Öteki -

lmnylmz

KD-DERG%C4%B0-6

Zine

Kaybolan Defterler / Edebiyat-Kültür-Sanat E-dergisi

Öteki

-

Sayı: 6

Ocak 2017


Zine

hakkında

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

DİZGİ-TASARIM

HIDIR MURAT DOĞAN

KAPAK GÖRSELİ

Rene Silbernagel

ARKA KAPAK GÖRSELİ

GABRIEL ISAK

YAYIN KURULU

HIDIR MURAT DOĞAN

FATİH AKÇA

HATİCE TOSUN

MELTEM DOĞAN

Tüm içeriğin hakları saklıdır.

İzinsiz kullanılamaz.

© Ocak 2017

6.Sayı Öteki


BERF

ya da SEN

GÜZELSİN

DÜNYA 1KÖTÜ

KIZILÇAM

10

DÖNGEL

17

DON KİŞOT

ÜÇLEMESİ-1

10

ÇAMAŞIR

TELİ

25

BEATMUCİT

CEYHUNİ

28

THE

OTHER

8

SONRA

2

BENDEN

BİR EKSİK

SENİNLE

4

DİLSİZ ÇOCUK

DİLSİZ

11

YALNIZLIK

19

İŞİT-ME

CİHAZI

21

SİYAH MİSALİ

AZ ÖTEDE

OYNA

26

KANAT-MAK

54

İLMEĞİN

ÇÖZÜLDÜĞÜ

32

MAHUR

BESTE

44

AĞZIMDA

UÇUŞAN

SİNEKLER

27

CANSU’NUN

CÜZDANI

36

GAYRİ

AŞİNA

SEYYAH

58

ÖTENGRİ

5

DENİZ

ÜSTÜ

KÖPÜRÜR

6

100

12

ÖTEKİ KITA:

AFRİKA

FONEM

14

FATİH

EVLERİ

16

22

PEMBE

24

TÜY

İKİ

VAN GOGHLUK

KULAKSIZ

AĞABEY

33

UZUN

BİR GÖLGE

46

31

MAKAS

ÖTEKİ

ANLATICI:

KAMBUR

42

OFSAYT

BİLEN

KADINLAR

35


FOTOĞRAF: LAURA MAKABRESKU

Ben o zamanları

hiç bitmeyecek sandım.

6.Sayı Öteki


Belki de en iyisini yine balinalar yaptı. Kıyıya vurdular. Hem de hep birden. Umarsızca. Ardına bakmaksızın.

Toplandılar ve kıyıya vurdular.

Bizim mizacımızda genellikle böyle şeyler yok. Korkağız çünkü. Çarpma pozisyonunda sırf korkumuzdan alırız

kafamızı bacaklarımızın arasına. Bilimsel herhangi bir mevzudan ötürü değil. Yüzümüzde gülünce genişleyen

gamzeler değil, bir sonraki katliam için hazırlanmış gözyaşı mezar boşlukları var.

Kuşlar gibiyiz biraz. Bir yerden duymuştum. Yerküre üzerindeki bir çok kuş türü, göçten dönüp yuvasını bulamadığında

hemen oracıkta ölürmüş. Eğer insanoğlu bir kuş olsaydı, ne çok ölürdü Tanrım…

Zayi edilmiş yarın, şüphesiz geri dönmeyecek çocukluğu yendi. Apartmanın karşısındaki boş arsada üstelik.

Kendi evinde mağlubiyet değilse ne bu?

Nasıl da alışmış gibi yaptık? Nasıl da acımamış gibi...

Hıdır Murat Doğan

Genel Yayın Yönetmeni


FOTOĞRAF: LAURA MAKABRESKU

“Neque porro quisquam est qui dolorem ipsum quia dolor sit amet,

consectetur, adipisci velit...”

“Acıyı seven, arayan ve ona sahip olmak isteyen hiç kimse yoktur.

Nedeni basit. Çünkü o acıdır...”


Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 45, de Finibus Bonorum et Malorum, 1.10.32

6.Sayı Öteki


BERF ya da SEN GÜZELSİN

DÜNYA KÖTÜ


NECMETTİN TOPÇU

Korkarım dünya güzel bazı adamlar kötü

Herkesin kedisi kendine

Ocağında yemekler pişirmeyi seviyorsundur, belki

Şemsiyeler yüzüne çarpmadan anımsayamadığın güzü

Kimsenin kol saatine sığmayan akşamlarda

Bomboş odaları gezerken nazar

kazaklarım çekilir, tırnaklarım uzar

anmak,

balkonlarda çiçek, dallarında bir çığ üzümü

kim beni sorsa yokumdur

ne benim ayaklarımdır çiçeklerini ezen

Ne de o kedilerin ayakları inan

Kırılan bütün dallar, kırılan bütün

Bütün ev eşyaları

Belki bir haziranım bahçende

Belki bir baş dönmesinden gücünü alan o amansız dürtü

GÖRSEL: CHARLIE BOWATER

Sular yürüdükçe tahta pencerelerin eşiğine akşamları

Bu şehrin bir adı olmalı diyorum

Cebinde çiçeklerle kapıları çalan bazı yorgun babaları

Seni şekerler kandırır bazı geceler, beni ise seni anmanın aroması

Bir çift dudağı ziyarete gitmek, söyle hangi hacıyı öldürür?

Toplayıp getirdiğim bütün kilit sesleri

Omuzlar, yaralar ve diğerleri

Belki de her şeyden önemlisi;

anlamı düşmenin.

Yürürüm

tabanlarım ölü balıklarıyla sanki bir hüzün denizi

Korkarım dünya güzel beni sana getirmeyen bazı arabalar kötü

Hep sevmekle ilgili söyleyeyim diyorum

dilimi ağzımın kilidinde çevirip

Açılıyor gönlümdeki yara

Çünkü açlık, çocuk parklarından görünüyor,

banyolardan da.

Bu mahcubiyet söyle hangimizi daha çabuk öldürür?

Benim güvercin gölgem, serçe küçüğüm

Sen güzelsin dünya kötü

30.05.2016

1


SONRA


EMRAH ATEŞ

Doktor gelir, O’nun öldüğünü söyler. Ani bir şok geçirir

ve ağlamaya başlarsın. Sonra etrafındaki kadınlar bayılmaya

başlar, onlarla ilgilenirsin;

Ailenin erkeği sen olduğun için (varsayım) önce birinci

derece akrabaları arayıp tek tek telefonda O’nun ölüm

haberini verirsin. Karşı taraftan fenalaşma sesleri, bazen

de saçma sorular gelir. “Ciddi misin sen, şaka mı

bu?” diye sorarlar, sanki ölümün şakası olurmuş gibi.

İşte tam da o an anlarsın insanın içinde gizli kalan

umudu. Kötü olan her şeyin bir şakanın ardında yok

olacağını zannediyor insan böyle zamanlarda. Oysa her

şakada bile bir gerçek payı varken, gerçekler nasıl bir

şakaya bürünsün ki?

Haber vereceğin kişiler nedense hiç bitmez. Elindeki

telefonun rehberindeki isimlerin çokluğuna şaşırırsın.

Bu kadar çok arkadaşın olduğuna, akraban olduğuna,

O’nun çevresi olduğuna... Bir düğüne çağırılacak insandan

daha çoktur genelde bir cenazeye çağırılacak

insanlar.

GÖRSEL: ROBERT LONGO

Senin telefonla aramaların sürerken, seni aramaya

başlarlar. Kötü haber çabuk yayılmıştır. Seni arayana

bütün süreci tek tek anlatırsın. O’nun nasıl hastalığa

yakalandığından, hangi tedavileri-ilaçları kullandığından,

psikolojik durumundan, aslında ölünce acılarından

kurtulduğundan bahsedersin. Ölümünün üzerinden

henüz birkaç saat geçmiştir ama sen o kadar çok

anlatmışsındır ki, ölüm sıradanlaşmıştır.

Hastaneye gelmek isteyenler olur, onlara yol tarifi yaparsın,

kapıda karşılarsın.

2

6.Sayı

Öteki


Telefonda aranmalar ve aramalar devam eder.

Ölüyü yıkatmaya götürürsün,

Doktor gelir, ölüm kâğıdını imzalamanı ister. İnsan hiç

düşünmüyor bir gün böyle bir imza atacağını di mi?

İmzandan utanırsın. Hemşire, sana ölüden kalanları

teslim eder. Bir poşetin içinde birkaç kıyafet ve takma

diş bulursun. İlk kez o an, yaz da olsa, üşürsün.

Cenaze arabasını ayarlar evin önüne helallik için gelmesini

sağlarsın

Bir akrabanı mezarlığa önceden göndermişsindir. Mezar

siz gelmeden açılmış mıdır, onu kontrol ettirirsin

Morga inilecektir, cesaretin varsa inersin. Ama sen

onu hep ölmemiş haliyle hatırlamak istersin, o yüzden

kaçarsın bu durumdan. Ailenin kadınları ne hikmetse

daha cesaretlidir buna ama bir anlam aramak için zamanın

yoktur. Çünkü morgdan çıkanların sinir krizlerini

atlatmasıyla uğraşırsın.

Eğer akşam vakti öldüyse ertesi gün sabahına kadar

morgda tutulmalıdır. Bunu bilirsin.

Telefonuna mesajlar gelir. Arayıp sana hiçbir sözün kar

etmeyeceğini bilen kişilerin mesajları…

Sabah olmuştur, uyumamışsındır; bir önceki günden

kalan ağıt sesleri aklında dolanır durur. Mezarlıklar

müdürlüğüne gidip defin işlemlerini başlatırsın. Yolda

kimi görsen bir yakınını kaybetmiş sanırsın.

Cenaze aracında mezarlığa gidersin, bu senin O’nunla

beraber aynı arabada yapacağın son yolculuktur.

Mezarlığın başına geldiğinde ölüyü kefeniyle mezarlığa

indirir üzerine tahtaları koyarsın

Toprak atarsın, toprak atarsın, toprak atarsın, toprak

atarsın

Su dökersin

Cenazeye gelen birinci derece yakınların bayılmamasını

sağlamak için sarılırsın onlara. Sıkı sıkı sarılır ve

teselli sözcüklerinde bulunursun,

Cenazeye gelenlerin taziyesini kabul eder ve en yakın

çevreyoluna nasıl çıkacaklarını tarif edersin

Belediyeye gidip cenazeye gelecekler için araç tahsis

edersin.

Cenaze namazı için camiyi ayarlarsın. Geniş bir avlusu

olsun istersin ama eve en yakın caminin avlusu bile

yoktur. Sahipsiz bir misafirmiş gibi sokakta kıldırmak

zorunda kalırsın

Cenaze evine gidersin, gelenler olur. Ve gelenler sanki

bir çay evine gelmiş gibi durmadan çay içer. Gözün gelen

kişilerin çay bardaklarındadır. Biten bardağın dolması

için evin küçüğüne seslenirsin,

Telefon çalmaya devam eder, açarsın, dostlar sağ olsundur.

3


BENDEN BİR EKSİK SENİNLE


ASLAN KOCAMAN

tenimdeki yara

hayâllerinden kırılarak

büyüyor:

âh

***

rüzgâra sarılan sesi

uzakta

yaşadığım coğrafya kadar

sabahın artık ötekilerden biri olduğu

orada, bir şehir kadar da insanla

bir o ölür, bir ben

duysa biri, o da ölür!

kuyuyu büyür bir anne sesi

kuşlar güneye isabet eden bir bahar olur

bulutlar toprağa yağmur çiçeklerini eker; bir çiçek bir ölüyü yaşar

habersizdir birbirinden tüm bu olup biten, birlikteliği yaşar

iyice ezberlenmiş karanlığı üfler etrafa, genişleyen sancılarla da aydınlığı

ölümlere gebe kadınlar doğurur kadınlar

hürriyeti altın kelepçelerde sunulur

bir imdat çığlığı gibi bir deli, bunu bas bas bağırır

ben biraz daha ölürüm

duysa biri, o da ölür!

şimdi sapsarı bir şerit çekilir sonbahara; kış, yaz, ilkbahar ölür

***

bunca olan bitenin içinde bir çocuk gülüyor

orada, bir şehir kadar da insanca

ve deniz kokuyor etraf

4

6.Sayı

GÖRSEL: andre kohn

Öteki


GÖRSEL: GUY DENNING

ÖTENGRİ


PAYANDA

Do ve re. Mi için bir komplo olabilir zaman zaman. Yetkin seslerle birleşen ağıtlar düşündürür

kara bir akşamdan çalınan.

Kimsenin beni görmediğini biliyorum. Herkesi kuyunun dibinde su var diye kandırmışlar. Oysa dünya kendi kanları

üzerlerinde dönüyor! Bunu anlamak için büyük ufka ihtiyaç duymuyorum, önemli biri değilim, belki de olmamak

için melek rolü yapmayı keyifli bulmuyorum. Saatim yok, Günleri bir sonraki anlamsız günlere erteliyorum.

Kangren adında bir kuş büyüttü beni, histerik ve mistik her şeyden nem alıyor gözlerim. Kanatlarımı gizlediğimden

beri, av niteliği taşıdığım sanılıyor! Verdiğim cevaplar içerleme, sözcüklerim karartı, sökük Ay’ı dikmek için uzanmışım

bir kere? Yapma diyorum, ışığın beslediği anlam, hızlanmış raks değil. Bir kadınla seviştim diye, tutup onu

bir mum diye anmıyorum. İnsân çekiyor beni, mıknatısın karanlık tarafıyla, h2o’ ile insan itiyor beni bu sonbuluşa.

Gizemli kalmak tarafımı yıktım, asıl şimdi bilinmez ve görünmezim, yakarken genizlerini bir cigara dumanıyla.

Çok sersem buluyorum kendimi, dâhi olarak anılmak, sözel sevdamın kanırtısı. Gingsberg kadar delilik sunma

derdinde değilim, yaşadığım ânla uyutulmak istemiyorum. Ağzımın içindeki namluya, her gece, boş kovanlarla

hislerimi yazıyorum.

Bu kaos zihnimin her yerine dağılıyor. Alarmlar, ışıklar, ritmi uydurulmuş insan sesleri, hiçbir bilgiye hizmet etmeyen,

yalnızca çürümeye ve kendi kıçını kurtarmanın erdemli olmak ve el açmamak için elleri kesmenin ahlâklı

görüldüğü bir çağda, cinnet getirmiş gökyüzünün, şu ağlamasına bak!

Rahmet bir kan adıdır Doğu’da, Batı’da tanrıların çizdiği silâh. Düşünce sistemini oluşturan iki ayrı element gibi,

çok vaktimiz yok, hepimiz öleceğiz. Bu bok çukurunda fosil olmayı hak etmeyecek insanlarla, ortak amacı güdeceğiz

ölerek. Ya yaşamak, sanılanın aksine bir dokunuş bırakmak, önemle, sanatla, kendini edinmekle. Ne tanrılara

ne büyük patronlara hizmet etmediğim için gülümsemelerim hastalıklı, suyun maddesini bozduklarından beri

üstüne daha çok düşünür oldum. Felsefenin başlangıcı su ise, kutsal olan bir kuraklıkta damla olmak; işte yüce

ışık bu! İçindeki nehri takip et ve yokoluşunu adım adım izle. Sen gerçeğini yaratırken, gerçeklerin tasarlandığını

gördüğünde, çocukluğuna dönüp yatağın altına gizlenmek isteyeceksin. Artık çok geç!

Hepimiz bir gün mutluluk denen algı oyununa katılacağımıza inandık. Ses duydukça yineledik kendimizi, aynalarda

ışık kırma ânına tanık olduk. Yüzümüzü acıyla sakladık, dumanların etrafında

çıkarttığımız sözcükler üstüne

bir tarih yazılırdı. Kanıyoruz! ve gerçeği yazmıyor gasteler.

5


fotoğraf: GABRIEL ISAK

DENİZ ÜSTÜ

KÖPÜRÜR


MİMAR SİNAN TERCAN

Nasıl başlamalı bilemiyorum. Şubattı, çok soğuktu.

Bursa feribotunda rüzgâr almayan bi’ köşeye sinmiş,

dilimde bir Cem Karaca şarkısı, gözüme kestirdiğim bir

kadını uzun uzun seyrediyordum. “Benim de bu cihana

gelişim hey cânım rinna nay rinna rinna nay.” Kadın

yorgun ama mağrur görünüyordu. Kahverengi paltosu

ve kahverengi parlak kaliteli pabuçları, duruşundaki o

garip sertlikle birleşince, görüntüsü adeta yenilmiş gururlu

bir askeri andırıyordu. Kırk yaşlarındaydı. Belki

otuz sekiz. Aslına bakarsanız sıradan bir gündü. Sadece

bir deniz-üstü yalnızlığında güzel bir kadını seyredip

zamanımı törpülüyordum. Biraz da merak denen illetin

şehvetine kapılmıştım. Rüzgâr, bu baştan ayağa asalet

kokan kadının saçlarının neredeyse bütün suratını sarmalamasını

sağlayacak kadar kuvvetli esiyor, yalnızca

arada bir yüzünün yarısını ve kulağından sarkan inci

bir küpeyi görebiliyordum. İnsan böyledir; bir şey ondan

saklandı mı mutlaka peşine düşer.

Cebimden ezilmiş paketi çıkarıp bir sigara yaktım. Yüzünü

daha net görmeye çalışırken, feribotun gürültüsüne

kapılıp, dalıp gitmişim. Gözümün önüne gençliğini,

hatta çocukluğunu getirmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

Eski alışkanlığımdır. Gençliğimin ilk yıllarında daha

çok olurdu böyle şeyler. Otobüste, şurda burda birine

kafayı takar onun çocukluğunu hayal etmeye çalışırdım.

Neredeyse yüzlerindeki çizgileri ezberleyecek

kadar uzun bakardım. Genellikle zordur. Düşünmek,

sebat etmek, adeta bir ressam gözüyle iyice incelemek

gerekir. Çoğunun yüzü, yaşamanın kiline bulanmıştır.

Ne kadar kazırsanız kazıyın altından sadece daha az

gerçek bir şeyler çıkar. Kimilerininse çocukluğunun

izleri hiç bozulmamıştır, yüzünde öylece durur. Biraz

dikkatli baktığınızda, elinde bir parça ekmekle mahalle

aralarında koşturduğu anı hemen görebilirsiniz. Ama

onlara çok az rastlardım. Öyle ki; gördüğümde tatlı bir

tebessüm belirirdi yüzümde, hatırlıyorum. Herhalde

seviniyordum onlar için. Biliyorsunuz işte; insan birkaç

güzel şey yaşadıysa mutlaka en iyileri büyümeden

önce gerçekleşmiş oluyor. Büyük bir kısmının da üzeri

kallavi bir vurgunla çoktan örtülmüş olunca, onlara hazine

muamelesi yapmam çok da şaşılacak bir şey değil.

Hatta, bir şey itiraf edeyim; otuzlarımı geçtiğim ilk birkaç

yılda aynanın karşısına geçip uzun uzun kendi çocukluğumu

arardım. Ne yazık ki bir süre sonra, neden

orada olduğunu bile hatırlamadığım; kaşımın kazayaklarımla

birleştiği yerde duran enine yarık izinden başka

6

6.Sayı Öteki


ir şeye rastlayamayınca, bu konuda pek fazla ısrarcı

olamamıştım. Sanıyorum bu alışkanlığımı da bu yüzden

yitirdim.

Bir süre sonra bakışlarımı üzerinde hissettiğini hatırlıyorum.

O iskele tarafında, arkası bana dönük şekilde

ayakta duruyor, ben kıç tarafında, iskeleyi gören camdan

ona doğru bakıyordum. Aniden döndü, biraz etrafına

bakındı. Bir an göz göze geldik. O an kafamda

çakan şimşekleri size anlatamam. Sanki yer gök her yer

zifiri karanlığa bürünmüş, gök yüzünden yalız ikimizin

üzerine doğru iki büyük projeksiyon ışığı yakılmıştı.

İnanın, zaten artık yavaş yavaş teklemeye başlamış olan

kalbimin, bu kez beni yarı yolda bırakacağını zannettim.

O’ydu. Gençliğimi uğrunda seve seve heba etmeye

hazır olduğum kadın, hayatımın en güzel yıllarında yediğim

vurgunun sahibi, belki de ömrümün geri kalanını

yalnız geçirmemin tek ve daimi müsebbibi, Şahika.

Çok kısa bir an göz göze gelmemize rağmen O da beni

tanımıştı. Beni fark ettiğini, adeta kaçarcasına topuklarını

zemine vura vura baş tarafına doğru yürümesinden

anladım. O iç gıcıklayan yürüyüşü hala değişmemişti.

Gençliğimde o kadar çok seyrettim ki o adımları. Toyluk

zamanları işte. Ama belli ki ikimizde eski cesaretimizi

çoktan yitirmiştik.

Sigaramdan derin bir nefes aldım. Peşinden ilk adımı

attığımda; sanki bir harayı ateşe vermişler de bütün

atlar korkudan tepişmeye başlamış gibi bir telaş sardı

bedenimi. Sanıyorum bütün ömrümce yürüdüğüm

yollar, beni o birkaç metre kadar yormamıştır. Önce

gözden kaybolmasını bekledim. Sonra da adımlarımın

hızlanmasını önlemeye çalışa çalışa peşinden yürüdüm.

Yürürken, bir taraftan kalbimin gürültüsünü

bastırmaya çalışıyor, bir taraftan da zihnimin bütün

atlarını koşmuş olağanca hızıyla O’nu gördüğümde ne

diyeceğimi hesap etmeye çalışıyordum. Omuzluk tarafından

köşeyi döndüm. Bir banka oturmuş, İstanbul’un

siluetini karşısına almış, her zaman yaptığı gibi dizlerini

iki yana sallayarak sigara içiyordu. Teklifsiz yanına

oturdum. Dönüp yüzüme bile bakmadı. Dayanamadım,

konuşmaya başladım. “Niye kaçtın beni görünce?” Yine

yüzünü dönmeden cevap verdi. “Kaç yıl oldu, on beş

mi? Ne yapacağını bilemiyor ki insan.” Çok gergindim.

Elim ayağım tir tir titriyor, kelimeler ağzımda birbirine

giriyor, bir türlü söylemek istediklerimi bir araya getirip

yüksek sesle ifade edemiyordum. Güç bela “haklısın”

diyebildim. Birden hiç beklemediğim kadar samimi

bir ses tonuyla “yaşlanmışsın” dedi. “Yaşlandım Şahika”

diye cevap verdim. Bu defa uzun süre hiçbir şey söylemedi.

İnsan böyle zamanlarda fazladan bir söz söylemek

ister, sessizliği bozacak bir şeyler arar ve bulduğunu

zannettiğinde de her şey çok daha berbat bir hâl

alıverir. Ve biz insanoğlunun bu kadim laneti yine devreye

girmiş, bir anda “Benim için hiçbir şey çok kolay

olmadı, hatırlarsın.” deyivermiştim. Neredeyse cümlemin

ardından hiç boşluk bırakmadan sakince, “çekip

gitmek dışında” dedi. Sesimi çıkaramadım. Büyülenmiş

gibiydim. İnsanın dokunma arzusunun bu kadar güçlü

olabileceğini daha önce hiç tecrübe etmemiştim. Elimi

saçlarına götürdüm. Engel olmadı. Ortamı normalleştirmek

isteyip alelade bir tavırla “nereye gidiyorsun?”

diye sordum. “Kızımı görmeye gidiyorum. Ayda bir iki

sefer giderim böyle.” dedi. Sorgulayan bakışlarımı görünce

devam etti “Aldattı beni. Hem de birkaç defa.”

Konuşmamızın başından beri ilk kez tam manasıyla

yüzünü bana dönmüştü. Yıllarca hülyalarımda görmeye

devam ettiğim bu ak benizli güzel kadının bakışlarında

artık sadece umutsuzluk vardı. “

Yenikapı’ya yaklaşmaya başladığımızda cebimden sarı

bir kâğıt parçası çıkardım. Üzerine telefon numaramı

adresimi yazdım. Kâğıdı paltosunun cebine sıkıştırıp,

“Mutlaka ara beni” dedim, “Mutlaka.” “Ben eşyalarımı

alayım” diyerek doğruldu. “Burada bekliyorum” dedim.

Gitti. İskeleye yanaşana kadar bir süre bekledim.

Gelmeyince telaş ettim. Aşağı inip pruvaya doğru yürüdüm.

Orada da yoktu. Kalabalığın arasında ne kadar

aradımsa da göremedim. Feribot boşalana kadar bakabildiğim

bütün araçların, yolcu otobüslerinin içine

baktım. Yoktu. Kimse kalmayınca tayfalardan biri “hadi

abicim hadi” diyerek beni itelemeye başladı. Bir adımımı

iskeleye attım. Çocukluğumdan beri vapurdan inerken

gözlerim, gayrı ihtiyari iskeleyle vapurun arasında

kalan o boşluğa takılırdı. Yine öyle oldu. Başımı aşağı

doğru eğdim. Sarı bir kâğıt parçası köpüklerin arasında

kaybolmak üzereydi. Birkaç adım daha attım. Cebimden

ezilmiş paketi çıkarıp bir sigara daha yaktım. “Deniz

üstü köpürür, hey cânım rinna nay rinna rinna nay.”

7


8

6.Sayı

6.Sayı Öteki


“The other”

dessin au rotring, encre de chine, peinture acrylique


ŞİRİN DÖĞÜŞ

9


KIZILÇAM


Derin Zorlu

“ yeni doğmuş ve ölmekte olan her şeyin tek güdüsüdür acı!

mucizeyi hiçleştiren bu iki şey sevgili

bu iki duygusuz, kanlı kaçığın açtığı oyukta

bizimkisi erselik bir aşk!

Bu ne şamata bu ne gürültü!

daha bitmedi sözüm

anlatıp duruyorum siyahın saydam duruluğunu

suya daldırdıkça sen yüzündeki çilli arsızlığı

İki çocuk kucaklıyorum sonra

İki kızılçam yavrusu.

DON KİŞOT

ÜÇLEMESİ- 1


ULVİ KOÇU

Yorgunum Don Kişot yorgunum

Serüvenlerinden daha yorgun

Çıplak ayaklı çocuklar

Feryat içinde analar gibi

Yorgunum Don Kişot yorgunum

Ne yel değirmeniyle savaştım

Ne şövalye olabildim

Yasak şarkılarla

İşgal duvarlarda yankılandım

Sabahı kaçıran gözlerle

Daha çocukken yaralandım

Yorgunum Don Kişot, yorgunum

Halimi anlayabilir misin sen

Benzemem öykülerine

Anlatılmam dilden dile

Gecenin seherinde

Günlerin ertesinde

Koşuşurum dere tepe…

İki dilim ekmek,

bir baş soğan

sahipsiz aşımla,

aşsız tasımla

sisli bir dağ başında

vurulurum yine kendi masalımda

10

6.Sayı

FOTOĞRAFlar: ULVİ KOÇU

Öteki


DİLSİZ ÇOCUK, DİLSİZ YALNIZLIK


ULVİ KOÇU

önce çocuktum

bir köy sabahında

önce yalnız ve mağrur

babam,

haritalarda dahi

bulamadığım ülkelere

çalışmaya giderdi

mektuplarına

iliştirdiği resimleriyle

tanırdım O’nu

birde yolladığı

oyuncaklarla

tanışmak mühim

değildi

varlığına dair

hikayeler yeterliydi

ara ara gelirdi de

garipserdim anamın

koynuna girdiğinde

önce ağlardım, sonra

‘baban’ derlerdi,

susardım

içten içe sevinir,

don kişot’a yardıma

koşardım

sonra giderdi babam,

yitip giderdim bende

bir köy sabahında…

önce çocuktum;

annemin kucağında

düşlere daldığım

önce çelimsiz,

sıska ve cılız bir şarkı

ne bir oyuncağımı

sakladım hayattan

ne düşlerimi

sırayla ödünç verdim

hepsini

sırayla dağıttım

çocuklara

masallar söyledim,

ninniler dinledim

fakat geri gelmedi

hiçbir oyuncağım

geri dönmedi hiçbir

düşüm

ağladım, günlerce

ağladım,

anamın avuntularıyla,

dipsiz kuyulara

saklandım…

önce çocuktum bir

köy sabahında

kahvaltı ertesinde

yumurta kokan

ağzımla söylediğim

tek şiir annemeydi

nerden baksan

karmaşıktı

sözcüklerim

hiçbir dil kurumuna

ait değildi

bir annem anlardı

sanki

birde başımızdan

eksik olmayan garip

serçe kuşu

koşsam, uçsam,

yakalasam gökteki

tüm kuşları

tüm kuşlara anlatsam

çocuk düşlerimi

tüm kuşlar anlatsa

düşlerini

olmadı,

hiçbir kuş gelmedi

yanıma

ağlarken de gelmedi,

susarken de gelmedi

küstüm, dünyanın

tüm kuşlarına

kendi çocuk

şarkılarıma sığındım

ve hep ağladım,

gecelerce ağladım

günlerce ağladım…

önce çocuktum bir

köy sabahında

ağlamalarımı hiç

söylemedim anneme

uzaktaki babama da,

gelmek bilmeyen

kuşlara da,

hiç kimse bilmedi,

hiç kimse duymadı

köy sabahlarında,

nehirlerin akışında

kaybolup gitti

gözyaşlarım…

büyüdüm…

11


FOTOĞRAF: GABRIEL ISAK

100


OĞULCAN KÜTÜK

Eteklerinde gezen rüzgârın vardığı yer burası

Burada büyüyen annenin susturduğu çukur

Gözaltlarımın nişanı diye en sonunda eve dönüşlerin bu

Bıçağın aynasında çoğalttığın bütün turnalar.

Eve gelen bir kediyi eskitmiştik bilirsin, çocukluk

Hani bıraksalar gökte bir şeyleri düzelteceğiz gibi

Sabırla ismini parlattığımız gece yarıları

Gece yarıları böldüğümüz mürekkepler, çoğu gidiş tekrarları

Ne gamdır. Ağlayarak avcuma doldurduğum klarnet sesleri bitti

Okula gidişlerim, gelişlerim okuldan, bıraktığım bütün dersler bitti

Bir şiir yazmışım, taşraya göndereceğim ellerimle, bitti

Tam saatinde yetiştiğim iki nefes bir soluk peronlar, bitti

Ne zaman üzülsem gelir mavi bileğini kırardı Pera

Yeşil bakmayı öğrenecektim, bitti.

Beni gözyaşımla kabul eden doktor, içinde uyuttuğu lak tabletler,

Dışımda klor kokusu, bitti.

Elimle bir kitapla üç gün gezdim, ucunda ölüm var,

-bir kadın kara eteğini yırtar yıllar sonra, bitti

Unutmuyorum hiç, bir kere uyanmadın da

Mutlak bir hiç oldu her şey bitti

… boylu boyunca yatırıldığın yer ömründe ilk dinlenceydi*

Yürüdüğüm ikindiüstleri kendi evim kadar sıcak,

Zaten annem ağlayana kadardı gittiğim

Dönmek, şu gölgeye kalmış yüzün

En büyük anısıdır dedim yerkürenin, bitti.

Öğrettiler, taşı göğsüne sürenin

Olmuyor yolunca lekesi.

Sevgilim

Herkesin gecesi kendine ama

İyiliğini çok özledim.

12

6.Sayı Öteki


FOTOĞRAF: INES REHBERGER


İnsan masumiyetini bazen bir başkasının günahıyla kaybeder”

Murathan Mungan

13


FONEM


TUĞBA TURAN

14

6.Sayı Öteki


15


FATİH EVLERİ


FATİH AKÇA

sivrilen bir şeyler taşıyorum

zarif yerlerinde derimin

eşyalar ve boşluktan sonra

bir fatih oluyorum

bazen binlerce fatih’in

başları yuvarlanıyor içimde

derimi derine örteceğim ki

eskisin organlarımın içi

yergimi sıkıştırarak patlatmaya

çalıştığım göğsümdeki uç

akacak gövdemde sivrilenleri

süzerek bir cevher olacak

yargılar ki cellatların bin bangı

zihnimin duvarında suç kainatıyla

tabutlara açıyorum ağzımı

tabutlar ki ağaçların kargışı

baltalar taşıyor gelen günler keskin ve ağır

acını koru! hatırla çaldığında sefer borusu

kalk yüzünü kendinle yıka

sivrilen bir fotoğraf taşı, kalbin için

fatih ol! istanbul elbet bulunur

ol karada yüzen akça bir gemi

GÖRSEL: IGOR SAVA

16

6.Sayı Öteki


‘döngel’e ve onun sarhoşlarına

DÖNGEL —

AHMET GECE

Ben bu kapılardaki askılar

ben bu kapılardaki askılar gibi ucuz ve

ben bu kapılardaki askılara asılmış buruşuk bir gömlek

gibi sağırım.

Hangi bedene sokulsam iğreti

hangi dişil sancıya asılsam yaşlı ve yorgun

kayda geçilsin bunlar da

dizimin dermanını kaybedeli çok oldu.

Çok eski bir tarihim vardı, bıyıklı ve saçları kır

ilk o anladı kalenderilerin şarap içtiğini

ilk o gördü dilsizliği

ilk o gördü bendeki saklı harfi

eski bir şehre ayak basmıştım herkesin battığı

kulaçlarım kısadır benim, kulaklarım keskin

duydumdu filikanın gitar sesini

dümende Turgut Reis.

Düşman bildim, kin güttüm nefese yaşadıkça

toprakdan da tiksindim çehremi kendine çağırdıkça

sonra sonra etimde, aklımda blue bellsler yetişti

bir busenin arz-ı endamıyla

bütün bunlar olmadan önce çok uykuluydum, uykulu

koyu bir boya gibi kabuslarla dolu

göğsümdeki pür dehşet tecelli ettiğinden beri

tanrı ruhumu üflerken öksürmüş olmalı deyip durdum

GÖRSEL: TOM HAUGOMAT

körüm ben. Bir alköl bulanıklığında dolapdereden aşağı inerken

saf gerçekle muhabbet ettim acemi bir direnişte

iki dostu oynarken

veya bir kadından diğerine koşarken

ki koşmak vaad edilmiş bir eylemdi

koşmak, durmamak, sabit kalmamak

beklemek koşmaktı

beklemek, kaybetmek

yolda, eski tayfalardan biriyle bile karşılaştım

tek bir aynada, sonramız ve öncemiz

hırslarını odanın dışında bıraktığı bir akşam da

babacan tavrıyla ağız dolusu bir gülüş gibi sızdı yanıbaşımızda

saçlarımı uzattım, sakallarımı da

elime bir gitar bile aldım

daha durdum, ben daha durdum

mutluluğu hak eden bir melodi çaldım

Hazmedemedik hiçbirimiz yenilgiyi.

Caddeleri mezar taşlarımıza açamadık

bir çiçek olmak istedik, bir kadın çiçek olun dedi diye.

Mezar taşlarının dibinde bittik

bittik. Hazmedemedik hiçbirimiz yenilgiyi.

17


FOTOĞRAF: TATIANA ZHUKOVA

Şimdi

o kente bilet kesmek

seni sevmekten

zordur…

Hicri İzgören

18

6.Sayı Öteki


GÖRSEL : PIXABAY

SİYAH MİSALİ


AYNUR KIZ

Adeta ruhlarına birer mıknatıs olmuşum, zira aklımdan geçirdiğim kim varsa

beni aramıştı. Kıymet bildiğim, fakat hiçbirine değer biçemediğim sonsuzlukta

sevmiştim. Sevgi önemliydi. Işığın kör edici parlaklığını göz ardı

edip, bütün renkleri hafızamla emmiş olacağım ki, elimde bir tek siyahın

matemi kalmıştı.

Sanki içimde seni bekleyen başka bir insan daha vardı tanımadığım. Aynaya

baktığımda, ara sıra görünen bu yabancıya alışamamıştım evet. Ama sırf seni

bulurum umuduyla katlanmıştım tüm yorgunluklara.

Çok fazla bunaldığım zamanlarda, kendi kapımı yüzüme çarpmışlığım epeyce

olmuştu. Kendimi geceyle ödüllendirişim, kara kalem büyüsündendi.

Böyle zamanlarda, hikayelere sözlükler yazmıştım, kelimeleri ayraç yapıp.

Kaderin oyuncak olduğu bir bilmecede, tek cevap anahtarım siyahtı şüphesiz.

Görebildiğim en net, en sonsuz ve en değişmeyen şeydi. ‘Şey’di diyorum;

cinsiyetsiz, kimliksiz, kinsiz, hatta dinsiz olduğu için.

Evrenin işleyen kusursuz çarkına kafa tutan da, sadece siyahtı. Naiflikten

nasibini almış, egosuz yücelikte, üstelik tolere edebilen asillikteydi.

Ben tüm bunlara şahitlik etmişken, artık seni beklemeye mecalim kalmamıştı.

Bir dolunay vakti, aklımdaki mıknatısı söküp atmış, içimdeki yabancıyada

veda etmiştim. Derken peşim sıra gelen, siyah bir şey görmüştüm.

”Benim” demişti.

”Bu siyah sen… Seni hiç yalnız bırakmayacak ve sana başkasını aratmayacak

gölgen…”

19


GÖRSEL: STOCK

“Üzücü bir şeydi yaptığın;

Üzücü bir şeydi.

Ama, birlikte çubuk tüttürüyoruz şimdi,

Duman birikip birleşecek içimizde.”

ESKİ BİR kızılderili ŞİİRİ

20

6.Sayı Öteki


İŞİT-ME CİHAZI


HALİT SERDAR SANER

Kendimi bilmeye başladığımdan beri hep isyan ettim, kulağımda ömür boyu taşımak zorunda olduğum, herkes

için küçük görünen ama benim için büyük bir yük olan cihaza. İlk ne zaman taktığımı hatırlamıyorum tabii, ama

ilk ne zaman varlığından rahatsız olduğum dün gibi aklımda. Yeni taşındığımız sitenin çocuklarıyla tanışmam

için annem elimden tutup aşağı indirmişti, yaşım daha 5 ya da 6. Benden biraz büyükçe duran Ahmet görür görmez

“Uzaylı geliyor uzaylı, kulağına bakın şunun!” diye diğer çocuklara seslendi bağırarak. Onlar da Ahmet’in

liderliğinde önce şaşkınlıkla sonra dalga geçip kahkahalar atarak karşıladılar beni. Annemin elinden kurtulup

geldiğimiz yolu koşarak eve kaçtım ben de. Çocuklar her duyguyu çok kolay belli eder bilirsiniz; çok çabuk mutlu

olurlar, çok çabuk sinirlenir, en ufak bir şeyde ağlarlar ve dalga geçmek onlar için günlük rutinlerden biridir.

Ondan sonra tek başıma dışarı çıkmadım, annemle ya da babamla çıktığım zamanlarda ise mutlaka uzaylı geliyor

diye sesler duydum.

Annem yattığım zamanlar hariç cihazı çıkartmamı istemiyordu, cihazın beni seslere alıştırdığını, sürekli takmazsam

kulağımın iyice tembelleşeceğini söylüyordu. Bazı zamanlar ise hep birlikte otururken beni odama

götürüp cihazı çıkartarak yanına alırdı, ne olduğunu anlamadığım yüksek sesler duyardım annem ve babam

arasında. Sonra odama gelip ağlayarak cihazı tekrar takıp sarılırdı bana. Tartıştıklarını duymamam için beni

normal insan sınıfına sokardı kısa süre de olsa. O zamanlarda duymamanın o kadar da kötü bir şey olmadığını

anlamaya başladım.

Okulun başlarında, herkesin hiçbir yardım almadan duyduğu sesleri benim duymam için kulağımda bi cihaz olması

gerekliliği tekrar canımı sıktı. Sınıf arkadaşlarım da başta çok dalga geçtiler, ama zamanla hem onlar benim

durumuma alıştı hem de ben onların dalga geçmelerine alıştım.

Büyüdükçe işitme kaybım artıyordu bu nedenle cihaz da büyüyordu, tam öncekinin varlığına alışmışken yeni ve

daha büyük cihazla sil baştan başlıyorduk. Liseye geldiğimde cihazım dikkat çekmemeye başladı, büyümek güzel

şey diye düşündüm. Hem artık istediğim zaman takıp istediğim zaman çıkartabiliyordum cihazı, bu konuda

özgür bırakmışlardı beni.

Küçük radyoların, mp3 çalarların yeni yeni moda olduğu zamanlarda kulaklıkla müzik dinlemek popüler olmuştu

arkadaşlarım arasında. Artık herkesin benim gibi kulağında cihazla geziyor olması beni iyice rahatlatmıştı.

Zamanla cep telefonları yayıldı, müzik uygulamaları aldı başını gitti ve neredeyse sokakta kulağında cihaz olmadan

yürüyen kimse kalmadı. İnsanların büyüdükçe duymaktan yorulduğunu anlamaya başladım. Kulaklıkların

giderek yayılmasının sebebi buydu. Herkes son ses istediği şarkıları dinleyerek; şehrin karmaşasından, otobüste

tanımadığı insanların konuşmalarından, serviste akşama kadar kontrol altında kalıp enerjisini atamamış çocukların

bağırışlarından, evde küçük kardeşinin yaramazlıklarından, izlemese de denk geldiği haberlerdeki savaş

çığlıklarından, savaş çığırtkanlarından, cinayetlerden, tecavüzlerden, bunlara pişkin pişkin destek olanlardan,

koltuk ve mevki hırslarından, açlıktan, adaletsizlikten, kavgadan ve daha nicelerinden uzak olmayı tercih ediyordu.

İşte o zaman fark ettim ki çok şanslıyım; herkes duymamak için cihaz takmak zorundayken ben kulaklığımı

çıkartıp özgürce sessizliği dinliyorum.

21


ÖTEKİ KITA: AFRİKA


EMİR YAKAMOZ

“Afrika dediğin bir garip kıta”

Cemal Süreya

2. Yeni şiirinin en önemli temsilcilerinden biri olan Cemal Süreya’nın Afrika’ya karşı büyük bir ilgisi vardır.

Süreya’nın bu ilgisinin altında kültürel ve politik sebepler yatar. İlk bakıldığında bireysel gözüken şiiri, anlam

katmanlarına ayrıldığında hem toplumsal hem de siyasî konuların ortaya çıkması söz konusudur. Toplumcu

gerçekçi; şair, yazar ve gazeteci Ahmet Oktay “Hoş Geldin Üvercinka” başlıklı yazısında bireysel davranışların

gölgesine saklanan utangaç bir toplumculuğun ortaya çıktığını söylemiştir.

Süreya’nın politik ve kültürel ilgisinin ilk kaynağı; kendini Ortadoğulu bir şair olarak görmesidir. Bu düşüncesi,

onun Anadolu’yu Ortadoğu’nun natürel bir uzantısı olarak ele aldığını kanıtlar. Nitekim, 1973’teki “Beni Öp sonra

Doğur Beni” şiir kitabının en uzun manzumesi de “Ortadoğu” başlığı altındadır.

“Başladı Afrikası uzun bir gece

-Afrika dediğin bir garip kıta-“

Bu satırların yer aldığı “Hamza Süiti” adlı şiirini “Ortadoğu”dan tam yirmi yıl önce yayımlayan Süreya, Afrika’ya

ve Afrika’nın tarihten günümüze dek gelen ve hep öteki olarak kalacak şeklini okuyucusuna aktarmayı hedeflemiştir.

“Sıfırıncı katta Cihangir’deki

Şehrin altında, şarkıların altında, ayranların.

Yarım kafiyenin hatırı için

Akşam akşam yarım somun sahibi

Hamza’nın karısı bir, Hamza iki.”

Cemal Süreya, Hamza ve karısını Afrika’daki açlık ve yoksulluk ile ilişkilendirir. Afrika da ikisi kadar aç ve ötelenmiştir.

Üstüne üstlük “garip bir kıta”dır. Hamza ve karısının hayatta kalmaya çalıştığı “sıfırıncı kat” ise şüphesiz

bir ötekileştirmenin, ayrımın ve sınıfsal farklılığın işaretidir. Malum, Afrika da yeryüzünün sıfırıncı katıdır.

-Tam buraya bir dipnot iliştirelim. Cemal Süreya “Şiir Evreni Değiştirir” adlı bir makale yazmıştır. Burada şi-

22

6.Sayı

Öteki


irdeki her mısraın evreni değiştireceğini savunur. Ona göre mısra yazılmadan önce evren başkadır, yazıldıktan

sonra başka. Şiir, bir eşyayı ya da eşyadaki bir durumu zaten öteden beri belli olan bir şekilde kavrar. Şiirin

güzelliğinin de somutluğunun da sandığımız kadar gerçekle uzaktan yakına ilgisi olmadığını vurgular. Hayatın

gerçeğiyle sanatın gerçeğinin farklı şeyler olduğunu söyleyen Süreya’ya göre, sanat gerçeklik örneğini hayattan

alır. Onu değiştirir, bozar, süsler, yeniden tanımlar ve sanatın imkânları içinde yeni gerçeklik olarak sunar.-

Afrika mefhumuna devam edelim. Şairin “Afrika” şiiri beş mısralık kısa bir şiirdir:

“Afrika dediğin bir garip kıta

El bilir âlem bilir

Ki şekli bozulmasın diye Akdeniz’in

Hâlâ eskisi gibi çizilir Haritalarda”

Cemal Süreya, şiirinde hem tarihsel hem de bölgesel nitelikleri temel alır. Bu özellikleri hüzünlü bir ironiyle

ötekiliğin üzerine giydirir. Şaire göre Afrika’nın garipliği bugünle sınırlı değil, tarihin başlangıcından itibaren

sahipsiz, yalnız ve ötekileştirilmiş bir kıta olmasındandır. Afrika, üzerinde sürekli mutlak güçler olan, kölelik

esasına dayanan devletlere gebe kalmıştır. Nitekim, haritalarda devamlı eskisi gibi çizilen Afrika da öteki olarak

algılanmaktan ileriye gidemez.

Gelelim “Üvercinka”ya;

Şiire konu olmuş olan işçi kızın çeşitli zamanlardaki görünüşlerini aktaran Süreya, aktardığı her özellik sonunda

“Afrika dâhil” mısraı ile okurundan sürekli öteki duygularını da yanında saklamasını ister. Çünkü ona

göre Afrika, yok sayılmanın ve ötekileştirilmenin büyük acılarını yaşayan bir coğrafyadan başka bir şey değildir.

Süreya’nın sevgiliye ait özellikleri Afrika ile bağdaştırması Afrika’yı ötekilikten kurtarma amacıdır. Sevgilinin

saçlarının her bir telinde Afrika’nın da dâhil olduğu göstergesi de bunun kanıtıdır. Çünkü Süreya’ya göre, ötekileştirilmiş

Afrika’yı tek bir insanın bile düşünmüş olması büyük bir şeydir.

Sonuç olarak, Cemal Süreya’nın Afrika’sı öteki düşünceler bağlamında yer almaktadır. Bu coğrafyaya simgesel

ve gerçek anlamlar yükleyen şair, öteki bir kimlik ve benlik meselesi olarak ele almıştır. Kendilerini ve düşüncelerini

Afrika’nın bir parçası olarak görmüştür. Kendini bu coğrafyanın bir ferdi hisseden Süreya’ya göre şiirin

birimi nasıl sözcüklerse, ötekiliğinin başkenti de şüphesiz Afrika’dır.

23


PEMBE TÜY


İBRAHİM ADIGÜZEL

“Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!”

Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş, Sayfa 156

“Muhaciriz” desek de mahallecek, şehirde herkes bilir aslen Roman olduğumuzu. Mübadele zamanı Balkan’dan

gelmiş, bizden önce giden Rumların terk ettiği evlere yerleşmişiz. Ocağın etrafında kandil koydukları oyuntularla

badanalar döküldükçe ortaya çıkan kalem işi duvar resimleri hâlâ durur.

Romanız dediysek de hani, yerleşik hayata geçmişiz; çoğu âdetimiz göçerliğimiz Balkan’da kalmış. Mahallelinin

çoğu pazarcılık yapar, ülkeyi baştan sona dolaşır. Sermayeyi kumarda yiyene kadar ben de pazarcılık yaptım. Şimdilerdeyse

kolumda sepet köy köy dolaşıp çorap satıyorum.

Müdür Bey ile büyükşehre giden otobüsün arka koltuğunun iki cam kenarında rastlaşırdık. Hep okur, az konuşurdu.

Hakir mi görürdü bilmem de ben sormadan anlatmazdı. Görevine gider gelirmiş çoluğunu çocuğunu bırakıp

ardında, bense daha ucuza çorap alıp satmaya dönerdim şehrime.

Kış gelip yollar kapanmaya başlayalı çorap işi de yalan oldu. Dededen kalma boya tezgâhını adam edip kuruldum

hükümet konağının köşe başına.

Müdür Bey değil mi o gelen? Boynunda da bir fotoğraf makinesi. Kar manzarası çekiyor, eski evlere de meraklıymış.

Çağırdım mahalleye “gel bizim oraları da çek istersen” diyerek.

Atladık gittik, içlerini de görsün diye bizim eve de soktum. Duvarda Balkan’dan ilk gelen kafilenin resmi var. Görür

görmez o da anladı Roman olduğumuzu.

Çıkardı çantasının içinden dedemin de şapkasına taktığı Çingene pembesi tüylerden; “biz de Romanız rahat ol”

dedi.

O anda anladım yoktu aslında bir farkı hiçbirimizin, hepimiz ötekiydik…

24

6.Sayı

FOTOĞRAF: İBRAHİM ADIGÜZEL

Öteki


ÇAMAŞIR

TELİ


BEYZANUR BALA

artık kağıt kokusunu almıyordum

tenim teknolojilere yapışıyordu

beynimin etrafında koruma kalkanları

ne kadar postformal bakılırsa bu şehre

bu şehir bir o kadar kovar içinden

susuz

yürümeye aç

balkonları

bir anda kısalan şiir

tek içimlik zifiri sert sigara

bir yanımda opus magn mu provaları

diğer yanımda

sayfalardan rezerve edilmiş

ismet özel propagandaları

içine düşülmüş bu yeni düzenin yontusunda

kıvrılmış bir demir gibiydi ruhum

artık kalem kokusunu almıyordum

saçım makinelere karışıyordu

beynim orada yıkanıyordu

ve kurutmak için de alternatif akımlar gerekiyordu

gerek yoktu çamaşır teline

çamaşır teli

güruhsuz

göçebe

kuşların

kanatlarının yakılması vakti gelir her gece aklıma

bunca samimiyetin ilhakı

yine berkitiliyordu bazı şeyler

bazı şeyler

elimden tutup ölüme götürüyordu

artık toprak kokusunu almıyordum

o denli alışılmıştı yoksulluğum

onca zevkten sonra bir tırtıl olabilmek için duaya durmak

hayır, pragmalarım için esas duruşa geçmek jüpiter kadar tersti bana

yürünecek yol kalmamıştı

tükenmişliğinin içinde yalnızca,

yalnızların mekanı olmuştu dünya

yalnız ve yalnızlıkla zalimleşmiş kişilikler

onlar kağıt kalem kokusuyla propaganda yapıp

düşlerimizi ilhak etmenin sınırlarından geçtikten sonra

tüm bu kuş göçlerinin alımsızlığının yanı sıra

bir baharı közlüyorlar midemde

dumanı toprağa tütüyor

onlar böyledir

çamaşır telinde kuş kanatlarını kurutup

kan sıçratırlar barışın orta yerine

ki barışın en orta yeri

düşselliğimizin kalbinde

yine seviyoruz, sevişiyoruz

bunca savaşa karşın

yine bahçelerimizde elmalardan dökülmüş kırlangıç çiçekleri

hissetmeye çalıştım ve seslerden yutkundum

devrimi düşündüm

çamaşır telini

toprağı

anlamazlar diyordun

bizi anlayamazlar

boşver diyordum tıngırdatmalarına bir sigara çakıp

damnant quod non intelligunt

25


AZ ÖTEDE OYNA


SERHAT AKDAĞ

Okuyacaklarınız bir “öteki” tarafından yazılmakta olup; kah zor bir yazı, kah bildik şeyleri kelimeye dökmek

şeklinde ifade edebilirim.

Nefes almayla başlayan zor süreçti hayat henüz karşılaştığım “mobbing” söz konusu değildi. Henüz çevreyi,

hayatı anlamaya dair bebeklik ve çocukluk yılları. Eğitimin korkunç sistemiyle acımasız çocukluk hallerine maruz

kalarak kendimi tanımayla büyüme yolunda ilerledim. Ben öteki idi farklı ama bir o kadar zor çünkü ülkem de

bana yer yoktu ve bu yüzden maske tanınıp hayatta ki çifte rolüme girdim; ikili oynadım tam sizlerin olmasını

istediğim gibi; iyi bir evlat, bir kardeş, bir çalışan…

Ama yalana dolandım denizci düğümüyle kendimi bağladım her yalanımda biraz daha düğümlendim, dönüp

baktığımda ben olmaktan çıkmıştım bambaşka ama öteki biriydim ki bu yalanı sürdürmeye acı çekmeye

kendimden öte biri olmaya devam ettim. Cinsellik, cinsel tercih ya da mavi ile pembe arasında ki ilişkiden çok

insan,adam sıfatlarını arar oldum ayrımcılığa ötekileştirmeye razı gelmeden kendimi unutup başkalarının

mutluluğuna dem vurarak.

Ben bir ötekiyim, tasvip etmediğiniz, çocuklarınıza kötü örnek teşkil edecek, arkasından konuşacak, üzülecek vah

vah diyeceğiniz bir ötekiyim ve mutluyum bu hislerinizi adım gibi içimde hissederek, inadına aranıza katılarak,

farklı olarak sizlerden olmadığım için mutluyum.

Tanrı bizden nefret ediyorsa neden bizi bu kadar renkli yarattı?

26

6.Sayı

GÖRSEL: achmad kurniawan

Öteki


AĞZIMDA UÇUŞAN SİNEKLER


ZEKİ BERK GÜNDÜZ

En büyük hayal kırıklığımdır her sabah uyanmak. Aynı yaraları kanatıyor artık hayallerin keskin uçları. Sadece

daha yaşanabilir kılmaya çalışırken evreni, her seferinde başıma daha sert bir darbe almaktan bıkmıştım. Her

adımda parçalanan ve parçaları benden uzaklaşan umutlarımı görmekten dolayı içimin acısını dindiremeyecek

hale gelmiştim.

Mevsim döndü. Her şeyin üzerini kar kapladı. Benim de. Sanki bir önceki mevsim de kıştı da sadece kar biraz geç

kaldı. Çünkü ben yine üşüyorum. Sensiz her mevsim zor ama kışı anlatmak konusunda çok çaresiz kalıyorum. Ve

kışlar anlatılmak istenir. Mesela sen olmadan deniz kenarına gidip, kışın sert rüzgarının savurduğu damlaların

yüzüme çarpmasının beni nasıl üşüttüğünü nasıl söyleyebilirim pek bilmiyorum, ne acı. Kelimeler dağınık ve

donmuş. Ayrıca tüm bedenim de uyuşuk. Acılarım taze hala. Bu acıları kaybetmekten bile korkuyorum. Olmayan

şeyleri, olanların tam tersi olarak anlatamazsınız. Olmayanlar, olanlardan her zaman fazladır. İç içe geçmiş parçalar

ayrılırken, bağlandığı bir diğerini de ufalar. Ve ufalanmış halde, eksilmiş halde toplum içinde yaşamayı öğrenmemiz

gerektiği kadar, toplum dışında yaşamayı da öğrenmeliyiz. Hayat, dağılan parçalarının herkes tarafından

tekmelenip, parçalarının birbirinden uzaklaşmasından çok, onların ne olursa olsun birbirinin bütünleyeni

olarak kalması, hep aynı boşlukları doldurmasından ibaret. Gün geliyor, bir toplum senin katilin oluyor. Ve senin

koşmaktan başka çaren kalmıyor. O yüzden, bütün halinde koşmak, arkanda en az parçanı bırakma şeklidir. Onca

insanın acı çektiği ve düşüncelerin buharının nefes diye üflendiği bir gökyüzünün altında yaşıyor ve mutlu olmak

için aynı gökyüzüne bakıyoruz. Akıllarının içine hapsolmuş insanlar. Görmüyor ve duymuyorlar. Yarattıkları

dünyada figüran olacak yetenekte bile değilken, kendilerine başrol yazıyorlar. Ve ödül almayı bekliyorlar. Gülünç.

Bir diğerinin gözlerine bile bakamazken, göğe bakıp medet umması insanların, tamamıyla güldürüyor beni.

Hayatı korkak sokak hayvanları gibi duvar diplerinden yürüyerek yaşayanlar var. İnsanlar tarafından itilmiş, yolu

boş bırakanlar. Sadece sokağın değil, dünyanın da kenarlarında yaşayanlar. Yaşamın kıyısında, ölüme ramak kala.

Ancak bir toz parçacığı, bir köşeyi nitelendirebildiği gibi, bir ötekileştirilmiş de bir duvar dibini anlamlandırabilir.

Hislerine zincir vurmamaya niyetli insanlar daima hor görüldü bu dünyada. Ve ölme hakkı kazandı sadece

bu yüzden. Gerek yoktu önceden buna lakin artık var. Acı dayanılmaz ve yaşamak mecburi değil. Asıl hazin durum:Ölemeyenler

için. Cesaret lazım her şeye bu hayatta. Neden? Çünkü, hayat yaşayabilenlere değil, yaşayamayanlara

göre hazırlanmış bir parkur. Öteki tarafta kalmanın cezası:Bu dünya bitene kadar buraya hapsolmak.

Bedbaht ve çaresiz. Tüm bunlardan ötürü ufak bir parça da olsam yaşamaya çalışıyorum. Memur çocuğu olmak

bunu gerektirir:Elindeki her zaman en iyisidir diye öğretildi bize. Çok açılmayacaksın. Gözünün gördüğü yere

gideceksin. Eğer böyle yaşayabiliyorsan, Allah bundan geriye koymasın diyerek büyütüldük. Hava soğuk. Bir balıkçıda

otururken, içimden bunları düşünüyorum. Önümde bir kadeh rakı, bir de su. Tabi bir de “Neşet” var. Bu

üçünden geri kalmazsam, tamamdır.

Bir daha bahar gelir mi bilmem ancak, bir daha umutlanmayacağımı biliyorum. Geniş bozkırın ortasında ordusunun

tamamı öldürülmüş komutan gibi hissediyorum kendimi:Arkama baktığımda, yüzlerce hikaye yerde

öylece uzanmış duruyor ve hepsi sadece yok sayılmaya karşı verilmiş savaşın şehitleri. Ben ise rehin alındım.

İstenmediğim ve istemediğim bir yerde bana bir yaşam alanı verildi ve buna “toplum” denildi. Tüm gün ölmeyi

düşünüp, yalnızca kurtarılmayı bekledim. Umut bunu gerektirirdi. Eskiden bir günün özeti “umut” iken, gün

gelip hepsi bir dalgayla devrildi, yerle bir oldu. O dalga sendin. Artık günlerin özeti “unut”. Bir harf bu kadar değiştirir

her şeyi. Ve bir harf bile bu kadar değerliyken, terk edilen insanların alfabeleri değişir. Ve bir cümle bile

devrilince anlamını kaybediyorken, beni aynı bulmayı bekleme. Ama sev devrik halimi de.

27


BEATMUCİT

CEYHUNİ

İnsan en büyük balon, havalanamıyor.

Havası kaçıyor falan.

Sonunda patlıyor zaten.


SÖYLEŞİ: MELTEM DOĞAN

Saat sabahın beşi, kalkmışım, İstanbul’un en iyi ortaokullarından

birine gidiyordum. Neden?Çünkü ailem atomu

parçalayıp ellerine vermemi ümit ediyordu. Ben kaderime

lanet okuyordum . Abim metal okumasın diye babam onu

haydarpaşadaki okula yazdırmadı. Makine okuması şarttı.

Neden? Çünkü zaman makinesi icat edecekti, hatta tek

kurşunla kapitalizm canavarını öldüren makine icat edecekti.

Olmadı tabi. Ne ben atomu ellerimle parçalayabildim,

ne abim makine icat etti. Peki ne yaptık? Anlatayım

efendim, herkesin parmakla gösterdiği deliler olduğumuzu

anladık. Ciddiyim. Bizi nerde görseniz tanırsınız, körüklü

otobüste direğin en tepesine kim oturdu sizce. Yahu

hatırlamadın mı teyzeciğim, ayıplamıştın ya. Bak kesin sen

tanırsın doktor amca, hani burun deliğinin hacmini merak

edip silgi sokan, kısa saçlı kız çocuğu vardı ya çipil gözlü,

evet işte o benim. Legodan otobüs yapıp, şeffaf parçalara

ampül takanda benim abim. Sonra koptum ben, dünyadan

bağlardan, hatta kılcal damarlardan.

Kaldırım çizgilerine basmadan yürürken dinlerdim, Ceyhun

Abi’yi. Çantamda abimden arakladığım “kötü kedi

Şerafettin” kitabı. Kedi gördüğümde, İstanbul’un en işlek

caddesine kendimi atlamışlığım vardır bu aramızda kalsın.

Yirmi dört yaşımdaydım, barlar sokağında yanımda, elimi

keserek kan kardeş ilan ettiğim Arzumcum vardı. Ancak

öyle sevebildim, ilk kediyi, sarışındı.İşte öyle zamanlarda,

yanımda Ceyhun abi vardı. Hollanda doğumlu olduğunu,

iki çocuk babası olduğunu, orijinal bir adam olduğu gerçeğini

bilenleriniz vardır. Bilmeyenleriniz için söylüyorum; o

sulara tek başına dalınız… Ceyhun Abi’yi dinlemek, belgesel

izlemeye benzemez.

Yanınızda söylüyormuş gibi hissettiğiniz adamlarla öyle

salt söyleşi yapamazsınız. Hayal edin, biz Ceyhun abiyle

çizgili pijamalarla, elimizde çekirdek çitliyormuşuz siz de

bizi dinliyormuşsunuz gibi. Korkmayın, biz varız…

28

6.Sayı Öteki


Abi bana soruyorlar ne tarz söylüyor diye, rap diyeceğimde,

bol pantolonlu, kalın altın kolyeli, bandanalı

kliplerin yok. Sahi abi niye yok?

Bol pantolonum yok. Keramet orada değil. Kendisine

yakıştıran giyebilmeli o ayrı. Şalvar severim ama.

Klipler de oynayacağım. Zamanla olacak. Ne tarz diye

soranları boşver.

*O sırada Civan oynadığı topu kafama atıyor. (Civan

Ceyhun abi’nin çocuğu. Ya dağılmayın hayal kuruyoruz

şurada.)Avucumda biriktirdiğim çekirdek içleri

gazetenin üstüne dağılıyor, hazine kaybetmiş gibi

can hıraş topluyorum.

Jiletsiz arabeski tam olarak nasıl sevdirdin bize anlatır

mısın?

Arabeskin jiletli olması gerektiği… Çok yanlış bir

cümle.Ama burada materyalin nasıl işlendiği önemli.

Her tornacı aynı şekilde işliyor diye malzeme sıradanlaşmaz.

Sıradanlaşmamalı. Sıradanlaştıysa, tornacının

yeteneksizliği. Demi ama

*Verilen ayar karşısında çayımı höpürdetiyor. Nermin

ablaya eline sağlık gülümsemesi fırlatıyorum.

Alıyor sağolsun. Ceyhun abi için ben her kaba damlayan,

ama asla kimsenin kabına uymayan diyorum.

Senin için her kaba damlayan dedim. Yanılıyor muyum?

Her kaba damlamam pek ama her kaptan bir damla

alabilirim. Huni olurum. Hunios. Gerçi damlayabilirim.

Elimde olan bir şey değil bu. Olur yani tamam.

*Evet balataları hafif kızartıncaya kadar beklettikten

sonra, kaburgalarımıza asıyoruz. Her türk misafirinin

ebedi sorumluluğunu üstlenip, yapmış olduğu

geyiğe girişip, aile albümündeki, hiç tanımadığım,

hatta tanıyamayacağım, Ceyhun abi’nin annesinin

dayısının baldızının mahalle bakkalının oğlunun

sünnet fotoğraflarına bakarken soruyorum bu soruyu…

Peki oralarda Türk, buralarda “alamancı” olmaya

mı borçluyuz biz bu ahengi?

Tabi ki ilgisi var. Bu durumdan şikayetçi falanda değilim

ama çok sorgulatır adamı. Ben tam olarak ikisi

de olamadım. Olmak istemedim değil. Olmadı… Olamadı.

*Şimdiki soru edebiyat ortamlarına, bomba gibi düşüp,

ağızlardaki pipoları düşürten, boyunlardaki fularları

uçurtan cinsten bir soru.

Okuduğun kitabın sonunu getiremediğin, izlediğin

filmin sonunu bekleyemediğini biliyorum. Ama

yine de çok etkilendiğin kitap ve yazarları sormak

zorundayım. Malum edebiyat dergisi.

Roman sevmem. Yabancı isimleri şişirme heveslisi

de değilim. Çok uzağa gitmeden yine de bir isim vereceksek

eğer, Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz’ı anabiliriz.

*Andık biz. O sırada bu ayki konu geldi aklıma, öteki.

Bizim bu sayıdaki konumuz öteki, Nedir senin öteki’lerin?

Ötekiler bahane. Looking for a günah keçisi. Vicdanın

beraat etmesi gibi. Şuan bunlar aklıma gelen.

*Kaburgalarımıza yel girdi, balatalarımız sallanıyor

kopmadan sormam gerekenler var. Aklıma Ceyhun

Abi’nin şarkılarından mısralar geliyor.

Sen insanı severdin, insan sana neyledi?

İnsan en büyük balon,havalanamıyor. Havası kaçıyor

falan. Sonunda patlıyor zaten.

Neden mutlu değil kimse gerçek hayatında, neden

gerçek değil kimse mutlu hayatında?

Bunları açıklamak zorunda bırakmasın Allah hiç. Bu

burada ne diyor diyen, direk club’a lütfen.

Abi bize pr prrr dan taverna etnik hiphop tekniğe

evrilme sürecini anlatır mısın?

Ruh olarak değişen bir şey olmadı Meltem. Yol aldık

sadece. Aldıklarımızı verebilmek için işledik. Yeni

şeyler olsun yeterki. Allah kimseyi kendine tekrar ettirmesin.

Hep yeni şeyler olacak, taverna bir konsept.

Tarz falan değil.

*Saate bakıyorum vakit geç. Artık kalkma vakti, avucumda

biriktiğim çekirdek içlerini bir hamlede ağzıma

atıyorum. Aklıma son olarak sormam gereken

soru geliyor. Puhalayarak soruyorum.

Bana kalsa sorulacak soru çok, lakin sona geldik.

Kendi adıma söylüyorum iyi ki varsın, vakit ayırdığın

için teşekkürler. Sen ne söylemek istersin bizlere?

Sor birkaç tane daha ya. Uzun zamandır takipte olman

ayrı güzel. Varol! Sizlere teşekkür edebilirim. O

kadar insanın içinden beni seçtiğiniz için.

Başarılar dilerim ekibe selam ederim selamos!

29


İnsanlar bütün ömürlerince kördürler.

Johann Wolfgang von Goethe

30

6.Sayı Öteki


MAKAS


MİZGİN BULUT

Sağ elinin sigaradan sararan, baş ve işaret parmağına

uzun uzun baktı. Elini bıyıklarına götürdü, burnunun

bitip bıyıklarının başladığı yere... Ağzının iki yanından

sarkan hafiften ağarmaya başlamış ama ucuz tütün

kullanmaktan uçları sararmış bıyıklarına...

Birazdan, çok mühim bir kararın eşiğine varması gerektiğinden

hızlı hızlı yürüyormuşçasına sıvazlayıp,

bir düşünceyi sakallarına sürterek eritmeye çalıştıysa

da nafile. Gün; tutkala bulanıp sonra da Bedri’nin

ellerinden tutmuş gibiydi, büyük bir bunalmışlık ve

buhranlı bir yapışkanlıkla duruyordu.

Bir eli hızla, üzerinde renk barındıran tek şey olan,

sarı kehribar tespihini çevirirken, öteki eli sırtında

bir vaziyette birkaç kez çömeldiği duvar dibinden

kalkıp kapıya kadar ilerleyip, nihayet yorulduğunu

anladığında duvar dibine geri dönmüştü.

Bedri; cılız, esmer bir adamdı. Giydiği baba paltosu

üzerinden düşmesin diye ara ara omuzlarını yukarı

doğru hareket ettiriyordu. Daha çok bekleyecek gibiydi,

karşısında beş kat uzanıp duran binayı seyretmeye

zorladı kendini. Yıkık dökük mahallelere özgü

patlak renklerle boyanmış balkonlar, belinden sarkmış

cılız bir çocuk gibi dokunsan düşecek telaşıyla

bakıyordu. Sigarayı bırakmaya karar verince her şey

efkâr konusu olabiliyormuş bir binanın duruşu bile...

Bu ara sigarayı azalttığına seviniyordu. İnsan bazı

alışkanlıklarını terk edebileceğini sanıyor. İnsan, zaten

çok şeyleri sanmaktan öteye geçemiyor.

Ceplerini yokladı. Çakmak yok. Her gün çakmak kaybetmek

de marifetti nasıl oluyordu bilmiyordu ama

bu da marifetti. Yazık ki çakmak; kaybolan ya da çalınan

bir şeydir. En az hislerimiz kadar. İnsanların hislerini

arayıp da bulamadığınız vakit çakmak aramaya

başlıyorsunuz.

Çelimsiz, esmer bedenini çömeldiği yerden kaldırıp,

çakmağını ceketinin iç cebinde buluyor.

Hızla sigarasını yaktığı anda içeriden, beyaz önlüklü,

alnı parlak, orta yaş adamların durmadan övündüğü

göbek boyutuyla bir adam beliriyor kapıda, kaba

ve tok sesiyle. Dişlerini sıkarak fısıldar gibi küfredip

sigarayı bir taşın üzerine bırakıyor Bedri. Çıktığında

çoktan sönmemiş olarak bulmayı temenni ediyor.

Yeni yakılan sigarayı, mecburiyetten söndürmenin,

küfrü ve azabı büyüktü. Sigara vefa isteyen bir alışkanlıktı.

Kapı eşiğindeki adam, emir veren bir tonda ve daha

yüksek bir ses aralığından ikinci kez sesleniyor.

Adımlarını hızlandırarak yürüyor Bedri. Kapıya yaklaşınca

adam yüzünü içeriye dönüp ilerliyor Bedri de

sessizce arkasından gidiyor, bir yandan da babasının

arkasından suçlu suçlu yürüdüğü vakitleri anımsıyor.

Mahallede top koştururken babasının balkondan

yarı sarkmış vaziyette adını seslenmesini kulak ardı

ederdi. Babası iner önce kulağını büker, hızlı adımlarla

eve ilerlerdi. O bükmek, arkamdan gel, demekti.

Sonunda dayak yiyeceğini de bilse giderdi. Çok sonraları

kulağını büken el kaybolmuş yerini hem kulak

hem de boyun büken cümleler almıştı.

Yine gidiyordu, kırk günü aşkın bir süredir uğramadığı

mekânın, yabancılaşmışlığına şaşırarak ilerliyordu.

Siyah, diz içlerine denk gelen kısımları yıpranmış

sandalyeye bıraktı kendini.

Elinde makası ve ince dişli berber tarağıyla duran,

onca yıl ahbaplığını yaptığı adamdı,

Dedi; “Ağabey, başın sağ olsun bitti mi yas?”

Yüzü dağıldı Bedri’nin, topladıkları, aynada baba silueti

oldu. Her baba biraz yüktür omzuna evladın, giden

babalar daha çok...

Son anda fark ettiği virajla birlikte, aniden kırdığı direksiyon

gibi kırmıştı hissettiklerini.

Öyle, dedi Bedri. Dedi ama içinden, çok içinden ayrı

şeyler söyledi: “Hiç, kırk gündür uzattığım saçı sakalı

keseceksin diye, biter mi yas?”

31


İLMEĞİN

ÇÖZÜLDÜĞÜ


OZAN ÖZTELLİ

bağıracakken karanlığa uzanıyor ip

cümlenin boynuna bir ilmek dolanacak

her yeni gelenle kendi tekmeliyor su altındaki toprağı

kuyu dediğin tutunamamış kovaların mezarı

bir kitabın alnı açılacak darbenle

darbenle öykünün kahramanı yara izi sahibi

yalnızca ilk sayfalardan tutmadık diyecekler saçı

saçından kopardığın her tel diken sahibi

komşu krallar kalelerinden konfetiler atıyor üzerine

sen sokakta sokak lağım içinde

keşke taşa ilk uzanan eli tutsaydın

çiçek çocuk toprağa tutununca

soytarılarını kapıştıran krallar duraksadı birden

koca koca yapıların kapıları sürgülendi

aman dediler dışarıdan iyilik gelecek içeriye

kızartma yağlarını lavaboya dökmeden

saçak altında zili çalanların üzerine boca ettiler

zıpladı zamanın kullanışlı aptalı

dedi, en azından su kirlenmedi

bağıracakken bir mezarın kapatılma hızıyla eşdeğer

sen ağzını bir çukur san diye yalanlarla doldurdular

ama iyimserlik ya kefenin güzel marka çaputtu

her çağda kandın aynı teraneye bu insanın demirbaşı

fiyakalı yaşama diye fiyakalı ölümle doldurdular aklını

başka bir öykünün yedek oyuncusu kitabın kanına tampon

değiştirelim olanı, kahraman ölür ama hatırlar mı taşı atanı?

kuyuya düşen kovanın söylemeyip hep içine attığı

su kirlendi su kirlendi su kirlendi

ne kadar kıymığın varsa gözyaşına battı

yarın bir son gelecek yakın zamanlar için

buna başlangıç diyecekler

betonları yarıp yaya geçitleri ve mucizeler

bu sefer kanma diyeceğim

bu sefer kanmayacağım

kovanın, kitabın ve suyun hatrına kıymıklarına değen

ama bir ihtimal ilmek çözülürse diye

bir ihtimal ipe baktığı yalnız kovanın

bir ihtimal krallar soytarı olunca ve duvarlar dümdüz

kabuğunu kaldırıp son sözü yazacağım dünya için

-belki şiirim bitmiştir-

GÖRSEL: RENE SILBERNAGEL

32

6.Sayı Öteki


İKİ VAN GOGHLUK KULAKSIZ

HALİL AĞABEY


FAHRİ KÜÇÜK

Kırk yıllık harabeydi Halil abi şaraba bandırdığımız bol acılı gecelerde

Tek heceli kelimeler sürerdi tüfeğinin namlusuna sonları hep üç noktalı nefretlenme payı Yittiğimiz karanlık muhabbetlerde

aşk ve gam arasına örülü ibretlik bir öyküydü o

Virgülden sonra bir yudum daha çekerdi hayat şişeden kan kırmızı yüzümüzü

İlk siyah yalanını görücü usulü evliliğin nikah masasına bir ‘evet’lik tükürdüğü gün

Bir ebetlik bataklık sarılmış ruhunun ayakcıklarına

‘’Bir defa aldandın mı yılan dilli yalana

Yolların yılların ecelin olur

Cehennem yatağı olur sıcacık döşek, olamazsan koyun koyuna arzuladığın kadınla

Evine kaçak eşine zulüm kendine harp olursun

Sonra giden ömürden gidiyor. İçiyorsun kemire kemire boynunu

önümüze bir parça bayat ekmek gibi atılan hayatın

Bir vakit bakmışsın ki derin bir kuyu içi gibi göğe bakmak olmuş tek zanaatın

Gün doğuyor ben görmüyorum gün batıyor sanki benim karnım deşiliyor

Rüzgar esiyor beni es geçiyor kar yağıyor bir ben titriyorum

Allah diyorum sesim inadına ağzımda kalıyor sonra halsiz halim’in büfede açıyorum gözlerimi

Dahası önümde hep Kızılırmak, elimde kızıl şarap, kafamda kızıl öfkem, kızıl bir hatalar silsilesi

Her gece anamın rahmine sığınmak istiyorum o bile istemiyor tükürdüğünü yalamayı’’

Kırk kırık yıllı bir kadehti Halil abi fıçı fıçı susmak dolu gecelerde

Zayıf bir bedeni vardı cümle alemi kusacak kadar

Öyle çok yutkunmuştu ki bu kasaba yavrusu coğrafyanın ucuz dedikodularını

İçine yetmediği yerde kulaklarını kesmişti fakat anlamak istemedi elin Van Gogh’unu dahi anlayan bu illet sürüsü

‘’Önümü görmeyeyim diye sönen sokak lambaları kadar kaba diller de tanıdım

Ağızları bir domuzun ağzı kadar uzun, mideleri bir timsahın ki kadar doymak bilmez

Kırk kere söylenmeden önce değildim ben de deli

İler tutar bir yanım vardı, tutup attılar aralarından

Aşık oldum dedim berduş dediler

Olmuyor ulan! bu araba bu yakıtla gitmiyor dedim sarhoş dediler

Tıka basa doldurdular içime örflerini adetlerini batasıca geleneklerini

Sonra ben öyle doldum ki çöktüm hiçbir baskı altında kalmadan kendi rızamla’’

Kırkı hiç çıkmayacak bir ölürgezerdi Halil abi gecenin zifiri karanlık zihnine hapsolmuş

Sonu mutsuz biten kumdan masallarını ansıtırdı babaannemin

Yazdıkları okunamadan silinen bir plaj şairine benzerdi biraz da

Melekleri koruyan insanlar vardır ya herkesin ılık uykusuna çekildiği vakitlerde...

Evdeki hesabın hiç uymamasından ötürü çarşıya

Pazar tezgahlarına bıraktığımız hata payıydı birazda rahmetli Halil abi

Şaman ateşi yakar şişeleri sürterdik zihnimize, kışın soğuğuyla savaşmak kolay uğraş

Soğuk siyahlar süründü mü gözlerine aşık, bini bir para etmez onca afili sözün

Tüysüz birer hayvan kalırdık yanı başında , insanlığı piyano tınısında dinleyenin

Sen erdiğinden beri muradına, kekre bir tadı kaldı avuçlarımda, geçen bütün mevsimlerin

Aşkın şad olsun, ilk adımlarına erişen çocuklar gibi

33


34

6.Sayı

6.Sayı Öteki


OFSAYT BİLEN

KADINLAR


MELTEM DOĞAN

“Bizim işimiz belki de, Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında, Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.“ demiş Sepehri,

Suyun Ayak Sesi şiirinde… Hayat bazen yaşadığımıza dair deliller ister. Kağıdı boş verme olasılığını silin aklınızdan.

Düşündünüz biliyorum. Hatta bazılarınız yaptığını sanıyor, susup oturarak. Gördüğümüz rüyalar, sayıkladığımız

düşler, göğsümüze çektiğimiz dizlerimiz hepsi birer delildir. İranlı yönetmen Cafer Penahi biraz fazlasını yapmış,

kör gözlere ışık tutmuş. Bazılarını kamaştırmayı başarmış olmalı ki göze batmış. İnsan bazen aynayı gördüğünde

korkar, yansımayı başkaları da görür diye. Ve gözleri kamaşanlar Panehi’ye 20 yıl hapsi hak görmüşlerdir.

Penahi, tüm kısıtlamalara boyun eğmemiş, sınırlarını zorlamış ender yönetmenlerden sadece biri. Zira filmini ağız

tadıyla çekmiş, galasını yapmış o festival senin bu davet benim diye gezememiş. Fakat sesini , bir kekin içine usb

gizleyerek Fransa’ya kadar duyurmayı başarmıştır. Kendisinin penceresinden bu seferlik Offside filmini görelim

istedim ben. Futbol erkek işidir, kadın ne anlar futboldan, ofsayt biliyor musun kızım sen? Sorularını bir kenara

bırakıp, öteki tarafa geçelim. Yeni onanan kanunlardan sonra bizim de yavaş yavaş dönüşeceğimiz boyuta bir selam

verelim. İran… Herkesin hemen hemen birkaç cümleyle anlatabileceği o medeniyet toprakları. Bir zamanlar sanatın,

bilimin ışığından sıyrılıp ay tutulması yaşayan ülke.

Offside 2006 yapımı, bir grup kadının stadda maç izleme isteğiyle başlayıp, trajikomik anlatımıyla altın ayı ödülüne

layık görülmüş yok artık dedirten filimdir. Kamuflaj yaparken bile baş örtüsünü çıkaramayan, ama ofsayt ve forvet

bilen kadınların öyküsü. Tüm kısıtlanmalarına rağmen, hala ülkelerinin takımı için riski göze alan cesur kadınlar.

Onları küçük yaşta zevce ilan edebilir, istediğinizde üzerine kuma getirebilir, dövebilir, cinsel ilişkide zevk almasın

diye sünnet edebilir, hapse atabilir ve hatta tecavüz edebilir, şehrin stadında belden aşağısını gömüp taşlayabilirsiniz.

Çünkü orası İran.(Saydıklarımın bir kısmını kendi ülkemizde de yaşıyor olmamız sizi şaşırtmasın. Hala

tecavüzcülerimizle evlendirilecek olmamız, bir kısım kadınlarımızın vicdanlarına değmedi. Hiç değmeyeceğinden

dolayı başımıza tüm bunların gelmesi için biraz daha beklememiz gerekecek)Fakat erkeklerle bir arada maç izlemesi

mümkün değil. Erkekler küfür eder, zaten nefisleri de mevcut. Peki ne yapacak bu kadınlar? İşte Panehi bize bu

gerçeği gösteriyor. Asker üniforması giyen, suratına takım renklerine süren, saçlarını erkek gibi kestirip, bol kıyafet

giymelerine rağmen yakalanan kadınlar… Hemen akıllara erkek fatma yaftası gelicektir bazı merciler tarafından,

öyle değil efendim . Yaşama delil sunmaya çalışan bir avuç insanın hikayesidir Offside.

Bir tarafa sürekli bakarken ıskaladığımız hayatları düşünüyor muyuz gerçekten? Başımıza gelmesi gerekiyor değil

mi? Çünkü biz hala formalarımız giyip sokaklarda bağırabilen kadınlarız…

“fazla uzatmayayım:

yürek

bu kurak çölde

başka bir tasavvuru arzuluyor.”

ولماش دمحا - Şamlu Ahmed

35


GÖRSEL: STOCK

cansu’nun

cüzdanı


EZGİ ÜSTÜNDAĞ

Geçenlerde—aradan bir hafta bile geçmemiştir—telefonum

önceden hiç çalmadığı bir saatte titreyip aydınlandı.

Ne kadar şaşırdığımı tahmin edebilirsiniz. Mesajı

yollayan kızı en son kütüphaneden mühendislik fakültesine

koştururken merhabalaştığımızda görmüştüm.

Numaramı nereden bulduğunu düşünerek SMS’i açıp

okudum.

Merhaba Serpil!, sonra İngilizce bir şeyler. Şöyle özetleyebilirim:

erkek arkadaşıyla İstanbul’dalarmış, buluşabilir

miymişiz. İşle güçle çok meşgul değilsem tabii. Ve

daha önce söylemesi gerekirdi elbette ama yeni aklına

gelmiş, kusura bakmasaymışım, ancak yarın buluşabilirlermiş.

Hay Allah, çok son ana bırakmış, tekrar benden

özür diledi.

Ufak kiralık dairemde tek başıma televizyonun karşısında

oturup art arda gelen bu dört ufak metni incelerken

bir yandan da krem peynirli ekmek yiyordum. Haftalardır

Ümraniye’den Kadıköy’e döndükten sonra ancak

bunları yemeye enerjim kalıyordu. Yarın da benzer bir

manzarayı yaşayacağımı ön görerek fazla beklemeden

Cansu’ya mesaj çektim.

Of course Cansucum. Buluşacağımız yeri ve saati kararlaştırdıktan

sonra televizyonu kapatmadan iyice sesini

kıstım (bulaşıkları yıkadıktan sonra aynı prefabrik şarkıların

prefabrik kliplerini seyretmeye devam edecektim).

Mutfak lavabosuna tabağımı götürürken tuhaf bir

heyecana kapıldım. Yemekte ne yediğimiz benim için hiç

mühim değildi, ancak bulaşık deterjanını süngere damlatırken

bir haftadır uğramaya fırsat bulamadığım Beyaz

Fırın ve Alman pastasını aklımdan çıkaramıyordum.

Ev sahibi olarak görevim ertesi gün kokoreççide başladı.

Cansu Amerika’da yemeklerini her ne kadar seçse de

kokoreçe bayılırdı, zaten dairemdeki mutfak bir mikrodalga

ve buzdolabından ibaretti. Çarşıda buluştuğumuzda

öpüşmeden sarıldık, Davis’in elini sıktım, Cansu bir

merhaba’nın ardından İngilizceye geçiş yaptı, ben bir

süre daha Türkçe devam ettim. İki aydır staj yaptığım

şehirde ev sahipliği yapma fırsatı yakalamıştım, anadilimi

kısa da olsa bir süre konuşmakta kararlıydım. Sonra

Davis’in kaldırım taşlarını sessizce incelediğini fark ettim

ve ayıp olmasın diye Cansu’ya uydum: “Please, sit

down. We have a table.”

Sıcak ekmeği, yumuşacık et parçalarını çiğneyip birbirimize

hatır sorarken arkadaşlığımız on aylık değil on

yıllıktı sanki. Bu kadar iyi dostlarım, yakınımda bu kadar

güzel mekanlar varken haftalardır o dairede yalnız

başıma oturuşumu hayretle aklımdan geçirdim.

36

6.Sayı Öteki


Davis ancak ekmeğin yarısını hapır hupur yedikten

sonra koyun bağırsağı yediğini fark etti. Cansu’ya ona

söylememesini tembih etmiştim ama Davis’in tepkisinin

komik olacağını düşündüğünden açıklamadan

duramadı. Bu ufak krize rağmen huzurluyduk, hatta

gülmemizi sağlamıştı.

Sonra Beyaz Fırın’a geçtik. Heyecanlıydım. Yurtdışından

gelen misafirlerime bu tarihi mekanın meşhur

Alman pastasını tattıracaktım. Çocuğu kanım

pek almamış olsa da Beyaz Fırın’ı överken gözlerimi

Davis’ten ayıramıyordum. İlla İstanbul’u hiç bilmeyen

birine “Kadıköy güzelmiş!” dedirtecektim. Kokoreçten

tiksinmesine rağmen genç adam bu dar sokakları

düşleyecekti. Düşleye düşleye üçümüz Amerika’da

yeni İstanbullar yaratacaktık.

Beyaz Fırın’ın içinde oturulmuyordu. Belki gittiğimden

beri farklı bir düzen kurmuşlardır ama pek sanmıyorum.

Çarşının eski mekanlarındandı.

Dört köşeli turuncu masalardan birine işaret ederek

“Wait here” dedim.

Davis kokoreçin ne olduğunu öğrendiğinden beri sağ

elini karnından ayırmıyordu. “Don’t get me anything.

Still a little queasy from dinner.”

Amerikalı arkadaşımın talebini fazla takmayarak ona

bir çay, bir de un kurabiyesi ısmarladım. Cansu’yla

birer Alman pastası yiyecektik. Ödemeyi yapıp siparişleri

tepsiye koyduktan sonra dışarı çıktım.

O arada masaya bir kişi daha oturmuştu. Yanakları yer

yer kararmıştı, artık is miydi toprak mıydı bilemeyeceğim.

Saçı yağlı, giysilerinin rengi soluk, elleri çizikler

içindeydi.

Cansu masaya döndüğüme çok sevindi. Kız Türkçeyi

hiç sıkıntı çekmeden anlayabiliyordu ama iki lafı bir

araya getirebilecek kadar bir konuşma kabiliyetine

sahip değildi.

“He’s been here since you went inside. He doesn’t

speak English” dedi. Ne olur bir de ben onunla iletişim

kurmayı deneyebilir miymişim?

Davis’in sağ eli artık karnında değildi. Telefonunu karıştırmaya

koyulmuştu. Kafasını kaldırıp ne bana ne

de irkilmiş kız arkadaşına bakmaya tenezzül etmedi.

Çocuğun lekeli, topraklı tişörtüne elimi hafifçe değdirerek

onunla konuşmaya başladım. “Adın ne senin

küçük bey?” dedim.

Dönüp dükkanın içine iki-üç saniye baktı. Sonra

gözlerini tekrar masanın turuncu plastiğine yöneltti.

Güldü.

“Sana diyorum” dedim. Yapmacık sevecenlikle olmayacaktı

bu iş. “İsmini söylesene.”

Cevap yerine çocuğun seyrek dişli ağzından yine bir

gülme sesi yükseldi.

“Maybe he doesn’t understand you” dedi Cansu. Ben

de (elbette haksız olarak) bu yorumu kendi üstüme

alındım. Türkiye’deyiz, Türkçe konuşuyorum! “Dediklerimi

anlayamayıp da neyi anlayacak” dedim. “On

yıldır yurtdışında yaşıyor olsam da anadilimi hala

unutmadım çok şükür!”

“What? I didn’t say anything about that” dedi kızcağız.

Dilenci çocuğun sınırsız cesaretinden sonra bir de

benim sert karşılığımdan ürkmüştü. “I meant to say

that he doesn’t seem well.”

“Sorry” dedim. Kız haklıydı, çocuğun durumu iyi değildi.

“I’ll try again.”

“Abla sen de mi İngilizce biliyorsun?” (Asıl bu çocuk

hangi ara İngilizceyi diğer yabancı dillerden ayırt etmeyi

öğrenmişti?)

“Evet” dedim. “Şimdi sen de bana adını söyleyecek

misin? Hadi üzme ablanı.” Bu zavallının adını en son

kimler sormuştu ki? Kadıköy çarşısını dolanan bir

dilenci de olsa, Türkiye’deki tatillerinden akıllarında

kalmayacak evsizin biri de olsa Amerikalıların ona

“boy” ya da “kid” olarak hitap etmelerine müsaade

etmeyecektim. Elbette zamanında bu çocuğa bir isim

verilmiştir; o ismi çocuğun kendi ağzından duyacaktım.

“Sounds like she’s getting somewhere” dedi Davis. Tabii

ki bu işi çözecektim.

Esas konuya tekrar odaklandım.

Çocuk bu sefer Davis’e gülüyordu. “O da İngilizce konuşuyor!”

dedi.

“Evet canım, hepimiz konuşuyoruz” dedim. “Ne olur

37


artık adını söyle. Niçin masamıza oturdun? Annen

nerede?” Annesini bulup direkt ona çocuğun ismini

sormanın hayalini daha henüz kurmaya başlamamışken

böyle bir buluşmanın hiç gerçekleşmeyeceğinden

emindim. Karşımda yıllardır anne görmemiş, kendi

başının çaresine bakmaya çoktan alışmış iki göz vardı.

“Açım” dedi.

Cansu Davis’e fısıldayarak birşeyler söylüyordu. Muhtemelen

konuşmamızı çevirmiştir. Bilemeyeceğim.

Çocuk açlığını tekrar vurguladı. Cansu sabırsız gözlerini

bana dikti. Davis de her rahatsız olduğunda yaptığı

gibi kaldırım taşlarını inceliyordu.

“You should get him something” dedi Cansu. Cevaplamadım.

Çocuk yine güldü. Neden annesini sorduysam; aklım

hep o ana dönüyor, döndükçe de kendi saçmalığımdan

rahatsız oluyordum. Belki de çocuk bu halime

gülüyordu.

“Ne dedi?” diye sordu çocuk. Gözümün içine yine

baktı. Göz kapakları sarı çapakla çevriliydi. Doğruyu

söylemek gerekirse çocuğun gözlerine bakınca acıdan

çok tiksinti hissettim. Tiksinti ve hemen ardından henüz

yakamı bırakmamış olan bir suçluluk.

“Sana bir şeyler alalım diyor abla” dedim. “Ne alayım

sana? Poğaça varmış fırında, bir tane getireyim. Taze

taze yersin!”

“İstemem!” dedi.

“What did he say?” dedi Davis.

“He doesn’t want the poğa—pastry...He doesn’t want

it even though Serpil said she’d buy it for him” dedi

Cansu.

Bu sefer İngilizce konuşmalarını komik bulmadı.

“İstemem!” dedi, gülmeden, gözlerini Cansu’yla Davis’ten

ayırmadan. Onun bakışlarını seyrederken

dondum kaldım.

Sonra kendime geldim. “Poğaça iyi gelir. Tok tutar.”

“Pasta” dedi.

“Hemen acıkırsın yine canım. Pasta hiç tutmaz ki!”

dedim.

“Pasta!” Sesini yükseltmişti. Çocuğu boydan boya süzdüm,

yağlı başından delinmiş ayakkabısına kadar her

ayrıntısını inceledim. Çok da küçük değildi. Boyumun

yarısını geçmişti.

Gözlerini benden hiç ayırmamıştı. O iki kara gözün

derinlerinde deli bir ışıltıyı fark ettim. Orman yangını

gibiydi. Her şeyi yok edecek, çarşıyı, hatta İstanbul’u

yerle bir edecek kuvvete sahipti.

38

6.Sayı

Fırına girdim ve kasadaki çırağa pasta siparişi verdim.

“Alman pastası mı vereyim abla?”

“Yok. Bu sefer çilekli olsun. Yalnız tek dilim istiyorum”

dedim.

Ustası arka odadan çıktı. “Kızım sen o evsiz çocuğa bu

güzelim pastadan ısmarlamıyorsun değil mi? Hep gelir

müşterilerimi rahatsız eder. Tinerci! Yüz verme, ne

olur güzel kızım. Sonra kurtulamam.”

Çocuk tekrar minik duruyordu gözüme. Sanki içeri

girdiğimden beri saçları daha da yağlanmıştı. Korkumdan

vazgeçmiştim ama az önceki içgüdüsel tiksintinin

yol açtığı suçluluktan hala kurtulamamıştım.

Hem belki pastayı yedikten sonra biraz kendine gelirdi,

bana ismini de söylerdi.

Israr ettim. “Yok arkadaşıma ısmarlıyorum. Demin

midesi bulanıyordu, şimdi daha iyiyim dedi bana.

Canı çilekli pastanızı çekmiş” dedim.

Ustanın bakışından bana pek de inanmadığını anladım.

Kendimi tutamayıp konuşmaya devam ettim.

“Yabancı o. Amerika’dan geldi. Kız da öyle. İkisi de misafirim.

Fırınınızı çok sevdiğim için onları buraya getirdim.

Ne olur pastayı dışarı götürmeme izin verin”

dedim. Bu yabancı müşterilere ev sahipliği ederek ustanın

gözüne bir İstanbullu olarak girdiğimi düşünüyordum.

Saçma sapan bir mutluluk duydum.

“Peki kızım. Mehmet! Müsteriye çilekli pastasını ver

oğlum” dedi.

Dışarı çıktığımda Cansu’nun ağlaması an meselesiydi.

Çocuk da yok olmuştu. Ne olduğunu sorarken pasta

tabağını masaya bıraktım, hiç yenilmeyeceğini bile

bile.

“He took my wallet!” dedi. Çantasının fermuarını açmış,

içinde cüzdansız kalan zavallı ruj ve kağıt mendillerini

bana gösteriyordu.

Davis kız arkadaşından da telaşlıydı. Ayağa kalkarken

az kalsın uyduruk turuncu masayı deviriyordu. Yanıma

geldi. Boyu neredeyse iki katımmış, maşallah.

Kolları ağaç gövdesi kalınlığındaydı (bunu da elini

omzuma koyduğunda fark ettim).

O minicik çocuktan neden o kadar korkmuştum ki?

İnanın Davis’e bakarken ben de hatırlayamıyordum.

“Cansu’s passport was in there” dedi. “He took it!”

“He” dedikleri kişinin kim olduğunu sordum, aslında

ben de kimi kastettiklerini gayet iyi biliyordum. Bir

ismini söyleyiverseydi ya—“he” diyeceğimize doğru

Öteki


düzgün adını kullanırdık. Çocuk bizlere bir dilim çilekli

pastayla “he” zamirini bırakıp gitmişti.

Davis, kız arkadaşına alçak yankesicinin yanında otururken

çantasını niçin daha sıkı gözlemediğini sorup

durdu. Hava da hala aydınlıktı. Neden daha tedbirli

davranmamıştı? Kesin el çantasının fermuarını

da açık bırakmıştır—çocuk hemen elini içeri daldırıp

pasaportu çıkarıvermiştir. Zaten yankesici (artık

“he”den vazgeçmişti, çocuk “yankesici” unvanıyla

kalmıştı) salak salak masanın etrafında dönüp dolanıyordu

deminden beri, Cansu ne diye gözünü ondan

ayırmıştı? Pasaportunu ne diye oteldeki kasada bırakmamıştı?

İstanbul sokaklarında her türlü insanın

dolandığını bilmiyor muydu?

Cansu’nun nüfus cüzdanı yoktu ki—ya birileri kızcağızdan

kimlik isteseydi? Davis kimliğini yanında taşımayı

şiddetle reddetmişti. Kız ne yapabilirdi? Tabii

bunların hiçbiri Davis’in aklına gelmiyordu!

Peki yankesicilerin, kapkaçların, mültecilerin hakim

olduğu bu şehre gelirken Cansu ne diye yanına daha

sağlam bir el çantası almayı akıl edememişti? (Bu son

yorum beni incitti ama o anda uygun bir yanıt aklıma

gelmedi bir türlü.)

Cansu’nun anne-babalarımızın vatanını savunan bir

cevap vermesini çok istedim ama ne yazık ki ağlamaya

başladığı an o çiğ mavi gözlü oğlana sokuldu. Davis,

kocaman kollarıyla Cansu’ya sarılırken bana sert bir

bakış attı.

“Cansu’cuğum cüzdanını buluruz şimdi” dedim. O yabancı

delikanlının dilini konuşmak içimden gelmedi.

“How?” diye sordu Cansu. Göz yaşları kurumuştu ama

o şişkinlik daha epey sürecekti.

“There’s a police station nearby” dedim. “Maybe they

can help.”

Rıhtım Caddesi’ne doğru yürümeye başladım. İskele

Polis Merkezi’ne inerken arkadaşlarımın telaşlı ayak

seslerini dinledim. Kalın plastik tabanlı spor ayakkabıları

kaldırım taşlarına vurdukça pıtır pat pıtır pat

pıtır pat diye hoş bir ritim Boğaz semalarına yükseliyordu.

Ritim kesildi. Parkede aynı ezgiyi duyamazsınız.

Durumu karakoldaki polis memuruna açıkladım. Arkadaşımın

Amerikan pasaportunun çalındığını tekrar

tekrar vurguladım. Bu devirde o çalınmış pasaportlara

neler neler yapıyorlar, hepsini anlattım. Allah korusun,

bir teröristin eline geçerse kızcağız bir daha

hiç uçağa binemez, Amerika’ya adımını attırmazlar

dedim. Memur dediklerime pek inanmış gibi değildi.

Zaten ben de biraz abartmıştım.

Memur, homurdanarak konuşan bıyıklı orta yaşlı

bir adamdı. Nöbetteki arkadaşlara bildireceğine söz

verdi. Çarşıda dolanıyorlarmış, bulurlarsa bu gece

bulurlarmış. Ama bulunma ihtimali yine de oldukça

düşükmüş. Hanımefendi bir an önce Amerikan başkonsolosluğuyla

irtibata geçerse iyi edermiş.

Cansu tekrar ağlamaya başladı.

Davis’e de bir kere daha çıldırmak için fırsat çıktı.

“What did he say?” dedi.

Polis memurunun çatık kaşlarını fark ettim. Yabancı

turistlerin dan dan konuşmalarından rahatsız olan

Sultanahmet tramvay yolcuları gibi bir elindeki belgelere

bir bize bakıyordu. Misafirlerimi karakolun

önündeki kaldırıma çıkardım ve durumu anlattım.

“We need to keep looking” dedi Davis.

Bulamayacağımızı söyledim. Çarşının ne kadar büyük

ve karışık olduğunu hatırlattım. Ben bile çoğu pasajını,

arka sokağını bilmiyorum dedim.

“I’m not sure you know much of anything about Istanbul.”

Bu sert sözler Davis’in değil Cansu’nun ağzından

çıkmıştı. İstanbul hakkında bir şey bilmediğim gayet

açıkmış demek ki. Misafirim konuştukça öfkeleniyordu.

Cevap vermeme fırsat tanımadan beni azarlamaya

devam etti: “You were surprised when the homeless

kid showed up, you bought him a piece of fucking

cake and then you were just as surprised when he

walked off with my passport! Geri zekalı!”

O son iki sözcüğü ne kadar duraksayarak telaffuz etmiş

olsa da kırıcıydı. “Geri zekalı”nın her hecesi kafama

çekiç gibi inmişti.

Fakat o anda beni asıl üzen Cansu’nun sesinde, duruşundaki

çaresizlikti. Benim ev sahipliğime güvenerek

bu çarşıya gelmişti. Bu şehri ve halkını tanıdığıma güvenerek.

Kızın sesinde ne bana ne de bu şehre güven

kalmıştı. Dersarası ve gürültülü üniversite partilerindeki

konuşmalarımızdan ibaret arkadaşlığımızın eriyip

gittiğini hissettim.

Her zamanki gibi ilk önce kendimi suçladım.

(O anda Cansu’yla Davis’in İstanbul’a akraba ziyaretine

gelmiş olduklarını unutmuştuk veya söylemeye

utanıyorduk. Hepimiz masum Amerikalıların bu tehlikeli

ülkenin sınırlarının dışına kendilerini nasıl atacaklarını

düşünüyorduk.

Ben bile bu şekilde düşünüyordum, stajım bitse de

evime dönsem artık diye içimden geçiriyordum.)

39


Bir ara yürümeye başladık. Ben mi ilk adımı attım

yoksa Davis’le Cansu’nun peşinden mi gittim hatırlamıyorum.

Rıhtım’ı arkamıza alarak çarşıya tekrar

girdik.

Yürüdük de yürüdük. Çarşının dar pasajlarına girdik,

çıktık. Apayrı bir semte gelmiş olabilir miydik? Esnafların

hepsini ilk defa görüyordum. Sık sık uğradığım

şarküteri normalde olduğu yerde durmuyordu. Belki

de başka bir şehirdeydik artık. Kimseyi tanımadan,

tanıyamadan her şey alt üst olmuştu.

Yürürken birileri konuşuyordu (yoksa kendi konuşmamı

mı hatırlıyorum?). Ara sıra Davis’le Cansu’ya

dönüp bakıyordum (döndüğüme göre önlerinden gidiyordum;

demek ki ilk adımı ben atmışım).

Davis’in kaşları her zamanki gibi çatıktı. Cansu ise telaşlıydı.

Gözlerinde pişmanlık da algılar gibi oldum.

Çok hızlı yürüyorlardı.

Başım dönmeye başladı.

O kadar döndü ki bir Vodafone mağazasının cam kapısına

tutundum ve misafirlerimden bir saniye durmalarını

rica ettim.

Aradan birkaç dakika geçti. Bu bitmek bilmeyen anlarda

hiç kimsenin sesi çıkmadı. Daha ne başımıza gelecek

diye düşünürken bir süre kalakaldık.

Kaldırım taşlarının çalkalanması kesildi, asker gibi sıraya

girdiler. Mağazalar caddenin iki yanına dizildiler.

Gök yükselip durgunlaştı. Gözlerimi kapadım.

Açtığımda evsiz çocuk karşımdaydı. Cüzdan elindeydi,

deri sapını sağ bileğine bağlamıştı. Sol elinde de

bir beton parçası tutuyordu. Kaldırım taşına benzettim.

Taşı mağazanın yanındaki rengarenk harflerle

kaplı duvara attı. Parçalandı. Her bir tarafa ufacık

kaldırım taşı kırıntıları savruldu. Dizimin altına biri

isabet etti. Kanatmadı ama çizdi, muhtemelen yine de

iz bırakacak.

Cüzdanı elinden alırken hiç zorlanmadık. Çocuk duvardaki

grafitiyi inceliyordu. Taşı o kadar hızlı fırlatmış

olmasına rağmen sprey boya harflerin cafcaflı

morlarını, sarılarını, yeşillerini açmayı becerememişti.

“Ask him why he took it!” dedi Cansu. Kızın istediğini

yaptım.

“Neden ablanın cüzdanını çaldın? Bizi çok üzdün” dedim.

Çocuk uzun uzun bana baktı. Gözleri artık öfkeli değildi.

Bulanmışlardı. Çapakları iyice sararmıştı. Neye

baktığının farkında olmadan bakıyordu.

“Is he okay?” Davis bile çocuğun boş bakışlarını görünce

endişelenmişti.

“I don’t know” dedi Cansu. “Let’s go, Serpil.” Çocuğun

yanından az kalsın koşarak ayrılacaklardı. Ne de olsa

yankesicinin, tinercinin tekiydi. Kim bilir bize daha

neler yapacaktı.

Ben de istemeden sürâtle oradan uzaklaştım. Güneş

batıyordu, misafirlerimi Marmaray’a bindirecektim.

Elalemin tincerci çocuğundan bana ne? Saldırganlaşır,

bir şey yapar. Onları da düşünmek lazım elbette.

Cansu, Davis’i yanağından öpüp cüzdanını yankesicinin

elinden almaya cesaret ettiği için teşekkür etti.

Sana çok minnettarım dedi. Tabii bunların hepsi İngilizce

sözcüklerle ifade edilmişti ama sınıf arkadaşımın

tam olarak ne dediğini hatırlamıyorum, beni

bağışlayın.

O anda zayıf ve yalnız bir sese odaklanmıştım. Çok

geride kalmıştı ama duymamak mümkün değildi.

Cansu’yla Davis’in de duyduğuna eminim.

Onlar dinlememek için kendilerini teşekkürlere, “iyi

ki”lere, “çok şükür”lere boğuyorlardı.

Ben ise o çarşıdan iskeleye kendimizi atana kadar

o ufak sese tutundum. Ezberlemek ister gibi o ismi

kulağıma misafir ettim. Buraya sığınabilirsin dedim.

Duyduğumu tekrarlamaya kıyamıyorum, yabancı

topraklarda anadilim gibi o isim de ufalanır, sonra kırıntıları

uçar gider diye ödüm kopuyor.

İskeleye indiğimizde sesi kesilmişti. Yine de dinlemekten

vazgeçmedim.

40

6.Sayı

Öteki


FOTOĞRAF: RENE SILBERNAGEL


hayatın

duluyuz biz,

ölüm

-


hariç degil.

- AHMET ERHAN -

41


ÖTEKİ ANLATICI:

KAMBUR


HATİCE TOSUN

“öteki:

1. zamir; Diğeri, öbürü

2. sıfat; Sözü edilen veya benzer iki nesneden önem ve

konum bakımından uzakta olan

3. sıfat; Öbür, diğer

4. sıfat, toplum bilimi; mevcut kültürün içinde dışlanmış

olan”

Türk Dil Kurumu

İki yanı dünya ile sarmalanmış bir yol düşünün ve bu

yolu adımlayan bir kambur. Dünyaya karşı değil; dünyaya

rağmen sergilenen bir duruş. Mevcut bedenler yığınına

önem ve konum bakımından uzakta olan bir beden.

Zamanın sarkacına asılı bir kız çocuğu; Şule Gürbüz.

Çocukluğu ile gençliği arasındaki çizgide zihnini dolduranları

taşırmaya başlıyor. Omzuna yük ettikleri sırtına

kambur oldukça dilinden dökülenleri okuruna akreple

yelkovan eyliyor. Kambur; üslubu, kurgusu ve yazarı bakımından

edebiyatın “öteki”lerinden olmayı başarıyor.

İlk kitaplar bir yanları ile otobiyografik bir takım izler

taşır. Kambur da yazarı Şule Gürbüz’ün henüz on sekiz

yaşında irdelemeye başladığı yaşam hakkındaki izlenimlerini

taşıyor. Tablonun bütününe bakıldığında hayata

katlanmak için kontrbasına sarılmış bir kambur görülürken

tablo parçalarına ayrıldığında, zamanı içeriden

dışarıya anlatan ve tekrar içeri dönen bir anlatı çıkıyor

karşımıza.

Şule Gürbüz, öncesiz bir karakter çiziyor okuru için; yabanıl,

algıları açık, içgüdüsel bir varlık. Bunu, salt bulunduğu

zamanı yansıtan bir anlatım ile de destekliyor.

Ve yol boyunca sırtına kambur olanları okura da sorgulatıyor.

İlk dönemeçte okura ve yazara döndürüyor yönünü.

İdeale varamayan aklın hicve varma sancılarını döküyor

ortaya. Ve okuduğu kitapta satır altı çizmek için iştahla

bekleyen okura bu hicivden bir parmak bal çalıyor, akıl

hiçbir yere varamayınca duvara yazı olur, diye.

“Bir cümle söyleyebilmek için - o da çoğu kez yalan- koca

kitaplar yazılıyordu. En azından kapaklarına “Bu kitap

bilmemkaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek

için yazılmıştır.” diye bir not düşülebilirdi.”

Altı çizilecek cümleler kitabı mantığını hem kuran hem

de yıkan bir yapı hazırlıyor Şule Gürbüz. Anlattıklarının;

keşfi az önce gerçekleşmiş durumlar olmadığını, aslında

42

6.Sayı Öteki


insanın varış noktasını bildiği bir yolu ilk kez yürürmüş

gibi adımladığını hatırlatıyor. Körü körüne bağlanan

umut ve bile isteye düşülen umutsuzluk…

“Hani olur ya günün birinde deniz kıyısında kayalık

bir yere gitmişsinizdir; elinizde bir şarap şişesi vardır;

ayaklarınız çıplaktır; dalgaları seyretmişsinizdir. Ya da

böyle bir şeyi hayal etmişsinizdir. Boş bulunup birine

anlatırsanız –ki başka türlü bir şey anlatılmaz- en geç

iki, üç gün sonra “Gel!” der, “Sana bir sürprizim var.”

Hala alık alık bakarsınız, hala bir şeyler bekler, sürpriz

bir şey olacak sanırsınız; tüm sürprizlerin sizden

çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu

unutup.

Sizi, sizin kayalığınızdan daha alçak bir kayalığa götürür;

elinize daha aşağılık bir şarap verir ve “Hadi!” der,

“Hadi mutlu ol!”

Şule Gürbüz, birbirinden zamansal ve mekânsal olarak

ayrık olan olayları hesaplı bir rastgelelik ile bir

araya getirerek kübik bir portre oluşturuyor. Okura

da anlatıya yaklaşması ve metaforları çözmesi için

muzip tuzaklar hazırlıyor. Bu yolculuk sırasında kullandığı

bilinç akımı, metne kara mizah sızdıran keskin

zekâsı sayesinde okurunu laf kalabalıklığından da

kurtarmış oluyor. Ve anlatım sırasında beyaz alanlar

bırakıyor okura. Bu beyaz alanlar anlamın kayboluşunu,

düşüncelerin arasındaki ilgisizliği, Kambur’un

içinde hissettiği boşluğu, sessizliği, yalnızlığı anlatıyor.

Misal; kendi dış görünüşünü tasvir ettikten sonra eklediği

“Çirkin insanlardan iğrendiğim kadar güzellerden

de iğrenirim.” cümlesi ile artık yaşam biçimimizi esir

almaya başlamış estetik kaygımıza atıfta bulunuyor.

Ya da “Yeni birine kahveyi şekersiz içtiğinizi ezberletene

kadar kaç şekerli kahve içeceksinizdir, kim bilir. Kırmamak

için pek bir şey söylemeyecek, katlanacaksınız.

Bir gün dayanamayıp yine sade kahve isteyip onu sevdiğinizi

söylediğinizde, hadi hadi, diyecek, seni tanıdığımdan

beri şekerli içiyorsun. Kinlenecek, sırf bu yüzden

kinlenecek, kolay kolay da içinizden atamayacaksınız.”

cümleleri ile giderek kalıplaştırılan ve esnekliğini

kaybeden insan ilişkilerini eleştiriyor.

Yola insanların daha çok kendilerini nasıl gösterdiği

ile ilgilendiği o aynaları kırarak devam ediyor. Dünyayı

panayıra, yaşamı susasan da sıkılsan da hiç ara veremediğin

bir filme benzetiyor. İnsanların yaş aldıkça

olgunlaşmadığını sadece değişen ihtiyaçlarına göre

şekillenen benciller olduğunu iddia ediyor. Hayal kırıklığına

uğrama korkusunun nasıl da hayalleri sınırlandırdığını

vurguluyor. Ve yaşam hangisine değiyor?

Uzun vadeli koşuşturmalara mı yoksa anlık zevklere

mi? Peki ya bizim o büyük, çaresiz mükemmeliyetçiliğimiz?

“Birine, bir çocuğa “Ne akıllısın!” demek korkunç bir

şey. İnsanı ömrü billâh sersem etmenin en etkili yolu…

Böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle

elinden alınmış olur.”

Kambur, son dönemecinde ise yazarının içinden geçtiği

zamanın yansımalarını içeriyor. Olayların çetelesini

tutmaktansa, olayları yaşanan zamanın içine

dönük bakışla yansıtıyor. Tutunamama, iğretilik, olamama

hali… Ve bir günlüğün sayfalarını aralamaya

başlıyor. Tarihlerinin rast gele atıldığı bu sayfalar insanların

günlere, aylara ve yıllara yüklediği anlamları

küçümsüyor.

“Bugün 3 Eylül. Yarın, 27 Haziran olacak. Dün, 5 Eylül

idi. Bugünü ileride hatırlamasam iyi ederim. Baksanıza

şu anda bile söyleyecek hiçbir şeyim yok. Yıllar önce

okuduğum bir çocuk kitabında, 3 Eylül tarihini heyecanla

bekleyenler vardı. Geldi işte, n’ oldu? Bir şey mi

varmış?”

İçten dışa doğru başlayan anlatımı yeniden içe dönerek

sonlandırıyor. Oluşumundan anne ve babasını

sorumlu tuttuğu varlığını tanımakla görevlendiriyor

kendini. Devreden günlerin anlamını sorguluyor ya

da anlamsızlığını. Bir şeylerin hele ki insan soyunun

devamı olmaktan yakınıyor. Korunaklı yaşamlarına

sığınan insanları; salt okuma üzerine kurulu, eyleme

geçmeyen, sığ hayatları eleştiriyor. Kaderin kurgusallığı

karşısında inanç ile şüphenin aynı noktada birleştiğini,

insanın eşyaya olan bağımlılığını ve yığınlar için

yaşadığını hatırlatıyor. Sonra da kendi için bir çiçek

sipariş edip kendi cenazesini omuzluyor.

“Sanki oldum olası büyük bir odayı arşınlıyor; ara sıra

elimi muma uzatıp yakıyor ve haykırışımı hep sonraya

saklıyorum.

Bana en uzak yerdeyim çoğu zaman; sonsuz yaşamın

içindeki düzelmeyen kambur… Benim gökyüzüm delinmedi;

delinen, anlar ve zihnimin saydamlığı.

Ve hiçbir şeye şaşmıyorum. Her şey bildik diyordum ya;

bu da doğru değil. Ben dünyaya olup biteni hayretle

izlemeye ve şaşırmaya gelmişim. Durmadan şaşırmaya.

Şu kontrbası bıçaklama zamanım geldi artık.

Evet, çiçeğim de geldi; cenazeme yetişmeliyim.

Aslında şunu söylemem gerekiyor: Hani bazı filmlerde

kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek

yaklaşınca o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp yere

düşer ya, işte ben o kadın değil;

o sabahlık olmak istiyorum.”

43


GÖRSEL: ARDILLAS

MAHUR

BESTE


TUĞBERK BAHADIRTÜRK

Ah ulan Müjgan..

Harbi kaç para ediyordu aşkımız?

Yağmur damlaları vuruyordu camlara, perdeyi açtım;

sonra da camı. Sonra kokusunu doldurdum yağan her

bir su damlacığının, ciğerlerime. Mis gibi toprak, biraz

da karbon monoksit kokusu vardı havada. Ocakta

kaynamakta olan suyun altını kapattım, kahvemi yine

her zaman ki gibi hazırladım. Mis gibi kahve kokusu

ve Türk Sanat Müziği havası hakimiyeti ele geçirdi yeniden.

Kitaplığın raflarındaki kitaplarda dolaştı parmaklarım

ilk önce, sonra emektar daktiloya dokundum

biraz. Tuşlarındaki tozları parmaklarımla aldım,

adını oluşturan harflere dokunmadan. Gözlüklerimi

masaya bırakıp camdan şehri izlemeye koyuldum. İşe

yetişmeye çalışan babalar, çocuklarını servislerine

bindirmeye çalışan anneler, gökyüzünden yeryüzüne

amansız bir yarış içindeki yağmur damlacıkları.

Çocukluktan kalma bir alışkanlık; yağmur yağarken

camda yağmur damlası yarıştırmaca. “İki hidrojen

bir oksijen nihayetinde.” diyemiyor, izliyorsun. Yarışı

yine kaybedip, daktilonun başına geri döndüm.

Adını oluşturan harflere olan kızgınlığımdan olsa gerek

bu yazıyı pek çok kez yarıda bırakmak zorunda

kaldım. Çayı bardakta, uykuyu gittiği gecede bıraktım.

“Ulan!” dedim kendi kendime; “bir Müjgan kaç ömür

eder?” Müjgan’a endeksli bir hayal kırıklığı yaşadım.

Yedi gece üst üste uyumadım. Gittiği yolları ters ters

adımladım, bir integral hesabı; Müjgan’ı sıfıra eşledim,

hayaller sonsuza gitti. Yaptığım hesabın neresinden

dönersem döneyim mutlak bir zarardayım anlayacağınız.

Müjgan ise aldığı tiyolarla, aşkımızı bir altılı

kuponu gibi yatırdı ve gitti. Cv’sine referans ekler gibi,

beni geçmişine ekledi. Gitti.

Beş cümle, kırk yedi kelime bıraktı gerisinde soğukkanlı

bir katilin tetiği çekerken elleri nasıl titremezse

öyle titremeden yazdığı. “Beni anla lütfen,” ile başlayıp;

“beni affet!” ile sonlanan.

Anlamasına anlayamadım, affetmek ise anlayamamaktan

çok daha zor geldi. “Tarhana çorbası içmekten,

soba yakmaktan yorulmuş elleri ile yazmış olsa

gerek dedim,” anlamak için kendimi kandırmakla

uğraşırken. Oysa iki oda, bir göz kurmuştuk yuvamızı.

Sıvaları dökülen duvarlarımızda geceleri sobadan

yansıyan ışıkları fon yapıp da Mahur Besteler söylerdik,

Müjgan’la ben; şenlikli yuvamızda ağlardık birbirimize

belli etmeden.

“Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.” cümlesi

ögelerine ayrılsa; en edat tümleci olarak nasıl kalınırsa

“yalnız” öyle kalakaldım; yalnız, kederli, sıralı

yalnızlığımda; sıralı ama çok da sırasız. Sobayı yakmadım

tüm o koca kış boyunca. Bir kestane gibi çizdim

de gönlümü, bırakmadım ateşe. Her sabah altıyı

otuz iki geçe uyandım. Her gece uyumamak için sokaklarda

gezdim. Her gece damlayan musluğun melodisinde

teselliler aradım. Akmasa da damlayan bir

şekilde nefes aldım; ne eski heyecan, ne de hız..

Müjgan; gençliğimin en mahur bestesi, hoyrat gülüşleri

sefil ruhumu aydınlatan bir yanılgı. Fakir ama

umut dolu evimizin dökülmüş sıvalarını, altın varak

işlemeli duvar kağıtları olan 6+1 soğukluğa tercih edip

gitti. Soba yakmak yerine, hizmetçilerine kaloriferi

yakmalarını tembih etmeyi tercih edermiş meğerse.

Pazar alışverişine gitmek pazar arabasıyla değil, özel

şoför ile fiyakalıymış. En afili hayallerimizin üstünü

devlet grisi ile boyamış; altında yazanların bir anlamı

yokmuş gibi. Neşati’den alıntılar kalmış sadece boyadığı

duvarda, hasret siyahı ile kazınmış olduğundan

olsa gerek; “Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile.

İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile.”

Müjgan; soğuk bir kış günü gerisinde beş cümle, kırk

yedi kelimelik bir mektup bırakıp gitti abiler, ablalar.

O “Mahur Beste” hep çaldı; Müjgan’la biz hep ağlaştık..

44

6.Sayı

Öteki


FOTOĞRAF: LAURA MAKABRESKU

Sevgi, acının içinden geçme yolarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir.

Acı hiçbir zaman ıskalamaz.

-

Ursula Krober Le Guin

Bedap, (Metis Yayınları, 2008. Sayfa 57)

45


uzun bir

gölge —

HIDIR MURAT DOĞAN

GÖRSEL: STOCK

46

6.Sayı Öteki


[Quo fata ferunt / Kader nereye götürürse]

Bu onun hikâyesi. Bir hiçken hiç doğanın, yoktan yok

olanın hikâyesi. Fotoğraflarda parmak ardında kalmış

adamların, aynı akvaryumda diğerince parçalanmış

balıkların, kitap aralarında unutulmuş uzak ülke

kartlarının, naif kokusu çoktan gitmiş yazık-atılası

denizel kabukların, balkon köşelerinde el değmemiş

karıncaların ve hatırlaması zor öğretisi imkânsız düş

kırıklarının hikâyesi. Bu, Çayko’nun hikâyesi. Bu bizim

hikayemiz.

O yıl Ocak ayı, altı ay falan sürmüştü sanırım. Sıcak ve

kuru bir yazdan sonra gelen, anlamsız endamsız hatta

belki de lüzumsuz tuhaf bir kış. Sizce de hiç gerek yok

muydu o denli çok soğuğa?

Okulun aşağısında kalan futbol sahası tek kelimeyle

buz tutmuştu. Şehrin ileri gelen okullarından biriyle

yapılacak bir çeşit unvan maçı haftalardır erteleniyordu.

Okul müdürü göbeğinden arta kalan boşluğa

yanlış iliklediği ceketini saçarak, soğuk diye içeride,

spor salonunda düzenlenen o son bayrak töreninde

okulu bin beş yüzüncü kez boyatmak için velilerimizden

beş milyon Türk lirası istediğini haykırıyordu.

Eski parayla tabii. O gün dışarıda donuyorduk. Çarşamba

Çarşamba bu neyin töreniydi? Buz tutmuş arkadaşlıkların,

kaybolmuş kutup ayılarının mı?

Sonra bir helikopter sesi duyuldu. Sahanın hemen

diğer yanındaydık. Ortalık beyaza bulandı. Pervane

gürültülerinin kulakları sağır eder noktaya gelişi

ile sahayı kaplayan karın havaya saçılması aynı anda

olmuştu. Delirmiş gibi bağıran makine tüm bu hengâmeyle

zemine oturdu. Önce kapıdan bir el uzandı.

İki subay indi. Sonra, buradan buraya rütbeleri olan

başka bir adam… Kallavi bir duruşu vardı. Anladım.

9-E’deki şu Adanalı artistin babası. Onur’muydu neydi?

Ha işte onun babası. Kolordu komutanı. Helikopterle

oğlunun durumunu sormaya gelmiş. Havalıdır

böyle şeyler bilirsiniz. İnanın benim de helikopterim

olsa, bizzat oğlumun durumunu sormaya onunla giderim.

“Hoca hanım” derim “bizim oğlan nasıl?” derim

“emeklerimizin” derim “karşılığını” derim “alabilecek

miyiz?” derim “bu helikopterin” derim “yakıtı

şusu busu kolay mı bulunuyor sanıyorsunuz?” derim

“bakın” derim “atlayıp geldim” derim “onca işin gücün

arasında” derim “siz bu çocuğun matematiğini

beş düşürün” derim “böylece” derim “vatanımız size

minnettar kalacaktır” derim.

Müdür ceketini ilikledi. Hatta o kadar çok ilikledi ki,

ceket bir anda bebek kundağına, deli gömleğine dönüştü.

Kafası ufacık kaldı adamın.

“Opel Astra’ya binen adamın haline bak.” dedim Çayko’ya

dönüp “Çekmecesinde üçü bir arada tutan, odasına

klozet yaptırmış adamın düşüşüne bak…”

Gülüştük. Helikopter pilotunun motoru stop ettirmeye

niyeti yoktu. Kulak zarlarımız hem o keskin ayaza

hem de bu gürültüye dayanamayacaktı. Biraz geriye

çekildik. Müdür mikrofona üfledi. “Ses” dedi “Deneme”

dedi. Okul mutemetine dönüp uzaktan “Çekiyor

değil mi buradan Hüseyin?” dedi.

“Evet, çekiyor şerefsizin çocuğu.” dedim kısık sesle.

Zaten mutemet Hüseyin de müdüre dönüp ufak bir

kafa hareketiyle bizzat bu cümlemi onayladı.

Müdür önce kolordu komutanını yağlayıp balladı.

Sonra uzun uzun okulumuza yapılan yardımlardan

ama o kentin o zamanki tek Anadolu Lisesi olarak çok

daha iyi yerlere gelebilmemiz için yapılması gereken

yatırımların ne çok olduğundan filan bahsetti.

“Vectra alacak pezevenk” dedim “Bak gör!”

“Oğlum bir dur lan sen de!” dedi Çayko “Güldürme.

Ömer bakıyor…”

Ömer kim mi? O da müdür baş yardımcısı. Müdürümüzün

gerçekten yardımcısıydı. Bence “baş”takısı

tam da buradan geliyordu. Çünkü ikisi bir arada bir

adam etmezdi, kafayı birlikte kullanıyorlardı. Resmen

müdürün mikro hali gibi, çırağı gibi bir şeydi adam.

Eğer yerküre üzerinde bizim müdür kadar yavşak bir

adam varsa, o da bu paragrafta bahsi geçen baş yardımcısı

olmalıydı. Milli Eğitim Bakanlığı set halinde

atamıştı sanırım bunları. Ya da ne bileyim, yabancı

polisiye dizilerdeki gibi ortak falandı bunlar. Birlikte

aynı ekipte görevlendiriliyorlar, operasyondan

operasyona birlikte koşuyorlar, velilerden beş milyon

toplayarak kendilerine emanet edilmiş bu körpe

ama seçkin zihinlere sonuna kadar sahip çıkıyorlardı.

Ömer, sonradan milletvekili eşi olmuş İngilizcecinin

bacaklarına alt kat merdivenlerinden uzun uzun bakmasa,

her şey çok daha iyi olabilirdi belki ama, aman

yahu, o kadar kusur okul müdüründe de var.

O saçma sapan konuşmayı “Ve çocuklar” diye sürdürdü

müdür. “Biliyorsunuz kış artık yerini bahara

bırakacak, diğer okullarla da görüştük, futbol turnuvalarına

sömestr tatilinden sonra kaldığımız yerden

devam ediyoruz.” dedi “İlk maçımız iki hafta sonra.

Umarım efsane takımımız yine harikalar yaratacak.

Ben evlatlarıma sonuna kadar güveniyorum. Hadi bakalım,

2003 yılı yine başarılarımızın yılı olsun…”

“Yemin ediyorum mal bu herif” dedim “Beş milyon

için düştüğü hale bak…”

***

Hayat Alman kale maçlara benzemiyor. Öyle kolay

olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından gol atamıyorsun

mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun. Öyle kolay

sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun. Bir

acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne düşerse

düşüyor işte.

Çayko’yla ilkokulda tanıştık biz esasen. Evimizin hemen

karşısında başka bir okul olduğu halde, bizim

iki alt sokaktaki okula torpille morpille yazdırıldığım

gün görmüştüm onu. Müdür odasının kapısında. Annesinin

elini tutmuştu. Öylece susuyordu. İtiraz etmiyordu.

Ve bekliyordu. Mizacı bu. Onu tanıdım tanıyalı

öylece susuyor, itiraz etmiyor ve bekliyor.

O yıllarda Anadolu Lisesi sınavları ilkokul beşinci sınıfta

yapılırdı. Çok az seçenek vardı zaten. Bugünkü

gibi köşe başları Anadolu Liseleri’yle tutulmamıştı

47


yani. Hele küçük şehirlerde belki bir en fazla iki okul

bulunurdu. Sancılı yıllar. Sırt çantasıyla jokey arasında

pek fazla fark yoktur aslında buralarda.

Bizim ilkokul öğretmeni başarılı bir kadınmış. Bu sebeple

ona yazdırılmalıymışım. İnsanların çocuklarının

öğretmeni o kadın olsun diye kavga ettiklerini bile

gördüm o gün. Annem ve babamın evrakları heyecanla

ellerinde tutuşunu da unutmadım, o öğretmenin

sınıfına alınmam için araya giren SHP’li milletvekilinin

adını da... Çayko annesiyle sessizce gelmişti. Elini

tutmuştu. İtiraz etmemişti. Ve beklemişti. Sonradan

sonraya her şeyin aynen bu biçimde olduğunu anlattı

bana. Hiç uğraşmamışlar o gün. Tamamen tesadüf

eseri o sınıfa düşmüş. Diğerleri gibi değil. Şansı o gün

yaver gitmiş.

Zaten belki o günden sonra hiç öyle olmadı. Bizzat

ben şahidim. Günbegün. Sene doksan ikiden bugüne...

Bizzat ben. Zaten öyle oluyor, Hayat Alman kale

maçlara benzemiyor. Öyle kolay olmuyor yani hiçbir

şey. Öyle yakından gol atamıyorsun mesela. Öyle kolay

paslaşamıyorsun. Öyle kolay sevinemiyorsun yani.

Öyle kolay yenemiyorsun. Bir acı uzaktan bir degaj

yapıyor. Kimin önüne düşerse düşüyor işte.

Benden bir yaş büyüktü Çayko. Neredeyse tam bir yaş.

Aslında ikinci sınıf olması gerekirdi belki. Bir önceki

yıl okula başlamış. Aşağı yukarı bir ay gitmiş gelmiş.

Sonra bir gün dersteyken gelip almış akrabaları. Tekel

fabrikasında çalışan babası gece vardiyasına gitmek

için çevreyolunda karşıdan karşıya geçmeye çalışırken

bir tırın altında kalmış çünkü. Paramparça olmuş

yahu adam. Tır işte, son sürat, öylece… Üzerine son

sürat gelen tırlardan kaçamazsın sayın okuyucu. Hayat

dar bir sokak arasıdır aslında çünkü…

***

Okula başladığımız ilk günlerde Çayko hiç konuşmadı.

Tüm çocuklar ağlıyordu anne babalarının arkalarından.

O ağlamadı da… Öylece bekledi. Yine kapı çalınır

da alır götürülürüm diye bekledi. Yine alır götürülürüm

de canım acır diye bekledi. Korkaklık insanlar

için sayın okuyucu. Bir keresinde yine demiştim: Korkağız

çünkü. Çarpma pozisyonunda sırf korkumuzdan

alırız kafamızı bacaklarımızın arasına…

Ama beklenen haber aşağı yukarı bir yıl sonra geldi.

Yine bir dersteydik. Sanırım çıkarma işlemi işleniyordu.

Ya da ben o günü bu lanet kafama öyle kodladım.

Kapı çaldı. Nöbetçi öğrenci girdi. Çayko’nun adını

söyledi. Sınıfa derin bir sessizlik çöktü. Çıktılar.

Günler sonra annemi zorlayıp SSK hastanesine gittik.

Çayko koridorun bir köşesindeydi. Öylece duruyordu.

Sessizce. İtirazsız. Hıncahınç dolu koridordan geçirdi

bizi. Ben o zamanlar annem ya da babam olmadan tek

başıma hiç bir yere gidemezdim. Çayko bizi iki kanatlı

bir kapıdan geçirdi. İçerisi leş gibi hastane kokuyordu.

O eşsiz, umutsuzluk kokusu... Camlı bir bölmenin

önünde durduk. İçeride saçları kazınmış gözleri

kapalı duran kadını gösterdi. Tanıyamadım. Yutkundum.

Anneme baktım. Çayko’ya baktım. Boşluğa baktım.

Yutkundum. Durmadan yutkundum. Tanıyamadım

çünkü annesinin okula kayıt gününde gördüğüm

haline hiç benzemiyordu. Hiç benzemiyordu ama lanet

olsun!

48

6.Sayı

Ertesi gün şehir mezarlığına yağmur yağıyordu. Saçma

sapan bir toprak kokusu vardı havada. O an gereksizdi

işte bu. Öyle zamanlarda koklamamalı insan.

Öyle zamanlarda yitirmeli bütün duyularını.

Dönüş yolunda annem döner ısmarlamak istedi. “Hayır!”

dedim “Boş ver anne…” elini daha sıkı tuttum,

tekrarladım:

“Boş ver…”

***

Sonra Çayko’yu dedesinin yanına verdiler. Dedesi

öldü. Küçük halası aldı bir süre. O da bakamayacağını

söyleyip amcasına vermiş. O da yine aynı bahaneyle

dayısına. Bir süre böyle gidip geldi arada Çayko. Ama

hep sustu, öylece bekledi.

Bir başkası olsa belki çoktan delirirdi. Sevgisiz bir çocuk

değildi. Hiç parası olmazdı belki ama -ki zaten

nereden olsun- bunu dillendirmezdi, simit bulursa

simit, umut bulursa umut bölüşürdü. Aslında güzel

bir gülüşü vardı. Ama bu gülüşü sanki filmin en güzel

yerinde kopan bir makara gibi olurdu. Perdede asılı

duran kült bir sahne gibi… Öylece yarım. Sessiz. Donuk.

Bir gün okulun tarihi kapısının hemen yanında uzanan

duvarın üstünde gördüm onu. O sıralar teyzesinin

yanında kalıyordu. Teyzesi Maliye’de mi çalışıyordu

neydi? Kadının zaten dört çocuğu var, çoğu

zaman Çayko’yu dövdükleri bile olmuştu piçlerin.

Duyup duyup hırslanmıştım. Ama bizden büyüklerdi.

Dövemezdik. On beş dakika önceye kadar yağmur boşalıyordu

kentin üstüne. O an güneş bir görünüp bir

kayboluyordu. Sırtında eskimiş çantası, öylece oturuyordu.

Arkasından dolandım, önüne geçtim. Durdum.

“Ne yapıyorsun burada?” dedim. Kafasını kaldırdı.

Gözlerini bana dikip “Hiç” dedi “Ağlıyorum…”

“Oğlum ne demek ağlıyorum ya?” dedim “Bak ben yanımdayım…”

“Yok” dedi “Durma yanımda, bak durunca herkes ölüyor,

yaşasın istiyorum ama yaşamıyor. Bu şekilde bir

insan olduğum sürece yaşamayacaklarmış da…”

***

Dördüncü ve beşinci sınıfta dershaneye gittim. O gitmedi.

Gidemedi ki. Nasıl gitsin? Neyseki kentin en başarılı

öğretmeninin sınıfındaydık. Tüm sınıf hırslıydı.

Anne babalar daha da hırslı. Çayko öylece susup izlerdi.

Ama hep dersleri iyiydi. O yıl kentte rekor kırdık.

Kırk kişilik sınıftan tam otuz altımız aynı okulu kazandık.

Ama inanın Çayko en başarılımızdı.

Hiç unutmam, okulu kazandığımı Afyon otogarında

öğrenmiştim. İzmir’e tatile gidiyorduk. Babam otobüs

perona girince, gidip bir gazete almıştı, hızlıca

sayfalarını çevirip uzun uzun yazılmış listede adımı

bulmuştuk. Otobüsün içinde kahkahalarla güldüğümüzü

hatırlıyorum. İnternet icat olunmamıştı çünkü

henüz. Uzun uzun bakmak gerekiyordu. Sonra Çayko’nun

adını gördüm hemen yukarıda. Annemle göz

göze geldik. Gülümsedik.

Öteki


***

Yedi yıl daha birlikteydik artık. Sadece Çayko’yla değil,

bizim ilkokul sınıfının neredeyse tümüyle bir arada ve

iyiydik. Ayrı ayrı sınıflara düşsek de bir aradaydık.

İlkokul zamanı sınıfta altına yapan arkadaşımın, ilk

ergenlik sivilcesini de gördüm orada. Ne büyük şans…

Her neyse uzatmayalım, orta son muydu neydi? Kendimizi

futbola vermiştik. Çayko hâla sessizdi, o yoktu

futbol işinde. Sadece ev okul arasında mekik dokumaktan

başka bir şey yapmıyordu. Her şeyden biraz

daha eksikti. Gerekmedikçe konuşmuyor, yaptığımız

şeylere katılma cesareti gösteremiyordu belli ki. Sessizdi

evet ve ben nedense bu sessizlikten haz alan bir

başka ruh hastasıydım sanırım. Bazen uzaktan izliyordum.

Öylece susuyordu. Bekliyordu.

Liseye geçtiğimiz zamanlar bir gün, yani sanırım müdür

başyardımcısı Ömer’in okul bahçesine hepimizi

toplayıp okul aile birliği başkanıyla konuşma yaptığı

ve spor salonunun duvarına Atatürk’ün sigara içerken

çekilmiş bilindik fotoğrafını çizdireceklerini anlattığı

gün, Çayko hemen arkamda duruyordu. Müdür

yardımcısı Ömer, konuşmasını sonlandırırken sınıf

takımlarından yeni bir okul takımı oluşturacaklarını,

bunun için seçmelerin yakın zamanda başlayacağını,

başvurmak isteyenlerin sınıf takımı kaptanlarına

isimlerini bildirmelerini, kaptanların da bu isimleri

mutemet Hüseyin’e teslim etmeleri gerektiğini söyledi.

Birincisi mutemetle futbol takımının ne ilgisi var?

İkincisi spor salonunun duvarında sigaralı resmin işi

ne?

Çayko uzun yıllar sonra ilk kez cesurca kolumdan tuttu.

“Beni de alsanıza lan” dedi.

“Nereye?” dedim.

“Takıma…” dedi.

Gülümsedim. “Tamam” dedim “Tamam alacağım…”

Hayat Alman kale maçlara benzemiyor. Öyle kolay

olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından gol atamıyorsun

mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun. Öyle kolay

sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun. Bir

acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne düşerse

düşüyor işte.

Yıllar sonra ilk kez Çayko hayata bağlanmaya çalışıyordu.

Ve aslında ben ne yapacağımı bilmiyordum.

Boynuzunu boya kovasına sokmuş bir gergedan kadar

tuhaftım artık.

***

İlk zamanlar her şey iyiydi. Okul takımı için birçok sınıftan

oyuncu toplanmıştı. Burak ayağının dışını çok

güzel kullanıyor, Bekir uzaktan sert şutlarıyla ün salıyordu.

Utku’nun hızına kimse yetişemiyor, Kemal’in

defansından kimse geçemiyordu. Genellikle kızlar

beğensin diye oynuyorlardı. Her biri sevgililer edinmişlerdi.

Yakışıklı heriflerdi. Şehirde düzenlenen turnuvalarda

birer birer başarı kazanılıyordu.

Biz mi? Bizi yedek yaptı bedenci. Adi herif. Uzun uzun

bekledik. Hadi beni geç, bu Çayko nasıl oynar biliyor

musun sayın okuyucu? Brezilyalı dersin. Sanki Barcelona’nın

alt yapısında yetiştiğini düşünürsün. Ben de

bunu o sıralar öğrendim. Oynatmadı puşt herif Çayko’yu...

As kadronun çoğu bizden daha üst sınıflardandı. Bizden

büyüklerdi, dövemezdik. Bu yüzden bekliyorduk

belki de. Bekliyorduk evet ama orada beklemek bile

iyi gelmişti Çayko’ya. Kramponunu, çantasını falan

okul aile birliği başkanı tedarik etmişti. Onları alırken

ne çok utandığını hatırlıyorum Çayko’nun. Bir kenarda

oturuyorduk belki ama, bir gün nasılsa oynarım

hayali ona iyi geliyordu. En saçma umut da tıpkı en

kötüleri gibi umutsuz olmaktan iyiydi...

Güzel çalımları vardı, güzel şutları… Ona Hagi diyorduk.

Yedek kulübesinde bekleyen Hagi… Ben Beşiktaş’lıydım

belki ama, Sezar’ın hakkı Sezar’a, Hagi’ninki

Hagi’ye… Hatta o denli iyi çalımları vardı ki, tüm

yaşadıklarına gösterdiği sabır, neresinden bakarsanız

bakın, muhteşem bir çalım…

Sonra bir gün, bir antrenmanda Çayko dizliklerini çıkardı.

Yere fırlattı. Okula doğru yürümeye başladı. Peşinden

koştum. “Ne yapıyorsun lan, nereye?” dedim.

Arkasından dolanıp önüne geçtim. Yürümeye devam

ediyorduk. Kafasını kaldırdı “Aylardır yedek kulübesindeyim

ama almıyor, almayacakmış da…” dedi.

“Yok lan” dedim. “Olur mu öyle şey? Niye almasın

hoca seni, bak ben de yanındayım. Ben de yedeğim

ya sonuçta. Misal Roberto Carlos’u düşün, şimdi Real

Madrid’de harikalar yaratıyor ama bakma sen, o adam

da yıllarca yedekti.”

“Saçmalama lan…” dedi “Yok oğlum, benim öyle bir

şansım yok, kulübede çürüyeceğim…”

“Oğlum nasıl insansın ya?” dedim “Bir sabret…”

Öylece sustu. Bekledi.

“Ya yürü git işine lan…” dedi “Sen sabret…”

Formasını çıkarıp elime tutuşturdu, yırtık atletini

gere gere yürüdü. Formanın arkasındaki sponsor ismiyle

öylece kalakaldım, okul aile birliği başkanının

sahibi olduğu oto galerisinin adı yazıyordu: Katmercioğlu

Otomotiv.

***

Sonradan sonraya takım darmaduman olmaya başladı.

Ve fark ettim ki, takımdaki as oyuncuların tamamı

müdürün ve baş yardımcısının eliyle belirleniyordu.

Daha çok okula yardımda bulunan ailelerin çocukları

takımda as oyuncuydu. Olmayacaktı da. İlk günlerde

havalı havalı oynayan bu kadro, sonradan turnuva

işleri büyüyünce her şeyi berbat etmişti. Hatta Gazi

Lisesi’ne on dörde bir yenilmişliğimiz var inanır mısınız?

O bir golü de nasıl attılar, açıkçası ben de bilmiyorum,

yedek kulübesinde pet şişeme bakıyordum

o sıra.

***

49


Hep derim. Hayat Alman kale maçlara benzemiyor.

Öyle kolay olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından gol

atamıyorsun mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun.

Öyle kolay sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun.

Bir acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne

düşerse düşüyor işte.

Gel zaman git zaman, bizim Çayko o eski haline geri

döndü. Hatta ben takımda kalmaya devam ettim diye,

benimle de bozuşmuştu sanki. Gerekmedikçe selam

vermiyor, içten sorular sormuyor gibiydi. Ya da ben

öyle düşünüyorum. En arka sırada yan yana oturuyorduk

ama, eskiden çok fazla gülüp eğlenmese de

en azından can ciğerdik. İlkokulda çocukça içimin cız

ettiği adamla, artık kardeş gibiydik. İki enteresan tek

çocuk silüeti…

“Kırıldın mı?” dedi, şizofren matematikçinin dersinde

bir gün “Bana kırıldın mı lan?”

“Yok” dedim “Niye kırılayım ya? Ama yani o kadar şey

yapmasaydın daha iyi olurdu sanki…”

“Saçmalama lan!” dedi “Ne yapmasaydım? Görmüyor

musun, Utku’nun babası okul kantinine espresso makinesi

almış…”

“Eee ne var bunda, ne güzel…” dedim.

“Lan sen gerizekalı mısın nesin?” dedi “Kız meslek lisesi

önüne çevirdiler okulu, ne beklediğini bilmeyen

adamlar var…”

“Yok ya…” dedim “Oğlum bunlar bizden büyükler, üst

sınıflar… Bir bekle, bize de sıra gelir…”

“Oğlum sen gerçek bir sığırsın ya…” dedi “Üst sınıflar

evet ama senin bildiğin manada değil…”

Şizofren matematikçi tahtanın önünden bağırdı o an.

“Oğlum bir sussanıza…”

***

Bu onun hikâyesi. Bir hiçken hiç doğanın, yoktan yok

olanın hikâyesi. Fotoğraflarda parmak ardında kalmış

adamların, aynı akvaryumda diğerince parçalanmış

balıkların, kitap aralarında unutulmuş uzak ülke

kartlarının, naif kokusu çoktan gitmiş yazık-atılası

denizel kabukların, balkon köşelerinde el değmemiş

karıncaların ve hatırlaması zor öğretisi imkânsız düş

kırıklarının hikâyesi. Bu, Çayko’nun hikâyesi. Bu bizim

hikâyemiz.

Ertesi hafta sonu antrenman için okula gittim. Hafta

içi kalabalık ve gürültülerle donanmış okul bahçesi

hafta sonu kuş cıvıltılarıyla dolup taşmıştı. Okul, kente

karasal televizyon ve radyo yayını veren antenlerin

yerleştirildiği bir tepenin hemen dibine kurulmuştu.

Şehrin hayhuyundan uzak denir ya hani, tam da öyle…

Toprak futbol sahasının etrafında yaklaşık on beş dakikadır

koşuyorduk. Sırtımdan aşağı terler süzülüyor,

formam üzerime yapışıyordu. Hocanın düdüğünden

başka duyabileceğim tek ses kendi hırıltımdı. Bir bağırtı

koptu o an:

50

6.Sayı

“Oluyo mu hocam şimdi bu?”

Hepimiz durduk. Ben ellerim dizimde nefes alıp verdim.

Hoca da durdu. Düdük ağzında öylece bekledi.

“Oluyo mu yani bu?” dedi “Bu heriflerden bu iş oluyor

mu? Takım ruhu yok. Bir şey yok.”

Belli etmeden gülümsedim. “Oha lan…” dedim içimden

“Bunca yıl sustu sustu, sonunda patladı…”

“Ne diyorsun oğlum sen?” dedi hoca. “Burada bir şey

yapmaya çalışıyoruz…”

Çayko sahanın kenarındaki yamaçtan aşağı doğru yürüdü.

Hepimiz nefesimizi tuttuk, bekledik:

“Bok yaparsınız!”

***

Aslında tüm anılar ebedi istirahatgahında uyuyor sevgili

okuyucu. Sonra birden çocukluğunu hatırlıyorsun.

Yağmur dolu ders çıkışlarını... Şimdikinden daha

az gelip geçen otomobilleri. Eski tür vitrinleri. Soğuk

dağlardan kent merkezine inip ağaçlara sığınmış kuşları…

Hatırlıyorsun ve bir daha unutamıyorsun. Bir

keresinde okul çıkışı onunla o dar sokaklarda yürümüştük.

Dinmek üzere olan yağmur tek tük tıpırdıyordu.

Çayko çok konuşmasa da gülüyordu, gülse de

konuşmuyordu. Sonra bir kenarda bulduğu tahtayı

aldı eline. “Dıkşın, dıkşın” diye ses çıkarmaya başladı.

Gülümsedim. Sabah annemin elime tutuşturduğu

ama o gün hiç kullanmadığım şemsiyeyi ona doğrulttum.

Ben de seslendim:

“Dıkşın, dıkşın!”

Sonra o an şemsiyenin düğmesine bastım heyecanla.

Şemsiye elimden fırladı. Ucu gidip Çayko’nun kafasının

sol köşesine çarptı. Kanadı alnının sol köşesi.

Şemsiyeyi kenara fırlattım.

“Çayko!” dedim “Özür dilerim… Bunu yapmak istemedim…”

***

O gün hoca Çayko’yu dövdü. Hem de evire çevire. Dizliklerimi

fırlatıp koştum. Diğerleri de toplandı. Hoca

arkasını dönüp söylene söylene yürüdü. Çayko küfretmeye

başladı. Ağzını kapattım. “Oğlum yapma lan!”

dedim “Yeter…”

***

Birkaç ay sonra kentte yenilebilecek en çamur takıma

bile yenilmiştik. Aslında o kadar çok yenilmiştik ki,

Fen Lisesi’ndekiler bile bizimle dalga geçmeye başlamıştı.

Hatta içlerinden biri “Ooo, pi sayısını bulmuşlar”

demiş. Adamların espirisi bile bilimsel. Yani şimdi

kendi evimizde üçe on dört yenildik diye bu kadar

da olur mu yahu?

Öteki


Maç sonrası, Ayı Aykut söze girişti. Evet adı bu. Ben

koydum. İnsanların fiziksel özellikleriyle dalga geçmekten

haz etmem. O yüzden değil bu isim. Herifin

ruhu ayı.

“Bizi özel hayatımız bitirdi hocam!” dedi.

Ona dönüp “Ne özel hayatı lan?” dedim “Her akşam

dış kapıya bırakılmış eski anne terliğiyle fırına gönderilen

adamlarız. Ne özel hayatı?”

***

Biliyorsunuz ki, hayat Alman kale maçlara benzemiyor.

Öyle kolay olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından

gol atamıyorsun mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun.

Öyle kolay sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun.

Bir acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne

düşerse düşüyor işte.

Ertesi sene, yani lisenin son yılı, müdür Eğitim-Öğretim

yılı açılış töreni için sıraya dizilmemizi istemişti.

Artık okulun en rütbeli öğrencileriydik. Hep sözümüz

geçecekti. Takım artık bizimdi. Diğerleri mezun

olmuştu. Kesin her şey harikulade olacaktı. Kafaya

koymuştum, hocayla da konuşacaktım, Çayko’yla onu

barıştırıp takımı ayağa kaldıracaktım. Belki de sadece

sınıf takımının değil okul takımının da kaptanı olurdum

böylece. Sonra buradan Büyükşehir Belediyesi,

oradan Beşiktaş, oradan da Real Madrid… Bence çok

mantıklıydı bu.

Kalabalığın ortasında yürüdüm. Çayko’yu gördüm

bir aralıktan. Ona doğru ilerledim. Kolundan tuttum.

Sarıldı. Şaşırdım. Hatta “Ne oluyor lan?” dedim kendi

kendime. Hiç onu öyle görmemiştim.

Çayko. Asıl adı Çağatay Arslan. Ama ben ona Çayko

diyorum. Hatta bu ismi bugünlere ben getirdim. Hatta

Çayko belirli bir dönem adını unuttu. Kimlikte “Çayko”

yazdığını zannettiği dönemler oldu. Hatta onun

adının Çağatay olduğunu ben de bizzat şimdi hatırladım.

“İyiyim ya ben de işte…” dedi kafasıyla karşımızda kalan

kalabalığı “Onu boşver de şimdi, ya şu kız kimdi?”

***

Bazı kadınları sevmek şüphesiz bir akciğer kanseri

belirtisidir. Bunu ben de bizzat yaşayarak öğrendim.

Bazı kadınları sevmek, bir çeşit yaşarken organ bağışı,

bir çeşit ötenazidir. Adı Derya. Müdürün kızı. Çayko

yedi yılın sonunda, kızın sınıfta olduğunu fark etmiş.

Gerçekten büyük başarı... Kızın okulda çıkmadığı ve

okul içinde boynuzlanmadık üst sınıf erkeği kalmadı.

Zaten üstümüzde sınıf da kalmamıştı ya artık... Tüm

bunlara rağmen, ben kızın fazlasıyla salak olduğunu

düşünüyordum. Derslerde zekâ gerektirmeyen sorular

sorardı. Hatta bizzat kendimin, biyoloji hocasına

asla sapkınca bir şey düşünmeden, tamamen meraktan

“Anne sütünden yoğurt olur mu?” diye sormamdan

daha aptalca bir soru sorma stili varsa, o da Derya’nın

sorularıydı.

“Oğlum yapmasana lan!” dedim Çayko’ya dönüp “Seni

üzerler bak…”

***

Kutucuları bilir misiniz sayın okuyucu? Hani şu Lunaparklarda

falan hediye dağıtan dolandırıcıları… Daha

çok para verip, daha çok şey kazandıracağını söyleyen

soytarıları… Her adımda kutu açtırarak sizden para

alan “Ya bir fırın vereyim…” diyerek insanları kandıranları…

Bir keresinde bir Ağustos ayı Gümüldür’de, memur

babamın sırf ben mutlu olayım diye bütün yıl biriktirdiği

paralarla yaz tatilindeydik. Oraya henüz o gün

gelmiştik. Akşama kadar, babamın kiraladığı eski

püskü bir evde dinlenmiştik. O akşam babam “Hadi

seni gezdireyim, annen yorgun…” demişti.

Babamın elinden tuttum. Akşamın karanlığında Lunapark’a

doğru yürüdük. Oracıktaydı, sahilde. Sonra

nedendir bilmem, herhalde babam beni eğlendireceğini

düşünerek, kutucunun karşısına geçmişti. Para

bastıkça kazanıyordun. Eğleniyorduk. Gitgide büyüyordu

hayallerin. Çocuktum ama babamın çocuksu

gülümsemesini hatırlıyorum. Bir koyuyordun, daha

büyük kutulara gidiyordun. Sonra gitgide insanlar çekilmeye

başladılar. Adamın karşısında bir ben, bir de

babam vardık artık. Babamın cüzdanında tek kuruş

kalmamıştı. Babam boynunu eğdi. Ertesi gün ne yaptı

biz o tatili nasıl geçirdik bilmiyorum. Sanırım Seferihisar’a

kredi almaya gitmişti. Ama o gece tüm tatil

parası orada kutucuyla uçup gitti.

Babam eve dönüş yolunda elimden tuttu “Boşver!”

dedi. Babama baktım. Adama baktım. Boşluğa baktım.

Yutkundum. Bir yumruğumu sıktım, diğeriyle babamın

eline sıkıca yapıştım “Sen de boşver baba, gidelim!”

dedim. Karanlığa doğru yürüdük.

***

Gitgide büyüyen hayaller, daha çok acıtır sevgili okuyucu.

İnanın bana daha çok. Kutulardan hiçbir şey

çıkmaz. İnanın bana sonu bellidir bazı şeylerin…

“Oğlum öyle deme çok güzel kız” dedi Çayko “Baksana

şuna, oğlum ben daha önce bunu nasıl sevmedim?”

Evet. Daha önce kimseyi sevmemişti çünkü. Libidosu

mu yükseldi o sıra, yoksa saflıktan mıydı tüm bunlar

bilmiyorum. Ama her seferinde kafasına şemsiye değmesin

istiyordum. Değmesin ve kanamasın artık bir

yeri.

“Güzel bacakları var, ama beyni yok” dedim. “Bak yarın

öbür gün başına bir iş açar, boş versene…”

“Ne iş açar lan?” dedi “Hem bana baksana sen” dedi

“Sen bana yakıştırmıyor musun oğlum bu kızı? Yazıklar

olsun!”

“Yahu oğlum, yemin ediyorum katalitikte bile daha

çok beyin var…” dedim “Nasıl insansın? Bunun kimleri

kimleri aldattığını görmedin mi? Hem ayrıca müdürün

kızı lan bu, ağzımıza sıçacaklar yemin ediyorum…”

51


“Bunlar hep üst sınıfların uydurması” dedi. “Senin

bildiğin manada üst sınıfların…”

***

Hayat Alman kale maçlara benzemiyor. Öyle kolay

olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından gol atamıyorsun

mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun. Öyle kolay

sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun. Bir

acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne düşerse

düşüyor işte.

“Sevmiyormuş” dedi “Sevmeyecekmiş de… Bu aylaklıklarıma

devam ettiğim sürece beni beğenmeyecekmiş…”

Kız Çayko’ya bakmamazlık yapmadı. Baktı. Zaten genel

olarak herkese bakmıştı. Ama prensip olarak aldatıyordu.

Sinemaya götürtmek için ya da kendisine

“güzel” desinler diye… Bacaklarına baksınlar, boş bakan

gözlerini görmesinler diye… Çayko’yu da aldattı.

Ayı Aykut’la üstelik. Ulan bari bir kriterin olsun. Bari

bir standarda göre yap şu işi. Ayrıca yani kantinde döner

ekmek yiyen adamlarız hepimiz, bir başkasından

beklentin nedir, ketçap değil de wasabi sosu mu?

“Oldu mu lan bu şimdi?” dedi Çayko “Söylesene abi,

yani bu kız bu hanzoyla oldu mu?”

***

O gün o törende o saçma sapan konuşmayı “Ve çocuklar”

diye sürdürdü müdür. “Biliyorsunuz kış artık

yerini bahara bırakacak, diğer okullarla da görüştük,

futbol turnuvalarına sömestr tatilinden sonra kaldığımız

yerden devam ediyoruz.” dedi “İlk maçımız iki

hafta sonra. Umarım efsane takımımız yine harikalar

yaratacak. Ben evlatlarıma sonuna kadar güveniyorum.

Hadi bakalım, 2003 yılı yine başarılarımızın yılı

olsun…”

Ertesi gün Çayko müdürün arabasını yaktı. Okul bahçesinde

kenarda duran o gıcır gıcır Astra’yı…

Ben görmedim ama arkadaşlar anlatıyorlar. Derya’nın

karşısına geçmiş, susmuş, bir şey dememiş, ama tokatı

geçirmiş en sonunda suratına. Sonra müdür çağırmış

bunu. O da Çayko’ya geçirmiş. Çayko yumruğunu

sıkmış. Susmuş. Beklemiş.

“Ne yaptın gerizekalı?” dedim “Niye yaptın lan bunu,

şimdi ne olacak?”

“Herife bak” dedi “Bize ayar veriyor, pezevenge bak…”

“Neyse zaten olmazdı” dedim “Boş versene…”

***

Böyle bir şey ilk kez yapılıyordu. Çayko’yu okuldan jet

hızıyla attılar. Hatta o kadar hızlı attılar ki, Milli Eğitim

Bakanlığı bile bunu kayıtlara böyle bir başarı olarak

geçirmiştir emin olun… O yılı hiç bitmeyecek sandım…

Bizi onunla Talim-Terbiye Kurulu ayırdı sevgili

okuyucu. Sonra ona ne oldu bilmiyorum. Ne biçim seneydi

lan bu?

***

Hayat Alman kale maçlara benzemiyor. Öyle kolay

yani olmuyor hiçbir şey. Öyle yakından gol atamıyorsun

mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun. Öyle kolay

sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun. Bir

acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne düşerse

düşüyor işte.

Sonra onu Ankara’da buldum. Batıkent’te. Metro durağının

hemen oradaki marketten makarna almıştı.

Kasa sırasında öylece duruyordu. Sessizce. İtirazsız.

Kalabalığın ortasında ona doğru yürüdüm. Kolundan

tuttum. Sarıldı. Şaşırdım. Hoparlörlerden indirim reyonu

reklamları yankılanırken “Ne yapıyorsun?” dedim

“Ne yapıyorsun burada ya, hiç değişmemişsin…”

Baktı, gülümsedi.

“Evet” dedi “Hiç değişmedim…”

***

Bu onun hikâyesi. Bir hiçken hiç doğanın, yoktan yok

olanın hikâyesi. Fotoğraflarda parmak ardında kalmış

adamların, aynı akvaryumda diğerince parçalanmış

balıkların, kitap aralarında unutulmuş uzak ülke

kartlarının, naif kokusu çoktan gitmiş yazık-atılası

denizel kabukların, balkon köşelerinde el değmemiş

karıncaların ve hatırlaması zor öğretisi imkânsız düş

kırıklarının hikâyesi. Bu, Çayko’nun hikâyesi. Bu bizim

hikâyemiz.

Korkaklık insanlar içindir sayın okuyucu. Bir keresinde

yine demiştim: Korkağız çünkü. Çarpma pozisyonunda

sırf korkumuzdan alırız kafamızı bacaklarımızın

arasına…

Bir başkası olsa belki çoktan delirmişti. Sevgisiz bir

çocuk değildi. Hiç parası olmazdı belki ama -ki zaten

nereden olsun- bunu dillendirmezdi, simit bulursa

simit, umut bulursa umut bölüşürdü. Aslında güzel

bir gülüşü vardı. Ama bu gülüşü sanki filmin en güzel

yerinde kopan bir makara gibi olurdu. Perdede asılı

duran kült bir sahne gibi… Öylece yarım. Sessiz. Donuk.

***

Apartman leş gibi yalnızlık kokuyordu. O eşsiz, umutsuzluk

kokusu. Kapısının önünde kocaman bir saksı

duruyordu. Ortasında büyükçe bir gül fidanı vardı.

Sadece yeşil yaprakları üzerindeydi. Kapı kilidini çevirirken

diğer eliyle onu gösterdi. Gülümsedi.

“Aylardır suluyorum ama açmıyor.” dedi “Açmayacakmış

da… Bu aylaklıklarıma devam ettiğim sürece bir

kez dahi açmayacakmış.”

52

6.Sayı

Öteki


FOTOĞRAF: Viktoria Hall-Waldhauser

KALBE

DOKUNMASINI

BİLİYORLAR.

AMA

KIRARAK.

Füruğ Ferruhzad,

دازخرف غورف

53


GÖRSEL: HENRY MOORE

KANAT-MAK —

AYŞEGÜL TABAK

- Tunca Öğreten’e –

Daracık bir odanın zemininde başını kollarının arasına almış,

yere kapanıp dizlerini içine çekmiş duruyordu. Kıvranma

belirtisi yoktu, ancak titrediği belliydi. Bu fiziksel bir acıdan

fazlasıydı, daha çok bir sinir sistemi sarsıntısı, evet bir

sarsıntı, bir depremdi. Çaresizlik, tükenmişlik, öteki’ye düşmüşlük

alametiydi.

Birden elleriyle başına baskı uygulamaya başladı. Titremesi

gittikçe artıyor, acıdan mı ağrıdan mı bilinmeyen bir inlemeyle

sızlıyor, ısı ve ter her yerini sarıyordu. O ufacık, karanlık

ve pis odada bulunan tek ve küçük pencereden sızan günışığı

attıkça o daha da kasılıyordu. Kasılmaktan taşa dönen

omuzları titremesini boğdukça dişlerini sıka sıka hırıltıyla

inledi bir süre daha, sonra… Sonra bir anda, ne olduğunu bile

anlayamadan patladı pürüzsüz sırtı! Omurgasının iki yanında

boydan boya iki yarık açıldı. Canı yanıyor, dişlerini daha bir

sıkıyor, ter içinde korkudan ağlıyordu.

Sırtından bir çift kanat çıkıyordu.

Bir zaman sonra yere serili kaldı. Orada. Öylece. Yüzüstü.

Kolları küçük bir çocuğunki gibi uzanmış, bacaklarındaki kasılma

yerini hareketsizliğe bırakmış. Yığılmış. Sırtından etrafa

yayılan, kocaman, beyazlı grili, belki on binlerce hafif tüyle

bezenmiş iki zarif kanatla uzanmış hâlde. Sessizce. Pencereye

benzer delikten sızan ışık hûzmeleri kanatlarına vuruyordu.

Uzun, çok uzun zaman uyudu. Çok yorgundu.

Yıllar süren bir uykudan uyanır gibi uyandı. Uzanmış ellerini

kapayan kanatlara dokununca irkilerek dizleri üstüne zıpladı.

Rüya içinde rüya, kim bilir bir kâbus mu anlaması imkânsızdı

artık. Neden sonra kalktı, tarif edemediği çocuksu bir iç

sevinç görkemli kanatlarına, evet evet kanatlarına dokundu,

okşadı yumuşacık kuş zarifliğindeki tüylerini. Uçabilir miydi?

Uçardı. Deneyebilirdi. Ne kaybedecekti ki? Hayatını mı!

Biri görse ne olacaktı peki? Görse? Keşke görse. Biri.

Çatıya çıkmalıydı, o da çıktı. Zor geçtiği dar kapıdan beton

düzlüğe ulaştı. Kenara yaklaştı. Aşağıda insanlar böcekler gibi

kıpırdanıyor, oraya buraya dağılıyor, bağırışıyordu yine, ama

ötede bir yerlerde deniz vardı. Mavi, dingin, ılık deniz. Yutkunup,

cesaretini topladı, ha ölecek ya yaşayacak, fakat bu şansı

kaçırmayacaktı.

54

6.Sayı Öteki


Kanatlarını nasıl olduğunu bilemediği bir şekilde

kaldırıyor, esnetiyor, açıyordu artık, heyecandan

kalbi duracak gibiydi, bir nefes çekti derine ve çırptı

yumuşacık tüylerle kaplı güçlü kanatlarını, çırptı,

çırptı, çırp-tı ve tanrım! Havalandı!

Korkuyordu, ama uçuyordu, kalbi ve ruhu da uçuyordu,

başka bir âleme, bir başka evrene uçuyordu.

Durmadan yükselerek bir süre sessizliğin içinde izledi

yerin bin bir çeşitteki yüzünü. Rüzgâr yüzüne vuruyor,

dağları ormanları geçiyor, bulutların arasına

dalıyordu.

Sonunda denizi gördü aşağıda. Bıraktı kanat çırpmayı.

Gerçek kuşlar gibi, kartallar, leylekler gibi iki yana

açtı dünyanın en güzel kanatlarını, rüzgârı aldı koynuna,

süzülmeye başladı. Suya iniyordu. Suya.

Masmavi denizin hemen üzerinden uçuyordu. İyot

kokusunu ciğerlerine çekerek, yüzüne sıçrayan tuzlu

damlaları hissederek, daha evvel böyle bir kuşu görmemiş

hafızasız balıkları korkudan denizin dibine

kaçırarak süzülüyordu. Sonra birden, aniden. Karnını

ve göğsünü vurdu suya ve kalktı, müthişti bu duygu,

serindi. Kanatlarını ıslatmaktan korkuyordu, ama

deneyecekti. Biraz yükseldi. Sonra hızla aşağıya saptı

yönü ve suya daldı! Birkaç metre ileriden, ışıkla yıkanan

mavi denizin yüzünü yarıp geçermişçesine su

yüzüne havalandı… Bu kartal kanatlarından büyük,

eşi benzeri olmayacak kadar yumuşak ve parlak kanatlar,

su kuşlarınınkiler kadar da su geçirmezdi işte.

Yorulana kadar daldı, çıktı. Havalandı, düştü, uçtu,

süzüldü. Yükseldi ve nihayet bir düzlüğe indi.

Ne yapacağını bilmiyordu.

Beklemeliydi.

Bu bir rüyaysa eğer, uyanmayı bekleyecekti.

***

-N’aptınız? Konuşturdunuz mu?

-Tek kelime etmedi amirim. Çok ezdik konuşsun

diye ama tık yok. Yalnız biraz fazla dövdük sanki…

Kendine gelemiyor…

-Gebersin it! Bir şey olmaz. Tuzlu su dökün tepesine

de ayılsın, daha çok işimiz var bu köpekle.

-Döktük amirim. Birkaç kere döktük hem de. Arada

inildiyor, o kadar… Sırtı yarıldı demir çubuklarla döverken,

bir şey olmazsa iyi, başımız belaya girmesin.

-Hak etmiş! Hak etmiş de konuşturamazsak bizim

işimiz zora girer, ayıltın, gerekirse önce tedavi ettirin,

toparlansın, sonra yine konuşmazsa geberene

kadar ezeceksiniz bu sefer, acımayın.

-Baş üstüne.

***

Gece çöktü, deniz kudurdu. Rüzgâr soğuk esiyordu

şimdi. Beklediği yerde hem üşüdüğünü, hem yandığını

hissediyor, fakat ne yapacağını hâlâ bilemediğinden

kımıldayamıyordu yine. Fırtına yükseldikçe

güzel kuş tüyleri havalanıyor, titriyor, karman çorman

oluyordu. Rüya kâbusa dönmeden uyanmalıydı,

çünkü bir kâbustan diğerine geçerse aklının kaçacak

hiç odası kalmaz, delirir, unuturdu. Unutmamalıydı;

insanca yaşamayı, sevdiği insanların gülüşlerini,

sokak kedilerini, komşu teyzeye alacağı ekmeği, kız

kardeşinin yaklaşan doğumunu, bu ülkenin güzel

günlerinin de geleceğini, çocukların kahkahasını, bir

dolu şeyi unutmamalıydı işte! Bunları düşünerek silkindi,

etrafa baktı. Uzakta mağaraya benzer bir oyuk

gördü, fırtınada uçamazdı, ama dayanırsa yürürdü.

Sert esintiye göğüs gere gere, kanatlarını kasarak

adımlar atarken soğuk artıyor, yağmaya başlayan kar

tipiye dönüyor, her adımda mızrak gibi tenine saplanıyordu.

Rüya hızla kâbusa evriliyordu.

***

-Biz bunu burada çözemeyiz komiserim, adamın sırtındaki

yaralar derin, iltihap başlamış ateşi çok. Hemen

tedaviye başlanması lazım iyileşmesi için.

-N’olacak peki?

-Hastaneye sevkini yapalım.

-Hay ağzına tüküreyim… Yapın tamam, ama ismi

geçmeyecek bir yolunu bulun.

-Tamam.

***

Soğuktan ölmek üzereyken vardı oyuğa. İçeri sığındı,

en dibe gitti, kanatlarını kendine kalkan edip çöktü

köşeye. Öyle üşüyordu ki yaprak gibi titriyordu tüy-

55


leri. Sonra nereden çıktıysa bir ateş yandı oyuğun

öbür yanında, yaklaştı. Gözünü ateşe dikip kıvılcımların

bir biri üzerinden atlayışına baktı uzun uzun,

gözlerinden sicim gibi yaşlar aktı. Isındıkça güzelim

kanatları sızım sızım ağrımaya başladı. Öyle acıyordu

ki canı, hani kesip atsa da rahatlasa istiyordu artık.

Yüzü üstüne boylu boyunca uzandı, çaresizce gözlerini

yumup bir başka rüya için dua etmeye başladı.

***

-Yoğun bakıma aldık, bağışıklığı zayıflamış, o yüzden

vücudu iltihaplı yarayı kaldıracak halde değildi, ciddi

bir tedaviye ihtiyacı var.

-Tamam tamam. Sivil adamlarımız olacak hastanede

kuş uçmayacak yakınında, bilginiz olsun da!

-Anladım. Biz elimizden geleni yapacağız iyileşmesi

için.

**

-Bu hasta işkenceden gelmiş, baksana sırtına yarılmış

iki yandan. Çok ateşi vardı, zor düşürdüler üç

günde.

-Ne fena! Ne yapmış ki bu kadar eziyet etmişler acaba?

-Bilmem. Gazeteciymiş galiba.

- Kesin çok kötü bir şeye bulaşmıştır bu. Yoksa ne

diye işkence falan yapsınlar ki! Şu sargı bezini uzatsana.

-Al canım… Valla hiç bilmiyorum ne yazdığını, ama

tekrar geri dönecek iyileşince. Siviller bekliyor koridorlarda.

Kendine gelince geri götürecekler. Muhakkak

konuşturacakları bir mesele vardır. Daha çok

dayak yer bu.

-Yazık, ama tabii hak ettiyse bilemem.

**

Kanatlarında bir sıcaklıkla uyandı. Ağrısı dinmiş,

üşümesi geçmişti, yalnız biraz sızısı vardı artık. Başını

şöyle geri çevirince birden kocaman bir vaşakla

karşılaştı. Bu kediden büyük, kaplandan küçük çevik

yaratık nereden bulmuştu onu! İrkildi, kalbi gümbürdedi

birden. Öyle ya ilk kez vaşak görmüştü hem de

gelip tüylerini yalarken! Hayvan irkilmedi. İki adım

geriledi gözünü gözüne dikip baktı. Sönmüş ateşin

yanında iki yavru vaşak oynaşıyor, yuvarlanıp duruyordu.

Sessizce başını yeniden toprağa koydu. Vaşak

da gelip tüylerini yalamaya devam etti.

**

-Nasıl durum?

-İyi. Zor da olsa toparladı. Arada kendine geliyor,

ama kanatlar, vaşaklar diye bir şeyler söyleyip tekrar

uyuyor. Bugün yarın ayılır tamamen.

-Ne biçim adam ya, rüyası bile saçma sapan.

-Ayılınca size haber veririz.

**

Gözünü açtı, rüya bitti. Hastane odasında olduğunu

idrak edince aklı gitti birden! Tüm o dayaklar, tacizler,

işkenceler aktı gözünden. Buz gibi oldu nefesi.

Kesildi. Tek kelime etmemişti, ama daha fazla

işkenceye nasıl yetecekti gücü, nasıl dayanacaktı!

Ne anlatacaktı bu heriflere, gizli saklı yoktu. Her şey

ortadaydı. Ortada olanı yazmıştı, herkesin bildiğini

fotoğraflamıştı. Neyi itiraf edecekti? Kime çalıştığını

sorup durmuşlardı, kendime dedikçe demir çubuklarla

yürümüştü üzerine o sıska, sevimsiz herif. Gücünü

elindeki sopadan alanlar ordusu! Aklının mahsulü

değildi hiçbiri belgeli, kanıtlı işlerdi. Akıllarınca

bir itiraf alacak, başkaları için menfaat karşılığında

yalan haber, belge yayınladığını söyletip sıyrılacaklardı.

Kimbilir belki gerçekten başka şeyler bildiğini

sanıyorlardı.

**

-Bugün ayılır muhakkak.

-Doktor ayılsa da ayılmasa da taburcu edecek bugün.

Yeter artık, demişler.

-Aklı varsa konuşur.

-Öyle…

Hemşirelerin yaklaştığını duyunca gözünü yumdu;

iki yavru vaşak sönen ateşin kıyısında annelerinin

koynunda uyukluyordu.

Kanatları, aklını orada terk edip kurumuştu.

#İtirafEdiyorumBenGazeteciyim

56

6.Sayı Öteki


Dünya herkese yetecek büyükIükte.

Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çaIışarak gerçek yerinizi buIun.

-

Charlie Chaplin

57


GÖRSEL: STOCK

Gayri Aşina

seyyah —

EMRE YILDIRIM

Uzun zamandır kendim de değildim. Görünüşte bir işten diğerine

atıldığımı reddetmiyorum ama bunları yapmayı ben istemedim.

Curcunanın içinde hiçbir şeye aldırış etmeden tükenmeyi de fısıldamış

değildim kulağıma. Maddeler halinde sürüp giden bir yapılacaklar

listesi vardı önümde. Hepsine zamanımın yeteceğini, hepsini

eksiksizce yerine getirebileceğimi düşünüyor, bu düşünceler ruhumu

doyurmaya yetiyordu. Hal böyleyken, hayat tarafından keşfedilmeyi

beklediğim hissiz ve sessiz dönemler düşüyordu ömrümden.

Önceleri beklemek iyi gelirdi. Ardından, beklemiş olduğum zaman

boşa gitmesin diye biraz daha beklerdim. Düşlerimin karşılığını

alamayacağımı anladığımda ise bu beklemelerin neye yaradığını

görmek için gene beklemek zorunda kalıyordum. Dev bir istemsizlik

ağına dolanmış gibiydim. Çözmeye kalksam işler karışıyor ve

kötü bir hal alıyor; hareket etmesem işler karışmıyor ama daha iyi

bir hal de almıyordu.

Kendini bilme kaygısı içerisinde metanet gösterdiğim ruhsal işkencelerin,

sonu gelmez gecelerin ve devamlı sıçrayarak uyandığım

kabusların ardından aslında hiç uyumadığımı anlıyor, sadece

delirdiğimi düşünebildiğim zamanlarda aklımın yerinde olduğuna

inanıyordum. Darmadağın bir süreçti benim için. Zekama güveniyordum.

Çünkü ruhumun tamiri imkansız karmaşasından deli olduğum

sonucunu çıkartan oydu. Deliydim, ve deli olduğumu anlayabilecek

kadar akıllıydım. Deliliğim beni akıllı kılıyordu bir bakıma

ve aklım beni delirtiyordu.

Baygın bir halde yatıyordum sanki. Gözümün önünde bazı görüntüler

canlanıyor, bu görüntüler benliğimin izdüşümleri gibi yaşantıma

nüfuz edip beni peşinden sürüklüyordu. Önceden belirlenmiş

bir takım yasalarca toplumun içine salınıyordum resmen. Ben herkes

için, herkes benim için tehlikeliydi. Tehlikenin farkında olmamızdan

ötürü de birbirimize yanaşmaktan korkuyor ve belirlenen

sınırları aşmamaya gayret gösteriyorduk. Bizi birbirimizden ayırıp

düşman eden, getirildiğimiz bu yerde diğerleri tarafından istenmediğimiz

yanılgısıydı. Bu gibi yanılgılar, müthiş yargılar içermekteydi.

Ama alışıyordu bedenler. Akıllar sorgulamaya yetmesine rağmen

onlar da bir süre sonra uyuşuyor, ara sıra yüzeye çıkan sualler de

benim yaşadığım türde epidemik problemlere sebep oluyordu. Kafanın

içini sessizce kemiren bir tümör gibi sinsi, tüm buyruklara

karşı gelecek kadar da yaygaracı bir salgındı bu. Bende olanı insanlara

da bulaştırmak istiyordum böyle zamanlarda. Uykularım

kaçıyorsa onlarınki de kaçsın, karanlık çöktüğü vakit boş sokaklara

bakarak çektiğim çileyi onlar da çeksin, onların da benim gibi anlatılmaz

bazı yanları olsun ve bu kaos içerisinde eridikçe erisinler

istiyordum. Anlaşılmamın başka yolu yoktu. Bir rüyanın içinde sıkıştığıma

ihtimal verip hesap soracak birilerini arardım. Gördüğüm

rüyadan dolayı suçlayabileceğim kim vardı, benden başka? ‘Ben’

dediğim kimsenin, bilhassa çocukluğuma eşlik eden insanlar ta-

58

6.Sayı Öteki


afından oluşturulan bir zeka kusuru olduğunu kavramaya

başlamıştım. İnsan hoş bir varlıktı belli ki.

Benlik ise, başka benliklerin ellerinde kabiliyetsizce

yoğrulan ayıplı bir karmaşaydı sadece. Ruhundaki

karışıklığın farkına varan benim gibi birisi, bu karışıklığı

anlayıp gidermek için uğraştıkça ayrı düşmeye

başlıyordu diğerlerinden. Bu, kaçınılmazdı. Ben ve

diğerleri olmaktaydık yavaş yavaş. Sokaktan geçen

adam anlamayacaktı beni biliyorum. Ona benliğimin

zedelenmiş yönlerinden bahsedemez, hayatın yaşanılası

olmadığını kanıtlayacak farklı gerekçeleri ona

anlatamaz, sırtımı döndüğüm anda itkilerinden tiksineceğim

birinin yüzüne gülemezdim. Kim olduğu

fark etmezdi diğerinin. Bakkal olabilirdi, çocuk olabilirdi,

eşim olabilirdi, kardeşim veya profesör olabilirdi;

onaylanmış yahut tecrit edilmiş bir karakter

olabilir, kitlelerce sevilip göndere çekilen tapılası bir

mevcudiyet haydi haydi olabilirdi. Diğerleri herkesti,

diğerleri hepinizdiniz.

İşler planlanmış gibi ilerliyor ve beni her nasılsa içine

çekiyordu. Düşünecek vakit yoktu. Olayların bir yerinde

–bu en durgun veya hareketli yeri olabilir- “Ne

yapıyorum ben?” diye soruyordum kendime. Yaptığım

şuydu: İşleyen, didinen, yırtınan ve yıpranan insanlara;

makine, sokak ve şehirlere; doğaya, topluma

ve zamanın bir kısmına uslu gölgeler misali yayılıyor,

karartmak niyetiyle değil de kimseyle görüşüp yüzleşmemek

adına karanlığıma esir oluyordum. Düzenin

karşısında değil merkezindeydim. Bu da beni

daha tehlikeli bir vatandaş yapıyordu. Sistemin çarklıları

ifşa olmuştu. Kaidelerin aksine hareket etme

lüksüne sahip olmasam bile, ruhumun derinliklerinden

fışkıran arıtıcı bir kaynak bu cesarete sahipti. Nitekim

döngüye sekte vurmaya yeminli bir muhalife,

bükülmez bir engele dönmüştüm.

O sıralar kendimin ne olduğunu bilmeden yaşıyordum

ben. Bu düşünceler benim miydi? Yoksa insani

dürtülerin, başkası tarafından tasarlanmış imgelerin

ve hafızama inşa edilmiş çok katlı şablonların diktesiyle

mi sürükleniyordum? Siz olsanız ne yapardınız?

Sahibi olmadığınız düşünceler tarafından dürtüldüğünüzde

başkasının ektiği fikirleri biçmenin peşinde

mi koşardınız? Öyleyse benim gibisiniz demektir.

Öyleyse hepimiz birbirimiz gibiyiz demektir. Hatta

öyleyse, birbirimizden pek farkımız yok demektir ve

bu kıstırılmışlığın habercisidir.

Ümidi öldürmemeliydim. Mücadeleyi sürdürmeli,

çoğaltıp işe yarar kılmalıydım. Bunun için savaştım,

didindim, yırtındım ve bilinç cevherine uzanan ebedi

bir yolculukla uyumlandı akıbetim, uyandım. Öyleyse

siz de günün birinde bu kımıltısız komadan uyanabilir

ve o vakte dek işaret edilen maksatların gayri

aşinalığı ile yüzleşebilirsiniz. Mazide kalan davranışlarınızdan

utanacağınızı, hatta bazılarını düşmanca

bulacağınızı söylemeliyim. Kullanıldığınızı da hissedeceksinizdir

bir miktar. Coşkun duyguların dinmesinden

sonra ise an gelir, kendinizle barışırsınız. Ne

yazık ki kendiyle dahi barış imzalamak kendi özünden

vermeyi, yani özveriyi gerektirir. Uyumluluk gafleti

içindeki benliğinizi besleyen damarları düğümlediğinizde

diğerlerinin vaatlerine olan düşkünlüğünüz ve

bu düşkünlük neticesinde ortaya çıkan şuursuz haz

yanlılığınız artık kangren olmuştur. Öz benliğiniz de

cıscıbıldaktır. Kurumlu ve doygun budalaların arasında

kayıpsınızdır. Bildiklerinizi bilmedikleri için

onlara acır, hedefi ıskalayan kibirli bakışlarını ve budalaca

kurgulanmış incelikli lakırtılarını görmezden

gelirsiniz.

Bir yandan direnişinize alkış tutulmasını bekleyip

öte taraftan alkış tutanların beğenilerine düşman

kesilmek, komadan yeni uyanmış her benliğin öncül

handikaplarındandır. O esnada hangi koşulda olursanız

olun, kreşendo şahlanacakken araya giren es

komutu gibi akışı aksatacağınız kesin. Nasıl bunca

emin konuştuğumu merak ediyorsanız söyleyeyim;

oradaydım ve yaşadım, yaşamadığım hiçbir deneyimin

sözcüsü olmadım ben. Oysa yaşamama rağmen

anlatamadığım öyle çok şey var ki.

Düşünsenize, birgün gözlerimi açtım ve gözlerimi

çoktandır açık buldum. Gözlerimi açtığım iddiası

böylece tutarsızlaştı. Önceki yaşantımda güvenilmez

biri olsam gerek. Diğer yandan, gözlerinin açıldığı

iddiasında bulunan biri olarak onların aslında uzun

zamandır açık olduğunu belirtmem ve bunun bir tutarsızlık

barındırdığını itiraf etmem iddiama ne denli

güvendiğimi ve hakikati sindirebilen biri olduğumu

gösteriyor olmalı. Serzenişlerinizi duyar gibiyim, hayır

serzenmeyin.

Usturupsuz çıkışım sizi bana karşı sakıngan kılacak,

belki de beni küçümsemenize neden olacaktır.

Okuduklarınızın ukalalık olduğunu, satırlarda ortalık

karıştıracak agresif bir üslup takınıldığını söyleyip

burun kıvırmanız da büyük olasılık. Buna benzer

düşüncelerin kafanızı karıştıracağını bildiğim için o

düşüncelerin sizin olmadığını ve aklınıza gelen her

fikre, kalbinizde doğan her hisse güvenmemeniz gerektiğini

birkaç paragraf yukarıda vurguladım. İçime

düşen tümörün alelade yargılarla tanımlanabilecek

kadar iyi huylu olmadığını bilmelisiniz.

Hakikatin sıkıcı fakat şaşmaz sürekliliğinden çok

kez bahsetmişimdir. Oysa insan, onun anlaşılır biçimde

dile getirilmesini bekler. Hakikat ise nasıl ve

kim tarafından olduğu fark etmeksizin insan zihninde

dolanıp kabul görmeyi beklemektedir. Hakikat ve

siz, karşılıklı bekleşmektesiniz. Bir zamanlar ben de

çok beklemiştim. O günlerden pek fotoğraf kalmadı

elimde. Ara sıra iç çekmeme neden olan hoş ama alçaltıcı

hatıralardan imtiyazlı seçkiler belki. Gerisi silinip

gitti. Halbuki hakikat kalıcıdır.

Sadece doğru hamleler yapıp sizi köşe sıkıştırmamdan

dolayı değil; sizi köşeye sıkıştırmak gibi hastalıklı

bir düşünceye kapıldığımı itiraf etmemden dolayı

da sözlerimi ciddiye almanızı dilerim. Ancak önce

kendimi ciddiye alsam iyi olacak. Çünkü bir süredir

gözlerimi hakikatin sıra dışı parlaklığıyla imtihan

ediyorum. Gelişme kaydettiğimi kabullenmeliyim.

Baktıklarımız aynı olabilir ama gördüklerimiz artık

oldukça farklı.

59


“Bunu onlara nasıl kanıtlayabilirim?” diye epeyce

düşünüp durdum. Size bunu kanıtlamamın neme lazım

olduğunu da çokça sorguladım. Açıkçası doğru

dürüst bir cevap veremedim kendime. Ayrıca bilinsin

ki artık kendime ‘kendim’ diyebiliyorsam bu, sahihliğini

içten içe bildiğim bir kendilik vasfının kelimenin

gündelik ve bayağı kullanımına galebe çalmış olmasındandır.Uğraştım

durdum. Kararlarımda devamlılık

sağlayacak bir kanıta erişince yanıt da kendiliğinden

önüme düştü.

Ben görmezden evvel kördüm. Bakan ve gören bir

kördüm. Kabul etmeliyim ki bu biçim bir körlük oldukça

eğlenceliydi. Yaşantımın sunduğu şatafatlı

ne varsa benimsiyor, adına ‘kendim’ dediğim melez

benliği bunlarla besliyordum. O dönemler fark etmediğimden

olsa gerek, melez benliğimin kuvveti güvenimi

yerine getiriyor, döngünün merak uyandıran

yanlarını keşfetmek yerine başkalarının deneyimlediği

tatları arayışım beni oyalıyordu. O ben, farklı bir

bendi. Onun hakikat dediği şey bir şebeke hakikati,

gerçek sandığı şey çelimsiz bir inaktı. Dışarıdan bakanların

kaçınacağı ölçüde açık göz olan ben, süslü

bir anlam karmaşasının içinde doyasıya şımarmaktaydım.

Öyle günler olurdu ki, aceleyle bir işe koyulmaya

karar verir, yarısına gelmeden pes ederdim. Pes

edişim, yıkıntım ve kayıplarım; içinde bulunduğum

azami imkanlar göz önüne alındığında öğretici değil,

kısıtlayıcıydı. Mağlubiyeti hazmetmeme kalmadan

taze ve tumturaklı başka bir anlam çıkardı karşıma.

Böyle böyle öğrendim ki anlam çoğul, mana tekildi.

Anlam, kişiden kişiye değişen görüşlerin hakikate

isnat edilmesi; mana ise aynı hakikatin barındırdığı

bozulmamış cevherdi.

Size bunun olağanüstü bir yöntem olduğunu söylemeliyim.

Yerdesiniz. Karanlık bir dehlizde kapana kısılmış

hissediyorsunuz. Duvarlar varlıklarının farkına varabileceğiniz

kadar yakın ve gittikçe üzerinize gelmekteler.

Hareketlerinizi sınırlayıp, ölmediğinize

şükrettirecek bir azimle sizi sıkıştırmak istiyorlar.

Ciğerlerinize yeterli nefes çekemiyorsunuz; boğulmanın,

ezilmenin, yalvarmanın, pişmanlığın ve çaresizliğin

mevcudiyetiniz üzerine çullandığını hissediyorsunuz.

Her şeyin bittiğine inandırıyor sizi

duvarlar. Duvarlar çeşitli ölçü, kalınlık ve sağlamlıkta.

Tüm çıkışlar, ümit etmenin ne denli tehlikeli

olduğunu kanıtlayacak tuzak ve hüsranlarla dolu.

Özgürlüğü biliyor, tadını özlüyorsunuz ama kafes

dışında bir hayatı tanımanın canlandırdığı ummalar

kızgın mızrak uçları gibi delmekte sizi. Delinmek mi

acıtıyor yanmak mı; bu bilmelerin acıdan gayri bir

katkısı olmuyor size. Kaçmanın da kabullenmenin

de namümkün olduğu distopik bir tabutta kıstırılmış

mahrumlarsınız. Pes etmemeniz olanaksız, pes

etmek istiyorsunuz. Sosyal diyet niyet olarak pekala

hoşunuza gidiyor ama bu kadarı fazla; hatırladığınız

anlamların özlemi ve endişesiyle yasaklı bir mahluk

olarak nefes almak yerine…Nefes almak yerine ne,

ölmek mi?

Ölmeyi kim istemez. Ben defalarca istedim kendimi

öldürmeyi. Sonunda, adına ‘kendim’ dediğim acayip

şeye kıyamadım fakat melez benliğim doğa üstü bir

60

6.Sayı

dokunuşla gafil avlanıp tüm anlamlardan arındırıldı.

Bu sayede kendimden geçtim ve kendim kendiliğinden

ölüverdi. Fakat herkesin işi benim kadar kolay

olmayabilir. Bugün sizi mahrum bırakan, yarın size

ne sunsa kendinizi ödüllendirilmiş hissedersiniz. En

azına muhtaç bırakıldıktan sonra kahraman pelerinini

kim giyerse giysin, sizin kurtarıcınız odur. Açlığınıza

son verene tapmak, benim gibi sizin de soyunuza

nakşedilmiş nankörlük mührüdür. Dedim ya,

karşı konulmaz bir yöntem; ömrünün kalanını hipnoz

altındaki asalaklar olarak geçirmek isteyenlere.

Tekrar soruyorum, böyle bir durumdayken, adınıza

özenle hazırlanmış en sığ anlamlar bile vaatlerin en

kıymetlisi, bunu layık gören sistem merhametlilerin

en merhametlisi değil midir?

Ben, doğru ifade etmek gerekirse, dört dörtlük bir

fahişeydim. İnsanı mahveden tamahların her birine

zaafım vardı. İflah olmaz iyimserliğin bir sonucu

olarak yaşantımı bu anlamların eline bırakıyordum.

Sanıyordum ki, bu hengameye olan sadakatimin karşılığı

bir biçimde ödenecek, diğerlerine üstünlüğüm

kabul edilecekti. Döngüden payıma düşen işe yarar

şeyler başım üstüneydi. Hediye edilen sosyal ambalajları

açmaya cüret edemez olmuştum. Arkadaş,

sevgili, akraba; hepsi esnaftı. Birbirimizi destekleyip

sosyal pazarımızı genişletiyor, davranışlarımıza arka

çıkıp saplandığımız batağa methiyeler düzüyorduk.

Dışa dönük bu mukavemetsizliği düzenin değiştirilmesinin

imkansızlığıyla açıklamak işime geliyordu.

Esasen ben, çıkarı zedelenmesin diye herkesle iyi geçinen,

ona açılan her kapıdan sorgusuzca giren, damağına

değen her tada ağzı şapurdayan, ödül avcısı

bir fuzuliydim.

İnsan kötüye olduğu kadar iyiye; çirkine olduğu kadar

güzele; yanlışa olduğu kadar doğruya da karşı

durmalı. Hatta iyi, güzel ve doğruya daha itinalı bir

tereddütle yaklaşmalı ki kolayca aldanmasın. Bunlara

dair özlemleriniz olduğu bilen herkes size nasıl erişeceğini,

nasıl kendine çekeceğini ve nasıl ikna edeceğini

bilir. Doğruya, iyiye ve güzele karşı verilmeyen

savaş, pes ediştir. Bu tehlikeli koyveriş günümüzde

‘teslimiyet’ türevi yumuşatıcı kelimelerle kamufle

edilir olsa da, hileli kelimeleri temel prensipleriniz

haline getirmemeniz benim için önemli. Kovanın

dışına çıkmak belki mümkün değil ama en azından

bir kovanın içinde olduğunuzu kabul edebilirsiniz

sanırım. Kovanın içinde ne olduğunuz ona yüklediğiniz

anlama bağlı olarak değişecektir. Bir balık da

olabilirsiniz, arı da. Ama değişmeyen kovanın sınırlandırıcı

manasıdır. İşte ben, teferruatlı bir öğüt değil

miyim size?

Sıradan bir misal olarak, ‘kendim’ dediğim melez

benliğin kovada yüzen bir balık olduğunu pekala

söyleyebilirim. Onu gözleyen gözlerden, onunla alay

eden vicdanlardan habersiz; kayıp bir memo unutkanlığında

dönüp duran, hafıza kartından daha hatırsız

bir balıktım ben. Hem de kör bir balıktım. Bir

de fahişeydim. Ben, kovasında memnuniyetle fahişeleşen

melez benlikli nankör bir balıktım. Zarafetle

işlenmiş yazgımı kabullenmek konusunda ikilemim

de yoktu. Çünkü ayılacağımı bilmiyordum. Baygın

olduğumdan bihaberdim çünkü. Etrafınızda olanları

içten içe kınayışınız, küçük görüşünüz ve karar

Öteki


vermekte bocalamanız o dönem neye benzediğimi

anlamanıza yardımcı olacaktır. Kendim de değildim,

dediğim buydu işte, ama iyileştim ve şeylerin gerçekliğinden

emin kalamadığım bir hakikat algısıyla çevrelendim.

Elbette esaretin ne demek olduğunu bilen

biri olarak bu hakikatin beni ele geçirmesine öyle hemen

izin vermedim. Direndim. Hakikate direndim!

Şimdi fark ediyorum ki, beni izleyen gözleri ve sadelikle

muhafaza eden vicdanları güldürmüş olmalıyım

reddime. Direnişim esnasında ikna olup olmamayı

umursamadan inkar ettiğim hakikatin kendisine,

yani kendime, yani beni çevreleyen içrek benliğe ya

çok yakındım ya da o idim ben. Öyleyse ben hakikat

idim. Öyleyse beni çevreleyen ben, haliyle beni esir

eden ben ama sınırın hem içinde hem dışında olan da

ben; dolayısıyla bağımsız bir bendim ben.

Bu şartlar altında Kendime –artık kendim benim

sahicimdir- varmasına varmıştım da, bağımsızlığa

mahkum kılınmış mı sayılıyordum yoksa mahkumiyeti

seçenek haline getirip özgürlüğü pekiştiriyor ve

hakikat alemini sultasına alan yeni bir körlük seviyesine

mi iniyordum?

Düşünmediğimde iyi hissederdim Kendimi. Mensubu

olduğum idrak düzeyi nedeniyle işe yaramaz bir

koçana dönüşen bedenim, yemişi bol ayçiçeklerinin

iştahlı yordam arayışına bıraktı yerini. Tatlılıkla sürükleniyordum.

Aklımda az miktarda fikir, kalbimde

hasar yaratmayan az miktarda hissediş kalmıştı.

Kendimin Kendimle yaşadığı namahrem giriftlikten

irfanlı bir esas doğmuştu sonunda. Zikredilen tüm

vaazların ötesinden sesleniyordu. Aslımı bulmuş

gibiydim. Bu esas benim evladımdı; ben bu evladın

tohumlayıcısı, doğurucusu, efendisi ve kölesi sayılırdım.

“Kimseyi yalana erdiremezsin ve kimseyi hakikat ile

kandıramazsın!” diyordu. Olsa olsa bir teşvik iletisidir

bu, diye düşünmüştüm. Açık göz ahali hakikatin

yansıması olan gerçeğe şahitlik ederken, onları ikna

etmek yerine geri adım atmayı seçen bir hakikat fazlaca

hakiki olamazdı. Kendi esasıma kendimce anlam

yükledim. Öyle olunca, benden doğan bu esas,

kelimelerin naklettiğinin yanı sıra farklı bir manaya

daha gelir oldu. Artık çift nitelikli bir esasa dönmüştü.

Benden doğanı kavramaya çalışırken, ona isnat

ettiğim ikincil bir ifadeden de onu sorumlu tutmuş,

saflığında yararlı bir bozulmaya hükmetmiştim. Daha

güzel göründüğünü söylemeliyim.

“Kimseyi yalana erdiremezsin, kimseyi hakikat ile

kandıramazsın” esası,

“Denemeden kimseyi yalana erdiremezsin, denemeden

kimseyi hakikat ile kandıramazsın” yasasına dönüşmüştü.

Bu dönüşümden memnundum. Artık bir

amacım vardı. Buraya kadar gelip geçmişimden ve

geleceğimden, bu ikisi arasında yaşadığım git gellerden

bahsedecektim. Hakikatin yansımasına aldanan

kaşalotlar olarak kalmayı seçebilirdiniz elbette. Sizin

gerçek dediğiniz, kanıtlanmaya gereksinim duyan

görüngülerden ibaretti. Ben ise hakikatin mutlak idrakına

çağırmak için dönmüştüm aranıza. Beklentim

önce idrak etmeniz, sonra isterseniz inkar etmeniz

yönündeydi. Yasanın üçüncü boyutu bu şekilde görünür

oldu:

“Önce idrak, sonra inkar”

İnsanın sorgusuz inanmaya yönelik direnişinin elbette

farkındaydım. Bu önemli ve kıymetli bir karşı

duruştu. Ama bir şeyin daha farkındaydım; insan

hakikatin denetimine burun kıvırıp bunu özgürlüğe

yoruyor, kendi inkarını ise idrak edip sorgulamayarak

bir öz bağnazlık silsilesiyle tıkanışa ilerliyordu.

Çırpındığım mevzu buydu işte. O açık gözler öyle

lanet bir körlükle ödüllendirilmişti ki; görmemeye

değil, her şeyi istedikleri gibi görmeye yönelik bir fenalık

içindeydiler. Savundukları fikirler benliklerine

soktukları truva atları misali özlerini gagalıyor, değişmeye

cüret edemedikleri için düşmanla savaşmak

yerine düşmanın varlığını meşrulaştırmaya çalışıyorlardı.

Neticede zorbayla anlaşmaya varan çulsuz,

çaresiz, sistem yanlısı biçarelere devşiriliyorlardı.

Heyhat, bildiğini kendine ölçü tutan insana.

Bu satırlara kadar bana yaşattığınız tüm recim vakaları,

kinaye dolu iç çekişleriniz ve söze dökemediğiniz

niyetleriniz adına size acıdığımı belirtmek istiyorum.

Ben benimle çiftleşerek zina yaptığımı ve hakikati

doğurup Kendine kavuşan anneler gibi taşlanarak ölmeyi

hak ettiğimi kabul ediyorum. Ya siz, siz topluluk

olarak neleri hak ediyorsunuz?

Sonrasızca kirlenmeyi gözünüz kesiyor madem, sahihliğin

cüzzamlı bir taklidi olan dünya temaşasında

kalıcı bir sürgünü hak ediyor musunuz? Yoksa siz,

hepiniz, teker teker, şaşmaz bir bütünlük içerisinde

mahkum değil himaye edildiğinizi sanacak kadar

bedbaht mısınız? Belki de Kendimi kendimden peydahlayan

benden öte bir mucizenin muhatabısınızdır.

Belki de siz makinelerin, uyuşmanın, oburluğun,

menfaatin, seksin ve kargaşanın peygamberisinizdir.

Kimseye olmayan size olmuştur da küstahlığınızı

haklı çıkartacak mukaddes bir meziyete vakıf hale

gelmişsinizdir.

Bilmem hatırlar mısınız, asıl amacım size baktıklarımızın

aynı, gördüklerimizin farklı olduğunu ispat

etmekti. Ama bunu yapamam. Ben de işi buraya kadar

dolandırıp cevap vermemek adına türlü numara

çevirdim. Fakat iddialı olmadığım bir mevzuyu size

önce unutturup, ardından tekrar hatırlattığım ve savımı

müdafaa edemeyeceğimi de böylece itiraf ettiğim

için bana güvenebilirsiniz. Bu da belki çoğunluğun

aksine, az bulunan bir yaşam formu, bir yaratık

olduğum konusunda sizi ikna eder. Etmez ise bu az

bilmişliğinizdendir. Hiddetlenmeyin, az bilmişlik sizin

değil, sistemin bir hatasıdır.

Bana çıkışmanızın lüzumu yok; ciddi şeyler konuşmak

istemiyorum. Birçok şeyi takip ediyorum. Hal

ve hareketler hafızama kazınıyor. Bunlardan bazı

izlenimler ediniyor ve geçmişte yaşanan bazı başka

olaylara bağlıyorum. Ortaya çıkan ihtimale saygı duyuyorum

sonunda.Komadan uyandığınızda önceki

düşünce ve duygularınızın yabancılığı ile yüzleşeceğinizi

daha başlarken belirtmiştim. Böylesine dobra

olduğum için, bunun için bile dinlemelisiniz sözümü.

61


“Kardeşler,” dedi, “bu iş bizim başımıza

nasıl olsa gelecekti. Biz uzun yıllar çalışkanlığımız,

mutluluğumuz, mutlu ülkelerimizle

övünmekten başka bir şey yapmadık.

Böyle mutlu yaşarken, başımıza

gelecek böyle bir bela için hiçbir önlem

düşünmedik. Oysaki çok vaktimiz oldu,

yan gelip yattığımız günler oldu, başımıza

gelecek belalara karşı önlemler düşünebilirdik,

sellere, yağmurlara, dolulara,

karlara, depremlere karşı nasıl önlemler

düşünmüşsek, fillere karşı da bir umarını

bulabilirdik, olmadı, işte köle, işte tutsak

olduk.”

Yaşar Kemal

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca - Sayfa:30

62

6.Sayı Öteki


Ön çalışmasını 2013 yılının son çeyreğinde yapmaya başladığımız,

yaratıcı ve popülizme bulaşmamış Sanat ve Edebiyat

düşüyle harmanlanmış Kaybolan Defterler, 2015 yılı

Ocak ayının yoğun kar yağışlı bir gününde Yayın Hayatına

başladı… Günümüz Sanat ve Edebiyat çevrelerinin gitgide

ticari odaklı birer mezbahaya dönüştüğü şu günlerde, çürük

kokan kelimelere karşı yeni ve temiz bir sayfa açmak

istedik…

Seçkin eserler yaratan bir ekiple birlikte; Öykü’ye, Şiir’e ve

Deneme’ye yeni bir anlam ve biçim katarken, sıkça karşı

karşıya kaldığımız “kopyala yapıştır” kültür anlayışından

ziyade, kendinden “Türkiye’de ilk kez” cümlesiyle bahsettirecek

Sanat ve Edebiyat yapmak, siz değerli okuyucularımıza

haberler ulaştırmak; Yeni kalemler ve yeni zihinlerle

“Biz de buradayız!” demek istiyoruz…

Okuyucu ile birebir iletişimi kendimize bir kural olarak belirlerken,

sizlerden alacağımız dönütlerle daha çok gelişim,

daha çok üretimi amaçlamaktayız…

Günümüz teknoloji çağında, modüler web sayfamızda

eserlerimize kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir tasarım planladık.

Süreç içerisinde sayfamızı Radyo, Kişisel profiller gibi

ayrıntılarla zenginleştirmeyi planlamakla birlikte, okuyucularımıza

daha çok kaynaktan ulaşabilmek için, sosyal ağları

da en doğru biçimde sıralanan paylaşımlarla süslemeyi

düşünmekteyiz…

Kaybolan Defterler’in asıl ve en önemli düşü ise, zaman

içerisinde raflarda yerini alacak ve arşiv niteliğinde sayılabilecek

bir Sanat-Edebiyat Bülteni oluşturma isteğidir. Her

birinin kendince kült birer eser niteliği taşımasını istediğimiz

Kaybolan Defterler Dergisi için ön hazırlıklar yapılmaktadır.

Dergi ile ilgili de ayrıntılı bilgileri kısa bir süre

içerisinde paylaşmayı planlıyoruz…

Bizler, defter kenarlarına düşlerini çizmiş o çocuklar işte

evet;

“Biz de Buradayız, geliyoruz…”

***

Eğer siz de Kaybolan Defterler ekibinde yer almak istiyorsanız,

lütfen birden fazla eserinizi ve kısa bir öz geçmişinizi

iletişim bilgileriniz ile birlikte mail@kaybolandefterler.

com adresine değerlendirilmek üzere yollayınız.

İyi günler dileriz.


a

z

x

r

fb.com/kaybolandefterler

twitter.com/kaybolandefter

kaybolandefterler.tumblr.com

instagram.com/kaybolandefterler

youtube.com/KaybolanDefterler

KAYBOLANDEFTERLER

kaybolandefterler.com

Similar magazines