hernefes_2016_10

umitronium

EKİM 2016

82. sayı

AYLIK TASAVVUF KÜLTÜRÜ DERGİSİ

“SÖZ DİNLEMEK”


EDİTÖRDEN

Merhabalar Dostlar,

Her Nefes Ekim 2016 sayısı ile yine huzura

geldik, çok şükür. Bu sayımızda konumuz

“Söz Dinlemek” üzerine olacak. Söz dinlemek,

bu geçici dünya hayatımızda doğumumuzla

başlıyor. Belki de çok daha önce,

hatta belki de ilk cevabımızla, “Belî” (evet)

sözünü verirken başlıyor hikâyemiz.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde

“söz dinlemek, itaat etmek” yer alıyor.

Nisâ Sûresi’nde yüce Rabbimiz “Kim Resûl’e

itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur.

Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine

koruyucu göndermedik.” (Nisâ, 80) buyuruyor.

Demek ki söz dinlemek çok önemli bir

hâl. Yine yüce dinimizde söz dinlemeye bağlı

olarak, Hz. Âdem peygamberlik makamına

ve huzura kavuşurken, şeytan lânetlenerek

huzurdan kovuluyor. Yani Hz. Âdem ile şeytan

arasındaki farklardan biri de söz dinlemeye

bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Türk geleneğinin en önemli ve değerli özelliklerinden

biri de yine büyüklerimizin sözünü

dinlemek olarak karşımıza çıkıyor. Önemi

de onların sözlerine verdiğimiz kıymetin büyüklüğünden,hürmetimizden

geliyor.

ince bir çizgi gibi düşünebiliriz. Belki bir çeşit

kıldan ince, kılıçtan keskince sırattır. Yüce

Rabbimiz, Hakka Suresinde “Kur’ân şerefli bir

elçinin sözüdür” (Hakka, 40) buyurmuş ve bu

sözün dinlenilmesini murad etmiştir.

Bütün kusurlarımız ve eksikliklerimiz ile

maddî-manevî “söz dinlemenin” bizi bir

hâlden, başka bir hâle getirdiğine inanıyoruz.

İnşallah, söz dinleyenlerden olabilmeyi,

Rabbimizden temenni ediyoruz. Tam da bu

nedenle Ekim 2016 sayımızın konusunu çok

önemsiyoruz.

Eksiğiz ve kusurluyuz. Dolayısıyla bu sayımızda

yer alan eksikliklerimizi ve kusurlarımızı

hoşgörmenizi rica ediyoruz. Elbette güzel

olan ve beğendiğiniz her şey de, sözün

yegâne sahibine, yegâne sözü dinlenene ve

yegâne sözünü dinletene aittir, diyerek sözü

balla kesiyoruz. Ekim 2016 sayımıza hoşgeldiniz,

safâlar getirdiniz.

Yosun MATER

Bir başka bakış açısıyla da söz dinlemeyi doğru

ve yanlış arasında yer alan, görülemeyen


SOHBETLER

Söz dinlememesiyle yanlış yolda gidip servetini,

malını ve mülkünü kaybetmiş birisinden

bahsediliyordu. Sabîha Hanımefendi bu

kimse hakkında duâ ricasında bulununca:

- “Ateş düştüğü yeri yakar. Hakkı ne ise onu

bulur. Çünkü Allah Rabbül-âlemîndir. Allah

îmânını kurtarsın. Lûtuf odur işte!”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000,

s. 242)

Güneş doğunca idâre kandiline lüzum kalmaz,

buyrulmuştu. Evet, hakîkat meydanda.

Güneş doğmuş. İdâre kandilini de söndürdük.

Lâkin o hakîkata yaklaşmaya, hatâlarımız

mâni oluyor. İşte o yaklaşma lutfunu sizden

bekliyoruz:

- “Kulun hatâ işlememesi kābil değildir. Mücevheri

yontarak nasıl pırlanta hâline getiriyorlarsa,

mürşitler de o pürüzleri, mânevî illetleri

tedaviye, düzeltmeye memurdurlar. Hekimler

hastalıkları nasıl tedâvîediyorlarsa, ruh tabîbi

olan mürşitler de mânevî illetleri öylece şifâlandırırlar.

Lâkin söz dinlemek şarttır.

Mektebe gittiğim vakit hiçbir şey bilmiyordum.

Hocamın sözünü dinlemek, cümle

arzûlarımı hocamın arzûsunda fânî etmekle

birçok şeyler öğrendim. Meselâ benim

arzum sabahleyin geç kalkmaktı; hocamın

emri üzere erken kalktım. Benim arzum bütün

gün oyun oynamaktı, oyunlarımı terkedip

mektebe devam ettim. Yâni kendi istek

ve heveslerimden geçip hocamın çizdiği

yolda yürümek sûretiyle talebelik hayâtımı

düzenlemiş oldum.

İrfan mektebi olan tarîkat de böyledir. Muvaffak

olabilmek için, kendisine gösterilen

yolda yürümek lâzımdır.”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000,

s. 627)

Sâmiha Hanım:

- Bir kere idi, dervişliğin buyruk dinlemek olduğunu

söylemiştiniz.

- “Tabiî, tabiî... Dervişlik buyruk dinlemektir.

Çünkü her olan, Allah’ın buyruğudur. Bütün

kitaplar bu dört kelime içindedir. Bunu hâl

eden, lâ ilâhe illallah demiş olur.”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000,

s. 352)

Bendelik mefhûmunun izahı rica olunması

üzerine:


- “Eğer sen nefsinin bendesi olursan, efendinin

değil, o eşek nefsinin bendesi olmuş

olursun. Efendinin dediği başka, senin dediğin

başka oldu- mu ona bendeliğin nerede

kalır? Çünkü sen nefsinin emirlerini dinlemekle

mürşidinin emirlerini kırmış, binâenaleyh

onun dediği başka, senin dediğin yine

başka olmuş olur.

İşte Pisagor’un dediği gibi, her gece nefsini

hesaba çekmeden gözünü kapama! Meselâ

“ben bu gün ne iş işledim? Mürşidimin rızâsı

dâhilinde ne yaptım?” diye düşün. Elbet onun

rızâsının nelerde olduğunu bilirsin. Çünkü

bunları senelerden beri türlü türlü suret ve

şekillerde, kâh sohbetler kâh manzumeler,

kâh vaaz ve nasihatler ile îlân ettik. Meselâ,

mürşidin “kimseye bâr olmayasın!” diyor;

“ben kime bâr oldum?” diye düşün. “Kimseyi

kırmayın!” diyor, “acaba kimi kırdım?”

de. “Dünyâya meyil ve muhabbet etmeyin,

gıybet, arabozuculuk etmeyin, kimseyi ayıplamayın,

her yerde Hakk’ı seyredin, böyle

yapmazsanız ben rencide olurum. Elinizden,

gözünüzden dâima hayır zuhur etsin” diyor.

“Acaba ne dereceye kadar onun arzusu dâhilinde

hareket edebildim?” diye düşünmelisin.

Mürşidinin rızâsı dâhilinde gerek kalben

gerek bedenen kaç saatini sarfettiğini ara!

İşte Efendin, senin böylece çalıştığını görürse

hep seninledir. Fakat sen, gafletinle bu refakati

reddedersen, o ne yapsın? Senin, onun

rızâsı hâricinde hareket etmen, onun beraberliğini

reddetmen, istememen gibi olur.

Nasıl ki bir kimsenin ayıbını söylemek, “yâ

Rabbî benim de ayıbımı sen fâş et” demek

gibi olursa...”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000,

s. 201)


SAPIENS

Hüseyin Gökhan

Antropolojist Yuval Harari’nin insan türünün

başlangıcından bugüne uzanan kısa tarihini

biyoloji, antropoloji, biraz da sosyoloji açısından

özetleyen kitabı “Sapiens”i okudum.

Kitap bilimsel bulguların nispeten nesnel yorumlarla

açıklandığı bir eser olduğu için her

şeyden önce öğretici bir kaynak. Bununla

beraber bilim insanlarının da tam mutâbakat

sağlayamadığı birçok konuya değinmek

zorunda kaldığı için kimi kısımlarında yazarın

şahsî fikirlerini ön plana çıkarması kaçınılmaz

olmuş. Fakat Harari iyi bir bilim adamı olmanın

yanında, bence daha da iyi bir hikâyeci.

Kendi alanında eğitim görmemiş olan bizlere

dersini dinletebilen bir hoca. Bu sebeple kitabı

baştan sona keyifle okudum.

İlkokuldaki hayat bilgisi derslerinden bu yaşımıza

kadar insanoğlunun tarihi hakkında hepimiz

eğrisiyle doğrusuyla birtakım bilgiler

edindik. “Sapiens” bu bilgilerin hepsini toparlarken,

en son bilimsel bulgularla beraber iyi

bir hatırlatma yapıyor. Bundan daha önemli

olarak, bu kronolojik vakaların sebep-sonuç

ilişkilerini okuyucuyu da düşünmeye zorlayarak

sıralıyor. Sapiens’i okuduktan sonra

atalarımızın tarihine bakışım oldukça değişti.

Nasıl olduğunu Harari de bilmiyor, fakat

bundan yaklaşık 70.000 yıl önce insanoğlu

konuşmaya başlamış. Hani bizde “hayvan-ı

nâtık” yani konuşan hayvan derler ya, bu olay

tarihimizde en belirleyici dönemeçlerden

biri. Bu yetenekle beraber insanoğlu küçük

gruplardan daha büyük topluluklar halinde

yaşamaya geçiş yapmış. Kendisinden fiziksel

olarak daha güçlü hatta bulgulara göre daha

da zeki olduğu düşünülen Neandertal’leri

alt etmiş ve sonlarını getirmiş. Bu devirlerde

avcı-toplayıcı olan insan, hâlâ vahşi hayvanların

ve açlığın büyük tehdidi altında yaşadığından

sayıca diğer türlere göre bir üstünlük

sahibi değilmiş.

Yaklaşık 12.000 yıl önce tarım devrimi gerçekleşmiş.

İlk olarak yerleşik hayata geçen

atalarımız, yiyecek sıkıntısını büyük ölçüde

giderebildikleri için sayıca çoğalmaya başlamış.

Buğdayı ve hayvanları evcilleştirmeye

başlamış. Burada yazar çok kilit bir soru

soruyor: Evcilleşen buğday mı yoksa insanoğlunun

kendisi mi? Sonuç olarak buğday

o zamana kadar orada burada tek tük biten,

diğer bitkilere bir üstünlüğü olmayan bir türken,

şimdi ekildiği toprağı işleyen, taşlarını

ayıklayan, her güz gübresini veren, sulamasını

yapan ve onun daha büyük alanlarda yayılmasını

sağlayan bir hizmetçisi var. Üstelik


evcilleşmek “evde yaşamaya başlamak” anlamından

türediği için, kimin evde yaşamaya

başladığını sorarsak cevabı buğdaydan ziyade

insan olacaktır.

Bu analiz, bana 2008’de İstanbul’da yapılan

İbni Arabî Sempozyumu’nda William Chittick’

in sunduğu tebliği hatırlattı. Chittick, İbni

Arabî’nin hayvanların insan taslağı olan beşerden

daha üstün olduğunu söylediğini hatırlatmıştı

bizlere. Allah’a kullukta beşerden

çok daha mutî, ihtiyaç konusunda da yine

beşerden çok daha özgür olduklarını şöyle

isbat etmişti: Eğer evcil hayvanlar olmasa

insanoğlunun yaşantısı büyük sıkıntıya girer,

fakat hayvanların insanoğluna ihtiyacı yoktur.

Hatta onları bağlayıp ahırlara kapatmasanız,

kaçıp giderler.

Harari kitabın bu bölümlerinde en azından

biyoloji açısından önemli bir soruyu da dillendirmeye

başlıyor: Bir canlı türü için başarı

ne? Ya da mutlak amacı ne? Sayıca diğer

türlere üstünlük sağlamak, daha uzun süre

hayatta kalabilmek mi, yoksa daha saadetli

bir yaşantı sürmek mi? Biyolojik açıdan “saadet”i

tanımlayabilir miyiz? Burada çarpıcı bir

örnek olarak büyükbaş hayvanları gösteriyor.

Et endüstrisi için yetiştirilen bir hayvan,

doğumunun akabinde anasından ayrılıp küçük

bir çitin içine yerleştiriliyor. Burada yemi

ve suyu eksik edilmiyor, doğru... Fakat kasları

sertleşmesin diye hareket etmesine de müsaade

edilmiyor. Diğer buzağılarla oynayamıyor.

Doğduktan yaklaşık dört ay sonra ilk

kez yürümesine izin veriliyor. Fakat ilk yürüdüğü

yol mezbahanın yolu. Evrim açısından,

yeryüzündeki sayılarına bakarsak ineklerin

en başarılı türlerden biri olduğunu söylemek

mümkün. Fakat gerçekten öyle mi?

İneklere “vah vah” derken aklıma bizim türümüz

geldi. Evet, çok şükür dört aydan fazla

yaşıyoruz. Hayatımızın sonunda da bizleri

mezbahaya göndermiyorlar ama yaşam tarzı

olarak zavallı inekçiklerden çok da farklılaşmadığımız

yönlerimiz yok mu?

İnsan büyük gruplar halinde ticaretini geliştirirken

parayı, yaşamını kolaylaştırsın diye sanayiyi

inkişâf ettiriyor. Harari birçok Batılıgibi

bilimsel devrimin Batılı bilim adamları tarafından

gerçekleştirilğini düşünüyor. Konumuz

bu değil ama belki Fuat Sezgin’i biraz okusa

fikri değişebilir. Yine de sonuç olarak bilim,

insanın günlük hayatını hızla değiştirmeye

başlıyor. İnsan gücünün yapamadıklarını

önce buharlı makineler, sonra ise elektrikli,

içten yanmalı, türbinli, hatta nükleer enerjili

makineler yapmaya başlıyor. Hafızamızda

tutmakta zorlandığımız sayısız veriyi bilgisayarlar

saklıyor ve bu bilgileri kimi zaman insan

beyninden daha hızlı şekilde işliyor.

Bu kısa yazıda tüm ayrıntılara değinebilmenin

mümkün olmadığı mâlûm, fakat binlerce

yıllık tarih sonunda günümüze geliyoruz.

Bunca keşif, bunca buluş, bunca katliam ve

bunca olaydan sonra geldiğimiz noktada

insanoğlunun hayatı daha iyi hâle geldi diyebiliyor

muyuz? Yazar için bu muamma.

Bunu kendi verdiği iki örnekle açıklayalım.

İngiltere Kraliçesi Eleanor (1241 - 1290) tam

16 doğum yapmış. Çocuklarının çoğu bebeklik

devresini dahi atlatamadan vefat etmiş.

Sadece bir oğlu yetişkinliğe erebilmiş, o

da II. Edward olarak taç giymiş. Zamanının


tüm imkânlarına sahip bir kraliçenin bu kadar

evlât acısı yaşadığı bir dönemle çocuk

ölümlerinin nadir denecek kadar azaltıldığı,

gelir seviyesi düşük ailelerde dahi kraliçenin

devriyle kıyaslanamayacak sayılara indirildiği

günümüzü kıyaslarsak çok daha iyi durumda

olduğumuzu düşünebiliriz. Gelgelelim

günlük rızkını sabahtan topladıktan sonra

zamanının büyük kısmını ailesi ve dostlarıyla

geçirebilen, haftalık mesaisi günümüz insanından

çok daha az olan 10.000 yıl önceki

atamız ile karşılaştırdığımızda hayatımız belki

de o kadar cazip gelmeyecektir.

de. Gönlünün işittiklerine kulak verenler ise

mânâya ermiş. “Sapiens” gibi bir kitapta böyle

bir yoruma yer yok tabii ki. Harari’nin hakkını

yemeyelim. Harari bizlere sadece aklı ile

yaşayanların binlerce yıllık döngüsünün bir

yere bağlanamadığını, sonunun meçhul olduğunu,

yaşasa da yaşamasa da evren için

çok şeyin değişmeyeceğini anlatmış. “Sapiens”in

macerasının sonu meçhul olabilir.

Fakat Ademoğlu’nun dönüşü özüne olacak.

Nereden mi biliyorum? Binlerce yıldır hiç

karşılık beklemeden “Dinle!” diyenlerin sözü

bu. İster inanın, ister inanmayın...

Yazarın konusu antropoloji, biyoloji belki çok

az da sosyoloji. Dolayısı ile “neden yaşıyoruz?”

sorusuna cevap vermiyor. Pozitif bilimlerle

yola çıkarak yanına mâneviyat tedârikini

almayan aç kalıyor. Meşkûre Annemizin söyledikleri

gibi imansız ilim olmuyor.

Kendimizi bir buğday başağı ya da inekle kıyaslarsak

kimin daha üstün olduğu dahi belli

değil. Oysa “Eşref-i Mahlûkat” biz değil miyiz?

Bu sorunun cevabı bilmediklerimizde

yatıyor: “O kalemle öğretti; insana bilmediklerini

öğretti”. Kendi aklıyla, gördükleriyle,

duyduklarıyla sınırlanmış insana, bilmediklerini

haber verecek 24.000 haberci gelmiş.

Hepsi de “Dinle!” demiş. Yâ Sîn Sûresi’nde

geçen Habîbi Neccar “insanlardan karşılık

beklemeyenleri dinleyin!” diye halkına âdetâ

yalvarmış. Sekiz asır önce Hazreti Mevlânâ

“Dinle!” diye başlamış Mesnevî-i Şerif’ine.

Sınırlı aklını kendine totem yapmış, nereye

gittiğini, neye hizmet ettiğini, niye yaşadığını

ve neden varolduğunu dahi bilemeyen

insanoğlunun kalb kulağına seslenmiş hepsi


DINLEMEYI UNUTTUK

Sesil Pir

Dinlemeyi unuttuk. Dinlemek, eylem ve anlam

olarak işitmek için kulak vermeyi gerektiriyor

ya, biz resmen dinlemiyoruz artık.

Kendimizi dinlemiyoruz. Kalbimizi, ruhumuzu

dinlemiyoruz. Bir karar vermek istediğimizde

aklımıza ağırlık veriyoruz; gönlümüz

ne diyor, dinlemiyoruz.

Vücudumuzu dinlemiyoruz; midemizi, örneğin.

Saati geldi, ikram geldi, yemek yiyoruz;

aç mıyız tok muyuz düşünmeden. Vücudumuza

iyi gelmediğini bile bile bir sürü

yiyecek ve içeceği tüketiyoruz.

Rüzgârı dinlemiyoruz sabahları. Uzmanlar

aynı zamanda nefes egzersizi olarak, “sabah

uyandığınızda – yaz, kış fark etmez – ilk iş

camınızı açın ve beş ilâ onbeş dakika daha

uzanın, uyumayın, rüzgârın sesini dinleyin”

diyorlar. Oysa biz ya yataktan fırlayarak ya

uykumuzu alamamış ya da uyandırıldığımız

için kızgın uyanıyoruz. Gözümüzü açar açmaz

negatif duygular yükleniyoruz.

Denizi dinlemiyoruz. Sükûnet içinde oturup

nem ve tuz kokusunu içimize çekmiyoruz.

Bir haftadır tatildeyiz. Etrafıma bakıyorum,

plajda herkesin elinde cep telefonu. Biz, denizsiz

yerlerde yaşayarak terbiye edildiğimiz

için, çok şükür, denize çoğu zaman yanımıza

kitap bile almadan bile gidiyoruz, doymak istiyoruz

mavisine. Denize gelmenin asıl amacının

dinlenmek olduğunu unutuyoruz.

Hayvanları dinlemiyoruz. Kuşlar bize ne anlatıyor,

yan evin bahçesinde minik köpek

niye ağlıyor, cırcır böcekleri kimin ismini sayıklıyor,

fark etmiyoruz.

Büyüklerimizin sözleri, üstü tozlanmış kitaplar

gibi raflarda bekletilmekte… Söz dinlemiyoruz.

Ve belki de en kötüsü, bizimle iletişime geçmeyi

tercih etmiş kimseleri, eşimizi, dostlarımızı,

komşularımızı dinlemiyoruz. Oysa birinin

bizimle iletişime geçmeyi tercih olması

ne büyük bir lûtuf, değil mi? İlişki kurmak için

bizi seçmiş olmaları ne güzel… Birileri bize

herhangi birşey söyleyince, söyleneni anlamak

için kulak vermiyoruz. Dinlemiş gibi görülmek

için duyuyor gibi yapıyoruz. Dinlerken

duyduğumuza değil, aklımızdan geçene

odaklanıyoruz ve sözü söyleyen ile nasıl ilişki

kuracağımıza odaklanmak yerine, kendimizi

nasıl ifade edeceğimize konsantre oluyoruz.

Konuşma eylemini de, işittiğimize yanıt vermek

için değil, kendimizi ispatlamak için kullanıyoruz

maalesef.


David Isay - ABD’de StoryCorps (Hikâyelerden

Alıntılar) diye çok sevdiğim bir radyo

programının yapımcısıdır – beni çok etkilemiş

bir sözü var: “İnsanın ruhu sesinde gizlidir”

diye… Ben bunu duydum duyalı, ses tonuma

çok dikkat etmeye çalışıyorum. Biraz

sesim yüksektir benim, anladım ki bu ruhumun

bir yansıması, ruhumu dindirmeye, sesimin

kontrollü çıkmasına çalışıyorum.

Bir kaç sene evvel başka bir radyo programında

dinlemiştim, Dan Rather, ABD’nin CBS

radyo kanalında çalışan oldukça tecrübeli

bir muhabir, ‘gelmiş geçmiş en çok hastaya

hizmet eden hemşire’ olarak tanınan Rahibe

Teresa ile bir söyleşisini anlatıyordu. Şöyle

sormuş kendisi hemşireye: “Bu kadar insana

hizmet ediyorsunuz, peki, siz nasıl dua ediyorsunuz?

Dua esnasında Tanrı’dan ne istiyorsunuz?”

Buna karşılık hemşire Teresa “Bir

şey istemiyorum, dinliyorum” demiş. Bu sefer

muhabir, “O zaman, Tanrı size ne anlatıyor?”

diye ikinci kez sorunca, hemşire “O da beni

dinliyor” demiş, “eğer dinlemenin erdemini

anlayamıyorsak, ben size bunu anlatamam.”

Dinlemenin önemi ve gereği muazzam,

dostlar. Hizmetin öneminden bahsediyoruz

hep, ‘hizmet’ çatısındaki bir numaralı görevimiz

başkalarına karşılık beklemeden ‘vermek’.

Biz ‘vermek’ deyince, hep ekonomik

anlamda bir yardım, maddî bir bağış düşünüyoruz.

Oysa vermenin çeşitleri vardır. Gülümsemek

de verebilmektir, zaman ayırmak

da, el uzatmak da, yemek yapmak da, öğretmek

de, birinin bize birşey öğretmesine izin

vermek de, vs. Fakat seçtiğimiz aksiyon ne

olursa olsun, başkasına hizmet edebilmenin

ilk gereği her zaman dinlemektir.

Geçtimiz hafta, izinde olmama rağmen ve

kendileri ancak müsait oldukları için, işim

gereği Harvard Üniversitesi’nde tanıştığım

ve zamanında beni en çok etkilemiş hocalardan

biri ile görüşüyordum. Hocamız Dr.

Mahzarin Banaji’nin uzmanlık alanı sosyal

psikoloji. Kendisi Hindistan doğumlu bir zerdüşttür.

Görüşme konumuz ise, kendisinin

üzerinde aktif olarak çalışmaya devam ettiği,

hatta dünyanın başka okullarına bu temada

öncülük ettiği, bizim ise öğrenmeye çok ihtiyacımız

olan bir alan, ‘önyargı’ idi. Ve konuşmamızın

bir yerinde çok güzel birşey söyledi

Dr. Banaji: “Anlamak için dinlesek, o kadar

çok şey değişecek ki… Ama çoğumuz kendi

inancımızı ispat için konuşuyor ve maalesef

önyargılarımızın farkında bile olmadan kendi

öğrenme alanımızı daraltıyoruz.” Ne kadar

güzel bir anlatım…

Peki daha iyi bir dinleyici olmak için ileriye

dönük olarak ne yapabiliriz? Benim net cevaplarım

yok, maalesef, zira ben de bu yolda

bir öğrenciyim, ancak kendi denemelerimi,

deneyimlerimi sizinle paylaşabilirim. Meselâ

yazar Paulo Coelho’nun öğrettiklerinden

esinlenerek bu sene ortasında kendime ciddi

ciddi üç soruluk ‘gece sınavı’ hazırladım. Komidinim

üzerinde bu kart duruyor, her gece

yatmadan rutin olarak kendime üç soru soruyorum.

Sorulardan biri “Bugün ne kadar

dinledin?” Bu soruya verdiğim cevap, pratikte

nasıl hareket ettiğimi değerlendirmeme

ve bir sonraki gün davranışlarımı daha iyi

kontrol etmememe yardımcı oluyor.

Günde bir saat bütün görevlerimden ve bütün

teknolojik gereçlerden uzak durmaya

çalışıyorum. Bu süreçte tasavvuf çalışarak,


doğa yürüyüşü yaparak, sanatsal eserleri

görerek, meditasyon yaparak ve dua ederek

kendimi dinlemeye çalışıyorum. Nefesime

dikkat etmeye çalışıyorum, zihnime pozitif

enerji yüklemeye çalışıyorum.

Başka bir deneyim, şahsen tanımadığım ama

bana uzaktan rol modellik yapan bir büyüğümün

tavsiyesi ile gelişti. Kendisi bir yazısında,

birine cevap vermeden evvel, verdiği

cevabın kendisinin fiziksel hayatta dile dökebildiği

son sözler olduğunu hayal etmeye

çalıştığını anlatıyordu. Bu örnek, babamı ve

dayımı aniden kaybetmiş olmanın da tecrübesi

ile bana çok dokundu. En sevdiklerime

‘sert’ cevap verdiğim zamanları düşündüm,

sonra bu zamanlar benim en son anlarım

olsa ne hissederdim diye düşündüm, olmak

isteyeceğim yer ile aramdaki mesafeyi

keşfettim. O gün bugündür, bu sorgulamayı

özellikle biri beni zorladığında uygulamaya

çalışıyorum.

Velhâsıl, dinlemek, zor bir iş, vesselâm. Duyabilmek

için alan açmak lâzım. Duyabilme

yeteneğini geliştirmek için pratik yapmak

lâzım. Denemelerimiz sonuçsuz kaldığında,

fark edip geri dönmek, yeniden dinlemeye

çalışma cesareti göstermek lazım. Bu bağlamda

Cemâlnur Hocamın çok güzel bir

sözü var: “Unutmayın” diyor, “Söylediğimiz

her söz önce Allah’a gidiyor, sonra söylediğimiz

kimseye… Verdiğimiz her sadaka önce

Allah’ın eline düşüyor, sonra fakirin…” Allah

idrak etmemizi nasip etsin inşallah…


AKIL VE AŞK DAVÂSI

Elif Hilâl Doğan

Dinleyebilecek bir sözün olması ne büyük lütuf.

Bana, benim için bir şey söylenmiş olması

ne büyük hazine. Bana sadece dinlemek

kalıyor, o sözü tutma gayretini göstermek…

Bu bile bazen zor gelebiliyor. Gereğini yapamayacağımızı

düşündüğümüz kadar zor konularda

imtihanlarla karşılaşabiliyoruz. Böyle

vaziyetlerde de Allah’a sığınmak ve samimiyetimizi

ispatlamak durumunda oluyoruz.

Belki de her şey sadece O’na samimi bir şekilde

sığınabilmemiz için tasarlanıyor.

Söz tutmak hem en rahat hem de en zor iş.

Bunun için aşk gerekiyor. Aklının sınırlarla

kayıtlı olduğunu kabul ederek, aşkla anlaşılacak

yere geçmek gerekiyor. Kendi sınırlarının

ötesine, gerçeklik boyutuna geçince de

işin en güzel tarafı başlıyor. Sözün gereğini

yerine getirmek için gösterilen gayret, çekilen

sıkıntılar ve belki acılar burada zevke dönüşüyor.

Çünkü aslında göremediğimiz ne

belâlardan, ne büyük sıkıntılardan böylece

korunmuş olduğumuzu bu tarafa geçince

görebiliyoruz.

namazın kabul olmaz, sen ne biçim namaz

kılıyorsun demiş. Bunun üzerine Ken’ân Rifâî

Hazretleri, bu söz de Allah’tan zuhur etmiştir,

yapmamam gerekiyor demiş. Ondan sonra

paçalarını yukarı çekmemiş…

İnsan rablığı ve kulluğu kendi içinde taşıyor.

O yüzden söz dinlemek akıl ile aşk arasında

geçen bir dava. Dünya işlerine eren aklı gerçek

akıl hâline getirebilmek için, Allah’ın ilim

verişine uygun hâle gelebilmek için, hakîkî

kul olabilmek için kendi irademi terk ederek

onun emrine uymam gerekiyor. Bu da ancak

aşkla mümkün oluyor…

Söz tutmak, yokluk işi. Ken’ân Rifâî Hazretleri

bir gün camide namaz kılarken, kat izi yapmasın

diye pantolonunun paçasını hafifçe

yukarı çekmiş. Adamın biri de gelip, senin


BİR DEDEDEN TORUNLARINA

Nazende Yılmaz

Ablam ve benim pek kıymetli babacığımız,

annemin dâimâ Sâmiha Anne’nin emâneti

olarak bildiği muhterem Erdoğan Öztürk Beyefendi,

geçtiğimiz Temmuz ayında Hakk’ın

rahmetine kavuştu. Şâhit olduğum ve ailemden

dinlediğim hâtıralar, Sâmiha Ayverdi’nin

kendisi için sarfettiği cümleyle özetlenecek

nitelikteydi: “Sen fırtınalı denizlerin kaptanısın

Erdoğan…”

Bir ömür boyu Allah’ın istediği biçimde mücâdele

verdi ve dâimâ Hz. Yunus Emre’nin

“Ben gelmedim dâvâ için, Benim işim sevi

için” düstûrunu hâl edindi. Zâhir bilincinin

olmadığı devrelerde bile ağzından bu sözleri

işittik. Sâmiha Annemizin “Mücâdelemiz kişilerle

değil, yanlış olan fikirlerledir” sözlerini

tekrarladı. Mükemmel bir baba, zarif bir eş ve

kendisini tanıyan herkes için örnek bir insan

oldu, bu dünyadaki vazifesini tamamladı ve

beden kafesinden kurtuldu.

Biz dervişliği, hocasının izinden gitmeyi,

doğruluğu ve zarâfeti ondan ne kadar öğrenebildik

bilemiyorum. Vefâtından bir önceki

Şeb-i Arus’ta kaleme aldığı vasiyeti, torunları

için hatırlatmalardan oluşuyordu. Ömrü boyunca

bizzat yaşadığı ve hâl edindiği bir ahlâkın

özeti olduğu için olsa gerek, bu satırlar

hepimize tesir etti. Öylesine sade, net bir dille

kaleme alınmış bu hatırlatmaları yalnız iki

torunun değil, bir sonraki nesli temsil eden

hepimizin okumasının hoş olacağını düşündük,

paylaşmak istedik.

Sevgili Torunlarım Neslinur ve Nurcemal

Kalbi nur ve sevgi ile dolu iki torunumun dedesi

olmaktan çok mutluyum.

Sîretleri ve sûretleri güzel olan babalarınızın ve

annelerinizin evlâdı olarak bu dünyaya gelişinize

dâimâ şükredin. Allah şükredenleri sever.

Yaşadığınız sürece ve yaşadıkları sürece büyüklerinizi,

anne ve babalarınızı sevin, sayın.


Onları üzecek bir söz ve davranışta bulunmayın.

Fânî dünyadan ayrılmadan önce bazı küçük

hatırlatmalar yapmak istiyorum. Bu hatırlatmalar

dünyadaki rehberiniz olsun.

• Kırmayın, kırılmayın.

• Üzmeyin, üzülmeyin.

• Günlük hayatınızda hangi işi yaparsanız

yapın, o işi angarya olarak görmeyin, severek

yapın.

• Hiç kimseyi kıskanmayın, güzel söz ve

davranışlarını gördüğünüz insanlara gıpta

edin, güzel söz ve davranışlarını kendinize

örnek alın.

• Yanlış söz ve davranışlarda bulunan insanları

kınamayın. Onların yanlışlıklarından

kendinize dersler çıkarın.

• Allah insanları bu dünyaya güzellik-çirkinlik;

zenginlik-fakirlik; iyilik-kötülükle imtihan

için göndermiştir. Allah’a iyi bir kul olabilmek

için emir ve yasaklarına uygun yaşamaya

gayret edin.

• İçki, kumar, uyuşturucu ve kumar niteliğindeki

şans oyunlarından uzak durun.

• Bir gün evlenme çağınıza geldiğinizde,

makam, mevki sahibi olması, zengin olması

eşinizde aradığınız öncelikli vasıflar olmasın.

Allah’a kul olduğunu bilen, içi de dışı da temiz

olanı tercih edin.

• Evlilik hayatınızda eşlerinizle yüksek sesle

konuşmayın, tartışmayın. Birinizden biri öfkelendiği

zaman, hemen savunma cevabı

vermeyin. O anda susarak, daha sonra sakin

bir ortamda yanlış anlaşılmalarınızı konuşun

ve gerekiyorsa birbirinizden özür dileyin.

Özür dilemek küçülme değil bir erdemliliktir.

• Çocuklarınız yanında asla tartışmayın.

• Günlük yaşantınızda gerek şahsî giyim-kuşamınızda,

gerekse ev eşyalarınızda

ihtiyacınız kadarını alın. İsraftan kaçının, Allah

israf edenleri sevmez. Yaşadığınız dünyada

milyonlarca insanın bir kuru ekmeği bulamadan

yaşamaya çalıştığını, ayağında bir çift

ayakkabı, üzerinde giysisi olmayan insanları

düşünün ve israfın kapısı olan moda-marka

soytarılığına kendinizi kaptırmayın. İnsanların

sizin için ne diyeceğine değil, Allah’ın sizin için

ne takdir edeceğini aklınızdan çıkarmayın.

• İmkânlarınız ölçüsünde ihtiyaç sahiplerine

yardım edin.

• Okul hayatınızda en iyi bir öğrenci, iş hayatınızda

en iyi hizmet veren kişi, evlilik hayatınızda

en iyi bir eş, en iyi bir anne olmaya

gayret edin.

• Akrabalarınızı, dostlarınızı telefonla da

olsa, çeşitli vesilelerle arayın.

• Başta komşularınız olmak üzere bütün

insanlarla iyi geçinin, üzüntülerini, sevinçlerini

paylaşın.

• Dedikodudan uzak durun. İstemeyerek

bir dedikodu ortamında bulunmuşsanız,

duyduklarınızı, gördüklerinizi asla bir başkasına

(dostunuz dahi olsa) anlatmayın.

Hatırlatmalarımı Hazreti Yunus Emre’nin bir

dörtlüğü ve bir sözü ile noktalıyorum:

Ben gelmedim dâva için,

Benim işim sevî için.

Dost evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.

Sevelim-sevilelim.

Her ikinizi gönülden seven dedeniz

Erdoğan ÖZTÜRK

17 Aralık 2015


KABAKLI PIRASALI YUMURTA

Nefes Alan Tarifler

MALZEMELER:

HAZIRLANIŞI:

2 çorba kaşığı zeytinyağı

3 adet pırasa, ince dilimlenmiş

2 adet orta boy sakız kabağı, kibrit çöpü gibi

doğranmış

1 diş dövülmüş sarımsak

Tuz ve karabiber

5 adet hafif çırpılmış yumurta

4 çorba kaşığı rendelenmiş parmesan peyniri

4 çorba kaşığı küp küp kesilmiş taze kaşar

peyniri

1. Bir çorba kaşığı zeytinyağını küçük bir tavada

ısıtın, pırasaları ekleyin, kısık ateşte 10

dakika yumuşayıncaya kadar karıştırın. Üzerine

kabak ve sarmısağı ekleyin, 10 dakika

kadar daha pişirin. Bir kâseye alın ve soğumaya

bırakın; tuz karabiber, yumurta ve peynirleri

ekleyin.

2. Kalan yağı tavada ısıtın; yumurtalı karışımı

tavaya güzelce yayın. Kısık ateşte 15 dakika

pişirin.

3. Sonra karışımın üzerini önceden ısıtılmış

fırında 3-5 dakika ızgara ayarında altın rengini

alıncaya kadar pişirin. Daha sonra fırından

çıkartın ve 5 dakika kadar soğumaya bırakın

ve dilimlere bölerek güzel bir salata ile öğlen

yemeyi ya da hafif bir yemek olarak servis

yapabilirsiniz.

Âfiyet olsun.


www.nefesyayinevi.com

hernefesdergisi@nefesyayinevi.com

/hernefesdergisi

/hernefesdergisi

/hernefesdergisi

More magazines by this user
Similar magazines