EYLÜL 2016 Dijital

galatatabela

EYLÜL 2016 / SAYI: 2


Bazı geceler vardır; hiç mi hiç geçmek bilmeyen... Karanlığı

kasvetli, havası basıktır. Güneş’i doğurabilmek için çekmediği sancıyı

bırakmaz yer yüzü... 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan o gece de işte

öyle bir geceydi...

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, askeri darbeleri

defalarca yaşamış, her defasında daha derin açılan yaralarını ‘’Bir daha

asla!’’ diyerek kapatma gayretinde olmuş ülkemiz insanı, 15 Temmuz

gecesinde yeni bir darbe girişimine daha şahit oldu. Ancak, öncekilerden

tek bir farkla... Bu sefer darbecilerin de ilk defa şahit olacakları bir durum

vardı: Toplumsal birliktelik ve direniş.

Geçmiş tecrübeleri, çekilmiş acıları, kaybedilmiş canları göz

önünde bulundurarak; Türkiye Cumhuriyeti’nin özünü teşkil eden

‘’demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti’’ ilkesine karşı işlenmesi olası

bir insanlık suçunun karşısında etnik, dini ve siyasi kimlik ayrımı

olmaksızın dimdik duran Türkiye halkı, dünyanın gözü önünde yaşanan

bu elim hadisede, ulusal karakterine uygun, onurlu bir davranış

sergilemiştir.

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde;

etnik, dini ve siyasi aidiyetler üzerinden girişilecek olası ayrıştırıcı faaliyet,

söylem ve provokasyonlardan uzak durulmasının, yaraların en hızlı

şekilde sarılması için ön koşul olduğunu düşünmekteyiz.

Galata Mecmua ailesi olarak, 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a

bağlayan o karanlık gecede kararlı duruşlarıyla aydınlığın bekçisi olmuş

tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm Türkiye’ye

başsağlığı dileriz.

‘’Değerlerimizi kaybetmeden geleceğe taşımak dileğiyle...’’

Galata Mecmua Ailesi


egemenlİk

kayıtsız şartsız

mİlletİndİr


7’den 70’e bayrağını alan sokaklara koştu...

Ne tank ne tüfek onları yollarından döndüremedi...


Bunu da gördük...

Gazi Meclis cuntacıların hedefindeydi...


Meydanlarda günlerce süren demokrasi nöbeti...

Milletimiz bayrağını hiç bırakmadı...


15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan o karanlık gece, nice kahramanlık hikayesini yeni güne miras bıraktı. Vatandaşların

kalbine, beynine ve ruhuna kazınmış onca destansı hikayenin arasında öyle bir tanesi vardı ki, darbe

girişiminin başarısız olmasında büyük pay sahibi olan... Güvenlik Uzmanı ve eski Özel Kuvvetler mensubu

Mete Yarar, 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı gece cuntacı generali öldürerek kendini hiç düşünmeden

feda eden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emir astsubayı Şehit Ömer Halisdemir’in kahramanlık

öyküsünü NTV’ye telefon bağlantısıyla katıldığı canlı yayında şöyle aktarmıştı:

‘’O gece iki tane olay var. Birincisi Özel Kuvvetler

Komutanı Zekai Aksakallı Paşa’nın ele geçirilmeye

çalışılması. Gazi Orduevi’nin oradayken iki arabayla

takip ediliyor ve yakalanmaya çalışılıyor. Bu sıkıştırma

ve ele geçirme operasyonundan kurtuluyor. Bu arada

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda bir tuğgeneral yirmi

kişi ile birlikte Gölbaşı’ndaki karargahı ele geçirmeye

çalışıyor. Neden bunu yapıyor? Orayı ele geçirirse

kendilerine yönelik bütün nitelikli operasyonların

önüne geçme şansı olacak, artı suikast veya diğer

kurtarma eylemlerini yapabilecek bütün birimlerin

kontrolleri kendi ellerine geçmiş olacak.

Yirmi kişi ile beraber nizamiyedeki nöbetçileri ele

geçirip karargaha gidiyor.’’ ‘’Karargahta Zekai Paşa’nın

iki tane emir astsubayı vardır. Biri karargahta kalır,

diğeri onunla birlikte hareket eder. Karargahta kalan

kişinin yanına gidiyor ve kendisine; ‘’Bundan sonra

komutan benim, bütün emirleri ben vereceğim,

birliklerin komutasını da ben aldım.’’ diyor. Bu astsubayımız

komutanından daha önce aldığı emirler

doğrultusunda hiç düşünmeden silahını çekiyor ve

bu cuntacı generali yanındaki yirmi kişinin yanında

alnından vuruyor. Bu astsubayımız diğer yirmi

cuntacının saldırmasıyla şehit ediliyor.’’

‘’Şehit Astsubay Başçavuş Ömer Halisdemir.

Mekanın cennet olsun. Biz sana çok şey borçluyuz.’’


15 TEMMUZ 2016

demokrasİ ŞEHİTLERİ

hakkınız

ödenmez


İmtiyaz Sahibi Pera Ajans Adına Mesut Arıcı

Genel Yayın Yönetmeni ve

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İlkim Üskent

Yayın Koordinatörü Yıldırım Kaan Karakayalı

Editör Kübra Karataş

Tasarım Pera Grafik Ekibi

Logo Tasarım Hüseyin Salma

Kapak Tasarım Özgür Kaya

Halkla İlişkiler Kaan Balaban

Katkıda Bulunanlar Bensu Gök, Burak Altınay, Mehmet Akif Karslı,

Murat Şafak, Mehmet Ciroğlu, Polen Kiziroğlu

Yayına Hazırlama ve Reklam Pera Ajans

Proje Merkezi Toplumsal Farkındalık Derneği

Yayın Türü Süreli Yerel

Baskı Furkan Ofset Matbaa Ltd

Kasımpaşa Sok.

No: 23 / 7

Beyoğlu / İstanbul

0212 939 81 51

info@galatamecmua.com

İstiklal Caddesi

No:189 K: 2 D: 3 Beyoğlu / İSTANBUL

/galatamecmua


Galata Mecmua ekibi olarak geçmişten günümüze süregelen

toplumsal değerlerimizi siz değerli okuyucularımız ile birlikte hatırlamaya ve

hatırlatmaya gönüllüyüz. Birden çok medeniyete ev sahipliği yapmış; sevginin,

saygının, hoşgörünün merkezi olmuş Beyoğlu’muzun, yüksek kültürel mirasının

tarihe karışma ihtimalinden korkarak, bu tarihi aidiyeti yeniden benimsemek ve

benimsetebilmek için siz okurlarımıza ulaşmak arzusundayız. Zira yıllardır dini, dili,

ırkı ne olursa olsun birbirine sevgi, saygı, hoşgörü gibi değerlerle bağlanmış semt

sakinleriyle geçmişten günümüze bir köprü kurmak ve bu kültürel mirası geleceğe

aktarabilmek prensibiyle yayıncılık yapma gayesindeyiz. Bizler, Beyoğlu'nda

yaşayan, kahvesinde okey oynayıp pastanesinde çay içen, okulunda ders dinleyip

mahallesinde top oynayan, atölyesinde renklerle yoldaş olup geç saatlere kadar

sırtında yük taşıyan ve daha nice dertlerle dertlenip sevinçlerle sevinen siz

okurlarımıza; Beyoğlu'nun toplumsal, tarihi ve kültürel tüm yaşanmışlıklarının yanı

sıra spordan sanata güncel birçok konu ile alakalı yazıları sizlerin de yardımı ile bu

dergide aktarmaya çalışacağız. Sadece Beyoğlu'nun değil aynı zamanda birçok

medeniyetin de göz bebeği olmuş Galata Kulesi’nin gölgesinde, bu derginin

içerisine yazmayı başardığımız her kelam için siz kıymetli okurlarımıza şimdiden

minnettarız. Değerlerimizi kaybetmeden geleceğe taşımak dileğiyle...

İstanbul’un orta yerinden selam ederiz.


15 TEMMUZ

ÖZEL


14

Bir Martı Hikayesi

16


4



29

32




64

38



Tesbih’in Ustası ile


Sayfa

58

GÜZELLİĞİ

BİR FELSEFESİ

OLMALI

56

ATIŞTIRMALIK

4

DÜNYA TURU

MUSTAFA

SAPMAZ

FUTBOL

ÜZERİNE SÖYLEŞİ

EK,

BİÇ - YE - İÇ

4 9 62

Sayfa


Ben de yalan yok, yavrularıma onları martıların getirdiğini anlatacağım.

Cevdet Abi’yle beraber benim çatıya iki yastık taşıdık,

taşımaz olaydık. Akşam saati olduğu gibi semtte ne

kadar muhabbet tellalı varsa gelip yerleşiyor. Bazen

Sütlüce’den, Kabataş’tan bile gelen oluyor. Dolunaya

karşı, yastıkların üzerinde saf tutmuş on tane martı

saydım bu gece. Hatta taklacı bir güvercin bile gelmiş

muhabbetin bini bir para olmuş gidiyor. Ağızlarından

çıkan kelimeleri takip etmekten öyle yoruldum ki çatının

diğer tarafına geçip Tünel’e çıkan yokuşu kullananları

seyretmeye başladım. Köşeye yeni açılan pizzacının dış

duvarına koşup, ayaküstü yemek için koyulmuş dar ve

kullanışsız raflarda, pizza yemeye cebelleşenlerden

düşen artıkları tek tek toplayan serçeyi fark ettim. Bu

saatlerde yemek peşine düştüğüne göre gün boyu aç

kalmış olmalı. Mısır tanelerini vakumlar gibi kursağına

dolduruyor, çevresini de hiç kontrol etmiyor. Serçe

dediğin ‘’bir yer beş bakar’’ bu öyle değil, yemezse ölecek

sanırsın.

Pizzacının kapısına doğru düşen tanelerin peşine

yürürken, giren çıkan insanların hengâmesinde gözden

kaybettim. Çatının yüksek tavanının olduğu yere gidip

daha tepeden görmek istedim yine başaramayınca iş

başa düştü; bizim binanın dış duvarından kapının

önündeki korkuluğa kadar uçtum. Serçe, pizzacının

hemen yanındaki merdivenlerin kaldırımla kesiştiği

yerde çırpınıyordu. Yanına gittiğimde onu kurtarmak

için yapabileceğim pek bir şey olmadığını fark etmiştim.

Gözlerinden büyük yaşlar ağzına kadar akıyordu. Beni

görünce titreyen bedeni bir an kilitlendi, gözleri fal taşı

gibi açıldı, umutlarıyla konuşuyormuş gibiydi

- ’Gezi Parkındaki büyük çınara git. Orada

yavrularım var onları yaşat’’ diyebildi. Anne serçeyi

Dolapdere’deki serçe mezarlığına götürüp bıraktıktan

sonra vasiyetini yerine getirmek için parka gittim.

14

EYLÜL 2016


Fıskiyeli havuzun güneyinde sıralı üç büyük çınar vardı.

Soldakine bakmak için yükselirken kulağıma gelen

ağlamaları takip ederek en sağdakine doğru yöneldim.

Güçlü bir kolun ortasındaki dalların üzerindeydi yuva.

Yavrular sanki annelerinin dönüşlerini hızlandıracakmış

gibi aralıksız bağırıyorlar, düzensiz olarak da parmağımdan

küçük ağızlarını açıp dillerini çıkarıyorlar. Üçünün de

gözleri açılmamış, tüysüz keratalar. Kanatlarının olması

gereken yerde kabartı var hepsi bu. Açlıklarını gidermek

için yanımda getirdiğim simidin bir parçasını çıkarıp

verdim, yiyemediler. Susam vereyim diyorum bir türlü kakıp

da denk getiremiyorum. Annelerinin acelesine bakılırsa

fazla zamanım yok, bir şekilde onları beslemem gerekiyor.

Aklıma anne serçenin topladığı pizza artıkları geldi. Ben de

İstiklal’deki ilk pizzacının kapısına uçtum. Sadece bir insan

görünce açılan kapı açıldığı gibi içeriye daldım. Pizzacının

müşterileri hayatlarında ilk defa gördükleri bu sahneyi ağız

dolusu tepkilerle karşıladılar.

- ‘’Martılar da iyice zıvanadan çıktılar artık. Şuna

bak! Gelip bizimle masada yiyecek neredeyse’’.

Yemesine yerim aslında ama acelem var. Bu yüzden masalarından

toplayabildiğim kadar mısır toplayıp kapının

açılmasını beklemek için sorti yapmaya başladım. Mekân

alışılmadık ölçüde basık olduğundan ne kadar yüksekte de

olsam ulaşılabilir bir vaziyetteydim. İşletmecinin aceleyle

tuvaletten getirdiği paspas ile bana vurma şansı vardı.

Sadece insanlara açılan kapının önüne artık bir insan

gelmeliydi. Tam altı tur atmama rağmen kapıya uğrayan

olmadı. İstiklal Caddesi’nin ortasındaki bu pizzacıya iki

dakikadır hiç kimsenin gelmemesine şaşırmadım. İçerisi

tıklım tıkış, insanlar oturmak için birbirlerinin üstüne

çıkıyor, para alan ile yemek veren adam aynı yerde farklı bir

iş yapacakmış gibi dönüp duruyor. İnsan böyle bir yere

ancak bir kere gelir. İşte o ilk gelecek olanlardan da ümidi

kesme zamanı geldi. Çünkü işgüzar bir müşteri beni haklamak

için devreye girdi. Kendisi işletmeciden en az iki kafa

uzun ve paspası beynime indirebilir. Başka çarem

kalmayınca merdivenlerin olduğu tarafa gidip üst kattan

bir çıkış aramaya karar verdim. Aman Allah’ım bu nasıl

merdiven? Aynı anda sadece bir insan kullanacak

büyüklükte. Fazladan bir martıya bile yer yok. Bereket bu

sırada bir kadın yukarı çıkıyordu da ensesini takiben ben de

yukarı çıkabildim. Yukarı kat aşağıya göre daha ferah

olmasına rağmen pencereler kapalıydı, kaçacak bir yer

bulamadım. Merdiven boşluğundan, elinde sancağıyla

uzun boylu müşteri de belirdi. Çare yok, tekrar alt kata

uçmak için müşterinin hamle yapamayacağı masaların

üzerinden, gözümü kapatıp merdiven boşluğuna daldım.

Kimseyle çarpışmayınca da gözümü açıp kapıya baktım.

Bu kez kapıya doğru gelen bir aile vardı. Çarşaflı kadın

kapıya yöneldi ama yanındaki adam onu geri çekti. Buna

rağmen çocukları kapıya adım atınca, otomatik kapı açıldı

ve dışarıya çıkabildim.

Bu yaşıma kadar uçtuğumun en hızlısını uçtuğuma yemin

edebilirim. Çınarın yapraklarından bir kaçı süratimden

kopup yere süzüldü. Yuvanın tepesine geldim, cüssemden

çekindiğim için yuvaya basmayıp hemen yanındaki irice

dala tutundum. Yavrulardan biri hiç ses çıkarmıyor ağzını

açmış öylece duruyor. İlk ona verdim ağzımda ezdiğim

mısır tanesini. Tırnak ucum kadarını yutabildiğini görünce

sevindim ama gerisini yiyemedi. Diğerleri ise hiç yiyemediler.

Bir şeyleri doğru yapmadığım belliydi. Aklıma Taklacı

güvercin geldi. Onların yiyeceklerini insanlar verdiği için

her çeşidi bulmak mümkündü. Yuvayı tek başıma bizim

semte taşıyamayacağım için yavruları biraz daha bekletmeyi

göze alarak bizim çatıya uçtum. Yolda bir serçe

görmek için gözlerimle yol boyu taradım. Fakat kimsecikler

yoktu. Çatıya geldiğimde Cevdet Abi ile beraber iki arkadaş

daha oturuyorlardı. Yanlarına gidip, durumu anlattım.

Cevdet Abi yanlış yaptığımı belirten bir ifadeyle kaşlarını

ortada buluşturdu:

- ‘’Kırca kardeşim yuvaya dokunulmaz! Hem

babası vardır onların yuvalarının yerini değiştirirsek

bulamaz’’ dedi. -‘’Babası benim’’ dedim.

Mahalleden arkadaşları yanıma alıp yola düştüm. Cevdet

Abi ise Taklacıyı bulmak için Kasımpaşa’ya gitti. Çınarın dal

ve yapraklarına, yuvayı taşırken çarpma olasılığımızı

ortadan kaldırmak için önce alçak uçuşla parktan çıkmayı

sonra yükselip semte gitmeyi planladık. Hala

endişelendiğim bir şey vardı. Uçarken birbirimizle aynı

ritimde uçamazsak sallanan yuvadan yavrular düşebilirdi.

Bu yüzden çöpte uçuşan market poşeti ile yuvanın üstünü

örtmeye karar verdik. Nihayet yuvayı yerinden oynattıkça

yavrular çıldırır gibi bağırmaya başladılar. İçim kıyılsa da

bu halde üstlerine poşeti geçirdim. Arkadaşlar iki yanından

kaptıkları yuvayla alçak uçuşa geçtiler. Uyumlarına diyecek

yoktu. Zaten bu ikisi çocukluktan beraber büyüdüler.

Birbirlerini en iyi tanıyan iki martı desem abartmış olmam.

Ben de tam altlarından ve bir boy gerilerinden onları takip

etmeye başladım. Parktan çıkınca Kuleye doğru caddeyi

dikey kesen sokakların üzerinden yükselerek devam ettik.

Dolunay, önümüzde yol gösterir gibi parlıyordu. Çatıya

gelmemize iki sokak kala yuvayı taşıyan arkadaşlar önce

birbirlerine baktılar sonra da kanatları sabitlediler. Bir

esinti gibi iki sokak boyunca alçalıp öylece kondular

yastıkların üzerine. Geldiğimizde Cevdet Abi ve Taklacı da

bizi bekliyordu. Önlerinde yuvayı tepeleme dolduracak

kadar yem vardı. İlk defa gördüğüm mor, yeşil, kırmızı

yemler bile vardı. Yavrular en çok da yeşil olanları yediler.

Diğer ikisine göre daha cılız olana Alaca adını verdik.

Diğerleri adlarını, onları taşıyanlardan aldılar: Ahmet ve

Mehmet. İnsanlar kendi yavrularının leylekler tarafından

getirildiğini söyleyip çocuklarını kandırırmış.

‘’Ben de yalan yok, yavrularıma onları

martıların getirdiğini anlatacağım.’’


15

EYLÜL 2016


By Retro

Öncelikle sevgili Hakan Vardar, bu kadar işin gücün arasında bize vakit ayırdığınız için teşekkür

ederiz. By Retro’nun hikayesini bize kısaca anlatabilir misiniz?

By Retro’nun Beyoğlu’ndaki kuruluş hikayesi yaklaşık

yirmi yıl evvel, aile büyüğümüz rahmetli üstad

Neşet Ertaş’ın fikir, girişim ve çabalarına dayanmaktadır.

İlk amacımız bilinçli ikinci el tüketicisine yönelik

bir mekan açmaktı. İkinci el kıyafetleri alıp bakımlarını

yaptıktan sonra değerlendirip insanlara satmaktı. Daha

sonra kostüm alanına yoğunlaştık. Dizilerin ve filmlerin

yapım maliyetleri oldukça yüksek olduğu için prodüksiyonlar

bu noktada bütçelerini aşmamak adına ikinci el

kıyafetleri kiralayarak kullanmayı uygun görüyorlardı.

Geçen zamanla bu alanda talep artınca kostüm ağırlıklı

işler yapmaya başladık. Nihayetinde; bin metre kareye

yayılmış; içerisinde antika objeler, ayakkabılar,

şapkalar, gözlükler gibi bir filmde, dizide, reklam

filminde ve tiyatro oyununda kullanılabilecek otuz

binden fazla malzemenin bulunduğu dünyanın en

büyük ikinci el mağazası haline geldi burası.

Aynı zamanda mağazamız; Julia Roberts, Angelina

Jolie, Brad Pitt ve Madonna gibi dünyaca ünlü

sanatçıları giydiren Delta & Mitex adlı firmanın Türkiye

distribütörlüğünü de yürütmektedir. Öte yandan

dünyanın dört bir yanındaki tanınmış mağazalara ikinci

el kıyafetler veriyoruz. Onlar bizden aldıkları modelleri

seri üretime geçiriyorlar.

Geçmise Aralanan Bir Kapı

Örneğin Türkiye’de Vakko ile çalıştık. Onun dışında an

itibariyle 28’e yakın diziyle çalışıyoruz. Şimdiye kadar

saydığımızda görüyoruz ki 1080 diziyle çalışmışız. By

Retro’nun kurulum aşamasında bize yardımlarını bir

gün olsun esirgemeyen rahmetli Tuncel Kurtiz’i de

anmadan geçmek istemiyorum. Hatta haber ajansları

tarafından da yayınlanmış, vefatından evvel ki son

görüntüleri, şu arkadaşın oturduğu kırmızı koltukta

çekilmiştir. (Hakan Vardar o sırada kamerasıyla çekim

yapmakta olan İlkim Üskent’i göstermektedir.) Gece üç

buçukta evine bırakmıştım kendisini. Hiç beklemezdim

o gecenin sabahında, saat sekizde rahmetli olacağını

Tuncel babanın. Sevgili aile büyüğümüz Neşet Ertaş’ın

da o gün ölüm yıl dönümüydü tesadüf. Yaktı Beni’yi

söylüyorduk o gece orada otururken hep beraber.

Hakikaten de o gecenin sabahında hep beraber

yandık... Özetle; rahmetli Neşet Ertaş’ın da söylediği

gibi,

‘’Biz burada para biriktirme değil insan biriktirme

gayretindeyiz.’’

16 EYLÜL 2016


Dahası da var...

Onun dışında By Retro’nun bünyesinde

dünyanın en büyük avize koleksiyonu bulunuyor.

Üç bin parçadan oluşan aplik ve avize koleksiyonu

var elimizde. Özel depolarımızda muhafaza

ediyoruz şu anda. Kataloglarımızdan

gösterip müşterilerimizin hizmetine sunuyoruz.

By Retro’nun bünyesinde içtiğiniz kahve de çok

özel bir kahvedir, tarihi bir kahvecimiz, tarihi bir

kahvemiz vardır. Bunu da eklemeyi unutmayın

sakın. (Karşılıklı gülüşmeler) Öte yandan By

Retro ünlülerimizin de uğrak mekanıdır. Tek tek

saymaya kalkarsak günlerce sürecek büyük bir

ailemiz var artık. Meryem Uzerli’den Derin

Mermerci’ye, Bergüzar Korel’den diğer bir çok

sanatçımızdan bahsetmek mümkün. Ayrıca

Cem Yılmaz’ın tüm filmlerine, Yılmaz Erdoğan’ın

tüm filmlerine kostüm vermişizdir. BKM’den

tutun da Devlet Tiyatrosu’na kadar By Retro’nun

ucundan kıyısından illaki bir imzası vardır. Aslında

burası kendi başına bir film oldu adeta. Biz

Metin Güngör’ün de filminde kullanacağı

kostümleri buradan Londra’ya gönderiyoruz. By

Retro gücü yettiği ölçüde heryere herkese

ulaşmaya, dokunmaya çalışıyor. Şimdilik sadece

Beyoğlu’ndayız tabii. İkincisini, üçüncüsünü

elbette açmak isteriz. Fakat şimdilik buralardayız. En basitinden 200 liraya marka bir dericiden aldığınız montu

burada yarı fiyatına bulabilirsiniz. Hem de ikinci el olarak. Ya da ne bileyim, üç bin liraya, dört bin liraya almaya

çalıştığınız bir gelinliği benden 100 liraya da alabilirsiniz. Her şeyden önce ilk amacımız makul

bir hizmet sunabilmek, alternatif oluşturabilmek.

Bilinçli Tüketiciler ve Duyarlı Girişimcilerin Dikkatine...

Farklı bir yerden devam etmek isterim. Şimdi insanın dolaşım sistemi, yani damarları çok önemlidir

değil mi? Çorlu’da her on insandan sekizi kanserden ölüyor. Ben bunu araştırmaya çalıştım. Çünkü

Çorlu’da boya fabrikaları, deri fabrikaları, tabakhaneler var hep. Oradaki akarsular hep simsiyah akar.

Akarsular bir ülkenin damarlarıdır, dolaşım sistemidir. Doğal olarak o bölgenin insanı da bu durumdan

olumsuz etkileniyor. Nihayetinde ikinci el giyinilse, tüketilse, yalnız giyimde değil başka alanlarda da

uzun ömürlü şeyler kullansak, bu kayıplarımız, bu ölümler kesinlikle azalacaktır. Ben buna inanıyorum. Hazır

giyim eşyası olarak satın aldıkları ürünlerin hepsinin sentetik olduğunu biliyor mu acaba tüketici? Hep cam elyafı

içeriyor. Eski kıyafetler tamamen organik. Boyası, ipliği, pamuğu kesinlikle organiktir. İkinci el kıyafetlerde

vücudunuz nefes alıyor. Hazır giyim ürünleri öyle değil ki ! En kalitelisini bile alsan yarım saat sonra kendini kötü

kokuyor hissediyorsun. Neden? Üzerindeki sentetik, cam elyafı çünkü. Vücut sağlıklı bir biçimde hava alamadığı

için koku yapıyor. Ayrıca ikinci el kıyafetlerin hepsi biricik. Mesela bende bir kıyafetin ikincisi yoktur. Bende yoksa

başka bir üreticide de yoktur. Tamamen özel oluyorsun yani. İşin açığı, ben herkese hitap etmek istiyorum.

Örneğin burada şimdilik üç bin tane gelinliğim var. Ben, 81 ilde üç milyon tane gelinliğim olsun istiyorum. Her

köşede, her tarafta giyim anlamında ihtiyaçlara hizmet etmek istiyorum. Sizlerin aracılığıyla duyarlı

girişimcilere çağrıda bulunmak istiyorum. Gelin müessesemizi genişletelim...

Başka bir soruyla devam etmek istiyorum;

By Retro koleksiyonunun içerisinde sizin için özel bir anlamı olan ürünler hangileridir?

By Retro’nun tanınması Hatırla Sevgili dizisi ile başladı. Biz üç sene boyunca diziye sekiz bin parça

ürün topladık. O Deniz Gezmiş parkası da zaten bizden sonra moda olmuştu. Hatırla Sevgili bizim göz

bebeğimiz. O dizide kullanılan bütün parçalar benim için çok özel. Rahmetli Tuncel Kurtiz’in Cannes’da

ödül almaya gittiği sene kendisine verdiğimiz smokini de çok ayrı bir yere sahiptir. Hatta Neşet Ertaş’ın da

vefatından önceki son konser kıyafetleri de By Retro imzası taşıyordu. Özetle hepsi çok özel bizim için.

Hiçbirini ötekinden ayıramıyorum ben.

17

EYLÜL 2016


Onun dışında 18.yy’den kalma kilise armonisi var mesela. Binlerce insanı defnetti, binlerce çocuğu vaftiz

etti o alet. Bu mekandaki her şeyin çok ayrı bir değeri var aslında. Rahmetli Neşet Ertaş’ın bağlaması bende,

Tuncel Kurtiz’in oturduğu son koltuk orada... Bir milyar dolar verseler bana, ben o bağlamayı satmam,

satamam. Bunlar değeri biçilemeyecek şeyler. By Retro bir zaman tüneli bence. Tarihe açılan bir pencere

adeta. Bazen ünlü büyük firmalar ve girişimciler buranın isim hakkını satın almak için geliyorlar.

Buraya ayak basmış her insanın bir anısı mutlaka vardır.

Peki ya vintage ve retro ürünlerin günümüz modasındaki yeri nedir?

Moda her yüzyılda bir kendini tekrar eder. Şu an mesela Rusya’da 1960’lar ön plana çıkmış. Herkes boru

paça, dar kesim pantolonlar giyiyor. Bir kere 70’ler kesinlikle ölmeyen bir on yıl. İspanyol paçanın dünyayla

tanıştığı, köpek yaka olarak tabir ettiğimiz Tarık Akan gömleklerinin moda sahnesine çıktığı yıllardır hep.

Devasa camlı gözlüklerin olduğu zamanlar geri geldi hatta. O yüzden 70’ler ekolü moda tarihi içinde

ölmeyecek bir akım bence. Bu arada Vintage ve Retro kavramlarını doğru ayırmak lazım. Vintage, geçmiş

dönemlerde marka olan firmaların ikinci el ürünlerine deniyor esasen. Retro ise 60’larda 70’lerde giyilen

kıyafetlerin oluşturduğu akımı temsil ediyor. Mesela yıllar önce Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisine kıyafet

verdiğimiz dönemde eski giyime duyulan ilgi moda olmuştu. Arada yine Beyoğlu’nda bilirsiniz konsept

partiler düzenleniyor. Cadılar Bayramı, 70’ler partisi, 80’ler partisi tadında etkinliklerde müşteriler burayı

tercih ediyorlar tabii.

18

EYLÜL 2016


NEŞET ERTAŞ (1938 – 2012)

Neşet Ertaş yaptığı her işe ‘’Gönül Hızmatı’’ derdi. Kaç eseri

olduğunu, kaç plak, kaç kaset çıkardığını kendisi de bilmezdi. Zaten

merak da etmezdi...

‘’Halk kaç türkümü biliyor, seviyorsa o kadar türküm var

benim.’’ derdi. O kadar da mütevazı bir kişiliğe sahipti. Hoş, sazının

telleriyle gönülden gelen güfteleri aşkla harmanlayan bir adamın nasıl

olması beklenebilirdi ki... 2003 yılında katıldığı bir programda türkü

söylerken kalkıp oynayanlara; ‘’Bu oyun havası deel, amma oynamak

isterseniz oynayın tabii.’’ diyecek kadar güzel yürekli bir adamdı. Sevdi

mi bozkır gibi severdi. Kıskanırdı sevdiğini. Yel olur eser, yağmur olur

gönlüne damlardı sevdiğinin... Yine bir gün ‘’Zahide’’ türküsündeki

Zahide’nin kim olduğu sorulduğunda; ‘’Herkesin sevgilisi işte. Herkesin

farklı isimlerde olsa da canı, sevdiği yok mu? Sadece canlar aynı...

İçindeki ruhlar değişik. Bu türkü tüm herkesin...’’ diye cevaplar Neşet

Baba... Gurbet ellerinde esir kalmış her bir cana göz pınarından selam

gönderircesine...

Şimdi ise geriye; sevenin gönlünü titreten, garibin ‘’cuğarasına

ataş’’, dert ile gezenin derdine derman olan o

güzelim türküleri kaldı...

Bozkırın Tezenesi’nden ayrı kalmak zormuş meğer...

Özlem, saygı ve rahmetle...


Sultan

Ahmed’İn Rüyası

Neden Sultan Ahmed’in rüyası ?

Bilemiyoruz, çünkü bu bir rüya aslında bu rüyada Cihat Burak,

Sultan Ahmed’in yerine geçerek onun görebileceği bir rüyanın tabirini ve tasvirini sunuyor bize.

Eski İstanbul evlerinden birinde Aksaray’dayız.

Sene 1915,

Ev halkı oldukça kalabalık öyle bir kalabalık ki siyahi dadılar, dedeler, büyükanneler, bir Levanten

ve bir de dilsiz. Siz deyin iki katlı ben diyeyim kiler ile 3 katlı bir ahşap ev. Merdivende

yürüdüğünde gıcır gıcır o tahta seslerini duyuyorsun. Bir odada dede oturuyor belki de biraz

homurdanıyor kendi kendine. Diğer odada ise ev halkından bazıları Levanten’i pür dikkat takip

ederek Fransızca öğrenme gayretinde.

- ‘’ Bonjour Madame! ’’ Dadılar koşturuyor çocukların peşinde bir aşağı bir yukarı. Büyükanneler

ise oturmuş sohbete. Derken Cihat Burak, 1915 yılında Aksaray’da işte bu renkli kocaman evin

içine doğuyor. Bu ev Cihat Burak’ın zengin hayal gücünü şekillendiren ilk referans oluyor. Doğup

büyüdüğü evdeki dedeler, büyükanneler ve dadılardan bazen duyduğu hikayeleri bazen de

onların günlük rutinlerini tek tek hafızasında tutan Burak, Galatasaray Lisesi’ni bitirip ardından

dönemin İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi şu anki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Mimarlık bölümü’nden mezun oluyor. Birleşmiş Milletler Bursu’nu kazanması ise onu bu ortamdan

uzaklaştırıyor ve Fransa’ya gidiyor. O günden sonra Cihat Burak için en sevdiği iki şehir her

zaman İstanbul ve Paris. Bu iki şehir Cihat Burak için yasamın, deneyimin masalsı bir biçime

dönüşerek ortaya çıkan fantastik imgelerini tuvaline yansıtmasını sağlıyor. Onun çalışmalarında

İstanbul ve Paris’e olan tutkusunun detaylarını, doğup büyüdüğü evin rengarenk insanlarını,

dönemin İstanbul’unu tek tek seçebiliriz fakat burada önemli bir nokta var ki Cihat Burak aslında

tüm bunları gördüklerini ve deneyimlediklerini zihnindeki imgeler ve hayal dünyası ile tekrardan

yorumluyor ve karakterlerini bazen grotesk bir yaklaşımla bazen eleştirel bazen de ironik bir tavırla

kurguluyor. Onun için kimi zaman yaşadığı dönemin gece hayatındaki başrollerde bir hikaye

olabiliyor kimi zaman Paris’te yürüdüğü bir sokaktan geçerken gördüğü bir izlenim...

Bir de kediler Cihat Burak için tabiri caizse tam bir tutku!

Gelelim I. Ahmed’in Rüyası’na...

I. Ahmed, III. Mehmet ve Valide Sultan’ın oğlu, 14. Padişah. Kösem Sultan’ın eşi ve Osmanlı’daki

taht için savaşan kardeş kavgalarını bitiren Divan Edebiyatı’ndaki adıyla Bahti. Hepimiz bu aralar

aşinayız diye düşünüyorum I. Ahmed’e. Şiire olan tutkusu kadar rüyalarıyla da bilinen bir padisah

I. Ahmed. Bundandır ki, Cihat Burak aslında '' I. Ahmed’in Rüyası'' adlı eserinde Sultan Ahmed’in

bir rüyasını tasvir etmektedir. Aslında resme eklemlenen imgeler ile bir hikaye anlatmaktadır

bizlere.

22

EYLÜL 2016


Sultanahmet Camii’nin içindeyiz.

Caminin içi mavi çinilerden kubbeler ile yükselmekte, bir mehter takımı, bir musalla taşı, askerler,

aslan ve Burak üzerinde tasvir edilen Peygamber. Kompozisyonu oluşturan tüm bu imgelere

baktığımızda aslında hepsinin fantastik bir kurgudan ibaret olduğunu söyleyebiliriz ama unutmayın

I. Ahmed’in Rüyası’nı yaşıyoruz şu an! I. Ahmed’in değer verdiği askerleri orada, Peygamberin

en sevdiği atı Burak üzerinde tasviri tam yukarıdan geçiyor ve onun ardından çıkardığı

dumanda belirlen yeni doğacak bebeklerin suretleri ve musalla taşında bir adam. Camii’nin

çinileri ve atmosferi o kadar büyüleyici ki bir şölende gibiyiz adeta. Bir tek musalla taşındaki adam

bizi biraz ürkütmüyor değil.

O adam yoksa Sultan Ahmed mi ?

EYLÜL 2016

23


Neden Sultan Ahmed’in rüyası ?

Bilemiyoruz, çünkü bu bir rüya aslında bu rüyada

Cihat Burak, Sultan Ahmed’in yerine geçerek onun

görebileceği bir rüyanın tabirini ve tasvirini sunuyor

bize. Elbette şölen değil aslında bir mahşer

gününü anlatıyor bu tablo. Mahşer gününde

öleceğimiz ve yeniden dirileceğimiz gerçeğini

bakışımızı musalla taşındaki adamdan yükseklerden

atıyla geçen peygamber tasvirine yöneltiyor

Cihat Burak ve bu bakış bize kıyamette yeniden

dirileceğimize olan inancı ve borazanların

çalmasıyla gelen kıyamet gününün bir sahnesini

anlatıyor. Atının üstünde Peygamber öte dünyaya

doğru yol alırken ardından çıkardığı dumandaki

bebek figürleri yeniden doğuşun bir simgesi olarak

zihnimize ekleniyor. Halk tarafından sevilen ve

desteklenen padişahımız aslında kıyamet gününü

yine kendini seven ve destekleyen askerleri ile

karşılıyor. Aslında I. Ahmed’in rüyası bize zıtlıklarla,

gerçek denilen ile rüyanın kesişmesiyle, öte dünya

ve oradaki bilinmezle ve en önemlisi iki dünya

arasındaki sıkışmış bir noktanın aralığından bize

bakıyor. Minyatür geleneğinden gelen sanatçı,

burada aslında bir minyatür gibi okuma yapabilmemize

olanak sağlıyor. Sayfalarını çevirdiğimiz

minyatürler gibi her katmanda bizi farklı bir hikayeyle

sarıyor. Askerler, mehter takımı ve aslanlara

bakan gözümüz bir anda mahşer günü

gerçeğine yöneliyoruz.

Camii kubbelerinin perspektif olarak yanlış konumlandırılması

ise bizi bu hikayenin içinde bir göz

olarak tanımlarken aslında dışarıdan baktığımız

gerçeğini yüzümüze vuruyor. Bize açıldığını

düşündüğümüz mekan bir anda bizi dışarıda

bırakıyor ve en az bizim onlara baktığımız kadar

cüretkar bir biçimde resimdeki figürlerde bize

bakıyor aslında bizim bakışımıza cevap veriyor.

Tüm bunlar Cihat Burak’ın hayal gücünün bir

yansıması olarak I. Ahmed’in Rüyası’nı dışarıdan bir

göz olan bizlere açıyor ve bizde bu

hikayenin bir parçası oluyoruz.

İlk kişisel sergisini 1957

yılında İstanbul Beyoğlu Şehir

Galerisin’de Fransa’da yaptığı

çalışmalarla açan sanatçı,

“Toplumsal Gerçekçilik”

anlayışından hareketle çalıştığı

yapıtlarının yanı sıra, Dolmabahçe

Saray Kapısı, Mezar

Taşları ve İncili Kız gibi yapıtlarında

ise fantastik kurgu söz

konusudur. “Kanaryam Güzel

Kuşum Ben Sana Vurulmuşum”

adlı yapıtında ölüm teması

işleyen sanatçının çalışmaları

arasında Yahya Kemal Beyatlı,

Nazım Hikmet, Neyzen Tevfik,

Eren Eyüboğlu ve Aliye Berger

gibi ünlülerin resimleri ile son

dönem “Kedi” resimleri de

bulunmaktadır

I. Ahmed’in rüyası sanat tarihinde içinde

barındırdığı zıtlıklar ve teknik anlamda dönemin

resim anlayışına yeni bir yorum getirdiğinden

önem taşımaktadır. Minyatür geleneğini yağlı boya

bir tabloya uyarlayan Cihat Burak aynı zamanda

perspektif içinde kendinden bir söz söylemiş ve

mekanın bilinen algılanma biçimini tamamen

Yazan / Zeynep Bolat

değiştirmiştir.

24 EYLÜL 2016


BİR SAMATYA VE SARIYER HİKAYEsİ

NEŞELİ GÜNLER

1977’nin sonbahar/kış ayları, Samatya ve Sarıyer ilçelerine bir film seti kurulur. Adile Naşit ve Münir

Özkul başrolde. Fakat bu sefer ne komşuları aracılığıyla tanışmış yeni bir çift, ne yıllardır birbirine aşık

eş ne de iki iş arkadaşı... Birbirlerinden senaryo gereği nefret eden bir karı-koca.

Bir de bu hikayenin tam ortasında yer alan altı çocuk var.

Birisi; 1975 yılı Türkiye Güzellik Yarışması’nda “son altı”ya

kalıp bir yıl sonra Sinema Güzeli seçilen, hokka

burunlu kömür gözlü Oya Aydoğan…

Evin tek kızını o canlandırıyor. Kardeşlerinin biricik ablası.

Evin beş erkeğinden ikisine ise; Hababam Sınıfı’nın

Domdom’u Feridun Şavlı ve Hayta’sı Ahmet Arıman hayat

veriyor. Diğer üç kardeş ise; o dönemde ismini yeni

duyuran Tamer Şahin, henüz lise talebesi olan Yaman

Coşkun ve ilkokul çağlarındaki Cem Aksoy

Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez, aile teması ile çektiği

serinin son filmini çekiyor. Hikaye içerisinde yer alan bir

karakter ise onun hikayesinden çıka geliyor. Ziya

Eğilmez’in hayatında yer alan akrabalarından birisi. Onu

beyaz perdeye taşımak Neşeli Günler filmine nasip

oluyor. Böylesine bir karakteri de; tüm ustalığıyla ancak

Şener Şen canlandırabilirdi ve öyle de oluyor.

Kazım Efendi’nin erkek kardeşi, yalanlarıyla herkesi

kandıran ama bir o kadar da çok sevilen. Senaryo yine

bildiğimiz gibi, Sadık Şendil’e emanet. Hikaye turşu suyu

üzerine kurulu... Her izlediğimizde turşuyu sevmeyene

bile turşu yeme isteği uyandıran filmde, turşuculuk

yapan Kazım ve Saadet’in tam 12 yıl boyunca birbirlerinden

ve evlatlarından ayrı kalmalarına sebep olan şey;

turşu suyunun sirkeyle kurulunca mı yoksa limonla

kurulunca mı daha iyi olduğudur.

Aradan tam on iki yıl geçer bu büyük ayrılıktan sonra. Altı

kardeşin üçü babalarında, üçü annelerindedir artık. Ziya

ise her iki tarafta... Abisine yengesini; yengesine abisini

kötüler fakat onlar ile görüştüğünü anne – baba hasreti

çeken yeğenlerine bile söylemez. Gerçek yıllar sonra bir

gönül işi ile ortaya çıkar; aynı kızla konuşan iki

kardeşin kavgası ve gerçeği duymaları…İşte izlerken

“Aha! Hikaye başlıyor” dediğimiz yer de burası oluyor hiç

kuşkusuz.

Birbirlerini bulan en büyüğü 25, en küçüğü 12-13

yaşlarındaki bu altı kardeşin duygulu kavuşmaları herkesi

etkilemiştir. O birbirlerine hasretle bakışı ve sarılışı kim

unutabilir ki? Ben unutamadım mesela; o yüzden hep en

sevdiğim sahne olarak kaldı…Filmin aşk ve sevgi kavramlarını

yüceleştirdiğini görmek mümkün: Kardeş, aile,

sevgili; hayata dair, bizden, bize özgü…

Zeynep: Çünkü ben kendi halinde bir ailenin kızıyım

üstelik babanın fabrikasında işçiyim. Baban bu işe razı

olur mu? Uğur: Niye olmasın? O da vaktiyle işçiymiş, hem

gurur da duyar bundan iki de bir söyler. Klasik zengin kız

– fakir oğlan aşkı bu film de fakir kız - zengin oğlan olarak

kendisine yer bulur. Fakat ne diğer aşk filmleri gibi, ne de

arabesk kült filmler gibi acı ve ızdırap ile işlemez bu

hikayeyi. Kimi zaman bir pastane köşesinde fondan

yükselen Orhan Gencebay şarkısı ile, kimi zaman Taksim

meydanında yapılan aile protestosunda birbirlerine

destek olarak…

Ayşen Gruda’ya ve Ahmet Sezerel’e ilk dublaj bu film

de yapıldı. Bilinen bir gerçeğe göre de Ahmet Sezerel

sadece bu film de dublaj ile rol almıştı. Ayşen Gruda’nın

sesi ise tiyatro sanatçısı Oya Başar’a aitti. Bunu ilk kez

duyduysanız siz de benim gibi şaşırmış olabilirsiniz, zira

ben ses tonunu hiç yadırgamadığımdan direkt Ayşen

Gruda’nın sesi zannetmiştim. Yine Gazanfer Özcan da, Ali

Sururi’ye yaptığı dublaj ile filmdeki yerini almıştı. Film

içerisinde geçen birçok diyalog dönemin sosyo-politik

durumuna da ışık tutar. Örneğin; Orhan Gencebay şarkılarını

Zeynep ve Uğur çiftinin bulunduğu iki mekanda da çalması,

dönemin en popüler sanatçılarından biri olduğunu ve müzik

kültürü hakkında bilgi verir, yine Ziya karakterinin haber

amacıyla getirdiği Günaydın Gazetesi’nin de o dönemde en

çok okunan gazetelerden biri olduğunu gösterir.

Bunlar gibi daha birçok örneği bu açıdan incelemek

mümkün olacaktır.

Sarıyer ve Samatya’nın tam ortasında bir araya gelen altı kardeşin yine aynı yerde anne ve babalarını bir araya getirmesiyle

filmin ikinci yarısı da başlamış olur. Tam manasıyla İstanbul kokan bu filmden aile, aşk, kardeşlik ve

anne – baba olma gerçekleri hakkında öğreneceğimiz çok şey var...

Yazan / Hüsna Köşger

26

EYLÜL 2016


BEYOĞLU

Ankara Berber Salonu / Hayri Bey

Merhaba Hayri Bey. Bize öncelikle kendinizden

bahseder misiniz? Ne zamandan beri Beyoğlu’nda

ikamet ediyorsunuz? Berberlik mesleği ile ne zamandan

beri meşgulsünüz? Müşteri-esnaf ilişkileri hakkında

bize ipuçları verebilir misiniz?

Ben Berber Hayri, 1965 senesinde Tepebaşı’nda başladım

berberlik mesleğine. Tabii birçoğumuz gibi ben de çırak

olarak girdim bu dükkana. Etrafın büyüsü, tiyatronun

cazibesi derken çocukluğumda öyle başladım, 51 senedir

de yapıyorum bu işi. Muhit çok müstesna bir muhitti.

Müşterilerimiz çok kaliteli müşterilerdi. Çok iyi müşterilerimiz

vardı haliyle o zamanlar. Her biriyle müşteri-esnaf

ilişkisinden ziyade, dostluk ilişkimiz vardı. Şimdilerde ne

yazık ki eski müşterilerimiz kalmadı Beyoğlu’nda... Hatta

eskiden müşterilerimizle ailece görüştüğümüz bile oluyordu.

O insanlarla dertleşmek, güzel gününü, kederli gününü

paylaşmak çok özeldi. Bugün baktığınızda müşteri geliyor

ve gidiyor sadece... Dediğim gibi 51 senedir Beyoğlu’ndayım

ve şu son bir senedir gördüğüm kadar ruhsuz bir

Beyoğlu daha hatırlamıyorum. Mesela Beyoğlu’nun

ihtişamlı o eski mağazaları kalmadı, alışveriş hanları

kalmadı. Hep yiyecek ve eğlence sektörüne döndü. Hatta

öyle ki geçmişe nazaran eğlence sektörünün içi boşaltıldı.

Ezcümle, kaliteli bir eğlence mekanı kalmadı artık. Bu tarz

eğlence mekanlarına gelen insanların profilleri ne yazık ki

fazlasıyla değişime uğradı. Kaliteli, nazik insan göremez

olduk. Derler ya hani ‘’Beyoğlu’na kravatsız çıkılmazdı.’’

diye... Evet, aynen öyleydi, ama hiç zorlama yoktu. İnsan

kendini ister istemez Beyoğlu’nun o atmosferine uyduruyordu.

Şu anda Pera Müzesi’nin olduğu yerde Şehir Tiyatrosu

vardı eskiden. Tabii şu anda siz onu bilemezsiniz çünkü

yandı gitti ne yazık ki. Tamamı ahşaptı. Zaten biri

Fransa’daydı bir Türkiye’de… İşte o zamanlar Beyoğlu çok

müstesna bir yerdi. İstanbul dışından gelenler

Tepebaşı’ndaki otellerde kalırdı. Gece hayatı ayrı, gündüz

hayatı ayrıydı bu şehirde. Değişirdi yani... gündüz iş piyasası,

gece eğlence sektörü yaşanırdı Beyoğlu’nda.

Ustama geldi söyledi ve ustam büfeci abiye karşı çıkmak

yerine destek çıktı... Tam anımsayamıyorum ancak haksız

yere yemiştim o dayağı sanırım. Buna rağmen ustam, ‘’O

senin büyüğündür, bir bildiği vardır.’’ diyordu bana. Çünkü

ilgi alaka vardı. Sahipleniyordu seni çevrendeki büyüklerin.

Sen hata yapmayasın diye dikkat kesiliyorlardı.

Düşünsenize her bir dükkan sahibi seni ustan kadar

sahipleniyor... Artık öyle bir şey yok maalesef buralarda.

Şimdilerde böyle bir şey mümkün mü! En ufak eleştiriyi

bile kabul etmiyor yeni çocuklar... Bakın bizim dükkanın

kökü 1930’dan 1970’e, o zamanlardan da bugüne kadar

uzanıyor. Bundan sonra da ayakta kalmak daha zor, çünkü

arkadan yetişen yok. Eskiden küçük çocuklar iş öğrensin,

hayatı tanısın diye esnafların yanlarına çırak olarak

verilirlerdi. Günümüzde artık tamamen tüketim toplumuna

dönüşmüşüz. Çırak olmak için gelen bir çocuk bile

daha merhaba demeden kaç lira maaş alacağını soruyor.

Tabii onlarda da kabahat yok. Alım gücü düştü insanların...

Peki ya iş prensibi nasıldı?

Yazılı olmayan kurallara kaidelere bağlıydı eskinin

esnafları. Mesela yanındaki bir dükkanla aynı işi yapıyorsan

ilk siftahı yapan, yeni bir müşteri geldiğinde yanındaki

dükkana yönlendirdi. Ne yazık ki bugün tam tersi... İnsanlar

müşteri kapmak için birbirlerini yer olmuşlar, çok yazık. Bir

de para mesele tabii, fahiş fiyatlar var bazı yerlerde. Bilhassa

yabancılara karşı çok yapılıyor, olmaması lazım bu tür

can sıkıcı şeyler. Bu işin normalinde sizlere verilen hizmetle

turiste verilen hizmet arasında fiyat ve kalite farkı

olmamalıdır. İnsanımızın kültürü, bakış açısı, görünüşü, her

şeyi değişti artık.

Esnaf ilişkileri nasıldı peki?

Eskiden komşular, esnaflar birbirlerine çok yakındı, aile

gibiydi diyebilirim. Hiç unutmam, bir gün bir büfeci abi bir

hatamı görmüş... Beni bir temiz dövdü. (Gülüşmeler)

ÇAY SOHBETLERİ

29

EYLÜL 2016


Mandabatmaz Kahvecisi / Cemil Filik

Merhaba Cemil Bey, ‘’Mandabatmaz’’ nasıl kuruldu, kısaca anlatabilir

misiniz bize?

Biz memleketten, Erzincan’dan geldik. Tabii başka bir şehre

yerleşmenin zorluklarıyla karşılaştık. Ama Allah’a şükürler olsun ki

tutunabildik burada. Ardından Mandabatmaz’ı açtık. Vallahi neyi

düşünüp bu ismi koyduk şimdi anımsayamıyorum. Ama iyi ki de bu

ismi koymuşuz. İnsanlar benimsedi. Tanınır olduk artık. İlk geldiğimiz

zamanlarda çalışma prensibimizi ve özellikle de ticaretin inceliklerini

gayrimüslim büyüklerimizden öğrendik haliyle. Eskiden, sabahları

Beyoğlu’nda saat yedi dedin mi mağazalar açılırdı. Dükkanların önleri

temizlenirdi. Akşam saat yedide ise kapanırdı her yer. Yani adamın

paraya ihtiyacı olmasa bile iş prensibine çok önem verirdi. Şimdi senin

cebinde paran olsa sabah yedide mağazaya mı geleceksin Allah

aşkına? Kendine çalışır olmuş herkes. Hemen şu yakında ipekçiler

vardır. Giderdim oraya, patronları oradaydı hep. Tanıdığımız, yıllardan

beri çay verdiğimiz insanlar. Sağ olsunlar ilgi alakalarını hiç eksik

etmezlerdi. Bakın ben 63 yasındayım, 50 seneden beri 15 saat

ayakta duruyorum. Çalışmadan kimse bir yere gelemez kardeşim.

Eskiden anneler babalar atölyeye çocuğu verirdi, eti senin kemiği benim derdi eski usul. Çocuğu yetiştir derdi

ustaya. Berbere, sanatkârın yanına verdiği zaman gerekirse bedava çalıştır derlerdi. Eğit, öğret derdi baba. Şimdi

bir iş veren çocuğa bir şey söylese aile olay çıkarıyor. Yok efendim kulağını çekmiş. E çekme de gitsin sokakta

tinerci olsun o zaman...

Eski dönemlere kıyasla gezgin ve esnaflar hakkında görüşünüz nedir peki?

Eskilerin kıyafetleri, giyimleri Beyoğlu’nu güzelleştirirdi. Beyoğlu’nu şimdi görüyorsun, adam bir tane bira almış

eline, bir tane de çekirdek almış yemiş yemiş atmış sokağa. Bunlara rastladıktan sonra diyorlar ki ‘’Beyoğlu

güzelleşmiyor’’. Güzelleşmez tabii. O eski adamları bulursan güzelleşir ama. Bak mesela Tarlabaşı’na... Akşam

yediden sonra tek başına gidemez oldu insan. Eskiden öyle değildi tabii. Bak mesela burada bir Ermeni madam

vardı, çocuk giyimi satardı. Bizimkiler turist geldiğinde nimet gözüyle bakardı. Bir etiket vardır bilir misin? Önü 10

liraysa arkasında 20 lira yazardı bu etiketin. Dedim madam sen niye böyle yapmıyorsun? ‘’Asla!’’ dedi. Mal 10 liraysa

10 liradır. Sana ne 11 der ne de 9 der. Bizimkiler hemen 10 liralık etiketi yabancılar geldiğinde 20 lira diye değiştirirdi.

Sağ olsun o madam bizimkileri de alıştırdı öyle sahtekarlık yapmamaya.

Günümüzde gözle görülür bir yozlaşmadan bahseder olduk. Sizce bu durumun düzelme ihtimali var mı?

Geleceği nasıl görüyorsunuz?

Aslına bakarsan aklımı kurcalayan bir konu var. Kültür seviyemiz de gelişmiş, okuma oranı da yukarlarda gençlerin.

Okuyor ama suyu içiyor ve şişeyi sağa sola atıyor. Bazen görüyorum, adam sigarayı içiyor, küllüğe koyacağına yere atıyor.

Belki bu söylediklerim sorunun kesin çözümü gibi gelmiyordur. Ancak unutulmamalı ki bir yerden başlamak lazım.

Bugünlerde kimle münakaşa etsen çıkarıyor sana bıçağı. Senin üzerinde bıçağın ne işi var? Kalem tut bıçak tutacağına.

Bir anlık öfken hayatını karartır. Vurdun adamı, içeri girdin işte. Hayatın karardı... Değer mi? Gençler geleceklerine

temkinli bakmıyor. Benim görüşüm bu.

30

EYLÜL 2016


Kasımpaşa / Sıdıka Cavkaytar

Sıdıka Hanım merhabalar, öncelikle bize kendinizi

tanıtabilir misiniz ?

İsmim Sıdıka Cavkaytar. 1950 doğumluyum. Doğma

büyüme Kasımpaşalıyım. İki kızım, bir oğlum ve 2 tane

de torunum var. Doğrusunu söylemek gerekirse

bugüne kadar herhangi bir işte çalışmadım, ev

hanımıyım. Ancak sosyal faaliyetlerle ilgilenmeyi hiçbir

zaman ihmal etmedim. Kaptanpaşa İlkokulu’nun

kurucu dernek üyelerindenim. Senelerce Kaptanpaşa

İlkokulu’nda çeşitli faaliyetlerde

bulunduk. Şimdilerde ise genellikle Kasımpaşa’da

sosyal faaliyetlerde bulunuyorum.

Kasımpaşa ile özdeşleşen bir yaşam desek yanlış

olmaz sanırım. Eski Kasımpaşa ile şimdi arasında

sizce de bir fark var mı? Dostluk, komşuluk ilişkileri

nasıldı?

Eskiden buralarda dostluk, komşuluk ilişkileri şimdiyle

katiyen karşılaştırılmayacak derecede samimiydi.

Bence bunun en temel sebebi herkesin birbirini

tanıması, birbirine yakın olmasıydı. Mesela benim

mahallemde 5-10 katlı binalar yoktu. Onların yerine

birkaç tane bahçe içinde konak vardı. Ya da şimdiki

gibi marketler yoktu. Mahalle bakkalları, kasapları,

fırınları vardı. Her gün selamlaşır, iyi dileklerimizi

paylaşır, yolumuza giderdik. Mahallemizin esnafları

ailelerimizin birer parçası gibiydiler desem yanlış

olmaz. Öyle ki, semtte en ufak bir münakaşada herkes

araya girer, tarafları barıştırırdı. Sevgiye, saygıya, güzel

söze değer verirdi insanlar.

Anladığım kadarıyla geçmişin o samimi dokusuna

özlem duyuyorsunuz. Sizce ne oldu da Kasımpaşa

değişmeye başladı? O eski dokusunu aratmaya

başladı?

Aşağı yukarı 15 sene falan oldu. Az önce de belirttiğim

gibi eski konaklar ve ahşap evler müteahhitlere verildi.

Binalar yükseldikçe aileler çoğaldı. Farklı semtlerden,

şehirlerden gelenler oldu. Eski aileler, eski dostlar,

komşular gidince epey çehresi değişti semtin. Yeni

semt sakinleriyle de dostane ilişkiler kuruldu fakat o

eski samimiyeti yakalamak için yeni bir hayata ihtiyaç

var... Meğerse evladım, gelen gideni hakikaten

aratıyormuş... Eskiye gidiyorum bazen, aklıma direk o

güzelim bayram günleri geliyor. Eskiden bayramlarımız

çok güzel ve coşkulu geçerdi. Burası eskiden

Tabakhane Meydanı (Şuan Kızılay Meydanı) diye

geçerdi. Cuma pazarı kurulurdu sürekli. Bayramlıklarımızı

hep buradan alırdık. Bir gece öncesinde yeni

aldığım kıyafetleri, ayakkabıları muhakkak başucuma

koyardım. Çünkü eskiden şimdiki gibi bolluk yoktu.

Kıymet bilirdik... Şimdilerde, eski Kasımpaşalı bir bey

Kasımpaşa Platformu’nu kurdu.

Orada eski resimleri yayınlıyor. Gördükçe aklıma çocukluğum,

gençliğim geliyor. Şimdi ne yazık ki o tat, o

lezzet, o samimiyet yok. İnsanlar birbirinden korkar

olmuş. Kapıyı çalıyorsun, açan yok. Eskiden böyle miydi

!? Kapımız komşularımıza her daim açıktı. Sofralarımıza

ortak olurduk komşularımızla, yemeğimizi paylaşırdık.

Ne yaparsın... Çok özlüyorum o günleri fakat yapacak da

bir şey yok, mecburen kabul ediyorsunuz...

Şimdilerde eskisi kadar yaygın olmayan, eskinin

ayrı bir adetinden daha bahsetmekte fayda var diye

düşünüyorum; usta-çırak ilişkileri. Sizce çocukları

bir meslek erbabının yanına göndermek ne derece

önemlidir?

Eskiden meslek bilmek önemliydi. Altın bilezikti,

gelecek garantisiydi yani. Çocuklar yaz tatillerinde ya

berber yanına ya da marangoz yanına gönderilirdi.

Maksat, çocuk iş öğrensin, çalışma becerisi edinsin ve

para kazanmayı öğrensin. Artık ne yazık ki eskisi gibi ne

berber kaldı ne de marangoz. Eski ustaların çoğu göçüp

gitti. Geçim derdine farklı iş alanlarına yöneldiler tabii.

Usta yetişmiyor ki çırak

olsun. Aslına bakarsanız ben de çocuğumu çırak olarak

vermedim bir yere. Okumayı, okutmayı ön plana

çıkardık. Ama o da bir yere kadar. Bizim semtte Marangoz

Sait Usta vardı. Oymacılık yapardı. Eşin dostun

çocukları yaz tatilinde oymacılık öğrendi onun yanında.

Okuyan yine okudu, mesleği seven ise o yoldan devam

etti. Şimdilerde aileler çocuklarını anaokuluna gönderiyorlar.

Tabii devir değişti...

Dediğiniz gibi devir değişti herhalde... Peki ya

değişen dünyaya, geçen zamana rağmen bu değerlerimizi

kaybetmememiz için genç arkadaşlara

önerileriniz var mı?

Kendilerine zaman ayıracaklar öncelikle. Teknolojik

aletlerden biraz uzaklaşmaları lazım. Tamam illaki

kullanacaklar, o da bir ihtiyaç. Ancak bir çeki düzen

vermek şart. Eski muhabbetler kalmadı çünkü. Ev halkı

akşamları televizyon başına geçer, birbiriyle konuşup

dertleşmez oldu. Bunu aşmak gerekiyor öncelikle.

Herkesin üstüne düşen bir sorumluluk bence bu. Öte

yandan kitap okusunlar. Gündelik zevklerden, eğlencelerden

ziyade geleceğe dair planlar yapmalı gençlerimiz.

Tabii ben dahil birçok tecrübeli büyükleri, gençlere

tecrübelerimizi aktarmaya nasihat etmeye çalışıyoruz.

Umarım dinlerler bizleri. Sonuçta biz onların iyiliğini,

mutluluğunu istiyoruz...

31

EYLÜL 2016


Fotoğraflarla İstanbul

32

EYLÜL 2016

Ara Güler


16 Ağustos 1928'de İstanbul'da doğdu.

Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her

dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul'un Tiyatro Kurslarına

devam etti; çünkü yönetmen veya oyun yazarı

olmak istiyordu. 1950'de Yeni İstanbul Gazetesi'nde

gazeteciliğe başlarken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi

İktisat Fakültesi'ne devam etti. 1958'de Time-Life,

Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu

foto-muhabirliği görevlerini üstlendi. 1954'de Hayat

Dergisi'nde fotoğraf bölüm şefi olarak çalışmaya

başladı.

1953'de Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris

Magnum Ajansı'na katıldı ve İngiltere'de yayımlanan

"Photography Annual Antalojisi" onu dünyanın en iyi 7

fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP'ye

(Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) tek Türk üye

olarak kabul edildi.

1962'de Almanya'da çok az fotoğrafçıya verilen

"Master of Leica" ünvanını kazandı. İsviçre'de çıkan

Camera dergisinde kendisine özel bir sayı ayırdı.

1964'de Mariana Noris'in ABD'de basılan "Young

Turkey" adlı yapıtında fotoğrafları kullanıldı.1967'de

Japonya'da çıkan "Photography of the World" antolojisinde

Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı

yayınlandı. 1967'de Kanada'da açılan "İnsanların

Dünyasına Bakışlar" sergisinde, 1968'de New York

Modern Sanatlar Galerisi'nde düzenlenen "Renkli

Fotoğrafğın On Ustası" adlı sergide; aynı yıl Almanya'da,

Köln'de Fotokina Fuarı'nda yapıtları sergilendi.

1970'de "Türkei" adında fotoğraf albümü Almanya'da

yayımlandı. Sanat ve sanat tarihi konularındaki

fotoğrafları ABD'de Time-Life, Horizon ve Nesweek

kitap bölümlerince ve İsviçre'de Skira Yayınevi tarafından

kullanıldı. 1971'de Lord Kinross'un "Hagia-Sophia"

(Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekti. Yine Skira

yayınevince Picasso'nun 90. yaş günü için yayımlanan

"Picasso Metamorphose et unite" adlı kitap için

Picasso'nun foto-röportajını yaptı. 1972'de Paris Ulusal

Kitaplıkta sergisi açıldı.

1975'de ABD'ne davet edildi ve birçok ünlü Amerikalının

fotoğraflarını çektikten sonra "Yaratıcı Amerikalılar" adlı

sergisini dünyanın birçok kentinde sergiledi.

Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan

"Kahramanın Sonu" adlı bir belgesel film çekti.1979'da

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin "Foto Muhabirliği"

dalındaki birincilik ödülünü aldı. 1980'de fotoğraflarının

bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı "Fotoğraflar" adlı

kitabında basıldı.1986'da Hürriyet Vakfı'nca basılan

Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı "Mimar Sinan" kitabını

fotoğrafladı. Aynı kitap 1987'de "Institute of Turkish

Studies" tarafından Ingilizce olarak yayınlandı.1989'da

"Ara Güler'in Sinemacıları" kitabı basıldı. 1991'de

Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı'nın (Cevat

Şakir Kabaağaçlı) "The Sixth Continent" adlı kitabını

fotoğrafladı. Bu arada bütün dünyayı gezerek foto

röportajlar yaptı ve bunları Magnum Ajansı ile dünyaya

duyurdu.

Ismet Inönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John

Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock,

Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali,

Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yaptı ve

fotoğraflarını çekti. En ünlüsü fotografcılara poz

vermeyen Picasso röportajı. Yıllarca üstünde çalıştığı

Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları 1992'de Fransa'da,

ABD ve İngiltere'de "Sinan, Architect of Soliman the

Magnificent" adlı kitabı yayımlandı. Aynı yıl "Living in

Turkey" adlı kitabı Ingiltere, ABD ve Singapur'da

"Turkish Style" başlığıyla, Fransa'da "Demeures

Ottomanes de Turquie" adıyla yayımlandı. 1994'de "Eski

İstanbul Anıları", 1995'de "Bir Devir Böyle Geçti",

"Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü" fotoğraf

kitapları yayımlandı.

Ara Güler'in fotoğrafları Paris Ulusal Kitaplıkta, ABD'de

Rochester Georg Eastman Müzesi'nde Nebraska Üniversitesi

Sheldon Koleksiyonu'nda bulunuyor.

Köln Mueseum Ludwing'de Das Imaginare Photo

Museum'da fotoğrafları sergileniyor.

* Bu bölümde bulunan yazı ve fotoğraflar www.araguler.com adresinden alınmıştır.

33

EYLÜL 2016


İstanbul #2 Ara Güler

34 EYLÜL 2016 İstanbul #1 Ara Güler


İstanbul #3 Ara Güler

İstanbul #4 Ara Güler

35

EYLÜL 2016


EYLÜL 2016

36


EYLÜL 2016

37


TESBiH

SANAT OLUNCA


Merhabalar sizin gibi kıymetli bir ustamızı okuyucularımız adına tanımak isteriz...

Benim adım Zekai Şenyurt. Kuyumcu ve tesbih ustasıyım. 1966 yılında kuyumculuğa, 1980 yılında ise tesbih işine

başladım. Herhangi bir ustanın yanında çırak olarak başlamadım bu işe. Deneyip yanılarak öğrendim. Zamanla çok

geliştirdim. Eskiden tesbih üzerine oymacılık ve süsleme sanatı diye bir şey yoktu. Ben de kuyumculuğun verdiği

avantaj ve kabiliyetle tesbih üzerine bir tarz geliştirdim.Günümüze gelindiğinde artık yaptığımız işler uç noktalara

ulaştı. Tabii modellerimizi geliştirebilmek için doğadan, tarihten, çevremizdeki güzelliklerden esinlendik. Aklımıza

gelen her şeyi uygulamaya kalktık. Bazen dönüp bakıyorum; ilk zamanlar yaptığım tesbihlerle şimdikiler arasında çok

büyük fark var. Yani tesbih; ben bu işe başlarken herkesin çektiği, pek sanatsal değeri olmayan standart işçiliklerdi.

Bizden sonra ise; hat sanatı gibi, resim sanatı gibi, sedef sanatı gibi yeni bir sanat kolu haline geldi diyebilirim.

Yaptığımız işler artık koleksiyona yönelik olmaya başladı artık.

Tesbih haricinde çalıştığınız eserleri görüyorum.

Onlardan da bahsedebilir misiniz?

Açıkçası onlar biraz hobi benim için. Tabii onların da ticaretini

yapıyoruz. Örneğin satranç tahtasını ve figürlerini Osmanlı

padişahlarından ve Yeniçerilerden esinlenerek dizayn ettik.

Öte yandan hattatlarda kullanılan maktalar, kalemtıraşlar,

divit takımları gibi birçok araç ve gereci fildişi ve sedef gibi

değerli malzemelerin üzerine ince işlemeler yaparak üretmeye

çalıştık.

Özellikle sipariş usulü ile mi çalışıyorsunuz?

Genellikle öyle oluyor. Koleksiyoner geliyor, kafasındakini

motifi, malzemeyi söylüyor ona göre tesbihi düzenleyip işe

koyuluyoruz. Mesela spor kulüplerinden teklif geliyor.

Kulüplerin armalarını işliyoruz. Ya da iş adamları kendi

şirketlerinin amblemlerini yaptırmak istiyorlar. Hatta bir

müşterimiz kendi evindeki bir hat yazısını getiriyor bana onu

uyguluyoruz tesbihe. Bu arada müşteri derken; bizim

müessesede müşteri-satıcı ilişkisi diye bir durum söz konusu

değil. Tamamen bir dostluk, arkadaşlık ilişkisi. Bulunduğumuz

ofis çok zaman alışveriş değil, sohbet yeri . Gelen

dostlarımız da genellikle Türkiye’deki tanınmış insanlar.

Kişisel bir soru sormak istiyorum. Mesleğiniz

ile alakalı olarak hayalinizdeki yere

geldiğinize inanıyor musunuz?

Şimdi yaptığımız işleri göz önüne aldığımda tam

olarak hayalimdeki yerdeyim. Ancak imkan ve

kolaylıklar derseniz, ne yazık ki o gelişmişlikte

değiliz. Çok net olarak söylemek gerekirse ben bu

işi Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde ya da Amerika

Birleşik Devletleri gibi Kanada gibi ülkelerde

yapıyor olsaydım, bugün herhalde dolar milyoneri

olabilirdim. Ne yazık ki Türkiye’de bu işe devletin ve

insanların bakış açısı çok farklı. Yeterli değeri

gördüğümüzü söylemem kendimizi kandırmak

olur. Şöyle ifade edeyim; el emeği göz nuru bu işleri

yaparken sağlımızdan veriyoruz. Bakın bütün

tesbihçilere, ciğerleri berbat durumdadır. Çünkü

akşama kadar toz yutuyoruz. Böyle bir özverinin

karşılığını tam anlamıyla alamıyor olmak, haliyle

üzüntü verici.

39

EYLÜL 2016


Şu zamana kadar yaptığınız tesbihler arasında

sizin için en özel olanı hangisidir?

Yaptığım tüm işler benim içim özeldir. Ancak illaki birini

seçmem gerekecek olursa; Cumhurbaşkanımıza hediye

ettiğim Osmanlı padişahlarının figür ve tuğralarının

bulunduğu tesbih diyebilirim. Tesbihin ölçüleri 28

milimetreye 33 milimetre. Aşağı yukarı 1.5 metre

uzunluğunda, büyük bir tesbih. Yaptığım en özel iş. Onun

dışında zaman zaman çok özel, ince işçilik isteyen, yapımı

uzun süren tesbih modelleri de çıkmıyor değil.

Peki sizden sonra bu bayrağı devredeceğiniz

birileri var mı?

Var tabii. Oğlumla beraber çalışıyoruz şuan. Bayağı iyi bir

mesafe kat etti kendisi. İnanıyorum ki; böyle çalışmaya ve

üretmeye devam ederse çok daha iyi yerlere gelecek.

Onun dışında yetiştirdiğim başka arkadaşlar da var. Kendi

atölyelerinde devam ediyorlar. Kabiliyet konusunda

sorunu olmayan bu arkadaşlarımızdan yeni modeller

yaratma konusunda da beklentilerimiz var.

Bir başka konuya değinmek istiyorum. Tesbih

sanatçıları olarak bir dernek çatısı altında

buluşmayı denediniz mi? İhtiyaçlarınızı daha

rahat duyurabilmeniz açısından etkili bir adım

olmaz mı?

Şöyle anlatayım; Türkiye geneline dağılmış olduğumuz için İstanbul’da taş çatlasa 5-6 tane, Ankara’da

ise 4-5 deneyimli usta var. Böyle bir dağınıklığın ortasında dernek oluşumuna gittik fakat verim alamadık. İşin

açığını söylemek gerekirse dernek işini çok araştırdım ancak tam anlamıyla fayda sağlayabileceğine ikna olamadım.

Hatta geçen sene bir koleksiyonerin Adana’da açtığı bir sergide yeni bir dernek oluşumu hakkında görüşüldü ve

başkanlığı bana teklif edildi. Ancak bu girişimin efektif olacağına ikna olmadığım için kabul etmedim.

40

EYLÜL 2016


Vatandaşlarımızın bu sanata olan ilgisini tekrardan yeşertebilmek için neler yapmak gerekiyor?

Herhangi bir çağrınız var mıdır?

Vatandaşlarımızdan beklentimiz açılışına yardımcı olduğumuz sergilere ve müzelerimize gelmeleridir. An itibariyle

Süleymaniye Camii’nden Eminönü’ne inerken karşımıza çıkan Seul Paşa Medresesi’nde Koleksiyoner Mehmet

Çebi’nin açılışını yaptığı hat ve tesbih müzesi açıldı. 10’ar metrekarelik 12 tane odası var. Duvarlarda hat, vitrinlerde

ise tesbihler var. Çok güzel bir müze olduğunu söyleyebilirim. Gezilip görülmesini şiddetle tavsiye ediyorum.Biz, bu

gibi ücretsiz sergilerden hiçbir şey beklemiyoruz. Sadece eserlerimizi tanıtmak istiyoruz. Teşhir amaçlı açıyoruz, satış

amaçlı değil. Özetle, bizim vatandaşlardan beklediğimiz bu. Başka bir beklentimiz yok. Ama haliyle devletten

beklentimiz çok... Özellikle bizim meslekte malzeme sıkıntısı çok fazla. Tamamıyla kendi imkanlarımızla malzemeyi

buluyoruz. Fildişi gibi malzemeleri yurtdışından getirmek yasak olduğu için Türkiye’de bulabildiklerimizle idare

etmeye çalışıyoruz. Bu konuda yardımcı olabilirler. Ya da teşvik amaçlı krediler verilerek sahip çıkılabilir sanatçılara.

Yanlış anlaşılmasın, ben bir şey beklemiyorum devletten ama diğer sanatçıların durumları ortada.

41

EYLÜL 2016


2 çocuklu Pelin

Anne blogger Pelin Balkır aile ve çocuk üzerine yazıları ile sizler için Galata Mecmua’da.

Hangimizin hayali değildi ki evlenip bir çocuk sahibi

olmak? Belki cinsiyetimizin farkına vardığımızdan

itibaren çevresel faktörlerin de etkisi altında kalarak

baskısı kurulan, belki de daha doğum adında bedenimize

kodlanan duygu yoğunluğu… Benim de hayallerim

böyle başladı… Şimdiki zamana göre oldukça küçük

bir yaşta evlenmeye karar verdim, eşim hayal ettiğim

gibi bir insandı. Doğru insansa evlenecektim ya, başka

ne yapacaktım? İşte bunlar da hep kodlama. Evlendim.

Sonra dedim ki hayır, 1-2 sene gezeceğim, çocuk falan

istemiyorum. Evliliğimin üzerinden tam 2 ay geçmişti ki

hamileydim. Plansız bir gebelik değildi, sadece evde

sıkılıyordum ve öyle olması gerektiğini düşündüm.

Evet, çocuk doğurmaya karar vermek benim için bu

kadar kolay olmuştu. Şimdi fark ediyorum, büyük

cesaret! Çok kolay bir gebelik geçirdim. Hamileydim,

düzenli kontoller altında gebeliğim normal seyrinde

ilerliyor, ben de doktorumun tavsiyelerini dinleyerek bu

zamanların tadını çıkarıyordum. Biliyordum, hamilelik

bir hastalık değildi, doğal akışına bırakılması gereken

bir süreçti. Derken zaman ilerliyordu, hiç beklemediğimiz

kadar erken bir zamanda bebeğimizin

cinsiyetini öğrenmiştik, bir kızımız olacaktı. Ne yalan

söyleyeyim, ilk çocuğumu hep erkek hayal etmiştim,

şöyle yaramaz tatlı bir erkek çocuğu... Hamileliğim

süresince odaklandığım tek bir nokta vardı. Normal

doğum yapacaktım. Çünkü normal doğumun hem

anneye hem de bebeğe önemli faydaları var.

Derken Derin doğdu. Tam da tahmin ettiğim şekilde.

Sorunsuz… Onu ilk gördüğüm anda ben birçok anne

gibi ağlamadım, şaşkındım, onun benim olduğuna

inanamıyordum, o nasıl bir mucizeydi, nasıl bir kokuydu,

nasıl bir aşktı… Aslında hikayeler işte tam da o

anda başlıyordu. Aylarca sürecek uykusuz günler,

bitmeyecek gaz sancıları, depresif haller ve sadece

yorgunluk… Sevmediğin kim için bu kadar zorluğu

arkana alabilirsin ki? Zaman zaman şikayet etmedim mi

tabii ki ettim, ama gözlerine baktığımda hepsi geçti,

sağlıklı olsun yeterdi bir anne başka ne isteyebilir ki?

Derken Derin büyüdü. 5-6 yaşlarına geldiğinde “Ben

kardeşim olsun istiyorum!” demeye başlamıştı. Bence

bu da kodlama;) Çocuk doğar, büyür ve bir kardeşi olur.

Fakat ben Derin’i çok zorluklar çekerek büyüttüğüm

için 2. çocuk fikrine sıcak bakamıyordum. Eşim kararı

bana bırakmıştı, nasılsa bakacak olan bendim. Ama ya

bu da uyumazsa, ya bu da yemezse fikri beni biraz

karamsarlığa sokuyordu. Nitekim Derin 6 yaşındayken

kararımı vermiştim. Onun bir kardeşi olmalıydı. O da

planlı bir gebelikti.

Derin’e nazaran biraz daha zor bir hamilelik geçirdim.

Kızım bir kız kardeşi olmasını çok istiyordu. Fakat

kardeşinin erkek olacağını öğrendiğinde de çok

sevindi, hepimiz çok sevindik, tabii ki kız erkek fark

etmeyecekti, ama sanırım değişikliği her anne bana

istiyor… Derken oğlum Yamaç yine normal bir

doğumla dünyaya geldi. Hamileliğim boyunca sürekli

kafamı kurcalayan sorular vardı. Bebek doğunca

sanki Derin’e haksızlık yapacakmışım gibi geliyordu.

Ya kıskanırsa, ya içine kapanırsa, ya ona yeterli ilgiyi

gösteremezsem gibi korkularım vardı. Ben aslında

Derin kadar ikinci çocuğumu sevemem diye

düşünüyordum bu sefer de ikinci çocuğa haksızlık

olursa ne yaparım diyordum. Bunlar hep annelik

evhamı. Bir de lohusalık sendromu var ki ondan daha

sonra bahsederim… Doğdu. Hepimiz ona aşık

olmuştuk. Hani diyorlar ya ilkinde bir şey anlamıyorsun.

Ne kadar doğru, ne bir eksik, ne bir fazla. Hala

anlayamıyorum. Bir insan aynı anda nasıl iki kişiyi

sevebilir? Doğum sonrası tıpkı korktuğum gibi (artık

evrene nasıl bir enerji göndermişsem) aynı zorluklarla

karşılaştım. O da uyumuyor, o da gaz sancısı çekiyor

ve asla kucağımdan inmiyordu. Lohusalık çok

başka bir şey. Geçiyor. Fakat bu dönemde bir

yakınınızdan yardım almanız çok önemli. Benim zor

zamanlarımda aile büyüklerimiz yanımda olsa da

genel olarak iki çocuğumu da tek başıma büyüttüm.

Yamaç şu an 2 yaşında, Derin de 9. Aralarındaki ilişki

gerçekten çok iyi boyutta. Bana insanların en çok

sordukları sorulardan biri iki kardeş arası yaş farkının

kaç olması gerektiği. Bence bu cevap tamamen her

aile için farklı. Benim ideal yaş aralığım 7. Çünkü ilk

çocukta çok zorlandığım için ikinciye karar vermekte

çok zorlandım. Bence bir anne etrafında ona yardım

eden birisi varsa tıpkı büyüklerimizin eski zamanlarda

yaptıkları gibi, çocuklar arası yaş farkını fazla

uzatmamalılar. İkisi üçü bir anda büyümeli. Ya da tam

bizimki gibi olmalı ilk çocuk tamamen kendini bilip

gerçek bir abi-abla olmaya hazır olana kadar beklenmeli.

Derin benim sağ kolum. Ona ağır yükler asla

yüklemiyorum. Aileler ablaları genelde küçük anne

olarak kullanıyorlar. Çok kızıyorum! O çocuk sizin

çocuğunuza bakmak için dünyaya gelmedi. Tabii ki

Derin’in de bana ufak tefek faydaları oluyor, kardeşiyle

çok güzel ilgilenebiliyor gerektiğinde. Benim

ailelere bu konudaki tek tavsiyem bunu asla bir görev

haline getirmemeleri. Unutmayın, o bir abla ya da

abi, ve yine unutmayın ki onlar da daha cocuk.

42

EYLÜL 2016


EYLÜL 2016

43


Güzellİğİn

Bİr Felsefesİ Olmalı

Ameliyatsız yüz gençleştirme son zamanlarda gittikçe

yükselen bir trend. Kadınlar tarih boyunca farklı estetik ve

güzellik arayışlarıyla hep daha genç ve güzel olma arayışındalar.

Özellikle estetikte teknolojilerin her geçen gün

gelişmesi ve yeni yöntemlerin çıkması, genç ve daha güzel

olmanın cazibesini arttırmakta. Bu artışta, dijital iletişim ve

medyanın gücü tartışılmaz.

Önceki yıllarda, estetik uygulamaların tek tip görünen,

abartılı sonuçlarını gördük. Estetiğin hızla gelişmesiyle bu

uygulamalar yerini daha doğal çalışmalara bıraktı.

Ameliyatsız yüz estetiği ve cilt gençleştirme çalışmalarında

doğallık vurgusunu sıkça yapan doktorumuz

Mehtap Bayramoğlu’na bu konudaki düşüncelerini

sorduk.

Estetik ve güzellikte benim için altın kural; doğallık vurgusu.

Doğallığı bozmayan çalışmalar her zaman için benim

tercihim. İfadesiz botokslar, abartılı yüz dolguları yerini

zamanla daha sağlıklı, genç fakat ifadenin bozulmadığı

çalışmalara bıraktı. Son dönemlerde estetikle uğraşan

hekimlerin deneyimlerinin artması, yeni uygulama

teknikleri, kullanılan ürünlerin her geçen gün daha doğal

ürünler olması, yıllar içinde de estetiğe bakışın değişmesi,

başarılı ve doğal sonuçları karşımıza çıkarıyor.

Cilt yenileme ve cilt gençleştirme uygulamalarının her

geçen gün daha iyi teknikler ve içeriklerle uygulanabiliyor

olması, estetik bilincinin gelişmesi ve daha erken yaşlarda

uygulamalara başlanması, daha güzel sonuçlar almamızda

çok önemli etkenler. Benim hastalarımda tercihim; yüz

muayenesi sonrası kişiye özel çıkarttığımız estetik takvimi.

Dr. Mehtap Bayramoğlu

drmehtapbayramoglu@gmail.com

Bu takvim, her yıl sizi daha güzel ve formda gösterecek küçük estetik dokunuşları ve sizi düzenli takip etmemizi

sağlar. Yüz ifadesini değiştirmeden yapılması gereken kişiye özel çalışmalar, bizim de en çok üzerinde durduğumuz

konu. Her geçen gün artan sayıda botoks ve dolgu yaptığımızı düşünürseniz, bu konuda ön yargıların da artık

yıkıldığını düşünüyorum. ‘’Doğal olacak mı?’’ sorusu artık bizim gündemimizde değil. Güzel sonuçlar ortaya çıktıkça,

bu çalışmalar, bırakın yüz ifadesini olumsuz anlamda değiştirmeyi, yüze gittikçe daha güzel, genç ve dinamik bir

ifade kazandırıyor. Kim daha sağlıklı, güzel ve genç görünmek istemez ki? Estetik, bilim, sanat ve felsefenin bir arada

olduğu bir tıp dalı, medikal estetik de bu işin bir parçası. Bilimsel tecrübenize sanatınızı da yansıtmanız gerekir.

Goethe’nin dediği gibi elleri, kafası ve yüreği ile çalışan insan sanatkardır. Bizim işimiz de ‘’Estetik Yüz Sanatı’’dır.

44

EYLÜL 2016


Botoks ve dolgu uygulamaları dışında, hastalarının takviminde en çok yer alan uygulamaları anlatarak

devam ediyor Dr. Mehtap Bayramoğlu.

Bu işin en önemli bölümü, cilt gençleştirme için yapılan uygulamalardır. Bize gelen hastalarımızın takviminde

mutlaka sonbahar kış ve bahar aylarında uyguladığımız rutin tedavileri olur. Her yıl da, cildin ihtiyacına göre

değişen uygulamalar yaparız. Medikal estetik uygulamalar her yıl yapılırsa genç ve güzel görünmemek mümkün

değil. 40 yaş, kadınlar için milat gibidir. Yüzümüzde ciddi anlamda değişimlerin başladığı bir yaş dönemi diyebiliriz.

40’lı yaşların izlerini görmek istemiyorsanız, 30’lu yaşlarınızda daha güzel yaş almak için bu konuda önleminizi alın

derim. Sarkmalara ve cildin kalitesinin bozulmasına fırsat vermeyecek uygulamalar artık bir öğle arası kadar kısa bir

sürede uygulanabilip ertesi gün iş ve sosyal yaşantıya kolaylıkla dönmenizi sağlıyor. Ameliyatsız güzellik ve

gençleşme artık bu yüzden çok kolay. Daha sağlıklı, parlak ve ışıldayan genç bir cilt için yaptığımız uygulamalara ve

teknolojinin hızına biz bile yetişmekte zorlanıyoruz.

Dr. Mehtap Bayramoğlu, en sık yaptıkları uygulamaların, Botoks, Estetik Dolgu, Mezoterapi, Mezolifting,

Pi Aşısı, Somon DNA, Gençlik Aşısı, Hücresel Tedaviler, Lazerle Cilt Gençleştirme ve Altın İple Yüz Germe

olduğunu belirtiyor. Göz kapağı ve göz çevresi estetiğinin de, son dönemlerde adını sık duyacağınız Plazma

Teknolojisi ile birlikte çok daha kolay olduğunu belirtiyor. Bayramoğlu, bu uygulamaların kişinin ihtiyacına

göre seçilmekte olduğunu ve estetik takviminde sıkça yer aldığını söylüyor. Yüz Estetiğine bakışın her

doktora göre değiştiğini biliyoruz, bazı hekimler daha marjinal, bazıları daha doğal çalışmaları sever.

Dr.Bayramoğlu’na bu konudaki yaklaşımını soruyoruz.

Estetik, resim sanatı gibi uygulanmalıdır. Her resim farklı ve özgün olmalıdır. Bana göre sadelik zarafettir. Her gelişte

yapacağınız küçük estetik dokunuşlarla, zaman geçtikçe aynadaki yansımanız çok daha genç ve güzel olacaktır.

Resminizi bir günde bitirmeye kalkarsanız, yapacağınız çalışma estetik ve güzellik kavramından uzaklaşacaktır.

Burada en önemli nokta, dışarıdan bakıldığı zaman ne yapıldığı belli olmayan, yüz ifadesini çok değiştirmeden,

kişiye özel doğal çalışmalar yapmaktır. Estetik ve güzellik uygulamalarının yüzünüzde yansımalarını daha güzel

görmek için, devamlı gideceğiniz ve sizin cildinizi iyi tanıyan bir hekiminiz ve kliniğinizin olması çok önemlidir.

45

EYLÜL 2016


HİPERLİPİDEMİ

Yüksek Kolesteröl Tanısı ve Tedavisi

Son yıllarda giderek artan hiperlipidemi (kan yağları yüksekliği) ve buna bağlı olarak

ortaya çıkan kalp ve damar hastalıkları en önemli ölüm nedenleri arasında sayılmaktadır.

Bu kadar ciddi sonuçlara yol açabilen ve günden güne artış gösteren hiperlidemi

hakkında merak edilenleri Ümraniye Erdem Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı

Doç Dr. İsmail Oral Hastaoğlu okuyucularımız için cevaplandırıyor.

Hiperlipidemi Nedir?

Hiperlipidemi kan yağlarının normalde olması gereken

seviyelerin üzerinde olmasıdır. Kan lipidleri

denildiğinde basitçe yağlar tarif edilmektedir. Lipidlerin

de çeşitli alt türleri bulunmaktadır. Bunlar başlıca

kolesteroller ve trigliseridler olarak sınıflanabilirler.

Kolesteroller kanda apolipoprotein adı verilen küçük

protein parçacıklarına bağlanan yağ molekülleridir.

Bunlar yoğunluklarına göre çok düşük yoğunluklu,

düşük yoğunluklu ve yüksek yoğunluklu olarak alt

gruplara ayrılmaktadır. Düşük yoğunluklu lipoproteinler

(LDL kolesterol) yağları karaciğerden dolaşım yolu

ile dokulara ve organlara taşırken yüksek yoğunluklu

lipoproteinler (HDL kolesterol) dolaşımdaki yağları

bağlayarak karaciğere taşımaktadır. Bu nedenle kanda

LDL kolesterol yüksekliği kalp ve damar hastalıklarının

gelişiminde rol oynamaktadır.

Kimlerde Görülür?

Bu hastalık sessiz ve yavaş ilerlemekte belirti verdiğinde

bazen çok geç olmaktadır. Hiperlipideminin kendisi

belirti vermez ancak komplikasyonları olduğunda (kalp

krizi, felç gibi) altta yatan sebeplerden birisi olarak

belirlenebilir. Tanı kan tahlili ile konulur. Hiperlipidemi

oldukça yaygındır çocuklar da dahil olmak üzere her

yaşta görülebilir. Diyetle sıklıkla ilişkili olup rafine

ürünlerle beslenme, fast food tarzı yiyeceklerin

(hamburger vb) sıklıkla tüketilmesi, şeker hastalığı,

sigara içme alışkanlığı, hareketsiz yaşam tarzı gibi

sebeplerle toplumda yaygın olarak görülmektedir.

Bunun yanında, hiperlipidemi genetik olarak çeşitli

tipleri tanımlanmış kalıtsal bir hastalık grubudur. Ailevi

hiperlipidemiler çok erken yaşta kalp ve damar

hastalıklarına sebep olmaktadır.

Tedavisi Mümkün Müdür?

Hiperlipidemi tanısı basit kan tahlilleri ile kolesterol ve

trigliserid seviyeleri ölçülerek konulur. İlaç tedavisi ile

tedavisi mümkündür. Hiperlipidemi çok nadir durumlar

dışında kalıcı bir hastalıktır. Bunun anlamı tedavisi

aynı hipertansiyonda olduğu gibi ömür boyu sürer.

İlaçlar ile kısa sürede kan yağları normal değerlere

inebilir ancak ilaç tedavisinin bırakılması tekrar

kolesterollerin yükselmesine neden olur. Hiperlipidemi

tedavisikanda yapılan ölçümlerin neticesinde

yapılmaktadır. Hastaların durumuna göre değişen iki

ana kolesterol düşürücü tedavi seviyesi mevcuttur.

Yüksek yoğunluklu statin tedavisi ve orta yoğunluklu

statin tedavisi. Yüksek yoğunluklu tedavi başlangıç LDL

kolesterol seviyesini ≥%50 seviyesinde düşürülmesini

ifade ederken orta yoğunluklu tedavi başlangıç

LDL kolesterol seviyesinini %30-50’si seviyesinde

kolesterol düşürülmesini hedeflemektedir. Bunun

yanında HDL kolesterolü yükselttiği bilinen yöntemlerin

başında sigara içiliyorsa bırakılması ve düzenli egzersiz

yapmak gelmektedir. Hiperlipidemi tedavisi mutlaka

gereken bir hastalık mıdır? Hiperlipidemi

tedavi edilmediği takdirde uzun vadede hayatı tehdit

eden komplikasyonlara yol açan bir hastalıktır.

Bu durumların başında ateroskleroz yani damar

sertliği gelmektedir. Ateroskleroz, damar duvarının

mikrobik olmayan iltahabi bir hastalığıdır. Bu

hastalıkta damar duvarında bir dizi iltahabi olay

gerçekleşmekte, kolesterol, yani yağ parçacıkları

birikmekte, damarın iç çapında daralma ve kan akımı

azalması durumu ortaya çıkmaktadır. Daralan

damar bölgesinde kan pıhtısı yerleşmesi de damarda

tam tıkanmaya yol açmaktadır. Bu durum kalp

damarında olursa kalp krizine, beyin damarlarında

olursa felce neden olmaktadır. Kolesterollerin ilaç ile

düşürülmesi ateroskleroz ve buna bağlı damar

daralması, enfarktüs, felç gibi hastalıkların önlenmesini

sağlayabilmektedir.

47

EYLÜL 2016


Hangi hastalar ilaç tedavisi hangileri diyet ile tedavi edilmelidir?

Yapılan araştırmalar ve çok sayıda araştırmanın verilerinin birleştirilmesi ile elde edilen güçlü kanıtlar dört grup hastada

kolesterol düşürücü (statin) ilaçların kullanılmasının faydalarının yan etkilerinden çok daha fazla olduğuna işaretetmektedir.

Bu dört grup;

1- Daha önceden saptanmış aterosklerotik kardiyovasküler hastalık (damar sertliği olan hastalar),

2- LDL kolesterol düzeyi 190 mg/dL seviyesinin üzerinde olanlar

3- 40-75 yaş araında ve şeker hastalığı olup LDL kolesterolü 70-189 mg/dL arasında olanlar

4- Kanıtlanmış damar sertliği veya şeker hastalığı olayan ancak 40-75 yaş arasında ve LDL kolesterolü 70-189 mg/dL

seviyelerinde 10 senelik aterosklerotik kardiyovasküler hastalık riski %7.5’in üzerinde olan bireylerdir.

On sene içerisinde aterosklerotik kalp damar hastalığına yakalanma olasılığı çeşitli risk skoru belirleme sistemlerince

ölçülebilmektedir. Bunlarda bir tanesi Framinghan risk skorudur. Çeşitli parametreler (yaş, kan basıncı, lipid değerleri

vb) girilerek hesaplayıcılar yardımı ile hesaplanan olasılık yüksek ise statin kullanımının faydalı olduğu kanıtlanmıştır.

Yukarıdaki özellikleri taşıyan hastalar mutlaka kolesterol düşürücü ilaçları kullanmalıdır. Bunun dışındaki hastalarda

kolesterol düşürücü diyet egzersiz, sigaranın bırakılması gibi önlemler alınmalıdır. Buna rağmen takiplerde yukarıdaki

seviyeler saptanırsa ilaç tedavisine başlanmalıdır.

Etkileri Azalan Hastalıkta İlacı Bırakabilir Miyiz?

Güncel olarak medyada sıkça tartışılan ve bazı hekimlerin

yanlış yönlendirmeleri neticesinde kolesterol düşürücü

ilaç kullanması gerekli iken ilacını bırakan çok sayıda hasta

ile karşılaşmaktayız. Bu durum kısa süre içerisinde damar

sertliğinde ilerlemeye, damar tıkanmalarına, enfarktüslere,

felçlere ve en kötüsü de yaşam kaybına neden

olmaktadır. İlaç tedavisi ile uzun yıllar sağlıklı bir şekilde

yaşamını sürdürebilecekken bu duruma uğramamak için

hastaların hastalıklarını en başından beri bilen ve takip

eden hekimlerine danışmaları hekimlerin de kanıta dayalı

tıp verileri ışığı altında tedaviyi yönetmeleri gerekmektedir.

Kolesterol ve tansiyon yüksekliği gibi durumlar sürekli

ilaç kullanmayı gerektiren ancak sıklıkla ilaçların bir

müddet sonra bırakıldığı hastalıklardır. Bir şikayetim yok

neden ömür boyu bu ilaçları kullanmalıyım ki? Yan etkileri

de varmış, ya karaciğerim bozulursa veya kas erimesi

olursa gibi kaygılarla kolesterol düşürücü ilaçlar bırakılmaktadır.

Gerek hiperlipidemi tedavisi gerek hipertansiyon

tedavisi çok uzun süreli ve önleyici tedavilerdir. Her

ikisinde de amaç uzun vadede oluşabilecek komplikasyonları

önlemektir. Kan yağlarınız yüksekte düşükte

olsa bir şikayete yol açmayacaktır. Ancak seneler sonra

damar sertliği neticesinde geçirilen bir kalp krizi yada felç

halinde bunun ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıkacaktır.

Kolesterol düşürücü ilaçların çok sayıda yan

etkileri var mı?

Kolesterol düşürücü ilaçların yan etkileri sanılanın aksine

son derece düşüktür. Miyopati (kas ağrısı, kas güçsüzlüğü

ve kanda kas enzimi yükselmesi) yani kaslar üzerine olan

yan etkiler yılda 10 000 hastadan sadece dördünde

görülmektedir. İleri derecede kas hasarı ve buna bağlı

böbrek yetersizliği gelişme ihtimali çok daha düşüktür

(milyonda birden daha az).

İlacın oluşturduğu risk damar hastalığının riski ile

kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Karaciğer üzerine

olan yan etkileri de seyrek olup nadiren karaciğer

enzim yükselmesi nedeni ile ilaç bırakmak gerekmektedir.

İlacın oluşturduğu risk damar hastalığının riski ile

kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Karaciğer üzerine

olan yan etkileri de seyrek olup nadiren karaciğer

enzim yükselmesi nedeni ile ilaç bırakmak gerekmek

tedir.

Kolesterolün iyi olanı hangisidir? Onu

yükseltmek mümkün müdür?

Halk arasında iyi kolesterol olarak bilinen kolesterol

HDL kolesteroldür. Yapılan araştımalara göre toplumumuzda

oldukça düşüktür. HDL kolesterolün yüksek

değerleri kalp damar hastalığı riskinde azalma

sağlamaktadır. Klinikte LDL kolesterolü düşürmek

amacı ile kullandığımız ilaçlar HDL kolesterolde hafif

derecede (%5-10 arası) bir artışı da sağlamaktadır.

Bunun dışında içiliyorsa sigaranın bırakılması düzenli

egzersiz yapılması HDL kolesterolü artırabilmektedir.

Sonuç olarak ; kolesterol düşürücü ilaçlar özellikle kalp

damar hastalığı kanıtlanmış hastalarda, kalp damar

hastalığı riski yüksek şeker hastalığı olan bireylerde,

LDL kolesterolü 190 mg/dL üzerinde olanlarda, LDL

kolesterolü 190 mg/dL seviyesinin altında bile olsa 10

senelik kalp hastalığı riski %7.5’un üzerinde olan

hastalarda son derece yararlı ilaçlardır ve kullanılması

şiddetle tavsiye edilmektedir. Bu ilaçlar yan etkileri çok

düşük olan ilaçlardır. Hiçbir kalp hastalığı saptanmamış

kolesterol seviyesi hafif yüksek olan hastalarda (LDL

190 mg/dL’nin altında) diyet, egzersiz ve yaşam tarzı

değişikliği çoğu zaman yeterli olmaktadır. Uzun süren

tedavi nedeni ile hastaların tedaviye uyum göstermesi

başarı açısından mutlaka gereklidir.

48

EYLÜL 2016


EK BİÇ YE İÇ

Büyük

kentin

küçük bir

bahçesinde

aklımıza

gelmeyecek

birçok

organik

ürünü

yetiştirebileceğimizi

göstermek

üzere ve

insanların

bu konuda

yüreklendir

mek üzere

bu projeyi,

bu sosyal

girişimi

hayata

geçirmiş

olduk.

Galata Mecmua Lezzet Durakları’nda bu sayımızda Ek Biç Ye İç’e konuk olduk. Taksim

Meydanı’na yürüme mesafesinde bulunan Ek Biç Ye İç, ekoloji dostu konsepti ile müşterilerine

yeni bir deneyim sunuyor. İşletme bünyesinde hayata geçirilen atölyeler aracılığıyla

müşterilerine üretici yaşam tarzına dair ipuçları sunan Ek Biç Ye İç, mevsimine göre

değişkenlik gösteren, tamamen organik sebze ve meyveleri farklı kombinasyonlarda

kullanarak zengin bir menü sunuyor. Tam da bu noktada işletmeye dair daha kapsamlı

bilgilere ulaşabilmek adına Ek Biç Ye İç Program Yöneticisi Ayça İnce ile bir söyleşi

gerçekleştirdik. Keyifli okumalar dileriz...

Bize ‘’ Ek-Biç-Ye-İç ’’ fikrinin nasıl

oluştuğundan ve geliştiğinden

bahsedebilir misiniz?

Ayça İnce Öncelikle ismimizin kafiyesi

dışında, her hareketimizle ifade etmeye

çalıştığımız bir de ''paylaş'' kısmı var tabii. Bu

bir ekip projesi. Ben bu ekip projesinin

''paylaş'' kısmıyım. Tek bir kurucu vardır da

diyemeyiz. Fakat arkamızda bir girişimcimiz

var. Bu mekanı bize veren kişi olur kendisi.

Çocukluğu burada, bu apartmanda geçmiş.

Dolayısıyla Taksim'i ve Taksim Meydanı'nı

gözlemleyerek büyüyen bir kişi kendisi. Siz

de takdir edersiniz ki Taksim Meydanı

İstanbul'un kalbi ve aynı zamanda da

memleketle birlikte birçok yeni değişime ve

gelişmeye gebe bir lokasyon. Son

geldiğimiz noktada iyiden iyiye betonlaşmış

bir halde maalesef. Bu iş belki de biraz

naziredir fikrimce. Taksim Meydanı bu denli

betonlaşırken yeşille, ekip biçmeyle, bir

apartmanın giriş katında bile bunu başarabileceğimizi

gördüm.

Büyük kentin küçük bir bahçesinde aklımıza

gelmeyecek birçok organik ürünü yetiştirebileceğimizi

göstermek üzere ve insanların

bu konuda yüreklendirmek üzere bu projeyi,

bu sosyal girişimi hayata geçirmiş olduk.

Şeflerimiz sabahları buraya geldiğinde

üretim sistemlerimizden yeşillikleri topluyorlar,

yıkıyorlar ve siz misafirlerimize bunları

doğrudan sunuyorlar. Bu anlamda altını

çizdiğimiz başka bir şey de - kentsel tarım ve

bahçecilik anlamında - karbon ayak izi

olabildiğince düşük olan bir işletme burası.

Yani herhangi tarım yapılan bir yerden gelen

marulun, biberin tabağınıza geleceği ana

kadar geçtiği aşamaları bir düşünürsek;

toplanması, temizlenmesi, kamyonlara

yüklenmesi, tedarikçiye gitmesi ve oradan

pazara ulaşması, soğuk depolarda

bekletilmesi, süpermarketlerde yerini alması

ve nihayetinde sofranızda yerini alması gibi

aşamalar önemsediğimiz bir süreci temsil

ediyor aslında.

49

EYLÜL 2016


Belki de bu endüstriyel süreci kısaltmış oluyorsunuz

bir bakıma...

Evet, sorumluluğumuzun sadece siz misafirlerimize karşı

değil gezegenimize de karşı olduğunu biliyoruz. Başka bir

ifadeyle küresel iklim değişikliğine de duyarlı bir işletme

olduğumuzun da altını çiziyoruz böylece. Bu çatı altındaki

birçok eylemimizi de bu doğrultuda gerçekleştiriyoruz.

Peki biraz da menü çeşitliliğinden bahsedebilir

misiniz?

Aslında oldukça basit bir menümüz var bizim. Sürekli

çorbalarımız dışında her hafta beş yeni çorba menüye

dahil oluyor. Salatalarımız var, salatadan yapılmış

wrap'larımız var. Ancak menüdeki salataları şeflerimizin

hazırlaması yerine misafirlerimizin kendi salatalarını

hazırlamalarını sağlayan bir ''spectrum'' sunuyoruz

burada. Bu spectrum dediğimiz şey, birkaç anahtar

kelimeyle desteklemek gerekirse, mevsiminde olması,

organik olması ve olabildiğince tedarik açısından elverişli

olması çok önemlidir. Biz mevsiminde olmayan bir ürünü

satmak gayretinde hiç değiliz. O günün çorbası bittiği

zaman biter. Yenisini sadece satmak için aynı gün tekrar

getirmek gayretinde olmayız. Ama yarın yine aynı saatte

aynı şekilde karşınıza çıkabilir. Zaman içinde, ‘’Biz seçmeyelim

şefim. Sen öner’’ diyen, yeniliğe açık müşterilerimizin

arttığını söyleyebilirim. Hatta insanların yemeklerin içine

kurutulmuş meyve kattığını, standart bir lokantanın

menüsünde göremeyeceğiniz çeşniler kattığını görebiliyoruz.

Yeni tatlar denemek üzere kendilerine kapı açtıklarına

şahit oluyoruz zamanla.

Keza damak sürekli eğitilen bir şeydir. Gel gelelim hazır bir

menüden alınan bir yemeği işe geç kalma bahanesiyle

çöpe atma refleksine karşı olarak işin içine merakı, deneyimi,

deneyselliği dahil eden imkanlar yaratıyoruz.

Özellikle kişi kendinden bilirmiş işi diye eski bir laf

vardır, bu oluşuma kendi yaşam tarzınız ışında gönül

vermeseydiniz burası gibi samimi bir işletmenin var

olabileceğini açıkçası düşünmüyorum.

Özetle biz bir yaşam tarzına dair önerilerde bulunmaya

çalışıyoruz. Ama bunu yaşam tarzı olarak düşünüp düşünmemek

tamamen misafirlerimizin kanaatiyle alakalı.

Aslında biz buranın işletmecileri olarak aynen anlattığımız

gibi yaşıyoruz. Bu alternatif yaşam tarzının da bize olan

olumlu anlamdaki getirilerini de samimiyetle paylaşmayı

tercih ediyoruz. Ekipçe konuşan, tartışan, deneyen, merak

eden bir yapıya sahibiz. Denemeden alışkanlıklarımızı

değiştiremiyoruz elbette. O yüzden biz burada

denemenin yeme, içme, üretme aşamasından seslenmeye

çalışıyoruz. Ekip biçerek, tohum koklayarak, konuşmalara

katılarak ya da içeride meyve suyu içerken açık

kütüphanemizdeki organik üretme ve tüketme konularında

okumalar yaparak deneyim yelpazenizi genişletebiliyorsunuz.

Biz bu tip etkileşime açık bir platform yaratarak

çeşitli insani ihtimaller sunuyoruz. Turşu atölyemize

katılanlar ilk turşularını yapıp çoktan tüketmişlerdir bile.

(Gülüşmeler) Şöyle diyelim, insanları ''yeşil'' konusunda

yüreklendirmeye çalışıyoruz.

50

EYLÜL 2016


Yetiştirdiğimiz yeşille insanların aralarına çit koymak yerine

elleriyle uzanabilecekleri bir yakınlık sağlamak bizim için

çok değerli. Az evvel ben bunu mu yedim? Tadabilir miyim?

Koparabilir miyim? gibi sorulara doğrudan cevap alabilmek

önemli bir şey. Aksi halde marketten alınan sebzenin orada

dalından koparılıp tadılması gibi bir şey mümkün değil. Onu

evinizde yıkamanız lazım çünkü. Biz burada birazdan

önünüzde yiyeceğiniz besine temas etme olanağı tanıyoruz

size. Tabii ki üretim sistemlerini ve bitkilerimizi koruyoruz.

Onlara zarar gelmesini istemeyiz ama bu karşılıklı diyaloğu

kurabilmek lazım.

Peki bize biraz da üretim atölyelerinden bahsedebilir

misiniz?

Tabii, adımızda da belirttiğimiz gibi ekip biçmek ve yiyip

içmekle alakalı her bildiğimizi paylaşmaya çalışıyoruz

öncelikle. Az evvel bahsettiğim çalışma üslubu bence çok

önemli. Misafirlerimizin kendi kendilerine yetebilecekleri

ve üretebilecekleri tarz atölyeler düzenlemeye gayret

ediyoruz. Mesela ''do it yourself !'' temelli yaklaşımları

benimsiyoruz. Genelde şahsi deneyimini paylaşan bir

atölye lideri ile bahçeyi yaz mevsimine hazırlamak da

olabilir turşu kurmak da olabilir atölyenin konusu. Hatta

evinizde çeşitli kimyasallar kullanmadan sinek kovucu

yapmak da olabilir.

Atölyelerimizde kısa bir ön anlatımdan sonra direkt uygulamaya geçiyoruz. Sonuçta da buradan eve

dönüldüğünde zaman kaybetmeden uygulanabilecek pratiklikte şeyler öğretmeyi amaçlıyoruz. Öte yandan

yan yana çalışma pratiğinde insanlar birbirilerinden görüyor, öğreniyor, ip ucu paylaşıyor, fikirler geliştiriyor.

Hatta buranın dışında ufak ufak yeni iletişim ağları kuruluyor misafirlerimiz arasında. Ben ekipte bu bahsettiğimiz

atölyelerin programlamasını yapıyorum. Onun dışında söyleşiler düzenliyoruz bu atölye programları

dahilinde. Söyleşilerde kişilerin hayatla ilgili, ekip biçmekle ilgili deneyimlerini aktardıkları ortamlar yaratmaya

çalışıyoruz. Örneğin sonradan vegan olmuş bir bireyin tüketim deneyimleri olabilir, hayatından bütün

benzinli ve motorinli taşıtları çıkarmış ve sadece bisikletle seyahat eden birinin deneyimi olabilir. Fakat tekrar

altını çiziyorum, ''tüm bunları ben tek başıma yaptım ve oldu'' demek yerine, ''siz de yapabilirsiniz'' diyen ve

bu mesajı ısrarla yayan insanları söyleşilerimize davet ediyoruz.

51

EYLÜL 2016


Peki Beyoğlu esnafı ile ilişkileriniz nasıl? Müdavimleriniz var mı?

İki tip müdavimimiz var. Birincisi burada çalışanlar. İkincisi burada yaşayanlar. Bizim genel olarak duyduğumuz

taş fırın ve klasik Türk yemeği ağırlıklı mekanlardan ziyade daha sağlıklı beslenecekleri ve kendilerini

hafif tüketiyor olarak hissedecekleri, bolca çeşit bulabilecekleri ve neyin nereden önlerine geldiğini görebilecekleri

bir yerin olmasını istiyor müşterilerimiz. Hafta içi daha çok burada çalışanlar geliyor. Her pazartesi

öğlen gelen iki misafirimiz var. 80'li yaşlarda iki amca... Karşıdan vapurla geliyorlar. Yemeklerini yedikten

sonra tam buradaki dolmuşlara atlayıp geri dönüyorlar. Yani Beyoğlu, insanlarının kemikleşmiş alışkanlıkları

olan bir odak noktası bu şehirde. Fakat en çarpıcı olan tam karşıdaki Teşvikiye dolmuşu şoförlerimiz. Onlar

burayı mümkün olduğunca ziyaret etmeye çalışıyor. Birbirimizi gözetiyoruz sürekli.

Açıkçası işletmenize gerek doğaya karşı olan tutumu gerekse de insanlarımızı

üretmeye ve ürettirmeye yönelik teşviki sebebiyle ekibim adına teşekkür etmek

istiyorum. Umarım öncülüğünü yapmış olduğunuz bu işletme anlayışı;

sadece hak ettiği değeri görmekle kalmaz, aynı zamanda farklı işletmelere de örnek

oluşturur.

Röportaj

Y. Kaan Karakayalı

İlkim Üskent

52

EYLÜL 2016


GRÖNLAND

ATIŞTIRMALIK dÜNYA tURU

Kübra Karataş ‘’Atıştırmalık Dünya Turu’’ dosyası ile Galata Mecmua’nın her sayısında dünyanın farklı bir

köşesinden sizlere sesleniyor olacak. Gidilen ülkenin; yemek kültüründen toplumsal alışkanlıklarına, coğrafi

niteliklerinden turistik önerilerine kadar geniş bir deneyim sunmayı amaçlayan Kübra, dünyanın özel ve güzel

köşelerini ulaşılabilir kılmak için yollara düşecek. Yollara düşecek dediğimize bakmayın, düştü bile… Dünya’nın

en soğuk noktalarından biri olan Grönland’ı bir de Kübra’nın kaleminden okuyun...

Grönland, Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde, kuzey kutbundaki en büyük buz örtüsüyle kaplı Danimarka’ya bağlı özerk bir

bölgedir. Dünyanın yüzölçümü bakımından en büyük adası olmasının yanı sıra %81’i buzullarla kaplıdır. Ada M.S. 900

yılında keşfedilmiş, M.S. 986 yılında ise Kızıl Erik adında biri burada Viking sömürgesi kurmak istemiştir. İnsanları buraya

çekmek için de buraya ‘’Greenland’’ yeşil ülke adını vermiştir. Gelgelelim, gittiğinizde hiç de yeşil bir ülke olmadığını

anlayacaksınız.

Günümüzde Grönland’ın yaklaşık nüfusu 60.000 civarındadır. Başkent Nuuk ‘da yalnızca 15.000 kişi yaşamaktadır.

İç işlerinde özerk olan fakat dış işlerinde Danimarka’ya bağlı olan Grönland, Danimarka’dan 4 saat, Türkiye ‘den ise 5 saat

geridedir . Grönland’da yaşamın oldukça zor olmasına karşın halkın gelişmişlik ve refah seviyesi bir hayli yüksektir. Genel

olarak geçimlerini avcılıkla sağlayan Grönlandlılar, kışın dünya ile bağlantılarını neredeyse koparmaktadır. Bunun yanı

sıra bölgede küresel ısınmanın etkisiyle her yıl birçok buz parçası kopup hızla ilerlemekte ve okyanus sularına karışıp

okyanus akıntılarını değiştirmektedir. Bu da dünya çapında hava koşullarını etkilediği gibi bazı canlı türlerinin de yok

olmasına neden olmaktadır. Adanın nüfusu Danimarkalıların yanı sıra yerli İniut halkından oluşmaktadır.

Yemek kültürlerinden bahsedecek olursak bizden oldukça farklı bir kültüre sahipler. Daha çok avcılık yaptıkları için deniz

ürünü ya da et tüketiyorlar. Sebzeler çok sınırlı sayıda ve çok pahalı. Oraya gidip bir markete girdiğinizde sadece bir

küçük domatesin tanesinin Türk lirasında karşılığının 2-2.5 TL olduğunu görünce ‘’Ah benim güzel ülkem.’’ diyorsunuz.

Öyle her sebzeyi bulmanız mümkün değil. Dondurulmuş gıdalar da tercih ettikleri ürünlerden.

Deniz ürünleri de bizim buralara göre tabii oldukça ucuz. Somon, balina eti, köpek balığı eti ve daha birçok balık çeşidine

rastlamak mümkün. Bunun yanı sıra tavşan, ren geyiği ve oraya özgü olan ‘’muskox’’ yani misk sığırı da en çok tüketilen

besinlerden.

54

EYLÜL 2016


Grönland’a gitmek için bir tek Kophenag’dan Airgreenland

hava yolu var. Kophenag’dan yaklaşık 4 saat

uzaklıkta. Uluslararası havaalanı olarak bir tek Kangerlussuag

kullanılıyor. Yaklaşık 500 kişinin yaşadığı bu

yerin uluslararası havaalanı olmasının nedeni ise

bölgenin Amerikan üssü olmasından kaynaklanmaktadır.

Kangerlussuag’tan başkent Nuuk ve diğer şehirlere

gitmek için yapmanız gereken buraya gelip uçakla ya da

deniz yoluyla devam etmeniz. Çünkü Grönland’da kara

ve demiryolları ağı bulunmuyor. Biz Kangerlussuag’ta

kaldık. O muhteşem kuzey ışıklarını izlerken bu küçük

yeri keşfe çıktık. Kangerlussag’ta sadece iki tane restoran

bulunuyor. Ve yalnızca bir market. Merkezden yaklaşık

yarım saat yürüme mesafesinde, mutfağında tamamen

Grönland’a özel yemek çeşitlerini bulunduran geleneksel restoran yalnızca akşamları servis veriyor ve oldukça pahalı. Diğer

restoran ise hem bar hem yemek yeme alanı olarak kullanılıyor. Burada geleneksel yemekler olduğu gibi pizza, makarna,

klasik başlangıçlar ve Tayland usulü yemekler de bulunuyor. Tabii ki buranın da favorisi muskox. Muskox etinden yaklaşık

yirmi çeşit yemek yapıyorlar. Oraya gidip denemeden olmaz tabii. Genel olarak tüm lezzetleri pek de damak tadımıza uygun

olmasa da tattık. Örneğin ren geyiği eti biraz sert olsa da lezzetliydi. Geyik etini önce marine edip ardından kızartarak servis

ettiler. Yanına ise sadece haşlanmış pirinç eklemişler. Onun dışında muskox’un bir çok çeşidi vardı. Ben soslu, Hindistan

cevizli ve mantarlı seçeneği tercih ettim. Tabii yanında yine haşlanmış pirinçle. Gayet keyifliydi fakat sürekli muskox eti

yedikçe sonunda sıkılıyorsunuz ve bir yerden sonra ağır gelmeye başlıyor. Yine diyorum, ne varsa bizim ülkemizde var.

Onun dışında evlerinde geleneksel yemeklerini yapmaya devam ediyor İniut halkı.

Duyduğumda ise beni çok şaşırtan bir besinle karşılaştım

markette. Kurutulmuş kambur balina eti ve kurutulmuş

morina balığı. Orda deneme fırsatını bulamadım ama birer

paket alıp Türkiye’ye getirdim. Kurutulmuş kambur balina eti

koyu renkte ve paketin içinde yaklaşık 7-8 büyük parça var.

Türk lirası ile bir paket fiyatı 20 TL civarı. Kurtulmuş morina

balığı ise 2 büyük parçadan oluşuyor. O da yaklaşık aynı

fiyatlarda ve balina etine nazaran daha açık renkli. Her ikisi de

Grönlandlıların en çok sevdiği lezzetlerden. Genel olarak

paketten çıkardıkları gibi direk çıtır çıtır atıştırmalık olarak

yiyorlar. Onun dışında kambur balina etine bazen dip sos

yapıyorlar.

Genelde soya ve ‘’chilli’’ sosuna bandırarak yiyorlar. Kambur balina etini ben de aynı şekilde sosla tercih ettim. Oldukça sert

kuru ve aslında yavan bir tadı vardı. Sanki bir gün dolapta kalmış balığı soğuk soğuk yiyorsunuz gibi ama her türlü buram

buram deniz kokusunu alabiliyorsunuz. Soslarla ise daha farklı lezzetler deneyimledim. Chilli sos ile sevdim diyebilirim

hatta. Kurutulmuş Morina ise bana daha yenilebilir geldi. Tadını tam olarak tarif etmekte zorlansam da daha yumuşak,

taze balığın kurumuş hali gibiydi. Hatta bana ve yanımda tadan kişilere göre kızarmış hamsinin soğuk halini yiyormuşuz

gibi bir his uyandırdı. Kurutulmuş Morina da paketten açıldığı gibi yeniyor. Fakat yerken dikkat etmek gerekiyor.

Ortasında ince bir kılçığı bulunuyor. Ben ise yeni bir lezzet denemek istedim. Buzluktan çıkardığım kurutulmuş Morina

balıklarımı kılçıklarından ayırıp 3,4 parçaya böldüm. Biraz limon ve zeytinyağı ile karışım hazırladım. içine tuz ve bir parça

karabiber ekledim. Dereotlarını ince ince kıydım yanında ufak bir iki dilim kızarmış ekmek ekledim. Balıklarımı sade

yediğim gibi üzerine sos ve dereotu ekleyip yanında kızarmış ekmekle de tükettim. Farklı bir lezzet olsa da yemedim demem

en azından. Grönland başlı başına yaşanması gereken harika bir deneyimdi.

Kuzey ışıklarını izlemek için, köpeklerle kızakta kaymak için, değişik canlı türlerini, eşsiz buzulları görmek ve

Dünya’nın trafiğinden biraz da olsa kopmak için bir gün rotanızı mutlaka Grönland’a çevirin .

Yazan

Kübra Karataş

55

EYLÜL 2016


Mustafa Sapmaz İle

Türkİye’de Futbol Üzerİne Bİr Sohbet

Türkiye'deki futbol kulüplerinin alt yapı çalışmaları genel futbol politikası bağlamında nasıl işliyor acaba?

Şimdi öncelikle ülkede bir altyapı takıntısı olduğunu söylemek lazım. Ama altyapı çalışmalarına bu oranda

öncelik verilmiyor. Kimsenin genç bir oyuncunun yetişmesini bekleyecek kadar sabrı yok. Altyapıdan gelecek

oyuncularla yakalanması planlanan başarının ortaya çıkacağına dair bir inanç yok. Buna inanan yöneticiler ve

kulüpler elbette var, onların sayesinde yetenek sahibi futbolcularda kendini gösterme imkanı buluyor. Genel anlamda

kulüplerin ve süper ligde çalışan hocaların altyapı sistemleri yok denecek kadar az maalesef. Mesela A takımına

milyon dolarlar harcanıyor, ama bir iki milyon dolar gibi bir miktar o kulübün altyapısına yatırılması hiç

düşünülmüyor. Böyle bir futbol geleneğinin olduğu ortamda altyapıya yatırım vardır demek çok saçma olur aslında.

Bu sistemin sorumluları ülkedeki kulüp başkanları ve yarattıkları futbol anlayışı olabilir mi acaba? Zira

Avrupa'ya baktığımızda kulüp başkanlarının kurumları için orta ve uzun vadede planlar yaptığını

görüyoruz. Sonradan kazanım sağlayacak adımlar atmaya çalışıyorlar. Fakat ülkemizdeki büyük futbol

kulüpleri yöneticileri sürekli bir değişime tabii tutuldukları için başarılı yatırımlar gerçekleşemiyor demek

doğru olabilir mi?

Bu fikrin bir kısmında doğruluk payı var tabii. Çok uzun yıllardan beri başkanlık yapan hemen iki tane isim

sayalım desek rahatlıkla sayarız. Gençlerbirliği kulübünün başkanı İlhan Cavcav bu yatırıma cesaret ediyor. Fakat

uzun yıllardan beri orada olduğu için fark edilmiyor artık. Onun şahsi olarak böyle bir inancı var. O yüzden yeni

oyuncu yetiştirme meselesini kültür haline getirmişler. Gençlerbirliği oyuncu yetiştirdikçe ve sattıkça para kazanmaya

devam eden bir kulüp olduğu için, bu onların bireysel özelliği oluyor. Öte yandan Fenerbahçe'nin de başkanı 18

yıldır kulübünün başında. Fakat kulübün bünyesinden oyuncu yetiştirmek üzere bir alışkanlıkları yok.

Bu noktada şunu söylemek lazım, başkanların kulüpleri

başındaki görev süreleri mi bu ileriye dönük yatırımları

belirler? İşte onu pek sanmıyorum. Zira büyük başarı

hemen gelmez. Örneğin Arsen Wenger yakın zamanda

''gençlerle başarıya ulaşmak çok kolay bir şey değil''

minvalinde bir açıklamada bulundu. O da 18 yıldır

Arsenal'de ve gerçeği gördü. Genç bir takımla başarıya

ulaşmak bir fetişizm noktasında ve zor bir mesele. Herkes

başarı istediği için kulüplerin başkanları çok sonuç odaklı

adımlar atıyorlar ve daha çok altyapıdan gelen oyunculara

yatırım yapalım düşüncesinde olamıyorlar. Kurtarıcı da

her zaman liglerdeki ''yabancı oyuncu'' sayısındaki sınırlama

kuralı oluyor. Ben başkanların görev sürelerinden

dolayı yatırımdan kaçındıklarını düşünmüyorum. Hatta

süreler uzamalı bile belki.

Peki bu durumu Avrupa'daki standartlara göre

kıyaslayacak olursanız?

Aslında hayatla futbolu birbirinden ayırmak çok da

kolay değil. Yani ortalama bir Avrupa şehrini ziyaret ettiğin

anda gözlemlediğin şehirleşme yapısıyla, büyümesiyle,

gelişimiyle ve planlamasıyla Türkiye'deki kentlerin

büyümesini karşılaştırdığın vakit biz çok daha kaotik ve

dağınık bir yapılanma içindeyiz sanki. Biz bu sistemi

futboldan bağımsız düşünemeyiz.

56

EYLÜL 2016


Sen bu şehrin içindeki araba kornası sesinden rahatsız

olurken altyapıları mükemmel derecede önem veren

takımlar da bulunamaz o futbol kültürünün içinde. O

ülkelerdeki kulüpler vizyonlarından dolayı çatışmacı bir

yapının içinde değiller. Karmaşadan beslenen bir görüş

açıları yok. Çok daha çözüm odaklı, planlı adımlar

atıyorlar. Bu yüzden de genç oyunculara yönelik

birtakım çalışma prensipleri geliştiriyorlar. Avrupa

kulüplerinin oyuncu yetiştirmeye yönelik olmasının en

büyük sağlayıcısı, futbol teknolojisini ellerinde tutuyor

olmaları bence. Özetle Avrupalılar futbolun teknolojisini

üretiyorlar. Bunu üretebilmen için de kurduğun

atölyelerde arzuladığın futbol modeline uygun oyuncu

yetiştirmen lazım. Bu devirde hız, dayanıklılık oldukça

ön planda nitelikler oldu. Ve bu niteliklere sahip

oyuncuları bulup takımlarına entegre etmeye yönelik

bir anlayışa sahipler. Real Madrid, Borussia Dortmund,

kimi sayarsan say, en küçük ölçekli bir kulüp bile

modern futbol mevzusuna böyle bakıyor. Biz futbol

teknolojisini henüz maalesef üretemiyoruz. Son kullanma

tarihi geçmek üzere olan stratejileri de alıp buraya

getiriyoruz. O yüzden yeni futbol teknolojisine uygun

oyuncuları bizzat biz üretelim diye bir derdimiz henüz

yok.

Türkiye buna hiç yakınlaştı mı bir dönem için de

olsa?

Kişisel çabalar dediğim şey her dönem geçerli

aslında. Mesela Fatih Terim'in şimdiki milli takım

sürecindeki çabası var. Gençlerbirliği’nin kulüp

düzeyinde bir çabası var. Çanakkale Dardanelspor'un

da var. Keza Selçuk İnan, Burak Yılmaz ve Mehmet Topal

oradan çıktılar. Bunlar futbol akademisi anlamında

başarılı gelişmelerdi. Şu günlerde Altınordu'nun

tamamen başkanının kişisel futbol sevgisiyle alakalı

olarak gelişen bir durumu var. Altyapı futbolunu

desteklediği için sisteme de bu metodu zorlamaya

çalışıyor. Asıl sorunun cevabına gelecek olursak; evet,

dönem dönem gerçekleşti. Biz de iyi jenerasyonlar

yakaladık. Örneğin 96 jenerasyonu, Fatih Terim'in

ortaya koymuş olduğu en büyük miraslardan biridir.

Şimdiki jenerasyon da hiç fena değil. Fatih Hoca'nın

yönettiği, başka hocaların da büyük katkıda bulunduğu,

Avrupa'dan da Türk uyruklu oyuncuları ikna edip

takıma kattığımız bir dönem bu. Fakat halen çok da

sistemli görünmüyoruz istikrarlı jenerasyon yaratma

konusunda.

Şunu da sormak istiyorum, acaba kulüpler dış

pazara açılmalı mıdır? Yabancı Kulüp Başkanları

modeli Türkiye’de işler mi ?

Bu kaçılmaz bir son bence. Küresel sermaye sonunda

futbolun da her alanında söz sahibi olacak. Fakat biz

futbolumuzu yeni sermayelere açmadan önce kendi

sistematiğimizi oluşturmalıyız bir şekilde.

Peki ya sizin önerileriniz nelerdir?

Şu günlerdeki futbol ortamımız bence bilgi temelli

olmayan daha çok dedikoduyla yürüyen bir yapı içinde.

Özellikle 80'lerden ve 90'lardan sonra yetişen nesilin

içinde bilgiyi ön plana koyup futbolumuzu bu bilginin

ışığında yüceltmeliyiz diyen bir güruh olacaktır. O nesil

daha evvel ifade ettiğim futbolun küresel anlamda

gelişimini gösteren işaretleri uygulayacak nesil olacaktır.

Ayrıca bu yeni futbol sistemini yüceltecek olanlar da

öncelikle medya, kulüp başkanları, üst düzey yöneticiler

ve taraftarlar olacaktır elbette. Sonuçta ülkedeki spor

bakanlığının hakim spor politikasını uygulayacak olan

ilerici futbol adamları var bu memlekette. Futbolda

Almanya'nın yaptığı altyapı yatırımının içerisinde yeni

nesil oyuncuları yetiştirirken yeni nesil teknik direktörler

de yetiştirmek esastır aslında. Şöyle ki, bir önceki

nesil video çocuğu değildi pek. Onlara görsel olarak bir

şeyler sunmak zorunda değildin. Ama bu yeni nesil,

ilgisi çabuk dağılan, hızlı bir şekilde bilgi sahibi olmak

isteyen, görsel olarak beslenen ve bu görselliği de çok

çabuk yorumlayabilen bir nesil. Futbolcu yeni nesil,

teknik direktör eski toprak olursa randımanlı bir gelişim

sürecini yakalamak zor olur. İki yeni nesil kavramı bir

araya getirdi Almanlar ve randımanlı bir futbol sürecini

yakaladılar. Bizim yapmamız gereken şey de kesinlikle

bu işte. Videoyu kullanan bu neslin, Martin O'Neill artık

video izletmek yöntemiyle oyuncunuza birçok şeyi

öğretebilirsiniz diyor. Ve bu yeni teknolojinin gelişiminden

kaçamazsınız diyor. Artık yeni nesil oyuncuya

yalnız sözlü nasihatle birtakım durumları idrak

ettiremezsiniz. Ona doğru kurguladığını videolarla saha

içinde neler daha iyi yapması gerektiğini anlatabilirsiniz

diyor. Fakat dikkat etmelisiniz ki, bu oyunculara

izlettiğiniz videolarda olumsuz etki yaratacak detayları

göstermeyin. Yani bir oyuncuya maçtan önce ona

yaptığı hatalardan oluşan bir video izletmek ondan

olumlu geri dönüşler almanızı zorlaştırır. Maç içinde

yapılan iyi hareketleri izletirseniz çok daha kolaylıkla

başarılı performanslar sergilemesini sağlayabilirsiniz.

Aynı fikri de hayatın genelinde yorumlarsak, olumsuz

davranışları tekrar tekrar hatırlayarak olumlu anlamda

bir sıçrama yakalamak çok zor olur kişisel olarak.

Olumlu olan şeylere vurgu yapmak esas olmalı sporda.

Şimdi kuralları ve sistematiği oturmuş bir ülke olsak

hemen başlamasını destekleyeceğim bir model olabilirdi

tabii. Siz kurallarını ve sistematiği oturtmuş bir ülke

konumunda değilken yabancı sermayenin giriş yaptığı

yeni bir modelde o söz konusu dış sermayelerin kendi

kurallarını ülkenizde kabul etmek durumunda kalabilir

siniz.

Röportaj

Y. Kaan Karakayalı

İlkim Üskent

57

EYLÜL 2016


Atagün Hocam, öncelikle çok teşekkür ederiz bu röportajı kabul ettiğiniz için. Klasik bir

giriş yapalım istiyorum. Genel anlamda otizmi bize kavramsal olarak nasıl açıklarsınız?

Bunu bir engel türü olarak mı tanımlamak doğru olur? Yoksa daha doğru bir anlatım

biçimi var mıdır?

Öncelikle genel olarak otizm bir engel türü olarak

adlandırılıyor. Yalnız engel olarak neyi konumlandırdığımız

da çok önemli bu noktada. Otizmin diğer

engelli durumların biraz daha dışında, biraz daha özel

bir karşılığı var. Tıbbi olarak nedeni tam kesinleşmemiş

bir durum otizm. Özellikle doğumdan sonra

gerçekleştiğini biliyoruz. Doğum esnasında ve

öncesinde otizmi tespit edebilmeniz pek mümkün

değil bugünün şartlarında. Yeni birey dünyaya geldikten

sonra, iki buçuk yaş civarlarında net olarak tanısı

konulabilen bir vaka. Lakin o yaş gruplarında çoğu aile,

çocuğuna doğrudan otizm tanısını koydurmak istemiyor.

Dolayısıyla acabalarla beraber beş yaşına kadar

tanısı konulamayan vakaların olması mümkün oluyor

tabii. Özetle otizm nasıl bir şeydir diye sorarsak, sosyal

iletişim ve etkileşimi kısıtlayan zihinsel temelli bir

durum diye yanıtlayabiliriz. Tam olarak bir hastalık

değil, gelişim bozukluğu olarak da tanımlayabiliriz.

Otizm daha eski yıllarda tek başına bir vakaydı. Sonra

otizmi kendi içinde de sınıflara ayırdılar. Spectrum

Bozukluğu altında otizm, Asperger Sendromu gibi

türleri bulunmakta. Bireyin günlük yaşamını doğrudan

engellediği için ''engelli'' olarak ifade edilen bağlam

larda fazla itiraz edemiyoruz.

Aileler konusunda şunu sormak istiyorum, teşhisin

geç konulması tedavi,terapi sürecini nasıl etkiliyor

peki? Negatif anlamda bireye bir zararı oluyor mu?

Erken tanının önemi otizm için ne ölçüde önemli?

Erken tanı ve tedavi otizm için de kesinlikle çok önemli.

Bu soru için ayrıca teşekkür etmek istiyorum size. Özel

bir çocuğa sahip olan aile bireyleri ve yakınlarının

farkındalığı dışında bu durumların ihtimalinden biraz

habersizler açıkçası. Örneğin, çocukları erken yaşlarda

konuşamayan aileler oluyor. ''Konuşur, konuşur babası

da böyleydi aynı yaşlardayken.'' Kulaktan dolma,

gelenek -göreneklerin ışığında, oluruna bırakma,

doğru gözlem yapamama gibi durumların sonucunda

vakayla geç tanışmış oluyor aileler.

Yalnız geçtiğimiz yıllarda Tohum Otizm Vakfı bu

konuya ilişkin gerekli organizasyonları ortaya koyarak

topluma etki ediyorlar. Otizmli çocuk sahibi ailelere

desteklerini sunuyorlar. Lakin işin odağında olan

aileler ve çocuklar için biraz yetersiz kalıyor hep.

Özellikle aileler, eğitimciler ve özel kurumlar daha

fazlasını istiyorlar.

Yusuf'la tanışma hikayenizi bizimle paylaşabilir

misiniz hocam? Yusuf'un bu noktaya geliş

sürecinde nasıl bir mücadele geçti başınızdan? Ne

gibi zorluklarla başa çıktınız?

Yusuf Daha önce çalıştığım bir kurumda eğitim alıyordu.

O zamanlar ben kendisiyle çalışmıyordum. İlk

görüşte aşk gibi bir şey oldu aslında aramızda.

Yusuf'la çalışmak niyetindeydim. Güler yüzü oluşu,

yakışıklılığı, sempatisi ister istemez insanda merak

uyandırıyor. Yusuf'la güzel işler yapabilirim, daha fazla

yol kat edebilirim fikri beni etkiledi sanırım. (Bu

esnada karşılıklı gülüşmeler yaşanıyor.) Başka bir

meslektaşım Yusuf'la çalışıyordu. Kendisi işi bırakma

durumunda kalmıştı. Yusuf sonra başka bir eğitmenle

devam etti bir süre daha. Gel zaman git zaman, hiç

hesapta yokken Yusuf'la çalışmaya başladık nihayet.

Bizim frekansımız daha çok uyuştu demek ki.

Bu süreçte ne gibi zorluklarla karşılaştınız peki

hocam? Nasıl aşamalar kaydettiniz? Birlikte neler

yaptınız?

Biz Yusuf'la iki yıldır çalışıyoruz. İlk başlarda her çocuk

gibi kaygıları ve korkuları vardı. Özgüven eksikliği

yaşıyordu. Şimdi burada rahat bir şekilde oturup, yiyip

içebiliyoruz. Siz de farkındasınız zaten. Sorun

çıkarmadan, huzursuzluk yaratmadan oturuyoruz.

Benim kendi yeğenlerim bile kısa bir süre sonra ''hadi

gidelim'' demeye başlarlar.

Erken tanı ve tedavi otizm için de kesinlikle çok önemli. Özel bir çocuğa sahip

olmayan aile bireyleri ve yakınlarının farkındalığı dışında bu durumların

ihtimalinden biraz habersizler açıkçası.

58

EYLÜL 2016


Eskiden bunun gibi mekanlarda rahat bir şekilde

oturamıyorduk. Yusuf çok çabuk sıkılıyordu. Korktuğu

şeyler vardı. Özellikle karanlıktan korkuyordu mesela.

Tırnakları kesmek onun için büyük bir zulme dönüşebiliyordu.

Anneannesi ve annesi Yusuf uyurken tırnaklarını

kesebiliyorlardı. Sadece ayak tırnaklarının tamamını

kesmek bir haftayı falan buluyordu. Ayrıca lunaparklardan

da korkuyordu Yusuf. Çünkü orada çok fazla gürültü var,

farklı frekanslar var, farklı ışıklar var. Bunlar Yusuf gibi

diğer çocuklar için de tehdit oluşturuyor haliyle. İlk başlarda

kendini pek güvende hissetmiyordu Yusuf. Onun

dışında suya girmekten korkuyorduk. Saç tıraşı olmaktan

da korkuyorduk mesela. Bu saç kestirme mevzusu Yusuf

gibi özel tanılı diğer çocukların büyük bir kısmında olan

ortak bir problem. Benden önce Yusuf'un saçlarını

kestirmesi çok zormuş. Evde yapılıyormuş o işlem mecburen.

Aksi halde toplum tarafından güzel karşılanmayan,

bizim de problem davranış olarak nitelendirdiğimiz

hareketler sergileniyor maalesef. Bunları zamanla çok aza

indirdik. Öte yandan yüksek enerjinin dışa vurulması

şeklinde de otizmli çocuklar birtakım davranışlar

sergileyebiliyor. O yüzden şekerli gıdaları kullanmaları

kesinlikle sakıncalı. Bu geride bıraktığımız iki yıl içerisinden

Yusuf'la el ele bir sürü engeli aştık diyebiliriz. Ayrıca

içinde olduğumuz bu mevsim değişiklikleri Yusuf gibi

özel çocukları çok etkiliyor. Böyle haftalar oldukça zorlu

geçiyor. Her şey yolunda giderken bu mevsim

geçişlerinde negatif anlamda geriye dönüşler yaşanabiliyor.

Dolayısıyla otizmli çocuklarımız bizler gibi bu mevsim

geçişlerindeki kasvetli durumlara psikolojik anlamda bir

savunma mekanizması yaratmakta güçlük çekiyorlar.

Haliyle çok daha fazla etkilenmiş oluyorlar. Bu arada

otizmli çocukların yüzde yetmişi kadarı konuşamıyor.

İletişim ve etkileşimde temel bir problem olduğu için

mevsim geçişlerinde çocuklar çok sıkıntı çekiyor.

Yusuf iletişimini nasıl sağlıyor hocam?

Yusuf aslında iletişim kuran bir çocuk. Veyahut ben

kurduğunu düşünüyor da olabilirim artık. Dolu dolu bir iki

yıl birlikte geçirdiğimiz için, onun bakışından, mimiğinden,

gözlerini devirmesinden bazı şeyleri anlıyorum.

Beden dili ile anlattığı çok şey var Yusuf'un. Ayrıca Yusuf

yabancı dil olarak İngilizce, Almanca ve son iki yılda da

Türkçe'yi öğrendi. Yedi yaşına kadar hiç konuşmamış,

dolayısıyla o yaşa geldiğinde anne ve babası kendi

evlatlarıyla iletişime geçemedikleri için güç bir çıkmaza

girmişler. Yusuf sonraki süreçte de işaret dilini öğrenmiş.

O şekilde iletişim kurmaya başlamışlar. Bir hafta gibi kısa

bir süre içinde üç yüz tane kelimeye kadar öğrenebilmiş.

Dolayısıyla farklı ülkelerde yaşadığı için mecburen söz

konusu olan yabancı dillere de aşina tabii Yusuf. Şu anda

en iyi dili İngilizce bu delikanlının. Almancası da biraz

var diyebiliriz. İki yıldır da Türkiye'de kendi dilimizi

öğretmeye çalışıyoruz. Ben bugüne kadar gelinen

süreçte annemle, babamla, diğer aile fertlerimle,

çevremdeki yakın insanlarla nasıl konuşuyorsam,

Sosyal ve sportif aktivite anlamında Yusuf ne gibi

etkinlikler yapıyor acaba?

Benim işim aynı zamanda spor eğitmenliği ve yaşam

koçluğu. Tabii ikincisi özellikle şöyle bir durumu

karşılıyor, kendi kendilerine yetebilmeleri için hayatta

ne gerekiyorsa ben kendi bilgi ve tecrübem dahilinde

Yusuf'a aktarmaya çalışıyorum. Sosyal yaşamdaki

problemlerini sporla aşmaya çalışıyoruz. Mümkün

olduğunca Yusuf'u hep farklı spor dallarına

yönlendirmeye gayret gösteriyorum. Öncelikle bizim

Yusuf buz pateninde gayet iyi. Bisiklet sürüyoruz,

basketbol oynuyoruz, masa tenisi oynuyoruz.

Geçtiğimiz sonbaharda Kapadokya'da balon turuna

katıldık. Aslında ilginç olan şudur ki; spor branşlarında

gayet iyiler. Özetle vücudun ve kişinin yeteneği ve

alakası hangi spora daha yatkınsa ona yönlendirmekte

fayda var. Diğer insanlardan farklı düşünmeksizin bu

böyledir. Bu spor süreci kişinin gayreti ölçüsünde

bazen uzun bazen daha kısa sürebiliyor tabii. Yusuf'ta

da aynen öyle oldu. Bizim de amacımız inşallah bir gün

bizi olimpiyatlarda temsil eden o ''özel'' sporculardan

biri olabilmek. Bundan iki sene önce İzmir'de Yusuf'la

çalışmaya başladığım ilk haftalarda Çeşme'de kaldık.

Her gün sudayız haliyle. Tabii su üzerinde kalma

aşamasını geçeli çok olmuştu. Fakat fonksiyonel

anlamda ''yüzme'' tam olarak gerçekleşemiyordu.

Teknik yüzme konusunda bir hafta boyunca çalıştık ve

istediğimiz kıvana gelmiştik aslında. Kulaç atma suretiyle

güzelce yüzebiliyorduk artık. Babası yanımıza

geldiğinde hiç yüzme bilmeyen bir Yusuf'la karşılaşmış.

Yusuf'un ailesi geldiğinde ben orada yoktum. Ben

olayı sonradan Yusuf'un annesinden öğrenmiştim.

İnsan ister istemez böyle bir durumla karşı karşıya

gelince üzülüyor tabii. O kadar emek sarf edip öğrettiğiniz

bir şeyin karşılığında, Yusuf'un öğrendiği şeyi

yakını olduğu diğer insanlara göstermekten çekinmesi

üzücü olmuştu. Nasıl olduğuna inanamamıştım hatta

ben ilk duyduğumda. Yusuf'un öğrenme sürecindeki

videolarını kayıt altına aldığımız için hem ailelerin hem

bizlerin içleri rahat ediyor tabii. Yusuf'la o günlerde

adadan adaya yüzdüğümüzü bizzat kendim biliyorum

nihayetinde. (Karşılıklı gülüşmeler yaşanıyor.) Zamanla

eski korkularımızı endişelerimizi atıyoruz ama. Bu yaz

sezonunda birtakım şeylere tekrar baştan başlamak

gibi bir niyetimiz yok açıkçası. Bu olaydan haftalar

sonra Yusuf'un ayağını kuma basamadığı için sudan

çekindiğini öğrendik. İşin aslıda bu çok bilindik ve

insani bir detay. Nihayetinde her şeyi otizmle

bağdaştırmamak lazım diye düşünüyorum.

EYLÜL 2016

59


Geleceğe yönelik bir soru sormak istiyorum size.

Yusuf'la önümüzdekü eğitim sürecinde neler

yapmayı planlıyorsunuz hocam?

Yusuf'un eğitim süreci boyunca biz çok şanslıydık

aslında. Aileyle aram gayet iyi. Onlara güvenim ve

saygım tam, onların da bana aynı şekilde çok şükür.

Yusuf'un eğitimi konusunda aslında onun hayatındaki

insanlar olarak hepimizin ayrı ayrı görevleri var. Ve biz

bunun bilincindeyiz. Hep beraber küçük küçük notlar

alıyoruz, birbirimize telkinlerde bulunuyoruz. Bu iş

sadece bir eğitmen ve onun eğitim programından

ibaret değildir. Onun hayatında kimler varsa, anneannesi,

dedesi, arkadaşları, eğitmenler, terapistleri,

psikologları fikirsel anlamda aynı çatı altında toplanmalı.

Bu insanları tanışıyor olması ve görüşüyor olması

lazım. Sizin o çocuğa vermiş olduğunuz emeğin kalıcı

olabilmesi için ailenin de anlayışlı olması çok önemli.

Yusuf'un benimle öğrendiklerini evde de uyguluyor

olması o anlamda belirleyici oluyor. Özetle Yusuf

benimle yemek yedikten sonra ellerini kendi yıkıyor

evde yemek yediği vakit ellerini annesi siliyor ise bizim

çalışmamızın faydasını kötü etkilemiş oluyor elbette.

Bu noktada, hocam bizim çocuk sizin yanınızda

mükemmel, ama eve geldiğimiz zaman bambaşka bir

insana dönüşüyor şeklinde aldığımız geri dönüşler en

büyük problemimiz aslında.

Peki hocam daha fazla neler yapabiliriz? gibi sorular

yöneltiliyor eğitim süreci kapsamında. Bazı şeylerin

aileler tarafından ölçülü ve kademeli olarak verilmesi

eğitim sürecinde çok önemli bence. Aslında bu çocuklar

bizim eğitim süresi boyunca öğrendikleri

neticesinde kendi yemeklerini yiyebiliyorlar, giysilerini

giyebiliyorlar.

Ama tabii çocuğun önüne özel bir tanı konulduğu için

her şey iki katına çıkarılıyor aile tarafından. Aile daha

çok ve birebir ilgilenme refleksi gösteriyor çocuğa

karşı. Bu çok doğru bir şey değil. Gelişimi engelleyici

bir faktör olabiliyor bazı durumlarda.

Gördüğüm kadarıyla Yusuf'la çok güzel ve verimli

bir ilişkiniz var. Siz de artık Yusuf'un hayatındaki

önemli karakterlerden biri olmuşsunuz, bir

eğitmen niteliğinin dışında. Ayrılmak Yusuf

üzerinde nasıl bir etkiye yol açacak sizce? İkiniz

için de pek kolay olmayacak gibi.

Allah kısmet ettiği sürece aynı yolda yürüyeceğiz biz

Yusuf'la. İnsan hayatı karmaşık. Neyin nasıl olacağını

şimdiden kestiremiyoruz. Allah hiçbirimize kötü gün

göstermesi diyelim. (Bu esnada Yusuf'la hocası sarılır.)

Son olarak siz Yusuf'un hayatına bu denli etki

etmiş biri olarak diğer ''özel'' çocuğu olan ailelere

neler söylemek istersiniz?

Her şey oyunla başlar, oyunla öğretilir. Bizler de

oyunla öğrendik aslında, hep unutuyoruz bunu.

Bebeklik dönemlerinden itibaren çocuklarının

istediği şeyleri oyuna dönüştürmeleri lazım. Evet

zorlu ve sabır isteyen bir süreç. Ama bu son ifade

ettiğim husus çok önemli. Velilerden uzun süre;

Hocam çocuğumla iletişime geçemiyorum. Ne

denediysem olmadı. Ne yapmalıyım? gibi sorular

geldi hep. Dedim ki, bir gün çocuğunuzla

oynadığınız oyunların bir videosunu çekebilir

misiniz? Sonra o veli geldi videoyu beraber izledik.

Evet çocuğuyla oyun oynamış. Ama kendi istekleri

doğrultusunda ve çocuğunun yapmasını istediği

şeylerin doğrultusunda bir oyun oynanmış. O yüzden

bu biçimde uygulanan bir oyun denklemi maalesef

çalışmaz. Çocukla iletişim tam da bu ufak ayrıntılarda

gizli işte. Nİhayetinde o çocuk oynamak istediği şeyin

desteğiyle seninle iletişim kurmak istiyor. Oyunla

kurulması gereken iletişim özeti bu aslında. Biz bu

çocuklarla, parklarda, bahçelerde, sinemada, alışveriş

merkezlerinde, misafirlikte, yolculukta, metrobüste,

vapurda ve başka aklınıza gelebilecek her türlü

kamusal ortamda bulunmayı bilmemiz gerekiyor.

Kendimize ve çocuğumuza engel koymadan

yaşamanın birinci kuralı budur.

60

EYLÜL 2016


2015

Toplumsal Farkındalık

Derneğİ


Bir çok medeniyete beşiklik yapmış; yüzyıllardır insanların huzur ve bolluk içinde

yaşadığı topraklarımız bugünlerde bir çok terör unsurunun yegane hedefi haline gelmiş;

gerçekleştirilen terör eylemleri aracılığıyla da toplumsal birlikteliğimizin önü alınmaya

çalışılmıştır. Bu gün sadece bölgemiz insanları değil, tüm insanlık savaştan, çatışmadan,

nefretten yorgun düşmüştür. Öyle ki, geçmişten günümüze toplumsal hafızalarımızda yer

edinmiş sayısız savaş, sayısız afet ve sayısız ihanet vardır. Nice evlere ateş düşüren, anneleri

evlatsız, evlatları babasız bırakan onlarca kötü hatıra...

İşte 15 Temmuz 2016 tarihi de toplumsal belleklerde yer edinmiş büyük bir

ihanete işaret etmektedir. Ulusal egemenliği doğrudan hedef alarak toplumsal

birlikteliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bu hain girişimini başarısızlığa uğratan,

şüphesiz ki eski yaşanmışlıklardan ders çıkarmış, demokrasi sevdalısı milletimiz oldu. Tüm

dünya milletlerine örnek olacak nitelikte ve milli benliğine yaraşır şekilde hareket eden

halkımız; bu millete tarih boyunca zincir vurulmadığını ve ne olursa olsun vurulamayacağını

bütün şer odaklarına göstermiş oldu...

Bu elim hadisenin bizlere verdiği mesaj aslında çok açıktı. Toplumsal diyalog ve

uzlaşma zemini yaratılmadığı sürece, aramıza nifak sokmak isteyenlerin elleri daha da

kuvvetlendiği gibi küçük bir kıvılcım bile arayı kapatmayı zorlaştıracak mesafeler açmaktadır.

Bu sebepledir ki; başta siyasiler olmak üzere toplumun her kesimini birlik ve

beraberlik içinde daha güzel yarınlar inşa etmeye davet ediyoruz. Gelecek nesillere barış

ve huzur dolu bir ortam bırakmak isteyen herkes, farklı düşünce, kültür ve inançlara sahip

olsalar bile ortak gaye için bir arada olmalı ve toplumsal birlikteliği zaman kaybetmeden

tahsis etmelidirler.

Temenni ediyorum ki, ülkemiz terörün, çatışmaların, eğitimsizliğin yaygınlaştığı

bir ülke değil, sevginin, hoşgörünün, adaletin, dayanışmanın timsali bir ülke olur. Aydınlık

bir geleceğe doğru ilerlediğimiz bu yolda, birbirimizi hiç bir ön kimliğin tesiri altında

kalmadan sevmeye ve saymaya başlarsak gelecek nesillere daha güzel yarınlar bırakabiliriz.

Unutulmamalıdır ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi;

‘’Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır.’’

Saygı ve Hürmetlerim ile,

Serdar Hasan KOÇYİĞİT

Toplumsal Farkındalık Derneği Başkanı


Toplumsal Farkındalık Derneği olarak öncelikli amacımız; sosyal

alanda unutulmuş, arka planda bırakılmış ya da etkisiz faaliyetlerle yol

kat edilememiş meseleleri gün yüzüne çıkarıp mümkün olduğunca

vatandaşımıza duyurmak ve sonuç odaklı projeler ile çözümüne

katkıda bulunmaktır. İşte tam da bu noktada yayın hayatına yeni bir

soluk getireceğine inandığımız Galata Mecmua ile görme engelli

vatandaşlarımızın sosyal hayata entegre olmalarını kolaylaştırıcı, diğer

yazılı ve görsel yayın kuruluşlarına örnek teşkil edebilecek bir proje

geliştirdik.

Galata Mecmua ve Toplumsal Farkındalık Derneği proje ortaklığıyla

gerçekleştirilen Galata Mecmua Sesli Dergi Projesi, Türkiye’de

sayısı 400.000’e ulaşan görme engelli vatandaşlarımızın görsel ve

yazılı medyada yer alan yayınları takip edebilme ve doğrudan

katılabilmeleri amacıyla sunulmuştur.

Kültürel ve tarihi konuların yanı sıra spordan sanata birçok başlığın

makale ve röportajlar aracılığıyla dinleyiciye sunulacağı Galata

Mecmua Sesli Dergi Projesi, Engelsiz Kahramlar bölümü aracılığıyla

her sayısında; engellerine rağmen hayatın zorlu koşullarına göğsünü

gerebilen kahramanların hikayelerini paylaşacaktır.

Galata Mecmua Sesli Dergi Projesi kapsamında bizimle birlikte

sorumluluk alan ve alacak olan tüm yol arkadaşlarımıza şimdiden

teşekkür eder, engelsiz bir dünyanın özlemi ile tüm takipçilerimize

esenlikler dileriz.

2015

Toplumsal Farkındalık

Derneğİ

Dergimizin sesli halini takip etmek için

QR kodumuzu kullanabilirsiniz.

More magazines by this user
Similar magazines