bastırkusva

ncmttnyyy

KUSVA Gençlik Hareketi

Adına İmtiyaz Sahibi

Burak AK

Yayın Koordinatörleri

ve Yayına Hazırlayanlar

Mehmet Sabit GÖKTAŞ

Nida URMUÇ

Behlül ALP

Hüseyin Can COŞKUN

Furkan GÜR

Ceyda KAYA

Emine HAXCİU

Ömer BAKKALOĞLU

Mizanpaj

Necmeddin YAZICI

İletişim Bilgileri

bilgi@kusva.org

kusva.org

Kusva dergisinde yazılanların

sorumluluğu yazanlara aittir.

EDİTÖR’DEN

Uzun yıllara dayandırılan eğitim sistemimizde adaylar arasında fark yaratmak amaçlı, zamanı ve eğitim

koşuşturmasını ikiye katlayan bireyler ceplerine bir iki entelektüel faaliyet uğraşımı da bırakınca hayli bilgili

olduklarını “şöhret” olgusuna yerleştiriverirler. Evet, yurtdışında “master”lar yapma, çıkardığı kitabın bilmem

kaçıncı baskısını düzenlemek vs. gibi telaşlar kişinin, daha doğrusu kafasının boş olmadığını, bilgiyle çevrelediğini

ortaya koymak açısından eleştirilemez herhalde. Fakat asıl başarı; hafızayı bilgilerle doldurmaktan

ziyade aklımızı, zihnimizi boş bırakmamakta saklıdır. Çünkü başarı kavramı her insanda farklı çağrışımları

tezahür etmekte, herkese farklı hazlar vermektedir. Şöyle ki, emekleyen bir bebeğin koltuğa çıkabilmesi

kendisinin isteği doğrultusunda yapabildiği en iyi iş iken yine kendi hedefi doğrultusunda parmakla gösterilecek,

gıpta edilebilecek zenginliğe (belki de statüye) ulaşan bir ferdin bununla övünmesi de ona göre

başarı sayılır (hem zenginlik her toplumda başarı olarak adlandırılır – ki ben buna katılmıyorum). İşte bir

eyleme kendi benliğimizden ne kadarını damıtırsak, o eylemin sonucu bize o kadar haz verecektir. Burada

yapmamız gereken kendimizi iyi tanıyıp, tatmak istediğimiz haz boyutunca hedefimize damıtmak…

Bizler Kusva Hareketinden almak istediğimiz hazzın boyutunu ölçerken,

damıtabildiğimiz benlik ve fikriyatımızı siz değerli okurlarımıza sunmaktan onur duyuyoruz.

Dördüncü sayımızda buluşmak ümidiyle.

Nida Urmuç

kusva.org


DENEME

BURAK AK

SiNEKLERiN

VARAMADIĞI

AYDINLIK

,,

“ŞERRI BILMEYEN,

ONUN TUZAĞINA DÜŞER.”

Hz. Ömer

Yaşadığımız coğrafya gereği

çoğu insanımız kendisini

politik bir söylemin içinde

bulmaktadır. Bu durum ister

istemez gençlerimizin siyasete

olan ilgisinin artmasına vesile

olmaktadır. Düşüncesi her ne

olursa olsun siyaset ile ilgilenen

ve bir topluma önderlik

yapmak isteyen insanların halkı

ile olan münasebeti fevkalade

önemlidir. Bu sebeple geçtiğimiz

günlerde bir büyüğümden

dinlemiş olduğum ve çok sevdiğim

bir hikayeyi en doğru şekilde

kaleme döküp siz değerli

okurlarıma sunmak istedim.

İran hanedanına mensup

bir kralın yardımcısı, kralın mal

toplamasını ve kendine ait bir

gizli hazine kurmasını teklif

eder. “Bir gün etrafımızda toplanmış

bulunan adamlar dağılabilir

ve biz açıkta kalabiliriz.

Fakat paramız olduktan sonra

dünyanın her tarafındaki askeri

kendimize asker yapabiliriz”

der. Bunu düşünen kral “Bu

hususta arz edebileceğin bir

delilin var mı?” diye sorar. Yardımcısı

ise: “Evet kralım, şimdiki

5

eylül ‘17


BURAK AK

durumda etrafınızda hiç sinek

var mı?” der. Kral “Hayır!” diye

cevap verir. Yardımcı bir tabak

bal getirilmesini ister, bal getirilir

getirilmez sinekler balın

üzerine üşüşmeye başlarlar,

bunun üzerine yardımcısı:

“Kralım görülüyor ki, bu bal

gibi paramız olduktan sonra

bütün insanlar askerimiz olur”

der. Kralın aklı karışır ve bu

konuyu baş veziri ile görüşmek

ister. Baş vezirine bu olayı

anlatır, fakat baş vezir bu olayı

benimsemez. “Devletimizde

çalışan kimselerin kalplerini

maddi olarak değiştirmez,

gönüllerine hitap ederseniz

o zaman bütün halk dileğiniz

şekilde askeriniz olur” der. Kral

bu sözlerini teyit mahiyetinde

delili olup olmadığını sorar.

Baş vezir akşam olunca bunu

kendilerine arz edeceğini söyler.

Akşam olunca, baş vezir

bir tabak balı kralın huzuruna

getirir ve kralına dönerek “Kralım,

Bu balın üzerinde hiçbir

sinek var mı?” diye sorar. Kral

“Hayır!” der. Baş vezir: “Şayet

idarenizde bulunan halkın

kalplerini zulümden dolayı, bir

çıkar uğruna karanlıkta kalırsa

devlet hazinesinin bir faydası

olmaz. Fayda getiren tek şey:

halkın rızasını ve çalışanlarınızın

hoşnutluğunu kazanmanızdır”

der.

Bu ibretlik hikayede de

gördüğümüz gibi eğer gerçekten

bir dert ile dertleniyorsak

ülkemize, ümmetimize hizmet

edebilme sevdasında isek şayet

çalışmalarımızı baki olmayan

dünyevi çıkarlar üstüne

kusva.org

6


SİNEKLERİN VARAMADIĞI AYDINLIK

değil, kalplere dokunarak yapmalıyız..

Gerçek manada insan kazanabiliyorsak,

samimiyetle Allah rızası için gönüllere

dokunabiliyorsak, Rabbim zaten kapılarının

en

hayırlısını

biz aciz kullarına açacaktır.

Aynı zamanda liderin halkıyla olan

muamelesi, bahçesinin içinde tertemiz

sular akan bahçıvan gibidir. Bahçıvan

bahçesini yerli yerince düzenler, etrafına

meyve veren ağaçları diker ve onları sularsa

bahçe gelişir, meyveleri nefis olur

ve o da fakirlikten korkmaz. Şayet bahçıvan

böyle bir çalışmayı yapmazsa,

bahçenin içinde akıp giden o

berrak suyun ne faydası vardır?

Bakım olmadıktan sonra ağaçların

yok olması beklenilen bir

şeydir. Bunun gibi lider de iyi

hareket eder ve halkının durumlarını

iyi bir şekilde kontrol

ederse halkı da ona itaat

eder, sevinciyle sevinir, kederiyle

kederlenir. Lider ve lider

adaylarımıza düşen görevi

aslında Yunus Emre ne güzel

açıklamış;

“BEN GELMEDIM

KAVGA IÇIN,

BENIM IŞIM

SEVGI IÇIN.

DOSTUN EVI

GÖNÜLLERDIR,

GÖNÜLLER

YAPMAYA GELDIM.”

Selam,

dua ve muhabbetle...

Burak AK

7

eylül ‘17


kusva.org

8


MAKALE

NİDA URMUÇ

BIZ;

BUGÜNÜN

ÖLÜMCÜLLERI

-İMKANSIZ,

IMKANSIZ!

diye bağırır 27 Temmuz 1890

Auvers-sur Oise kırlarında. Kendi

tarzına dair son sözcüklerine;

yaşamı boyunca hayranlık

duyduğu ve kutsal gözlerle

baktığı işçi sınıfından garip bir

köylü şahit olmuştur sadece…

Ne bir resim tecimeni ne de

bir sanat simsarı “Tanrının kutsadığı

bir ırgat” sadece…

NE TUHAF!

Çalınan tablosuna paha biçilmediği

sıralarda, yerinin sadece

araştırmacı müzeler olduğuna

kanaat getiren Hollandalı vatandaşlar

sayesinde tabloyu

çalan hırsızın bizzat teslim olduğu

haberlerini duyuyoruz şu

günlerde.

Tuhaf olan; bunca değerli

çalışmaları olan Van Gogh’un

yaşarken yanında olanlar, onun

yaşamına tanık olanlar hiçbir

lüksiyeti olmayanlardır oysa.

Auvers şatosu yakınlarında

sol yanına sıktığı iki kurşun

sonrası sırtüstü uzandığında;

yaşamı boyunca üzerine doğmayan

güneş, bu kez hiç kimseye

sunmadığı o eşsiz sarı

ışıklarını, kendisinin en sevdiği

sarıları bir ödül verirmiş gibi

sundu Van Gogh’a.

Aradığına ölümüyle ulaşan

Van Gogh, bir mektubunda

şöyle seslenecektir kardeşi

Teo’ya:

“Işığı ve özgürlüğü ara, ve

pek fazla batma bu dünyanın

çamuruna.”

Biz ölümcüller;

Bu günün ölümcülleri,

Vincent’in aradığını bulduğu

kanısındayız.

Fakat soruyoruz:

9

eylül ‘17


NİDA URMUÇ

Bunca sefil bir yaşam içinde, başarısızlıkla

sonuçlanmamış hiçbir işi yokken

hem de , yiyecek yemeği olmadığı için

bir bir çürüyen dişleri ile, açlığını gidermek

için ara sıra canı gibi sevdiği resim

malzemelerinden, kuruyan terabentinlerden

yemekler pişirerek, aşık olduğu

kadın için elini mumda eritirken, dindar

ama yoksul olan köylüye; sözlerinden

ziyade yaptıklarıyla yüreklerine dokunmayı

amaçladığında misyoner cemaatlerden

kovulurken, indirildiği vaizlik

kürsüsünden sonra dini kullanan papazlarla

arasına bir çizgi çektikten sonra

ona ilk kez sevgi gösteren bir fahişeyle

yaşamını bölüşürken, geçirdiği sanrılar

sebebiyle kulağını kesip hediye diye

dağıtırken, tüm geçimini temin eden ve

her başarısızlığına rağmen elinden tutan

kardeşi Teo’ya minnet duygusu altında

neredeyse ezilecekken; Nasıl olur da bu

dünyanın çamuruna bulanmaz?

Ama yine de “Satılacak bir resim yapabilsem

dünyalar benim olacak” der.

Amacı resimlerini satıp üne kavuşmak

değil tabi ki. Vincent’in tek amacı “anlaşılmak”

tır; hak ettiğine inandığı değerinin

kendine verilmesi ve yeni resimler

yapabilmenin devamlılığı için bir umut

ya da ona güç verecek bir ses aramaktadır,

hepsi bu…

VINCENT’I IŞIĞA VE ÖZĞÜRLÜĞE

PAK BIR ŞEKILDE GÖTÜREN NEYDI?

Vincent Paris’te meşhur olan avangart

sanat yaşamında doğayı tıpkı bir emprestyonist

gibi gözlemler, fakat fırçasını

eline her aldığında gerçekte olandan

daha başka akisler yansır tuvaline. Resim

yapmaya gerçek izlenimcilerden daha

farklı bir ışık teorisiyle yaklaşır her seferinde.

Çünkü ışığını doğadan, dışarıdan

almayıp kendi içinden yansıtır gözlemlediklerine…

Hepimiz biliriz ki gecede ışık yoktur

ve bu sebeple renk de yoktur. Fakat ışığı

dışarda değilde içerde ararsak ancak o

zaman kavuşur geceler gerçek renklerine.

Zaten ışığı kalbinden geldiğine inandığımız

bir gecede betimlememiş midir

renklerini o en meşhur resmine “Yıldızlı

Gece” ye?

kusva.org

10


BİZ; BUGÜNÜN ÖLÜMCÜLERİ

Descartes’in tornu Cézanne ile karşılaştığında

resimlerine aldığı tek yorum

“Bir delinin resimleri bunlar” olunca ister

istemez soruyor Van Gogh;

“ Acaba yanılıyor muyum, acaba bu

resimler gerçekten deliliğimin ürünleri

mi? Bu resimler benim, Teo’nun ve Gauguin’in

dışında kimseye bir şey demiyor

mu? “

Hayır! Herkes sağırdır yeni seslere, alışılmışın

dışındakilere…

Her zaman kördür gözler yeni renklere…

Mevcudiyetler Vincent’e kendi sanatına

kuşkuyla yaklaşmasını sağlamış olsa

da şu ayrıntıyı mektuplarından soyutlayamamışlardır;

“ SANATA KESIN BIR INANCIM VAR! “

Kendini sanatına olmasa bile sanatın

kendisine olan bu inancı sayesinde

“şanssız insanlar” kitlesinden nasıl sıyrıldığını

ise şöyle ifade eder;

11

eylül ‘17


NİDA URMUÇ

“KIŞIYI BIR LIMANA ULAŞ-

TIRACAK GÜÇLÜ BIR AKINTI

OLDUĞUNA KESINLIKLE GÜ-

VENIYORUM VE NE OLURSA

OLSUN YAŞAMINI YÖNLEN-

DIRECEK IŞI BULMUŞ BIRI-

NIN, TANRI’NIN BÜYÜK BIR

ARMAĞANINA KAVUŞTU-

ĞUNU ÖYLESINE IYI BILIYO-

RUM KI KENDIMI BAHTSIZ-

LAR ARASINDA SAYMAM SÖZ

KONUSU DEĞIL”

(1883-LAHEY)

Mart ortasında yazılmış bu

uzun mektubun sonlarına doğru

ise:

“BAZEN BIR RAHATLAMA

GELIYOR; BAZEN INSANIN

IÇINDEN ENERJI DOĞUYOR.

BUNDAN DOLAYI YÜCELI-

YOR KIŞI, AMA GÜNÜN BI-

RINDE, EN SONUNDA, BELKI

DE YÜCELEMEYECEĞI GÜN

GELECEK… İNSANOĞLUNUN

ORTAK YAZGISI BU, INANI-

YORUM” DER.

Aynı mektubundaki bu karşıtlık

şunu gösteriyor ki: Vincent

sanata yani bir nevi özgünlüğe

dair inancı dışında hiçbir fikre

ya da duyguya tamamen teslim

olmamıştır. Yürüdüğü yolda

ilerleyebilmek ve “Anlaşılmak”

adına birçok fikirle savaşıp kendi

rengini bulmaya çalıştığını ise

mektuplarında kendisi özetleyecektir

zaten;

“Herkesin kendi düğümünü

kendinin çözmesi gerekir.”

kusva.org

12


DENEME

MEHMET SABİT GÖKTAŞ

ZINCIRSIZ

PRANGA

Bülbülün bile, uğruna altın kafese

tercih ettiği muğlâk, meçhul ve merakâver

bir mefhum: HÜRRIYET.

Fısıldandığı anda gökyüzüne karışıp

rüyaların pastel renklerine bürünen

özgürlük, zihinlere çentik atarak

hayalhanelerde idman yapar.

İfade ettiği mana itibariyle önce

sese, sonra slogana ve nihayetinde

aksiyona dönüşür.

Edebiyatta dahi kalemlerin en çok

bandırıldığı hokkalardan biri, ‘hürriyet’

mürekkebidir.

Öyleyse, bilinçaltındaki izdüşümleriyle

göklerde uçmak gibi hiperaktif

eylemlerle sembolize edilen, Dostoyevski

tarafından “Hürriyet, ekmekten

tatlıdır.” sözüyle betimlenen ve Said

Nursi’nin ifadesiyle “Ekmeksiz yaşarım,

hürriyetsiz yaşayamam.”denilerek

yüceltilen hürriyet nedir ve ‘hür

olmak’ algısı hangi fiillere dayanır?

Her şeyden önce hürriyet, bir başıboşluk

hali değildir.

Zira ilk hecede havaya bıraktığını

son hecede geriye alabilir bir keyfiyeti

haiz hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin

kibriti olabilir.

“Koyunu, kurt saldırısından kurtaran

çoban; koyuna göre özgürlüğünün

kurtarıcısı, kurda göre ise

özgürlüğüne engel olan insandır.”

diyerek özgürlüğün göreceli yönünü

gösteren Abraham Lincoln, hürriyet

ibaresinin içindeki belirsizliklere

dikkat çeker.

Özgürlüğün disiplin yoksunluğu ve

otorite boşluğu olarak addedilmesi;

‘güçlü’ sıfatını, ‘haklı’ vasfının önüne

geçirerek,özgürlüğün özüne aykırılık

teşkil eder.

Pırıltılı bir zırha bürünüp, ‘hürriyet’

maskesi takmış zorbalık; izafi değil,

mutlak bir hürriyeti ifade eder.

İstibdat, günahlarını gizleyen ‘sonsuz

özgürlük’ peçesiyle, zulüm perdesini

açar.

Çiğneye çiğneye çürütülmüş bu

müphem mefhum; kuvvetin, kuvveti

kayıtlamasını engelleyerek, kulun,

kula kulluğunun yolunu açar.

“Ey ebna-ı vatan! Hürriyeti su-i

tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın

ve müteaffin olan eski esareti

başka kapta içirmekle bizi bozmasın.”

vecizesiyle Bediüzzaman, sınırsız

hürriyetin, kendi kendisinin sonunu

getireceğini vecîz bir ifadeyle vurgulamıştır.

13

eylül ‘17


MEHMET SABİT GÖKTAŞ

Bununla birlikte, başkalarına da vermeden

sahip olamayacağımız tek şey hürriyettir.

Eğer herkes trafik kurallarını ihlal edip kırmızı

ışıkta geçerse, hiçbir araba yolda ilerleyemez.

J. Stuart Mill mezkur realiteyi şöyle ifade

etmiştir: “Her insanın özgür yaşaması, diğer

insanların filleri üzerine birtakım tahditler

koymaktan geçer.”

O halde, gribe yakalanır gibi tutularak

idrakimizi istila eden hürriyet kavramı, kayıtsızlık

düzleminde köleliğe eşdeğerdir.

Sophokles de şu sözüyle hürriyeti

ilginç bir metafor kullanarak anlatmıştır:

“Hürriyetin fazlası hayvanlara mahsustur;

dizginler kısa tutulduğu zaman atın

azgınlığı çabuk yatışır.”

Münevverlerin mahfilinden mülhem

olarak tekellüm edilirse; muhtelif iyeliklere

ait hudutlar, hürriyet gömleğinin

düğmeleridir.

Hürriyetin bir tahdidi olduğu ve

hudutların hürriyet için bir kurucu

unsur teşkil ettiği tahlil ve tasrih

edildiğine göre karşımıza başka

bir soru çıkmaktadır: Söz konusu

iyelikler, hangi saiklere göre tavsif

edilir?

Bir başka deyişle, belirtilen ‘sınır’

kavramının belirlenmesinde ne gibi

kıstaslar göz önüne alınır?

Hürriyet, insanı gerçek manada ‘fail’e

ve onun hareketlerini de ‘fiil’e çevirir.

Zira İslam’da hürriyet, iman ve sâlih amelin

kabulü için ön şarttır. Oysa hürriyetin sınırlarını

görmeyen kimse, özgürlüğün bilincine varamayarak

sorumluluk yetisini yitirir. Dolayısıyla,

“İnsana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti

intac eder.”

İnsanın, Allah’a karşı sorumluluğundan dolayı

inanç ikliminde özgür olması gerekir; o halde,

tek taraflı feragat söz konusu değildir.

Madem ki hür olmak, yaratılmışlara kul olmaktan

kurtulmaktır; “Allah’a hakiki abd olan,

başkalarına abd olamaz.”

İnkârı esaret, inancı ise özgürlük olarak

tanımlayan Bediüzzaman Said Nursi; gerçek

hürriyetin, O’na iman ve intisab etmekten

geçtiğini söyler: “İmana ne kadar kuvvet

verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.”

İnsan tutkularına tutsak kalıp, ‘hep’i

elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde

kaybolmakta özgürdür; ancak ‘hür’

olmadan, kendini hür sanmak acınası

bir zavallılıktır.

Ve nelerin esiri olduğunu anlayanlar,

hürriyetin eşiğinde demektir.

Bununla birlikte insan, kâinat dâhilinde

fıtratı mukayyet altına alınmamış

tek varlıktır.

Alev Alatlı, zekânın özgür bırakılması

halinde ‘şer’e büküleceğini ve bunu

önleyecek değerlerin ahlak ve etik

olduğunu ifade eder.

Bir önceki noktayla birlikte değerlendirildiğinde

ise bir edimin ahlaki

bir nitelik taşıması için özgür ve

bilinçli bir seçim sonucu meydana

gelmiş olması gerekliliği göz

önünde bulundurularak; ahlakı,

hukukun temeli addetmek

mümkündür.

O halde; “Ey özgürlük! Adalet

varsa sen de varsın.”

Son olarak, fikir, uğradığı zihnin değil; çıktığı

dehanın ürünüdür.

Deftere, sıraya, ağaçlara, kumlara, karlara yazılan

özgürlük kavramını üzerine karalamak ve

bildiklerini, bilmediklerinin teferruatı gören biri

olarak, sair mütefekkirlerin fikirlerini tefekkür

etmektir aynı zamanda hürriyet.

Çünkü fikrimce,

“HAKIKI HÜRRIYET;

YÜKSEK FIKIRLERE ESIR OLMAKTIR”.

kusva.org

14


MAKALE

FURKAN GÜR

ISLAMOFOBI VE

AVRUPADA

YÜKSELEN

AŞIRI SAĞ

İSLAMOFOBI kavramı genel

olarak “İslam Korkusu” manasına

gelmekte ve Müslümanlara karşı

ayrımcı ve dışlayıcı uygulamaların

dayanağını oluşturmaktadır. İslamofobi,

sıkça kullanılan ancak anlam

dünyası çok da belirgin olmayan, bir

kısım entelektüel ve siyasi elitin, tıpkı

antisemitizm gibi, ısrarla kullanmak

isteyip büyük bir kısmının da ideolojik

kaygılarla ısrarla kullanmaktan

kaçındığı kavramlardan biridir. İslamofobi’nin

tanımı hakkında bugüne

kadar genel geçer bir kabul olmadığı

gibi, sosyal bilimlerde de ırkçılık ve

ırksal ayrımcılık gibi tüm devletler ve

organizasyonlarca kabul edilmiş bir

kavramsallaştırmaya gidilememiştir.

Bununla beraber, kavramın özellikle

11 Eylül olaylarından sonra yaygın

bir kullanıma kavuştuğu söylenebilir.

DAHA eskilere doğru gidersek,

Avrupa’nın İslam’a karşı bu kadar

büyük tavır almasının sebebi aslında

tarihte yatmaktadır. Endülüs Emevi

Devleti’nin Avrupa topraklarına gelip

burayı kendi topraklarına katması,

ardından Osmanlı Devleti’nin

kurulmasından kısa bir süre sonra

Avrupa’ya fetihler başlatıp Avrupa

topraklarını ele geçirmesi, özellikle

de Avrupa ve Hıristiyan dünyası

açısından önemli bir şehir olan

İstanbul’u kuşatıp feth etmesi Hıristiyanlar

tarafından kabul edilemez

bir durumdu.

YAKIN tarihimizden bahsedecek

olursak, Fransa’da yapılan bir karikatürde

Peygamber Efendimiz’i terörist

gibi göstermişlerdir, yapılan bu

çirkin saldırı batıda İslam karşıtlığının

hangi boyutta olduğunu gözler

önüne sermektedir ve bu süreç yine

İslam düşmanlığını tırmandıracak

olaylar ile karşımıza çıkmaya devam

etmektedir

ÖZELLIKLE son zamanlarda

15

eylül ‘17


FURKAN GÜR

müslümanlara karşı yapılan saldırılar artık eskiden

olduğu gibi camilere saldırı yada Müslümanlara

hakaret etme gibi nefret söylemlerinden

ziyade, doğrudan insanların hayatına kast

eden bir terör dalgasına dönüşmüş durumdadır.

Sadece geride bıraktığımız kısa bir zaman

içerisinde yaşanan terör saldırılarına bakacak

olursak ;

30 Ocak 2017 tarihinde Kanada’nın Quebec

şehrinde bir camiyi basan iki silahlı terörist

ibadet eden 6 Müslüman’ı katlederken 8 kişiyi

de yaraladı.

19 Haziran 2017 tarihinde ABD’nin Virginia

eyaletinde 17 yaşındaki Nabra Hassanen isimli

genç kız, gece vakti camiden çıktıktan sonra

bir terörist tarafından beyzbol sopasıyla dövülerek

öldürüldü,

19 Haziran 2017 tarihinde Londra’daki Finsbury

Park Camiinde teravih namazından çıkan

cemaatin üstüne kamyonetini süren terörist

bir kişinin ölümüne, 10 kişinin ise yaralanmasına

sebep olmuştur.

‘’CİHAD’’ KAVRAMI

SURIYE ve Irak bölgesinde kurulan ve kendilerini

Cihad’cı olarak tanıtan terör örgütü

IŞID ve diğerleri. Yine El Kaide’den sonra batıya

karşı İslamofobi’nin artması açısından katkı

sağlamıştır. Bu tarz örgütlerin yaptıklarının

İslamla uzaktan yakından alakası yoktur ama

İslamı kullandıkları için tehdit unsuru oluşturmaktalar

ve dini değerlerimizi yok etmeye çalışmaktadırlar.

Bu ve bunun gibi terörist gruplarının

hepsi batının İslama olan karşıtlığını

artırmaktadır.

İSLAMI terimlerden biri olan “cihad” kelimesi

günümüzde Avrupalılar tarafından, hatta

sadece Avrupalılar değil, bazı Müslüman kesim

tarafından bile yanlış olarak algılanmakta. Bugün

İslam’ı referans alan DAEŞ (IŞİD), Taliban,

El-Kaide gibi örgütlerin cihad adı altında terör

eylemleri düzenlemeleri, Cihad kavramının

insanların gözünde farklı bir bakış açısı getirmesine

sebep olmuştur. Bu sadece Avrupalılar

arasında değil, bazı Müslümanlar arasında bile

hoş karşılanmayan bir ifade haline gelmiştir.

kusva.org

16


AVRUPADA YÜKSELEN AŞIRI SAĞ

CIHAD denilince artık insanların aklına;

kafa kesen adamlar, uçakla binalara girenler,

Allah-u Ekber deyip binaları havaya uçuran

insanlar akıllara gelmeye başlamıştır. Bunda

da en büyük etken terör örgütlerinin İslam’ı

kullanarak cihad yapıyoruz diyerek sivil ve

savunmasız insanlara terör saldırılarında bulunmalarıdır.

AVRUPA’DA YÜKSELEN ‘’SAĞ’’

Avrupa’da en temel ve en güncel sorunların

başında olan ve hemen her gün Avrupa

gazete ve televizyonlarında İslamofobi ile

ilgili haberlerin yapılıp Müslümanları ötekileştirmeye

çalıştırdıklarını görmekteyiz. Tabii

bu noktada demokrasiye ve insan haklarına

verdikleri değerle ve tüm inançlara eşit

durmakla övünen Batı’nın da üzerine büyük

sorumluluklar düşüyor. İlk yapmaları gereken

ise İslamofobik ve ırkçı olaylara karşı yasal

düzenlemeler getirmek. Kendilerinden olmayanları

aşağı görmeden onlarla birlikte sevgi,

saygı, dostluk ve kardeşliğe dayalı bir yaşama

kültürü geliştirmek Batı’nın önceliği olmalı.

Fakat ne yazık ki, Avrupa toplumunun artık

çeşitliliğe karşı tahammülü yok ve Avrupa’nın

birçok ülkesinde İslam karşıtlığı, İslam

korkusu veya göçmen karşıtlığı, politikacıların

seçimleri kazanmak için kullandığı bir

malzemeye dönüştü. Son yıllarda Avrupa’da

aşırı sağ hükümetlerin yükselişi İslam karşıtlığını

körüklemiştir. Avrupa’da aşırı sağ partilerin

kamuoyuna hitaplarında yer alan islamofobi

kavramını ön planda tutan kampanyalar

yapmışlardır. Avrupa’da ayrıca geri kalmış

bazı ırkçı partilerin islamofobiden beslenerek

yükselişe geçtikleride görülmektedir. Bu

17

eylül ‘17


FURKAN GÜR

tarz politikacılar söylemlerinde sürekli İslam

karşıtı tutumlar izlemişlerdir.

BILDIĞIMIZ gibi aşırı sağcı ve ırkçı Hollandalı

siyasetçi Geert Wilders, en büyük seçim

propagandasını İslam karşıtlığı üzerine kuruyor.

Böyle bir durumda Hollanda’da yaşayan

Müslümanların durumu daha da zorlaşabilir.

Sadece Wilders değil, Avrupa’da şu anda birçok

politikacı İslam karşıtlığı söylemini kullanıyor.

Başka bir örnek daha verirsek , Fransa’da

Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Le Pen, Namaz

kılanları işgalci olarak nitelendirmişti. Ama

tüm bu çabalara rağmen, bir kısım Avrupalı

halklar bu söylemlerin birer seçim malzemesi

olduğunu gayet iyi biliyor. Çünkü Batılı birçok

insan, İslam hakkında doğru dürüst bir bilgiye

sahip değil. Sahip oldukları bilgiler ise tamamen

yanlış bilgilendirme sonucu edinilmiş.

PEKİ NELER YAPILMALI ?

TÜRKIYE’DE düzenlenen uluslararası islamofobi

konferansları gibi çalışmaları, Avrupa’ya

da taşımak oralarda da düzenlemek zorundayız.

Madem Batı medyası ve politikacıları

islamofobiyi bir propaganda malzemesi olarak

kullanıyor, biz Müslümanlar da onlara aynı şekilde

karşılık vermeliyiz. Medyayı etkin şekilde

kullanmalıyız. Bu noktada gerek sivil toplum

kuruluşlarının ve gerekse medya’nın üzerine

düşen görev bir hayli büyüktür. Tabi ayrıca

her bir bireyin, nerede olursa olsun bu tarz

tutumlar karşısında gerçekleri insanlara anlatması

ve Yüce İslam dini üzerinden bu tarz

algıların kalkması için üzerimize düşen görevin

hassasiyetinin farkında olarak yaşaması

gerekmektedir.

kusva.org

18


DÜŞÜNCE

HÜSEYIN CAN COŞKUN

ALBERT’IN

A PRIORISI

Tarih 11 Haziran 1948’i gösterdiğinde

vücudunun belirli bölgelerinde

ki kabloların sarmaşık, elektrotların

da yaprak olmadığını fark

ettiğinde Albert için iş işten geçmişti.

Karşısındaki varlıkların tam olarak

ne olduklarının bile farkında

olmayan aynı zamanda bilgisine

sahip olmadığı bu varlıkların bazıları

tarafından da ‘ilk’ olarak kabul edilen

“Albert”. İnsan yapması; sözde

torunları’nın yığınlarca saatler harcayarak

icat ettiği, en çok sevdiği

ve tükettiği ürünün şeklini andıran,

metal bir makinaya yerden fezaya

fırlatılmak üzere yerleştirilmiştir.

Normal şartlarda yerden fezaya

fırlatılırken değil de bir ağacın dalları

arasında gezinirken hayatını kaybetmesi

daha olası olan Albert, yerleştirildiği

bu garip aracın içerisinde

oksijen eksikliğinden boğularak hayata

maymun gözlerini yummuştur.

Albert’in ölümü türdeşleri için kişi

sayısına düşecek ürün miktarının

fazlalığından başka bir şey ifade

etmezken, kendisinden boyut olarak

farklı olduğunu tanımlayabildiği

muğlaklar(insanlar) için bambaşka

şeyler ifade ediyordu.

Albert’in boğuluşu Albert2, Sam,

Miss Sam, Ham ve Enos için bir feda

bile sayılmazdı. Çünkü Albert seçilmişti,

seçememişti hatta seçme

bilgisine sahip bile değildi. Kendisini

atası, soyu ve kökeni olarak gören

muğlakların bir kahve molası için

yapmış oldukları yanlış hesaplamalardan

dolayı havasız bırakılmıştı.

Peki, Albert gerçekten de muz kabuğunu

doldurmayacak sebeplerden

dolayı mı öldürüldü?

Hayır!

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)

Little Joe2’i gök kubbeye fırlattığında

‘gadget’ politikasının ilk vidalarını

kovuklarına yerleştirmeye başlamıştı.

Little Joe2 Amerika Birleşik

Devletlerinin artık ben buradayım ve

hayatınızın her anında sizinle beraberim

demesinin dumanlı, gazlı ve

maymunlu bir göstergesiydi.

‘Gadget’ politikası her yeni güne

19

eylül ‘17


HÜSEYIN CAN COŞKUN

uyandığını sanan insanların (bizlerin) attıkları

adımlarda, yedikleri yemeklerde, sahibi

olduğunu sandıkları sokaklarda hatta yalnız

olduklarını zannettikleri yataklar da

bile sahiplenilmiş, ellerine verilmiş olan

her şeydir.

Daryush Shayegan ‘Melez Bilinç’ adlı

kitabında gadget politikasına maruz kalışını

şöyle anlatıyor:

“Kitlesel ölçekte Batı dünyasıyla ilk temasımız,

Rusların, İngilizlerin ve Amerikalıların

gelmesiyle oldu ve her şey bir günde değişti.

Ülkenin dönüşümü son derece çabuk oldu,

ilk kez bu kadar kitlesel bir Batılaşma dozuna

maruz kalıyorduk. En büyük yenilik, her ne

kadar sinema sayesinde onları tanıdığımızı

zannetsek de, Amerikalılardı. Hollywood’un

üzerimizde muazzam etkisini küçümsemeyelim.

Hepimiz Amerikan düş fabrikasının

bize yansıttığı görüntülerle beslenerek yetişmiştik.

Kuşkusuz mimemis olgusu tüm

düzeylerde rol oynuyordu ve haberimiz

olmadan Amerikanlaşmıştık. Geçmişleri ve

sömürgeci güçlerinden ötürü güvenmediğimiz

İngilizler ağırbaşlılıkla kenarda, biraz

gölgede kalıyorlardı. Ruslar kışlalarından

nadiren çıkıyordu; hem o kadar yoksun, o

kadar hüzünlü bir halleri vardı ki, adeta tüm

insanlık adına onlar azap çekiyordu. Buna

karşılık Amerikalılar, her yerde mevcut olmakla

kalmayıp, her çeşit tüketim mallarını

da beraberlerinde getiriyorlardı. Bereket

boynuzu, Ali babanın mağarasıydı onlar.

Bizimle hasbihal ediyor, çikolata ve çiklet ikram

ediyorlardı. Herkes İngilizce konuşmaya

çalışıyordu. Bu işte en başarılı toplumsal üç

toplumsal kategori şunlardı: hayat kadınları,

barmenler ve ayakkabı boyacıları. Amerikalılar

aynı zamanda bir ‘gadget’ kültürüde

sunuyorlardı; hasırdan yapma sömürgeci

kusva.org

20


ALBERT’İN A PRİORİSİ

şapkaları, güneş gözlükleri, tozluklar, kusursuz

kalitede çizmeler. Fabrikada makinanın

yaptığı her şey büyülüyordu bizi;

sanayinin zanaatkârlığa zaferi gibi görüyorduk

bunu. Zanaatkarlığın yitirdiği haleye

gözümüzde tekrar bürünmesi için

ülkenin sanayileşmesini, Tahran’ın 1960

ve 1970’lerde uluslararası bir metropole

dönüşmesini beklemek gerekecekti.”

Amerika Birleşik Devletleri tam olarak

bir ‘gadget’ ülkesidir. Bunu gerçekleştirirken;

boğazımızdan tutup soluğumuzu

kesermişçesine bizi sırtımızdan duvara

yapıştırması gerekirken, bir ressamın

resmini çizerken bıraktığı nahoş fırça

darbeleri gibi, şairlerin şiirlerine kelime

seçerken tutunmuş oldukları hassas

tavırla ve mazlumun mahcubiyetinin

samimiyetiyle ‘gadget’ ları muğlaklara

sunmaktadırlar.

Bu sunumun hazırlanışında ise bilgi mihenk

taşıdır.

Bilgi, varlıkla, var olanın bir takım

zihinsel ya da fiziksel aktiviteler sonucunda

ortaya çıkarmış olduğu üründür.

Hacmi, kabiliyeti ve niteliği önemli olan

şeydir.

Doğru kullanıldığında puslu havaları

aydınlatan, paslı kapıları açmaya yarayan

anahtar olabileceği gibi, yanlış kullanıldığında

ise bu kapıların önüne duvardan

setler çekerek açılmaz duruma, aydınlık

havaları da daha kasvetli hale getirebilmektedir.

Peki bu halden hale koşan şeyin kaynağı

nedir?

Bilgi’nin kaynağının ne olduğu çıkmazı

tarih boyunca neredeyse her filozofun

kafasında ampulleri yakmakla meşgul

olmuş bir sorudur.

Bu aydınlanma işinde temelde birkaç

fikir vuku bulmuştur. Bunlardan biri bilgi

doğuştandır yani bilgi’nin bizimle beraber

doğduğunu savunuyorken bir diğeri

21

eylül ‘17


HÜSEYİN CAN COŞKUN

ise hayır efendim bilgi deneyimle kazanılmaktadır

demektedir.

İkisini de ayrı ayrı irdelendiğinde doğuştan

diyenlerin karşısına, eğer bilgi doğuştan

var olmaktaysa dünya üzerinde ki dillerin

farklılığı nedendir? sorusu kafalarda ki ampulleri

adeta balyoz edasıyla kırıp geçmektedir.

Çünkü bilgi doğuştan gelen bir şey

olduğunda bütün insanların aynı dili konuşuyor

olması gerekmektedir. Bu hususta

ikinci bir darbe ise insanların inanç farklılıklarıdır.

Eğer bilgi doğuştan var olsaydı ateist

olarak adlandırılan toplulukların varlığından

söz edilmeyecekti. Çünkü yaratıcının var

olanları yaratırken, onları kendi varlık bilgisinin

eksikliği ile yaratması, yaratıcının mükemmelliğiyle

zıt düşmektedir.

Bilginin kaynağı probleminde John Locke

bir şeyler üretilmesi gerekliliğini hissettiğinde

şu bakış açısıyla devreye girmiştir:

Locke, insanların doğduklarında zihinlerinin

bomboş olduklarını söylerken bunu

tabula rosa yani boş levha kavramıyla açıklamaya

çalışmıştır. O’na göre bilgiye ulaşmanın

yolu sadece adım adım deneyimlemekten

geçmektedir. Locke, hiç kimsenin

bilgisinin, deneyimlerinin ötesine geçemeyeceğini

söyleyerek safını belli etmiştir.

Ampul yakma sevdasıyla René Descartes

de bu işe müdahil olmuştur. O’nun bilgi

arayışı diğerlerinden daha farklı ve karmaşık

yapıdadır. Descartes bütün bildiklerinin,

görevi yanıltmak olan kötü bir cin tarafından

öğretildiğinden şüphe ederek, zihnindekileri

teker teker boşaltmaya başladığında, düşünenin

kendisi olduğunu ben diye bir şeyin

olması gerektiği fark edip şüphe hareketini

durdurarak cogito ergo sum demiştir. Yani

‘düşünüyorum, öyleyse varım’

Daha sonra bütün bilgilerin Tanrıdan geldiği

kanısına vararak bunları açıklık ve seçiklikle

harmanlayıp, kendisini modern(eskisinden

daha yeni) felsefenin babası ilan etmiştir.

Immanuel Kant ise kendi felsefesini ikiye

ayırdığı gibi bilginin kaynağını da ikiye ayırarak

incelemeye çalışmıştır. O’na göre bilgi a

priori yani deney-öncesi biliş ve a posteriori

yani deney-sonrası biliş olarak iki farklı kavramda

incelenmeliydi.

Deney-öncesi biliş, deneye başvurmadan

bilinebilen 2+2=4 gibi bilgilerdir. Bu bilgilerin

deneyimle ispatlanmasına gerek yoktur.

‘Maymunlar muz yer’ gibi bir önermenin

ispatlanmaya ihtiyacı olduğundan bu bilgi

deney-sonrası bir biliş olmaktadır.

Son birkaç yüzyıl da bigi’nin kullanılmasında

ve biriktirilmesinde iyileştirici hatta

bütünleştirici özelliklerinin yanı sıra geleneklerini,

göreneklerini, değerlerini ve inançlarını

bir prangaya dönüştürerek zihinlerine ket

vurmuş, adeta zihinlerinde düşünmeye yer

bırakmamış Doğu kültürüne karşın Batılılar

bilgiyi kasvetli havaları aydınlatmak, paslı

kapıları açmak için kullanmışlardır. Bilgiyi sırt

çantalarından eksik etmeyerek bilime dönüştürmüş

ve muhteşem ‘gadget’ larımızı bizlere

sunmuşlardır.

Bizler ise şahsımıza tahsis edilmiş mağaralarımızda

şeytan taşlamaya devam edip,

neredeyse yenilmek için çıktığımız bu yolda

her yenilgiden sonra başımıza gelenleri zafer

olarak adlandırmaktayız.

Peki ya Albert?

Albert masumdu, ne a priori’ e ne de a

posteriori’ e sahip olduğunun farkındaydı.

İlk insanların bilgisine sahip olmadıkları yeni

bir şeyi deneyimlerken, kazara hayatlarını

kaybettikleri gibi Albert de muğlakların yeni

ama hatalı bir deneyimi sonucunda oksijen

yetmezliğinden hayata maymun gözlerini

yumarak Little Joe2 ile ayrıldı.

Dünyadan fezaya…

Gadget: cihaz, alet, zımbırtı

Daryush Shayegan ‘Melez Bilinç’

Metis yayınları sayfa:107/108

kusva.org

22


MAKALE

RÜVEYDA LEYLA ŞENYÜZ

DEDE EFENDİ

HAMMAMIZADE İSMAIL DEDE

EFENDI, BILINEN KISA ISMIYLE

“DEDE EFENDI..”

1778 yılı İstanbul doğumlu Dede Efendi,

babası hamamcı olduğu için “Hammamizade”

ünvanını, bayram günü doğduğu

için “İsmail” ismini, çile doldurduğu için

“Dede” mahlasını alan musıkişinas bir

mevlevi şeyhidir. Elbette bu tanımlamalardan

çok daha fazlasıdır, ki hayat hikayesinden

ömrünün oldukça hatırlanmaya

değer geçtiğini görmekteyiz.

I. Abdülhamit zamanında doğan Dede,

III.Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud ve Sultan

Abdülmecid’in hükümdarlığı dönemine

şahit olmuş, ömrünün Türk Müziği’ne

hizmet vererek geçirmiştir.

“Nedir Dede’yi besleyen bu coşkun pınar?”

sorusu, bestelerini her dinleyişimde

aklıma gelen sorulardandır. Kimisinin

kaynağı bilinirken kimi eserlerinin hissiyatının

nereden geldiği, Dede Efendi’nin

sırlı dünyasıyla birliktedir. İlk bestesi olan

“Bir gonca femin yaresi vardır ciğerimde”

adlı eserinde Dede Efendi, küçük yaşta

kaybettiği oğlunun üzüntüsünü anlatırken

kim bilir bestelediği onlarca eserinde

kimleri gönül hanesinde konuk ediyordu?

“Zülfündedir benim baht-ı siyâhım

Sende kaldı gece gündüz nigâhım

İncitirmiş seni meğer ki âhım

Seni sevdim odur benim günâhım”

İkinci bestesini buselik makamında besteleyen

Dede Efendi’nin bu eseri, kıymetli

musıkişinaslar tarafından icra edilmiştir,

kayıtlarına ise birçok yerden ulaşılabilmektedir.

Aynı dönemde Yenikapı Mevlevihanesi’nde

çile doldururken bestelediği

hicaz makamındaki “Ey çeşm-i âhû hicr

ile tenhâlara saldın beni” ile başlayan

nakış bestesi, III. Selim’i harekete geçirmiş

ve Dede Efendi’nin saraya davet edilmesine

vesile olmuştur. Henüz Mevlevihane’de

çile doldurmakta olan Dede Efendi,

Ali Nutki Dede’nin çilesini bağışlamasının

ardından saraya alınmıştır.

Ömrünün son demlerine kadar Klasik

Türk Müziği geleneğini yaşatan Dede

Efendi, devrin getirdiği ıslahat hareketlerine

karşı olmamakla birlikte kimi zaman

eserlerinde yenileşmeye gitmiştir. Müziğini

yalnızca saray ahalisi için sınırlandırmamış,

halka hitab eder şekilde türküler

ve hafif şarkılar da bestelemiştir

Ferahfeza makamında bestelediği ayin,

ustalığını bir kez daha gözler önüne serer.

Dede Efendi, ayinin son selamını sultaniyegah

makamıyla bitirir ve ardından II.

Mahmud’a ithafen terkib ettiği sultaniyegah

makamında bir klasik takım besteler.

“Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü”

dizeleriyle başlayan rast makamındaki

bestesi, Dede’nin en bilinir eserlerinden

biri olmakla birlikte, Dede Efendi’nin pek

kısa bir süre içinde “latife” olarak bestelediği

bir şarkıdır.

23

eylül ‘17


RÜVEYDA LEYLA ŞENYÜZ

Eserin hikayesi ise şöyledir:

Sultan Abdülmecit Dönemi’nde saraya Fransızlardan

oluşan bir heyet gelir. Misafirleri en iyi şekilde

ağırlamaya özen gösteren Abdülmecit, sarayda

bir eğlence düzenler. Öncelikle Fransızlar Batı

Müziği ile şarkılar söylerler, vals yaparlar, hareketli

şarkılarıyla eğlenirler. Ardından saray musıkişinasları

hünerlerini sunacaklardır. Batı Müziği yanlısı

Abdülmecit, Dede Efendi’nin bestelediği eserlerin

ağırlığından dolayı misafirlerine mahcup olacağını

düşünür ve durumu Dede Efendi’ye anlatır. Dede

Efendi kısa süre içerisinde “yine bir gülnihal”ini

besteler, eseri vals ritimleriyle örtüşür şekilde yapar.

Ertesi gün eğlence düzenlenir ve Dede Efendi

yeni bestesini sunar. Misafirler çok beğenirler ve

eğlencelerine devam ederler, elbette Abdülmecit

bu durumdan epeyce hoşnut kalmıştır.

Dede Efendi, “Türk Musıkişinaslarının en muktediri”

kabul edilir. Bestelerini deşifre ettiğimizde

onun müziğindeki ustalığını görmek işten bile

değildir. Dede Efendi’yi diğer bestekarlardan ayıran

bir özellik, Klasik Türk Müziği ile Batı Müziği’ni

ustaca harmanlaması, bunu yaparken yozlaşarak

değil, Türk Müziği geleneklerine sadık kalarak

birleştirmesidir. Uzlaşmacı dünya görüşünü bestelerine

de uyarlayan Dede Efendi, aynı zamanda

döneminin aydın şahsiyetlerindendir.

“Yürük değirmenler gibi dönerler

El ele vermişler Hakk’a giderler

Gönül Kabesinin tavaf ederler

El ele vermişler Hakk’a giderler”

güftesini taşıyan şehnaz makamındaki son eserini

de besteleyen Dede Efendi, altmış sekiz senelik

ömrünün son demlerine gelmiştir. Hacc vazifesini

yaparken kolera hastalığına yakalanır ve Mekke’de

iken vefat eder, mezarı halen Mekke’dedir.

Dede Efendi Evi günümüzde İstanbul’un Fatih ilçesine

bağlı Sultanahmet Camii’nin arka tarafında yer

alır. Türkiye Tarihi Koruma Evleri tarafından restore

edilen ev, ziyaretçilerine açıktır. Yayımlanan tarihlerde

meşk yapılan evde Dede Efendi’nin bıraktığı

kültürel miras yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Dede Efendi’nin ve tüm musıkişinasların bizlere

devrettiği kültürel mirasa sahip çıkmak dileğiyle

efendim.. Musıki ile hemhal kalalım..

kusva.org

24


RÖPORTAJ

MUSTAFA AKİF EKŞİ İLE RÖPORTAJ

SÖYLENECEK

SÖZÜMÜZ VAR..

NIDA URMUÇ: ÖNCELIKLE KISACA

KENDINIZI TANITIR MISINIZ ?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Mustafa Akif Ekşi

1983 Almanya doğumluyum. İlkokulu

Almanya’da okudum. Ortaokulu Ankara’da

Muradiye kolejinde okudum. Kolej dediğimiz

zaman insanların aklına farklı soru

işaretleri geliyor! Okuduğum ortaokul İlim

Yayma Vakfı bünyesinde nezih bir okuldu.

Liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudum

ve daha sonrasında İstanbul Ticaret

Üniversitesinde ve İstanbul Üniversitesinde

eş zamanlı olarak yüksek lisans yapıyorum.

NIDA URMUÇ: HAYATINIZA BAKTI-

ĞIMIZ ZAMAN SIYASI KIMLIĞINIZIN

YANINDA SANATSAL BIR KIMLIĞINIZDE

VAR. BUNLARI NASIL BAĞDAŞTIRIYOR-

SUNUZ?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Çalışmalarda

bulunduğumuz siyaset, sanat, ticaret

bunların hepsine baktığımızda bunlar bir

vebalden kurtulma çabasıdır. Sanatla uğraşıyoruz

ama üzerinde çalıştığımız proje

Abdülhamit Han’ın projesidir. 2013 yılında

tiyatro oyunumuzun galasını yaptık ve

çok enteresandır 2013 yılında bu oyun için

belediye ve kurumlarla görüştüğümüzde

kimse bu riske giremedi. Daha sonrasında

Sultanbeyli belediyesi bu konuda öncülük

yaptı ve riske girdiler bize bu konuda

destek oldular. Tiyatromuzun galasında

yaşanan çok ilginç ve manidar bir olaydan

sizlere bahsetmek istiyorum; Galamıza

Avrupa’dan ve özellikle Fransa’dan medya

mensupları geldi. Böyle bir oyunun

sahneleneceğine dair haber aldıklarında

dikkatlerini çekiyor ve Fransa’dan kalkıp

bizim oyunumuzu izlemeye geldiler.

Bizim medyamız ise siyasilerin katılması

nedeniyle galamıza geldiler, bir kaç görüntü

alıp gittiler. Bu yapmış olduğumuz

projenin ne kadar önemli olduğunu Avrupa’dan

bu kadar ilgi gelince anladım. Hani

Abdülhamid Han’ın bir sözü vardır “Tarih

tekerrür etmez hatalar tekerrür eder” diye.

Biz tarihimizde çok önemli bir yeri olan

Abdülhamid Hanı gündeme alıyoruz. Bu

durum Avrupa da dikkat çekerken bizim

ülkemizde magazinsel haber olarak kalmıştı.

Avrupa bu bilincin farkında ve buna

ideolojik olarak bakıyor. Abdülhamid Han

bilinci geri geldiği zaman nelerle karşılaşabileceklerinin

çok açık bir şekilde farkındalar.

15 Temmuz sürecinde biz bununla

açık bir şekilde karşı karşıya kaldık.

MEHMET SABIT GÖKTAŞ: SIZ NASIL

KI CUMHURBAŞKANIMIZIN KADERI-

NI ABDÜLHAMID HAN’IN KADERIYLE

BAĞDAŞTIRIYORSANIZ BIZLERDE SIZIN

HAYATINIZDA ABDÜLHAMIT HAN’IN

HAYATINDAN EMARELER GÖRÜYORUZ.

ABDÜLHAMID HAN’DA AYNI ZAMANDA

BIR SANATÇIYDI, SANAT ILE ILGILE-

NIYORDU. SIZLERDE SIYASETTIN YANI

SIRA SANATLA EDEBIYATLA ILGILENI-

YORSUNUZ. ABDÜLHAMID HAN TAHTA

ÇIKTIĞINDA SIYASETLE ILGISI OLMA-

DIĞI SÖYLENIYORDU. HANGI OSMANLI

PADIŞAHINI KENDINIZE YAKIN GÖRÜ-

YORSUNUZ?

25

eylül ‘17


SÖYLENECEK SÖZÜMÜZ VAR

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Öncelikle şunu söyleyeyim

bizler ancak değerli şahsiyetlerimizin iyi bir taklitçisi

olabiliriz. Abdülhamid Han siyasi kimliğinin yanı sıra

çok iyi bir hattat ve marangozdur. Aslında şöyle

ben işletme mezunuyum bir tarihçi değilim. İlla

da bir padişah üzerinden gidelim demedik. Nasıl ki

sahabeler den bahsettiğimiz zaman hepsini severiz

ama bir tanesini biraz daha yakın hissederiz kendimize.

Osmanlı padişahlarından da bahsettiğimiz zaman

hepsini çok severiz hepsinin yeri başkadır ama

birini biraz daha fazla sever kendimize daha yakın

hissederiz. Neden Abdülhamid Han diye sordunuz

ama neden sevdiğime dair bir cevap bulamıyorum.

Şöyle düşünün annenizi neden seviyorsunuz

sorusuna verilen cevapların hepsi çok basit kalır.

Mesela beni dünyaya getirdiği için beni baktığı için

ve verdiğiniz bütün cevaplar bu sevgiye karşı kalan

basit cevap olur.

Rabbim karşımıza Abdülhamid Han’ı çıkardı.

Abdülhamid Han da kendisini siyasetçi ya da sanatçı

olmak için yetiştirmedi onun karşısına bu yol

ayrımlarını Rabbim çıkardı ve bahtını açık eyledi.

Çünkü abileri vardı, amcası vardı. Tahta çıkartılması

kimse tarafından düşünülmüyordu. Amcasının şehit

edilmesi ve abisine yapılan baskılar üzerine baş

edemeyip tahtta kalamaması...

Allah şahittir bizler siyasette bir yerlere gelelim

bir şeyler yapalım gayesinde insanlar değiliz ama

Hz. Yusuf hikayesini de unutmamalıyız. Hz. Yusuf

maliyede görev almak kendisi istedi. Şuanda biz

gençlere görev istenilmez görev verilir diye öğretmeye

çalışıyorlar ben bu fikirde değilim. Hz. Yusuf

örneğinde de olduğu gibi liyakat sahibi ve görevin

sorumluluğunu kaldıracağına inandıktan sonra

gençlerimiz o göreve talip olmalı. Çünkü her daim

bizi keşfetmelerini bekleyemeyiz. Kendimize güveniyorsak

görev istemeliyiz. Gençlerin önünü kapatmak

gençlere karşı yapılmış bir darbedir. Gençler

önlerine çıkan fırsatları en iyi şekilde değerlendirmelidir.

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Bu çalışmaların hepsi vebalden

kurtulmak içindir biz derneğimizin kurulma

kararını ne zaman verdik. Mısırda Mursi’nin idam kararından

sonra verdik. Mursi’nin idam kararı verildiği

gün haklı olarak biraz ülkemizde siyasi denge söz

konusu idi ve dedim ki en çok dikkat edilmesi gereken

bunlardan bir tanesi çünkü önemli noktalarda

görev alıyoruz ve siyasetle ilgileniyoruz bu yüzde

çıkıp bir tepki verelim dedim. Bu sefer büyüklere

zarar verir miyiz diye düşündük çünkü biz burada

heyecanla hareket ediyoruz. Ortada bir darbe var ve

bu darbe Orta Doğunun abisine yapılmış. Neden!

Çünkü anayasamız Kuran’dır dediği için yapılmış.

Bizde bir Müslüman genç olarak vicdanen rahatsız

olduk ve buna bir reaksiyon vermen gerekiyor ama

ortada bir denge var. Çünkü bir siyasi hareketin

temsilcisisin. Bunun üzerine biz de dedik ki bunu

düşüneceğimizi bir STK kurmalıyız ve riske girmeliyiz.

Şuanda bugün vereceğim bir yanlış karar

Cumhurbaşkanımız etkilemez. Benim kimliğimi etkiler

ama siyasi hayatayken vereceğim bir reaksiyon

cumhurbaşkanımız dahi etkileyebilirdi, zedeleyebilir

de. Burası için de yine misyonu sorduklarında vebalden

kurtulmak merkezi olarak görüyorum. Nerede

problem var? Sağlıkta mı problem var? O zaman

gençliği toplayalım bir çalıştay programı yapalım ve

sorunun çözümlerini muhatabına sunalım .

NIDA URMUÇ: YAZMIŞ OLDUĞUNUZ ŞIIR KITA-

BINIZDA DIKKATIMIZI ÇEKTI. ŞIIRE YÖNELIMINIZ

NASILDI VEYA İŞLETME FAKÜLTESINDEN ŞIIRE

NASIL GELDINIZ?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Aslında bir alt yapısı yok.

NIDA URMUÇ: SIVIL TOPLUM HAREKETININ

KURULUŞ AMAÇLARINDAN BAHSEDER MISINIZ?

kusva.org

26


RÖPORTAJ

Almanya’dan geldiğimiz yıllarda akıcı bir Türkçe

konuşamıyorduk, sağolsun çok sevdiğim bir

hocam vardı kulakları çınlasın. Kendisi akıcı konuşmamız

için bize çok yardımcı olmuştu. Bana

ilk verdikleri kitap Necip Fazıl’ın bir şiir kitabıydı.

Dolayısıyla ilk şiirle tanışıklığım o zaman oldu. O

zamanlar yaşadığımız gençlik süreci ve herkesin

yaşadığı o ergenlik süreci, bunalımlar, yatılı okuldasın

ve anneni, babanı özlüyorsun. Yani kısacası

bizi pişiren özlemdi aslında. Dilimiz döndüğünce

kalemimiz yazdıkça yazıyoruz. Hala yazmaya

devam ediyorum. Allah nasip ederse yeni dönemde

‘Kutlanmış Sanduka’ adında yeni bir kitabım

çıkacak.

MEHMET SABIT GÖKTAŞ: BENIM MERAK ETTI-

ĞIM BIR ŞEY DAHA VAR. KIZINIZIN IKINCI ISMI

DUHA. AYŞE DUHA KOYMUŞSUNUZ ISMINI , BU

ISMIN SIZIN IÇIN ÖZEL BIR ANLAMI VAR MI?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Yani şöyle Abdülhamit’in

sonraki süreci bizim için çok sancılı oldu. Allah

sabır versin Ersin Çelik üstadın da 7 yaşındaki kızı

vefat etti. Muhtemelen onun acısı daha büyüktür.

Bizim evladımız vefat ettiğinde 4 günlüktü. Cumhurbaşkanlığı

sürecine denk geldi, seçim sürecine.

O gece hiçbir problem yokken eşim rahatsızlandı

ve hiçbir hastane kabul etmedi. Çünkü ölme riski

vardı. Velhasıl Zeynep Kamil Hastanesi kabul etti.

Eşim 15 gün hastanede kaldı aynı anda Cumhurbaşkanlığı

seçim süreci vardı ve Üsküdar Ak

Parti Gençlik Kolları Başkanıyım ve 15 gün her

gece hastanede kaldım. Sabah seçim çalışmasına

gittim. Bunu hiçbir zaman söylemedim çünkü

bunun acıtasyon yapılarak bir siyasi malzeme

haline gelmesi o ismin şanına yakışmazdı. Kendimizi

geçiyorum ama madem özel bir şey sordun,

özel cevap vereyim. Yarım saat içinde vefat

edeceği söylendi sonrasında bir sorun olmadığı.

Dördüncü gün UNİCEF’e bildirdiler. O zaman tabi

kulaklarının duymayacağı, gözlerinin görmeyeceğini

söylediler .Tabii ki ben bunları eşime söyleyemedim.

Dua ettim. Ya Rabb’im iki hayırlı sonuçtan

birine bizi hazır eyle. Vefat edecekse de bizi hazır

eyle kalacaksa da! Sorunlu bir evlat olarak büyüyecek,

ona sabredecek olgunluğu bize nasip

eyle! Sonuçta Sen’in emanetin… Rabbim diğer

hayırlı sonucu nasip eyledi. Abdülhamit vefat

ettikten sonra artık biz dedik ki bizim hayatımız

bu kadardı bir evlat heyecanına göremeyeceğiz.

Derken yeni çocuğumuzun haberini aldık ve ismini

ne koyalım diye düşündük. Ayşe ismini ben

çok severim Ayşe Validemizden ötürü. Bilirsiniz

Efendimiz’in aşkı en çok onunla tasvir ediyor. ‘Ya

ResulAllah beni ne kadar seviyorsun?’ diyor, ‘Kördüğüm

gibi ‘ diyor Ayşe Validemiz’ e. Muhteşem

bir şey, aşkı daha iyi anlatabilir mi başka bir beşeri

kavram bilemiyorum. Yani sevgilinin sevgilisi

Ayşe’yi o yüzden verdim . Ahirette isimlerinin ne

niyetle verilirse o şekilde hesap şefaat edeceğini

biliyoruz. Duha Suresi aslında bir inşirahtır, rahatlıktır

ferahlıktır. Yani iki isim koyalım dedik .Eşim

Duha ismini çok beğendi. O zaman dedik Ayşe

Duha koyalım. Bizim için de yeni bir başlangıç

olacak Allah’ın izniyle. Hep şöyle tasvir ediyorum:

Kızım sürekli hareketli, sürekli konuşuyor, varlığını

hissettiriyor. Herhalde diyorum Abdülhamid’i

ancak böyle unutturabilirdi bize. Tayyip Bey’e

benzetiyorum ayrıca sesi onun gibi gür çıkıyor

çünkü. Doğar doğmaz hep böyle şakalar latifeler

yapıyorduk işte Abdülhamid’i unutturdu. Allah

nasip etti 3.5 aylıkken Tayip Bey kucağına aldı.

Rabbim sizlere de nasip eylesin. İçimden de gidip

ondan sonra Elhamdülillah 15 Temmuz gecesi

Rabbim köprüye en önde gitmeyi nasip etti. Ama

tabi şehitlik ve gazilik bir nasip olmadı. orada

sadece aklınızdan evladınız geçiyor ,çok enteresan.

Hatta çok üzüldüm. Ya Rabbi hani bir şey

olursa ne olur diye. Sonra kendi kendime söyledim:

’Sahibi sen misin, niçin mücadele ediyorsun?

O Sancak düşmesini diye mücadele ediyorsun, o

sancağın sahibi senin evladını sahipsiz bırakır mı?’

Hatta insan diyor ki ölsem belki de daha rahat

büyüyecek. İyi yere emanet ediyorsun Elhamdülillah.

İman en büyük antidepresan

MEHMET SABIT GÖKTAŞ: VEFAT EDEN ABDÜL-

HAMIT KARDEŞIMIZ IÇINDE ŞIIR YAZDINIZ MI?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Onunla ilgili vefat ettiği

gün yazdım. Hastanede yazdım. Onu bulabilirsem

gönderebilirim. Bir şiir değil de yakarış aslında.

MEHMET SABIT GÖKTAŞ: SIVIL TOPLUM

HAREKETI OLARAK NEYI AMAÇLIYORSUNUZ,

NELER YAPTINIZ? BIRAZ DA BUNLARDAN BAH-

SEDEBILIR MISINIZ?

MUSTAFA AKIF EKŞİ: Şöyle bir şey yaptık

mesela, siyaset noktasında bir siyaset akademisi

kurduk . Emin olun reklam yapsaydık, çok ciddi

manada gündem olabilirdi. ‘Siyasette milli tavır’

kelimesini Elhamdülillah ilk zikreden dernek,

bizim derneğimiz oldu. 210 tane katılımcının

dahil olduğu yaklaşık 60-70 kişilik kapalı grupla

en iyi Türkiye’yi konuştuk. Siyasette olması gerekenleri

konuştuk, siyasette milli tavır, siyasette

ahlak, siyasi etik, siyasette gençliğin rolü, STK’ların

27

eylül ‘17


MUSTAFA AKİF EKŞİ İLE RÖPORTAJ

siyasetteki rolü, devlet yapısında STK’ların rolü

ve bunların her biri ayrı başlık halinde alanlarında

uzman, aynı zamanda popüler insanlar arasında

konuşuldu. Sonra Bayırbucak konusu gündeme

geldiğinde biz de bir şeyler yapmalıyız dedik. En

zor durumda olan kadınlar ve çocuklardı. Yani

yetişkin insan ot yer, bir şekilde karnını doyurur,

hayatta kalabilir ama çocuk mama yemediği zaman

ölür. Dedik ki bebek bezi ve bebek maması,

bir miktar kuru gıda gönderelim. Hatta ilk sırada

Muhsin Yazıcıoğlu tırı battaniye doluydu. Muhsin

Başkan karda Şehit olduğu için. Yavuz Sultan Selim

TIR’ı vardı o bölgeyi o fethetti. Şeyh Şamil TIRI

vardı, biliyorsunuz o bölgede ilk başta Çeçen -Rus

savaşı vardı. Abdülhamit tırı vardı. O tırda sadece

su vardı. Biliyorsunuz Hicaz’da su meselesi yüzünden

İngilizleri kovuyor. Aslında Petrol aradıklarını

Abdülhamid Han biliyor. Tırların isimlerinin hep

ideolojik altyapıları vardı. Muradiye Kültür Vakfı

Başkanı Mustafa Kalfaoğlu TIR’ı vardı yani hepsinin

ideolojik altyapıları vardı. Şeyh Şamil tırı çok tepki

topladı, çıkartmadık. Biz tavrımızı gösterdik, onlar

tepkilerini gösterdi.

Görme engelli kardeşlerimize Kur-an dersleri

verdik. Bu arada Çengelköy’de Mustafa Demirkan

Hocamız var. Görme engelli kardeşlerimizin

Kuranı Kerim okuyabilmesi için bril alfabesi ihtiyacımızı

karşıladı. Çok şükür ki şu an Kur-an okuyan

görme engelli kardeşlerimiz var. Kardeşlerimiz

arasında hafızlığa devam edecek olanlar var. Bu

çalışmaların yanı sıra tezhip eğitimleri verildi. Yine

duyurmuş olalım gönüllü kardeşlerimiz aracılığıyla

Matematik, Fen ve İngilizce ücretsiz dersler

verdi. Önümüzdeki dönemde de İnşallah bu

projemiz devam edecek. Yani sanatı ve siyaseti bir

arada götürüyoruz.

Bizimle birlikte olan her kardeşimin hakkaniyet

çerçevesinde fikri ne olursa olsun, siyasi görüşü

ne olursa olsun söz konusu vatan millet ise eğer,

her sözü özgürce söyleme hakkı var ! Ben bunların

bütün riskini tek başıma göğüslemiştim. Bütün

kardeşlerime de bunu söyledim çünkü bu hareketin

bir misyonu var ve bu misyonumuzun şöyle

bir sloganı var bu slogan da ‘SÖYLENECEK SÖZÜ-

MÜZ VAR…’ Yavuz Sultan Selim’in cariyeleriyle ile

bir hikayesi var biliyorsunuz.’ Derdi olan neylesin

hiç durmasın söylesin, korkuyorsa neylesin hiç

korkmasın söylesin…!’ Cariyenin aşkıdır bu hikaye

ve Burada da söz konusu Aşktır.

MEHMET SABIT GÖKTAŞ: :BIZLERE DEĞER-

LI VAKTINIZI AYIRDIĞINIZ VE VERDIĞINIZ BU

ÖZEL CEVAPLAR IÇIN TEŞEKKÜR EDERIZ.

ÖLÜMLE DIRILIŞ...

Ölüme karşı duran durdurulan bir veda...

Süt beyazı çarşaflar dizili gözlerimin önünde

Ve gözlerim süt beyazı perdeleri aralıyor.

Bir aralık ki

O aralıkta düşüyor gözlerimin perdesi

Çırılçıplak bir çığlıkla

Bir küçük ruh kainatı aralıyor....

Göçebeyiz göçebe sevdalar

Bir çingene huzuruyla yatıyorum ağaçları altında

Üsküdar’ın

Filozofların ayak izlerinde düşüncem,

Cerrahın rolünü çalıyor hademeler.

Ve rol verirken Rab ruhlara,

Bir ruh ahirete koşuyor. Konuşuyor yer ve gök,

Kıble konuşuyor,

Karalar bağlamış kutsal ev

Karanlığı güzel kılıyor....

Şeker tutamayacak kadar küçük ellere

Kainatı sallayacak kudret veren irade!

İdareleri imtihan süzgecinde eleyen,

Eledikçe Müslüman kalpleri bir hıdrellez ateşiyle

kavuruyor.

Daha kuvvetlisine yol yapan minik kalplerin kurşundan

zırhlarını Görüyor Gözlerim

Görüyorum sadece bu da değil gördüğüm,

Bir de gönülsüzce edilen riyakar dualar, onlar bir

yetimin başını okşamayı adetten bilirler, adetten

adet edindikleri dinleriyle çıkarlar göklere...

Gazabını saklarken gök, gürültüsünde, bir annenin

hamdolsun kelimesi ile rahmete dönüşüyor düşüyor

annelerin rahimlerine....

Rahmana açılan sır oluyor onların duası, kusuru

örten sırdır anneler....

Anneler ki bir beyaz örtüyle sarılmaya yakışmazlar

bir de yağmuru beyaz örtülerle sarmaya...

MUSTAFA AKIF EKŞİ

Sivil Toplum Hareketi Genel Başkanı

kusva.org

28


DÜŞÜNCE

OĞUZ BAYRAKDAR

BEN’LİĞİ

KORUYAN

MEKANLAR

İngilizce’de City ya da Urban Fransızca’da

Urbain, Cite, Almanca’da Stadt, Latince’de

Urbem olarak yer bulan “Şehir”

kavramı bir medeniyet belirtisi olarak kabul

edilmiştir. Batı dilleri civilisation(medeniyet)

kelimesini civitas(kent)’tan türetirlerken,

Arapça da Medine(kent)’den

medeniyeti türetmiş ve bunu evrensel bir

kabule sığdırmıştır. Medeniyetin tanımlayıcısı

ve bir irade ürünü olan şehirlerin ilk

olarak M.Ö 4400 civarında Suriye, Filistin,

Mısır ve Mezopotamya civarında ortaya

çıktığı bilinmektedir.

Medeniyet ile bütünleşen şehirleşme

akımı, zaman içerisinde kendi öz kültürünü

koruyarak gelişmiştir. Şüphesizdir

ki, her tarihi dönemin olduğu gibi, her

şehrin de coğrafya, kültür, devlet ve din

etkisiyle beraber kendi ayırt edici özellikleri

vardır. Bu ayırt edici özellikler bazen

taştan evler olurken bazen kale içerisinde

bulunan yapılar olmuştur, bazen cami

ve pazar etrafında şekillenen meskenler

olurken, bazen de manastırların kendi

bölümlerinin birleşiminden ortaya çıkmış

yerleşim yerleri olmuştur. Sorulması

gereken, ya da benim genellikle sorguladığım

sorunsal şudur:

“Evrensel bir medeniyete ya da şehir

anlayışına ulaşabilir miyiz?

Ulaşabilirsek bu ne derece etik ve kabul

edilebilir olur ? “

1940’lardan itibaren profesyonelce

muhtelif araştırma merkezlerinin ilgili

bölümlerinde şehirler hakkında daha üst

düzey çalışmalar yapılmaya başlanırken,

oryantalizm ve batı merkezli hakim

görüş tarafından ütopik, diğer şehirleri

ötekileştirilen tanımlar da ortaya çıkmaya

başlamıştır. İnsanlar yapılan tanımlar

dahilinde yaşamış oldukları merkezleri

( tarihi ya da sonradan kurulan) medeni,

modern, tarihi ve yahut geri kalmış,

gelişmemiş gibi tanımlarken, çizilen

kriterler çerçevesinde belli bir kategoriye

dahil olmaya başlamışlardır. Osmanlı

Devletin’ de “Cuma kılınur, bazar durur”

, Avrupa’da surlarla çevrili şatolar olarak

karşımıza çıkan şehir, içinde bulunduğu

kültüre ayak uydurarak kendi dinamikle-

29

eylül ‘17


OĞUZ BAYRAKDAR

rini oluşturup, kendi orijinalitelerini ortaya çıkarıp

günümüze kadar devam etmiştir. Peki farklılık, gerilik

midir, ve yahut birbirine benzemeyen unsurların

olduğu yerler üzerinden tanımlama yapacak

olursak neler söylemeliyiz?

Karadeniz bölgesinin ufak ama gözümde pek

şirin olan illerinden birinde, Trabzon’da yaşıyorken

bir süredir hayatıma Ankara’da devam etmekteyim.

Ankara’ya ilk geldiğim zaman şehrin bürokratik

binalarıyla yüz yüze gelmiş, gri havasıyla

karşılaşmıştım. İngiltere’de altı ay kadar kalma

fırsatım oldu ve bu süre zarfında yağmurlarıyla

ünlü Britanya adasının elliden fazla bölgesini gezme

imkanım oldu. İngiltere macerasından sonra

Gürcistan ve Azerbaycan’a gittim ve burada da,

zikredilen ülkelerin farklı şehirlerinde bulundum.

Türkiye içerisinde de farklı birçok şehri gezdim,

gözledim, şehrin kültürünü anlamaya çalıştım. Bu

yazıları yazarken şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki:

Evrensel bir şehir kültürü yoktur, evrensel bir medeniyete

ulaşmak ise söz konusu dahi olamaz!

Her şehrin kendi bağlamında, kendi kültür

potası içerisinde karakteristik özellikleri vardır.

Artvin, Rize, Trabzon gibi yeşilin cömertçe olduğu

şehirlerde ahşap evlerin varlığı ve bunun yanında

dar sokaklar, her köşe başında ufak ama samimi

bakkalların oluşu ve uçsuz bucaksız gözleri doyururcasına

uzanan Karadeniz nasıl şehirler ile

bir bütün oluşturuyorsa, İngiltere’nin ortaçağlardan

kalma taştan evleri, rengarenk çiçeklerle

süslenmiş cennet hissi veren bahçeleri, kiliselerin

hâkim olduğu ızgara planlı caddeleri o derece bu

şehirlerin kimliğini ve yaşanmışlıklarını dile getiriyor.

Devlet-i Aliye ve Doğu Roma’ya payitahtlık

yapması hasebiyle birçok tarihi ve ihtişamlı yapıyı

bünyesinde bulunduran, mahremiyetin sınırlarının

görüldüğü yüksek avlulu evlerin karşımıza çıktığı,

bunun yanında bir taraftan gök kubbeye ulaşmak

istercesine yükselen gökdelenlerin de şehrin çoğu

noktasından görüldüğü İstanbul ne kadar eşsiz

ise, Sovyet mimari etkisini şehrin merkezinde

görebileceğiniz, geniş cadde ve parkların olduğu,

eski olanın korunduğu, yeni olanın ise eskiye benzetilerek

yapıldığı Bakü de o derece bahsettiğim

medeniyet içerisinde değerlidir.

Günümüz popüler kültüründe, teknolojinin

etkisiyle beraber tek tip insan yaratma eğilimi

olduğu gibi, birbirine benzer binalar ve şehirler

inşa etmek de bir akım haline gelmiştir. Eski olan

hor görülmeye başlanmış, yeni “modern” binalar

gözümüze daha sık çarpar olmuştur. Eskişehir’deki

Odun pazarı , Ankara’daki Hamamönü , Trabzon’daki

Akçaabat, İzmir’deki Şirince, Mardin’deki

Midyat ve bunun gibi nice örnekler sadece sembolik

ve turistlik olarak ziyaret edebileceğimiz,

küçük alanda kısıtlı kalmış yerlere dönüştü.

Farklılıkları zenginlik olarak algılamakta güçlük

çektiğimiz, bizden olmayana saygı göstermek de

bile zorluk çektiğimiz bu “modern” dönemlerde,

kendi kültürüne, kendi yapılanmasına, dar sokaklarına,

renklerine, dini yapılarına ve yahut farklı

olan her şeye sahip olan tüm şehirler, ayrı ayrı bir

medeniyet ürünüdür ve hepsi asimile olmamak

için, sıradanlaşıp diğerleri gibi görünmemek için

kendi kültürünü korumakla yükümlüdür.

kusva.org

30


MAKALE

ADEM CEYLAN

İSLAM’IN

NAZARINDA

İNSAN

İSLAM’ IN NAZARINDA INSAN, EN

ÜSTÜN KUTSAL ÇOK KIYMETLI DE-

ĞERLI BIR VARLIKTIR. Alemde maksat

insan, insanda amaç olgun insandır,

alemde her şey insan için var olmuştur

. İsra suresi 70 . ayette şöyle buyrulur

: “ yemin olsun ki biz insan oğullarını

şerefli kıldık .” İnsanın değerini önemini

yeminle beyan ederek Tin suresi

( 4. Ayette ) şöyle buyrulur: “ biz insanı

en güzel biçimde yarattık .” İslam’ın

insana verdiği önemi değeri insanlığın

elinde ki sistemlerin hiç birinde bulmak

mümkün değildir. İslam dini insanın

dirisine ölüsüne çok değer veren bir

dindir .

İNSAN IKI YÖNÜ OLAN DEĞERLI

BIR VARLIKTIR , BEDEN YÖNÜ DEVA-

MI IÇIN YEMEYE, IÇMEYE HAVAYA,

BARINMAYA, KORUNMAYA IHTIYACI

VARDIR. Bir de insanın ruh yönü vardır.

İnsanın asıl cevherini teşkil eden de ruhsal

yapısıdır. Bu konu üzerine ilkçağdan

günümüze kadar kalemler yazmış beyinler

düşünmüş fikirler yorulmuş diller

konuşmuş fakat insanın ruhsal yönünün

inkarı mümkün olmamıştır. Ruh nedir?

ihtiyaçları nelerdir ? nasıl mutlu olur ?

sorularına cevaplar aramışlar. Nereden

geldim? Nereye gideceğim? Ne olacağım?

ruhun mutlu olması için bu

sorulara cevaplar aramışlardır. Ruhu

gönlü mutlu etmek için felsefe, akıl, din

öne çıkmıştır. Akıl insanlığa doğruyu,

iyiyi, güzeli gösterip, insanı yanlıştan

korumak için yol göstermiştir, aklını

kullanan milletler diğerlerinden teknik

ve uygarlık alanında ileri olmuşlardır.

Fakat akılda gönül ruh dünyasının nereden

geldim ne olacağım sorusuna

cevap veremedi gönül ve ruhta ki

sıkıntıyı, üzüntüyü ve acıyı yok edemedi.

İnsanlığı bu korkunç acıdan kurtarmak

için Allah kullarına merhameti ihsanı

tevfiki keremi ile kendi cinsinden akıllı,

zeki, doğru, güvenilir, şerefli peygamberler

aracılığıyla gönderdiği ilahi vahiy imdada

yetişiyor, fakat peygamberler diğer insanlardan

farklı olarak taşlar arasında elmas

gibidirler. Getirdikleri ilahi vahyin adı

dindir.

Din, Allah tarafından ilahi vahiy

ile peygamberlere gönderilen dünya

ve ahiret mutluluğunu sağlayan akıl

sahiplerini iyiye doğruya hayra çağırıp

yönelten ilahi bir kanundur (İslam alimlerinin

tanımı).

İSLAM DINININ INSANLIK IÇIN

AMACINI ŞÖYLE ÖZETLEYEBILIRIZ:

Canını korumak : İslam da can

kutsaldır, çok kıymetlidir. Bir canı yok eden

bütün insanlığı yok etmiş gibi günah

yüklenir, büyük günahlardandır, en büyük

haramdır, hayat hakkı elinden alınır. Bir

canı kurtaran da bütün insanlığı kurtarmış

gibi sevap kazanır ne mutlu bu yolda çalışanlara;

yazıklar olsun ki İslam dünyasının

can pazarında ki cellatlarına yardımcılarına

yuhlar olsun.

Malını korumak : İslam da mal çok

önemlidir. Helal rızık için çalışmak nafile

ibadet gibi sevap kabul edilir. Haram

yolla mal kazanmak büyük günahtır ateş

yemek gibidir, kul hakkı da çok büyük

günah kabul edilir. Allah inananları bu

hatadan korusun helal rızık mal olmazsa

huzur olmaz.

Aklını korumak : İslam akla çok

önem verir, insan için akıl en üstün değerdir.

Can mal , akıl ile değer kazanır,

31

eylül ‘17


ADEM CEYLAN

din akıl sahiplerini sorumlu tutar akıl olmayınca

hayat rüzgarın sürüklediği yaprak gibi değersiz

olur ne tarafa sürükleneceğini bilemez bunalımlı

bir hayat yaşar gündüzü gece olur. İslam

akla zarar veren akli değerleri gideren her türlü

içki ve benzeri maddeleri yasaklayıp büyük

günah olarak haram kılmıştır. Dünya ve ahrette

büyük cezalar göreceğini bildirmiştir.

Dinini korumak : İslam da din , dünya ve

ahret hayatının mutluluğu için çok önemlidir.

Yer yüzünde ilkel ve medeni toplumlar bulursunuz,

harabe şehirler, ilkel kabile köyleri bulursunuz

, çok imarlı gökdelenli şehirler bulursunuz

fakat mabetsiz mabutsuz bir şehir bir millet

bir kabile bulamazsınız, dinsiz toplumların yaşadığı

görülmemiştir. Din karanlık gecede arabalara

yol gösteren far gibidir, din hayata güven mutluluk

sağlar, karamsarlık, kötümserlik, miskinlik, pasiflikten

insanı kurtarıp sevgi ümitle hayata yöneltip mutlu

yaşamasını sağlar. Canlarına kıyanların bu yüce

değerlerden uzak olanlar diye düşünüyorum.

Nesli korumak : Bu amaçlardan en önemlisi

de nesildir. Can mal akıl din ancak nesil ile devam

edecektir . Nesil olmayınca o kutsal değerler

yüce amaçlar devam edemez, sürekli olamaz ancak

hayırlı nesil ile devam eder. Malazgirt de Alp

Arslan’ın, Kosova’ da şehitler şahı Murat Hüdavendigar’ın

Bizans da Sultan Fatih Han Hz lerinin,

Çanakkale deki ve bugünkü Mehmetçiğin davası

aynıdır. İdeallerine uygun bu nesilleri sayesinde

canı, malı, aklı, dini, milleti, vatanı ve namusu, imanlı

irfanlı edepli hayalı şefkatli merhametli nesille

devam ediyor edecektir. Abartmıyorum Orta

Doğuda ki vahşeti görenler bu mübarek nesli

tanıyacaktır, yaşlı insanları sırtında götüren,

üşüyene elbisesini verip lokmasını paylaşan da

bu nesildir. Ne mutlu sana ey şanlı asker.

BU NESIL AILE OCAĞINDA ANA BABA

KUCAĞINDA YETIŞIYOR. Rabbimiz kendine

ibadet etmeyi ana babaya iyilik ihsan etmeyi

emretti, evlatları olarak bizler ise onlara tatlı söz

güler yüzle davranmalıyız. Yüce dinimiz ana

babaya büyük görevler vermiştir, ayrıca eşler

arasında ise ailede ikramı sevgi saygıyı muhabbeti

şefkati merhameti iyiliği eksik etmemeli birbirlerinden

emin güven içinde sadakatle örnek olarak

yaşamalıdır.

İSLAM DINI INSAN IÇIN IMANI, FAZILETI,

GÜZEL AHLAKI ESAS ALMIŞTIR. PEYGAMBERIMIZ

DE GÜZEL AHLAKI TAMAMLAMAK IÇIN GÖN-

DERILDIM BUYURUR. Hak aşığı da ne güzel söylemiş

: “ Ahlak iledir nizamı alem, Ahlak iledir

kemali Adem, Ahlaka riayet edilmeyince, semti

edebe gidilmeyince nice maarif ehli ulume

tercih ediyor cehli .” Bugün insanlığın çektiği

acılar iman ahlak edep yokluğundandır, ahlaki

değerleri yok olmuş toplumlar er veya geç yok

olup yıkılmaya mecbur olmuşlardır. İman, edep,

güzel ahlak insanlık için fazilet kaynağıdır. Çocukları,

Allah’ın en büyük lütfü , keremi, ihsanı bilip

iyiliksever, dine, vatana, millete hizmet duyguları

ile yetiştirmeliyiz, bu ana babanın en önemli görevidir

ve bundan sorumludurlar. Küçüklere sevgiyi,

büyüklere saygıyı, güzel sözü, güzel davranışı, güzel

ahlakı yaşayarak öğretmeliyiz. Doğruluğu, iyilik

yapmayı, bağışlamayı, yardımseverliği, affedici

olmayı öğretmeliyiz.Yalancılığın, kovculuğun, hakka

saygısızlığın, ikiyüzlü olmanın, iftira tezvirliğin, ırz

ve namusa kötü gözle bakmanın dinen günah

haram olduğunu öğretmeliyiz. Varlığının Allah’tan

olduğunu öğretip şükrü, sabrı, yoksulları, açları,

düşünmeyi, kanaatkâr olmayı, helal rızık kazanmayı

öğretmek ana babanın en önemli görevidir.

AILELER, ÂLIM YANINDA DILINE, ARIF YANIN-

DA KALBINE, SOFRADA ELINE, MISAFIRLIKTE

GÖZÜNE SAHIH ÇIKAN, IŞINI AŞINI BILHAS-

SA HADDINI BILEN KIŞI YETIŞTIRMELIDIR. Bu

hususta Lokman as’ mın çocuğuna öğütlerini

Kuran’ dan öğrenmek ne iyi olur. Hak aşığı ne

de güzel söylemiş : “ Kimseye dik söyleme ,

azgın nazar eyleme , hüsnü ahlakı terk eyleme

, durma canım gönül yap, incitme tatlı söyle

, durma canım gönül yap , gazabın teskin

eyle , durma canım gönül yap, Ya İlahi ismi

zatın hürmetine aman derim aman etme

şerrünnas , Nuru pakin habibin hürmetine

aman derim aman etme şerrünnas, Ya İlahi Ahmedi

Mahmud’u Muhammed hürmetine aman

derim aman etme şerrünnas . ”

HAMD AZABINDAN SAKINMAYA MAĞFIRETI-

NE GÜVENIP SIĞINMAYA LAYIK OLAN ALEMLERIN

RABBI OLAN YÜCE ALLAH’A MAHSUSDUR.AL-

LAH’IN YARDIM IHSANI TEVFIKI HEPIMIZIN ÜZE-

RINE OLSUN ALLAH’IN ÖVDÜĞÜ SEVDIĞI ALEM-

LERIN EFENDISI PEYGAMBERIMIZ EFENDIMIZE

ALI ASHABINA SALATÜ SELAMLAR OLSUN.

kusva.org

32


ŞİİR

TUĞBA ERKAN

BİR TELAŞ VAR

AKLIM ALMIYOR

Mevsimler gelip geçiyor,

Günler peşinde günlerin.

Zamanı büyütüyoruz,

pervasız bir çığ gibi.

Savunmasız bir yaprak gibi salıyoruz

nehre,

Akıp gidiyor.

Cefasından çektiğimiz yetmezmiş gibi

Devası da aşıyor boyumuzu.

Bir telaş var aklım almıyor.

Kuşlar bir yerlere yetişiyor.

Deniz her zamankinden daha aceleci

vuruyor dalgalarını...

Şu vapur habersiz

mavinin derinliğinden.

Açmasıyla solması

bir olan çiçekler gibi

Seriyoruz umutları...

Solmayı nakış gibi işliyoruz

umutların kaderine,

Ah utanmalı !

Güneş doğmak için doğuyor.

Batmak için batıyor gün.

İki damla düşüyor

mavisini yitirmiş gökyüzünden,

Gökyüzü kül karası.

Yağmurlar gözyaşımı

temsilen yağıyor.

Bir dolmuş küçülüyor yolun sonunda.

En arka camından

ne küçükmüş dünya...

Bir telaş var aklım almıyor !

Yürümeyi unutuyoruz sahil kenarında.

Sicim gibi yağmurda ıslanmayı, ıslanmak

felaket oluvermiş.

Gökyüzünü kucaklamayı,

Anlamayı

İnsanlığı,

Sarılmayı,

Tebessümü unutur mu insan?

Unutuyoruz...

Öfkelenmeyi biliyoruz da

dinmekten yoksunuz.

Güldük sanıyoruz, gülmüyoruz;

Sevdik sanıyoruz, sevmiyoruz.

Aslına bakarsan biz,

biz sevmeyi bilmiyoruz !

Sabah oluyor başlıyor koşuşturmaca.

Birilerinin hayatlarından geçiyoruz.

Birileri hayatlarımızdan geçiyor.

Hayatın akışı diye

avuturken kendimizi,

33

eylül ‘17


TUĞBA ERKAN

benliğimizi yitiriyoruz.

Kar yağıyor, bazen yağmur.

Bazen buz kesiyor ilik,

Bazen yakıyor teni güneşin sarısı,

Bir açıyor bir kapıyor akşam sefası.

Kırıyoruz, kırılıyoruz.

Peşi sıra diziyoruz kırıklarımızı, kalpten içeri.

Kanayan yerlerimize el basıyoruz

acımız dinsin diye.

Yeni kederler ekliyoruz kadere.

Yine de vazgeçmiyoruz

balkona mutluluk mandallamaktan.

Neler kaybediyoruz bir yaşam boyu?

Ne sevdalar gömüyoruz?

Maziye gömülen sevda da acı

değil midir toprağa gömülen sevda kadar?

Ne anneler yitiriyoruz, ne babalar

Bir çocuk öldü diyoruz ansızın

yanaklarından gonca toplanılası bir çocuk

Goncaları dökülüyor ayaklar altına

Dünya dönüyor,

Biz unutuyoruz

Dünya dönüyor,

Biz avunuyoruz.

Bir telaş var aklım almıyor

kusva.org

34


ELEŞTİRİ

FATMA YILDIZ

ÇÖLLER NIÇIN

KURAK KALIR?

AFRIKA, kuraklık, kıtlık, açlık, salgın

hastalık, yolsuzluk, terörizm, katliam

ve soykırım gibi türlü felaketleri barındıran

bir kara kıta olarak gösterilir

bize. Aslında bunların hepsi, kıtanın

bize görünen, bize gösterilen veya

algı operasyonlarıyla bize inandırılan

yüzüdür.

16. Yüzyılın başlarından beri, Afrika

“medeni” Avrupa’nın dikkatini çekmiş,

bu doğrultuda da Avrupalı devletler

insan unsurları, yer altı ve üstü gibi

kaynakların “araştırılması” ve “sömürülmesi”

için pek çok kaşifi ve misyoneri

kıtaya göndermiştir. O zamanlardan

beri süre gelen Avrupa “zihniyeti”

burada hakim olmuştur.

AVRUPALILAR bunları yaparken

Osmanlı Devleti dönemi hariç Türkler

de, olan bitene sessiz kalmış. Afrika’yı

kötü tanıyarak buralara gelmekten

hep çekinmiştir. Gelenlerde ülkelerine

ve Afrika toplumlarına faydalı olalım

derken aslında zarar da vermişler. Örneğin,

gelen Türkler Afrikalılara balık

tutmayı değil, balık yemeği öğretmişler.

Türk toplumu olarak hala yeterince

güçlü değiliz Afrika’da - ki geleceğin

kıtası ve Ortadoğu’dan sonra çıkar

çatışmalarının en yoğun yaşandığı

kıta olmasına rağmen.

AFRIKA’DAKI insanların durumundan

bahsedilecek olursa birden

fazla sorun ile karşı karşıya, özellikle

kuraklık ve susuzluk kıta toplumunun

belini büküyor. Bunlar doğal olarak

açlığı beraberinde getiriyor. Bu yüzden

de, susuz gönüllere ve topraklara

aç olan insanlar yaşıyor burada. İnsan

memleketinin zenginliğinin ve refahının

kıymetini yurt dışına çıkınca daha

iyi anlıyor özellikle Afrika’ya yolunuz

düşmüşse.

SUSUZLUK çeken insanları görünce,

insanlarımızın rahatına düşkünlüğü,

duşa girince saatlerce çıkmadığı

ve suyu hunharca kullandığı

aklınıza geliyor ve içiniz sızlıyor. Şu

an Etiyopya ve Somali bazı vilayetleri

açısından oldukça kuraklık ve beraberinde

susuzluk çeken insanlarla dolu.

Böylesi bir duruma insanların arasına

dahil olarak kolayca şahit olabilirsiniz.

Mesela, bazı top oynayan çocukların

35

eylül ‘17


FATMA YILDIZ

yollarda birikmiş pis sularda ellerini, yüzlerini

ve ayaklarını yıkadığını görebilirsiniz.

SONRA susuzluktan dudakları kurumuş annelerin

çıplak bebeklerini sırtlarına renkli bez

parçasıyla bağladığı, bu annelerin çocukları

düşmesin veya zarar görmesin diye iki büklüm

olduğu ve karşısındaki insana derdini anlatmaya

çalıştığı dikkatinizi çeker.

BURADAKI camiler gibi her zaman suyu

gürül gürül akan şadırvanlar yoktur. Bu yüzden

de, Müslüman insanların, erkek, kadın

veya çocuk fark etmeksizin, ellerindeki küçük

plastik şişelerden akıttıkları azıcık su ile kendi

dükkanlarının önünde yani cadde kenarlarında,

çamura dönmüş yerlerde abdest almaya

çalıştığı gözünüze ilişir.

AYRICA, sokakta ve caddelerde kahve

yapıp ikram eden ve bundan gelir elde eden

kadınların, yuvarlak hafif derince taslarında

biriktirmiş oldukları su ile yine aynı cadde ve

sokaklarda herkesin gözü önünde o kadarcık

su ile renkli olan fincan ve tabaklarını yıkadığına

şahit olunur.

UNU, suyu katık yapıp karınlarını doyurmaya

çalışan ahalinin suyu bulamadığında

öldüğü veya hastalanıp çaresizliğe düştüğü ve

nihayetinde de yine açlıktan hayatını kaybettiği

haberi kulağınıza gelir. Su nimetinden mahrum

olmayan birileri için bu sözler, söylenti

malzemesi olup, ah vah yazık gibi ifadelerle

söylenip geçilecek ve bir gün bile gündemde

yerini korumayacak ifadelerdir.

FAKAT evimizde bir gün su kesilse, hayatta

en kıymetli şeyin su olduğunu anlayıveririz. Bu

yüzdendir ki, suyun, insan ve bütün hayvanat

için değerini ve kıymetini hepimiz anlamak

zorundayız. Elbette banyolarda, mutfaklarda

su bir ihtiyaç ve suyu kullanmak hakkımız,

ama onu ziyan etmek değil. Çünkü o su da

Afrika’nın susuzluktan kıvranan halkının da

hakkı var. İnsanlığın susuzluğuna şahit olan

biri olarak, bu bilinç ile tüm milletlerin hareket

etmesi düşüncesindeyim.

BIR de su ve önemi ile ilgili bize miras

kalan, kulağımıza küpe olacak, ne güzel atasözlerimiz

var. Bunlardan biri de bana göre,

“taşıma su ile değirmen dönmez” sözü. Bu

atasözüyle, atalarımızın her gittikleri ve fethettikleri

yerlerde niçin çeşme yaptıkları idrak edilebilir.

Gelenek devam ettirilerek de su kuyusu

açma faaliyetleri hızlandırılabilir. Nihayetinde

de açılan su kuyuları ile susuz gönüllere ve

topraklara çare olunabilir. Bu yüzden, Afrikalılara

öncelikle balık yemeği değil balık tutmayı

öğretmemiz gerekiyor.

kusva.org

36


MEKTUP KARDEŞLIĞI PROJESI

Köy okulları başta olmak üzere İlkokul ve ortaokul öğrencileriyle bir araya

gelerek rol-model oluşturmak amacıyla başlattığımız gönüllük

hareketine üniversteli genç, dinamik ve örneklik teşkil

edebilecek gönüllü kardeşlerimizi bekliyoruz.

Bu yıl için belirlemiş olduğumuz İslam Bilim Adamları temamız miniklerin

yoğun ilgisini çekmekte Yine bu konulara ilgi duyan ve bunları miniklerle

paylaşmak isteyen gönüllü arkadaşları aramızda görmek isteriz.

Geçtiğimiz dönemde pilot okul olarak belirlediğimiz.

Erzurum/Bellitaş köy okuluna mektuplarımızı yolladık.

Yeni dönemde ise projemizi dahada büyütüyoruz ve en az beşyüz yeni

Mektup kardeşi arıyoruz. Projemize katılmak isterseniz

bizimle irtibata geçin

CEYDA KAYA

bilgi@kusva.org

kusva.org

38

More magazines by this user
Similar magazines