Views
11 months ago

01. John Berger - O Ana Adanmış

BOOAZDA dışlanması,

BOOAZDA dışlanması, Amerika'da eğitilen işkencecilerin hapisanelerdeki yerlerine geri dönmeleri demek olacak. Vapur, Boğaz'ın Asya yakasındaki Kadıköy'den ayrıldıktan sonra, sağınızda, dört kulesi her bir köşesinde bir nöbetçi gibi duran Selimiye kışlasının kocaman kütlesini görüyorsunuz. 1971 'de -lstanbul'da sıkıyönetimin bundan önceki ilanında- siyasal mahkumların çoğu (neredeyse solun hepsi) burada sorguya çekildi. Öbür tarafa bakarsanız, Haydarpaşa tren istasyonunu ve denizden birkaç metre ötede Bağdat, Kalküta ve Goa'dan gelen tren hatlarını kesen makasları görüyorsunuz. Türkiye'deki hapisanelerde on üç yıl yatan Nazım Hikmet, bu tren istasyonuyla ilgili pek çok dize yazmış: Denizde balık kokusuyla döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar. Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar. Polisin yanında bir çocuk ---tahminen beş yaşındainiyor merdivenleri. Nüfusta kaydı yok Fakat ismi Kemal. Merdivenleri bir heybe çıkıyordu bir halı-heybe. Merdivenlerden inen Kemal yapayalnızdı -kundurasız ve gömleksizortasında kainatın. Açlıgından başka bir şey hatırlamıyor bir de hayal meyal karanlık bir yerde bir kadın. 185

O ANA ADANMIŞ Denizin öte yakasında, sabahın erken ışıkları altında camiler olgun kavun rengine bürünmüş. Altı sivri minaresiyle Sultanahmet Camii. Üstüne oturtulduğu tepeyle daha da yüksek görünen Ayasofya; çok büyük, minarelerine yukarıdan bakıyor; öyle ki minareler bir memeyi bekleyen nöbetçilere dönüşüyor. 1660'ta bitirilmiş, sözde Yeni Cami. Bulutlu günlerde, boğazın karşı yakasındaki binalar, pişmiş sazan balığının derisi gibi, donuk ve boz renkli görünüyor. Dönüp Selimiye kışlasının kasvetli kulelerine bakıyorum. Tencere kadar büyük, yumurta kabuğu kadar küçük, her boydan binlerce su medüzü akıntının içinde açılıp kapanıp duruyor. Süt rengi, yarı saydam şeyler. Buradaki kirlenme, su medüzlerini yiyen uskumruları öldürüp yok etmiş. Yüzbinlercesinin ortalığı doldurması bu yüzden. Halk arasında bunlara denizanası deniyor. Vapura yüzlerce insan doluşuyor. Bunların çoğu bu yolu her gün gidip geliyor. Giysileriyle ve yüzlerinden okunan hayret ifadesiyle öbürlerinden ayrılan birkaç kişiyse, Avrupa yakasına ilk kez geçiyor; Anadolu'nun uzak yerlerinden gelmişler. Otuz beş yaşlarında bir kad ın, saçlarını örten başörtüsü ve basma şalvarıyla, suyu aynaya dönüştüren gün ışığında, en üst güvertede oturuyor. Dağlarla çevrilmiş, kışın yoğun karlar, yazın ufalanmış kayaların tozları altında kalan Anadolu Ovası, cilalı taş devrindeki ilk tarım alanlarından biriydi; buradaki topluluklar, barışsever, anaerkil topluluklardı. Toprak aşınmasına uğrayan bu ova, bugün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Köyler, aynı zamanda toprak sahibi de olan soyguncu efendilerin, agalar'ın egemenliği altında. Etkin bir toprak reformu olmamış; l 977'de ortalama yıllık gelir 10-20 sterlinmiş. Kadın, tedbirle kocasının elini tutuyor. Aşina olanlardan geriye kalan bir tek o var. Birlikte denizin ötesinde, kentin soluk kesen, pırıl pırıl, kokulu yarı-gerçekliğini oluşturan ünlü siluetine bakıyorlar. Kadının tuttuğu el, güvertede, kucaklara konmuş duran pek çok hareketsiz el gibi. Çok rastlanan Türk erkeği elinin aynı: geniş ayalı, kalın, (beden, kansız cansız olduğu zaman bile) tahmin edeceğinizden daha etli, nasırlı, güçlü. Topraktan asma fidanının çıkması gibi gelişmiş eller -örneğin İspanyol köylüsünün elleri- değil bunlar; tersine, yeryüzünü katetmiş göçebe elleri. 186

Studija o restrukturiranju i finansiranju – Srbija 2012. - Roland Berger
ÂŞIK VEYSEL
Seçilmiş əsərləri - Azərbaycan Milli Kitabxanası
KALKIYOR