ANNAH

adapoliclinic

XOXO67

X O X O THE MAG

M O D A M Ü Z İ K

S A N A T T A S A R I M

0 6 7 K A S I M 2 0 1 6

Ü C R E T S İ Z D İ R

ANNAH ELYSE

X O X O T H E M A G . N E T


002


003


İstanbul: Akasya, Akbati, Akmerkez, Capacity, Capitol, City’s, Erenköy, İ̇stiṅyepark,

Kanyon, Mall of Istanbul, Marmara Forum, Palladium, Taksiṁ • İzmiṙ: Alsancak, Agora, Maviḃahçe

Ankara: Cepa, Panora • Bursa: Korupark • Antalya: Terracity • Adana: Ziẏapaşa Bulvari • CAMPER.COM


Kapak:

Hannah Elyse

Fotoğraf:

David Alexander Flinn

İmtiyaz Sahibi

CO Prodüksiyon Yayıncılık

adına

Cihan Şerbetcioğlu

cihan@coistanbul.com

Genel Yayın Yönetmeni

Olga Şerbetcioğlu

olga@xoxothemag.net

Yayınlar Direktörü

Serap Gecü

Yönetici Editör

Utku Palamutçu

İdari İşler

Vadi Gengüç

Sorumlu Müdür

Ruşen İnceoğlu

Editörler

Tuğçe Bahçıvangil, Deniz

İrem Çek, Melda Ennekavi,

Ayşecan İpek, Aslin

Kumdagezer, Gökhan

Polat, Arzu Sak, Başak

Ulubilgen

Grafik Tasarım

Elif Sunar, Rüya Dilara Şen

Katkıda Bulunanlar

Ali Akay, Aslı Arduman,

Clélia Cazals, Emre Doğru,

Işıl Eğrikavuk, Murat Emir

Eren, David Alexander

Flinn, Nazlı Güven, Yonca

Keremoğlu, Yağmur

Kural, Nevşin Mengü, Can

Mısırlı, Fatih Özgüven,

Zeynep Özkanca, Nando

Salvà, Tanem Sivar, Serkan

Şedele, Ali Tünay, Bahar

Türkay, Selin Ünüvar,

Gündüz Vassaf,

Mathieu Vilasco, Begüm

Yetiş, Yağmur Yıldırım

Reklam

cihan@coistanbul.com

merve@coistanbul.com

busra@coistanbul.com

melis@coistanbul.com

İletişim

123@xoxothemag.net /

+90 212 2590669

Yayın Türü

Aylık, Yaygın, Süreli.

Baskı ve Renk Ayrımı

Mas Matbaacılık San. ve

Tic. A.Ş.

Hamidiye Mahallesi

Soğuksu Caddesi No:3

34408 Kağıthane, İstanbul,

Türkiye, Sertifika No:

12055

XOXO The Mag'de

yayınlanan yazı ve

fotoğraflar

kaynak belirtilmeden

kullanılamaz.

Tasarım Konsepti ve

Yayın Kimliği

Bülent Erkmen

Tasarım Uygulama ve

Kimlik Standartları

Barış Akkurt, BEK


SCHAFFHAUSEN

AIR SHOW.

Join the conversation on

#B_Original.

Big Pilot’s Watch TOP GUN.

Ref. 5020: The ideal opportunity for a pilot to

demonstrate his flying skills is at an air show,

where thousands of pairs of eyes follow his every

manoeuvre. The same thing applies to this

watch. Take a close look, and its special

qualities become apparent: the extremely

robust, 46-millimetre ceramic case has

maximum scratch-resistance, while the

IWC-manufactured 51111 calibre, comprising

311 components, reliably supplies the energy

for its seven-day run time. It is an exceptional

all-rounder, whose breathtaking talents do not

fail to fascinate, either above the clouds or on

its owner’s wrist. IWC. ENGINEERED FOR MEN.

Mechanical movement, Pellaton automatic winding,

IWC-manufactured 51111 calibre, 7-day power reserve

when fully wound, Power reserve display, Date display,

Central hacking seconds, Screw-in crown, Sapphire

glass, convex, antireflective coating on both sides,

Special back engraving (figure), Water-resistant 6 bar,

Diameter 46 mm


Hannah

Elyse

132

Alexander Wang

Röportaj

Utku Palamutçu

22

Can Öz

Röportaj

Tanem Sivar

152

Egle Budvytyte

Röportaj

Serap Gecü

72

Intimate Tech

Yazı

Aslin

Kumdagezer

122

Emre Erkmen

Röportaj

Murat Emir Eren

60

Quo Vadis

Homo Sapiens?

Yazı

Gündüz Vassaf

32

Şahane Küstah

Yazı

Fatih Özgüven

38

Ragnar

Kjartansson

Röportaj

Yonca

Keremoğlu

154

Selin Sayek

Böke

Röportaj

Nevşin Mengü

50

Gül Güven

Röportaj

Yağmur Yıldırım

46

Kaç

Yaşındayım?

Öykü

Işıl Eğrikavuk

58

François Nars

Röportaj

Ayşecan İpek

34

Paul Verhoeven

Röportaj

Nando Salvà

18

Toyo Ito

Röportaj

Yağmur Yıldırım

26

Glenn Martens

Röportaj

Utku Palamutçu

42

Foundrae

Röportaj

Aslin

Kumdagezer

54

Fatmagül

Berktay

Röportaj

Ali Tünay

68

Hunting High

and Low

168

Can Do No

Wrong

Yazı

Ayşecan İpek

30

Edwina Sponza

Röportaj

Can Mısırlı

14

Personae Non

Gratae

92

Büşra Develi

Röportaj

Utku Palamutçu

106

Osman Koç

Röportaj

Bahar Türkay

124


E D İ T Ö R D E N

OLGA ŞERBETCİOĞLU


SAÇLARINIZA SON DOKUNUŞ:

Toni&Guy Işıltı Veren Saç Parfümü

Günlük hayatın koşturmacası içinde, saçları her daim duştan yeni çıkmış gibi

güzel kokulu ve parlak tutmak oldukça zor. Ama imkansız değil! Toni&Guy

Işıltı Veren Saç Parfümü ile saçlarınızda mucizeler yaratmaya ne dersiniz?

Yoğun bir günün ardından sevgiliniz sizi sürpriz bir akşam yemeğine götürmek istediğini söyledi.

Hazırlanmak için çok az zamanınız var. Saçlarınıza tek bir dokunuşla ışıltı ve güzel koku verebilseydiniz

hoş olmaz mıydı?

Veya ne zaman kalabalık bir ortamda yemeğe gitseniz, özene bezene yaptığınız saçlarınıza, beş

dakika bile geçmeden kötü kokular siniyor değil mi? Bir de üzerine kışın artan hava kirliliği veya

havasız ofis ortamları eklenince saçlarınız tanınmaz hale geliyor...

Siz de bu gibi sorunlardan şikâyetçiyseniz, Toni&Guy Işıltı Veren Saç Parfümü’nü gün boyu

çantanızdan eksik etmeyiniz!

İKONİK VE BÜYÜLEYİCİ BİR KOKU

Vanilya çiçeği, misk, sandal ağacı notaları içeren büyüleyici kokusu,

saçlarınızın mükemmel kokmasını ve ışıltılı bir görünüme kavuşmasını sağlıyor.

NASIL KULLANILIR?

Toni&Guy Işıltı Veren Saç Parfümü’nü

saç diplerinize gelmeyecek şekilde

tüm saçınıza hafif bir şekilde

püskürterek uygulayabilirsiniz...


Sadelikten bahsederken, seçilenlerden ziyade reddedilenlere odaklanmak

gerek. Stil sahibi olmak da yine benzer bir elemeyi beraberinde getiriyor. IWC

Originals’ın bu ayki konuğu Edwina Sponza, tüm bu yalın olma durumunun

dışında donanımlı bir özgeçmişe, aileden miras bir keyif kültürüne, değişimi

yadırgamayan bir disiplin duygusuna sahip. Zamanla olan ilişkisini ise kariyeri

sayesinde yeniden tasarlıyor.

IWC ORIGINALS

EDWINA SPONZA

Röportaj:

Can

Mısırlı

Fotoğraflar:

Gökhan

Polat

Edwina Sponza

IWC Pilot’s

Watch Automatic

36 takıyor.

BU BİR İLANDIR

016


Can sıkıntısı ve yaratıcılık

1 arasında nasıl bir ilişki var?

Can sıkıntısı, insana vakit

kazandıran bir şey. Kendine dönüp,

kendi kendini dinleyebildiğin,

yalnız kaldığın... Bu tür zamanlarda,

zihnin açılıyor ve tam anlamıyla içi

doldurulacak bir boşluk yakalıyorsun.

Belki yapamadığın, aklında olan ama

bir türlü hayata geçiremediğin şeyler

bir anda ortaya çıkıyor. Benzer bir zihin

açıklığı yogada da yaşanıyor.

Bu zihin açıklığından

2 orijinalliğe nasıl bir yol

gidiyor?

Orijinal; kendi olan, kendi özünü

yansıtabilendir. Fikir ve hareketlerinde

kendin olmaktan daha orijinal bir şey

var mı?

Kariyer bir hedef mi yoksa

3 yolculuğun kendisi mi?

Kariyer bir yolculuk bence,

yani uzun soluklu bir şey. Mesela

ben psikoloji okudum ve benim

dönemimde reklam çok patlıyordu.

O sıralar şimdiki gibi çok dijital bir

dönem de değildi, daha çok, insanların

bilfiil içinde olduğu, onların etrafında

dönen bir sektördü. Çok ilgimi

çekmişti, ben de sekiz yıl kadar reklam

sektöründe çalıştım. Ama sonra başka

şeyler oldu; evlendim, şimdi de yoga

hocalığı yapıyorum. Bu yüzden, kendi

hayatıma bakarak rahatlıkla kariyerin

hedeften çok bir yolculuk olduğunu

söyleyebilirim.

Tüm kariyer yolculuğunuz

4 insana kalite, keyif ve iyilik

sunmak üzerine kurulu

duraklardan oluşuyor. Kariyeriniz

boyunca bir nevi ev sahipliği yaptığınızı

söyleyebilir miyiz?

Evet. Benim yaptığım her şeyde;

verdiğim dersler olsun, yemekler olsun

hep öğretici değil de, sahiplenici bir

durumum vardır. Çocuklarımla da aynı

durumu yaşıyorum hatta. Yani hakkını

vermek çok klişe gelecek belki ama

yaptığım şeylere her zaman özenirim

diyebilirim.

Mimozalar ve Lor Peyniri bir

5 yemek kitabı değil, peki ne

kitabı?

Yaklaşık 20 yıldır her Noel yaptığım

bir yemek vardır. Hep aynı insanları

çağırırım, aynı yemekler yenir. Böyle

bir geleneğim var. Bu kitap da, bunların

etrafında dönen bir proje olacaktı ve onu

gelecek seneki Noel’de arkadaşlarıma

hediye edecektim. Fakat işin içine sanat

yönetmeni, editör ve fotoğrafçı girince

her şey hem güzelleşti hem de büyüdü.

‘Insta’ hikayelerden oluşan, yemeğin

içinde olduğu, benim ve arkadaşlarımın

tarifleri etrafında toplanan bir yaşam

kitabı ortaya çıktı. Ben, onu böyle tarif

ediyorum. Asıl fikir yemek yapmak

değildi, umarım okuyanlar bu özü

alabilmiştir.

Kadınların renkli ve

6 dominant olduğu bir aileden

geliyorsunuz, bu durum

sizin hayatla kurduğunuz dengeyi nasıl

etkiledi?

Anneannem bana çok bakmıştır.

Annemse tipik, şarabını içip günde

iki kitap okuyan, kasımda bile denize

giren, şekerli bir şey yemeyen, kendi

ayakları üzerinde duran bir Fransız

kadınıdır. Üzerimde bu kadınların etkisi

kesinlikle var. Tabii ki bu yaşadığımız

dönemle de değişiyor ama ben hala bu

etkiyi ve mirası içimde barındırdığımı

düşünüyorum.

017


Zamanı nasıl algılıyorsunuz?

7 Zaman kavramı yoga dersleri

vermeye başladığımdan beri

benim için çok değişik bir hal aldı.

Değişik derken zamanın başka bir

şeklini gördüm. Biz yoga derslerinde

genelde beş nefes alıp veririz. Beş nefes

nedir ki, değil mi? Ama gelin görün ki

o beş nefes bazı öğrencilere çok uzun

geliyor. Zamanı nasıl algıladığımız,

onun zihnimizdeki yeri çok önemli.

Mesela ben 30 dakika koşuyorum ve

bazen ‘bir dakika daha koşsam altı km

olacak’ deyip, bir dakika daha koşmaya

çalışıyorum. Fakat o bir dakika bile

bazen çok geliyor. Bu da bana zamanın

zihnimizde olduğunu ve zihnin

bedenden çok daha çabuk pes ettiğini

hatırlatıyor.

Yogadan sonra kendinize

8 ayırdığınız zaman dilimi arttı

mı?

Evet, yoganın bana öğrettiği en önemli

şey, kendime ait bir zaman olması

gerektiğiydi. Çünkü bir buçuk saatlik

yoga zamanım dışında, sırf kendimle

olduğum başka hiçbir şey yapamıyorum.

Kendimi ifade ettiğim, kendimle başbaşa

olduğum başka bir aktivitem yok. Evet,

her sabah koşuyorum ama koşarken

bile o zamanı tam olarak kendime

ayıramıyorum. Oysa bunu yapmak bir

lüks değil, bir gereklilik.

Boş vakitten ne anlıyorsunuz?

9 Benim yaklaşık onbeş dakika

boyunca, hiçbir şey yapmadan

durmalarım vardır. İşte boş vakit denilen

şey aslında budur.

Disiplin, hayatınızda

10 önemli bir yer tutuyor. Ona

sahip olmayan bir insana

neler kaçırdığını anlatmak için ne

söylerdiniz?

İlk önce bunu kendisi için yapmasını

söylerdim. Disiplinli ve organize

olmak bir insanın öncelikleri arasında

olmalı, yani ilerlemek ve günü bitirmek

adına da aynı şeyi söyleyebilirim. O

gün bir şeyi aksatırsan biriktirdiklerin

zincirleme bir felakete ya da en azından

can sıkıntısına dönüşebilir. Disiplinli

olmak kendini toplamak adına yine

kişinin kendisi tarafından şart koşulmalı.

Yoksa tembelliği kim istemez ki?

Sadelik ve yaşam kalitesi

11 arasında bir bağ kuruyor

musunuz?

Yaşam kalitesi benim için, o sırada

ne yapıyorsan iyi ve değerini bilerek

yapmak anlamına geliyor. Çok şey

yapmak falan da değil, ne yapıyorsan

onu düzgün ve özenerek yapmak.

Sadelikse başka bir şey, benim için

şarttır, bir kriterdir. İkisini birbirine

bağlamıyorum ama onlarsız

olamayacağımı biliyorum.

Çocukluğunuzda,

12 sıradan bir günde saat

15:00. Neredesiniz, ne

yapıyorsunuz, ne hissediyorsunuz?

Ben İtalyan okulunda okudum. Saat

üçte okuldayız. İtalyan okullarında

çay saati değil de, onun gibi bir keyif

molası vardır, masada her zaman

ekmek ve harika bir erik reçeli olur.

Bizim akşamüstlerimiz hep öyle, keyifli

geçerdi. ‘Dolce vita’yı okulda, yaşayarak

öğrendim sanırım.

Kolunuzdaki IWC saate nasıl

13 bir mücevher eşlik ediyor?

Her gün saat takarım ve

genelde, özellikle de yazın koluma çok

ıvır zıvır takarım. Bu saate de yine farklı

bilezikler eşlik ediyor.

018


IWC PILOT.

#B_ORIGINAL

JOIN THE CONVERSATION: # B_ORIGINAL

Orijinal olmanın ne demek olduğu konusunda, uzay boşluğunda

süzülen düşünceler arasından, kendinize yakın hissettiğiniz

anlamları seçip, basit bir kurgu hazırlayın. İsmin önüne gelen

sıfat tamlamalarını geride bırakıp, size ve dolayısıyla bize bir

şeyler ifade eden ve artı değer katan isimleri, benzerlerinden

ayıran özelliklere odaklandığınızda, orijinal kavramının içini

doldurmaya başlayacaksınız. IWC Schaffhausen ve XOXO

The Mag’in işbirliği, bu sebepten ötürü Originals başlığı

altında şekilleniyor ve orijinal konukları vasıtasıyla boşlukları

doldurmanızı sağlıyor.

www.iwc.com

IWC Schaffhausen Boutique İstanbul: Mim Kemal Öke Cad. Altın Sokak 4/A Nişantaşı Tel: (212) 224 4604

İstanbul: Arte Gioia, İstinye Park Tel: (212) 345 6506 - Greenwich, Zorlu Center Tel: (212) 353 6347 - Unifree Duty Free, Ataturk International Airport Tel: (212) 465 4327

Ankara: Greenwich, Armada Tel: (312) 219 1289 - Panora Tel: (312) 219 9315 I Bursa: Permun Saat, Korupark AVM Tel: (224) 241 3131

İzmir: Günkut Saat, Alsancak Tel: (232) 463 6111


Paul Verhoeven 10 yıllık bir aradan sonra, son filmi Elle ile, siyasal olarak doğru

bir çizgide ilerlemeyi reddettiğini tekrardan hatırlatıyor. Basic Instinct ve

Showgirls’ün yönetmeni, Elle’de kara mizahtan da karanlık bir üslupla, cinsel

taciz konusunu belki de son yılların en cüretkar yorumuyla sunuyor. Verhoeven

ile San Sebastian Film Festivali’nde buluştuk; son filmi, kariyeri ve Hollywood’a

karşı direnişi hakkında konuştuk.

PAUL VERHOEVEN

Röportaj:

Nando

Salvà

Paul Verhoeven,

Elle’in setinde,

Isabelle

Huppert ile.

020


Elle’i çekme fikrinin bile

1 sizi hasta ettiğinden

bahsetmiştiniz. Sizi bu kadar

korkutan tekrardan bir film yapmak

mıydı?

Beni korkutan film yapmak değil,

Fransızca bir film yapmaktı, zira bu

lisanla ilgili sadece temel bir bilgiye

sahibim. Dolayısıyla dört ay boyunca

korkunç bir baş ağrısıyla uğraştım.

Doktora gittim ve bir noktada

tümör olup olmadığını anlamak için

beyin MR’ı çektirmeye karar verdik.

Görünürde hiçbir şey yoktu. İlaçlara

rağmen ağrı devam etti. Fakat filmin

çekimleri esnasında herkesle Fransızca

konuşmam gerektiğine dair kendi

kendimi ikna etmeye başladığım anda

ağrılar ortadan kayboldu. Vücut ve

zihin arasındaki ilişki hakikaten çok

esrarengiz.

Peki filmin yaratacağı

2 tartışma sizi

endişelendirmedi mi?

Hayır. Bakın, ben tartışma yaratmaya

oldukça alışkınım. Elle’in Cannes’da

gösterimine daha aylar kala, insanlar

beni, ‘hazır ol, seni mahvedecekler’ diye

uyarıyordu. Halen skandalı bekliyorum

ama bir şey olduğu yok; aksine, şaşırtıcı

bir biçimde, herkesten övgü alıyorum.

Ve bu hiç de alışkın olduğum bir durum

değil.

Bu filmin bu kadar

3 övgü alması neyden

kaynaklanıyor?

Bunun en büyük sebebi Isabelle

Huppert ve onun karaktere verdiği

takdire şayan özgünlük -filmi

tartışmalardan koruyan da bence bu

oldu. Bana kalırsa dünyada bu beceriye

sahip tek aktris o, ve bunu tek söyleyen

de ben değilim; Michael Haneke’ye de

sorabilirsiniz. Öte yandan bu kadar

övgü almak bende şüphe uyandırmıyor

da değil. Sanırım tekrardan insanların

benden nefret etmesini sağlayacak bir

şeyler yapmam gerekiyor.

Tartışmalara sebep olmak

4 normalde hoşunuza mı

gidiyor?

İnanın ki gitmiyor. Şahsen

tartışmalardan ve eleştirmenlerin

tepkilerinden çok etkilendiğimi

de söyleyemem. Tek sorun bu tarz

tepkilerin -eğer film kariyerinize devam

etmek niyetindeyseniz- oluşturduğu

problemler. Mesela Showgirls’den

sonra o kadar yerden yere vuruldum ki,

hayatım sefil bir hal aldı. Ondan sonra

da, benim için film çekmek gittikçe

zorlaştı. Dürüst olmak gerekirse,

insanlar bence filmi anlamadı. Ve

sonra aynı şeyi Starship Troopers ile de

yaşadım; filmin galasından sonra bana

etmedikleri lafı bırakmadılar. Örneğin

Wall Street Journal’da yazan bir gazeteci

beni neo-Nazi olmakla suçladı. Bunun

etkisinden uzun süre çıkamadım.

Dolayısıyla, hayır, provokatör ya da

çıbanbaşı olmaktan hoşlanmıyorum.

Öte yandan, sırf olumsuz eleştiri

alacağım diye kendimden ödün vermeye

de niyetim yok.

Fakat Elle’in senaryosunda

5 değişiklik yaptınız, değil mi?

Evet, ancak bu farklı bir

durum. Hikayeyi yumuşatmadım. En

başta hikaye ABD’de geçiyordu, onun

yerine Fransa olarak değişti.

Elle, 2016

Peki neden böyle bir

6 değişiklik yaptınız?

ABD’de kimse filmi finanse

etmek istemedi. Hollywood tarihinin

en tutucu günlerini yaşıyor. Büyük

stüdyoların risk almaya ve sanatsal

kaliteyi hedeflemeye karşı alerjisi var

resmen. Hollywood’dan çıkan her şey

son derece steril. Örneğin günümüzde

Basic Instinct gibi bir film yapmak

imkansız olurdu. En az beş büyük

isim Elle’de başrol oynamayı reddetti.

Kimileri, yönetmen ben olduğum

için, daha senaryoyu okumadan hayır

cevabını verdi. Kimisi de, filmin

ahlaksız olduğunu düşündüğünden, 48

saat içinde olumsuz yanıt verdi. Fakat

tabii en büyük sorun, bu oyuncuların

etrafındaki insanlar, esas ödlekler onlar.

Kim bu insanlar diye sorsak,

7 isim verir miydiniz?

Tabii ki veremem. Sadece

rolü kabul eden tek aktrisin adını

söyleyebilirim: Jennifer Jason Leigh

hakikaten çok heyecanlandı. Ama o bir

karakter oyuncusu. Bizim aradığımız ise

daha büyük bir isimdi ve böyle birini

bulmak gerçekten imkansızdı.

021


Senaryoda ahlaksız buldukları

8 neydi?

Film, daha çekimleri

tamamlanmadan, tecavüz komedisi

diye tanımlanmaya başladı. Ve tabii ki

bununla alakası yoktu. Benim filme

aldığım tecavüzün gülünç bulunacak

bir tarafı yok, aksine acımasız ve dehşet

verici. Fakat yaşadığımız dünyada

insanlar sürekli olarak tacize uğruyor,

ancak hayatlarına bir şekilde devam

ediyorlar. Elle de, evet, bir tecavüzü

anlatıyor, ama bir yandan da insanların

yaşantısıyla ilgili. Örneğin The Rules

of the Game gibi bir filmde her şeyi

bulabilirsiniz: Trajedi, ahlaksızlık ve

tabii komedi. Fakat Jean Renoir’ın

yaptığı ahlaksızlıklarla dalga geçmek

değil, hayatta olanları anlatmak.

Kadın karakterleri anlatma

9 biçiminiz hep oldukça

kutuplaştırıcı oldu, bir

taraftan da kimi zaman kendinizi

feminist olarak tanımladınız...

Kendimi feminist olarak gördüğümü

söyleyemem; bu biraz kendini bilmez bir

tavır olurdu. Fakat kesinlikle kadınların

tarafındayım; kadınları seviyor ve onları

savunuyorum. Kimse filmlerimdeki

kadınların aciz olduklarını iddia

edemez. Elle’de tam olarak anlatmaya

çalıştığım bu: Tecavüze uğramış bir

kadın, içinde bulunduğu duruma karşı,

kurban konumunda olmayı reddederek

isyan ediyor. Benim yapmak istediğim

de, tecavüze uğrayan bir kadının utanç

duyması gerektiği fikrini reddetmekti.

Elle, 2016

Pek çokları Elle’i, sizin

10 dirilişiniz olarak tanımlıyor.

Bir noktada insanların sizden

umudu kesmiş olması sizi rahatsız etti

mi?

Bu ilk defa başıma gelmiyor. Ve

aslında anlayabiliyorum. Belki de

daha fazla film yapmalıydım ve Black

Book’tan sonra gelen projelere bu

kadar da eleştirel yaklaşmamalıydım.

Fakat sorun şu ki, önerilen projelerin

hepsi bilim kurgu türündeydi ve eğer

herhangi birinin enteresan olduğunu

düşünseydim tereddüt etmezdim.

Mesela bir romantik komedi çekmeyi

çok isterdim. Ama karşıma çıkan

projeler iyi değildi ve benim gücüm de

onları iyileştirmeye yetmeyecekti.

Tekrar geçmişe dönecek

11 olursak, Showgirls neden bu

derece olumsuz karşılandı?

Dediğim gibi, yanlış anlaşıldı. Ve

ağızdan ağıza o kadar kötü bir biçimde

yayıldı ki, neredeyse kimse filmi

görmedi. Ya da belki de benim gibi bir

Hollandalının, Amerikalılar hakkında

duymaktan hoşlanmadıkları bazı

gerçekleri söylemesi onları rahatsız

etti. Zira günün sonunda Showgirls,

ABD’yi ve orada süregelen kültürün

açgözlülüğünü sembolize ediyor. Kaldı

ki, sonuçta zaman benden yana çıktı;

filmin DVD satışları 100 milyon doları

aşmış vaziyette.

ABD’de çekmiş olduğunuz

12 iki filmi, Robocop ve Total

Recall’u yeniden çevirdiler.

Sanki Hollywood Paul Verhoeven’in

anısını ortadan kaldırmaya çalışıyor...

Evet, biraz öyle gibi. Sanki benim

filmlerimden rahatsızlık duyuyorlar.

Fakat bunu başaramayacaklar. Benim

filmlerin bu birbirinden kötü yeniden

çevrimlerden çok daha uzun ömürlü

olacak. Ve işin komik tarafı, benim

orijinal filmlerimin DVD satışları, bu

sonradan çekilen filmler sayesinde arttı.

Açıkçası amaçlarının beni haritadan

silmek olduğunu sanmıyorum; bu

şekilde düşünmek fazlasıyla kibirli

olurdu. Eminim ki stüdyo yöneticilerinin

çoğu benim kim olduğumu bile

bilmiyordur. Mesela Ben-Hur’u da

yeniden çektiler ama kimsenin William

Wyler’ı haritadan silmeye çalışmak gibi

bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Burada

söz konusu olan tek şey para. İnsanlar

yeni bir fikir üretemiyor ve geçmişte

başarılı olan filmlere bakıp ‘hadi,

bu filmi yeniden çevirelim’ diyorlar.

Kapitalizmin en berbat yönlerinden biri

de bu işte.

Peki Hollywood’a karşı kin

13 besliyor musunuz?

Kesinlikle hayır. Los

Angeles’ta yaşıyorum ve hiçbir intikam

duygusu beslemiyorum. Ama bir yandan

da Hollywood’la barışmak için hiç

acelem yok. Şu da var ki, bugünlerde

insanın nerede çalışacağını kestirmesi

hakikaten imkansız. Ve ABD’de

ilgi çekici bir proje bulmak da çok

zor. Tek bildiğim, tekrar tekrar aynı

filmleri çekmek için Hollywood’a geri

dönmeyeceğim. Ne zaman ki elime

bir senaryo alsam, 20 sayfadan sonra

okumayı bırakıyorum; hepsi birbirinden

beter.

022


3 aylık hediye

Netflix sadece

Vodafone Red’de

Ödüllü orijinal dizi ve filmlerin

keyfini çıkarın.

Vodafone

NETFLIX ORİJİNAL DİZİSİ

Tüm bölümler şimdi yayında

Her ekranda sizinle

Hediye Netflix; Red Elite, 4.5G Red 10 ve Red Elite’te geçerlidir.

Hediye Netflix üyelikleri dışında, diğer Red Tarifelerindeki aboneleri aylık 9,90 TL’ye 3 ay yurtiçinde geçerli aylık 1 GB paket alımlarıyla faydalanabilmektedir. 3 aylık Netflix üyeliği

otomatik tanımlanır. Yeni gelen ve mevcut aboneler içindir. Standart Netflix üyeliği (aynı anda 2 cihazdan yayın/HD) için geçerlidir. İzlemek için ayrıca üretilip, satılan Netflix

uyumlu cihaz ve internet bağlantısı gereklidir. Netflix hakkı devredilemez, paraya çevrilemez, değiştirilemez veya birleştirilemez. 3 ay sonunda isteğe göre, Netflix üyeliği aylık

27,99 TL’lik standart paketle mevcut üyelik koşulları kapsamında ücretlendirilecektir, aksi takdirde otomatik sonlandırılacaktır. Değişiklik hakkı Vodafone ve Netflix’te saklıdır.

Kampanya 29.10.2016 - 25.03.2017 tarihleri arasında geçerlidir. Detaylar: netflix.com/termsofuse ve vodafone.com.tr


Birazdan okuyacaklarınız herhangi bir betimlemeye ihtiyaç duymadan, kendi

kendini anlatır cinsten. Malum, söz konusu isme bir hayli aşinasınız, moda

sektöründe yaptıklarına da... Bu yüzden biz de işe farklı bir açıdan bakıyoruz

ve onu yakalamışken Alexander Wang’le iş, güç ve hatta para konuşmaktan

çekinmiyoruz.

ALEXANDER WANG

Röportaj:

Utku

Palamutçu

Fotoğraf:

Steven

Klein,

Alexander

Wang

seçimiyle.

024


Alexander, gün içerisinde

1 aklına gelen güzel fikirleri

unutmamak için, kendine

aşağı yukarı 20 tane mail atıyormuşsun.

Bugün, şu saate kadar, kaç mail

atmışsındır?

Eğer günde 20 tane mail ile sınırlı

kalmışsam, bu, ortalamanın altında

bir gün geçiriyorum demektir. Kulağa

çok saçma gelse de, aklıma gelen güzel

fikirleri unutmamak için, kendi kendime

mail atmak bana çok yardımcı oluyor.

Günün sonunda bu fikirlerin hepsini bir

araya getiriyorum ve aslında ne kadar

çok şey düşündüğümü fark ediyorum.

Bugüne gelecek olursam; sabahtan beri

bilgisayar başındayım ve kaç tane mail

attığımı sayamadım bile.

Bu güzel fikirleri biraz açar

2 mısın?

Bazen yaratıcılığımı tetikleyen

ilham kaynakları, bazen sektörel ve

ticari konular, bazen de şirketin yapısına

yönelik fikirlerden bahsediyorum. Yakın

zaman önce, kendi şirketimin CEO’su

olarak çalışmaya başladım, yani artık

hem kreatif direktörlük yapıyorum,

hem şirketin yönetimini üstleniyorum.

Her ne kadar her zaman iş odaklı bir

insan olmuş olsam da CEO pozisyonu

benim için oldukça yeni bir şey ve bu

yüzden önüme gelen projelere artık

farklı bir açıdan da bakmam gerekiyor.

Bu yüzden, son zamanlarda kendime

attığım maillerin neredeyse çoğu iş

odaklı.

2005 yılında Parsons’dan

3 ayrıldıktan hemen sonra

kendi markanı kurmaya karar

verdin ve 2015 yılında markanın 10. yıl

dönümünü kutladığın sene, toplam 100

milyon dolarlık satışla, bu on yılı geride

bıraktın. Markanın 11. yılında bu rakam,

dünyaca tanınmış bir tasarımcının

tatmin olacağı bir ciro mu?

Her şey bir kenara, işe başladığım

günden bugüne 11 yıl geçtiğine

inanamıyorum. Okuldan mezun

olduğum gün, bugünkü konumumda

olmak gibi bir hedefim yoktu. Kendi

koleksiyonumu hazırlamak için okulu

bıraktım, ve deyim yerindeyse 2005

yılını deneysel bir süreç olarak atlattım.

Okula geri dönmek ve kendi yolumda

ilerlemek arasında epey gel-git yaşadım

ve günün sonunda kurmaya çalıştığım

markanın oldukça hızlı bir şekilde

geliştiğini ve tanındığını fark ettim. O

günden itibaren hem iş etiğimi, hem

stilimi, hem de modaya bakış açımı

değiştirdim. 11 yıl boyunca sadece tek

bir şeyi sabit tuttum, o da kusursuz ve

sıradan olanın yakaladığı mükemmel

uyumu tasarımlarımda uygulamak

oldu. Bu doğrultuda baktığımda, her ne

kadar 100 milyon dolar, şirketimin resmi

olarak hesapladığı bir rakam olmasa

da, elde edilen gelirin ya da yapılan

satışın tasarımcıyı tanımlamak için

kullanılamayacağını gönül rahatlığıyla

söyleyebilirim. Tabii, bu cevabım,

durumdan tatmin olmadığım hissiyatını

uyandırmasın.

Alexander Wang

FW 2016

Kusursuz ve sıradan olanın

4 uyumuna inanıyorsan, hazır

giyim koleksiyonunu ikiye

bölüp T by Alexander Wang’i yaratırken

aklından geçen şey bu iki markanın

birbirini tamamlaması mı yoksa sana ait

iki farklı kişiliği yansıtması mıydı ?

T by Alexander Wang’i hazır giyim

koleksiyonundan ayıran en önemli

şey, sadece kadınlar için yaratılmış

olması. Markayı kurduğumda aslında

markanın çekirdeğinde nasıl bir DNA

olduğunu en yalın haliyle anlatmak

istedim. T by Alexander Wang, ana

markayı tamamlayan ve müşterilerin

gelir seviyelerine göre ürünlerin

ulaşılabilirliğini farklı segmentlerde

mümkün kılan bir marka. İşe çok farklı

bir açıdan bakarsak, Balenciaga’da

Kreatif Direktör olarak çalıştığım

dönemde H&M ile işbirliği yaptım, aynı

süre zarfında kendi markalarım için

çalışmaya devam ettim ve birbirinden

farklı koleksiyonlar çıkarttım. Sonuç

oldukça iyiydi ve aslında bana ait olan

ama her zaman dışa vurmadığım bakış

açılarını yansıtma fırsatı buldum.

025


Alexander Wang

FW 2016

Renk uzmanı ve analisti diye

5 bir meslek olduğunu ve bu

meslek erbaplarının siyahı

bir renk olarak görmediklerini biliyor

muydun?

Ah, bunu duymuştum ama asla inanmak

istememiştim. Siyah ister bir renk olarak

kabul görsün ister görmesin, benim için

her zaman üniforma görevi görmeye

devam edecek. Siyahın fonksiyonelliği,

kolaylığı ve şıklığı başka hiçbir şeyde

yok.

Kadın koleksiyonlarına

6 ve yakaladığın şık duruşa

kıyasla, erkekler için

tasarladığın ürünler ve izleyicinin

kafasında oluşan stereotipik erkek,

Kanye West ve Drake arasında bir

yerlerde gibi görünüyor. Katılıyor

musun?

Açıkçası, böyle bir yorumla karşılaşmayı

beklemiyordum, zira kadın ve erkek

koleksiyonları için çalışırken, cinsiyeti

işin içine karıştırmadan, kendimize

hep aynı soruyu soruyoruz: Kimi

temsil ediyoruz? İnsanlar neden bizden

alışveriş yapmayı tercih ediyorlar ya da

etmeliler? Sağlama yaparak gidelim:

Pop kültürü, müziği ve sokağı moda

kanalıyla tasvir eden bir markadan

bahsediyoruz. Oldukça sıradan bu

ilham kaynaklarının yıkıcı bir elemente

ihtiyaç duyduğunu ekip olarak çok iyi

biliyoruz. Bu yıkıcı şey her neyse, onu

günlük hayatın içerisinden seçmeye

özen gösteriyoruz. Bu yüzden, rahatlığı,

görünümden daha önemli kılıyoruz.

İlkbahar-Yaz 2016 koleksiyonundan

beri, erkek koleksiyonunu, kadın

defilesinde sergiliyoruz ve bu, bence

iki taraf arasında herhangi bir ayrıma

gitmediğimizi anlatmak için iyi bir yol.

Sonbahar-Kış 2016

7 defilesindeki Tender, Strict,

Girls kelimelerine neye

istinaden koleksiyonda yer verdin?

Bu kelimelerin üstüne hiç düşünmedim

desem yalan olmaz. New York’tan yola

çıkarak bu şehre dair kışkırtıcı şeyler

aramaya başladım ve bu kelimelerin

başlı başına kışkırtıcı olduklarına karar

verdim, hepsi bu.

Alexander, bize lüks algından

8 bahseder misin?

İşe birinin sahip olabileceği

objeler ve mülkler üzerinden başlarsak,

lüksün önceleri çok daha gösteriş

odaklı olduğu gerçeğine ulaşırız. Bugün

lüks çok daha kişisel ve sakin. Her ne

kadar konuya somut şeyler üzerinden

giriş yapmış olsam da, lüks benim için

bir şeye sahip olmaktan ziyade, bir

yaşam tarzına sahip olmak anlamına

geliyor. Bir araya geldiği zaman insanın

yaşam tarzını belirleyen şeyler bütünü,

lüksün ta kendisi. Bazen kendine çok

iyi bakmak ve aşırıya kaçmak istersin,

bazen İspanyollara özgü bodega’lardan

birinden en ucuz şarabı alırsın. Bu senin

bir şeyleri seçme şansına sahip olduğunu

gösterir, ki lüks benim için budur.

Geleceğe dair bir planın var

9 mı?

Olmaz mı? Hiçbir zaman

‘Yaptım, oldu, bitti, şimdi rahat bir nefes

alabilirim’ dediğim olmadı. Bu yüzden

her zaman kafamda kurduğum bir plan

var.

026


Ona, sadece beş soru sormamızı istedi; biz de bugünlerde aklımızı

kurcalayanların en acilinden beşini sorduk. Felaket sonrası mimarlığın

mümkünlüğünü araştıran Herkes-İçin-Ev projesi ile önce Venedik Mimarlık

Bienali Altın Aslan Ödülü’nü, ardından, projenin ateşlediği modern mimarlık

ve insanlık sorguları ile 2013 yılı Pritzker Ödülü’nü alan Toyo Ito için,

mimarın mutlak bir rolü var: İnsanları mutlu kılmak. Yerküre felaketlerine

ve mutsuzluklarına dair yanıtlarını meraktaydık,

aydınlandık.

TOYO ITO

Röportaj:

Yağmur

Yıldırım

Fotoğraf:

Toyo Ito

Associates,

Architects

028


2011’deki tsunaminin

1 ardından, Japonya’da

felaketzedelerin katılımıyla

“Home-for-All” (Herkes-İçin-Ev)

inisiyatifini kurdunuz. Geçtiğimiz

haftalarda, The Architectural Review’da

Reinier de Graaf hararetli bir tartışma

başlattı: De Graaf, kullanıcı katılımının

çok az mimarca benimsendiğinden

ve mimarinin konfor alanı dışında

görülüşünden söz etmekteydi. Siz

sosyal bir aygıt olarak mimari üzerine

ne söyleyebilirsiniz?

Bu düşünceleri gönülden paylaşıyorum.

Mimarların, kendileri, yani mimarlar

için mimarlıklar yaratmakta olduğunu

hissetmekteyim. Bu durum da

mimarların, toplumdan ayrışmalarına

yol açmakta. Herkes-İçin-Ev eylemleri

üzerinden, mimarlar ile mimariyi

kullanan insanlar arasındaki boşluğu

yeniden düşünmek ve küçültmek adına,

2011 yılındaki felaketi bir şans olarak

değerlendiriyordum. Bu yüzden de

özellikle, Herkes-İçin-Ev’in projelerinde,

geleceğin mimarlığına yön verecek

olan genç mimarlarla birlikte çalıştım.

Mimarlar, mimarlık üzerinden insanları

daha mutlu etmeliler. Mimarların rolü,

benim için budur.

Museo Internacional

Barroco, 2016

Ve Herkes-İçin-Ev

2 projeleriniz üzerinden,

mimarlığın halen

mümkün olup olmadığının yanıtını

aramaktaydınız. İkinci Dünya

Savaşı’ndan beri en büyük insan yer

değiştirme hareketinin yaşandığı

bugünlerde bu soruları nasıl

değerlendiriyorsunuz?

Japonya’nın Orta Doğu’ya olan

uzaklığı göz önüne alınırsa, Orta

Doğu’nun bugünkü koşulları üzerine,

durumu acil bir problem olarak

değerlendirebileceğimiz denli bilgimiz

yok. Fakat bu yeni gelişen, göçmenlerin

“mimarsız mimarlık”ları bugünün

mimarlığına bir tenkit olarak okunabilir.

Devam etmekte olan Venedik

3 Mimarlık Bienali’nde tema

olarak işlenen, mimarlığın

“cepheden bildirme”si üzerine ne

söyleyebilirsiniz?

Bienali henüz göremedim.

Güncel inşaata hücumu ve

4 gösteri mimarlığını, mega

projelerle doldurulmuş dünya

alarm verirken nasıl görüyorsunuz?

Tokyo’da yaşıyorum ve devam eden

inşaat furyası, özellikle de yüksek bina

çılgınlığı beni endişelendiriyor. Mimari

projelerin çoğu giderek homojenleşiyor.

Pek çok insan, homojen kutular içinde

yaşıyor. Yalnız binalar değil, insanların

kendileri bile gittikçe daha çok, ve daha

çok homojenleşiyor. Doğaya açılan

mimarlıklar yaparak, bugünün yapay

çevresinde kaybetmiş olduğumuz

primitif içgüdülerimizi yeniden

anımsayabiliriz.

Çağdaş mimarlık/şehircilik

5 sahnesinden, takdir ettiğiniz

hangi isimleri sayabilirsiniz?

Le Corbusier’nin mimarlığına her

zaman hayranlık duydum. Bakınca,

Onun mimari yaratmaya, insanları

severek başladığını görebiliyorsunuz.

Yakınlarda Hindistan’ı ziyaret ettim

ve Le Corbusier’nin orada yaptıklarını

gördüm. Hindistan’daki mimarlığı,

Avrupa’dakinden daha açık ve

mimarlığın, orada doğanın nasıl bir

parçası oluşunu görmek son derece

etkileyiciydi.

029


Yazı:

Aslin Kumdagezer

LUXURY MATRIX

Big Data, çok değil henüz iki sene önce küresel bir

panik yaratıp kurumsal, bireysel tüm sosyal medya

hesaplarındaki postlarda duraklamaya sebebiyet

vermişti. Panik malumunuz kısa sürdü, aşırı paylaşım

merakı Instagram ve Facebook üzerinden devam

ederken, günlük hayatını dataya dahil etmeden

paylaşmak isteyenlerin yardımına Snapchat ve

Instagram Stories koştu. Tüketici kitlesine doğru dilden

konuşmak isteyen markaların bu data üzerinden

çalıştıkları gerçeğini gözümüzün görmeyeceği

gerçeklikler tarafına alıp ne pahasına olursa olsun

paylaşmaya devam.

İçilen kahveden, satın alınan son çantaya uzanan

sosyal paylaşımlar üzerinden market stratejileri

çıkaran, bu sayede daha çok satın almanıza ve daha

da çok paylaşmanıza sebep olan kısır döngüye hoş

geldiniz. Döngünün bu sezonki sözcüsü Paris Moda

Haftası’ndan bildiğiniz üzere Chanel. Data Center

Chanel temasıyla lüks pazarının yeni tedavülünü tam

zamanında hatırlarımıza sokan Karl Lagerfeld, aslında

matrix’e dahil ettiğiniz datanın sizi yönettiğinin altını

çiziyor. Ya da biz boşlukları tamamlarken çizgiyi

kendimiz çekiyoruz. Washington Post’un moda yazarı

Robin Givhan da aynı gün Twitter üzerinden onaylıyor;

“Hepimiz datanın parçalarıyız.” Ve dataya işlenen bu

paylaşımla kısır döngünün bir parçası olmaya devam

ediyor. Tabii e-ticaretten, sosyal medyalara uzanan,

tasarımcıların, modaevlerinin, moda editörlerinin ve

bloggerların ayrı telden paylaştıkları postlar dahlinde

sezonun trend dosyalarının kafası karışıyor. Trendler

büyük bir data problemine dönüşüyor. Çözüm yine

datanızda gizli.

Algoritmaların yönetimindeki tüketim

alışkanlıklarımızla yollarını kesiştiren lüks pazarı

denklemi çözmeye çalışırken, en bariz çözümü es

geçiyor. Sanal ortamda işleyen bir sistemde, datayı

Chanel

SS 2017

hatırımıza sokan Chanel dahil birçok lüks marka,

kendilerine asıl datayı sağlayacak e-shop’lara sırtını

dönüyor. Geçen yıl Business of Fashion’a verdiği

röportajında Exane BNP Paribas lüks marketler

direktörü Luca Solca, dilemmanın çözümünü Çin’de

aramayı salık veriyor. Çin’in yeni lüks tüketicileri

sayesinde büyüme oranlarını stabil tutan lüks

modaevleri, sanal dünyaya biraz daha sırt çevirebilmeyi

göze alabiliyor. Online alışverişe sırt çevirebilme

lüksünün arkasında ise günlük rutinimize dahil

olmasına rağmen 2010’dan beri yapılan online

alışverişlerin lüks tüketimin %6’sını kapsadığını

söyleyen raporlar var. Diğer haberlerde, 2018’le beraber

online alışverişlerin sadece ABD’de 86 milyar dolara

ulaşacağı tahminleri boy gösteriyor.

Çözüme biraz daha yaklaşan Chanel, 2016 sonunda

e-shop’unu açacağını söylüyor. Yani denklemin

kesin çözümüne hala uzaktayız. Sene başında moda

sektörünün işleyişine savaş açan Vetements (yeni

sitelerine rağmen hala e-shop’ları yok) ve ardından

direct-to-consumer modeline terfi eden birçok marka

hala online alışveriş tecrübesini tam anlamıyla

destekleyemiyor ve işin sanal tarafını Net-a-porter

gibi çok markalı platformlara bırakıyor. Tabii, en son

SXSW dahilinde yeni petrol kabul edilen elle tutulur

miktarda bir datadan, modaevleri böylelikle vazgeçiyor.

Günün sonunda, stabil büyümelerine devam eden lüks

pazarının dataya karşı gelir gibi görünen politikalarına

rağmen bildiği bir teknik var. Zira Mart 2016’da Tracy

Sun, San Francisco’dan bildirdiği yazısında sadece

algoritmaların tüketici alışkanlıklarını çözmeye

yetmeyeceğini söylüyor. Dataya dahil olan her bilgi

kırıntısına rağmen çözümlemeyi yapmak için robotlar

hala insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Şimdilik.

030


Yazı:

Ayşecan İpek

CAN DO NO WRONG

Mini Andén, Hanneli Mustaparta, Helena Christensen,

Caroline Brasch Nielsen, Frida Gustavsson, Freja Beha

Erichsen, Nadja Bender ve Olsen kardeşler... Bu listeyi

sizin telaffuz yeteneğinizi ölçmek için hazırlamadık

elbette, amacımız cildi sağlıklı bir ışıltıyla parıldayan,

her daim makyajsız gibi görünen ama aslında makyajlı

olan, güzelliği sanki herkese otomatikman bahşedilmiş

bir gerçeklik olarak kabul ettiren İskandinav kadınlarını

hatırlatmak.

En son ‘banya’nızı ne zaman aldınız bilmiyoruz

ama aslen bir Rus geleneği olduğu halde İskandinav

güzellik reçetelerine yazılan sauna ve buhar odası

karışımı bu ritüel, sıcak-soğuk arasında oyunlar

oynayarak organları ve cildi canlandırıyor. Soğuk

demişken sahip olduğu haşin iklime, en iddialı cilt

bakım ürünleri ve yoğun bir SPF kokteyliyle karşılık

veren İskandinav markaları, işi asla şansa bırakmıyor.

Gelenekselliğin her daim bir doz isyankarlıkla cevap

bulduğu seçenekler mevcut: Danimarkalı Kirsten Kjaer

Weis’ın kendi cildinde meydana gelen hassasiyetler

ve sivilceler sonrası kolları sıvayıp hayata geçirdiği

markası, organik makyajı modern, doğada çözülebilen,

yalın ambalajlarla taçlandırıyor. Kırmızı kadife etkili

Lover’s Choice Lip Tint, hepimizin listesine bir

numaradan girmeli ve parmak uçlarıyla dudağa her

gün uygulanmalı. & Other Stories’in Ben Gorham

direktörlüğünde koleksiyonuna kattığı harika esanslar

arasından Moroccan Tea ve Arabesque Wood’la ılık

ve balsamlı kokular saçarken, ışık ve gölge konusunda

ciddi bir ekonomi yaparak tüm cilt tonlarına uyum

sağlayan Face Contour Cream’i çantanıza atabilir ve

Tom Ford’a dolar işareti emojisi gönderebilirsiniz. Su

yosunları, iyileştirici antioksidanlar ve minerallerle

cildin yaşadığı strese anında son veren Skyn Iceland

Pure Cloud Cream, bir masal kahramanından çok daha

fazlası. Bir başka organik düet de İsveç’ten geliyor;

Net-A-Porter’de satılmaya başladıktan sonra fenomene

dönüşen Estelle&Thild, kurucusu Pernilla Rönnberg’in

kızlarına armağan ettiği, ekolojik sertifikalı bir cilt

bakım mucizesi. Anti-Redness Rescue Serum ve

Multi-Nutrient Youth Oil, organik formüller ve

yüksek teknolojiyi buluşturuyor. Daha da önemlisi işe

yarıyor. Fazla uzaklara da gitmenize gerek yok, Londra

Mondrian Hotel’de denenebilir. Freja Beja Erichsen’in

geceden kalma, dalgası dozunda saçlarına bakıp

kendini makas darbelerine teslim edenleriniz gerekli

saç bakım ürünlerine de sahip mi acaba? Stockholmlu

saç maestroları Sacha Mitic ve Juan Rosenlind de

gücünü yine denizaltından, yeşil ve yosunlu bir

yerlerden alıyor. Besleyici proteinlerin ve minerallerin

Fotoğraf:

John

Strandh

Şubat 2015

sayımızda

Iamamiwhoami

ile İzlanda’da

yaptığımız

çekimden.

dünyasına hoşgeldiniz! İşe Sachajuan Hair Paste ve

Ocean Mist’li bir şekillendirme seansıyla başlayıp daha

sonra derinlere inebilir, çay dikeni ve argan yağıyla

zenginleştirilmiş Intensive Hair Oil’le yıpranmış telleri

onarabilirsiniz. Markaya son olarak eklenen vücut

ürünlerine de şöyle bir göz atın, zira Ginger Flower

Body Wash, bergamot ve limonda bekletilmiş yabani

çiçek buketi olarak tanımlanabilir.

Cilt bakımında Danimarka’nın Siegfried’i olarak

da tabir edebileceğimiz (saygılar Roy) Ole Henriksen,

İskandinav marka yaratıcıları içinde ‘celebrity’

sözcüğünü nadir olarak kullananlardan. İmzası

olarak kabul edilen Ole Glow’un gerçekliğine tanıklık

edebilecek ünlü isimler mevcut, dolayısıyla bu iddiayı

es geçmek bir hayli zor. Botanik özler ve kozmetik

kimyasıyla 40 senedir haşır neşir olan Henriksen’in,

Beverly Hills’de açtığı ilk spa’sı da 1975 tarihli. Doğal

bitkiler, yağ asitleri, güçlü aktif bileşenler, balık yağı ve

orman meyveleri... Henriksen’in çoğumuzun aksine kış

soğuklarını hevesle bekliyor olmasında bu karışımın

büyük payı var. Truth Serum Vitamin C Collagen

Booster, kulağa Professor Snape’in dolabında gizlenen

bir iksir gibi gelse de, ait olduğu yer sizin banyonuz.

Yağsız, ince dokulu, cilt tarafından hızlıca emiliyor ve

tüm gün boyunca bir antioksidan kalkanı oluşturuyor.

Bu idealin üstüne bir de burnunuza hafif hafif değecek,

sağlıklı ve enerjik citrus esansını ekleyin.

Kuzeyin güzellik alışkanlıkları incelendiğinde,

bizimle ortak bir ilgi alanına sahip olduklarını, soda

ve sirkeyle arayı iyi tuttuklarını görüyoruz. Tüm bu

listeye ekleyeceğiniz Viking yürüyüşleri, sabah akşam

katılacağınız cilt koruma maratonları ve ‘az çoktur’

anlayışıyla İskandinavlaşma sürecini başlatabilirsiniz.

032


QUO VADIS HOMO SAPIENS?

Yazı:

Gündüz Vassaf

The Sun,

Yue Minjun, 2000

acrylic on canvas

Yer Harvard Üniversitesi.

Yılın kayda değer araştırmalarının sunumu.

Özellikle ilgilendiğim, genetik yapımızla ilgili konular.

Darwin, nerden geldiğimizi yazarak dinleri sarstı.

İngiltere’de o günlerde bir papazla politikacı:

Papaz: “Doğru olamaz! Türümüzün kökeninde maymunlar olduğunu söylüyor!”

Politikacı: “Duydum. Doğruysa mutlaka halktan gizli tutmalıyız.”

Küresel ısınma tehdidinde,

Demokrasinin kapitalizmi denetleyememesinde,

İdeolojilerin çöküşünde,

Savaşın vahşetinde,

Ulus devletin miyadını doldurmasında,

Gezegenimizin güvensiz ortamında...

Aydınlanmayla çökmeye yüz tutan,

Geçmişin küllerinde kıvılcım arayan,

Terörizminde beslenen,

Popülist politikacıların sığındıkları

Dinler,

Yeniden revaçta.

Harvard’da katıldığım toplantıda benim gibi birçok kişi şimdiye dek karşılaşmadığı sorular

karşısında şaşırdı.

Neredeyse her tebliğ sonunda farklı kişiler farklı kelimelerle aynı soruyu sordu. Belli ki

önceden aralarında örgütlenip, çağdaş misyoner taktikleriyle mesajlarını yaymak için

toplantıya gelmişlerdi.

Hepsi, türümüzde özel bir gen olması gerektiği varsayımıyla tanrının bilimsel olarak

kanıtlanmasının peşindeydi.

Eski Mısır uygarlığının tarihimizin en uzun ömürlü dini dahil, kültürümüzden yüzlerce din

geldi geçti.

Günümüzde, özellikle yeni kuşaklarda, dinlere aitlik tarihe gömülmekte.

034


Dinimiz olmaması eksiklik mi?

Dinleri, yaşamımızın doğal bir uzantısı saydığımızın farkında mıydınız?

Kolu olmayan; kolsuz.

Bacağı olmayan; bacaksız.

Dini olmayan; dinsiz.

Parasız kelimesini de ilk Likya’da para icat edildikten sonra kullanmaya başlamışız.

Paralılarla parasızlar...

Dinlilerle dinsizler...

Türümüzde dinlere inancımızın nedenini bulabileceğimizi sanmıyorum.

Sormak bile abes.

Ölüm korkusuyla açıklayabilir, başka bir alemde yerimiz olabileceği düşleriyle inancımızı ibadetle

pekiştirdiğimiz söylenebilir.

Esas sorun yaratılışı açıklayabilmekte.

Kimileri için bu kelime kutsal. Einstein, Leonardo, Mozart gibi dahilere yaratıcı demekle, tanrılarına karşı

günah işlemiş olabilecekleri inancındalar.

21. yüzyılda işleri zor.

Mantık ve inanç jimnastiklerinin yeni bir açıklamasını yapma konumundalar.

Bırakın ‘Tanrı var mı, yok mu?’ tartışmasını, Darwin’in pabucu dama atılmak üzere.

Yanlış olduğundan değil.

Yeryüzünde tek hücrelilerle başlayan 3900 milyon yıllık evrimin sonu gelmekte.

Bizler bildiğimiz insan türünün son örneklerindeniz.

Canlıların geleceği artık ne tanrının suretinin hükmünde, ne de Darwin’in Evrim Teorisi’nin...

Geleceğimiz, gen mühendislerinin yaratıcılığındaki laboratuarlarda.

İnsan vücudunun hastalık ve kaza sonucu eksikliklerini yapay parçalarla ve başka canlıların organlarıyla

takviye etmeye çoktan alışmıştık.

Üç boyutlu yazıcılarla organlarımızı imal etme konumundayız.

Evet, bunlar zaten olanın taklidi.

Bildik insan modelini temel almakta.

Günümüzdeyse çeşitli yaratıkların kalıtımsal özelliklerinden yararlanmamız gündemde.

Hayran kaldığımız kedilerimizin yeteneklerinin arkasında yatan genleri, yarasaların radarlarını, fillerin

belleğini, deniz analarının ölümsüzlüğünün arkasında yatan bio-kimyasal oluşumları bir bulduk mu, sıra

insanda.

Yeni insana hazır mıyız?

Homo Sapiens’in yeryüzünde tarihi en fazla 95,000 yıl.

Milyonlarca yıllık başka türlere göre emekleme çağında sayılmayız.

Ve henüz ilk adımızı atma olgunluğuna erişemeden, laboratuar deneylerimizden saldığımız buluşlarımızın

uygulanmasıyla, başka canlılarla birlikte türümüzün sonunu da getirebilmemiz uzak bir ihtimal değil.

Bencil, sabırsız bir türüz.

Hemen her şey olsun istiyoruz.

‘Fast food’ tüketim hızında yaşıyor, seviyor, rüya görüyoruz.

Kısacık ömrümüzde tarihi değiştireceğim megalomanisinde günümüzü batırıyoruz.

İnsanı kahramanlaştırıyoruz.

Biziz, ‘tarihte ilk defa’ nakaratımıza doymayan,

Biziz en büyük aşkla tatmin olmayıp onu bir daha, bir daha, yaşamayı kovalayan,

Biziz cennet düşleriyle kendimizi ölümsüzleştirmemiz yetmiyormuş gibi adımızı şunu bunu yaptı diye

ölümsüzler listesine kazımak isteyen,

Her ölünün arkasından seni unutmayacağız deyip unutulmayacağımızı zanneden,

Kutsal dediğimiz kitaplarımızda diğer canlıları aşağılayan,

Ahlak kelimesini icat eden ahlaksız bir türüz.

Yetti bu hız.

Yetti dinlerimiz, hedeflerimiz, teknolojimiz, kahramanlarımız.

Gün yavaşlamanın, haddimizi bilmenin günü.

Tchoang-Tse (M.Ö. 369-286):

“Ardında iz bırakmamak, yere basmadan yürümekten daha kolay.”

035


Sorularımıza Motu Tane adasından, babunların yanı başından cevap

veren bu vizyoner, Kabuki fırçaları ve parmak uçlarıyla yalnızca makyajsız

yüzleri değil moda ve güzellik sektörünü de şekillendiriyor. Orgasm, Dolce

Vita, Laguna, Copacabana, Schiap, Exhibit A gibi klasiklerle bir sonraki

randevunuzda, François Nars’ın bu ürünleri sıfırdan yarattığını, isimlendirdiğini,

kampanyalarını fotoğrafladığını, onları sayısız kere podyuma taşıdığını,

kitaplara imza attığını hatırlayınız.

FRANÇOIS NARS

Röportaj:

Ayşecan

İpek

Fotoğraf:

Nars

Cosmetics

036


Renk, doku ve ambalaj...

1 Nars’ın en güçlü silahları hala

bunlar mı?

Bir de isimler. Ürünleri yaratırken

kimyagerlerimizin sınırlarını

zorlamalarını istiyorum, ben de onları

hep tek bir amaç için zorluyorum:

Renklerin ambalajlarından çıkıp

dudak, göz ya da tene taşındığında aynı

kalabilmesi. Nars hızlı büyümesine

rağmen içindeki gençlik duygusunu asla

kaybetmedi. Bu, şirkette de böyle. Çok

küçük bir grupla çalışıyorum, benim

vizyonumu, bakış açımı tamamen

sahipleniyorlar ve daha da önemlisi

bu algıyı ürüne çevirebiliyorlar.

Kampanyaları benim çekmemin sebebi

de bu, yaratıcı sürece çok fazla insan

dahil olursa konseptin sivri köşeleri

kayboluyor.

İsimlerden bahsettin, 20

2 senedir ürünlerine, onlarla

gerçekten de eşleşen ikonik

isimler bulmakta zorlanmıyorsun. Bir

gün bu hayali stoğun tükenmesinden

korkmuyor musun?

Nereye gidersem gideyim yanımda

her zaman bir Hermès defterim olur.

Ona 24 saat boyunca sürekli bir şeyler

karaladığımı söyleyebilirim. Gecenin

yarısı uykumdan uyanıp bir far ya da ruj

için aklıma gelen bir ismi yazarım. Hep

yeni isimler bulmaya çalışırım. Edebiyat,

sinema, opera, seyahatlerim, doğa,

şiirler, bazen sokaklar bile bana ilham

verebiliyor.

Hiçbir Nars ürününün

3 ismi, onu tanımlamakla

ilgilenmiyor. Bu gizemli

özgüven, senin özellikle yansıtmak

istediğin bir şey miydi?

Ürünlere bir karakter ve kimlik

kazandırmak benim için hep daha

önemli oldu. Ve tabii ki koyduğum

isimlerin insanların aklına kazınmasını

istiyorum. Bunlar, seni başka bir

dünyaya götürmek, hayal etmeni

sağlamak için var. Müşteri bir ürün

satın alırken aslında bir kimlik de satın

alıyor, bu da renklere eğlenceli bir cazibe

kazandırıyor.

2000 yılında şirketini

4 Shiseido’ya sattın ve kendine

Fransız Polinezyası’nda bir

ada satın aldın. Bu aralar tüm vaktini

orada geçiriyorsun, nasıl bir deneyim

oluyor?

Pillerimi şarj etmek için gittiğim bir

yer, Motu Tane. Sahile yürümeyi,

bahçeyle uğraşmayı, doğayı izlemeyi

seviyorum. Yapacak hiçbir şey

bulamadığımda günbatımlarını ya da

babunları izliyorum. Müzik dinliyorum,

fotoğraf çekiyorum, kitap okuyorum,

eğer dışarıda yağmur yağıyorsa film

izliyorum. Bazen de gerçekten hiçbir şey

yapmıyorum, ve bunun yaratıcılığıma

büyük katkısı oluyor. Adada asla

sıkılmıyorum, bir sebeple günler

sandığımdan çok daha hızlı geçiyor ve

bu güzel bir his.

Nostaljik ya da nostaljiye

5 meyilli bir insan mısın?

Biz sanatçı ruhlar için gelecek

tabii ki çok önemli ama ilham aldığımız

yerin geçmiş olduğunu düşünüyorum.

Doğam gereği nostaljik olduğum doğru,

modanın geçirdiği sihirli dönemleri

hatırlamayı seviyorum, 30’lara ve 70’lere

yeniden ışınlanmak hoşuma gidiyor. O

dönemlerde yaratıcılık nefesle alınıp

verilen bir şeymiş. Ancak geçmişin

tuzağına takılmamak için mutlu bir araç

bulmak, onu uygulamak şart.

Nars, Audacious

Collection, Spring 2017

Herhangi birine herhangi bir

6 saatte vereceğin en temel

makyaj tavsiyesi ne olurdu?

Kurallar sıkıcıdır, ama makyaj bazen

‘çok fazla’ olabiliyor. Parlak dudaklar,

dumanlı bir göz makyajı ve sert hatlarla

belirginleştirilmiş elmacık kemikleri

aynı yüzde tabii ki bir araya gelebilir,

bu manzara şık olmayı başarabilir.

Eğer doğru zamanda doğru yerde

uygulanmışsa.

Orgasm allığı yaratırken

7 onun bir gün bu kadar ünlü

olacağını ve satış rekorları

kıracağını tahmin ediyor muydun?

Hayır, asla. Böylesine büyük bir hit

olacağını sanmıyordum. Ürünleri

yaratırken hepsine aynı gözle bakarım.

Yani renklerle bir puzzle yapıp, onu

sonradan parçalara ayırırım. İlk allık

serime isim verirken aşk ve tutku

etrafında dönen bir sözlük kullanımı

tercih etmiştim, çünkü bana göre en

temel ihtiyaç buydu. Orgazmın ve

dolayısıyla seksin insanların hayatında

önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum.

037


Son kitabının fotografik

8 bir otobiyografi olduğunu

söyleyebiliriz. Son sayfanın

ardından seni ne bekliyor?

Gelecekle ilgili fazla düşünmemeye,

ondan fazla bir şey beklememeye

çalışırım. Mesleğim gereği yarım sene

ileride yaşıyorum ama hayatımın

genelinde şimdide kalmak benim için

önemli. Geçmişi kutlar, bugünün tadını

çıkarırım.

1994’e geri gidip çektiğin

9 ilk Nars kampanyasını

bugünün makyaj anlayışıyla

karşılaştırdığımızda yeni makyaj

tekniklerinin icat edilmediğini,

halihazırda var olan yöntemlere

‘strobing’ ya da ‘contouring’ gibi

yeni isimler verildiğini fark ediyoruz.

Endüstri kendini tekrar ediyor mu

sence?

Her ne olursa olsun, bugün, daha fazla

ve daha farklı ürünlere erişebiliyoruz.

Makyajla uğraşan herkes tercihlerinde

daha detaycı ve kişisel olabiliyor çünkü

bu kaprisleri karşılayacak bir ürün gamı

mevcut. Teknolojiden faydalanmak

şimdi çok daha kolay. O dönemlerde,

bir kampanya çekiminde altı farklı

fondöteni birbiriyle karıştırarak

kafamızdaki rengi ve dokuyu elde

etmeye çalışıyorduk, bugün ise her cilt

tonuna ve tipine uygun bir fondöten

bulunabiliyor. Markamı kurmamın en

büyük sebeplerinden biri de buydu,

kısıtlanmış hissediyordum. Nars’ı

yaratarak daha önce denenmemiş

renkler keşfetme, böylece kendime

sınırsız bir palet sunma şansım oldu.

Geçtiğimiz sene Marc Jacobs

10 defilesinde bir ilke imza

atarak modelleri podyuma

sıfır makyajla çıkardın. Kendini

insanları şok etmek konusunda istikrarlı

buluyor musun?

Güçlü başkaldırılarda bulunmayı

seviyorum. Marc, makyajın minimal

olmasını istiyordu. Ben de dönüp

“Makyajı tamamen eleyelim mi?” dedim.

Nemlendirici dışında hiçbir şey, tek bir

makyaj malzemesi bile kullanmadık.

Böyle bir şeye Marc’tan başka kiminle

kalkışırdım, bilmiyorum. Onunla her

zaman uçlarda gezinebiliyoruz. Bugüne

kadar sayısız çılgın ve vahşi görünüme

imza attık, modelleri kapatıcı ya da

dudak parlatıcısı bile olmadan defileye

çıkarmak, bu hiçlik, sanıyorum en

iddialı işimiz oldu.

Hala moda dergilerini okuyor

11 musun?

Evet, tabii ki. Moda her

zaman beni en çok etkileyen alan oldu.

Onunla kafayı bozmuştum; benim

temel motivasyonum ve ilhamım haline

gelmişti. Makyajla ilgilenmemin tek

sebebi beni moda endüstrisine dahil

edecek olmasıydı. Özellikle 70’ler, ciddi

anlamda kafayı modayla bozduğum

bir dönemdi. Hem modada hem de

güzellik sektöründe yaratıcılığın uçsuz

bucaksız olduğu, kimsenin yeniliklerden

korkmadığı, heyecan verici bir dönem...

Parçası olduğuma hep seviniyorum.

Yarattığın ve fotoğrafladığın

12 tüm Nars kampanyaları

içinde diğerlerinden sıyrılan

biri var mı?

Klişe bir cevap ama içlerinden birini

seçmek çok zor. Her sene, yılda iki kere

kampanya çekimlerini yapıyorum. Her

seferinde harika zaman geçiriyorum,

sanki çalışmak için buluşmamışız gibi...

Kampanya çekmek özellikle hoşuma

gidiyor, renklere ve ürünlere yaşayan,

hayata ait bir imaj kazandırdığımı

hissediyorum. Sanki o dakikadan

itibaren var olmaya başlıyorlar.

Nars kampanyalarında hep

13 güçlü isimlere rastlıyoruz,

bu bir yenilik değil. Bu sezon

Aya Jones, diskoya göz kırpıyor. Bu

özel kadınları hangi kriterlere göre

seçiyorsun?

Bu sonbaharın Aya’ya ait olmasını

istediğimi bir şekilde biliyordum. Onu

ilk gördüğümde, bu kız inanılmaz

dedim. Güzelliğini tartışmaya zaten

gerek yok ama onda başka bir şey daha

vardı. Uluslararası bir çekiciliği var, belki

de bu bir ülkede doğup başka bir ülkede

büyüyüp, bambaşka bir ülkede yaşıyor

olmasından geliyor. Çoklu kültürleri ve

macera duygusunu seviyorum, dünya

vatandaşı olma fikri hoşuma gidiyor.

038


Yazı:

Fatih Özgüven

ŞAHANE KÜSTAH

Paris, Petit Palais’de açılan Oscar Wilde: L’Impertinent

Absolu sergisi, 15 Ocak’a kadar sürecek; yolu bu şehre

düşenlerin görmesi gereken bir sergi... Küratör Wilde’ın

torunu Merlin Holland; ayrıca, L’Impertinent Absolu,

Paris’le sanatsal ve fiziksel ilişkisi birçok Britanyalı

sanatçıdan daha sıkı olan Wilde hakkında Paris’te

açılan ilk sergi. Wilde, Türk okurları için de tanıdıktır.

Çocukluk kitaplarımız arasında Wilde’ın masalları şu

ya da bu şekilde mutlaka bulunur. Mutlu Prens’i, Yalnız

Dev’i, Gül ile Bülbül’ü okumayan kitap meraklısı çocuk

yok gibidir.

Wilde’ın masalları insanın içine işler. Charles

Dickens’la da çağdaş olan yazar, her ne kadar ayrıcalıklı

bir hayata adım atmışsa da, gününün mutsuzlukları,

toplumsal adaletsizlik, hoşgörüsüzlük gibi temaları

derinden hissetmiş, masallarında hissettirmiştir. Oscar

Wilde’ın bir diğer özelliği de nüktedan, taşı gediğine

koyan kamusal kimliğidir. Zaten serginin adı Türkçede

‘Mutlak -ya da Muhteşem- Küstah’ gibi bir anlama

geliyor, ki bu da Wilde’ın söz konusu şöhretine atıf

niteliğinde.

Sanatla içli dışlı İrlandalı bir anne babanın

çocuğu olarak dünyaya gelen Wilde’ın üzerindeki

en önemli etkiler başlangıçta yazıdan da öte resim,

tiyatro vb. alanlardı. Önceleri estetisizm/sembolizm

akımının etkisindeki gününün ressamları ya da sahne

performansları hakkında yazılar yazmakla işe başlayan

Wilde, ayrıca kendisi bir tür ‘star’ olmuş ilk edebiyat

adamlarından biridir. Kişiliğinin karikatürlere, gazete

haberlerine konu olan bu yönü, o zamana kadar

görülmemiş bir ‘olay’la, yazarın Amerika turnesiyle de

taçlanmıştır. Wilde’ın bugün bildiğimiz ipek çoraplı,

redingotlu, şık bastonlu havalı portrelerinin birçoğu bu

turnede çekilmiş fotoğraflar.

Sosyal vicdan, nüktedanlık ve güzellik arayışı...

Birbirleriyle çelişir görünen bu üç mesele Oscar

Wilde’ın hayatını ve yapıtını belirlemiştir. Ünlü romanı,

estetizmin el kitabı sayılan Dorian Gray’in Portresi,

kahramanı Dorian Gray’in güzellik ve bencillik

arasında sıkışan ömrünün tüm tortusunun bir tabloda

biriktiğini hayal eden, bugün fantastik denebilecek bir

eserdir.

Genç denebilecek bir yaşta evlenen, çocuk sahibi

olan Wilde, eşcinselliğini hayatının geç bir döneminde

farkeder. Cinselliğini önce nispeten kapalı sonra

açık yaşayan ilk kamusal figürlerden biri olması

da hikayesinin önemli bir parçasıdır. Özellikle iyi

kurulmuş, nüktedan ve cüretkar piyesleriyle Londra

sosyetesinin gözbebeği olan ‘şahane küstah’, aristokrat

bir ailenin oğluyla yaşadığı aşk ilişkisi sonucu

Fotoğraf:

Napoleon

Sarony

Oscar Wilde,

1882

yargılanır ve hapse girer. Geç döneminin olgun eserleri

De Profundis ve Reading Zindanı Baladı’nı da bu

deneyimin ertesinde yazar. Hapisten sonra yaşamını

Paris’te sürdürür, orada ölür ve gömülür.

Paris ve Fransa, Wilde için, yaşamdan ölüme kadar

bir özgürlük alanı olmuş. Bu yüzden serginin Paris’te

açılması anlamlı. Oyuncu Sarah Bernhardt’dan ressam

Gustave Moreau’ya, en etkilendiği yazar Huysmans’dan

çağdaşı Pierre Louys’a kadar Paris ve Fransız

kültürü Wilde için bir nefes alma ve esinlenme alanı

niteliğindedir. L’Impertinent Absolu sergisi, Wilde’ın

elyazmalarından dava kayıtlarına kadar hiç görülmemiş

birçok belge içeriyor. Yanı sıra, etkilendiği, tanıştığı,

ahbap olduğu birçok Fransız sanatçının tablolarını,

portrelerini, imzalı ilk baskılarını, Wilde’ın Fransızca

olarak onlara yolladığı notları da... Serginin yer aldığı

salonların her birinin duvarında Wilde’ın nükteli bir

cümlesi bulunuyor ve bunlar salonların temalarını

özetliyor. Sergide, koleksiyonundan yararlanılan kurum

ve kişiler arasında Türkiye’den Wilde koleksiyoneri

Ömer Koç’a ait parçalar da var. Wilde’ın André Gide’e

imzaladığı bir eseri ve benzeri ilginç parçalar bu

koleksiyondan.

040


ADALET Mİ, KAHRAMAN MI?

Yazı:

Ali Akay

Seza Paker, The Last

European, 50x70 cm,

1996-2010, Triptik,

photo installation (detay)

1980’li yıllarda yükselen bir neo-liberal ekonominin içinden geçen Hollywood sineması

bize toplumdan kopmuş, kendi davranış ahlakını kendi başına seçmiş bir ethos’u ön plana

çıkaran kahraman tipini yaratmıştı. En çok bilineni ise Rambo adıyla anıldı; ancak bu sadece

ilk karakter gibi durmakta diğerleri bunu izlemekteydi. Daha 1970’li yılların sonunda

Charles Bronson’ın bazı filmleri yalnız kahramanları öne sürmekteydi. Bir anlamda “yalnız

kovboy” tipi olan Red Kit’in takipçileri olarak düşünülebilecek bu kahramanlar kendi

başlarına, kendi kuvvetlerinde adaleti yerine getiren kahramanlar olarak ortaya çıktığı

vakit, “kanun namına...” diye seslenen kovboy filmlerindeki şeriflere nazaran modern

dönemlerde, adalet saraylarının olduğu, mahkemelerin işlediği bir şehir kültürünün

kahramanları olarak kovboylar ethos’larını şehir ethos’u haline getirmekteydiler. Bu dönem

içinde aslında şehirlerdeki güvenlik sorunları gündeme getirilmekteydi. Çetelerin hakim

olduğu mahalleler, mahalle örgütlerine karşı adalet sorusunu soran bu kahramanlar neoliberalizmin

kahramanları olarak arenaya çıkmaktaydılar.

Bu bakışa göre Rambo bir ethos sahibiydi: Sert, adaletin krizli dünyasında toplumsal alanda

güvenliği sağlamaktan aciz, para yiyen güvenlikçi polis dünyasına karşı bireysel savaşın

başlangıcı olarak ortaya çıkan, Amerikan yaşam biçimine eklemlenmiş olan bir kahraman

gündeme getirilmekteydi. Bu kahraman tipini ortaya çıkaran Hollywood sinemasının

yanında Fransız sineması da bu tip kahramanları toplumsal alana uygulayan filmler

yapmaya başladı. 1970’li yılların ikinci yarısından sonra söylem düzeyinde gelişen ve siyasi

olarak da 1980’den sonra, önce İngiltere ve ABD’de oluşan neo-liberal ekonomiye göre,

042


güvenlik ilk sorun olarak gözükmekteydi. Güvenlik söylemi olarak ortaya çıkan bu söylem nüfus kontrolünden

geçen bir yeni siyasi anlayışa yaslanarak, şehir kültürünün içine doğa yasalarını da taşıyan bir şiddeti ve karşı

şiddeti gündeme getirmekteydi. 1982 yılında yapılan filmin adı: İlk kan olarak hatırlanmakta mıdır hala?

Sanırım, Rambo olarak hafızalarda kalmıştır. Karakterin kendisi bir kahraman olarak hatırlanmaktadır. Küçük

bir özet: Vietnam gazisi John Rambo (Sylvester Stallone) bir dağ kasabasında şerifin tacizine uğrar. David

Morrell’in kitabından sahneye uyarlanan film kahramanı dinlenmek istemesine rağmen sürekli şerifin ona

terörist muamelesi yapması karşısında hapse düşer. İşkenceye maruz kaldığında, Vietnam Savaşı’nda başına

gelen işkenceler gözünün önüne geldiğinde, karakolu darmadağın ederek oradan kaçar. Vietnam gazisini

küçümseyen polisler artık onun doğal kuvvetine, komando ethos’una maruz kalmaya başlarlar. Rambo kimseyi

öldürmeden tek tek polisleri bertaraf etmeyi bilir ve bu bilgisini uygular. Filmin sonunda eski albayının sözünü

dinleyerek darmadağın ettiği kasabaya dönüp teslim olmayı kabul eder. Bu film bir ilk örnek olarak bir yandan

savaşın getirdiği sorunları ortaya koymaktayken, diğer yandan da Rambo’nun ethos’unun haklılığına seyirciyi

ikna ederek, onu kahramanın yanına çağırdığında, film işlemeyen bir adalet sisteminin içinde yaşanmakta

olduğunun altını sıkıca çizer.

Güvenlik toplumuna olan güven risklerin çoğalmasından da geçmektedir. Bu kahraman, olaylar ABD’de

geçtiğinden, bu ülkedeki refah toplumu diye adlandırılan ve Amerikan yaşam biçimi diye sunulan “tüketim

toplumunun” yumuşak karınlı dünyasından da uzaklaşılmakta olduğunu göstermektedir. Adalet artık bir

isim olarak durmaktadır. Güvenlik görevlileri işlevlerini yapamayacak kadar kirlenmişlerdir. Para yiyen, keyfi

kararlar veren, şiddeti şiddetle çağıran bir toplumun yapılanmaya başladığını da göstermektedir. Kahramanlar

tek başlarına adaleti sağlayabilirler; ama, yine de, bu kahramanların adalet sistemi adilliği bozacağından

dolayı, bizim kanunlara boyun eğmemiz zorunludur. Kant’ın Aydınlanma Dönemi ahlak anlayışının içinden

geçemeyen bir toplum vardır artık önümüzde. İncelenmesi gereken, ekonomik olarak işlerliğini yitiren bu alan,

artık, bireysel çıkıntılara bırakılmış gibidir. O halde, alan hem risklidir (Ulrich Beck bu yılların hemen ardından

Risk Toplumu adlı kitabını yayınlamıştır) hem de güvenlik üzerine kurulu bir başka kavram çıkmıştır karşımıza

(Biyo-politika- Michel Foucault’nun neo-liberal ekonomileri incelediği Güvenlik, Toprak Nüfus çalışması

1977-78 yıllarına tekabül etmektedir). Adalet burada paylaşılamaz hale gelir; çünkü güven kaybına uğramıştır.

Kahramanlara ve bireysel yalnızlıklara açılarak değil de toplumsal vaziyette birlikte nasıl üretebilir, konuşabilir

ve yaşayabiliriz?

Haberlere baktığımızda, yıllarca, hep gündelik olaylar arasında bu tip adalet koruyucularının ortaya

çıktığını gördük; ama bugün artık insanların korktukları, bomba ve terör korkusuyla güvenlerini yitirdikleri,

kahramanlık ilkelerinin artık geriye itildiği ve kahramanların sadece film sahnelerinde veya gerçekte savaş

anlarında ortaya çıktığı ve sonları ölümle biten hikayeleri duymaktan başka bir şey yapamaz vaziyete girmedik

mi? Üzücü olan da bu değil mi?

Duyuların paylaşımı veya payı olmayanların duyularının paylaşımı derken, paylaşılamaz olana geldik.

Kaybettiğimiz: Serbest bir yaşam, sevilen bir hayat ve sağlıklı bir insan grubunun bir arada yaşaması ve bir

zamandır kaybolan insanların birbirlerine olan saygı ve nezaketin varlığını yeniden bulmak. Bunun yanında:

Aşk, kadınlık, erkeklik, bedenler, özneler, bireyler, ruh titizliği, tin temizliği vb. Nasıl her birimiz tarafından

kurulabilecek ki, bütün bunlar yan yana gelip, durabilip, serbestçe yaşayabilsinler.

Bugün, yalnız bir kahraman sorusunun ardından ortaya çıkan sorunlarla karşı karşıya kalan bizler toplum

veya topluluk içinde nasıl yaşayacağımızın sorularını sorup, soruşturup duruyoruz. Rambo filminde olduğu

gibi adalete olan inanç sekteye uğrayıp, yıkıldığında, herkes kendi adaletini yapmaya kalktığında, hakimlik

kuruluna güven kalmadığında ortak duygu paylaşımı olan bir adalete nasıl inanacağız? Evrensel hukuk

ilkelerine göre nasıl yaşayabileceğiz? Veya, artık büyük bir krize girmiş olan evrenselden çıkıp, belki de,

birden fazla evrensel arasındaki ilişkiyi nasıl sağlayabileceğiz? Ki, bu saygı ve nezaket toplumlarımıza geri

gelsin. “İnsanlık” dışarıdan içimize, bizi çağırmalı, duyuların paylaşımı için seslenmeli. Edebiyatla, sinemayla,

sanatlarla, şiirle ve bilhassa yaşamın kendisiyle...

Bir tohum düşse toprağa ve ağacın büyümesi gibi yeşerse dallanıp, ayrılıp, çeşitlenip, budaklanıp, çoğalarak

büyüse ve yeniden dünyaya, hayata, adalete, insanlara olan imanımız ve inancımız tekrar oluşsa, yeşerse ve

çiçeklense, tıpkı basit bir ütopya gibi. Bir düş görsem: Başarabiliriz. Ve de, uyansam artık.

043


Y/Project, 2010 yılında Yohan Serfaty’nin ustalık eseri olarak kuruluyor. Aynı yıl

içerisinde Glenn Martens, bir önceki cümlenin gizli öznesi, aslında bu hikayenin

başrol oyuncularından birisi olduğunun henüz farkına varmadan, moda

sektörüne sıradışı bir bakış açısı getirmek istiyor ve yaşanan zincirleme olaylar

onu önce Y/Project’in Kreatif Direktörü, sonra moda sektörünün en etkili

isimlerinden biri haline getiriyor.

GLENN MARTENS

Röportaj:

Utku

Palamutçu

Fotoğraf:

Arnaud

Lajeunie

044


Glenn, şu an neredesin?

1 Belçika’da bir stüdyoda,

Y/Project’in İlkbahar-Yaz

2017 koleksiyonu için kampanya

çekimindeyim. Köklerime döndüğüm ve

çekimi burada organize ettiğim için çok

mutluyum.

Geçtiğimiz ay Tim Coppens

2 ile röportaj yaparken, kendisi

Antwerp’in moda sektörü

için bu kadar ilgi çekici bir şehir

haline gelişini çok ilginç bulduğundan

bahsetti. Sen bu durumla ilgili ne

düşünüyorsun?

Sadece Antwerp özelinde konuşmak bir

kenara, genel olarak Belçika’nın moda

sektörü için önemli bir yere doğru yol

aldığını düşünüyorum. Belçika oldukça

genç bir ülke, ancak vakti zamanında

farklı ülkelerin kontrolü altına girip

çıkmış olması, ülkenin kendine has

bir geçmişe sahip olmasını engelliyor.

İtalya’nın ya da Fransa’nın sahip olduğu

miras, Belçika için geçerli değil. Ancak

işe olumlu tarafından bakarsak, bu

Belçika’yı daha geçirgen ve uyumlu bir

ülke haline getiriyor. Haliyle yeni nesil,

farklı ülkelerin kültürel değerlerini tek

bir çatı altında birleştirme fırsatı buluyor

ve ortaya bambaşka bir perspektif

çıkıyor. Söz konusu perspektif, moda

sektörünü de olumlu etkiliyor.

Moda tasarımcısı olmak,

3 sonradan öğrenilebilir bir şey

mi, yoksa bu, doğuştan gelen

bir yetenekle ilişkilendirilebilir mi?

Sektördeki pek çok insan aslında

doğuştan yetenekli. Hatta şunu

söyleyebilirim ki bu insanların çoğu

benden kat kat daha iyi iş çıkartıyor.

Ama iyi bir tasarımcı olmak için ister

yetenekli olun ister işi ustalarından

öğrenin, bunların yeterli olmayacağını

aklınızın bir köşesine yazın. Doğru

ilişkilere, hatta doğru yerde doğru

zamanda olmak gibi bir mucizeye

ihtiyacınız var. Tabii bir de sektörün

dişli isimleri arasında motivasyonunuzu

kaybetmemeniz gerekiyor. Ancak o

zaman iyi bir şeyler yapabilirsiniz.

Peki son zamanlarda

4 tasarımcı olmaya dair yeni bir

şey öğrendin mi?

Öğrenme süreci asla son bulmayan bir

sektörden bahsediyoruz, bu yüzden

tabii ki her geçen gün yeni bir şeyler

öğreniyorum. Neredeyse her gün, moda

sektörünü derinden etkileyen insanlar,

trendler, konseptler hayatımıza giriyor.

Bunlar bize sadece ilham vermekle

sınırlı kalmıyor, işin tekniği, kültürel

değerleri ve geleceğiyle ilgili ipuçları da

gösteriyor ve haliyle, sürekli devinim

içerisinde olan bir sektörde tutunmak

için öğrenme sürecine dahil olmak

zorunda kalıyorsunuz.

Fotoğraf:

Matthieu Lemaire-

Courapied

Y Project, SS 2017,

backstage

Y/Project’in Kreatif Direktörü

5 olarak çalışmaya başladıktan

sonra, neden kendi markan

için tasarlamayı bıraktın?

Y/Project için çalışmaya başlamadan

önce, tamamen bağımsız bir şekilde

hareket ettiğim kendi markam için

yoğun bir çalışma temposuna sahiptim.

İşler değiştikten ve başka bir modaevi

için tasarlamaya başladıktan sonra,

ikisinin birbirinden tamamen farklı ve

alakasız markalar olduğunu fark ettim.

İkisi için de farklı insanlar hedef kitleyi

oluşturuyordu ve aradaki bu fark beni

seçim yapmaya itti.

045


Kendi markanı kurmadan

6 önce Yohan Serfaty’ye

asistanlık yapıyordun, yani

aslında Y/Project’in kuruluşuna tanıklık

eden insanlardan birisiydin ve kendisi

öldükten kısa bir sonra Y Project’in

başına geçtin. Bunun Yohan’ın vasiyeti

olabileceğini hiç düşündün mü?

Yohan’la çalışmaya başladığımda

Y/Project’i hayata geçirmek aklında

yoktu. Farklı isimlerle işbirliği yapıyordu

ve onunla çalıştığım dönemde İstanbul

menşeli bir markayla çalışıyordu. Sürekli

olarak Paris ve İstanbul arasında seyahat

ediyorduk ve bir süre sonra İstanbul’a

taşınma kararı aldım, yaklaşık bir yıl

boyunca Cihangir’de yaşadım ve aslında

hayatımın en çılgın ve güzel dönemini

Yohan’la birlikte geçirdim. Yohan vefat

ettikten sonra, ortada yeni kurulmuş,

büyük başarılar vaat eden bir marka

kaldı ve Yohan’ın yakalamak istediği

duruşu anlayabilecek, onu yakından

tanıyan bir insanın dümene geçmesi

gerekiyordu. Yani bu Yohan’ın vasiyeti

değil, markanın hayatına devam etmesi

için olması gereken şeydi.

İlk iş gününde tasarım

7 ekibiyle çalışmaya

başladığında, sence ekip seni

sevdi mi?

Ekip oldukça zor bir süreçten geçiyordu,

sonuçta değer verdikleri, saygı

duydukları ve görmeye alıştıkları bir

insanı kaybetmişlerdi. Ancak, aynı

hissiyata Yohan vefat ettikten sonra

da devam ettikleri için markaya olan

bağları oldukça güçlüydü. Bu yüzden

kısa sürede ekiple iyi ilişkiler kurup,

iyi iş başardık. Benim yerime başka

birisi geçmiş olsaydı da şey olurdu diye

düşünüyorum.

Y/Project’e dair değiştirmek

8 istediğin ilk şey ne oldu?

Hiçbir şeyi değiştirmek

istemedim.

Neden?

9 Çünkü benden beklenen

şey, markaya yeni bir kimlik

kazandırmam değil, aksine Yohan’ın

yarattığı duruşu güçlendirmemdi.

O zaman sana miras kalan

10 değerler neydi?

Her şeyden önce, Y/Project’in

beklenmedik parçalar tasarlama

arzusunu ortadan kaldırmamak için

elimden geleni yaptım. Tıpkı Yohan’ın

parasomnia hastalığını ilham kaynağı

olarak aldığı sezon gibi, insanları

şaşırtacak şeyler üzerine odaklandım.

Bir yandan, marka erkek tasarımları

yapmak için kurulmuş olmasına rağmen,

pek çok kadın müşterisi de mevcuttu.

Yohan aynı güçlü duruşu kadın

koleksiyonlarına aktarmak istiyordu ve

buna odaklanmak benim görevimdi. En

önemlisi, lüks algısını oluşturmak için

kullandığı deri parçalara ağırlık vererek,

daha keskin ve daha güçlü koleksiyonlar

hazırlamak için epey uğraştım. Ne yalan

söyleyeyim, sonuç gayet başarılı oldu.

046


Hazır erkek koleksiyonlarının

11 başarısından bahsetmişken

soralım, her ne kadar

değişiklik yapmadığını söylesen de

Yohan’ın aksine, defilelerde kadın

ve erkek koleksiyonlarını birlikte

sergilemeye başladın. Dönemin en

büyük trendine mi uyuyorsun yoksa

gerçekten kadınlar ve erkekler için

ortak bir gardırobun mümkün olduğuna

mı inanıyorsun?

Aslına bakarsanız, ortak bir gardırobun

mümkün olduğuna gerçekten

inanıyorum. Kendi markam için tasarım

yaparken buna inanıyordum, Yohan’ın

erkek koleksiyonu kadınlar tarafından

satın alındıkça bu inancım giderek arttı.

Eğer kadınlar erkek koleksiyonundan

parçaları giyebiliyorlarsa, o zaman

defilenin de bunu desteklemesi

gerekiyor diye düşündüm. Markanın

kimliğinde yer alan ve üzerine ikinci bir

kez düşünmeye gerek duymadığımız

bir fikri hayata geçirdik hepsi bu.

2013 yılından itibaren bu fikri

desteklediğimizi düşünürsek, aslında

insanlara cinsellik eğitimi verdiğimizi

söyleyebilirim. Hatta diğer markalara da

kadınların erkek kıyafetleri ve erkeklerin

de kadın kıyafetleri satın alabileceği

gerçeğini öğrettiğimizi söylemek en

doğal hakkım.

Ortak bir gardırop fikri bir

12 kenara, erkek koleksiyonunda

sergilediğin transparan,

çiçek motifli atlet, kimi tasarımlarının

sadece defile odaklı üretildiği

hissiyatını yaratıyor. Bu minvalde,

estetiğe mi yoksa fonksiyona mı daha

çok önem veriyorsun?

İkisine de eşit uzaklıktayım. Tabii ki

görsel kimlik yaratmak için uğraşıyoruz,

defilede sergilenecek kombinleri

hazırlarken insanların şaşıracağı şeyler

üzerine kafa yoruyoruz ve bu yüzden

sınırları zorlamayı seviyoruz. Sektörün

geneline baktığımda, adından söz

ettiren markaların neredeyse %80’inin

yaratıcılığın sınırlarını zorlamadığını

söyleyebilirim. Ama moda kesinlikle

böyle bir şey değil ve çoğu marka bunu

anlamıyor. Defileyi izleyen insanların

şaşırması, kafasında oluşturduğu ideal

kıyafet algısını değiştirebilmesi gerekiyor

ve bunu sağlayacak güç tasarımcının

elinde.

Neden mimar olarak çalışmak

13 yerine moda sektörüne

hizmet etmeye karar verdin?

Mimarlık fakültesinden mezun olduğum

gün bu işi yapmayacağımdan çok

emindim. Severek okuduğum bir bölüm

değildi ve henüz gençken daha farklı bir

meslek edinebileceğimi biliyordum.

Y Project,

SS 2017

Önce moda tasarımı

14 okuduğunu ve daha sonra

mimarlık yapmaya karar

verdiğini hayal et. Nasıl bir mimari

yaklaşıma sahip olurdun?

Etnisitenin ve ulus devletin giderek

anlamını yitirdiği bir dünyada,

muhtemelen insanların kendilerini

evlerinden uzak hissetmemelerini

sağlayacak ve onlara soğuk gelmeyecek

bir tarza sahip olurdum. Moda

sektöründeki duruşumdan bu kadar

uzak bir cevap verdiğim için oldukça

şaşkınım ama aklıma gelen ilk şey bu

oldu.

047


İstanbul ve Ankara ofislerinde yıllardır ürettiği projeleri ile

bol ödüllü VEN Mimarlık’ın kurucusu Gül Güven’e, VEN’in

hikayesini, kendisini ve hiç bitmeyen bir serüven olarak

gördüğü mimarlığı sorduk.

GÜL GÜVEN

Röportaj:

Yağmur

Yıldırım

Portreler:

Gökhan

Polat

048


İstanbul’daki öğrencilik

1 yıllarınızın ardından

Ankara’da eğitiminize devam

ederek, bu süreçte kendi ofisinizi

açmışsınız. Hem yeni bir şehirde, hem

de öğrenci iken ofis açmanın, epey

radikal bir karar olduğu söylenebilir. Bu

sizin için nasıl bir deneyim oldu?

Ofisimin kuruluşu yüksek lisans

sürecine, tez dönemime rastlar. Proje

ofisi açmak için gerçekten erken bir

tarihti... Mimari çalışmaların içine

bir an önce girme hevesiyle, küçük

bir proje teklifi karşısında, üzerine

çok düşünülmemiş, hızlı bir karardı

diyebilirim. Yeni mezun arkadaşlara

tavsiye edeceğim bir yol değil, önce

mimarlık ofislerinde deneyime

yatırım yapmalarını öneririm. Ayrıca

projeler artık ekiplerle üretiliyor, bu

yüzden öncelikle tasarım ve uygulama

sürecini başka ofislerde belirli bir süre

deneyimleyip, ekipler içinde yer almanın

daha doğru olduğu kanaatindeyim.

Kendi adıma hem eğitim sürecimin

devam etmesi ve yeni bir şehirde

yaşamanın, hem de deneyimsizliğimin

sonuna kadar zorluklarını yaşadım. Bu

nedenle daha çok çalıştım, pazar günleri

dahi hayatımı ofiste geçirirdim.

Deha Proje Ofisi, 2014

VEN Mimarlık bugün hem

2 Ankara, hem de İstanbul

ofislerinde çalışıyor.

Ankara’da ve İstanbul’da çalışmanın

nasıl ayrımları var?

VEN’in geçen süre zarfında bir çalışma

kültürü oluştu, bu da işleyiş ve davranış

birliğini oluşturuyor. Her iki ofiste

ekipler bu oluşum içinde hareket

ediyor. Günümüzde kullandığımız

teknoloji altyapısı sayesinde ofisler, aynı

projeyi birlikte yürütebilme pratiğine

de sahipler. Ekip oluşumu önemli,

günümüzde projeler bireyden çok yetkin

ekipler tarafından şekillendiriliyor.

Proje süreçlerinde görevlendirmeler

çalışanların yeteneklerine/birikimlerine

göre şekillendiğinden, bazen Ankara’da

yapılacak yatırımı İstanbul ofisi,

İstanbul’dakini ise Ankara ofisi

yönetebiliyor. İnternet ortamında her

iki ofisin birbirleriyle paylaşımları çok

güçlü olduğu gibi bu iki ofis arasında

ekip üyeleri birbirlerine sık sık ziyaretler

de gerçekleştiriyor. Ankara’da ve

İstanbul’da çalışmanın en büyük ayrımı

ise karar süreçlerinin hızı. İstanbul’da

kararlar hızlı alınıyor, Ankara’da oldukça

yavaş.

Konutlardan

3 adalet saraylarına,

restorasyonlardan ofislere

çok çeşitli işlevlerde ve oldukça fazla

sayıda projeniz var. En keyif aldığınız

projeler hangileri?

Nitelikli işveren ile buluşulan projeler

en keyifli projeler oluyor. Ne kadar

iyi mimar olursanız olun iyi işveren

olmadan iyi yapı olmaz. Aslında proje

süreci her işte keyif alarak ilerliyor,

ancak ya yapım aşamasında keyif

kaçıyor, ya da yapım aşamasını da

geçiyorsunuz, bu sefer de bina hatalı

işletme kararları ile müdahalelere

uğrayıp bizi daha çok üzebiliyor.

2010-2011 yıllarında Tripoli ofisimizde

yaşadığımız proje süreçleri keyifliydi.

Bize, mimarın liderliğinin işverence

koşulsuz kabulünün mutluluğunu

yaşama fırsatı verdi. Güncel

projelerimizden biri de Ankara’da

yapımı devam eden yedi bahçe projesi;

kontrolü elimizden kaybetmediğimiz

bir proje oldu, iyi sonuçlanacağını

düşünüyorum.

049


Ulaştırma Bakanlığı

4 Merkez Binası projeniz,

2014 yılında hem Chicago

Athenaeum’dan ‘Green Good Design’,

hem de International Property

Awards’dan ‘Highly Recommended’

ödülleri aldı. Türkiye’de kamu binaları

tasarlamak ve yapmak üzerine ne

söyleyebilirsiniz?

Yapı üretimi ve inşaat yatırımları

uzun vadeli olur. Bu nedenle projeler,

sürdürülebilirlik ilkeleri göz önüne

alınarak, profesyonel bir şekilde

gerçekleştirilmelidir. Kamunun

mimarlığa verdiği değer ile ülkesinde

liderlik yapması önemli. Buna erken

Cumhuriyet döneminde mimariye

verilen değer ve Ankara’da yansımalarını

da örnek olarak gösterebilirim. Kamu

binaları tasarlayan bir mimar olarak

öncelikli sıkıntı; oldukça prestijli

yapılar olmalarına karşın, projenin

uygulama sürecinde müellif mimardan

kontrol hizmetinin alınmaması, bu yol

ile mimarın tümüyle sürecin dışına

atılması. Hayal ettiğimiz mekanlar

uygulama aşamasında değişmekte

ve mimarın üzüntüsünü artırmakta.

İkinci ve absürt sıkıntı ise günümüzün

idarecilerinin ülkemizdeki kamu

yapılarında arzu ettikleri kimliği

belirleyici, oryantalist biçimler için

zorlayıcı baskıları. Bu baskı nedeniyle

kamu yapılarını projelendirmek epey

zorlaşmakta. Ek olarak, doğru imalatlar

için öngörülen bütçelerin son derece

düşük olmasını da problem olarak

söyleyebilirim.

The Architectural Review’un

5 2016 yılı Women in

Architecture araştırmasına

göre, katılımcı kadınların %72’si

cinsiyetlerinden ötürü kariyerlerinde

negatif ayrımcılığa ve istismara

uğradıklarını belirtiyor. Katılıyor

musunuz?

Kadınların cinsiyetlerinden ötürü

istismara uğradıklarına katılıyorum.

Ancak cinsiyetten ötürü mimar

olarak kariyerimde farklılaştırıldığımı

hissetmedim.

Güncel mimarlık ve tasarım

6 sahnesinden kimi seversiniz?

Başarılı kadın mimar

olmanın ötesinde, en önemli ve

yetenekli mimarlardan biri olarak iz

bırakan Zaha Hadid’i burada anmadan

geçemeyeceğim. Deneysel ve farklı

projeleriyle Rem Koolhaas takip

ettiğim bir mimar. Tabii, mimarlık

alanında nitelikli ürün veren, adlarını

sayamayacağım kadar çok mimar var.

İnternet, basılı medya ve seyahatlerde

birçoğunun yapılarını inceliyor ve takdir

ediyorum.

Bugünlerde ne üzerine

7 çalışıyorsunuz, VEN’in yakın

geleceğine dair fikirleriniz

nedir?

Fransız Kültür Merkezi’nin iç ve dış

alanlarının yeniden düzenlenmesi

üzerine çalışmaktayız, Ankara’da bir

karma yapı projemiz var. Ayrıca yapımı

süren ve kontrollüğümüzün devam

ettiği Beyler Ofis Binası ve Yedi Bahçe

projelerimizi söyleyebiliriz. Mimarlık

benim için hiç bitmeyen bir serüven...

Geleceğe dair isteğim ise uluslararası

platformda daha çok proje serüveni

yaşamak.

050


ANKARA · Ankamall (0 312 541 25 27) · Armada (0 312 219 00 59) · Karum (0 312 427 50 34) · Gordion (0 312 236 70 10) · Next Level (0 312 284 02 87) · Kentpark AVM (0 312 219 98 36) · Panora

(0 530 947 25 03) · ANTALYA · Terracity (0 242 318 10 20) · BURSA · Korupark (0 224 241 29 00) · GAZİANTEP · Sanko Park (0 342 338 68 78) · İSTANBUL · Akasya (0 216 510 64 38) · Akmerkez

(0 212 282 03 60) · Aqua Florya (0 212 662 62 95) · Akbatı (0 212 397 73 75) · Bağdat Caddesi (0 216 302 07 33) · Buyaka (0 216 504 52 91) · Capacity (0 212 560 33 32) · Capitol (0 216 474 07 27) ·

Cevahir (0 212 380 05 72) · Forum İstanbul (0 212 640 96 71) · Kanyon (0 212 353 09 59) · Maltepe Park (0 216 515 15 65) · Marmara Forum (0 212 466 62 10) · Marmara Park ( 0 212 853 03 09) · Palladium

(0 216 663 13 89) · Nişantaşı (0 212 240 29 32) · Zorlu Center AVM (0 212 353 61 59) · İstinye Park (0 212 345 50 19) · İZMİR · Agora (0 232 278 55 00) · Alsancak (0 232 464 00 62) · Mavi Bahçe

(0 232 502 17 74) · Point Bornova (0 232 502 23 53) · KAYSERİ · Forum Kayseri (0 352 222 81 42) · LEFKOŞE · Mehmet Akif Cad. (0 392 227 06 39) · TRABZON · Forum Trabzon (0 462 330 00 17)

Seçili Boyner, YKM’lerde ve Saat&Saat’lerde

KARLIE KLOSS

for

#BeBrilliant

KIŞ KOLEKSİYONU

DAHA FAZLASINI SWAROVSKI.COM’DA KEŞFEDİN


Bazı insanlar vardır, ‘herhalde bir o kadar da yerin altında var’ dedirtir. Selin

Sayek Böke işte tam da öyle biri. Zarif, çıtı pıtı ama yeri gelince otoriter, her

zaman kendine güvenli. İşi kolay değil, kazanamayan ama kazanmasa da,

seçmeninin sanki kazanmış gibi icraat beklediği ana muhalefet partisinin

sözcüsü. Selin Sayek Böke’ye, Türkiye siyasetinde partisinin ve kendisinin

duruşunu sordum.

SELİN SAYEK BÖKE

Röportaj:

Nevşin

Mengü

Fotoğraflar:

Yalım

Kartal

052


Siyaset hep istediğiniz bir

1 şey miydi, yoksa kendinizi

içinde mi buldunuz?

Siyaset, mevcudu sürekli analiz etmek

ve nasıl olmalı sorusuna yanıt aramaksa,

zaten siyasetin içindesiniz demektir. Ben

hep böyleydim. Çocukluğumdan beri,

dünya ve ülke meseleleri yaşamımızın

temel konusu oldu. Aktif siyasete

girmeden önce de bir bilim insanı

olarak, zaten sorunlara çözüm üretme

sürecinin içindeydim. Dolayısıyla,

aktif siyaset teklifi geldiğinde,

şimdiye kadar kafamı yorduğum bu

meselelere, daha etkin bir şekilde

katkıda bulunabileceğimi düşünerek

teklifi kabul ettim. Bir de bu kararı

verirken çok kişisel bir motivasyonum

oldu. Türkiye’ye dair kaygılarım ve ruh

sıkışıklığım o derece yüksek bir noktaya

gelmişti ki, artık bir şeyler yapmam

gerektiğini hissettim. Siyaset bana bu

zemini sağladı.

Şimdi olsa yine kabul eder

2 misiniz?

Siyasete girme kararımı

belirleyen gerekçelerin hiçbiri ortadan

kalkmadığı gibi, daha da ağırlaştı. Bu

adımı atarken bunun uzun bir yolculuk

olacağını biliyordum, her geçen gün de

iyi ki yapmışım diyorum. Ve evet, şimdi

olsa yine kabul ederdim.

‘İyi ki siyasetteyim’ dediğiniz

3 anlar çoktur o zaman.

Olmaz olur mu hiç.

Siyaset umut yaratmaktır, insanların

geleceklerini kurarken sarfettikleri

gayretlerine, emeklerine ortak olmaktır.

Bunu en somut 7 Haziran sürecinde

yaşadım. Doğrudan insanların

hayatlarını iyileştirecek önerilerimiz

herkes tarafından sahiplenildi. O

kadar sahiplenildi ki yarım yamalak

da olsa iktidar tarafından taklit edildi,

uygulandı. Bir yaraya merhem olmak,

bir derde çare olmak, bu ülkenin bir

bireyinin hayatını iyileştirmek, taş

üstüne taş koymak...

Siyasetin en tatsız tarafı ne?

4 Tartışmalarda, eleştirilerde

yaşanan düzeysizlik, düşük

seviye, hamaset... Genel olarak siyasete

hakim olan bir vasatlık... Birkaç şey daha

sayabilirim.

Ana muhalefet partisi

5 sözcüsü olmak kolay değil,

ama avantajınız vardı,

kameralara alışıktınız. İlk kürsüye

çıktığınızda ne hissettiniz?

Elbette heyecanlandım. Ama

heyecanımın nedeni kameralar değil, o

kürsüye CHP adına, bu büyük ve önemli

sorumluluğu taşıyarak çıkmamdı. Ne

hissettim biliyor musunuz? Gelecek

güzel günleri çoktan hakettiğimizi...

Ne kadar uzun süredir bu ülke mutsuz

diye düşündüm. Ve aynı zamanda,

o an beni izleyen gazetecilerin,

kameramanların, bugün işten atılır

mıyım endişesini gördüm. Seslendiğim

kadınların, gençlerin, bu karanlık,

sıkışık günlerde içlerinin nasıl sıkıştığını

hissettim. Benim de içim sıkıştı. Sonra

bunu birlikte değiştirebiliriz ve aslında

ihtiyaç duyduğumuz aydınlık, elimizle

tutabileceğimiz kadar yakınımızda

diye hissettim. Hala da her defasında

hissediyorum.

‘Ne olacak bu CHP’nin hali...’

6 Yıllardır entelijansiya ne

zaman bir araya gelse bunu

konuşuyor, siz ne dersiniz?

Çok tuhaf bir durum yaşıyoruz.

CHP’nin de süreç içinde eleştirilecek

noktaları olabilir ve elbette

eleştirilmelidir. Ama sizin tarif ettiğiniz

bu durumu iki türlü değerlendiriyorum

ben: Hani bir ifade vardır ya, biraz

değiştirip, uyarlayıp söyleyeceğim;

CHP sanki ‘en ziyade eleştiriye mazhar’

konumda. Yani kimseye yapamadığınız

eleştirileri yapabileceğiniz, her türlü

eleştiriye müsaade eden, kolay adres...

Yani ülkede olup bitenlere bir bakın;

iktidarın, iktidara bağlı karar vericilerin,

her gün aldığı kararlara bir bakın.

Ülke olarak, neler yaşadığımıza bakın.

Ülke olarak topluca, belki de bugüne

kadar olmadığı biçim ve hızda, bir

uçurumdan aşağı yuvarlanıyoruz. Korku

dağları sarmış, kimse ağzını açamıyor.

Her an kapınız çalınır ve başınıza her

türlü felaket gelebilir. Ama bütün

bunların sorumlusu olanlar değil, CHP

tartışılıyor. Diğer açıdansa bu durum

şunu da gösteriyor: Bütün bu kaos

ortamında CHP bu ülkenin tek umudu...

Bu yüzden CHP’yle ilgili herkesin bir

beklentisi, bir hayali var. Hiçbir şey

eksik, hatalı olmasın isteniyor.

053


Türkiye’de kadınların

7 geleceğini nasıl

görüyorsunuz?

Kadınların geleceği de ülkenin

geleceğinden bağımsız değil. Ülkede

yaşanan bu karanlık ortamda kadınların

özgürleşmesi mümkün mü? Kadınların,

çocukların, gençlerin hepimizin

özgürlük sorunu var. Toplum birbirine

düşman edilmiş durumda. Dolayısıyla

temel hak ve özgürlüklerimizi

sağlayacak şekilde, yaşadığımız bu

iklimin değişmesi gerek. Ardından da

bir gelecek tasarımı yapabilmek için,

daha özgür, daha eşit, daha insanca bir

yaşamı sağlayacak zihniyet değişimi

gelmeli tabii. Türkiye’de kadınların

da gençlerin de kimsenin geleceğini,

şiddeti besleyen, bizleri kutuplaştıran bu

iktidar varken, aydınlık görmüyorum.

Tek yolumuz var, bu iklimi değiştirecek

topyekün bir aydınlanma ve değişim

iradesi. Yeni bir siyaset inşa etmek

gerek, geleceğin siyasetini. İnşa ediyor

olduğumuz geleceğin siyasetinde kadın,

siyasetin ortağı olacağı için aydınlık

günler gelecek. Çünkü kadın üretime

katılırsa Türkiye büyüyecek, kadın

özgürleşirse Türkiye özgürleşecek.

Mevkidaşlarınız ‘kadın’

8 olduğunuzu hissettiriyorlar

mı?

Türkiye’de siyasetin dili son derece

maskülen. Bakış açısıyla, siyaset yapma

diliyle, erkek egemen bir kültür söz

konusu. Örneğin siyasi bir eleştirinizden

ya da açıklamanızdan hoşlanmayanların,

ani bir öfkeyle cinsiyetçi ifadeler ve

hakaretlerle dolu yanıtlarına hazırlıklı

olmalısınız. Bazen açıktan küfre varan

ifadeler, ya da cinsiyetçi imalar... Oysa

ben tüm siyasi açıklamalarımı, elbette

bir kadın olarak değil, bir siyasetçi

olarak yapıyorum, ama gelen eleştiriler

siyasi değil, cinsiyet üzerinden, üstelik

hakaret dolu... Hatta bunu sadece erkek

siyasiler değil, kadın siyasilerin kendisi

de yapıyor. Esas acıklı olan da bu.

Şu anda Meclis bir işe yarıyor

9 mu?

TBMM, bu ülkenin tarihi

kazanımı ve ikamesi olmayan bir

varlığıdır. TBMM, bu ülkenin özgürlük

ve demokrasi yolunda olmazsa

olmazıdır. Ama sizin sorunuzun,

şu anda Meclis’in baypas edilmiş

olduğuna, etkisizleştirildiğine işaret

ettiğini düşünüyorum. Bu kapsamda

evet, iktidar, milletin iradesinin kalesi,

Türkiye’de egemenliği savunmuş,

onu inşa etmiş ve bombalar altında

dahi bundan feragat etmemiş olan

milletvekillerinin bulunduğu meclisin

yetkilerini gasp ediyor. Bunu OHAL’le

yapıyor.

Üreten ekonomi değiliz,

10 Türkiye ne üretebilir?

Türkiye istediği her şeyi

üretebilir, Türk insanı herkesle rekabet

edebilir. Yeter ki memleket iyi yönetilsin,

bugünün aksine...

Ekonomi yönetimi sizde olsa

11 ilk hamleniz ne olur?

İlk hamle ve sonraki

hamlelerin ne olacağı o kadar belli ki.

Her aklıselim iktidar bunu görebilir ve

yapar. Tabii gerçekten sorun çözmek

istiyorsa... Hemen şimdi atılması

gereken altı maddelik bir paket önerdik.

Bunu aylardır da tekrarlıyoruz. Ama

niyet olmayınca kulak da sağır oluyor.

İlk iş, diyalog kanallarını işler hale

getirmek ve ekonomi yönetiminin

demokratikleşmesi için somut adımlar

atmak... Hemen neler yapılması

gerektiğini sıralayayım: Ekonomik

ve Sosyal Konsey’in Anayasal bir

zorunluluk olarak toplanması,

bağımsız kurum ve kurullarda liyakat

temelli atamalar yapılması, kopyala

yapıştırla değil, ciddiyetsizlikle değil,

gerçekçi bir Orta Vadeli Program

hazırlanması, TBMM’de Kesin Hesap

Komisyonu kurulması ve başkanlığının

ana muhalefete verilmesi, Kamu

İhale Kanunu’nun hızla yeniden

düzenlenmesi ve etkin ve eşitlikçi bir

yapıya kavuşturulması ve en önemli

adımlardan biri verimli ve etkin bir vergi

sisteminin ilk adımları hemen atılması,

verginin bir ekonomik silah olarak

kullanılması engellenmesi... Bugün

çok acil ihtiyaç duyulan bu adımlarla

aynı anda tabii ekonomik verimliliği

arttıracak bir eğitim ve teknoloji

reformuna da eş zamanlı olarak

başlamak gerekir.

054


0 216 999 24 99


Güneşli bir günde Manhattan’da mağaza gezerken, birden kırmızıya

boyanmış bir aslan size vitrinin ardından göz kırpabilir. İçeri girdiğinizde

serçe parmağınızda denediğiniz Fuerza’yı hiç çıkarmak istemeyebilirsiniz,

en azından biz istemedik. Ve merakımız bizi tasarımın sahibi, Foundrae’nin

kurucusu, Rebecca Taylor’ın eski CEO’su Beth Bugdaycay’in ofisine götürdü.

Gerisi bildiğiniz gibi... Sormaya başladık.

FOUNDRAE

Röportaj:

Aslin

Kumdagezer

Fotoğraf:

Peter

Stanglmayr

İllüstrasyonlar:

Foundrae

056


Kendi mücevher markanı

1 kurmaya ne zaman karar

verdin?

Çok uzun süredir kendim için bir şeyler

tasarlıyordum. Fikir hep vardı ama

başlaması uzun sürdü.

Ne kadar uzun sürdü?

2 Başlarda, sadece kendim

için tasarlamak yaratıcı

tarafımı beslemeye yetiyordu. Ardından

sektördeki arkadaşlarım ve hatta

satın almacılar tasarımlarımı nereden

alabileceklerini sık sık sormaya

başladıklarında mücevher tasarlamanın

hobiden fazlası olması gerektiğine

kesin karar verdim. Rebecca Taylor’da

CEO’luğu bırakmam da, ilk ayrılık

konuşmasının bir buçuk sene sonrasında

gerçekleşti.

İleride Rebecca Taylor’la

3 sınırlı sayıda bir mücevher

işbirliği olabilir mi?

Sanırım şu noktada yok. Foundrae’nin

her bir tasarımı nevi şahsına münhasır

bir hikaye anlatıyor. Bu yüzden başka bir

markanın kimliğini işbirliği bazında da

olsa yansıtabileceğini düşünmüyorum.

Tekstil sektöründen

4 mücevhere geçiş süreci

nasıldı?

Her ne kadar, aslında müşterileriniz

ve satın almacılar aynı olsa da, tekstil

ve mücevher perde arkasında iki farklı

dünya. Mücevher tarafında her şey daha

duygusal.

Bu duygusallığın mücevher

5 sektörüne geçişteki rolü ne?

Oldukça büyük. Evladiyelik

bir mücevherin devamlılık fikrine

aşığım. Bir jenerasyondan diğerine miras

kalabilmesi çok kişisel ve duygusal bir

bağ yaratıyor.

Sana miras kalan en değerli

6 mücevher ne?

Annemin verdiği Aztek

madalyonu. Büyürken annem onu

boynundan çıkarmazdı, şimdi

madalyona her baktığımda asla geri

dönemeyeceğim anılara yolculuk

ediyorum. Tabii madalyon ona, bana

ifade ettiğinden çok daha farklı şeyler

anımsatıyor olmalı, muhtemelen

70’lerdeki gençlik yıllarını...

CEO tarafın, bu girişimin

7 başarılı olacağının bir nevi

garantisi. Peki ya yaratıcı

tarafını nasıl destekliyorsun?

CEO denince akla çok da yaratıcı bir

profilin gelmediği doğru ama eğitimim

ve erken dönem kariyer seçimimi bir

kenara bırakırsan aslında yaratıcı tarafı

oldukça güçlü biriyim. İtiraf edeyim her

zaman daha yaratıcı bir tarafta olmak

hevesindeydim.

Tasarımların her gün

8 giyilebilecek mücevherler.

Bu konsept akla daha

ulaşılabilir olma nosyonunu getiriyor.

Fakat hammadde seçimin 18 karat.

Neden 14 karat değil?

Başlarda iki hammadde ile oynadık.

Hatta dediğin gibi daha ulaşılabilir

olduğu için 14 karat üretimlerimiz

ağırlıktaydı. Ardından tasarımlarımın

çoğunda kullanma kararı aldığım

minenin 18 karatla daha iyi sonuç

verdiğini gördüm. Altının rengi ne kadar

kırmızı olursa minenin rengi daha iyi

ortaya çıkıyor.

Üretiminizi nerede

9 yapıyorsunuz?

Hammaddeleri dünyanın

farklı yerlerinden temin ediyoruz ama

üretimi New York City’de yapıyoruz.

Sipariş üzerine mi

10 çalışıyorsunuz yoksa

stoklarınız var mı?

Çok limitli sayıda bir stoğumuz var.

Açıkçası söz konusu mücevher olunca

tek bir parça bile giderler hanesine

epeyce dolar ekliyor.

Hangi sıklıkta yeni

11 koleksiyon çıkarıyorsun?

Ana koleksiyonumuzu

çıkarmamız ve istediğimiz kaliteye

ulaştırmamız aşağı yukarı bir yıl sürdü.

O zamandan beri de ana koleksiyona

küçük eklemeler yaptık. Şimdi, ana

koleksiyonumuza eşlik edecek ikinci

büyük koleksiyonumuz üzerinde

çalışıyoruz. 2017’nin sonbaharında hazır

olacak.

057


Tasarımlarınla bir nevi

12 aile mühürü yaptığını

söylüyorsun. Seninki ne?

Foundrae’yi başlattığımızda amacımız,

marka dahilinde bir sözlük yaratmaktı.

Fakat fazla seçenek sunmak insanlara

biraz yorucu geldi. Dolayısıyla oturup

benim ve eşim Murat için değerli olan

kavramları sıraladım. Ve seçenekleri

beşe indirdim: Güç, karma, hayal

edebilme, koruma içgüdüsü ve

bütünlük. Böylece ana koleksiyonu bu

beş kategori etrafında kurduk. Benim

kendi aile mühürüm ise bunların

hepsinin birleşimi olurdu.

Yüzükler, tarih boyunca güç

13 ve sınıf sembolü oldu, hala

günümüzde nişan yüzükleri

bir nevi aynı değerleri temsil ediyor.

Neden yüzüklere bu kadar takıntılıyız?

Alyans ve aile yüzükleri cinsiyet farkı

olmaksızın takılan takılar ve ikisi de

aslında ailenin mirasına göndermede

bulunuyorlar. Eh malum, tarihte aile

mirasınız ne kadar geriye dayanırsa o

kadar güçlüydünüz. Orta sınıf bir ailenin

servet ve mirasa sahip olması görece

daha yeni ve demokratik bir durum.

Tam da bu yüzden ben Foundrae’yi

modern aile yadigarları olarak

tanımlıyorum.

Sen neden yüzüklere

14 takıntılısın?

Kendi aile yadigarımı

yaratabilmeme olanak sağladığı için.

Foundrae ne demek?

15 Foundrae, iki kelimenin ve

konseptin birleşimi benim

için. ‘Found’, ikinci el mağazalarda

bulunabilecek objelere olan tutkuma

bir gönderme. ‘Rae’ ise şu an

Kentucky’de yaşayan ve bir zanaatkar

olan büyükannem Virginia Ray’e saygı

duruşu.

Bir mücevher girişimini

16 başarılı kılmanın en zor tarafı

ne?

Sanırım söz konusu girişim

olunca zorluklar hep aynı oluyor.

Sınırlı vaktimizi ve sermayemizi

en verimli şekilde ayarlamak ve

limitli kaynaklarımızı en iyi şekilde

kullanabilmek için gün aşırı yeni

kararlar almak.

An itibarıyla nasıl bir

17 pazarlama stratejisi

izliyorsunuz?

Foundrae tasarımlarının her biri az

önce de dediğim gibi birer hikaye

anlatıyor. Amacımız Foundrae’nin

sembolleri aracılığıyla herkesin kendi

hikayesini yaratabilmesi. Bu yüzden,

Instagram büyümemizde çok önemli

bir oyuncu, hatta direkt geribildirim ve

pazarlamanın en önemli kaynağı.

Foundrae ekibi kaç kişi?

18 Hem tam zamanlı hem de

freelance çalışanlarımız

var. Çok küçük ama çok çalışkan bir

ekibiz. Ekibin freelance tarafı daha çok

tasarım ve üretim tarafında yer alıyor.

Şirketi büyütmek için aldığımız destek

de yine bize inanan yarı zamanlı bir

ekipten oluşuyor. Kabul etmeliyim, ekip

konusunda çok şanslıyım.

Eşin Türk olduğu için sormak

19 zorundayız; Kapalı Çarşı’ya

yolun düştü mü hiç?

Düşmez mi? Kapalı Çarşı benim için

cennetin ta kendisi.

058


Öykü:

Işıl Eğrikavuk

KAÇ YAŞINDAYIM?

Rüyamda Ali Ağaoğlu ile baş başa yemek yiyordum.

Bakışları üzerimdeydi, masada karşılıklı oturmuştuk.

Benimle flörtleştiğini hissettim bir an. “Kaç

yaşındasın?” dedi. “30.” dedim. Güldü. O kadar.

Uyandığımda bu rüyayı niye gördüğümü düşündüm

uzun uzun. Cevaplayamadım.

Televizyonu açtığımda bronz teniyle karşımda

dikilmiş Trump’ı gördüm. Miss America seçilmiş

güzeller güzeline ‘domuzcuk’ diyordu, çok kilo aldı

diye. “Kendi tipine bak önce, şerefsiz” dedim içimden.

Tam kanalı değiştiriyordum ki o sırada telefon çaldı.

Whatsapp’tan geliyordu arama. “Helloo” dedi bir kadın,

“bir saniye bağlıyorum.” “Hello” dedim back. Arayan

Trump’tı. Yani en azından öyle söyledi bağlayan kişi.

“Vay anasını!” dedim. Anasını kelimesini geri aldım

anında.

“Kaç yaşındasın?” dedi Trump ahizeyi alır almaz.

“30” dedim ona da, pöfleyerek. “Kaç kilosun?” diye

eklemez mi? “Ne var Trump?” dedim, “Kendi ülkendeki

kadınların orasına burasına laf ettiğin yetmediği gibi

sıra bize mi geldi?” dedim. “Sinirlenme hayatım,”

diyordu ki, “Hayatım deme bana!” diye çemkirdim.

“Bir de utanmadan uluslararası arama yapıyorsun bunu

sormak için, önce vergini ver vergini!” diye devam

ettim. Tabii Whatsapp’ı o sırada düşünmemiştim. Çat

diye suratıma kapattı telefonu. “Kapatırsan kapat”

dedim ben de, gittim kanalı kapattım.

Evden çıkınca “Sende bi değişiklik var, kilo

almışsın...” dedi bakkaldaki Femriye Abla. “Yok dedim

almadım, hep aynıyım.” “O zaman kilo vermişsin

sen, var bir değişiklik” dedi. Konuşurken gözlerini

kısıyordu, çok emindi.

“Saçının rengini mi değiştirdin?” dedi yolda

rastladığım arkadaşım. “Suratın çökmüş,” dedi onun da

yanındaki, “Senin suratın küçük ya hemen belli ediyor,”

diye ekledi. Uzmandı konusunda.

“Popon büyümüş, dikkat et.” dedi ertesi günkü

rüyamda Ali Ağaoğlu. Trump mesaj attı gene

Whatsapp’tan, “N’aber pussygirl?” dedi. Fazla agresif

görünmemek için cevap atmadım. Bu sefer subliminal

mesajlardan girdi, e-mailime ikide bir zayıflama iksiri

içmemi söyleyen mesajlar atıyordu.

Femriye Abla’ya “Kaç yaşındasın, Femriye Abla?”

dedim. Ters ters baktı. “Kadınların yaşı sorulmaz.” dedi.

Ama Trump soruyor dedim, Ali Ağaoğlu da. Neden

bahsettiğimi anlamadı tabii.

Annemi aradım, “Kaç yaşındasın?” dedim. “Bilmiyor

musun kaç yaşında olduğumu?” dedi, kızdı. “Kaç

kilosun?” dedim sonra, o da suratıma kapattı.

Düşündüm, düşündüm o gece, uyuyamadım. Kaç

Fotoğraf:

Hans H.

Bærholm

A Slow Walk

Body And

Room

Encountering

In Mirrors,

Sophie

Dupont,

2014, (detay)

yaşında olduğumuz, hayata geldik geleli yaşadığımız

gün sayısıyla orantılıydı. Peki neden bu günlerin toplam

sayısının çokluğu kadınların aleyhine işliyordu da Ali

Ağaoğlu yaşlandıkça yanında gençleşen sevgilileri,

Trump’ın altına boyalı saçları, katmerli göbeği aynı düz

orantıyı vermiyordu?

“Fazla uzatma bu meseleleri hayatım,” dedi o gece

rüyamda Hillary. Ben de bir ara uğraşayım dedim

ama artık bunlar eski dönem feministlerin işi, git

eko-feminizmle falan uğraş, zaten saksı kafalı adamlar

bunlar, ne desen anlamazlar.” diye kötü bir espriyle

çekiliverdi.

“Sen de haklısın Hillary” dedim uyanınca, “sadece

esprilerine biraz çalışman gerek.” Kalktım yataktan.

TV’de ABD seçim sonuçları yüzde yüzde açıklanıyordu.

Balkonda açan çiçeklere çevirdim yüzümü. Hepsini

yaşına, cinsiyetine bakmazsızın suladım. Gayet fit

görünüyorlardı. “Kaç yaşındasın?” dedim bir tanesine,

“30.” dedi. “Vay!” dedim. Şaşırmadı.

060


e more

green

diesel.com/watches


Sadece yeni dönem Türk Sineması’nın değil

aynı zamanda kendi kuşağının da en önemli

görüntü yönetmenlerinden biri olan Emre Erkmen’le

kariyerini ve yakın zamanda gösterime giren,

Aslı Özge filmi Ansızın’ı konuştuk.

EMRE ERKMEN

Röportaj:

Murat Emir

Eren

Fotoğraf:

Volkan

Yıldız

062


Aslı Özge’yle ilk filminden bu

1 yana süregelen bir işbirliğiniz

var. Bu birlikte çalışma hali

nasıl başladı?

Aslı’yla üniversite yıllarından

tanışıyoruz. Öğrencilik yıllarımızda

birlikte sık sık Almanya’ya gidip

geliyorduk. Berlin’i çok seviyorduk,

orada sergilere, kitapçılara gidiyorduk,

boş bavullarla gidip bir sürü kitapla

dolu bavullarla geri geliyorduk. Birlikte

çalıştığımız kısa film Capital C’yi de

orada çekmiştik. O film birçok festivalde

gösterildi ve ödüller kazandı. Ardından

ben Alman Film Akademisi’nin

Görüntü Yönetmenliği bölümüne

(DFFB) başvurdum ve epey zorlu bir

sınav süreci sonunda okula girmeye

hak kazandım. Ki o dönem Almancayı

daha yeni öğrenmiştim. Aslı da o

sırada Marmara’dan mezun olmuştu

ve o da benimle Almanya’da kalmaya

devam etmek adına bir üniversitenin

felsefe bölümüne başvurup kazandı.

Almanya’daki eğitim sürecimizde

Biraz Nisan’ı çektik. Sekiz günde iki

kamerayla çektiğimiz son derece ilginç

bir filmdi.

Bu kadar iyi tanıdığınız

2 birisiyle birlikte çalışmak

nasıl bir deneyim?

Aslı’yla çalışırken bizi görenler,

birbirimizi yakından tanıdığımızı

anlamazlar. Sette herhangi birine nasıl

davranıyorsak, birbirimize de öyle

davranırız. Böyle bir işbirliğindeki

avantaj, bana o işin bir mesai gibi

gelmemesi. Aslı film çektiği zaman

yüzde yüz o işe kanalize olmanızı

bekleyen yönetmenlerden. Ben filmle ve

fotoğrafla yaşayan, bir yerlerde zaman

kaybetmeye tahammülü olmayan bir

insanım. Aslı da öyle. Kendini kolaylıkla

bir işe adayabileceğin birliktelikler

kurabilmek önemli.

Onunla birlikte Ansızın’ın

3 görsel yapısını nasıl

oluşturdunuz?

Çalışırken mutlaka renk paleti hazırlayıp

filmin tonlarına en baştan karar vererek

ilerliyoruz. Renklerin filmde önemi

büyük. Melankolik ama depresif değil,

canlı ama parlak değil. Seçtiğimiz

renklerin hepsi arada kalmış renklerdi.

Hayatboyu gri mavi tonlarının ağırlıkta

olduğu bir filmdi, Ansızın’sa sonbahar

tonlarının hakim olduğu bir film.

Filmin çekildiği Altena adlı

4 kasabanın da Ansızın’ın

görsel anlatımında etkisi

büyük.

Film için çalışırken, elimizdeki

senaryoda, kendisini sıkışıp kalmış gibi

hisseden bir karakter (Karsten) vardı.

Aslı’yla bu karakterin sıkışmışlığını

nasıl anlatabiliriz diye düşünürken,

mekana odaklandık. Almanya’nın

muhteşem sonbahar atmosferinin görsel

anlatıma faydalı olacağını düşündük. Bir

yandan da bu atmosferde sıkışmışlığı

resmedebileceğimiz bir mekan

gereksinimi doğdu. Etrafı dağlarla kaplı,

aradığımız gibi bir kasabayı Sauerland

bölgesinde bulduk.

Ansızın, 2016

Bir nevi, bu mekanı seçmeye

5 sizi içerik mi zorladı?

Öyle bir yer aradık ki ana

karakterin sıkışmışlığı hissedilsin.

Ufkunu bile göremesin! Ki söz konusu

kasaba da biraz öyle bir yer. Baktığın

zaman gerçekten ufkunu göremiyorsun.

Ana karakterimizin filmde yaptığı

gibi, bazı şeyleri ancak yüksek bir yere

çıktığında görebiliyorsun. Ama bu

kasabayı da güzel bir mekan bulmuş

olalım diye seçmedik, içerik istediği için

seçtik.

063


Sanatsal yaklaşımını

6 benimsemediğiniz bir

projede çalışır mısınız?

Geneli itibarıyla aceleyle iş yapmaya,

aceleyle film çekmeye pek inanmıyorum.

Karşımıza çıkan, bu tür filmlerin,

insanda bir bitmemişlik hissi yarattığını

düşünüyorum. Örneğin doğru

oynanmamış, oyunculuğu problemli

sahneler izliyoruz, montajı bitmemiş,

görsel çalışması daha tamamen

bitmemiş filmler görüyoruz. Oysa ki

Ansızın’ı izlediğim zaman her şeyin yerli

yerinde ve tam olduğunu görüyorum.

Jilet gibi film derler ya, tam öyle.

Filmleri mümkün mertebe stilize etmek

lazım, ama bu stilize etme şekli rejinin

ve filmin de önüne geçmemeli. Bir uyum

olmalı.

Bugünden baktığınızda, İki

7 Genç Kız’daki deneyiminizi

nasıl anlatırsınız? Dijital

kamerayla çekilip gösterime giren ilk

filmlerdendi...

İki Genç Kız’da o kamerayla çalışmaya

ben karar vermiştim. Filmin neredeyse

bütçesi yok gibiydi. New York’tan

bir kamera alalım, küçük bir kamera

olsun ve filmi onunla çekelim diye

düşünmüştük. O zamanlar bunun

çok örnekleri vardı ama onlar ABD’de

yapılan filmlerdi. Ve bu durumun

şöyle bir handikapı vardı, ekip

bulmak zordu. Işık şefim vardı ama

kamera asistanı bulamadım. DV bir

kamerayla çalışacağımızı duyunca kimse

yanaşmamıştı. Ben de Almanya’dan

kendi asistanımı getirdim, filmin bir

yarısında da üniversiteden bir arkadaşım

asistanlık yaptı. Çünkü filmin dinamiği

böyle bir kamerayı gerektiriyordu.

Köprüdekiler’de olduğu gibi... Daha

kirli de olsa duyguyu geçirirken

bana önümde engel oluşturmayacak

kameraları beğeniyorum.

Zeki Demirkubuz’un belki

8 de kariyerinde en ayrıksı

duran filmi Kıskanmak’ın da

görüntü yönetmeniydiniz. Bir dönem

filmiydi. Onun bu farklı projesinde

çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Zeki, o güne kadar çoğunlukla görüntü

yönetmenliğini kendi kendine yaptığı

ve çoğu şeye de kendisi karar verdiği

için onunla çalışmak daha farklıydı.

Onunlayken, oturalım beraber dekupaj

yapalım, üstüne birlikte çalışalım

gibi bir şey söz konusu değil. Çalışma

prensibi daha farklı bir yönetmen.

Setteyken birçok şeye bir gün öncesinde

karar veriyor, hayal etmeyi, çekimler

boyunca bambaşka bir ruh haline

bürünmeyi, transa geçmeyi seven

takıntıları olan bir yönetmen. Ama

bir yanıyla da kameranın durduğu

yer, ışık gibi konularda da sizi özgür

bırakabiliyor. Fikir dinlemiyor değil,

dinlemiyor gibi yapıp dinliyor.

Mizansene ve oyuncu yönetimine çok

hakim. Ama dediğim gibi, bazen de bir

şeyleri sana bırakıveriyor, örneğin bir

gün, Beşiktaş’ın maçı olduğu için, bir

sahnenin çekimini bana bırakmıştı.

Ansızın, 2016

Film festivallerinde (bilhassa

9 ülkemizde) görüntü

yönetmeni ödülleri de

veriliyor, belli bir süredir. Bu ödüller

yeterli teknik değerlendirme yapılarak

dağıtılıyor mu?

Bu gibi ödüllerde en az hata yapmak

için, jüriye mutlaka bir sinemacının, bir

yönetmenin başkanlık etmesi gerektiğini

düşünüyorum. Ki bence bu her ödül

için geçerli bir konu. İyi görüntü

yönetmenliğiyle iyi manzara ve mekan

seçimi bazen karıştırılıyor. Elbette iyi

görüntü yönetmenliği kusursuz fotoğraf

çekmek de değil. Bir sürü unsurun

belli bir harmoni içinde ilerlemesini

sağlayabilmiş olmak gerekiyor.

Halihazırda var olan güzelliği bir şeye

çevirebiliyor musun? Gittiğin çirkin bir

mekanda ilginç ve stilize bir görüntü

çıkarabiliyor musun? Bu önemli. Bir

bakış, bir anlayış, bir duruş ortaya

koyabilmelisin.

064


Tasarım disiplininin geçmişten günümüze nasıl evrildiğini ve bize ne anlattığını

fazlasıyla önemsiyoruz. Aziz Sarıyer’in serüvenine kulak vermemiz tam da

bundan kaynaklanıyor. Güncel ile tecrübenin kesiştiği yerde ise oğlu Derin

Sarıyer devreye giriyor. İki farklı jenerasyonun tasarım felsefeleriyle yönümüzü

daha rahat buluyoruz. Gözlükleri, İtalyan el yapımı Persol de yaklaşık 100 yıllık

ustalığı ile deneyimine sadık kalarak ve

yeni jenerasyona ayak uydurarak kendini

yeniden yaratmaya devam ediyor.

AZİZ SARIYER

DERİN SARIYER

Röportaj:

Ali

Tünay

Fotoğraflar:

Gökhan

Polat

BU BİR İLANDIR

066


Bu sıralar Batı medyasında

1 bolca duyduğumuz posttruth

yani hakikat-sonrası

çağ sizin için ne ifade ediyor?

AZİZ SARIYER: Post-truth politics (gerçeklik

sonrası siyaset) insanlık adına üzücü

bir durum. İnsanlık dijital çağı yaşıyor.

Eskiden 100 yılda bir yeni bir çağa

girerken, çağları artık yaklaşık 15 yılda

bir atlar durumdayız. İnsan teknolojiyi

son hızla geliştiriyor, buna rağmen,

hayvansal içgüdülerinden arınamıyor.

Teknolojideki başarısını, maneviyatını

yükseltmekte ve vicdanıyla buluşarak

kendisini mutlu etmekte gösteremiyor.

DERİN SARIYER: Hakikati aramak arzu

edileni aramak değildir. Ortalama

fikirlerin toplandığı havuz dolunca

oluşan vasat atmosfer çoğunluğa

konforlu bir varoluş imkanı

verir. Bulunduğumuz dönemi bu

konformizmle anlatabilirim.

Türkiye’yi ilham verici bir

2 coğrafya olarak görüyor

musunuz?

AS: Biz insanlar, doğduğu ülkenin veya

dünyanın değil, evrenin vatandaşlarıyız.

Yine de Türkiye’de ve özellikle

İstanbul’da yaşamak bana kendimi

iyi hissettiriyor. Türkiye, birçok

medeniyetin kültür farklılıklarını

harmanlamış bir ülke. Ve İstanbul,

Dünya imparatorluklarına ev sahipliği

yapmış olmasıyla kozmopolit bir şehir.

Bu ülkede yaşamak, beni, hiçbir yere

ait olmadığım, sadece evrenin insanı

olduğum bilincine vardırıyor. Bu

hissiyatımın mesleğime olumlu etkisi

olmuştur. Yaratıcı fikirler, tarafsız

düşünce neticesinde doğabiliyor.

DS: Hayatı ilham verici buluyorum.

Türkiye, hayatın rastlantısallığında içine

doğduğum bir coğrafya. Mizacımızı

ve arzularımızı seçemiyoruz. Bu

yüzden, özgür irade diye bir şey

de yok. Kodlarımızı hayata geçiren

organizmalarız. Bu çok keyif verici bir

şey.

Persol 8649 ve Persol 649

Aziz Sarıyer’in tercihi olan gözlük

Persol 649, İtalyan stilinin değişmez

ikonu haline gelmiş bir model. 1957

yılında doğan bu gözlük Marcello

Mastroianni gibi film yıldızları

tarafından defalarca tercih edilmiş

olup sanatla modayı birleştirmiştir,

tıpkı Aziz Sarıyer’in tasarımı

gelecekle birleştirmesi gibi...

İnsanların yaşam stilleri sizin

3 için direkt önem taşıyor olsa

gerek. Yaşamın temposu

tasarımlarınızda nasıl değişimlere yol

açıyor?

AS: İnsanların yaşam stilleri eleştiriye ne

kadar açık olsa da, bu durum dönemin

esasının tarifidir. Bunu kabullenmek

gerek. Bu anlayış, anlatmak

istediklerinizi anlamasını istediklerinize

göre ifade etmenizi sağlar.

DS: Yaşamın temposunun kaynağı

sıkıntıdır. Her şey sıkılmamak için

merak edilir, sorgulanır. Tasarımın

yakıtı da sorgulayan zihindir. Dünyada

olan bitenin farkında olmadan tasarım

yapılmaz.

Tasarım sürecinizi nasıl tarif

4 edersiniz?

AS: Bu konuda bir benzetme

yapmak istiyorum. Tasarım, bir kadının

hamile kalmak çabası gibi başlar. Fikir

ortaya çıkar. Gebelik oluşur. İşlevsel ve

form üstünlüğü arayışı sanki hamilelik

dönemindeki sarsıntıları içerir. Tasarım

ortaya çıkar, mutlu son, bebek doğar.

Tasarımın tatbikatı iki yönlüdür. Biri,

müşterisi belli olmayan, kendinizi

serbest olarak ifade edebileceğiniz özgür

alanda oluşturduğunuz çalışmalar.

İkincisi ise, müşterinin ihtiyaç duyduğu

kriterlere getireceğiniz çözümler. Bu

ikincisi, çok önemlidir ve sorumluluk

gerektirir. Hem müşterinizi yükseltmek,

hem de kendiniz olabilmek için.

DS: ‘İyi tasarım nedir?’ sorusuyla ilgili

çok fazla spekülasyon yapılıyor. Sanat

alanında yeri olabilecek bu kadar

belirsizliğin tasarım dünyasında da

geçerli olmasına gerek yok. İnovasyon

içeren ve zamanıyla özdeşleşen

çalışmalar tasarım kategorisine

girmelidir. Nostaljiden beslenen

çalışmalar ise stilize ve dekoratif işler

klasmanındadır.

067


Gözlük işlevsellikle estetik

5 kaygıların birleştiği bir obje.

Sizin için hangi tarafı daha

baskın?

AS: Gözlüğün işlevselliği tartışılamaz.

Camın kalitesi ve derecelerinin

doğru olduğunu kabul edersek,

estetik değerlere ve kullanıcının yüz

şeklinin altın oranları araştırılarak

gözlüğün formuna karar verilmeli.

Ayrıca, insanların yaşamları içerisinde

kendilerine kazandırdıkları hayat

görüşleri ve tarzları vardır. Seçimlerini,

kendilerini iyi hissetmeleri yönünde

kullanmalılar.

DS: Miyop ve astigmat numaralarım

yüksek. Bu nedenle işlev benim için

zaten vazgeçilmez. Normal şartlarda

aksesuar taşımıyorum fakat gözlüklere

olan bu fonksiyonel bağımın kendi

doğallığında gelişen estetik durumunu

da son yıllarda çok sevmeye başladım.

Derin Sarıyer’in gözlüğü Persol

8649 kendi hayat hikayesine en iyi

eşlik edecek modellerden biri...

Persol’ün ikonik modeli 649’un

özgün haline sadık kalarak yeniden

yorumlanması ile doğdu ve “New

Generation” serisindeki yerini aldı.

Gözlüğünüz Persol’ün sizi

6 yansıttığınızı düşünüyor

musunuz?

AS: İçinizdeki sesle buluşabildiyseniz,

kendinizle bir olabildiyseniz, ihtiyacınız

olanları seçmenize gerek kalmıyor ve

seçimlerinizde her şey sizi tarif etmiş

oluyor. Persol sadeliği, estetiği ve klasik

detayları ile beni yansıtıyor.

DS: Gözlüğüm beni yansıtıyor,

memnunum. Olduğumuzdan farklı

bir boyuta geçmek için objeleri

kullanmak sağlıklı estetik sonuçlar

vermez. Kendimizi iyi tanımak ve bunu

stilimize yansıtabilecek objeleri anlayıp,

kullanabilmek önemli bir konudur.

Persol, uzun yıllara dayanan

deneyimiyle kazandığı ustalığını,

tasarımındaki ikonik detaylarıyla ifade

ediyor.

Birlikte çalışmanın zorlukları

7 olsa da, birbirini çok iyi bilen,

kimi zaman hiç konuşmadan

anlaşabilen bir ikilisiniz. İlişkinizde

içgüdüleriniz ne kadar devrede?

AS: Aramızda 22 yaş farkı var. Erkek

kardeşi olan ben, Derin’i de hep

bir kardeşim gibi hissettim ve öyle

davrandım. Çoğu zaman onun oğlum

olduğunu unutuyorum.

DS: Genellikle iyi anlaşıyoruz. Aynı

fikirde olmadığımız konu ve durumlarda

da geçinebilmeyi başarıyoruz.

Derin Bey, taktığınız Persol,

8 babanızın kullandığı modelin

New Generation hali ve sanki

kullanıcılarına hikayelerin değerini

anlatıyor. Babanızdan öğrendiğiniz

ve kendinize göre yorum kattığınız en

değerli şey nedir?

DS: Berrak bir zihne sahiptir babam,

bunun yansımalarıyla potansiyelimi

birleştirebilmek beni şeffaf düşünebilen

bir yapıya kavuşturdu. Bağımsız

aklın özü ne düşündüğünde değil

nasıl düşündüğündedir. Eleştirel ve

sorgulayan zihne sahip olmamda

babamın kayda değer katkıları var.

068


XOXO’da her ay yazılarıyla konuk ettiğimiz Gündüz Vassaf ’tan,

değişime, birlikteliğe, geleceğe dair şiirsel bir kitap.

NE YAPABİLİRİM?

GELECEĞE KARTPOSTALLAR


Fatmagül Berktay’ın çalışma odası gösterişsiz. Raflarda alçak gönüllü,

sessiz bir şekilde ilerleyen entelektüel ve akademik bir yolculuğun

izlerine rastlıyorsunuz. Konuşmamızın merkezindeyse Berktay’ın Tarihin

Cinsiyeti kitabı var. Biz tam kapıdan çıkarken, feminizm ve düşünce

tarihi çalışan bir akademisyenden bekleyeceğimiz üzere, sürreal veya son

derece sıradan, dışarıdan görünenin hiçbir zaman gerçeği yansıtmadığını

söylüyor.

FATMAGÜL BERKTAY

Röportaj:

Ali Tünay

Fotoğraf:

Gökhan

Polat

070


Feminizm kendine neyi dert

1 edinir?

Esas olarak, kadın haklarıyla

ilgilenir. Ancak aynı zamanda hem

kadınlar, hem de erkekler için, yani

bütün insanlar için daha güzel ve

eşitlikçi bir dünya kurulmasını talep

eder. Kadın haklarıyla ilgilenmesinin

asli nedeni de bugüne kadar kadınlarla

erkeklerin dünyayı eşit şekilde

paylaşmamış olmalarından doğan

asimetri ve büyük haksızlıktır. Ancak

feminizm çok daha kapsamlı bir eşitlik

ve özgürlük projesidir.

Konuya biraz tarihsel boyut

2 katalım. Tarihin yapımına

bilfiil dahil olmalarına karşın,

kadınların rolü bugüne kadar neden

tarihsel olarak kayda geçirilmemiştir?

Kadınlar elbette daima tarihin

yapımına katılmışlardır. Ama tarihi

yazanlar kadın olmadığı için kadınlar

ve aslında altta kalanların hepsi

tarihin kayıtlarına geçirilmemişlerdir.

Sonuç olarak tarih büyük adamların,

savaşçıların, komutanların, kralların,

imparatorların tarihi oldu. 19. yüzyıldan

itibaren emekçi sınıflar tarih sahnesine

çıktıkları için bir değişiklik yaşanmaya

başladı. Kadınlar da erkekler de çeşitli

mücadelelere girmelerine rağmen

mülksüz erkeklerin oy hakkını elde

etmeleri çok daha önce oldu. Kadınlar

o dönemde çok mücadele ettiler, ancak

20. yüzyılın başlarında oy hakkı elde

ettiler. Ve sonra, ‘tamam, bu bize yeter’

gibi bir anlayışa sahip oldular. 1970’lere

gelindiğinde, sivil haklar hareketlerinin

yükselmesiyle birlikte ikinci dalga

feminizm denen durum ortaya çıktı.

Bu aynı zamanda akademiye yansıdı.

Bu çok önemli toplumsal hareket, 68

hareketi ile birleşti ve birçok insanı

etkisi altına aldı. Bugün artık toplumsal

cinsiyeti analiz kategorisine katmayan

bir tarihçi, adına layık tarihçi olamaz.

Batı’da 70’lerde olan şey Türkiye’ye

80’lerin sonunda geldi.

Türkiye’de bu tür etkiler

3 belli bir zaman aralığından

sonra ortaya çıkıyor diyebilir

miyiz?

Hep böyle olmuştur. Daha önceleri 70-

80 senelik bir zaman aralığı vardı. Sonra

bu fark 20 seneye düştü. Ancak bundan

sonrasında nasıl olacak bilemiyorum

tabii...

Peki feminist tarihçilik

4 gerçekten devrimci midir?

Bir kere bütün dönüştürücü

akademik akımların arkasında

toplumsal bir hareket olur. Böyle bir

hareket olmadan da dönüştürücü bir

güce sahip olmak mümkün olmuyor.

Feminizmin dönüştürücü gücü,

arkasına kadın hareketini almasından

kaynaklanıyor. Hem uluslararası

arenada, hem de Türkiye’de bu böyle.

Sadece teorik anlamda değil, kurumsal

anlamda da kadınların önünde

büyük engeller var. Onları aşabilmek

için toplumsal harekete dayanmak

zorundasınız. Başkalarının bildiği her

şeyi bileceksiniz, onun üzerine bir de

feminizmi bileceksiniz. Kadınlardan hep

kendilerini ispat etmeleri ve daha fazlası

beklenir.

Sorunun kökenine

5 baktığımızda, modernleşme

neden ataerkil düzlemde

devam eden bir olgu olmuştur?

Tarih sürekliliklerle kesintilerin

birliğidir. Osmanlı’dan cumhuriyete

geçişin süreklilik zeminini esas

olarak ataerkilliğin oluşturduğunu

iddia ederim. Cumhuriyet önemli

ölçüde kadınlara bir alan açtı. Erken

cumhuriyet döneminde kadınlar bu

durumun çok farkındalar. Dolayısıyla

ulusçu hareketi destekliyorlar. Ulusçu

kadrolar da kadınların önünü açmaya

çalışıyorlar ama aynı zamanda onları

sınırlandırmaya çalışıyorlar. Düşünce

hep şu oluyor: ‘Çok da fazla ileri

gitmesinler’. Eskiden dini ideolojiye

dayalı bir ataerkillik varken cumhuriyet

döneminde modern bir ataerkillik var.

Tabii bu sadece Türkiye’ye özgü değil,

dünyanın her yerinde mevcut olan,

en ileri ülkelerde bile tam kırılmamış

bir durum. Aslında modern hayat bir

anlamda kadınların üzerine çifte bir

yük getirdi. Eskiden sadece anneydiniz,

eştiniz, sınırlarınız belliydi. Şimdi ev

geçindirmeye katkıda bulunuyorsunuz

ama eve geldiğinizde yine annesiniz,

zevcesiniz. Bunu biraz cumhuriyetin

babaları kırdı. Kızlarına özgürlük

tanıdılar ama eşleriyle aynı ataerkil

ilişkiyi devam ettirdiler.

071


Kadın-erkek eşitsizliğini

6 Türkiye özelinde tetikleyen

unsurlar var mı?

Tabii. Sonuç olarak Türkiye çok uzun

zaman bir şeriat toplumuydu. Bu,

kadınlar açısından haklar yok anlamına

katiyen gelmiyor. Ama bizim ataerkil

pazarlık dediğimiz durumu, kadınların

kendilerine layık görüleni içselleştirmesi

getirmiştir. Kadının rolü bellidir, erkeğin

rolü bellidir. Bunu değiştirirseniz

dünyanın çivisi çıkar. Cumhuriyet bir

anlamda dünyanın çivisini çıkarmaya

çalışıyor. Bunu belli ölçülerde

gerçekleştirdi. Ama hala buna karşı

nasıl bir tepki var, onu da görüyoruz. Bir

de üstelik, kadınlara, ‘ben ev işleriyle

ilgileneyim, kocam bana baksın’ anlayışı

daha kolay geliyor. Bu ataerkil zemin

Türkiye’de daima var. Ayrıca müthiş bir

erkeklik bravadosu var. Bu hem şiddeti,

hem de militarizmi körüklüyor.

Türkiye’de kadınların

7 yaşadıkları sorunları en

yakınlarındaki erkeklere

bile açıkça ifade etmediklerini

gözlemliyorum. Siz buna katılır

mısınız?

Tam bilemiyorum. Şöyle bir ilişki

kurulabilir. Kadınlar birçok engele

rağmen var olmaya çalışıyorlar. O

engellerin bir kısmını da doğal kabul

etmeye başlıyorlar. Bir de insan sürekli

ikincil konumda olduğunu, mağdur

olduğunu dile getirmek istemez. Bu

hoş bir şey değil. Hatta genç kadınlar

ezildiklerini kabul etmek istemezler.

Kendim de biliyorum, başkaları

eziliyorsa, ‘canım onlar çok akıllı değil’

ya da ‘becerikli değiller’ gibi hep bir

mazeret bulunur. Ancak sonra sizin

başınıza bir tuğla düşer, anlarsınız ki bu

durum bütün kadınlara ilişkinmiş.

Şöyle bir iddianız var: İçinde

8 yaşadığımız dünyanın

kültürel olarak parçalanmış

olması, onun aynı zamanda tek

bir dünya olduğu gerçeğini

ortadan kaldırmıyor. Neden böyle

düşünüyorsunuz?

Küreselleşme paradoksal bir biçimde

yerelleşmeyi beraberinde getiriyor.

Bütünleşme parçalanmayı getiriyor.

Ortada diyalektik bir ilişki var. Bundan

tamamen kurtulmanız mümkün

değil. Bundan gerçekten kurtulmak

ister misiniz? Onu da sorgulamak

gerekir. Önemli olan, kendi yerel

renklerinizle, küreselin, evrenselin bir

parçası olabilmek. Dolayısıyla tamamen

yerelleşmenin çok fazla taşralılık

getirebileceğine inanıyorum. Bu nedenle

teoride ve pratikte dünyaya açılmak

çok önemli. Çünkü gerçekten tek bir

dünyanın parçasıyız.

Feminizm çalışmalarınız

9 kızınızı nasıl etkiledi?

Onu özgürleştirdi

diye düşünüyorum. Ben kendim

için mücadele ederken, ne kadar

özgürleştiğim sorgulanabilir. Ama

kızlarımız özgürleşiyor.

Son olarak, Türkiye’de

10 kadın-erkek eşitliğinin

sağlanmasına dair

umudunuzu koruyor musunuz?

Gerçekten koruyorum. Belki erkek

şiddeti artıyor ama yine paradoksal bir

biçimde ideolojide ve zihniyet yapısında

bir ‘erkeklik’ azalması olduğu için ve bu

azalmayı telafi etmek için şiddet artıyor

gibi geliyor. Kadınlar haklarını daha çok

kullanıyorlar. Daha çok hayır diyorlar.

Ama buna karşılık bir saldırı da var. Bu

saldırıyı göğüsleyen sadece kadınlar

değil, erkekler de bu mücadelenin

içindeler. Şiddete karşı protestolarda

erkekleri de görüyoruz. Bu çok önemli.

Ben buna güveniyorum. Erkekler de

değişiyor.

072


HELLO/

GOODBYE

EGLE BUDVYTYTE

Röportaj:

Serap Gecü

Portreler:

Niels Stomps

Niels, Egle’yi

Amsterdam’daki

evinde

fotoğrafladı.

Güvende

hissetmediği

bir dünyanın

korunaklı bir

köşesinde.

Egle, normal biri olduğunu düşünüyor musun? Eh, bu tamamen normalliğe dair algınızla alakalı bir durum.

Kendime böyle sorularla işkence etmekten vazgeçeli çok oldu. Normal ne o zaman? Genelgeçer ve baskın söylemin

kurguladığı, genelde kendi sınırları içinde şekillenen, sosyokültürel bir konstrüksiyon. Yeterince açık oldu mu? Bu

konuşmayı nasıl yapmayı tercih ederdin? Bir koreografi kurgulasana. Kafası güzel maymunlar görüyorum. Tristan

Tzara’yla çalışabilseydin? O kadar eskiye gideceksek, bir kadınla çalışmayı tercih ederdim. Mesela Josephine Baker.

Sana koreografi yaptıran ne? Tahrip etme arzusu. Kendini bu dünyada güvende hissediyor musun? Hayır, hem

de hiç. Ayrıca dünyayı da tek bir bütün olarak görmüyorum, o daha ziyade bir sürü akıştan ibaret, yani herhangi

birinin kendini güvende hissedebileceği bir doğası yok. Benim hayatımda da her şey farklı katmanlarda azalıp

çoğalıyor, dalgalanıyor. Yaşadığım yerler, birlikte vakit geçirdiğim insanlar, fikirler... Nereye aitsin? Ormana,

denize, dans pistine, ve sözcüğün geniş anlamıyla, acayip insanlarla dolu acayip mekanlara. Film sahnesi deyince?

Sans Soleil’in her sahnesine hayranım.

074


Egle’nin koreografisini yaptığı

performanslardan,

alt sırada, soldan sağa,

Choreography for the Running

Male, 2015; Some Were

Carried,

Some-Dragged Behind

075


Iza Goulart’ı tanıyorsunuz. Nike’ı da... Şimdi aşina olduğunuz bu iki isim

tek karede buluşuyor. Sonuç yine beklentilerinizin üzerinde. Bu işbirliğini

fırsat biliyoruz, Iza’nın seyahatleri ve antrenmanları arasında eline bir

kalem tutuşturup sözcüklerimizin devamını çok da düşünmeden getirmesini

istiyoruz.

IZA GOULART

Röportaj:

Linda

Kocabıyık

Fotoğraflar:

Nike Inc.

076


Güç... hedefin zorluğuna rağmen motivasyonunu,

kararlılığını ve odaklanma yeteneğini kaybetmemek.

Nike Beautiful X... bence sporun ve

kadınların algılanma şeklinin günümüzde

aldığı güçlü hali temsil ediyor ve sporcuları

kahramanlaştırıyor.

Nike Beautiful X’in en sevdiğim tarafı... siyah ağırlıklı

oluşu ve koleksiyonun çeşitliliği.

Koleksiyondaki ayakkabılar... koşudan,

arkadaşlarla buluşmaya kadar her duruma

uyum sağlıyor ve her gardırobun temel

parçası olabilme özelliği taşıyor.

Favori ayakkabım... Air Max.

Eğer çalışmıyorsam... Nike sneaker’larımı

her daim topukluya tercih ederim.

Çünkü... kadınlar genellikle topuklu ayakkabılarla

kendilerini güçlü ve güzel hissediyor. Bense

sneaker’larla...

Kendimi modelden ziyade... sporcu ve sözcü

olarak görüyorum.

Antrenman rutinimde... Pilatesten kickbox’a, koşudan

ağırlıkla çalışmaya, her şey var.

Spor... hayattaki motivasyonumu

korumamı ve profesyonel hayatta daha iyi

odaklanmamı sağlıyor.

Özel hayatımda... aynı anda azimli bir sporcu, iyi bir

arkadaş, vefalı bir evlat ve eğlenceli bir kardeşim.

Stres... spor yaptığım zamanlarda yok

oluyor.

Hedefim... gökyüzü. Bence sporda varış çizgisi yok,

sadece yola devam ediyorum.

Her gün... mutlu olmak istediğimi

düşünerek uyanıyorum.

Aynaya baktığımda... mükemmel göründüğümü

düşünmüyorum.

Yegane isteğim... insanlara,

odaklandıklarında, motivasyonlarını yüksek

tutup, kararlı olduklarında hedeflerine

ulaşabileceklerini göstermek.

Gardırobumda... Konfor ve stilin bir arada olması

çok önemli. Nike’ı en çok da bunu başarabildiği için

seviyorum. Koleksiyondaki her bir parçanın bir işlevi

var ve hepsi harika görünüyor.

Günlük hayatımda... Dize kadar botlarla

siyah skinny jean, Nike tişört, deri ceket ve

Nike sweatshirt giymeyi seviyorum.

Gece çıkarken... Biraz daha özenli oluyorum. Genelde

blazer ceket giyiyorum ama yine de Nike’larımdan

vazgeçemiyorum.

Model olmanın en iyi yanı... dünyayı

gezebilmek, yeni insanlar ve kültürler

tanımak.

Seyahatlerimde mutlaka... şehri tanımak adına

sokaklarda koşuya çıkıyorum.

Iza’ya

bakıyorsunuz;

konfor ve

stilin güçlerini

birleştirdiği bir

günden.

Seyahat etmiyorsam... mutlaka evde yemek

pişiririm.

İyi hissetmek için... vücudunuzla barışık olmanız her

daim aktif kalmanız gerek...

Kahvaltıda... taze sebze ya da meyve suyu

içip protein almaya özen gösteriyorum.

Dışarıda yiyorsam... menüdeki en sağlıklı seçeneklere

yönelirim.

Yememem gerekiyor ama... ekmek yemeyi

çok seviyorum. Bu yüzden kendi ekmeğimi

kendim yapıyorum.

Hayallerini gerçeğe dönüştürmek için... kendine ve

ailene güven. Çünkü aileniz sizi her zaman amaçlı ve

dengeli olacağınız bir orta noktaya çeker.

077


SOME WOMEN OF

VETERINARY

ÖZLEM CALP EGEDEN

Hazırlayan:

Ayşecan

İpek

Fotoğraflar:

Gökhan

Polat

Ameliyata girmeden önce

1 asla aksatmadığın bir ritüel

var mı?

Preoperatif kan tahlilleri ve kontroller

sırasında çocuğun kilosunu tartıp

tükenmez kalemle avcumun içine

yazarım. Bu benim totemim. Sanki

bunu yaparsam anestezide başa

çıkamayacağımız bir aksilikle

karşılaşmayacakmışız gibi geliyor. Şu

ana kadar da işe yaradı valla. Sonuçta, en

az bir kişinin çok sevdiği bir aile üyesini,

patili bir yaşam ünitesini alıp, derin

uyutup bir nevi ölümün eşiğine kadar

götürüp geri getiriyorsun, sistemin

maksimum güvenli de olsa, %100 bir

garantisi yok ve birazcık stresli bir süreç.

Ama insanı dinç ve pür dikkat tutan

cinsten bir stres bu, işlevsel yani.

Ada Veteriner, ismini

2 köpeğiniz Ada’dan alıyor. O

nasıl bir karakter?

Kesinlikle komik bir karakter. Bir

kere asla boyutunun ve gücünün

farkında değil. Oyun oynarken coşkuya

kapıldığında şuursuzca üzerimizde

zıplayabilir, kafanızı gözünüzü

yarabilir, kendini evdeki kedilerden

biri sanıyor muhtemelen. Ütüyü

kapıp gelecek kadar kocaman bir

ağzı ve çene kasları olmasına rağmen

Mayakuş iki yaşlarındayken kulağını

şiddetle ısırdığında dönüp kafasını

koparmayacak kadar nazik ve aileyi

sahiplenen bir yapısı var. Çocuklara

hakikaten olağanüstü iyi davranıyor.

Tam bir abla. Ara sıra bahçeden ölü

sincap gibi olmayacak şeyler getiren

biraz değişik bir abla.

Sizi ailece klinikte görmek

3 mümkün. Anne-çocuk, karıkoca-meslek

dengelerini

nasıl tutturuyorsun?

Evrim’le 2006’da kliniği açtıktan

sonraki ortalama iki yıl mütemadiyen

birbirimizi öldürmeye çalıştıktan sonra

işbölümü yapmaya karar verdik. Ben

cerrahi ile ilgilenirken bana her zaman

çözümsüz farazi bulmacalar gibi gelen

iç hastalıkları kısmını Evrim’e kitledim.

Şahane kısmı ben kaptım yani, hah!

Çocuklardan sonra klinik biraz kaotik

hale gelse de bir şekilde idare ediyoruz.

Daha ilkokula gitmeden anatomi bilgisi

olan, bandaj yapmayı bilen sağlık

profesyonelleri yetiştiriyoruz, bir nevi.

078


SOME WOMEN OF

VETERINARY

MÜGE KESER LALELİ

1

2

var mı?

Bir veterinerin en sık

kullandığı cümle nedir?

Satın almayın, sahiplenin.

Sen bir veterinere hangi

soruyu sormak istersin?

Sizin de bir can dostunuz

Ölümle sıklıkla karşılaşan biri

3 olarak onun hakkında neler

düşünüyorsun?

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi

doğru yönetebilmek biz hekimlerin

elinde ve bu süreçte bizim en büyük

destekçilerimiz hasta sahipleri. Doğru

zamanda doğru müdahale ile can

dostlarımızın yaşam sürelerini ve

refahlarını beraberce artırabiliriz.

Veterinerlikle ilgili en yanlış

4 önyargı nedir?

Nasıl ki insan hekimliğinde

özel klinik kavramı varsa bizler de

veteriner klinikleri olarak hayvan

sağlığına hizmet eden özel klinikleriz.

Biz veteriner hekimler hayvanları

hayvan sahiplerinden daha çok

sevdiğimiz için bu mesleği seçtik. Bazı

durumlarda acil olarak bize getirilen

sokak hayvanlarının ilk müdahaleleri

tabii ki yapılıyor ve bundan sonra

yapılması gereken işlemler ve tutarları

ile ilgili bilgilendiriyoruz. Ama ne yazık

ki hasta sahipleri ve hayvan dostlarının

gözünde verdiğimiz hizmetin

karşılığında ücret talep ettiğimizde

hayvanlara olan sevgimiz ve mesleğimiz

sorgulanmaya başlıyor.

Bu meslekte iyi para kazanılır

5 mı?

Mesleğimizin dünyadaki

saygınlığının artmasına rağmen

maalesef Türkiye’de bu durum tam

tersine gelişmeye devam ediyor. Her

ilde, veteriner hekimler odasının

belirlediği, klinikler için yıllık olarak

hazırlanan bir minumum uygulama

ücret tarifesi mevcut. Prosedüre

uyulmadığında haksız rekabet ortamı

oluştuğu için, küçük hayvan veteriner

hekimliği yapan meslektaşlarımızın

geliri çok değişkenlik gösteriyor. Ayrıca,

sıklıkla karşılaştığımız durumlardan

biri de, yardıma muhtaç sokak

hayvanlarının tedavileri için harcanan

giderlerimiz olması. Yine de işini

severek yapan kişilerin hem maddi hem

manevi kazancının yeterli olduğunu

düşünüyorum.

080


SOME WOMEN OF

VETERINARY

EZGİ YURDAARMAĞAN

Kurallara uymak mı,

1 içgüdülerinin peşinden

gitmek mi?

Çoğu zaman içgüdüleriyle hareket

eden bir insanım ama kurallara uymak

da takıntılı olduğum bir durum, bu

yüzden, kurallar çerçevesinde içgüdüsel

davranmak diyebilirim.

Tıpta yüksek puan

2 tutturamayanların

veterinerliği seçtiği

önyargısına nasıl bir cevap vermek

istersin?

Evet, böyle bir önyargı var. Fakat ben

hem lisans hem de yüksek lisans öğretim

hayatım boyunca böyle bir durum ya da

kişiyle karşılaşmadım. Mesleğimizde

esas olan şey empati; kendini kimi

zaman hasta sahibinin kimi zaman da

hastanın yerine koymak zorundasın.

Onu sevmek, onun gibi düşünmek ve

öyle karar vermek...

Kliniğiniz sokak hayvanları

3 için neler yapıyor?

Bizi farklı kılan

özelliklerimizden biri de sokak

hayvanlarına gösterdiğimiz özen.

Anipoli ailesi olarak, şartları onlar

için mümkün oldukça iyileştirmeye

çalışıyoruz. Sokak hayvanlarından

muayene ücreti talep etmiyoruz, tedavi

aşamasında indirim uyguluyoruz ve

tedavi ettiğimiz her sokak hayvanını

sahiplendirmeye çalışıyoruz. Onların

iyileşip sahip bulduktan sonraki

mutluluklarını görmek bizim için en

muhteşem şey oluyor.

Ortağın Özge’yle birlikte

4 çalışıyorsunuz. Veterinerlikte

bir ortağının olmasının ne

gibi artıları var?

Çoğu insana göre ortaklı iş yapmak

sıkıntılı bir durumdur. Ama ben

böyle düşünmüyorum. Özge, Fatih

ve ben birbirimizi tamamlıyoruz.

Herkesin iyi olduğu farklı alanlar var ve

hepimiz kendi alanımızda rollerimizi

paylaşıyoruz.

Bu mesleğin en zor yanı

5 nedir?

Bir yandan tanı-tedavi

prosedürünü yürütmeye çalışırken, diğer

yandan da hasta sahibi ile ilgilenmemiz

gerekiyor. Bazen işler ne yazık ki

istediğimiz gibi gitmiyor ve bu durumu

hasta sahibine açıklamak kolay olmuyor.

Böyle durumlarda hekimliğimiz sonuca

göre değerlendirilebiliyor ve dolayısıyla

bu bizi daha fazla yıpratıyor.

082


OFİSTE ZARAFETİN

ORTAK DİLİ

Değiştirilebilir döşeme özelliği ve

rahatlığıyla KEYN, bulunduğu

ortama bambaşka bir hava

katıyor. Tasarımındaki zarif

detaylar, kumaş veya deri

kaplama seçeneğiyle KEYN,

Herman Miller’ın en estetiği.

When office feels perfect. AYAZMA YOLU SOKAK NO:5 ETILER ISTANBUL, TR | +90 (212) 263 6406

bms.com.tr


SOME WOMEN OF

VETERINARY

ÇAĞLAR KONDU ÖZCAN

Bir veterinerin öğrenmesi

1 gereken ilk şey nedir?

Özveri ve sabır. Bazen

iyileştirmeye çalıştığınız bir miniği

kimselere emanet edemez, onun için

günlerce klinikte yatıp kalkarsınız. Sabır

kısmı ise siz onun iyiliği için bir şeyler

yapmaya çalışırken, sizi sürekli ısırıp

tırmalamaya çalışan bazı çılgın ruhlu

miniklerde devreye giriyor.

Hangisini sakinleştirmek

2 daha kolay: Hayvanları mı

yoksa insanları mı?

Hayvanına göre değişir. Ama her

halükarda hayvanlarla uğraşmayı tercih

ederim. Onların en çılgınıyla uğraşırken

bile aslında özünde bir kötülük

olmadığını biliyorsunuz.

Kaç kere ısırıldın ve

3 ısırıldığında ne hissettin?

Hatırlayamayacağım kadar

çok! Acemilik yıllarımda daha çok

ısırılıyordum, artık reflekslerim de

gelişti, yardımcı ekibimiz de çok iyi, bu

nedenle artık nadiren başıma geliyor.

Isırıldığımda acı duyuyorum tabii ama

artık bizler için o kadar normal bir şey

ki bu, elimden kanlar akıyor bile olsa, o

anda yapmaya çalıştığım işi bitirip sonra

kendime pansuman yapıyorum

Bu mesleği, onu hiç bilmeyen

4 birine nasıl anlatırdın?

Konuşamayan bir canlının

dilisiniz. Onun ne hissettiğini, ne derdi

olduğunu anlamanız gerekiyor. Bunu

başardığınızda, örneğin size koma

halinde gelen bir miniğin ilk ayaklanıp,

mama yemeye başladığı o an var ya!

İşte hepimiz o an duyduğumuz hisse

bağımlıyız.

Bir hayvanın gözlerinin içine

5 baktığında aklından ilk geçen

ne oluyor?

Aşk. Bunca yıl sonra hepsine aynı aşkla

bağlıyım.

084


ÜCRETSİZ

3. İSTANBUL

TASARIM

BİENALİ

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Studio-X Istanbul / DEPO

Alt Sanat Mekanı

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

22 EKİM-20 KASIM

#bizinsanmiyiz

#istanbultasarimbienali

XOXO The Mag’in katkılarıyla yayımlanmıştır.


SOME WOMEN OF

VETERINARY

DİLARA TEZEL

Veterinerlikte kadın ve erkek

1 ayrımı olduğunu düşünüyor

musun?

Eskiden veteriner hekimlikte cinsiyetçi

bakış açısı olduğu doğru ama

günümüzde mesleğin her alanında

çalışan kadın veteriner hekimlerin

bu algıyı yıktığını düşünüyorum.

Fakültelerde de kadınların sayısı

erkeklerin sayısına eşitlendi hatta erkek

sayısını geçmeye bile başladı.

Hayvanlarla ilgili keşfettiğin

2 seni de şaşırtan bir gerçeği

bizimle paylaşır mısın?

Beni en çok şaşırtan, sahiplenilen

bir hayvanın bir süre sonra aile

bireylerindeki hastalıklara benzer

sorunlar yaşaması. Örneğin, alerjik

astımı ve şeker hastalığı gibi bulaşıcı

olmayan rahatsızlıkları bulunan bir

çocuğun kedisi ve ya köpeğinde de bu

tarz sorunlarla sıkça karşılaşıyoruz.

Nedeni hala tam olarak çözülebilmiş

değil.

İnsanlar ve hayvanlar arasında

3 bir seçim yapman gerekse

kimi tercih ederdin?

Çocukluğumdan beri bu sorunun cevabı

benim için hep hayvanlar olduğu için

bu mesleği seçtim, ancak okurken

ve çalışırken öğrendim, ikisi birlikte

değerli, bir bütünün parçası. Benim

görevim ise bir veteriner hekim olarak

bu dengeyi korumak.

Bugüne kadar karşına çıkan

4 en ilginç vaka neydi?

En şaşırtıcı vakalar genelde

yabancı cisim yutma ile geliyor. Mesela

geçtiğimiz aylarda gelen bir kedinin

plastik içeren her maddeye karşı bir

ilgisi vardı. Poşet sesini duyduğunda,

gördüğünde mutlaka yemek istiyordu,

en son geldiğinde ise ailesi evdeki

bulaşık eldivenin bir tekinin olmadığını

fark etmişlerdi. Başarılı bir operasyon

ile mideden eldivenin kalan parçası

uzaklaştırıldı. Şimdi ise homeopati ile

davranış bozukluğu tedavisi görüyor.

086


LESS IS MORE

25 yıldır tasarımda “az”ın gücüne inanıyor, ev & ofis için mobilya ve aydınlatmanın

modern klasiklerini showroomlarımızda sizler ile buluşturuyoruz.

Ortaköy Dereboyu Cad. No: 78 34347 İstanbul T. +90 212 327 05 95 - F. +90 212 327 05 97

Apa-Giz Plaza Büyükdere Cad. No: 191 K.-1 Levent 34330 İstanbul T. +90 212 264 75 75 - F. +90 212 264 75 74

Cinnah Cad. No: 66/1 Çankaya/Ankara T. + 90 312 440 06 10 - F. +90 312 440 05 94

www.mozaikdesign.com - info@mozaikdesign.com


Sade ve orijinal bir İngilizin gölgesinde giyinmek, cinsiyetinizden ve trend

listenizden bağımsız stilinize hükmetmeli. Denkleme bir de spor ilhamlarını

eklerseniz yanlış yapmanın imkansız olduğu bir sonuca ulaşacaksınız. Çok

bilinmeyenler arasında siz kaybolmadan biz denklemin sizi nereye götüreceğini

söyleyelim; Fred Perry’ye,

Bilstore’lara.

THE AUTHENTIC

Yazı:

Linda

Kocabıyık

Fotoğraflar:

Fred Perry

BU BİR İLANDIR

088


Modanın yeni pazarlama trendleri, tüketicisinin güncel

taleplerine yeni bir arz ile cevap vereli henüz birkaç

hafta oluyor. Avangart, neo-lüks modaevleri kapsül

koleksiyonlar yerine eski koleksiyonlarını yeniden

piyasaya sürüyor. Aslında iki sezon önceki tasarımları

yeniden piyasaya sürmek cesaret gerektiren bir adım

olarak görülebilir. Ama söz konusu, koleksiyonunu

1952’den bu yana aynı tutarlılıkla sürdürebilen bir

marka olduğunda, dinamikler değişiyor ve adımlar

daha kararlı atılıyor. Modanın yeni trendini aslında

yıllar önce Fred Perry bir nevi markasının DNA’sına

işliyor ve klasikleriyle geçmişe dönmekten çekinmiyor.

Söz konusu, mirasını güncelleyerek tasarlamak

olduğunda, biraz tarihi bilgi kaçınılmaz: Tenis

kariyerine 18 yaşında başlayan Fred, haliyle günlük

hayatında en çok tenis tişörtünü giyiniyor. Ve

1920’lerden beri değişmeyen tasarımları giymekten

sıkıldığında, yenilik arayışına Avusturyalı futbolcu

Tibby Wegner’i de dahil ediyor. Yıl 1952, malum

Fred Perry authentic tişörtü o dönemde sadece tenis

oyuncularının kullanımına açık. Takvimde biraz

ilerlediğinizde, aynı zamanda profesyonel masa tenisi

oyuncusu olan Fred’in 1960’larda mod kültürünü kasıp

kavuran renkli tasarımlarını masa tenisi oyuncularının

gardıroplarına entegre edişine şahit oluyorsunuz.

Masa Tenisi Komitesi’nin, tenisle karışmaması

adına beyaz tişörtü yasaklamasından kaynaklı bir

dürtüyle tasarlanan Fred Perry klasikleri, göğsünde,

Wimbledon’dan ilhamlı logosunu da değiştirmeden

Fred Perry,

Authentic,

Sonbahar

2016

milenyuma taşınıyor. Ve mod kültürünün favori

tasarımları, millenial’ların gardıroplarına dahil oluyor.

Z jenerasyonunun tüketim alışkanlıklarını inceleyen

raporlar, doğruluğunu kanıtlıyor ve yeni jenerasyonun

önceliğinin trendden ziyade stil olduğu konusunda

fiziksel delilini, Fred Perry’nin Authentic serisinin

son dönemlerin en popüler koleksiyonu olmasıyla

sunuyor.

Her renk kombinasyonunun nevi şahsına münhasır

bir hikaye anlattığı tasarımlar çok geçmeden kadınların

gardıroplarına da sızıyor. Eh, ne sunduğunu bilen,

sade, karmaşasız, klasik bir İngilize kim karşı koyabilir?

Tasarımının DNA’sını kadın gardıroplarına entegre

edip feminen koleksiyonunu sadece tişörtlerle

kısıtlamayan kreatif ekip, 5-4-4 ikiz dokuma tekniğini

farklı renk birliktelikleriyle elbiselere eviriyor. Tabii

yine ilk ilham kaynağı tenis kültürüne bağımlı kalıyor.

Zira yeni yüzyıl dahilinde tasarımları tenisten bağımsız

kullanabileceğinizi belirtmeye mahal yok.

Unisex kavramını ve active wear’i her zamankinden

daha hevesli bir şekilde gardırobuna dahil eden moda

gurularının işbu talebini on yıllar önce arza çeviren

Fred Perry, cinsiyetler üstü koleksiyonlarını, bisikletten

tenise ve masa tenisine uzanan ilhamlarla tasarlıyor.

Ve bu klasik İngiliz, 2007’den beri Fred Perry’lerde,

Bilstore’larda sizi bekliyor.

089


START WITH A BOOK. Aslında her şey doğal, lüks

ve niş kokulu mumlarla esans işine sağlam bir adım

atan Timothy Han’ın kitaplara olan ilgisiyle başlıyor.

İki parfümden oluşan yeni koleksiyonunda Han’ın

parfümlere katmak istediği asıl özellik parfümün bir

hikayeyi çağrıştırması

oluyor ve bunun için

esin kaynağı olarak

kendine 20. yüzyıl

edebiyat klasiklerinden

iki kitap belirliyor.

Kerouac’in On the

Road’undan ilham

alan ilk parfümün üst

notalarında galbanum,

limon, bergamot ve lavanta, kalp notalarında amyris,

sedir ağacı ve paçuli ve baz olarak da meşe yosunu,

benzoin, huş ağacı, vanilya ve laden reçinesi bulunuyor.

Diğer parfüme adını ve hikayesini veren kitapsa Simone

de Beauvoir imzalı She Came to Stay. Uniseks parfüm

paçuli, vetiver ve sedir ağacıyla açılıyor; Endonezya

karanfili ve muskatla devam edip Sardunya çiçeği,

fesleğen ve limonla da akıllarda kalmaya devam ediyor.

Hikayenin geri kalanını yazmak sizin elinizde.

1965-1967. Bir kez daha bizi Andy Warhol’un

Fabrika yıllarına ışınlayan

yeni bir kitapla karşılaşıyoruz.

Ve ancak bu sefer her şeyi 17

yaşında bir fotoğrafçının bakış

açısından görüyoruz. Warhol’un

adının yanında defalarca

rastladığımız Stephen Shore,

bir önceki cümlenin öznesi

olarak aramızda. 1965-67 yılları

arasında duvarları alüminyum

folyoyla kaplı Fabrika’da vakit

geçirmeye başlayan Shore, bu

zaman içinde çektiği fotoğrafları

Factory: Andy Warhol adını verdiği kitapta topluyor.

Malum, konu sadece Fabrika’nın duvarları ve Andy’nin

saçları olmaktan çıkıyor ve Shore’un kadrajına Edie

Sedgwick, Lou Reed ve Nico gibi isimler de giriyor.

COURTNEY, NASTY, RISKY. Ocak ayındaki başarılı

işbirliğini takiben Courtney Love ve Nasty Gal tekrar

kolları sıvıyor ve bir öncekine kıyasla daha fazla

risk alarak tasarlanan kapsül koleksiyonla karşımıza

çıkıyor. Kıyafetlere attığınız ilk bakış, aklınıza grunge

ve 90’lı yılların inkar edilemez uyumunu getiriyorsa,

bakış açınızı değiştirmeyi düşünmeyin. Leopar desenli

ceketler, slip elbiseler, toz pembe kıyafetler ve tabii ki

siyah deri pantolonun unutulmadığı koleksiyonda çoğu

parça Courtney Love’ın kendi stilinden yola çıkarak

tasarlanıyor. Bu stili biraz açmak gerekirse; Hole’un

meşhur şarkısı Doll Parts’tan

sözlerin işlendiği kumaşlardan

ve Love’ın 1994’te Spin

dergisinin kapağında giydiği

beyaz yakalı siyah elbiseden

bahsedebiliriz. Koleksiyonda

önümüzdeki günlerde geri

dönüş yapacağına inanılan ve

belki de Love’ın aldığı riski en

iyi şekilde yansıtan parçaysa

dantelli bodysuit oluyor. Nasty

Gal’in meşhur asiliğinin de

eksik edilmediği koleksiyona 3

Kasım’dan itibaren her grunge-sever ulaşabilecek.

DA FUNK. Toilet Paper’ın Daft Punk eşliğinde hayata

geçireceği kutlamaya davetlisiniz. Müzik sektöründe

bir milyon kopya satan albümlerin bu başarıyı altın

plakla kutlamasına gönderme yapan dergi, kendi bir

milyonluk kotasını doldurması şerefine, Daft Punk’ın

1995 çıkışlı

klasiği Da Funk’ı

altın bir plak

halinde tekrar

satışa çıkartmaya

hazırlanıyor. Pek

tabii derginin

alternatif, nevi

şahsına münhasır tavrı, bu projede de ön plana çıkıyor.

Yalnızca 1000 adet basıldığı için müstesna bir parça

kategorisine de koyabileceğimiz plak için The Vinyl

Factory’yle işbirliği yapan Toilet Paper, tasarım sürecine

Maurizio Cattelan ve Pierpaolo Ferrari’yi dahil ediyor.

Altın plakta Da Funk’a ek olarak Teachers parçasını

dinleyebilir ve 90’lara üç, beş dakikalığına da olsa geri

dönerek nostalji yapabilirsiniz.

IT’S ALRITE. Kendi özelliklerinin yanı sıra, sanat

eseri sıfatını taşıyabilen bir saat düşünün. Her ne

kadar ince işçilik ve ustalık

içeren saatler, birer sanat

eseri gibi nitelendirilse de,

bahsetmekte olduğumuz

saat, bu kategoriye gözü

kapalı giriş yapıyor çünkü

üzerinde sanatçısının

orijinal eserinden bir

parça taşıyor. Kasım ayının

ortasında tüm dünyada

satışa sunulacak olan

Diesel Alrite, Brooklyn’in

sokak sanatı kültürünü

bu modele kadar taşıyan Rostarr’ın elinden çıkıyor.

090


Üzerinde yaklaşık 14 metre karelik Rostarr imzalı

grafik kaligrafinin küçük bir parçasını taşıyan model,

sanatın yalnızca Brooklyn’in duvarlarında kalmadığını

ve aslında kalmaması gerektiğini anlatır cinsten.

SAY CHEESE! Kodak, amatör ya da profesyonel, her

türlü fotoğraf tutkununu

yeni ‘icadıyla’ tanıştırmaya

hazırlanıyor. 1940’larda

çıkardığı Ektra fotoğraf

makinesini çıkış noktası

alarak bu senenin sonunda

satışa sunmaya hazırlandığı

Ektra Smartphone, telefon

olarak kullanılabilmesinin

yanı sıra fotoğraf ve video

kalitesiyle dikkatleri

üzerine çekiyor. Kameralı

telefonların popülaritesiyle Kodak dahil birçok

markanın fotoğraf makinesi satışlarındaki düşüşe cevap

olarak tasarlanan Ektra’yla çekebileceğiniz fotoğraflar

13 megapiksel kalitesinde oluyor ve bu yüksek boyutu

düşünerek Kodak, Ektra’ya 32 GB büyüklüğünde bir

hafıza bahşediyor.

MAKE LEVI’S VINTAGE AGAIN. Levi’s, Sonbahar/

Kış sezonunda Vintage Clothing koleksiyonunu

çıkartmaya hazırlanıyor ve bu ürünler END. tarafından

bir araya getiriliyor. Amerikan ruhunu yansıtan

üniformaların tarzından ve tarihinden etkilenerek

bu dönemi hatırlatan siluetlerin hazırlandığı Levi’s

Vintage Clothing koleksiyonunda, tabii ki Amerikan

bayrağından yola çıkılan renklere rastlayacaksınız.

Yavaş yavaş

gözünüzde

canlanmaya

başlayan bu tarzı

en iyi yansıtan

parçalar, atkınızı

yanınıza almayı

unuttuğunuzda

sizi sıcak tutacak ve

orijinali 1967’de tasarlanan yün yakalı Type III Sherpa

Trucker Jacket, ve koleksiyondaki oduncu gömleği ya da

sade bisiklet yakalı kazaklarla birlikte giyebileceğiniz

1966 model 501 Made in USA Jean Rigid olacak.

CAMEL COAT. Sonbaharın, turuncu ve sarıya

bürünmüş ağaç yapraklarını ve mütemadiyen değişen

hava şartlarını çağrıştırmasına izin vermemek için

işinizi sağlama almanızı öneriyoruz. Malum, bu bir

mevsim değişimi ve şüphesiz, gardırobunuz da ruh

halinizle ve hava durumuyla birlikte değişiyor olacak.

Bu gel-git dolu günler için bir sonbahar vazgeçilmezi

olan pardösülerin işinizi kolaylaştıracağını iyi

biliyorsunuz. Lafı uzatmadan

konuya girelim ve işinizi daha

da kolaylaştıracak bir yola

girelim: Tween, bu değişimi

fırsat bilip ilhamını sonbahardan

ve hayatın dinamizminden

aldığı yeni koleksiyonuna

camel rengi pardösüler

ekliyor ve bu pardösülerin çok

yönlülüğü sayesinde, diğer tüm

kıyafetlerinizle istediğiniz uyumu

yakalamanızı sağlıyor. Hava

durumuyla olan münasebetinizi

yoluna koyduktan sonra size düşen görev, sonbaharın

tadını çıkartmak oluyor.

SWITCH MASTER. Geçtiğimiz aylarda Apple’la birlikte

çalışacağının haberini veren Nintendo, Switch adında

yeni bir oyun konsoluyla geri dönüşünü muhteşem

kılmak için hazırlanıyor. Switch’e ait özellikler, her

oyun severi şimdiden bekleme sırasına koyacak kadar

iddialı. Heyecan kat

sayısını artırmak

için başlayalım: Yedi

inçlik ekran ve hava

yolculukları dahil her

yerde kullanılabilmesi

sınırları zorlarken,

adı ‘Joy-Con’ olarak

değişen ve ekranın yanlarına çıkarılıp takılabilen

kumandalarla iki kişilik oyunlar oynayabileceğinizi

aklınızın bir köşesine yazmayı unutmayın. 17 Mart’ta

satışa sunulacak Nintendo Switch’te oynayabileceğiniz

oyunlardan birkaçını sıralayacak olursak; 3D Super

Mario, Mariokart, The Legend of Zelda ve Skyrim

listeye ilk sıradan giriş yapıyor.

J’ADORE GERİ DÖNÜYOR. Dior J’adore’la tanışma

fırsatına eriştiğimizde, parfümün kampanya yüzü

Charlize Theron reklam filminde bize şu sözleri

söylemişti: “Hayat siyah beyaz değil, altındır.” Bu

belki de Dior parfümlerinin altın

çocuğu J’adore’u en iyi anlatan

cümleydi. Dior’un baş parfümörü

François Demachy’nin yeteneğini

bir kez daha kanıtladığı J’adore,

bu çarpıcı cümleyi yeniden dile

getirmek, sadık kullanıcıları ve

yıllardır çalıştığı Theron’la bu

başarıyı bir kez daha kutlamak için

hafif detaylarla değişen şişesiyle

J’adore’u yeniden piyasaya sürüyor.

Bu vesileyle J’adore’u yıllarca çok satanlar bölümünden

091


eksik etmeyen esansı, yeniden burnumuzda

beliriveriyor. Söz konusu esans yasemin, Damascena

gülü, ylang ylang ile başlıyor ve sümbülteber, sandal

ağacı ve güveotuyla kapanış yapıyor.

GOSHA’DAN FOTOĞRAF DERSLERİ. Topman, Gosha

101 olarak da adlandırabileceğimiz kampanyasıyla

yılbaşı ruhunu yaşatmaya biraz erken başlıyor ve Gosha

Rubchinskiy’le birlikte kolları sıvıyor. Modellerin

İngiliz grunge stilinde

parçalar giydiği fotoğraflarda

Rubchinskiy’nin mütevazı ve

erkeksi stiline rastladığımız

kadar, dağınık arka planlar

ve endüstriyel çizgilerle

Sovyetler’e doğru bir zaman

yolculuğuna çıkıyoruz. Comme

des Garçons’la yaptığı benzeri

işbirliğinden sonra Rubchinskiy,

Topman’in genç, hızlı ve klasik

duruşunu kendine mahsus

sakinliğiyle birleştirerek ortaya gözleri yormayan, sade

ve etkili bir işbirliği çıkarıyor.

CLASS OF 2016. Luxottica ve Dazed’in işbirliği

birbiriyle yan yana görme ihtimalinizin bir hayli düşük

olduğu isimleri tek bir kareye sığdırıyor. Hari Nef,

Iris Apfel, Rejjie Snow gibi moda sektörüne öyle ya da

böyle adını yazdırmış isimler, bu işbirliği sonucunda

Luxottica’nın gözlükleriyle lise yıllığını andıran pozları

Fumi Nagasaka’ya veriyorlar ve adından mütevellit,

Class of 2016 serisi

ortaya çıkıyor.

Farklı sektörlerden,

farklı karakterlere

sahip insanların

benzer gözlükler

takabileceğini

kanıtlamak için çıkılan

yolda, yukarıdaki

sıradışı üçlüye eşlik

eden diğer isimler ise Gray Sorrenti, Mae Lapres ve bir

Instagram fenomeni olan Mike the Ruler oluyor.

BARIŞ İÇİN PORTOFINO. IWC Schaffhausen’ın

2005’ten beri küresel ortağı olduğu Laureus Sport for

Good Foundation için Rio de Janeiro’ya gidiyoruz.

Yanımızda boks eldivenlerini giymiş, IWC marka

elçilerinden Adriana Lima ‘Barış için Dövüş’ adlı proje

aracılığıyla gençlere ilham vermek için sporla eğitimi

bir araya getiriyor. Bu vesilesiyle IWC, elverişsiz

koşullardaki çocukları ve gençleri desteklemek için

her yıl yaptığı gibi Laureus’a bir saat adıyor. Portofino

Automatic Moon Phase 37 Edition “Laureus Sport for

Good Foundation” bu sene Laureus’a adını yazdırıyor

ve 1500 adetle sınırlı saatin sırtında bulunan kabartma

Kıbrıs Rum Kesimi’nden

on altı yaşındaki Eleni

Partakki’nin kız ve

oğlan çocuklarını top

oynarken gösteren resmi

oluyor. Lacivert timsah

derisi kayışı, altmış altı

adet pırlantadan oluşan

paslanmaz çelik kasası ve

IWC’nin her zamanki mütevazı ve klasik çizgileri, bu

usta işçiliğin tuzu biberi.

THE NIGHT MUSE. Modern Muse’un ilk çıktığı yılları

düşünelim; markanın White Linen veya Pleasures ile

yakaladığı klasik çizgisinden biraz uzaklaştığımız bir

süreçten bahsediyoruz. Yakın geçmişe geldiğimizde,

Estée Lauder, koruduğu geleneği ve geliştirdiği silajla

birlikte, Kendall Jenner’ı da yanına alarak karşımıza

tekrar çıkışına tanıklık ediyoruz.

Şimdiki zamanda ise, gecenin

güzelliğini ve gizemini yansıtan

Modern Muse Nuit karşımızda

ve adından da anlaşılacağı gibi

parfümün notaları daha karanlık

ve odunsu bir duruş sergiliyor.

İlk çıktığı günden itibaren

parfümden eksik olmayan

yasemin, egzotik mandalina ve

zambağa sandal ve tonka ağacı,

Madagaskar vanilyası, amber ve

misk eşlik ediyor ve Modern Muse’un genç duruşunu

biraz da olsa olgunlaştırıyor.

HER YERDE ESPRESSO. Kahve ile arasındaki

bağı biraz daha güçlendirmek isteyenlerin hayatını

kolaylaştıracak bir makineden bahsetmek istiyoruz.

Bahsettiğimiz makine insan gücüyle çalışıyor ve

elektriğe gerek kalmıyor, dolayısıyla Nomad’in

espresso makinesini tanımlamak için basit ve küçük

kelimeleri en uygun sözler

oluyor. Günümüzün

ilerleyen teknolojisine

basitliğiyle meydan okuyan

espresso makinesi nerede

olursanız olun kahvesiz

kalmayacağınızın sözünü

veriyor. Parlak renklerden

oluşan seri bir kenara,

Nomad’in en dikkat çekici özelliği manuel olmasına

rağmen bir espresso makinesinin yaptığı kremsi kahveyi

yapabiliyor olması. Bunun için tek ihtiyacınız bir tutam

kahve ve sıcak su.

092


#madeforcities

Feneryolu Mah. Çamtepe Sk. No:5

Kadıköy İstanbul

bisikletgezgini.com 0216 386 82 85


PERSONAE

NON GRATAE

Sözlük anlamına

takılı kalmadan

tüketiniz.

Fotoğraflar:

Emre Doğru

Kreatif Direktör:

Olga Şerbetcioğlu

Moda Editörü:

Utku

Palamutçu

Saç:

Ali Yılancı

Makyaj:

Hakan Kültür

Fotoğraf

Asistanları:

Sinan Aksu,

Can Büyükkalkan,

Cumhur Özen,

Ünal Turhan

Moda Editörü

Asistanı:

Tuğçe Bahçıvangil

Modeller:

Ramune, Tamila/

True Models

094


Palto:

Dior

Gözlük:

Dior

Küpe:

Louis Vuitton

095


Tamila:

Kazak:

Sandro/

Brandroom

Palto:

3.1 Phillip Lim/

Beymen

Pantolon:

Acne Studios/

V2k Designers

Yüzük:

Louis Vuitton

Ramune:

Mont:

Balenciaga/

Beymen

Etek:

Beymen

Collection

096


Tamila:

Takım:

Lanvin/

Harvey Nichols

Ramune:

Bot:

Louis Vuitton

097


Gömlek:

Asilio/

Vakkorama

Elbise:

Burberry

Ceket:

Blaze/Beymen

098


099


Panço:

Chloé/Beymen

100


Ramune:

Elbise:

Marco de

Vincenzo/

Harvey Nichols

Kazak:

Isabel Marant

Etoile/

Brandroom

Ceket:

Sandro/

Brandroom

Kemer:

Louis Vuitton

Tamila:

Palto:

Dior

101


Kazak:

Kenzo/

Brandroom

Etek:

Weekend

Gözlük:

Hally & Son/

Turkuaz Optik

102


Elbise:

Burberry

Ceket:

Alexander

Wang/

Brandroom

Jean:

3x1/V2k

Designers

103


104


Tamila:

Etek:

Dior

Ramune:

Bluz:

Dior

Ceket:

Dior

Pantolon:

Dior

105


Tümü:

Louis

Vuitton

106


Tamila:

Tümü:

Miu Miu

Ramune:

Kaban:

Max Mara

107


BÜŞRA DEVELİ

Röportaj:

Utku Palamutçu

Fotoğraflar:

Serkan Şedele

Moda Editörü:

Deniz İrem Çek

Saç:

Mehmet Menteş/

art+ist

Makyaj:

Sam Araji/

art+ist

Set Amiri:

Halit Kerim

Fotoğraf Asistanları:

Utku Atalay

Erkan Şedele

Moda Editörü

Asistanları:

Bilgecan Koçana,

Meriç Al

Büşra her ne kadar etrafının

sayborglar ve robotlar tarafından

sarılı olduğunu düşünse de,

biz bu çoğunluktan sıyrılarak

kendisiyle oldukça sıradan

bir gün geçirmek için kolları

sıvıyoruz. Serkan Şedele

deklanşöre basarken, herhangi

bir illüzyona ihtiyaç duymadan,

onu olduğu gibi yansıtıyor.

Büşra’nın cevapları da Serkan’ı

destekler cinsten...

108


Ceket:

Blaze/

Beymen

Broşlar:

The Sky

Küpe:

Dior

109


110


Büşra, Y jenerasyonunun

1 oyunculuğa düşkünlüğüne

dair ne düşünüyorsun?

Bu galiba dünya düzeninin

insanları kamera önüne itmesinden

kaynaklanıyor. Ama ne yazık ki

bunun altının çok dolu olduğunu

düşünmüyorum. Etrafımda öyle

insanlar var ki, bu adamın oyunculuktan

hiçbir kazancı olmasa da oyuncu olur

diyebiliyorum. Bu jenerasyonda ise

böyle bir şey söz konusu dahi değil.

Daha ziyade çıkar odaklı bir meslek

seçiminden bahsedebiliriz.

Bu durum sosyal medyanın

2 hayatımıza entegre oluşuyla

da alakalı tabii.

Bir anda ortaya çıkan sosyal medya

fenomenleri bunun en iyi örneği. Bu

yüzden, oyunculuktan ziyade, popülarite

peşinde olmaktan kaynaklı bir durum

söz konusu. Bir karakter yaratayım, şöyle

oynayayım, böyle canlandırayım diyen

bir kitleden bahsetmiyoruz. Zaten bu

çok çetrefilli, insanın psikolojisini dahi

etkileyen bir yol.

Instagram fotoğraflarına

3 yapılan yorumları

okuduğunda kendine

yabancılaştığın oluyor mu? İnsanlar

fotoğraflarının altında seni Juliette

Binoche’a benzettiklerinden de

bahsediyorlar ama yermekten de geri

kalmıyorlar.

Sosyal medyadaki pek çok insanın gerçek

kimliğini kullanmadığına inanır oldum.

O yorumları yapan insanların hepsi

sanki birer bilgisayar programıymış gibi

geliyor bana. Aslında bir yandan, bu

durum çok korkutucu çünkü belki de

yorum yapan insanlardan birisi sadece

dokuz yaşında ve akla hayale sığmayacak

şeyler yazabiliyor. Bu yüzden sosyal

medyayı olabildiğince ciddiye almamaya

çalışıyorum. Ve oradaki yorumları

kendimi değerlendirmek için geri

bildirim olarak kullanmıyorum.

Oyunculuk bir nevi kendini

4 tatminden ibaret aslında.

Sana bir görev veriliyor,

görevi yerine getiriyorsun, bunu

hem izleyiciye hem de kendine

kanıtlıyorsun. Bu tatmin sende ne

ölçüde?

Benim çok değişik bir

mükemmeliyetçilik anlayışım var, her

ne kadar bunun iyi bir şey olduğunu

düşünmesem de... Kusursuz olana

ulaşmak isteği bir noktada kişiyi

frenliyor çünkü mükemmel olmayacaksa

hiç olmasın gibi bir mantığa

bürünüyorsun. Ben oyunculukta

hiçbir zaman kendimi tamamlanmış

hissetmedim. Beni harekete geçiren şey

eksiklik hissi olmuştur. Her zaman çok

şey yapmam gerekiyormuş gibi geliyor.

Zaten sadece oyunculukta değil, sanatın

herhangi bir dalında ‘bu oldu’ dediğin

noktada geri gitmeye başlıyorsun.

111


Terlik:

Miu Miu

112


Neden oyuncu oldun?

5 Büyük ihtimalle çocukken çok

dikkat çekmek istediğim için

olabilir. Çünkü garip bir şekilde ilkokul

üçte mikrofon alıp okulda yazdığım

skeçleri düzenlerdim ve utanç verici

taklitler yapardım. Hocalarımı arayıp,

sesimi değiştirip telefon sapıklığı da

yapıyordum. Saçma gelecek ama içimde

böyle bir merak vardı. O zamanlar

bunun tiyatroyla alakalı olduğunu

anlayamamıştım tabii. Hatta ben

ilkokul birdeyken yönetmenlik okuyan

ablam bir oyun kurmuştu ve mahallede

bilet kesip bu oyunu sergilemiştik.

Yani oyunculuk bende hep vardı.

Sonra orta ikinci sınıfta sözel okumaya

karar verdim. Ama hiçbir zaman

tiyatro okuyacağımı düşünmemiştim.

Aslında ben ilkokul öğretmeni olmak

istiyordum.

Bundan 30 yıl sonra da

6 oyunculuk yapıyor olacağım

diyebiliyor musun?

Bu oyunu (Mekan Artı’da sergilenen

Burada Bugün) çıkardıktan sonra

hayatımda ilk defa bir mesleğim

olduğunu hissettim. Ve bu beni çok

duygulandırdı. Okulda ya da dizide

bunu tam anlamıyla hissedememiştim.

Bu benim büyümemle de alakalı

olabilir ama hala ileride bu mesleği

yapmayabilirim diye de düşünüyorum.

Fakat eğer vazgeçersem bu tamamen

ülkemizim koşullarından dolayı olur.

Ben sadece oyunculuğu sistemin içinde

yapmaktan keyif almayabilirim. Onun

dışında oyunculuğun kendisinden hiçbir

zaman soğumayacağımı düşünüyorum.

Şans faktörü, malum, dizi

7 sektörü için büyük rol

oynuyor. Oynadığın ilk

dizinin uyarlama bir senaryo oluşu seni

şanslı kıldı diyebilir miyiz?

Öncelikle, dizinin orijinalini

bildiğim için, bu işin kesin tutacağını

düşünüyordum. Türkiye’ye çok

uygun bir iş gibi gelmişti. Tabii o

zamanlar okuldaydım, işe çok uzaktan

bakıyordum ve sektörün bu kadar

içinde değildim. İlk başta dizide beş

kız olduğumuz için hiç korkmadım.

Onlarla bir ay kadar çok fazla birlikte

çalıştık. Diziden çok keyif aldım.

Benim için çok yaratıcı bir süreçti. Sete

adım attığımızdaysa işin ‘iş’ tarafıyla

tanıştım. Benim için bu çok garipti.

İnsanların tepkileriyle iyi bir iş yaptığımı

anlayabiliyordum.

Dizide oynama kararı

8 alırken bir şeylerden taviz

veriyormuşsun gibi hissettin

mi?

Galiba hassasiyetimden taviz verdim.

Çünkü hassas olmamam gerektiği için

büyümek zorunda kaldım. Ve bu benim

için yüzleşme gibi bir şey oldu. Bir anda

kendi ayaklarım üzerinde durmam

gerekti. Kişisel olarak da yaptığım her

şeyin sorumluluğu benim üzerimdeydi.

Bu beni gerçek anlamda çok yıprattı.

Hayatım iki ay gibi bir sürede

değişiverdi.

En büyük tavizi diziye

9 girdikten sonra okulu

dondurarak verdin

herhalde. Sektöre girdikten ve başarılı

olduktan sonra okulu bitirmişsin ya da

bitirmemişsin bir önemi kalmıyor mu?

Öncelikle konservatuardaki

öğrencilerin bir yandan kapalı bir

kutunun içinde olmaları bekleniyor,

bir yandan da kapitalizmin yaptığı

baskı var. Ve bu baskı sürekli sana bir

şeyleri kaçırıyormuşsun hissi veriyor.

Gerçi buradayken de sanki okulu

kaçırıyormuşum gibi geliyor, ama ben

hazır genç ve dinamikken şansımı

deneyip sonra okula dönmeye karar

verdim. Şimdi de oradan ön lisans alıp

lisansımı yurtdışında tamamlamayı

düşünüyorum. Ama işin özünde,

bir tiyatro oyununda oynayınca da o

eğitime denk bir eğitim alabileceğime

inanıyorum.

113


114


115


Seni çok etkileyen bir

10 karakter canlandıracak olsan,

onun için yapmayacağın şey

var mıdır peki?

Yapamayacağım şey her zaman vardır.

Büşra ve Büşra’nın hayatı herhangi

bir meslekten çok daha önde gelir.

Kısacası mesleğim benim hayatım

değil. Ben her zaman dünyayı

Büşra olarak değerlendiriyorum,

başka şeyler sonra geliyor. Ama bir

şeylerden vazgeçebilmek de iyidir diye

düşünüyorum. Beni etkileyen karakter

ticari bir şey değilse, hayatımın rolü

olması lazım; o zaman yapmayacağım

şey yok.

Eleştiriye açık bir insan

11 mısın?

Evet, ama işime geleni alırım.

Ve bu, karşımdaki insana verdiğim

değerle de çok alakalı. Eğer o kişi aklına

güvendiğim biriyse onun eleştirisine

değer veririm.

O halde kendini bir konuda

12 eleştirir misin?

Kendimi eleştirebileceğim o

kadar çok şey var ki... Mesela bazen çok

idealist olabiliyorum. Bir şey bana zarar

verse de sonuna kadar gidebiliyorum.

Bazen insanlarla duygusal ilişkiler

kuruyorum, fazla hassas olabiliyorum.

Bir de çok inatçıyım.

Haftada kaç saat

13 çalışıyorsun?

Bir insan ne yaparsa yapsın,

hiçbir zaman bir dizide çalıştığı kadar

yorulamaz. Şu an üç tane sinema

filminin yapım aşamasındayım. Yine

de bir dizi kadar yoğun çalışmıyorum.

Kendimle olduğum bir döngüdeyim,

ama asla nefes alamayacak kadar yoğun

değilim.

Neyi çok iyi yaparsın?

14 Konuşmakta ve kendimi ifade

etme konusunda iyiyim. Ya

da bir fikri empoze etmekte de iyiyim

diyebiliriz. Karşımdaki insanı kazanmayı

çok seviyorum. Pazarlık etmede de

iyiyim diyebilirim.

116


Bluz:

Academia/

Beymen

Kazak:

Miu Miu

Süveter:

Miu Miu

Bot:

Dsquared2/

Beymen

117


Tümü:

Balenciaga/

Beymen

118


Gömlek:

Kenzo/

Harvey

Nichols

Süveter:

Dior

Atkı:

Academia/

Beymen

119


Elbise:

Dior

Ayakkabı:

Miu Miu

120


121


Kimin hayatını reality show

15 yapsalar soluksuz izlersin?

Ben Nazım Hikmet’in çok

büyük hayranıyım. Bazı geceler onun

şiirlerini okuyup evde ağladığım ya da

güldüğüm oluyor. Onun hayatının her

anını izlemek isterdim.

Farz et ki önemli bir ödül

16 almışsın ve konuşma

yapıyorsun...

Bunu herkes gibi daha önce ben de

düşünmüştüm, ama aslında ben ödüle

ve getirdiklerine çok inanmıyorum.

Tabii ki kazanmak insanı mutlu eden bir

şey ama o ödül hiçbir zaman bir filmde

inanılmaz iyi oynadığımın göstergesi

olmaz. Bu yüzden, herhalde çok klişe bir

konuşma yapardım. Herkese teşekkür

ederdim tabii. Ama bu hayali ödül,

projenin benim için ne kadar değerli

olduğuyla da alakalı. Eğer hayatımı

ortaya koyduysam belki ağlayabilirim.

Neyse, genel olarak çok minnettar

olurdum.

Tanınmak hoşuna gidiyor

17 mu?

Açıkçası çok da hoşuma

gitmiyor. Ben biraz insanların arasında

olmayı ve onları gözlemleyerek

beslenmeyi seviyorum. Ve bütün gözler

bende olduğu zaman ben o kadar fazla

dışarı bakamıyorum. Bu da hayattan

aldığım zevki engelliyor. Sokağa bunları

unutarak çıkıyorum. En çok korktuğum

şey, günün birinde bir cam fanusun

içinde yaşıyor olmak.

Dışarıdan nasıl göründüğünü

18 düşünüyorsun?

Zararsız göründüğümü

düşünüyorum. Bazı insanlar vardır,

egosantrik enerjileri yüksektir ve

diğerleri için tehlike oluştururlar

ya... Böyle bir şeyim hiç olmadığı için

insanların yanımda rahat olduklarını

ve bana güvendiklerini hissediyorum.

Dışarıdan görünüşüm sadece bir

imajdan ibaret. Beni tanımayanlar

hakkımda her şeyi düşünebilir,

ama tanıyanlar zararsız olduğumu

hissederler.

Bu sektörde seni en fazla ne

19 zorluyor?

Sektöre girdikten sonra,

insanlarla kurduğum ilişkilerde kendim

olabilme özgürlüğümü yitirdiğim

noktalar oldu. Çünkü işlerin hiç tahmin

etmediğim gibi yürüdüğünü fark

ettim ve ben çözümü şöyle buldum:

Kim olursa olsun ben işe kendim

olarak yaklaşıyorum ve böylece kafam

karışmıyor. Aşağıda, yukarıda, yapımcı,

yönetmen herkese aynı davranıyorum.

122


Ceket:

Comme des

Garçons/

Harvey

Nichols

Etek:

Comme des

Garçons/

Harvey

Nichols

123


Chanel’in İlkbahar-Yaz sunumunu coğrafyanızdan bağımsız, front row

ile aynı anda izlediniz. Sorgulamalarınız devam ediyor olabilir. İlerleyen

sayfalarda sorgunuzu biraz daha samimi bir atmosfere taşıyalım: Sunumdan

birkaç gün önce XOXO’ya özel fitting fotoğraflarının çekildiği Chanel’in

Paris mağazalarından birine...

INTIMATE TECH

Yazı:

Aslin

Kumdagezer

Fotoğraflar:

Benoit

Peverelli

124


Bu evrenin, başka bir tanesinde yaşayan bir fizikçinin

oyun alanı olduğu teorisini günlük gerçeklerinize

dahil edin. Eh, günün sonunda Homo Sapiens’in

sayborglaşması oyunun kuralları dahilinde beklenen

bir süreç. Sayborglaştığınız konusundaki soru

işaretlerinizin, (hala var olduklarını varsayalım)

Lagerfeld-vari bir sunumla çözüme kavuşması ise her

şeyin beklendiği moda dünyasında beklenmeyenler

tarafında...

Geleceğe dair kehanetleri en tutarlı olan tasarımcılar

konseyine dahil olan Monsieur Lagerfeld, İlkbahar-Yaz

2017 için kartlarını açtığında rotasını mecburi Kuzey

Amerika’ya, start up’ların ana vatanına çeviriyor. Ve

Seattle stereotipi Coco’nun mirası ile buluşuyor. Fransız

beresi yerini yan takılan kasketlere bırakıyor -kasketin

duruşunu 2000’lerin klişesi yerine Fransız beresinin

takılma açısı ile ilişkilendirebilirsiniz. Koleksiyon

dahilinde Chanel’in alametifarikası incilerine bu kez

kablolar eşlik ediyor ve tüm bu kakofoninin içerisinde

Mademoiselle’in kamelyası kendine bir şekilde

olabilecek en mükemmel oyun alanını buluyor. Her

sezon kendine farklı paradokslar yaratan Lagerfeld,

bu kez 87 tasarımda paradoksunu açıklıyor. Soru

işaretini taşıyan slogan ise kişisel teknoloji. 4 Ekim’de

Grand Palais’de hangi sırada oturduğundan bağımsız

her editör, ilham perisi ve satın almacı 18 dakika

boyunca teknolojinin kişisel tarafını düşünüyor. Şov

başladığında Karl, sahne arkasından, kişiselden kastın,

yatak odası boyutlarında olduğunu işaret ediyor ve

geçtiğimiz sezonun gecelik trendinin boyunu kısaltıp

robotlara giydiriyor. Bu sırada Grand Palais’de Snapchat

Chanel

İlkbahar-Yaz

2017

koleksiyonundan,

XOXO’ya özel.

ve Instagram paylaşımları tavan yaparken aslında Karl

Lagerfeld paradoksunu 87 tasarıma gerek kalmadan

açıklıyor. Chanel Data Center paylaşım rekorları

kırıyor. #breaktheinternet

Zira Kaiser, elinizden düşürmediğiniz akıllı

telefonlarınızdan çıkışla daha derin bir mesajın

aracılığını yapıyor, lüks pazarının yeni tedavülü

data’nın farkında olduğunu ve Chanel’in data

pastasından payını almak için hazırlandığını söylüyor.

En azından, şov öncesinde, Paris mağazasında yapılan

fitting’lere şahit olurken biz detayları öyle okumayı

tercih ediyoruz.

Dehasını, set tasarımlarında extravagant bir

tavırla paylaşan Lagerfeld, şeytani tarafını detaylar

için saklıyor ve kablolar Mademoiselle Coco’nun

tüvit takımının dikişlerine dönüşüyor. Viktoryen

kol detayları CMYK renklerin ardından el sallıyor.

Gözlükler datanın ilk ortaya çıktığı yıllara, 2000’lere

dönüyor ve Karl, en büyük riski, Seattle’lı teknoloji

gurusunun gardırobuna saygı duruşu mahiyetinde

koleksiyonda hiç yüksek ökçe kullanmayarak alıyor.

Tüm alt göndermelerinin feminenlikten uzak olduğu

bir konseptte Chanel’in yeni sezon kadını her zamanki

‘femme fatale’ duruşunu cebinde tutuyor. Günün

sonunda Chanel tüvitleriyle podyumda yürüyen

robotlar aslında tüm teknolojik çalkantılara, datanın

getirdiği ve getireceği sorulara rağmen, insani

dokunuşun, ‘savoir-faire’in ve feminenliğin uzay-zaman

doğrusundan bağımsız var olacağını kanıtlamaya

çalışıyor.

125


Yaptığı işi tam olarak anlamadan etkilendiğiniz insanlar vardır. Osman Koç pek

çok insan için öyle görünse de aslında her şey daha basit... Biz onun, hayatı

basitleştirmenin peşine düşmüş tarafıyla tanıştık ve gördük ki hayatında,

sayborglar, robotlar, sibernetikler bir tarafa, oyuncaklar, hayaller ve anime

kahramanlar da var...

OSMAN KOÇ

Röportaj:

Bahar

Türkay

Fotoğraf:

Gökhan

Polat

126


Yaptığın işi beş yaşında bir

1 çocuğa nasıl anlatırdın?

İnteraktif işlerle ilişkimiz

oyuncakla olan ilişkimize çok benziyor.

Ben de yaptığım çoğu işe oyuncak gibi

yaklaşıyorum. Hem oynuyorum, hem

de başkalarına oynatıyorum. Oyunu

keşfettiğin andaki heyecanı uzatmaya

ve oyundan aldığın zevki artırmaya

çalışıyorum. Aldığım oyuncakları bozup

yeni baştan yaptığım projeler de var.

Atölyede geçirdiğim vakit ve Ar-Ge

süreçleri benim için oyun oynamak

gibi. Dolayısıyla, beş yaşındaki çocuğa,

yaptığım işi, ‘oyuncaklarım var,

onlarla oynuyorum, oynayarak yeni

oyuncaklar üretiyorum, türetiyorum’

gibi anlatırdım, muhtemelen.

Ürettiğin, üzerine kafa

2 yorduğun projeler olası

bir gelecek senaryosunu

çağrıştırıyor. Böyle bir senaryon var mı?

Çok uzak bir gelecek için senaryolarım

yok. Ne zaman kurmaya başlasam

kurgumu bozan bir durum oluşuyor.

Öte yandan hala gerçekleşebilecek

şeyler var içinde. Tahminlerim

günlük hayat senaryolarından daha

çok sistem düzeyinde aslında. Yani

gezegenler arası dolaşmak veya her

şeyi düşünerek kontrol etmek gibi

şeylerden ziyade, hukukun veya

hükümetin otomasyonla yürütülmesi

gibi senaryolar üzerine düşünüyorum.

Tabii bu biraz hayalperest bir senaryo...

Aslında insanın dikkat süresinin kısalığı,

tekrarlamalardaki hata oranı veya

bilişsel yönelimlerimiz gibi sebepler

yüzünden iyi yapamadığımız işlerin

otomatikleşmesi sonucu bir özgürleşme

ihtimali söz konusu. Bununla,

otomasyonun sınır-durumlardaki

katılığının getirdiği bir cam fanus

arasında gidip geliyorum.

Yıllarca robotlar geldi geliyor

3 diye bekledik durduk ve

artık aramızda olduklarını

söylemek yanlış olmaz. Kontrol bizde

mi onlarda mı?

Bu, robot ve sayborg tanımlarımızla

çok alakalı. Mesela ailemde ilk ben

sayborglaşacağım zannediyordum. Ama

geçtiğimiz günlerde annemin dişine

implant takıldı, dolayısıyla bence ailenin

ilk sayborgu annem oldu. Robotlar

aramızda ve algoritmalar hem kişisel

hem toplumsal düzeyde psikolojimizle

oynayıp, bizi yönlendiriyorlar. Ancak

ne yaptıklarına dair farkındalıkları

olmadığı için, henüz tüm kontrolü ele

geçirmediler.

‘Keşke ben akıl etseydim’

4 dediğin bir tasarım oldu mu?

Matt Mets ve Kyle

McDonald’ın ‘Blind Self Portrait’ işi,

Chris O’Shea’nın Audience projesi ve

Antonin Fourneau’nun ‘Water Light

Graffiti’ çalışması ilk aklıma gelenler...

Görselleştirme, sibernetik

5 organizma, ses dalgaları ve

hareket arasında nasıl bir

ilişki var?

Ben de bu sorunun cevabını arıyorum.

Farklı alanlar deneyip, bazılarından

daha çok zevk aldığımı fark ettikçe

oralara daha çok yöneliyorum.

Tüketmeyi sevdiğim, zihnimi açan

alanlara karşı bir yönelimim, eğilimim

oluyor. Ama günün sonunda hepsi

verdiğimiz tepkiler üzerinden insanı

daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Tüm bunlarla uğraşmadığını

6 varsayalım... Hayat sıkıcı olur

muydu?

Olmazdı elbette, ama bu kadar eğlenceli

de olmayabilirdi. Sanırım benim peşinde

koştuğum şey insanın kendini kaptırma

hissiyatı. Bu, bir enstrüman çalarken

de olabiliyor, dans ederken de, sohbet

ederken de, oyuncaklarınla oynarken

de...

Üzerine uğraştığın, üç

7 boyutlu sistemler veya

yazıcılar gibi bazı süreçler,

uluslararası camiada önemli etik

tartışmalara konu oluyor. Tasarımın

geldiği noktadaki bu etik tartışmalarla

ilgili ne düşünüyorsun?

Bu tartışmalar genelde birkaç ana

başlık altında toplanıyor. Biri fikir

ve telif hakları mevzusu, diğeri de

teknolojinin insan hayatına olan kötü

etkileri... Bunlar hep tartışılacak, çünkü

iki tarafın varlığı birbirini besliyor.

Yani fikri ve telif hakları konusunda,

özel ve genel, sahiplenme ve paylaşma

ikiliği hep olacak. Bu konuyla alakalı

tartışırken aklıma hep Internet’s Own

Boy belgeselinden Quinn Norton’un

lafı geliyor. Aaron Swartz’ın JStor’daki

akademik makaleleri herkesin erişimine

açmak için indirdiği davanın avukatına,

tarihin yanlış yerinde durduğunu

söylemişti. Teknolojinin insan

hayatına kötü etkilerine gelince, üç

boyutlu yazıcılarda silah basılabiliyor,

malum. Ancak o zaman kullanımını

yasaklamak gibi savlar yine özgürlüğü

kısıtlamaya giriyor. Dolayısıyla bu

tartışmaların olması bile yeterli bence.

Zira belli teknolojilerin belli kesimlerin

himayesinde olması her zaman daha

tehlikeli. Bununla ilgili diğer bir konu

da dijital üretim metotlarının bu kadar

yaygınlaştığı bir dönemde benzersiz

bir şey üretebilme illüzyonu. Velhasıl

günün sonunda benim durduğum

yerde, üretme imkanım, yeteneğim,

bilgim ve isteğim olan herhangi bir şeyi

üretmemem için bir sebep yok. Gerisi

kişisel tercihe kalıyor.

127


NOT ORGANIZED

NEATLY

Fotoğraflar:

Gökhan

Polat

Hazırlayanlar:

Tuğçe

Bahçıvangil,

Başak

Ulubilgen

Farklı ruh hallerini ifade

etmek için mesaj içerikli

tişörtlere ihtiyacınız yok,

takip eden sayfalarda

ne demek istediğimizi

anlayacaksınız.

128


Çanta:

Dior

Parfüm:

Dior

Çatal:

Puiforcat/

Luxuria

Monsieur Dior’un alametifarikası Lady Dior’un en ikonik versiyonlarından birine bakmaktasınız.

Sezonun öne çıkan rengi, Dior’a nüfuz ediyor ve krokodil, bu renk tercihini haklı çıkarır cinsten

bir duruş sergiliyor. Francis Kurkdjian imzası taşıyan Eau Noire, baharatlara bulanmış adaçayı ve

taze anasonla başlattığı unisex hikayesini, deri, vanilya ve menekşeyle elde ettiği pudralı bir sonla

noktalıyor.

129


Çanta:

Céline/

Beymen

Parfüm:

Prada

Ruj:

Giorgio

Armani

Oda

Parfümü:

Zodax/

Luxuria

Gözlerinizi kapatın ve Phoebe Philo’nun boğazlı kazağının arkasına saklandığı ikonik portresini

hayal edin, bu sırada kendisinin modern estetik anlayışı da aklınıza gelecek. Gözlerinizi açtığınız

zaman gördüğünüz bu fotoğraf, Céline’in tenis kortunu andıran podyumunda süzülen geniş formları

özetliyor olacak. La Femme Prada, kadın kelimesine olfaktif bir tanım getirerek frangipani, zambak,

balmumu, sümbülteber ve baharatlarla çoklu bir kimlik yaratıyor. Giorgio Armani’ye göre ise

kırmızıdan daha güçlü bir renk yok.

130


Çanta:

Balenciaga/Beymen

Parfüm:

Byredo

Bangkok pazarının Sampeng Bag’leri, Demna’nın akıl almaz moda filtresinde süzülüyor ve Cristóbal

Balenciaga’nın form ve fonksiyon arasında gidip gelen estetik algısına saygı duruşunda duran bu çanta

arzıendam ediyor. Byredo’nun yaratıcısı Ben Gorham’ın köklerine ithafen yarattığı, açılışını ardıç dutu,

greyfurt ve safranla yapan Black Saffron, derinlerinde vetiver ve sarı odunsuları gizliyor.

131


Çanta:

Marni/Beymen

Parfüm:

Maison Margiela

Replica By The

Fireplace

Her ne kadar Pantone’nin öne çıkan renkleri, sezon trendlerini etkisi altına alıyor olsa da, Marni’nin

Pocket Shoulder Bag’i, bu geniş renk skalasında nokta atışı yapıyor ve anlatmak istediğini fazla söze

gerek duymadan tek bir seferde söyleyiveriyor. Maison Margiela’nın replikalarından biri olan By

The Fireplace, tahmin edileceği gibi odunsu bir karışım. Onunla ilgili tahmin edilemeyen şey ise dip

notalarında gizlediği vanilya, peru balsamı ve kaşmeranın yarattığı tensel sıcaklık.

132


Çanta:

Louis Vuitton

Parfüm:

Creed

Maskara:

Estée Lauder

City Steamer’ın kelime anlamına takılı kalmadan, Sonbahar-Kış sezonunda Nicolas Ghesquière’in

athleisure trendiyle altını çizmek istediği modern kadın algısına odaklanın. Creed Love In White,

bembeyaz şişesinin içine beş kıtanın farklı ham maddelerini sığdırmayı başaran, iddialı bir floral

oryantal. Bir maskaradan beklenen tüm görevleri yerine getiren Sumptous Extreme Lash Multiplying

Volume Mascara’nın uzmanlık alanı hacim.

133


HANNAH

ELYSE

Fotoğraflar:

David

Alexander

Flinn

Saç:

Alina Friesen/

The Wall

Group

Makyaj:

Mariko Arai/

The Wall

Group

The Lions’a

teşekkürler.

David’leyiz. Some Men kapak

çekiminden sonra bu onunla ikinci

randevumuz. Hannah Elyse ise

takip eden sayfaların esas öznesi...

Konuşmak gibi bir gayretiniz

olmasın, içinde bulunduğunuz

zaman dilimini yaşamak da

yapmanız gerekenler arasında yer

almıyor. Hannah da bizimle aynı

fikirde.

134


Tişört:

Vintage

Korse:

Jackson

Wiederhoeft

Pantolon:

Vintage

Kolluk:

Jackson

Wiederhoeft

Şapka:

Vintage

Eldiven:

Vintage

Bot:

Marc Jacobs

135


Elbise:

Ellery

Kolluk:

Adrienne Landau

Şapka:

Vaquera

Küpe:

Vintage

Çorap:

Falke

Ayakkabı:

Schutz

136


137


Tümü:

Look Area

138


139


Tişört:

Fiorucci

Pantolon:

Fox Racing

140


Üst:

Vaquera

İç Çamaşırı:

Hello

Beautiful

Şapka:

Lou Dallas

Kolluk:

Adrienne

Landau

Ayakkabı:

Vintage

141


142


Tümü:

Vaquera

143


Ceket:

Queenie

Cao

Şort:

Queenie

Cao

Etol:

Adrienne

Landau

144


145


146


Kolluk:

Jackson

Wiederhoeft

147


PORTOFINO IS NOT

JUST A CITY

Prodüksiyon:

an original idea

by CO for IWC

Schaffhausen

Fotoğraflar:

Begüm Yetiş

Moda Editörü:

Yağmur Kural

Saç:

Sinan Sümen/

Makas

Makyaj:

Ece Karagülle

Moda Editörü

Asistanları:

Batuhan Çetin,

İlnur İskender

IWC ile bu kez modern

kadının renkli gardırobunda

karşılaşıyorsunuz ve

gördükleriniz sizi şaşırtmıyor.

İstediğiniz karaktere

bürünebileceğiniz, geniş

bir skalayı IWC aracılığıyla

huzurunuza seriyoruz,

buyrunuz...

Makyaj Asistanı:

Sara Kara

Model:

Sophie/

Option MGMT

148


Bluz:

Pinko

Ceket:

Dkny

Pantolon:

Karen Millen

Saat:

IWC Portofino

Midsize Automatic

Day & Night 37

149


Bluz:

Max Mara

Triko:

Sandro

Pantolon:

Asilio/

Vakkorama

Etol:

House of Ogan

Ayakkabı:

Cos

Saat:

IWC Portofino

Midsize

Automatic 37

Elbise:

Burberry

Saat:

IWC

Portofino

Automatic

Moon Phase

37 Laureus

Edition

150


Bluz:

Sandro

Pantolon:

Max Mara

Palto:

Dkny

Etek:

Asilio/

Vakkorama

Saat:

IWC Portofino

Midsize

Automatic 37

151


Palto:

Max Mara

Pantolon:

Sandro

Ayakkabı:

Christian

Louboutin

Çanta:

Lacoste

Saat:

IWC

Portofino

Midsize

Automatic

Day & Night

37

152


Triko:

Silk&Cashmere

Gömlek:

White Posture

Trençkot:

Burberry

Saat:

IWC Portofino

Midsize

Automatic 37

Elbise:

Burberry

Mont:

Paltoi

Kemer:

Karen Millen

Saat:

IWC Portofino Midsize

Automatic 37

153


Her iş gibi, bir yayınevini yönetmek de ticaret hayatının temel kurallarına

hakim olmayı gerektiyor. Ancak aynı zamanda içinde çok daha farklı

bir çabayı barındırıyor. Bir edebi metni değerlendirmek, onu para

kazandıracak şekilde okuyucuya sunmak ve bütün bunları yaparken, ister

istemez politik alana yaklaşmak... Can Öz’e bu dengeyi nasıl koruduğunu

ve babasından devraldığı edebiyat dünyamızın en önemli sembollerinden

birini, Can Yayınları’nı, nasıl yönettiğini sorduk.

CAN ÖZ

Röportaj:

Tanem

Sivar

Fotoğraf:

Gökhan

Polat

154


İyi bir yazar olmak ister

1 miydiniz?

Çok, ama ne yazık ki

yetenekli değilim.

Uzun edebiyat sohbetleri

2 içinde büyüdüğünüzü tahmin

ediyoruz.

Evet, öyleydi. Ve bu bana çok doğal

gelirdi, hala da gelir. Genelde kitap

okuyan çevrelerle dostluk yaptığım

için, aksinin nasıl olacağını pek

kestiremiyorum.

Yakın zaman önce baba

3 oldunuz ve kızınız benzer

bir dünyaya doğdu... Ona

okumak istediğiniz kitapların hayalini

kuruyor musunuz?

Şimdilik onu kucağıma alıp kitap

okuduğumda kitabın sayfalarını

yemeye çalışıyor. Gerçi ben de ona

en son Algorithms to Live By, The

Computer Science of Human Decisions

isimli bir kitap okumaya çalışıyordum,

tepkisi buna da olabilir. Gelişmelerden

haberdar ederim.

Babanızın yokluğunda işleri

4 yürütmekte çok zorlandığınız

bir dönemden geçtiğinizi

anlatmıştınız. Pes etmek hiç aklınızdan

geçmiş miydi?

Hayır, hiç geçmedi, öyle bir seçenek

yoktu.

Günde kaç saat

5 çalışıyorsunuz?

İş saatleri dışındaki

yazışmaları ve evde çalışmamı da işin

içine katarsak bu sıralar herhalde 14

saate yaklaşıyor. Ayrıca haftasonları da

genelde çalışıyorum. Bundan birkaç

sene önce yedi-sekiz saatte yırtıyordum,

haftasonları da işle hiç ilgilenmiyordum.

O günleri özlüyorum, ama bu hali

de seviyorum; çünkü çok severek

çalışıyorum.

Can Yayınları kitap kapağı

6 tasarımında klasik beyaz

mizanpajını terk etmeye

başlayınca okuyucu kitlenizden farklı

tepkiler almıştınız. Siz bu tepkileri,

yayınevinin sahip olduğu mirasa

bakarak bugün nasıl okuyorsunuz?

Yeni kapaklara geçmek doğruydu,

dünyanın döndüğü yönün tersine

gitmeye çalışırken Can Yayınları da

küçülmekteydi, bu karar sonrası bu

durum tersine döndü. Yeni kapakların

çoğunu çok beğeniyorum, ama beyaz

kapakları da özlüyorum. İkisi birlikte

olamıyor ne yazık ki (şimdilik).

Sosyal medya sonrası yeni

7 jenerasyonun kitap okuma

alışkanlığı sizi duygusal ve

ticari açıdan korkutuyor mu?

Hayır, korkutmuyor. Yeni jenerasyon

eskisinden daha çok kitap okuyor.

Anlaştığınız yazarları kendi

8 Twitter hesabınızdan

takipçilerinizle

paylaşıyorsunuz. Aynı zamanda bir

yazar kaybettiğiniz zaman üzüntünüzü

de açıkça dile getiriyorsunuz. Böyle

durumlarda Can Yayınları’nın kurumsal

kimliği ile sizin kişiliğiniz iç içe geçmiş

olmuyor mu?

E geçiyor, ancak burada bir sorun

yok, çünkü zaten Can Yayınları’ndaki

görevimden dolayı insanlar beni

tanıyorlar, bu çapta ilgi çekici başka bir

vasfım yok.

Kurumsallığı ne kadar

9 önemsiyorsunuz?

Yanıtı en sıkıcı soru

olabilir bu, o nedenle kısa tutacağım.

Tamamen yanıtlasam, bu yanıtta iki

mesaj vermeye çalışırdım: Birincisi,

Türkiye’de Anglosakson geleneklere

göre kurumsallaşmak zaman zaman

bir orangutana kartvizit uzatmaya

benziyor, bu nedenle çok zor. İkincisi,

Can Yayınları’nı bu şartlar altında

kurumsallaştırmak için elimden geleni

yaptım, yapmaya devam ediyorum.

Yayınevi sahibi olmak politik

10 duruşu da -kaçınılmaz

olarak- beraberinde

getiriyor. Türkiye’nin sürekli değişen

gündeminde edebiyat, ticari kaygılar

ve inandığınız değerler arasındaki

dengeyi nasıl buluyorsunuz?

Ticari kaygılar yayıncılara özgü değil.

Ancak siyasetin entelektüel düşünceyle

mücadelesi elbet hayatımızı çok

zorlaştırıyor; ama bu aynı zamanda,

çalışmak için bize daha çok gerekçe

de yaratıyor, işimizin önemi, ciddiyeti

artıyor.

Edebiyat dışı metinlere olan

11 yaklaşımınız son zamanlarda

değişti mi?

Evet, memleket gömüldükçe ben de

edebiyat dışına daha çok ilgi duymaya

başladım.

Yeni nesil edebiyat

12 dergilerini nasıl

buluyorsunuz?

Açıkçası, çok eleştiri almalarına

rağmen, ben bu alandaki gelişmelerden

çok memnunum. Öyle ya da böyle,

birçok yazar artık daha çok tanınıyor,

okunuyor. Bu nefis bir şey. Ocak 2017’de

Can Yayınları da bir edebiyat dergisi

yayınına başlayacak. İsmi şimdilik

sürpriz olsun.

Socrates yayın hayatına

13 yeni başladığı sıralarda,

yayıncılığın kaderini

değiştirecek bir dergi olacağını

düşünüyordunuz. Yapmak

istediklerinizin ne kadarını

yapabildiniz?

Socrates benim yapmak istediklerimle

sınırlı bir dergi değil, zaten büyüsü

burada. Çok kişinin hayalleri bu

derginin mayasını oluşturuyor. Bu

enerjinin önünde durulmaz. Zaten

gidiş o gidiş, 18 Ekim’de Almanya’da

Almanca yayına başlıyor dergi, 1

Kasım’da da Teşvikiye’de Socrates Bistro

açılıyor.

155


Ragnar Kjartansson, performans işlerinin çoğunda absürtlük ve yinelemelere

yer verirken, bir yandan İskandinav melankolisi ve bohem melankolik sanatçı

klişelerine göz kırpıyor. 2009 Venedik Bienali’nde İzlanda’yı temsil eden

en genç sanatçı olan Kjartansson ile Barbican’daki The Visitors sergisi,

ABD’deki ilk retrospektifi, The National ile işbirliği ve içindeki kadın üzerine

konuştuk.

RAGNAR KJARTANSSON

Röportaj:

Yonca

Keremoğlu

Fotoğraflar:

Lilja

Birgisdóttir

Lilja, XOXO için

Reykjavík’teki

atölyesindeydi.

Gerisini

fotoğraflar

anlatıyor.

156


Video ve performans işlerinin

1 neredeyse hepsinde yer alan

tekrarlar ‘Woman in E’ isimli

işinde altın perdelerle süslü bir odada,

altın elbiseli bir kadının devamlı çaldığı

mi minör notasıyla kendini gösteriyor.

Neden mi minör?

‘Women in E’ ile mi minör tekrarını

kullanarak sonik bir heykel yapmayı

amaçladım. Bir şarkı oluşturmaktan çok

bu akordun ses heykelini oluşturmak

istedim ve sonuç mi minör’e odaklanan

bir durum heykeli oldu. Mi minörü

seçmemin nedeni basit ve hüzünlü

bir nota olmasıdır. İlk defa gitar

çalarken, bu notayı öğrendiğinizde bir

nevi müziğe açılırsınız. İki parmakla

çalınan basit bir akordur ama biraz

da hüzünlüdür. İşlerimde, büyük bir

yer kaplayan melankoli fikri üzerinde

oynamayı seviyorum. Bu klişeyi

büyüleyici buluyorum ve onunla hem

dalga geçmek hem de onu takdir etmek

hoşuma gidiyor.

Tiyatroyla iç içe bir ailede

2 yetişirken tiyatro oyuncusu

ya da aktör olmayı hiç

düşündün mü?

Hiçbir zaman oyuncu olmak istemedim,

tarih hocası olmayı tercih ederim, daha

ilham verici.

Oyunculuk, tekrarlar, rol

3 yapmak ve farklı personalara

bürünmek işlerinde sıkça

rastlanan unsurlar arasında. Sanatta

performatif tanımı senin için nedir?

Ürettiğim çoğu işin özünde performatif

unsurlar var. Ama sözcük olarak

bir tanım yapmak istemem. Sanatta

istediğini yapabilme özgürlüğü hoşuma

gidiyor. Bu resimdir, bu heykeldir,

bu performanstır gibi etiketler

koyamıyorum. Performatif tek bir

şeyden ziyade, birçok şey olabilir.

Tiyatro ile performansın farkları konulu

konuşmalar aklıma geliyor ve bu

konuları gerçekten umursamıyorum.

Hepsi birbirine çok yakın alanlar.

Tiyatro bir senaryo olmaksızın da

olabilir, herhangi bir yerde, sokakta

bile yapılabilir. Genel olarak tanım

yapmaktan kaçınıyorum. Bana göre

doğru ya da yanlış tanım diye bir şey

yok. Performanslarımı bir heykel ve

resim olarak gördüğüm gibi, bir resim de

gayet tabii bir performans olabilir. Tam

olarak üzerinde çalıştığım da bu.

‘The End’ serisindeki işleri

4 oluştururken sürekli içki

ve sigara içen, melankolik

ressam kimliğine girip, bu klişeyi

sürekli her gün aynı modelin resimlerini

yaparak canlandırıyorsun.

Günümüzde sanat dünyasında gerçek

sanatın bu maço kişiliğe bürünmek

gerektiğini sanan sanatçılar hala

var. Benim de yaptığım 20. yüzyılda

yaygın olan klasikleşmiş maço, alkolik

ve melankolik bir sanatçı rolünü

canlandırmaktı. Performansın bir parçası

olarak da bu resimleri yaparken sürekli

sigara ve bira içiyordum. Bu iş ironik

bir şekilde bu sigara ve içki batağındaki

bohem sanatçı kimliğine olan

hayranlığımı da yansıtıyor. Duyduğum

saygının bir parçası.

157


158


Üniversiteden beri sanatta

5 feminist yaklaşımlarla

yakından ilgilisin. Bildiğim

kadarıyla İzlanda’da altı ay boyunca

yemek pişirmeyi ve temizlik yapmayı

öğreten ev hanımlığı dersleri aldın. Bu

ilgin nereden geliyor?

Feminist yaklaşımların ürettiğim

işlerdeki etkisi çok büyük. Bunlar,

sanatçı olarak yolumu bulmamı

sağlayan konulardır. Mesela Carolee

Schneemann beni en çok etkileyen

sanatçılardan biri. Bir anda yaşayan,

nefes alan kadın bedenini sanatın içine

kattı ve sanat tarihinde sıkça kullanılan

bu konuya bir ses verdi. Resimlerde,

heykellerdeki pasif kadın vücudu bir

anda kaybolmaya başladı ve bir anlamda

sanatta kadın bedenine can verdi.

Ondan sonra gelen Bruce Nauman,

Marina Abramović gibi sanatçıların

işleri de onun etkisiyle bedene

yoğunlaşır. Aynı zamanda sanattaki

farklı ve yeni sesleri duymamı, feminist

sanata gözlerimi açmamı sağlayan da

yine Carolee Scheneemann’dır. 20.

yüzyılın ‘insanlığın yarısının söz hakkı

oldu’ klişesi bir anlamda doğru, zira bu

ses kendini feminist sanatla da ortaya

koydu. Kadınlar artık bir alt metin ya da

yan konu olarak değil tam görünür bir

şekilde sanatta yer almaya başladı. O

zamandan beri de sanatta çoğu heyecan

verici işi kadınlar yapıyor. Bu anlamda,

Sarah Lucas, Roni Horn da ilham verici

bulduğum kadın sanatçılardandır.

Peki 21. yüzyılda feminist

6 sanat yaklaşımında ne gibi

değişiklikler oldu?

Günümüzde kadın sanatçı olmanın

1970’lerdeki gibi bir mücadele

gerektirdiğini düşünmüyorum. Zaman

içerisinde bu mücadele azaldı ve kendini

ispat etti. Günümüzde güzel sanatlar

alanının da sinema ve sanatın diğer

alanlarından farklı olarak erkek egemen

bir alan olduğunu düşünmüyorum.

Oldukça kadınsı bir dünya aslında. Bu

yüzden sanatçı olmak için içinizdeki

kadınla iletişim halinde olmak

gerekiyor. Ne demek istediğini tam

olarak anlamasam da, bir arkadaşım;

tüm sanatçılar kadındır diyor. Bu şiirsel

ifadeye tamamen katılıyorum.

‘Me and My Mother’ adlı

7 işin, annen ve senin yan

yana durduğunuz ve her

dakikada bir sana doğru dönüp

tükürdüğü on dakikalık bir video. Ve

her beş senede bir yeni bir versiyonunu

çekiyorsun. Annen dahil olmak üzere

performanslarda yer alan insanlar

performanslardaki bu uzun tekrarlara

nasıl dayanıyor?

Beraber çalıştığım çoğu kişi bu

tekrarları seviyor. İlk projelerimdeki

performanslarımda bu tekrar olayını

kendim yapıyordum. Sonrasında diğer

insanları da dahil ettiğimde, bazıları

gerçekten sevdi, bazısı da en başından

yapamayacağını belirtti. Aynı eylemin

durmadan tekrar edildiği performanslar

herkesin dayanabileceği bir şey değil. Bu

yüzden, ya seviyorsun ya da gerçekten

nefret ediyorsun. Sevenler de şiirsel

bir şekilde kendinden geçerek, bir

nevi bağlılıkla sevip katlanabiliyorlar.

Annemi bu projeye dahil etmek hiç

zor olmadı. İzlanda’da Güzel Sanatlar

Akademisi’ne başladığım ilk senelerde

ona bu projeden bahsetmiştim, o da

oğlunun sanat projesine yardım etmek

istedi ve bu şekilde bu projenin parçası

oldu.

The Visitors sergisinden

8 aklımızdan çıkmayan ve

sergiyle aynı ismi taşıyan

‘The Visitors’, müzisyenler ve birkaç

arkadaşının farklı odalarda şarkı

söylediği dokuz ayrı videodan oluşuyor.

İçlerinden birinin şarkı sözleri; “There

are stars exploding around you and

there is nothing, nothing you can do”.

Şarkının sözleri Reykjavík’li sanatçı ve

eski eşim olan Ásdís Sif Gunnarsdóttir

tarafından yazıldı. Kendisi hala yakın bir

arkadaşım olmakla birlikte yetenekli bir

sanatçıdır. Onun işlerinden bir tür kolaj

yaptım ve sonrasında gerçekten insanları

kendine çeken farklı bir etkisi olduğunu

duydum. Böyle bir etkisi olması çok

güzel.

159


Me and My Mother, 2010

Barbican’da izlediğimiz,

9 ‘A Lot Sorrow’ işinde, The

National, Moma PS1’da altı

saat hiç durmadan Sorrow parçasını

çaldı. Özellikle bu parçayı seçmenin

nedeni nedir?

Bu parçaya gerçekten aşığım. Onu ilk

olarak Paul Dano’nun yer aldığı For

Ellen isimli bir indie filmde duymuştum.

Duyduktan sonra adeta çıldırdım ve

üst üste bıkmadan dinledim. Hala da

derinlere gittiğim zamanlarda kendimi

bu şarkıyı dinlerken buluyorum. Şarkıyı

keşfettikten sonra, Moma PS1 ile, altı

saatlik bir konser oluşturma fikrimi

konuştuk. Heykelsi bir konser yapmak

istiyordum. Sonrasında da zaten bu

şarkıyı heykele çevirdim. The National

da bu projeye oldukça pozitif baktı.

Başta baterist Bryan Devendorf altı saat

davulda aynı tekrarları yapacağından,

haklı nedenlerle projede yer almakta

tereddütteydi. Ama sonunda gerçekten

çok güzel bir performans ortaya çıktı.

Daha sonra bu performanstan, tipik ve

kısa bir rock’n roll filmi yapmak istedim

ve ‘A Lot Sorrow’ Barbican’da sergilendi.

Sürekli aynı parçanın tekrarı olması

onu bir resme dönüştürüyor. Sorrow’un

resmine, hüznün resmine. Sorrow’un

renk paletini düşündüğümde onu bir

Gerhard Richter resmi gibi görüyorum.

The National, Sigur Ros’un

10 klavyecisi Kjartan Sveinsson,

annen, baban ve çeşitli

müzisyenler önceki performanslarında

yer aldı. Yeni projelerde beraber

çalışmak istediğin isimler kim?

Önceden olduğu gibi şimdi de The

National’dan Bryce Dessner ve Aaron

Dessner ile işbirliği içindeyiz. İleride

ne olur bilmiyorum çünkü her zaman

fikir benim için daha öncelikli. Fikri

bulduğumda buna uyan doğru kişilerle

hemen iletişime geçiyorum. ‘Bir gün

Kanye West’le bir proje yapsam’ gibi

hayallerim yok. Fikrin kendisi daha

eğlenceli geliyor. Bazen hiç hayal gücüm

yokmuş gibi de hissediyorum. Yaptığım

işlerin çoğu kafamda doğru fikri

netleştirdiğimde aniden gerçekleşiyor.

Sergiden başka bir iş

11 ‘God’, senin retro bir

smokin içerisinde, şık bir

orkestra eşliğinde pembe perdeler

önünde yavaşça şarkı söylediğin bir

performansın videosu. İşin ismini nasıl

seçtin?

Bu iş için büyük bir başlık aradığımı

hatırlıyorum. Kulağa çok komik gelse de

en büyük başlığı arıyordum ve birden

aklıma ‘God’ geldi. Genç ve inançlı

bir adamken inancımı kaybetmeye

başladığım bir dönemdi.

İnancını kaybetmenin belli

12 bir sebebi var mı?

Bunu günümüzde herhangi

bir dinde hissedebilirsin, Hristiyanlık

olsun, İslam olsun. Bağnaz insanlar

dünyanın problemlerini oluşturuyor.

Sevgi ve şefkatin gerçekten din ve

kitaplardan gelmediğini keşfetmek beni

değiştirdi. Dinler insanları kendine

bağlıyor ve bağladıklarını mazur

görüyor. İnsanlara diğer dinlerden

daha üstün bir dinin parçası olduğun

mazeretini veriyor. Ve bu noktadan

sonra şefkat kalmıyor, aksine kibir

ortaya çıkıyor. İnsanların kendini

diğerlerinden üstün gördüğü her şey, bu

din ya da kibirli bir insan da olabilir, çok

rahatsız edici. Kibirli ifadeler insanları

ayırıyor. Aynı şey ateizm içinde geçerli

olabilir. Çok kibirli bir ateist de herkese

kendi ideallerinizi empoze edip insanları

dinden soğutmaya çalışabilir. Ölmekte

olan hastalara bakan bir hemşire

olarak eşimin annesinin söylediği

bir izlenimi bana çok ilginç gelmişti.

Dine aşırı bağlı kişilerin ölümlerinin

çok zorlu olduğundan bahsetmişti.

Düşünsene; tüm hayatın boyunca öbür

dünyayı düşünüyorsun ve sana evrenin

gerçeklerini anlattığını sandığın kitapları

okuyorsun ve bir anda, ölüm anın

geliyor. Ya okuduğun gibi, söyledikleri

gibi değilse?

Neden pembe neon

13 aracılığıyla İskandinav

stereotiplerine gönderme

yapma ihtiyacı duydun?

‘Scandinavian Pain’, en sevdiğim

İskandinavyalı ve hüzünlü erkek

sanatçılara takdirimi yansıtan bir iş.

Edvard Munch, Lars Von Trier, Ingmar

Bergman gibi kederli İskandinav

sanatçılara bir saygı duruşu. Bir de metal

müzik... Bu tür ne yazık ki İzlanda’da

yok ama komşularımız olan İskandinav

ülkelerde var. Onların daha karanlık

olduğunu düşünüyorum ve buna saygı

duyuyorum. İzlanda daha kaygısız.

Tıpkı burada hiç ağaç olmaması gibi.

Neredeyse hiç ağaç yok.

160


161


HELLO/

GOODBYE

TUĞÇE ALTUĞ

Röportaj:

Başak

Ulubilgen

Fotoğraflar:

Gökhan Polat

Geçtiğimiz

sene hem

Afife Jale

Ödülleri’nde

hem de Sadri

Alışık Oyuncu

Ödülleri’nde

Yılın En

Başarılı

Yardımcı Kadın

Oyuncusu

seçilen

Tuğçe’yle

evinde ve arka

bahçesinde

keşfe çıktık.

Sabah ilk iş ne yaparsın? Su içerim. Kabileler’de canlandırdığın karakterden aklında kalanlar... Giderek

sağırlaşmak, işaret dili, vahşi kadın, duygusallık, duygularını direkt ifade edebilen, bedensel ifadesi kuvvetli,

ateşleyici güç, öteki, zeki, Claude Debussy’nin Clair de Lune’u... Rol yapabildiğini ilk nasıl keşfettin? Çocukken,

oyun oynarken. Türk tiyatrosu nereye gidiyor? Son yıllarda yurtdışı ile bağlantılar daha kuvvetlendi. İyi metin,

iyi yazar, iyi oyuncu arttı, alternatif tiyatrolar çoğaldı. Ama bir yandan baskı, sansür ve engeller de arttı. Sınırlar

yaratıcılık getirir, üretmeye devam ediyoruz. İstanbullu olmak sana ne öğretti? Bazen en iyi ve rahat ulaşım yolu

yürümektir. Yakın muhitlerde sosyalleş; arada bir İstanbul’dan kaç... Oyuncularla ilgili yanlış anlaşılan bir şey?

Doğal olan, sancılı yaratım süreçlerimiz bazen insanlara tuhaf gelebiliyor. Sahnede seyirci karsısında olmak nasıl

bir his? Çıplak ve nefis. Ayrıca çıplaklığın modası hiç geçmez. Hayatın bir film olsa adı ne olurdu? Tutubella.

162


Tuğçe’nin okumayı çok sevdiği kitaplarının

arasında, ödül heykelciklerine de

rastlayabilirsiniz.

163


THE DAY

AFTER

Prodüksiyon:

an original

idea by CO

for Diesel

Fotoğraflar:

Zeynep

Özkanca

Moda Editörü:

Utku

Palamutçu

Saç:

Levent Arslan/

Makas

Makyaj:

Nisa Köse

Moda Editörü

Asistanı:

Tuğçe

Bahçıvangil

Bu sayfalarda, Uğur Kurul

ve Diesel BAD, gece ve

gündüz arasında yaşanan

karşı konulamaz mücadeleyi

karanlık tarafa doğru çekiyor.

Mesaj net: Gece ne kadar

hareketli geçerse geçsin,

kendinize gelip, yine aynı yere

yani geceye doğru yol almanız

gerekiyor.

BU BİR İLANDIR

164


Tişört:

Academia/

Beymen

Ceket:

Acne Studios/

Beymen

Mont:

The Kooples/

Beymen

165


Kazak:

Marni/

Harvey Nichols

Alt:

Balenciaga/

Harvey Nichols

166


167


Tişört:

Givenchy/

Beymen

Ceket:

Alexander Wang/

Harvey Nichols

Jean:

Dsquared2/

Beymen

Bot:

Dr. Martens/

Bilstore

168


Ceket:

Philipp Plein/

Harvey Nichols

169


HUNTING HIGH

AND LOW

Fotoğraflar:

Mathieu Vilasco

Moda Editörü:

Clélia Cazals

Saç&Makyaj:

Hannah Nathalie

Makyaj Asistanı:

Victoire Sevenot

Model:

Gaïa Orgeas/

WM Models

Lüks tüketim markalarının

sokakla oluşturduğu

harmoniyi, gecenin

karanlığında ele alıyor

ve spot ışıklarını getto

ihtişamının üzerinde, Paris’te

patlatıyoruz. Beklenmeyenin

verdiği şok etkisi, travmatik

bir haz halini alıyor.

170


Kürk:

Neith Nyer

Etek:

Chanel

171


Ceket:

Neith Nyer

Etek:

Chanel

Şapka:

Chanel

Küpe:

Neith Nyer

172


Ceket:

Chanel

Etek:

Chanel

Çizme:

Masha Ma

173


Kürk:

Neith Nyer

Etek:

Chanel

Bot:

Acne Studios

174


175


Gömlek:

Jourden

Pantolon:

Ignacia

Zordan

Küpe:

Fiona Tori

176


177


Sol

Üst:

Fiona Tori

Elbise:

Chanel

Eldiven:

Neith Nyer

Bot:

Maison

Margiela

Sağ

Üst:

Fiona Tori

Elbise:

Neith Nyer

Kolye:

Fiona Tori

178


179


180


Ceket:

Masha Ma

Kolye:

Chanel

181


182


Üst:

Afterhomework

Ceket:

Vivienne

Westwood

Kemer:

Fiona Tori

Küpe:

Afterhomework

183


Ülkü Çağlayan, insanlara çevre bilinci ve toplumsal farkındalık kazandırmayı

kendisine dert edinip Closet Circuit’i kuruyor. Hedefi çok açık; atığı en

aza indirerek ve malzemeleri yeniden kullanarak sürdürülebilir olmak. Bunu

yaparken, yaratıcılığa atfını esirgemiyor, mottosunun da açık ettiği üzere

sürdürülebilir yaratıcılığın peşine

düşüyor.

CLOSET CIRCUIT

Hazırlayan:

Selin

Ünüvar

Fotoğraflar:

Gökhan

Polat

184


soldan sağa:

1. Adaçayı

2. Mis otu

3. Ampul

4. Ham ip

5. Çivi

6. Ham ip

7. Silgi

8. Mızıka

9. El yapımı defter

10. Palo santo

11. Kartpostal

12. Kumpas

13. Soya mum

14. Mandal

15. Ham zarf

16. İplik

17. Hava filtresi

18. Açacak

19. Merhem

20. Parmak çanı

21. Tebeşir

22. Şans totemi

23. Kitap

24. Bant

25. Seramik

26. Tebeşir

27. Kara tahta

boyası

28. Dal

29. Rulo

30. Defter

31. Tütsü

32. Çizim

33. Kalem

34. Buhur

35. Tılsım

36. Çekiç

37. Kase

38. Ataç

39. Mum

40. Raptiye

41. Tirbuşon

42. Kara kobalt

43. Rulo

44. Fotoğraf

makinesi

45. Bant

46. Kıskaç

47. Silgi

48. Kurşun kalem

49. Not kağıdı

50. Kurdele

51. Toka

185


180 COFFEE BAKERY

360

3DÖRTGEN

400DERECE

44A

48A LOUNGE

7GR

9 ECE AKSOY

YEDİ MASA

YER CAFE

GALERIST

GALERİ NON

GALERİ ZILBERMAN

GEYİK COFFEE

ROASTERY &

COCKTAIL BAR

GEZİ İSTANBUL

GRAM

GRANDMA

GRAVITÉ COFFEE BAR

GREY FOOD & DRINK

L’ANGE PATISSERIE

& CAFÉ

LA BOOM

LA PATISSERIE LUNE

LA SCARPETTA

LE PAIN QUOTIDIEN

LES BENJAMINS

LEVANTIN GALATA

LOKANTA ARMUT

LOMOGRAPHY

GALLERY STORE

LUCCA

LUSH HOTEL

LUZIA

KANTİN

KARABATAK KARAKÖY

KARAKÖY LOKANTASI

KARE ART GALLERY

KARGA BAR

KARLETTO

KAVANOZ İSTANBUL

KIRINTI RESTAURANT

KISS THE FROG

KİKİ

KİLİMANJARO

KOZMONOT

KRONOTROP

KRUTON

KULP

KÜFF

RAFİNERİ

RAVONUA 1906

COFFEE & BAR

ROBINSON CRUSOE

KİTABEVİ

TAPS BEBEK

TASARIM

BOOKSHOP CAFE

THE HOUSE CAFE

THE HOUSE HOTEL

TOI AKARETLER

TRIBECA NİŞANTAŞI

QUE TAL TAPAS

BAR CAFE

ELEPHANT

UNION HOTEL

ESMOD

NAAN BAKESHOP

NAİF KARAKÖY

NEOLOKAL

NESPRESSO

NO-FISH TODAY

NOPA RESTAURANT

NORM COFFEE

OPS CAFE

OPUS 3A

W ISTANBUL

WAGAMAMA

WALTER’S COFFEE

ROASTERY

WALTON HOTELS

WANDA

WELLDONE

WHITE MILL CAFE

ZEPLIN PUB & DELICATESSEN

C-ZONE

C.A.M GALERİ

CAFE FİRUZ

CAFE SMYRNA

CAFE ZANZIBAR

CAFFÉ NERO

CASITA

CENTRAL NİŞANTAŞI

CEZAYİR İSTANBUL

CHADO

CHERRYBEAN COFFEES

COFFEE CRAFT

CORTILETTO PIZZERIA

COUPE LOUNGE PUB

CREMERIA MİLANO

CREPAN ARNAVUTKÖY

CUMA ÇUKURCUMA

CUP OF JOY

CUPPA CAFE

HAMM DESIGN

HAPPILY EVER AFTER

HARDAL

HARVARD CAFE

HILLSIDE CITY CLUB

HOME ROOM

HUDSON

HÜNKAR

FERAH FEZA

FİNN KARAKÖY

FOTINI CAFÉ

ULUS 29

UNTER

JAMIE’S ITALIAN

JUNO

ÖKTEM & AYKUT

GALERİ

XOXO’nun mekanınıza gönderimi için mail atın:

123@coistanbul.com

ALEXANDRA

COCKTAIL BAR

ALL SPORTS CAFÉ

ANY İSTANBUL

ARKA ODA

ARTNEXT İSTANBUL

AŞŞK CAFE

ATÖLYE MAÇKA

AYI

İKSV

İSTANBUL MODA

AKADEMİSİ

İSTANBUL

MODERN MÜZESİ

İSTANBUL SETUP

BACKHAUS

BACKYARD

BALTAZAR

BANTMAG MEKAN

BASTA

BEBEK KAHVE

BEBEK KORU KAHVESİ

BEER HALL

BEJ CAFE

BEN COFFEE ROASTERS

BEYAZ FIRIN

BEYMEN BRASSERIE

BIG CHEFS

BISTRO 33

BİR NEVİ DELİ

BLOKART SPACE

BREAD & BUTTER

BRÖD

BUTİK BUKA

VANESSERIE

VAPIANO

VENTURE

COFFEE WORKS

VOGUE

RESTAURANT &

BAR

MADEO KARAKÖY

MAGNOLIA CULTURE

MAGRITTE

MAHALLE

MAKAS

MAMBOCINO

MANGERIE BEBEK

MANO BURGER

MANUEL DELI & COFFEE

MARI RESTAURANT

MASA

MAVRA GALATA

MEG

MIA MENSA

MIDNIGHT EXPRESS

MIDPOINT

MISS PIZZA

MİKLA

MİLLİ REASÜRANS SANAT GALERİSİ

MİNOA

MOC İSTANBUL

MOMO

MONO CAFE BRASSERİE

MORO

MUAF

MUHALİF

MUHİT

MUMS CAFE

MUNCHIES CREPE & PANCAKE

MUSE İSTANBUL

MUTFAK SANATLARI AKADEMİSİ

MÜNFERİT

MÜZEDECHANGA

SALOMANJE

RESTAURANT

SHOPI GO

SIMURG KİTABEVİ SAHAF

SNTRL DÜKKAN

SOSA

ST. REGIS HOTEL

SUNDAY COFFEE BAR

SUNSET GRILL & BAR

SUSHI EXPRESS

SUSHICO

SWISS HOTEL

BOSPHORUS

DA MARIO RISTORANTE &

PIZZERIA

DAI PERA

DELICATESSEN

DEM CAFE

DEN CAFE

DERİN DESIGN

DIRIMART

DIVINE BRASSERIE

DRIP COFFEE

DÜKKAN

PANDORA KİTABEVİ

PAPERMOON

PAPPA CAFE

PAROLE CAFE

PASTEL İSTANBUL

PATISSERIE DE

PERA

PATİKA KİTABEVİ

PETRA

PIOLA

Pİ ARTWORKS

PLUMON

PLUS KITCHEN

POINT HOTEL

POPUP

Sadece standart teslimat ücreti ödeyerek abone olmak için

aşağıdaki linke gidin:

www.xoxothemag.net/uyelik

Similar magazines