Erguvan Dergi_

yasmina20

ERGUVAN

Sayı: GÜZ 2017

ACIPAYAM ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ


erguvan

01


içindekiler

erguvan

01


02 erguvan


Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.

zafer akkuş foto

Sizlere okul dergimiz Erguvan ile merhaba diyoruz. Erguvan, bizim sesimiz, okulumuzun yüzü

olacak. Öğrencilerimizin kalemlerinden dökülen, tefekkür kokan metinleri zevkle okuyacağınızdan eminiz.

Eğitim sürekli yenilik gerektiren bir süreçtir. Yunus Emre'nin de yukarıda verdiğimiz mısraında

insanı tarif ederken bu sürekli yenileşmeye dikkat çeker. Aslında eğitim de tam budur: Sürekli yenilik,

sürekli hareket halinde olmak, değişime açık olmak.

Her yeni öğretim yılında okulumuzdan mezun olanları yeni okullarına, yeni hayatlarına uğurlarken

yeni öğrencilere, yeni dünyalara kapımızı açıyoruz. Yeni başlayan yılla yeni işlere, projelere girişiyoruz.

İşimiz geleceği inşa etmek. Öğrencilerimizi geleceğe hazırlarken değişen dünyayı, şartları göz önünde

bulunduruyoruz. Ama milli ve manevi değerlerimizden ödün vermeden.

Okulumuz bu öğretim yılında kuruluşunun kırkıncı yılını kutlama hazırlanıyor. Eğitim ve öğretimle

geçen bu 40 yılda okulumuz pek çok başarıya imza attı. 40 yıllık bu büyük çınarın gölgesine kimler sığmadı

ki… Onların hayatın içinde hatta her yerindeler ama bu büyük çınar bugün de gölge vermeye devam ediyor.

Okulumuz geçen yıllarda hazırlanan projelerle, sosyal, kültürel ve sportif alanlardaki faaliyetleri ve

başarıyla adından söz ettirmiştir. Bu projeler yenileri ile bu yıl da devam edecektir.

Amacımız milli ve manevi değerlerini tanıyan, insana saygılı her şeyden önce vatanını, milletini seven

insanlar yetiştirmek. Hayatın neresinde, hangi makamında bulunurlarsa bulunsunlar kendilerine ihtiyaç duyulduğunda

"Ben de varım!" diyecek bir nesil yetiştirmeyi hayal ediyoruz.

Zafer AKKUŞ

Okul Müdürü

erguvan

03


Yadettiklerimiz

Acıpayam Anadolu İmam Hat p L ses , Dağsarayı Mahalles 'nde b r h sar g b yüksel r. Bu

sadece konumundan ve b nalarının görkem nden kaynaklanmaz. Yet şt rd ğ öğrenc ler, m ll ve

manev değerlere verd ğ önemden de kaynaklanır.

Acıpayam Anadolu İmam Hat p L ses 'n n bugünlere gelmes nde h ç şüphes z kend s ne

güvenen yöre halkının teveccühü öneml d r. Ancak bu kıvılcımı Dağsarayı Mahalles nde k m ateşled

h ç düşündünüz mü? Bu okul burada yüksel rken adı unutulan n ce gönüllü emek verm şt r.

Bu yazımızda bu gönüllülerden okulumuzun nşasından cam n n yüksel ş ne emeğ geçen dört

güzel nsandan bahsedeceğ z.

Bu nsanlar hayatları boyu güzel yaşammış ht mal gençl kler nden ber de hayır şler yle

uğraşmışlardır. Yaşları kemale er nce İmam Hat p L ses 'n n kuruluşuna şah tl k etm şler bundan sonra

da ölümler ne kadar da İmam Hat p L ses ' n b r tohum m sal toprağa düşmes ne boy vermes ne

yardım etm şlerd r.

06 erguvan


Bu dört güzel nsan Turceun Abacıoğlu, Havana Azgı, Hasan Tahs n Akıncı ve H.Ömer

Cansız'dır. Onlar "İnsan ölür, kalır ger de eser ." düsturunca ger de eser bırakmak stem şler ve yet şen

n ce İmam Hat pl genç onların eser olarak bugünlere ulaşmıştır.

Havana Teyzem z okulumuzun Tatb kat Cam 'n n arsasını bağışlamıştır. H.Ömer Cansız bu

cam n n yapımında hem madd hem manev pek çok katkıda bulunmuştur. Bununla da yet nmem ş

cam nşaatında da çalışmıştır. Hasan Tahs n Akıncı yıllarca okul dernek başkanlığı yapmış hem okul

hem cam nşaatına pek çok katkıda bulunmuş mümtaz b r şahs yett r. O okulun açılış törenler ndek

unutulmaz konuşmaları le de gençlere hede er n n neler olduğunu hep hatırlatmıştır. Turceun Teyze

Kuran okuyan nes l yet şt rmek ç n el nden gelen ne varsa bu yolda yapmıştır. En büyük hayal n n

gerçekleşt ğ n n gören baht yar nsanlardan b r d r.

Okulumuz bugünlere onların emekler le geld . Nes l yet şt rmen n geleceğ nşa etmekle aynı

anlama geld ğ n onlar kırk yıl önce anladılar. Sağlam b r gençl ğ n m ll , manev ve d n değerler

olmadan yet şmeyeceğ n n farkındaydılar. Açtıkları yoldan her yıl yüzlerce öğrenc geçmekte.

Onları hayırla yad ed yoruz.

erguvan

05


06 erguvan

fotoğraf


Zamanın Tanığı

Onu tanıdığımda geniş gövdesi ve kocaman

gölgesiyle herkesi ferahlatıyordu. Yaz günlerinde

İmam Hatip Lisesi Tatbikat Cami'ne gittiğimde

dostlarla gölgesinde oturup çay içtiğimiz kavak

ağacından bahsediyorum. Acıpayamlı olup da İmam

Hatip Lisesi'nin bahçesindeki koca kavağı bilmeyen

yoktur herhalde.

Zannediyorum Dağsarayı Mahallesi

kurulduğunda bu ağaç buraya dikilmiş, okulun

inşaatına, açılışına ,yılların geçişine tanık olmuştur.

Kesildiği ana kadar bu ağacın altında gölgelenmeyen

öğrenci yoktur.

Yatılı gelen nice öğrenci, evlerinden

ayrılmanın hüznüyle kavak ağacına yaslanmış,

Acıpayam Ovasına bakarak annelerini , evlerini

hasretle hatırlamışlardır. Mezun olup giden daha

niceleri yine ağaca yaslanıp bir fotoğraf çektirmiş,

yüzlerinde başarmış olmanın ışıltılı tebessümü…

Hasretler , dertler, mutluluklar, dostluklar, sırlar hep

bu koyu gölgede paylaşılmış, geleceğe dair hayaller

yine burada kurulmuş… Okul bahçesinde ağaç

olmak başka bir bahtiyarlık... Seneler geçse de kavak

bahçedeki gençler gibi hep genç kalmış… Sanki

dalları yarınlara uzanmış…

İmam Hatip Lisesinin kavak ağacı kaç bahar

gördü, kaç kışa tanık oldu kim bilir? Ama okul

bahçesindeki bu devasa ağaç okulun bir bireyiymiş

gibi kabul gördü. Sonbaharın altın renklerine

büründüğünde buranın manzarasına doyum

olmazdı. Yaz günlerinde öğretmen ve öğrenciler

onun gölgesinde yer bulmak için acele eder, onun

gölgesi herkese yeterdi.

Nice öğrenci ilk geldiği yıl koca kavağa

yaslanıp sıcacık yuvalarının hasretini ona

anlatmışlardır. Ellerinde gözyaşları geride

bıraktıkları annelerine, babalarına, kardeşlerine

özlemlerini rüzgarda salınan yapraklara fısıldamış,

rüzgarın sesiyle teselli olmuşlardır. Mezun olup

gidenler de ağacın altından okullarına son defa

bakarak sessiz bir vedanın ardında ağaca "artık

buralar sana emanet" demiştir.

Koca kavak kaç hayata, kaç acıya , kaç

mutluluğa ortak oldu bilinmez ama o zamanının

sessiz tanığıydı. Yaşanan her şeye sessizce tanık

olduğu gibi bir gün hayatımızdan sessizce çekilip

gitti. Bir gece büyük bir dalına yıldırım düştü,o

kırılan dal kesilirken ağacın çürüdüğü ortaya çıktı .

Nihayetinde kavak , çınar gibi dayanıklı bir ağaç

değildi. Ve öğrenciler zarar görmesin diye ayazın kol

gezdiği bir sabah kesildi. Öğrenciler öksüz kalmışlar,

öğretmenlerse artık bahçede oturacak yer bulamaz

olmuşlardı.

O dallarını özgürce mavi gökyüzüne

uzatırken köklerinden güç aldığını gölgesinden

geçen bütün gençlere bir hayat dersi olarak anlattı

durdu.

Zamanın tanığı, İmam Hatip Lisesinin

simgesi koca kavak ardında büyük bir hikaye ve

hikayenin sonunda unutulmaz bir ders bıraktı

hepimize: "Her canlı bulunduğu mekana emanettir.

Bir gün biz dahi buralardan gideriz,gönüllere

dokunup gözyaşlarını sileriz. Hatıralarda ,sararmış

fotoğraflarda tatlı bir tebessüm olarak kalırız."

erguvan

07


Recep ÇAL

Meslek Dersler Öğretmen

İmam, İslam d n ne a t b r ter md r. Genel

anlamda önder, l der, yönet c , devlet başkanı

anlamlarına gel r. İslam b r ter m olarak cemaate

namaz kıldıran ve d ğer d n görevler yer ne

get ren k ş y fade eder. İmamlık görev n yer ne

get rmeye se mamet denmekted r.

İslam toplumunda önceler mamlık

( mamet) den l nce, toplumun dar , asker ,

hukuk , d n şler başta olmak üzere bütün

sorumluluğu üstlenen makam; mam den l nce se

bu sorumluluğu yer ne get ren k mse anlaşılırdı.

B r yer n yönet c s hem dar şler yapar hem de

mesc tte namazları kıldırırdı. Peygamber

Efend m z (SAV) hayatı boyunca bütün namazları

k e n d s k ı l d ı r m ı ş , ö m r ü n ü n s o n u n d a

hastalığından dolayı mamlığa Ebu Bek r'

geç rm şt r. Rasülullahtan sonrak süreçte dört

hal fe de namaz kıldırma ş n b zzat kend ler

devam ett rm şler, zorunlu olmadıkça bu görev

başkasına devretmem şlerd r. Ancak İslam

coğrafyasının gen şley p, dar yapının farklı şek l

alması, sosyal hayatın karmaşık hale gelmes , ve

toplumsal ş bölümüne gerek duyulması g b

nedenlerden bu şler n farklı k ş ler tarafından

yürütülmes zorunlu hale gelm şt r.

Böylece d ğer görevler n yanında mamlık

da b r meslek olarak ortaya çıkmıştır. Herhang b r

mesc de ücretl mam atama ş lk defa Emev ler

zamanında ortaya çıkmıştır. Emev hal feler

şeh rlere gönderd ğ val lere namaz kıldırmakla

görevl mam atama yetk s verm şlerd r.

Abbas ler zamanında se mamlık b r devlet

memurluğu kabul ed lm ş, hal fe (devlet başkanı)

mamların atama ve azled lmeler n (görevden

alınmalarını) b zzat kend s yapmıştır.

Günümüzde, İmam Hat p L seler , İslam

İl mler Fakülteler ve İlah yat Fakülteler nden

mezun olup bel rl sınavlar ve eğ t mden sonra

D yanet İşler Başkanlığı bünyes nde İmam-Hat p

ünvanıyla atanılan b r devlet memurluğu olarak

devam etmekted r.

İmamlık Mesleği

Ancak mam-hat pl k görev n sıradan b r

devlet memurluğu olarak değerlend remey z. Z ra

mamlık nebev b r h zmet, mukaddes b r

görevd r. M hraba geçmek Efend m z (SAV) n

vaz fes n ve emanet n devam ett rmek, b r

bakıma O'nu tems l etmekt r. Al- İmran sures

104. ayette '' "S zden hayra çağıran, y l ğ emred p,

kötülükten meneden b r topluluk bulunsun. İşte

kurtuluşa erenler onlardır'' buyrulmaktadır. Bu

bakımdan mamlık, c dd b r b lg , b r k m,

donanım, v zyon, k ş l k, becer ve hlas gerekt ren

b r meslekt r. Çünkü mam sadece cam ye namaza

gelenler n değ l, gelmeyenler n de öncüsü, hayırda

örneğ ve huzur kaynağı olmak durumundadır.

İnsanların d n n öğrenmes nde, namazında,

doğumunda, ölümünde, mevl d nde, evl l ğ nde,

kısacası bütün öneml , sev nçl ve hüzünlü

günler nde onlarla beraber olmalı. Topluma y l ğ

öğretmel , çocuğumuza güzel ahlakı aşılamalı,

komşuluk hukukumuzu hatırlatmalı, b rb r m z

sevmede ve toplumsal dayanışmada katkı

sağlamalı. Tems l ett ğ değerler n b l nc nde olup,

adeta bunların canlanmış b rer t msal olmalı.

Toplum mamın şahsında İslam'ın bütün güzell k

ve estet ğ n n yansımalarını göreb lmel . İmam,

d n sadece b r nanç konusu değ l b r yaşam

b ç m olarak sunab lmel .

Bütün bu temenn ler n gerçekleşeb lmes

ç n mam-hat pl k mesleğ ne tal p olan b r k ş n n

bu mesleğ n gerekt rd ğ b r takım n tel klere

sah p olası kaçınılmazdır. Bunların başında;

alanıyla lg l yeterl b lg ve donanıma sah p

olmalı. Ayrıca ç nde yaşadığı toplumun d n

ht yaçlarına cevap vereb lmel . Bunun ç n

mutlaka devamlı okuyan, kend n yen leyen,

toplumdak ve teknoloj dek yen l kler tak p eden

b r s olmalıdır. Kes nl kle toplumun ger s nde

kalmamalıdır. İlet ş m becer ler n de gel şt rerek

hlas ve sam m yetle, bu mesleğ n hakkını

vereb lmel d r. Bu meslek böyle yapıldığında,

em n z k mamlığın toplumdak algısı daha da

olumlu, etk s çok daha büyük olacaktır. Bu

beklent lere cevap verme çabası ç ndek mam

kardeşler m ze selam olsun…

08 erguvan


erguvan

01


İnsani Erdemler ve Vahiy

Cenâb-ı Allah (c.c) insanı eşref-i mahlukat

olarak yaratmıştır. İnsan, kendisine nimetlerin

verildiği, sorumlulukları olan kâinatın en değerli

varlığıdır. İnsan, fıtratı gereği iyi olma veya kötü

olma iradesine, potansiyeline sahiptir, yani iradesi ile

mecazi anlamda dikey veya düşey yolculuklar

yapabilen, miraç edebilen, esfel-i sâfiline düşebilen

bir varlıktır. Şükreden bir varlık olabildiği gibi,

nankör, zâlim, cahil bir varlık da olabilir. İşte insanın

iyilik ile kötülük arasındaki bu serencâmı onun bu

dünyadaki varlık sebebidir. Cenâb-ı Allah (c.c)

Kuran-ı Kerim'de bu hakikati şöyle ifade eder.

"Allah ölümü ve hayatı, hanginiz yararlı, faydalı işler

yapacaksınız diye sizi sınamak için yarattı." (Mülk

Suresi 2. Ayet)

İnsanın varlık sebebini, mevcudiyetini böyle

bir okumaya tabi tutması, onun varlıkla, hayatta

ilişkisinde çok önemli bir yerde durmaktadır. Bu

okumanın, bu mananın ıskalanması esasında

insanlığın ıskalanması anlamına geliyor. İnsanın ruh

dünyasının ihyası, insanlığın inşasında çok büyük

öneme hâizdir. Bu değerler çerçevesinde insanın

inşası aynı zamanda dünyevi ve uhrevi mutluluğun,

huzurun, inşasıyla direkt alakalıdır.

İçinde yaşadığımız alemde kötülük, çirkinlik,

haksızlık, hukuksuzluk neden vardır bunların

sebepleri nelerdir diye düşündüğümüzde, değişik

izahlar ve tahliller yapabiliyoruz. İnsanı ve varlığı

yaratan cenâb-ı Allah (c.c) insana söylediği söz

mesabesinde olan Kuran-ı Kerim'de, önemine

binaen bu konuya müstakil bir izah getirmektedir.

Rum Suresindeki şu ayet insan ile kötülük arasındaki

ilişkiyi şöyle izah etmektedir. "İnsanların elleriyle

yaptıkları yüzünden, karada ve denizde bozulma

meydana geldi. Neticede (Allah) yaptıklarının (kötü

sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır.

Umulur ki (yol yakınken) dönerler." (Rum Suresi 41.

Ayet)

Hayati TURGUT

PAÜ İlahiyat Fakülyesi

Öğretim Görevlisi

Ayetin manasından anlaşılacağı gibi akidevi,

ahlaki, sosyal, ekonomik, ekolojik her türlü fesat ve

çirkinlik insan merkezlidir. Onun için insanın vahiy

ile irtibatı, sahici bir şekilde vahiyden istifadesi

dünyevi ve uhrevi saadeti açısından çok önemlidir.

Peygamber Efendimize, "Yâ Rasûlallah Allah (c.c)

seni neden peygamber olarak gönderdi" diye

sorulduğunda, "Ben güzel ahlakı tamamlamak için

gönderildim." demiştir. Ahlaklı olmayı dindarlığın

temel öğesi kabul etmek, bu hassasiyeti taşımak,

Müslümanlığı nebevi bir çizgide yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz başka bir Hadis-i şeriflerinde

" A h l a k ı o l m a y a n ı n d i n d a r l ı ğ ı o l m a z . "

buyurmuşlardır.

Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim bize neyi

öğretir? Sorusuna cevap aradığımızda çok özet

olarak şunu ifade edebiliriz.

1- Kuran insana, insanın Rabbi ile olan

ilişkisini öğretir.

2- Kuran insana, insanın insan ile ilişkisini

öğretir.

3- Kuran insana, insanın canlı ve cansız diğer

varlıklarla ilişkisini öğretir. Bir başka ifade ile Kuranı

Kerim'in ana insana insan olma, kul olma

erdemlerinin öğretilmesidir.

Doğru , sahici bir Müslüman olmanın yolu

ahlaklı, hayırlı, erdemli bir insan olmaktan geçer.

Genel bütün peygamberler özelde Peygamber

Efendimiz bu konuda bizim pratiğimizdir.

Peygamberlerin içinde ahlaki zaafları ve kusurlarıyla

eleştirilen bir peygamber yoktur. Bizim Mü'minler

olarak Peygamber Efendimizin insanlığını, ahlakını,

e r d e m l e r i n i ü r e t m e h ayatımıza t a ş ı m a

sorumluluğumuz vardır. Bunu yapabilmemizin en

temel, olmazsa olmaz şartı Kuran-ı Kerim'i ve

Peygamberimizin sahih sünnetini merkeze aldığımız

bir din eğitimi ve öğretimidir. Yapılan bu eğitim ve

öğretim Allah (c.c) kitabına ve Rasûllah'ın sünnetine

bağlılıktan başka bir bağlılığı öğretmemelidir.

erguvan

09


Sema UZ

Acıpayam Vaizesi

Tüm yaratılmışlara ve kend s ne karşı kuvvetl

h slerle bağlanalım d ye kalb m ze muhabbet tohumları

atan, sevg n n kaynağı olan Rabb m ze hamd… Gönül

d e v l e t n e s e v g m m a r l a r ı y e t ş t r e n s e v g

Peygamber m z Muhammet Mustafa'ya salat u selam

le…

Sevmek bu kadar güzelse, k m b l r sevmey

yaratan ne kadar güzeld r? (1)

Sevg yle, hep m z yüreğ m ze atılan Her dem fil z

veren yed verenler g b y z. Sevg mkan değ l, man ş d r.

Bu bakımdan man kalbe yerleşm ş, kemale erm ş, her

müm n n başta Allah olmak üzere peygamberler,

müm nler , mahlûkatı kısacası d nen meşru da res ç ne

g ren her şey sevmes , b r gerekl l kt r. K nden, k b rden,

menfaatten uzak. Mevlanaca, Yunusca…

Yaratılanı sever z Yaradan'dan ötürü (2)

Sevg n n merkez nde Allah sevg s olmalıdır.

Allah'a karşı duyulan sevg n n de alametler vardır

elbette. "Ey Resulüm de k : Eğer Allah'ı sev yorsanız

bana tab olun k Allah da s z sevs n." (3)

Peygamber m ze sevg m ze ona tab olarak göstermek

aynı zamanda Allah (c.c)'a karşı duyduğumuz

muhabbet daha ortaya koymuş oluruz. Sevd ğ n

söylemek muhakkak k kuru b r söz olmaktan öte, gönül

ş , eylem ş d r. Sevd ğ k ş den sözler, zler taşımalıdır

nsan. Günümüz fades yle "O ben m dolüm." derken,

k ş aynı zamanda şunu da söylemek st yordur:

"Onun tarzını d nlet s n , terc hler n , hal n

tak p ed yor ve beğen yorum. Onun hayat felsefes n

dünya görüşünü şek llend r yor."

K m ne kadar çok sevd ğ m z anlamak ç n gün

boyu uğraşlarımıza, ne amaçla lg lend ğ m ze,

arkadaşlıklarımıza, dayandığımız tutunduğumuz şeylere

bakmamız yetecekt r. Bütün bunlara rağmen hala

Rabb m z b z çok sev yor. Onun s mler nden b r

"Vedud"dur. Çokça seven, düşkün olan demekt r,

kullarına karşı çokça sevg doludur.

"Yüce Allah kuluna karşı gayret sah b d r. İnsanı

çok sevd ğ nden dolayı kulu ve kulluğu, her şeyden önce

tutar ve asla onun kötülüğünü stemez. Allah'ın

mukaddes, münezzeh gayret , kulun kalkıp da Allahın

haram kıldığı b r şey yapmasına karşıdır. Böyle yapmasa

Allah'ın mukaddes ve münezzeh gayret ne dokunur." (4)

Asıl Yar Yaradandır

Kullarına karşı bu derece sevg besleyen,

Mevlamızın haram şlerle meşgul yet m ze se rızası

yoktur. Beden ülkem z n sultanı olan kalb meşgul

edecek gayr şer' sevg ler n şgal ne rızası da yoktur.

Sevg vardır kalb mamur eder,

Sevg vardır kalb tarumar eder, helaka götürür.

Gönül kaydıran, hayat kaydıran, Hak'tan

kaydıran sevg ler vardır. Nefs n arzu duyduğu şeyler n

sevg s n yüce k tabımız "şehavat" sözcüğünü kullanarak

açıklık get rm şt r. "Kadınlar, oğullar, c ns atlar, ek nler

vs. nefs n arzu duyduğu şeyler n sevg s dünya hayatının

geç c menfaatler d r."(5)

Allah'a olan kulluk b l nc m z y t recek kadar

değer ver r, bunlara bağlanıp kalırsak, yaratılış gayem z

unutursak hala onu çok sevd ğ m z nasıl dd a

edeb l r z?

Rabb m z b zden kend s ne karşı sorunsuz ve

sınırsız b r sevg beslemem z sterken, eş dost,

arkadaşlara karşı ölçülü ve dengel sevg , tutum ve

davranışlar ç nde olmamızı da ster. Mevlana, "B r b r

şey hadd n aştığı zaman zıddına tekabül eder." der.

Çokça sevd ğ m z şey varlığı veya yokluğuyla gün gel r,

en büyük mt hanımız olab l r. (6) B r şeye veya k mseye

karşı sevg m z b z kör ve sağır edeb l r. Onun eks kl ğ n

görmez ve kusurlarını da ş tmez oluruz. (7) Ayrıca

rak ps z sevme ve sev lme arzusundan doğab lecek

zararlara karşı ölçülü olmak b r zarurett r. (8) Şeytanın

yürekler sızıvermes ve real tey görmey zorlaştırması

h ç de zor değ ld r.

İman etm ş ve mana uygun hal ve hareketler,

senden meydana gel yorsa Allah'ı sev yorsun demekt r.

"İman eden sal h ameller şleyenler , Rahman

hem sever hem de sev nd r r." (9)

"Rahman, b r kulunu sevd ğ zaman kend

sevg s yle yaşatmak sted ğ zaman F ravun'un

hanes nde de olsa onu sevg yle büyüttürür." (10)

Rabb m b zler sevg s yle rızıklandırsın,

sevd kler ne sevd rs n. Sevg y , layık olmayan gönüllerde

sraf etmekten muhafaza eyles n.

Kaynaklar: 1. Şems- Tebr z 2. Yunus Emre

3.Al- İmran 4. Buhar N kah 107, Müsl m Tevbe 36

5.Al- İmran 14

6. Tegabün 14 7. Ebu Davud Edeb 125 8. Yusuf 9

9.Meryem 96 10. Taha 39

10 erguvan


DARBEYE DARBE YAPAN BİR MİLLET

15 Temmuz 2016: bir milletin geleceği

karartılmak istendi.

15 Temmuz 2016: bir millet namus, bayrak,

ezan uğruna şehit oldu.

15 Temmuz 2016: bir millet o gece izmihlale

karşı birlik oldu.

15 Temmuz 2016: bir millet, hainliğe "Dur!"

dedi.

15 temmuz gecesi bizim gibi görünenlerin

başlattığı kalkışmanın, bir darbe girişimi olduğu

anlaşıldıktan sonra ülkemizde bir kırılma/dönem

noktası yaşandı. Sadece askere, polise değil kendi

savunmasız, sırtında çantasıyla sokağa çıkan sivil

halkına, seçimle başa gelmiş yöneticilere mermi

sıkmaktan, gazi meclise bomba atmaktan

çekinmediler.

15 Temmuz 2016 sabahı insanlar nasıl bir güne

uyandıklarını elbette bilemezlerdi. 16 Temmuz

sabahı güneş, destan yazılan bir gecenin üzerine

doğdu. Ezanlar, salalar, tekbirler ile jetlerin,

tankların, mermi seslerinin birbirine karışıp gök

kubbeyi yırttığı gecenin sabahı, Şehitler Günü oldu.

Ülkemizi tarihin her çağında ele geçirmek

isteyen "üst aklın" son ve en kötü planı, bize

benzeyenlerle bize darbe yapmaya çalışmak oldu.

Ancak Koca Seyitlerin, Nene Hatunların, Sütçü

İmamların torunu olduğumuzu, bu asil kanı hala

damarlarımızda taşıdığımızı, iman dolu göğüslerin

siper edileceğini tahmin edemediler. Zannettiler ki

bir sabah uyandıklarında postalların altında yine

ezilir bu halk. Yine "1000 yıl sürecek!" denilen,

istedikleri gibi zulmedebilecekleri bir devir başlar.

Bilemediler Yasin Naciler, Abdullah Tayyipler

sokağa çıkmaya korkmayacağını. Ömerlerin haini

alnının orta yerinden vuracağını, jetler havalanmasın

diye tarladaki mahsulünü yakan köylüyü hesap

edemediler. Kadını, yaşlısı genci, çoluğu çocuğu

tankların önüne çıkamaz, jet mermilerinden korkar

zannettiler. Bu milletin düsturunun "Toprak

uğrunda ölen varsa vatandır!" olduğunu tahmin

edemediler.

15 Temmuz gecesi aslında yüzyıllardır

Müslümanlar içinde yuvalanan Haçlı zihniyetinin bir

tezahürüdür.

15 Temmuz Türkiye'yi de Suriye, Mısır ve

diğer Müslüman ülkeler gibi yangın yerine çevirerek

mazlumların son umudu olan son kaleyi yıkma

isteğinin dışavurumudur.

Seçimle başa gelenleri de, halkın iradesini de

çiğneyip geçmek isteyen bu karanlık güçlere en güzel

cevabı, başta 247 şehidimiz, yüzlerce gazimiz ve

yüce Türk milleti en güzel şekilde vermiştir. o gece

sağcı, solcu, o veya bu yoktu. Tek bir yumruk vardı

darbecilerin tepesine inen ve bir daha kalkmayacak

olan. Kaldı ki bu sadece darbecilere değil tüm

dünyaya verilmiş bir mesajdı. Çölü 13 günde geçen

Yavuz Selim'i, çağ kapatıp çağ açan Fatih'i, Avrupa'yı

titreten Kanuni'yi unutan tüm dünyaya, bir gecede

şanlı mazimiz hatırlatıldı. Bu milletin bağımsızlığı,

namusu, bayrağı, imanı için neleri göze alabileceği

içerdeki ve dışarıdaki tüm hainlere bir kez daha

gösterildi.

Tanklar durduramadı bu gururlu mücadeleyi,

yıkamadılar ve teslim oldular. Peki, duracaklar mı,

vaz geçecekler mi? Hayır! Burada gençlerimize

düşen görev, bir daha darbelere ve fitnelere meydan

vermemek, aklını ve yüreğini kimseye emanet

vermeden milli ve manevi değerlere sarılmaktır.

Tüm gücüyle, benliğiyle çalışıp bu vatanı

bölmek arzusunda olanlara yine hak ettiği cevabı

vermeli, sorumluluklarının gereğini hakkıyla

yapmalıdır. Hedefimiz muasır medeniyetlerin de

üstünde olmaktır, olmalıdır. O gece sokağa çıkan

milyonlar sayesinde gelecek güzel günlere, güneşli

günlere güvenimiz tam. Biliyoruz ki bu ülkeye bir

daha namahrem eller uzanamayacak, gelecek

nesillerimizin istikbali aziz milletimiz sayesinde

kurtarıldı. Biliyoruz ki bu vatan sevgisi tüm dünyaya

örnek olacak. Müslüman milletler, kendileri adına

başkaları değil de kendileri düşünmeye başladığında,

kendi değerlerine sahip çıktığında "üst aklın"

pençesinden kurtulacak.

Gözünü kırpmadan bayrak, namus ve vatan

uğruna iman gücüyle canını bu topraklara feda eden

şehitlerimizi, gazilerimizi saygı, şükran, minnet ve

dualarla yâd ediyorum.

erguvan

11


Kör dünyanın göbeğine

Hak yol İslâm yazacağız.

Kuşların göz bebeğine

Hak yol İslâm yazacağız.

Yola, ağaca, pınara

Esen yele, yağan kara

Yağmur yüklü bulutlara

Hak yol İslâm yazacağız.

Koç burcuna, yay burcuna

Bebeklerin avucuna

Minarelerin ucuna

Hak yol İslâm yazacağız.

Bucak bucak, köşe köşe

Kara taşa, kor-ateşe

Yıldıza, aya, güneşe

Hak yol İslâm yazacağız.

Askerlerin miğferine

Kağnıların tekerine

Buda´nın tunç heykeline

Hak yol İslâm yazacağız.

Her kapının eşiğine

Her sofranın kaşığına

Balaların beşiğine

Hak yol İslâm yazacağız.

Herkes duyacak, bilecek

Saklanmaz gayrı bu gerçek

Yaprak yaprak, çiçek çiçek

Hak yol İslâm yazacağız.

İnsan büyür beşikte

Mezarda yatmak için.

Ve...........................

Kahramanlar can verir

Yurdu yaşatmak için..

12 erguvan


65. yıl sancakdergisi

erguvan

13


14 erguvan

65. yıl sancakdergisi


Vatan Sevgisinin Mimarıdır Öğretmen

Kapkara bir gecede çıkmıştık sokağa.

Bombaların şimşek gibi çaktığı, kurşunları yağmur

olup yağdığı o karanlık gecede içimizdeki vatan

aşkıyla dökülmüştük sokaklara. Yaşlısı genci, çoluğu

çocuğu, öğretmeni, öğrencisi, çiftçisi, doktoru…

Herkes vatanı müdafaa için yollardaydı. Bir grup

vatan haini, koskoca ülkeyi bir gecede zapt

edebileceği zannıyla harekete geçmişti. Namluların

arkasına saklanıp halkı korkutabileceklerini, milleti

susturabileceklerini sandılar. Halkın sesi, milletin

sözü olan meclisi bombalamaya kalktılar. Bombaladılar

da. Ama orada, o gece yıkılan sadece meclisin

duvarlarıydı. Hesap edemedikleri bir şey vardı

hainlerin: "Milletin vatan aşkı." Meclisin duvarları

yıkılmıştı, belki kolu kırılmıştı milletimin ama hala

dimdik ayaktaydık. O gece tüm Türkiye vatan aşkıyla

çarpan tek bir yürekti. Yediden yetmişe herkes o gün

bize öğretilen, şehitlik hasretiyle, vatan aşkıyla

yolunu şaşırmadan yürümüştü düşmanın üzerine.

Peki, bu kadar vatan sevdalısı insan nereden

gelmişti? Her yaştan bu kadar insanın yolunu o

karanlık gecede kim aydınlatmıştı? Kalplere bu

vatan aşkı nereden gelmişti? Kim nakşetmişti

kalbimize onu, kim öğretmişti tüm bunları? Tüm

gece bunları düşünmüştüm. O gece canı pahasına

düşmana aman vermeyen vatan sevdalıları gördüm.

Halkımın gözündeki umut ışığını, yüreğindeki

cesareti gördüm. Bu insanlara, bu bilinci kim

aşılamıştı? Yoksa bu insanlar doğuştan mı vatan

sevdalısıydı? Bu insanları yetiştirenleri, yetiştikleri

ortamları, buzdağının görünmeyen yüzünü

düşündüm.

Evet, bu Fatih'lerin birer Akşemseddinleri

olmalıydı. Tıpkı Osman Gazi'nin Şeyh Edebali'si,

Yavuz Sultan Selim'in İbn-i Kemal'i, Han Bayındır'ın

Dede Korkut'u olduğu gibi. O gece orada "Vatanım

giderse her şeyim gider!" diyen insanları Mustafa

Kemal misali yetiştiren öğretmenler olmalıydı.

Vatanını savunan insanlarda Akşemseddin nuru

vardı çünkü. O gece gördüğüm insanların şeyh

Edebalileri onları ne güzel yetiştirmiş, onlara ne ulvi

değerler katmış. Yüreklere vatan aşkını ne güzel

aşılamıştı. Fatih'in Akşemseddin'i karadan gemileri

yürütmüştü, bizim Akşemseddinlerimiz savunmasız

bedeniyle tankın altına yatmıştı. Zaman ve mekan

değişse de Akşemseddin, Şeyh Edebali, İbn-i

Kemal, Dede Korkutlar değişmiyordu. Fatihler yine

Fatma Gül ŞAHİN

düşmana göz açtırmıyor, çağ kapatıp çağ açmaya

devam ediyordu. Osman Gaziler kıtalara, asırlara

meydan okuyan devletler kuruyor, Mustafa

Kemaller cumhuriyeti ilan ediyordu. Nitekim 15

Temmuz'da biz o ruhu devam ettirdik. 15 Temmuz

bizim için sanki milat olmuştu. Sanki o temmuz

gecesinde Akşemseddin'in duası, Şeyh Edebali'nin

cesareti, İbn-i Kemal'in yol göstermesiyle üç kıtada

at koşturmuş, çağlar kapatıp açmış, koskoca çölü on

günde geçmiş, yeni bir devlet kurmuş, inkılâplar

yapmıştık. Hepimiz birer Osman, Fatih, Selim, Kemal

olup yeniden doğmuştuk.

E v e t , ö ğ r e t m e n l e r i m i z b i z i m

Akşemseddin'imiz, İbn-i Kemal'imiz, Şey

Edebali'miz onlardır. Vatanın bölünmez bir bütün

olduğunu bize anlatan onlardır. O gece bizi sokağa

çıkaran bilincin kaynağı onlardır. Kalplerimizin dur

durak bilmeden vatan aşkıyla çarpmasına vesiledir

onlar. Körpecik bir genç olan Mehmet'e İstanbul

aşkını veren de, açtığı yolda onu "Fethin Fatih'i"

yapan da Akşemseddin'dir. Selim'e çölleri aştıran,

Kutsal Emanetler'in hizmetçisi yapan, devrin

"Yavuz"unu yetiştiren İbn-i Kemal'dir. Osman'a

"Gazi"lik unvanını kazandıran, kıtalara ve asırlara

hükmedecek imparatorluğa götüren Şeyh

Edebali'dir. Ben de öğretmenim sayesinde

bilinçlendim, öğrendim vatanın ne demek

olduğunu. Vatan nasıl korunur, vatan nasıl sevilir,

vatan nasıl müdafaa edilir hepsini öğrendim yolumu

a y d ı n l a t a n A k ş e m s e d d i n ' i m d e n , Ş e y h

Edebali'mden, İbn-i Kemal'imden.

İşte ben de bugün belki de bu yüzden bir

Akşemseddin, bir İbn-i Kemal, bir Şeyh Edebali

olabilir miyim diye çalışıyorum. "Bir gün Fatih gibi,

Osman Gazi gibi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa

Kemal gibi öğrenciler yetiştirebilir miyim?" ona

uğraş veriyorum. "Öğretmenlik gibi kutsal bir

mesleği ülkenin geleceğiyle birlikte omuzlarımda

taşıyabilir miyim?" diye düşünüyorum. Bu yüzden

öğretmenimi can kulağıyla dinliyorum. Bir

Akşemseddin nasıl olur, onu öğrenmeye

çalışıyorum. Belli mi olur belki ben de bir gün

başöğretmen, ilk öğretmen Efendimiz (s.a.v.)'in

methine mazhar olan Fatih gibi bir vatan sevdalısı

yetiştiririm. Belki ben de bir gün Fatih'imin fethettiği

şehrin surlarından içeriye onunla beraber yürüme

gururunu taşırım.

erguvan

15


Muhammed Ali ÖZKAN

Müslümanlık Meselem

Sabahlarımın pak güneşini itti gece,

Emrinde olunca âlemdeki karanlıklar.

Nuru ağlatıp sürecekmiş safa, eğlence,

Bu rezalete sessiz kalır mıyım sanırlar?

İşte pes dedirten, en alasından işkence:

Döşedim gökyüzüne en yaldızlı yıldızlar

Susturmam, ezanlar tek büyük seda bildiğim,

Dalgalansın rengi en yüce, kanlı bayrağım,

Kalbim yanar ağlarsa mazlum, ağlarsa yetim…

Kimseler karışamaz, hep Hakk'ı haykırırım,

Ne çıkar, sırf bu yüzden itilip kakılayım.

Serin, seccadem eski kullara hasretteyse,

Bundan hem hicap hem elem duyarım.

Eğer İslam, Müslümanlardan şikayetteyse;

Korkmam! Kelleyi koltuğa koyar, savaşırım.

Ezerim, ezilirim de; kader ne dediyse.

Tarihin kalemiyle bir imza daha koyup

Tarihin o ateş kadar sıcak ensesine,

Kendi sonumu düşünmeden dağları oyup,

Kudretin o bıçak gibi keskin elleriyle,

Sürürüm vatan namına düşmanımı kovup.

En güzel gülün Davud sesli bülbülü olurum,

Dikenler beni acıtsa da çayırı üzülmem.

Ne usanırım ne bıkarım ne yorulurum,

İzzet, şeref ve edep, hep Kur'an'dan kelimem,

Bu olsa gerek gurur duyduğum tek onurum.

Ne badireler atlatırım yalnız şu var ki:

İzin vermem asla kaybolmasına aslımın.

Tam inanmış, gerçek bir yürek; Akif dedi ki:

"En hakikatli bahardır şu nesl-i Asım'ın,

Ve bu ateş sönmedikçe hep kalacak baki."

Siyaha beyaz dokurum aylarca, yıllarca…

Başımı kesseler caymam, cayamam davamdan.

"Ölürsem, o yolda ölürüm!" diyen karınca,

Ben olmalıyım, hiç ümit kesmem Yaradan'dan,

Durduramaz, susturamaz beni kan revan.

Kanlı duvarlar üstüme mi geliyor, eyvah!

Ne yazar ki gelsin, kazırım ay ve yıldızı.

Bağrınırım kah, sızlanırım kah, ağlarım kah,

Artık altında da kalsam gam yemem, eyvallah.

Sesim yankılanıp titretir arşı ve arzı,

Sonra ne ala! Yarını edebildimse razı…

Veysel Karani'nin develerinde bulurum,

Olgunluğu, sorumluluğu, teslimiyeti…

Hatta Veysel Karani'nin annesi olurum;

Tanırım, sevgideki asıl samimiyeti.

Yemen'deki çöle de ismimle kurulurum,

Hazret'in ayaklarından öper, durulurum.

16 erguvan


Nasıl Bir Gençlik?

Yusuf KAPLAN

Sömürgeci Eğitim Sistemiyle Nereye Kadar...

Türkiye, genç kuşağını kaybediyor:

sömürgeci eğitim sistemi, yoz, yozlaştırıcı kültür

hayatı, kültürel dinamiklerimizi dinamitleyen, yerle

bir eden sığ, sığlaştırıcı ve her şeyi çözücü medya

rejimi, çocuklarımızı elimizden alıyor.

Müslüman bir toplumda yaşıyoruz ama

çocuklarımızı korumakta zorlanıyor, çocuklarımızı

kaybediyoruz!

Genç kuşaklarını ihmal eden toplumlar,

geleceklerini imha ederler.

O yüzden en hayatî meselemiz genç

kuşaklarımızı korumak, koruyabilmek. Şunu aslâ

unutamayız: insanlığın önünü açacak, fikir, sanat,

ahlâkta büyük öncüler yetiştiremeyen toplumlar,

bırakınız büyük atılımlara imza atmayı, varlıklarını

bile sürdürmezler!

Bu mesele en hayatî meselemiz: Eğer

önümüzdeki 10 yılda kültür, eğitim, sanat ve

medyada kendi medeniyet dinamiklerimiz

doğrultusunda devrim yapamazsak, yok olmaktan

kurtulamayız.

Bir kaç hafta boyunca bu meselelerin üzerine

gideceğim ve önerilerimi sizlerle paylaşacağım

derinlemesine.

Bu yazıda manifesto niteliğinde “Nasıl bir

gençlik?” diye sorarak cevaplarımı sizlerle

paylaşıyorum.

Nasıl bir gençlik?

İlâhî Şiarlarla yoğrulan, Nebevî Şuurla

donanan, Hakikat Ağacı’nı Beşerî Şiire durdurmak

için Yola koyulan bir gençlik... Rahmet Elçisi’nin

yolunu yolu bilecek, başka bütün yolları elinin

tersiyle iterek hakikatin izini sürecek bir gençlik...

Nasıl bir gençlik?

Hz. Ebûbekir olacak, bütün varlığa, insanlığa

kol kanat gerecek, “cehennemi öyle daralt ki Yarab,

başka kimseyi almasın” diyecek yüce gönüllü bir

gençlik... Hz. Ömer olacak, zifirî karanlıkta

kapkaranlık bir kayada haksızlığa uğrayan kara bir

karıncanın hakkını arayacak bir gençlik... Hz.

Osman olacak, iki yanından nûr akacak, hayası

insanlara insanlığını hatırlatacak numûne-i imtisal

olacak bir gençlik...

Hz. Ali olacak, müşriklerin öldürmek için

karar verdikleri Efendimiz’in yatağına girecek kadar

Peygamber sevgisi sınır tanımayan bir gençlik...

Nasıl bir gençlik?

Nâr’ın da, nûr’un da ateş olduğunu bilen,

nûr’un aydınlığının bütün nâr’ları söndüreceği

idrakiyle Hakk ateşinde yanan, pişen ve olgunlaşan

bir gençlik.. Dünyanın ayartıcı nimetlerini elinin

tersiyle iten, hayatını, hakikate gebe insanlığın

“susuzluğu”nu giderecek “ırmakları” akıtmaya

vakfeden bir gençlik...

Nasıl bir gençlik?

Bu dünyaya var olmaya, konmaya değil, Hak

ateşinde yanmaya, kor olmaya geldiğinin şuuruyla

nefes alıp veren bir gençlik... Bir eline güneşi, bir

eline dünyayı verseler, davasından, iddiasından ve

hakikatten aslâ vazgeçmeyecek şuurda bir gençlik!

Varoluş alanını bu daracık dünyayla sınırlamayacak,

gemisinde bütün insanlığa yer açacak, kucak açacak,

Ötelerin ötesine kanat çırpacak bir gençlik.

Nasıl bir gençlik?

İnsanlığın sorunlarını mesele edinen,

hakikatten süt emen, fikir, oluş ve varoluş çilesi

çeken bir gençlik! Kendisi için ve bu dünya için değil,

ilkeleri için, ilkelerinin ülkü’lere dönüşmesi için,

ülkü’lerinin ülke”sini bulması, dünyasını kurması

için yaşayan bir gençlik. İnsanlığın sorunlarıyla

hemderd olan, Müslümanların sorunlarıyla hemdost

olan, Ülkesinin sorunlarıyla hemhâl olan bir gençlik.

Nasıl bir gençlik?

Çağrı’sının Çağ’ını kurmasını, Hakikat

Ağacı’nın gölgesinde herkesin serinlemesini, sükûn

bulmasınısağlayacak, çağlaya çağlaya akacak,

Çağlayan olacak bir gençlik. Çağ’ın ağ’larını ve

bağ’larını aşarak, insanın önündeki bütün putları

kırarak ümmîleşecek / arıncak, insanca, hakça,

kardeşçe dünya kuracak bir gençlik...

erguvan

17


Sömürgeci Eğitim Sistemiyle Nereye

Kadar…

Türkiye’nin en temel meselesi, bütün

sorunlarının gerisinde yatan ana meselesi, eğitim

meselesi. Türkiye’de, sömürgeci bir eğitim sistemi

hükmünü icra ediyor yaklaşık bir asırdır.

“Kurtuluş Savaşı”nı Niçin Yaptık Peki?

Türkiye, dünyanın sömürgeleştirilemeyen

tek ülkesi; ama özellikle de eğitim sistemi aracılığıyla

kendi kendini sömürgeleştiren tek ülkesi dünyanın:

İşte Türkiye’nin trajedisi! Türkiye, Batılılar

tarafından / dışarıdan sömürgeleştirilemedi; ama

sömürge kafalı, Jakoben, modernleştirici,

sekülerleştirici elitler tarafından içeriden

sömürgeleştirildi. Özetle Türkiye, dışarıdan /

Batılılar tarafından teslim alınamadı; ama

Batılılaştırıcı, sekülerleştirici elitler tarafından

içeriden teslim alındı! Ve bütün bu operasyonlar,

öncelikle ve özellikle eğitim sistemi silbaştan

sekülerleştirilerek / İslâm’dan arındırılarak yapıldı!

Yakıcı soru şu burada: Eğer Türkiye, Batılılar

tarafından sömürgeleştirilseydi Batılıların

yapacakları yıkımları neden kendisi yaptı ve neden

adına “Kurtuluş Savaşı” denen bir savaş yaşandı?

Kültürel İnkâr’dan Kültürel İntihar’a

Türkiye Cumhuriyeti, seküler bir devlet

olarak kuruldu; medeniyet iddialarını terketmesiyle

sonuçlandı bu. Türkiye’nin medeniyet iddialarını

terketmesi, Lozan’da “resmen” ilan edildi. Türkiye,

niçin bütün iddialarını terketmişti, peki? Bunun iki

temel nedeni var/dı. Birincisi şu/ydu: Türkiye,

iddialarını terkettiğini ilan etmezse, Türkiye’yi tıpkı

Osmanlı gibi tarihten silebilirdi Batılılar! İkinci

nedene gelince: Cumhuriyet’in kurucu seküler

kadrosu, “Batı uygarlığı, özellikle bilimi eksene

aldığı için güçlendi, ‘ilerledi’; bizse, bilimi

ıskaladığımız için ‘geri kaldık’, ayrıca İslâm çağa ayak

uyduramadığı için geri bıraktırdı bizi” diye

düşünüyordu. O yüzden, modern Türkiye, İslâm’ı,

önce devlet’ten, sonra da toplumdan uzaklaştıracak

bir sekülerleşme projesini adım adım hayata

geçirmeye karar verdi. Medeniyet dinamiklerimizi

dinamitledik. Tarih bilincimizi linç ettik. Dilimizi

sekülerleştirdik: dilimizin İslâmî ruhunu ve

omurgasını yok ettik. Müziğimizi, ezanı bile

yasaklama yoluna gittik. Bütün bunları, öncelikli

olarak eğitim sisteminin temel felsefesi hâline

getirdik. Çocuklarımızı, kendi ellerimizle

sömürgeleştirdik, zihinlerini felçleştirdik,

çocuklarımızın özgüvenlerini yerle bir ettik. Neydi

bu? “Kültürel inkâr”dı Tanpınar’ın deyişiyle.

Kültürel inkâr’ın varacağı yer, kültürel intihar

olacaktı, elbette. Yaklaşık bir asırdır kültürel olarak

intihar ediyoruz adım adım... Çocuklarımızı aşağılık

kompleksinin eşiğine sürüklüyoruz.

18 erguvan


Dünyanın Tek Sömürgeci Eğitim

Sistemi!

Geldiğimiz nokta gerçekten ürpertici:

Türkiye’de, Batı’yı hiç bir zaman anlayamayan, hatta

çarpık anlayan ve kutsayan aşağılık kompleksiyle

malûl; tarih bilincini, özgüvenini, ideallerini, ruhunu

yitirmiş;

daha da kötüsü, İslâm’la ilişkisi sürgit sıfırlanan

celladına âşık bir kuşak var karşımızda. Dünyanın

belki de tek ve son pozitivist eğitim sisteminin bizi

getirip bıraktığı yer, genç kuşaklarımızın toplu

intiharından, dolayısıyla bu ülkenin geleceğini kendi

elleriyle yok etmesinden ve kendi ayağına kurşun

sıkmasından başka bir şey değil! Batı’nın bilim

üzerinden güçlendiği doğru ama bunun adı

“ilerleme” değil! Bilimin Batı’ya kazandırdığı tek şey,

güçlenmesi; felsefî açıdan daha felâket olan nokta

da, gücü, güç üreten araçları kutsaması, araçların

amaçların önüne geçmesi, çağdaş insanın amacını

yitirmesi, hayatın çölleşmesi.

Sonuç: Orman kanunlarının dünyada tek

geçer akçe hâline gelmesi! Herbert Spencer’ın

“güçlü olan haklıdır; güçsüz olan haksızdır ve yok

olmalıdır” cümlesiyle özetlediği “sosyal

Darwinizm” anlayışının neredeyse hemen her

alanda tek kural hâline geldiği bir dünyada, bilim, bir

ilerleme değil, insana, tabiata ve hakikate ontolojik

bir saldırıdır. Türkiye’deki eğitim sistemi, aşağılık

kompleksiyle malûl olduğu için çocuklarımıza

Batı’da bilimin ürettiği bu ontolojik saldırıyı

g ö s t e r e m e y e c e k k a d a r s ö mü r g e k a f a l ı ,

çocuklarımızın zihnini felç eden, özgüvenlerini yerle

bir eden, tarih bilinçlerini linç eden sömürgeci tek

eğitim sistemi dünyanın.

İslâm, Tek Varlık Nedenimiz, Yegâne

Güvencemiz

Bu durum böyle gidemez. Mevcut eğitim

sistemi, Hz. Mevlânâ’nın pergel metaforu ekseninde

bizim medeniyet dinamiklerimiz çerçevesinde

silbaştan yeniden yapılandırılamazsa, iki kuşaklık

zaman dilimi içinde bu toplumun genç kuşaklarının

İslâm’la ilişkisi biter, bu ülke sömürgecilerin

savaşmadan ele geçirdikleri bir yokoluşun eşiğine

sürüklenir.

Oysa İslâm bu toplumun tek varlık nedeni.

Varlığının sürdürebilmesinin yegâne güvencesi. Bu

toplumun İslâm’la ilişkisinin sıfırlanması, tarihten

silinmesiyle sonuçlanacaktır o yüzden. Aklımızı

başımıza devşirelim lütfen. Eğitim sistemimizi

çocuklarımıza özgüven duygusu kazandıracak,

atılım ruhu sunacak, pergelin sâbit ayağını buraya

basacak, hareketli ayağıyla da bütün dünyalara

açılacak şekilde bizim medeniyet dinamiklerimiz

doğrultusunda yeniden inşa etmek zorundayız.

Yoksa yok olmaktan kurtulamayız.

Medresesiz ve Tekkesiz Bir Yere

Gidemeyiz!

Fatih’e toz kondurmayız ama Fatih’i Fatih

yapan ruhun ne olduğunu bilmeyiz. Bizim

trajedimiz bu! Sağında Akşemseddin / tekke,

solunda Molla Gûrânî / medrese olmasaydı, Fatih,

Fatih olabilir miydi? Fatih, medresenin karşısına

tekkeyi boşuna yerleştirmemişti, değil mi?

Batıdaki Üniversitenin Gerisinde

Medrese Var!

Ezberler bizi ezer, yok eder, kölesi hâline

getirir. Ezberler çöpe, diyorum ve bu yazıda

ezberlerimizi altüst edeceğimi ifade ediyorum.

Bugün, geliştirilmiş en insânî ve imajinatif “eğitim”

sistemi medresedir. O yüzden, Batı’da, özellikle de

ABD’de eğitimin zirvesi doktora programının

gerisinde medrese vardır. Bizden alınmış, adapte

edilmiştir. Bütün medeniyetler arasındaki ilişkiler bu

alış-verişlerle gerçekleşir. Türkiye’deki -özellikle

zihin-özürlü entelijansiya tarafından- çarpık

anlaşılan konulardan biri medrese konusu. Medrese,

yaklaşık bin küsur yıl İslâm medeniyetinin

temellerini atan maarif kurumunun adı. Ve İslâm

medeniyetinin geliştirdiği, medeniyeti yeşerten,

filizlendiren, yeni ufuklara eriştiren, bütün insanlık

birikimini kendine maleden özgün bir eğitim

modeli. Yalnızca insanlık birikimini kendine

maleden, yorumlayan ve aşan yolculuklar, insanlığın

önünü açar. İşte bu nedenledirki, Müslüman

medreseleri, Batı üniversitelerine de kaynaklık etmiş,

dünyanın birikiminin Batı’ya ulaşmasını sağlamıştır.

erguvan

19


Medresenin Çökmesi: Medeniyetin

Çökmesi

Bugün medrese’nin -Türkiye’de- yaşamıyor

olmasının nedeni, İslâm medeniyetinin çökmesidir.

Türkiye’nin dışında İslâm dünyasında medrese -bir

şekilde- varlığını sürdürüyor ama hiçbir yaratıcı

atılıma, öncü açılıma öncülük edebilecek çapa ve

niteliğe niteliğe sahip değil. Medeniyetin çökmesi,

medresenin de çökmesini beraberinde getirdi. Tersi

de doğru: Medresenin çökmesi, medeniyetin

temellerini sarstı ve çökmesiyle sonuçlandı. Ulema

gitti, “film koptu”: Medeniyet gökkubbemiz çöktü,

üzerimize yıkıldı: “Baş’’la “gövde” birbirinden

ayrıldı. Müslümanca biliş, duyuş, düşünüş, zevk ve

beğeni biçimlerimiz yokoldu. Çöl’e mahkûm

olduk... Asıl yakıcı mesele şu, burada: Müslüman

toplumlar, medreseye yeniden diriltici bir ruh

üfleyemezlerse, yeniden esaslı bir medeniyet hamlesi

gerçekleştiremezler. Müslümanca duyuş, düşünüş

ve varoluş biçimini, ancak İslâmî bir maarif modeli

geliştirebildiğimiz takdirde yeşertebiliriz yeniden.

Medrese Ruhu Ve Ufku, Batı’da Yaşıyor!

Türkiye’deki entelijansiyanın ve uzantısı

kapıkulu medyanın ezberini bozacak bir gerçeğe

dikkat çekmek istiyorum burada. Bugün Türkiye’de

de, İslâm dünyasında da medrese ölü; medrese ruhu,

bir şekilde, Batı’da yaşıyor aslında! Batı’daki en

yüksek eğitim kurumlarının başvurduğu ve yaşattığı

bir eğitim biçimi ve ruhu bu. Medrese’de yüksek

fikir, alanında zirve’yi temsil eden âlimin dizinin

dibine oturarak geliştirilir. Bir meseleye yoğunlaşan

‘’talebe’’, o meselede zirve noktayı temsil eden

âlimin izini sürer ve örneğin Kurtuba’da yaşayan bu

‘’talebe’’, sözkonusu zirve âlim Bağdat’ta, Kahire’de,

Basra’da ya da Tunus’da bile olsa o âlimi bulur, onun

rahle-i tedrisinden geçer. Tabii bunun için, bir dolu

yolu aşması, zorunlu icazetleri alması zarûrîdir.

Medrese: Habıtus, Kültürel Ekoloji ya da

Muhit

Ayrıca Lapidus’un -İletişim Yayınları’ndan

Yasin Aktay’ın çevirisiyle yayımlanan- İslâm

Toplumları Tarihi başlıklı özgün çalışmasında da

enfes bir şekilde gösterdiği gibi, talebe-hoca ilişkisi,

yalnızca bir bilgi alma-bilgi aktarma ilişkisi değil;

kendi terimlerimle ifade edecek olursam, bir

geleneği tevarüs etme (öğrenme), temellük etme

(özümseme) ve temessül etme (örnekleyerek

başkalarına iletme) ilişkisidir. Zirve bir âlimin dizinin

dibine oturan parlak bir talebe, medresede, sadece

02 erguvan

ilim tahsil etmez; o ilmi vareden ruh âlemini, hayat

iklimini, zihin, davranış ve yaşayış biçimlerini de

tahsil ve tevarüs, temellük ve temessül eder.

Medrese, Bourdieu’nun deyişiyle, tastamam bir

habitus’tur: Bir kültürel ekoloji kaynağıdır.

Talebenin, bir medeniyetin hayatının ve hakikatinin,

hassasiyet ve dikkatlerinin, idrak ve varoluş

biçimlerinin geliştirdiği ve yaydığı havayı da, bu

havanın ürettiği ritmleri de öğrendiği, soluduğu,

duyduğu ve başkalarına da duyurma coşkusu ve

heyecanıyla dolduğu bir habitus, bir ilim, irfan ve

hikmet muhit’idir. Medresede, talebe, ilim öğrenmez

sadece. Karakterini, kişiliğini, duyarlıklarını da

tahkim eder. Bir geleneği yaşar ve yaşatacak bir

ruhla, idealle ve vecdle dolar ve kendini aşar. Ayrıca

medresede hem multi-disipliner, hem de interdisipliner

bir eğitim modeli, geçişken ve disiplinlerin

birbirini karşılıklı olarak besleyen imajinatif -

t a s t a m a m ç a ğ d a ş - b i r e ğ i t i m p r o g r a m ı

geliştirilmiştir. İşte bu medrese modeli, bugün

Batı’da -özellikle de Amerika’da- doktora

programlarında adapte edilerek bir şekilde

uygulanan bir modeldir. Lapidus, bu meseleyi

etraflıca anlatır. Böyle bir şeyin olması doğaldır.

Çünkü Batı’daki -modern Batı’yı kuran- Paris,

Oxford, Padua, Bologna, Palermo, Marburg

üniversitelerinin modeli, Bağdat, Kurtuba, Ezher ve

Mağrip’teki medrese modelidir.

Yeni Gazalî’ler, İbn Arabî’ler ve Itrî’ler

Olmadan Asla!

Özetle, bizim tarihte geliştirdiğimiz eğitim

modeli, esas itibariyle medrese ve tekke modelidir.

M ü s l ü m a n t o p l u m l a r , e ğ e r y e n i d e n

toparlanacaklarsa ve tarihe tarihi yapacak bir aktör

olarak gireceklerse, bunun öncelikli yolunun,

“entelektüel” tipinden değil, âlim, ârif ve hakîm

şahsiyetlerinin,

yeni Gazâlî’lerin, İbn Sina’ların, Mevlânâ’ların, İbn

Arabî’lerin, Ebu Hanife’lerin, Itrî’lerin, Şeyh

Galip’lerin, Bediüzzaman’ların yetiştirilmesinden

geçtiğini iyi bilmeliler. Başka türlü bir arpa bile yol

alamayacağımızı, yalnızca bu ülkenin enerjisini su

gibi harcamış olacağımızı, sürgünümüzü

uzatacağımızı iyi bilelim, aklımızı başımıza

devşirelim, kendimize gelelim; sözün özü,

“evimiz”e dönelim önce, “kendi”mize, diyorum.


Bir Tecelli

İbrahim Cafer TIKAÇ

Bir yıldız bir ormanı gözler

Tecelli filan, hani olmaz mı?

Bir kaplan gece yarısı kükrer

Ah, eceli sormaz mı?

İnsanlık korkulu rüya

Su dalgasız, su kırık

Vapur öter durur

İnsan alakasız artık

Ama dizlerini bük

Gel anlat

Kaldı boynu bükük

Dergahta kitap

Dünya histen mahrum

Kelebekler sancılı

Aczimiz malum

Saatler tabancalı

Gel, bahset Mecnun'dan

Her başta kuru laf

Leyla bundan muaf

Bir de ellerimizin tut ucundan

Mevlana ol yahut Yunus

Su yüzüne çık

Buz tutmadan karanlık

Sonra parça parça

Sonra yıkık dökük, sonra kırık kırık…

erguvan

01


Gülsüm YILMAZ

Yapraklar duraksadı. Kuşlar kanatlarına

dinlendirdi huzura durdu. Melekler indi semadan.

Kutlu bir sesti kapladı kâinatı. Yürekler sarsıldı dilden

düşen kelamdan. Bilâl Habeşi'nin kutlu bir ezan

sesiydi yayılan dünya semasından. Ve tek bir cümlede

döküldü tüm cümleler, tüm kitaplar; " Din

samimiyettir!"

"Din samimiyettir" buyurdu efendiler

efendisi. İnsanı meleklerin bile üstüne çıkaran aşktı

samimiyet. Bir insanı efendiler efendisi, yapan bir

makamdı. Öyle de yaşamıştı Hz. Muhammed. Bazen

elindeki son hurmayı vererek, bazense üstü başı toz

içinde kerpiç taşımasıydı mescide, yırtık bir kaftanıydı

bazen. Yüzündeki hasır iziydi. Bazen de sadece

dünyayı rahmetle yıkatacak tebessümüydü. Kalbini

dili yapmış bakışlarıyla insanı değiştiren, olgunlaştıran

bir peygamberdi. Samimiyet Hz. Muhammed'in ta

kendisiydi… Bir Nisan sabahında tatlı bir rüzgarın

esintisiyle mukaddes topraklara kardeşlik doğuyordu.

Güneş ancak o gün dünyayı aydınlatabilecekti,

karanlıklara inat. Yağmur ilk ve bekli de son defa o

çölleri cahiliye kirinden arındıracaktı o günden sonra.

Efendiler efendisi kainata teşrif ediyor rahmet

bulutları dört bir yanı çeviriyordu. Ebediyetten o güne

uzanan boşluğu dolduracaktı efendiler efendisi.

Benzersiz kokusunu alıştıracaktı gönüllere. O

gönüller bir bir bağlanacak kardeş olacaktı

Rasulullah'ın nurlu eliyle. Öyle ki bir kelimesiyle

bugün de gönülleri birleştiriyor. O'nu görmemiş

gözlere "Kardeşim!" diye fısıldıyorlar. Denizlerin

suyu mürekkep olsa seni anlatmaya yetmez gül kokulu

peygamberim. Bizi çamurlu ellerimizle bulmuştun

sen. Dünya kirlerine bulanmış elbiselerimizle

bulmuştun sen. Kibir tenimize sinmişti ama

aldırmamıştın. Belki ağzımız kokuyor ama yüzünü

bile buruşturmuyordun. Belki kaba konuşuyorduk

ama sen kulaklarını bile tıkamadan dinliyordun

efendim. Ve bu insanlardan zarif bir ümmet

çıkarıyordun. Gülen bir yüzünle, tatlı bir sözünle

ruhlarımızı sana emanet etmiştik sanki. Hiç

utanmadan hiç endişe duymadan ne bir kınaman vardı

yüzünde ne de elinin tersiyle itildi bir insan. Çünkü

senin Rabbin bizim bedenlerimize ve yüzlerimize

değil kalplerimize bakardı. Çünkü sen bizim kokan

ağzımıza yırtık elbisemize, kirli bizim kokan ağzımıza

yırtık elbisemize, kirli ellerimize değil Rabbinin

nazargahı olan kalplerimize bakardın, kalplerimize

şifa olurdun. Senin gelmenle kirlerimiz toprakla

örtülmüş bir kaya gibiydi de yağmurlarla yıkandı sanki.

02 erguvan

Affet

O yağmur Nisan ayının yağmuru oruçlarımızın bin bir

bereketi sanki. Hatalarımız gülümseyen dudaklarının

altında kaybolmuş insaniyetimizi pürüzsüzlüğe

kavuşmuştu sanki. Ve Medine… Kutlu zaferli

Medine… Senin semaya açılan avuçlarını ev sahipliği

yapmıştı Medine. Yıllardır, düşman olan Evs ve

Hazrec kabileleri bir duruşunla kardeş oluvermişti.

Kardeş olup birleştirmiştin efendiler efendisi onları.

Daha önce hiç görmediği insanlara kucak açmıştı

Medine. Medine soğuk gecelerde bir örtü bir ateş

olmuştu muhacire. Paylaşmamış âdete hibe etmişti

malı mülkünü Ensar'a. Sen doğunca bir gece Nur

dağından, tüm renkler tek bir renk, tüm ırklar tek bir

ırk oluvermişti. Senin sana inanmayana bile, senin

Rabbine inanmayana bile saygın vardı. Ya şimdi…

Şimdi ise affet bizi Rasulullah. Mısırda eli ayağı kan

içinde olan çocuklar için affet bizi. Göklerde uçurtma

görecek gözlere bombalar yağdığı için affet bizi.

Henüz doğmamış kardeşlerimizin ölümü için affet

bizi. Bir gün buyurmuştu ki; "Müminler birbirlerini

sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini

korumakta bir vücuda benzerler. O vücudun bir uzvu

hastalandığında diğer uzuvlarda bu sebeple bir uykusuzluğa

bir ateşli hastalığa yakalanırlar." Oysa bizi

bugün orada o kardeşlerin ölümle pençeleşirken çok

rahat uyuyoruz Ya Rasulullah. Çok rahat gerine gerine

uyanıyoruz uykumuzdan. Çok güzel yemekler yapıp

hiç doymayacakmışız gibi yiyoruz onları. Ve

göbeğimizi kaşıyıp çok da güzel izliyoruz taze

ölümleri… Evet. İnsaniyetimiz sükût ettiği için affet

bizi efendiler efendisi. Allah uğrunda senin uğrunda

birbirimize kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayıp

savaşamadığımız (Saff/61-4) için affet bizi. Senin

samimiyetini senin dinini anlayamadığımız için,

kardeşlerim dediğin gözü yaşlı analara, çaresiz kolunu

bacağını yitirmiş babalara, küçücük avuçlara ve ufacık

ağzında mer mi dağılmış bebeklere sahip

çıkamadığımız için affet bizi…

Ama en önemlisi senin samimiyetini

yaşatamadığımız için affet bizi. Ne dinimizi

yaşayabiliyor uz rahat evlerimizde ne de

kardeşlerimizle samimi bir tebessümle gülebiliyoruz.

Günler değişti samimiyetsizlik kapladı

semalarımızı. Senin samimiyetin bu asrı bile

aydınlatıyor. Senin izinden yürümenin azmiyle

çıkıyorum yola ey Efendiler Efendisi.


Yarın Yoktur

Yorgunluktan kendini koltuğa bıraktığında

saat gecenin bir buçuğu idi. Gözlerinin altı çökmüş,

yüzü yorgunluktan sararmıştı. Bu aralar başı da çok

dönüyordu ve bunun neyin nesi olduğunu

anlamıyordu. Biraz oturduktan sonra yavaşça

oğullarının odasına gitti, üstlerini örttü. Büyük oğlu

Atakan henüz 7. Sınıftı ve mimar olmak istiyordu.

Küçük oğlu Efe ise 4. Sınıfa gidiyordu ve onun da

büyük hayalleri vardı. Sevgi Hanım gecenin

sessizliğinde bir müddet durakladı, onları seyretti.

Eşini düşündü, eşinin ölümünü, o feci trafik kazasını...

Bunları düşünürken kendini çok halsiz hissetti ve başı

dönmeye başladı. Ayakta duramadı. Hemen odasına

gidip uyumalıydı. Dinlenmesi gerekiyordu. Oğulları

için, kendisi için dinlenmesi, dinç olması gerekiyordu.

Çünkü çocuklarının ona ihtiyacı vardı. Çünkü hayat

durmuyordu; ilerliyor, ilerliyor ve insanın karşısına çok

farklı şeyler çıkarıyordu.

Sevgi Hanım, çok başarılı bir avukattı, işini

seviyordu. Iş arkadaşları da ondan memnundu.

Çevresi tarafından sevilen biriydi. İbadetlerini elinden

geldiğince yapmaya çalışırdı. Yeni kapanmıştı,

başörtüsünün içinde kendini eskisine göre daha

huzurlu hissediyordu. Şimdiye kadar gaflet içinde

yaşamıştı ama geç de olsa bir şeylerin farkına varmaya

başlamıştı. Namaz borcu çoktu, oruç tutmazdı. Ama

şimdi bunları telafi etmek istiyordu. Allah'a karşı olan

sorumluluklarını yerine getirmek istiyor, bunun için

hayatın tüm yoğunluğunun arasında Allah'a karşı

sorumluluklarını unutmuyordu, unutamıyordu. Zira

hayat unutacak kadar uzun değildi. Her an ölüm

kapısını çalabilir, bu hayattan göç edebilirdi, işte Sevgi

Hamının sorumluluklarla dolu, yüklü bir omzu vardı.

Bu yük oğullarının yüküydü. Bu yük kendi hayatının

yüküydü.

O gün öğleden sonra ofisten erken ayrılmaya

karar verdi. Bilgisayarını kapattı, hızla ayağa kalktı.

Kapıya doğu ilerlerken gözleri karardı ve yere düştü.

Kendine gelmeye çalıştı. Öğle yemeği yiyememişti.

Belki ondandır diye düşündü. Bu kadar işin arasında

kendine fazla vakit ayıramıyordu. Ama bunun yanında

çocuklarına da böyle görünmemeliydi. Giderken bir

şeyler atıştırırım diye düşündü. Bundan önceki 3 gün

oruç tutmuştu. Ara ara bu şekilde kazaya bırakılmış

or uçlarının tutuyor, Müslüman olmasının

sorumluluğunu bildiği için büyük gayret sarf ediyordu.

Hemen yerinden kalktı, toparlandı. Kendine gelmek

ve ferahlamak için iş yerinin lavabosunda abdest aldı

ve üst kattaki mescitte öğle namazını kıldı.

Mihriban YILMAZ

Namazın ardından o ilahi atmosfer içinde

Rabbi ile baş başa kaldı. Elleri semada, sessizce birkaç

dakika bekledi. Aklından geçenler, yüreğinin sızıntıları

her şeyi anlatıyordu. Gözlerinden damla damla yaşlar

süzülürken dudaklarından şu cümle döküldü: “Sabır

ve kolaylık ya Rabbi!” bu cümleyi söyler söylemez

sanki bütün sema, yed, kat gökteki melekler hep bir

ağızdan “Amin!” demişti. Bugünkü öğle namazını da

kalmıştı çok şükür. Üzerindeki sorumluluğu yerine

getirmenin mutluluğunu yaşarken çocuklarını okuldan

almak için merdivenlerden iniyordu.

Akşam yemeğinde Efe “Anneciğim, bugün en

sevdiğimiz yemekleri yapmışsın. Böyle güzel yemek

yapmayı anneannemden mi öğrendin?” dedi. Sevgi

Hamının yüzü bir anda değişti. Durumu toparlamaya

çalışarak “Yok Efeciğim. Ben zaten yemek yapayı

biliyordum.” dedi. Konu akrabalardan açılınca Atakan

“Anne, dedem neden bizi hiç ziyaret etmiyor ya da

neden biz ona gitmiyoruz.” deyince Sevgi Hanım,

“Bakıyorum karnınız doydu, çeneniz açıldı. Hadi

bakalım doyduysanız ellerinizi yıkayın, doğru

dersinizin başına.” Dedi. Efe “Anneciğim ödevlerime

bana yardımcı olur musun?” Sevgi Hanım, “Tabi

yardım ederim. Ben bunun için varım.” dedi

gülümseyerek. Çocuklar sevinçle odalarına koşarken

Sevgi Hamının başına bir ağrı saplanmıştı. Bu baş

ağrısı ve baş dönmelerini yorgunluktandır deyip

geçiştiriyordu ama galiba bir doktora gitmeliydi. Yarın

işten izin alıp doktor olan arkadaşı Banu'yu bir ziyaret

etmeliydi. Mutfağı topladı. Oğullarının yanma gitti

hemen. Efe ve Atakan çok zekiydiler. “Leb” demeden

“leblebi'yi anlarlardı. Bu huylarını babalarından almış

olmalıydılar. Ama eşi vefat edince Sevgi Hanım çok

büyük bir sorumluluk altında iki oğluyla beraber

yapayalnız kalmıştı. Mücadele etmeliydi, hem de hiç

olmadığı kadar direnmeliydi. Sadece kendisi için

yaşamıyordu çünkü sevgisi dünyaya bedel iki evladı

vardı. Evlat demek yüzünde solmayan bir tebessüm,

yüreğinde hep bir kelebek uçuşu demekti. Ama yalnız

da değildi Sevgi Hanım: Rabbi vardı. Onu gözeten,

esirgeyen, bağışlayan Rabbi vardı. Yalnız O'na karşı da

sorumlulukları vardı. Mesela yatsı namazını henüz

kılma- mıştı. Hemen kalkıp kılarsa, birkaç vakit kaza da

kılabilirdi. Oğulların yapmaları gereken ödevlerde yol

gösterdikten sonra kalktı ve Allah'ın huzuruna doğru

koştu. Şimdiden bu yolda içini gerçek bir huzur

kaplamıştı.

erguvan

01


Arabaya doktora giderken arabanın dikiz

aynasından okulun kapısından girmekte olan

oğullarına el salladı. Çocukları okulu çok seviyordu.

Bu da onların sorumluluğuydu zaten ve severek

yapılan sorumlukları, onlara birinin hatırlatması

gerekmiyordu. Çünkü çocukları geleceklerini

kurmak için gereken sorumluklarını biliyorlar ve ona

göre davranıyorlardı. Sevgi Hanımın bu konuda içi

rahattı. Sorumluluklarını bilen ve ona göre davranan

pırlanta gibi evlatları vardı. Sorumluluklarının

bilinciyle yaşadıkları için de her konuda başarılıydılar.

Doktor Banu Hanım, Sevgi Hamının liseden

arkadaşıydı. Üniversitede pek görüşmemişlerdi ama

yıllar sonra tekrar karşılaşmışlar ve görüşme

başlamışlardı. Banu da Sevgi Hanım gibi mesleğinde

başarılıydı. Her ikisi de zamanında sorumluluklarını

yerine getirdiği için şimdi mesleklerini başarıyla icra

ediyorlardı. Birbirlerini de çok seviyorlardı ve sürekli

bir araya gelerek hayatın yükünü paylaşıyorlardı. Ama

bu birlikteliğin çok uzun sürmeyeceği anlamıştı Banu

Hanım çünkü elinde Sevgi Hamının az önce

sonuçlanan tahlilleri vardı. Durum hiç de parlak

değildi. Bunu Sevgi Hanıma nasıl anlatırdı? Eşinden

yadigar iki evladı vardı ve Sevgi Hanım onlar için

mücadele etmek zorundaydı. Kadere razıydılar

elbette ama Sevgi Hamının başına bir şey gelirse

çocukları ne olacaktı? Bu kadar sorumluluğu kime

bırakıp gidecekti? Banu Hamının i.inde fırtınalar

kopuyordu, yüreğinin bam teline dokunmuştu bu

durum. Sevgi Hanıma kanser olduğunu ve artık

yapacak bir şey olmadığını nasıl söyleyecekti? Rengi

attı, yüzü soldu. Sevgi Hanım hisleri kuvvetli biriyi ve

durumu anladı. “Kötü giden bir şeyler mi var?” diye

sordu. Banu Hanımda fazla iyimser davranamadı,

bunu açıkça söylemeliydi. Ama kafasını bir türlü

toplayamıyor, kelimeleri birbirine ekleyemiyordu.

Yüzünü al bastı, boncuk boncuk terledi, sakin olmaya

çalışarak: “Sevgiciğim, seni çok seviyorum

biliyorsun. Sen benim en iyi arkadaşımsın, kalbinin

temizliğinden hiç şüphem olmadı. Senin sayende ben

de huzuru buldum, Rabbimi buldum. Hayattaki en

önemli sorumluluklarımı bana sen öğrettin. Hakkını

hiçbir zaman ödeyemem. Senin hakkındaki önemli

şeyleri, bilmen gerekenleri senden saklayamam.

Sevgi, maalesef kanser hastalığına yakalanmışsın ve

çok üzgünüm, bu işin tedavi boyutu kalmamış.

Bundan sonraki süreçte çocuklarını düşünmelisin,

onlar için ne yapabileceğine bakmalısın. Zira çok

fazla zamanın kalmamış olabilir.” Banu son

cümlelerini zar zor söyleyebilmişti, ağlanmaktan artık

konuşamaz olmuştu.

Sevgi Hanım ise sadece bakakalmıştı. Kanser

mi? Tüm bedeni uyuşmaya başladı, beyni durdu,

dilinin kelimeleri söylemeye mecali kalmadı.

Düşündüğü tek şey ise çocuklarıydı. Çocukları ne

olacaktı? Yerinden yavaşça kalktı, hastaneden çıktı.

Gözlerinden yaşlar sağanak sağanak akıyordu. Banu

Hanım ise arkadaşına dur bile diyemedi.

Sevgi Hanım hastaneden çıkarken beyni

zonkluyor, kulakları uğulduyordu. “Allahım bu nasıl

olur? Çocuklarım, umutları bir kuş kanadında uçan

çocuklarım ne olacak, onlara kim bakacak. Önce

yetim sonra da ben gibi öksüz mü kalacaklar? Benim

kaderimi onlar da mı yaşayacak? Hem sana karşı olan

görevlerimi, eksiklerimi tam olarak yerine

getirememişken... Yarabbi henüz hazır değilim.

Huzuruna çıkmaya hazır değilim. En hayırlısını sen

bilirsin. Hikmetinden sual olunmaz. Ama ben ne

yapacağım. Bana yol göster Allahım!” Bu düşünceler

beynini kemiriyordu. Sahildeki banka oturdu. Denizi,

martıları, gemileri, simit satanları, dünyayı ilk kez

görüyormuş gibi seyre daldı. Sevgi Hamının gönül

kuşu dünya kelamını unutmuş, sadece Rabbi ile

konuşuyordu, imtihanına boyun eğecek, elbette isyan

etmeyecekti. Ama çocukları kime emanet

edeceğinden, geç farkına vardığı sorumluluklarının

altında ezilmekten de korkmuyor değildi. Rabbinin

karşısına bu yükle nasıl çıkardı? Suskun ve yorgun bir

halde içine akıttı gözyaşlarını. Oturduğu bank dile

gelseydi o da Sevgi Hanımla hemhal olur, o da için

için ağlardı. Sevgi Hanım en çok da utancından

ağlıyordu, yıllarını beyhude bir hayata harcamanın

utancına.

Sevgi Hanım saatine baktığında çocuklarının

çoktan okuldan çıktıklarını fark etti. Nasıl da

dalmıştı. Daha şimdiden sor umluluğunu

unutuvermişti. Hemen toparlandı ve yola koyuldu.

Okula vardığında çocuklar okul kapısının önünde

kaygıyla bekliyorlardı. Arabaya bindiklerinde

“Anneciğim neden geç kaldın?” diye sordular. Sevgi

Hanım özür diledi ve bir daha olmayacağına söz

verdi. Ama içi sızladı. “Bir daha” sözcüğünün aslında

ne güzel bir anlamı olduğunu fark ettiğinde artık çok

geç olduğunu da anladı. Akşam çocukları yatırdıktan

sonra kılabildiği kadar kaza namazı kılacaktı, telafi

edemediğini de Allah'tan af dileyecekti. Ne de olsa

Rabbinin merhameti sonsuzdu. Duasını ettikten

sonra uzun uzun geçmişin muhasebesini yaptı Sevgi

Hanım. Artık babasına gitmeliydi, geç de olsa. Ne

olursa olsun sonuçta onun kızıydı. Bu durumda da

kovacak hali yoktu ya.

02 erguvan


Ertesi gün iş yerinden izin aldı. Arabasına

bindi ve babasının evine gitti. Yol boyunca sürekli

içini bir şeyler kemirdi, kaygıyla kalbi sıkışıp durdu.

“Ya ters tepki verirse, ya çocuklarımı kabul etmezse.

O zaman ne yaparım? Ondan başka gözümün nuru

evlatlarımı emanet edecek kimsem yok ki benim!”

her şeyi göze alıp bunu çocukları için yapmak

zorundaydı. Şimdiye kadar evlat olarak sorumluluğu

ertelemişti ama kaybedecek vakti kalmamıştı.

Kapının önüne geldiğinde kalbi yerinden çıkacaktı.

Korkuyordu, aklı karmakarışıktı, tedirgindi.

Aceleyle merdivenleri çıktı. Müstakil bir evde

oturuyordu babası. Zili çaldı, saniyeler yıl olmuştu

resmen. Babası karşısında kızını görünce afalladı

ama yüzünde ne hissettiğine dair hiçbir belirti yoktu.

Sevgi Hanım ise sadece sustu. Hasan Bey yılların

kamçıladığı özlemle kızına baktı, sanki yıllar onu

güzelleştirmiş ancak bir o kadar da yıpratmış,

yaşlandırmıştı. Sadece “Kızım!” diyerek sarılabildi.

ikisi de ağlıyordu. Yıllar acımasızdı, telafisi de yoktu,

ikisi de boşa geçip giden yılların pişmanlığıyla sadece

ağlıyorlardı. Hasan Bey aslında kızını çoktan

affetmişti, yıllarca kızının ve torunlarının hasretiyle

YAZININ

DEVAMI

GELECEK

erguvan

01


02 erguvan

resim


Yoksul Kimdir ?

Mehmet KOÇYİĞİT/Teknisyen

Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan kişi yoksuldur.

Recep ÇAL/Meslek Dersleri Öğretmeni

Maddi anlamda yoksulu herkes bilir. Manevi

anlamda yoksul; dinden, diyanetten, Allah'tan,

kitaptan, peygamberden, istikametten nasipsiz

kimselerdir.

Zeynep ERKOL/TDE Öğretmeni

Asıl yoksul odur ki kendi içindeki hazinelerden

habersizdir. Allah'ın kendisine verdiği nice nice

güzellikleri göremeyen yoksuldur. Ötesinde

mutsuzdur. Değilse imkanları olmayan nice gönlü

zengin insan vardır ki dünyaya güzellikler katar.

İbrahim ERKOL/Müdür Başyardımcısı

Yoksulu parası, imkanı olmayan anlamında biliriz

hepimiz. Ancak asıl yoksul bu dünyaya niçin

geldiğinin farkında olmadan yaşayıp gidendir. İnsan

Allah'ın kendini seçerek gönderdiğini bilir, ona göre

yaşarsa zengindir.

Şükran Gezgin/Fizik Öğretmeni

Sevgisiz ve mutsuz insandır.

Hüseyin Çakmakçı/Coğrafya Öğretmeni

Düşüncesiz insandır.

Yasemin AŞKIN/TDE Öğretmeni

Bence yoksul kalbinde iman, merhamet ve adalet

duygusu olmayandır.

Zafer AKKUŞ /Müdür

Yoksulluk göreceli bir kavramdır. Yoksulluk kişiye

göre değişir. Kişi vardır çok zengin olarak tanır

kendini, kişi vardır fakir olarak tanır kendini.

Yoksulluk kişinin kendisine bağlıdır.

Mehmet Ali Altın/Müdür Yardımcısı

Elindekinin kıymetini bilmeyendir.

Mustafa EREN/Meslek Dersleri Öğretmeni

Bütün dünya nimetlerinden yoksun olan kişidir.

Yoksul, günlük ihtiyaçlarını karşılayamayandır.

Fatma Gül ŞAHİN/Öğrenci

Yoksul kimse, dininden, İslam'dan, Allah'tan

habersiz yaşayan kimsedir. Bu kişi hem dünya hem

de ahret yoksuludur.

Melih DOĞAN/Öğrenci

Parası olmadığı halde kuru ekmeği bıkmadan yiyen,

gurulu,şerefli kişidir. İçi ağlayan yüzü gülen yine de

şükredendir.

Eren Can SAĞLIK/Öğrenci

Gönlü iyiliklere kapalı olan kimsedir.

Osman Nuri SİNGİN/Öğrenci

Elindekilerle yetinmeye çalışandır. Mutluluğu

parada değil hayatta bulan kişidir.

Fatih ÖZTÜRK/Öğrenci

Halep'teki insanlar gibi annesi babası olmayan,

engellerle yaşamak zorunda kalan kimseler

yoksuldur.

Merve Nur İLGÜN/Öğrenci

Her şeyden kısıtlanan, ihtiyaçlarını karşılayamayan

kişidir. Genellikle komşularının yardımıyla

geçinendir.

Hatice EKİZ/Öğrenci

Bence yoksul vicdan, edep ve iman yönünden eksik

kalmış kimsedir.

Sabri DOYDAŞ /Öğrenci

Maddi anlamda parası olmayandır. Manevi anlamda

sevgi yoksuludur. Karamsar olan kişidir. Her türlü

yoksulluk vardır; bilgi yoksulu, duygu yoksulu,

maddi yoksulluk buna örnektir.

erguvan

01


Rumeysa TEKİN

Dostun var mı diye bir düşün. Gerçekten

düşündüğünde elinden tutacak bir dostun var mı?

Dost nedir peki? İşte şu üç kelime dostluğu anlatır:

Paylaşmak, fedakârlık ve güven.

Sessizliğe boğulduğunda, yalnız hissettiğinde

bir el uzanır omzuna. O yalnızlıktan, sessizlikten

kendi yalnızlığına çeker seni. Yeşilliklerin gülmesi

için ağlayan bulutlar gibidir dostlar. Dostluk beraber

ağlamak, beraber gülmek, beraber koşmaktır.

Dost bulutlu bir günde güneşin parlak

ışıklarını göstermesi gibi en sıkıntılı zamanlarınıza

düşen bir güneş ışığıdır. Seni yalnız bırakmaz.

Gerçek dost sen ateşin üstündeyken sana el uzatır.

Dostluk

Herkes dost olur mu? Dostun sandığın

insanların yanında olmadığı zamanlarda olur. Sana

ihanet eden seni sırtından vuran dost diyebildiklerin

bir de her anında yanında olan, her zaman

g ü v e n d i ğ i n g ü v e n i n i s a r s m a y a n d o s t

diyebildiklerin… Yarınlar ne getirir asla bilinmez,

yeri gelir sadece iki ay tanıdığınız birine herkesten

çok güvenirsiniz.

Dostluk için önemli olan yıllar değil o yıllar, o

vakit içerisinde sana ne kazandırdığı senin için neler

yaptığıdır. Zamanında mutluluğu için çabaladığın,

her zaman yanında olduğun üzüldüğünde,

çağırdığında koşa koşa gittiğin insanların sizi yüz

üstü bırakması ağır bir durum.

Melike GÖKPINAR

Dost! Dost deyince herkesin aklına birkaç

isim, birkaç müzik veya birkaç film gelir. Çünkü

dostluk acı tatlı her şeyi paylaşabilmektir. Dostluk

beraber gülmek, beraber ağlamaktır. Mesela sen eğer

bir dosta sahipsen asla yalnız olmazsın. Çünkü araya

ne mesafeler ne de zaman girebilir. Dost ona en çok

ihtiyacın olduğunu hissettiğinde yanımızda

olabilendir. Onu dost yapan şey ise ona ihtiyacın

olduğunu söylemeden yanında olması gerektiğini

bilmesidir. Arkadaşlık ise dosttan farklıdır, onları biz

seçmeyiz onlar için savaşmayız, onlar için ağlamayız.

O bulunduğumuz ortamdaki herkestir ama dost

kolay kolay bulunmaz, ona sahip olmak için çok şey

yaşanmış olması lazım. Hani derler " ya dost kara

günde belli olur." Bu öylesine söylenmiş bir söz

değildir. Çünkü dost senin kara gününü bilendir. Sen

belki en sevdiğin eşyanı kaybetmişsindir. Bunun

değerini en iyi şekilde o bilecektir. Belki sen hayatta

en sevdiğin kişiyi kaybetmişsindir. O yine oradadır,

bir şey söylemesine gerek yoktur senin sadece onun

yanında olduğunu bilmen yetecektir.

Dostluk Nedir ?

Belki hiçbir şey söylemeyecektir, bir bakışı onun

sana tek bir sarılışı sana bütün o kırgınlıkların,

üzüntülerin, mutsuzlukların getirdiği acıları

hafifletir. Herkesin dosta ihtiyacı vardır. Bunu bir

dosta sahip olmadan kimse anlayamaz.

Dostun ne olduğunu bir dosta sahip

olmadan bilemezsiniz. Hayat kısa, üzüntülerinizi

hafifletmek ve yalnız kalmamak için eğer bir

dostunuz yoksa kendiniz birilerine dost olmayı

deneyebilirsiniz. Ama eğer bir dostunuz varsa sakın

onu kaybedecek bir şey yapmayın çünkü dost zor

bulunur. Hatta dost günümüzde bir elmas parçasına

benzer, bulmak çok zor satın almaksa imkansız.

Çünkü dost senin hissettiklerinin vücut bulmuş

halidir. Onunla farklı iklimlerde ta ezelden

tanışmışsınızdır. Bu tanışıklıkla birbirinize sahip

çıkmışsınızdır. Dostu olana dert neylesin, dostu

bulamayana huzur, mutluluk ne getirsin.

02 erguvan


Dostluk

Dostluk nedir? Düştüğünde seni kaldıran el

mi yoksa sakar olduğunu söyleyen dil mi? Sahi nedir

dostluk? Bence dostluk, düştüğünde seni kaldıran

bir el, canının yanıp yanmadığını soran bir dil ve hep

yanında olduğunu hissedebildiğin sıcacık yürektir.

Karşılıksız sevgidir dostluk. Seni en iyi anlayan, kötü

zamanlarında yanında olan, seni en çok düşünen,

değer veren, sırlarını paylaştığın kişidir dost. Üzgün

olduğunu gördüğü ilk an kestiren bakıştır dostluk.

Moralin bozuk olduğunda sebebini değil de nerede

olduğunu sorandır gerçek dostun.

Zeynep AYTEN

Zevklerinin ve düşüncelerinin uyuştuğu,

kahkahalarla güldüğün gözyaşlarıyla dertleştiğin

kişiye denir dost. Sol tarafını ısıtan samimiyete

sahiptir her zaman. Bedeninin bir parçası gibi

vazgeçilmezindir, olmazsa olmazındır. Arkadaşlıkla

karıştırılamayacak kadar fedakârlık ve zaman

gerektirir dostluk, çok nadir bulunan bir çiçek

gibidir. Yapraklarında içtenlik ve huzur, köklerinde

ise uzun süre öncesine dayanan arkadaşlık ve anlayış

barındırır…

erguvan

01


Kübra ERTUĞRUL

Sobanın üstünde çıtırdayan kestaneler, etrafa

yaydıkları o mis gibi kokuyla dolmuş bir oda…

Sobanın etrafında kestanelere bakarken gözleri

donuklaşan çocukların geldiği bir yerdir burası:

Hayal dünyası… Hepsi için farklı, hepsi için ayrı

güzel. Kimi yemyeşil bahçelerde kuşlarla şarkı

söyler, ağaçlarla dost olur. Kimi bir uçurtmayla

bulutları üstünde yolculuğa çıkar. Kimi kağıttan bir

gemiyle diyar diyar gezer. Kimi de uzayda yıldızlarla

el ele oyunlar oynar, kuyruklu yıldızlarla dolaşır…

Peki ya siz hiç o dünyalara gittiniz mi?

Elinizde olduğunu düşündüğünüz ancak onların

esiri olduğunuz o küçük kutular(telefonlar,

bilgisayarlar) bütün bunlara engel oluyor.

Düşe Çağrı

Sizi özgürlüğe çağırıyorum mutlulukta, huzurda,

heyecanda buluşmayı diliyorum tüm samimiyetimle.

Siz de o küçük kutulardan kurtularak buradaki

dünyaları keşfedin veya yeni dünyalar da siz kurun.

Kendinizi rüzgarın fısıltısına verin, kuşların

bestelediği ağaçların şarkılarını dinleyin. Gelin

bulutlarda zıplayalım, leyleklere el sallayalım.

Mutluluğun ışıklarıyla aydınlatalım dünyayı.

Huzurun nefesiyle can bulsun kainat. Hayal dünyasını

teknoloji ile değişmeyelim. Eskiden olduğu gibi

çocuklar hayalleri ile büyüsün, yarınların zorluklarını

görünce sığınacak limanları olsun hayal dünyaları.

Beyza KONUK

Hayallerimiz bizim kim olduğumuzun aynasıdır.

Hayal bir anne, hayal bir baba… Dünya siyah

beyazdır aslında. Hayalinle renklendirirsin orayı,

düşleyerek. Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir.

Çünkü hayallerle yaşarız. Hayatın başlangıcıdır düş.

İstediğinizi düşler, düşlediğinizi yapmak istersiniz,

yapmak istediğinizi gerçekleştirirsiniz sonunda. Elimizdeki

en büyük silahtır düş. Düşe kalka ilerlersiniz

bu hayatta. Ama yalnız değilsindir. Hayallerin vardır

yanında. Çünkü hayat insanın düşüne göre durur ve

ilerler. Hayal edin ve keşfedin diye. Ya düşlerinin peşine

düşmeye düşmeyi seçersiniz ya da olanları kabul

etmeyi. İşte bu yüzden sahip olduklarımızı görmek

için gözlerimizi değil hayal gücümüzü kullanmalıyız.

Dünyanın bütün büyük başarıları düşlerde saklıdır.

Çok çaresiz bir kişinin en çok ihtiyacı olan şey bile

düştür. Düşüyle ısıtır içini, öyle mutlu olur. Orada

her şey yolundadır çünkü. Düşlerle başlar hayat.

Öğrendiklerimiz bile düşlerden ibarettir. Saniyeler

sona neler olacağını bilmeden yıllar sonrasını

düşleyebiliyoruz. Ama zaten istediğimiz yere de

büyük düşler kurarak gelmiyor muyuz? Düşlersek

istediğimiz şeye sahip olabiliriz. Düşleriniz bittiği an,

yaşamınız sona gelmiş demektir. Önce düşler ölür,

sonra insanlar…

02 erguvan


Sürü Adamı

"Herkes g b olmak, olmayacak şey

Herkes g b olmak, olmamak g b b r şey."*

Seza Karakoç aslında "Halk ç nde Hak le

olmak" hak kat n zamanın vefasız ve acımasız

kalpler nde bu vec z sözler yle canlandırmak st yor.

Tıpkı "B r kalb n z vardır; onu tanıyınız."* d yen "Zar f

Adam" g b .

Batının ve İslam düşmanlarının yalanlar üzer ne nşa

ett ğ hayatın temel n kazımaksa " Halk ç nde hak le

olmak" ve ruhu bütün madde kaygılarından arındırıp

manayı en sam m düşünce ve duygular ç nde besley p

kucaklamakla mümkün.

"Halk aşksızsa sokaklar banka dükkanlarıyla

doludur."* Zar foğlu, para sevg s n n nsanları nasıl

aşktan mahrum ett ğ ne kalem n "herkesten" sıyırıp

kocaman h sler n avuçlarında ateşleyerek değ n yor.

Demek k "her aptal oluş" Allah'tan ve ölümden

ne zaman gafil kalırsak o zaman b z g zl ce, s ns ce ve

yavaş yavaş ç ne alıyor.

İbrahim Cafer TIKAÇ

İşte düşüncen n aslı burada başlar ve hak kî

düşünce burada şahlanır. Yan kapı ve anahtar mevcuttur.

Beklemede,

"Aç kapıyı haber var / Öten n ötes nden / Dudaklarda

şarkılar / kurtuluş bestes nden…"

Bu şarkılarla şek llenenler şahlanırlar ve z

bırakırlar. Sonra kanatlanırlar. "Sonsuzun haberc s "

artık ya "kundakta" yahut "kaldırımlarda" çağlayan

-çağlamak steyen- yalnız b r ırmak ve ç lel b r yüz.

Z ra,"… Kargalar sürü le kartallar yalnız uçar."*

*Seza Karakoç

*A. Cah t Zar foğlu

*N. Fazıl Kısakürek

*Ömer Hayyam

erguvan

01


Damla ZEREN

Sonbahar çeker hüzün rengiyle beni içine.

Renk renk çiçeklerin solduğu, ağaçların kızılımsı

kahveye, sarıya büründüğü bir ruh hali sarar

ruhumu. O hüznü içimde yaşarım. Yapraklar dans

eder sokaklarda, telaşlı adımlar koşuşturur

kaldırımlarda. Hayatın bir mevsim daha ilerlediğini

anlatır yapraklar. Bir hüzün mevsimidir sonbahar.

Hayatımızın geçen her bir günü düşen bir sarı yaprak

misalidir. Sonbahar dedikleri nedir ki? Sadece bir

mevsim mi? Elbette hayır! Aslında sonbahar hüzün,

sevgi, ayrılık ve daha birçok duygunun birbirine

karıştığı biraz ağlamaklı tatlar bırakır insanın

yüreğinde.

Sonbahar

Hüzünlü gecelerin korkunç öyküsünü

anlatmıştır pek çok şarkı , hüzün ve ümit yağan

sonbahar yapraklarının altında. Issız bir sonbahar

günü sokaklarda yalnızlık. Gerçekten hüzün dolu

mudur sonbahar? Hayır! Bütün bir senenin bizde

bıraktıklarını üzerimden atıp yepyeni ışıl ışıl bir

geleceğe hazırlanmaktır bekli de…Ben bu yüzde

severim sonbaharı yeni yeni baharlara hazırlanmak

için.Ağırlıklarından kurtulup yeni hayaller kurmak,

yarınlara taptaze uzanmak için.

Ve en sevdiğim mevsime geldik. Yapraklar

sararacak, incecik insanın yüreğine dokunan

yağmurlar yağacak. Sonbahar hüzündür, hüzün ise

insanı insan yapan duygu demektir.

Yasemin AŞKIN

Masallar "bir varmış, bir yokmuş"la başlar.

Masal deriz, gerçek değil sadece hayal… Halbuki

masal ürünü hayaller; gerçeğin, imtihanlarla dolu bu

hayatın ta kendisi.

Bir varsın bir yok, bugün varsın, yarın yok.

Hepimiz birer masalız şu dünyada: "Bir varmış"la

başlayan, "bir yokmuş"la biten.

O zaman insan neden hırslarının, öfkesinin,

sevincinin, gözyaşlarının, nefsinin, heveslerinin

p e ş i n d e n ay r ı l m ı yo r ? B i r g ü n h e p i m i z

göçtüğümüzde hangi öfkenin, hangi küslüğün,

hangi özrün anlamı kalacak ki?

Masal

Hiçbirinin. İnsanoğlu "Artık yürümek yetmez koşmalıyız!"

ile geçen günlerin hengâmesinden sıyrılıp

durup düşünmeli, hissetmeli, nefsiyle muhasebe

edip bugünün, yanındakilerin, sıcacık sarılmaların

kıymetini bilmeli. İletişim(!) çağında komşularımızı

tanımıyorken, pahalı saatler takıp sevdiklerimize

vakit ayıramıyorken, refah seviyesini yükseltip iç

huzura erişemiyorken, diploma üstüne diploma alıp

irfan ve sağduyu sahibi olmayan nesiller

yetiştiriyorken… Elimizde ne var ne yok? Yoktan

var eden, var ettiğini gama ram etmeyen, Allah var.

Gam yok!

02 erguvan


Nisan ve Yağmur

Rabbimin ne güzel nimetidir ki o yağmur.

Her damlası huzur verir insana. Yere düşüp birde

toprakla buluşunca yaydığı o muhteşem koku insana

huzur verir. Rabbim verdiğin her şeye çok şükür…

Yağmur ki bize verilen en güzel nimetlerden biridir.

Hiç pencereden yağmurun yağışını izlediniz mi? Ne

güzel düşüyor değil mi toprağa? Naif toprağı

incitmeden… Birbirlerini ne güzel tamamlıyorlar

yağmur ve toprak. Onları izlerken dalıp gidersin

hayallerine, umutların gelir aklına. Bir şimşekle

irkilirsin, yüreğine korku dolar. Kendine gelirsin

yağmurun sayesinde gittiğin o dünyalardan, geri

dönersin. En güzel zamanlar ince ince yağan

yağmurun altında yağmura aldırmaksızın dostlarla

yürüdüğünüz anlardır.

Birgül ARIKAN

Yağmurlar bize nisan'ı hatırlatır. Bereket ve

güzelliğin ayı " nisan"ı. Siz tanır mısınız suyu

zemzem olan nisan yağmurlarını, İlkbaharda

düştüğü kuru ve sert toprakları bir anne gibi şefkatli

kılan nisan yağmurlarını? Toprağa düşünce baharı

getiren ,denize düşünce inciler oluşturan, gül

fidanına düşünce goncalar açtıran, şifa niyetine

nisan taslarında toplanan bereketin sembolü olan bu

yağmur. Nisan yağmurlarının altında duralım, biz de

ondan nasibimizi alalım. Ruhumuza dokununcaya

kadar ıslanalım o huzur veren yağmurda. Huzuru

hissedelim yüreğimizde. İçimizdeki iyilikleri bahar

dalı gibi yeşertsin, beynimizin çorak kıvrımlarına

bereket getirsin yağmurlar, dünyadaki kötülüklere

inciler dökelim gözlerimizden. Yeryüzünden

kötülükleri ve savaşları silsin, tertemiz etsin nisan

yağmurları. İhtiyar dünyamıza ve acılar içinde

kıvranan insanlağın yüreğine artık bahar gelsin.

erguvan

01


İbrahim Cafer TIKAÇ

Yarınları Aydınlatan Dava Adamı

Bir dava adamı... Hepimizin üstüne

titrediğimiz büyük davayı kendi davası bilmiş bir

kahraman... Vatan ve iman meselesi uğruna canını

hatta cananını seve seve verebilecek derecede gözü

pek bir dava adamı. Hani, kıymetli sözlerin

bulunduğu gözyaşlarıyla yazılmış ve gözyaşlarıyla

okumaya değer, yıldız kokan şiirin şairi Mehmet

Akif...

Mehmet Akif, büyük bir vatan aşığıydı.

Büyük vatana büyük bir aşık gerekir. İman doluydu

göğsü çünkü onun. Aşkının kaynağıysa imanıydı.

Bastığı yerleri toprak diyerek geçemezdi Akif. Kutlu

Nebinin müjdesine layık olmuş Fatih'in sevdasını

bağrında taşıdığından mübarekti bu topraklar ve

nurla yoğrulmuştu. Şanlı şehitlerimizin mukaddes

kanları, gül kokan kanları ile bu topraklar bize vatan

olmuştu... İslam burada, hep burada kemale ermişti.

Henüz o doğduğunda yarından, yarınlardan; kader

ve kaderden bihaber bakıyordu evlerinin iman

kokan duvarlarına. Geleceğin ve geleceğinin

getireceği hüzünlerden habersizdi daha.

Büyüdü ilim öğrenmeye koyuldu. İlmin baş

düğümünü çözdü "kendini bildi önce". Adım adım

yürüyordu. Biraz biraz hazırdı hayata. Ve gecikmedi

hayatın ilk darbesi: Babasını kaybetti. Savaşın

ortasında komutansız kalmaktı babasız kalmak. Ne

üzücü hemen ardından bir darbe daha indi hayattan

Akif'in yüreğine; evleri yandı.

Ne olursa olsundu. Okumalıydı o, her şeye

rağmen okumalıydı. Çünkü "oku" ilk emirdi

Kuran'da. Okudu hatta sabra bile meydan okudu.

Hayal ettiklerini yapabilmeliydi. Sırların sırrına

ermeli, zorbaların zorunu ezip geçmeliydi. İlerde

Akif büyük davanın başrolünde oynayacaktı.

Şiire de oldukça ilgi duyan Akif "edip" olma

yolundaydı ve ediplerin edepli olması gerektiğine

inanırdı. Şiirleri iç dünyasının yansımasıydı adeta.

Ahlak, din ve toplumun dertleri şiirin temel

konusuydu.

İslam'ı gerçek İslam'ı gönüllere nakşetmek

gerekiyordu. Hele ki o zamanda. Çünkü artık eski

insanlar, eski yollar, eski kalpler yoktu. Eski

yağmurlar yağmıyordu geceye. Ne kervan kalmıştı

ne de at hepsi gitmiş, hepsi gitmişti. İyi insanlar, iyi

atlara binip gitmişti.

Evet, askeri açıdan büyük bir zafer

kazanmıştık. Ama çok şeyi yitirmiştik bununsa

farkında bile değildik. Akif bu durumdan hiç

memnun değildi. Yeni ve yabancı, saçma sapan

reçeteler tutuşturulmuştu Türk milletinin hasta

eline. Hasta halini daha da ağırlaştıran, onları

karanlığa sürükleyen reçeteler.

Savaştan önce kendini Arabistan çöllerine vuran

Akif, yalnızca Türk'ün değil bütün İslam âleminin

vehimlerle dolu vahim bir felakete sürüklendiğini

fark etti. Harp biter bitmez uzaklardaki din

kardeşlerine de nasihat etmek doğru yolu

görmelerini ve doğru yöne dönmelerini sağlamak

gayesiyle gitmeyi onlara hizmet etmeyi çok istedi.

Harp bitti bitmesine ama Akif'in şahsi sorunları

buna, bu fikrin gerçekleşmesine izin vermedi.

Davaya devam... Durmak olmazdı. Zaman

yamandı... Haller köttoü, haller perişan, zaman ahir

zaman. Akreple yelkovan kendi saatine düşman vefa

yok. Akif'e "toprak post, Allah dost görünüyordu"

sadece. Gerisi yalan... Doğru... Başımıza ne geldiyse

Hak'tandı. Fakat geliş sebebi Hak'tan ayrılmaktandı.

Olan olmuştu artık. Akif usanmadan bıkmadan

davasının arkasında durmalıydı. Hakk'ı yere göğe

haykırmaIlydı öyle de yaptı. Vazgeçmeden çabaladı

hep.

İslam'ın sinesinde vatan cüda olmuştu. Akif,

şiir adlı sarsıntılı yolda tek başınaydı. Ortada çetin bir

kavga... İslamiyet'e küfürler... Sağa tükürmeler...

Sağa tekmeler... Sağı itmeler... Bu edepten yoksun,

"şair demeye bin şahit gerek" denebilecek,

toplumun ruhunu alt üst etmeye ve utanma hissini

yok edip utanmaktan utanç duyan, duyarsız, kuralsız

bir nesil yetişmesi uğraşında olanların karşısında

dillere destan kocaman bir cesaret sergileyen yürek:

Akif "Zulmü alkışlayamayacağını zalimi asla

sevemeyeceğini" dile getiren Akif biliyordu ki

“Allah'ın en sevdiği emek zalime doğruyu

söyleyebilmekti."

Hayâsızlığa aşk, arsızlığa cesaret diyenlerin

hayâsız ve arsız fikirleri üzerine aslanlar gibi

korkmadan yürüyordu Akif. Neden ürksündü ki?

Ürkmüyor, kaçmıyor, susmuyordu. Susulacak yerde

konuşmak; konuşulacak yerde susmak korkaklıktı

asıl, bunu biliyordu. Hem nasılsa batıl eninde

sonunda yok olmaya mahkûmdu.

02 erguvan


Müslüman Akif, cesur şair, imanına ve vatanına dair

her şeye katlanan insan, yavaş yavaş kendimi öz

yurdunda garip öz vatanında paryaymış gibi

hissetmeye başlamıştı.Haklıydı. Zulme yıldırım olup

çarpmış, daima İslamiyet'in öncülüğünü yapmış,

mazlumun başını okşamış, hoşgörü ve edep timsali

İslam divanesi Akif olmuştu.

Gökte yıldırım varken ağaca sığınan üç beş

serseriye göz yuman, bize bizim olmayan değerleri

sunduklarında "Bir kere bile çiğnemeden

düşünmeden yutan evlat!/İşte bu aklın sırrın

ermediği akılları baştan alan bir berbat!" Ne de olsa

Akif de bir insandı. Onun da sabrı bir yere kadardı.

Bu hazin manzarayı gördükçe hüznü daha da

artıyordu. Giden dönmemişti hala geriye. Elden

kayıp düşmekteydi iffet, kaybolmaktaydı ar. Katran

dökülmüştü gecelere, olmuyordu sabah...

Düşündü, düşündü. Ve Mısır'a gitmeye karar

verdi. "Teselliden nasibim yok, hazan ağlar

baharımda/ Bugün hanümansız bir serseriyim öz

diyarımda" diyen Akif bu yabancılığa daha çok

tahammül edemezdi.

Ve gitti...

Mısır'a gitmesinin tek sebebi bu değildi.

Alçak gönüllü Akif, alçak olmaya gönüllü değildi. Ne

kişiliğinden ne de fikirlerinden vazgeçip küçülmek

istemiyordu. Vazgeçmediği takdirde de işsiz, aşsız ve

çaresiz kalacağından emindi. Bu yüzden gitmeyi

kalmaya tercih etti. Mısır'da biraz kaldı. Ama yaşı

ilerledikçe memleketine dönüp, sessiz ve sakin bir

yere çekilip, kendini yazmayı arzuladığı eserlerine

vermeyi düşünüyordu.

Fakat heyhat! Boşuna söylemişti Akif

"Edvar-ı hayat perde perde, Allah bilir ne var ilerde."

O vatanına döndüğünde hastaydı ve vatanına ölmek

için geldiğini çok iyi biliyordu. "Doğrudan doğruya

Kuran'dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söylemeliyiz

İslam'ı." fikrinin önderliğini yapmış milli şairimiz,

son günlerini Kuran'a adamak istedi ve hayata

rehber, Kitab-ı Ekber olan Kuran'ı Kerim'le meşgul

oldu.

İçli şair, çile kapısından erişilecek hayatı

bildiğinden o hayat için yatağını yorganını satmaya

razı olduğu halde ömrünün sonuna gelmişti. Ve bir

Pazar akşamı asli vatanına geldiği yere döndü. "Asım

Nesli'nin" vefakâr elleriyle de uğurlandı Arif.

Ölüm arifler için Akifler için, ne hoş ne ala!

İşte Necip Fazıl, sanki Akif'in ölümünü anlatıyor

mısralarında: "Ölüm güzel şey budur perde ardından

haber/Hiç güzel olmasaydı ölür müydü

peygamber?"

Evet, o ölmüştü. Ama davası ölmemişti. Bu dava

ölmez, ölemez ve ölemeyecekti... Çünkü "Asım'ın

nesli" var oldukça bu dava yaşayacaktı.

Onun ve onların bıraktığı emanet ak alınlarla,

parlak kalplerle en gür, en içten seslerle surda

mukaddes bir gedik açarak, dağları yırtıp geçit

yaparak; rüzgarın esmesine aldırmadan, güneşin

batmasına bakmadan madem sonu gül bahçesi; o

vakit yol üzerindeki dikenlere gönül koymadan,

gerekirse alevler püskürten ateşi bile öz vicdanında

söndürerekten, engelleri aşaraktan, su gibi

akaraktan; karıncalarla söyleşip devleri yıkaraktan;

sonu olmayan sonsuzluğun felaketten uzak; rahat ve

ferah koynuna "Asım Nesli"nin temiz ellerince, pak

gönüllerince teslim edilecektir. "Hep birden bir için

y a n a n b u k a l p l e r / K ı y a m e t d e k o p s a

sönmeyecekler!..." Söndürülemeyecekler...

erguvan

01


İbrahim Cafer TIKAÇ

Çam Yangınları

Buralarda vakit yeşermez

Tuğlalar hep kırmızıdır ayrıca

Sütunlar hep beyaz

Kuşkusuz ben

Zavallıyım

Baca rüzgârlı

Güz efkârlı

Şu ömrüme fısıldayan sehpa

Mum ateş gibi, ateş mumda gibi

Sanki eriyip gitmek umrumda gibi.

Nasılsa ölecekmişim

Ve her gün yeni bir intihara kalkışan mısralar…

Kuşlar yol ortasında

Topuklarımdan inen su

Yine de almayın içimdeki ukalâyı, üzmeyin içimdeki Yunus'u

Bütün gün nefret doluyum zaten

Bu gece deprem oluyor üstelik

Issız çam yangınları ve sessiz nidâ

Dumanımsı kulübeler ve karanfil kokusu

Balıkçı teknesi elveda

Uzayan kirpiklerimde nergis uykusu

Aşk, sana iğne getirdim

Balıkçılar reisi titre bana!

02 erguvan


Yüzyıllar Sonrasını

Işığı İle Aydınlatan Ecdadım Mevlânâ'ya

Merve Nur GÜNGÖR

Divan-ı Kebir'i incelerken gözüme şu dizeler

ilişti:

"Yaratılmıştan geç, Yaratan'a ulaş!

Âşık isen âşıklarla otur!

Gece gündüz demeden kapılarında dur!

Bu kapıdan içeri girdiğinde ise,

Yaratılmışlardan uzaklaş, Yaratanla otur!

Ey Geleceğimi Bugünü görüyormuşçasına

Aydınlatan Rehberim, Atam, Sevgili Büyüğüm Mevlana

Celaleddin-i Rumi;

Size olan saygım ve sevgim sonsuzdur.

Yukarıda yazdığım, sizin mısralarınız karşıma

çıktığından beri Size karşı mahcubiyetim kat ve kat

arttı. Ne göründüğü gibi olup, ne olduğu gibi görünebilen

bizler, gerçekten yaşadığımızı zannediyoruz.

Ancak çoğu zaman aslında içinde taşlaşmış bir kalp

olan bedenlerimizi gezdiriyoruz. Oysaki asıl

yaşayanlar sizlersiniz. Sizler hem yaşamış hem de o

günlerden bizlerin yapması g erekenleri

öğütlemişsiniz. Ne yazıktır ki bugünün insanı

verdiğiniz öğütleri sadece duvarına yazmakla

yetiniyor.

Mevlana Hazretleri, dünya bıraktığınız

dünya değil. Bir tarafı zifiri karanlık, öbür tarafı ise

güzelliklerle dolu, aydınlık "İnsanlık nereye

gidiyor?" sorusunu sormadan yapamıyorum. Her

gün yüzlerce hırsızlık, cinayet vb. olaylar yaşanıyor.

Sizin çok önemsediğiniz hoşgörü sadece laf olarak

dillerde dolaşıyor. Yani hoşgörüde deniz olmayı

bırakın bir su birikintisi kadar bile olamıyoruz.

İnsanlar birbirlerine tahammül edemiyor. Bir oyun

ve eğlenceden ibaret olan dünya bizim için

dönecekken sanırım biz onun için, onun etrafında

dönüyoruz.

Eğer hala yaşıyor olsaydınız, belki bir

mesnevi daha yazardınız. Bizler kıskançlıktan

birbirimizi yerken, kibirden başımız kaf dağına

değmiş, mazlumu göremezken, camiler boşalıp,

eğlence merkezleri dolup taşarken, bizim sizin

öğütlerinizi hayatımıza işlemeye ihtiyacımız var.

Öğütlerinizin duvarlarda değil, kalplerimizde

olmasına ihtiyacımız var. Bizlerin durumu bu kadar

vahimken, sizin ve diğer ecdadın yola diktiği

kandiller var şükürler olsun.

Benim gelecek hayalim, suçların azaldığı,

imanı kuvvetli, ecdadın izinden gidilen bir dünya.

Bunun için gerekli olan sizin şifa dolu

cümlelerinizdir. İnsanlığın ihtiyacı yaratılmıştan

geçip Yaratan'a ulaşmaktır. Umarım bir gün insanlar

artık Yaratanla oturmaya başlar.

Ey ölüm gecesini "düğün gecem" diye

tanımlayan atam;

İyi ki sizinle ve hayat ölçülerinizle

tanışmışım. Ben hayal ettiğim gelecek için çalışmayı,

sizin ve diğer ecdadımın gittiği yoldan giderek

insanları da bu yola sevk etmeye çalışmayı kendime

görev bilirim.

Sevgili Mevlana Hazretleri, size olan derin

saygı, sevgi ve muhabbetimle satırlarımı sonlandırıyorum.

Bıraktığınız eserler ve öğütler için dünya size

minnettardır. İyi ki varsınız, iyi ki bize ışık tuttunuz.

Sizi tanımaktan mutluluk duyan torununuz

erguvan

01


İMANI, HEYECANI,

KİMLİĞİ VE HEDEFLERİYLE

Prof. Dr. Osman ÖZTÜRK

A l l a h a h a m d v e s e n â l a r ,

Resûlullah Efendimize, Âl ve ashâbına

Salât ve Selam olsun...

Bu risalenin konusu; yine öncekiler gibi seminer ve

konferanslarda ele alınmış bir projedir.

Hamâsi ve heyecanî olmayıp, tevcîhî (yönlendirici) ve

irşâdî (yol gösterici)dir. Lâf ebeliği (demagoji) yapmak

yerine, tatbiki mümkün, yani uygulanabilir prensiplerden

bahsedilmeye çalışılmıştır.

Bazı tenkidî cümleler, birilerine sataşmak maksadıyla

olmayıp, hayalî bir hatadan bahsedilmediğini isbat

içindir.

Önce; “kim gençtir?”, daha sonra; “genç kimdir?” üzerinde

durulacaktır. “Adamlık” ve “adam” mefhûm/kavramları ele

alındıktan sonra; “genç adam” portresi ana hatlarıyla ortaya

çıkmış olacaktır.

“Genç adam”ın sahip olması gereken özellikler, ondan

beklenenler ve onun “olmazsa olmazları”; konunun

belkemiğini teşkil edecektir.

Bütün dünyanın, her zamankinden çok daha fazla

hareketliliklere sahne olduğu bir dönemde, bu

hareketliliğin temel taşı; “genç adam”dır. Bundan sonra da o

olacaktır. Ona gösterilecek ihtimam ve alâka; hâlin ve

istikbâlin şekillenmesinde nâzım rolü oynayacaktır.

Bu rolün müsbet icrâsında ve hayırlara vesile olmasında

nâçiz bir hizmetimizin olması niyazı ile...

Osman ÖZTÜRK

24. Rebiulâhir. 1424

24. Haziran. 2003

Aksaray - İSTANBUL

02 erguvan


GENÇ Kimdir veya Kim GENÇtir?

Burada, fizikî açıdan değil, rûhî bakımdan gençlik

bahis konusudur. Doğum senesinin gösterdiği yaşı

kaç olursa olsun; karşılığını Âhirette göreceği bir

hizmet ve iş teklif olunduğunda, tereddüd

geçirmeden: “Yaparım İnşaallah” diyen kimse gençtir.

Cinsiyet yani erkek veya hanım oluş, hükmü

değiştirmez.

Genç:

1) Hizmetten kaçmaz, mazeret üretmez ve

yüksünmez.

2) Hizmet için dünyalık düşünmez.

3) “Bir yapan bulunur”, “bana mı düştü”, “ben miyim

vatan kurtaran aslan” gibi kaytarma bahaneler

aramaz.

“İnşaallah yaparım” deyip, bütün samimiyeti ve

gücü ile varını yoğunu ortaya koyar. Hizmeti bizzat

yapar, yaptırır ve bu uğurda yıpranmayı, yorulmayı

ve hatta gerekirse canını fedâ etmeyi göze alır.

Hizmet esnasında çektiği sıkıntıları ve karşılaştığı

müşkilleri; günahlarına keffaret, sağlık ve dinçliğine

vesile ve yüksek manevi derecelere ulaşma vesileleri

olarak kabul eder.

İşte bu anlayışla hareket eden herkes; nüfus

cüzdanındaki “yaş” hanesine bakılmaksızın gençtir.

ADAM Kime Denir?

İman, milli kültür ve tarih şuurunun oluşturduğu

şahsiyyet ve kimliğe sahip insana; “adam” veya

“adam gibi adam” denir. Burada da yine erkek

tedâi/çağrışımı yanlış olur. Adam olmaz da erkek

olmuş ne kıymet ifade eder? Hanım olur da adam

olur çok şey ifâde eder. Dolayısiyle “adamlık” bir

şahsiyet konusu olup, cinsiyet konusu değildir.

“ G e n ç ” v e “ a d a m ” m e f h û m / k av r a m l a r ı n ı n

anlaşılmasından sonra; “genç adam” konusu da

tarifini bulmuş oldu: Hizmete ön şartsız ve pazarlıksız

tâlip, şahsiyyeti kıvâmında insana; “genç adam”

diyoruz. Şimdi sıra geldi; ülkemizin ve daha sonra da

dünyanın derd ve sıkıntılarının çaresi olarak

gördüğümüz; “genç adam”da aradıklarımız, bulmak

ve görmek istediklerimize...

Bunları iki ana başlık altında toplayabiliriz:

1) Allah korkusu

2) Mahlûkât/yaratıklara şefkat ve hizmet.

Şimdi gelelim; Allah’dan korkan ve yaratıklarına

şefkat ve hizmetle yaklaşan “genç adam”, bunları

nasıl ve nice ispat edecek konusuna:

1) GENÇ ADAM Okur

a) Öncelikle Allah’ın gönderdiği son kitab olan

Kur’an-ı Kerîm’i okur. Ehline sorarak; bol dipnotlu

ve izâhatlı bir mealli Kur’an okur. Daha sonra tefsire

yönelir. Bunlara vakit ayıramazsa, bu sebeble sadece

Kur’an metni okumaktan da geri kalmaz. Manası

anlaşılmayan Kur’an kırâetinin faydasızlığı gibi uçuk

fikirlere itibar etmez. Mealsiz, mealli veya tefsirli bir

okuyuşu, günlük bir vazife olarak muntazam yapar.

Bazı Âyetleri orijinali ve manasıyla ezberler.

b) Dinimizin ikinci kaynağı olan “Sünnet”i öğrenmek

üzere, usûlüne uygun olarak yapılmış çalışmalardan

H a d i s o k u r v e ö ğ r e n i r . A r a p ç a b i l m e s e

de bazı kısa metinleri aslı ve manası ile ezberler.

Hadis ve Siyer kültürünü de yine bu işin ehline sorarak

elde etmeye çalışır. Konulara göre derlenmiş

ve terceme edilmiş Hadis mecmuâ/kitaplarını tercih

eder. Tekrardan ve birbiriyle tezad teşkil ediyor

görünümünden azâde olan eserleri seçer ve bulur. Bu

bilgilenme de hergün olacaktır.

c) İlm-i hâl kitabı okur. Ehl-i Sünnet akide/inanç

sistemini, ibâdetlerini, helâl-haramları, günlük

hayatta karşısına çıkan meselelere müslümanca

yaklaşım tarzını, Allah’a ve kullarına karşı ifâ ile

mükellef olduğu vazifelerini, haklarını kullanmadaki

sınır ve tarzları, İslâm âdabını, ahlâkî konular ve

benzerlerini öğrenir. Tabii ki, yine işin mütehassısına

sorarak yapar bu çalışmayı.. Bir program dahilinde ve

hergün olmak üzere..

d) Diğer dinî, ictimâî/sosyal ve tarihî eserleri de

bilenlerin tavsiyesiyle okur.

e) Dergi ve gazetelerdeki ilmî ve fikrî yazıları da, aşırı

zaman kaybına sebeb olmayacak tarzda olmak

şartıyla ihmal etmez.

f) Yukarıdaki okuma çalışmalarını ciddi bir programa

oturttuktan sonra; zaman zaman aykırı düşünce

sahiplerinin kitap ve makalelerini de okuyabilir. Çok

zaman ayırmamak üzere.. Bunu şöyle de ifâde etmek

mümkündür: Öğrenip uygulamak için okunacaklar;

Allah’ın adıyla, yani “Bismillahirrahmânirrâhim”

le okunabilecek cinsten olanlardır. “Besmele”

çekerek okumaya lâyık görmediklerimiz, bilgilenmek

ve bilgi edinmek içindir.

erguvan

01


2) GENÇ ADAM İbadetlerine Düşkündür

Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi farz ibadetleri,

mükellef olduğunda ifâ edeceği zaten şüphesizdir.

Bunlara ilaveten “Genç adam”dan beklenenler:

a)Namazı, İtinâlı bir abdestle, vaktinde, cemaatle ve

tadil-i erkânla kılar. Ayrıca; teheccüd, işrak, evvabîn

ve abdest namazlarına itinâ gösterir.

b)Pazartesi, Perşembe veya her Hicrî ayın 13, 14 ve

15’inde oruçlu olmaya gayret eder.

c)Namaz sonrası tesbihlerini ihmal etmediği gibi,

istiğfar, Kelime-i tevhid, salavât ve Resûlullah

Efendimizin tavsiye buyurduğu diğer zikir ve

tesbihâttan meydana gelen, günlük virdi vardır.

Bunların adedini iştah ve imkânına göre ayarlar.

d)Zekât mükellefi ise de değilse de; kendi çapında

tasaddukda bulunur. Bu, fakire sadaka şeklinde

olabileceği gibi, “emr bil ma’ruf” için harcama da

olabilir. Bu işin ciddiyeti ancak günlük veya haftalık

şekilde yapılacak tasaddukları bir fonda toplamakla

mümkün olur.

3) GENÇ ADAM Haram ve Günahtan Korunur

Kesin haramlardan korunduğu gibi, şüphelilerden

ve mekruhlardan da korunur:

a)Yolda, okulda, televizyonda ve her yerde göz

zinasından sakınır.

b)Hukûki/meşrû bağ olmaksızın erkek-kadın

münasebetlerinden (arkadaşlık manasına gelen) uzak

durur.

c)Sigaranın; Kendisine sıhhî ve malî zararını

düşünerek, başkalarını da zaman zaman sıkıntıya

soktuğunun idrakinde olarak; bir irâde za’fı olan bu

illetten korunur. Dumanda teselli arayacak bir kimse

olmaktansa, adam gibi adam olmayı tercih eder.

d)Gevezelik, gıybet, dedikodu ve kaynağı belirsiz

haberlerle asla alış-verişi yoktur.

4) GENÇ ADAM Sorumluluğunun İdrakindedir

Nefsinden başlayarak, en yakınlarından devam

edip, Türkiye’den ve dünyadan sorumlu bir ağır yük

hamalı olduğunu müdriktir.

Allah’ın kendisine “halifetullah yani, “Allah vekili”

olarak baktığının” farkındadır. (Bakara (2)/30).

Dünyanın yaratıcısı ve gerçek sahibi olan Allah; arzın

yönetiminin İlahi irade doğrultusunda olması

vazifesini, insana havale etmiştir. (Enbiya (21)/105).

“İnsanoğlu çok zalim”; (İbrahim (14)/34), “çok cahil”;

(Ahzâb (33)/72) “ve çok aceleci”; (İsrâ (17)/11)

olmasına rağmen, “göklerin ve yerin üstlenmekten

korktuğu” (Ahzâb (33)/72) bu görevi kabullenmiştir.

Öyleyse verilen söz yerine getirilecek ve arzın

ı s l a h ı i ç i n m e s ’ u l i y y e t s ı n ı r ı t a n ı m a k s ı z ı n

koşturulacaktır.

Yük ağır, zaman sınırlı ve ömürler kısadır. Boş

geçirilecek vakte, işin tahammülü yoktur. İnce

düşünülürse, vazifelerin lâyıkıyla ifası için; uyku ve

yeme içme için ayrılan zamandan bile tasarruf

gerekecektir. Öğrenmede, öğretmede ve hatta

dinlenmede bile zamanı çok iktisadî kullanmak

mecburiyeti vardır. Televizyon karşısında, ayak üstü

sohbetlerinde ve çeşidli zaman öldürme celselerinde

harcanacak saatleri; bu ağır sorumluluğun yerine

getirilmesine aktarmak icab edecektir.

5) GENÇ ADAM Muntazamdır

Disiplinli bir hayatı vardır. Sabah kalkıştan itibaren

akşam yatışa kadarki bütün saatleri planlıdır.

Ders çalışması, iş hayatı, sorumluluklarının ifâsı,

dinlenmesi ve eğlenmesi hepsi bir program

dahilindedir. Ne TV ve internet karşısında saatlerini

harcar, ne de arkadaş gevezeliği ile vaktini boşa

geçirir. Başta zaman isrâfı olmak üzere, her türlü

isrâfa karşıdır.

Yemesi-içmesi de prensiplidir.

Düzeni bozacak müdahalelere karşı uygun şekilde

direnir. Fevkalâdelikler hariç program disiplininden

taviz vermez. Arkadaş ve dostlarının yadırgamaları

karşısında pes etmediği gibi, onları da böyle bir

planlı programlı hayata alıştırmaya çalışır.

Bu tarz bir yaşayışın ilk dönemleri zor gelirse de

zaman içerisinde çok tabii hale geldiği ve hiç de

kaideler içerisinde kıskaca alınmış bir kimse hissine

kapılmadığı görülecektir.

Biz hocalarımızdan; 60 sene aynı saatte traş olanını,

bir ömür boyu yemekten iki saat sonrasına kadar

ağzına su bile koymayanları tanımış olduk. Bu örnek

insanlarla yaptığımız müşterek çalışmalarda da

onların geliş-gidişleri dahil, hiçbir vazifeyi

aksatmadıklarına da şâhit olduk.

erguvan

01


6) GENÇ ADAMın Hizmet Programı Vardır

Hizmet programı; elbette yazılı olacaktır. Hatta

ajandayı bu programla zenginleştirmek gerekecektir.

Allah için Allah’ın kullarına sunulacak hizmetlerin

bir kısmı daimî/sürekli iken diğer bir kısmı da zaman

zaman olabilecektir. Bayramları, Ramazanları,

Kandil gecelerini, Hicrî Yılbaşı ve benzeri vesileleri

çok önceden hizmet programına almak lazımdır.

Bu vesileleri çeşitlendirmek ve verimli hale getirmek

için, elbette kafa yorulacak, fikrî üretim yapılacak

ve bilenlere danışılacaktır. Hülâsa; hizmet ajandasız

“genç adam” düşünülemez.

Talebe iken, meslek ve iş sahibi olduktan sonra,

işi başından aşkınken, neşesiz ve yorgun iken de

“genç adam”ın olmazsa olmaz kabul ettiği hizmetler

var olacaktır.

Efendimiz aleyhisselâm: “İnsanların hayırlısı onlara

faydası en fazla doku-nanıdır”. (el-Câmiussağîr, II,

8, Kahire-1321 H.) buyurmuştur. “Genç adam”;

garazsız ve ivazsız, geleceğe yönelik hesap

yapmaksızın ve karşılığını dünyada beklemeksizin,

hizmet nerede ise orada olacaktır. Kendisini hizmet

asansörü kabul edecek, ancak kime hizmet ettiğinin

hesabını iyi yapacaktır.

Allah için yapacaklarımız, zaman ve zeminle sınırlı

olmayan vazgeçilmezlerimizdir. Bunların hatıra

geldikçe ve elimiz erdikçe değil, plan-program

dahilinde sürekli ve ihmale uğramaksızın yapılması;

rahmet ve bereketi ziyadeleştirecek ve bizi çok

yüksek bir manevi tatmine ulaştıracaktır.

İşe nereden başlayacağını bilmek, “ehem” (daha

önemli), “mühim” (önemli) sıralamasını doğru

yapmak, tâli işlerden değil, esasa müteallik

meselelerden işe girişmek; ancak programlı ve

“hizmet ajandalı” çalışma ile mümkündür.

7) GENÇ ADAM Hayra Motor, Şerre Kalkandır

“Hayr” namına bildiklerini yayar, “emr bilmaruf” ve

“nehy anilmünker” yapar. Yani iyilik ve güzelliklerin

yerleşmesi, kötülüklerin ortadan kaldırılması için

daimî bir çaba sarfeder.

Öğrendiklerini başkalarına da ulaştırır, güzel şeyler

yapanlara takdirlerini bildirir (mektupla, telefonla,

faksla, e-mail vasıtasıyla). Yanlış ve hatalı davranışları

da aynı vasıtalarla ikaz eder, gerekirse tel’in

eder.

Orada-burada gördüğü gönül karartan çirkinlikleri,

gücünün yettiği metodlarla temizler, yani çevre

temizliği yapar.

Dostlarına; konferans ve sohbetleri haber verir,

beğendiği kitap ve makaleleri tavsiye eder.

Çoğaltılması gerekenleri çoğaltır ve dağıtır. Bütün

bunları yaparken, yanlış bir düşünce ile; “benim bu

küçük çabamdan ne olacak ki?” demez. Tebliğ

görevinin kendisine, muhasebenin ise Allah’a âid

olduğunu hatırlar (Yusuf (13)/40).

8) GENÇ ADAM Dinî Heyecana Sahiptir

Şüphe yok ki yaptığı işden hislenmek ve heyecan

duymak; külfetin hazza ve zevke dönüşmesine vesile

olur. “Din” bir bütün olarak ancak bu hazz ve

heyecanla yaşanır. En zor şey; candan ve maldan

vazgeçmektir. Eğer insan heyecan-ı dîniyye kendini

kaptırırsa; onun için malı da canı da vermek tabii

hâle gelir. Tarih bunun misalleriyle dolu olduğu gibi,

yaşadığımız dünyada çok az da olsa bu tür insanlara

rastlarız.

İhtiyaç sahibi birisinin ihtiyacını giderirken, tutulmaya

layık elden tutup bir yere yerleştirirken, birisine;

Kur’an, din-iman ve ahlak öğretirken; kendisinden

birşeylerin eksildiğini ve vaktinin uçup gittiğini

düşünmez. Soğuk su ile abdest aldığında, stadyumda

devre arası namaz kıldığında, şehirlerarası yolculukta

namaz kılmak için otobüsü durdurduğunda, hostesi

çağırıp uçakta namaz kılacak yer istediğinde; yüksek

bir dinî heyecan duyar. Ayak üstü açtığı oruç ve

vasıtada yaptığı iftar sonrasında duyduğu manevi

hazz sebebiyle âdetâ kanatlanır.

Yerine göre bir kitap ve CD ile yahut da bir küçük

sakızla tebliğ yaptığında, bir hayrı yayıp, bir şerri

engellediğinde fevkalâde heyecanlanır ve hislenir,

hatta bazan vazifesini yapanların sevinci ile şükür

mâhiyetinde ağlar.

Devamı sonraki sayıda...

erguvan

01


02 erguvan


erguvan

01


İbrahim Cafer TIKAÇ

H. Meriç DORUK: Öncelikle herkesi sevgi

ve saygıyla selamlıyorum. Şube Müdürlerim,

Belediye Başkanım, Siz Değerli Öğretmen

Arkadaşlarım ve Sevgili Öğrenciler, Eşim ve

Ağabeyim, hepiniz hoş geldiniz.

Burada olmak benim için inanılmaz

mutluluk verici. Bir kere memleketimdeyim,

memlekette olmak yani aynı havaya, aynı suya, aynı

toprağa, aynı güneşe hatta aynı bulutlara aşık olmak

demek. Ben bu aşkı, memleket aşkını içimde

taşıyorum ve bu aşkı içinde taşıyan siz değerli

misafirlerle beraber olmaktan da son derece

mutluyum. Hepinize geldiğiniz için teşekkür

ediyorum. Başta Zeynep öğretmen olmak üzere

diğer öğretmen arkadaşlara, sevgili Anadolu İmam

Hatip Lisesi'nde proje misafiri olmaktan inanılmaz

mutluyum. Teşekkür ederim.

Sorularınızı alabilirim.

Kendi cümlelerinizle bize kendinizi tanıtabilir

misiniz?

H. Meriç DORUK: Kendi cümlelerimle

kendimi anlatabilir miyim? Bunu yapmak biraz zor.

Çünkü hayatı boyunca kurmacalar kurmuş

başkalarının dünyalarına girmeye alışmış bir insan

olarak kendimle ilgili cümleler kurmak zor. Ama

şöyle kısaca bahsedebilirim. Ben 1976 yılında

Acıpayam'da doğdum. Bu toprakların insanıyım. Bu

topraklarda büyüdüm, bu topraklarda geliştim. Yine

bu toprakların misafiri olmak inanılmaz mutlu

ediyor beni. Öğretmenim, kendime yazar denir mi

bilmiyorum henüz; yazarım. Eğitimle ilgileniyorum.

Üç çocuğum var.

Romanınızda çok çaba sarf etmişsiniz. Bu kitabı

yazmadan önce okuduğunuz romanlardan beş tanesini söyleyebilir

misiniz?

H. Meriç DORUK: Etkilendiğim

romanları soruyorsun galiba. Kendimi bildim bileli

okuyorum. Sene 1900'lü yıllar sizin olmadığınız

dönemler. Hatta küçük kızım böyle deyince, doğum

tarihimi duyunca: " Kurtuluş Savaşı'nı görmüş

müydün?" diyor.

Çam Yangınları

Bizim dönemlerimizde şöyle bir şey vardı.

Hiçbirimiz çocuklar olarak "Google" aratıp da

istediğimiz bilgiye ulaşmak gibi bir lüksümüz yoktu.

Bizler çok güzel bir dönem geçirdik. Bizim

çocukluğumuz çok güzeldi. Biz kütüphaneye

gidiyorduk çocuklar. Bunun size çok yabancı

olduğunu biliyorum. Özellikle Burdur'da otururken

Burdur İl Kütüphanesi'ne babam bizi üye yapmıştı.

Ağabeyimle ben her hafta sonu kütüphaneye

giderdik. O kütüphanede kitaplar şimdiki gibi renkli

basımlar, acayip kapaklarla değildi. Kırmızı, bordo,

lacivert düz, üstünde sadece yazarın ve hikayenin

veya romanın adı yazılı kitaplar olurdu. Kitap aşkı

bize ilk böyle bulaştı. Ağabeyim sayesinde bulaştı.

Ağabeyimle beraber her hafta sonu o kütüphaneye

gider kitaplar okurduk. Bir hafta o kitapları evimizde

misafir eder, sonra büyük bir mutlulukla yine

kitapları değişime götürürdük. Birkaç saatlik

kütüphanede misafirlikten sonra tekrar yeni

kitabimizi alır evimize dönerdik. Bu en büyük

mutluluktu. Tabiî ki benim en çok severek

okuduğum çocuklukta "Çocuk Kalbi" idi. Çok

etkilenmiştim herkesin olduğu gibi. Son dönem

yazarları sorarsanız eğer ben tam bir "Nazan

Bekiroğlu" aşığıyım. Kitaplarını su içer gibi okurum.

Çok beğeniyorum. Bir de yine bu toprakların insanı

"Hasan Ali Toptaş" inanılmaz sevdiğim bir

romancıdır kendisi. Özellikle "Heba" romanını çok

beğeniyorum. Hasan Ali Toptaş da henüz çok

duyulmayan ama kendisine edebiyat dünyasında

Doğu'nun Kafka'sı da deniliyor. Sonraki

dönemlerde çok büyük ün sahibi olacak bir yazar

olacağını düşünüyorum ki keza kendisi öyle. "Heba"

hem Amerika'dan hem Avrupa'dan farklı ödüllerle

ülkemize döndü. Hasan Ali Toptaş, Nazan

Bekiroğlu, Sabahattin Ali hayranıyım. Herkesin söylediği

kitabı söylemeyeceğim "Kürk Mantolu

Madonna" değil ben daha çok "Kuyucaklı Yusuf"a

hayranım. "Kuyucaklı Yusuf" çok güzel bir yolculuk,

çok keyifli bir yolculuk. Sonra ben Yaşar Kemal'i çok

seviyorum ve de Orhan Kemal'i bu beş yazar benim

için çok önemli. Ama her zaman listemin bir

numarası Nazan Bekiroğlu'dur.

02 erguvan


Yazarlığın tanımını yapmak için anahtar kelimeler

söyler misiniz?

H. Meriç DORUK: Aslında yazarlığın bir

tanımı yok bana sorarsanız, ama sevgili hemşehrimiz

Hasan Ali Toptaş şöyle nitelendirir: "Başlarken

yalnızsınız bitirirken de yalnızsınız." Yani bir

romana, öyküye başlarken yalnızsınızdır;

bitirdiğinizde daha yalnız. Evet bende aynı

fikirdeyim. Yazarlığın bir yolculuk olduğunu

düşünüyorum. Yalnız başlanan bir yolculuk ama

Hasan Ali Bey gibi düşünmüyorum. Yolculuk

bittiğinde ya da yolculuk sırasında inanılmaz

kalabalık bir yolculuk. Yani başlarken yalnızsınız

ama bitirdiğinizde asla yalnız değilsiniz. Hele ki

kitabınız okuyucuyla buluşuyorsa, bu inanılmaz bir

mutluluk. Yazarlığa yalnızlık olarak tarif edebiliriz

kısaca.

Yazar olmak sıradan bir insan olmaktan farklı. Bu

kadar kurmacayı bir araya getirmek insan zihninde

zaman ve emek ister.

Sizin "Köz" romanınız ilk olarak ne zaman

kafanızda belirdi ve nereden ışık aldınız?

H. Meriç DORUK: Evet. Gerçekten hayal

kurmak çok yorucu. Çocukluğumdan beri sürekli

hayal kurmuş bir insan olarak bunu çok içtenlikle

söylüyorum. Yani kurmaca dediğimiz şey aslında

hayal kurmak demektir. İnanılmaz yorucu hayal

kurmak. Bana bu soruyu her zaman soruyorlar. Ben

de şöyle cevap veriyorum: "Köz'ü ben yıldızlara

çıkıp oradan yazdım" diyorum. Üzerine çok emek

verdim evet doğru. Ama burada itiraf etmek

istiyorum Köz'ü ben yazmadım; Köz'ü sanki başka

bir el yazdı. Benim sağ elimi tuttu ve inanın bu çok

doğru benim dışımda başka biri yazdı. Ben yıldızlara

çıkıp sadece elimi yıldızlardan izledim. O yüzden

Köz romanı benim için çok değerli.

Yazarlık serüveniniz nerede, ne zaman ve nasıl

başladı?

H. Meriç DORUK: Bu en sevdiğim soru,

yazarlık serüvenim tabii ki de herkesin verdiği klasik

bir cevap olacak benimki de ama sanırım bütün

sanatçılar için veya sanat ruhlu insanlar için bu böyle.

Benim yazma maceram çocukluğumda başladı.

İnanılmaz keyif alarak başladım. İlk yazdığım şiiri de

çok iyi hatırlıyorum. Atatürk'ün Burdur'a gelişiyle

ilgili bir şiir yazmamızı istemişti Edebiyat

öğretmenimiz.

Bir yarışmaya gönderecekti. İlk yazdığım şiir Atatürk

ile ilgilidir. Atatürk'ün Burdur'a gelişiyle ilgili " O

Geliyor" diye bir şiir yazmıştım ve ödül aldım. Beni

ilk fark eden kişi Edebiyat öğretmenimdi. İnanılmaz

desteğini gördüm kendisinin ve sonrasında da hem

ortaokul hem lise yıllarımda sürekli yazmaya devam

ettim. Ben tam bir yarışma kovalayıcısıyım, kendimi

öyle tarif edebilirim. Nerede ne kadar yarışma var

mutlaka takip ediyorum daha doğrusu ederdim. En

son hatta Milli Eğitimin açmış olduğu öğretmenlikle

ilgili kompozisyon ve hikaye yarışmalarında

ödüllerim var. Denizli birinciliğim, Tavas'ta aldığım

özel jüri ödülüm. Bu şekilde yazma maceram

çocukluğumda başladı ama şöyle söyleyeceğim ben

sürekli kendime yazan bir insanım yani oturuyorum

sürekli yazıyorum yazıyorum yazıyorum… Köz'ü

yazarken de aynı şekildeydi. Bir gün bunun gün

yüzüne çıkacağını, insanlarla buluşacağını,

okuyucularla buluşacağını hiç hesaba katmadan

yazıyorum ve yazdım. Ben önce yazıyorum

sonrasında ödüller ya da sonrasında yayınlanma gibi

olaylar geliyor. Ben Köz romanını yazarken hiçbir

plan yapmadım. Oturdum sandalye veya bilgisayar

başına "Ben Denizli'yi anlatan bir roman yazayım ya

da Denizli civarında Kurtuluş Savaşı'nda geçen

olayları anlatayım." Diye bir plan kurmadım

kafamda. Bir teyzemizi ziyarete gitmiştim. O bana

küçük bir hikaye anlattı. O hikaye ile birlikte

k a f a m d a b i r ı ş ı k o l u ş t u " B e n b u n u

hikayeleştirebilirim." Şeklinde. Daha sonra

araştırmalar yapmaya başladım. Karakterler oluştu

kafamda. Belki de yazmanın güzelliği buradan

geliyor. Plan yapsanız bu kadar güzel olmayacak

belki. Dediğim gibi çocukluğumdan beri çok seviyorum

yazmayı. Yazmayı hep kendimden bir parça

bilirim. Hep yazdım çünkü yazmak yalnızların ve

kıyısızların işidir diyorum. Ben de kendimi biraz

yalnız ve kıyısız hissediyorum. Bu noktada yazmak

benim gemilerimi yanaştırdığım bir liman böyle

düşünebilirsiniz.

Aramızda okuyan, okumaya istekli olan

gençlerimiz var. Özellikle okuma konusunda çok önemli bir

mesele gençlerimize neler tavsiye edersiniz?

H. Meriç DORUK: Gerçekten yazma işi

bir çılgınlık bu dönemde. Neden diyeceksiniz, size

küçük bir anımı anlatacağım. Geçenlerde tam

üniversitenin girişinde bir öğrencimle karşılaştım. 3-

4 yıl önce mezun olmuştu.

erguvan

01


Biraz yaramaz bir çocuktur. Beni görünce böyle

heyecanla geldi yanıma "öğretmenim kitap

yazmışsınız çok güzel duydum. Tebrik ederim." Ben

devamını şöyle bekliyordum "Hocam işte kitabınızı

okudum, çok beğendim. Tebrik ederim. Yüreğinize

sağlık."gibi cümleler bekliyorum ama öğrencim

bana dedi ki: "öğretmenim çok uzun zamandır

okumuyorum. İnanın bana okusaydım alırdım kitabı

sizin için de okurdum. Çünkü sizi seviyorum. Bunu

sizin için yapardım ama üzgünüm ben kitap

okumuyorum." Diye cevap verdi. Toplumun böyle

bir eksikliği var. Yapılan araştırmalar da aynı şeyi

söylüyor. Türkiye'deki yazarların sayısı okuyanlardan

daha fazla. Şimdi bir kere dolmak için hayatı

farklı perspektiflerden bakabilmek için okumak şart.

Okumak sizi başka yolculuklara davet eder.

Kendinizden sıyırır. Başka hikayelerin, başka

olayların içine girersiniz ve olayları irdeleme,

düşünme gücünüzü geliştirir. Bu yüzden dolmak için

okumak şart. İyi bir insan olmanın, dolu bir insan

olmanın ilk şartı da okumak diyorum. Ve gençlere de

buradan okumalı günler diliyorum. İnşallah bugün

okumayanlar için bir başlangıç olur.

Roman Kurtuluş Savaşı yıllarında Denizli'yi

anlatıyor. Bu savaşı neden sadece Türklerin tarafından

anlatmadınız?

H. Meriç DORUK: Evet, çünkü savaş iki

taraflıdır. Savaş tek taraflı olsaydı zaten adı savaş

olmazdı. Ben olaylara hayata baktığım gibi bakmaya

çalıştım. Romanda eğer tek taraflı baksaydım bu

önyargılı bir bakış olacaktı. Ama savaş bu sonuçta

kitabımın kapağında da var. "Savaş bu evlat!

Kazananı kaybedeni olmaz en derinden acıtır

kanatır yaraları, evleri ocakları birbirinden ayırır."

İşte bu noktada önyargılı olmamak için hayata

baktığım gibi önyargısız bakabilmek için sanırım iki

tarafı da anlattım. Tek taraflı anlatımı benimsemedim

çünkü gerçekten hayata da böyle bakıyorum.

Kemal ile Gülbahar, Poyraz ile Eftelya, Heleni ile

Dimitri, Heleni ile Orhan hikayesi romanda birer

kurmacaydı. Bu kadar karakteri ve bu kadar kurmacayı

nasıl bir araya getirdiniz?

H. Meriç DORUK: Hayal kurmak benim

işim, kurmaca benim işim. Aslında bakarsan onlar

nasıl geldiler bilmiyorum. Ben en başta Poyraz ile

Eftelya ile başladım yolculuğuma. Daha sonra

Dimitri ile Heleni el ele geldiler . "Ne olur bizi de yaz

bizi de yaz sadece Poyraz ile Eftelya'yı anlatma,

Poyraz ile Eftelya'yı anlatırsan bu roman eksik

kalacak.

02 erguvan

Biz de bir şeyler yaşadık, bizim de arkamızda bir

şeyler var. Bizi de anlatmalısın. Sadece Poyraz ile

Eftelya'yı anlatırsan okuyucu da eksik kalacak."

dediler. Ben de Dimitri ile Heleni'yi de aldım.

Aslında herkes Eftelya ve Poyraz'ı çok seviyorlar.

Ama ben romanımı yazarken kendim bile çok

etkilendiğim karakterler: Esad Efendi ile Arife

Hanım oldu. Onları inanılmaz derecede bir

heyecanla yazdım. Hatta ben Tire'ye gittim, oradaki

urgancılarla tanışmak için. Ve hep yanımda Esad

Efendi vardı. Müthiş bir duyguyla yazdım Arife ve

Esad'ı. Aslında hep eleştiriler geliyor, diyorlar ki

"Sevenler hep ayırmışsınız." Dediğim gibi kitabın

arka kapağında da bu olay özetleniyor aslında "Aşk

imkansızı sever."

Kaldığınız yerden devam edecek olursak; eleştiri

konusunda romanınızla ilgili eleştiriler alıyor musunuz, ne

gibi eleştiriler alıyorsunuz? Eleştiri bekliyor musunuz?

H. Meriç DORUK: Romanımla ilgili

şimdiye kadar hep olumlu yönde eleştirirler aldım.

Ama bazen okuyucular şöyle bir serzenişte

bulunuyor: "Neden Eftelya öldü." diyorlar. En çok

karşı çıktıkları kısım o. Hatta bir okuyucum geçti

karşıma dedi ki bana "Bu romanınızın devamını

yazın. Eftelya ölmemiş olsun. Gördüğü her şey

rüyaymış , rüyasından uyanmış, olaylar değişmiş

olsun lütfen." Bir güzel senaryoyu benim yerime

yazdı zaten. Bunlar hoş şeyler. Şimdiye kadar

olumsuz bir eleştiri almadım. Açıkçası ben

korkuyordum. Hâlâ daha korkuyorum, korkum şu

yönde: Tarihi şahsiyetleri yazmak çok zor ve

inanılmaz bir sorumluluk gerektiriyor. O yüzden

ben iyi araştırma yaptığımı düşünüyorum ama

sonuçta bir tarihçi değilim. Mutlaka hatalarım, eksiklerim

olmuştur. Bu noktada gerçekten korktum,

korktuğumu saklayamam. Çünkü dediğim gibi tarihi

şahsiyetleri yazmak çok büyük bir sorumluluk

gerektiriyor. Benim romanımda tarihi bilgiler çok

fazla yok. Yani %30, %70 oranında diyebilirsiniz.

Tarihi olayların üstünde kurgulanmış hikayeler var.

Siz okurken benim amacımda şu aslında: Bir çok

kimsede bu oluyor. Romanı bitirdikten sonra hemen

bir araştırmaya başlıyorlar. Mesela Demirci Efe

kimmiş, gerçekten bu olaylar yaşanmış mı, mezarlık

yakılmış mı? Herkeste bir soru işareti oluşuyor. Bu

da benim amacıma ulaştığımı gösterir. Bundan çok

mutluluk duyuyorum. Çünkü ben kitabımda şunu

yapmak istemedim: Demirci Efe şöyle şöyle bir

insandır. Müftü şöyle şöyle bir insandır. Şu tarihlerde

şöyle şöyle bir olay olmuştur. Sonuçta da bu şekilde

bağlanmıştır. Yani tarihi bir ders vermek istemedim.

Tarih benim işim değil. Ben tarihi romanımda

sadece mekan olarak kullandım.


Her çocuk babasını sever, hele kız çocukları

babalarını daha farklı sever. Siz babanızın romanını

yazmak istediğinizi söylüyorsunuz. Neden annenizi değil de

babanızı yazmak istiyorsunuz? Özel bir nedeni var mı?

H. Meriç DORUK: Teşekkür ederim. Evet,

ben babamın romanını yazmak çok istiyorum. Bu en

büyük hayallerimden biri. Hatta benim çocuk

kitaplarım da var. Şu an piyasada satılıyor. Köz

benim ikinci romanım. Gerçekten ben bu topraklara

aşık bir insanım. Acıpayam benim için çok özel.

Acıpayam'ı ben şuna benzetiyorum: Acıpayam

dünyanın en güzel ovasına bağdaş kurup oturmuş

bir derviş bana göre. Mesela sizin okulunuz da öyle.

Görünce çok heyecanlandım. Tamam dedim benim

derviş burada diz çökmüş ovayı seyrediyor. Müthiş

heyecanlandım. İkinci romanım yine Acıpayam

yöresinden olayların anlatıldığı, Çanakkale Savaşı'nı

anlatan bir roman olacak. Benim babaannemin

babası Çanakkale'de şehit düşmüş ve bu

topraklardan Çanakkale'de şehit düşmüş o kadar

çok insan var ki bunların hikayesinin anlatılması

gerektiğini düşünüyorum. Yine Köz'ün tarzına

benzer tarzda farklı hikayeleri toparladım.

Bunlardan bir tanesi benim için çok özel

babaannemin babası, çok özel bir kitap olacak.

İnşallah o da çıktığı zaman sizinle bir araya gelmek

isterim. Bu Çanakkale ile ilgili romanımdan sonra da

babamın romanını yazmak istiyorum. Hiçbir

romanım veya hiçbir kitabım başarıya ulaşmasa da

babamı anlattığım kitabımın büyük başarılar elde

etmesini istiyorum. Bir kere babama vefa borcum

var. Bir evlat olarak babamı çok seviyorum ama sizin

yaşınızdayken özellikle insan dünyanın çok renkli

olduğunu sanıyor, pembe, yeşil, sarı, mor…

Hayalinizde böyle bir dünya yaşatıyorsunuz. Ben

babamı o noktada çok eleştirirdim. Babamın

dünyası sade siyah beyaz derdim. Benim renkli

dünyamı anlayamadığını düşünürdüm. Ama şimdi

bu yaşıma geldiğimde, kırk yaşıma geldiğimde

dünyanın gerçekten siyah beyaz olduğunu

görüyorum. Babama bu anlamda bir vefa borcum

var. Bu yüzden babamı anlatmak istiyorum. Kızın büyüdü

demek istiyorum yani ona. Büyüdüğümü

göstermek istiyorum. Hâlâ çocukların dünyası çok

renkli, hayat da çok güzel ama hayata gerçekleri

gerçekten inanılmaz. Bazen sadece siyah beyaz

olduğunu düşünüyorum. Babamla aynı fikirdeyim.

Dünya sanki siyah beyaz.

Lise yıllarınızda hayaliniz hukukçu olmakmış. Şu

anda hukukçu olsanız ne gibi işlere imza atabilirdiniz?

Mesela roman yazmaya vakit bulabilir miydiniz?

H. Meriç DORUK: Bulurdum. Çok net

söyleyebilirim. Evet, bir zamanlar hukukçu olmayı

hayal ediyordum. Hem de çok istiyordum hukuk

fakültesi okumayı. Hatta babam bana dedi ki " Sen

çok naifsin, çok zarifsin, çok kırılgansın." Hatta

babam beni kristal bardaklara benzetir. Çabuk

kırıldığımı söylerler. Hâlâ da öyleyim galiba. Ben

onların kristal bardaklarıyım. Babam kırılmamı

istemedi sanırım. Hukuk fakültesinde okumama izin

vermedi. Notlarım çok iyi olmasına rağmen, çok

parlak bir öğrenci olmama rağmen. Ben korkunç

yüksek bir puanla İngilizce öğretmenliğine girdim.

İstediğim her hukuk fakültesine girebilecekken

öğretmen oldum. Şu anki konumuma bakınca

babama teşekkür ediyorum. İyi ki hukukçu

olmamışım diyorum. Çünkü eğitim, öğretmenlik

bambaşka bir şey. İçimde çok büyük bir aşkla

çalışıyorum. Ben bu mesleğe aşığım, öğretmenlik

mesleğine aşığım. Hepsi benim çocuklarım, hepsi

benim evlatlarım, sizler de öylesiniz. O yüzden iyi ki

hukukçu olmamışım diyorum ama hukukçu

olsaydım da yazardım. Yazmak çünkü başka bir alem

başka bir dünya. O dünyaya bulaştığınız an

bırakamıyorsunuz zaten. O size bulaştığı an

bırakamıyorsunuz. Yazardım. Hukukçu olsam da

yazardım.

Köz romanında hiçbir aşık kavuşamadı. "Aşk

imkansızı sever" diyorsunuz ama biz toplum olarak

imkansızı pek sevmiyoruz açıkçası. En azından bir tanesi

kavuşsaydı da geleceğe dair ümitlerimiz solmasaydı diye

düşünüyorum.

H. Meriç DORUK: Açıkçası böyle

duyguların katili olduğumu sonradan fark ettim.

Yazarken hiç farkında değildim. Teşekkür ederim.

Tabii ki oradaki kahramanlardan hiçbiri

kavuşamıyorlar. İşte bu yüzden zaten romanın adı

"Köz". Tam da bunu anlatıyor. İçlerinde yanan bir

avuç közle yaşıyorlar. Şöyle bir şey söylemek

istiyorum: Romanın ismini başka bir şekilde

değiştirmek istedik biz "Vatan Sana Aşkım Feda"

ikinci alternatif. İlk alternatifi ben yazmadan önce

koymuştum Köz'dü. İkincisi olarak da bu şekilde bir

teklifte bulunuldu. Oradaki bütün aşıklar vatan için

aşklarını feda ediyorlar. Vatan sevgisi böyle bir şey.

Yeri geliyor eşinizden, sevdiğinizden, yeri geliyor

annenizden babanızdan herkesten fedakarlık

yapmak zorundasınız. Romanın adı işte bu yüzden

Köz zaten. İçlerinde yanan közle birbirlerinden ayrı

düşüyorlar ki bu bir savaş. Biraz önce de söyledik

savaş gerçekten evleri ocakları birbirinden ayırıyor.

Kazananı da kaybedeni de yok ne yazık ki.

erguvan

01


Ben kaybedenler kısmını daha çok kaleme almışım

ama benim romanımın bir özelliği daha var. Ben

bundan inanılmaz mutluyum. Başka bir yazar bunu

yapar mıydı bilmiyorum ama ben ilk önce Köz'ün

son cümlesini yazdım, o da: "Haydi Efeler Sarı

Paşa'ya gidiyoruz." Benim çıkış noktam buydu.

Kaybedenler deyince aklıma geldi. Orada Sarı Paşa

yani Atatürk bir simge gibi kullanıldı kitapta. Bütün

bir kitabı aydınlatıyor. İçinde vatan sevgisini taşıyan

bütün kahramanlar Ankara'ya gidiyorlar, yani Sarı

Paşa'ya, Kemal Paşa'ya gidiyorlar. Biz bu savaşı

kazandık ama nelerden feda ederek kazandık,

aşklarımızdan feragat ettik sevdiklerimizden. Çok

acılar çektik. Bu şekilde kazandık. Romanı da belki

güzelleştiren bu. Çanakkale'yi anlattığım romanda

buna dikkat edeceğim. Aşıklardan en az bir tanesini

kavuşturmaya özen göstermeye gayret edeceğim.

Seyahat etmeyi çok seviyormuşsunuz. Bir seyahate

çıktığınızda yanınızda mutlaka bulunduracağınız üç şey

nedir?

H. Meriç DORUK: Evet, teşekkür ederim.

Gerçekten seyahat etmeyi inanılmaz seviyorum.

Beni bir arabaya koyun sonra da unutun, yani canım

hiç sıkılmaz. Dünyanın öbür ucuna kadar

gidebilirim. Bu babamın aşıladığı bir sevgidir. Biz

seyahat ederken babam sürekli sorular sorardı.

Ağabeyimle ikimize sorular sorardı. "Şu gördüğün

ağacın cinsini biliyor musunuz, şu an nereden

geçiyoruz biliyor musunuz, bu hangi göl, bu hangi

nehir?" sürekli babamla seyahat ederken camdan

dışarıyı, dünyayı seyrederdik. Bu da benim çok

hoşuma gider. Hâlâ da aynı şeyi yaparım. Seyahat

ederken yanıma aldığım ilk şey kitap, şaşırmayacaksınız

biliyorum. Benim çantamdan mutlaka

kitabım olur. Çantamda, ofisimde, sınıfımda,

okuldaki dolabımda her yerde. Seyahat ederken de

buna çok özen gösteririm. Bazen bilirim vaktim

olmaz. Kitabı açamayabilirim de ama mutlaka o

kitap çantamda olur. Belki yazmadığım günler

olmuştur ama okumadan yattığım, gözlerimi

kapattığım günümü hatırlamıyorum açıkçası. Bir iki

satır da olsa mutlaka okurum. Seyahat sırasında da

mümkün oldukça okumayı çok seviyorum. Eğer

kalacak şekilde gidiyorsam seyahate bilgisayarımı

asla yanımdan ayırmam. Çünkü ilham verecek şeyin

nerde, ne zaman geleceğini bilemiyorsunuz. Küçük

bir bilgisayarım var. Hemen bilgisayarımı açar

yazmaya başlarım.

02 erguvan

Hiç yanımdan ayırmadığım en temel ihtiyacım

bilgisayarımdır. Üçüncüsü de not defterim. Sayısız

not defterim var benim. Not defteri almasını çok

seviyorum rengarenk sarı, kırmızı, yeşil. Ve sürekli

notlar tutuyorum unutmamak için. Çünkü ben insan

h i k ay e l e r i n i d i n l e m e y i ç o k s e v i yo r u m .

Küçüklüğümden beri bu böyledir. Babaannemi,

anneannemi, dedemi dinlemeye bayılırım. O yüzden

çok çabuk unutabiliyor insan. Unutmamak adına

mutlaka not defterimi yanımda taşıyorum. Bu üç şey

benim vazgeçilmezim.

Size göre yazarlık doğuştan gelen bir yetenek

mi, yoksa zaman içinde geliştirilebilir mi?

H. Meriç DORUK: Bence yazarlık bir

yetenek işi. Evet, doğuştan gelen bir yetenek.

Allah'ın bir lütfu diyelim. Ama sonradan da

geliştirilebilir. Zaten kalem açılması diyorum ben

buna, ilk başladığınız noktada çok farklı yerde

oluyorsunuz sonra yazdıkça insan açılıyor. Bu açılımı

sağlamak için de çok yazmak gerekiyor. Çok yazmak

için de çok okumak gerekiyor. Şu olmaz mümkün

değil: Ben yazarım. İyi tamam otur olduğun yerde,

hiçbir şey yapma. Bu sana bir şey kazandırmaz yani.

O kimlik üzerinizde sadece dükkanların camlarında

kapıyı çarpınca sallanan açık levhası gibi yazar

levhası üzerinizde sallanır kalır. Yalnız size

yapışmaz. O yüzden geliştirilmesi gerektiğini

düşünüyorum. Evet, bir yetenek ama yazarak ve

okuyarak geliştirilebilecek bir yetenek.

Çocuklarınız hayatınıza neler kattı? Özellikle

küçük kızınız Ümmü Gülsüm, hayata farklı pencerelerden

bakmayı, hayatı tekrar tekrar yorumlamayı herhalde size

kapı araladı diye düşünüyorum.

H. Meriç DORUK: Teşekkür ederim.

Bizim üç tane evladımız var. Yiğit 14 yaşında, Şevval

10 yaşında, küçük kızımız Ümmü Gülsüm de 5

yaşında. Ümmü Gülsüm özel bir çocuk, başkalarının

deyimiyle engelli. Ümmü Gülsüm'ün doğumu

bende çok güzel kapılar açtı öncelikle. Ümmü

Gülsüm ilk doğduğu zaman ben bunu yara

zannettim. Sürekli kanayacak bir yara olduğunu

sanıyordum. Ümmü Gülsüm'e bakınca kendime

bakınca bu işin içinden çıkamayacağımı, bu yaranın

sürekli içimi kanatacağını düşündüm. Ama sonra

gerçekten her çocuk rızkıyla gelir, denir bizde. Yani

biz buna inanırız. Allah bu şekilde yaratmış ve her

çocuk gerçekten kendi mucizesiyle geliyor.


Ümmü Gülsüm benim mucizem. Köz de onun

mucizesi. Ben içimde müthiş ateşler yanarken,

müthiş o köz yanarken yazdım Köz romanını. İşte

dediğim gibi bu mucize aslında onun mucizesi.

Herkes diyor ki nasıl yazıyorsunuz, nasıl vakit

buluyorsunuz? Ben vaktimin çoğunluğunu Ümmü

Gülsüm'e ayırıyorum. Öğleden sonraları tedaviye

gidiyoruz, haftanın altı günü. Akşam saatlerinde

sürekli onun fizik tedavi hareketlerini yapmakla

meşgul oluyorum. Hayatımın büyük bir kısmı

onunla geçiyor. İnsanlar bana "Hocam hangi arada

yazıyorsunuz? Hem çalışıyorsunuz, hem Ümmü

Gülsüm var, hem de yazabiliyorsunuz." Ben bu

soruya şöyle cevap veriyorum: Ümmü Gülsüm

benim mucizem biraz önce de söyledim. Köz'ü bana

sorarsanız nasıl yazdınız, ne zaman yazdınız? Bunun

cevabı yok bende. Sanki zamansızdım. Sanki ben

kendimi şöyle tanımlıyorum; gölgesizdim, silik bir

gölgeydim. Gölgemi aldım bir kenara çekildim.

Ümmü Gülsüm bana böyle bir mucize getirdi. Belki

o böyle olmasaydı, ben böyle bir sınava tabi

tutulmasaydım, böyle bir güzellikle yaşamayacaktım.

Allah beni böyle ödüllendirdi demek doğru olur mu

bilmiyorum. Biz kızımla başaracağız. Ben buna

inanıyorum. Beraber bir yola çıktık inşallah

başaracağız. Ve nice güzel başarıları beraber

tadacağız, alkışlanacağız beraber. Onun bir rüyası

var, hayali var. Biz "Mutlu Ormanlar Ülkesi"ne

gideceğiz ve beraber kelebek olup uçacağız. Kelebek

olmak demek " başarmak" demek bizim için

"yürümek" demek. İnşallah o başarıya bir gün imza

atarız diye ümit ediyorum. Atmazsak ne olur? Hiçbir

şey olmaz . Ben kızımla çok mutluyum. Onunla

gurur duyuyorum. Evlatlarım bizlerle gurur duyuyor

biliyorum. Onun varlığı benim için bir armağan.

Ama ben onula hayatı öğrendim. İyi ki böyle olmuş.

Yoksa böyle bir dünyanın varlığından bihaber

olacaktık. İnsanın neresi kanıyorsa orası acıyor.

Bir engelli çocuğunuz olmadan ya da etrafınızda bir

engelli olmadan bu dünyayı bilemiyorsunuz,

yabancısınız. Rabb'ime binlerce şükür olsun ki

Ümmü Gülsüm beni bu dünyaya soktu. Ben şimdi

"Otizmli Çocuklar Derneği"nin bir üyesiyim. O

çocuklarla beraber projelere imza atıyoruz. Çeşitli

engellilerle ilgili görevlerde yer alıyorum. Sunumlar

yapıyorum. İnsanlara bunları anlatıyorum. Bu da

güzel yani. O yüzden Rabb'ime binlerce şükür olsun,

iyi ki böyle olmuş. Yani Rabb'im verdiyse vardır bir

hikmeti diyorum.

erguvan

01


Belediye Başkanı Dr. Hulusi ŞEVKAN:

Öncelikle hoş geldiniz, kutluyorum sizi. Biz şunu

gördük öğretmensiz bir dünyanın olması mümkün değil

olmazsa olmaz gerçekten. Yeryüzündeki barışın ve

sevginin yerleşmesi için eğitim ve öğretimin şart olduğunu

görüyorum. Siz bir öğretmensiniz ve ayrıca karşımıza bir

romanla çıktınız. Romanda hep hasretler vardı. Sizler de

güzel yazmışsınız. İki taraflı yazmışsınız. Savaşın tarafı

olmuyor gerçekten savaşta çocuk her zaman çocuk, insan

her zaman insan. Ağlamanın yani gözyaşının milleti olmaz.

Sevginin aşkın milleti de olmaz. Kemal ile Gülbahar'ın,

Poyraz ile Eftelya'nın, Dimitri ile Heleni'nin buluşamaması,

onlar buluşamadılar ama biz aşklarımıza, sevgilerimize

kavuşalım. Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye'nin nasıl

zorlu bir yoldan geçtiğini anlıyoruz. Çetelerin neler

çektirdiğini ancak o çetelerden bile medet bekleyen bir

Türkiye'nin olduğunu görüyoruz ki gerçekten burada bir

kez daha onu gördük. Bu tarihi bilgileri romanlaştırıp da

daha bir keyifle okuttuğunuz için çok teşekkür ederim.

Gelecek romanlarınızı dört gözle bekliyoruz.

Hatice Meriç Doruk:

Mutlaka aramızda yazmaya meraklı arkadaşlarımız

vardır. Gençler! Eğer mürekkep hokkanıza sevgi

koyarsanız sevgiyle yazarsınız; kin ve nefret koyarsanız kin

ve nefretin rengiyle yazarsınız. O yüzden hokkanıza ne

koyduğunuz çok önemli yazarken sevgi ve muhabbetle

yazmanızı diliyorum. Bu keyifli yolculuktan ben müthiş

derecede mutluyum. Beni misafir ettiğiniz için de çok

teşekkür ederim. İnşallah başka günlerde tekrar bir araya

gelmek ümidiyle teşekkür ediyorum.

Zafer AKKUŞ:

Hatice Meriç Hanıma ve bu etkinliğimize katılan

bütün misafirlerimize, öğrencilerimize teşekkür ediyorum.

Milli Eğitim Müdürü Talat Tokyay:

Hatice Hanım vatan sevgisini çok güzel, çok

dokunaklı anlattı. Vatanımız için sevdiklerimizi feda edebiliyoruz.

Bunu yakın tarihte de yaşadık. 15 Temmuz'da da

aynı olayı yaşadık. Birçok insan o gece vatanım için eğer

canımı vermem gerekiyorsa deyip abdestini aldı.

Vatanımızı korumak için tankları nasıl durdururuz, silahları

nasıl durdururuz diyerek hayatlarını feda ettiler. Hatice

Hanım ağzınıza sağlık. Aynı zamanda içimizden bir

öğretmenimiz bu şekilde güzel bir esere imza atmış. Bu da

gerçekten gurur verici Acıpayamlı olarak onur verici.

Tekrar size teşekkür ediyorum ve okul idaremize de bu

güzel organizasyondan dolayı teşekkür ediyorum.

02 erguvan


Mescidi Ziyaret

İslamiyet " bir araya toplanıp ibadet etmeleri

için " Müslümanları teşvik etmiştir. Camiler bunun

için vardır. Peygamber efendimiz(SAV) zamanında

sahabe mescitleri hiç boş bırakmazmış. Çünkü

camiler Müslümanların birbirine ısınıp yek vücut

olmasını sağlar.

Biz de okulumuzdan bir grup öğrenci ile bu

niyetlerle Yazır'da bulunan tarihi "Hacı Ömer Ağa

Camiini" ziyaret etmek için yola çıktık. Arabadan

indiğimizde ezan-ı Muhammedi başladı. Kalbinde

ve sesinde Allah aşkını yanıp tutuştuğu "Bilal-i

Habeşi” den sonra kim bilir semayı inleten bu

kaçıncı ezandır .Bu kaçıncı ikindi namazıydı ve kim

bilir bu Allah'ın kullarına kaçıncı çağrısıydı.

Allah'ı andıktan ve o'na hamd ettikten sonra

cemaatle ve imamla musafaha yaptık. Derken

cemaat dağıldı. Artık biz bizeydik tarih ve bugün,

imam efendide beraberimizdeydi.

Cami ahşaptandı ve varlıktan çok yokluğu

anımsatan bir havası vardı. İnsana huzur veriyordu

ancak "Ölümü çokça zikredin" hadisini de akılda ve

kalpte tutarak. Mimarisi içtenlikle toprağa sunulmuş

ve süslemeleri de halis bir niyetle yapılmıştı anlaşılan.

Beytullah İPEK

Meslek Dersleri Öğretmeni

Biz bütün bu güzelliklere göz atarken

bilgilerini bizimle paylaşan imam efendiyi de

dikkatle dinliyorduk.

Sonra avluya çıktık. Sonbahar tadında, esselam

yadında, Musalla taşı ardında, şadırvan

sırtında...Sizi ihtiyar bir çınar karşılıyor, dikilmesinin

üzerinden kaç yüzyıl geçtiğini ancak gövdesinin

genişliğinden anlayabildiğiniz. Sarı kırmızımsı

yaprakları dile gelse geçen yüzyılların hikayesini

anlatıverecek... Çınarın altındaki banklardaki

sonbahar yaprakları artık öğle ya da ikindilerde

oturmanın pek uygun olmadığının habercisi... Geçip

giden yaz günlerinde cami cemaatinin nice tatlı ve

zevkli sohbetine şahittir bu çınar... Yüzyıllar geçse

de değişmeyenlerden biridir bu tatlı ve serin

sohbetler. Bu gelenek daha nice yüzyıllar devam

edecek, bizim ihtiyar çınar bu sohbetlerin

değişmeyen dostu olarak kalacak. Herhalde

dünyanın direklerinden biri de bu cami, bu camiler...

erguvan

01


Allah'ın dileklerinden biri de kardeşliğimizi sımsıkı

tutmak, böyle böyle yeşertmek ve hep bir ağızdan

O'na secde etmek adına yeryüzünü mescit edinmek

olsa gerek. Evet böyle geçti içimizden.

Sonra bu düşüncelerimizi ve emek ve nimet

dolu bu "Allah'ın evini" daima hatırda tutabilelim

diye fotoğraflar çektik. Yani "Anı ölümsüzleştirdik."

Hoşça kal imam efendi, hoşça kal Yazır! vakit

geldi yol hazır, yolcu hazır...

(Bir Perşembe ikindisinde ziyaret ettik

Yazır'daki Hacı Ömer Ağa cami'ini 19. yüzyıl da

yapıldığı söylenen camii ahşap direklerinden

anlaşıldığına göre Selçuklu dönemi eserlerinde biri

sayılabilir. Tarihi konusunda pek çok rivayet olsa da

caminin içindeki kalemişi süslemeler görülmeye

değer.)

02 erguvan


“Sevgi Eli” ile Bir Gün

Kimi insanlar vardır varlık içinde yokluk

yaşarlar, kimi insanlar da vardır yoklukta var olmaya

çalışırlar. Onlardan bahsediyorum yaşlı, bakıma

muhtaç, kimsesiz insanlardan. Onlara kimsesiz

demek ne kadar doğru bilmem ama onlar

çevresindeki kalabalıklara rağmen tek başlarına

yaşamlarını sürdürmeye çalışan sevgi dolu

insanlardır. Yalnızlıklarına rağmen içleri sevgi dolu

ihtiyarlar… Saçları ne zamandır taranmamış başları

okşanmamış yetim çocuklar, muhtaç kadınlar,

hastalar… toplumun kapısı açılmayan, yarası

sarılmayan yalnızları.

"Sevgi Eli"ni dergi ekibiyle ziyaret

e t t i ğ i m i z d e y u k a r ı d a k i d ü ş ü n c e l e r h e p

yüreğimizdeydi. Toplumun bu yalnızlarının elinden

nasıl tutulur diye düşünüyordum. İnsanın içini

kanatan yalnızlıklardı bunlar…

Ama Sevgi Eli'nde Nurten ve Keziban

Ablaların ve ekiplerinin yaptıklarına şahit olunca çok

mutlu olduk. Biz sıcak evlerimizde yaşayıp giderken

birileri soğuk evlere sıcak çorbalar taşıyor, yaşlılara

arkadaş, hastalara refakatçı oluyordu.

Nurten Hanım bizi, ikisi Kelekçi'de biri de

Pınaryazı'da üç yaşlı insana götürdü. Bu insanları

ziyaretimiz sırasında kimsesizliğin nasıl zor

olduğunu gördük. Öğrencilerim de ben de

yaşananlar karşısında çaresiz kaldık.

Ayşe KOVAN

Matematik Öğretmeni

Ancak Sevgi Eli'nin ekibi evleri temizleyip yaşlıyı

yıkadılar. Biz bunlar olurken Ayşe Teyzeyle sohbet

ettik. Sohbet esnasında bu insanların kimsesiz

olmadıklarını anladık. Bu insanların çocukları,

torunları vardı elbet ama onlar yalnızlığa terk

edilmişlerdi.

Bu gezi esnasında gördük ki Sevgi Eli burada

yaşanmaz dediğimiz yerlerde nefes almaya çalışıp

kışın soğuğunda ısınmaya çalışan kimsesizlerin

dostu olmuş.

Nurten Ablamız bu işi on iki yıldır gönüllü

olarak içindeki sevdayla sürdürdü. Şimdi Sevgi Eli

Acıpayam Belediyesi'nin katkıları ile büyük bir aile.

Yeni ve Modern yerinde ihtiyaç sahiplerine elini

uzatıyor. Sevgi Eli'ne gelemeyenlere Sevgi Eli

gidiyor. Temizlik, gıda, ev bakımı(boya, tamir), yaşlı

ve hasta bakımı(banyo, tıraş, yataklarının

değiştirilmesi) hepsi Sevgi Eli'nin elinden geçiyor.

Çalışmaları yerinde izleyip Sevgi Eli'ne

hayran olamamak imkânsız. Bu derneğin

işleyişinden dolayı gönüllülük ve sevgi ile çalışan

personeline özellikle Nurten Ablamıza ve

katkılarından dolayı Acıpayam Belediyesine

teşekkür ediyoruz.

erguvan

01


Ramazan ÖZER

Öylesine dalmışız dünya işine

Gafletten ayrılmaya mecal kalmıyor.

Her gün yeniden nafaka peşinde

Koşmaktan duracak derman kalmıyor!

Kalmıyor

İşimiz gösteriştir ilgiler sahte

Sevgiler çıkarcı, dostluklar nerde?

Gözlerde yalan hamaset perde

Hakikati görecek izan kalmıyor!

Toplumsal kıyamet yaşadığımız

Ne densiz savaş,nedensiz açlık

Halimiz felaket, adalet cılız

Hayatı hissedecek zaman kalmıyor!

Yerimizde sayarken dünya değişti

Zalime arka çıkan gitmez ileri

Şu yaşlı dünyamızda belki

Yarına umutla bakan kalmıyor!

(Nisan, 2001)

02 erguvan


Yalan

Günlerdir akan gözyaşı ve kan,

Haykır artık dünyaya, Ey Müslüman!

Yalnız değiliz, görüyor bunu Yaradan,

Feryat bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Yaşanan zulme kifayetsiz cümleler,

Cirit atıyor meydanda satılmış gafiller!

Dünya size mi kaldı,Bre zalimler!

Mertlik bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Sokaklar enkaz, ortalık toz duman

Yok mu içinde biraz insanlık kalan?

Ortada cesetler, durmuş sanki zaman,

Uygarlık bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Sizin yok mu çocuğunuz aileniz?

Taş mı kesildi kullanılmayan kalbiniz,

Eksik olsun sizin çağdaş medeniyetiniz,

Büyüklük bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Dünya yine mi temiz, hayat yine mi güzel,

Savaş mağduru olmak, hep müslümana mı özel,

Ezelden beridir, ödenir hep bu bedel,

Yaşamak bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Evrim ERDOĞAN

Kuşlar yok artık! Mavi değil gökyüzü,

Kan bürümüş zalimin, görmez hiç gözü,

Gösterdi yine kendini, savaşın soğuk yüzü,

Barış bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Nerdesin ey insan! setretme olanı,

Batı'nın alışkanlığıdır, ikiyüzlülüğü yalanı

Affetme sakın, hayatından çalanı,

İsyan bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Çizildi senaryo, oynandı oyun,

Onlar aç kurt, bizse kurbanlık koyun,

Bilmiyorsanız bizi, gidin tarihe sorun,

Gerçek bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Hesaplar tutmaz, plan bozulur,

Gün gelir bunun karşılığı sorulur,

İlahi adalet, elbet yerini bulur,

Düzen bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

Bitsin bu vahşet! Durdurun savaşları,

Elinizde ne kaldı? Nedir bunun size karı?

Siz misiniz dünyanın, gelecekteki mimarı,

Eseriniz bu mu, yoksa hepsi mi yalan!

erguvan

01


Zeynep ERKOL

Dışarıda baharın geldiği belli oluyordu.

Sultan Ana için bahar, pencerenin önündeki cevizin

canlanmasıydı. Sultan Ana bu cevizin nasıl yetiştiğini

bilirdi. Ceviz de Sultan Ananın hayatını. Bir ara

düşündü Sultan Ana 'hüzünler olmasa insanda şu

ulu ceviz gibi çıkar giderdi gökyüzüne'

Evin en çok bu kısmını severdi. Yoldaşını

bulmuşçasına mutlu olurdu. Yine evin bu köşesine

oturuyor, dalgın dalgın cevize bakıyordu. Torunları

kaç kez bu ceviz ağacı ile dertleşirken görmüşlerdi

onu. Ama yinede bu gün yüzünde acı bir tebessüm

ile bu köşede oturması evdekileri telaşlandırıyordu.

Sultan Ana, hayatı hüzün olarak içinde

demlendiren insanlardan biriydi. Hayat ona hep yeni

hüzünler getirmiş o da bunları bir nefes gibi içine

çekmişti.

İçerideki kalabalık gittikçe artıyordu. Yeni

gelenlere sofralar kuruluyordu diğer tarafta Kuran

okunuyordu.

Sultan Ananın torunu “anneanne iyi misin”

dedi. Sultan Ananın bu hali onu korkutmuştu. Sultan

Ana derin bir uykudan uyanır gibi yavaşça döndü

torununa 'iyiyim' dedi. Anne misafirlerle ilgilenmek

ister misin dedi kızı. Sultan Ana hayır anlamında

baktı kızına.

Onun bu köşede yüzünde tebessüm ile

oturmasına evdekiler alışıktılar. Ama bugün o

köşede bu kadar sessiz oturması tuhaftı.

Evde bir hüzün rüzgârı esiyordu. Yıllardır

yolu gözlenen insan dönüyordu eve ama kimse

mutlu değildi. Sultan Ananın etrafı kalabalıklaştı

birden. Herkes onun için endişeliydi. Sultan Ana

'evladım misafirlerle ilgilenin ben de gelirim

birazdan diyerek etrafını dolaşanları dağıtmak istedi.

Etraf biraz tenhalaştı. Sultan Ananın

gözünden iki damla yaş düştü. Neden geçmişe

dönmek istiyordu böyle bir günde. Sanki

hatırlanacak acından başka ne vardı. Bunca

zamandır derdini hep cevize anlatmıştı. Bu kadar

kalabalıkta cevizin yere yakın dallarının altına oturup

dertleşemezdi, en iyisi bu köşede oturmaktı, içinden

derin bir of çekti.

Geçen Gün Ömürdendir

Babası, kardeşi Bayram doğduğunda

dikmişti bu cevizi. Arkasından Kurtuluş savaşma

gitmiş ve dönmemişti. Anasına iki çocukla bu cevizi

bırakmıştı. Bu ceviz evin üçüncü çocuğuydu sanki.

Acılar, mutluluklar hep onunla paylaşılmıştı. 'Şimdi

herkes ve bütün yaşananlar yalan oldu' diye

mırıldandı Sultan Ana.

Annesi, kardeşi ile yokluk içinde yaşanan

hayat güzeldi. Çocukluğuna dönüverdi birden,

anlam veremedi kendine.

Geçip giden yıllar hüzün bırakmıştı geride.

Koca bir çınar gibi yükseldi bu elemlerin üzerinde

Sultan Ana. Bugün geçip gidenleri anma sırasıydı.

Anası ve kardeşi Bayram yorulmuşlardı bu

hayattan, Sultanın yaşadıklarına dayamayıp vakitsiz

gitmişlerdi. Geride evli Sultanı zalim Ali Efenin

kaçırdığı ve köyün sonundaki değirmene kapattığı

kalmıştı.

Ali Efe bu dünyaya gelmiş bir çok zalim

insan gibi hep kendini düşündü, hep kendi için

yaşadı. Sultan güzel kadındı. Pek çok güzel gibi

talihsizdi. Bu değirmeni çalıştırdı. Değirmende

öğütülen sanki bu zalim insanın hayatına getirdiği

zorluklardı. Değirmen taşları sadece acıları ezip

geçmedi onun gençliğini, güzelliğini de ezdi.

Sultanın Aİİ Efeden dört çocuğu oldu. Bu çocuklar

babası gibi olmamalıydı. Kimseye muhtaç olmadan

büyümeliydiler. Sultan arkasından konuşulanlara

kızmadı. Herkese adil davrandı kocasının

zalimliğinin tersine. Aİİ Efe hayatını dağlarda içki

sofralarında ve insanların canını yakmakla geçirdi.

Ömür bir gün bitiyor. Aİİ Efe bu dünyandan gitti

ama Sultan Anaya miras olarak acı bıraktı. Bir de

kötü bir ün.

Sultan Ana için çocukları vardı. Onları güzel

günlere ulaştırmalıydı ve onların iyi insanlar

olduğunu görmeliydi.

02 erguvan


Geçen gün ömürdendir. Günler geçiyor

diye üzülmedi Sultan Ana. Sadece kocasından kalan

zalimliğe üzüldü. Hayatlarına kara bir gölge gibi

sindi. Bütün köy onlardan uzak durdu. Sadece

değirmendeki alışverişleri vardı onlar için. Başka bir

değirmen olsa oraya da gelmeyeceklerdi mutlaka.

Yine bütün köy biliyordu ki Sultan Ana çok iyi bir

insandı. Bilmek kâr etmiyordu.

Sultan Ana çocuklarını büyüttü . Evlendirdi

onları bir bir. Güzel bir hayat kurmalarını diledi hep.

Kimi onu bu değirmende bıraktı gitti. Geride bir

şeyleri kalmamışçasına bir hayat kurdular. Sultan

Ana yine de mutluydu. Çünkü onlara aile kurun

demişti, beni arayın sorun dememişti. Her şeye

rağmen yüreğindeki hüzünlerin hafiflediğini

hissediyordu. Ortanca oğlu Kerim de bir yuva

kurdu. Mutluydu belliydi. Sonra hamile eşini ve iki

yaşındaki çocuğunu bırakarak Almanya'ya gitti.

Geride kalanları ne aradı ne de sordu. Babasının

zalimliği sinmişti yüreğine belliydi. Ama Sultan ana

kabullenemedi. Oğlu yirmi yıl sonra bir akşam

çıkageldi, hiçbir şey olmamışçasına.

Hayat durmamıştı akıp gitmişti. Her şey

değişmişti. Kerim bunu anlamadı. Kızları evlenmiş,

kendi paylarına düşeni kabul etmişlerdi. Hasret vardı

çocuklarının yüreğinde bir de gözlerinde kırgınlık.

Eşi zaten onu hiç görmek istemedi. Kerim yaptığı

hatayı anladı mı bilinmez. Almanya'ya tekrar döndü,

işte şimdi aradan on sekiz yıl daha geçti.

Sultan Ana oğlum beni aramadı diye hiç

kızmadı. Ama insan ailesine sahip çıkmalıydı, işte bu

sebepten kırıldı. Ona bunca hüzün bunca acıyla

eğilmeyen Sultan Ana, geride kalanların elemiyle

eğildi.

Herkes kendine bir hayat kurdu. Ama Sultan

Ananın acısı içine vurdu. Yüreğinin içindekileri

döküvermek geldi kalabalıklara. Acaba onu

anlayabilirler miydi? Ceviz ağacına baktı beni bir sen

anlarsın ifadesiyle.Kerim'le en son karşılaştıkları

günü hatırladı. Kerim genç sayılırdı o zamanlar

Sultan Ana da bu kadar ihtiyar değildi, “darılmadım

oğul kendi payıma” demişti Sultan Ana. “Ama

bilesin ki bu masumları yüz üstü koyup kaçtın

kırgınım” demişti en son. Söz bitmişti hepsinin

hayatında. Bir daha Sultan Ananın Kerimden

bahsettiğini duyan olmadı. Kerim de gittiği yerden

dönmedi. Yaşananlar kuru bir yaprak gibi kaldı

herkesin hafızasında.

Dönüş bugüneymiş. Ne demeli ki. Dönene

kapım sana kapılı denemezdi. Sultan Ananın bütün

isteği ceviz ağacının altına oturup doyasıya

ağlamaktı. Onu da yapamazdı bugün.

Torununun sesiyle hatıralar denizinden

ayrıldı. “Hadi anneanne dayımı getirdiler.

Karşılayalım onu,böyle zamanda dargınlık

olmaz'dedi. Torununa baktı: “Hiç gücüm kalmadı

onu karşılamaya” dedi.

Son defa ceviz ağacından yana döndü.

Cevize “bir sen anlarsın beni” diye mırıldandı.

Kalkmak için davrandı. Sultan Ana herkese karşı

hep adil olmaya çalışmıştı. Niçin bunu oğlundan

esirgiyordu? Ayağa kalktı. Dışarı çıktı. Kapının

önünde uğuldaşan kalabalık birden sustu. Yol

verdiler Sultan Anaya.

Oğlu yerine tabutu okşadı ve: “Sen bana

hoşçakal demeden gittin ama ben sana hoşça

kal diyorum.“dedi.

erguvan

01


Dr. Hüseyin KORKUT

Önder Genel Başkanı

Gelecek Ufkumuzda İmamhatipler

İslam dünyası olarak kritik bir eşikten

geçtiğimiz şu günlerde coğrafyamızın geleceğine

yönelik ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerin tam

merkezinde bulunuyoruz. Yüzyıllık bir zihinsel ve

kültürel travmayı geride bırakmak isteyen özgürleşme

akımlarının küresel güç odakları tarafından

baskılanmaya ve yeni güç denkleminin kurulmaya

çalışıldığı bir zeminde, sahip olduğumuz tarih ve

medeniyet mirasımızın temel referansları önemli

dayanak ve güven noktamızı teşkil etmektedir. Tarihin

doğal seyrinin bir sonucu olarak gelişen yeni bir

sıçramanın ve açılımın arefesinde değerlere ve ilkelere

dayalı sağlam bir referans çerçevesinin kurulması ve

sürdürülmesi kaçınılmazdır. Yeni bir çağa uyanırken

idrak ve tahayyülümüzün zenginleşmesi, şuur ve

irademizin kuvvetlenmesi köklerimizi ve asıllarımızı

yeniden okumak ve yorumlamakla mümkündür.

Binlerce yıldır bu bölgede yaşayan halkların

istisna kriz ve kaosları bir tarafa bırakarak bu

topraklarda değer merkezli bir barış ve istikrar ortamı

oluşturması ancak zengin tarih ve medeniyet mirasına

yeniden sahip çıkmakla sağlanabilir. Özgürlük her

şeyden önce zihinlerin vesayetinden kurtulmakla

başlar. Özgürce varolmak ve geleceğe güvenle

yürüyebilmek için ayrılık, farklılık ve çatışma algısına

dayalı bir projeksiyon yerine bizleri biz yapan ortak

insani değerlere dayalı bir dünya tasavvuru geliştirmek

zorundayız. Tarihin etkin ve kurucu bir öznesi olmak

istiyorsak zihin dünyamız üzerinde bize dayatılan her

türlü vesayetçi prangayı çözmeli, özgüvenle

köklerimize bağlanarak geleceğe kulaç atmalıyız.

Türkiye'nin her türlü vesayet odağının

baskısından kurtularak zihni ve kültürel anlamda

özgürleşmesinde bugüne kadar İmam Hatip nesli

öncü rol üstlenmiştir. Vesayetçi anlayışların öteden

beri siyasal girişimlerinde İmam Hatipleri değişik

bahanelerle değersizleştirme ve ötekileştirme

çabalarına kadim milletimiz gereken cevabı vererek

her dönemde bu okullara sahip çıkmış ve onları baştacı

etmiştir. Anadolu'nun bağrında yüzlerce yıldır barış

içinde yaşayan halklar İmam Hatiplerin temsil ettiği

tarihi misyonu benimseyerek geleceğe yürüyüşünde

bütün zorluklara rağmen bunları kurmuş, yaşatmış ve

cansiperane müdafaa etmiştir. İmam Hatip okulları

milletimizin teveccüh ve himmetleriyle tarihi

muvazenede var oluşunun bir ümidi ve güvencesi

olmuştur.

Yüzyıllık tarihine bakıldığında İmam

Hatiplerin ilk dönemi medrese geleneğinden

evrilerek/dönüşerek Osmanlı Devleti'nin son

devrindeki “Medresetü'l-Eimme ve'l Huteba”

şeklinde ortaya çıktığı “mayalanma dönemi” olarak

görülecektir. Cumhuriyet ideologları tarafından bir

türlü benimsenmediğinden fiilen pek yaşatılmamakla

birlikte fikren tartışmaların sürdüğü bu dönemden

sonra merhum Mahmud Celaleddin Ökten

Hocaefendi ile merhum Tevfik İleri'nin öncülüğünde

İmam Hatip Liselerinin bir çok sıkıntı ve risk altında

açılmasıyla başlayan, ancak birçok engellerle de

karşılaşılan “Kuruluş ve Varoluş Dönemi”

gelmektedir. Türkiye'nin batıcı seçkinleri tarafından

sürekli sorun olarak algılanmasını, vesayetçi siyasilerin

kapatma ve pasivize etme girişimlerine rağmen bu

dönemde okullar beklenenin ötesinde başarılar elde

etmiş ve maarif dünyamıza büyük katkılar sağlamıştır.

Halen içinde olduğumuz henüz daha taze olan dönem

ise İmam Hatiplerin önündeki hukuki ve siyasi

engellemelerin kalktığı Milletin hür teşebbüsü olarak

ortaya çıkan bu projenin devlet aklı tarafından da

kabullenildiği ve sahiplenildiği, diğer İslam ülkeleri

tarafından da bir eğitim modeli olarakta takdir ve kabul

gördüğü “Hizmet ve Yaygınlaşma Dönemi”dir.

İçinde bulunduğumuz dönem milletimizin

derin irfanından süzülen himmet ve gayretlerle binbir

emek ve çabayla, fedakarlıklarla neredeyse tamamen

sivil olarak vücuda getirilen bu okulların yine aynı aşk

ve heyecanla mahiyet ve keyfiyet itibarı ile geliştirildiği

bir dönem olacaktır. Böylesi bir ortamda

alimlerimizin, akademisyenlerimizin ve aydınlarımızın

İmam Hatipler üzerine soğukkanlı, tarafsız, ilmi analiz

ve kriterlerine son derece büyük ihtiyaç vardır. Bugüne

kadar millet namına, dinine, kültürüne, medeniyetine,

tarihine sahip çıkma uğrunda yürütülen mücadelenin

hakiki bir kazanıma dönüşmesi için sürdürülebilir

somut eylem planlarına ve projelere eğilmek

zorunluluğu vardır. Bu zamana kadar üzerinde

mühendislik oyunları oynanan ve büyük zorluklarla

mücadele etmek zorunda kalan İmam Hatipler

bundan böyle daha çok niteliğe odaklanmalıdır.

02 erguvan


İmam Hatip hareketi bize özgü yerli

aydınlanma arayışının bir sonucudur. Bölgemizdeki

travmatik kasılmaları, siyasi krizleri aşmanın yolu

bölge halklarının değer ve zihin dünyalarına sahip

onların gönül dilini iyi bilen taze, genç nesiller

yetiştirmekten geçmektedir. Barış ve istikrar

söylemini geliştirecek ve sürdürecek nesillerinin

bölge haklarını var eden ortak tarih ve medeniyet

mirasının kıymetini anlayan ve buna sahip çıkmayı

bir ülkü kabul eden bir eğitim yaklaşımıyla

yetiştirilmesi ancak İmam Hatip modelinde

mümkündür. Rönesans aydınlanmasına dayalı

pozitivist modernleşmenin zihni ve kültürel

hayatımıza getirdiği arızaların onarılması ve yeni bir

bilinç ve idrak inşa edilmesi aslında bütün eğitim

sistemimizin felsefi ve yöntemsel olarak yeniden

kurgulanması ve uygulanmasıyla mümkündür.

Tarih ve medeniyetimizin bizlere miras

bıraktığı en önemli değer “silm” yani barıştır.

Kendini bilen kişinin herşeyden önce onu var eden

yaratıcısıyla, bütün varlık ve özellikleriyle, özüyle,

içinde yaşadığı doğal evrenle ve sosyal çevresi ile bir

uyum/harmoni içerisinde birlikte var olma idealinin

kendisi olarak “silm” İslam'ın en büyük ve yegane

tarihsel iddiasıdır. İmam Hatip neslinin öğrencisi

olduğu İslam, kişiye bütün mahlukatın varlığını ve

varoluş hakkını kendisi kadar aziz bilmeyi ve onu

korumayı emreder. İslam'ın bütün maslahat ilkeleri

varlığın yaratılış amacına uygun varolması, yaşaması

ve sürmesi amacını güder. İnsanın görevi, ilahi

hikmetin varlığın yaratılışına yüklediği anlamı

araması yani Allah'a kulluk etmesidir. İşte bu ilahi

tabii ve evrensel “silm” anlayışı toplumsal barışın

küresel istikrarın yegane güvencesidir. Bu yüzden

bugün için İmam Hatiplerin temsil ettiği bu barışçı

insani yaklaşıma bütün bir maarif sistemimiz kadar

topyekün insanlığında ihtiyacı vardır.

Türkiye'nin toplumsal barış ve istikrar

çabalarında sosyoekonomik ve insani kalkınmasında

bölgesel ve küresel açılımların da İmam Hatip

okullarının yetiştireceği “silm” bilgisini ve ahlakını

kuşanmış yeni nesil Alim ve Aydınlara dünden daha

çok ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye'nin refah ve

istikrar dağıtan, mazlum halklara umut aşılayan

coğrafyanın özgürleşme çabalarını destekleyen

karakteriyle bölgesinde ve dünyasında daha güçlü ve

etkili bir ülke olması böyle bir neslin varlığına

bağlıdır. Rabbi ile, kendisi ile, doğası ve çevresi ile

uyumlu; yapıp ettiklerinde sadece Allah rızasını

gözeten; dünya kadar Ahirete de inanan; halka

hizmeti Hakk'a hizmet bilen gönlü diğer insanlar

için çarpan; kendi için istediğini başkası içinde

isteyen yeni bir bilgi ve erdem neslini

gerçekleştirmenin yolu bu okulların daha çok

sahiplenilmesi ve geliştirilmesinden geçer.

Tamamen objektif bir bakışla ifade etmek gerekirse

düne kadar milletin dertlenmesine karşılık devletin

öksüz çocuk muamelesi yaptığı bu okullarımızın

milletimizin geleceğinin şekillenmesi, devletin ve

milletin bekası, ümmetin ve insanlığın huzur ve

rafahı için bundan sonra hak ettiği maddi ve manevi

desteği kamudan görmeyi ziyadesiyle hak

etmektedir.

İnanıyorum ki tarihsel iddialarımızı gerçeğe

dönüştürmede bölgemizde ve dünyada yeni bir barış

atlası oluşturmada bu okulların yetiştirdiği genç

nesiller öncü rolü üstlenecekler, ardından gelenlere

sağlam bir miras bırakacaklardır.

erguvan

01


ŞİİR

MEKTEBİM İMAM HATİP

Selam sana, sevgili İmam Hatip Mektebim,

Her geçen gün artıyor sende ilmim, edebim.

Sende atıldı bu özbenliğimin temeli,

Yurduma, milletime daim hizmet emeli.

Bekliyor bizi mektep, cami, mihrap ve minber,

Alimler varisimdir buyurdu HAK PEYGAMBER.

Saygı sana ey benim ilm-u irfan ocağım,

Ruhuna, ruhaniyetine hep uyacağım.

Şanlı bir geçmişin var, eserin ecdadın,

Sahip çıkacaktır sana vefakâr ahfadın.

Dolaşacak adın nesiller boyu dillerde,

Yaşayacaktır hep sevgi dolu g.nüllerde.

Ey Yüce Hakk’ın bize nasip ettiği nimet,

Layıktır yolunda her türlü gayret ve himmet.

Seni açan senden geçen eslafı anarım,

Hocalarıma dualar, Kur’anlar sunarım.

Pek çok hatıralar veda ederken sana,

Gönlüm senle dolu hakkını helal et bana.

Ebedi yaşasın, şanlı mektebim Ya VEHHAB,

Ya müfettihal ebvab, iftah lena hayral bab.

Hafız Muzekka GURBUZ

1956 İstanbul İmam-Hatip Okulu Mezunu

02 erguvan


HATIRALAR

Selahaddin KAYA

Celal Hocamızın bir projesi vardı. Arapça .ğretiminin

yetersiz olduğunu düşünüyordu. Yıllarca liselerde

Arapça muallimliği yaptığı için bu dur umu

iyi biliyordu. Hocamız derdi ki: “Bir insan iki dili

iyi bilmeli, birisi İngilizce diğeri Arapça”. .zellikle

Arapça’nın layıkıyla .ğretilemediğini g.rünce

“Arapça Kolej” projesini geliştirdi. Bu okul Arapça

tedrisat yapacaktı. Bu fikrini açıkladığı zaman

İstanbul’un zenginleri, bu fikre çok sıcak baktılar.

Hatta bir toplantıda Eskişehir’de bir un fabrikat.rü

S ü l e y m a n C a k ı r ’d a v a r d ı . S ü l e y m a n B e y :

“Hoca”dedi. “Sen bu koleji aç. Ben Cemberlitaş’ta

ki apartmanımı senin bu işine tahsis edeceğim.

Sirkeci’de ki Liman Hanın gelirini de bu okulun

masraflarına tahsis edeceğim” dedi.

Celal Hoca bu proje için Milli Eğitime müracaat

etti ve Milli Eğitim kabul etmedi. Hoca, Danıştaya

müracaat etti bunun üzerine. Danıştay’da red cevabı

verince, tekrar itiraz etti. Avukatlığını da meşhur

avukatlardan İlim Yayma Cemiyeti’nin Başkanı

Seniyyüddin Başak yapıyordu. Mesele tekrar itiraz

sonrası Danıştay Dava Kurulu’na intikal etti. Kurulda

da Danıştay Başkanının iki oyu vardı. O zaman

ki başkan Tevfik Gerçeker. Davanın g.rüleceği gün

toplantıya gelmedi. Niye gelmedi? Eğer gelip, orada

lehte oy kullanmış olsa müslümanlara yardım

edip irticacı diye damga yiyeceğinden korktu. Tevfik

Gerçeker gelmeyince konu bir oyla reddedildi.

Aradan geçen biraz zamandan sonra birgün Celal

Hocamla İskenderpaşa Camii’ne gidiyorduk. Camiden

iri yarı birinin çıktığını g.rdüm. Onun .nünde

durdu ve selamlaştılar. Celal Hoca dedi ki: “Yarın,

mahşer günü, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda senin

ağabeyinin iki yakasına yapışacağım ve Cenab-ı

Hakka ş.yle şikayet edeceğim: Bu Efendi, İslam

davasına ihanet etti!” dedi. Ayrıldıktan sonra kim

olduğunu sordum. Tevfik Geçeker’in kardeşi olduğunu

s.yledi. Bu okul o gün açılmış olsaydı, çok

daha büyük hizmet olacaktı. Arapça’ya vakıf insanların

yetişmesi memleketimize büyük katkı sağlayacaktı.

Şükrü ÖZTÜRK

BİR OĞRENCİNİN İDEALİ UĞRUNA MUCADELESİ

Celal Hocam ileri g.rüşlü bir insandı. Bu okullar 7 yıllık

olarak açıldı. Tabii devamı yok. Hocamında Yüksek

İslam Enstitüsü açılması yönünde çalışmaları var. Bende

yakından takip ediyorum çalışmaları. Biz mezunlar

olarak 2 yıllık bir enstitünün yeterli olacağını düşünürken

Celal Hoca ısrarla 4 yıllık olması gerektiğini söylüyordu

bize. O zamanlar, 1959 yılının ilkbaharıydı ayını tam

hatırlamıyorum. Rahmetli Adnan Menderes’in İzmit’e

bir fabrikanın genişletilmesiyle ilgili temel atma trenine

geleceğini duydum. Bunu duyunca arkadaşlarla beraber

oturduk, bir dilekçe yazdık başbakana verilmek üzere.

Yazdıklarımızı Celal Hocamıza arzettik. Yazdıklarımızın

bir kısım yerlerini kensini düzeltti. Sonra arkadaşım

Hakkı Kopya ile birlikte İzmit’e gittik. Hakkı Bey

İzmit’liydi. Geceyi onların evinde geçirdik. Sabah olunca

Hakkı’yla beraber Başbakan’ın geleceği yere gittik. Uzun

süre bekledikten sonra geldi fakat yaklaşmak ne

mümkün. Bende mektubumuzu vermeyi kafaya

koyduğum için harekete geçtim. Tabii polisler,

korumalar falan derken bir

karışıklık çıktı. Başbakan g.rmüş bizim sebep olduğumuz

b u k a r ı ş ı k l ı ğ ı . “ N e o l u y o r o r a d a ? ” d i y e

sormuş. Yanındakiler: “Bir çocuk var ille de sizinle

g.rüşmek istediğini s.ylüyor” demişler. Başbakan:

“Bırakın o zaman gelsin” demiş. Bir polis aldı g.türdü

beni Başbakan’ın yanına. Elini .pmek istedim,

müsaade etmedi. Ben İstanbul İmam Hatip

Okulu .ğrencisiyim bir arzım vardı dedim.

Bunun üzerine hemen sağında oturan kişiye oradan

kalkması anlamında eliyle işaret yaptı ve beni

sağ tarafına oturttu. “S.yle evladım!” dedi. Kendimce

derdimi anlattım ve mektubumuzu verdim. Mektubu

aldı, cebine koydu. Sonra sağ elini sol dizime

koydu; “Evladım! Bu okullarınız açılacak. Benim

bütün ümidim sizsiniz. Bu ülkenin geleceğine y.n

verecek olanlar sizsiniz. Ben bunu arzu ediyorum.

Onun için kendinizi çok iyi hazırlayın” dedi. Bende

derdimi anlatmanın, mektubumu vermenin ve

ondan bu sizleri duymanın mutluluğuyla oradan

ayrıldım. Ondan sonra da hazırlıklar yapıldı ve aynı

yılın ekim, kasım aylarında enstitümüz açıldı.

erguvan

01


Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÖCAL

İNFAKIN RAHMETİ

Yıl 1979. Yozgat’ın Akdağmadeni İlçesine İmam-

Hatip binası yaptırılacaktır, yardıma ihtiyaç vardır.

Müdür Ahmet Saraç, yardımcısı ise Mehmet

Doğan’dır. Her ikisi de okul arkadaşım. Bir ekip

halinde k.y-k.y, kasaba-kasaba yardım toplamaya

çıkmışlar. Yolları Arslanlı k.yüne düşer. Tarlada

çalışan bir grup k.ylü ile karşılaşırlar. Arabadan

inip, durumu anlatmak isterler. K.ylülere yaklaşıp,

selâm verdikten sonra; ‘İlçeye İmam-Hatip Lisesi

binası yaptırdıklarını, maddi yardıma ihtiyaçları

olduğunu, para, buğday, arpa, fasulye, nohut, ağaç

her ne olursa olsun kabul edebileceklerini’ söylerler.

Köylülerden biri;

- Bakın Hocalar, şu kavaklığı g.rüyor musunuz?

Orada g.rdüğünüz kavakların hepsi sizin olsun,

kesin götürün, der.

Ekip bir kavaklığa bakar, bir k.ylünün yüzüne;

“Acaba ciddi mi söylüyor, yoksa dalga mı geçiyor”

diye. Cünkü orada gerçekten çok sayıda yetişkin

kavak ağacı vardır. Bir köylünün bu kadar ağacı

bir teklif üzerine verip-veremeyeceği konusunda

tereddüde düşerler. Gerçekten verip-vermeyeceğini

anlamak için;

- Ciddi mi s.ylüyorsunuz, gerçekten tamamını

keselim mi?!..

- Evet, niye tereddüt ettiniz Hocalar, kesin g.türün.

Yalnız bizden kesmek, taşımak için yardım

istemeyin, buna vaktimiz yok, derler.

Sonrasını Mehmet Doğan Hoca ş.yle anlatmıştı: Biz

kavaklığa doğru gittik, baktık, gerçekten çok sayıda

yetişkin kavak ağacı vardı. Ancak bulunduğu yer

derin bir çukurluk halindeydi. Adeta uçurum gibi

bir yerdi. Bu durum bizi tereddüde düşürdü. O

çukura nasıl inilecek, inilip kesilince ağaçlar yukarıya

nasıl çıkarılacaktı…

Kendi aramızda istişare ettik, ne pahasına olursa

olsun kavakları kesip götürmeye karar verdik. O gün

gittik, ertesi gün bize yardımcı olacak birkaç kişi

ile tekrar geldik. Zar-zor aşağıya indik, epeyce

çalışarak ağaçları ince köklerinden kestik, sonra belli

ebatlarda tomruk haline getirdik. Şimdi sıra geldi

bu ağaçları o derin çukurdan çıkarmaya…

Bir trakt.r bulduk, halatlar temin ettik. Aşağıdan

tomrukları halatlara bağlayıp trakt.rle yukarıya

çekeceğiz. Başka türlü ağaçları oradan çıkarmamız

mümkün değildi. Fakat o sırada hava iyice

bulutlanmış, gök gürlemeye, şimşek çakmaya

başlamıştı. Birden bardaktan boşanırcasına yağmur

yağmaya başladı. Biz kaçarak canımızı zor kurtardık.

Bu arada hepimiz sırılsıklam ıslanırken, kimimizin

ayakkabısı çamura saplandı kaldı, kimimiz yere

düşerekbaştan ayağa çamura battı… Arkasından

çok kuvvetli bir sel geldi…

“- Eyvah, bütün emekler boşa gitti” diye

hayıflanmaya başladık. Çünkü o kadar uğraşarak

kestiğimiz kavakları sel almış götürüyordu. Aradan

zaman geçti, yağmur durdu, sel suları giderek azaldı.

Biz de her şeye rağmen; ‘Çamura bata-çıka kavaklığa

doğru gidip bir bakalım, acaba selin götürmediği

tomruk kalmış mı, birkaç tane de kalsa hiç olmazsa

onları çıkarıp götürelim’ dedik. Vardık çukura bir

göz attık, birden bütün ümitlerimiz yok oldu. Çünkü

görünen hiçbir ağaç yoktu. O sırada arkadaşın

biri;

- Arkadaşlar, gelin şöyle biraz aşağıya doğru bir

bakalım, belki sağa-sola takılıp kalanlar olmuştur,

dedi.

Yürüdük, bir müddet sonra tomruklardan biri

gözümüze ilişti. Birden umuda kapıldık, yürümeye

devam ettik, gözlerimize inanamadık. Bir de ne

görelim, sel vasıtasıyla bütün kavakların kenarlara

çıkarılıp atılmış olduğunu gördük. Hayret dolu

gözlerle birbirimize bakakaldık. Kuşkusuz bu

Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, bir yardımı idi. Birkaç gün

bekledik, tarlalar suyunu çekip, çamur kuruyunca

kamyonla geldik, bütün kavakları yükledik

götürdük…

Allah o kavakları bağışlayan köylülerden ve kavakları

kesme ve taşıma macerasında yer alan herkesten

razı olsun… Öyle inanıyorum ki kavakların sel

vasıtasıyla kenara çıkarılıp dizilmesi olayı; herhangi

bir maddi karşılık beklemeksizin onca zahmete

katlanarak, hasbi duygularla yardım toplamaya çıkan

okul yöneticileriyle, bir teklif üzerine hiç tereddüt

etmeden o kadar kavak ağacını bağışlayan insanların

tavrına karşı Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, bir ihsanı

olarak gerçekleşmiştir.

02 erguvan


Prof. Dr. Hayrettin KAHRAMAN

Şimdi asıl mesele imam hatip neslinin Türkiye’ye

tesiri nedir? En köklü, en temel, en esaslı tesiri nedir?

Bu sualin cevabi şudur: Medeniyet şuurudur.

Kim ne derse desin bazı kimseler hep bardağın boş kısmını görürler. Evet bardağın boş yerini de görmeli.

Hep bardağın dolu yerini görürsek bu bizi tembelliğe sevk eder, olduğumuz yerde sayarız. Fakat devamlı

boş yerini görmek ve doluyu da inkar etmek doğru değildir. Hep aynı açıdan baktıkları için İmam-Hatip

mekteplerini de beğenmiyorlar, ilahiyatları beğenmiyorlar, olup biteni de beğenmiyorlar. İmam-Hatiplerin

kat ettikleri mesafeyi de Türkiye’de icra ettiği faaliyetleri, elde ettiği başarıları da görmüyorlar. Ben bunu

nankörlük olarak görüyorum. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Eksiklerimizi hep görelim; ki bunun

başında keyfiyet var. Bu çok doğru. Celal Hoca’nın bir formülü var, ben orada okumadığım için onu

İstanbul İmam Hatip Okulu mezunları bilir.

Bir İmam Hatipli prototipi çiziyor: “Asrın ihtiyaçlarını müdrik, Doğu’yu ve Batı’yı iyi bilen münevver,

dindar görüneceğim diye mutaassıp olmayan, aydın desinler diye de dinden taviz vermeyen, tavizsiz ama

müsamakâr”. Celal Hoca sürekli bunu tekrarlarmış.

Şöyle bir bakıldığında biz eski hocaların

bilmediği bazı şeylerle alakalı

-eski hocalar derken bir önceki nesli

kastediyorum yani medreseler

geriledikten sonra, orada bazı

lüzumlu dersler kaldırıldıktan

sonra ki safhada yetişmiş olan

yine de mübarek yine de dini

mübini iyi bilen ama biraz

dünya bilgisi eksik olan hocalarbiz

o kısımla alakalı olarak

epeyce malumat elde ettik ama

onlarda olup bizde olmayanlar var.

Bunun da başında bana sorarsanız

ahlak ve maneviyat geliyor. Ahlak ve

maneviyat, ahlak kelimesi üzerinde fazla

durmayacağım çünkü ben o devre yetiştim

ve o devrin hocalarıyla hem hal oldum.

Biz ahlaksız değiliz fakat maneviyatımız eksik, bu ikisi

birbirinden farklı bana göre. Bizim bu neslin hocalarında

maneviyat eksikliği var. Bizde gayret-i diniye eksikliği var.

Düşünüyorum da, bizdeki gayret ile bugünkü hocalarda veya

öğrencilerde olsun, arasında çok büyük fark var. Siz buna

heyecan da diyebilirsiniz. Bu heyecan ve gayret eksikliği durup

dururken olmaz. Bu heyecan ve maneviyat eksikliğinin istinad

ettiği maneviyat vardır.

erguvan

01


Tuğba YALÇIN

İngilizce Öğretmeni ve Proje Koordinatörü

Erzurum'da başladı her şey, ilk görev

yerimde. Proje nasıl yapılır? Proje içeriği nasıl

hazırlanır? Projenin amaçları, uzak hedefleri ve

sonuçları nasıl yazılır? Bu soruların tüm cevabını

Erzurum'daki saygıdeğer meslektaşım ve hocam,

Davut Dağabakan vasıtasıyla ARGE biriminde

buldum. Proje yazma becerimin temelleri ilk olarak

burada atıldı. Daha sonra Denizli ili Acıpayam ilçesi

Anadolu İmam Hatip Lisesi'ne tayinim çıktı. Bu

okulda yazılmış olan bu Erasmus+ K2 öğrenci

hareketliliği başlığı altındaki projenin yeni

koordinatörü olarak görevi devraldım. Edinmiş

olduğum tüm becerileri ve bilgileri bu projeyi

yönetirken kullandım.

İmam Hatip Lisesi adı altında bu projeyi

yönetmek gurur verici bir işti. Öğrencilerimizin

kalpleri yeni bir dünyaya ve farklı iklimlere doğru

yelken açacaktı. Okulumuzun seçkin ve yetenekli

öğrencilerinden bir grup hazırlanmıştı. Bu ekip ben

projeyi devralmadan önce Bulgaristan ziyaretinde

bulunmuştu. Ve şimdi İade-i ziyaret olarak da

Bulgaristan bizim okulumuza geliyordu. Bütün

hazırlıklar en ince ayrıntı düşünülerek yapılmıştı.

Nihayet gelmişlerdi ve okulumuzda

görkemli bir törenle karşılanmışlardı. Bulgaristanlı

g r u b u n g ö z l e r i n d e k i h e y e c a n ı t e k t e k

görebiliyordum. Öğrencilerin hassas ve çekingen

tavırları hissedilir derecedeydi. Öğretmenleri de

kendilerini buranın bir parçası gibi hissettiklerini dile

getirmişlerdi. Karşılıklı olarak her iki ülke arasında

bir bağ kurulmuştu.

İki hafta boyunca Bulgaristanlı grup

okulumuzda ve Acıpayam'da misafirimiz oldular.

Okulumuzda ve çevre il-ilçelerde (Denizli, Antalya,

Gölhisar ve Serinhisar) tasarlamış olduğumuz

etkinlikleri hayata geçirdik. En çok etkilendiğim

etkinliklerden birisi Yazır Camii'ne gerçekleştirilen

ziyaretti. Gök kubbenin altında atalarımızın torunlarıyla

tekrar birleşmiştik. Farklı dinlere mensup

olsak da içeride kalbimiz aynı hızla ve aynı heyecanla

atıyordu sanki.

02 erguvan

Bir Sevda İşi

NINA ISTREVSKA, Bulgarca Öğretmeni ile

yakınlığımız ilk olarak orada başlamıştı. Onun

soruları ve meraklı bakışlarıyla aramızda bir dostluk

bağı kurulmuştu. Dostum, arkadaşım ve sırdaşım

olmuştu. Nina'nın iyi derecede İngilizcesi yoktu.

Ancak aramızdaki iletişim farklı bir boyut

kazanmıştı. Bazen konuşmasak da baktığımız

yerlerde ve düşündüğümüz şeylerde ortak noktada

buluşabiliyorduk. Aynı ruhu taşıyan iki farklı can ve

beden olmuştuk.

Günler birbiri ardına sıralandı ve ayrılık vakti

geldi. Geçirdiğimiz dopdolu iki hafta buhar olup

uçmuştu. Öğrencilerimiz ve onların öğrencileri

arasında da unutulmaz anlar yaşanmıştı. Ağabeykardeş

ilişkisi bile kuranlar olmuş ve birbirlerine

Bulgarca-Türkçe kelimeler öğreterek ortak dilde

konuşmaya başlamışlardı ki sona gelmiştik. Tüm

okul ve Bulgar grup büyük bir hüzne sarılmış ve

herkesin gözü yaşlıydı. Ayrıkların zor olduğu

gerçeğini bir kere daha tablolaştırmıştık adeta.

Onlara bizden hatıra olarak saklamaları ve

kullanmaları için hediyeler sunarak uğurladık. Tekrar

görüşecektik yine bir gün.

Sıra Projenin ikinci ve son basamağına gelinmişti.

Acıpayam Anadolu İmam Hatip Lisesi Romanya

ülkesinin Iaşi kentine gidecekti.

15 parlayan yıldız 2 öğretmen 1 ülke tek yürek…

Yolculuk vardı diyarlar ötesine. Sınırla ötesinde

ötekilerle tanışmak, buluşmak ve ötekilerin

kalplerine dokunmak vardı. Gönülden gönüle

kurulan bir bağdı bu yüzyıllar boyu süregelen.

Bizden olanlara ve bizim parçamızı taşıyanlara selam

götürmek için baş koymuştuk bu yola. Eskiyen

köprüleri yenilemek için, daha da sağlamlaştırmak

içindi.


Bu yolculuk sürprizlerle doluydu. Atılan her

adımda omuzlarımda bir yük vardı. Ardında

bıraktıkların da ayrı bir hüzündü. Ama dik durmak

ve hüznü içine atmak gerekti ta derinlere. İçinde

kaybolmayacak ama dokunduğunda acıtmayacak bir

yere. Buluşma noktası tam anlamıyla ana baba

günüydü. Gökyüzü bile hüzünlüydü sanki. Onca

kalbin ayrılışına dayanamamıştı. Boğazda

düğümlenen kelimeler, söylenmeyen sözler,

kopamayışlar ve bir sürü dile gelmeyen duygular

vardı her yerde. Taşıyamadı kimse bu kadarını,

sonunda gökyüzü usul usul bıraktı narin damlaları.

Toprakla buluştu sonunda. Bekleyen beklediğine

kavuştu ama biz hepimiz ötekilerin diyarına doğru

memleket dediğimiz topraklardan ayrılıyorduk.

Ardımızda sevdiklerimizi bırakarak… Kimi eşini

kimi anacığını kim biricik babasını kimi de dünyalar

tatlısı minik kardeşini…

Yola revan olma vaktiydi artık. Sıradan

değildi yolumuz ve sıradan değildi ekibimiz. İlklerle

doluydu her adımı. Öğrencilerimizin çoğunun ilk

uçak yolculuğu olacaktı daha 16-17 yaşlarda.

Gözlerindeki heyecanı görebiliyor ve onlarla birlikte

aynı heyecanı yaşıyordum. Sadece farklı bir şehre

değildi yolculuğumuz, aynı zamanda farklı bir

ülkeye, farklı bir tarihe ve farklı bir kültüre uçacaktık

hep birlikte.

Vardık diyarlar ötesine, gökyüzü gece

olmasına rağmen parlaktı ve şehir sanki bize hoş

geldiniz der gibiydi. Nerde kaldınız ey Osmanlı

torunları diyordu sanki. Acıpayam'da gözü yaşlı

bıraktığımız şehir yerini umutla bakan Romanya

şehrine bırakmıştı. Paula Braescu, projemizin

çalışkan koordinatörü, bir kucak dolusu sevgiyle

karşıladı bizi sevgi ordusuyla birlikte. Gece gördük

ilk defa şehri. Sonraki günlerde bizim can yoldaşımız

olacak olan sokaklardan geçerek kalacağımız otele

vardık.

Ertesi gün yeni bir gündü. Hareketli ve

eğlenceli günler bizi bekliyordu. Okullarında bizi ilk

gün karşılama programlarından tutun da son güne

kadar hazırlanmış olan tüm etkinlikler ve geziler

titizlikle kurgulanmıştı.

Attığımız her adımda yeni yerleri görmek, farklı bir

kültürün dokusunu hissetmek ve gezilen yerlerde

hatıralar bırakmak grubumuz için çok değerliydi.

İlerleyen günlerde artık kendimizi sanki Iaşi

kentinden biri gibi hisseder olduk. Hatta orada bir

Türk lokantası keşfettik ve Türk olan sahibiyle

ahbap bile olduk. Edindiğimiz arkadaşlar onunla

sınırlı kalmadı tabiî ki. Alışveriş merkezlerindeki

satıcılar, müzelerdeki görevliler ve okullarındaki

değerli öğretmenler bunlardan sadece bir kaçıydı.

Paula kurmuş olduğu dev orduyla bizi her

gün yeni heyecanlarla buluşturdu. Görev dağılımı

yapmışlardı ve okullarından bir öğretmen her gün

bizimle ilgileniyordu. Kâh okulda etkinlik yapıyor,

kâh Iaşi kentindeki müzeleri, kiliseleri,

kütüphaneleri, sarayı ve üniversiteyi geziyorduk.

Hafta sonu Braşov, Bran ve Sinai gibi farklı şehirleri

gezme ve oradaki tarihi ve kültürel mekanları görme

fırsatımız oldu. Gittiğimiz yerler, dokunduğumuz

nesneler ve hissettiğimiz duygular üzerimizde

anlamlı etkilere yol açıyordu. Bakış açımızın

yelpazesine bir renk daha katıyorduk adeta.

Ve artık, bu güzel yolculuğun sonuna

gelmiştik. Paula ve dev sevgi ordusu bizi içten ve

samimi bir veda programı ile uğurladı. Ayrılıklar her

zaman olduğu gibi hüzünlü ve duygusal anlara imza

atıyordu. Heybemiz anlatılacak bir sürü güzel

hikayelerle ve unutulmaz anlarla doluydu. Sevdiklerimizle

bunları paylaşmak için can atıyorduk.

Acıpayam… Başlangıç noktamız ve bitiş

çizgimizdi. İki nokta arasında geçen o kadar çok şey

vardı ki. Duygular, dostluklar, vuslat, vefa, zorluklar,

güzellikler, ilkler ve unutulmazlar bunlardan sadece

bir kaçıydı. Bu projeyi sonlandırırken anladım ki; bu

çalışmalar bir ekip ve gönül işiydi. Baş koyulan yolda

yaşanılan acı ve tatlı her şey koca yüreklerde gizliydi.

Dile gelmeyen şeyler o koca yüreklerin ta en

derinlerinde saklıydı.

erguvan

01

Similar magazines