18.07.2022 Görüntülemeler

Enderun Mektebi Dergisi Sayı:19

PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!

SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.

Enderun Mektebi

Düşünmek savaşmaktır.

Bir nesil uğruna,

Bir millet uğruna,

Bir medeniyet uğruna

Savaşmak.

Cemil Meriç

ENDERUN LİSELERİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

Deneme

Buhara ve

Semerkant

Deneme

Mehmet Akif’in

Medeniyet

Anlayışı

Araştırma

Teknofest

Sayı : 19/ Haziran - 2022

Araştırma

Dünyayı Bekleyen

Büyük Sıfırlama ve

Robotlaşma

Hikaye

Duyguların

Duygusuzluğu



Enderun Mektebi

ENDERUN LİSELERİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

2022


Enderun Mektebi

Özel Enderun Fen ve Anadolu Lisesi

Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi

İMTİYAZ SAHİBİ

Özel Enderun

Fen ve Anadolu Liseleri Adına

Said TURGUT

Okul Müdürü

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

Öznur Özgür İÇ

YAYIN KOORDİNATÖRÜ

Zahid AYDOĞAN

EDİTÖR

Zahid AYDOĞAN

GRAFİK-TASARIM

Mustafa BUHURCU

YAZIŞMA ADRESİ

Kayacık Araplar Mh.

Ataç Sk. No:1

Karatay/KONYA

ELEKTRONİK POSTA

enderunlisesi@gmail.com

WEB

www.gencegitim.com.tr

TEL

0.332 237 81 08

Dijital Yayın Tarihi:

Haziran/ 2022

YAYIN TÜRÜ

Yerel süreli yayın.

Dönemde bir yayınlanır.

Ücretsizdir.

Esselam

Kalem ve kelamın gücüne inanarak sizlere ulaştığımız Enderun Mektebi

dergisi; hafızaların, dünya olarak günlerce hatta aylarca evden çıkma

yasağı olacağı söylentisine, itibar etmeyeceği ama aynen yaşanan

bir gerçeğin ardından yeniden sizlerle yeniden buluşuyor.

Enderun Mektebi dergisi olarak bir gayenin hakkıyla verilmesi gereği

farkındalığıyla zihin azığımızda olanları sizlerle paylaşmaya çalıştık.

Doğuda Semerkant-Buhara batıda Endülüs, güneyde Şam- Bağdat ile

dünyanın tam ortasında büyük bir düşünce sistemi kurmaya çalışan

İslam medeniyeti; birbirinden kopmuş, aralarına tefrikalar girmiş ancak

bir zamanlar insanlığa ışık olmuş kültür ocaklarının yeniden bağ

kurup, güç birliği yapacağı günü boynu bükük vaziyette beklemeye

devam ederken zamandan, mekândan baş döndüren olumsuz çarpıcı

gelişmelerden etkilenen nesli kurtarmanın yolunu köklü medeniyetimize

sarılmakta aradığının farkındayız.

Buna mukabil: Sazı ağlatan Mihriban’da özü söze döken Süheyla’yı,

kalbin aynası olan gözlerden süzülen duyguların acılığında bir lokma

trileçeyi, yaşımız kaç olursa olsun koca yürekli çilekeş babanın yorgun

bakışlarından aldığımız hayat ışığımızı hırslarına bürünerek başarıdan

başka bir başka gayesi olmayıp dünyalık bir materyal haline gelen değersizleşen

insanın kaybedişini ve her şeyden vazgeçip kabuğuna çekilişini,

farklı mistik geleneklerin yaklaşımıyla insanın iç dünyada Allah’ı

arama serüvenini ve ülkemize ait teknolojik gelişimleri kelam eden öğrencilerimizin

ve öğretmenlerimizin kaleminden sizlere okurken keyif

alacağınız yazılar sunduk.

Selametle kalınız.


İçindekiler

Masal Şehirler | Berat Canbolat | .........................................................................................................

Batı’dan Yükselen Medeniyet Işığı Endülüs | Elif Berra Keten| .............................................................

Buhara ve Semerkant | Emel Su Civiroğlu| ..........................................................................................

Mehmet Akif Ersoy’un Medeniyet Anlayışı | Zahid Aydoğan | ...........................................................

Hal-i Süheyla | Hatice Türkmen | ........................................................................................................

Pandomima’nın Eftelya’sı | Sudenaz Gürbüz | ....................................................................................

Teknofest | Leyla Öztürk | ....................................................................................................................

Türkiye’de Otomobil Gelişimi | Hasibe Sena Karakuş | ........................................................................

Ünlemlerle Dolu Bir Ömür | Elif Meral Güneş | ..................................................................................

Gönülden Sesler | Hatice Türkmen | ...................................................................................................

Pandeminin Sosyal Hayata Etkisi | Mehmet Emir Balkı | ....................................................................

Dünyayı Bekleyen Büyük Sıfırlama ve Robotlaşma | Aslı Tanoğlu | ....................................................

Yoga ve Tasavvuf | Zeynep Akşamoğlu | ..............................................................................................

Bahçada Yeşil Çınar | Neda Akbaba| ....................................................................................................

Duyguların Duygusuzluğu | Elif Betül Dal | .........................................................................................

Hecenin Hece Hece Değişimi | Zahid Aydoğan | .................................................................................

Bulmaca | Ahmet Basri Şen | ................................................................................................................

Karikatür | Fulya Öztürk | .....................................................................................................................

4

6

10

14

18

20

22

26

30

32

34

38

42

44

48

52

54

56


Enderun Mektebi

Deneme

Berat CANBOLAT - AL / 11-A

Umayyad Camii - Şam

MASAL ŞE-

ŞEHİRLER

İki kadim şehir… Biri yeryüzünün cenneti, diğeri Afet-i Cihan: Bağdat ve Şam… Kaderleri birbirine

çok benzeyen nice zevki, keyfi, ilmi, medeniyeti, refahı ve güzelliği görmüş, şimdilerde ise boynu bükük

kalmış iki muhteşem belde!..

‘’Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz.’’

“Aşığa Bağdat sorulmaz.’’

‘’Yanlış hesap Bağdat’tan döner.’’ gibi nice atasözlerinin can bulduğu, Nedim’in, Fuzuli’nin şiirlerinde

yer vermeden geçemediği şehir… Babil’in asma bahçelerinin ve Antik Kenti’nin, Abbasi Sarayı’nın

ve sayılamayacak kadar çok nice güzelliğin anavatanı… Kumaşı, mendili, yağları, ilaçlarıyla meşhur,

yüzyıllar boyunca İslam Dünyası’nın bilim, kültür ve ticaret merkezi olan dünyanın gözbebeği Bağdat…

İkinci Abbasi Halifesi Mansur’un, yıldızların uğurlu olarak gösterdiği yerde kurulmasıyla başladı yeryüzü

cenneti Bağdat’ın hikâyesi. En parlak devrini Harun Reşit ( 786-809 ) zamanında yaşayan Bağdat’ın

Osmanlı idaresine geçişi, Kanuni Sultan Süleyman (1534) döneminde olsa da, 1623 yılında Safevi

Hükümdarı Şah Abbas’ın şehri zaptetmesiyle idare devredilmiş oldu.

‘’Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı

Düşman cümlesi önünden kaçtı

Kelle koltukta üç gün savaştı

Allah Allah deyip geçer Genç Osman.’’

Öncülerin Serdarı Genç Osman’ın verdiği mücadeleyle Bağdat’ın kapıları yeniden Osmanlı’ya açıldı

ve Bağdat Fatihi Sultan Murad Han, Lozan Antlaşması’na kadar sürecek olan şehrin hâkimiyetini ele

geçirdi.

Ne var ki, 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde, refah içerisinde varlığını

sürdüren Bağdat, 1921’de kurulan Irak Krallığı’nın başşehri oldu ve belki de o muhteşem şehrin yok

oluşu tam da bu zamanda başladı. Ayakta kalmaya, var olmaya çalışan şehrin kaderi, Körfez Savaşı’yla

yeniden yazıldı. Yeryüzü cenneti, Allah’ın vergisi Bağdat, o savaştan sonra hiçbir zaman eski Bağdat

olamadı. Şimdilerde Bağdat sessiz, yorgun, sadece var olabilme çabasında…

Yalnız Bağdat değil ki boynu bükük kalan!

‘’Açtı m’ola Şam elinin hurması

Gitti m’ola ala gözün sürmesi

Bağdat’ın Basra’nın telli turnası

Turna yardan haber geldi eyleme.’’

4


Enderun Mektebi

Deneme

Berat CANBOLAT - AL / 11-A

Şam, bir afet-i cihan… Araştırdıkça, yaşadıkça

gizemi artan şehir… Bir zamanlar gündüzlerini

uçsuz, bucaksız binalarının süslediği,

gecelerini ışıkların bezediği, minareleri ve kiliseleriyle

daha da büyüyen kadim şehir…

Şam kelimesi Türklerin şehre verdikleri ve

‘’Kuzey’’ anlamına gelen bir isimdir. Çoğu medeniyet

tarafından ise Dimeşk olarak bilinen

‘’Gün Batımı’’ anlamına gelen ismiyle bilinir.

Şehrin kuruluşuna dair iki efsane anlatılır. İlkine

göre şehir, Hz. İbrahim’in oğlu Dimeşk, diğerine

göre ise Hz. İbrahim zamanında yaşayan

Firavun’un oğlu Dimeşk tarafından kurulmuştur.

Dünya tarihi boyunca hiç aralıksız en uzun süre

kullanılan şehir olarak tanımlanabilecek Şam’ın

tarihi, ilk insana kadar dayanır. Kuzeyindeki Kasiyun

Dağı, Habil ve Kabil’in acıklı hikayesine

şahitlik etmiştir. Kerbela, şehitlerinin, Bilal-i Habeşi’nin

ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.) kızları

Rukiyye ve Zeynep’in kabirleri de Şam’dadır.

Suriye’nin başkenti Şam, Emeviler, Abbasiler,

Mısır Hükümdarları, Selçuklular ve Eyyübiler’den

sonra Yavuz Sultan Selim Han döneminde

Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1. Dünya

Savaşı’ndan sonra şehir sıklıkla el değiştirmiş ve

sayısız darbeye sahne olmuştur. Onlarca medeniyete

ev sahipliği yapmış olan şehir, yakın zamanda

kötü idareye karşı başlatılan protestolar

sonucu ortaya çıkan iç savaşın tetiklediği bir savaşla

yitip gitmiştir.

Tıpkı Bağdat gibi sessiz, yeniden doğacağı

güne hasret ayakta kalabilme çabasındadır şimdilerde

Şam…

İki şehir ve milyonlarca yitip giden insan…

İki şehir ve çıkarlar uğruna yağmalanmış kadim

medeniyetler…

İki şehir ve zamanını bekleyen diriliş…

Nizamiye Medresesi - Bağdat

5


Enderun Mektebi

Deneme

Elif Berra Keten - FL/10-A

BATI’DAN YÜKSELEN MEDENİYET IŞIĞI ENDÜLÜS

Kurtuba Camii - İspanya

Bir tarihten çok daha fazlasını arayanların şehri

Endülüs

Kalbine ilham gelerek serden geçip de fethe gidecek mücahitlerin şehri

Endülüs

Gemileri yeniden yakacak şehitlerini arayan boynu bükük şehir

Endülüs

6


Enderun Mektebi

Deneme

Elif Berra Keten - FL/10-A

İslam’ın vicdanı, ruhu, inceliği, fikri, ilimi, gücü, ihtişamı,

zarafeti…

Sanki hepsi burada toparlanmış gibi. Nice büyük hükümdar,

âlim, ilim adımı şahsiyetin harman olduğu bir verimli

toprak... Toprakta biten ottan daha fazla alim yetiştirmiştir bu

topraklar insanlık tarihine.

Emevi devletinin 750 senesinde yıkılmasının ardından,

Emevi sülalesinden Abdurrahmân b. Mûaviye’nin bugünkü İspanya

ve Portekiz’de kurduğu devlettir. Merkezi bir çok medrese

ve eserin bulunduğu Kurtuba (Bugünkü Cordoba)’dır .

Cetlerini örnek alan azimli Emevi hükümdarları (755-1031)

, takdire şayan en yüksek bir gayretle uzun müddet tesirleri

devam eder şekilde, memleketin maddi refahını ilerlettikleri

gibi, fikri gayret ve çalışmalarıyla, bilhassa III. Abdurrahman

(912-961)’ın idaresinde, hakiki bir altın devir açtılar.

Kurtuba, Batı’nın Bağdat’ı, bir halifeler şehri en yüksek

zengin kitap hazinelerinin toplandığı ilmi gayret merkezi, öğrenmeğe

hevesli binlerce insan için yüksek bir mektep oldu.

Kurtuba’nın yanı sıra, onun hemen yanı başındaki Sevil

Gırnata , Tuleytula , Valansiya ve Murcia , İslam medeniyetinin

mümtaz merkezleri haline geldi . İspanya ve tüm İber Yarımadası,

istisnasız gelip giden bütün halifelerin hükümdarlık asâsı

altında, bir daha vasıl olmayacak bir terakki devri yaşadı.

Avrupa medeniyetinde, Rönesans döneminden yaklaşık

dört asır evvel varlık gösteren Endülüs Emevi Devleti, gerek

bilimsel, gerek kültürel, gerekse sosyal anlamda insanlık tarihine

büyük katkılar sağlamıştır.

Endülüs, koynunda pek çok kültürün mirasçısını barındıran

ender topraklardan biridir ve bir çok kültürün hakim olduğu

bu topraklar, bir arada yaşayan ve Arapça, İspanyolca, Portekizce,

Latince Fransızca, Katalanca ve Berberice gibi dillerin

karışımından ortaya çıktığı iddia edilen “Endülüs Acemiyyesi”

olarak isimlendirilen yeni bir yerel dilin hakim olduğu bir ülkeydi.

Endülüs İspanyolları, Arap dilini, bilgi ve edebiyat için,

kullanılabilecek biricik, dil olarak telakki ediyorlardı. Bu dil, İspanya’da

o derece inkişaf etti ki, Hristiyan kilise makamları;

İspanya kiliselerindeki dini eserleri, Arapça’ya tercüme ettirmeğe

mecbur olmuşlardı. Sevil’li Jean, İncil’in Arapça bir tefsirini

yazmak zorunda kaldı. Endülüs’teki Hristiyanlar, İslam’ın

üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Endülüslü vak’anivüslerin yazdıklarına

göre Avusturya krallarından büyük Alphonse veliahdı

olan oğlunu yetiştirmek için Kurtuba’dan iki Müslüman âlimi

sarayına davet edip, getirtmişti. Müslümanların bu ilmi şöhreti,

İber Yarımadası hudutlarını çok aşmış ve garbın dikkatini

üzerine çekmişti. Bundan dolayı Endülüs, dışarıdan tahsil için

gelen talebelerin âdeta hücumuna uğramıştı.

Fauriel’in yazdığına göre:

“ Araplar’ın bu mıntıkalara hakim bulundukları sıralarda,

birçok sanayi kolları, ziraat usûlleri, herkesin kullandığı ve

hepsi Müslümanların icadı olan bir çok makineler, bostan kuyularında

kullanılan su dolapları, Güney Fransa’ya girmiştir.

Aynı tarihlerde aynı sebepler dolayısıyla güneyde fevkalâdelikler

gösteren, memlekette mevcut olan sanayiden üstün bir

sanayinin mahsülü olan eserler, tahkim edilmiş şatolar, kale

duvar ve kulelerine, büyük mimari eserlere hattâ üzerinde

büyük ve kıymetli emeklerin kendisini gösterdiği silahlarla,

yontmalara, mücevherlere Müslüman eserleri demek âdet olmuştu.

Bu âdet hâlâ devam eder” demiştir.

Bu devrin çalışma neticeleri muazzamdır. Kültürün hiçbir

sahası, bu hususta, nasipsiz kalmamıştır. Tamamen gözle

ihata olunamayan bir edebiyat, bütün ilim ve sanatı şümûlüne

almıştır. Kurtuba, Sevilla ve Toledo’daki meşhur Arap yüksekokulları

birçok batılı milletlerin talebelerini cezbettiler. Arap ilminin

merkezi e aynı zamanda içinde Avrupa’nın en büyük kütüphanesi

bulunan Toledo’da, 1130 yılında bir tercüme okulu

tesis edilmişti. Orada başpiskopos Raymond’un himayesinde

en meşhur Müslüman müelliflerin eserleri ile bunların evvelce

Yunanca’dan Arapça’ya yaptıkları tercümelerin, Arapçadan

Latinceye tercümelerine başlandı.

Çalışmalar Endülüs’te 12,13 ve 14. asırlarda da hızla devam

etti. Bu devirde Endülüs’te Batı’nın bütün müellifleri, bu

meyanda daha sonra Papa 2. Slyvestr ismini alan Aurillac’lı

Gerbert, Garplı Adelard, Garpta matematiğin kurucusu kabul

edilen Pisa’lı Leonard, Büyük Albert, Roger Bacon , Michel

Scot, Daniel Murley, 10. Alphonse Sante Thomas, Hermann

der Deutschee, Duns Scot, Occam’lı Vilhelm ve Villeneuv’lu

Arnold, bu kültür merkezlerinde talim ve terbiye gördüler.

Sadece Cremonalı Gerhard, yalnız başına, Toledo kütüphanelerinde

71 ilmi eseri tercüme etmiştir.

7


Enderun Mektebi

Deneme

Elif Berra Keten - FL/10-A

Değerli medeniyet tarihçisi Sigrid Hunke, “Allahs Sonne

über dem bendland (Batının Üzerinde Allah’ın Güneşi) adlı

eserinde, Cremona’lı Gerhard’ın Toledo’da kaldığı yirmi sene

zarfında 80’den fazla mühim eseri tercüme ettiğini söylemektedir.

Bu müellifler sayesinde Avrupa milletleri böylece İslam

kültürü ile temas neticesinde, asırlarca tesiri altında kaldıkları

bir yenileşme ve modernizasyon elde ettiler. Öyle ki Arap tababeti,

Garpta büyük bir iltifata mazhar olmuş, büyük İslam

doktorları ile alimlerinin tıbbî eserleri, Avrupa’nın bir çok üniversitesinde

günümüzde dahi, Garp tıp tedrisatının temelini

teşkil etmektedir. 11. asra kadar Garp tababetinde boş yere

herhangi bir başarı aranır. İlk tıp bilgisi İspanya Endülüs Arapları’ndan

öğrenildikten sonra 12. asırda ancak ilim olagelmiştir

Endülüs’teki ilime ve öğrenmeye verilen bu ehemmiyet,

onları kendi çağlarındaki pek çok devletten daha üst boyutlara

taşıdığı aşikardır. Endülüs’ün hızlı bir şekilde ilim ve bilim

alanlarında ilerlemesinin altında yatan ana gerçek ise kalıplaşmış

fikirler etrafında örülmüş inanışlar yerine, daha ziyade,

muasır bir düşünce sistemi ile hareket etmeleriydi.

Bu bağlamda önce kutsal metinlerin incelenmesi, dil biliminin

geliştirilmesi, aritmetik sahasına ağırlık verilmesi, gök

bilimi, tababet, attarlık, tıp bilimi, botanik bilimi gibi pek çok

alanda özel eğitimler verilir ve kişilerin yeteneklerine binaen

gelişmeleri sağlanırdı.

Hatta durum öyle bir hâl almıştı ki Avrupa’da papazlar,

eğiticiler be liderler okuma yazma bilen yok denecek kadar

az iken ancak Endülüs’ün tamamına yakını okuma yazma kabiliyetine

hakimdi.

Endülüs Emevi devletinde Kurtuba şehri Bağdat ve Kahire

gibi dönemin en önemli bilim araştırmaları merkezinden

biri olmuştur. Yüksek eğitim seviyesi sayesinde, dini ilimler ile

müspet ilimlerle de çok yakından ilgilenmiş ve Endülüs’te adını

tarihe altın harflerle yazdıran pek çok bilgin yetişmiştir.

Endülüs medeniyetine hayran olan diğer toplumların bilginleri,

Endülüs’te yaşamış ve yaşamakta olan diğer bilginler

ile irtibat kurabilmek için Arapça öğrenmiş ayrıca Arapça eserlerin

kendi dillerine tercümesine çalışmışlardır.

Müslüman filozofların dinsel öğretilerimi akılcı bir sistem

ile yorumlayıp, bilim ile harmanlamaları Ortaçağ Avrupa’sındaki

bilginlerin dikkatini çekmiş ve Avrupa’da büyük yankı

uyandırmıştır. Öyle ki Endülüslü meşhur mütefekkir ve filozof

İbn Rüşd’ün eserleri XVII. yüzyıl sonuna kadar Fransa’da ve

daha pek çok yerde kaynak kitap olarak yıllarca kendi eğitim

kurumlarında okutulmuştur.

Avrupalı ilim ve bilim adamları olan ; Immanuel Kant, Dante,

Albert Magnus Duns Scottus gibileri de İbn Meymun ve İbn

Bace gibi Endülüslü düşünürlerin eserlerinden faydalanmış

ve onların düşünce sisteminin etkisinde kaldıklarını da beyan

etmişlerdir.

Endülüs’ün dünya ilim tarihine ve günümüz modern dünyasına

hâla etkileri çok olan Endülüslü alimlerin bazılarından

söz edecek olursak ;

“Endülüslü hekim, hukukçu ve filozof İbn-i Tufeyl, Mutasavvıf

ve düşünür İbn Meserret, şair ve yazar İbn-i Cübeyr, Endülüslü

felsefeci, hekim, matematikçi, fıkıhçı ve tıpçı İbn Rüşd

, astronom ve fen bilgini Zerkâlî , Musevi filozof, yasa koyucu,

hahambaşı, Talmud bilgini ve vezaret tabibi, Mûsevi bilginler

arasında İkinci Musa lakabı ya da rütbesi ile bilinen İbn Meymun

, Meşhur İslam düşünürü, filozof ve şair Muhyiddin İbn

Ârabî , III. Abdurrahman’ın veziri, özel hekimi, Talmud bilgini,

Yahudi tarihi müverrihi Hasday bin Şaprut, Endülüslü be Arap,

muhaddis, müfessir, fakih, linguist ve kıraat alimi El-Kurtubî ,

batı dünyasında Geber olarak bilinen meşhur astronom Cabir

b. Eflah , gök bilimci , mütefekkir , şair ve İslam bilgini Abbas

Kasım İbn Firnas” onlarcasından sadece birkaçıdır.

Endülüslülerin sanat sahasında mimârisinin inkişafına da

müessir oldukları görüşmektedir. Gırnata’da El-Hamrâ sarayı,

Kurtuba’da Büyük Câmii, Sevil’de Alkazar, İslâm mimarisinin

eski muhteşem inşâ sanatını her ne kadar Endülüs Emevi

devleti İber Yarımadasın’dan çekildikten sonra İspanyol yıkımına

uğrasa da bugün hâlâ teyit etmektedirler. İslâm sanatı

Batı dünyasını müsmir hâle getirdi. Gaston Migeon’a göre,

İslâm inşâ tarzı, Batı Roma inşâ sanatının kendisinden çok

değerli ilhamlar aldığı, esaslı bir membaı idi. 9. Asırda Bağdat’ta

meydana çıkan tezyin , hususi bir İslam sanatı olarak

temayüz edildi.

Mehmet Akif’in kaleminden Endülüs;

“Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,

Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara,

Tırmanır bir kayanın sırtına etrafa bakar;

Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,

Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür!

8


Enderun Mektebi

Deneme

Elif Berra Keten - FL/10-A

Sevilla Cami - İspanya

Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür,

Der ki : “Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla;

Şimdi hiç yoksa kadınlar gibi olsun ağla !”

Dönemin Kurtuba Piskopos’unun Endülüs’e

feryâdı :

“Müslümanların ilim ve fendeki ilerlemelerini, onların güzel

ahlakını, yakından görüp öğrenmeleri üzerine, Avrupalı Hristiyanlar

arasında Müslümanlar gibi Arapça öğrenme, onlara

benzeme yarışı başladı. Hristiyanların bu hâline hayıflanan

Kurtuba Piskoposu: Dindaşlarımdan pek çoğu Arapça şiir ve

hikayeleri okuyorlar. İslâm âlimlerinin eserlerinde yanlışlıklar

bulmak için değil, bilakis Arapçanın doğru, açık ve zarif üslûbunu

öğrenmek için inceliyorlar...

Yazık ki, bütün Hristiyan gençleri, değerlerini gösterebilmek

için sadece Arap dili ve edebiyatını öğreniyorlar. Büyük

bir gayretle Arapça kitaplar okuyorlar, bunlar üzerinde araştırmalar

yapıyorlar. Yaptıkları ile de övünüyorlar. Buna mukabil

kendilerine Hristiyan kitaplarından bahis olununca, onların,

kıymet vermeye değer mahiyette olmadıklarını, umursamaz

bir şekilde cevaplandırmaktadırlar. Ne acı! Hıristiyanlar, bilhassa

kendi dillerini unutuyorlar. Binlercesinin arasından bir

kişi bile Latince mektup yazmayı bilmezken, pek çoğu zarif

Arapça ile maksatlarını ifade etmekte ve bu dilde üstün bir

sanatla şiirler yazmaktadırlar” şeklinde Müslümanlara hayran

olan dindaşlarından dert yanmaktadır.

Bir Garp’lının bu sözlerinden sonra Necip

Fazıl Kısakürek’in şu sözleri yankılanıyor kulaklarımda

;

“Özene özene özümüzü kaybettik.

Oysa biz Batı’nın, hayranlıkla izlediği,

gıpta ettiği bir medeniyet idik …”

9


Enderaun Mektebi

Deneme

Emel Su Civiroğlu - FL/10 -A

İSLÂM’IN ROMA’SI,

ORTA ASYA’NIN MAVİ KUBBELİ İNCİSİ

BUHARA VE

SEMERKANT

“Bir kez başkent olan şehir hep başkenttir.”

_ Sadece mi?

_ Hayır,

_ İlmin ve maneviyatın, insanı mütemmim cüzlerin oluşudur.

Tarihî İpek Yolu’nun mamur ettiği kadim şehirlerden biri de Semerkant ve Buhara’dır. Semerkant ve Buhara

deyip de geçmeyin. Gönül coğrafyamızın mühim duraklarından biridir o. İslâmî ve insanî muhabbetin harmanlandığı

güzide bir yerdir burası. Sevgidir, muhabbettir, gönül hoşluğudur. Mâzidir, hâldir, istikbaldir. Buhara, İslâmiyetin bir

dantel misali işlendiği, nakışlandığı Türk dünyasının belde-i tayyibesi, Türk-İslâm medeniyetinin yeniden yükseleceği

şehirlerdir.

10


Enderun Mektebi

Deneme

Emel Su Civiroğlu - FL/10 -A

Orta Asya’nın mavi kubbelerle kaplı incisi Buhara ve

Semerkant, sahip olduğu tarihi miras ve manevi ikliminin

yanı sıra dönemin önemli şahsiyetlerinin yetiştiği

topraklara ev sahipliği yapmaktadırlar. Bir dönem ilim

ve sanatın kalbinin attığı şehir Buhara ve Semerkant,

çok sayıda tarihi ve kültürel yapıyı bünyesinde barındırıyor.

Mavi kubbelerle kaplı medreseleri, çinilerle

süslenmiş kervansarayları, görkemli camileri ve külliyeleriyle

adeta açık hava müzesini andıran Buhara ve Semerkant,

Türklerin “ata yurdu” Özbekistan’ın en güzide

şehirlerindendir.

Modernitenin sığ, renksiz, biraz istilacı; bir o kadar

da insanı, kültürü ve tarihi görmezden gelen, hatta her

şeyi olduğu gibi insanı da maddeye indirgeyip makineleştiren

tahakkümünden sıkılanlar için istikamet belli

demektir: Semerkand ve Buhara…

Semerkant ve Buhara, binlerce yıldır Doğu’nun ve

Batı’nın buluştuğu menzildir. Medeniyetlerin çatışıp

çatışmayacağı tartışmalarının sürüp gittiği günümüzde,

Buhara ve Semerkand’ın da söylediği-söyleyeceği

pek çok söz olduğundan emin olabilirsiniz. Zira her iki

şehri de bir ana kucağı gibi sarıp neredeyse üç bin yıldır

yaşatan Mâverâünnehr bölgesi, İpek Yolu’nun bedenindeki

gövdedir aslında. Bu beden, değişik zamanlarda

farklı kimliklere sahip terziler tarafından ona giydirilen

tarihi-kültürel değerlerden dokunmuş elbiselerin hiçbirini

yırtıp atmamıştır. Belki de Semerkand’ı ve Buhara’yı

farklı, bilge ve vefalı kılan da Mâverâünnehr’in bu kadim

özelliğidir.

Bu kısa yazı, Semerkand ve Buhara’nın tarihî derinliğini,

her biri eşsiz bir kültür hazinesi olan yapılarını ve

güzelliklerini anlatmaya kesinlikle yetmez. Bu nedenle

her yönüyle Türk ve İslâm âlemi için birer tarih ve uygarlık

mekânı olması yanında, insanlığın ortak mirası

da olan bu iki güzide şehrin ziynetlerinden en azından

birkaç örnek vermekle yetinmek zorundayım.

Bugünkü Semerkand, büyük oranda, tarihin en büyük

şahsiyetlerinden, hayatı boyunca hiç yenilmemiş

büyük komutan ve devlet adamı Emir Timur’un ve onun

hem kılıç hem kalem ehli torunu âlim Uluğ Bey’in mirasıdır.

Emir Timur, Semerkand’ı başkent yaparak onu

yeniden mamur ve âbâd kılmıştır. Fakat zamanın, doğal

afetlerin ve savaşların acımasızlığı karşısında, Emir

Timur’a ait âsârdan maalesef pek bir şey kalmamıştır.

Büyük Emir’in, Semerkand’ın güneyindeki Şehr-i

Sebz’deki (tarihî Keş şehri) sarayı ve aynı zamanda

karargâhı olan Ak-saray, zamana ve onun getirdiği tüm

tahribatlara rağmen hâlâ tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini

ağırlamaktadır.

İslâm dünyasını, kaleme aldığı eserleriyle yoğurmuş,

tüm İslâm âleminin rağbet ettiği Kütüb-i Sitte’nin

en önemli müellifi İmam Buharî, Semerkand’ın hemen

batısında, Dahbid yolu üzerindeki Harteng köyü’nde

medfundur. Hem külliyenin göz alıcı mimarisi hem de

üç yüz bin hadisi ezberlemiş oluşuyla bu büyük şahsiyet,

ziyaretçilerin hem gönlüne hem de tefekkür dünyalarına

hitap etmektedir. Gül bahçelerinin kuşattığı

külliye, iç mekânının ve çevresinin temizliği ve bakımlı

oluşuyla dikkati çekmektedir.

Registan Meydanı, Semerkand’ın sembolü haline

gelmiştir. Bu sembol, birbirine bakan üç muazzam

medreseden oluşur. Bunlardan ilki, Uluğ Bey tarafından

1420’de kurulmuştur ve onun ismiyle anılmaktadır.

Uluğ Bey, Bursalı Kadızade-i Rûmî, Ali Kuşçu, Gıyasüddin

Cemşîd bu medresede yaptıkları çalışmalarla,

günümüz astronomi biliminin temellerini atmışlardır.

Uluğ Bey, bu medresenin tâç kapısına “İlim öğrenmek

kadın-erkek her Müslümana farzdır.” olduğu hadisini

nakşederek, aslında bir medeniyetin felsefesini ortaya

koymuştur.

Uluğ Bey’in, hocalarının ve talebelerinin çalışmalarına

kaynaklık eden bir diğer yapı ise, emir ve âlim

Uluğ Bey’in Bursalı Kadızade-i Rûmî’ye ve Gıyasüddin

Cemşîd’e kurdurduğu rasathanedir. Uluğ Bey’in Zîc-i

Kürekânî veya Zîc-i Sultanî adı verilen meşhur astronomi

eseri, burada yapılan rasatlar sonucunda vücuda

gelmiştir. Elbette ki böylesi bilgilerle bu abidevî mekânları

ziyaret ederken insan, bugünü düşünüp nedenlerle,

nasıllarla başlayan sorular tufanın içinde savrulmaktan

kendini alamıyor. Çünkü tarihe kazınan bu cansız şahitler,

dilini anlayabilene çok şeyler söylemek için sabır-

11


Enderun Mektebi

Deneme

Emel Su Civiroğlu - FL/10 -A

sızlıkla taliplilerini beklediklerini hal diliyle haykırıyorlar.

Semerkand’ı Semerkand yapan, onun tarihî hikâyesini

en müşahhas şekilde ortaya koyan bir başka

güzide eser de Şâh-ı Zinde nâmıyla meşhur külliyedir.

Bir tepe üzerinde kurulu külliye de kimlerin mezarları

yok ki: Peygamberin yeğeni Kusam ibn Abbas, Emir Timur’un

komutanlarından Tuğluk Tekin ve annesi, Emir

Timur’un kız kardeşi Şirinbike Ağa, ablası Türkan Ağa

ve onun kızı Şâdmülk Ağa… Emir Timur’un hanımı Tuman

Ağa da yaptırdığı bir mescit ve kendi kabriyle akrabalarının

yanındaki yerini almıştır. Uluğ Bey, bir vefa

örneği göstererek Bursa’dan Semerkand’a göçen hocası

Kadızade-i Rûmî’yi ailesinden ayırt etmemiş, onu

da bu aziz mekâna defnetmiştir. İki muhteşem kubbeli

mezar, Şâh-ı Zinde’nin her yanından kolaylıkla görülebilmektedir.

Sadece Türklere değil, tüm insanlığa dost

ve kardeş olan Özbeklerin “mihman (misafir), atandan

uludur” atasözünü neden terennüm ettikleri, bu manzara

karşısında daha iyi anlaşılıyor…

Ve Gûr-ı Emir… Yeşim taşından yapılmış mezarıyla

büyük Emir Timur, evlatlarının ve torunlarının tam ortasında

ebedi istirahatgâhında… Dedesinin en büyük

mirasçısı ve ismi aydaki bir kratere verilmiş Müslüman

hükümdar ve âlim Uluğ Bey ise hemen onun ayakucunda

yatmaktadır. Emir Timur’un hocası Seyyid Bereke,

Emir’in başucunda, kendisinden sonra tahtı devralan

oğlu Mirza Şahruh ise sol yanında medfundur.

Buharay-ı şerîf der, tarihî kaynaklar Buhara için. Nasıl

denmez ki… Minâre-i Kelân (büyük minare), binlerce

yıl öncesinde tıpkı bir deniz feneri gibi Kızılkum

çölünde seyahat eden kervanlara yol göstermiş, onları

Buhara’ya davet etmiştir. Çevresindeki meydanda, Han

veya Cuma Camii ve medresesi ile Mîr-i Arab medresesi

yerleşmiştir. 1918’de İstanbul işgal edildiği vakit,

dost ve kardeş Özbek halkı, Minâre-i Kelân’ın çevresinde

toplanarak İstanbul’un işgalini bu meydanda protesto

etmişlerdir.

İsmail Sâmânî’nin kabri, Buhara’nın tarihî nişanelerinden

birisi olarak dimdik ayakta durmaktadır. Şehrin

biraz kuzeyine yönelip Kasr-ı Ârifan köyü’ne geldiğinizde,

seyir halindeki araçların, bir yapının önünde birden

yavaşladıklarını ve çok yavaş bir şekilde bu kompleksin

önünden geçtiklerini görürseniz, sakın şaşırmayın. Zira

burası Bahâüddin Nakşbend’in türbesidir ve bu durum,

Özbek halkının büyük mutasavvıf Nakşbend’e duydukları

derin saygının bir işaretidir. Mermerden yapılmış

büyük mezarın yanında, kabrin dört küçük minareli orijinali

de muhafaza edilmiştir.

Yolu, ilmin ve maneviyatın kadim payitahtlarından

Buhara’ya düşenlerin, Gucduvan’ı mutlaka görmesi

gerekir. Uluğ Bey, hayatı boyunca birisi Semerkand’da

diğeri Buhara’nın merkezinde ve bir diğeri de Gucduvan’da

olmak üzere üç medrese inşa ettirmiştir. Gucduvan’daki

medreseyi, Hâcegân-Nakşbendiyye’nin önde

gelen mutasavvıflarından Abdülhâlık Gucduvânî’nin

kabrinin hemen önüne yaptırmıştır. Aslında Uluğ Bey,

Gucduvan’ı ziyaret edecekler için burada öyle bir iz bırakmıştır

ki İslâm medeniyetini zirveye taşıyan ruhu,

tabiri caizse Gucduvan’a nakşetmiştir. Bu manzara;

Timurlu Rönesans’ı ve bugün artık gördüğü kabul neticesinde

literatürdeki yerini almış olan Özbek modeli

tabirlerinin mânâsını ve tarihi köklerini izah etmesi adına

çok anlamlıdır.

Ata babaların yadigârlarını ziyaret etmenin bir karz

(borç) değil, farz olduğuna inanır Özbekler. Bu nedenle

olsa gerektir, sadece Semerkand’da, Buhara’da değil,

Taşkent’te, Hive’de, Hokand’da, Nemengan’da, Karşı

(Nesef)da, Özbekistan genelindeki dört binden fazla

tarihi eser ve alan, Özbekistan yönetimi tarafından özel

politikalarla korunmaktadır. Ziyaret ettiğiniz yerlerdeki

temizliğin, düzenin ve emniyetin yanında, göreceğiniz

samimi misafirperverlik, Özbek halkına karşı minnet

duygunuzu bir kat daha artıracaktır.

12


Enderun Mektebi

Deneme

Emel Su Civiroğlu - FL/10 -A

13


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

Mehmet Akif Ersoy’un Medeniyet Anlayışı

verdiği Batı’nın; bilim, kültür, sanat ve edebiyatta hızını

arttırdığı ve Haçlı seferi ruhunun yeniden canlandığı, her

türlü fikir akımının vücuda gelerek kendi fikirlerince insan

yetiştirme modülüne girdiği bir döneme şahit olan

M. Akif’in duygu ve düşünce dünyasını, edebiyatın diğer

bilimlerle olan ilişkisini de göz önünde bulundurarak değerlendirirsek

edebiyat – sosyoloji / edebiyat – psikoloji

/ edebiyat – tarih etkileşimi bağlamında Mehmet Akif;

Osmanlıdan kalanların emanetçisi, inandığı dinin savunucusu,

gelecek nesiller için bir fikir adamı ve bir şairdir.

Batı Medeniyetine Dair

MEHMET AKİF KİMDİR?

Sahip olduğu değerler cetvelinde Akif, güçlüyken tevazu

sahibi ve güçsüzken vakar durabilmenin günübirlik

kaygılardan sıyrılabilmenin tanımladığı hedefte yer alan

bir fikir adamıdır.

Kendinden önceki kuşakların biriktiregeldiği değerler

silsilesini toplumun tarihsel belleğinin tam da yenilenmeye

ihtiyaç duyduğu bir zaman kesitinde emanetçi vasfıyla

nesillere devretmek isteyen bir sanatkârdır.

Şiir dilinin imkanlarını en üst seviyede kullanan üslubuna

farklı anlamlar katarak üslubunu şiirine bir dinamik

kılıp değerlerini fikirlerini, inançlarını, sorumluluklarını medeniyet

fikrini aydınlatmaya ve sorunları çözmeye çalışan

bir vatanperver.

Osmanlıyı içine düştüğü ortamdan kurtarma çabasının

verildiği, bu anlamda ıslahatların yapılarak Batı’nın tanımlanmaya

çalışıldığı, Lale Devri ile Osmanlı sarayına ve

hayatına müdahil olan Fransız kültürü ile daha sonra kendi

yokluğunun olmasını istemeyen İngiltere’nin oyunlar

çevirerek sarayı yerleşke haline getirmek için mücadele

14

Ne hayasıcızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı

Nerde gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı

Mehmet Akif’in lügatinde medeniyet kelimesi, Avrupalıların

teknolojik bakımından ileriliğinden ziyade onların

Müslüman ülkelere karşı sömürgeciliği, hak tanımazlığı

ve vahşetleriyle tanımlanır. Avrupalıların bu davranışlarından

dolayı Akif medeniyet kavramına: Medeniyet

denilen maskara mahluk, ‘’medeniyet denilen vahşet’’

, ‘’medeniyet denilen kahpe’’ , ‘’medeniyet dediğin tek

dişi kalmış canavar’’ ifadeleriyle karşılık verir.

Akif Batı medeniyetini iki yönlü değerlendirir.

İlki: Bilim, teknik, sanat, edebiyat… Mısralarında

şöyle ifade edilir:

Sade Garb’ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz

O çocuklarla beraber gece gündüz didinin

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin

Fen diyarında na-mütenahi pınarı

Hem için hem getirin yurda o nafi suları

Alınız ilmini Garb’ın alınız sanatını

Veriniz mesainize de son süratini

Nedir şu bir sürü fenler nedir bu sanatler

Nedir bu ilme tecelli eden hakikatler

Sefineler ki yarar kıt’a kıt’a deryayı

Şimendüfer ki tarar buk’a buk’a dünyayı

Şu’un ki berke binip seslenir durur ovada

Balon ki ruh-i kesifiyle yükselir havada


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

İkincisi ise: :Vahşi, soyguncu, merhametsiz Müslüman

düşmanı fuhuş yuvası bir Avrupa’dır.

Ne hayasızca tehaşşüt ki ufuklar kapalı

Nerede gösterdiği vahşetle ‘’Bu bir Avrupalı’’ …

Dedirir – yırtıcı, his yoksulu sırtlan kümesi

Varsa gelmiş , açılıp mahbesi yahut kafesi

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz

Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz

Fransız’ın nesi var ? Fuhşu bir de ilhadı

Kapıştı bunları yirminci asrın evladı

Ya Alman’ın nesi var ? Zevki okşayan birası

Mehmet Akif medeniyetlerin kritiğini yaparken ne

Doğucudur ne de Batıcı. Batıyı değerlendirirken şu tespitleri

de yapmış adeta Asım’ın nesline yol işareti bırakmıştır.

Mehmet Akif Batı Medeniyetinin farklı farklı

yüzlerinin olduğunu söyler bunları da şöyle dile getirir.

1. Bilim, teknik, sanat ve edebiyat yüzü

Avrupa’nın ilimleri, irfanları, medeniyetteki terakkileri

inkâr oluşmuş şey değildir der

2. İslam karşıtı, Müslüman düşmanı ve ırkçı yüzü

Avrupa’ya göre iki düşman vardır: Biri içeride diğeri

dışarıdaki:

Dıştaki düşman İslam, içerideki düşman komünizmdir.

3. İki yüzlü olmaları

Yazdıkları ile yaşadıkları aynı değildir. Bilim ve teknikte

çok iyiler ama insanlık açısından acımasızlar

4. Sömürgeci yüzü

Avrupa toplumu ele geçirmek istediği topluma nifak

sokar, toplumu bölmeye çalışır. İnanç veya etnik

açıdan bunu yapmaya çalışır.

5. İçki ve ahlaksızlık yüzü

Fransızların nesi var? Fuhşu bir de ilhadı

Kapıştı bunları yirminci asrın evladı

Ya Alman’ın nesi var ? Zevki okşayan birası

Doğu Medeniyetine Dair

Mehmet Akif Doğu medeniyeti iki dönemde ile alır.

İlki Hz. Peygamber Efendimizden 10. yy. a kadarki olan

dönem. Diğeri ise onuncu yüzyıldan başlayıp Akif’in

yaşadığı zamana kadar olan dönem. Mehmet Akif, ilk

dönemi Müslümanlar açısından en parlak en verimli

dönem olarak değerlendirir. İkinci dönemi ise bilimde

ve teknikte geri kalınıp İslam şuurundan uzaklaşılan

dönemdir.

İlahi gördüğüm âlem-i insaniyetin mehdi

Bütün umran-ı tarihin bu çöllerden mi yükseldi

Mısralarıyla Akif ikinci dönemi eleştirir. Akif sanat

yönünden realist bir şairdir. Anadolu’ya ve Osmanlı’ya

bağlı beldeleri gezme, yakından görme ve inceleme fırsatı

bulmuş gezip gördüğü yerleri realist bir yaklaşımla

anlatmıştır. Akif:

Bana siz alem-i İslam’ı sorun söyleyeyim

Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim görmediğim

Şark-ı Aksa’dan alın Mağrib-i Aksaya kadar

Müslüman yurdunu baştan başa yıllarca gezdim

Hem de oldukça gördüm… Kafa gezdirmedim

Şarkın ki mefahir dolu mazi-i kemali

Ya Rab ne onulmaz yaradır şimdiki hali

Dönün de âtıl olan şark-ı seyredin. Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri

Mısralarında gezdiği yerleri ve insanları: Tersiz alınlar,

işlemez kollar, aldırmaz yürekler, paslanmış vicdanlar,

ekinsiz tarlalar, yolcusuz yollar, cemaatsiz imamlar,

gaza adıyla birbirini öldüren zavallı dindarlar olarak tasvir

eder. Mehmet Akif Doğu medeniyetini anlatırken hem

o insanlara sitem eder hem durum tespiti yapar hem

de sorunlara çözüm önerisi sunar. Mehmet Akif’in Doğu

medeniyetinde tespit ettiği sorunlar şöyledir:

• Tembellik : Akif gezip gördüğü yerlerdeki

insanları büzüşmüş yüzler, tersiz alınlar, işlemez

kollar ve düşünmez başlar olarak tasvir

eder ve şu mısralara yer verir:

15


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

Yer çalışsın gök çalışsın sen sıkılmazsan otur

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Masiva bir şey midir boş durmuyor Halik bile

Bak tecelli eyliyor bin şeh-i güna gün ile

Ey bütün dünya ve mafiha ayaktayken yatan Leş misin

davranmıyorsun bari Allah’tan utan.

• Eğitim : En çok üzerinde durduğu konu eğitimdir.

Eğitim konusunu ele alırken bir gruplandırma

yapmıştır.

Medrese – Mektep : Akif ’e göre mektep ile medresenin

arasında bir fikir ayrılığı olmamalıdır.

Mektep ve medrese arasındaki en büyük hastalık

ikiliktir. Mektep ile medrese halka nifak sokmakta

halkı bölmektedir. Tanzimat’la açılan Batı tarzı

okullarda yetişen öğrencilerin pozitif bilimlere

meyletmesi ve Batı kültürünü benimsemesi karşı

yanda ise medrese hocalarının bağnaz kalması bu

ikililiği ortaya çıkarmıştır.

Dönüp dönüp bakıyorsun ne geldi hatrına?

Şu karşılıklı binalar düşündürdü mü seni?

Niçin düşündürecek söyle hikmetini?

Şu sağ taraftaki?

- Mektep

-Evet, bu cephedeki?

Bir eski medrese olmak değil mi?

Peki, nedir? Biraz izah edilirse çok eksik

Zavallı milleti vahdet-i cüda eden ikililik

Vücudu bir tarafa atmak dimağı bir tarafa

Akıl karı değil derdi de yapmazdı

Ne oldu? Sor bakalım milletin öz evladı

Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine

Mısralarıyla mektep ile medrese arasındaki ikiliği

anlatır.

Öğretmen- İmam : Batı kültürünü benimseyip dinden

uzaklaşan öğretmen ile İslam’ın asıl ruhunu

kavrayamayıp uygulayamayan imamları eleştirir.

Görmeliydin o muallim denilen maskarayı

Geberir camiye girmez ne oruç var ne namaz

Mahalle mektebidir işte en birinci adım

Fakat bu hatveyi ilkin tasarlamak lazım

Muallim ordusu derken çekirge orduları

Çıkarsa ortaya artık edin hesabı

Ya taassubları? Hiç sorma nasıl maskaraca

O uzun hırkasının yenleri yerlerde; hoca

Hem bakarsın eşi yok dine taaddisinde

Hem ne söylersen olur ki dini hemen rencide

Milletin hayrı için ne düşünsen bid’at

Şer’i tağyir ile terzil ise haşa sünnet

Ne Hüda’dan sıkılır ne de Peygamber’den

Bu ilimsiz hocalardan bu beyinsizlerden

Çekecek milletin hali ne olmaz düşünün

Sayısız medrese var. Gerçi Buhara’da bugün

Aile- Mektep- Medrese : Akif ’in anlatımına göre

Avrupa’da mektep- medrese ve aile arasında bir

fikir ayrılığı yoktur. Okulda, Medresede ve ailede

verilen bilgi ve kültür birbiriyle aynıdır. Dolayısı

ile ne kişinin duygu, düşünce ve ruh dünyasında

ne de nesiller arasında bir çatışma vardır.

Sizin işittiğiniz bir terane bir perde

Beşikte sonra eşikte sonra mektepte

Hülasa her çatının altı aynı sesle dolu

Bütün şu’ünu bir ahenge rapteden bu yolu

Tutunca gitgide mekteple, kışla fabrika, fen S

eçilmez oldu hakikat harim-i aileden

Bu cehalet yürümez asra bakın Asr-ı ulum

Başlasın terbiyemiz aileden oğlum

• Taassub : Akif kültürü bir ağaca benzetir. Kök

ne kadar güçlü olursa dalları da o kadar sağlam

olacaktır. Bu açıdan Akif geleneklerine

bağlıdır ancak taassuba düşmandır.

Değişti hâlet-i ruhiye bir de mefküre

Ayıp değil ya gıcıklar benim sinirlerimi

Niçin sinirleniyorsun, taassubun yeri mi?

Biraz değişmeli artık bu eski zihniyet

Lisana hiç yenilik sokmayın, demek cinnet.

Hayır, taassub eden yok… Şu var ki icabı

Tahakkuk bir kere bir de erbabı

Eliyle olmalı matlub olan teceddütler

• Kadercilik: Akif sapasağlam bir Müslümandır.

Küllü ve cüz’i iradeye de tam imanı var-

16


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

dır. Allah’ın lütefftiği aklı ve Allah’ın çalışanın

hakkını vereceğini dahilen Rahman ve Rahim

sıfatlarının farkında olan bir mütefekkirdir.

Lakin her şeyi kadere bağlayan ahmaklara da

düşmandır.

Kadermiş öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru

Belanı istedin Allah da verdi… doğrusu bu

Talep nasılsa tabi’i netice öyle çıkar

Çalış dedikçe şeriat çalışmadın durdun

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya

• Irkçılık : Akif ’in medeniyet anlayışında en

çok üzerinde durduğu kavramlardan biri de

ırkçılıktır. Irkçılığın olduğu yerde nifakın ve

parçalanmaların olacağını söyler. Dinin hiçbir

ayrım yapmadan tüm insanlığı kuşatacağını

ifade eder.

Müslümanlık sizi gayet sıkı gayet sağlam

Bağlamak lazım iken anlamadım anlayamam

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı soktu zihninize

Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı

Aynı milletin altında tutan İslam’ı

Temelinde yıkılacak zelzele kavmiyettir

Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir

Arnavutlukla Araplıkla bu millet yürümez

Son siyaset ise Türklük o siyaset yürümez

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

İşte Fas işte Tunus işte Cezayir gitti

İşte İran’ı da taksim ediyorlar şimdi.

Hani milliyetin İslam idi kavmiyyet ne?

Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milliyetine

Arnavutluk ne demek var mı şeriatte yeri

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri Arap’ın

Türk’e Laz’ın Çerkez’e yahut Kürt’e Acemin Çinliye

rüçhanı mı varmış nerede?

Müslümanlıkta “anasır”mı olurmuş? Ne gezer

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber

17


Enderun Mektebi

Şiir

Hatice Türkmen - FL/10-A

Süheyla’ya Mektup

İnsana sevgiden öte yol yok

Gel bu işi oluruna bırak

Gönle bağlandı ibrişim kuşak

İbrişim çözülmüyor Süheyla

Eskiler kalıyor hep geride

Feda edeyim tatlı seride

Varsın, konuşsun bütün alem de

Gönle ferman geçmiyor Süheyla

Bu işin akıbeti sezilmez

Gizliliğin sırrına erilmez

Yamandır bu halim, el bilemez

Sensizlik’ bilemedim Süheyla

Yazılmış bu ervah-ı ezelden

Aciziz ne gelir elimizden

Kaçabilir mi insan kaderden?

Olmuyor, kaçılmıyor Süheyla

Bu kızgın korda yanan yanana

Gönül bağlanınca bir canana

Akıl uçar başka diyarlara

Yitirilen gelmiyor Süheyla

İki zıt bir arada olur mu?

Aklı seçene aşk sorulur mu?

Yarsız bu devranda durulur mu?

Sensiz devran dönmüyor Süheyla

18



Enderun Mektebi

Pandomima’nın

Eftelya’sı

Hikaye

Sudenaz Gürbüz - AL/ 10-B

Eftelya güzelliği ile nam salmış zengin ve soylu bir

anne babanın kızıydı ama soylu olmasına rağmen davranışları

soylu olan bir kıza yakışacak hareketler değildi.

Sabahtan akşama kadar dışarılarda geziyor gönlü kelebek

misali çiçek çiçek dolaşıyordu. Bu yüzünden Eftelya’nın

arkasından konuşmayan kalmadı ancak Eftelya

bunların hiçbirini umursamıyordu.

Bir gün mahalle gösterilerinin yapıldığı derme çatma

bir mekân olan Güllü Agop’un tiyatrosuna sadece komiklikleriyle

değil tip bakımından da komik Paskal’ı izlemeye

gitti. Eftelya tüm endamıyla ve güzelliğini bilir bir şekilde

tiyatronun kapısından girip oturdu. Paskal sahneye her

çıkacağı gece Eftelya’yı dört gözle bekler, onun geldiğini

görünce çok mutlu olur daha bir keyifle insanları güldürürdü.

Paskal sahneye çıktı ve herkes gülmekten yerlere

yatacağını bilerek hazır bekliyorlardı çünkü o Paskal’dı.

20


Enderun Mektebi

Hikaye

Sudenaz Gürbüz - AL/ 10-B

Sahnede aptalca hareketler yapacak, insanlar da

Paskalın ne kadar aptal kendilerinin ise ne kadar zeki

olduklarını düşüneceklerdi. Paskal bundan memnuniyetsiz

değildi çünkü insanlar Paskal onları güldürüyor

diye seviyorlardı ve hayatı boyunca sevilmemiş Paskal

bununla hayatta kalıyordu, tabi bir de güzeller güzeli

Eftelya’sıyla…

Her rengin solduğu her tebessümün donuklaştığı

gibi hayatı sıradanlaşan Eftelya hayattan dem almak

için kendine bir şebek bir şaklaban arıyordu ki kader

karşısına Paskal’ı çıkarmıştı. Eftelya, bu sıkıcı ve kuralcı

hayatında komik bir erkeğin olması onu mutlu

edeceğini düşünerek bir gün büyük bir cüretle Paskal’a

evlilik teklifi yaptı.

Güzeller güzeli şuh Eftelya’nın yüzü artık eskisi

gibi gülmüyordu. Bu sebeple Eftelya, bu sözlülük hayatından

çok sıkılmış ve eski hafif davranışlarının olduğu

hayatına geri dönmüştü. Eftelya ne ahlak yoksunluğundan

vazgeçiyor ne Paskal’dan ayrılıyordu.

Paskal’daki mutluluğun yerini de gün geçtikçe belirsiz

duygular alıyordu. Kendi varlığının Eftelya’da bir sevgi

ve muhabbet oluşturmadığını her geçen gün fark etmesi

ona daha büyük ıstıraplar yaşatıyordu.

Paskal, Eftelya’ya, ”ayrılalım” diyemezdi ağzı

bunu söyleyemez kulakları bunu duyamazdı ama insan

korkusundan kaçabilir miydi? Korktuğu başına gelmişti

artık. Eftelya bu evlilik sözünü bitirmek istiyordu. Ne

Paskal’ın duygularının bir önemi vardı ne de verilen

sözlerin önemi.

Paskalın o gün tiyatrosu vardı Eftelya sahnenin

arkasına giderek Paskalın giyinmesi bekledi. Paskal

giyinip çıktığında Eftelya Paskalı durdurdu ona sert bir

ses tonuyla:

_ Ben seni sevmiyorum senden de sıkıldım maddi

olarak da bana layık biri değildin. Komik olduğun mutlu

olabilir miyim, diye senle sözlendim. Şimdi de senden

ayrılıyorum, dedi.

O sırada bir ses geldi, oyuncular yerlerine geçsin

perde açılıyor Paskal sahneye çıkıyor!

Paskal bu sözler karşısında incinen gurur ve onurunun

acısıyla:

_ Belki aradığını bende bulamadın ama bende bulduklarını

da başkasında mumla arayacaksın.

Eftelya; Paskal ben seni seviyorum sen çok komik

neşe dolu birisin benimle evlenir misin, dedi. Paskal,

duyduklarına inanamadığı için anlamadı, Eftelya ikinci

kez tekrar etmek zorunda kaldı. Paskal Eftelya’nın

söylediklerini idrak edince dünyalar onun oldu. Artık

hem seviyor hem de seviliyordu da Eftelya için de aynı

mutluluktan söz edilebilir miydi?

Zamanın acımayıp tenini kavurduğu her bir ahın

yüzünde derin izler yaptığı biz zamanların güzeller

güzeli Eftelay’sı İstanbul’un en görkemli Gedik Paşa

Tiyatrosu’nun kapısında her günkü gibi metelik dilenirken

avucuna Eftelya’yı birkaç yıl idare edecek bir

miktar para bir de not bırakıldı.

Notta: Aşkı iki dudak arasına sıkıştıranlar gün gelir

kürdan kullanmaya gerek duyulmayan iki diş arasına

sıkışan yemek artığı olur. Paskal, yazıyordu.

21


Enderun Mektebi

Araştırma

Leyla Öztürk - FL/10-A

TEKNOFEST

Günümüzde teknoloji insanların yaşamlarının bir parçası

haline gelmekle kalmayıp aynı zamanda çoğumuzun

vazgeçilmezi olmuştur. Teknoloji insanların ihtiyaç ve isteklerine

göre karşılamak üzere hedefe ulaşmak için kullanılan

çevreyi geliştiren, değiştiren ve hatta dönüştüren

bilgi, beceri, yöntem ve süreçlerinin tamamı olarak tanımlanabilir.

Bazıları teknolojinin elimizden düşmeyen telefonlar

olarak düşünüyor olabilir ancak teknolojinin yalnızca bağımlılık

olarak düşünülmesi yanlıştır.

Teknoloji terimi Yunanca sanat ve zanaat anlamındaki

techne kelimesinden geliyor. Önceleri uygulamalı sanatları

tanımlarken kullanılan teknoloji, şimdilerde çevremizdeki

ilerlemeyi ve değişiklikleri tanımlamak için kullanılıyor.

Teknolojideki gelişmeler, insanın kişi olarak kendi sınırlarını

aşma yeteneğine sahip olduğu anlamına geliyor.

Yani kâğıdın bulunması veya matbaanın icadı gibi önemli

gelişmeler örnek gösterilebilir.

Teknolojik ilerlemenin yardımı insanın mevcut yaşam

şeklini kolaylaştırmaya yardımcı olurken daha yeni ve

daha yenilikçi fikirler geliştirmesi gerekliliğini de ortaya

çıkarıyor.

Ülkemizde ise bu yaratıcı fikirlerin yalnızca bir fikir olarak

kalmaması adına TEKNOFEST kurulmuştur.

Teknofest, Teknoloji Yarışmaları’nın temel amacı, ülkemizin

yetişmiş nitelikli insan kaynağına katkı sunmak

ve aynı zamanda ülkemizdeki milli teknoloji ekosistemini

geliştirmektir.

TEKNOFEST Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali kapsamında

dünyanın en büyük teknoloji yarışmaları gerçekleştirilmektedir.

Tamamı geleceğin odak teknoloji alanlarında

gerçekleştirilen yarışmalarda İlkokuldan üniversite

ve üzeri seviyeye kadar her eğitim seviyesinden gençler,

mezunlar ve profesyoneller katılabilmektedir.

İlk defa 2018 yılında İstanbul Havalimanı’nda gerçekleştirilen

TEKNOFEST, 550.000 ziyaretçiyle günlük katı-

22


Enderun Mektebi

Araştırma

Leyla Öztürk - FL/10-A

lımcı sayısı bakımından dünyanın en büyük 2. Festivali,

toplam katılımcı sayısı bakımından dünyanın en büyük 3.

Festivali olma başarısını yakaladı.

2020 yılında ilk defa İstanbul dışında, gazi şehir Gaziantep’te

düzenlenen ancak COVID-19 pandemisi sebebiyle

ziyaretçiye kapalı olarak gerçekleştirilen TEKNOFEST,

sosyal medyada yılın en çok konuşulan etkinliği oldu.

İlk yılından bu yana rekorların festivali olan TEKNO-

FEST, 2 yılda bir İstanbul dışında, Anadolu’nun farklı bir

ilinde gerçekleştirilmektedir.

Bu sene TEKNOFEST Havacılık, Uzay ve Teknoloji

Festivali 30 Ağustos-4 Eylül 2022 tarihleri arasında Milli

Mücadele’nin başladığı şehir Samsun’da, Çarşamba Havalimanı’nda

düzenlenecek.

Festival, her yaş ve meslek grubundan ziyaretçiye açık

olup ücretsizdir. Katılımını özellikle 13 yaşından küçük

ziyaretçiler alana, velileri ya da öğretmenleri ile birlikte

kabul edilecek.

Festival kuşkusuz Türkiye’nin genç yeteneklerine havacılık

ve uzay çalışmalarını sergilemeleri için bir imkân

sunmuş oldu.

Ayrıca bu yarışmaların kapsamında İnsansız Hava

Aracı Yarışması düzenlenmektedir. Halk arasındaki adıyla

bilinen ingilizce kökenli adıyla dronedur. Türkiye’nin milli

İnsansız Hava Araçları uzaktan kumanda ile kontrol edilen

bir tür uçaktır. İHA’lar ikiye ayrılır: İlki uzaktan kumanda

edilerek uçabilen, diğeri ise kendiliğinden belli bir uçuş

planı üzerinden otomatik olarak hareket edebilen uçaklardır.

İnsansız Hava Araçları (İHA) Yarışması, öğrencilerin

İHA teknolojileri hakkındaki farkındalıklarını arttırmayı, bu

konuda çalışmalar yapmalarını teşvik etmeyi, havacılık ve

savunma sanayisinin sahip olduğu rekabet gücünü arttırmayı

amaçlar.

TEKNOFEST Teknoloji yarışmaları kapsamında Savaşan

İHA Yarışması düzenlenmektedir. Teknolojideki

gelişmelere paralel olarak İnsansız Hava Araçları (İHA),

faaliyet alanlarını gün geçtikçe geliştirmektedir. Bu bağlamda

yüksek otonomi gerektiren ve dünya çapında sıcak

araştırma alanlarından biri olan İHA’lara savaş jetlerinin

yaptığı it dalaşı (dog fight) yapabilme kabiliyeti kazandırılması

hedeflenmektedir.


Enderun Mektebi

Araştırma

Leyla Öztürk - FL/10-A

Ancak İHA’lar, yüksek çevresel farkındalık, karar verme

yeteneği ve dinamik ortamlarda planlama yeteneği

gibi konularda insan zekası seviyesine yaklaşamadığı için,

savaş uçakları arası hava – hava muharebe manevraları

yalnızca insanlı uçaklar ile gerçekleştirilebilmektedir.

TEKNOFEST’te İnsansız Hava Araçları Yarışması dışında

pek çok yarışma bulunmaktadır.

Bu sene TEKNOFEST’te gerçekleştirilecek

yarışmalar ise şunlardır;

• Efficiency Challenge Elektrikli Araç Yarışması

• Roket Yarışması

• Savaşan İHA Yarışması

• İnsansız Hava Araçları Yarışması

• Robotaksi-Binek Otonom Araç Yarışması

• Model Uydu Yarışması

• İnsansız Su Altı Sistemleri Yarışması

• Sürü Robotlar Yarışması

• Karma Sürü Simülasyon Yarışması

• Sağlıkta Yapay Zeka Yarışması

• Ulaşımda Yapay Zeka Yarışması

• Uçan Araba Yarışması

• Jet Motor Tasarım Yarışması

• İnsanlık Yararına Teknoloji Yarışması

• Eğitim Teknolojileri Yarışması

• Akıllı Ulaşım Yarışması

• Biyoteknoloji İnovasyon Yarışması

• Çevre ve Enerji Teknolojileri Yarışması

• Tarım Teknolojileri Yarışması

• Tarımsal İKA Yarışması

• Helikopter Tasarım Yarışması

• Sanayide Dijital Teknolojiler Yarışması

• Turizm Teknolojileri Yarışması

• Üniversite Öğrencileri Araştırma Proje Yarışması

• Lise Öğrencileri Kutup Araştırma Projeleri Yarışması

• Türkiye Drone Şampiyonası

• World Drone Cup

• Türkçe Doğal Dil İşleme Yarışması

• Hack Karadeniz

• Travel Hackathon

• ISIF

• Robotik Yarışmalar

• TAKE OFF Uluslararası Girişim Zirvesi

• Pardus 21 Hata Yakalama ve Öneri Yarışması

• TÜBA-TEKNOFEST Doktora Bilim Ödülü

• Hyperloop Geliştirme Yarışması

• Lise Öğrencileri İklim Değişikliği Araştırma Projeleri

Yarışması

• Dikey İnişli Roket Yarışması

• Engelsiz Yaşam Teknolojileri Yarışması

Geçtiğimiz sene, toplumun tamamında teknoloji ve

bilim konusunda farkındalık oluşturmayı, Türkiye’nin bilim

ve mühendislik alanlarında yetişmiş insan kaynağını

24


Enderun Mektebi

Araştırma

Leyla Öztürk - FL/10-A

artırmayı hedefleyen TEKNOFEST’te yarışmak için 81

ilin tamamından gençler başvurdu. TEKNOFEST’21 kapsamında

düzenlenen teknoloji yarışmalarına 45 binden

fazla takım başvurusu alınarak hem TEKNOFEST hem de

dünya rekoru kırılmıştır.

Ayrıca TEKNOFEST’in 2022 yılı için Bakan Varank,

“Eylül ayını biz teknoloji ayına dönüştürdük. TEKNOFEST’i

sadece ülkemiz sınırları içerisinde tutmayacağız. İnşallah

önümüzdeki yıl festivalimizi Azerbaycan’da da yaparak

TEKNOFEST’i uluslararası arenaya taşıyacağız.”diyerek

müjdeli haberi paylaşmıştır.

TEKNOFEST’in bu ülkenin genci ve yaşlısı dahil olmak

üzere herkesin teknolojiyi sevmesi önce insanlık sonra

ülkeleri adına milli ve faydalı teknolojiler üretmeleri, hem

kendilerini geliştirmek için hem de Türkiye’nin teknolojisi

için güzel bir fırsattır.


Enderun Mektebi

Araştırma

Hasibe Sena Karakuş - FL/10-A

TÜRKİYE’DE OTOMOBİL

GELİŞİMİ

Anadol

26

Türk otomotiv tarihinde sarsılması güç bir yere sahip

olan ve günümüzde bile hayranları bulunan Anadol,

(yanlış yazılmadı asıl adı ANADOL’dur) yerli otomobil

fikrinin pratikteki yansıması olarak oldukça başarılı sonuçlar

elde etmişti. Öyle ki 30 yılı aşkın bir süre önce

üretimi sonlandırılmış olmasına rağmen günümüzde

hala nadir de olsa yollarda Anadol model otomobiller

görmek mümkün.

Otokoç firmasını kuran, Ford markasının temsilciliğini

yapan Vehbi Koç, Türkiye’nin yerli otomobile sahip

olması fikrine inanmaya başlar. Bernar Nahum* ile İzmir

Fuarı’nda gezerken İsrail yapımı bir fiberglas araç dikkatlerini

çeker. Maliyeti düşük bir otomobil konseptini

gören Vehbi Koç marka kurup araç üretmek konusunda

bir girişim yolunda cesaretlendi. Böylelikle Anadol arabalarının

hikâyesi başlamış olmuş oldu.

Sonraki yıllarda bu girişimciliği arttırmak isteyen

Vehbi Koç, Ford Otosan’ı kurar. Arabanın üretim maliyeti

satış maliyetine eşit olduğu hesaplanınca bu fikir

akıllara yatmaz. Fakat sonradan akıllara gelen düşük

maliyetli bir malzemeyle üretilebileceğine karar verilir.

Tüm bürokratik zorluklara rağmen toplam maliyeti

30 bin lirayı geçmemesi ve 10 adet yapılması için

izinler alınmıştır. Ford şase ve motorlar dışında her şey

Türkiye’de üretilir. Yeni üretilecek arabanın ismini belirlenmesi

için yurt içi yurt dışı bir isim yarışması başlatılır.

Yarışmanın sonucunda toplam 86.318 başvuru yapılmıştır.

En sonunda ANADOL ismine karar kılınır. Markanın

logosu için Anadolu uygarlıklarının logosu olan Hitit

geyiği kullanılmıştır.

Anadol’ un üretimi 19 Aralık 1966’da başladı, ilk kez

1 Ocak 1967’de teşhir edildi ve 28 Şubat 1967’de satışına

başlandı. Üretimi 1987 yılında durdurulan araba o

zamana kadar 87 bin adet satmıştır.

*Bernar Rahum 1911 yılında İstanbul’da doğdu.

Türkiye’deki otomotiv sektörünün öncüsü olan Bernar

Nahum emekli olduktan sonra Vehbi Koç’un arkasındaki

adam olarak bilinir. Ayrıca Beko adlı şirket Bernar ve

Koç adlarının ilk hecesinden doğdu.


Enderun Mektebi

Araştırma

Hasibe Sena Karakuş - FL/10-A

Devrim

Adı gibi yeni bir dönem başlatabilecek olan

Devrim arabaları hangi ihmalkârlık ve komplo

sonucuyla depolarda çürümeye terk edildi?

4 Mart 1961’de gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu

toplantısında Prof. Dr. Necmettin Erbakan, yaptığı sunumda

hem ülkede sanayinin gelişimi hem de otomobil

üretimi konusuna değinirken, Türkiye’de motorlu vasıta

imalatı ve bu kapsamda otomobil imalatının önemle ele

alınması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Erbakan “Bir kere, memleketimizde döviz tasarrufu

temin edilecek. Otomobil imalatıyla birçok sanayi kollarına

iş imkânları açılacak. Halk nezdinde de sanayi gücümüzün

itibarı artacak ve milli güven yükselecek. Beynelmilel-uluslararası-

itibarımız da artacaktır. Türkiye’de

imal edilecek otomobilden yakın şarka geniş miktarda

ihracat da yapılacaktır.” ifadesini kullanmıştır.

Dönemin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Ragıp

Üner, “Türkiye’de motor yapılması benim rüyalarıma giren

bir hadisedir. Her ne olursa olsun memlekette motor

yapmalıyız.” derken, Maliye Bakanı Kemal Kurdaş,

“Gönül bu memlekette her şeyin yapılmasını istiyor

ama şu da bir realite ki biz geri kalmış bir memleketiz.

Motor şöyle dursun, daha basit şeyleri bile yapabilecek

durumda değiliz. Otomobil konusundaki kararımızı çok

dikkatli vermek zorundayız.” değerlendirmesinde bulunmuştur.

16 Haziran1961’de Ankara’da yapılan Devlet Demiryolları

ve mühendislerinin bulunduğu bir toplantıyla

Devrim arabalarının oluşum süreci başlamış oldu. Ordunun

ihtiyacını karşılayacak olan bu aracın yapım görevi

TCDD’ye verildi. Üretilecek olan otomobil 29 Ekime yetiştirilmesi

gerekiyordu. Bu görev ne kadar zor olsa da

elini taşın altına koyanlarla birlikte bu yola çıkıldı. Böylece

Emin Bozoğlu’nun kurduğu ekiple Devrim’in yapımına

başlandı.

Kurulan ekip hızlıca organize bir şekilde gruplara ayrılarak

çalışmalara başladılar. Mühendisler için zor ve

imkânsızlıklarla geçecek günler başlamıştı. İlk olarak

arabanın karoseri için hazırlanan maketlerden birinin alçıdan

modeli yapıldı. Ardından çekiçle düzeltildi. Motor

gibi diğer malzemeler de Sivas ve Ankara’ da ki TCDD

fabrikalarında imal edildi. Yapılan çalışmalar nihayet

Ekim ayında sonuç vermeye başladı. Ekim ortalarında

yapılan ilk otomobil neredeyse hazırdı. Ayrıca birkaç parça

haricinde otomobilin neredeyse hepsi yerli üretimdi.

Böylece ilk otomobil deneme sürüşlerine başlandı.

Sonunda beklenen gün geldiğinde otomobilleri taşıyan

tren Eskişehir’den yola çıkıp sabahın ilk ışıklarıyla

Ankara’ya ulaştı. Otomobiller sabahın erken saatlerinde

27


Enderun Mektebi

Araştırma

Hasibe Sena Karakuş - FL/10-A

korumalarla yola koyuldu ancak herkesin unuttuğu benzin

sorunu vardı. Benzin alelacele bulundu fakat ikinci

Arabaya benzin konulamadan Cumhurbaşkanı Cemal

Gürsel görüldü. Gürsel Anıtkabir’e gitmek üzere ikinci

otomobile yöneldi. Araba çalıştı ne var ki içindeki benzin

100 metre gitmelerine olanak verirdi. Cemal Gürsel

ne olduğunu sorduğunda “Paşam benzin bitti” cevabını

alınca o tarihe geçen ünlü sözü söyledi ”Batı kafasıyla

otomobil yaptınız ama doğu kafasıyla benzin koymayı

unuttunuz!”

Bu aksiliğe rağmen Devrim arabalarının ikisi de 29

Ekim’de görevini başarıyla yerine getirdi. Fakat ertesi

günün gazete manşetlerinde bu başarını yerine biten

benzinin hikâyesi vardı. Haberlerde ve yorumlarda Devrim

arabaları için harcanan paranın boşa gittiğinden

bahsediliyordu. Devrim arabalarının hikâyesi böylece

sona erdi. Üretilen arabalar bu nedenle depolarda çürümeye

hiç hak etmediği halde terk edildi.

TOGG


Enderun Mektebi

Araştırma

Hasibe Sena Karakuş - FL/10-A

Türkiye’nin ikinci devrimi olarak nitelendirilen arabalarının

yapım süreci 25 Haziran 2018’de Erdoğan önderliğinde Türkiye’nin

Otomobili Girişim Grubu (TOGG) kurulması ile başlamış

oldu. 1 Eylül 2018’de ise Mehmet Gürcan Karakaş, TOGG ‘un

Üst Yöneticisi (CEO) olarak atandı. Aracımız TOGG’ un gövde tasarım

çalışması İtalyan tasarım devi Pininfarina ile birlikte yapıldığı

için araçların birbirine benzediği ancak birebir aynı olmadığı

ifade edilmiştir. 27 Aralık 2019’da “Türkiye’nin Otomobili Girişim

Grubu Yeniliğe Yolculuk Buluşması” adıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın

katılımıyla gerçekleşen tanıtımda “C-SUV”, C-Sedan”

modellerin özellikleri ilk kez kamuoyuyla paylaşıldı. Bu programda

tanıtımı yapılan otomobil;

*30 dakikanın altında hızlı şarj ile %80 doluluğa ulaşacak

*200 beygir güç ile 7,6 saniye 400 beygir güç ile 4,8 saniye

altında 0-100km/s hızlanacak

*300+ ve 500+ kilometre menzil seçenekleri mevcut olan

bir otomobildi.

Türkiye’nin otomobil üretim yolculuğunda süreç, yola çıkılırken

planlandığı şekilde devam ediyordu. Bu çerçevede, TOGG

mühendislik, tasarım ve üretim tesislerinin inşaatına başlama

töreni ise 18 Temmuz 2020’de gerçekleştirildi. Bursa’nın Gemlik

ilçesinde 1,2 milyon metrekarelik alan üzerinde 2022 başında

tamamlanması planlanan tesisin temeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın

katılımıyla atıldı.

Gemlik’te 1850 kişinin görev yaptığı şantiyede planlamalar

çerçevesinde çalışmalarını yürüten şirket, seri üretim bandından

elektrikli C SUV aracını 2022 sonunda indirmeyi hedefliyor.

Gemlik’teki TOGG fabrikasında 14 bin 500 ton çelik montajı yapılan

boya tesisinde, 33 bin metrekare çatı panel montajı ve 16

bin 734 metrekare abs kör kalıp montajı yapıldı. Tesisteki üretim

hattı boya tanklarının yerleştirilmesi tamamlandı. Tuğg. ve Fara

sis ortaklığında SIRO, 15 Gigawatt saatlik batarya hücresi ve

modül üretimi yapacak. Gemlik’teki fabrikada otomotiv ve otomotiv

dışı uygulamalarda enerji depolama çözümleri geliştirecek.

Ağustos 2020’de şirketin TOGG markasıyla üretim yapmasına

karar verildi. Gemlik tesisinin üstyapı çalışmaları Yapı Merkezi

şirketi tarafından Ocak 2021’de başlatıldı.18 Aralık 2021 tarihinde

TOGG’ un yeni logosu tanıtıldı. 6 Ocak 2022 de Amerika’da

CES 2022 etkinliğinde yerini aldı ve lansman gerçekleştirildi.

İlk aracın 2022’de banttan çıkması ve satışa başlanması planlanmaktadır.

Nisan ayının başlarında gelen açıklamayla beraber

şarj ağı işletmecisi, lisansının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6

ay içinde en az 50 adet şarj ünitesinden ve en az 5 farklı ilçedeki

şarj istasyonundan oluşacak şekilde şarj ağını oluşturacak.

Dünya kalitesinde bir araç olman dileğiyle yolun açık olsun

TOGG


Enderun Mektebi

Günlükten parçalar…

Hikaye

Elif Meral Güneş - FL/10-A

ÜNLEM

Dolu Bir

Yıl 1969 Çok şükür dünyaya geldi. Gözümüz aydın!..

Adı Veli olsun. Adı gibi gönlü de veli olsun Allah’ın

velisi olsun!..

Yıl 1977 ben Veli Demir… Anne, biliyor musun

büyüyünce büyük bir iş adamı olacağım.

Anne, inşallah hayırlı kimseler olursun oğlum.

Yıl 1982 ben Veli Demir… Bugün okul birincisi

oldum çok mutluyum!

Yıl 1989 ben Veli Demir… Evet; kazandım,

kazandım!.. Bugün işletme bölümünde ilk günüm

çok heyecanlıyım! Yıllardır bunun için çalıştım.

Yıl 1994 ben Veli Demir… Evet, bir şeyler başardığımı

hissediyorum, ilk maaşım!..

Yıl 1999 ben Veli Demir… Dünyalar güzeli

herkesin beğendiği bir kızla ben evlendim!..

Yıl 2007 ben Veli Demir… Koskoca şirketin

patronuyum hayat karşı güçlüyüm artık!..

Yıllardır gece gündüz çalıştım, tırnaklarımla tırmandım

bu güne gelebilmek için ve bugün uykusuz gecelerimin

karşılığını alıyor muyum ne?..

Yıl 2019 ben Veli Demir… Yanımda yöremde

dost yüzlü insanlar kaldı asıl dostlarım bana kırılıp

benden uzaklaştılar!..

30


Enderun Mektebi

LERLE

Ömür

Hikaye

Elif Meral Güneş - FL/10-A

Yıl 2018 ben Veli Demir… Her şey sahte her şey

yalandan ibaret. Ne yüzlerde bir samimiyet ne gözlerde

bir ışık ne de dillere inanılası var. Siretler başka suretler

başka. Eşim başka dünya çocuklarım başka dünya bense

bambaşka dünyadayız. Çocuğum dediklerimle eşim dediğimle

iki yabancıyız sanki!..

Yıl 2020 ben Veli Demir… Kazandıklarım kaybettiklerimi

fark ettirmeden kazandırırken kaybettiklerim usul

usul benden gitmiş de haberim yok. Edep, ahlak, arkadaşlık,

dostluk, sevme ve sevilme her şey gitmiş de haberim

yok!...

Aslından kopup da ıssız göllere daldım gönül

Kurtların arasında kendimi de kurt sandım gönül

Bir nefeslik ömrü bitmez sandım gönül

Eşim dostum benden öte kaldı gönül

Yıl 2022 ben Veli Demir… Kanserim!.. Hastane

köşesinde yapayalnız kalakaldım. Ne eşim ne dostum ne

çocuğum var yanımda!.. Beyhude olan bir hayat... Güç

peşinde koşarken aciz kalan bir ömür!.. Ardımdan Fatiha

bile okuyamayacak eş ve evlatlar varken kalan koskoca

şirketin ne önemi var?..

Hayırla geçmeyip de hırsla geçen bir ömür

Allah’ın rızası değil de el alemin rızası peşinde koşan bir

ömür

Günahın değil de suçsuzluğun idrakinde olan bir ömür

Ailesiyle kazanan değil de ailesini de kaybeden bir ömür!..

Gel imam incitme hastane köşelerinde

Kefenimi giydir de mezarımı bekletme

Mirasımı paylaşacak eşim çocuklarım

Konu komşuyu cenazemde güldürtme

31


Enderun Mektebi

Şiir

Hatice Türkmen - FL/10-A

24


Enderun Mektebi

Şiir

Hatice Türkmen - FL/10-A

Gönülden Sesler

Gönül dedikleri her şeyden ulu

Beni derde koyan bir hicrandır bu

Bendeki ahu zar dolu akarsu

İstikamet bellemiş tek bir yolu

Şimdi dağlar taşlar acıyla dolu

Nereye baksam gözüm arar onu

İçimdeki dünyada bir tek soru

Neyi diler gönlümün garip kuşu?

Yağıyor ömrün en hazin yağmuru

Dinmiyor bu bozkırın susuzluğu

Sustu susalı mecruh beyaz kumru

Artıyor iniltilerin suskunluğu.


Enderun Mektebi

Araştırma

Mehmet Emir Balkı - FL/ 10-A

PANDEMİNİN SOSYAL HAYATA ETKİSİ

Pandemi kelimesi Türk Dil Kurumunun Hemşirelik Terimleri

Sözlüğü’nde “Bir hastalığın bir kıta ya da birkaç

ülke üzerinde aynı anda yaygın şekilde görülmesi, büyük

salgın.” şeklinde tanımlanmıştır.

İlk olarak Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan Covid-19

virüsü Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart 2020 tarihinde

“pandemi” ilan edilmiştir.

…pandemi sürecinde, halk sağlığını koruyabilmek için

hükümetlerce uygulanan, sokağa çıkma yasağı, sosyal

mesafe kuralı, sosyal izolasyon, karantina, seyahat kısıtlamaları,

çalışma saatlerinde esneklik, uzaktan eğitim ve

evden çalışma uygulaması hayatımızda değişiklere sebep

olmuştur.(Koçak ve Harmancı, 2020)

Bu dönemde ise hastaları toplumdan izole etmek amacı

ile karantina uygulamaları başlamıştır.

“Kökeni İtalyanca ‘quarantina’dan gelen karantina kelimesi

asıl olarak tıp alanında kullanılmaktadır. Kelimenin

anlamı ise kırk gündür. Tanım olarak karantina, bulaşıcı

hastalığın yayılımını önlemek amacıyla bir bölge veya alanın

dış etkenlere karşı korunmaya alınması ve bu alana

dışardan ya da içerden giriş ve çıkışlara engel olunması

ile yapılan uygulamalardır. Buradaki amaç ise, bireyin diğer

insanlarla temasına engel olunarak virüsün yayılımına

engel olmaya çalışmaktır. Karantina süreci, bireylerin sevdiklerinden

ayrı kalması, özgürlüğün kısıtlanması, hastalığın

belirsiz olmasıyla ilgili duyulan endişe kaygı düzeyini

arttırmaktadır.”(İzgi ve Türkmen, 2013).

Ergül’ün de dediği gibi: “İnsan sosyal bir varlıktır. İnsan

ve mekân iç içe geçmiştir ve etkileşim fiziksel olmaktadır.

Fiziksel etkileşimin olduğu mekânlar; adalet, yardımlaşma

ve güzelliğe sebep olan sosyal yapılar ile canlılığını devam

ettirebilir.”

İnsanların fiziksel ve sosyal etkileşim içinde bulunduğu

alanlardan pandemiden dolayı ayrılması her yaştan insan

için bazı psikolojik etkileri beraberinde getirmiştir.

Eğitim hayatlarından dolayı sosyal olarak etkin olan lise

öğrencilerinin de sosyal alanlarından ayrılması, pandemi

sürecinin getirdiği kapanmalar, uzaktan eğitim ve bu sebeplerden

dolayı evlerinde aileleriyle geçmiş zamanlardan

daha çok vakit geçirmelerinin kendileri üzerine psikolojik

etkileri olmuştur.

34


Enderun Mektebi

Araştırma

Mehmet Emir Balkı - FL/ 10-A

Araştırmada lise öğrencilerinin bu dönemin psikolojilerine

etkileri tespit edilmek istenmiştir. Araştırma için anket

yöntemi kullanılmıştır. Anket neticesinde elde edilen veriler

daire grafiği haline getirilmiştir.

Örneklem olarak Özel Enderun Fen Lisesi ve Özel Enderun

Anadolu Lisesi 9, 10 ve 11.sınıflardan 50 öğrenci

seçilmiştir.

Uygulanan ankette örnekleme “Evet” ve “Hayır” seçenekleri

ile cevaplanmak üzere aşağıdaki beş soru yöneltilmiştir.

1. Covid-19 Pandemi’si kaynaklı sokağa çıkma yasakları,

kısıtlamalar, denetlemeler ve tıbbi önlemler(-

maske vs.)’in sizi psikolojik olarak kötü yönde etkilediğini

düşünüyor musunuz?

2. Önlemlerin azaltılmasından(okulların açılması, sokağa

çıkma yasaklarının kaldırılması vs.) sonra normal

hayata uyum sağlarken sosyal açıdan sıkıntı

çektiniz mi?

3. Pandemi sürecinde aile üyelerinizde tanımadığınız

özellikler fark ettiniz mi?

4. Pandemi sürecinde aile içinde sosyal sıkıntılar yaşadınız

mı ?

5. Pandemi sürecinde diğer insanlarla iletişim kurarken

sıkıntı çektiniz mi?

Uygulama sonucunda şu sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Bu sorudan çıkan sonuçla pandemi kaynaklı önlemlerin öğrencilerin %54’lük

kısmının psikolojilerini kötü yönde etkilediği anlaşılmaktadır. Bu sonuca dayanarak

anket yapılan örneklem bazında pandemi önlemlerinin öğrenciler

üzerinde muhtelif psikolojik sıkıntılar oluşturduğu gözlenmektedir.

35


Enderun Mektebi

Araştırma

Mehmet Emir Balkı - FL/ 10-A

Bu sorunun sonucunda öğrencilerin %60’lık kısmının önlemler sonrası iletişim

sıkıntısı çekmediği ortaya çıkmıştır. Bu sonuca dayanarak anket yapılan

örneklem bazında pandemi önlemlerinin arkasında öğrenciler üzerinde

bir iletişim sıkıntısı oluşturmadığı gözlenmektedir.

Bu sorunun sonucunda öğrencilerin %82’lik kısmının pandemide aile üyelerinde

yeni özellikler fark etmediği ortaya çıkmıştır. Bu sonuca dayanarak

anket yapılan örneklem bazında pandemi önlemlerinden kaynaklı evde bulunma

süresinin artmasının ailede daha derin kişilik tahlili oluşturmadığı

gözlenmektedir.

36


Enderun Mektebi

Araştırma

Mehmet Emir Balkı - FL/ 10-A

Bu sorunun sonucunda öğrencilerin %60’lık kısmının pandemide aile içerisinde

sosyal sıkıntı yaşamadığı görülmüştür. Bu sonuca dayanarak anket

yapılan örneklem bazında pandemi döneminin aile içerisindeki sosyal ilişkiye

olumsuz yönde yansımadığı gözlenmektedir.

Bu sorunun sonucunda öğrencilerin %70’lik kısmının pandemide insanlarla

iletişim kurarken sıkıntı çekmediği görülmüştür. Bu sonuca dayanarak

anket yapılan örneklem bazında pandemi döneminin dış ilişkilere olumsuz

yönde yansımadığı gözlenmektedir.

Kaynakça:

Koçak, Zeliha Harmancı, Hatice Covid-19 Pandemi

Sürecinde Ailede Ruh Sağlığı, Karatay Sosyal

Araştırmalar Dergisi, Sayı: 5, 2020 Güz, Sayfa:1

İzgi, M. C., ve Türkmen, H. Ö. (2013). Osmanlı

İmparatorluğu’nda Karantina. Mersin Üniversitesi

Tıp Fakültesi Lokman Hekim Tıp Tarihi Ve

Folklorik Tıp Dergisi, 32- 32.

Ergül, Hamdi İnsan ve Mekân, SD (Sağlık Düşüncesi

ve Tıp Kültürü) Dergisi, Mart-Nisan-Mayıs

2016 Sayı:38 Sayfa:12

37


Enderun Mektebi

Dünyayı Bekleyen

Büyük Sıfırlama ve

Robotlaşma

Son zamanlarda hayatımızı felç eden virüs hakkında

az çok bilgiye sahibiz fakat bu bilgilerin hangisi doğru

hangisi yanlış ne yazık ki bilmiyoruz, bu yazı ile içinde

bulunduğumuz bu duruma az da olsa açıklık getirmek

istedim.

Araştırma

Aslı Tanoğlu - AL/11-C

kadar gelişmiştir ve gelişmeye devam etmektedir. Bir

biyolojik taarruz, bir bölgeyi belli bir süre boyunca kirletir,

hareketi kısıtlayan koruyucu kıyafetler giymeye ve

yan etkileri bilinmeyen bir panzehiri kullanmak zorunda

bırakır. Bu belirsizlik ise hem askeri hem de sivil toplumlarda

korkuya sebep olur. ABD yıllardır kimyasal ve

biyolojik silah geliştirmek için denek olarak kendi halkını

kullandı. Daha ilginci ise Amerika yasalarına göre kendi

halkı üzerinde askeri deneyler kullanılması yasaldı. 1935

ABD de 20 yıl içinde Pelagra’nın ( vitaminsizlikten oluşan

Virüsün genel anlamı bulaşıcı hastalık yapan mikroptur.

Virüsler yapı olarak kendilerince bir gruptur ne canlı

varlıklar ne de cansız varlıklar adı altında görülmez çünkü

virüsler hücre zarına ve metabolizmaya sahip değillerdir,

çoğalmak ve hastalık yayan mikroba dönüşmek için biyokimyasal

sistemlerini, hammaddelerini ve enerji kaynaklarını

kullanabilecekleri “konak” bir hücreye ihtiyaç duyarlar.

Buradan da anlayabileceğimiz üzere hiçbir salgın

kendiliğinde ortaya çıkmış değil.

Virüsler insanların meydana getirdiği şeylerdir. Salgın

hastalıklar toplumla birlikte ortaya çıkmıştır ve ortaya çıktığı

zamandan beri de insanlar üzerinde biyolojik bir silah

olarak kullanılmaktadır. Nobel ödüllü ilk Virolog Wendell

Stanley (1956) :”Virüsler yaşamın sırrının anahtarını

elinde tutuyor; biyolojik evrimden, kanserin çözümüne,

kalıtımın anlaşılmasından, kontrolüne her şey virüslere

bağlı, belki de dünyanın geleceğindeki tüm yaşamı onlar

belirleyecek” sözü ile virüslerin ne kadar önemli olduğunu

belirtmiştir. İlk defa 3000 yıl önce Hititler kullanmıştır;

düşman toprakları tarafından fethedilmek istendiğini

anlayan Hititler hastalıklı koyunlarını düşman topraklarına

salar böylece ilk biyolojik silahı kullanmış olurlar. Son 20

yılda virüsler dünya çapında dikkate değer bir şekilde

gelişmiştir ve artık savaşlarda silah olarak kullanılmaya

başlamıştır.

Biyolojik silahlar; birçok ölüme veya hastalığa sebep

olur. Bu silahlar artık biyolojik taarruzlar yapabilecek

38


Enderun Mektebi

Araştırma

Aslı Tanoğlu - AL/11-C

hastalık) olayında milyonlarca insan öldükten sonra ABD

Kamu Hastalık Hizmetleri Ajansı hastalığın kökenine indi

ve Pelagra’nın niasin eksikliğinden oluştuğunu bildirdi, fakat

ölen çoğunluk siyahi halktan olduğu için harekete geçmediklerini

itiraf etti. Siyahi halk ABD tarafından birçok

deneyde kobay olarak kullanıldı. ABD halkı kuşkulanmaya

başlayınca hastanede yapılan bütün deneyler için yazılan

raporlara deney yerine araştırma ya da inceleme kelimelerini

kullandı. 1995 yılında başkan Clinton radyasyon elde

etmek için deneyler yapıldığını ve bu deneylerde ödenen

tüm bedellerin sorumlusunun ABD yönetimi olduğunu

itiraf etti.

Şu anki teknoloji ilaçların içine frekans ile yönetilebilin

nanotüpler enjekte etmeye olanak sağlıyor. Bu nanotüpler

DNA ile birleşir bu nedenle sindirim sistemi veya

dolaşım sistemi ile vücuttan atılamamaktadır, böylece

içimizdeki nanotüplere frekans yollayarak bizi yönetmeye

başlayacakları anlamına geliyor. Bu nanotüpleri taşıyan

insanlara virüs bulaştırmak için tek yapmaları gereken

nanotüplere programlanmış frekans göndermektir. Bu

frekanslar ise uydular, cep telefonları, wifi sistemleri

üreten firmalar tarafından istenildiği anda aktif edilebilir.

Nanotüplerin yayılımı; şeker, tansiyon ve kalp gibi kronik

rahatsızlıkların ilaçlarının içine yerleştirilerek yayılabilir.

Bu teknoloji sadece ilaçlara değil, örneğin bir hamburgerin

bile içine yerleştirilebilir. Türkiye’de uzun zamandır

başta Vodafone ve Türk Telekom olmak üzere sadece sürekli

abonelere özel bedava 60 GHZ ve üstü kapasiteli

modem cihazı dağıtılmaktadır. Bu cihazların üreticisi, Çin

uyruklu Huawaei firmasıdır. Hiç kimse bunun neden bedavaya

dağıtıldığını düşünmemekte ve sorgulamamaktadır.

Laboratuvarda başlayan bu araştırma sadece mikrop

dağıtan halkı hastalıktan öldüren bir virüs değil bir biyolojik

silahtır. Bu araştırma artık biyolojik silah olacak kadar

ilerlemiş durumda ve bu silaha sahip olanlar da silahlarını

nasıl kullanacaklarını fazlasıyla biliyorlar.

Biyolojik savaşı aşamalarına :

• Virüsü doğal bir hastalık göstermek

• Aşı yoluyla virüs ile mücadele eder görünmek

• Silaha dönüştürdükleri aşıyı yaygınlaştırmak

• İnternet aracılığı ile aşı yoluyla vücuda verilen

virüsü istedikleri zaman harekete geçirmek

uygun yürütenler için insanlık bir robottan farksız olmayacak.

Bu saman altından yürütülen büyük sıfırlama projesi

her ne kadar güzel gelecek vadediyormuş gibi gözükse

de bu proje canlılığın sonunu getirecektir. Büyük sıfırlamanın

asıl amacı doğal kaynakların tüketimini olabildiğince

uzatmak ve mevcut sistemi yeniden düzenlemeye

yönelik bir projedir. Yani kısaca ne kadar az insan olursa

geriye kalan insanlar o kadar uzun yaşayabilir, bu projenin

ortakları bu projeyi insanları yaşatabilmek için değil ken-

39


Enderun Mektebi

Araştırma

Aslı Tanoğlu - AL/11-C

dileri daha uzun yaşayabilsinler diye ortaya çıkarmıştır.

Fransa’nın mizahçısı Alphonse Allais 19. Yüzyılın sonunda

“ Almanlara savaş ilan etmek yerine, onlara veba veya

kolera ilan edeceğiz” dedi. Bu sözden anlamamız gereken

ise büyük sıfırlama projesi adı altında yeni bir düzenle 3.

Dünya savaşını başlattıklarıdır.

Şu anda hayatımızın gündeminde olan covit-19 virüsü

gibi birçok virüs bilerek ortaya çıkarıldı bunun kanıtlarından

biri de birçok virüs antibiyotiklere karşı koyabilecek

şekilde tasarlanmıştır.

yönetiliyoruz ve daha rahat yönetmeleri için covit-19 ile

ortalığı karıştırdıkları sırada teknolojiyi 5G ye yükselttiler.

5G bütün akıllı teknolojiye sahip cihazlarda daha hızlı ve

kolay bağlantı imkânı sağlayan yeni nesil internet bağlantısıdır

5G yeni dünya düzeni için önemli adımlardandır.

Yüksek micro dalga frekansına sahip olduğundan 150’şer

metrede bir baz istasyonu vardır bu kadar çok baz istasyonun

olması bile büyük sıfırlamanın önemli bir kanıtıdır.

Bu kadar hızlı aktarımın iyi yanları olduğu gibi kötü

yanları vardır. 5G’nin tüm dünyaya yaydığı radyasyonun

Bütün virüsler fiziksel zararlar dışında halka ekonomik

ve psikolojik zararlar da vermiştir. Ve bu silahı elinde

tutanlar korku içinde olan halkın kendilerine tedavi

amaçlı her şeyi yaptıracaklarını gayet iyi biliyordu dolayısı

ile insanlığın en büyük zaafı korku sırasında mantıklı

düşünememesidir ve bu zaaftan yararlanabildikleri kadar

yararlandılar ve yararlanmaya da devam ediyorlar. Dikkatinizi

çektiyse henüz virüs tüm dünyaya yayılmamıştı

ki bir anda internet alışverişleri popülerleşti, bütün nakit

paralar dijitale aktarıldı. Bütün insanlığı dijitale aktarma

sebepleri ise dijital ortamda yani kendi yarattıkları sanal

dünyada insanları daha rahat yönetebilmeleriydi.

Vurulduğumuz aşılarında pek güvenli olduğu söylenemez.

Birçok sağlıkçı hala gelen hastalara vurdukları aşının

içeriğini ve yan etkilerini bilmemektedir. Gerçek bilgiyi

bilenler ise gerçeği halktan saklıyorlar. Virüsün çıktığı Çin

ilginç bir şekilde dünyaya yayıldıktan kısa bir süre sonra

yine Çin’den aşısı çıktı?.. Aşılandıktan sonra aşının içindeki

zararlı maddeler de yararlı maddeler de vücuttan dışarı

hiçbir türlü atılamaz. Aşılanan herkes aşı vücutlarına dağıldığı

anda etraflarındaki teknolojiler sayesinde internete

bağlanır ve artık yönetilmeye hazır bir robota döner. Aşılandıktan

sonra isterseniz teknolojinin olmadığı en ücra

yerlere kaçın vücudunuza aşılanmış nanotüpler sayesinde

uydudan bulunabilir hatta izlenilebilirsiniz. Bizi izlemekteki

amaçları ise sadece bizim üzerimizde değil ihtiyaç duyduğumuz

nesnelerin üzerinde de kontrol sağlamak istemeleridir.

Öyle bir zihniyete sahipler ki insani ihtiyaçlarımızı

kullanarak bizi tamamen kendi teknolojilerine bağlamaya

çalışıyorlar ve son zamanlarda bu konuda büyük oranda

başarılı olmuşlar.

Farkında olmasak da yıllardır bilinçaltımızı kullanarak

40


Enderun Mektebi

Araştırma

Aslı Tanoğlu - AL/11-C

canlılara verdiği zarar hakkında bir araştırma olmamasına

rağmen, maruz kaldığımız radyasyonun covit-19’a

yakalanan hastalarda görülen belirtilerle aynı belirtileri

gösterdiği hakkında bilim adımlarının belli belirsiz şüpheleri

vardır. Yetişkinlerde son zamanlarda görülmeye

başlanan kanser, genetik bozukluk, kalp ritim bozukluğu;

çocuklarda, otizm, dikkat bozukluğu, öğrenme zorluğu,

hiperaktivite gibi hastalıklara sebep olduğu tahmin edilmektedir.

Ne yazık ki zararları bu kadarla kalmıyor aynı

zamanda ormanlara, böceklere, kuşlara, karıncalara ve

birçok bitki türünü de kötü yönden etkilemektedir.

Bütün bunlardan tamamen korunamasak da kendimizce

önlemler alabiliriz. Bütün teknolojik gelişmelerden

haberdar olmalı ve tüm yeniliklere hâkim olmalıyız, fakat

hayatımızı onların doldurulmasına izin vermemeliyiz.

Teknoloji kullanımının kendi irademiz altında olduğunu

bilmeli, teknolojinin insani ilişkilerimizden sosyal ve kültürel

sorumluluğumuzdan alıkoyup bizleri tek tip insan

yapmasına izin vermemeliyiz.


Enderun Mektebi

Araştırma

Zeynep Akşamoğlu - AL/ 10-A

YOGA ve

TASAVVUF

Tasavvuf; Allah’ı tamamen tanıyabilme, kendini Allah yoluna

adama sanatıdır. Tasavvufun ilk dönem sufilerince yapılan

birçok tanım mevcuttur. Cüneyd-i Bağdadi ye göre “Her

şeyden alakayı kesip Allah ile olmaktır.” veya

“Allah’ın sendeki seni öldürüp kendisiyle diri

kılmasıdır.” diye tanımlar.

Semrun b. Hamza, “Maddi alemle alakayı kesmek

ve Allah’la beraber olmaktır” diye tanımlarken

Ebu Muhammed El Ceriri “Bütün kötü huylardan aranıp

bütün güzel huylara bezenmektir” diye tanımlar

bu örneklerde görüldüğü gibi sufiler tasavvufu kendi haline

göre tarif etmiştir. Çünkü tasavvuf tecrübei bir ilimdir. Tasavvuf

ile ilgilenen alimler kendi deneyimlerine göre bu tanımları yapmışlardır.

Tekke kültürü ilk olarak Hoca Ahmet Yesevi ile başlamış

Mevlana Celaleddin-i Rumi, Taptuk Emre, Yunus Emre,

Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli ve Eşrefoğlu Rumi örnek

olarak gösterilebilir.

42

Usta çırak içinde gelişen tasavvuf adabında hocaya

“Mürşit, şeyh adı verilirken, öğrenciye ise mürid veya sufi

adı verilmektedir. Tasavvuf İslam’ı belli bir disiplin içinde

yaşamaktır. Kur’an ve sünneti yaşama aktarıp halkın içinde

Allah ile beraber olabilmeyi başarmaktır. Tasavvufu bir

yaşam biçimi haline getiren Ruveym b. Ahmet Bağdadi’ye

göre ise tasavvuf üç haslet üzerine kurulmuştur:

Fakr: Tasavvufta kulun Allah’a muhtaç olduğunu idrak

etmesi anlamına gelir.

Bezl: Esirgemeden bol bol verme sarfetme, harcama…

İsar: Kendinden çok başkasının menfaatini düşünerek

fedakârlıkla vermek.

Tasavvufun belli bir geleneği adabı ve usulü olduğu

kesinidir. Bu geleneğe göre kişinin sadece farz ve sünnet

ibadetlerini değil nafile ibadetlerini de yapmak zorundadır.

Bu ibadetlerin de gerek fiziksel gerekse ruhi yönden aşama

aşama farklılıkları ve dereceleri vardır. Nitekim Hadis-i

Kutsi’de …Nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam

eder. O kadar yaklaşır ki onun gören gözü, işiten kulağı,


Enderun Mektebi

Araştırma

Zeynep Akşamoğlu - AL/ 10-A

tutan eli ve yürüyen ayağı ben olurum.” geçmektedir.

Yoga, Hindistan kaynaklı fiziksel ve zihinsel disiplinleri tarif

etmek için kullanılan bir kelimedir. Aynı zamanda Hinduizm

Budizm ve Jainizm’de çeşitli meditatif uygulamalara da yoga

adı verilmektedir. Yoga, Hinduizm de altı geleneksel felsefe

okulundan biri olarak kabul edilir. Yoga uygulayan veya yoga

felsefesinin takip eden kişiye yogi ya da yogini adı verilir. Yoga

fiziksel duruşlar, meditasyon ve nefes alma tekniklerinden oluşur.

Kişi kendisi ile baş başa kalıp sorunlarından kurtulma çabasındadır.

Farklı türde birçok yoga tekniği mevcuttur.

Tasavvuf ve yoganın benzerlik ve farklılıklarına gelirsek

ilk göze çarpan benzerlik kişinin kendisi ile baş başa kalmasına

olanak sağlanmasıdır. Tasavvufta kişinin Allah’la kalması

önemliyken, yogada da yalnız ve sessiz olacağı bir ortamda

kalarak meditasyon yapılması önemlidir. Ancak tasavvufta başkalarına

karşı olan tutum ve davranışlara da oldukça önem verilir.

Tasavvufta bu hususa verilen önemin sonucu olarak Ahilik

yapılanmasıyla toplumun ahlak yapısına olan olumlu etki göze

çarpmaktadır. Bu da ticarette dürüstlük ve kaliteyi sağlamıştır.

Diğer bir benzerlik ise tasavvuftaki ve yogadaki çileciliktir.

Tasavvufta buna halvete girmek de denir, ibadet, zikir, riyazet

ve murakabe ile meşgul olmak üzere yalnız başına tenha bir

odaya, tekkelerde halvethane denilen bir hücreye, kapanmaktır.

Yogadaki çilecilik ise Hint felsefesinde geçen insan vücudu

bütün kötülüklerin kaynağı sayıldığından bedene eziyet ruhun

kurtuluşu için gerekli görülür. Tasavvufta bedene eziyet teşvik

edilmez. Bir davranışın ibadet, sevap veya günah olabilmesi,

tamamen kişinin hangi niyet ve maksatla o işi yaptığına bağlıdır.

Meditasyondaki savunma sanatları, Aikido, Tai Chi, kılıç ve

kanji gibi dikkati odaklaştırmak için kullanılan tekniklerdir; tasavvuftaki

musiki, hat, ebru, tezhib, okçuluk ve sema icraatları

gibi tekniklerle benzerlik gösterir.

Bu iki karşılaştırmaya göre şakraların ve letaiflerin bulundukları

yerler benzerlik göstermekle beraber Hinduizmdeki

Ajna ile Sufizmdeki Nefs-i natıka aynı bölgelerde

bulunur.

Meditasyon yoganın özüdür diyebiliriz. Naranjo ve

Oronstein üç tip meditasyon tanımlamışlardır. Bunlar

sırasıyla dikkati odaklaştırma, açılım ve dışavurum teknikleridir.

Mesela dikkati odaklaştırma tekniğinde dikkat

dışardaki bir nesne üzerinde yoğunlaştırılır. Mesela nefesin

burun deliklerinden girip çıkmasına odaklanılır. Bu

odaklanmanın amacı bilgi işlem merkezine giden verileri

rasyonel akıl ve bilinç filtrelerinden geçirmeden saf müşahade

halinde algılamaktır.

Tasavvufun özü ise zikirdir. Zikir; Allah’ın isimlerini,

sıfatlarını, onu öven kelimeleri, kuranda geçen ve zikredilmesini

istediği kelime veya duaları dilde tekrar ederek

söylemeye denir. Tasavvuf için zikir, dilin ve kalbin teslimiyetinin

başlangıcı kabul edilen bir yolculuktur.

İslâmiyet’te niyet çok önemli olup, bir davranış sadece

Allah için yapılırsa, gerçek ibadet olur ve manevi huzur

verir. Dünyevî faydalar elde etmek için yapılan işler,

hakiki ibadet değildir. Bundan dolayı, aç kalma, sürekli

meditasyon, beden ve nefes hareketleri gibi egzersizler,

uzun vadede kişinin manevi hayatını sağlıklı kılmaz, nadiren

kılsa da, beden ile akıl ve gönül arasında sağlıklı

bir irtibat kanalı olmadığından, bütüncül ve dengeli, kâmil

bir insan portresini netice vermez.

Hinduizm maneviyat geleneğine göre yedi şakra bulunur:

Sashashara, Ajna, Vishuda, Anahata, Nipura,

Stana ve Adara...

Tasavvufta ise nefsin yedi aşaması vardır:

Nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülheme,

nefs-i mutmainne, nefs-i raziye, nefs-i merziyye,

fenafillah…

Buna göre tasavvufta maneviyat geleneğine göre ilahi hakikatlerin

idrak ve müşahedesi ise on bir tanedir:

Arş, Kürsi, Akl-ı küll, Nefs-i natıka, Anfa, Sırrusır,

Gizli, Ruh, Sır, Kalp ve Sadr dır.

43


Enderun Mektebi

Şiir

Neda Akbaba - FL/10-A

BAHÇADA YEŞİL ÇINAR

CELAL GÜZELSES

(1900 - 1 Şubat 1959 )

44


Enderun Mektebi

Şiir

Neda Akbaba - FL/10-A

Diyarbakır’ın en çirkin delikanlılarından biri hıyar tarlasında

hıyar toplayan bir güzele vurulur. Ancak güzel

kız izlendiğini fark edip arkasını döndüğünde bir elindeki

hıyara bir de delikanlıya bakıp güler, bunun üzerine delikanlı

bu türküyü çağırır. Türküde delikanlının bahsettiği ne

kızın güzelliği ne de kendi özellikleridir. Sadece boyunun

boyuna uyduğunu söyler ve gizli sevdiğini anlatır. Bunun

yanında her ne kadar platonik bir aşk olsa da ve kızın kendisini

seçmeyeceğini bilse de sevgisine saygı duyulması

gerektiğini vurgular.

Bahçede yeşil çınar

Boyun boyuma uyar

Ben seni gizli sevdim

Bilmedim alem duyar

Bahçelerde gül vari

Var git ellerin yari

Sen bana yar olmazsın

Yüzüme gülme bari...

Artık günümüzde derinden, yüreğe dokunan sevdalar

kalmamıştır. Ne böylesine gizli ve hazin sevdalarla

dağlanan yürekler kalmıştır ne de böylesine türküler yakılacak

ayrılıklar.

Bu türkünün sözlerini nam-ı diğer “ Şark Bülbülü”

( Bu lakabı ona Atatürk takmıştır.) Diyarbakır Ulu Cami

müezzini Celal Güzelses’in yazdığı Neriman Altındağ Tüfekçi’nin

derlediği bir Diyarbakır türküsüdür.

Güzelses yaklaşık olarak 46 tane türkü derlemiştir.

Aralarından en meşhur olanları ise: “Ağlama yar ağlama,

Bülbülün kanadı sarı, Dağlar dağımdır benim, Esmerin

ağı gerek, Mardin kapı şen olur...”

Müzisyen, besteci Diyarbakır’ın en ünlü halk musikisi

sanatçısıdır. Fevzi Efendi’nin torunu, Derviş Halil

Efendi’nin oğlu olan Celal Güzelses 1900 yılında Diyarbakır’da

Reisoğlu Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Asıl

ismi Mehmet Celalettin olan Celal Güzelses 6 yaşında

iken babasını kaybeder, annesi Latife Hanım ve kız

kardeşi Adalet Hanım ile yaşar. 9 yaşında Hafız olan

Güzelses camilerde cüz ve Kur’an okuyarak ailesinin

geçimine katkı sağlar. Sesinin güzel olması, makamları

bilmesi, usullere riayet etmesi ile bu tekkenin sevilen

gençleri arasına girer ve Ulu Camii’nde müezzinlik yapmaya

başlar. Atatürk’ün isteği üzerine Celal Güzelses 7

adet Mevlüt plağı doldurmuştur. Celal Güzelses’in dolduracağı

plakların üzerine ne yazılacağı konuşulur ve

“Şark Bülbülü Celal” yazılması önerilir. Celal Bey “Ben

Diyarbakırlıyım, Diyarbakır Bülbülü veya Dicle Bülbülü

yazsınlar” der. Bunun üzerine orada bulunan ahali ile

bu iki düşünceyi oylar ve 24 kişinin 20’si Şark Bülbülü

Celal yazsın diye kanaat bildirirler. Atatürk de bu görüşe

katılarak plak firması sahibine dolduracağı plaklara

Şark Bülbülü Celal yazılması talimatını verir. Böylece

Celal Güzelses’in ölene kadar unvanı Atatürk’ün vermiş

olduğu

Şark Bülbülü olarak anılır. Celal Güzelses 1929’da

getirildiği Özel İdare Müdürlüğü evrak memurluğu görevinden

1950 yılında emekliye ayrılmıştır. Emekli olduktan

sonra kendisini tümüyle folklör çalışmalarına

vermiştir. Fakat belediyenin yardımları kesmesi sebebiyle

cemiyetten ayrılmıştır. Ardından Ulu Cami baş

müezzinliği için vilayete başvurur ve bu görevi 1956 yılından

ölümüne kadar sürdürür. Celal Güzelses vasiyeti

üzerine Mardinkapı Mezarlığı’nda Şehit Zeki Efendi’nin

gömülü olduğu mezarın alt kısmında toprağa verilir.

45


Enderun Mektebi

Şiir

Neda Akbaba - FL/10-A

MİHRİBAN

ABDURRAHİM KARAKOÇ

(7 Nisan 1932 - 7 Haziran 2012)

46


Enderun Mektebi

Şiir

Neda Akbaba - FL/10-A

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban!

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban!

Yâr deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lâmbamda titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban!

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban!

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban!

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor Mihriban!

Abdurrahim Karakoç

Hikaye Abdurrahim Karakoç’un köyündeki bir düğünde

başlamıştır. Karakoç’un köyündeki bir düğün için misafirler

gelmiştir ancak içlerinde öyle bir güzel vardır ki o Abdurrahim

Karakoç’un Mihribanıdır. Mihriban Kahramanmaraş’tan

ailesi ile birlikte düğün için gelmiştir. O zamanlar genç bir delikanlı

olan Karakoç Mihriban’ı görür görmez tanışmak ister

ve tanışırlar. Misafirlik devam ettikçe Abdurrahim Karakoç ile

Mihriban’ın aşkı daha da büyümüştür. Bir sabah komşusuna

Mihriban’ı görmeye giden Karakoç onu göremez. Ailesiyle birlikte

memleketine döndüğünü öğrenmiştir. Bu aşk Karakoç’u

yemeden içmeden keser. Hayat onun için anlamsızlaşır. Bu

haline kayıtsız kalamayan anne ve babası Maraş’a Mihriban’ı

bulmaya gider, bulurlar da. Ancak bu aşk mümkün değildir.

Karakoç’un anne ve babası Mihriban’ı ister. Ailesi kızının

yaşının küçük olduğunu savunur. Ancak ailenin ısrarcı tavırlarından

sonra kızın ailesi kızlarının nişanlı olduğunu ve

yakında evleneceğini söylerler. Bu durum üzerine Karakoç’un

anne ve babası geri dönerler. Abdurrahim Karakoç

merakla beklediği anne babasından kötü haberi alınca bu

konunun kapatılacağını ve bir daha konuşulmayacağını

söyler ancak dili her ne kadar sussa da yüreğine söz geçiremez.

Aradan yıllar geçer ve Karakoç’un Mihriban aşkı

önce şiir olur ve ardından türkü olması ile birlikte bu aşk

dilden dile duyulur. Türküyü duyan Mihriban, Abdurrahim

Karakoç’a bir mektup yazar. Mektupta tek bir cümle yazılıdır:

“Unutmak kolay değil.” Yıllardır bu koca aşkla bir

başına kalmış Karakoç bu mektuptan sonra bir şiir daha

kaleme alır. Üzerinden yıllar geçmiş bu aşkın olgunluğuyla

yazdığı sözler oldukça manidardır. ‘Bazen aklıma düşüyor;

ben unutursun, diyorum ancak insan unutamıyor. Bir mektup

aldım, başlıkta ise Unutmak kolay mı?’ yazıyordur...

Mihriban, kelime anlamı olarak şefkatli merhametli

ve güler yüzlü demektir. Bu kelime tam da Abdurrahim

Karakoç’un sevdiği kız için söylenmiş gibi

onu anlatmaktadır. Abdurrahim Karakoç verdiği bir

röportajda bu türküyü ithaf ettiği kızın adının ne Mihriban

olduğunu ne de sarı saçlı olduğunu söylemiştir.

Şair ve gazetecidir. 1932 yılının nisan ayında Kahramanmaraş’ın

Ekinözü ilçesinde dünyaya gelmiştir. Dedesi,

babası ve kardeşleri de şair olduğu için küçük yaşlarda

şiire merak sarmıştır. İlk yazdığı şiirleri kitap olacak hacimdeyken

beğenmeyip yakmıştır. 1958 yılından itibaren

yazdıklarını ‘Hasan’a Mektuplar’ ismi altında 1964

yılında yayınlanmıştır. 1958 yılında bulunduğu kasabada

belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girmiştir.

1981 yılının mart ayında emekli olmuştur. 1935 yılında

gazetecilik yapmaya başlamıştır. Büyük Birlik Partisi’nin

kuruluşunda yer almış ve siyasete girmiştir. Niçin siyasete

girip niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırmıştır:

Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım.

2012 yılında ciğerlerindeki enfeksiyon nedeniyle

bir süre Konya’da tedavi gören Karakoç’un vefat ettiğine

dair 24 Nisan 2012 tarihinde Radikal gazetesinde asılsız

haberler yayımlanmıştır. Karakoç 7 Haziran 2012

tarihinde Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde

yoğun bakımdayken hayatını kaybetmiştir. Ankara Keçiören’deki

Bağlum semt kabristanına defnedilmiştir.

47


Enderun Mektebi

Hikaye

Elif Betül Dal - FL/ 10-A

Duyguların Duygusuzluğu

Üşüyordu Küçük kız. Ne üzerine büründüğü desenli örtüsü

ne de düşmüş omuzlarına sardığı hırkası onu ısıtmıyordu.

Feri yavaş yavaş giden hareleri, iyiden iyiye çöken karanlığın

etkisiyle boşalmış caddede dolanıyordu. Sonra birden durdu

kahvenin en koyu tonuna bürünmüş olan gözleri. Karanlıkta

seçilmesi güç olan yosunlanmış duvarda durdu bakışları. Dünyaya

açılan büyük pencereleri şimdi kısık duruyordu. Sanki bir

şeyi anlamlandırmaya çalışıyordu, küçük. Ne olmuştu birden?

Niçin kısılmıştı gözleri? Neden birden, artık geceyi incelemekten

sıkılmış gibi karşısındaki duvara sabitlemişti bakışlarını?

Küçük kız zihninin derinliklerinde çarpışan, rengi solmuş

bulutlar hissetti. İnsana karamsarlık aşılayan gri bulutların,

içinde çıkardığı fırtınaları; her yönden esen güçlü rüzgarların,

bir yerde toplanıp ürkünç bir hava yaydığını hissetti. Yakınlaştı

Küçük kız. Bulutların hepsinin neden sanki kutlu bir çağrı

almış gibi toplandığını merak ediyordu, çağrıyı yapanın kim

olduğunu merak ediyordu. Artık iyice görebildiği bir mesafede

durunca karşısında buldu düşünce şehrini. Kara bağın düşünce

şehrinin etrafına kurulduğunu gördü. Bağ güçlendikçe daha

da şiddetlendi yağmur. Durduramıyordu, tekrar ve tekrar çakıyordu

o ürkünç şimşekler.

Durdurulamayan fırtınanın merkezinde olan düşünce şehri,

nasıl olmuştu da böyle bir felaketin ortasında kalmıştı? Neden

böyle bir duruma gelmişti? Gökteki grilikleri düşünce şehrine

çeken bir şey mi vardı? Yoksa kara bulutlar şehrin etrafına bilerek

mi yerleştirilmişti? Peki nasıl başlamıştı fırtına? Koskoca

düşünce şehri nasıl böyle bir durumun ortasında kalabilmişti?

Nasıl bir cesaretti ki bulutlardaki, yüce Beyin’in yönettiği bir

şehri kuşatma cüretinde bulunmuşlardı? Ancak bütün bunlardan

ayrıca, neden duyguları bedenini terk etmiş gibi hissediyordu

Küçük kız? Bir açıklama getiremiyordu tufanda kalan

düşünce şehriyken, fırtınanın merkezindeki yer düşünce şehriyken;

yalnızca zihninin değil kalbinin de bomboş olmasına.

Belki de düşünce şehrinde hiçbir hasar yoktu. Peki öyleyse

neden kara bağ düşünce şehrinin etrafına kuruluyordu?

Neden o saf duygusuzluktan oluşan iplik ile bağlanan yer düşünce

şehrinin sınırlarıydı? Öyleyse düşünce şehrinde hiçbir

hasar yok muydu? O zaman neden, neden bütün bu fırtına bu

şehri mesken tutmuştu? Belki de yalnızca yolları üstündeydi

ve konaklayacak bir başka mekan bulamadılar. Ama hayır,

hiçbir misafir konuk olduğu yere böylesine sıkı tutunmaz,

böylesine kara bağlar örmezdi çevresine.

Belki de duygu diyarının terk edilmesi yol açmıştı düşünce

şehrinin fırtına ortasında kalmış gibi gözükmesine.

Belki de Küçük kızın her geçen zaman diliminde giderek

kaybolmaya başlayan duyguları yol açmıştı, şehrin harap

olmuş gibi durmasına. Belki de artık iyiden iyiye kalbinde

hissetmekte olduğu boşluk, Küçük kızın düşüncelerini de

etkilemişti.

Birer birer duygu diyarını terk eden o çok kıymetli his-

48


Enderun Mektebi

Hikaye

Elif Betül Dal - FL/ 10-A

ler, düşünce şehrine doğru epey yol almışlardı bile. Önderliğini

öfkenin yaptığı bir grup başıboş duygu; kalpten beyne, duygu

diyarından düşünce şehrine giden yolu yakıp yıkmıştı. O yüzyılların

bağı kopmuştu artık. Sağlanması çok güç olan denge

bozulmuştu. Korkulan başa gelmişti. Sürekli övülen, tavsiye

olunan, imrenilen ilişki harap olmuştu artık. Kalp ile beyin arasındaki

destanlara layık dostluk bağı ortadan kalkmıştı.

Peki neden? Neden duygular göç etti? Ne istediler yolculuklarını

güzelleştirebilecek çiçeklerle donatılmış yoldan? Kalp

yönetemedi mi duyguları? Tek çare beyine sığınmak mıydı?

Kalp nasıl bilebilirdi ki doğru ve yanlışı? Kalbe kim öğretecekti

herkesin kesinkes uyması beklenen kuralları? Kalp

nerden duyacaktı diğerlerinin asırlar önce kararlaştırdığı

doğru ve yanlışları?

Kalp kararlarını duygu diyarının sakinlerine danışırdı

her daim, birinci önceliği halkının mutluluğuydu her zaman

onun için. Ancak sorun neresinde bunun? Bir karar

alınması gerekti, kalp yine halkına danıştı. Duygular ve

kalp ortak bir paydaya vardılar, bir müddet süren istişarenin

sonucunda. Herkesin hemfikir olduğu bir karara va-

49


Enderun Mektebi

Hikaye

Elif Betül Dal - FL/ 10-A

rıldı. Duygu diyarının sakinleri memnundu alınan karardan.

Halk mutluydu mutlu olmasına ama nereye kadar? Nereye

kadar sürerdi bu memnuniyetleri?

Biraz zaman geçince alınan kararın üzerinden, ortaya

çıkınca sonuçlar; birer birer çekildi isyan bayrakları. Memnun

kalınmadı sonuçtan. Kararı beğenmediler zaman geçince,

beliren sonuçlar halkı tatmin etmedi. Bundan sorumlu

tutacak birilerini, çıkan sonucun sorumluluğunu alacak

birileri başka bir deyişle ise tüm suçu yıkacak biri gerekliydi.

Peki duygusal; duygusal olduğu için bir çok açıdan zayıf

ve güçsüz görülen kalpten, daha iyi bir aday var mıydı suçu

yıkacak?

Sonuçları kabullenen kalp; dolu gözleriyle ve iyi temennileriyle

uğurladı, duygu diyarının sakinlerini. Nasıl düşünebilirdi

ki dostu ile arasındaki bağın koparılacağını? Buna sebebiyet

verenlerin kısa süreye kadar duygu diyarının sakini olan,

varlığını sürdürmesini sağlayan duygular çıkacağını nerden

bilebilirdi?

Duygu diyarı harap olmuştu artık. Tek bir sakini kalmıştı,

o da kalp. Bir başına, çürümeye terk edilmiş bir et parçası..

Duygular tarafından terk edilmiş bir et yığını.. Tıpkı ölü bir

50


Enderun Mektebi

Hikaye

Elif Betül Dal - FL/ 10-A

doku olmaya merak salmış gibi yavaş yavaş imha ediyordu

kendini.

Önlerinde öfke, arkalarında paramparça ettikleri yol; gidiyorlardı.

Gidiyorlardı düşünce şehrine. Elbette bir fikirleri

yoktu onları neyin beklediği hakkında. Lakin bir cesaret ki

doğruca saraya, beynin odasına gittiler.

Bütün bunlar gerçekleşirken Beyin, odasının penceresinden

seyirciydi olanlara. Yeni gösterime giren bu filmde bir

dostluk bağının yok oluşu anlatılıyordu. Gözlerinin önünde

kadim dostu Kalp ile arasındaki çiçeklerle süslenmiş, görenlerde

cennetten bir parça görmüş hissi uyandıran o yol

yok oldu. Düşünce şehrine doğru attıkları her yeni adımda

arkalarını ateşe veren duyguları izledi. Kısa bir düşünme

aralığı ve düş seansı ile olanları çözümledi hemen; beyin ya

bu hemen bir plan belirdi aklında. Yeni misafirlerine güzel bir

karşılama yapmak istedi. Bu içi boş cesaretle dolmuş duygu

yığınının, sonuçlarını umursamadan her şeyi göze alabileceğini

fark etti. Çoktan şehrin sınırlarına ulaşmış olan duygu

diyarının eski sakinlerinde gezdirdi, giderek derinleşen ve

etrafına ürkünç bir hava yayan gözlerini. Saraya doğru hızlı

ve fevri adımlar atan konuklarını ağırlama vaktinin geldiğini

anladı.

Bütün heybetiyle ve emrindekilerle sarayın şatafatlı bahçesine

indi Beyin. İçeri buyur etti duyguları. Önlerine gözlerini

boyamak için bir ziyafet sofrası serdi. Yolun yorgunluğunu

taşıyan duygular çoktan kanmışlardı bu oyuna. Her birinin

aklından buraya gelmekle ne kadar iyi bir seçim yaptıklarıyla

ilgili zırvalıklar geçerken, önlerinde kurulu her yönden iştah

açıcı gözüken yemeğe yumuldular. Hem mideleri hem de

gözleri mükemmel bir şekilde doymuş; aynı mükemmellikle

zihinleri boşalmış olan duygular giderek mayışıyordu, kuş

tüyünden yapılma koltuklarında. Duygu yığının zihinlerinin

etkisiz hale geldiğinden emin olan Beyin, başladı onları sihirli

sözcükleriyle hipnoz etmeye. Anlattı da anlattı.

Önce sahte iyi dileklerle süslenmiş, her yönden abartılmış

bir karşılama ile başladı konuşmasına. Bu ziyaretleriyle

şehirlerini ne kadar onurlandıklarıyla ilgili bir takım saçmalıklar

sundu. Ardından geri dönecek yerleri olmadığını bildiği

konuklarının ziyaretini kalıcılaştırmak için bir şeyler yapması

gerektiğini düşündü. Burada kalıcı olma fikrini sokmalıydı

onların aklına. Bir sonraki hamlesi bu yöndeydi. Onlara düşünce

şehrinin vatandaşlarından, şehrin işleyişinden ve burada

kalıcı olurlarsa edinecekleriyle ilgili uzun uzun konuştu.

Zihinleri ve yürekli boş, yalnızca mideleri dolu olan duygular

bu düzmeceden ibaret olan konuşmadan etkilenmişlerdi.

Öyle ki hepsinin içinde bu şehirde kalıcı olmak istediklerini

bağıran bir yanları vardı. Ve böylece duygular, Beyin’in kalıcı

konaklama teklifini onayladılar. Tıpkı Beyin’in tahminindeki

gibiydi; boş cesaretle dolu duygular verdikleri kararın sonuçlarını

düşünemeyecek kadar aptallaşmışlardı.

Beyin içi boş duyguları şehre yerleştirdi. Onlara birer iş

verdi ve ardından içini kaplayan tatmin olmuşlukla beraber

sarayına geri döndü. İki gün sonra duyguları ziyarete gelen

beyin, onlardaki değişimleri fark etti. Planladığı gibiydi her

şey. Günler geçti, sonuçlardan memnun olan Beyin bu sefer

vatandaşlık verdi onlara. Çünkü onlar da artık tıpkı düşünce

şehrinin vatandaşları gibi duygusuz, emredileni yapan birer

toz bulutuydu. Artık onların da yürekleri ve zihinleri tamamiyle

bomboştu. Aradan geçen ayların elbette duyguların hislerine

hiçbir katkısı olmamıştı, onlar yönetildiler. Anlık içlerini

dolduran boş umutları karşılık bulmamıştı, hayallerindeki bu

değildi ancak hoş, onlar artık ne hayal ettiklerini bile bilemeyecek

kadar bitmişlerdi.

Ve küçük kızın içinde fırtınalar kopmuyordu. O kara bulutlar;

düşünce şehrinin robotlaşmış ve giderek hissizleşmiş

toz bulutlarıydı. İçi boşalmış duygular aldıkları vatandaşlığın

bedeli olan işlerini yerine getiriyordu yalnızca. Kara bağı

şehrin çevresine örmekti onların işi, yağmur bulutlarını toplamaktı.

Etrafa yayılan ürkünç havanın merkezinde bu boş

yürekler vardı. Gittikçe rengi solmuştu her birinin ta ki soluk

bir griye bürünene kadar. Şehrin harap olduğu yoktu, asıl

harap olan duygu diyarını terk ettikleri için çoktan pişman

olmuş duygulardı.

51


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

HECENİN HECE

Divan edebiyatı Arap, İran ve Türk edebiyatından

müteşekkil, Devlet-i Ali Osmani’nin hüküm sürdürdüğü

dönmelerde Türk İslam medeniyetinin inşa edilişinde

ortaya çıkan ve uygulanan bir edebiyattır.

Türklerin Talas savaşına müdahil olmalarından

sonra Arap dünyası ile olan ilişikleri Türklerin İslamiyet’e

geçmesini sağlamıştır. İslamiyet’i öğrenme

gayreti içinde olan Türkler, Kur’an’ı anlamak maksadıyla

Arapça ile birlikte aruz ölçüsüne ve beyit birimine

dayalı Arap edebiyatını da beraberinde öğrenmişlerdir.

Zengin bir çağrışım dili olan Arapça ve Arap

edebiyatı Yusuf Has Hacib’in mesnevi türünde yazdığı

Kutadgu Bilig adlı eserle Anadolu sahasında Karahanlı

döneminde köklü bir edebiyatın ve medeniyetin de

habercisi olmuştur.

İslamiyet öncesindeki Türk edebiyatında hece ölçüsü

kullanan Türkler, İslamiyet sonrası aruz ölçüsüne

geçmekle edebiyat alanında yeni edebi türleri de

kullanmaya başlamışlardı. Arap Edebiyatı ve Perslere

dayanan İran edebiyatının ürünleri olan gazel, kaside

mesnevi hamse, rubai, terkib-i bent, terci-i bent vb.

ürünler ilk başlarda taklit şeklinde bir gelişim göstermiştir.

Ancak Fuzuli, Zati, Baki, Nabi Nef’i Kadı Burhanettin

ve Şeyh Galib gibi sanatçıların başarısı ve Mahallileşme

ile Türk-i Basit akımının da etkisiyle Divan edebiyatı

zirvelere taşınmış Divan edebiyatı tamamen bir Türk

edebiyatı haline getirilmiştir.

Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla Fransız ve İngiliz edebiyatından

etkilenip Batılılaşmaya başlayan Türk Edebiyatı,

şiirde yavaş yavaş serbest nazıma geçer. Tanzimat

dönemi şairleri Divan edebiyatı geleneğine son vermeyi

amaçlayıp şiirin içeriğini değiştirirler fakat aruz ölçüsünden

ve beyit biriminden kopamazlar. Servet-i Fünun

dönemi sanatçıları Fransız edebiyatını daha iyi taklit

edeceklerini iddia ederek Fransız şiir biçimi olan sone,

terza rima, triyole gibi şiir biçimlerini kullanmış olsalar

da aruz ölçüsünü ve beyit birimini bırakamadılar. Ancak

Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy beyit birimini kırarak

serbest müstezatı kullanınca serbest nazıma geçişin de

adımı atılmış oldu.

Tarih ile edebiyat arasında ayrılmaz bir ilişki vardır.

Tarih edebiyatın konusu, edebiyat da tarihin taşıyıcısı

olmuştur. Bu bağlamda tarihi olaylar edebiyata şekil vermiş,

Balkanlar’ da Panslavizm akımının çıkmasıyla mey-

52


Enderun Mektebi

Deneme

Zahid Aydoğan

HECE DEĞİŞİMİ

dana gelen Balkan savaşlarının etkisi Milli edebiyatın

oluşmasında etkili olmuştur. Selanik’te çıkarılan Genç

Kalemler dergisinde yayımlanan Ömer Seyfettin’in

Yeni Lisan adlı makalesi gerek Milli edebiyatın yaygınlaşmasını

gerek aydın gerekse halk tarafından benimsenmesini

sağlamıştır. Ömer Seyfettin, “Yeni Lisan”

adlı makalesinde yerli ve milli edebiyatımız olan halk

edebiyatına dönüş yapılması ve halk edebiyatı ürünlerinin

kullanılması gerektiğini savunur. Böylelikle Türk

edebiyatı şiir türü dörtlük haline yani en eski haline

döner.

Cumhuriyetin ilanı ile Türk edebiyatında yeni bir

dönem açılmış edebiyat alanında farklı şekiller, türler

ve konular şiirde kullanılmaya başlanmıştır. Şiirde,

içerik zenginleştikçe, konular toplumsallaştıkça dış

yapı özellikleri (ölçü, uyak gibi ögeler) kullanılmamaya

başlanır. Böylelikle şiir, biçim bakımından serbestleşmiş

şiirimiz serbest nazım şeklini almıştır.

Şiirde biçim ve içerik açısından büyük değişiklikler

olmuş, çeşitli şiir toplulukları da ortaya çıkmıştır. Bu

topluluklar ise şiire biçim ve içerik bakımından özgürlükçü

bir hüviyet kazandırır. Nâzım Hikmet, geleneksel

kalıpları kıran şiiri ve Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle şiirde

bir yenilik yaparak serbest nazımın en önemli temsilcisi

olmuştur. Ardından gelen Garip hareketinin temsilcileri

(Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat Horozcu)

şairaneliğe ve şiirde aşırı duyarlılığa karşı çıkmış; ölçüsüz

ve uyaksız serbest nazım anlayışını yaygınlaştırmıştır.

Edebiyat farklı bilimlerle ilişki kurdukça farklı limanlara

demir atmış medeniyetlerden kültürlerden beslenmiş

ve yoluna ara vermeden içimizde sessizce yaşamaya

devam etmiştir. Bu yolda da en çok etkilenen şiirde ölçü

olur. Şiir, yolculuğuna hece ile başlamış aruza sonrasında

serbest müstezata ve sonrasında ise serbest nazıma

dönüşüm göstermiş gibi görünse de aslında yaşadığı

devrin resmini günümüze ulaştıran bir medeniyet mimarı

olmuştur.

Bu mimarın el ulağı olan hece, kalıplarda kalıp mecaz

denizinde yeni anlamlar yüklenerek mi derinlemesine bir

özgürlük yaşamalıdır, yoksa kuşlar gibi kanat çırpıp kelimeleri

kendi anlamlarında yaşatarak mı özgür kalmalıdır,

yorumunu size bırakarak, medeniyet şiirle kuruldu yine

şiirle ayağa kaldırılacaktır, derim.

53


Enderun Mektebi

Eğlence

Ahmet Basri Şen - L/10-A

BULMACA

54


Enderun Mektebi

Eğlence

Ahmet Basri Şen - L/10-A

55


Enderun Mektebi

Karikatür

Fulya Öztürk - FL/10-A

56


Enderun Mektebi

Karikatür

Fulya Öztürk - FL/10-A

57


Enderun Mektebi

Eğlence-Bulmacanın Cevabı

Ahmet Basri Şen - L/10-A

Bulmacanın Cevabı

58


Erciyes - Kayseri

Rafting

Takkeli Dağ


Kutsal Topraklar

Safranbolu Gezisi

Teknofest - İstanbul



Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!