PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!
SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.
Dergimizin temasını ‘Ara’ olarak
belirledik. Temamız kapsamında
tasarım disiplini üzerinde oluşan
aralıklara, arayışlara; arada kalmış
alan ve zamanlara odaklanmayı
planladık. Soyut olarak belirlediğimiz
konuların hem disipliner anlamda
hem de bağlam anlamında farklı
noktalara çekilebilmesini ve bu
şekilde temamızın soyutluğunu bir
avantaja çevirerek dergiyi farklı
vizyonları kapsayan kolektif bir
ürüne dönüştürmeyi hedefledik.
A R A
ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğrenci Dergisi | STUDIO V 2021-2022 Sayı 4
YÖNETİM KURULU ÜYELERİMİZ
NELER YAPIYORUZ?
Furkan Türk
Yönetim Kurulu Eş Başkanı
İlkyaz Sarımehmetoğlu
Yönetim Kurulu Eş Başkanı
Zeynep Ece Akyol
Tasarım Komitesi Başkanı
Alpcan Balcı
Basın Tanıtım Komitesi Başkanı
Mehmet Efe Meraki
Eğitim Komitesi Başkanı
Elif Kabakuşak
Organizasyon Komitesi Başkanı
ODTÜ Studio V Öğrenci Topluluğu
‘tasarım ve mimarlık’ alanlarını odak
alarak;
Üyelerinin mesleki, entelektüel ve sosyal
gelişimine destek olmak ve kolektif bir
ortamda yenilikçi fikirler üretmek hedefleri
üzerine kurulmuştur.
Bu bağlamda üyelerinin büyük kısmını
üniversitemiz bünyesinde yer alan
Mimarlık Fakültesi öğrencileri
oluşturmaktadır.
Tuba Ünal
Kurumsal İlişkiler ve Finans Komitesi Başkanı
Gizem Yılmaz
Yedek Yönetim Kurulu Üyesi
Selin Alp
Yedek Yönetim Kurulu Üyesi
Tolga Ege Aydoğan
Yedek Yönetim Kurulu Üyesi
İÇERİK ÜRETİMİ VE YÖNETİMİ
Alpcan Balcı
Bilge Arslan
Hazal Özkan
İdil Bilici
Zeynep Rana Akyol
Selin Alp
Sude Sıla Severcan
GRAFİK TASARIM
Alpcan Balcı
Bilge Arslan
Furkan Türk
Gizem Yılmaz
Hazal Özkan
İdil Bilici
İlkmen Verda Azkar
İlkyaz Sarımehmetoğlu
Mehmet Efe Meraki
Sude Sıla Severcan
Zeynep Ece Akyol
www.instagram.com/studiovodtu
www.linkedin.com/in/studio-v
studio v odtü
[ARA]-
Düşünürken, yazarken; okurken ya da çizerken aslında benzer bir eylem tanımının
içerisindeyiz: Ara’mak.
Bazen üzerinde çalıştığımız projenin bir köşesinde, bazen bir sanat eserine uzun uzun
bakarken, bazen de daha farklı ne olabilirdi diye düşünürken… Aslına bakılırsa
nereye ulaşmak istersek isteyelim büyük bir arayışın içerisindeyiz ve ancak yeterince
uzaktan bakabildiğimizde sürecin kendisini görebilmeye başlıyoruz. Yola çıkış ve
varılmak istenen nokta arasında olup biten onca şeyi genellikle göz ardı etmeye
yatkınız. Bu nedenle görece daha tanımlanabilir noktalar arasındaki bu
netleşemeyen, arada kalmış süreci dergimizin yeni sayısında konu ediniyoruz.
Kesit dergisinin yeni sayısı için yaptığımız çalışmalardan belki de en zoru yeni temayı
belirlemek olmuştu. Konunun kapsamını belirleyecek olma ya da derginin bir söz
söyleyecek olması gibi sorumluluğumuzu artırıyor ve hatta kalabalık bir ekibin
uzlaşmasını zor bir hale getiriyordu. Hatırlıyorum da uzun süren tartışmaların, sürekli
olarak öne çıkıp sonrasında eskitilmeye başlanan onlarca kavramın ardından bir
türlü kesin karara bağlayamadığımız toplantıya kısa bir ara vermiştik. Bu ara,
hepimiz için bir geriye çekilme ve yaptığımız işe uzaktan bakabilme fırsatıydı.
Sonunda o anda içinde bulunduğumuz arayışın varılabilecek mümkün güzel
kararların hepsinden daha önemli olduğuna karar verdik. Çünkü aslında yaşanan
tüm deneyimleri ve üstüne konuşulabilecek tüm kararsızlıkları içinde barındıran yer,
sürecin ta kendisiydi. Bu nedenle Kesit Dergisi’nin Dördüncü Sayısı’nın temasını ‘ara’
olarak belirledik. Derlediğimiz içeriklerde ara-yışı, ara-da kalmayı ya da aralık-ı ön
planda tutup derginin tüm okuyucularına üzerine düşünebilecekleri geniş bir zemin
hazırlamayı hedefledik.
Her ne kadar gündelik hayatlarımızda eninde sonunda bazı sonuçlara ve
tanımlamalara varmamızı belki de ait olmamızı bekleyen girift bir medeniyet
kurgusunun içerisinde olsak da yaratabildiğimiz aralıklarda şöyle bir geri çekilip
bakmak hepimize çok iyi gelecektir. STUDIO V Öğrenci Topluluğunun, tamamen
gönüllü şekilde ortaya koymuş olduğu bu üretimin, onunla vakit geçiren herkes için;
bir şeylere uzaktan bakma fırsatı yaratabilmesi dileği ile…
Bahar2022
Alpcan BALCI
Mimar, Sayı Editörü
10
Studio V Podcast:
Ozan Yetkin
14
“Maruziyet”
Ayça Turan
16
“Ara İçin Bir Nadire
Kabinesi”
Sezin Sarıca
39
Röportaj:
“2x1 Perspektifinden”
Kutlu İnanç Bal
Hakan Evkaya
51
“Arada Olmak ile
Arayışta Olmak
Arasında”
Ömer Faruk Ağırsoy
61
“Neden?”
Mücahit Erdem
85
Staj Söyleşileri
25
“Mimar Politik Bir
Özne Midir?”
Furkan Türk
27
Çizim/Mekan:
Piknik Works
66
İçerik:
Emre Erkal
71
“Architecture
Anomaly”
Saul Kim Min Kyu
01
“Eskizin
Çeperinden Notlar”
Haluk Zelef
35
“Piksellere
İndirgenmiş Bütünlük”
Alpcan Balcı
79
“Bir Başlangıcın
Hikayesi”
Doğa Tıraş
Nezih Eldem / İş Bankası Aydın Şubesi 1952
ALVARO SIZA DE VIEIR
SAMİ SİSA
ROBERT VENTURI
NEZİH ELDEM
DOĞAN TEKELİ
SEDAT HAKKI ELDEM
ESKİZİN
ÇEPERLERİNDEN
NOTLAR
Assoc. Prof. Haluk Zelef
Homo Sapiens, Homo Economicus, Homo Faber, Homo
Ludens gibi insanı diğer canlılardan ayırmak üzere, aklı,
rasyonel davranışları, üreticiliği veya eğlenme niteliklerini
vurgulayan tanımlamalara aşinayız. Önereceğim yeni bir
ifade ise “Homo Designus”: yani “çizen/tasarlayan insan”.
Mimar ise insana atfedilen bu tanımlamanın en karakteristik
temsilcisi.
“Mimar konuşmaz çizer”. Mimarlık eğitimi gören her öğrenci
okuldaki ilk gününden itibaren bu cümleyi pek çok kez duyar.
Bu aslında öğrenci için de yadırgatıcı değildir, her aday
mimarlığı bir seçenek olarak düşünmesine paralel olarak,
acaba becerilerim bu meslek için yeterli midir diye kendini
sorgulamaya başlamıştır bile. Oysa çizmek ve konuşmak bu
mottoda vurgulandığı kadar birbirinden bağımsız değil;
“çizmek, konuşmak gibi bir iletişim aracı”. İletişimin, kimlerle,
hangi teknikleri, yöntemleri, araçları ve ortamları kullanarak
gerçekleştirilebileceğine ilişkin sorular uzun zamandır birinci
sınıf öğrencilerine verdiğim grafik iletişim dersinin temelini
oluşturuyor. Bu derste tasarım fikirlerini oluşturmanın ve onları
anlatmanın her zaman bir muhatap gerektirmediğine işaret
ediyoruz. Çizimlerin özellikle de eskizlerin, tasarımcının
düşünmesinin, yani kendisiyle konuşmasının bir aracı olarak
da önemli bir işlevi olduğunun altını çiziyoruz.
Günümüz mimarlık dünyasında sayısal teknolojilerin
başatlığına karşın diyalog ya da monolog aracı olarak el
çizimlerinin rolü mimarlık eğitiminin ileri aşamalarında ya da
meslek yaşamı içinde deneyimlenir. Doğrudan, aracısız, hızlı
ve somut bir iletişimin aracı olan elle yapılan çizimler
kuramcıların da ilgisini çeker. Düşünmenin bir aracı olarak
çizimin önemini vurgulayarak “düşünen el” deyimini kullanan
Pallasmaa gibi mimarlık kuramcıları el ile zihin arasında
araçsallığın ötesinde bir ilişkinin altını çizerler¹.
¹ Pallasmaa, J. (2009) The Thinking Hand Wiley&Sons
2
eskizin çeperinden notlar
Bu kısa yazıda eskizlerdeki
çizilenlere değil,
çizil(e)meyenlere, silinenlere,
kıyıda kalanlara, odak
dışında olanlara değinmek
ve eskizlerde bunun izlerini
sürmek istedim.
Bunu yaparken de özellikle, Türkiye’de yeni yeni başlayan
SALT Araştırma gibi kurumsal arşivlerdeki yakın tarihe ilişkin
mimari eskiz örneklerinden yola çıkmayı hedefledim.
Mimarlar, binaların oluşumunda rol alan pek çok aktörün
oluşturduğu bir ağın parçası oldukları kadar, başka yaratıcı
eylem/pratik ağlarının da parçası. Pek çok mimar,
“part-time” ya da daha muzip bir ifadeyle “some-time”
ressam, karikatürist, grafiker gibi şapkalara sahip. Mimarlık
eğitimi bu etkinlik alanlarının en sık rastlananı; meslek pratiği
içindeki pek çok tasarımcı mimar aynı zamanda stüdyo
yürütücüsü, jüri üyesi gibi rollerle yeni nesillerin yetişmesinde
rol alıyor. Bu durumda da gündelik çalışma saatlerinde her
role düşen pay birbirinden kolayca ayrıştırılamıyor ve
çoğunlukla üst üste çakışıyor.
Fig.1 - Nezih Eldem / Eyüp’te bir Çeşme Tasarımı
3
Fig.2- Alvaro Siza de Vieira / Seven Early Sketchbooks 2018
4
TERS ESKİZ KENARI NOTLARI
Alvaro Siza’dan seçtiğim eskiz defteri sayfası tam da bu
durumun yansıması. Mimar bir yandan tasarladığı bir toplu
konutun farklı ölçeklerdeki çözümlerine odaklanırken diğer
yandan da tam o esnada katıldığı kurulda karşısında oturan
bir akademisyeni defterine aktarıyor (fig 2). Siza’nın
durumunda bu tür portre çizimleri eskizin bir kısmını işgal
ettiği gibi eskiz defterinin birçok sayfasının da kendi başına
ana konusu/odağı haline geliyor. Bu bazen başka kişilerin
çizimleri, yani bir çeşit çizimini yaptığı kişiyle bir söyleşi, bazen
de otoportre gibi değerlendirilebilecek, mimarın kendine
baktığı durumlar. Her ne kadar bir çeşit iç ses olarak
değerlendirsek de bu eskizler günümüzde artık sergilenen,
koleksiyonu yapılan, tanınmış ve kurumsallaşmış “sanat
objesi” statüsüne de yükselmiş durumda.
Bu kurumsallaşmanın yeni örneklerinden biri olan Berlin’deki
Tchoban Vakfı Mimari Çizim Müzesi’ndeki Siza’nın eskiz
sergisini gezmek hem mimarın dünyasını tanımak hem de
mimarlık öğrencilerini nasıl teşvik ettiğini ve
heyecanlandırdığını görmek açısından çok ilginçti. Gelecek
yıl 90 yaşını kutlayacak olan Siza kendisi gibi çizim yapmayı
çok seven eşi ve mimar oğlunun eskizlerini de içeren bu
serginin açılışına katılmıştı. Öldükten sonra eserlerinin
yakılmasını isteyen pek çok edebiyatçı gibi eskizlerinin yok
edilmesini ya da gün ışığına çıkmasını istemeyen mimarlar da
olmuş muydu bilinmez.
Mimarlık projelerinin ya da sanat eserlerinin doğuşunda ya
da gelişmesinin ara aşamalarındaki çizimler için kullanılan
“eskiz” kavramının, sonuç ürüne doğru ilerlerken geçici bir
araç olmanın ötesinde sergileme objesine dönüşmesi ise
modern dönemlere ait bir durum. Ackerman gibi sanat
tarihçileri arşivlerde eskiz diye isimlendirilen çizim türüne
daha sık rastlanmasını Rönesans döneminde kâğıdın
ekonomik olarak bulunabilirliğine bağlarlar. Sunumlar için
büyük boyutlu maketler kullanılırken eskizler paylaşılmak
üzere yapılmazlar. O dönemde eskizlerin aslında kişinin
kendisiyle diyalogu olduğuna dair en çok altı çizilen kanıt ise,
başkalarının sadece aynada yansıtma vasıtasıyla
okuyabileceği Leonardo da Vinci’nin ters eskiz kenarı
notlarıdır.
eskizin çeperinden notlar
Tersten yazı ilginç bir şekilde, arşivlerdeki modern döneme ait
eskizlerde de gözlemlenmektedir. Ancak bu durum bilinçli bir
bireyselleşmenin yansıması olarak değil yeni bir çizim aracı
olan “yarı geçirgen” eskiz kağıdının mimarlık pratiğine girmesi
sonucu ortaya çıkar. Konunun tarihçileri bu kağıt türünün 19
yüzyıl sonlarında, özellikle de mekanik/fotografik kopyalama
yöntemleri nedeniyle yaygınlık kazandığına işaret ederler. Bu
kağıtların farklı çeşitlerinin her yerde satılır hale gelmesi daha
da yenidir (örneğin 1980’ler Türkiye’sinde sarı renkli rulo eskiz
kâğıdı ulaşılmak istenen ama bulunamayan bir üründü).
Herhalde kıymetli olduğundan her iki yüzünün de kullanıldığını
göstermektedir arşivlerdeki kimi örnekler. Bu durumda bir
yönden bakılınca arka yüzdeki çizimler ters olur. Projeyi
tanımayan birisi için bu terslik pek önemli olmasa da eğer
yazılar varsa bu terslik bir anda kendini ortaya koyar ve
aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi mimarın o zamanki
dünyasına ilişkin sorulara yol açar.
Nezih Eldem’in SALT arşivindeki bu eskizinde Harbiye Askeri
Müzesinin Mehter salonunun strüktürünü çalışırken çizdiği bir
kesit-perspektif görülür. (fig.3) Sol yanda ise Leonardo gibi
tersten okunan- yani aslında kâğıdın arka yüzünde yer alan,
doğru orantı hesaplamaya yönelik bir matematik sorusunun
cevabı aranmaktadır. Sol altta ise acemice bir tipografiyle
Nejat yazdığı okunur. Bu izler insanı dedektifliğe iter. Mimarın
oğlunun ismi burada ne aramaktadır, kendisi mi yazmıştır?
babası 13-14 yaşlarındaki oğlunun çözemediği bir sorusunu
mu cevaplamıştır eskizin arka tarafında, yoksa çizmekte
olduğu kesitteki basamakların genişlik ve yükseklik sorunu
üzerine mi düşünmektedir? Eldem’in ön yüzdeki notları da
ilginç. Birinde tarihi belirtip, zaman faktörünü çizime koyarak
diğer çizimler veya işlerle bir kronolojik dizgeye sokmayı
hedefliyor olmalı. Diğeri ise bu çizimin 1/20 ölçekli bir teknik
çizim haline dönüştürülmesine ilişkin bir hatırlatma notu. Bu
notun ofisteki bir kişiye olduğu kadar kendine olması da
mümkün.
Fig.3 Nezih Eldem / Harbiye Askeri Müzesi 1971
5
Fig.5: Nezih Eldem /Çeşitli evlere dair eskizler
Fig.4: Nezih Eldem / İş Bankası Aydın Şubesi 1952
Fig 6: Sedat Hakkı Eldem / Aral Yalısı 1983-84
Nezih Eldem’in bir diğer örnek ise çizimler arasındaki
eskizden başlayıp ölçekli bir sunum çizimine varan hiyerarşik,
doğrusal ilişkiyi sorgulatıyor ve tasarımın döngüsel bir
süreçte ilerlediğini gösteriyor. (fig.4) Bir banka şubesinin plan
ve ön cephesi hakkında (cephe perspektif) temel kararlar
verilmiş olmalı ki ölçekli bir şekilde, mürekkep ile çizilmiş.
(Mürekkeple yapılan çizimin de her şeyiyle bitmiş, sunuma
yönelik bir çizim olduğu söylenemez aslında; örneğin plan ve
cephedeki pencereler birbiriyle örtüşmez) Ancak ardından
tekrar tasarıma dönülüp kurşun ve renkli kalemlerle yapılan
iç mekân perspektifleri ve giriş detayları eskizleriyle
seçenekler değerlendiriliyor.
Kâğıdın niteliği, eskizlerin birbirleriyle ve başka çizimlerle
ilişkisini de düzenler. Yarı şeffaf eskiz kâğıtlarının birbirinin
üstüne konulmasıyla eskizler/seçenekler çoğaltılır, ya da
daha teknik, boyutlandırılmış bir çizimin üstüne konarak belli
noktaların geliştirilmesini sağlanır. Bu durum eskizin kendi
kendine bir çeşit iç konuşma olmasının ötesinde, iki ya da
daha çok kişinin birbiriyle iletişimini de sağlar. Eğitimde bu
duruma sıkça işaret edilir, öğrenciden ekranda çizimleri
göstermesinden çok çıktı (print) alıp gelmesi beklenirdi ki
öğretim üyesi de onun üzerine koyduğu eskiz kağıdına kendi
yorumlarını çizebilsin ve etkileşim artsın. Buraya ilginç bir not
koymak gerekir. Covid19 günlerinde ekran üzerinde, pek çok
kez mouse aracılığıyla ilkel şekilde yapılan çizimlerle de olsa
bu gelenek yeniden canlandı.
Mimarlık pratiğinde de şeffaf kağıtlar masaya serilir/yayılır ve
üstünde çalışılır(dı). Nitekim arşivlere bakıldığında bu büyük
kağıtlara çizilmiş eskizlere rastlanır. Kâğıdın adeta o binaya
ait bir coğrafi sınırı andıran düzensiz kenarları, eskizin çoğu
kez büyük bir paftadan ya da rulodan yırtılmış olduğunu
ortaya koyar. (fig.5)
Kâğıdın niteliği ve boyutları eskiz için önemlidir. Kağıtlar rulo
ya da 100x70 gibi sayfalar halinde satıldığı gibi ciltli eskiz
defteri olarak da mimarların hizmetine sunulur. Nedense
mimarların pek sevdiği kare form yine de hâkim bir norm
oluşturmaz. Taşınabilir olması önemsenen ve düz beyaz
olanları tercih edilen bu defterler, mimarların sergilerinde
“yaratıcı kişiliğin” bir simgesi olarak izleyiciye sunulur, tıpkı
basımları yapılır (örneğin Aldo Rossi’nin eskiz defterleri).
Mimarlar, bu konuda uzmanlaşan defter markalarını henüz
okulda öğrenciyken öğrenir(di) ve hevesliler hemen edinmeye
çalışırlar(dı). Bazı mimar-tasarımcılar vb. bu konuyu daha da
uç bir noktaya götürerek kişiye özel defterler arar, ya da
yaptırır. Ünlü endüstri ürünleri tasarımcısı Ross Lovegrove
eskiz defterlerini Venedik’teki bir kâğıt ustasına yaptırdığını ve
bittikçe orada yenilerini yaptırdığını söylemişti ODTÜ’deki bir
konferansında. Eskiz defteri bir yönüyle farklı nesillerin gençlik
yıllarında denemiş olduğu (pek çoğunun da sadece o
döneminde kalan) hatıra defteri geleneğiyle ilişkilenir. Cep
telefonlarındaki fotoğraf makinaları eskiz yaparak anlamayı
ve kayıt altına almayı, dijital çizim ortamları ise elle eskiz
yaparak tasarlama anlayışlarına rakip olsalar da, bu
defterlerin oluşturduğu tasarımcının öznel dünyasını kurması
hedefi öğrencilikten itibaren desteklenmeli düşüncesindeyim.
6
Düz beyaz kâğıt, mimarlıkta -özellikle
basic design” eğitimine ilişkin, çokça
kullanılan “tabula rasa” (ki o da balmumu
ile yaratılan çizim tabletinden üretilen bir
terim) deyimine benzer şekilde tamamen
özgürleştirici olduğu savlanan bir “boş
sayfa”. Bazı tasarımcılar ise kareli ya da
grafik kâğıdın çizim yapan kişiyi
yönlendiren, bir disipline edici
niteliğinden faydalanıyor. Örneğin
aşağıdaki çizimdeki karolaj, pek çok
Sedat Hakkı Eldem tasarımında plan ya
da cephelerindeki boyutlar ve oranlarına
ilişkin araştırmalarına destek olmakta.
(fig.6) Kağıttaki her karenin 50cm
uzunluğa karşılık geldiği 1/100 olarak
ölçeklendirilmiş plan alttaki 241m2 alanın
hesaplanmasını kolaylaştırmış. Çatı
kurarken kullandığı 45 dereceden geçen
mahyaların nerede buluşacağını bulmak
da kareli kağıt nedeniyle aynı derecede
kolay.
E. Akcan ve M. H. Zelef (2001), Tekeli Sisa, Boyut Yayıncılık.
Mimarların kareli ya da çizgili kağıtlardaki eskizlerinin her
zaman planlı ve bir amaca yönelik olmadığına ilişkin bir
örnek ise Doğan Tekeli - Sami Sisa ofisinin SALT arşivindeki
Halkbank eskizinde gözlemlenebilir. Yıllar önce yazdığımız bir
yazıda ikilinin anlayışına göre mimarlığın sadece keyfe dayalı
bir seçim, kendi deyimleriyle ‘laubali’ bir pratik olmadığına
işaret etmiştik. Belki de bu yoruma paralel olarak arşivdeki
görsel malzemelerin çok büyük çoğunluğu belli boyutlarda
üretilmiş uygulama çizimleri, sunuma yönelik final çizimler ve
maket fotoğraflarından oluşuyor. Eskizler belki de dışarıyla
paylaşılmayacak şirket iç yazışması ya da özel hayata ilişkin
bir sır niteliğinde görüldüğünden son derece kısıtlı sayıda.
Olan az sayıdaki eskiz de çevresine paspartu yapılarak,
kontrol altına alınmış çizimler. (fig.7) Aşağıdaki örnek de
uygulama şansı bulamamış bir proje, belki de o nedenle
eskizine de yer verilmesi uygun görülmüş.
Fig. 7: Tekeli - Sisa / Türkiye Jokey Kulübü 1998
Fig.9: Tekeli – Sisa / Arif Cerit Evi 1955
Fig.8: Tekeli Sisa / Halk Bankası 1993
Aşağıdaki örnek düzenliliğin ve gizliliğin filtrelerinden dışarı
sızan bir başka tanıklık. Çizimdeki yatay çizgilerden ve
tarihlerden anlaşılıyor ki bir ajandanın sayfasına not edilmiş. El
altında bir eskiz kâğıdı olmadığı ya da eskiz defteri
taşınmadığı hatta o anda ofiste olunmadığı düşünülebilir. 4
Mart tarihinin perşembe gününe rast gelmesi, kâğıdın 1993
yılının ajandasına ait olduğunu yani eskizin Halk bank
çeşitlemeleri olarak nitelendirdiği yapıların üçüncüsünün
tasarımının başladığı günlerinden kaldığına işaret ediyor.
Bilindiği gibi 1983’de yarışma kazanarak gerçekleştirilen Halk
Bankası binası Hazine Bakanlığı’na geçer, aynı şemada bir
yapı Moskova’da Gazprom, üçüncüsü ise yine Ankara’da
banka için inşa edilir. Eskiz henüz üçüncü türevin dış bükey
cephesini taşımıyor hatta ilk yapıyı daha çok andırdığı
söylenebilir. Çizim 10 yıl önceki proje ile gerçekleşmesi
düşünülen yeni tasarım arasında bir bağ kurmakta. (fig.8)
İki ortağın yürüttüğü bir tasarım ofisinin arşivindeki eskizlerle
karşılaşınca, tasarım süreci bu eskizlerden okunabilir mi diye
de düşünmek mümkün. Kişinin kendisiyle konuşması olarak
nitelendirdiğim eskizlerin aynı zamanda 50 seneye yaklaşan
bir iş birliği içinde ortak düşünebilme becerisinin bir kanıtını
sunup sunamayacağı sorusunu akla geliyor. Bu tür soruların
yanıtlarını özellikle Doğan Tekeli’nin son yıllarda yazdığı
kitaplarında aramak mümkün. Ancak ben aşağıdaki eskizi bu
yanıta yönelik olarak yorumlayabilir miyiz diye spekülatif bir
soru sormak istiyorum. (fig.9) Eskizlerin kâğıt üzerindeki
dağılımı bir çalışma masasının iki ayrı tarafında oturan
tasarımcıların, küçük farklarla kendi bakış açılarından
çizdikleri eskizleri, döndürüp, birbirlerininkini incelediği, üzerine
ek yaptığı, sonra 90 derece döndürüp bir cephe çizimiyle
binayı birbirine anlattığı bir diyalog ortamını düşündürtüyor.
8
eskizin çeperinden notlar
Fig.10: R. Venturi / Londra Ulusal Müze Sainsbury ek binası 1991 Fig.10: R. Venturi / Londra Ulusal Müze Sainsbury ek binası 1991
Tekeli, benzer bir karşılıklı eskizler alışverişini, hocası Emin Onat
ile yaşamış olduğunu ve iddiacılığıyla hocasını gücendirdiğini
anlatıyor. İki mimar değil de iki edebiyatçı arasında geçen
eskizlerle düşünce alışverişinin en ilham verici örneklerinden
birinde ise çizim, dili yerinden eder³. Sanat eleştirmeni John
Berger ile romancı Latife Tekin bir masada yan yana otururlar
ve aralarında ortak bir konuşma dili olmadığından çizerek
anlatırlar düşüncelerini. “Çizim sanatçı için bir keşiftir”⁴ diyen
Berger’i şöyle tamamlamak isterim; “çizim mimar için de bir
keşiftir” diyen Berger’i şöyle tamamlamak isterim; “çizim mimar
için de bir keşiftir”.
³ Berger, J. (2019) “Kağıt Kalem Alıp Çizmek” Manzaralar içinde, Metis
Yayınları. s. 36-42
⁴ Berger J. (2019) “Ressamlığın ve Heykeltraşlığın Temeli Çizimdir”
Manzaralar içinde, Metis Yayınları. s.43-48
El eskizlerinin dünyasında mimarın tasarım kararları ve
projenin ilham kaynakları gibi yapıya ilişkin ipuçlarını takip
etmek bir mimarlık öğrencisi için şüphesiz çok öğreticidir.
Ancak örneklerini paylaştığım dedektifliği andıran detaylı bir
okuma bize başka şeyler de anlatmakta. Kağıtların üzerindeki
izler, mimarın çizim yaparken kaleminden istemsizce dökülmüş
mürekkep damlasını, elinin teriyle oluşan buruşukluğu ya da
içerken devirdiği kahvenin lekesini, özetle gündelik yaşamının
izlerini de beraberinde taşır. Hatta eskiz, Venturi’nin Londra’da
Ulusal Müze’nin Sainsbury ek binasını tasarlarken yaşadığı
gibi, mimarın bambaşka bir ortamda aklına gelen seçenekleri
not ettiği bir menü üzerinde de yer alabilir. (fig.10)
El eskizlerini çağrıştıran sayısal ortamdaki eskiz programları
büyük kolaylıklar sağlasa da tasarım sürecinin otantikliğini
yani samimiliğini ve gerçekliğini yansıtmakta aynı zengin ifade
gücüne sahip midir? Bu sanırım üstünde düşünmeye değer bir
soru. “Dijital yerli” neslin mimarları ve mimarlık araştırmacıları
da bu sorunun ve bu derginin teması olan mimarlık disiplinin
ve temsillerinin sınırlarını, arayışlarını, arada kalmış alan ve
zamanlarını, kısacası hayatın izlerini deşifre etmenin yollarını,
umuyorum bulacaklardır.
9
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit, sed diam
nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam
erat volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis nostrud exerci
tation ullamcorper suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo
consequat. Duis autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate
velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla
facilisis at vero eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit
praesent luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,
consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper
suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse
molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero
eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent
luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,
consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper
suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse
molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero
eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent
luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,
consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper
suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse
molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero
eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent
luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,
consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper
suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse
“whatever” dediğimiz şeyler üzerine
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat
volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis
nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate
velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu
feugiat nulla facilisis at vero eros et accumsan et
iusto odio dignissim qui blandit praesent luptatum
zzril delenit augue duis dolore te feugait nulla
Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat
volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis
nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod
tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat
volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis
nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis
autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate
velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu
feugiat nulla facilisis at vero eros et accumsan et
iusto odio dignissim qui blandit praesent luptatum
zzril delenit augue duis dolore te feugait nulla
Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer adip
Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adip Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adip Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
facilisi.
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
facilisi.
Ozan Yetkin
10
podcast
DİN
LEM
EK
İÇİN okutun!
Stüdyo V Öğrenci Topluluğu ekibi, yakın zamanda
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü araştırma
görevlilerinden Ozan Yetkin ile bir sohbet gerçekleştirdi.
Sohbetin içeriği, bir podcast bölümü olarak Stüdyo V ODTÜ
‘Podcast’ profilinde Spotify platformunda yayınlandı.
Ozan Yetkin, topluluk ekibiyle gerçekleştirdiği
sohbet de tasarımcı, yazılım geliştirici ve araştırmacı olarak
pekçok deneyim edindiği mesleki süreci ve bağımsız yenilikçi
üretim süreçlerini paylaştı. Bireysel eğitim sürecinde seçtiği
yollar, denediği farklı prensipler üzerine Stüdyo V ekibiyle
samimi bir biçimde deneyimlerinden söz eden Yetkin,
mimarlık eğitimi ve tasarıma dair formasyon odaklı
yaklaşımlar üzerine alternatif gelişmelerden de bahsetti.
Mimarlık eğitimi ve pratiği, tasarım üzerine
üretmenin geniş kapsamı gibi sohbetin içeriği de oldukça çok
konuya değiniyor. Yarışmalar, süreç yönetimi, eğitim hayatı,
neleri ne zaman anlayabildiğimiz gibi birçok konu üzerinden
farklı felsefi yaklaşımlar ile birlikte bizlere geniş bir sorgulama
alanı yaratıyor, ‘her neyse’ dediğimiz şeylere oldukça yer
veriyor.
“bir şeyi deneyin hakikaten, ben
bunu yapmıştım...dur bunu bir
bırakayım, bambaşka bir şey
deneyeyim dediğin zaman daha
rahat ilerliyor. çünkü orada tıkanan
şey, o yanlış olan şey, ‘şu an
hoşuma gitmeyen bir şey var’ işte.
bu her şeye yansıyor, (.....) bence
bu bir bütün. bir insanın keyif aldığı
bir şeyi başkaları için keyif alınır
hale getirmemesi bence asıl zor
olan.”
- Ozan Yetkin
11
12
öğrenci yazısı
at
ft
AB
Dt
Ayça Tuğran
“Maruziyet”
Furkan Türk
“Mimar Politik Bir Özne Midir?”
Alpcan Balcı
“Piksellere İndirgenmiş Bütünlük”
Doğa Tıraş
“Ara - Bir Başlangıcın Hikayesi”
maruziyet
Mimarlar Derneği 1927, Yeni Medya, Uzun Pozlama Tekniği, Birincilik Ödülü
14
Ayça Tuğran, ODTÜ - Mimarlık
Mimarlık disiplinler arası etkileşimden beslenen ve bu
etkileşimi sağlayan bir konumdadır. Bu aradalık onu her
değişim ve dönüşümde yerini ve ifadesini sabit tutmaktansa,
kendisini yenilemeye ve yinelemeye iter. Dünyanın büyük bir
değişim geçirdiği bu dönemde mimari etkileşim yeni medya
ve onun medyumları üzerinden gerçekleşti. Bunu tema alan
Mimarlar Derneği 1927’nin bu yıl 9’uncusunu düzenlediği ‘Yeni
Medya‘ adlı Mimarlık Öğrencileri Fotoğraf Yarışması da bu
kapsamda bugünün mimari içeriğinin yeniden
sorgulanmasını ve üretilmesini istedi.
Mimari fikirlerin paylaşımı ve etkileşiminin artmasının bireysel
ölçekte getirisi yeni medya ile büyük bir topluluğa ulaşan
içeriğin kişiselleşmesi ve kişiden kişiye farklılık göstermesidir.
Kişiler kendi beğenilerine göre düzenlenmiş ve kişiselleştirilmiş
sosyal medya platformlarında, alışkın olduğu fikirlerin bir
benzerini gördüğünde bunu hızlıca tüketmektedir. Mevcut bu
durumda, etkileşim odaklı kullanılan platformlarda paylaşılan
fikrin/üretimin alıcılarda/tüketicilerde ne kadarının anlaşıldığı,
hangi kısmına odaklanıldığı, bu fikre nasıl ve ne kadar maruz
kalındığı büyük bir bilinmezlik.
İsmini bu maruz kalma durumundan alan ‘Maruziyet‘ üçlü
fotoğraf serisinde uzun pozlama tekniği kullanılmış olup, kent
kompozisyonu ve objektif arasında hareket eden kişinin
kendisinden bir parçasının sensörün ışığa maruz kalma süresi
boyunca yaptığı etkileşim ile aynı karenin bu farklı
varyasyonları oluşturulmuştur. Kompozisyon; yüksekliği ile
çevresini domine eden bir yapı, hemen yanında tarihi ve
kültürel atıflarda bulunan büyükelçilik binası ve bu ikisiyle
onların daha gerisinde de devam eden bina yığınının altında
varolmayı sürdürebilmiş yeşil kütleyi kapsayıp, el imgesinin
katkısıyla kişilerin bu bir aradalığa yaklaşımının kişiselliği ve
çeşitliliği yansıtılmıştır. Tekniğin getirdiği aynı karenin birebiri
üretilememesi ise fikrin kişisel tüketimiyle özdeşleştirilmiştir.
15
nadire kabineleri
“ARA” İÇİN BİR
NADİRE (MERAK)
KABİNESİ
SEZİN SARICA
( YA DA BİR DOKTORA ÖĞRENCİSİNİN
BEYNİNİN İÇİ )
Uyarı: Okuyacağınız metin akademik bir
metin değildir. Belki biraz akademiktir. Ama
tam da değil. Aslında günlük konuşma ve
akademik metin arasında bir yerde olabilir.
Evet arada bir yerde.
17
_ara
Son zamanlarda araştırma alanımla ilgili yaptığım
çalışmalarda çokça karşılaştığım bir kavram “ara”. Aralar,
geçişler, iki şey bir “araya” nasıl gelir, aralar ayrışır mı, aralar
birleşir mi diyerek birtakım okumalar - yazmalar içindeyken
fark ettim ki gördüğüm ve okuduğum şeyleri kafamda
bir(kaç) dolaba koyuyorum. Kesit’in “ara” temalı sayısına da
bu tanımsız mekanla ilgili düşünerek uzun ve biraz da sıkıcı
metin bloklarından daha başka bir şey yapabilirim diye
düşündüm.
_nadİre(merak) kabİnesİ
1a. Ferrante Imperato, Dell'Historia Naturale (1599). Kaynak: Giovanni
Aloi, “Cabinets of Curiosities and The Origin of Collecting” Online
Course Introduction, Sotheby’s Institute of Art.
www.sothebysinstitute.com/
1b. Domenico Remps, Cabinet of Curiosities (c. 1690). Kaynak:
Giovanni Aloi, “Cabinets of Curiosities and The Origin of Collecting”
Online Course Introduction, Sotheby’s Institute of Art.
www.sothebysinstitute.com/
18
nadire kabineleri
Uzun ve sıkıcı metinler demişken, hemen buraya bilgi verici ve
tanımlayıcı bir kısım koymalıyım. Yüksek lisans yıllarımdan beri
çok ilgimi çeken “nadire kabineleri” ya da “merak kabineleri”
aslında ilk müzeler olarak anılıyor. Haklarında birçok
araştırma, yazı, yeniden bakış mevcut tabii, ama bu yazı
özelinde “merak” peşinde düşünme, ve yaratma pratikleri için
çok denk bir temsil olduklarına karar verdim. Eileen Hooper
Greenhill, “Museums and the Shaping of Knowledge”
kitabında nadire kabinelerini “birbirine bağlı olmayan
nesnelerin düzensiz bir kargaşası” olarak tanımlıyor. Başka
tanımlara da referans vererek bu kabinelerin “sistemsiz ve
kendine özgü birleşimi ve doluluğunu” ve de bu sistemsiz
koleksiyonlardaki “garip, harika, meraklı, nadir olanın” önemini
vurguluyor. Hooper Greenhill’e göre Wunderkammer, batıl
inanç ve sihrin "bilim öncesi heyecanlar" ile birleştiği, düzensiz
bir zihnin ürünü olarak görülüyor.1
“Museum histories have, until very recently, presented the
‘cabinet’ as a stereotype. The archetypal ‘cabinet of
curiosity’ is the German Wunderkammer, which is understood
as a disordered jumble of unconnected objects, many of
which were fraudulent in character. … The material contents,
the collections, of the Wunderkammer have been correctly
identified in some detail for a considerable time, but the
rationality that underpinned the relationships of these
collections has not been understood. Thus the forms of
knowledge shaped by these cabinets has gone
unrecognised. The ‘museum movement’ was ‘intensely
personal and haphazard in plan’ writes one writer of the
‘museums’ of this period (Alexander, 1979:9). ‘These cabinets
were unsystematic and idiosyncratic in composition and
were filled to the point of overflowing’ (Ames, 1983:94); and
the ‘magpiety’ of the Wunderkammer demonstrates the
disorder and confusion of the German prince (Taylor,
1948:122). ‘The strange, the wonderful, the curious, the rare,
were more and more welcomed by the credulous with each
passing day’ (ibid.: 125). The German Wunderkammer is seen
as the product of a saturnine disordered mind, where
superstition and magic combine with ‘pre-scientific stirrings’
(Van Holst, 1967:103).”
Eileen Hooper Greenhill. Museums and the
Shaping of Knowledge. Routledge, 1992.
Figür 1a-1b-1c. Tarihten nadire kabineleri.
1c. Frans Francken the Younger, Chamber of Art and Curiosities,
(1636). Kaynak: Eileen Hooper Greenhill. Museums and the Shaping
of Knowledge. Routledge, 1992.
1 Eileen Hooper Greenhill. Museums and the Shaping of Knowledge.
Routledge, 1992.
19
Ben de bu metinde “düzensiz (düzenlenmek üzere olan) bir
zihnin” temsili olarak bazı temalar üzerinden “ara” için bir
nadire kabinesi sunmayı amaçladım. Araştırmamın odağı
imge ve form kavramları çerçevesinde mimarlıkta yapma
biçimleri ve temsil üzerinde düşünmek. Başlangıç olarak da
19. yüzyıl Alman mimari üretimini bir örneklem alanı olarak
seçtim. Bu iki cümle sıkıcı kısımlara bir atıf olarak burada
bulunsun. Metnin buradan sonraki kısmında imge ve form
kavramları arasındaki çerçeveyi özetleyeceğim. Daha sonra
bu çerçeve içinde zihnimdeki kabinede toplamaya
başladığım belli görsel parçaları üç ayrı temada sunacağım.
Bu görsel parçalar elemanlar arası, ölçekler arası ve
zamanlar arası durumlar hakkında sonradan bir araya
getirilmiş bütünler sunuyor.
Figür 2a-2b-2c. Sezin, Cabinet of Curiosities, Çizim-kolaj (2022).
bİRbİrİne
bağlı
olmayan
nesnelerİn
düzensİz bİr
20
kargaşası
_İmge-form .
Bu dört sayfa iki ayrı kaynaktan imge-form “ara” kabinesine
koyduğum sayfalar. Hatta üzerine bir sunum ve metin de
hazırlıyorum.² İlk ikisi Peter Wilhelm Beuth ve Karl Friedrich
Schinkel’in “Vorbilder für Fabrikanten und Handwerker
(Üreticiler ve zanaatkarlar için modeller)” kitabından iki sayfa.
Kitapta, ikinci sayfadaki ilginç görsel için hazırlanan ayrıntılı
bir tablo bulunmakta (Figür 3a). İlk sayfadaki bu tablo,
“Verzierungen (süsler)” ve “bu öğelerin hangi mimari
yapılardan alındığının” listesini sunar.³ Her parça için ait
olduğu mimari bağlam listesi aslında statik bu imgelerin
metinsel bir haritası olarak varsayılabilir. Bu tablo tarafından
açıklanan ikinci sayfa, yani Blatt 1(Figür 3b), “yardımcı”
mimari elemanların çeşitli çizimlerinin üst üste yığılmış bir
birleşimini içeriyor. İmge-form “ara” kabinesindeki diğer iki
sayfa ise çok da duyulmamış bir makaleden.
nadire kabineleri
Mimar-mühendis olan Friedrich Heinzerling, tam başlığı
“Mimari formların oluşum yasaları/üretici yasaları: Mimari
sanat formlarının gelişimine ilişkin bilgilere bir katkı” olarak
tercüme edilen bir makalesinde formlar arası ilişkilerin soyut
temsilleri üzerinden kurallı bir yapma biçimi sunar.4
Heinzerling bu kuralları, aynı ilkelere dayanan ayrılık/bölünme
yasası (Das Gesetz der Scheidung/Trennung)” ve “ilişki/geçiş
yasası (Das Gesetz der Beziehung/Vermittlung)” olarak
adlandırmıştır. Burada, önceki kaynakta varolan detaylı
parça çizimlerinin gerçek dışı ve atektonik olarak bir araya
gelmiş imgelerinin aksine, nokta, çizgi, yüzey ve hacim
üzerinden tanımlanan ayrışma ve birleşmeler geometrik
formlar olarak temsil edilir (Figür 4a&4b). Bu sayfalar ve çizim
setleri, imge-form “ara”sını anlamak için bir araya getirdiğim
bir örneklem grubu oluşturuyor.
(Figür 3a)
(Figür 4a)
(Figür 3b)
Figür 3a-3b. sayfa-parçalar: : Blatt 1 için tablo & Blatt 1: Teil I Abteilung 1. Kaynak: Vorbilder für
Fabrikanten und Handwerker, Karl Friedrich Schinkel and Peter Wilhelm Beuth, 1821, 1837.
Figür 4a-4b. sayfa-parçalar: Heinzerling’in çizimleri. Kaynak: Friedrich Heinzerling. Die Bildungsgesetze
in der Architektural Formen, Allgemeine Bauzeitung, 1869.
²Bildiri olarak yayınlanacağını akademik olarak belirtmek gerekir sanırım, bu metin de yarı-akademik
oldu sanki, “footnote” da belirteyim dedim.
³Karl Friedrich Schinkel and Peter Wilhelm Beuth. Vorbilder für Fabrikanten und Handwerker, 1821, 1837.
⁴Friedrich Heinzerling. “Die Bildungsgesetze in der Architektural Formen”, Allgemeine Bauzeitung, 1869.
21
(Figür 4b)
_elemanlar//çİzİm
Aşağıda imge-form ikili anlatımının içinde topladığım ek bazı
görsel parçalar var. Elemanlar arası, ölçekler arası ve
zamanlar arası durumlar üzerinden yan yana konmuş olan
bu parçalar “ara” üzerine bir nadire kabinesinin (bu aralar
zihnimin içinin) anlık koleksiyonunu oluşturuyorlar. Not etmem
gerekir ki tüm bu parçalar benim son altı ayda sübjektif
olarak görsel ve düşünsel ilişki kurduğum mekanlar ve
temsiller, başka filtrelerle bakıldığında eklenebilir-çıkarılabilir
ya da değişebilir parçalardan oluşuyorlar.
- plan-parça: Sebastiano Serlio’nun “Kitap 7”sinden5 : Varolan eski
yapının elemanları ve tanımladığı mekanlar üzerinden yeniden
tasarlanmış ayrışma-birleşme ilişkileri.
- plan-parça: Sebastiano Serlio’nun “Kitap 7”sinden6 : Açılı arazi
sınırının derin duvarlar ve mekan tanımlarıyla tekrar tasarımı.
- plan-parça: Diller Scofidio + Renfro’nun tasarladığı Broad Museum
cephe-ler- ilişkisi.
- plan-parça: Karl Friedrich Schinkel’in tasarladığı
Friedrichswerdersche Kilisesi’nin ayrışan çift cephe strüktürel ilişkisi.
- kesit-parça: Robert Venturi’nin tasarladığı Vanna Venturi House
ayrışan-birleşen cephe-mekan ilişkisi.
_ölçekler//fotoğraf
- foto-parça: Emre Arolat Architects’in tasarladığı İstanbul
Resim-Heykel müzesi peyzajının kaldırım ile kurduğu
ayrışmayan-birleşmeyen sınır ilişkisi, İstanbul.
- foto-parça: Yazgan Mimarlık’ın tasarladığı Hamamyolu Urban
Deck’in sokak ile ayrışmayan-birleşmeyen sınır ilişkisi, Eskişehir.
- foto-parça: Jordi Badia ve ekibinin tasarladığı Can Framis Museum,
yatay ve dikeyler arasındaki dolu-boş ayrışan-birleşen ilişkiler,
Barcelona.
5 Peter Hicks and Vaughan Hart. "Sebastiano Serlio on Architecture.",
1996.
6 Ibid.
22
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE KABİNELERİ
NADİRE kABİNELERİ
- foto-parça: David Chipperfield Architects’in tasarladığı James Simon
Gallerie ile Neues Museum cephesi birleşen-ayrışan ilişkisi, Berlin.
- foto-parça: David Chipperfield Architects’in tasarladığı
Haus Bastian ile Humboldt Üniversitesi Ekonomi Bölümü
yapısı arasındaki cephe ilişkisi, Berlin..
nadire kabineleri
- foto-parça: Franco Stella ve ekibinin tasarladığı Humboldt
Forum. Eski Berlin Sarayı’nın cephe rekonstrüksiyonu ile yeni
yapının iç cephe ilişkisi, Berlin.
- foto-parça: Jordi Badia ve ekibinin tasarladığı Can Framis Museum,
Can Framis fabrikası yapısı ile müze yapısının birleşen-ayrışan ilişkisi,
Barcelona.
23
M IMAR
M IMAR
M IMAR
M IMAR
Furkan Türk, ODTÜ - Şehir Bölge Planlama
Doğası ve yapısı gereği mimar, çevresiyle, yapılı alanla ve
yapılacak alan ile birebir ilgilidir. Mekânın politikliği ile sağlam
bir ilişki ve bağlamsallık bulunan mimarın politik özneliği de
çok açık bir tartışmaya yol açmakta. Kullandığı materyal ve
insanlara etki etmesi ve hatta direkt olarak topluma etki
ediyor olması mimarı birçok açıdan politik bir özne yapsa da
bu atfediliş yalnızca spesifik bir bakış açısından da
gerçekleştiriliyor olabilir.
öğrenci yazısı
Mekân ile bağlantılı, ilişkili ve ilintili bir disiplinin sürdürücüsü,
profesyoneli ve uygulayıcısı direkt olarak mekan ile birebir
ilişkiye giren kişi olmaktadır. Mimar, yalnızca kendisi için değil,
birçokları için yaşam alanları yaratırken aynı zamanda kentte
gerçekleşen birçok aktivitenin de merkezi olan mekanları
bizzat yaratmaktadırlar. Sahip oldukları bu mekân yaratma
gücü, mimarları mekânın şekillendiricileri ve hatta mekanın
tabiri caizse tanrıları yapmakta. Birçok insanın, genel olarak
bir toplumun yaşantısının neredeyse hepsinin bu mekanlarda
vuku bulduğunu düşünürsek aslında mimar, gündelik hayatı
tasarlayan, yönlendiren ve şekillendiren bir özne haline
gelmektedir. Bu öznelik durumu mimarın yaptığı için yalnızca
kendisini ilgilendirmediği, topluma mal olduğunu ve toplumun
etkilenmesinin de bir takım karşılıklarının bulunduğunu net bir
biçimde yansıtmaktadır. Özünde mekanın politik olması bu
tartışmaya güçlü bir argüman olarak girse de, mekanın
yansımasının mimar üzerindeki çeşitliliği mimarın politik
özneliğini de daha fazla sorgulatır ve tartışılabilir kılmakta.
Mimarın hangi açıdan politik özne olduğu da ayrıyeten bir
tartışma konusudur. Zira mimar sadece kırsalda kendi evini
yaparsa yine de politik bir özne midir sorusu mimarın her
durumda politik bir özne olup olmadığını akıllara getirebilir.
Yine de, her ne kadar toplumdan uzak ve kendine yönelik bir
iş yapsa da mimar, aldığı kararlar neticesinde bir duruş
sergilemektedir. Çok masum, güzel ve “doğal” bir fantezi,
istek ve hayal gibi dursa da kırsalda herkesten uzakta
mimarlık pratiği gerçekleştirmek de özünde bir politiklik
taşımaktadır. Dolayısı ile mimar, altlık ve malzeme olarak
kullandığı mekanın bir işleticisi olarak politik bir önem ve
değer taşır. Topluma, kendisine ve çevresine yansıttığı her
şey de mimarın politik öznesinin bir yansımasını ve dışarıya
etkisini göstermektedir.
Pek tabii mimarlık sadece yapılı mekanı oluşturmak, plan
çizmek ve bina inşa etmek değildir. Bir nosyon olarak
mimarlık, her türlü yansımasını içine alarak politik küme
oluşturmaktadır. Teorisyeninden, profesyoneline, çizerinden,
uygulamacısında tüm mimarlık pratikleri mekanı merkezine
aldığı sürece politik öznelik bağlamından
uzaklaşamamaktadır. Sonuçta tüm pratikler yarattıkları
sonuç ürün ile bir etki yaratmakta ve çıkan ürünün, ürün
sahibi kabul etsin etmesin, bir politik değeri olmaktadır.
Sonuç olarak mimar, mekan ile direkt ilişkili olduğu için ve
mekanın kendisi de, ki daha önce de uzunca tartışmaların
konusu ve merkezi olmuştur, politik bir değer taşıdığı için
politik bir öznedir. Mekanın kendisinin ve mimarlığın politik
olduğu bir bağlamda mimarın politik olması kaçınılmazdır ve
bu öznelik mimarın pratiğinin yansımasının da son derece
politik ve gündelik hayat içerisinde belli etkilerinin olduğunun
da garantörüdür.
25
pik
nik .works
27
çizim .
mekan .
boşluk .
- “Performatif çizim” lerinizle biliniyorsunuz. Daha
önce İstanbul’da gizemli bir kilisede, İsveç Şapeli’nde
72 saat boyunca durmadan çiziktirdiniz, sonra
“drawing disco”lar.. Kendiniz de bunu “çizim- mekan -
boşluk sınırlarıyla oynamak” olarak
adlandırıyorsunuz. Bu kavramı biraz daha açabilir
miyiz.. Bu sınırları aşmada çizim bir araç mı oluyor?
Hangi noktada bu kavramlar birbirine
evriliyor/dönüşüyor/akıyor..
Performatif Çizim bu anlamda birçok 'ara'nın sınırının
tartışıldığı, daha doğrusu sınırları tarihte de biraz muğlak
bırakılmış bölgeleri araştırıyor. Bunlardan ilki, mekan-anlatı
ilişkisi. Kültür olgusunun başlangıcından, endüstrileşmeyi
takiben, verim odaklı toplumsal paradigmaların yaygınlaştığı
dönemlere kadar mekan-anlatı birbiri içine örülen, birbirinden
pek ayrışmayan konular. Mağara çizimlerinden tapınaklara,
kiliselere veya camilere bu birlikteliği izleyebiliyoruz. Mekan ve
içindeki grafik veya doğrudan mekanın ortaya çıkardığı anlatı
ayrı düşünülmüyor, birlikte oluşuyor. Victor Hugo'nun Notre
Dame'ın Kamburu metninde, oldukça öngörülü olarak, elinde
kitabı kiliseye doğru sallayan karakterin diyalogunda şöyle bir
not düşülmüş "ceci tuera cela", yani "bu onu öldürecek".
Aslında Hugo'nun burada öngörülü bir şekilde vurguladığı
olay -en azından tarihçilerin gözünde- gerçekleşiyor;
yaygınlaşan matbaa ile, kitap mekanın anlatı işlevini elinden
alıyor. Biz buna başka bir yönden bakıyoruz ve anlatı
oluşturma işlevinin hala mekan ile kuvvetli ilişkiler
kurulabilecek şekilde örülebileceğini; mekanın üç boyutlu bir
medya olarak güçlü bir anlatı tuvali olduğunu, hatta biraz
28
piknik works
ileri giderek, mekanın daha örtüşük bir şekilde anlatıyı
şekillendirebileceğini düşünüyoruz. Performatif çizim projesi,
bir tarafıyla her edisyonunda bu olguyu tartışmayı amaçlıyor.
İlk denemenin sizin tabirinizle 'gizemli' bir kilisede olması bu
açıdan anlamlı oldu.
Bu çalışma aracılığıyla tartışmayı amaçladığımız, yine sınırları
bir miktar muğlak olan birkaç konu daha var. Örneğin
yaşadığımız çağda (buna kilisenin bir duvarında dijital
reprodüksiyon çağı demiştik) sanat eserinin anlamı ve
kalıcılığı üzerine konular, beden-zaman-mekan ilişkisi üzerine
konular, performativite kavramına ilişkin konular, anlatının
nasıl oluşturulduğu veya neyin anlatılmaya değer olduğu,
mekansal bir anlatının nasıl nitelikleri olduğuna dair konular.
Bunları hakkıyla tartışabilmek için uzunca bir metinsel içerik
gerekir ve bu röpörtajın kapsamının dışına çıkabilir. Bu yüzden
kısaca örnekleyelim, örneğin Michalengelo'nun Sistine
Şapeli'ni büyük bir ustalıkla, yıllarca uğraşarak, onlarca
asistanla ve sonsuza kadar kalması amacıyla yapması
durumu ile bizim minik şapelin içinde birkaç günde, iki
ortalama çizer olarak kendimizi kapatıp, dandik tahta
kalemleri ile, mekanı kapladığımız plastik bir muşamba
üzerine, bakılıp fotoğrafı sosyal mecralarda tüketildikten
sonra yok edilmek üzere yapmamız başlı başına çok keyifli bir
tartışma konusu. Burada amaç bir rönesans kahramanı ile
kendimizi kıyaslamak değil, aksine bu kahramansı rolü red
ederek, sanat eserinin üretim, paylaşım ve kalıcılık değerlerini
tartışmaya açmak. Acayip başka bir konu ise performativite,
içeriğin üretimi, beden ve mekanın birbirine etkisi üzerine. Bu
işleri günlerce haftalarca düşünerek, önden hazırlanarak
değil, kendimizi bir mekana -gerçek anlamıyla- kapatıp,
bedenin sınırlarını ararcasına tüm yüzeylere çizmek üzere
doğaçlama bir şekilde işe koyulmamız. Biraz 'oulipocu'
denebilecek bir düsturla zamanı ve mekanı kurallarla
sınırlıyor, diğer oluşan sınırları olabildiğince açıp anlatıyı
oluşturmaya bırakıyoruz. Tüm süreci mekanla bedenin ilişkisini
gösterecek şekilde kayıt altına alıyor, hatta bazı durumlarda
doğrudan izlenebilir şekilde gerçekleştiriyoruz. Birçok konunun
sınırlarının ucu hala açık, her seferinde heyecanla yeni
soruları aralıyoruz.
29
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
APPLE STOCKHOLM BAĞ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ
- Bahsettiğimiz bu performatif çizimlerinizden en son
Stockholm’ de gerçekleştirdiniz. “Livingston Ground
Floors” ismindeki bu performansı daha önceki
deneyimlerinizle karşılaştıracak olursak, bu
şehirler/deneyimler arasında neler değişti?
Daha önce başka bir sanat projesi için Stockholm'de
bulunmuş, şehirde kışları yaşanan uzun karanlıktan ötürü
vitrinlerin şehrin zemininde ne kadar önemli bir rol tuttuğunu,
bunun hatta, ışıklandırılmış vitrinlerin tasarımına çok önem
veren bir kent kültürünü tetiklediğini düşünmüştük. Şehir
olabildiğine gri ve koyu, vitrinler ise olabildiğine alacalı, çekici.
Living Groundfloors çalışmasının temel yaklaşımını bu gözlem
oluşturdu. Performansı yapacağımız yer işlek bir caddenin
üzerinde, bir sanat mekanının zemin katıydı. Vitrinin
mekansallığı üzerine düşünürken, zemin katın sokağa bakan
camlı kısmında kendimize basit bir vitrin mekanı yapmaya
karar verdik. Vitrin bir mekan olarak çok ilginçtir. İç ile dış
arasında muğlak bir tampon alan oluşturur. İçinde tam olarak
yaşantı olmasa da, bir mizansen gibi, yaşantının izleri
oluşturulur, sergilenir, arada bir yenilenir. Yine de içindeki
yaşantı hareketsizdir. Biz bu vitrinin içinde üç-dört gün
yaşayarak performatif çizim projesini yaptığımızda nasıl bir
durum oluşacağını çok merak ettik. Vitrin mekanını
kendimizce tasarladık, inşa edildi, içine girdik ve o işlek
caddenin zemin kat hayatını incelemeye başladık. Onlar da
bizi.
Bu çalışmada arayüz ile yapılan çalışma arasında birçok
derinlikli tartışılabilecek bağlantı var. Zaten Apple ve Atölye
ile işbirliğimiz bunun üzerine gelişti. Apple, Ipad gibi güçlü bir
üretim aracını kullanarak, bu aracın ortaklaşa üretim
potansiyellerini araştıran bir proje yapmamızı istedi. Biz de bir
diyalog aracı olarak çizim üzerine düşünmeye başladık ve
proje gelişti. 'More than I wanted to know about I' bu
minvalde hem biraz dijital teknolojiler ile değişen
kültürümüzün birtakım yönlerine bakmayı hem de yine aynı
sebeplerle ortaya çıkan 'kakafonik' denebilecek ve 'toplumsal
bir terapi'ye benzer bir şekilde bakılmayı gerektirebilecek
sosyal diyaloğumuzu çizim üzerinden ortaya koymayı
amaçladı. Orada bulunan teknoloji aracılığıyla onlarca kişinin
dev bir ekran üzerinde çoksesli bir diyaloğa girdiği epey ilginç
bir iş oldu.
piknik works
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
APPLE STOCKHOLM
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
AĞDAT CADDESİ
31
- Son zamanlarda grafik sanatı - illüstrasyon -
performans sanatının yanında bir de mimarlık
mesleğinize, yapı tasarımlarına yönelmeye başladınız
gibi görünüyor. Özellikle Ankara’dan sneakpeek’leriniz
gittikçe merak yaratıyor. Bu kadar çok yönlü
tasarımla uğraşan bir ekip olarak, hangi disiplin için
üretim yapacağınız arasında nasıl bir yol izliyorsunuz,
seçimleriniz neye göre şekilleniyor onu da öğrenmek
isteriz.
Son zamanlarda mimari projelerimiz çok yoğunlaşsa da,
aslında mimarlık ve mekansal disiplinler hiçbir zaman ilgi ve
üretim alanımızdan çıkmadı. Bildiğimiz anlamıyla mekan
tasarlayarak ve inşa ederek pratiğimize katmak zaman
unsurundan dolayı ilk üç senede Piknik'in kapsama alanında
değildi. Aslında basit bir sebepten, aktif olarak üretim
yaptığımız beş senenin ilk üç senesinde tam zamanlı başka
işlerde çalışıyorduk. Son iki senesinde ise tam zamanlı
Piknik'teyiz. Bu sürede birçok mekan tasarladık ve inşa ettik.
Bunun diğer üretim yaptığımız çalışma alanlarıyla arasındaki
sınırlanara gelince de. Aslında bizim için pek bir sınır
olmadığını söyleyebiliriz. Sözkonusu farklı bilgi alanları da
olsa, biz tüm pratiğimizi aslında sınırları muğlaklaşan grafik,
sanatsal ve mekansal bölgeler arasında bir akrobasi olarak
tanımlıyoruz ve bu bilgi alanları arasındaki aktarımın yepyeni,
taze nitelikler getirdiğine inanıyoruz
32
piknik works
- En eski projelerinizden biri, Günlük Hayat
Dedektifleri. Pandemi sürecinde bir de ‘Ev Dosyası’
açıldı. Pandemiyi kreatif bir zaman aralığı olarak
gördüğünüzü ve bu yaratıcı iş birliğini “bir arada”
olma aracı olarak söyleyebilir miyiz, ne dersiniz.
Aslında ekipte herkesin yürüttüğü çeşitli kişisel projeler de
oluyor. Günlük Hayat Dedektifleri, Oğul Can Öztunç'un beş
senedir yürüttüğü, Piknik'ten bağımsız bir proje. Her sene
geniş çaplı bir atölye aracılığıyla üretim yaparak hayatına
devam eden bir araştırma bürosu. G.H.D. Bürosu, çizimi bir
araştırma ve diyalog aracı olarak kullanarak, gizemli bir
konuyu merkezine alarak, birlikte üretmeyi, sonra da bu
gizemli konuya birlikte bakarak yeni bakış açıları keşfetmeyi
amaçlıyor. Geniş gruplarla üretim yapıyor ve gitgide büyüyor.
Pandemiye ve dolayısıyla evde kaldığımız zamanlara denk
gelen edisyonda en önemli mekansal olgulardan biri olan
'ev'le kurduğumuz ilişkinin değişimini araştırmayı hedefleyen
bir çalışma yürüttük. Günlük hayat dedektiflerinin her
çalışması başka bir mecrada kendini buluyor. Bu zamana
kadar bir basılı kitap, bir sahte gazete mecmuası, üç metrelik
bir harita, bir de fiziksel sergi ile sonuçlandı. Bu sefer ise,
fiziksel olarak yanyana gelemediğimiz için, 'Ev Dosyası'
Mimarizm desteğiyle çok keyifli bir dijital sergiye dönüştü.
Daha detaylı bilgi için http://ghdevdosyasi.mimarizm.com/
33
34
öğrenci yazısı
Alpcan Balcı, ODTÜ - Mimarlık
Yarattığımız dijital ortamlar hem üzerlerine geliştirildikleri
platformlar hem de hedeflerindeki kullanım senaryoları
çerçevesinde şekillendirilmektedirler. Biz kullanıcılar da belirli
önceliklere göre şekillenen bu dijital ortamlar çerçevesinde
kendi yapma ya da gösterme biçimlerimizi şekillendiririz.
Başka bir deyişle kullandığımız bağlam ve bağlamı kullanma
bilinci ile birlikte oluşturduğumuz içerikler tersinir şekilde
birbirlerini besleyen bir döngü içerisindedirler. Artık iletilmek
istenen mesaj ile bunun iletildiği araç arasındaki bağ
kopartılamaz hale gelir. Hatta araç mesajdan, mesaj da
araçtan ayrı düşünülemez durumdadır. Kısaca Marshall
McLuhan’ın da belirttiği üzere araç mesajdır ya da en
azından araçlarımız mesajlaşmaktadır.
Dijital ortamların sundukları, geniş kitlelere ulaşma ve ortak
zemin oluşturma gibi avantajlar düşünüldüğünde mimarlık
disiplinin de bunun bir parçası olması gerektiği son derece
açıktır. Burada tartışılacak konu dijital ortamın biçimsel
anlamda sunduğu şablonlar üzerinden mimarlık disiplinini
nasıl bir etki alanına sürükleyeceğidir. Mimari pratik
anlamında yıllardır süregelen belirli kısıtlar ve de mecburi
öncelikler üzerinde gelişmektedir. İnsana hizmet etme
hedefiyle tasarlanırken yapıldığında nasıl bir etki
uyandıracağı kaygıları disiplinin özüne işlemiştir. Geleneksel
pratikteki yaklaşım tasarım sürecini ve ekipmanlarını asıl
yapılacak yapı için birer araç haline getirmiştir. Her zaman
gerçek dünyanın sınırları ile birlikte tartışılan bu süreç bizim
mimari dediğimiz kavramın temellerini oluşturmuştur. Ancak
yeni ortamların disipline entegre olması (ya da disiplinin yeni
ortamlara göre şekillenmesi de denilebilir) dijital araçlarımız
ile fiziksel mimari anlayışımızı bir potada eritmeye başlamıştır.
Bu yeni ortamların getirdiği farklılaşan değer yargıları
mimariyi imgeselleştirerek bir tüketim malzemesi haline
getirmiştir. Artık mimari ürün yapıldığı kullanıcının ihtiyaçlarını
en iyi şekilde karşılarken farklı estetik ya da fikirsel altyapıları
yansıtan bütün bir bağlamdansa dijital ortamda onunla ilgili
görseller bekleyen kullanıcıyı tatmin eden objesel bir hal
almıştır. Temelde odağına aldığı sınırlı ve belirli bir sayıdaki
kullanıcı tarafından deneyimlenebilen mimari karakter dijital
ortamların değer yargıları göz önünde bulundurulduğunda
daha arka planda kalacak bir nitelik kazanmıştır. Bununla
birlikte, yapının dijital medya ortamlarında çok daha fazla
kullanıcının imgesel ihtiyacını karşılayan karakteri ön plana
alınmıştır. Bütüncül bir deneyim yaklaşımı giderek sınırlı bir
çerçeve içerisinde ilgi çekici bir görüntü oluşturacak obje
yaklaşımına dönüşmektedir.
Tekrardan kurgulanan değer ve kapasite yargılarımız
kaçınılmaz olarak mimariyi üretim biçimimizi de
etkilemektedir. Yeni dijital üretim biçimleri göz önüne
alındığında tüketim nesnesini ya da algısını oluşturacak olan
kısım her zaman daha öncelikli bir tasarım odağı olmaktadır.
Genellikle bir bölümü çok ilgi çekici şekilde tasarlanmış
yapılar direkt olarak tasarımcılarının hayal ettikleri imgesel
sonuca ulaşma süreçlerinin birer parçası olarak ortaya
çıktılar. Hatta bütüncüllüğünü yapının belirli mimari
elemanlarına odaklanarak bozmakla kalmayıp, yapının
gerçeklerinden adamakıllı uzaklaşarak sadece dijital
platformlarda tüketilecek birer imge olarak yola çıkan
tasarımlar görmeye başladık. Yalnızca beklenen güçlü
görselin oluşacağı kısımları modellenmiş yarım mimari fikirler,
zaten hiç yapılmayacağı varsayılarak her türlü sınırı ihlal
35
beden uçuk projeler bu örneklerden bazılarını oluşturdular.
Öncelikle yapıların ön plana çıktıkları mimari özellikleri
abartılarak kalan bölümler önemsizmişçesine tasarlandı,
ardından da dijital ortam için ön plana çıkan kısım dışındaki
her şey gereksizmişçesine üretilmesi gereksiz görülen
bölümlere dönüştüler. Bütünlükten böylesine bir uzaklaşış
ironik olarak piksellerin parçalılıkları üzerine kurgulandı. İşte
bu dönüşüm tam olarak yazının başında bahsedilen aracın
mesajın kendisine dönüşmesini tanımlamakta. Örneğin iyi bir
mimari yapıtın fotoğrafını düşünelim. O fotoğraf karesi
aslında arkada gözükmeyen onlarca farklı detayla birlikte
güçlü bir imge oluşturmaktadır. Fakat iş direkt olarak o
fotoğraf karesini tasarlamaya geldiği zaman karenin
barındırdığı imgesellik arkasında yatan gerçeklikten
tamamen yoksun kalmaktadır. Bu ayrışma imgenin bizlerde
yarattığı genel izlenimi de zamanla değiştirmektedir.
Normalde imge ile karşılaştığımızda onun arkasında yatan
bütünü bilinçli olmasa da algılayarak onu değerlendiririz.
Ancak imgenin kendi başına üretimi, bizlerde varsayımsal
olarak barındırdığı arka planı zamanla silikleştirir. Bu imge
artık gerçekliğin ta kendisi haline gelir bu durumun
kaçınılmaz bir sonucu daha vardır: Gerçeklik arayışımızdaki
değişim. Gerçeklik algımız yavaş yavaş bulanıklaşırken dijital
ortamlarda tüketilmek için oluşturulan bu kurgulanmış
gerçekliklerin, aslıyla olan ilişkilerini sorgulama gereksinimi
duymayız. Çünkü artık ihtiyacımız olan şey gerçeklik değildir.
Hakikat aslında bir ihtiyaca cevap vermek için orada var
olmuştur ve imge o gerçekliğin bir ürünü olarak ortaya çıkar.
Fakat amacı ya da ihtiyacı imgenin kendisi olarak belirlersek
bu gibi bir ilişki gereksizleşir. Kısacası tüketim eyleminin
kendisi ihtiyaca dönüşürken imgeler bunu karşılamak için
ihtiyaç duyulan şey haline geliyorlar. Bouldriard’ın dediği gibi
“İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye
ihtiyaç duyuyor.”
Dijital ortamın sunduğu bir diğer avantaj ise şüphesiz ki fiziki
sınırları ortadan kaldırmasıdır. Artık her bilgi, kültür, gelenek
vb. eskisinden çok daha ulaşılabilir ve çok daha iç içedir. Bu
yakınlık avantajı sağladığı faydaların yanı sıra getirdiği
mutlak yakınlık ile birlikte farklı mimari habitatları kesiştirmiş
ve doğal seçilime benzer bir işleyişle yerelliğin
asimilasyonuna neden olmuştur. Tüm dünyanın tek bir iletişim
alanında birleşmesi bizleri küresel köy diyebileceğimiz bir
dünya düzenine çıkarmıştır. Bu düzende artık mimari ya da
herhangi başka bir disiplin yerelliğini ve özgünlüğünü
korumakta oldukça zorlanır. Benzer pikseller üzerinde benzer
araçlar ile tasarlanmış mimari beklendiği şekilde benzer
yapılar üretmeye gayet yatkındır. Dünyanın her yerinde
görülmeye başlanan kopyala yapıştır yapıların da bir
açıklaması aslında gelişmekte olan dijital avantajların bize
getirdiği iletişimsel sınırsızlıktır. Ancak burada eklemek isterim
ki bahsedilen sınırsızlık mimari dil bağlamında tam tersi bir
sınırlılığın önünü açmaktadır. Artık bir ofis yapısının Çin’de ya
da Kanada’da bulunması çok da bir fark yaratmamaktadır.
Mimarlar tarzlarını oluşturdukları objesel karakterler
bakımından belirleyerek tüm Dünya’da kendilerinden
beklenen benzer biçimlerdeki yapıları üretmeye devam
etmektedirler. Sanıyorum ki pikseller bizlerin coğrafi ve
kültürel tabanlarda yaptığımız mimari sınıflandırmayı
yapıların boyut ve biçimlerini esas alan bir tabana indirgedi.
36
öğrenci yazısı
Dijitalleşmenin daha da ileriye taşıdığı mesleki dikeyleşme de
köklü değişimlerin temelini oluşturur. Sanayi devriminden
sonra yavaş yavaş ortadan kaybolan rönesans insanı yerini
daha verimli olacağından işin sadece bir kısmını çok iyi bilen
insanlara bırakmıştır. Dijitalleşme ve onunla birlikte gelen
küçük küresel köy bağlamı insanları mesleki dikeyleşme
konusunda daha da mecbur kılmıştır. Bu sırada da mimarın
yaptığı yapının her yerinden sorumlu olma rolü bazı temel
kararları veren kişi olma rolüne doğru indirgenmiştir. Artık
yapının cephesi konusunda bu bölümde dikeyleşmiş ve işi o
olan yeni bir kişi söz sahibi olmaya başlamıştır. Herkesin en iyi
olduğu şeyi yapması belki daha verimli bir mimarlık deneyimi
anlamına gelebilir ancak bir mimari eserin sunduğu bütünlük
özelliğinin geri plana atılmasıyla yapıların mimari karakter
bakımından zayıflayarak tekdüzeleşmesine sebep olur. Demir
korkuluklarına ve içerisindeki mobilyalara kadar belirli bir
mimar tarafından tasarlanan yapılar, mimari disiplinin insan
deneyimine tam bir bütünlük içerisinde odaklandığını
göstermekteydi. Elbette hala farklı bölümleri aynı mimar
tarafından tasarlanan yapılar bulunmakta ancak dijitallikle
gelen dikeyleşme günümüz mimarının yapısında karakterini
yansıtan bir seviyeye gelmesini engellemektedir.
Genel olarak toparlayacak olursam dijital ortam en büyük
darbeyi mimari eserin bütünlüğüne vurmuştur. Yeni üretim
metotları ve gösterim şekilleri kendi sınırlarını belirlerlerken
kendi değer yargılarını da oluşturmuşlardır. Bu yeni değer
yargılarıysa hem ön plana çıkardıkları imgesel ihtiyaçlarla
hem de bir bütün olarak neden oldukları mesleki dikeyleşme
ile birlikte yapının bütünlüğünün arka plana atılmasına neden
olmuşlardır. Praksis ve piksel olarak soyutlanan karşılaştırma
aslında bahsedilen bütünlüğün kaybı konusunda da güzel bir
aforizmadır. Elle çizilen kesintisiz ve sınırsız bir çizgi ile dijital
ortamda parçalanmış pikseller üzerinden gördüğümüz
ekrana çizilen çizgi bir değildir. Mimarlık kendini oluşturan
gerçek hayat bağlamından günümüzün ihtiyaçlarını
karşılayacak olan dijital bağlama geçmenin bedelini
bütüncüllüğünü kaybederek ödemiştir. Ayrı pikseller üzerinde
sanki tek parçaymışçasına çizilen çizgiler de yeni çağın
bizlere getirdiği parçalanmayı sembolik olarak
yansıtmaktadırlar. Mimarlık eskiden olduğu gibi ihtiyacı
gidermek için hemen hemen her şey düşünülerek sunulan bir
tasarım fikri olmaktan çıkarak önceden karar verilmiş belirli
bir imgeyi yaratırken ihtiyaçları da olabildiğince iyi bir şekilde
çözme disiplinine dönüşmüştür.
37
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod tincidunt
ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat.
Ut wisi enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation
ullamcorper
38
Kutlu İnanç BAL
Hakan EVKAYA
2X1 Architects - İkikerebir, 2010
yılı başında Hakan Evkaya ve
Kutlu Bal tarafından Ankara’da
kuruldu. İkikerebir, kurulan
hayalleri hayal eden, düşünen
ve gerçekleştiren bir
oluşumdur. 2x1 Architects,
tasarım alanında çalışmanın
en doğru yöntemi olduğuna
inandığı için ulusal ve
uluslararası yarışmalara
katılmaya devam ediyor.
39
Her ikiniz de kişisel olarak piyasanın içinde bulunuyorsunuz,
yarışmalarla ve ofisle. Fakat aynı zamanda farklı
üniversitelerde hocalık yapmayı sürdürüyorsunuz. Bu iki
tarafta da sürdürdüğünüz kariyerin olumlu ve olumsuz
getirilerini bizlerle paylaşabilir misiniz?
K: Aslında biz bunu kariyer olarak nitelendirmiyoruz. İkimiz de
bunu daha çok duygusal sebeplerle yapıyoruz. Sürekli olarak
ağır şartlarda çalışıyoruz, sizler de mimarlık tercih ettiğinizde,
mesleği yapmaya giriştiğinizde deneyimleyeceksiniz, çoğu
zaman stresli bir ortamda çalışıyoruz. Bu hem bir süreliğine
bu ortamdan kopmayı hem de akademi içerisindeki
hayattan uzak kalmamayı sağlıyor. Belirli bir noktada
piyasanın genelgeçer kalıpları içerisinde yüzeyselleşmemeyi
sağlayan psikolojik ve düşünsel bir katkısı var. Yeni nesilden,
alttan gelen genç arkadaşlarımızın bu konuya bakışı ve
sorgulama şekli bizim için her zaman deneyim oluyor ve bunu
önemsiyoruz. Biz de besleniyoruz, belirli tecrübelerimizi ya da
düşünce tarzımızı paylaşıyoruz ve bunu bir sorumluluk olarak
görüyoruz bir yandan da bu tek taraflı bir durum değil. Biz de
sizler gibi gençlerle bir arada olmaktan ve birlikte bir konu
üzerine kafa yormaktan besleniyoruz.
H: Ben de özellike genç arkadaşlarla bir şeyler üretmeyi
seviyorum. Aslında Kutlu’nun da dediği gibi bu durumun bizi
de beslediğine gerçekten inanıyoruz.
Sizi mesleğe bağlayan ve devam etmenizi sağlayan
motivasyon nedir?
K: Burada belki de Hakan’la fikir ayrılığına düşebiliriz.
Mimarlıkta maalesef emeğin karşılığını alma diye bir şey yok.
Acı fakat gerçek bir durum. Özellikle Türkiye’de olmanın da
getirdiği bir şey. Mimarlık hak ettiğinin ya da emeğinin
değerini alabildiğimiz bir meslek olmaktan çıktı, bunun birçok
sebebi var. Belki de hepsini saymak mümkün değil şu anda
ama en büyük problem genel anlamda inşaattaki daralma.
Bu mesleği etkiliyor. Mimarlar da sayı olarak hızla artıyor.
Artan rekabet gereği de maalesef hak ettiğimiz, olması
gereken değerlerle bu mesleği yapmak kolay değil. Büyük
mücadele vermemiz gerekiyor.
K: Hakkımızı yedirmemek için büyük mücadele verdiğimize
inanıyoruz. Ama yani ne olursa olsun burda şu anda en
yüksek rakamlarla iş yaptığı söylenen kişiler için bile, maddi
anlamda söylersek, yani olması gerekenden gayet düşük
olduğunu söyleyebiliriz, belki bir kaç isim dışında.
H: Bu iş üretiminin, fikri üretiminin en somut hali. Başka bir
fikre başka bir üretim modeline geçersek onun böyle daha
uzun zamanlarda bilmem nerde başka yönlerden zorlayıcı
yönlere geçmesi gerekir. Mimarlık hani bunun daha somut ve
daha hızlı döndüğü bir mecra. O yüzden böyle fikirler ile
yatıp kalkan bir insan için doğru bir meslek. Ama Kutluya
katılıyorum tabiki karşılığını alamıyorsun. Bugün mimarlar 3
gün iş bırakıyorum dese gülerler. Yani farzedinki bıraktı ne
olcak. Yani bir etkin yok. Etki başka bir konu, etkin olmadığı
an itibari ile sen artık soyut somut herhangi bir tatmin
yaşayamazsın. Ama motivasyonumuz ne dersen biz burda
beraber arkadaşlarımız ile birlikte üretmeyi seviyoruz.
Motivasyon burdan geliyo. Bu o anki kıytırık bir projede
olabilir, öndemsediğimiz bir yarışma da olabilir, ya da oturup
üzerine tartıştığımız herhangi bir konu da olabilir. Bununla
beraber üretmeyi seviyoruz, bu motivasyon ile ben şahsen
kendim sabah mutlu uyanıyorum buraya gelmek için, ki
korkunç şeyler olmasına rağmen.
K: Evet yani yaratıcı bir mecra, tasarım var hatta yani bu
hep tartışmalı olan sanatsal bir tarafı da var. Bir yandanda
uğraşmak zorunda olduğun milyon tane derdi, tasası, sıkıntısı
var. Ama bunları çözmek, çözen aktör halinde bir ekip olarak
bunları birlikte sırtlanıp bir noktaya taşımak. Bu bazen bir fikir
de olabiliyor, bazen inşa edilmiş olan bir yapıya da
dönüşebiliyor. Bütün bu süreçler içerisinde bütün o ızdıraplar
içerisinde çok heyecan verici çok neşe uyandırıcı. Nereye
gittiğin değil yolun kendisi önemli. Süreci sevmeden yapılcak
bir şey değil. Sonuç odaklı yapılcak iş değil gerçekten değil.
Çünkü sonuç almak ne yaparsan yapın hangi kısmı olursa
olsun, öyle hemen olan bir şey değil alacağınız sonuç
garanti değil. Beklentinizi karşılıyayacak bir sonu alacağınızın
garantisi yok. Siz zaten bunu öğrenci olarak bile
deneyimliyorsunuzdur bazen. Yani tasarım, herhangi bir proje
konusu, her dönem her seferinde olmaz. Her seferinde içinize
sinecek bir sonuca ulaşamazsınız. Ya hocan, ya iş verenin ya
da meslektaşın illa bir şekilde bu kurduğunuz hayallerin
gerçek olmasını engelliycek bir sürü etken durum var. Ama
aralarda işte yaptığınız şey gerçekten içinize sindiğinde
onun keyfi zevki başka. Biraz işte o yaratma isteği, üretme
isteği gerçekten özgün bir şey olması. Size ait olması aidiyet
hissi.
H: Ya yoksa saymayı bile becermesi mucize olan insanlar
gelip eleştirebilecek pozisyonda oluyor. Konum ve rol olarak
öyle.
40
“...Evet yani yaratıcı bir mecra, tasarım var hatta yani bu
hep tartışmalı olan sanatsal bir tarafı da var. Bir
yandanda uğraşmak zorunda olduğun milyon tane derdi,
tasası, sıkıntısı var. Ama bunları çözmek, çözen aktör
halinde bir ekip olarak bunları birlikte sırtlanıp bir
noktaya taşımak.
41
K: O da biraz sosyolojik problem. Yani bundan 100 sene önce
mimarlık ortamında yani ordaki daha böyle rol olarak farklı
bir noktadan duran mimarın konumu ile şu andaki mimarın
konumu arasındaki farkların sebepleri arasında sadece
mimarlık ortamının girdilerini sayamayız. Genel anlamda bir
şeyi ile bilen iyi yapan, gerçekten nitelik peşinde koşan
birilerinin dünyasında yaşıyor muyuz bu da çok tartışmalı bir
soru. Haliyle mesele orda kalite olmaktan çıkıyo başka türlü
kriterler devreye girmeye başlıyor.
2X1 in sürdürdüğü tasarım söylemini nasıl söylersiniz.
H: Neşeyle yap. Oyun gibi... Neşe fabrikası ... Oyun fabrikası...
Yani bence şöyle bir şey söylemek bana doğru gelmiyo. Hani
bu üretim metodundaki şeylerimiz bizim mottolarımız
şunlardır bilmem ne gibi böyle daha satışa yönelik gösteriye
yönelik söylemler bana doğru gelmiyor. Bizim mottomuz
böyle bir şeyimiz yok. Aslında o anki işe o anki duruma
yarşımaya özel geliştidiğimiz şeyler hatta belki sırrımız bu da
olabilir. Çünkü aslında bakarsanız şu denebilir mesele bir ofis
tasarım için ben insanların en iyi yaşam ortamını sunucam bu
bir reklamadır. Bir insana elde edemedği bir şey vaat
etmektir. Bu reklama söyleme gerek yoktur bu başlığa gerek
yoktur.
K: Aslında az önceki soru ile bağlantılı. Yapmaktan keyif
aldığımız bizi heyecanlandıran bu mesleği yapmaya devam
etmek. Bunu başarmak bile bir başarı haline geldi. Çünkü
hayatta kalmak, devam ettire bilmek. Kolay değil gerçekten.
Hem buna devam edebiliyor olmak, hem de yaptığımız işlerle
gurur duyduğumuz ya da utanç duymadığımız herhangi bir
konuda yaptığımız işin niteliği anlamında ve etik değerleri
anlamında bu çizgimizi sürdürmek ve bunu da gerçekten ilk
günkü gibi hissetmek, mezun oldğumuzda ya da ilk zehri
aldığımız öğrencilik zamanlarında yaşadığımız bu tutkuyu
hazzı bir süreç olarak sürdürmek. Yoksa bir sürü genel geçer
kurallar var ilkeler var mimarlık hakkında. Çoğuna zaten
sahip olunması gerektiğini düşünüyoruz. Az önce Hakan’ın
söylediği şey o, insanlar için en iyi mekanları üretmek zaten
yapmamız gereken bir şey. Bize özel değil hepimize özel bir
şey.
H: Mesela bir sürü kavramdan bahsedebiliriz. Ama birisi size
şunu söyleyebilir. Bizim için en önemli şey insan ölçeğini
bilmem ne.. tamam da bu zaten olması gerekenler.
K: Bu zaten yapman gereken, olması gereken. Bir tarafa
atamayacağın yatsıyamayacağın zaten bir şekilde ön
planda oması gereken bir sürü şey var. Yani işte bu
sürdürülebilirlik, ekoloji var. Yerle iklimle coğrafya ile kültürle
kurulması gereken en azından bir diyalog. Bunlar zaten hep
tartıştığımız konular. Onun dışında sen gerçekten böyle bir
parlak diyebileceğin, biraz tersinden bakabilecek
diyebileceğin bir fikir ortaya koyup bunların hepsini
sağlayabiliyor musun? Ve kendine ait bir dili tavrı hala bunun
içinde koruyabiliyor musun? Bizim genelde yapmaya
çalıştığımız şey bu, heyecanlı bir iş yapalım ama bir yandan
da bahsettiğimiz bütün o ilkeleri de karşılamaya çalışalım.
Yani bu zamana kadar öyleydi. Başarabildik mi onu da
bilmiyorum ama tarzımız o.
Çok farklı bağlamlarda işler üretiyorsunuz ve yarışmalara
katılıyorsunuz. Bu farklı bağlamları nasıl içselleştiriyorsunuz?
Gidip geziyor musunuz, bir projeye başlamadan neleri
önemsiyorsunuz? Bir bölgeyle veya binayla ilgili.
H: Aslında bu soruda yine küçük bir kusur var? Yani bu
yarışma ile ilgili bir şey. Uluslar arası yarışmalarda biraz daha
farklı bir bakış açısı görebiliyoruz. Mesela orada önemli olan
mekanın, bölgenin özellikleri evet ama başka bir tarafı da
olabiliyor konunun. Teknoloji örneğin, ama yarışmada konu
bence keşif gibi. Her yarışmada yeniden keşfediyorsun. Bu
keşfetme sürecinde kendimize bir yol oluşturuyoruz. Bir
düzenimiz oluyor. Mesela bir belediye binası yarışmasında ön
plana çıkan kamusallıktır, fonksiyonların nasıl
yorumlanacağıdır. Bir sonraki aşamada bir otogar yarışması
açılıyor, böyle büyük, dev bir şeyden bahsediliyor. Buna nasıl
bir söylem geliştirilebilir, ekoloji bunun ne tarafında,
gezegende bir çok şey tartışılırken 150 tane otobüsü bir yere
koymak doğru mu gibi tartışma konuları oluyor. Bir yandan
Tokyo’da dinler merkezi yarışması açılıyor. Diyorlar ki ben elli
yıl sonrasına ait bir projeksiyon istiyorum. Orada da başka bir
bakış açısı oluyor. Yani net bir devamlılık yok aslında. Kendin
her seferinde onu yeniden keşfediyorsun.
K: Her seferinde bağlamı tekrardan üretmen gerekecek.
Bence tasarım işinde özellikle de mimari tasarım işinde bunu
her seferinde yapmanız gerekiyor. Yapamıyorsanız bazen ‘O
iş size göre değil.’ gibi hissediyorsunuz. Konu çekici gelmiyor
ya bazen, vazgeçiyoruz. Ama bazen de iddialı bir iki yorum
yapabileceğimiz bir durum varsa o zaman heyecanlanıp
onun motivasyonuyla kendimizi kendiliğinden gelişen bir
sürecin içinde buluyoruz. Bunu birçok yarışma için
söyleyebilirim. Ama bazen de şu oluyor, nadiren de olsa bunu
yarışma projeleri üzerinden söyleyebilirim, işin bir de gerçek
hayat kısmı var. Bağlam üretme ya da söylem geliştirme
şansınız çok yok. Bunlar daha çok yarışmalarda
yapabileceğiniz şeyler. Bazen de bir şeye girmiş oluyorsunuz,
çok doğru, fonksiyonu ve yerle alakalı girdileri doğru
yorumlayıp genel anlamda birçok noktada iyi denebilecek
bir iş olacağını fark edip bunun üzerinden devam
edebiliyorsunuz. Böyle olduğunda daha bir heyecanla ve
keyifle çalışıyoruz, bu bir gerçek. Amacımız, isteğimiz genel
eğilimimiz o yönde oluyor. Ama gerçek hayatta da çoğu
zaman sizden bir beklenti oluyor. Beklentiler de daha
somutluklar üzerinden oluyor. Çok kente dair, mimarlığa,
insanlara dair, zamana dair değil. Her seferinde böyle bir şey
üreteyim ve böyle bir söylemle projeyi ortaya koyayım
derseniz karşınızdaki müteahhit size şöyle bir bakar, burada
söylemek istemediğim bir şeyler de söyleyebilir.
H: Piyasadaki şeyin cevabı bence OMA’nın ikinci bir firma
olarak AMO’yu açmasında gizli. Yani reklam şeyinde gizli.
Maalesef senden bir şey bekliyor işveren.
2x1 ofis gezisi
Ekoloji ve sürdürülebilirliğin projelerinizde olması için
uğraştığınızı söylediniz, yeşil çatı ve yeşile bakış açınız da
aslında birçok projenizde gözlemlediğimiz ve dikkatimizi
çeken şeyler oldu. Böyle dokunuşlarda karşı tarafın
istediğiyle sizin yaptıklarınız arasındaki dengeyi nasıl
kuruyorsunuz?
H: Güzel bir soru. Aslında yeşil çatı ve ekolojiyi ayırmak
gerekiyor. Yeşil çatı bir reklam ürünüdür, bir yalıtım firmasının
başlattığı...
K: Yeşil çatının meselesi onun kendi oksijen üretimi ya da
karbonmonoksit dengelemesi üzerinden değil sadece. Bir
yandan da kentsel veya hangi bağlamda ele alıyorsanız,
zemin olarak terk etme üzerine bir yaklaşımımız vardır bizim.
Yapı dediğimiz şey ayak izi büyük olan bir şeydir. Hem fiziksel
hem de algısal, yaşamsal anlamda böyle çeperler ve
yüzeyler oluşturmaya başlıyorsunuz. Hem görmenizi, hem de
kent içinde geçmenizi engelleyen. Yeşil çatı aslında Hakan’ın
da dedi gibi nesnelleştirilmiş, kavramsallaştırılmış bir şeye
dönüştürüldü. Yoksa kahverengi çatı daha iyidi bence. Biz
daha önce birkaç projede üzerine düşündüğümüzde,
denediğimizde belki de çok bilinçli düşünmüyorduk. Yavaş
yavaş o bilinç de oturmaya başladı. Son dönemde bir iki işte,
projeleştirdiğimiz, ihale yapılırsa diye beklettiğimiz bir iki
projemizde mümkün olduğunca yapıyı daha doğal bir
örtünün altına aldık. Fakat projede çim önermiyoruz, kendi
kendine sulanmaya ihtiyaç duymayan, endemik ve bölgeye,
iklime uygun kendi kendine var olan bitkiler, yer örtücüler
kullanıyoruz. Özellikle böyle olmasını tercih eden bir
pozisyona geldik. Çünkü çim dediğimiz şey aslında ekolojik
bir şey değil. Öyle bir yanılgı var. Sanki çim olduğunda daha
ekolojik olduğu algısı. Ankara’da çimen doğru değil aslında.
O çimi ektikten sonra onu hayatta tutabilmek için sürekli
suladığınız, bakım yaptığınız, başka türlü eforlar harcamak
zorunda olduğunuz bir durum var aslında. İkisinin dengesi
arasında bir yerde arayıştayız biz de aslında. Eğer
yapılırlarsa üzerlerinde konuşuruz.’ Ya biz onu yanlış
düşünmüşüz.’ diyebiliriz.
H: Bu işin içinde matematik de var tabi ki. Yeşil çatı dediğinde
Kutlu’nun az önce bahsettiği türlerin getirdiği yapısal yük,
ağırlık da var. Şimdi bu çok yönlü bir şey, sen iyi bir şey
yapmaya çalışırken kötü bir şey de yapabiliyorsun.
Gerçekten böyle bir dünyadayız. Sen çok iyi bir şey yapmak
istiyorsun, zemini tamamen kamusal alana terk etmek
istiyorsun ama altta kocaman bir açıklık var. Beton yüzeyler,
ön germeli kirişler gibi... Beş tane okul yapacak parayı oraya
gömüyorsun, dev megatonlarda ağırlıklarda ne yaptın? Üstte
yeşil çatı. Orada işin içine matematik giriyor. Orada yapman
gereken o ağırlıkla başa çıkacağını bilerek üretmek. Bir
arakesit bulman gerek, bütün yapıyı yeraltına alıyorum
diyebilirisin. İyi niyetle başlayıp sonucu kötü de çıkarabilirsin.
K: Fayda zarar analizi durumu bizde her zaman var. Hani bir
tartışma vardır mimarlık mühendislik alanı mıdır yoksa bir
sanat alanı mıdır, her ikisi de değil aslında. Ya da her ikisi de.
Her zaman bizim meslekte de bir optimizasyon var.Olması
gerekiyor.
43
Ekolojik olarak bazı gereklilikler var, artıları eksileri var gibi
bir sürü şey düşünüyorsunuz. Biz projelerinizi araştırırken
Balıkesir için yaptığınız servis yapısında, Troya Müzesi’nde,
Sinan için yaptığınız camiide formsal olarak yerden
kopmama, yerden yükselme, yerle birleşme, belki yeşil
çatıdan bağımsız olarak bahsettiğiniz ayak iziyle alakalı,
yerden kopmama, gökyüzüne yükselmeme gibi bir durum
gözlemliyoruz. Aklınızda Formsal bir kaygı varken mi o yönde
doğru gidiyorsunuz?
K: Var tabi ki. Biz zeminle, topografyayla, yer kabuğuyla olan
ilişkiyi çok önemsiyoruz. Yapıların genel anlamda hep biblo
gibi kondurulmuş olma durumundan çok rahatsız oluyoruz.
Genelde zeminle ilişkisinin hem form hem fonksiyonel
anlamında çok güçlü olduğu durumlar bize çekici geliyor.
Şey de önemli gerçekten, o zeminle, zemin altında olmanın,
tam o ara-kesitte olma durumunun getirdiği deneyimlerin
çok güçlü deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Yoksa öbür
türlü çoğumuz giriyoruz kapalı kutuların içine çıkıyoruz. Öyle
durumlar yerine gerçekten maksimize edilmiş bir zemin ilişkisi,
maksimize edilmiş bir imge olarak zeminin bir hal olma
durumunu her daim heyecan verici bulduk. Hala da ilk
reflekslerimizde böyle bir durum var, kabul etmek lazım.
H: Tabii, yani yerle ilişki çok enteresan bir konu. Böyle bir şeye
davet edilmiştik Başkent Üniversitesi’nde, yerle insanın
kurduğu bir ilişki yok mesela. Ayakkabısız yere dokunamıyoruz
bile! İnsanoğlu da bu kadar bu gezegene yabancı bir yaratık
şu anda. Yapının kurduğu ilişkiyse yapının yapılacağı alanı
kazıp oraya beton dökmek üzerine kurulu. Yani bu doğru
değil tabi, bizim yaklaşımımızda orayla ilişki kurmak önemli.
Bir kere şşöyle bir şey olmuştu, bu kulaklar neler duydu, bu
gözler neler gördü.... Ben arsa görmeye gittim, arsa müthiş bir
alan, ağaçlar, orman... İlk söyledikleri ‘Şu ağaçları keseceğim,
deniz önümde.’ Oldu. Şimdi senin böyle bir insanla mücadele
etmen lazım. Bu indirgemeci bir yaklaşım. AVM’le ilgili kavga
verildi, yaptılar, yaptılar... Şimdi dış mekan kullanımına
dönüldü, sigara yasağı geldi, pandemi ortaya çıktı. Hemen
bunu kullanıyor. Bunu anlatman, onun dış dediği, indirgemeci
yaklaşımıyla mücadele etmen lazım.
2x1 ofis gezisi
K: Biz kendimizce daha kısa diyebileceğimiz mimarlık
kariyerimizde müşterilerle, işverenlerle konuştuğumuz
durumlarda bundan on yıl öncesinde gelen taleplerle,
eleştirilerle yaptığımız şeylerde AVM’lerde hep böyle kapalı
kutu yapmaya yönlendirirlerken biz daha çarşı gibi açık
zeminlerin ilişki kurduğu, farklı kotların birbirine akabildiği
şeyler yapıyoruz dediğimizde böyle şeylere katiyen
yanaşmadıkları için biz hiç AVM yapamadık. İş kaybettik.
Şimdi bize böyle tekliflerle geliyorlar. Şu anda da diyor ki
teras olunca pahalıya satıyorsun, ne güzel açık alanlar,
mekanlar AVMler ne öyle... Onların bu teklifteki birincil önceliği
farklı olunca iş bu hale geliyor. Mimarın ya da bir aydının,
mezunun topluma bir şeyler anlatma veya yaptığı şeylerle
toplumu eğitme dönemi kalmadı.
H: Biz elimizden geldiğince kendi dünya görüşümüzde bunu
sürdürmeye devam ederiz, siz de denersiniz. Olaylar bizi
kendi kendine bu yaklaşıma sürüklerse şanslıyız diyebiliriz.
K: Hakan’ın da dediği gibi, Covid, sigara yasağı...
H: Covid yasağı tabi ki olumsuz fakat açık mekan üretimini
arttırdığını da söyleyebiliriz, böyle bir etkisi oldu.
Konuştuğumuz tüm konular artık gayriihtiyari olarak yapının
iç değil de dış tasarımı üzerine. Bir kütleden, dış mekendan
bahsediyor, bizim onlara 20 yılda anlatamadığımız şeyleri
gelip bize söylüyor. Tabi mimarlıkta aslında daha geniş
balkonlara neden oldu. Ciddi bir şeye neden olmadı.
45
Bazılarında belirgin şekilde kendini gösteren, net görünen
çember, kare veya üçgen prizma gibi belirli formları takip
ediyorsunuz. Mesela Olivelo ve Taksim Obruk’ta çember
kullandınız. Bu ortak noktada neye göre ilerliyorsunuz?
K: Aslında biraz ilk sorulardaki noktalara dönüyoruz. Bizim
aslında net bir tavrımız şöyle yok. Ben her seferinde böyle
net, bütüncül bir formun peşinde koşma ya da daha parçalı
bir form düşünme ya daha gömük, zemin altında form
üretme halimiz yok. Net kurallarımız yok, olmaması gerektiğini
de düşünüyoruz. Hatta bunun form anlamında elbette takip
edilebilir bir tavrı olması kaçınılmaz geliyor. Kendini çok fazla
tekrar eden bir duruma düşmekten de kaçınıyoruz. Her
şeyden önce hem izleyici için hem bizim için sıkıcı bir hale
gelme olasılığı oluyor. Her lokasyon, her konu, her sorun kendi
bağlamını yaratıyor. Biz de bunları kendi bağlamları
çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bunları birtakım gruplara
ayırabiliriz fakat ben tahmin ediyorum ki ilerleyen yıllarda bu
grup sayısı artacak.
H: Biz bir yaklaşımı takip ediyor değiliz aslında. Bazen bazı
mimarlar, büyük ustalar, okunan ustalar var. Kutlu çok güzel
açıkladı aslında. Biz bu konuda şekilsiziz. İyi anlamda bir
şekilsizlik.
K: Kendimizle özdeşleşecek formal ya da kurgusal kabulleri
koymamaya gayretliyiz. Ama illa ki kendimizi tekrarlıyoruzdur.
Bir yarışmada bir şey denemişsizdir, içimize sinmemiştir veya
yarışmada ödül almamıştır, gerçekleşmemiştir. Daha sonra
başka bir yerde, bağlamda, farklı büyüklükte bir yerde aynı
şeyi tekrar deneyebiliyoruz. Bunu da normal buluyoruz ve çok
açığız.
Fatma Şule Kalyoncu
46
2x1 ofis gezisi
H: Bu şekilsiz olma durumu kötü de algılanabilir. Karaktersiz
bir yaklaşım olarak da görülebilir ama bütün şekilleri üretme
becerisi olarak da yorumlanabilir. Yani buna hem iyi hem kötü
taraftan bakılabilir. Bizde fonksiyon gerçeği var. Obruk belki
bir spiralin yer altına inmesinden kaynaklı belki obruk ya da
Olivelo bisikletin hareketinden dolayı Olivelo ya da Uşak
otogarı otobüsün harekrtinden dolayı dairesel. Aslında bir
hareket, fonksiyon onun ortaya çıkmasında başka etkenler
oluyor.
Ofisin işleyişi nasıl ilerliyor? Siz varsınız çalışanlar var, Fondip
(kedi) var, tasarım beraber mi işliyor, kararlar nasıl alınıyor?
İş paylaşımları nasıl oluyor?
K: İş paylaşımı üzerinden net bir formülizasyon yok. Biz
kurumsal ve profesyonel olmayı öğrenebilmiş insanlar değiliz,
galiba öğrenmekten de vazgeçtik biraz. Böyle olunca da net
bir cevap veremiyoruz. Projeden projeye, hikayeden hikayeye
göre değişiyor durumlar. Bizim ekipte beraber çalıştığımız
arkadaşlarımız oldu, artık yeni gelen arkadaşlarımızın olduğu
ekipler var. Bir süreçte herkesin koyduğu katkı, rolleri
değişkenlik gösterebiliyor. Net bir ayrımımız yok, Hakan’la
aramızda da ayrım yok aslında, tasarım yaparken ikimiz de
aklımıza gelenleri söyleyip birbirimizi eleştiriyoruz. Bazen
münakaşalar, gerilimli zamanlar oluyor tabi. Mümkün
olduğunca minimum seviyede tartışarak problemi çözmeye
çalışıyoruz genelde. Bazen süreç içinde demotive olan
arkadaşlarımız oluyor, bazen karşılıklı olarak bir şeyde
değişim yaparak projeyi daha iyi hale getirmeye çalışıyoruz.
Kendi içimizde de Hakan’la benim bir şeyleri beğenmemiz
biraz zor normalde.
47
48
Eğlenceli bir ofis ortamınız var gibi hissediliyor dışardan. Ofis
denildiğinde akıla gelen sıkıcı kurumsal hayat sizde yok. Bir
ofis nasıl olmalı sizce?
K: Biz eğlenceli bir ortam olduğuna inanıyoruz tabi ki ekibe
de sorabilirsiniz. Ama genel olarak biz Hakan’la yaşadığımız
çok sıkıcı iş deneyimlerinden sonra ofisi kurduğumuzda böyle
bir ortamımız olmasın diye fikir yürüttüğümüzü hatırlıyorum.
Sonrasında biz hala burada hiyerarşik, ciddi, fazla kurallı bir
ortam yaratmamak üzerinde, şakalaşmalı, dertleşmeli,
saçma sapan oyunlar oynama halini kurmaya çalışıyoruz. Ne
kadar başarılı olduğumuzu arkadaşlara sormak gerekiyor.
H: Kesinlikle. Gerçekten ortamda eğleniyoruz.
K: Tabi ki her zaman keyifli olmayabilir. Bazen üst üste binen,
yetişmesi gereken çok şey oluyor ve ister istemez bir telaş ve
stres oluyor ama tabi ki keyif ve motivasyonu yüksek tutmaya
çalışıyoruz.
Çoğumuz bu sene mezun oluyor ve duyduğumuz kadarıyla
çok fazla fakülte açıldı, çok mezun var. Siz mezun
olduğunuzdan bu yana yeni mezunların değişimini nasıl
yorumluyorsunuz?
H: Ben bu endişeye katılmıyorum. Hiç katılmıyorum. Evet bir
sürü mimar var, olacak. Yapılabileceklerin sayısı sınırsızlaştı.
Salgın bir sürü sorunu doğurdu ve gelişen çok daha başka
2x1 ofis gezisi
şeyler var. Metaverse örneğin, oyun sektörünün büyümesi...
Mimarın çalışabileceği alanlar çoğaldı.
K: Mimarlık eğitimi size bir dünya görüşü veriyor. Bir alana
yöneltmiyor. Bir tasarım eğitimi veriyor ve bu eğitimi birçok
yönde kullanabileceğinizin bilincini kaybetmemek lazım.
Birçok şey yapma olasılığınız var. Ama illla mimarlık yapmak
istiyorsanız bu işi çok seviyorsanız daha çok çalışıp daha az
kazanma ihtimaliniz artıyor. Fakat buna çok yakınma
üzerinden bakmamak, işten keyif almak ve heyecan duymayı
bırakmamak lazım.
H: Her şey olabilir, bir şeyler değişecek. Sizin buna uyum
sağlama potansiyeliniz de gelişiyor. Yurtdışına hemen gitme
düşüncesine karşıyım ben. Yurtdışı diye bir şey yok şu an.
Kalmadı. Dünyanın bütün yerlerinde bir şey yapabilirsin, tek
ihtiyacın internet bağlantısı. Her şeyi öğrenebiliyorsun.
Mimarlık eğitimi gerçekten hakkıyla okuyana çok nitelikli bir
hayat görüşü veriyor. Bunu mimar olduğum için
söylemiyorum, gördüklerimden biliyorum. Çok nitelikli bir
bakış açısı kazanıyorsunuz. Bir şeyleri dönüştürmek,
geliştirmek... Mesela siz mimarlık öğrencisiniz. Oturup bir
sinema filmi üzerinde tartışabilirsiniz. Her şey mekanla ilgili
değil, bakış ve duruşla ilgili. Eğitim bozuldu mu, evet. Ama
ben hala iyi olduğunu düşünüyorum. Bir kapı kapanıyorsa 150
kapı açılıyor. Bu yüzden endişe edecek bir şey olduğunu
düşünmüyorum. Sadece ne yapıyorsanız severek
yapmalısınız. Klişedir ama önemlidir. İnsan sevdiği şeyi iyi
yapar.
K: HER ŞEYE RAĞMEN DEVAM ETME İHTİMALİ, SEVGİ,
SAPLANTI, TUTKU... KARŞINIZA ÇIKAN ENGELLERDEN
YILMAMAK VE BİRTAKIM HAYALLERE SAHİP OLMAK,
ONLARI BESLEMEK GEREKEBİLİR.NORMALDE
MİMARLIK EĞİTİMİ DÜNYAYA, ÇEVRENİZE BAKIŞINIZI
ETKİLEYEN BİR ŞEYDİR. SİZE LANET GİBİ GELEBİLİR.
BİRÇOK İNSANIN TAKILMAYACAĞI ŞEYLERİ HATALARI,
KUSURLARI, TERS GİDEN HERHANGİ BIR ŞEYİ, ÇOK
GÜNDELİK BIR OLAYI, BİR YERDEKİ KALİTE
PROBLEMİNİ HEMEN GÖRÜP SIKINTI YAŞARSINIZ.
AMA BİR YANDAN DA BİR ŞEYİN NASIL DAHA İYİ
OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNME VE ONU GÜZELLEŞTİRME,
İYİLEŞTİRME İHTİMALİNİZ DE VAR.
49
ara & arayış
“yaratmak”
uzanım
<<<süreç
verimli zeminler
“Ara”da Olmak
ile Arayışta
gözlem
Olmak Arasında:
Hollanda Mimarlığı
Üzerine Notlar
- - - - - -- - - - - - - - - - - - -
“hoşgörü politikası”--
üretim
b
a
ğl
a
m
>>>>>>>>>>>>>>>>>
Ömer Faruk Ağırsoy
>>>>> >>>> >>>>>>
51
Günümüzde mezuniyet sonrası süreç her öğrenci için
kariyerinde “ara”da olma/kalma/bulunma durumunun en
belirsiz aşamalarından birisi olarak değerlendirilebilir. Bu
durum yeni mezun mimarların gelecekteki hedef ve idealleri
için “ara”yışa yönelecekleri bir geçiş sürecinin habercisidir.
Mimarlıkta; akademi ve sektör, eğitim ve iş, teorik ve pratik
arasındaki geçiş sürecini; mezuniyet sonrası beklentilerle
şekillenen, meslekte kariyer seçiminin belirlenmeye çalıştığı,
özellikle mesleğin ilk yılları ele alındığında maddi manevi ve
hatta bazen fiziksel olarak yorucu, çoğu zaman karar
verilmekte zorlanılan bir ara ve arayış olarak
nitelendirilebiliriz. Mimarlığın devam eden dönüşümü pratikte
gün geçtikçe zorlukları artırdığı gibi, bazen bu dönüşüm
tartışma zeminini genişleterek yeni yollar yani yeni üretim,
çalışma ve araştırma alanları açabiliyor. Sürekli yenilenen bir
arayüzde, değişimin farkında olup, aktif kalmak ve
seçenekleri çoğaltmak ancak “ara”lar arayışla
ilişkilendirildiğinde mümkün olabiliyor. Bu nedenle yarına
yönelik kararlar almak için mesleğin farklı uzanımlarının
farkında olmak ve hatta deneyimleyebilmek bu kapıları
aralayabilmek için çok önemli hale geliyor.
Benim arayışım, mezuniyet yılı ve sonrasındaki bir yıl
içerisinde yarışma denemeleri, ulusal ve uluslararası ofis
deneyimi ardından başlayan akademik süreç ile üç farklı
alan için bazı gözlemler ve çeşitli çıkarımlar yapabilmemi
sağladı. Bu yazıda kısaca geçiş dönemimdeki deneyimlerden
bahsederek yeni mezun olacak
arkadaşlarımıza/meslektaşlarımıza farklı yolları keşfetmenin
önemini hatırlatmak istiyorum. Tabi bu “ara” durumdan kısmi
olarak çıkabilmek mümkün olsa da arayışların hep devam
ettiğini söyleyebilirim. Bu yazıda aktaracaklarım mezun
olacağım yıldan başlayarak, bir yıllık bir yurtiçi ofis ve
sonrasında üç aylık görece kısa bir uluslararası bir ofis
deneyimi üzerinden kendi gözlemlerime dayalı öznel bir
bağlam ve tecrübe karşılaştırması olarak değerlendirilebilir.
Mimarlık eğitiminde mezuniyet yılı ve projesi arayış
sürecinin bir başlangıcı olarak ele alınabilir. Son sınıfta
stüdyoların sağladığı serbest ortamda üretilen mezuniyet
projesi, kavramsal düşüncelerin yanında, temsil gücünün de
geliştiği lisans eğitimin en özgün ve deneysel ürünü olarak
değerlendirilebilir. Kendi mezuniyet projem de böyle bir
motivasyonla başlayan bir arayışın sonucu olarak ortaya
çıktı. Proje özetle şehirdeki problem ve potansiyelleri ortaya
çıkaran kavramsal bir çerçeve üzerine oturuyordu. Üst
ölçekte proje kentsel tasarım kodlarını değiştirerek alternatif
bir model öneriyor, mevzuatlara göre üretilmesi pek de
mümkün olmayan bir yaklaşım üzerine temelleniyordu. Yapı
ölçeğinde ise yine alışılagelmiş program dağılımlarının dışına
çıkarak birbirine zıt gibi görünen kentsel ihtiyaçların, yapı
programının ve altyapı sistemlerinin detaylarına inerek, bu
Görsel 1:
Living with the Infrastructure, Çalışma Kesitleri
52
ara & arayış
Görsel 2:
Living with the Infrastructure, Perspektif Kesit
53
tiyaçların bir araya (üst üste) gelebileceği özgün mekanlar
üretmenin yollarını araştırıyordu. Sonraki süreçte projeme
yarışmaları kazandıran en büyük etken bu kavramsal
çerçevenin üst ve alt ölçeklerdeki eşleştirme çabasının
ötesinde bir fikrin sunuma, temsile ve proje kurgusuna detaylı
olarak aktarılabilmesiydi. Bunu sağlayabilmek proje
üretiminin ilk gününden itibaren başlayıp, yarışmaların
teslimine kadar devam eden bir temsil ve ifade arayışı ile
mümkün olabilmişti. Hatta belki de tüm bu kentsel kurgu ve
mimari tasarımın tek bir kesit görseli üzerinde sunma arayışı
ile temsile aktarılabilmişti.
Mezuniyet sonrasındaki “ara” ise 4 senelik
eğitim-öğretim boyunca verilen emeğin, yoğun çalışmaların
bir karşılığının arandığı başka bir süreci ortaya çıkarmıştı.
Portfolyo hazırlığı ile başlayıp, iş başvuruları, ofis hayatının
yanında çeşitli yarışmalar için hazırlanma dönemiydi. Bu
süreçte Ankara’da mimarlık yapmaya devam ederken
mezuniyet projemle katıldığım uluslararası bir yarışma
sayesinde Amsterdam’da bir mimarlık ofisine gitme şansı
yakaladım. Farklı yollara ve bağlamlara açılan arayışın
sonucu olarak bu iki ofis deneyimini arka arkaya yaşıyor
olmak, bana iki ayrı ülke üzerinden mimarlık mesleğinin icra
edilişi hakkında karşılaştırma yapma ve farklılıkları
gözlemleme imkanı verdi. Tabi bu genel yaklaşım farklılığın
kökeninin sadece mimarlığın iç dinamiklerinden
kaynaklanmadığı aslında iki ülkedeki genel tutum ve
anlayışın, sosyal ve kültürel yapının mimarlığa olan bir
yansıması olduğunu gözlemleyebilmek mümkün oldu. Bu farkı
Amsterdam’da Orijinal ismi “Ons' Lieve Heer op Solder”
veya “Our Lord in the Attic” olarak isimlendirilen gizli bir
kiliseyi gezdikten sonra algılamak ve anlatmak çok daha
kolay hale gelmişti.
1581 yılında Protestan yönetime sahip Hollanda
Krallığı’nda çıkan bir bildiri ile Katoliklerin dinlerini kamuya
açık bir şekilde uygulaması resmi olarak yasaklanıyor, dini
ritüellerini toplu olarak gerçekleştiremiyorlardı 1 . Bu
dönemde ülkedeki Katoliklere ait kiliseler kapatılıyor veya
Protestan kiliselerine dönüştürülüyor, Katolikler ise
ibadetlerini bireysel olarak evlerinde
gerçekleştirebiliyorlardı. Dönemin önde gelen
tüccarlarından Jan Hartman, 1661 yılında Amsterdam’da
birbirine bitişik 3 Hollanda evi satın almış ve bu 3 evin çatı
katını(attic) birleştirerek dışarıdan hiç belli olmayan orijinal
ismi “Ons' Lieve Heer op Solder” veya “Our Lord in the
Attic” olarak isimlendirilen gizli ve küçük bir kiliseye
çevirmiştir. Katolikler de o dönem bu ilginç kilisede
toplanarak ibadetlerini yapmaya devam edebilmişlerdir.
Her ne kadar kilise dışarıdan belli olmasa da şu an müzeye
dönüştürülmüş olan yapının kaynaklarında böyle büyük bir
mimari müdahalenin gözden kaçmayacağı, ancak o
dönemki yetkililerin bu duruma göz yumduğu açıkça
belirtiliyor 2 . O dönem Avrupa’daki mezhep çatışmaları göz
önüne alındığında bu müsaadenin ne kadar beklenmedik
bir durum olduğu daha iyi anlaşılabilir. Tabi bu ortamın
oluşmasında kiliseyi yaptıran Jan Hartman’ın dönemin çok
1
J. Paul Getty Trust / Netherlands Institute for Cultural Heritage, “Our Lord in
the Attic: A Case Study,” accessed May 15, 2022, Retrieved from
https://www.getty.edu/conservation/publications_resources/teaching/case/
olita/resources/historic_context.html.
2
“Our Lord in the Attic Museum - Museum Ons’ Lieve Heer Op Solder,”
accessed May 28, 2022, Retrieved from
https://opsolder.nl/en/museum-our-lord-in-the-attic/.
3
Ibid
Görsel 3: Our Lord in the Attic
54
köken
“yaklaşım”
etkili bir tüccarı olduğunu ve doğal olarak ülkenin
kalkınmasına göz ardı edilemeyecek derecede ekonomik
katkı ve gelir sağlamasının da bir etkisi olduğu anlaşılıyor. Bu
olayı anlatan müze kayıtları bu durumu ifade etmek ve
nitelendirmek için Hollanda için çok karakteristik bir kültür
olan, Türkçe karşılığı tam anlamını karşılamasa da “hoşgörü”
olarak çevrilebilecek “tolerance” kelimesini kullanıyorlardı 3 .
Tarihsel kaynaklarının çok detayına inmeye gerek
olmadan bile Hollanda’daki hoşgörü kültürünün (Dutch
Tolerance) nasıl bir özgür düşünce ve üretim ortamı
sağladığı, Hollanda Altın çağı olarak nitelendirilen 17.
Yüzyıldan itibaren birçok bilim insanının düşüncelerini
özgürce yayabilmek, eserlerini üretebilmek, kitaplarını
bastırabilmek için ülkeye yerleşmesinden anlaşılabilir4. Bu
anlamda Hollanda sadece ticaret ve tarımsal üretimin
ötesinde birçok yeni ve farklı fikir ve düşünce için verimli
topraklar sağlıyordu. Bu ortamın oluşmasında küçük bir
coğrafyada insan gücüyle açılan kanalların, suyun üzerine
inşa edilen şehirlerin ve hatta deniz seviyesinin altında kalan
bir ülke olmanın etkileri de okunabilir. Kolektif yaşam alanı
üretme mücadelesinin aynı zamanda toplumun farklı
kesimleri arasındaki iş birliği gerektirmesi de aslında
hoşgörünün ve birlikteliğin genele yayılmasını
kolaylaştırmıştır5. Daha sonraki dönemlerde bu anlayış ülke
genelinde bir politika haline gelerek orijinal ismiyle
“Gedoogbeleid” (policy of tolerance) olan “hoşgörü politikası”
olarak isimlendirildi. Tam olarak bu hoşgörülü anlayış bir
tavizin aksine sosyal hayatın birçok alanına yansıyarak bir
çeşit serbest düşünme ortamı ve yaratıcı üretim fırsatları
sağlamıştır. Bu durum hem politik hem de fikirsel alanlarda
çeşitlilikleri benimsemekle başlayıp toplumsal ve ekonomik
alanlarda farklı akım ve anlayışların gelişmesini kolaylaştıran,
(ve hatta günümüzde “coffee shop”ların yasal işletmeler
olabilmesine kadar uzanan) özgür bir kültür, düşünce ve
üretim ortamın ortaya çıkmasını sağlıyordu.
Hoşgörü politikasının tasarım ve mimarlık
ortamındaki karşılıklarını Hollanda’da çalıştığım mimarlık
ofisinde deneyimleyebildim. Ofiste çalışmaya başladığım ilk iş
Utrecht’in şehir merkezinde önemli bir meydanda
tasarlanacak otel, ofis ve ticari faaliyetlerin olduğu bir karma
kullanım projesiydi. Projeye dahil olduğumda daha önceki
deneyimlerime kıyasla ilk önemli farklılıkla karşılaşmam
işverenlerin hazırladığı yaklaşık 100 sayfalık bir proje
açıklama kitapçığı ile oldu. Kitapçık aktivite, ilişkili,
diyagramlarının bulunduğu, tüm işlevlerin bağlantılı olduğu
programlar ve hacimsel beklentileri ile verildiği, mekanlar için
özel standartların belirtildiği, görseller, örnek çalışmalar,
önceki projeler ve yaklaşımların anlatıldığı çok kapsamlı bir
proje tanıtımı içeriyordu. Bu detaylı proje içeriğine sahip bir
işverenin ofisle görüşmelere katılan temsilcisi de doğal olarak
bir mimardı. Cepheler arasında kamusallık seviyesinin yapının
çevresiyle olan ilişkisini nasıl güçlendireceği, farklı kotlarda
üretilen mekanların kullanım olanakları gibi birçok konu
üzerinde detaylı tartışmalarla ilerleyen bir proje süreci
üretiyordu. Bu durum Türkiye’de yapı programını bile bizim
4
Uğur Tanyeli, “Sanat, Tasarım, Mimarlık Ne İşe Yarar? Yıkar, Tahrip Eder, Bozar,” in
Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari
Eleştiri Metinleri (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 2013), 219–22.
5 Alex Raúl, “Zero Tolerance: Amsterdam, the Cradle of Capitalism,” Architectural
Review, October 28, 2018,
Retrieved from
https://www.architectural-review.com/essays/zero-tolerance-amsterdam-the-cr
adle-of-capitalism.
ara & arayış
hoşgörü
- - - - - - - - - - - - -
55
4 5
Görseller 4: Proje sunumunda kullanılan kütle
modelleri
Görsel 5: Pontsteiger Residential Building / Arons en
Gelauff architecten
Görsel 6: EYE Film Institute / Delugan Meissl
Associated Architects
Görsel 7: Universiteit van Amsterdam / Allford Hall
Monaghan Morris
Görsel 8: IJburg Block 14 / DKV Architecten
Görsel 9: PVH Campus Houthavens Amsterdam /
MVSA Architects
Görsel 10: Hoog Catharijne / Stir Architecture ve
Bicycle Parking / Ector Hoogstad Architecten
8
belirlediğimiz bir proje sunumunda, program ve çevre ilişkisi
ile ilgili konular anlatılırken “artık renderlara geçelim mi?”
diyen işverenlerden sonra mimarlığın iki ülke bağlamında
algılanış biçimleri arasındaki büyük farklılıkları ortaya çıkaran
başka bir örnek olmuştu. Daha sonra projede çekme
mesafeleri ve yerleşimle ilgili konuları tartışırken bu
mesafelere uyulmadığını, yapının daha fazla alan kullandığını
fark ettim. Önceki ofislerimde katı yapı yaklaşma mesafeleri,
yerleşim, maksimum yükseklik gibi imar kurallarını
deneyimlediğim için hemen böyle bir hatanın nasıl gözden
kaçtığını sorgulamaya giriştim. Daha sonra öğrendiğim üzere
böyle bir müdahale aslında tam olarak bu özgün tasarım ve
mimari pratik ortamının sağladığı bir esneklik sayesinde
mümkün olabiliyordu. Bu müdahalenin uygulanabilir olması,
projede üretilen kamusal alanların kente yapacağı katkı
sonucunda belediye tarafından verilebilen bir özgürlük ve
toleransın göstergesiydi.
Belediye görevlileri ile yapılan görüşmelerde
yapının zemin kotunda daha geniş bir alan kullandığı ama
kuzey güney yönünde oluşturulan geçişin daha büyük bir
kamusal mekan ürettiği, fazladan kullanılan alanın yapının
yapısal esnekliğini ve ileride başka fonksiyonlara
dönüşebilme potansiyellerini artırdığı tartışılıp bu
müdahale için izin alındı. Tabi bunu kabul ettirebilmek için
üretilen yirmiye yakın fiziksel kütle modeli ve yapının
önündeki meydanla ilişkisinin nasıl okunacağını sanal
gerçeklik gözlükleriyle insan ölçeğinde gösterildiği
çalışmalara ve hazırlıklara değinmemek haksızlık olur.
Aslında tam olarak bu esnek durumun mimari çözümler
için yapılan çalışmaları ve alternatif sunum tekniklerini
nasıl tetiklediğini görmek çok özel bir deneyimdi.
Türkiye’deki pratikte gözlemlediğim kısıtlamalar ve limitler
56
ara & arayış
6 7
9 10
üzerinden hazırlanmış yönetmeliklerden sonra, stüdyo
projelerinde üretmeye çalıştığımız tasarımı öne çıkaran
alternatif kentsel kodlar, deneysel mimari çözümler ve
kamusal beklentilerle şekillenebilen alternatiflerle pratikte
karşılaşıyor olabilmek çok heyecan vericiydi.
Tabi bu esneklik kişilere bağlı olmaksızın farklı
akademik, belediye ve STK gibi kentin farklı paydaşlarının
bir araya gelerek oluşturduğu komitelerin ortak kararına
bağlıydı. Buradaki esneklik belirli kesimlerin çıkarlarından
ziyade, hem mesleğe olan güvenin ve yenilikçi yaklaşımlara
olan açıklığın, hem kolektif zekanın, hem de halkın
beklentileri ve kamusal mekanların kalitesini artırmak için
izin verilebilen bir tolerans-hoşgörünün karşılığı olarak
düşünülebilir. Bu hoşgörünün işletilebilirliği süreçlerin
şeffaflığına ve bürokrasinin belirlediği süreci ilerleten bir dizi
kurala ve düzenlemeye bağlıydı.
Tüm bu süreci yönetebilmek için sadece konsept
tasarım aşamasına en az altı ay süre ayırmak, iki haftada
bir belediye yetkilileriyle görüşmek ve hatta akademi
üyeleri, belediye yetkilileri ve mimarları ve sivil toplum
örgütlerinden oluşan üç tane aralıklı jüriye çıkıp kabul
alabilmek gerekiyordu. Türkiye’deki pratiklerle kıyaslayınca
bir hayli sıkıcı ve yavaş görünen bu süreç projeyi
geliştiriyor; hem mimarın tasarım üzerindeki hakimiyetini,
mesleği uygulama haklarını hem de maddi gücünü
artırıyor ve koruyor. Türkiye’de teslim şartlarının hızlı olması
ve işveren beklentilerinin farklılığı nedeniyle en ucuz, en
büyük, en hızlı projelerin üretilip çabuk sonuçlar beklenen
durumlara kıyasla çok daha yavaş ama arayışların fazla
ve detaylı olduğu bir mimarlık ortamı üretiyor. En önemlisi
de mimari pratikler açısından her koşulu kurallara
bağlayarak yaratıcı/serbest düşünmeyi tamamen
57
devreden çıkarmıyor, hatta biraz uzun bir süreç olsa da farklı
yaklaşımlara esneklik sağlıyor. Sadece konsept tasarım için
ayrılan bu altı aylık sürecin sonunda proje kabul edilirse
uygulama çizimleri süreci başlatılırken, kabul olmadığı
durumda ise bütün bu yatırım ve çalışmaların boşa gitmesine
sebep olabiliyor. Bu da işverenlerin aynı proje sürecini
yeniden bir proje/ofisle tekrar ele almasını gerektirebiliyor.
Bu durum nitelikli yapı arayışının gerekirse hiç yapmamaktan
daha önemli olduğunun çok açık bir şekilde ifadesi oluyor.
Böyle bir proje sürecinin en önemli etkilerini kentsel
mekanlarda karşılaştığımız projelerde gözlemlemek, bu
yapıların arka planlarına dair düşünceler üretebilmeyi
kolaylaştırıyordu. Bir yandan şehirde karşımıza çıkan,
yapılması imar kurallarıyla hiçbir şekilde mümkün
olamayacak sokağın iki tarafını birleştiren yapısal
elemanların, çekme mesafesiyle açıklanamayacak çıkmalara
sahip kütlelerin veya içinden yol, kanal geçen yapıların, diğer
tarafta ayrıntılı bir çalışmanın sonucu olarak malzemenin ve
detayların potansiyellerini sonuna kadar kullanan nitelikli
örneklerin böyle bir esnekliğin/toleransın göstergesi ve hatta
kentsel mekan kalitesini artırmak için desteklenmesi ile olarak
ortaya çıktığını tahmin etmek çok zor olmadı. Her ne kadar
çok tartışılan bir tanımlama olsa da “Superdutch” ruhunun
temelleri de bu özgür toplumsal kültürün şekillendirdiği,
deneyselliğe açık, yenilikçi ve yaratıcı ortamdan beslenmiştir.
Bir tarafta sahip olduklarını büyük çabalarla
üretmiş, diğer tarafta yenilerini üretirken bu kadar hassas
davranan bir toplum elindekilerin kıymetini biliyor,
günümüzdeki geri dönüşüm ve yeniden kullanım kültürünün
de temellerini oluşturuyor. Bu anlayışla mimarlık tarafında da
her türlü yapının cesurca müdahalelerle başka bir işleve veya
mekana dönüşebilmesine imkan veriyor. Örneğin, eski bir
gemi tersanesinin sanat atölyeleri merkezine (NDSM Loods),
radyo yayın kulesinin bir restorana (Rem Eiland), tramvay
istasyonun bir kültür, sanat, gurme merkezine (De Hallen
Amsterdam) rahatlıkla dönüştürülebiliyor. Her ne kadar daha
çok ekonomik pratikler için kullanılan bir terimden devşirilmiş
olsa da, bu tasarım ortamında son 10 yılda en çok karşılaşılan
kavramlardan birinin “döngüsellik” (circularity) olması çok
şaşırtıcı bulunmayacaktır. Hem nitelikli çevre ve mekan
üretimi hem de bu yapıların korunması mimara ve mimarlığa
olan inançla mümkün olabiliyor. Bu da yüzlerce yıldır
korunan mimarinin görünür, yaşanabilir, kullanılabilir
olduğu iyi yapılı bir çevrede mimarlığa ve kentleşmeye olan
saygının karşılığı olarak değerlendirilebilir.
Bildiğimiz ve esnemez sandığımız hatta bazen
içine sıkıştığımız kalıpların aslında evrensel olmadığını
görebildiğim bir deneyiminin ardından akademiye
geçerken, bir tarafta yeni mezun bir yüksek lisans öğrencisi
diğer tarafta farklı profesyonel çalışma ve ofis kültürlerini
görmüş bir mimar/tasarımcı olarak, en temel misyonlarımızdan
birisinin bu üretim, tartışma, deneme ve arayış
zeminini hem tasarım eğitiminde hem de mimari pratikler
ortamında destekleyip, kültür haline gelene kadar
genişletebilmek olmalıdır. Uğur Tanyeli’nin de bahsettiği
gibi:
“Mimarlıkla, tasarımla, sanatla bunun ne ilgisi olduğunu
soranlara söylenecek tek söz şöyle: Zihnin alışılagelmiş
bariyerlerini yıkma korkusuyla yaşayanların egemen
olduğunu bir kültürel atmosferde çağdaş üretim
yapılamaz. Çünkü, çağdaş, tasarımsal, sanatsal, mimari
üretim, öncelikle bildik zeminleri, alışılagelmiş kalıp yargıları,
kurulu düzenleri en azından tartışmalı kulan üretimdir.
Hollanda’da böyledir de Türkiye’de başka türlü müdür?”
Ara ve arayışların bitmediği, açık
fikirliliğin kalıplaşmış düşüncelerin yerini aldığı,
düşünce üretimin genele yayıldığı, süreçlerin ve
verilerin daha açık hale geldiği bir geleceğe doğru
ilerlerken mimari üretimde bunları sürdürebilmek
hem mimarların hem de mimarlığın kıymetini
artırır. Herkes için zorlu olan bu “ara” geçiş
dönemlerinde dış etkenler hakkında pasif
söylemler yerine, daha etkin ve aktif olup gelecek
günlere, değişen pratiklere kendimizi hazırlayacak
şekilde pozisyon almak faydalı olacaktır. Mezun
olurken ki ara ve arayış da umarım her anlamda
verimli zeminler üretir ve her zaman daha nitelikli
olanı arayışımıza katkı sağlar. Açık, özgür ve
yaratıcı fikirleri kaybetmediğimiz, çeşitliliği ve
farklılığı koruyabildiğimiz ortak bir zeminde
tartışabildiğimiz sürece daha iyi çevrelere ve
mimarlıklara ulaşmamız mümkün olacaktır. Bütün
araların nice arayışlara çıkması dileğiyle…
Görsel 11:
NDSM
Loods-Wharehouse
58
ara & arayış
Görsel 12:
Rem Eiland / Concrete Amsterdam
59
60
mücahit erdem ile -
MÜCAHİT ERDEM ile
NEDEN ODTÜ?
BUKET EROL * DİLARA GÜNEY * ERTUĞ ERPEK
61
M: Başladığın zamanlardan, 1. sınıftan hiç unutamadığın
aklında yer etmiş bir anın var mı?
B:110 kişilik bir sınıfla kendimi bir arada bulduğum için o çok
garip hissettirmişti. Ama asıl çizim dersini unutamıyorum. Salı
günü çizim dersi ile başlamıştık. Yine pazartesi günü stüdyo
dersinin olduğu gibi bir tanışma ve okula alışma süreci
geçiririz diye beklemiştim. Ama hocalarımız bizleri hemen
malzeme almaya göndermişlerdi. Mimarlık yazarken en
büyük endişelerimden biri buydu. Benim spesifik bir resim
yeteneğim yok. Bir anda yetenek gerektiren bir iş
istediklerinde çok gerilmiştim ve hiçbir şey bilmiyormuş gibi
hissetmiştim. Lisedeki gibi eğitim görmeye gelmediğimi o gün
anlamıştım. Onu unutmuyorum.
D: 1. sınıfın ikinci döneminde Buket, bir başka arkadaşımız
Buket ve ben Eymir gölünün yanına bir kayıkhane projesi
yapıyorduk. O gece çok eğlenmiştik ve üzerine çok da
düşünmeden sırf kritiğe elimiz boş gitmeyelim diye bir şeyler
çıkarmıştık. Ertesi sabah stüdyo saatinde Esin Hoca pop-up
jüri yapıyoruz diye gelmişti ve ikizimi arayıp ağladığımı
hatırlıyorum. 40 tane koskoca proje tahtanın önünde...
Hocalar bazılarına basıyor, bazen parçalıyor. Pop-up jüri
aslında haber verilmemiş jüri, Yani bir nevi zorunlu kritik
diyebiliriz. Ben o gün yaşadığım korkuyu unutamam.
NEDEN
ODTÜ?
E: Aklıma en kötü şeyler geliyor. İki boyutlu basic design
ödevlerinde sürekli FD alırdık. Ben bu bölüme uygun değil
miyim? diye düşündüğümü ve sorguladığımı hatırlıyorum.
Sonra BB almıştım ve yavaş yavaş kendime gelip anlamıştım
bir şeyleri.
M: Stüdyo sonu jüriler, jürilerde yaşanan kaygılar neden
oluyor? Jüriler için kendinden sonraki öğrencilere tüyo
verecek olsan neler söylerdin?
B: Sınırlı zaman dilimi, iş yükü, yetiştirememe kaygısı, zamanı
ayarlayamama stresi ve kendime, hocalarıma karşı sorumlu
hissetme kaygının başlıca etkenleri olabilir. En rahat aşaması
sunum kısmı bana kalırsa. Bu tür surumlarda son kritiğe
çıkmamanın önemine inanıyorum. Son kritiği alınca bir şeyler
değişiyor, yetişememe kaygısı ortaya çıkıyor. Ben son kritiği
almamaya çalışıp kaygı seviyemi azaltıyorum.
B: Mimarlık okumak önceliğimdi, stratejik bir karar verdim
aslında ve ODTÜ’de kaliteli eğitim alabileceğimi bildiğim için
ODTÜ’yü tercih ettim.
D: İkiz amcalarımdan Eren Güney rol modelimdi, tercih
listemde hep ODTÜ vardı. Şenlikler, ÇATI, fakülte ortamı,
öğrenciler... ODTÜ’de okumak benim için mimarlıktan daha
önemliydi.
E: Ben doğdumdan beri ODTÜ’deyim diyebilirim.
Anaokulundan beri kampüsteyim. Burada büyüdüm.
Erasmus’a gitmiştim ve pandemi olmuştu. Orada anladım
sanırım ODTÜ’den hiç ayrılmamam gerektiğini.
D: Ben çok zorlanarak başladım. Orta kısımlarda da
rahatladım ama sonlarda da zorlandım. Birinci sınıfta
dünyayı farklı şekilde görmeyi öğrendim diyebilirim. 2+2’nin
dört etmediği, beşe altıya da denk olabileceği bir
eğitimsistemiyle iç içeydim ve liseden çok farklıydı Buket’in
dediği gibi. 3. sınıfta çok keyif almıştım, en çok verim aldığım,
öğrendiğim senemdi pandemi nedeniyle online sürece
geçmiş olmamıza rağmen. Bitirme projesinde zorlanmıştım.
Her zaman her şeye hazırlıklı olmakta fayda vardı.
Zorlanabileceğimi unutmamam hesaba katmam gerekirdi.
M: 4. senen bittiğinde nasıl hissettin kendini?
D: Son dönemdeyken de mezun olduktan sonra da ben
olasılıklarahep geniş açıdan baktım. Mimarlık, akasemisyenlik,
yurt dışı, grafik tasarım, yazılım tasarımı... Yönebileceğim
62
mücahit erdem ile -
sonsuz alanı düşündüm ve bu sonsuz olasılığın beni her
zamankinden daha özgür kıldığına inandım. Daha yaşımız
erken, bir daha seçim yaparken bu kadar özgür olduğumuz
bir fırsat olmayabilir. Böyle düşününce ne yapacağımla ilgi
karar verirken rahat bir süreç geçirdim.
M: Yolculuğunda inişler ve çıkışlar olduğunda, bunaldığında
kendini nasıl toparladın?
E: Böyle zamanlarda geneillikle mimarlıkla ilgili bir şey
duymak istemiyorum ve mimar olmayan arkadaşlarımın
yanına gidiyorum, onlarla görüşüyorum. Mimarlık okumayan
arkadaşlarımla olmak iyi geliyor. Ama mimarın halinden de
en iyi mimar anlar, öyle bir gerçek de var tabii.
D: Sevgili Dilara, her zamaninsanların sana ne dediğini
anlamayacaksın. Ama bu senin zeka seviyene yeteneğine ya
da mimar olup olamayacağınla ilgili bir ölçü aracı değil.
Büyük olasılıkla ileride hocalarının ve senden daha eğitimli ve
tecrübeli insanların ne dediğinianlıyor olacaksın. İkinci olarak
sabır çok büyük bir erdem. Stüdyo arkadaşlarına ve en çok
da kendine karşı sabırlı olmayı öğrenmelisin. Zamanını çok iyi
yönetmeyi unutma ve mutlaka bir ajanda tut. Jürileri,
teslimleri, kritikleri ve yaklaşan sınav tarihlerini ajandana
kaydet. En önemlisi de kendine zaman ayırmayı öğren. Yoksa
çok ağlarsın ve sinirlenirsin, sinirli biriolursun. Kendine zaman
ayırdığında bunun için suçluluk hissetme. Bu arkadaş
ortamına da yansıyacak. Kendine zaman ayırmanın bir
ihtiyaçolduğunu unutmayıp kendini suçlama.
D: Meditasyon, yoga ve nefes tekniğini elbette ki denedim
ama benim için pek kalıcı pratikler değillerdi. Böyle
zamanlarda daha önce de zor zamanlarım olduğunu,
önceden de mücadele verdiğim ve umutsuzluğa kapıldığım
dönemler olduğunu hatırlamaya çalıştım. O zaman içinde
bulunduğum durumun zorlu koşullarında kendime bir çıkış
yolu bulabildiysem bu sefer de bulurum diye düşünüp inişleri
ve çıkışları atlatabildim. Arkadaşlarımla konuşup dertleşmek
ve onlarla benzer kaygılar taşıdığımı bilmek, paylaşmak da iyi
geldi.
B: Akıllı çalışmak çok önemli. Bir işe ne kadar vakit ayırırsan
aslında o kadar sürede bitiyor. Bir süre sonra kişi bütün
zamanını derslere ayırmaması gerektiğinin bilincine varıyor.
Bu noktada öncelikleri belirlemek önemli. Kendimizi
unutmamalıyız aslında, zaman tasarrufu konusunda
bilinçlenip zaman yönetimini yaptıktan sonra kendine vakit
ayırmayı ve arkadaşlarıyla daha sık görüşmeyi de unutmuyor
insan.
M: Başladığındaki ve bitirdiğindeki duygularını topladığında
şimdiki zamanda ne hissediyorsun? Doğru yerdeyim, doğru
kararlar aldım diyor musun?
E: Dilara’nın da söylediği gibi çok çeşitli, geniş bir bakış
açısına sahip olmak her türlü katkı sağlıyor. Villa çizeceğiz,
villa yapacağız diye girdik bölüme... Ama dördüncü sınıftan
sonra bir mimarın birçok şey yapabileceğinin bilincine vardık.
Tasarım her şeyde var. Estetik güzellik, insanları memnun
etme çabası her yerde var. Bir mimar sahip olduğu bakış
açısı ve almış olduğu eğitimle pek çok alana yönelip birçok
şey yapabilir yani. Mimarlık sadece mimarlık değil. Pek çok
şey ifade ediyor aslında.
M: Mezunlarımızın çoğu bize mimarlık duvarları içinde olmanın
bile yeterli olduğunu söylüyor. Bunu açar mısın biraz? Fakülte
neden böyle bir özelliğe sahip sence?
E: Okul çıkışında gittiğimiz mekanlarda bu denli başarılı bir
mimari görmek bazen mümkün olmuyor. Bu yüzden de bir
bağlılık hissediyoruz fakülteye bana kalırsa...
M: Şu anda birinci sınıfa tekrar başladığınızı düşünün. Neler
söylerdiniz? Kendinize şimdiki kendinizden nasıl tavsiyeler,
tüyolar verirdiniz?
E: Grup çalışmalarını arkadaşlarınla yapma. Varolan
arkadaşlık da gidiyor. Oturduğun masayı iyiseç. Mesela ben
ilk Deniz’le tanışmıştım. Çok da güzel bir arkadaşlığımız var.
Grup arkadaşı seçimi çok önemliydi. Ben farklı kişilerle
çalışmayı ve grup arkadaşımı değiştirmeyi çok sağlıklı
buluyorum. Akışa bırakmak ve sürece güvenmek en doğru ve
iyi olanı galiba.
B:Mezun olana kadar hiç bu denli ciddi düşünmemiştim.
Piyasa şartlarını arkadaşlarımızdan duyabiliyoruz. Emek ve
karşılık konusu insanın kafasında soru işareti bırakıyor.
Okuldan kopmayı istemedim, hazır hissetmedim kendimi.
Tartışacak ve konuşacak çok şey var hala. Akademik sürecin
içindeyken piyasa gündeminden haberdar olmak ve
kopmamak da gerekiyor tabii. Yarışmalara katılmak bu
noktada çok önemli olabilir tabii.
M: 4 seneyi bitirdik. Yolunuza devam ederken akademik ve
piyasa olarak ayrışabilen seçim anında denemeleriniz ve akış
mı sizi yönlendiriyor? Bu seçim ikilemini nasıl soyut hale getirip
seçim yapıyorsunuz?
D: Karşıma ne çıkarsa onu deneyebileceğimin ve olmayınca
da bırakma seçeneğimin olduğunun bilincindeyim. En çok
nerede verimli ve rahat olabileceğimi düşündüğüm yola
doğru evrildim galiba. İlk olarak akademisyenlik yolunu
seçtim. Ben bizden genç olan öğrencilerle aynı ortamda
bulunmayı çok kıymetli buluyorum. Genç nesillerle beraber
olmanın getirdiği enerjinin gündemi takip edip gündemde
kalabilmeyi çok desteklediğine inanıyorum. Şu anda da
araştırma görevlisi olarak bu maceraya atıldım.
E: Benim annem ve babam serbest piyasada. Ve onlar benim
birçok sebeple piyasacı olmamı istemediler. Örneğin bir
şantiye şefi işçi kazası olduktan sonra gelen süreçte hapse
kadar gidebiliyor. Veya çok çalışırsın maaşın yatmaz. Her
zaman emeğinin peşinden koşmak gerekiyor. Piyasada her
gün çalışmak da mümkün. Haftasonları, pazar gecesi...
Mental ve fiziksel olarak zorlayıcı yani. Akademideyse bir
aktarım var. Pratik bilgilerimle akademiyi harmanlayıp bu
bağlamda katkı sağlayabileceğime inanıyorum. Eğitim
hayatımızda öğrendiklerimizi aktarma niyetiyle bu yolculuğa
başladık hepimiz. Akdemide ne kadar ileri giderim henüz
bunu bilmiyorum ama şu an için doğru yolda olduğuma ve
ilerlediğim yolun bana iyi geleceğine inanıyorum.
63
!
“Her an herhangi bir yerden
ters bir rüzgar esebiliyor.
Esnek olmak çok önemli,
ama sağlam bastığımız
yerler olmalı.
Çünkü zaten
hepimiz
‘arada’yız
artık.”
64
emre erkal
_Mühendislik ve mimarlık fakültesi arasında geçiş, iki farklı
fakülte belki de benzer açılardan iki alan, sizin bu geçişte
değişen bakış açılarınız veya düşünceleriniz üzerinden
arada kalmışlıklarınız.
Mimarlık ve mühendislik dallarının, geçmişte
birbirinden çok ayrı olmayan bütüncül bir çalışma alanı iken
çeşitli nedenlerle farklı disiplinlere ayrıştığı bir tarihi var. İkisi
de kökeninde uygulama ve tasarıma yönelik, ama geçen
yüzyılda mühendislik eğitimi giderek daha soyut bir hale
gelmiş. Şimdi yeni yeni mühendislik eğitiminde pratiğe tekrar
önem veriliyor. Farklı mühendislik dallarının bilgi işlemeye
yönelik farklılaşan eğilim ve öncelikleri olsa da diğer dallarla
karşılaştırınca büyük benzerlikleri var. Mimarlık ise geçen
yüzyılda birçok kaynaktan gelen bilgileri sentezleyici bir
duruşa doğru kaymıştı; hala burada durmak istiyor, hatta
topluma kabul ettiremese de sentez için çok daha öteye
gidebilecek yeni açılımlar olduğu düşüncesi yaygın. Bunun
yanında mimarlık, klasik tanımı içinde olmayan çeşitli
yönlerde pratik bilgiye doğru arayışları da irdelemeye
başladı. Bu arayışların bazılarının mimarlık okullarında
belirgin paradigmalar olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Farklı disiplinlerin bilgilerinden kendi sentezimi yapmaya
başlayarak önceliklerimi görmeye başlamak sanıyorum
bende bu eylemi daha aktif ve bilinçli yapmam gerektiği
düşüncesini geliştirdi. Çok basit bir örnek olarak elektronik
haberleşme, 20. Yüzyıl modern müzik tarihi ve algı psikolojisini
aynı anda çalışınca, çok açık bağlantılar kurulabiliyor.
Ben kişisel olarak her ne kadar önce mühendislik
okuyup, sonra da yakın bir dal olan mimarlığa geçmişim gibi
gözükse de izlediğim yol bundan çok farklıydı. İkisinin
arasında farklı düzeylerde grafik tasarım, bilişsel psikoloji,
yapay zeka, müzik gibi duraklar oldu. Mezun olduğum yıllarda
belirli bir konuyu öğrenebilmek için o konuda iyi tanımlanmış
bir eğitim programında olmak gerekiyordu, daha kısa bir yolu
yoktu. İlgi alanlarım geniş olduğu için biraz dolaşmam
gerekti. Bu yüzden iki dal arasındaki ilişkileri formüle etmem
gerektiğinde, aralarındaki en doğrudan yollarla edemiyor
olabilirim.
Doğrusu mühendislik eğitimi içindeyken de kendimi
yabancı hissediyordum. Mühendislik eğitimi o yıllarda daha
zorluydu, olanaklar kısıtlıydı. Yazılım ve donanım olarak
ODTÜ’nün ortamı bile oldukça zayıftı. Öğrenci sayısı kaynaklardan
çok fazlaydı, 4 yıllık programlar kişisel eğilimlere
yönelik bir rota çizmek için çok kısıtlıydı. Belki de bu nedenle
matematik, bilişsel psikoloji – yapay zeka, müzik gibi alanlarda
da kendimi geliştirmeye çalıştım.
Yıllar içinde değişik alanlardan geçip, mimarlık
pratiğine dönüp yeniden mühendislerle çalışmaya başlayınca,
bu kez farklı görmeye başladım. Daha önce soyutlaşmış
haliyle çok sevemediğim mühendisliği, uygulamanın ve bilgiyi
gerçek dünyanın sorunlarını çözmek için kullanmanın
süzgeciyle görünce hoşuma gitti. Ama yine de bu iki alan
arasında özellikle duruş olarak büyük farklar var. Anlattığım
gibi mimarlık kendini sentez yapacak konumda görmek
istiyor. Mühendislikte ise teknikler ve paradigmalar o kadar
çeşitlendi ve devingenleşti ki, küçük ve aşırı uzmanlaşmış
gözüken bir alan bile bir insanı ömür boyu meşgul edebilecek
bilgi barındırıyor. Bir mimarın bu paradigmalara girip
yetkinleşmesi, temellere hakim olmadan pek mümkün değil.
Bütün bunlar, meslekler için genel formüller yerine kişilerin
kendi yollarını kendilerinin çizmesinin gerekliliğini hatırlatıyor.
Herkes kendi öncelikleri ve karşılaşıp çözmek durumunda
kaldıkları problemlerin bir tarihçesiyle kendini biçimlendirse
daha iyi bir yol izlemiş olur bence.
Bunu destekleyecek bir başka düşünce de, bu
mesleklerin her birinin genel bir bilgi platformu haline geldiği
yönünde. Örneğin makine mühendisliği belli bir bilgi
dağarcığı, kritik problemler ve yaklaşımlarla bir bilinç katmanı
getiriyor. Bu platformdan çıkan iki ayrı kişi bugünün dünyasında
çok değişik uygulamalar, genel kurgular ve çalışma
biçimleriyle karşılaşıp kendine göre yanıtlar vererek birbirlerinden
çok farklı konumlarda kendilerini bulabilirler.
65
_İki farklı ülkede eğitim görmek üzerinde sizin
ve arkadaş çevreniz üzerinden gözlemleriniz ve
hissettikleriniz ile Amerika ve Türkiye'deki öğrencilik.
Aklıma ilk gelen, okuldan mezun olup çalıştıktan
sonra Türkiye’ye döndüğüm dönem oldu. Birbiriyle çelişen
birkaç olay ve sonuç gözlemlemiştim. O dönemde, belki de
küreselleşme rüzgarları çok kuvvetli estiği için Dünya’nın keşfi
en heyecan verici başlıklardan biriydi. Dünya’nın bir çok
bölgesi bugünkü gibi sistemin parçası değildi, örneğin Çin ve
Uzakdoğu’nun çoğu kapalı kutu idi. Az bilinen coğrafyaların,
yerlerin, yerleşimlerin ve toplumların keşfine dair büyük bir ilgi
vardı. Bu genel havanın elbette tasarım disiplinlerine de
yansıması oldu: mekansal disiplinlerde daha sembolik
diyebileceğimiz klasik paradigmanın ötesine geçip, önemi
giderek artacak şekilde lojistik ve somut gerçekliklerin,
verilerin temel alındığı bir bilgi işleme biçimine geçildi. Sosyal
aktivizm ve paylaşım, yerelde yüksek çözünürlüklü haritalama,
altyapı – üstyapı bağlantıları, çeşitli boyutlarıyla kentsel
tasarım, peyzaj – jeoloji – coğrafya – ekoloji parantezindeki
konulara ilgi ön plana çıktı. Bütün bunlara bilgisayarların
görsel ve mekansal üretimlerde yaygınlaşmaları da eklenince
araçlardaki zenginlik de eklenmişti. Özellikle sayısal ağlar,
sayısal imge ve video konularında bir patlama yaşanıyordu.
Mimarlık özelinde BIM ve parametik tasarım gibi tasarım
araçlarındaki yenilikler de sonradan eklendi.
Özetle, bütün bu gelişmelerin mimarlıktaki dönüşüm
ile eşzamanlı olacağı anlaşılıyordu, ama neye benzeyeceği
elbette öngörülemiyordu. Fakat bu belirsizliğin kendisi
heyecan verici geliyordu. Sırtında daha küçük bir kuramsal
bagaj taşıyan, temel parametrelerini yeni ortaya çıkan
dinamiklerden doğrudan almaya çalışan bir pratiğin ne
kadar mümkün olduğunu arkadaşlarımla konuşuyorduk.
Elbette salt dış koşullara yanıt veren bir üretim
değil, önceliklerimiz olan sanat, teknoloji, kamusallık gibi
konularda da yüksek mimarlık ortamının üreteceği gibi değil,
neredeyse mimarlık-altı seviyede doğrudan enjeksiyon
yaparak tasarım bilgisiyle katma değer oluşturulabileceğine
dair bir inanç taşıyorduk. Ben kendi adıma, özellikle o
dönemde arada olma halini çok besleyici, adaptasyon
düzeyi yüksek ve yaratıcı olacağını hissetmiştim. Özellikle de
Türkiye’deki büyük kentlerin hızlı gelişen yeni alanlarında
böyle bir pratik mümkün olabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Büyük kentlerin kemikleşmiş lekelerinin dışına doğru hızlı
gelişim atakları belirmeye başlamıştı: kentsel tasarım ve hafif
mimarlık örnekleri için fırsatlar açık görünüyordu.
Ancak işte tam o sırada patlayan ekonomik kriz bu
düşüncelerin yelkenindeki rüzgarı söndürdü. Yine kendime
başka açılımlar yaratmayı başarsam da, mimari uygulamalardaki
deneysellik olasılığı da uygulama yapabilme şansı
gibi azaldı. Bir çok tanınmış büro kapandı. Herkes kendi
kabuğuna çekildi. Ancak sınırlı sayıda olmak üzere, klasik
anlamda tanımlı mimari proje işleri kaldı. Sanat ve teknoloji
ile ilgili üretimlerim de günün ikliminde mimarlık pratiğiyle
doğrudan bir araya gelme şansı bulamadı.
İşte o zaman arada olmak ile ilgili en büyük dersimi almış
oldum: ‘arada’ olabilmek için ne ile neyin arasındaysak
onlarda da çok sağlam bastığımız yerlerin olması yaşam
şansını artırıyor. Aslına bakarsak, arada olmanın tanımı da
bunu gerektiriyor. Eğer mimarlık ve başka bir disiplinin
arasında olmak ise, farklı disiplinlerden kısıtlı birikimlerle
yapılan üretimin mimarlık veya diğer alanlar için ne kadar
anlamlı ve kalıcı olabileceği de şüpheli. Bütün bu
anlatıklarımın yalnızca mimari pratik için değil, araştırmaya
dayalı üretimler için belki de daha geçerli olduğunu
düşünüyorum.
Bahsettiğim dönemden sonra yakın zamana kadar,
görece olarak uzun bir rahatlık dönemi yaşandı. Ancak bu
başlıkta unutmamamız gereken önemli bir konu kriz halinin
giderek daha sık ve etkin bir şekilde hayatlarımızın bir
parçası haline geldiği gerçeği. Herşeyin birbirini etkileme
potansiyeli, hayalimizin alabileceğinden kat kat yükseldi.
66
“Her an herhangi bir yerden
ters bir rüzgar esebiliyor.
Esnek olmak çok önemli, ama
sağlam bastığımız yerler olmalı.
Çünkü zaten hepimiz
‘arada’yız artık.”
emre erkal
_ Ara dediğimizde ilk aklınıza gelen yaşadığınız
bir olay, düşündüğünüz bir konu veya bir çağrışım.
iki ülkedeki durumu anlatmaya önce mimarlık
eğitiminden başlayayım. ABD’de mesleki mimarlık eğitimi iki
şekilde veriliyor: 5 yıllık lisans veya 3 – 3.5 yıllık bir yüksek
lisans programıyla. Yüksek lisans programı, diğer dallardan 4
yıllık lisans diplomalarıyla gelip bazı temel derslerini tamamlamış
olanlara yönelik. Bir kısmı 4 yıllık mimarlık mezunları olsa
da, öğrenim görenlerin önemli kısmı farklı dallardan geliyordu.
Bu nedenle 4 yıllık mimarlık okulları da 5 yıllık olanlardan
farklı olarak daha geniş bir eğitim vermeye odaklanır, meslek
insanı yetiştirmez. Meslek insanı olmak ABD’de lisans sonrası
dönemdeki olgunlaşma ile beraber olduğu düşüncesine
dayanır. Hukuk, tıp, mühendislik, yönetim gibi uzman meslekleri
uygulamaya izin veren dereceler hep yüksek lisanstadır.
Bizim ülkemizde ise, ilk yıllarında fakir olanaklar içinde
zorluklarla üniversiteye gönderilen gençlerin olabildiğince
kısa sürede olabildiğince çok mesleki uygulama bilgisine
sahip olması istenmişti. Hatta ilk mühendislerin Anadolu’da
göreve başladıkları yerdeki tek mimar – mühendis olarak
basit yapıları inşa edebilmeleri, elektrik ve tesisat sistemleri
kurabilmeleri gerekirdi. Lisans eğitiminin meslek hayatını
kurgulayıcı olması düşüncesi bu isteğe dayanır. Elbette
aradan geçen zamanda üniversite mezunları sayısında
geldiğimiz nokta ortada, ancak bu yönelimi maalesef
güncelleyemedik. Ne toplumun öyle bir beklentisi var, ne de
eğitim görenlerin. Ben ODTÜ öğrencisiyken de bu bakış açısı
bizi kısıtlıyordu: ilgimiz olmayan, geçmişte kalmış konularda
çok yoğun dersler almamız gerekiyordu. Bugün bir yandan
bu çelişki artmış olsa da, öte yandan bölümler genel
eğilimlere uygun olarak biraz esneyerek açılmış olabilir. Her
konunun üniversite lisans müfradatında olması olanaksız,
bölümlerin genel stratejilerinin olması gerekir.
İki ülke arasındaki mimarlık eğitiminin stil farklarına
gelirsek, temel fark usta – çırak ilişkisinde. ABD’deki mimarlık
okulları içinde farklı felsefeler de var, ancak köklü ve eski
olanların çoğunda klasik usta – çırak ilişkisinin izi var. Uzman
mesleklerin uzun tarihine bakarsak mesleki yetkinin 4 yıl gibi
önceden saptanmış süre içinde bir üniversite derecesini
tamamlayan herkese verilebileceği düşüncesi 2. Dünya
Savaşı sonrasında yaygınlaşan bir düşünce. Ustadan ‘el
alarak’ mesleğe adım atılan klasik dünyanın kalıntıları ise
Batı’da hala var. Benim okuduğum okuldaki mesleki
derecenin ilk 2 yılında ustanın dediği olurdu, ummadığınız en
ufak detaylarda ‘böyle olacak’ diye bastırabilirdi. Sonraki yıl
uluslararası çapta uygulamacı mimarlarla serbestçe
geçirilerek özgürlüğün tadı çıkarılır, en son dönemde de tez
projesi yapmak için tekrar ustaya teslim olunurdu. Bu durum
aradan geçen yıllarda belki biraz esnemiştir.Türkiye’deki
mimari stüdyo eğitiminde öğrencinin ne yapmak istediği,
hangi yönde çalışmak istediği çok belirleyici oluyor.
ABD’de ise tersi; eğitimciler konuları ve yaklaşımları
dikte ediyorlar. Biz, şuradan çıksak da istediğimizi yapabilsek
diyerek, yani bize ilginç gelen konulara derinlemesine eğilme
fırsatını yeterince bulamadan okuldan mezun olmuştuk.
Türkiye’de ise okul sonrasında mesleğe atılırken hedefsizlik ve
tatminsizliğin yüksek olduğunu gözlemliyorum. Bunun
anlattığımdan başka bir nedeni daha olabilir. ABD’de mesleki
dereceyi almak için tekrar okula dönenler, lisans sonrası
birkaç yıl farklı işlerde ve farklı yerlerde çalışmış, yolunu çizip
kararını vermiş, olgunlaşmış oluyorlar. Okul sonrasında da
yine çalışıp, ancak sınavla mesleki yetkiyi elde ediyorlar.
Türkiye’de 4 yıllık okul sonrası hemen yetki verilmesi hem ülke
için, hem de kişi için çok iyi sonuç vermiyor herhalde. Mimar
adayının – veya herhangi bir hedef için herhangi birinin -
isteyip, çabalaması gerekir.
Bunların sonucunda ABD’de profesyonel yüksek
lisans programlarındaki öğrenci profilinin daha olgun ve
motive olduğunu söylemek doğru olur. Öğrencilerden ABD
kökenliler içinde en çok sanat tarihi ve edebiyat mezunlarına
rastlanır. O toplumda değer verilen entelektüel gelişim
yollarının doğrudan bir sonucu bu: iyi eğitim alarak düşünceler
dünyasında vakit geçirmek isteyenler için lisansta
edebiyat ve sanat tarihi eğitimi toplum nezdinde oldukça
popüler ve prestijli. Sınıf arkadaşlarım ile sohbet ederken
diğer dallardaki renkli düşünce dünyalarına göre mimarlığın
kuru kaldığı yönünde bir görüş hakimdi.
O zamana kadar pek düşünmediğim bu savın
doğruluğuna ben de ikna olmuştum, belki de bu yüzden
mimarlar olarak mimarlığı renklendirmeye çalışıyoruz !
67
68
architecture anomaly
n
My name is Saul Kim, I was born in Korea, but I grew
up in Singapore. I later moved to the US for architectural
studies. I attended SCI-Arc for my bachelors and
l
Harvard Saul Kim sosyal Graduate medya School üzerinde of paylaştığı Design for “Architecture a master in
architecture. Anomaly” serisi I’ve ile son been zamanlarda a freelance gündeme architectural gelen
designer mimarlardan after birisi. graduation, Anomali serisi working kendisinin for different de anlattığı firms
on üzere schematic mimari elemanların design. Recently ölçek ve işlevleri I am focusing arasında on alışık
experimental
olmadığımız yeni
design,
tansiyonlar
through
ve karşılaşmalar
the design
yaratmakta.
study series
Objesel olarak ele alınan bu çalışma kapsamında Saul sayısı
titled ‘Architecture Anomaly’. I’ve also been interested
yüzü geçen farklı anomali denemesi ile birlikte çok değerli bir
in teaching. I am an instructor at Domestika, an online
arşiv yaratmış bulunmakta. ARAyışa, ARAlıklara ve ARAda
education
kalmışlıklara
platform
odaklandığımız
with millions
bu sayımızda
of users,
Saul’un
and
arayış
recently
I niteliğindeki gave a lecture bu çalışmasını at Pratt da institute dergimize of architecture dahil etmek istedik. with
the Saul, title hem of kendisini ‘Architecture hem de Autobiography’.
üzerine odaklandığımız
çalışmasını bizler için kısaca anlattı.
69
ARCHITE
SAUL KIM MIN KYU
My name is Saul Kim, I was born in Korea, but I grew up in
Singapore. I later moved to the US for architectural studies. I
attended SCI-Arc for my bachelors and Harvard Graduate
School of Design for a master in architecture. I’ve been a
freelance architectural designer after graduation, working
for different firms on schematic design. Recently I am
focusing on experimental design, through the design study
series titled ‘Architecture Anomaly’. I’ve also been interested
in teaching. I am an instructor at Domestika, an online
education platform with millions of users, and recently I gave
a lecture at Pratt institute of architecture with the title of
‘Architecture Autobiography’.
Benim adım Saul Kim. Kore’de doğdum ve Singapur’da
yetiştim. Daha sonra, mimari çalışmalar için ABD’ye taşındım.
Mimarlıkta lisans derecemi SCI-Arc’tan, yüksek lisans
derecemi ise Harvard Graduate School of Design’dan aldım.
Mezun olduktan sonra serbest mimar olarak farklı firmalarda
şematik tasarım üzerine çalıştım. Son zamanlarda 'Mimari
Anomali' başlıklı tasarım çalışması serisi ile deneysel tasarıma
odaklanıyorum. Bunun yanında öğretmenlikle ilgileniyorum.
Milyonlarca kullanıcısı olan çevrimiçi eğitim platformu
Domestika'da eğitmenim ve yakın zamanda Pratt Institute of
Architecture'da 'Mimarlık Otobiyografisi' başlığıyla bir ders
verdim.
70
architecture anomaly
CTURE
Here is a short description of the works:
“Our minds are programmed to follow the preconceived
notions set by society. Whatever that defies the convention
seems ‘anomalous’.
An architectural autobiography. One that demonstrates how
my collective memory set a direction for architectural
discourse. I ask ontological questions to whatever parts that
make up architecture; extreme juxtaposition and manipulation
of architectural elements. This is done through anthropomorphism,
an attempt to give life to objects in hopes to
discover new ways of assembling and inhabiting.
İşte çalışmaların kısa bir açıklaması:
“Zihnimiz, toplum tarafından belirlenen önyargılı kavramları
takip etmeye programlanmıştır. Konvansiyona aykırı olan her
şey 'anormal' görünüyor.
Kolektif hafızamın mimari söylem için nasıl bir yön belirlediğini
gösteren bir mimari otobiyografi. Mimariyi oluşturan
parçalara ontolojik sorular soruyorum; mimari öğelerin
karşılaşmalarındaki aşırılık ve manipülasyonu. Bu, yeni bir
araya gelme ve yaşama yollarını keşfetme umuduyla
nesnelere hayat verme girişimi olan antropomorfizm yoluyla
yapılır.
71
AA 133
WALL CROSSING
AA 164
STRUCTURAL MOURD
It is one that demonstrates the
concept of singularity in
architecture, where a single
architectural element is manipulated
to achieve architectural versatility.
One wall is cut and bent to create
unusual gap in-between itself. It
retains its overall dimension to go
back to what it was before, talking
about both the past and present.
The architecture can remain as a
primitive form while the ground is
manipulated to be something that is
formally autonomous and spontaneous.
It is as though the architecture
passes its structural role to the
ground, for it to remain unchanged
while floating in the air magically.
The way in which the architecture
touches the ground is also minimal
and focused, exaggerating the logic
of load transfer on contact.
AA 160
DORMER DOR
A dormer is a window located on a
pitched roof. But it needs to lose the
preconceived notion of what it was
made for and where it should be
located. When it is pulled down to
the ground level, it naturally turns
into an entrance to the house. By
simply manipulating its position, I
have redefined its meaning of
existence.
72
Mimari çok yönlülüğü elde etmek için
tek bir mimari unsurun manipüle
edildiği mimaride tekillik kavramını
gösteren bir tanesidir. Bir duvar,
kendi arasında olağandışı bir boşluk
oluşturmak için kesilir ve bükülür.
Hem geçmişten hem de günümüzden
bahsederek, önceki haline geri
dönmek için genel boyutunu korur.
Zemin, biçimsel olarak özerk ve
kendiliğinden olan bir şey olarak
manipüle edilirken, mimari ilkel bir
form olarak kalabilir. Sanki mimari,
sihirli bir şekilde havada süzülürken
değişmeden kalabilmesi için yapısal
rolünü zemine aktarıyor. Mimarinin
zemine dokunma şekli de minimal ve
odaklanmış, temas halinde yük
aktarımı mantığını abartıyor.
Bir çatı penceresi, eğimli bir çatıda
bulunan bir penceredir. Ancak ne
için yapıldığı ve nereye yerleştirilmesi
gerektiği konusundaki önyargılı
düşünceyi kaybetmesi gerekiyor.
Zemin seviyesine çekildiğinde doğal
olarak evin giriş kapısına dönüşüyor.
Konumunu basitçe manipüle ederek
varoluşun anlamını yeniden
tanımladım.
n
o m
a
74
architecture anomaly
l
a
i
e s
75
bir başlangıcın hikayesi
Doğa Tıraş, ODTÜ - Mimarlık
Bu yazıda, sevdiğim yazarlardan olan Isaac Asimov'un
İmparatorluk serisinden ilham aldım. Hikayede bir
imparatorluğun çöküşünü ve yeni bir imparatorluğun
doğmasını anlatıyor. Ben de bu iki imparatorluğun arasındaki
ileri teknolojilerin kullanıldığı ama yeniden üretilemediği
kadar gerilemiş bir ara devrin kendimce kurgulanmış bir
hikayesini anlatıyorum.
öğrenci yazısı
İmparatorluk yıkılmıştı. O galaktik imparatorluktu. Bilinen
galaksinin çoğuna hakimdi. Ana merkezi tek gezegendi.
Gezegenin tamamını tek bir şehir kaplamıştı. Her gün 20
tarım gezegeninden besin alacak kadar nüfusu vardı ve
artmaya devam ediyordu. İmparatorluk en zirve noktasına
ulaştığında ise, her şey parçalanmaya başlamıştı. En azından
eskiler öyle diyordu. Yavaşça güç kaybetmiş genişlemesine
yetemeyecek kadar dar merkezi bir otoriteye hapsolmuş bir
imparatorluktan daha azı beklenemezdi. Muhteşem ileri olan
teknoloji, yerini daha ilkel atalarına bırakıyordu. Nükleer
makineler azalmıştı ve artık yakıt yakan makineler ayaktaydı
çünkü nükleer aygıtları yapmayı bilen kimse kalmamıştı.
Binlerce yıldır mühendislere ihtiyaç duymamışlardı ki. Sadece
enerji değil yavaşça bilgi de kayboluyordu. Bir zamanlar
bütün gezegeni kaplayan şehir, şimdi terk edilmişti. Bir
sonraki imparatorluğun yükselmesi yüzlerce yıl sürecekti. İşte
bu ara dönemde doğan Xia bir kalıntı toplayıcısıydı.
Gezegenlerden imparatorluk kalıntıları toplayıp tüccarlara
satıyordu ve bu sayede de gemisini geliştiriyordu. Ailesi uzun
zaman önce bir iç savaşta ölmüştü. 30lu yaşlarının
sonundaydı. Kendini çoktan yaşlı ve yeterince yaşamış gibi
hissediyordu. Bu haftanın da diğer haftalar gibi yavan
geçtiği su götürmezdi. İlk indiği ilk gezegen bir maden
gezegeniydi. Kullanılan çoğu imparatorluk malzemesi hala
kullanımdaydı ve artık parçaların hepsi çoktan
yağmalanmıştı. Sonraki gezegende ise iklim koşulları öylesine
güçlüydü ki, asit yağmurları gemisinin gövdesini eritmiş ve iç
aksamlarına zarar vermiş, milyonlarca enerji kredili ekipman
mahvolmuştu. Amaçsızca dolanmaktan sıkılmıştı fakat
kalacak bir gezegen de aramıyordu. Şikâyet de edemezdi
gerçi, karnı doyuyordu. Son alışverişte kişisel koruma kıyafeti
için özel bir madeni sattığında duyduğu kadarıyla bir yükseliş
gerçekleşecekti. Yüzyıllardır verilen bir aradan sonra bir
imparatorluk kendini galip ilan edecek ve yeniden bir
genişleme amacıyla savaşın ortasında bulacaktı kendini. Bu
da haliyle ticareti zayıflatacaktı. Xia, cebinden bir makine
77
çıkardı ve sırayla önceden belirlenmiş olan tuşlara bastı. Ona
uzay-üstünde yolculuk yapan bir ulakla gönderilmiş sadece
kendisinin erişebileceği dalgalarla bir yayın gönderilmişti.
Kimden geldiğini biliyordu elbette. Galaktik imparatorluğun
son imparatorundan. Ona, yeni kurulan imparatorluk
tehdidinin gözlemlemesi için merkez kurabileceği potansiyel
bir gezegeni kontrol etme görevi verilmişti. Bunu ziyaret
etmesi ve gezegenin detaylı analizini imparatora teslim
etmesi gerekiyordu. Yolculuğu kısa sürmüştü. Uzay-üstü
zıplamalarla yaklaşık 3 kez zıpladığında çoktan varmıştı.
Gezegenin iklimi kuru ve soğuktu. Güneşi kızıl bir dev
olduğundan gezegen çok yaklaşmadığı zamanlarda, ki bu
yılın sadece 2 ayıydı, yaşanmaz soğuklukta oluyordu. Bu
yüzden yerliler yeraltı sığınaklarında doldurdukları özel
sıvıların hapsettiği 2 aylık süredeki ısı ve kendi ürettikleri ısıları
toplayıp yaşadıkları ev olan tünelleri geliştirmişlerdi. Yemek
kaynakları ise iklime uyum sağlamış çok lifli otlar ve
yemişlerdi. Kendi yetiştirdikleri besili hayvanları her gün çok
kısa saatliğine otlatır çok nadir de olsa onları kesip yerlerdi.
Gezegen ticaretten payını pek de alamamıştı. Gelir
kaynakları post ve o sıcak olan iki ayda çok hızlı boy atan
odunu çok değerli olan özel bir ağaç türüydü. Yapay üretimi
neredeyse imkânsızdı. Gezegenin bu takaslar karşılığında
alabildiği en ideal malzemeler nükleer çalışan ısıtıcılar ve
ulaşım araçlarıydı. Xia bu gezegene indiğinde burasının bir üs
olmayacağını anlamıştı. Kızıl cücenin önleyemediği göktaşı
kuşakları gelecek gemilerin güzergâhını etkiler ve onlara vakit
kaybettirirdi. Ama emirler açıktı. İyice incelemeli ve düşman
aktivitesini kontrol etmeliydi. Ona göre bu durum oldukça
gülünçtü. Bu yeni yükselmekte olan imparatorluğun varlığı
bile yeni ortaya çıkmışken her ne kadar bilim konusunda
güçlü olsalar da eski imparatorluğun kalıntılarıyla
yarışamayacak düzeyde oldukları çok netti. Düşman
sayılamayacak kadar zayıftılar. Fakat bu görevi kabul etmişti
çünkü daha iyi bir gemi ve diplomatik geçiş izni yaşamını çok
rahatlatırdı. Bu yüzden gemisinin inişinin tozları daha
dağılmamışken hızlıca gemisinden indi. İlk yerli ile
karşılaştığında olabildiğince kibar bir ses tonuyla yardımcı
olup olmayacağını, birkaç gün kalmaya gelen uzaktan gelen
bir yolcu olduğunu söyledi. Gün bitmeden çoktan geçici evini
kiralamıştı. Bekledikçe günler geçti ama düşman aktivitesi
görmediği gibi silah benzeri bir eşya bile görmemişti. Aslında
78
öğrenci yazısı
bu oldukça garipti çünkü ilkel gezegenlerde silah taşıma
içgüdüsü bulunurdu. Bu onu sonrasında öylesine kemirdi ki
haftalardır incelediği yerlilerin günlük rutinlerini
şemalaştırmaya karar verdi. Şaşırtıcı bir biçimde hepsi aynı
saatte bir önceki gün gittikleri yerlerin aynısına gidiyordu. Bir
çiftçinin bu kadar dakik olmasına gerek yoktu, hele ki ara bir
mevsimdelerken. Ertesi gün, bir çiftçiyi takip etmeye başladı.
Çiftçi, bir süre sonra mekanik bir şekilde sağa ve sola
yürümeye başladı. Adımlarını sayıyorcasına bir şeyler
mırıldanıyordu. Çevre, gittikçe ağaçlarla dolmaya ve onların
gölgesiyle kararmaya başladı. Xia bir şeylerin yanlış
olduğunu fark etti. Çevredeki ağaçlar hışırdamıyor, kuşlar
ötmüyordu. Köylü bir zaman sonra durdu. Elindeki eldiveni
çıkardı ve diğerlerinden daha kalın gözüken bir ağaca
dokundu. Ağaçta yeni imparatorluğun simgesi parladı ve
zeminden bir geçit yukarı doğru yükseldi. Bu gezegen
gerçekten de bir üstü. Haberleşme cihazından ona verilen
koordinatlara düşman aktivitesinin varlığına dair bir mesaj
yayınladığı anda bir şimşek çaktı kafasında. Neden hiçbir kuş
sesi olmadığını, ağaç hışırtısı duymadığını biliyordu. Bunlar
ağaç değildi, eliyle dokunduğu ağaç imitasyonu olan
elektronik hareket detektörleriydi. Oraya ait olmayan şeyleri
saptıyordu. Yani Xia'yı. Mesajı göndermesinden birkaç saniye
geçmişti ki ağaçların içinden mekanik sesler çıkmaya
başladı. Bu sesler manyetik bir şekilde değil de ilkel mekanik
yollardan çalıştıklarını göstermekteydi. Bu daha tehlikeliydi,
çünkü, Xia’nın üzerindeki kıyafetteki bireysel kalkan sadece
nükleer tabancalara ve dijital sinyal bozucu manyetik
alanlara karşı savunma sağlayabiliyordu. Yani mekanik bir
teçhizat ilkel olsa bile onu orada öldürebilirdi. Endişeyle
kafasını delice döndürüp bir kaçış rotası aradı. Yaklaşık bir
yön duygusuyla geldiği yere doğru koşmaya başladı. O
heyecanda köylünün hangi adımları ne zaman ve hangi
yönde attığı kafasından uçup gitmişti. Koşusunun ilk
dakikasında mekanik sesler arkasından artmaya başlamıştı.
Aynı zamanda gittikçe yaklaşan çark sesleri kulağını metal
çığlıklara boğdu. Bir saniye sonra ne olduğunu bacağına
saplanan bir metal iğne saplanınca anladı. Metal ağaçların
dallarıydı bu yere düşenler. İncelikle işlenmiş bu düzenek ilkel
amaçlarla çalışıyor olsa da sandığından fazlasıyla ilerlemiş
bir isçiliği temsil ediyordu. Bacağının acısını umursamadan
gücünün son havliyle ormanın karanlık ortamına tutsak
79
kalmış bir ışık huzmesinin kalıntısını gördüğü yöne doğru atıldı.
Çıkmıştı. Omzunda iki tane daha iğne vardı ve yanıyordu.
Bacağındaki cepten bir medikal kumanda çıkardı ve kendine
döndürdü. Vücuduna yayılan zehir yapay bir şekilde
üretilmişti. İyi olan tarafı elindeki ekipman, doğal bir zehir
olmadığı için zehrin o kadar karmaşık olmayan yapısını
çözümleyebilecek ve antidot geliştirebilecekti. Antidotu
vücuduna enjekte edip olabildiğince hızlı bir şekilde gemiye
döndü. İlacın etkisiyle acıları hafiflemişti. Bu gezegenden
olabilecek en çabuk şekilde gitmezse bu bubi tuzaklarının
arkası gelebilirdi. Gemiyi kaldırdı. Gezegeninin atmosferinin
inceldiği yere ulaştığında uzaktan patlama sesleri duymaya
başladı. Geminin radarına baktığında gördüğü şey akıl
almazdı. Binlerce gemi gezegenin yıldızının baktığı yönde
dizilmiş bir şekilde az önce bulunduğu gezegeni
bombalıyorlardı. Yaklaşık bir saat önce gönderdiği mesajının
bu kadar hızlı bir şekilde sonuçlanacağını beklememişti.
İmparator çok korkuyor olmalıydı. Fakat yaptıkları etkisizdi.
Hem gezegene açılmış rastgele bombalar bir düşman olsa
bile onu etkilemeyecekti hem de çoğu yerleşim yeri yerin
altında bulunduğuna göre düşman birlikleri de yer altında
olmalıydı. Xia artık gezegenin atmosferinden kopmuştu ve
imparatorluk gemilerini radarla görebiliyordu. Birkaç geminin
silahları ona çevrilmiş olduğu uyarısını veren gemisi otomatik
kalkanlarını açtı. Ona ateş mi edeceklerdi yoksa. Fakat
gemiler birden ana düzenlerini bozup geri çekildiler. Radarda
imparatorluğun hiç sahip olmadığı büyüklükte bir gemi
gözüküyordu. Xia, anladı, vahşi bir savaşın ortasında bir
ticaret gemisi ile kalakalmıştı. Korkunç bir görüntüydü.
Düşman imparatorluğun gemisi teker teker sanki birer havai
fişekmişçesine diğer gemileri patlatıyordu. Xia gemiyi
üst-uzaya sıçrama yapmaya hazırladı. Yanında gemiler ateş
eder ve kül olurken sıçrama ayarlamasını yapmak bir ömür
gibi gelmişti. Düğmeye bastı. Gemi yüksek hızla öne itilirken
yerçekimi sensörlerinin bile toparlayamayacağı bir g
kuvvetine maruz kaldı. Patlayan gemilerden bir tanesi iticilere
çarpmıştı. Üst-uzaya çıkamamıştı ve uzayda aşırı yüksek
hızlarda savrulmaya başladı. Gemi, gezegenin ayına doğru
hızla yaklaşmaktaydı. Bir atmosferi vardı fakat gemiyi
yavaşlatacak kadar yoğun değildi. Yüzeye yaklaştığında Xia
bir kaçış hücresiyle atladı. Hücre bu yüksek hızda kaçmak
için yapılmamıştı. Neyse ki burası da yaşanabilir bir
gezegendi. 30 metre uzunluğundaki bitki kümeleri düşüşünü
yavaşlatmıştı. Xia hücreden sersemlemiş bir şekilde çıktı. Bitki
örtüsünün kenarından bir köyün silueti gözüküyordu. Düşman
yerleşimi olmasından korksa da yaklaştıkça bu yerleşimin
sadece bir kalıntı olduğu ortaya çıktı. Eski ve bitkilere yenik
düşmüş kalıntılar baskın türün insan olmadığını kanıtlarcasına
ihtişamlı bir şekilde çatıları kaplamıştı. Xia, gökyüzüne baktı.
Savaş gözle bile görülebiliyordu. Gemi sayısı onar onar
azalıyordu. Bir süre sonra tek taraflı olan savaş bitmişti.
Galaktik imparatorluk tutunamamıştı, yoktu. Sınır gezegenler
için yönetimsiz geçen o kadar zaman sonra onları yeni bir
dönem bekliyordu. Yeni imparatorluk bu eski teknolojik devrim
enkazının üstünde hem bir kurtarıcı hem de bir cellat
olacaktı. Yaratmaya ise eski imparatorluğun küllerinin son
zerrelerini savurarak başlayacaktı. Xia yeni bir devrimin
başlangıcını simgelercesine açan, yanındaki bina enkazının
üstünde biten leylak ağacının rüzgarda hışırdamasını dinledi.
Artık ne bir evi ne de bir işi vardı. Çevresine göz gezdirdi.
Yıkıntılar hiç bu kadar evi gibi gelmemişti gözüne. Onlar da
var olmadıkları bir devrimin artıklarıydılar sadece. Xia,
şanslıysa, hayatı boyunca burada yaşayıp başka bir insan
yüzü görmeden ölecekti. Bu bir aranın sonu başka bir
hikayenin de başlangıcıydı.
80
81
82
staj söyleşileri
söyleşiler
Mimarlık Fakültesi lisans eğitiminde birinci,
ikinci ve üçüncü sınıf öğrencileri için yaz stajı
çalışmalarına önem verilmektedir. Biz öğrenciler için
de yaz stajları hem okuldaki çalışmalarımız hem de
mezun olduktan sonraki süreçlerimiz için bize yol
gösteriyorlar.
Studio V Staj Söyleşileri kapsamında
fakültemizden arkadaşlarımız bize staj yaparken
nelerle karşılaşacabileceğimizi, farklı programlar ile
staj yapmak istersek ne yapmamız gerektiğini ve
şantiye stajının nasıl bir deneyim olduğunu anlattılar.
Biz de yapılan bu söyleşiyi zenginleştirerek dergimizin
bu kesitinde belgeledik.
*Pandemi sürecinde yaşanılan deneyimlere yer verebildiğimiz
için olağan süreçten farklı olabildiklerine değinmekte fayda
var. Başvuru süreci ve okulların gerekliliklerini bir kenarda
tutarak, kendi deneyimlerimiz ve bu deneyimlerin bize
getirilerini yine öğrenci gözünden sizinle paylaşmak istedik.
Söyleşinin tamamı için Studio V ODTÜ Youtube kanalımızı
ziyaret edebilirsiniz!
83
ARKEOLOJİK KAZI STAJI
DÜN
BUGÜN
YARIN
teos antik kenti, ayşegül akın
Kazı deneyimlerini Aydın Sultanhisar’da bulunan Nysa
Antik Kenti’nde staj yapmış olan Zeynep Ece Akyol’dan
ve İzmir Seferihisar’daki Teos Antik Kenti’nde bu süreci
tamamlayan Ayşegül Akın’dan dinledik.
nysa antik kenti, zeynep
ece akyol
teos antik kenti, ayşegül akın
mimarlık pratiğinin
kümülatif bir süreç
volması, dünün
bugünümüze ve
yarınımıza ışık tutması
yönümüzü geçmişe
döndürüyor.
Kazı stajında bir gün nasıl geçer?
En zor alışılan ve sıradışı bulunan şey mesai saatleri.
Kazı yaz ayları içerisinde yapılabiliyor olduğu için gün
içerisinde çok sıcak oluyor ve günün en sıcak
zamanları olan 14-18 saatleri arasında çalışmak
tehlikeli bir hal alıyor. Çalışma saatlerini hava
koşullarına göre ayarladığımız için sabah 5:00’te
kalkıp kahvaltımızı yapıyor, 6:00’da mesaiye
başlamamız gerekiyor. Takım arkadaşlarımız, hocalar
ve çalışanlar aynı sistem içerisinde yaşadığımız için bir
haftada alışılabilecek bir düzen bu. Mimarlar olarak
genelde ofisteyiz; fakat ölçmek, rölöve çıkarmak ve
eskiz yapmak için araziye gidiyoruz. Traktörlerle
araziye gidip kalıntıları fırçayla temizlememiz, eskizlerle
hızlıca bir rölöve çıkarmamız gerekebiliyor. Ofiste ise
aldığımız bilgileri Autocad’e geçiriyoruz. Saat 14:00
toplantı ve yemek saati. Kazıda her şey biraz daha
communal bir yaşamla dönüyor; bu yüzden
toplantılarda, yemeklerde bilgi alışverişi ve gün
planlaması yapıyoruz. 14:00’ten sonra saat 18:00’e
kadar boş zaman, çalışma olmuyor. Genelde insanlar
uyuyor bu saatlerde, tamamen size kalmış. Saat
18:00’de tekrar toplanıp çay saati yapıyor ve tekrar
bilgi alışverişi yapıyoruz. Saat 20:00’ye kadar tekrar
işimizi halledip akşam yemeği yiyoruz. Gece yarısına
kadar tekrar size kalmış bir zaman, 24:00’te ise yatma
emri var. Bu saat dilimleri en eğlenceli süreç oluyor
çünkü arkeologlar ve mimarlar bir araya gelip sohbet
ediyoruz, kahve içiyoruz, araziye gidip hiç görmediğiniz
kadar çok yıldızın altında o tarihi araziyi deneyimleme
fırsatı buluyoruz. Bu düzen içerisinde bir de nöbetçilik
sistemi var. Haftada bir ya da iki gün, kişi sayısına
bağlı olarak, yemek hazırlıklarına yardım ediyorsunuz.
Bu communal yaşam sistemi içerisinde, kazı dışında,
orada dönmesi gereken sistemde bu gerekli görülüyor.
Cumartesi yarım gün, pazar da tamamen size ait.
nysa antik kenti
Arkeologlar, mimarlar hep birlikte bir kazı evinde
kalıyoruz. hep birlikte yaşayıp işleri hep birlikte
yapmak, communal yaşam insanı sosyal olarak bu
birlikte yaşama çok fazla geliştiriyor, ama bir disiplinle
birlikte.
Bu deneyim size ne kattı?
Kazı stajının disiplinli bir yapısı var ve bu sistem
içerisinde siz de ister istemez disiplin kazanıyorsunuz.
Bu disiplinin yanısıra tarihin içerisinde çalışıyorsunuz ve
normalde ziyaretçilerin giremeyeceği yerlere erişiminiz
oluyor.
Mezun olduğumuzda kesinlikle bir şantiye ortamında
ya da ofis ortamında bulunacağız; fakat bir kazının
içerisinde bulunma şansımız, bu alanı seçmediğimiz
sürece, bunlardan çok daha düşük. Bu yüzden
herkesin deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.
JI
Ayşegül Akın, ODTÜ Mimarlık 4. Sınıf Öğrencisi
84
Zeynep Ece Akyol, ODTÜ Mimarlık 4. Sınıf Öğrencisi
staj söyleşileri
görsel: Eylül Olmuş
Günümüzde pandemi koşulları sebebiyle
“online” kelimesiyle çok daha sık karşılaşır olduk
ve eğitimden, profesyonel hayata yaşamımızın
her anına eklendi bu kelime. “Online” stajlar da
bu sürecin kaçınılmaz yeniliklerinden biri
oldular. Bu “yeni” durum, mimarlık eğitiminde
çok önemli adımlardan biri olduğuna
inandığımız ofis stajları üzerine düşünmemizi ve
harekete geçmemizi sağladı. ‘Online’ staj
programının başlıca amacı ofiste fiziken
bulunarak yapılan stajlardan daha verimli,
daha öğretici ve daha çok öğrenci veya yeni
mezuna ulaşabileceğimiz bir platform
yaratmaktı. Bu amaç doğrultusunda mimar
adaylarının her hafta için belirlenen görevler
(“challenge”lar) ile proje üretme sürecini ve
biçimini deneyimlemeleri amaçlandı.
İrem Ardıç/ ACE Mimarlık
görsel: Neslihan Asena Can
görsel: Eylül Olmuş
Online ofis stajı, mimarlik eğitiminde kazandığımız bilgi ve
becerileri mesleki pratiğe nasıl aktaracağımız konusunda
öğretici bir programa sahipti. Staj süresince deneyimli
mimarlara danışarak yürüttüğümüz projelerle araştırma ve
eğitim ortamı devam etti. Hem faydalı hem keyifli bir staj
deneyimiydi.eğitim ortamı devam etti. Hem faydalı hem
keyifli bir staj deneyimiydi.eğitim ortamı devam etti. Hem
faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi.eğitim ortamı devam
etti. Hem faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi. Hem
faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi.
Beyza Bozkurt, ODTÜ Mimarlık Mezunu
görsel: Ilgınay Akyol
görsel: Eylül Olmuş
görsel: Neslihan Asena Can
Üniversitelerdeki eğitimlere ek olarak mimar adaylarının iş hayatına
yönelik mevzuat ve yönetmelikleri, mühendislik disiplinlerinin ihtiyaçlarını,
yatırımcı taleplerini ve uygulama süreçlerini de göz önünde bulundurarak,
kendi düşünce, görüş ve talepleri doğrultusunda proje üretmeleri
hedeflendi. Bugüne kadar 5 dönem halinde tamamladığımız programda,
farklı üniversitelerden birçok mimar adayı ile tanıştık ve staj dönemlerini
final sunumları ile tamamladık. Bu süreç sonrasında aldığımız dönüşler
doğrultusunda söz konusu programın “ofis” stajları için bir model önerisi
olarak geliştirilebileceğine inanıyoruz. Normal staj süreçlerinin yanı sıra
daha fazla sayıda öğrenciye staj olanağı sunmanın ve farklı okullardan
öğrencilerin aynı proje üzerinde çalışmasının programın en önemli
avantajlarından olduğunu düşünmekteyiz. Mimarlık eğitim ve pratiğine
katkı sunarak, “yarın”larda genç arkadaşlarımızın mimarlık kariyerlerine
başlamalarında da etkili olacağına inanıyoruz. ACE Online hakkında daha
detaylı bilgi almak ya da başvurmak isterseniz @acemimarlik instagram
hesabından takip edebilir ya da aceonline@acemimarlik.com adresinden
her zaman ulaşabilirsiniz.
İrem Ardıç/ACE Mimarlık
Online ofis stajı programı mimarlik
eğitiminde kazandığımız bilgi ve
becerileri mesleki pratiğe nasıl
aktaracağımız konusunda öğretici bir
deneyimdi.
Zeynep Erişti, ODTÜ Mimarlık Mezunu
görsel: Ilgınay Akyol
ÇEVRİMİÇİ OFİS STAJI
görseller: Hazal Özkan
görsel: Ilgınay Akyol
Altı haftalık staj sürecinde bir projenin konsept aşamasından uygulama
çizimlerinin yapıldığı, proje görsellerinin hazırlandığı aşamaya kadar her
adımını deneyimleme fırsatı buldum. Okuldan farklı olarak sektöre ve
yönetmeliklere yönelik çok faydalı tecrübeler kazandım. Altı hafta bir proje
hazırlamak için kısa bir süre gibi görünse de deneyimli bir ekip ve haftalık
meydan okumalarla hazırlanmış program sayesinde bir projeyi başından
sonuna kendimi de geliştirerek bitirmek hem öğretici hem de keyifli bir deneyim
oldu.
Enes Topçu, Mimarlık 4. sınıf öğrencisi
85
ŞANTİYE STAJI
Şantiyede yaptığımız stajın bize kattığı bir çok şey var.
Ama en önemlisi, mimarlık eğitiminde tasarım
yaparken gördüğümüz ve hayal etmeye çalıştığımız
yapı elemanlarının gerçek hayatta nasıl inşa
edildiğini, birleşimlerinin ve kompozisyonlarının nasıl
yaratıldığını görmek ve bir sonraki tasarım sürecinde
bu öğrendiklerimizi aklımızın bir köşesinde tutarak
tasarıma biraz daha gerçeklik katabilmek oldu. Bu
staj, gerçeklik ile teorisel olarak öğrendiklerimiz
arasında adeta bir köprü görevi gördü.
Dilara Güney
ODTÜ Mimarlık Yüksek Lisans Öğrencisi
uygulama pratiği
kuramsal
çalışmalara ne
katar?
Şantiye stajında deneyimlenen uygulama pratiği,
kuramsal çalışmaların ne derece gerçekçi
olduğunu anlamak ve uygulanabilirlik kararını
verebilmek adına önem arz ediyor. Bu stajdan
sonra okul hayatında düşünülen ve tasarlanan
projelerin uygulama süreleri, yöntemleri,
olanakları ve fiziksel yansımaları hakkında birçok
fikir ediniliyor; tasarım sürecinde dikkat edilen
unsurlar ve tasarıma bakış açıları farklılaşmaya
başlıyor.
Kaya Emre Gönençen
ODTÜ Yapı Bilimleri Yüksek Lisans Öğrencisi
Şantiyede yaptığımız stajın bize kattığı birçok
şey var. Ama en önemlisi, mimarlık eğitiminde
tasarım yaparken gördüğümüz ve hayal
etmeye çalıştığımız yapı elemanlarının gerçek
hayatta nasıl inşa edildiğini, birleşimlerinin ve
kompozisyonlarının nasıl yaratıldığını görmek ve
bir sonraki tasarım sürecinde bu
öğrendiklerimizi aklımızın bir köşesinde tutarak
tasarıma biraz daha gerçeklik katabilmek oldu.
Bu staj, gerçeklik ile teorisel olarak
öğrendiklerimiz arasında adeta bir köprü görevi
gördü.
Hazal Özkan
ODTÜ Mimarlık Yüksek Lisans Öğrencisi
*Fotoğraflar: İrem Hancıoğlu, Akçalı Yapı Kooperatifi Şantiye Stajı, YDA Grup
86
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy
nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore
magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad FOTOĞRAF minim veniam, quis
nostrud exerci tation ullamcorper suscipit
lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo
consequat. Duis autem vel eum iriure
dolor in hendrerit in vulputate velit esse
molestie consequat, vel illum dolore eu
feugiat nulla facilisis at vero eros et
accumsan et iusto odio dignissim qui
blandit praesent luptatum zzril delenit
augue duis dolore te feugait nulla facilisi.
YAZI ipsum dolor sit amet, cons ectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh
euismod tincidunt ut laoreet dolore
magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy nibh
euismod tincidunt ut laoreet dolore
magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud
exerci tation ullamcorper suscipit lobortis
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.
Duis autem vel eum iriure dolor in hendrerit
in vulputate velit esse molestie consequat,
vel illu PROJE dolore eu feugiat
nulla facilisis at vero eros et accumsan et
iusto odio dignissim qui blandit praesent
luptatum zzril delenit augue duis dolore
te feugait nulla facilisi.
Lorem ipsum dolor sit amet, cons
ectetuer adipiscing elit, sed diam
nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet
dolore magna aliquam erat volutpat.
Ut wisi enim ad minim veniam, quis
nostrud exerci tation ullamcorper suscipit
kesit
exerci tation ullamcorper suscipit lobortis
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.
consequat.
lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo
AÇIK
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy sectetuer adipiscing elit, sed diam
Lorem ipsum dolor sit amet, ÇİZİM con-
nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet
dolore magna aliquam erat volut-
magna aliquam erat volutpat. Ut wisi
enim ad minim veniam, quis nostrud pat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis
exerci tation ullamcorper suscipit lobortis nostrud exerci tation ullamcorper suscipit
nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.
lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo
Duis autem vel
ÇAĞRI
eum iriure dolor in consequat. Duis autem vel eum iriure
hendrerit in vulputate velit esse molestie dolor in hendrerit in vulputate velit esse
consequat, vel illum dolore eu feugiat molestie consequat, vel illum dolore eu
nulla facilisis at vero eros et accumsan et feugiat nulla facilisis at vero eros et
iusto odio dignissim qui blandit praesent accumsan et iusto odio dignissim qui
luptatum zzril delenit augue duis dolore blandit praesent luptatum zzril delenit
te feugait nulla facilisi.
augue duis dolore te feugait nulla facilisi.
Lorem ipsum dolor sit amet, cons Lorem ipsum dolor sit amet, cons
ectetuer adipiscing elit, sed diam ectetuer adipiscing elit, sed diam
nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet
dolore magna aliquam erat volutpat.
Çağrımız bütün mimarlık fakültesi
nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet
dolore magna aliquam erat volutpat.
Ut wisi enim ad minim veniam, quis
öğrencilerinedir. Ut wisi enim ad minim nostrud exerci tation ullamcorper suscipit
veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper
lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo
suscipit lobortis nisl ut aliquip ex consequat.
ea commodo consequat.
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
adipiscing elit, sed diam nonummy
Gelecek sayıda dergimizde yer almasını
istediğiniz içeriklerinizi mail adresimize
gönderebilirsiniz.
nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer
magna aliquam erat volutpat. Ut wisi adipiscing elit, sed diam nonummy nibh
kesitstudiov@gmail.com