EKIM-KASIM-BASKI

cuneyter

Ekim - Kasım 2016

ISSN 2149-7060

ISSN 2149-7060

www.thegreatwildlife.com

13,5 TL Doğa, Doğa Sporları ve Doğa Aktiviteleri

Olimpiyatlar ve

Otomobil Sporu

ECE

GÜRSEL

“Spor ve Doğa

Benim Vazgeçilmezim”

Esrarı Keşfeden Genç

Neyi İcat Eder?

Doğa, Tarih

Nihayet

Hep Merak Ettiğim

SLOVENYA

DIŞARIDAKİ

MOTOSİKLET

Bir AKYA

Hikayesi

Anadolu’ da Bir Pars

TGWL | 1

O

U

T

D

O

O

R


2 | TGWL


www.orgaz.com.tr info@orgaz.com.tr T: +90 212 659 90 54 F: +90 212 659 90 64

TGWL | 3


Ticaretinizi

Büyütün

Kazancınızı

Artırın

4 | TGWL


Stoklarınızı Eritin

Kârınızı Artırın

Atıl Kapasitenizi Değerlendirin

Müşterilerinizi Artırın

Nakitinizi Koruyun

Yeni İş Ortakları Kazanın

Florya Cad. Florya Plaza No: 88/4 Florya - İstanbul

Tel : +90 212 468 60 00 Faks : +90 212 468 60 99

www.turkbarter.com info@turkbarter.com

TGWL | 5


editörden

Yaz sıcaklarının ardından sokakları inceden yapraklar sarmaya başlarken,

kuşların göç zamanı, gökyüzünde sürü sürü kanatlar, sonbaharın habercisi

oluyor.

Kırmızının tonlarının akşamüstü boğaza yansımasının, kabaran palamutlarla

dalgalandığını izliyoruz. Zaman palamut zamanı, tüm kayıklara rasgele…

The Great WildLife adına

Bu sayımızda katkıda bulunan:

Orion Film Stüdyoları- Hakkı Yazıcı’ya

Sedef Günşıray’a

Ant Outdoor’a

Etiler Juju Kuaför’e

Makyöz-Neriman Kardeş’e

Fotoğraf-Yavuz Ustabaş’a

Teşekkür ederiz…

Mutlu olmak için doğadan ayrılmayın…

Aybeniz Orhan

6 | TGWL


The Great Wild Life Eylül-Ekim.pdf 1 09.08.2016 09:57:23

C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K

TGWL | 7


İÇİNDEKİLER

İmtiyaz Sahibi

Aromaterapi Aybeniz Orhan

Sorumlu

Yazı İşleri Müdürü

Aybeniz Orhan

Editör

Cihan Uçar

Kreatif Direktör

M. Cüneyt Er

Huzurlarınızda

En Güzel Basketbolcu

ECE GÜRSEL

Ben elimi attığım her işte başarılı

olmak istiyorum. Benim yaptığım

projeler, hep birbiri ile bağlantılı...

Hepsi birbirini tamamlıyor ve hepsini

yapmak çok keyifli.

Katkıda Bulunanlar

Alper Uçar

Bora Pir

Derya Karaköse

Dr. Salih Şentürk

Erkan Kayaöz

Faruk Kahraman - Ferhan Coşkun

Giresun Turizm Altyapı

Hayri Sezer

Hizmet Birliği

İskender Aruoba

Kemal Kırar

Mehmet Emin Bora

Melissa Değer (Melek)

Meral Birinci

Mustafa Aydemir

Nagihan Tokmak

Oktuğ Erol

S. Aygün Başarır

Şeref Erbil

Tolga Bora

Ümit Çukurel

Valentin Chirvase

8 | TGWL

ISSN: 2149-7060

Sayı 5 / Eylül - Ekim

Yayın Türü: Yerel Süreli Yayın

Yönetim Yeri

Kumköy Turban Cad. Gulet Sok.

No.7 Sarıyer - İSTANBUL

Tel.: (0212) 352 89 44

Faks: (0212) 351 80 94

www.thegreatwildlife.com

info@thegreatwildlife.com

Basım Yeri

İhlas Gazetecilik A.Ş.

29 Ekim Caddesi No: 11/A 41

Yenibosna - İSTANBUL

Tel: 0212 454 30 00

Dağıtım

www.kdd.com.tr

Anadolu’da Bir Pars

Biz neredeyse 20 yıldır bu soruyu,

kendimize ve etraftaki birçok kişiye

bıkmadan usanmadan sormayı

sürdürdük. Dahası araştırdık.

Buruk Veda

Yaklaşık olarak 5 aydır yurdumuzda

bulunan bıldırcınlar binlerce yıldır

olduğu gibi ülkemizi terk etmek

üzere hazırlık yapmaktadırlar.

Konu Eğitim İse En

Baştan Ne Yaptığımızı

Bilmek Gerek

Bana göre avcılık insanların özünde

olup günümüzde ise genlerinde

bastırılmış olarak tuttukları ilk

fırsatta tetiklenip engel

olamayacakları doğal bir şey.

14

20

26

30

Doğa, Tarih Nihayet Hep

Merak Ettiğim Slovenya

Başlamak bitirmenin yarısıdır

diye hep söylerim. Seyahatten

döndüğüm günden beri, “artık

bugün”, “yok yarın” diyerek,

yazıyı son teslim etme gününe

az bir süre kala, kalemi biraz

evvel, alabildim elime.

36


Olimpiyatlar ve

Otomobil Sporu

Yarışlarda kullanılan arabaların ataları aslında ilk

defa Anadolu’nun güneyinde Mezopotamya’da

M.Ö. 3000 yılında kullanılmaya başlandı.

Bir Akya Hikayesi

Genellikle balıklar üzerine bilgi aktaran yazılarıma

bu sayımızda ara verip sizlerle çok yeni çok

sıcak bir anımı paylaşmak istedim.

44 64

Dışarıdaki Motosiklet

Böyle zaman zaman, kendi başıma kaldığımda,

aklıma gelenleri yazma gibi yeni bir faaliyet

başladı. Sanki, bir boşluk var da orayı ben

dolduracakmışım gibi.

48

Bir Akya Hikayesi

İglo nedir, kimlerdendir,

nasıl yapılır bir bakalım...

68

Geçilecek Değil

Kalınacak Şehirdir Ordu

Karadeniz’de en çok mavi bayrağa sahip il olduk.

54

Tuzla Milas Boğaziçi Köyü

Tuzla Milas delta içinde bulunan, Boğaziçi

Köyü halkı Arnavut olup, çoluk çocuk ailecek

balıkçı kendi özünde.

72

TGWL | 9


Köğeğim ve Ben

Oxford Üniversitesi arkeoloji bölümü biyoloğu Dr. Greger

LARSON, “En azından 15.000 yıldan bu yana köpeklerin

kendi aralarında rastgele, kurtlarla çiftleşmeleri ve 19. yy’da

Avrupa’ da başlayan yeni köpek ırkı üretme çılgınlığı,ki bu

sayede bugün bildiğimiz çoğu ırk üretildi, sayesinde köpeklerin

gen havuzu çorbaya dönmüş durumda.”

84

Sen

“Bir Dünya Keşfet”

Diye

‘’Ne kadar da geç kalmışım’’ diye

düşünmüştüm, ilk batık dalışımı

yaptığımda. Neredeyse yedi yıl

evvel ilk yıldızımı aldığım dalışlar

sırasında. Neyse ki yaşadığım

sevinç, pişmanlığımı örtecek kadar

büyüktü. Bana bu muhteşem dünyayı

tanıtan eğitmenler yanımdaydı.

Şaşkınlığıma regülatör altından

güldüler mi bilmem ama gözlerde

bir gülümseyişi hep hissettim. Belli

ki bu gönüllü çaba paylaşıldıkça

artan bir ‘’mutluluk’’ yaratıyordu...

90

Süslü Kadınlar

Türkiye’yi Dolaşıyor

10 | TGWL

“Kendi yaşanmışlığımdan yola çıkarak bu

tur fikrini ortaya attım. Ben yaklaşık 38 yaşımda

bisiklete binmeyi öğrendim. İlk başladığım

zamanlarda bana yardımcı olan

yakın arkadaşlarım olmasaydı cesaret

edip de bisikletimle yollara çıkamazdım.

Ben de İzmir kadınlarına cesaret vermek

istedim. Çevremde 38 yaşımdan sonra

nasıl cesaret edip de turlara gittiğimi,bu

yaştan sonra nasıl uzun turlara gittiğimi

soran çok kadın oldu. Çoğu insandan

duyduğum ise,bisikletlerinin balkonda,-

bodrumda çürümüş olduğuydu...

94


TGWL | 11


Atlarla Geçmişe

ve Doğaya Koşun

Şehirleşen modern yaşamın sürükleyen

akıntısı içinde, her birimiz kendi hayatında

farklı tempolara ayak uydurarak yaşamımızı

sürdürmeye devam ediyoruz.

Yatçılık Kültürünün

Yazılı Olmayan Kuralları

Teknede yaşamanın değerini bilen başarılı

yazar Emir Kunt, ikinci kitabı Armatore ile

bir kez daha deniz ve tekne tutkunlarıyla

buluşuyor.

102 124

Kas Esnetme Hareketleri

ve Streching

Artık sağlıklı olma çabası ve fiziksel uygunluğun

sağlanması, bütün insanların temel

amaçlarından biri olmuştur.

110

Esrarı Keşfeden Genç

Neyi İcat Eder?

İnsan, dünyada var olanları keşfeder, bir de

var olanları birbiriyle birleştirerek bir şeyleri

icat eder. İnsanlık Amerika’yı keşfetti ve

Amerikalılar uzaya giden bir araç icat ettiler.

126

Türkiye’de Muay Thai

& KickBoxing

118

Kervan 1915 Filmi

Ne Anlatmak İster?

132

12 | TGWL


TGWL | 13


Huzurlarınızda En Güzel Basketbolcu

Ben elimi attığım her işte başarılı olmak istiyorum. Benim yaptığım

projeler, hep birbiri ile bağlantılı... Hepsi birbirini tamamlıyor ve hepsini

yapmak çok keyifli. Umarım uzun yıllar da devam ederim. Asla yapmam

dediğim tek şey, işimi bırakmak olur... Evet çalışmadan asla yapamam.

14 | TGWL


TGWL | 15


Ece Hanım sizi herkes Türkiye güzeli 2.’si, şarkıcı ve

manken olarak tanıyor. Biz The Great Wildlife Dergisi

olarak sizi eski iyi bir basketbol sporcusu olarak

tanıyoruz, sizinle sporcu kimliğinizle ilgili bir söyleşi

yapmak istiyoruz…

Basketbola merakınız ne zaman başladı?

- Ben 5 yaşında spor yapmaya atletizm ile başladım. O yıllarda

babam Antalya Spor’ un futbol teknik direktörü idi. Sporcu

kimliğimi biraz da babama borçluyum. Onun yetiştirmesi ile

11 yaşında atletizmden basketbola geçiş yaptım. Antalya Koleji

ve Akdeniz Kolejinde uzun yıllar forma giyme şansı buldum.

Kaç sene basketbol oynadınız?

- Toplam 8 yıl oynadım. Gerek A takımda gerekse okul takımında.

Neden basketbol?

- Kendimi o spor dalında iyi hissediyordum ve çok seviyordum.

Hala da maçları izlemeye giderim.

Profesyonel olarak herhangi

bir takımda oynadınız mı?

- Tabi ki... Yukarıda da bahsettiğim gibi Antalya ve Akdeniz

Kolejinde oynadım. Ve kulübümüz ile birçok başarılara imza

attık. Türkiye şampiyonluğu ve birçok madalya gibi...

Bir sakatlık sonrası basketbolu

bırakmışsınız, nasıl bir sakatlık geçirdiniz?

- Evet, iyi bir takıma transfer olacak iken sol dizimin çapraz

bağlarını kopardım. Sonrasında gerileme dönemi oldu ve

modelliğe başladım.

Şuan yaptığınız herhangi bir spor var mıdır?

- Fitness yapıyorum elimden geldiğince. Yoga ve pilates ile de

destekliyorum.

16 | TGWL


TGWL | 17


Spor hayatınıza nasıl bir yön veriyor?

- Kesinlikle daha disiplinli olmamı sağlıyor. Fit bir vücut ve iyi bir cilt…

Eğer basketbolda sakatlık geçirmeseydiniz basketbola devam eder miydiniz?

- Uzun yıllar ederdim. Hatta büyük ihtimalle yurt dışında oynuyor olurdum. Ben bir basketbol aşığıyım.

Sporla ilgili bu günün gençliğine nasıl bir tavsiyede bulunursunuz?

- Ara vermeden, bırakmadan, disiplinli bir şekilde yapmalılar. En azından açık alanda yürüyüş dahi

olsa yapsınlar. Sağlık açısından çok ama çok önemlidir. Muhakkak hareket halinde olmalılar.

Mankenliğe nasıl karar verdiniz?

- Yaşıma göre uzun boyum vardı. Spor hayatım da bitince bir ajansa gittim ve kapısını çaldım. Sonra

o kapıdan giriş o giriş, bugünlere geldik.

Kariyerinizde gelecekle ilgili bir planınız var mıdır?

- Tabi ki var... Şu anda oyunculuğa çok kanalize olmuş durumdayım. Tv dizilerinde rol almak için

çeşitli görüşmelere gidiyorum. Tv’ de bir projeye imza atmak istiyorum. Yeni sezonda “HANGİSİ

KARISI” isimli tiyatro oyunumuz da devam edecek. Yoğun bir sezon beni bekliyor.

Renkli bir kişiliğe sahipsiniz, hem iyi bir sporcu, hem iyi bir manken, şarkıcı ve

tiyatrocusunuz. Hepsini bir arada yapmak keyifli olsa gerek, zorlandığınız ve asla yapamam

dediğiniz her hangi bir alan var mıdır?

- Ben elimi attığım her işte başarılı olmak istiyorum. Benim yaptığım projeler, hep birbiri ile

bağlantılı... Hepsi birbirini tamamlıyor ve hepsini yapmak çok keyifli. Umarım uzun yıllar da devam

ederim. Asla yapmam dediğim tek şey, işimi bırakmak olur... Evet çalışmadan asla yapamam.

18 | TGWL


TGWL | 19


Biz neredeyse 20 yıldır bu soruyu,

kendimize ve etraftaki

birçok kişiye bıkmadan usanmadan

sormayı sürdürdük.

Dahası araştırdık. Yetinmedik,

bizimle aynı görüşteki

sevgili Hagop Savul ve Erkan

Kayaöz gibi arkadaşlarımızla

her olasılığı değerlendirmek

üzere kendimizi yollara,

dağlara vurduk. Bir gün

dahi tulliana’nın yaşamını

sürdürmekte olduğuna dair

inancımızı yitirmedik, yitirmeyeceğiz

de...

Hagop Savul

EFSANENİN

Peşinde

ANADOLU’DA

20 | TGWL


BİR PARS

TGWL | 21


Anadolu Pars’ı, oldukça kalabalık bir aileden geliyor.

Kedigiller ailesindeki akrabaları, güney kutbu ile 70.

enlemin kuzeyi haricinde dünyanın her yerine dağılmış

vaziyetteler. Bazı akrabaları coğrafi olarak ondan çok

uzaklarda yaşasalar da, bazıları ile Anadolu’da birlikte yaşıyor…

Ya da yaşamıştı…

Anadolu Pars’ı bu topraklarda, bir zamanlar akrabaları Aslan,

Kaplan ya da Çita ile sıkça karşılaşıyordu.

Oysa 19. yüzyıldan bu yana Çita ve Asya Aslan’ına, 1970’lerden

beri de Hazar Kaplan’ına rastlamış olması mümkün değil. Belki

son Kaplan ile son Anadolu Pars’ı, 1970’li yılların sonunda dağlık

bir bölgede karşılaşmış, ‘Akıllı Adam’ tarafından nasıl tüketildikleri

konusunda biraz dertleşmişlerdir. Kim bilir?

Biz neredeyse 20 yıldır bu soruyu, kendimize ve etraftaki birçok

kişiye bıkmadan usanmadan sormayı sürdürdük. Dahası araştırdık.

Yetinmedik, bizimle aynı görüşteki sevgili Hagop Savul ve

Erkan Kayaöz gibi arkadaşlarımızla her olasılığı değerlendirmek

üzere kendimizi yollara, dağlara vurduk. Bir gün dahi Tulliana’nın

yaşamını sürdürmekte olduğuna dair inancımızı yitirmedik, yitirmeyeceğiz

de.

2001 yılana kadar sürdürdüğümüz ‘soruşturma, kovuşturmaya

yeni bir haber ekleme umudumuzu hep muhafaza ettik ve kitabın

yayın tarihi bu nedenle 7 yıl ertelendi. Ancak birçok ‘yaşam belirtisine’

rağmen somut bir veriye ulaşmak mümkün olmadı.

Umuyoruz ki, uzak olmayan bir tarihte bir ek yaparak bu kitapta

Pantera Pardus Tulliana’nın yaşadığı haberini sizlerle paylaşabiliriz.

O güne dek heyecanlı arayışımız devam edecek.

22 | TGWL


Kedigiller (felidae) familyası Türkiye’de;

yaban kedisi (felis silvestris), step kedisi (felis

ocreata), saz kedisi (felis chaus), vaşak

(lynx lynx), pardel vaşağı (lynx pardina),

karakulak (lynx caracal), kaplan (panthera

tigris) aslan (panthera leo) ve pars (panthera

pardus tulliana) ile temsil edilir.

Tarihi kaynaklar ve arkeolojik araştırmalardan

anlaşıldığı üzere, söz konusu

kediler, Çatalhöyük sakinlerinden Hititler’e,

Asurlular’dan Osmanlılar’a kadar

binlerce yıl boyunca günlük yaşamın,

inançların ve kültürün bir parçası olarak

Anadolu insanı ile birlikte var olmuşlardır.

Doğu Anadolu’da yakalanmış bir karakulak,

dilimizden diğer dillere geçmiş adıyla

caracal.

Hagop Savul

Efsanenin Peşinde

Erkan Kayaöz ve Hagop Savul Anadolu

Biyoloji Tarihi adında bir eser ortaya koymak

üzere 1999 yılında çalışmalara başladılar.

Hagop Savul, Anadolu Pars’ının

izini yalnızca sahada sürmekle yetinmedi,

karış karış gezdiği her köyden, her avcı

kulübünden, kimi zaman ev ziyaretleriyle

Anadolu Pars’ına dair tüm belge ve kayıtları

araştırdı, derledi. Yaşayan pars avcılarıyla,

vefat etmiş olanların yakınlarıyla,

Tulliana ile karşılaşmış kişilerle, postunu

koleksiyonlarında muhafaza edenlerle tek

tek konuştu, fotoğraflarını çekti ve hepsini

kayıt altına aldı. Devam eden sayfalarda

sohbet niteliğindeki teyp kayıtlarından

bazılarına yer verdik.

TGWL | 23


‘Anadolu Pars’ının nesli tükenmiştir,

siz ütopya peşinde koşuyorsunuz’

diyenlere karşı azmin

zaferini kutluyoruz…

Ali Üstay’ın koleksiyonunda

iki adet Anadolu Pars’ı

bulunmakta. Post ofisinde,

tahnit edilmiş olan ise Ali Üstay’ın

Kurduğu Yaban Hayatı Müzesi’nde

muhafaza ediliyor. Üstay her

ikisini de 1975 yılında Beyoğlu’nda

bir kürkçüden satın alarak, onların

muhetemelen bir kadın paltosu

olma yolundaki kaderlerini değiştirmiş.

Parsların şevrotin av tüfeğiyle

vurulduğu tahmin edilmekte.

Ali Üstay 22 Ağustos 1997, İstanbul

Hagop Savul meşhur Mantolu

Hasan’ı, Dr. Ahmet Kenzi Songür’den

de dinledi. Songür

1948-52 senelerinde belediye

doktoru olarak Selçuk’ta hizmet vermekteyken,

Mantolu Hasan ile tanışmış.

“Kendim de av meraklısıydım. Orada

leopar avcısı meşhur bir avcıyla tanıştım.

Mantolu Hasan’dı ismi. Bu adamın bütün

yaşamı leopar avlamak, İzmir’e götürüp

satmak ve bunun geliriyle geçinmekti.

Selçuk’un inciri meşhurdur, o zamanlar

12 dönümlük bir incir bahçesini sattığı

leoparların parasıyla aldığı söylenirdi.

12 dönümlük bir incir bahçesi o zamanlar

erişilmez bir pahalılıkta idi. Benim

kendisinden duyduğum 12 tane leopar

vurduğudur.

Bir keresinde leopar tarafından yaralanmıştı,

belediye doktoru olarak bana müracaat

etti. Hayvan ayakkabısıyla beraber

küçük parmağını koparmış, kafa derisini

pençesiyle alnına indirmiş, bu durumda

geldi. Ayak parmağını da ayakkabısıyla

beraber ısırıp, derisiyle koparıp, parmağı

götürmüştü. Kafa derisini arkada parçalamış,

alnına indirmiş. Yapabildiğim kadar

geriye çektim, bir güzel dezenfekte ettim,

sarıp sarmaladım, İzmir Devlet Hastanesi’ne

sevk ettim.

Ondan dinlediğim çok enteresan hikâyeler

vardır. Avcılık tarzı şöyleydi: Fak

24 | TGWL

kuruyordu, kapan yani. Gerilmiş yaylı,

demirden yapılmış büyük bir fak. İçine et,

kokmuş balık, öteberi koyuyordu. Fakı

dört, beş yerinden, 2-3 metrelik zincirlerle

zincirliyordu, zincirlerin ucunda da

demirden çengeller bulunuyordu. Kaplan

geliyor, oraya bırakılan şeyi yiyeyim derken

ya pençesini kaptırıyor ya kafasını. Kafasını

kaptırırsa zaten boğularak ölüyor. Bileğinden

yakalanırsa, fakla beraber ilerlemeye

başlıyor, zincirlerin ucundaki çengeller bir

yere takılınca hayvan boyuna çekmeye çalışıyor.

Mantolu iki gün, üç gün, dört gün

uzaktan takip ediyor bu hadiseyi, yanına

sokulmuyor.

Havyan o hale geliyor ki, aç, susuz, baygın

vaziyette yatarken yaklaşıyor yanına.

Derisini zedelememek için bir gözüne,

diğer gözünden çıkacak şekilde ateş ediyor

tek kurşunla. Derisi zedelenirse iyi para

etmiyormuş. Bu şekilde öldürüyor, derisini

yüzüyor, tabaklatıyor ve İzmir’e getirip satıyor.

O zamanki parayla 500 lira çok para

idi. 500 liraya sattım diye gelir anlatırdı.

Bir keresinde, kaptırdığı bileğini kendi

koparmış ve üçayaklı kalmış hayvan. Bir

müddet sonra o üçayaklı hayvanı da gene

vurdu, getirdi Mantolu. Selçuk’ta meydana

astı.”

Dr. Ahmet Kenzi Songür

7 Ocak 1998, İzmir

Sonunda...

Hagop Savul, 1-15 Ekim 2001

tarihlerinde Doğu Karadeniz’e çıktı.

Çamlıhemşin, Kaçkar Dağları, Hazindağı,

Pokut, Sal, Elevit Yaylalarında

araştırmalarına devam etti. Sonunda 5

Ekim 2001 günü bir anda karşı kayalığın

üzerinde oturmakta olan Anadolu

Pars’ının farkına vardı.

Büyük bir heyecana kapılan Hagop Savul

hızla kamerasına uzandı. Çok çevik

olduğunu bildiği Pars’ı gözden kaybolmadan

belgelemek istiyordu. Bu çok

kısa ve karmaşık süreçte otomatik kamera

arka plana odaklanmış, Anadolu

Pars’ı sonunda bir fotoğraf karesinde

tespit edilmiş olsa da, görüntü arzu

edilen nitelikte olamamıştı.

Arazide Hagop Savul ile birlikte olan

Erkan Kayaöz duygularını şöyle ifade

ediyor:

“Anadolu Pars’ının fotoğrafı artık

arkadaşım Hagop’un arşivinde. Evet,

artık Anadolu Pars’ının yaşadığını kayıtlı

olarak biliyoruz. ‘Anadolu Pars’ının

nesli tükenmiştir, siz ütopya peşinde

koşuyorsunuz’ diyenlere karşı azmin

zaferini kutluyoruz. Özverili çalışmaları

ile yaban hayatını taçlandıran Hagop

Savul’a binlerce teşekkürler.”

Hagop Savul ve Erkan Kayaöz artık

Anadolu Pars’ının Kaçkarlar’da yaşadığını

biliyor, Amanoslar’dan da aynı

haberin eninde sonunda geleceğine

inanıyor. Zaten bu haberin ardından

Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden Pars

ihbarları gelmeye devam ediyor.

Biz de araştırma, derleme ve belgeleme

çalışmalarıyla bu kitabın hazırlanmasına

çok önemli katkılar sağlayan Hagop

Savul ve Erkan Kayaöz’e gönülden

teşekkür ediyoruz.


Özgür Yaşa, Mutlu ol

Farklı Tutkular, Aynı

Eşsiz bir outdoor deneyimi için tıklayın

www.kamperest.com

TGWL | 25


Buruk

Veda

Mehmet Emin Bora

26 | TGWL


TGWL | 27


Yaklaşık olarak 5 aydır yurdumuzda bulunan bıldırcınlar

binlerce yıldır olduğu gibi ülkemizi terk

etmek üzere hazırlık yapmaktadırlar. Yavrular yumurtadan

çıkmış, yırtıcılardan korunmayı öğrenmiş,

küçücük kanatları ile yaptıkları kısa mesafeli uçuşlar –işimize

gelmese de- aslında o büyük yolculuğun ön hazırlığıdır. Tahıl

ve yağlı tohumlarla beslenmişler, vücutlarında biriktirdikleri

yağları, yapacakları uzun uçuşlar sırasında gereken kaloriyi

sağlamakta kullanacaklar.

Ekvator kuşağını bulmak için geceleri ay ve yıldızları, gündüzleri

ise yerin manyetik alanını, bir pusula gibi ustalıkla

kullanmaktadırlar. Bu yeti, genetik bir miras olarak nesilden

nesile aktarılmak sureti ile sonsuza kadar soylarının devamını

sağlayacak.

Eylül ayının başlarında kuzeyin uçsuz bucaksız steplerinden

Afrika’ya gidecek olan pek çok kuş türü gibi bıldırcınlar da,

28 | TGWL


kutsal göçün başlangıç işaretini bir dizi doğal değişimden

alır. Sobahar yağmurları, bir ikaz işareti niteliğindedir. Hızlı

esen Kuzey rüzgarları ise mutlaka kullanılması gereken bir

ulaşım aracı gibidir. Hava şartlarında oluşan ani değişiklikleri

ustaca kullanabilirler. Bunu, inanılmaz bir düzen içinde

her yıl aynı zamanda yerine getirirler.

Küçücük beyinlerinde çalan alarm zilleri onlara “hadi güneye,

güneye” diye zorlamaktadır.

Ayrıca şimdi gitmelidirler ki

seneye gelebilsinler!..

Bir sabah Kuzeydeki bir platodan kalkarlar ve tek bir uçuşla

ülkemizin Karadeniz sahillerine kadar varırlar. Bu uzun

maratonun ardından yorgun ve bitkindirler. Kara parçasına

erişmenin müjdecisi, insanoğlunun icadı ışıktır. Dolayısıyla,

gördükleri ilk ışığa yönelirler. Birkaç gün dinlenmeleri

gerekir. Afrika’ya varmak için önlerinde aşılması gereken

kocaman bir deniz ve daha çok uzun bir yol vardır.

Yolculuğun sonuna doğru dayanma güçleri bitmek üzeredir.

Her an yükseklik kaybederken, neredeyse denizi yalarcasına

ışığa doğru uçarlar.

Bilemezler korkunç o korkunç tuzağı.

Bütan gazının çıkardığı ışığın önüne gerilmiş bir ağ, varacakları

son nokta olur.

Ağın arkasındaki adam ise histeri krizi içinde av yaptığını

zannetmektedir.

Ne insanlığa ne de avcılığa yakışır.

Bıldırcın Teybi

Kurtulanlara içgüdüleri önder olur. Birkaç gün içinde, kendilerini

toplar toplamaz, yeniden yola koyulurlar. Balkanlar

üzerinden Akdeniz’i geçerlerse, daha az zorlanacaklarını

bilirler. Saroz Körfezi ve

Bunun adı tuzaktır!

Yunanistan üzerinden değişmez hedef yine Afrika’dır. Büyük

göçte kılavuzlar arkada kalan yeni yavrulara yol gösterir.

Sürekli:

“Güneye... Güneye“ diye bağırırlar.

Sadece siz duymazsınız onları.

Devamlı uçmaktan yorulan yavrular, zayıflayan anaçlar,

bir nebze olsun soluklanmak isterler. Ama dinlenmek için

güvenli yer neresidir acaba? Aniden yerden dost sesler

yükselir gökyüzüne. Emin bir konaklama alanı bulunmuştur!..

Sevinç içinde hep beraber yere inerler.

Gün ağarırken dost bildiği seslerin yerini, tüfek sesleri alır.

Yine medeniyetin tuzağına düşmüşlerdir. O riya dolu sesler

medeniyetin amaç dışı kullanılan bir aygıtından çıkmıştır.

Bu bir teyptir.

Hayvanlar aleminde yalan yoktur. Nereden bilsinler!

Şimdi umut; bir yudum su,

belki de bir başak tanesidir

Bu badireyi de atlatanlar buruk bir veda ile ülkemizi terk

ederler. Belki de sitemlerini, seneye yurdumuza daha az

gelmekle ortaya koyacaklardır.

Bahse konu yasak avlanma metodlarını kullanan insanlar

(!) da kendilerini avcı zannederler. Çirkin mazeretleri her

zaman hazırdır:

“ Başka türlü olmuyor ki!..“

Oysa kullandıkları yöntemin hiçbir ahlaki değeri yoktur. Bu

gerçeği seslendirdiğiniz zaman, az gelişmiş ülkeleri örnek

göstermeye kalkarlar. “Kötü örneğin emsal teşkil etmediğini”

hiç düşünmezler.

• Bu yasa dışı ses cihazlarını kim getirir?

• !..

- Kim satar?

- !..

- Kim alır?

- !..

- Yasa dışı bu yöntemleri tamamen

ortadan kaldırmak çok mu zordur?

Aslında bu kişiler yaptıkları işin yasalar karşısında suç olduğunu

bilirler ve bile bile yaparlar. Bütün bunları gördükten

sonra insanların birbirini aşağılamak için kullandığı “kuşbeyinli”

değiminin neye istinaden söylendiğini anlamakta her

zaman güçlük çekmişimdir.

Vurdukları kuşun tamamı kadar yürekleri olmayan bu kişiler

avcı değil, avcıların yüzkaralarıdır.

02.09.1995

Bu yazımın Milliyet Gazetesi’nde yayınlandığı tarihten bugüne

kadar, yaklaşık olarak 21 yıl geçmiş.

13 ağustos 2016 günü bıldırcın avı açıldı. Aynı gün ben de

71 yılı geride bıraktım. Hayat zaman zaman tesadüflerden

ibarettir. Şans ise sadece hazır olana güler. (13 Ağustos

2016 / Çamlıdere)

TGWL | 29


Konu Eğitim İse

En Baştan

Ne Yaptığımızı

Bilmek Gerek…

Yazan: Alper Uçar - Cihan Uçar

30 | TGWL


TGWL | 31


Hadi kaldığımız yerden

bu sayımızda devam

edelim. Öncelikle

açılmış olan yeni av

sezonunda avcılığa ve doğaya

gönül vermiş tüm dostlarımıza

selam eder, kazasız belasız bir sezon

geçirmelerini dilerim. Önceki

yazımızda kendimden ve ailemden

kısaca bahsedip, özellikle ‘Deutsch

Kurzhaar’ av köpekleri ve

eğitimleri ile ilgili sizlere mevcut

deneyimlerimi aktarmaya çalışacağımı

söylemiştim.

Fakat ağabeyim Cihan UÇAR ile

yazılarım üzerine bir istişareden

sonra birkaç değişiklik yapmaya

karar verdik. Yazımızı ağabey-kardeş

olarak birlikte yazmayı kararlaştırarak

onun önerisi üzerine,

öncelikle bir ırkın üzerine yoğunlaşmadan,

genel olarak deutsch

kurzhaar ile tanışana kadar besleğimiz

ırklar ve işin özü olan avcılık,

avlanma yöntemleri gibi konuları

da ele alarak siz değerli dostlarımıza

en başından avcılığı ve

neden deutsch kurzhaar oluşunu

aktaracağız. Sözü şimdi ağabeyim

Cihan UÇAR’a bırakıyorum.

Merhaba saygıdeğer dostlarımız.

Bir önceki sayıdaki yazımızda kardeşim

ile tanışmıştınız. Kardeşimin

bana bu konuyu açtığında aklıma

bazı değişikler yapmak geldi. Bu

eğitim ve deutsch kurzhaar ırkını

anlatmadan önce kendimde genç

bir avcı olarak ava yeni başlayacak

hevesli kardeşlerimize ve

büyüklerimize elimizden geldiğince

bilgilerimizi ve yaşadığımız tecrübelerimizi

aktarmak istedim. Onun

için en baştan avcılık nedir? , nasıl

yapılır? , ne ile ne avlanır? , hangi

ırk yaptığımız ya da yapacağımız

ava daha uygundur gibi konuları

siz değerli dostlarımıza aktardıktan

sonra kendimizin daha önce

sahip olduğu ırklar ve eğitimleri ile

ilgili konuları sizlere kardeşim ile

birlikte aktaracağız.

Avcılık Nedir?

Avcılık, bir canlının değişik amaçlarla

diğer canlıyı, ölü veya diri

olarak ele geçirmek için yürüttüğü

bir eylemdir.

Ancak burada avcının ava karşı

mutlak üstünlüğünün olması etik değildir.

Adına avcılık dediğimiz olayın

gerçekten oluşması için avlananın

kaçıp kurtulma şansının olması, kural

olarak kaçabilecek güçte olması

gereklidir. Avın kaçabilme şansına

koşut avcının eve eli boş dönme

olasılığı vardır. Avcılığın en güzel

yanı her zaman zor ve heyecanlı

olanıdır bana göre.

Peki Neden Avcılık?

Bana göre avcılık insanların özünde

olup günümüzde ise genlerinde

bastırılmış olarak tuttukları ilk fırsatta

tetiklenip engel olamayacakları

doğal bir şey. İnsanları ava iten şey

yaratışından kaynaklanmaktadır. Biyolojik

olarak baktığımızda insanlar

etobur özelliği taşımaktadır. Yani

gözler mesafe tayini yapabilmek için

kafanın önünde (saldırı yapabilmek

için), diğer etoburlar gibi de kesici

ve parçalayıcı dişlere sahip oluşu

bana göre bunun kanıtlarından

bazılarıdır.

Günümüzde ise insanları avcılığa

iten neden; İnsan kendine verilen

yaşamı içgüdüleriyle yaşayan hayvanların

aksine, bulunduğu çeşitli

uğraşlar, seçim ve davranış biçimleriyle

doldurmaya çalışmaktadır. Hayat

mücadelesi de denilen bu olgu

birçok sorumluluğu beraberinde getirmektedir.

Yapmayı zorunlu olduğu

işlerin baskısı altında bunalan insan,

yaşamına bir anlam katabilmenin

ve mutlu olmanın özlemini çeker.

İnsan arayıştan yola çıkarak doğaya

dönüş yollarından biri olan avcılığı,

kendisini mutlu eden anlamlı bir

etkinlik olarak bulur ve uygular.

Neden böyle bir genel kapsamı

konu aldım diye soracak olursanız?

Yeni ava başlayacak genç

arkadaşlarım ve değerli büyüklerimin

yaşadığım sıkıntılar ile uğraşıp

vakit kaybetmeden kendi tarzlarını

bulmalarını ve konunun genel

olarak eğitim oluşundan işe en

başından başlayarak ne yaptığımızı

bilmemizi istedim. Artık avcılık

nedir diye başlamanın zamanı

geldi.

32 | TGWL

İlk insanla başlayan avcılık tutkusunda,

çevresel koşullara göre kullanılan aletler

ve iklime göre yöntemler değişmiş

fakat özü değişmemiştir. Avlanmanın

bir ayrıcalık olduğu gerçeği,

tarih boyunca süre gelmiştir.


TGWL | 33


Gelişim Sürecine Göre

Avcılığın Basamakları

Avcılığa ilk başlayanlar ile yeterli doyuma ulaşmış ve tecrübe

sahibi olmuş avcılar arasında büyük farklar görülmektedir.

Daha yeni avcılığa başlamış kişilerde, gerek içgüdüsel olarak,

gerekse frenlenemeyen bir tutku olarak, yaban hayatını

gelişi güzel ele geçirme isteği ağır basmaktadır. Alınan avcılık

eğitimi ve kişisel gelişim süreci sonucunda, daha ileriki yıllarda

bu istek daha kontrollü bir hal almaktadır. Ve basamakları şu

şekildedir:

• Öğrenme basamağı

• Sınırlara ulaşma basamağı

• Trofe basamağı

• Methot basamağı

• Sportmenlik basamağı

Kısaca bu basamakları açıklayacak olursak: öğrenme basamağında

avcı tüfek edinme, nişan ve atış stilleri deneme,

hangi ava uygunluk göstereceğini seçme aşamasında olduğu

basmaktır. Sınırlara ulaşma basamağında ise amaç sınırları

zorlayarak çok avı ele geçirme çabasında olarak hırslı olunan

bir basamaktır. Avcı sabahtan akşama kadar av peşinde

koşturur. Trofe basamağı ise av minimize edilmiş, önceden

belirlenmiş ve avcılığı genelde kamp kurarak 4-5 günde yapılan

avlanılan hayvanın belirgin özellikleri olan bir basmaktır.

Ben şahsen bu basamağa nail olamadan pas geçtim. Çünkü

ülkemizde trofe avcılığı yapmak avcının ekonomisinin belli bir

seviyenin üstünde olmasını gerektirmektedir ne yazık ki. Methot

basamağında avcı doyuma ulaşmış bir şekilde ava daha çok

kaçma şansı verdiği bir basamaktır. Tüfeğinin kalibresini düşü-

34 | TGWL


ür, köpeksiz ava gitmeye çalışır, her avı

beğenip vurmaz bu basamakta. Kısaca

biraz yaşlanınca olacak işler bana göre…

Sportmenlik basamağında ise uzun yıllar

avcılık yapmış artık son noktada olup

tamamen doyuma ulaşmış bir avcı vardır

karşımızda. Bu aşamada genelde avcı

kendi anılarını tecrübelerini aktarmak ister

ve bunun üzerine kitap yazma ve dergilerde

verdiği yazılar ile gelecek olan nesillere

bilgiler aktarmak ister. Umarım gün

gelirde kardeşim ile de ben bu basamağa

ulaşırız…

Kardeşim Alper ile birlikte bir sonraki yazımızda

ülkemizde yaygın olarak yapılan

avcılık ve avlanma şekilleri ile yapmaya

karar verdiğimiz avcılık çeşidine göre

bizim beslediğimiz ve genel olarak yaygın

olan av köpeği ırkı seçimi hakkında sizleri

mevcut bilgi ve tecrübelerimiz doğrultusunda

bilgilendirmeye çalışacağız.

Sağlıcakla kalın…

TGWL | 35


36 | TGWL

Ümit Çukurel


Ümit Çukurel

Başlamak bitirmenin yarısıdır diye hep söylerim.

Seyahatten döndüğüm günden beri, “artık bugün”,

“yok yarın” diyerek, yazıyı son teslim etme

gününe az bir süre kala, kalemi biraz evvel, alabildim

elime. Anladım ki yazmak, sıcak yaz günlerinde zor

yapılan şeylerden biriymiş, çünkü etrafta insanın konsantrasyonunu

bozacak şey çok. Her neyse, işin yarısını bitirdiğime

göre, kalan yarısı için asıl konumuza geri dönebiliriz.

TGWL | 37


Anlaşılan Slovenya isminin bana birşey ifade

etmesi, eski Rus Cumhuriyetlerinden

biri veya Çeko-Slovakya’nın bir parçası

olmadığını anlamak için motosiklete

binmeye başlamam gerekiyormuş. İlk uzun -kendime

göre tabii- seyahatim için 2009 yılının sıcak bir yaz

günü Trieste’den motosikleti almaya giderken uçağımız

Ljubljana’ya inince, o güne kadar sandıklarımın

tümünün yanlış olduğunun farkına varmam uzun

sürmemişti. Meğerse Slovenya, 1991 yılında bağımsızlığını

ilan etmiş ve gördüğüm kadarıyla, dağılmış

Yugoslavya’nın Avrupa’lı olmaya en yakın ülkesiymiş;

ne yapalım, ne demişler öğrenmenin yaşı yoktur.

O günden sonra neredeyse yaptığım bütün seyahatler

Ljubljana havaalanı ve Trieste limanından

başlamış olmasına rağmen, her zaman aklımda olan o, “Slovenya’yı

baştan sona bir gezmek gerek” fikrini gerçekleştirmek 2016 yazına

nasip oldu.

Görünüşe göre, yaklaşan bayram tatilini önceki hafta ile birleştirip

uzatma fikri sadece benim aklıma gelmemiş; daha önce Pendik

limanında gönderilme sırasına girmiş bu kadar çok motosiklet görmemiştim.

Aşırı sıcak bir günde, yeni ve yavaş prosedürlerle savaş

verip, birkaç saat içerisinde motorları feribota yükleyerek gidiş gününü

beklemek üzere evlerimize döndük.

Öğle saatlerinde Trieste’ye vardığımızda, bu kadar yıldan sonra bir ilk,

feribot gelmiş, bizim motorları çıkartmamızı bekliyordu. Bu iyi birşeydi,

en azından o sıcakta Trieste’de gezip vakit öldürmeye gerek kalmamıştı.

Hava çok sıcaktı, motorları indirip ayrı yönlere doğru yola çıkacaktık.

Herkes güzel güzel seyahatlerini planlamıştı; bir ben, tembel Ümit,

hala, “şimdi nereye gitsem acaba?” diye düşünüyordum. Bled’e mi

38 | TGWL


gitsem, Ljubljana’ya mı gitsem;

koca ülke önümdeydi ama ben

zahmet edip önceden bir plan

program yapmamıştım.

Neyse, haritaya ve havanın sıcaklığına

bakınca, hafta sonunu

deniz kenarı, sayfiye tadında bir

yerlerde geçireyim diye düşünmeye

başladım. Gidilmesi

gerektiğini listelediğim yerlerden

biri çok yakında, Lipica Harası’ydı;

sonradan orada öğrendiğim

üzere, dünyaca meşhur Lipizzaner

atları buradan çıkarmış.

Aslında bir at yarışı meraklısı

falan değilim de, rehber gidilip

görülmesi gereken yerlerden biri

olarak işaretlemiş; hayvanları

severim, vaktim de var diye düşünüp,

daha fazla vakit kaybetmeden

Slovenya’ya doğru Trieste

Limanı’nı terk ettim.

Saatlerce yol yaptıktan sonra

-pardon, 15 dakika kadar yol

yaptıktan sonra, ne zaman ve

nasıl olduğunu anlamadan

kendimi Slovenya’da, 5 dakika

sonra da Lipica’da buldum. Başlangıç

pek iç açıcı değildi, daha

motor ısınmadan, ilk turistik ziyaretimi yapmak

üzere Lipica Harası’na giriş yaptım.

Büyük bir alana dağılmış tarihi hara, eski

binalar, gösteri alanları ve ahırlara sahipti.

Gösteri saatini kaçırmıştım, atların çoğu

da ahırlarda ve parmaklıklar arkasındaydı,

ama bir saat kadar gezip etrafa baktıktan

sonra yoluma geri döndüm. Gösteriyi

yakalasaydım iyi olur muydu, olabilir.

Fakat bir daha gider miyim? Hiç sanmam;

mesela, Tayland’da fillerle bile daha fazla

sosyallesebiliyorsunuz.

Hafta sonu için Piran’da karar kıldım;

çok yorgundum, kilometrelerce -35-40 kadar-

yol yapmıştım birkaç gün dinlenmem

gerekiyordu. İşin doğrusu Slovenya küçük

bir ülke ve mesafeler çok kısa; otobandan

giderseniz daha da kısa, ama yine de,

uzun da sürse güzellikler her zaman ara

yollarda.

Piran ve İzola Slovenya’nın denize açılan

kapısı; ikisi de yapıları ve dar sokakları ile

Venedik benzeri bir mimariye sahip tarihi

yerler. Tarihi derken, bizim tarihi yerlere

pek benzemiyor, ikisi de inşa edildikleri

güne yakın bir şekilde tertemiz korunuyor.

Biraz Slovenya’dan bahsetmek gerekirse;

öncelikle, gidebilmek için Schengen vizesi

almamız gerekiyor. Para birimleri Euro,

başkentleri ve en büyük şehirleri Ljubljana,

nüfusları ise 2 milyon civarı; kısacası

huzurlu bir yer.

Akşamüstü Piran’a vardığımda güneş

gücünü birazcık kaybetmeye başlamıştı.

Açıkçası çok sıcak bir gün olmuştu ve uzun

bir yol yapmasam da sıcak tüm enerjimi

alıp götürmüştü. Neyseki, motosikletle

gezdiğim için, arabaların giremeyeceği

dar sokaklardan birinde bulduğum şirin

bir otele yerleştim ve motoru sokağa park

ettim. Bu arada, dar sokaklar derken,

bazıları çok dardı, öyle ki, oteli buluncaya

kadar bir defa geri geri bayağı bir yol

gitmem gerekti.

Peki, “Piran’a gidersek ne yapabiliriz?”

sorusuna vereceğim yanıt, güneş varken

bulduğunuz herhangi bir boşluktan denize

girin, zaten sahil boyunca insanlar denize

girsin diye merdivenler ve geçişler koymuşlar.

Sonra dar sokaklarında kaybolun,

tepedeki kiliseye gidip, hala nefes varsa

eğer, kulesine çıkarak manzaranın tadını

çıkarın. Akşam da sahildeki restoranlardan

birinde güzel bir yemek yiyip, sonrasında

yine aralardaki barlarda takılın.

Piran’da yaptığım program, pazartesi

sabahı Maribor’a geçmek olsa da, İstanbul’dan

arkadaşlarım Murat ve Güray

TGWL | 39


“gel, pazartesi Bled’de buluşalım” dediğinde uzun uğraşlar sonucu

-5 10 dakika kadar- yaptığım rotamı değiştirip, pazartesi

günü Piran’dan çıkıp istikametimi Bled’e çevirdim.

Bled yolunda görmek istediğim, görülmesi gerekenlerden 2

yer vardı; Postojna Mağarası ve Predjama Kalesi. Akşama

kadar Bled’de olabilirim diye düşünüyordum, dediğim gibi ne

de olsa Slovenya’da mesafeler çok kısa.

Postojna’ya vardığımda hava güzeldi, fakat mağaralara doğru

yürümeye başladığımda uzaktan sesleri gelen gök gürültüleri,

bizzat sağanak yağmur şeklinde teşrif ettiler. Uzun bir yürüyüş,

iniş ve tırmanıştan sonra kapağı müzeye attığımda iyice ıslanmıştım.

Hep soruyorum, yok mudur bu işin ortası; hayat, ya

sıcaktan yanmak, ya da sağanak yağmurdan sırılsıklam olmak

mıdır hep?

Yola çıkmak için hem sıvı takviyesi, hem de elbiselerden sıvı

tahliyesi için bayağı bir beklemek zorunda kaldım; motosiklet

yaşamında ıslak kıyafet üzerine yağmurluk giymek kadar

keyifsiz bir başka şey, olsa olsa üzerinize yağmurluk giymenize

rağmen ıslanmanız olabilir.

Predjama Kalesi’ne vardığımda yağmur iyice yavaşlamıştı;

ama sonrasında yine giymeye üşeneceğim için yağmurluğu

çıkartmayınca, içerideki bütün katları dilim bir karış dışarıda

inip çıkmak zorunda kaldım.

Predjama, bizim Sumela Manastırı gibi dağların içine inşa

edilmiş. Hikaye şöyle ki, isyankar Predjama şövalyesi Erazen’in

gizli -nasıl gizli kalmışsa- kalesiymiş. İçeride odalar, cephanelikler

vs birçok eski eşyalar görebilirsiniz; tarih meraklılarına

tavsiye ederim.

Predjama’dan çıktıktan sonra km olarak az, ama güzergah

olarak virajlı ve karanlık orman yollarından Bled’e doğru yola

çıktım. Daha önce birkaç defa Bled Camping’de bir akşam

kamp yapıp, oradan gideceğim yerlere doğru yola çıkmıştım,

Slovenya hakkındaki bilgim o kadardı.

Akşama doğru Bled’e vardım; “ne var ne yok, bir iki de fo-

40 | TGWL


toğraf çekeyim” derken, bir de baktım,

tanıdık TR plakalı 2 motor göl kenarına

park etmiş. Ayarlama yapsaydık

bu kadar iyi zamanlama olmazdı; çok

geç olmadan bir yer bulup yerleştik ve

akşam yemeği için dışarı çıktık.

Bled Gölü, turist çeken kalabalık bir yer

ve göl manzarası günün her saati güzel

fotoğraflar verebiliyor. Gün içinde gölün

pırıl pırıl sularında yüzebilir, tekne

ile gölün ortasındaki kiliseye gidebilir

ve göl çevresindeki yürüyüş parkurlarında

yürüyebilirsiniz; bütün bunların

yanında Bled Kalesi’ni gezmeyi de

unutmayın tabii.

Bled’in kalabalığı bizi biraz yorunca

ve kaleyi de gezdikten sonra sıcak

basınca, yaklaşık yarım saat mesafede

Bohinj Gölü’ne doğru yola çıktık; önceden

aldığım bilgilere göre Bled’den

daha sakin ve doğası daha az ellenmiş

bir yerdi, vardığımız zaman da kendi

gözlerimizle görüp buna şahit olduk.

Bohinj, doğudan batıya uzanan şekli

ile uçsuz bucaksız gibi görünüyordu.

Bled’e göre, daha çok doğa sporu

ağırlıklı aktivitelerle uğraşanlar tarafından

tercih ediliyor; gelen arabalardan

da bunu görebilirsiniz, hepsinin

arkasında bisikletler, kanolar vs..

Konaklama alternatifleri ise Bled’e göre

biraz daha az gibi, ama “birşeyler ayarlamadan gidersek açıkta kalır mıyız?” diye

sorarsanız, tahmin etmem.

Slovenya’da deniz kenarı pek fazla şehir olamayabilir, ama ülkenin her yerindeki

yemyeşil ormanlar içerisindeki bu tertemiz göller, zaten nüfusu çok da fazla olmayan

bu ülkeyi turistik açıdan tercih haline getiriyor. Biz de bunu bizzat tecrübe ettik; daha

önce tertemiz tatlı sularda, yanımızda, -belki de doğalarında mantıksız bir şekilde

avlanmadıkları için- bizden korkmayan ördekler ve kuğularla yüzmemiştim.

Bohinj’den sonra ülkenin diğer ucuna olan programıma devam etmenin vakti gelmişti.

İlk olarak Skofja Loka’ya gidip, biraz gezdikten sonra Ptuj’a geçecektim. Skofja

Loka’ya vardığım zaman, motoru park edip yürümeye başladım. Hava çok sıcaktı

TGWL | 41


ve gördüğüm yerler de hoşuma gitmişti; etraftan birilerine sordum, “Skofja

Loka mı iyidir, Ptuj mu?”. Bir insan bu kadar seyahatten hiç mi ders almaz,

değil mi? Gelen cevap sürpriz olmadı, “tabii ki Skofja Loka”. Öyle dediği

zaman zaten sıcaktan baymış olan ben, hemen ilk gördüğüm otele yerleştim;

ne kadar da kolay ikna oluyorsam.

Skofja Loka ve Ptuj, Slovenya’nin eski çağlardan kalmış ve çok bozulmadan

korunmuş şehirlerinden ikisi. Günün kalanını Skofja Loka’nın tarihi meydanında

ve sokaklarında gezinerek geçirdim. Ertesi gün de uyanıp Ptuj’a

gittim, kapısından girer girmez de, önceki akşam Skofja Loka değil de

Ptuj’da kalmış olmam gerektiğini anladım. Skofja Loka kötü müydü, değildi;

ama Ptuj daha büyüktü ve daha çok vakit ayırmak gerekiyordu. Fakat hafta

sonuna Maribor’da yer ayırttığım için yoluma devam etmem gerekti.

Bu arada Skofja Loka’da başıma ne gelse beğenirsiniz; vardığımda otelin

avlusuna motoru güvenli bir şekilde

park ettim. Sabah kalktığımda,

bir baktım ki sokakta inşaat var

ve çıkış kapalı. Otel sahibine “ne

etçez?” dedim; “merak etme,

hallederiz” falan filan dedi, bana

merdivenleri gösterip, “buradan

çıkartırız” dedi. Muhtemelen beni

Marc Coma falan sandı. Biraz

sonra elinde uzun kalaslarla

geldi, merdivene dayayıp, “hadi

güle güle” dedi. Motor zaten

tepeleme dolu, çok ağır; ben mi?

Daha önce böyle cambazlıklar

yapmamışım, kalaslar da oynayıp

duruyorlar. Düşürsem, motorun bir

yerlerini kırmayı bırak, muhtemelen

kendimi de bir güzel kırarım.

Neyse iş başa düştü, baktım yapacak

birşey yok, eleman da bayağı

ciddi; neyse o arkadan biraz ittirdi,

ben biraz acemi şansımla yine

yalan söylemeyeyim, beklediğimden

de kolay bir şekilde motoru

caddeye çıkarttık.

Slovenya seyahati boyunca öğle

yemeklerinde nedense durduğum

yerlerde genellikle tost buluyordum;

sonrasında da dondurma

yiyordum. Slovenya’da dondurma

çok iyi ve bence bulması en kolay

şeydi, adımbaşı dondurmacı vardı

ve külahlardaki toplar da kocamandı.

Tavsiye ederim, size de

giderseniz bol bol dondurma yiyin;

özel birşey değil, ama iyi gidiyor.

42 | TGWL


Maribor’a geçmeden önce, adını yıllar önce başka bir kaynakta

duyduğum Jeruzalem’e uğradım. Jeruzalem, üzüm bağları

ve tabii şaraplarıyla meşhur bir bölge. En güzeli ise, kayboluncaya

kadar uçsuz bucaksız bağların arasında gezmek idi.

Genel olarak herşey güzeldi, fakat hava çok sıcaktı; nedenini

bilmiyorum, sıcak hava ilk defa bu seyahatte çok yordu. Akşam

olurken Maribor’a girdim ve otelime yerleşti.

O hafta sonu şansıma Maribor’da Lent Festivali vardı. Lent,

Maribor’un nehir kıyısı semtiydi ve bu her sene yapılan bir

festivalmiş. Festivalleri severim, çünkü ortalık hareketli ve

yapacak şey çok olur. Nitekim akşam boyunca açık havada

konserler ve gösterilerle güzel bir hafta sonu geçti. Festival,

cumartesi gecesi, gece yarısında nehir üzerinde güzel bir havai

fişek gösterisi ile sona erdi.

Pazar günü Ljubljana’ya geçecektim, sabah sağanak yağmurla

uyandım; o kadar sıcağın arkasından çok da anormal birşey

olmasa gerek diye düşündüm. Neyse ki çok fazla yolum yoktu;

Ljubljana’ya kadar durmadan sağanak bir yağmur altında yol

yaparak öğlen gibi şehire giriş yaptım. İyi bir kıyafetle yağmurda

mı gitmek, yoksa hafif bir kıyafetle deli sıcakta mı gitmek

diye sorsanız, büyük olasılıkla o gün yediğim yağmuru tercih

ederdim.

Ljubljana, adına layık büyük ve güzel bir şehir; uzun zamandır

nasıl bir yer diye çok da merak ediyordum. Ne demişler,

geç olsun, güç olmasın. Ljubljana’nın merkezinde görülmesi

gereken tarihi yerlerden bazıları üçüz köprüler, Ejderha köprüsü,

Ljubljana Kalesi ve yine ara sokaklar. Şehrin ortasından

geçen derenin etrafında vakit geçirebilirsiniz; güzel cafeler ve

restoranlar mevcut.

Slovenya seyahatini Vrsic Pass üzerinden İtalya’ya geçerek

bitirecektim. En azından bu, en başından beri planımdı. Eski

seyahatlerden birinde Bled’den İtalya’ya geçmek için yine

aynı yolu kullanacaktık; fakat Jesenice’de yol kapalı olduğu

için başka bir yerden geçmek zorunda kalmıştık, sonunda da

kendimizi Avusturya’da bulmuştuk.

Vrsic Pass yolunu 1915 yılında Avusturya Macaristan imparatoru’nun

emriyle savaş esirlerine yaptırmışlar; bunlardan çoğu

Rus’muş, bu sebeple de 2006 yılından beri yol Rus Yolu olarak

anılıyormuş. Yol üzerinde ahşap bir kilise var, adı da bu sebeple

Rus Kilisesi. Her ne kadar bu seneki seyahatimi pass geçişleri

üzerine tasarlamadıysam da, ilk geçiş oldu Vrsic; İtalya’ya

ininceye kadar da dağ yolları ve dereler; kısacası Slovenya son

kilometresine kadar güzel tabiatıyla peşimi bırakmadı.

Güzel bir ülkeye, güzel bir veda oldu Vrsic Pass; akşamüstü

İtalya’ya, çok vakit geçirmeden Avusturya’ya geçtim. Daha

seyahatin başında sayılırdım ve gidecek yer çoktu, çoktu ama

yapılmış program yoktu; neyse devamında nasıl bir gezi oldu,

o da artık gelecek sayıya.

TGWL | 43


Olimpiyatlar ve

Otomobil Sporu

İskender Aruoba

Saygıdeğer okurlar;

Bu Great Wild Life Dergisinde ikinci yazım. Önce ilkyazım da

yaptığımız bir hatayı düzelteyim. Başlık; “Güle Güle Otomobil,

Aşkım…” olacaktı. Oysa “Güle Güle, Otomobil Aşkım” diye

bir manşet atmışız ki sanki bendeki otomobil sevgisine artık güle güle

diyoruz… Öyle değil tabi bu sevgi bir ömür sürecek sevgilerden;

Ben, benim alıştığım “otomobile” güle güle diyordum. Çünkü artık

otomobil, hatta “karayolu seyahati” elektrikli ve sürücüsüz “araçlar”

ile yeniden icat ediliyor…

Yaz olimpiyatlarının yapıldığı mevsimdeyiz. Bunlar dört yılda bir

gerçekleştirilen her ülkeden çok sayıda sporcunun katıldığı büyük organizasyonlar.

Bu yıl Brezilya’nın Başkenti Rio’da yapılıyor. İstanbul’a

alalım diye epey uğraşmış, ancak becerememişlerdi…

YARIŞLARDA KULLANILAN

ARABALARIN ATALARI ASLINDA

İLK DEFA ANADOLU’NUN

GÜNEYİNDE MEZOPOTAMYA’DA

M.Ö. 3000 YILINDA

KULLANILMAYA BAŞLANDI.

O DÖNEMLERDEN 10 ASIR ÖNCE

M.Ö. 4000 YILLARINDA ORTA

ASYA STEPLERİNDE YAŞAYAN

ATALARIMIZ ATI

EHLİLEŞTİRMİŞ VE ÇOK

ÇEŞİTLİ SAHALARDA

KULLANMAYA

BAŞLAMIŞTI BİLE.

atletler katılırdı. Yani bugünkü “uluslararası” vasfı o gün de vardı.

Hoş o gün “ULUS” kavramı da orta da yoktu…

Otomobilciler olarak bizleri ilgilendiren kısmı hiç şüphesiz “atlı araba

yarışları” olmuştur. Çünkü hem otomobil hem de sporunun tarihi

atlı araba ile başlar. Modern olimpiyatlara “otomobil sporu” daha

alınmıyor. Bunun (bence) sebepleri üzerinde ayrıca duracağız. Atlı

araba yarışları olimpiyat oyunlarından önce ve ayrı başlamış ancak

atletlerin koşmasından çok daha heyecan verici oldukları için oyunlara

dâhil edilmiştir.

İlk olimpiyatlar ve spor dalları

Olimpiyatlar Yunanistan’da Tanrılar için yapılmaya başlandı. İlk kayıtlara

M.Ö. 776 yılında rastlanır. İlk olimpiyatlar sadece koşu alanında

düzenlenirdi. Daha sonra cirit, güreş gibi askere, savaşa yönelik,

vücut kuvvetinin akıllıca kullanılmasına yönelik sporlar da eklendi.

Tanrılara yönelik yapıldığı için baba Tanrı Zeus’un oturduğuna inanılan

Olympos Dağ’ının eteklerinde Olimpia kentinde inşa edilmiş

“spor tesislerinde” yapılırdı. Sadece erkek atletler çırılçıplak katılır,

evli kadınlar seyre alınmaz bekâr kızlara özel bir “tribün” ayrılırdı…

Yunanistan’da yapılan Olimpiyatlara Avrupa’nın çeşitli yerlerinden

Roma atlı araba yarışları

2 atlılar grup N; 4 atlılar grup A olsa gerek… Ya da Formula 2 ve

Formula 1 gibi… Ayrıca arabaları hazırlayan “mekanikler” çeşitli

“modifikasyonlar” ile arabaları güçlendiriyorlardı…

Atlar ise çok özel teknikler ile yetiştiriliyordu. (Antik bir ticari anlaşma

metninden anlaşıldığına göre, işçi yevmiyesi 25 dinar olup, bir köle

44 | TGWL


25.000 dinara satılırken, eğitimli bir yarış

atı 90.000 dinar ediyordu..!) Bu günün

rakamları ile mesela bir Mercedes Formula

1 motorunun yıllık kullanım maliyetinin 100

milyon TL yapması gibi.

Bu yarışlarda kullanılan arabaların ataları

aslında ilk defa Anadolu’nun güneyinde

Mezopotamya’da M.Ö. 3000 yılında

kullanılmaya başlandı. O dönemlerden 10

asır önce M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya

steplerinde yaşayan atalarımız atı ehlileştirmiş

ve çok çeşitli sahalarda kullanmaya

başlamıştı bile. Bunların arasında tabii olarak

sürat yarışları ve cirit gibi “Atlı Sporlar”

da vardı. Bir diğer atalarımız Hititler M.Ö.

2000’li yıllarda at arabalarını geliştirmesi ile

savaşlarda daha sık kullanılmaya başladılar.

Hatta tarihin ilk yazılı anlaşması olan

Kadeş’te, Hitit ordusunda 3500 at arabalı

asker bulunduğu yazar. Bu dönemlerde

at yarışlarının yanı sıra araba yarışları da

başladı.

Aynı eğilim otomobilde de olmuştu. İlk

“otomobile benzer otomobiller” 1800’lerin

sonunda görülmeğe başlanmış ve 1886’da

Gottlieb Daimler modern otomobilin başlangıcı

sayılabilecek 4 tekerlekli 4 zamanlı

benzin motorlu otomobili yaptıktan hemen

8 yıl sonra 1894’de, Fransız Petit Journal

Gazetesi dünyanın ilk otomobil yarışını

organize etmişti. Ancak Bu yarışta buharlı,

elektrikli otomobiller de vardı. Birinci gelen

buharlıyı, ateşçi (chauffeur/Şoför) taşıdığı

için ihraç ettiler!

18. Yüzyıl at arabası yarışları

Antik Dünya’nın büyük şehirlerinde ve

olimpiyatlarda yapılan at arabası yarışlarında

maharetli sürücülerin yeteneklerini

sergilemesi, kontrole ve süratli viraj almaya

dayalı yarışlara dönüşmüş, asker kökenli

yarışçılar da giderek yerlerini bu işin eğitimini

alıp bunu meslek haline getiren “Pilotlara”

bırakmıştı. Ancak, mükâfatları “pilotlar”

değil; araba ve atların sahipleri alırdı…

Yani o günden bu yana bir “Manufacturers

Championship, MARKALAR ŞAMPİYONA-

SI” mevcut…

Araba yarışları ilk defa M.Ö. 680’de (yazılı

olimpiyat başlangıcından yaklaşık bir asır

sonra) olimpiyat oyunlarında bir kategori

olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlığın yayılması

ile “insani olmayan” ölümüne yapılan

gladyatör oyunlarını yasaklanınca halkın en

büyük eğlence kaynağı at yarışları oldu.

Çünkü buralarda (tesadüfî de olsa) asıl

seyri beklenen “ölüm” olabiliyordu. İnsan

doğasında maalesef bu duygu bulunuyor.

Boğa güreşinde de genel olarak matadora

“ole-yaşa!” deniliyor ancak seyirci boğayı

tutuyor…

İstanbul yarış pisti (Hipodrom)

kalıntıları. 16. Yüzyıl

Antik dünyanın çeşitli büyük şehirlerinde bulunan

hipodromlarında at yarışlarına büyük

ilgi gösterilirdi. Ancak bunların arasında en

büyüğü ve görkemlisi Konstantinopolis yani

İstanbul’daki “At Meydanı” idi. Yarışların

yapıldığı Hipodrom, At Meydanı (Hippos-At,

Dromos-Yol, Koşu Yolu,) şehir halkı için

en büyük eğlence kaynağıydı. Gladyatör

dövüşleri kadar şiddet içermese de rakibi

sıkıştırmak, duvara çarpmasını sağlamak,

yolunu kapatmak gibi saldırgan bir tutum

kurallara aykırı olmadığı gibi takdir edilirdi.

Ancak küfür etmek yasaktı.

M.S. sonra 393 yılında ise Hıristiyan

Roma İmparatoru Theodosius oyunların

putperestlikten kalma bir adet olduğu

gerekçesiyle yasakladı. Yasak 22 asır

sonra kalktı. Baron Pierre de Coubertin 23

Haziran 1894 günü Paris, Sorbonne’da bir

kongre organize etti ve burada Uluslararası

Olimpiyat Komitesi (COI-IOC) kuruldu ve

Pierre de Coubertin genel sekreter oldu. De

Coubertin, 1937 yılında Cenevre’de ölene

dek IOC’nin onursal başkanı olarak kaldı.

Olimpik Sporculara vasiyet olarak; “kazanmak

değil, katılmak önemlidir” fikrini bıraktı.

Bugün Yaz Olimpiyatlarında 41 ayrı spor

dalı var. Bunlar arasında “otomobil sporu”

yok. Oysa 110 sayfalık “Olimpik Kurallar”

arasında motor sporu yasaktır diye bir

madde artık yok. Üstelik bu spor, birçok

olimpik spordan daha çok “Olimpik Spor

kriteri” taşıyor. Eskiden kurallar arasında

olan “Performansın mekanik itişe dayandığı

sporlar kabul edilemez” kuralı 2007’de

kaldırıldı. Birçok motor sporu karşıtının iddia

ettiği gibi “İnsan gücü dışında güç kullanan

sporlar olimpik olmaz!” savı da doğru değil.

İnsan gücü dışında güç taşıyan çok spor var.

Üstelik tarihte birkaç defa otomobil sporu

olimpik spor olarak vardı. 1900 Paris Olimpiyatlarında

800 kilometrelik iki kategorili

bir yarış yapıldı ve (biri Louis Renault olmak

üzere) 4 pilot altın madalya aldı. Daha

sonra Londra’da programa alındı.

Sadece insan gücü söz konusu olsa idi;

tenis raketi, kano gibi aletler ve özellikle

yelken yarışı (tam 9 farklı sınıf var!) ve

atçılık (Equestrian) (Üstelik 3 ayrı dalda, At

Giyimi, Engelli Yarış ve At Terbiyesi) olimpik

olamazdı…

İlk otomobil yarışı birincisi

Albert Lemaitre

Peugeot 3 HP 1894 - Paris-Rouen

“Atlı Spor konusu açılmışken, çocukluğumda

iftihar ile seyrettiğim Türk Atlı Sporcularından

bahsetmem gerekir. Bunlar çeşitli altın

madalyalar, birincilikler kazanmış insanlardı.

Tarihin en önemli 5 atçısından biri olan

Albay Nail Gönenli babamın dostu idi. Ankara’da

geçirdiğim ortaokul ve lise yıllarında

Bahçeli Evlerdeki Süvari Alayında rahmetli

Nail Ağabeyin atı “Tombul’a” binerdim.”

Hem Kurallar kitabında hem de CIO

(Uluslararası Olimpik Komite) tarafından

bu manada (artık) yazılmış, söylenmiş bir şey

olmadığına ve kalmadığına göre; Neden

Otomobil sporları olimpiyatlarda yok?

Otomobil Sporu FIA (Uluslararası Otomobil

Federasyonu) tarafından yönetilir ve 140

ülkede 235 federasyon ve Otomobil kulübü

tarafından temsil edilir.

(FIA, IOC gibi Fransa’da 1904’de Automobile

Clubs Reconnus (AIACR) “Fransız

Otomobil Kulüpleri Birliği” olarak kurulmuş;

1937’de Uluslararasına dönüşte; Türkiye,

Büyük Atatürk’ün kurduğu “Türk Seyyahin

Cemiyeti, şimdi TTOK (Türk Turing Otomobil

Kurumu)” ile kurucu üye olmuştu. Daha

sonra da TTOK ve dönemin başkan ve spor

komitesi yöneticilerinin beceriksizliği yüzünden

“Belki devlet bir işe yarar” düşüncesi

ile Türkiye Otomobil Sporları Federasyon

(TOSFED) kuruldu.

Otomobil sporunu (dolayısı ile FIA’yı) diğer

sporlardan ayıran en önemli faktör; Spor

yapılan “ARAÇ’IN” dünyanın en büyük

endüstrisinin ürünü olmasıdır. Böyle olunca

sporun yapılması esnasında ortaya çıkan

TGWL | 45


özellikler tanıtım, reklam, diğer sporlardan

çok daha yüksek oluyor…

Dünyanın en ünlü ilk pilotu

Juan Manuel Fangio

Otomobil yarışı ve medya

FIA’nın ve özellikle dünyanın en popüler

sporu olan FORMULA 1 sporun kontrolü

ise FIA’nın değil Bernie Ecclestone isimli bir

şahısın kontrolü altında. Otomobil Sporu,

dünyanın en pahalı sporcularını barındırıyor.

Ayrıca olimpiyatlardan (yaklaşık

3,5 milyar seyirci) sonra en çok seyirciye

(4 yılda 2 milyar civarında) sahip spor

dallarından biri. (Futbol yılda 3,2 Milyar)

Öte yandan 3,5 milyar olimpiyat seyircisi

4 yılda bir 41 farklı spor dalını izlemek için

bir araya gelirken, her yıl 450 milyon F1

seyircisi toplanıyor.

FIA kuralına göre sadece onun onayladığı

spor müsabakalarına girebilirsiniz. Aksi

olursa lisansınız iptal edilir. Yani sadece F1

değil, Pist, Ralli, Tırmanma, Slalom vs. gibi

dallarda da FIA’ya bağlısınız.

FIA ayrıca tüm müsabaka ve şampiyonaların

TV haklarını elinde tutuyor. Bu TV

hakları ise (F1’in hakları öteki tüm sporların

toplam TV haklarından daha değerli)

Ecclestone’a ait International Sportsworld

Communications şirketi tarafından satın

alınmış durumda. Öte yandan (para onda

olduğu için) F1 Administration, yani F1

yönetimi de Ecclestone tarafından kontrol

ediliyor. Kurala göre FIA’nın olimpiyata

alınması için doğrudan IOC’ye başvurması

gerekiyor.

Ahşap yarış pisti (Kansas, ABD

Ancak anlaşılan gayet “benmerkezci”

bir kişilik olan Ecclestone “pastayı” bir

şekilde paylaşmak istemiyor. Çok mantıklı

başka bir sebep de yok galiba…

Bugünün FIA başkanı, eski dostum Jean

Todd (anlaşılan) uzun vadeli bir “geçiş”

programı yürütmekte. Bu konuyu 2012’de

İstanbul’da yapılan FIA genel kurulunda

görüşmüştük. Yardımcısı olan İsveçli Lars

Österlind bu konuda çalışmalara başlamıştı.

Muhtemelen, özel bir pist istemeyen

(kapatılmış şehir sokaklarında yapılan)

Formula E olimpiyatlara katılabilir. ‘F.E.’

46 | TGWL

Formula 1 benzeri otomobillerin sadece

elektrikli motor ile gidenleri. 2012’de kuralları

daha yeni konuyordu. FIA Formula E

müsabakaları 2014’de başladı. Ayni şase

ve motoru kullanan yani sporcuya daha

çok iş düşen bu “çevreci ve gürültüsüz”

otomobil sporu dalını belki de 2020 Tokyo

Olimpiyatlarında ilk defa görebiliriz. Ya da

tek bir markadan alınan bir ralli otomobili

ile stadyumda Rallikros? Veya tek üreticili

ya da IOC’nin koyduğu kurallara uygun

olarak üretilen bir go-kart?

Eski dost Jean Todd ile birlikte

(FIA Başkanı)

Bütün bu gelişmeler olurken

bizde neler oluyor..!

Olimpiyata 103 sporcumuz gitti. 25 tanesi

devşirme. Kaç yönetici beraber gitmiş

bulamadım..!

Nüfus bakımından bizden 10’ar milyon

küçük İngiltere’nin 56, Fransa’nın

34, İtalya’nın 25, üçte birimizden küçük

Avustralya’nın 27 madalyası var. Dünyanın

19’uncu kalabalık ülkeyiz. Sıralamada ise

8 madalya ile 41’inci..

Eskiden Atlı sporda manejleri kasıp kavururduk;

Süvari alayını kapattık

Bizim Binici Rio’da 61.inci oldu. Galiba 70

atlet katıldı.

Yetkililer Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezleri

(TOHM) adlı bir yerler kurup, kabiliyetli

sporcuları buralarda Olimpiyat madalyası

için yetiştireceklermiş. Ancak Millet nasıl

“kabiliyetli sporcu” haline nasıl gelecek

orası pek belli değil.”

İstanbul, tarihin en büyük antik araba yarışı

hipodromuna sahipti. Dünyadan 100 yıl

sonra bir F1 pisti yapabildik, şimdi otopark

olarak kullanılıyor. Bizim otomobil sporcusu

için “TOHM” yok, kendi imkânları ile yetişiyor

ama Avrupa ve Balkan şampiyonuyuz.

Formula E (elektrikli Formula1 yarışları)

Dünyanın 16.ıncı Otomobil üreticisiyiz; ancak

kendi markamız yok. 10 yıldır otomobil

“ELEKTRİKLİ” olarak yeniden yaratılıyor;

bizde tık yok.. Cumhurbaşkanımız “bir

Babayiğit” çıksın yapsın istiyor. Birileri ise

fabrikası kapanmış eski markadan yerli

Otomobil yapmağa çalışıyor…

Beysbol, Softbol (bir nevi beysbol), Karate,

Kaykay, Sörf, ve Spor Tırmanma dallarının

alınacağı 2020 Tokyo Olimpiyatlarına

otomobil sporumuzu da inşallah alırlar, çok

yakışır. Biz de seyrede dururuz gayri…

Modern RallyCross


Yeni Sezonda Tüm Avcılarımıza

RASTGELE!

TÜRKİYE DİSTRİBÜTÖRÜ

444 84 06

www.kamperest.com

TGWL | 47


Dışarıdaki

Motosiklet

Hakkı Orun

48 | TGWL


TGWL | 49


Yine öyle bir günde, Sokaklar ile ilgili birşeyler karalamıştım.

“Hayat Sokaktadır” diye.

Hayat sokaktadır.

Onun dışındaki yerler, hayatın belli kesimleri için yapılması gerekenleri

yerine getirmemiz ve hatta korunmamız icin ayrılmış

yerlerdir.

Sokak nedir bilirsiniz hepiniz değil mi! Lakin, kıymetini bildiğimiz

pek söylenemez.

Hayat sokakta geçer.

iş sokakta bulunur,

hayvan sokakta,

arkadaş sokakta,

komşu sokakta,

bakkal sokaktadır,

dostluk sokakta...

Velhasılı hayat sokaktadır.

Şimdilerde bu sokakların kaybolduğunu gözlüyoruz.

Şimdi yeni yeni bloklarda oturmaya sitelerde yaşamaya başlayınca,

bizler çekildik sokaklardan çünkü sokaklar kalmadı

artık, eh bakkal baba da kapadı dükkanı, Ayten teyzeler de

taşınmışlar huzur sitesine. Artık kimse kimseyi tanıyıp da kavga

filan çıktığında ayırmıyor, su da içemiyoruz komşu kapılarda...

Eskiden biz top oynardık sokaklarda ve susadığımızda giderdik,

Ayten teyzenin kapısında su içerdik. Bakkal baba ne istersek

verirdi bize, kimse bize yan bakamazdı o sokakta, kavga

çıktı mı komşular ayırırdı...

Böyle zaman zaman, kendi başıma kaldığımda, aklıma

gelenleri yazma gibi yeni bir faaliyet başladı.

Sanki, bir boşluk var da orayı ben dolduracakmışım

gibi.

Boşluk var evet.

İşte sokak olmayınca ne iş kaldı arayacak, ne dost kaldi birlikte

oynayacak, ne bakkal baba, top da kimse oynamıyor zaten.

Sitelerde betonlara gömdük dostlukları, halbuki neydi bir

zamanlar…

İnsan hayatının en temel ihtiyaçlarından biri de, değişiklik

değil mi zaten. Ama hangi yöne?

50 | TGWL


Değişiklik demişken, bir kalıcı değişiklikler var, bir de sürekli

değişiklikler var hayatımızda. Kalıcı olanlar, çevremizdeki

değişiklikler, insanların değişmesi, ülkenin değişmesi, birkaç

günlüğüne bir yerlere gidip kalmak gibi iken, sürekli degişiklikler,

yolda olmak gibidir.

Yolda olmak, zaman içinde, o kadar çok değişiklik içinde

tutuyor ki, tadına doyulmuyor.

Bir de bu değişikliği yaşarken kullandığımız araçlar var.

Bence en insanî olanı, tabiatın şartlarına biraz daha fazla maruz

kaldığımız, daha içinde olduğumuz motosiklet gibi sanki.

Araba kullanmak, sinemada oturup bir film seyretmek gibi

iken, motor kullanmak, o filmin içinde oynamak gibi derler.

Yağmur yüzünüze vurabilir kaskınızın vizörünü biraz aralayınca.

Ben yolda olmayı çok seviyorum.

Hani küçükken sokaklarda oynuyormuşum gibi.

Seyahate çıkarken eğer yolu düşünüyorsanız, çok eğleneceksiniz

demektir. Yoksa, gideceğiniz yerde varacağınız kişiler, ya

da o yeri, veya oteli düşünüyorsanız oraya gittiğinizde hiçbir

sürprizi kalmıyor işin.

Bilinmezlik değil mi zaten bizi çeken.

Motosiklet kullananlar ile ilgili çok sevdiğim bir deyiş vardır.

Psikolog muayenehanesinin önünde park etmiş bir motosiklet

göremezsiniz.

Motor kullanmanın acayip rahatlatıcı yönleri var. Hele bir de

mücadeleci bir ruhunuz ve içinizde yaşamakta olan bir çocuk

varsa, kurtuluşunuz mümkün değildir.

O gün yine, bir mesaj geldi Ali’den.

Ali Hollanda’da yaşıyor, ama her yıl, onunla birlikte, 4 ya da 5

kişi Alp Dağları’na gezmeye gideriz, motorlarımızla.

- Büyük Beyaz, ne yapıyorsun? Nordkapp’a geliyor musun?

- Ne Nordkapp’ı? Sizin gittiğiniz tarihte gelemem ama dur bir

bakayım.

Bu arada, aylık programımı yapıp, işlerimi yoluna koyarak,

gitmek için heyecandan yanıyorum.

Önce Finlandiya’dan Schengen vizemizi alıyoruz ve Aliler

dönüş yolunda iken, biz bir arkadaşımla birlikte Moskova’dan

yola çıkıyoruz, Temmuz 12, 2014.

TGWL | 51


Moskova’dan, St. Petersburg’a doğru çıkıyoruz yola sabah

erkenden. O gün akşam üzeri Helsinki’ye hareket edecek

gemide yerimiz ve kamaralarımız hazır. Motorlarımız servise

girdi çıktı. Herşey yolunda gibi. Yolda önce, öbür arkadaşımın

motorunun yağ kapağını yerine tam oturtamamışlar serviste ve

yerinden çıkmış, yer gök yağ içinde duruyoruz.

Benim motorda, zaman zaman elektrik kesintileri yaşıyorum.

Motoru çalıştırmak için marşa basıyorum ama, bazen hiç

ceryan gelmiyor, sonra bir ara geliyor.

O gece feribotta, güzel bir uyku çekiyor ve sabah kahvaltıya

çıkıyoruz bir üst güverteye. Mükellef bir kahvaltı ve sonrasında

garaja iniyoruz. Can basıyor marşa motoru calışıyor ve o

çıkıyor. Ben marşa basamıyorum çünkü yine ceryan yok!!! Başlıyorum

motoru iterek çıkartmaya gemiden ve gemici soruyor;

- Hayırdır?

- Millet uyuyor kardeşim onun için çalıştırmıyorum deyince

adam gülüyor.

- Çalışmıyor ondan diyorum. Hay Allah anlamında ortodoks

dininde birşeyler söylüyor.

başlıyorum motoru kurcalamaya ama çalışmıyor. Dur lan

diyorum bir açayım şu seleyi de aküye bir bakayım. Öyle de

yapıyorum. Bir de ne göreyim????

Akü başına gelen bütün kablolar akübaşına takılı ama vidası

orada kenarda duruyor. Herifçioğlu vidayı yerine takmayınca

o bağlı kablolar bir değiyor, bir değmiyor böylece benim

ABS lambası bir yanıyor bir sönüyor, motor da bir çalışıyor bir

çalışmıyor.

Alıyorum elime tornavidayı, açıyorum ağzımı, yumuyorum

gözümü. O arada vidayı sıktıktan sonra bir basıyorum marşa

motor şimşek gibi!

Basıyorum gaza ve doooğru servise. Can da orada ama servis

henüz kapalı, günlerden Cumartesi ve servis sabah 10:00 da

açılıyor, bekliyoruz ne yapalım. Burada bütün eksikliklerimizi

giderip, lastiklerimizi de taktırıp şen ve mesut devam ediyoruz

yolumuza.

Nordkapp, Norveç’in kuzeyinde, kuzey kutbuna doğru uzanan

kara parcasının en uç noktasıdır.

Haziran ayında burada güneşin hareketlerinden oluşan ışık

oyunları seyretmeye değer. Hatta sırf bu olaylar sayesinde,

yılda 200.000 turisti ağırlamaktadır Nordkapp.

Kuzey arctic kutup halkası üzerinde yer aldığı için adı İngilizce’de

North Cape, Norveççe’de de Nordkapp olmuştur.

O gün Finlandiya’da bayağı bir yol yaptık. Önce Vaasa’ya

yönlendik hani oradan feribotla karşıya geçeriz filan diye ama,

biz gittiğimizde, bizimle İngilizce konuşmaya çalışan birkaç kişi

vardı bir minibüs ile ama feribot yarın sabaha varmış.

Bu arada baktım adamlar aralarında Fince konuşmuyorlar bir

dinleyince baktık ki adamlar Rus iyi mi! Haydaa bir muhabbet,

bizim plakalar da Moskova olunca, neyse, ne yapalim derken

Can devam dedi, verdik gazi kuzeye... Oulu!

Bir kamp yeri buluyoruz bir gölün kıyısında. Yastık sırt çantası,

yorgan motor ceketi oluyor.

- Yaa işte öyle diyorum, Tanrı yardımcın olsun demek istiyor.

Neyse gemiden çıkıyorum, ilk durak Pasaport kontrol sırası.

Tabii benim motor sürekli çalışıyor. Rusya’dan ucuz benzini de

almadık, burada 5 misli paraya benzin yakıyoruz, çok yaşa

Avilon. ( BMW Moscow)

Pasaport kontrolündeki bayan polis;

“motorunuzu durdurun” diyor

olmaz sonra çalışmıyor diyorum utanarak. Şimdi servise gidiyorum

Ooo! diyor ne geldin çalışmayan motorla der gibi

Neyse ben geçiyorum kontrolden sıra Can’da ve ben kontrol

alanından çıkıyor yolun kenarına yanaşıyorum hala gümrük

sahası olduğundan trafik yok ama, normal alışkanlıkla yan

ayağı açınca motor stop ediyoooor! Açıyorum kontağı ekran

yok, ceryan yok.

- Ne oldu Hakkı hocam?

- Yan ayağı açtım stop etti, çalışmıyor.

- Ne yapacağız?

- Bak navigasyonda şurada bir servis buldum sen oraya git

arka tekeri ve balatalarındaki yağları temizlet, bana da buraya

bir servis aracı gönder

- “Evet hocam en iyisi bu” deyip gidiyor.

İkimizin navigasyonu da aynı adrese kurulu. Bu arada ben

52 | TGWL

Oulu’dan çıkıp biraz fiyordlara doğru gitmenin kimseye bir

zararı olmaz herhalde.

Biz de öyle yapıyor ve otel rezervasyonumuzu yapıp, Hammerfest’e

doğru yola çıkıyoruz.

Otelimiz çok sempatik bir otel. Küçük ve dağ evi havasında.

Resepsiyonda kimse yok, garson bizim girişimizi yapıyor.

Bu arada;

- Çiğ somon var mı diye soruyorum

- Şanslısınız bu akşam somon var açık büfede diyor ama

haşlanmış

- Hayır hayır bana çiğ lazım diyorum ve sormaya gidiyor, o

arada biz de giriş kartlarını dolduruyoruz.

- Şefle konuştum varmış ama marine etmek lazım dedi.

- Yok yok siz büyük bir parça somonu çiğ olarak bir tabağa

koyun bana da yarım limon ve tuz verin ben marine ederim.

deyince;

- Olur muu! diyor hayretle

ve oluyor elbette, ilk defa yapmıyorum ya! Önce biraz tuz,

sonra limon suyu bolca ve ….

Şimdi bu seyahatte Nordkapp’a varmış olmak, sadece torunlarıma,

“Ben motorumla Kuzey Kutbu’na gitmiştim”


deyip bu gezi raporunu okumak için önemli.

Ama Nordkapp’a gidene kadarki yol kısmı muhteşem.

Oteller kapalı, Dünyanın ilk meridyeninin hazırlanışı,

güneşin batmamasi, Nordkapp rüzgari, her istediğinizi

hürriyet sınırlari içinde yapabiliyor olmanız, herkesin sizden

korkuyormuş gibi araç kullanıyor olması, motosikletin

neden icat edildiği gibi şeylerin farkına varıyorsunuz.

Geyik muhabbeti mesela; Finlandiya’da yollarda sürekli

geyik görebiliyor olmanız ve trafik için bayağı bir tehlike

oluşturuyor olmalarını kastediyorum.

İsveç’te otoparklarda elektrikli araçlar için prizler mevcut

mesela.

İsveç’in bir köyünde bir Meksika yemeği yiyebiliyor

olmak.

TGWL | 53


54 | TGWL


Geçilecek Değil

Kalınacak Şehirdir

ORDU

TGWL | 55


Ordu Yaylaları

Karadeniz’de En Çok Mavi Bayrağa Sahip İl Olduk

Ordu’nun Dereleri Turizme Akıyor

5 Müze, 5.000 Nitelikli Yatak ve 5 Milyon Ziyaretçi

- Sayın TOPARLAK öncelikle sizi

yakından tanımak adına bize kendinizden

bahseder misiniz?

1965 Ordu’nun Eskipazar Köyünde

dünyaya geldim. İlk eğitimimi Güzelordu

İlköğretim Okulu’nda, ortaöğretim

ve lise eğitimimi Ordu İmam Hatip

Lise’sinde tamamladım. Yükseköğrenimimi

ise Anadolu Üniversitesi Sosyal

Bilimler Fakültesinde tamamladım.

Memuriyete 1985 yılında adım atmakla

birlikte, 1987 yılında Ordu İl Kültür

ve Turizm Müdürlüğü’nde göreve

başladım ve aynı kurumda 27 yıllık

görev sürem içerisinde Saymanlıktan,

Şefliğe, Turizm Şube Müdürlüğü’nden,

İl Müdür Yardımcılığı’na kadar tüm

kademelerde görev aldım. 19 Ağustos

2014 tarihinde ise bakanlık oluru ile

Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne

atandım. Aile yaşantıma gelirsek evli ve

2 kız çocuğu babasıyım.

- İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün

misyonu nedir? Görev alanları ve

sorumlulukları nelerdir?

Milli, manevi, tarihi, kültürel ve turistik

değerleri araştırmak, geliştirmek,

korumak, yaşatmak, değerlendirmek,

yaymak, tanıtmak, benimsetmek ve

bu suretle milli bütünlüğün güçlenmesine

ve ekonomik gelişmeye katkıda

bulunmak, kültür ve turizm konuları ile

ilgili kamu kurum ve kuruluşlarını yönlendirmek,

bu kuruluşlarla işbirliğinde

bulunmak, yerel yönetimler, sivil toplum

kuruluşları ve özel sektör ile iletişimi

geliştirmek ve işbirliği yapmak, yerel

yönetimler, kamu kurum ve kuruluşları

tarafından kurulan veya kamu personelini

desteklemek için kurulan dernekler

ve aynı amaçlarla Türk Medeni Kanununa

göre kurulan vakıflar dışındaki

asıl amacı kültür, sanat, turizm ve

tanıtım faaliyeti olan dernek ve vakıflar

ile özel tiyatrolar tarafından gerçekleştirilecek

projelere nakdi yardımda

bulunmak, tarihi ve kültürel varlıkları

korumak, turizmi, milli ekonominin

verimli bir sektörü haline getirmek için

yurdun turizme elverişli bütün imkanları

değerlendirmek, geliştirmek ve pazar-

56 | TGWL


lamak, kültür ve turizm alanlarında

her türlü yatırım, iletişim ve gelişim

potansiyelini yönlendirmek, kültür ve

turizm yatırımları ile ilgili taşınmazları

temin etmek, gerektiğinde kamulaştırmak,

bunların etüt, proje ve inşaatını

yapmak, yaptırmak, Türkiye’nin turistik

varlıklarını her alanda tanıtıcı faaliyetler

ile her türlü imkan ve araçlardan

faydalanarak kültür ve turizmle ilgili

tanıtma hizmetlerini yürütmek gibi

sorumluluklarımız var.

- Ordu’da Turizm’in gelişmesi ve

istenilen seviyeye ulaşması için alt

yapının yeterli olduğunu düşünüyor

musunuz?

Son yıllarda turizm açısından yapılan

fiziki mekanlar ve altyapı çalışmalarımızın

turizmin gelişmesi adına

ciddi ilerleme sağlamıştır. Bunların en

önemlisi kuşkusuz ki Ordu-Giresun

Havaalanı oluşturmaktadır. Ordu- Giresun

Havaalanı Ülkemizin ve Avrupa’nın

denize dolgu yöntemiyle inşa

edilmiş ilk havaalanıdır. 22.05.2015

tarihinde hizmete açılan havaalanı

sayesinde turizm adına en büyük

ulaşım sorunu çözülmüştür. Buna

paralel olarak havaalanı yanında hayata

geçirilen “Çikolata Park’’ projesi

Karadeniz’de en çok

mavi bayrağa sahip il olduk

Önem arz eden çalışmalardan

bir diğeri de “Yeşil Yol” projesi.

Turizm alanlarını birbirine bağlayarak

, bölgenin turizm potansiyelini

arttırmak amacıyla başlayan

proje. Samsun, Ordu, Giresun,

Gümüşhane, Bayburt, Trabzon,

Rize ve Artvin olmak üzere 8

ilin önemli yaylalarını ve turizm

merkezlerini birbirine bağlayan,

bölgeye gelen yerli ve yabancı

turistlerin belirlenen güzergâh boyunca

güvenli, konforlu bir şekilde

seyahat etmesine imkan sağlayarak

Doğu Karadeniz’e yeni

canlılık ve şekil kazandıracak.

ile ilimizde fındık satışını artırmak,

bölgemizde fındıklı ürün çeşitliliğini

desteklemek (BUTİK ÇİKOLATA vb.),

yöresel ürünlerin satışının sağlanması,

yöresel yemeklerin tanıtımı ve sunumu

hedeflenmiştir.

Karadeniz’in ilk botanik bahçesi yine

ilimizde faaliyet gösterecektir. Türkiye’nin

dünya mirası özel eserlerinin

birebir küçültülmüş hallerinin sergileneceği,

186 dönümlük fidan üretim

sahasında 116 dönüm arazi üzerine

kurulacak olan botanik bahçesinin

toplam yatırım maliyeti ise 12 milyon

500 bin TL’yi buluyor. Proje çalışmaları

tamamlanmış olan tesiste aynı zamanda

toplantı, nikah gibi pasif etkinliklere

de fırsat verilecek. Yine deniz

turizmi alanında Ordu Merkez Akyazı

Halk Plajı, Cumhuriyet Mahallesi Plajı,

Ünye Uzunkum Plajı ve Fatsa Çamlık

Plajı Mavi Bayrak ile ödüllendirilerek,

Karadeniz’de en çok mavi bayrağa

sahip il olduk. Kış turizmi kapsamında

650 dönüm arazi üzerine inşa edilen

Karadeniz’in en büyük kayak merkezinin

içerisinde dağ evi mimarisinde 8

adet yapı ve 2 adet telesiyej mekanik

hattı bulunuyor. Ülkemizin denize ve

havaalanına en yakın merkezi olan

Kayak Merkezinde 5 bin metre uzunluğunda

35 metre genişliğinde parkur

bulunuyor. Tesis içindeki binalarda

sağlık merkezi, bilet satış ve kayak

malzemeleri satış noktaları, alt ve

üst istasyonlarda yeme içme tesisleri

bulunuyor.

Bunların yanı sıra 2000’li yılların başından

itibaren ekolojik turizm

Başkotanı Köprüsü

TGWL | 57


alanında önemli çalışmalar yapan

Fatsa Kabakdağ Köyü 93 harbiden

sonra Gürcistan’dan bölgeye gelenlerin

kurduğu bir köydür. Köyde, taş ve

ahşap malzemelerden inşa edilmiş,

100’ün üzerine tescilli mimarlık örneği

bulunmaktadır. Kabakdağ bir Gürcü

Köyü olduğundan ve Gürcü halkın

gelenek ve göreneklerini yaşatma

çabası sayesinde gerek gündelik

yaşamlarında, gerek özel günlerinde

ve mutfaklarında Gürcü esintisine

rastlamak mümkündür. Yemeklerde

ağırlıklı olarak ceviz ve baharatlar

(kinzi, fesleğen, çörek otu) bulunur, ilk

kez 2004 yılında yapılan Kabakdağ

Şenliği, Gürcü kültürünün yansımasıdır.

Köyde aynı zamanda 60 misafirin

ağırlanabileceği ev otelleri bulunmaktadır,

misafirlere köy halkı tarafından

32 Gayde gibi oyunlar sergileniyor.

Eko turizmde ivme yakalayan diğer

bir köyde Kayabaşı, Ordu merkeze

10 km ve 10 dakika mesafede yeşilin

bin bir tonunu barındıran Kayabaşı

Köyünde Hazal, Fadıkana, Köyüm ve

Ormancının yeri gibi ikram noktaları

bulunuyor. Köyde kullanılmayan 30

civarı ev yaklaşık olarak 100 oda

200 yatak kapasitesi ile konaklama

merkezi olarak kullanılmaktadır. Eko

Turizm kapsamında köye gelenler, süt

sağma, yumurta toplama, yün yataklarda

yatma, doğa yürüyüşü imkanının

yanında odun ateşi ile Karadeniz’e

özgü kuzine sobalar, üzerinde pişen

yemeklerden yeme imkanı buluyor.

Ayrıca çocuklara köy yaşamını

öğrenme imkanı sağlanıyor. Önem

arz eden çalışmalardan bir diğeri de

“Yeşil Yol” projesi. Turizm alanlarını,

birbirine bağlayarak , bölgenin turizm

potansiyelini arttırmak amacıyla başlayan

proje. Samsun, Ordu, Giresun,

Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize

ve Artvin olmak üzere 8 ilin önemli

yaylalarını ve turizm merkezlerini birbirine

bağlayan, bölgeye gelen yerli ve

yabancı turistlerin belirlenen güzergâh

boyunca güvenli, konforlu bir şekilde

seyahat etmesine imkan sağlayarak

Doğu Karadeniz’e yeni canlılık ve şekil

kazandıracak.

- Ordu’da son yıllarda turizm alanında

olumlu gelişmeler gözlemliyoruz.

Rakamlarla Ordu turizminin

durumu nedir?

2011 yılında 205.265 yerli 9.041

yabancı olmak üzere toplam 214.306

ziyaretçi

2012 yılında 260.098 yerli 15.944

yabancı olmak üzere toplam 276.042

ziyaretçi

2013 yılında 280.201 yerli 14.039

yabancı olmak üzere toplam 294.240

ziyaretçi

2014 yılında 329.282 yerli 14.273

yabancı olmak üzere toplam 343.555

ziyaretçi

2015 yılında 453.170 yerli 29.693

yabancı olmak üzere toplam 482.863

ziyaretçi

Son 5 yılda genel toplamda

1.415.267 turist ilimizde ağırlanmıştır.

Bu verilerin artışlarında turizm çalışmalarının,

tanıtım çalışmalarının,

ilimize son yıllarda kazandırılan Marka

Otellerin katkısı son derece büyük.

Bunun yanı sıra 13.’sü gerçekleşecek

olan uluslararası geleneksel Vosvos

şenliği ilimizin dünya ya açılan önemli

pencerelerinden biri. Şehir merkezi

sahil yolu üzerinde bir adet, Fatsa ve

Ünye, Ulubey İlçelerimizde de birer

adet olmak üzere toplam üç adet

Turizm Tanıtım Büromuz bulunuyor.

Turizm haftası kutlamalarını salonlardan

çıkararak ilçelerimizde düzenlemeye

başladık. Bu doğrultuda 2014

yılında “Turizm Haftası” açılışını Fatsa

58 | TGWL


TGWL | 59


İlçesi Kabakdağ Köyünde gerçekleştirdik.

2015 yılında ise Ünye İlçemizde

Turizm Haftası etkinliklerini gerçekleştirdik.

2016 yılında da Turizm Haftası

açılış programını Ulubey İlçemiz Güzelyurt

Mahallesinde gerçekleştirdik.

Bununla birlikte Güzelyurt Mahallesini

eko turizme açma çalışmalarımız tüm

hızıyla devam ediyor.

- Arap dünyasına yönelik bir takım

çalışmalar yapıldı. Dönüşlerle

ilgili durum nedir? Bu dönüşlerden

memnun musunuz?

07-11 Mayıs 2015 tarihleri arasında

Sayın Valimizin girişimleriyle

“Ordu’nun Dereleri Turizme Akıyor”

Projesi kapsamında 17 ülkeden 32

Arap gazeteciyi İlimizde ağırladık. 05-

11 Kasım 2015 tarihleri arasında yine

Sayın Valimizin yaptığı davet üzerine

İlimize gelen, 26 farklı ülkeden toplam

86 gazeteciye 6 gün boyunca İlimizin

tarihi ve turistik değerlerini tanıtarak

körfez ülkelerinin gazete ve televizyonlarında

Ordu ile ilgili 3 bine yakın

haber yayınlanması sağlandı.

Bu çalışmalarımızın geri dönüşümünü

2015 yılında konaklama istatistiği verilerinde

% 41 artış olarak gördük. 19

Temmuz 2016 tarihinde İlimize gelen

ilk Riyad Kafilesini ağırladık. Bundan

böyle Ordu-Giresun Havaalanı her

hafta Riyad’dan direkt uçuşlarla turist

kafileleri şehrimize gelecek. Yine 5

Ağustos 2016 tarihinde Kıbrıs Turizm

ve Çevre Bakanı ile Kıbrıs Ticaret

Odası temsilcileri Ordu’ya gelecek.

- Kültürel anlamda ne gibi

çalışmalar içerisindesiniz?

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Müze

Müdürlüğünce 2010 yılından itibaren

başlatılan kazı çalışmalarında

2300 yıl öncesine ait, tapınak ve kale

duvarlarına rastlanmıştır. Kurul Kalesi

Karadeniz Bölgesinde ilk arkeolojik

kazı alanıdır. 2011 de başlayan kazı

çalışmaları 2012, 2013, 2014, 2015

yılında da devam etmiştir. 2016 yılı

60 | TGWL


kazı çalışmalarına başlanmıştır.

Fatsa Cıngırt Kalesi kazı çalışmaları

dönemler halinde 2011, 2012,

2013, 2014 yıllarında yapılmıştır.

Dönemler halinde kazılara devam

edilecektir.

Restorasyon çalışmalarımıza gelince;

14 Mayıs 2015 tarihinde başlanan

Kahraman Sağra Konağı Restorasyon

Uygulama işi tamamlanmış olup

Hareketli Etnoğrafya Müzesi olması

planlanmaktadır. Eski Vali Konağı

Çocuk Kütüphanesi yapılmak üzere

onarım ve restorasyon ihalesi işlemleri

başladı. Altınordu İlçesi Kabana Çeşmesi

Rölöve, Restitüsyon, Restorasyon

Proje Yapım işi için Samsun Kurul’dan

onaylandıktan sonra restore edilecektir.

Gölköy İlçesi Dereçayır Camii

Rölöve, Restitüsyon, Restorasyon ve

Elektrik Proje Yapım işi tamamlanmak

üzere olup restorasyon uygulama

işine başlandı. Gölköy İlçesi Yemişgen

Kilisesi Rölöve, Restitüsyon, Restorasyon

Proje Yapım işi tamamlanmış olup

kurul tarafından onaylandı. Kumru

Samur Camii Restorasyon Uygulama

işi tamamlanmak üzeredir.

Turizm çalışmalarımızın yanı sıra kültürel

çalışmalarımıza da ağırlık verdik.

Bunlardan en önemlilerinden biri Gazi

halk kütüphanesinin 900 m2 olan

kullanım alanını 1800 m2’ye çıkararak

aynı anda 206 kişiye hizmet veren

büyük bir okuma salonu, araştırmaların

yapılacağı tarih bölümü, her türlü

söyleşinin yapılacağı şark köşesi, revir

ve bayan mescit oluşturulmasıdır. Yine

başta Altınordu İlçemiz olmak üzere

hiç kütüphane olmayan 3 İlçemizde

halk kütüphanelerini hizmete açtık. Bu

çalışmaların yanı sıra Ulubey, İkizce,

Çatalpınar, Aybastı, Çamaş, Korgan,

Perşembe, Fatsa ve Çaybaşı İlçelerimizin

kütüphane hizmet binalarını

modernize ederek daha kullanışlı hale

getirdik.

- Kurum olarak ileriye yönelik

hedefleriniz nelerdir? Sizleri yakın

zamanda hangi çalışmaların içinde

göreceğiz?

Önümüzdeki 5 Yıllık Hedefler

• 5 Müze, 5.000 nitelikli yatak ve 5

milyon ziyaretçi,

• En az 2 Arkeolojik alanın ziyaretçilerin

hizmetine açılacak mekanlar haline

Aybastı Yaylası

TGWL | 61


Ordu’nun Dereleri

Ordu’nun Dereleri

Ünye Kalesi

Antik Kale

Ordu Genel Görünüm

Kaleköy Kalesi

Kaya Mezarları

62 | TGWL


getirilmesi,

• En az 2 yaylada, Türkiye ve Dünyada

bilinen ve tercih edilen konaklama

mekanların oluşturulması,

• Yaylalara helikopter ve teleferik ile

ulaşımın sağlanması, yayla merkezlerinde

sokak sağlıklaştırma çalışmaları

yapılması,

• Çambaşı Kış Sporları Merkezinin,

Türkiye’deki kayak merkezleri içinde

tercih edilen bir kayak merkezi haline

gelmesi,

• Deniz turizminin yaygınlaşması,

• Kültür ve Turizm Bakanlığı projesi

olan ve Kalkınma Bakanlığı’nca desteklenen,

yaylaları birbirine bağlayan

“Yeliş Yol Projesi”nin tamamlanması,

• Sokak Sağlıklaştırma Projesi çalışmalarına

devam edilerek daha fazla yapının

restorasyonun gerçekleştirilmesi,

• Mavi bayraklı plajların oluşturulması,

• En az 3 köyü, Türkiye’nin en çok

bilinen Eko Köyü haline getirmek,

- Son olarak The Great Wild Life

okuyucularına ve Ordululara vermek

istediğiniz bir mesaj var mı?

Öncelikle bu röportajın oluşumunda

katkıda bulunan Kuzey in Yıldızı Dergisi

çalışanları ve imtiyaz sahiplerine teşekkür

ediyorum. Farklı turizm alternatifleri

ile son yıllarda tanıtımına büyük önem

verdiğimiz İlimizde, doğa güzellikleri,

ahşap mimari örnekleri, özgün yemek

çeşitleri, bitki örtüsü, mavi ve yeşilin

kucaklaştığı koy ve kumsalları, birbirinden

güzel yaylalarıyla misafirlerimizi

ağırlamayı bekliyoruz.

TGWL | 63


64 | TGWL

Yazan: S. Aygün Başarır


Bir

AKYA

Hikayesi

Saros Körfezi

TGWL | 65


Genellikle balıklar üzerine bilgi aktaran yazılarıma bu

sayımızda ara verip sizlerle çok yeni çok sıcak bir

anımı paylaşmak istedim. 15 Temmuz 2016 darbe

girişiminden bir gün önce “Saros Körfez’inde” noktalanan

Akya avım aslında 20 Haziran da “Datça- Selimiye’de”

başlamıştı...!

Fransa’dan gelen arkadaşım ve iki çocuğuyla Bodrum’da buluşup

iki aile olarak tekne seyahati planlamış idik. İki haftalık programımız

Gökova’dan başlayıp Datça’nın neredeyse her tarafını

gezmemize yetecek kadarda uzundu.

Teknemizdeki en küçük yolcu olan erkek çocuğu Ruben aynı

zamanda teknenin en hızlı olta balıkçısı. Mola verdiğimiz her koy

veya körfezde muhakkak balık yakalama çabası içerisine girer

bende ona uygun takımlar hazırlayıp başarılı olması için desteklemekteydim.

Fakat temmuz ayı balık yakalamak için çok iyi bir

ay olmamakla birlikte bu kadarda sıfır olması akıl alacak gibi değildi.

Her sabah ve akşam palet gözlük dalıp çevredeki balıkları

tespit etmeye çalışıyorum fakat kimsecikler yoktu.

Ruben sadece minnacık Lapin ve Hanoz balıkları yakalayabiliyordu.

Yakalayabildiği rekor balık 20 gram idi. Neyse günler

geçti turun sonunun yaklaştığı bir sabah saat 06.00’da Selimiye

Kasaba’sının önüne 20 metre derinliğe çapa attık ve orada kahvaltı

hazırlıkları yaparken denizin derinliklerinde büyük balıklara

ait yansımalar gördüm. Hemen dipli bir zoka takımı hazırlayıp,

kamış vasıtasıyla aşağıya indirdim. Anında bir balık yapışınca

kamışı Ruben’e verdim. Balık Ruben’in çekebileceği kadar bir şey

idi. Aman tanrım manzara müthiş bir hal almıştı. Çığlıklar atıyor,

yerlere düşüyor, kalkıyor ama balığı su üstüne çıkartamıyordu.

Oğlan kan ter içinde 20 dakika sonunda balığı teknenin içerisine

aldı. Balık 1,5 kg’lık bir Akya palazı idi. Denizden 1 kova su alıp

balığı içine bıraktık.

Olağan üstü güzellikte bir balıktı. Gümüşten daha parlak olan

66 | TGWL


vücudunu çatal bir kuyrukla sonlandırıyordu. Çok belirgin ve çok şık yanal çizgiye sahip

idi. Ruben çok gururlanmış bir halde tebriklerimizi kabul ediyor ve en sonunda iyi bir

ziyafet çekebileceğimizin de müjdesini veriyordu. Balığımızın kovadaki suyunu üçüncü kez

değiştirdikten sonra Ruben’e bu balığın gelişmiş halinin, 20-30 kg’lık resimlerini gösterdim.

Ne demek istediğimi derhal anladı. Çok üzüldü ama kovayı denize boşalttı ve balığı

tekrar denizlerine iade etti.

Seyahat bitti Saros’a geri döndüm. İlk iki gün eksikliklerini giderdiğim yeni teknemle ilk

defa balık avlamaya çıkacağız. Açıkçası bende heyecanlıyım çünkü alüminyum olan

teknenin deniz performansını çok merak ediyorum. İki gece konaklamalı üç tam gün hem

seyahat yapacağız hem de balığa bakacağız.

14 Temmuz sabahı erkenden Güneyli Liman’ından hareket ettik. Akşam Kömür Liman’ında

demirde kalacağız. Yol boyunca uzun boylu zarganalar yakaladık. İçlerinden en

büyük iki tanesini Akya yakalamak için hazırlanmış takımlara monte edip, üzerinde çıkrık

makara bulunan kamışlarla denize uzattık.

Artık takımlar neredeyse 3 saattir denizdeyken çok sağlam bir vuruş aldık. Oltanın diğer

ucundaki güçlü yüzücünün ismi Akya olmalıydı. En güçlü mücadelesini verdiği ilk 15

dakika boyunca 3 kere su üstüne çıkıp tekrar daldı. En sonunda balığımızı ikna edip

güvertemize aldık.

Çok güzel bir balıktı. Gümüşten daha parlak olan vücudunu çatal bir kuyrukla sonlandırıyordu.

Çok belirgin ve çok şık yanal çizgiye sahipti. Tek farkı 1,40 metre uzunluğunda

ve 18,5 kg ağırlığındaydı. Eğer Ruben yanımda olsa muhtemelen sevinçten ağlardı. O

gün denize yapılan yatırımın mislisiyle geriye döndüğünü görmek gerçekten çok güzeldi.

Hoşça kalın…

TGWL | 67


zamansız elbette... ancak şu kavurucu yaz gününde serinletici bir hayal...

Şafak Gökhan

68 | TGWL


TGWL | 69


İ

glo nedir, kimlerdendir ,nasıl

yapılır bir bakalım

İglo ,eskimoların hayatlarını

idame ettirmek ve avlanma

amaçlı geçici olarak yaşadığı

sıkıştırılmış kardan yapılan çadır, ev

anlamına gelir.

Eskimolar kış aylarında sıkıştırılmış

kar kürtününden iglo yaparak hayatlarını

sürseler de yaz aylarını, hayvan

derisi çadırlarda veya taş, çamur

ve ağaçtan yapılan barınaklarda

geçirirler. Wikipedi öyle diyo. Özgür

ansiklopedi ya hani...

Ve şimdi ansiklopediyi bir rafa kavurucu

yaz aylarını da kıyıya bırakıp

konumuzun çocukluğuna inelim.

Yaşantımızın daha tıfıl dönemlerinde

herkes gibi illaki şu yaşımıza oranla

daha fazla barınak yapmışızdır.

Küçüklüğümüzü hatırlayınca köy,

bağ, bahçe çocukluğu olanlar daha

iyi bilirler ki evin karşısındaki tepeye

ağaç çatarak eski çuvallardan

yapılmış çadır bez ev içinde köpeğinle

havanın kararmasını beklemek

bütün köyün üzerine batan güneşi

izlemek muazzam bi duygu verirdi.

Ancak bu durum kar yağınca değişir.

Kar yağınca barınak yapmak güç

bela hayallerde kalırdı.

O barınak yapılan çuvalı kışın yine

kullanırdım elbette ,içine saman doldurup

tepeden aşağıya kaya kaya

atkımı rüzgara kata kata donmuş

dereyi uçarak geçmişliğim olmuştur

ancak kışın hiç o çuvalla tam anlamıyla

barınak yapamamıştım. Her

denememde yıkılır ıslanıp donardı

tepede olduğum için de daha fazla

rüzgar alır aksine buz gibi kas katı

üzerime yapışırdı.

Şimdi gelelim nasıl yapılır kısmına?

Gerekli araçlar : Testere (bizim yanımızda kürek vardı kürek kullandık)

İglo yapabilmek için elbette kar yapısı, hacmi, kürtünlüğü önemli. Rüzgar

almış kesilebilir sert mukavemette olması sulanıp, buzlaşıp ağırlaşmamış

olması gerekli. Olmalı ki duvarlar iyi örülsün, ağırlığı taşımayıp çökme

yaşanmasın. Ne çok şey gerekli değil mi? Sakin olun hepsi doğada ve

becerilerinizde mevcut.

Yaşım bu yaş oldu hala içimde bi

ukteydi karda bir barınak yapmak.

İgloyu ilk olarak gazete kuponları

biriktirilerek alınan ansiklopedilerimizde

görmüştüm

Halen bi köylü olan ben, dağcılık

ve doğa sporları tutkunu olarak

Bolu ilinin yüksek dağlarında öğrendiklerimi

deneyimlerimi bir araya

getirerek Bolu Dağcılık ve Arama

Kurtarma Kulübü bünyesinde küçüklüğümdeki

ukteyi gerçekleştirdim.

Karda kışta çadır kurmak dışında bir

barınak yaptım.

70 | TGWL


Eskimolar kar testeresi kullanarak

başlangıçta igloyu yapacakları

yerdeki kar zemininden tuğla şeklinde

bloklar keserek iglonun içini

oymuşlar. Kestikleri tuğlaları kesilmemiş

kar kürtünü zeminine açısı

içe büküm eğimli gelecek şekilde

dizmiş böylelikle kot farkını iki tuğla

boyuna çıkarmışlar bizde onların

izinden giderek duvarımızı örmeye

başladık yapılmaz değil yapılır.

Bir yandan örülen tuğlalarda diğer

yandan sıva ve harç olarak yine kar

kullanılıp boşluklar kapatılır.

İlk sıra üzerine kemer şeklinde gelecek

şekilde yine içe eğimli sıralanarak

devam edilir. Yüksekliği ise çok

rüzgar almayacak şekilde kişilerin

kendi boylarına göre ayarlanarak

kubbe şekli verilerek kapatılır.

Kapı girişine L şeklinde kısa bi

koridor yada set yapılması içeriye

soğuk hava ve kar girişini engeller

fazla eşya ve çantaların içeride yer

kaplamaması sağlanır. İglonuza

küçük bi hava penceresi açmakta

fayda var.

Elinize sağlık.. İglonuzun içerisinde

sıcak bı dağ çayı içip güzel bir uyku

çekebilirsiniz.. Oh miss.

Şu yaz günlerinde olmasa da her

zaman aklımızda şu soru vardır

(haklı olarak) iglonun içi sıcak olur

mu?

Buzdan kardan bi ev ne kadar sıcak

olabilir ki ? (-zaten sıcak olsaydı

erir yıkılırdı. kesin buz gibidir ? –

hayır dışarıda hava sıcaklığı rüzgarla

daha da soğuk buz gibi hissedilirken

iglonun içi yaklaşık +2,+4

derece olur.

Ortam ısısı mumlarla ve kişi sayısına

göre +10, +12 derecelere

kadar çıkarılabilir ve iglo içerisinde

yükselen sıcak hava iglo tuğlalarının

yüzeyini ısıtıp soğutur ,dondurarak

yalıtım sağlar üzerine yağan kar

iglonun daha da sağlamlaşmasına

katkıda bulunur.

Ancak iglo içerisindeki karlı zemine

direk temas ederek oturmak, yatmak

ısı kaybına yol acar ve hipotermi

oluşturabilir.

He yok ya ben evde durmak ,oturmak

istiyorum kar kış sevmiyorum

diyenlere ..bir fikir; sizler de evde

oturup küp şekerlerden iglo yapabilirsiniz

doğayla hoşçakalın.

TGWL | 71


Şeref Erbil

Tuzla Milas

Boğaziçi Köyü

72 | TGWL


Tuzla Milas delta içinde bulunan, Boğaziçi

Köyü halkı Arnavut olup, çoluk çocuk

ailecek balıkçı kendi özünde. Tekneleri ile

her sabah erkenden balık ağlarını toplamaya

giderken kadınların, balıkçı tekneleriyle balık

ağı topladığını ve köye döndüğünde balık ağlarını

temizlerken tüm aile fertlerini bir arada görmek bu

köye aittir.

Atalarından aldıkları geleneksel balıkçılığı devam

ettirmektedirler. Kendi kooperatifleri bulunmaktadır.

Yöre halkı Bodrum’dan Milas’tan gelip, avlanan balıkları,

karidesleri, dilbalıklarını, çupraları, levrekleri

canlı canlı görüp alabilirler.

Ayriyeten cennetten bir köşe, sıra-sıra balıkçı tekneleri,

uçan ördekler, mekeler… Burada doğal hayatın

bir parçası haline geldiğinizi görürsünüz. Deltanın bir

parçası olan Boğaziçi Köyü ayrıca balık restoranları

ile hizmet vererek de turizme katkıda bulunmaktadır.

TGWL | 73


Tuzla Bargilya Göçmen Kuşları Koruma

ve Rehabilitasyon Derneği’nin Amacı

Derneğimiz 12.02.2015 tarih 1962 sayılı yazı ile Muğla İli,

Milas-Bodrum İlçeleri arasındaki yörenin tek deltası olan Tuzla

Deltası(Boğaziçi Deltası) için kurulmuştur.

1995 yılında Şeref Hoca’nın önerisi, Muğla Valisi Lütfü Yeğenoğlu

ve Vali Yardımcısı Ali Haydar Küçüğün katkısı ile Doğal

Alan korumasına alınmıştır. 2004 Ulusal Sulak Alan Komisyonu

tarafından koruma kapsamına alınarak yönetim planı

yapılmıştır. Halep Çamı Tabiatı Koruma Alanına komşu, sulak

alan havzası, Tuzla Sulak Alanı ve Güllük Dalyanı alanından

oluşmaktadır. Tuzla ve Güllük her yıl 3000’in üzerinde flamingoya

ev sahipliği yapmasının dışında; Güllük Körfez’i Boğaziçi’nden

geçip gelen deniz balıklarına da kuluçka bölgesi

olması nedeniyle gözde bir bölgedir.

Deltanın tarihi ve kültürel kalıntılarının öne çıkması turizmdeki

yerini alması acısından; deltanın kenarında bulunan Bargilya

Krallığı kalıntılarının Turizm Bakanlığını ilgisi ve koruması alanına

girmesi de, bölgenin tahrip edilmesini önlemek acısından

önemlidir. Boğaziçi’nin balıkçı köyü olduğunu; küçük teknelerin,

balıkçıların balık ağlarını ayıklarken ortamın doğallığını

yitirmeden korunmasına önem vermesini, Tuzla Boğaziçi

Köyü’nün sabahları, koyun resmini denizin üzerinde yansımasını

görme ayrıcalığına sahip olup; mekelerin, karabatakların,

ördeklerin dalıp çıktığını, martıların denizin üzerinde uçuşunu

Bargylia Tuz Gölü Filamingolar

Bu doğa harikası deltanın korunması bizden sonraki nesillere

de aktarılması gerekirken, avlanma ve deltada bilinçsizce yapılaşma

olması tarihe ve doğal yaşama yapılmış zulümdür. Bu

bölgenin doğal hali ile ve arka kısımlarının tarım alanı olarak

kalması doğru olandır.

Deltanın içinde inşa edilen kaçak yapıların atık sularının bu

bölgeyi kirletmekte olduğunu, deltanın hemen kenarında balık

ağları, tel örgüler, elektrik direkleri deltanın içerisinde betonla

yürütülmüş su boruları deltanın yok olmasına, burada ki

canlıların ölümüne sebep olmaktadır. Bütün bölge halkının ve

özellikle gençlerimizin bu bölgeye sahip çıkmaları ve bölgeyi

korumaya duyarlı olmasının bölge içi ileriki dönemde kazanç

olacağını düşünmekteyiz. Bu bölgenin korunması ve tekrar

hayat bulması acısından acil olarak yapılması gereken; uçan

kuşlar hastanesi, rehabilitasyon hastanesi, yüzen kuluçka alanları,

yıllık olarak deltanın kirlilik oranlarını ölçen kurum-kuruluşların

destek vermesi ve turistik olarak da çevresinde patika

yürüme-dinlenme alanları, gözetleme kuleleri kurulması önem

arz edilmektedir.

Kurucu Üyeler:

• Şerafettin ELBİL

• Yılmaz DURMUŞ

• Burçak ÖLÇÜCÜ

• Bilal BİLGE

• Onur DURMUŞ

• Oktay ÖZCAN

izlemek bu köyün yaşam tarzıdır. Bu yaşamı ve bu doğal güzelliği

bozmamalı ve görmezden gelmemeliyiz.

Metruk Tuzlası Sulak Alan Koruma Bölgesi

Tuzla Sulak Alanı 2001 yılında IBA (İmportant Bird Area) tarafından

dünyaca önemli kuş alanı olarak belirlenmiştir. 2004

Ulusal Sulak Alan Komisyonu tarafından koruma kapsamına

alınarak yönetim planı yapılmıştır. Ramsar sözleşmesine aday

Sulak Alan 380 Hektar alanı kapsar ve her yıl 3000 civarında

flamingoya ev sahipliği yapmaktadır. Burada üreyen kuş türü

74 | TGWL


118’dir. Her yıl bölgeye ziyaretçi kuşlarla birlikte 250’ye yakın

kuş türü bulunmaktadır.

Halep Çamı Tabiatı Koruma Alanına komşu, sulak alan

havzası, Tuzla Sulak Alanı ve Güllük Dalyanı Alanından

oluşmaktadır. 380 Hektar Tuzla Sulak Alanı ve 800 Hektar

Güllük Dalyanı olmak üzere yaklaşık 1180 Hektarlık bir alanı

kapsamaktadır. Tuzla ve Güllük 2001 yılında IBA (İmportant

Bird Area) önemli kuş alanı olarak tanımlanmıştır. Tuzla Gölü

ve Güllük Dalyanı hafif tuzlu ve acımsı suyu kuşların yaşamsal

besin kaynağı olan balık, deniz yosunları ve küçük canlıları

barındırır. Tuzla ve Güllük her yıl 2 bin flamingoya ev sahipliği

yapmaktadır. Sürü halinde havalandıklarında pembe ve siyah

kanatlarıyla gerçekten görülmeye değer bir manzara oluştururlar.

Göçmen kuşlar, kuzeyde havanın soğuması ile birlikte; Ekim

sonu, Kasım başı gibi ilk parti gelmeye başar. Aralık-Ocak-Şubat

ayların da sayı maksimum seviyeye çıkar. Şubat sonu Mart

başı gibi de tekrar kuzeye göç başlar. Tuzla ve Güllük Dalyanı,

kuşların önemli konaklama ve beslenme alanlarındandır.

Tuzla ve Güllük Sulak Alanı

Alanı: 520 Hektar

Sulak Alan Tipi : Doğal

Bölgedeki kuşlar şu şekildedir; nadir kuşlardan Dalmaçyalı

(45 adet) ve Beyaz Pelikan, Balık Kartalı, Gri Balıkçıl (230

civarında), Kaz türleri Tuzlada görülebilir. Çamurlu sığ bölgelerde

3000 dolayında ördek türleri, Karabay Martısı (300

adet), İspinoz (50 adet), Büyük Akbalıkçıl (250 adet), Kılkuyruk

(155 adet), Kaşık Gaga (500 adet), Fiyu (90 adet), Yağmurcunlular’a

ve nadir türlerden Terek Düdükçünü’ne de burada

rastlanılmaktadır.

Gölü çevreleyen çeşitlilik, kuşlar için olduğu kadar diğer

yabanıl hayvanlara da yaşam alanı sınmaktadır. Genellikle su

kaplumbağası, çeşitli yılan türleri, yabanıl domuzu, porsuk,

tilki, oklukirpi gibi türler birer birer yok olmakla birlikte hâlâ

IBA rastlanabiliyor. Metruk Tuzlası ve Güllük Dalyanı Sulak

Alanı besleyen yeraltı suları ile birbirini destekleyen bir çanak

oluşmakta olup sulak alan tek bir ekosistem olarak düşünülmelidir.

TGWL | 75


Barglia (Bargylia) Antik Kenti

Bargylia, Milas /Güllük Körfezi’nin güneyinde

evvelce Lasos Körfezi’ne açılan fakat bugün

dolmuş olan dar ve derin bir koyun (Varvil)

oluşturduğu küçük bir yarımadadaki tepecik

üzerindedir.

Bargilya sözcüğü, Prof. Bilge Umar’a göre

M.Ö. 2000 de Luwi veya M.Ö. 1000’de Karia

dilinden gelmiş “yüksekteki yer” anlamındadır,

Byzantion’lu Stephanos, Bargylia’nın eski isminin

“Andanos” olduğunu yazmaktadır. Ancak bu

isim Hellen dilinde bir anlamı bulunmamaktadır.

Antik çağlarda kent isimleri veya o kentin kahramanları

mitolojik öykülere bağlantılıdır. Buna

göre Bellerophon’un, kanatlı atının attığı bir çifte

ile yakın arkadaşı Barglos ölmüştür. Buna çok

üzülen Bellerophon’da arkadaşının anısına bu

kenti kurmuştur. Bu nedenle de Bargylia sikkeleri

üzerinde Pegasus tasvirlerine yer verilmiştir.

Kentin ismini ilk kez M.Ö. V. yüzyılında Attika

–Delos Deniz Birliğine ödenen vergi listelerinde

rastlanmıştır. Büyük İskender’in Karia’yı ele

geçirmesinden sonra kenti üs olarak kullanmıştır.

M.Ö. III. yüzyılından sonra kent büyük

gelişim göstermiştir. Bu dönemde kentin Artemis

Kindyas tapınağına sahip olduğunu Strabon’dan

öğreniyoruz. Hellenistik çağda da isimden söz

ettirmiştir, Pergamon krallığının donanması da

limanından yararlanmıştır. Bargylia Apameia barışından

sonra Rodos’un egemenliğine girmişse

de kısa bir süre sonra Roma’dan yana olmuştur.

Bu dönemde kent sikke bastırmış tır. Hıristiyanlık

devrindeyse bir piskoposluk merkezi konumundadır.

76 | TGWL


TGWL | 77


Bargylia’da bilimsel bir kazı yapılmamıştır. Bu nedenle de

kentle ilgili bildiklerimiz kısıtlıdır. Günümüzde İlk Çağ Surlarından

bazı parçalar, mabet temelleri, kabartmalı bir sunak,

tiyatro kalıntıları, küçük bir odeon, stoa kalıntısı, Roma çağı su

kemerleri, Bizans dönemi suru ve nekropole ait bazı parçalar

gelebilmiştir.

Burada Artemis Kindyas’ın çok saygı gördüğü adına yapıldığı

yazılan mabetten anlıyoruz. Alçak bir tepeciğim kuzeyindeki

kalıntılarda Roma izleri açıkça görülmektedir. Kabartmalı

sunak üzerine uzun elbiseli, elinde okuyla Artemis Kindyas,

Lir çalan Apollon uzun pelerinle bir erkek tasvir edilmiştir. Bu

olasılıkla bu erkek kente adını veren Bargylyos’dur.

Tiyatronun güney duvar parçaları günümüze ulaşabilmiştir,

Cavea’nın parçaları ise yerlerinden sökülerek başka yerlerde

kullanılmıştır. Sir Charles Newton burasını gezerken Odeon’un

oturma sıralarını görmüşse de günümüzde bunlardan da

hiçbir iz kalmamıştır.

Bargylia Kenti’nin lokalizasyonu, antik yazarlar tarafından

gerçekleştirilmiştir. Strabon’un, verildiği bilgilere göre kent;

Varvil Koyu, Gök Asar mevkiinde bulunmaktadır. Günümüzde,

Gök Asar, Varvil Koyu’nda bulunan Bargylia Kenti, M.Ö. III.

yüzyılda, sınırlarına dayanan deniz nedeni ile ticari anlamda

ivme kazanmıştır.

Kentin kuruluşu, efsanelere dayandırılmaktadır. Efsaneye

göre; Kahraman Bellerophontes, Poseidon’un dölündendir.

Kahramanın, tanrısal nitelikleri de, Poseidon’dan gelmektedir.

Yiğidin kanatlı uçan atı, Pegasos Bargylia Kentinin kaderini

belirlemiştir. Kahraman Bellerophontes’in, en yakın arkadaşı

Bargylos’tur. Bir gün, Bargylos, kanatlı atın çifteleri ile ölünce,

Bellerophontes, Karia’da kurduğu bu kente, arkadaşının anısına,

Bargylia adını verir. Bu efsane kentin sikkelerinde karşımıza

çıkmaktadır. Hekatomnidler Döneminde sürdürülen, Hellenleşme

politikasının doğurduğu sonuçlar neticesinde, kent bir

Yunan Kolonizasyonu’na dönüştürülmüştür.

Artemis Kindyas kültü, Kindya kentinin Bargylia sınırlarına dahil

edilmesi ile varlığını sürdürmüştür. Artemis’e ait tapınağının

alanı, günümüzde, Kemikler Köyü sınırları içinde, bir tepede

tespit edilmiştir. Bu alanda pek çok yapı parçası ve tanrıçaya

adanan yazıt bulunmuştur.

Yazıtlardan birinde, Artemis’in, bir kent tanrıçası olarak, halkını

nasıl koruduğu anlatılmaktadır. Roma Döneminde, Pergamon

Krallığı’nı, III. Attalos, Roma hâkimiyetine bırakır. Bu olay üzerine

ayaklanan, Aristonikos Myndos’u ele geçirir. Bargylialılar

ise, bu süreçte güçlerini, Romalılar tarafında kullanır. Aristonikos’un,

Myndos’dan sonra ele geçireceği kent, Bargylia’dır.

Bu sırada, korkuya kapılan halka, Artemis Kindyas’ın epifanisi

ortaya çıkar. Bu olay yazıtta; ‘halkı belli bir düşmana karşı

(Aristonikos), savaşta, kentimizi ve topraklarımızı, özerkliğimiz,

yurdumuzun özgürlüğünü, bizi tehdit eden, birçok tehlikeden,

Artemis Kindyas’ın epifanisi kurtardı’ yazmaktadır.

Tanrıçanın tapınak alanı, Newton tarafından tespit edilmiştir.

Tapınak Kemikler Köyü sınırları içinde, bir tepenin doruğunda

bulunur. Tapınağın uzunluğu 30,5 metreyi bulmaktadır.

Tapınakta bulunan kült heykelinin, açık bir alanda bulunmasına

rağmen, üstüne yağmur ve kar damlalarının düşmediğine

inanılırdı. Roma Dönemi’ne tarihlenen Korinth düzeninde ki

tapınağın kim için yapıldığı bilinmemektedir.

Tapınak alanı ile odeion arasında, dört tarafı, bezemeli bir

78 | TGWL


sunak bulunmuştur. Günümüzde, ikiye ayrılmış olan sunak,

Milas Müzesi, döküm kayıtlarında 1396 numaralı eser olarak,

bahçede sergilemektedir. Sunağın ilk yüzünde; uzun bir peplos

içinde Artemis Kindyas betimlenir. Tanrıça, sol elinde bir yay

tutmakta, sağ eliyle de sadağından ok çıkarırken görülmektedir.

İkinci kabartmada; elinde çelenk bulunan Apollon yer alır.

Apollon ve Artemis’in kült ortaklığına göstermesi açısından

önemli bir örnektir. Sunağın üçüncü yüzünde ise; yiğit Bargylos

olduğu düşünülen bir pelerin içinde ayakta tasvir edilen, erkek

figürü yer alır. Sunağın son yüzünde ise; bereket boynuzu

taşıyan, bir dişi figür bulunmaktadır.

Tapınak alanında bulunan yazıtlardan bir tanesi de, İmparatorluk

döneminin başına tarihlenir. Doğu eyaletlerinde, eski

Anadolu Tanrıları için uygulanan bir onurlandırma ile Artemis

Kindyas ve Agustus tapınakları birleştirilmiştir. İmparatorluk

kültü, insanların dil, din, ırk ayrılıklarına bakmaksızın imparatorluğa

bağlılığı teşvik eden ve halkı bir arada tutmaya yönelik

oluşturulmuş bir kurumdur. Roma döneminde, geniş coğrafyalara

yayılmış halkaların bir arada kalarak, birlik ve beraberliği

sağlayan bir devlet kurumudur. Artemis Kindyas gibi, tamamen

yerel özelliklerle çevrelenmiş bir kültün imparatordan bağlarının

kopmaması için birleştirilmiştir. Kentin kalıntıları arasında,

Hellenistik ve Roma Dönemlerine ait yapılar, kuzeydeki tepede,

Bizans Dönemi kalıntıları ise, güneydeki tepede yer alır.

Kent suları:

Antik kentin akropol ve nekropol alanları arasında, kentin

surları yer alır. Günümüzde, halk arasında, Bozkale olarak

adlandırılan surlar, yontulmuş, büyük kaya bloklarından elde

edilmiştir. Duvar örgü tekniği olarak da, M.Ö IV. yüzyıla tarihlenmektedir.

Akropol alanındaki üç basamaklı sunak:

Kentin akropol alanı içinde yer alan üç basamaklı kuruluş,

ana kayanın üzerine oyularak elde edilmiştir. Anadolu’da tanrı

ve tanrıçalar için inşa edilen, dağ doruklarında ki tahtlar gibi

planlanmıştır. Bu kuruluşunun, hemen önünde de üç adet

dikdörtgen planlı oda bulunur. Duvarları, düzgün kesme taslarla

örülü odaların, ne gibi bir fonksiyonu olduğu konusunda

herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Su kemerleri:

Kente su taşıyan kemerlerden, günümüze çok az kalıntı ulaşa

bilmektir. Kemer kalıntıları, iki tepe arasında bulunmaktadır.

Stoa:

Odeonun güneydoğusunda iki zirve arasında kalan boğazda

bir stoaya ait kalıntılar bulunur. Güneydoğu–kuzeybatı doğrultusunda

ki yapı yaklaşık 15 metre uzunluğundadır. Stylobat

üzerinde görülen anathyrosis izleri yıkılmış olan sütunların

yerlerini göstermektedir.

Nekropol alanı:

Nekropol alanı doğudaki Bizans yapısından itibaren köye doğru

devam eder. Bargylia kenti nekropol alanında, yüzeyde pek

çok mezar buluntusu bulunmaktadır. Köyün girişinde yol ile

deniz arasında ki az meyilli alanda dikkati çeken lahit mezarlar

genellikle sade yapılmışlardır. Bu lahitlerden en iyi korunanı

üzerinde yazıt yer alır. Lahit şimdi Milas müzesi bahçesine

taşınmıştır. Üzerindeki kapak ise kendisine ait değildir.

Bilindiği üzere medeniyetin en büyük uygarlıklarına ev sahipliği

yapmış Muğla İli, Milas İlçesi, Tuzla Gölü ve etrafında

bulunan, Meşelik ve Boğaziçi Mahallelerinde gerek Roma ve

Bizans dönemlerine ait gerekse Osmanlı Döneminden miras

olarak kalan birçok tarihi eser mevcuttur. Söz konusu tarihi

eserlerin bir kısmının bulunduğu alan Bargylia antik kenti

olarak yer almakta ve etrafında daha birçok tarihi eser bulunmaktadır.

Ancak ne yazık ki bugüne kadar yer altında kalan

tarihi eserler gün yüzüne çıkartılmadığı gibi, söz konusu tarihi

eserlerin korunması için hiçbir şey yapılmamış ve var olan

tarihi eserler tahrip edilmiştir. Şöyle ki; milli park içerisin

TGWL | 79


80 | TGWL


Bargilya Tuzla Boğaziçi

TGWL | 81


deki kalan alanlara defineciler tarafından herhangi bir değer

verilmediği ve korunmadığı gibi, zararda verilmektedir. Öyle ki

tarihi eserler özel taşınmazların sınırlarında duvar yapımında

kullanılmakta, parçalanmakta, pislik içinde bırakılmakta ve

adeta yok olması sağlanmaktadır.

Oysa ki tarihi sit milli tarihimiz açısından önemli olayların

cereyan ettiği ve doğal yapısıyla birlikte korunması gereken

alanlardır. Neredeyse bir tarihi kent olabilecek geniş bir alanda

bulunan tüm tarihi eserler kederine terk edilmiş bir vazıyettedir.

Büyük bir kısmı özel mülke konu olan alanlar, sahipleri

tarafından satışa çıkartılmakta ve Tuzla Bargylia diye (İnternet

ortamında) gidip girin antik yeri satılık olduğunu göreceksiniz.

Sadece geçmişimizi değil ülkemizin geleceği de yok edilmekte

milli mirasımız kaybolmaktadır.

Sit alanı olan veya olmayan, tarihi ve kültürel değerlerini koruyan

alanların daha imara açılmadan, inşaat yapılması gerek

kanunlara ve gerekse ilgili yönetmeliklere aykırıdır. Devam etmekte

olan tüm bu yıkım ve talana karşı mücadele edebilmek

için tarafımızca Tuzla Bargylia Göçmen Kuşları Koruma Ve

Rehabilitasyon Derneği oluşturulmuş ve bu zararların önlenebilmesi

için her türlü mücadeleler verilmektedir. Ancak yeterli

olmadığı ve olmayacağı da açıktır.

Bu sebeplerle;

1- Gerek kuşları ve doğasıyla ve gerekse tarihi eserleriyle

istisnai bir alan olan Muğla İli, Milas İlçesi Tuzla- Boğaziçi-Meşelik

Mahalli alanların ve dışındaki daha geniş alanlarda

araştırma ve çalışma yapılarak korumaya alınması,

2- Tarihi eserleri, bitki örtüsü, topografik yapıyı tahribata

yönelik hiçbir inşai ve fiziki uygulamada bulunulmaması,

3- Alanlara verilen zararlar için her türlü denetimin yapılmasını

beklemekteyiz.

82 | TGWL


Bilindiği üzere Tuzla Deltası, bölgesel ölçekte kuş çeşitliliğinin

en zengin olarak temsil edildiği alanlardan birisidir.

Türkiye’de bölge flamingo ve cılıbık kuşları ile ördek

türlerine ev sahipliği yaptığı, nadir kuşlardan Dalmaçyalı,

Beyaz Pelikan, Balık Kartalı, Gri Balıkçıl, Kaz Türleri

gibi 250’ye yakın kuş türünün ve onbinlerce kuşun da

temsil edildiği ve kesiştiği bir bölgede bulunması nedeni

ile küresel ölçekte de oldukça önemli konumda olan bir

alandır. Ancak söz konusu alan ve çevresinde öncelikle

su boruları, elektrik direkleri ile müdahaleler yapılmış,

teller ve duvar çevrilmiş, balıkçı ağları örülmüş ve alan

kuşlar için doğal yaşam alanından çıkartılmaya başlamıştır.

Bölgede avlanma yapılmakta, ağaçlar kesilmekte, her

gün onlarca canlıya zarar verilmektedir. Alan içerisindeki,

kritik türler, tehlike altında olan, endemik, dar yayılımlı

ve yaşamlarının belirli dönemlerinde alana bağımlı olan

türler ve bu kritik türlerin habitatlarında olan ilişkileri,

yayılım sınırları, habitat kalitesi ve işlevi azalmıştır. Türlerin

üreme alanı zarar görmüş ve her geçen gün tahribat

artmakta ve tehlike çoğalmaktadır.

Yavaş yavaş alanda gecekondu şeklinde binalar belirmeye

başlamış ve moloz dâhil her türlü pisliğin atıldığı bir

alana dönmeye başlamıştır. Su arkları genişletilmiş, göl

etrafında çölleşmeye başlamıştır.

Doğal sit alanı olarak belirlenen alan yetersiz iken hem

sit alanlarına müdahale edilmekte hem de tüm çevreye

zarar verilmektedir.

Yine Muğla İli, Milas İlçesi, Meşelik Mahallesi, Halepçamı-Sırtlandağ

bölgesi olarak geçen alanda da çevreye

zarar verilmekte ve doğa katledilmektedir. Bilindiği üzere

söz konusu ağaç türü Türkiye’de sadece Artvin, Fetiye

ve Milas olmak üzere üç yerde mevcut olup, nadide bir

türdür.

Doğal yapısı az değişmiş, modern yaşam ve önemli

ölçüde insan faaliyetleri tarafından etkilenmiş, doğal süreçlerin

hakim olduğu, koruma amaçlarına uygun olarak

yörede yaşayanların alanın mevcut kaynaklarını kullanmasını

sağlayarak doğal hayata dayalı geleneksel yaşam

şekillerinin korunması gerektiği bu alanlarda etrafında

inşaat yapılmaya başlamış ve tarımsal niteliği korunacak

olan alanlar satışa sunulmaya başlamış ve doğanın

dengesi ve sit alanları hızla bozulmaktadır.

Gerek kuşlar gerekse yaşayan tüm canlıların korunması

için tarafımızca bir Tuzla Bargilya Göçmen Kuşları

Koruma ve Rehabilitasyon Derneği oluşturulmuş ve bu

zararların önlenmesi için her türlü mücadele verilmektedir.

Ancak yeterli olmadığı ve olmayacağı da açıktır.

Bu sebeplerle:

1- Tuzla Bölgesindeki kuş türlerini ve yaşamlarını

devam ettirebilmek için yeni ve daha geniş bir saha çalışması,

yapılması, gözetleme alanları oluşturulması,

2- Gerek Tuzla Bölgesi ve gerekse Halepçamı-Sırtlandağı

Bölgesinde, yapılarından kaynaklanan, oldukça

zengin bir canlı türlerin yaşam alanları çeşitliliğine de

sahip olan bu alanın ve çevresinin bir bütün olarak irdelenmesi,

alan sınırlarını, kritik türlerin yayılım sınırları da

dikkate alınarak ve çevresel faktör göz önünde bulundurulmalıdır.

TGWL | 83


KÖPEĞİM VE BEN

Oxford Üniversitesi arkeoloji bölümü biyoloğu Dr. Greger LARSON, “En azından

15.000 yıldan bu yana köpeklerin kendi aralarında rastgele, kurtlarla çiftleşmeleri

ve 19. yy’da Avrupa’ da başlayan yeni köpek ırkı üretme çılgınlığı,ki bu sayede

bugün bildiğimiz çoğu ırk üretildi, sayesinde köpeklerin gen havuzu çorbaya

dönmüş durumda.”

Nusret Tanık

84 | TGWL


TGWL | 85


“Dog Language”

An Encyclopedia Of CanineBehaviour

Robert ABRANTES

Yapılan bazı araştırmalar köpeklerle insanların arasındaki

dostluğun 15.000 yıl önce başladığını belirtiyor.

Buna karşın bazı biyologlar, buluntulardan çıkarılan

DNA örneklerine, kafatası incelemelerine dayanarak

bu dostluğu 30.000 yıl öncesine kadar götürüyor.

Oxford Üniversitesi arkeoloji bölümü biyoloğu Dr. Greger

LARSON, “En azından 15.000 yıldan bu yana köpeklerin kendi

aralarında rastgele, kurtlarla çiftleşmeleri ve 19. yy’da Avrupa’

da başlayan yeni köpek ırkı üretme çılgınlığı,ki bu sayede

bugün bildiğimiz çoğu ırk üretildi, sayesinde köpeklerin gen

havuzu çorbaya dönmüş durumda.”

(The Big Search to Find Out Where Dogs Come From The

New York TimesBy JAMES GORMANJAN. 18, 2016)

Yani henüz köpeklerin kurtlardan geldiğine dair kesin bir bilgiye

sahip değiliz. Dr. Larson’ un yaptığı çalışmanın neticesi merakla

bekleniyor.

Aslında çok basitçe açıklanabilecek bir konu. Köpeklerin evcilleşmesi

insanlarla arasındaki çıkar ilişkisine dayanır. Köpekler

tabiatları gereği faydacı yaratıklardır. Av esnasında insana

yardım etmeleri, geceleri vahşi hayvanları insanların yaşam

alanlarında uzak tutmaları atalarımızı memnun etmiş olacak ki,

onlar da bu davranışların karşılığında yemek vererek aradaki

bağı pekiştirmişler. Bu dostluk uzun yıllardır sürmektedir. İnsanların

gelişen ihtiyaçları köpeklerden beklentilerini de yükseltmiş,

kullanım alanlarını genişletmiştir.

Köpeklerin vücut dili, onları anlamamız için ipucu verir. Bir

köpek korkuyor mu, agresif mi, agresif ise kaynağı dominantlık

mı, bir nesneyi korumak mı yoksa korku mu? İşte bunların

hepsini köpeğimizi gözlemleyerek anlayabiliriz.

Dominant agresif bir köpeğin kulakları ve kuyruğu dik, üst

dudaklarını kaldırdığında ağzı “C” şeklinde açık durur. Doz arttıkça

göz bebekleri küçülür. Direkt göz teması kurar. Dominant

agresif köpek geri adım atmaz.

Korku kaynaklı agresiflikte köpeğin kulakları başın arkasına

doğru yatık, kuyruk bacaklarının arasında ve üst dudakları

kalmış halde ağzı “V” şeklindedir. Köpek korktuğu uyarıcıdan

uzaklaşınca eski haline geri döner.

Koku, en önemli duyu..!

Köpeklerin koku alma yetenekleri insanlara göre çok gelişmiştir.

Bir insanda 5 milyon koku reseptörü varken Bloodhound cinsi

köpeklerde bu sayı 300 milyona yaklaşmaktadır. Koku duyusu

böyle gelişmiş olunca köpeklerin koku üzerine çalışma alanları

genişlemiştir.

Her renk boya kokusunun farklı olması köpeğin, bir yere gizlenmiş

olan banknotu bulmasına yardımcı olur. Pil kokusu cep telefonu

bulmaya yarar. Günümüzde bazı tıp kurumlarında yapılan

çalışmalar köpeklerin kanseri koku yoluyla bulup bulamayacağı

86 | TGWL


üzerine çalışmaktadır.

Peki bir köpek kayıp birini onu hiç tanımadan nasıl bulabilir?

İnsanlar yürürken üzerlerinden kıl, saç, deri gibi bazı parçacıklar

dökerler. Ayrıca tenimizden, terimizden oluşan koku molekülleri

ağır oldukları için yere çökerler. Kayıp insanın kaybolduğu

noktaya getirilen köpek yere çökmüş en taze kokuları takip

etmeye başlar. Onun kafasında kayıp insanı bulmak yerine

alacağı ödül vardır.

Koku takip köpekleri, diğer iş köpekleri gibi, top gibi bir

oyuncağa tutkuyla bağlanırlar. Aslında kaybolmuş oyuncaklarını

ararlar. Toplarını ararken bizim aramasını istediğimiz

nesneyi bulur. İş köpekleri oyuncaklarına o kadar bağlıdırlar ki

çevreden gelen uyarıcılara aldırış etmezler. Eğitimleri esnasında,

işlerini yaparken dikkatini dağıtacak bir sürü senaryodan

geçerler. Arama yaptıkları yerde mangal yakılması, yüksekli

müzik, lunapark, elektrik süpürgesinin çalışması gibi örnekleri

sıralayabiliriz.

EVE GELİŞ

Köpek sahiplenmeden önce mutlaka konusunda yeterli bilgi ve

deneyime sahip birine danışmanın gerekli olduğuna inanıyorum.

Bir kişi veya aile benden bu konuda tavsiye istediğinde,

köpekli hayatın nasıl olacağını akıllarında somutlaştırmak için

bu birlikteliğin bir projeksiyonunu yaparım.

Köpek bir oyuncak değil biyolojik ve psikolojik bir canlıdır.

Demek ki biyolojik ihtiyaçlarının yanında psikolojik ihtiyaçları

da vardır. Yaşam döngüsünü ortalama 15 yıl olarak alırsak,

normal şartlar altında, köpeğimizin bizden önce bizi terk

edeceğini baştan kabul etmemiz gerekir. Bu süre zarfında sakat

kalabilir, bakıma muhtaç olabilir. Bu süreçte onun yanında

“The Dog’s Mind”

Understanding Your Dog’s Behavior

BruceFOGLE, D.V.M.,M.R.C.V.S.

“Dog Language”

An Encyclopedia Of CanineBehaviour

Robert ABRANTES

olmayı baştan kabul etmeliyiz.

Köpek yavrusu gözleri ve kulakları kapalı doğar. Sırasıyla gözler

sonra da kulaklar açılır. Bacaklarını gövdesine çekebildiğini

fark eden yavru artık ayaklanmıştır ve içine doğduğu dünyayı

keşfetmeye başlar. Seslere karşı ilgi artar. Nesneleri kokusuyla,

ağız yoluyla tanımaya başlar. Diş değiştirme vakti geldiğinde,

kaşınan diş etleri yavrunun nesneleri ağzıyla gevelemesini, kemirmesini

teşvik eder. Koltuk köşeleri, masa ayakları, ayakkabılar

ve daha sayamadığım birçok nesne hedef haline gelir.

Yavru tuvalet alışkanlığını henüz oturtmamışsa evi, büyük bir

tuvalet alanı olarak kabul edecektir. Bize göre kabul edilemeyecek

bu olay onun köpek dünyasında ise çok normaldir. Konforumuzu

etkileyen bu olaylar yavruya karşı toleransımız aşağıya

çekebilir. İşte zorlu süreç. Tolerans düşünce ses sertleşmeye

başlar ve devamını herkes kendisi söylesin. Oysa ki yavru daha

4-5 aydır dünyada nefes almaktadır. Ne Türkçe bilir ne de insanların

dünyasını tanır. Gerçekte, bazen kabul etmekte zorluk

yaşarız ama, o bir hayvandır ve köpektir. İhtiyaçları, düşünceleri

bizlerinkinden çok farklıdır.

Gelişimin 2. Evresi olan 3-7. Haftalar artık limitleri, sınırları

öğrenme, sınırlı ortamında farklı nesnelerle sosyalleşme

vaktidir. Tek başına keşfedemeyeceği kadar büyük bir dünya

sunmak yavrunun kafasında karışıklığa yol açar. Köpekler yol

gösterilmesini severler ve isterler.Böylece kendilerini daha rahat

hissederler.

Bir piramit düşünelim. Piramidin en tepesinde lider köpek yer

alır. Liderin altındaki grup hem lider olmak ister hem de lider

olmak istemez. Piramidin altında vasıfsızlar grubu yer alır.

Liderlik stresli bir iştir. Sürüye yemek, su, barınılacak güvenli yer

bulmak liderin işidir. Bir yere göç edilecekse yeni yeri bulmak,

kendi grubunu korumak hep liderin işidir. Burada bize düşen

yavruya bir liderinin olduğu ve ona güvenmesi gerektiğini

aktarabilmektir.

TGWL | 87


Yavrular annelerinden ayrılana kadar

geçen süreçte kendi aralarında hiyerarşilerini

oturtmaya çalışırlar. Kendi aralarında

oynadıkları oyunlar hırlamalı, ısırıklı,

kavgalı da olabilir. Isırığının ne kadar acı

verdiğini diğer yavrunun verdiği reaksiyonlardan

öğrenir.

Yavruların bir kısmı hareketli iken bir

kısmı daha sakin ve teslimiyetçidir. Seçim

zamanı bu özelliklere çok dikkat etmeli,

hayat tarzımıza en uygun yavruyu

seçmeliyiz. Hareketli yavrular çevrelerine

daha ilgilidir. Doğru olan, onun bizi değil

bizim onu seçmemizdir. Amaç birlikte bir

hayat geçirmekse yapacağımız seçim onu

mümkün olduğu kadar, ama konforumuzu

etkilemeden, hayatımızın içine

katmaktır.

TUVALET

ALIŞKANLIĞI / EĞİTİMİ

Yavruya tuvalet alışkanlığını nasıl kazandırıyorum?

Köpekler 4 aylıktan itibaren ay

kadar saat çişlerini tutar. 4 aylık 4 saat,

5 aylık 5 saat, 6 aylık 6 saat. Önce bir

taşıma kutusu (box, crate) edinmemiz

gerekir. Ne kadar büyük olması gerektiği

köpeğin boyutuyla ilgilidir. Taşıma kutusunu

seçerken yavrunun sırtının kutunun

tavanına değmeyecek şekilde ve rahatlıkla

dönebilecek büyüklükte olmasına

dikkat etmeliyiz.

Köpekler yattıkları yere, çok mecbur

kalmadıkça, tuvaletlerini yapmaz.

Yavru taşıma kutusunda rahatça vakit

geçirebilecek seviyeye gelmelidir. Bunun

için ilk adım yavrunun oyun oynamış,

yorulmuş, kutuya girer girmez uyuyacak

durumda olmasıdır. Yani kutunun ceza

yeri değil kendini güvende hissedip, yatıp

uyuyacağı bir yer olduğunu anlamalıdır.

Yavrular gelişme dönemlerinde günlerinin

çoğunluğunu uyuyarak geçirirler.

Çalışmaya başlayabiliriz. Ne demiştik

4 ay 4 saat. O zaman her 4 saatte bir

yavruyu tuvaletini yapmasını istediğimiz

yere çıkarmalıyız. Tuvalet, oyun, mama.

Yorulunca tekrar kutuya. Kutu hiçbir zaman

ceza alanı değildir. Aksine bir daha

çıkabilmesi için girmesi gereken bir yerdir.

Bu rutini takip edersek kısa sürede tuvalet

alışkanlığı oturur. Dikkat etmemiz gereken

yavrunun kutunun içine yorgun girecek

olmasıdır.

Yavrular uyandıktan , yemek yedikten ,

oyun oynadıktan ve yıkandıktan sonra

tuvaletleri yapar.

BESLENME

Gelişim çağındaki köpekler, protein ve

yağ oranı ihtiyaçlarına göre dengelenmiş

mamalarla beslenmelidir. Ben, beslemede

kuru mamayı tercih ediyorum. Kuru

mamayı alırken ilk 3 içerik benim için

çok önemlidir. Protein kaynağı olarak ne

kullanılmış. Protein kaynağının soyadan

olmamasına dikkat ederim.İmkan

ölçüsünde satın alınacak kaliteli bir kuru

mama, içinde, köpeğin ihtiyacı olan

vitamin, mineralleri de barındırdığı için

başka takviyeye gerek kalmaz. Miktarı

az gibi görünse de kuru mama midede

şişeceği için tokluk hissi verir. Mamada

yapacağımız yatırım ileri vadede olası

bazı hastalıkları da engelleyecektir.

Pişmiş kemik kırıldığında kıymıklanma

yapar. Sindirim ağızdan başlayıp kalın

barsakta son bulur. Kırılmış bir kemik

parçasının kıymığının bütün bu yolu geçerken

bir yere takılması sürpriz olmasa

gerek.

Köpeğimizin aşılarını aksatmayalım.

Veterinerimizin bakım ve beslenme için

yaptığı uyarılara dikkat edelim.

Umarım az da olsa merak ettiğiniz konuları

aydınlatabilmişimdir. Köpeğimizle

mutlu bir yaşam, konforumuzu etkilemeden

onu mümkün olduğu kadar hayatımızın

içe katmaktan geçer.

Hoşçakalın...

88 | TGWL


TGWL | 89


90 | TGWL

Ferhan Coşkun


Sen

“Bir Dünya Keşfet”

Diye

''Ne kadar da geç kalmışım'' diye düşünmüştüm,

ilk batık dalışımı yaptığımda.

Neredeyse yedi yıl evvel ilk yıldızımı

aldığım dalışlar sırasında. Neyse ki yaşadığım

sevinç, pişmanlığımı örtecek kadar

büyüktü. Bana bu muhteşem dünyayı

tanıtan eğitmenler yanımdaydı. Şaşkınlığıma

regülatör altından güldüler mi bilmem

ama gözlerde bir gülümseyişi hep hissettim.

Belli ki bu gönüllü çaba paylaşıldıkça

artan bir ''mutluluk'' yaratıyordu...

Dalış eğitmenliği tarif edilmez bir aşk

olmalı. Ciddi ve meşakkatli bir eğitim

sonunda edinilen bu bröve, verdikleri gönüllü

eğitimlerde öğrencilere hep gülen

bir yüz, bitmez bir sabır olarak dönüyor.

Biz de biraz olsun bu aşkın nasıl geliştiğini

anlamak için hocalarımız Hagop

Bahadırlıoğlu ve Giray Pultar ile küçük bir

söyleşi yaptık.

TGWL | 91


Sevgili Hagop Bahadıroğlu, scubaya

başlamadan önce de denize ilginiz var mıydı?

Çocukluğumuzda ağabeyim hep arabalarla oynardı. Oysa

benim hiçbir zaman oyuncak arabalara düşkünlüğüm olmadı.

Ben hep teknelerle oynamayı severdim. Denize olan aşkım çocukluktan

diyebiliriz. Onlu yaşlarımda kendinden şnorkeli olan bir

maskem vardı. Büyük bir heyecanla, sürekli su altını seyrederdim.

Bu çok hoşuma giderdi. Babama hep bir tekne alalım derdim.

Büyüdüğümde de çocukluk düşlerimden hiç vazgeçmedim. Bunu,

hayatımın dört ayrı zaman diliminde dört ayrı teknem olmasından

anlayabiliriz. Tabii bu süre boyunca hiç arabam olmadı...

deneme dalışı yapmak istemişti. Scuba ekipmanı üzerindeydi ve

gerekli bilgileri öncesinde kendisine vermiştik. Su yüzeyinde adaptasyon

yaptık. Tam ''ok'' verip onu daldırmayı düşünürken kendisi

birden kafasını suyun üzerine çıkartıp ''ööööfff konsantrasyonumu

bozuyorsun'' diye hayıflanmıştı. Ben mi eğitmenim o mu, bir an

şaşkınlıktan kala kalmıştım...

Eğitmenlik brövesi aldığınız

ilk gün neler hissettiniz?

Aktif balık adamlar çok köklü bir dernek. Denizi ve dalışı sevdirmek

için gönüllü eğitmenlerimiz bize yol göstermişti. Fakat daha

çok insan dalış yapmak istiyor ve eğitmenlerin üzerindeki yük gittikçe

artıyordu. İlk zamanlar eğitmen olmak aklımdan geçmemişti

tabii. Ben daha çok dalışın keyfini çıkarmak istiyordum. Fakat

Hagop Bahadıroğlu

Aktif Balık Adamlar ailesi büyüdükçe sorumluluğu paylaşmam

gerektiğini hissettim. Yani aslında eğitmen brövesini zorunluluktan

aldığım söylenebilir. Aktif Balık Adamlar spor kulübünün bilgi

yüklü bir dernek olmasını ve bunu paylaşmasını çok istiyordum.

Halen, yola çıktığımız bu amaç için gayret sarf ettiğimizi söyleyebilirim.

Verdiğiniz ilk eğitimi hatırlıyor musunuz?

En ilginç deneyiminiz hangisiydi?

Brövemi alalı on dört yıl oluyor. Verdiğim ilk eğitimi unutmuşum

ne yazık ki. Fakat bir çok dost ve anı biriktirdim. Anılarımdan

biri çok ilginç. Bir bayan arkadaşımız Yassıada gezimizde ilk kez

Bir gün bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Kendisi aynı zamanda

öğrencimdi de. Bana Antalya Kaş'ta yaptığı bir dalışı anlatmıştı.

Orada tek başına bir tekneye gitmiş. Dalmak istediğini söylemiş.

Teknedeki arkadaşlar da ona bir ''buddy'' vermişler. Her ikisi de

CMAS iki yıldızlı dalgıç. Efendim çok güzel bir dalış yapmışlar beraber.

Sanki birlikte elli dalış yapmışlar gibi uyumlular. Dalış tarzı

olsun canlılara yaklaşım açısından olsun süper bir dalış olmuş.

Tekneye çıkılmış tabii sohbet başlamış. Dalışta gördüklerini birbirlerine

anlattıktan sonra “Sen hangi kulüptensin, hocan kim?”

92 | TGWL


hareketler olacaktır. Bundan dolayı kulübümüzde, yaptığımız

tüm dalışların sonunda, pratik su altı eğitim çalışmalarından bir

tanesini eğitim tekrarı olarak gerçekleştiririz.

Dalışlarda sıklıkla yaptığımız eğitimlerin yanında, kulüpte gerçekleştirdiğimiz

teorik eğitimlere dalıcı arkadaşlarımızın tekrar tekrar

katılımları, kulüpte ve gezilerde gerçekleşen sohbetler sırasında

paylaşılan dalış deneyimleri, kulüp olarak güvenli dalışlar yapmamızı

sağlayan önemli unsurlardır.

Dalış eğitiminde yeni yaklaşımları sürekli takip edip kendini

güncelleyen bir eğitmen Giray Pultar. Son zamanda üzerinde

durduğunuz en dikkat çekici gelişmelerden bahseder misiniz?

Dalış kazalarında toplanan istatistiklere dayalı olarak dalış sistemlerinde

ve eğitimlerde değişiklikler yapılmaya başlandı.

Daha önceleri genel bir dalış eğitimi almış dalgıçıların çok çeşitli

dalışları yapabilecekleri düşünülürken, artık eğitim sistemlerinde

dalış çeşidine göre uzmanlık eğitimleri alınması ön plana çıkmaya

başladı. Artık, gece dalışı, derin dalış, kovuk dalışı gibi uzmanlık

eğitimlerinin yanında suyun altında olmayan ancak dalış ile ilgili

ilk yardım, oksijen kullanımı gibi uzmanlık eğitimlerine önem

veriliyor.

Aktif Balık Adamlar spor kulübünde hem deneyimlerini aktararak

olası senaryoları önümüze koyan değerli hocalarımız, hem de

günceli takip ederek gelişmelerden kopmamızı engelleyen araştırmacı

eğitmenler arasındayız.

diye sorduğunda ''Aktif Balık Adamlar, Hagop Hoca'' cevabıyla

muhabbet derinleşmiş. Meğerse her iki dalgıç da değişik zamanlarda

kulübe üye olmuş öğrencilerim. Kulüpte karşılaşmasalar da

Kaş'ta bir teknede tesadüf etmişlerdi.

Tanınmış bir eğitmen olarak bir çok eğitmenin bröve almasında

katkınız oldu. Aklınıza

yetiştirdiğiniz eğitmenler geldiğinde

hissettiklerinizden bahseder misiniz?

Dalış eğitmenliğim sırasında ve hatta öncesinde bile yegane

amacım hep bilgi paylaşımıydı. Bu sporla ilgilenirken evet, dediğiniz

gibi bir çok arkadaşımızın eğitmen olmasına etkim oldu.

Onlarında içlerinde yaşattıkları araştırmacı ruhun hem kendilerine

hem de bana öğrettiği çok şey var. Bu gün, görüyorum ki çok iyi

eğitmenler yetiştirdik kulübümüzde. Şu anda da yetişmeye devam

ediyor. O eğitmen ve asistan arkadaşları görünce derneğim ve

camiamı çok güçlü hissediyorum. Tabii gururlanıyorum da. Hele

bir eğitmen beni ‘’hocam’’ diye başkalarına tanıttığında, ne yalan

söyleyeyim koltuklarım fena kabarıyor...

Birinden biri olmaz ise her zaman eksik kalacak bir spor dalı

scuba. Bu iki sağlam sütun üzerine inşa ettiğimiz dalış eğitimleri

yeni başlayan kursiyerler için hem güven duygusu hem de yüksek

kalitede eğitim sunuyor.

Yaptığımız sporun hep keyifli yanları sohbetlerimizin konusu olsa

da ara eğitimlerle sürekli olarak yeteneklerimizi ve bilincimizi dinç

tutuyoruz. Klup başkanımız ve değerli eğitmen Ümit Okaymirza’nın

dediği gibi ‘’önce iş güvenliği’’...

Bir sonraki yazımızda su altında fotoğraf konusu üzerinde durma

arzusundayız. 10 - 17 Eylül tarihleri arasında Bodrum’da gerçekleşecek

kalabalık dalış gezimizin sonunda objektiflere takılanlarla

karşınızdayız. Gerek geniş açı gerek makro fotoğraflarla,

endemik canlılığı da sunmaya çalışacağız. Bize ayrılan sayfalarda,

ödüllü fotoğrafçımız Ferhan Coşkun ve Hanife Küçükler’in de

sesleri olacak.

Mutlu ve güvenli dalışlar sevgili deniz dostları...

Kulübümüzün genç eğitmenlerinden Giray

Pultar ile söyleşimize devam edelim. Sevgili

Giray, dalış güvenliği için nasıl bir eğitim

öngörülüyor. Konuya ilgi duyan okurlara

kısaca bilgi verebilir misin?

Suya girmeden önce alınan teorik eğitimin dalış güvenliği açısından

çok büyük önemi var. Teorik eğitim sırasında başımıza gelecek

olaylara karşı nasıl korunabileceğimizi, başımıza geldiğinde

de nasıl davranacağımızı öğreniriz. Vurgun, derinlik sarhoşluğu,

hipoksi gibi sorunların oluşmaması için kurgulanmış dalış kuralların

mantığını öğreniriz teorik dalış eğitiminde.

Pratik dalış eğitimlerinde ise dalışlarımızın güvenli olması için

yapacaklarımızı bizzat uygular, olası problemlere karşı yapmamız

gereken hareketlerin tekrarını gerçekleştiririz. Acil durumda

aklımıza ilk gelecek hareketler, tekrar tekrar pratiğini yaptığımız

TGWL | 93


Süslü Kadınlar

Türkiye’yi Dolaşıyor

94 | TGWL


TGWL | 95


1- Sevgili Sema, istersen ilk önce seni tanıyalım,

Sema, nam-ı değer Sema Gür Uçuşan Teker kimdir?

Merhaba.Ben 1973 yılında Bandırma’da doğdum.20 yıldır

İzmir Amerikan Koleji’nde tarih öğretmeniyim. Uzun yıllar salon

danslarıyla ilgilendim. Şarkıcılık da yaptım. 4 yıldır da aktif

olarak bisiklet kullanıcısı ve aktivistiyim.

2- Bu Uçuşan Teker de neyin nesi kuzum!..

Kendi kendime taktığım bir lakap.Ben bisiklete yaklaşık 38-39

yaşlarımda başladım.Hayatımda 3 tekerlekli bisikletler dışında

hiç bisiklet olmadı.Bisiklete binmeyi öğrenince de hemen

gruplarla sürüşlere başladım. Bisiklet grupları çok kalabalıktı

ve ben dengede durmakta bile zorlanıyordum. Diğer bisikletçilerin

beni farketmesi için kaskıma kocaman bir tüy taktım ve

bana yaklaşmamaları konusunda uyardım.Uzaktan kafasında

tüy olan ve uçuşan bir teker olarak görünüyordum. Sosyal

medyada da bu lakap insanların dikkatini çekti. Nereden

bilebilirlerdi ki “uçuşan teker”in bisiklete binmeyi yeni öğrenen

ve savrulan bir kadından çıktığını

3- Süslü Kadınlar nasıl başladı?

Neden Süslü Kadınlar, neden bisiklet?

Ben bisiklete binmeyi geç öğrendim. İlk başladığım zamanlarda

bana yardımcı olan yakın arkadaşlarım olmasaydı cesaret

edip de bisikletimle yollara çıkamazdım. Ben de İzmir kadınlarına

cesaret vermek istedim. Çevremde 38 yaşımdan sonra

nasıl cesaret edip de turlara gittiğimi, bu yaştan sonra nasıl

uzun turlara gittiğimi soran çok kadın oldu. Çoğu insandan

duyduğum ise, bisikletlerinin balkonda, bodrumda çürümüş

olduğuydu... Beni cesaretlendiren arkadaşlarım vardı, o zaman

evlerinden bisikletlerini çıkarıp kadınları yollara dökecek

bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. Bisiklete binmeyi az

bilen kadınlar da varolan turların erkek egemen tavrından

yakınıyordu. Onları cesaretlendirecek bir hareket yapabileceğimi

düşündüm.

Başlangıçta derin bir felsefe ile başlamadım aslında.Ufak bir

dokunuş olur diye düşündüm. Süslü kelimesi aslında bir duruş.

Türkiye’de kadın olmak çok zor. Çünkü açık ya da üstü kapalı,

bir şekilde sizin nasıl davranmanız,ne giymeniz gerektiğine

toplumsal baskı karar veriyor. Süslü olmak aslında “Sana ne

istediğim gibi bisiklete binerim” demek.Yani amacımız dikkat

çekmek.

4- Süslü kadınlar Türkiye’de, hatta dünyada

neyi değiştirmek istiyorlar? Protesto ettikleri nedir?

Erkek egemen dünyaya karşı, “Biz varız,istediğimiz gibi,istediğimiz

zaman yollarda oluruz” mesajı vermek istiyoruz. Farkındalık

yaratmaya çalışıyoruz. Otomobillerden boğulan insanlara

alternatif bir ulaşım aracı gösteriyoruz. Bisiklete binen

kadınları çoğaltmaya çalışıyoruz. Çok olursak bisiklet yolla-

96 | TGWL


ının artacağına inanıyoruz. Türkiye’de kadının dik duruşunu

göstermek istiyoruz.

5- İlk başlarken kaç kişiydiniz, şu an kaç kişisiniz?

Diğer şehirlerden de size katılanlar oldu mu?

İlk turu 22 Eylül 2013 Pazar, ikincisi 21 Eylül 2014’te üçüncüsünü

20 Eylül 2015’te yaptık. Bu yıl da 25 Eylül 2016 Pazar

günü yapacağız. Etkinliklerimizi sosyal medya üzerinden duyuruyoruz.İlk

yıl tura yaklaşık 250 kişi geldi.İkinci yıl 500, geçen

yıl da yaklaşık 1000 kişi geldi.Sayımız giderek arttı.Turu fark

eden 20 şehir,turu yapma kararı aldı. Büyüdüğümüz için kar

amacı güdülmemesi amacıyla turun tüm haklarını satın aldım.

Bir çok şehirde gönüllü bisikletçi kadınlarla işbirliği içindeyiz

şimdi...

6- Sana göre iyi bir “Süslü Kadın” nasıl olmalıdır?

Ha haa evet artık böyle bir kavram oluştu değil mi? Ne tuhaf,

ben süslü biri değilim. Ama olabilirim de bu sadece beni

ilgilendirir. Kafamızdaki kalıplardan sıyrılmamız gerekir. Süslü

olan aptaldır, erkek gibi görünen kadın akıllıdır imajı hissediyorum

bazen. Bunlar hep kafamızda yarattığımız kalıplar. Süslü

kadın, kalıpların dışında kendi istediği gibi yaşayan kadındır.

7- Erkekler Süslü Kadınlar

insiyatifinin bir yerinde varlar mı?

Erkekler; turumuzu destekleyenler ve bizden nefret edenler

olarak ikiye ayrılıyor. İlk yıl erkeklerin gelmesini istemedik ve

kıyamet koptu.Erkekler çok alındılar çünkü tüm turları kendileri

yapıyordu! Ama çok iyi niyetli destek olmak isteyen erkek

arkadaşlarımız bizi yumuşattı. Tura gelebileceklerini ama ön

planda olamayacaklarını, uygun kıyafetle gelmeleri gerektiğini

kendilerine anlattık ve bize uyum sağladılar. Koordinasyonumuzda

erkeklerin yeri yok.Ancak her zaman destekçimiz

oldular.

8- Süslü Kadınlar insiyatifi bugüne

kadar neler yaptı ve neler başardı?

Sanırım İzmir’de daha çok kadının bisiklete binmesine katkı

sağladık. Ayrıca İzmir’in tanıtımına fotoğraflarımızla büyük

destek verdik. Ayrıca bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü armağanı

olarak 4 günde yaklaşık 250 kadının bisiklete binmeyi

öğrenmesini sağladık. En önemlisi de gülümseyen bir eylem

örneği verdik...

9- Belli bir yönetim kadrosu var mı, yoksa herkes

kendi başına bir lider mi? Kararları kimler, nasıl alıyor?

Bu etkinliğin fikir annesiyim, kurucusuyum.Ancak yakın arkadaşlarımız

hep destek verdi. Arkadaşım Pınar Pinzuti başarılı

bir bisiklet aktivistidir.Dünya gezginidir ve sosyal medya konusunda

uzmandır.Bisiskletizm adlı bir oluşumu ve sayfası var.

Bisiklet blog yazarı. Onun sihirli elleriyle sosyal medyayı yönetiyoruz

ve çoğalıyoruz. Arkadaşım Tuğba Laçiner de poster,

logo tasarımları konusunda yardım ediyor. 3 kişi gibi görünsek

de tüm kadınlar bize destek olmaya hazır ve coşkulular.Biz bir

kurum değiliz.Biz aktivist kadınlarız ve gönüllü bisiklet misyonerleriyiz...

10- Sevgili Sema, herkes bilir ki İzmir’in kızları

güzellikleriyle ünlüdür, şimdi bir de

protestoculuk mu eklendi? Ne dersin?

İzmir kadınları her zaman farklı duruşlarıyla tanınıyorlar. Cumhuriyet

mitinglerinde her zaman öncü oldular. İzmir Osmanlı

döneminde de farklıymış.Bir liman kenti, levanten kenti olduğu

için çok farklı kültürler bu şehirde bütünleşmiş. “Gavur İzmir”

deyimi de bu çok kültürlülükle ilgilidir. Süslü Kadınlar bu birikimin

bir devamı olabilir ancak...

11- Bundan sonra Süslü Kadınlar’ı neler bekliyor?

Bu hareket bir kadın sohbetinde başladı. Hiç tahmin etmediğim

yerlerdeyiz şimdi.Bana bundan 4 yıl önce şu anki durum

söylenseydi kahkahalarla gülerdim,”hadi canım” derdim. Ama

farklı ve basit bir dokunuş bu hareketi doğurdu sanırım.

Bundan sonra çoğalarak devam edeceğimizi düşünüyorum.

En önemli görevimiz daha çok kadının bisikletle tanışmasını

sağlamak. Bisiklet eğitimi yönünde çalışmalar yapmaya devam

edeceğiz. Ne kadar çok kadını sokağa çıkarabilirsek ve ne kadar

çok otomobili yoldan uzak tutabilirsek o kadar amacımıza

ulaşmış olacağız. Bisiklet özgürlüktür.Türk kadınları bisikletlerine

binip özgürce dolaşmayı hak ediyor...

TGWL | 97


SÜSLÜ KADINLAR BİSİK-

LET TURU, yılda bir yapılmasını

planladığım bir bisiklet

ve kadın etkinliğidir.

Tur bir dikkat çekme eylemidir.

İlk tur 22 Eylül 2013

Pazar, ikincisi 21 Eylül

2014’te yapıldı.Bu yıl 20

Eylül 2015’te yaptık. Bu yıl

da 25 Eylül 2016’da yapacağız.

Eş zamanlı olarak

28 şehir de turumuzu

gerçekleştirecek.

Bu tura İzmir kadınları şık

kıyafetleri ve süsledikleri

bisikletleriyle geliyorlar.

Herhangi bir parti veya

bisiklet grubu simgesi taşınmamasına

özen gösteriyoruz.Tüm

bisikletli

İzmir kadınları katılabilir.

Şartımız şık ve elbiseli olmak,bisikleti

süslemek ve

şaşkın şaşkın bakanlara el

sallayıp gülümsemek.

98 | TGWL

Etkinliğin

Tanımı

Çıkış Noktası

ve Amacımız

Kendi yaşanmışlığımdan yola çıkarak bu tur

fikrini ortaya attım. Ben yaklaşık 38 yaşımda

bisiklete binmeyi öğrendim. İlk başladığım

zamanlarda bana yardımcı olan yakın

arkadaşlarım olmasaydı cesaret edip de bisikletimle

yollara çıkamazdım. Ben de İzmir

kadınlarına cesaret vermek istedim. Çevremde

38 yaşımdan sonra nasıl cesaret edip de

turlara gittiğimi,bu yaştan sonra nasıl uzun

turlara gittiğimi soran çok kadın oldu. Çoğu

insandan duyduğum ise,bisikletlerinin balkonda,bodrumda

çürümüş olduğuydu...

Beni cesaretlendiren arkadaşlarım vardı, o

zaman evlerinden bisikletlerini çıkarıp kadınları

yollara dökecek bir şey yapmam gerektiğini

düşündüm.Bisiklete binmeyi az bilen

kadınlar da varolan turların erkek egemen

tavrından yakınıyordu. Onları cesaretlendirecek

bir hareket yapabileceğimi düşündüm.

Ben “KADIN SOKAĞA ÇIKARSA DÜNYA-

NIN DEĞİŞECEĞİNE” inanıyorum. Kadın

Neden

Eylül Sonları?

sokağa çıkar bisiklete binerse, çocuğu da

biner. Onlar bisiklete binerse evin babası

da biner... Neden bisiklet? Bisiklet özgürlüğün

simgesidir. Türkiye kadınlarının özgürlük

simgesi neden bisiklet olmasın? İstediğim kıyafetle,istediğim

zaman bisikletimle sokağa

çıkabilmeliyim. İnsanlar bu görüntüye alışmalı.Bu

hareketin başlatılabileceği en uygun

şehir de İzmir...

Kısaca amacımız; kadının özgür duruşunu

göstermek, erkek egemen toplumda bisiklet,

özgürlük ve kadın temasına dikkat çekmek,

bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu, günlük

kıyafetle de binilebileceğini vurgulamak,

daha çok insanın bisiklete binmesini sağlamak,

bisikletliler çoğaldıkça bisiklet yolları

ile ilgili yaptırımın artmasını sağlamak, bisiklet

kazalarına dikkat çekmek, araç trafiğine

alternatif bir düşünce yaratmak, çevreci ve

sessiz bir ulaşım aracını topluma düşündürtmek.

Bu bir farkındalık etkinliğidir.

Çünkü Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında “Otomobilsiz

Kentler Günü”’ne dikkat çekmek istedik.


Eleştirildiğimiz

Nokta

Erkek bisikletçiler tarafından “ayrımcı” olarak nitelendirildik.

Destekleyenler de oldu ancak rahatsız edici söylemler

de duyduk. Biz “pozitif ayrımcılık” yapıyoruz. Feminist

bir hareket değiliz.Siyasi bir yanımız varsa o da “kadının

özgür duruşu”dur. Bir erkeğin yönlendirmesi ve izni olmadan,

dilediğimiz gibi bisikletimizle ya da bisikletsiz sosyal

yaşama karışmaktır duruşumuz...

Biz kadın bisikletçiler diğer zamanlarda turlara, formamızla,

uygun kıyafetimizle kadın erkek bir arada gidiyoruz zaten.

Amacımız bisiklete hep süslü binilmesi değil ki. Bisiklet

günlük hayatımızın bir parçası olabilir. ”Günlük kıyafetimizle

ya da elbisemizle de binebiliriz” kısmını göstermek

istedik. İzmir’deki tüm bisiklet eylemleri kadın-erkek bir

arada yapılıyor. Çoğuna katılıyoruz. Biz ayrımcı değiliz...

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu amacına

ulaştı mı? Turdan sonra neler oldu?

Biz bu etkinliğe kadın ve bisiklet olgusuna dikkat çekmek

için başladık. Ancak büyük cümleler kurmadık. Bazen

ufak ve yaratıcı bir hareket,büyük çığlıklardan daha etkili

oluyormuş onu anladık. İlk tura yaklaşık 250 kadın,ikinci

tura yaklaşık 500 kadın geldi. 2015 yılında yaklaşık 1000

kadın geldi.

25 Eylül 2016’da 28 şehirde

eş zamanlı yapılacak tur. Merkez tabii ki İzmir.

Sadece Facebook üzerinden örgütledik insanları. Daha

sonra diğer sosyal medya hesaplarımızı Bisikletizm sayfasının

kurucusu bisiklet gezgini ve yazarı Pınar Pinzuti açtı

ve yönetti. Başka bir destek almadık.Hiçbir kuruluş ve kişi

desteği kullanmadık.

Turdan sonra hiç tanımadığımız kadınlar bize ulaştılar ve

artık hayatlarına bisikleti dahil ettiklerini, kendi aralarında

toplanıp turlar yaptıklarını paylaştı.Fotoğraf gönderdiler.

Türkiye’nin birçok şehrinden bize bisikletli kadın fotoğrafı

gelmeye başladı. Örneğin Ağrı’dan bize ulaşan bir kadın

cesaret edip orada tek başına yollarda bisikletle gezmeye

başladı.

Bazı anneler çocuklarını da tura getirdi ve artık ailecek

bisiklete bindiklerini söylediler.

8 Mart Kadınlar Günü’nde aracılığımızla yapılan bir etkinlikle

yaklaşık 250 kadın bisiklete binmeyi öğrendi.

Medyanın ilgisi giderek büyüdü. Ulusal kanallarda canlı

yayınlar yapıldı. Uluslararası basının ilgisini çektik. BBC

haberlerine çıktık. Bu ilgi daha çok süslüye ulaşmamızı

sağladı.

İzmir’in dünyaya tanıtımına katkıda bulunduk. Türkiye’nin

batıya bakan yüzü olarak tanıtılmaya başlandık. Daha çok

kadının bisiklete ilgi duymasını sağladığımızı düşünüyoruz.

Web sayfamız: www.suslukadinlarbisikletturu.com

TGWL | 99


#SKBT Süslü Kadınlar Bisiklet Turu bir farkındalık etkinliğidir; bisiklet sürüşü

belediyenin ve bakanlığın dikkatini çekmek için “süslü” olarak yapılmaktadır.

Bisikletle güvenli bir şekilde ulaşımını sağlamak isteyen kadınların bisiklet

yolları ve hizmetleri talebini eğlenceli bir şekilde iletmesidir.

Manifesto

Bisiklete herkesin binebildiğini, hatta çok güzel bindiğini, o da yetmezmiş gibi süslü

püslü bindiğini göstermek için Otomobilsiz Kentler Gününde her yıl SÜSLÜ KADINLAR

yollarda olacak. Kentlerin yollarını egzoz dumanı kokusu değil, parfüm kokusu saracak.

Yaptır saçları, sür parfümünü, giy kokoş elbiseni, tak şalını, sür rujunu-ojeni, giy

topuklunu; sadece kendini mi süsleyeceksin? Hayııır… Bisikletini de süsle, çık yollara…

Tura Katılım Koşulları:

1- Kadın olmak

2- Süslü olmak

3- Süslü bir bisiklete sahip olmak

4- En fazla 10 km hızla ilerlemek

5- Şaşkın şaşkın bakanlara el sallamak

Peki, nedir bu turun hikayesi?

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu etkinliği ilk kez 2013 yılında “Dünya Otomobilsiz Kentler

Günü” etkinliği çerçevesinde yapıldı. Bu etkinlik Sema Gür tarafından facebook etkinliği

olarak açıldı ve kulaktan kulağa dolaşarak bir çok kadına ulaştırıldı ; bisiklet turuna

tam 300 kadın katıldı. Kadınlar en güzel kıyafetlerini giyerek, bisikletlerini çiçeklerle ve

kurdelelerle süsleyerek Konak meydanında toplandı ve Alsancak’a pedal çevirdikten

sonra ‘’şehirlerde egzoz kokusu yerine parfüm kokusu olsun’’ konulu basın açıklamasını

yaptılar.

2014’de ikinci defa düzenlenen etkinlik, yazılı medyada ve televizyon kanallarında

yayınlanarak daha fazla kişiye ulaştı ve katılımcı sayısı iki katına çıktı.

2015 yılında 20 Eylül’de 10 kentte eş zamanlı olarak etkinlik yerli ve yabancı basında

günlerce gündemde kaldı.

25 Eylül 2016 Pazar günü eş zamanlı olarak 28 şehirde yapılacak.

100 | TGWL


TGWL | 101


Atlarla Geçmişe ve Doğaya Koşun

Şehirleşen modern yaşamın sürükleyen akıntısı içinde,

her birimiz kendi hayatında farklı tempolara ayak uydurarak

yaşamımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Bazen

stres, bazen ise monoton bir düzen yaşamımızda bizlere

eşlik ediyor. Hepimiz zaman zaman bu akıntının içerisinden sıyrılarak

bir süreliğine de olsa özgürlüğe doğru koşmak isteriz. Bu

durumda çözümü ise, kimimiz sahil kentlerine gitmekte kimimiz

de saf doğayla bütünleşmekte bulur. Ancak hızla yapılaşan bir

modern yaşam içerisinde her birimizin belirli bir düzeni olduğundan

dolayı, her ihtiyacımız olduğu an doğanın o özgür ruhuna

dostluk etmenin ne yazık ki pek de kolay olmadığını düşünürüz.

Oysa modern şehir yaşamının hemen bir adım ötesinde bile

Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal Yaşam Derneği doğayla buluşabilmenizi

mümkün kılıyor. Doğanın tüm canlılığı ve saflığı içerisinde

aileler ve çocuklar, genç-yaşlı herkes bu güzel anları birlikte

deneyimleyebiliyorlar.

Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal Yaşam Derneği, toplumun her

kesimine hitap eden kapsamlı olanaklarıyla, özellikle at sevgisini

ve Türk kültüründeki ata olan düşkünlüğü esas alarak İstanbul ve

Kapadokya’da birçok konuda sizlere imkan sunuyor.

İstanbul şehir merkezinin hemen yanı başında, Sarıyer ilçesindeki

Gümüşdere Köyü Ovası’nda, 2003 yılında kurulan Atlıtur Sağlık,

Spor ve Doğal Yaşam Derneği, çevresi Belgrad ormanlarıyla

çevrili bir oksijen cennetinde, at sevgisi, at bakımı ve sağlığı, at

neslinin geliştirilmesi, hipoterapi, binicilik gibi temel konularda

102 | TGWL


eğitim programları düzenliyor.

Bunun yanı sıra, doğada binicilik alanında

uzmanlaşmış bir tesis olarak da

at binmek isteyen yerli yabancı birçok

kişiye hizmet veriyor.

İnsanlara; saf, masumane ve sıcak

yaklaşan canlılardan biri olan atlar,

özellikle çocukların atlarla arasında

kurdukları sıcak bağlarla birlikte, canlı

sevgisi ve bilincinin yanı sıra empati kabiliyeti,

farkındalık bilinci ve içsel iletişim

gücü gibi önemli kazanımlara da sahip

olmanızı sağlıyor.

Sadece bununla da sınırlı kalmayan

ve kas gelişimi, kan dolaşımı, solunum

gelişimi, sindirim sisteminin gelişimi,

duygusal bütünleşme ve kendine güven

gibi birçok türde fayda sağlayan bu

alanda, Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal

Yaşam Derneği de sizlere ev sahipliği

yapmış oluyor.

TGWL | 103


Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal Yaşam

Derneği, 15 dakikalık doğa turları,

acemilere yönelik bahçeler arası

çay kahve ikramı ve 30 dakikalık

doğa turları, çift kişilik organik

çiftlik kahvaltısı ve 15 dakika doğa

turları, bir saatlik veya iki saatlik sürelerden

oluşan daha deneyimlilere

ve profesyönellere yönelik doğa

turları, sahilde fotoğraf çekimleri

gibi çeşitli kampanya paketleriyle

de ihtiyacınıza yönelik olarak birçok

konuda hizmet alabiliyorsunuz.

Kapadokya’da ise “Atlıtur Cappadocia”

olarak hizmet olarak hizmete

başlayan Atlıtur Sağlık, Spor

ve Doğal Yaşam Derneği, Avanos

vadisinde yer alarak, doğanın

ruhunu ve at biniciliğinin verdiği

özgürlüğü keşfetmek isteyenler için

de artık kapılarını açmış bulunuyor.

Burada sunmuş olduğu konaklama

imkanlarıyla Damsa gölü, Avanos

vadisi gibi çeşitli doğal alanları

sizlere at turları eşliğinde gezdiriyor.

Ayrıca bölgedeki dağların eteklerinde

yetişen leziz üzümlerin ve diğer

104 | TGWL


TGWL | 105


doğal bitki örtüsünün yansıttığı manzaraya tanıklık etmenize de imkan

sağlayan “Atlıtur Cappadocia” Kapdokyanın unutulmaz doğası

ve Atların dostluğunu harmanlayarak sizlere unutulmaz bir deneyim

yaşatmayı garanti ediyor.

Çocuklar için workshoplar, ormanda atlı tur, özel fotoğraf çekimleri,

organik kahvaltı ile birleşen doğa turları, profesyonel eğitmenler

eşliğinde ders paketleri gibi daha birçok alanda hizmet veren “Atlıtur

Kappadocia” Kapadokya’nın geleneksel turizm hizmetleri olan balon

gezileri ve kültür turizmi gibi etkinliklerden faydalanmak isteyen misafirerine

de bu zevkten mahrum bırakmayıp isteğe bağlı olarak bu

hizmetleri de güvenilir acenteler aracılığı ile sağlıyor.

106 | TGWL


TGWL | 107


108 | TGWL

“Avm, okul ve halka açık birçok alanda kurduğumuz manej ya da biniş alanları

ile her yıl binlerce kişiyle buluşuyoruz. Biz sizlere geliyoruz!” şeklinde vurgu yapan

Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal Yaşam Derneği, doğayı ve atları tüm şartlarda keşfetmenize

olanak sağlayabilecek çalışmalarıyla da ön plana çıkmaya devam ediyor.

Doğa tutkusu, özgürlük ve heyecan, farklı güzellikler, unutulmaz anlar yaşamak ve

zihninizi boşaltmak istiyorsanız Atlıtur Sağlık, Spor ve Doğal Yaşam Derneği sizleri

hem İstanbul’da hem de Kapadokya’da ağırlamak için sizleri bekliyor…


TGWL | 109


spor

Op. Dr. Salih Şentürk

110 | TGWL


KAS ESNETME

HAREKETLERİ

Streching

Artık sağlıklı olma çabası ve fiziksel uygunluğun

sağlanması, bütün insanların temel

amaçlarından biri olmuştur. Bu amacın gerçekleştirilmesi

ise yeterli ve dengeli beslenme

ile birlikte düzenli egzersiz yapmaktan geçer. Terapi

egzersizleri olarak nitelendirilebilen bu uygulamaların

önemli bir kısmını esnetme ve germe egzersizleri oluşturmaktadır.

Esneklik çalışmalarının en önemli faydalarından

birisi de kasların gevşetilmesinde etkili oluşudur.

TGWL | 111


Stres; insan vücudunun fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik

ihtiyaçlarının karşılanmaması durumunda

oluşan baskı halidir. Günümüzde insan ihtiyaçlarının

türleri ve düzeyleri oldukça farklılaşmıştır. Bu ihtiyaçların

karşılanması ise toplumların en büyük problemlerini

oluşturmaktadır. Birçok bilim adamı, egzersizin ve hareket

etmenin stresten korunmak açısından oldukça önemli olduğu

konusunda birleşmektedir. Artık sağlıklı olma çabası ve fiziksel

uygunluğun sağlanması, bütün insanların temel amaçlarından

biri olmuştur. Bu amacın gerçekleştirilmesi ise yeterli ve dengeli

beslenme ile birlikte düzenli egzersiz yapmaktan geçer. Terapi

egzersizleri olarak nitelendirilebilen bu uygulamaların önemli

bir kısmını esnetme ve germe egzersizleri oluşturmaktadır. Esneklik

çalışmalarının en önemli faydalarından birisi de kasların

gevşetilmesinde etkili oluşudur.

Kasların normal sınırlarının üzerindeki kasılmaları, bir takım

olumsuzlukları beraberinde getirir. Örneğin; kan basıncında

artış, daha fazla enerji harcanması, kan dolaşımının bozulması

ve bunun sonucu olarak oksijen ve gerekli besin maddelerinin

vücuttan uzaklaştırılamaması vb. gibi. Bunun sonucunda ise

vücut yorgun düşecek ve kaslarda çeşitli ağrılar oluşacaktır.

Çeşitli nedenlerle oluşabilen ve normal sınırların ötesinde kasılı

bulunan kasların gevşetilmesinde en etkili yöntem germe (stretching)

egzersizleridir. Esneklik çalışması yaparken kişi kendisini

çok iyi dinlemeli, yorulmamalı ve kontrol altında tutabilmelidir.

İyi bir postür ve vücut simetrisi için planlı ve düzenli bir egzersiz

programı gerekmektedir. Bu program fiziksel uygunluğu

geliştirmeye yönelik olmalıdır. Fiziksel uygunluğu gelişen bireyin,

estetik ve kuvveti iyi düzeyde, kalp dolaşım sistemi dayanıklılığı

ve vücut kompozisyonu gelişmiş demektir.

Postür zayıflıklarını gidermenin iki temel yolu vardır. Bunlardan

ilki, her iki taraftaki kasları eşit seviyede güçlendirmek, ikincisi

ise, kuvvetli kası esneterek vücut simetrisini sağlamaktır. İdeali

ise her ikisini de dengede tutmaktır. İçinde bulunduğumuz

yüzyılda teknolojik gelişmeler sonunda ve yaşam tarzımızdaki

değişikliklerden dolayı insanoğlu daha az çalışır duruma gelmiş

ve bunun sonucunda ise teknolojik hastalıklar adını verebileceğimiz

rahatsızlıklar meydana gelmiştir.

Bu yaşam tarzı bazı kasların güçsüz kalmasına ya da kasılmalarına

neden olmuştur. Bu zayıf ya da kısalmış kaslar ise vücut

simetrisini bozmaktadır. Bu kasların gevşetilmesi, güçlendirilmesi

ve uzatılması ise düzenli bir esneklik çalışmasını gerektirir.

112 | TGWL


Egzersiz Öncesi ve Sonrası Germe Hareketleri

Germe hareketlerinin amacı herhangi bir egzersizden

önce ve sonra hafifçe kasları uzatmak ve dokunun

esnekliğini arttırmaktır. Eğer doğru uygulanırsa

germe, sakatlıkların önlenmesinde yardımcı olur ve

atletik performansı arttırır.

Germe sırasında hatırlamanız gereken noktalar:

Gerdirmeden önce daima ısının. Bu vücuttaki kan

akışını hızlandırır ki bu kasları daha fazla esnetebilmemizi

sağlar.

Egzersiz ardından, krampa ve ani baş dönmesine

yol açabilecek olan, kaslarınıza kan pompalanmasından

kaçınmak adına germeye başlamadan önce

kalp atış hızını yavaşça azaltın. Bunu kısa aralıklı

dinlenme molaları ile yapabilirsiniz.

Terliyseniz duş aldıktan sonra germe yapın ki sıcak

su kaslarınızın gevşemesine yardımcı olsun.

Kasın gevşediğini hissedene dek germeyi sürdürün,

daha sonra bir 15 saniye daha tekrarlayın.

Gerdirme esnasında hafif bir rahatsızlık hissetmelisiniz,

eğer bir şey hissetmiyorsanız, o zaman germeyi

yanlış veya eksik yapıyor olabilirsiniz.

Ciddi bir ağrı hissettiğinizde ise egzersizinize derhal

son verin.

Düzenli olarak nefes alıp vermeyi unutmayın, nefesinizi

asla tutmayın.

Germe egzersizleri, çalışma öncesi ‘’ısınma’’ ve

çalışma sonrası ‘’soğuma’’ hareketleri olarak vücut

esnekliğinin artmasını sağlarlar.

TGWL | 113


Isınma

Isınma, vücudun kendisini zihinsel ve fiziksel olarak

egzersize hazırlamasına yardımcı olur ve sakatlanma

olasılığınızı azaltır.

Amaç vücuda herhangi bir baskı uygulamadan yavaş

yavaş kan dolaşımını arttırmaktır. Isınma sırasında

bazı sakatlık veya hastalıkların farkına varabilir ve ileri

düzeydeki sakatlanmaları önleyebilirsiniz.

Vücut sıcaklığını arttırmak için üzerinize fazladan giysi

giyebilirsiniz ki bu size daha esnek ve gerdirmeye

hazır kaslar olarak geri dönecektir.

Amaç en az 5 dakika ısınmak ve aynı süre de germe

yapmak. Çalışmaya başladığınızda 30 dakika

ısınmanın vücudunuz için en iyisi olduğunun farkına

varacaksınız.

Her pozisyonda en az 20-30 saniye durun. Burnunuzdan

yavaşça nefes alın, ağzınızdan verin. Bu, germe

hareketlerinizi yapmayı kolaylaştıracaktır.

114 | TGWL


TGWL | 115


Soğuma

Herhangi bir fiziksel aktiviteyi bitirdiğiniz zaman,

kalp atışınızı ve nefesinizi yavaş yavaş daha rahat,

rahatça konuşabileceğiniz seviyeye indirmeniz

gerekir. Yürümek veya bisiklet sürmek gibi hafif

aerobik egzersizler bunun için mükemmeldir. Her

hareketi en az 20-30 saniye yapın, rahat nefes

alın. Burnunuzdan derin nefes alın ve ağzınızdan

verin.

Esneme Egzersizleri Neden Mutlaka Yapılmalı?

Düzenli yapılan esneme egzersizleri esnekliği ve

performansı arttırır.

Planlı bir kas esneme egzersizi tek yönlü kas yükünden

kaçınmamızı sağlar.

Doğru şekilde esnetilen kaslar omurga ve eklemler

tarafından taşınan fazla yükün azaltılmasını sağlar.

Esneme Egzersizleri Nasıl Yapılmalı?

Egzersizlere başlamadan önce mutlaka ısının.

(Tercihen hafif tempolu koşu)

Ani ve kuvvetli hareketlerden kaçının.

Gerilen adalede bir gerginlik hissetmelisiniz, acı

değil.

Esneme pozisyonunu en az 20 saniye koruyun,

rahatça nefes alın ve rahatlayın.

Daima her iki tarafınızı da esnetin. (Sağ ve Sol)

116 | TGWL


TGWL | 117


118 | TGWL

Hayrullah Camadan


Türkiye’de

&

KICKBOX

muay thai

TGWL | 119


19/01/1955 yılında İstanbul

Sarıyer’de doğdu. İlk ve orta

öğrenimini İstanbul’da tamamladı.

1970 yılında Uzakdoğu sporlarına

Karate ile başladı.

1977 yılında Hollanda’da Kickboxing

ile tanıştı. Aynı yıl Amsterdam’da açık

siklette şampiyonluklar yaşadı. Daha

sonra Amsterdam’da Chakuriki kulübünde

Prof. Thom Harinck yönetiminde

Muaythai ve Kickboxing eğitimi aldı.

Burada da birdizi müsabakalar yaptı.

Aynı klüpte spora kazandırdığı bazı Türk

sporcularının Dünya ve Avrupa Şampiyonuklarına

yükselmelerinde öncü oldu.

Bu Sporcularımızın1980-1996 yılları

arasında ki şampiyonlukları, Tuncay

Çoban (Hollanda Şampiyonu), Muzaffer

Yamalı (Avrupa Şampiyonu ve Dünya

ikincisi), Tekin Dönmez (Avrupa Şampiyonu),

Hasan Çolak (Hollanda Şampiyonu),

Bayram Çolak (Avrupa ve Dünya

Şampiyonu). 1982 yılında Türkiye’ye

döndü. Ticaretle meşgul olduğu bu

dönemde ülkemizdeki bazı spor kulüplerinde

Muaythai ve Kickboxing sporlarını

tanıtmaya başladı. 1985 yılında Camadan

GYM’i kurarak çalışmalarını kendi

kulübünde devam ettirdi. O yıllarda

ülkemizde bu sporlar tanınmadığı ve bu

branşta sporcu bulunmadığı için, kendi

sporcuları arasında düzenli olarak her

yıl kulübünde bulunan ringde müsabakalar

düzenlemeye başladı. 1986

yılında Cemal Çolak ve Camadan

GYM sporcuları arasında ilk Kickboxing

karşılaşmaları yapılarak, Türkiye’de bu

sporun dostça yapılabildiği gösterilmiş

oldu.

Hayrullah Camadan, 1990 yılında WM-

TA(World Muaythai Association) Türkiye

temsilcisi oldu. 1991 yılında Muaythai

(Tayland Boksu) Derneğini kurdu. Aynı

yıl 1 Haziran’da İstanbul Caferağa Spor

Kompleksinde Türkiye’de ilk uluslararası

profesyonel Muaythai galasını Murat

Dodurga ile beraber gerçekleştirdi. Bu

galada, o yılın dünyaca ünlü Tayland’lı

Sing Phay Boune ve Fransa şampiyonu,

Avrupa ikincisi Fikret Erdoğan’ın

karşılaşmasında yer aldı. Türkiye’deki

bu ilk profesyönel galada, Camadan

sporcularından şuan Metro Marketler

Zincirinde Bölüm Müdürü olan Sungur

Aydın Türkiye’nin ilk A Class sporcusu

olarak yer aldı. Mehmet Civgin, Ömür

Kamış, Tolga Saral, Gökhan Başoğlu

bu gecedeki B Class dövüşen Camadan

GYM sporcularıdır. Bu yılın Eylül ayında

EMTA(European Muaythai Association)

nın davetlisi olarak beraber çalıştığı

uluslararası koordinatör Murat Dodurga

ile Amsterdam’da ki toplantıda yer

aldı. Aynı yıl sporcusu Mehmet Civgin’i

Avrupa şampiyonu Numbo ile Paris’te

dövüştürdü. 1992-1997 yılları arasında

10’dan fazla galaya imzasını attı. 1993

yılında sporcusu Birol Topuz’la Amsterdam’da

EMTA toplantısına katıldı. Aynı

yıl Detlef Turneo’nun başkanı olduğu

IKBF Türkiye temsilcisi oldu. 1994

yılında Tayland’da kurulan IAMTF(International

Amateur Muaythai Federation)

un İngiltere Temsilciliğine bağlanarak,

IAMTF’nun Türkiye temsilcisi oldu.

Birol Topuz, Serkan Yavuz (Apache

Serkan) gibi tanınmış sporcuları yetiştirdi.

1994 yılı başında 1.000 m² alanı

olan ikinci salonunu Küçükyalı’da açtı.

Halen bu salonunda Muaythai çalışmalarını

devam ettirmekte olan Hayrullah

Camadan ayrıca, 2003 yılında kurulan

Türkiye Muay Thai Federasyonu’nun Organizasyon

ve Danışma Kurulu Başkanlığı

görevini devam ettirmektedir.

Prof.Thom Harinck’in diploma verdiği 7

antrenörden biri olan Hayrullah Camadan’ın,

ayrıca FFBT(Federation Française

De Boxe Thailandaise) den diploması

bulunmaktadır.

Kaan Soyak, Nurkan Kemalbay, Alican

Ulusoy, Adnan ve Volkan Vural, Levent

Yüce, Bertan Tanaçar, Hakan Karakaya,

Mutlu Tuncay,Altuğ Aksoy, Mehmet

Bilgiç, Erkan Manav, Oğuzhan Yayla ve

daha bir çok tanınmış simanında arasında

bulunduğu kişilere değişik dönemlerde

özel ders vermiştir.

Hayrullah CAMADAN, Prof.Thom Harinck’ten

öğrendiği bu spor branşlarının

(Muaythai ve Kickboxing) Türkiye’de ki

öncüsü olmuştur.

(Kick Boks) KICKBOXING’İN TARİHİ

Kick Boxing, Uzak Doğu Savaş

Sanatları tarih boyunca

çok fazla çeşitlilik göstermiştir.

Bu sanatlar dünyada

ve ülkemizde Karate adı ile tanınmış ve

yaygınlaşmıştır. İlk olarak bu sanatlar ile

Almanlar, II. Dünya savaşında müttefik

oldukları Japonlardan öğrendikleri Judo

ve Jiu-Jitsu ile tanıştı. Daha sonraları

savaşın galibi olan Amerikalıların da ilk

tanıştıkları sanat Judo ve Jiu-Jitsu olmuştur.

Her ne kadar daha önceleri göçler

ile Amerika’ya gelmiş Japon ve Çinliler

olsa da bu sanatları bilenler o dönemlerde

bilgilerini gizlerlerdi ve doğal olarak

Uzak Doğuluların hepsi de bu sanatları

bilmezlerdi.

Batıda ise savaş sanatları yerel stillere

sahipti. Pankras, Boks, Savate, Güreş

bunlardan bazılarıdır. Ancak bunlardan

sadece Boks ve Güreş (Serbest ve Grekoromen)

genel olarak kabul görmüştü.

II. Dünya Savaşı ve Çin Komünist ihtilali

sonrası göçler ile batıda Uzak Doğu stilleri

yaygınlaşmaya başladı. Kore savaşı

120 | TGWL


sonunda Taekwon-Do’da batıda gelişen

bu stiller arasında yerini aldı.

En yoğun göç alan Amerika’da stiller

zenginlik göstermesine rağmen uzun

zaman boyunca tamamı Karate olarak

adlandırıldı.

Bu aynı zamanda modern Kick Boxing’in

temellerini oluşturdu. Birbirinden farklılıklar

içeren bu branşlar kendi aralarında

kendilerine mahsus kurallar ile yarışma

usullerine sahip olmasına rağmen birbirlerinden

farklı özellikleri sebebi ile ortak

karşılaşmalar sorun olmaktaydı. İlk ortak

karşılaşmalar Amerika’da serbest döğüş

karşılaşmaları ile başladı ama Uzak Doğu

stillerinin felsefelerinden kaynaklanan taassup

sebebi ile bu yarışmalara iştirakleri çok

yaygın değildi. 1970’li yıllara doğru Bruce

Lee ile başlayan yeni bir hareket ile Uzak

Doğu stilleri Batıda yaygın kabul görerek

gelişmeye başladı. O dönemlerde tüm

stillerin aynı yarışmada karşılaştığı müsabakalara

Amerikan Karatesi veya Amerikan

Boksu olarak tanındı. Bu yarışmalar

zamanla vuruşlu yarışmalar içerisinde Full

Contact olarak isimlendirilmeye başlandı.

Deneyimsiz sporcular için ise Light Contact

ve Semi Contact alt branşları oluştu. Ancak

işin adı halen Karate idi. Full, Light, Semi

Contact Karate branşları olarak tanındıktan

sonra Avrupa’da da aynı biçimde

kabul gördü. Avrupa’da Fransa, Hollanda

ve Almanya’da hızla yaygınlaştı.

Amerika’da Benny Urquidez’in başını

çektiği bir hareket “Bacaklarını savunamayan

dövüşçü, dövüşçü değildir.” sözü ile

Full Contact akımı ile ters düştü. Avrupa’da

Taylandlılardan eğitim gören bir ekol ile

beraber Kick Boxing ismini kullanmaya

başladılar ve Karate adından uzaklaşıldı.

Profesyönel organizasyonların doğmaya

başladığı bu dönemde Full Contact Karate,

PKA (Professional Karate Association); Kick

Boxing, WKA (World Kick boxing Association);

Muaythai, WMTA (World Muaythai

Association) ve EMTA (European Muaythai

Association) ile tanındı. Bu organizasyonlardan

Kick Boxing ve Muaythai organizasyonları

beraber hareket ederek ortak isimle

“Kick Boxing” yahut “Thai Boxing” olarak

anılmaya başladı. Halen daha Avrupa’da

ve Dünyada bu sebeple Kick Boxing ve

Thai Boxing (Muaythai) aynı branş olarak

kabul görür. 1980’li yılların başlarında

Hollanda’da Hollanda Kick Boxing federasyonu

adıyla faaliyet gösteren federasyona

Tayland Hükümeti tepki göstererek

kendi sporlarının “Muaythai” olduğunu

resmi bir yazı ile bildirmiş ve 1984 yılında

bu federasyon ikiye ayrılarak Muaythai ve

Kick Boxing federasyonları olarak faaliyetlerine

başlamışlardır. Muaythai federasyonunun

başına Hayrullah Camadan’ın

Antrenörü olan Chakuriki Kulübünün

sahibi Prof.Thom Harinck getirilmiştir. Prof.

Harinck Tayland hükümetinin onayı ile tüm

Dünya Muaythai federasyonunun başına

getirilmiştir. Muaythai, Kick Boxing ve Thai

Boxing isimleri tüm dünyada aynı şekilde

anlaşılır ve yorumlanır olmalarına rağmen

son zamanlarda Japonların girişimleri ve

Taylandlıların itirazları neticesinde farklı

olarak isimlendirilmeye başlamıştır.

Kick Boxing’in popüleritesi Full Contact

Karate yapanların iştahını kabartmış ve

onlarda tekniklerini Kick Boxing olarak

isimlendirmeye başlamışlardır. Japonlar

ise Muaythai Taylandlılara ait diye dirsek

vuruşları ve Klinch tekniklerini yasaklayarak

yaptıkları karşılaşmalara Kick Boxing

demişlerdir. K-1 organizasyonu dünya

çapında yaygınlık kazanmaya başlayınca

Kick Boxing’in dünya çapında popüleritesi

de artmış, dirsek vuruşlarına sıcak bakmayan

batılıları daha hızlı cezbetmiştir. Son

dönemlerde Klinch’e tamamen karşı olan

K-1 organizasyonu bu konuda daha esnek

hareket etmeye başlayarak Muaythai’ye

biraz daha yaklaşmıştır. Bu sporu tekellerinde

tutmaya çabalayan Taylandlılar ve

Japonlar kuralları kendilerine göre esneterek

Kick Boxing ve Muaythai ayrışmasına

sebep olmuşlardır.

TGWL | 121


TÜRKİYE’DE KICKBOXING

1982 yılında çeşitli spor kulüplerinde Hayrullah

Camadan tarafından ilk Muaythai ve Kick Boxing

çalışmalarına başlandı.

1994 yılında Türkiye Boks Federasyonu Başkanlığı

bünyesinde H.Caner DOĞANELİ Başkanlığında Semi

Contact, Light Contact ve Full Contact branşlarında

faaliyetlerine başladı. 1994 yılında ilk Türkiye Kick Boks

Şampiyonası Ankara’da Atatürk Spor Salonunda büyük

bir katılımla gerçekleşti, Türk Milli Takımı ilk kez IAKSA’nın

1996 yılında Avusturya’nın Graz Şehrinde düzenlediği

Avrupa Kick Boks Şampiyonasına iştirak etti.

1998 yılında IAKSA tarafından Avrupa Kick Boks Şampiyonası

İstanbul’da yapıldı. Bu şampiyona esnasında

çıkan bir tartışma neticesinde faaliyetler 2001 yılına

kadar geçici olarak durduruldu ve 2001 yılında tekrar

Türkiye Boks Federasyonu Başkanlığı bünyesinde H.Caner

DOĞANELİ’nin Başkanlığında ulusal ve uluslar arası

faaliyetlere başladı.

1994 ile 2006 yılları arasında IAKSA (Uluslararası Amatör

Kick Boks Spor Birliği)’ya, 2006 yılından itibaren de

WAKO (Dünya Kick Boks Organizasyonları Birliği)’ya üye

olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

2004 yılında Türkiye Boks Federasyonundan ayrılan Kick

Boks, Mücadele Sporları Federasyonu Başkanlığı adı

altında Mehmet Tunç TURGUT’un Federasyon Başkanlığı

ile faaliyetlerini sürdürdü.

2004 yılında İsviçre’nin Basel Şehrinde yapılan IAK-

SA’nın Genel Kurulunda, Yönetim Kurulu üyeliğine Mehmet

Tunç TURGUT, Hakem Kurulu Üyeliğine ise Salim

KAYICI seçildi.

12 Eylül 2006 tarih ve 281 sayılı Bakanlık oluru ile Mücadele

Sporları Federasyonu lağv edilmiş ve Türkiye Kick

Boks Federasyonu adıyla faaliyetlerine devam etmiştir.

2006 tarihinde idari ve mali yönden özerklik kazanmış

ve aynı yılda IAKSA ile WAKO’nun birleşmesiyle Türkiye,

WAKO (Dünya Kick Boks Organizasyonları Birliği)’ya

üye olmuştur.25 Ekim 2011 tarihinde Dünya Kick Boks

Organizasyonları Birliği (WAKO)’nin yapılan Genel

Kurulundaki seçimlerde Federasyon Başkanı Sayın Salim

KAYICI WAKO Yönetim Kurulu Üyeliğine Seçilmiştir.

İdari ve Mali Yönden Özerklik kazanan Türkiye Kick Boks

Federasyonunun ilk Seçimli Olağan Genel Kurulu 25

Nisan 2007’de ve ikinci Seçimli Olağan Genel Kurulu

ise 27 Eylül 2008 tarihinde yapılmış her iki genel kurulda

da Federasyon Başkanlığına Salim KAYICI seçilmiştir.

Profesyonel Kick Boks Şubesi 26 Haziran 2007 tarih ve

132 sayılı Bakanlık Onayı ile kurulmuş olup, Ulusal ve

Uluslararası Profesyonel faaliyetlere iştirak edebilmesi için

ise WAKO PRO’ya üye olmuştur.

3289 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat

ve Görevleri hakkındaki kanun ile 6215 sayılı kanunla

yetki ve sorumlulukları yeniden düzenlenerek Bağımsız

Spor Federasyonu statüsünü almıştır.

MUAY THAI

MUAYTHAI’IN TARİHİ

Muaythai (Tayland Boksu); savaşların kılıç, ok ve mızraklarla yapıldığı

ortaçağ dönemlerinde başladı. Yumruk yumruğa yapılan bu dövüşte

yumruklar, tekmeler, dizler ve dirsekler silah olarak kullanılır. Askeri

eğitime de dahil edilen bu spor Kral Naresuan zamanında (M.S.

1560) meşhur oldu. Kral, Burma ve Siam arasındaki savaşlarda esir

düşmüştü. Burmalılar kendi dövüşçülerini dünyanın en iyi dövüşçüleri

olarak kabul ediyorlardı ve krala en iyi dövüşçüleri ile dövüşmesi için

bir şans tanıdılar. Eğer kazanırsa özgür olacaktı ve kral kazandı. Kral

Narasuen, SİAM’a döndüğünde büyük bir şölenle karşılandı ve kısa

zaman da siam stili boks ulusal bir spor olarak kabül gördü. O günlerden

itibaren 20. yy baslarına kadar; dövüşçüler atların derilernden

sırımlar yapıp eldiven olarak kullandılar. Ayrıca; dövüşçüler kendi

aralarında anlaşarak cam parçalarını ezip sırımların üzerine yapıştırabiliyorlardı.

Taylantlılar Muaythai’yi kendilerine prestij sağlayan ulusal

bir spor olarak kabul ederler. Taylantlı erkek çocuklar okuluna giderek

veya kendi başlarına Thai sitili boksun nasıl yapılacağını öğrenirler.

Taylant’lı kızlar bile Muaythai’nin temel prensiplerini bilirler ve gerektiğinde

bunları, kendilerini savunabilmek için kullanırlar. Muaythai bir

çok ülkede popüler olmuş ve geniş bir kitleye yayılmıştır.

MUAYTHAI’nin gelişimi

Şu anda thai stili boksun başlangıç tarihini gösteren kesin kaynaklar

maalesef yok. Sadece Thai Boxun Taylandlıların Çinin güneyinden

göç etmeleriyle başladığını varsayabilmekteyiz. Taylandlılar bu göç

esnasında yöre halkının büyük bir direnişi ile karşılaştılar ve saldırganlardan

saklanmak zorunda kaldılar. Hayatta kalabilmek için büyük

mücadeleler verdiler. Eski zaman silahları sadece kılıç mızrak, kargı,

ok veya yaylardan ibaretti. Fakat bu silahlar yakın dövüşte çok hantal

kalıyorlardı. Dolayısıyla dirsekler, yumruklar, dizler ve tekmeler Taylantlılara

daha pratik geldi. Sonuçta çok başarılı olmuşlardı, böylece

savaşlarda kullanılan yeni bir dövüş sanatı gelişmiş oldu.

İşte bu MUAYTHAI’di yani TAYLAND BOKSU. Taylandlılar nihayet

uygun bir yere yerleşerek kendi şehirlerini kurdular ve büyük bir devlet

olup arazilerini genişletmeye başladılar. Artık en büyük ihtiyaçları

ülkeyi savunabilecek büyük bir orduydu. İşte askerlere silah kullanımı

yanında Muaythai’i çalışma zorunluluğu getirildi. Böylece atak ve

savunma için yeni taktik ve teknikler geliştirdiler ve bunlara da boks

teknikleri adını verdiler. Sonraları siviller bu dövüş sanatına el atarak

onu “bir kendi kendini savunma sanatı” yada asker olmak için ihtiyaç

duyulan beceri olarak gördüler. Tayland krallarından Kuhun Luang

Sorasak ( Kaplan Kral) sık sık çeşiyli ülkelerin tapınaklarına giderek

kim olduğunu belli etmeden gizlice dövüşlere katılıyordu. Kral

yetenekli bir dövüşçü olarak bilinirdi. Çoğunlukla kendini gizleyip halk

arasında dövüşlere katıldığından bir halk kahramanı olarak kabül

gördü.

Rattanoksin döneminde Muaythai bir ulusal dönüş sanatı olmaya

devam etti ve düzenlenen eğlencelerde yarışmaları yapıldı. Maçlarda

zaman tutma işlemi delik bir hindistan cevizi kabuğunun yüzdürülmesiyle

yapılıyordu. Kabuk battığında raundun bittiğini belli etmek için

ise davul çalınıyordu. 1788’de iki fransız kardeş Taylanda geldiler.

Bu iki kardeş Hind-i Çin’in kenarın da ve adalarda pek çok boksörü

mağlup etmişlerdi. Kral 1.RAMA bu meydan okumayı kabul etti.

Bu arada Phraya Klang meydan okumayı kabul edeceğini fakat 50

chang tutarında bahse girmeleri gerektiğini söyledi. (50 chang o

zaman yüklü bir miktardı) .Ama kral koruyucularından Muen Plan’ı

Fransızlarla dövüşmek için seçti. Karşılaşma büyük sarayın açık alanında

düzenlendi. Muen Plan krala ait dövüş giysilerini giydi. Ğöğsü

açıktı ve sihirli bir tılsım takmıştı. Ayrıca darbeleri önlemek içinde

122 | TGWL


vücuduna yağ sürmüştü. Dövüş başladığında Fransız,

Muenin köprücük kemiğine ve boynuna atak yaptı ancak

Muen kendini Muaythai ile savundu. Fransızın kardeşi

abisinin hiçbir ilerleme yapamadığını görünce sinirlendi ve

Muen’e arkadan gizlice vurdu. Bu esnada Muen Fransızın

işini bitirmişti bile. Muhafızlar kurallara uymayan bu hileye

karşı ileri atıldılar, sonra Fransızlar yenildiklerini kabul

ederek geri çekildiler. Ertesi gün Tayland’dan ayrıldılar ve

birdaha Tayland Boksörleri ile dövüşmemeleri gerktiğini

öğrendiler. Kral 5.Rama döneminde Thai-Boks maçları çok

meşhur olmuştu ve galip gelenler Kraldan çeşitli ünvanlar

ve hediyeler alıyorlardı. Yine bu dönemlerde boks kampları

düzenlenmeye başlandı. Kral ailesine mensup kimseler,

diğer ülkelerden yetenekli kimseler bulup kamplar arası

dövüşler düzenliyorlardı. Galip gelenler para ve değerli

armağanlarla ödüllendiriliyordu. Bu dönem TAYLAND

BOKSU’unun altın çağı olarak nitelendirilir. Kral 6.Rma

döneminde de Thai-Boks maçları devam etti. Bu dönemde

maçlar uygun genişlikteki alanlarda ama standart olmayan

ringlerde yapılıyordu. Zamanla halatlarla çevrili, standart

yükseklikteki ringlerde yapılmaya başlandı. İlk ring 1921

yılında SUAN KULARP denilen yerde inşa edildi. Fakat;

gelenekselliğe uyarak dövüşçüler hala ellerini sırımlarla

sarmaya devam ediyorlardı. THAI-BOKS yaygınlaştıkça

Thai-Boksörlerine meydan okuyan yabancı dövüşçülerin

sayısı da artmaya başladı. Önemli ve meşhur bir serbest

stil maçı genç boksör HARNTALAY ile Çin’den gelen CHİN

CHANG arasında yapıldı. Karşılaşmayı büyük bir kalabalık

izliyordu. Sonuçta genç Harntalay rakibini sert bir tekme ile

saf dışı bıraktı.

Bu dönemden sonra ringlerde hakemlerde görev yapmaya

başladı. Rauntlar dakikalarla belirlenmeye başlandı. Bütün

bu yenilikler dış ülkelerden gelen etkiler sonucu benimsendi.

Ancak sırım ile elleri bağlama 1929 yılına kadar sürdü.

Bundan sonra normal boks eldiveninin kullanımına geçildi.

Lumpini parkındaki ringde Filipinli bir boksörün ilk defa

box eldivenleriyle gösteri yapması, sonraları eldivenlerin

kullanılmasını teşvik etti. Kral 7. Rama dönemi önemli bazı

değişikliklerin yapıldığı dönemdir. Bangkok’ta ve diğer şehirlerde

kalıcı Thai-Boks statları inşa edildi. Fakat bu statlar

2. Dünya Savaşı (1942-45) süresince yavaş yavaş ortadan

kayboldu. Savaştan sonra ise bir gecede mantar gibi tekrar

ortaya çıktılar. Turnuvalarda dövüşmek için diğer ülkelerden

gelen pek çok boksör Bangkok’ta toplanıyordu. Nihayet ilk

standart boks stadyumu 1945’te inşa edildi ve adı RAJA-

DAMNERN olarak belirlendi (bu stat halen faaliyette olup

dünyanın en ünlü statyumudur)

Artık muhtelif kurallar koymanın zamanı gelmişti, 3’er

dakikadan 5 raunt üzerinden maçlar düzenlendi. Rauntlar

arasına 2 dakika mola süreleri ilave edildi. Daha sonra ise

sikletler belirlenerek bu kilolarda şampiyonlar belirlenmeye

başlandı. En sonunda Muaythai günümüzdeki şeklini aldı.

Ancak Thai-Boks halen gelişimini sürdürmektedir. Muaythai

artık uluslar arası bir dövüş sanatıdır. Eğer bu spor ile

ilgilenen herkes, bu sanatı yükseltmeye , korumaya ve gelecek

nesillere aktarmaya gayret ederse, Thai-Boks ilelebet

yaşayacak ; Tayland halkı için çok değerli bir sanat olmaya

ve kendilerini tanıtmaya devam edecektir.

TÜRKİYE’DE MUAYTHAI

1982 yılında çeşitli spor kulüplerinde Hayrullah Camadan

tarafından ilk Muaythai ve Kick Boxing çalışmalarına

başlandı. 1999’da Hasan YILDIZ’ ın IAMTF (Uluslararası

Amatör Muaythai Federasyonu)’ile ve Tayland Büyükelçiliği

ile birlikte girişimde bulunarak Dışişleri Bakanlığı aracılığı

ile nota yazdırılarak Muaythai sporunu Ülkemizde

yasallaşması için çalışmalar başlattı. 2002 Yılında IAMTF

Temsilcisi Hasan YILDIZ ile Tayland Büyükelçiliği, Ankara

Hilton Otelde Amatör Muaythai gösteri müsabakalarını

organize edildi. Aynı yıl içerisinde Mersinde bulunan Muaythai

Spor Kulüpleri Federasyonunca , Genel Müdürlüğün

Spor Kuruluşları daire başkanlığından uluslararası şartları

taşıdığından Muaythai çalışma izni alarak ilk Türkiye iller

arası

Muaythai gösteri müsabakaları organize

edildi ve federasyonun kurulması için Hasan YIL-

DIZ, Emekli Jandarma Albay Yaşar ECEL ile dosya

hazırlanarak Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğüne

verildi. 2003-2004-2005 Yılarında Karate Federasyonu

altına faaliyet gösteren Muaythai, 2007

Yılının başlarında kurulmuş olan Türkiye Muaythai

Federasyonu ile 2007 yılından itibaren IFMA’ya

tam üyeliğe kabul edilmiştir ve hala IFMA üyesidir.

Türkiye Muaythai Federasyonu 2009 yılından

itibaen özerk bir federasyon olarak faaliyetlerini

sürdürmektedir.

TGWL | 123


124 | TGWL


NE DEDİLER?

“Emir Kunt bir gazeteci değil, ama

yazdığı yazılar, denizcilere kendilerini

görebilecekleri bir ayna tutuyor. Denizci

olmasanız bile bu kitabı okuduğunuzda

çok eğlenecek ve ‘yerli

ve milli’ yatçılığımızın bir fotoğrafını

çekmiş olacaksınız.”

Emir Kunt

Mehmet Y. Yılmaz

tYatçılık Kültürünün

Yazılı Olmayan Kuralları

Teknede yaşamanın değerini bilen başarılı yazar Emir

Kunt, ikinci kitabı Armatore ile bir kez daha deniz ve tekne

tutkunlarıyla buluşuyor. Kitabın ismi, 4 yıl önce bir arkadaşının

teknesini getirmeye gittiklerinde Adriyatik’i geçerken

yazılmış ‘Armatore’ isimli yazıdan geliyor.

Yacht Türkiye dergisindeki “Dalgalı Sohbetler” köşesinde yazdığı

yazılarıyla dikkat çeken Emir Kunt, özgün dili ve ironik üslubuyla

“tekneciliği” ve “yatçılık kültürünü” Armatore’de okurlarına anlatıyor.

Zamansız yazılar yazan Kunt’un tespitleri bugüne kadar yazılı

olmayan Yatçılık adabı ile ilgili konuları bir araya topluyor. Kunt’un

ilk kitabı Beyaz Türk Yatçıları gibi teknede bulunması gereken başucu

kitabı niteliğindeki Armatore eğlenceli üslubuyla bu yaza neşe

katacak gibi.

Armatore, Altın Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini alıyor!

‘...İkinci kitabı çıkardığımıza göre, yazılı olmayan kurallarda bir

şekilde kör topal derlenmeye, bir-iki kitabın içinde toplanmaya

başlıyor galiba. Tabii aklımızın yettiğince, görgümüzden bilgimizden

yer edenleri dökebildiğimiz kadar, ama katiyen haddimizi aşacak

kadar değil.’

“Kimilerinin 40’ından sonra görüp

öğrenmeden yazmaya çalıştığı şeyler,

Emir Kunt için çocukluk hatırası.

Güvertede emekleyerek başladığı

denizcilikte, yaşı kadar tecrübeye sahip.Yazılarında

bu tecrübeyi görüyor,

hissediyor, kokusunu alıyorsunuz.”

Fatih Altaylı

“Özgün dili ve birbirinden ilginç

tespitleriyle kendi okurunu yaratan

Emir Kunt’un Bukowskivari yazılarının

okurlarımız gibi ben de müptelasıyım.

İlk kitabı Beyaz Türk Yatçıları gibi elinizde

tuttuğunuz Armatore’nin de çok

ilgi göreceğine adım kadar eminim.

Gülmek garanti, ders çıkarmak ise

size kalmış.”

Eyüp Özel

“This is the book that I’ve seen many

times in the hands of my customers,

reading and laughing some times…”

Mano

TGWL | 125


Esrarı

Keşfeden Genç

NEYİ İCAT EDER?

Zafer Ercan

126 | TGWL


TGWL | 127


İnsan, dünyada var olanları

keşfeder, bir de var olanları birbiriyle

birleştirerek bir şeyleri icat

eder. İnsanlık Amerika’yı keşfetti

ve Amerikalılar uzaya giden bir araç

icat ettiler. Ancak Amerika keşfedilirken

milyonlarca insan keşifçiler tarafından

öldürülünce insanlık katledildi. Ardından

yapılan insanlığa faydalı icatlar bu

kıtanın günahını temizlemeye yeter mi,

işte orası pek mümkün görünmüyor.

İnsanoğlu her konuda, iyilik ve kötülük

olmak üzere hep iki yönde ilerler.

İnsan denen varlık, icadıyla insanları

mutlu edebildiği gibi, aynı icadıyla

kendi hırsı uğruna binlerce insana

zarar verebilmektedir. Petrolün keşfiyle

birlikte yürütülen araçların icadı buna

en çarpıcı örnektir. Petrolün, araçları yürütüp

insanlığa faydalı olması sağlandı

ancak enerji piyasası -“yalnızca benim,

hep benim, hepsi yalnız benim olsun”

diyenlerin- yüzünden petrol bölgelerinde

sayısız insan öldürüldü ve halen de

öldürülmeye devam ediyor.

Petrol dünyaya çağ atlatmışken, petrol

yüzünden katiller ve maktuller, dünyaya

halen Kabil ve Habil zamanını

yaşatmaya devam etmektedir. Keşif ve

icat insana bahşedilen akıl sayesinde

gerçekleştirilir. Keşif ve icat bağımlılık

yapıcı maddeler için de geçerlidir.

Bağımlılık yapıcı maddeleri keşfeden

ve keşfettiği maddeleri birbiriyle cem

ederek yeni yeni icatlar ortaya çıkaran

insanlar bunu da akılları sayesinde

yapmaktadırlar. Ne hazindir ki aklıyla

bulduğu uyuşturucular insanoğlunun

aklını almaktadır.

Doğal olan uyuşturucular denince akla

ilk olarak tüm dünyada “esrar” maddesi

gelmektedir. Üretim ve kullanım

yaygınlığı ile doğal olan uyuşturucu-

128 | TGWL


ların lideri olan esrar maddesinin dahi

günümüzde içerisindeki etken madde

olan THC’nin (Tetra Hidro Cannabinol)

daha etkili olması için uyuşturucunun

elde edildiği bitki olan Hint Kenevirinin

genetiği değiştirilmektedir. Böylece THC

oranı % 20’lere kadar çıkabilen, kullanıcıyı

hızla etkileyen, kısa sürede bağımlı

hale getiren yeni nesil uyuşturucular

ortaya çıkmaktadır. Uzmanlar, GDO’lu

buğday ve mısırın doğallığının bile

ortadan kalktığını söylerken, yeni nesil

bu esrar maddesine artık doğal uyuşturucu

demek de tartışmalı hale gelmiştir.

Gerçi insanoğlunun esrardan günümüzde

ortaya çıkan bu tartışması için

uzak durması gerekmiyor. Esrar maddesi

bağımlılık yapar. Bundan ötesinde yapılan

her felsefe kullanıcıların kullanmak

için vicdanlarına attıkları yalanlardır, o

kadar.

Esrar kullanımı için ortaya atılan yalanların

Türkiye’de bilinen en meşhur olanı;

“Ottur günahı yoktur!” yalanıdır. Esrarın

doğallığına vurgu yapan bu yalanı

söyleyen, söylerken de inanan ve hatta

çevresini teşvik eden her esrar talepçisi

bu söz sonrasında esrarı savunmak için

kesinlikle başka bir bağımlılık yapıcı

maddenin yardımına ihtiyaç duyar.

Esrarı savunmak için yaptığı kıyaslarda,

en başta sigara ve alkolden yardım alır.

Esrarı başka kötülerle karşılaştırarak

savunur. Bu durum, iki katili karşılaştırırken

birinin diğerine göre daha insaflı

adam öldürdüğünü anlatmak gibi bir

şeydir. Dolayısıyla insanları bağımlı

hale getiren bu katillerin birbiri ile kıyası

onların katil olduğu gerçeğini asla

değiştiremez. Ancak deneyen, kullanan

ve en sonunda bağımlı olan her insan

kullandığı maddeyi savunmaya devam

etme aşamasında ise kötüyle bir başka

kötüyü kıyas etmekten başka akılcı bir

yolu da bulması mümkün değildir.

Esrar maddesi Türkiye’de üretilen bir

maddedir. Birçok madde başka coğrafyalardan

ülkemize gelirken, esrar topraklarımızdan

elde edilen ve doğrudan

iç piyasaya yani Türk Gençliğine hitap

eden bir maddedir. Yaygınlık araştırmalarından

da anlaşılacağı üzere, ülkemiz

gençleri arasında kullanılan yasa dışı

bağımlılık yapıcı madde olma liderliğini

kolay kolay başka bir maddeye kaptırmaz.

Bu liderliğinin, yakın gelecekte de

değişmeyeceğini, üretim ve kullanım

sıklığı ispatlamaktadır. Polisin yakalamalarındaki

şüpheli sayısı ve madde miktarı

da bu durumun resmi tescilidir.

Esrar yakılarak tüketilen bir maddedir.

Dolayısıyla en yaygın kullanım şekli

tütünle karıştırılarak kullanılmasıdır.

Esrarın sigara olan ilişkisi, “her esrar

kullanıcısı aynı zamanda sigara içmektedir.”

çıkarımını ortaya çıkarıyor ve bu

çıkarım bir varsayım değil esrar bağımlılarının

aynı zamanda nikotin bağımlısı

olduğu gerçeğidir. Bu gerçek bize bağımlıların

bu yolculuğa ilk olarak sigara

ile adım attığını ispatlıyor. Bu nedenle;

ergenlik dönemine adım atan gençlerin

sigaradan korunması, sigaraya temas

etmemeleri, yakılarak tüketilen tüm

uyuşturucuların hayatlarına girmemesi

için kurulan sağlam bir baraj anlamına

gelir. Bu barajın ilk engel olacağı madde

ise kesinlikle esrardır.

Esrar, Hint Keneviri bitkisinin yapraklarından

elde edilir. Bunun için olgunlaşan

bitkinin yaprakları koparılarak kurutulur.

Bunun için bitkinin tüm yaprakları

kullanılabilirken, THC oranı yüksek olan

bitkinin en ucu yani tohumlu kısımları

tercih edilir. Esrar kurutulduğu andan

itibaren doğrudan kullanılabildiği

gibi yapraklar iyice ezilerek toz haline

getirilir, bu işlemin en sonunda ise toz

olan esrar maddesi farklı yöntemlerle

preslenir. Böylece yoğunlaştırılmış esrar

maddesi yakılıp kullanılırken yavaş yavaş

yandığı için içindeki etken maddenin

kullanıcıya daha yoğun ve kalıcı etki

yapması sağlanır.

Esrarın elde edildiği Hint Keneviri

bitkisi dünyanın her yerinde saksılarda,

seralarda ve büyük arazilerde yetiştirilmektedir.

Çok özen gösterilmeden

hayatta kalabilen bir bitkidir. Bu özelliği

esrar maddesinin yaygın kullanımının en

büyük sebeplerindendir. Diğer bir yaygın

olmasının en büyük sebebi ise maalesef

dünyanın bazı ülkelerinde kullanımı

konusunda bir takım serbestliklerin

TGWL | 129


getirilmiş olmasıdır. Bilhassa bu konuda

bir şeyler duyan kullanıcı gençlerin kullanma

gerekçeleri arasında bu ülkeleri

örnek gösterip kendi kullanımlarının

anormal olmadığını açıklama girişimleri

ile karşılaşmaktayız.

Esrar konusunda kullanımı düzenleyen

ülkeler aslında ne yapmaktadır? Bu

sorunun cevabını iyi vermek gerekir. Bir

kere en baştan şunu belirtmek gerekir

ki, bir ülkenin kanunlarıyla kullanımını

serbest bıraktığı esrar maddesinin,

bağımlılık yapma özelliği de kanunlarla

ortadan kaldırılamıyor. Tıpkı serbest

olup da bağımlı insanlar yaratan alkol

ve sigara gibi. Sigara ve alkolün yasal

olduğu için savunulacak bir tarafı

olmadığını aklı yerinde olan herkes bilir,

esrarın yasallaşması bu anlamda bundan

farklı değildir. Ayrıca bu serbestliğin

bulunduğu ülkelerde bu kanun herkes

tarafından elbette kabul görmüyor. Neticede

böyle kanunlar çıkarmak bir siyasi

karardır. Ve siyasetin de her zaman

insanlık için doğru kararlar almadığını

bu dünyada yaşamış her insan bilir.

Esrarı serbest bırakan insanlar en basit

tabiriyle, ülkesinde olan bağımlılık oranlarını,

yasa dışı yakalanan uyuşturucu

miktarlarını, çıkardığı kanunla birlikte

anında değiştiriyor. Kanunlar bu anlamda

aynı zamanda birer istatistik hilesidir.

Ancak bu hile sayesinde o ülkelerin

çocuklarının yasal olan esrar sayesinde

bağımlılıkla mücadele ettiği ve bu

yöntemin bir başarı olduğunu söylemek

mümkün değildir.

Bu ülkelerin en başında gelen Hollanda,

esrarın serbest bırakıldığı, kullanım

için dükkânların açıldığı en bilinen

örnektir. Ancak Hollanda, aslında bu

kararı neden aldı veya daha doğru bir

ifadeyle neden bunu yapmak zorunda

kaldı? Bunu anlamak gerekir. 1980’li

yıllarda Hollanda’da eroin kullanımı

çok yaygınlaşmış ve bu nedenle eroinman

olan bu genç nüfus hızla aşırı doz

eroin kullanımı sonucunda ölüyordu.

Bu felaketin karşısında acilen bir şeyler

yapılması gerekiyordu. Hollanda’nın o

anda bulduğu çözüm ehven-i şer olan

hard drug, soft drug ayrımına gitmek

oldu. Yani uyuşturucuları, daha az ve

daha çok zararlı diye kategorize etmek

zorunda kaldı.

Az zararlı uyuşturucu başlığının altına;

esrar ve türevleriyle, sihirli mantar denilen

aslı zehirli mantar olan maddeleri

koydu ve bunların coffeeshop adını verdiği

dükkânlarda belli miktarlarda yasal

kullanımına izin verdi. Hollanda’nın

hedefi o anda eroinden ölen gençlerine

“illa kullanacaksanız bunu kullanın” diye

bir tercih sunmaktı, neticede eroin kullanımı

ve ölümleri geriledi. Ancak Avrupa

Birliği’nin, “uyuşturucu turizmi yapmayın”

itirazı ve gençlerin başka bağımlılık

130 | TGWL


aşlıklarında serbestçe dolaşıyor olması

ve çıkarılan kanunun yılar içerisinde

hedefledikleri amacına ulaşması nedeniyle

Hollanda geçtiğimiz günlerde yeni

düzenlemelere gitti. Buna göre;

1- Yeni dükkân açılması

için izin vermiyor,

2- Dükkânların bir başkasına devrine

izin vermiyor ve böylece bu işten vazgeçenlerin

dükkânlarını kapamasıyla sayıyı

azaltıyor.

3- Son olarak ise ülke insanı dışında

girişleri yasaklayarak uyuşturucu turizmi

suçlamasından kurtuldu. Yani Hollanda

bu işten vazgeçiyor. Hollanda’ya bakarak

bu iş bizde de serbest olsun diyenlere

duyurulur.

Esrarın etkileri

Esrarın etkilerini 2005 yılında çıkan “Testi

Kırılmadan” adlı kitabımızdan aktaralım:

Esrar bağımlılık yapar. Etkisindeyken

hayaller gösterir, kullanıcının normal

hayat algısını bozar. Esrarın etkileri,

alınan THC miktarına veya kullanım şekline

göre değişir. Esrarın sigara yoluyla

içiminde THC maddesi hızlı bir biçimde

akciğerlere geçer, kan dolaşımına karışır

ve daha sonra da beyne ulaşır. Etkiler

neredeyse anında belirir ve iki-dört saate

kadar sürebilir. Çok sık görülmese de,

yutarak alındığında THC maddesi daha

yavaş kana karışır bununla beraber etkisi

daha yoğun ve uzun olur.

Esrar kullananlar organizmalarının farklı

tepkiler gösterdiğini belirtirler. Bu tepkiler

barışçıl ve coşkulu olmaktan, saçmalama

ve paranoyaya kadar değişebilir. Fiziksel

tepkiler gözlerin kanlanması, hafif çarpıntı,

ağız kuruması olarak listelenebilir.

Kullanıcılar sıkça büyük açlık hissederler.

Esrar bağımlılarında en sık görülen sorun,

ciddi unutkanlıklardır. Kendi tabirleri

ile unutkanlık hallerine “ekmek kafa”

argosunu kullanırlar.

Esrar kullanımı ve bu kadar yaygın

olması yaşadığımız ciddi sorunlardan bir

tanesidir. Madde kullanıcıları ne kullanırsa

kullansın, genelde ilk denedikleri ya

da kullandıkları maddenin esrar olduğu,

hem bilimsel çalışmalarda, hem de polis

tecrübelerimizde ispatlanmış bir durumdur.

Esrarla ilgili bilinmesi gereken önemli

konulardan biri de, tek bir kez alındığında

dahi, vücut içerisinde 30 güne kadar

izlenmesi mümkün özelliklere sahiptir.

Herhangi bir testte en rahat tespit edilen

maddedir. Uzun süre esrar kullanan

insanlarda ise, THC (etkin madde) birkaç

ay süreyle vücutta kalabilmektedir.

Esrar kullanıcıları maddenin etkisi artırmak

için esrar dumanını hızlı bir şekilde

ciğerlerine çekerler ve 3-4 saniye kadar

içlerinde tuttuktan sonra dumanı serbest

bırakırlar. Bu yöntem bağımlıların sık

yaptıkları bir kullanma şeklidir. Böylece;

dumandan kaynaklanan ısı ve tahriş edici

esrar içerisindeki maddeler nedeni ile

solunum yollarında yaraların oluşmasına

neden olur.

Türkiye’de esrar maddesi yasal değildir

ve kullanımı tutuklanma, yargılanma ve

hapse girme gibi yasal sonuçlara sebep

olabilir. Bununla beraber, uyuşturucu

testleri sonucunda kişi ehliyetini, sigortasını,

kredilerini ve bir takım sosyal hizmetlerde

yer alma hakkını kaybedebilir.

Kısacası; “bir kereden bir şeyler olur!”

TGWL | 131


132 | TGWL

kervan1915 filmi

Ne Anlatmak İster?


Yönetmen İsmail Güneş

24 Nisan 2014 tarihinde Başbakan olan Sayın Recep

Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna duyurduğu mektup

bu filminin çıkış kahramanı olan Erzincan Eğin’li

Katırcı Salim’in hikayesinden bir film yapma arzusunu

oluşturmuştur. “Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel

değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya

devam edecektir. Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı

için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu

haline getirilmesi de kabul edilemez. Birinci Dünya Savaşı

esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu

acılı tarihe adil hafıza perspektifinden bakılması, insani ve

ilmi bir sorumluluktur.

Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği

I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar

doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler

arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum

ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır. bugünün

dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar

üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin

inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir.”

TGWL | 133


Halep’e kadar süren zorlu yolculukları

sırasında yaşanan olaylar çerçevesinde;

dönemin tarihi, sosyal, siyasi, kültürel ve

ahlaki panoraması çizilmeye çalışılmıştır.

Kervan filminde uygulanan olan yöntem,

bir suçlu bulmak değildir. Yaşanıp

bitmiş bir gerçeğin arka planındaki

derin beşeri ilişkilere bir çözümleme

denemesidir. Politikanın muhalif/isyancı

yüzünün getirdiği dalgalanmaların,

kendi bahçesini işlemekle meşgul

olması gereken insanları nasıl etkilediği,

vicdani bir üslupla anlatılmıştır.

Böylece, sürekli istismar edilen ve “geri

dönüş ön koşullu bir tehcir” olduğu

halde;

“soykırım” tanımı ile bir ulusu mahkûm

Kervan1915, Osmanlı Devleti’nin,

1915 yılında, savaş bölgelerinde

erkekleri düşman saflarına katılma

ihtimali olduğu için; lojistik

destek sağlayan, sağlama ihtimali olan

sivil Ermenileri, harp sonuçlanıncaya

kadar tehcir (zorunlu göç ve iskân)

kararının uygulamasından bir kesitin

anlatıldığı yol hikâyesidir.

Giresun meydanında toplanan ve taşıma

işini ihale sonucu alan Katırcı Salim

ve adamları 100 civarında Ermeni kadın

ve çocuğu Halep’e ulaştırma görevi

almışlardır.

Birbirlerine hiç güveni kalmamış Osmanlı

vatandaşları Türkler ve Ermenilerden

bir grup insanın Giresun’dan

134 | TGWL


TGWL | 135


etmek isteyen politize tarih anlayışı karşısında, hakikat billur

netliğinde ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Tehcir kararının uygulanması sırasında kadın ve çocuklardan

oluşan bir grup Ermeni’nin savaş sona erinceye kadar zorunlu

olarak ikamet ettirilecekleri Suriye’ye taşınmasını bir iş olarak

üstlenen Katırcı Salim ve adamlarının İslam’ın emrettiği “emanete

ihanet etmeme” ahlakını dirayetle hayata geçirmelerinin

örnek öyküsü...

Bu çerçevede Türkler ve Ermeniler arasında Birinci Dünya

Savaşı sırasında tamamen bozulan itimat duygusunun nelere

mal olduğuna film yoluyla bir ayna tutma çabası...

Diaspora tarihçileri, 1915 tehcirini, önünde ve ardındaki

136 | TGWL

gerekçeleri ve sonuçları bir yana bırakarak bir soykırım iddiasına

indirgemekte, böyle bir karardan hem dönemin Osmanlı

hükümetini, hem Cumhuriyet dönemini, hem de bütün Türk

milletini mahkûm etmek sevdası gütmektedirler.

Anadolu’nun fethinden beri birlikte yaşama kültürünü tesis etmiş

olan Türk milleti, Osmanlı Barışı denilen 600 yıllık dönemde

de İslam’ın “Millet Sistemi”ne uyarak pek çok etnik grup ile

birlikte, barış içinde yaşamayı sürdürmüştür. 21. Yüzyılı idrak

etmiş olan bizler, çağımıza yakışır biçimde kendi gerçeklerimizi

yüksek sanat ve estetik kaygılarından asla vazgeçmeden dünya

kamuoyuna anlatmak zorundayız.

Kervan1915 film projesi bu bağlamda yeni bir algı sağlayabil-


mek ve bunu hem kendi hem dünya kamuoyuna hissettirebilmeyi

hedeflemiştir.

Tüm ülkelerden 65.038.810 askerin katıldığı, arkasında toplam

8.556.315 ölü, 21.219.452 yaralı ve 7.750.945 kayıp

veya esir bıraktığı Birinci Dünya savaşının yaşandığı bir dönemde,

Türkiye’nin Karadeniz kıyısında, Yemyeşil Giresun’dan

çorak topraklara doğru yola çıkan bir kervan...

Kadın ve çocuklardan oluşan onlarca kişi... Daha önce ileri

katırlarla yük taşımak olan 20 kadar katırcı...

Yaklaşık 1000 kilometre boyunca dağları, ırmakları aşarak,

çorak Halep’e varacaklar…

60 gün 60 gece gök ile

yeryüzü arasında...

İntikam için, talan için can alan çeteler...

Bu yolculukta imkânsızı mümkün kılan bir gönül hikâyesi...

Ahmet ile Suzan’ın kalpleri ısıtacak aşkı...

Aldığı her emaneti sahibine şartlar ne olursa olsun teslim eden

Katırcı Salim ve arkadaşları bu seferi başarabilecekler mi?

27 Haziran 1915’te zorunlu olarak yola çıkan Kervanı, 100 yıl

önce yaşanan acıları anlamak ve anlatmak için, 27 Haziran

2015’te ‘gönüllü’ bir ekiple yeniden yola çıktı...

‘İnsan sevgidendir’ demek için...

7 Ekim 2016 tarihinde sinemalarda...

TGWL | 137


Filmin Hikayesi

I. Dünya

Savaşı’nda Osmanlı

topraklarına

giren Ruslara Anadolu’daki Ermenilerin

destek verme ihtimali üzerine Osmanlı

hükümeti, Ermeni isyanlarını bastırmak

için 1915’de Ermeni tehcirini onaylar.

Karadeniz kıyısındaki Giresun’da yaşayan

Ermeni kadınların bir kısmının Halep’e

tehcirini ise inatçı, sözünden dönmeyen,

taşıdığını emanet sayıp canı pahasına

koruyan Katırcı Salim üstlenir. Ermeni

kadın ve çocukları yurtlarından koparan

bu zorunlu göç yaya olarak yapılacaktır.

İlk defa insan taşıyacak olan Salim ve

adamları yolculuk boyunca nasıl davranacaklarını

bilememektedir. Salim’in

açgözlü ve fırsatçı rakibi, altın peşinde

koşan Karahisarlı Murat kafileyi gizlice

takip etmektedir. Üstelik Giresun’dan

aynı gün yola çıkan tehcir kafilelerinin

bazıları soyulmuş, katledilmişlerdir. Katırcı

Salim, geçmişte Sivas’ta yaşadığı acıklı

aşk hikâyesi sebebiyle, belirlenmiş resmî

tehcir güzergâhı yerine farklı yoldan gider.

Bu yüzden yolculuk, sarp dağlar, zorlu

geçitler, derin vadiler boyunca daha da

zorlaştığı gibi diğer yandan çeteler ve

asker kaçakları kafileyi tehdit etmeye

başlar. Güzergah değişikliği ve çatışmalar

kafiledeki Ermeniler arasında güvensizliğe

sebebiyet vermiş, emniyet içinde olduklarını

bilmeyen Ermeni kadınlar katırcıların

kendilerini öldüreceğini düşünmeye

başlamışlardır.

On yıl önce bir deniz kazasında kaybettiği

kocasının bir gün çıkıp geleceğini saplantı

haline getirmiş Hayganuş, Salim’in işini

zorlaştırmaktadır. Üstelik Hayganuş, Salim

istememesine rağmen hamile kız kardeşi

ile bunak kayınvalidesini gizlice kafileye

dâhil etmiştir. Hayganuş’un ailesini bir

arada tutma gayreti ise kızı Suzan ile

Katırcı Salim’in en güvendiği adamı Ahmet’in

ilk görüşte birbirine âşık olmasıyla

sonuçlanacaktır. Salim, Ahmet’in hisleri

ile duygudaşlık kuramayacaktır. Çünkü

ona göre Ahmet emanete ihanet etmiştir.

Onlarca insanın sorumluluğu, sevdiği

adamının “ihaneti” Katırcı Salim’i yıldıracak

mıdır?

Taşıdığı her emaneti sahibine teslim etmekle

nam salmış Salim bu sefer başarabilecek

midir?

Senaryo Yazarlığını ve Yönetmenliğini

İsmail Güneş’in üstlendiği Kervan 1915

filminin önemli rollerinde Murat Han,

Ayşe Akın, İbrahim Kendirci, İpek Tuzcuoğlu,

Fatih Ayhan, Ali Kemal Yılmaz ve

Meriç Başaran oynadı. Özgün müziklerinin

Suren Asatryan tarafından yapılan

Kervan1915’in yapımcılığını Aynur Güneş

yaptı.

1915 Ermeni Tehcirini anlatan Türkiye’de

ilk film olan Kervan1915 Üç ay süren yoğun

bir çekim sonrasında yapım sonrası

işlemleri 9 ay sürdü.

138 | TGWL


TGWL | 139


gurme

Eylül ayı gelir, balıklar ağlara takılır. Hele palamutlar resmen

egemenliklerini ilan edercesine boy gösterirler tezgâhlarda. Sezon

palamut sezonu, kızartması da güzel ızgarası da… Ama biz tavsiye

üzerine karalahana yaprağında palamut yiyoruz Hanımeli’de.

Karadeniz mutfağının olmazsa olmazıdır karalahana. Bazen kaygana ve

hamsi pilavı bazen de kuymak ve tursu kavurması eşlik eder bu eşsiz lezzete.

Karalahana dolmasını ve çorbasını hepimiz biliriz. Kullanım alanı bu kadar

kısıtlı mıdır bu Karadeniz incisinin?; Hep satır kıyma mı eslik eder lahanaya?

;Başka tatlarla birleşemez mi?

Bu sorulara mesleki bir yaklaşım ile yanıt aramış Hanımeli Balık ailesi.

Neden olmasın diyerek yola çıkmışlar ve palamudu karalahana yaprağı ile

buluşturmuşlar. Bizde sizler gibi, “Nasıl yani?” demekten kendimizi alamadık

ilk duyduğumuzda; sarmadan bahsediyorlar sandık. Mekân sahipleri hafif

bir tebessüm ile adeta aklımızdakini okurmuşçasına cevap veriyorlar:” Hayır

efendim sarma değil. “

140 | TGWL


Bakır tavalar ile donanıyor masamız. Balık pulları gibi

göz alıyor bakır rengi. Garsonun kapağı kaldırmasıyla

burnumuza gelen kokular adeta bizleri büyülüyor. Hiç bir

ön yargı ve soru işareti kalmıyor o andan itibaren aklımızda.

Palamut tabaklarımıza servis edilirken bizlerde,

aramızdan ilk kim tadacak acaba diye merak ediyoruz.

Bazı gönüllüler çıkmıyor değil... Küçük pazarlıklar da

yapılıyor… Zorda olsa bir karara varıyor, balığın masadaki

herkese servis edilmesini bekleyip hep beraber

tadıyoruz bizim için oldukça yeni fakat mekân ve müdavimleri

için mazisi öncelere dayanan bu lezzeti.

Gerçekten nefis! Palamut, lahana, soğan ve sarımsak

birbirlerine çok yakışmışlar. İnsanın yedikçe yiyesi balığın

suyuna bandırdıkça bandırası geliyor ekmeği… Bu kadar

lezzetli olabileceğini acık konuşmak gerekirse tahmin

etmiyorduk.

Biz haftaya tekrar gidip Hanımeli’de “karalahana yaprağında

palamut” yiyoruz. Henüz bu farklı lezzeti denememiş

olan okuyucularımıza da sezonu kaçırmamalarını

tavsiye ediyoruz. Balık sezonu Eylül ayını “karalahana

yaprağında palamut” ile taçlandırmanız dileğiyle...

TGWL | 141


142 | TGWL


TGWL | 143


144 | TGWL

Similar magazines