Views
5 months ago

01. John Berger - O Ana Adanmış

GÖRÜ1\'ÜMLFR Görme

GÖRÜ1\'ÜMLFR Görme de, organik hayat da ışığa dayalıdır; görünümler bu karşılıklılığın yüzleridir. Bu yüzden görünümlerin çifte sistematik olduğu söylenebilir. Evrensel bazı yapısal ve dinamik yasalar yüzünden, olduğu şekilde varolan bir doğal çekim sistemine aittir görünümler. Daha önce söylediğimiz gibi, bütün bacakların birbirlerine benzemesi bundandır. İkincisi, zihnin görsel deneyimini örgütleyen bir algılama sistemine aittirler. İlk sistemin birincil enerjisi, her zaman geleceğe doğru atılan doğal yeniden üretim itkisidir; ikinci sistemin birincil enerjisiyse her zaman geçmişi koruyan bellektir. Algılanan bütün görünümlerde her iki sistemin çifte trafiği söz konusudur. Görsel deneyimimizi "okuyan" ve depolayanın, beynimizin sağ yarımküresi olduğunu biliyoruz artık. Bu anlamlı bir şeydir, çünkü görsel deneyimin yer aldığı bölgeler ve merkezler, sol yarımkürede sözel deneyimimizi işleyen bölge ve merkezlerle yapısal olarak aynıdır. Görünümleri ele alan aygıtlarımız, sözel dili ele alan aygıtlarımızla aynıdır. Üstelik iletilmemiş durumda -yani yorumlanmadan ya da algılanmadan önce- görünümler (bellekte belli bir düzeyde depolanabilmek amacıyla) kendilerini sözler için kullanılan sisteme benzer referans sistemlerine bırakırlar. Bu da gene insanı, görünümlerde kodun bazı niteliklerinin bulunduğu kararını vermeye götürüyor. Bizden önceki kültürlerin hepsinde görünümler, yaşayanlara gönderilmiş işaretler olarak ele alınıyordu. Her şey efsaneydi: her şey gözün okuması için oradaydı. Görünümler benzerlikleri, analojileri, sempatileri,antipatileri açığa vuruyor, bunların hepsi de birer ileti taşıyordu. Bu iletilerin toplamı, evreni açıklıyordu. Kartezyen devrim böyle bir açıklamanın temelini ortadan kaldırdı. Artık önemli olan, şeylerin görünüşleri arasındaki ilişki değil, ölçüm ve farklardı. Salt fiziksel olanın kendi içinde bir anlam taşıması artık mümkün değildi; ancak akılla araştırıldığı zaman bir anlam taşıyabilirdi, ki bu da tinsel olanın sorgulanması demekti. Görünümler bir diyalogdaki sözcükler gibi çift yüzlü olmaktan çıktılar. Yoğunlaşıp matlaştılar, kesip biçme gerektirir oldular. Modem bilim mümkün hale geldi. Ancak, varlıkbilimsel herhan- 115

O ANA ADANMIŞ gi bir işlevden yoksun bırakılan görünebilir nesne, felsefi olarak estetikbilimin alanına indirgendi. Estetikbilim, duyusal algıları bireyin duygularını etkileyişi açısından inceleme bilimiydi. Böylece, görünümlerin okunması parçalı hale geldi; bunlara artık anlamlı bir bütün gözüyle bakılmaz oldu. Görünümler, anlamı salt kişisel olan ihtimallere indirgediler. Bu gelişme on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki görsel sanatların krizli ve nöbetli tarihini açıklamakta yardımcı olabilir. Tarihte ilk kez görsel sanat, anlamlı olmanın, görünümlerin doğasında yattığı inancından kopartılmış oldu. Ancak, görünümlerin dile benzediği konusunda ısrar edersem, ortaya çok önemli güçlükler çıkıyor. Örneğin bu dilin tümel/eri nerededir? Görünüm dilinden söz etmek, bir kodlayıcıyı ima etmektir; eğer görünümler okunmak için oradalarsa, bunları kim yazmışnr? Dinden kurtulmakla gizemlerin azalacağını zannetmek, rasyonalist bir yanılsamaydı. Tam tersine din ortadan kalkınca gizemler çoğalarak artmıştır. Merleau-Ponty şöyle yazıyordu: Görmenin bize öğrettiğini bire bir ele almalıyız; bu şu demektir: Güneş ve yıldızlarla görme yoluyla temasa geçtik, bir anda her yerdeyiz, hatta kendimizi başka bir yerde hayal etme gücümüz bile .... görme'den kaynaklanır ve ona borçlu olduğumuz araçları kullanır. Yalnızca görme edimi, farklı olan, birbirine "dışsal" olan, yabancı olan varlıkların gene de mutlak olarak birlikte olduklarını, "eşzamanlılık" olduklarını öğrenmemizi sağlar; bu, psikologların çocuğun patlayıcıyla oynaması gibi uğraştıkları bir sorundur.* Görülenin kodlanmış bir iletiden başka birşey olmadığı'nı zanneden dinsel ve büyüsel inançları yeniden eşelemeye gerek yok. Tarih dışı olan bu inançlar, gözün ve beynin tarihsel gelişmeleri11in çakışmasını göz ardı ediyorlardı. Hem görmenin, hem de organik hayatın ışığa dayalı olmaları tesadüfünü de göz ardı ediyorlardı. Bununla bir- *Maurice Merleau-Ponty, The Primacy of Percepıion (Algının Birincilliği) Northwestem University Press, Evanston, Illinois, 1964, s. 187. 116