13.01.2024 Views

MİNTAN-6 (Dijital Dergi)

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

.

MINTAN

Tarih, Fikir ve Edebiyat Dergisi | Sayı:6 - Ocak-Şubat 2024

Kim Var İmiş Biz Burda Yoğ İken - Zeynep Ezgi Kaya | Erkeğe Yönelik Şiddet

- Rümeysa Yıldız | Devşirme Sistemi - Nur Cento | Cesurâne Bir Yaşam Biçimi:

Cehâlet - Samet Yıldız | Millî Edebiyat Geleneğinin Koruyucuları: Beş Hececiler

- Alperen Dönmez |Issız - Okan Balkan | Fal - Ahmet Rıfat İlhan | Kadın ve

Timurlenk - Abdullah Cevdet

Çeviri ile

Kitap & Film

Tavsiyeleriyle

Birlikte


. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Ocak - Subat 2024

MINTAN

.

.

İMTİYAZ SÂHİBİ ve YAZI İŞLERİ

MÜDÜRÜ

SAMET YILDIZ

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

ALPEREN DÖNMEZ

EDİTÖR HEYETİ

ALPEREN DÖNMEZ

RÜMEYSA YILDIZ

YAYIN KURULU

SAMET YILDIZ - RÜMEYSA YILDIZ

ALPEREN DÖNMEZ - AHMET

DURMAZ - Z. EZGİ KAYA - OKAN

BALKAN - MUSTAFA KARAKUŞ

AHMET RIFAT İLHAN - OZAN

DABANOĞLU - ŞÜKRAN BİLGİÇ

BATUHAN ÇATALTEPE - ERTUĞRUL

BÜTÜNER

TASARIM

SAMET YILDIZ

İLETİŞİM

E-Posta: mintandergi@gmail.com

Instagram: @mintandergi

Eser Gönderimi İçin:

mintandergi@gmail.com

İKİ AYDA BİR YAYINLANIR

Her Hakkı Mahfuzdur. Dergideki

Yazı, Fotoğraf ve Diğer Görsellerin

İzin Alınmadan veya Kaynak

Gösterilmeden Her Türlü Ortamda

Çoğaltılması Yasaktır. Dergide

Yayımlanan Yazılardan Yazarı/

Yazarları Sorumludur.

Kapak Resmi: David Nicolle,

The Janissaries, London, Osprey

Publishing, 1995, s.34.

İÇİNDEKİLER

Nedir Bizim Derdimiz?

Samet Yıldız....................................................................................1

Kim Var İmiş Biz Burda Yoğ İken (Kitap İncelemesi)

Zeynep Ezgi Kaya..........................................................................2

Erkeğe Yönelik Şiddet

Rümeysa Yıldız..............................................................................7

Devşirme Sistemi

Nur Cento.......................................................................................10

Cesurâne Bir Yaşam Biçimi: Cehâlet

Samet Yıldız....................................................................................14

Millî Edebiyat Geleneğinin Koruyucuları: Beş Hececiler

Alperen Dönmez..........................................................................20

- Hikâye -

Issız

Okan Balkan...................................................................................28

- Şiir -

Fal

Ahmet Rıfat İlhan.........................................................................33

- Çeviri -

Kadın ve Timurlenk

Abdullah Cevdet - Transkripsiyon: Samet Yıldız......................34

- Kitap Tavsiyeleri -

Ahmet Mithat Efendi - Dolaptan Temaşa.................................38

Reşat Nuri Güntekin - Tanrı Misafiri.........................................39


1

N E D E N M İ N T A N v e N E D İ R B İ Z İ M D E R D İ M İ Z ?

Bizler “vatan”, “millet”, “bayrak” gibi kavramları gönlüne kazıyan ve

devletinin selâmetini düşünen vatan evlâtlarıyız. Bu yüzdendir ki, günümüzde

siyasî, dinî ve fikrî açıdan ayrışan veyahut ayrıştırılmaya çalışan milletimizi

ortak paydada birleştirmeyi, kendimize dâva edindik. “Mukaddes dâvalarda

ölüm bile hak’tır” sözünü kendine şiar edinmiş gençler olarak tarih, sosyoloji,

edebiyat alanlarında yazdığımız yazılarla, bu dâvaya hizmet edeceğiz. Zira

şanlı bir geçmişi olan bu kadim millet, manevî buhran içindedir. “Birkaç asır

önce yaşanan hâdiselerin tezahürü” olarak görebileceğimiz bu durum, ancak

üzerinde kafa yorulduğu takdirde ortadan kaldırılabilecektir. Milletimizin

içinde bulunduğu sosyolojik durumun bir ân evvel düzelmesi için, fikriyâtımız

ve icraatımız vâsıtasıyla milletimizin kalbine dokunma gâyesi içindeyiz. Tabiî

ki, bir avuç vatan evlâdı tarafından girişilen bu mücadelenin, asırlardır süregelen

“kökleşmiş” durumu değiştirmesi mümkün değildir. Verilen her çabanın

büyük sonuçlar vermesi de -tabiî olarak- beklenemez. Lâkin bu vesileyle bizler

“ateşe su taşıyan karınca” misâli tarafımızı ve duruşumuzu belli etmekteyiz.

Ân itibariyle, kolluk kuvvetlerimizin millî birlik ve beraberlik için canlarını

koydukları bu mücadeleye, kalemlerimizle birlikte katıldığımızı beyan ediyoruz.

Ayrıca, bu kutlu mücadeleyi yerine getirmekte hiçbir beis görmediğimizi bildiriyoruz.

Mintan dergisi bünyesinde yayımlanan her türlü makale ve fikrî yazı

ile bu yolda çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu çalışmaları gerçekleştirirken

milletimizi ayrıştırabilecek unsurlara ve özellikle de siyasî temelli konulara

değinmeyeceğiz. Sâdece devletinin ve milletinin geleceğini düşünen bizlerin tek

gâyesi, fikrî yazılarımızın okuyucularımız tarafından detaylı bir şekilde incelenmesidir.

Çünkü biliyoruz ki, yazılarımızda kendi hikâyelerini görecek olan

Anadolu’nun çocukları, hayata farklı bir şekilde bakacaktırlar. Çalışmalarımız

vâsıtasıyla bir kişinin hayatına dokunabilmek, bizi fazlasıyla bahtiyâr edecektir.

İnanıyoruz ki; maddî-manevî pek çok zorluğa göğüs geren bir avuç vatan

evlâdının mukaddes çabaları, elbet bir gün hak ettiği ilgiyi görecektir.

İki ayda bir yayınlanmakta olan Mintan’ın altıncı sayısında, 10 adet

içerik bulunmaktadır. Bu 10 içerik; bir tanesi hikâye ve bir tanesi

de şiir olmak üzere 7 telif eser, 1 adet Osmanlı Türkçesi’nden

yayına hazırlanan eser 2 tane de kitap tavsiyesinden mürekkeptir.

Bir konuya odaklanmak yerine birden fazla konuda

içerik çıkarmaya yönelik olan hedefimiz, beşinci sayımızda

da istenilen neticeyi vermiştir. Bu doğrultuda; cehâlet, erkeğe

yönelik şiddet, edebiyat, devşirme sistemi, edebiyatımızın

önemli yapılarından olan Beş Hececiler gibi ciddî

konulara temas edilmiştir. Milletimize hizmet

etme gâyesi etrafında yayın hayatına başlayan

ve amacını her dâim sürdürmeyi hedefleyen

Mintan, bu hususta verdiğimiz çabayı gözler

önüne serecektir.

Saygılarımızla…

S A M E T Y I L D I Z

YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ


KİTABIN NASIL YAZILDIĞI;

Yazar, kitabı kaleme alırken kaynak

çeşitliliğine özen göstermiş. Sade

bir dil kullanmış fakat eski metinler

ve kaynaklardan çeviri yaptığı için

çeviri metinlerdeki anlatım dili ağırdır.

Kitabı, harita ve Osmanlıca metinler ile

zenginleştirmiştir. Sadece tarihi metinler

üzerinden değil birçok edebi metinler ve

yabancı milletlere ait arşivler üzerinden

kitabı kaleme almıştır.

Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz

Burda Yoğ İken, İstanbul, Metis

Yayınları, 2019, 200 Sayfa, ISBN:

978-975-342-706-7.

ZEYNEP EZGİ KAYA *

Kitabın İçeriği

• Yeniçeri Nizamının Bozulması

Üzerine

• Ben Ve Başkaları On Yedinci Yüzyıl

İstanbul’unda Bir Dervişin Güncesi Ve

Osmanlı Edebiyatında Birinci Ağızdan

Anlatılar

• Vedendik’te Bir Ölüm (1575)

Serenissima’da Ticaret Yapan Anadolulu

Müslüman Tüccarlar

• Mütereddit Bir Mutasavvıf

Üsküplü Asiye Hatun’un Riya Defteri

1641-1643

* Yüksek Lisans Öğrencisi, Ankara

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Türkiye

Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı.

E-Posta: Zeynepkaya11@outlook.com.tr.

Örnek verecek olursak, otobiyografiler,

şiirler, envanter listeleri, başbakanlık

arşivi, sohbetnameler, farklı milletlere ait

seyahatnameler, yıllıklar, mektuplar, jurnaller,15.asır

kaynakları, Çin kaynakları,

mühimme defterleri, Venedik Devlet

arşivi, tezler, Kamus-ı Türki (Şemsettin

Sami), 1640 Tarihli narh defteri, muhasebe

defteri, kadı sicilleri, rüya tabiri kitapları,

Türkiye İktisat Tarihi semineri gibi birçok

farklı kaynağa başvurmuştur. Öncelikle

kaynak çeşitliliğinin fazla olmasından

ötürü kitabı akademik seviyede zirveye

çıkarmaktadır. Bir eseri değerlendirirken

öncelikle ilk bakacağımız nokta

kaynakların nasıl kullanıldığı ve

kullanılırken nasıl bir şekilde kullanıldığı

eseri değerlendirirken önemli bir nitelik

taşımaktadır. Tarih yazımında bir mektubun

ve günlüğün bile o döneme ait

büyük bir tarihi kaynak niteliği taşıdığını

ve herhangi bir küçük ve değersiz

görülen bir olaydan bile o dönemin tarihinin

çıkabileceğini, herhangi birinin

tutmuş olduğu rüya defterinden bile o

dönemle ilgili tarihin yazılabileceğini

bu kitap sayesinde öğrenmiş oldum. Az

önce bahsettiğim konu üzerinden kitap

kaleme alınırken dört farklı olay sonucunda

tarihin gün yüzüne çıkmayan

konularını ve değersiz gibi görünen

olayların üzerinden bile tarih yazımının

yapılabileceğini yazar bize çok iyi bir

şekilde ifade etmiştir.

2.

MINTAN - 6


3

Yazar, Ben ve Başkaları başlıklı bölümde

genel olarak günce yazımının önemini ve

bunları yazanın nasıl bir yol izlediğini

vurgulamıştır. Bu bölümde sohbetname

ve biyografi yazımının nasıl olduğunu ve

nelerin yazıya döküldüğünden de bahseder.

Genel olarak bakacak olursak

günce, sohbetname ve biyografinin

kısa bir karşılaştırmasını yaptığını

görüyorum.

usul ve metodunun da bizlere nasıl

olacağı hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Tarihçinin sadece felsefi derinlik

kazanmasının yeterli olmadığına, istediği

kadar metinler okusun dil ve paleografik

çalışmaları onu etkilemiyorsa o tarihçi

bir yere varmaz. Yaptığımız işin önemini

kavramış olup o işi sevgi ile yapmamız

gerektiği kitabın niye yazıldığı sorusuna

bir diğer cevap olarak karşıma çıkıyor.

KİTABIN NEDEN YAZILDIĞI;

Yazar kitabında bir araya getirdiği

dört denemede, on altı ve on yedinci

yüzyıllarda Osmanlı döneminde yaşamış

olan dört kişi ve bu kişiler hakkında

olan belgeler ile ilgili sorularını kaleme

almıştır. Yazar, bu belge ve kayıtlara

bakarak birinci elden yazıların kaynak

niteliği açısından daha çok önem

taşıdığını bizlere göstermek istemiştir.

Yazar bize aslında tarih yazımında hangi

olay üzerinden tarih yazıyorsak bu olaydaki

kişi ve kişilerin yerine kendimizi

koyup yani empati yapmamızın tarih

yazımında büyük bir rol oynadığını

vurguluyor.

Yazar, devletlerin, milletlerin,

sınıfların, maddi kültürün ve çevrenin

tarihini yazmak için farklı kaynaklar,

okuma yöntemleri, beceriler, vurguların

gerekli olduğunu söylerken bunları

da insansız kaleme alamayacağımızı

söylüyor.

Yazar bu kitabı kaleme alırken

amacının, ele aldığı dört konu üzerinden

tarih yazımında sıradan insanların

da tarihinin yazılabileceğinin ve bu

tarih yazımında kendimizi o karakterlere

bürümemizin bizi daha iyi bir tarih

yazıcılığına götüreceğini öngörüyor.

Okuduğum bu kitabın yazılış nedenine

başka açıdan bakacak olursam biz

gibi tarihçilerin, tarih yazımında tarihin

YENİÇERİ NİZAMININ BOZULMASI

ÜZERİNE

Yeniçerilerin nizamının bozulmasının

başlıca nedenleri olarak üretim ve

ticaretin ön planda gösterilmesi. Bu

böyle olunca İmparatorluğun gerilemesi

söz konusu oldu. Bizdeki

Osmanlı araştırmacılarımızdan genelde

16.yüzyılın sonuna veya 16.yüzyıldan

sonrasına daha fazla bir eleştirel yoğunluk

yapmışlardır.

İmparatorluğun gerilemesini nizam

bozulması bağlamında ele almışlardır.

Yazarın özellikle bir soru üzerinde

durması “Yeniçeriler, üretim ve kazanca

yönelik etkinliklere ilk kez ne zaman

bulaştılar?”. Bu soru üzerinden bu

bölümde konuya açıklık getiremeye

çalışmıştır.

16.yüzyıldan sonra zanaat ve ticaretle

meşgul olmaları ve dükkancı

yeniçeri imgesi Osmanlı gerileme

döneminde ön plana çıkmıştır. Fakat

kul ocaklarına mensup dervişlerinde

çoğunun çocuklarının tarımla ilgilendiği,

tarımsal ticari girişimlerle meşgul olan

kul ve yönetici sınıf üyelerinin olduğu.

Zamanın tereke defterlerinde karşımıza

çıkıyor.

Süleyman döneminin hemen ilk

yılından kalma son derece önemli bir

ahkam defteri kaydında bir çiftlikle ilgili

olarak Zihne kadısına yönetilmiş bir

MINTAN - 6

.


4

hüküm bulunmaktadır. Bab-ı Ali yeniçerilerinden

Mehmet adlı yeniçerinin

şikâyeti.

Mustafa adlı bir kardeşinin onlara ait

olan bir çiftliği kullandığını. Mustafa’nın

ölümünden sonra çiftliği devlet hazinesine

kattığını yazmış. İsminden yola

çıkarak Müslüman bir aileden gelip

gelmediğinin üzerinden konuya açıklık

getirilmeye çalışılmış.

Ölüp ölmediği doğru beyan edilmiş

veya edilmemiş. Edildiyse yeniçeri olan

kardeşine bir şey söylenmiştir. Geç

dönem yeniçerinin esnaflaşması meselesi

Kanuni Sultan Süleyman dönemi

sonrasının kullarında bir farklılık

olduğunu ileri sürmüş.

Askeri statü ile ekonomik faaliyet

arasındaki ayrımın farkına varmak. Bu

bölümde Mehmet’in miras hakkının ve

toprağının yeniçeriler hakkında özellikle

onların hukuken birer köle oldukları

iddiası yazarın düşünceleri arasındadır.

BEN VE BAŞKALARI ON YEDİNCİ

YÜZYIL İSTANBUL’UNDA BİR

DERVİŞİN GÜNCESİ VE OSMANLI

EDEBİYATINDA BİRİNCİ AĞIZDAN

ANLATILAR

Bu bölümde Osmanlı Edebiyatı tarihine

iki bakış açısı adet olmuştur. Bunlar,

saray kültürü ve halk kültürüdür. 19.yüzyıl

Avrupası’nın, ”yüksek” ve “avam” gelenekleri

arasında oldukça yaygındır.

Osmanlı uygarlığındaki saray ve halk

gelenekleri arasında, dil kullanımı ve

edebi türlerin kullanımı arasında farklar

vardır.

Annales okulları, zamandizimserliğe

sadık anlatı tarzlarını kullanan ve politik,

askeri olaylara vurgu yapan “demode”

tarih yazıcılığına karşıydı. Yeni tarih ya

zımı ekonomik ve toplumsal hayat hak-

kında bilgi toplamaya çalışmak

peşindeydi. Bu yazıma yönelim Türk

arşivlerinin açıldığı döneme denk

düşmektedir.

Hanedan otobiyografi yazmaktan

kaçınmış olabilir, ama bu Osmanlı toplumunun

örnek aldığı bir şey değildir. Bu

konuda birkaç örnek, Arap ve Acem

edebiyatından Gazali, İbni Sina ve

Nasır-ı Hüsrev otobiyografileri gibi erken

dönem örnekleri vardır. Kâtip Çelebi de

bunlardan etkilenmiştir. Daha şakacı

ve yenilikçi bir otobiyografide Za’ifi’nin

Sergüzeştidir. Yetişkinlik yıllarını önce

ticaret sonra ilmiye sahasında başarılı

bir kariyer uğruna verdiği mücadeleleri

anlatır.

Sohbetname ile edebi yakınlığı olan

paralel metinler aranırsa buna örnek

olarak günceyi verebiliriz.

16.yüzyılın sonlarından 17.yüzyılın

ortalarına kadar etkin bir Sufi olan Şeyh

Mahmut Hüdai’nin Arapça yazılmış eseri

Vakı’at vardır.

Menakıb türüne ait olan bir eserde

Oğlan Şeyhi İbrahim Efendi’nin sözlerini

ve sohbetlerini içeren, Sun’ullahGaybi’nin

kaleme aldığı kitaptır. Seyyid Hasan’ın

güncesi ile aynı dönemde yazılmış

fakat isminin sohbetname olmasıdır.

Şeyhlerin sözlerini ve mistik deneyimlerini,

bazı yaşantılarını ve kerametlerini

yazıya geçirmenin tasavvuf çevrelerinde

muteber bir faaliyet olduğu açıktır.

Sohbetnamede aile bağları kadar,

dergâh yoldaşlığı ve mahalle dayanışması

temelinde kurulan ilişkilerin meydana

getirdiği ağı, o sosyal çevreyle Osmanlı

toplumunda diğer kesitleri arasındaki

çetrefil örgü. Seyyid Hasan’ın güncesinde

geçen toplantılarda çeşit çeşit esnaftan

bahsediliyor. Bu ayrıca kethüdalar,

çavuşlar ve beşeler bulunuyor. Düğün ya

da sünnet gibi şenlikleri ya da kaçınılmaz

olarak helva ritüeline ve mevlitlere bağla-

MINTAN - 6

.


5

nan cenaze gibi üzücü olayları; topluca

yapılan mezarlık ziyaretlerini; dostlarla

yürüyüşleri; kahve sefalarını; diğer

sufi dergahlarına nezaket ziyaretlerini;

alışveriş ya da sadece yarenlik için dükkan

gezmeleri; ve tabii zikirleri. Konu alan

sohbetnamaler.

GÜNCE

“Kadife” lakabıyla tanınan bir berber

tarafından tıraş edilmesinden sonra

yapılan tıraşlarından haberdar oluruz.

Günce yazanı önemsiz görünen çoğu

kimsenin lakaplarını kaydetmeye özen

gösterir. Kendi ismini vermez ve kendisinden

“Fakir” diye bahseder.

Bu insanları bir araya getiren sadece

herhangi bir akşam yemekleri değil. Yazar

yemek sonrası toplantılarında kaydetmeye

başlıyor. Seyyid Hasan yemek listelerini,

yeme içmeleri de güncesine yazıyor.

Seyyid Hasan sadece yemekle ilgili değil,

uykusu ile de ilgili anılarını güncesine

yazıyor. Günceye hamam sefalarını

anlatıyor. Güncesinde gayrimüslimin

sözü hiç geçmez. Karısının ölümüne

de yer vermiştir. Seyyid Hasan güncesinde

daha çok kendi ile ilgili mutlu ve

mutsuz anlarını aktarmış. Politik olaylara

ise fazla yer vermemiştir. Aslında

bakacak olursak güncedeki yazdıkları

gibi “Bireyin ortaya çıkışı” konusu ortaya

çıkıyor. Sohbetname, günce vs. yazılarda

amaç artık benlik duygusunu ön planda

tutmak olmuştur. Ben ve bizli yazımlarda

herhangi bir tarikat ya da meslek grubu

gibi organizmaların parçası olmak ile

çelişen bir şey değildir.

Osmanlının uluslararası ticaretin

önemli bir merkezi olduğu. Bu makalede

Osmanlının ticaret yapmadığı tezinin

çürütülmesi ön planda. Kaynakların

geniş kullanımı muhasebe defterleri,

kadı sicilleri, tereke defterleri vs. alınan

bilgiler doğrultusunda gün yüzüne

çıkmıştır. Birçok kaynakta Osmanlının

diğer başkentlerle kurduğu ticari ilişkileri

gösteren belgeler veya muhasebe defterleri

yer almaktadır. Venedik Devlet

Arşivinden çıkma birçok kaynak üzerinden

Venedik-Osmanlı ticaretinin önemi

ve titizlikle tutulan muhasebe defterlerindeki

sayısal verilerin gün yüzüne

çıkması birçok şeyin değişmesine neden

oldu.

VENEDİK’TE BİR ÖLÜM,1575

20 Mart 1575’te Venedik’te öldürülen

Ayaşlı Sof Tüccarı Hüseyin Çelebi’nin

terekesi Venedik’te amcası tarafından

“Müslümanlar huzurunda” satılan

kişisel eşyalarının bir listesini, defin

masraflarını, borç ve alacaklarını içermektedir.

Belgelerden kıyafetlerinin

de bir listesi çıkarılıyordu. Bir tüccarın

yanında olması gerekenlerin her birinin

ayrı listelenerek kaydedildiğini görüyoruz.

Bir Osmanlı tüccarının o dönemlerde

yanlarına aldıkları ve almadıkları

malzemeler hakkında bir fikir yürütmek

için çok önemli bir kaynak niteliği

taşıdığı.

MÜTEREDDİT BİR MUTASAVVIF

ÜSKÜPLÜ ASİYE HATUN’UN RÜYA

DEFTERİ 1641-1643

VENEDİK’TE BİR ÖLÜM (1575)

SERENİSSİMA’DA TİCARET

YAPAN ANADOLULU MÜSLÜMAN

TÜCCARLAR

Kadınların ve çocukların tarihe

katılması. Kadınların artık tarih

yazımında da rol oynadığını vurguluyor.

Cinsiyet ayrımı. Türk kadınının başarısı

ve siyasette (dönem dönem) konumunu

bu gün yüzüne çıkmış notlarda görürüz.

MINTAN - 6

.


6

Osmanlı toplum ve kültür hayatında

kadınların büyük bir yerinin olduğunu

Topkapı Sarayı Kütüphanesi 17.yüzyılda

Üsküp’te yaşayan Asiye Hatun’un rüya

defterinde görüyoruz.

Burada anlatıma baktığımız zaman

birinci şahıs anlatım olduğu için bize

büyük önemde kaynaklık ediyor. Asiye

Hatun’un Halveti yolundaki olumlu tecrübelerini

anlatıyor. Asiye Hatun’un şeyhi

başka bir şehirde olduğu için rüyalarını

yazılı olarak göndermesi gerektiği için

böyle bir yazı kaleme alıyor. İlk rüyasında

Muslihüddin Efendiyle evlendiğini

görür. Suçluluk duyarak sadece ruhların

birleşmesi anlamında bir yorum katar

bu rüyaya. Gönderdiği rüyaları yanlış

anlaşılır diye tasavvufi bir dille yazıya

döker. Asiye Hatun’un ilk mektubu 1051

ya da 1052 tarihlerinde yazılmıştır. Şeyh

öldükten sonra bile Asiye Hatun’u rüyalar

aracılığıyla doğruluğa devam eden ilişki

iki şehirden çıkarak iki alem arasında

sürer. Artık rüyalar yeni Şeyhe gönderilmeye

başlanır. Önce Şeyhi ile atışır.

Sonra üç isim olan “Hu” ya “Hakk’a” sonra

“Kayyum’a”. Kalp gözünün açılmaya

başladıktan sonra yine kapanması ve zulmette

kalması imgeleriyle başlayan rüya

defteri son bulduğunda, hatun görmeyi

öylesine öğrenmiştir ki Peygamber ona

Allah’ın cemalinin görüldüğü aynayı

verir. Ayna kendi elindeyken uyanır, yani

gözleri gerçek anlamda açılmıştır.

Değişik tarikatlarda karşımıza çıkan

kadınların 13.yüzyıl ve 14.yüzyıl bacıları

ile ilgili bir devamlılık taşınabildiğini

düşünüyorlar. Kadınların tarikat ehli

arasında hiç olmazsa anne, eş, kardeş,

vb. olarak yer aldığı ve bu rolleriyle de

tasavvuf geleneklerinin oluşmasına

ve yayılmasına katkıda bulundukları

unutulmamalı.

17.yüzyılın ikinci yarısında Bosna da

kadın dervişlerin oldukça etkin oldukları

biliniyor. Kadınların Osmanlı Tasavvuf

dünyasındaki rollerinin izlendiğini ve

bunun değişik zamanlarda gösterdiği

değişiklikleri toparlayıcı bir şekilde ele

alabilmek için yetersizdir.

Birbirinden uzakta olan Şeyh ve

Müridin bir süre bu yola baş vurması

doğaldır.

Rüya tabirinin kültürel bir olgu olarak

yaygınlığına ve önemine işaret ediyor.

Rüya tabirinin farklı yorumlarını görüyoruz.

Rüya seçkinliği Mesnevide çıkar

karşımıza. Rüya kültürü ve rüyanın

çeşitliliğinden bahsetmiş. Asiye Hatun’un

rüyalarına ve ilgili yazışmalarına sinmiş

olan ciddiyet ve ağırlık bütün bu kültürel

oluşumun sonucudur.

Her toplumun rüya yorumlama

şekli birbirinden farklıdır. Rüya

anlatıları, görenin kimliğine, görülenin

bağlamına ve yorumlanışına göre

değerlendirildiğinde biz gibi tarihçilerin

ilgilendiği konulara ışık tutabilir.

Asiye Hatun’un “el kitapları” ndan,

yani tarikatnamelerdenyararlanır. Asiye

Hatun şiirle ilgilenen bir kadındır. Mesela

Mevlana Celâlettin Rumi gibi. Rüyalarını

yalın ve içten bir anlatım ile kaleme alır.

Kendini dine adayanların, tasavvuf ya

da Mutasavvıfların evlenip çoluk çocuğa

karışmaları bile garipsenir.

Yani kadınları da Osmanlı toplumunda

kültür bağlamında ele almak gerekir.

ZEYNEP EZGi KAYA

Zeynepkaya11@outlook.com.tr

MINTAN - 6

.


7

ERKEĞE YÖNELİK ŞİDDET

RÜMEYSA YILDIZ *

Şiddet; kadın, erkek, çocuk, hayvan

başta olmak üzere tüm canlılara uygulanan

fiziksel, psikolojik vb. zorbalıklardır.

Bu gerekçeyle, şiddet için “dünyanın

genel sorunu” diyebiliriz. Şiddet

denildiğinde aklımıza ilk olarak kadın

tacizleri, kadına fiziksel, psikolojik şiddet

geliyor. Peki neden ilk kadına yönelik

şiddet aklımıza geliyor? Şiddet, neden

kadına indirgenmiş durumdur? Ya da bir

kadının, erkeğe şiddet uygulayabilmesi

mümkün müdür? Bu ve benzeri soruları

düşünüp bilgi edinen araştırmacılar,

erkeğe yönelik şiddetin de var olduğunu

ve yüksek oranda hatta neredeyse kadına

yönelik şiddet ile kafa kafaya olduğu

kanaatindedirler.

Erkeğe yönelik şiddetin çok fazla

ön planda olmamasının birkaç sebebi

bulunmaktadır. Toplumun ataerkil yapısı

ile erkekliğe yüklenmiş olan fıtrî özellikler

(güç, aile reisi kavramları gibi) bu sebeplere

kaynaklık eden ana unsurlardır.

Yazımızı daha iyi şekillendirmek adına,

bu kavramlara biraz açıklık getirmek

isterim. Erkekler, kadınlara göre fiziksel

ve ruhsal olarak daha da güçlüdür.

Yaratılış gereği durum böyledir… Tabiî

olarak, bu güç erkeklerin duygularına

yansımıştır. Örneğin; neden “erkekler

ağlamaz” derler, hiç düşündünüz mü?

Yoksa, bu sözden çıkarılacak olan sonuç

“erkekler duygusuzdur” mu olacaktır?

Tabiî ki hayır. Toplumun erkeklere karşı

bu söylemi de erkeklerin kadınlara göre

daha dirayetli olmasından olsa gerek...

Erkeklerin, kadınlar kadar fiziksel

şiddete uğramadığını fakat kadınların

erkekler üzerinde yapmış oldukları özgürlük

kısıtlayıcı, psikolojik şiddetleri göz

ardı edemeyiz. Aile içerisinde yaşanan

sıkıntılar ile tartışmaların artması ve

bireylerin tahammülsüz davranışları,

eşler arasındaki şiddeti tetiklemektedir.

Fakat bu tartışmaların yaşanması,

sadece aile ortamıyla ilgili değildir.

Ailenin toplumu oluşturan en önemli

yapıtaşı olduğu düşünülürse, aile fertlerinin

içerisinde bulunduğu toplumdan

etkilenmesi de kaçınılmaz olacaktır. Bu

gerekçeyle; toplumsal birçok sorunun aile

yapısını da olumsuz yönde etkilediğini

söyleyebiliriz. Toplum, erkek ve kadına

yüklediği bazı roller vasıtasıyla bireylere

olumsuz yönde etkilemekle beraber,

aile ve toplum yapısını da bozmaktadır.

Örneğin; kadınların çalışmaması

gerektiğini düşünen ve bu kirli düşünceyi

* Lisans Öğrencisi, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

E-Posta: rrumeysayildizz@gmail.com

MINTAN - 6

.


8

topluma kabul ettirmeye çalışan zihniyet,

gelişen toplum düzeyi ile birlikte

birçok kurumda iş sahibi olan kadınları

gördüğünde tepki verecektir. Çünkü bu

zihniyet, “çalışan kadının eşine bağlı kalmayarak

başına buyruk hareket edeceği”

ve “aile kurumunun dağılacağı” gibi asılsız

ve genellemeci bir tutum içerisindedir.

Ayrıca, “kadın-erkek meselesi” olarak

adlandırılan meselenin temelinde de bu

zihniyetin “erkekleri kışkırtırcasına” bir

tutum sergilemesi yatmaktadır. Peki,

toplum tarafından “ön planda bulunması

gerektiği” düşünülen erkekler neden ve

nasıl şiddet görmektedir?

Şiddete maruz kalan erkeklerle

kadınların oranının neredeyse aynı

olduğunu söylemiştim. Oranın bu kadar

fazla olmasına rağmen, neden kadınların

mağdurluğu ile alâkalı olan siteler,

reklamlar, yardımlardan erkek mağdurlar

da yararlanamıyor? Bu sorunun cevabı

da yine erkekliğe yüklenmiş özellikler

ve toplumun ataerkil yapısının zedelenmesinden

korkulması olarak cevaplanabilir.

Toplumun bu dar bakış açısı

sebebi ile erkekler, eşlerinden şiddet

gördüğünü açıkça dile getirmekten çekinmektedirler.

Bu şiddet mağdurlarının

gördükleri şiddeti dile getirememesi

de gündemden uzak kalmalarına sebep

olmaktadır. Böylece toplum, bu kişilerden

habersiz bir şekilde şiddeti kadına ve

diğer canlılarla bağdaştırarak erkek kurbanlar

söz konusu bile olamamaktadır.

Şiddet genelde toplum içinde uluorta

olmadığı için şiddet gören insanlardan

haberimiz olmamakta ve kimse,

onlara yardım elini uzatamamaktadır.

Erkeklerin bu konuda bilinçli bir şekilde

davranmaları ve gördükleri şiddete

yönelik mantıklı hareket etmeleri gerekmektedir.

Fakat toplum baskısına yenik

düşme potansiyeli olan bir erkek, eşinden

gördüğü şiddeti söylemesi durumunda

“toplumun erkekliğine laf edeceği” korkusuna

kapılmaktadır. Bu nedenle; eğitim

ve gelir seviyesi yüksek erkeklerin, eğitim

ve gelir seviyesi daha düşük erkeklere göre

şiddet gördüğünü açıkça ve korkusuzca

dile getirdikleri gözlemlenmiştir.

Son olarak üzerinde durmak istediğim

diğer bir konu ise, erkeklerin gördükleri

ekonomik şiddettir. Yüzyıllardır, aile

geçindirmek gibi oldukça zor koşullar

içeren bir görev, erkeğe verilmiştir.

Ancak, bu dönemde iş bulmakta zorlanan

erkekler evlenmekten, evin

ihtiyaçlarını karşılayamamaktan

oldukça korkmaktadırlar. Evin temel

ihtiyaçları, eşinin ihtiyaçları ve

varsa çocuklarının ihtiyaçları, erkeğin

sorumluluğu altındadır. Tabiî, bütün iş

bununla da bitmiyor… Hayat süresince,

elde etmiş oldukları meslek dışında

idare etmesi gereken birçok iş olan

erkekler, akşam evlerine döndüklerinde

eşlerinden bir tabak sıcak yemek, güler

yüz, tatlı dil ve sevildiğini hissedip günün

yorgunluğunu atmak isterler. Ancak

günümüzde ise, çoğu aile günün sıkıntı

ve stresini eve taşıdığı için evdeki o akşam

saadetini bulamamaktadır. Erkekler için

konuşursak, eşlerinin bitmek bilmeyen

ve üst üste gelen maddi istekleri erkekleri

oldukça bunaltmaktadır.

Günümüz ekonomik şartlarında insanlar

temel ihtiyaçlarını zor temin ederlerken,

eşlerin bu düşüncesiz ve doyumsuz

hareketleri erkekler üzerinde telaş ve

korku uyandırmaktadır. Nitekim eşlerinin

isteklerini yerine getiremeyen erkekler

kendilerini yetersiz ve mutsuz hissetmeye

başlarlar ve bu duruma alışırlar bu

şekilde de aile içi huzur ve mutluluk

da onlar için hayal olmuş olur. İstediği

alınmayan kadınlar erkekler üzerinde

amansız ve düşüncesizce psikolojik şiddet

uygulamaktadır. “Komşu da var benim

neden yok?”, “Ayşe’nin eşi ona kolye almış

görüyor musun sen alma zaten!” bunlar

ve daha nice tripli, düşüncesiz cümleler

MINTAN - 6

.


9

kurarak erkekleri yetersiz hislerle baş

başa bırakmaktadırlar.

Erkekler üzerindeki bu psikolojik

şiddet maalesef eşleriyle sınırlı

kalmamaktadır. İşi olmayan erkeğe kız

verilmemesi, erkeğin belli bir yaştan

sonra babasından para istemeye çekinmesi

gibi erkekleri kendilerine yetersiz

hissettirecek nahoş hareketler toplumumuzda

hâlen yapılmaktadır. Toplumun

ve özellikle eşlerin bu anlayışsız tavırları

erkekleri tahammülsüzlüğe ve kendilerini

dünyada bir “hiç” imiş gibi hissetmelerine

yol açarak intihara bile sebebiyet

verebilmektedir. Eşlerinden, fazla

fiziksel şiddet görmeyen erkekler genellikle

psikolojik şiddet kurbanı olarak

bu yaşadıkları kötü olayları “Elbet bir

gün düzelir ve mutlu oluruz.” mantığı

ile hayatları boyunca mutlu olamayıp

tükenmiş bir yaşam sürmektedirler. Hatta

birçoğunun bu yaşadığı olayın şiddet

olmayıp eşinin nazı olarak görmesi, eşinin

bu davranışları karakterine oturtmasına

yardımcı oluyor ve bu hareketler artık erkek

üzerinde bir tükenmişlik yarattığında kolay

alışılan bu davranışları yok etmek oldukça

zordur.

Sonuç olarak; kadına, erkeğe ve tüm

canlılara yapılan şiddetin saklanmaması

ve her türlü şiddetin önüne geçilmesi için

şiddet faillerinin gerekli cezalarını alması

bu durumu düzeltebileceğine inanıyorum.

RÜMEYSA YILDIZ

rrumeysayildizz@gmail.com

MINTAN - 6

.


10

DEVŞİRME SİSTEMİ

NUR CENTO *

Osmanlı Devleti, hüküm sürdüğü

seneler boyunca fethettiği topraklarda

söz sahibi olmuştur. Devletin

uzun yıllar boyunca ayakta durmasını

sağlayan birçok sistem bulunmaktaydı.

Devşirme sistemi de bunlar arasında idi.

Osmanlı Devleti’nin gelişmesini

sağlayan etkenlerin başında, başarılı

yöneticiler ve güçlü bir ordu gelmektedir.

Bu süreçte ordunun güçlenmesini

sağlayan devşirme sisteminin amacı,

gayrimüslim tebaanın çocuk ve gençlerini

toplayarak onları, Türkleştirme ve

Müslümanlaştırma süreci ile eşzamanlı

olarak, nitelikli bir eğitime tâbi tutmak;

ardından bunları, devlet içinde birtakım

idari görevlere atamak ya da Kapıkulu

Ocakları’nda görevlendirmektir.

Osmanlı Beyliği, Orhan Bey

zamanından itibaren (1324-1326),

topraklarının genişlemesine paralel

olarak daha fazla askere ihtiyaç duydu.

Bu yüzden devlet, ilk etapta asker

açığını kapatabilmek için savaş esirlerinden

faydalandı. Osmanlı’da

“pençik usulü” olarak adlandırılan bu

uygulamanın kelime anlamı, “beşin

biri” idi. Bu sistem padişahın, savaş

esirlerinin beşte birini “ganimet”

olarak alma hakkına dayanmaktaydı.

İslâmiyet’in de câiz kıldığı bu durum,

savaşta ele geçirilen asker ve yöneticilerin

ganimet sayılmasını teşvik

etmişti. Abbasilerden beri uygulanan

pençik usulü, asker temini için oldukça

önemliydi. Abbasîler, Gazneliler ve

Memlûkler, pençik usulü için çoğunlukla

o dönemlerde henüz Müslüman olmamış

Türklerden ve kısmen de Afganlar, Araplar

ve Çerkezlerden yararlanmaktaydı.

Selçuklu gulâmlarının ana kaynağı ise

Anadolu’nun Hristiyan Rumları oldu.

Bu tarihsel yapının, Osmanlı Devleti’nin

savaş esirlerini kullanmaya başlamasında

etkisi olduğu muhakkaktır. Bu uygulama,

zamanla zımmi tebaa özeline

indirgenerek “devşirme sistemi” hâlini

aldı. Bunun kesin tarihi bilinmemekle

beraber 1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlı

ordusunun uğradığı yenilginin, bu

süreci hızlandırdığı düşünülmektedir.

Osmanlı’ya özgü bir uygulama olan

devşirme sistemi, kimi araştırmacılar

tarafından “hukukî anlamda tartışmalı

bir konu” olarak görülmüştür. Hukuksal

dayanağın muallâk olduğu bu uygulamada

devşirilen çocuk ve gençlerin iradelerine

* Lise 2. Sınıf Öğrencisi.

E-Posta: centonur49@gmail.com

MINTAN - 6

.


11

bakılmaksızın alınmaları, din ve kimlik

değiştirmeye mecbur kılınmaları, zorunlu

işlerde çalıştırılmaları gibi etmenler

nedeniyle devşirilenlerin kölelik

statüsünde olduğunu kabul etmek,

sistemin özünü anlamakta fayda sağlar.

Devşirme sistemi, klasik Osmanlı

idarî ve askerî teşkilâtının belkemiğidir.

Kapıkulu Ocakları’nın gerek duyduğu

asker sayısı, yeniçeri ağası tarafından

belirlenir ve bu rakam Divan-ı Hümâyun’a

arz edildikten sonra, çıkacak karara göre,

farklı bölgelere devşirme memurları

gönderilirdi. Devşirmeler çoğunlukla

Balkanlar’dan ve Rum, Arnavut, Sırp

ve Bulgar çocukları arasından seçilirdi.

İlerleyen dönemlerde, Anadolu’da

bulunan Hristiyan köylerinden de çocuk

ve gençler toplanmıştır. Genellikle üç

veya dört yılda bir yapılan devşirme

alımı, sorumlu memurların ellerindeki

fermanla birlikte hareket etmesiyle

başlardı. Görevlendirildiği

bölgeye varan memur, Kavanin-i

Yeniçeriyan’da(Yeniçeri Kanunları’nda)

bulunan şartlara uyan erkek çocukların

devşirilmesiyle uğraşırdı. Bu şartlardan

bazıları şunlardır:

1. Hristiyan asillerin ve papazların

oğulları tercih edilirdi.

2. Her kırk haneden bir oğlan seçilir;

eğer o hanenin birden fazla oğlu varsa,

yalnız bir oğlu devşirilirdi.

3. Öksüzler, sığırtmaçlar, çobanlar

ve köy kethüdalarının oğulları ile boyları

çok uzun veya çok kısa olanlar, keller,

köseler veya şaşı olanlar seçilmez idi.

Bunlar gibi daha pek çok kriteri

bulunan devşirme sistemi, devşirme

uygulanan toplumlar arasında bölünmeye

sebep olmuştu. Mesela bazı aileler,

kriterleri karşılamamasına rağmen,

çocuklarını devşirme olarak yazdırmak

istiyordu. Çoğu aile ise çocuklarını saklamak,

rüşvet vermek, sünnet ettirmek,

evlendirmek ve hatta toplu isyan yoluyla

çocuklarını kurtarmaya çalışmıştı.

Devşirmeye uygun olan çocuklar

toplandıktan sonra, onlara Müslüman

isimleri verilir ve devşirilenler, eşkâl

defterlerine kaydedilirdi. Üstlerine kızıl

aba, başlarına da külâhlar giydirilen

bu çocuklardan 100-150 kişilik gruplar

oluşturulur ve daha sonra bu grup,

İstanbul’a yollanırdı. İstanbul’a ulaşan

oğlanların bilgileri, eşkâl defterleriyle

karşılaştırıldıktan sonra bunlardan saray

için seçilenler, Edirne, Galata ve İbrahim

Paşa Sarayı’na gönderilip oralarda

eğitilirdi. Kalanlar da köylülere, şehir

esnafına ve şifahanelere kiralanırlardı.

Bu oğlanlar, devlete verdikleri kira bedeli

karşılığı ve üç ilâ beş yıl arasında, hiçbir

ücret almadan çalışırlardı.

Devşirme sistemi sadece kuruluş

aşamasında değil, sonraki süreçte de

değişime uğramıştır. Meselâ 15. yüzyıl

sonlarında devşirilen çocukların yaşları,

12-15 aralığındadır. Bu yaş aralığı, Pençik

Kanunnamesi’nde “gûlam” olarak tabir

edilir ve ergenliğe ulaşmadan önceki

döneme işaret eder. 12-15 yaş civarında

devşirilen çocuklar, kiralanma ve acemi

oğlan olarak zorunlu işçilik sürecinden

sonra, takriben 20 yaşında kapıya

çıkabilmektedir. 17. yüzyıla gelindiğinde

ise devşirme yaşının daha ileri olduğunu

görüyoruz. Örneğin 1603-1604 yılında

toplanan acemi oğlanların 6-20 yaş

aralığında olduğu bilinmekle beraber

bu tarihte devşirilen oğlanların %85’inin

ergenlik çağında, yani 16-20 yaş aralığında

olduğu tespit edilmiştir. Ahmet Cevdet

Paşa ise son devşirmenin 1751 yılında

uygulandığını, bu tarihten sonra da

devşirme sisteminin terk edildiğini

belirtmektedir.

MINTAN - 6

.


12

YARARLANILAN KAYNAKLAR

BEYDİLLİ, Kemal, “Yeniçeri”, TDV

İslâm Ansiklopedisi, C.43, İstanbul,

2013, ss.450-462.

GÖYÜNÇ, Nejat, “Kuruluş Devrinde

Askerî Teşkilât ve Devşirme Düzeni”,

Osmanlı Ansiklopedisi, C.6, Yeni Türkiye

Yayınları, Ankara, 1999, ss.558-560.

İNALCIK, Halil, “Osmanlı Devrinde

Türk Ordusu”, Türk Kültürü, S.22, Ağustos

1964, ss.49-56.

ÖZCAN, Abdülkadir, “Devşirme”, TDV

İslâm Ansiklopedisi, C.9, İstanbul, 1994,

ss.254-257.

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı,

“Devşirme”, MEB İslâm Ansiklopedisi,

C.3, Eskişehir, 1997, ss.563-565.

YILDIZ, Samet, “Osmanlı’da

Çekirdekten Yetiştirme Usulü: Devşirme

Sistemi”, Düşünce ve Tarih, C.8, S.97,

(Ekim 2022), ss.15-18.

NUR CENTO

centonur49@gmail.com

MINTAN - 6

.


DESTEKÇILERIMIZ


14

CESURÂNE BİR YAŞAM BİÇİMİ:

CEHÂLET

SAMET YILDIZ*

MİNTAN’ın bu sayısında hangi meseleye

temas edeceğimizi düşünürken, kısa süre

önce yaşadığımız bir olay geldi hatırımıza.

Yaşanılan hâdiseyi hâfızamızda irdelerken

“neden bu olay üzerinden bir tespit

yapmayalım?” sorusu kendiliğinden beliriverince,

başladık yazımızı kaleme almaya.

Anlatmayı tasavvur ettiğimiz şey sıradan,

basit ve gün içerisinde belki de yüzlerce

kez karşılaşılan bir olaydı aslında. Hatta o

kadar yaygın bir olaydı ki, halk nezdinde

söylenegelen bir kelimeyi, binlerce defa sarf

ettiriyordu her gün: Cehâlet…

Cehâlet, ülkemizin en büyük derdidir.

Ülke ve toplum yapımızdaki diğer

sıkıntıların temeline inildiğinde de cehâletin

emareleri görülecektir. Peki, her türlü

noksanlığın altından çıkan cehâlet, ülkemizde

yeteri kadar idrak edilebildi mi?

Tâbiî ki, hayır! Hatta, kimin “câhil”

olarak nitelendirileceği bile insanlarımız

tarafından müştereken kararlaştırılamadı.

Kimisine göre okuma-yazma bilmeyenler

câhilken, kimisi de kendi fikrine

katılmayanlara câhil gözüyle bakmaktadır.

Böylesine çıkmaz yollarla kaplı bir durumda,

cehâlete karşı savaş açmak mümkün görünmezken;

kısır çatışmaların pençesinden

kurtulamamak ise, kaçınılmazdır. Verecek

olduğumuz yaşanmış bir misâl, bu durumu

gözler önüne serecektir.

Gençlik, insanın en verimli olduğu çağdır.

Günlük hayat içerisinde “yorgunluk” kelimesinin

telâffuz bile edilmediği bu çağda,

aynı anda pek çok hususla uğraşılır. Göz

karartmak suretiyle girişilen bu uğraşlar,

birtakım fedakârlıkları zarurî kılarlar ve

olgunlaşmaya giden yolu açarlar. Verilen

çabaların sonucu olarak, sorumluluklar

ve sorumlu olunan kişi sayısı artar. Fakat

insanın kendisini keşfettiği ve hayatını bu

keşfe göre şekillendirdiği gençlik evresi, her

insan için aynı derecede önem ve zorluğa

sâhip değildir. Bâzı insanlar hâlihazırdaki

bir mirası devralırken, bâzıları da “sıfırdan”

başlamak ve kendi ayaklarının üstünde

durmak zorundadır. Nitekim kendi yağında

kavrulan, Allah’tan başka kimseden bir

beklentisi olmayan ve her bir ferdinin

samimî duygularıyla kenetlenen bir ailenin

evlâdı olarak, biz de kendi efsanemizi

oluşturmaya çalışmaktayız. Hâlihazırda

bulunduğumuz gençlik çağımızı ilim ve

irfan yoluna adamak suretiyle, dünyada

kendimize ait olumlu izler bırakmayı gaye

edinmekteyiz. Böylesine ulvî bir gayeyi

gerçekleştirebilmek adına, çalışmaktan

uykusuz kaldığımız günleri huzurlu bir

şekilde geride bırakmaktayız.

Çalışmanın verdiği huzur, yorgunluğu

gölgelemekteydi. Avını gözleyen aslan

misâli, kendisini ve hünerlerini gösterebile-

* Yüksek Lisans Öğrencisi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim

Dalı. E-Posta: sametyildiz.iletisim@gmail.com

.

MINTAN - 6


15

cek iş arayışı ve çalışma temposu içerisinde

geçen günler, dünyadaki var olma amacımı

sıklıkla tazeliyordu. Uzun süren toplu taşıt

yolculukları; bakışlarından sinsilik akan iş

arkadaşlarının fesatlıklarını bertaraf etme;

öğrencilerin dertlerini ve telâşlarını dinleyip

onlarla birlikte dertlenme; yazarı

olduğun dergilere yeni yazılar gönderme;

uykusuz geceler derken, fazlasıyla yaşantı

kaydoluyordu hâfızanın derinliklerinde.

Aralık ayının yorucu bir günü daha

bu şartlar altında tamamlanmıştı. Gün

içerisindeki yorgunluk, yaklaşık olarak

45-50 dakikalık bir İZBAN yolculuğundaki

kestirmeyle giderilebilirdi. Zira gençliğimiz,

bu kısa süreli kestirmeyle yetinebilecek

gücü vermekteydi. Fakat şartlar, kısa

bir göz dinlendirme için uygun olursa…

Hilâl İstasyonu’nda süren soğuk bekleyiş,

aklımdaki bâzı soru işaretlerini ve günün

muhasebesini yapmama fırsat tanıyordu.

Aynı zamanda, trenin ne biçimde

geleceğine dâir sorular da aklımda gel-git

yapmaktaydı. Sessizliğe yakın bir ortamda

biraz dinlendikten sonra kitap okumaya

dönük hayâller kurmakta iken, beklenen

tren geldi. Kapılar açıldığında her zamanki

gibi kalabalık ve balık istifi bir manzarayla

karşılaştım. Bir süreliğine ayakta gittikten

sonra, ters yönde yer bulup oturdum.

Karşımda iki tane hanımefendi bulunmakta

idi. Yolculuğumun dinlenme bölümünü

başlatmaya hazırlanıp gözlerimi

kapattığım sırada, karşımda oturan iki

hanımefendinin tartışmalarına tanık

oldum. Tartışma bahsi yapılan konu -dinlediklerimizden

vardığımız kanıya göre-

“milliyetçilik ve Türkiye’deki milliyetçilik

algıları” idi. Ve yolculuğumuz, bu iki

hanımın tartışması eşliğinde başlamıştı.

Bir alanda uzmanlaşmak ve hatta

ömrünü o alana vakfetmek, insanda aidiyet

duygusu oluşturur. Bu öyle bir duygudur

ki, tıpkı âni gelişmeler karşısında

kendiliğinden ortaya çıkan tepkimelerde

olduğu gibi, tartışmanın çıkması için uygun

zemini hazırlar. Bu psikolojik çıkarım göz

önüne alındığında; tarihî hâdiseleri güncel

meselelerle birlikte ele alırken bir “tarihçi”

edâsıyla ahkâm kesen hanımefendinin

bütün şahsî algılarımızı diri tutması,

kaçınılmaz bir gerçekti. Öyle ki, tek

sıkıntı bu pervasız çıkarımlarla da sınırlı

değildi. Konulara dâhil edilen kavramlar,

saygısızca lafa dalmalar, anlamsız biçimde

verilen örneklerden başka bir şey yoktu

tartışmanın içinde. Bu saçma muhabbetin

arasında kalmış bir “uykusuz tarihçi” olarak

gözlerimi kapattığım esnada, daha önceki

günlerde tanıdıklarla veya yeni tanıştığım

insanlarla yaptığım yolculuklar geldi

aklıma. Hayatın içerisinden ilmî veya edebî

sohbetlerin anlamlı kıldığı ve zamanın su

gibi akıp-geçtiği o yolculuklar…

Kısa süreliğine gözlerimi kapatıp, daha

önceki yolculuklarımla yüzeysel bir kıyas

yaptım. Bu arada, günün yorgunluğunu

birazcık da olsa dindirmeyi ve yanımda

bulunan kitabı okumayı düşünüyordum.

Fakat ne mümkün! Makineli tüfek gibi

sarf edilen sözcükler, bilir-bilmez ileri

sürülen tezler ve topluluk içerisinde uyulmayan

nezaket kuralları, bu niyetime

gölge düşürmekteydi. Bir ara, yanımızda

ve civarımızda oturan diğer insanları da

gözlemledim. Mesaiden çıkmış, yorgun ve

tükenmiş hâlde eve gitmeyi umut ediyorlardı.

Ama nereden bilebilirlerdi ki, bindikleri

vagonda bulunan iki hanımefendinin

tarih ve siyaset münazarasıyla beyinlerinin

tırmalanacağını? Yorgun ve gergin bakışlarla

tavana doğru bakıp bir “offf” çektikten

sonra, tartışmanın taraflarından bir tanesi

“konuyu kapatmaları gerektiğini” söyledi.

İnsanlara rahatsızlık verdiklerini vurguluyordu

arkadaşına. Tabiî, tartışmanın çekinik

karakteri olması hasebiyle sözünü dinleyen

olmadı. Zaten benim ya da başkasının

yorgunluğu sebebiyle belirmemişti,

tartışmayı bitirme isteği. Hanımefendinin

asıl derdi, buram buram cehâlet kokan

arkadaşının cesurâne taarruzuna karşı

kendisini savunamama ve onu dinlemekten

sıkılma hâliydi. Toplumumuzun bir sorunu

daha çıkıvermişti ortaya: En az iki kişiyle

yapılabilen sohbeti, kendi başına yapma

.

MINTAN - 6


16

çabası… Artık, sabrım tükenmeye

başlamıştı ve “Allah’ım, kulunu bu saatte

böylesine cehâlet çukuruna batmış insanlarla

imtihan ediyorsun. Bana sabırlar ihsan

eyle” diyerek yâ-sabır lafzını tekrar ediyordum.

Ama ne fayda…

İki hanımefendinin analiz ve ülke gündemine

yön verecek mahiyetteki çıkarımları,

bitmek bilmedi. Hâlet-i ruhîyemiz dâhilinde

yeterince sabrettiğimize olan inancım

nedeniyle, tartışmaya dâhil olacaktım.

Daha önce yüzlerce defa topluluk içerisinde

tartışmaya girmiş olmam, zaten özgüven

noktasında yeterli desteği sağlıyordu. Ve

o ân geldi, konuya dâhil olduk. “Topluma

açık olarak yaptığınız muhabbete dâhil olabilir

miyim?” sorusuyla girdim mevzuya.

Tarihçi olduğumu belirterek, üzerinde

konuşulan konunun bir çırpıda karara

bağlanamayacağını anlattım. Ayrıca,

konuyu gerekli-gereksiz eklemelerle

düğümlediklerinden bahsettim. Tabiî,

çok bilen ve arkadaşı üzerindeki otoritesini

kaybetmeyi kendisine yediremeyen

hanımefendi, şahsımıza yönelttiği alâkasız

sorularla mevkiini korumayı denedi. Ama

nâfile… Verdiği soruları hızlıca yanıtlayıp

hanımefendinin konudan çıkış yollarını

kapattıktan sonra, peşi sıra yönelttim

sorularımı. “Milliyetçilik ile Nazizm ve

Faşizm kavramlarını aynı meselelerde

zikrediyorsunuz. Bunlar hakkında bilgi

verir misiniz?” sorusuyla başlamıştı atak.

Gelen cevap ise, oldukça âdi mahiyetteki

bilgi karmaşasından ibaretti: “Nazizm,

Hitler’in Almanya’da uyguladığı milliyetçilik;

Faşizm ise, milliyetçiliğin varlık

gösterdiği ülkelerde geçerlidir”. Verilen

cevap karşısında herhangi bir şaşkınlık

emaresi vermedim. Bilâkis, tahminlerimi

yanıltmayan cevaplar verilmesi gerekçesiyle

oldukça üzgün ve bir o kadar da memnundum.

Beklediğim yanıtlar birbiri ardına

gelince, sorularımı hızlıca yöneltmeye

devam ettim. Uzun müddettir saçma-sapan

konuşmalara maruz kalan diğer insanlar

için, her yönelttiğim soruda, ses tonumu

biraz daha artırıyordum. Tabiî, yanlışları

giderirken vermiş olduğum yanıtlar da o

nispette ses tonuna sâhip oluyordu. Böylece,

gerçek-dışı bilgilerin diğer insanların zihinlerini

istilâ etmesini önlemiş olduğumu

zannediyordum.

Sorular ve cevaplar su misâli akıpgiderken,

Türkiye Cumhuriyeti’nde Faşist

bir idarenin olduğuna yönelik açıklama

geldi. Eğitim dilinin Türkçe olması, her

kurum ve resmî evrakta “Türk” ibaresinin

yer alması gibi hususlar, hanımefendinin

içyüzünü deşifre etmişti. Konunun farklı

yerlere çekilmesi ve “kırmızı çizgim”

olduğunu defaatle belirttiğim hususlara

temas edilmesi, tartışmanın tansiyonunu

artırdı. Çünkü mesele, vatan meselesi

hâlini almış ve asırlardır yapılmakta olan

“böl-parçala-yönet” politikası, trendeki

şubesini açmıştı. Hanımefendinin sözleri

üzerine kısa süreliğine dışarıyı seyrettim

ve alaycı bir ses tonuyla sorumu sordum:

“Türkçe ve Türklüğe karşısınız herhâlde.

Peki, size ne lâzım? Yâni devlet veya millet

katından muradınız nedir?” Cevap basitti:

“ “Türk” ibaresinin Faşist ve ayrıştırıcı

bir mahiyette bulunduğu gerekçesiyle

kaldırılması…” Bu şekilde asıl hedefini

gösteren hanımefendi, “ülkemizde yaşayan

başka milletlere mensup vatandaşlarımızın

temsil edilmediğini” söyleyerek sözlerini

sürdürdü. Ülkemizi bu sebeple Faşizm,

Nazizm ve Milliyetçilik gibi birbiriyle -bâzı

müşterek hususlar hâriç- bağı olmayan

akımlarla özdeştiriyormuş. Tarihten ve

güncel hayattan pek çok örnek vererek,

vatandaşlarımız arasında keskin ayrımlar

yapılmadığını vurguladım. Milleti bölmenin

bir “dış politika” ürünü olduğunu

ve yapay mahiyete sâhip olduğunu ifade

ettim. “İfade ettiğiniz fikir akımları ve

konu hakkında bilginiz olmadığı, dinleyen

herkesin malûmu oldu” dedikten sonra

sorularımı yönelttim: “Ülkemizi, ismini,

resmî dilini, toplum yapımızı, eğitim

sistemimizi, el-hâsıl her şeyi kötülediniz,

yok saydınız. En aşağılık bizmişiz gibi hâl

MINTAN - 6

.


17

HUAL Kütüphanesi’ndeki Yazı (Samet YILDIZ Arşivi)

ve tavırlar içerisine büründünüz. Peki,

söylediğiniz bu kötü gidişatı değiştirmek

için ne yaptınız? İşinizin hakkını verdiniz

mi? Uzun müddettir konuşmakta

olduğunuz konular üzerine kafa yordunuz

mu? Kötü olduğunu söylediğiniz gidişat

üzerine kalem oynattınız mı?” Birkaç

kem-küm cevap verme çabasının hâricinde

ses yükselmedi. Cevabının “HAYIR!”

olduğu, gözlerinden ve duruşundan belli

idi.

Bunun üzerine sözlerime devam ettim:

“Türk değilseniz veya kendinizi bu devletin,

bu toprakların insanı olarak görmüyorsanız,

buna saygı duyarız. Beğenmiyorsanız,

başka ülkelerde de yaşayabilirsiniz. Buna da

bir itirazımız yok… Lâkin bu ülkede yaşayıp,

buranın ekmeğini yediğiniz hâlde yine de

türlü hakaretler etmeniz, bizim

sessizliğimizi bozacak bir gerekçedir. Ve

bu, medenî sohbeti tartışmaya, kavgaya

dönüştürür.” Böylece, dinlenmek ve kitap

okumak hayâliyle başlayan tren yolculuğu,

bu minvalde son buluyordu. Tartışmalı,

sorulu-cevaplı bir yolculuğu daha geride

bıraktığımız esnada, yazımızın konusu da

kendiliğinden oluşuvermişti.

Bu satırları kaleme alırken, liseli yıllarım

hatırıma geldi birden. Lise yıllarında,

oldukça fazla kitap ve dergiyi bünyesinde

barındıran okul kütüphanemizde

çalışırdım. Beni arayıp-bulmak isteyenlerin

bakacakları ilk yerdi orası. Yazıp-çizmeye

yeni yeni başladığımız o dönemlerde, kütüphanemizi

tam anlamıyla “kütüphaneye”

çevirmeye çalışmaktaydık. En büyük

.

MINTAN - 6


18

yardımcımız da Ahmet TEKEDAR Hoca’mız

idi. Okulumuzun “Tarih Öğretmeni”

olarak memuriyet hizmetini tamamlayan

Hoca’mız, “cehâlete karşı savaşın emekliliği

olmaz” düsturunca okul kütüphanesini

idare etmekteydi. Bir gün hasbihâl ederken,

boydan boya sıralı olan kitaplıklara bakıp

“Samet, buraya öyle bir söz asmalı ki, herkesin

dikkatini çeksin” demişti. O günün

ertesi sabahı, ilk teneffüste kütüphaneye

gittiğimde Ahmet Hoca’nın uğraş içerisinde

olduğunu gördüm. Pek çok A4 boyutundaki

kâğıdı arkadan bantlayan Ahmet

Hoca, yaşadığımız olayı özetleyen bir sözü

büyük harflerle yazmıştı:

“21. yüzyılın câhilleri, okuma

yazma bilmeyenler değil; okumayanlar,

öğrendikleri yanlış bilgileri

değiştirmeyenler ve yeniden

öğrenmeyenler olacaktır.”

Alvin Toffler

SAMET YILDIZ

sametyildiz.iletisim@gmail.com

MINTAN - 6

.


Adres:

Hastane Mahallesi, Ayasofya Caddesi,

No.: 101/3, Arnavutköy/iSTANBUL

Tel.: +90 212 530 5202

Cep: +90 543 670 6983

E-Posta: info@kardeslerotomat.com


20

Millî Edebiyat Geleneğinin Koruyucuları:

BEŞ HECECİLER

ALPEREN DÖNMEZ *

Malum olduğu veçhile Türk nazmı, 15.

asırdan sonra kendi özünü kaybetmiş ve

iki müstakil kolda gelişme göstermişti.

O kadar ki, ne eski Türk şiirini devam

ettiren halk edebiyatı payitahtta istediği

aksi verebiliyor, ne de yeknesak bir

ıttıratta giden muğlak Divan şiirleri

Anadolu’da yankılanıyordu. Dört asır

kadar ilerleyen bu süreçte birtakım

yenileşmeler denendi ise de, Türk

nazmının asıl dönüm noktası, hiç şüphe

yoktur ki, Tanzimat edebiyatıdır. Fakat

bu edebiyatın bıraktığı akisler ancak kısa

süre devam edebilmişti. Vaktaki Osmanlı

Devleti sukut edip de Cumhuriyet ilan

olundu, o vakit yeniden Türk nazmında

bir öze dönüş, bir “Türkleşmek” hâsıl

oldu; gerek eski edipler ve gerekse o

dönemin gençleri de bu yeni nazım

anlayışını gerek şeklen, gerekse muhteviyat

bakımından benimsemek yoluna

gitmiştir. Türk nazmındaki bu reformu

yalnız muhteviyatta değil, şekilde de

benimseyen edebî cereyanlardan birisi

de, meşhur Beş Hececiler’dir.

Beş Hececiler dediğimiz bu teşekkül,

isminin çağrıştırdığının aksine,

Garipçiler, Hisarcılar yahut önceki

Servet-i Fünun cereyanı gibi, müstakil

bir edebî teşekkül değillerdir. Fakat

bunları edebî bir teşekkül hâline getiren,

Beş Hececiler’i oluşturan şairlerin(Faruk

Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Halit

Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek,

Yusuf Ziya Ortaç) hepsinin aynı eski gelenekten

gelmeleri, müştereken aruzu terk

etmeleri 1 , şiirde farklı konulara da yer

vermesi ve şiirin şeklini de değiştirmeğe

çalışmalarıdır.

Beş Hececiler’in edebiyat sahnesine

çıkmalarını izah etmek için, öncelikle

hece vezninin tarihî seyrini bilmek iktiza

eder. Oldukça kadim bir sistem olan hece

vezni, Türkler yazıyı belleyeli beri Türk

nazmında kullanılmış, ancak İslâmiyet’in

kabulünden sonra Türk nazmının Arap ve

Fars nazmından müessir olmasıyla işbu

vezin yerini aruz veznine terk etmiştir 15.

asırdan sonra ise aruz vezniyle yazılan

.

* Mezun, Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

E-Posta: alperen.donmez1999@gmail.com

1 Bunlardan Enis Behiç, bilahare hece veznini de terk ederek aruza dönmüştür. Bkz. Alaattin

Karaca, Enis Behiç Koryürek, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXVI/ s.215

MINTAN - 6


21

şiirler Divan edebiyatı 2 sanıyla bütün

Türk nazmına hâkim olmuş; hece vezni

ise yalnız âşık ve tekke edebiyatlarında

mevcudiyetini devam ettirmiştir.

Ancak 18. asra gelindiğinde Tanzimat’ın

getirdiği Garp akımları diğer bütün kollarda

olduğu cihetle Türk edebiyatına

dahi büyük tesir etmiş ve böylelikle hece

veznine dönüş için denemelere bulunuldu.

Ancak Tanzimatçıların bu denemeleri,

yalnız Vatan Şairi Namık Kemâl’in

birkaç şiiriyle münhasır kalmış; Servet-i

Fünun’a gelindiğinde ise bu vezin, ancak

üç-beş münferit manzumeden ibaret

kalmıştır. İşte tam bu sırada, Mehmet

Emin Yurdakul’un Ben bir Türk’üm;

dinim, cinsim uludur mısraıyla başlayan

meşhur Cenge Giderken şiiri, hem hece

vezninin yeniden hatırlanmasını ve hem

de, Tanzimat’tan beri süregelen aruzhece

ihtilâfını yeniden körüklemiştir.

Bu ihtilâfa ise, Millî Edebiyat’ın sesi

olan Genç Kalemler Mecmuası’nda

neşrolunan Yeni Lisan makalesi ile

Ömer Seyfettin ile Ali Canip(Yöntem)

dâhil olmuş ve böylece hâsıl olan Millî

Edebiyat devrimi, hece vezninin yeniden

önem kazanmasını sağlamıştır. 3

İşte böyle bir nazım inkılâbının devamı

olan Beş Hececiler’in ortak noktalarını,

yukarıda kısaca izah etmiştik. Şimdi

bunları birer, birer tahlil edelim:

I. Aynı gelenekten gelmeleri ve

heceyle yazmaları.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere hece

vezni, aslında eskiden beri bilinmekte

ve kullanılmakta idi; hece vezninin

yeniden öne çıkması ise Millî Edebiyat

cereyanı sayesindedir. Buna mukabil

Türk edebiyatına 500 yıldır hâkim olan

aruz vezni ise, artık bir gelenek olmuştu.

Bundan ötürü, Beş Hececiler’in edebiyat

sahnesine ilk çıktığı yıllarda, geleneğe

uygun giderek aruzla yazmaları, tabii

karşılanmalıdır. Nitekim Beş Hececiler’in

aruzu terk edip heceye geçmelerini de,

Millî Edebiyat cereyanının dalga hâlinde

yayılması ve bunun neticesindeki

şiddetlenen münakaşalarda yenilikten

taraf olmasıyla açıklanabilir. Hattâ Halit

Fahri, Beş Hececiler’in bu duruşunu şu

mısralarıyla ortaya koymaktadır:

Biz şimdi başka bir yeni ahenge

bağlıyız/Âşık sazıyla geldi erenler bu

meclise.

II. Şiirde farklı konulara yer

vermeleri.

Beş Hececiler edebiyat sahnesine ilk

çıktığı vakit -tabiî olarak- Servet-i Fünun

geleneğinden kurtulamamış; mütemadiyen

lirik ve muğlak(symbolist,

rumuzcu) şiirlere yer vermiştir.

Burada önce, “muğlaklık” dediğimiz

rumuzculuktan(symbolism) biraz bahis

açmak iktiza eder. 19. asırda neşet eden

Fransız menşeli muğlaklıkta maksat,

anlatılmak isteneni, yalnız usta ediplerce

ortaya çıkarılabilecek rumuzlara

gömerek anlatmağa çalışmaktır.

Bu simgeler ise anlaşılması müşkül ve

ekseriya orijinal(unique) isimlerden

yahut terkiplerden seçilir. Yani asıl

maksat, anlatılmak istenen şeyi rumuzlarla

hissettirmeye çalışmaktır. Bu

nedenle rumuzcu şiirlerde sanatkârânelik

ön plândadır. Bizde de bu tarz şiirlerin

rumuzları, bazıları Divan edebiyatından

intikal etmekle birlikte çoğu zaman

orijinal olan yabancı isim terkipleridir.

Bizdeki rumuzlu şiir konusundaki

2 Bu edebiyat, aslında Fransa’da sonradan gelişen salon edebiyatının bir türüdür. Ancak bu

mesele ayrıca bir tetkik konusu olduğundan, istitrat maksatlı olarak belirtmeğe lüzum gördük.

3 Her ne kadar hece vezni, aruz veznini büyük ölçüde gölgede bıraktıysa da bu vezin, şimdilerde

serbest vezin ile çatışmaktadır. Bu da ayrıca tetkik konusudur.

.

MINTAN - 6


22

ve –yine onlara göre– Millî Edebiyat’ın

devamı olmaktan öteye gitmeyen Beş

Hececiler’in şiir anlayışına, hakikî

Anadolu manzaralarını nazma çekmek

suretiyle farklı bir soluk getirmiştir.

Beş Hececiler’in mensur eserlerinden

birisi: Halit Fahri’nin “Edebiyatçılar

Geçiyor” isimli hatıratı.

başarılı isimler arasında, Cenap

Şahabettin ve hepimizin en az bir şiirini

bildiği Ahmet Haşim’i saymak kâfidir.

İşte, Beş Hececiler’in edebiyat sahnesine

çıktıkları ilk yıllarda Türk nazmına

hâkim olan en önemli iki akımdan(diğeri

manzum gerçekçiliktir) muğlaklık,

onların şiirlerinde de yer edinmiştir.

Bu nedenle Beş Hececiler’in ilk dönem

şiirleri daha ziyade bir sevgiliyi, bir aşkı,

bir hazzı; bazen de bir izdivacı –kendi

tecrübelerine göre– tasvir etmekte; hattâ

kimi şiirlerinde de şehevi şiirin (erotic

poetry) ilk izleri yansıtılmaktadır. 4 Fakat

bu olguyu ilk kıranlar da, Millî Edebiyat’ın

da tesiriyle, yine onlar olmuştur. Bunda

en büyük pay, kuşkusuz Faruk Nafiz

Çamlıbel’indir. Beş Hececiler içerisinde

sivrilen ve şiirleri bugün bile belleklerden

silinmeyen Faruk Nafiz, çoğu çevrelerin

şeklî bir değişiklikten ibaret gördüğü

Burada değinmeliyiz ki Anadolu’nun

edebiyatımıza dâhil olması, aslında yeni

bir şey değildir; yeni olan, Anadolu’nun

ve Anadolu halkının bir münevver

gözüyle tasvir edilmesidir. Bu yeniliği

Faruk Nafiz’den önce, nesir alanında

görürüz. Anadolu’yu mensur olarak

aktaran ilk Türk edibi, II. devre Tanzimat

ediplerinden –genç yaşta kaybettiğimiz–

Nabizade Nazım’ın Karabibik isimli

küçük romanıdır(novella, uzun hikâye).

Fakat buradaki Anadolu tasvirleri, gerek

mekân ve gerekse şahıs nazarında, maalesef

pek sathîdir. Anadolu’ya gerçek

anlamda ilk eğilim ise Millî Edebiyat

cereyanının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bu Anadolu’ya eğilişte en temel faktör,

20. asır Türk edebiyatına da yön veren

Ziya Gökalp’in halk kültürü düsturudur.

5 Ömer Seyfettin’in bazı hikâyelerinde

bu temayülün ilk izlerine tesadüf

edilir. İstiklâl Harbi’ne ve Cumhuriyet’in

ilanından sonrasına gelindiğinde ise, bilhassa

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve

Reşat Nuri Güntekin’in eserleriyle(Yaban,

Ankara; Acımak, Yeşil Gece, Kan Davası

v.s.) bu temayül iyice belirginleşmiştir.

1940’lı yıllara gelindiğindeyse Anadolu

ve Anadolu insanı, Türk nesrinin olmazsa

olmaz teması hâline gelmiş; eski İstanbul

ise, Sait Faik’in hâl hikâyeleri ile Ahmet

Hamdi Tanpınar gibi gelenekçi ediplerin

romanları müstesna, son yıllara değin

yalnız bir alt tema hâline gelmiştir. 6

.

4 Özlem Kale, “Beş Hececiler Şiirinde Erotizm Yansımaları”, J.I.L.S.E.S, V/1, 2019, s. 46.

5 Duygu Kuş, “Beş Hececilerde Bir Değer Olarak Millî Romantik Duyuş Tarzı”, Balıkesir

Üniversitesi S.B.Ü. Dergisi, XV/32, Aralık 2014, s. 128.

6 Son yıllarda günümüz ediplerinin yazdığı romanlarda İstanbul temasına geri dönülmek

istendiği vakidir. Fakat son dönem İstanbul teması ile eski İstanbul temasını bir tutmak, petrol

ile benzini eşdeğer tutmaktan farksızdır. Bu da, tarih nokta-i nazarından da bakıldığında ibret

verebilecek ayrı bir tetkik konusudur.

MINTAN - 6


23

İşte Beş Hececiler’in öne çıkan şairi

Faruk Nafiz, Türk nesrinde henüz kemâle

eren Anadolu ve Anadolu insanı temasını

Türk nazmında da işlemek suretiyle Millî

Edebiyat’tan beri devam eden Anadolu’ya

dönüş cereyanını tamamlamıştır. 7

Anadolu’yu ve Anadolu halkını Faruk

Nafiz, meşhur Han Duvarları şiirinde

yalçın bir gerçekçilik duygusuyla nazma

çekmiştir(Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu/Sağ

taraftan çıngırak sesleri

geliyordu/Ağır ağır önümden geçti deve

kervanı/Bir kenarda göründü beldenin

viran hanı). Kayseri’ye, muallimlik

görevini ifa etmeğe giden Faruk Nafiz’in

at sırtında –dönemin şartları böyle idi–

gördükleri ve kaldığı hanlarda tesadüf

ettiği manzaralar, Han Duvarları’nın

temasını oluşturmaktadır. 8 Fakat şiiri asıl

şayan-ı dikkat kılan şey, Faruk Nafiz’in,

şiirin içinde başka bir şiir vermesidir.

Bu şiir de Maraşlı Şeyhoğlu’nun, Faruk

Nafiz’in de geçtiği hanların duvarlarına

yazdığı dörtlüklerdir. Bu dörtlükler Faruk

Nafiz’in de dikkatini çekmiş ve en

son kaldığı handa Maraşlı Şeyhoğlu’nu

sorduğu zaman, onun ebediyete

yürüdüğü cevabını almıştır. Faruk

Nafiz’in şiirine sıkıştırdığı bu dörtlükler,

daha sonra Sabahattin Ali’nin hikâyelerinde

de göreceğimiz 9 ve 20. asır Türk

edebiyatının temel vasıflarından olan

halk edebiyatından faydalanmak ilkesinin

de ilk ve en bariz örneğidir. 6+5=11’li

hece vezniyle ve aaab/cccb/dddb kâfiye

tertibiyle yazılan bu koşma şöyledir:

On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından, yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben

Gönlümü çekse de yarin hayali

Aşmağa kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgarın önüne katılmışım ben

7 Tabii bunda yalnız Faruk Nafiz’in değil, Kemalettin Kamu’nun da büyük payı vardır.

8 İnci Enginün, “Faruk Nafiz Çamlıbel”, Erdem, V/13, Ocak 1989, s. 38.

9 Sabahattin Ali gerçekte içtimai-gerçekçi bir ediptir ve Beş Hececiler ile irtibatı yoktur. Burada

yer vermemizin sebebi, onun kullandığı halk şiirlerinin –Anadolu’dan geldiği cihetle– daha kâmil

ve zengin olmasından ve aynı zamanda şair olmasından da ileri gelmektedir. Sabahattin Ali ile

ilgili daha detaylı bilgi için şimdilik Yapı-Kredi Yayınları’nın Sabahattin Ali: Anılar, İncelemeler

ve Eleştiriler isimli kitabına müracaat ediniz.

.

MINTAN - 6


24

Garibim, namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış, harem diyorlar

Hastayım, derdime verem diyorlar

10

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

Görüldüğü gibi Faruk Nafiz, Han

Duvarları’nda Anadolu temasını, halk

şiiriyle başarıyla harmanlayarak Türk

nazmında yeni bir ekolü, memleket şiirini

başlatmıştır. Hattâ bu ekolün önünü

Faruk Nafiz, yine kendisine ait Sanat

şiirinin son dörtlüğünde şöyle açmıştır:

Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,

Söylenmemiş birmasal gibi Anadolu’muz.

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,

Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! 11

Bu son dörtlük yalnız Faruk Nafiz’in şiir

anlayışını ve memleket şiirinin başlangıç

noktasını değil, Beş Hececiler’in manifestosunu

dahi teşkil etmektedir.

Nitekim Faruk Nafiz’in şiirleri yalnız

Beş Hececiler’i değil, çağdaşları olan

diğer şairleri(bilhassa Ömer Bedrettin

Uşaklı’yı) dahi etkilemiştir. Bu nedenle

Faruk Nafiz için, Beş Hececiler’in önderi

demek, zannederiz ki, yerinde olacaktır.

Faruk Nafiz dışındaki diğer Beş

Hececiler ise Faruk Nafiz’in tarzını devam

ettirmekle birlikte, bilhassa Enis Behiç

ve Yusuf Ziya, kaleme aldıkları destanî

şiirlerle(epic poetry) Beş Hececiler’in şiir

anlayışını daha da geliştirmiştir. Bu epik

şiirlerden Yusuf Ziya’nın1 zirde kısaltarak

iktibas ettiğimiz Mehmetçik şiiri, Beş

Hececiler’in millî duyguları yansıtmaktaki

muvaffakiyeti bakımından mühimdir:

Göğü bir fecre sarar açtığımız bayraklar,

Yurdu, topraklara mıhlanmış adımlar saklar.

Çarpar ecdadımızın nabzı damarlarda bugün,

Koşar üç kıtada nal sesleri hala Türk’ün!

...

Bendim elbet şu Çanakkale’yi göğsünde tutan:

Kara topraklara evladını vermiş uyutan,

Giydi al kanlarımın tuncunu yıllarca etim,

Boğdu son düşmanı yurdumda benim iskeletim!

Bastığım yer mezarımdır diyen elbet ölmez!

Silinir, toprak olur belki... Müebbet ölmez!

Bu çelik ruhu giyen etle kemikten madde,

Bir aşılmaz granit kale çeker serhadde!

Yedi kat toprağın altıyla bizimdir bu diyar,

Can verirken, bizi ecdadımızın ruhu duyar.

Kalbi Allaha dayanmış, dayanır dipçiğine.

Güvenir milletimiz yine Mehmetçiğine. 12

Yine Beş Hececiler’den olan Enis Behiç,

Millî Neşide serlevhasıyla kaleme aldığı

ve ikinci kısmını zirde naklettiğimiz

Biz Kimleriz şiirinde Türklüğü tüm

coşkunluğu ile şöyle anlatmaktadır:

Yürüyoruz, başımızda ay-yıldızımız;

Genç ihtiyar, kadın, erkek, oğul, kızımız...

Soyumuzda ne kahraman kardeşler vardır:

Türkmen, Oğuz, Başkurt, Tatar ve Kırgız’ımız...

Demir dağlar delmiş olan Bozkurtlarız ki

Orkun’da var Kül Tigin’den kalma yazımız...

Hamlemizden yere geçer kanlı saraylar,

Bizce birdir gedalarla baylar, giraylar...

Medeniyet şimşeğinden gelir hızımız;

Sorma: Kimdir kanatlanmış bu genç alaylar?

MINTAN - 6

.

10 Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları, Han Duvarları, s. 5 v.d.

11 Çamlıbel , s. 10.

12 Yusuf Ziya Ortaç’ı diğer hececi şairlerden ayıran nokta; onun hece veznine geçtikten sonra

dahi aruza devam etmesidir. Bu nedenle kendisini, eski geleneklerden kopamayan bir şair olarak

değerlendirmek icap eder


25

Bunlar bütün nura doğru akın eden Türk!

Hey koca Türk, uzakları yakın eden Türk! 13

Son olarak da Faruk Nafiz’in

Çanakkale şiiri, Beş Hececiler’in halka

ne denli coşkun bir sesle hitap ettiğini

ve Çanakkale Zaferi gibi Türk tarihinin

şanlı sayfasını tarifsiz bir hisle anlatması

bakımından şayan-ı dikkattir:

Övün ey Çanakkale, cihan durdukça övün!

Ömründe göstermedin bin düşmana bir gün.

Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,

Başına yüz milletin birden üşüştüğü yersin!

Sen savaşa girince mızrakla, okla, yayla.

Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla.

Sen topun donanmayla, tüfeğin bataryayla,

Neferin ordularla boy ölçüştüğü yersin!

Nice tüysüz yiğitler yılmadı cenk devinden,

Koştu senin koynundan çıkar çıkmaz evinden.

Sen onların açtığı bayrağın alevinden,

Kaç bayrağın tutuşup yere düştüğü yersin!

Toprağından fazladır sende yatan adamlar,

Irmağın kanla çağlar, yağmurun kanla damlar.

O cenkten armağandır sana kızıl akşamlar,

Sen silahın inançla son dövüştüğü yersin!

Bir destana benziyor senin bugünkü halin.

Okurken duyuyorum sesini ihtilalin.

Övün ey Çanakkale ki sen Mustafa Kemal’in,

Yüz milletle yüz yüze ilk görüştüğü yersin! 14

III. Şekil değişiklikleri

Bir önceki fasılda anlattığımız veçhile

tema ve muhteviyat bakımından Millî

Edebiyat’ın bıraktığı yerden devam eden

ve hattâ yeni bir memleket edebiyatı

ekolünü başlatan Beş Hececiler yalnız

hece veznine geçmekle kalmamış; aynı

zamanda, özüne dönen nazım şekillerine

de değişikliklere giderek Türk nazmına

farklı bir soluk getirmek istemişlerdir.

Bu değişikliklerin çoğu da aslında, eski

Servet-i Fünun nazmından gelen yeniliklerin

bu devre uyarlanmasıdır. Beş

Hececiler’in şiirinde en çok göze çarpan

unsur, “anjambıman” diye tabir edilen,

bir cümlenin diğer mısrada devam etmesi

yahut nihayet bulması tekniğidir. Bu

teknik, bilindiği üzere, Servet-i Fünun

nazmında –bilhassa Tevfik Fikret’in

şiirlerinde– çok sık uygulanmakta ve

böylece şiirin nesre yaklaştırılması

hedeflenmiştir. Bunun dışında Beş

Hececiler’in şiirinde dikkati çeken en

önemli unsurlardan biri, hece vezniyle

oynanmasıdır. Nitekim Beş Hececiler’in,

gerçekte 6+5 olan 11’li hece veznini

7+4 gibi değişik şekillerde böldükleri

vakidir.1 Bunu anlamak için Orhan

Seyfi’nin Anadolu Toprağı adlı şiirinin

III. dörtlüğünü tahlil etmek vakidir:

Kadir Mevla’m, eğer senden uzakta

Bana takdir eylemişse ölümü,

Rahat etmem bu yabancı toprakta,

15

Cennette de avutamam gönlümü.

Görüldüğü gibi Orhan Seyfi’nin bu

dörtlüğü, 11’li hece vezninin 4+7 şekliyle

yazılmıştır. Buradan da anlaşılacağı veçhile

Beş Hececiler, kendinden önceki ediplerin

aruz vezninde yaptıkları gibi, hece

vezninde de kalıpları kırmağa çalışmıştır.

Yine Beş Hececiler’de görülen bir

diğer unsur da eski aruz şekillerini

heceye uyarlamağa çalışmalarıdır. Bu

unsur diğer hececi şairlerde pek görülmemekle

birlikte Aruza Veda gibi manifesto

mahiyeti taşıyan bir şiiri kaleme

alan Halit Fahri’nin dahi eski bir Servet-i

Fünun geleneği olan serbest müstezadı

heceyle yazmağı denediğini görmekteyiz.

Serbest müstezat dediğimiz nazım şekli,

13 Yusuf Ziya Ortaç, Mehmetçik, Parlamenter Şairler(haz: Feyzi Halıcı), s. 225-226.

14 Enis Behiç Koryürek, Millî Neşide-II, Güneş, 5, 1/III/1927, s. 14.

15 Çamlıbel, Çanakkale, http://www.siirparki.com/kahramanlik41.html(e.t. 04/IX/2020)

MINTAN - 6

.


26

Servet-i Fünun şairlerinin sone, terzarima

v.d. Avrupai nazım şekillerine ekledikleri

bir nazım şeklidir. Eski Divan

edebiyatındaki müstezattan ayrılan en

önemli noktası ise, müstezadın tek bir

aruz kalıbı ile yazılmasına ve bir kâfiye

tertibinin bulunmasına(aa/-a/-a…) 16

nazaran, aruz kalıbına ve kâfiyeye dikkat

edilmemesidir. Bu yönüyle serbest

müstezat, o devirde Avrupa nazmında

hüküm süren serbest veznin geleneksel

aruz veznine uyarlanmış hâlidir. İşte Halit

Fahri’nin yapmak istediği de, bu nazım

şeklini hece vezniyle yazmak istemesidir.

Meselâ, Uzaklara şiirine bakıldığında

şöyle bir diziliş görmek mümkündür:

Uzun bir ömür boyunca(3+5=8)

Yıllar, mazinin eşiğinden(2+7=9)

Yüzüme parça parça(3+4=7)

Solgun ışıklar serpiyor(5+3=8).

Sıkılıyorum, öyle ki içimden bir ses(5+8=13)2:

— Al başını git, diyor(5+2=7),

Uzaklara, uzaklara, uzaklara(4+4+4=12)! 17

Bu şekilde değişik hece vezinleriyle

yazılan heceli müstezatlar yalnız

bu devre ile mahdut kalmış; edipler

arasında fazla itibar görmemiştir. Buna

rağmen serbest müstezadın bu şeklinin,

daha sonraları Nazım Hikmet’in başını

çektiği içtimaî-gerçekçi şiirler ve Garip

şiiriyle tamamen edebiyatımıza giren

serbest nazımla klâsik serbest müstezat

arasında bir geçiş devresi olduğunu da

inkâr edemeyiz.

Son olarak Enis Behiç’in dahi şiirde

değişik şekiller aradığını da belirtmek

gerekir. Bilhassa meşhur Gemiciler

şiirindeki mısraların diziliş şekli dikkat

çekici olup orijinaldir:

Biz dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz.

Ufuklardan ufuklara haber sorar, gezeriz.

Güneşlerde uyuklayan yamaçları,

Kalbi durgun tarlaları bıraktık.

Gölge veren ağaçları

Sevmiyoruz biz artık.

Sevgilimiz,

Ey deniz!

İşte biz;

Nihayetsiz

Mavilikler yolcusu!

Ruhumuzun kardeşidir

Güneşlerde parlayan bu yeşil su,

Bayrağımız yeşil sular ateşidir.

Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz.

Biz hilâle şan arayan korku bilmez gemiciyiz

18

Burada görüldüğü üzere Enis Behiç,

şiirini 16’lı hece vezninden başlatıp bir

hece azaltarak 12 ve 11’li hece vezniyle

devam etmiş, sonra 8’li ve 7’li hece vezniyle

gitmiş ve nihayet 4’lü ve 3’lü heceyle

bitirmiş; ikinci parçayı da tam tersi bir

dizilişle kaleme almıştır. Bunun gibi orijinal

kalıplar ve dizilişler kullanan Beş

Hececiler, hece vezniyle dahi olsa, şeklen

yeni ve özgün şiirler üretmekten hâli

kalmamıştır.

Buraya değin anlattıklarımız, Beş

Hececiler’in şiir anlayışı ile şiire getirdikleri

yeniliklerdir. Bundan dolayı Beş

Hececiler, edebiyat sahnesinde mütemadiyen

şiirleriyle anılagelmiştir. Oysa

Beş Hececiler –Enis Behiç müstesna–

yalnız şiirle iştigal etmemiş; aynı zamanda

nesir alanında da eserler vermiştir. Ancak

bunların diğer eserleri, şiirlerine nazaran

gölgede kalmış olup çoğunluğu bugün

unutulmağa yüz tutmaktadır. Yalnız

Faruk Nafiz’in tiyatroları, bilhassa Gazi

MINTAN - 6

.

16 Abdullah Uçman, “Beş Hececiler”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. V, s. 544.

17 Orhan Seyfi Orhon, Anadolu Toprağı, Şiir TahlilleriI(haz: Mehmet Kaplan), s. 215-216.

18 Bu kâfiye tertibi gerçekte Divan edebiyatının standart nazım şekli olan gazele aittir. Esasen

müstezat, gazelin bir mısraını müteakip yazılan ve kendinden evvelki dizeyle şekil ve mana

olarak irtibatlı olan bir ziyade(extra) mısra ile oluşan bir nazım şeklidir(müstezat adı buradan

gelmektedir[ze-elif-dal mastarından istif ’al vezniyle istizade’nin mefulü]).


27

Mustafa Kemâl Atatürk’ü anlatan

Kahraman ile konusunu kadim Türk

hayatından alan Akın, döneminde

defalarca sahnelenen başarılı eserlerdir.

Ayrıca Beş Hececiler’in şiirlerinden

bazıları, sonradan bestelenmiş ve dillerde

dolaşmıştır. Bilhassa Faruk Nafiz’in

Behçet Kemâl ile birlikte kaleme aldığı

meşhur 10. Yıl Marşı, Türk Beşleri’nden

Cemâl Reşit Rey tarafından bestelenmiş

olup bugün dahi her Cumhuriyet

Bayramı’nda okunmaktadır. Ayrıca Halit

Fahri’nin sanatkârane şiirlerinden olan ve

Gölgeler Ne Hoş adıyla bilinen Gölgeler

İçinde şiiri de, Beş Hececiler’in bestelenen

diğer şiirlerindendir.

Netice olarak Beş Hececiler, çoğu edip

tarafından, Millî Edebiyat’ın bir devamı

olduğu gerekçesiyle Millî Edebiyat

çerçevesinde değerlendirilmiş; bu

nedenle de hep arka plânda kalmıştır.

Ancak Beş Hececiler’in eserleri dikkatle

tahlil edildiğinde Millî Edebiyat’tan

beri işlenegelen Anadolu ve Türklük

temalarını yeni ve orijinal bir bakış

açısıyla anlatarak memleket şiirinin

öncüleri olduklarını görmekteyiz. Yine

bu özgün şekiller, daha sonraları Türk

nazmına hâkim olan serbest nazmın da

ilk izlerini teşkil etmektedir.

Beş Hececiler, her ne kadar zahiren

Millî Edebiyat’ın devamı gibi görünse de,

iyi tahlil edildiğinde onların Cumhuriyet

şiirine farklı bir soluk getiren yenilikçi

şairler oldukları kendiliğinden ortaya

çıkar.

Son olarak Beş Hececiler’in, sağdasolda

FOHEY, OFHEY, HEYOF gibi

değişik anagramlarla kodlanan temsilcilerini

vermek icap eder:

Halit Fahri Ozansoy(1891-1971)

Enis Behiç Koryürek(1892-1944)

Yusuf Ziya Ortaç(1896-1967)

Orhan Seyfi Orhon(1890-1972)

Faruk Nafiz Çamlıbel(1898-1973)

B Í B L Í Y O G R A F Y A

ÇAMLIBEL, Faruk Nafiz, Han Duvarları,

Millî Eğitim Bakanlığı, İstanbul, 1969.

ENGİNÜN, İnci, “Faruk Nafiz Çamlıbel”,

Erdem, V/13, s. 33-62, İstanbul, Ocak 1989.

HALICI, Feyzi, Parlamenter Şairler,

T.B.M.M Yayınları, Ankara, ts.

KALE, Özlem, “Beş Hececiler Şiirinde

Erotizm Yansımaları”, J.I.L.S.E.S, V/1, s.45-

53, 2019.

KAPLAN, Mehmet, Şiir Tahlilleri-

I(Tanzimat’tan Cumhuriyet’e), XV. tabı,

Dergâh Yayınları, İstanbul, 1998.

KUŞ, Duygu, “Beş Hececilerde Bir Değer

Olarak Millî Romantik Duyuş Tarzı”, Balıkesir

Üniversitesi S.B.Ü. Dergisi, XV/32, s. 127-133,

Balıkesir, Aralık 2014.

Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi,

c. I, XIV. tabı, Adam Yayınları, 1999.

UÇMAN, Abdullah, Beş Hececiler, TDV

İslâm Ansiklopedisi, c. V, s. 544-545, İstanbul,

1992.

Güneş gazetesi, 5, 1/III/1927.

http://www.siirparki.com/kahramanlik41.

html(erişildiği tarih: 04/IX/2020)

ALPEREN DÖNMEZ

alperen.donmez1999@gmail.com

MINTAN - 6

.


28

ISSIZ

Haftalardır menteşelerini yağlamayı ertelediği odanın

kapısını gıcırtıyla açıp aynı rahatsız edici tonla kapattı.

Anahtarlarını sehpanın, kendini de çekyatın üstüne bıraktı.

Hemen ikaz geldi:

— Kalk da şu üstündekileri çıkar. Bi elini, ayağını yıka.

Miden sırtına yapışacak. Yemek yapman gerekiyor.

— Kalkıyoruz, kalkıyoruz…

Ama kalkamadı. Telefonu eline aldı. Kabloluya çoktan

bağlandığı için sosyal medya hesaplarından bildirimler

gelmeye başlamıştı. Birkaç haberi okuyup sövdü. Bir iki

fotoğrafı beğendi. Bir videoyu üst üste izleyip güldü. Onun

dışında kalan yarım saatini ekranı boş boş kaydırarak

geçirdi. Ağır hareketlerle kalkıp kıyafetlerini değiştirirken

üşüdüğünü hissetti.

MINTAN - 6

.


29

— Hep böyle yapıyorsun. Kalkıyoruz diyeli yarım saat oldu.

Hani yaptığımız planlara ne oldu?

— Bak, elimden geleni yapıyorum. Kolay bir hayatım yok.

Beni bunaltma…

— Yapmaaa, bunun ucuz bir bahane olduğunu biliyorsun.

Kimin hayatı kolay ki?

— Bilmem. Mesela yıllık maaşları milyon euro olan futbolcular,

yaz tatili için ülke seçiminde kararsız kalan zenginler,

işleri beyaz yakalılarına yıkan holding sahipleri, beş-on

yerden gelen kira geliriyle keyif süren mal sahipleri, atadan

zenginler…

— Sakat bir bakış açısı... Kendinden çok daha iyi durumda

olanlarla mukayeseye kalkarsan kötü hissedersin tabii. Bir

de evsizler, iç savaştaki mahkûmlar ya da ağır engellilerle

karşılaştır kendini.

— Ben de onlar gibi zavallıyım. Ben de onlar gibi bir

şekilde istemediğim bu hayata mahkûmum. Buradan sağlıklı

muhakeme çıkmaz.

Mutfağa geçip ocağın üstünde dünden kalan makarna

tenceresine baktı. Yine dünden kalan iki çeşit yemek yapma

planını rafa kaldırıp menemen yapmaya karar verdi. Hem

meşhur yumurtalı-yumurtasız tereddüdüne de mahal yoktu.

Çünkü evde yumurta yoktu!

MINTAN - 6

.


30

— Uygulamadığın her plan, tutmadığın her söz, ertelediğin

her iş daha mutsuz hissettirecek, demiştim.

Tavanın altını yakarken:

— Evet, hatırlıyorum ve kesinlikle katılıyorum. Mutluluğu

aramayı bıraktım. Ben kendimi böyle kabul ettim. Hiçbir

nasihatin faydası yok. Ben ıssızım…

— Bu hayata öylesine gelmiş olamazsın!

— Herkes bu hayata öylesine gelmiştir. Ve yine herkes bir

gün tamamen önemsiz olacaktır.

— Gene gereksiz derinleşeceksen…

— Dinle, dedi ve domatesleri gelişigüzel kıyarken devam

etti:

— Şu yeni uygulamadan soy kütüğüme baktım. Bakmadan

evvel bizimkilerde bir gâvurluk olduğunu görürüm diye

korkmadım desem yalan olur.

— Sen ve pek yerinde(!) endişelerin…

— Neyse 19.yüzyılın ortalarına kadar gittim. Sonra babamın

dedesi Vehimi’yi buldum. 1871’de doğup 1940’ta ölmüü…ıhh!

Domatesle birlikte sol işaret parmağının ucundan

küçük bir deriyi de götürmüştü. Parmağını emerken zılgıtı

.

MINTAN - 6


31

yedi:

— Bir sorunun da bu: Konsantrasyon. Dikkatin çabuk

dağılıyor senin.

— Bırak şimdi beni. Vehimi dedeme bak. Onu bu hayatta

en son hatırlayan iki insan kaldı: Babam ve halam. Onlar da

öldüğü zaman Vehimi Dede’yi hatırlayan Allah’ın bir kulu

kalmayacak. Yani 1940’ta ölmüş ancak son tanıyanı da vefat

ettiği gün yok olmuş olacak. Hatta var olmamış gibi olacak.

— İlginç bir argüman.

— Öyle ama benim tezimi destekliyor: “Herkes bir gün

tamamen önemsiz olacaktır.” Düşünsene bu adam monarşiyi

de meşrutiyeti de cumhuriyeti de görmüş. 19. yüzyılda da 20.

asırda da ömür sürmüş. Balkan Savaşlarını ve hatta Dünya

Savaşlarını bile yaşamış. Ama artık kimin umurunda?

— Hadi yumurta yoktu. Soğanla biber de mi yoktu da

kullanmadın?

söylendi:

Kabuğunu dahi soymadığı domatesleri yağda haşlarken

— Bunları senden başka kimseyle paylaşmadığımı biliyorsun

da düşüncelerime dandik bir menemen kadar kıymet

MINTAN - 6

.


32

vermiyorsun. Sen de def ol!

O sırada uzun süredir var olan sessizliği fark etti. Evde

kimse yoktu. Zaten o geldiğinden beri kimsecikler yoktu ki!

Ocağın altını söndürdü. Sessiz ve düşünceli şekilde odasına

doğru yürüdü. Haftalardır menteşelerini yağlamayı ertelediği

odanın kapısını gıcırtıyla açıp aynı rahatsız edici tonla kapattı.

OKAN BALKAN

oknblkn41@gmail.com

MINTAN - 6

.


33

FAL

AHMET RIFAT İLHAN

Yaşlı adamın

elleri titriyor,

kahvede kendi falına bakarken

buğulanıyor gözlük camları.

İçeri giren çiçekçi kadından

kırmızı bir gül alıp masasına bırakıyorum,

kızarıyor yüzü elleri titreyen

yaşlı adamın.

AHMET RIFAT iLHAN

idarmido@gmail.com

MINTAN - 6

.


34

KADIN VE TİMURLENK *

ABDULLAH CEVDET **

TRANSKRİPSİYON: SAMET YILDIZ ***

Bugünkü komünist Rusya’nın, fikrî

amellerinden biri de romannüvis Maksim

Gorki’dir. Bugün vaka Maksim Gorki,

komünist Rusya’nın ne zimamdarlarından,

ne de ilk saff-ı ricalinden değildir. Maksim

Gorki attığı merminin hedefi aştığını ve

endahtın maksuttan fazla bir menzil kat

ettiğini görmüş ve yaptığına bir az nadim

olmuştur. Maksim Gorki vaka Rusya

“proletarya”sından çıkmış fakat edebiyat

âleminde aristokratlıktan asla düşmemiş

bir zekâ-ı mübdi’dir [yeni şeyler söyleyen,

üretendir].

O kendisini “yaptığı balda boğulmuş

arı” görmekte ve işittiğimize göre şimdi

Finlandiya’ya çekilmiş ve mevlâdât-ı içtimaiyesinden

[doğduğu zaman diliminden]

nâ-hoşnut yaşamaktadır. 1 Bu zâtın küçük

hikâyeleri vardır ki, pek çok makûl romanlar

pek çok fevkindedir. Bu küçük hikâyelerin

en güzellerinden birinin unvanı da “Kadın-

Ana”dır. Bu hikâye dostlarımızdan ve

sâbık Azerbaycan Cumhuriyet Müstekilesi

Meclis-i Millî Reisi Resulzâde Mehmed

Emin Bey tarafından tercüme ve bundan

on üç sene evvel 36 numrolu İçtihad’da

neşrolunmuştu. İçtihad’ın tam altı sahifesini

dolduran bu hikâyenin en canlı

parçalarını bugün karilerin nazarına bazı

yeni nazar ve mülahazalarla arz edeceğiz,

bu hikâyede, evvelâ kadında analığın ne

muazzam bir câh-u celâl[yüksek makam]

olduğunu ve aynı zamanda Timurlenk gibi

* Abdullah Cevdet’in “Kadın ve Timurlenk” başlıklı yazısı, İctihad mecmuasında

yayımlanmıştır. Yayına hazırladığımız eserin, diline dokunmadık. Eserin kaleme alındığı dönem

göz önüne alındığında, kullanılan dilin günümüze nispetle ağır olduğu, bir gerçektir. Bu sebeple,

metin içerisinde anlamı bilinemeyecek durumda olan kelime ve tamlamalar, köşeli parantez

“[]” vâsıtasıyla açıklanmıştır. Makalenin künyesi için bkz. Doktor Abdullah Cevdet, “Kadın ve

Timurlenk”, İctihad, S.176, (15 Mart 1925), ss.3527-3530.

** Abdullah Cevdet (1869-1932), tarihimizin önemli sîmalarından bir tanesidir. Jön Türklük

ve İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden olan Abdullah Cevdet, askerî öğrenimle başladığı

eğitim hayatını Mekteb-i Tıbbîye ile sürdürmüştür. Tıbbîye yıllarında arkadaşları ile başlattığı

hareket, İttihat ve Terakki’nin kurulmasıyla sürmüştür. Gençliğinden itibaren pek çok mecmuada

yazılar yayımlayan Abdullah Cevdet, “İctihad” gibi önemli bir mecmuanın kurucusu

olma yolunu açmıştır. Bu mecmua, aynı isimle yurtiçi ve yurtdışı faaliyet gösterdi. Abdullah

Cevdet hakkında detaylı bilgi için bkz. M. Şükrü Hanioğlu, “Abdullah Cevdet”, TDV İslâm

Ansiklopedisi, C.1, İstanbul 1988, ss.90-93.

*** Yüksek Lisans Öğrencisi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı.

E-Posta: sametyildiz.iletisim@gmail.com

MINTAN - 6

.


35

bir dâhiye-i şiddet ve katilin üzerinde

analık şevketinin ne büyük bir şevke tesiri

yaptığını göreceğiz.

Hikâye şu satırlarla başlıyor:

Kadın–anayı takdis edelim ki, gâlipküll

olan [bütün gâlipleri yenen] hayatın

menbayı intihasıdır. Şurada Timurlenk’ten

“topal kaplan”dan dünyayı harap etmek

istemiş olan bir insandan bahsedilecek.

Bu adam bir yüzünde elli sene gezmiş,

demir ayakları bir fil ayağının karınca

yuvalarını ezdiği gibi şehirler, memleketler

ezmiştir. Onun geçtiği yollardan her tarafa

kırmızı kan nehirleri akıyordu. Kendisine

mağlûp olan milletlerin kemiklerinden

bir burçlar yapıyordu. Kendine güvenerek

ölümle rekabete giriyor, hayatı berbat ediyordu.

Ölümden intikam alıyordu. Çünkü

ölüm, oğlu Cihangir’i elinden almıştı. Bu

korkunç insan, ölümün bütün kurbanlarını

ölümün elinden almak istiyordu.

Burada biraz tevakkuf edeceğiz

[duracağız]. Görülüyor ki bu hikâyede,

kahraman yalnız analık değil, babalık da

bir rol sahibidir. Bunun böyle olması tabiîdir.

Kadına analık payesini veren erkin ve

erkeğe babalık payesini tevcih eden kadın

olunca bunun başka türlü olması gayrimümkün

olur.

Maksim Gorki, oğlunu kaybeden ve

oğlunu Timurlenk’ten isteyen kadın-anayı

Timurlenk’in huzuruna çıkarmadan evvel

Timur’un ordugâhını tasvir ediyor. Bu kadar

canlı tasvir az görülmüştür; dinleyelim:

“Timurlenk kızıl güllerden veya yaseminlerden

müteşekkil bir bulut ile

örtülü (Kanhol(?)) Deresi’nde ayş ü nûş

[yiyip-içme] ile meşgul idi. Bu dereye

Semerkand şuarasınca “güller muhabbeti”

ismi verilmiştir. Buradan büyük şehrin yeşil

minareleri, büyük camilerin yeşil kubbeleri

de görülür. On beş bin müdevver [yuvarlak]

çadır, derenin toluna arbaz bir yelpaze gibi

serilmiş ve üzerlerindeki ipek yaprakları zîhayat

güller gibi ihtizaza gelmişti.”

Ve çadırların ortasında Timur Güregân’ın

çadırı, refikaları arasında oturan bir melikeye

benziyordu. Çadırın dört köşesi var, her

tarafı yüz kadem tulünde [uzunluğunda]

ve üç süngü boyu irtifaındadır. Orta kısmı

birer insan kalınlığında altından mamul on

iki sütun üzerinde kaimdir. Beş yüz kırmızı

iple yere bağlanmıştır, ta ki göğe çıkmasın.

Dört köşesinde gümüşten mamûl birer

kartal var; üst tarafında beşinci kartal dahi

mağlûbiyet bilmeyen Timur Güregân şâh-ı

şahândır.

Timur’un sırtında mai renkte ipin

kumaştan geniş bir libas [elbise] var

ki, üzerine beş bin taneden ziyade inci

serpilmiştir.

Kır saçlı başında üst tarafı yarık bir beyaz

kalpak var ve o kanlı gözler, devinir, devinir

dünyayı seyreder.

Gözler dar ve ufaktır fakat her şeyi görür.

Parıltısı, sekte-i marazının hazer-mevt

[ölüm] taşının parıltısı kadar soğuktur.

Şâh-ı şahâtın kulaklarında güzel bir kızın

dudakları renginde “Serendib” 2 akiğinden

küpeler vardır. Yere emsâli görülmemiş

halılar üzerine dolu üç yüz altın bardak ile

şahane aşiretin bilcümle levâzımı mevcut;

Timur’un arkasına musikârlar oturmuş;

önünde akrabası, padişahlar, hanlar,

ümera-ı askerîye ve herkesten yakın şair

Kirmanî mest ve mahur oturuyor. Bu o

şairdir ki, bir gün Timur ile şöyle bir muhaverede

bulunmuştur:

Timurlenk – Kirmanî! Beni satacak

olsalar kaça alırsın?

Kirmanî – Yirmi beş askere…

Timur (kemâl-i hiddetle) – Bu ancak

MINTAN - 6

.


36

benim kemerimin bahasıdır.

Kirmanî – Benim düşündüğüm de ancak

kemerindir. Yoksa sen kendin beş para

etmezsin.

Maksim Gorki bu muhavereyi zikrettikten

ve “padişahlar padişahı ve dehşet

ve vahşet adamı ile şair Kirmanî böyle

konuşmuştur. Bizce hakikat dostu olan

bu şairin şöhreti daima Timur’un şöhreti

fevkinde tutulmalıdır!” dedikten sonra şu

ulvî çekimleri veriyor:

“Şairleri takdis edelim ki, onların Allah’ı

bizden, o da cesurâne ve güzel olarak

söylenen hakikattir. Onların hüda-yı lâyezalı

[yok olmaz tanrısı] işte budur.”

Böyle bir nüşanuş [içme] esnasında,

bulutlar arasında çıkan bir yıldırım gibi

(Yıldırım Bayezid)i mağlûp eden, kulağına

bir kadının nidası, mağrur bir dişi arslanın

narası gibi geliyor. Oğlunun ziya-ı ebedîsiyle

ceriha-dar [ebedî ışığıyla yaralı] ve bu

sebeple insanlara karşı dehhaş [dehşet

veren] ve kahhar [kahredici] olan yüreğine

eşna bir ses geliyor; Timur emrediyor: “Bu

mahzun ses kimindir, öğrenin ve bildirin”

diyor. Cevap getiriyorlar: “Meçhul bir kadın,

toz toprak içinde, dilenci kıyafetinde deli

bir kadın Arapça söylüyor ve üç memleket

hükümdarının huzuruna çıkmak istiyor”

diyorlar. Timur “getirin” diyor. Yalın ayak,

elbisesi sadpâre [parça parça], açık göğsünü

örtmek için saçlarını perişan bırakmış, yüzü

tunç renginde, bakışı amirane ve topala

uzatılan eli titremez kadın geliyor. Timur’a

“Sultan Bayezid’i mağlûp eden sen misin?”

diye soruyor. Timur: “Evet, pek çoklarını

mağlûp ettiğim gibi onu da mağlûp eden

benim; kendine ait ne söyleyeceksen söyle!”

diyor.

Kadın vakurâne:

“İşit, her ne yapmış olsan yine bir adamsın

ama ben anayım. Sen ölüme hidemât ediyorsun

ben hayata… Sen kana karşı mesulsün.

İsterim ki günâhlarını kefaret edesin.

Bana dediler ki, sen “kuvvet adâlettedir” 3

itikadındasın. Ben buna itimat etmiyorum.

Ama bana karşı âdil olmalısın zira ben

anayım” diyor. Timur, bu sözlerin cesurâne

ve binaenaleyh kadının kuvvetli olduğuna

dikkat ediyor. Kadına seni dinleyeceğim otur

söyle diyor. Kadın, padişahların huzurunda

bağdaş kuruyor ve şöyle söylüyor:

- Ben . Burası pek uzaktır.

Nerede olduğunu bilmezsin. Pederim ve

zevcim balıkçı idiler. Korsanlar sahilimize

akın ettiler. Zevcimle babamı ve birçoklarını

öldürdüler. Altı yaşında[ki] oğlumu çaldılar.

Dört senedir onu arıyorum. Yeryüzündeki

çocukların en güzeli idi. (Timur, içinden

benim Cihangir’im gibi dedi). Bu oğlum

sendedir, bunu biliyorum. Zira Bayezid’in

askeri o korsanları tutmuşlar, sen de

Bayezid’i mağlûp ederek onlarda ne varsa

aldın. Benim oğlumu bana vermelisin.

Padişahın huzurundakiler bu kadın

delidir, deyip gülüşüyorlar. Ancak, şair

Kirmanî; evet, deli… “Ana gibi deli!” diyor.

Timur ise kadından soruyor: “Bu uzak

yerden nasıl geldin, şu dağları, ormanları

nasıl aştın? Bazen vahşi hayvanlardan daha

vahşi insanlar sana nasıl dokunmadılar?

Senin silâhın da yok. Bunları öğrenmek

isterim.” diyor.

Kadın anayı takdis edelim ki ana muhabbetine

hiçbir şey hail olamaz. İnsandaki

bütün muhsinât-ı güneşin şuaından

[ışınlarından] ve ananın sudundandır

[faydasındandır]. Güneşsiz çiçek bitmez.

Muhabbetsiz saadet yoktur. Kadınsız

muhabbet yoktur. Anasız ne şair vardır, ne

de kahraman.

Kadın ısrar ile diyor:

-Benim oğlumu bana ver, Timur!

MINTAN - 6

.


37

Şair Kirmanî:

Tazim edelim [yüceltelim] anayı ki, bizler

için büyük adamlar doğuruyor. Aristoteles

ve Firdevsî ve bal gibi tatlı olan Sâdi ve

rubaîleri zehir âlûd şarap [zehre karışmış

şarap] gibi olan Ömer Hayyam, İskender

ve kûr [kör] Homer [Homeros] onun

çocuklarıdır” diyor.

Bunun üzerine Timur, fikre dalıyor.

Sonra ferman ediyor: Üç yüz atlı çıksın,

onun oğlunu bulsun. Atının terkisinde

onun oğlunu getiren süvari mesut olacak!

Kadının neden kuvvetli olduğunu

anladım. Bu kadın, seviyor. Ve muhabbeti,

kendisine kaybolan evlâdının asırlarca

yangın ihdas edebilecek bir şule olduğunu

hissettirmemiştir.

Şair Kirmanî, Timur’un verdiği emirden

münbasit olarak [ortaya çıkan, yayılan] şu

şiiri inşat ediyor: Yıldızlardan ve çiçeklerden

bahis nâmelerden daha güzel olan nedir?

Herkes hemen erki nâme-i muhabbet,

mayıs-ı nısfü’n-neharının [öğle vaktinin]

güneşinden güzel olan nedir? Aşk diyecek

ki: Sevdiğim.

Nısfü’l-leyl [gece yarısı] ismindeki

yıldızların güzel olduğunu bilirim;

sevdiğimin gözlerine bütün çiçeklerden

daha güzel olduğunu bilirim ve onun tebessümünün

daha şefkat-amiz olduğunu da

bilirim.

Fakat henüz bütün nâmelerin en

güzeli okunmamıştır. Dünyadaki bütün

iptidaların iptidasının nâmesi… Dünyanın

kalbine, kalb-i füsunkârına ait nağme, o

kalp ki biz insanlar ona “ana” deriz.

Timur şairin bu güzel şiirini takdir ediyor

ve “kendi hakikatlerini söylemek için senin

ağzını intihap eden Allah, hata etmemiş!”

diyor.

***

İcmâl ve hudud-u esasîyesini

naklettiğim bu hikâye, Rus hikâyenüvisinin

kudret-ı tasavvur ve tasviri hakkında

da bir fikir verebilir, sanırım. Ana muhabbetinin

şefkati, baba muhabbetinin

vüs’atı [genişliği] bu seri satırlarda ihya

olunmuştur.

Timur, bu kadar uzak yerlerden nasıl

gelebildiğini kadından sorduğu zaman Şair

Kirmanî:

“Muhabbet yolunda yakın, uzak yoktur!”

demek olan “Derrah-ı aşk her hâle-i garip

ve ba’denist [Aşk yolunda yakınlık ya da

sonraki aşama yoktur.]” mısraını okumuştu.

- Dipnotlar -

1 Garptan şarka kadar konuşlar taşıdık,

Cennet’e, Kevser’e aşlar taşıdık;

Ben bu yokluk ilinin bir varıyım,

Yaptığım balda boğulmuş arıyım.

2 Serendib; Hindistan’ın güneyindeki

Seylan (Sri Lanka) adasına Orta Çağ İslâm

coğrafyacılarının verdiği efsanevî isimdir.

(S.Y.)

3 Anatole France [1844-1924], “La violance

est la pire des faib lesses” dediği vakit

aynı hakikati başka bir sûrette ifade etmiştir.

Ben adâletin kör ve kalpsiz olduğunu kabul

etmem. Merhametsiz ve gözsüz adâlet çok

kere sarih-i zulm olmuştur.

Doktor

Abdullah Cevdet

Transkripsiyon:

Samet Yıldız

MINTAN - 6

.


38

KİTAP TAVSİYELERİ

dinin tam anlamıyla anlaşılamaması ve

bu sebeple sömürülen dinî hassasiyetlerdir.

Bu çerçevede şekillenen hikâyelere ek

olarak, toplum içerisindeki ailevî sorunlara

da temas edilmiştir. Aile huzurunun

olmaması ve bu sebeple yaşanan usulsüz

hâdiseler, hikâyelere konuk olmuştur.

Kitapta kendisine yer bulan hikâyelerin

adları ise şöyledir:

Reşat Nuri GÜNTEKİN,

Tanrı Misafiri, İnkılâp Yayınları,

İstanbul 2008, 175 Sayfa

Tanrı Misafiri; Yasaminli Yuva; Deniz

Banyosu; Münzevinin Esararı; Yanakların

Taksimi; Gece Ziyaretçileri; Su Çekme

ve Bulaşık Yıkama; Şapka Duası; Bir

Aile Meselesi; Medeni Günahlar; Bir

İstifa; Neler Göreceğiz? ; Bir Centilmen;

Porselen Çay İbriği; Hâtıra Defteri;

Kesatlık; Bir Modern Genç Kız; Sinema;

Çocuk ve Sokak; Biçilmiş Kaftan; Bir

Artist; Diplomasız Doktor; Hasta Çocuk;

Bir Gümrük Kaçakçılığı.

ISBN: 978-975-10-0105-4

Reşat Nuri Güntekin, önemli bir

edebiyatçımızdır. Bu gerçek, kaleme almış

olduğu eserler göz önüne alındığında hak

zemine oturacaktır. Reşat Nuri, eserlerini

oluştururken toplumdan kopuk bir edebî

sîma değildir. Bilâkis, eserlerinin ana

teması toplumda görülen noksanlıklar

üzerine inşa edilmiştir. Dönemin pek çok

müellifinde görülen bu özellik, tarihsel ve

sosyolojik bağlamda önemli gözlenimler

ortaya koyabilmektedir. “Tanrı Misafiri” de

bu kapsam içerisinde değerlendirilebilecek

önemli bir eserdir.

Tanrı Misafiri, içerisinde pek çok hikâye

bulunan bir eserdir. Hikâyelerin ana teması

.

MINTAN - 6


39

KİTAP TAVSİYELERİ

Ahmet Mithat Efendi, Dolaptan Temaşa,

Haz.: Ömer ASLAN, İş Bankası Kültür

Yayınları, İstanbul 2020, 64 Sayfa

ISBN: 978-605-295-711-0

Ahmet Mithat’ın “maksadımız

yeniçeriliğin mevcut olduğu zamanlardaki

eğlencelerin bazılarını anlatmak” diye

bahsettiği Dolaptan Temaşa, 1890 yılında

Tercüman-ı Hakikat gazetesinde 23

bölüm hâlinde tefrika edilen hikâyedir.

mek için mola verdikleri zaman arkadaşları

bir ânda ortadan kaybolur. Arkadaşlarının

kendisine şaka yaptıklarını düşünen

Behram Ağa, helva sohbetine gitmek

için yola devam eder. Hava kararmaya

başlayınca yolu bulamayan Behram

Ağa, tahminleri üzerine hareket ederek

yolu bulmaya çalışır. Ancak, bu yolculuk

esnasında bitap düşer. Bir evin kapısına

yaslanır ve kapı âniden açılır. Evin hanımı

olan Dilber Leyla, zorla ve tehdirkâr

bir tavırla, Behram Ağa’yı içeri dâvet

eder. Fakat bu sırada Dilber Leyla’nın

metresi olan Yeniçeri Zorlu Mustafa,

kapıya dayanır. Behram Ağa, korkudan

tutuşur ve ne yapacağını bilemez. Dilber

Leyla, Behram Ağa’yı yüklüğe saklar ve

kapıyı açmaya gider. Bastığı yeri inleten

Zorlu Mustafa şiddetli bir şekilde oturma

odasına gelir. Bu sırada Dilber Leyla’nın

kocası olan paşa da eve gelir. Paşa, içeride

yeniçeriyi görünce kendisine bir teklif

sunar fakat yeniçeri bu teklifi kabul etmez.

Bunun üzerine paşa, hem Yeniçeri Zorlu

Mustafa’yı ve hem de eşi Dilber Leyla’yı

öldürür. Tüm bu yaşananlara Behram

Ağa saklanmış olduğu dolaptan şahit

olur. Büyük bir korku ile dolabın içinden

çıkıp kendisini paşaya tanıtır. Bununla

birlikte, başına gelenleri anlatıp af diler.

Paşa ile birlikte helva sohbetinin yapıldığı

eve giderler ve paşa, Behram Ağa’nın

anlattıklarına inanıp onun canını bağışlar.

Kitapta dönemin şartları, insanların

giyim-kuşamları, âdetleri, mahalle

kahveleri, kelime sohbetleri ve Yeniçeri

Ocağı kaldırılmadan önceki dönemin

yaşantısı anlatılmıştır.

Hikâyenin ana karakteri olan Behram

Ağa, bir gün, iki arkadaşıyla birlikte helva

sohbetine gitmek için yola çıkar. İçki iç-

.

MINTAN - 6


MINTAN

.


“Nitekim bütün mahrumiyetlere, iç-dış menfî

kuvvet ve ideolojilerin mâhirâne tertiplerine ve

baskılarına rağmen idealist memleket çocukları

yine de millî vazifelerini yapmaktadırlar.”

Prof. Dr. Osman Turan

MINTAN

.

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!