KUSVA

ncmttny53

KUSVA Gençlik Hareketi

Adına İmtiyaz Sahibi

Burak AK

Yayın Koordinatörleri

ve Yayına Hazırlayanlar

Emine HAXHİU

Furkan GÜR

Nida URMUÇ

Rabia KOYUNCU

Ömer BAKKALOĞLU

Düzeltmenlik

Uğur MAMATİ

Fatih KURU

Yusuf HACICAFEROĞLU

Mehmet Sabit GÖKTAŞ

İletişim Bilgileri

bilgi@kusva.org

kusva.org

Kusva dergisinde yazılanların

sorumluluğu yazanlara aittir.

EDİTÖR’DEN

Gençlerin dergide yer alan güncel konuların incelenmesi, değerlendirilmesi ve önerilerde

bulunması bulunduğu toplumun parlak bir geleceği olacağı tartışmasız bir göstergesidir.

15 Temmuz gibi olaylara karşı özellikle de gençlerin sesi yükselmesi onların tepkisiz,

nötr, herşeyi sergilendiği gibi kabul eden bir kesim olmadıkları apaçık görülmektedir.

Dergide yer alan yazılardan Türkiye gelecekte güvenli

ellerde olacağı, başarılı bir şekilde yönetilmesi bilineceği, siyaset, ekonomi, sosyal refahın artması

gibi konularda yapısal reformların devamı getirileceği bir ülke halinde olacağı anlaşılmaktadır.

Bizim en önemli “silahımız” kalemdir. Bunun bilincinde herkes olacağı zaman o toplumda çözülmeyecek

sorunlar ortada kalmayacaktır.

kusva.org


içinde

oalca


k

kiler


MAKALE

BURAK AK

BiR

GENÇLiK

İnsanoğluna sayılı günler halinde lütfedilen en kıymetli nimet gençliktir.

Akıllı bir insan, bu kıymetli ve sınırlı imkanı en güzel şekilde geçirmenin

yollarını aramalıdır. Gençliğin kıymeti ihtiyatlılıkla anlaşılır. İmam-i

Rabbani Hazretleri ne güzel söyler “ Vakitlerin en şereflisi olan gençlik

çağı, en faziletli ameller için harcanmalıdır.”

Bizler de hayal ettiğimiz gelecek için gençliğini ülkesine, ümmetine

hizmet yolunda feda etmeye hazır gençleriz. Ülkemizde ve dünyada

yaşanan sorunlara kayıtsız kalamayız. Daha iyi nasıl olur? Doğru hedefe

nasıl ulaşırız? Endişesini taşıyoruz. Oku! Emriyle başlayan bir dinin mensupları

olan bizler bilgiye nasıl ulaşacağımızı unutmuşuz. Büyük bir kültür

yozlaşması yaşıyoruz. Kitle iletişim araçları kullanılarak dinimize, kültür

yapımıza yakışmayan davranış ve tutumlar yaygınlaştırılmakta. Bizi biz

yapan kültürel yapımız asimile oluyor. Öz kimliğimizi, değer yargılarımızı

kaybetmemiz bu toplumun çöküşü demektir.

Öyleyse değer nedir? Herhangi bir şeyin rayiç bedelimidir sadece?

Elbette ki değildir. Herkese göre aynı olan asli ve herkese göre değişebilen

izafi olarak iki şekilde değer algısı vardır. Bir şeyin asli değeri, onun

bizatihi kendi değeri olmasına karşılık, izafi değeri de onun herkese göre

değişen değerini teşkil eder. Bunu bir misalle şöyle açıklayabiliriz: Yüz lira

satın alma gücü bakımından herkes için aynıdır, değişmez. Fakat bu aynı

paranın şu veya bu kimse için ifade ettiği değer aynı değildir.

İzafi değer, insanların o değerin konusu olan varlığa sahip olabilmeleri

5

aralık ‘16


BURAK AK

için sarf ettikleri emek, yaptıkları fedakarlıklarla

orantılı olarak değişir. İzafi

değer aynı zamanda bir varlığın ruhsal,

toplumsal, ahlaksal ya da güzellik

yönünden taşıdığı düşünülen yüksek

ya da yararlı niteliklerin de ölçüsüdür.

Örnek vermek gerekirse eline miras

yolu ile geçen milyonları birkaç senede

tüketen kimseler, bu akıl almaz israfı

onu kazanırken alınları terlemediği

yorulup yıpranmadıkları için yaparlar.

Şayet bu parayı kazanırken buna gerektiği

gibi emekleri geçmiş olsa idi birkaç

yılda böylesine çarçur etmezlerdi. Daha

doğrusu edemezlerdi. Çünkü o parayı

kazanırken zorluğunu görmüş, bedelini

ödemiş olacaktılar.

Netice itibariyle, dikkat edecek olursak,

ister anne ile evlat arasındaki

münasebet olsun, isterse insan ile para

veya her hangi bir mal arasındaki ilişki

olsun, bunların hepsinin değeri ancak

verilen emekle eş değer olarak değişir.

Hal böyle olunca ülkemizin ve İslam’ın

bizlerin gözünde ki değerinde

de bu esas geçerli oluyor. Ülkemizin ve

bizleri şereflendiren İslam’ın kıymetini

bilmiyoruz. Çünkü kazanmak için bir

bedel ödemedik. Doğduğumuz gün

nüfus kâğıdımızda “Dini: İslam” ibaresi

yerleştirildi. Yaşamımız boyunca özgürce

ibadetlerimizi yerine getirebildik.

Dinimiz için bir zorluk çekmedik, zahmetini

yaşamadık bir nevi az önce vermiş

olduğum örnekte ki gibi mirasyedi

konumundayız. Bedelini ödemediğimiz

için, yeterince sahip çıkamıyor, bizlere

bırakılan bu mukaddes mirasın kıymetini

bilmiyoruz.

Bizler, mirasyedi olmamak, bırakılan

mirasa sahip çıkmak ve hak ettiği kıymeti

verebilmek amacıyla bu yola baş

koyduk. Ve yol arkadaşlarımızla birlikte

gençliğe hizmet edecek olan Kusvâ

Gençlik Hareketi’nin temelini attık.

Neden mi bizler gençliğin durumunu

kendimize dert edindik? Türkiye genelinde

ki gençlerimizin sadece yüzde

beşinin sivil toplum kuruluşlarında

gönüllü görev aldığını biliyor muydunuz?

Sosyal sorumluluk projelerinde

çalışmayan, dünyada olup bitenden

habersiz, farkındalık duygusundan yoksun

gençlerimiz ne yazık ki bilgisayar

oyunu başında ya da sokaklarda zamanlarını

öldürdüğünü görüyoruz. İşte

bizler, kendi kurdukları hayali dünyayı

yıkmalarını sağlamak ve pencerelerinin

ötesindeki gerçek dünya ile tanışmalarına

tanıklık etmek istiyoruz. Bu tehlikenin

farkında olarak her geçen gün

başka bir genç kardeşimize ulaşmak

gayesindeyiz.

Bu bilinç doğrultusunda gençlik hareketimize

Kusvâ ismini seçtik. Kusvâ

kelime anlamı olarak varılacak hedef,

son nokta anlamına gelmektedir. Aynı

zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v),

Mekke-i mükerremeden Medîne-i

münevvereye hicreti sırasında onu

sırtında taşıyan devesinin ismidir. Alemlerin

efendisi, İslâm nurunu sırtında

taşımakla şereflenen Kusvâ, Medine’ye

vardıklarında peygamberimiz (s.a.v)’in

müsadesiyle misafir kalacağı evi de tayin

etmiştir. Bugün İstanbul’da medfun

olan Ebu Eyyûb El-Ensarî hazretlerinin

hanesine Allah’ın Resulünü ulaştırmıştır.

Meşakkatli bu kutlu yolculukta doğru

hedefe ulaşan Kusvâ gibi bizde fikri ve

ilmi yönleriyle davayı anlatmak ve en

doğru hedefe ulaştırmak için Kusvâ

Gençlik Hareketi’ni kurduk.

Kusvâ Gençlik Hareketi bünyesinde

farklı projeler yer almaktadır.

Bunlardan en önemlilerinden

bir tanesi de KUSVÂ

Dergisidir. Biliyoruz ve inanıyoruz

ki sözcükler ve kelimeler

dünyayı değiştirebilir.

kusva.org

6


BiR GENÇLiK

Bizler de alanında uzman genç bir kadro ile birlikte bu yola çıktık ve aylık

fikriyat dergisi olan Kusvâ Dergisini hazırladık. 81 il de teşkilatlanma projemizle

entegreli çalışarak sesimizi bütün Türkiye’ye duyurma amacındayız.

Aynı zamanda yurt dışı teşkilatımız ile birlikte her yılın sonunda en çok beğenilen

yazıları İngilizce’ye tercüme ederek bir çok ülkeye sesimizin ulaşmasını

sağlayacağız.

Sözlerime son vermeden önce Mevlana’nın bir buyruğundan bahsetmek

isterim.

“Ne mutlu o kişiye ki, gençlik günlerini ganimet bilir de kulluk borcunu öder.

Yani dini ve insani vazifelerini yerine getirir. Bedeni sapasağlam iken, yüreğinde

de vücudunda da güç ve kuvvet varken kulluğunu ifa etmek gayreti

içinde olur.

7

aralık ‘16


BURAK AK


Zira o gençlik çağı, yemyeşil, ter-ü taze bir bağa benzer.

Bol bol meyveler verir. İhtiyarlıkta beden, çorak toprak

gibi gevşer, dökülür. Çorak bir tarladan da hiçbir vakit hoş

bir bitki yetişmez.”

Tarihimize yön veren, ilmiyle, ferasetiyle hoş bir seda bırakmış olan büyüklerimiz,

biz gençleri bu derece önemserken, bizlerin vazifelerimizi

bilmeyip, gençliğin değerinden bihaber yaşamamız beklenemez.

Burak AK

Kusva Gençlik Hareketi Başkanı

kusva.org

8


MAKALE

FURKAN GÜR

GENÇLiK

VE ÖTESi

Öncelikle söze ‘BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM’

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) diyerek başlayalım.

İsminin anlamınında ifade ettiği gibi ‘’KUSVA’’ şuuruyla çıkılmış olan bu

yolda yürümeyi ve neticesinde hedefe varmayı amaç edinip oluşturulan

bu projenin hepimize hayırlı olmasını diliyorum. İlk sayısı çıkacak olan

KUSVA dergisinde nacizane fikirlerimi paylaşmak ve aynı dert ile dertlenip

daha güçlü bir şekilde ilerleyebilmeyi düşünmek gurur verici.

GENÇLİK VE ÖTESİ

Bütün İnsanların en büyük Öğretmeni Olan O Yüce Efendimiz , Her kesime

önem Verdiği Gibi Gençlere Daha Çok önem verdiğini yaşantısında

göstermiştir. Gençlere Öyle şefkatli, sevgi dolu bir yürekle davranmıştır

ve bunun sonucunda Gençler Efendimizin etrafında pervane olmuştur,

ona gönülden bağlanmıştır. Nasıl ki Peygamberimiz Yüce İSLAM davasını

Gençlere anlatmış, bunu Gençler omuzlamış ise bizlerinde bu şuurda bu

yolda davamızı sürdürmemiz gerekmektedir.

İLK AYET ‘’ OKU ‘’

Yüce ALLAH, KUR’AN’I KERİM’in ilk vahyedilen Ayetinde okumamızı

emrediyor. Dinimizin Temelini oluşturan emirleri, öncelikle okuyup anlamamızı

emrediyor. Peki bizler böylemi yapıyoruz ? Okumayan toplumdan

hiçbir hareket, hiçbir gelişim beklenemez. Bu yüzden Kendimize bir

dönüp bakmalıyız. Gerek aile ve gerekse toplumdaki gençlerin durumlarını

bir değerlendirmeliyiz. Nasıl bir gençliğe sahibiz? Unutmayalım ki

nasıl bir gençliğe sahipsek, geleceğimizi buna göre belirleyebiliriz. Her

daim zihnimizi diri tutmalıyız ve İslam davası şuurunu unutmamalıyız.

Kalbimizdeki insanla kafamızdaki iz’anı daimi olarak birliktelik içersinde

9

aralık ‘16


FURKAN GÜR

bulundurmalıyız. Yoksa boşluk içerisinde, kararsızlık ile ne aptığını bilmeyen, bilinçsiz, kırıp döken

ve ideoloji oyuncağı haline gelip, kötü kişi ve zümrelerin kuklası olursak zafere ulaşamayız.

15 TEMMUZ MİLLİ DİRENİŞ

Özellikle son yıllarda ülkemiz çok ağır bir şekilde hem içeriden, hem dışarıdan Vatanı bölmek

isteyen hainlerin oyunlarına mWlerimize sahip çıkarsak ve geleceğimizi geçmişimizden aldığımız

güç, ilham ve gurur ile devam ettirirsek ancak amaçlarımıza ulaşabiliriz.

KÜRESEL SERMAYE TÜM HIZIYLA OYUNLARINI OYNAMAYA DEVAM EDİYOR..

Artık bildiğimiz meydan savaşları dönemi bitti. Postmodern medyatik savaşlar çağında yaşıyoruz.

Küresel sistem, öncü medyalar üzerinden zihinleri teslim alıyor, sonra gerek kalırsa farklı yollar

deniyorlar. Bu küresel sermaye terörizmle savaşıyormuş gibi yapıp, terör örgütlerini kullanarak İslam’la

savaşıyor ve bütün bu yapılanları medya üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor. Müslümanları

terörist, kan emici, gözü dönmüş ve insani özellikler taşımayan kişilermiş gibi gösterip, İslam’ı

da bu tarz insanların inanmış olduğu bir dinmiş gibi gösteriyorlar.

PEKİ NEDEN İSLAMI TEHDİT OLARAK GÖRÜYORLAR?

Eğer İslam’ın Ekonomik, Kültürel, Siyasi, Sosyal ve Stratejik bir aktör olarak yeniden Tarih sahnesine

çıkışı durdurulmazsa batılıların İslam dünyası üzerinde kurmuş oldukları Hegemonyayı sürdürmeleri

kesinlikle zorlaşacaktır ve bu durumun Dünya düzeninin değişmesine yol açacağının

farkındalar. İslam dünyasının bu yürüyüşünü engellemek için, Halkın geleceğini kendisinin belirlemesinide

kesinlikle istemiyorlar. Aksi taktirde Ülkelerin kaynaklarını sömüremeyeceklerdi. İşte bu

yüzden İslam Dünyasında Totaliter rejimler desteklenmekte ve İslam dünyasındaki halkların kendi

geleceklerini kendilerinin karar vermelerini istememekteler.

Oyun çok büyük ve bu zor süreci atlatmak için yapacak çok işimiz var. Bizler sadece Türkiye için

değil, bütün Alem’i İslam’ın geleceğini düşünerek yola devam etmemiz lazım. İslam ülkelerine

baktığımız zaman bütün ümidin Türkiye’de olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin, bulunmuş olduğumuz

Coğrafyadaki önemi ve değeri tartışılamaz. Şimdi yılmadan, bıkmadan Alemi İslam için, bu

ayyıldızlı şehit kanıyla şereflenen bayrak için ve tek umut Türkiye’miz için çalışmaya devam..

Üstad Mehmet Akif ERSOY ne güzel anlatmış bu dizelerde ;

kusva.org

10


MAKALE

MiHRiMAN CEYLAN

YOLA

ADIM

ATMAK

Bir çin atasözü der ki: ,,En uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar.

HAYAT YOLCULUĞUMUZUN

ILK ADIMI OLAN BIR MUCIZE

NEFESLE BAŞLAYAN EN UZUN

YOLCULUK ANNENIN GÖZÜN-

DE MEYDANA GELEN BEBEĞINE

BAKARKEN KI ILK GÜLÜMSE-

MESIYLE, BEBEĞIN AĞZINDAN

ÇIKAN ILK KELIMEYLE, ILK YÜ-

RÜMELERLE DEVAM EDER. Yolculuklar,

insanı acizlikten olgunluğa

taşıyan en temel araçlardır

yeter ki insanoğlu yollarına adım

atmayı ve adım da sebat sağlamayı

bilsin. Esasında bilmekte o

yolda oluyor… Nice büyük alimleri,

liderleri bir hedef için uğraşan

insanları görünce

o yolun bir yoğrulma adeta insanı

şekle sokma okulu olduğunu

düşünülebilir.

İnsanların liderleri olan peygamberlerin

gittikleri yollara bakıldığında

nasıl bir şekillenme ile

nasıl ilahi bir eğitim ile ruhlarını

şekillendirip adım attıkları, yollarda

kendilerinin sabit kaldığı

gibi diğer bir çok insana da ilham

kaynakları adeta bir güneş olup

aydınlattıkları görülür. Kendileri

yolların karanlıktaki adımlarından

yürüyüp aydınlık amaçları

uğruna hiç yılmadan adım atmış

güneşi yüreklerinde hissederek

ne kadar ilerlediklerini yolun

sonundaki ulaştıkları aydınlık

eflere ulaşınca anlamışlardır.

Efendimiz’in bin bir cefa ile çıktığı

hicretin aydınlık sonuçları bunun

en güzel örneğidir.

YOL BIR MEDRESEDIR, YOL BIR

REHBERDIR, YOL BIR IŞIKTIR.

Tabiri caizse yollar, kalemin kağıt

üzerine bıraktığı bir noktalar gibi

ne kadar anlam ifade edebileceği

neleri oluşturabileceği bilinmezken

mesela kimine göre bir

11

aralık ‘16


MİHRİMAN CEYLAN

düzlük oluşturulur o nokta ile, kimine göre başlanılan

nokta ile aynıdır bitirilen yer, kimine düz bir

çizgi oluşturur hiç değiştirmeden yalın bir şekilde

kalıverir yolumuz, kendine şekiller verirken tamamen

yolundayken çizdiğin, kendini özünü temsil

eden sembollere bağlıdır esas mana.

GITTIĞI YOLA DOĞRU ŞEKIL VERMELI DE IN-

SAN. Hani bir söz vardır ameller niyetlere göredir

diye. Yolum uzun, aydınlık ve düzgün olması,

amaç dışına sapmaması işte bu niyet doğrultusunda

olur. Bu niyet bizim yolumuzu dışarıdaki

düşmanlıktan, zarardan korur. Bu derin güzelliği

Derviş Yunus ne güzel özetlemiş amacını : Ben

gelmedim kavga için, benim işim sevgi için. İşin

özü burada kendini gösteriyor, dava insanlarının

nasıl davalarını sahiplendikleri ve hiç şaşmadan

bu yolda gittiklerini bu amaçlarına kenetlenmeden

dolayı olduğu görülüyor. Yolunun şeklini

amacına göre

sıkıca ve sağlamca oluşturabilmeli de aynı zamanda.

PEKI YA YÜRÜYEBILMEK NASIL OLMALIDIR?

bir adım atarken yoldaki her şeye irade göstermekte

sırrın biri... Nasıl ki bir karıncanın Nemrud

‘un yaktığı ateşin içine bırakılan Hz. İbrahim ‘i

ateşten kurtarmak için bir damla suyla yardıma

koşmaya çalışması ve ona gülenlere yolunun

nasıl değişmez sağlam irade ile kurduğunu gösteren

şu cümlesi :

EN AZINDAN HANGI TARAFTA OLDUĞUM

BELLI OLUR.

Budur ki İslam aleminin içinde tutulan tuğlaların

da sağlam olmasının özü karınca zihniyetinin bir

nebze de olsa yaşıyor olması. Bir diğer sır ise kişinin

yüreğinde, kendini yoluna adayabilmesinde

işte o zaman durmadan yola devam eder akarsu

misali. İşte hayat dediğimiz bu yolculuğun temeli

atacağımız adımlarda, yeni çizeceğimiz yollarda

her şeyin gizli olduğu öz bizim ilk adımımızda

gizli. Başlangıçlar satrançta ki ilk hamleler gibidir.

Oyunu nasıl kuracaksın stratejini nasıl geliştireceksin

hepsinin şekillendiği her şeyi içine sığdıran

noktalardır ilk hamleler.

kusva.org

12


MAKALE

EMİNE HACİU

DOĞRU

OKUNMAYAN

BALKANLAR

COĞRAFYASI

Size Balkanlar’ın jeopolitik konumunu

açıklamaya yönelik herhangi bir

yazı sunmuyorum, veya bu bölgedeki

ülkelerin ne kadar elverişli bir coğrafi

konuma sahip olduklarını da öğretmek

istemiyorum amacım bu satırları

yazarken size aslında bu güzellikleri

keşfetmemizin ne kadar büyük bir

öneme sahip olduğunu vurgulamak.

Şu bir gerçektir ki yaşadığımız ülkelerin

mevcut siyasi ekonomik ve toplumsal

problemleri git gide artmaktadır.

Tarih servetimize dayanmayarak

batılı değerleri filtrelemeden kabul

etmemiz, hükümetlerin uyguladıkları

yanlış politikalar yüzünden bu toprakların

geleceği baltalanmaktadır. Batı

Balkanlar bölgesinde görülmek üzere

olan bir sosyolojik savaş devam etmektedir.

Şöyle ki bir toplumun sosyolojik

bütünlüğünün parçalanması

için, o toplum içinde farklı etnik ve

dini kimliklere dışlayıcı özellik kazandırılması

gerekir. Yani sosyolojik savaş,

açık toplumu kapalı bir topluma dönüştürür.

Yugoslavya Federasyonun

parçalanmasından bu yana bu gayet

gözle görülür bir manzaradır.

Sosyolojik savaştan başladık; bir

toplumun içine kapanması ve gelişmelerden

bilgisi olmamaması,

aktif bir şekilde ülkenin alınacak olan

kararlarında payının olmaması sonu

bilinmeyen bir yola girmiştir demektir.

Peki hangi gelişmlerden haberimiz olması

lazım? Geçmişi bilen ve tarihine

saygı duyan milletlerden mi oluşur

bu coğrafya? Tarih dediğimiz olgu

nedir? Tarih bilinci ne demek ve bu

toprakların kaderini ne kadar etkiliyor?

Tarihin farkında olmak, gereklidir

ancak yeterli değildir. Uygun bir

tarih tavrı, olgun bir tarih bilincini; bu

yeterli bir tarih bilgisini ve sonuncusu

ise tarihin farkında olmayı gerektirir.

İfade etmemiz gerekir ki daha gelişmiş

toplumların, tarihsel bilinç düzeyleri

daha yüksek iken, iktisaden geri

toplumların tarihsel bilinç düzeyleri

daha düşüktür. Güzel bir analize denk

geldik bu demektir ki mevcut ekonomi

istikrarsızlığın bir nedenini bulduk.

Başlamışken bu ülkenin ekonomi-

13

aralık ‘16


EMİNE HACİU

lerini etkileyen faktörlerden devam edelim;

kapalı kapılar arkasında alınan sıkı para politika

kararları, GSYIH ‘dan eşit miktarda dış borçlanan,

işsizlik oranı % 26-9 dereceye varan ve

her şeyden önce karmakarışık bir sosyal yapıya

sahip olan batı balkan ülkelerinden kaç kişinin

bizden haberi var acaba? Yakınlarımızda bulunan

Avusturya’da kişi başına düşen milli gelir

43 720$ iken Bosna Hersek’te 4,120$ dır? Tarih

boyunca etnik ve dini çatışmaların, sosyal ve

siyasi karışıklıkların yaşandığı Balkan coğrafyası,

büyük güçlerin Avrupa’da üstünlük elde etme

mücadelesinde bir çatışma ve rekabet alanı

olma özelliğini halen korumaktadır . Birleşmiş

Milletler bu ülkelerin bağımsızlıklarına ve toprak

bütünlüne saygı duymakla birlikte doğrudan

yaptıkları “güvenlik ve istikrar” adlı müdahalesinde

Yunanistan’ı düşürdükleri durum niye

göz ardı ediliyor? “Makedonya artık Batı ve

Rusya arasındaki çıkarların çakıştığı yeni bir sahadır.”

demekle yanlış bir şey dememiş oluruz.

Kosova’nın yeni ve yabancı bir kimliğe bürünmesi

nasıl açıklanabilir? Yolsuzluk, medya ciddiyetsizliği

ve siyasi çözümsüz problemlere nasıl

bir yorum yapabiliriz. Her şeyi bir kenara bırakın

bu ülkelerde yaşayan toplumların hayat güvencesi

var mıdır? Doğal afetler alt yapıyı çökerterek,

beşeri sermayeyi tahrip ederek, tasarrufları

eriterek ve mevcut yatırım kararlarını bir süre

ertelenmesine neden olarak ekonomiyi kısa ve

uzun vadede etkileyen bir faktör olup bu ülkeler

böyle durumlara karşılaştıkları çoğu zaman

niye bu kadar hassasiyetsiz davranıyorlar? diye

bir başka soru gelir aklımıza.

Bizi kurtaracak olan sağlıklı düşünebilen bir

gençlik topluluğun oluşturulması, doğru mekanizmaların

uygulanabilmesi için geçmişe dayanan

olguları iyi bilmek, şimdiki kurumsal yapıyı

iyi incelemek ülke içerisinde güvenlik unsurunun

her enstitüsünün topluma hissettirmesi

gereken temel hizmet koşulu olarak koymak ve

mevcut olarak uygulanan hükümet politikalarını

ortadan kaldırmaktır. Çeşitli STK’ların faaliyet

göstermesi, kadının rolü ve perspektifini artıracak

şekilde hareket etmeleri gençliğe öncülük

verilecek politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.

Ekonomik kalkınma ve siyasi bir istikrarı

sağlanabilmesi için sağlıklı ve rasyonel

düşünen bir bilince sahip olmamız şarttır.

kusva.org

14


MAKALE

15 TEMMUZ VARLIK MÜCADELESİ VE

KENDİNİ KAYBEDENLER

ALİ İHSAN KALKAVAN

Anadolu topraklarındaki

varlık mücadelemiz

yüzyıllardır devam

etmektedir.

Bu varlık mücadelesi sadece Anadolu

topraklarını kapsamaz. Bu varlık

mücadelesi dünyanın her toprak parçasında

her an ve her saniye kendini

göstermektedir. Artık bu söz bir klişe

haline gelmiş olsa da, bu sözü her

yazıda, her konuşmada başlangıçta

kullanmak özellikle 15 Temmuz ile

ilgili olanlarda, elzem olmuştur. Bu

sebeple, varlık mücadelesi verildiğini

bu yazının başında da tekrarlamayı bir

görev biliyorum.

Varlık mücadelesinin en hassas

noktası ise kendini bilmekten geçmektedir.

Kendini bilmeyenin, kendini

unutanın varlığını sürdürebilmesi

mümkün değildir. Varlığını sürdüremeyen

ise her zaman başka boyunduruklar

altında yaşamaya mahkûm

kalır.

Başka boyunduruklar altında yaşamayı

tarihimizin hiçbir döneminde

göremeyiz. Hz. Peygamber (S.A.V)

Mekkeli müşriklerin boyunduruğunda

dinimizi yaşayamayacağını ve yayamayacağını

gördüğünde, Medine’ye

hicret etmiş ve dinin önüne geçmeye

çalışanlara gerekli cevabı vermiştir.

Bu örnek, tek başına yeterli olmakla

birlikte, tek örnek de değildir. Ertuğrul

Gazi’nin Söğüt’e gelişi, Osman Gazi’nin

Bizans’la mücadelesi, Tarık bin

Ziyad’ın gemilerini yakması, Ömer

Muhtarın Trablusgarp’taki mücadelesi,

15

aralık ‘16


ALİ İHSAN KALKAVAN

Hasan el Benna’nın Mısır’da verdiği mücadele,

Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası, Çanakkale

Zaferi, Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs Harekatı ve bunun

gibi daha birçok örnek varoluş mücadelemizin

tarihteki örnekleridir. Varoluş mücadelesinin tek

örnekleri askeri tarihten örneklerle açıklamak

da ayrıca yanlış olur. İslam alimlerinin özellikle

Bizans ve Antik Yunan eserlerine karşı yaptıkları

fikri mülahazalar da bir varoluş mücadelesidir.

Kalemi kılıcından keskin olan bir milletin mensuplarının

ilmi mücadelesinin savaşlarından

daha keskin ve çetin geçtiğini söylemek de

abartılı olmayacaktır.

Varlık mücadelesinin örnekleri sadece bizim

tarihimizde değil, aynı zamanda diğer milletlerin

tarihlerinde de bulmak mümkündür. Roma

İmparatorluğu karşısında Spartalılar da varlık

mücadelesi vermişlerdir. Osmanlılar karşısında

Bizans’ın yaptığı da bir varlık mücadelesidir.

Modern çağ yaşanırken, yerel kimliklerin hepsi

sömürücü ve tüketici kapitalist zihniyete karşı

varlık mücadelesi vermiştir. Amerika İngiliz

mandasından kurtulmak için, Hindistan İngiliz

hâkimiyetinden kurtulmak için, İngiltere Hitler

Almanya’sının boyunduruk tehlikesinden kurtulmak

için, Yahudiler Hitler zulmünden kurtulmak

için verdikleri mücadele birer varlık mücadelesidir.

Akla bütün bu yazılanların 15 Temmuz ile

ilgisi nedir diye bir soru gelebilir. Aslında alakası

da açıktır. Zira 15 Temmuz’da bir varlık mücadelesinin

en keskin yaşandığı bir gündür. 15

Temmuz yokluk tehlikesinin, yok ediliş tehdidinin

nefesini ensemizde hissettiğimiz bir gündür.

Sonsuz şükürler olsun ki, bu tehlikeyi atlatabildik.

Fakat bu tehlikenin bize öğretmesi gereken

çok önemli bir unsur olduğunu unutmamak

gerekir: Kendini kaybetmemek. Varlık mücadelesinin

ikinci önemli ayağı da budur: Birincisi,

boyunduruk kabul etmemek, ikincisi kendini

kaybetmemek.

Televizyonlarda, konuşmalarda vs. günlük

yapılan dost meclis sohbetlerinde bile genellikle

birincisinden konuşmaktayız. Zira ‘diğerine’ karşı

nasıl ayakta durduğumuzu konuşmak, nasıl

direndiğimizi anlatmak ruhumuzu okşamakta,

aynı zamanda bizleri diri ve motive tutmaktadır.

Fakat bunun yanında, ikincisini ihmal etmek

ise, şerrin içerisinde gizlenen hayra ulaşmamızın

önünü tıkayabilecek güçtedir. Şair’in dediği

sırların sırrına ulaşmak için bizde olan o anahtara

ulaşmamızı engelleyebilecek kudrete sahiptir.

Zira insan, kendini kaybetme ihtimallerinin

farkına varmaz ise, kendini nasıl arayacağını bir

daha hiçbir zaman bulamaz.

Bu yazının temel amacı kendini kaybetme-

kusva.org

16


15 TEMMUZ VARLIK MÜCADELESİ VE KENDİNİ KAYBEDENLER

menin yolunu aramaktır. Normal şartlarda,

bunun yolunun hep kendini eleştirebilmekten

geçtiği düşünülür. Bu, aynı

zamanda doğru bir yoldur. Zira Hadis-i

Şerif’te Hz. Peygamber ‘Ölmeden önce

ölünüz’ buyurmaktadır. Yani, kendinizi

hesaba çekebilin, kendinizle hesaplaşabilin

buyurmaktadır. Ölmeden önce

kendi kendimizi hesaba çekmemizin,

öldükten sonra çekileceğimiz hesaptan

tek farkı, sonunda hüküm verilmesidir.

Biz kendi hakkımızda, ‘ben iyiyim’ ya da

‘ben kötüyüm’ hükmü veremeyecekken,

ahirette bizim hakkımızda ‘sen iyisin’ ya

da ‘sen kötüsün’ hükmü verilecektir. Fakat

kendimizi kaybetmemenin tek yolu

kendimizi eleştirebilmekten geçmemektedir.

Aynı zamanda, kendini kaybetmişlerden

ders çıkarmak, ibret almak

da kendini kaybetmemenin bir yoludur.

İşte 15 Temmuz varlık mücadelesi veren

kahramanların destanı olduğu kadar,

kendini kaybetmişlerin de ibretlik hikâyesini

oluşturmuştur.

Peki, bu ibretlik hikâyenin özneleri,

kendilerini nasıl kaybettiler? Bu sorunun

cevabını bulduğumuzda kendimizi

kaybetmemenin yollarını da bulmuş

oluruz. 15 Temmuz öncesinde Anadolu

topraklarında, kendini kaybetmenin

iki önemli ekolü vardır. Bunlardan

birincisi kendinden utanma, diğerini

kendisinden üstün görme, aşağılık

kompleksine kapılma gibi hastalıklarla

müphemdir. Bu ekolün

en başlıca özelliği hep ötekine

benzemeye çalışmasıdır.

Kendine bir güveni ya

da kendinden

olana bir güveni

olmadığından

ötekini

kendine tercih eder. Kendi yaptığının

yeri geldiğinde estetiğinden, yeri geldiğinde

objektifliğinden, yeri geldiğinde

niteliğinden asla emin olamadığından ve

risk almayı sevmediğinden, hep ötekini

ön plana çıkarmayı yeğler. Bir müddet

sonra, kendini inkara kadar gider ve

redd-i miras yapar. Fakat ilginç bir şekilde

ötekini kendinden üstün gördüğünü de

kabul etmez. Hem kendi olarak kaldığını

iddia eder, hem de kendinden hiçbir şey

barındırmayı istemez. İşte bu ekol, cumhuriyetin

kuruluşundan bu yana önemli

ölçüde Anadolu topraklarında hakimiyetini

sürdürmüştür. Türkiye tarihindeki

bütün darbelerde bu ekolden bir parça

bulmak mümkündür.

İkinci ekol ise, kendini saklama ekolüdür.

Bu ekolün temel dürtüsü, ötekine karşı

mücadele ile başlar. Ötekine karşı mücadele

etmesi gerektiğine kendini tepeden

tırnağa inandırmış ve bu mücadeleden

uzak kaldığı her anı, adeta bir haram gibi

görmüştür. Fakat ötekine karşı mücadele

etmenin en doğru ve en stratejik yolunun

‘kendini saklamak’ olduğuna kanaat

getirir. Zira öteki, onu fark etmez ise

ötekini içeriden yıkabilecektir. Bunun için

yapması gereken tek şey sabretmek ve

öteki ile hesaplaşacağı günü beklemektir.

Zira o, özünde kendisi olarak kaldığı

müddetçe sözde diğeri gibi olmasının

ne zararı olabilir? Nasıl olsa bir gün gelecek

ve öteki kendisinin özü ile karşılaştığında,

mücadeleyi geri dönülemez bir

şekilde kaybetmiş olacak ve o gün kendi

özünü de istediği gibi yaşayabilecektir.

Fakat bu da büyük bir yanılmacadır. Zira

bu ekolün gözden kaçırdığı kendi özündeki

dönüşümdür. Diğerine benzemenin

şekilde kalmayıp, özüne de sirayet

ettiğinin farkına bile varamaz. Bu

yüzden, dönüştükçe dönüşür

ve o da birinci ekol gibi kendi

olmaktan çıkar. Kendi olmaktan

çıktığı zaman da, önceden

kendinden olup kendini

koruyabilmiş olanlara da, adeta

‘siz neden kendinizi korudunuz’

17

aralık ‘16


ALİ İHSAN KALKAVAN

dermişçesine saldırmaya başlar. Onları

kendilerini koruyabildikleri için suçlar ve

bir gün gelir onların varlıklarına dahi tahammül

edemez hale gelir. İşte 15 Temmuz,

bu ekolün bir ‘ürünüdür’. Özünde

değişime uğrayanlar, fakat bunun farkına

bile varamayanlar, bu toprakların kendini

korumuş evlatlarının varlıklarına dahi

tahammül edememişlerdir. Sonuç olarak

da o kabus geceyi bu insanlara yaşatmışlardır.

Fakat iki ekolünde ortak bir özelliği

vardır. İki ekol de sonuç olarak varlıklarını

sürdürememişler ve varlık mücadelelerini

kaybetmiştir.

15 Temmuz bir

kahramanlık destanı

olduğu gibi bir

ibretlik hikayedir.

Her ibretlik hikayede olduğu gibi 15

Temmuz’dan da çıkarılacak bir kıssa

vardır. Varlık mücadelesinde başarılı olmanın

yolu, kendine sahip olmaktan geçer,

kendini kaybetmemekten geçer. Peki, biz

kendimize ne kadar hakimiz? Kendimizi

ne kadar koruyabiliyoruz? Şahıs bazında

değerlendirilebilecek bu sorunun gerçek

cevabını herkes kendi vicdanında verebilir.

Zira vicdan asla yalan söylemez ve hiçbir

zaman yanıltmaz. Nefsimizin karşısındaki

en büyük dengeleyicimizdir. Fakat kendimizi

gerçekten koruyabildiğimiz gün ne

Kabe’ye füze atılmasına müsaade ederiz,

ne Hz. Peygamber’in kabrinin yakınlarında

bombalar patlattırırız, ne de coğrafyamızdaki

kardeşlerimize ve yakınlarımıza

eziyet edilmesine göz yumarız. 15 Temmuz’un

kendi dünyamızda kendimize

dönüşümüz olduğu gayet açıktır. Bundan

sonraki mesele, kendini koruyabilmektir.

Kendini koruyabilmek ise, ancak öteki ne

dedi diyerek değil, Allah ne der diye bakarak

mümkün olmaktadır.

kusva.org

18


MAKALE

ŞIMDI TEDAVIYI KONUŞMA ZAMANI

TAHA KILINÇ

Teröristbaşı Gülen üzerinden,

bütün bir İslâmî yapıyı ve Müslümanların

ortaya koyduğu manevî

birikimi silip yok etmeye azmedenler

çıkıyor. Ancak, bunlar var

diye, teröristbaşı Gülen’in İslâm algımızdaki

hangi arızaları istismar

ederek güçlendiğini konuşmazsak,

ileride başımıza bela olacak

başka ‘manevî’ yapılanmaların

ortaya çıkmasını da engelleyemeyiz..

Ortaokul yıllarımın en ilginç hatıralarındandır:

Kartal Anadolu İmam-

Hatip Lisesi’nde, Millî Gençlik Vakfı

okul teşkilâtında görev yaparken, bir

ara toplu halde gece namazlarına

kalkmaya başlamıştık. Hem teşkilât

faaliyetiydi bu, hem de bir nevi manevi

eğitim. Yine bir gece, pansiyon

binasının bodrum katındaki büyük

mescitte toplandık. Herhalde 50 kişi

kadar vardık. Ama elbette çoğumuzun

gözleri uyku sersemliğinden

daha açılmamıştı. İsmini vermeyeyim,

teşkilat yönetiminden biri ayağa

kalkıp uzun bir konuşma yaptı. Şu

kısım, dün gibi aklımda: “Kardeşler! Bir

ağabeyimiz, rüyasında Peygamber

Efendimizi görmüş. Peygamberimiz

gelmiş, şu mübarek halkanın en

dışında oturan kardeşimizin başını

okşamış. En dışarıdaki kardeşimiz bile

böyle muamele görüyorsa, bu davanın

ön saflarında olan kardeşlerimizin

derecesini düşünün!”

Yine aynı yıllarda, adı ‘Erbakan Hoca’nın

Şeyhi’ne çıkan Yahyalılı Hacı

Hasan Efendi’nin, Erbakan’a, “Şu anda

davanın Mekke dönemindeyiz. Siz inşallah

Medine dönemini de göreceksiniz”

deyip bazı manevi işaretlerden

söz ettiği de anlatılırdı teşkilat çevrelerinde.

“Bu sözleri dinleyen Erbakan

Hocamızın gözlerinden yaşlar süzüldü”

şahitlikleri eşliğinde...

19

aralık ‘16


TAHA KILINÇ

Kartal’da okurken, teröristbaşı Gülen’e bağlı

‘abi’lerin kaldığı yakın çevredeki evlere de yolumuz

düşerdi. Oralardaki sohbetlerde, defalarca

şu minvalde anlatımlara şahit olmuşumdur:

“Peygamber Efendimiz, evlerimizi zaman zaman

teftişe geliyor. Hatta bazı abileri hesaba

çekiyor, onlara eksikleri soruyor. Peygamberimizin

aynı gece birkaç evi dolaştığı da oluyor.

Hepsinin şahitleri var...”

Sadece bunlar da değil; diğer birçok tarikat

ve cemaat çevresinde, buna benzer anlatılar

dinledim yıllarca. Birinde “Peygamberimiz zikre

bizzat teşrif ediyor”du mesela, bir başkasında

tarikatın işlettiği kitabevinin piyasaya çıkardığı

yeni tefsir seti “Peygamberimiz, bu tefsirin yazılmasını

bizzat istedi” cümlesiyle pazarlanıyordu.

Her gün iki kere, sabah ve akşam Peygamberimizle

görüşen, gündemi onunla istişare eden

şeyhefendiler de hiç az değildi. Hatta bazıları,

“Sen benim bu zamandaki vekilimsin” taltifine

hak kazanmıştı.

Peygamberimizi işe ortak edip, yapılan şeylere

manevi meşruiyet kazandırma yarışı, tarihe

de sıçramıştı üstelik. Mesela, Yavuz Sultan Selim’in,

ordusuyla Sînâ Çölü’nü geçerken birdenbire

atından inerek yürümeye başladığı, bu durumu

garipseyen nedîmi Hasan Can’ın yanına

sokularak “Hünkârım, siz inince herkes inmek

durumunda kaldı. Asker çok zorlanıyor” sözüne

Yavuz’un “Peygamberimiz önümde yürürken,

ben nasıl ata binerim Hasan!” diye cevap verdiği

anlatılıyordu hep. Bunu, ‘ciddi’ tarihçilerin

ağzından duymak bile mümkündü.

Daha eski devirlerle ilgili olarak da, örneğin,

İmam Buhâri’nin, hadis külliyatını oluştururken

bütün hadisler için tek tek abdest aldığı,

her birini kitabına koymadan önce istihareye

yattığı, rüyasında Peygamberimizi görerek ona

“Bu sana ait bir söz mü?” diye sorduğu, böylece

sadece onay aldığı hadisleri kitabında derlediği,

neredeyse bütün dini sohbetlerde dile getirilen

bir anlatımdı.

İslami camiayı oluşturan tarikatlara, cemaatlere,

dini kurumlara, vakıflara, derneklere vs.

böyle tek tek uğradığınızda, aslında neredeyse

hepsinin “Peygamberimizden icazetli ve

özel destekli” olduklarına inandıklarını görmek

mümkündü. Az sayıda istisna hariç, hiyerarşik

cemaat sistemine sahip dini yapılar kendilerini

“Peygamberimiz, manevi âlemde bizim liderimizi

işaret etti” açıklamasıyla meşrulaştırıyordu.

Hatta bazı yapılarda görülen liderlik kavgalarında

ve iç çatışmalarda, rüyalar ve batınî işaretler,

sonucu belirleyen etkenlere dönüşüyordu.

kusva.org

20


ŞİMDİ TEDAVİYİ KONUŞMA ZAMANI

Manevi olanı kötüye kullanmak

15 Temmuz gecesi şahit olduğumuz

alçak darbe girişimi sonrasında, teröristbaşı

Fethullah Gülen ve oluşturduğu batınî

terör örgütüne yönelik eleştirileri okurken,

aklıma ister istemez İslami camianın

tamamında görülen bu tür meşrulaştırmalar

geldi.

“Fethullah Gülen, Peygamberimizle görüştüğünü

söylüyor”, “Fethullah Gülen’in

bağlıları, kendisine sorgusuz-sualsiz itaat

ediyor, o ne derse doğru kabul ediyor”,

“Kendilerinin en iyi müslümanlar olduklarını

düşünüyorlar, diğerlerinin imanlarını

ve yaptıkları şeyleri makbul görmüyorlar”,

“Gülen, ayet ve hadisleri, kendisini öne

çıkaracak şekilde yorumluyor”, “Fethullah

Gülen, manevi âlemde Türkiye’nin kendi

cemaatine emanet edildiğini iddia ediyor”

ve benzeri cümleler, Türkiye’deki birçok

tarikat ve cemaat için de aynı şekilde kurulabilir

maalesef.

Dolayısıyla, teröristbaşı Fethullah Gülen’in

kullandığı ve kendisini meşrulaştırdığı

din dilini eleştirirken, genel bir sistem

eleştirisi yapmamak, sadece hedef saptırmak

ve zihinsel tatminle yetinmek olur.

Teröristbaşı Gülen, sahip olduğu ilmi de

kullanarak, insanlardaki ‘manevi lidere

teslim olma’ güdüsüne oynadı. Onun araç

haline getirdiği rüyalar, batıni işaretler,

manevi yönlendirmeler, ayet ve hadislerden

yapılan zorlama çıkarımlar insanların

zaten yöntem olarak aşina olduğu şeylerdi.

O bunun üzerine kişisel hırslarını ve

uluslararası bağlantıları ekledi. Teröristbaşı

Gülen’in yönettiği terör örgütünün sıradan

halka bakan meşrulaştırıcı manevi

iskeleti, herhangi bir dini cemaat ya da

tarikattan farklı değildi.

Bugün, kendi manevi ya da siyasi liderine

“gassâl elindeki meyyit gibi” bağlanan

birinin teröristbaşı Gülen’in kurduğu bağlılık

zincirini eleştirmesi gülünçtür. Kendi

mensup olduğu yapıyı “en doğru yolda”

görenlerin, Gülencilerin aynı düşüncesini

yerden yere vurması komiktir. Kendi

şeyhinin, efendisinin Peygamberimizle

her meseleyi istişare ederek adım attığına

inanan bir insanın, “Fethullah Gülen, Peygamberimizle

görüşüyormuş, vay arkadaş!”

cümlesini kurabilmesi de ironiktir.

Kusurları konuşmak arınmaya hizmet

eder

Teröristbaşı Gülen ve tesis ettiği terör

şebekesinin ayrıntılı şekilde gündeme

gelmeye başlamasıyla, şöyle bir feryat da

yüksek sesle dile getiriliyor şimdilerde:

“FETÖ üzerinden bütün cemaatleri ve

tarikatları kurban etmeyelim. Teröristbaşı

Gülen’i kullanarak, diğerlerini eleştirmeyelim.”

Doğrudur, teröristbaşı Gülen üzerinden,

bütün bir İslami yapıyı ve Müslümanların

ortaya koyduğu manevi birikimi silip yok

etmeye azmedenler çıkıyor ancak bunlar

var diye, teröristbaşı Gülen’in İslam algımızdaki

hangi arızaları istismar ederek

güçlendiğini konuşmazsak, ileride başımıza

bela olacak başka ‘manevî’ yapılanmaların

ortaya çıkmasını da engelleyemeyiz.

Her şeyden önce, şunun altını çizmemiz

gerekiyor: İslâm bir cemaat dinidir. Bencillik

ve vurdumduymazlık anlamındaki

bireysellik, İslâm’ın asla tasvip etmeyeceği

bir durumdur. Müslümanlar cemaatleşeceklerdir,

dertlerini ve sorunlarını ‘ortak

akıl’la çözeceklerdir. Fıtrat ve yaklaşım

farklarına göre ayrı ayrı gruplar oluşsa

da, kritik zamanlarda bütün o gruplar bir

araya gelerek ‘tek bir vücudun azaları’ gibi

işlev göreceklerdir. ‘İslam kardeşliği’, bütün

dünyevi ve siyasi aidiyetlerin önünde gelecektir.

Allah’ın ve Rasulü’nün bize öğrettiği

ve bizden istediği mantık budur.

Bu nedenle, teröristbaşı Gülen’in istismar

ettiği kusurları ve zaafları konuşmak,

‘Bütün cemaat ve tarikatlara savaş açmak’

anlamına gelmez. Aksine, onların da

arınıp kendilerini temizlemelerine hizmet

eder.

21

aralık ‘16


TAHA KILINÇ

Kendisinin bir hiç olduğuna inanan,

manevi kurtuluşun ancak iradesini birine

teslim ettiğinde gerçekleşeceğini düşünen,

düpedüz yanlışlarda bile ‘hikmet’

arayan, olaylara ve durumlara eleştirel

bakmayan, düzenli ve çeşitli okuma alışkanlığı

bulunmayan, sadece kendi liderinin

ve efendisinin eserlerini okuyan, İslam

tarihinden ve temel İslami literatürden

tümüyle habersiz, dini değerlerinin başkalarının

ekonomik kazançları için sömürülmesine

ses çıkarmayan tipler yerine;

müstakil ve müstakim bir şahsiyet sahibi,

Allah karşısındaki hesabının ve sorumluluğunun

bireysel olduğunun bilinciyle

hareket eden, manevi bir yapıya intisap

etmiş olsa bile oradaki yanlışları sahiplenmeyen,

çevresinde gerçekleşen hadiseleri

ve yaşadığı olayları eleştirel bir zihinle

değerlendiren, sistemli ve geniş ufuklu bir

okuma alışkanlığı edinmiş, sadece sevdiği

insanların değil karşıt görüşteki kişilerin

eserlerini de okuyan, İslam tarihi ve temel

İslami literatürle ilgili derinlemesine bilgi

sahibi, başkasının dünyevi kazancı için

kendi dini değerlerinin sömürülmesine

izin vermeyen kişiler yetiştirmeye odaklandığımızda,

İslami camia olarak ciddi bir

kazanım da elde etmiş olacağız.

Şahsiyet ve kişilik sahibi, şuurlu ve derinlikli

Müslümanlar olarak yaşamak, hepimizin

birinci hedefi olmak durumundadır.

Bunu nasıl başaracağımız ve çocuklarımızı

bu ülkü doğrultusunda nasıl yetiştireceğimiz

sorularına cevap aramak, 15

Temmuz’da atlattığımız büyük badirenin

yeniden tekrarlanmaması adına elzemdir

çünkü arızalar var olmaya devam ettikçe,

bunu kullanarak bize zarar vermeye kalkışanlar

da mutlaka olacaktır.

Bunları yapmak yerine gece-gündüz

teröristbaşı Gülen’i ve yaptıklarını konuşmaya

dalmak bizi bir yere götürmeyeceği

gibi, bünyemizde bulunan hastalıkların

tedavisine de fayda sağlamayacaktır.

kusva.org

22


MAKALE

VAH KI VAH VAH

ENES BAŞ

Tam 50 sene beklenen gün için dünya

ve ahiretlerini feda ettiler,

Ne oldukları gibi göründüler, ne göründükleri

gibi oldular.

Çift kişilikli şizofren, her an takip edilme

zannıyla paranoyak bir hayat yaşadılar,

mahrem hizmette; o beklenen gün

için.

Rabbimiz, namaz kıl diyordu, kılmadılar

beklenen gün için..

Rabbimiz, oruç tut diyordu, tutmadılar

beklenen gün için..

Rabbimiz, içki içme diyordu, içtiler

beklenen gün için..

Rabbimiz, tesettüre gir diyordu, girmediler

beklenen gün için..

Sonra beklenen gün geldi; namaz

kılanların, oruç tutanların, haramdan kaçanların,

tesettürlülerin tepesine bomba

olup patladılar, kurşun olup yağdılar, tank

paletlerinde ezdiler, Allah Allah diye karşılarına

çıkan abdestinden başka hiç bir

silahı olmayanları..

Öyle ki o katlettikleri insanların çoğu

gazete ve dergilerinin abonesi okul ve

dershanelerinin müşterisi olup; zekatlarını,

kurbanlarını, hayırlarını hatta kendi

çocuklarını bile onlara vermişti senelerce,

namaz için oruç için haram ve helallere

uymak için..

Şimdi hep beraber bir günü daha bekliyoruz

gidenlerle ve kalanlarla, maktullerle

ve katillerle, zalimlerle ve mazlumlarla;

O büyük hesap gününü!

Amerikan Dışişleri Bakanı Türkiye’den

delil istemiş. Ne için?

Terörist başının 15 Temmuz darbe

kalkışmasıyla ilgisi bulunduğuna dair..

Bak sen!

Terörist başı Fetullah Gülen’in Amerikan

maşası olduğunun ve beraber bu işi

pişirdiklerinin bundan açık ispatı mı olur?

Ulan siz!..

Afganistan’a saldırırken delil mi aramıştınız?

Saddam’ı asarken delil mi göstermiştiniz?

Bin Ladin’i, hem de başka bir ülkenin

sınırları içinde bombalarken elinizde kanıt

mı vardı?

Guantanamo’da binlerce insanı, yıllarca

sorgusuz sualsiz tutuklarken delil mi

vardı?

Sizin polisiniz her yıl binlerce siyahîyi

sokak ortasında öldürürken mahkeme

kararı mı soruyor?

Irak’ı işgal ederken delil mi bulmuştu-

23

aralık ‘16


ENES BAŞ

nuz?

Pardon..

Irak’ı işgal ederken Saddam’ın elinde kimyasal

silah olduğunu ileri sürmüştünüz değil mi?

Ve bunu bütün dünyaya inandırmıştınız. Sonra

ortaya çıktı ki, bu kuyruklu bir yalanmış.

Irak’ta kimyasal silah falan yokmuş meğer dünyayı

kandırarak, koca bir ülkenin ırzına geçmiş, anasını

ağlatmışsınız.

İşte siz böyle düzenbazsınız. Günah galeriniz o

kadar büyük, sabıka dosyanız o kadar kabarık ki..

Hangi birini sayalım? Soykırım yaptığınız binlerce

Kızılderili’yi mi, Vietnam’da katlettiğiniz binlerce sivili

mi, Japonya’ya attığınız atom bombasını mı?

Tabi siz dünyanın dayısısınız!.. Size kim hesap

sorabilir?

Şimdi kalkmış, kucağınıza oturttuğunuz hoca

kılıklı sahtekârı teslim etmemek için işi yokuşa sürüyorsunuz.

Demek ki, hâlâ bu sahtekârın kullanım süresinin

dolmadığını düşünüyorsunuz.

Bakalım bu esfeli safilini daha hangi kirli oyunlarınıza,

hangi kanlı planlarınıza alet edeceksiniz?!

Fakat dikkat edin, beslediğiniz yılan gün gelip sizi

de sokmasın.

Hainlik bunların genlerinde vardır; kırk yıl ekmeğini

yedikleri Türkiye’ye bu alçaklığı yapanlar yarın

size neler yapmaz!

İnşallah tez vakitte o günleri de görürüz.

Güya dostuz, güya stratejik ortağız, güya müttefikiz

Amerika’yla..

Böyle dost düşman başına!

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz…

Şimdiye kadarki her darbenin içinde mutlaka bu

müttefikimiz var.

Niye?

Hoca kılıklı bir meczubu, 70 yıllık müttefiklerine

tercih ettiklerine göre mutlaka “geçerli” bir sebepleri

vardır herhalde.

Bilmiyoruz, söylerlerse öğreneceğiz.

Ama ne zaman ki Türkiye’nin güdümlerinden çıkmaya

çalıştığını hissetseler, ne zaman ki Türkiye’yi

yönetenlerin kendilerine olan sadakatinden şüpheye

düşseler anında düğmeye basıyorlar.

Menderes’i, Özal’ı, Erbakan’ı hangi gerekçeyle

tasfiye ettilerse, bugün Erdoğan’ı da aynı nedenle

tasfiye etmek istiyorlar.

Tüm bu ikircikli tavırlardan anlıyoruz ki..

15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsünün tetikçisi

FETÖ, azmettiricisi Amerika’dır.

Bundan artık hiç kimsenin en ufak bir şüphesi yoktur.

Buna rağmen Türkiye, dört klasörden oluşan bir

dosya hazırlayarak terörist başının iadesini resmen

talep etmiş. Bakalım, bu sefer ne bahane bulacaklar?

Muhtemelen bu deliller, terörist başının darbeyle

iltisaklı olduğunu kanıtlamaz diyecekler.

Zaman kazanacaklar. Çok çok sıkışırlarsa başka

ülkeye gönderecekler.

Tabi ‘Türkiye ile olan dostluğumuzun gereğini

yerine getirdik’ demeyi ihmal etmeden.

Biz de bu büyük şeytanla, pardon büyük müttefikimizle

model ortaklığa devam edeceğiz.

Ya Rab! Sen milletimizi devletimizi koru. Bize güç,

kuvvet ver.

Şehitlerimize rahmet et. Şehitlerimizi cennetinde

ağırla. (Amin)

Selam ve Dua ile..

kusva.org

24


MAKALE

BALKANLAR’IN 15 TEMMUZ NÖBETI

SEYYID EMİN

Tarihin akışını değiştirecek olayları

teknolojinin de “yardımıyla” hazmedemeden

yeni olaylarla karşı karşıya kalıyoruz.

15 Temmuz’da yaşadığımız saldırı ve bu

saldırıya karşı ki dik duruş, tarihin akışı değil

bizzat tarihin kendisi. İnsan kendisinin içinde

yaşadığı bir olayı hiçbir zaman tam anlamıyla

kavrayamaz. Bizler de 15 Temmuz’u

yaşayanlar olarak hain darbe girişiminin

vahametini, darbe girişimine halk tarafından

indirilen darbenin haşmetini tüm boyutlarıyla

kavrayamayacağız. Ancak yıllar sonra

torunlarımız tarih kitaplarında nice zaferlerin

yanında “Halkın gücü, tankın gücünü yendi”

başlıklı dersleri görürken bizden çok daha iyi

anlayacak yaşananları.

15 Temmuz gecesi hareketlenme başladığında

bir yandan televizyondan diğer yandan

sosyal medyadan ne olduğunu anlamaya çalışırken

TRT spikeri Tijen Karaş’ın silah zoruyla

da olsa okuduğu bildiri sonrası maatteessüf

zihnime Kenan Evren’in siyah beyaz televizyonda

elindeki kâğıttan okuduğu bildiri yansıdı.

Dudaklarımdan da gayri ihtiyari olarak

“2016 yılında 80’leri mi yaşayacağız” sorusu

döküldü. Aslında bu Balkanlarda yaşayan

tüm soydaşların aklındaki soruydu. İnsanlar

bir yandan bu sorulara cevap ararken diğer

yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep

Tayyip Erdoğan’ı merak ediyordu. Erdoğan

televizyona bağlanıp meydanlara çıkın

dediğinde hiç garipsemeden, sorgulamadan

bayraklarımızı aldık ve Türkiye Cumhuriyeti

Üsküp Büyükelçiliği’nde toplandık. Yapılan

açıklamayı (Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye

Cumhuriyeti vatandaşlarına sesleniyordu)

yadırgamadan meydanlara indik çünkü ortada

bir adaletsizlik, hukuksuzluk, milli iradeye

saygısızlık vardı ve biz Üsküp’ü, Saraybosna’yı,

Prizren’i, İstanbul’un kardeşi olarak görüyorduk.

Kardeşlerimiz Türkiye’de tanka tüfeğe

karşı dik dururken bizim sağanak yağmur

karşısında eğilmemiz beklenemezdi. Çünkü

biz “beraber yürümüştük bu yollarda ve beraber

ıslanacaktık yağan yağmurda”.

Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları

Birliği’nin (MATÜSİTEB) çağrısıyla ülkenin

dört bir yanında “Milli İradeye Destek, Darbeye

Hayır” mitingleri düzenlendi. Hain darbe

girişimi Makedonya’nın başkenti Üsküp’te

olduğu gibi Gostivar, Kırçova, Ohri, Radoviş

ve diğer şehirlerde yapılan mitinglerle

kınandı. Mitinglere Türklerin yanı sıra Arnavut,

Boşnak, Torbeş ve Romanlar katıldı. Makedonya

Müslümanlarının Türkiye’ye destek

mitingine neden katıldığı yönündeki olası bir

soruya cevaben diyorum ki: “Üsküp meyda-

25

aralık ‘16


SEYYID EMİN

nına çıktık çünkü insanız. Üsküp meydanına çıktık çünkü

Müslümanız. Üsküp meydanına çıktık çünkü adaletsizliğe

karşı sessiz kalamayız, vatansız yaşayamayız, bir daha

Srebrenitsa’lar yaşansın istemiyoruz, çünkü Türkiye nezle

olduğunda biz öksürüyoruz, çünkü Türkiye’nin en küçük

sevincinde seviniyor tırnağı incinse üzülüyoruz. Üsküp

meydanına çıktık çünkü bazılarımızın ismini bile ilk kez

duyduğu Patani’de yetimlerin başının okşanmasına devam

edilmesini istiyorduk. Üsküp meydanına çıktık çünkü

Kudüs rüyamız var, çünkü Suriye’de binlerce masum

“insan” şehit ediliyor, çünkü Çanakkale’de dedelerimiz yatıyor,

çünkü ülkeler arasında konan sınırlar gönüllerimizde

geçerli değil diyoruz. Üsküp meydanına çıktık çünkü

Üsküp’ü, Prizren’i, Saraybosna’yı İstanbul’un, Konya’nın

Şanlıurfa’nın kardeşi görüyoruz, çünkü söz konusu olan

çocuklarımızın geleceği, çünkü Hira Dağı’nın çocukları

olarak Olimpos Dağı’nın çocuklarına söyleyeceklerimiz

var. Üsküp meydanına çıktık çünkü başka Türkiye yok

ve İslam âlemine kol kanat gerecek başka devlet de yok.

Üsküp meydanına çıktığımızda bunların hiçbiri gerçekleşmese

bile biz ağzında bir damla su; İbrahim’in ateşini

söndürmeye giden karınca misali safımızı belli ettik”.

Mitinge katılan ve gözyaşlarına hâkim olamayan yürüme

engelli kardeşimiz Ertan Şakir, Recep Tayyip Erdoğan’la

Üsküp, Priştine ve Tiran’da üç defa görüşmüş. Türkiye

sevdalısı Ertan, darbe gecesinde ise sabaha kadar uyumadığını,

haberleri takip ettiğini ve bolca dua ettiğini

söylüyor. Ümmetin son kalesinin,

Üsküp nöbetinde bir diğer nöbetçi de 70 yaşındaki

Nazmi abi. Bir elindeki koltuk değneğinden ve diğer

elindeki Türk bayrağından güç alarak yürüyor. Mitinge

katılan Makedonya’nın önemli şairlerinden Mehmed Arif

ise tercüman oluyor hissettiklerimize: “Sancak düştüğü

yerden kalkar, biliriz. Balkanların refahı Türkiye’ye bağlıdır,

bunu da biliriz. Bu bağ 6 asırlık Osmanlı hâkimiyetinde

dokunmuştur. Balkan Savaşları’ndan sonra bu topraklardan

çekilen Osmanlı’nın Balkanlarda kalan Anadolu

evlatlarıyız biz. Dolayısıyla sancağın düştüğü yerde nöbet

beklemekteyiz”.

Türkiye’ye destek mitingleri Bosna-Hersek, Bulgaristan,

Kosova, Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan gibi Balkan ülkelerinde

de düzenlendi. Şehitler için gıyabi cenaze namazları

kılındı, hatmi şerifler indirildi, dualar edildi. FETÖ’nün

darbe girişiminin püskürtülmesi dolayısıyla tarihi Üsküp

Türk Çarşısı’nda şükür kurbanları kesildi. Cuma hutbelerinde

bu hain girişim kınandı, anavatana dualar edildi.

15 Temmuz hain darbe girişimi dünyada olduğu gibi

Balkan medyasında da önemli yer tuttu. Makedonya ve

Balkanlarda Türkiye Devleti ve milleti ile hareket eden

soydaşların yanı sıra Avrupa’nın arka bahçesi görevini yürüten

medya kuruluşları da darbe yanlısı yayınlar yaptılar.

Biz bir yandan meydanlarda Türkiye’nin hissettiklerini hissetmeye

çalışırken diğer yandan Türkiye’ye ve Erdoğan’a

karşı mesnetsiz suçlamalarda bulunan Batı medyasının

tercümanlığını yapan bir takım medya kuruluşlarına karşı

da dik durduk. Darbe yanlısı medya organlarında “Korkak

Erdoğan”, “Demokraside ve diktatörlükte yapılan darbeler

arasında fark var”, “Darbeyi başaramayan bir ülkeye lanet

olsun”, “Tebrikler, darısı bizim başımıza”, “Korkak Erdoğan

telefonla çağrı yaparak halkın arkasına gizlendi”, “Türkiye

yeni ‘Sultanı’na kavuştu”, “Erdoğan’ın görünüşteki zaferi”,

“Erdoğan adım adım mutlak güce yaklaşıyor” vs. ifadeler

kullanıldı. Bu bizi şaşırtmadı çünkü küfür tek milletti.

Meydanlarda vatan nöbetini tuttuğumuz gibi medyada

da nöbet tutulmalıydı. Makedonya’da Türkçe yayın yapan

TİMEBALKAN haber sitesi 15 Temmuz sonrası yaptığı

haberler ve ulaştırdığı anlık bilgilerle gündemin nabzını

tuttu, FETÖ ve darbe yanlısı medyaya gereken cevabı

verdi. Sitede yayınlanan bir analizde Makedonya’nın

önemli münevverlerinden Prof. Dr. İsmail Bardhi muhalefet

medyasının darbeci tutumunu “Türkiye’ye taş atan

kimi gazeteci veya analist şarlatanlar hakkında konuşmak

israftan öte bir şey değildir” ifadeleriyle eleştirdi.

Günün erken battığı 15 Temmuz’da geceyi mimar onardı.

Türkiye dünya mazlumlarının dualarıyla ayakta kalmayı

başardı. Bu tümceyi yazıyı güzelleştirsin diye değil,

hain darbe girişiminden sadece 3 hafta sonra Üsküp’te

yaşanan selde müşahedelerimle bizzat şahit olduğum

için yazıyorum. 6 Ağustos 2016 tarihinde Makedonya’da

yoğun olarak Üsküp ve Kalkandelen civarını etkileyen

sel felaketi meydana geldi. Resmi rakamlara göre 20 kişi

öldü, 70’in üzerinde kişi yaralandı ve 1000’den fazla kişi

de tahliye edildi. Sel sonrasında birçok devlet az veya çok

Makedonya’ya yardımlarını açıkladı. Peki Türkiye ne yaptı?

(Türkiye’nin yapmış olduğu yardımların maddi karşılığının

850 bin avroyu geçtiğini belirtelim) TİKA, Kızılay, AFAD,

İstanbul, Bursa Büyükşehir Belediyeleri ve diğer belediyelerle

Üsküp’e geldi. Sel bölgesinde kamp kurdu, itfaiye

araçlarıyla Makedon yetkililerin bile girmediği Müslüman

mahallelere girerek temizlik yaptı ama ayrımcılık yapmadı,

caminin karşısındaki kiliseyi de temizledi, papaza çay

ikram etti. Evleri yaşanmayacak hale gelen selzedelere

çorba kaynattı, çocuklarla oyun oynadı, dertleriyle hemdert

oldu, çay içti, kardeşliği hatırlattı ve bunun karşılığında

yaşlı gözlerden, tebessümlü yüzlerden en güzel

duaları alarak sel bölgesinden “Allah sizlerden razı olsun”,

“Türkiye, Türkiye” nidalarıyla geri döndü.

Mazlumların dualarıydı darbe girişimi gecesi Atatürk

Havalimanı’nda Metin Doğan’ı bir tankın önüne yatıran.

Bu dualardı Mustafa Özbey’e Malatya’da darbecilerin

bıraktığı tankı kullandıran. Bu dualardı “Nene Hatun”un ete

kemiğe bürünmüş hali Şerife Boz’u darbe girişimine karşı

kamyonla Taksim’e çıkaran.

Basübadelmevte olan inançtı Şehit Ömer Halisdemir’e

ölümü emreden komutanına “Baş üstüne komutanım”

dedirten. Ve o gece meydanlara çıkan milyonlarca insanı

konuşup sözleşmişçesine Mehmet Akif’in dizelerini hayata

geçiren:

“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar

Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var”

kusva.org

26


MAKALE

15 TEMMUZ GAZISINDEN “O” GECE

UĞUR MAMATİ

Olayları şuradan buradan

duyan biri olarak değil 9 saat

boyunca Boğaziçi Köprüsünde

olan biri olarak size hayatımda

kolay kolay unutmayacağım

geceyi anlatayım:

Asker, köprüyü kapattıktan yaklaşık 1

saat sonra direkt köprüye gittim. Ben

oraya vardığımda halk henüz toplanmamıştı.

Kısa bir zaman dilimi içinde ortalık

kalabalıklaştı. Köprünün Anadolu/Avrupa

girişinin gişe kısmının yaklaşık 20 metre

gerisinde yoğunlaşıldı. İnsanların giderek

kalabalıklaşmasından korkmuş olacaklar

ki asker, havaya ateş açmaya başladı.

İlk uyarı ateşlerinden sonra “Bu iş böyle

gitmez, üzerlerine gidelim nasıl olsa bize

ateş etmezler” diye düşünen ve içinde

benim de olduğum yaklaşık 50 kişi, gişeleri

de geçerek askerin 15 metre önüne

kadar geldik ki asker sivil vatandaşın

üzerine ateş açtı. Bayrak açmaya çalışan

iki gençten birini bacağından diğerini

omzundan vurdu. 1 metre kadar önümde

yaşı 60 civarı olan bir amcayı ağzından

vurdular. O yürüyüş esnasında 20’ye

yakın kişi vurularak yaralandı. Koşarak

OGS gişelerinin beton duvarlarının arkasına

saklandık. Kısım kısım, 1 saate yakın

bir zaman duvarların arkasında kalındı. O

sırada askerin daha geride ki halk üzerine

atışı devam ediyordu. Kimimiz koşarak

geriye geldi, kimimizi polisler gelip aldı;

ancak asker üniforması giymiş teroristler

herkesin geriye gitmesine izin vermedi

ve ateşi sıklaştırınca aradaki duvarda

uzun süre mahsur kalan gençler oldu.

Askerin bu tutumunu gören polis, halkı

korumak için gişelerden 30 metre kadar

geride barikat kurdu. Akrep ve itfaiyeler

ile barikatı güçlendirdi. Ben, geriye geldikten

sonra ise özellikle ilk 2 saat (00.00

ile 02.00 arası) askerin aralıklı atışları

devam etti. Çok sayıda insan ya direkt

hedef olarak ya da seken kurşunlardan

yaralandı ve genellikle motorsikletlerle

hastanelere taşındı. Bir zaman sonra

önce bizden olduğunu zannettiğimiz bir

tank, metrobüs yolundan gelerek asker

grubuna dahil oldu. O sıra, ateş sesi pek

27

aralık ‘16


UĞUR MAMATİ

duyulmadı; ama çok geçmeden tekrar sivil halk arasından

kurşunla yaralanan insanlar artmaya başladı.

İlk tankın geçişinden yaklaşık 1 saat kadar sonra da

Beylerbeyi yönü tarafından bir zırhlı askeri aracın

hızla vatandaşın üzerine tankı sürerek aynı zamanda

kapağından çıkmış bir askerin sağa sola ateş açarak

geçişine şahit olduk. O sıra insanlar reklam panolarının

arkasına saklandı.

Polis ve orada ki halk tarafından BÜTÜN GECE

BOYUNCA TESLİM OL ÇAĞRISI YAPILDI ANCAK

KİMSE ORALI OLMADI. Polisin de silahlarını kullanmaya

başlamasından sonra asker, bu sefer tankını

kullandı. 2 kere boş toprak alana 1 kere insanların

seyrek olarak bulunduğu alana top atışı yapıldı. Son

atışı ise 1 tomayı hedef alarak yaptı. Tomanın metrelerce

sürüklenişine şahit oldum. Ayrıca gece boyunca

köprüye mevzilenmiş bir keskin nişancı gerek

halka gerek polise gerekse araçlara ateş açtı.

Sabah saatlerine yakın, vatandaşın yarısı geri döndü;

ancak kalan sayı azımsanacak gibi değildi. Teslim

olma süreçleri ise sabah 06.30 sularında başladı.

Son çırpınışlarını sergileyen asker mühimmatının da

bitişiyle (teslim alındıktan sonra mühimmatlarının

kalmadığı fark edildi) ilk silah bırakıp elleri havada

teslim olmaya başladı. Halkın üzerine doğru geldiğini

gören bazı askerler, tekrar silah alıp ateş etmeye

çalışsa da teslim alındılar.

Bu süreçten sonra yaşanılanlara da şahit oldum.

Evet bazı çirkin durumlar yaşandı, olmaması gereken

durumlar oldu; ancak bunu yapan kesim oldukça

azdı. Halkın geneli ihtiyatlı yaklaştı...polislere

yardım etti...ve uzun bir uğraştan sonra teslim alınan

askerler, otobüslerle olay yerinden uzaklaştırıldı.

Günlerdir paylaşılan şeylere bakıyorum. Çoğunun

orada olmadığını anlamak uzun sürmüyor. Bir

taraf aşırı müthiş tablo çizerken diğer taraf ortada

efsane vahşet vardı diyor. Herkesin kendince haklı

olduğu noktalar var. Evet, ortada emir alarak iş

yapan gençler erler var ve halkın askere yaptığını

doğru bulan da bulmayan da var.. ben buna da

şöyle bakıyorum: Dün gece orada abisini kaybedip

babası yaralanan adam da var, taa Altunizade

durağından durumu izleyen de... Haliyle normal

bir kafayla yapılmış şeyler değil bazı olaylar. Ayrıca

ortada bir debdebe durumu söz konusu. O yüzden

kalkıp da bu pek hoş olmayan olayı gerçekleştiren

insanlara siz insan değilsiniz tribine giren insanlara

pek itibarım yok. Er mevzusunda fikrime gelince:

Evet, bunlar emir eri askerler. Yap dersin yaparlar.

Bir akşamüstü kalk dediler kalktı, bin dediler bindi.

Buraya kadar tamam; ancak in dedikleri yer, “Boğaz

Köprüsü”ydü; sık dedikleri insanlar, kendi halkıydı

ve polis, 8 saat boyunca teslim ol çağrısı yaptı. Tüm

bunlara rağmen onlar halkına sıktı. Bayrak açan kardeşine

sıktı. Polise teslim olmadı. “Sivil halka sık ulan”

diyen üstü yerine halka sıktı. İşte orada duracaksın.

Bu topraklarda emri uygulamamak için intihar eden

erler de oldu, kendine sıkan erler de...

Kendi halkına “bomba at” emri veren Esed’e rest

çekip hava kuvvetlerinden ayrılan Suriyeli askerler

de oldu. Bu çocuklar, fotoğraflarda korkmuş görünüyorlar.

Ben de olsam o halkın öfkesinden korkardım.

Bir tarafım bu şekilde dövülmelerine razı değil;

ancak kesin bildiğim bir şey varsa masum değiller.

Bizim savunduğumuz ve sevdiğimiz asker ruhuna

erişmiş değillerdi. Onurlu bir Türk askeri -özellikle de

yaşı henüz kalbi kurumayacak kadar ufaksa- bunu

yapmamalıydı; ancak olan oldu. Canlarını yitirenler

ve yaralananlar var; ancak hangi taraf kazandı

derseniz, bence sahada kazanan yok. Elbette devlete

ve millete yapılan bu girşimi geri püskürten

vatandaş işin bu kısmını kazandı; ancak onca ölen

insanı görüp onca yaralıya müdahale edip üstüne

bir de bunu yapanın aldığı emri koşulsuzca uygulayanın

ve halkına sıkanın sözde Türk askeri olduğunu

gördükten sonra “kazandık” diyemedim. Kısaca: Asker

sıkmadı diyene: ASKER SİVİLE SIKTI! Gözümün

önünde öldüler! Yaralandılar! Eve gittiğimde farkına

vardım ki sağ bacağımdaki pantolonumun kumaşını

bir kurşun sıyırmış. Sol bacağım da ise askeri aracın

üzerimizden geçtiği sırada refüjlerden yeşilliğe atlarken

yuvarlanarak oluşan büyük morluklar var. !! Halk

sadece yandaşlardan oluştu diyene: HALK, BİR BÜ-

TÜNDÜ! Ak Parti-Chp-Mhp diye ayrışmadı kimse.

Kur’an okuyan teyze de vardı, andımızla gezende...

“Halk, askeri katletti teslim olunca” diyene: VATAN-

DAŞIN ÇOĞU SAKİNLİĞİNİ KORUDU! Olabildiğince

soğuk kanlı kalındı.Elbette bazı gruplar oluştu; ancak

onların içlerindekilerin çoğu o gece orada yakınlarını

kaybedenlerdi.

Boşuna inmeyin sokağa diyene ise VATANDAŞ

İNMESEYDİ SABAHA BAŞKA YERE UYANIRDINIZ!

Asker, halka her ne kadar ateş açsa da gözünü tam

karartamadı; ancak polisin üzerine tankla bile ateş

açtı. O gece, askeri durduran halktı. Yobazlar kafa

kesti diyene: KİMSE KİMSENİN KAFASINI KESMEDİ!

Yobaz diye Işidci d iye yaftaladığınız sakallı şalvarlı

adamlar o küçük öfkeli gruplardan teslim olmuş askerleri

ve ölüleri “bize yakışmaz” diyerek korumaya

çalıştı! Olay tamamen bundan ibarettir.

kusva.org

28


MAKALE

EMRE METİN

LIDERLER

NASIL ILHAM

KAYNAĞI

OLURLAR ?

Gelin dünyada ilk motorlu

uçağı yapan ünlü kardeşleri

anlamaya doğru bir

yolculuğa çıkalım.

Evet hepimizin bildiği Wright Kardeşlere,

Ama onlara gelmeden önce bir

soru soralım “Samuel Pierpont Langley

“ yi tanıyan var mı aramızda ?

Muhtemelen kimse tanımayacaktır..

Yirminci yüzyıl başlarında,

İnsan gücü uçuş arayışları bugünün

en popüler olaylarındandı,

Tüm mucitler bunun arayışındaydı.

Ve Samuel Pierpont Langley bizim

varsayımlarımızla, başarının tam tarifine

sahipti.

Samuel Pierpont Langly’e Savaş bakanlığınca

uçan makineleri, anlaması

için 50.000 dolar verildi.

Harvard’ta bir makam sahibiydi en

iyi yerlerde çalışan, en zeki kişiler ile

bir çok kişiyle bağlantısı vardı.

Oda bu güç ile Paranın bulabileceği,

en iyi beyinleri işe aldı ve piyasa

koşulları harikaydı..

Newyork Times onu heryerde takip

ediyor, ve herkes langley’in tarafını

tutuyordu.

O halde nasıl olurda Samuel

Pierpont Langley hakkında hiç birşey

duymadınız ?

Ama Orville ve Wilbur yani wright

kardeşleri duydunuz ?

Bizim başarının tarifi için değerlendirdiklerimizden

hiç birine sahip

değillerdi, paraları yoktu.

Wright kardeşlerinin takımında bir

tek kişinin bile lise, üniversite eğitimi

yoktu,

Hatta Orville ve Wilburun bile..

Ve New York Times ‘da onları hiç bir

yerde takip etmedi.

Farklılıkları,

29

aralık ‘16


EMRE METİN

Orville ve Wilbur’un sebebleri tarafından sürüklenmeleriydi.

Bir amaçlar, bir inanışla…

İnandılar ki, eğer bu uçan makineyi çözebilirlerse,

dünyanın gidişatını değiştiriceklerdi,

Samuel Pierpont Langley amacı farklıydı,

O zengin ve meşhur olmak istiyordu.

O sonucu elde etmeye çalışıyordu, O zenginliği

yakalamaya çalışıyordu..

Ama Samuel birşeyi kaçırıyordu eğer dünyayı

değiştiricek bir şey yapıyorsan, bu para ile değil

inanç ile olacağıydı.

Wright kardeşler ve takımı hayallerine inanarak

kan, ter ve gözyaşları içinde çalıştılar, diğerleri

ise sadece maaş bandrosu için çalıştılar.

Ve nihayetinde 17 aralık 1903’te wright kardeşler

uçtular,

Ve orada bunu gözlemleyecek kimse yoktu,

Bir kaç gün sonra neler olduğunu öğrendik.

Langley’in yanlış motivasyona sahip olmasının

bir başka kanıtıda, wright kardeşlerin uçtuğu

gün, oda işinden ayrıldı,

Diyebilirdi ki ;

Arkadaşlar Bu mükemmel bir çalışma ve sizin

teknolojiniz üzerinden bunu geliştireceğim..

Fakat o bunuda yapmadı.

O ilk değildi, zengin olamadı meşhur olamadı,

sonuçta işten ayrıldı..

İnsanlar ne yaptığınızı satın almazlar, yapma

nedeniniz için satın alırlar.

“Eğer insanları sadece işi yapabildikleri

için işe alırsanız, sizin paranız için

çalışırlar.

Ama eğer sizin inandığınız hedeflere

onlarda inanırlarsa Kan, ter ve gözyaşı

içinde sizin için çalışacaklardır.”

kusva.org

30


MAKALE

İDRİS CİN

GIRIŞIMCI DOSTU

EKONOMI MODELI

ÜLKEMIZIN EKONOMIK

KURTULUŞUDUR!

GIRIŞIMCILIK PEK ÇOK BAŞARILI ISIM TARAFINDAN YINE PEK ÇOK KEZ

TANIMLANMIŞ. Girişimciliğe en genel anlamıyla baktığımızda; aksayan bir

sisteme çözüm üretme ve/veya hali hazırda işleyen bir düzene yenilik getirme

ve katma değer sağlama çabasıdır. Girişimcilik dediğimiz bu çaba, karşılığında

ne beklenirse beklensin; ek onomik, kültürel ve toplumsal sistemlerin gelişimini/

değişimini ve sürdürülebilirliğini sağlamak için kritik derecede önemli. Bu

önemin farkına varan ve girişimcilik kültürünü üst seviyeye çıkaran toplumlar

daima önde olmuşlar, oluyorlar ve olacaklar. Çünkü yaratılış fıtratımıza baktığımızda

toplumların bu şekilde sürekli evrildiğini görüyoruz.

GÜNÜMÜZDEKI DÜNYA DÜZENINE BAKTIĞIMIZDA; “GIRIŞIMCILIK”

ALGISINI BENIMSEMIŞ VE BU ALGIYLA EKOSISTEMLER OLUŞTURABILMIŞ

TOPLUMLARIN DOĞAL SONUÇ OLARAK DÜNYADA SÖZ SAHIBI OLDUK-

LARINI GÖRÜYORUZ. Dünyamızın başlangıcından sonuna kadar ki yolculuğunda;

biz insanlığa ne kadar bir yönlendirme ve yönetme iradesi verilmişse;

işte o iradenin bu toplumlarca adeta lokomotif gibi kullanıldığını, diğer toplumların

ise sadece bu toplumların etkisinde ve takibinde olduklarını görüyoruz.

Bu çerçeveden ülkemize baktığımızda ise; son 100 yıllık tablo maalesef tablo iç

açıcı olmada da yeni yeni başlayan kıvılcımlar oldukça umut verici.

DÜNYADAKI TOPLUMLAR ARASI DENGELERE BAKTIĞIMIZDA; ÜLKEMIZ

BU DENGE IÇERISINDE MAALESEF ÜRETEN DEĞIL TÜKETEN BIR KONUM-

DA. Ve yine maalesef ki; ürettiğimiz kalemlerin ise çok azında katma değer

sahibi üretim süreçlerimiz var. Deyim yerinde ise ürettiklerimizde de taşörenlik

yapıyoruz. Arge ve inovasyona (yenilikçiliğ e) dayalı katma değerli üretimler

yapmadığımız için çabalarımızın sonuçlarını yeterince alamıyoruz. Mesela

bir örnek vereyim; önde gelen sanayi illerimizden Gaziantep’in bir yıllık ihracat

hacmi sadece 1 yıllık cep telefonu ithalatımızı ancak karşılıyor. Ülke olarak

gelişen bir ekonomiye sahip olsak da rakamlar, geleceğe yönelik bir şeylerin

31

aralık ‘16


İDRİS CİN

artık değiştirilmesi gerektiğine ısrarla ve SOS verircesine işaret ediyor. Arge ve inovasyon

kültürünü ve girişimcilik ruhunu milletimize daha fazla ve daha bilinçli bir şekilde ısrarla ve

sabırla aşılamamız gerekiyor. Elbette bu aşıyı yaparken bu kültürü kendi özdeğerlerimizden

hareketle oluşturabilmeliyiz. Eğer girişimcilik ruhunu ülke insanımıza aşılamayı başarabilirsek

-ki bu o kadar da zor değil- arge ve inovasyona gereken önemi vererek dünyaya katma

değer sağlayan toplumlardan birisi olabiliriz. Bu nedenle girişimciliği ve girişimci dostu

ekonomi modelini ülkemizin çıkış noktası olarak görüyo rum.

BU ÖNGÖRÜDE NE KADAR HAKLI OLDUĞUMU GÜNÜMÜZÜ LIDER TOPLUMLARI

VE LIDER GIRIŞIMLERI AYAN BEYAN ORTAYA KOYUYOR ZATEN. Arge ve inovasyon

temelli bir girişim sonucu ortaya çıkan bir ürün veya hizmet; tüm dünyadaki tüketim alışkanlıklarını

değiştirebiliyorsa ya da geleneksel iş modellerini bile rafa kaldırabiliyorsa ; bu o

girişimi çıkaran toplumun ekonomik ve kültürel anlamda yükselmesine, zirveye oynamasına

ya da zirvede kalmasına sebep oluyor demektir.

DÜNYADA ÇOK BAŞARILI GIRIŞIM ÖRNEKLERI VAR; ÜLKEMIZDE DE VAR. Ancak bu

başarı örneklerimizi daha da yaygınlaştırarak geniş tabanlara girişimcilik tutkusunu ve ortak

işe yapabilme, güç birliği yapabilme becerisini yaymamız gerekiyor. Ülke olarak genç bir

nüfusa sahibiz. Bu nüfusu etkili bir şekilde kullanabilmemiz için işsiz üniversite mezunlarımızın

olmaması lazım. Onları da üretken emeğe dönüştürebilmenin en etkili yolu olarak

girişimcilik karşımıza çıkıyor. Kaldı ki ülke olarak bu günkü koşullar ı bir daha yakalayamayabiliriz.

Çünkü şu an sahip olduğumuz genç nüfus potansiyeline ve siyasi iradeye ö

nümüzdeki on yıllarda aynı anda sahip olamayabiliriz.

Bir diğer yandan yabancı sermayedarların, yatırımcıların dikkatini çeken bir ülke olmamız

girişimcilik için ap ayrı bir fırsat. Ülkemize ilgi duyan ve gelen yabancı fonları; patentli iş

fikirlerimizle ve girişimlerimizle kullan malı, katma değerli ürün/hizmet olarak ülkemizde

kalıcı hale getirip tüm dünyanın tüketimine/kullanımına s unmalıyız.

GIRIŞIMCI BIR TOPLUM OLAMAZSAK GERIDEN GIDEN, IZLEYEN, TÜKETEN OL-

MAKTAN KURTULAMAYIZ. Var olmak, inanç ve değerlerimizle biz kalabilmek ve dünyada

söz sahibi olmak istiyorsak girişimci bir toplum olmamız gerekiyor. Ve bu değişime kendimizden

başlamamız, birey olarak örnek girişimciler olmamız veya girişimcileri desteklememiz,

takdir etmemiz gerekiyor.

kusva.org

32


MAKALE

MUHARREM ALTINTAŞ

DÜNYA

BEŞTEN

BÜYÜK MÜ?

Bilinmelidir ki ideolojiler, sınırlar değişse de bu toprakların

kaderini siz belirleyemeyecek, bu milleti bu topraklardan

sürükleyemeyeceksiniz !

HERKES DAĞDAN INME SIYASET MAGANDALARINI, MAGAZINLERI

KONUŞADURSUN. Birileri tarafım belli demesine rağmen bölgenin vahametini

görmezden gelsin; filmlere konu olması gereken hayatları unutup, film repliklerini

sorgulasın.

Siyonizmin 1000 yıllık planı adlı naraları yıllardır duyuyor, bir o kadar da göz

ardı ediyoruz. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte nokta atışıyla bilgiye ulaşabilmenin

yanı sıra, bu siyonizm denen illetin amacından, niyetinden, gayesinden

ve sözüm ona misyonu ve vizyonundan haberdar olabiliyoruz az çok. Gerçi

‘Vadedilmiş Topraklar’ çığlığını duyduğumuzda haritayı açmak yetiyor olmalı

bizlere.

‘Ortadoğu’

21. YÜZYIL BIZLERI KAPITALIZMIN, EMPERYALIZMIN VE SIYONIZMIN

KUCAĞINA ATARAK GEÇMIŞI UNUTTURARAK KARDEŞI KARDEŞE KIRDIR-

DI. Bir elin beş parmağını da ayrı yöne baktırdı, küstürdü. Mezheple ayırdı, ırkla

ayırdı. Yüzyıllardır bu topraklarda kardeşçe yaşayan insanları düşman etti birbirine.

Evet, düşman etti. Herkesin yumuşak karnını buldu, vurdu! Hiç acımadan

hem de. Kuklalar bulundu, inandırıldı, oynatıldı. Sazlar çalındı, şarkılar söylendi,

yüzler güldü. Şehitlere ağlanmaz oldu. Ana haberlerde şehitlerin sayısını görür

olduk, isimlerini dahi duymadan rahmet dilediğimiz o şehitlerin sadece sayısını

bilir olduk. Sonra sayılar da unutuldu. Önce şehitler unutuldu, sonra aileleri. Kör

olduk, sağır olduk onlara. Şehitlerimizi birer birer unuturken, gazilik mertebesi

ise gündemde dahi yer almadı. Bu insanların kapısını açan olmadı. Türk milleti

33

aralık ‘16


MUHARREM ALTINTAŞ

vatanının evladına ne kadar sahip çıkıyor? Okurken kulağa ne kadar da gaddar, kaba geliyor. Birileri

bu milletin ayarıyla oynuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu unutturuyor. Yanlış sorgulanmaz

oluyor, üstü kapanıyor bir gecede her şeyin.

Bir düzen kurdular, para, silah ve uyuşturucuyla beslediler. Tüm eksiklerden, kullanılabilecek tüm

bilgiden haberdar oldular, herkesi emellerine alet olmak zorunda bıraktılar. Ortadoğu yeniden

şekillenecek dediler ve şekillendirebilmek için feda ettiler yerin altını, üstünü. Demokrasiyi getireceğiz,

şehirleri yeniden yapılandıracak, yapacağız mavalları ile dünyayı uyuttular. Dünya da

uyumak zorundaydı zaten. Oyun büyüktü çünkü. Herkes payına düşeni alıp kenara çekilmeliydi,

oyun oynanmak zorundaydı. 2. Dünya Savaşı sonunda oynanan oyunun benzeri gibi. Boşuna kan

kokusu içerisinde etmemişlerdi yeminleri, dünya haritası değişecek, Vadedilmiş Topraklar kendilerine

halkın eliyle hediye edilecekti. Bunun içindi tüm gayret, çaba. Irak, Filistin, Suriye başta olmak

üzere kazan kaynayacak, yaklaşmaya çalışan nasibini alacaktı. Öyle de oldu, kafa kaldırmaya çalışanlar

sırayla boyun eğmeye başladı. Oyun en korkunç şekilde oynanıyor, tüm dünya izliyordu.

‘Arap Baharı’

ÖYLE BIR BAHAR KOYDULAR KI ADINI HIÇBIR KIŞ BILE GEÇMEDI BU KADAR AĞIR. Ortadoğu’da

oynanan oyunun adı değiştirilmişti ama hikaye aynıydı, figürler benzer. Vefayı unutup

elveda diyip vicdanımızla baş başa kaldık. Zaten vicdanımızdan başka dostumuz da kalmadı sesimizi

duyacak, hepsini yitirdik.

‘Türkiye’

DÜNYANIN SÜPER GÜÇLERININ SIZLERI ‘DÜNYANIN EN VERIMLI TOPRAKLARI’NDA RA-

HAT BIR YAŞAM SÜRMENIZ IÇIN BIRAKABILECEĞINI, SIZLERLE UĞRAŞMAYACAĞINI, KO-

LUNUZU KANADINIZI KIRMAK IÇIN FIRSAT KOLLAMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORSANIZ HALA

OLAYIN MAHIYETININ FARKINDA DEĞILSINIZ DEMEKTIR. Bugün usulen dost dedikleriniz sizi

pay edemediği için onlarla dostsunuz, bunu da biliyorsunuzdur.

Yıllardır düşman arıyoruz kendimize, suçlu arıyoruz yaşanan her hadisede. Görünen

köy uzakta değil, nefesini her an ensemizde hissettiğimiz sözüm ona demokrasi elçilerine dönüp

bir bakın isterim. Bakın ki kör olmadığımızı bilsin tüm dünya, bu millet üç maymunu oynamıyor,

oynamayacak; bilinsin isterim. Dost kalmadığının fakat düşmanın da belli olduğunun bilinmesini

isterim. Fakat kimse istemez, bilirim.

Ve son olarak; bilinmelidir ki ideolojiler, sınırlar değişse de bu toprakların kaderini siz belirleyemeyecek,

bu milleti bu topraklardan sürükleyemeyeceksiniz. Gerekirse kapı kapı dolaşacak; sizi konuşacak,

sizi anlatacağız. Bu millet bilecek, farkına varacak; siz bu milletin kılına dahi zarar veremeyeceksiniz.

Beş daimi Birleşmiş Milletler üyesinin, dünyanın en çok silah ihraç eden ülkeler olduğunu gördükten

sonra kimse çıkıp da sahte dostluk çığırtkanlığı yapıp bu milletin sabrını sınamasın.

Dünya beşten büyük fakat Twitter veya Facebook’ta değil;

Türkiye’de büyük, Suriye’de, Filistin’de büyük, Libya’da; Mısır’da büyük ama katiyen Twitter’da, Facebook’ta

değil.

Liderler devletin, halk ise birbirinin kaderini belirler.

iletişim: muharrem.altintas@kelyazar.com twitter.com/kelyazar instagram.com/kelyazar facebook.com/kelyazar

kusva.org

34


MAKALE

ŞENER MENGENE

TÜRKİYE’DE

YENİ GENÇLİK

POLİTİKALARI

Bugünümüz, yarınımız ve

geleceğimizin teminatı

olan gençlerimize ülkemizin

kalkınmasında önemli

görevler düşmektedir.

Bu manada gençlerimizin iyi bir eğitim

alması, çağın gerektirdiği teknik

bilgi ve donanıma sahip olması, milli

ve manevi değerlerimizi, kültürümüzü,

örf ve adetlerimizi iyi öğrenmesi,

yaşaması ve yaşatması gerekmektedir.

Gençlik ve Eğitim

Öncelikle, gençlerimiz uzman bir

rehber eşliğinde meslek ve eğitim

noktasında kabiliyetleri, ilgi ve becerilerine

göre doğru yönlendirilmelidir.

Bu konuda ailelere, rehber öğretmenlere,

eğitimcilere, önemli sorumluluklar

düşmektedir. Doğru okul ve meslek

seçiminde bulunan gençler daha

başarılı olmakta ve kariyer hedeflerine

daha kolay ulaşmaktadırlar. Biz millet

olarak geçmişte eğitimde dünyada

örnek gösterilen bir konumdaydık.

Medrese, Sıbyan Mektebi, Enderun

gibi kurumlarla eğitim alanında tarihte

derin izler bıraktık. Nizamimülk

Medreseleri, Fatih Medreseleri, Şehr-i

Al-i Medreseleri, Sahnı Seman

Medreseleri, Kanuni Medreseleri

dönemlerinde dünyanın en iyi eğitim

kurumlarıydı, yine aynı şekilde başarılı

eğitim hamleleri yapabilecek kabiliyetteyiz.

Bu Bakımdan, gençlerimize

hem teknolojik bilgi hem de milli, dini

ve kültürel değerlerimizi doğru öğretmek

mecburiyetindeyiz.

‘’Bir milletin gerçek gücü tankı

topu tüfeği değil, imanlı, ahlaklı ve

bilgili gençleridir’’

Merhum Başbakan Necmettin

Erbakan Gençlik ve STK Sivil Toplum

Kuruluşları kamu hizmetleri dışında

gönüllülük esası ile hizmet yapan

önemli kuruluşlardır. Sivil Toplum

Kuruluşları, gençlerimiz sosyal hayata

atılmalarında, tecrübe kazanarak

kendilerini geliştirme ve ifade etme

imkânına sahip oldukları mecralardır.

Sivil Toplum Kuruluşları gençlerimize

özgüven kazandırmakta ve hayatta

birçok alanda karşılaşacakları sorunla-

35

aralık ‘16


ŞENER MENGENE

rın üstesinden gelme becerisine sahip olmada

önemli faydalar sağlamaktadır. Bakınız, hiçbir

başarıya gül bahçelerinden gidilmez, zahmet

olmadan rahmet olmaz, belirli bir mücadele

ve disiplinli bir çalışma ile elde edilen başarılar

daha kalıcı olmaktadır. Ülkemizde ve dünyada

devlet ve siyasetteki yöneticilerin uzun bir STK

deneyimine sahip olduklarını görmekteyiz.

Gençlik ve Siyaset

Siyaset sorun çözme sanatı ve insana hizmet

etme aracıdır, bunu böyle görmek ve hak için

halka hizmet etmeyi vazife bilmek gerekir. Son

yıllarda siyasette gençlere çokça fırsatlar sunulmaktadır,

belediye gençlik meclisleri, kent

konseyleri, partilerin gençlik kolları, gençlerimize

kendilerini temsil ve ifade etme, özgüven

kazanma ve önemli tecrübeler kazanma imkânı

sağlamaktadır. Yine milletvekili seçilme yaşı

25’e indirilmiş ve gençler mecliste temsil hakkı

bulmuştur. Genç bir kardeşiniz olarak, eğitim

yıllarından itibaren sivil toplum kuruluşlarında

görev yaparak, aynı zamanda genç yaşta gençlik

kollarında görev yaparak önemli bir tecrübe

kazanma imkânımız oldu. Ülkemize faydalı

olma ve kendimizi geliştirme adına her mecrada

yoğun bir gayret içerisinde olduk ve bu

mücadelemize üstün bir gayretle devam etmekteyiz.

Genç bir nüfusa sahibiz, gençlerin

önünde kariyer hedefleri var, imkânlar kısıtlı,

talep çok büyük bir rekabet ortamı ile karşı

karşıya kalmaktadırlar bu nedenle iyi bir eğitim

almak yetmiyor yurtdışı eğitim, yabancı dil İngilizce

Arapça gibi, yabancı dilleri öğrenmek

gerekiyor, öğrencilik döneminde kulüplerinde

ve sivil toplum kuruluşlarında görev almak çok

önemli bir kazanım olmaktadır. Elbette

eğitim almak ve kendimizi yetiştirmek gerekiyor

ama bunun için maddi eğitim yetmez

manevi değerlerimizi ve ahlaki ölçülerimizi asla

unutmamalıyız. Son zamanlarda madde bağımlılığı,

alkol, uyuşturucu, bonzai gibi gençlerimizi

tehdit eden biyolojik bir savaş ile karşı

karşıyayız. Herkese çok görevler düşmektedir,

aileler, devlet, yerel yönetimler, muhtarlar, kanaat

önderleri, emniyet, diyanet, Yeşilay

ve sivil toplum kuruluşları istişare ve işbirliği

içerisinde uyumlu uygulanabilir ve sürdürülebilir

bir çalışma ortaya koymak zorundadır.

Bu ülke bizim, bu gençlik bizim, güvenli bir ortak

gelecek için herkes el ele vermek ve işbirliği

yapmak zorundadır.

Gençlik ve Dava

Cefasını çekmediğiniz bir davanın ve mücadelenin

sefasını süremezsiniz. STK ve siyaset

konusu açıldığında herkesin söyleyecek

sözü var, hatta kimse mangalda kül bırakmıyor

ama bir dernek ve vakıfta görev al, bir partide

gençlik kollarında görev al deyince

kimse görev almak istemez, her alanda bu yaklaşımı

görmekteyiz, siyasette ve iş dünyasında

da aynı şekilde herkes başarılı olmak istiyor,

zengin olmak istiyor, zirveye çıkmak istiyor

ama çalışmadan, emek vermeden,

terlemeden, bu başarılara ulaşmak istiyorlar,

hak etmediğiniz bir başarıya çok kolay ulaşabilirsiniz

ama uzun süreli kalıcı olamazsınız,

kalıcı başarılar uzun süreli sistemli çalışmalarla

mümkün olur.

Genç kardeşlerimize tavsiyemiz; eğitim

yıllarında mutlaka kabiliyet ve ilgi alanlarına

uygun STK’larda, gençlik ve üniversite

kulüplerinde görev almaları ileriki yıllarda siyaset

düşünüyorlarsa mutlaka bir partinin gençlik

ve üniversite teşkilatlarında görev almaları ve

kariyer basamaklarını bir bir çıkmaları daha

sağlıklı bir yöntem olacaktır, çünkü her kademede

yaşanılacak bir tecrübe ve deneyim var,

bu kademeleri sırasıyla çıkanlar yavaşta olsa

uzun vadeli olarak hedeflerine ulaşmaları daha

sağlıklı ve kalıcı olmaktadır. Kendi başınıza karar

veremiyorsanız her bilene değil ama alanında

uzman bir bilene mutlaka sorun, alanında

uzman tecrübeli büyüklerimizin bilgilerinden

istifade etmeyi ihmal etmeyelim.

Türkiye büyük bir zenginliğe ve potansiyele

sahip, genç nüfüsunu doğru

yönlendirerek, iyi eğitip bunu büyük

bir avantaja dönüştüre bilirse, dünyada

hak ettiği etkili bir noktaya ve güce

Şener Mengene

Gazateci - Yazar

kusva.org

36


CAMİİ

ŞULE PAMUK

BURSA

ULU CAMİİ

,, Bir zafer müjdesi burada her isim

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizeleriyle

geçmişten geleceğe zamanın

akıp gittiği bir şehirdir Yeşil Bursa.

Orhan Gazi’nin fethettiği, vasiyeti

üzerine Osman Gazi’nin naaşının

nakledildiği, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin

Söğüt’ten sonraki merkezi,

ilk başşehridir.

1389-1402 yılları arasında dördüncü

padişah olarak Osmanlı Devleti’ni

idare eden Sultan Bayezid Han,

oldukça iyi bir idareci ve askerdir.

Batıda ve doğuda etrafını kuşatan

düşmanlarına karşı aldığı karar ve

manevralarda son derece hızlı hareket

etmesinden dolayı “Yıldırım”

lakabıyla anılmaktadır.

Batı dünyasının yanı sıra Doğu’da

da Osmanlı Türk Devletinin tanınmasına

sebep olmuş olan Niğbolu

Savaşı (1396) öncesinde zaferin

müyesser olması durumunda yirmi

cami yaptıracağı adağında bulunan

Yıldırım Bayezid, zaferin ardından bu

niyetini damadı olan Emir Sultan’a

açar. Tüm müminlerin toplanması

için yirmi kubbeli büyük bir cami

yaptırmasını teklif eden Emir Sultan’ın

bu görüşünü uygun görerek

savaştan elde edilen ganimetlerle

Bursa Ulu Cami’ni yaptırır.

Cami-i Kebir olarak anılan Bursa

Ulu Cami, Türkiye’deki ulu camilerin

en büyüğüdür. Bursa’nın Orhangazi

ilçesinde, cemaati bol ve itibarı yüksektir.

Evliya Çelebi, bu caminin gece

gündüz cemaatsiz olmayıp yetmiş

yerinde dersiamların ders ile meşgul

olduklarından bahseder. Onun tabiriyle

şehrin en güzide yerinde olup

Bursa’nın Ayasofya’sıdır.

Mimarı kesin olarak bilinmemekle

birlikte bazı kaynaklarda Yeşil Cami

mimarı Hacı İvaz, diğerlerinde Ali

Neccar olarak geçmektedir.

37

aralık ‘16


ŞULE PAMUK

Batı minaresinin kaidesindeki sülüs hatlı kitabede

bu caminin, Yıldırım Bayezid tarafından yaptırıldığı

belirtilmektedir.

1399’da tamamlanan caminin açılışında Molla Fenari

ve Emir Sultan da bulunur. İlk imamlığını Somuncu

Baba (Şeyh Hamid) yapar.

Anadolu Selçuklu döneminin geleneğini devam

ettiren Bursa Ulu Cami, Osmanlı mimarisinde çok

destekli, çok kubbeli cami plan tipinin en önemli

örneğidir. Dikdörtgen planlı mabet üç sıra, dört köşeli,

oldukça kalın dörder ayakla kıbleye dikey beş sahna

ayrılır. Ayaklar Selçuklu camilerinde olduğu gibi

dörder sivri kemerle birbirine bağlıdır. İç mekânda ışık

dağılımı homojen değildir. Pencereli sekiz köşeli birer

kasnak üzerine oturan kubbelerin, mihrap hizasındakiler

yüksektir. Yan sahınlarda bulunanlar doğu ve

batıya doğru kademeli olarak alçalır. Cami kapılarının

kesişme noktasında yer alan şadırvanın üzerindeki

kubbe günümüzde cam kaplıdır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde

bu kısmın üzerinde sarı pirinç telden

ağ örülü olduğunu yazar.

Caminin duvarları düzgün kesme taş ile örülüdür.

Mihrabın bulunduğu duvar diğerlerinden daha

büyüktür. Duvar kalınlıkları tüm cephelerde farklılık

gösterir. Küfeki kaplı dış cepheler hareketli ve güzeldir.

Cephelerdeki doluluk-boşluk oranı da mükemmeldir.

Kıble duvarının alt sırasındaki sekiz pencere, sonradan

iç kısımda ahşap pencere kapakları ile dışarıda da

kesme taşlarla kapatılmıştır. Doğu yönündeki pencerelerin

yan kısımlarında “kum saati” görünümünde

sütunceler yer alır. Bizans mimarisinde görüldüğü

gibi büyük sivri kemerler içerisine alınmış pencerelerin,

duvarlara göre değişiklik göstermeleri, ustaların

farklılığından kaynaklanmış olmalıdır.

Kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerinde tek şerefeli

birer minare yer almaktadır. Caminin iki minaresinden

batıdakinin Yıldırım Bayezid tarafından yaptırıldığı

kitabesinden bellidir. Doğudakinin de Çelebi Mehmet

tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Ekrem

Hakkı Ayverdi doğu minaresinin baştan tasarlandığını

ve Çelebi Mehmet tarafından yaptırılmış olabileceği

görüşündedir. Minarelerin kaideleri mermerden,

silindirik gövdeleri tuğladandır. Altıgen kaideli batı

minaresinin, biri içeriye diğeri dışarıya açılmak üzere

iki kapısı vardır. Camiye bitişik olmayan doğu minaresinin

kaidesi dört köşelidir. Minarelerin külahları 1889

yangınına kadar ahşaptır. Bu tarihten sonra yenilenerek

bugünkü kâgir halini almıştır.

kusva.org

38


BURSA ULU CAMİİ

Timur’un Bursa’yı işgali sırasında ve Karamanoğlu

Mehmet Bey’in Bursa muhasarasında dış

cephelerine odun yığılarak caminin yakıldığı

söylenir. Bunun sonucu dış cephe kaplaması kalın

sıva dolgusu ile örtülmüştür. 1950’den sonra bu

sıva tabakası kaldırılır. Ulu Cami’nin ilk tamir vesikası

1494 tarihlidir. 1862 senesine kadar 23 tamir

vesikası daha vardır. Ulu Cami, 1855 Mart ve Nisan

aylarındaki Bursa zelzelelerinde ciddi zarar görmüş

ve esaslı bir tamir geçirmiştir.

Caminin kuzey, doğu ve batı yönlerinde olmak

üzere üç kapısı vardır. Ahşap kapılar cevizdendir.

Geometrik oyma motifler içerisinde yer yer rumi

kompozisyonlar görülür. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin

tespitiyle doğu kapısı ahşap kanatlarının

bazı bölümleri bozulmuş olsa da yapımıyla eş

zamanlıdır. Kuzeydeki mukarnaslı muhteşem taç

kapıdan camiye girince billur gibi suların aktığı on

altı köşeli mermer şadırvan ziyaretçiyi karşılar. Su,

üç çanaklı fıskiyeden sekiz kol halinde havuza akar

ve buradan musluklara dağılır. Birçok tamir gören

şadırvanın bazı kısımları zaman içerisinde değişmiş

olmalıdır. Suyun rahatlatıcı sesi, manevi havayla

birleşir. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde şadırvanın

suyunun Uludağ’dan geldiğini ve havuzun

içerisinde balıkların yüzdüğünü yazar.

Yanlarında “kum saati” biçiminde sütuncelerin

yer aldığı mihrap oldukça gösterişlidir. Mukarnas

üzerindeki sivri kemerde besmele ile birlikte

Ayet-el Kürsî yazılıdır. Bazı kaynaklarda mihrabın

süslemelerinin, Abdülmecid zamanında Bursa’ya

sürülen ressam Tevfik Paşa tarafından yapıldığı

belirtilmektedir. Mihrap hücresinin solunda tamirin

Mehmet Usta tarafından 1904 tarihinde yapıldığı

yazılıdır. Mihrabın tezyinatı, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin

tabiriyle yapım zamanından kalmamış olsa

da göz alışkanlığıyla mûnis (sevimli) gelmektedir.

39

Kündekâri tekniğinde ceviz ağacından siyaha

boyanmış minber, süslemeleri ve işçiliği ile eşine

az rastlanan bir sanat eseridir. Minber kapısı üzerindeki

kitabede Yıldırım Bayezid tarafından yaptırıldığı

yazılıdır. Sağ korkulukta dikey olarak yer alan

yazıdan Gaziantepli Hacı Ahmet bin Abdülaziz

el Dukki tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Yan

kısımlardaki tezyinat birbirinden farklılık gösterir.

Doğu tarafına bakan korkuluk altında çivi başları,

batı tarafında ise bunların yerine güllerin yerleştirilmiş

olduğu görülür. Korkuluklar geometrik

desenlidir. Minber kapısındaki kitabenin çevresi

dikdörtgen geometrik bir çerçeve ile çevrilidir. Taç

kısmı rumi kompozisyonludur. Selçukludan Osmanlı’ya

geçişin en güzel örneği olabu minber bir

şaheserdir. Evliya Çelebi, tüm cihan ressamları bir

araya gelse tezyinatı ve kitabeleriyle böyle güzel

bir eserin meydana getirilemeyeceğini hayranlıkla

anlatır. Minber korkulukları ve külah altına denk

gelen kısımlar günümüzde cam muhafaza ile koaralık

‘16


ŞULE PAMUK

rumaya alınmıştır.

Sekiz ahşap sütun üzerine oturan müezzin

mahfili 1549 tarihlidir. Mahfil merdiven korkuluklarının

alt kısmında, ahşap üzerine kalemişi tezyinat

yer alır. 16. yy örneklerinin en güzellerinden olan

desende yer yer dökülmeler görülür. Sarılma rumi,

penç hatayi, yaprak ve bulut motiflerinin görüldüğü

kompozisyonun üzeri cam ile korumaya

alınmıştır. Merdivenin arka kısmında, köşebentlerin

merkezinden aşağıya doğru kandil formuna yakın

madalyonlu bir sarkıt inmektedir. Form rumi kompozisyonla

tezyin edilmiştir.

Taş kürsü, tek parça mermerdendir. Müezzin

mahfilinin karşısında yer alır. Üzerinde H 1231 tarihi

yazılı iki satır yazı bulunur.

1740 yılında caminin güneydoğu köşesindeki

hünkâr mahfili için özel bir giriş açılmıştır. Mahfil

altındaki camekânlı bölüm, ilk olarak 1787’de Abdullah

Münzevî’nin vakfettiği kitaplarla kütüphane

olarak hizmet vermeye başlamış ve 1930’lara kadar

bu şekilde kullanılmıştır. Mahfil büyük olasılıkla

1855 depremi sonrası 19. yüzyıl ortalarında Sultan

Abdülaziz tarafından tamir ettirilmiş ya da bütünüyle

yenilenmiş olmalıdır. Korkuluklarda yer alan

bitkisel motif ve kompozisyonlar mahfilin yapıldığı

dönemin sanat anlayışını yansıtmaktadır.

hiç kuşkusuz içerisinde bulunan hatlardır. Pek çok

meşhur hattatın eserleri caminin hemen hemen

her yerini süslemektedir. Mabet haftanın yedi günü

ziyarete açık bir “ Hüsn-ü Hat Müzesi” gibidir.

Mustafa Armağan “Bursa Şehrengizi” adlı eserinde,

camideki Türk Rokokosu tezyinatın manevi havayı

yok etmediğini lakin caminin asaletinden pek çok

şey kaybettiğini yazar. Tuhaf görünümlü, renk olarak

kasvetli kütleler halindeki bu süslemelerin Türk

Sanatının zarafetini yansıtacak şekilde yeniden

tezyin edilmesi gerekliliği düşünmeye değerdir.

KAYNAKÇA

İnalcık, Halil. (2008), Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600. S:

21-22. YKY, İstanbul.

AYVERDİ, Ekrem Hakkı (1989). İstanbul Mi’mâri Çağının Menşe’i Osmanlı

Mimarisinin İlk Devri Ertuğrul, Osman, Orhan Gazîler, Hüdavendigâr

ve Yıldırım Bâyezîd 630-805 (1230-1402), Baha Matbası, İstanbul

1966, Cilt: I.

Mustafa ÇETİNASLAN, “Bursa Ulu Cami Hünkar Mahfili” Uluslararası

Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research

Cilt: 6 Sayı:25 Volume: 6 Issue: 25 -Prof. Dr. Hamza GÜNDOĞDU

Armağanı- s. 189-200. http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt-

6sayi25_pdf_ozelsayi/cetinaslan_mustafa.pdf.

İnalcık, Halil. (2000), Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, S:31. Eren,

İstanbul.

Shaw, Standford. (1982), Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, s:

54–62. e yay. İstanbul

Sadettin Ökten, “Ulucami Medeniyetimiz ve Bursa Ulucami”,. BURSA

ULUCAMİ, Editör Prof. Dr. Bilal Kemikli, Bursa Kültür A.Ş. 1. BASKI, Ankara,

Nisan 2012, s. 11 – 15.

Bursa Ulu Cami’nin en önemli tezyinat özelliği

kusva.org

40


CAMİİ

RABİA KOYUNCU

AHI ÇELEBI

CAMIİ

İstanbul’un en eski

ve en küçük bir o kadar

da zarif eserinden

bahsedeceğim size :

Ahi Çelebi Cami

EMINÖNÜ’NDE BULUNAN

BU CAMI her ne kadar küçükte

olsa İstanbul’un manevi sahasında

çok önemli bir yer tutmaktadır.

Evliya Çelebi’nin seyahatnameyi

yazmasına vesile

olan camidir Ahi Çelebi Cami,

Cami’ye kendi adını verdiği Ahi

Çelebi; 1432 tarihinde doğmuş

Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazid

, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni

Sultan Süleyman döneminde

yaşamıştır. Candaroğlulları’nın

hizmetindeyken İstanbul’a gelip

Mahmut Paşa’da doktorluk yapmaya

başlar daha sonra da Fatih

Darüşşifası’nın (hastanesinin)

başhekimi olmuştur. Doksan

yaşında hacca gitmiş, dönüş yolunda

Mısır’da 1524 yılında vefat

etmiştir.

CAMININ EN ÖNEMLI

ÖZELLIĞI birincisi helal kazançla

yapılmasıdır ikincisi ise bu camide

görülen bir rüya sonucunda

Evliya Çelebi’nin ünlü eseri

Seyahatname’nin ortaya çıkmasında

büyük rol oynamasıdır.

Evliya Çelebi’de zaten Seyahatname’de

ilk olarak her şeyin bir

rüya ile başladığını anlatır kendi

kaleminden rüya aynen şöyledir,

EVLIYA ÇELEBI 1630 yılı

muharrem ayının aşura gecesi

İstanbul’daki evinde, “uyku ile

uyanıklık arasında” bir rüya görür.

Yemiş iskelesi yakınında helal

mal ile yapılmış eski bir cami

olan Ahi Çelebi Cami’nde, sabah

namazı vaktinde minberin di-

41

aralık ‘16


RABİA KOYUNCU

binde oturmaktadır. Birden kapılar açılır

ve caminin içi nurdan bir cemaatle doluverir.

Sahabe-i kiramdan büyüklerinde

orada bulunduğunu öğrendiğinde hayranlıkla

onları seyreder. Mihrapta bulunan

ve namaza imamlık yapan zatın ise

Peygamber Efendimiz (sav) olduğunu

öğrenir ve heyecandan ne yapacağını

şaşırır. Kılınan namazın ardından yanında

bulunan sahabelerden biri ile şefaat

istemek niyetiyle Efendimiz’in yanına

varır, elini öper. Ancak O’nun güzelliğinin

verdiği heyecanla dili sürçerek ‘ Şefaat

Ya Resulallah’ diyeceği yerde, ‘ Seyahat

Ya Resullah’ der. Bu durum efendimizin

hoşuna gider, tebessüm eder ve seyahatinin

hayırlı olması için dua eder. Çelebi,

sabah uyanır ve hemen Kasım Paşa

Mevlevi Dergahı’na gider Şeyh Abdullah

Dede’ye rüyasını tabir ettirir ve büyük bir

Seyyah olacağı müjdesini alır. Şeyh önce

İstanbul’u gezmesini sonra diğer şehir

ve ülkelere seyahat etmesini söyler işte

Evliya Çelebi bu rüyanın ardından meşhur

seyahatine başlar. Önce İstanbul’u

gezdikten sonra ilk gittiği şehir Bursa son

gittiği şehir ise Mısır’dır.

FARKLI DÖNEMLERDE YAŞAMIŞ

OLAN AHI ÇELEBI VE EVLIYA ÇELEBI,

Ahi Çelebi’nin İstanbul’da başladığı yaşamı

1524 yılında Mısır’da son bulurken

Evliya Çelebi’nin ise İstanbul’da başladığı

seyahatini Mısır’da noktalamıştır. Bu

benzerlik farklı dönemde yaşayan bu iki

insanın aslında birbirinin hayatlarının ne

kadar kesiştiğinin gösteriyor.

CAMI 1539 VE 1653 YILLARINDA IKI

KEZ YANMIŞ 1892 ZELZELESINDE ISE

BÜYÜK HASAR GÖRMÜŞTÜR. 1990’lı

yıllarda restorasyona alınarak yeniden

faaliyete geçirilerek günümüzde halen

faaliyetine devam eden AHI ÇELEBI

CAMI’NIN MAVEVI ATMOSFERINI YA-

ŞAMAK ISTEYENLER EMINÖNÜ İSKE-

LESI’NDE BU TARIHI CAMIYI ZIYARET

EDEBILIRLER.

kusva.org

42


MAKALE

GARİP YOLCU

İMAN

BİNASINDA

DAİRE FİYATLARI

Bismillahirrahmanirrahim

İNANDIĞI GIBI YAŞAMAYAN, YAŞADIĞI GIBI INANIR SÖZÜNÜN

VUKU BULDUĞU BU YÜZYILDA, DOĞRU VE YANLIŞ AYRIMINI

INANDIĞI DOĞRULARDAN ZIYADE; YAŞADIĞI DOĞRULARA GÖRE

ŞEKILLENDIREN ZIHIN YAPISININ ARTMAYA BAŞLAMASINDA

KUŞKUS UZ BIR TUTARSIZLIK HASTALIĞI YATIYOR.

Gerçekle doğruyu ayırt edememekten, yanıldığımız zamanlar olur.

Bazı gerçekler sırf var olduğu için mi gözümüze doğru gelir. Doğrular;

esasen gerçeğin yansıması olan yanlışlar mıdır? Biz, müslümanlar

olarak; aslında doğru olmayan ortamlar içerisinde doğup, yaşayıp; o

ortamı doğru olarak algılayıp, bu toplum müslümanların yaşamasına

uygundur diyerek büyük bir yanlışa sürükleniyoruz. Bu doğru zannettiğimiz

vakaları, yanlış bulduğumuz zaman ise de onu silip atmak

yerine masaya oturup pazarlık yapmaya, doğrular aramaya başlıyoruz.

Örneğin namazın farz ibadet olduğunu bilip de, onu eda etmediğimiz

zaman, olsun; Ben cuma namazına gidiyorum diyerek kendimizi kandırabiliyoruz.

Nefis sanırım tam da burada anlam buluyor ve tutarsızlık,

hal ile dilin çatışması burada filiz veriyor. Her müslümanın bilmesi

gereken ilmi-hal, adı üzerinde ilmin; hal ile yoğru lup, aşk ateşinden

çıkan ekmeğin alınmasıdır. Hal; tam olarak ta ‘’Ayinesi iştir kişinin, lafa

bakılmaz’’ sözünün izahı olsa gerek. O vakit, bu tutarsızlıkların başında

kuşkusuz iman problemleri yatıyor.

43

aralık ‘16


GARİP YOLCU

İMANI DÜNYANIN EN IYI 65 KATLI BIR BINASINA BENZETIRSEK VE 5 KAT MESAFE-

LI DE BIR TEMELE SAHIP OLDUĞUNU VARSAYARSAK, KUŞKUSUZ; KOLONLARDAN VE

DEMIRLERDEN OLUŞAN TEMEL, IMANIN DA 5 ŞUBESINI KAPSAYACAKTIR. O temel ki,

yüksek karbonlu, sağlam demirlerle örülmüş. Örülen demirlere, en kaliteli betonlar dökülmüş.

Statik hesapları tam emniyetli sonuçlar vermiş. Çık çıkabildiğin kadar ruhsat elinde. İlk katlar,

elbette 4 daire üzerine kurulduğundan metrekaresi düşük olacaktır. Belki güneş, deniz, bulut

görmeyecek. Üst kattaki daireler kadar ısınmayacak, hava almayacaktır. Bütçesi ancak o katları

almaya yeten beşer, şehrin o kasvetli kalabalığını, arabaların egzozlarından çıkan dumanları

hissedikçe; keşke daha çok çalışsaydım diyecektir. Ne olursa olsun, O(!) balkon kenarlarında

fazla eğleşmedikçe, ocağı, sobayı iyice kontrol ettiği takdirde güvendedir. Güneş almasa da

dünyanın en iyi binasında oturma şerefine laiktir. Orta katlar, 3 daire üzerine kurulduğundan

metrekaresi alt katlara nazaran daha fazla, kullanış alanı daha büyük, ısınma olasılığı ve risk

alma oranı daha iyi. Bu dairede oturan bireyler alt dairelerde oturanlara nazaran, daha muteber

ve de çalışkan. Manzarası daha da güzelleşmeye başlamış, kalabalığın gürültüsü yerini

yağmurların taşıyıcıları olan bulutlara ve arasında uçuşan hayvanata bırakmış. Bedensel sorunları

ruh mekanizması ile yenmeye başlayan ahsen-i takvimden oluşuyor olsa gerek. Üst

katlar ise ikişerli ve tek daire dubleksten oluştuğu için, tarifler geçersizlik boyutu kazanıyor,

vakti nakde, taklidi-tahkike geçirenlerin evi tam da burası olduğundan kelimeler hissiyata dönüşüyor.

(LA İLAHE İLLALLAH) İŞTE BU YETMIŞ BÖLÜMDÜR KI HER 10 KATI BIR NEFIS MER-

TEBESI TAŞIYOR. EmareLevvame, Kamile’ye doğru ilerliyor. Arada kalmış mülhime,kendine

kızıyor. Çalışma saatleri, manzara, sükut artıyor. Söz gümüşse, sükut altındır sözü tam da burada

hasıl oluyor. Kendini bir davaya adamış olan nesiller, ruh savaşçıları, diriliş erleri kendi ne

samimi bir şekilde çalışarak , fiyatı ne olursa olsun bu binadan daire almalıdır. Doğruyu- yanlışı,

hayattaki manzarayı; nefsi aradan kaldırarak görmelidir. Aksi takdirde doğru zannettiğimiz

vakalar tekrardan masaya yatırılıp tartışılmaya devam edecek, tutarsızlık hastalığı reçetesiz

kalacak ve de fizik ortam hiç bir zaman metafiziğe açılamayacaktır..

Kutlu bir yolun, garip yolcusu...

kusva.org

44


ROPÖRTAJ

SAFİYE GENÇ

KRIZALITLER

Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri

cebinde tırmanmamıştır.

(Konfüçyüs)

Hiçbir başarı tesadüf değildir. Doğduğumuz

anda başlarız çabalamaya,

öğrenmeye. Önce bakmayı öğreniriz

sonra görmeyi, ilk adımı atmak

için ilk önce emeklemesini öğrendik

sonra düşmesini düşüp ve ayağa

kalkmasını…

Hayatımızın her anında, gerçekleşmesini

istediğimiz ideallerimizin,

günlerdir, yıllardır peşinde koştuğumuz

amaçlarımızın belki de birçoğunda

mutlaka bir zorluk çıktı karşımıza.

Hedeflerimize, arzularımıza ya

havlu atıp pes edip elveda diyeceğiz

ya da beni öldürmeyen şey güçlendirir

diyerek yeni çıkış yollarını denemek

için elimizden gelenin en iyisini

yapacağız ve gayrısını yardana bırakıp

başka kapıların açılmasını bekleyeceğiz.

Karar sizin!

Bu köşemizi, asla pes etmeyen,

almış olduğu her bir ödülün, takdirin

hakkını veren, yapmış olduğu çalışmalarla

örnek bir birey olan Fiziksel

Engelliler Derneği başkanı İsmail

Şentürk ile yapmış olduğumuz röportaja

yer ayırdık.

İsmail Bey’e ilk sorum Fiziksel

Engelliler Derneğinin kuruluşu oldu.

Batı Karadenizin kömür kokan ili

Zonguldak’ın 200 bin nüfuslu Ereğli’sinde

böyle bir derneğin varlığı

şaşırttı ve bir o kadar da memnun

etti beni.

- Ben 1987 yılında Ereğli Demir

Çelik Fabrikalarının Yüzme Takımında

yüzerken sakatlandım. Ankara’da 7 ay

fizik tedavi merkezide tedavi gördüm

orada bir medikal firmasından sipariş

üzerine bir tekerlekli sandalye aldım,

o sandalye 9-10 yıl sonra eskidi fakat

o yıllarda Ereğli’de tekerlekli sandalye

satan firma yoktu. Yeni bir sandalye

almak için Abim ile birlikte İstanbul’a

gittik, benim kullanacağım tekerlekli

sandalyenin sırtı yatacak, kolları çıkacak

gibi bir takım özellikleri olması

gerektirdiğinden dolayı özellikli

sandalye aramaya başladık fakat biz

istemiş olduğum tekerlekli sandalyeyi

İstanbul da bulamadık. Bizi en son

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şişli

45

aralık ‘16


SAFİYE GENÇ

Fiziksel Engelliler Vakfına gönderdiler. Orası da

bir gün sonra tekerlekli sandalye dağıtacaklarmış,

biz abimle bir gün kaldık sandalyeyi

verdiler ama benim istediğim özellikleri karşılamıyordu

fakat ben bu derneğin çalışmalarından

çok etkilendim, Ereğli’de buna benzer bir

derneğin kurulmasını, engellileri bir çatı altında

toplamak, sorunlarının çözülmesi, dertlerin

paylaşılması amacıyla derneği kurmaya niyetlendik.

Kaldı ki, o yıllarda lise öğrencisiyim ve

engellilik konusunda şimdiki kadar bilgim yok.

Derneğin kuruluş tüzüğünü vs. aldım inceledim

ve engellilerin hizmet alabilecekleri, eğitim

görecekleri bir yer olarak 19 Mayıs 2001’de

hizmete açıldı.

O zamanlar tabi şimdiki kadar engelli yok tabi,

- Onunla ilgili de bir anımı da şöyle anlatacağım.

Ereğli’de o zamanlar engelli aracı olan bir

kişi vardı, dönemin Kız Yetiştirme Yurdunun

Müdürü Ahmet Hasan Eroğlu. Aracını durdurup

dernek kurmak istediğimi ona da anlattım,

kendisi de katılmak istedi, çevresindekilere

de paylaşarak derneği kurduk. ‘kurucusu ben

olsam da dernek başkanı ben olmak istemedim

çünkü o zamanlar asansörü olmayan

bir evin 4’üncü katında oturuyordum, dernek

faaliyetleri sorumluluk ve hizmet esaslı olduğu

için benim her gün derneğe gidip gelmem zor

olurdu, başkan olmayı istemememin yanında

kendi ticari işletmemi kurmak istememde

etkendi. Yönetim Kurulu benden başkanlık

görevini 6 aylığına yapmam için ısrar edince

bende kabul ettim. O tarihte başkonsolos

büyüğüm beni Almanya’ya daveti üzerine

Almanya’ya gittim. Almanya’ya gitmek benim

için engelliler konusunda bana çok kazandırdı.

Gittiğim yer Almanya’nın 3.5 milyon nüfuslu

Hannover şehri idi, İstanbul’un dörtte biri idi fakat

o dönemde İstanbul’daki engellinin 30 katı

engellinin sokaklarda olması idi. Ben bir anda

tüm şehrin engelli olduğunu sandım. Halbuki,

nedenini araştırdığımda şehrin alt yapısı, tren

metro vs. tüm şehir engelliler için tasarlanmış.

Haliyle de engellinin sokağa çıkmasında bir

sorun yok.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İsmail Şentürk kimdir? Ne işler yapar? Hobile-

kusva.org

46


KRİZALİTER

ri, uğraşları

- 1970 Ereğli doğumluyum. Ereğli Lisesi’nde

okurken ve aynı zamanda Ereğli Demir Çelik

Fabrikaları yüzme takımındayken 1987’nin

yazında sığ suya balıklama atlarken mesafeyi

ayarlayamadığımdan sakatlandım, burada altını

çizeceğim önemli husus şudur. Ben asıl darbeyi

atladığımda değil taşınırken aldım. Kaza

geçiren bir kişinin taşınması çok önemli Ankara’ya

doktora gittiğimde doktorum bana seni

bana getirirken boynuna ıslak havlu ile sarıp

hareket ettirmeden getirseler bugün yürüyordun

dedi. İlk kaza geçirdiğimde Ereğli Devlet

Hastanesi acile gittiğimde doktor beni oturtturmaya

çalıştı hâlbuki benim boynum kırılmış,

doktorun tedavi etmesi gereken yerde benim

sakatlığımı 5’e 10’a katlanmıştı. İsmail Şentürk,

emekli, gezmeyi seven çalışmayı seven biri,

tabiatla birlikte olmayı, kuş sesini, börtü böceği

severim. Kent yaşamı bana göre değildir.

Başınızdan geçen talihsiz olayı anlatır mısınız?

Talihsizlik mi dikkatsizlik mi? hiç bu

duruma şükrettiğimiz oldu mu?

- Başımdan geçen en talihsiz olay sakatlanmış

olmamdı ama bu ne talihsizlik ne de dikkatsizlik

“bilinçsizlik” idi. Bizlere okulda bir sürü bilgi

öğretiyorlar fakat bugün ülkemizde lise mezunu

olup halen sunî teneffüsü bilmeyen, halen

acil yardım ilk müdahaleyi bilmeyen, sığ suya

balıklama atlayarak sakat kalınacağını bilmeyen

insanlar var. Kimse evinden çıkarken sakatlanıp

geri dönmek için çıkmaz, böyle bir şey kişisel

tercih olamaz. Bu konuda bilinçlendirme

gereklidir.

Almış olduğunuz ödüller nelerdir? Özellikle

fair-play ve girişimcilik ödüllerinize değinmenizi

istiyorum.

2003 yılında yapmış olduğum çalışmalardan

dolayı dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan

“Başbakanlık Onur Ödülü”,

2013 Türkiye Fair Play Ödülleri Jürisi tarafından

‘’SPORTİF TANITIM DALI BÜYÜK ÖDÜLÜ’’

2007 yılında Süleyman Demirel’den “Engellilerde

Yılın Yöneticisi” ,

Platin Dergisi, Üzeyir Garih Anısına düzenlemiş

olduğu “Dünya Genç Girişimci İş Adamı

Önderlik Ödülü”,

Junior Chamber International, Türkiye’nin 10

Başarılı Genci Yarışması Jüri Özel Ödülü, bu 10

kişi arasında tek engelli bendim.

Almış olduğum bu ödüllerin haricinde almış

olduğum farklı bir ödül var. Ben burada deplasmanlı

süper amatör ligde mücadele eden

Ereğli Karadeniz Spor’a kulüp başkanlığı yaptım

1,5 yıl. 30’a yakın sporun tüm ihtiyaçlarını

karşıladık. 2014 yılında Türkiye Milli Olimpiyat

Komitesi beni aradılar ve o yıl büyük ödülü

bana Beşiktaş’ın efsanevi başkanı Süleyman

Seba ile bana böldüler.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) Fair-

Play Üniversiteler Kervanı 2016 ödülü.

Taraftar forması dikmişsiniz, nasıl oldu kimin

aracılığıyla başladığınız?

- Derneğimizde engelliler için istidam amaçlı

kurduğumuz bir tekstil atölyemiz vardı, dün

gömleğinin düğmesini dikemeyenler burada

gömlek yada iş kıyafeti dikebilir hale geldiler.

Çevre ilçedeki bir tekstil firması Junventus ve

Milana taraftar forması dikecekti. Bunun 20.000

kadarını ücrete mukabil bizden dikmemizi istedi

Taraftar formamız ve taraftar kaşkolu öykümüz

bundan ibarettir.

Gençlere tavsiyeleriniz ne söylemek istersiniz?

- Her ne yapıyorsanız yapın en iyisini yapın,

yapmış olduğunuz işin en iyisini yapın, hakkını

verin. Geçenlerde yakın bir dostum olan İshak

Alaton’un cenazesine gittim. Hayattayken

kaynakçılık yapmaya İsveç’e çalışmaya gidiyor,

gündüz çalışıp akşam Teknik Resim okuluna

gidiyor. İki yıl sonra teknik resim okulunu bitiriyor

ve çalıştığı fabrikaya teknik ressam olarak

devam ediyor. Kendinizi geliştirin her ne anlamda

olursa olsun.

Toplumumuz engel ve engelliliği bir birine

47

aralık ‘16


SAFİYE GENÇ

çok karıştırmakta. Aslında bana göre kimse

engelli değildir. Sadece bazı şeyleri yapma

kısıtlılığı söz konusu. Bu durumda herkes için

geçerli fakat her birimiz hayatımızda engellerle

karşılaşmaktayız. Peki ya siz, engel ve

engellilik hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Türk toplumu, İslam’dan beslenen bir toplum.

İslamiyet engelliler, dezavantajlılar, yetimler,

yaşlılara karşı sizi merhametli kılıyor. Bu yüzden,

toplumumuz engellilere ve dezavantajlılara

merhamet etmekle iyi bir şeyler yaptığını

zannediyor hâlbuki bu kısa vadeli çözümler

uzun vadede iyi olmuyor. Herkesin yapabileceği

bir iş vardır ve kabiliyetlerine göre iş

verilmeli, mekânların erişilebilir olması sağlanmalıdır.

Günümüz teknolojisinin bu kadar

ilerlediği bir dönemde bizlerin erişilebilirlik

konusunu aşmamız gerekiyordu. Engellilere

İstihdamda, Eğitimde, Sağlıkta, Siyasette her

alanda imtiyazlar verilmesini istiyoruz. Kanada

da engeli olmayan öğrenciler 50 ile geçerken,

engelliler 40 not ortalaması ile geçiyor. Pozitif

ayrımcılık olmalı. Mecliste 550 Milletvekili var,

Türkiye nüfusunun %12’si engelli olduğu halde

meclisin %12’si engelli değil, aynı durum

kadın milletvekilleri için de geçerli kadın nüfus

oranına göre çok az. Mecliste çocuklarla ilgili

bir karar verileceği zaman bunu en iyi kadınlar

anlar. Bu arada siyaset konusunda da teklifleri

değerlendiriyoruz.

Devletimizin engelliler için yapmış olduğu

çalışmaları yeterli görüyor musunuz? Halk

olarak üzerimize düşen sorumluluklar ve

ödevler nelerdir?

- Halk olarak sorumluluklar, engellilere lütfen

acımasınlar imkân tanısınlar önlerini açsınlar.

Sosyal alanda, eğitim alanında önlerine çıkan

sorunların çözülmesinde yardımcı olsunlar.

Türkiye’de eskiden insanlar engelli yakınlarını

sokağa çıkarmaktan utanıyorlardı ve engelli

bireylere tüketici gözüyle bakıyorlardı. Günümüzde

ise engelliler için, yaşlılar için 800TL

(sekizyüztürklira) bakım parası vermektedir.

Engelli bireylerin bütçeye katkısından dolayı

ekonomik yoksunluk içerisindeki evlerde engelliler

1.sınıf üretici aktör haline geldi. Bundan

dolayı devletimize minnettarız. Engelli bireylerin

istihdamı düne kadar %3 idi bugün %4’e

çıkarıldı. Özel sektörde ise bu oran %3’tür, bu

orana uymayan firmalara ödenecek ceza 2.211

Tl.(iki bin iki yüz on bir türk lirasıdır).

İstihdam ve ulaşım konusunda şartların biraz

daha iyileştirilmesini bekliyoruz. Özellikle

engelliler şehirlerarası yolculuklarında toplu

taşıma araçlarından neredeyse hiç yararlanamamaktadırlar.

1 Temmuz 2005 yılında,

Cumhuriyet tarihimizde ilk defa engelliler için

kanun çıkarılmış olmanın Cumhuriyetimizin

kuruluşundan bu yana ilk defa engelliler için

kanun çıkarılması, engelliler için bir devrim

niteliğindedir. Devletimizden yapmış olduğu

bu çalışmaları ilerletmesini ve bu süreçte hükümetimizden

alacağı kararlardan engelli Sivil

Toplum Kuruluşlarından görüş almalarının da

faydası olacağına inanıyoruz.

Bu anlatılanların dışında bahsetmek istedikleriniz

var mi?

- Olayı her iki tarafı için değerlendiriyorum.

Engelliler içinde bulunduğu engel durumunu

engelli olmayan bireye karşı bir yaptırım aracı

olarak kullanmasın, imkân tanınmasını istesin,

önünün açılmasını istesin, eğitim alamıyorsa

eğitim alma hakkı istesin, çalışmak istiyorsa

istihdam hakkı istesin, sağlık konusunda bir

sıkıntısı varsa onu talep etsin ama durumunu

kullanmasın. Tolumda, engellilere acımak yerine

imkân tanınsın. Şunu istemiyoruz, burada

engelliler için sinema yapıldı denmesini istiyoruz.

Engelli ve Engelsiz bireylerle bütün

yaşam alanlarını paylaşmak istiyoruz. Bunun

içinde önümüzdeki engellerin kaldırılmasını,

önümüzdeki engelleri kaldırmayanları engelli

olarak görüyoruz.

- Şuanda Batı Karadeniz Bölgesinde sadece

Kdz.Ereğli’deki yaşayanlar halk otobüslerini ücretsiz

kullanıyorlar. Bizler faaliyetlerimizi gelen

talep doğrultusunda belirliyoruz. Bizlerin dernek

olarak yapacakları sınırlı maalesef. Biz bu

şehirde, gelişmiş herhangi bir Avrupa şehrinde

engelliler için ne varsa o olsun istiyoruz.

kusva.org

48


DÜZYAZI

ÖMER BAKKALOĞLU

YAŞAMAK

BU DEĞİL

Her bulut gördüğümüzde sığınaklara koştuk, en ufak rüzgarda

yanımıza kalın bişeyler aldık. Buna gerçekten gerek var mı?

En ufak problemler devamında koca koca sorunlar çıkarıcak

sandık her zaman, hep bi gard alma moduna girdik, hep temkinli

davranmaya çalıştık. Böyle yapmalı mıyız gerçekten?

En ufak bi kötü sürprizle karşılaştığımızda hayallerimizi birilerine

teslim ettik zarar görmesin diye. Her kötü sürpriz beraberinde

hayal kırıklığı doğurur mu ki?

Her ayağımız tökezlediğinde düşeceğiz sanıp yola daha hırslı

devam etmek yerine kolumuzu uzattık olası düşüşü hafifletmek

uğruna. Bu kötümserlik düşüşlerden daha çok zarar vermedi mi

bize?

Ne bulutsuz kış gördük ne de taşsız bir yol bunca ömür. Kışı

yaşamadan doldurulabilir mi bi sene? Yahut taş görüldüğünde

terkedilen yol, bizi istemedğimiz hedeflere razı etmez mi?

Neden şaşırıyoruz her sene kışı görünce?

Neden alışamıyoruz kışın da yılın bi parçısı olmasına?

Neden kışın ardındaki baharı unutuyoruz?

49

aralık ‘16


ÖMER BAKKALOĞLU

Neden kışın bizi esir almasına izin veriyoruz?

Neden 4 mevsimimizi kışa çeviriyoruz?

Veya;

Neden bizden küçük taşlardan korkuyoruz?

Neden tekmeleyip devam etmek yerine alternatif yollar arıyoruz?

Neden yolumuzdan vazgeçiyoruz?

Neden taş ezilmekten korkmazken biz ondan çekiniyoruz?

Neden taş kadar kararlı olamıyoruz?

Duygulara, hislere göre hareket etmeyi bi kenara bırakıp sadece realistik bakalım

demiyorum. Zaten her zaman duyguların mantık süzgecinden geçtiğine inanmışımdır

farkında olsak da olmasak da. Sorun tam olarak bizim süzgecimizde. Süzgecimizi daha

çok delip duygularımıza daha çok realite karışmasına izin vermeliyiz. Beynimizde bu

ikisine ayrı odalar vermektense koca bi oda bulup birlikte yaşamalarına izin vermemiz

gerekiyor. Her kararımızdan önce hangi kapıyı çalsam tereddütünü yaşamak yerine

daimi ve tek bir adres öğretmemiz gerekiyor kendimize. Ben kapı kapı dolaşmaktan

yoruldum artık, siz yorulmadınız mı? Bir şeyleri değiştirmek gerekiyor artık.

Çünkü

Yaşamak bu değil.

kusva.org

50


FİLM

KÖŞESİ

NİDA URMUÇ

HOTEL

RWANDA

Sanat dallarının yedincisi kabul

edilen sinema,günümüzde

bir insanı, bir düşünceyi bir

yaşanmışlığı çözebilmemiz

için kalınca kitaplardan kaçıp

sığındığımız bir liman haline

gelmiştir. Beyaz perdedeki

resimli dosyaların çokluğu

kimi zaman sanata ve yaşama

yöneltir insanı kimi zamanda

dünya gerçeklerine fırlatıverir.

Verilmek istenen mesajlar ne

kadar çeşitli olursa olsun filmleri

popüler ve canlı kılan şey

herkeste yarattığı “farkındalık”

yetisidir. Bu amaçla hem

farkında olmamız gereken

konulara ve bu konuları işlemiş

filmlere değinmek hemde

sinema sektöründeki sayısız

film arasından “en” lerin sıyrılması

adına kalem tutmak

isterim.

Son zamanlarda dünyada

ençok konuşulan konulardan

biri, ülkelerindeki savaş

ortamından kurtulmak isteyen

insanlarin batıya sığınma

çabalarıdır. Hal böyleyken

günümüzde de olduğu gibi

bu savaş ortamını oluşturup

da kapılarını mültecilere açmayan

Birleşmiş Milletler’in

geçmişindeki lekelerden birtanesini

sunmak yersiz olmaz.

Bu sebeple gözlerimizi Terry

George’nin Toronto Film

Festivali “seyirci”ödülünü alan

ve üç ayrı dalda Oscar’a aday

olmuş 2004 yapımlı bir film

olan Hotel Rwanda’ya çeviriyoruz.

Film Kanadalı, İngiliz, İtalyan

ve Güney Afrikalı firmaların

ortak çalışması olmasına rağmen

ülkelerine yaptıkları bu

eleştirilerle seyirci sempatisini

kazanmıştır -ki zaten bu yüzden

ödüle layık görülmüştür.

Gösterimin başlangıcında

ülkedeki kaotik durumun çözümlenmesi

filmi daha da an-

51

aralık ‘16


NİDA URMUÇ

laşılır kılacağı için bu ortamı oluşturan

tarihsel sürece bir göz atalım.

I.dünya savaşı sonrası Rwanda

yönetimi Belçika’ya verilince bu

sömürgeci devlet bölgedeki kontrolü

sağlamak adına “yönetenler”

ile “yönetilenler” arasında farklılıklar

oluşturmaya çalışır. Bunun için de

insanoğlunun geçmişten günümüze

her daim kolaylıkla yutacağı

“üstün ırk” yalanını halka aşılamaya

çalışır, aynı ulustan yapay iki ulus

meydana getirir. Neden mi yapay?

Çünkü insanları mantık dışı kriterlerle

kimliklere ayırmışlar, göz

bebeklerinin büyüklüğüne, burun

inceliğine kadar ölçmüş, zarif yapı,

uzun boy, açık ten gibi fizyolojik

güzelliğe sahip olanları Tutsi (azınlık,ayrıcalıklı

taraf) olarak diğerlerini

ise Hutu (çoğunluk,hor görülen

taraf) olarak kaydetmişler. Bazen de

10 inekten fazlasına sahip Hutu’ları

da Tutsi adını vermişler.

Tutsileri Hutulara karşı üstün ırk

ilan edip yönetimden üniversite

alımlarına, sosyal haklardan hasta

kabul sırasına kadar bir çok alanda

Hutu’ları mahrum bırakmışlar.

Ama gün olur devran döner hesabı

1950’lerden sonra özgürlükçü

akımların güç kazanmasıyla Belçika

politikası tam tersine döner, bu kez

tüm ayrıcalıklar Hutu’lara verilir.

Yerel seçimlerde iktidar olan Hutu’lar,

başrol P.Rusesabagina’nın da

belirttiği gibi içlerindeki “nefret” ile

Tutsi’leri katletmeye başlarlar. Bu

katliam için kurdukları yerel-yarı askerî

örgüt olan “interahamwe” tüm

Tutsi’leri Çin’den getirilen 5-10 cent

lik palalar ile doğramaya, evlerini

yağmaladıktan sonra yakıp yıkmaya

başlar hatta Tutsi’lerin cesetlerini

yiyen köpeklere de tahammül edemez

onları bile katlederler.

Tüm bu yaşanmışlıkları içeren

kusva.org

52


HOTEL RWANDA

filmin ana karakteri başkent Kigali’deki ünlü bir otel müdürü olan Hutu kökenli

Paul Rusesabagina’dır. Paul her ne kadar siyasetten kaçınsa da eşinin Tutsi olmasi

işleri sarpa sarar. Örgüt katliamlara başladığı vakit Rusesabagina ailesinin

Tutsi komşuları hayata tutunmak için çareyi bu merhametli aileye sığınmakta

bulur. Başlangıçta sadece ailesini korumak isteyen Paul insanlığın masum bakışları

karşısında otelini tüm komşularına, Tutsi ve Hutu mültecilerine, yetimhane

çocuklarına açar. Bu ünlü oteli adeta mülteci kampına çevirir, türlü zeka

oyunlarıyla BM askerleri gelene dek zaman kazanmaya çalışır. BM askerleri

geldiğinde ise kendi vatandaşlarını ayıklayıp kurtarırken geri kalanları resmen

ölüme terkederler. Yaşamlarının hiçe sayılması karşısında oteldeki herkese şu

konuşmayı yapar Paul:

-Bizi yalnızca bizler kurtarabiliriz. Yurtdışındaki tanıdıklarınıza haber verip

sanki ellerini tutuyormuşcasına veda edin. Eğer bu eli bırakırlarsa öleceğimizi

bilsinler ve yaptıklarından utansınlar.

53

aralık ‘16


NİDA URMUÇ

Çeşitli ülkelere yapılan çağrılar, telefonlar görüşmeleri, ağlamaklı mektuplar

işe yarar. Oteldekilerin yakınları onların vedaya uzanan ellerini bırakmazlar.

Paul’un da yetkili dostlariyla temasa geçmesi sonucu yaklaşık 1268 mültecinin

hayatı kurtulur.

Belgesel tadındaki bu film günümüzdeki hiçbir savaşı yabancılık çekmememiz

gerektiğinin bir kanıtıdır. Sorunlar da sonuçlar kadar aynıdır. Birileri

ülkenize göz diker, istediğini alana kadar türlü yalanlarla kargaşa çıkartır. İstediğini

aldıktan sonrası ise küçük bir “özür dilemektir”.

İYI OLMAK ISTEYEN ÖNCE KÖTÜ OLDUĞUNU KABUL ETMELIDIR.

Günümüz medyasına baktığımızda sözde insan hakları savunucusu olan

bu devletler bu tarz çalışmalarla yaptıkları özeleştiri sonuçlarını çöpe atmış

olmalılardır ki Ortadoğu’da acı ve gözyaşına karşı gösterdikleri duyarsızlık

açıklanabilsin.

kusva.org

54


SOSYAL

SORUMLULUK

PROJELERİ

OYSA BÜTÜN GAYEMIZ

BIR TEBESSUME VESILE

OLABILMEKTI

SIZLERDE SOSYAL SORUMLULUK PROJELERIMIZE

DESTEK VERMEK ISTERSENIZ BIZLERLE ILETIŞIME GEÇIN.

55

aralık ‘16


SOSYAL SORUMLULUK PROJELERİ

kusva.org

56


SiZDEN

GELENLER

Recep Tayyip Erdoğan

@RT_Erdogan

Milletimizi demokrasimize ve milli iradeye

sahip çıkmak üzere meydanlara, havalimanlarına

davet ediyorum.

Ömer Uysal

@omeruysll

Hesaba katılmayan şeyin, hesapları alt

üst ettiği gündür 15 temmuz.

Muhammed Kurt

@muhammedkurt1

Ülkesinin kaderini kendi kaderiyle aynı

görenlerin ya şehit olduğu ya da

gazi olduğu gündür 15 temmuz.

Abdullah İlik

@abdullah_ilik

15 temmuz, Allah’tan başka kimsesi

olmayanmazlum Müslüman halkının dirilişidir.Unutmayın,

inananlar mutlaka galiptir..

@twitter

Ali Halid Uslu

@alihaliduslu

Yıllarca bu milleti yok etek için; parçalayıp

yönetmek istediler ama bu millet 15 temmuzda

6 saatte birleşerek tokadı vurdu!

57

aralık ‘16


Yasin Özcan

@yasinozcan

SİZDEN GELENLER

15 temmuz : milletimizin mâkus

talihini yendiği andır.

Fikret5741

@fikret5741

Bence 15 temmuz fetö’nün intihar girişimidir.

Bile bile isteye isteye intihara.

M.Raşid

@Rsduslu

15 temmuz; “Diriliş

neslinin amentüsüdür”

A. İhsan Uygur

@RT_Erdogan

Evlad-ı Osmanlı’nın “Türkiye geçilmez

Türkiye yenilmez” dediği gündür

15 temmuz 2016.

Mücahid Bilici

@mücahidbilici

Darbe namussuzluktur.

kusva.org

58


SiZDEN

GELENLER

Ahmet Davutoğlu

@ahmet_davutoglu

Bu ülkede seçilmiş Cumhurbaşkanı ve seçilmiş

parlamentoya sahip çıkmak hangi partiye oy

vermiş olursa olsun herkesin ortak görevidir.

Ahmet Davutoğlu

@ahmet_davutoglu

Milli iradeye sonuna kadar sahip çıkacağız.

Çağdaş hukuk devleti darbelerle değiş

demokrasi ve milli irade ile korunur.

Abdullah Gül

@cbabdullahgul

Bugün düşüncesi, partisi ve görüşü ne olursa

olsun herkesin farklılıklarını bir yana koyup

demokrasiye sahip çıkma günüdür.

Kemal Kılıçdaroğlu

@kilicdarogluk

Bu ülke darbelerden çok çekmiştir. Aynı sıkıntıların

yeniden yaşanmasını istemiyoruz.

@twitter

Kemal Kılıçdaroğl@kilicdarogluk

Cumhuriyet’e ve demokrasimize sahip çıkıyor;

inancımızı eksiksiz bir şekilde koruyoruz.

59

aralık ‘16

More magazines by this user
Similar magazines