salman Kaya’nın

öğretmenliğini yapar.

Halil Kargın, bir süre Sivas’ın köylerinde

çalıştıktan sonra memleketi Malatya

Darende’ye atanır. Bu arada eşi Nadire ile

evlenir. Biri kız üç çocukları olur.

12


1971’de çocuklarının eğitimi için Ankara’ya

gelir. Onlara iyi bir eğitim sağlar. Mehmet

Zeki mühendis, küçük oğlu Hüseyin Hüsnü

mimar, kızı Banu da öğretmen olur.

1980 askeri darbesinden sonra Ankara’da

Cebeci Ertuğrul Gazi ilkokulundan emekli

olur.

Eğit-Der Günleri

Halil Kargın’la 31 Ağustos-1 Eylül 1990’da

yarışmalı yapılan Eğit-Der 2. Olağan Genel

Kurulu’nda, Hatice Sezen Öz, Tahsin

Çopur, Doğan Gülmez, Erol Karaca,

İbrahim Üçyıldızgil, Satılmış Çağlar’la

birlikte yönetime geldik. Halil Kargın

saymanlığı üstlendi.

Eğit-Der onun ikinci bir evi gibiydi. Birlikte

12 yıl çalıştık. O bizler ayrıldıktan sonra bir

süre daha görev yaptı. Sanıyorum Eğit-Der

yönetiminde ondan daha uzun süre çalışan

yoktur.

Bir elinde baston bir elinde abece dershane

dersane, sokak sokak dolaşarak derneğe

ödentisi, dergiye sürdürümcülüğü bitenlerin

makbuzla ödentilerini makbuzla alırdı.

Gönderme yükü olmasın diye Ankara’daki

dergilerin büyük çoğunluğunu elden

dağıtırdı.

Binbir güçlükle edindiğimiz Tuna Caddesi

4. kattaki asansörsüz yerimize kimi günler

dört beş kez iner çıkardı. Az konuşur,

konuştuğu zaman dinletirdi.

Son yıllarda rahatsızlığı yüzünden

Sincan’daki evinden çıkamaz olmuştu.

Arada bir telefonla konuşurduk.

İki Anı

Halil Karkın’la birçok anımız var. İkisini

kısaca anlatmak isterim:

SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’yü Fevzi

Çakmak Sokak’taki Şoförler Federasyonu

salonunda yaptığımız Genel Kurula

çağırmıştık. Erdal Bey her zamanki

özeniyle genel kurula tam zamanında geldi.

Ancak arkadaşlar henüz tam toplanmamış,

sahne bile tam hazırlanmamıştı. Genel

Başkanı bekletmek olmazdı. Konuşup

başka programlarına gidecekti. İvedi divanı

oluşturduk. Hemen kendisine söz verdik. O

da güzel bir konuşma yapıp ayrıldı.

Aradan bir süre geçtikten sonra Erdal

İnönü’nün geçirdiği bir ameliyat sonucunda

Hacettepe Hastanesi’nde yattığını

öğrendik. Dernek yönetimi olarak ziyaret

edelim, hem geçmiş olsun diyelim hem de

genel kurula katıldığı için teşekkür edelim,

dedik.

Erdal Bey yatakta bizi güler yüzle karşıladı.

Halil Bey Erdal Beye bir abece uzattı. O da

teşekkür etti. Halil Bey yavaşça bana “hazır

bulmuşken abece’ye abone edelim” dedi.

Ben şimdi olmaz, sonra yaparız” dedim.

Nerede olursa olsun işini, Eğit-Der’i

düşünürdü.

Bir zamanlar Eğit Der dayanışma

yemeklerimiz çok coşkulu ve kalabalık

olurdu. Bastırdığımız mühürlü yemek

çağrılarını yönetim kurtulu üyeleri olarak

bölüşür dağıtırdık. Ne yaparsak yapalım

onu geçemezdik. O kadar çok çağrı

dağıtılırdı ki Kurtuluş Parkı’ndaki Vedat

Dalakoy salonuna gelen konukların birçoğu

oturacak yer olmadığı için döner giderdi.

Daha sonraları Yenimahalle’de daha büyük

salonlarda bin kişiye yakın insanın

katılımıyla dayanışma gecelerimiz oldu.

O toplantılara birçok aydınlık yüz gelirdi:

İlhan Selçuk, Aziz Nesin, Muzaffer İlhan

Erdost, Mustafa Ekmekçi, Doğan Taşdelen,

Rauf İnan, Mahmut Makal, Talip Apaydın,

Mustafa Balbay ve daha birçok aydın...

Bu coşkulu toplantıların birinde konuşma

yapması için değerli eğitimci Rauf İnan’a

söz vermiştik. Yemekli toplantı olduğu için

o konuşurken ne denli özen gösterirsek

gösterelim salonda bir uğultu vardı. Bir ara

Aziz Nesin ayağa kalktı, kızgın bir biçimde

13


herkese “lütfen susun, dinleyin” dedi. Aziz

Nesin’in uyarısından sonra Rauf İnan

konuşmasını tamamladı.

Halil Bey de masaları dolaşarak abone

yapmaya zorunlu olarak ara verdi.

Eğit-Der’in emekçisi Halil Kargın’ı saygıyla,

sevgiyle anıyorum. Işıklar içinde yatsın.

ELLERİ VAR ÖZGÜRLÜĞÜN

Köpürerek koşuyordu atlarımız

Durgun denize doğru.

Bu uçuş, güvercindeki,

Özgürlük sevinci mi ne!

DERNEK EMEKÇİSİ HALİL

KARGIN

Doğan GÜLMEZ

Emekli Öğretmen

Halil Kargın’ın ölüm haberini aldığımda

Eğit-Der’li dostlarımla bir ileti paylaşmıştım.

O andaki duygularımı iyi anlattığına

inandığım o metni buraya aktarıyorum:

“Ne acı ki, bir yıla yakın bir zamandır

yitirdiğimiz dostlarımıza son veda

görevimizi bile yerine getiremiyoruz.

Sonsuzluğa

uğurladığımız

arkadaşlarımızın arasına Halil Kargın

öğretmenimiz de dün katılmış. Işıklar içinde

uyusun.

Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,

Düşünmek yasak,

İşgücünü savunmak yasak!

Ürünü ayırmışlar ağacından,

Tutturabildiğine,

Satıyorlar pazarda;

Emeğin dalları kırılmış, yerde.

Işık kör edicidir, diyorlar,

Özgürlük patlayıcı.

Lambamızı bozan da,

Özgürlüğe kundak sokan da onlar.

Uzandık mı patlasın istiyorlar,

Yaktık mı tutuşalım.

Mayın tarlaları var,

Karanlıkta duruyor ekmekle su.

Elleri var özgürlüğün,

Gözleri, ayakları;

Silmek için kanlı teri,

Bakmak için yarınlara,

Eşitliğe doğru giden.

Ben kafes, sen sarmaşık;

Dolan dolanabildiğin kadar!

Özgürlük sevgisi bu,

İnsan kapılmayagörsün bir kez;

Bir urba ki eskimez,

Bir düş ki gerçekten daha doğru

Oktay RIFAT

Halil Kargın’la birlikte Eğit-Der yönetiminde

12 yıl görev yaptık. Bu yıllar içinde haftada

en az bir kez toplanır; derneğin işlerini

konuşurduk. Derneğimizin “ Maliye Bakanı”

her zaman Halil Kargın’dı. Doğaldır ki; tüm

para işleri ondan sorulurdu. Halil Bey,

ayağındaki büyük sorunlara karşın her

hafta elinde bastonuyla kapı kapı dolaşmış,

birçok üyemizle görüşmüş, ödentilerini

toplamış, abece dergimize de çok sayıda

abone kazandırmış olarak çıkardı

karşımıza. Bu konulardaki çalışkanlığı ve

becerisi unutulacak gibi değildi.

12 sene boyunca yönetim kurulunda görev

yaparken kendisiyle takıştığımız olmadı

mı? Mutlaka çok sayıda münakaşamız da

oldu. Hatta onu parasal konularda sorguya

çektiğimiz toplantılar da yaptık. Bütün

yönetim kurulu üyeleri olarak, Eğit-Der’in

mali durumunu her hafta kontrol ediyorduk.

Halil Kargın da haftalık raporunu yönetim

14


kuruluna yüksünmeden, üşenmeden

sunuyordu.

Eğit-Der, kendisine Kızılay’da bir daire

satın alabilmişse; bunda en büyük pay Halil

Kargın’ındır. Bugün olmuş; 2021 yılında

derneğimizin genel merkezi oradadır,

adresimiz orasıdır.

Aslına bakılırsa Halil Kargın’ın yaşamı bir

roman olacak niteliktedir. Keşke eli iyi

kalem tutan bir arkadaşımız bu görevi

üstlense…

Son bir şey daha söylemek isterim: Geçen

yılın başlarında, sanırım Şubat ayı içinde

bir gündü. Eğit-Der Ankara Şube Başkanı

Nurettin Kaya ve saymanımız Hüseyin

Tecim’le birlikte Halil Kargın’ın evine

ziyarete gittik. Çünkü uzun süredir hasta

olduğunu duymuştuk. Ziyaretimiz, önceden

telefonla bildirilmiş olmasına karşın kapıda

kaldık; içeriye alınmadık. Özellikle Nurettin,

birkaç kez ısrarla denemesine rağmen

kapıyı açtıramadı. Epeyce bekledikten ve

de balkonda tanımadığımız bir adamın

dolaştığını gördükten sonra; ‘Anlaşılan

kabul edilmek istenmiyoruz’ diye

düşünerek; mecburen geri döndük. Bu

dostluk ziyaretimizin gerçekleşmemesi

üçümüzü de üzmüştü. Hasta arkadaşımız,

kendisinin ziyaret edilmesini istemiyorsa

bunu telefonda neden belirtmemişti? Bu

davranışa o gün hiçbir anlam verememiştik.

Ama ben daha sonraları düşününce; hasta

durumunu bizim görmemizi istememiş

olacağı kanısına vardım.

Keşke o gün görüşebilseydik. Böylece

dernek olarak onun yaptıklarını

unutmadığımızı göstermiş olacaktık.

Sanırım sevgili örgüt emekçisi dostumuz da

bundan çok mutlu olacaktı. Bu mutluluğu

ona ne yazık ki; yaşatamadık.

Işıklar içinde uyu; arı örneği çalışkan,

örgütçü arkadaşım Halil Kargın. Eğit-Der’li

öğretmen arkadaşlarının, tüm diğer

sevenlerinin ve ailesinin başı sağ olsun.”

Bu iletiyi dostlarımla paylaştıktan sonra,

telefonla aile bireyleriyle konuşup acılarını

bölüşmek istedim. Halil Bey’in telefonu

yanıt vermiyordu. Ama dernekten bir

arkadaşımız, kızı Banu’nun telefonunu

bulmuş; o telefonla iletişim kurabildik. Banu

kızımız, yukarıda anlattığım başarısız

ziyaret teşebbüsümüzü öğrenince şu iletiyi

yazarak durumu açıklığa kavuşturdu:

“Doğan Kardeşim, Şimdi çok üzüldüm.

Babam da gelmiyorlar diye üzülüyordu.

Annemin ve babamın kulağı duymuyor.

Benimle iletişime geçilseydi mutlaka kapı

açılırdı. Çünkü gelenler hep beni

arıyorlardı. Bende anahtar vardı; kapıyı hep

ben açıyordum. Bu konuda bilgilendirmek

istedim. Saygılar…”

Böylece kapıda kalışımızın nedeni

açıklanmış oldu. Daha sonra da

denemeliydik ziyaretimizi. Belki o zaman

üst katta oturan kızına ulaşır, kapıyı

açtırabilirdik. Nedense bir türlü yapmadık;

ayrıca yapamazdık da. Araya korona virüs

yasakları girmişti. Çok vefasız olmadığımız

halde, Halil Kargın arkadaşımıza vefamızı

gösterip; onu az da olsa mutlu kılamadık

maalesef…

Abece dergimizin yaşı 35 oldu. Ancak son

bir yıldır sadece dijital ortamda

yayınlanıyor. İçinde bulunduğumuz bu

olumsuz ortamda abece’nin yayınlanıyor

olması bile bir mucize. Emeği geçen tüm

dostlarımıza selamlarımı, teşekkürlerimi ve

kolaylık dileklerimi sunuyorum.

Eğit-Der Genel Başkanı Mustafa Demir

telefon edip; “Halil Kargın için abece’ye bir

yazı yazmanı istiyorum” deyince çok mutlu

oldum. Ancak yazıyı yazmaya başlayınca

yanlış bir yol izledim anlaşılan. O günkü

duygularımı anlatmak epeyce uzun bir yer

tuttu. Eğer dergiye yazılan yazı, bilimsel

veya edebi bir değer taşımıyorsa pek uzun

olmamalı. Bu gerçeğin bilincindeyim. Ama

kısa, özlü ve de anlamlı yazmak benim gibi

yazıya pek yatkın olmayanların

başarabileceği iş değil. Malzeme bu

kadar…

Her örgütte, her kurum ve kuruluşta

çalışmalarıyla öne çıkıp kendini gösteren

kişiler vardır. Bunlar genellikle

başkanlardır. Doğal olarak da örgüt

15


denince başkanının, yöneticisinin adı geçer

her yerde. Bir de örgütün arka planında,

mutfağında kendisini hiç göstermeyen

emekçileri vardır. Onların adı pek

duyulmaz. Ancak asıl örgütü ayakta

tutanlar bu isimsiz emekçilerdir. Bizim Eğit-

Der’in emekçilerinin başında da 5 Şubat

2021 günü yitirdiğimiz Halil Kargın geliyor...

Biz demokratik kitle örgütleri, her zaman

“Emek en yüce değerdir” deriz. Ama bu

anlayışımızı kendi emekçilerimiz için

gösterebiliyor muyuz? Tartışılabilir… Bu

alanda pek başarılı olduğumuz

söylenemez. Eğer biz emeğe gereğince

değer verseydik; Halil Kargın arkadaşımızı

en azından Küçük bir plaketle ödüllendirir,

onu birkaç dakikalık da olsa yaşarken mutlu

kılardık…

Yönetimde birlikte çalıştığımız 12 yıl

boyunca gerçekleştirdiğimiz sayısız

etkinliklerde, kendisine verilen her görevi

özveriyle yerine getirdi Halil Kargın.

Eğit-Der olarak her yıl, bir veya iki kez

dayanışma yemekleri tertiplerdik.

Yemeklerin özellikle parasal yanının yükü

hep Halil Bey’in omuzlarındaydı. Yemeğe

katılıp da parasını sonra ödeyenlerin

peşinde koşturmak salt Halil arkadaşımızın

göreviydi.

Her yıl eğitimle ilgili en az bir kitap

bastırırdık. Bu kitapların dağıtımı, satılması

görevi de çoğunlukla Halil Kargın’ın

üzerindeydi.

Yıllarca “Her Okula Bin Kitap” adıyla kitap

kampanyaları düzenledik. Burada da

arabası olan arkadaşları yanına alarak

kitapların toplanmasında, yerine

ulaştırılmasında unutulmaz görevler

alıyordu Halil Kargın öğretmenimiz.

Bastırılan kitapların ve abece’nin Halk

Kitaplıkları’na gönderilmesinde diğer

dostlarının yanında hep el eleydi Halil

Kargın.

Özel yaşamını pek tanımıyorum. Ancak

Dev-Sol Davası’ndan yıllarca kaçak hayatı

yaşayan Zeki adında bir oğlu olduğunu

biliyorum. Aranan bir evladın babası

olmanın tarifsiz acılarını da çekti Halil

Kargın arkadaşımız. Zeki’nin öyküsü, anne

ve babasının çektikleri yazılsa bir kitap

doldurur sanıyorum. Sonunda Halil Kargın

Zeki’nin ölümüyle evlat acısını da yaşadı.

Bu kayıp onu çok sarsmış, çok yıpratmıştı

haliyle.

Son yıllarda çok sevdiği Eğit-Der’e pek

uğramaz, uğrayamaz olmuştu. Evine

çekilmişti. Doğa yasasını herkese olduğu

gibi ona da işletiyordu. Bastonuna

dayanarak örgüt ödentilerini, dergi-kitap

paralarını toplamak için apartman

apartman dolaşan yorulmaz emekçi

dostumuz Halil Kargın, 5 Şubat 2021’de

aramızdan ayrıldı. Yılgınlık tanımayan,

yorgunluk bilmeyen arkadaşımızın yaşamı

gençlerimize örnek olsun…

SON SÖZ

Nedir ki bu mavilik deme

Pencereden görebildiğin kadar

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın, çamurlu sokağın

Beyazın, siyahın, yeşilin,

Pembenin kıymetini bil

Dirilik öyle bir şey yürekte

Sevinçle çırpınır

Kavak yelleri eser insanın başında

İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır

Halk için girişilen savaşta

O korkulu sevincin

Öfkenin kıymetini bil

Bil ki bu

Budur işte

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil.

Oktay RIFAT

16


ŞEKİBE ABLAMIZ

Necla Ülkü KUGLİN

Gözümün önüne ufak tefek, koyu kızıl saçlı,

hafif çilli, yeşil gözlü bir kadın geliyor. Kadın

değil, fırtına. Öfkeyle değil, coşkuyla,

sevgiyle, sıcaklıkla kaynayan bir fırtınaydı

o. Bir kadın, annelik sevgisiyle kaç çocuğu,

genci kucaklayabilir? O, Ankaralı,

İstanbullu, Vanlı veya Kayserili demeden,

hepimizi aynı sevgiyle kucaklar, besler,

yıkayıp paklar, yatırır, gerekirse derdimizi

dinler, yatıştırır, güven verir ve iyileştirirdi.

Biz, o güzelim yılların devrimci gençleri,

kızlı-erkekli hepimiz Şekibe ablanın

çocuklarıydık. Bizden hep “çocuklar” diye

söz eder, öyle hitap eder, birimize bir şey

olsa üzüntüden kahrolur, birimizden haber

alamasa diğerlerinden haber sorar, hep

bizimle yaşardı. Ondaki azalmayan enerjiyi

ve sevgiyi gördükçe şaşırırdık. Bizler

yokken Halit ağabeye, Serpil’e ve Ferda’ya

ne kadar zaman ayırır, nasıl ilgilenir tahmin

bile edemezdik.

Halit ağabey ile Şekibe ablaya gitmek bizler

için görev değil, zorunluluk değil, olsa olsa

bir tür terapiydi. Kapıya kendisi olmasa da

Halit ağabey mutlaka gelip paltomuzu alır,

Şekibe abla terlik verir, sevgiyle sararak

salona geçirirlerdi. Şekibe ablanın mutfağa

koşturması bugün bile gözümün önünde.

“Aman Şekibe abla, Allah aşkına otur, ben

sizi görmeye geldim”, ya da “Ben yardım

edeyim”ler cevapsız kalırdı. Bir de

sertlenirdi: “Aman sus, her şeye karışma

sen. Geç otur, ben ne yapacağımı bilirim.”

Halit ağabey onun bu telaşlı koşturmasına

bıyık altından güler, “Bırakın da istediğini

yapsın, nasılsa onun dediği olacak” derdi.

Şekibe ablanın mutfağında hep mi hazırda

olurdu muhallebiler, kurabiyeler, börekler?

Çayı getirmemize bile izin vermez, olsa

olsa salona getirince dağıtmamızı hoş

görebilirdi.

Hepimizi severdi, ayırt etmeden, kız-erkek,

güzel-çirkin, doğulu-batılı, o gruptan - bu

gruptan demeden hepimizi severdi. Bizler o

günlerin gençlik örgütlerinin görüşlerini

benimseyerek bölündük ve içimizde

ayrımcılık yapmaya başladık, ama onlar

yapmazdı. Aslında onlar Türkiye İşçi Partisi

kökenliydi, ama bir gün bile bize bir uzaklık,

aykırılık, ayrı olma duygusu yaşatmadılar.

Onlar, her ikisi de her şeyden önce

humanist, anti-emperyalist, devrimci,

sosyalisttiler. Bir dönem kapılarında nöbet

tutan polise de aynı nezaket ve

sevecenlikle çay ve yiyecek ikram

ettiklerine çok tanık oldum. Sadece

devrimci hareketten sapanları,

arkadaşlarına ihanet edenleri, emeğe

saygısızlığı affetmezlerdi. Şekibe ablanın o

uçsuz bucaksız sevgisi, o gibilerin adını

anarken bile gözlerinden şimşekler çıkartan

bir nefrete dönüşürdü. Silip attı mı, geriye

dönüşü yoktu.

Şekibe abla, herhangi bir anne gibi, bütün

çocuklarını severdi; ama en çok en uzakta

olanı, hasta olanı, zorda olanı sever ve

düşünürdü. Ben yurt dışında yaşarken,

Ankara’ya her gelişimde uğrardım ve o tek

tek yurt dışında yaşayan arkadaşları

sorardı. Sağlıkları iyi mi? Çalışıyorlar mı?

Para sıkıntıları var mı? Bir ara Gülay

Özdeş’le ilgili yanlış bir haber ulaşmış,

öldüğünü duymuş. Beni sıkı sıkı tembihledi,

araştırdım. Haberin doğru olmadığını,

Gülay’ın İsveç’te ve iyi durumda olduğunu

öğrenene kadar sorgulamayı bırakmadı.

Deniz’lerin idamına kadar geçen süreçte,

evleri sanırım bir an bile boş kalmamıştır.

Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in babaları,

anneleri, diğer yakınları, idamları

17


durdurmak için imza toplayanlar, bizlerden

o günlerde sağ ve salim kalanlar,

savunmalarında görev alan avukatlar

ordusu, dahası sık sık “yoklama” çeken sivil

ve üniformalı görevliler.. Olaylar keskinleşip

polis takipleri, vurarak yakalamalar, toptan

öldürmeler arttıkça Şekibe abla tekrar

tekrar ölüyordu sanki. O da Hukuk Fakültesi

mezunuydu, o da tuttuğunu koparan bir

avukattı, o da savunmaların

hazırlanmasına bilgisi ve enerjisiyle

katılıyordu, ama bununla yetinemiyordu.

Yusuf’un ağır yaralı olarak hastanede

yattığı sırada, ne yapıp edip ziyaretine

gidebilmesi, Halit ağabey başta olmak

üzere hepimizi şaşkına çevirmişti. Kapıdaki

engelleri, görevli askeri nasıl aştığını

sorularımıza gülerek cevapsız bıraktı, ama

Yusuf’la neler konuştuğunu, sağlığının ne

durumda olduğunu hepimize anlatırdı.

Yasak dinlemiyor, engel tanımıyordu.

Savunmaların yazılması sürecinde verdiği

katkıların yanı sıra, duruşmaları da hiç

kaçırmadan izledi. Son duruşmada içeri bir

fotoğrafçının girip üç arkadaşımızın

fotoğraflarını çekmesi onu deliye

döndürmüştü. Öfkeyle ayağa kalkıp

adamın taklidini yapıyordu: sırayla herkesin

değil, arada oturanları atlayıp Deniz, Yusuf

ve Hüseyin’in fotoğrafını çekmişti. Dimdik

duruyor, ağlamıyor, ama “çocukları

asacaklar” diyerek ovunuyordu. Hele

idamın kesinleştiği o günlerde alevden bir

topa dönmüştü. Aklı, yüreği ölenlerde kaldı,

ama geride kalanları da hiç ihmal etmedi.

THKO davasından yargılanan arkadaşımız

Mete Ertekin’in anlattıklarını anımsıyorum:

davaları sonuçlanınca cezaları

kesinleşenler Niğde cezaevine

nakledildiler. Haftada bir gün görüş vardı ve

aileler de dahil herkes ancak o gün

gidebiliyordu. Şekibe abla nasıl yapardı da

, o kadar işinin, uğraşının arasında fırsat

bulur onları ziyarete giderdi? Hele bir kış

günü, o kadar çok kar yağmış ki, şehirler

arası otobüsler bile çalışamamış ve

arkadaşların bekledikleri ziyaretçilerin

gelemeyeceği anlaşılmış. Bizim arkadaşlar

da “nasılsa gelen olmayacak” diye tıraş

olmadan, giyinmeden yataklara yayılmışlar.

(Ziyaretçi günlerinde, nasıl ziyaretçi

sağlıklı, neşeli ve iyimser görünmeye

çabalarsa; tutuklu da o kadar özenle giyinir,

taranır, hasta bile olsa ziyaretçisine belli

etmemeye, hatta ona moral vermeye

çalışır.)

Birden gardiyan seslenmiş: “Ziyaretçiniz

var!” “Kimin?” diye sormuşlar, cevap

“Hepinizin” olmuş. Hepsi aynı anda “Bu

olsa olsa Şekibe abladır” diye yerlerinden

fırlamış. Alelacele eşofmanlar çıkarılmış,

olabildiğince kılık kıyafet düzeltilmiş,

sabunsuz tıraşlar yapılmış ve harala gürele

görüşe inmişler. Gerçekten Şekibe abla

önünde kocaman bir bohça, yüzünde ince

bir gülüşle onları bekliyormuş. “Aman

Şekibe abla, senin ne işin var burada? Bu

havada nasıl geldin?” denince bir çıkışmış:

“Ne demek ‘ne işin var?’ Ziyarete geldim.

Çabuk çamaşırlarınızı toplayın getirin,

giderken götüreyim” demiş. On iki gencin

çamaşırları.. “Yok, geçen hafta ziyaretçimiz

vardı, kirlimiz yok” falan dedilerse de,

Şekibe abla bu, dinler mi? Üstlerinde

giydikleri de dahil kirlileri toplamış.

O arada Mete onu kenara çekip sormuş.

“Şekibe abla, Allah aşkına söyle, ailelerimiz

18


gelemiyor, otobüsler bile çalışmıyor. Sen

nasıl becerdin buraya gelmeyi?” Meğer kar

yağışının arttığını görünce sabah erkenden

toptancı haline gitmiş, meyve-sebze

kamyoncularını bulmuş. Sıkı bir

araştırmayla Adana tarafına giden bir

şoföre ulaşmış. Biraz da vicdanına

seslenerek “Ne olur evladım, Niğde’de

çocuklarım var, benim mutlaka onlara

ulaşmam lazım” diye yolundan saptırıp

Niğde’ye uğramaya ikna etmiş. Kamyona

binmiş ve yol boyunca şoförle sohbet

etmişler. Bir ara yemek de ikram etmiş.

Sohbet koyulaşınca şoför sormuş: “Abla

kaç tane çocuğun var?” “On iki” cevabını

alınca adam şaşırmış. “Yo, şaşırma” demiş

Şekibe abla, “Hepsi benim değil, ama hepsi

çocuğum sayılır. “Neredeler?”

Hapishanede olduklarını duyunca, hele

siyasi ve solcu olduklarını da öğrenince

şoför hapishanenin kapısına kadar

getirmiş. Buraya kadar iyi de, Şekibe abla

o karda Ankara’ya nasıl döndü acaba?

Arkadaşlar ne yapacağını sorunca, bir zılgıt

daha yemişler: “Size ne? Ben kendi

başımın çaresine bakarım.”

O kendi başının çaresine bakardı, ama

bizim kendi başımıza kalmamıza izin

vermezdi. Başım sıkışınca, işsiz kalınca,

dertlerim şaha kalkınca Şekibe ablaya

koşardım. Bir yaşında bir çocukla kapısını

çaldığımda, beni kucaklar gibi kucakladı

kızımı. İkinci eşimle evlenmeden önce,

annemin babamın onayını almak yetmedi,

onu Halit ağabeyle Şekibe ablayla

tanışmaya götürdüm. Bilgisini, görgüsünü,

kızıma davranışını, gelecek planlarını

öğrendikten sonra beni mutfağa çağırdı:

“Çok iyi adam, çok beğendim. Bak bununla

evlenirsen içim rahat edecek. Ama senden

çok yaşlı değil mi? En az yirmi yaş var

aranızda, ilerde sorun olmasın?” dedi. Yaş

farkının sadece beş yıl olduğunu duyunca

beni kucakladı, kutladı. Bütün bu detaylarla

ilgilenecek gücü, zamanı nasıl bulurdu?

Bir de her ikisinin de öyle unutulmaz doğal

nezaketleri, zarafetleri var ki.. Onca

ayrıntının içinde, kabalıkların, şiddetin,

dehşetin, işkencenin, ölümlerin,

cinayetlerin, her türlü çirkin kavganın

ortasında, herkesin derdine deva olmaya

çalışırken, bu iki insan nasıl bu kadar zarif,

düşünceli ve sevecen kalabildiler? 1995

yılında Mehmet Ali Aybar’ı kaybettik.

Cenazesi İstanbul’da, Bebek Camiinden

kaldırılacaktı. Çok sıcak bir Temmuz günü,

kalabalık anlatılır gibi değil. Biz de birkaç

arkadaş, artık üniversite öğrencisi olan

kızımla birlikte kenarda bekliyorduk. Avluya

yoldan yeni geldikleri belli, biraz yorgun

görünen Halit ağabeyle Şekibe abla girdiler.

Ben koşup koluna giremeden Adnan ve

Nazife Cemgil’leri gördüm. Yan yana

kameriyede bir bankta oturuyorlardı. Adnan

Cemgil kalktı, artık çok yaşlıydı, zor

yürüyordu. Yanlarına gitti, ikisini bankta

oturmaya davet etti, Şekibe abla nezaketle

başını salladı. Nazife Cemgil de kalkıp

yanlarına gitti, biraz konuştuktan sonra

zorla Şekibe ablayı Nazife Cemgil’le birlikte

oturmaya ikna ettiler.

O dört insanın o karşılıklı konuşmaları

ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacak.

Kızıma dedim ki: “Bak, iyi bak bu sahneye.

Hani sizin kuşak bize hep: ‘siz ne kadar

coşkulusunuz, sevecensiniz. İlişkileriniz ne

kadar sıcak. Biz hiçbir zaman sizin

yaşadığınız gibi dostluklar

yaşayamayacağız’ diyorsunuz ya.. İşte biz

de hiçbir zaman bu kadar içtenlikle nazik,

zarif ve sadelikle yoldaş olamayacağız.

Düşün ki Cemgil’ler dağ gibi bir evladın

delik deşik edilmiş na’aşını kucakladı.

Çelenk’ler evlatları gibi sevdiklerinin

idamına tanık oldular. Ayağına taş

değmemiş insanlar yolda itiş kakış yürür,

birbirine bağırıp küfrederken; bu insanlar

nasıl böyle naif ve zarif kalabiliyor? Onların

yanında biz neyiz ki? Bu ülke nasıl bir ülke?

Aydınına, edepli ve bilgili insanına bu

acıları neden yaşatıyor? Bu insanlar bu

19


yükü nasıl kaldırabiliyor ve buna rağmen

nasıl bu kadar sevgi dolu kalabiliyorlar?

Anıları ve güzellikleri, hele bu günlerde

bizim çok ihtiyacını duyduğumuz

örneklerdir. Işıkları bol, ananları çok olsun.

HATIRLAMA

Her dakikasını ayrı hatırlarım

Erenköy’de geçen zamanın

Rüyama girer bir arada

İstanbul, bahar ve Türkan’ım.

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz

O güller kadar taze

Ben ona deli gibi aşık.

Aynı yatakta dinlenir başlarımız

Saçlarım saçlarına karışırdı

O ince bir kızdı, ince alımlı

Ne giyse yakışırdı.

Yeter ki gönüller şen olsun

Şarkılar söylerdik yolda

Hep karşıma otururdu ellerini tutardım

Akşamları eve dönerken Baraşol’da.

Ağaçlar çiçekteydi

Türkan sağ beraberimde

İstanbul bahar içindeydi

Kalbim sevda içinde.

Oktay RIFAT

EMEKLİLER NASIL

ÖRGÜTLENMELİ?

İbrahim GEREDE

Küresel salgın ve aşı sorunları konusunda

“kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası”

tıkır tıkır işliyor. Dünyanın gelişmiş Kuzey

ve Batı ülkelerinde önlemler hızla

gelişirken, geri kalmış Güney ve Doğu

ülkelerinde her şey “kaderin ve liderin

insafına…” bırakılmış durumda.

Türkiye’nin toplumsal gündemini ise “Tek

saray ve Tek ses sistemi” belirliyor.

Sistemin tek yetkilisi olan kişi; salgın, aşı,

Boğaziçi, ekonomi, eğitim, sağlık gibi

uzmanlık gerektiren her konuda şahsının

ve milletinin ne yapacağını, ayrıştırıcı sert

sözler kullanarak teke tek anlatıyor…

Yaşamakta olduğumuz şu kara salgın

günlerinde dünyada ve ülkemizde en çok

örselenen kesimlerin başında “emekçiler”

ve “emekliler” geliyor. “Emekçilerin”

sorunlarının çözümü için izleyecekleri yol

belli: En yüce değer olan emeğin birleşik

gücüyle bilim ve demokrasi yolunda

ilerlemek…

“Emeklilerin” yolu ise daha karmaşık...

Çünkü onların “emeğinin” artık piyasa

değeri yok, üstelik kalan yaşam süreleri çok

değerli…

“Örgütlenme” Emeklilerin de Hakkıdır

Temel insan haklarından olan

“Örgütlenme hakkı”, BM, ILO, Avrupa

Konseyi gibi üst örgütlerin kabul ettiği

uluslararası sözleşmelerde şöyle

tanımlanıyor:

“Herkes barışçıl bir biçimde toplanma

özgürlüğü ile kendi çıkarlarını korumak

için sendika kurma ve sendikalara girme

hakkı da dâhil, örgütlenme özgürlüğü

hakkına sahiptir...”

Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin bir

araya gelmelerini ve ortak menfaatlerini

sürdürmelerini, geliştirmelerini ve

korumalarını sağlayan bir insan hakkıdır.

20


Örgütlenme hakkı, ayrıca ifade özgürlüğü

ile de yakından ilgili bir haktır.

Örgütlenme özgürlüğü öncelikle örgüt

kurma ve örgüte üye olma hakkını

kapsamaktadır. Bu bağlamda örgütlenme

özgürlüğü; siyasi parti, sendika, dernek

ya da vakıf ve kooperatif gibi birçok

örgütlenme biçimine koruma

sağlamaktadır.

Örgütlenme özgürlüğünün siyasal hak

unsuru, bireylerin çıkarlarını devlete veya

diğer bireylere karşı örgütlü ve dolayısıyla

daha etkin bir şekilde savunmasına

yardımcı olur. İktidar olmayı hedefleyen

siyasal hak ve özgürlüklerin temel örgütü

“siyasi partiler”dir.

Çağdaş demokratik normlarda ve

uluslararası sözleşmelerde, “sendika” ile

diğer örgütlenme biçimleri bir bütünlük

içinde değerlendirilir. Bu örgütlenme

biçimlerinin farklılıkları uzmanlık alanlarıyla

ilgilidir; birbirlerinden öncelikli ya da

aşamalı değildir.

Ayrıca uluslararası sözleşmelere göre,

insan hak ve özgürlüklerinden “hiçbir

ayrım gözetmeden herkes (emekliler de)

eşit olarak yararlanır” ve devletler bu

hakları kendi yasalarında güvence altına

almak zorundadırlar.

Türkiye, sözü edilen uluslararası

sözleşmelerin çoğunu imzalamıştır. Ama iç

hukuk düzenlemesinde ve özellikle

uygulamada “ayıplı ülkeler” arasında yer

almaktadır.

Ülkemizde Emeklilere Sunulan

“Sendika” Aldatmacası

Bilindiği gibi sendika, çalışma ilişkileriyle

ilgili bir örgütlenme biçimidir. Yani

“işçilerin ya da işverenlerin ayrı ayrı

biçimde, yeni haklar sağlamak ve onları

daha da geliştirmek amacıyla aralarında

yasalar uyarınca kurdukları birliktir.”

“Sendikal haklar” ise “sendika kurma

hakkı, üye olma hakkı, toplu sözleşme

hakkı, grev hakkı”nı kapsar.

Ülkemizin sendikal haklarla ilgili yasal

düzenlemelerdeki birçok hükmün

uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu

sağır sultanlar bile biliyor. Özellikle kamu

çalışanları sendikalarıyla ilgili yasalar; toplu

sözleşme ve grev haklarını yasaklayan

“sözde sendika yasalarıdır.”

Konumuz olan “emeklilerin

örgütlenmesini” ise yukarıda belirttiğimiz

gibi “örgütlenme hakkının bütünlüğü

içinde” değerlendirmek gerekir. Yani artık

eylemli olarak çalışma ilişkilerinden

kopmuş olan emekliler için söz konusu

olan; sendikalaşmak değil, diğer

örgütlenme biçimlerini kullanmaktır. Çünkü

uygulamada artık toplu sözleşme ve grev

yapma olanağı ortadan kalkan emekliler

için sendikal hakların bir anlamı

kalmamıştır.

Çağdaş demokratik uygulamalarda

emeklilerin hakları “temel emeklilik

güvencesi” ile ilgili olarak yapılan yasal

düzenlemelerle korunmaktadır.

Bu nedenlerle gelişmiş ülkelerde

“emekliler sendikası” adıyla sürdürülen

bir örgütlenme biçimi yoktur. Bazı ülkelerde

emekliler isterlerse sendika üyeliğini

sürdürerek, sendikanın sağladığı çeşitli

olanaklardan yararlanabilmektedirler.

Ayrıca gelişmiş demokrasilerde devletler,

yurttaşların en temel gereksinimlerini

karşılayamaz hale geldiği afet, salgın,

savaş gibi olağanüstü koşullarda, korkunç

boyutlara ulaşan gelir adaletsizliği ve

güvencesizliğe karşı “temel gelir

güvencesi ödemesi” yapmaktadır.

Ülkede yaşayanlara aylık periyodlar

halinde düzenli ve karşılıksız olarak yapılan

temel gelir güvencesi, kademeli olarak en

az refah düzeyinin altında yaşayanlardan

başlayarak acilen ödenmektedir.

Türkiye’de ise yıllardan beri sürdürülen

yasakçı bir zihniyetle emeklilerin ekonomik

ve sosyal haklarını “devletin insafına”

bırakılmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’de

yıllardır anlamsız bir biçimde sürdürülen

“emekliler sendika kuramaz” yasağı, AB

ilişkileri açısından hep sorun olagelmiştir.

21


Aralık 2020’de Ankara Bölge Adliye

Mahkemesi 29. Hukuk Dairesi, Sosyal

Haklar Avrupa Komitesi’nin sosyal şart

anlamında ‘çalışanlar’ kavramını yalnızca

aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla

sınırlı tutmadığını belirterek, emeklilerin

sendika kurma haklarının bulunduğuna

hükmetti.

Oysa adı geçen “Sosyal Şart”ta esas olan

“emeklilerin örgütlenme haklarının

kısıtlanmamasıdır.” Yani emekliler

isterlerse toplumsal yaşam pratiğinde

kendileri için bir anlamı kalmayan

“sendika” bile kurabilirler.

Çelişkiye bakın ki bu mahkeme kararından

sonra, aslında ülkemizde örgütlenme hak

ve özgürlüğü üzerine yasakçı yasalar

çıkaran Saray Sistemi, şimdi emeklilere

sendika kurma konusunda torbadan yasa

çıkarmaya hazırlanıyor…

Siyasal iktidarın bu işgüzarlığının

arkasında yatan aldatmaca şöyle

açıklanabilir: “AB’ye selam, emeklileri

bölüp parçalamaya devam…”

Ancak diğer yandan, işçileri örgütleme

konusunda yaya kalan bazı sendikalar da

“emekliler sendikası kurmak için

birbirleriyle yarışıyorlar…” İşte bunu

açıklamak çok zor…

Bu arada, ülkemizdeki 13 milyon

emeklilerinin örgütsel potansiyeli, sosyal

medyadaki bazı simsarların da ağızlarını

sulandırıyor. Son günlerde sosyal medyada

“Tüm Emekliler Sitesi/ Ağı” gibi isimler

altında paylaşımlar öyle çok arttı ki… Ve

sosyal medyanın dayanılmaz hafifliğine

balıklama atlayan o kadar çok emeklimiz

var ki…

Oysa bir sosyal medya grubu her şeyden

önce bilimsel ve demokratik anlamda

“örgüt” olarak tanımlanamaz. Çünkü o

grubun kurucuları, üyeleri ve belgeleri

gerçek değil, adı üzerinde “sanal”dır.

Üstelik sanal medya gruplarının ülkemizde

ve hatta tüm ülkelerde “hukuksal/ yasal

dayanakları yoktur…” Böyle bir

yapılanma ancak “sosyal medya grubu”

olarak tanımlanabilir ama demokratik bir

örgütün alternatifi olarak düşünülemez.

Emekliler “Meslek Temeline Dayalı

Olarak” Örgütlenmelidir

Öncelikle, demokrasinin vazgeçilmez

unsurlarından olan “örgütlenme

hakkı”nın emekliler için de çok önemli

olduğunu vurgulamamız gerekiyor.

Sonra da dünyanın, ülkemizin ve

emeklilerin somut koşulları doğrultusunda,

“uygulanabilir ve sürdürülebilir bir

örgütlenme için” azim ve kararlılıkla yola

koyulmak gerekiyor. Bu yolda korunması

ve geliştirilmesi gereken önemli ilkeler

şunlar olabilir:

* Emekliler örgütlenmesi “meslek/ işkolu”

temeline dayalı olmalı, genel demokrasi

mücadelesine kendi uzmanlık alanlarından

katkı yapmalıdır. Farklı mesleklerden

emekli olmuş üyeleri bir arada tutmaya

çalışmak gerçekçi değildir.

* Emekli örgütlerinde “Örgütsel Birlik” ve

“Örgütsel Bağımsızlık” ilkeleri titizlikle

korunmalıdır.

* Diğer emekli meslek örgütleriyle “üst

birlik” oluşturulmalıdır.

* Örgütlenme “dernek” biçiminde olmalı;

örgütlenme hakkının diğer biçimleri olan

siyasal parti, sendika, vakıf, kooperatif,

sosyal medya sitesi gibi yapılanmaların

özgün amaçlarının farklı olduğu

unutulmamalıdır.

Ülkemizde bu ilkeler doğrultusunda bir

örnek olarak “Eğitimciler Derneği (EĞİT-

DER” gösterilebilir.

*EĞİT- DER, Türkiye demokratik öğretmen

örgütlenmesinin TÖDMF, TÖS, TÖB- DER

süreçlerinden gelen çelik zincirin çok

önemli bir halkasıdır.

12 Eylül hukuksuzluğu, demokratik

öğretmen örgütlenmesinin maddi/

ekonomik mirasına el koymasına rağmen

öğretmenlerin örgütlenme bilincine/

kültürüne el koyamamıştır.

Bu örgütlenme mirasının ürünü olan EĞİT-

DER, ülkemizde 12 Eylül 1980 sonrasında

22


ortaya çıkan faşist diktatörlüğe karşı verilen

demokratik mücadelenin ilk öncülerinden

biridir. Ülkemizde 12 Eylül sonrası

karanlığın yırtılmasında çok önemli bir

etkendir.

*EĞİT- DER, ülkemizde kamu

çalışanlarının 12 Eylül’den sonra yeniden

örgütlenmesinin önünü açmış, sendikal

örgütlenmenin öncüsü olmuştur.

1986’da bir eğitim, kültür ve sanat dergisi

olan “abece Dergisi” ile başlayan

örgütlenme mücadelesi, 1988’de EĞİT-

DER’e dönüşmüş ve 1990’da EĞİT- DER’in

bünyesinden eğitim işkolunun ilk

sendikaları olan EĞİTİM- İŞ ve EĞİT- SEN

doğmuştur.

* EĞİT- DER, 1990’dan itibaren sendikal

örgütlenme işlevini bünyesinden doğan

eğitim sendikalarına devrettikten sonra

mücadelesine gerçek anlamda bir “emekli

eğitimciler derneği” olarak devam

etmektedir.

* EĞİT- DER’in örgütsel yaşamı, Şubat

2021’ de 33 yılını doldurmuştur. Bu süre,

ülkemizde yaklaşık 113 yıldan beri

süregelen öğretmen örgütlenmesi

sürecinde EĞİT- DER’e “En uzun ömürlü

öğretmen örgütü” unvanını

kazandırmıştır.

*EĞİT- DER’in bu özgün özellikleri,

demokratik öğretmen örgütlenmesinin

tarihçesine altın harflerle yazılmıştır.

EĞİT- DER tüzüğünün 2. Maddesinde

“amaçları” şöyle yazıyor:

a) Ülkemizde laik, demokratik, çağdaş,

bilimsel ve kamusal eğitim ilkelerinin

gelişmesine katkıda bulunmak,

b) Eğitimcilerin örgütlü ve demokratik

yaşama katılmalarını sağlamak,

c) Üyelerinin sosyal, ekonomik, kültürel ve

mesleki gereksinimlerini karşılamak.

Demokratik örgütlenme tarihimizden

süzülüp gelen EĞİT- DER örneği, emekliler

örgütlenmesinde geliştirilerek ve

yaygınlaştırılmalıdır.

Güzel

Kadın vurmuş maltıza tencereyi

Fasulye pişiriyordu.

Adam düşünüyordu;

Altmış beş fasulye diyordu,

Yirmi beş de soğan,

Doksan,

İki yüzde yağ,

Etti mi sana iki yüz doksan..

Yaaa

Adam düşünüyordu;

Bir kundura almalı diyordu,

Hayrı kalmadı bunların,

Su alıyor bunlar diyordu,

Nasıl etsem diyordu.

Çocuk zıp zıp oynuyordu,

Kedi sıçan tutuyordu,

Kedinin tuttuğu sıçan,

Ecel terleri döküyordu.

Fasulyeler helme döküyordu..

Çocuğun zıpzıpları;

Kilimin sarısından mavisine,

Mavisinden alına geçiyordu.

Yoldan adamlar geçiyordu.

Adamların kafasından hayaller geçiyordu.

Kiminin han hamam geçiyordu,

Soğan ekmek kiminin..

Gökten bulutlar geçiyordu.

Gök mavisi titriyordu bulutların ötesinde,

Güzel güzel….

Oktay RIFAT

Sağlıkla, sevgiyle, dostlukla…

23


TERS-YÜZ ÖĞRENME

Çeviren: Mutahhar Aksarı

21. yüzyıl dijital bir dünya sunuyor

insanlığa. Çağın hızına, işleyişine uygun

yeni teknolojik buluşlar, yöntemler ortaya

çıkıyor. Yeni öğrenme yöntemleri

bulunuyor.

“Ters-Yüz Öğrenme” (İngilizce “flippedlearning”)

de buna örnek. “Flipped”; “ters

düz-ters yüz edilmiş, çevrilmiş, saygısız”

gibi anlamlara gelse de, “flip” sözcüğünün

kökünden “çılgın, alışılmışın dışında” gibi

anlamlar da çıkarılabilir. Bundan sakın

sınıftaki düzenin ters çevrilmesi (masa,

sandalyelerin ters durması) anlaşılmasın!

“Alışmışın dışında” sözcüğü de

kullanılabilir. Ayrıca İngilizce bir yorumda;

“video, ön girdi, ses kayıtları, ön metin gibi

araçlar ile önceden hazırlık yapılarak,

dersin zenginleştirilerek işlenmesi” olarak

açıklanmış.

Açıkçası; bu yeni öğrenme yönteminde

geleneksel öğrenme yöntemlerinin tersine

çevrilip, konuların evde, internet üzerinden

öğrenilip, ödevlerin ise sınıfta yapılması

anlamına gelir. Öğrenciler işlenen konuyu

öğretmenin sağladığı online kaynaklardan

öğrenip, ön hazırlık yapar. Konuyu önceden

bilir. Derste anlamadığı yerleri öğrenir ya da

daha ayrıntıya girilir. Ödevler sınıfta yapılır.

Bu özellikleriyle zaman yönetimi

konusunda çığır açan; öğrencileri farklı

öğrenme kaynaklarından okul dışı

öğrenmeye iten ve okulda konuların

pekiştirilmesine yardımcı olan, öğrencilere

kendi öğrenmeleri için daha fazla

sorumluluk alma fırsatları veren, sınıftaki

zamanı daha çok keşif, anlam bulma ve

bilginin uygulanmasına odaklayan bir

yaklaşım diye tanımlanabilir.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere

“Ters-Yüz Öğrenme” yönteminin mevcutları

40’tan az dersliklerde uygulanması

mümkün. Bir de sorumluluklarının bilincine

vardırılmış öğrencilerle kotarılabilir.

Şimdilik özel ve bazı devlet okullarındaki Y

Kuşağı (1980-

1999) öğretmenler; “Edmodo”

(Öğretmenlerin içerik paylaşmasına,

sınavlar, ödevler dağıtmasına ve

öğrenciler, meslektaşları ve velilerle

iletişimi yönetmesine olanak tanıyan ağ,

yöntem, uygulama), “Moodle” (Özgür ve

açık kaynaklı kodlu uzaktan eğitim sistemi)

vb. uygulamalarla değişim başlattı bile. Ki;

Y Kuşağı Öğretmenler, bilgisayar

okuryazarlığı gelişkin bir kuşak diye bilinir.

Ters-Yüz Edilmiş Öğrenme

Araçlara ve teknolojilere öğrenci

erişimini

Yoğun içeriğe öğrenci katılımını

Öğrencinin farklı öğrenmeye

dalmasını

Akranlarla öğrenci işbirliğini

Öğrenme süreci için desteğini

Anında uzman geri bildirimlerine

öğrenci erişimini sağlar:

Sınıfta Ters-Yüz Edilmiş Öğrenme

Öğrencinin anlayışını teşvik eder

Farklılaşmayı sağlar

Uzman desteğine erişim sağlar

Öğrenci katılımını sağlar

Destekleyici bir öğrenme ortamı

yaratır

İşbirliği için fırsatlar sağlar.

Ödev ile Ters-Yüz Edilmiş Öğrenme

Öğrenci hesap verebilirliğini teşvik

eder

Amaçlı ödevleri teşvik eder

İçeriği öğrenmek için bir neden

sağlar

Dikkat dağıtıcı unsurları en aza

indirir

Öğrencilerin ilgisini çeker ve

öğrenmeye hazırlar.

Gelecek hangi yeni öğrenme/öğretim

yöntemlerine gebe, kim bilir?

KAYNAKLAR:

https://sites.google.com/site/flippedlearnin

ggtu/what-is-flipped-learing

Erişim:18.11.2020-19:42

https://tureng.com/tr/turkce-ingilizce/flip

Erişim:24.03.2021-20:07

https://en.wikipedia.org/wiki/Edmodo

Erişim:24.03.2021-20:15

https://tr.wikipedia.org/wiki/Moodle

Erişim:24.03.2021-21:26

24


YÜZ YAŞINDA BİR ÇINAR

ABDULLAH ÖZKUCUR

Mehmet ERBİL

Öğretmen, Yazar, Ressam

Abdullah Özkucur, Konya Manastır 1922

doğumludur. İlköğrenimden sonra Çifteler

Köy Enstitüsü’ne kaydolmuştur. 1942

yılında Çifteler Köy Enstitüsü ve 1945

Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü

Kasım ayında bitirmiş, İvriz Köy

Enstitüsü’ne yapıcılık öğretmeni olarak

atanmıştır. Daha sonra çeşitli eğitim

kurumlarında çalışmasını sürdürmüş, 1976

yılında emekli olmuştur. 1983 yılında

“Öğretmen Olacağım”, 1985 yılında “Köy

Enstitüleri Destanı” adlı kitapları ve

“Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü” adlı

kitabını da 1990 yılında yazmıştır. Bu kitap

için; “Enstitüde ve yüksek bölümünde

gördüğümüz eğitim-öğretim yöntemini

yaşantılar içinde vermeye çalıştım.”

demiştir.

“Tohum Atan Adam” dır Abdullah Özkucur.

O günlerde; Hasanoğlan’da görev yapan

heykeltıraş Nusret Suman istasyona yakın

bir yamaca, tarlaya tohum atan bir köylü

heykeli yapmak istedi. Okulda eğitime aç,

her şeyi almaya hazır yaratıcı bir öğrenci

topluluğu vardı. İşte onlar; sanata eğilimi

olan yapı ve güzel sanatlar kolu öğrencileri,

O’nu alıcı bir kuş gibi izliyordu. Ne derse

yapılıyor, ne anlatsa hemen anlıyor ve

uyguluyorlardı. Bu “Yaratıcı Anadolu

Çocukları” daha çok öğrenmek istiyorlar,

daha çok işler başarmanın yollarını

arıyorlardı. Bu gücü görünce durmadı

Nusret Suman, bir karavana aldı Abdullah

Özkucur’a verdi. Bunu şöyle tutacaksın

diye de tembihledi. Özkucur, Suman’ın

dediği gibi tuttu karavanayı. Bir süre sonra

“Tohum Atan Adam” heykelinin maketi

oluştu. Sonrasında Özkucur ve arkadaşları

bu maketi 2 metre kadar büyüttüler.

İstasyona yakın tepeye bir metre

yüksekliğinde bir kaide oluşturarak heykeli

bunun üzerine oturtup “Tohum Atan Adam”ı

bir çırpıda tamamladılar.

Abdullah Özkucur, Hasanoğlan Köy

Enstitüsü ve diğer enstitülerinin yapımında

çok emeği geçenlerden biridir. Yapı bölümü

çıkışlı ve çok iyi bir yapı ustası olduğu için

nerde iş varsa oraya koşa koşa gitmiştir.

Çünkü, vatan onlardan iş bekliyordu. Onlar

da nerde iş varsa oraya gittiler. Her görevi

seve seve yaptılar. Okulların yapı

denetimlerini sürdürdüler. Yanlış varsa,

bozukluk varsa duvarlarda, geciktirmeden

yıktırıp yeniden, doğrusunu kuralına göre

yaptırdılar. Hile-hurda yoktu işlerinde.

Doğrusu neyse onu yaptılar, onu

uygulattılar. Çünkü onlar öyle öğrenmişti,

onlara işin doğrusu neyse o öğretilmişti.

Yıllarca bu ilkeler doğrultusunda

öğretmenlik yaptılar, ilkelerinden ödün

vermeden eğitimciliklerini sürdürdüler.

Ülkenin şu köşesi, bu bucağı demediler,

nerede göreve gönderildilerse, oraya

severek gittiler. Dörtyol Gezici

Başöğretmenliği, Antakya İnşaat

Denetmenliği, Erzin Ortaokulu Resim-İş

Öğretmenliği görevlerinde bulundu. Sivas-

Gemerek Lisesi’nde görevini sürdürürken

emekli oldu.

Hasanoğlan’da oluşturulan birçok yapıda

alın teri ve onun koyduğu, malalarla

düzelttiği harçlar, birçok yapının sıvalarında

onun parmak izleri vardır.

Diğer arkadaşları gibi onun da emeğine

sağlık.

Not: “Yüz yaşıma gelmeden eserimi

tamamlamalıyım” diyerek azrailden izin alan

Özkucur, yazarak üretmeyi sürdürmektedir.

25


ÖĞRETMENİMİZİ VERMEYİZ!

Sadık GÜVENÇ

Bahadın İlkokulunda öğretmenlik yapmakta

olan İsmail Altan’a, o zamanın Yozgat İl

Milli Eğitim Müdürü haber yollamış, “acele

Yozgat’a gelmesi”ni istemişti. Yıl 1949,

ulaşım çok zordu. Öyle istediğiniz anda

araç bulmanız kolay değildi. Değildi ya emir

yüksek yerdendi. Motorlu bir araç ancak

şans eseri denk gelecekti. Altan öğretmen

zar zor Yozgat’a ulaştı. Milli Eğitim Müdürü

(o zaman Maarif Müdürü deniliyordu) Altan

öğretmeni aslında vali beyin çağırdığını

söyledi ve birlikte Vali İhsan Sabri

Çağlayangil’in yanına gittiler.

Vali, gittiği her yerde okulu ziyaret eder,

öğretmenlere saygı ve sevgi gösterirdi.

“Atatürk’ün sevip beğendiği, inandığı,

güvendiği öğretmenler,” diye konuşurdu.

Tonguç’tan, Köy Enstitülerinden övgüyle

söz ederdi. Altan öğretmeni de incelikle

karşıladı.

“Öğretmenim, Alişar köyünün öğretmenini

oradan aldık. Köylülerle arası açılmıştı.

Devletin saygınlığı o öğretmenin bazı

davranışları nedeniyle zedelendi. Orada bu

saygınlığın yeniden kurulması gerekiyor.

Bu göreve sizi uygun bulduk. Gider

misiniz?” dedi.

Yozgat’ın her türlü sorunuyla yakından

ilgilenen Vali, bir aydın sorumluluğu ile

hareket ediyor, cehaletten kurtuluşun

yolunun eğitimden geçtiğine inanıyordu.

Devlet vatandaş ilişkisini toplumsal bilinç

üzerine oturtuyordu.

O sıralar henüz genç ve bekâr bir öğretmen

olan Altan öğretmen, Vali’nin iyi niyetinden

kuşku duymamıştı. Görevi kabul etti. Görev

yazısını alıp Bahadın’a döndü. Alişar

köyüne gideceğini duyan babası Cemal

Altan buna itiraz etse de o kararını vermişti.

Babası söylendi durdu:

“O köyde sana geçim dirlik vermezler

oğlum, onlarda o yezitlik varken sana

muallimlik yaptırmazlar orada.”

İsmail Altan kararlıydı. Valiye söz vermişti.

Bahadın’la Alişar köyünün arası on

kilometre çeker. Yürüyerek gitti.

Akşamüzeri vardı Alişar’a.

“Ben bu köyün yeni öğretmeniyim,” deyince

köylüler çok sevindiler. Hemen muhtarın

odasına götürdüler Altan’ı.

“Hoş geldin muallim efendi, biz de çoluk

çocuk muallim yolu gözlüyorduk. Okulumuz

kapalı kaldı ne zamandır.” diye muhtar da

sevincini belli etti.

“Açsındır herhalde, kim bilir ne kadar yol

yürüdün! Hemen yemek hazırlasınlar.

Haydi oğlum, ne bekliyorsun, git söyle

ablana, misafirimiz var, yemek

getirsinler…” diyerek birini koşturdu evine.

Muhtar pek sevindi. Yemek gelene kadar

bir kahve ikram etmek istedi. Duvara

gömülü yeşil, sarı boyalarla süslenmiş

dolabı cebinden çıkardığı bir anahtarla açtı.

İki tane fincan, cezve, kahve çıkarttı. Bir

yandan da konuşuyordu:

“Pek de gençmişsin! Nerelisin kurban?

Kahveyi nasıl içersin?”

Odadaki köylüler de merak içindeydiler.

Öğretmenin geldiğini görünce “hoş geldin”

etmek için doluşuvermişlerdi muhtarın

odasına. Hepsi sus pus olmuş, köylerine

gelen genç, yakışıklı öğretmenin vereceği

cevabı bekledi. Öyle ya çocuklarını teslim

edecekleri bu yeni muallim kimdi? Kimin

nesiydi, nereliydi? Onu bilmek en doğal

haklarıydı.

“Bahadınlıyım.” dedi Altan öğretmen.

Muhtar öylece kaldı. Elindeki cezveyi ne

yapacağını, niçin dolaptan çıkarttığını

26


bilmiyormuş gibi baktı. Yüzünün rengi

değişti. Bir ürperme geldi adama. Sonra

cezveyi dolaba koydu.

“Kahve bitmiş!” dedi.

Dolaptan çıkarttığı fincanları, kahveyi,

şekeri teker teker dolaba kaldırdı. Tak, diye

kapattı dolabın kapağını.

“Yaaa, öyle mi? Demek Bahadınlısın!”

Derin bir nefes aldı muhtar, odada sus pus

olmuş köylülere döndü:

“Kalkın ulan dürzüler! Siz de şu Kızılbaş

oğlunu adamdan sayıp da hoş beşe mi

geldiniz? Sizin hiç mi işiniz gücünüz yok?

Haydi, herkes evine…” diye öfkesini

onlardan çıkarmaya çalıştı.

Köylüler söylene söylene kalktılar

oturdukları sedirden, evlerinin yolunu

tuttular.

İsmail Altan, olabileceklere hazırlıklıydı. İlk

günden böyle açık bir cephe alabileceklerini

de düşünmüştü. Muhtarın bu tavrına

üzülmekle birlikte doğal da karşıladı. “Bütün

hünerimi kullanarak size gerçekleri

öğretmek için geldim. Benim işim bu. Suçlu

siz değilsiniz. Eğitimsiz olsaydım, ben de

sizden farklı düşünmezdim, babam gibi,

sizin gibi düşünürdüm,” diye geçirdi

aklından.

Odadan çıkan köylüler de dışarıda kendi

aralarında konuşuyorlardı:

“Bir namussuz gitti, başka bir namussuz

geldi. Üstelik bu namussuz Kızılbaş çıktı.”

“Bu dinsiz, köyümüzde duracak; karımıza,

kızımıza bakacak demek!”

“Ben kızımı mektebe göndermem arkadaş!”

“Oğlanları da göndermeyelim. O zaman bu

Kızılbaş oğlu siktir olur gider geldiği yere!”

“Şuna iyice bir dayak atıp geldiği yere

postalayalım gitsin!”

“Öyle olmaz, Yozgat’a gidip valiye derdimizi

anlatalım. Alsınlar bunu köyümüzden!

Almazlarsa o zaman bakarız bunun

icabına!”

“Oğlum, kime derdini anlatacaksın? O vali

bilmiyor mu bunun ne it olduğunu? Mahsus

göndermişlerdir! Demek siz Müslüman

öğretmeni istemediniz, alın size dinsiz

öğretmen, demeye getirdiler!”

“Babam kardeşim, Müslüman dediğin de

itin teki değil miydi? Gözü kadında

kızdaydı… Biz onu niye istemedik? Niye

alınmasını istedik, unuttunuz mu?”

“Beri bakın, yarından tezi yok, ihtiyar heyeti

ile Yozgat’a gideceğiz, bu muallimi

almalarını isteyeceğiz!”

Altan öğretmen muhtarın odasında yalnız

kalmış, dışarıda konuşulanları duyuyordu.

Valiye verdiği sözden çok, enstitüde

öğretmenlerine verdiği sözler geliyordu

aklına.

“Ülkemin uluslaşma sorunu olduğu için

başarmak zorundayım. Beyaz Zambaklar

Ülkesi Finlandiya eğitim sayesinde dünya

birincisi olmamış mıydı? Bataklıklar

ülkesiyken eğitimcilerin çabalarıyla şimdi

akzambaklar diyarı olmamış mıydı? Şimdi

şu başlarına yıkılan toprak damlı evlerde

yarınlarını düşünemeyen insanları eğitmek,

onlara ışık olmak görevi kime düşüyor? Bu

kitabı boşuna mı okuduk da baş tacı ettik

biz? Kitabı okuyunca hepimiz iç geçirmemiş

miydik? Başımıza yıldırımlar yağsa da vaz

geçmeyeceğimize dair söz vermedik mi?”

diyordu. Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey

duymamış gibi muhtarın odasından

dışarıya çıktı:

“Bana bak muhtar efendi, beni buraya kim

gönderdi bir düşün bakalım. Senin karşında

bir devlet memuru var. Sen de burada

devleti temsil ediyorsun. Ben senden izin

istemedim ki sen böyle tavırlar koyuyorsun.

Senin vazifen bana yardımcı olmak. Şimdi,

27


senin yemeğin, aşın, ekmeğin lazım değil

bana. Düş önüme okula götür beni.” dedi

yüksek sesle, kararlı biçimde.

“Ne yapacaksın okulda? Nereden

geldiysen oraya dön. Bu köylü senin gibi

birini burada barındırmaz.” dedi muhtar.

“Sana ne diyorsam onu yap. Haydi bakalım,

düş önüme, şimdi doğru okula gidiyoruz.”

Muhtar, söylene söylene düştü yola. Yüzü

asıktı.

“Bu nasıl bir devlettir ki bir soysuz muallimi

alır, yerine bir Kızılbaş oğlunu gönderir?

Bizim suçumuz ne? Bu devlet niye uğraşır

bizimle? Şöyle dini bütün bir Müslüman

muallim gönderemezler miydi?”

Okula vardılar. Okulun ele alınır bir yeri

kalmamıştı. Kapısı, penceresi yağmurdan,

güneşten yamulmuş, camları kırılmıştı.

Kırık kapıdan içeriye hayvanlar girip

çıkmıştı. Tuvalet gibi kullanmışlar, kıyıda

köşede kurumuş insan dışkısı hemen

kendini belli ediyordu.

“Devletin okuluna böyle mi sahip

çıkıyorsunuz muhtar? Bu nasıl okul böyle?”

“Nasıl olacaktı? Ne bekliyordun? Muhtarız

diye bekçi de durmadık ya!” dedi muhtar

ters ters.

“Devlet malına zarar vermek suçtur. Okulun

bu durumunu tutanakla rapor etmemiz

lazım muhtar. Raporu gören vali de her

halde seni bu görevde tutmaz, kaldırır atar

seni muhtarlıktan. Şu pisliğin içinde çocuk

okur mu?”

“Bakalım kimi atıyorlarmış, yarın belli olur

orası!”

“Valiye okulun durumunu da anlat muhtar!

Devlet malına verdiğin zararı da anlat olur

mu?”

Muhtar, Altan öğretmenin bu çıkışından

biraz korktu. Yumuşar gibi oldu:

“Sağlık olsun muallim efendi, meraklanma

o kadar, her şey düzelir,” gibisinden

konuşmaya başladı.

“Ben bazı hazırlıklar yapmak için Bahadın’a

gideceğim. Siz şu okulun eksiğini gediğini

giderin. İki hafta sonra gelip okulu

açacağım.”

“Hiç boşuna heveslenme, senin gibi bir

muallime kimse çocuk mocuk teslim etmez.

İşte okul, hayrını gör!” dedi muhtar, bırakıp

gitti. Valiye gitmeyi gözü kesmedi. Okulun

durumu başına iş açabilirdi

İsmail Altan, on gün sonra bir at arabasına

yüklediği eşyalarıyla dönüp geldiğinde

okula bir çivi dahi çakılmadığını gördü. Aynı

pislik, aynı bakımsızlık içindeydi okul.

Eşyalarını indirdikten sonra muhtarın

yanına gitti.

“Muhtar bu ne hal? Hani tamir, temizlik işi?”

“Sen niye geldin muallim? Köylü seni

istemiyor işte!” diye ters ters konuştu

muhtar.

“Muhtar, burayı ben bulmadım. Devlet beni

buraya gönderdi. Unutma ki benim ardımda

koskoca devlet var. Git, derdini onlara

anlat.” dedi Altan öğretmen. Sonra da okula

döndü.

Altan öğretmen kapı, pencere işlerinden

anlardı. İş başa düşmüştü. Hiç beklemeden

işe girişti. Önce temizlik yapmalıydı. Sonra

da okulun acil ihtiyaçlarını tespit edip ilçeye

(Sorgun’a) alış verişe gitmeliydi.

Tek başına uğraştı, didindi. Köylüler,

uzaktan seyrettiler onun çalışmalarını.

Kimse işin ucundan tutmadı. Çatıyı, kapıyı,

pencereleri elden geçirdi. Duvarları kireçle

badana etti. Okulu eğitim öğretime hazır

hale getirdi. Köyün orta yerinde zil çaldı,

okulun açıldığını duyurdu. Duyurdu

28


duyurmasına da bir tane bile öğrenci

gelmiyordu okula. Muhtar yapacağını

yapmış, diyeceğini demişti köylüye:

“Biz bir Kızılbaş oğluna çocuk teslim

etmeyiz.” diyordu köylü.

“Bu koca ülkede böylesine sıkıntı çeken bir

ben değilim. Arkadaşlarımın birçoğu da şu

anda aynı sıkıntıyı yaşıyorlardır. Gün

gelecek her şey normale dönüşecek. Bin

dört yüz yıllık düşmanlığı dostluğa çevirmek

öyle kolay olmasa gerek. Bizler bu zorluğun

üstesinden gelmek için yetiştirilmedik mi?

İşin sonunda Kubilay gibi kesilmek de olsa

pes etmek yok. Daha ilk zorlukta geri

çekilecek adam mıyım ben? Beyaz

Zambaklar Ülkesi Finlandiya, eğitim

sayesinde kırdı onca geriliği, yoksulluğu.

Sıra bizim ülkemizde. Köy Enstitüleri

kıracak bu geri kalmışlığı.” diye

düşünüyordu.

Altan öğretmen durumu Milli Eğitim

Müdürüne anlatmaya, ondan destek

almaya karar vermişti. İlçeye gidip bir

mektup yollamayı düşünüyordu ki tesadüf

eseri gezici başöğretmenle karşılaştı.

Muhtarı, köylülerin ilgisizliğini, çocukların

okula gelmediğini ona anlattı. Gezici

başöğretmen birkaç gün sonra köye geldi.

Başta muhtar olmak üzere tüm köy halkını

okulda topladı başöğretmen. Onlarla uzun

uzun konuştu. Böyle yapmakla kanunlara

karşı geldiklerini hatırlattı. Suç işlediklerini

söyledi. Muhtar:

“Başefendi, devletimiz bizi adam yerine

koymuş, sizin gibi bir muhterem zatı

ayağımıza göndermiş. Kanunlara karşı

gelmek ne demek? Biz hiç öyle bir şey

yapar mıyız? Devletimizden bir tek

isteğimiz vardır: Bizim köyümüze bir

Kızılbaş öğretmen vermesin! Tek isteğimiz

budur.”

Başöğretmen, muhtara ve köylülere

anlayacakları dilden yanıt vermek zorunda

kaldı:

“Muhtar, sen kim oluyorsun da devletin

görevlendirdiği bir öğretmeni istemiyorsun?

Derhal, elindeki o mühürü bırakacaksın.

Seni de senin gibi davrananları da

bugünden tezi yok hapse tıktırırım.

Anladınız mı?”

“Anladınız mı?” derken gözlerini

oradakilerin üzerinde tek tek gezdirerek,

sert sert bakıyordu başöğretmen,

gözlerinden kıvılcım çıkıyordu. Muhtar

nereden bilecekti ki başöğretmenin böyle

bir yetkisinin olup olmadığını.

“Bir hafta sonra yine geleceğim muhtar,

okul defterine kayıtlı öğrencilerin biri bile

okula gelmiyorsa eğer, gerisini siz

düşünün.” dedi başöğretmen giderken.

Bu gözdağı işe yaradı. Ertesi gün çocuklar

okula geldiler. Ama babalarının soğukluğu

çocuklara da yansımış, uzak duruyorlardı

öğretmenlerinden. Köylüler, çocuklarını bir

Kızılbaş oğluna teslim etmenin ezikliğini

yaşıyorlardı, selam alıp selam

vermiyorlardı.

İlk teneffüste bütün çocuklar evlerine kaçıp

gittiler. Altan öğretmen yine yalnız kaldı.

Köyün içine çıktı. Birileriyle konuşmak

istiyordu. İstiyordu ya onun geldiğini

görenler, çarpılmış gibi dönüp gidiyorlardı.

Cami avlusunda birkaç köylü vardı. Oraya

vardı. Köyün imamı ile konuştu. Nereye

gitse konu hemen dinden imandan açılıyor,

ucundan kıyısından bildikleri bazı

konulardan sorular sorarak akıllarınca

öğretmeni tuzağa düşürmeye çalışıyorlardı.

Öğretmen hemen her soruya akıllı, mantıklı

cevaplar verince de: “İt oğlu it, her taşın

altından kalkıyor,” diyorlardı.

Onlara göre iyi öğretmen, din sorularını

yanıtlayan, iyi dilekçe yazan, iyi senet

yazan, cumaları kaçırmayan öğretmendi.

Altan öğretmen, onların anladığı dilden

konuşmaya gayret etti. Yavaş yavaş

buzların eridiğini az da olsa çocukların

okula gelmesinden anlıyordu.

29


Bir gün kaymakam muhtarı aramış, valinin

Alişar köyüne geleceğini bildirmişti. Muhtar:

“Muallim, arkamda devlet var, derken doğru

söylüyormuşsun. Bugüne kadar buraları

vali, kaymakam bilmezdi. Hatırlı

adammışsın.” dedi.

Köylülerse “herhalde vali de Kızılbaş,”

diyorlardı bu arada. Deseler de koskoca

valinin gelecek olması köylüleri gayrete

getirdi. Okulun eksiğini gediğini

tamamlamaya başladılar. Çocukları

eksiksiz yolluyorlardı okula. Cezadan

korkuyorlardı. Çocuklar, eve gidince

öğretmenlerinin ne dediğini, ne yaptığını

evdekilere birer birer anlatıyorlar;

öğretmenle köylüler arasında bir tür aracılık

yapıyorlardı.

Vali gelmeden önce bir toplantı yaptı Altan

öğretmen köylülerle. Sohbet ettiler.

Aralarındaki buzlar epeyce erimişti. “Senin,

köyün içinde başını yerden kaldırmadan

yürümen en iyi huyun muallim. Karıda,

kızda gözün yok. Çocuklarımız için

çırpındığını da görüyoruz. Namuslu

insanmışsın.” dediler.

“İlk günlerdeki tavırlarımızdan söz edip de

valinin hışmını üstümüze yönlendirirse vay

halimize,” diye düşünüyorlardı. Valinin köye

gelmesi herkesi memnun etti. O güne kadar

bu köyün içine devlet adına ya tahsildar ya

jandarma ya da öğretmen gelmişti şimdiye

kadar. Köylüler, motorlu bir aracı ilk kez

görüyorlardı. “Sevgili Alişarlılar, siz bu

kadar değerli olmasaydınız, şu yağmurlu

havada, şu çamurlu yollara çıkar mıydı

sayın valimiz? Siz değerli olmasaydınız

beni buraya gönderir miydi size hizmet için?

Bizler birbirimizi sevdikçe

yapamayacağımız, başaramayacağımız iş

yoktur!” diye konuştu. Vali de köylüler de

memnun kaldılar bu ziyaretten. Altan

öğretmen, derslere başlamanın keyfiyle

dört elle sarıldı işine. Kısa sürede ısındı

çocuklar okula, öğretmenlerine. Yüzleri

gülmeye, cıvıldamaya başladılar. Köylüler

eskisi gibi yüzlerini çevirmiyorlar, az da olsa

selam alıp selam veriyorlardı.

Okula yakın bir ev vardı. Bu evde yaşayan

kadınla önceki öğretmen arasında bir

yakınlaşma olmuş. Köylüler bu yüzden

önceki öğretmeni şikâyet etmişlerdi.

Öğretmenin alınması bu yüzdendi. Kadın,

şimdi de kancayı Altan öğretmene taktı. İki

de bir okulun kapısına gelir, öğretmenle

sohbet etmeye çalışırdı. Altan öğretmen

kendisinden önceki öğretmenin hatasını

bildiğinden yüz vermedi kadına. Soğuk

durdu. Bir gün Altan öğretmenin kapısını

çaldı bu kadın: “Aç kapını, sana kul köle

olmaya geldim, al beni odana!” diye

yalvardı.

“Git buradan anam bacım, benim seninle

ne işim olur?” dedi Altan.

Kadın dışarıdan yalvardı kapıyı açması için,

Altan içerden yalvardı kadının bırakıp

gitmesi için. Kadın öfkelendi:

“Ulan Kızılbaşoğlu, ben de seni öküz

kestirir gibi kestirmezsem yazıklar olsun

bana! Bekle bakalım, yarın köyün içinde

nasıl bir haber duyulacak!” deyip tehditler

savurarak gitti.

Altan öğretmen bütün bu olup bitenleri

kafasında evirip çevirmeye başladı. Bu

cehaletin asıl sorumlusu kimdi? On

kilometre ötedeki köyüne neden düşmandı

bu insanlar? Aynı gök kubbenin altında

yaşamıyorlar mıydı? Aynı güneşle ısınıp

aynı yağmurla ıslanmıyorlar mıydı? Kendini

olanca içtenliği ile çocuklarına adadığı şu

köylüler neden kendisini görünce sırt

dönüyorlardı? Kızılbaşlığının seçimini

kendisi mi yapmıştı? Ne demekti Kızılbaş,

ne demekti Sünni, Yezit? Bin yıllık

düşmanlık neden bitmiyordu? Yirminci yüz

yılda bir Orta Anadolu köyünde durum

buydu. Okuduğu dünya klasiklerindeki

hümanizma başka bir dünyanın insanları

için mi gerekliydi? Ülkesini, çağdaş uygarlık

düzeyinin üstüne çıkartmayı ülkü edinen bir

öğretmen bu cehaletin karşısında teslim mi

olacaktı? “Yaban”ın Ahmet Celal’i, “Yeşil

Gece”nin Şahin öğretmeni, Güllüceli

30


Kazım’ın Kazım öğretmeni 12 yaşamamış

mıydı bunları? Şimdi de kendisi yaşıyordu

aynı şeyleri. Köy Enstitüleri kurutmayacak

mıydı bu cehalet bataklığını? Bir güneş gibi

doğmayacak mıydı cehalet bataklığının

üzerine? Bu köyün, bu köylerin de çağdaş

uygarlıklar düzeyinin en üstüne

çıkaracakların bir parçası olduğuna göre

acaba o uygarlık düzeyine çıkmanın bir

yolu var mıydı?

Sabah, ders saati başlamamıştı daha. Altan

öğretmen erkenden kalkmış, sınıfını

havalandırmış, okulun bahçesinde

dolaşıyor, bahçeye nasıl fidanlar dikilmesi

gerektiğine dair kafa yoruyordu. Burada

örnek bir bahçe oluşturmalı, köylüye

meyveciliği, meyve fidanı dikmeyi,

aşılamayı bu örnek bahçede öğretmeliydi.

Şu köşeye de birkaç tane arı kovanı

koymalıydı. Bir de kümes iyi olacaktı…

Köy bekçisi okulun avlu kapısında göründü:

“Muallim efendi, seni muhtar çağırdı,

odasında bekliyor.” dedi.

“Eyvah,” diye geçirdi aklından Altan

öğretmen, “bunlar planı işlettiler, kadını

göndererek tuzak kurdular. Şimdi de köyün

namusunu temizleyecekler.”

Giyinikti zaten. Bekçiyle birlikte muhtarın

odasının yolunu tuttular. “Nasılsa

suçsuzum, kadın ne söylerse söylesin. Ben

yanlış bir şey yapmadım,” diyordu içinden.

Diyordu ya böylesi topluluklarda küçücük

bir kıvılcımla ortamın nasıl alevleneceğini

de biliyordu. Hazırlıklı olmalı, bir linçe

meydan vermemeliydi. Muhtarın odasının

önü kalabalıktı. Köyde büyük küçük tüm

insanlar birikmişti. Yolda belde onu görünce

sırtını dönen insanlar, şimdi geri geri

çekiliyor, ona yol veriyorlardı. İnsanların

yüzünde bir öfke, bir taşkınlık görmüyordu

Altan. Muhtarın odası da ağzına kadar

insanla doluydu. Öğretmen içeri girer

girmez muhtar da içlerinde olmak üzere

herkes ayağa kalktı. Altan iyice şaşırdı.

“Yüzümüze bile bakmayan bu insanlara ne

oluyor böyle?” diye düşündü.

“Selamünaleyküm ağalar!” dedi.

Daha önce zor şer mırıltı gibi seslenen bu

insanlar koro halinde aldılar selamı:

“Aleykümselaaaam, muallim efendi!”

Muhtar, Altan’ın elini tuttu, “şöyle buyur

muallim efendi,” diyerek kendi yerine

oturtmak istedi onu.

“Estağfurullah muhtar, buyur kendi yerine

geç! Siz de oturun ağalar!”

Oturdular. Bütün gözler Altan’ın üzerine

dikilmişti, köye geldiği ilk günkü gibi. Yalnız

bir farkla ki gözlerden sevgi akıyordu,

merak yoktu bu bakışlarda. Sözü muhtar

aldı: “Muallim efendi, bundan sonra

muhtarımız sensin. İşte mühür, herkesin

gözlerinin önünde sana teslim, al şunu.”

Muhtar, yeleğinin cebinden çıkardığı

mühürü Altan öğretmenin avucunun içine

koydu.

“Ne münasebet muhtar, bu ne demek

şimdi? Olur mu öyle şey?”

Muhtar çok kararlıydı.

“Oğlum bekçi, beri bak! Şu defterleri,

dosyaları, kâğıtları al, okula götür. Yeni

muhtarımız bundan sonra muallim

efendidir.”

Muhtar dolabı açtı, ne kadar defter, dosya

varsa çıkartmaya başladı. Bir yandan da

konuşuyordu: “Bravo muallim efendi, mert

adammışsın, namuslu, dürüst, çalışkan

12

Yaban: Yakup kadri Karaosmanoğlu

Yeşil Gece: Reşat Nuri Güntekin

Güllüceli Kazım: Yusuf Ziya Bahadınlı

31


adammışsın. O namussuz, kahbeyle

konuştuklarınızı duymuş komşular. Seni

takdir ettik. Geçmiş geçmişte kaldı. Seni

üzdük, yorduk, kusurumuza bakma.

Cahilliğimize ver. Geri kafalı oluşumuza

ver. Ver işte bir şeye. Sen okumuş

adamsın, bilirsin bu işleri. Biz yaşlı başlıyız

ama cahilmişiz. Senin gayretini,

çocuklarımızı adam etmek için gösterdiğin

çabayı inkâr edersek gözümüze dizimize

durur.”

tanışmadan rahatsız olanlar bir gayret ve

telaş içinde kapattılar bu kurumları.

Devletin vatandaşına ulaşması,

vatandaşıyla iletişim kurması bu

öğretmenler sayesinde olmuştu. Bu

kucaklaşmayı hazmedemedi bazı güç

odakları. Köylü uyanırsa, Alişarlar çoğalırsa

kim dinleyecekti bu masalları? Çok zor

koşullarda gerçekleştirilen güzellikler bir

çırpıda yok edilmek isteniyordu.

Altan öğretmen mührü almadı.

“Bundan sonra el birliği edelim, daha güzel

çalışalım. Köyümüzü kalkındıralım.” dedi.

O köyde yıllarca el üstünde tutuldu Altan

öğretmen.

Gün geldi, Altan öğretmenin tayini başka bir

köye yapıldı. Görevini layıkıyla yapmıştı.

Bin yıllık gereksiz bir düşmanlığın da

kökünü kazımıştı o köyden. Cehalet

bataklığının üzerine düşen güneş ışığı

görevini yapmıştı.

Milli Eğitimi Müdürü bir köyde daha devletin

saygınlığını tesis etmek istiyordu. Ama

Alişar köyünün halkı bu tayine karşı çıktı.

Milli Eğitim Müdürünün huzuruna bir heyet

yolladılar:

“Biz muallimimizi vermek istemiyoruz. İlla

da gidecekse yerine göndereceğiniz

muallim de onun gibi biri olsun,” diye ricada

bulundular.

Kendi içinde kapanıp kalan, uydurma

şişirme olaylarla, hurafelerle, masallarla

birbirine düşman edilen insanları

aydınlatma görevini şimdilerde kaç

öğretmen üstleniyor? Köyleri öğretmensiz

bırakmak bu değişimden rahatsız olanların

bilinçli olarak sarıldıkları bir yol mudur

acaba? Altan öğretmenleri tanıma, onlar

sayesinde yanlış anlamalara tekme vurma

Köy Enstitüleri sayesinde yakalanmıştı. Bu

ESKİ ZAMAN AŞIĞI

Ben eski zaman âşığıyım

Sevda çeker düşünürüm ağlarım

Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız

Bazen çocuk gibiyim bazen

bakakalırım.

Herkes âşık olur sevdalanır

Bir yolu var gönül çekmenin de

Benimki sevda değil ateşten gömlek

Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde

Ama ben eski zaman âşığıyım

Sevmek kadar kanatlanmak da gelir

elimden

Gece hayalimde gündüz fikrimde

Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden.

Oktay RIFAT

32


KEMAL ATEŞ’İN “VERESİYE

DEFTERİ” NİN İÇYÜZÜYLE

AYDINLANMIŞ GECEKONDU

ROMANI

Gül COŞKUN

“VERESİYE DEFTERİ”, “Evde hemen her

tehlikenin kokusunu önce ana alırdı.”

cümlesiyle başlayan, Kemal Ateş’in arı duru

Türkçesiyle daha birkaç on yıl öncesinin

gecekondu yaşantısının anlatıldığı bir

Ankara romanı. Hep denir ya öyküde de

romanda da ilk cümle çok önemlidir. Daha

ilk cümlede roman kahramanlarından

annenin olaya hâkimiyeti hissediliyor.

Anlatılan kişiler, öyle canlı öyle canlı ki

sanki AST’ın sahnesinden bizleri abartılı

duygusallığa düşürmeden acı acı

gülümsetip düşündürüyor.

Ankara Üniversitesi Türk Dili Bölümü

akademisyenliğinden emekli, dile hakim,

nice ödüllü usta kalemlerden Kemal Ateş,

bu kitabında bir mahalle bakkalının

veresiye defterinde yer alan insanları,

bakkalın öğretmen oğlunun kalemiyle

gözler önüne seriyor. Bu sayede roman her

bir karakteri yerli yerine oturtarak, baştan

sona kendini merakla okutuyor.

O zamanların gecekondu mahallelerinde

genç kızlar dışındaki kadınlar tülbentli,

yemenili, başörtülüydü sonradan bunlar

küçümsenmiş olacak ki bir anda ve de genç

kızlar da dâhil olarak türbana büründüler.

Bakkal dükkânı olan Öğretmen Nihat’ın

babasının evi, Sendikacı Davut’un evinden

sonra tuvaleti içerde olan ikinci evdi.

Gecekonduya bin bir güçlüklerle eklenen

yeni bölümlerle son durum buydu. Nihat

artık bu mahalleden uzakta, gecekondu

kültürünü hiç bilmeyen, İstanbul’un Bağdat

Caddesi’nde doğup büyüyen bir kızla

evlenip farklı yaşamı seçmiş olsa da

veresiye defterinin hesabını tutmak

zorunda kalmıştı. Bu onun yazacağı oyuna

hem ışık tutacak hem de birkaç kuruş

kazanmasını sağlayacaktı. Düğünlerinde,

“68 kuşağının aşkta, evlilikte; sınıf, din, dil,

mezhep farkını nasıl yıktığının bir örneğini

görmüşlerdi… O gece nice zıtlıklar girdi

aynı kare içine, nice uzaklıklar, nice farklı

renkler buluştu: Halay çekenlerle dans

edenler, tangocularla, tvistçilerle

çiftetelliciler, başı örtülülerle kaplin

şapkalılar, şalvarlılarla mini etekliler…” Bu

cümleleri okurken çocukluğumun

Ankara’sında daha mı birlik beraberlik

vardı, ötekileştirme daha mı azdı diye

düşünmeden edemedim.

Nihat aslında ailesine içten içe kırgındı; bu

insanların sinsiliğinden ve de köylü

kurnazlığından uzak bir yaşam seçmiş

olmasından memnundu. Ah bir de geçim

derdi olmasaydı!.. Yazacağı oyununda

anlatacağı kişilerin en başında annesi yer

alacaktı. O anne ki kendi keyfi için eve bir

gelin istediğinde daha otuz yedi yaşında,

Nihat ise on dokuzundaydı. Evlilik

konusunda büyük oğlundan yüz bulamayan

anne, ondan iki yaş küçük Şevket’te

muradına erdi. Baba Cevat’ın bakkallıkla

başlayan zenginliği sayesinde büyük bir

başlık parasıyla Sıdıka eve gelin getirildi.

Artık gelin mi hizmetçi mi bilinmez!

Sıdıka’nın fısıltı hâlinde konuşan yarı dilsiz

hâli, evlendikten sonra ağa havasına giren

Şevket’in onu dövme sırasında değişiyor,

33


ancak o zaman zavallının sesi duyuluyordu.

İlginçti ki geçmişte kocasından tırmık

sapıyla dayak yiyen kayınvalide, şimdi

oğlunun karısını dövmesi için uğraş

veriyordu.

Nihat’ın aile bireylerini anlatmasının

ardından, babasının mahalledeki en büyük

ve de sinsi düşmanı kahveci Hulusi’yi ve

onu babasının başına saran Kara Osman’ı

okuyarak tanıyoruz. Kara Osman ve birkaç

çakal arkadaşı, hazineye ait geniş araziyi,

kendi malıymış gibi satıyor ve böyle

kuruluyor bu gecekondu mahallesi. O

esnada babayla Hulusi’nin düşmanlığı,

sinsiliği hep devam ediyor.

Dağın taşın “Karaoğlan” yazıldığı, Kıbrıs

çıkartması yılları… “Borç, veresiye derken,

herkesi ökseye düşüren” Cevat’ın

bakkalına karşılık birleşen ve de kooperatif

kurmaya çalışan mahalleli… Kişiler bakkala

tek tek gelip borçlarını hesaplatıp ödeyip

veresiye defterini kapattırıyordu.

Kooperatif kuruldu kurulmasına da

parasızlık yüzünden işler iyi yürümeyip

çaresizlik içinde kapatılma kararı alındı.

Nihat, mahallenin ilk okuyanıydı ve şimdi de

kooperatif fikrini ortaya atan ikinci okuyan

ve de çocukluğundan beri Nihat’a hayranlık

duyan Turgut vardı. Onun çabasıyla işler

biraz ilerlemişti ama kooperatifin dağılma

aşamasındaki yapılanlar, yağmalama

girişimi, dayanışma ahlâkının noksanlığı

onu umutsuzluğa düşürmüştü: “… okuduğu

kitapları düşünüyor, o kitaplara göre Cevat

amcanın defterini çoktan dürmeleri

gerekiyordu. Bir telefonun bile Cevat

gibilerin elinde ne büyük bir silah

olabileceğini düşünemediler. Okuduğu

hiçbir kitap yazmıyordu bunu. Hayat, bütün

kitapların eksiğini gösteren gerçek kitap!”

Turgut, biraz düşününce suçu kitaplara

yüklemekten vazgeçti, evleniyordu artık,

hiçbir şey veremeden bu mahalleden

ayrılıyor olmasına üzüldü: “Kilit vurdukları

kooperatifin yakında bir tarikat evine

dönüştürüleceği

konuşuluyordu.

Kendilerinin bu mahalleye verdikleri umut

gibi, Ecevit’in ülkeye verdiği umut da çok

kısa sürdü…” Okuyucu olarak bu cümleler

ve romanın tamamı beni derinden sarstı;

karanlık adım adım ülkemi sararken uyuyor

muyduk!

Nice değişik karakterlerin anlatıldığı

“Veresiye Defteri” nice özlü sözlerle de

ilgimi çekti: “Ortak eşeğin çulu olmaz.”,

“Deliye ver piyazı, beklet ayazı.”, “Ayağı

sürçmedik at olmaz.”, “Âşık deveye binmiş,

beni kimse görmüyor, demiş.”… Ve nice

bilmediğim yöresel sözcükler yer almıştı

romanda.

Ne mi oldu gecekondulara, bilinenler oldu

yine de kültürle eş değer olmayan hiçbir

gelişme, gelişme değildir. Mahalleler, evler

değişti yalnızca, insanlar değil.

O GÜN BU GÜN

İlk padişah Sultan Osman.

Sultan Osman’dan

Kalmış bize yadigar bu vatan.

İleri, ileri, arş ileri

İran seferi, Bağdat seferi, Girit seferi

Estergon Kalası bre dilber aman

Niş, Kosova, Çaldıran

Altım toprak, üstüm yaprak;

İleri, ileri, arş ileri;

Kırım seferi, Rus seferi, Irak seferi

İleri, ileri

Pasorofça, Karlofça, Kaynarca

Kaynarca, Pasorofça, Karlofça

Karlofça, Pasorofça

İleri be kardeşim ileri

İnebattı, Pireveze, Pilevne

Ilgıt ılgıt kanım damlar çimene

İleri, ileri

Mısır seferi, Yemen seferi, Kanal seferi

Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet

Dayan hey dizlerim dayan

Viyana, Serv, Lozan..

Ve dünya kadar nutuk

Ve dünya kadar ferman

Gene köylümüzün elinde kara saban

Yine halkımız yarı aç yarı tok

Perişan...

Oktay RIFAT

34


KÖY ENSTİTÜLERİYLE “UMUT

YOLU”NDA (*)

Hasan AKARSU

Engin Tonguç (1928-2016) Köy Enstitüleri

yolunda kendini adayan ünlü eğitimci İsmail

Hakkı Tonguç’un oğludur ve iç hastalıkları

uzmanı olarak görev yapar. Birçok yapıtı

olan yazar, “Umut Yolu” kitabında Köy

Enstitülerinin kuruluşunu, çalışmalarını,

babasının yanında tanık olarak bulunup

yaşamıyla birlikte anlatır.

İsmail Hakkı Tonguç’un Bulgaristan’dan

Türkiye’ye gelişi, okuma tutkusuyla

yaşadığı sıkıntılar ve bir eğitimci olarak

yapmak istedikleri, oğlu Engin Tonguç’un

anlatımıyla büyük önem kazanır. Engin

Tonguç, çocukluğunu, okul yıllarını

anlatırken 1930’lu, 1940’lı yıllarda

Ankara’da yaşananlara tanıklık eder.

Babasının onu çocukken ve lise yıllarında

hep yanında götürmesi geleceği görmesi

içindir. Engin, babasının 11 yılda 61 il, 305

ilçe ve 9156 köyü gezdiğinin tanığıdır. Ciple

yapılan yolculuklarda çekilen zorlukları o da

yaşar. 1940’lı yıllarda değil yurdun köylerini

gezmek, Ankara köylerini bile gezmek

zordur. Tükenmez bir enerjiyle dolu olan

Baba Tonguç zamanla yarışır, okul

denetimlerini yapar, doğal olanı, bilginin

yanında uygulamayı savunur. MEB Saffet

Arıkan’ı Hasan Ali Yücel’i ve babasının

çalışma arkadaşlarını Engin’in gözüyle

tanımak ayrı bir zevktir. 1946’dan sonra

Köy Enstitüleri için geriye atılan adımlar

karşısında Hasan Ali Yücel, İsmet İnönü

için: “Onu hiçbir zaman affetmedim, etmem

de” (s.86) der. 21 Eylül 1946’da İlköğretim

Genel Müdürlüğü’nden alınan Baba

Tonguç da İnönü’ye söylediği sözüyle

tarihe geçer: “Bir kez kelle vermeye

başlarsanız, sıra bir gün size kadar gelir!”

(s.105). Engin Tonguç, lisede ve

üniversitede iyi bir öğrencidir. CHP’nin

içinde ve DP’de yaşananları gözlemlerken

devrimci gençlik hareketi içinde olur. Bunun

acısını Almanya’ya tıp eğitimi için giderken

çeker, çıkış izni verilmeyince Ankara Ordu

Donatım Ana Tamir Fabrikası’nda Yedek

Tabip Asteğmen olarak görev yapar.

Almanya Yılları ve Sonrası

Engin Tonguç, Hamburg Üniversitesi Tıp

Fakültesinde uzmanlık eğitimi görürken

(1953-1958) Türkiye’de ve Almanya’daki

tıp eğitimini karşılaştırma olanağını bulur.

1956’da Dr. Müstesna Hanım’la evlenir ve

1958’de yurda dönerler. Tonguç, o yıllarda

Türkiye’de yaşananları, doktorluk yaptıkları

Amasya’daki çalışmalarını, sistemdeki

bozuklukları, 1960’taki olayları ve 27 Mayıs

1960 Devrimi sonrasında olanları

ayrıntılarıyla anlatır. Babasının (23 Haziran

1960) ölümü üzerine Ankara’ya gelişlerini,

Fakir Baykurt, Dursun Kut, Mahmut Makal,

Mustafa Ekmekçi’nin vb. sahiplenişlerini

yansıtırken geleceğin Ankara’sında

yaşananlara da ışık tutar. Şubat 1961’de

Hasan Ali Yücel’in ölümünden sonra

Sabahattin Eyuboğlu çevresindeki

toparlanmayı, İmece dergisinin çıkarılış

öyküsünü ve kendi çabalarını, sonraki

yıllardaki toplantıları, öğretmen

kuruluşlarının çalışmalarını, 1960’lı yılların

ortalarından sonra rüzgârın AP’den yana

estiğini, 12 Mart 1971 darbesiyle aydınların

tutuklandığını anlatır. 1975’te TÖB-DER’in

düzenlediği Köy Enstitüleriyle ilgili bir

oturumda Talip Apaydın’la konuşmacıdır ve

katılan gençler ilgisizdir. Köy Enstitülerinin

artık gençleri ilgilendirmediğine, onların

başka bir yola girdiklerine tanık olup çok

üzülürler.

Engin Tonguç, 2016’da aramızdan

ayrılıncaya değin “Umut Yolu”nda

yaptıklarını anlatırken İsmail Hakkı

Tonguç’tan aldığı yurtseverlik

sorumluluğuyla görevini yerine getirir.

“Umut Yolu” Köy Enstitülerinin kuruluşuna,

çalışmalarına ve kapatılmalarına bir

tanıklıktır.

(*) Umut Yolu-Engin Tonguç, Anı, Türkiye İş Bankası

Kültür Yayınları, Kasım 2020, 294 s.

35


ÖĞRETMEN YÜREĞİ

Müslüm KABADAYI

Öğrencilerle Cumhuriyet’in kuruluşu ve

kazanımları üzerine soru-yanıt, beyin

fırtınası yöntemleriyle canlı bir ders

işlemişti. Çocukların gözlerindeki parıltıyı

derinden hissettiği halde, zilin çalmasıyla

sınıftan ayrılmak zorunda kalmanın

burukluğunu da içinde taşıyarak

öğretmenler odasına gelmişti. Çaysadığı için

dolabından çıkardığı bardağını doldururken,

okuduğu dergiden başını kaldıran Müslüm

Öğretmen’in sözüne kulak verdi:

-Arife öğretmenim, bugün gözlerinin içi

gülüyor. Ne güzel. Bunu neye borçluyuz

acaba?

-Şimdi çıktığım sınıfta müthiş canlı bir ders

işledim öğretmenim. Çocuklar hem çarpıcı

sorular sordular hem de hepsinin gözleri

parlıyordu dinlerken.

-Her yıl derslerde bir önceki yılın

öğrencilerini arar olduk. Böyle sorgulayan

ve algılayan sınıfın olması, çok gönendirici.

Senin adına sevindim. O sınıfı gözbebeğimiz

gibi koruyalım o zaman.

-Okulumuzun derslere en ilgili ve başarılı

sınıfı zaten. Diğer öğretmenlerimiz de

memnunlar.

Konuşmalara dikkat kesilen köşedeki

öğretmen:

-On yıldır bu okulda çalışıyorum, böyle bir

sınıf düşmedi bana. Biz, cami pisiği mi

taşladık canım, dedi.

-Ben size köpüklü bir kahve yapayım

arkadaşlar, dedi Özben Öğretmen,

köpürmek üzere olan atmosferi

yumuşatmak için.

-Güzel arkadaşım benim, seni hiç kırmak

istemem ama bir arkadaşıma verilmiş kahve

sözüm var. Dersim bitti. Birazdan ona

gideceğim. İçmiş kabul et, tamam mı

canım!

-Peki, bu kez affolundunuz. Bir daha

mazeret kabul etmeyiz canım!

Özben Öğretmen ocağa yönelirken, diğer

öğretmenler de kendi dünyalarına daldılar.

Köşeden beslenme ve diyetle ilgili

konuşmalar, masadan felsefi romanlarla

ilgili yorumlar, pencere kenarından

bahçedeki öğrencilerin itişmeleriyle ilgili

sesler geliyordu. Kapı girişindeki fotokopi

makinesinde yazılı sınav fotokopilerini

çeken öğretmenler de, arkalı önlü çekimi

ayarlamaya çalışıyorlardı. Öğretmenler

odasının her günkü temposunda pek bir

değişiklik yoktu. Ders zili çaldığında, kahve

içenler son yudumlarını keyifle yudumlayıp

dudaklarını yalıyorlardı. Dersi olanlar

çantalarını, kitaplarını, dosyalarını alıp

sınıflara giderken, nöbetçi öğretmenler

içeriye geliyorlardı. Onlardan dersi olanlar

da odadan ayrıldıktan sonra Arife

Öğretmen, kalanları esenleyip çantasını

alarak arabasına binmek üzere zemin kata

doğru yürümeye başladı. Uzun bacakları

üzerinde yaylanarak bedeni ilerlerken,

yüreği de kahvesini içeceği arkadaşının

karmaşıklaşan dünyasına nasıl

dokunabilirim sorusuyla meşguldü. Onun

duygularını sadeleştirmesine, zihnindeki

karmaşanın billurlaşmasına katkıda

bulunacağına duyduğu güvenle

merdivenleri inmeye başlamıştı ki zemin

kattan bağırma, ağlama sesleri duydu.

Birkaç saniye önce kahvesini içeceği

arkadaşına yardım etme düşüncesiyle

meşgul olan beyni dikkat kesildi; aşağıda bir

öğrenciyi tokatlayan tanımadığı bir adamı

görünce de yüreği sıkıştı, nefes almakta

zorlandı. Öğrencinin yere düşünce, “Yapma

baba!” diye bağırdığını işitti. Hemen kendini

toplayıp hızla merdivenlerden indi. İnerken

de ortamı gözlemlemeye, olup biteni

anlamaya çalışıyordu. Müdür Yardımcısı

Zeynel Bey’in olayı yatıştırmaya çalıştığını

fark etti. Ancak, babanın bağırırken

ağzından köpükler saçıldığını, boynundaki

damarların kabardığını ve gözünün

döndüğünü gördü. Daha dikkatli bakınca,

biraz geride gözleri yaşlı bir kadının, ürkek

bir halde ve korkulu gözlerle olanlara

baktığı gözüne ilişti. Öğrencinin annesi

36


olabileceğini düşünüp aradan yağ gibi

sızarak kadının yanına geçti.

-Eşiniz mi?

- …

Gözlerinden yaşlar süzülen kadının ağzını

bıçak açmıyordu. Gözleriyle onayladığını

fark etti.

-Neden bu kadar sinirli? Hep böyle öfkeli

mi?

- …

Kadının, gene sorusunu gözleriyle

onayladıktan sonra yerde yatan ve burnu

kan içinde olan oğluna gözlerini çevirdiğini

gördü. Onun korku ve bir şey yapamamanın

öfkesiyle göğsünün bir körük gibi inip

kalktığını izleyen Arife Öğretmen de çocuğa

dikkatle baktı. Yüzünü, gözünü avucunun

içine alıp yere kapananın, dersine girdiği

Eray olduğunu anladı. Eray’ın devamsızlık

sorunu olduğunu anımsadı önce. Derslere

ilgisizliği, hatta bazen agresif davranışları

canlandı gözünde. Babanın bunları

öğrenerek okula gelip çocuğuna saldırmış

olabileceğini düşünmekteyken adamın,

karşısındaki bez çuvalıymış gibi tekme tokat

Eray’a saldırdığını gördü. Çocuğun

boynuna, sırtına, ayaklarına yumruklar,

tekmeler inerken, Arife Öğretmen’in yüreği

ezildi ve hiçbir çocuğa bunun reva

görülemeyeceği düşüncesiyle tepki

göstermeye çalıştığı sırada, yan tarafındaki

kadının pat diye yere düştüğüne tanık oldu.

Oğlunun acılarına dayanamayan kadının

bayıldığını fark etti. Hangi anne yüreği,

düşmana saldırırcasına çocuğunun

bedenine, neresi gelirse orasına inen

yumruk ve tekmelere dayanırdı ki? Manda

gönü değildi ki anne yüreği…

Bağırma, ağlama, tekme tokat seslerini

duyan öğretmenlerin sınıflardan çıkıp olaya

müdahale etmek üzere harekete geçtiklerini

gören Arife Öğretmen de, çıldırdığı anlaşılan

adamın üzerine doğru yürüyerek:

-Beyefendi lütfen! Ne yapıyorsunuz?

Sorunları böyle çözemezsiniz! Yapmayın! O

bir insan ve genç, ona böyle

davranamazsınız!” diyerek çıkıştı. Makineli

tüfek gibi bu sözleri sıralarken aklından

geçen tek şey, Eray’ı yerden kaldırıp

ortamdan uzaklaştırmaktı. Öğretmen ve

kadın olduğu için de adamın kendisini

dinleyeceğini, utanıp kendini toplayacağını

düşünmüştü. Bu beklenti stresinin

arkasından ortamın yatışacağı umuduyla

bakarken, adamın gözlerini devirerek ve

yumruklarını havada sıkarak:

--Nasıl davranacağımı senden mi

öğreneceğim, deyip kendisine yöneldiğini

gören Arife Öğretmen, ayağı üzerinde

yaylanarak hızla geri çekildi. Yumruk

darbesinden kurtulmuştu ama yüreği

ağzına gelmişti. O sırada Zeynel Bey’le

birkaç öğretmenin veliyi zapt etmek için

çırpındıklarını ama azgın boğaya dönen

adamı tutmakta zorlandıklarını gördü. Zayıf

bedenli olmakla birlikte doğulu cesaretiyle

adama müdahale eden Zeynel Bey:

-Ne yapıyorsun sen? Haddini bil, diye

bağırıyordu.

Bir matadorun peşinden koşan boğa gibi

öğretmenlerin elinden sıyrılmaya çalışan

adam, köpük saçan ağzından boğuk sesle:

-Nasıl davranacağımı sana mı soracağım?

Şoförüm, çalışıyorum, para veriyorum,

daha ne yapayım? Sorumluluğunu alsın!

Söyle bana, ben daha ne yapayım, diyordu.

Bu sözlerle birlikte Arife Öğretmen’in

beyninde kıvılcımlar çakıyor, herkesin kendi

cephesinden haklı yanları olduğu halde

sorunlara birlikte çözüm üretmek yerine

yangına körükle gittiğine dair düşünce

yumağı beyninde dolaşıyordu. Bu düşünce

yumağını çözüp ne yapacağına karar

vermeye çalışırken, Eray’ın kanlı yüzünde

ışıldayan gözleriyle karşılaştı. Adeta bu

olaya neden olduğu için yüreğini zorlayan

vicdan azabının ateşi gözlerindeki ışıltıya

dönüşen bu gencin, kendisinden özür

dileyen bakışlarıyla hemhal oldu. Onu

anladığını ve duruma çok üzüldüğünü

hissettiren bir bakış fırlattı Eray’a.

Öğretmenler tarafından dışarı çıkarılan

baba, özür dilemeden alandaki

kamyonetine öfkeyle binip okulu terk

etmişti. Deli danalar gibi saldırganlaşan

adamın ardından bahçeye çıkan Arife

37


Öğretmen’in kafasında düşünce yumağı,

yüreğinde de duygu çemberi oluşmaya

devam ediyordu. Öğrencisi Eray’ın içinde

bulunduğu psikolojiyi, yaşadığı bu travmayı

atması için ona nasıl yardımcı olabileceğini

bir damar olarak beynine yerleştirirken,

annenin iç yangısını düşündü. “Kocasıyla

çocuğu arasında yanan yüreğini söndürecek

kimi kimsesi var mı?” diye geçirdi içinden

onun için. Sonra, babanın sadece para

vermekle sorumluluktan kurtulmuş

olduğunu düşünmesini, oysa çocuğunun

ihtiyaçlarını karşılaması yanında ona sevgi

ve ilgi göstermesinin, çocuğunun

yetişmesinde ne kadar etkili olacağının

farkına vardırılması gerektiğini düşündü.

“Eray’ı okula, topluma nasıl

kazandırabiliriz?” diye geçirdi aklından.

Beyni bunlarla meşgulken, yüreği de

arkadaşına geç kalmanın ezikliğiyle demir

çelik körüğü gibi çalışıyordu.

Arife Öğretmen, ağır adımlarla arabasına

yürürken kafasından ve yüreğinden çok şey

geçirdi. Ciddi bir dayaktan kurtulmuş

olduğuysa, aklına gelen son şeydi.

DÜNYA EĞİTİM

MÜCADELESİNDEN

Mutahhar AKSARI

ARJANTİN: Río de Janeiro öğretmenleri

"yaşam için grev"deydi

Belediye ve devlet okullarında çalışan

öğretmenler 1 Şubat Pazartesi günü,

belediye okullarının bu ay ve devlet

okullarının ise Mart ayında yeniden erken

açılmasına karşı çıkacaklarını ve “yaşam

için grev” yapacaklarını açıkladı. Sanal bir

toplantıda 707 eğitimcinin yüzde seksen

beşi grev çağrısını onayladı. Öğretmenler

ayrıca Covid-19 aşıları için öncelik verilen

gruplara dahil edilmeyi talep etti.

BULMACANIN ÇÖZÜMÜ

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12

1 A K Ç A S A Z I N A D

2 Ğ E B A K A A İ L E

3 R E L A K S T İ R A N

4 I K O N A S E L İ M İ

5 D İ O T L A K N E Z

6 A P A Z L A M A K T G

7 Ğ R A M A D A E

8 I L G I N M A R K İ Z

9 A U M E C M A T M

10 K A V R A M A S A M İ

11 O N A Y M K A D E Ş

12 T E N A V E R T A K

NİJERYA: Edo eyaletinde öğretmenler

süresiz grevde

Edo eyaletinde tüm ilkokul öğretmenleri 1

Şubat'ta çalışma zorunluluğuna ilişkin

resmi talimatı reddedip süresiz greve

devam ediyor. Nijerya Öğretmenler Birliği

(NUT), eyalet hükümetine anlaşmazlığı

çözmesi için sekiz hafta süre verdiğini

söyledi.

İRLANDA: Kuzey İrlanda'daki öğretim

görevlileri daha iyi maaş için Ekonomi

Bakanlığına mektup yazdı

38


Kuzey İrlanda'daki (NI) altı ileri eğitim

kolejinde görevli öğretim görevlileri, yüzde

7'lik bir ödeme önerisini reddetti. Eyaletteki

okul öğretmenlerine yapılan, 2019/20 ve

ayrıca 2020/21 için yüzde ikilik bir ücret

teklifiyle denklik istiyorlar. Üniversite ve

Kolej Sendikası geçen ay anlaşmazlığı

bildirmek için Kuzey İrlanda Ekonomi

Bakanlığı'na bir yazı yazdı.

oy kullandı. 30 derslik görevinin kesilmesini

ve bunların daha düşük ücret ve haklara

sahip destek personeli rolleriyle

değiştirilmesini protesto ediyorlar.

GÜNEY AFRİKA: Polis üniversite

protestosunda seyirciyi öldürdü

HİNDİSTAN: Karnataka çocuk bakıcıları

Bengaluru'da gösteri yaptı

Anganwadi (çocuk bakımı) işçileri, uzun

süredir bekleyen talepleri üzerine 2 Mart'ta

Bengaluru'da bir protesto eylemi

düzenledi. Anganwadi işçileri ve

yardımcıları, C ve D grubu hükümet

çalışanları olarak sınıflandırılmak istiyor.

Hükümetin kendilerine bedava işçi

muamelesi yaptığını söylüyorlar.

Güney Afrika, Johannesburg'daki

Witwatersrand Üniversitesi'nde öğrenciler

tarafından 10 Mart'ta düzenlenen bir

gösteriyi dağıtmak için polis tarafından

sersemletici el bombaları ve plastik

mermiler kullanılarak bir seyirci

öldürüldü. Dört polis memuru tutuklandı.

Polisler cinayetle yargılanacak. Öğrenciler,

gerekli harçlara sahip olmasalar bile

üniversiteye kayıt yaptırmalarına izin

verilmesini talep ediyor. Çoğu öğrenci,

üniversite eğitiminin maliyetini

karşılayamayacak kadar fakir.

İSKOÇYA: Kolej öğretim görevlileri işten

çıkarmalar nedeniyle greve gitti

Stirling bölgesindeki Forth Valley kolejini

oluşturan üç kampüste yaklaşık 200

öğretim görevlisi 17 Mart Çarşamba günü

bir günlük grev yaptı. Bu, üç ay içinde

planlanan 18 günlük grev eyleminin ilkiydi.

İskoçya Eğitim Enstitüsü (EIS) üyeleri,

eyleme geçmek için yüzde 77 çoğunlukla

39


1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

11

12

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12

SOLDAN SAĞA

1-….. Ağaları (Yaşar Kemal’in bir

romanı). İsim. 2- TERSİ: Zor geçit. Karı

koca ve çocuklardan oluşan topluluk. 3-

Rahatlama, gevşeme. Eski Yunan’da

siyasal gücü zorla ele geçiren, onu

kötüye kullanan kimse. 4- Dinsel içerikli

resimler. Sefil …. (Günümüz halk

ozanlarından, "Yalınkat", "Çoban

Pınarı" adlı kitapları ve "Kevser

Irmağında Saki Olan Yar", "Kimse Bana

Yaren Olmaz, Yar Olmaz", "Ah Edip

Çırpınan Bülbüle Döndüm", "Gök

Kubbe Altında Yerin Üstünde",

"Mezarlıkta Mezar Taşı" gibi türküyü

halk kültürüne kazandıran ozan 2003

yılında aramızdan ayrıldı.) 5- Görülen

geçmiş zaman üçüncü tekil kişi eki.

Hayvan otlatılan yer, mera. Çekip

koparma, (can çekişme anlamı da var.)

6- Avuçlamak. TERSİ: Kısaca Geri

Takip,( sosyal medyada karşılıklı

şekilde birbirini takip etme amacı ile

yazılan bu ifade; ben seni takip edeyim,

sen beni takip et anlamı taşır.) 7- İhsan

Oktay Anar’ın bir romanı. 8- Akdeniz

bölgesinde yetişen bir ağaç ya da

ağaççık türü. Bazı Batı devletlerinde bir

soyluluk unvanı. 9- Altın elementinin

simgesi. Toplanılan, kavuşulan yer.

Türk malının simgesi. 10- Bir nesne

veya düşünceyi her yönüyle anlama. -

İşiten, duyan, dinleyen, dinleyici, yüce,

yüksek gibi anlamları olan bir erkek adı.

11- Tasdik etme. …. Antlaşması (Yakın

Doğu’da imzalanmış ilk antlaşma olma

niteliğini taşır. Mısır Firavunu II.

Ramses ile Hitit Kralı III.

Hattuşili arasında, bazı kaynaklara göre

MÖ 1285, bazı kaynaklara göre MÖ

1280, bazı kaynaklara göre ise MÖ

1286 yılında imzalanan

ve Suriye topraklarının paylaşılması ile

neticelenen barış antlaşmasıdır.) 12-

İriyarı kimse. Şenliklerde geçici olarak

kurulan yazı ve çiçeklerle süslenen

kemer.

YUKARIDAN AŞAĞIYA

1-… Efsanesi (Yaşar kemal’in bir

romanı). Temel ile zemiz arasındaki

yükseklik. 2- Takım. Lanet olsun

anlamına gelen Arapça sözcük. 3-

Abbas Sayar’ın bir romanı. Malatya

ilçesi. 4- Sıcak ülkelerde yetişen, sert ve

siyah renkli tahtası kerestecilikte

kullanılan bir ağaç. Düğümlü uzun iplik

katlarından oluşan geleneksel

Finlandiya halısı. 5- Vücudunda hasta

veya eksik bir durumun oluşması, sakat

duruma gelme. 6- Dingil. Mikroskop

camı. “Ama” sözcüğünün bazı

yörelerde söyleniş biçimi (veya

yavrunun anasının sütünü içmek için

yaptığı iş.) 7- Güney Afrika’nın uluslar

arası plaka kodu. Samim Kocagöz’ün

bir öykü kitabının adı. 8- Şevket

Süreyya Aydemir’in Atatürk’ü anlattığı

biyografik roman türündeki kitabının

adı. 9- Erişmiş, ulaşmış. Gözlem. 10-

Cerahat. Namuslu. Dört tarafı sularla

çevrili kara parçası. 11- Belirti, nişan. Bir

şeyi güç uygulayarak ileri götürmek. 12-

Üç Fidan’dan biri.


2

Similar magazines