05.05.2023 Görüntülemeler

KESİT_ARA

PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!

SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.

Dergimizin temasını ‘Ara’ olarak

belirledik. Temamız kapsamında

tasarım disiplini üzerinde oluşan

aralıklara, arayışlara; arada kalmış

alan ve zamanlara odaklanmayı

planladık. Soyut olarak belirlediğimiz

konuların hem disipliner anlamda

hem de bağlam anlamında farklı

noktalara çekilebilmesini ve bu

şekilde temamızın soyutluğunu bir

avantaja çevirerek dergiyi farklı

vizyonları kapsayan kolektif bir

ürüne dönüştürmeyi hedefledik.

A R A

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğrenci Dergisi | STUDIO V 2021-2022 Sayı 4


YÖNETİM KURULU ÜYELERİMİZ

NELER YAPIYORUZ?

Furkan Türk

Yönetim Kurulu Eş Başkanı

İlkyaz Sarımehmetoğlu

Yönetim Kurulu Eş Başkanı

Zeynep Ece Akyol

Tasarım Komitesi Başkanı

Alpcan Balcı

Basın Tanıtım Komitesi Başkanı

Mehmet Efe Meraki

Eğitim Komitesi Başkanı

Elif Kabakuşak

Organizasyon Komitesi Başkanı

ODTÜ Studio V Öğrenci Topluluğu

‘tasarım ve mimarlık’ alanlarını odak

alarak;

Üyelerinin mesleki, entelektüel ve sosyal

gelişimine destek olmak ve kolektif bir

ortamda yenilikçi fikirler üretmek hedefleri

üzerine kurulmuştur.

Bu bağlamda üyelerinin büyük kısmını

üniversitemiz bünyesinde yer alan

Mimarlık Fakültesi öğrencileri

oluşturmaktadır.

Tuba Ünal

Kurumsal İlişkiler ve Finans Komitesi Başkanı

Gizem Yılmaz

Yedek Yönetim Kurulu Üyesi

Selin Alp

Yedek Yönetim Kurulu Üyesi

Tolga Ege Aydoğan

Yedek Yönetim Kurulu Üyesi


İÇERİK ÜRETİMİ VE YÖNETİMİ

Alpcan Balcı

Bilge Arslan

Hazal Özkan

İdil Bilici

Zeynep Rana Akyol

Selin Alp

Sude Sıla Severcan

GRAFİK TASARIM

Alpcan Balcı

Bilge Arslan

Furkan Türk

Gizem Yılmaz

Hazal Özkan

İdil Bilici

İlkmen Verda Azkar

İlkyaz Sarımehmetoğlu

Mehmet Efe Meraki

Sude Sıla Severcan

Zeynep Ece Akyol

www.instagram.com/studiovodtu

www.linkedin.com/in/studio-v

studio v odtü


[ARA]-


Düşünürken, yazarken; okurken ya da çizerken aslında benzer bir eylem tanımının

içerisindeyiz: Ara’mak.

Bazen üzerinde çalıştığımız projenin bir köşesinde, bazen bir sanat eserine uzun uzun

bakarken, bazen de daha farklı ne olabilirdi diye düşünürken… Aslına bakılırsa

nereye ulaşmak istersek isteyelim büyük bir arayışın içerisindeyiz ve ancak yeterince

uzaktan bakabildiğimizde sürecin kendisini görebilmeye başlıyoruz. Yola çıkış ve

varılmak istenen nokta arasında olup biten onca şeyi genellikle göz ardı etmeye

yatkınız. Bu nedenle görece daha tanımlanabilir noktalar arasındaki bu

netleşemeyen, arada kalmış süreci dergimizin yeni sayısında konu ediniyoruz.

Kesit dergisinin yeni sayısı için yaptığımız çalışmalardan belki de en zoru yeni temayı

belirlemek olmuştu. Konunun kapsamını belirleyecek olma ya da derginin bir söz

söyleyecek olması gibi sorumluluğumuzu artırıyor ve hatta kalabalık bir ekibin

uzlaşmasını zor bir hale getiriyordu. Hatırlıyorum da uzun süren tartışmaların, sürekli

olarak öne çıkıp sonrasında eskitilmeye başlanan onlarca kavramın ardından bir

türlü kesin karara bağlayamadığımız toplantıya kısa bir ara vermiştik. Bu ara,

hepimiz için bir geriye çekilme ve yaptığımız işe uzaktan bakabilme fırsatıydı.

Sonunda o anda içinde bulunduğumuz arayışın varılabilecek mümkün güzel

kararların hepsinden daha önemli olduğuna karar verdik. Çünkü aslında yaşanan

tüm deneyimleri ve üstüne konuşulabilecek tüm kararsızlıkları içinde barındıran yer,

sürecin ta kendisiydi. Bu nedenle Kesit Dergisi’nin Dördüncü Sayısı’nın temasını ‘ara’

olarak belirledik. Derlediğimiz içeriklerde ara-yışı, ara-da kalmayı ya da aralık-ı ön

planda tutup derginin tüm okuyucularına üzerine düşünebilecekleri geniş bir zemin

hazırlamayı hedefledik.

Her ne kadar gündelik hayatlarımızda eninde sonunda bazı sonuçlara ve

tanımlamalara varmamızı belki de ait olmamızı bekleyen girift bir medeniyet

kurgusunun içerisinde olsak da yaratabildiğimiz aralıklarda şöyle bir geri çekilip

bakmak hepimize çok iyi gelecektir. STUDIO V Öğrenci Topluluğunun, tamamen

gönüllü şekilde ortaya koymuş olduğu bu üretimin, onunla vakit geçiren herkes için;

bir şeylere uzaktan bakma fırsatı yaratabilmesi dileği ile…

Bahar2022

Alpcan BALCI

Mimar, Sayı Editörü



10

Studio V Podcast:

Ozan Yetkin

14

“Maruziyet”

Ayça Turan

16

“Ara İçin Bir Nadire

Kabinesi”

Sezin Sarıca

39

Röportaj:

“2x1 Perspektifinden”

Kutlu İnanç Bal

Hakan Evkaya

51

“Arada Olmak ile

Arayışta Olmak

Arasında”

Ömer Faruk Ağırsoy

61

“Neden?”

Mücahit Erdem

85

Staj Söyleşileri

25

“Mimar Politik Bir

Özne Midir?”

Furkan Türk

27

Çizim/Mekan:

Piknik Works

66

İçerik:

Emre Erkal

71

“Architecture

Anomaly”

Saul Kim Min Kyu

01

“Eskizin

Çeperinden Notlar”

Haluk Zelef

35

“Piksellere

İndirgenmiş Bütünlük”

Alpcan Balcı

79

“Bir Başlangıcın

Hikayesi”

Doğa Tıraş


Nezih Eldem / İş Bankası Aydın Şubesi 1952


ALVARO SIZA DE VIEIR

SAMİ SİSA

ROBERT VENTURI

NEZİH ELDEM

DOĞAN TEKELİ

SEDAT HAKKI ELDEM

ESKİZİN

ÇEPERLERİNDEN

NOTLAR

Assoc. Prof. Haluk Zelef


Homo Sapiens, Homo Economicus, Homo Faber, Homo

Ludens gibi insanı diğer canlılardan ayırmak üzere, aklı,

rasyonel davranışları, üreticiliği veya eğlenme niteliklerini

vurgulayan tanımlamalara aşinayız. Önereceğim yeni bir

ifade ise “Homo Designus”: yani “çizen/tasarlayan insan”.

Mimar ise insana atfedilen bu tanımlamanın en karakteristik

temsilcisi.

“Mimar konuşmaz çizer”. Mimarlık eğitimi gören her öğrenci

okuldaki ilk gününden itibaren bu cümleyi pek çok kez duyar.

Bu aslında öğrenci için de yadırgatıcı değildir, her aday

mimarlığı bir seçenek olarak düşünmesine paralel olarak,

acaba becerilerim bu meslek için yeterli midir diye kendini

sorgulamaya başlamıştır bile. Oysa çizmek ve konuşmak bu

mottoda vurgulandığı kadar birbirinden bağımsız değil;

“çizmek, konuşmak gibi bir iletişim aracı”. İletişimin, kimlerle,

hangi teknikleri, yöntemleri, araçları ve ortamları kullanarak

gerçekleştirilebileceğine ilişkin sorular uzun zamandır birinci

sınıf öğrencilerine verdiğim grafik iletişim dersinin temelini

oluşturuyor. Bu derste tasarım fikirlerini oluşturmanın ve onları

anlatmanın her zaman bir muhatap gerektirmediğine işaret

ediyoruz. Çizimlerin özellikle de eskizlerin, tasarımcının

düşünmesinin, yani kendisiyle konuşmasının bir aracı olarak

da önemli bir işlevi olduğunun altını çiziyoruz.

Günümüz mimarlık dünyasında sayısal teknolojilerin

başatlığına karşın diyalog ya da monolog aracı olarak el

çizimlerinin rolü mimarlık eğitiminin ileri aşamalarında ya da

meslek yaşamı içinde deneyimlenir. Doğrudan, aracısız, hızlı

ve somut bir iletişimin aracı olan elle yapılan çizimler

kuramcıların da ilgisini çeker. Düşünmenin bir aracı olarak

çizimin önemini vurgulayarak “düşünen el” deyimini kullanan

Pallasmaa gibi mimarlık kuramcıları el ile zihin arasında

araçsallığın ötesinde bir ilişkinin altını çizerler¹.

¹ Pallasmaa, J. (2009) The Thinking Hand Wiley&Sons

2


eskizin çeperinden notlar

Bu kısa yazıda eskizlerdeki

çizilenlere değil,

çizil(e)meyenlere, silinenlere,

kıyıda kalanlara, odak

dışında olanlara değinmek

ve eskizlerde bunun izlerini

sürmek istedim.

Bunu yaparken de özellikle, Türkiye’de yeni yeni başlayan

SALT Araştırma gibi kurumsal arşivlerdeki yakın tarihe ilişkin

mimari eskiz örneklerinden yola çıkmayı hedefledim.

Mimarlar, binaların oluşumunda rol alan pek çok aktörün

oluşturduğu bir ağın parçası oldukları kadar, başka yaratıcı

eylem/pratik ağlarının da parçası. Pek çok mimar,

“part-time” ya da daha muzip bir ifadeyle “some-time”

ressam, karikatürist, grafiker gibi şapkalara sahip. Mimarlık

eğitimi bu etkinlik alanlarının en sık rastlananı; meslek pratiği

içindeki pek çok tasarımcı mimar aynı zamanda stüdyo

yürütücüsü, jüri üyesi gibi rollerle yeni nesillerin yetişmesinde

rol alıyor. Bu durumda da gündelik çalışma saatlerinde her

role düşen pay birbirinden kolayca ayrıştırılamıyor ve

çoğunlukla üst üste çakışıyor.

Fig.1 - Nezih Eldem / Eyüp’te bir Çeşme Tasarımı

3


Fig.2- Alvaro Siza de Vieira / Seven Early Sketchbooks 2018

4

TERS ESKİZ KENARI NOTLARI


Alvaro Siza’dan seçtiğim eskiz defteri sayfası tam da bu

durumun yansıması. Mimar bir yandan tasarladığı bir toplu

konutun farklı ölçeklerdeki çözümlerine odaklanırken diğer

yandan da tam o esnada katıldığı kurulda karşısında oturan

bir akademisyeni defterine aktarıyor (fig 2). Siza’nın

durumunda bu tür portre çizimleri eskizin bir kısmını işgal

ettiği gibi eskiz defterinin birçok sayfasının da kendi başına

ana konusu/odağı haline geliyor. Bu bazen başka kişilerin

çizimleri, yani bir çeşit çizimini yaptığı kişiyle bir söyleşi, bazen

de otoportre gibi değerlendirilebilecek, mimarın kendine

baktığı durumlar. Her ne kadar bir çeşit iç ses olarak

değerlendirsek de bu eskizler günümüzde artık sergilenen,

koleksiyonu yapılan, tanınmış ve kurumsallaşmış “sanat

objesi” statüsüne de yükselmiş durumda.

Bu kurumsallaşmanın yeni örneklerinden biri olan Berlin’deki

Tchoban Vakfı Mimari Çizim Müzesi’ndeki Siza’nın eskiz

sergisini gezmek hem mimarın dünyasını tanımak hem de

mimarlık öğrencilerini nasıl teşvik ettiğini ve

heyecanlandırdığını görmek açısından çok ilginçti. Gelecek

yıl 90 yaşını kutlayacak olan Siza kendisi gibi çizim yapmayı

çok seven eşi ve mimar oğlunun eskizlerini de içeren bu

serginin açılışına katılmıştı. Öldükten sonra eserlerinin

yakılmasını isteyen pek çok edebiyatçı gibi eskizlerinin yok

edilmesini ya da gün ışığına çıkmasını istemeyen mimarlar da

olmuş muydu bilinmez.

Mimarlık projelerinin ya da sanat eserlerinin doğuşunda ya

da gelişmesinin ara aşamalarındaki çizimler için kullanılan

“eskiz” kavramının, sonuç ürüne doğru ilerlerken geçici bir

araç olmanın ötesinde sergileme objesine dönüşmesi ise

modern dönemlere ait bir durum. Ackerman gibi sanat

tarihçileri arşivlerde eskiz diye isimlendirilen çizim türüne

daha sık rastlanmasını Rönesans döneminde kâğıdın

ekonomik olarak bulunabilirliğine bağlarlar. Sunumlar için

büyük boyutlu maketler kullanılırken eskizler paylaşılmak

üzere yapılmazlar. O dönemde eskizlerin aslında kişinin

kendisiyle diyalogu olduğuna dair en çok altı çizilen kanıt ise,

başkalarının sadece aynada yansıtma vasıtasıyla

okuyabileceği Leonardo da Vinci’nin ters eskiz kenarı

notlarıdır.

eskizin çeperinden notlar

Tersten yazı ilginç bir şekilde, arşivlerdeki modern döneme ait

eskizlerde de gözlemlenmektedir. Ancak bu durum bilinçli bir

bireyselleşmenin yansıması olarak değil yeni bir çizim aracı

olan “yarı geçirgen” eskiz kağıdının mimarlık pratiğine girmesi

sonucu ortaya çıkar. Konunun tarihçileri bu kağıt türünün 19

yüzyıl sonlarında, özellikle de mekanik/fotografik kopyalama

yöntemleri nedeniyle yaygınlık kazandığına işaret ederler. Bu

kağıtların farklı çeşitlerinin her yerde satılır hale gelmesi daha

da yenidir (örneğin 1980’ler Türkiye’sinde sarı renkli rulo eskiz

kâğıdı ulaşılmak istenen ama bulunamayan bir üründü).

Herhalde kıymetli olduğundan her iki yüzünün de kullanıldığını

göstermektedir arşivlerdeki kimi örnekler. Bu durumda bir

yönden bakılınca arka yüzdeki çizimler ters olur. Projeyi

tanımayan birisi için bu terslik pek önemli olmasa da eğer

yazılar varsa bu terslik bir anda kendini ortaya koyar ve

aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi mimarın o zamanki

dünyasına ilişkin sorulara yol açar.

Nezih Eldem’in SALT arşivindeki bu eskizinde Harbiye Askeri

Müzesinin Mehter salonunun strüktürünü çalışırken çizdiği bir

kesit-perspektif görülür. (fig.3) Sol yanda ise Leonardo gibi

tersten okunan- yani aslında kâğıdın arka yüzünde yer alan,

doğru orantı hesaplamaya yönelik bir matematik sorusunun

cevabı aranmaktadır. Sol altta ise acemice bir tipografiyle

Nejat yazdığı okunur. Bu izler insanı dedektifliğe iter. Mimarın

oğlunun ismi burada ne aramaktadır, kendisi mi yazmıştır?

babası 13-14 yaşlarındaki oğlunun çözemediği bir sorusunu

mu cevaplamıştır eskizin arka tarafında, yoksa çizmekte

olduğu kesitteki basamakların genişlik ve yükseklik sorunu

üzerine mi düşünmektedir? Eldem’in ön yüzdeki notları da

ilginç. Birinde tarihi belirtip, zaman faktörünü çizime koyarak

diğer çizimler veya işlerle bir kronolojik dizgeye sokmayı

hedefliyor olmalı. Diğeri ise bu çizimin 1/20 ölçekli bir teknik

çizim haline dönüştürülmesine ilişkin bir hatırlatma notu. Bu

notun ofisteki bir kişiye olduğu kadar kendine olması da

mümkün.

Fig.3 Nezih Eldem / Harbiye Askeri Müzesi 1971

5


Fig.5: Nezih Eldem /Çeşitli evlere dair eskizler

Fig.4: Nezih Eldem / İş Bankası Aydın Şubesi 1952

Fig 6: Sedat Hakkı Eldem / Aral Yalısı 1983-84

Nezih Eldem’in bir diğer örnek ise çizimler arasındaki

eskizden başlayıp ölçekli bir sunum çizimine varan hiyerarşik,

doğrusal ilişkiyi sorgulatıyor ve tasarımın döngüsel bir

süreçte ilerlediğini gösteriyor. (fig.4) Bir banka şubesinin plan

ve ön cephesi hakkında (cephe perspektif) temel kararlar

verilmiş olmalı ki ölçekli bir şekilde, mürekkep ile çizilmiş.

(Mürekkeple yapılan çizimin de her şeyiyle bitmiş, sunuma

yönelik bir çizim olduğu söylenemez aslında; örneğin plan ve

cephedeki pencereler birbiriyle örtüşmez) Ancak ardından

tekrar tasarıma dönülüp kurşun ve renkli kalemlerle yapılan

iç mekân perspektifleri ve giriş detayları eskizleriyle

seçenekler değerlendiriliyor.

Kâğıdın niteliği, eskizlerin birbirleriyle ve başka çizimlerle

ilişkisini de düzenler. Yarı şeffaf eskiz kâğıtlarının birbirinin

üstüne konulmasıyla eskizler/seçenekler çoğaltılır, ya da

daha teknik, boyutlandırılmış bir çizimin üstüne konarak belli

noktaların geliştirilmesini sağlanır. Bu durum eskizin kendi

kendine bir çeşit iç konuşma olmasının ötesinde, iki ya da

daha çok kişinin birbiriyle iletişimini de sağlar. Eğitimde bu

duruma sıkça işaret edilir, öğrenciden ekranda çizimleri

göstermesinden çok çıktı (print) alıp gelmesi beklenirdi ki

öğretim üyesi de onun üzerine koyduğu eskiz kağıdına kendi

yorumlarını çizebilsin ve etkileşim artsın. Buraya ilginç bir not

koymak gerekir. Covid19 günlerinde ekran üzerinde, pek çok

kez mouse aracılığıyla ilkel şekilde yapılan çizimlerle de olsa

bu gelenek yeniden canlandı.

Mimarlık pratiğinde de şeffaf kağıtlar masaya serilir/yayılır ve

üstünde çalışılır(dı). Nitekim arşivlere bakıldığında bu büyük

kağıtlara çizilmiş eskizlere rastlanır. Kâğıdın adeta o binaya

ait bir coğrafi sınırı andıran düzensiz kenarları, eskizin çoğu

kez büyük bir paftadan ya da rulodan yırtılmış olduğunu

ortaya koyar. (fig.5)

Kâğıdın niteliği ve boyutları eskiz için önemlidir. Kağıtlar rulo

ya da 100x70 gibi sayfalar halinde satıldığı gibi ciltli eskiz

defteri olarak da mimarların hizmetine sunulur. Nedense

mimarların pek sevdiği kare form yine de hâkim bir norm

oluşturmaz. Taşınabilir olması önemsenen ve düz beyaz

olanları tercih edilen bu defterler, mimarların sergilerinde

“yaratıcı kişiliğin” bir simgesi olarak izleyiciye sunulur, tıpkı

basımları yapılır (örneğin Aldo Rossi’nin eskiz defterleri).

Mimarlar, bu konuda uzmanlaşan defter markalarını henüz

okulda öğrenciyken öğrenir(di) ve hevesliler hemen edinmeye

çalışırlar(dı). Bazı mimar-tasarımcılar vb. bu konuyu daha da

uç bir noktaya götürerek kişiye özel defterler arar, ya da

yaptırır. Ünlü endüstri ürünleri tasarımcısı Ross Lovegrove

eskiz defterlerini Venedik’teki bir kâğıt ustasına yaptırdığını ve

bittikçe orada yenilerini yaptırdığını söylemişti ODTÜ’deki bir

konferansında. Eskiz defteri bir yönüyle farklı nesillerin gençlik

yıllarında denemiş olduğu (pek çoğunun da sadece o

döneminde kalan) hatıra defteri geleneğiyle ilişkilenir. Cep

telefonlarındaki fotoğraf makinaları eskiz yaparak anlamayı

ve kayıt altına almayı, dijital çizim ortamları ise elle eskiz

yaparak tasarlama anlayışlarına rakip olsalar da, bu

defterlerin oluşturduğu tasarımcının öznel dünyasını kurması

hedefi öğrencilikten itibaren desteklenmeli düşüncesindeyim.

6


Düz beyaz kâğıt, mimarlıkta -özellikle

basic design” eğitimine ilişkin, çokça

kullanılan “tabula rasa” (ki o da balmumu

ile yaratılan çizim tabletinden üretilen bir

terim) deyimine benzer şekilde tamamen

özgürleştirici olduğu savlanan bir “boş

sayfa”. Bazı tasarımcılar ise kareli ya da

grafik kâğıdın çizim yapan kişiyi

yönlendiren, bir disipline edici

niteliğinden faydalanıyor. Örneğin

aşağıdaki çizimdeki karolaj, pek çok

Sedat Hakkı Eldem tasarımında plan ya

da cephelerindeki boyutlar ve oranlarına

ilişkin araştırmalarına destek olmakta.

(fig.6) Kağıttaki her karenin 50cm

uzunluğa karşılık geldiği 1/100 olarak

ölçeklendirilmiş plan alttaki 241m2 alanın

hesaplanmasını kolaylaştırmış. Çatı

kurarken kullandığı 45 dereceden geçen

mahyaların nerede buluşacağını bulmak

da kareli kağıt nedeniyle aynı derecede

kolay.

E. Akcan ve M. H. Zelef (2001), Tekeli Sisa, Boyut Yayıncılık.

Mimarların kareli ya da çizgili kağıtlardaki eskizlerinin her

zaman planlı ve bir amaca yönelik olmadığına ilişkin bir

örnek ise Doğan Tekeli - Sami Sisa ofisinin SALT arşivindeki

Halkbank eskizinde gözlemlenebilir. Yıllar önce yazdığımız bir

yazıda ikilinin anlayışına göre mimarlığın sadece keyfe dayalı

bir seçim, kendi deyimleriyle ‘laubali’ bir pratik olmadığına

işaret etmiştik. Belki de bu yoruma paralel olarak arşivdeki

görsel malzemelerin çok büyük çoğunluğu belli boyutlarda

üretilmiş uygulama çizimleri, sunuma yönelik final çizimler ve

maket fotoğraflarından oluşuyor. Eskizler belki de dışarıyla

paylaşılmayacak şirket iç yazışması ya da özel hayata ilişkin

bir sır niteliğinde görüldüğünden son derece kısıtlı sayıda.

Olan az sayıdaki eskiz de çevresine paspartu yapılarak,

kontrol altına alınmış çizimler. (fig.7) Aşağıdaki örnek de

uygulama şansı bulamamış bir proje, belki de o nedenle

eskizine de yer verilmesi uygun görülmüş.

Fig. 7: Tekeli - Sisa / Türkiye Jokey Kulübü 1998


Fig.9: Tekeli – Sisa / Arif Cerit Evi 1955

Fig.8: Tekeli Sisa / Halk Bankası 1993

Aşağıdaki örnek düzenliliğin ve gizliliğin filtrelerinden dışarı

sızan bir başka tanıklık. Çizimdeki yatay çizgilerden ve

tarihlerden anlaşılıyor ki bir ajandanın sayfasına not edilmiş. El

altında bir eskiz kâğıdı olmadığı ya da eskiz defteri

taşınmadığı hatta o anda ofiste olunmadığı düşünülebilir. 4

Mart tarihinin perşembe gününe rast gelmesi, kâğıdın 1993

yılının ajandasına ait olduğunu yani eskizin Halk bank

çeşitlemeleri olarak nitelendirdiği yapıların üçüncüsünün

tasarımının başladığı günlerinden kaldığına işaret ediyor.

Bilindiği gibi 1983’de yarışma kazanarak gerçekleştirilen Halk

Bankası binası Hazine Bakanlığı’na geçer, aynı şemada bir

yapı Moskova’da Gazprom, üçüncüsü ise yine Ankara’da

banka için inşa edilir. Eskiz henüz üçüncü türevin dış bükey

cephesini taşımıyor hatta ilk yapıyı daha çok andırdığı

söylenebilir. Çizim 10 yıl önceki proje ile gerçekleşmesi

düşünülen yeni tasarım arasında bir bağ kurmakta. (fig.8)

İki ortağın yürüttüğü bir tasarım ofisinin arşivindeki eskizlerle

karşılaşınca, tasarım süreci bu eskizlerden okunabilir mi diye

de düşünmek mümkün. Kişinin kendisiyle konuşması olarak

nitelendirdiğim eskizlerin aynı zamanda 50 seneye yaklaşan

bir iş birliği içinde ortak düşünebilme becerisinin bir kanıtını

sunup sunamayacağı sorusunu akla geliyor. Bu tür soruların

yanıtlarını özellikle Doğan Tekeli’nin son yıllarda yazdığı

kitaplarında aramak mümkün. Ancak ben aşağıdaki eskizi bu

yanıta yönelik olarak yorumlayabilir miyiz diye spekülatif bir

soru sormak istiyorum. (fig.9) Eskizlerin kâğıt üzerindeki

dağılımı bir çalışma masasının iki ayrı tarafında oturan

tasarımcıların, küçük farklarla kendi bakış açılarından

çizdikleri eskizleri, döndürüp, birbirlerininkini incelediği, üzerine

ek yaptığı, sonra 90 derece döndürüp bir cephe çizimiyle

binayı birbirine anlattığı bir diyalog ortamını düşündürtüyor.

8


eskizin çeperinden notlar

Fig.10: R. Venturi / Londra Ulusal Müze Sainsbury ek binası 1991 Fig.10: R. Venturi / Londra Ulusal Müze Sainsbury ek binası 1991

Tekeli, benzer bir karşılıklı eskizler alışverişini, hocası Emin Onat

ile yaşamış olduğunu ve iddiacılığıyla hocasını gücendirdiğini

anlatıyor. İki mimar değil de iki edebiyatçı arasında geçen

eskizlerle düşünce alışverişinin en ilham verici örneklerinden

birinde ise çizim, dili yerinden eder³. Sanat eleştirmeni John

Berger ile romancı Latife Tekin bir masada yan yana otururlar

ve aralarında ortak bir konuşma dili olmadığından çizerek

anlatırlar düşüncelerini. “Çizim sanatçı için bir keşiftir”⁴ diyen

Berger’i şöyle tamamlamak isterim; “çizim mimar için de bir

keşiftir” diyen Berger’i şöyle tamamlamak isterim; “çizim mimar

için de bir keşiftir”.

³ Berger, J. (2019) “Kağıt Kalem Alıp Çizmek” Manzaralar içinde, Metis

Yayınları. s. 36-42

⁴ Berger J. (2019) “Ressamlığın ve Heykeltraşlığın Temeli Çizimdir”

Manzaralar içinde, Metis Yayınları. s.43-48

El eskizlerinin dünyasında mimarın tasarım kararları ve

projenin ilham kaynakları gibi yapıya ilişkin ipuçlarını takip

etmek bir mimarlık öğrencisi için şüphesiz çok öğreticidir.

Ancak örneklerini paylaştığım dedektifliği andıran detaylı bir

okuma bize başka şeyler de anlatmakta. Kağıtların üzerindeki

izler, mimarın çizim yaparken kaleminden istemsizce dökülmüş

mürekkep damlasını, elinin teriyle oluşan buruşukluğu ya da

içerken devirdiği kahvenin lekesini, özetle gündelik yaşamının

izlerini de beraberinde taşır. Hatta eskiz, Venturi’nin Londra’da

Ulusal Müze’nin Sainsbury ek binasını tasarlarken yaşadığı

gibi, mimarın bambaşka bir ortamda aklına gelen seçenekleri

not ettiği bir menü üzerinde de yer alabilir. (fig.10)

El eskizlerini çağrıştıran sayısal ortamdaki eskiz programları

büyük kolaylıklar sağlasa da tasarım sürecinin otantikliğini

yani samimiliğini ve gerçekliğini yansıtmakta aynı zengin ifade

gücüne sahip midir? Bu sanırım üstünde düşünmeye değer bir

soru. “Dijital yerli” neslin mimarları ve mimarlık araştırmacıları

da bu sorunun ve bu derginin teması olan mimarlık disiplinin

ve temsillerinin sınırlarını, arayışlarını, arada kalmış alan ve

zamanlarını, kısacası hayatın izlerini deşifre etmenin yollarını,

umuyorum bulacaklardır.

9


Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit, sed diam

nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam

erat volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis nostrud exerci

tation ullamcorper suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo

consequat. Duis autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate

velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla

facilisis at vero eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit

praesent luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,

consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper

suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse

molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero

eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent

luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,

consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper

suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse

molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero

eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent

luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,

consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper

suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse

molestie consequat, vel illum dolore eu feugiat nulla facilisis at vero

eros et accumsan et iusto odio dignissim qui blandit praesent

luptatum zzril delenit augue Lorem ipsum dolor sit amet,

consectetuer adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper

suscipit lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate velit esse

“whatever” dediğimiz şeyler üzerine

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat

volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis

nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate

velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu

feugiat nulla facilisis at vero eros et accumsan et

iusto odio dignissim qui blandit praesent luptatum

zzril delenit augue duis dolore te feugait nulla

Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat

volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis

nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod

tincidunt ut laoreet dolore magna aliquam erat

volutpat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis

nostrud exerci tation ullamcorper suscipit lobortis

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis

autem vel eum iriure dolor in hendrerit in vulputate

velit esse molestie consequat, vel illum dolore eu

feugiat nulla facilisis at vero eros et accumsan et

iusto odio dignissim qui blandit praesent luptatum

zzril delenit augue duis dolore te feugait nulla

Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer adip

Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adip Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adip Lorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adipLorem ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

facilisi.

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

facilisi.

Ozan Yetkin

10


podcast

DİN

LEM

EK

İÇİN okutun!

Stüdyo V Öğrenci Topluluğu ekibi, yakın zamanda

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü araştırma

görevlilerinden Ozan Yetkin ile bir sohbet gerçekleştirdi.

Sohbetin içeriği, bir podcast bölümü olarak Stüdyo V ODTÜ

‘Podcast’ profilinde Spotify platformunda yayınlandı.

Ozan Yetkin, topluluk ekibiyle gerçekleştirdiği

sohbet de tasarımcı, yazılım geliştirici ve araştırmacı olarak

pekçok deneyim edindiği mesleki süreci ve bağımsız yenilikçi

üretim süreçlerini paylaştı. Bireysel eğitim sürecinde seçtiği

yollar, denediği farklı prensipler üzerine Stüdyo V ekibiyle

samimi bir biçimde deneyimlerinden söz eden Yetkin,

mimarlık eğitimi ve tasarıma dair formasyon odaklı

yaklaşımlar üzerine alternatif gelişmelerden de bahsetti.

Mimarlık eğitimi ve pratiği, tasarım üzerine

üretmenin geniş kapsamı gibi sohbetin içeriği de oldukça çok

konuya değiniyor. Yarışmalar, süreç yönetimi, eğitim hayatı,

neleri ne zaman anlayabildiğimiz gibi birçok konu üzerinden

farklı felsefi yaklaşımlar ile birlikte bizlere geniş bir sorgulama

alanı yaratıyor, ‘her neyse’ dediğimiz şeylere oldukça yer

veriyor.

“bir şeyi deneyin hakikaten, ben

bunu yapmıştım...dur bunu bir

bırakayım, bambaşka bir şey

deneyeyim dediğin zaman daha

rahat ilerliyor. çünkü orada tıkanan

şey, o yanlış olan şey, ‘şu an

hoşuma gitmeyen bir şey var’ işte.

bu her şeye yansıyor, (.....) bence

bu bir bütün. bir insanın keyif aldığı

bir şeyi başkaları için keyif alınır

hale getirmemesi bence asıl zor

olan.”

- Ozan Yetkin

11


12

öğrenci yazısı


at

ft

AB

Dt

Ayça Tuğran

“Maruziyet”

Furkan Türk

“Mimar Politik Bir Özne Midir?”

Alpcan Balcı

“Piksellere İndirgenmiş Bütünlük”

Doğa Tıraş

“Ara - Bir Başlangıcın Hikayesi”


maruziyet

Mimarlar Derneği 1927, Yeni Medya, Uzun Pozlama Tekniği, Birincilik Ödülü

14


Ayça Tuğran, ODTÜ - Mimarlık

Mimarlık disiplinler arası etkileşimden beslenen ve bu

etkileşimi sağlayan bir konumdadır. Bu aradalık onu her

değişim ve dönüşümde yerini ve ifadesini sabit tutmaktansa,

kendisini yenilemeye ve yinelemeye iter. Dünyanın büyük bir

değişim geçirdiği bu dönemde mimari etkileşim yeni medya

ve onun medyumları üzerinden gerçekleşti. Bunu tema alan

Mimarlar Derneği 1927’nin bu yıl 9’uncusunu düzenlediği ‘Yeni

Medya‘ adlı Mimarlık Öğrencileri Fotoğraf Yarışması da bu

kapsamda bugünün mimari içeriğinin yeniden

sorgulanmasını ve üretilmesini istedi.

Mimari fikirlerin paylaşımı ve etkileşiminin artmasının bireysel

ölçekte getirisi yeni medya ile büyük bir topluluğa ulaşan

içeriğin kişiselleşmesi ve kişiden kişiye farklılık göstermesidir.

Kişiler kendi beğenilerine göre düzenlenmiş ve kişiselleştirilmiş

sosyal medya platformlarında, alışkın olduğu fikirlerin bir

benzerini gördüğünde bunu hızlıca tüketmektedir. Mevcut bu

durumda, etkileşim odaklı kullanılan platformlarda paylaşılan

fikrin/üretimin alıcılarda/tüketicilerde ne kadarının anlaşıldığı,

hangi kısmına odaklanıldığı, bu fikre nasıl ve ne kadar maruz

kalındığı büyük bir bilinmezlik.

İsmini bu maruz kalma durumundan alan ‘Maruziyet‘ üçlü

fotoğraf serisinde uzun pozlama tekniği kullanılmış olup, kent

kompozisyonu ve objektif arasında hareket eden kişinin

kendisinden bir parçasının sensörün ışığa maruz kalma süresi

boyunca yaptığı etkileşim ile aynı karenin bu farklı

varyasyonları oluşturulmuştur. Kompozisyon; yüksekliği ile

çevresini domine eden bir yapı, hemen yanında tarihi ve

kültürel atıflarda bulunan büyükelçilik binası ve bu ikisiyle

onların daha gerisinde de devam eden bina yığınının altında

varolmayı sürdürebilmiş yeşil kütleyi kapsayıp, el imgesinin

katkısıyla kişilerin bu bir aradalığa yaklaşımının kişiselliği ve

çeşitliliği yansıtılmıştır. Tekniğin getirdiği aynı karenin birebiri

üretilememesi ise fikrin kişisel tüketimiyle özdeşleştirilmiştir.

15



nadire kabineleri

“ARA” İÇİN BİR

NADİRE (MERAK)

KABİNESİ

SEZİN SARICA

( YA DA BİR DOKTORA ÖĞRENCİSİNİN

BEYNİNİN İÇİ )

Uyarı: Okuyacağınız metin akademik bir

metin değildir. Belki biraz akademiktir. Ama

tam da değil. Aslında günlük konuşma ve

akademik metin arasında bir yerde olabilir.

Evet arada bir yerde.

17


_ara

Son zamanlarda araştırma alanımla ilgili yaptığım

çalışmalarda çokça karşılaştığım bir kavram “ara”. Aralar,

geçişler, iki şey bir “araya” nasıl gelir, aralar ayrışır mı, aralar

birleşir mi diyerek birtakım okumalar - yazmalar içindeyken

fark ettim ki gördüğüm ve okuduğum şeyleri kafamda

bir(kaç) dolaba koyuyorum. Kesit’in “ara” temalı sayısına da

bu tanımsız mekanla ilgili düşünerek uzun ve biraz da sıkıcı

metin bloklarından daha başka bir şey yapabilirim diye

düşündüm.

_nadİre(merak) kabİnesİ

1a. Ferrante Imperato, Dell'Historia Naturale (1599). Kaynak: Giovanni

Aloi, “Cabinets of Curiosities and The Origin of Collecting” Online

Course Introduction, Sotheby’s Institute of Art.

www.sothebysinstitute.com/

1b. Domenico Remps, Cabinet of Curiosities (c. 1690). Kaynak:

Giovanni Aloi, “Cabinets of Curiosities and The Origin of Collecting”

Online Course Introduction, Sotheby’s Institute of Art.

www.sothebysinstitute.com/

18


nadire kabineleri

Uzun ve sıkıcı metinler demişken, hemen buraya bilgi verici ve

tanımlayıcı bir kısım koymalıyım. Yüksek lisans yıllarımdan beri

çok ilgimi çeken “nadire kabineleri” ya da “merak kabineleri”

aslında ilk müzeler olarak anılıyor. Haklarında birçok

araştırma, yazı, yeniden bakış mevcut tabii, ama bu yazı

özelinde “merak” peşinde düşünme, ve yaratma pratikleri için

çok denk bir temsil olduklarına karar verdim. Eileen Hooper

Greenhill, “Museums and the Shaping of Knowledge”

kitabında nadire kabinelerini “birbirine bağlı olmayan

nesnelerin düzensiz bir kargaşası” olarak tanımlıyor. Başka

tanımlara da referans vererek bu kabinelerin “sistemsiz ve

kendine özgü birleşimi ve doluluğunu” ve de bu sistemsiz

koleksiyonlardaki “garip, harika, meraklı, nadir olanın” önemini

vurguluyor. Hooper Greenhill’e göre Wunderkammer, batıl

inanç ve sihrin "bilim öncesi heyecanlar" ile birleştiği, düzensiz

bir zihnin ürünü olarak görülüyor.1

“Museum histories have, until very recently, presented the

‘cabinet’ as a stereotype. The archetypal ‘cabinet of

curiosity’ is the German Wunderkammer, which is understood

as a disordered jumble of unconnected objects, many of

which were fraudulent in character. … The material contents,

the collections, of the Wunderkammer have been correctly

identified in some detail for a considerable time, but the

rationality that underpinned the relationships of these

collections has not been understood. Thus the forms of

knowledge shaped by these cabinets has gone

unrecognised. The ‘museum movement’ was ‘intensely

personal and haphazard in plan’ writes one writer of the

‘museums’ of this period (Alexander, 1979:9). ‘These cabinets

were unsystematic and idiosyncratic in composition and

were filled to the point of overflowing’ (Ames, 1983:94); and

the ‘magpiety’ of the Wunderkammer demonstrates the

disorder and confusion of the German prince (Taylor,

1948:122). ‘The strange, the wonderful, the curious, the rare,

were more and more welcomed by the credulous with each

passing day’ (ibid.: 125). The German Wunderkammer is seen

as the product of a saturnine disordered mind, where

superstition and magic combine with ‘pre-scientific stirrings’

(Van Holst, 1967:103).”

Eileen Hooper Greenhill. Museums and the

Shaping of Knowledge. Routledge, 1992.

Figür 1a-1b-1c. Tarihten nadire kabineleri.

1c. Frans Francken the Younger, Chamber of Art and Curiosities,

(1636). Kaynak: Eileen Hooper Greenhill. Museums and the Shaping

of Knowledge. Routledge, 1992.

1 Eileen Hooper Greenhill. Museums and the Shaping of Knowledge.

Routledge, 1992.

19


Ben de bu metinde “düzensiz (düzenlenmek üzere olan) bir

zihnin” temsili olarak bazı temalar üzerinden “ara” için bir

nadire kabinesi sunmayı amaçladım. Araştırmamın odağı

imge ve form kavramları çerçevesinde mimarlıkta yapma

biçimleri ve temsil üzerinde düşünmek. Başlangıç olarak da

19. yüzyıl Alman mimari üretimini bir örneklem alanı olarak

seçtim. Bu iki cümle sıkıcı kısımlara bir atıf olarak burada

bulunsun. Metnin buradan sonraki kısmında imge ve form

kavramları arasındaki çerçeveyi özetleyeceğim. Daha sonra

bu çerçeve içinde zihnimdeki kabinede toplamaya

başladığım belli görsel parçaları üç ayrı temada sunacağım.

Bu görsel parçalar elemanlar arası, ölçekler arası ve

zamanlar arası durumlar hakkında sonradan bir araya

getirilmiş bütünler sunuyor.

Figür 2a-2b-2c. Sezin, Cabinet of Curiosities, Çizim-kolaj (2022).

bİRbİrİne

bağlı

olmayan

nesnelerİn

düzensİz bİr

20

kargaşası


_İmge-form .

Bu dört sayfa iki ayrı kaynaktan imge-form “ara” kabinesine

koyduğum sayfalar. Hatta üzerine bir sunum ve metin de

hazırlıyorum.² İlk ikisi Peter Wilhelm Beuth ve Karl Friedrich

Schinkel’in “Vorbilder für Fabrikanten und Handwerker

(Üreticiler ve zanaatkarlar için modeller)” kitabından iki sayfa.

Kitapta, ikinci sayfadaki ilginç görsel için hazırlanan ayrıntılı

bir tablo bulunmakta (Figür 3a). İlk sayfadaki bu tablo,

“Verzierungen (süsler)” ve “bu öğelerin hangi mimari

yapılardan alındığının” listesini sunar.³ Her parça için ait

olduğu mimari bağlam listesi aslında statik bu imgelerin

metinsel bir haritası olarak varsayılabilir. Bu tablo tarafından

açıklanan ikinci sayfa, yani Blatt 1(Figür 3b), “yardımcı”

mimari elemanların çeşitli çizimlerinin üst üste yığılmış bir

birleşimini içeriyor. İmge-form “ara” kabinesindeki diğer iki

sayfa ise çok da duyulmamış bir makaleden.

nadire kabineleri

Mimar-mühendis olan Friedrich Heinzerling, tam başlığı

“Mimari formların oluşum yasaları/üretici yasaları: Mimari

sanat formlarının gelişimine ilişkin bilgilere bir katkı” olarak

tercüme edilen bir makalesinde formlar arası ilişkilerin soyut

temsilleri üzerinden kurallı bir yapma biçimi sunar.4

Heinzerling bu kuralları, aynı ilkelere dayanan ayrılık/bölünme

yasası (Das Gesetz der Scheidung/Trennung)” ve “ilişki/geçiş

yasası (Das Gesetz der Beziehung/Vermittlung)” olarak

adlandırmıştır. Burada, önceki kaynakta varolan detaylı

parça çizimlerinin gerçek dışı ve atektonik olarak bir araya

gelmiş imgelerinin aksine, nokta, çizgi, yüzey ve hacim

üzerinden tanımlanan ayrışma ve birleşmeler geometrik

formlar olarak temsil edilir (Figür 4a&4b). Bu sayfalar ve çizim

setleri, imge-form “ara”sını anlamak için bir araya getirdiğim

bir örneklem grubu oluşturuyor.

(Figür 3a)

(Figür 4a)

(Figür 3b)

Figür 3a-3b. sayfa-parçalar: : Blatt 1 için tablo & Blatt 1: Teil I Abteilung 1. Kaynak: Vorbilder für

Fabrikanten und Handwerker, Karl Friedrich Schinkel and Peter Wilhelm Beuth, 1821, 1837.

Figür 4a-4b. sayfa-parçalar: Heinzerling’in çizimleri. Kaynak: Friedrich Heinzerling. Die Bildungsgesetze

in der Architektural Formen, Allgemeine Bauzeitung, 1869.

²Bildiri olarak yayınlanacağını akademik olarak belirtmek gerekir sanırım, bu metin de yarı-akademik

oldu sanki, “footnote” da belirteyim dedim.

³Karl Friedrich Schinkel and Peter Wilhelm Beuth. Vorbilder für Fabrikanten und Handwerker, 1821, 1837.

⁴Friedrich Heinzerling. “Die Bildungsgesetze in der Architektural Formen”, Allgemeine Bauzeitung, 1869.

21

(Figür 4b)


_elemanlar//çİzİm

Aşağıda imge-form ikili anlatımının içinde topladığım ek bazı

görsel parçalar var. Elemanlar arası, ölçekler arası ve

zamanlar arası durumlar üzerinden yan yana konmuş olan

bu parçalar “ara” üzerine bir nadire kabinesinin (bu aralar

zihnimin içinin) anlık koleksiyonunu oluşturuyorlar. Not etmem

gerekir ki tüm bu parçalar benim son altı ayda sübjektif

olarak görsel ve düşünsel ilişki kurduğum mekanlar ve

temsiller, başka filtrelerle bakıldığında eklenebilir-çıkarılabilir

ya da değişebilir parçalardan oluşuyorlar.

- plan-parça: Sebastiano Serlio’nun “Kitap 7”sinden5 : Varolan eski

yapının elemanları ve tanımladığı mekanlar üzerinden yeniden

tasarlanmış ayrışma-birleşme ilişkileri.

- plan-parça: Sebastiano Serlio’nun “Kitap 7”sinden6 : Açılı arazi

sınırının derin duvarlar ve mekan tanımlarıyla tekrar tasarımı.

- plan-parça: Diller Scofidio + Renfro’nun tasarladığı Broad Museum

cephe-ler- ilişkisi.

- plan-parça: Karl Friedrich Schinkel’in tasarladığı

Friedrichswerdersche Kilisesi’nin ayrışan çift cephe strüktürel ilişkisi.

- kesit-parça: Robert Venturi’nin tasarladığı Vanna Venturi House

ayrışan-birleşen cephe-mekan ilişkisi.

_ölçekler//fotoğraf

- foto-parça: Emre Arolat Architects’in tasarladığı İstanbul

Resim-Heykel müzesi peyzajının kaldırım ile kurduğu

ayrışmayan-birleşmeyen sınır ilişkisi, İstanbul.

- foto-parça: Yazgan Mimarlık’ın tasarladığı Hamamyolu Urban

Deck’in sokak ile ayrışmayan-birleşmeyen sınır ilişkisi, Eskişehir.

- foto-parça: Jordi Badia ve ekibinin tasarladığı Can Framis Museum,

yatay ve dikeyler arasındaki dolu-boş ayrışan-birleşen ilişkiler,

Barcelona.

5 Peter Hicks and Vaughan Hart. "Sebastiano Serlio on Architecture.",

1996.

6 Ibid.

22


NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE KABİNELERİ

NADİRE kABİNELERİ

- foto-parça: David Chipperfield Architects’in tasarladığı James Simon

Gallerie ile Neues Museum cephesi birleşen-ayrışan ilişkisi, Berlin.

- foto-parça: David Chipperfield Architects’in tasarladığı

Haus Bastian ile Humboldt Üniversitesi Ekonomi Bölümü

yapısı arasındaki cephe ilişkisi, Berlin..

nadire kabineleri

- foto-parça: Franco Stella ve ekibinin tasarladığı Humboldt

Forum. Eski Berlin Sarayı’nın cephe rekonstrüksiyonu ile yeni

yapının iç cephe ilişkisi, Berlin.

- foto-parça: Jordi Badia ve ekibinin tasarladığı Can Framis Museum,

Can Framis fabrikası yapısı ile müze yapısının birleşen-ayrışan ilişkisi,

Barcelona.

23


M IMAR

M IMAR

M IMAR

M IMAR


Furkan Türk, ODTÜ - Şehir Bölge Planlama

Doğası ve yapısı gereği mimar, çevresiyle, yapılı alanla ve

yapılacak alan ile birebir ilgilidir. Mekânın politikliği ile sağlam

bir ilişki ve bağlamsallık bulunan mimarın politik özneliği de

çok açık bir tartışmaya yol açmakta. Kullandığı materyal ve

insanlara etki etmesi ve hatta direkt olarak topluma etki

ediyor olması mimarı birçok açıdan politik bir özne yapsa da

bu atfediliş yalnızca spesifik bir bakış açısından da

gerçekleştiriliyor olabilir.

öğrenci yazısı

Mekân ile bağlantılı, ilişkili ve ilintili bir disiplinin sürdürücüsü,

profesyoneli ve uygulayıcısı direkt olarak mekan ile birebir

ilişkiye giren kişi olmaktadır. Mimar, yalnızca kendisi için değil,

birçokları için yaşam alanları yaratırken aynı zamanda kentte

gerçekleşen birçok aktivitenin de merkezi olan mekanları

bizzat yaratmaktadırlar. Sahip oldukları bu mekân yaratma

gücü, mimarları mekânın şekillendiricileri ve hatta mekanın

tabiri caizse tanrıları yapmakta. Birçok insanın, genel olarak

bir toplumun yaşantısının neredeyse hepsinin bu mekanlarda

vuku bulduğunu düşünürsek aslında mimar, gündelik hayatı

tasarlayan, yönlendiren ve şekillendiren bir özne haline

gelmektedir. Bu öznelik durumu mimarın yaptığı için yalnızca

kendisini ilgilendirmediği, topluma mal olduğunu ve toplumun

etkilenmesinin de bir takım karşılıklarının bulunduğunu net bir

biçimde yansıtmaktadır. Özünde mekanın politik olması bu

tartışmaya güçlü bir argüman olarak girse de, mekanın

yansımasının mimar üzerindeki çeşitliliği mimarın politik

özneliğini de daha fazla sorgulatır ve tartışılabilir kılmakta.

Mimarın hangi açıdan politik özne olduğu da ayrıyeten bir

tartışma konusudur. Zira mimar sadece kırsalda kendi evini

yaparsa yine de politik bir özne midir sorusu mimarın her

durumda politik bir özne olup olmadığını akıllara getirebilir.

Yine de, her ne kadar toplumdan uzak ve kendine yönelik bir

iş yapsa da mimar, aldığı kararlar neticesinde bir duruş

sergilemektedir. Çok masum, güzel ve “doğal” bir fantezi,

istek ve hayal gibi dursa da kırsalda herkesten uzakta

mimarlık pratiği gerçekleştirmek de özünde bir politiklik

taşımaktadır. Dolayısı ile mimar, altlık ve malzeme olarak

kullandığı mekanın bir işleticisi olarak politik bir önem ve

değer taşır. Topluma, kendisine ve çevresine yansıttığı her

şey de mimarın politik öznesinin bir yansımasını ve dışarıya

etkisini göstermektedir.

Pek tabii mimarlık sadece yapılı mekanı oluşturmak, plan

çizmek ve bina inşa etmek değildir. Bir nosyon olarak

mimarlık, her türlü yansımasını içine alarak politik küme

oluşturmaktadır. Teorisyeninden, profesyoneline, çizerinden,

uygulamacısında tüm mimarlık pratikleri mekanı merkezine

aldığı sürece politik öznelik bağlamından

uzaklaşamamaktadır. Sonuçta tüm pratikler yarattıkları

sonuç ürün ile bir etki yaratmakta ve çıkan ürünün, ürün

sahibi kabul etsin etmesin, bir politik değeri olmaktadır.

Sonuç olarak mimar, mekan ile direkt ilişkili olduğu için ve

mekanın kendisi de, ki daha önce de uzunca tartışmaların

konusu ve merkezi olmuştur, politik bir değer taşıdığı için

politik bir öznedir. Mekanın kendisinin ve mimarlığın politik

olduğu bir bağlamda mimarın politik olması kaçınılmazdır ve

bu öznelik mimarın pratiğinin yansımasının da son derece

politik ve gündelik hayat içerisinde belli etkilerinin olduğunun

da garantörüdür.

25



pik

nik .works

27


çizim .

mekan .

boşluk .

- “Performatif çizim” lerinizle biliniyorsunuz. Daha

önce İstanbul’da gizemli bir kilisede, İsveç Şapeli’nde

72 saat boyunca durmadan çiziktirdiniz, sonra

“drawing disco”lar.. Kendiniz de bunu “çizim- mekan -

boşluk sınırlarıyla oynamak” olarak

adlandırıyorsunuz. Bu kavramı biraz daha açabilir

miyiz.. Bu sınırları aşmada çizim bir araç mı oluyor?

Hangi noktada bu kavramlar birbirine

evriliyor/dönüşüyor/akıyor..

Performatif Çizim bu anlamda birçok 'ara'nın sınırının

tartışıldığı, daha doğrusu sınırları tarihte de biraz muğlak

bırakılmış bölgeleri araştırıyor. Bunlardan ilki, mekan-anlatı

ilişkisi. Kültür olgusunun başlangıcından, endüstrileşmeyi

takiben, verim odaklı toplumsal paradigmaların yaygınlaştığı

dönemlere kadar mekan-anlatı birbiri içine örülen, birbirinden

pek ayrışmayan konular. Mağara çizimlerinden tapınaklara,

kiliselere veya camilere bu birlikteliği izleyebiliyoruz. Mekan ve

içindeki grafik veya doğrudan mekanın ortaya çıkardığı anlatı

ayrı düşünülmüyor, birlikte oluşuyor. Victor Hugo'nun Notre

Dame'ın Kamburu metninde, oldukça öngörülü olarak, elinde

kitabı kiliseye doğru sallayan karakterin diyalogunda şöyle bir

not düşülmüş "ceci tuera cela", yani "bu onu öldürecek".

Aslında Hugo'nun burada öngörülü bir şekilde vurguladığı

olay -en azından tarihçilerin gözünde- gerçekleşiyor;

yaygınlaşan matbaa ile, kitap mekanın anlatı işlevini elinden

alıyor. Biz buna başka bir yönden bakıyoruz ve anlatı

oluşturma işlevinin hala mekan ile kuvvetli ilişkiler

kurulabilecek şekilde örülebileceğini; mekanın üç boyutlu bir

medya olarak güçlü bir anlatı tuvali olduğunu, hatta biraz

28


piknik works

ileri giderek, mekanın daha örtüşük bir şekilde anlatıyı

şekillendirebileceğini düşünüyoruz. Performatif çizim projesi,

bir tarafıyla her edisyonunda bu olguyu tartışmayı amaçlıyor.

İlk denemenin sizin tabirinizle 'gizemli' bir kilisede olması bu

açıdan anlamlı oldu.

Bu çalışma aracılığıyla tartışmayı amaçladığımız, yine sınırları

bir miktar muğlak olan birkaç konu daha var. Örneğin

yaşadığımız çağda (buna kilisenin bir duvarında dijital

reprodüksiyon çağı demiştik) sanat eserinin anlamı ve

kalıcılığı üzerine konular, beden-zaman-mekan ilişkisi üzerine

konular, performativite kavramına ilişkin konular, anlatının

nasıl oluşturulduğu veya neyin anlatılmaya değer olduğu,

mekansal bir anlatının nasıl nitelikleri olduğuna dair konular.

Bunları hakkıyla tartışabilmek için uzunca bir metinsel içerik

gerekir ve bu röpörtajın kapsamının dışına çıkabilir. Bu yüzden

kısaca örnekleyelim, örneğin Michalengelo'nun Sistine

Şapeli'ni büyük bir ustalıkla, yıllarca uğraşarak, onlarca

asistanla ve sonsuza kadar kalması amacıyla yapması

durumu ile bizim minik şapelin içinde birkaç günde, iki

ortalama çizer olarak kendimizi kapatıp, dandik tahta

kalemleri ile, mekanı kapladığımız plastik bir muşamba

üzerine, bakılıp fotoğrafı sosyal mecralarda tüketildikten

sonra yok edilmek üzere yapmamız başlı başına çok keyifli bir

tartışma konusu. Burada amaç bir rönesans kahramanı ile

kendimizi kıyaslamak değil, aksine bu kahramansı rolü red

ederek, sanat eserinin üretim, paylaşım ve kalıcılık değerlerini

tartışmaya açmak. Acayip başka bir konu ise performativite,

içeriğin üretimi, beden ve mekanın birbirine etkisi üzerine. Bu

işleri günlerce haftalarca düşünerek, önden hazırlanarak

değil, kendimizi bir mekana -gerçek anlamıyla- kapatıp,

bedenin sınırlarını ararcasına tüm yüzeylere çizmek üzere

doğaçlama bir şekilde işe koyulmamız. Biraz 'oulipocu'

denebilecek bir düsturla zamanı ve mekanı kurallarla

sınırlıyor, diğer oluşan sınırları olabildiğince açıp anlatıyı

oluşturmaya bırakıyoruz. Tüm süreci mekanla bedenin ilişkisini

gösterecek şekilde kayıt altına alıyor, hatta bazı durumlarda

doğrudan izlenebilir şekilde gerçekleştiriyoruz. Birçok konunun

sınırlarının ucu hala açık, her seferinde heyecanla yeni

soruları aralıyoruz.

29


AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞ


APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

APPLE STOCKHOLM BAĞ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ APPLE STOCKHOLM BAĞDAT CADDESİ

- Bahsettiğimiz bu performatif çizimlerinizden en son

Stockholm’ de gerçekleştirdiniz. “Livingston Ground

Floors” ismindeki bu performansı daha önceki

deneyimlerinizle karşılaştıracak olursak, bu

şehirler/deneyimler arasında neler değişti?

Daha önce başka bir sanat projesi için Stockholm'de

bulunmuş, şehirde kışları yaşanan uzun karanlıktan ötürü

vitrinlerin şehrin zemininde ne kadar önemli bir rol tuttuğunu,

bunun hatta, ışıklandırılmış vitrinlerin tasarımına çok önem

veren bir kent kültürünü tetiklediğini düşünmüştük. Şehir

olabildiğine gri ve koyu, vitrinler ise olabildiğine alacalı, çekici.

Living Groundfloors çalışmasının temel yaklaşımını bu gözlem

oluşturdu. Performansı yapacağımız yer işlek bir caddenin

üzerinde, bir sanat mekanının zemin katıydı. Vitrinin

mekansallığı üzerine düşünürken, zemin katın sokağa bakan

camlı kısmında kendimize basit bir vitrin mekanı yapmaya

karar verdik. Vitrin bir mekan olarak çok ilginçtir. İç ile dış

arasında muğlak bir tampon alan oluşturur. İçinde tam olarak

yaşantı olmasa da, bir mizansen gibi, yaşantının izleri

oluşturulur, sergilenir, arada bir yenilenir. Yine de içindeki

yaşantı hareketsizdir. Biz bu vitrinin içinde üç-dört gün

yaşayarak performatif çizim projesini yaptığımızda nasıl bir

durum oluşacağını çok merak ettik. Vitrin mekanını

kendimizce tasarladık, inşa edildi, içine girdik ve o işlek

caddenin zemin kat hayatını incelemeye başladık. Onlar da

bizi.

Bu çalışmada arayüz ile yapılan çalışma arasında birçok

derinlikli tartışılabilecek bağlantı var. Zaten Apple ve Atölye

ile işbirliğimiz bunun üzerine gelişti. Apple, Ipad gibi güçlü bir

üretim aracını kullanarak, bu aracın ortaklaşa üretim

potansiyellerini araştıran bir proje yapmamızı istedi. Biz de bir

diyalog aracı olarak çizim üzerine düşünmeye başladık ve

proje gelişti. 'More than I wanted to know about I' bu

minvalde hem biraz dijital teknolojiler ile değişen

kültürümüzün birtakım yönlerine bakmayı hem de yine aynı

sebeplerle ortaya çıkan 'kakafonik' denebilecek ve 'toplumsal

bir terapi'ye benzer bir şekilde bakılmayı gerektirebilecek

sosyal diyaloğumuzu çizim üzerinden ortaya koymayı

amaçladı. Orada bulunan teknoloji aracılığıyla onlarca kişinin

dev bir ekran üzerinde çoksesli bir diyaloğa girdiği epey ilginç

bir iş oldu.

piknik works

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

APPLE STOCKHOLM

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

AĞDAT CADDESİ

31


- Son zamanlarda grafik sanatı - illüstrasyon -

performans sanatının yanında bir de mimarlık

mesleğinize, yapı tasarımlarına yönelmeye başladınız

gibi görünüyor. Özellikle Ankara’dan sneakpeek’leriniz

gittikçe merak yaratıyor. Bu kadar çok yönlü

tasarımla uğraşan bir ekip olarak, hangi disiplin için

üretim yapacağınız arasında nasıl bir yol izliyorsunuz,

seçimleriniz neye göre şekilleniyor onu da öğrenmek

isteriz.

Son zamanlarda mimari projelerimiz çok yoğunlaşsa da,

aslında mimarlık ve mekansal disiplinler hiçbir zaman ilgi ve

üretim alanımızdan çıkmadı. Bildiğimiz anlamıyla mekan

tasarlayarak ve inşa ederek pratiğimize katmak zaman

unsurundan dolayı ilk üç senede Piknik'in kapsama alanında

değildi. Aslında basit bir sebepten, aktif olarak üretim

yaptığımız beş senenin ilk üç senesinde tam zamanlı başka

işlerde çalışıyorduk. Son iki senesinde ise tam zamanlı

Piknik'teyiz. Bu sürede birçok mekan tasarladık ve inşa ettik.

Bunun diğer üretim yaptığımız çalışma alanlarıyla arasındaki

sınırlanara gelince de. Aslında bizim için pek bir sınır

olmadığını söyleyebiliriz. Sözkonusu farklı bilgi alanları da

olsa, biz tüm pratiğimizi aslında sınırları muğlaklaşan grafik,

sanatsal ve mekansal bölgeler arasında bir akrobasi olarak

tanımlıyoruz ve bu bilgi alanları arasındaki aktarımın yepyeni,

taze nitelikler getirdiğine inanıyoruz

32


piknik works

- En eski projelerinizden biri, Günlük Hayat

Dedektifleri. Pandemi sürecinde bir de ‘Ev Dosyası’

açıldı. Pandemiyi kreatif bir zaman aralığı olarak

gördüğünüzü ve bu yaratıcı iş birliğini “bir arada”

olma aracı olarak söyleyebilir miyiz, ne dersiniz.

Aslında ekipte herkesin yürüttüğü çeşitli kişisel projeler de

oluyor. Günlük Hayat Dedektifleri, Oğul Can Öztunç'un beş

senedir yürüttüğü, Piknik'ten bağımsız bir proje. Her sene

geniş çaplı bir atölye aracılığıyla üretim yaparak hayatına

devam eden bir araştırma bürosu. G.H.D. Bürosu, çizimi bir

araştırma ve diyalog aracı olarak kullanarak, gizemli bir

konuyu merkezine alarak, birlikte üretmeyi, sonra da bu

gizemli konuya birlikte bakarak yeni bakış açıları keşfetmeyi

amaçlıyor. Geniş gruplarla üretim yapıyor ve gitgide büyüyor.

Pandemiye ve dolayısıyla evde kaldığımız zamanlara denk

gelen edisyonda en önemli mekansal olgulardan biri olan

'ev'le kurduğumuz ilişkinin değişimini araştırmayı hedefleyen

bir çalışma yürüttük. Günlük hayat dedektiflerinin her

çalışması başka bir mecrada kendini buluyor. Bu zamana

kadar bir basılı kitap, bir sahte gazete mecmuası, üç metrelik

bir harita, bir de fiziksel sergi ile sonuçlandı. Bu sefer ise,

fiziksel olarak yanyana gelemediğimiz için, 'Ev Dosyası'

Mimarizm desteğiyle çok keyifli bir dijital sergiye dönüştü.

Daha detaylı bilgi için http://ghdevdosyasi.mimarizm.com/

33


34


öğrenci yazısı

Alpcan Balcı, ODTÜ - Mimarlık

Yarattığımız dijital ortamlar hem üzerlerine geliştirildikleri

platformlar hem de hedeflerindeki kullanım senaryoları

çerçevesinde şekillendirilmektedirler. Biz kullanıcılar da belirli

önceliklere göre şekillenen bu dijital ortamlar çerçevesinde

kendi yapma ya da gösterme biçimlerimizi şekillendiririz.

Başka bir deyişle kullandığımız bağlam ve bağlamı kullanma

bilinci ile birlikte oluşturduğumuz içerikler tersinir şekilde

birbirlerini besleyen bir döngü içerisindedirler. Artık iletilmek

istenen mesaj ile bunun iletildiği araç arasındaki bağ

kopartılamaz hale gelir. Hatta araç mesajdan, mesaj da

araçtan ayrı düşünülemez durumdadır. Kısaca Marshall

McLuhan’ın da belirttiği üzere araç mesajdır ya da en

azından araçlarımız mesajlaşmaktadır.

Dijital ortamların sundukları, geniş kitlelere ulaşma ve ortak

zemin oluşturma gibi avantajlar düşünüldüğünde mimarlık

disiplinin de bunun bir parçası olması gerektiği son derece

açıktır. Burada tartışılacak konu dijital ortamın biçimsel

anlamda sunduğu şablonlar üzerinden mimarlık disiplinini

nasıl bir etki alanına sürükleyeceğidir. Mimari pratik

anlamında yıllardır süregelen belirli kısıtlar ve de mecburi

öncelikler üzerinde gelişmektedir. İnsana hizmet etme

hedefiyle tasarlanırken yapıldığında nasıl bir etki

uyandıracağı kaygıları disiplinin özüne işlemiştir. Geleneksel

pratikteki yaklaşım tasarım sürecini ve ekipmanlarını asıl

yapılacak yapı için birer araç haline getirmiştir. Her zaman

gerçek dünyanın sınırları ile birlikte tartışılan bu süreç bizim

mimari dediğimiz kavramın temellerini oluşturmuştur. Ancak

yeni ortamların disipline entegre olması (ya da disiplinin yeni

ortamlara göre şekillenmesi de denilebilir) dijital araçlarımız

ile fiziksel mimari anlayışımızı bir potada eritmeye başlamıştır.

Bu yeni ortamların getirdiği farklılaşan değer yargıları

mimariyi imgeselleştirerek bir tüketim malzemesi haline

getirmiştir. Artık mimari ürün yapıldığı kullanıcının ihtiyaçlarını

en iyi şekilde karşılarken farklı estetik ya da fikirsel altyapıları

yansıtan bütün bir bağlamdansa dijital ortamda onunla ilgili

görseller bekleyen kullanıcıyı tatmin eden objesel bir hal

almıştır. Temelde odağına aldığı sınırlı ve belirli bir sayıdaki

kullanıcı tarafından deneyimlenebilen mimari karakter dijital

ortamların değer yargıları göz önünde bulundurulduğunda

daha arka planda kalacak bir nitelik kazanmıştır. Bununla

birlikte, yapının dijital medya ortamlarında çok daha fazla

kullanıcının imgesel ihtiyacını karşılayan karakteri ön plana

alınmıştır. Bütüncül bir deneyim yaklaşımı giderek sınırlı bir

çerçeve içerisinde ilgi çekici bir görüntü oluşturacak obje

yaklaşımına dönüşmektedir.

Tekrardan kurgulanan değer ve kapasite yargılarımız

kaçınılmaz olarak mimariyi üretim biçimimizi de

etkilemektedir. Yeni dijital üretim biçimleri göz önüne

alındığında tüketim nesnesini ya da algısını oluşturacak olan

kısım her zaman daha öncelikli bir tasarım odağı olmaktadır.

Genellikle bir bölümü çok ilgi çekici şekilde tasarlanmış

yapılar direkt olarak tasarımcılarının hayal ettikleri imgesel

sonuca ulaşma süreçlerinin birer parçası olarak ortaya

çıktılar. Hatta bütüncüllüğünü yapının belirli mimari

elemanlarına odaklanarak bozmakla kalmayıp, yapının

gerçeklerinden adamakıllı uzaklaşarak sadece dijital

platformlarda tüketilecek birer imge olarak yola çıkan

tasarımlar görmeye başladık. Yalnızca beklenen güçlü

görselin oluşacağı kısımları modellenmiş yarım mimari fikirler,

zaten hiç yapılmayacağı varsayılarak her türlü sınırı ihlal

35


beden uçuk projeler bu örneklerden bazılarını oluşturdular.

Öncelikle yapıların ön plana çıktıkları mimari özellikleri

abartılarak kalan bölümler önemsizmişçesine tasarlandı,

ardından da dijital ortam için ön plana çıkan kısım dışındaki

her şey gereksizmişçesine üretilmesi gereksiz görülen

bölümlere dönüştüler. Bütünlükten böylesine bir uzaklaşış

ironik olarak piksellerin parçalılıkları üzerine kurgulandı. İşte

bu dönüşüm tam olarak yazının başında bahsedilen aracın

mesajın kendisine dönüşmesini tanımlamakta. Örneğin iyi bir

mimari yapıtın fotoğrafını düşünelim. O fotoğraf karesi

aslında arkada gözükmeyen onlarca farklı detayla birlikte

güçlü bir imge oluşturmaktadır. Fakat iş direkt olarak o

fotoğraf karesini tasarlamaya geldiği zaman karenin

barındırdığı imgesellik arkasında yatan gerçeklikten

tamamen yoksun kalmaktadır. Bu ayrışma imgenin bizlerde

yarattığı genel izlenimi de zamanla değiştirmektedir.

Normalde imge ile karşılaştığımızda onun arkasında yatan

bütünü bilinçli olmasa da algılayarak onu değerlendiririz.

Ancak imgenin kendi başına üretimi, bizlerde varsayımsal

olarak barındırdığı arka planı zamanla silikleştirir. Bu imge

artık gerçekliğin ta kendisi haline gelir bu durumun

kaçınılmaz bir sonucu daha vardır: Gerçeklik arayışımızdaki

değişim. Gerçeklik algımız yavaş yavaş bulanıklaşırken dijital

ortamlarda tüketilmek için oluşturulan bu kurgulanmış

gerçekliklerin, aslıyla olan ilişkilerini sorgulama gereksinimi

duymayız. Çünkü artık ihtiyacımız olan şey gerçeklik değildir.

Hakikat aslında bir ihtiyaca cevap vermek için orada var

olmuştur ve imge o gerçekliğin bir ürünü olarak ortaya çıkar.

Fakat amacı ya da ihtiyacı imgenin kendisi olarak belirlersek

bu gibi bir ilişki gereksizleşir. Kısacası tüketim eyleminin

kendisi ihtiyaca dönüşürken imgeler bunu karşılamak için

ihtiyaç duyulan şey haline geliyorlar. Bouldriard’ın dediği gibi

“İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye

ihtiyaç duyuyor.”

Dijital ortamın sunduğu bir diğer avantaj ise şüphesiz ki fiziki

sınırları ortadan kaldırmasıdır. Artık her bilgi, kültür, gelenek

vb. eskisinden çok daha ulaşılabilir ve çok daha iç içedir. Bu

yakınlık avantajı sağladığı faydaların yanı sıra getirdiği

mutlak yakınlık ile birlikte farklı mimari habitatları kesiştirmiş

ve doğal seçilime benzer bir işleyişle yerelliğin

asimilasyonuna neden olmuştur. Tüm dünyanın tek bir iletişim

alanında birleşmesi bizleri küresel köy diyebileceğimiz bir

dünya düzenine çıkarmıştır. Bu düzende artık mimari ya da

herhangi başka bir disiplin yerelliğini ve özgünlüğünü

korumakta oldukça zorlanır. Benzer pikseller üzerinde benzer

araçlar ile tasarlanmış mimari beklendiği şekilde benzer

yapılar üretmeye gayet yatkındır. Dünyanın her yerinde

görülmeye başlanan kopyala yapıştır yapıların da bir

açıklaması aslında gelişmekte olan dijital avantajların bize

getirdiği iletişimsel sınırsızlıktır. Ancak burada eklemek isterim

ki bahsedilen sınırsızlık mimari dil bağlamında tam tersi bir

sınırlılığın önünü açmaktadır. Artık bir ofis yapısının Çin’de ya

da Kanada’da bulunması çok da bir fark yaratmamaktadır.

Mimarlar tarzlarını oluşturdukları objesel karakterler

bakımından belirleyerek tüm Dünya’da kendilerinden

beklenen benzer biçimlerdeki yapıları üretmeye devam

etmektedirler. Sanıyorum ki pikseller bizlerin coğrafi ve

kültürel tabanlarda yaptığımız mimari sınıflandırmayı

yapıların boyut ve biçimlerini esas alan bir tabana indirgedi.

36


öğrenci yazısı

Dijitalleşmenin daha da ileriye taşıdığı mesleki dikeyleşme de

köklü değişimlerin temelini oluşturur. Sanayi devriminden

sonra yavaş yavaş ortadan kaybolan rönesans insanı yerini

daha verimli olacağından işin sadece bir kısmını çok iyi bilen

insanlara bırakmıştır. Dijitalleşme ve onunla birlikte gelen

küçük küresel köy bağlamı insanları mesleki dikeyleşme

konusunda daha da mecbur kılmıştır. Bu sırada da mimarın

yaptığı yapının her yerinden sorumlu olma rolü bazı temel

kararları veren kişi olma rolüne doğru indirgenmiştir. Artık

yapının cephesi konusunda bu bölümde dikeyleşmiş ve işi o

olan yeni bir kişi söz sahibi olmaya başlamıştır. Herkesin en iyi

olduğu şeyi yapması belki daha verimli bir mimarlık deneyimi

anlamına gelebilir ancak bir mimari eserin sunduğu bütünlük

özelliğinin geri plana atılmasıyla yapıların mimari karakter

bakımından zayıflayarak tekdüzeleşmesine sebep olur. Demir

korkuluklarına ve içerisindeki mobilyalara kadar belirli bir

mimar tarafından tasarlanan yapılar, mimari disiplinin insan

deneyimine tam bir bütünlük içerisinde odaklandığını

göstermekteydi. Elbette hala farklı bölümleri aynı mimar

tarafından tasarlanan yapılar bulunmakta ancak dijitallikle

gelen dikeyleşme günümüz mimarının yapısında karakterini

yansıtan bir seviyeye gelmesini engellemektedir.

Genel olarak toparlayacak olursam dijital ortam en büyük

darbeyi mimari eserin bütünlüğüne vurmuştur. Yeni üretim

metotları ve gösterim şekilleri kendi sınırlarını belirlerlerken

kendi değer yargılarını da oluşturmuşlardır. Bu yeni değer

yargılarıysa hem ön plana çıkardıkları imgesel ihtiyaçlarla

hem de bir bütün olarak neden oldukları mesleki dikeyleşme

ile birlikte yapının bütünlüğünün arka plana atılmasına neden

olmuşlardır. Praksis ve piksel olarak soyutlanan karşılaştırma

aslında bahsedilen bütünlüğün kaybı konusunda da güzel bir

aforizmadır. Elle çizilen kesintisiz ve sınırsız bir çizgi ile dijital

ortamda parçalanmış pikseller üzerinden gördüğümüz

ekrana çizilen çizgi bir değildir. Mimarlık kendini oluşturan

gerçek hayat bağlamından günümüzün ihtiyaçlarını

karşılayacak olan dijital bağlama geçmenin bedelini

bütüncüllüğünü kaybederek ödemiştir. Ayrı pikseller üzerinde

sanki tek parçaymışçasına çizilen çizgiler de yeni çağın

bizlere getirdiği parçalanmayı sembolik olarak

yansıtmaktadırlar. Mimarlık eskiden olduğu gibi ihtiyacı

gidermek için hemen hemen her şey düşünülerek sunulan bir

tasarım fikri olmaktan çıkarak önceden karar verilmiş belirli

bir imgeyi yaratırken ihtiyaçları da olabildiğince iyi bir şekilde

çözme disiplinine dönüşmüştür.

37


Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh euismod tincidunt

ut laoreet dolore magna aliquam erat volutpat.

Ut wisi enim ad minim veniam, quis nostrud exerci tation

ullamcorper

38


Kutlu İnanç BAL

Hakan EVKAYA

2X1 Architects - İkikerebir, 2010

yılı başında Hakan Evkaya ve

Kutlu Bal tarafından Ankara’da

kuruldu. İkikerebir, kurulan

hayalleri hayal eden, düşünen

ve gerçekleştiren bir

oluşumdur. 2x1 Architects,

tasarım alanında çalışmanın

en doğru yöntemi olduğuna

inandığı için ulusal ve

uluslararası yarışmalara

katılmaya devam ediyor.

39


Her ikiniz de kişisel olarak piyasanın içinde bulunuyorsunuz,

yarışmalarla ve ofisle. Fakat aynı zamanda farklı

üniversitelerde hocalık yapmayı sürdürüyorsunuz. Bu iki

tarafta da sürdürdüğünüz kariyerin olumlu ve olumsuz

getirilerini bizlerle paylaşabilir misiniz?

K: Aslında biz bunu kariyer olarak nitelendirmiyoruz. İkimiz de

bunu daha çok duygusal sebeplerle yapıyoruz. Sürekli olarak

ağır şartlarda çalışıyoruz, sizler de mimarlık tercih ettiğinizde,

mesleği yapmaya giriştiğinizde deneyimleyeceksiniz, çoğu

zaman stresli bir ortamda çalışıyoruz. Bu hem bir süreliğine

bu ortamdan kopmayı hem de akademi içerisindeki

hayattan uzak kalmamayı sağlıyor. Belirli bir noktada

piyasanın genelgeçer kalıpları içerisinde yüzeyselleşmemeyi

sağlayan psikolojik ve düşünsel bir katkısı var. Yeni nesilden,

alttan gelen genç arkadaşlarımızın bu konuya bakışı ve

sorgulama şekli bizim için her zaman deneyim oluyor ve bunu

önemsiyoruz. Biz de besleniyoruz, belirli tecrübelerimizi ya da

düşünce tarzımızı paylaşıyoruz ve bunu bir sorumluluk olarak

görüyoruz bir yandan da bu tek taraflı bir durum değil. Biz de

sizler gibi gençlerle bir arada olmaktan ve birlikte bir konu

üzerine kafa yormaktan besleniyoruz.

H: Ben de özellike genç arkadaşlarla bir şeyler üretmeyi

seviyorum. Aslında Kutlu’nun da dediği gibi bu durumun bizi

de beslediğine gerçekten inanıyoruz.

Sizi mesleğe bağlayan ve devam etmenizi sağlayan

motivasyon nedir?

K: Burada belki de Hakan’la fikir ayrılığına düşebiliriz.

Mimarlıkta maalesef emeğin karşılığını alma diye bir şey yok.

Acı fakat gerçek bir durum. Özellikle Türkiye’de olmanın da

getirdiği bir şey. Mimarlık hak ettiğinin ya da emeğinin

değerini alabildiğimiz bir meslek olmaktan çıktı, bunun birçok

sebebi var. Belki de hepsini saymak mümkün değil şu anda

ama en büyük problem genel anlamda inşaattaki daralma.

Bu mesleği etkiliyor. Mimarlar da sayı olarak hızla artıyor.

Artan rekabet gereği de maalesef hak ettiğimiz, olması

gereken değerlerle bu mesleği yapmak kolay değil. Büyük

mücadele vermemiz gerekiyor.

K: Hakkımızı yedirmemek için büyük mücadele verdiğimize

inanıyoruz. Ama yani ne olursa olsun burda şu anda en

yüksek rakamlarla iş yaptığı söylenen kişiler için bile, maddi

anlamda söylersek, yani olması gerekenden gayet düşük

olduğunu söyleyebiliriz, belki bir kaç isim dışında.

H: Bu iş üretiminin, fikri üretiminin en somut hali. Başka bir

fikre başka bir üretim modeline geçersek onun böyle daha

uzun zamanlarda bilmem nerde başka yönlerden zorlayıcı

yönlere geçmesi gerekir. Mimarlık hani bunun daha somut ve

daha hızlı döndüğü bir mecra. O yüzden böyle fikirler ile

yatıp kalkan bir insan için doğru bir meslek. Ama Kutluya

katılıyorum tabiki karşılığını alamıyorsun. Bugün mimarlar 3

gün iş bırakıyorum dese gülerler. Yani farzedinki bıraktı ne

olcak. Yani bir etkin yok. Etki başka bir konu, etkin olmadığı

an itibari ile sen artık soyut somut herhangi bir tatmin

yaşayamazsın. Ama motivasyonumuz ne dersen biz burda

beraber arkadaşlarımız ile birlikte üretmeyi seviyoruz.

Motivasyon burdan geliyo. Bu o anki kıytırık bir projede

olabilir, öndemsediğimiz bir yarışma da olabilir, ya da oturup

üzerine tartıştığımız herhangi bir konu da olabilir. Bununla

beraber üretmeyi seviyoruz, bu motivasyon ile ben şahsen

kendim sabah mutlu uyanıyorum buraya gelmek için, ki

korkunç şeyler olmasına rağmen.

K: Evet yani yaratıcı bir mecra, tasarım var hatta yani bu

hep tartışmalı olan sanatsal bir tarafı da var. Bir yandanda

uğraşmak zorunda olduğun milyon tane derdi, tasası, sıkıntısı

var. Ama bunları çözmek, çözen aktör halinde bir ekip olarak

bunları birlikte sırtlanıp bir noktaya taşımak. Bu bazen bir fikir

de olabiliyor, bazen inşa edilmiş olan bir yapıya da

dönüşebiliyor. Bütün bu süreçler içerisinde bütün o ızdıraplar

içerisinde çok heyecan verici çok neşe uyandırıcı. Nereye

gittiğin değil yolun kendisi önemli. Süreci sevmeden yapılcak

bir şey değil. Sonuç odaklı yapılcak iş değil gerçekten değil.

Çünkü sonuç almak ne yaparsan yapın hangi kısmı olursa

olsun, öyle hemen olan bir şey değil alacağınız sonuç

garanti değil. Beklentinizi karşılıyayacak bir sonu alacağınızın

garantisi yok. Siz zaten bunu öğrenci olarak bile

deneyimliyorsunuzdur bazen. Yani tasarım, herhangi bir proje

konusu, her dönem her seferinde olmaz. Her seferinde içinize

sinecek bir sonuca ulaşamazsınız. Ya hocan, ya iş verenin ya

da meslektaşın illa bir şekilde bu kurduğunuz hayallerin

gerçek olmasını engelliycek bir sürü etken durum var. Ama

aralarda işte yaptığınız şey gerçekten içinize sindiğinde

onun keyfi zevki başka. Biraz işte o yaratma isteği, üretme

isteği gerçekten özgün bir şey olması. Size ait olması aidiyet

hissi.

H: Ya yoksa saymayı bile becermesi mucize olan insanlar

gelip eleştirebilecek pozisyonda oluyor. Konum ve rol olarak

öyle.

40


“...Evet yani yaratıcı bir mecra, tasarım var hatta yani bu

hep tartışmalı olan sanatsal bir tarafı da var. Bir

yandanda uğraşmak zorunda olduğun milyon tane derdi,

tasası, sıkıntısı var. Ama bunları çözmek, çözen aktör

halinde bir ekip olarak bunları birlikte sırtlanıp bir

noktaya taşımak.

41


K: O da biraz sosyolojik problem. Yani bundan 100 sene önce

mimarlık ortamında yani ordaki daha böyle rol olarak farklı

bir noktadan duran mimarın konumu ile şu andaki mimarın

konumu arasındaki farkların sebepleri arasında sadece

mimarlık ortamının girdilerini sayamayız. Genel anlamda bir

şeyi ile bilen iyi yapan, gerçekten nitelik peşinde koşan

birilerinin dünyasında yaşıyor muyuz bu da çok tartışmalı bir

soru. Haliyle mesele orda kalite olmaktan çıkıyo başka türlü

kriterler devreye girmeye başlıyor.

2X1 in sürdürdüğü tasarım söylemini nasıl söylersiniz.

H: Neşeyle yap. Oyun gibi... Neşe fabrikası ... Oyun fabrikası...

Yani bence şöyle bir şey söylemek bana doğru gelmiyo. Hani

bu üretim metodundaki şeylerimiz bizim mottolarımız

şunlardır bilmem ne gibi böyle daha satışa yönelik gösteriye

yönelik söylemler bana doğru gelmiyor. Bizim mottomuz

böyle bir şeyimiz yok. Aslında o anki işe o anki duruma

yarşımaya özel geliştidiğimiz şeyler hatta belki sırrımız bu da

olabilir. Çünkü aslında bakarsanız şu denebilir mesele bir ofis

tasarım için ben insanların en iyi yaşam ortamını sunucam bu

bir reklamadır. Bir insana elde edemedği bir şey vaat

etmektir. Bu reklama söyleme gerek yoktur bu başlığa gerek

yoktur.

K: Aslında az önceki soru ile bağlantılı. Yapmaktan keyif

aldığımız bizi heyecanlandıran bu mesleği yapmaya devam

etmek. Bunu başarmak bile bir başarı haline geldi. Çünkü

hayatta kalmak, devam ettire bilmek. Kolay değil gerçekten.

Hem buna devam edebiliyor olmak, hem de yaptığımız işlerle

gurur duyduğumuz ya da utanç duymadığımız herhangi bir

konuda yaptığımız işin niteliği anlamında ve etik değerleri

anlamında bu çizgimizi sürdürmek ve bunu da gerçekten ilk

günkü gibi hissetmek, mezun oldğumuzda ya da ilk zehri

aldığımız öğrencilik zamanlarında yaşadığımız bu tutkuyu

hazzı bir süreç olarak sürdürmek. Yoksa bir sürü genel geçer

kurallar var ilkeler var mimarlık hakkında. Çoğuna zaten

sahip olunması gerektiğini düşünüyoruz. Az önce Hakan’ın

söylediği şey o, insanlar için en iyi mekanları üretmek zaten

yapmamız gereken bir şey. Bize özel değil hepimize özel bir

şey.

H: Mesela bir sürü kavramdan bahsedebiliriz. Ama birisi size

şunu söyleyebilir. Bizim için en önemli şey insan ölçeğini

bilmem ne.. tamam da bu zaten olması gerekenler.

K: Bu zaten yapman gereken, olması gereken. Bir tarafa

atamayacağın yatsıyamayacağın zaten bir şekilde ön

planda oması gereken bir sürü şey var. Yani işte bu

sürdürülebilirlik, ekoloji var. Yerle iklimle coğrafya ile kültürle

kurulması gereken en azından bir diyalog. Bunlar zaten hep

tartıştığımız konular. Onun dışında sen gerçekten böyle bir

parlak diyebileceğin, biraz tersinden bakabilecek

diyebileceğin bir fikir ortaya koyup bunların hepsini

sağlayabiliyor musun? Ve kendine ait bir dili tavrı hala bunun

içinde koruyabiliyor musun? Bizim genelde yapmaya

çalıştığımız şey bu, heyecanlı bir iş yapalım ama bir yandan

da bahsettiğimiz bütün o ilkeleri de karşılamaya çalışalım.

Yani bu zamana kadar öyleydi. Başarabildik mi onu da

bilmiyorum ama tarzımız o.


Çok farklı bağlamlarda işler üretiyorsunuz ve yarışmalara

katılıyorsunuz. Bu farklı bağlamları nasıl içselleştiriyorsunuz?

Gidip geziyor musunuz, bir projeye başlamadan neleri

önemsiyorsunuz? Bir bölgeyle veya binayla ilgili.

H: Aslında bu soruda yine küçük bir kusur var? Yani bu

yarışma ile ilgili bir şey. Uluslar arası yarışmalarda biraz daha

farklı bir bakış açısı görebiliyoruz. Mesela orada önemli olan

mekanın, bölgenin özellikleri evet ama başka bir tarafı da

olabiliyor konunun. Teknoloji örneğin, ama yarışmada konu

bence keşif gibi. Her yarışmada yeniden keşfediyorsun. Bu

keşfetme sürecinde kendimize bir yol oluşturuyoruz. Bir

düzenimiz oluyor. Mesela bir belediye binası yarışmasında ön

plana çıkan kamusallıktır, fonksiyonların nasıl

yorumlanacağıdır. Bir sonraki aşamada bir otogar yarışması

açılıyor, böyle büyük, dev bir şeyden bahsediliyor. Buna nasıl

bir söylem geliştirilebilir, ekoloji bunun ne tarafında,

gezegende bir çok şey tartışılırken 150 tane otobüsü bir yere

koymak doğru mu gibi tartışma konuları oluyor. Bir yandan

Tokyo’da dinler merkezi yarışması açılıyor. Diyorlar ki ben elli

yıl sonrasına ait bir projeksiyon istiyorum. Orada da başka bir

bakış açısı oluyor. Yani net bir devamlılık yok aslında. Kendin

her seferinde onu yeniden keşfediyorsun.

K: Her seferinde bağlamı tekrardan üretmen gerekecek.

Bence tasarım işinde özellikle de mimari tasarım işinde bunu

her seferinde yapmanız gerekiyor. Yapamıyorsanız bazen ‘O

iş size göre değil.’ gibi hissediyorsunuz. Konu çekici gelmiyor

ya bazen, vazgeçiyoruz. Ama bazen de iddialı bir iki yorum

yapabileceğimiz bir durum varsa o zaman heyecanlanıp

onun motivasyonuyla kendimizi kendiliğinden gelişen bir

sürecin içinde buluyoruz. Bunu birçok yarışma için

söyleyebilirim. Ama bazen de şu oluyor, nadiren de olsa bunu

yarışma projeleri üzerinden söyleyebilirim, işin bir de gerçek

hayat kısmı var. Bağlam üretme ya da söylem geliştirme

şansınız çok yok. Bunlar daha çok yarışmalarda

yapabileceğiniz şeyler. Bazen de bir şeye girmiş oluyorsunuz,

çok doğru, fonksiyonu ve yerle alakalı girdileri doğru

yorumlayıp genel anlamda birçok noktada iyi denebilecek

bir iş olacağını fark edip bunun üzerinden devam

edebiliyorsunuz. Böyle olduğunda daha bir heyecanla ve

keyifle çalışıyoruz, bu bir gerçek. Amacımız, isteğimiz genel

eğilimimiz o yönde oluyor. Ama gerçek hayatta da çoğu

zaman sizden bir beklenti oluyor. Beklentiler de daha

somutluklar üzerinden oluyor. Çok kente dair, mimarlığa,

insanlara dair, zamana dair değil. Her seferinde böyle bir şey

üreteyim ve böyle bir söylemle projeyi ortaya koyayım

derseniz karşınızdaki müteahhit size şöyle bir bakar, burada

söylemek istemediğim bir şeyler de söyleyebilir.

H: Piyasadaki şeyin cevabı bence OMA’nın ikinci bir firma

olarak AMO’yu açmasında gizli. Yani reklam şeyinde gizli.

Maalesef senden bir şey bekliyor işveren.

2x1 ofis gezisi

Ekoloji ve sürdürülebilirliğin projelerinizde olması için

uğraştığınızı söylediniz, yeşil çatı ve yeşile bakış açınız da

aslında birçok projenizde gözlemlediğimiz ve dikkatimizi

çeken şeyler oldu. Böyle dokunuşlarda karşı tarafın

istediğiyle sizin yaptıklarınız arasındaki dengeyi nasıl

kuruyorsunuz?

H: Güzel bir soru. Aslında yeşil çatı ve ekolojiyi ayırmak

gerekiyor. Yeşil çatı bir reklam ürünüdür, bir yalıtım firmasının

başlattığı...

K: Yeşil çatının meselesi onun kendi oksijen üretimi ya da

karbonmonoksit dengelemesi üzerinden değil sadece. Bir

yandan da kentsel veya hangi bağlamda ele alıyorsanız,

zemin olarak terk etme üzerine bir yaklaşımımız vardır bizim.

Yapı dediğimiz şey ayak izi büyük olan bir şeydir. Hem fiziksel

hem de algısal, yaşamsal anlamda böyle çeperler ve

yüzeyler oluşturmaya başlıyorsunuz. Hem görmenizi, hem de

kent içinde geçmenizi engelleyen. Yeşil çatı aslında Hakan’ın

da dedi gibi nesnelleştirilmiş, kavramsallaştırılmış bir şeye

dönüştürüldü. Yoksa kahverengi çatı daha iyidi bence. Biz

daha önce birkaç projede üzerine düşündüğümüzde,

denediğimizde belki de çok bilinçli düşünmüyorduk. Yavaş

yavaş o bilinç de oturmaya başladı. Son dönemde bir iki işte,

projeleştirdiğimiz, ihale yapılırsa diye beklettiğimiz bir iki

projemizde mümkün olduğunca yapıyı daha doğal bir

örtünün altına aldık. Fakat projede çim önermiyoruz, kendi

kendine sulanmaya ihtiyaç duymayan, endemik ve bölgeye,

iklime uygun kendi kendine var olan bitkiler, yer örtücüler

kullanıyoruz. Özellikle böyle olmasını tercih eden bir

pozisyona geldik. Çünkü çim dediğimiz şey aslında ekolojik

bir şey değil. Öyle bir yanılgı var. Sanki çim olduğunda daha

ekolojik olduğu algısı. Ankara’da çimen doğru değil aslında.

O çimi ektikten sonra onu hayatta tutabilmek için sürekli

suladığınız, bakım yaptığınız, başka türlü eforlar harcamak

zorunda olduğunuz bir durum var aslında. İkisinin dengesi

arasında bir yerde arayıştayız biz de aslında. Eğer

yapılırlarsa üzerlerinde konuşuruz.’ Ya biz onu yanlış

düşünmüşüz.’ diyebiliriz.

H: Bu işin içinde matematik de var tabi ki. Yeşil çatı dediğinde

Kutlu’nun az önce bahsettiği türlerin getirdiği yapısal yük,

ağırlık da var. Şimdi bu çok yönlü bir şey, sen iyi bir şey

yapmaya çalışırken kötü bir şey de yapabiliyorsun.

Gerçekten böyle bir dünyadayız. Sen çok iyi bir şey yapmak

istiyorsun, zemini tamamen kamusal alana terk etmek

istiyorsun ama altta kocaman bir açıklık var. Beton yüzeyler,

ön germeli kirişler gibi... Beş tane okul yapacak parayı oraya

gömüyorsun, dev megatonlarda ağırlıklarda ne yaptın? Üstte

yeşil çatı. Orada işin içine matematik giriyor. Orada yapman

gereken o ağırlıkla başa çıkacağını bilerek üretmek. Bir

arakesit bulman gerek, bütün yapıyı yeraltına alıyorum

diyebilirisin. İyi niyetle başlayıp sonucu kötü de çıkarabilirsin.

K: Fayda zarar analizi durumu bizde her zaman var. Hani bir

tartışma vardır mimarlık mühendislik alanı mıdır yoksa bir

sanat alanı mıdır, her ikisi de değil aslında. Ya da her ikisi de.

Her zaman bizim meslekte de bir optimizasyon var.Olması

gerekiyor.

43


Ekolojik olarak bazı gereklilikler var, artıları eksileri var gibi

bir sürü şey düşünüyorsunuz. Biz projelerinizi araştırırken

Balıkesir için yaptığınız servis yapısında, Troya Müzesi’nde,

Sinan için yaptığınız camiide formsal olarak yerden

kopmama, yerden yükselme, yerle birleşme, belki yeşil

çatıdan bağımsız olarak bahsettiğiniz ayak iziyle alakalı,

yerden kopmama, gökyüzüne yükselmeme gibi bir durum

gözlemliyoruz. Aklınızda Formsal bir kaygı varken mi o yönde

doğru gidiyorsunuz?

K: Var tabi ki. Biz zeminle, topografyayla, yer kabuğuyla olan

ilişkiyi çok önemsiyoruz. Yapıların genel anlamda hep biblo

gibi kondurulmuş olma durumundan çok rahatsız oluyoruz.

Genelde zeminle ilişkisinin hem form hem fonksiyonel

anlamında çok güçlü olduğu durumlar bize çekici geliyor.

Şey de önemli gerçekten, o zeminle, zemin altında olmanın,

tam o ara-kesitte olma durumunun getirdiği deneyimlerin

çok güçlü deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Yoksa öbür

türlü çoğumuz giriyoruz kapalı kutuların içine çıkıyoruz. Öyle

durumlar yerine gerçekten maksimize edilmiş bir zemin ilişkisi,

maksimize edilmiş bir imge olarak zeminin bir hal olma

durumunu her daim heyecan verici bulduk. Hala da ilk

reflekslerimizde böyle bir durum var, kabul etmek lazım.

H: Tabii, yani yerle ilişki çok enteresan bir konu. Böyle bir şeye

davet edilmiştik Başkent Üniversitesi’nde, yerle insanın

kurduğu bir ilişki yok mesela. Ayakkabısız yere dokunamıyoruz

bile! İnsanoğlu da bu kadar bu gezegene yabancı bir yaratık

şu anda. Yapının kurduğu ilişkiyse yapının yapılacağı alanı

kazıp oraya beton dökmek üzerine kurulu. Yani bu doğru

değil tabi, bizim yaklaşımımızda orayla ilişki kurmak önemli.

Bir kere şşöyle bir şey olmuştu, bu kulaklar neler duydu, bu

gözler neler gördü.... Ben arsa görmeye gittim, arsa müthiş bir

alan, ağaçlar, orman... İlk söyledikleri ‘Şu ağaçları keseceğim,

deniz önümde.’ Oldu. Şimdi senin böyle bir insanla mücadele

etmen lazım. Bu indirgemeci bir yaklaşım. AVM’le ilgili kavga

verildi, yaptılar, yaptılar... Şimdi dış mekan kullanımına

dönüldü, sigara yasağı geldi, pandemi ortaya çıktı. Hemen

bunu kullanıyor. Bunu anlatman, onun dış dediği, indirgemeci

yaklaşımıyla mücadele etmen lazım.


2x1 ofis gezisi

K: Biz kendimizce daha kısa diyebileceğimiz mimarlık

kariyerimizde müşterilerle, işverenlerle konuştuğumuz

durumlarda bundan on yıl öncesinde gelen taleplerle,

eleştirilerle yaptığımız şeylerde AVM’lerde hep böyle kapalı

kutu yapmaya yönlendirirlerken biz daha çarşı gibi açık

zeminlerin ilişki kurduğu, farklı kotların birbirine akabildiği

şeyler yapıyoruz dediğimizde böyle şeylere katiyen

yanaşmadıkları için biz hiç AVM yapamadık. İş kaybettik.

Şimdi bize böyle tekliflerle geliyorlar. Şu anda da diyor ki

teras olunca pahalıya satıyorsun, ne güzel açık alanlar,

mekanlar AVMler ne öyle... Onların bu teklifteki birincil önceliği

farklı olunca iş bu hale geliyor. Mimarın ya da bir aydının,

mezunun topluma bir şeyler anlatma veya yaptığı şeylerle

toplumu eğitme dönemi kalmadı.

H: Biz elimizden geldiğince kendi dünya görüşümüzde bunu

sürdürmeye devam ederiz, siz de denersiniz. Olaylar bizi

kendi kendine bu yaklaşıma sürüklerse şanslıyız diyebiliriz.

K: Hakan’ın da dediği gibi, Covid, sigara yasağı...

H: Covid yasağı tabi ki olumsuz fakat açık mekan üretimini

arttırdığını da söyleyebiliriz, böyle bir etkisi oldu.

Konuştuğumuz tüm konular artık gayriihtiyari olarak yapının

iç değil de dış tasarımı üzerine. Bir kütleden, dış mekendan

bahsediyor, bizim onlara 20 yılda anlatamadığımız şeyleri

gelip bize söylüyor. Tabi mimarlıkta aslında daha geniş

balkonlara neden oldu. Ciddi bir şeye neden olmadı.

45


Bazılarında belirgin şekilde kendini gösteren, net görünen

çember, kare veya üçgen prizma gibi belirli formları takip

ediyorsunuz. Mesela Olivelo ve Taksim Obruk’ta çember

kullandınız. Bu ortak noktada neye göre ilerliyorsunuz?

K: Aslında biraz ilk sorulardaki noktalara dönüyoruz. Bizim

aslında net bir tavrımız şöyle yok. Ben her seferinde böyle

net, bütüncül bir formun peşinde koşma ya da daha parçalı

bir form düşünme ya daha gömük, zemin altında form

üretme halimiz yok. Net kurallarımız yok, olmaması gerektiğini

de düşünüyoruz. Hatta bunun form anlamında elbette takip

edilebilir bir tavrı olması kaçınılmaz geliyor. Kendini çok fazla

tekrar eden bir duruma düşmekten de kaçınıyoruz. Her

şeyden önce hem izleyici için hem bizim için sıkıcı bir hale

gelme olasılığı oluyor. Her lokasyon, her konu, her sorun kendi

bağlamını yaratıyor. Biz de bunları kendi bağlamları

çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bunları birtakım gruplara

ayırabiliriz fakat ben tahmin ediyorum ki ilerleyen yıllarda bu

grup sayısı artacak.

H: Biz bir yaklaşımı takip ediyor değiliz aslında. Bazen bazı

mimarlar, büyük ustalar, okunan ustalar var. Kutlu çok güzel

açıkladı aslında. Biz bu konuda şekilsiziz. İyi anlamda bir

şekilsizlik.

K: Kendimizle özdeşleşecek formal ya da kurgusal kabulleri

koymamaya gayretliyiz. Ama illa ki kendimizi tekrarlıyoruzdur.

Bir yarışmada bir şey denemişsizdir, içimize sinmemiştir veya

yarışmada ödül almamıştır, gerçekleşmemiştir. Daha sonra

başka bir yerde, bağlamda, farklı büyüklükte bir yerde aynı

şeyi tekrar deneyebiliyoruz. Bunu da normal buluyoruz ve çok

açığız.

Fatma Şule Kalyoncu

46


2x1 ofis gezisi

H: Bu şekilsiz olma durumu kötü de algılanabilir. Karaktersiz

bir yaklaşım olarak da görülebilir ama bütün şekilleri üretme

becerisi olarak da yorumlanabilir. Yani buna hem iyi hem kötü

taraftan bakılabilir. Bizde fonksiyon gerçeği var. Obruk belki

bir spiralin yer altına inmesinden kaynaklı belki obruk ya da

Olivelo bisikletin hareketinden dolayı Olivelo ya da Uşak

otogarı otobüsün harekrtinden dolayı dairesel. Aslında bir

hareket, fonksiyon onun ortaya çıkmasında başka etkenler

oluyor.

Ofisin işleyişi nasıl ilerliyor? Siz varsınız çalışanlar var, Fondip

(kedi) var, tasarım beraber mi işliyor, kararlar nasıl alınıyor?

İş paylaşımları nasıl oluyor?

K: İş paylaşımı üzerinden net bir formülizasyon yok. Biz

kurumsal ve profesyonel olmayı öğrenebilmiş insanlar değiliz,

galiba öğrenmekten de vazgeçtik biraz. Böyle olunca da net

bir cevap veremiyoruz. Projeden projeye, hikayeden hikayeye

göre değişiyor durumlar. Bizim ekipte beraber çalıştığımız

arkadaşlarımız oldu, artık yeni gelen arkadaşlarımızın olduğu

ekipler var. Bir süreçte herkesin koyduğu katkı, rolleri

değişkenlik gösterebiliyor. Net bir ayrımımız yok, Hakan’la

aramızda da ayrım yok aslında, tasarım yaparken ikimiz de

aklımıza gelenleri söyleyip birbirimizi eleştiriyoruz. Bazen

münakaşalar, gerilimli zamanlar oluyor tabi. Mümkün

olduğunca minimum seviyede tartışarak problemi çözmeye

çalışıyoruz genelde. Bazen süreç içinde demotive olan

arkadaşlarımız oluyor, bazen karşılıklı olarak bir şeyde

değişim yaparak projeyi daha iyi hale getirmeye çalışıyoruz.

Kendi içimizde de Hakan’la benim bir şeyleri beğenmemiz

biraz zor normalde.

47


48


Eğlenceli bir ofis ortamınız var gibi hissediliyor dışardan. Ofis

denildiğinde akıla gelen sıkıcı kurumsal hayat sizde yok. Bir

ofis nasıl olmalı sizce?

K: Biz eğlenceli bir ortam olduğuna inanıyoruz tabi ki ekibe

de sorabilirsiniz. Ama genel olarak biz Hakan’la yaşadığımız

çok sıkıcı iş deneyimlerinden sonra ofisi kurduğumuzda böyle

bir ortamımız olmasın diye fikir yürüttüğümüzü hatırlıyorum.

Sonrasında biz hala burada hiyerarşik, ciddi, fazla kurallı bir

ortam yaratmamak üzerinde, şakalaşmalı, dertleşmeli,

saçma sapan oyunlar oynama halini kurmaya çalışıyoruz. Ne

kadar başarılı olduğumuzu arkadaşlara sormak gerekiyor.

H: Kesinlikle. Gerçekten ortamda eğleniyoruz.

K: Tabi ki her zaman keyifli olmayabilir. Bazen üst üste binen,

yetişmesi gereken çok şey oluyor ve ister istemez bir telaş ve

stres oluyor ama tabi ki keyif ve motivasyonu yüksek tutmaya

çalışıyoruz.

Çoğumuz bu sene mezun oluyor ve duyduğumuz kadarıyla

çok fazla fakülte açıldı, çok mezun var. Siz mezun

olduğunuzdan bu yana yeni mezunların değişimini nasıl

yorumluyorsunuz?

H: Ben bu endişeye katılmıyorum. Hiç katılmıyorum. Evet bir

sürü mimar var, olacak. Yapılabileceklerin sayısı sınırsızlaştı.

Salgın bir sürü sorunu doğurdu ve gelişen çok daha başka

2x1 ofis gezisi

şeyler var. Metaverse örneğin, oyun sektörünün büyümesi...

Mimarın çalışabileceği alanlar çoğaldı.

K: Mimarlık eğitimi size bir dünya görüşü veriyor. Bir alana

yöneltmiyor. Bir tasarım eğitimi veriyor ve bu eğitimi birçok

yönde kullanabileceğinizin bilincini kaybetmemek lazım.

Birçok şey yapma olasılığınız var. Ama illla mimarlık yapmak

istiyorsanız bu işi çok seviyorsanız daha çok çalışıp daha az

kazanma ihtimaliniz artıyor. Fakat buna çok yakınma

üzerinden bakmamak, işten keyif almak ve heyecan duymayı

bırakmamak lazım.

H: Her şey olabilir, bir şeyler değişecek. Sizin buna uyum

sağlama potansiyeliniz de gelişiyor. Yurtdışına hemen gitme

düşüncesine karşıyım ben. Yurtdışı diye bir şey yok şu an.

Kalmadı. Dünyanın bütün yerlerinde bir şey yapabilirsin, tek

ihtiyacın internet bağlantısı. Her şeyi öğrenebiliyorsun.

Mimarlık eğitimi gerçekten hakkıyla okuyana çok nitelikli bir

hayat görüşü veriyor. Bunu mimar olduğum için

söylemiyorum, gördüklerimden biliyorum. Çok nitelikli bir

bakış açısı kazanıyorsunuz. Bir şeyleri dönüştürmek,

geliştirmek... Mesela siz mimarlık öğrencisiniz. Oturup bir

sinema filmi üzerinde tartışabilirsiniz. Her şey mekanla ilgili

değil, bakış ve duruşla ilgili. Eğitim bozuldu mu, evet. Ama

ben hala iyi olduğunu düşünüyorum. Bir kapı kapanıyorsa 150

kapı açılıyor. Bu yüzden endişe edecek bir şey olduğunu

düşünmüyorum. Sadece ne yapıyorsanız severek

yapmalısınız. Klişedir ama önemlidir. İnsan sevdiği şeyi iyi

yapar.

K: HER ŞEYE RAĞMEN DEVAM ETME İHTİMALİ, SEVGİ,

SAPLANTI, TUTKU... KARŞINIZA ÇIKAN ENGELLERDEN

YILMAMAK VE BİRTAKIM HAYALLERE SAHİP OLMAK,

ONLARI BESLEMEK GEREKEBİLİR.NORMALDE

MİMARLIK EĞİTİMİ DÜNYAYA, ÇEVRENİZE BAKIŞINIZI

ETKİLEYEN BİR ŞEYDİR. SİZE LANET GİBİ GELEBİLİR.

BİRÇOK İNSANIN TAKILMAYACAĞI ŞEYLERİ HATALARI,

KUSURLARI, TERS GİDEN HERHANGİ BIR ŞEYİ, ÇOK

GÜNDELİK BIR OLAYI, BİR YERDEKİ KALİTE

PROBLEMİNİ HEMEN GÖRÜP SIKINTI YAŞARSINIZ.

AMA BİR YANDAN DA BİR ŞEYİN NASIL DAHA İYİ

OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNME VE ONU GÜZELLEŞTİRME,

İYİLEŞTİRME İHTİMALİNİZ DE VAR.

49



ara & arayış

“yaratmak”

uzanım

<<<süreç

verimli zeminler

“Ara”da Olmak

ile Arayışta

gözlem

Olmak Arasında:

Hollanda Mimarlığı

Üzerine Notlar

- - - - - -- - - - - - - - - - - - -

“hoşgörü politikası”--

üretim

b

a

ğl

a

m

>>>>>>>>>>>>>>>>>

Ömer Faruk Ağırsoy

>>>>> >>>> >>>>>>

51


Günümüzde mezuniyet sonrası süreç her öğrenci için

kariyerinde “ara”da olma/kalma/bulunma durumunun en

belirsiz aşamalarından birisi olarak değerlendirilebilir. Bu

durum yeni mezun mimarların gelecekteki hedef ve idealleri

için “ara”yışa yönelecekleri bir geçiş sürecinin habercisidir.

Mimarlıkta; akademi ve sektör, eğitim ve iş, teorik ve pratik

arasındaki geçiş sürecini; mezuniyet sonrası beklentilerle

şekillenen, meslekte kariyer seçiminin belirlenmeye çalıştığı,

özellikle mesleğin ilk yılları ele alındığında maddi manevi ve

hatta bazen fiziksel olarak yorucu, çoğu zaman karar

verilmekte zorlanılan bir ara ve arayış olarak

nitelendirilebiliriz. Mimarlığın devam eden dönüşümü pratikte

gün geçtikçe zorlukları artırdığı gibi, bazen bu dönüşüm

tartışma zeminini genişleterek yeni yollar yani yeni üretim,

çalışma ve araştırma alanları açabiliyor. Sürekli yenilenen bir

arayüzde, değişimin farkında olup, aktif kalmak ve

seçenekleri çoğaltmak ancak “ara”lar arayışla

ilişkilendirildiğinde mümkün olabiliyor. Bu nedenle yarına

yönelik kararlar almak için mesleğin farklı uzanımlarının

farkında olmak ve hatta deneyimleyebilmek bu kapıları

aralayabilmek için çok önemli hale geliyor.

Benim arayışım, mezuniyet yılı ve sonrasındaki bir yıl

içerisinde yarışma denemeleri, ulusal ve uluslararası ofis

deneyimi ardından başlayan akademik süreç ile üç farklı

alan için bazı gözlemler ve çeşitli çıkarımlar yapabilmemi

sağladı. Bu yazıda kısaca geçiş dönemimdeki deneyimlerden

bahsederek yeni mezun olacak

arkadaşlarımıza/meslektaşlarımıza farklı yolları keşfetmenin

önemini hatırlatmak istiyorum. Tabi bu “ara” durumdan kısmi

olarak çıkabilmek mümkün olsa da arayışların hep devam

ettiğini söyleyebilirim. Bu yazıda aktaracaklarım mezun

olacağım yıldan başlayarak, bir yıllık bir yurtiçi ofis ve

sonrasında üç aylık görece kısa bir uluslararası bir ofis

deneyimi üzerinden kendi gözlemlerime dayalı öznel bir

bağlam ve tecrübe karşılaştırması olarak değerlendirilebilir.

Mimarlık eğitiminde mezuniyet yılı ve projesi arayış

sürecinin bir başlangıcı olarak ele alınabilir. Son sınıfta

stüdyoların sağladığı serbest ortamda üretilen mezuniyet

projesi, kavramsal düşüncelerin yanında, temsil gücünün de

geliştiği lisans eğitimin en özgün ve deneysel ürünü olarak

değerlendirilebilir. Kendi mezuniyet projem de böyle bir

motivasyonla başlayan bir arayışın sonucu olarak ortaya

çıktı. Proje özetle şehirdeki problem ve potansiyelleri ortaya

çıkaran kavramsal bir çerçeve üzerine oturuyordu. Üst

ölçekte proje kentsel tasarım kodlarını değiştirerek alternatif

bir model öneriyor, mevzuatlara göre üretilmesi pek de

mümkün olmayan bir yaklaşım üzerine temelleniyordu. Yapı

ölçeğinde ise yine alışılagelmiş program dağılımlarının dışına

çıkarak birbirine zıt gibi görünen kentsel ihtiyaçların, yapı

programının ve altyapı sistemlerinin detaylarına inerek, bu

Görsel 1:

Living with the Infrastructure, Çalışma Kesitleri

52


ara & arayış

Görsel 2:

Living with the Infrastructure, Perspektif Kesit

53


tiyaçların bir araya (üst üste) gelebileceği özgün mekanlar

üretmenin yollarını araştırıyordu. Sonraki süreçte projeme

yarışmaları kazandıran en büyük etken bu kavramsal

çerçevenin üst ve alt ölçeklerdeki eşleştirme çabasının

ötesinde bir fikrin sunuma, temsile ve proje kurgusuna detaylı

olarak aktarılabilmesiydi. Bunu sağlayabilmek proje

üretiminin ilk gününden itibaren başlayıp, yarışmaların

teslimine kadar devam eden bir temsil ve ifade arayışı ile

mümkün olabilmişti. Hatta belki de tüm bu kentsel kurgu ve

mimari tasarımın tek bir kesit görseli üzerinde sunma arayışı

ile temsile aktarılabilmişti.

Mezuniyet sonrasındaki “ara” ise 4 senelik

eğitim-öğretim boyunca verilen emeğin, yoğun çalışmaların

bir karşılığının arandığı başka bir süreci ortaya çıkarmıştı.

Portfolyo hazırlığı ile başlayıp, iş başvuruları, ofis hayatının

yanında çeşitli yarışmalar için hazırlanma dönemiydi. Bu

süreçte Ankara’da mimarlık yapmaya devam ederken

mezuniyet projemle katıldığım uluslararası bir yarışma

sayesinde Amsterdam’da bir mimarlık ofisine gitme şansı

yakaladım. Farklı yollara ve bağlamlara açılan arayışın

sonucu olarak bu iki ofis deneyimini arka arkaya yaşıyor

olmak, bana iki ayrı ülke üzerinden mimarlık mesleğinin icra

edilişi hakkında karşılaştırma yapma ve farklılıkları

gözlemleme imkanı verdi. Tabi bu genel yaklaşım farklılığın

kökeninin sadece mimarlığın iç dinamiklerinden

kaynaklanmadığı aslında iki ülkedeki genel tutum ve

anlayışın, sosyal ve kültürel yapının mimarlığa olan bir

yansıması olduğunu gözlemleyebilmek mümkün oldu. Bu farkı

Amsterdam’da Orijinal ismi “Ons' Lieve Heer op Solder”

veya “Our Lord in the Attic” olarak isimlendirilen gizli bir

kiliseyi gezdikten sonra algılamak ve anlatmak çok daha

kolay hale gelmişti.

1581 yılında Protestan yönetime sahip Hollanda

Krallığı’nda çıkan bir bildiri ile Katoliklerin dinlerini kamuya

açık bir şekilde uygulaması resmi olarak yasaklanıyor, dini

ritüellerini toplu olarak gerçekleştiremiyorlardı 1 . Bu

dönemde ülkedeki Katoliklere ait kiliseler kapatılıyor veya

Protestan kiliselerine dönüştürülüyor, Katolikler ise

ibadetlerini bireysel olarak evlerinde

gerçekleştirebiliyorlardı. Dönemin önde gelen

tüccarlarından Jan Hartman, 1661 yılında Amsterdam’da

birbirine bitişik 3 Hollanda evi satın almış ve bu 3 evin çatı

katını(attic) birleştirerek dışarıdan hiç belli olmayan orijinal

ismi “Ons' Lieve Heer op Solder” veya “Our Lord in the

Attic” olarak isimlendirilen gizli ve küçük bir kiliseye

çevirmiştir. Katolikler de o dönem bu ilginç kilisede

toplanarak ibadetlerini yapmaya devam edebilmişlerdir.

Her ne kadar kilise dışarıdan belli olmasa da şu an müzeye

dönüştürülmüş olan yapının kaynaklarında böyle büyük bir

mimari müdahalenin gözden kaçmayacağı, ancak o

dönemki yetkililerin bu duruma göz yumduğu açıkça

belirtiliyor 2 . O dönem Avrupa’daki mezhep çatışmaları göz

önüne alındığında bu müsaadenin ne kadar beklenmedik

bir durum olduğu daha iyi anlaşılabilir. Tabi bu ortamın

oluşmasında kiliseyi yaptıran Jan Hartman’ın dönemin çok

1

J. Paul Getty Trust / Netherlands Institute for Cultural Heritage, “Our Lord in

the Attic: A Case Study,” accessed May 15, 2022, Retrieved from

https://www.getty.edu/conservation/publications_resources/teaching/case/

olita/resources/historic_context.html.

2

“Our Lord in the Attic Museum - Museum Ons’ Lieve Heer Op Solder,”

accessed May 28, 2022, Retrieved from

https://opsolder.nl/en/museum-our-lord-in-the-attic/.

3

Ibid

Görsel 3: Our Lord in the Attic

54


köken

“yaklaşım”

etkili bir tüccarı olduğunu ve doğal olarak ülkenin

kalkınmasına göz ardı edilemeyecek derecede ekonomik

katkı ve gelir sağlamasının da bir etkisi olduğu anlaşılıyor. Bu

olayı anlatan müze kayıtları bu durumu ifade etmek ve

nitelendirmek için Hollanda için çok karakteristik bir kültür

olan, Türkçe karşılığı tam anlamını karşılamasa da “hoşgörü”

olarak çevrilebilecek “tolerance” kelimesini kullanıyorlardı 3 .

Tarihsel kaynaklarının çok detayına inmeye gerek

olmadan bile Hollanda’daki hoşgörü kültürünün (Dutch

Tolerance) nasıl bir özgür düşünce ve üretim ortamı

sağladığı, Hollanda Altın çağı olarak nitelendirilen 17.

Yüzyıldan itibaren birçok bilim insanının düşüncelerini

özgürce yayabilmek, eserlerini üretebilmek, kitaplarını

bastırabilmek için ülkeye yerleşmesinden anlaşılabilir4. Bu

anlamda Hollanda sadece ticaret ve tarımsal üretimin

ötesinde birçok yeni ve farklı fikir ve düşünce için verimli

topraklar sağlıyordu. Bu ortamın oluşmasında küçük bir

coğrafyada insan gücüyle açılan kanalların, suyun üzerine

inşa edilen şehirlerin ve hatta deniz seviyesinin altında kalan

bir ülke olmanın etkileri de okunabilir. Kolektif yaşam alanı

üretme mücadelesinin aynı zamanda toplumun farklı

kesimleri arasındaki iş birliği gerektirmesi de aslında

hoşgörünün ve birlikteliğin genele yayılmasını

kolaylaştırmıştır5. Daha sonraki dönemlerde bu anlayış ülke

genelinde bir politika haline gelerek orijinal ismiyle

“Gedoogbeleid” (policy of tolerance) olan “hoşgörü politikası”

olarak isimlendirildi. Tam olarak bu hoşgörülü anlayış bir

tavizin aksine sosyal hayatın birçok alanına yansıyarak bir

çeşit serbest düşünme ortamı ve yaratıcı üretim fırsatları

sağlamıştır. Bu durum hem politik hem de fikirsel alanlarda

çeşitlilikleri benimsemekle başlayıp toplumsal ve ekonomik

alanlarda farklı akım ve anlayışların gelişmesini kolaylaştıran,

(ve hatta günümüzde “coffee shop”ların yasal işletmeler

olabilmesine kadar uzanan) özgür bir kültür, düşünce ve

üretim ortamın ortaya çıkmasını sağlıyordu.

Hoşgörü politikasının tasarım ve mimarlık

ortamındaki karşılıklarını Hollanda’da çalıştığım mimarlık

ofisinde deneyimleyebildim. Ofiste çalışmaya başladığım ilk iş

Utrecht’in şehir merkezinde önemli bir meydanda

tasarlanacak otel, ofis ve ticari faaliyetlerin olduğu bir karma

kullanım projesiydi. Projeye dahil olduğumda daha önceki

deneyimlerime kıyasla ilk önemli farklılıkla karşılaşmam

işverenlerin hazırladığı yaklaşık 100 sayfalık bir proje

açıklama kitapçığı ile oldu. Kitapçık aktivite, ilişkili,

diyagramlarının bulunduğu, tüm işlevlerin bağlantılı olduğu

programlar ve hacimsel beklentileri ile verildiği, mekanlar için

özel standartların belirtildiği, görseller, örnek çalışmalar,

önceki projeler ve yaklaşımların anlatıldığı çok kapsamlı bir

proje tanıtımı içeriyordu. Bu detaylı proje içeriğine sahip bir

işverenin ofisle görüşmelere katılan temsilcisi de doğal olarak

bir mimardı. Cepheler arasında kamusallık seviyesinin yapının

çevresiyle olan ilişkisini nasıl güçlendireceği, farklı kotlarda

üretilen mekanların kullanım olanakları gibi birçok konu

üzerinde detaylı tartışmalarla ilerleyen bir proje süreci

üretiyordu. Bu durum Türkiye’de yapı programını bile bizim

4

Uğur Tanyeli, “Sanat, Tasarım, Mimarlık Ne İşe Yarar? Yıkar, Tahrip Eder, Bozar,” in

Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari

Eleştiri Metinleri (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 2013), 219–22.

5 Alex Raúl, “Zero Tolerance: Amsterdam, the Cradle of Capitalism,” Architectural

Review, October 28, 2018,

Retrieved from

https://www.architectural-review.com/essays/zero-tolerance-amsterdam-the-cr

adle-of-capitalism.

ara & arayış

hoşgörü

- - - - - - - - - - - - -

55


4 5

Görseller 4: Proje sunumunda kullanılan kütle

modelleri

Görsel 5: Pontsteiger Residential Building / Arons en

Gelauff architecten

Görsel 6: EYE Film Institute / Delugan Meissl

Associated Architects

Görsel 7: Universiteit van Amsterdam / Allford Hall

Monaghan Morris

Görsel 8: IJburg Block 14 / DKV Architecten

Görsel 9: PVH Campus Houthavens Amsterdam /

MVSA Architects

Görsel 10: Hoog Catharijne / Stir Architecture ve

Bicycle Parking / Ector Hoogstad Architecten

8

belirlediğimiz bir proje sunumunda, program ve çevre ilişkisi

ile ilgili konular anlatılırken “artık renderlara geçelim mi?”

diyen işverenlerden sonra mimarlığın iki ülke bağlamında

algılanış biçimleri arasındaki büyük farklılıkları ortaya çıkaran

başka bir örnek olmuştu. Daha sonra projede çekme

mesafeleri ve yerleşimle ilgili konuları tartışırken bu

mesafelere uyulmadığını, yapının daha fazla alan kullandığını

fark ettim. Önceki ofislerimde katı yapı yaklaşma mesafeleri,

yerleşim, maksimum yükseklik gibi imar kurallarını

deneyimlediğim için hemen böyle bir hatanın nasıl gözden

kaçtığını sorgulamaya giriştim. Daha sonra öğrendiğim üzere

böyle bir müdahale aslında tam olarak bu özgün tasarım ve

mimari pratik ortamının sağladığı bir esneklik sayesinde

mümkün olabiliyordu. Bu müdahalenin uygulanabilir olması,

projede üretilen kamusal alanların kente yapacağı katkı

sonucunda belediye tarafından verilebilen bir özgürlük ve

toleransın göstergesiydi.

Belediye görevlileri ile yapılan görüşmelerde

yapının zemin kotunda daha geniş bir alan kullandığı ama

kuzey güney yönünde oluşturulan geçişin daha büyük bir

kamusal mekan ürettiği, fazladan kullanılan alanın yapının

yapısal esnekliğini ve ileride başka fonksiyonlara

dönüşebilme potansiyellerini artırdığı tartışılıp bu

müdahale için izin alındı. Tabi bunu kabul ettirebilmek için

üretilen yirmiye yakın fiziksel kütle modeli ve yapının

önündeki meydanla ilişkisinin nasıl okunacağını sanal

gerçeklik gözlükleriyle insan ölçeğinde gösterildiği

çalışmalara ve hazırlıklara değinmemek haksızlık olur.

Aslında tam olarak bu esnek durumun mimari çözümler

için yapılan çalışmaları ve alternatif sunum tekniklerini

nasıl tetiklediğini görmek çok özel bir deneyimdi.

Türkiye’deki pratikte gözlemlediğim kısıtlamalar ve limitler

56


ara & arayış

6 7

9 10

üzerinden hazırlanmış yönetmeliklerden sonra, stüdyo

projelerinde üretmeye çalıştığımız tasarımı öne çıkaran

alternatif kentsel kodlar, deneysel mimari çözümler ve

kamusal beklentilerle şekillenebilen alternatiflerle pratikte

karşılaşıyor olabilmek çok heyecan vericiydi.

Tabi bu esneklik kişilere bağlı olmaksızın farklı

akademik, belediye ve STK gibi kentin farklı paydaşlarının

bir araya gelerek oluşturduğu komitelerin ortak kararına

bağlıydı. Buradaki esneklik belirli kesimlerin çıkarlarından

ziyade, hem mesleğe olan güvenin ve yenilikçi yaklaşımlara

olan açıklığın, hem kolektif zekanın, hem de halkın

beklentileri ve kamusal mekanların kalitesini artırmak için

izin verilebilen bir tolerans-hoşgörünün karşılığı olarak

düşünülebilir. Bu hoşgörünün işletilebilirliği süreçlerin

şeffaflığına ve bürokrasinin belirlediği süreci ilerleten bir dizi

kurala ve düzenlemeye bağlıydı.

Tüm bu süreci yönetebilmek için sadece konsept

tasarım aşamasına en az altı ay süre ayırmak, iki haftada

bir belediye yetkilileriyle görüşmek ve hatta akademi

üyeleri, belediye yetkilileri ve mimarları ve sivil toplum

örgütlerinden oluşan üç tane aralıklı jüriye çıkıp kabul

alabilmek gerekiyordu. Türkiye’deki pratiklerle kıyaslayınca

bir hayli sıkıcı ve yavaş görünen bu süreç projeyi

geliştiriyor; hem mimarın tasarım üzerindeki hakimiyetini,

mesleği uygulama haklarını hem de maddi gücünü

artırıyor ve koruyor. Türkiye’de teslim şartlarının hızlı olması

ve işveren beklentilerinin farklılığı nedeniyle en ucuz, en

büyük, en hızlı projelerin üretilip çabuk sonuçlar beklenen

durumlara kıyasla çok daha yavaş ama arayışların fazla

ve detaylı olduğu bir mimarlık ortamı üretiyor. En önemlisi

de mimari pratikler açısından her koşulu kurallara

bağlayarak yaratıcı/serbest düşünmeyi tamamen

57


devreden çıkarmıyor, hatta biraz uzun bir süreç olsa da farklı

yaklaşımlara esneklik sağlıyor. Sadece konsept tasarım için

ayrılan bu altı aylık sürecin sonunda proje kabul edilirse

uygulama çizimleri süreci başlatılırken, kabul olmadığı

durumda ise bütün bu yatırım ve çalışmaların boşa gitmesine

sebep olabiliyor. Bu da işverenlerin aynı proje sürecini

yeniden bir proje/ofisle tekrar ele almasını gerektirebiliyor.

Bu durum nitelikli yapı arayışının gerekirse hiç yapmamaktan

daha önemli olduğunun çok açık bir şekilde ifadesi oluyor.

Böyle bir proje sürecinin en önemli etkilerini kentsel

mekanlarda karşılaştığımız projelerde gözlemlemek, bu

yapıların arka planlarına dair düşünceler üretebilmeyi

kolaylaştırıyordu. Bir yandan şehirde karşımıza çıkan,

yapılması imar kurallarıyla hiçbir şekilde mümkün

olamayacak sokağın iki tarafını birleştiren yapısal

elemanların, çekme mesafesiyle açıklanamayacak çıkmalara

sahip kütlelerin veya içinden yol, kanal geçen yapıların, diğer

tarafta ayrıntılı bir çalışmanın sonucu olarak malzemenin ve

detayların potansiyellerini sonuna kadar kullanan nitelikli

örneklerin böyle bir esnekliğin/toleransın göstergesi ve hatta

kentsel mekan kalitesini artırmak için desteklenmesi ile olarak

ortaya çıktığını tahmin etmek çok zor olmadı. Her ne kadar

çok tartışılan bir tanımlama olsa da “Superdutch” ruhunun

temelleri de bu özgür toplumsal kültürün şekillendirdiği,

deneyselliğe açık, yenilikçi ve yaratıcı ortamdan beslenmiştir.

Bir tarafta sahip olduklarını büyük çabalarla

üretmiş, diğer tarafta yenilerini üretirken bu kadar hassas

davranan bir toplum elindekilerin kıymetini biliyor,

günümüzdeki geri dönüşüm ve yeniden kullanım kültürünün

de temellerini oluşturuyor. Bu anlayışla mimarlık tarafında da

her türlü yapının cesurca müdahalelerle başka bir işleve veya

mekana dönüşebilmesine imkan veriyor. Örneğin, eski bir

gemi tersanesinin sanat atölyeleri merkezine (NDSM Loods),

radyo yayın kulesinin bir restorana (Rem Eiland), tramvay

istasyonun bir kültür, sanat, gurme merkezine (De Hallen

Amsterdam) rahatlıkla dönüştürülebiliyor. Her ne kadar daha

çok ekonomik pratikler için kullanılan bir terimden devşirilmiş

olsa da, bu tasarım ortamında son 10 yılda en çok karşılaşılan

kavramlardan birinin “döngüsellik” (circularity) olması çok

şaşırtıcı bulunmayacaktır. Hem nitelikli çevre ve mekan

üretimi hem de bu yapıların korunması mimara ve mimarlığa

olan inançla mümkün olabiliyor. Bu da yüzlerce yıldır

korunan mimarinin görünür, yaşanabilir, kullanılabilir

olduğu iyi yapılı bir çevrede mimarlığa ve kentleşmeye olan

saygının karşılığı olarak değerlendirilebilir.

Bildiğimiz ve esnemez sandığımız hatta bazen

içine sıkıştığımız kalıpların aslında evrensel olmadığını

görebildiğim bir deneyiminin ardından akademiye

geçerken, bir tarafta yeni mezun bir yüksek lisans öğrencisi

diğer tarafta farklı profesyonel çalışma ve ofis kültürlerini

görmüş bir mimar/tasarımcı olarak, en temel misyonlarımızdan

birisinin bu üretim, tartışma, deneme ve arayış

zeminini hem tasarım eğitiminde hem de mimari pratikler

ortamında destekleyip, kültür haline gelene kadar

genişletebilmek olmalıdır. Uğur Tanyeli’nin de bahsettiği

gibi:

“Mimarlıkla, tasarımla, sanatla bunun ne ilgisi olduğunu

soranlara söylenecek tek söz şöyle: Zihnin alışılagelmiş

bariyerlerini yıkma korkusuyla yaşayanların egemen

olduğunu bir kültürel atmosferde çağdaş üretim

yapılamaz. Çünkü, çağdaş, tasarımsal, sanatsal, mimari

üretim, öncelikle bildik zeminleri, alışılagelmiş kalıp yargıları,

kurulu düzenleri en azından tartışmalı kulan üretimdir.

Hollanda’da böyledir de Türkiye’de başka türlü müdür?”

Ara ve arayışların bitmediği, açık

fikirliliğin kalıplaşmış düşüncelerin yerini aldığı,

düşünce üretimin genele yayıldığı, süreçlerin ve

verilerin daha açık hale geldiği bir geleceğe doğru

ilerlerken mimari üretimde bunları sürdürebilmek

hem mimarların hem de mimarlığın kıymetini

artırır. Herkes için zorlu olan bu “ara” geçiş

dönemlerinde dış etkenler hakkında pasif

söylemler yerine, daha etkin ve aktif olup gelecek

günlere, değişen pratiklere kendimizi hazırlayacak

şekilde pozisyon almak faydalı olacaktır. Mezun

olurken ki ara ve arayış da umarım her anlamda

verimli zeminler üretir ve her zaman daha nitelikli

olanı arayışımıza katkı sağlar. Açık, özgür ve

yaratıcı fikirleri kaybetmediğimiz, çeşitliliği ve

farklılığı koruyabildiğimiz ortak bir zeminde

tartışabildiğimiz sürece daha iyi çevrelere ve

mimarlıklara ulaşmamız mümkün olacaktır. Bütün

araların nice arayışlara çıkması dileğiyle…

Görsel 11:

NDSM

Loods-Wharehouse

58


ara & arayış

Görsel 12:

Rem Eiland / Concrete Amsterdam

59


60


mücahit erdem ile -

MÜCAHİT ERDEM ile

NEDEN ODTÜ?

BUKET EROL * DİLARA GÜNEY * ERTUĞ ERPEK

61


M: Başladığın zamanlardan, 1. sınıftan hiç unutamadığın

aklında yer etmiş bir anın var mı?

B:110 kişilik bir sınıfla kendimi bir arada bulduğum için o çok

garip hissettirmişti. Ama asıl çizim dersini unutamıyorum. Salı

günü çizim dersi ile başlamıştık. Yine pazartesi günü stüdyo

dersinin olduğu gibi bir tanışma ve okula alışma süreci

geçiririz diye beklemiştim. Ama hocalarımız bizleri hemen

malzeme almaya göndermişlerdi. Mimarlık yazarken en

büyük endişelerimden biri buydu. Benim spesifik bir resim

yeteneğim yok. Bir anda yetenek gerektiren bir iş

istediklerinde çok gerilmiştim ve hiçbir şey bilmiyormuş gibi

hissetmiştim. Lisedeki gibi eğitim görmeye gelmediğimi o gün

anlamıştım. Onu unutmuyorum.

D: 1. sınıfın ikinci döneminde Buket, bir başka arkadaşımız

Buket ve ben Eymir gölünün yanına bir kayıkhane projesi

yapıyorduk. O gece çok eğlenmiştik ve üzerine çok da

düşünmeden sırf kritiğe elimiz boş gitmeyelim diye bir şeyler

çıkarmıştık. Ertesi sabah stüdyo saatinde Esin Hoca pop-up

jüri yapıyoruz diye gelmişti ve ikizimi arayıp ağladığımı

hatırlıyorum. 40 tane koskoca proje tahtanın önünde...

Hocalar bazılarına basıyor, bazen parçalıyor. Pop-up jüri

aslında haber verilmemiş jüri, Yani bir nevi zorunlu kritik

diyebiliriz. Ben o gün yaşadığım korkuyu unutamam.

NEDEN

ODTÜ?

E: Aklıma en kötü şeyler geliyor. İki boyutlu basic design

ödevlerinde sürekli FD alırdık. Ben bu bölüme uygun değil

miyim? diye düşündüğümü ve sorguladığımı hatırlıyorum.

Sonra BB almıştım ve yavaş yavaş kendime gelip anlamıştım

bir şeyleri.

M: Stüdyo sonu jüriler, jürilerde yaşanan kaygılar neden

oluyor? Jüriler için kendinden sonraki öğrencilere tüyo

verecek olsan neler söylerdin?

B: Sınırlı zaman dilimi, iş yükü, yetiştirememe kaygısı, zamanı

ayarlayamama stresi ve kendime, hocalarıma karşı sorumlu

hissetme kaygının başlıca etkenleri olabilir. En rahat aşaması

sunum kısmı bana kalırsa. Bu tür surumlarda son kritiğe

çıkmamanın önemine inanıyorum. Son kritiği alınca bir şeyler

değişiyor, yetişememe kaygısı ortaya çıkıyor. Ben son kritiği

almamaya çalışıp kaygı seviyemi azaltıyorum.

B: Mimarlık okumak önceliğimdi, stratejik bir karar verdim

aslında ve ODTÜ’de kaliteli eğitim alabileceğimi bildiğim için

ODTÜ’yü tercih ettim.

D: İkiz amcalarımdan Eren Güney rol modelimdi, tercih

listemde hep ODTÜ vardı. Şenlikler, ÇATI, fakülte ortamı,

öğrenciler... ODTÜ’de okumak benim için mimarlıktan daha

önemliydi.

E: Ben doğdumdan beri ODTÜ’deyim diyebilirim.

Anaokulundan beri kampüsteyim. Burada büyüdüm.

Erasmus’a gitmiştim ve pandemi olmuştu. Orada anladım

sanırım ODTÜ’den hiç ayrılmamam gerektiğini.

D: Ben çok zorlanarak başladım. Orta kısımlarda da

rahatladım ama sonlarda da zorlandım. Birinci sınıfta

dünyayı farklı şekilde görmeyi öğrendim diyebilirim. 2+2’nin

dört etmediği, beşe altıya da denk olabileceği bir

eğitimsistemiyle iç içeydim ve liseden çok farklıydı Buket’in

dediği gibi. 3. sınıfta çok keyif almıştım, en çok verim aldığım,

öğrendiğim senemdi pandemi nedeniyle online sürece

geçmiş olmamıza rağmen. Bitirme projesinde zorlanmıştım.

Her zaman her şeye hazırlıklı olmakta fayda vardı.

Zorlanabileceğimi unutmamam hesaba katmam gerekirdi.

M: 4. senen bittiğinde nasıl hissettin kendini?

D: Son dönemdeyken de mezun olduktan sonra da ben

olasılıklarahep geniş açıdan baktım. Mimarlık, akasemisyenlik,

yurt dışı, grafik tasarım, yazılım tasarımı... Yönebileceğim

62


mücahit erdem ile -

sonsuz alanı düşündüm ve bu sonsuz olasılığın beni her

zamankinden daha özgür kıldığına inandım. Daha yaşımız

erken, bir daha seçim yaparken bu kadar özgür olduğumuz

bir fırsat olmayabilir. Böyle düşününce ne yapacağımla ilgi

karar verirken rahat bir süreç geçirdim.

M: Yolculuğunda inişler ve çıkışlar olduğunda, bunaldığında

kendini nasıl toparladın?

E: Böyle zamanlarda geneillikle mimarlıkla ilgili bir şey

duymak istemiyorum ve mimar olmayan arkadaşlarımın

yanına gidiyorum, onlarla görüşüyorum. Mimarlık okumayan

arkadaşlarımla olmak iyi geliyor. Ama mimarın halinden de

en iyi mimar anlar, öyle bir gerçek de var tabii.

D: Sevgili Dilara, her zamaninsanların sana ne dediğini

anlamayacaksın. Ama bu senin zeka seviyene yeteneğine ya

da mimar olup olamayacağınla ilgili bir ölçü aracı değil.

Büyük olasılıkla ileride hocalarının ve senden daha eğitimli ve

tecrübeli insanların ne dediğinianlıyor olacaksın. İkinci olarak

sabır çok büyük bir erdem. Stüdyo arkadaşlarına ve en çok

da kendine karşı sabırlı olmayı öğrenmelisin. Zamanını çok iyi

yönetmeyi unutma ve mutlaka bir ajanda tut. Jürileri,

teslimleri, kritikleri ve yaklaşan sınav tarihlerini ajandana

kaydet. En önemlisi de kendine zaman ayırmayı öğren. Yoksa

çok ağlarsın ve sinirlenirsin, sinirli biriolursun. Kendine zaman

ayırdığında bunun için suçluluk hissetme. Bu arkadaş

ortamına da yansıyacak. Kendine zaman ayırmanın bir

ihtiyaçolduğunu unutmayıp kendini suçlama.

D: Meditasyon, yoga ve nefes tekniğini elbette ki denedim

ama benim için pek kalıcı pratikler değillerdi. Böyle

zamanlarda daha önce de zor zamanlarım olduğunu,

önceden de mücadele verdiğim ve umutsuzluğa kapıldığım

dönemler olduğunu hatırlamaya çalıştım. O zaman içinde

bulunduğum durumun zorlu koşullarında kendime bir çıkış

yolu bulabildiysem bu sefer de bulurum diye düşünüp inişleri

ve çıkışları atlatabildim. Arkadaşlarımla konuşup dertleşmek

ve onlarla benzer kaygılar taşıdığımı bilmek, paylaşmak da iyi

geldi.

B: Akıllı çalışmak çok önemli. Bir işe ne kadar vakit ayırırsan

aslında o kadar sürede bitiyor. Bir süre sonra kişi bütün

zamanını derslere ayırmaması gerektiğinin bilincine varıyor.

Bu noktada öncelikleri belirlemek önemli. Kendimizi

unutmamalıyız aslında, zaman tasarrufu konusunda

bilinçlenip zaman yönetimini yaptıktan sonra kendine vakit

ayırmayı ve arkadaşlarıyla daha sık görüşmeyi de unutmuyor

insan.

M: Başladığındaki ve bitirdiğindeki duygularını topladığında

şimdiki zamanda ne hissediyorsun? Doğru yerdeyim, doğru

kararlar aldım diyor musun?

E: Dilara’nın da söylediği gibi çok çeşitli, geniş bir bakış

açısına sahip olmak her türlü katkı sağlıyor. Villa çizeceğiz,

villa yapacağız diye girdik bölüme... Ama dördüncü sınıftan

sonra bir mimarın birçok şey yapabileceğinin bilincine vardık.

Tasarım her şeyde var. Estetik güzellik, insanları memnun

etme çabası her yerde var. Bir mimar sahip olduğu bakış

açısı ve almış olduğu eğitimle pek çok alana yönelip birçok

şey yapabilir yani. Mimarlık sadece mimarlık değil. Pek çok

şey ifade ediyor aslında.

M: Mezunlarımızın çoğu bize mimarlık duvarları içinde olmanın

bile yeterli olduğunu söylüyor. Bunu açar mısın biraz? Fakülte

neden böyle bir özelliğe sahip sence?

E: Okul çıkışında gittiğimiz mekanlarda bu denli başarılı bir

mimari görmek bazen mümkün olmuyor. Bu yüzden de bir

bağlılık hissediyoruz fakülteye bana kalırsa...

M: Şu anda birinci sınıfa tekrar başladığınızı düşünün. Neler

söylerdiniz? Kendinize şimdiki kendinizden nasıl tavsiyeler,

tüyolar verirdiniz?

E: Grup çalışmalarını arkadaşlarınla yapma. Varolan

arkadaşlık da gidiyor. Oturduğun masayı iyiseç. Mesela ben

ilk Deniz’le tanışmıştım. Çok da güzel bir arkadaşlığımız var.

Grup arkadaşı seçimi çok önemliydi. Ben farklı kişilerle

çalışmayı ve grup arkadaşımı değiştirmeyi çok sağlıklı

buluyorum. Akışa bırakmak ve sürece güvenmek en doğru ve

iyi olanı galiba.

B:Mezun olana kadar hiç bu denli ciddi düşünmemiştim.

Piyasa şartlarını arkadaşlarımızdan duyabiliyoruz. Emek ve

karşılık konusu insanın kafasında soru işareti bırakıyor.

Okuldan kopmayı istemedim, hazır hissetmedim kendimi.

Tartışacak ve konuşacak çok şey var hala. Akademik sürecin

içindeyken piyasa gündeminden haberdar olmak ve

kopmamak da gerekiyor tabii. Yarışmalara katılmak bu

noktada çok önemli olabilir tabii.

M: 4 seneyi bitirdik. Yolunuza devam ederken akademik ve

piyasa olarak ayrışabilen seçim anında denemeleriniz ve akış

mı sizi yönlendiriyor? Bu seçim ikilemini nasıl soyut hale getirip

seçim yapıyorsunuz?

D: Karşıma ne çıkarsa onu deneyebileceğimin ve olmayınca

da bırakma seçeneğimin olduğunun bilincindeyim. En çok

nerede verimli ve rahat olabileceğimi düşündüğüm yola

doğru evrildim galiba. İlk olarak akademisyenlik yolunu

seçtim. Ben bizden genç olan öğrencilerle aynı ortamda

bulunmayı çok kıymetli buluyorum. Genç nesillerle beraber

olmanın getirdiği enerjinin gündemi takip edip gündemde

kalabilmeyi çok desteklediğine inanıyorum. Şu anda da

araştırma görevlisi olarak bu maceraya atıldım.

E: Benim annem ve babam serbest piyasada. Ve onlar benim

birçok sebeple piyasacı olmamı istemediler. Örneğin bir

şantiye şefi işçi kazası olduktan sonra gelen süreçte hapse

kadar gidebiliyor. Veya çok çalışırsın maaşın yatmaz. Her

zaman emeğinin peşinden koşmak gerekiyor. Piyasada her

gün çalışmak da mümkün. Haftasonları, pazar gecesi...

Mental ve fiziksel olarak zorlayıcı yani. Akademideyse bir

aktarım var. Pratik bilgilerimle akademiyi harmanlayıp bu

bağlamda katkı sağlayabileceğime inanıyorum. Eğitim

hayatımızda öğrendiklerimizi aktarma niyetiyle bu yolculuğa

başladık hepimiz. Akdemide ne kadar ileri giderim henüz

bunu bilmiyorum ama şu an için doğru yolda olduğuma ve

ilerlediğim yolun bana iyi geleceğine inanıyorum.

63


!

“Her an herhangi bir yerden

ters bir rüzgar esebiliyor.

Esnek olmak çok önemli,

ama sağlam bastığımız

yerler olmalı.

Çünkü zaten

hepimiz

‘arada’yız

artık.”

64


emre erkal

_Mühendislik ve mimarlık fakültesi arasında geçiş, iki farklı

fakülte belki de benzer açılardan iki alan, sizin bu geçişte

değişen bakış açılarınız veya düşünceleriniz üzerinden

arada kalmışlıklarınız.

Mimarlık ve mühendislik dallarının, geçmişte

birbirinden çok ayrı olmayan bütüncül bir çalışma alanı iken

çeşitli nedenlerle farklı disiplinlere ayrıştığı bir tarihi var. İkisi

de kökeninde uygulama ve tasarıma yönelik, ama geçen

yüzyılda mühendislik eğitimi giderek daha soyut bir hale

gelmiş. Şimdi yeni yeni mühendislik eğitiminde pratiğe tekrar

önem veriliyor. Farklı mühendislik dallarının bilgi işlemeye

yönelik farklılaşan eğilim ve öncelikleri olsa da diğer dallarla

karşılaştırınca büyük benzerlikleri var. Mimarlık ise geçen

yüzyılda birçok kaynaktan gelen bilgileri sentezleyici bir

duruşa doğru kaymıştı; hala burada durmak istiyor, hatta

topluma kabul ettiremese de sentez için çok daha öteye

gidebilecek yeni açılımlar olduğu düşüncesi yaygın. Bunun

yanında mimarlık, klasik tanımı içinde olmayan çeşitli

yönlerde pratik bilgiye doğru arayışları da irdelemeye

başladı. Bu arayışların bazılarının mimarlık okullarında

belirgin paradigmalar olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Farklı disiplinlerin bilgilerinden kendi sentezimi yapmaya

başlayarak önceliklerimi görmeye başlamak sanıyorum

bende bu eylemi daha aktif ve bilinçli yapmam gerektiği

düşüncesini geliştirdi. Çok basit bir örnek olarak elektronik

haberleşme, 20. Yüzyıl modern müzik tarihi ve algı psikolojisini

aynı anda çalışınca, çok açık bağlantılar kurulabiliyor.

Ben kişisel olarak her ne kadar önce mühendislik

okuyup, sonra da yakın bir dal olan mimarlığa geçmişim gibi

gözükse de izlediğim yol bundan çok farklıydı. İkisinin

arasında farklı düzeylerde grafik tasarım, bilişsel psikoloji,

yapay zeka, müzik gibi duraklar oldu. Mezun olduğum yıllarda

belirli bir konuyu öğrenebilmek için o konuda iyi tanımlanmış

bir eğitim programında olmak gerekiyordu, daha kısa bir yolu

yoktu. İlgi alanlarım geniş olduğu için biraz dolaşmam

gerekti. Bu yüzden iki dal arasındaki ilişkileri formüle etmem

gerektiğinde, aralarındaki en doğrudan yollarla edemiyor

olabilirim.

Doğrusu mühendislik eğitimi içindeyken de kendimi

yabancı hissediyordum. Mühendislik eğitimi o yıllarda daha

zorluydu, olanaklar kısıtlıydı. Yazılım ve donanım olarak

ODTÜ’nün ortamı bile oldukça zayıftı. Öğrenci sayısı kaynaklardan

çok fazlaydı, 4 yıllık programlar kişisel eğilimlere

yönelik bir rota çizmek için çok kısıtlıydı. Belki de bu nedenle

matematik, bilişsel psikoloji – yapay zeka, müzik gibi alanlarda

da kendimi geliştirmeye çalıştım.

Yıllar içinde değişik alanlardan geçip, mimarlık

pratiğine dönüp yeniden mühendislerle çalışmaya başlayınca,

bu kez farklı görmeye başladım. Daha önce soyutlaşmış

haliyle çok sevemediğim mühendisliği, uygulamanın ve bilgiyi

gerçek dünyanın sorunlarını çözmek için kullanmanın

süzgeciyle görünce hoşuma gitti. Ama yine de bu iki alan

arasında özellikle duruş olarak büyük farklar var. Anlattığım

gibi mimarlık kendini sentez yapacak konumda görmek

istiyor. Mühendislikte ise teknikler ve paradigmalar o kadar

çeşitlendi ve devingenleşti ki, küçük ve aşırı uzmanlaşmış

gözüken bir alan bile bir insanı ömür boyu meşgul edebilecek

bilgi barındırıyor. Bir mimarın bu paradigmalara girip

yetkinleşmesi, temellere hakim olmadan pek mümkün değil.

Bütün bunlar, meslekler için genel formüller yerine kişilerin

kendi yollarını kendilerinin çizmesinin gerekliliğini hatırlatıyor.

Herkes kendi öncelikleri ve karşılaşıp çözmek durumunda

kaldıkları problemlerin bir tarihçesiyle kendini biçimlendirse

daha iyi bir yol izlemiş olur bence.

Bunu destekleyecek bir başka düşünce de, bu

mesleklerin her birinin genel bir bilgi platformu haline geldiği

yönünde. Örneğin makine mühendisliği belli bir bilgi

dağarcığı, kritik problemler ve yaklaşımlarla bir bilinç katmanı

getiriyor. Bu platformdan çıkan iki ayrı kişi bugünün dünyasında

çok değişik uygulamalar, genel kurgular ve çalışma

biçimleriyle karşılaşıp kendine göre yanıtlar vererek birbirlerinden

çok farklı konumlarda kendilerini bulabilirler.

65


_İki farklı ülkede eğitim görmek üzerinde sizin

ve arkadaş çevreniz üzerinden gözlemleriniz ve

hissettikleriniz ile Amerika ve Türkiye'deki öğrencilik.

Aklıma ilk gelen, okuldan mezun olup çalıştıktan

sonra Türkiye’ye döndüğüm dönem oldu. Birbiriyle çelişen

birkaç olay ve sonuç gözlemlemiştim. O dönemde, belki de

küreselleşme rüzgarları çok kuvvetli estiği için Dünya’nın keşfi

en heyecan verici başlıklardan biriydi. Dünya’nın bir çok

bölgesi bugünkü gibi sistemin parçası değildi, örneğin Çin ve

Uzakdoğu’nun çoğu kapalı kutu idi. Az bilinen coğrafyaların,

yerlerin, yerleşimlerin ve toplumların keşfine dair büyük bir ilgi

vardı. Bu genel havanın elbette tasarım disiplinlerine de

yansıması oldu: mekansal disiplinlerde daha sembolik

diyebileceğimiz klasik paradigmanın ötesine geçip, önemi

giderek artacak şekilde lojistik ve somut gerçekliklerin,

verilerin temel alındığı bir bilgi işleme biçimine geçildi. Sosyal

aktivizm ve paylaşım, yerelde yüksek çözünürlüklü haritalama,

altyapı – üstyapı bağlantıları, çeşitli boyutlarıyla kentsel

tasarım, peyzaj – jeoloji – coğrafya – ekoloji parantezindeki

konulara ilgi ön plana çıktı. Bütün bunlara bilgisayarların

görsel ve mekansal üretimlerde yaygınlaşmaları da eklenince

araçlardaki zenginlik de eklenmişti. Özellikle sayısal ağlar,

sayısal imge ve video konularında bir patlama yaşanıyordu.

Mimarlık özelinde BIM ve parametik tasarım gibi tasarım

araçlarındaki yenilikler de sonradan eklendi.

Özetle, bütün bu gelişmelerin mimarlıktaki dönüşüm

ile eşzamanlı olacağı anlaşılıyordu, ama neye benzeyeceği

elbette öngörülemiyordu. Fakat bu belirsizliğin kendisi

heyecan verici geliyordu. Sırtında daha küçük bir kuramsal

bagaj taşıyan, temel parametrelerini yeni ortaya çıkan

dinamiklerden doğrudan almaya çalışan bir pratiğin ne

kadar mümkün olduğunu arkadaşlarımla konuşuyorduk.

Elbette salt dış koşullara yanıt veren bir üretim

değil, önceliklerimiz olan sanat, teknoloji, kamusallık gibi

konularda da yüksek mimarlık ortamının üreteceği gibi değil,

neredeyse mimarlık-altı seviyede doğrudan enjeksiyon

yaparak tasarım bilgisiyle katma değer oluşturulabileceğine

dair bir inanç taşıyorduk. Ben kendi adıma, özellikle o

dönemde arada olma halini çok besleyici, adaptasyon

düzeyi yüksek ve yaratıcı olacağını hissetmiştim. Özellikle de

Türkiye’deki büyük kentlerin hızlı gelişen yeni alanlarında

böyle bir pratik mümkün olabilir diye düşünmeye başlamıştım.

Büyük kentlerin kemikleşmiş lekelerinin dışına doğru hızlı

gelişim atakları belirmeye başlamıştı: kentsel tasarım ve hafif

mimarlık örnekleri için fırsatlar açık görünüyordu.

Ancak işte tam o sırada patlayan ekonomik kriz bu

düşüncelerin yelkenindeki rüzgarı söndürdü. Yine kendime

başka açılımlar yaratmayı başarsam da, mimari uygulamalardaki

deneysellik olasılığı da uygulama yapabilme şansı

gibi azaldı. Bir çok tanınmış büro kapandı. Herkes kendi

kabuğuna çekildi. Ancak sınırlı sayıda olmak üzere, klasik

anlamda tanımlı mimari proje işleri kaldı. Sanat ve teknoloji

ile ilgili üretimlerim de günün ikliminde mimarlık pratiğiyle

doğrudan bir araya gelme şansı bulamadı.

İşte o zaman arada olmak ile ilgili en büyük dersimi almış

oldum: ‘arada’ olabilmek için ne ile neyin arasındaysak

onlarda da çok sağlam bastığımız yerlerin olması yaşam

şansını artırıyor. Aslına bakarsak, arada olmanın tanımı da

bunu gerektiriyor. Eğer mimarlık ve başka bir disiplinin

arasında olmak ise, farklı disiplinlerden kısıtlı birikimlerle

yapılan üretimin mimarlık veya diğer alanlar için ne kadar

anlamlı ve kalıcı olabileceği de şüpheli. Bütün bu

anlatıklarımın yalnızca mimari pratik için değil, araştırmaya

dayalı üretimler için belki de daha geçerli olduğunu

düşünüyorum.

Bahsettiğim dönemden sonra yakın zamana kadar,

görece olarak uzun bir rahatlık dönemi yaşandı. Ancak bu

başlıkta unutmamamız gereken önemli bir konu kriz halinin

giderek daha sık ve etkin bir şekilde hayatlarımızın bir

parçası haline geldiği gerçeği. Herşeyin birbirini etkileme

potansiyeli, hayalimizin alabileceğinden kat kat yükseldi.

66

“Her an herhangi bir yerden

ters bir rüzgar esebiliyor.

Esnek olmak çok önemli, ama

sağlam bastığımız yerler olmalı.

Çünkü zaten hepimiz

‘arada’yız artık.”


emre erkal

_ Ara dediğimizde ilk aklınıza gelen yaşadığınız

bir olay, düşündüğünüz bir konu veya bir çağrışım.

iki ülkedeki durumu anlatmaya önce mimarlık

eğitiminden başlayayım. ABD’de mesleki mimarlık eğitimi iki

şekilde veriliyor: 5 yıllık lisans veya 3 – 3.5 yıllık bir yüksek

lisans programıyla. Yüksek lisans programı, diğer dallardan 4

yıllık lisans diplomalarıyla gelip bazı temel derslerini tamamlamış

olanlara yönelik. Bir kısmı 4 yıllık mimarlık mezunları olsa

da, öğrenim görenlerin önemli kısmı farklı dallardan geliyordu.

Bu nedenle 4 yıllık mimarlık okulları da 5 yıllık olanlardan

farklı olarak daha geniş bir eğitim vermeye odaklanır, meslek

insanı yetiştirmez. Meslek insanı olmak ABD’de lisans sonrası

dönemdeki olgunlaşma ile beraber olduğu düşüncesine

dayanır. Hukuk, tıp, mühendislik, yönetim gibi uzman meslekleri

uygulamaya izin veren dereceler hep yüksek lisanstadır.

Bizim ülkemizde ise, ilk yıllarında fakir olanaklar içinde

zorluklarla üniversiteye gönderilen gençlerin olabildiğince

kısa sürede olabildiğince çok mesleki uygulama bilgisine

sahip olması istenmişti. Hatta ilk mühendislerin Anadolu’da

göreve başladıkları yerdeki tek mimar – mühendis olarak

basit yapıları inşa edebilmeleri, elektrik ve tesisat sistemleri

kurabilmeleri gerekirdi. Lisans eğitiminin meslek hayatını

kurgulayıcı olması düşüncesi bu isteğe dayanır. Elbette

aradan geçen zamanda üniversite mezunları sayısında

geldiğimiz nokta ortada, ancak bu yönelimi maalesef

güncelleyemedik. Ne toplumun öyle bir beklentisi var, ne de

eğitim görenlerin. Ben ODTÜ öğrencisiyken de bu bakış açısı

bizi kısıtlıyordu: ilgimiz olmayan, geçmişte kalmış konularda

çok yoğun dersler almamız gerekiyordu. Bugün bir yandan

bu çelişki artmış olsa da, öte yandan bölümler genel

eğilimlere uygun olarak biraz esneyerek açılmış olabilir. Her

konunun üniversite lisans müfradatında olması olanaksız,

bölümlerin genel stratejilerinin olması gerekir.

İki ülke arasındaki mimarlık eğitiminin stil farklarına

gelirsek, temel fark usta – çırak ilişkisinde. ABD’deki mimarlık

okulları içinde farklı felsefeler de var, ancak köklü ve eski

olanların çoğunda klasik usta – çırak ilişkisinin izi var. Uzman

mesleklerin uzun tarihine bakarsak mesleki yetkinin 4 yıl gibi

önceden saptanmış süre içinde bir üniversite derecesini

tamamlayan herkese verilebileceği düşüncesi 2. Dünya

Savaşı sonrasında yaygınlaşan bir düşünce. Ustadan ‘el

alarak’ mesleğe adım atılan klasik dünyanın kalıntıları ise

Batı’da hala var. Benim okuduğum okuldaki mesleki

derecenin ilk 2 yılında ustanın dediği olurdu, ummadığınız en

ufak detaylarda ‘böyle olacak’ diye bastırabilirdi. Sonraki yıl

uluslararası çapta uygulamacı mimarlarla serbestçe

geçirilerek özgürlüğün tadı çıkarılır, en son dönemde de tez

projesi yapmak için tekrar ustaya teslim olunurdu. Bu durum

aradan geçen yıllarda belki biraz esnemiştir.Türkiye’deki

mimari stüdyo eğitiminde öğrencinin ne yapmak istediği,

hangi yönde çalışmak istediği çok belirleyici oluyor.

ABD’de ise tersi; eğitimciler konuları ve yaklaşımları

dikte ediyorlar. Biz, şuradan çıksak da istediğimizi yapabilsek

diyerek, yani bize ilginç gelen konulara derinlemesine eğilme

fırsatını yeterince bulamadan okuldan mezun olmuştuk.

Türkiye’de ise okul sonrasında mesleğe atılırken hedefsizlik ve

tatminsizliğin yüksek olduğunu gözlemliyorum. Bunun

anlattığımdan başka bir nedeni daha olabilir. ABD’de mesleki

dereceyi almak için tekrar okula dönenler, lisans sonrası

birkaç yıl farklı işlerde ve farklı yerlerde çalışmış, yolunu çizip

kararını vermiş, olgunlaşmış oluyorlar. Okul sonrasında da

yine çalışıp, ancak sınavla mesleki yetkiyi elde ediyorlar.

Türkiye’de 4 yıllık okul sonrası hemen yetki verilmesi hem ülke

için, hem de kişi için çok iyi sonuç vermiyor herhalde. Mimar

adayının – veya herhangi bir hedef için herhangi birinin -

isteyip, çabalaması gerekir.

Bunların sonucunda ABD’de profesyonel yüksek

lisans programlarındaki öğrenci profilinin daha olgun ve

motive olduğunu söylemek doğru olur. Öğrencilerden ABD

kökenliler içinde en çok sanat tarihi ve edebiyat mezunlarına

rastlanır. O toplumda değer verilen entelektüel gelişim

yollarının doğrudan bir sonucu bu: iyi eğitim alarak düşünceler

dünyasında vakit geçirmek isteyenler için lisansta

edebiyat ve sanat tarihi eğitimi toplum nezdinde oldukça

popüler ve prestijli. Sınıf arkadaşlarım ile sohbet ederken

diğer dallardaki renkli düşünce dünyalarına göre mimarlığın

kuru kaldığı yönünde bir görüş hakimdi.

O zamana kadar pek düşünmediğim bu savın

doğruluğuna ben de ikna olmuştum, belki de bu yüzden

mimarlar olarak mimarlığı renklendirmeye çalışıyoruz !

67


68


architecture anomaly

n

My name is Saul Kim, I was born in Korea, but I grew

up in Singapore. I later moved to the US for architectural

studies. I attended SCI-Arc for my bachelors and

l

Harvard Saul Kim sosyal Graduate medya School üzerinde of paylaştığı Design for “Architecture a master in

architecture. Anomaly” serisi I’ve ile son been zamanlarda a freelance gündeme architectural gelen

designer mimarlardan after birisi. graduation, Anomali serisi working kendisinin for different de anlattığı firms

on üzere schematic mimari elemanların design. Recently ölçek ve işlevleri I am focusing arasında on alışık

experimental

olmadığımız yeni

design,

tansiyonlar

through

ve karşılaşmalar

the design

yaratmakta.

study series

Objesel olarak ele alınan bu çalışma kapsamında Saul sayısı

titled ‘Architecture Anomaly’. I’ve also been interested

yüzü geçen farklı anomali denemesi ile birlikte çok değerli bir

in teaching. I am an instructor at Domestika, an online

arşiv yaratmış bulunmakta. ARAyışa, ARAlıklara ve ARAda

education

kalmışlıklara

platform

odaklandığımız

with millions

bu sayımızda

of users,

Saul’un

and

arayış

recently

I niteliğindeki gave a lecture bu çalışmasını at Pratt da institute dergimize of architecture dahil etmek istedik. with

the Saul, title hem of kendisini ‘Architecture hem de Autobiography’.

üzerine odaklandığımız

çalışmasını bizler için kısaca anlattı.

69


ARCHITE

SAUL KIM MIN KYU

My name is Saul Kim, I was born in Korea, but I grew up in

Singapore. I later moved to the US for architectural studies. I

attended SCI-Arc for my bachelors and Harvard Graduate

School of Design for a master in architecture. I’ve been a

freelance architectural designer after graduation, working

for different firms on schematic design. Recently I am

focusing on experimental design, through the design study

series titled ‘Architecture Anomaly’. I’ve also been interested

in teaching. I am an instructor at Domestika, an online

education platform with millions of users, and recently I gave

a lecture at Pratt institute of architecture with the title of

‘Architecture Autobiography’.

Benim adım Saul Kim. Kore’de doğdum ve Singapur’da

yetiştim. Daha sonra, mimari çalışmalar için ABD’ye taşındım.

Mimarlıkta lisans derecemi SCI-Arc’tan, yüksek lisans

derecemi ise Harvard Graduate School of Design’dan aldım.

Mezun olduktan sonra serbest mimar olarak farklı firmalarda

şematik tasarım üzerine çalıştım. Son zamanlarda 'Mimari

Anomali' başlıklı tasarım çalışması serisi ile deneysel tasarıma

odaklanıyorum. Bunun yanında öğretmenlikle ilgileniyorum.

Milyonlarca kullanıcısı olan çevrimiçi eğitim platformu

Domestika'da eğitmenim ve yakın zamanda Pratt Institute of

Architecture'da 'Mimarlık Otobiyografisi' başlığıyla bir ders

verdim.

70


architecture anomaly

CTURE

Here is a short description of the works:

“Our minds are programmed to follow the preconceived

notions set by society. Whatever that defies the convention

seems ‘anomalous’.

An architectural autobiography. One that demonstrates how

my collective memory set a direction for architectural

discourse. I ask ontological questions to whatever parts that

make up architecture; extreme juxtaposition and manipulation

of architectural elements. This is done through anthropomorphism,

an attempt to give life to objects in hopes to

discover new ways of assembling and inhabiting.

İşte çalışmaların kısa bir açıklaması:

“Zihnimiz, toplum tarafından belirlenen önyargılı kavramları

takip etmeye programlanmıştır. Konvansiyona aykırı olan her

şey 'anormal' görünüyor.

Kolektif hafızamın mimari söylem için nasıl bir yön belirlediğini

gösteren bir mimari otobiyografi. Mimariyi oluşturan

parçalara ontolojik sorular soruyorum; mimari öğelerin

karşılaşmalarındaki aşırılık ve manipülasyonu. Bu, yeni bir

araya gelme ve yaşama yollarını keşfetme umuduyla

nesnelere hayat verme girişimi olan antropomorfizm yoluyla

yapılır.

71


AA 133

WALL CROSSING

AA 164

STRUCTURAL MOURD

It is one that demonstrates the

concept of singularity in

architecture, where a single

architectural element is manipulated

to achieve architectural versatility.

One wall is cut and bent to create

unusual gap in-between itself. It

retains its overall dimension to go

back to what it was before, talking

about both the past and present.

The architecture can remain as a

primitive form while the ground is

manipulated to be something that is

formally autonomous and spontaneous.

It is as though the architecture

passes its structural role to the

ground, for it to remain unchanged

while floating in the air magically.

The way in which the architecture

touches the ground is also minimal

and focused, exaggerating the logic

of load transfer on contact.

AA 160

DORMER DOR

A dormer is a window located on a

pitched roof. But it needs to lose the

preconceived notion of what it was

made for and where it should be

located. When it is pulled down to

the ground level, it naturally turns

into an entrance to the house. By

simply manipulating its position, I

have redefined its meaning of

existence.

72


Mimari çok yönlülüğü elde etmek için

tek bir mimari unsurun manipüle

edildiği mimaride tekillik kavramını

gösteren bir tanesidir. Bir duvar,

kendi arasında olağandışı bir boşluk

oluşturmak için kesilir ve bükülür.

Hem geçmişten hem de günümüzden

bahsederek, önceki haline geri

dönmek için genel boyutunu korur.

Zemin, biçimsel olarak özerk ve

kendiliğinden olan bir şey olarak

manipüle edilirken, mimari ilkel bir

form olarak kalabilir. Sanki mimari,

sihirli bir şekilde havada süzülürken

değişmeden kalabilmesi için yapısal

rolünü zemine aktarıyor. Mimarinin

zemine dokunma şekli de minimal ve

odaklanmış, temas halinde yük

aktarımı mantığını abartıyor.

Bir çatı penceresi, eğimli bir çatıda

bulunan bir penceredir. Ancak ne

için yapıldığı ve nereye yerleştirilmesi

gerektiği konusundaki önyargılı

düşünceyi kaybetmesi gerekiyor.

Zemin seviyesine çekildiğinde doğal

olarak evin giriş kapısına dönüşüyor.

Konumunu basitçe manipüle ederek

varoluşun anlamını yeniden

tanımladım.


n

o m

a

74


architecture anomaly

l

a

i

e s

75


bir başlangıcın hikayesi


Doğa Tıraş, ODTÜ - Mimarlık

Bu yazıda, sevdiğim yazarlardan olan Isaac Asimov'un

İmparatorluk serisinden ilham aldım. Hikayede bir

imparatorluğun çöküşünü ve yeni bir imparatorluğun

doğmasını anlatıyor. Ben de bu iki imparatorluğun arasındaki

ileri teknolojilerin kullanıldığı ama yeniden üretilemediği

kadar gerilemiş bir ara devrin kendimce kurgulanmış bir

hikayesini anlatıyorum.

öğrenci yazısı

İmparatorluk yıkılmıştı. O galaktik imparatorluktu. Bilinen

galaksinin çoğuna hakimdi. Ana merkezi tek gezegendi.

Gezegenin tamamını tek bir şehir kaplamıştı. Her gün 20

tarım gezegeninden besin alacak kadar nüfusu vardı ve

artmaya devam ediyordu. İmparatorluk en zirve noktasına

ulaştığında ise, her şey parçalanmaya başlamıştı. En azından

eskiler öyle diyordu. Yavaşça güç kaybetmiş genişlemesine

yetemeyecek kadar dar merkezi bir otoriteye hapsolmuş bir

imparatorluktan daha azı beklenemezdi. Muhteşem ileri olan

teknoloji, yerini daha ilkel atalarına bırakıyordu. Nükleer

makineler azalmıştı ve artık yakıt yakan makineler ayaktaydı

çünkü nükleer aygıtları yapmayı bilen kimse kalmamıştı.

Binlerce yıldır mühendislere ihtiyaç duymamışlardı ki. Sadece

enerji değil yavaşça bilgi de kayboluyordu. Bir zamanlar

bütün gezegeni kaplayan şehir, şimdi terk edilmişti. Bir

sonraki imparatorluğun yükselmesi yüzlerce yıl sürecekti. İşte

bu ara dönemde doğan Xia bir kalıntı toplayıcısıydı.

Gezegenlerden imparatorluk kalıntıları toplayıp tüccarlara

satıyordu ve bu sayede de gemisini geliştiriyordu. Ailesi uzun

zaman önce bir iç savaşta ölmüştü. 30lu yaşlarının

sonundaydı. Kendini çoktan yaşlı ve yeterince yaşamış gibi

hissediyordu. Bu haftanın da diğer haftalar gibi yavan

geçtiği su götürmezdi. İlk indiği ilk gezegen bir maden

gezegeniydi. Kullanılan çoğu imparatorluk malzemesi hala

kullanımdaydı ve artık parçaların hepsi çoktan

yağmalanmıştı. Sonraki gezegende ise iklim koşulları öylesine

güçlüydü ki, asit yağmurları gemisinin gövdesini eritmiş ve iç

aksamlarına zarar vermiş, milyonlarca enerji kredili ekipman

mahvolmuştu. Amaçsızca dolanmaktan sıkılmıştı fakat

kalacak bir gezegen de aramıyordu. Şikâyet de edemezdi

gerçi, karnı doyuyordu. Son alışverişte kişisel koruma kıyafeti

için özel bir madeni sattığında duyduğu kadarıyla bir yükseliş

gerçekleşecekti. Yüzyıllardır verilen bir aradan sonra bir

imparatorluk kendini galip ilan edecek ve yeniden bir

genişleme amacıyla savaşın ortasında bulacaktı kendini. Bu

da haliyle ticareti zayıflatacaktı. Xia, cebinden bir makine

77


çıkardı ve sırayla önceden belirlenmiş olan tuşlara bastı. Ona

uzay-üstünde yolculuk yapan bir ulakla gönderilmiş sadece

kendisinin erişebileceği dalgalarla bir yayın gönderilmişti.

Kimden geldiğini biliyordu elbette. Galaktik imparatorluğun

son imparatorundan. Ona, yeni kurulan imparatorluk

tehdidinin gözlemlemesi için merkez kurabileceği potansiyel

bir gezegeni kontrol etme görevi verilmişti. Bunu ziyaret

etmesi ve gezegenin detaylı analizini imparatora teslim

etmesi gerekiyordu. Yolculuğu kısa sürmüştü. Uzay-üstü

zıplamalarla yaklaşık 3 kez zıpladığında çoktan varmıştı.

Gezegenin iklimi kuru ve soğuktu. Güneşi kızıl bir dev

olduğundan gezegen çok yaklaşmadığı zamanlarda, ki bu

yılın sadece 2 ayıydı, yaşanmaz soğuklukta oluyordu. Bu

yüzden yerliler yeraltı sığınaklarında doldurdukları özel

sıvıların hapsettiği 2 aylık süredeki ısı ve kendi ürettikleri ısıları

toplayıp yaşadıkları ev olan tünelleri geliştirmişlerdi. Yemek

kaynakları ise iklime uyum sağlamış çok lifli otlar ve

yemişlerdi. Kendi yetiştirdikleri besili hayvanları her gün çok

kısa saatliğine otlatır çok nadir de olsa onları kesip yerlerdi.

Gezegen ticaretten payını pek de alamamıştı. Gelir

kaynakları post ve o sıcak olan iki ayda çok hızlı boy atan

odunu çok değerli olan özel bir ağaç türüydü. Yapay üretimi

neredeyse imkânsızdı. Gezegenin bu takaslar karşılığında

alabildiği en ideal malzemeler nükleer çalışan ısıtıcılar ve

ulaşım araçlarıydı. Xia bu gezegene indiğinde burasının bir üs

olmayacağını anlamıştı. Kızıl cücenin önleyemediği göktaşı

kuşakları gelecek gemilerin güzergâhını etkiler ve onlara vakit

kaybettirirdi. Ama emirler açıktı. İyice incelemeli ve düşman

aktivitesini kontrol etmeliydi. Ona göre bu durum oldukça

gülünçtü. Bu yeni yükselmekte olan imparatorluğun varlığı

bile yeni ortaya çıkmışken her ne kadar bilim konusunda

güçlü olsalar da eski imparatorluğun kalıntılarıyla

yarışamayacak düzeyde oldukları çok netti. Düşman

sayılamayacak kadar zayıftılar. Fakat bu görevi kabul etmişti

çünkü daha iyi bir gemi ve diplomatik geçiş izni yaşamını çok

rahatlatırdı. Bu yüzden gemisinin inişinin tozları daha

dağılmamışken hızlıca gemisinden indi. İlk yerli ile

karşılaştığında olabildiğince kibar bir ses tonuyla yardımcı

olup olmayacağını, birkaç gün kalmaya gelen uzaktan gelen

bir yolcu olduğunu söyledi. Gün bitmeden çoktan geçici evini

kiralamıştı. Bekledikçe günler geçti ama düşman aktivitesi

görmediği gibi silah benzeri bir eşya bile görmemişti. Aslında

78


öğrenci yazısı

bu oldukça garipti çünkü ilkel gezegenlerde silah taşıma

içgüdüsü bulunurdu. Bu onu sonrasında öylesine kemirdi ki

haftalardır incelediği yerlilerin günlük rutinlerini

şemalaştırmaya karar verdi. Şaşırtıcı bir biçimde hepsi aynı

saatte bir önceki gün gittikleri yerlerin aynısına gidiyordu. Bir

çiftçinin bu kadar dakik olmasına gerek yoktu, hele ki ara bir

mevsimdelerken. Ertesi gün, bir çiftçiyi takip etmeye başladı.

Çiftçi, bir süre sonra mekanik bir şekilde sağa ve sola

yürümeye başladı. Adımlarını sayıyorcasına bir şeyler

mırıldanıyordu. Çevre, gittikçe ağaçlarla dolmaya ve onların

gölgesiyle kararmaya başladı. Xia bir şeylerin yanlış

olduğunu fark etti. Çevredeki ağaçlar hışırdamıyor, kuşlar

ötmüyordu. Köylü bir zaman sonra durdu. Elindeki eldiveni

çıkardı ve diğerlerinden daha kalın gözüken bir ağaca

dokundu. Ağaçta yeni imparatorluğun simgesi parladı ve

zeminden bir geçit yukarı doğru yükseldi. Bu gezegen

gerçekten de bir üstü. Haberleşme cihazından ona verilen

koordinatlara düşman aktivitesinin varlığına dair bir mesaj

yayınladığı anda bir şimşek çaktı kafasında. Neden hiçbir kuş

sesi olmadığını, ağaç hışırtısı duymadığını biliyordu. Bunlar

ağaç değildi, eliyle dokunduğu ağaç imitasyonu olan

elektronik hareket detektörleriydi. Oraya ait olmayan şeyleri

saptıyordu. Yani Xia'yı. Mesajı göndermesinden birkaç saniye

geçmişti ki ağaçların içinden mekanik sesler çıkmaya

başladı. Bu sesler manyetik bir şekilde değil de ilkel mekanik

yollardan çalıştıklarını göstermekteydi. Bu daha tehlikeliydi,

çünkü, Xia’nın üzerindeki kıyafetteki bireysel kalkan sadece

nükleer tabancalara ve dijital sinyal bozucu manyetik

alanlara karşı savunma sağlayabiliyordu. Yani mekanik bir

teçhizat ilkel olsa bile onu orada öldürebilirdi. Endişeyle

kafasını delice döndürüp bir kaçış rotası aradı. Yaklaşık bir

yön duygusuyla geldiği yere doğru koşmaya başladı. O

heyecanda köylünün hangi adımları ne zaman ve hangi

yönde attığı kafasından uçup gitmişti. Koşusunun ilk

dakikasında mekanik sesler arkasından artmaya başlamıştı.

Aynı zamanda gittikçe yaklaşan çark sesleri kulağını metal

çığlıklara boğdu. Bir saniye sonra ne olduğunu bacağına

saplanan bir metal iğne saplanınca anladı. Metal ağaçların

dallarıydı bu yere düşenler. İncelikle işlenmiş bu düzenek ilkel

amaçlarla çalışıyor olsa da sandığından fazlasıyla ilerlemiş

bir isçiliği temsil ediyordu. Bacağının acısını umursamadan

gücünün son havliyle ormanın karanlık ortamına tutsak

79


kalmış bir ışık huzmesinin kalıntısını gördüğü yöne doğru atıldı.

Çıkmıştı. Omzunda iki tane daha iğne vardı ve yanıyordu.

Bacağındaki cepten bir medikal kumanda çıkardı ve kendine

döndürdü. Vücuduna yayılan zehir yapay bir şekilde

üretilmişti. İyi olan tarafı elindeki ekipman, doğal bir zehir

olmadığı için zehrin o kadar karmaşık olmayan yapısını

çözümleyebilecek ve antidot geliştirebilecekti. Antidotu

vücuduna enjekte edip olabildiğince hızlı bir şekilde gemiye

döndü. İlacın etkisiyle acıları hafiflemişti. Bu gezegenden

olabilecek en çabuk şekilde gitmezse bu bubi tuzaklarının

arkası gelebilirdi. Gemiyi kaldırdı. Gezegeninin atmosferinin

inceldiği yere ulaştığında uzaktan patlama sesleri duymaya

başladı. Geminin radarına baktığında gördüğü şey akıl

almazdı. Binlerce gemi gezegenin yıldızının baktığı yönde

dizilmiş bir şekilde az önce bulunduğu gezegeni

bombalıyorlardı. Yaklaşık bir saat önce gönderdiği mesajının

bu kadar hızlı bir şekilde sonuçlanacağını beklememişti.

İmparator çok korkuyor olmalıydı. Fakat yaptıkları etkisizdi.

Hem gezegene açılmış rastgele bombalar bir düşman olsa

bile onu etkilemeyecekti hem de çoğu yerleşim yeri yerin

altında bulunduğuna göre düşman birlikleri de yer altında

olmalıydı. Xia artık gezegenin atmosferinden kopmuştu ve

imparatorluk gemilerini radarla görebiliyordu. Birkaç geminin

silahları ona çevrilmiş olduğu uyarısını veren gemisi otomatik

kalkanlarını açtı. Ona ateş mi edeceklerdi yoksa. Fakat

gemiler birden ana düzenlerini bozup geri çekildiler. Radarda

imparatorluğun hiç sahip olmadığı büyüklükte bir gemi

gözüküyordu. Xia, anladı, vahşi bir savaşın ortasında bir

ticaret gemisi ile kalakalmıştı. Korkunç bir görüntüydü.

Düşman imparatorluğun gemisi teker teker sanki birer havai

fişekmişçesine diğer gemileri patlatıyordu. Xia gemiyi

üst-uzaya sıçrama yapmaya hazırladı. Yanında gemiler ateş

eder ve kül olurken sıçrama ayarlamasını yapmak bir ömür

gibi gelmişti. Düğmeye bastı. Gemi yüksek hızla öne itilirken

yerçekimi sensörlerinin bile toparlayamayacağı bir g

kuvvetine maruz kaldı. Patlayan gemilerden bir tanesi iticilere

çarpmıştı. Üst-uzaya çıkamamıştı ve uzayda aşırı yüksek

hızlarda savrulmaya başladı. Gemi, gezegenin ayına doğru

hızla yaklaşmaktaydı. Bir atmosferi vardı fakat gemiyi

yavaşlatacak kadar yoğun değildi. Yüzeye yaklaştığında Xia

bir kaçış hücresiyle atladı. Hücre bu yüksek hızda kaçmak

için yapılmamıştı. Neyse ki burası da yaşanabilir bir

gezegendi. 30 metre uzunluğundaki bitki kümeleri düşüşünü

yavaşlatmıştı. Xia hücreden sersemlemiş bir şekilde çıktı. Bitki

örtüsünün kenarından bir köyün silueti gözüküyordu. Düşman

yerleşimi olmasından korksa da yaklaştıkça bu yerleşimin

sadece bir kalıntı olduğu ortaya çıktı. Eski ve bitkilere yenik

düşmüş kalıntılar baskın türün insan olmadığını kanıtlarcasına

ihtişamlı bir şekilde çatıları kaplamıştı. Xia, gökyüzüne baktı.

Savaş gözle bile görülebiliyordu. Gemi sayısı onar onar

azalıyordu. Bir süre sonra tek taraflı olan savaş bitmişti.

Galaktik imparatorluk tutunamamıştı, yoktu. Sınır gezegenler

için yönetimsiz geçen o kadar zaman sonra onları yeni bir

dönem bekliyordu. Yeni imparatorluk bu eski teknolojik devrim

enkazının üstünde hem bir kurtarıcı hem de bir cellat

olacaktı. Yaratmaya ise eski imparatorluğun küllerinin son

zerrelerini savurarak başlayacaktı. Xia yeni bir devrimin

başlangıcını simgelercesine açan, yanındaki bina enkazının

üstünde biten leylak ağacının rüzgarda hışırdamasını dinledi.

Artık ne bir evi ne de bir işi vardı. Çevresine göz gezdirdi.

Yıkıntılar hiç bu kadar evi gibi gelmemişti gözüne. Onlar da

var olmadıkları bir devrimin artıklarıydılar sadece. Xia,

şanslıysa, hayatı boyunca burada yaşayıp başka bir insan

yüzü görmeden ölecekti. Bu bir aranın sonu başka bir

hikayenin de başlangıcıydı.

80


81


82


staj söyleşileri

söyleşiler

Mimarlık Fakültesi lisans eğitiminde birinci,

ikinci ve üçüncü sınıf öğrencileri için yaz stajı

çalışmalarına önem verilmektedir. Biz öğrenciler için

de yaz stajları hem okuldaki çalışmalarımız hem de

mezun olduktan sonraki süreçlerimiz için bize yol

gösteriyorlar.

Studio V Staj Söyleşileri kapsamında

fakültemizden arkadaşlarımız bize staj yaparken

nelerle karşılaşacabileceğimizi, farklı programlar ile

staj yapmak istersek ne yapmamız gerektiğini ve

şantiye stajının nasıl bir deneyim olduğunu anlattılar.

Biz de yapılan bu söyleşiyi zenginleştirerek dergimizin

bu kesitinde belgeledik.

*Pandemi sürecinde yaşanılan deneyimlere yer verebildiğimiz

için olağan süreçten farklı olabildiklerine değinmekte fayda

var. Başvuru süreci ve okulların gerekliliklerini bir kenarda

tutarak, kendi deneyimlerimiz ve bu deneyimlerin bize

getirilerini yine öğrenci gözünden sizinle paylaşmak istedik.

Söyleşinin tamamı için Studio V ODTÜ Youtube kanalımızı

ziyaret edebilirsiniz!

83


ARKEOLOJİK KAZI STAJI

DÜN

BUGÜN

YARIN

teos antik kenti, ayşegül akın

Kazı deneyimlerini Aydın Sultanhisar’da bulunan Nysa

Antik Kenti’nde staj yapmış olan Zeynep Ece Akyol’dan

ve İzmir Seferihisar’daki Teos Antik Kenti’nde bu süreci

tamamlayan Ayşegül Akın’dan dinledik.

nysa antik kenti, zeynep

ece akyol

teos antik kenti, ayşegül akın

mimarlık pratiğinin

kümülatif bir süreç

volması, dünün

bugünümüze ve

yarınımıza ışık tutması

yönümüzü geçmişe

döndürüyor.

Kazı stajında bir gün nasıl geçer?

En zor alışılan ve sıradışı bulunan şey mesai saatleri.

Kazı yaz ayları içerisinde yapılabiliyor olduğu için gün

içerisinde çok sıcak oluyor ve günün en sıcak

zamanları olan 14-18 saatleri arasında çalışmak

tehlikeli bir hal alıyor. Çalışma saatlerini hava

koşullarına göre ayarladığımız için sabah 5:00’te

kalkıp kahvaltımızı yapıyor, 6:00’da mesaiye

başlamamız gerekiyor. Takım arkadaşlarımız, hocalar

ve çalışanlar aynı sistem içerisinde yaşadığımız için bir

haftada alışılabilecek bir düzen bu. Mimarlar olarak

genelde ofisteyiz; fakat ölçmek, rölöve çıkarmak ve

eskiz yapmak için araziye gidiyoruz. Traktörlerle

araziye gidip kalıntıları fırçayla temizlememiz, eskizlerle

hızlıca bir rölöve çıkarmamız gerekebiliyor. Ofiste ise

aldığımız bilgileri Autocad’e geçiriyoruz. Saat 14:00

toplantı ve yemek saati. Kazıda her şey biraz daha

communal bir yaşamla dönüyor; bu yüzden

toplantılarda, yemeklerde bilgi alışverişi ve gün

planlaması yapıyoruz. 14:00’ten sonra saat 18:00’e

kadar boş zaman, çalışma olmuyor. Genelde insanlar

uyuyor bu saatlerde, tamamen size kalmış. Saat

18:00’de tekrar toplanıp çay saati yapıyor ve tekrar

bilgi alışverişi yapıyoruz. Saat 20:00’ye kadar tekrar

işimizi halledip akşam yemeği yiyoruz. Gece yarısına

kadar tekrar size kalmış bir zaman, 24:00’te ise yatma

emri var. Bu saat dilimleri en eğlenceli süreç oluyor

çünkü arkeologlar ve mimarlar bir araya gelip sohbet

ediyoruz, kahve içiyoruz, araziye gidip hiç görmediğiniz

kadar çok yıldızın altında o tarihi araziyi deneyimleme

fırsatı buluyoruz. Bu düzen içerisinde bir de nöbetçilik

sistemi var. Haftada bir ya da iki gün, kişi sayısına

bağlı olarak, yemek hazırlıklarına yardım ediyorsunuz.

Bu communal yaşam sistemi içerisinde, kazı dışında,

orada dönmesi gereken sistemde bu gerekli görülüyor.

Cumartesi yarım gün, pazar da tamamen size ait.

nysa antik kenti

Arkeologlar, mimarlar hep birlikte bir kazı evinde

kalıyoruz. hep birlikte yaşayıp işleri hep birlikte

yapmak, communal yaşam insanı sosyal olarak bu

birlikte yaşama çok fazla geliştiriyor, ama bir disiplinle

birlikte.

Bu deneyim size ne kattı?

Kazı stajının disiplinli bir yapısı var ve bu sistem

içerisinde siz de ister istemez disiplin kazanıyorsunuz.

Bu disiplinin yanısıra tarihin içerisinde çalışıyorsunuz ve

normalde ziyaretçilerin giremeyeceği yerlere erişiminiz

oluyor.

Mezun olduğumuzda kesinlikle bir şantiye ortamında

ya da ofis ortamında bulunacağız; fakat bir kazının

içerisinde bulunma şansımız, bu alanı seçmediğimiz

sürece, bunlardan çok daha düşük. Bu yüzden

herkesin deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.

JI

Ayşegül Akın, ODTÜ Mimarlık 4. Sınıf Öğrencisi

84

Zeynep Ece Akyol, ODTÜ Mimarlık 4. Sınıf Öğrencisi


staj söyleşileri

görsel: Eylül Olmuş

Günümüzde pandemi koşulları sebebiyle

“online” kelimesiyle çok daha sık karşılaşır olduk

ve eğitimden, profesyonel hayata yaşamımızın

her anına eklendi bu kelime. “Online” stajlar da

bu sürecin kaçınılmaz yeniliklerinden biri

oldular. Bu “yeni” durum, mimarlık eğitiminde

çok önemli adımlardan biri olduğuna

inandığımız ofis stajları üzerine düşünmemizi ve

harekete geçmemizi sağladı. ‘Online’ staj

programının başlıca amacı ofiste fiziken

bulunarak yapılan stajlardan daha verimli,

daha öğretici ve daha çok öğrenci veya yeni

mezuna ulaşabileceğimiz bir platform

yaratmaktı. Bu amaç doğrultusunda mimar

adaylarının her hafta için belirlenen görevler

(“challenge”lar) ile proje üretme sürecini ve

biçimini deneyimlemeleri amaçlandı.

İrem Ardıç/ ACE Mimarlık

görsel: Neslihan Asena Can

görsel: Eylül Olmuş

Online ofis stajı, mimarlik eğitiminde kazandığımız bilgi ve

becerileri mesleki pratiğe nasıl aktaracağımız konusunda

öğretici bir programa sahipti. Staj süresince deneyimli

mimarlara danışarak yürüttüğümüz projelerle araştırma ve

eğitim ortamı devam etti. Hem faydalı hem keyifli bir staj

deneyimiydi.eğitim ortamı devam etti. Hem faydalı hem

keyifli bir staj deneyimiydi.eğitim ortamı devam etti. Hem

faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi.eğitim ortamı devam

etti. Hem faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi. Hem

faydalı hem keyifli bir staj deneyimiydi.

Beyza Bozkurt, ODTÜ Mimarlık Mezunu

görsel: Ilgınay Akyol

görsel: Eylül Olmuş

görsel: Neslihan Asena Can

Üniversitelerdeki eğitimlere ek olarak mimar adaylarının iş hayatına

yönelik mevzuat ve yönetmelikleri, mühendislik disiplinlerinin ihtiyaçlarını,

yatırımcı taleplerini ve uygulama süreçlerini de göz önünde bulundurarak,

kendi düşünce, görüş ve talepleri doğrultusunda proje üretmeleri

hedeflendi. Bugüne kadar 5 dönem halinde tamamladığımız programda,

farklı üniversitelerden birçok mimar adayı ile tanıştık ve staj dönemlerini

final sunumları ile tamamladık. Bu süreç sonrasında aldığımız dönüşler

doğrultusunda söz konusu programın “ofis” stajları için bir model önerisi

olarak geliştirilebileceğine inanıyoruz. Normal staj süreçlerinin yanı sıra

daha fazla sayıda öğrenciye staj olanağı sunmanın ve farklı okullardan

öğrencilerin aynı proje üzerinde çalışmasının programın en önemli

avantajlarından olduğunu düşünmekteyiz. Mimarlık eğitim ve pratiğine

katkı sunarak, “yarın”larda genç arkadaşlarımızın mimarlık kariyerlerine

başlamalarında da etkili olacağına inanıyoruz. ACE Online hakkında daha

detaylı bilgi almak ya da başvurmak isterseniz @acemimarlik instagram

hesabından takip edebilir ya da aceonline@acemimarlik.com adresinden

her zaman ulaşabilirsiniz.

İrem Ardıç/ACE Mimarlık

Online ofis stajı programı mimarlik

eğitiminde kazandığımız bilgi ve

becerileri mesleki pratiğe nasıl

aktaracağımız konusunda öğretici bir

deneyimdi.

Zeynep Erişti, ODTÜ Mimarlık Mezunu

görsel: Ilgınay Akyol

ÇEVRİMİÇİ OFİS STAJI

görseller: Hazal Özkan

görsel: Ilgınay Akyol

Altı haftalık staj sürecinde bir projenin konsept aşamasından uygulama

çizimlerinin yapıldığı, proje görsellerinin hazırlandığı aşamaya kadar her

adımını deneyimleme fırsatı buldum. Okuldan farklı olarak sektöre ve

yönetmeliklere yönelik çok faydalı tecrübeler kazandım. Altı hafta bir proje

hazırlamak için kısa bir süre gibi görünse de deneyimli bir ekip ve haftalık

meydan okumalarla hazırlanmış program sayesinde bir projeyi başından

sonuna kendimi de geliştirerek bitirmek hem öğretici hem de keyifli bir deneyim

oldu.

Enes Topçu, Mimarlık 4. sınıf öğrencisi

85


ŞANTİYE STAJI

Şantiyede yaptığımız stajın bize kattığı bir çok şey var.

Ama en önemlisi, mimarlık eğitiminde tasarım

yaparken gördüğümüz ve hayal etmeye çalıştığımız

yapı elemanlarının gerçek hayatta nasıl inşa

edildiğini, birleşimlerinin ve kompozisyonlarının nasıl

yaratıldığını görmek ve bir sonraki tasarım sürecinde

bu öğrendiklerimizi aklımızın bir köşesinde tutarak

tasarıma biraz daha gerçeklik katabilmek oldu. Bu

staj, gerçeklik ile teorisel olarak öğrendiklerimiz

arasında adeta bir köprü görevi gördü.

Dilara Güney

ODTÜ Mimarlık Yüksek Lisans Öğrencisi

uygulama pratiği

kuramsal

çalışmalara ne

katar?

Şantiye stajında deneyimlenen uygulama pratiği,

kuramsal çalışmaların ne derece gerçekçi

olduğunu anlamak ve uygulanabilirlik kararını

verebilmek adına önem arz ediyor. Bu stajdan

sonra okul hayatında düşünülen ve tasarlanan

projelerin uygulama süreleri, yöntemleri,

olanakları ve fiziksel yansımaları hakkında birçok

fikir ediniliyor; tasarım sürecinde dikkat edilen

unsurlar ve tasarıma bakış açıları farklılaşmaya

başlıyor.

Kaya Emre Gönençen

ODTÜ Yapı Bilimleri Yüksek Lisans Öğrencisi

Şantiyede yaptığımız stajın bize kattığı birçok

şey var. Ama en önemlisi, mimarlık eğitiminde

tasarım yaparken gördüğümüz ve hayal

etmeye çalıştığımız yapı elemanlarının gerçek

hayatta nasıl inşa edildiğini, birleşimlerinin ve

kompozisyonlarının nasıl yaratıldığını görmek ve

bir sonraki tasarım sürecinde bu

öğrendiklerimizi aklımızın bir köşesinde tutarak

tasarıma biraz daha gerçeklik katabilmek oldu.

Bu staj, gerçeklik ile teorisel olarak

öğrendiklerimiz arasında adeta bir köprü görevi

gördü.

Hazal Özkan

ODTÜ Mimarlık Yüksek Lisans Öğrencisi

*Fotoğraflar: İrem Hancıoğlu, Akçalı Yapı Kooperatifi Şantiye Stajı, YDA Grup

86



Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy

nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore

magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad FOTOĞRAF minim veniam, quis

nostrud exerci tation ullamcorper suscipit

lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo

consequat. Duis autem vel eum iriure

dolor in hendrerit in vulputate velit esse

molestie consequat, vel illum dolore eu

feugiat nulla facilisis at vero eros et

accumsan et iusto odio dignissim qui

blandit praesent luptatum zzril delenit

augue duis dolore te feugait nulla facilisi.

YAZI ipsum dolor sit amet, cons ectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh

euismod tincidunt ut laoreet dolore

magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy nibh

euismod tincidunt ut laoreet dolore

magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud

exerci tation ullamcorper suscipit lobortis

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.

Duis autem vel eum iriure dolor in hendrerit

in vulputate velit esse molestie consequat,

vel illu PROJE dolore eu feugiat

nulla facilisis at vero eros et accumsan et

iusto odio dignissim qui blandit praesent

luptatum zzril delenit augue duis dolore

te feugait nulla facilisi.

Lorem ipsum dolor sit amet, cons

ectetuer adipiscing elit, sed diam

nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet

dolore magna aliquam erat volutpat.

Ut wisi enim ad minim veniam, quis

nostrud exerci tation ullamcorper suscipit

kesit

exerci tation ullamcorper suscipit lobortis

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.

consequat.

lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo

AÇIK

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy sectetuer adipiscing elit, sed diam

Lorem ipsum dolor sit amet, ÇİZİM con-

nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet

dolore magna aliquam erat volut-

magna aliquam erat volutpat. Ut wisi

enim ad minim veniam, quis nostrud pat. Ut wisi enim ad minim veniam, quis

exerci tation ullamcorper suscipit lobortis nostrud exerci tation ullamcorper suscipit

nisl ut aliquip ex ea commodo consequat.

lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo

Duis autem vel

ÇAĞRI

eum iriure dolor in consequat. Duis autem vel eum iriure

hendrerit in vulputate velit esse molestie dolor in hendrerit in vulputate velit esse

consequat, vel illum dolore eu feugiat molestie consequat, vel illum dolore eu

nulla facilisis at vero eros et accumsan et feugiat nulla facilisis at vero eros et

iusto odio dignissim qui blandit praesent accumsan et iusto odio dignissim qui

luptatum zzril delenit augue duis dolore blandit praesent luptatum zzril delenit

te feugait nulla facilisi.

augue duis dolore te feugait nulla facilisi.

Lorem ipsum dolor sit amet, cons Lorem ipsum dolor sit amet, cons

ectetuer adipiscing elit, sed diam ectetuer adipiscing elit, sed diam

nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet

dolore magna aliquam erat volutpat.

Çağrımız bütün mimarlık fakültesi

nonummy nibh euismod tincidunt ut laoreet

dolore magna aliquam erat volutpat.

Ut wisi enim ad minim veniam, quis

öğrencilerinedir. Ut wisi enim ad minim nostrud exerci tation ullamcorper suscipit

veniam, quis nostrud exerci tation ullamcorper

lobortis nisl ut aliquip ex ea commodo

suscipit lobortis nisl ut aliquip ex consequat.

ea commodo consequat.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

adipiscing elit, sed diam nonummy

Gelecek sayıda dergimizde yer almasını

istediğiniz içeriklerinizi mail adresimize

gönderebilirsiniz.

nibh euismod tincidunt ut laoreet dolore Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer

magna aliquam erat volutpat. Ut wisi adipiscing elit, sed diam nonummy nibh

kesitstudiov@gmail.com

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!