15.07.2024 Görüntülemeler

İlter Dergisi 2024 Haziran-Temmuz Sayısı

PDF'lerinizi Online dergiye dönüştürün ve gelirlerinizi artırın!

SEO uyumlu Online dergiler, güçlü geri bağlantılar ve multimedya içerikleri ile görünürlüğünüzü ve gelirlerinizi artırın.

İLTER

DERGİSİ

2024

Haziran-Temmuz


Genel Yayın Yönetmeni

ve Koordinatörü

A. Faruk Akdağ

Yazı İşleri Yönetmeni

Burak Ünal

Rüstem Kılıç

İletişim Yönetmeni

Alperen Mergen

Yusuf T. Yıldırım

İLTER’DE BU AY

03

05

10

11

14

15

24 AHMET

29

Türk Tasavvufu’nun Gelişimi ve Etkileri

AKÇURA

Türk Derviminin Aydınlanma Şövalyesi: Reşit Galip

NASUH

Ölmemek İçin

KUBASAR

Mustafa Kemal ve Vatan ve Hürriyet Cemiyeti

NASUH

Her Dikenin Bir Gülü Vardır

TAHA MURAT AYDIN

Yunan, Roma ve Türk Mitolojisindeki Benzerlikler

KAYBEREN

Atatürk’ün Katıldığı ve Yönettiği Savaşlar 1

EGE KARA

Ne Acı

TAHA MURAT AYDIN

İç Düzenleme

A. Afif Muhsin

Sosyal Medya

instagram.com/ilterdergisi

x.com/ilterdergisi

İnternet Sitesi

www.ilterdergisi.com

e-Posta

ilteryazilariniz@gmail.com

Desteklerinizden ötürü

tüm okuyucularımıza

teşekkürlerimizi sunarız...


DEVRİM-

LERİNİN

İZİNDE-

YİZ


Türk Tasavvufu’nun

Gelişimi ve Etkileri

Türk tasavvufu, İslam'ın gizemli ve ruhani boyutunu temsil eden

tasavvufun, Türk kültür ve medeniyeti üzerindeki derin etkilerini

ve gelişimini inceleyen önemli bir konudur. Tarihsel süreç

içerisinde Türk tasavvufunun gelişimini, önemli tasavvuf

erbaplarını ve tasavvufun Türk edebiyatı ve kültürü üzerindeki

etkilerini ele alacaktır. Türk tasavvufunun tarihî seyri, Osmanlı

döneminde zirveye ulaşmış, edebiyat ve sanatta derin izler

bırakmıştır.

Tasavvufun Genel Çerçevesi

Tasavvuf Nedir?

Akçura

Tasavvuf, İslam'ın manevi yönünü temsil eden bir düşünce sistemidir tasavvuf düşünürlerine Mutasavvuf denir.

Tasavvufun temel amacı, bireyin Allah'a daha yakın olabilmesi için ruhani bir yolculuk yapmasıdır. Bu yolculuk, nefsi

terbiye etme, ahlaki erdemlere ulaşma ve Allah sevgisini kalpte derinlemesine hissetme süreçlerini içerir.

Tasavvufun temel ilkeleri arasında tevazu, sabır, şükür, zikir, sevgi ve ibadet yer alır.

Tasavvuf, 8. ve 9. yüzyıllarda İslam dünyasında belirginleşmeye başlamış, ilk mutasavvıflar Basra ve Bağdat gibi

şehirlerde ortaya çıkmıştır. Hasan-ı Basri ve Cüneyd-i Bağdadi gibi erken dönem mutasavvıflar, tasavvufun teorik

temellerini atmışlardır. Tasavvufun çeşitli kolları, farklı coğrafi bölgelerde ve kültürel bağlamlarda gelişim

göstermiştir.

Türk Tasavvufunun Tarihsel Gelişimi

İlk Dönem Türk Tasavvufu

İslamiyet'in kabulü öncesi Türkler arasında yaygın olan Şamanizm, doğa ile insan arasındaki mistik bağı

vurgulamaktaydı. İslamiyet'in kabulü sonrasında, Türkler tasavvuf ile tanışmış ve bu mistik eğilimlerini İslami bir

çerçeveye oturtmuşlardır. Bu dönemde özellikle Karahanlılar ve Gazneliler döneminde tasavvuf önemli bir yer

edinmiştir.

Selçuklu Döneminde Tasavvuf

Selçuklu Devleti, 11. yüzyılın ortalarında İran, Irak ve Anadolu'nun büyük bir kısmını kontrol eden güçlü bir devletti.

Bu geniş coğrafyada farklı kültürler ve dini gelenekler bir arada yaşamaktaydı. Tasavvuf, bu dönemde halk arasında

büyük bir ilgiyle kabul görmüş ve hızla yayılmıştır. Selçuklu sultanları ve yöneticileri, tasavvufi hareketlere büyük ilgi

göstermiş ve onları desteklemişlerdir.

Selçuklu döneminde tasavvufi düşünceler, tekkeler ve zaviyeler aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Bu dönemde pek çok

tarikat ortaya çıkmış ve tasavvufi öğretiler bu tarikatlar aracılığıyla sistematik hale gelmiştir. Ahmet Yesevi'nin

Yesevilik tarikatı, Selçuklu döneminin önemli tasavvufi hareketlerinden biridir. Yesevi, Türkistan'da tasavvufun

yayılmasına öncülük etmiş ve onun müritleri Anadolu'ya tasavvufu taşımıştır.

Osmanlı Döneminde Tasavvuf

Osmanlı İmparatorluğu döneminde tasavvuf, hem sosyal hem de siyasi hayatta önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı

sultanları ve devlet adamları, birçok tasavvuf tarikatına mensup olmuş, bu tarikatlar devlet tarafından

desteklenmiştir. Özellikle Mevlevilik, Nakşibendilik ve Bektaşilik tarikatları Osmanlı toplumunda derin izler

bırakmıştır. Tasavvuf, Osmanlı'nın sanatı, edebiyatı ve musikisinde büyük etkilere sahiptir.


Önemli Türk Mutasavvıflar

Hoca Ahmet Yesevi

Hoca Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda yaşamış önemli bir

Türk mutasavvıftır. Ahmet Yesevi'nin öğretileri,

Yesevilik tarikatı aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmıştır.

Yesevi, Türkistan'da tasavvufun temel taşlarından biri

olarak kabul edilir ve Anadolu'ya tasavvufun

yayılmasında büyük rol oynamıştır. Ahmet Yesevi'nin

Divan-ı Hikmet adlı eseri, tasavvufi düşüncenin

yayılmasında önemli bir kaynak olmuştur.

Mevlana Celaleddin Rumi

Mevlana Celaleddin Rumi, 13. yüzyılda Konya'da

yaşamış ve Mevlevilik tarikatının kurucusu olarak kabul

edilen büyük bir mutasavvıftır. Mevlana'nın en bilinen

eseri Mesnevi, dünya çapında tasavvufi bir başyapıt

olarak kabul edilmektedir. Mevlana, sevgi, hoşgörü ve

insanın içsel yolculuğunu vurgulayan öğretileriyle

tanınır. Mevlevilik tarikatı, Mevlana'nın öğretilerini

temel alarak, sanat, edebiyat ve musiki alanında

büyük etkiler yaratmıştır.

Hacı Bektaş-ı Veli

Hacı Bektaş-ı Veli, 13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış ve

Bektaşilik tarikatının kurucusu olarak bilinen önemli bir

mutasavvıftır. Hacı Bektaş, hoşgörü, eşitlik ve sosyal

adalet temalarını işleyen öğretileriyle tanınır. Bektaşilik

tarikatı, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde

Yeniçeri Ocağı ile olan yakın ilişkisiyle bilinir ve bu

tarikat, Osmanlı toplumunda önemli bir sosyal ve dini

rol oynamıştır.

Yunus Emre

Yunus Emre, 13. yüzyılın sonları ve 14. yüzyılın

başlarında yaşamış olan ve Anadolu'da tasavvufi halk

edebiyatının en önemli temsilcilerinden biridir. Yunus

Emre'nin şiirleri, sade ve anlaşılır bir dille Allah

sevgisini, insan sevgisini ve tasavvufi öğretileri ifade

eder. Yunus Emre'nin şiirleri, halk arasında kabul

görmüş ve tasavvufun halk edebiyatında önemli bir yer

edinmesine katkıda bulunmuştur.

Türk Tasavvufunun Edebi ve

Kültürel Etkileri

Tasavvuf ve Türk Edebiyatı

Tasavvuf, Divan edebiyatında önemli bir yer tutar.

Fuzuli, Nef'i ve Baki gibi Divan şairleri, şiirlerinde

tasavvufi temalara geniş yer vermişlerdir. Bu şairlerin

eserlerinde, Allah aşkı, insanın içsel yolculuğu ve

manevi deneyimler gibi konular sıkça işlenir. Tasavvufi

düşüncenin etkisi, sadece tematik değil, aynı

zamanda edebi üslup ve sembolizm açısından da

belirgindir.

Halk Edebiyatında Tasavvuf

Türk halk edebiyatında tasavvufi motifler, menkıbeler

ve destanlar önemli bir yer tutar. Yunus Emre, Hacı

Bayram Veli ve Aşık Paşa gibi halk şairleri, tasavvufi

düşünceleri halkın anlayabileceği bir dille ifade

etmişlerdir. Bu dönemde, tasavvufi hikayeler ve

menkıbeler, halk arasında yaygın olarak anlatılmış ve

tasavvufun geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır.

Tasavvufun Günlük Hayattaki

Etkileri

Tasavvuf, Türk toplumunda günlük yaşamın birçok

alanında etkili olmuştur. Tasavvufi yaşam biçimi,

insanların manevi değerlerine, sosyal ilişkilerine ve

ibadet şekillerine yansımıştır. Tarikatların düzenlediği

zikir meclisleri, tekkelerdeki dini ve sosyal aktiviteler,

tasavvufun toplumsal yaşamdaki önemli unsurlarıdır.

Cumhuriyet Dönemi ve Tasavvuf

Cumhuriyetin ilanından sonra, laiklik ilkesi

doğrultusunda tasavvuf ve tarikatlar üzerinde çeşitli

kısıtlamalar getirilmiştir. 1925 yılında çıkarılan Tekke

ve Zaviyeler Kanunu ile tarikatların resmi faaliyetleri

yasaklanmıştır. Ancak tasavvuf, bireysel düzeyde ve

kültürel bağlamda varlığını sürdürmeye devam

etmiştir.

Günümüzde Tasavvuf

Günümüzde tasavvuf, hem Türkiye'de hem de dünya

genelinde ilgi görmeye devam etmektedir. Modern

dünyada tasavvuf, spiritüel bir arayış ve içsel huzur

kaynağı olarak birçok kişi tarafından

benimsenmektedir. Türkiye'de çeşitli tasavvuf

dernekleri ve toplulukları, Mevlevilik, Bektaşilik ve

diğer tasavvufi akımları yaşatmakta ve tanıtmaktadır.


TÜRK DEVRİMİNİN

AYDINLANMA

ŞÖVALYESİ OLAN BİR

REŞİT

KUVVACI:

Nasuh

GALİP

Cumhuriyetin Aydınlık

Şövalyesi

Mustafa Reşit, Türk siyasetçi, hekim, milletvekili ve

bakan. İkinci (II.), üçüncü (III.) ve dördüncü (IV.)

dönem Aydın milletvekilidir. 19 Eylül 1932 – 13

Ağustos 1933 arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış,

bu kısacık sürede Türk devriminin adeta aydınlık

şövalyesi olmuştur. Cumhuriyet, eğitim konusunda ki

atılımlarını Reşit Galip, Mustafa Necati gibi adamların

kalemlerine ve devrimciliklerine borçludur. Reşit Galip,

Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturan Türk Tarihi

Tedkik Heyeti’nde genel sekreterlik, Türk Dil

Kurumu’nda başkanlık görevlerini üstlenmiştir.

Hüseyin Ragıp Baygur’un kardeşidir.

Ailesi ve Gençliği

1893 yılında doğan Reşit Galip, Rodos doğumludur.

İtalyanların bir oldu bittiyle Rodos’u işgal etmesinin

sonucunda henüz 17 yaşındayken doğduğu toprakları

kaybetmenin, vatan kaybetmenin acısını yaşadı.

Vatandan başka sevgili bilemeyen neslin belki de en

büyük ortak özelliği idi. Hepsi birer vatan kaybetmiş,

ellerinde kalan son atımlık barut ile Türkiye

Cumhuriyeti Devleti’ni tahsis ve tatbik etmişlerdi.

Bu parlak gençin babası, Bulgaristan’nın İslimye

Kasabası’nda mahkeme reisliği görevini yapan Galip

Bey (Soyismini babasının isminden almış olması

muhtemeldir), annesi ise Rodoslu Münevver

Hanım’dır. İlk ve ortaöğrenimini Rodos’ta tamamlayan

Reşit Galip Efendi, adanın işgali akabinde kardeşi ile

birlikte bir kayık aracılığıyla Marmaris’e geçti. Oradan

Aydın’a, sonrasında İzmir’e geçti. Bugün Swissotel

Büyük Efes’in hemen karşısında yer alan ve Ticaret

Lisesi olarak eğitim veren Fransız kolejinden

diplomasını aldı. Böylece lise eğitimini de bitirmiş oldu.

Milliyetçi, hırslı, heyecanlı bir gençti. Tıpkı diğer İkinci

Jön Türk mensupları gibi. Hatta ve hatta II.

Meşrutiyet’in temmuz ayında ilan edilmesinden

esinlenerek lise son sınıfta iken “Ferdâ-yı Temmuz”

isimli bir gazete çıkardı. Bu gazete deneyimi,

sonralarında 1911 yılında İstanbul’a gittiğinde,

Tıbbiye’ye kaydolduktan sonra çıkaracağı “Hakikat”

gazetesini ve “Sivrisinek” isimli mizah dergisini

çıkarmasında da yardımcı olacaktı. İstanbul’da çıkan

çeşitli gazetelerde yazılar yayımlayarak kalemini

güçlendirmeye de devam etti. Öğrenciliği sırasında

gönüllü olarak Balkan Harbi’ne katıldı, yaralandı.

Gönüllü oldu, Kafkas Cephesi’nde, Çatalca’da ve

Kafkas dağlarında çarpıştı. Tıbbiye’yi ancak 1917

senesinde bitirdi. Mezuniyetinden sonra eğitimin

yenileştirilmesi için broşür çıkartsa da bundan bir

sonuç alamayınca istifa ederek, ömrünü taçlandıracak

Türk Kurtuluş Savaşı’na giden kapıyı araladı..

Kurtuluş Savaşı Yılları

Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde İstanbul’da kurulan

“Köycüler” isimli bir cemiyetin kurucularından birisi idi.

Cemiyet, daha ziyade köylerde teşkilatlanan ve

buralarda örgütlenen on beş gençten oluşuyordu.


Bu sıralarda Türk Kurtuluş Savaşı, yani Millî Mücadele başladı. Köylerde propagandalar yaparak, yüzyıllarca

sömürülmüş olan halka milliyetçilik ve vatan âşkını aşılamaya çalıştı. Aydın’da, Denizli’de çarpıştı. Sahra

hastanelerinde hekim olarak görev yaptı. Sakarya Savaşı’nın akabinde Hıfz-ı Sıhha Dairesi Başkanlığına getirildi.

Mersin’e atanmasının akabinde “Yeni Mersin” ve “Yeni Adana” gibi gazeterde yayınlar yayımlayarak, Türk

devriminin eğitim alanında ki meşalesini yakmaya gayet gösterdi. Köylüye hizmet ve eğitim götürmek gerekliliğini

sürekli vurguladı. (Cumhuriyet’in yaptığı belki de en hayırlı şey de, köylere hizmet ve eğitim götürmek olmuştur.)

Milletvekilliği

Türk Ocağı’nın açık hava toplantısı için eşi Latife’yle birlikte şehre gelen Mustafa Kemal’e, padişah tahtı gibi

varaklı, süslü koltuk tahsis edilmişti. Bunu gören Mustafa Kemal’in, tabiri caizse kan beynine sıçradı. “Nedir bu

maskaralık?” diye bağırarak esip gürledi. Halkın oturduğu yerden tahta ikişer sandalye çekip, eşi Latife Hanım ile

halkın arasına oturdu. Bu olaya tanık olan kişi ise, konuşmacılardan biri olan 25 yaşında ki genç Reşit Galip’ten

başkası değildi. Kürsüye çıktı. Parmağıyla Mustafa Kemal’i işaret ederek “sen!” diye seslendi. Bunu duyunca

etraftakiler paniğe kapılsa da, Reşit Galip Bey’in söyleyecekleri Mustafa Kemal tanımına benzersiz bir şekilde

uyacaktı…

“Sen Gâzi Paşa! Sen bu milletin yalnızca kurtarıcısı, yalnızca kahramanı değilsin. Sen

bunlardan çok daha büyüksün. Çünkü sen bu milletin ferdisin. Senin asıl büyüklüğün,

bütün o büyüklüklere rağmen “milletin ferdiyim!” diye övünmendir. Bu millet

geçmişinde de hakikaten kahramanlar görmüştür. Mağlubiyetleri galibiyete çevirdiler,

milli hudutları zafer içinde genişlettiler. Dahiler çıktı, bozulan devlet işleyişini

düzelttiler. Fakat onların, o sultanların, o vezirlerin hepsi, o kadar mağrur oldular ki,

artık kendilerini bu milletin bireyi saymayı, kendileri için alçalma, hakaret saydılar!

Milletin kemikleriyle kurulmuş, kanlarıyla sıvanmış saraylarda, malikanelerde

yaşamayı tercih ettiler. Bu kanlı kemik yığınları üzerinden milletlerine hakaretle

baktılar. Milleti hayvan sürüsü, kendilerini de bu sürüyü güdecek, gökten inmiş

vücutlar sandılar. Yani artık bu milletin bir ferdi olmak istemediler.

Halbuki sen… Evrensel şanların, şereflerinle beraber yine içimizdesin. Yine “ben bu

milletin ferdiyim!” diyorsun. Dertleşmek için yine gelip bizi buluyorsun. İşte bu

nedenle büyüksün. İşte bu nedenle her büyükten daha büyük oluyorsun. Bu milletin ferdi

olmakla iftihar eden sen Gâzi Mustafa Kemal Paşa, bin yaşa!”

Reşit Galip,Mustafa Kemal’in içimizden biri olduğunu özellikle belirtmek için “sen” diye hitap etmişti. Mustafa

Kemal’in en onur duyduğu paye, şüphesiz içimizden biri olmasıydı…

Gözünü budaktan sakınmayan bu Kuvvacı genç hekim, bu hadiseden iki yıl sonra, istikbâlde, General İzzettin

Çalışlar’ın istifa etmesi ile boşalan Aydın milletvekilliğine seçilerek meclise girdi. Milletvekili Ali Çetinkaya’nın

tabancasından çıkan kurşunla Deli Halid Paşa’nın yaralanmasından mütevellit olay meydanına geldi. Paşa’ya ilk

müdaheleyi yapmasına rağmen Paşa kurtulamadı. Daha sonra Ankara İstiklâl Mahkemeleri’nde üye olarak görev

yaptı. Mustafa Kemal’in isteği ile Serbest Fırka’ya girdi. Mustafa Kemal’in kardeşi olarak saydığı Nuri Conker bile

Serbest Fırka’nın genel sekreterliğini yapmaktaydı. Kardeşi Makbule Hanımefendi bile bu partideydi. Fakat parti,

dönemin şartlarından dolayı kapanma kararı alınca Reşit Galip’te bu kararın ilanından önce istifa etti.


Çalışmalarına süratle devam eden Reşit Galip, Türk Tarihi Tedkik Heyeti üyeliğine seçildi ve burada genel

sekreterlik görevini ifa etti. Mustafa Kemal’in yurt gezilerinde ona eşlik etti. Türk Ocakları’nın kapatılmasının

akabinde Halkevleri’nin kurulmasında etkin rol oynadı. Türk Dili Tetkik Cemiyeti içinde de yer aldı ve “Öz Dilimiz”

dergisinin baş yazarlığını üstlendi.

Milli Eğitim Bakanlığı

Şimdi sizlere, onu Milli Eğitim Bakanı yapacak olan bir hadiseyi aktaralım… Seneler 1931’e geldiğinde Mustafa

Kemal, İstanbul’da ikamet etmekteydi. Hukukçularla, tarihçilerle, sanatçılarla, siyasetçilerle oturulan

Dolmabahçe’deki sofranın o akşamki konusu eğitimdi. Her servis tabağının yanında birer not defteri vardı. Konuklar

hem sohbet ediyor, bir yandanda not alıyorlardı.

Fransa’da üç defa başbakanlık yapıp, üç defa meclis başkanlığı yapan, Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görülen

Edouard Herriot’un “Mustafa Kemal’in sekreteri olmak isterdim. Onun sofrasında yeniden üniversite bitirmiş

olurdum.” demesinden sofranın kalitesini anlayabilirsiniz…

Yemekler elbette ki bahaneydi. Demokrasi sofrasıydı. Özgürce konuşuluyordu. Herkes fikrini açık açık dile

getiriyordu. Lafını esirgemeyen ve yüksek ruhunu dergimizle buluşturduğumuz Reşit Galip, masadaydı. Millî Eğitim

Bakanı Esat Sagay’ı tabiri caizse yerden yere vuruyordu. Tartışılan konu ise kız öğrencilerin giyimiydi. Esat Sagay,

kız öğrencilerin kısa kollu gömlek giymelerini, etek ve kısa çorap giymelerini uygun bulmuyordu. Bunların

giyilmemesi konusunda genelge yayınlamak istiyordu. Reşit Galip sofrada adeta ateş saçıyordu. Esat Sagay’ı

gericilikle suçluyordu.

“Devrimlerimizin en büyüğü kadınlara tanınan

haklardır. Kız öğrencilerimizin gömleğinden eteğinden

rahatsız olmak, aslında kadın özgürlüğüne sınır

çizmektir. Devrimleri zedeleyecek icraatler hoş

görülemez. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!”

Masanın başında oturan Mustafa Kemal müdahele etti. Esat Sagay, Harbiye’den öğretmeniydi. “Burada

bulunmayan hocam hakkında böyle konuşmanıza müsaade edemem, onun da bulunduğu ortamda konuşursunuz”

dedi.

Reşit Galip öfkeyle kafa tuttu. “Biz karşılık vermeden Ege dağlarında mücadele ettik . Yırtık gömlekle çalışıyoruz,

siz bizi azarlıyorsunuz!” dedi. Bu cevap karşısında sofra tel gibi gerildi. Reşit Galip’ten kimse böyle bir tavır

beklemiyordu. Mustafa Kemal, babacan bir ses tonuyla karşılık verdi, “Vakit hayli ilerledi. Yoruldunuz sanırım,

buyrun istirahat edin.” diyerek kibarca sofradan kalkmasını ve tatsızlığın son bulmasını istedi. Reşit Galip geri adım

atmadı, aksine iyice diklendi.

“Burası sizin sofranız değil, milletin sofrası! Milletin işlerini görüşüyoruz, burada oturmak sizin kadar benim de

hakkım!” dedi.

Hava iyice buz kesmişti. Reşit Galip’ten bu tavır beklenmiyordu fakat, bu tepkiye karşılık Mustafa Kemal’in tavrı

kimsenin aklına gelmezdi. Memleketin en güçlü insanı Mustafa Kemal, dünya demokrasi tarihine geçecek bir


davranışta bulundu. “Öyleyse ben kalkayım!” dedi! Kalktı, salondan çıktı. Peşinden diğer konuklarda kalkıp gitti.

Türk devriminin bu aydınlık şövalyesi, o sofrada yapayalnız kalakaldı… Saat gece yarısını geçmişti. Pencere

kenarında bir koltuğa oturdu, sabah olmasını bekledi.

Mustafa Kemal uyandığında Reşit Galip çoktan gitmişti. Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak bilgi verdi, “Sabaha

kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Bir de Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi, 25 lira verdik.”

dedi.

Mustafa Kemal bunu duyunca çok üzüldü, adeta yüzünden okunuyordu üzüntüsü. “Ankara’ya gidecek adama 25

lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz.” dedi. Sonrasında “cebinde beş parası yok ama

karakterinden asla taviz vermiyor… Parası yok ama cesareti var!” diye mırıldandı.

Bu tatsız hadise kısa sürede kulaktan kulağa, dilden dile yayıldı. Reşit Galip girdiği her ortamda topa tutuluyor, ağır

eleştiriye uğruyordu. Bu söylentiler Mustafa Kemal’in kulağına gidince tatsızlığa yine kendisi son verdi. Bir hafta

sonra Reşit Galip’i sofraya davet etti ve yanındaki koltuğa oturttu. Her zamanki sıcaklıklarıyla sohbet ettiler.

Ve bu olayın geçmesinden bir sene sonra, Millî Eğitim Bakanı Esat Sagay istifa etti. Ve Mustafa Kemal, fikirlerini

savunmak için karakterinden asla taviz vermeyen, zoru görünce eğilip bükülmeyen, kendisine bile kafa tutmaktan

çekinmeyen bu aydınlık şövalyesini, Türk devrimcisini Millî Eğitim Bakanı olarak atadı. Eylül aylarında TDK

bakanının ani ölümüyle bu kurumun başkanlık görevini de üstlendi. Bakanlığı sırasında ilkokuldan başlayarak

öğrencilere Atatürk ilke ve inkilâplarını, vatan ve millet duygusunu aşılamak için çalışmalara başladı. Cumhuriyet 10.

Yılını doldururken 23 Nisan 1933’de çocuklarına kendi yazdığı andı okutarak meşhur Türk andının ortaya çıkmasını

sağladı. Çocuk Haftası’nın açık konuşmasında da bu metni okuttu. Bakanlıkça yayımlanan bir bildiriden sonra bu

ant, “Öğrenci Andı” adını alarak Cumhuriyetin 10. Yılından başlayarak sürekli hep bir ağızdan okunmuş, yürekleri

doldurmuş, Atatürk küçükten büyüğe insanlara aşılanmıştı.

Atatürk’ün emri ile kurulan Anadolu Medeniyetleri Müzesi onun bakanlığı döneminde tasarlandı. Millî Kütüphane,

İlimler ve Sanatlar Akademisi gibi kurumların kurulmasına öncülük etti.

Bakanlığı döneminde ki en büyük icraati ise şüphesiz Üniversite Reformu oldu. Halihazırda İstanbul

Darülfünunu’nun çağdaş bir üniversiteye dönüştürülme kararı 1931’de verilse de, projeyi bitirmek Reşit Galip’e yâr

oldu. Yeni öğretim kadrosunu baştan aşağı yeniledi. 150’ye yakın müderris ve müderris yardımcısının görevine son

verdi. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Aynı dönem Almanya’da yükselen Nazizm’den

dolayı Alman bilim insanları Türkiye’ye iltica etmeye başladılar. Erich Frank, Curt Kosswig, Carl Ebert, Hans Gustav

Güterbock, Clemens Emin Bosch, Wilhelm Peters, Ernst Reuter, Edzard Reuter, Bruno Taut ve nicesi. Amerika’yı,

İngiltere’yi, Kanada’yı tercih etmek yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni tercih etmişlerdi. Avrupa kaynayan kazandan

halliceyken, Türkiye Cumhuriyeti pırıl pırıl parlıyordu…

31 Mayıs 1933 tarihinde ki oturumda Darülfünun lağvedilip İstanbul Üniveriste’sinin kurulması da mecliste

onaylandı. Kadronun saptanmasına yönelik kendisine ağır eleştiriler maruz bırakılınca bakanlıktan istifa etti. Fakat

istifasını, son iki haftadır baş gösteren ve yakında zatürreye dönüşecek olan hastalığından dolayı olduğunu

söyleyip, Anadolu Ajansı’na demeç verdi.

Ölümü

Hastalığının kısa sürede zatürreye intikal etmesinin akabinde kendisini evine kapattı. Karyolasını kütüphanesine

taşıttı. Çok geçmeden 41 yaşında, kitaplarının arasında son nefesini verdi. Hekim, milletvekili, bakandı. Türk

devriminin aydınlık şövalyesiydi. Öldüğünde cebinden sadece beş lira çıktı…

Üç kızı vardı, evi zaten kiraydı. Eşi Zübeyre Hanım Afet İnan’dan yardım isteyince Atatürk’te durumdan haberdar


oldu. Reşit Galip’in emanetlerine başlarını sokacak bir ev alındı.

Yazarın Son Sözü

Türk Andının yazarı, aydınlanma şövalyesi Reşit Galip… İsmi maalesef silinip giden onlarca, belki de yüzlerce

Kuvvacıdan, kahramanımızdan biri. Biz Türk gençliğinin örnek alması gereken en büyük özelliği şüphesiz zor

durumlarda eğilip bükülmeme özelliği olacaktır. Karakterden asla taviz vermeme özelliği olacaktır. İdealleri, vatan

ve millet sevgisi olacaktır. Mekanı cennet olsun, fikir ve düşünceleri gibi hep aydınlık ve parıltılı kalsın…

Atatürk’ün Fikir ve Fedaisi: Dr. Reşit Galip

Kaynakça

https://www5.tbmm.gov.tr/TBMM_Album/Cilt1/Cilt1.pdf

Tekin, Saadet. "Dr. Reşat Galip ve Üniversite Reformu" (PDF). Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Cilt 1 .

Cabbas, Mirgün. ""Andımız'ı dedemin yazdığını ilkokulu bitirince öğrendim"". Milliyet, 13 Ekim 2010.

Turan, Şerafettin. "Dr. Reşit Galip'in Atatürk'e Yakınmaları" (PDF). Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya

Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi Cilt 25 Sayı 39, Yıl 2006.

"TGB, Andımız'ın yazarı Reşit Galip'i mezarı başında andı". www.aydinlik.com.tr (İngilizce).


Ölmemek İçin

Çöktük, daha iyi yükselmek için

Yıkıldık, daha iyi kurulmak için

Öldük, daha iyi dirilmek için

Öldürdük, bir daha çökmemek için

Irkların yok olduğu yerde

4 mevsimin yaşandığı yerde

Bassan kan akacak yerde

Öldürdük, bir daha kurulmak için

Anadolu Türk'e yurt oldu

Doğuda bozkıra sığmaz oldu

Batısı bize düşman oldu

Öldürdük, bir daha ölmemek için

Kubasar


Mustafa Kemal ve

Vatan ve Hürriyet

Cemiyeti Nasuh

Tarihler 1905’i gösterdiğinde, Abdülhamid’ib

İstanbul’unda gizli saklı faaliyet yürütmeye çalışan Ali

Fuat (Cebesoy) ve Mustafa Kemal, Zülüflü İsmail

Paşa’nın casuslarından Fethi isimli bir kişi tarafından

ispiyonlanmışlardı. Ali Fuat 20 gün, Mustafa Kemal ise

30 gün kadar bu hapiste kaldılar. Kurtulduktan sonra

askerlikten atılma tehlikesi belirdiği için bunun

gerçekleşmesi durumunda Jön Türkler gibi

mücadeleye Avrupa’da devam etmekte kararlıydılar.

Fakat korkulan olmadı, askerlik vazifesi ile hürriyet

mücadelesi onlar için yeni başlıyordu. Mustafa

Kemal’in tüm istek ve arzusuna rağmen oluşan kötü

intiba nedeniyle 5 Şubat 1905’te ihtilâlin merkezi

olacak III. Ordu’ya değil, Şam’da bulunan V. Ordu’ya

tayin edildi.

Kurmaylık stajını merkezi Şam’da bulunan 30. Süvari

Alayı’nda yapacaktı ve beklediğinden daha büyük bir

şokla karşılaşmıştı. İstanbul’da hafiyeler, jurnaller ve

menfaların tehdidi altındayken güney vilayetlerinde her

şeye karşı inanılmaz bir kayıtsızlık söz konusuydu.

Asker eğitimsiz ve bilgisizdi. Bir yandan basit

sebeplerden çıkan isyanlar bastırılırken diğer yandan

halkın malı adeta yağmalanıyor, talan ediliyordu.

Hürriyet meşalesini yakacak ortamı bir türlü tesis

edemiyor olması onu endişelendiriyordu. Fakat bu

bekleyiş uzun sürmeyecek kısa süre içerisinde Vatan

ve Hürriyet adını verdiği gizli Cemiyet’i Şam’da

kuracaktı. Kafasında şekillendirdiği cemiyet için aradığı

kişiyi Şam’ın Hamidiye Çarşısı’nda birliğinin komutanı

Binbaşı Lüftü Bey’in aracılığıyla tanıdı. Bu isim

Mustafa (Cantekin) Bey idi. İlk tanışmalarında

entelektüel birikiminden etkilendiği bu zât; İstanbul’da

tıp eğitimi aldığı sırada siyasete karıştığı ve hürriyeti

telkin ettiği için kalebentliğe konularak Şam’a sürgün

edilmiş, müteakiben Şam’da ticarete başlamıştı. Bildiği

yoldan dönmemiş olan Mustafa Bey, bir türlü aradığı

teşkilatı kuramamıştı. Mustafa Kemal ile karşılaşması

her ikisine de aradıkları fırsatı verdi ve 1906’da Vatan

ve Hürriyet Cemiyeti kuruldu! Cemiyetin bölgede

bilinen diğer ismi ise Tüccar Mustafa Teşkilâtı idi.

Gayesi ise oldukça açık olan Cemiyet temelde II.

Abdülhamid’in baskıcı rejimiyle mücadeleyi

hedefliyordu. Şam, Yafa, Akkâ ve Kudüs’ten üye

toplamayı kısa sürede başardı.

Şam’da ete kemiğe büründüğü Vatan ve Hürriyet

Cemiyetinin, bu iklimde taraftar bulması ve genişlemesi

neredeyse imkânsızdı. Başta V. Ordu subayları olmak

üzere bölge insanı da mevcut durumdan pay çıkarmak

istemiyorlardı. Şam’daki süvari stajını tamamlayıp

piyade stajı için Yafa’ya geçeceği günlerde büyük riski

almaya karar verdi: ne pahasına olursa olsun

Makedonya’ya geçecekti. Ordu Komutanı Müşir Hakkı

Paşa’nın oğlu Haydar Bey’in de yardımıyla planını

hayata geçirmeye karar verdi fakat aldığı izin

tezkeresiyle İzmir’in ötesine geçmesine imkân yoktu.

Bunun için çok sebdiği mesleğinden atılma,

tutuklanma ve sürgüne gönderilme risklerinin

tamamını almıştı. Yafa üzerinden Mısır’a oradan da

Selanik’e giden Mustafa Kemal planını tatbike koyuldu.

Kaynaklar olayın kesin tarihi konusunda ortak bir

görüşe sahip olmasalar dahi Nisan 1906’da Mustafa

Kemal’in Selanik’e gelmiş olması kuvvetle

muhtemeldir. Selanik’te kendisini karşılayan Ahmet

Tevfik’e yakın arkadaşlarından şair ve hatip, İttihad ve

Terakki’nin meşhûr kalemi kadar dili de keskin ismi

olan Ömer Naci’yi sormuş, Annesi Zübeyde Hanımı

ziyaret ettiği sırada annesinin durumdan şüphelenmesi

üzerine şöyle demişti:


“Merak etme anne, müsterih ol! Benim buraya

gelmekliğim lazımdı, onun için geldim. Padişahımız

Efendimizin ne olduğunu da şimdi değil, fakat yakın

zamanda sana göstereceğim!”

Durumun güvenli olmadığını düşündüğü için bir süre evden çıkmayan Mustafa Kemal daha sonra bir gece Hakkı

Baha Bey’in Kule Kahvelerine giden yol üzerindeki evinde arkadaşlarıyla bir araya geldi. Mustafa Kemal’in

liderliğinde yapılacak olan toplantıya davet edilenler oldukça heyecanlanmışlardı. Cemiyetin lideri Mustafa Kemal

burada tarihi şu konuşmasını yaptı:

“Arkadaşlar, bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım şudur: Memleketin

yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu cümleniz mudriksiniz.

Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır. Onu kurtarmak biricik

hedefimizdir. Bugün, Makedonya’yı ve tekmil Rumeli Kıtası’nı vatan bütünlüğünden

ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı nüfuz ve hakimiyeti kısmen ve fiilen girmiştir.

Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti yapacak menfur bir şahsiyettir. Millet

zûlüm ve istibdat altında mahvoluyor.

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun

anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı vazifeler yüklüyor. Ben Suriye’de

bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını

kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yatmak zaruridir. Sizden

fedakârlık bekliyorum.

Kahredici bir isibdada karşı ancak ihtilâlle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük

idareyi yıkmak, milleti hâkim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet

ediyorum!”

Bu konuşmaya odada bulunanlardan cevap vermesi beklenen kişi şüphesiz Ömer Naci idi. Ayağa kalkan Ömer

Naci’nin dudaklarından şu cümleler döküldü:

“Mustafa Kemal, arkandayız, seni takip edeceğiz! Ölümler, cellâtlar, işkenceler bile

bizi bu azmimizden çev,remeyecektir. Hürriyet verilmez, o ancak alınır. Zûlüm ve

istibdat altında inleyen bu masum ve biçare milleti kurtaracağız. YAŞASIN

HÜRRİYET VE İHTİLÂL!”


Bu teşebbüsün daha önce yapılanlar gibi akim kalması istenmiyordu. Başarıya ancak iyi bir teşkilat ve ekiple

ulaşılacağına inanan Mustafa Kemal, toplantıda hazır bulunanların bağlılıklarını pekiştirmek için Hüsrev Sami’ye

tabancasını çıkarmasını söyledi. Orada bulunanlar, tarihin gözleri önünde Browning marka tabanca üzerine el

koyarak mukaddes ülküleri uğrunda ölünceye kadar çalışacaklarına ant içtiler. Selanik’e geldikten sonra vakit

kaybetmeden faaliyetlerine girişen Mustafa Kemal, böylece Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin Rumeli’deki ilk şubesini

kurdu…

Kaynakça

Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 80-85.

“Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Tarihçe-i Hayatı”, Vakit, 10

Kanunusani 1338, No: 1468.

Ziya Şakir, İttihad ve Terakki Nasıl Doğdu? C. 1, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2014, s. 163-164.

Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Haz. Arı İmam, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara

2009, s. 70.

Kızıldoğan, “Vatan ve Hürriyet=İttihad ve Teraki”, s. 621.

Kızıldoğan, “Vatan ve Hürriyet=İttihad ve Teraki”, s. 622.

Afet İnan, “Mukaddes Tabanca”, Belleten, C. 1, S. 3-4, 1 İlkteşrin 1937, s. 608-610.


Her Dikenin Bir Gülü Vardır

Gül denen çiçek

dikenin kıymetini hiç bilmeyecek.

Diken ondan kopamayacak,

sakınmaya devam edecek.

Gün gelecek, herifin biri diyecek:

Gülü seven dikenini çekecek.

Sen ise sorgusuz sualsiz

o narin gülü koruyup teskin edeceksin.

Fakat sen hep dikendin,

diken olarak da kalacaksın.

Ve o gülü seven herkes

sana katlanmak zaruretinde olacak.

Sen bir zaruretsin,

niyeti iyiden başka olmayan

bir garip musibetsin.

Ve hiç sevilmeyeceksin.

Taha Murat Aydın


Yunan, Roma ve Türk

Mitolojisindeki Benzerlikler

ve Farklılıklar

Kayberen

Mit, tarihten çok daha önemli ve doğrudur. Tarih sadece gazetecilik ve bunun ne kadar güvenilir olduğunu

biliyorsunuz. - Joseph Campbell

Biraz iddialı bir giriş olduğunun farkındayım. Yine de mitolojinin tarih okuyuculuğu ve arkeoloji adına ne kadar

önemli olduğu hakkında sayfalarca yazabilirim sanırım. Bu kadar değerli bir alan aynı zamanda sanatsal ve estetik

bir özellik sergilediğinden kurgusal örgüyü takip etmek çok zevklidir.

Serüvenimizin geride kalan kısmında İskandinav mitlerinin Türk mitleri ile bağlantısını incelemiş, olayı en ufak

ayrıntısına kadar irdelemiştik. Daha önce de belirttiğim üzere tek bir yazı ile hallolacak iş olmadığından kaldığımız

yerden devam etmek istiyorum. Şimdi sıra sabırsızlıkla beklediğim Yunan-Roma mitolojisine geldi. Belki fark

etmişsinizdir yazılarımızda belli bir kronoloji takip ediyoruz. Önce detayı ile yunan ve Roma mitolojisinin yaradılış

aşamalarını aktaracağım ve ardından olay ve kişiler üzerine yoğunlaşarak Türk mitolojisi ile bağlantılarını

kavramaya gayret edeceğiz. Diliyorum ki hepimiz için zevkli ve öğretici bir adım atarız. Hadi bir göz gezdirelim.

Kaos

Başlangıç Dünyanın nasıl oluştuğu konusunda bilimsel teoriler sunulmadan önce başlangıç denen evrede evren

hiçbir şeye ve biçime sahip değildir. Deniz, gök, yer puslu ve karmaşık bir düzensizlik içindedir. Bu puslu ve

karmaşık olaya “Kaos” denmektedir.

Kaos eski Yunanca ‘da boşluk anlamına gelmektedir. Önce yeryüzü oluşmuştur. Yeryüzünün oluşmasındaki en

etken gücün “Toprak Ana” olarak bilinen “Gaia” olduğu öne sürülmüştür. Gaia ile birlikte Eros, Nyks (Gece),

Erobus (Yeraltı karanlığı) ve Hemera (Gündüz) doğmuştur. Gaia karşı cinsle birlikteliğe girmeden hamile kalmış ve

önce Ouranos (Gökyüzü) sonra dağları ve Pantos‟u (Denizler) doğurmuştur.

Pouzadeux “Contes et legendes de la mythologie grecoque” adlı eserinde evrenin yaratılışı için şunları

söylemiştir:

“Eski insanlarda yeryüzünün yassı okyanuslarla çevrili ve gökyüzüyle örtülü olduğu inancı söz konusu olmuştur.

Tanrısal bir güç buraya bir düzen getirmeye girişmiştir. Önce yeryüzünü daha sonra hava ve ışık doldurduğu gök

kubbeyi koymuştur. Toprağın üzerine yeşermiş ovalar serilip vadilerin üzerine kayalıklar dikilmiştir. Denizler

dalgalarla, dalgalar kıyılarla buluşup, depremler, seller, çukurlar ve daha birçok doğa olayı meydana gelmiştir.”

Evrenin yüzeysel oluşumu bitince Gaia kendi doğurduğu Uranos ile birleşerek altısı erkek ve altısı dişi olan on iki

Titan doğurmuştur. Bunlar: Okeanos, Koinos, Krios, Lapetos, Hyperion, Kranos, Thia, Reia, Themis, Mynemosyne,

Phoibe ve Tethys‟dir. Titanların yanı sıra Kyklopes‟ler, yüz kollu Hekatonkheir‟ler ortaya çıkmıştır. Gaia bunlara ek

olarak üç Kyklops doğurmuştur.

Kyklops‟lar yaratığa benzemekle birlikte iri vücutlu, kıllı ve tek gözlü olarak betimlenmiştir. Yaratığa benzer

Kyklops‟lar Brontes (Gök gürültüsü), Steropes (Yıldırım) ve Arges (Şimşek)‟dir. Son olarak Hekatonkheir


Uranos ve Gaia her gece birlikte olup yeni çocuklar meydana getirmeye başlanacaktır ancak hayata getirilen

erkek çocukların Uranos‟un yerine geçmesi düşüncesi bile Uranos‟a yeterince korku salmıştır. Bu korkuyla birlikte

çocukların Gaia‟nın karnından dışarı çıkışı izin verilmemiştir. Gaia birçok kez kendi oğullarını Uranos‟a karşı

ayaklanmasına teşvik etmiş ama Kronos harici hiçbir oğlu buna cesaret edememiştir.

Titan soyundan gelen oğlu Kranos annesinin karnından çıkarak babasının egemenliğini sona erdirmek isteğiyle

demir bir tırpanla babasının cinsel organını kesip denize atmıştır. Deniz dalgaları ve spermlerin birleşmesiyle

Aphrodite doğmuştur. Cinsel organdan akan kan damlalarından babasının öcünü almak için görevlendirilen Alekto,

Tesiphone, Megaira isimli Erinye‟ler dökülen spermlerden ise Nympha‟lar ve Gigantlar (Devler) ortaya çıkmıştır.

Tablo 1

Zeusun Soy Ağacı

KAOS

Uranos

(Büyük Baba)

Gaia

(Büyük Anne)

Theia

(Teyze)

Rhea

(Anne)

Kronos

(Baba)

Hypeiron

(Amca)

Kyklop

(Amca)

Yüzkol

(Amca)

Iapetos

(Dayı)

Okeanos

(Dayı)

Kronos

(Baba)

Rhea

(Anne)

Zeus

Hades

(Erkek Kardeş)

Poseidon

(Erkek Kardeş)

Demeter

(Kız Kardeş)

Okeanos

(Dayı)

Klimene

(Kuzen)

Prometheus

(Yeğen)

Epimetheus

(Yeğen)

Atlas

(Yeğen)


Titanlar

Gaia‟nın ayaklandırması sayesinde Kranos babası Uranos‟u yenerek hükümdarlığı ele almıştır. Bu hükümdarlığı

paylaşmak yerine güç tutkunu olup zaferi tek başına sürmeyi yeğlemiştir. Bu zafer annesi Gaia‟nın “ Sen de yavrum,

sen de oğullarından biri tarafından tahtından edileceksin” sözü ile Kranos‟un içine şüphe düşürmüştür.

Kranos kendisine eş olarak kardeşi Rhea‟yı seçmiştir. Kranos içinde oluşan korkunun etkisiyle plan yapmaya

başlar aksi takdirde doğan çocuklarından birisinin onu tahtından edeceğini düşünmesi onu deliye döndürmüştür.

Rhea beş yıl boyunca her yıl hamile kalır Uranos annesi Gaia‟yı hatırlayarak çocuklarını Rhea‟nın rahminde değil

onları canlı canlı yutarak kendisinin içinde yaşatmayı planlamıştır. Böylece çocuklar sonsuza kadar babası Kranos‟un

karnında mahsur kalacaktır.

Altıncı çocuğuna hamile kalan Rhea çocuklarından ayrı kalmanın üzüntüsü ve Kronas‟a beslediği kin ile Gaia‟dan

yardım istemiştir. Gaia ona Girit adasında ki İda Dağı‟na gitmesini çocuğunu orada doğurmasını Kronas‟a da doğan

çocuk yerine koca bir taşı beze sarıp Uranos‟a vermesini söylemiştir. Rhea‟nın planı işe yarayıp Kranos çocuğunu

yuttuğunu zannetmiştir. Doğan son çocuk Zeus‟tur. Zeus Gaia‟nın himayesi altındadır. Orman perileri ve alt sınıf

olan tanrı Curete‟ler Zeus‟un bakımını, beslenmesini iseAmalthea adında bir su perisi üstlenmiştir .

Bazı rivayetlere göre Amalthea dişi bir keçidir. Sütüyle Zeus‟un büyüme ve gelişimini sağlamıştır. Amalthea

öldüğünde Zeus üzülür yıllardır sürdürdüğü minnet duyusunun nişanesi olarak onu Oğlak takımyıldızına

dönüştürmüştür. Amaltha‟nın derisinden ise sadece kendisinin kullandığı kalkan yapmıştır (Yücel, 2016, s.28).

Zeus‟un yetişmesi ve güçlenmesi sorunsuz geçmiştir. Yeteri güce ve yaşa gelen Zeus babasını tahtından etmek ve

kardeşlerini kurtarmak için Girit‟ten ayrılıp bilgeliği ile dehalar yaratan kuzeni Metis‟ten yardım istemiştir. Metis ona

Kronos‟un yanına hizmetkar olarak gidip içkisine zehir koyup Kronos‟u kusturmasını ve böylelikle kardeşlerini

kurtarabileceğinin fikrini vermiştir. Zeus planı eksiz bir şekilde tamamlayarak kardeşlerini kurtarmıştır.

Kronos‟un karnından kurtulan Poseidon, Hades, Hera, Demeter ve Hestia Zeus‟un yanında yer almışlardır. Zeus

Kronos‟un Kyloplar ve Hekatonnkheirları ölüler diyarı olan demirlerle çevrili Tartoros‟a hapsedildikleri yerden

kurtarmıştır.

Kronos dağılan ordusunun azizliğine uğradı ve toplamakta güçlük çekmiştir. Titanların bazıları savaşmaya karşı

çıktmıştır. Kronos‟un kardeşi Oceanus, Hyperion‟un oğlu Helios ve dişi titanlar savaşa katılmamıştır. Öte yandan

Kronos‟a boyun eğmek istemeyen Prometheus ve Epimetheus Zeus‟un ordusuna katılmıştır.

Titanlar‟ın ordusu Atlas‟ın boyunduruğunda savaşa hazırlık yapılmıştır. Savaşa hazırlanan iki taraf kendilerine

sığınacak bölge seçip, Atlas‟ın komutasındaki Titanlar Othrys Dağı‟nı Zeus‟un komutasındakiler ise Olympos

Dağı‟nı tercih etmişlerdir. İki taraf on yıl süren zorlu savaşa girmişlerdir.

Zeus eskiden Kronos‟u alt eden Gaia‟dan fikir almıştır. Gaia ona Zeus‟un amcaları olan Kikloplar ve Yüz Ellileri

Tartoras‟tan kurtarmasını ve onları kendi tarafını çekmesini söylemiştir. Zeus amcalarını kurtarmıştır. Onlarda

yapılan bu iyiliğe kayıtsız kalmayıp Kronos‟a olan kinleri ile Zeus‟un tarafına geçmişlerdir. Bu geçiş tüm dengeleri

değiştirmiştir. Kronos‟un ordusu daha fazla dayanamayıp teslim oldu. Böylece evren Zeus‟un egemenliğine

geçmiştir.

Kyklop size bir yerden tanıdık gelmiş olabilir. Tarayıcı üzerinden küçük bir araştırma şüphelerinizi doğru

çıkaracaktır.


Roma Mitolojisi

“Oxford English Dictionary” sözlüğünde mit kavramı için doğaüstü kişileri ya da olayları içeren tarihsel ve ya

genel bir düşünceyi somutlaştırılarak ortaya çıkan kurgusal olay olarak tanımlanmaktadır. Fakat bu tanım Roma

mitolojisi için pek uygun değildir. Antik Roma mitolojisinde genellikle mitler kurgusal anlatım olarak değil Roma

şehrinin ve halkının tarihi olarak anlatılmaktadır. Roma mitolojisinin diğer mitolojilerden en belirgin farkı anlatılan

mitler direk olarak tanrı odaklı olmayıp bazı mitlerde tanrıya rastlanmamaktadır.

Roma birçok kültüre ve topluluklara yüzyıllar boyunca misafirlik etmiştir. Bu nedenle Roma dininin kökleri göçebe

halkların Orta İtalya‟da Tiber Nehri‟nin yakınlarına göç etmesine dayanmaktadır (White, 2015,194). Romalıların

ataları olarak bilinen Latinler MÖ iki bin yıllarında göç etmelerine karşın uzun yıllar Etrüskler‟in himayesi altında

kalmışlardır. Etrüks kültürü MÖ 8. yüzyılda egemenliğin doruklarına ulaşmıştır. Bu egemenliğe karşı gelen Latinler

Etrüks askerlerinin devirerek Roma Cumhuriye‟ti kurulmuştur.

Bu cumhuriyetin kurulmasına karşın Ertüks rahipleri görevden alınmayarak gelenek ve görenekler saygıyla

korunup Roma gelenek ve görenekleri eklenmiştir. Roma halkı tanrılarını kendileri gibi insanlardan oluşan onlar gibi

davranan ve düşünen varlıklar olarak kabul ederlerdi. Bu kabulleniş Roma halkının mitolojiye karşı ilgisizliklerinin ve

inanmayışlarının bir nedeni olarak gösterilmektedir.

Romalılardaki tanrısal inanış Tanrı’nın her yerde olması ve doğal tanrısal varlıklara inanmaları söz konusu

olmuştur. Romanın gelenekleri yazılı olarak İmparator Augustos‟un tahta geçmesiyle yazıya dökülmüştür. Augostos

Roma dininin Yunan dininin bir kalıntısıymış gibi yanlış bir izlenim vermiştir. Vergilius Augustos’un emriyle Truvalı

Aneias’ı anlatan Aneias destanını, Livius; Romulus ve Remus kardeşlerin efsanevi mücadelesi ardından Roma‟yı

kurmasından başlayan ve Cesar’a kadar uzanan efsaneyi kaleme almıştır.

Aineias Venüs‟ün oğlu olan Aineias‟ın Roma kentinin kurucu atası olduğuna inanılmaktadır. Vergilius‟un Roma‟yı

anlatan “Aeneis” adlı destanda Troyalı kahraman Aineias‟ın birkaç kişiyle birlikte Troya‟dan kaçtığı Tiber Nehri

kıyısına gidip orada yeni bir Troya kuracağı kehanetine inanarak denize açıldığı anlatılmaktadır.

Troya halkına düşman olan tanrıça Luno kehanetin tutmaması için birçok çaba sarf etmiştir. Tiber Nehri’ni geçerek

İtalya‟nın orta kısımlarında bulunan Latium‟da Truva halkı ve Latinler arasında savaş çıkartır ve böylece Aineias

amacına ulaşarak sonradan Roma adını alacak Alba Longa kentini kuracaktır.

Diğer mitolojilerden farklı olarak Roma mitolojisinde “Ev Tanrıları” mevcut oluup, her evde ailenin huzurunu,

güvenini, geçimini sağladığına inanılan küçük heykeller bulunmaktadır. Bu küçük heykeller Roma ayinlerinde önemli

bir rol oynamaktaydır. Bu heykellerin önemli olmasının nedeni ise bir efsaneye göre Aineias Troya’dan kaçarken

sakat babasını da kaçırmıştır. Tüm yol boyunca babasını sırtında taşımıştır. Bu kaçış esnasında ev tanrılarını da

yanına almıştır. Bu nedenden dolayıdır ki ev tanrıları aileye ve tanrılara olan bağı simgelemektedir. Çok tatlı bir detay

olduğu için eklemek istedim.

Troya, Homeros ve Türkler

Ortaçağdan itibaren Troya Destanı, Avrupa ve Akdeniz’de milletlerin ve

kavimlerin aidiyet politikalarının önemli bir kaynağı olmuştur. Troyalılar ile

Türkleri ilişkilendiren en eski kaynak, 6. yüzyıla dayanmaktadır. Dönemin

tarihçileri Troyalıların Avrupaya geldiklerinde iki kola ayrıldıklarını, Türklerin

ikinci koldan ortaya çıkarak Tuna boylarına yerleştiklerini ve böylece

soylarını devam ettirdiklerini öne sürer. 12. yüzyılda benzer öyküleri

Fransız tarihçiler de anlatmaktadırlar. 14. yüzyıla gelindiğinde İtalyan ve

Fransız tarihçiler, Latincede Türkler için kullanılan Turci kelimesinin, Latin

Şair Vergilius’un yazdığı Aineias Destanı’ndaki Troyalı kahraman


Teucri’den geldiğini öne sürerek Troyalılar ile Türkleri ilişkilendirmişlerdir. Türklerin, diğer bazı Avrupa halkları gibi

Troyalı kökenleri savı ortaçağdan Katolik Avrupasında kabul görmüştür.Türklerin ortodoks Doğu Roma’yı(Bizans)

yenmesi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ve Osmanlının Avrupa içlerine doğru yönelmesi üzerine Avrupalı

tarihçiler bazı Avrupa halklarının ve Türklerin ortak bir Troya soyundan geldikleri yönündeki görüşlerini inkar

etmeye başlamışlardır. ( Troya Müzesinden direkt alıntıdır. ) Göreceğiniz üzere Avrupalılar bir zamanlar Türkleri de

İyonlar, Dorlar, Korintliler gibi bir Helen ırkı sayıyordu. Mitolojik benzerlikler de bu yakınlaşma sırasında oluşmuş

olmalı.

Remus ve Romulus

Roma kentinin birçok kuruluş efsanesi olduğu bilinmektedir. Bu efsanelerden en gözde ve en çok inanılan efsane

Roma’yı Remus ve Romulus adındaki ikiz kardeşlerin kurduğu efsanedir. İlginç olan nokta şudur ki birçok kuruluş

efsanesi olmasına karşın kuruluşta rol alan kahramanlar birbirinin akrabası olarak inanılmaktadır.

Aineias; Venüs’ün oğlu; Remus ve Romulus’un dedesidir. Alba Longa kentinin hükümdarlığı Numitor tarafından

erkek kardeşi olan Amulius’a devredilmiştir. Tahta başka varis çıkmasın, doğurganlık dursun diye Vesta bakire

olmaya zorlanmıştır. Savaş tanrısı Mars (Yunan mitinde Ares) bu yasağa uymayarak Vesta’ya zorla sahip olmuştur.

Böylece Remus ve Romulus adında ikiz çocuklar dünyaya gelmiştir.

Amulius sözünün dinlenmediğini düşünüp Vesta‟yı zindana kapatmıştır. Çocukları ise Tiber Nehri’nin kıyısına

bırakmıştır. Nehrin kıyısında onları bir dişi kurt bulup emzirmiştir. Kurtun emzirdiği çocukları gören çoban Faustulus

onları yanına alarak büyütmüştür. Çocuklar kendilerinin kral soyundan olduğunu bilmeden Palatium Tepesi‟nin

yakınlarında büyümüşlerdir. Soydan olduğunu öğrenen çocuklar Numitor‟un tekrar tahta çıkmasına yardım edip

karşılığında Roma kentini kurmuşlardır.

Türklerde Kurt Ana Motifi

Kurt Ana – Türk, Moğol ve Altay mitolojisinde Kurt Tanrıça. Börü Ana olarak da bilinir. Kurtları korur. Çünkü

Türkler kurttan türemiştir. Hemen hemen tüm Türk boyları ortak bir inanış olarak dişi kurttan türediklerine inanırlar.

Göktürklerin türeyiş efsanesine göre ataları olan kişi henüz bir çocukken düşmanları tarafından ailesi öldürüldükten

sonra bir bataklığa atılır ve burada dişi bir kurt tarafından bulunup emzirilir. Daha sonra da onunla evlenir. Doğan on

çocuk, Göktürklerin on boyunu oluşturur. Aşına ailesi bu çocuklardan birinin soyundan gelmektedir ve Göktürk

Devletini de bu aile kurmuştur. Börü sözcüğü Uygurcada Peri şeklinde söylenmiştir.

Remus ve Remulus (Remus ve Remulus)'u emziren Kurt Ana olarak görünür. İtalyan mitolojisine Etrüskler

(Tuskiler) aracılığıyla geçmiş olan bir söylencedir. Türklerin mağarada kurt tarafından beslenen çocuk motifi ile

birebir aynıdır. Romus ve Romulus iki (veya ikiz) kardeştirler ve Roma şehrini kurmuşlardır. Bir ırmağa bırakılırlar ve

dişi bir kurt onları sudan çıkararak bir mağarada emzirir. Daha sonra çiftçi bir aile tarafından bulunarak evlat

edinilirler. Roma şehrini kurmak için de kurt tarafından emzirildikleri yeri seçerler. Bu yerin etrafını çevirirken

tartışmaya başlar ve kavga ederler bunun üzerine Romulus kardeşi Romus’u öldürür. Böylece kurduğu kent

devletinin ilk hakanı kendisi olur. Kardeşleri besleyen kurt kara renkli olarak betimlenir.

Etrüskler eski çağlarda İtalya’ya Doğu’dan gelmiş olan bir halktır. Kökenleri henüz tam olarak tespit edilememiştir

fakat Türkler ile benzer kültürel yapıya sahip oldukları ileri sürülmektedir. O dönemki Avrupa klanlarına göre ileri bir

uygarlık düzeyindedirler ve bu anlamda Roma ve Avrupa toplumlarının uygarlıklarının gelişmesine büyük katkıları

olmuştur.


Yunan Roma ve Türk Tanrıları

Mitlerin ortak özelliklerine değineceksek tanrılara ve canavarlara değinmemek olmaz. Önce Yunan mitolojisindeki

Tanrıların diğer mitolojilerdeki karşılıklarını tablo olarak vereceğim, sonrasında değinmeye değer olduklarını

düşündüklerim hakkında daha detaylı bir inceleme paylaşacağım.

Tablo 2

Yunan Tanrıların Türk Tanrılardaki Karşılıkları

Yunan Tanrıların Türk Tanrılardaki Karşılıkları

Yunan Mitolojisi

Zeus

Posei Don

Hades

Hera

Aphrodi The

Ares

Hephai Stos

Hermes

Apollon

Athena

Artemis

Dianisos

Roma Mitolojisi

Jüpiter

Neptün

Pluton

Juno

Venüs

Mars

Vulcan

Merkür

Apollo

Minerva

Diana

Baküs

Türk Mitolojisi

Ülgen

Talay Han

Erlik

Umay Han

Ayzıt Hanım

Kızagan Han

Darhan Han

Yayık Han

Mergen Han

Alma Hatun

Ötügen Ana

Yaşıl han

Zeus, Jüpiter, Ülgen’in Benzerlikleri ve Farklılıkları

Yunan mitolojisi tanrısı Zeus, Roma mitolojisi tanrısı Jüpiter ve Türk mitolojisi tanrısı Bay Ülgen farklı

medeniyetlerin tanrıları olmaları, şüphesiz ki onların en belirgin ayırt edici özelliklerinden biridir. Dünyanın nasıl

oluştuğu hakkında fikir yürütülemeyen kaos döneminde Yunan mitolojisinde dünyaya ilk gelen Toprak Ana Gaia

olurken, Türk mitolojisinde ise dünyanın üzeri su ile kaplı iken yeryüzüne ilk ayak basan insanoğlunun atası kabul

edilen Kayra Han olmuştur. Gaia‟nın ardından gece, yer altı ve gündüz doğmuştur. Yunan mitolojisinde bu

kavramları Gaia‟dan üst bir güç yaratırken Türk mitolojisinde Ak Ana „nın Kayra Han‟a “Yarat” emrini vermesiyle

Kayra Han yaratmaya başlamıştır. Gaia ve Kayra Han‟ın karşı cinslerle birlikteliği olmadan Gaia‟nın gökyüzünü ve

denizleri doğurması Kayra Han‟ın ise Kişi‟yi ve ağaç dallarından dokuz adam yaratması görülmektedir. Her iki ayrı

Tanrı olan Zeus ve Ülgen ailelerinin yarattığı dünyayı koruma, düzeni sağlama görevini üstlenmiştir. Gökyüzünü

cennet yer altını cehennem olarak nitelendirirsek her iki Tanrı‟nın da gökyüzünde yaşaması, halklarına karşı iyilik

yapmaları, onlara yardım etmeleri cennete daha yakın yaşamalarının göstergesi olarak düşünülmektedir. Zeus‟un

Olympos Dağı‟nda altından yapılan bir tahta oturup gelenleri karşılaması ile Tanrı Bay Ülgen‟in Altın Dağı‟nda

altından yapılı bir sarayda altından tahta oturması şüphesiz bir benzerlik göstergesidir.

Zeus‟un kadınlara düşkünlüğünü yaşadığı aşkları ve birlikte olduğu her kadından çocuğu olmasına değinilmiştir.

Fakat kadınlara olan düşkünlüğü Ülgen‟de görmek pek mümkün olmamıştır. Zeus ve Ülgen‟in ayırt edici


özelliğinden birisi de Ülgen‟in her zaman insan kılığında olmasıdır. Zeus için bu durum söz konusu değildir. Zeus

çıkarları doğrultusunda her türlü nesne ve hayvan kılığına bürünmesiyle bilinmektedir. Zeus Roma mitolojisindeki

Jüpiter‟in karşılığı olduğu için Zeus için söylenen her şey Jüpiter için de geçerlidir. Zeus ve Jüpiter fiziksel olarak

uzun kıvırcık saçlı, kaslı vücut yapılarına sahip olan siyah ya da gri sakalları olan uzun boylu, elinde tuttuğu

sinirlendiğinde şimşek atığı asası ile tasvir edilirken, benzer bir şekilde Bay Ülgen uzun siyah saçlı uzun bıyıklı

elinde yıldırım attığı yayı ve koruma amaçlı kalkanı karşımıza çıkmaktadır.

Zeus ve Jüpiter‟ de insana ait özellikler daha belirginken Tanrı Ülgen‟de ise ruhsal özelliklerin ön plana çıktığı

görülmektedir. Zeus ve Jüpiter aşık olmak, kin gütmek, öfkelenmek gibi insansı özellikleri barındırmıştır. Ülgen

insanlar için bir ruh olup onlarla iletişime aracı sayesinde geçmektedir.

Hera, Juno, Umay Han’ın Benzerlikleri ve Farklılıkları

Hera, Juno ve Umay Han farklı milletlerin Ana tanrıçalarıdır. Üç Tanrıça‟ya da atfedilen görevler çocukların

doğumunu kolaylaştırma, eşleri ve evliliklerin zarar görmesini engelleme söz konusu olmuştur. Hera ve Juno‟da

görülen öfke ve intikam duygusunu Umay Han‟da görmek mümkün olmamıştır. Umay Han‟da kin, nefret, intikam

duygusunun olmaması belki de Türklerin inancında ilahi gücün her zaman affedici olmasından kaynaklanmaktadır.

Umay Han‟ın gücüne bağlanarak yapılan batıl inançlar günümüzde bazı bölgelerde devam etmektedir.

Hermes, Merkür, Yayık Han’ın Benzerlikleri ve Farklılıkları

Yunan mitolojisindeki Hermes ile Roma mitolojisindeki Merkür şüphesiz ki yaşadıkları olaylar ve fiziksel özellikleri

açısından aynı tanrılardır. Türk mitolojisindeki Yayık Han tanrı ile insanlar arasındaki haberleri getirip götüren tanrı

oluşundan, ölülerin ruhunu teslim eden Hermes‟te olduğu gibi Yayık Han‟ın da yol gösterici olmasından, her iki

tanrının da sorumlu olduğu tek bir görevi olmayıp aksine sorumlu oldukları görevleri insanlar olmasından, tanrı

Hermes‟in Zeus‟un oğlu olması Yayık Han‟ın da Ülgen‟in oğlu olması, her iki tanrının da elinde tuttuğu asaları ve o

asaların üzerindeki yılan motifinin benzerliklerinden yola çıkılan sonuç ile Hermes ile Yayık Han‟ın başta her ikisinin

de baş tanrıya haber getirip götürmeleri göz önüne alınarak Yunan mitolojisindeki Hermes ile Yayık Han‟ın benzer

tanrılar oldukları savunulmuştur. Bazı görüşlerde Hermes‟i Türk mitolojisindeki Mergen Tanrı‟ya eş değer

kılınmaktadır lakin Mergen tanrının akıllı bir tanrı olmasından ziyade ne bir fiziksel özelliklerinin ne de görevlerinin

benzemesi bu eşleşmeyi haklı çıkaramamaktadır .

Apollon, Apollon, Mergen Han’ın Benzerlikleri ve Farklılıkları

Yunan mitolojisindeki Apollon ve Roma mitolojisindeki Apollon aynı kişilerdir. Apollon Zeus‟un oğlu olması ile

Mergen Han‟ın Ülgen‟in oğlu olması hem Apollon‟un hem de Mergen Han‟ın ok ve yaylarının özel olması, attıkları

hiçbir okun şaşmadan hedefe ulaşması, Apollon‟un attığı okların durumlara göre insanların lehine veya aleyhine

olması Mergen Han‟ın attığı okların ise insanlara bilgelik göndermesi ile Türk mitolojisindeki Mergen Han ile Yunan

ve Roma mitolojisindeki Apollon‟un günümüze aktarılmış betimlemelerine göre farklı milletlerin benzer tanrıları olma

niteliğini taşımaktadırlar.

Tepegöz ve Kyklop

Benzer yaratık ve varlıkar

Anadoluya göçen ve İslamiyet’le tanışan Türkler özünden kopuk yeni yapma destanlar yaratmaya başladılar.

Günümüzde bu destanlardan 13 tanesine sağlam halde ulaşılmış durumda. Ki siz bunları Dede Korkut Hikayeleri

olarak biliyorsunuz. Aslında bu isim destanların içeriğinden çok her destanın sonunda gelen Dedem Korkut’un

destanlar arasındaki en bariz bağlayıcı kuvvet olmasından dolayı verilmiştir. Dede Korkut Destanları arasında en

bilinenlerden biri de Basat’ın Tepegöz’ü öldürmesidir. Söylenceye göre Basat çok küçük yaşta ormanda kaybolmuş

ve bir aslan tarafından büyütülmüştür. Bir peri kızı ile Çobanın kızı olan Tepe göz günde 500 koyun tüketebilecek

kadar saldırgan ve aç gözlü olduğundan çevre halkı bu Orman çocuktan büyük bir kahramanlık rica etmiştir. Basat

dağa çıkmış ve elindeki mızrak ile tepegözün tek gözünü deşmiştir.


Oddysseia Destanı’nda Troya savaşından galip ayrılan Oddysseus’un evine ve eşine dönme yolculuğunda

karşısına çıkan türlü türlü zorluklar anlatılır. Yolculuk sırasında bir ara Kyklopların memleketi olan Sicilya’ya yolu

düşen Oddysseus ve askerleri araştırma yapmak için 12 kişilik bir ekip ile Kyklop Polyphemos’un mağarasına girer.

Mağara ağzına kadar canlı koyunlar, peynir ve süt ile doludur. Ancak Oddysseus ve dostları sıcak bir karşılama

yerine kendilerini afiyetle yiyen dev bir kyklop ile baş başa kalmış halde bulurlar. Zeki ve kurnaz Oddysseus Kyklop

Polyphemos uyurken elindeki mızrağı gözüne saplar. Burada bahsettiğimiz kurnazlığın nedeni şudur: Oddysseus,

daha önce ona adını soran Kyklop’a adının ‘’ Hiç Kimse ‘’ olduğunu söylemiştir. Dolayısı ile gözüne mızrak giren

kyklop etrafta koşuşturarak ‘ Bunu bana hiç kimse yaptı!’ diye bağırmıştır. Komşu Kykloplar da bir sorun olmadığını

düşünmüş ve olayı önemsememişlerdir.

Fiziksel özellikleri ve öldürülme biçimleri göz önüne alındığında Kykloplar ile Tepegözlerin birbirine ne kadar

benzediğini bariz görebiliyoruz. Tabii bunun nedeni çok yüksek ihtimalle Anadolu’ya göçen Türk boylarının

gayrimüslim halk arasında ağızdan ağıza yayılan masallardı. Yani Tepegöz bizzat bir Türk-Altay mitoloji unsuru

değildir.

Hidra-Yelbegen

Hidra Yunan mitolojisinde Ölüler dünyasına açılan Lerna Gölünde yaşayan çok başlı, yılan görünümlü ve çok

zehirli bir yaratıktı. Herakles(Herkül)’in kendini affetirmek için yerine getirmesi gereken 12 görevden( araştırmanızı

şiddetle tavsiye ederim.) 2. si olan Hidrayı öldürmek Heraklesin sandığından çok daha zor olacaktı. Zira Hidranın

kesilen her kafasının yerine 2 yeni kafa çıkmaktaydı. Athena’nın akıl vermesi ile kesilen kafaları meşale ile dağlayan

Herakles görevi layığı ile yerine getirmişti.

Türk-Altay mitolojisinde zehirli 7 başlı bir dev olarak

tanımlanan Yelbegen insanlarla da beslenebilen ancak

genellikle ormanlarda kurbağalar ve yılanlarla beslenen

bir canlıdır. Ay tutulması güneş tutulması gibi olaylar

Yelbegen’in onları yutması olarak tanımlanır.

Benzerlik kısmına gelecek olursak maalesef elimizde

köken olarak benzerliklerine işaret eden elle tutulur bir

şey yok. Ancak Orta Asyadan çok eskiden göçen

Macarların mitolojilerinde ufak değişikliklere uğramış

Yelbegen’in, Hidra’nın bazı özelliklerini aldığını da

görüyoruz. Zorlama bir çıkarım olabilir ancak kültürler

kültürlerden etkilenir dolayısıyla neden olmasın.

Herhalikarda bu iki yaratık birbirine şaşırılacak kadar çok

benziyor.


Kapanış

Öncelikle buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Her ne kadar bu araştırmaları yapmak ve yazıya

geçirmek, özetlemek, anlaşılabilir hale getirmek çok uzun sürse de eğlenerek yaptığım bir iş daha ortaya koymuş

oldum. Genel bir özet çıkaracak olursak mitolojiler arasında en bariz benzerlikler Türklerin Anadoluya göçlerinden

sonrasında artıyor. Fakat bizim asıl amacımız Türk-Altay mitolojisi üzerinde durmak olduğundan bazı örnekleri

eklemeyi uygun görmedim. Mesafelerde sınır tanımayan insanlık yine Antik Çağın kültür iletişim yolu olan

Mitolojilerde esinlenmelerde bulunmuş. Şaşırtıcı olmayan çıkarımlara gelirsek Tanrıların benzer olmasını çok normal

buluyorum. Ne de olsa doğada belli elementler var ve bunların yorumu da fazla zorlama olmadığı sürece benzer

oluyor. Yaratıklar ve Troyalı Teucri kısmında önemli yerlere parmak bastığımı düşünüyorum. Zira çok yakın bir tarihe

kadar Avrupalılar Türkleri Troyanın sahipleri olarak görüyordu. Umuyorum ana konudan fazla sapmadan sizin için

bilgilendirici bir yazı ortaya koymuşumdur. Bir sonraki sayılarda görüşmek üzere esenlikle kalın.


Atatürk’ün

Katıldığı ve Yönettiği Savaşlar 1

Ahmet Ege Kara

Geri dönmeyi asla düşünmedi, korkmadı, dik durdu ve

kazandığı kutlu zaferlerle bizlere daima koruyup

geliştirmemizi istediği bir miras bıraktı. Atatürk gerek

askeri dehasıyla ve gerek siyasi dehasıyla tarihe

geçen birçok zafer elde etti ve dünyanın sonsuz

saygısını kazandı. Atatürk realist ve pragmatist

yaklaşımlarıyla her bulunduğu zümrede ön plana

çıkmıştır. Onun ‘‘zafer’’ anlayışı diğer zafer

anlayışlarından çok daha derin ve önemlidir. Gazi

Paşa der ki: ‘‘Hiç bir zafer gâye değildir. Zafer, ancak

kendisinden daha büyük olan gâyeyi elde etmek için

gerekir en belli başlı vasıtadır. Gâye, fikirdir. Zafer, bir

fikrin istihsâline (elde edilmesine) hizmeti nispetinde

kıymet (değer) ifade eder. Bir fikrin istihsâline

dayanmayan bir zafer pâyidar olamaz (yaşayamaz). O,

boş bir gayrettir. Her büyük meydan muharebesinden,

her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem

(dünya) doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına bir

zafer, boşa gitmiş bir gayret olur.’’ Atatürk tüm

zorluklara rağmen önderlik ederek kazanmış olduğu

Kurtuluş Savaşı’nın ardından, asıl gayesi olan

fikirleriyle gerçek bir zafer elde edebilmiştir.Bu fikirler

de günümüz Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan

faktörlerdir. İleride bu konuları daha detaylı

anlatacağım. Bu yazımda ise sadece Atamızın katıldığı

ve yönettiği savaşları ele aldım.

Trablusgarp (Türk-İtalyan)

Savaşı 1911 - 1912

O dönemin coğrafyasının durumunu inceleyecek

olursak: ‘‘Osmanlı Devleti'nin bir vilâyeti olan

Trablusgarp ve Bingazi müstakil sancağı, son derece

savunmasız ve İtalyan işgaline açık bir durumda

bulunuyordu. Osmanlı Devleti'nin, burada İtalyanlar'la

savaşacak gücü yoktu; asker ve malzeme

gönderemiyordu. Bütün Ege ve Akdeniz, İtalyan

donanmasının kontrolü altındaydı. Osmanlı donanması

ise, yok denilebilecek kadar zayıftı. Bu bakımdan

Trablusgarp'a deniz yolundan ulaşmak, hemen hemen,

imkânsız gibiydi. Bunu gören devrin genç ve yıldız

subayları, Osmanlı Devleti'nin gizli desteğini

sağlayarak, birer ikişer, Mısır ve Tunus yoluyla

Trablusgarp'a gittiler.’’ 1

Atatürk’ün Trablusgarp’ta yaşadıklarını detaylıca izah

edecek olursak:

‘‘...Mustafa Kemal’in Trablusgarp’a ilgisi, II.

Meşrutiyet’in ilanı günlerine değin uzanır. 24 Temmuz

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra

Trablusgarp’ta birtakım huzursuzluklar baş göstermiş,

bu durum karşısında İttihatçılar, Mustafa Kemal’i

Trablusgarp’taki halk kesimlerini bilinçlendirmek ve

bölgedeki huzursuzlukları yatıştırmakla

görevlendirmişti. Bu amaçla Mustafa Kemal, 1908

Aralık’ından itibaren iki ay boyunca Trablusgarp’ta

çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Trablusgarp’ta kaldığı

bu süre boyunca bölgeyle ilgili edindiği bilgiler, ona

sonraki süreçte çok yardımcı olmuştur. Onun

Trablusgarp’a yeniden dönüşü, İtalya’nın başlattığı

savaş sonrasında gerçekleşmiştir. Sömürgecilik

yarışında diğer Avrupa ülkelerine göre geç kalan

İtalya, kendisine hedef olarak Osmanlı Devleti’nin

Kuzey Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp’ı

seçmişti. Trablusgarp üzerindeki isteklerini diğer

büyük güçlere kabul ettirebilmek için 19. yüzyılın ikinci

yarısından itibaren diplomatik bir seferberlik başlatan

İtalya, bu amaçla öncelikle Fransa ile daha sonra ise

diğer büyük devletlerle antlaşmalar imzaladı. Özellikle

1909’da Rusya ile imzalanan Racconigi

Antlaşması’ndan sonra Trablusgarp’ı topraklarına

katmak için fırsat kollamaya başladı. Bir yandan

diplomasi alanında adımlar atarken diğer yandan ise

Trablusgarp’ta daha görünür olmak ve bölgeyle ilgili

isteklerine meşruiyet kazandırabilmek adına,

Trablusgarp’ta bankalar veya çeşitli hayır kurumları

açtı. Böylece İtalya’nın Trablusgarp’a yönelik ilgisi,

ticari, kültürel ve diplomatik temellere dayandırıldı.


İtalya’nın Trablusgarp hakkındaki niyetleri, Osmanlı

yönetimince de biliniyor, hatta zaman zaman bu konu

Meclis-i Vükela’nın gündemine geliyordu. Osmanlı

hükümetleri, İtalyan yayılmacılığına karşı çeşitli

önlemler aldılar. Ancak II. Meşrutiyet’in ilanından

sonra Osmanlı iç siyasetinde yaşanan çekişmeler,

Arnavutluk ve Yemen’de süren isyanlar, Makedonya

ve Girit sorunlarının neden olduğu gerginlikler,

Trablusgarp’taki tehlikenin boyutlarının farkına

varılmasını engelledi. Osmanlı Devleti’nin içinde

bulunduğu durumu yakından takip eden ve

Trablusgarp’a yönelik saldırı için koşulların oluştuğuna

inanan İtalya, isteklerinin yerine getirilmediği

gerekçesiyle 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne

savaş açtı. İtalyanlar, Osmanlı Devleti’ni kısa süre

içerisinde yenilgiye uğratmayı planlamaktaydılar.

Çünkü bölgedeki Osmanlı askeri gücünün zayıflığı,

ayrıca Osmanlıların Trablusgarp ile kara sınırlarının

bulunmayışı, İtalyanlarca savaşın kısa sürede

biteceğinin göstergeleri olarak değerlendirilmekteydi.

Osmanlıların Trablusgarp’a yalnızca deniz yoluyla

askeri güç gönderebileceklerinin farkında olan

İtalyanlar, Ege adalarından herhangi bir yardımın

gelmesini önlemek için de önlemler aldılar.

Osmanlılar, İtalyan saldırısına hem siyasi hem de

askeri bakımdan hazırlıksız yakalandılar. Savaş ilanı

Osmanlı ülkesinde büyük bir tepkiye yol açtı. Daha

önce Roma büyükelçiliğinde görev yapmış olan

Sadrazam Hakkı Paşa istifa etti ve sonrasında Sait

Paşa Hükümeti kuruldu. Osmanlılar açısından İtalya

ile girişilecek bir savaşta başarıya ulaşmak mümkün

görünmüyordu. Çünkü Trablusgarp’ta bulunan askeri

birliklerin bir bölümü Yemen’deki isyanı bastırmak için

oraya gönderilmişti. Ayrıca Trablusgarp’a geçiş yolu

üzerinde bulunan Mısır’da ise İngilizler savaşta

tarafsız kalacaklarını duyurmuş ve Osmanlı ordusunun

kara yoluyla yardım götürme olanağını ortadan

kaldırmıştı. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa,

subaylarla yaptığı toplantıda deniz yoluyla da yardım

gönderme olanağının bulunmadığını açıklamıştı. Bu

koşullar altında Osmanlı Devleti İtalya’ya karşı resmi

bir savaş ilanında bulunamadı.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, emperyalizme karşı

mücadele etmek isteyen ve hükümet üzerinde önemli

bir etkisi olan İttihatçılar, İtalyan saldırısına karşı neler

yapılabileceğini tartıştılar. Ülke topraklarının savaş

yapılmaksızın kaybedilmesine razı olmadıkları için

Trablusgarp’a gönüllü olarak giderek oradaki yerli

halkı İtalyan saldırısına karşı örgütlemek ve bir direniş

mücadelesi başlatmak kararına vardılar. Böylece

aralarında Mustafa Kemal’in de yer aldığı subaylar,

farklı güzergâhlar üzerinden Trablusgarp’a gitmeye

başladılar. Enver ve Mustafa Kemal Beylerin içinde yer

aldığı grup Mısır yoluyla Trablusgarp’a doğru hareket

ederken Ali Fethi Beyin (Okyar) komuta ettiği grup ise

Tunus üzerinden bölgeye ulaşmaya çalıştı.

Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaşan subaylar

arasında Kuşçubaşı Eşref, Nuri (Conker), Süleyman

Askeri gibi isimler de bulunuyordu.

Trablusgarp Savaşı öncesinde İstanbul’da

Genelkurmay’da Birinci Şubeye tayin edilmesine

rağmen bu görevine başlamayan Mustafa Kemal,

savaşın ilan edildiği gün olan 29 Eylül 1911’de

Trablusgarp Fırkası kurmaylığına atandı. Onun bölgeyi

tanıması ve yetenekleri, bu göreve atanmasında etkili

olmuştu. Mustafa Kemal 15 Ekim günü arkadaşları

Ömer Naci ve Yakup Cemil’le birlikte Mısır üzerinden

Trablusgarp’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıktı.

Yola çıkmadan önce yakın arkadaşı Salih Beye

(Bozok) mektup yazarak annesi ile ilgilenmesini rica

etmiştir. Bir süre Urla’daki karantina noktasında kalan

Mustafa Kemal, bu dönemde arkadaşı Fuat’a (Bulca)

bir mektup yazmıştır. Mektupta Trablusgarp’taki

amaçlarının “ebedi bir mücadele sahası açmak”

olduğunu belirterek kendisinin nerede olduğunun

duyurulmamasını istiyor ve satırlarını şöyle

sürdürüyordu: “Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar

olduğundan fazla gayret ve fedakârlık elzemdir… Beni

unutmayın”.

Karantina sürecinin tamamlanmasından sonra Mustafa

Kemal ve arkadaşlarının Trablusgarp yolculuğu devam

etmiştir. İngilizlerin üniformalı veya resmi kıyafetli

Osmanlıların Mısır’dan geçişine izin vermemesi, diğer

arkadaşları gibi Mustafa Kemal’in de takma bir isimle


seyahat etmesi gereğini ortaya çıkarmıştı. O,

yolculuğu boyunca Mustafa Şerif takma adını kullandı

ve bir gazeteci olduğu izlenimini vermeye çalıştı. Bir

süre sonra Mısır’a ulaşan Mustafa Kemal, yolculuk

sırasında hastalandığı için İskenderiye’ye geri döndü.

Hastalığı süresince arkadaşı Salih’e (Bozok)

mektuplar yazarak Selanik’teki annesinin durumu

hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştı. Aynı süreçte 27

Kasım 1911 tarihinde binbaşılık rütbesine yükseltildi.

Hastalığının tedavi edilmesinden sonra yeniden yola

koyulan Mustafa Kemal ve arkadaşları, Batı Sahra’nın

başlangıcındaki son istasyonda indiler. İstasyonda

tutuklanma tehlikesi yaşayan Osmanlı subayları,

kendilerini tutuklamak isteyen Mısırlı subaya gerçeği

açıklayarak tehlikeyi ortadan kaldırmayı başardılar.

Yanlarındaki eşyaları develere yükleyen subaylar,

çölde yaklaşık bir hafta süren yolculuktan sonra 8

Aralık tarihinde Bingazi sınırına ulaştılar.

Mustafa Kemal ve arkadaşları bölgeye ulaştıklarında

Osmanlı savunma güçleri, Trablusgarp bölgesi Neşet

Beyin, Tobruk Ethem Paşanın ve Bingazi Enver Beyin

yönetiminde olacak şekilde düzenlenmişti. Savaş

başladığında Osmanlı Devleti insan mevcudunu sefer

planına göre tamamlayamadığı için bölgedeki subay

sayısı son derece yetersizdi. Buna karşın Seyyid

Ahmed eş-Şerif’in önderliğindeki Senusi birlikleri de,

askeri disiplinden yoksun ve düzensiz olmalarına

rağmen, Osmanlı savunma güçlerine destek

olmaktaydılar. Trablusgarp’taki Osmanlı savunma

stratejisi, silah ve mühimmat açısından üstün bir

durumda olan İtalyan kuvvetlerine karşı kısa süreli

saldırılar düzenleyerek kayıplar verdirmek ve onların iç

kısımlara ilerleyişine engel olmak üzerine inşa

edilmişti.

kaldırmıştı. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa,

subaylarla yaptığı toplantıda deniz yoluyla da yardım

gönderme olanağının bulunmadığını açıklamıştı. Bu

koşullar altında Osmanlı Devleti İtalya’ya karşı resmi

bir savaş ilanında bulunamadı.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, emperyalizme karşı

mücadele etmek isteyen ve hükümet üzerinde önemli

bir etkisi olan İttihatçılar, İtalyan saldırısına karşı neler

yapılabileceğini tartıştılar. Ülke topraklarının savaş

yapılmaksızın kaybedilmesine razı olmadıkları için

Trablusgarp’a gönüllü olarak giderek oradaki yerli

halkı İtalyan saldırısına karşı örgütlemek ve bir direniş

mücadelesi başlatmak kararına vardılar. Böylece

aralarında Mustafa Kemal’in de yer aldığı subaylar,

farklı güzergâhlar üzerinden Trablusgarp’a gitmeye

başladılar. Enver ve Mustafa Kemal Beylerin içinde yer

aldığı grup Mısır yoluyla Trablusgarp’a doğru hareket

ederken Ali Fethi Beyin (Okyar) komuta ettiği grup ise

Tunus üzerinden bölgeye ulaşmaya çalıştı.

Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaşan subaylar

arasında Kuşçubaşı Eşref, Nuri (Conker), Süleyman

Askeri gibi isimler de bulunuyordu.

Trablusgarp Savaşı öncesinde İstanbul’da

Genelkurmay’da Birinci Şubeye tayin edilmesine

rağmen bu görevine başlamayan Mustafa Kemal,

savaşın ilan edildiği gün olan 29 Eylül 1911’de

Trablusgarp Fırkası kurmaylığına atandı. Onun bölgeyi

tanıması ve yetenekleri, bu göreve atanmasında etkili

olmuştu. Mustafa Kemal 15 Ekim günü arkadaşları

Ömer Naci ve Yakup Cemil’le birlikte Mısır üzerinden

Trablusgarp’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıktı.

Yola çıkmadan önce yakın arkadaşı Salih Beye

(Bozok) mektup yazarak annesi ile ilgilenmesini rica

etmiştir. Bir süre Urla’daki karantina noktasında kalan

Mustafa Kemal, bu dönemde arkadaşı Fuat’a (Bulca)

bir mektup yazmıştır. Mektupta Trablusgarp’taki

amaçlarının “ebedi bir mücadele sahası açmak”

olduğunu belirterek kendisinin nerede olduğunun

duyurulmamasını istiyor ve satırlarını şöyle

sürdürüyordu: “Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar

olduğundan fazla gayret ve fedakârlık elzemdir… Beni

unutmayın”.

Karantina sürecinin tamamlanmasından sonra Mustafa

Kemal ve arkadaşlarının Trablusgarp yolculuğu devam

etmiştir. İngilizlerin üniformalı veya resmi kıyafetli

Osmanlıların Mısır’dan geçişine izin vermemesi, diğer

arkadaşları gibi Mustafa Kemal’in de takma bir isimle


seyahat etmesi gereğini ortaya çıkarmıştı. O,

yolculuğu boyunca Mustafa Şerif takma adını kullandı

ve bir gazeteci olduğu izlenimini vermeye çalıştı. Bir

süre sonra Mısır’a ulaşan Mustafa Kemal, yolculuk

sırasında hastalandığı için İskenderiye’ye geri döndü.

Hastalığı süresince arkadaşı Salih’e (Bozok)

mektuplar yazarak Selanik’teki annesinin durumu

hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştı. Aynı süreçte 27

Kasım 1911 tarihinde binbaşılık rütbesine yükseltildi.

görev yapmakta olan Osmanlı subaylarını rahatsız

ediyordu. Nitekim Mustafa Kemal, bu muharebeye

ilişkin kaleme aldığı raporda, bu durumu ifade ederek

muharebenin sonucunu üstlerine haber vermişti.

Hastalığının tedavi edilmesinden sonra yeniden yola

koyulan Mustafa Kemal ve arkadaşları, Batı Sahra’nın

başlangıcındaki son istasyonda indiler. İstasyonda

tutuklanma tehlikesi yaşayan Osmanlı subayları,

kendilerini tutuklamak isteyen Mısırlı subaya gerçeği

açıklayarak tehlikeyi ortadan kaldırmayı başardılar.

Yanlarındaki eşyaları develere yükleyen subaylar,

çölde yaklaşık bir hafta süren yolculuktan sonra 8

Aralık tarihinde Bingazi sınırına ulaştılar.

Mustafa Kemal ve arkadaşları bölgeye ulaştıklarında

Osmanlı savunma güçleri, Trablusgarp bölgesi Neşet

Beyin, Tobruk Ethem Paşanın ve Bingazi Enver Beyin

yönetiminde olacak şekilde düzenlenmişti. Savaş

başladığında Osmanlı Devleti insan mevcudunu sefer

planına göre tamamlayamadığı için bölgedeki subay

sayısı son derece yetersizdi. Buna karşın Seyyid

Ahmed eş-Şerif’in önderliğindeki Senusi birlikleri de,

askeri disiplinden yoksun ve düzensiz olmalarına

rağmen, Osmanlı savunma güçlerine destek

olmaktaydılar. Trablusgarp’taki Osmanlı savunma

stratejisi, silah ve mühimmat açısından üstün bir

durumda olan İtalyan kuvvetlerine karşı kısa süreli

saldırılar düzenleyerek kayıplar verdirmek ve onların iç

kısımlara ilerleyişine engel olmak üzerine inşa

edilmişti.

Mustafa Kemal İtalyanlara karşı ilk olarak 22 Aralık

1911 günü Tobruk’ta mücadele etti. Tobruk’u 4

Ekim’de ele geçirmelerine rağmen İtalyanlar, ancak

sahilde tutunabilmiş ve içerilere ilerleyememişlerdi.

Emrindeki birliklerle İtalyanlara karşı saldırıya geçerek

işgalci güçlere kayıplar verdiren Kurmay Binbaşı

Mustafa Kemal, daha sonra Derne bölgesindeki Şark

Gönüllü Kumandanlığı görevine getirildi. Böylece yerli

savaşçıları eğitmeye ve onları İtalya’ya karşı yürütülen

mücadelede önemli bir güce dönüştürmeyi başardı.

Fakat 16-17 Ocak 1912 tarihinde gerçekleşen

muharebe örneğinde olduğu gibi, kabile şeyhlerinin

isteksiz tutumları ve disiplinsiz davranışları, bölgede

Mustafa Kemal, 16 Ocak’ta gerçekleşen muharebe

sırasında sol gözünden yaralanmıştır. Gözünün

kanlanması nedeniyle bir süre Hilal-i Ahmer

Hastanesi’nde yatmak zorunda kalmış ve bir aylık

tedaviye rağmen tam olarak iyileşemeden hastaneden

ayrılmıştır. Gözündeki bu rahatsızlığı, mart ayındaki

çatışmalar sırasında nüksetmiş ve kendisi on beş gün

boyunca istirahat etmek zorunda kalmıştır. Nitekim bu

rahatsızlığın etkisi altında 22 Mayıs 1912 tarihinde bir

arkadaşına gönderdiği mektupta “Bu harbin

bitmesinden sonra askeri hayata veda ederek istirahat

köşesine çekilebilmek ihtiyacı bilmem nasıl

sağlanacak?” diye sormaktaydı.

5 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanlığı’na atanan

Mustafa Kemal, böylece geniş bir bölgedeki Osmanlı

savunma güçlerini komuta etme görevini üstlenmiş

oldu. Onun emri altında sekiz Osmanlı subayı, 160

asker, bazı gönüllüler, bir topçu bölüğü, iki makineli

tüfek ve 8.000 Arap vardı. Derne’deki görevi sırasında

Kuşçubaşı Eşref ve Nuri (Conker) ile birlikte görev

yapan Mustafa Kemal, zaman zaman teftiş

devriyelerine çıkarak askerlerinin disiplinini kontrol

etmeyi ihmal etmedi. Özellikle askeri disiplinden

yoksun olan yerli savaşçıların azmini güçlendirmek


Balkan topraklarını kendi aralarında paylaşabilmek için

1912 Ekim’inde Osmanlı Devleti’ne savaş açtılar. Bu

gelişme karşısında Trablusgarp nedeniyle İtalya ile

mücadeleye devam etmenin bir gereği kalmadığını

düşünen Osmanlı Hükümeti, 15-18 Ekim 1912’de

imzalanan Uşi Antlaşması ile Trablusgarp’ın kaybını

kabul etmiş oldu.

Balkan Savaşı’nın başladığı ve Trablusgarp’ın İtalyan

topraklarına katılmasını hükümetin kabul ettiği haberi,

Trablusgarp’ta mücadele etmekte olan Osmanlı

askerlerine kısa süre içerisinde ulaştı. Diğer Osmanlı

subayları gibi Mustafa Kemal de bir an önce

Trablusgarp’tan ayrılarak Balkan devletlerine karşı

ülke topraklarını korumak için harekete geçti. Enver

Bey, 24 Ekim 1912’de Harbiye Nezareti’ne gönderdiği

bir telgrafta, Derne Şark Kolu Kumandanlığı ve Derne

Kumandanlığı görevlerini başarıyla yerine getiren

Mustafa Kemal’in Trablusgarp’tan ayrıldığını haber

vermiştir...’’ 2 Böylece genç Binbaşı Mustafa Kemal ilk

savaş becerisini kazanmış oldu.


"Hiçbir kadın

ihtiras halindeki bir erkek kadar

aciz ve gülünç olamaz"

demiş bir yazar.

Bu sözden gayrı

o gafil halimden

uzaklaşıyorum azar azar.

Tedricen özüme dönüyorum.

Sonra, sonra görüyorum:

Bir putun tanrılaştırılmadan önce

ayaklar altında ezilip

ufalanmaya layık görülen

bir taş parçasından ibaret olduğunu.

Meğer putu taştan öte tanrı yapan,

onu manevi açıdan göklere çıkaran,

ihtiras halinde iken hissettiklerimmiş.

Başımı göğe kaldırıp bakmışım da

ayağımın altında ezilip ufalanan

o değersiz çakıllardan

farksız olduğunu görememişim,

Ne acı...

NE

ACI

taha murat

aydın

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!