İDEA HUKUK DERGİSİ EKİM SAYISI
Yeniye ve geleceğe bir adım daha yakın...
Yeniye ve geleceğe bir adım daha yakın...
- Etiket bulunamadı…
PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!
SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.
1
KURUCULAR/ YAZI İŞLERİ MÜDÜRLERİ:
Asya Naz KIZILIRMAK
Rıza Erdi MERTOĞLU
GENEL KOORDİNATÖR:
Ezgi GÜNDOĞDU
EDİTÖRLER:
Asya Naz KIZILIRMAK
Ezgi GÜNDOĞDU
H. Şevval FURUNCU
Rıza Erdi MERTOĞLU
Zehra CAN
TASARIM:
Esra Sinem AYDOĞDU
YAZARLAR:
Asya Naz KIZILIRMAK
Cemre DEMİR
Çiğdem AKKOÇ
Damla Nur KOÇ
Edanur AYDIN
Gamze TIRNAKSIZ
İstemi Han SADIK
Nahide DEMİR
Neslihan TÜRKMEN
Rümeysa GÜNEŞ
Sena Nur BEĞRE
Zehra CAN
Şevval FURUNCU
Salim Can ESER
2
İçindekiler
ÖN SÖZ.................................................................................................................................................................4
ISRARLI TAKİP SUÇU/Nahide Demir...........................................................................5
YURT DIŞINDA YÜKSEK LİSANS/Edanur Aydın.......................................................7
GEREĞİ KODLANDI/Sena Nur Beğre ..........................................................................10
FİLM OKUMASI: ON THE BASİS OF SEX/ Şevval Furuncu..................................12
ULUSLARARASI TAHKİM/ İstemi Han Sıddık...................................................... 17
İSVEÇ’TEN DÜNYAYA MESAJ:TOBLERONE DAVASI/ Gamze Tırnaksız........ 20
“İPTEN ADAM ALMAK” DEYİMİNİN HİKAYESİ/ Damla Nur Koç................. 21
KİME GÖRE DEMOKRASİ? /Neslihan Türkmen................................................ 22
BRYAN STEVENSON/ Zehra Can.................................................................................. 29
BEYAZ AYIYIDÜŞÜNME/ Rümeysa Güneş................................................................ 31
‘ANKARA HUKUK’LU OLMAK /Asya Naz Kızılırmak......................................... 33
EKİM BUKMACASI/ Çiğdem Akkoç.............................................................................. 36
1982 TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI HÜKÜMLERİ IŞIĞINDA EĞİTİM
HAKKININ ANLAŞILMASI VE SOSYOEKONOMİK BOYUTU ÜZERİNE İNCELE-
ME/ Salim Can Eser.............................................................................................................38
3
ÖN SÖZ
Değerli Okurlarımız, İdea Hukuk Dergisi’nin 2022 yılı Ekim sayısı ile
karşınızdayız.
Biz Yenilikçi Hukukçular, kendi diline bir edebiyatçı kadar vakıf
olmak ve geleceğe en donanımlı şekilde ulaşmak amacıyla çıktığımız
bu yolda sizlerle yol arkadaşı olmaktan büyük mutluluk
duyuyoruz. Her sayfada ayrı emeğin yer aldığı çalışmaların bir
ürünü olan İdea Hukuk Dergisi’nde de bu ekip ruhuyla geleceğin
hukukunu yakalayacağımıza ve iz bırakacağımıza inanıyoruz.
Sürekli gelişim ve değişime açık olarak ilerleyen başarılı hukukçuların
dünya sahnesine çıkabilmelerinde, kendi dilinde yetkin olarak
konuşma ve yazma yetisine sahip olmalarının büyük ölçüde payı olduğunu
bilerek hareket ediyor ve nihai amacımızdan şaşmıyoruz.
Edindiğimiz bu ilkeler doğrultusunda, kısa sürede binlerce kişilik bir
aile olmanın mutluluğunu yaşamakla beraber sizlere kısaca takdim ve
teşekkürlerimi sunmak isterim. Dergimizin ikinci sayısında büyük bir
özveriyle hareket eden yayın ekibimize, farklı bakış açıları ile dergimize
renk katan tasarım ekibimize, içeriği revizelerle daha iyi hâle getiren ve
geliştiren editör ekibimize, büyük çabalarla hazırlanan yazılarını bizlerle
paylaşan yazarlarımıza ve tüm bu emeğin karşılığını ilgi ve takdirleriyle
karşılayan siz kıymetli okurlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum.
Dergimizin ikinci sayısını, hukuk literatürüne ve bu konuda
yapılan çalışmalara katkı sağlaması ümidiyle sizlere sunuyor,
bir sonraki sayımızda sizlerle tekrar buluşmayı diliyorum.
Değerli okurlarımıza saygıyla arz ederim.
Ezgi GÜNDOĞDU
Yönetim Kurulu Üyesi
4
Giriş
ISRARLI
TAKİP
SUÇU/
Nahide
Demir
Israrlı takip suçu hem fiziksel hem sanal
ortamda herkese karşı işlenebilen eylemler
zinciri olarak tanımlanabilir. Israrlı takip,
mağdurda korku ve kaygı oluşturmakta,
mağdurun sınırlarını ihlal etmekle birlikte
güvenliğinden endişe duymasına da neden
olmaktadır ve hatta mağdurun günlük
hayatını da etkileyebilmektedir. Israrlı takip,
mağdurun tanıdığı bir kimse tarafından
uygulanabileceği gibi tanımadığı bir
kimse tarafından da uygulanabilmektedir.
Israrlı takip suçunun pek çok işleniş biçimi
bulunmaktadır. İstenmediği halde telefonla
aramak, kısa mesaj veya elektronik
posta yolu ile ulaşmak, istenmediği halde
sosyal medya aracılığıyla mesaj, fotoğraf göndermek,
mağdurun evini veya iş yerini ziyaret
etmek, üçüncü bir kişi üzerinden temas
kurmaya çalışmak, hediye göndermek, şok
edici yayınlarda bulunmak, dijital takipte bulunmak
ısrarlı takip suçunu oluşturabilecek
durumlara gösterilebilecek örneklerdendir.
5
TCK
Bağlamında
Israrlı Takip
Suçu
7406 sayılı “Türk Ceza Kanunu ve Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun”, 27 Mayıs 2022 tarihli 31848
sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir. Kanunun 8. maddesinde
TCK’nin 123. maddesinden sonra gelmek
üzere 123/A bendi altında ısrarlı takip fiilleri
müstakil bir suç olarak düzenlenmiştir.
İlgili maddeye göre, ısrarlı bir şekilde; fiziken
takip etmek ya da haberleşme ve iletişim
araçlarını, bilişim sistemlerini veya
üçüncü kişileri kullanarak temas kurmaya
çalışmak suretiyle bir kimse üzerinde ciddi
bir huzursuzluk oluşmasına ya da kendisinin
veya yakınlarından birinin güvenliğinden
endişe duymasına neden olan faile
altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilecektir.
Suçun ağırlaştırıcı nedenleri de bulunmaktadır.
Buna göre; suçun çocuğa ya
da ayrılık kararı verilen veya boşandığı eşe
karşı işlenmesi, mağdurun okulunu, iş yerini,
konutunu değiştirmesine ya da okulunu
veya işini bırakmasına neden olması,
hakkında uzaklaştırma ya da konuta, okula
veya iş yerine yaklaşmama tedbirine karar
verilen fail tarafından işlenmesi, hâlinde faile
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilecektir.
Israrlı takip suçunun soruşturulması
ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Aynı zamanda uzlaştırmaya da tabi değildir.
Değerlendirme
Israrlı takibin mağdur açısından pek çok
olumsuz sonuçları bulunmaktadır. Mağdurun
huzursuz olmasına, cinsel tacize uğrama
konusunda endişe duymasına, sosyal hayattan
ve iş hayatından çekilmesine, eğitimini yarıda
bırakmasına, yeni bir duygusal ilişki kuramamasına
neden olabilmektedir. Bu anlamda
ısrarlı takip bir psikolojik şiddettir. Psikolojik
şiddet, en az fiziksel şiddet kadar mağdurun
hayatını travmatize etmektedir. Psikolojik şiddetin,
fiziksel şiddetten daha masum olmadığı
açıktır. İstatiksel bilgilere göre mağdurların büyük
bir kısmının kadınlardan, faillerin büyük
bir kısmının da erkeklerden oluştuğunu görmekteyiz.
Buna göre her 10 kadından 3’ü en az
bir kez ısrarlı takip fiiline maruz kalmaktadır.
Bu sebeple ısrarlı takip, kadına yönelik şiddetin
bir türüdür. Mağduriyetlerin giderilmesi
adına önleyici ve koruyucu tedbirler alınması
önem arz etmektedir. Şiddet uygulayan aleyhine
uzaklaştırma kararı alınması, şiddet mağduru kişi
lehine ise koruma tedbirine hükmedilmesi söz konusu
olacaktır. Her şeyden önce mağdurun bilinçlenmesi
ve destek alması adına ilgili “şiddet önleme ve
izleme merkezine, savcılıklara, polis karakoluna veya
aile mahkemesine” başvurması önem arz etmektedir.
<?> KAYNAKÇA
https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2022/05/20220527-7.htm
https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turk-ceza-kanunu-ve-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-hakkinda-bilgi-notu-82731
https://setav.org/assets/uploads/2022/05/A372.pdf
6
Yurtdışı Yüksek
Lisans
YURT
DIŞINDA
YÜKSEK
LİSANS/
Edanur
Aydın
Özellikle kariyer hayatını akademik zeminde
tutmak isteyen veya kariyer hedefi iyi düzeyde
yabancı dil barındıran her öğrencinin en baş
hedefi yurtdışı yüksek lisanstır. Aynı zamanda
hayatının herhangi bir döneminde yurtdışında
bulunmak isteyen birisinin de tercih edebileceği
yolladan biridir yurtdışı yüksek lisans.
Yurtdışına Çıkmak İçin Alternatif Yollar Nelerdir ?
Ekonomik koşullar kaynaklı olarak yurtdışında
tecrübe edinmek mecburen belli bir gerekçeye bağlı
olmasını da zorunlu kılar. Yurtdışına çıkış için birçok
yol bulunmakla birlikte bu yolların neredeyse
hepsi belli bir çaba ister. Yurtdışında tecrübe edimek
için başvurulabilecek bazı yollar şunlardır:
• ESL programı
• Avrupa Gönüllülük projeleri
• İnterrail
• AFS
• Yurtdışı Staj
• Work & Travel
• Yurtdışı Dil Okulu
• Erasmus
• Yurtdışı Yüksek Lisans ve Doktora
• Diğer yollar
Bu programların tamamı da detaylı bir araştırma
ve uğraş sonucu elde edilebilecek programlardır.
Programlardaki genel sıkıntı ise
rekabet yoğunluğu ve kontenjan azlığı dolayısıyla
bireysel yaklaşıma uygun programlar olmasıdır.
Örneğin ESL programında 3 aylığına
bir arkadaş ile aynı programa düşmek çok düşük
bir ihtimaldir. Çünkü ESL’de en çok dikkat
edilen kültür çeşitliliğinin sağlanmasıdır.
Dolayısıyla bu programlarda dikkat edilmesi
gereken yegane şey bireysel davranılmasıdır.
7
Yurtdışında Yüksek Lisans
Nasıl Yapılır ?
Yurtdışında herhangi bir gerekçe için bulunmak
günümüz ekonomik koşullarında oldukça zorlayıcı
olmuştur. Dövizin yükselişi yurtdışındaki basit
masraf kalemlerini dahi pahalı hale getirmiştir.
Ancak yurt dışında yüksek lisans yapmak için
değişik alternatifler vardır. Bunlar şu şekildedir:
Erasmus le yurtdışı imkanı
Burs kazanarak yurtdışı imkanı
Ajanslar aracılığıyla belli bir ücret mukabilinde
yurtdışı imkanından faydalanmak
Yurtdışı yüksek lisans için seçenekler bu şekildedir.
Detaylı şekilde incelemek gerekirse:
Erasmus
Erasmus yüksek lisans için bilinmese de çok
klasik bir yoldur. İlk önce Ales puanı, diploma
puanı ve Yds puanı veya başka bir dil belgesi isteniyorsa
asgari puanla başvuru yapılır. Ardından
kabul alan Türkiye’deki üniveristede normal
Erasmus başvurusu yapılır. Bunun için ya İelts
veya Toefl puanına ya da üniversitenin kendi
belirlediği bir sınavdan alınacak puana ihtiyaç
vardır. Dil puanı, not ortalaması ile bir Erasmus
puanı belirlenir. Önceden Erasmus başvurusu
yapılmış ancak kazanılamamış veya önceden
kazanılıp Erasmusa gidildiyse 10 puan, belirlenen
puandan düşülür. Ardından şayet sonuç
puan yeterli ise tercih listesinde tercih edilen
anlaşmalı okula yerleşiliir. Kötü yanı ise diplomada
Erasmus yapılan okulun adı yazmaz. Türkiye’de
Erasmus yapılan üniversite adı yer alır.
Erasmus yapanlar için hibe verilir. Tüm
masraflar karşılanır. Başvurusu oldukça
uğratırıcı olsa da en az para ile gidilebilecek
en iyi imkan da Erasmus imkanıdır.
Burs kazanmak
Burs kazanarak gitmek içlerinde en zorlayıcı
olanıdır. Sanılanın aksine zor olan aşama
okul ayarlamaktan ziyade burs bulmak
aşamasıdır. Aynı zamanda burs başvurularının
çoğunun da okul dönemi içinde yapılması
zorlayıcı unsurlardan bir diğeridir.
Okul dönemi çok sıkışıktır ve buna rağmen
dil belgesi eksiklerini tamamlamak gibi durumlar
süreci bir kat daha zorlayıcı hale
getirir. Başvuru yapılabilecek birçok burs
vardır. Ancak bu konuda rekabet kıyasıyadır.
Doğru söylemek gerekirse özellikle
John Monnet gibi aşırı bilindik imkanlarda
mükemmele burs imkanı sağlanr. Dil
konusunda mükemmele ne kadar yakın
olunursa seçilme imkanı da o kadar artar.
Okul kısmı ise oldukça basittir. Yapılması gereken
tek şey öncelikle tez yazılmak istenen
alan ve konu belirlenmelidir. Ardından bu
konuda çalışan üniversite ve akademisyen
bulunur. Kısa bir mail ile durum açıklanır
ve kendisi ile çalışılmak istendiği belirtilir.
Ardından üniversitenin tezli yüksek lisansına
başvuruda bulunulur. Çoğunlukla kabul
alınılır. Burs bulunduğu sürece okul ayarlama
işi süreç içerisinde kendilinden hallolur.
Ajanslar aracılığıyla belli
bir ücret mukabilinde
gitmek
Tüm imkanlar içerisinde en rahat olan imkandır.
Her ülkede tüm üniversitelerin eğitim
temsilciliğini yapan bir ajans bulunur.
Örneğin İngiltere’de birçok farklı ajans vardır.
Önemli olan tecrübeli olan ajansı bulmaktır.
Bu ajaslarda sadece yurtdışı yüksek
lisans değil yurtdışında lisans eğitimi, dil
8
eğitimi almak gibi amaçlar için de başvurulabilir.
Burdaki en yegane sorun
ise çok yüksek bir ücret istenmesidir.
Örneğin benim bilgim dahilinde İngiltere’de
yüksek lisans için vizeden pasaporta,
yaşam giderlerine kadar her şey
için 500.000 TL mukabilinde bir ücret
ödenmesi gerekir. Elbette ki her hal
için bu değişebilir. Bu yüzden ajanslar
ile iletişim halinde olmak gerekir. Öbür
yandan 500.000 TL sadece 25.000 Sterlin
civarındadır. Dolayısıyla Sterlin
bazında çok da abes bir fiyat değildir.
Ek Bilgi: İtalya ve Almanya ücretsiz eğitim
imkanı konsunda adından bahsettiren
ülkeler arasında yer alır. Detaylı
bir araştırma ile daha önce yapan kimi
öğrenciler gibi bu imkandan faydalanılabilir.
Aynı zamanda Fransızca bilinmesi
halinde Fransa da bu konuda kolaylık
sağlayan ülkeler arasında yer alır .
• Jhon Monnet Bursu
• Fullbright Bursu
• Chevening Bursu
• TÜBİTAK Bursu
• YLSL MEB Bursu
• TEV Bursu
• British Council Great Bursu
Unutulmaması gereken bir şey vardır. Bu süreçte
asla motivasyon düşüklüğüne yer verilmemelidir.
Çünkü burs bulmak çok azılı bir
uğraştır. Özellikle kimi burslarda niyet mektubu,
motivasyon mektubu gibi araçlar istenir.
Bunlar asla basite alınmamalıdır ve yurtdışı
yolunda her tür imkan değerlendirilmelidir.
Yurt Dışında Yüksek
Lisans Yapmak İçin
Başvurulabilecek Burslar
Nelerdir ?
Yurtdışı yüksek lisans için başvuru
yapılacak çeşitli bursla vardır.
Ancak önemli olan bu bursları
çok sıkı takip etmektir. Başvuru
yapılabilecek kimi burslar şunlardır:
9
GEREĞİ
KOD-
LANDI/
Sena Nur
Beğre
Robot-hâkim ve
Hukukun Geleceği
Yapay zekâ her geçen gün daha hızlı yaygınlaşmakta
ve önemli değişimlere uğramaktadır.
Hukuk uygulaması da bu dönüşüm ve gelişimden
oldukça etkilenmiş olup yargısal işlemler de
değişimlerden payına düşeni almıştır. Bu kapsamda
hukukçular için hukukun temel ilke ve
değerlerinin, ne derecede kullanılabilir ve uygulanabilir
durumda olacağı sorusu akla gelebilir.
Nitekim yapay zekâ teknolojisinin veriler
odağında çalışması, bir bakıma öngörüye dayalı
onto-robotik temsiller karşımıza çıkarmıştır.
Bu olasılıkta hukuk, kendi kendini referans alan
bir sisteme evrilecektir. Kendi kendini referans
alan bir sistem, emsal karar uygulamasına oldukça
karşıtlık oluştururken hukukun aktif ve
dinamik yapısına da aykırılık teşkil edecektir.
Ceza adaleti açısından ele alındığında, vicdani
kanaatiyle karar veren ve takdir yetkisi kullanan
bir yargıcın sağladığı adaleti, mevcut kapasitedeki
yapay zekânın sağlayamayacağını
düşünülebilirsiniz. Peki, bu ilkeler kapsamında
haklı görünebilirsiniz. 2018 yılında Pew Research’ten
çıkan araştırma sonucunda da birçok
kişi sizinle benzer fikirleri taşıyor gibi görünüyor.
Raporda, Amerikalıların 3/4’ü yapay
zekânın önümüzdeki yıllarda işgücü piyasası
üzerinde büyük bir etkisi olacağına inanıyor
ve fakat kendi işlerine herhangi bir etki edeceğini
düşünenler için bu oran yalnızca 1/3.
Şimdi de bir süreliğine dolandırıcılık suçundan
30 ay hapis cezasına hükmedilmiş bir mahkûm
olduğunuzu hayal edin. Cezanızın 2/3’sinden
fazlasını tamamlamışsınız. Şartlı tahliye istemiyle,
sizden önce hakkında karar verilen iki
mahkûmdan sonra aynı gün içerisinde ve daha
geç bir saatte, şartlı tahliye kurulunun önüne
çıkarıldınız. Bu şartlı tahliye kurulu bir kriminolog,
bir sosyal hizmetler görevlisi ve bir
yargıçtan oluşuyor ve hepsi de insan. Hakkınızda
hüküm verildi ve şartlı tahliye alamadınız.
Sizden önce şartlı tahliye istemiyle kurulun
önüne çıkartılan iki mahkûm da benzer
cezalara çarptırılmış ve cezalarının 2/3’sinden
fazlasını tamamlamışlardı. Nihayet onlar arasında
da yalnızca biri hakkında şartlı tahliye
kararı verildi. Aynı gün içerisinde verilen bu
farklı kararların nedeninin farklı ırk, cinsiyet,
suçlar ve cezalar olmayıp yalnızca dava zamanı
olduğunu düşünmenizi istiyorum. Evet, bu
İsrail’de gerçekleşen bir örnek olup araştırmacıların
yıl boyunca 1100’den fazla analizi ile bu
kararlardaki farklılıkların nedeninin yalnızca
davaların zamanı olduğu tespit edildi. Ana-
10
lizler sonucunda, sabahın erken saatlerinde
kararları dinlenen mahkûmların
yaklaşık %70’i şartlı tahliye alırken günün
geç saatlerine doğru kararları dinlenen
mahkûmların şartlı tahliye oranı
%10’un altına gerilemişti. Bu noktada
şanslı bir mahkûmsanız günün erken
saatlerinde yargılanabilir, şartlı tahliye
alabilirsiniz ve fakat günün ilerleyen saatleri
için aynı durum geçerli olmayabilir.
Günümüz yapay zekâ sistemleri örneklerine
bakacak olursak, kararlarında
çoğunlukla yapısal ayrımcılık adı
verilen önyargı ve ayrımcılık sorunlarıyla
karşılaşılmaktadır. Buna ilk neden
olarak yapay zekâ sistemlerinin
karar verirken sahip olduğu veriler etrafında
analiz yapması gösterilebilir.
Amazon 2018 yılında işe alımlar için bir
yapay zekâ teknolojisi geliştirmiştir. Bu
uygulama yaklaşık 1000 ve 2000 kişilik
iş başvurusu listesinde ön eleme yapması
için tasarlanmıştı. Uygulamanın hedef ve
amacı daha objektif bir eleme gerçekleştirmekti.
Burada mühendis ekibin hazırladığı
algoritma dışında uygulamaya veri
olarak gösterilen 10 yıllık çalışan listeleri,
elenen adaylar ve işveren tarafından
oluşturulmuş ideal çalışan profili için
anahtar kelimelerden bir liste de eklenmişti.
Sisteme yüklenen CV’lerin sistem
tarafından incelenmesi sonucunda tüm
kadın adayların elendiği tespit edilmişti.
Hatta kalifiye olmayan birçok aday da işe
uygun kabul edilmişti. Nihayetinde bu
uygulama işleme konulmadan kaldırıldı.
Burada altının çizilmesi gerekli kısım,
daha objektif bir eleme yapması beklenilen
yapay zekâ sisteminin insan tarafından
kasıtlı olmadan dahi gösterdiği bir önyargıyı
ve geçmişte uygulanmış ayrımcılığı
daha da güçlendirerek karşımıza çıkarmasıdır.
%80 oranında erkek çalışan barındıran
bir işyerinde bu sistem pek tabii
erkeklerin en ideal aday olduğuna karar verebilir.
Bu sorun teknik olarak halledilebilir gibi görünse
de diğer bilgilerin sistem tarafından nasıl yorumlandığı
kestirilememiştir. Bu kapsamda, etnik köken,
inanç, cinsiyet gibi dezavantajlı ve azınlıkta
kalan hassas ve savunmasız grupların, bu minvaldeki
yapay zekâ sistemleri tarafından geliştirilen
yorumların hak ihlali doğurabileceği açıktır.
Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanan,
Güvenilir Yapay Zekâ için Etik İlkeler Kılavuzu,
söz konusu ihlalleri önleme hususunda önem
taşımaktadır. Kılavuz, temel hak ve ilkelere dayalı
olarak güvenilir yapay zekâ sistemleri için
gerekli yedi temel gereksinimi listelemiştir. Bu
gereksinimler: İnsan etkinliği ve gözetim, teknik
sağlamlık ve güvenlik, gizlilik ve veri yönetimi,
şeffaflık, çeşitlilik, ayrımcılık yapmama ve adalet,
toplumsal ve çevresel refah, sorumluluktur. Kılavuz,
tüm gereksinimler bakımından karşılıklı
ilişkileri bağlamında, birbirlerini destekledikleri
ve eşit öneme sahip olduklarından söz etse de
bunları farklı alanlarda ve endüstrilerde uygulama
hususunda, farklılıkların göz önüne alınması
ve hareket edilmesi gerekliliğini vurgulamıştır.
Hukuk uygulamasında belirli etik kurallar ve
ilkeler vardır, bu kurallar ve ilkeler adil yargılamayı
amaçlar. Günümüz koşullarında yapay
zekânın, yargıçların yerini tamamen aldığı ve
üstün performans gösterebilecek teknik niteliğe
sahip olduğu henüz söylenemez. Günümüzdeki
hukuk uygulaması, temel kural ve ilkelerden
insana has bazı öz değerleri kapsamaktadır. Diğer
taraftan bulunduğumuz dijital çağda dünya
her zamankinden çok daha hızlı değişiyor.
Günün sonunda yapay zekâ teorik olarak, insanlara
eşit ve daha üstün bilişsel kapasiteye
sahip olduğunda söz konusu robot-hakim,
hakimler için bir alternatif oluşturabilecektir.
KAYNAKÇA
Yılmaz O. G., (2021). Yargı Uygulamasında Yapay Zeka Kullanımı - Yapay Zeka Hakim Cübbesini Giyebilecek mi?.
Adalet Dergisi, 66, 379-415.
Kılıç M., (2021). Hukuksal Aklın Transhümanistik Temsilleri ve Onto-Robotik Varoluş Formları. Adalet Dergisi,
66, 15-54.
https://ec.europa.eu/futurium/en/ai-alliance-consultation/guidelines/1.html#Human%20agency
https://ec.europa.eu/futurium/sites/futurium/files/interrelationship_of_the_seven_requirements.jpg
https://www.legalfutures.co.uk/latest-news/robot-judge-ai-predicts-outcome-european-court-cases
https://youtu.be/YNaT9VD8290
https://open.spotify.com/episode/3Gg1kqEJzhzKYJ4TTHzTwy
https://evrimagaci.org/yapay-zeka-ve-hukuk-akilli-sistemler-hukuk-uygulamalarini-nasil-etkiliyor-8212
11
FİLM
OKUMASI: ON
THE
BASİS OF SEX/
Şevval
Furuncu
Amerikan sinemasının 2018 yapım biyografik
hukuk draması “On The Basis Of Sex”,
toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda verdiği
mücadeleyle tanınan Ruth Bader Ginsburg
ve onun bu konudaki ilk davalarını
anlatan bir Mimi Leder filmi. Filmde Ruth
Bader Ginsburg (Kiki) karakterini Felicity Jones,
eşi Martin Ginsburg karakterini Armie Hammer
ve Mel Wulf karakterini Justın Theroux canlandırıyor.
Film boyunca Ruth, dönemin Amerika’sında
hem erkeklerin hem de kadınların toplumda tüm
rolleri üstlenebilmelerine kanunen izin verilmesi
için çabalıyor. Ayrıca toplumdaki ve kanunlardaki
sabit cinsiyet rollerine ilişkin önyargıyı kırmak
konusunda çığır açıcı bir rol oynuyor. Ruth Bader
Ginsburg, hayatı boyunca cinsiyet temelli ayrımcılık
yapan kanun metinlerinin değiştirilmesi için
defalarca üst mahkemelere gitmiştir. Filmde de
anlatılan; mücadelenin nasıl başladığı, Ruth’ın kariyerinin
başında yaşadıkları, Ginsburg ailesinin
birbirine olan desteği, Kiki’nin bu yolda yaşadığı
iç ve dış çatışmalar ve toplumdaki cinsiyet eşitliğinin
sağlanması için emsal olacak o tarihi davayı
kazanma hikayesidir. Ruth’ın ve en yakın destekleyicisi
olan eşi Marty’nin, Amerika’nın değişimi
için harekete geçtikleri bu çığır açıcı hikâyede
alıntı yapılıp bahsedilecek oldukça fazla şey var.
Ruth, 1956 yılında Harvard Hukuk Fakültesi’nde
başlayan ve sonraki yıllarda Columbia’da devam
eden hukuk eğitiminden sonra avukatlık yapmak
için çeşitli hukuk bürolarına başvurularda bulunur.
Henüz genç bir kadını avukat olarak görmeye
alışkın olmayan Amerikan hukuk büroları, farklı
bahanelerle Ruth’ın başvurularını kabul etmezler.
Ruth, hukuk okullarında profesörlük yapmaya
başlar ve uzmanı olduğu toplumsal cinsiyet eşitliği
hukuku alanında dersler verir. Filmin kurgusunda
konuların ele alınış yöntemi, dramadan sıyrılmadan
gerçeğin verdiği doğrulukla harmanlanmış o
sinema tadını seyirciye veriyor. Kullanılan diyalogların
oldukça sade, açık ve anlaşılabilir olması;
filmden akılda kalanların çoğu zaman diyaloglar
olması sonucunu doğuruyor. Örneğin yazar, bu
filmde derdinin ne olduğunu seyirciye açık bir dille
Ruth’ın derste kurduğu şu cümlelerle anlatmış:
“On yıl önce Dorothy Kenyon bir soru sordu. ‘Eğer
kanun cinsiyete dayanarak farklılaşıyorsa o zaman
kadınlar ve erkekler nasıl eşit olacaklar?’ Yüksek
12
Mahkeme ‘Olmayacaklar.’ diye
yanıt verdi. Kenyon itirazını kaybetti.
Karar oy birliğiyle alındı.
Cinsiyete bağlı ayrımcılık yasal.”
Dorothy Kenyon, kanunların
sabit kalıplarla belirlediği bu
cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmak
için mücadele verip
sonuç alamayan bir kadın avukat.
Mücadeleden vazgeçmiş
ama umutlu. Kendinden sonraki
neslin istenen bu değişikliği
sağlayabileceğini düşünüyor.
Kiki’nin en yakın destekçisi olan
eşi, Kiki’ye mücadelesinin ilk kıvılcımı
olacak davayı götürür.
Davada vergi kanunun erkeğe
karşı yaptığı bir cinsiyet ayrımı
söz konusudur ve eğer federal
bir mahkeme, söz konusu ayrımı
yapan vergi kanunun, Birleşik
Devletler Anayasası’nın “Tüm
insanlara kanun altında eşit davranılmalıdır.”
hükmüne aykırı
olduğuna hükmederse bu karar,
toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda
diğer federal mahkemelerin
de kullanmaları için emsal
bir karar olacaktır. Bilinmelidir
ki o dönemde Amerika’da alınan
kararların çoğu içtihat hukukuna
dayanarak alınmaktadır.
Ruth, bu davanın kadınlar ve
erkekler için tüm ayrımcılık
sistemini devirebilecek dava
olduğuna inanır ve davayı üstlenir.
Dorothy Kenyon’ın, Ruth
ona akıl danışmaya geldiğinde
söylediği şu sözlerin filmin en
vurucu monologlarından olduğunu
söylemek yanlış olmaz:
“Bizim hatamız kazandığımızı
düşünmemizdi. Lütfen
diye sorarak başladık. Sanki
sivil haklar yargıçlar tarafından
verilen şekerlermiş
gibi. (…) Kusura bakmayın
Profesör Ginsburg. Belki bir
gün. Ama ülke hazır değil.
İlk olarak akılları değiştirin.
Sonra kanunu değiştirin.”
Bu sözlerden sonra Ruth
gerçekten de önce akılları
değiştirmek için çabalar.
Sonra asıl hedefi olan kanunu
değiştirme yoluna girer.
Davaya hazırlanma sürecinde
Kiki’ye; arkadaşları, hukuk
okulundan öğrencileri
ve eşi destek olur. Arkadaşı
Mel’in zaman zaman Ruth’ın
yanında olup zaman zaman
da karşısında olduğu görülür.
Bunun sebebi, Mel Wulf
’un, toplumdaki bu cinsiyet
temelli ayrımı tam olarak bir
sorun olarak değerlendirmiyor
olması. Bu da verilen
mücadelelerde kazanımların
neden hep meşakkatli ve
uzun uğraşlar sonucu elde
edildiğini açıklıyor. Ortada
çözülmesi gereken bir sorunun
olmadığını düşünmek,
harekete geçmeye gerek duyulmamasını
doğuruyor.
Ruth, müvekkili Moritz ile
Amerika Birleşik Devletleri’ne
karşı davayı açtığında
davalı tarafın davayı kapatmaya
yönelik girişimleri olur.
Bu mesele gündemdeyken ve
Ruth, çeşitli olumsuzluklarla
karşılaşmışken bu zamana kadarki
çabasını söküp atmanın
eşiğine gelir ve kızının “Benim
için değilse kimin içindi?” sözüyle
yavaşlar. Nefes aldıktan
sonra çalışmalarına kaldığı
yerden devam eder. Kızına,
cinsiyetine bağlı olarak reddedilebileceği
fırsatları sağlamak
için ülkenin kanunlarında
gerekli değişikliklerin yapılması
gerektiğini biliyordur.
Filmde yer yer dramanın
yüksek çıkışlar yaptığı görülebiliyor.
Öyle ki Ruth karakterinin
aksine gerçekte Ruth
Bader Ginsburg’un hayatında
bu denli kırılgan bir insan olmadığı
söylenir. Elbette ki sinema,
doğası gereği dramayı
içinde her zaman barındıracaktır.
Filmde bu vurgunun
çoğunu senaryoyla epey göstermiş
yazar Daniel Stiepleman.
Film, sanatsal ögelerle
desteklenmeye çalışılmış fakat
kısıtlı bütçeyle yola çıkıldığından
bu hususun detaylı ve etraflıca
üzerinde durulmadığı
görülüyor. Öyle de olsa ben
genel olarak filme hakim olan
13
yer yer açık yer yer koyu tercih
edilen renkleri sevdim.
Ruth, davalı tarafın davayı kapatma
teklifini reddettiklerini
bildirmek üzere görüşmeye
gider. Ruth’ın bu sahnedeki
olgun, kendinden emin ve zekasını
kullanan avukat tavrı
izlerken seyirciyi gerçekten
gülümsetiyor. Kişisel olarak
belirtmek gerekirse filmde en
sevdiğim sahne, Ruth’ın eski
dekanıyla buradaki konuşma
sahnesi. Filmin başından beri
Ruth’ın zekiliğine vurgu yapılıyor,
Harvard’dan sınıf birincisi
olarak ayrıldığı ve Columbia’dan
da sınıf birincisi olarak
mezun olduğu bilgisi veriliyor.
Dekanla yaptığı konuşmada
zekiliğinin küçük iğnelemelerle
anlatılması güzeldi. Bu
sahnede artık Harvard’daki bir
genç kız olarak değil; kendine
güvenen tavrıyla bir avukat
olarak davalı tarafın karşısına
geçiyor. İzleyince anlaşılacaktır,
ne kadar anlatılırsa o
kadar yetmeyecek bir sahne.
Mahkeme günü duruşma salonuna
gelinir, Ruth heyecanlı
ve gergindir. Duvardaki yazıyı
okur, güç toplar: “Gerekçe
tüm kanunların ruhudur.” İşte
buradayız. Davalı taraf bugüne
kadar gelmiş olan emsale
bağlı kalınıp davanın kapatılması
gerektiğini savunur. Söz
konusu vergi kanunundaki bakıcılara
özel vergi kesintisinin,
kadınlara çalışma hayatına katılmak
ve onları korumak konusunda
motivasyon sağladığını
bu yüzden bekar erkeklere
karşı ayrımcılık olmadığı söylenir.
Amerikan kültüründe
kabul edilen, bakıcının kadın
olduğu varsayımıyla hareket
eden vergi kanununun değiştirilmesi
hakkındaki istemin
reddedilmesini talep ederler.
Konuşma sırası davacı tarafa
gelir. Vergi hukukuyla ilgili
kısmı Martin savunduktan
sonra Ruth, kendi alanı olan
cinsiyet eşitliği konusunda
savunmalarını yapmak üzere
heyecanla kürsüye gelir. Davaya
hazırlanma safhasındayken
evde eşi ve alanında uzman kişilerle
mahkemenin provasını
yapmışlardır. Ruth gerçek bir
mahkemede olmanın verdiği
gerginlikle bocalar. Bu onun
avukat olarak mahkemede bulunduğu
ilk davadır. Akademideki
teorik bilgiyi aktarmak;
pratikte gelip inandığını savunmak
ve jüri üyelerini ikna
etmek kadar zor değildir. Film
boyunca yer yer bunun böyle
olduğu savunulur ve akademide
olmakla sahada olmak
arasındaki farklara değinilir.
Kelimeleri kullanma becerisi
sayesinde ikna edici dava
özetleri yazmakla, mahkemede
davanın konu bütünlüğünü
bozmadan ve manipüle
edişlere kanmadan
savunmalarda bulunmanın
hiç de benzer olmadığını
söyleyen diyaloglara filmde
yer yer rastlayabilirsiniz.
Davalı taraf, savunmasının
son cümlesinde davayı
davacı tarafın kazanması
durumunda bunun “radikal
sosyal değişiklik” getireceğini,
bunun yıllardır
süregelmiş Amerikan aile
kültürü için felaket olacağını
söylemişti. Amerika’da
kadınlar o dönemde yalnızca
öğretmen, bakıcı ve hemşire
olup çalışma hayatına
katılabiliyorlar. Davalı taraf
bunun bu şekilde sürmesi
gerektiğini savunur. Kendi
sırası gelen Ruth gücünü
toplar, mahkeme jürisine
karşı içinde öfkelenmiş ve
güçlenmiş bir kadının sesiyle,
o yüz ifadesi gerçekten
böyle betimlenir, davanın
seyrini değiştirecek ve filme
de damgasını vuran o tarihi
savunmayı yapar. Konuşmasındaki
dikkat çekici ve son
derece vurucu cümleler fil-
14
min tamamını özetler mahiyette
gerçekten de özenle yazılmış.
“Radikal sosyal değişiklik. Hukuk
fakültesindeyken kadınların
tuvaleti yoktu. Hiç şikâyet
etmemiş olmamız şu an şaşırtıyor.
Ürkekliğimizden değil. Hukuk
fakültesinde olduğumuz
için hayretler içerisindeydik.”
Bu cümleyi duyduktan sonra
akıllarda direkt filmin açılış
sahnesi canlanıyor. Fakülteye
girerken bir dolu erkek öğrencinin
sıradan yürüyüşleri arasında
yalnızca bir kadın öğrenci
etrafa şaşkınlıkla bakarak yürür
ve ortama uyum sağlamaya
çalışır. Bundan başka, Ruth’ın
Harvard’a girdiği ilk sene fakülte
dekanı, o senenin 9 kadın
öğrencisi için bir akşam yemeği
daveti organize eder ve davette
öğrencilere, bir erkeğin doldurabileceği
koltukları neden
doldurmak istediklerini sorar.
Sırf bu sahneler bile Ruth’ın savunmasının
açılışındaki sözlerin
haklılığını ve öfkesinin nedenini
açıkça ortaya koyuyor.
“Radikal sosyal değişiklik! 65
yıl önce Oregon’daki kadınlar
mesaiye kalmak ve erkekler kadar
kazanmak istediler. Mahkeme
Bradwell’de emsale baktı
ve hayır dedi. O zaman iki emsal
vardı. Sonra üç, dört oldu ve
devam etti. Myra Bradwell’den
10 yıl önce aynı özelliklere sahip
olmadığı söylenen Gwendolyn
Hoyt’a direkt bir çizgi
çizebilirsiniz. Hükümetin
uygulamanızı istediği miras
bu. Artık olmayan Amerikan
kültürünü, geleneklerini ve
ahlakını korumak için teşvik
ediliyorsunuz. Bir jenerasyon
önce öğrencilerim giydikleri
giysilerdeki uygunsuzluk sebebiyle
tutuklandılar. 65 yıl
önce kızımın bir kariyer sahibi
olması hayal bile edilemezdi.
Ve 100 yıl önce sizin önünüzde
dikilme hakkım yoktu.”
Ruth süregelen bu emsal kararların
artık çağa ayak uydurmak
için değişmesi ve
genişletilmesi gerektiğini vurgular.
Davanın kazanılmasında
etkili olan şey ise; Ruth’ın,
eşinin dersine girdiğinde Prof.
Paul A. Freud’un söylediği
o sözdür. Dava mahkemesi
havanın koşullarından etkilenmemeliydi
ama dönemin
ikliminin özelliklerinden etkilenebilirdi.
Ardından Ruth,
cinsiyete dayalı ayrım yapan
178 kanunla birer birer ne
kadar sürerse uğraşmaları gerektiğini
savunur. Erkeklerin
ve kızların yetenekleriyle ilgili
fırsatlardan hukuk tarafından
varsayımlara dayalı olarak engellendiklerini
söyler. Bu sözü
tam da derste öğrencilerine
anlattığı “Cinsiyete dayalı
ayrım yasal.” cümlesinin seyirciye
hatırlatılması gibiydi.
Mahkemedeki her cümlesini
tek tek irdelemek ve üzerinde
konuşmak isterdim
lakin o zaman filmi izlemezsiniz.
Ruth’ın bu yaklaşık 5
dakikalık konuşması, filmin
kapanışına giderken fazlasıyla
ilham ve umut verici
ögeler barındırıyor. Film
yalnızca bu tarihi savunma
için bile izlenilebilir. Savunmanın
son cümleleri şöyle:
“Sizden ülkeyi değiştirmenizi
istemiyoruz. Bu zaten
herhangi bir mahkemenin
izni olmaksızın oldu. Sizden
bu ülkenin değişim hakkını
korumanızı istiyoruz.”
Bu son cümleler, filmi izlediğim
ilk seneden sonra ezberimden
bir türlü çıkmayan
cümleler. Ruth son vuruşunu
bu sözlerle yapıyor. Feliticy
Jones, Kiki’nin bu eşitlik
için varını yoğunu ortaya
koyuşunu, gerçekten de özgürlük
ve eşitlik savaşçısı
olduğunu seyirciye film boyunca,
özellikle son sahnede
tam anlamıyla hissettiriyor.
15
Mahkeme duvarında yazan
“Gerekçe, tüm kanunların
ruhudur.” sözünün de yeri
gelmiş oluyor. Ruth mahkeme
heyetine son olarak
bunu da hatırlatır. Daha
önce başka bir eyaletteki federal
bir mahkemeyi örnek
göstererek mahkemenin, kanunu
gerekçe çizgisinde düzeltmesi
gerektiğini söyler.
Cinsiyet ayrımı yapan vergi
kanunu metnini, vergi kesintisine
hakkı olan kesimi
bekar erkekleri de katmak
üzere genişleterek değiştirmelerini
söyler. Böylece kanun,
tüm bakım verenlere
eşit şekilde uygulanacaktır.
Cinsiyete dayalı ayrım yapan
kanunların değişmesi için
mahkemelerin etkisi, emsal
kararlar yaratma güçlerinin
olmasıdır. Dava mahkemesi,
mahkemelerin kendi gücünü
kullanmaları için kıvılcımı
yakan Ruth’ın haklı olduğuna
karar verir. Davacı erkek
Moritz, yalnızca kadın bakıcılara
sağlanan vergi kesintisinden
artık faydalanabilecektir.
Bu davanın ardından
Amerika’da cinsiyet temelli
ayrımı kanunlardan kaldıran
emsal davalar artar. Bu konudaki
2. davanın da filmin
kapanış sahnesinde bahsi geçiyor.
Kritik dava olduğundan
detaylı anlatılan Moritz
v Delege davası ile Ruth’ın 2.
davası Reed v. Reed, cinsiyete
dayalı ayrımı beyan eden
ilk federal davalar olurlar.
Filmin kapanış sahnesinde,
tüyleri diken diken eden sesiyle
duyduğumuz gerçek
hayattaki Ginsburg, Yüksek
Mahkeme’ye doğru merdivenlerden
çıkarken görülür.
Bütün bu 2 saatlik yolculuğun
sonunda Ruth Bader
Ginsburg’un mücadeleci yüzüne
bakıyorsunuz. Kadınların
erkeklerle ve erkeklerin
kadınlarla kanun önünde eşit
haklara sahip olması için verilen
bu savaşta ilk kıvılcım
olduğu ve hayatı boyunca
bu savaşta yer alma cesaretini
gösterdiği için ona içinizden
teşekkür ediyorsunuz.
İlham olması dileğiyle,
Thank You Ruth.
Ruth Bader Ginsburg, 14 Haziran
1993’te ABD Yüksek Mahkemesi’ne
yargıç olarak aday
gösterildi. Senato, adaylığını
96’ya karşı 3 oyla onayladı. 18
Eylül 2020’de metastaz yapan
kanseri nedeniyle vefat etti.
Ginsburg’un ölümünün ertesi
günü mahkemedeki koltuğu,
siyah örtüyle örtüldü. Ginsburg,
tabutu mahkemede sergilenen
ilk kadın oldu. Ruth Bader
Ginsburg’un tabutu, halkın
görebileceği bir şekilde Yüksek
Mahkeme Binası’nın önünde 23
ve 24 Eylül tarihlerinde iki gün
tutuldu. Ardından defnedildi.
Martin Ginsburg, Amerika’nın
seçkin vergi avukatlarından
biri oldu ve Georgetown Üniversitesi
Hukuk Merkezi’nde
profesörlük yaptı. 2010’da
Ruth’ın ve onun evliliklerinin
56. yıldönümünden birkaç
gün sonra kanserden vefat etti.
Ülkemizde Türk kadınlarına
siyasal yaşama katılma hakkı
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
sayesinde birçok Avrupa ülkesinden
çok daha önce tanındı.
Ülkemizde dünyanın
birçok yerinde birçok hak ve
özgürlüğü kazanmak için verilen
mücadelelerden verilmesi
gerekmedi. Bunun için
Gazi Paşa’ya Türk kadın ve
erkekleri olarak bir teşekkürü
borç biliriz. Ruhu şad olsun.
KAYNAKÇA
https://en.wikipedia.org/wiki/Moritz_v._Commissioner
https://en.wikipedia.org/wiki/Reed_v._Reed
https://en.wikipedia.org/wiki/Ruth_Bader_Ginsburg
16
ULUSLAR-
ARASI
TAHKİM/
İstemi
Han
Sıddık
Devletlerin iç hukuk kurallarının, uluslararası
ekonomik ilişkilerden doğan ihtilâfların çözümünde
yetersiz kalması sonucu anlaşmazlıklar
ve uluslararası sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar
ortaya çıkmaktadır. Bu uyuşmazlıklar için
yerel mahkemelere başvurulduğunda, yüksek
maliyetler ve yargının çok yavaş işlemesi büyük
bir sorun teşkil etmektedir. Örneğin, ülkemizde
Yargıtay’da bekleyen dosya sayısı 1 milyonun üzerinde
iken; Fransa’da bu sayı 30.000’dir. Bu durum,
uyuşmazlıkların çözümünde bu sisteme alternatif
çözüm yollarını gündeme getirmektedir. Uluslararası
alanda en çok karşılaşılan çözüm yöntemi,
uluslararası tahkim merkezleri ya da heyetleridir.
Uluslararası tahkimden bahsetmeden önce tahkimin
ne olduğundan bahsetmek gerekir. Tahkim,
kanunun tahkim yoluyla çözülmesine izin verdiği
konularda taraflar arasında çıkan uyuşmazlıkların
devletin resmi yargı organlarına gitmek yerine,
uyuşmazlık tarafları tarafından belirlenen tahkim
hakemlerince çözümlendiği bir uyuşmazlık çözüm
yöntemidir. Bir uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenebilmesi
için uyuşmazlığın şu iki şartı aynı
anda taşıyor olması gerekmektedir: Uyuşmazlık,
tahkime elverişli olmalıdır ve uyuşmazlık tarafları,
aralarındaki uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözülmesi
konusunda anlaşmış olmalıdır. Kimilerine
göre alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olan
tahkim, kimilerine göre doğrudan yargısal bir faaliyettir.
Aslında tahkim, bir özel hukuk kavramı
olmasına rağmen ülkemizde Anayasa’da 1999 yılında
yapılan değişiklik ile idare hukuku alanında
uygulanmaya başlanan bir kurum olmuştur.
Bu noktada, tahkim ve arabuluculuk arasındaki
farka değinmek gerekir. Arabulucu, uyuşmazlığı
barışçıl bir çözüme ulaştırmak için taraflara
yardımcı olan ve taraflara müzakerelerde aracılık
etmekle görevlendirilen kişidir. Bazı arabuluculuk
süreçlerinde arabulucu, uyuşmazlığa ilişkin
hukuki tavsiye niteliği bulunmayan ve bağlayıcı
olmayan değerlendirmelerde bulunabilir. Tahkim
yolunda ise tarafların bir çözüm üzerinde
anlaşmalarına gerek yoktur. Tahkim sürecinde
17
hakemler, arabuluculardan farklı olarak bir
karar merciidir. Tarafların tahkim anlaşması
yapması halinde uyuşmazlığın çözümü
hakem veya hakem kurulu tarafından
gerçekleştirilecektir. Arabuluculuk yolu ile
tahkim çözüm yolunun birleştirilerek uygulanabilmesi
de mümkündür. Birbirinden
farklı bu uyuşmazlık çözüm mekanizmalarının,
aynı uyuşmazlığın çözümünde kademeli
olarak kullanılmasını öngören yönteme
“arabuluculuk-tahkim” adı verilmektedir.
Tahkimi cazip kılan nedenler olarak; tarafların
uyuşmazlığa uygulanacak usul
kurallarını ve esasa uygulanacak hukuku,
tahkim yerini, tahkim dilini seçebilme
serbestisi; tarafların hakem veya hakem
heyetini belirleme, tahkim sürecinin
takvimini belirleyebilme imkânı, tahkim
sürecinin gizlilik özelliği, kararların nihai
olması ve tenfizinin kolay olması sayılabilir.
Uluslararası tahkim, yabancılık unsuru taşıyan
uyuşmazlıkların hakem veya hakem
heyeti tarafından çözümlendiği alternatif
bir çözüm yöntemidir. Yabancı devletlerin
birçoğu, ülkesinde gerçekleşecek uluslararası
tahkim süreçlerini hukuki düzenleme
altına almak için tahkim kanunları çıkarmaktadır.
Ülkelerin tahkim kanunları genel
olarak; tahkim sözleşmelerinin geçerlilik
şartlarını, tahkim itirazını, tahkim ile mahkemeler
arasındaki ilişkileri, yerel mahkemelerin
tahkim sürecine katkısı ve müdahalesinin
sınırlarını, hakem heyetinin
oluşumunu, hakemlerin reddini, hakemlerin
yetkisine yapılan itiraz ve itirazın sonuçlarını,
hakem heyetinin tedbir kararı verme yetkisini,
tahkim usul ve esasına uygulanacak
kuralların belirlenmesini, kararın şekli ve
maddi kapsamını, karara karşı başvuru yollarını
ve tahkim giderlerini düzenlemektedir.
Tahkim usulünün esnekliği, uluslararası tahkimin
en çok bilinen avantajıdır. Tarafların,
tahkim usulünün belirlenmesi ve tahkimin
yönlendirilmesine aktif katkısı tahkim usulüne
güven duyulmasını sağlamaktadır. Süreç
içerisinde uluslararası tahkimin işletme
yöntemleri, ticari sırlar, endüstriyel usuller,
fikri mülkiyet hususu ve markaya zarar verebilecek
prosedürler gizli kalmaktadır. Tarafların
gerekli yetenek ve deneyime sahip olan,
davaya uygun, kültürel ve hukuki şartları taşıyan
hakemleri seçebilme imkânı da vardır.
Uluslararası tahkimin dezavantajları ise, Milletlerarası
Ticaret Odası ve Amerikan Tahkim
Derneği Uluslararası Uyuşmazlıklar Çözüm
Merkezi, davaların çoğunda hakem kararının
tahkim talebinden itibaren 18 ay içinde
verildiğini ileri sürmektedir ki bu süre yabancı
devlet yargılamalarına oranla daha kısadır.
Ancak, tahkimde görülen davaların
da devlet yargılamalarına süre bakımından
benzemeye başlaması nedeniyle bu durum
artık bir dezavantaj olarak görülmemektedir.
Birçok ülke hukuku, sınırlı da olsa ulusal
mahkemelerin uluslararası tahkim prosedürlerine
müdahalesine izin vermektedir.
Ancak, müdahale ülkeden ülkeye değişmektedir.
Modern tahkim kanunları mahkemelerin
müdahalesini sınırlamaktayken, mahkemenin
müdahalesine izin verilen hallerde
hakem heyetinin yetkileri oldukça kısıtlıdır.
Bu da tahkim yerinin önemini artırmaktadır.
En sık kullanılan tahkim merkezleri arasında
Paris, Londra ve Zürih gibi belirli bir
ticari veya bölgesel özelliği dolayısıyla başarılı
olan yerler yer almaktadır. Bu yerlerin
çok fazla tercih edilmesinde rol alan
faktörler arasında; bu ülkelerin hukuk sistemlerinin
tahkime elverişli olması, mahkemelerin
tahkime olumlu yaklaşması sayılabilir.
Örneğin; Fransız mahkemelerinin tahkime
olumlu yaklaşması ve Fransa’da tahkim için uzmanlaşmış
özel bir mahkemenin bulunması,
uygulamacıların tahkim yeri kurmada Paris’i
seçmelerinde etkili olmuştur. Paris’te bulunan
Milletlerarası Ticaret Odası (ICC) Tahkim
18
Merkezi, Türkiye dahil dünyadaki uygulamacılar
arasında en çok kullanılan tahkim merkezi
olmuştur. Bununla birlikte İsviçre’nin,
tahkim kurallarını “İsviçre Kuralları” olarak
benimsemesi ve uygulamacılara kolaylık sağlamayı
hedeflemesi, Cenevre ve Zürih’teki
tahkim merkezlerinin sıklıkla kullanılmasında
etkin rol oynamıştır. İsviçre’yle ülkemizdeki
borçlar hukuku kurallarının birbirine
yakın öğretiler benimsemiş olması, taraflardan
birinin Türk olduğu ve bu konuda ortaya
çıkan uyuşmazlıklarda İsviçre’deki tahkim
merkezlerinin tercih edilme sebebi olmuştur.
Milli olmayan hakem kararlarının Türkiye’de
icra edilebilmesi için Türk mahkemelerinde
tenfiz edilmesi gerekmektedir. Tenfiz koşulları,
Milletlerarası Özel Hukuk Usulü Kanunu ve
New York Konvansiyonu’nda ifade edilmiştir.
1958 yılında imzalanan New York Sözleşmesi,
uluslararası katılımı en fazla olan sözleşmelerden
biridir. Genellikle çoğu devletin katılımı
bu sözleşmeye olduğundan, Milletlerarası
Özel Hukuk Usulü Kanunu yerine New York
Sözleşmesi hükümlerine göre tenfiz yapılır.
Türk hukukuna göre tahkim uygulaması
yapılacak ise, tahkim anlaşmasının geçerli
olması için tahkim iradesinin açıkça
belirtilmiş olması, yazılı şekilde ve
tahkime elverişli bir konuda yapılmış olması,
anlaşmada uyuşmazlık konusunun
açıkça ifade edilmiş olması gerekmektedir.
Türkiye’de tahkim, uluslararası arenadaki
tahkimin yakaladığı popülerliği yakalayamamıştır.
Bunun birçok sebebi olmakla birlikte,
son dönemde yeni yasal düzenlemeler ile Türkiye’de
tahkimin önünün açıldığı söylenebilir.
Uluslararası ticaretin önemli merkezlerinden
biri olan İstanbul, tahkim süreçlerinde olması
gereken yerde değildir. Bu itibarla 6570 sayılı
İstanbul Tahkim Merkezi Kanunu, 20.11.2014
tarihinde yürürlüğe giren yasa, İstanbul’da
uluslararası alanda faaliyet gösterecek olan
İstanbul Tahkim Merkezi’nin kurumsal yapısını
düzenlemiştir. Yasa 29.11.2014 tarihli ve
29190 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe
girmiştir. İstanbul Ticaret Odası Tahkim
ve Arabuluculuk Merkezi de yine İstanbul’da
bulunan bir diğer tahkim merkezidir.
KAYNAKÇA
Milletlerarası Tahkim, Ziya Akıncı, Ağustos 2020, 5.
Baskı
https://icc.tobb.org.tr/icc-tahkim.php
https://www.yargitay.gov.tr/icerik/51/istatistikler
19
İSVEÇ’TEN
DÜNYAYA
MESAJ:
TOBLERO-
NE DAVASI/
Gamze
Tırnaksız
Toblerone Davası adını, bugün birçoğumuzun
bildiği “Toblerone” çikolatasından almaktadır.
1995 Yılında İsveç’te yaşanan ve
İsveç siyasetine damga vuran olay tüm dünyanın
siyasi ahlakına yön veren niteliğe sahiptir.
İsveç Sosyal Demokrat Partisi mensubu Mona
Sahlin, market alışverişini tamamlayıp poşetlerini
aracına koyduğu sırada çikolata almayı
unuttuğunu fark eder. Bunun üzerine en yakın
markete giderek Toblerone marka çikolatadan
alır ve ödemeyi kredi kartıyla yapar. Başına
geleceklerden habersiz evinin yolunu tutan
Sahlin hayatına kaldığı yerden devam eder.
Aradan bir hafta geçtikten sonra maliye
müfettişleri Sahlin’in kapısına dayanır.
Çünkü kendisi farkında olmasada çikolatayı
devletin tahsis ettiği kredi kartıyla almıştır.
Hakkında soruşturma başlatılır ve
siyasi kariyerine ara vermek zorunda kalır.
Expressen gazetesi, Sahlin’in devletin tahsis
ettiği kredi kartıyla kıyafet aldığını, araba
kiraladığını ve ATM’den para çekmek
için kullandığını yazar. Bu süreçte çeşitli
suçlamalara maruz kalan Sahkin’in siyasi
kariyeri oldukça olumsuz etkilenir.
Dört kez hakim karşısına çıkar ve her defasında
“ Devletin verdiği kredi kartını
yanlışlıkla kullandığını, anlık bir karışıklık
olduğunu ve amacının hiçbir zaman
devlet hazinesine zarar vermek olmadığını
aksine işini layıkıyla yapmaya çalışan
bir milletvekili olduğunu” söyler.
Maliye Bakanlığı tarafından tüm malvarlığı
incelenir. Soruşturmayı yürüten
savcı Jan Danielson, Mona Sahlin’in herhangi
bir suç işlemediğine kanaat getirir.
Hakkında çıkan birçok haberin yalan
olduğu anlaşılır. 1996 yılında aklanır
ve “Toblerone Davası” sonuçlanmış olur.
1998’de siyasete dönen Sahlin, 2006’da Sosyal
Demokrat Parti’nin genel başkanı seçilerek
parti tarihindeki ilk kadın genel başkanı olur.
Değerli okurlar, yıllar önce yaşanmış bu
davayı her okuduğumuzda meslek ahlakımızı
asla yitirmememiz gerektiğini
anımsayacağız. Mona Sahlin’in aldığı çikolata
yüzünden başına gelenlerin bir
gün bizim başımıza gelmemesi için adaletin
elini daima omzumuzda hissedeceğiz.
Kaynakça
https://steemit.com/kusadasi/@blueones/siyasi-ahlak-tarihine-gecen-dava-toblerone-davasi(Erişim
Tarihi:30.08.2022)
https://www.milligazete.com.tr/makale/3424298/fatma-tuncer/toblerone-davasi(Erişim
Tarihi:30.08.2022)
https://www.yenibursa.com/toblerone-davasi-makale,153506.html(Erişim
Tarihi:30.08.2022)
20
“İPTEN ADAM
ALMAK”
DEYİMİNİN
HİKAYESİ/
Damla Nur
Koç
Günümüzde, başarılı olduğunu düşündüğümüz
avukatlar için kullandığımız
“ipten adam almak” deyiminin hikayesini
biliyor muydunuz? Merak edenler
ve tekrar hatırlamak isteyenler için...
Zamanın birinde varlıklı bir İngiliz iş insanı,
çok ağır bir suç işler ve işlediği suçun cezası
idamdır. Adam hemen İngiltere’nin en meşhur
avukatlarından biriyle anlaşır. Avukat
kendine çok güvendiğinden adama onu kurtaracağını
söyler. Bir süre sonra duruşmalar
başlar, avukat savunmayı yapar ve mahkeme
kararını açıklar. Sonuç: İdam! Bu karardan
sonra avukat, müvekkilinin yanına gider ve
“Merak etme bu işin daha temyizi var, temyiz
idam kararını bozacak” der. Daha sonra dava
dosyası temyize gider, temyiz mahkemesi de
kararını verir. Sonuç: İdam! Bu karardan sonra
İngiliz iş insanı sinirlenir. “Hani beni kurtaracaktın?”
diyerek avukata çıkışır. Avukat
da gayet sakin bir tavırla “Merak etme bu işin
daha Avam Kamarası aşaması var onu bekleyelim”
der. Söz konusu dava; Avam Kamarası’na
gelir, orada konuşulur, parmaklar kalkar.
Sonuç: Yine idam! Adam sinirli sinirli bekler-
ken avukat yine sakin bir şekilde “Lordlar
Kamarası idam kararını geri çevirir, endişen
olmasın.” der. Sonunda Lordlar Kamarası
da toplanır, orada da karar verilir, sonuç:
İdam! Adam sinirden deliye döner. Bu
sırada avukat, her zamanki sakinliğiyle İngiltere
Kraliçesi’nin, idam kararını bozacağını
söyler. Dosya, Kraliçe’nin önüne gelir
ve Kraliçe karara imzayı basar, karar: İdam!
İdam için Londra’da bir meydanda idam
sehpası kurulur. Yargı mensupları, güvenlik
görevlileri, yedidyetmişe tüm halk
oradadır. Cellat, adamın boynundan ipi
geçirir ve altındaki iskemleyi çeker. Adam
ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden
fırlar ve cebinden çıkardığı bıçakla
adamın boynundaki ipi keser. Adam zar
zor nefes alarak yerde yuvarlanmaya başlar.
Bunu gören yargı mensupları ve güvenlik
görevlileri avukatın yanına giderek
ona sert bir şekilde, böyle bir şeye nasıl
cesaret edebildiğini sorarlar. Ardından,
öfkeyle avukata başının dertte olduğunu
söylerler. Avukat, cebinden ceza yasasını
çıkarır ve okur. Ardından şunları söyler:
“Kanuna göre; müvekkilimin işlediği suçun
cezası idam ve siz onu idam ettiniz.
Fakat kanunda kişinin idam edilerek öldürüleceğine
dair bir ibare yok. Bu durumda
ceza infaz edilmiştir ve müvekkilim
cezasını çekmiştir. O, artık özgürdür.”
Bu olayın üzerine İngiltere’de uzun soluklu
bir hukuk tartışması başlar. Kraliçe,
avukatın bu düşüncesinden ve müvekkilini
ölümden kurtarma başarısından dolayı
onu affeder. Ardından İngiliz Ceza
Yasası’nın idamla ilgili maddesi yeniden
düzenlenir: “İdama mahkûm edilen
kişi, asılmak suretiyle öldürülür.”
İşte, dilden dile dolaşan ipten adam almak
deyiminin hikayesi budur. İpten adam
alabilecek, zeki, başarılı, gözü pek ve vicdanını
kaybetmemiş avukatlara selam olsun!
21
KİME
GÖRE
DEMOKRASİ?
/Neslihan Türkmen
Bu yazımda bir münazaraya konu olabilecek,
herkesin fikir ayrılığına düşmesinin muhtemel
olduğu bir konu olan demokrasiyi ele
alacağız. Ankara Üniversitesi İstatistik Bölümü
4. Sınıf Öğrencisi Çağan ALKAÇ ile 195
kişinin katılımıyla yapmış olduğumuz anketin
sonuçlarını sizinle paylaşarak ve bu anketi
baz alarak bu konuyu irdelemeye çalışacağız.
Fakat önce şunu
soralım:
Demokrasiye
güveniyor musunuz?
Anketimize katılım sağlayan 195 kişinin yaşlarının dağılımı
Gelin önce etimolojik kökenlere inerek demokrasiyi
anlamaya çalışalım. Demokrasi; halk, ahali anlamındaki
δῆμος (dêmos) ile egemen, muktedir anlamındaki
κράτης (krátēs) kelimelerinin birleştirilmesi
ile oluşturulmuş bir kelimedir. Bu bakımından demokrasi
kelimesi “halkın egemenliği” anlamıyla
kendi kendini çok basit bir şekilde ifade etmektedir.
İlk kez Antik Yunan Dönemi’nde karşımıza çıkan
bu kelimenin o döneme göre amacı halkın bizzat
kendi katılımıyla oluşan doğrudan demokrasiyi
sağlamak olmuştur. Ancak istenilen bu modeldeki
demokrasiyi uygulamak, günümüzde olduğu gibi o
dönemde de imkansıza yakın olarak görüldüğü için;
ortaya çıktığı dönemde benimsenebilen bir anlayış
olamamıştır. Modern dönemlere gelindiği zaman
ise temsiliyet unsurunun karşımıza çıkmasıyla, demokrasi
anlayışı tekrar su yüzüne çıkmak için fırsat
bulmuştur. Temsil yetkisi sonucunda halk kendisini
temsil etmesi için belirli kişileri seçerek, dolaylı yoldan
kendi kendisini yönetmektedir. Sokrates’in de
savunduğu görüşe göre, işte çatışmalar tam da bu-
Aile üyelerinizin sizin siyasi
düşüncenizin oluşumunda ne
kadar etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
22
rada patlak vermeye başlıyor. Demokrasinin
getirisi olan temsiliyet yetkisi
beraberinde “Temsil yetkisinin verilme
sürecinde adil ve özgür bir seçim ortamı
var mı? Temsil edilme yetkisini
verenler, verdikleri yetkinin önemini
ne kadar kavrayabilmişlerdir? Çoğunluğun
isteği her zaman en doğru olan
mıdır?” gibi birçok soru işaretlerini
ve tartışmaları da yanında getiriyor.
Anlatmak istediğimiz düşünceyi size
daha iyi aktarabilmek adına gelin beraber
bir senaryo yazalım ve yazımızın
sonunda bu senaryoya tekrar değinelim.
Çocuğunuzla beraber yolculuk
yaparken bir trafik kazası geçirdiğinizi
varsayalım. Yol kenarında ağır yaralı
bir şekilde yardım beklerken kendi
hayatınızı ve çocuğunuzun hayatını;
amacı size yardım etmek olan ama hiçbir
bilgi ve deneyimi olmayan, o sırada
yoldan geçen rastgele birine mi emanet
etmek istersiniz yoksa bu konuda eğitimlerini
tamamlamış, deneyimli, ne
yapması gerektiğini bilen bir doktora mı?
Hepimiz demokrasi, seçim, eşitlik, siyasi
partiler gibi kavramlarla yıllar
önce tanıştık. Bu kavramların düşünce
sistemimizde yer etmesinde belki de
en önemli faktör ailelerimiz ve yakın
çevremizdi. Anket sonuçlarımızdan
da anlaşılacağı üzere ailelerin seçmen
adayı olan çocuklarına objektif bir vatandaşlık
bilinci verip vermemesi, bu
bilinci verirken de tüm siyasi partilere
eşit bir şekilde yaklaşıp yaklaşmaması;
özellikle seçim dönemlerinde çocuklarını
siyasi düşünceleri ile ilgili baskı
altında bırakıp bırakmaması, kendi
düşüncesini empoze etmeye çalışıp
çalışmaması bireyin daha her şeyin en
başındayken bilinçaltına yerleşen ve
düşünce sisteminin oluşmasında büyük
etkisi olan durumlar olarak karşımıza
çıkmaktadır. Gençler ailelerinin
görüşlerini benimseyebildiği gibi ailelerinin
görüşleri neticesinde onların
görüşlerinin tamamen zıttı bir görüşü
de benimseyebilmektedirler. Tüm bunlar
düşüncelerin oluşum aşamasındaki
birinci basamak olarak görülebilir.
Aile üyelerinizin size objektif bir vatandaşlık
bilinci verdiğini ve bu bilinci verirken
her siyasi partiye eşit bir şekilde
yaklaştığını düşünüyor musunuz?
Aile üyelerinizin özellikle seçim dönemlerinde
sizi siyasi görüşünüzle ilgili baskı
altında tuttuğunuzu düşünüyor musunuz?
Oy kullanacağınız zaman ailenizin veya
çevrenizin düşüncesini/onayını alır mısınız?
23
Oyunuzu kullanırken, devrettiğiniz
temsil yetkisinin önemini ve oyunuzu
verdiğiniz adaya verilen yetkilerin neler
olduğunu biliyor musunuz?
Lise müfredatının oy kullanmaya hazırlık
döneminde olan öğrenciler için
gerekli vatandaşlık bilincini oluşturduğunu
düşünüyor musunuz?
İkinci basamak ise eğitim basamağıdır.
Günümüzde ne yazık ki hala eğitime
erişim oranı %100’ü bulabilmiş değil.
TÜİK verilerine göre 2021 yılında okuma-yazma
bilmeyenlerin sayısı 1 milyon
813 bin 671, okuma-yazma bilen
ancak bir okul bitirmeyenlerin sayısı ise
2 milyon 330 bin 414’tür. 15+ yaş nüfusuna
göre oluşan bu veriler, seçmen
adaylarından ve seçmenlerden oluştuğu
için değinmemiz gereken nokta; bu bireylerin
devrettikleri temsil yetkisi hakkında
yeterli bir donanıma sahip olup
olmadığıdır. Ücretsiz olan eğitime bile
erişim sağlayamayan bireylerin, ülkenin
geleceğini etkileyen bir konu olan seçim
hakkında ne kadar bilgiye sahip olduğunu,
bu konuda kendini geliştirebilme
şanslarının olup olmadığını düşünmek
kaçınılmaz bir son. İlkokul, ortaokul ve
lise eğitimi alabilme şansına sahip bireylere
geldiğimizde ise öğrenciler maalesef
müfredattaki eksikliklerden dolayı
kullanacakları temsil yetkisini devretme
sürecinin sebebi, usulü, devrettikleri
yetkilerin neler olduğu gibi vatandaşlık
bilincini oluşturan unsurlardan uzak
bir şekilde bu süreci geçiriyorlar. Edinilen
son bilgilere göre şu an ülkemizde
lise öğrenimi gören 6 milyon 318 bin
602 lise öğrencisi vardır. Bu durum en az
bu sayıda seçmen adayının varlığını kanıtlıyorken,
bu gençlerin kullanacakları
oy hakkında bilgiye erişiminin tamamen
onların çabasına bırakılıyor olması, böyle
bir oy miktarının tamamen pamuk
ipliğine bağlı olduğunu göstermektedir.
Sonuçlarımızdan da görüleceği üzere
18 yaşın oy kullanmak için yeterli
olgunluğa sahip olunabilecek bir yaş
olduğu düşünülse de vatandaşlık bilincinin
oluşturulmasında gençlerin fazlaca
emek sarf etmek zorunda kaldıkları
gerçeğini değiştirmiyor. İşte burada
akıllara “Kaç kişi oy kullanırken kendini
bu konuda yeteri kadar eğitiyor? Doğru
bilgilere erişim sağlanabiliyor mu?
Gerekli çaba ve ilgi gösteriliyor mu?
Tek başına olan bu çaba yeterli olur
mu? Bireyler yapılacak olan eylemin
öneminin farkında mı?” soruları akıl-
24
lara geliyor. Bu soruların cevabını yapmış
olduğumuz ankette bulmaya çalıştık.
Bu soruları sorarken fark ettik ki, oy kullanmak
aynı zamanda sosyoekonomik,
kültürel ve coğrafi bir meseledir. Çünkü
sosyoekonomik faktörler; bireylerin kendilerini
eğitme konusunda oluşturulması
gereken bilinçte büyük rol oynamaktadır.
Bireyin gelişimini ve yaşamını sürdürdüğü
coğrafyadaki kültürler de aynı şekilde
bireyin demokrasiye karşı bakışının oluşumunda
büyük etkiye sahiptir. Güçlü olan
kişi, aile veya aşiretin sandıkta da güçlü
olması, yaşanılan coğrafya ve kültür bağıyla
da doğrudan bağlantılı olduğunu
katılımcılarımız da belirtmektedir. Ancak
bu durum eşitlik anlayışıyla ters düşmektedir.
Peki güçlü olan kişi, aile veya aşiretin
eşitlik ilkesini göz ardı ederek sandıkta
da güçlü olması, çoğunluğun sesi olan
demokrasiye olan güveninizi sarsar mı?
Coğrafya ve kültürden hatta ekonomik
nedenlerden kutuplaşma içinde olan bir
toplumda hangi çoğunluğun görüşü ülke
için daha faydalı olacak? Peki ya bu kutuplaşmalarda
azınlıklara neler olacak?
18 yaşındaki bireylerin oy kullanmak
için yeterli olgunlukta olduğunu düşünüyor
musunuz?
Size göre oy kullanımı sosyoekonomik,
coğrafi ve kültürel sınıflarla ilgili bir mesele
midir?
Çoğunluğun isteğinin önemsendiği bir rejim;
sizde azınlıkta kalanlar için bir endişe
oluşturuyor mu?
25
Oy verdiğiniz adayın etnik kökeni sizin
için önemli midir?
Oyunuzu verdiğinizin siyasi partinin hareketlerini
izler, olumlu ve olumsuz eleştirilerde
bulunur musunuz?
18 yaş ve üzeri genç neslin geleceklerini
ilgilendiren konularda daha çok söz
hakkına sahip olmaları gerektiğini ve
oylarının daha değerli sayılmaları gerektiğini
düşünüyor musunuz?
26
İnsanların etnik kökenleri, ekonomik durumları,
yaşadıkları coğrafya, benimsedikleri
kültür, eğitim seviyeleri gibi birçok
etken onları azınlık konumuna getirecek
unsurlar içinde yer alabilir. Bu unsurların
çoğu insanların kendi tercihleri sonucunda
meydana gelen durumlar olmadığına
göre, azınlıkta kalan bireylerin çoğunluğun
isteklerine göre şekillenen demokraside
kendi seslerini nasıl duyurabileceklerini
hiç düşündünüz mü? İnsanların etnik
kökenleri yüzünden dışlanıp yargılandığı,
kutuplaşmanın üst seviyede olduğu
toplumlarda, sırf etnik kökeni yüzünden
seçmen olamayan veya olsa bile şansının
çok düşük olduğu inkâr edilmemesi gereken
bir gerçektir. Peki siz yaşadığınız şehirden
biraz daha doğuya veya biraz daha
batıya gittiğiniz an etnik açıdan azınlık
konumuna düşebileceğiniz çok kültürlü
ve etnik kökenli bir ülkede yaşadığınızı
kendinize ne sıklıkla hatırlatıyorsunuz?
Kutuplaşmadan bahsetmişken değinmemiz
gereken bir diğer konu da siyasi partiler
etrafında kutuplaşmanın gerçekleşmesi
sorunudur. Bu sorunu daha rahat ele
alabilmek için önce demagog kavramını
ele alalım. Demagog, “demagoji” kelimesinden
türeyen bir kelimedir. Demagoji
kelimesi ise TDK’de “laf cambazlığı” olarak
tanımlanmıştır. Bu sebeple yine TDK
demagog kelimesini “laf cambazı” olarak
ifade etmiştir. Bu ifade yerine demagog
kelimesini; bilinç ve farkındalığın yeteri
kadar gelişmediği toplumlarda halk arasındaki
önyargıları ve cehaleti kötüye kullanarak
yani halkı manipüle ederek popülerlik
ve liderlik kazanmasına verilen isim
olarak tanımlamak asıl amacımıza daha
uygun bir tanım oluşturmaktadır. Demagoglar
bu manipüle yetenekleri sayesinde
kitlelerin tutkularını coşturarak ve duygusal
yoksunluklarından faydalanarak
onların mantıklı bir biçimde karar almalarına
engel olmayı amaçlar. Bir demagoga
verilebilecek en iyi örnek Adolf Hitler’dir.
Hitler, Alman halkının sadece o dönemki
ihtiyaçlarına yönelik olan propagandalar
eşliğinde demokratik bir seçimle başa gelmiştir.
Sonrasında demagojiyi çok iyi kullanarak,
söylemleri ve eylemleriyle; Nazi
rejiminin Alman halkı tarafından günden
güne benimsenip, Yahudilere karşı körüklenen
nefret duygularının insanlığa karşı
işlenen bir suç olan soykırıma kadar varmasındaki
en büyük ve etkili rolü oynayan
hatta başı çeken bir seçilmiş liderdir.
Bir demagogun bir ülkeyi hatta tüm dünyayı
ne kadar etkileyebildiği işte bu kadar
açık ve nettir. Tüm bunları göz önüne
aldığımız zaman, “Demokratik yollarla
seçilen yöneticilerin demokrasiden uzaklaşmayacağı
veya o demokratik yollara
hasar vermeyeceğini garanti altına alabilir
miyiz?” sorusu tekrar akıllara geliyor.
Bu durumun önüne geçebilmek için
toplumsal kültür seviyesinin artırılıp, çok
yaygın bir vatandaşlık bilincine sahip
olup, bilimsel eğitime gereken önem ve
özverinin gösterilmesi bir zorunluluktur
Bu kültür seviyesine ulaşamayan, yeterli
bilince sahip olmayan, bilimsel eğitimine
gerekli önemi göstermemiş, demagojiye
mağlup olma ihtimali yüksek olan bireylerin
oy kullanmasının onlara verilen bir
hak olması da “Acaba oy kullanmak bir
hak mı yoksa belli bilgi birikimi sonrası
kazanılan bir yetenek mi olmalı?” sorusuyla
bizleri baş başa bırakıyor. Ayrıca 18+
gençler, gelecekleriyle bire bir ilgili olan bu
demokratik seçimlerde; seçmenlerin adaylar
hakkında, adayların da milletvekilliği/
başkanlık konularında yeterli bir bilgi birikimine
sahip olup olmadığı, partinin mi
adayın mı önemli olduğu, politik kutuplaşmaların
ne yönde olduğu ve artık çoğunun
düzenlerini kurduğu, hayatları boyunca
bir şekilde beklentilerini karşılayabilmiş
olan 65+ bireylerin de gerçekten demagoji
mağduru olarak mı yoksa geleceği
düşünerek mi hareket ettikleri konusunda
azımsanmayacak kadar kaygıya sahipler.
18+ üniversite mezunu gençlerin oyunun
daha değerli veya iki oy niteliğinde görülmesi
ya da 65+ bireylerin artık ülkenin geleceği
konusunda -kendi hakları anayasayla
güvence altına alındıktan sonra- sözü
gençlere bırakarak oy kullanmamaları tartışmaları
dönem dönem gündeme gelmektedir.
Demokraside kimin oy kullanmakta
yetkin olduğunu belirlemek, üzerinde
durulması gereken bir tartışma konusu
olsa da demokrasinin çatışmaların sadece
bu uygulamalarla bitmeyeceği de açıktır.
Haklarının anayasayla güvence altına
alınması durumunda 65 yaş üstü bireylerin
oy kullanmalarını yine de gerekli
bulur musunuz?
Karşınıza çıkarılan adayların yeterli donanımda
olduğunu düşünüyor musunuz?
Adil ve özgür bir seçim ortamı olduğunu
düşünüyor musunuz?
27
Bu yazıdaki amacımız bu konuya toplumun gerçeklerinden
uzak bir bakışla elitist bir yaklaşım
sergileyerek sadece zenginler, kaliteli bir eğitim
alabilecek kadar şanslı olanlar oy kullansın demek
değil. Altınızı çizmek istediğimiz asıl şey oy verme
fiilinin icra edilebilmesi için bu konuda eğitim
alınmasının, eğitimin de ötesinde; bireylerin
verecekleri oy konusunda derin düşüncelere sahip
olduğunun garanti edilmesi gerektiğidir. Bir ülkenin
yöneticilerini belirlemenin o ülkenin geleceği
için büyük önem taşıdığı konusunda hemfikirsek
bu düşünceye haklılık payı vermeliyiz. Bireylerin
kaliteli, kapsamlı, yaygın, modern ve erişilebilir
bir eğitim alamadan içinde yaşadıkları hayata
dair yeterli gözlem becerilerine sahip olabilmelerini
bekleyemeyiz ancak oy verme bir hak olduğu
için bireylerdeki entelektüel birikim kaygısının da
iyice geri plana atıldığını söylesek haksız olmayız
Sizinle paylaşmak istediğimiz temel düşünce:
Görüşleri bizimle uyuşmayan bireylerin
oy haklarının elinden alınmasını değil, istisnasız
olarak herkesin aynı oy standartlarına
tabi tutulmasını; ancak oy kullanma yeteneğini
icra edebilmek için belirli koşulların sağlanmasının
garantilenmesi gerektiği düşüncedir.
Ayrıca seçim sonuçlarının onların istek ve
beklentileriyle uyuşmaması durumunda, bireylerde
demokrasiden uzaklaşıp oy kullanımına
karşı da bir isteksizlik oluştuğunu gözlemlemiş
bulunmaktayız. Seçmenlerin bahsini
geçirdiğimiz donanımlarla, adil ve özgür bir seçim
ortamında seçime gitmeleriyle, sandıktan
çıkacak sonucun; toplumun demokrasiye
olan güvenini de artırabileceğini düşünüyoruz.
Ülkenizdeki çoğunluk görüşün sizin
görüşünüzle bağdaşmaması durumunda
bu durum sizi demokrasiden
uzaklaştırıyor ve sizde oy kullanmaya
karşı bir isteksizlik oluşturuyor
mu?
Bu yazıyı yazarken düşüncelerinden esinlendiğimiz
ve bizim anlatmaya çalıştığımız
görüşü benimseyen Sokrates; yaşadığı dönemde
çağının çok ötesinde düşünerek bu fikirlerini
ortaya atmış, insanlara bu konuyu anlatmaya
çalışmıştır. MÖ 399 yılında “Atina gençliğini
yozlaştırma” suçundan mahkemeye verilen Sokrates,
jüri heyetinin %52’ye %48 oylarıyla suçlu bulunmuş
ve baldıran otu zehriyle ölüme mahkum edilmiştir.
Yazımızın başında beraber yazdığımız senaryoyu tekrar
hatırlayalım. Tüm bu anlatmaya çalıştıklarımızı
kendi süzgecinizden geçirdikten sonra size sormak
istediğim soru: Hayatınızı, geleceğinizi ve sadece sizi
de değil etrafınızdaki herkesi etkileyecek olan bir durumda
dümenin başında kimi görmek istersiniz?
Her bireyin hakkını gözetip hiç kimseyi bir diğerinden
üstün kılmama çabası içinde olan demokratik görüş
ve seçimlerde görüşmek dileğiyle! Konuyla ilgili görüş
ve eleştirilerinizi bizimle paylaşırsanız çok seviniriz!
28
BRYAN
STEVEN-
SON
/ Zehra
Can
Dergimizin bu sayısında siz kıymetli
okurlarımız için aslında birçoğumuzun
ismine ve ideallerine Just Mercy filminden
aşina olduğu sosyal adalet aktivisti,
Amerikalı Avukat Bryan Stevenson’ın yaşam
öyküsüne mercek tutmak istiyoruz.
14 Kasım 1959 yılında doğan Stevenson daha
ilkokul yıllarında ırkçılık ile karşılaştı. Öğrenim
gördüğü okulda sınıflar beyazlar ve
siyahlar olmak üzere ayrıştırılmış ve sonrasında
karma eğitime geçilmiş olsa bile uygulanan
ayrımcılık maalesef son bulmamıştır.
Okul her ne kadar resmen ayrımcılığı durdurduğunu
iddia etse de öğrencilerin okulda
kullandıkları giriş kapıları, havuz ve diğer
sosyal tesislerin kullanımına kadar uzanan
gayrı resmi ayrım hala devam etmekteydi.
Çocukluk çağlarında maruz kaldığı zorbalık
olarak nitelendirebileceğimiz bu ve benzeri
durumlar aslında daha o zamanlardan Stevenson’ın
karakterinin oluşumunda büyük rol
oynadı. Nitekim kendisi 2017 yılında yaptığı
bir röportajda çocuk felci aşısı için annesiyle
birlikte girdiği sırada beyaz çocuklara öncelik
tanınması sebebiyle saatlerce beklediğinden
ve o günü protesto ettiğinden bahsetmiştir.
Hukuk fakültesini eğitimini Harvard Üniversitesi’nde
tamamlayan Stevenson, kariyerinin
mihenk taşını, henüz hukuk fakültesi öğrencisiyken
katıldığı ölüm cezasına çarptırılan tutsakları
temsil eden Güney İnsan Hakları Merkezi
oluşturmuştur. Merkez, Amerika Birleşik
Devletleri Kongresi tarafından finanse edilmekteydi.
Mezun olduktan sonra tam zamanlı
olarak bu merkezde çalışan Stevenson, Alabama
operasyonunun başına getirildi. Kongre
idam cezasına çarptırılan mahkumların savunması
için ayrılan finansmanı kaldırdığı
zaman ise Stevenson bu merkezi kâr amacı
gütmeyen haline yani Eşit Adalet Girişimi’ne
(EJI) dönüştürerek Alabama’ ölüm cezasına
çarptırılan mahkumların savunulmasını garanti
etti. Nitekim idam cezasına çarptırılan
29
mahkumlara hukuki destek sağlamayan ve
buna ihtiyacı olan tek eyalet Alabama idi.
Eşit Adalet Girişimi’nin ilk davalarından
biri ise Just Mercy filminin konusunu oluşturan
Walter McMillian’ın idam cezası sonrası
temyiz başvurusuydu. Stevenson ve ekibinin
çabaları sayesinde McMillian beraat edip
akabinde 1993 yılında serbest bırakılmıştır.
Stevenson’ın mücadelesi yalnızca ölüm
cezasına çarptırılan mahkûmlar için değil
ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilen
çocuklar için de geçerliydi ve bu konu ile
alakalı birçok kampanya başlattı. Stevenson’ın
bu girişimleri sonuç buldu ve 2012
yılında ABD Yüksek Mahkemesi cinayetsiz
davaları da kapsamak üzere 17 yaşından
küçük çocukların ömür boyu hapis
cezasının anayasaya aykırı olacağına karar
verdi. Birçok eyaletin yasalarını etkileyen
bu karar 2016 yılında ise geriye dönük olarak
uygulanmaya başlandı ve henüz çocuk
yaşta müebbet hapis cezasına çarptırılan
binlerce mahkûmun kaderini değiştirdi.
Ülke genelinde ölüm ve müebbet hapis
cezalarının azınlıklar üzerinde orantısız
bir şekilde uygulandığını düşünen Stevenson,
bu uygulamayı kınamak ve azınlıklara
duyulan önyargıları kırabilmek için
satın aldığı altı dönümlük arazi üzerine
Ulusal Barış ve Adalet Anıtı’nı inşa ettirdi.
Bu anıt ile 1877 ile 1950 yılları arasında
ırkçı terörizmin sonucunda linçlerin kurbanı
olan 4000 kişinin anılmasını sağladı.
Eşit Adalet Girişimi’nin faaliyetleri için
sık sık konferanslar düzenleyip sunumlar
yapan Stevenson’ın internet üzerinde büyük
bir kitleye ulaşmasına yardımcı olan
en önemli etken TED2012’deki konuşması
olmuştur. Bu konuşmadan sonra çocuk
mahkumların yetişkin cezaevlerinde tutulmasını
sonlandırmak için yürüttüğü kampanyasına
1 milyon doların üzerinde bağış
toplanmıştır. Konuşma halen TED web sitesinde
bulunmakta olup 2020 yılının başlarına
kadar 6 milyondan fazla izlenmiştir.
Yaşamı boyunca binlerce insanın hayatında
dokunan, adalet çarklarının sorunsuz
bir şekilde işleyebilmesi için bir ömür adayan
ve mücadelesine halen devam etmekte
olan Bryan Stevenson; onlarca ödül, onursal
derece ve unvanın sahibi olmuştur. Alabama’
da ikamet etmeye devam edip adalet ve
idealleri için çalışmalarını sürdürmektedir.
KAYNAKÇA
https://tr.wikicsu.ru/wiki/Bryan_Stevenson
https://www.ted.com/talks/bryan_stevenson_we_need_to_talk_about_an_injustice
30
BEYAZ
AYIYI
DÜŞÜN-
ME/
Rümeysa
Güneş
Suç ve ceza nedir , kanun kapsamına giren ve suç
teşkil eden eylemlerin müeyyidelerinin ölçütleri
nasıl olmalıdır gibi sorular yıllardır insanlığın devingen
tarihinde kendine yer bulmakta olan önemli
sorulardır. Hiç şüphesiz cevapları da toplumun
dinamikleri gibi dönem dönem farklılaşmaktadır.
Hakların çoğulu anlamına gelen hukuk, tesis etmeye
çalıştığı adaleti ve adaletin yerine gelmesi
ile oluşacak adil düzeni sağlamak kaidesiyle hareket
ederek toplumu oluşturan bireylere yönelik
hakların iktisabı üzerine kurulu bir sistemi ifade
etmektedir.Bu bağlamda esas itibariyle hukuk ;
amaç edindiği olgulardan kayıp bireyleri araç haline
getiren ve insan varlığının tabii sonucu olan
vicdan olgusu üzerinden manipülatif yönelimlere
sebebiyet verecek her türlü eylemden kaçınmakta
olan nihai bir sonuç olarak karşımıza çıkar.
Tüm bunlardan hareketle bizlere bu düşünceler
ekseninde katkıda bulunup fikirlerimize perde
aralayacak çeşitli yapımlardan biri olan İngiliz
yapımı bir diziden bahsedeceğiz. Yazımızın
başlığı olan husus yalnızca Tolstoy’un yapmış
olduğu bir deneyi ifade etmekle kalmamakta,
aynı zamanda bir bilimkurgu antolojisi olan Black
Mirror dizisinin adalet temasını konu alan
Beyaz Ayı isimli bölümünden ileri gelmektedir.
Bölüm, Victoria isimli kadın karakterin televizyon
karşısında yer alan bir koltukta, hiç bilmediği bir
evde gözlerini açmasıyla başlamaktadır. Hafızasını
kaybetmiş, kim olduğunu dahi bilmeyen bu kadın;
bulunduğu yerin sonrasında Adalet Parkı isimli bir
yer olduğunu anlayana dek ve aslında çevresindeki
insanların etik dışı bir tiyatro gösterisinin parçası
olan oyuncular olduğunu öğreneceği zamana dek
çaresizce sorgulamakta, bulunduğu evden çıkıp neler
olduğunu anlamaya çalışırken kendisini yakalamaya
çalışan eli silahlı oyunculardan kaçmaktadır.
Bütün bunlar olurken Adalet Parkında, oyuncular
dışında tiyatroyu seyretmeye gelen ziyaretçiler
;yani halktan misafirler de bulunmaktadır. Bu kişiler
Victoria ile asla konuşmamakta,yardım etmemekte,
yalnızca ellerindeki telefonlarla sergilenen
oyunun fotoğraf ve videolarını çekmektedirler.
31
Gel gelelim bölümün sonunda fotoğraf ve video
çeken halkın bu sefer taşlamaları eşliğinde,
tekrardan uyandığı eve götürülen ve yeniden
hafızası kaybettirilerek tekrarlanacak
senaryoya hazırlanan Victoria’ya yapılanların;
yani bütün bu senaryonun gerekçesine.
Victoria isimli karakter, nişanlısı ile birlikte
Jemima adlı küçük bir kız çocuğunu kaçırıp
vahşice öldürmüş ve üstelik işledikleri
cinayeti videoya çekerek kayıt altına almış
bir katildir. İlmek ilmek işlenen senaryonun
sonucunda tüm bu gösterilerin neden
bu sekilde kurgulandığını, yani kurguların
gerekçesini bu noktada anlamış oluyoruz.
Bölümün ulaşmaya çalıştığı amaç ; İzleyicilerin
adalet kavramına bakışını, cezai
yaptırımların suçla illiyet bağının
uygunluk ölçütlerinin neler olması gerektiğini,
bireylerin hak ettiği cezaların caydırıcılığının
sınırları neler olmalıdır gibi
soruları, kişilerin havsalalarına yönelterek
izleyenleri vicdan muhasebesi yapmaya itmektir.
Bu sorular da bizleri ceza hukukunun
temel prensiplerine götürmektedir.
Cezaların amacı kişiye yaptığı eylemin bir
suç teşkil ettiğini ve bunun da bir yaptırıma
tabii olduğu gerekçesiyle mensup olduğu
kişi veya kişilere uygulanıp cezaların bedellerinin
olduğunun hatırlatılmasıdır. Lakin
dizideki katilin kim olduğunu dahi hatırlamıyor
oluşu ,esas itibariyle cezayı çeken kişinin
cinayeti işleyen fail mi, yoksa kim olduğu unutturularak
ceza çektirilen ve halkın vicdan rahatlama
aracı haline getirilmiş bir kadın mı olduğu
sorusu hiç şüphesiz akıllara gelmektedir.
Öte yandan verilen cezaların amacı kişinin cezasını
çektikten sonra topluma geri kazandırılmasına
yönelik olmalı; kişileri daha tehlikeli
ve soyut bir hale getirecek her türlü yaptırımdan
toplum sağlığı açısından kaçınılmalıdır.
Hukuk, gerçeklerden yola çıkarak yine gerçek
yaptırımlar ile adalet mekanizmasına hizmet
etmeli, adalet kamuoyu katılımı ile duyguları
harekete geçiren bir kitle tatmin aracı
haline getirilmemeli ,dürüst ve ahlaki ilkelere
dayanarak toplumun ve toplumsal disiplin
alanlarındaki işleyiş mekanizmalarının
iskeleti olma özelliğini daima korumalıdır.
İnsanoğlunun meydana getirdiği toplumların
yeniden karanlık ortaçağ zihniyetinin
unsuru olan cezalandırma sistemlerinin bu
sefer ileri teknoloji ile evrimleşmiş versiyonlarına
ihtiyaç duymadan hukukun üstünlüğünün
muteber kalması ise işte tüm bu fikirlerin
ortak sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
32
‘ANKARA
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi “Ankara
Adliye Hukuk Mektebi” adıyla, 5 Kasım
1925’te Mustafa Kemal Atatürk tarafından
açılmıştır. Günümüzde “Ankara Hukuk”
adını kullandığımız fakültemizi tanımak
için köklü tarihine daha yakından bakmakla
başlayabiliriz. Cumhuriyet tarihi incelendiğinde
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde
gerçekleştirilen devrimlerle hukuk
sisteminin de değiştirilmesinin zorunlu
hale geldiğini görebiliriz. O dönem yapılan
devrimlerle beraber Çağdaş Türkiye olma
yolundaki büyük adımlardan biri olan An-
HUKUK’LU kara Hukuk’un kurulmasını Mustafa Kemal
OLMAK /
Asya Naz
Kızılırmak
33
Atatürk 1922 yılında savaş devam ederken
meclisteki bir konuşmasında duyurmuştur.
Kuruluşundan sonra ise Fakültenin ilk dekanı
olma onurunu üstelenen Cemil Bilsel,
Ankara’da bir hukuk fakültesi kurulması
fikrini, “Merkez-i Cumhuriyette bulunuyoruz.
Buranın bir Mekteb-i Hukuka behemehâl
ihtiyacı vardır. Yapılacak tedrisâttan
bu muhit de istifâde edecektir, yalnız talebe
değil. Dünyanın en güzel inkılâbını yapmış
bir memlekette asrın hukukiyâtı okunmaz
olur mu, efendiler? Biraz da İstanbul’un ettiği
istifâde kadar Anadolumuz da maariften
hissemend olsun...” şeklinde ifade etmiştir.
Aynı zamanda Cumhuriyetin müeyyidesi
olarak adlandırılan fakültemiz çağdaş hukukun
kurucusu ve temsilcisi olarak kendini
geliştiren hukukçular yetiştirmeye o dönemde
başlamış ve hala devam etmektedir.
Ankara Hukuk’un fiziki koşullarını anlatmaya
Cebeci’den başlayabilirim. Ankara’nın
merkezi sayılabilecek bir konumda olan
Cebeci’ye ulaşım çok kolaydır. Ankara Üniversitesi
Cebeci Kampüsü’nde Milli Piyango
Kız Yurdu ve kampüsün dışında da çok
çeşitli öğrenci yurtları bulunmaktadır. Aynı
zamanda kampüs çevresinde sosyalleşmek
için kafeler, oyun alanları ve parklar; eğitim
için yabancı dil ve meslek hazırlık kursları
bulunmaktadır. Fakültede duruşma salonu,
konferans salonu, spor salonu, yemekhane,
kafe, 24 saat açık çalışma salonları; Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi,
Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü
Kütüphanesi ve Adalet Meslek Yüksek
Okulu Kütüphanesi olmak üzere üç tane de
kütüphane mevcuttur. Gerek kütüphanelerdeki
eserlerin içeriği, gerek 150.000’den fazla
eser bulundurması ile hukuk alanında Türkiye’nin
en büyük ihtisas kütüphanesine sahip
olduğunu söyleyebiliriz. Hukuk Fakültesi
A Blok ve D Blok olmak üzere derslerini iki
binada vermektedir. 1. Ve 3.sınıf öğrencileri
zorunlu derslerini D Bloğunda alırken 2. Ve
4. sınıf öğrencileri A Bloğunda almaktadırlar.
Fakültedeki derslerde devam zorunluluğu
bulunmamakla birlikte derse kendi arzusuyla
giren ve istikrarlı olarak dersi takip eden öğrencilerin
dersi geçme konusunda daha avantajlı
olduğunu söyleyebilirim. Seçmeli dersler
dönemlik, zorunlu dersler yıllık olduğu için
zorunlu dersler için vizeler ocak ayında; finaller
ise haziranda yapılır. Fakültedeki tüm
derslerin geçiş notu 60’tır. Final notu sonucu
dersten geçmeye hak kazanamayan öğrenciler
için final notu yerine geçecek bir not almasını
sağlayan bütünleme sınavı yapılır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Zamanın değişmesiyle
hükümlerin değişmesi inkâr
olunamaz” sözünden hareketle Ankara
Hukuk’un kurulduğu tarihten itibaren kendini
zamanın yeniliklerine göre geliştiren
bir gelenek yarattığını, çağdaş hukuk fakültesi
kültürünün temellerini atığını görebiliriz.
“Ankara Hukuk Türkiye’deki hukuk
fakültelerinin amiral gemisidir.” Söylemi,
oluşturulan kültürün diğer hukuk fakülteleri
üzerindeki etkisini göstermektedir.
Ankara Hukuk eğitim dili Türkçe bir fakülte
olduğu için zorunlu bir yabancı dil
hazırlık senesi bulunmamaktadır. Eğitimin
ilk iki senesi çeşitli dil seçeneklerinden
birini seçerek o alanda eğitim alma
şansı vardır. Ayrıca Yükseköğretim Kurumlarına
Giriş Sınavı’nda belirli bir sıralamanın
üzerinde olan öğrencilere TÖ-
MER’ de indirimli dil kursu verilmektedir.
Ankara Hukuk, farklı hukuk alanlarına ilişkin
geniş bir yelpazede ders içeriğine sahip
olmakla birlikte herkesin kendi ilgi alanına
yakın, teorik ve pratik biçimlerde öğrencileri
mesleğe hazırlama amaçlı seçmeli ders
imkanları sunmaktadır. Seçmeli derslerin
günümüz dünyasına uyum sağlama amaçlı
her sene yenilenmesi ve bize farklı fakültelerden
alınabilecek dersler sunulması
farklı alanlarda uzmanlaşma ve kendimizi
geliştirme imkanı yaratmaktadır. Akademik
kadro 24 profesör, 18 doçent, 15 doktora
öğretim üyesi olmak üzere toplam 57
kendini hukuk alanında duyurmuş akademisyenlerden
oluşmaktadır ve bu kadro
fakülteye büyük bir ayrıcalık katmaktadır.
Önemle değinilmesi gereken bir diğer durum
ise okulumuz bünyesindeki topluluklardır.
Her öğrencinin kendi ilgi alanı ve
yetenekleriyle alakalı bir çalışma bulabileceği,
kendi sosyal ve akademik hayatına
katkı sağlayabileceği birçok topluluk bulun-
34
maktadır. Bunlar sayesinde sosyal çevrenizi
geliştirebilir, yeni bir ilgi alanı oluşturabilir,
ilgi duyduğunuz alanda ilerleyebilir ve daha
aktif bir üniversite hayatına adım atabilirsiniz.
Çağdaş dünya getirileri insanları girişimci
bir birey olmaya itmiştir. Bu sebeple
üniversitedeki eğitim ve öğretim sürecinde
fakültenin sağladığı imkanların yanı sıra
kişisel bir gelişme çabası ve istek de önemli
bir yer almaktadır. Bunlara örnek olarak;
Ankara Üniversitesi Münazara Topluluğu,
Ankara Hukuk Fikir Platformu Topluluğu,
Ankara Hukuk Düşünce Topluluğu ve
Ankara Hukuk Parlamento Topluluğu gibi
daha birçok örnek verilebilir. Ayrıca öğrenciler
okul toplulukları dışında Yenilikçi Hukukçular
Platformu gibi bünyesinde Türkiye’nin
tüm hukuk fakültelerinden öğrenciler
bulunduran platformlara da üye olabilirler.
Öğrenci değişim programından bahsetmek
gerekirse okulumuzun anlaşmalı olduğu çeşitli
ülkelerde çok sayıda okul bulunmaktadır.
Öğrenci değişim programı ile öğrencilere
seçkin üniversitelerde eğitim ve seçkin
bürolarda staj imkânı sağlanmaktadır. Buradaki
hedef küreselleşen dünyayı tanıyan
vizyon sahibi öğrenciler yetiştirmektir. Bu
programa katılan öğrencilere danışmanlık
ve hibe desteği okul tarafından kolaylıkla
verildiği için öğrenciler bu süreci kısa
bir zamanda büyük bir başarıyla tamamlamaktadır.
Avrupa ‘da birçok ülkeyi gezme
imkânı da yaratan bu program, yabancı dil
açısından eşsiz bir tecrübe sunmaktadır.
Ankara Hukuk’un sunduğu imkanlar dışında,
gelişmeye açık bir birey olarak sizi eğitecek
diğer imkanları da kendiniz kovalayabilirsiniz.
Derslere giren hocalar ilgi alanlarınıza
göre size kariyeriniz için rehberlik yapabilir,
dersleri takip edip başarı yakaladığınız takdirde
size referans bile olabilir. Her ne kadar
okulun staj programı olmasa da okulun adının
bilinmesi ve akademik kadronun sizi yetiştirme
tarzı sayesinde kendinizi geliştirerek
çok nitelikli büro ve kurumlarda staj yapabilirsiniz.
Online süreç en başından beri dersler
hiç aksatmadan yönetildi. Okulun sağlam altyapısıyla
tüm dersler saatinde işlendi. Sınavlar
online yapıldı. Çok fazla öğrencinin aldığı
derslerin sınavlarında bazen sıkıntı çıksa da
o derslerin sınavları ertelenip sorunlar çözüldü.
Öğrenciler mağdur olmadı. Öğretim
görevlileri de bu online süreçte öğrencilerini
anlayıp onlara fazlasıyla destek oldular.
Son olarak Ankara Hukuk’un öğrencilerine
mesleki saygınlık kavramını aşılamasından;
her çevreden insana saygı duymayı, insanlara
duyulan saygıyla birlikte insanların
haklarına da saygı duymayı öğretmesinden
bahsetmek isterim. Ankara Hukuk, köklü
geleneğinden aldığı güçle geleceğin hukukçularını
yetiştirmeyi bir ilke edinmiştir. Bu
ilke doğrultusunda seçkin akademik ve idari
kadrosu dört yıllık süreç boyunca öğrencileri
evrensel hukuk ilkeleriyle eğitip, karşılaşılan
hukuki sorunları rahatça çözebilecek
bilgi ve donanıma sahip bireyler yetiştirmektedir.
Bu yolda Ankara Hukuk, mesleğe
yaklaşımı ve bu kültürü senelerce yenileyip
paylaşımıyla öncü olmaya devam etmektedir.
35
EKİM BULMACASI
Çiğdem Akkoç
36
SOLDAN SAĞA:
2. Bir isteği belirtmek, bir konuda talepte
bulunmak, herhangi bir konuda bilgi vermek
ya da şikâyette bulunmak için resmî
veya özel kurum ve kuruluşlara, gerçek ve
tüzel kişilere yazılan imzalı başvuru.
YUKARIDAN AŞAĞI:
1. Bir yargı kararının veya yasal bir soruşturmanın
özeti.
3. Örf ve adet; öteden beri olagelen, insanlar
arasında yapılagelen belli bir davranış.
7. Vekil bırakanın vekiline yazılı olarak verdiği
temsil belgesi.
11. Kural, ölçü, kaide; bir hususta geliştirilen
standartlar, kurallar.
12. Ticaret konusunu oluşturan her türlü
taşınır mal.
14. Borçlunun, ödemeyi belirli bir süre sonra
yerine getireceği durumlarda yararlanacağı,
sözleşmeyle veya kanunen belirlenmiş
süre.
17. Bir suçtan zarar gören veya mağdur olan
ve bu sebeple Cumhuriyet Savcılığına veyahut
kanunda sayılmış olan ilgili mercilere
başvurarak şikâyet hakkını kullanan kişi.
18. Vadesi gelmiş, aynı cinsten ve karşılıklı
iki alacağın birbirine sayışılması.
19. Kanun, tüzük veya yönetmeliklerin yeni
bir kanun, tüzük veya yönetmelikle yürürlükten
kaldırılması.
4. Yaptırım; destek; hukuk
kurallarının uygulanmasını sağlamak ve zorlamak
için yasalara konulan hükümler; bir kuralın
emir ve yasaklarına uyulmadığı
zaman karşılaşılacak olan tepki.
5. Bahsi geçen,zikredilen.
6. Ticaretle uğraşan; bir ticari işletmeyi kısmen
dahi olsa kendi adına işleten kimse.
8. Taşınmaz malı kullanma konusunda hak
sahibi olan kişinin rızası veya herhangi bir hukuka
uygunluk sebebi olmaksızın hakka konu
taşınmazın üçüncü bir kişi tarafından kullanılması
karşılığında talep edilebilen haksız işgal
tazminatı .
9. MÖ 1760 yılı civarında Mezopotamya'nın
Babil ülkesinde ortaya çıkan, tarihin en eski ve
en iyi korunmuş yazılı yasalarından biri.
10. Sözle veya yazılı olarak bağlanan; bağımlı.
20. Dünyadaki tüm üye veya vatandaşların, 13. Ölüm durumunda miras bırakan gerçek kişi.
organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede
eşit hakka sahip olduğu bir tür
15. Anayasa m.10/1'de belirtilen ilke.
yönetim biçimi.
16. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı olarak
düşünme ile oluşan görüş ve yorum.
37
1982
TÜRKİYE
CUMHURİYETİ
ANAYASASI
HÜKÜMLERİ
IŞIĞINDA
EĞİTİM
HAKKININ
ANLAŞILMASI
VE
SOSYO-
EKONOMİK
BOYUTU
ÜZERİNE
İNCELEME/
Salim Can Eser
GİRİŞ
Eğitim hakkı, “insan hakları” kategorisinin ayrılmaz
bir parçası olarak, insanın sonradan edindiği
haklardan değil, insanın insan olduğu için sahip olduğu
haklardandır. Eğitim hakkı, insan hakkı olarak
kazanılması noktasında uğruna oldukça fazla
mücadele edilmiş bir haktır. Bununla birlikte niteliği
itibariyle eğitim hakkı, insan kişiliğinin her
yönünde gelişimi için açılan en büyük kapı olması
ve bu durumun özgürleşmenin temelini oluşturması
sebebiyle evrensel olarak kabul görmüştür.
Eğitim hakkının hukuk literatürüne ve uluslararası
belgelere girişi oldukça sancılı süreçler sonucunda
gerçekleşmiştir. Ancak günün sonunda 1948 İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol ile
eğitim hakkı bir “insan hakkı” olarak tanınmıştır.
Eğitim hakkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan
itibaren gelip geçmiş anayasal metinler tarafından
tanınmış bir hak olup, anayasal tanımları
kapsamında büyük ve derin değişiklikler yaşamamıştır.
Bununla birlikte eğitim hakkı, bireylerin
geleceği için oldukça dikkatli şekilde tanımlanması
gereken bir haktır. Hak olarak benimsenen eğitimin
kapsamının ne olduğu önemlidir. Bilindiği
üzere, yaşanan bölgenin sosyoekonomik durumu
gibi oldukça genel faktörler eğitimin kalitesi bakımından
oldukça büyük farklar yaratabilmektedir.
Ancak bir devletin anayasası tarafından tanınan
hak üzerinde bölgeler arası derin farklar
yaşanması kanılar üzerine ihlaller doğurmaktadır.
1982 Anayasası, eğitim hakkının niteliğini oldukça
tartışmalı kavramlarla belirtme yoluna gitmiştir.
Eğitim hakkının ve eğitim hakkına erişimin doğru
anlaşılması için bu kavramların en azından temel
anlamı bakımından toplumsal bir uzlaşı şarttır.
I. İnsan Hakları Kavramı
İnsan hakları, insanın insan olmasından kaynaklanan,
yer, zaman ve mekân fark etmeksizin sahip olduğu
temel hak ve özgürlüklerdir. Herkesin nerede
olursa olsun bu haklara sahip olduğu, uluslararası hukuki
metinlerde belirtilmiştir. Bununla birlikte insan
hakları kavramı dinamiktir, zaman içerisinde değişkenlik
gösterir. Değişken olduğunu belirttiğimiz insan
hakları kavramı, zamanla birlikte genişleyen bir
yapı göstermiştir. Kapsamının genişlemesi durumuna
örnek olarak, zaman zaman insan hakları doğrultusunda
tüzel kişilerin de korunması hatta insan ol-
38
mayan farklı canlıların insan hakları kapsamında belirli
haklara sahip olduğu vurgusunun yapılması verilebilir.
Eğitim hakkı bir insan hakkı olduğuna göre bu ölçeklerde
değerlendirilmelidir. Eğitim hakkı bakımından
sorunlar, eğitime erişim ve eğitimin niteliğindeki
farklılıklar noktasında hukuki ihlaller
yaratmaktadır. Eğitim hakkının kapsamı noktasında
günümüzde yaşanan ilerlemelerin insan haklarının
niteliksel dinamizmi bakımından hakkın kendisine
entegre olması gerekmektedir. Bunun toptan başarısız
olduğunu söylenemezse bile her hak sahibi için bu durumun
geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.
II. 1982 Anayasası’nda Eğitim Hakkına İlişkin
Hükümlerin İncelenmesi
1982 Anayasası, askeri darbe sonrasında yazılmış bir anayasa
olup, o yıldan bu yıla 19 kez değiştirilmiştir. Anayasamız
özü itibariyle millet kavramını önemseyen ve çağdaşlık
noktasında bulunan bir yapıya sahiptir. Belirtilen
değişiklik sayısı ve değişikliklerin köklü olması sebebiyle
Anayasa, askeri darbe dönemi sertliğini kaybetmiştir.
Anayasamız, doğrudan eğitim ve öğretim ile ilgili
maddeler bulundurmakla birlikte, bu maddeleri ilgilendirecek
ve mutlak göz önünde bulundurulması gereken
başka tanımlara da yer vermektedir. Dolayısıyla
yalnızca teorik olarak incelediğimizde eğitim hakkı,
Anayasa’nın birçok maddesi tarafından beslenmektedir.
II.I. Din Eğitimi:
Uluslararası hukuki metinlerde oldukça tartışılan din
eğitimi, Anayasa’mızın 24. maddesiyle birlikte hükme
bağlanmış bulunup, din ve ahlak eğitim ve öğretiminin
“devletin gözetimi ve denetimi” altında yapılacağı belirtilmiştir.
Bununla birlikte bu tür eğitimin, ilk ve ortaöğretim
kurumlarında zorunlu ders olarak yer aldığı
belirtilmiştir. Bunun dışındaki din eğitimi ise öğrenci
statüsündeki kişinin veya ebeveynlerinin tercihine bağlanmıştır
dolayısıyla kimsenin bu dersleri almaya zorlanamayacağı
belirtilmiştir. 1961 Anayasası’nda ise din
eğitiminin öğrencinin kendisinin veya kanuni temsilcisinin
rızasına bağlı olarak verileceği belirtilmiştir. Kaldı
ki bu durum, eğitimciler ve hukukçular tarafından yıllardır
tartışmalara sebep olmaktadır. Din ve ahlak eğitiminin,
müfredatının içeriği göz önünde bulundurularak
zorunlu kılınması, bazı kesimlerce doğrudan belirli
bir dini görüşün dayatılması olarak yorumlanmaktadır.
II.II. Bilim ve Sanat Hürriyeti:
Anayasamızın 27. maddesiyle birlikte bilim
ve sanatı öğrenmek bir hak olarak tanınmıştır.
Bununla birlikte bunları yayma hakkının,
yalnızca Anayasa’nın değişmez olarak nitelendirilen
ilk 3 maddesinin değiştirilmesi amacı
söz konusu olduğunda kısıtlanabilir duruma
geleceği belirtilmiştir. Ayrıca, yabancı yayınların
ülkeye girmesi ve bu kapsamda denetiminin
kanunla düzenlenmesi durumunun ilgili hürriyetin
ihlali niteliği taşımayacağı belirtilmiştir.
II.III. Eğitim ve Öğrenim Hakkı:
Eğitim ve öğrenim hakkı ile genel kapsamı Anayasamızın
47. maddesinde belirtilmiştir. Burada
kimsenin eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağı
belirtilmek suretiyle, eğitim hakkının temel
niteliği vurgulanmıştır. Bununla birlikte kelime
tercihi olarak “kimsenin” seçilmiş olması, eğitim
hakkına erişimin engellenmesi noktasında hiç
kimseye engelleme hakkı tanımamıştır. Bununla
birlikte eğitim ve öğretimin, Atatürk ilkeleri ve
inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre devletin gözetim ve denetimi
altında yapılacağı belirtilmiştir. Atatürk ilke ve
inkılapları doğrultusundaki eğitimden ne anlaşılması
gerektiği tartışma konusu olmuştur. Prof. Dr.
Ömer Caha, bugün herkesin üzerinde uzlaştığı tek
bir Atatürk ilke ve inkılapları anlayışının olmadığını
belirterek bu tanımlamayı eleştirmiştir. Kanaatimizce
toplum, ilgili tanımlama noktasında tek
bir anlam üzerinde uzlaşmış olmasa bile kesinlikle
bu tanımın ne ifade etmediği noktasında bir uzlaşı
oluşturabilmiştir. Dolayısıyla “Atatürk ilke ve inkılapları
doğrultusunda” tanımlamasının doğrudan
bir temel olarak alınması mümkündür. Halihazırda
devamında belirtilen “çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre” tanımından ve anayasa kavramının
temel özelliklerinden anlaşılacağı üzere belirtilen
esaslar derin bir tanım yapmaktan ziyade,
eğitimin asgari bakımdan hangi seviyede olması
gerektiğini anlatmaktadır. Bununla birlikte Türk
Dil Kurumu tarafından yapılan “çağdaş” kelimesinin
anlamı “Bulunulan çağın anlayışına, şartlarına
uygun olan, çağcıl, uygarca, asri, modern” olarak
belirtilmiştir. Sonuç olarak Anayasamızın teorik
amacı, Atatürk ilke ve inkılaplarının ruhu temel
39
alınmak suretiyle, günün şartları ve standartlarına
uygun bir eğitim sağlamaktır. Ayrıca fıkranın devamında,
belirtilen esaslara aykırı eğitim yerleri açılamayacağı
söyleminden anlaşılması gereken, yalnızca
yeni eğitim kurumlarının bu esaslara göre oluşturulacağı
değil, var olan eğitim kurumlarının bu ilke ve
esaslarda belirtilen çizgiyi kaybetmesi halinde tekrardan
bunlara uygun hale getirilmesi gerekliliğidir.
Anayasamızın belirtilen maddesinde eğitim ve öğretimin
bir özgürlük olduğu açıkça belirtilmiştir.
İlerideki fıkralarda, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
sosyal devlet olmanın getirdiği yükümlülüklerin
eğitim hakkına yansımasına uygun yöntemler,
burs verilmesiyle ilgili hükümler ile belirtilmiştir.
“Burs” kavramının Anayasa tarafından verilmesi ve
korunması oldukça değerli bir unsur olsa bile bunun
gerçek hayattaki yeterliliği eğitimciler ve öğrenciler
tarafından tartışılmaktadır. Bunların iç hukuktaki
uygulanış yöntemleri mutlak surette somut ve yeterli
esaslar doğrultusunda tekrar düzenlenmelidir. Kaldı
ki aynı maddede ilköğretimin devlet okullarında
parasız olduğu belirtilmiştir, ancak öğretmen adaylarının
söylemlerine göre; materyal, üniformalar,
kayıt parası, ek kaynaklar, kırtasiye vb. birçok eğitim
harcaması mevcuttur. Devletimizin “sosyal devlet”
niteliği göz önünde bulundurulduğunda bunların
karşılanmaması en azından ilköğretim safhası için
anayasal hakların ihlali olarak değerlendirilmelidir.
III. Eğitim ve Öğretimin Sosyoekonomik
Boyutu:
Eğitim hakkı, insan hakları arasında bulunmakta
olup, maddi veya manevi ölçekte yaşanan problemler
sebebiyle hak sahibi kişilere ulaşımı esnasında
değişikliğe uğramaktadır. Bununla birlikte
ülkemiz bakımından değerlendirme yapıldığında
iller ve bölgeler arasındaki farkların belirli konularda
oldukça fazla olduğunu belirtmek mümkündür.
Ekonomik ve sosyal imkanların belirli bölgelerde
yetersiz olmasının yansımalarıyla en çok
yüzleşen temel haklardan biri eğitim hakkıdır.
Türkiye’de eğitimin nitelikli hale getirilmesi, kendine
has bir sektörleşme süreciyle birlikte gerçekleşmiştir.
Özel okullar ve sundukları imkanlar oldukça
cazip hale gelmiştir. Tahmin edilebileceği üzere bu
durum, ailelerin ekonomik durumu ve satın aldıkları
eğitimin niteliği arasında paralel bir bağlantı kurulduğunu
göstermiştir. Konuyla ilgili yapılan araştırmalara
göre iletişime geçilen öğretmenler ilköğretimin parasız
ve zorunlu olduğunu belirtmiş ancak okul kayıtları
esnasında kişilerden “zorunlu bağışlar” istendiği belirtilmiştir.
Ayrıca daha önce belirttiğimiz üzere doğrudan
eğitim kurumuna erişim ücretsiz olsa bile ek kaynaklara
erişim ücretlidir. Bunların eğitimin bir parçası
olduğu düşünüldüğünde objektif bir şekilde “parasız
eğitim” uygulamasının var olduğunu söylemek güçtür.
Ayrıca, sosyoekonomik çevreler arasındaki uçurum
sebebiyle, belirli okullarda öğrencinin gelişimi için
önemli sayılan unsurların (spor salonu, dil sınıfları
vb.) belirli coğrafi bölgelerde bulunup diğer bölgelerde
bulunmamasının da eğitim hakkı ihlali olduğu değerlendirilmiştir.
Belirtilen imkansızlıklar yalnızca belirli
yıllar bakımından değil, öğrencilerin tüm eğitim hayatını
etkilemektedir. Kaynaklara ulaşımı çok daha kolay
olan bir bölgede yaşayan bir öğrenciyle, tam tersi standartlarda
yaşayan öğrenci aynı sınavlara girmektedir.
Bununla birlikte belirtilen rapor kapsamında bazı
bölgelerde sınav anında ortaya çıkan zorlukların
bile eşitsizlik yarattığı ancak bunların sorumlularının
hukuki yaptırım ile karşılaşmadığı belirtilmiştir.
Ayrıca Türkiye’nin doğu kesiminde yaşayan birçok
öğretmen, eğitimin ancak nitelikli eğitmenler doğrultusunda
iyileştirilebileceğini belirtirken, ülkemizin
bu bölgesine sürekli olarak stajyer öğretmenlerin
atandığını ve ülkemizin batısında ise tecrübeli öğretmenlerin
sayı olarak yoğunlaştığını belirtmektedir.
Bölgeler arasında değişen taleplerden biri ise anadilde
eğitimdir. Özellikle Türkiye’nin doğu kesiminde
yer alan illerde, farklı dil ve lehçelerde eğitim görebilmek
hedefiyle tepkiler oluşmuştur. Bununla
birlikte Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, eğitim ve
öğretimin dilini kesinlikle Türkçe olarak bildirmiştir.
Bununla beraber yabancı dilde eğitim ile ilgili esasların
kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Her ne
kadar anadilde eğitimin bir sorun olduğu ve insan
hakları ihlali yarattığı kitleler tarafından tartışılıyor
olsa bile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir kararında
ebeveynlerin çocuklara verilecek eğitim esnasında
düşüncelerinin ve dini inançlarının dikkate
alınmasını zorunlu kıldığı halde bu durumun dil tercihleri
bakımından söz konusu olmadığını belirtmiştir.
40
Sosyal bir gerçeklik olarak kız çocuklarının eğitime
ulaşımı konusu, Türkiye’nin büyük bir problemi
olarak var olmaktadır. Her ne kadar bu problem
hakkında hukuki önlemler alınmış ve pratikte de
ciddi iyileşmeler görülmüş olsa bile bu sorun bitmiş
değildir. Anayasamız tarafından eğitim, ilköğretim
noktasında cinsiyet fark etmeksizin zorunlu
tutulmuş ve bu “kız ve erkek çocukları için” tabiri
kullanılarak özellikle belirtilmiştir. Kanaatimizce
Anayasamızın 10. maddesinin verdiği olanakla
bu durumun düzeltilmesi noktasında daha keskin
önlemler alınmalı ve kız çocuklarının eğitim hakkına
erişimi üzerinde çok daha fazla durulmalıdır.
SONUÇ
Eğitim hakkı, her ne kadar insan hakları arasında
sayılsa ve hiç kimsenin bu hakkı kişinin elinden
alamayacağı belirtilse bile doğru biçimde ulaşılması
güç bir hak olduğu açıktır. Eğitim hakkına
erişimin üzerine düşülmeyen bir problem olması,
eğitim hakkının birçok yerde yüzeysel olarak verilir
durumda olmasından kaynaklıdır. Bu durum,
eğitim hakkı ihlallerinin kendine has koruma
mekanizması olarak değerlendirilmelidir.
Eğitim hakkının içinin boşaltılarak kişilere tanınması,
hakkın özünün kaybolması anlamına gelecektir.
Eğitim hakkı ve eğitime erişim, dünyada yaşanan
birçok problemin çözümü ve gelişmelerin temeli
olarak yer alsa bile, bir araç olması sebebiyle yeterli
değeri kuşkusuz biçimde görmemektedir. Daha çok
insanın eğitim hakkına erişebilmesi ve bu insanların
alacakları doğru eğitim sonucunda potansiyellerine
çok daha yakın olması, dünyanın her açıdan gelişimi
noktasında kilit unsurdur. Eğitim hakkı özünde, insanın
kendisini geliştirebilmesinin doğal bir hak olarak
sağlanmasıdır. Bu durum toplum için de sağlıklıdır.
Bu doğrultuda Avrupa’da ve diğer bölgelerde
eğitim hakkının sosyoekonomik boyutunun kabullenilerek
tanınması gerekmektedir. Okulların
kalitesinin ve eğitime erişimin her bölge ve her
şartta birebir aynı koşullarda olmasını beklemek
gerçekçi olmayacaksa bile aradaki bu farkın eritilmesi,
insan haklarının temel felsefesine uygun
hukuki perspektiftir. Bu doğrultuda insan hakkı
savunucularının mutlak surette eğitim hakkı
üzerinde daha fazla durması gerekmektedir.
Kanaatimizce Türkiye’deki eğitim anlayışı, ana
unsurlarının eksikliği sebebiyle ciddi bir reforma
ihtiyaç duymaktadır. Bu reformun sağlanması bakımından
“eğitim hakkının” doğru anlaşılması ve
Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer niteliklerinden ayrı
değerlendirilmemesi gerektiği anlaşılmalıdır. İlgili
reformun gerekliliği sadece konuyla ilgili anayasal
normların günümüz dünyası için yetersiz olması
sebebiyle değil, ek olarak belirtilen hukuki çalışmaların
hiçbir şekilde pratiğe tam anlamıyla yansımamasından
kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak eğitim,
birçok hakkın ortaya çıkmasının ve insanların bunu
düşünebilmesinin şüphesiz yapıtaşlarından biridir.
Bu sebeple herkes nitelikli eğitim hakkının sahibidir.
KAYNAKÇA
Aybay, Rona; İnsan Hakları Hukuku, 1.baskı, İstanbul, 2015
Beltekin, N. & Çete, U. (2019), Eğitim Hakkını Yeniden Tanımak
HAFIZA, 1(1)
Cengiz Serkan; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında
Eğitim Hakkı, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2010(90), 331-343
Coşkun, U. (2012). Yeni Anayasa ve Eğitim. Liberal Düşünce Dergisi,
(66), 111-121
Eğitim Reformu Girişimi (2017). Eğitim izleme raporu 2016-2017
Özsoy, S. (2004). Eğitim Hakkı: Dilini Bulamamış Bir Söylem, Eğitim
Bilim Toplum, Cilt: 2, Sayı 6: 58-83
Yıldırım, M. Cevat-Beltekin, Nurettin-Oral T., Tülay (2018). Kızların
Okula Erişim ve Devam Oranlarının Artırılması: İkna Süreci e-Şarkiyat,
10(2) :783-804
41